<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ataullah İskenderi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ataullah-iskenderi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 28 Apr 2023 19:12:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ataullah İskenderi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Amel</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/amel/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/amel/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Apr 2023 19:12:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsnü Geçer]]></category>
		<category><![CDATA[Hikem-i Ataiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb]]></category>
		<category><![CDATA[kurbiyet]]></category>
		<category><![CDATA[masiva]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26359</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 13 Aynasında, varlıkların suretleri sabit olan bir kalb, nasıl parlayabilir? Yüce Allah insana, yüzü tertemiz aynaya benzeyen bir kalb bağışlamıştır. Ayna gibi, karşısına gelen her şey, olduğu gibi içinde yansımaktadır. Bu kalbde sadece bir yansıma yönü vardır. Kalb nereye yöneltilirse o nesne içinde temsil olunur. Yüce Allah bir kuluna lütfederse düşüncesini mana ve melekût [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/amel/">Amel</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26119 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/images-300x147.jpg" alt="" width="400" height="196" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/images-300x147.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/images.jpg 321w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></strong></em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>13</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Aynasında, varlıkların suretleri sabit</strong></em><br />
<em><strong>olan bir kalb, nasıl parlayabilir?</strong></em></p>
<p>Yüce Allah insana, yüzü tertemiz aynaya benzeyen bir kalb bağışlamıştır. Ayna gibi, karşısına gelen her şey, olduğu gibi içinde yansımaktadır. Bu kalbde sadece bir yansıma yönü vardır. Kalb nereye yöneltilirse o nesne içinde temsil olunur.</p>
<p>Yüce Allah bir kuluna lütfederse düşüncesini mana ve melekût nurlarıyla meş­gul eder. Zulmânî, her an yokluğa mahkûm olan varlıkların muhabbetine kal­bini bağlamaz. Ne zaman ki kalb aynasında iman ve ihsanın nurları, tevhid pa­rıltıları, irfan güneşleri doğarak zuhûr eder, kalb sadece faziletlere, iyiliklere ve yükseliş kaynağı olan unsurlara bağlanır. Kalb aynası temiz ve berrak olup içinde hak ve fazilet tecellî edince inkâr ve bühtana yönelik her şey arka planda kalır.</p>
<p>Yüce Allah adaletiyle, hikmetiyle bir kulun düşüncesini zulmânî varlıklarla, cismânî şehvetlerle meşgul ederse kalbi çimenlikten çamurluğa yönelir. On­dan zulmânî suretlerin görüntüsünden başka bir şey yansıyamaz.</p>
<p>Bu zulmânî suretler kalb içinde üst üste yığılırsa, nurlar ne kadar kuvvetli olurlarsa olsunlar onda yansıtmayı meydana getiremez. Görmüyor musun, dünya ne kadar aydınlık olursa olsun aynanın yüzüne kesif bir çamur sürülür­se içinde görüntü olamaz.</p>
<p>Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Gerçekten demirin pas tuttuğu gibi gönüller de pas tutar. Yeni elbise eskimeye mahkûm olduğu gibi iman da eskimeye mahkûmdur.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>“Her şeyin temizleyicisi vardır. Gönüllerin temizleyicisi de Allah&#8217;ın zikridir.”40 Gerçekten kul bir hata işlerse kalbine siyah bir nokta konar. İstiğfar ederek o siyah noktayı söküp atarsa kalbi parlar. Bir daha hataya dönüş yaparsa kalbin siyah noktaları artar, öyle ki kalbi istila ederler. İşte ayetteki “rân” budur ki Yüce Allah mealen; “Hayır, bilakis yaptıkları, kir olarak gönüllerini istila et­miştir. &#8217;41 buyurur.</p>
<p>Yine Yüce Allah (celle celâlüh) “Allah bir erin yüreğinde iki kalb yaratmamış­tır.&#8221;<sup><a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[42]</a></sup> buyurur.</p>
<p>Herkesin bir kalbi vardır. Halka çevrilirse Hak karanlıkta kalır, halka verirse Hakk’ın tecellîlerinden yoksun kalır. Öyle ise mülk âleminden melekût âlemi­ne, maddenin kirli alanından mananın tertemiz gülzârına göç etmelisin. Ey insan, o âlemde nefsânî arzularına ve alışkanlıklarına bağlı olduğun müddetçe Rabbine göçüp yaklaşamazsın. Çünkü maddenin sevgisi öyle ağır bir demir­dir ki ayaklarına takılırsa bir adım bile ilerleyemezsin. Bundan dolayıdır ki Bağları kopar, yükünü hafiflet, çabanı artır ki hakikate varasın; irfan nuruyla esrara muttali olasın” denilmiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Ya da kalb şehvetleriyle bukağılandığı hâlde,</strong></em><br />
<em><strong>Yüce Allah’a nasıl göçebilir?</strong></em></p>
<p>Rehil ve rihlet, bir memleketten bir memlekete gitmektir ve nakil olunmaktır. Burada rehilden murad, varlıktan var edene, mülkten melekûta, maddeden manaya, sebeplerden müsebbibe, gafletten huzura, nefsânî arzulardan Yüce Allah’ın muradına, bulanık âlemden safa âlemine, cehâletten marifete, ilm-i yakînden ayn-i yakîne, ayn-i yakînden hakk-ı yakîne, murakabeden müşahede­ye ya da yürüyenlerin makamından duranların duraklarına nakil olunmaktır.</p>
<p>Zira bir insan zevalden kemâle, sefaletten yüksekliğe, tembellikten çalışmaya, sabırsızlıktan sabretmeye yol almadan dünyada huzurlu hayata, âhirette mutluluk ve saadete ulaşamaz. Değirmen dönmeyince karayı beyaz, serti yumuşak hâle getirir mi? Sular akmayınca, şu kayaya bu kayaya çarpmayınca, akışlarına ; devam etmeyince denizlere kavuşurlar mı? Sen ey insan! Hummalı bir şekilde,  daimî bir surette malınla, canınla çalışmadıkça saadet gülzârına, sevinç ve kı­vanç çimenliğine ulaşamazsın.</p>
<p>Ayağına zincir takılmış bir at, yarış meydanına gidemez, gitse bile yarışı kaza­namaz. Sen de kalbini şer’an mübah olsa dahi maddiyat zinciriyle bağlarsan etrafında dolaşıp durursun, melekût âleminin meydanına giremezsin, ceberût âleminin nurlarına ve ışıklarına uzanamazsın. Öyle ise şehvet ve maddiyata bağlanan kalb ile Yüce Allah’ın rızasına gitmek kâbil değildir. Çünkü böyle bir kalb madde âleminin daracık dairesinde dolaşmaktan başka bir şey yapamaz.</p>
<p>Mana âlemine girse bile tökezlemekten emin olamaz. Emin olsa bile kurbiyet makamına varamaz. Zira kurbiyet makamına giden kalb ancak mana âlemine yönelik bir muhabbetle koşabilir. Hülasa bu yolda şehvet ve şöhretin terki esas kabul edilmiştir. Bundan dolayıdır ki, “Şehvetlerin sokması; gönüllere, yaralı bedenlere eşek arısının sokmasından ziyade elem verir.” denilmiştir.</p>
<p>Şu vardır ki kâmil kişinin temkin makamına kavuştuktan sonra madde ile uğraşı kendisine hiçbir zarar vermez, ama temkinden önce maddeye bağlılık, mananın her yükselişine engeldir. Zira “Kalbinde maddiyata yönelik ilgi olan kimse melekût âlemine doğru adım atamaz. Çünkü temkin makamında değildir.” denilmiştir.</p>
<p>Kardeş, madde ile bağlarını kes, engellerin memleketinden kaç ki hakikatlerin nurları kalbine doğabilsinler. Mürid olan kimseye seyahat etmek, göç etmek gereklidir. Maddiyat vatanına bağlanan bir kimse mana âleminden haz sahibi olamaz. Bundan dolayı şöyle denilmiştir: “Su bir kapta uzun zaman durunca bozulduğu gibi, derviş de bir makamda uzun zaman durursa bozulur.” Su ak­mak ile tatlı olur, kolayca yutulur. Derviş de seyr ü sulûkünde çalışır, hedefe varmak için hakkıyla çaba harcarsa olgunlaşabilir. Bedenini maddede çalıştır­dığın kadar kalbin maddeye bağlanır, onu manaya bağladığın kadar kalbin de mânevîyata bağlanır.</p>
<p>Hülasa, bir hâlden bir hâle girmek için bir memleketten bir memlekete göç etmek Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetidir. Peygamber (sal- lallahu aleyhi ve sellem) daru’l-hicrete geldikten sonra gönül ferahlığını an­cak cihada çıkmakta görürdü. Asıl memleketinde görünmeyen çalışması dâr-ı hicrette cihad şeklinde görünür hâle geldi. Fahr-i Âlem&#8217;in vefatından sonra sahâbiler kendi memleketlerinde durmadılar. Anadolu’ya kadar, Nihavend’e kadar, Belh’e, Buhara’ya kadar göçtüler. Allah yolunda çaba harcadılar. Hak ve hakikatten, iman ve İslâm’dan başka her şeyden ilgiyi kestiler. Dolayısıyla Yüce Allah (celle celâlüh) kendilerine fetihleri, gönüllerin kazanılmasını ve toplumların irşadını nasip eyledi. Allah (celle celâlüh) bereketlerine kavuştu­rup niyetlerine uygun çaba göstermeyi bize de lütuf buyursun. Âmîn.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Gafletlerinin cünüplüğünden/kirinden temizlenmediği </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>hâlde kalb, Yüce Allah’ın Hazretini nasıl arzulayabilir?</strong></p>
<p>Hazret, Rab ile kalbin hazır olmasıdır. Bu huzur da üçe ayrılır:</p>
<p>1. Kalblerin huzuru</p>
<p>2. Ruhların huzuru</p>
<p>3. Sırların huzuru.</p>
<p>Kalblerin huzuru, seyr ü sülük hâlinde olanlarındır. Ruhlar m huzuru, yak­laşanlarındır. Sırların huzuru, zirveye kavuşup temkine erişen âriflerindir. Başka bir tabirle kalblerin huzuru, murakabe/gözetim ehlinindir. Ruhların huzuru müşahede/görüşme ehlinindir. Sırların huzuru mükâleme/konuşma ehlinindir.</p>
<p>Bunun sırrı şudur: Ruh gaflet ile huzurun arasında dolaşır durursa buna “gö­nüllerin huzuru” denilir. Vuslat makamına kavuşup durursa buna da “ruhla­rın huzuru” denilir. Temkin sahibi olup sadeleşirse Yüce Allah’ın sırlarından bir sır olur, işte bu makama da “sırların huzuru” denilir.</p>
<p>Yüce Allah’ın huzuru tertemizdir, yücedir, ancak temizlenenler oraya girerler. Cünüp/temiz olmayan kalb o mukaddes huzura giremez. Kalbin cünüplüğü ise Allah’tan gafil/habersiz olmasıdır. “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söy­lediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de eğer yolcu değilseniz, gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın;”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[43]</sup></a> ,</p>
<p>Namazda olan kul kurbiyet makamındadır. Yüce Allah’a hitap etmektedir. Huzurunda kulluğunu izhar etmektedir. Böyle bir makamda gafil olmak ya da mâsivâyı düşünmek edeb kurallarına uygun olmadığı gibi, gazap kamçılarının gelmesine sebep olabilir. Sadece namazda değil, her zaman ve her yerde insa­noğlu Yüce Allah’ın gözetim ve denetimindedir. İçini dışını, işini ve davranı­şını o beraberliğe uygun olarak düzenlemelidir. Yoksa maddeten zirveye çıksa bile dünyada huzura, âhirette mutluluğa eremez. Çünkü edeb kurallarına ters düşen İlâhî lütuftan mahrum kalır.</p>
<p>Ya da tökezlemelerinden/işlediği suçlardan tövbe<br />
etmediği hâlde ince sırları anlamayı nasıl umabilir?</p>
<p>Recâ, sebeplere yapışarak çaba göstermekle bir şeyi ummaktır. Sebeplere ya­pışmadan bir şeyi ummak kuruntu ve ümniyettir. Ümniyet ise şeytandandır.</p>
<p>Fehm, maksadı anlamaktır. İnce sırlar, tevhid ve imanın derin meseleleridir. Tevbe, bütün çirkin sıfatlardan arınarak övülen sıfatlarla muttasıf olmaktır. Hefevât, hefvet’in çoğuludur. “Düşmek ve tökezlemek” demektir.</p>
<p>Münkerâtta ısrar etmekle ince sırları anlamak mümkün olamaz. Tertemiz bir kalb olmaksızın tevhid ve imanın derin ve kapalı konularını anlamak müm­kün olamaz. Bir insanın, tökezlenmelerinden dönüş yapmadıkça, şehvetleri­nin köleliğinden azad olmadıkça bu derin konuları anlaması ve ehl-i tevhidin sırlarına ulaşması imkansızdır.</p>
<p>Ebû Süleyman-ı Dârânî (kuddise sirruh) şöyle diyor: “Nefsler günahları terk edince melekût âleminde dolaşabilirler. Daha sonra sahiplerine taptaze hik­metleri kazandırırlar. Kul bu mertebeye ulaşınca bir öğretmenin öğretmesi olmazsa dahi gerçek bilgiye ve hakikate ulaşabilir.”</p>
<p>Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Yüce Allah ilmiyle âmil olana bilme­diklerini öğretir.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[44]</sup></a> buyurur.</p>
<p>Cüneyd-i Bağdâdî’ye (kuddise sirruh) soruldu: “Hak ve hakikate varmak han­gi yol ile olabilir?” Cevaben şöyle dedi: “Israrı kaldıran tevbe ile, geciktirmeyi yok eden korku ile, ibadet ve amele sevk eden ümit ile, nefsi korkutmak ile olabilir.” “Bu makama neyle ulaşılabilir?” denildi. Cevap verdi: “Her şeyden soyutlanmış tertemiz bir kalb ile.”</p>
<p>Kalb Yüce Allah’ın zikri ve fikriyle başbaşa kalarak mâsivâdan kurtulursa tev­hidin öyle ince ve kapalı konularını bilir ki onları dil ile açıklamak kabiliyet kapsamında olamaz. Bir insan bu makama kavuşunca orada gördüğü sırları ehil olmayan kimselere açıklarsa kemâlâttan uzak kalır.</p>
<p>Bundan dolayıdır ki Ebû Medyen-i Mağribî (kuddise sirruh) şöyle diyor: “Giz­li âlemde öyle sırlar vardır ki onları açıklamaya yeltenirsek kanımız akıtılır.”</p>
<p>Bir padişah hâzinelerini ve içindeki cevherleri birisine gösterse o adam da hâzinelerinin ve incilerinin yerlerini başkalarına gösterecek olursa padişah o insanın elinden hâzinelerin anahtarlarını almaz mı ve onu çok uzak yerlere sürgün etmez mi? Elbette eder. Bazı insanlar Yüce Allah’ın kalbine akıttığı hikmet ve sırları yeri gelmeden başkalarına göstermek çabasındadır. Böyle bir insanın sonu karanlıktır, bilgisi unutulmaya mahkûmdur. Günün birinde zil­let ve illete dûçâr olması inkâr edilmeyecek bir gerçektir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>14</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Varlık bütünüyle karanlıktır. Onda Hakk’ın</strong><br />
<strong>zuhûru ancak onu aydınlatabilir.</strong></p>
<p>Kevn, İlahî kudretin oluşturup göz önüne serdiği her şeydir.</p>
<p>Zulmet, nurun zıddıdır. Varlığın içinde Yüce Allah’ın zuhûru varlıkta olan tecellîsidir.</p>
<p>Gördüğümüz madde âlemi sade karanlıktır. Öyle bir karanlık ki dışıyla bera­ber kalan insan Rabb’in şuhûdundan perdelenir. Çünkü madde bulut gibidir, mana güneşini perdeler. Kabın dışına bakıp durmak değil de kab iınçinde olan yemeğe bakmak lazım. Çünkü bedene güç, yeteneklere zindelik veren kap de­ğil, yemektir. Maddiyatın yanında durup kalmak kâmil insanın kârı değildir. Bilakis kâmil insan, maddenin içerisindeki sırra gitmelidir. İnsana Allah’ı ta­nıtan varlıktaki sırdır, düzendir, kucaklaşmadır, hayatta durmak için yardım­laşmadır.</p>
<p>Bu itibarla bütün varlık karanlıktır. İçindeki esrarı bilmek ancak Yüce Allah&#8217;ın temiz kalbin aynasında tecellîsiyle olur. Kâinatın dışına bakan bir insan ka­ranlık ve kirli bir varlığı görür. İçine nüfuz ederse melekût âleminde lâhûtî bir nuru müşahede eder. Yüce Allah (celle celâlüh) meâlen şöyle buyurur: “Allah, göklerin ve yerin nurudur.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Ayna ancak yüzü tozdan arınmış olursa görüntü verir, kirli olduğu zaman gö­rüntü veremez. Ancak ağyardan arınmış olan kalbde İlâhî nurun tecellîsi ola­bilir, ağyar çamuru ile sıvanmış bir kalbin içinden yansıma mümkün olamaz.</p>
<p>Kalb yuvasını sadece nura bırakacaksın, ta ki huzura kavuşasın. İçi temiz olan kimsenin kalbine öyle nurlar uzanır, Öyle feyzler akar ki gelişlerinden ve akış­larından şaşakalmamak imkânsızdır. Bundan ötürüdür ki Yüce Allah meâlen; “Yerde ve göklerde olan şeye bakın.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[46]</sup></a> buyurur.</p>
<p>“Yere ve göğe bakın.” dememiştir, yerde ve göklerde bulunan sırra bakın, hik­meti anlayın, demek istemiştir. Yoksa hâzinenin dışına bakmışsın, içindeki incilerden vazgeçmişsin, böyle bir bakışın kıymeti ne olabilir? Bundan dolayı denilmiştir ki Yüce Allah (celle celâlüh) arzın ehlinden perdelendiği gibi gö­ğün sakinlerinden de perdelenmiştir. Sizin gibi, en yüksek âlemin ehli de Yüce Allah’ı taleb etmektedir. O (celle celâlüh) hiçbir şeye girmemekle hiçbir şey­den de gâib değildir. Bu manalar zevki ve rûhânîdir, akıl onlara kavuşamaz ki idrak edebilsin ve kitapların yapraklarından nakil de edemezsin, çünkü balın tadını bilen ancak balı tarifle değil tatmakla bilir.</p>
<p>Bilelim ki bu hakikatlere ulaşmak bütünüyle sünnet-i seniyyeye bağlı, kalbi Allah’ın zikriyle mamur olmuş, düşüncesi hakikatlerin idrakine varmış kâmil bir mürşidin terbiyesiyle olabilir. Çünkü, “Hilali görmediğin takdirde hilali gözüyle gören insanlara teslim olmalısın.” denilmiştir.</p>
<p>Varlığı görüp varlıkta ya da onun yanında ya da öncesinde ya da onun sonrasında Yüce Allah’ı müşahede etmeyen kimse, nurları kaçırmış, marifetlerin güneşleri, eserlerin bulutlarıyla ondan perdelenmiştir.</p>
<p>Bekâ ehli sadece varlığı görmekle hakkı ve hakikati müşahede edebilir. On­lar Allah’a bakarak varlıkları ispatlarlar. Bundan ötürüdür ki hiçbir varlık, ne kadar önemli ve büyük olursa olsun, Yüce Allah’ın ululuğuna, yüceliğine ve kudretine engel olamaz. Nasıl engel olabilir ki ayna görüntü içindir, görüntü olmayınca neye yarar? Kâinat lâhûtî kudretin eseridir; eserde kudret, rahmet yansımayınca perde olmaktan başka ne olabilir? Bundan dolayı imanın gözü­nü temizle ki her şeyin yanında, her şeyle, her şeyin önünde, her şeyin arka­sında, her şeyin üstünde, her şeyin altında, her şeyden yakın ve her şeyi kapsayan Yüce Allah’ın kudretini ve varlığını müşahede edesin. Kaptan yemeğe git, bardaktan suya git, çitten bahçeye gir, varlıkların mesafelerini geride bırak, ta göresin ki ancak evvel, ancak âhir, ancak ilk, ancak son, ancak açık, ancak gizli olan O’dur. O vardı, hiçbir şey yoktu; şimdi de olduğu gibidir.</p>
<p>Ehl-i fenâ, Hak’tan başkasını göremezler, çünkü onlar o kadar İlâhî muhab­bete, ilâhı marifete bağlanmışlar ki ağyarı görmek şöyle dursun, hatırlarından bile geçmez. Zira onlar hikmet denizine, aşk ateşine, nurların kaynağına ka­vuşmuşlar. Bu makama kavuşan kâmiller neyi görebilirler ki? Hicap ve perde ehli olanlar Yüce Allah’ın varlığına aklî delil getirirler, çünkü onlar hakika­ti göremedikleri için başkalarına kendi üslupları ile anlatırlar; hakikate va­ran insanlar ise onların delil getirmelerine gülerler. Gündüz açık bir havada güneşin varlığını delillerle ispatlamak ya boş şey ile uğraşmaktan, veyahut gö­zün körlüğünden ileri gelir.</p>
<p><em>Arındır kalbini kirden</em></p>
<p><em>Nuruyla sır zuhûr etsin</em></p>
<p><em>Şu ağyara gönül verme</em></p>
<p><em>Ki etrafa ışık saçsın</em></p>
<p style="text-align: center;"><strong>15</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kendisiyle beraber var olmayan, yok hükmünde olan bir şeyle seni kendisinden perdelemesi, </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yüce Allah’ın kahrının varlığına seni delalet eden delillerdendir.</strong></p>
<p>Yüce Allah’ın bir ismi de Kahhar’dır. Yüce Allah’ın açık olmasında <u>gizlili</u>ği ve gizli olmasında açıklığı kahrının ve azametinin belirtilerindendir.</p>
<p>Yüce Allah’ın arada perde olmadan perdelenmesi, yakınlık olmaksızın yakın­lığı, yakınlıkta uzak olması, uzaklıkta yakın olması kahhâriyetini gösteren en büyük <u>âmildir.</u></p>
<p>Anlaşılıyor ki birlik ancak Yüce Allah’a yaraşır. Zira beraberinde hiçbir şey olamaz. Yüce Allah meâlen şöyle buyurur: “Zâtından başka her şey yok olma­ya mahkûmdur.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[47]</sup></a> “Ancak ilk ve son, açık ve gizli O’dur.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[48]</sup></a> “Nereye yüz çevi­rirseniz Yüce Allah’ın zâtı oradadır.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[49]</sup></a> “Nerede olursanız O sizinledir.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[50]</sup></a> “Ha­tırla o vakti ki sana, gerçekten Rabbin -bilgisiyle- bütün insanları kapsamıştır, dedik.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[51]</sup></a> “Attığın zaman sen atmadın, lâkin Allah atmıştır.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[52]</sup></a> “Gerçekten sana bey’at edenler, ancak Allah’a bey at ederler.”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[53]</sup></a></p>
<p>Bu âyetlerin her birisi Yüce Allah’ın bize çok yakın ve bizden haberdar olduğu­nu, bizim yaptıklarımızın da Onun egemenliğinde olduğunu göstermektedir. Hâl böyle iken her kula her yerde edebe uygun davranış gerekir, insanlığına ve</p>
<p>Müslümanlığına yakışır işler gerekir. Çünkü kul o yüce gözetimde edebin hak­kını vermezse burnuna kahır kamçıları vurulabilir. O zaman geri teper. Dünya ve âhirette hirman sahrasında helâke uğrayarak her saadetten arınmış olur.</p>
<p>O hâlde bilmelisin ki baki ve kalıcı, Yüce Allah’tır. Gördüğün her şey her an yok olmaya mahkûmdur. Nasıl ki Lebid, “Allah’tan başka her şey bâtıldır ve şüphesiz her nimet mutlaka son bulacaktır.” demiştir.</p>
<p>Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:</p>
<p>“Kıyamet gününde Yüce Allah buyuracak: ‘Ey âdemoğlu! Hasta oldum, beni ziyaret etmedin.’ Kul, ‘Ya Rabbi, seni nasıl ziyaret edeyim ki sen âlemlerin Rabbisin?’ deyince, Allah, ‘Bilmiyor musun, filan kulum hastalandı onu zi­yaret etmedin. Onu ziyaret etseydin beni onun yanında görecektin.’ buyurur.</p>
<p>‘Ey âdemoğlu, yemek istedim bana yedirmedin.’ buyurur. ‘Ya Rabbi, nasıl ye­direyim ki sen âlemlerin Rabbisin?’ der. ‘Bilmiyor musun, filan kulum senden yemek istedi de ona yedirmedin. Ona yedirseydin onu -o hizmeti- yanında görürdün.’ buyurur.</p>
<p>‘Ey âdemoğlu, senden su istedim bana içirmedin.’ buyurur. ‘Ya Rabbi, sana nasıl içireyim, sen âlemlerin Rabbisin.’ der. ‘Filan kulum senden su istedi, ona içirmedin. Dikkat et, gerçekten ona içirseydin onu -o hizmeti- yanımda gö­rürdün.’ buyurur.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki susamış bir kimseye bir yudum su içirmek, aç bir kimseye bir lokma ekmek yedirmek, hâsta olan bir kimseyi ziyaret edip derdine ortak olmak, insanı kurbiyet makamına götürür ve insanın mutlulu­ğuna sebep olacak sevapları kazandırır, ama her şeyden önce edebli olmak, o gözetimin hakkını vermek esastır.</p>
<p>“Yüce Allah (celle celâlüh) nasıl her yerde insanla beraber olur?” denilirse ce­vaben denilebilir ki: “Yüce Allah bilgisiyle, yardımıyla, rahmetiyle insanın ya­nındadır. İnsan hiçbir zaman O’nun rahmet ve nimetinden ayrılamaz.”</p>
<p><em>Edebli ol, edebli ol</em></p>
<p><em>Şaha yakın makamdır bu</em></p>
<p><em>Dikkatli ol, dikkatli ol</em></p>
<p><em>Makam-ı imtihandır bu</em></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>O her şeyi izhar ettiği hâlde, herhangi bir şeyin</em></strong><br />
<strong><em>O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</em></strong></p>
<p>Yerkürede karanlığı her şeyden kaldıran ve her şeyi aydınlatan güneşi nasıl bir şey perdeleyemez ise her şeyi yaratıp varlık nuruna erdireni de hiçbir şey perdeleyemez. Bulut güneşin önüne geçse bile güneşin ışığına engel olamaz. Sadece ışığı bulandırarak küçük bir bölgede gölge meydana getirebilir.</p>
<p>Bugüne kadar çok mağrur kimseler o Zât-ı Pâkin inkârına, perdelemesine gitmiş­ler. Fakat kâinattaki düzen, hilkattaki dikkat, yaratılanlar arasındaki ihtiyaç ve ku­caklaşma ağızlarına yumruk vurarak kendilerini ya hakikate ya hakikatin itirafına götürmüşler veyahut bir hakikate varmadan yorulup yerlerinde sayadurmuşlar.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>O her şeyle zuhûr ettiği hâlde, herhangi bir şeyin</strong></em><br />
<em><strong>O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Sinek kanadı güneşi perdelemediği gibi, sinek kanadı mesabesinde olan küçük akıl sahibi bir insan da o Zât-ı Pâk’in inkârına gidemez, gitse bile inadından- dır. İnat olmazsa cehaletindendir. Cahil değilse basiretinin körlüğündendir.</p>
<p>Ey cahil nefs! Yüce Allah varlığı yarattığından beri her şeyde tecellî etmiştir. Önemli olan düşünüp derinliğe inmektir. Deryanın derinliğine inmeyen bir insan incilere varamaz.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>O her şeyde zuhûr ettiği hâlde herhangi bir şeyin</strong></em><br />
<em><strong>O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Tüm kâinât Yüce Allah’a aynadır. Yüce Allah sıfatları ile her şeyde apaçık gö­rünmektedir. Bu görüntüyü inkâr eden, ayna karşısında durup aynanın için­deki görüntüleri inkâr eden insan gibidir. Hatta aynada görünen görüntülerin inkârına uğraşan insan kendisini inkâr etmiş demektir. Çünkü aynadaki gö­rüntülerin birisi de onun görüntüsüdür.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Her şey için O zâhir olduğu hâlde, herhangi bir şeyin</strong></em><br />
<em><strong>O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Saat zamanın küçük bir dilimine ölçü olabilir. Ama bütün zamana ölçü ola­maz. Çünkü saatin varlığından önce zaman var olduğu gibi, saat kırılıp yok olduktan sonra da zaman devam eder.</p>
<p>Duvar ustaya, masa marangoza, kitap yazara, nakış nakkaşa delalet ettiği gibi, bu âlemde bulunan her şey de Yüce Allah’ın varlığına bir göstergedir, bir de­lildir. Fakat anlayan anlayabilir. Düşünen hakikate varabilir. Sır budur ki Yüce Allah (celle celâlüh) meâlen buyurur: “Gerçekten yerin ve göklerin yaratılma­sında, gece ve gündüzün değişmesinde Yüce Allah’ın varlığını ispat eden öz akıl sahiplerine kuvvetli deliller mevcuttur.”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[55]</sup></a></p>
<p>Her şey birer aynadır. Kendisine özgü olan durumuna göre Yüce Allah’ı sı­fatlarıyla gösterir. Mesela bir gül bahçesi Yüce Allah’ı cemâliyle, bir dağ Yüce Allah’ı celâliyle, bir deniz Yüce Allah’ı zenginliği ile, bir gezegen Yüce Allah’ı nuruyla, bir sülük, bir karınca Yüce Allah’ı rezzâkiyetiyle, bir insan Yüce Al­lah’ı kemâl sıfatlarıyla, gökteki yıldızların süratle gezip çarpışmamaları Yüce Allah’ı hikmetiyle gösteren en belirgin delillerdir. Bunun dışında iddiada bu­lunan kimsenin herhâlde idrakinde noksanlık mevcuttur.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Her şeyin varlığından önce O zâhir olduğu hâlde,</strong></em><br />
<em><strong>herhangi bir şeyin O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Yüce Allah zâti sırlarıyla ve sıfatî nurlarıyla her şeye açıktır. Hatta bütün var­lıklar O’nun eseri olduğundan apaçık kudretini, zâti ve fiilî bütün sıfatlarını göstermektedir. Atomdan tutun kitleye kadar her şey bu kudretinin şuurun- dadır. Sır budur ki her şey, yerel olsun göksel olsun O’nun teşbihi ile, tenzihi ile, hamdi ile, şükrü ile uğraşmaktadır. Yüce Allah (celle celâlüh) mealen şöyle buyurur: “Ancak her şey şükrü ile meşgul olup O’nu tenzih ederler.”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[56]</sup></a></p>
<p>Her şey hâl dili ile &#8220;Allah vardır, kudret sahibidir, bütün kemâlât ile muttasıf- tır, her türlü zevalden ve eksiklikten münezzehtir.” deyip durur. Fakat bu ha­kikatin varlığını ancak ârifler idrak edebilir. Gâfiller ise derin bir uykuda olup, bu varlıkların düzeninden, teşbihinden, vazifelerinden geri kalmadıklarından zerre kadar haberdar değildirler.</p>
<p>Görünen her şey O’ndandır ve O’nadır. Ezelde kendi kendine zahir idi. Ebette de aynı zuhûr devam eder. Yüce Allah zuhûr edebilmek için hiçbir şeye muh­taç değildir. Zira O sameddir, her şeyden müstağnidir. Ezel ve ebedin, kıdem ve bekanın O’nun varlığında ve zuhûrunda rolleri yoktur. Bunlar ancak baş­langıçta küçük, ortada büyük, sonunda ihtiyar ve yok olmaya mahkûm olan, sonradan meydana gelen varlıkların özelliğidir.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Her şeyden daha ziyade O zâhir olduğu hâlde, herhangi bir şeyin O’nu</strong></em><br />
<em><strong>perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Ebü’l-Hasen eş-Şâzelî (kuddise sirruh) şöyle demektedir: &#8220;Biz Yüce Allah’a iman ve tasdik gözüyle bakmaktayız. Artık varlığına delil getirmemize ihtiya­cımız kalmamıştır. İman ve tasdikte öyle bir merhaleye kavuşmuşuz ki varlıkta Yüce Allah’tan başkasını bile göremiyoruz. Görsek bile yanımızda, havadaki toz gibi değersizdir. Tüm varlıkları, her an yok olmaya mahkûm oldukların­dan hiç sayabilirsin.”</p>
<p>Kâinat Yüce Allah’ın eseri olduğundan Yüce Allah’ı basiret gözüyle gören bir insan esere hakikat gözüyle bakamaz. Zira çok düzenli bir duvarın yanında ustası bulununca, artık bu duvar ustaya delalet eder, demek beyhudedir.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Hiçbir şey O’nunla beraber olmayıp ancak  </strong></em><em><strong>O tek olduğu hâlde, </strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>herhangi bir şeyin  </strong></em><em><strong>O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Yüce Allah’ın birliği ezelîdir, birliğine ön yoktur. Ebedîdir, birliğine son yok­tur. Geçmişte kendisiyle beraber hiçbir şey olmadığı gibi şimdi de hiçbir şey O’nunla beraber olamaz. Yüce Allah ile hiçbir ilah beraber olabilir mi! Yüce Allah şirk koşmalarından münezzehtir. Gözle görünen her şey O’nun irade­siyle varlık bulmuştur. Yüce Allah (celle celâlüh) zâtında, sıfatında ve fiille­rinde birdir. O’ndan önce, Ondan sonra, O’nunla beraber hiçbir şey yoktur.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>O sana her şeyden ziyade yakın olduğu hâlde,</strong></em><br />
<em><strong>herhangi bir şeyin O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Yüce Allah meâlen şöyle buyurur: “Yemin olsun ki, elbette biz insanı yarat­tık, kendi kendine konuşmalarını biliriz. Biz ona can damarından daha yakınız.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[57]</sup></a>“Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz göremezsiniz.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[58]</sup></a>“Sözünü açık net söylersen Yüce Allah ondan haberdardır. Çünkü gerçekten O, sırrı da daha gizli olanı da bilir.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>Buradaki yakınlıkla, ilmiyle kapsamayı ifade eder, mesafe yakınlığını değil. Çünkü insanla Allah’ın arasında mesafe yoktur. Can damarından daha yakın olan için yakınlık ve uzaklık düşünülebilir mi?</p>
<p>Bir eserde şöyle geçmektedir: “Yüce Allah (celle celâlüh) hiçbir şeye girme­diği gibi hiçbir şeyden gâib de değildir. Misal olarak dört duvarda dört ayna olduğunu farzet, sen hiçbir aynaya gâib olmadığın hâlde hiçbir aynaya girmiş de değilsin.”</p>
<p>İmam-ı Ali (radiyallahu anh) şöyle buyurur: “Hak bir şeyden, bir şeyde, bir şeyin üstünde, bir şeyin altında değildir. Çünkü bir şeyden olursa yaratılmış olacak, bir şeyin üstünde olursa taşınmış olacak, bir şeyde olursa kuşatılmış olacak, bir şeyin altında olursa yenilmiş olacak. Yüce Allah (celle celâlüh) bü­tün bu anlamlardan münezzehdir.”</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>O olmasaydı hiçbir şey olmayacak olduğu hâlde,</strong></em><br />
<em><strong>herhangi bir şeyin O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Yüce Allah her şeyi yaratmış ve ölçüp biçmiştir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[60]</sup></a> “Gerçekten biz her şeyi kader ile, ölçüp biçmek ile yaratmışız.”61</p>
<p>Görünen âlemde bulunan her şeyin akışı gayb âlemindendir. Melekût âlemin­de zuhûr eden her şey ceberût denizinden akmıştır. Her şeyin varlığı ve hayatı ancak O’nunladır. Her şey O’na nisbeten yok sayılır. Her şeye varlık ispat edil­se bile her an yok olmaya mahkûmdur. Hülasa geçici olan varlık, kalıcı olan varlığın yanında hiç saydır derecededir.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Çok acayiptir, yokluktan varlık zuhûr eder mi?  Ezeliyet vasfı kendisine</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>sabit olan zât ile sonradan meydana gelen hâdis beraber olur mu?</strong></em></p>
<p>Varlık ve yokluk birbirine zıt olup bir araya gelmedikleri gibi, hâdis ve kadîm de birbirine zıttırlar ve bir araya gelemezler. O zaman hiçbir şeyin varlığı Yüce Allah’ın varlığı ile mukayese edilemez, belki her varlık o Yüce Varlığın yanın­da yok hükmündedir, varlıkları bile düşünülemez. Yüce Allah (celle celâlüh) mealen şöyle buyurur:</p>
<p>“İşte O Allah’tır. Hak ve gerçek olan Rabbinizdir. Gerçekten sonra her şey sapkınlıktır.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[62]</sup></a></p>
<p>Bazı insanların hulûlden konuşmaları bilgi zayıflığından veyahut düşünce kör­lüğünden ileri gelmiştir. Çünkü hiçbir yumurta kocaman bir dağa kap olamaz.</p>
<p>Cüneyd-i Bağdâdî’nin (kuddise sirruh) yanında birisi “Elhamdülillah” deyip “Rabbilâlemîn” demedi. Cüıieyd ona; “Kardeş, bu O’nun işaretidir, sözünü tamamla.” dedi. Adam; “Âlemlerin O’nun nezdinde ne değeri vardır ki zik­retmeye değsin?” dedi.Cüneyd şöyle dedi: “Rabbilâlemîn de, zira hâdis -daha sonra meydana gelen- kadîm ile beraber olunca eriyip yok olur.”</p>
<p>Hâşâ Yüce Allah hulûl ve ittihaddan münezzehtir. Çünkü kadîmdir, ezelîdir. Bâkidir, ebedîdir. Zaman, mekân ve içinde var olan hiçbir şey olmadığı hâlde O vardı, var olduktan sonra da O’nun birliği, yegâneliği olduğu gibi devam etmektedir.</p>
<p>Ebû Hasen-i Niverî’den (kuddise sirruh) soruldu: “Varlıklara nisbeten Yüce Allah nerededir?” Cevabında şöyle dedi: “Yer ve varlıklar yokluk okyanusun­da iken Cenâb-ı Allah var idi. Bugün de vardır. Fakat varlığı hiçbir zamana ve mekâna bağlanamaz. Yüce Allah (celle celâlüh) apaçık bir azamet sahibidir. Mutlak bir güç sahibidir. Tüm varlıklar O’nun lütfü ile oluşmuşlar ve O’nun irade ve kudretiyle var olmuşlar. Varlıklar ne O’na yapışıktır, ne de O’ndan ayrıdırlar. Bütün varlıklar, bütün hâlleriyle O’na muhtaç olup O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Samed ismi apaçık bunu gösterir.” Sonra Ebü’l-Hasen (kud­dise sirruh) ona şöyle dedi: “İnsanların fırkalara ve milletlere ayrılmalarının sırrı nedir?” Yine kendisi cevap verdi: “Kudretini belirtmek için, hikmetini aldatmak için, lütfunu göstermek için, adalet ve ihsanını uygulamak için mahlukatı şuna buna ayırmıştır.”</p>
<p>Anlaşılıyor ki Hak tecellîleri üçe ayrılır:</p>
<ol>
<li>İhsan ve lütfunu izhar etmek için bir kısım varlıkları yaratmıştır. Bunlara ihsan ve taat ehli denilir.</li>
<li>Afvını ve hilmini göstermek için başka bir kısım yaratmıştır. Bunlar da ehl-i imandan olan ehl-i isyandır. Yani imanlılardan olan ehl-i isyan.</li>
<li>Bir kısmı da yaratmış ki azab ve gazabı onlarda tahakkuk etsin. Bunlar da aşırılık ve küfür ehlidir.</li>
</ol>
<p>Hülasa ustayı görmesek dahi düzenli bir duvar onun varlığını gösterir. En­gin manalı düzenli bir yazı, yazar olmasa dahi yazara dalâlet eder. Yüce Allah (celle celâlüh) ululuk perdesiyle gözlerden ve gönüllerden uzaktır. Akıl füze olsa dahi Zât&#8217;ın künhüne kavuşamaz. Fakat meydandaki düzenli her varlığın ferdi ve toplumu O&#8217;nun varlığını konuşurlar, birliğini söylerler, mutlak kudre­tine karşı, kırılmaz iradesine karşı koyduğu kanunlara kerhen ya da isteyerek boyun eğmeye mecburdurlar. Örneğin güneş kendi kanununa, toprak kendi kanununa, bulut ve yağmur kendi kanunlarına bağlıdır. Kendilerine tayin edi­len kanunlardan milim bile şaşmazlar, öyle ise ancak O egemendir. Diğer her varlık ancak O’nun koyduğu kanuna uygun yaşar, yaşamlarını sürdürürler.</p>
<p>Ataullah İskenderi &#8211; Hikem-i Ataiyye Şerhi,syf:61-78</p>
<p>Şerh:Hüsnü Geçer</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[39]</a> Bkz. Beyhakî, <em>Şuabü’l-Imân,</em> III, 392, r. 1859.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[40]</a> Beyhakî, <em>Şuabü’l-Itnân,</em> II, 62,63, r. 519-520.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[41]</a> Tirmizî, “Tefsir”, 75, r. 3334; îbn Mâce, “Zühd”, 29, r. 4244; Ahmed b. Hanbel, II, 297, r. 7952.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[42]</a> el-Ahzâb, 33:4.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[43]</a> en-Nisâ, 4:43.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><em><strong>[44]</strong></em></a> Bkz. Dârimî, “İlim”, 380, r. 394; Ebû Nuaym el-tsfahânî, <em>Hilyetul-Evliyâ,</em> VI, 163; Aclûnî, <em>Keşful- </em>1 <em>Hafâ,</em> II, 312, r. 2542.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[45]</a> en-Nûr, 24:35.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[46]</a> Yûnus, 10:101.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[47]</a> el-Kasas, 28:88.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[48]</a> el-Hadîd, 57:3.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[49]</a> el-Bakara, 2:115.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[50]</a> el-Hadîd, 57:4.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[51]</a> el-İsrâ, 17:60.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[52]</a> el-Enfâl, 8:17.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[53]</a> el-Fetih, 48:10.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[54]</a> Müslim, “Birr”, 43; Ahmed b. Hanbel, II, 404; Beyhakî, <em>Şuabü’l-îmân,</em> XI, 412, r. 8752; Taberânî, <em>el-Mu’cemul-Evsat,</em> VI, 119, r. 5979.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[55]</a> Âl-i îmrân, 3:190.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[56]</a> el-İsrâ, 17:34.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[57]</a> Kâf, 50:16.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a>58<sub>t</sub> el-Vâkıa, 56:85.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"></a>591 Tahâ, 20:7.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[60]</a> el-Furkân, 25:2.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[61]</a> d-Kamer, 54:49.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[62]</a> Yûnus, 10:32.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/amel/">Amel</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/amel/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdullah Şerkâvî’nin Şerhü’l-Hikem’i ve Ali Örfî Efendi Tarafından Yapılan Tercümesi  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdullah-serkavinin-serhul-hikemi-ve-ali-orfi-efendi-tarafindan-yapilan-tercumesi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdullah-serkavinin-serhul-hikemi-ve-ali-orfi-efendi-tarafindan-yapilan-tercumesi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 May 2021 10:35:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Şerkâvî’nin Şerhü’l-Hikem’i]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25094</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ataullah İskenderi &#8211; Hikem-i Ataiyye (Ebü Türab radıyallahu anh dedi ki: “Kul, amelde samimi olunca Allah o ameli işlemeden onun zevkini onun gönlüne verir. Ameli işlerken ihlas bulunursa, onu işlerken zevk ve şevk duyar.&#124; &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; Nefsin hazları için Hak&#8217;tan Hakk&#8217;ın gayrısını talep etmek layık değildir. Makbul ve güvenilir olan hal, istenilen bütün şeylerde güzel edep [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdullah-serkavinin-serhul-hikemi-ve-ali-orfi-efendi-tarafindan-yapilan-tercumesi-alintilar/">Abdullah Şerkâvî’nin Şerhü’l-Hikem’i ve Ali Örfî Efendi Tarafından Yapılan Tercümesi  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ataullah İskenderi &#8211; Hikem-i Ataiyye</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-25106 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/384-hikemi-ataiyye-s-erhi-1615023468-212x300.jpg" alt="" width="275" height="389" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/384-hikemi-ataiyye-s-erhi-1615023468-212x300.jpg 212w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/384-hikemi-ataiyye-s-erhi-1615023468.jpg 600w" sizes="(max-width: 275px) 100vw, 275px" /></p>
<p>(Ebü Türab radıyallahu anh dedi ki:</p>
<p>“Kul, amelde samimi olunca Allah o ameli işlemeden onun zevkini onun gönlüne verir. Ameli işlerken ihlas bulunursa, onu işlerken zevk ve şevk duyar.|</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Nefsin hazları için Hak&#8217;tan Hakk&#8217;ın gayrısını talep etmek layık değildir. Makbul ve güvenilir olan hal, istenilen bütün şeylerde güzel edep üzere olmaktır. Yani keramet talep etmek, nefsin hazzı için olduğundan caiz değildir. (51) Aynı zamanda kendi variyetiyle olduğuna güveneceğinden şirktir. Kula layık ve gerekli olan, rubübiyete ihtimam gösterip sırf kul olmaktır. Kul edebini arındırmalı ve sülükunu iyileştirmelidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Faydalı ilim; sadırda şevk ve nuru genişleten, kalplere genişlik veren, göze inen perdeleri kaldıran, asilik ve vehimleri defeden, Hakk&#8217;a yakınlık veren, nefsin vâriyetine uzaklık koyan Allah ilmidir. Yani talibi çokluk yoluyla maksada ulaştıran ilimdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kim Allah katındaki makamını öğrenmek isterse, Allah&#8217;ın kalbindeki yerini bilsin.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allahu Teâlâ hazretleri ihsanını üzerinde zuhur ettirmeyi murat ettiğinde ameli yaratır ve sana nispet eyler. Bu amelin yapıcısı, itaatkârı ve gayret edeni sensin ve bu ameli Allah, kula nispet eder. Kul bu yüce ihsan ve cömert nispeti gördüğünde kul fiilin mazharı olur, fâil olamaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&#8220;Namaz, mü&#8217;minin miracıdır.&#8221;Kalpleri şirk, kesret ve gayriyyet çeşitliliğinden temizler. Namaz, sırların marifetinin kapısını ve bütün gizlilikleri açar. 117.</p>
<p>Namaz münacât mahalli, saflık madenidir. Yani kulun güzel vasıflar, vehbi ilimler ve ledünni sırların zuhuruna dua etme ve yalvarma mahallidir. Mâsivaya yönelmemek saflığının madeni namazdır.</p>
<p>Böyle olunca:</p>
<p>Namaz ve münacâtta ilâhi sırların meydanları geniş olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hikmeti ehli olmayana verirsen hikmete zulmetmiş olursun. Ehline vermezsen de ehline zulmetmiş olursun. Adalet, ehline vermek ve ehil olmayandan men etmektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bu kalleş dünya devam ettikçe kederlerin çıkmasını garipseme. Zira dünyanın ortaya koyacağı ancak kendi vasfına ve özelliğine layık olandır. Evin vasfı kalleş ve zorlu olunca, göstereceği ıztırap ve kederlerin çeşitliliğine de şaşırmamak gerekir.</p>
<p>(Dünyada rahat yoktur.|! nebevi emri üzere dünyada safa ve rahat arama&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allahu Teâlâ hazretlerinin ihsanı olan nimete razı ve müteimşekkir olmayan nimetin zayi olması ve devamının olmaması haliyle karşılaşır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İstenilenin kabulünde ve yerine getirilmesinde ertelemenin oluşması sebebiyle Hak Teâlâ hazretlerine karşı çıkıp süizan etme, O, yaptıklarından sorgulanmaz ve yaptıklarının hikmeti bilinmez. Lakin nefsinin edebini unutmasını sor. Duada bu halde olmak edepsizliktir. Kulluk ve imana aykırıdır. Edepsizliğin ortadan kalkmasında ve imanın (44) sıhhatinde nefsine sahip ol. İstenenin talep vaktinde oluşması ve aynıyla ortaya çıkması icâbetin şartından değildir. Madem ki;</p>
<p>(Bana dua edin. Size icabet (ve duanızı kabul) edeyim.) emriyle duanın icâbetini vaadetti. Vaadinden dönüşü olmadığından, vereceğine şüphe olunmaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Şaşılacak şeydir; varlık, yoklukta nasıl zuhur eder. Zira yokluk karanlık, varlık nurdur. Aralarında zıtlık vardır. Vasfı “kıdem” olan Mevlâ Teâlâ hazretleri sonradan var olmuş eşyada nasıl sabit olur? Zira hâdis bâtıldır, bâtılsa Hakk&#8217;ın zuhuruyla helak olmuştur. Allahu Teâlâ buyurur ki; De ki; &#8221; Hak geldi, batıl zeval buldu.Şüphesiz ki batıl, daima<br />
zeval bulucudur.”|&#8217;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İman ve tevhid nuruyla nurlanmış kalp, rengarenk suretlerin zarar verip fayda vermediğini ve Hak&#8217;tan uzaklık getirip yakınlık getirmediğini bildiği halde bu kainatın suretleriyle nasıl aydınlanır ve tatmin olur?</p>
<p>Nefsinin şehvetleriyle bağlı ve kayıtlı bulunan nasıl seyir ve Allah&#8217;a vuslat bulur?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hak Teâlâ hazretlerine bir şeyin perde olması nasıl tasavvur (9b) olunabilir ki&#8230; Her şeyi ortaya çıkaran ve yokluk karanlığından varlık sahrasını nuruyla aydınlatan Hak&#8217;tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kulun dünyada işlediği amelin ceza ve mükâfatlarını dünyada görmeyip de âhirete ertelenmesi Hakk&#8217;ın yücelik ve azametinin şanından değildir. Amelin karşılığı âhirete mahsus ve münhasır olmadığından amel edenin karşılığını dünyada da verir ve ihsan eder,</p>
<p>Şöyle buyurur ki:</p>
<p>Kendine layık olan taat hizmetine seni muvaffak kıldı ve ehliyet hizmetini sende ortaya çıkardı ise bu ihsan yeterli bir yüce karşılıktır. Senin vasıfların; taatte tembellik, özensizlik, dikkatsizlik, zillet (381) ve hakarettir. Böyle olduğun ve hak etmediğin halde Mâlikü&#8217;l-mülk&#8217;ün hizmetini yerine getirmeye muvaffakiyet ve ehliyete erişmek büyük nimettir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Bütün kötü vasıflar nefisten razı olmak ve güzel vasıflar nefisten razı olmamaktır. Zira nefsin işi çokluktur. Ruhun meyli vahdet olduğundan, vahdette bulunmak lüzumsuz çokluktan kaçınmak ve razı olmamakla olur.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Mevcudâtın hiçbiri dışarıda kalmaksızın, yaratılmışların hepsıni kapsayıcı iki nimet vardır; biri icad diğeri imdad (401) nimetlerdir. Her mevcudun yokluktan varlık bulması icad nimetiyle olduğu gibi varlığı sonradan olması da imdad nimetiyledir. imdâd nimeti medet etmese her şey aniden yok olur. Binaenaleyh herşeyin yokluktan varlık bulması ve var olmuş görünmesi icad ve imdad nimetleridir. Külli nimet olduklarından, eşyanın icâdı ve Allah dilediğinde yokluk helakinden bâtınlarındaki medetleri devamlıdır.</p>
<p>Musannif hazretleri umumi nimetlerin bazı hususiyetlerini beyan buyurur: 95.</p>
<p>Ey insan, önce sana icad nimetini ihsan ederek yokluktan seni icat etti. İkinci olarak imdadın oluşmasıyla devamlı kıldı. Bundan dolayı bu iki nimetten gafil olmamak lazımdır. Yani Mevla-yı Müteâl hazretlerinin seni icad edip kalbine iman ve taat muhabbetini vermesi, küfür ve masiyeti senden uzak tutması icad nimetidir. Mütevelli olmasıyla dalâlet karanlığı ve cehalet denizinin helakinden kurtuluş vermesi ise icad nimetidir. Bu nimetlerden gafil olmamak gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hak Teâlâ hazretlerine olan ümit ve niyaz, tevhide sebep ve hayırlı amele yakınsa hakiki ümittir. Daha önce bahsi geçen sadık hüzün gibi&#8230; Hayırlı amele mâni olan, günah ve kesrete/çokluğa davet eden ümit, yalancı ümittir. Bu ümit, Hak&#8217;tan emin olmayı ve gururlanmayı meydana getirir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Belâyı ve elemi veren Cenâb-ı Hak&#8217;tır. Hayır ve teselliyle hafiflik bulmak için seni belaya müptela kılan O&#8217;dur. Her işini sen. den iyi bilen O&#8217;dur. Belanın sana yönelmesiyle elemlenme güzel alışkanlığını sana veren Hak Teâlâ hazretleridir. Binaenaleyh belaların, hediyelerin ta kendisi olduğunu bildiğin takdirde kurtuluşa (439) erersin.</p>
<p>(Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o, sizin için hayırlı olur,bir şeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şeye muhabbet ettiğinde alaka ve teslimiyetin muhabbet gereği olursa o şeyin kulu olursun. Hak Teâlâ hazretleri kendinden gayrıya kul olunmasını istemez. Binaenaleyh kulluğun (859) Hak&#8217;la olması için nazar ve muhabbetin de Hakk&#8217;a olup gayrıya olmaması lazımdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ağacın zillet ve hakirlik dalları ancak açgözlülüğün tohumundan uzandı. Binâenaleyh beşerin kalbinde tohum ekme tamah, olunca dallanır budaklanır ve kalbi kaplar. Açgözlülük kullukta, ayıpların en büyüğü ve bütün afetlerin aslıdır. Alakası insanlaradır. İnsanlar, “Hâl vesaire tamahla çoğalır.” inancında olduklarından, takdir edilmiş rızıkta şüphe oluştururlar. Böyle olduğundan helalin, haram görülmesine sebep olurlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Herbir söz zuhur ettiği kalıbın kıyafeti üzerine akis olarak zuhur eder. Yani lisan kalbin tercümanı olarak kalp, Allah&#8217;tan gayrının kederlerinden arınıp nurlar doğarsa lisanın tercumesi nurların sözüyle olur.İlâhı hakimlerin kalpleri, ilâhi nurlarlanmış olduğundan, sözleri nur kıyafeti giyerek ve nurlu olarak zuhur eder Sözlerini insanların kulak ve kalpleri kabul eder, inkâr etmezler. Müritlerin kalplerini açar ve yakarışlarını sevgilileri olarak kabul eder. İddiacıların kalpleri karanlık içine gark olduğu gibi sözleri de karanlık üzere meydana çıkar. Faydaları eda ve ettikleri kulluk letâfeti hakikat yönünden olursa da söyleyenin ruhâniyet ve letafeti olmadığından tesirleri olamaz.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Hikmet ehlinin filleriyle alakalı Muhyıddin İbnü&#8217;l Arabı hazretleri şöyle buyurur;</p>
<p>“Kullar arasından hikmet sahibi, her şeyi yerli yerine yerleştiren ve o şeye mertebesini taşırmayan kimsedir. Böyle biri, her hak sahibine hakkını verir, herhangi bir şey hakkında amaç ve arzusuna göre hüküm vermez, geçici arzular onu etkilemez. Hikmet sahibi insan (hakim), Allah&#8217;ın kendisini bir süreliğine yerleştirdiği bu dünya hayatına ve Allah&#8217;ın yapması için belirlediği işlere -her hangi bir fazlalık ve eksiklik olmaksızın- bakar.</p>
<p>Böylece kendisine açıklanmış olan üsluba göre hareket eder. Hiçbir vakit elinden bu dünya hayatında onun adına belirlenmiş teraziyi düşürmez. Çünkü teraziyi düşürürse, ölçüleri bilemez. Bu durumda, ya tartıda hile yapar veya fazla tartar, Allah ise, her ikisini de kınamıştır. Allah fazla tartmak için, bu tartıyı övdüğü belirli bir hal belirlemiştir. Hikmet sahibi insan, bir bilgiye dayanarak, o yerde fazla tartabilir.</p>
<p>İnsan bu durumu bilip terazi elinde bulunduğu sürece, Allah&#8217;ın yaratıkları hakkındaki hikmetinden herhangi bir işte yanılmaz. Böyle davrandığında ise, vaktinin imamı olur. Teraziyle tarttığı ilk şey, dünya hayatındaki halleridir. Terazisi bulunduğu halde Hakk! kullarına göstermeyi ve O&#8217;nu yaratıklara tanıtmayı gerektiriyorsa, bulunduğu yerde hakikati onlara bildirir. (Fütühât-ı Mekkiyye, XI, 3738)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ey gözlerin görmesinden izzet çadırıyla perdeli olan Vacibü-l “Vücüd Zât! Gözün çadır içinde olanı görmesine mâni ve engel olduğu gibi Zât hazretlerinin de gözle görülmesine azamet ve izzet perde ve mânidir. Zira rüyetullahtan/Allah&#8217;ı görmek, ihata açısından sonu olmadığından dünya (1351) ve âhirette imkânsızdır. Mutlak rüyet ise dünyada imkânsız, âhirette mü&#8217;minlere vâkidir.</p>
<p>Allah&#8217;ın izzeti gözlerin görmeşinden perdeyi gerekli kıldı. Çünkü izzetin manâsı, ulaşmayı men edicidir. Kendini göstermek istemeyene Arap dilinde hacib-i aziz denir. Terakki olunmayanı, akıl ve anlayışın lügatinin, idrakinden aciz olduğu şeye aziz denir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hak Teâlâ hazretlerinin senden olan talebi, senin Hak&#8217;tan talebinden daha hayırlı ve fazıletlidir. Zira Hakk&#8217;ın talebi kulluk yolu üzere ıstıkamettir. Senin talebin dunyevi olsun, uhrevi olsun nefsin hazlarından ibarettir. Dünyevi olursa zenginlik ve şöhret, uhrevi olursa derecelere ulaşma olduğundan ikisi de nefsâni lezzetlerdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hakk&#8217;a bir şeyin perde olması nasıl tasavvur olunur ki&#8230; Hak Teâlâ her şeyden daha zâhirdir. Eserde vârid olduğu gibi; “Varlığa nur, perdeye zuhurun şiddeti.”</p>
<p>Yani Nur ismi, kendi varlığıdır. Perdelilerden perdeli olması zuhurunun kemalidir.</p>
<p>Hakk&#8217;a bir şeyin perde olması nasıl tasavvur olunur ki&#8230; Esasında Ehad&#8217;dır. Perde olacak hiç gayrı yoktur.</p>
<p>Allah&#8217;a bir şeyin perde olması nasıl tasavvur olunur ki..Hak Teâlâ sana her şeyden yakındır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sana bir şey vererek veya muhabbet göstererek ikram ve muhabbet edenler, sende olan Hakk&#8217;ın setr-i cemiline/güzelce örtüşüne ikram ve muhabbet ederler, O seni güzelce örtmese ve senin yaratıldığın surete itaat etseler, onlar senden ikrah ve nefret ederler. Binâenaleyh sana ikram edene yapacağın hamd ve şükrün edası, asli suretinde seni setredene layıktır. Mükerrem ve Muazzam O&#8217;dur. Sana ikram ve muhabbet eden (54*) hamd ve şükre layık olsa elinden veya dilinden oluşan hayırdan dolayı olabilir. Ona da Müsebbibü&#8217;l-esbâb/Sebeplere sebep olan Hak Teâlâ&#8217;nın ilâhi sıfarlarından olan hamd ve şükrü başkasına ederek yanlış yere sarfetmiş olacağından zulmetmiş olursun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kaza, ilâhi iradenin ilişmesiyledir. Kader ise eşyanın bilinen yönü üzere (129*) ilâhi kadere ilişmesiyle vücuda gelmektedir. İlâhi, kaza ve kaderin bana galebe etti. Böylece taatin yerine getirilme sine ya da günahın terkine azmettiğimde başarıma engel olurlar. Nefis ve şehvetin isteği de beni kayıtladı ve esir etti. Dolayısıyla sen yardımcım ol. Düşmanım olan nefis varlığından, kayıt ve esaretlerinden kurtulayım. Benim sebebimle dost ve ahbabımı da zikrediİen askerlerin düşmanlık ve tasallutlarına karşı muzaffer kıl.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Âriflerin bazıları dediler ki:</p>
<p>“Hakk&#8217;a ârif ve vasıl olmak için Hak&#8217;tan başka delil yoktur. “İlmin talebi ise kulluk hizmetinin adabının edası içindir, vuslat için değildir. Vuslat ancak Allah&#8217;la, Allah için olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Varlıkla var olduğu vehmolunan (8) âlemler ve eserler, özel bir varlıkla var olmak açısından sırf yokluktur. Kendilerinden varlık ve nurları yoktur. Âlemleri var gösteren, nurlandıran ve aydınlatan Hakk&#8217;ın nuru ve zuhurudur. Güneş camı aydınlattığında nur, camın değil güneşindir. Güneş ışığı camın yeterliliğine göre görünür. Bunun gibi varlık da Vahid Teala&#8217;nın varlığıdır. Hulül olmak: sızın eşyada zuhur ve tecelli etmesi eşyanın tabiatı gereğincedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Beşeriyetinin acizlik vasıflarıyla gerçekleştiğin halde, ilâhi güzel vasıflarla sana imdat eder. Şöyle ki (74) zilletinle gerçekleştiğinde izzetle imdat eder. Hakk&#8217;ın izzetiyle aziz olursun. Acziyetinle gerçekleşirsen güç ve kudretiyle imdat eder. Allah&#8217;ın kuvvetiyle güçlü olursun. Fakrınla gerçekleşirsin, zenginliğiyle imdat eder. Allah&#8217;ın zenginliğiyle zengin olursun.</p>
<p>Yani zillet ve acziyet yaygısı üzerine oturup da, “Yâ Aziz, yâ Kâdir! Bu zelilin senden başka kimi vardır!” dediğinde&#8230; Aynı şekilde, zaaf ve fakr yaygısında birleşip, “Yâ Kaviyyü, yâ Gani! Zayıf ve fakirin senden başka kimsesi yoktur.” dediğinde&#8230; Bir de beşeriyet vasıflarını mahvedip o variyetten tamamen çıktığın takdirde ilâhi sıfatlarla muttasıf olursun. Böylece la mevsufe illallah sırrı (Allah&#8217;tan başka sıfatlanan yoktur) sende gerçekleşir. Sıfatlar mertebesine ulaşıp mazhar olduğun gibi Zât mertebesine de mazhar olursun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Nimetin elde bulunmasıyla değerini bilmeyen, yokluğuyla bilir. Yani kalpte nurların bulunmasıyla nurun kıymetini bilmeyen, zulmetin ortaya çıkmasıyla nurun kıymetini bilir ve zulmetten istiğfar eder, nurdan müteşekkir olur. Her şey zıttıyla aşikâr oldugundan suyun kıymetini susuzken anlaşılır. Yemeğin kıymetini aç olan bilir. Bunun üzerine kıyas et.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allahu Teala hazretleri amel yapanlara ve amellerine muhtaç değildir. Hakk&#8217;a, kulların taatleri fayda ve günahları zarar vermez. Allahu Teâlâ hepsinde münezzeh ve beridir. Ancak taati emretmesinin ve günahtan nehyetmesinin faydaları dünya ve âhirette kullarına aittir. Bunlar lütuf ve ihsan cihetiyledir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>(İnsanlara teşekkür etmeyen Allah&#8217;a şükredemez.|)</p>
<p>Şeriatin ahkâmı zâhire olduğundan zâhirin süretinde veren ele ceşekkür edilir. Hakikat, alakanın düşürülmesi olduğundan ve her mazhardan olacak verişin hakiki vereni Hak Teâlâ olduğundan şükür Hakk&#8217;a olur, gayrıya olmaz. Verişin mazharını Allah&#8217;tan gayrı görerek dua ve teşekkürü gayrıya ederse, hakikatten iner.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tefekkür, kalbin kandili ve nurudur. Kalp tefekkürle nurlanır ve nurla işlerin hakikatleri tecelli eder. Hakk&#8217;ı Hak, bâtılı bâtıl görür. Fikir nuru kalpten ziyan olsa kalbin ışığı kalmaz. Cehalet karanlığı zâhir olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tefekkür, ağyâr olan kâinat meydanında kalbin seyretmesi ve gezintisidir. İnsanlara vacip (1051) olan yalnız kâinatın ve yaratılmış olan yer, gök ve gayrının hakkında tefekkür etmektir. İlâhi ilme, kemâl ve cemal sıfatlara ulaştıran ilim ve işaretlerden sonuç çıkarmak ve ibret almak lazımdır. Allah&#8217;ın Zât&#8217;ı bilinmediğinden, akıl ve fikirle idrak olunmadığından Allah&#8217;ın Zât&#8217;ının tefekkür ve mülahazasından;</p>
<p>(Yaratılmışları tefekkür ediniz, yaratıcıyı tefekkür ermeyinız. Çünkü siz O&#8217;nun kadrini takdir edemezsiniz.)hadis-i şerifi ile yasaklandık.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İlâhî, zâhirde güzel görünen salih amel, kendini beğenme ve riya ile ayıp dolu olanın aybının kendisi nasıl ayıp olmaz? İlim ve marıfetleri iddiadan ibaret olanın iddiası bilakis nasıl tam bir dava olmaz? Yani salih amel inancında olduğumuz şeyler riya sebebiyle ayıp olunca, ayıp diye işlediklerimiz nice büyük ayıptır. İlim ve marifet iddia ettiğimiz görüntü ve iddiadan ibaret olunca davanın kendisi olan iddiamız nasıl büyük davalardır? Böyle olunca bütün haller ve amellerde nefsimin kusurunu itiraf eder, af ve mağfiretine (123*) dönerim. Kemâliyle inanacak hal ve amellerim yoktur. Her cihetle noksanım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Asli ayıpların sebebiyle ehli olmadığın meth ve övgüyle insanlar seni vasfederler. İnsanların dılleri serbesttir. İnsanlar seni övguyle vasf ettiklerinde aslında o ovgünun ehli ve sahibi Rab Teâlâ hazretleridir. (58*) Sen, kötüeme ve ayıba layıkken senin ayıplarını örten O&#8217;dur. Hak etmediğin halde insanların dilini hamd ve övgüyle açıveren Hak&#8217;tır. Bu da hakkında büyük bir nimettir, Nimetin kadrini bilip teşekkürle Hakk&#8217;ı öv. Aczini bilerek, kötükmeyi kendine nispet et.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Nefsin hazzı ve dünya metal olan yaratılmışların zâhiri, sevinç ve gururdur. Bâtını fetih ve gayrettir. Nefis zâhirde olan süs ve zinete nazar eder, gurura meyil ve rağbet gösterir. Kalp zâhirde sevinç görünenin bâtında olan çirkinliğini görür, ibret alır ve şerrinden, fesadından kurtulmayı ister.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hakikat üzere arkadaşının ayıbını bilip dostluğunu men etmeyen, ayıplarıyla beraber kabul edip ihsanını kesmeyen ve kendi faydası olmadan seni talep eden Yüce Mevlâ&#8217;nın sohbeti, hakiki sohbettir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>(Ahrâr&#8217;ın kalpleri sırların kabirleridir.) fehvâsıyla Allah&#8217;ın sırlarının kula emanet olduğu halde emanete hıyanet etmek cehaletten ileri gelir. Şühuda konu olan işler imâ ve işaretle açıklanır. İbareleri kullanmak şöhret ve açığa çıkarmada olur. Gizli sırrın ehil olmayana açıklanması ahmaklıktan ortaya çıkar. Hallâc-ı Mansûr sırrı ifşâ ettiğinden (319) katledilmeyi hak etmiştir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdullah-serkavinin-serhul-hikemi-ve-ali-orfi-efendi-tarafindan-yapilan-tercumesi-alintilar/">Abdullah Şerkâvî’nin Şerhü’l-Hikem’i ve Ali Örfî Efendi Tarafından Yapılan Tercümesi  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdullah-serkavinin-serhul-hikemi-ve-ali-orfi-efendi-tarafindan-yapilan-tercumesi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ataullah İskenderi &#8211; Gelinlik Tacı (Nefisle Mücadelenin İlacı) &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 May 2019 12:59:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın Rızası]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[Gelinlik Tacı]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21795</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kul tarafından işlenen günah, kişinin kalbini karartır. Günah, kalın siyah bir duman çıkaran ateşe benzer. O ateş ve o duman bir evde bu şekilde yetmiş sene yanıp tütse, evin içi kararıp karanlığa dönüşmez mi? Günahla kararan kalp de böyledir. Öyle bir kalp ancak tövbeyle temizlenebilir. Kişilikte zaaf, kalpte karalık ve Allah ile kul arasındaki kat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/">Ataullah İskenderi – Gelinlik Tacı (Nefisle Mücadelenin İlacı) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-21888 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gelinlik-taci.jpg" alt="" width="302" height="483" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gelinlik-taci.jpg 375w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gelinlik-taci-188x300.jpg 188w" sizes="(max-width: 302px) 100vw, 302px" /></p>
<p>Kul tarafından işlenen günah, kişinin kalbini karartır.</p>
<p>Günah, kalın siyah bir duman çıkaran ateşe benzer. O ateş ve o duman bir evde bu şekilde yetmiş sene yanıp tütse, evin içi kararıp karanlığa dönüşmez mi? Günahla kararan kalp de böyledir.</p>
<p>Öyle bir kalp ancak tövbeyle temizlenebilir.</p>
<p>Kişilikte zaaf, kalpte karalık ve Allah ile kul arasındaki kat kat perdelenmeler, günahın tabiî sonuçlarıdır.</p>
<p>Bununla beraber, tövbe edip Allah’a yönelirsen, günahın izleri kaybolur ve Peygamberimiz aleyhisselâmın izince gitmekte gevşeklik göstermediğin sürece de artık gaflet seni altedemez.(Sayfa 13)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah arayışının basamaklarından ilki tövbedir ve onsuz hiçbir ibadetin değeri ve geçerliliği yoktur.</p>
<p>Bir günah işleyen kulun hâli ocaktaki ateşin üzerine konan yeni toprak bir tencereye benzer. Bir saat sonra o toprak tencerenin altı kapkara kesilir.</p>
<p>Eğer altı hemen yıkanırsa, o karalık kaybolur.</p>
<p>Fakat defalarca ocağa konursa, o karalık silinmez hâle gelir ve ne kadar ylkarsan yıka kâr etmez, artık o toprak tencere kırılıp parçalanmadan o kara oradan çıkmaz.</p>
<p>Tövbe, kalbin karalığını gideren ve makbul ameller yaptıran şeydir.</p>
<p>Allah’ın rızasının hoş kokusu tövbede bulunur.(Sayfa 17)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tövbe eden kazançlı çıkar, tövbe etmeyense kaybedenlerden olur.</p>
<p>Sen “Sık sık tövbe ediyor, fakat tövbemi bozuyorum!” diyerek ümitsizliğe kapılma! Çünkü hasta bir nefeslik bile canı kaldıkça hep kurtulup şifa bulmayı umar.</p>
<p>Kul her ne zaman tövbe etse, onun cennetteki yeri bundan sevinç duyar, ayrıca gökler, yer ve Allah Resulü sallallâhü aleyhi ve sellem de sevinir.</p>
<p>Allah Teâlâ seven kimseden değil de, sevdiği kimseden razı olur.</p>
<p>Sevenle sevilen arasındaki fark çok büyüktür.</p>
<p>Velinimeti olan Yüce Allah’ın lütuflarını bilip de O’na isyan eden ve günahta ısrar eden kul, ne nankör bir kuldur!</p>
<p>O’na itaatsizlik eden kişi, O’nun ihsanını hakkıyla bilmiyor ve O’na aldırmayan kimse, O’nun büyüklüğünü tanımıyor demektir.(Sayfa 18)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kalp, ibadet suyuyla sulanan bir ağaç, meyveleri ise sezgi ve idraktir.</p>
<p>Gözün meyvesiyse, olup biteni değerlendirip ibret almadır.</p>
<p>Kulağın meyvesi, Kur’ân’ı dinlemektir.</p>
<p>Dilin meyvesi, Allah’ı zikretmek.</p>
<p>El ve ayakların meyveleri de hayrı yapmaya yönelmektir.</p>
<p>Kalp susuz kalıp kurursa, meyveleri yok olur.</p>
<p>Şu hâlde senin kalbin çoraklaşmışsa, bol bol zikir yap! “İyileşinceye kadar tedavi olmayacağım!” diyen hasta gibi olma! Çünkü ona “Tedavi olmadıkça sen iyileşemezsin ki!” denecektir.(Sayfa 21)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nefisle mücadele insana haz vermez,aksine sadece dişlerini sıktırır. Öyleyse dişini sıkarak onunla mücadele et! Aslında büyük cihad budur!</p>
<p>Bil ki yavrusunu kaybeden annenin ne sevinci olur, ne de bayramı! Bayramı sadece nefsini yenen yapar! Gerçek saadeti de ancak kemale eren tadar! Manastırdaki bir rahibe sorarlar:</p>
<p>“Ey râhip, bu insanların bayramı ne gün?”<br />
Cevap verir: “Affedildikleri gün!”(sayfa 23)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sen vakitlerini bir leşin etrafında dönüp duran sonra da üzerine atılan akbabalar gibi habire günah işlemekle geçiriyorsun.</p>
<p>Bedeni minnacık, fakat iradesi sapasağlam balarısı gibi olsana! Enfes polenleri devşirir de, leziz bir yiyecek üretir.</p>
<p>Acı ve ıstırap girdabında debelenip durduğun yetsin artık! Haydi, Allah aşkının enginine dal!</p>
<p>Bu hakikat senin yolunu aydınlatsın!(Sayfa 25)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Senin sinende yatan nefsine çok dikkat et.&#8217; Çünkü seni mahveden odur.</p>
<p>Şeytan bile Ramazan ayında oruçlulardan kaçıp uzaklaşırken, nefsin sen ölünceye kadar yanından hiç ayrılmaz!</p>
<p>Gerçekten de şeytan ve yardımcıları o ay boyunca zincire vurulurken, o mübarek ayda bazı insanların adam öldürdüklerini, bazılarınınsa hırsızlık ettiklerini görürüz. Bütün bunlar nefsin işidir.</p>
<p>O hâlde nefsin günaha eğilim duyduğunda, ona ilâhî cezayı ve günahın insanı Allah’tan uzaklaştırdığını hatırlat! Balın zehirli ve zehrin de sonucunun ne olduğunu bilince insan hiç kalkar da o balı yer mi? İşte bu yüzden Peygamberimiz aleyhisselâm şu uyarıda bulunur:</p>
<p>Bu dünyanın acı bir zevki vardır<br />
Bu dünya tiksindirici bir leştir.(Sayfa 26)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah’ın cemalini müşahede etmekten seni alıkoyan, O’nun koyduğu sınırlara olan saygısızlığın ve şu varlık dünyasına verdiğin aşırı önemdir!</p>
<p>Çocuğun itaatsizlik ederse, onu Allah’ın buyruklarını hatırlatarak ikna et ve onunla olan bağlarını koparma! Fakat Allah’a karşı gelmekten sakınıp vazgeçmesi için ona soğuk davran!</p>
<p>Günahkâr müminin yapıp ettiklerine karşı herkes şöyle veya böyle karışır. Kimi onun kusurlarını ortalığa yayar, kimi onunla alay eder ve bütün bunlara yapmakla hepsi de yanlış yol izlemiş olur.</p>
<p>Günahkâr mümin aslında güç bir durumdadır. Onu tedavi veya ıslah etmek için, yaramaz bir çocuğa karşı takınılacak şu hâli uygulamak gerekir: Dışarıdan ona karşı soğuk davranmalı ve içerden de ona acıyıp şefkat göstermeli, bu arada da onun için ve gıyabında Allah’a (onu ıslah etmesi için) yalvarıp yakarmak.</p>
<p>Bu dünyaya bağlanıp kalmış insanlara verilen imkânlardan dolayı kendilerine imrenmen ve zihnini onların ellerindekilerle meşgul etmen, cahillik ve gâfîllik olarak sana yeter!(Sayfa 28)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Gözlerine perde inince (katarakt olunca), hemen onları tedavi etmeye çalışırsın!</p>
<p>Gözlerin öyle bir duruma gelmişse, şu dünyanın zevklerini tattığım içindir. Sen o zevklerden bir an bile mahrum kalmamak için de hemen tedavi olmak istersin!</p>
<p>İyi de, senin kalp gözün kırk yıldır perdeli ve sen onun tedavisiyle hiç ilgilenmiyorsun.</p>
<p>(Sayfa 29)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir kişinin aklını ve zekasını ölçmek istediğinde,ona dikkat et,eğer sen ona birinden bahsettiğinde,kalkar da o kimsenin kusurlarını sayıp döker ve sonunda “Sen bana ondan hiç bahsetme, o şunu ve bunu yapmış biridir!” derse, bil ki o kişinin gönlü haraptır ve onda hiçbir marifet (irfan) yoktur!</p>
<p>Buna karşılık, o sana onu iyi yönleriyle tanıtır ve yanlışlarından söz edildiğinde olup bitenin iyi yanını görmeyi dener ve “Belki yanılmıştır veya bir mazereti vardır yahut da o davranış ona uymaz!” derse, bil ki onun gönlü ölü değil diridir!</p>
<p>Çünkü mümin, müslüman kardeşinin şeref ve haysiyetini koruyacak şekilde hareket eden kimsedir!(Sayfa 29)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yolculuk tarihinin yaklaştığını bilen, erzak biriktirmede acele eder.</p>
<p>Başkasının cömertliğinin kendisine (öte âlemde) hiçbir yararının dokunmayacağını bilen, kendisi (bu âlemde) cömert olmaya gayret eder.</p>
<p>Hesap kitap yapamadan harcayan kişi, sonunda farkına varmadan servetini kaybeder.</p>
<p>Vekil tayin ettiği kişinin dürüst olmadığını sonradan anlayan kişi, onu görevinden azleder.</p>
<p>Nefsine karşı sen de öyle davran! Çünkü onun sana ihanet ettiğini daha önce gördün, öyleyse onu saf dışı bırak ve yolunu kes!</p>
<p>Kendinde kusurlar, ihtiraslar, gaflet bulursan, sebebi sensin!</p>
<p>Buna karşılık kendinde sebat, Allah korkusu ve zühd gözlemlersen, (bil ki o da)Allah’ın lütfundandır!(Sayfa 31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Altın ve gümüş bağışlayıcılar çoktur, ama hayatlarını bağışlayanlar nadirdir.</p>
<p>Ahmak o kimsedir ki çocuğunun ölümüne ağlar da, Yüce Allah’tan kendisine verilip de elinden kaçırdığı şeylere hiç ağlamaz!</p>
<p>Onun bu hâli şunu demek olur.</p>
<p>“Ben bana Rabbimden yüz çevirten şeylerin elimden gidişine ağlıyorum!”</p>
<p>Hâlbuki onun bu kaybedişten memnun olması ve onu Rabbinin armağanı olarak görmesi gerekir, çünkü Allah ondan kendisini Rabbinden yüz çevirtip uzaklaştıran şeyleri çekip almıştır!(Sayfa 33)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şeyh Ebu Hasan eş-Şâzelî hazretlerinin şu öğüdü aktarılır:</p>
<p>“Nefsini namaza teşvik et ve onu namazla güzelleştir! Eğer nefsin dünya haz ve zevklerinden vazgeçiyorsa, sen sâlih kullardansın! Değilse, yan ve ağla hâline! Eğer sen namaz kılmada ayak sürüyorsan (sorarım sana): Sen hiç sevgilisiyle buluşmak istemeyen bir âşık gördün mü?”(sayfa 36)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Biri seninle arkadaş olduğunda, bir veya iki günün ardından bakar ki senin arkadaşlığından bir fayda yok, seni bırakır ve gider bir başkasıyla arkadaş olur.</p>
<p>Sense nefsimle, ondan sana hiçbir fayda olmadığını gördüğün hâlde kırk yıldır arkadaşlık ediyorsun! Artık ona de ki:</p>
<p>“Ey nefsim!</p>
<p>Allah’ı hoşnut etmeye, O’nun rızasını kazanmaya yönel! Geçici arzu ve heveslerini tatmin ederken onca yıl geçirdin! O boş heveslerin yerini Allah’a ibadetle geçir! Konuşup durmayı süküt etmekle telâfî et!(Sayfa 42)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kalp, göze benzer. Gözün tamamı görmez, gören kısım sadece gözbebeğidir. Aynı şekilde “kalp” denilen şey de, bedenin bir parçası değil, Allah’ın oraya koyduğu ve insanın onun sayesinde sezip idrak ettiği latif bir unsurdur.</p>
<p>Allah kalbi vücudun sol tarafına bir kova misali asmıştır. Şehvet esintisi onun üstüne doğru estiğinde, harekete geçer, takvâ meltemiyle kaışılaştığında da aynı hareketlenme görülür.</p>
<p>Ona bazen şehvet, bazen de takvâ hâkim olur.</p>
<p>Böylece de Allah sana hem kahrını, hem de lütfunu hissettirir.</p>
<p>Takvâ meltemi kalbine egemen olursa, senin övülmen içindir, şehvet esintisi kalbine galip gelirse, o da senin yerildiğindendir.</p>
<p>Kalp, evin tavanına benzer. Hiç tavan altında ateş yakılır mı? Duman yükselir ve tavanı karartır.</p>
<p>Şehvet dumanı da aynen öyledir. Bedene şehvet egemen olunca, onun dumanı yükselir ve kalbi karartır.(Sayfa 52)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nehrin tam ortasında olasın da susuz olasın, mümkün mü?</p>
<p>Sen Allah ile baş başasın ve O’nunla nasıl birlikte olabilirim diye soruyorsun!</p>
<p>Kullar sanki doyuncaya kadar yemeden ve kanıncaya kadar içmeden âhirete eremeyeceklermiş gibi davranıyorlar‘. Sanki onlara “İşte âhirete ulaşmanın yolu bu!” denilmiş!</p>
<p>Sen nefsine ne kadar da az değer veriyorsun! Eğer senin gözünde onun bir değeri olsaydı, Allah’ın azabına onu böyle atıvermezdin! Ama dünyalık arama ve dünyalığı yığmada o ne kadar da değerli, değil mi?!(Sayfa 55)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Asıl kaygılanıp üzülecek şeylere aldanmayıp da önemsiz konularda endişeye kapılman, cahillik olarak sana yeter de artar! Kaygılanacaksan şunlara kaygılan:</p>
<p>Mümin olarak mı öleceksin kâfir olarak mı?</p>
<p>Cennete mi gideceksin, yoksa ebediyen yanacağın ve sonu olamayan cehennemi mi boylayacaksın?</p>
<p>Amel defterinin sağından mı yoksa solundan mı verilecek?</p>
<p>İşte bunları düşünerek endişe et!</p>
<p>Atıştıracağın bir iki lokmayı, yutacağın birkaç yudum suyu dert edinme!</p>
<p>Seni mülkünde çalıştıran kral seni beslemez mi?</p>
<p>Sen bir ziyafet evine çağrılasın da aç kalasın, mümkün mü?</p>
<p>Allah’a kulluk etmenin en iyi şekli, O’na tam anlamıyla güvenip bel bağlanandır, çünkü bu dünyada pasif (önemsiz) olman mahşer gününde öyle olmandan daha iyidir.</p>
<p>Öyleyse hayatını elekten geçirerek arındırmaya bak!(Sayfa 57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eşini kıskanıp da imanını kıskanmayacak kadar gâfil ve cahil olmayı bırak!</p>
<p>İnsanın kendisine saygısından ötürü eşini kıskanıp da, Allah’a saygısından ötürü kalbini kıskanmaması büyük ihanettir!</p>
<p>Sana ait olanı koruyabiliyorsun, Allah’a ait olanı niçin koruyamıyorsun?(Sayfa 57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Senin organların bir sürüdür, sen onların çobanısın, Allah da sahibidir.</p>
<p>Sen o sürüyü sahibini menmun etmek için bol otlu otlaklarda otlatırsan, sahibi senden memnun olur.</p>
<p>Buna karşılık sürüyü otu az çayırlarda otlatırsan, hayvanlar zayıflayıp bir deri bir kemik kalır, kurt da onlardan bir kısmını alır götürürse, sürü sahibinin cezalandırılmasıyla karşı karşıya kalırsın.</p>
<p>İsterse seni cezalandırır, isterse affeder.</p>
<p>Mükâfat seni cennete, ceza da seni cehenneme götürür.</p>
<p>Kısacası, sen organlarını O’nu memnun edecek şekilde kullanıyorsan, cennete giden yolda yürüyorsundur; değilse, cehenneme giden yolda ilerlemektesin.(Sayfa 71)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah’ın haklarını dikkate almadıkça, buyruklarını yerine getirip yasaklarından kaçarak O’nun koyduğu kurallara riayet etmedikçe, güzel ahlâk sahibi denilmeye lâyık biri olamazsın‘.</p>
<p>Nefsini yasaklardan uzak tutan ve Allah’ın haklarını gözeten kimse, işte odur güzel ahlâk sahibi insan! Allah’ın seni insanların karalamalarına maruz bırakması, seni kendisine döndürmek içindir. Sen günah işlemedikçe Allah katında bir değerin vardır,günah işlediğinde de artık hiçbir değerin kalmaz.(Sayfa 76)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygambérimiz aleyhisselâm su içtiğinde şöyle derdi:</p>
<p>Bunu tatlı yapan, rahmetiyle susuzluğumuzu gideren, günahlarımız yüzünden tuzlu<br />
ve acı yapmayan Allah ’a hamd olsun!</p>
<p>Oysa Peygamberimiz aleyhisselâm günahsızdı, fakat o bunu alçakgönüllülüğünden dolayı ve bize de bir ders vermek için böyle dedi.</p>
<p>Çünkü “Sizin günahlarınız yüzünden!” de diyebilirdi.</p>
<p>Allah Resulü sallallâhü aleyhi ve sellemin hiçbir yemesi ve içmesi yoktur ki onlarla bize edep erkân öğretmemiş olsun!</p>
<p>Bu gereklilik olmasaydı, doğrudan doğruya yer, içer, geçerdi.</p>
<p>İşte o edepten dolayıdır ki ârif su içerken başını eğer ve şöyle diyerek gözyaşları döker:</p>
<p>“Bu, Allah’ın sevgisinin bir delilidir!”(Sayfa 76)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kalbinin şifa bulmasını istiyorsan..<br />
Tövbe sahrasına çık!<br />
Gafletten Allah’ı sürekli karşında hissetme bilincine kavuş!</p>
<p>Nefsini alçaltma ve âcizleştirme elbisesi giyin! Kalbin düzelecektir.(Sayfa 83)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir ayna gibi varlıkların suretlerini yansıtıp duran kalp nasıl olur da ışıldayabilir?</p>
<p>Heves ve arzuların pençesindeki bir kalp Allah’a doğru nasıl kanatlanıp açılabilir?</p>
<p>Tam bir cünüplük demek olan gafletten arınmadıkça, nasıl olur da Allah’ın huzuruna çıkmayı umabilir?</p>
<p>Yanılma ve sürçmelerinden tövbe etmeden, ilâhî sırların inceliklerini kavramayı nasıl aklından geçirebilir? Her günahın, her gafletin ve her hatanın asıl sebebi, insanın kendinden hoşnut olmasıdır; her tâatin, her uyanıklığın, her iffetin esası da kendisinden hoşnut olmamaktır.</p>
<p>O varlıktan bu varlığa koşturup durmaktan vazgeç!</p>
<p>Bu durumda dibek taşını döndüren ve dönüp dolaşıp hep aynı noktaya gelen merkebe benzersin.</p>
<p>Varlıkları bırak da Var Edene taşın, çünkü:</p>
<p>Doğrusu son durak,</p>
<p>Rabbinin huzuru olacaktır! Necm, 53/42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kim Allah ’tan korkarsa, Allah ona, bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Talâk, 65/2,3</p>
<p>Allah rahmet etsin, Şeyh Ebu’l-Abbas, işte bu âyet doğrultusunda, Allah’tan nasıl istekte bulunmak gerektiğini izah ediyordu: Kendisi günder dualarında “Bize şunu ver, bunu ver!” şeklinde niyaz ederken “Bize bu dünyada perde olmayacak, âhirette hesabı sorulmayacak ve bizim orada cezalandırılmamıza yol açmayacak rızık ver! Bizi hevâ ve hevesten, şehvetten ve nefsî hırslardan korunmuş olarak tevhid ve şeriat ilminin yaygısı üzerinde tut ” derdi.(Sayfa 97)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/">Ataullah İskenderi – Gelinlik Tacı (Nefisle Mücadelenin İlacı) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Velilerin Kerameti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/velilerin-kerameti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/velilerin-kerameti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Dec 2018 13:09:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Velilerin Kerameti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20823</guid>

					<description><![CDATA[<p>Velilerin kerametine inanmanı kolaylaştıran ve bunu onlara fazla  görmeyeceğin bazı durumlar vardır. Birincisi: Bilmeliyiz ki, Allah&#8217;ın bu velide keramet izhar etmesi, Allah&#8217;ın kudretinden daha üstün bir şeyin olmadığını gösterir. Biz kulun zayıflığına değil, efendisinin gücüne bakarız. Velideki kerameti inkâr, aziz ve kadir olan Allah&#8217;ın kudretini inkârdır. Allah&#8217;ın nitelendirdiği büyük müşahededen seni alıkoyan nedir? Ikincisi: Bazen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/velilerin-kerameti/">Velilerin Kerameti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah_dostu_keramet2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22314 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah_dostu_keramet2.jpg" alt="" width="568" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah_dostu_keramet2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah_dostu_keramet2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah_dostu_keramet2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 568px) 100vw, 568px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah_dostu_keramet2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20848 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/allah_dostu_keramet2-300x152.jpg" alt="" width="403" height="204" /></a></p>
<p>Velilerin kerametine inanmanı kolaylaştıran ve bunu onlara fazla  görmeyeceğin bazı durumlar vardır.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bilmeliyiz ki, Allah&#8217;ın bu velide keramet izhar etmesi, Allah&#8217;ın kudretinden daha üstün bir şeyin olmadığını gösterir. Biz kulun zayıflığına değil, efendisinin gücüne bakarız. Velideki kerameti inkâr, aziz ve kadir olan Allah&#8217;ın kudretini inkârdır. Allah&#8217;ın nitelendirdiği büyük müşahededen seni alıkoyan nedir?</p>
<p><strong>Ikincisi:</strong> Bazen kerametin inkâr sebebi, nisbet edildiği kula fazla görünmesidir. Hâlbuki o kul, kendi üzerinde kerameti sana izhar ederek, tabi olduğunun yolunu doğruluyor. Veliye nisbeten keramettir. Ardından gelen bereketler nisbeten mucizedir. Bu yüzden demişler ki: Veli için her keramet, velinin tabi olduğu  peygamber için mucizedir. Biz uyana değil, tabi olanın kudretinin büyüklüğüne bakarız.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Bilesin ki, Allah&#8217;ın velilerine verdiği iman ve yakîn, senin tasdik<br />
ettiklerindendir. Oysa bunlar, garipsediğin, inkâr ettiğin gaybe muttali olmaktan,<br />
havada uçmaktan veya suyun üzerinde yürümekten daha büyüktürler. Bu, müminin<br />
şu durumuna benzer; kral özel adamlarından birine bir sepet dolusu değerli yakutlar verir ve sende biliyorsun ki, bu sepetin içindeki yakutlar, onbinlerce dinara denk geliyor. Ondan sonra, kralın özel adamı olan kişinin kendisi veya bir başkası: kral<br />
ona yüz dinar vermiştir dese ve sen de bunu garipsersen anlayış ve akıl sahibi olan<br />
inanlar, senin bu durumunu mazur görürler mi?</p>
<p>Allah, kullarına dünya ve ahirette ona iman ve rubûbiyetini bilme gibi ne kadar da ikramda bulunmuştur. Zira hâller ve makâmlardan dünya ve ahiret hayırlarından her bir hayır, ancak imanın birer alt dalıdır. Virdler, bütün nurlar, ilim,fetih, gaybe nüfuz, hitabın işitilmesi, kerametin cereyanı, cennetin içerdiği huriler,saraylar, nehirler, meyveler, cennet ehlinin orada sahip oldukları Allah&#8217;ın rızası ve ru&#8217;yetullah; bütün bunlar imanın neticeleri, eserlerinin vecihleri ve nurlarının uzantılarıdır.</p>
<p>Allah bizi ve seni özel kullarından, razı olduğu, rubûbiyetinin imanıyla inananlardan, bizi ve seni muradına teslim olanlardan eylesin.Bilesin, insanlardan kimisi, Allah&#8217;tan kendisine perişanlık yönelmiş ve velilerin kerametini kökten inkâr etmiştir. Bu mezhepten Allah&#8217;a sığınırız. O anlatılmaya layık değildir. Ancak anlatılmasının sebebi: Allah bir kulu saptırmak istediğinde, aklın ona yardım etmeyeceği ve ilmin ona fayda vermeyeceği bilinmesi içindir. “Allah kimin fitnesini dilerse, artık sen onun için Allah&#8217;tan bir şeye malik olmazsın.” (Maide, 41), “Size apaçık deliller geldikten sonra eğer kayarsanız biliniz ki, Allah azizdir, hâkimdir.” (Bakara, 209), “O her şeyi koruyup kollayandır, ancak kendisi korunup kollanmaya muhtaç değildir.” (Muminun, 88).</p>
<p>Hâller, sözler ve fiiller böyledir. Aşağılık mertebeleri onun tevkifine bağlıdır, nûrları gerektirmez, kabüle müstahak değiller. Sahibi de ikbalı hak etmiyor  ki Tevfik ona yardım etsin. Değeri çok büyük olduğundan Allah onu Kuranda sadece bir yerde zikretmiş: “Benim tevfikim ancak Allah iledir.” (Hud, 88). Tevfikin yanında olmak ve onun âlameti, her fiilin ve terkin öncesinde ona olan fakirliği ve muhtaçlığı gerçekleştirerek, Allah‟a sâdık bir rücû yapmaktır. Onun önünde meskenet ve zillet denizine dalmaktır. Boş olana kadar bu durumda kalmak ve daha sonrasında devamlı yapmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Siz bedirde zelil iken Allah size yardım etti.” (Al-i imran, 23), “sadaka ancak fakirlere ve miskinleredir.” (Tevbe, 60).</p>
<p>Rezil olan ve Allah‟ın onun hakkında: “Kendi nefsine zulmetmiş olarak bahçesine girerek dedi ki, ben bunun hiçbir zaman yok olacağını zannetmem,” (Kehf, 25). dediği kişi gibi ilminin, amelinin, sana verilen nurun ve fethin bahçesine girme.</p>
<p>Ancak Allahın beyan edip razı olduğu şu kişi gibidir: “Bahçene girdiğinde,maşallah güç ve kuvvet ancak Allah&#8217;ındır deseydinya!” (Kehf, 39).</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v)‟in: “La havle vela kuvvete illa billah, cennet hazinelerinden bir hazinedir.” 86 Başka bir rivâyette ise; “Arşın altındaki hazinelerden bir hazinedir” şeklinde gelmistir. Manası zahirdir. Hazine ve onda saklanan sey; güç ve kuvvetten teberrinin doğruluğu, Allah‟ın güç ve kuvvetine rücûdur. Her kim evliyânın kerametini inkâr ederse, akli ve nakli deliller onun aleyhinedir. Mezhebi böyle olanın kötü akibetinden korkulur (Sayfa 47).</p>
<p>Bu yazi Kadri Ogul&#8217;un İBN ATÂULLAH El-İSKENDERÎ’NİN LETÂİFÜ’L- MİNEN FÎ<br />
MENÂKİBİ EŞ-ŞEYH EBİ’L-ABBAS EL-MURS’Î VE ŞEYHİHİ EBi’L-<br />
HASAN ADLI ESERİN TERCÜME VE DEĞERLENDİRİLMESİ Adli Yuksek Lisans Tezinden alinmistir.</p>
<p>86- Nevevî, el-Ezkar, 13/44, 45, 47; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/156; Taberânî, Mucemu‟l-Kebîr, 19/421; Heysemî, Mecmeû‟z-Zevaid, 10/98; Beğavî, ġerhu‟s-Sunne, 5/68; Ġbn Cevzi, el-Ġlelu‟l-Mütenahiye, 2/349; Ukayli, ez-Zuâfa, 2/200.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/velilerin-kerameti/">Velilerin Kerameti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/velilerin-kerameti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Âdem ve Hz, Havva&#8217;nın Yeryüzüne İnmesindeki Hikmetler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-adem-ve-hz-havvanin-yeryuzune-inmesindeki-hikmetler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-adem-ve-hz-havvanin-yeryuzune-inmesindeki-hikmetler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 21 Jun 2017 11:56:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Havva'nın Yeryüzüne İnmesindeki Hikmetler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Âdem ve Hz]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Adem ve Hz.Havva]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Adem'in Ağaçtan Yemesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15962</guid>

					<description><![CDATA[<p>Söz bizi buraya kadar getirdiğine göre, bu olayda Hz. Â-dem’e (a.s.) bahşedilen faydaları ve özellikleri görelim ve böylece havâssın Allah katında başkalarının sahip olmadığı hâllere sahip olduklarını öğrenelim. Allah’ın onlar hakkında öyle bir tedbiri vardır ki onlardan başkasına bu tedbiriyle yönelmez. Hz. Âdem’in (a.s.) ağaçtan yemesinde ve yeryüzüne in­mesinde bazı faydalar vardır: 1.Âdem ve Havvâ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-adem-ve-hz-havvanin-yeryuzune-inmesindeki-hikmetler/">Hz. Âdem ve Hz, Havva’nın Yeryüzüne İnmesindeki Hikmetler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hz-adem-ve-hz-havvanin-yeryuzune-inmesindeki-hikmetler/hz-ademin-olumu-660x412/" rel="attachment wp-att-15963"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15963" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/hz-ademin-olumu-660x412.jpg" alt="" width="423" height="264" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/hz-ademin-olumu-660x412.jpg 660w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/hz-ademin-olumu-660x412-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/hz-ademin-olumu-660x412-300x187.jpg 300w" sizes="(max-width: 423px) 100vw, 423px" /></a></p>
<p>Söz bizi buraya kadar getirdiğine göre, bu olayda Hz. Â-dem’e (a.s.) bahşedilen faydaları ve özellikleri görelim ve böylece havâssın Allah katında başkalarının sahip olmadığı hâllere sahip olduklarını öğrenelim. Allah’ın onlar hakkında öyle bir tedbiri vardır ki onlardan başkasına bu tedbiriyle yönelmez.</p>
<p>Hz. Âdem’in (a.s.) ağaçtan yemesinde ve yeryüzüne in­mesinde bazı faydalar vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Âdem ve Havvâ (aleyhime’ s-selâm) Cennette her çeşit rızık, bağış, ihsan ve nimetle tanışık haldeydiler. Hak Teâlâ tedbirinde gizlemiş olduğu lütfundan dolayı onların hilim, örtünmek, mağfiret, tevbe ve seçilmişlik nimetleriyle tanış­maları için ağaçtan yemelerini diledi. Hilme gelince, Allah bu suçu işlediklerinde onları cezalandırmadı. Hilm sahibi; yap­mış olduğun bir suçtan dolayı sana hemen ceza vermeyip affeden ve nimet veren veya sana süre tanıyan kimsedir.</p>
<p><strong>2</strong>.Yüce Allah, onlara örtünmeyi öğretti. Çünkü onlar ağaçtan yediklerinde, Cennet giysilerinin üzerlerinden alın­masıyla çirkin yerleri açığa çıktı. Yüce Allah’ın buyurduğu gibi Allah onları Cennet yapraklarıyla örttü:</p>
<p>“Ve Cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerleri­ne örtmeye başladılar.”(Araf,22)</p>
<p>Bu da yüce Allah’ın (kusurları) örtmesinden dolayı oldu.</p>
<p><strong>3.</strong> Yüce Allah, onu seçmiş olduğunu ona bildirmek istedi. Q’nu seçmesinden dolayı da iki makam; O’na tevbe etme ve O’nun katından gelen hidâyet makamı ortaya çıktı. Hak Teâlâ Âdem’e (a.s.) onu seçmiş olduğunu ve üzerindeki kadîm inâyetini bildirmeyi istedi. Böylece ağaçtan yemesini takdir etti. Sonra ağaçtan yemesinden dolayı ondan yüz çevirip yardı­mını kesmedi. Aksine bu olayda yüce Allah ona olan sevgi­sini ve inâyetini ortaya çıkardı. Bu konuda şöyle denilmiştir: “Daha önceden inayet nasip olmuş kişi işlediği suçtan ötürü zarar görmez/”</p>
<p>Nice sevgi vardır ki muhalefetten dolayı bozulup solar. Gerçek sevgi, ona uysan da, muhalefet etsen de sevenin sevgi­sinin devam ettiği sevgidir. Yüce Allah’ın “Sonra Rabb’i onu seçti&#8230;”(Taha,122) sözünde Hak Teâlâ’nın onu sonradan seçmiş olduğuna dâir bir delil yoktur. Aksine Allah onu, o var olma­dan önce seçmişti. Suçu işledikten sonra ortaya çıkan şey, Allah’ın onu seçmesinin emaresiydi. Allah bunun hakkında şöyle buyuruyor: “Sonra Rabb’i onu seçti&#8230;” Yani, Allah söz konusu seçimin ve ona olan inâyetinin emaresini, kendi­sine tevbe etmesini kolaylaştırmak ve katından bir hidâyet vermekle ortaya çıkarmış oldu. Böylece yüce Allah’ın “Son­ra Rabb’i onu seçti ve tevbesini kabul etti ve hidâyete iletti.”(Taha,122) sözünde üç tarif meydana gelmiş oldu:</p>
<ul>
<li>Seçilmişlik,</li>
<li>bunun neticesi olan tevbe</li>
<li>ve tevbenin neticesi olan hidâyet. Anla!</li>
</ul>
<p>Sonra onu yeryüzüne indirdi. Daha önce Cennette ona göz alıcı kudretini gösterdiği gibi, yeryüzünde de onu hikmetiyle tanıştırdı. Çünkü dünya, vasıtalar ve sebeplerin yurduydu. Adem (a.s.) yeryüzüne indiğinde ekip biçmeyi ve ziraatı öğ­rendi. Aynı zamanda orada yaşayabilmesi için gerekli olan­ları da öğrendi ki böylece Allah daha onu yeryüzüne indir­meden önce ona bildirmiş olduğu şeyi gerçekleştirmiş olsun: “Sakın sizi Cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun!”(Taha,117) Burada geçen “bedbaht olursun” sözünden kasıt sı­kıntıya düşmektir. Yüce Allah “bedbaht olursunuz” demedi. Çünkü dünyadaki zorluk ve külfetler yüce Allah’ın buyur­duğu gibi kadınlara değil erkeklere yüklenmiştir:</p>
<p>“Erkekler kadınlara hâkimdirler. Çünkü Allah kimini kiminden üstün kılmıştır.”(Nisa,34)</p>
<p>Burada kastedilen ayrı düşme veya perdelenme bedbaht­lığı olsaydı o zaman “bedbaht olursunuz” derdi. Kelimenin tekil zikredilmesi, bedbahtlığın burada Âdem’in Rabb’inden ayrı düşmesi ve O’nun katından uzaklaştırılması anlamına gelmediğini göstermektedir. Bununla birlikte, eğer öyle zik­redilmiş olsaydı o zaman da onu güzel zanna yorardık ve tevil ederek dünyadaki zâhirî zorluklar şeklinde yorumlardık.</p>
<p>Bil ki Adem’in (a.s.) ağaçtan yemesi inat ve muhalefetten dolayı değildir. Ya Allah’ın emrini unutmuş ve yasak mey­veden yemiştir ki bazılarının görüşü budur. Şu âyet buna işaret etmektedir:</p>
<p>“And olsun ki Biz, daha önce de Âdem’e ahit vermiş­tik. Ne var ki o, unuttu. Onda azim de bulmadık.”(Taha,115) Veya, Allah’ın emri hatırında olduğu halde yasak meyveden yediy- se, o zaman bunu kendisine şöyle denildiği için yapmıştı: “Sizi Rabb’iniz başka bir şey için değil, sırf melek ola­cağınız yahut ebedî kalanlardan olacağınız için bu ağaç­tan yasakladı!”(Araf,20) Allah’a olan sevgisinden ve O’na tutkun oluşundan dolayı kendisini O’nun yanında ebedî kılacak olan şeyi yapmak istedi. Veya kendisini melek yapacak olan şeyi istedi. Çünkü Âdem (a.s.) meleklerin Allah’a yakınlıklarını görmüş ve daha üstün olan veya onun zannına göre böyle olan meleklik rütbesine ulaşmak için ağaçtan yemek iste­mişti. İlim ve mârifet erbâbı, meleklerin mi yoksa peygamberlerin mi üstün olduğu konusunda ihtilâf etmişlerdir, özellikle de yüce Allah şöyle buyurmuşken:</p>
<p>“Ve onlara: ‘Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim’diye yemin etti. Adem (a.s.) şöyle dedi: “Hiç kimsenin<br />
Allah’ın adıyla yalan yere yemin edebileceğini sanmıyordum!” Böylece Allah’ın dediği gibi oldu:</p>
<p>“Böylece onları hileyle aldattı.”(Araf,21)</p>
<p>Bil ki Adem (a.s.) yemiş olduğu herhangi bir şeyden dolayı eziyet ve sıkıntı duymuyordu. Aksine, cennetliklerin cennete girdiklerinde olacağı gibi misk kokusuna benzeyen bir terleme oluyordu. Ancak o yasak meyveden yediği zaman<br />
kamı ağrıdı ve ona şöyle denildi: “Ey Âdem! Nereye? Döşeklere mi, gizli yerlere mi, yoksa nehirlerin kıyısına mı?</p>
<p>Bunu (def-i haceti) yapabileceğin yeryüzüne in!” Suçun etkileri bu raddeye ulaştığına göre, nasıl olur da suç, onu işleyene etki etmez? Anla!</p>
<p>* * *</p>
<p>Bil ki Allah’ın yasaklamış olduğu her şey o “ağaç”, Cen­net de “Allah’ın huzuru”dur. Âdem’e “kalbin” Havvâ’ya da “nefsin” denilir. Bu ağaca yaklaşırsanız zâlimlerden olursu­nuz. Ancak Âdem (a.s.) Allah’ın inâyetiyle kuşatılmış oldu­ğundan ağaçtan yediğinde halife olarak yeryüzüne indirildi. Sen de yasak ağacından yediğin zaman ayrılık toprağına indi­rilirsin! Anla!.. Eğer yasak ağacından yersen muvafakat cen­netinden çıkarılıp ayrılık toprağına atılırsın ve kalbin bedbaht olur. Ayrılık anında bedbahtlıkla karşılaşan, nefis değil kalp­tir. Çünkü ayrılık vaktinde, nefisler için lezzetleri, arzuları ve gaflei içinde bulunmaları yönünden bir uygunluk vardır.</p>
<p>* * *</p>
<p>Bil ki yüce Allah Âdem’e icâd etmeyi tanıttı, o da O’na “Ey Kadîr” diye seslendi. Sonra ona iradeyi tahsis etmeyi gösterdi, o da O’na “Ey Mürîd” diye seslendi. Sonra ağaçtan yemesini yasaklamasındaki hükmünü ona gösterdi, o da O’na “Ey Hâkim” diye seslendi. Sonra o ağaçtan yemesini takdir etti, o da O’na “Ey Kahir” diye seslendi. Sonra ağaçtan ye­diğinde cezasını hemen vermedi, o da O’na “Ey Halîm” diye seslendi. Sonra bundan dolayı onu ayıplamadı, o da O’na “Ey Settâr” diye seslendi. Sonra tevbe edince bu suçunu affetti, o da O’na “Ey Tevvâb” diye seslendi.</p>
<p>Sonra onun ağaçtan yemesinin ona olan sevgisini bitirmediğini ona gösterdi, o da O’na “Ey Vedûd” diye seslendi. Sonra onu yeryüzüne indirdi ve yaşam şartlarım kolaylaştırdı, o da O’na “Ey Latîf ’ diye seslendi. Sonra ondan istemiş olduğu şeyler karşısında ona güç verdi, o da O’na “Ey Muîn” diye seslendi. Sonra ona ağaçtan yemesinin, yasağın ve yeryüzüne inmesinin sırrını gösterdi, o da O’na “Ey Hakîm” diye seslendi. Sonra düş­mana ve tuzaklara karşı ona yardım etti, o da O’na “Ey Nasîr” diye seslendi. Sonra kulluk yükümlülüklerinin me­şakkatlerine karşı ona yardım etti, o da O’na “Ey Zâhir” diye seslendi. Allah tasrif ve tasarrufunu tamamlaması ve sorum­luluklarım yerine getirmesi için onu yeryüzüne indirdi. Böylece Âdem’de (a.s.) iki çeşit kulluk kemâle ermiş oldu:</p>
<p><strong>1)  </strong>  tasrif ve tasarruf kulluğu</p>
<p><strong>2)</strong>   teklif kulluğu.</p>
<p>Böylece Allah’ın ona olan bağışı çok ve ihsanı bol oldu. Anla!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ataullah İskenderi – Tevekkülün İncelikleri,syf:50-54</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-adem-ve-hz-havvanin-yeryuzune-inmesindeki-hikmetler/">Hz. Âdem ve Hz, Havva’nın Yeryüzüne İnmesindeki Hikmetler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-adem-ve-hz-havvanin-yeryuzune-inmesindeki-hikmetler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Velînin Kerameti, O Velînin Kendisine Tabi Olduğu Peygamberin Mucizesidir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-o-velinin-kendisine-tabi-oldugu-peygamberin-mucizesidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-o-velinin-kendisine-tabi-oldugu-peygamberin-mucizesidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Aug 2015 20:36:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Evliyaların Kerameti]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Kerametin Meydana Gelmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Velînin Kerameti O Velînin Kendisine Tabi Olduğu Peygamberin Mucizesidir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9228</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evliyanın Kerameti Bilmelisin ki, evliyanın kerametine dâir sözler iki mesele­de toplanır: ·         Kerâmetin câiz olması ·         Kerâmetin meydana gelmesi Kerametin câiz olmasına gelince: Evliyâdan kerâmetlerin zuhûr etmesi meselesi, mümkün olan işlerdendir. Şayet bu, gerçekleşmesi mümkün olan işler­den olmasaydı bu takdirde gerçekleşmesi zorunlu olan yahut gerçekleşmesi asla mümkün olmayan işlerden biri olurdu. Kerametin gerçekleşmesi asla mümkün [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-o-velinin-kendisine-tabi-oldugu-peygamberin-mucizesidir/">Velînin Kerameti, O Velînin Kendisine Tabi Olduğu Peygamberin Mucizesidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/allah-dostlari.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9229" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/allah-dostlari.jpg" alt="Velînin Kerameti, O Velînin Kendisine Tabi Olduğu Peygamberin Mucizesidir" width="354" height="315" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Evliyanın Kerameti</strong></p>
<p>Bilmelisin ki, evliyanın kerametine dâir sözler iki mesele­de toplanır:</p>
<p>·         Kerâmetin câiz olması</p>
<p>·         Kerâmetin meydana gelmesi</p>
<p><strong>Kerametin câiz olmasına gelince:</strong></p>
<p>Evliyâdan kerâmetlerin zuhûr etmesi meselesi, mümkün olan işlerdendir. Şayet bu, gerçekleşmesi mümkün olan işler­den olmasaydı bu takdirde gerçekleşmesi zorunlu olan yahut gerçekleşmesi asla mümkün olmayan işlerden biri olurdu. Kerametin gerçekleşmesi asla mümkün olmayan şeylerden olduğu görüşü, doğru değildir. Zîrâ gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyin, aklen de imkânsız olması gerekir. Kerâmetin evliyâdan zuhûr etmesi ise, aklen imkânsız bir şey değildir. Aynı şekilde kerâmetin evliyâdan zuhûr etmesinin zorunlu bir iş olduğu görüşü de yanlıştır. Zîrâ Allah dostları, kendi­sinde hârikulâde hiçbir hâl sudûr etmemiş bile olsa, velînin velâyetinde ittifâk etmişlerdir.</p>
<p>Buradan kerâmetin, gerçekleşmesi mümkün işlerden ol­duğu ortaya çıkmaktadır. Gerçekleşmesi mümkün olan hiçbir şeyi akıl imkânsız olarak kabul etmez. Aklın imkânsız kabul etmediği ve imkânsız olduğuna dâir bir rivâyetinde de bu­lunmadığı bir şeyin meydana gelmesi ve Allah’ın bu şekilde evliyâsına kerâmeti ikrâm etmesi câiz ve mümkündür.</p>
<p><strong>Kerâmetler bazen şu şekillerde ortaya çıkar:</strong></p>
<p>Tayy-i mekân, suda yürümek, havada uçmak, olmuş olan şeyleri bilmek, henüz olmamış şeyleri bilmek, yenilen ve içilen yemeğin artması, vaktinden önce bir sebzenin olgunlaşması, kuyu kazmadan suyun çıkması, hayvanları emir ve hizme­tinde kullanmak, şartlar elverişli olmadığı hâlde yağmur için duâ edip yağmur yağdırmak, insanın dayanabileceği sınırla­rın ötesinde uzun bir müddet yememek ve içmemek, kuru bir ağacın meyve vermesi vb. Bütün bu kerâmetler beş duyu or­ganıyla görülüp algılanan kerâmetlerdir.</p>
<p>Allah dostları nezlinde bu kerametlerden daha üstü­nü ve yücesi, manevî kerâmetlerdir ki bunlar:</p>
<p>Mârifetullah, Allah’a haşyet duymak, sürekli murâkabe, emir ve nehiyleri yerine getirmede acele davranmak, derin bir yakîne sahip olmak, kuvvet ve temkîn sahibi olmak, Allah’tan öğrenip almaya devam etmek, Allah’a dayanıp güvenmek, Allah’a tevekkül etmek gibi kerâmetlerdir.</p>
<p>Şeyhimiz Ebû’l-Abbas’m şöyle dediğini işittim: Tayy iki kısımdır: Küçük tayy, büyük tayy.</p>
<p>Küçük tayy bu bütün velîler için söz konusu olup, doğu­sundan batısına kadar bütün yerin bir anda dürülüp kısalma­sıdır.</p>
<p>Büyük tayya gelince; nefislerin sıfatlarının tayyidir. O doğ­ru söylemiştir. Allah seni tayy-i mekân kerâmetinden mahrum edecek olsa, ona kulluğunu tam bir vefâyla yerine getirdiğin takdirde bu senin rütbeni asla düşürmez.</p>
<p>Nefislerin, sıfatlannın tayyine gelince, bu tayyi gerçek­leştiremeyecek olsan, bu takdirde ayıplananlardan ve gafiller zümresinden olursun.</p>
<p>Şeyh Ebû’l-Hasan şöyle demiştir: îmân kerâmeti ile smel kerameti bunları kapsayıp kuşatan iki kerâmettir. imân kerâmeti, yakîn ve müşâhedenin artmasıyla meydana lir. Amel kerâmeti de tabi’ olup ardınca gitmek, iddiâ ve  davâlardan vazgeçmek sûretiyle meydana gelir. Kendisine bu iki keramet verildiği hâlde bunlardan başka bir şeye özlem  duyan kimse yalancı bir müfteri olup ilim ve amelde yanlışm içindedir. Bu kimse hükümdarlığın bahtiyarlığına erip, ondan râzı olan; fakat daha sonra rızâ hâlinden çıkarak insanları yö­netmeye merak salan kimseye benzer. Beraberinde Allah’tan râzı olmayı içermeyen her türlü kerâmetin sahibi, farkında ol­madığı bir yerden derece derece azâba yaklaştırılan, mağrur, eksik ve kusurlu ya da helâk olmuş bir kimsedir.</p>
<p>Sonra yine bil ki, Allah’ın evliyâsının bazı gaybî mesele­lere vakıf olması aklın reddedeceği bir şey olmadığı gibi bunu destekleyen bazı rivâyetler de gelmiştir.</p>
<p>Hz. Ebû Bekir (r.a), ölümüne yol açan hastalığa yakalan­dığında kızı Hz. Âişe’ye (r.a) şöyle dedi. -Bu esnâda Hz. Ebû Bekir’in hanımı hamile bulunuyordu:</p>
<p>“O ikisi senin erkek ve kız kardeşlerindir. Hâricenin kar­nında bir kız çocuğu görüyorum. Ona hanımının karnında bir kız çocuğu gördüğümü haber ver.”</p>
<p>Gerçekten de onun haber verdiği gibi oldu.</p>
<p>Hz. Ömer (r.a) de şöyle demişti:</p>
<p>“Ey Sâriye dağa sığın!”</p>
<p>Bu esnâda Sâriye Irak’m en uç noktalarında bulunuyor­du. Fakat Hz. Ömer’in Medine’den söylemiş olduğu bu sözü işitmişti. Allah Sâriye’ye onun bu sözünü duyurmuştu. Sâriye bu esnâda düşman tarafından sarılmış durumdaydı. Hz. Ömer (r.a) ona dağa sığınmasını söylüyordu. Sâriye de bu sözü duyarak dağa sığınmıştı. Ardından düşmanlarına karşı büyük bir zafer elde ettiler. Hz. Ömer (r.a) bu sözünü, min­berde hutbedeyken söylemişti. Hutbeye ara verip minberden</p>
<p>Sâriyeye seslenmiş ve onu şöyle uyarmıştı: “Ey Sâriye dağa sığın!” Ardından hutbesine kaldığı yerden devam etmişti. Kimi sahâbiler Hz. Ali’ye (r.a) gelerek:</p>
<p>“Bugün Ömer hutbe verirken birden hutbesini yarıda bı­rakarak: “Ey Sâriye dağa sığın!” dedi ve ardından kaldığı yer­den hutbesine devam etti.” dediler. Hz. Ali onlara şöyle dedi:</p>
<p>“Yazıklar olsun size! Ömer’i kendi hâline bırakın. O ne yaptığını çok iyi bilir.”</p>
<p>Bir süre sonra Sâriye Medine’ye geldi. Hz. Ömer’in (r.a) hutbe verdiği günde, kendisinin o gün neler yaşadıklarını ve işitmiş olduğu Hz. Ömer’in seslenişini anlattı.</p>
<p>Yolda yürürken güzel bir kadına bakan ve ardından Hz. Osman’ın huzûruna giren bir adama Hz. Osman (r.a) şöyle dedi:</p>
<p>“Sizden bazılarınız yüzünde zinâ izleri âşikâr belli olup du­rurken huzûruma giriyor.”</p>
<p>Her asır ve şehirde evliyâ hikâyeleri bulunmakta olup, bunlar tevâtür derecesinde olup inkârı mümkün değildir.</p>
<p>Sonra Allah sana merhametiyle muamele etsin, ben sana bir şey söyleyeceğim ki, bununla bu tür haberleri tasdik etmen senin için kolay olacaktır: Allah’ın seçilmiş kullarından bazıla­rına gayba dâir bazı şeyleri bildirip haber vermesi, cismânî ve maddî biçimde değildir. Bu ancak hakk’ın nûruyladır. Bunun delili de Peygamber Efendimizin (s.a.v) şu hadisidir:</p>
<p>“Mü’minin firâsetinden sakının, çünkü o Allah&#8217;ın nûruyla bakar.&#8221;</p>
<p>Peygamber Efendimiz (s.a.v), mü’minin, kendi beden ve varlığıyla değil Allah’ın nûruyla baktığını haber vermiş iken,</p>
<p>Allah’ın, bazı has kullarına kimi gaybî bilgileri vermiş olması nasıl yadırganabilir?</p>
<p>Nitekim daha önce naklettiğimiz bir kudsî hadiste şöyle gelmiştir:</p>
<p>“Ben onu sevdiğim zaman işiten kulağı, gören gözü olurum&#8230;”</p>
<p>Hak, kimin gözü olmuşsa, onun gaybtan bazı şeyleri gör­mesi yadırganmaz.</p>
<p>Bu hadisin bazı rivayetlerinde ise şöyle gelmiştir:</p>
<p>“Onu sevdiğim zaman onun için göz, kulak, kalp, akıl ve el olurum.”</p>
<p><strong>Buna şöyle îtiraz edilebilir:</strong> Peki, bunu kabul edecek olur­sak, Allah’ın şu âyetlerine ne diyeceksin?</p>
<p>“O bütün görülmeyenleri bilir. Sırlarına kimseyi muttali kılmaz; ancak, (bildirmeyi) dilediği peygamber bunun dışındadır.’’</p>
<p>Allah, bu meselede peygamber dışında hiç kimseyi ayrı- calıklı kılmamıştır.</p>
<p>Bilmelisin ki, ben Şeyhim Ebû’l-Abbas’ı şöyle derken din­ledim: “Sıddîk ve velî de bu ayrıcalığa dâhildir.”</p>
<p>“Bu açıklama Kur’ân-ı Kerim’in metninde bulunan bir ifâde değil.” diyerek buna îtiraz edilecek olursa;</p>
<p>Bil ki, “hükümdar bugün huzûra girmesi için sadece ve­zire izin verdi.” denildiği zaman vezirle beraber vezirin hiz­metçilerinin de girmiş olması mümkündür. Vezire verilmiş olan izin ona tabi’ olanlara da verilmiş sayılır. Aynı şekilde Allah velîlerinden birine gaybî birtakım meseleleri haber ver­diği zaman bu, o velînin peygamberlik makâmı dairesi içinde yer almış olmasından ileri gelmiştir. O, Allah’ın gaybını ken­diliğinden değil, kendisine tabi’ olduğu Peygamber’in nûru vâsıtasıyla görüp bilmiştir.</p>
<p>Ayet, Allah in bildirdiği kişi dışında hiç kimsenin gaybı bi­lemeyeceğine işaret etmektedir.</p>
<p>Ayrıca Allah gayblarından bazılarına muttalî kıldığı kimse­ye bunun sebebini de “ondan razı olmak” olarak açıklamıştır. Yani o kimse Allah’ın nezdinde razı olunan bir kuldur. Allah âyette ne nebî ne sıddîk ne de velî dememiş, sadece resûl de­miştir. Her ne kadar bunların üçü de râzı olunan kullardan ol­makla beraber, Allah onlann içlerinden resûl buna daha lâyık olduğu için onu anmakla yetinmiştir.</p>
<p>Şu açıklamalar Allah’ın velîlerinin kerametlerine .inanma­yı sana kolaylaştıracaktır:</p>
<p>Her şeyin üzerinde olan Allah’ın kudreti velîde kerâmeti ortaya çıkarmıştır. Sen kulun zayıflığına değil, o kulda yürür­lükte olan efendinin kudretine bak. Velînin kerametini inkâr etmek, Kadir-i Mutlak olan Allah’ın kudretini inkâr etmektir. Yine bu inkâr senin Allah’ın azametini müşâhede etmene de engel bir körlüktür.</p>
<p>Belki kerâmetin inkâr edilmesinin sebebi, kerametin, kendisine nispet edildiği kula çok görülmesi, ona yakıştırıla- mamasıdır. Hâlbuki o kulda kerâmet zuhûr ederken, bununla o kulun kendisine tabi olduğu zâtın yolunun doğruluğuna ta­nıklık edilmiş olmaktadır. O olağanüstü hârikulâde hâlin o kul­da ortaya çıkması itibariyle o hâl, velî için kerâmet; kendisine tabi’ olunan kimsenin bereketiyle ortaya çıkması bakımın­dan da mucizedir. Bundan dolayı şöyle demişlerdir: “Velînin kerâmeti, o velînin kendisine tabi olduğu Peygamber’in de mucizesidir.” Bundan dolay, sen tabi’ olana (velîye) değil Allahın, evliyasına bahşedip senin de tasdik ettiği îman ve yakîni kabul etmiş olman, evliyanın, bazı gaybî mese­leleri bilmesi, havada uçması, su üzerinde yürümesi gibi inkâr ettigin kerametlerinden çok daha büyük ve önemlidir. Senin bu hâlin şu kimseye benzemektedir:</p>
<p>&#8220;Hükümdar seçkin yakınlarından birine içi kıymetli yakutlarla dolu bir sepet verir. Sen de bu durumu bilirsin. Se­petin içindeki her bir yâkutun değeri on bin dinardır. Sonra hükümdarın o yakını:</p>
<p>“Hükümdar bana yüz dinar verdi.” dediğinde yâhut ken­disinden böyle bir şey söylediği nakledildiğinde sen bunu ga­ripsiyorsun. Akıl ve anlayış sahibi bir insan senin bunu ya­dırgamanı doğru bulur mu? İçi kıymetli yakutlarla dolu sepet verdiğini bildiğin hâlde hükümdarın ona yüz dinar vermiş olmasını nasıl yadırgarsın? Allah dünya ve ahirette kullarına, Allah’a îmân ve rubûbiyetini bilmek kadar üstün ve yüce bir kerâmet vermemiştir. Çünkü hâller ve makâmlar, virdler ve vâridâtlar, bütün nûr ve fetihler, gaybm bazı konularına nüfûz etme, gaybtan sesler duyma, kerâmetin işlemesi, cennet ve içindekiler, hûriler, köşkler, nehirler ve meyveler, Allah’ı gör­mek gibi dünya ve âhiretin bütün iyilik ve güzellikleri Allah’a îmânın bir kazancı ve parçasıdır. Bütün bunlar îmânın netice­lerinden ve îmânın etki ve nûrlarının devammdandır.</p>
<p>AJlah bizi ve seni has kullarına verip râzı olduğu îmân gibi bir îmânla rubûbiyetine inanmış mü’minlerden eylesin ve mu­radına teslim olmayı hem bize hem de sana nasîb eylesin.</p>
<p>Lâyık olmadıkları için Allah’ın yardım ve desteğinden mahrum olan kimi insanlar, Allah’ın evliyâsının kerâmetini tü­müyle inkâr etmişlerdir. Böyle bir anlayış ve gidişattan Allah a sığınırız. Aslında bu tür konular anılmaya bile değmez. Fakat biz senin, şu hususu iyi bilmen için bunları anlatıyoruz: Allah bir kulun sapıtmasını murat ettiği zaman ne akıl ne de ilim ona fayda vermez. Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Allah bir kimseyi şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse, sen Allah’a karşı, onun lehine hiç bir şey yapamazsın.”</p>
<p>“Size (Kur’an ve sünnet gibi ) apaçık deliller gel­dikten sonra, eğer barıştan saparsanız, şunu iyi bilin ki Allah Azizdir, Hâkimdir.”</p>
<p>“Kendisi her şeyi koruyup kollayan fakat Kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?”</p>
<p>Bundan dolayı hâller, sözler, fiiller, mertebe ve derece­ler, Allah’ın kuluna yardım edip onu bunlarda muvaffak kıl­masına bağlıdır. Allah’ın yardım etmeyip muvaffak kılmadığı sürece bu hâllerin hiçbirinin nûru bulunmaz, kabule değer kıymet taşımaz ve sahibi de bir iltifâta ve yönelişe sahip ola­maz. Allah’ın başarıyı nasîb etmesi (tevfîk), Allah katında çok kıymetlidir bundan dolayı Allah Kur’ân-ı Kerim’de sadece bir yerde ondan söz etmiştir. Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir.”</p>
<p>Allah’ın tevfîkinin elde edilmesini sağlayan ve bunun ala­meti olan hâl ve duruma gelince; bu, herhangi bir işi yaparken ya da herhangi bir işten uzak durup kaçınırken Allah’a karşı fakir ve muhtaç olduğunun farkına vararak tam bir yönelişle Allah’a dönmek, zillet ve meskenet denizine O’nun huzûrunda dalıp kaybolmaktır. Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Andolsun, sîzler zelil- güçsüz olduğunuz hâlde A], lah, Bedir de de yardım etmişti/&#8217;</p>
<p>“Sadakalar (zekâtlar) Allah&#8217;tan bir farz olarak an­cak yoksullara, düşkünlere&#8230; mahsustur.&#8221;</p>
<p>İlim ve amelle sana verilmiş olan nûr ve fetih cennetine Ayet-i Kerîmede şu sözlerle bahçesine giren kişi gibi girme. Allah onu şöyle anlatmaktadır:</p>
<p>“(Böyle gurur ve kibirle) kendisine zulmederek ba­ğına girdi. Şöyle dedi: “Bunun hiçbir zaman yok ola­cağını sanmam.”</p>
<p>Aksine sen cennetine Allah’ın râzı olduğu şekilde ve O’nun memnun kalacağı sözler söyleyerek gir. Allah bunu da şöyle anlatmaktadır: “Bağına girdiğinde: Mâşaallâh! Kuvvet yalnız Allah&#8217;ındır, deseydin ya!&#8221; Peygamber Efendimizin (s.a.v)’de şu hadisini iyi anla:</p>
<p>“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (güç ve kuvvet yalnız Allah&#8217;ındır.) sözü cennet hâzinelerinden bir ha­zinedir.” Bir başka rivayette: “Arş’ın altında bulunan hâzine­lerden bir hazinedir” buyurmuştur.</p>
<p>Hadiste geçen hazine sözünün anlamı açıktır: Her türlü güç ve kuvvetten samimi biçimde teberrî edip, güç ve kuvve­tin yegâne sahibinin Allah olduğunu îtiraf etmektir.</p>
<p>Evliyânın kerametini inkâr eden kimselere, naklî ve aklî- ’deliller yeterince cevap verip, onun inkârını reddetmekte ve böyle bir kimsenin kötü âkıbetinden de korkutmaktadır.</p>
<p>Bazı insanlar kendi zamanlarından önce yaşamış olan Marur, Seriy ve Cüneyd gibi evliyanın kerametini kabul edip, tasdik etmiş, fakat kendi zamanlannda yaşayan evliyanın kerametlerini yalanlamışlardır. Bu insanlar Şeyh Ebû’l- Hasan’m dediği şu kimselere benzemektedirler: Onların yaptı­ğı İsrailoğullannın şu yaptığına benzemektedir:</p>
<p>Mûsâ ve Isâ (a.s)’a inanmışlar; fakat kendi zamanlarında yaşayan Hz. Muhammed’i yalanlamışlardır. Diğer bir grup in­san da Allah’ın mülkü içinde kerâmet sahibi evliyâmn bulun­duğunu kabul ediyor; fakat kendi zamanlarında bir kimse için bunu kabul etmiyorlar. Onlardan herhangi birine bir kimse­nin velî olduğu yahut birinin kerâmet sahibi olduğu söylendiği zaman derhâl hevâya tabi olarak aldanmış, gaflet bağlarıyla bağlanmış akıllarının onlara sunduğu ölçülerle bunu isbâta kalkışıyorlar. Fakat onların, velîlerin kerâmet sahibi olduklarını kabul etmeleri, onlarda tabi’ olma ve ardınca giderek hidâyet bulma nûrunu meydana getirmiyor. Zîrâ tabi’ olup ardınca gitmek, ancak varlık âleminde yaşadığı bizatihi bilinen, meç­hul olmayan bir velîye mümkün olabilir.</p>
<p>Sen ancak Allah’ın sana gösterdiği, ona bahşetmiş oldu­ğu husûsiyete seni vâkıf ve muttali kıldığı velîye tabi olabilir ve onun ardınca gidebilirsin. Böylelikle Allah hususiyetini be- şeriyyetinin önüne geçirerek sana o veliyi gösterir, sen de ona tabi olarak Allah’ın dosdoğru yoluna girersin.</p>
<p>Sana nefsinin hastalıklarını, gizli ve saklı yönlerini göste­rir, Allah’ın uğrunda cem olmayı öğretir. Allah’tan başka her şeyden kaçmayı ve Allah’a ulaşıncaya kadar O’nun yolunda O’nunla beraber yürümeyi, nefsine kötülük etmeyi ve Allah’ın sana olan ihsânlarını öğretir. Nefsinin kötülüklerinden nasıl kaçıp uzaklaşacağını sana bildirir. Allah’ın sana olan ihsân ve lütuflarını öğrenmek, senin Allah’a yönelmeni, O’na şükret­meni ve O’nun huzurunda saatlerce durmayı gerektirir.</p>
<p><strong>Biri çıkıp şöyle îtiraz edebilir:</strong></p>
<p>“Senin anlattığın bu vasıflardaki insan nerede? Sen ban kuzey Afrika’daki Anka kuşu gibi hayâli bir şey anlatıyorsun ”</p>
<p>Bilmen gerekir ki, bu yolda yol gösteren rehberlerin bulunması sebebiyle senin muhtaç olduğun mesele, rehber de ğil; bu insanlara ulaşma ve onları tanıma konusunda samimi isteğinin olmamasıdır. İçten ve samimiyetle iste, mürşidi bu. lursun. Allah’ın Kitabında şu iki Ayet bu sağlam ve sarsılmaz kalbi bağlılık ve samimiyeti anlatmaktadır:</p>
<p>“(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana, kendine yalvardığı zaman karşılık veren mi?”</p>
<p>“Allah’a sadâkat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.”</p>
<p>Şâyet sen susuzluktan kavrulan kimsenin suya ihtiyaç duyması ve yine dört bir yandan korkuyla sarılıp kuşatılan kimsenin emniyet ve güvene ihtiyaç duyması gibi bir ruh hâli içinde seni Allah’a ulaştıracak kimseye ihtiyaç duyup şiddetli bir arayış içinde olsaydın, mutlaka onu senin onu arayışından daha yakın bir şekilde bulurdun. Eğer sen yavrusunu kay­beden annenin arayışı gibi Allah’ı arasaydın, kesinlikle O’nu sana yakın ve senin duâlarına, çağrılarına icâbet eden Rab olarak bulurdun. Aynı şekilde seni O’na ulaştıracak yolların da zor olmadığını görürdün. Bu açıklamalar, kerametin hem mümkün olduğunu hem de meydana geldiğini göstermek üzere yapılmıştır.</p>
<p>Selefin ittifâk ettiği keramet örneklerini sayıp anlatmak mümkün değildir. Üstad Ebû Kasım el-Kuşeyrî yazmış olduğu “Risâle”sinde bu konuya özel bir bölüm ayırmış ve yeterince bilgi vermiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ataullah İskenderi &#8211; Allahın İki Veli Kulu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-o-velinin-kendisine-tabi-oldugu-peygamberin-mucizesidir/">Velînin Kerameti, O Velînin Kendisine Tabi Olduğu Peygamberin Mucizesidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/velinin-kerameti-o-velinin-kendisine-tabi-oldugu-peygamberin-mucizesidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikemi Ataiyye Şerhinden Bir Kıssa</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hikemi-ataiyye-serhinden-bir-kissa/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hikemi-ataiyye-serhinden-bir-kissa/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Sep 2014 19:47:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kıssa-Menkıbe-Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Kıssa]]></category>
		<category><![CDATA[Hikem-i Ataiyye Şerhi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikemi Ataiyye Şerhinden Bir Kıssa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1874</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Abdullah el-Basrî Hazretleri Suriye&#8217;de korkunç bir dağda, irfan ehlinden olduğu tavırlarından anlaşılan bir adama rastladı. Ona: &#8220;Neden burada yalnız oturuyorsun?&#8221; diye sordu. Adam dedi ki: &#8220;Öyle bir hakikat soruyorsun ki, onu istersen anlayamazsın, anlarsan gerçekleştiremezsin.&#8221; Ebu Abdullah yine: &#8220;Bu dediğin hakikat nedir?&#8221; deyince: &#8220;Allah&#8217;la birlikte olmanın ebedî cennet nimetlerini kapsadığını kesinlikle bilmemdir.&#8221; cevabını verdi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hikemi-ataiyye-serhinden-bir-kissa/">Hikemi Ataiyye Şerhinden Bir Kıssa</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hikemi-ataiyye-serhinden-bir-kissa/insanin-kendi-nizamini-bulmasi-3/" rel="attachment wp-att-16960"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16960" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/insanin-kendi-nizamini-bulmasi.jpg" alt="" width="453" height="241" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/insanin-kendi-nizamini-bulmasi.jpg 615w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/insanin-kendi-nizamini-bulmasi-600x318.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/insanin-kendi-nizamini-bulmasi-613x326.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/insanin-kendi-nizamini-bulmasi-300x159.jpg 300w" sizes="(max-width: 453px) 100vw, 453px" /></a></p>
<p>Ebu Abdullah el-Basrî Hazretleri Suriye&#8217;de korkunç bir dağda, irfan ehlinden olduğu tavırlarından anlaşılan bir adama rastladı. Ona:</p>
<p>&#8220;Neden burada yalnız oturuyorsun?&#8221; diye sordu. Adam dedi ki:</p>
<p>&#8220;Öyle bir hakikat soruyorsun ki, onu istersen anlayamazsın, anlarsan gerçekleştiremezsin.&#8221; Ebu Abdullah yine:</p>
<p>&#8220;Bu dediğin hakikat nedir?&#8221; deyince:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;la birlikte olmanın ebedî cennet nimetlerini kapsadığını kesinlikle bilmemdir.&#8221; cevabını verdi ve ağlayarak şöyle devam etti:</p>
<p>&#8220;Eyvah, ben bu hakikate nail oldum ve halktan kaçarak Cenab-ı Hakk&#8217;ın vahdethanesine eriştim zannetmiştim. Şimdi sözümde yalancı olduğumu anladım. Eğer gerçekten Allahı sevmiş olsaydım, beni kimse tanıyamaz, halimi bilemezdi.&#8221;</p>
<p>Bunu gören Ebu Abdullah ona şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;insanlar seni bildi diye niçin bu kadar üzülüyorsun? Allah dostlarının yeryüzünde Allah&#8217;ın halifesi olduklarını bilmiyor musun? Onlar Allah&#8217;ın kullarına yakınlık kurup onları yavaş yavaş düzeltir, irşad ederler.&#8221;</p>
<p>Adam bunun üzerine şiddetli bir nara attı ve dedi ki:</p>
<p>&#8220;Ey dünyaya aldanmış kişi, eğer sen muhabbet miskinin rayihasını bir defa koklamış ve can gözüyle muhabbetin arkasındaki Allah yakınlığı âlemini görmüş olsaydın, o âlemin üstünde başka bir şey daha görmeye muhtaç olmazdın.&#8221;</p>
<p>Sonra yüzünü göğe çevirerek:</p>
<p>&#8220;Ey gök ve ey yer, şahit olun ki Allah&#8217;ın tecelli yeri olan gönlüme şimdiye kadar asla cennet ve cehennem düşüncesi gelmedi. Eğer ben bu halde doğru isem, yarabbi beni bundan sonra ha-yatta bırakma, öldür!&#8221; diye dua etmesiyle beraber üç gün önce ölmüşçesine sesini ve nefesini kesip düştü.</p>
<p>Ebu Abdullah bu halden dehşete düştü. Cesedi görenlerin kendisinin öldürdüğünü sanıp suçlayacaklarından korktu ve he-men oradan savuştu. Fakat bu sırada hızla kendisine doğru ge-len bir toplulukla karşılaştı. Onlar oradaki adamı sorduklarında başka bir yere gittiğini söyleyip yine savuşmak istedi. Lâkin cemaat ona:</p>
<p>&#8220;Geri dönün! Onu Cenab-ı Hak &#8216;mak&#8217;ad-ı sıdk&#8217; makamına yükseltti. Birlikte namazını kılalım.&#8221; dediler.</p>
<p>Ebu Abdullah mecburen geri döndü. Cenazeyi yıkayıp kefenlediler. Defnettikten sonra onlara o adamın ve kendilerinin kim olduklarını sordu. Onlar:</p>
<p>&#8220;Yazık sana, daha anlamadın mı? O öyle halis bir kul idi ki, Rahman&#8217;ın rahmeti yeryüzüne onun yüzü suyu hürmetine iniyor ve kalbinin vâridatı, İbrahim&#8217;in kalbinin tecellilerini gösteriyordu. Hatta sana kalbine ne cennet, ne de cehennem fikrinin geldiğini haber vermedi mi? Böyle bir kalb-i selim, İbrahim&#8217;in kalbinin aynısı olmaz da ne olur?&#8221; diye cevap verdiler.</p>
<p>Ebu Abdullah bu defa onların hangi taifeden olduklarım sordu. Onlar &#8220;Ebdal&#8221; zümresinden &#8220;Yediler&#8221; olduklarını bildirdiler. Ebu Abdullah kendisine İlâhî hakikatlerden bir hakikatin lütfen öğretilmesini rica etti. Onlar da, dünyada insanların kendisini bilmelerini arzu etmemesini, bilinmezlerden olduğunun da bilinmesini sevmemesini öğütlediler. Ebu Abdullah&#8217;a bu şekilde hakikat yolunu gösterdiler.</p>
<p>Ebu Süleyman Dârânî Hazretleri: &#8220;Kulun kalbinde mâsivadan bir talep ve murad bulunmadığına Hak Teâlâ muttali olduğu zaman, Cenab-ı Hakk&#8217;a en fazla yaklaşılmış olur&#8221;</p>
<p>Daima memnun bir halde yaşayan birisine: &#8220;Siz de başkaları gibi niçin üzülmüyorsunuz?&#8221; diye sorulduğunda şöyle demiş-&#8220;Kaybolmasıyla üzüleceğim şeyleri biriktirmediğim için!&#8221; Çünkü her sevinç bir üzüntüyü mucip olur. Bir Arap şairi şöyle ifade etmiştir: &#8220;Bir şey kalpte yer tuttuğu derecede üzüntü verir. Zira ok hedefe girdiğinde çıkarılması güçleşir.&#8221;</p>
<p>Ataullah İskenderi &#8211;  Hikemi Ataiyye Şerhi</p>
<p>Şerh:Seyyid Hafız <em>Ahmed Mahir</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hikemi-ataiyye-serhinden-bir-kissa/">Hikemi Ataiyye Şerhinden Bir Kıssa</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hikemi-ataiyye-serhinden-bir-kissa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allahu Teala, Kulunun İbadetinden Fayda Sağlamaz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahu-teala-kulunun-ibadetinden-fayda-saglamaz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahu-teala-kulunun-ibadetinden-fayda-saglamaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Sep 2014 19:41:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allahu Teala Kulunun İbadetinden Fayda Sağlamaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebedi Saadet Kapısı Ancak İmandadır]]></category>
		<category><![CDATA[Hikem-i Ataiyye Şerhi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1865</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah kulunun ibadetinden fayda sağlamaz, masiyetinden de zarara uğramaz. Hiç ihtiyacı olmadığı halde kullarına ibadet etmekle emredip mecburiyet zincirleriyle kulluğa sevk etmesi, onların tabiatlarındaki zayıflık ve tembellikten dolayı gönüllü olarak ibadet etmekte gevşek davranacaklarını bildiğindendir. Bu yüzden onları azaba uğratmakla korkutarak kulluk zorlama zincirleriyle sürüklemiştir. Cenab-ı Mevlâ sanki şefkatli bir babanın çocuklarına davrandığı gibi muamele [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahu-teala-kulunun-ibadetinden-fayda-saglamaz/">Allahu Teala, Kulunun İbadetinden Fayda Sağlamaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mevlana-ve-semsin-ilk-konusmasi/ibadet-3/" rel="attachment wp-att-16971"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16971" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/ibadet-1.jpg" alt="" width="353" height="203" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/ibadet-1.jpg 641w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/ibadet-1-600x345.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/ibadet-1-300x173.jpg 300w" sizes="(max-width: 353px) 100vw, 353px" /></a></p>
<p>Allah kulunun ibadetinden fayda sağlamaz, masiyetinden de zarara uğramaz. Hiç ihtiyacı olmadığı halde kullarına ibadet etmekle emredip mecburiyet zincirleriyle kulluğa sevk etmesi, onların tabiatlarındaki zayıflık ve tembellikten dolayı gönüllü olarak ibadet etmekte gevşek davranacaklarını bildiğindendir. Bu yüzden onları azaba uğratmakla korkutarak kulluk zorlama zincirleriyle sürüklemiştir.</p>
<p>Cenab-ı Mevlâ sanki şefkatli bir babanın çocuklarına davrandığı gibi muamele etmiştir. Zira müşfik bir baba üzerinden kuş bile istemediği gönlünün meyvesini, tabiî arzularının yolunda koşmasın diye dövüp korkutur. Gelecekte mutlu yaşaması için ilim ve sanat öğrenmesi gibi birtakım zahmetli işlere zorlar. Maksat onu acıtmak, incitmek değil, sonradan anlayacağı gelecekteki menfaatlerini şimdiden tamamlamasını sağlamaktır. Cenab-ı Hak da dünya düşkünü kullarının, helâk sebebi olan nefsanî şehvetlerinin ardında dolaşmalarını engelleyip korkutarak ahiretteki ebedi saadetlerini temin etmek için şeriat meşakkatlerini üzerlerine yüklemiş, bu suretle onları icap zinciriyle özel faydasını ileride anlayacakları ibadetlere zorlamıştır.</p>
<p>Şefkatli bir baba gözünden sakındığı sevgili çocuğunu terbiye etmek için dövüp mutluluğunu hazırlamak yolunda okula gönderir. Yine çok sevdiği için her türlü fedakârlığı yapıp şefkatini göstermekten geri durmaz. Bunun gibi ana ve babalarımızdan daha şefkatli olan Erhamerrahimin Hazretleri de kullarını dıştan gereklilik zincirlerine bağlayarak kulluk yoluna sevk etmekte, heva-yı nefsanîlerine ters düşen birtakım şeriat yükümlülükleriyle bağlayıp cennete sevk ettiği kullarını manen pek fazla sevdiğinden onların bu halinden razı ve hoşnut olmaktadır.</p>
<p>Ataullah İskenderi &#8211;  Hikemi Ataiyye Şerhi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahu-teala-kulunun-ibadetinden-fayda-saglamaz/">Allahu Teala, Kulunun İbadetinden Fayda Sağlamaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahu-teala-kulunun-ibadetinden-fayda-saglamaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mevlana ve Şems&#8217;in ilk Konuşması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mevlana-ve-semsin-ilk-konusmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mevlana-ve-semsin-ilk-konusmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Sep 2014 19:40:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Şems-i Tebrizi]]></category>
		<category><![CDATA[Beyazıd Bistami]]></category>
		<category><![CDATA[Hikem-i Ataiyye Şerhi]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah Aleyhisselam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1861</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ledün ilimlerine anadan doğma istidatlı olmakla beraber zahir ilimlerle de fevkalade şöhretli olan Hak lisanının tercümanı Şems Tebrizî Hazretleri, Mevlâna Celâleddin Rûmî Hazretlerini irşad etmek için Tebriz&#8217;den ta Konya&#8217;ya gelmiş, irşad etmeden önce Mevlana&#8217;nın medresesinden hücresine döndükleri sırada yol üzerinde bekliyordu. Hazreti Mevlâna mehtabın etrafında çevreleyen hâre gibi yanlarında toplanan talebelerle birlikte büyük bi debdebe [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlana-ve-semsin-ilk-konusmasi/">Mevlana ve Şems’in ilk Konuşması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mevlana-ve-semsin-ilk-konusmasi/mevlana-sems-274x300/" rel="attachment wp-att-16970"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16970" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/mevlana-sems-274x300-1.jpg" alt="" width="250" height="272" /></a></p>
<p>Ledün ilimlerine anadan doğma istidatlı olmakla beraber zahir ilimlerle de fevkalade şöhretli olan Hak lisanının tercümanı Şems Tebrizî Hazretleri, Mevlâna Celâleddin Rûmî Hazretlerini irşad etmek için Tebriz&#8217;den ta Konya&#8217;ya gelmiş, irşad etmeden önce Mevlana&#8217;nın medresesinden hücresine döndükleri sırada yol üzerinde bekliyordu. Hazreti Mevlâna mehtabın etrafında çevreleyen hâre gibi yanlarında toplanan talebelerle birlikte büyük bi debdebe ve gösterişle karşısına gelince, ona şu suali sormaya cesaret etti:</p>
<p>&#8216;&#8221;Ya Mevlâna! Seyyidü&#8217;l-Mürselin ve Hatemü&#8217;n-Nebiyyin Cenab-ı Resul-i Ümmî mi büyüktür yoksa Sultanü&#8217;l-Ârifîn Bayezid Bestamî mi?&#8221;</p>
<p>Hazreti Mevlâna hayretle Cenab-ı Şems&#8217;e bakarak:</p>
<p>&#8220;Ya derviş, delirdin mi? Seyyidü&#8217;l-Mürselin Efendimizle Sultanü&#8217;l-Ârifîn mukayese olunur mu? Biri nurların cihanı ay-dınlatan güneşi, diğeri bir zerre bile değil&#8230; Seyyidü&#8217;l-Mürselin Efendimiz Doğuların Batıların sultanı, Bayezid Bestamî ise onun sadık bir bendesidir!&#8221; buyurdular.</p>
<p>Şems Tebrizî tekrar sordu:</p>
<p>&#8220;Öyle ama Risalet-meab Efendimiz Cenab-ı Hakk&#8217;a karşı:</p>
<p>&#8216;Seni hakkıyla bilemedik yarabbi!&#8217; diyerek münacat ettikleri halde Cenab-ı Bayezid: &#8216;Seni mârifetinin hakkıyla bildim diyerek nimete şükrediyor. Bilmeyen bilenden nasıl büyük olur?&#8221;</p>
<p>Bunun üzerine Mevlâna Hazretleri dedi ki:</p>
<p>&#8220;Bu kıyas hiçbir zaman sahih bir ölçü olamaz. Zira Bayezid&#8217;in Cenab-ı Hakk&#8217;ı hakkıyla bildiğini söylemesi, istidat havsalasının darlığından dolayıdır. Vecdinin taşkınlığına dayanamaması ve ledün manalarının kalbine sığmaması yüzündendir. İki âlemin hocası Efendimizin, &#8216;Yarabbi biz seni gereğince bilemedik.&#8217; buyurması Hakikat-i Muhammediye&#8217;nin; evvelkilerin, sonra gelen ve gelecek olanların ilimleri kendisinde toplanan büyük bir İlâhî kitap olduğu için maârif ve hakikatlere kanamadığından ötürüdür. Hakikat-i Muhammediye öyle geniş bir irfan deryasıdır ki, binlerce ilim ve maârif nehirleri içine aktığı halde daha fazlasını da alabilir. O yüzden Seni hakkıyla bilemedik, buyurdu. Bayezid ise kendi hakikatince küçük bir havuz derecesinde olduğundan on fazladan bir miktar irfan ab-ı hayatı akmasına tahammül edemeyerek derhal taşmasından dolayı: &#8216;Seni hakkıyla bildim.&#8217; demeye cesaret ediverdi.&#8221;</p>
<p>Bunun üzerine Hazreti Şems&#8217;e derhal cezbe geldi ve bir kere &#8216;Allah!&#8217; deyip yere düştü. Mevlana Hazretleri bu hâlden pek üzülüp gerekli saygıyı göstererek. Cenab-ı Şems saadethanelerine kaldırıp misafir etti. Artık asıl amaç olan irşad etme irşad olma âlemleri başlamıştı.</p>
<p>Ataullah İskenderi &#8211;  Hikemi Ataiyye Şerhi</p>
<p>Şerh:Seyyid Hafız <em>Ahmed Mahir</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlana-ve-semsin-ilk-konusmasi/">Mevlana ve Şems’in ilk Konuşması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mevlana-ve-semsin-ilk-konusmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ataullah İskenderi, Hikemi Ataiyye Şerhinden Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-hikemi-ataiyye-serhinden-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-hikemi-ataiyye-serhinden-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Sep 2014 19:35:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi Alıntı]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Duanın Kabulünün Gecikmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikemi Ataiyye Şerhi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikemi Ataiyye Şerhinden Alıntılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1758</guid>

					<description><![CDATA[<p>Duanın kabulünün gecikmesi ümitsizlik ve usanç vermemelidir. Mademki Mü&#8217;min suresi 60. ayetinde duaya icabet edeceğini vaat etmiştir, kabul eserlerinin erken veya geç ortaya çıkmasında başka hikmet bulunduğu düşünülmelidir. Hekim hastanın istediği gibi değil, hastalığın gerektirdiği şekilde tedavi eder. Cenab-ı Hak da bu hikmet şifahanesinde tabii hallerin ve nefsanî arzuların hastası olan kullarına tedavi kabilinden olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-hikemi-ataiyye-serhinden-alintilar/">Ataullah İskenderi, Hikemi Ataiyye Şerhinden Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-hikemi-ataiyye-serhinden-alintilar/sufi_hikem-i_ataiyye_serhi_tn/" rel="attachment wp-att-16975"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16975" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/sufi_hikem-i_ataiyye_serhi_tn.jpg" alt="" width="345" height="540" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/sufi_hikem-i_ataiyye_serhi_tn.jpg 345w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/sufi_hikem-i_ataiyye_serhi_tn-192x300.jpg 192w" sizes="(max-width: 345px) 100vw, 345px" /></a></p>
<p>Duanın kabulünün gecikmesi ümitsizlik ve usanç vermemelidir. Mademki Mü&#8217;min suresi 60. ayetinde duaya icabet edeceğini vaat etmiştir, kabul eserlerinin erken veya geç ortaya çıkmasında başka hikmet bulunduğu düşünülmelidir. Hekim hastanın istediği gibi değil, hastalığın gerektirdiği şekilde tedavi eder. Cenab-ı Hak da bu hikmet şifahanesinde tabii hallerin ve nefsanî arzuların hastası olan kullarına tedavi kabilinden olan icabet eserlerini, onların istediği şeylerde değil, onların menfaatine kendi seçtiği yerde, onların dilediği vakitte değil, kendi dilediği zamanda ortaya çıkarır. Kulların acele etmesi, İlâhî takdiri çabuklaştırmaz, onların gecikmesi geciktirmez.</p>
<p><strong>Ebu&#8217;-Hasan Şazelî Hazretleri:</strong></p>
<p>&#8220;Sadık mürid olan kimseler, dünya işlerinden bir işi seçmemelidir. Seçmek gerekirse seçmemeyi seçmeli, bundan da Cenab-ı Hakk&#8217;a kaçmalıdır.&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Halkın vermesi mahrumluk, Hakk&#8217;ın vermemesi ihsandır.</p>
<p>Halk tarafından bir şey verildiği zaman onun gerçek vericisi olan Hak&#8217;tan gaflet edilirse, halkın vermesi mahrumluk olur. Bu dışarıdan ihsan gibi görünürse de, aslında mâsiva gözetilmiş olması ve nefsanî hazlar bulunması bakımından mahrumluktur.</p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nm vermemesinin ihsan olması ise, insan kalbini bu men zamanında halktan gafil ve Hakk a bağlı bulunmasında dolayıdır. Bu dıştan her ne kadar vermemek ve mahrumluk olsa da, hakikatte Hak Teâlâ kulunu mahrum ederek ihsan kapısına sığınmaya mecbur kıldığından aradan perde kalkar, nur an* lir. Bu yüzden büyük nimettir.</p>
<p>Özetle halkın atâsı halka sevgi ve minnet doğurması ihtimali yüzünden mahrumluktur. Cenab-ı Hakk&#8217;ın men etmesi, vermemesi; gerçek sevgili olduğu için, her işi güzel olduğu için ihsandır. Hazreti Ali Efendimizin(ra) vasiyetnamesindeki şu sözler bu hikmeti yorumlar: &#8220;Ey mü&#8217;min, Allah ile kendi aranda gani-met kabul etme ve kulların bağışını kendine borç ve diyet bil.&#8221;</p>
<p>Bazıları şöyle demiştir: &#8220;Mahlûkun ihsanının minnet borcu, yoksunluğa sabırdan daha ağırdır.&#8221; Bazıları da: &#8220;Nezahet şerefi, menfaat neşesinden daha fazla sefa verir.&#8221; Demişlerdir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Bazı arifler demiştir ki:</strong> &#8220;Pek ağır hasta oldum. Ama afiyet kazanmaktan fazla hastalığımın devam etmesini arzu ettim.&#8221;</p>
<p>Ashab-ı kiramdan İmran bin Hasîn Hazretleri(ra) otuz sene kadar yatalak olmuştu. Hiçbir şekilde harekete gücü yetmediğimden yattığı sedirin altı delinerek o suretle def-i hacet ettirirlerdi.</p>
<p>Geçmiş olsun ziyaretine tâbiînden El-Alâ bin eş-Şehîr gelip onu böyle görünce üzüntüsünden ağlamaya başladı. Hasta ona niçin ağladığını sorduğunda;</p>
<p>&#8220;Senin gibi seçkin bir sahabeyi bu halde görüp de ağlamamak mümkün mü?&#8221; dedi.</p>
<p>İmran Hazretleri şu cevabı verdi:</p>
<p>&#8220;Ey Alâ, benim için ağlama! Zira ben mâbudumun bana layık gördüğü hâlden memnunum. Ben sağ oldukça kimseye söylemezsen sana bir sır vereyim. Bu hastalığım sebebiyle melekler beni ziyarete geliyor, ben onlarla dostluk kuruyorum. Bana selâm veriyorlar, onları dinlemek bana çok büyük bir zevk veriyor.&#8221;</p>
<p><strong>Hadis-i kudsîde şöyle buyrulmuştur:</strong> &#8220;Yokluk ve yoksunluk benim hapishanem, hastalık benim bağımdır. Ben bunlarla sevdiğim kulu izzetimin rıza evinde hapsederim.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>İmam Gazalî Hazretleri &#8220;Ihya&#8217;ul-Ulûm&#8221;da şöyle buyurur.</strong></p>
<p>Büyüklerin övülmeyi kötü görmeleri, övülmenin ferah ve gurur vermesi korkusundandır. Çünkü halk tarafından övülen kişiler, Allah Teâlâ gazap ettiği halde halkın övgülerine boşuna sevinmiş ve kalplerini meşgul etmiş olurlar. Hâlbuki gerçekten methedilen Hakk&#8217;a yakın olandır, gerçekten kötülenen Hakk ın dergâhından kovulandır. Surette övülen biri, aslında cehennemlik olduğu halde başkasının riyakârca övmesiyle sevinirse, büyük cahillik ve gurur içindedir. Gerçekten övülmüşlerden ise ilâhı lütuflarla ferahlanmalı, insanların övmesini, vermesini kale almamalıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cenab-ı Hak gökleri ve yeri İbrahim&#8217;e gösterdiği zaman bir adamın günah işlediğini görerek beddua etti. Bunun üzerine o adam derhal helâk olup kendisinden bir iz kalmadı. Birkaç günahkâr da aynı şekilde aynı akıbete uğrayınca Cenab-ı Hak buyurdu: Ey İbrahim, sen ulü&#8217;l- azm peygamberlerdensin; hiçbir duan reddedilmez, kabul olunur. Benim kullarıma beddua etme! Zira onlar üç halden birinde olurlar: Ya işledikleri günaha pişman olur, tövbe ederler veya tövbe etmezlerse de onların nesillerinden beni tevhid ve teşbih edecek çocuklar dünyaya gelir. Yahut isyan halinde ölürler de kıyamet gününde huzuruma getirildiklerinde istersem affederim, istersem acıklı azapla cezalandırırım.</p>
<p><strong>Bu hadis-i şerif şu ayetin açıklamasıdır:</strong> &#8220;Böylece biz İbrahim&#8217;e kesin inanç sahiplerinden olması için göklerin ve yerin melekûtunu gösterdik.&#8221; (En&#8217;am/75)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Ahmed bin Erkam Belhî Hazretleri de şöyle demiştir:</strong></p>
<p>&#8220;Bana nefsim,Îsbîcab denilen yerdeki kâfirlerle çarpışmak üzere Müslim ordusu ile birlikte bir gazaya katılmamı teşvik etmeye başladı. Daima fenalığa meyilli olan nefs-i emmarenin böyle en güzel amellerden olan cihadı istemesine şaştım kaldım. Zannettim ki tek başıma halktan uzak yaşadığımdan dolayı üzülüyor ve halkın içinde bulunmak ve insanlar arasında onların saygısını kazanmak istiyor. Bu arzusunu kırmak için gazaya giderken mamur bir yere varırsam da bilinecek bir yerde durmayacağımı söyledim. Ona da razı oldu. Çarpışma sırasında zırhsız ve miğfersiz savaşacağım için ilk hücumda şehid edileceğimden buna benzer savaş sıkıntılarından bahsettim. Hepsini de memnuniyetle kabul etti. Şaşıp kaldım ve çaresiz Cenab-ı Hakk&#8217;a yalvarıp: &#8220;Yarabbi, kötülükle emrettiğini bildirdiğin nefs-i emmare bana ibadet ve güzel ameller teklif ediyor. Elbette senin sözün doğrudur. Bana bu sırrı ilham et!&#8221; diyerek dua ettim. Derhal işin iç yüzü açığa kavuştu. Nefsim hep arzusunun hilafına davrandığım mücahedeme nispetle; günde bin defa ölmek yerine bir kere ölüp şehadet mertebesine erişmek, üs kullar arasında ilelebet güzel bir namla anılmanın daha uygun bir iş olacağını düşünüyormuş. Bu yüzden o sene cihada gitmedim. İnziva halinde mücahede ile vakit geçirmeyi seçmeye mecbur oldum.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Ebubekir Vâsıtî Hazretlerinin şu sözleri kulaklara küpe yapılacak değerdedir:</strong></p>
<p>&#8220;Cenab-ı Hak bir fakire yoksulluğundan ötürü yakın olmaz ve bir zenginden zenginli yüzünden uzaklaşmaz. Dünya saraylarının Allah katında değeri olmadığından bunlar vuslat ve ayrılık getirmez. Sen dünya ve ukbayı Hak yolunda serip feda etsen, bu davranışın seni ahadiyet dergâhına ulaştırmaz. Dünya ve ahiretin tümüne malik olsan bu sebeple ulûhiyet kapısından uzaklaşmazsın. Cenab-ı Hakki yakın olan illetsiz yakındır ve uzak olan da sebepsiz uzaktır.</p>
<p><strong>Cenab-ı Hak Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;inde buyurdu:</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın nur vermediği kimsenin nuru olmaz &#8221; (Nûr/40)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Zamanında Bağdat&#8217;ın en âlimi olan İmam Cevzî Hazretleri evinden medreseye gitmekte iken birisinin şu mealde bir kıta söylediğini işitti:</strong></p>
<p>&#8220;Mübarek şaban ayının yirmi günü geçti ve yemeye içmeye engel olan ramazan-ı şerifin gelmesi yaklaştı.Şimdiye kadar gecenin az bir zamanında yiyip içiyorken artık oruç gününe kadar yiyip içmeye devam et.Şarabı ufak kadehle içmeyi bırak! Zira ufak kadehlerle içmeye vakit müsait değil.&#8221;</p>
<p>Bu şiiri işitince vecde gelip derhal işini bıraktı, ağlayıp feryat ederek Mekke-i Mükerreme&#8217;nin yoluna düştü. Ömrünün son nefesine kadar o mübarek beldede ibadet ve taat ile zamanını geçirdi. Cevzî Hazretlerinin dünyayı terk edip ahirete yönelmesine ve ömrünün sonuna dek ibadetle meşgul olmasına bakılırsa bu kıtadan şu manayı çıkardığı anlaşılır:</p>
<p>&#8220;Hayat müddetin sona ermekte ve ahiretin dehşetli günleri yaklaşmaktadır.Öyleyse gecelerin az bir kısmında yaptığın ibadeti güneş doğuncaya kadar devam ettirmen lazım.Ömür sermayesi olan vakit öyle azıcık ibadetlerle saadet kazanmaya elverişli değil.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İkinci Faruk-ı Azam denilmeye değer olan Emevi halifelerinden Ömer Ibn Abdülaziz de kendisine bazı valiler tarafından- &#8220;Benim olduğum beldede nimet o kadar çoğaldı ki, idaremde bulunan ahalinin üzerine şükür zayıflığından korkuyorum.&#8221; diye sunulan bir yazıya şöyle yazarak cevap verdi:</p>
<p>&#8220;Ben seni Cenab-ı Hakk&#8217;ı bilirsin sanıyordum, meğer bilmiyormuşsun. Cenab-ı Hak bir kuluna bir nimeti ihsan edip de o kul hamd ü sena ederse elbette onun hamdi Hakk&#8217;ın nimetinden efdaldir. Eğer bu gerçeği bilmiyorsan Allah&#8217;ın kitabına başvur. Cenab-ı Hak Hazreti Davud ve Süleyman&#8217;ın dilinden ilim ve peygamberlik nimetine: &#8216;Elhamdülillah bizi mü&#8217;min kullarından çoğundan üstün kıldı.&#8217; dediler. Cennete giren mü&#8217;minlerin dilinden: &#8216;Allah&#8217;a hamdolsun ki, sözünde durdu ve cennete bizi varis kıldı buyurmadı mı? Hâlbuki peygamberlikten ve cennete girmekten büyük hangi nimet vardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hadis-i şerifte bildirildiğine göre;Arasat meydanında her kulun gün ve gece saati olan yirmi dört saat, yirmi dört hazine şekline girecek; her biri dünyada iken işlediği güzel amellerin karşılığı olmak üzere nimet, bağış, zevk ve safa ile ağzına kadar dolu olarak görünecektir. Böyle hâzinelere kavuşanlar sevinçlere gark olurken, boşa geçirilen zaman ise nimetten boş olarak ortaya çıkarılınca fevkalade üzüntü ve umutsuzluğa sebep olacaktır.</p>
<p>Cennete girenler zevk ve sevinçlere boğuldukları sırada dünyada güneşin ve ayın doğması gibi, karşılıklı oturdukları yüksek makamlarına ansızın parlak bir ışık vurduğunu görecekler. Nereden geldiğini araştırdıklarında bunun üstlerinde bulunan, yeryüzünü aydınlatan ışıklı gök cisimlerine benzeyen ashab-ı kiramın yüzlerinden yansıdığını anlayacaklar. Onların yükseklerde buraklar üzerinde hızla uçup gittiklerini ve ilâhı huzurla her an nurlandıklarım görünce hallerine imrenip diyecekler ki:</p>
<p>&#8220;Ey din kardeşlerimiz, bu nasıl insaftır? Biz de sizin gibi taat görevlerimizi yerine getirir, Allah&#8217;ın emirlerine karşı gelmekten çekinirdik. Sizin bu yüksekliğe ve üstünlüğe ulaşmanızın sebebi nedir?&#8221;</p>
<p>Bunun üzerine Rab Teâlâ tarafından onlara şöyle cevap verilecek:</p>
<p>Ey kullarım, onlar sizin tok olduğunuzda aç, sizin suya kandığını: da susuz, siz giyinik iken çıplaktı. Siz sessiz kalırken onlar Allahı zikr derlerdi. Siz sevinçli iken, onlar anlaşırlardı. Siz rahat döşeğinizde uyuduğunuz gecelerde onlar namazdalardı. Siz güven içinde günler geçirirken, onlar Allah korkusundan titrerlerdi. Bu yüzden cennetin yüksek makamlarına eriştiler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Süfyan Sevrî Hazretleri dedi ki:</strong> &#8220;İlim ancak takva vesilesi olması için öğrenilir. İlmin diğer şeylerden üstün olması, onunla takva elde edildiği içindir. Eğer bu maksat başkalaşır lebelerinin niyeti ilmi dünyaya vesile yapmak sebebiyle bozulur sa elbette onların amelleri ve ahiret ecirleri bâtıl olur, açıkça hüsranda kalırlar. Zira Cenab-ı Hak şu ayette bildirdi. &#8216;Her kim ameliyle ahiret sevabını isterse, biz onun sevabını artırırız. Her kim dünya metaını murad ederse, biz ona dünyadan mukadder olanı veririz, artık onun için ahirette nasip yoktur.&#8221; (Şûra /20)</p>
<p>Akıllı insan bu fani dünyadan ziyade baki olan âlemle sevinir. O akıl sahibinin bu seçiminin nuru gönlünde parlat ve yüzünde onun müjdesi açıkça görünür.</p>
<p>Dünya dediğimiz bu ibret hayalhanesi, bölünmez cüzlerin birleşmesinden oluşmuş bir hikmet âlemidir. Bu cüzlerin (parçacıkların) her biri daima değişip dururken ve birleşik cüzlerin her an ve saat birbirinden ayrılıp dağılması mümkün iken dünyanın artık tümüyle sonradan yaratıldığında, geçici olduğunda ve her yaratığın da birbirine bağlı özelliklerle meydana geldiğinde şüphe var mıdır? Dünya mademki sebepler ve müsebbipler zincirine bağlı bir geçicilik yurdudur, elbette bu zincirler olmaksızın ileride bir kudret dairesine dönüşeceği bellidir. Bu kudret dairesi de ukba denilen ahiret yurdudur. Fena yani geçicilik dediğimiz şeyde aslında sebepler ve müsebbiplerin birbirine düzenli bağlılığının bozulması demektir. Öyleyse sebeplerin müsebbiplerle olan geçici alakası kaybolup kudret kendini gösterecek, ahiret denilen gerçek durum ortaya çıkacaktır. Bu gerçek yurdun bozulmaktan uzak, daimi bir âlem olacağı tabiîdir. O halde akıl sahibi olgun kişi fani cihanla sevinmez, tersine ondan nefret edip yüz çevirir. Çünkü geçicilikle sevinmek de geçicidir. O da sevindiği şey gibi kaybolacaktır. Bu yüzden aklıselim sahibi kimse, ona asla değer vermez.</p>
<p>Ataullah İskenderi &#8211;  Hikemi Ataiyye Şerhi (Ahmed Mahir Efendi)Sufi Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-hikemi-ataiyye-serhinden-alintilar/">Ataullah İskenderi, Hikemi Ataiyye Şerhinden Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-hikemi-ataiyye-serhinden-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
