<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Altay Cem Meriç | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/altay-cem-meric/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 May 2025 12:27:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Altay Cem Meriç | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>&#8221;İzin Verilmedikçe Peygamberin Evine Girmeyin&#8221;Ahzab Suresi 53.Ayet Üzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/izin-verilmedikce-peygamberin-evine-girmeyinahzab-suresi-53-ayet-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/izin-verilmedikce-peygamberin-evine-girmeyinahzab-suresi-53-ayet-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Mar 2025 19:33:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahzab 53.Ayet]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27691</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Normalde bu seriye ait kitapların bölümlerini yazmadan önce farklı zamanlarda iki ayrı şablon oluşturuyorum. Nihayetinde bu şablonlara bakmaksızın metni yazıyor ve sonra şablonlarımla mu­kayese ederek tekrar düzenliyorum. Düzenleme bittikten sonra başka insanların yorumlarını da görmek için forumlara, makale­lere ve videolara bakıyorum. Sonrasında tamamladığım yazının üzerinde üslup yönünden bir iki düzenleme daha yaptıktan sonra metin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/izin-verilmedikce-peygamberin-evine-girmeyinahzab-suresi-53-ayet-uzerine/">”İzin Verilmedikçe Peygamberin Evine Girmeyin”Ahzab Suresi 53.Ayet Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Normalde bu seriye ait kitapların bölümlerini y<u>azmadan</u> önce farklı zamanlarda iki ayrı şablon oluşturuyorum. Nihayetinde bu şablonlara bakmaksızın metni yazıyor ve sonra şabl<u>onlarımla</u> mu­kayese ederek tekrar düzenliyorum. Düzenleme bittikten sonra başka insanların yorumlarını da görmek için forumlara, makale­lere ve videolara bakıyorum. Sonrasında tamamladığım yazının <em>ü<u>zerinde</u></em> üslup yönünden bir iki düzenleme daha yaptıktan sonra metin nihai şeklini alıyor.</p>
<p>Bu meseleyle ilgili forumlara baktıktan sonra yazıyı o kadar fazla değiştirdim ki başıma böylesi ilk defa geliyor. İnsanların şu­radaki bir paragraflık pasajı bu kadar saçma şekillerde anlayabile­ceğini, Allah Resûlüne hakaret ve suizan etme noktasında bu ka­dar alçaklaşabilmelerini, bunca anlayış kıtlıklarına rağmen Nebi aleyhisselam ile dalga geçme cüretini kendilerinde bulmalarını hazmetmekte zorlanıyorum Sanırım tarihin gördüğü en özgü­venli ve hadsiz ayaktakımı ile karşı karşıyayız*</p>
<p>Her neyse, bu yazı boyunca üslubumun sertleştiği yerleri ma­zur görmenizi rica etmek için böyle bir giriş yapma ihtiyacı his­settim.* Unutulmamalı ki her sözün bir muhatabı vardır.</p>
<p>Âyetin tam metni ve meali şöyledir:</p>
<p>**</p>
<p>&#8220;Ey iman edenler! Size izin verilmedikçe Peygamberin evine girip de yemeğin hazırlanmasını beklemeyin; fakat yemeğe çağı­rıldığınızda girin; yemeğinizi yiyince de dağılın, söze dalıp otur­mayım Bu davranışınız Peygamber&#8217;i rahatsız ediyor, size söyle­meye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arka­sında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resûlullah a eziyet etmeye hak­kınız yoktur, kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlene- mezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır?</p>
<p><strong>itirazlar</strong></p>
<p>Bu âyete dayanarak İslâmî çürüttüklerini düşündükleri şöyle istidlallerde bulunmuşlar:</p>
<p><strong>1-</strong> Muhammed kendi istediği şey olsun diye ayet inmiş gibi göstermiş.*</p>
<p><strong>2-</strong> Bu ayet evrensel değildir. Hani Kur an evrensel bir kitaptı?</p>
<p><strong>3-</strong> Koskoca Tanrı kimin kimin evinde yemek yediği ile mi ilgilenecek?</p>
<p>Pek çok itirazın tamamını üst başlıklara topladığınızda bu üç maddede birleştirilebilir. Her birini tek tek çürüteceğiz.</p>
<p><strong>1-</strong> Muhammed kendi istediği şeyleri âyet olarak yazmış.</p>
<p>Bu iddia aslında Efendimizin kendi çıkarları için nübüvveti kullandığını iddia etmekle ona -hâşâ- sahtekârlık atfetmektedir.» <em>Peygamberliğin İspatı</em> kitabında yaptığımız tasnifin tam olarak içe­risine düşmektedir.» Çok kısa bir biçimde ifade edelim.»</p>
<p>Muhammed aleyhisselam: &#8220;Cebrail benimle iletişim kuruyor. Allah&#8217;ın isteklerini bana bildiriyor.»&#8221;</p>
<p>Bu haber doğru ise ona &#8220;peygamber&#8221; diyoruz.»</p>
<p>Eğer haber gerçeğe uygun değilse bu iki şekilde olabilir:</p>
<p><strong>1.</strong>Muhammed aleyhisselam bu söylediği sözün gerçeğe uygun olmadığının farkında değildir. Bu, akıl sağlığının yerinde olmadığını ve halüsinasyon gördüğünü iddia etmektir.</p>
<p><strong>2.</strong>Muhammed aleyhisselam bu söylediği sözün gerçeğe uygun olmadığının farkındadır.» Bu ise onun kendi kişisel çıkarları için yalan söyleyen bir sahtekâr olduğunu iddia etmektir.</p>
<p>Bu âyetten böyle bir çıkarım yapmak B seçeneğinin doğru ol­duğunu iddia etmektir. <em>Peygamberliğin İspatında</em> B seçeneğini çü­rüten delillere &#8220;samimiyet delilleri&#8221; demiştik.» Yani çıkarları için yalan söyleyen birisinin asla söylemeyeceği sözleri ve yapmayacağı davranışları göstermiştik. Yine o kitabımızda, bu deliller çürütül­meden onun sahtekârlığını iddia etmenin tutarlı olmayacağından bahsederek, &#8220;Biz muhataplarımızın Peygamber efendimizin sa­mimi olmadığını iddia ettikleri delilleri ele alıyoruz. Onlar da bi­zim ortaya koyduğumuz delilleri incelemeliler»&#8221; demiştik.</p>
<p>Bir tarihi şahsiyeti incelerken “O kişi iddiasına inanıyor muydu yoksa bile bile yalan mı söylüyordu?” sorusuna cevap bulacaksak ve maksadımız propaganda yapmak değil hakikati anlamak ise delilleri karşılıklı bir şekilde ele almamız gerekmektedir.</p>
<p>Onlar farkında olsalar da olmasalar da bu iddiaları ile “Samimi değildi, bile bile yalan söylüyordu? demiş oluyorlar. Biz şu an aley­himize görünen bu delile cevap vereceğiz. Oysa onlar “Samimiydi,&#8221; görüşü lehine olan delilleri görmezden geliyorlar. Bu, doğruyu arama iddiası ile uyuşmaz. Heva ehlinin ortak özelliklerinden bi­risi lehlerine olduğunu zannettikleri delilleri sürekli zikretmekle beraber aleyhlerine olan delilleri görmezden gelmeleridir.</p>
<p>Onlar bu âyetten kendilerince “Samimi değildi/yi ispatlamaya çalışıyorlarsa biz “Samimiydi,&#8221; lehine <em>Peygamberliğin ispatında yüz­lerce</em> sayfa delil getirdik. Onların bunun gibi vehimlerini de çürüt­tük* Oysa onlar bizim sayfalarca yazdığımız delillere dokunabilmiş değiller. Bu durum, hakkın kimde olduğuna dair fikir vericidir.</p>
<p><strong>a.Ayetleri Tersine Okumak</strong></p>
<p>Bu âyetten yola çıkarak iddia ettikleri şey, Muhammed aley- hisselamın kendi menfaatine olan ayrıcalıkları âyetmiş gibi ifade ettiğidir. Oysa âyetin çok büyük bir bölümü bırakın bir ayrıcalığı en temel İnsanî görgü kurallarının onun hakkında da geçerli ola­cağını ifade etmektedir. Bu durumu daha kolay tefekkür etmeniz için âyetteki emirlerin tersi hakkında düşünmek faydalı olacaktır,</p>
<ul>
<li>Ey müminler, Peygamberin evine izin almaksızın gire<u>bilirsiniz</u>&#8211;</li>
<li>izinsiz bir şekilde onun evine girip yemeğin hazırlanma­sını bekleyebilirsiniz,</li>
<li>Yemeğe çağırılmasanız da onun evine gidin,</li>
<li>Yemeğinizi yiyince onun evinde oturup söze dalabilirsiniz.</li>
</ul>
<p>Âyette kendisine ayrıcalık getirdiği söylenilen ifadeler yukarıda yazanların zıddıdır. Bunlar zaten her normal insanın sos- yal sınırlarıdır. Kim şahsî hayatında bu sınırların umursanma­dan kendisi ile sosyal ilişkiye girilmesine müsaade ediyor ki, bu bir ayrıcalık olsun? Aramızda &#8220;Benim evime izin almadan her­kes girebilir, izinsiz şekilde evimde yemeği bekleyebilir, istediği kadar evimde oturabilir.” diyebilecek tarzda bir hayatı olan kimse yoktur sanıyorum. Bu kısım anlaşıldıktan sonra âyetteki asıl ki­lit ifâdeye gelelim:</p>
<p><i>*</i></p>
<p>&#8220;Bu davranışınız Peygamber&#8217;i rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez.”</p>
<p>Anam babam ona feda olsun. Şu halde dahi şikâyet etmekten ve insanların kalbini kırmaktan hayâ etmiş. Bunu &#8220;Peygamberlik sayesinde ayrıcalık elde etti.” şeklinde lanse ediyorlar, insan ne garip bir canlı. Normal insanların dahi müsaade etmediği şey­lere bir peygamber olarak tahammül etmesine rağmen, bu anor­mal duruma son verildiğinde bunu ayrıcalık addediyorlar. Yani onlara göre Efendimizin kendisine ayrıcalık sağlamamış olması için yukarıda maddelediğimiz şekliyle âyetlerin zıddı yönde ha­reket edilmesine göz yumması gerekirdi.</p>
<p>Siz onu bir peygamber değil normal bir devlet yönetici olarak görseniz dahi şu beklentinizin ne kadar saçma olduğunu anlar­sınız. Hangi yönetici için böyle bir uyarı yapmaya gerek duyu­lur? Örneğin &#8220;Cumhurbaşkanının evine izinsiz girmeyin.” gibi bir cümle kulağa ne kadar abes geliyor, değil mi?</p>
<p>Bu hale rağmen kendisinin rahatsız olduğuna dair en ufak bir iması dahi ashabın bu konuya dikkat etmesi için yeterli olurdu. Oysa o bunu söylemekten de ima etmekten de hayâ etmişti. Onun ahlakının yüceliği bizi olduğumuz halden utandırıyor. Mesela ben insanlar tarafindan işimden gücümden alıkonulacak olsam bir da­kika bile düşünmeden karşımdakine rahatsızlığımı ifade ederim.</p>
<p>*</p>
<p>Ebû Saîd el-Hudrî şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (sav), ör­tüsüne bürünmüş bir genç kızdan daha hayâlı idi. Hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman bunu yüzünden anlardık.(Buhari,Edeb,72)</p>
<p><strong>b.Efendimize Has Hükümler</strong></p>
<p>Âyette Resûlullaha ayrıcalık sağlayan bir durum olmadığın­dan bahsettik. Peki itiraz edenler neden tüm müminler hakkında geçerli olan bu görgü kurallarının Resûlullah&#8217;a ayrıcalık sağladı­ğım zannediyorlar?</p>
<p>Onları aldatan şey, âyetin Efendimize yönelik bir üslupla hi­tap etmesidir. Zannediyorlar ki Efendimize hitaben gelen âyet ona bir ayrıcalık sağlamaktadır. Âyetin son kısmındaki evlenme yasağı hariç bu âyetin çokça gürültüye sebep olan ilk kısmı Efendimize has hükümler barındırmamaktadır.</p>
<p>Bu hatalı zannın sebebi âyetin sigasının Efendimize dönük olmasıdır dedik. Bu üsluba Kur an dan başka örnekler getirelim:</p>
<p>Örneğin şu âyette korku namazı anlatılmaktadır:</p>
<p>*</p>
<p>&#8220;Savaşta mü&#8217;minler arasında bulunup onlara namaz kıldırdı­ğın zaman, onlardan bir grup silahlarını da yanlarına alarak se­ninle beraber namaza dursunlar? (Nisâ, 4/102)</p>
<p>“ Bu âyetin üslubundan &#8220;Korku namazı sadece Resûlullah mü­zminlerin arasındayken kılınır.&#8221;görüşünü çıkaran bir kişi dahi bil­miyorum» Hitap Nebi aleyhisselama olsa dahi herkes hükmün tüm müminlere şamil olduğunu bilmektedir»</p>
<p>Rabbini sabah akşam içten içe, boyun büküp yalvara yakara, derin bir ürpertiyle ve ancak kendin işitebileceğin bir sesle zik­ret! Sakın gafillerden olma!” (Arâf, 7/205)</p>
<p>Bu âyetin hitabı da Resûlullah a dönüktür» &#8220;İçten bir şekilde dua etmek sadece ona emredilmiştir»” diyecek aklı başında birisi var mıdır?</p>
<p>&#8220;Gündüzün iki tarafında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namazı dosdoğru kıl./* Hûd, 11/114)</p>
<p>Bu âyette hitap Efendimize dönük olduğu için “Namaz kıl­mak sadece ona has bir emirdi»” demek elbette abes olacaktır»</p>
<p>&#8220;Ailene namazı emret» Kendin de onu kılmaya sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz; üstelik seni de biz rızıklandırı- yoruz.” (Tâhâ, 20/132)</p>
<p>Rasûlüm! Sen onların alay ve inkâr dolu sözlerine sabret!” (Tâhâ, 20/130)</p>
<p>Rasulüm! Sana kitaptan ne vahyediliyorsa onu okuyup baş­kalarına da anlat. Namazı da dosdoğru kıl!&#8221; (Ankebût, 29/45)</p>
<p>Bu üslup Kuran da oldukça yaygındır. Örnek sayısı yüzleri bu­labilir. Bu âyetlerin tüm Müslümanlar hakkında geçerli olduğu ancak hitabın Nebi aleyhisselama dönük olduğu ortadadır. Algısı açık olanlara bu kadarı kâfi gelecektir.</p>
<p>Şimdi eğer muarızlarımız tutarlı olacaklarsa, eğer maksat doğ­ruydu tespit etmekse adab-ı muaşeret öğreten bu âyetten &#8220;Hitap kendisine dönük olduğu için ayrıcalık devşirmiş, demek ki bile bile yalan söylüyordu? çıkarımı yapıyorlarsa, hüküm ve emir bil­diren bu âyetlerden de &#8220;Hitap kendisine dönük olduğu için diğer müminleri mükellef kılmadığı şeylerle kendisini yükümlü kılmış, demek ki samimiydi? çıkarımını yapmaları lazım.</p>
<p>Elbette bu yorumlama şekli hatalıdır. Ancak bu hatalı yorum­lama şeklini seçiyorlarsa “Sadece kendisini namaz ve dua gibi şey­lerle mükellef kılmış, o halde samimidir? demeleri gerekiyordu. Bunu söyleyerek işaret etmek istediğim nokta şu ki, bunlar sa­dece bilişsel olarak yetersiz değiller. Zira sadece bilişsel yetersiz­likten ötürü bu yorumu yapıyor olsalar tersini de yapmaları ge­rekirdi. Oysa onlar Nebi aleyhisselama saldırabilecekleri zaman bu yorumlama metodunu tercih ediyor, aleyhlerine delil olacağı zaman kendi metodlarını görmezden geliyorlar. Bu ise sadece bi­lişsel yetersizlik değil kötü niyettir.</p>
<p>Anlamak bir zekâ işinden çok bir ahlak meselesidir. Düşünmenin de ahlakı vardır.</p>
<p>Aksine bir delil olmadıkça Kuran da Nebi aleyhisselama hi­tapla nazil olan âyetler tüm ümmete emirdir. Bu yüzden sadece Nebi aleyhisselama has hükümler özel ifadelerle vurgulanır:</p>
<p>&#8220;Gecenin bir kısmında uyanıp sana mahsus bir ibâdet olmak üzere teheccüd namazı kıl.» Böyle yaptığın takdirde umulur ki Rabbin seni Makâm-ı Mahmûd a eriştirir/&#8217; (îsrâ, 17/79)</p>
<p>Bu âyet Efendimize gece namazını farz kılmıştın O da ömrü boyunca gece uykusundan uyanarak bu namazı kılmıştın Elbette bu büyük bir samimiyet delilidir» Ancak burada göstermek iste­diğimiz şey &#8216;sadece ona has olan emir&#8217;de vurgunun netliğidir» yani &#8216;sana mahsus bir nafile olarak&#8221;»</p>
<p><strong>c.Bir Samimiyet Delili ile inceleme</strong></p>
<p>Muarızımız bu iddiası ile Efendimizin (hâşâ) bile bile yalan söyleyen bir sahtekâr olduğunu iddia ediyorsa, biz şu an onun bu iddiasına nasıl cevap veriyorsak o da bizim samimiyet delilleri­mize cevap vermelidir.» Bu delilleri uzun uzadıya serdetmek zordur zira kısa bir özeti dahi <em>Peygamberliğin ispatında,</em> sayfalara almıştır.</p>
<p>Ancak bir örnekle gösterelim. Eğer o kendi çıkarları için bile bile yalan söyleyen bir sahtekâr ise ve nübüvveti onun çıkarları üze­rinden gerekçelendireceklerse, yukarıda yazdığımız gece nama­zını ümmetine farz kılmaksızın sadece kendisine farz kılmaktan Efendimiz nasıl bir çıkar elde etmiştir? Ömrü boyunca her gece uyanıp çok uzun namazlar kılmıştın Hangi çıkar için?</p>
<p>Evinde fazla oturan misafirlerinden rahatsız olduğu için âyet uyduracak kadar nefsine düşkün birisi ise neden gece namazları konusunda kendi keyfi aleyhine âyet uydurmuş olsun? Akşam evinizde uzun oturan misafirler mi sizi daha fazla yorar yoksa her gece 3-4 civarında uyanıp bir iki saat boyunca namaz kılmak mı? ilki konusunda nefsi için âyet uyduran birinin ikinci zorluğu kendine yüklemek için âyet uydurmasının gerekçesi ne olabilir?</p>
<p>Şu itirazın tek bir samimiyet delili ile ne hale geldiğini görü­yorsunuz. Yüzlerce ve belki binlerce samimiyet delili öne sürüle- bilecek bir nübüvvet iddiasını şöyle pespaye bir çıkarımla meseleyi sahtekarlık ve yalancılık” derekesine indirmeye çalışmayı sadece algı zayıflığı olarak adlandırmak mümkün değildir. Onlar sami­miyet delillerini görmezden gelirken söylenti oluşturabileceklerini zannettikleri hususlar üzerinde nasıl da ittifak ediyorlar. Allah ne cenneti ne de cehennemi boşuna yaratmıştır.</p>
<p><strong>2- Bu âyet evrensel değildir.</strong></p>
<p>Hani Kur an evrensel bir kitaptı?</p>
<p>Âyetle ilgili olarak getirilen ikinci bir itiraz da âyetin evren­sel bulunmayışıdır. Az önce Efendimize hitapla gelen emirlerin aksine delil olmadıkça ümmeti için de emir olduğundan bahset­miştik. Bu âyette onun şahsı üzerinden Rabbimizin buyurduğu adab-ı muaşeret kuralları zaten evrenseldir.</p>
<p>&#8216;İnsanları rahatsız etmeyin. İzin almadan mahrem alanlarına girmeyin. Kendinizi kovdurtana kadar onların evlerini işgal eder­cesine misafirlikleri uzatmayın.” Bunların evrensel adab-ı muaşe­ret kuralları olduğunu fark etmek zor değildir.</p>
<p>Kendi hayatımızdan örnek vermek gerekirse, toplum içerisinde nispeten tanınmamıza karşın ne mukabili bulunmaz bir insanla­rız ne de bir Peygamber aleyhisselam gibi her derdinde kapımızı çalan insanlar var. Oysa bu durumda dahi adab-ı muaşerete dair muzdarip olduğumuz şeyler var.</p>
<p>En basiti, telefon numaramızın başka insanlara izinsiz verilmesi çok büyük meşakkate sebebiyet veriyor. Günde neredeyse 20-30 telefon araması alıyoruz. Bunun en az 10-15 tanesi tanımadığı­mız numaralar. Bu şu demek, bölünmeden konsantre bir şekilde yarım saat çalışabilmek bile imkânsız hâle geliyor. Tam odakla­nıp okuduğunuz ya da yazdığınız bir anda telefonun ucunda hiç tanımadığınız birinin meramım dinliyorsunuz. Tüm dikkatinizi ona vermezseniz de kalbi kırılıyor, &#8220;Şu an meşgulüm, neden mü­saade almadan beni arıyorsunuz?&#8221; derseniz gıyabınızda &#8220;Amma da havalıymış/&#8217; deniliyor» Ona odaklanırsanız bu sefer de önceki odağınızdan tamamen kopmuş oluyorsunuz»</p>
<p>Başta söylediğimiz gibi biz muadili bulunmaz insanlar değiliz» Oysa bir peygamber muadili olmayan insandır» Bir peygamberin ümmeti ona her meseleyi danışabilmeyi güzel görür» Telefonla konuşmak ise evine izinsiz girilmesinden çok daha hafif bir <em>şey&#8217;</em>dir» Bu yüzden söz konusu âyette Nebi aleyhisselam hakkındaki şu ifâde beni hayrete düşürüyor:</p>
<p>“Bu davranışınız Peygamber i rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez»&#8221;</p>
<p>Ne yüce bir ahlak, ne yüksek bir tahammül seviyesi»»»</p>
<p>O halde çıkarılan evrensel hükümlere işaret edelim</p>
<p><strong>1»</strong> insanların kalbini kırmamak için bazı eziyetlerine taham­mül etmek güzel ahlaktır. Nebi aleyhisselamın âyet inene kadarki tavrı bunu göstermiştir.» Âyet nazil olmasaydı bu durumdan haberdar olmazdık»</p>
<p><strong>2»</strong> Toplumda görünür insanlara muamelede daha dikkatli ol­mak önemlidir.» Normal insanlarla birebir ilişkilerde yıp­ratıcı olmayacak davranışlar, böyle kişilerle ilişki kurarken dayanılmaz zorluklar oluşturabilir» Zira çok sayıda insanla muhatap oldukları için ufak zorlukların aşındırıcılığı onla­rın hayatında biriken bir etkiye yol açabilir.</p>
<p><strong>3*</strong> İnsanların mahrem alanlarına giriş ve çıkışta empatiyi esas kılmak gereklidir» Bu dikkatli olunması gereken bir alandır.»</p>
<p><strong>4»</strong> Kişilerin mahrem alanlarına izinsiz girmek uygun değildir.*</p>
<p><strong>5»</strong> Birinci maddede anlatılan ahlaka sahip insanların iyi niyetleri, onların düşüncesizce hırpalanmaları sonucunu vermemelidir.»</p>
<p>Aynı sorunun bir alt başlığı olarak da şu söylenmektedir: Peygamber de eşleri de vefat etti. Bu âyette ise müminlerin Peygamber&#8217;in eşleri ile evlenmesi yasaklanmıştır. Bu hükmün bi­zim için evrensel bir anlamı var mı?”</p>
<p>Aslında evrensellik itirazları her zaman zayıf itirazlardır. İnsan her tikelden tümel özellikler çıkarabilen bir zihin yapısına sahip­tir. Tarihin bir anında var olan herhangi bir ağaçla ilgili yazılar­dan da tümel sonuçlar çıkarılabilir. O ağaç şu an hiçbir şekilde var olmasaydı dahi bu mümkün olurdu. O ağaçtan “ağaçlar” so­yutlaması altında kesinlikle tümel sonuçlar çıkarılabilir. Bu dinle alakalı bir şey de değildir. İnsan zihni doğası gereği soyutlama ve tümele ulaşmaya meyyal bir varlıktır.</p>
<p>“Hani nerede evrensellik?” tarzı sorular genellikle zihni ka­biliyeti pek iç açıcı olmayan insanların “Ben soyutlayamıyorum, ben tümele ulaşamıyorum, o halde tümel yoktur.” demesi ile or­taya çıkar.</p>
<p>Yine Ahzâb suresinin 6. âyetinde Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>“Peygamber müminlere kendilerinden daha evladır, peygam­berin eşleri de müminlerin anneleridir.”</p>
<p>Dolayısıyla Peygamber eşleri ile evlenme yasağı zaten onların “müminlerin anneleri” olmaları ile ilişkilidir. O halde bu durum­dan fıkhedecek olsak hangi hikmetleri tespit edebiliriz?</p>
<p><strong>1.</strong>Şia ve Hz. Aişe annemiz. Bilindiği üzere Şia bugün oldukça kalabalık bir güruhtur. Onların tarihte Hz. Âişe annemize zina iftirası attıkları ise malumdur. Bu iftirayı şu anda sa­hiplenmiyorlar. Zira hem ifk hadisesi üzerine inen âyetler hem de Müslümanların Efendimizin eşlerini anneleri ola­rak görmeleri onlara tepkinin ölçüsüz boyutlara ulaşmasına sebebiyet vermektedir. O halele bu âyetlerden bugün önemli sonuçlar çıkıyor mu? Evet.</p>
<p><strong>2.</strong> Efendimizin eşlerinin annelerimiz olması sünnetin öğrenilmesi konusunda oldukça kritik önemi haizdir.* Efendimizin aile hayatının bilinmesinin, aile ile ilgili hükümler açısından önemi açıktır. Eğer Efendimizin eşleri namahremlik sebebi ile bu bilgileri sahabelere aktaramasaydı pek çok bilgi bize ulaşmazdı.Risâletin amacı ilahi bir kaynakla <em>neyin</em> doğru neyin yanlış olduğunu öğretmek ise ve bu bilginin ulaşması için hane halkından gelecek bilgi akışı önemliyse bu hüküm risâletin maksadını tamamlamaktadır.* Doktor gönderdiğiniz bir beldeye, onun doktorluğunu icra edeceği ortamı sağlamak doktor göndermek kadar önemlidir.* Risâleti göndermenin gayesi mesajı ulaştırmak ise mesajı ulaştırmanın bir cüzü de bu hükümdür* O halde bu âyetlerden bugüne tesir eden önemli sonuçlar çıkıyor mu? Evet.</p>
<p><strong>3*</strong> Efendimizin vefatı akabinde onun eşleri ile evlenenler mu­hakkak büyük bir siyasi güç devşirirdi.* Onlar böyle bir şeyi istemeseler dahi soylarından gelenlere dahi bu konuda hak iddia etme gerekçesi verilmiş olurdu.* “Nübüvvetin devamı” gibi cılız iddialar çok daha ğüçlenebilirdi.* Bu durumun eski toplumlardaki yeri malumdur.* Bunu engellemek maksadı güdüldüğü açıktır*</p>
<p><strong>4.*</strong> Nebi aleyhisselamın ailesine hürmetin korunması Nebiye I hürmetin korunması anlamına gelir. Tarihte bunun çok k önemli fonksiyonları olmuştur* Mesela Müslümanların birbirleriyle savaştığı ilk savaş olan Cemel Savaşında Hz Ali ganimet toplanmasına, kaçanların takip edilmesine ve esir alınmasına müsaade etmemiştir* Ordusunda homurtular yükselince Âişeyi kim kendisine esir olarak alacak?” h diyerek onların utanmasını sağlamıştır. Zira Müslümanlar arasındaki savaşlarda ganimet toplamak ya da esir almak olacak iş değildir. Oysa ordu savaşmıştır ve bu durumdan dolayı tepkilidir. Hz, Ali ise “Müminlerin annesini esir al­maya utanmayacak mısınız? anlamına gelen bir sözle or­dusunu yatıştırmıştır. Bu hürmeti sağlayan, bu âyetlerdir.</p>
<p><strong>5.</strong>Nebi aleyhisselam&#8217;ın eşlerine karşı hürmetsizliğin bir di­ğer sosyolojik sonucu da bu hürmetsizliği yapanlar aley­hine oluşacak olan nihayetsiz kindir. Zaten eğer müminler peygamberlerinin eşlerine olan hürmetsizliği umursamaz hale gelselerdi bu peygamberlerine de hürmetlerinin ol­madığı yönünde yorumlanırdı. Her halükârda burada Peygamberin eşlerine olan hürmetin korunması önemli bir sosyolojik meseledir.</p>
<p>Bu beş gerekçeden sadece bir tanesi dahi “Bu âyette evrensel bir hüküm yoktur/’ iddiasını çürütmek için yeterlidir. Çıkarılabilecek hükümlerin sayısı arttırılabilir. Ancak bu kadarı anlamak iste­yenlere yeter.</p>
<p>Geriye sadece Peygamber aleyhisselamın eşleri ile perde arka­sından konuşulması hükmü kalıyor. Bu, Efendimize has bir âyet-i celile midir? Bu da doğru değil. Efendimizin eşlerinin evleri mes­cide bakan odalar şeklindeydi. Bu evler tek odadan oluşuyordu. Yani annelerimizin gün içerisinde farklı yerlerde oturdukları bir­den fazla odadan müteşekkil evler değildi. Âyet-i celiledeki perde ise evin kapısına asılan perdedir. Bir nevi kapı fonksiyonu görmek­tedir. Zira zaten odada başka bir bölme yoktu. “Kapının girişine asılan perdenin arkasından konuşun.” yani kaba tabirle “Odanın içerisine dalmayın.” demektir. Dolayısıyla buradaki perde gerisin­den konuşma emrinin tekid edilmesi “Evlere izinsiz girmeyin.” emri ile zaten ilintilidir. Bu da herkes için geçerli bir hükümdür. O hükmün evrenselliğinden bahsedildikten sonra burayı tekrar açıklamaya hacet yoktur.</p>
<p>Anadolu&#8217;da çok odalı evler olmasına rağmen evin dış kapı gi­rdine perde asıldığı görülmektedir. Zira ev halidir, kadının elbi­sesi müsait olmayabilir. Dışardan evin içerisinin görünmesi mah­remiyete uygun olmayacaktır. Ayrıca bir evin içerisinde kadın ve erkek baş başa kaldığında laf söz olur. Ifk hadisesinde kervanın Hz. Aişeyi unutması gibi bir zaruret halinde bile münafıkların kopardığı yaygara ortadadır. Hiçbir zaruret hali olmadan bir ka­dın ve erkek baş başa kaldığında fitne çıkması ihtimali çok daha güçlüdür. Zaten sure içerisinde Ifk hadisesine de değinilmekte ve bu hususlarla ilgili ahlakî düzenlemeler yapılmaktadır.</p>
<p>Hâsıl-ı kelâm, buradaki emir de Efendimize has değildir. Tüm mümin kadınlar ve erkekler için geçerlidir. Bir evin içerisinde bir­birine namahrem olan bir erkek ve kadının baş başa kalması bu sebeple doğru bulunmamıştın</p>
<p><strong>3- Koskoca Tanrı bundan mı bahsedecek?</strong></p>
<p>Bu çok sık kullanılan hatalı bir ifadedir. &#8216;Evreni ve falan falan yıldızları yaratan bir tanrı Muhammed &#8216;in evine gelen misafirlerle ilgili mi konuşacak?&#8221; gibi retorik sosuna bulandırılarak da sorulur.</p>
<p>Bir video görmüştüm zamanında, insanın gözbebeğine zoom atan bir kamera giderek uzaklaşıyor. Dünyayı, galaksileri göste­recek kadar yavaş yavaş uzaklaşıyor. Bu videonun altına Tüm bunları yaratan tanrı falan hükme mi kafayı takmış olacak?&#8221; gibi yorumlar yazılmıştı.</p>
<p>Bu .çeşit bir akıl yürütme (!) aslında nadir değildir. &#8216;İnsan, kâinata nispetle küçük ve değersiz bir yapıdır.&#8221; çıkarımına daya­nıyor. Bu itirazın varsayımlarını birazdan çıkaracağım ancak sa- dece edebî zaviyeden konuşacak olsaydık dahi bu sözlerin makul olmadığını gösterebilirdik.</p>
<p>Pascal&#8217;ın <em>Fragmanlar</em> inda geçen bir pasaj anımsıyorum: &#8220;insan sonsuz büyüğe nispetle sonsuz küçük, sonsuz küçüğe nispetle sonsuz büyüktür?</p>
<p>Burada hacim ve büyüklük elbette delil olamaz.* Fakat tam tersi bir video da olabilirdi. Madde altı en küçük parçacıktan zoom out yapan bir kamera insanda son bulabilirdi.* Aynen insanda başla­yan bir kameranın galaksilerde son bulması gibi. Videonun üze­rine şu yazılabilirdi: &#8220;Canlı halde olması için bu nesnelerin çalış­tığı insan başıboş bırakılmış olabilir mi?”</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222907.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-27740 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222907-300x289.jpg" alt="" width="357" height="344" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222907-300x289.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222907-1024x986.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222907-768x739.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222907-1536x1479.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222907-2048x1972.jpg 2048w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222907-600x578.jpg 600w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a></p>
<p>Bu ufak tefekkürden sonra &#8220;Allah bununla uğraşmaktan yü­cedir?’ gibi bir akıl yürütme yapan birisinin öncelikle, Allah&#8217;ın uğraşması uygun düşen ve düşmeyen şeyler ayrımını yapması la­zımdır.Elbette bu itirazı öne sürenlerin kafasında temellendiril­miş böyle bir tasnif olmadığı açıktır. Genellikle &#8220;Ben Allah olsam bununla uğraşmazdım.&#8217; diyor gibidirler, Böyle bir mukayese de batıldır. Zira bu kişi hiçbir zaman &#8220;Allah olmak&#8221;lık gibi bir şeyi tecrübe etmedi, tecrübe edene de denk gelmedi, bu konuyla ilgili salt aklî bir istidlali de yok. Burada kurmaya çalıştığı kıyas boş bir lakırdıdan ibarettir.</p>
<p>Yani felsefî ya da dinî bir delil getirme olmadığına göre ko­nuşan salt hevadır. Bir temenninin kanun gibi ortaya atılmasıdır, Allah nolur böyle işlerle uğraşmasın,&#8221; gibi heva tabanlı bir cüm­leyi &#8220;Allah böyle işlerle uğraşmaz,&#8221; gibi felsefî bir cila ile sunmak abesle iştigaldir.</p>
<p>Ayrıca âyetin ahlakî düsturlar ile ilişkisini göstermemizden sonra bu itiraz &#8220;Allah insanların ahlakı ve edebi ile ilgilenmemeli, demek gibi oluyor. Doğal sonucu Allah m Allah olması için in­sanlara ahlakî hükümler göndermemeli, demek gibidir. Bunu da heva ile ilişkilendirmek zor değildir.</p>
<p>Her ne kadar görüşün lazımlarını okusak dahi pek çok kişi kendi görüşünün lazımlarını bilmemektedir. Safsataların en yay­gın biçimleri bu yüzden sözlerin lazımlarını ve altlarında gömülü varsayımları okuyamayan insanları manipüle eder.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p><strong>1.</strong> Âyetteki hükümlerde Nebi aleyhisselama ayrıcalık addedi­lecek bir durum yoktur. Neredeyse tamamı asgari düzeyde İnsanî saygının gerekleri olan emirlerdir. Zaten âyeti bah­settiğimiz gibi tersten okuduğunuzda ne kadar garip dur­duğunu kolayca fark edersiniz.</p>
<p><strong>2.</strong>Efendimizin bu duruma dahi tahammül etmesi onun yüce ahlakına ikincil bir delil olmaktadır.</p>
<p><strong>3.</strong>Onun keyfî için âyet uydurduğunu iddia edenler samimiyet delillerini çürütmek zorundadır. Zira bu âyetten yola çıkarak onun (hâşâ) &#8220;farkında olarak yalan söylediği’ni iddia etmekteler. Biz onların bu delilini nasıl çürüttüysek, onlar da bizim delillerimizi çûrütmeliler. Onlar bu delili kullanarak Nebi aleyhisselamı samimiyet yönünden tah­lil ediyorsalar aleyhlerindeki delillere de bakmalılar. Aksi halde bu iddiayı öne sürmeleri salt bir heva peşinde olduk­larını gösterecektir.</p>
<p><strong>4.</strong>Kuranda Nebi aleyhisselama hitapla gelen âyetlerin tek muhatabının Efendimiz olmadığı çok açıktır.</p>
<p><strong>5.</strong>Bu âyet üzerinden evrensel hüküm çıkarılamayacağına dair itirazlar aleyhine, âyetin her cüzünden çıkarılan bir­den fazla evrensel hüküm gösterildi. Bir tanesi dahi bu id­dianın batıl olması için yeterlidir.</p>
<p><strong>6.</strong>“Koskoca Tanrı bununla mı uğraşacak?” sözü vehimden oluşan ve delillendirilmemiş bir iddiadır. Bu anlamı ile de- lillendirilmiş bir karşı cevabı hak etmez.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Muhtelif 2,syf:137-153</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/izin-verilmedikce-peygamberin-evine-girmeyinahzab-suresi-53-ayet-uzerine/">”İzin Verilmedikçe Peygamberin Evine Girmeyin”Ahzab Suresi 53.Ayet Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/izin-verilmedikce-peygamberin-evine-girmeyinahzab-suresi-53-ayet-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezhepler Neden Var?Dinde Tek Doğru Yok Mudur?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-neden-vardinde-tek-dogru-yok-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-neden-vardinde-tek-dogru-yok-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Mar 2025 19:31:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep neden var]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27732</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Oldukça sık sorulan, dindarların dahi zihninde yer eden bir meseledir bu mezhep meselesi. Din çürütme sadedinde çok kul­lanılmasa dahi din çürüttüğü zannedilen&#8221; sorulara cevap verildi­ğinde destekleyici bir argüman gibi öne sürülmektedir. Örneğin itirazcı dini çürüttüğünü iddia ettiği bir yorumu esas alır. Siz başka bir yoruma gittiğinizde ya da başka bir yorumu öne çıkar­dığınızda &#8216;İşinize [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-neden-vardinde-tek-dogru-yok-mudur/">Mezhepler Neden Var?Dinde Tek Doğru Yok Mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Oldukça sık sorulan, dindarların dahi zihninde yer eden bir meseledir bu mezhep meselesi. Din çürütme sadedinde çok kul­lanılmasa dahi din çürüttüğü zannedilen&#8221; sorulara cevap verildi­ğinde destekleyici bir argüman gibi öne sürülmektedir. Örneğin itirazcı dini çürüttüğünü iddia ettiği bir yorumu esas alır. Siz başka bir yoruma gittiğinizde ya da başka bir yorumu öne çıkar­dığınızda &#8216;İşinize gelmeyince bin tane yorum buluyorsunuz. Bu ne biçim bir din, tek bir görüş etrafında birleşmiyor.&#8221; minvalinde cümlelerle verdiğiniz cevabı zayıflatmak için uğraşır. Elbette bu retorik bir hamledir ve felsefi açıdan ciddi bir anlam İfade etmez. Bu durumu <em>Muhtelifi</em> kitabında &#8220;Bir din nasıl çürütülür?” başlığı altında ele almıştık. Biz şimdi bu sorunun çeşitlerini ve bu soruyu ortaya çıkaran durumları tahlil etmeye başlayalım.</p>
<p>“Mezhepler olmasın/olmamalıydı.&#8221;</p>
<p>Bir kesim Müslümanlar ve bir kesim gayrimüslimler arasında yaygın bir söylemdir.</p>
<p>Şimdi biz bu kişilere &#8220;Hayır, bizce mezhepler olmalı? desek sadece bu sözümüzle dahi ilgili itirazı çürütmüş olabiliriz. Zira biz &#8220;mezhepler olmalı* dediğimizde onlar &#8216;mezhepler olmamalı” demektedir. Yani &#8220;mezhepler olsun mu olmasın mı” konusunda, iki mezhebe bölünmüş olmaktayız. Mezhepler olmamalı mezhebi, bizim &#8220;mezhepler olmalı” görüşünü savunabilmemizi zor kullana­rak engellemeyecekse iki mezhepten birisi olmaya mahkumdur. Bizim görüşlerimizi savunabilmemize müsaade edilmesi onla­rın &#8220;Bu konuda iki mezhep olabilir.” demesi anlamına gelecektir. Tutarlı olmaları ve bu konuda tek mezhep oluşturmaları için ya görüşlerinden dönmeleri ya bizim bu şekilde düşünmemizi engel­lemeleri ya da zor yoluyla bizi susturmaları gerekecektir. Zira dü­şünen insanlar farklı anlayacak ve hür insanlar anladıklarını ifade edecektir. Bu da doğal olarak mezhepleşme anlamına gelecektir.</p>
<p>Peki İslam toplumları bugün neden mezheplerin gerekliliğini sorgulamaya başlamıştır? Bu soruyu bölümün sonunda karşılaş­tırmalı bir kültür tarihi anlatısı üzerinden açıklayacağız. Şimdilik bu kısımda baskı kurularak farklı düşüncelerin ifade edilmesini engellemeden “farklı mezheplerin oluşmasının engellenemeyece­ğinin fark edilmesi yeterlidir.</p>
<p><strong>Mezhep Meselesinde Yanlış Anlaşılan Bazı Noktalar</strong></p>
<p>İslâm da mezhepler” denildiğinde akla sadece Hanefîlik, Şafiîlik gibi fıkıh mezheplerinin geliyor olması hatalıdır. İnanç esasları ve hatta ahlak literatüründe dahi mezheplerden bahset­mek gayet mümkündür. Çok geniş bir düşünce hürriyeti sağla­yan İslam, her branşta ekolleşmeye müsaade etmiştir. Lügatte bile Basra ekolü ve Küfe ekolü biçiminde farklı ekoller vardır.</p>
<p>Bir diğer mesele mezhep tabirine çok bütünlüklü ve kristalize anlamlar yüklememizdir. Örneğin Hanefî mezhebi denilen bir bü­tün ve ondan farklı üç tane daha bütün olduğu zannı tam olarak doğru değildir. Hanefî mezhebi kendi içerisinde oldukça değişik görüşlere ve hatta ekolleşmelere sahip bir mezheptir. Sonraki dö­nem Hanefîliği (müteahhir) ile ilk dönem Hanefîliği (mütekad- dim) arasında farklar olduğu gibi, ilk dönemde Cessâs Hanefîliği ile Tahâvı Hanefiliği arasında da önemli farklar vardır. Bunlar eh­line malumdur. Her mezhep içerisinde alt ekoller, alt ekoller içe­risinde farklı görüşlerde âlimler vardır. Denilebilir ki tüm görüş­leri birbirinin aynısı olan iki âlim bulmak neredeyse imkânsızdır.</p>
<p>Peki durum böyleyse neden mezhep dediğimiz sistematik bü­tünler üzerinden konuşmayı tercih ediyoruz? İşin aslı burada ol­dukça didaktik bir nokta vardır. Yani bu isimlendirme ve şab­lonlar ilim öğrenen talebenin kolay ilim tahsil etmesini sağlayan genellemelerdir. Genellemeler elbette büyük oranda doğru olur­lar, Ancak hakikati her bir ayrıntısı ile de temsil etmezler. Bu du­rum tüm ilim dallarında böyledir. Örneğin yapılan hiçbir ‘bilim tanımı bilimin tüm detaylarını ihata edemez. Tanımlar &#8220;bilim* denilen şeyle &#8220;bilim olmayan” şeyler arasındaki farklara vurgu ya­parlar ancak Zihinlerde genel bir şablon oluşturmak açısından fay<u>dalıdırlar</u>. Fakat bilim denildiğinde, o başlığın altında kalan her şeyin tamamen aynı olduğunu göstermezler. Örneğin biyoloji, bi­lim olmak açısından bilimdir. Ama fizik gibi bir bilim midir? Ya da fiziğin alt dallarında optik ve kuvvete dair çalışmalar gerçek­ten tam olarak aynı mantıkla mı icra edilmektedir? Bunlar detay­lara inildikçe kompleksleşen ve farklılaşan alt dallardır.</p>
<p>Yine bir başka sık rastlanan hata, özellikle fıkıh konusunda mezhebin fetva kitaplarında temsil edildiğini zannetmektir, ilimden anlayan insanlar &#8220;Hanefîyim,” dediklerinde &#8220;Hanefî mezhebinin usulünü (metodolojisini, metin anlama ve fetva çıkarma yönte­mini) ’* genel olarak benimsediklerini kastederler. Bu kişiler aynı yöntemi kullanarak farklı sonuçlara ulaşabilirler. Örneğin Ebû. Yûsuf ya da İmam Muhammed, İmâm-ı Âzam ile yaklaşık olarak aynı usulü benimsemelerine rağmen pek çok fetvada ondan ay­rışmışlardır.* Yani bir usulü kabul etmek o usulü kabul edenlerin hepsiyle aynı sonuçlara ulaşmayı gerektirmez.*</p>
<p>Bu tanımlamalardan sonra usul ve füru ile kastedilenin ne ol­duğunu incelemek gerekecektir* Bunu kolay bir örnek üzerinden yapmak faydalı olacaktır.</p>
<p><strong>Usul ve Füru Farkı</strong></p>
<p>Çok basit ve pek çok yerde kullanılabilecek bir örnekle Islami ilimlerdeki usul ve füru, ağaç ve meyveye benzetilebilir. Füru meyve ise usul ağaçtır, Füru ile kastedilen şey bir fetva, bir hadi­sin sıhhati, bir ahlaki kaidenin tespiti olabilir. Yani tikel sonuca füru denir. Usul ise bir fetvanın verilmesini sağlayan yorum me­todu, bir hadisin sahih olduğunu söylettiren kriterler, bir ahlaki kaidenin tespitine yarayan felsefî algıdır.* Dolayısıyla usul ilimleri, birden fazla füruya tesir eden soyut meselelerdir. Füru, somut ve kolay anlaşılır tikeller hakkında iken, usul fiiruda tikel hakkında o şekilde konuşulmasını gerektiren soyut ve külli ana esaslardır.</p>
<p>Usul ilimleri de iki kademede düşünülebilir: fıkıh usulü ve usulü’d-dîn (kelam), Kelamî kanaatler fıkıh usulünü etkilemekte ağacın kökleri gibidir.* Farklı bir kelam telakkisi, farklı bir fıkıh usulünü, farklı bir fıkıh usulü ise güncel dünyadaki meselelerin farklı anlaşılmasını sağlayacaktır.*</p>
<p>insanlar genellikle gözlerinin önündeki basit meseleler hak­kında konuşmayı severler. Oysa asıl akıl yürütme o basit mese­leler hakkındaki varsayımlar üzerine düşünmektir. Her mesele hakkındaki kanaatlerimizde farklı “Kuranı anlama yöntemleri&#8221; gömülüdür. Kur anı anlama yöntemimiz “Kur anı nasıl bir Allah indirdi?&#8221; sorusuyla elbette ilişkilidir. Nihayetinde bir tikele ha­ram ya da farz demek “Allah bunun yapılmasından razı olur ya da razı olmaz&#8221; demektir.* Bu noktada Nasıl bir Allah hakkında konuşuyoruz?” sorusu temel teşkil etmektedir. Bu soruyla bera­ber konuştuğumuz konu bir anda fıkhın değil kelamın konusu olur. Dinî tartışmaların hepsinde konu soyutlaştıkça, tümele gidil- dikçe kendimizi usul ve kelam konuşurken buluruz» Uygulamalı bir örnek vermek gerekirse:</p>
<p>A1: Bir Müslüman elbisesinin yırtıldığının farkında olmayan bir adamı, onu mahcup etmeksizin durumdan haberdar etmelidir.»</p>
<p>B: Neden?</p>
<p>A2: Çünkü bu bir iyiliktir. İslam iyiliği emretmiştir.</p>
<p>B: İslam&#8217;ın iyiliği emrettiğini nereden çıkardın?</p>
<p>A3: Çünkü Resûlullah böyle yapmıştır/emretmiştir.</p>
<p>B: Resûlullah&#8217;ın yaptıklarının iyi ve güzel olduğunu ve ona uy­mamız gerektiğini nereden öğreniyoruz?</p>
<p>A4: Bunu Kur andan öğreniyoruz.</p>
<p>B: Peki Kurana itaat etmemiz gerektiğini nereden biliyoruz?</p>
<p>A5: (Burada Kuranın içerisine atıf yapmak döngüsellik ve mantık hatası olur.) Çünkü Kuran Allah ın emirlerini bildirir. O Allah&#8217;tan gelen bir kitaptır.</p>
<p>B: Bunu nereden biliyoruz?</p>
<p>A6: (Şu an bir nübüvvet ispatı yapması gerekmektedir.)</p>
<p>B: Peki Allah&#8217;ın varlığım nereden biliyoruz?</p>
<p>A7: (Şu an bir tanrı ispatı yapması gerekmektedir.)</p>
<p>Çok basit bir ahlaki yargının en temel dinî meselelere götü­rülmesi yaklaşık bu şekilde olur. A1 cümlesi kurulduğunda as­lında A7 cümlesi onun içerisinde gömülü bir varsayımdır. Bu el­bette çok az girift hale getirilmiş basit bir akıl yürütme sırasıdır. Normalde meseleler çok daha karışık olmaya müsaittir. Örneğin A2 cümlesine &#8220;Bunun bir iyilik olduğunu nereden biliyorsun?” di­yerek de giriş yapılabilir ve ucu en kompleks ahlak felsefesi tar­tışmalarından biri olan ”hüsn/kubh” tartışmasına kadar uzanan bir diyalog yazılabilirdi. Ya da A5&#8217;te &#8220;Şu an elimizde bulunan Kuranın Allah tan geldiği gibi olduğunu ve bozulmadığını na­sıl biliyoruz?&#8221; sorusu ile tarihi bir incelemeye geçilmiş olabilirdi.* Bu örnekleri sadece çok daha girift bir şemayı basitleştirdiğimizi göstermek için veriyorum.</p>
<p>Örnekte aktarmak istediğim tek şey şu: insanlar A1 gibi so­mut konular hakkında konuşmayı severler* O cümlenin karşısına yine pek çok felsefi varsayımla yüklü başka cümleler koyarlar. Bunlar bazen fetvalar olur. Oysa gerçek ilim bir cümlenin altında gömülü olan varsayımları okuyabilmektedir. Varsayımları eşele­dikçe konu soyutlaşır. İşte her meselenin altında gömülü olan bu soyut varsayımlar &#8220;usule dair&#8221; meselelerdir.</p>
<p>Usul-furu konusunu bir şema halinde çizmek gerekirse:</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-27738 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-300x152.jpg" alt="" width="371" height="188" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-1024x519.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-768x389.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-1536x778.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827-600x304.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250325_222827.jpg 1994w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir Y tartışması düşünelim.* insanlar bu tartışmaya dair mez­heplerin görüşlerini biliyorlar.* &#8220;A mezhebi F diyor, B mezhebi G diyor*” Genellikle insanlar F görüşünün altında yatan esasları bil­medikleri gibi G görüşünün altında yatan esasları da bilmezler.* Onların hayatlarında Y sorusu vardır ve bu sorunun cevabı üze­rine tartışırlar.* Sordukları sorular bazen şu şekildedir: &#8220;Hocam ben A mezhebindeyim ancak Y konusunda B mezhebini taklit edip F yerine G yapsam olur mu?”</p>
<p>Dinî meseleler bazen öyle ilginçtir ki aynı görüşü ifade eden iki mezhebin bu görüşte birleşmesi dahi aynı anlamı ifade etmez.* Örneğin Z meselesine A ve B mezhebi T cevabını veriyor olsun.* Dışarıdan bakan birisi için bu iki mezhep tamamen aynı görüşte zannedilir. Oysa AZT yoluyla T ye ulaşmak ve BCZT kanalı ile T&#8217;ye ulaşmak da aynı değildir.* Bu söylediklerim çok farazi zanne- dilebılir. Oysa sahada çok ciddi oranda karşılığı vardır.* Örneğin kötülük problemi sorusunda Meşşâîler ve Eş ârîlerin ulaştıkları sonuçlar bizce aynıdır.* Ancak çıkış noktası bakımından aralarında öylesine büyük bir fark vardır ki aynı sonuca ulaşmaları küçük bir detay gibi kalır. Bazen yol, sonuçtan önemlidir.</p>
<p>Dolayısı ile din ilimlerini kafasında bu şekilde ilk meseleden son meseleye kadar tutarlı oturtmaya çalışmak gerçek bir ilim talebesinin daimi hedefidir. Aslında müçtehid imam denilince gerçekte kastedilecek olan da onlardır.* Zira Y meselesine kadar mu<u>kallit</u> olup, Y ve onun alt dallarındaki meselelerde müçtehid olmak da zaten nisbî bir içtihad iddiasıdır. Zira o kişi ana esas­larda mukallit olmuştur.</p>
<p>Bu şemada dallardan köke doğru gittikçe konular soyutlaşır, gerçek dünyadan daha uzak görünen tümeler hakkında konu­şulur &#8220;Doğada zatında iyi olan bir şey var mıdır, yoksa şeylerin iyi ve kötü olması sadece Allahın onları emretmesi ye yasakla­ması ile mi olur? Bu soru Arkadaşım bana kaba konuştuğunda onu uyarmalı mıyım?&#8221; sorusundan çok daha zor anlaşılır bir so­rudun Ancak ilk soru İkinciden çok daha geniş bir sahayı etki­len Hatta denilebilir ki dinî meselelerde ilk sorunun etkileme­diği bir cevap yok gibidir.</p>
<p><strong>Din Neden Bu Kadar Zor Olsun ki?</strong></p>
<p>îşin aslı bu meseleler açıldığında normal insanların aklına şu soru gelmektedir: Din neden bu kadar zor olsun ki?</p>
<p>Bu durum, bahsettiğimiz konuların her Müslüman tarafın­dan bilinmesi ya da öğrenilmesi gerektiği zannından kaynaklan­maktadır, Oysa din normal bir Müslüman için oldukça basit di­namikler üzerine kuruludur. &#8220;Allah vardır, birdir, eşi ve benzeri yoktur. Noksanlardan münezzehtir, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve peygamberidir. Muhammed aleyhisselamın getir­dikleri doğrudur.” Bunlara icmalen (detaylarına ve delillerine gir­meksizin) iman eden birisi Müslüman olmuş demektir. Bunlarla ilgili kelamı tartışmaları bilmesi de gerekmez. Hatta Efendimiz döneminde insanların Müslüman olma şekillerine baktığımızda, Kur an okumak dahi Müslüman olmak için şart değildi. Etrafında Müslümanlar olan ya da Müslümanlık hakkında birkaç söz du­yan herkes “İslam’da ahiret inancı vardır.” önermesinin doğrulu­ğunu bilir. Akâidin diğer esasları Muhammed aleyhisselamın ge­tirdikleri” kapsamına dahildir.</p>
<p>Bu kadar basit bir kriter konulması da akla şu soruyu getire­cektir “Peki ya Müslümanca yaşamak isteyen birisi detaylar hak- kındaki görüşlerini nasıl belirleyecektir?” O bu durumda sami­miyetine inandığı bir din âlimini vicdanı rahatsız olmadığı sürece taklit edecektir. Burada o, bir kişiye dinini bağlamakla mükellef değildir. Sadece kendisini dinlediğinde vicdanının mutmain ol­duğu bir âlimden meseleleri soracaktır. Eğer bir süre sonra onun samimi olmadığına ya da konuları bilmediğine dair bir kanaati hâsıl olursa dilediği başka bir âlime konuyu danışacaktır.</p>
<p>Ortalama bir Müslüman, fetvaların delillerini bilmekle mükel­lef değildir» Zaten bunları öğrenmeye insanların güçleri de yetme­yecektir. Herhangi bir mezhebin usulünü bilemeyeceği için aslında onun mezhebi de samimiyetine inanıp dinî meseleleri sorduğu âli­min mezhebidir. Şu söz yerleşmiş bir kaide gibidir: &#8220;Cahilin mez­hebi olmaz. Cahilin mezhebi âlimin fetvasıdır.&#8221; Zira bir mezhep, esasında usuldür. Elbette genel bağlamda kendisini bir mezhebe nispet ettiği için genellikle o mezhebe müntesip bir âlime konu­lan danışır. Bu anlamı ile bir mezhebinin olduğu iddia edilebilir, ancak gerçekte bir mezhebin usule dayandığı unutulmamalıdır. O sadece güvendiği insanlara dinî meseleleri danışan bir mukallittir.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki, delil tartmak kuyumculuk gibi bir iş­tir. Delil incelemeyi bir adet ve meleke haline getirmemiş birisi, altından anlamayan ama kuyumculuk yapmaya çalışan birisi gi­bidir. Böylesini delil gibi görünen safsatalarla kandırmak, gü­vendiği bir kuyumcuya danışmadan iş yapmayan birini kandır­maktan daha kolaydır.</p>
<p>Peki ya samimiyetine güvendiği âlim bu avamdan Müslümanı yanıltıyorsa? Avama düşen vicdanını dinlemekten ibarettir. O ki­şinin samimi olduğuna dair kanaatleri ancak avamın vicdanında vuku bulan bir &#8220;his&#8217;tir. önceleri samimi bulduğu birine karşı za­manla kalbindeki bu hissi kaybederse artık başkasına danışması gerekir. Yani tıp bilmeden doktorluk yapmaya çalışmak yerine, doktorunu değiştirir. Doktor seçebilmek konusunda ise sınırsız hürriyete sahiptir.</p>
<p>Sonuçta ortalama Müslüman, dinini bir şahsa tapulamış değil­dir. Eğer avamdan biri, temiz niyetlerle bir meseleye yaklaşsa an- cak böylesi kişiler tarafından kandırılsa ya da hataya sürüklense Allah indinde mazur olması ümit edilir. Zira onun meseleyi tah­kik etmeye gücü yetmemiştir, elindeki tek silah olan vicdanını kullanmıştır ancak doğru kişiyi bulma noktasında isabet edeme­miştir. Tüm takatini sarfettiği bir meselede hata edenin Allah ta­rafından bağışlanması ümit edilir.</p>
<p>Burada hevaya uygun olan kolay fetvaları seçmek gibi bazı parametreler ortaya çıkıyor. Örneğin avamdan bir şahsa A me­selesi ile ilgili X ve Y fetvaları verilmiş olsun. X fetvası avamdan bu kişinin işine geliyor diyelim. Bazen fetva gerçekten kolaylaş­tırıcı olduğu için X fetvası doğru da olabilir. Zira fetvada kolay­lığı seçmek esaslardan bir esastır. İnsanlar böyle denklemlerde zor olan fetvaya tabi olmanın takvaya uygun olduğunu zannet- seler de bu her zaman doğru değildir. Eğer X de Y de meşru ise, kolay olan tercih edilir. Peki ya avamın gönlünde X’in meşru ol­madığına dair vicdani bir kanaat hâsıl olursa? X ve Y fetvalarını aldı. X daha fazla işine geliyor. Delilleri tartabilecek hali zaten yok. Ancak X te vicdanını rahatsız eden bir şey var. Allahualem onun X i terk etmesi gerektiği düşünülür. Zira dinin hayata dair tüm emirleri nihayetinde döner dolaşır ahlaka bağlanır. Avam için bunu tartmada vicdandan başka bir aracı da yoktur. Vicdanı rahatsız olduysa onun tek yol göstericisi bu fetvayı terk etmesini söylüyor demektir.</p>
<p>Kelime-i şehâdet getirip İslam’la şereflenen Vâbisa, Resûl-i Ekrem’e iyilik ve kötülüğün ne olduğunu sordu. Peygamberimiz (sav), üç parmağını birleştirip Vâbisa’nın göğsüne dokundurarak şöyle cevap verdi: &#8220;İyilik, gönlünü huzura kavuşturan ve içine si­nen şeydir. Kötülük ise insanlar sana fetva verseler bile, gönlünü huzursuz eden ve içinde kuşku bırakan şeydir&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[III]</sup></a></p>
<p>Nihayetinde bu incelememizden sonra görünen odur ki Islama girmek de Müslümanca yaşamak da kolaydın Aslında denilebilir ki &#8216;İslam kolaydır, felsefe ve hukuk zordun Doğal olarak İslam felsefesi ve İslam hukuku da zordur&#8221; Tüm hukuk sistemlerinin ve felsefi eserlerinin kompleks olması doğal karşılanırken başına İslam gelince &#8220;konuyla hiç ilgilenmeyenlerin dahi anlayacağı bir felsefe ve hukuk&#8221; beklentisi pek sağlıklı durmuyor. Ortalama in­sanları bunlarla mükellef kılmak da doğru değildin</p>
<p>Hâsıl-ı kelâm, eğer bir bilgiden herkes mükellef olacaksa, o bilgi ya herkesin bildiği ya da herkesin bilebileceği bir bilgi olmalıdır. Yukarıda anlattığımız usul ve füru meseleleri normal bir dindar için öğrenilmesi zaruri işler değildin Biz sadece &#8220;Mezhepler ne­dir ve neden vardırlar?&#8221; sorusuna cevap vermek için usul ve füru meselelerini anlattık.</p>
<p><strong>Mezheplerin Gerekliliği Meselesinin Bugün Gündemde Olmasının Sebebi Nedir?</strong></p>
<p>Aslında bunun bir tarihi arka planı var. İslam&#8217;ın güçlü olduğu çağlarda mezheplerle ilgili bu tarz soruların sorulduğuna pek denk gelmiyoruz. O dönem telif edilen kitaplarda &#8220;Mezhepler neden var?&#8221; sorusuna cevap verme çabasına da rastlamıyoruz. Eğer o günlerde bu tarz meseleler gündemde olsaydı muhakkak kitaplar üzerinde etkisini görürdük.* İşin aslı o dönemlerde yaşa­yan Müslümanlar için mezhepler gayet olağan şeylerdir. Bu itira­zın Müslüman ülkelerde neşvünema buluşu çok yakın tarihlere dayanır. Hatta günümüzde bu bir soru olmaktan çıkmış ve mez­hep karşıtı modernist akımlar dişe dokunur bir kalabalığa ulaş­mıştır. Peki neden dün değil de bugün?</p>
<p>Kültür tarihi açısından bazı faktörlerin burada devreye girdi­ğini söylemekte fayda var* Müslümanlar yenildiler ve kültür artık Batı&#8217;dan gelen bir şeye dönüştü. İster istemez sosyal ya da pozitif bilimleri Batılı kaynaklardan okumak zorunluluğu ortaya çıktı. Bu durum sadece Müslüman coğrafyada değil dünyanın tama­mında bir Avrupalılaşma ve Avrupalı gibi düşünme fenomeni do­ğurdu. Doğal olarak tepkisel bir şekilde Batı düşmanlığı yapan insanların bile zihinlerine gömülü yazılım olarak “Batıya göre dü­şünme” alışkanlığı yerleştirildi.</p>
<p>Batı zihni ise her zaman ak-kara düzleminde düşünmeye yat­kındır. Farklılığa ya da belirsizliğe toleransı çok zayıftır. Thomas Bauer bu farklılık ve belirsizliğe tahammül edebilme olgusunu “müpheme tolerans” kavramı ile ele alır, incelemesinde İslam me­deniyetinin müpheme toleransının çok yüksek olduğundan söz ettikten sonra onu Ortaçağ Batı medeniyetiyle ve modern me­deniyetle mukayese eder. Sonuç olarak İslam medeniyetini hem Ortaçağ Batısından hem de modern medeniyetten daha fazla müpheme toleranslı bulur. İncelediğimiz konuda biz Bauer in bu tahlilini teyid eden bir örnek olduğu kanaatindeyiz. Neden Batı medeniyeti müpheme daha toleranssız?</p>
<p><strong>Hiyerarşik Din ve Hiyerarşik Olmayan Din</strong></p>
<p>Mezheplerin varlığı daha önce de ifade ettiğimiz gibi insan­ların düşündükleri ve düşüncelerini ifade edebildikleri her yerde kaçınılmazdır. Aslında&#8217; mezhepsizlik” mezhebi, dinle ilgili “Bilgi olarak kapalı kalan hiçbir nokta yok. Akıl yürüterek ihtilaf ede­bileceğimiz hiçbir şey yok, her şey belli ve apaçık.” şeklindeki ka­bulü zımnen içermeksizin var olamaz. Bu İslam medeniyetinde benzeri görülmemiş bir toleranssızlık durumudur. Zira İslam me­deniyetinde bilgi katî ve zannî olarak ikiye ayrılır. Zannî bilgiler işlevsel görülmekle beraber zannîlikleri vurgulanır. Burada farklı zanlar üzerinden yapılan çıkarımlar birer sapıklık örneği olarak görülmez. Oysa &#8220;mezhepsizlik” mezhebine göre her şey apaçıktır. Her bilgi katı bilgi gibidir. Sanki Allah kulaklarına her daim neyi düşünmeleri gerektiğini söylüyormuşçasma fikirlerinden emindir ler. Bu modern bir düşünme biçimidir ve zihin kodlarında Batılı bir telakki yatmaktadır. Bunu gerekçelendirecek olursak&#8230;</p>
<p>Hristiyanlık hiyerarşik bir dindir. Bunun anlamını kavramak Batı ile aramızdaki farkı, İslam İle diğer dinlerin farkını anlaya­bilmek için çok kritik önemi haizdir. “Hiyerarşik diri&#8217; denilince insanlar meseleyi genellikle kendi hayatlarından kıyasla anlamaya çalışıyorlar, örneğin “Ben falan âlime soru soruyorum, o bana soru sormuyor, bu da hiyerarşidir? gibi bir anlayış ortaya çıka­biliyor. Burada hiyerarşi ile kastettiğimiz şey Kilisenin hata et­mez, yanılmaz, günah işlemez bir kurum olmasıdır. Dolayısı ile Kilisenin emri Tanrının emridir. İslam&#8217;da hiçbir âlim ya da ku­rum böylesi bir pozisyonda değildir. Eğer Kilise, Tanrının emrini ifade ediyorsa bir Hristiyan için müphem noktalar büyük ölçüde azalır. Çoğu mesele “Tanrının emrine uygun olanlar ve olmayan­lar** biçiminde keskin bir ayrıma kavuşur.</p>
<p>Oysa İslam*da bir mesele ortaya atılır. O mesele ile ilgili âlim­ler envai çeşit görüş ortaya koyarlar. Nihayetinde usulüne uygun yapıldığında hepsi içtihaddır. Hiçbirinin Allah&#8217;ın emri olup ol­madığı kesin değildir. Burada çok geniş bir müphemlik var. Bu müphemi tolere eden din ve dindarlar var. Hatta bazen şaka yollu şöyle konuşmalar olur :</p>
<p>“Hocam falan işin hükmü nedir?”</p>
<p>“Bu konuda 8 farklı görüş var?</p>
<p>Soruyu soran sitemkâr bir şekilde: “Yahu hocam# hangi me­seleyi sorsam 4 görüş var 5 görüş var diyorsunuz* Sizin görüşü­nüz nedir?”</p>
<p>Zaten içtihadın varlığı ve onaylanması, hiyerarşik dinlerin ya­pısını bilenler için inanılmaz bir olgudur. Ben diğer dinler içeri­sinde içtihad benzeri bir sistem bilmiyorum. Belki Yahudilikte vardır, ancak onu da istediğim düzeyde araştırmış değilim. Fakat dinler tarihinde adına &#8220;din” denilen örgütlenmelerin çoğu hiyerar­şik yapılardır. Bu yapılarda Kilise kutsaldır, dini yorum da onun tekelindedir. Doğal olarak kutsal Kilise hin yorumları da kutsal­dır. Din böylesi yapılarda tepeden aşağı olarak dikte edilir. &#8220;Ben başka bir usulle anlıyorum.” sözü anlamsızdır. Zira Kilisenin ka­nonu esastır.</p>
<p>D<strong>inî Yorum Tekeli</strong></p>
<p>Dinî yorum tekeli aslında daha iyi anlaşıldıkça bu fark net­leşecektir. örneğin Yunan aristokrasisi ve daha birçok aristokra­tik sistemde soylu sınıfının din ile ilişkisini iyi anlamak gerekir. Aristokratlar yargılama hakkını ellerinde bulundurdukları gibi, yasanın kaynağı sayılan dinî metni yorumlama işi de onlarm te­kelindeydi. Batı Ortaçağında Kilise ile aristokrasi arasındaki pa­ralellik ve birliktelik bu açıdan da okunmalıdır. Bu yüzden bur­juvazinin aristokrasi karşısında galip gelmesi, bu hiyerarşik dini de etkiledi. Burjuvazi sadece aristokrasiyi değil bu hiyerarşik dini de hedef tahtasına koydu. Çünkü aristokrasi ile Kilise, et ve tır­nak gibi birbirine geçmişti.</p>
<p>Galilenin Katolik kilisesi ile yaşadığı problemin temelinde de sanıldığının aksine Güneş merkezli evren teorisinden çok Galilenin Incil’de bu teorinin bulunduğunu iddia etmesi yat­maktaydı. Galile’ye göre kutsal kitap ile bilim çatışmaz ve birbi­rinin kolay anlaşılmasını sağlardı. Incil’den Güneş merkezli ev­reni çıkarmaya çalışması Kilisenin yorum tekelini zayıflatıyor ve bu da Kilisenin Incil’i hatalı yorumladığı imasını içeriyordu. Hakeza Protestanlık tartışmalarının temelinde de kutsal kitabı Katolik kilisesinin yorumlama tekeli vardı. Örneğin Kopernik devrimine ilk karşı çıkanlar sanıldığının aksine Katolikler de­ğil Protestanlardı. Luther ve diğer Protestan okullar bu teorinin kutsal kitaba muhalif olduğunu iddia ediyorlardı. Bunu bugün en softa dindarlık şekli olarak görünen kutsal kitabın lugavî yorum­larından bilim çıkarma metodu ile yapıyorlardı. Katolik kilisesinin konuya engizisyon ile dahil oluşu ise kiliseler çatışması dönemine denk gelmesinden kaynaklanıyordu. Kuhn&#8217;ün isabetli bir şekilde ifâde ettiği gibi normalde Katolik kilisesi bu konularda görece daha müsamahalıydı. Ancak kilise çatışmaları döneminde Protestanlar bu konuda softalık yaptığı için, Katolikler <em>“Biz</em> de az dindar de­ğiliz.” refleksi ile engizisyonu devreye soktular. Peki tarihi açıdan neden Protestanlar ve reform aydınlık kaynağı gibi lanse edildi? Burada söylemin bu biçimde şekillenmesinde, Protestanlığın hi­yerarşik dinin ve dolayısı ile aristokratlarının gücünü azaltarak burjuvaziye hizmet etmesi meselesi yatmaktadır.</p>
<p>Engizisyon, reform, ruhban sınıfı, aforoz, feodalite gibi Batı kül­türü içerisinde ortaya çıkan kavramların başka toplumlara yansıtıl­ması yaygın ve önemli bir entelektüel hatadır. Avrupa-merkezcilik diyerek ifade edilen bu okuma biçiminde dünya Avrupa&#8217;nın bü­yük hali olarak hayal edilir. Avrupa tarihinde olan kavramlar ışı­ğında tüm dünya anlaşılmaya çalışılır. Bu temayülü eski Batılı fi­lozoflarda görebileceğimiz gibi yakın döneme kadarki kültürü de domine etmiştir. Örneğin Kant, çocukların şımarıklığı ile il­gili bir çıkarım yaparken &#8220;Fransa, Almanya ve Ingiltere’de böyle, o halde çocuk denilen varlık böyle bir varlık.” cinsinden akıl yü­rütür. Başka coğrafyalar onun nazarında yok gibidir. Iş, kültü­rün ve dinin kavramlarına gelindiğinde de aynı temayülü gör­mek zor değildir.</p>
<p><strong>İslam&#8217;da (!) Feodalite, Aforoz,</strong><strong>Engizisyon, Ruhban Sınıfı, Reform</strong></p>
<p>Batı feodalitesinin kurumlarını ve bunların özelliklerini bu­rada dört başı mamur bir şekilde anlatmak yeni bir kitap yazmayı gerektirin Ancak işaret edeceğimiz ufak tefek noktalar okuyu­cuya fikir verecektin</p>
<p>Derebeylik sistemi denilen siyasi yapıda, tarımsal üretim yapan ve kendi başına bir güç erki olan aristokratlar yönetimdedir. Bu aristokratlar yüzyıllarca toprağı ve insanları yönettikleri için &#8220;soylu” olmuşlardır. Krallar da bu sistemde &#8220;eşitler arasında birinci” ola­rak soylular arasından seçilmiş bir soyludur. Merkezi otorite çok güçlü değildir. Osmanlıya gelindiğinde ise çok güçlü bir merkezi otorite mevcuttur. Hatta Osmanlının, çağdaşı Avrupalılar tara­fında eleştirilme biçimine bakıldığında genellikle merkezi otori­tenin güçlü olmasından dem vurulur. Bu dönemde Batı siyasi ör­gütlenmesi ile Osmanlı arasında çok ciddi farklar olduğu açıktır.</p>
<p>Osmanlı da Batı&#8217;daki kuramların muadillerinin varlığını, kül­tür tarihi anlatımları için ispat etmeye teşne mukallit entelektüel (!) tabakamız mevcuttur. Hatta Osmanlı aristokrasisi kavramı da kullanılır. Ben Konya ya da Yozgat’ta hiçbir aristokratın kendisini merkezi yönetimden korumak için inşa ettirdiği bir şato görmedim. Konyalı ya da Yozgatlı bir soylu da görmedim. Gerçekten bu kav­ramları kullanmak bizim tarihimizi anlamak için uygun mudur?</p>
<p>Örneğin aforoz tabiri tekfirle eş anlamlıymış gibi kullanılır. Tekfirle aforoz gerçekten aynı şeyler midir? Gazzâlî Ibn Sina’yı tekfir etti. Zaten Meşşâî filozoflar da Gazzâlî görüşündeki in­sanlar hakkında ucu tekfire çıkacak lafızlar kullanıyorlardı. Peki Gazzâlî Ibn Sînâ’yı tekfir edince ne oldu? Gazzâlî’den sonra ona tarihsel olarak yakın ilk büyük kelamcı Fahreddin Râzî’dir deni­lebilir. Râzî, Ibn Sînâ’dan nakilde bulunurken hangi lafızları kul­landı? &#8220;Bu kâfir dedi ki&#8230;” mi? Hayır. &#8220;Eş-Şeyhu’r-Reis dedi ki&#8230;’’ Tam olarak kullandığı ifade buydu. Denilebilir ki müteahhit dö­nem kelam çalışmalarına Ibn Sînâ&#8217;nın etkisi Gazzâlî’den fazladır.</p>
<p>Şimdi tekfir ile aforoz gerçekten aynı şey midir? Siz beni tekfir ederseniz, ben de sizi tekfir edebilirim» Kilise beni aforoz ederse ben de Kiliseyi aforoz edebilir miyim? Hiyerarşik din ile İslam arasındaki farkı anlayabilmek için bu noktaları doğru anlamak önemlidir» Çeyrek çepelek okumuşlarımız İslam âlimleri ile ilgili konuşurken &#8220;ruhban sınıfı” tabirini kullanmayı severler. Sanki bu­rada bir hiyerarşi varmış gibi Batı kilisesine ait kavramlarla bizi anlatmaya çalışırlar.» Ruhban sınıfı Kiliseye ait bir öğedir» Bunlar sıradan insanlar değillerdir.» Biz Müslümanlar &#8220;Ben Gazzâlî ye ka­tılmıyorum»” diyebiliriz.» Ancak Ben Kiliseye katılmıyorum»” diyen bir Hristiyan, yanılmaz ve hata etmez bir kuruma yanılgı ve hata nispet etmiş olur» Kilise Tanrının iradesini temsil ediyorsa &#8220;Ben Kiliseye katılmıyorum»” diyen kişi &#8220;Ben Tanrıya katılmıyorum»” demiş olur. Batı tarihindeki sistematik yobazlık ve softalığın hi­yerarşik din ile ilişkisini işte bu yüzden dikkatli okumak gerekir.»</p>
<p>Yorum tekeli olmayan bir din olan İslam&#8217;da reform yapılması gerektiğini savunanları muhakkak görmüşsünüzdür.» Luther ve Katolik kilisesi kavgasını burjuvazi tarihçilerinden okumuşlar­dır. Vardıkları sonuç ise şudur: &#8220;Batı, Kilisenin tahakkümünü kırarak aydınlığa ulaştı, o halde biz de Protestanlar gibi olmalı­yız, hadi reform yapalım!” Oysa bizde Kilise gibi bir otorite za­ten yok, âlimlerimizin yorum tekeli yok; Protestanların metin yorumlama biçimi kaba bir ham softanın okuma şeklinin aynısı, çok daha tahammülsüz ve kısıtlayıcı. Bu entelektüel ezberlerden varılan sonuç nedir? Hiçbir şeyi anlayamamak ve sığ konuşma­larla aydın olduğunu zannetmek.</p>
<p>Bunları söylediğinizde ruhban ile âlim, tekfir ile aforoz ara­sında birkaç analojik benzetme kurup İslam’da da Kilise olduğu sonucuna varmaya çalışırlar» Bu çaba şuna benzemektedir: &#8220;Atlar aslında kedidir çünkü ikisinin de dört ayağı var.”</p>
<p><strong>Dinî Görüşlere Tolerans</strong></p>
<p>Bu anlattığımız hiyerarşik din telakkisi anlaşıldıktan sonra mezheplerin gereksiz olduğu hakkındaki görüşlerin bugün niçin bu kadar yaygın olduğu sorusunun cevabı belirginleşmiş olacak­tır. Batı kafası ak-kara denkleminde düşünmeye alışkındır. Din denilen şey &#8220;hiyerarşinin bildirdiği/Tanrının iradesine uygun olan&#8221; ve &#8220;hiyerarşinin reddettiği/şeytanın iradesine uygun olan biçiminde kategorize olmuştur.</p>
<p>Batı tarihinde de Ortodoksluk, Katoliklik gibi mezhepler var­dır elbette, ancak bu mezheplerin ortaya çıkışı ait oldukları gü­ruhtan farklı düşündüklerini söyleyen bireyler tarafından oluş­muş değildir. Hiyerarşiler arası çatışmalarla ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bunlar birer Kilise kavgasından ibarettir. Bu mezhepler ile İslam tarihindeki mezheplerin alakası dahi yoktur. Denilebilir ki İslam&#8217;da fıkıh konusunda sayısız mezhep vardır. Bunlar içeri­sinde bazıları entelektüeller ve halk tarafından tutulmuş, fetvalar bu görüşlerle verilmiştir. Böylelikle bu mezhepler bugüne kadar ulaşmıştır. Gazzâlî <em>İhyada</em> bunu açıkça anlatır. Batı da ise hiye­rarşiler arasından bir hiyerarşi seçmek söz konusudur.</p>
<p>Bu sebeple Ortodoksluk ve Katoliklik arasındaki ilişki ile Eş&#8217;ârîlik ve Mâturîdîlik arasındaki ilişkinin neredeyse benzer hiç­bir yönü yoktur. Osmanlı genel anlatımda Mâturîdî bir devlet ola­rak ele alınsa dahi Eş’ârî geleneğin en büyük âlimlerini sinesinde barındırmıştır. Eş&#8217;ârî müelliflerin eserleri medreselerde okutul- muştur. Hâkezâ yine Osmanlı içerisinde kelam ekollerinden çok farklı olan Ekberîlik gibi nazariyatçı sûfî görüşler de oldukça yay­gındır. Bu âlimler birlikte yaşar ve tartışırlar. Alimler arasındaki ilişki hiyerarşik değil dehle dayalı bir ilişkidir. Örneğin İslam ta­rihinde Mutezilenin önemli isimlerinden birisi olan Eş&#8217;ârî&#8217;nin&#8221;Ben mezhebimi değiştiriyorum, artık Mutezile değilim? dedik­ten sonra Eş ârîlik mezhebinin oluştuğunu görebilirsiniz,</p>
<p>İslam dünyasında din sahasındaki bu geniş fikrî hürriyet, di­nin toplumda temsiliyet bulma miktarını artırmıştır. Batı toplu- munun seküler ve dindar olarak iki katmandan oluşması gayet doğaldı. Zira dinî olan ve olmayan ayrımı hiyerarşi sayesinde doğ­rudan yapılabiliyordu. Oysa İslam dünyasında birine dinî açıdan doğru gelmeyen tavır, başkasına göre dine uygun gelebiliyordu. Toplumun sosyolojik katmanlarının tamamına uygun bir din te­lakkisi bulmak zor değildi. Zaten bunun için çaba harcamak da gerekmiyordu, toplumun o kesimi o dinî anlayışa kendiliğinden yöneliyordu. Aslında İslam tarihindeki mezheplerin sosyoloji ile olan ilişkisi oldukça ilginçtir. Toplum sosyolojisi, kendisine uy­gun gördüğü mezhebi tercih etmiş gibidir. Örneğin Hanefîlik, Mâturîdîlik, Mutezile, Meşşâîlik ve tasavvufun bazı kollarının Mevâlî denilen Arap olmayan kimseler arasında daha yaygın ol­duğu bilinmektedir. Hakeza Eş’ârîlik, Şâfiîlik, Hanbelîlik gibi ekollerin Araplar arasında görece daha yaygın olduğu da söylene­bilir.</p>
<p>Gerçekten dinin değişik sosyolojik katmanlarda temsil edile­bilmesi önemli bir husustur. Tekirdağ da sahil kasabasında yaşa­yan birisi ile Kırşehir’in bozkırında yaşayan birisinin hayat tarzları birbirinden çok farklıdır. Genellikle dinî anlayışları da farklıdır. Bu farklı yaşam dinamiklerine uygun dinî telakkileri barındıra­bilmek için geniş bir dinî spektrum oluşması önemlidir. Tarihte İslam fikriyatının bu spektruma müsaade etmesi &#8220;dindar ve sekü­ler” kırılımının oluşmasını büyük oranda engellemişti. Bugün ge­linen noktada kültürdeki Batı dominasyonu hem kendisini dindar olarak tanımlayanların kafasında hem de kendisini seküler olarak tanımlayanların kafasında bu kınlımı sertleştirmektedir. Dindar Din benim elimdekidir, diye düşünürken seküler de &#8220;Hayır, ben onu istemiyorum, demektedir. Doğal olarak ak-kara sınıflamala­rının tarihte yol açtığı sosyolojik değişimler bugün de devam edi­yor. Bizce bunların tamamı modern ve Batılı telakkiden kaynak­lanma noktasında ortaktır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p><strong>1.</strong>Herhangi bir konuda mezheplere ayrılmak kaçınılmaz bir durumdur.</p>
<p><strong>2.</strong>Eğer mezhepler olmasın istiyorsanız ya insanların düşün­mesini ya da düşündüklerini ifade etmelerini engelleme­niz gerekmektedir.</p>
<p><strong>3.</strong>Mezhepler genel tanımlamalardır. Alt kollarda aynı menheç üzere olan âlimlerin de ihtilaf ettikleri konular vardır.</p>
<p><strong>4.</strong>F<u>ıkıh</u> mezhepleri fetva kitapları değil usullerden oluşur. Aynı usullerle materyale yaklaşıp farklı sonuçlar çıkarılabilir/ çıkarılmıştır.</p>
<p><strong>5.</strong>En basit dinî meseleler dahi usul ekseninde en önemli so­rulara kadar uzanan silsileler oluşturur. Bu yüzden kelam ve usul ilimleri en tepedeki ilim dallarıdır.</p>
<p><strong>6.</strong>Normal insanlar tüm bu usul meselelerini incelemekle mü­kellef değildir. Din, nihayetinde Allah a kulluk ve güzel ah­laktır. Ancak İslam felsefesi ya da İslam hukuku hakkında konuşmak isteyen birisinin bu alanların zorluğu konusunda sızlanması çok doğru olmayacaktır. Zira felsefe ve hukuk her yerde zordur.</p>
<p><strong>7.</strong>Bu sorunun bugün ortaya çıkması kültürümüzdeki Batı nosyonunun bir yan etkisidir.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Muhtelif 2,syf:11-130</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><strong>[2]</strong></a> Dougias Giancoli, <em>Temel Bilim ve Mühendislik için Fizik,</em> Ankara. Palme Yayınevi.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[III]</a> Dârimî, <em>Büyü, 2.</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-neden-vardinde-tek-dogru-yok-mudur/">Mezhepler Neden Var?Dinde Tek Doğru Yok Mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-neden-vardinde-tek-dogru-yok-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an, Bilim ve Yorum Çelişkileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-bilim-ve-yorum-celiskileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-bilim-ve-yorum-celiskileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Mar 2025 18:53:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27728</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bu kitap içerisinde bu bölümden önce iki bilimsel itiraza cevap verdik. Bu bölümden sonra iki bilimsel itiraza daha cevap vermeye çalışacağız. Aslında bu dört mesele için de geçerli olan metodu ise burada tartışacağız. Zira bu bölüm, diğer dört sorunun usul açısından ele alınması anlamına geliyor. Usul ilimleri, büyük fay­dalarına rağmen “kolay anlaşılmamak” ile maluldür. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-bilim-ve-yorum-celiskileri/">Kur’an, Bilim ve Yorum Çelişkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bu kitap içerisinde bu bölümden önce iki bilimsel itiraza cevap verdik. Bu bölümden sonra iki bilimsel itiraza daha cevap vermeye çalışacağız. Aslında bu dört mesele için de geçerli olan metodu ise burada tartışacağız. Zira bu bölüm, diğer dört sorunun usul açısından ele alınması anlamına geliyor. Usul ilimleri, büyük fay­dalarına rağmen “kolay anlaşılmamak” ile maluldür. Bu bölümü ilgili dört sorunun başına almama sebebimiz de buydu. Zira iki soruda da bu bölümde oturtmaya çalıştığımız usule dair ilkeleri kullandık. Bu iki sorunun burada yazacaklarımızı somutlaştıra­cağım ve kolay anlaşılmasını sağlayacağını ümit ediyoruz. Bundan sonraki iki soruda ise burada anlattığımız esaslar, örnekler üze­rinde uygulanması açısından pratik bir gözleme konu olacaktır.</p>
<p>Sürekli karşılaştığımız &#8220;Kurana göre x konu şöyle mi?” gibi sorular tam olarak netliğe kavuşamamaya mahkumdur. Sorunun doğru biçimi aslında şöyle olmalıdır çünkü: &#8220;Falancanın Kuran dan anladığına göre x konu şöyle mi?”</p>
<p>Kuranın bizatihi bir anlamı muhakkak vardır. Bu anlama “murad-ı ilahi” diyebiliriz. Ancak beşerin dilinden dökülen her “Kuran şöyledir.” sözü bir yorumdur, insanlar yorumlarının apa­çık/aksi düşünülemez olduğunu zannetse ve hatta kendi görüşle­rini peşinden âyet okuyabildikleri için “Ben demiyorum, Kuran diyor.” şeklinde temellendirmeye çalışsalar dahi durum böyledir. “Kurana göre” demek ile “Kuran dan benim anladığıma göre” de­mek arasında çok derin bir uçurum vardır.</p>
<p>Eğer Kuran ile bilim çatışmasını inceleyeceksek Kuran dan sonra etraflıca ele alınması gereken diğer bir mefhum da bilim­dir. &#8220;Bilim nedir?” sorusuna dört başı mamur bir tanım getirme­den “Kur an bilim çatışması” üzerine konuşmak bir kör dövüşün­den ileri gitmeyecektir.</p>
<p>Bilimi en basit haliyle “Doğa kanunlarının belli bir yönteme dayanarak anlaşılma ve açıklanması çabasıdır.” cümlesiyle tanım­layabiliriz. Elbette “doğa kanunları” ile “bilim” tabirleri arasında dikkate değer bir fark olduğu aşikârdır. Bilim, doğa kanunları­nın bizatihi kendisi değildir. Bir sözün bilimsel olması onun doğa kanunlarının bizatihi kendisine karşılık geldiğini göstermeyecek­tir. Zira tamamen bilimsel yöntemlerle de olsa doğa kanunlarının hatalı bir biçimde anlaşılması mümkündür. Bilim tarihi bunun örnekleri ile doludur. Bilimsel bir çıkarımın hatalı olduğu sonu­cuna varıldığında, bu, onun yaygın kabul gördüğü dönemde bi­limsel olmadığı anlamına gelmez.</p>
<p>Dolayısı ile bilimsel=doğru denklemi geçerli değildir. Bilim tarihinden anlayan herkes böyle bir denklem kurmanın uygun olmadığını bilir.</p>
<p>O halde “Kuran ve bilim çatışması” ifadesinin bu açıklamalar­dan sonra “Kişinin Kur an dan anladığı şey ile doğa kanunlarının <em>X</em> şekilde olduğu düşüncesi arasındaki çatışma&#8221; demek olduğu anlaşılmış olmalı.</p>
<p>Bir numaralandırma yaparak meseleyi basitleştirelim:</p>
<p><strong>1.</strong> Kuranın bizatihi anlamı (murada ilahi)</p>
<p><strong>2.</strong>Kur an dan bizim ya da başkalarının anladığı şeyler (beşerin yorumu)</p>
<p><strong>3.</strong>Doğa kanunlarının bizatihi kendisi</p>
<p><strong>4.</strong>Doğa kanunlarının x şekilde olduğu yönündeki kanaatler (bilimsel bilgi)</p>
<p>Bu skalayı aidinizin bir köşesinde tutmanız yazının devamında aktaracağımız şeyleri kolay anlamanız açısından önemlidir.</p>
<p>“Din-bilim çatışması&#8221; söylemini de bu skala özelinde yorum­layacak olursak:</p>
<p><strong>1-A:</strong> Eğer murad-ı ilahi ile doğa kanunlarının çeliştiğini bili­yor olsaydık burada gerçek bir çelişkiden bahsedilebilirdi. Fakat murad-ı ilahiyi kaçınılmaz bir şekilde tespit edebilmek için hiç­bir zarına meydan bırakmayan bir Kur an yorumuna sahip ol­mamız gerekir. Dolayısı ile biz 1-A bağlamında bir çelişki iddia­sını “şu yorum da muhtemel&#8221; dediğimizde savuşturmuş oluruz. Hakeza, böyle bir çelişkiyi tespit edebilmenin ikinci yönü &#8220;doğa kanunu nu tespit edebilmektir. Bilimsel çıkarımlarımız ve bilgi­lerimiz doğa kanununu bulma çabasındadır. Ancak doğa kanu­nunu bizzat tespit edebilmek neredeyse imkânsızdır. Bilim tari­hindeki değişiklikler, bilimsel teorilerin sürekli yanlışlanması ve geliştirilmesi zaten bunu göstermektedir. Eğer biz, bilimsel bir ku­ramın doğa kanununun bizzat kendisini keşfettiğini iddia edebil­seydik, kuramın %100 doğru olduğunu iddia etmiş olurduk. Oysa bilim felsefesi teorilerinin hiçbirisi bu kuramların %100 doğru­luk ifade ettiğini söylemez. Dolayısı ile bilimsel bir iddia ile dini çürütmenin hem din yönünden hem de bilim yönünden imkânı yoktur. Vakıada mümkün değildir.</p>
<p>Ben bir Müslüman olarak <em>a priori</em> bir biçimde murad-ı ilahi ile doğa kanunlarının hiçbir şekilde çatışmayacağını düşünebi­liriz. Zira Kurandaki murad-ı ilahi nasıl Allaha dayanıyorsa, doğa kanunları da Allaha dayanmaktadır* Bu inancımı rasyo- nalize etmek için Kuranın Allah tan geldiğini ispat etmem (nü­büvvet ispatı) ve kâinatı Allah&#8217;ın yarattığını ispat etmem (Tanrı ispatı) yapmam yeterlidir. Tanrı ispatı ve nübüvvet ispatını yapa­bildikten sonra 1 ve Anın çelişmeyeceğini başka bir delile ihtiyaç duymaksızın savunabilirim.</p>
<p>1 ve Anın tespitinin zorluğundan bahsettikten sonra, aynı du­rumların 1-B ya da 2-A eşleşmeleri için de geçerli olacağını söy­leyebiliriz. Bu durumda geriye sadece 2-B kalır.</p>
<p><strong>2-B:</strong> Kur an dan beşerin anladığı şeyler (tefsir) ile beşerin doğa kanunları hakkındaki tahminleri (bilimsel bilgi) çatışabilir. Zaten vakıada &#8220;din-bilim çatışması” biçiminde öne sürülen örneklerin tamamı da bu eşleşmeye indirgenebilir. Elbette sosyal hayatta bu iddiaların görüntülenmesinde şu tarz retorikler kullanılabilir:</p>
<p>-Kuran&#8217;dan beşerin anladığı yorumu murad-ı ilahinin bi­zatihi kendisi gibi gören ya da göstermeye çalışanlar (“Ben söylemiyorum Allah söylüyor”cu kişiler). / Görüşünün 1 olduğu vehmine neden olurlar.</p>
<p>-Doğa kanunları ile ilgili beşeri yorumları (bilimsel bilgi) doğa kanunlarının bizatihi kendisi gibi gören ve göstermeye çalışanlar (Güncelde rastlanan natüralist ya da pozitivist kişiler)* / Görüşlerinin A olduğu vehmine neden olurlar.</p>
<p>Nihayetinde bilimsel hiçbir teorinin katî olarak doğa kanununu bulduğunu iddia edemeyeceğimizi ifade etmiştik. Kuran âyetlerin­den yapılan bilimsel çıkarımların da hiçbirisinin katî anlam ifade etmeyeceğini söyleyebiliriz. En azından ben Kur&#8217;an da &#8220;Başka an­lama gelemeyecek derecede bilimsel kanaate işaret eden bir ayet bilmiyorum. Yahut en azından bu âyetlerin hiçbirinin bilim an­latmak maksadı ile nazil olmadığını söyleyebiliriz. Bu delalet açı­sından yeteri derecede zannîlik oluşturacaktır.</p>
<p>Şu anda geldiğimiz noktada 2-B üzerinden ortaya çıkan &#8220;din-bi- lim çatışması” iddialarının aslında * zan-zan &#8216; çatışması olduğu ortaya çıkar* Bu anlamı ile ben bilimsel bir din çürütme iddia­sının usulen vaki olamayacağını düşünüyorum. Peki din çürüt­mesi bağlamını geçtikten sonra bu potansiyel &#8220;zan-zan” çatışma­sında hangi tarafı seçmek gerekir? Kur an dan çıkarılan yorumu mu yoksa bilimsel bilgiyi mi?</p>
<p><strong>Kur&#8217;an Yorumu ile Bilim Çelişkili Göründüğünde</strong></p>
<p>Buraya kadar tahlil ettiğimiz noktalar bize göre net sonuç­lardır. Ancak şu an suyun biraz daha bulanık olduğu bir yere gel­dik Naçizane kanaatim, bu konuda öne sürülen iddiaların ge­nelde sağlam bir biçimde temellendirilmeyen sloganımsı sözlerden ibaret kaldığı yönünde Sloganlar üzerine usul inşa edilemeye­ceği ise malumdur.</p>
<p>Bizce bu sorunun kendisi modern çağ için çok önemli bir ke­lam ve usul konusudur* Bugün &#8220;bilimsel metod”, sanıldığından çok daha yeni bir şeydir. Bilimin bu şekilde sistematik bilgi üre­ten, sınır ve yöntemi görece belli bir metod olarak ortaya çıkması çok yakın çağlara tekabül eder. Daha önceleri metoda işaret eden parlak fikirler olsa da bunlar genellikle sistemleşmekten uzaktır.</p>
<p>Klasik dönem usulümüzün şekillendiği yüzyıllarda &#8220;sistema­tik bilimsel bilgi ile metin ilişkisi” doğal olarak gündemde değildir. îslami metinlerde bu konuya işaret eden parlak fikirler olmakla beraber metodik tartışmalar içerisinde hakkıyla ele alındığını söylemek zordur. Dolayısıyla dinî yorum/bilim ilişkisi bu çağda çözülmesi gereken önemli bir usul meselesi olarak ortada durur. Konu bu sebeple uzun bir zaman daha bizim gündemimizi meş­gul edecek gibi görünüyor. Şimdilik genel bir çerçeve çizme ça­basının dahi oldukça faydalı olacağını zannediyorum. Ancak son sözü söylemenin zor olduğu bir konuyu tartıştığımızı da kabul etmek gerekir. Bu zorluğun sebepleri de çerçeveyi çizdiğimizde bir nebze anlaşılmış olacaktır.</p>
<p><strong>1.</strong>Kuran yorumuna dayanarak çağdaş bilimsel bilginin red­dedildiğine tarihte sıkça rastlanmıştır. Örneğin Kuranın lafzından dünyanın düz olduğunu anlayan ve o dönemde yapılmış çalışmalar neticesinde ulaşılan dünyanın yuvar­lak olduğu yönündeki bilimsel bilgiye karşı çıkan âlimler olmuştur. Bu âlimlerin Kuranı bu şekilde yorumlamakla hata ettiklerini anlamak bugün için zor değildir.</p>
<p>Kuran yorumunu göz ardı edip yalnızca bilimsel bilgiyi esas alarak yanılmak da mümkündür. Örneğin evrenin ezeli olduğu görüşü eski çağlarda oldukça yaygın ve görece bilimsel sayılabi­lecek bir görüştü. Ancak Kuran&#8217;daki kıyamet anlatıları buna zıt görünüyordu. Nihayetinde bugün ulaşılan bilimsel bilgiler de ev­renin son bulacağını gösteriyor.</p>
<p>Kuran&#8217;dan istidlal edilen ilk yorum hatalı iken, ikinci yorum doğru çıkmıştır. Peki iki yorum arasındaki fark nedir? îlkinde bir âyetin lugavî anlamından çıkarım yapılmasına karşın, ikinci me­selede pek çok âyetten tümevarımsal (istikrai) çıkarım yapıldığını görüyoruz. Bu, tümevarım yoluyla yapılan yorumların daha gü­venilir olduğuna dair bir delil midir? Üzerine düşünmek gerek.</p>
<p><strong>2.</strong>Kurana dair yapılan çeşitli yorumlar kendi aralarında eş değer güçte olmadığı gibi, bilimsel teoriler de kendi arala­rında eşdeğer güce sahip değildir. Oysa pozitif bilimlerin kendi aralarında bilgi değerleri farklıdır, işin içerisine sosyal bilimler de dahil olduğundan çok daha müphem işlemler bilim olarak adlandırılabilir.Yani Kur&#8217;ana dair güçlü yo­rumlar olduğu gibi uzak ve daha zannî yorumlar da var­dın Aynı şekilde çok daha güçlü verilere dayanan bilimsel teoriler olduğu gibi görece daha zayıf bilimsel teoriler de vardın Dolayısı ile sabit bir kaide koymak zordun îki de­ğişkeni birbirine göre mukayese etmeye kalkıştığımız her meselede olduğu gibi büyük oranda zannî ve içtihadî bir mukayese söz konusu olacaktır.</p>
<p><strong>3.</strong> Meselenin zannî yönü anlaşıldığında bu konudan akaid (inanç esasları) devşirilmeyeceği de fark edilmelidir» Zira akaidin esasları zannî tartışmalar değil katî bilgilerle inşa edilin Burada konu içtihad ve zanna kaldıysa itham içe­ren bir dil kullanmamak gerekin İçtihada kalan konularda böyle bir dil kullanıldığında, içtihatta isabet edilse dahi ta­vır hatalı olacaktın</p>
<p><strong>4.</strong> Kuran yorumu ve bilim meselesini ele alırken tartışmaların döndüğü eksenin doğa bilimleri olması önemlidir.» Kuran ayetlerinin doğa bilimlerini anlatmak için nazil olmadığı açıktır. Bu anlamı ile Kur an dan doğa bilimlerine dair çıka­rım yaptığımızda, Kuranın esas maksadı olmayan bir konu hakkında çıkarım yapmış oluruz. Oysa doğa kanunları di­rekt bilimin konusudur» Dolayısıyla çıkarım yapmaya ça­lıştığımız konu hakkında indirekt bir yorum ile direkt bir yorum karşı karşıya gelmiş olur.» Deyiş yerinde ise bu ko­nularda ev sahibi bilimdir»</p>
<p><strong>5»</strong> Bulunduğumuz çağda bilimsel bilgi üretiminin, Kuran yorumlarına nazaran daha sistematik olduğu açıktır» Nihayetinde Kuran hakkında yorum yapmak tamamıyla serbesttir (bizce öyle de olmalıdır)» İnsanlar bu yorumları genellikle yorum sahibinin bilgi düzeyine bakarak iyi veya kötü şeklinde tasnif ederler. Ancak yorum kötü ve zayıf da olsa revaç bulabilir. Bilimsel bilgi üretiminde ise belirli bir sistematik ortaya konulmuş ve denetim mekanizması ge­liştirilmiştir. Bu kriterleri taşımak bilimsel bir fikir üreti­minde aranan bir özellik haline gelmiştir* Dolayısı ile bir görüşe “bilimsel” demek, bu görüşün belirli bir denetimden geçtiğini ortaya koyarken, “Kur&#8217;an yorumu” böyle bir dene­timi işaret etmez. Bu, bilimsel bilgi lehine bir durumdur.</p>
<p><strong>6-</strong> Dört numaralı maddeye itiraz olarak “Yorumun denet­lenme kriteri vardır. Kötü yorum ile iyi yorum usul kai­delerine uymakla ayırt edilecektir.” denilebilir. Bu sözde belli bir oranda haklılık payı bizce de mevcut. En azından “deli saçması” düzeyindeki garip Kuran yorumları bu şe­kilde elenebilir. Ancak burada şu noktaya işaret etmek ge­rek: Hangi usul? Zira itirazda “usule uygun” ifadesi sanki belirlenmiş tek bir usul varmış gibi bir varsayım içeriyor. Oysa biz Kuranı yorumlamadaki usul hakkında da farklı görüşlere sahibiz. Özellikle de usulün “dinî yorum ve bi­lim ilişkisi” sadedinde çok bakir olduğundan bahsetmiş­tik. Bu anlamı ile usulün sabitlenmesi sorunu devam eder. Örneğin bizim kanaatimize göre Kuran yorumu yapılır­ken mevcut bilimsel bilgi göz önünde bulundurulmalıdır. Bunun bir usul olarak benimsenmesi gerektiğini düşünüyo­ruz. Bu söylediğimiz usul benimsendiğinde zaten “Kuran yorumu ve bilim çatışması&#8221; gibi bir durum neredeyse söz konusu bile olmayacaktır* Bu usul ile diğer usuller arasın­daki fark açıktır ve itiraz bu farkı yok sayar gibi görünüyor.</p>
<p><strong>Gazzâlî ve Din-Bilim Çelişkisi Örneği</strong></p>
<p>Bahsettiğimiz usulün Gazzâlî&#8217;de karşılığını görmek benim için oldukça sevindirici. Gazzâlî, Meşşâî filozoflara reddiye bağlamında yazdığı <em>Filozofların Tutarsızlığı</em> isimli eserinin mukaddimesinde:</p>
<p>&#8220;İkinci kısmı, filozofların dinin ilkeleri ile <u>asla çelişmeyen</u> ve  peygamberlerin doğruladığı şeylerle zorunlu bir ilgisi olmayan I konular üzerine yaptıkları tartışmalardan ibarettir. Mesela on­ların Ay tutulması, Ay ışığını Güneşten aldığından yerkürenin Güneş’le Ay arasına girmesi sonucu Ayın ışığının kararması ola­yıdır. Yer yuvarlaktır ve gök onu her yandan kuşatmıştır&#8230;&#8217; şek­lindeki görüşleri gibi. Biz bu tür bilgilerin geçersiz kılınması üzerinde ayrıntılı olarak durmayacağız; çünkü bu hiçbir yarar sağlamaz. Kim ki bunu geçersiz kılmak için tartışmaya girişme­nin dinin gereği olduğunu sanarsa, dine karşı suç işlemiş ve onu zaafa uğratmış olur. Zira bu meseleler hiçbir şüpheye yer bırak­mayan geometrik ve matematiksel kanıtlara dayanmaktadır. Ay ve Güneş tutulmasının vaktini ve süresini sebepleriyle birlikte haber verecek kadar bu meseleleri iyi bilen ve delillerini incele­yen kimseye Bu tavrın dine aykırıdır.’ denildiğinde, söz konusu kimse kendi bilgisinden değil dinden şüphe eder. Halbuki dinin öngörmediği bir yöntemle dine yardıma kalkışanın ona verdiği zarar, kendi yöntemiyle dine zarar vermek isteyenin ona vereceği zarardan daha büyüktür. Nitekim Akıllı düşman, cahil dosttan daha iyidir.&#8217; denilmiştir.&#8221; Pasajın devamında bir hadisin bu me­seleye delil oluşu inceleniyor:</p>
<p>&#8220;Kaldı ki fazla kısım sahih olsa bile onu tevil etmek, doğru­luğu kesin olan meseleler üzerinde demagoji yapmaktan daha ko­laydır. Nitekim aklî delillerle tevil edilen nice açık naslar vardır ki (açık olmalarına rağmen) tevilin sağladığı açıklık derecesine ulaşmamışlardır. Mülhidleri (din düşmanlarını) en çok sevindi­ren şey, dini savunan birinin bu ve benzeri görüşlerin dine aykırı olduğunu açıklamasıdır.&#8221;</p>
<p>Kendi fikrî serüvenini anlattığı <em>Munkız mine d Dalâl</em> kita­bında ise:</p>
<p>&#8220;Bu felakete İslam dininin cahil müntesipleri yol açmıştır. Bunlar filozoflara ait tüm ilimleri red ve inkâr etmenin İslam&#8217;a hizmet olduğunu zannetmişler ve böylece felsefeyi tümüyle red­detmişlerdir, Bu inkâr, o kadar ileri boyutlara varmıştır ki filo­zofların Güneş ve Ay tutulması hakkındaki açıklamalarının dahi dine aykırı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu sözler bu bilgileri kesin delillerle bilen kimselerin kulağına gittiğinde onları bu bilgilerin delilleri hakkında şüpheye düşürmemiştir. Fakat onları İslam di­ninin cehaletten ibaret olduğuna ve kesin delilleri bile inkâr ettiği düşüncesine inandırmıştır. Böylece felsefeye olan sevgi ve bağlılığı, öte yandan da Islama olan nefret ve düşmanlığı artmıştır. Bundan dolayı bu ilimleri red ve inkâr etmekle Islama hizmet ettiğini sa­nanlar, Islama karşı çok büyük bir cinayet işlemektedir.İslam dini bu ilimler hakkında ne olumlu ne de olumsuz bir şey söylemiştir. Aynı şekilde bu ilimler de din alanına müdahale etmemişlerdir.”</p>
<p>Gazzâlî’den naklettiğimiz bu pasajlar gerçekten çok ilginçtir. Belki bir tez konusu olacak kadar önemli varsayımları içerisinde barındırmaktadır.</p>
<p>-Öncelikle Gazzâlînin verdiği Ay ve Güneş tutulması gibi örnekler tam olarak bugün bilimsel bilgi dediğimiz nok­talara temas etmektedir Dikkat çeken bir diğer husus, Gazzâlînin bu konularda kendi görüşlerinden ziyade bu konuda uzman kimselerin kanaatlerine yer vermesidir, “Ay ve Güneş tutulmasının vaktini ve süresini sebepleriyle bir­likte haber verecek kadar bu meselelere ve delillerine vâkıf kimseye &#8216;Bu tavrın dine aykırıdır* denildiğinde, söz konusu kimse kendi bilgisinden değil dinden şüphe eder,’</p>
<p>-Gazzâlî, güçlü bilimsel bilgiler ile dinin çelişmeyeceğini düşünmektedir Bu tarz iddiaların dine zarar vermek ol­duğunu söylemektedir, “Mülhidleri (din düşmanlarını) en çok sevindiren şey, dini savunan birinin bu ve benzeri gö­rüşlerin dine aykırı olduğunu açıklamasıdır?</p>
<p>&#8211; Bilimsel konuları neredeyse tamamen bilime bırakmış gö­rünmektedir» Onun softalık biçiminde tasvir ettiği kesim, lugavı detaylardan bilim türetme iddiasında iken o bu tavrı dine karşı bir cinayet olarak görmektedir.» &#8220;İslam dini bu ilimler hakkında ne olumlu ne de olumsuz bir şey söyle­miştir.» Aynı şekilde bu ilimler de din alanına müdahale etmemişlerdir.»” Burada keskin bir epistemik ayrım yaptığı görünmektedir.»</p>
<p>&#8211; Hadis örneğinde geldiği üzere nassın bilimsel bilgi ile uyumlu olarak tevil edilmesi (yorumlanması) gerektiğini ifade etmektedir.» &#8220;Kaldı ki fazla kısım sahih olsa bile onu tevil etmek doğruluğu kesin olan meseleler üzerinde de­magoji yapmaktan daha kolaydır.»”</p>
<p>Bugün bile fazla sayılabilecek derecede bilimi önceleyen bir perspektif sunan bu pasajlarda bilhassa son madde oldukça önem­lidir» Eğer Kuran yorumumuz bizim bilgi düzeyimizden etki­leniyorsa (ki bu kaçınılmazdır), neden bilimsel bilgimiz Kur an yorumumuza tesir etmesin? Lügate dair bilgilerimiz Kuran yo­rumlarımızı etkiliyorsa, doğaya dair bilgilerimiz de Kuran yo­rumlarımızı pekâlâ etkileyebilir»</p>
<p>&#8220;X kişisi + Kuran —&gt; X kişisinin Kuran yorumu” biçiminde düşünüldüğünde X kişisi içerisinde lügat bilgisi nasıl mevcutsa bilimsel bilgi de mevcuttur» Dolayısı ile X kişisinin Kuran yo­rumu,, bilimsel bilgisinden etkilenecektir» Bu ise onun Kuran yorumu ile bilimsel bilgisinin çatışmayacağı değil çatışamayacağı anlamına gelecektir.»</p>
<p>Gazzâlî&#8217;nin bu satırları yazdığı kitabın mahiyeti düşünüldü­ğünde ona olan hayranlığımız biraz daha artmaktadır.» Filozofların Tutarsızlığı isimli eserinde Meşşâîleri sert bir dille eleştirmiş ve üç meselede tekfir etmiştir. Buna rağmen onların kazanımlarını kendi kiniyle reddetmeye meyletmemiştir. Gazzâlî&#8217;nin övgülere boğduğu ve neredeyse ‘ilim için olmazsa olmaz” mesabesine ge­tirdiği mantık, Meşşâî sistematiğinin temeli ve özüdür. Hakeza o gün işlevsel olan mantık, astronomi ve matematik gibi saha­lara eleştirilerini sıçratmamıştır. Deyim yerindeyse düşmanının talebesi olmayı bilmiştir. O sevmediği bir ekolün kazanmalarını Müslümanların malı kılmayı bilmekle tarihin kritik bir nokta­sında önemli bir örneklik göstermiştir. Bugün bizim bulundu­ğumuz noktada şu tespiti yapmak güç değildir: “Bilimsel metod dünyaya belirli kazanımlar getirmiş, önemli teknolojik sonuçlar doğurduğu gibi doğayı anlamak konusunda ciddi gelişmeler sağ­lamıştır. Biz batının zulümlerinden nefret etmemize rağmen bu nefretimiz bilimsel metodun kendisine yönelmemelidir. Onlarla mücadele ediyor olsak dahi işlevsel kazanmalarını kullanmaktan ve devşirmekten çekinmemeliyiz? Gazzâlî&#8217;nin örnekliği tam ola­rak buradadır.</p>
<p><strong>Kuranın Yorumu Değişir mi?</strong></p>
<p>Bu yazdığımız satırlardan sonra gelecek şu soruyu duyar gibi­yim: &#8220;Bilim değişiyor, yorumda bilim veri olarak alınırsa Kur anın yorumu da değişmiş olmaz mı?”</p>
<p>Kuranın yorumunun değişmez evrensel bir gerçeklik ifade et­mesi gerekmiyor. Maalesef Kuranın bizzat kendisi ile Kuran dan bizim anladıklarımız arasındaki ayrım dindar zihinlerde yeterince yerleşmiş değil. Yorum kabiliyetimiz Kur anı %100 anlamaya ye­terli gelmez.* Beşerin yapmaya çalıştığı şey bilgileri ve kabiliyetleri nispetinde Kur an-ı Kerim’i anlamaya çalışmaktır. Beşerin bilgisi durağan olmadığı için dün yanlış anladığı Kuranı bugün daha doğru anlayabilmesi mümkündür. Bugün daha doğru anladığını düşünürken yarın yanlış olduğunu fark edip doğru gördüğü gö­rüşe gitmesi de mümkündür.</p>
<p>Pek çok âyet vardır ki bugün 1500 yılına göre daha kolay an­laşılmaktadır. Bunlar bazen bilimsel gelişmeler sebebiyle böyle olur bazen ise sosyolojik değişiklikler sebebiyle, örneğin Tarık suresinin 7. âyetini gelişen anatomi bilgisi sayesinde eskisinden daha iyi anlayabiliyorken, Kur’an&#8217;daki Mekki âyetlerin verdiği hissi içerisinde bulunduğumuz sosyolojik durum sebebi ile daha kolay anlayabiliyoruz. 1100 yılında yaşayan Müslümanların sa­dece güçlü hallerini tecrübe etmiş bir müfessirin Mekki âyetleri kavrayışı ile yenilgi içinde doğmuş bizlerin kavrayışı elbette aynı düzeyde olmayacaktır.</p>
<p>Kur’an yorumunda ismet (hatasızlık ve yanılmazlık) şartı yok­tur. Zaten böyle bir şart olsaydı hiçbir beşerin Kuran hakkında yorum yapabilmesi caiz olmazdı. Ancak beşerin Kuran ile yorum düzeyinde ilişkisi “takati nispetinde murad-ı ilahiyi anlama gay­retedir. Takatin yetmediği yerlerde Allahın ihlas ve gayretle ça­lışan yorumcuyu mazur görmesini umarız.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Muhtelif 2,syf:59-70</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-bilim-ve-yorum-celiskileri/">Kur’an, Bilim ve Yorum Çelişkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-bilim-ve-yorum-celiskileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deneyim/Müşahede</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Aug 2024 16:50:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk yetiştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[müşahede]]></category>
		<category><![CDATA[slogan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27047</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Öğrenmek yaşamayı öğrenmektir. Öğrenmek nihayetinde yaşamayı öğrenmektir, kıylükal değil. Maddeden tamamen uzaklaşan metafizik felsefe çalışıyor olsanız dahi nihai maksat hakikati keşfedip o hakikate göre yaşamak ve bunu insanlara salık vermektir. Gerçekte öğrenmek özü itibariyle güzeldir. Yani hiçbir ek fayda veya sonuç getirmese dahi bilmek, bilmemeye nazaran güzel bir şey olurdu. Buna rağmen öğrenmek neredeyse [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/">Deneyim/Müşahede</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23216 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-300x188.jpg" alt="" width="369" height="231" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-768x480.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3.jpg 800w" sizes="(max-width: 369px) 100vw, 369px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Öğrenmek yaşamayı öğrenmektir. </strong></p>
<p>Öğrenmek nihayetinde yaşamayı öğrenmektir, kıylükal değil. Maddeden tamamen uzaklaşan metafizik felsefe çalışıyor olsanız dahi nihai maksat hakikati keşfedip o hakikate göre yaşamak ve bunu insanlara salık vermektir. Gerçekte öğrenmek özü itibariyle güzeldir. Yani hiçbir ek fayda veya sonuç getirmese dahi bilmek, bilmemeye nazaran güzel bir şey olurdu. Buna rağmen öğrenmek neredeyse her zaman pratik bir eylem ve sonuçtan da uzak değildir. Sadece öğrenmek için öğrenseniz dahi öğrendikten sonra artık aynı kişi değilsiniz. Hakikati keşfetmek ya da keşfettiğini düşünmek insanı kaçınılmaz olarak değiştirir. İnsan kendi bilgisine karşı direnemeyen bir varlıktır. Öğrenmek üzerine yazılan kitaplarda ve hatta eski eserlerde şunu görürüz &#8220;İlim öğrenmek için evlenmemek gerekir, bir eşle ilgilenmek, çocuklarla uğraşmak gibi meşguliyetler vakit kaybettiricidir.&#8221; Bu tarz sözleri eskiden okuduğumda keyfim kaçardı. Pek çok ilim talebesine de çoğu zaman bu his gelir. Aslında bu, amacından sapan bir öğrenme şeklidir. Ne hakikatin özünü aramak ne de yaşamayı öğrenmek kağıdı kutsamakta olmaz. Kitap ve kağıda yapılan şey, dünyadaki dağınık gözlem verilerini birilerinin düzenli hale getirip gözlerimizin önüne koymasıdır.1 Gerek hakikati sağlayacak tefekkür, gerekse yaşamayı öğrenmek dünyadaki gözlem verilerinden uzakta değildir. Bu anlamı ile hayatı deneyimlemek öğrenim açısından bir kayıp değildir. Bakmayı bilen bir göz baktığı her yerden bir şey öğrenir. Yaşama dair meşguliyetler, hayatı ciddiyetle gözlemleyenler için boşa giden vakitler değildir.</p>
<p><strong>Öğrenmek nasıl bir faaliyettir~ </strong></p>
<p>Yukarıda anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere öğrenmek müşa hede ile iç içe geçmiş durumdadır. Bu tarz eserlerde maalesef müşahede fazlaca ihmal edilmiştir. Çoğunlukla zamanın üzerinde durulmuş ve nadiren de kitap seçiminden bahsedilmiştir. Müşahede ise neredeyse hiç ele alınmamıştır. İşin aslı öğrenmek, bilgiyi işleme sokabilmek ve kullanabilmektir. İnsanda bu faaliyetlere dair bir meleke oluşmasıdır. En teorik konularda dahi durum böyledir. Yani örneğin fıkıh usulü ya da bilim felsefesi öğrenmek, kelime ezberlemekten ya da sayfalarca okumaktan ibaret değildir. Bu ilmi, meselelerle karşılaştığında adeta bir &#8220;meleke&#8221; halinde kullanmak, usul/metot ihlal edildiğinde fark edebilmektir. Bunu sağlamayan bir öğrenme eskilerin kıylükal dedikleri &#8220;O onu dedi, bu bunu dedi.&#8221; faaliyetinden öteye gitmez. Bu ne bir ilim ne de bir öğrenmedir. Yine eskilerin güzel tabiri ile &#8220;malumatfuruşluk&#8221;tur. Malumat ise ilim değildir; dağınık ve bütünlük arz etmeyen, kişiyi değiştirmeyen bilgi kırıntılarıdır. Oysa bilmek, bilgi kırıntıları arasında bağlantılar kurabilmek, bu bağlantıları zenginleştirebilmek, güçlendirmek ve lazım olduğunda gösterebilmektir. Felsefi derinlik ya da tefakkuh ilk bakışta görünmeyen bağlantıları kuracak kadar konu üzerinde vakit geçirmeyi ve meleke kazanmayı gerektirir. Bu yüzden malumatfuruş, dağınık bilgiyi dinleyiciye boca eder ve kendisinin anlaşılmadığını iddia eder. Oysa bilen anlatır. Alim bilgisini kullanır. Kullanamadığın şey senin değildir. Gerçekten kolay anlatım, kafanın içinde işlediğin bilgiyi dünyada görebilmeyi gerektirir. Bu yüzden böylelerinin örnek kullanmakta zorlanmadıklarını ve örneklerin kolay anlatım sağladığını fark edersiniz. Sanki herkesin elini uzatsa kolaylıkla yakalayabileceği şeyleri veriyor gibidirler. Ama bunu herkes yapamaz. Birinin bir konuyu gerçekten bilip bilmediği en kolay yoluyla verdiği örneklerden anlaşılır. Çoğu insan, konuşmacının atıf yaptığı kaynaklara ya da suni bilgiç edalarına aldanmakta yanılır.</p>
<p><strong>Bilgiyi İşlemek </strong></p>
<p>Tüm bu anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere insan zihni girdiler alan ve çıktı oluşturan bir yapıdadır. Bu girdiler bazen kağıttaki sayfalar, bazen kulağa dökülen sözler ve bazen yaşanan deneyimlerdir. Tüm bu girdiler ancak derin bir tefekkürle yoğrulur. Nihayetinde içinden çıktığı zihnin yoğurduğu biçim özneldir. Herhangi bir girdi biçimini engellemek, tefekkürün kendisine malzeme kılacağı nesne miktarını azaltmaktır. Mütefekkir, usta bir aşçı dahi olsa malzeme (bilgi) eksikliği çekecektir. Bazen bol malzeme kötü aşçıya denk gelecektir. Bazen bol malzeme ve iyi aşçı olmasına rağmen aşçı tembel olacaktır vesaire. Her daim aşçılığı geliştirme çabası ise bu kitabın konusudur. Örneğin sık sorulan bir soru vardır: &#8220;Okuduğum bazı şeyleri hatırlıyorum fakat hangi kitapta okuduğumu bile anımsayamıyorum, neden?&#8221; Bu sorunun cevabını vermiş olduk. Okuduğun kitap bir veri kaynağıdır. İşlenmiş bilgi ise senin &#8220;ürünün&#8221; dür. Hangi kitaptan okuduğunu anımsamak öğrenimin maksadı değildir. Ya da şu şikayeti sıklıkla duyarız: &#8220;Kitap okuyorum fakat hiç aklımda kalmıyor:&#8217; Burada da insanlar genellikle akıllarında kalanın ne olduğunu kitabı bitirip düşündüklerinde &#8220;Neyi hatırlıyorum?&#8221; sorusunaverdikleri cevapla ölçerler. İşin aslı bu sadece bir hafıza sınamasıdır. Oysa öğrenmek böyle değil, küçük bir çocuğun süt içmesi gibidir. Süt nereye gitti? Koluna mı gövdesine mi? Hangi süt damlası hangi eti oluşturdu? Bunları bilmek imkansızdır. Vakıada gözlenen şey, çocuğun büyüdüğüdür. Kitap okumak da yaklaşık bunun gibi bir şeydir.</p>
<p><strong>Sakince Düşünmek/Analiz Etmek </strong></p>
<p>Hayatımda müşahede ettiğim bir örneği söylemem gerekirse, benim Türkiye&#8217; de tanınır olmaya başlamam muhtelif kişi ve grupların söylemlerine verdiğim cevap videoları sayesinde oldu. İşin aslı bu tarz videolarda yaptığım şey çoğunlukla &#8220;Ne diyor?&#8221; diye durup düşün mekten ibaret. Bu videoların neredeyse hiçbirinde muhtelif kaynaklar taradığım araştırmalar yapmadım. Oysa ders ve konu anlatımı yaptı ğım videolar için uzun emekler veririm. Tek hadisi inceleyip anlatım yapacağım bir video için 1 ay ciddi ciddi çalıştığım vakidir. Oysa çürütme videolarının toplamında dahi bu kadar emek vermemişimdir. Bunun sebebi bence şu: İnsanların büyük bir kısmının entelektüel faaliyetten anladığı, kulaklarından içeri dökülen sloganları papağan gibi tekrar etmekten ibarettir. Sloganlar ise dayanıksızdır. Ayette zikredilen örümceğin evini anımsatır. Ancak sloganlar bir akış oluşturur. Kendinizi bu akışa kaptırmazsanız ve durabilmeyi becerirseniz sloganın ne kadar boş olduğu çok kolayca fark edilir. Bu sebeple insanlar dönemin modasına kapı larak canları ve malları pahasına savundukları fikirlerinin çok saçma olduğunu modası geçince fark ederler. &#8220;Yahu biz o zamanlar nasıl kapılmışız buna&#8221; gibi bir ruh halinde olurlar.</p>
<p>İşte bu durum, akış ve dönemin modası ile alakalıdır. İyi bir tefekkür, durmayı gerektirir. Bir kere koşmanın tadını alan insan hep koşmak ister. Bu Müslümanların bir kısmında da var olan bir durumdur. Kişi koştuğunda görevini yaptığını ve gayret ettiğini hisseder. İşin aslı mutlu da olur. Zira insan mutluluğunun belası olan can sıkıntısından kurtulur ve koşmak insanı dinç tutar. İnsan adanmaya muhtaç bir varlıktır. Durgun su kokar, koşmamak insanda pek çok şeyi bozar. Ancak koşular arasında durup tefekkür etmek doğru bir yönün tayini için elzemdir. Koşan mutlu olur ama başı kesik tavuk gibi koşuşturan bir hedefe ulaşamaz. Dolayısı ile koşmak da gerekir durmak da. Koşmadan deneyimlenemez, durmadan tefekkür edilemez. Koşmak müşahedenin, durmak derinleşmenin kaynağıdır. Ne kadar koşup ne kadar durulacağında mizaç da etkilidir.</p>
<p><strong>Konuşmanın Hazzı </strong></p>
<p>Müşahede ile ilgili yazdıklarımıza bir örnek olarak konuşmak ve susmak denklemini anlatmak güzel olacaktır. Müşahede, susmayı gerektirir. Az önce koşmak ve durmaktan bahsetmiştik. Kişisel diyaloglarda müşahede ve tefekkür, susanın yaptığı iştir. Konuşurken müşahede edemezsin. Genellikle çok ve boş konuşan insanların müşahedesinin zayıf, karakter ve olay tahlillerinin sığ olmasının önemli sebeplerinden birisi budur. Aslında olan şudur: Böylesi kişiler çok konuştukça, tefekkürleri azalır ve konuşma içerikleri zayıflar. Boş konuştukları için de az dinlenirler. Az dinlendikçe daha çok konuşurlar. Bu böylece kendi kendini besleyen bir kısır döngüye dönüşür. Aslında boşboğazlık yapmayan insanlar bir konuyla ilgili konuş tuklarında daha dikkatli dinlenirler. Eğer ağızlarından güzel cümleler de dökülürse gördükleri ilgi daha fazla artar. Az konuşan ve konuştuğunda kıymetli şeyler söyleyen insanlar kanaatleri merak edilen ve görüşlerine başvurulan kişilerdir. Bir olay olduğunda onların konu hakkındaki yorumlarına ulaşılmak istenir. Onlardan yorum alabilenler bundan mutlu olur. İşin aslı dinlemeyi bilmeyene konuşmak da züldür. Ona herhangi bir şey öğretmek de imkansızdır. Zira bir insanın ilk olarak öğren mesi gereken şey dinlemektir. Yaptığımız söyleşilerde bazen bu gibi kimselerle karşılaşırız. Sahne şöyledir; kişi, soru sormak için mikrofonu alır ama aslında niyeti soru sormak değil konuşmaktır.</p>
<p>Oysa ondan başka kimse onun konuşmasını istemez. Uzun uzun kendi fikirlerini anlattıktan sonra pek de soru sayılmayacak bir şeyler söyleyerek bitirir. Eğer ona cevap verirseniz mimiklerinden sizi dinlemediğini,ilk kelimenizden itibaren kendi söyleyeceği şeye odaklandığını ve konuşma sırasının kendisine geçmesi için sabırsızlandığını hissedersiniz. Sorduğu soruya cevap alırkenki mimikleriyle kendini ele veren kişi lere &#8220;Şu anda beni dinlemediğini fark ediyorsun değil mi?&#8221; derim. Bu tepki ona yapılabilecek en büyük iyiliktir. Zira şu bilgiyi ya da bu bakış açısını öğrenmesinden daha önemli olan şey dinlemeyi öğrenmesi dir. Zira ilki öğrenmek, ikincisi ise öğrenmeyi öğrenmek ile ilişkilidir. Böyle kimseler üzerine tefekkür ettiğimde hep şaşırırım, gerçekten ilginç bir psikolojik durum olduğunu düşünürüm. Söz konusu kişi belli ki konuşmadan dinlemeye, kendi fikrini ifade etmeden başkasının fikrini anlamaya çalışmaya 1 saat bile tahammül edemeyecek durumdadır. Elbette bu nefsi bir durumdur ve nefsinin itkileri onu dinlemeye ya da susarak tefekkür etmeye tahammülsüz hale getirmektedir. Sanki içinde bir şey onu konuşması için dürtüyormuş gibi dayanamamaktadır. Oysa o anda uzun konuşmasından herkesin rahatsız olacağını bilir ancak çoğu zaman yine de dayanamaz. Dinlemeyi bilmeyen müşahedeyi ıskalar, konuşmaları yavanlaşır, zaman geçtikçe boşboğazlaşır. Eskiler &#8220;sözün şehveti&#8221; diye bir tabir kullanırlardı. Gerçekten konuşmanın hazzı, nefis terbiyesini hak eden şeylerden birisidir.</p>
<p><strong>Kağıdı Kutsamak </strong></p>
<p>Eğer kağıdı kutsamak gerçek hayatı ıskalamaya neden oluyorsa artık kağıt, öğrenmenin düşmanı olmuş demektir. Öğrenme sürecinde, içine düşülebilecek en tehlikeli tuzaklardan birisi budur. Hayata paralel bir simülasyon oluşması ve o simülasyon içerisinde kendini güvenli hisseden ilim talebesinin halinden mutlu bir şekilde yaşamasıdır. Sirenlerin şarkısı ile büyülenen Odysseus&#8217;un arkadaşları gibi keyifli ama gerçekten uzak bir evrende ömrü tüketmektir. Örneğin &#8220;İlim öğrenmek isteyen birisi için çocuk sahibi olmak dezavantaj gibi anlatılıyor:&#8217; demiştik. Oysa benim ortaya koyacağım bakış açısında evli olmamak ve çocuk sahibi olmamak dezavantajdır. Zira normal bir insanın yaşantısının belki %50&#8217;sini bile hiç deneyimlememiş biri nasıl onun hayatı hakkında kanaat sahibi olabilir? Bir çocuğun büyümesini izlerken aslında insan denilen şeyin büyüme aşamalarına her anıyla tanıklık ediyorsunuz. Bir çocuğun mizacını hissetmek, duygularının gelişimini, algısının değişme biçimlerini günbegün müşahede etmek, onun hayat ve ölüme dair sorularına maruz kalmak az bir tecrübe midir?</p>
<p>Bu bilgiye sahip olmayan ile sahip olanın hayata bakışı aynı derinlikte olabilir mi? &#8220;Bir baba evladını nasıl sever?&#8221; Bunu nasıl bilebilirsiniz? Kötü bir ailede doğmak bir çocuk için neden kötüdür? Bir insanın nasıl şımaracağını, nasıl dengeli bir karakter oluşturacağını ya da neden korkacağını bir çocukta adım adım görmekten daha büyük bir gözlem var mıdır? Hangi psikiyatri kitabı size bu bilgiyi yakini olarak verecektir? Bunları 20 yıl gece gündüz bir çocuğu yetiştirmiş birisi ile yetiştirmemiş birisi sizce aynı düzeyde anlayabilir mi? Bir at yetiş tiricisi ile atlar üzerine yazılmış kitapları okuyan birisi attan aynı düzeyde anlayabilir mi? Elbette ikisi de bunu iddia eder. Ama birisi sloganik anlar, diğeri ise yakin ile bilir. İlki hatalı pek çok sloganı da kabul eder. Çünkü işin esası konuyu gerçek bir kavrayış ile öğrenmemiştir. Annesi ve babası yanında yaşlanmış birisi bir yaşlının kaygıla rını, duygularını, hayatını geçirdiği şeylerin onu getirdiği ahlaki durumu bizzat müşahede edecektir. Nihayetinde kendisi de yaşlanacaktır. Bunlar önemsiz bilgiler midir? Bu konuları düzgünce anlatabilen kaç tane kitap vardır? Öğrenimin ulaşamadığı yerlerde insanlar anlık kararlarla yaşarlar ve böylesi önemli konular genellikle kitaplardan okunmaz. Zira bunlara dair yazılmış dişe dokunur bir literatür bulmak zordur.</p>
<p><strong>Aile ile ilgilenmek vakit kaybı mıdır~</strong></p>
<p>Mizaçlar değişebilmekle beraber, kişinin çocuğu, eşi ya da anne babası ile ilgilenmesi ona zengin bir deneyim sunacağı gibi vakit açısından da zarar ettirmez. Zira kendisiyle ilgilenilmeyen bir ailenin ortaya çı karacağı problemler, toplamda onlarla ilgileneceğiniz süreden daha fazlası edecektir. Bir çocuk belki 15 dakika babası ya da annesiyle oynayıp mutlu olacak iken bu süreyi alamadığında huysuz olur, problemli davranışlar gösterir. Bu davranışlarla eninde sonunda siz uğraşacaksınız.</p>
<p>Ne kadar ötelerseniz ilerde daha büyük problemlerle karşı karşıya geleceksiniz. 20 yaşına kadar kendisi ile hiç ilgilenilmeyen bir çocuk büyük ihtimalle ya ailesinden kopacak ya da ailesinin başına daha uzun mesai alacak dertler açacaktır. Ayrıca kendimde de müşahede ettiğim bir diğer nokta, evlat sahibi olmanın insanı genç bir erkek olmaktan &#8220;baba&#8221; olmaya götürdüğü, böylece hayatındaki her şeyin değiştiği gerçeğidir. Bir baba, çoğu zaman bir gence nazaran nefsine daha hakimdir. Nefsini evladı için pek çok durumda dizginlemektedir. Artık gençliğine oranla havailiği azalmış tır. Bu nefis terbiyesi onun ilim öğrenmesine katkı sağlayacaktır. Nefis terbiyesinin ilim tahsilindeki öneminden ilerleyen sayfalarda genişçe bahsetmeye çalışacağız. Çoğu kişi anne baba olan kimselerden şu sözleri duymuştur: &#8220;Yahu bizim çocuğumuz yokken ne hakla yorulduğumuzu düşünüyormuşuz? Oysa şimdi çocukların erken uyuduğu, bizim uyumadığımız 1-2 saatlik kısa vakitler ganimet gibi geliyor.</p>
<p>Tüm bireysel işlerimizi bu aralıkta yapıyor ve dinleniyoruz:&#8217; Artık daha yoğun bir tempoya alışmışlardır. Temsilen anlatacak olursak; bu anne babanın 25 yaşındayken 20 kilogram yükleri vardı. Ancak nefis terbiyeleri zayıf olduğundan 20 kilograma ancak güç yetirebiliyorlardı. Çocuk yetiştirmeye başladık larında ise yükleri belki 30 kilograma ulaşmış ancak zorunlu olarak yaptıkları nefis terbiyesi sayesinde 50 kilogramı omuzlayacak seviyeye gelmişlerdir. Bu yüzden ilk çocuktan ve onun getireceği tempodan deli gibi korkan bu genç ebeveynler, bir iki yıl sonra ikinci çocuğu düşü necekler ve çoğu zaman bu niyetlerini yerine getireceklerdir. Oysa ilk çocukları olduğunda başka çocuk istemediklerini söylüyor, bir taneyle bile baş edemediklerini düşünüyorlardı. Bu süreç, bir delikanlının babalığa, bir genç kızın ise anneliğe geçiş aşamasıdır. Doğru süreçler geliştiğinde anne ve baba olmak bir genç delikanlı ya da hanımefendi olmanın aslında üst sürümüdür. Çocuğun sorumlulukları gençten daha azdır. Ancak genç olan çocukluğu sadece romantik bir hayal olarak ister, gerçekte gençlik çocukluğa nazaran bir kazanımdır. Aslında anne ve babalık ile gençlik arasındaki fark da buna benzemektedir.</p>
<p><strong>Çocuk Yetiştirmek </strong></p>
<p><strong>1.</strong> Şu üç soru bize sıkça sorulur: Çocuğumu ahlaken nasıl eğitmeliyim?</p>
<p><strong>2.</strong> Çocuğumu dinen nasıl eğitmeliyim?</p>
<p><strong>3.</strong> Çocuğumun teorik eğitim sürecini nasıl yönetmeliyim?</p>
<p>Üç soruya da benim standart cevabım her zaman bir tanedir: Kendini eğit. Sebebi şu ki; ben eğitimde müşahedeyi esas alırım. Eğitim çocuğa okutulmaya çalışılan sayfalar, söylenen sözler değil çocuğun müşa hede ettiği şeydir. Ahlaken bakalım &#8230; Bir gariban gördüğünde duran ve yardım eden, yeri geldiğinde maddi menfaati dahi ahlaki bulmadığı için reddetmiş bir baba profilini 5 yaşından 18 yaşına kadar izlemiş bir çocukla bunun tam zıddını izlemiş bir çocuk aynı olabilir mi? Bu çocukların böylesi durumlar karşısında hissettikleri haya duygusu dahi farklı olur. Zira bunun zıddını izleyen çocuk ister istemez bu davranışa alışır. Kötü ahlakı gösteren adam ağzıyla vaaz verse dahi bu söylemleri çocuğun nefretini celp eder. Aslında o kötü ahlakını çocuğuna karşı da çoğu zaman uygulayacaktır. Sonra bir de üstüne vaaz ettiğinde daha da nefret uyandıracaktır. Basitçe küfür konusunu düşünün. Çocuğunuzun küfür etmemesini istiyorsanız, yapmanız gereken şey küfür etmemektir. Çocuk küfür etmeyi sizden öğrenir. Muhtemelen siz de babanızdan öğrenirsiniz. Burada değiştirilemez bir durumdan söz etmiyoruz, çok uğraşırsanız babanız küfür etmesine rağmen siz etmeyebilirsiniz ancak eğitim avantaj kazandırmak için yapılır. Babanız bu konuda size iyi bir eğitim vermemiş ve siz kendinizi çokça zorlamak zorunda kalmış olursunuz. Her meselede çocuğunuzu sarp yokuşu tırmanmak zorunda bıraktığınızda aslında bu kötü bir eğitim aldığı anlamına gelir. Dinen bakalım. Namaz vakitleri konusunda aşırı hassas, namazlarında ve Efendimiz anıldığında gözleri yaşaran, samimiyetle dua eden bir anne ile bu özellikleri haiz olmayan fakat dinden laf açıldığı zaman konuşmak için fırsat kollayan bir anne aynı mıdır? Değildir. Bunların verdikleri eğitim de aynı olmaz. İlki gibi bir anneye sahip olan bir çocuğun ben İslam düşmanı olabildiğine hiç denk gelmedim. Gerçekten dindar bir anneye sahip olan ve annesini çok seven bir çocuğun kafası nın karıştığına ve ateist olduğuna çok denk geldim. Ama bu çocukların Allah&#8217;a küfür etmek, Muhammed aleyhisselam ile dalga geçmeye çalışmak gibi hareketlere tevessül ettiğine hiç rastlamadım.</p>
<p>İnsanların anne-babalarına olan sevgileri, onların değerlerine saygı duymasını sağ lar. Bundan daha iyi eğitim mi olur? Oysa şedit İslam ve Müslüman düşmanları içerisinde anne babasına olan nefretini onların dinine kusarak gösteren çoktur. İş yine &#8220;Siz iyi insan, iyi bir Müslüman olun; çocuğunuza verebileceğiniz en güzel eğitim budur.&#8221; demeye dönmüyor mu? Entelektüel/teorik açıdan bakalım. Büyük kitaplığın olduğu bir evde büyüyen, kitap okumayı keyifli bir iş olarak addetmeyi belki 1 yaşında gören, ev içi kullanılan kelime zenginliği normal bir ailenin on katı olan birisi ile bunun zıddı bir olabilir mi? İlki bu ev içerisinde hiçbir şey okumasa dahi en azından tanıştığı kelime sayısı dahi onun entelektüel donanımını etkileyecektir. Zira kitap okunan bir evde gündelik dilden daha zengin bir kelime dağar cığı kullanılır ve çocuk bunu istemese de öğrenir. Bu onun akranlarına nazaran öne geçmesi anlamına gelir. Kendisini geliştirmeyen ebeveyn doğru yönlendirme yapmak istese dahi buna ufku yetmeyecektir. Zaten çocuğuna kitap oku dese dahi kendisi okumuyordur.</p>
<p>Çocuk kitap okumanın zevkli bir şey olduğunu evde hiç tatmamıştır. Zevkli olan televizyon izlemek, dizi takip etmek ya da kahveye gitmektir. Böyle bir çocuk ile &#8220;Off harika, şu kitap basılmış!&#8221; diye eve sevinçle gelen bir babayla büyüyen çocuğun kazandığı kitap okuma sevgisi aynı olabilir mi? Birisi 6, diğeri 1 yaşındaki iki kızım da eve kitap kargosu geldiğinde sevinirler. Kargoyu açma ayinini onlar da istediği için hep beraber yaparız. Muhtemelen benim sevincimden dolayı kitap kargosu açma olayını zihinlerine sevinçli bir olay olarak kodladılar. Benim kitap okuduğum koltuğa benim gibi oturup ellerinde resimli kitapları ile durmaya çalışırlar. Bunu çok küçük yaşlarından beri yapıyorlar, ilk gördüğümdeçok şaşırmıştım. Aynen benim gibi oturmaya çalışıyorlar. Ben henüz çocuklarımı kitap okuma konusunda teşvik etmiş değilim. Hasılı kelam, çocuğunuza iyi bir ahlak vermek istiyorsanız ahlaklı olmak yönünde kendinizi eğitin, dindar olsunlar istiyorsanız dindar olun, entelektüel olsunlar istiyorsanız okuyun. Başkalarını değiştirmeye çalışmak kolaydır. Kolay olduğu için herkesin nefsi buna meyleder. Oysa ailenizi ve çevrenizi düzeltecek olan sizin yapacağınız işlerdir.</p>
<p><strong> Büyük adam nasıl ortaya çıkar?</strong></p>
<p>Deneyim alanını genişletmek, ilimden anlayanların vereceği ilk tavsiye olmalıdır. Bir defa araba alıp satmamış, bir ticaret yapmamış, işçi lik yapmamış, personel çalıştırmamış birisi nasıl ticaret hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilir? İlim tüm bunları yapmakta olan insanların hayatları hakkında konuşmak değil midir? Örneğin benim hayatımda gördüğüm en iyi karakter uzmanları psikologlar değil, personel çalış tıran başarılı tüccarlardır. O personeli dikkatli seçmekle kendi menfaatini koruduğu için bu konuda neredeyse uzmanlaşmıştır. Bu sebeple İbn Haldun meşhur eseri Mukaddime&#8217; de &#8220;İnsanlar içinde siyaseti en az bilenler alimlerdir:&#8217; anlamına gelen bir bölüm açmıştır. Bunun sebebi olarak da alimlerin okudukları idealize edilmiş metinleri, müşahede ve koşulları göz ardı ederek salık vermelerini göstermiş tir. Elhak, İbn Haldun bu konuda haksız değildir. Bu söylemi büyük oranda bugünün akademisi, bilim adamları ve din alimleri için de halen geçerlidir. Elbette bunlar içerisinde hayatı deneyimleyen, deneyim bilgisine önem verenler de mevcuttur. Fakat çoğunluğun böyle olmadığını iddia etmek herhalde abartı olmaz. Aslında burada bilim adamlığı, filozofluk ya da alimlik güncel isimlendirmelere dayanmaktadır. Yani bugün kendisine alim ya da filozof denilen kişi hakkında konuşmaktayız. Peki bu kişi 500 yıl sonra adı hatırlanan bir alim ya da filozof olacak mıdır?</p>
<p>Bir sonraki bölümde neden klasik kitapların tercih edilmesi gerektiğini anlatırken buraya döneceğiz. Fakat şunu söylemek lazım: Okuduğum kadarı ile klasik eser telif edebilmiş ilim ve filozoflar genellikle çok güçlü müşahedeye sahiptir. Bunların tavsiyeleri ciddi gözlemler barındırdığını hissettirir. Örneğin Francis Bacon&#8217;un siyaset tavsiyeleri ya da Gazzili&#8217;nin insan psikolojisine dair gözlemleri gerçekten etkileyicidir. Oysa müşahedesi zayıf insanların genelde tavsiyeleri de çok sıradan ve basmakalıptır. Bu, klasik eserleri değerli kılan bir unsurdur. Zira tarihin eleği genellikle müşa hedesi zayıf kişilerin eserlerini elemektedir. Bazen şu noktanın ıskalandığını düşünüyorum. Gazzill elbette çok ders almış, çok okumuş, fazlasıyla zeki bir ilim. Ancak bu niteliklere sahip olan tek insan olmadığı açıktır. Hatta bu niteliklerin bazılarında ondan daha iyi olan ilimlerimiz de muhakkak vardır. Burada denklemin sadece bilgi, zaman, gayret üçgeninde kalması, bir ilimi &#8220;çok büyük bir ilim&#8221; yapan sebepleri iyi tahlil edemememize neden oluyor. Ben bu üçlüye bir dördüncü olarak &#8220;müşahede&#8221; kabiliyetini eklemek isterim. Eğer ekleyecek olsaydım beşinci bir etmen olarak da zeitgeist yani zamanın ruhunu yakalamayı eklerdim. Şunu da ifade etmek gerekir ki zamanın ruhunu yakalayabilmek yine güçlü bir gözlemci olmayı ve müşahede ile çağını kavramayı gerekli kılacağı için deneyim vurgumuzun dışarısında kalmazdı.</p>
<p><strong>Pratik/ Ameli Bilgi </strong></p>
<p>Hayat pratik ve ameli bir iştir. Doğal olarak ilim nerelerde gezerse gezsin sonunda ameli ve pratik bir şeyler söyleyecektir. Bir kişi muhteşem bir metafizik kuram kurup ölse ve ameli olan şeyler hakkında hiçbir şey söylemese dahi, ondan sonra gelen birisi onun kuramını pratik ve ameli sonuçlara götürecektir. Bu noktaya gelindiğinde müşahe deden kaçınmak imkansızdır. Bir gün Türkiye&#8217;nin en iyi tıp fakültelerinden birinde verdiğim konferans sırasında 250-300 civarındaki talebeye şu soruyu sordum: &#8220;Acildesiniz ve nabzı 180 olan bir hasta geldi. Ne yaparsınız?&#8221; Bu talebelerin bu sorunun cevabını bilmeme ihtimalleri yok. &#8220;Beta bloker veririz.&#8221; dedi salonun büyük bir kısmı. Zira gerçekten kağıtta öğretilen tedavi budur.</p>
<p>&#8220;Nasıl vereceksiniz? Ne kadar vereceksiniz? Bir ampulde ne kadar beta blokör var? Hemşire sizi bekliyor ve soruyor. Hocam kaç ampul? Nasıl göndereceğiz? İlacı serum içine mi koyacağız? Yoksa serumsuz olarak direkt ilacı mı vereceğiz (puşe)? Serum içinde gidecekse hızlı mı yavaş mı gidecek? Serum ne kadar sürede bitsin?&#8221; Bunlar zor sorular değil elbette ama pratiğe dayalı sorular ve talebeler cevap veremedi. Zira bunu müşahede etmediler. Büyük bir kısmı henüz sahada çalışacağı stajları yapmamış. Hepsi kağıttan okumuş. Bilgileri de doğru. Muhtemelen büyük bir kısmının konuya dair teorik bilgisi benim bayatlamış teorik bilgimden fazladır. Acilde çalıştık ları ilk birkaç ayda bunu kolayca öğrenecekler. Müşahede böyle bir bilgidir. Kağıtta eğitim ne kadar iyi planlanırsa planlansın muhakkak unutulan detaylar olur. Bu yüzden saha ve deneyim çok şey ifade eder. Mesela bu eseri yazarken bu konu ile ilgili daha önce yaptığım 30 civarında dersin kaydını yazılı döküm olarak aldım. Kronolojik olarak inceledim. Pek az istisna hariç, bir videoda aranacak özellikler açısından en eskisi en kötüsüydü. Daha eski videolarımda konuşma temposu, verdiğim örneklerin niteliği, kelime seçimlerim hep daha kötü göründü gözüme. Bu da oldukça doğal zira ilk video ile son video arasında belki 600 civarında ders videosu yapmıştım. Yazmak da böyledir. Bu açıdan eğitim vermek, müşahede ekseninde pratik yönden tamamlanır. Eski alimlerin eserlerini kronolojik olarak okumak da bu açıdan faydalıdır. Zira ilk eserleri genellikle daha hamdır. Daha fazla slogan barındırır. Son eserlerindeki o ağırlığa alıştığınızda bunu ilk eserlerinde bulamayabilirsiniz.</p>
<p><strong>Müşahedeye Zıt Bilgi ile Karşılaşmak </strong></p>
<p>Ben hayatımda müşahedeme zıt bir söylem nasıl sunulursa sunulsun kabul etmekte temkinli olmayı bir karakter haline getirdim. En büyük otoriteler, unvanlar ya da geniş kitlelerin kabulü altında sunulsa dahi herhangi birinin beni müşahedemin zıddına inandırması için iki şeyi yapması gerekir:</p>
<p><strong>1.</strong> Müşahedemin neden yanılgı içerdiğini açıklamalı.</p>
<p><strong>2.</strong> Yeni bir müşahede penceresi vermeli. (Yani bakış açımı değişti rerek farklı bir perspektiften müşahedeler sunmalı.)</p>
<p>Bu, bilim için dahi geçerlidir. Zira bilimsel bilginin temeli müşa hede ve gözlemdir. Herhangi doğru bir bilimsel teori kaba müşahede ile çelişebilir. Tarihte örnekleri vardır. Örneğin Badamyus kozmolojisi müşahede ile uyumluydu. Kopernik sonrasında müşahedenin neden yanılgı oluşturduğu açıklandı ve yeni müşahedelere kapı açacak şekilde farklı bir bakış açısı ortaya konuldu. Bu kabul edilesiydi. Ama Badamyus&#8217;un hakim olduğu daha eski dönemlerde bahsettiğim bu iki madde sağlanmadan Kopernik ile benzer sonuçları dile getirenlerin söylemleri kabul edilmedi. Bence bu da hatalı değildi. Zira o anki hali ile farazi ve hayalci kalmaktaydı. Bu bağlamda müşahede/ bilim arasındaki korelasyonun fark edilmesi pseudo-science (sahte-bilim) olan ama bir dönem popülerleştiği için halkın diline sakız olan teorilere aldanmanızı da engelleyecektir. Freud&#8217;un kuramı buna güzel bir örnektir. Bu kuram ilk gününden itibaren bilimsel yöntemi ihlal ediyordu. Hatta bilimsel yöntem namına ne varsa zıddı kullanılarak oluşturulmuştu. Gündelik müşa hede ve sağduyu ile de çelişmekteydi. Gerçekten tam bir sahte bilim (pseudo-science) olmasına rağmen 1980&#8217;li yıllara kadar inanılmaz bir medya desteği ve lobicilik ile kuram tutundu. İlk günden beri bahsettiğim sebeplerle tenkit ediliyor olmasına rağmen kültürün her noktasına sızmayı başardı. Daha sonrasında kuram tüm dünyada büyük oranda tıbbi uygulamadan kaldırıldı. Badamyus&#8217;un kozmolojisini Kopernik öncesi çağda yaşıyor olsaydım kabul ederdim ama Freud&#8217;un kuramını tüm popülerliğine rağmen kabul etmeyeceğimi zannediyorum. Bu tavrımda müşahede ve sağduyuya duyduğum güven ciddi bir etken olacaktı. Zira Freud&#8217;un kuramı Badamyus&#8217;un aksine müşahede ve sağ duyu ile de uyumlu değildi. Elbette bilimsel yönteme hiçbir şekilde uymuyor olması da bir diğer etken olurdu.</p>
<p><strong>Deneyimden Uzaklaşmak ve Slogan </strong></p>
<p>Tüm bu deneyim bilgisinden uzaklaştığımız her sahada sloganlar atarız. Bu sözlerimizin slogan olduğunu deneyimledikçe fark ederiz. Bence akıllı insanlar, attığı birkaç sloganın işe yaramadığını deneyimledikten sonra slogan atmamaya karar veren kişilerdir. Onlar gerçekten deneyimlemedikleri, meleke haline getirmedikleri bir söylemi dile getirmezler. Diğerleri ise dünyada asla karşılık görmeyecek söylemleri slogan olarak tekrar ederler. Bunlar iki çeşittir; birisi sloganı sınayacak imkan bulamaz, çünkü kapalı bir fanus içerisinde yaşamaktadır. Ömrünü haklı olduğunu zannederek tüketebilir. Diğeri ise fanustan her çıktığında sloganının işe yaramadığını görür. Ancak sloganı terk etmek yerine yaşamayı terk eder ve kendisini hayata kapatır. Hayatı deneyimlemekten kaçabileceği küçük bir fanusta, sloganları ile güvenli alanda ömrünü tamamlamayı tercih eder. Her ikisi de nihayetinde bir fanusa kapanarak hayatı deneyimlemekten vazgeçmek zorundadır, çünkü deneyim sloganı yıkacaktır.</p>
<p>Burada kişi psikolojik faktörlerle söylemini korumaya azmetmektedir. Konuyu genelden İslami ilimlere çekecek olursak fıkıh (lügat anlamı derin anlayış) ve tefakkuh, sloganın tam zıddıdır. Örneğin fetvada hükme mevzu olan konuyu bilmek, İslami hükmü bilmek kadar önemli görülmüştür. Diğer bir deyişle ticaret hakkında fetva verecek olanın sadece ayet ve hadisleri değil ticareti de bilmesi zaruri görülmüştür. Genel geçer fetvalar böyleyken ilmihalde bu durum daha da açığa çıkmaktadır. İlmihal basit çeviri ile &#8220;hal&#8221; in ilmidir. Bir hal üzerine odaklanmıştır. Örneğin domuz eti yemenin haram olduğu hükmü genel bir hükümdür. Açlıktan ölmek üzere olanın yiyecek başka bir şey bulamadığı durumda domuz eti yemesi farz olur. Zira canı korumak domuz eti yememekten daha önemli ve dinidir. Burada genel hükmü tersyüz eden şey ortaya çıkan &#8220;hal&#8221; dir. Eğer insanların halleri bilinmeden genel hüküm &#8220;her halde&#8221; onlara telkin edilecek olsaydı bu ilim değil, slogan dediğimiz şey olurdu. Sloganlaşan bir fıkıh oksimorondur.</p>
<p>Nitekim Ebu Davud Sünen&#8217;inde Cabir b. Abdullah&#8217;tan şöyle rivayet etmiştir: &#8220;Bir yolculuğa çıktık. Bizden birine bir taş isabet etti ve başını yardı. Adam sonra ihtilam oldu (rüyalandı). Arkadaşlarına sordu, &#8220;Benim için teyemmüm ruhsatı bulabiliyor musunuz?&#8221; dedi. Onlar &#8220;Suya güç yetirdiğinden senin için bir ruhsat göremiyoruz.&#8221; dediler. Adam gusletti ve hastalanıp öldü. Peygamber&#8217;in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelince bu hadise ona anlatıldı. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): &#8220;Adamı öldürdüler. Allah onları öldürsün! Bilmiyorlardıysa sorsalardı ya! Cehaletin ilacı sormaktır. Onun teyemmüm etmesi ve yarasının üzerine bez sarıp üzerine mesh etmesi, sonra bedeninin diğer kısmını yıkaması yeterliydi.&#8221; Burada genel gusül fetvasının &#8220;hal&#8221;i göz ardı ederek her duruma uygulanmasına verilen tepkiyi görmekteyiz. Normalde İslam&#8217; da içtihatta yanılmak günah değildir. Yani fetvada isabet edemeseniz dahi bu bir günah sayılmaz zira insan hata etmekten kaçınamaz. Ama bu olayda soruyu soranın hali tamamen göz ardı edilmiş ve basmakalıp bir fetvadan dolayı soruyu soran açıkça zarar görmüştür. Muhammed aleyhisselamın bunu içtihat kapsamına almamasına ve beddua etmesine dikkat etmek gerekir. Bu lafız, hali ihmal ederek fetva vermenin haramlığına delil olur. Vallahi doğrusu da budur. Zira öyle cahil softalar var ki insanların hayatlarını cehenneme çeviriyorlar. Oradan buradan duydukları her fetvayı ne dünyanın halini ne de karşısındakinin halini bilmeksizin insanların üzerine fırlatıyorlar.</p>
<p>Onların bu yaptıkları yüzünden nice insan dünya ve ahiret namına zarara uğruyor. Bu zarara uğrayanların bir kısmı dinden, Allah&#8217;tan uzaklaşıyor. Bu gibi kimselerin dine verdiği zararı belki şedit İslam düşman ları dahi vermemiştir.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Öğrenmeyi Öğrenmek,syf:21-37d</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/">Deneyim/Müşahede</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evren Kaotik Midir, Düzenli Midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Aug 2023 16:12:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[bilim-düzen ilişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[düzenli evren]]></category>
		<category><![CDATA[Evren]]></category>
		<category><![CDATA[fizik ve kaos]]></category>
		<category><![CDATA[Hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[kaotik evren]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26493</guid>

					<description><![CDATA[<p>Böyle bir yazıda öncelikle kaos ve düzenin tanımlanma­sı gerekmektedir. Kelimeler üzerine öylesine tepinilmiştir ki, bu kelimeler artık olayı açıklamaktan ziyade konuyu daha an­laşılmaz hâle getirmektedir. Bu sebeple sağduyulu hiçbir insa­nın 30 saniye düşündüğünde kabul etmeyeceği “Kâinatta hiç­bir düzen yok abicim.” gibi pozisyonlar topluluklarca da savu­nulabilir hâle gelmektedir. Burada kaos ya da düzen kelimelerine ne anlam [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/">Evren Kaotik Midir, Düzenli Midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-14678 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat.jpg" alt="" width="534" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat.jpg 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-600x323.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-300x161.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-768x413.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kainat-1024x550.jpg 1024w" sizes="(max-width: 534px) 100vw, 534px" /></a></p>
<p>Böyle bir yazıda öncelikle kaos ve düzenin tanımlanma­sı gerekmektedir. Kelimeler üzerine öylesine tepinilmiştir ki, bu kelimeler artık olayı açıklamaktan ziyade konuyu daha an­laşılmaz hâle getirmektedir. Bu sebeple sağduyulu hiçbir insa­nın 30 saniye düşündüğünde kabul etmeyeceği “Kâinatta hiç­bir düzen yok abicim.” gibi pozisyonlar topluluklarca da savu­nulabilir hâle gelmektedir.</p>
<p>Burada kaos ya da düzen kelimelerine ne anlam verilirse verilsin tartışmanın özü aslında değişmeyecektir. Ahzab sure­si 37. ayetle ilgili daha önceki okuduğunuz pasajlarda isimlen­dirmenin hakikat oluşturamayacağım anlatmıştık.</p>
<p>Düzen dediğimizde kastettiğimiz şey güneşin her gün aynı yerden doğması, yeni doğan bir çocuğun acı adana kebap yiye­memesi, ayak tırnağınız kaşındığında beyin kanaması geçirdiği­nizi düşünmemeniz, cebinizdeki parayı sokağa saçtığınızda pa­ranızın artacağım değil azalacağını düşünmeniz, o para toprağa düştüğünde para ağacı oluşturmayacağını bilmeniz, Ankara’nın yüzey alanı olarak Türkiye’den büyük olamayacağını bilmeniz (bütünün parçasından büyük olması), su içmenizin uçmanızı sağlamayacağını bilmeniz vb. kâinatta sürekli aynı şekilde mü­şahede ettiğiniz ve zıddını hiç müşahede etmediğiniz şeylerdir.</p>
<p>Tikel bir örneğe geçtiğimizde örneğin:</p>
<p>Boynunuza bıçak saplarsanız olacak şeyi bilirsiniz, olma­yacak şeyleri de bilirsiniz. Mesela boynunuz bıçak sapladığınız için parfumlenmiş gibi güzel kokmayacaktır. Kimse güzel kok­mak için boynuna parfüm sıkmak yerine bıçak sokmaz. Boynu­nuza bıçak sokarsanız boynunuz kanar, bıçak kanamaz. Bıçağın canı yanmaz. Boynunuza soktuğunuz bıçak sayesinde görün­mez olacağınızı düşünmezsiniz. Boynunuza soktuğunuz bıça­ğın akciğer hastalığınızı geçirmeyeceğini bilirsiniz.</p>
<p>Dikkat ederseniz ne olacağını biliyorsunuz. Ne olmaya­cağım da. Ne olmayacağı dünyası o kadar geniş ki aslında ne­redeyse sonsuz sayıda seçeneğin gerçekleşmeyeceğini biliyor­sunuz.</p>
<p>İşte bunu bilmenizi sağlayan şeye biz düzenlilik diyoruz. İsteyen buna kaos diyebilir. İsimlendirme hiçbir şey ifade et­mez. Buna kaos denilirse sadece anlaşılmazlık oluşmuş ola­caktır. Normal insan kaos kelimesinden düzenin kastedilme- diğini anlar. Oysa bunlara kaos demek dahi belirli bir düze­nin parçasıdır. “Kaos” kelimesi zihinden geçer, dudaklara dö­külür, belirli bir düzeyde sesletildiğinde karşıdaki insan ta­rafından işitilir. Eğer bir videoda söylendiyse kayıt cihazının onu kaydedeceği, mikrofonun sesi aktaracağı, bu gönderinin insanlar tarafından anlaşılacağı düşünülür. Mesela evindeki bardak ve tabak aracılığıyla video çekilemeyeceği bilinir. Ya­ni bunu söylemek komplike bir eylemdir. Bu eylemin her bir ferdi için bıçak örneğindeki gibi sayısız farklı şeyin olmaya­cağını bilmekteyiz.</p>
<p>Skolastik okul felsefesinin muarızları tarafindan tenkit edildiği başlıca konu tanımlar üzerinden konuyu manipüle et­meleridir. Örneğin “Anlamak şudur” diyerek bir tanıma gidil­diğinde konular daha anlaşılır olmamaktadır. Zira anlamak ta- nımlanamayacak kadar primordial (ilksel) bir kavramdır. As­lında tanım konulduğunda ve tanım insanların “anlamak” deni­len şeyden anladıklarıyla çatışmaya başladığında bir ikilik olu­şur. Bir tanımlanan bir de insanların tamamının sağduyu ile bildiği şey. Bu ikilik sofistik bir pencere açar ve retoriğin oluş­masını sağlar.</p>
<p>Kaos kelimesinde böyle bir durum var. Yukarıda anlattığım düzen öylesine açıktır ki her insan öyle olduğunu kolayca fark eder. Kelime ile oluşturulan buğunun etkisinde kalmayan hiç kimse bu düzenin inkârına yönelik bir sözü kabul etmez. “Bu kadar cehalet ancak cehaletin tahsil edilmesiyle olur.” denilen nokta aslında burasıdır.</p>
<p>Olgular dünyasında müşahede ettiğimiz bu durumun adı­na ister “kaos” deyin isterse “düzen” isterseniz “pempe kalpli ya­rasa” deyin benim açımdan fark etmez. Sorulan ve anlaşılmaya çalışılan şey bu isimler değil olgular dünyasında müşahede et­tiğimiz bu durumdur.</p>
<p>Düzen bu yazıda kullanıldığı anlamı ile tüm bu olayların öngörülebilir bir sırahhk ile olması ve sonsuz sayıda diğer se­çeneklerin insanlar tarafindan müşahede edilmiyor olması an­lamında kullanılacaktır. Yazı boyunca kaos kelimesini düzenin zıddı olarak kullanacağım.</p>
<p><strong>DÜZEN ÖRÜNTÜLERİ</strong></p>
<p>Şimdi bu tanımların daha net anlaşılması ve okuyan ki­şinin kafasında belli başlı şablonlar oluşması amacıyla bir ör­nek verelim.</p>
<p>Hepimiz elimizi ateşe yaklaştırdığımızda elimizin yanaca­ğını biliriz. Bizim bu ön kabulü yapabilmemizi sağlayan şey düzendir. Diyelim ki başka bir evrendeyiz ve ateşe elimizi her yak­laştırdığımızda elimiz üşüyor, bu da bir düzen örneğidir. Çün­kü biz bu sefer de elimizi her yaklaştırdığımızda elimiz nere­deyse sonsuz sayıda ihtimal arasından üşüyeceğini öngörüyo­ruz. Yine başka bir evrende, elimizi ateşe her yaklaştırdığımızda elimiz aniden altına dönüşse bu da bir düzen ifade eder, çünkü aynı öngörülebilirlik yine mevcuttur. Peki, şimdi tüm bu örnek­leri birleştirelim. Başka bir evrende elimizi ateşe yaklaştırdığ­ınızda 1. ve 2. seferde elimiz yansa, sonrasında 3.4. ve 5. sefer­de üşüse ve 6., 7., 8. ve 9. Seferde de elimiz arabaya dönüşse ve bu döngü ritmik bir şekilde devam etse bu yine bir düzen ifa­de eder. Çünkü biz elimizi kaç defa değdirdiğimizi hesaplaya­rak bir sonraki seferinde ne olacağını öngörebiliriz.</p>
<p>Şimdi bu olayı 0,1 ve 2 rakamlarıyla kodlayalım.</p>
<blockquote><p>0: Ateşe değdiğinde elimizin yanması</p>
<p>Ateşe değdiğinde elimizin üşümesi</p>
<p>Ateşe değdiğinde elimizin altına dönüşmesi</p></blockquote>
<p>Elimiz sırasıyla 2 kere yanıyor 3 kere üşüyor 4 kere de al­tına dönüşüyorsa bunu 001112222 şeklinde kodlayabiliriz. Bu bizim bu olaydaki örüntümüzdür. Bu tarz örüntüler evrendeki pek çok farklı yerde mevcuttur. Evrendeki düzeni inkâr eden kimselerin pek çoğu anlayamadıkları örüntülere işaret ederek kaos iddiasında bulunur. Örneğin bu örüntü 9 elemanlı bir örüntü. Düzeni inkâr eden kişi -örneğin- ilk 7 elemana bakar (0011122) ve der ki bir düzen yok, rastgelelik ve kaos var. Oy­saki örüntüye geniş bir pencereden bakacak olsa “001112222 0011122220011122220011122” biçiminde kompleks olması­na rağmen kendini tekrar eden bir tablo ile karşılaşır. Elbette bu sayılar doğada sadece 0-1-2 olarak kalmaz. Çok daha faz­la sayıya ulaşabilir.</p>
<p>Ya da muhataplarımız bazen henüz düzenin tam keşfedi- lemediği örnekler üzerinden itiraz ile evrenin kaotik olduğu­nu ispata çakşırlar. Örneğin yukarıdaki örneğimize pi sayısı ile itiraz edildiğini düşünün. Ve varsayalım ki pi sayısının neliği- ni gerçekten hiçbir zaman anlayamayacağız. Yani örüntüsünün tekrar eden noktasını bulamayacağız. Burada evren kaotik ola­cak mıdır? Elbette bu bir safsatadır.</p>
<p>Evrende on milyon tane fenomen olsa ve sadece 5 tanesi düzenli olsaydı, biz “Bu beş fenomende gözlenen düzenin kay­nağı nedir?” sorusunu cevaplamak zorunda kalırdık. Evrende­ki milyarlarca fenomen içerisinden seçilmiş birkaç kısır örnek üzerinden “Düzen yoktur.” iddiasında bulunmak gerçekten sağ­duyulu insan aklının faaliyetinden oldukça uzaktır. Zira düzen pozitif bir durumdur. Her halükârda açıklanması gerekmekte­dir. Zira insanın bilgisi kısıdıdır. Düşünmeyi bilen her insan tüm olguların düzenini bilmediğini ve henüz hepsinin keşfe­dilmemiş olduğunu bilir. Düzen örneği ise 1 tane dahi olsay­dı açıklanması gerekirdi. Kaos mührü vurmaya gelince elbet­te bu bilimin yolunun kapatılması demektir. Zira dün düzen­siz zannedilen pek çok şeyin düzeni bilim tarafından keşfedil­miştir. Bu tarz kaos itirazlarına “Hastalık-Düzen İlişkisi” baş­lığı altında ilerleyen kısımlarda değineceğiz.</p>
<p><strong>KAOS NEDİR?</strong></p>
<p>Yukarıda okuduğunuz paragrafta daha çok düzenin ne ol­duğuna değindik, şimdi biraz da kaosun ne olduğuna yahut na­sıl bir doğası olduğuna değinelim.</p>
<p>Öncelikle insan kaosu anlayamaz ve ifade edemez. Çünkü insan zihni amaçsallık, nedensellik, zaman, mekân örüntüsüy- le çalıştığı için diğer tüm olguları da bu örgüyle kavrar. Örne­ğin bir şeyi algıladığında zaman sıralı algılar, ifade ederken di­lin vezinleriyle zamanlı ifade eder. Lâkin kaos, insanın düşün­me sistemini olduğu gibi kuşatan bu örgünün içerisinde kalan bir yapı değildir.</p>
<p>Varsayalım ki bir odanın içerisinde kaos var. O odada bu­lunan bir kişi bunu diliyle ifade edemez. En fazla parmağıyla işaret edip “Ööö” gibi nida edebilir. Zira diliyle ifade edeceği her şey bir düzen içerecektir.</p>
<p>Kaos ifade edilebilen bir şey değildir lâkin muarızlar bi­raz karmaşa gördükleri her yere kaos damgası yapıştırır. Örne­ğin dağınık bir masa gördüklerinde bunu kaosla ilişkilendire- bilirler. Oysa masanın dağınık yahut derli toplu olmasının ka­osla bir ilgisi yoktur. Bahsedilen masayla alakalı hiçbir şey bil­meden yalnızca masanın odada sabit şekilde durduğunu görsek bile bir düzenin varlığını görebiliriz. Çünkü masanın sabit şe­kilde durması demek, o ortamda yer çekimi bulunması demek­tir, zeminin sabit olması demektir vs. Daha uzun düşündüğü­müzde karşımızda duran her nesnede daha fazla düzen örün- tüsü keşfettiğimizi fark ederiz.</p>
<p><strong>KÖTÜ VE ÇİRKİN ŞEYLERİ KAOTİK SANMA HATASI</strong></p>
<p>Günümüzde büyük kısmı ateistlerden oluşan bir kesim, ev­renin düzensiz (kaotik) olduğunu iddia etmekte. Bunu iddia ederken de ortaya koydukları deliller genelde yıldızların patla­ması, yeryüzünde savaşların çıkması, insanların açlıktan ölme­si, hayvanların birbirini yemesi, sistemlerin ve galaksilerin za­man içerisinde yok olması yahut tahrip olması, fiziki ve psiko­lojik hastalıkların varlığı, doğal afetlerin dünyaya veya dünya içerisindeki canlılara zarar vermesi gibi olgular. Muhalifleri­miz, evrenin bu tarz olguları içinde barındırdığı için kaotik ol­duğunu savunmaktadır.</p>
<p>Fakat muhalifimiz burada farkında olmadan bir kavram kargaşasının içerisine düşüyor. Öne sunduğu argümanlarla ev­rendeki düzeni eleştirdiğini zannediyor kendisine çirkin gö­rünen şeylerin düzensizlik ifade ettiğini zannediyor. Elbette ki düzen-kaos ilişkisinin iyi-güzel ilişkisine indirgenmesi bi­raz saçma. “Kötü-çirkin ama düzenli” böyle bir şeyin olması mümkündür ve hiçbir çelişki içermez. Örneğin kabız bir insa­nın dışkılaması: Kabız olmak kötüdür, dışkı çirkindir ama olay düzenlidir. Düzenli olduğu için öngörülebilir sebepleri ve te­davileri vardır.</p>
<p>Ya da insanların açlıktan ölmesi elbette iyi ve güzel değil­dir ancak sebepleri üzerine konuşulabilir. Ölen insanın vücu­dundaki tepkimeler incelenebilir. Nasıl düzeltilebileceği ön­görülebilir. Mesela yemek yediğinde durumun düzeleceğini biliriz. Ağladığında, güneş altında uzandığında, içinden 100’e kadar saydığında -bunlar sonsuza kadar arttırılabilir- duru­mun düzelmeyeceğini bilirsiniz. Bu insanların kurtulabilme­si için ne kadar erzak ve ilaca ihtiyaç olduğunu saptayabili­riz. Ortalama bir insanın ne kadar sürelik bir açlıktan sonra öleceğini hesaplayabiliriz. Bunu bilmemizi sağlayan şey bir düzendir.</p>
<p>Yani aç kalan insanlar birdenbire anlayamadığımız ve an- lamlandıramadığımız bir şekilde kaotik olarak ölmüyorlar. Or­tada bir örüntü ve tutarlılık var ki biz elde ettiğimiz verilerle yukarıda saydığım pek çok faktörü bilebiliyor yahut üzerlerin­de yüksek olasılıklı mantıklı tahminler yürütebiliyoruz. Olayın her parçasında olayla tamamen alakasız göreceğimiz sonsuz sa­yıda faktörün çalışmadığını da bilebiliyoruz.</p>
<p><strong>BİLÎM-DÜZEN İLİŞKİSİ</strong></p>
<p>Bir evrende bilim yapılabilmesi için o evrenin düzenli bir yapısı olması zorunludur. Kaotik bir evrende bilim yapılamaz. Peki neden?</p>
<p>Bunun temel sebebi bilim yaparken belli başlı ön kabulleri­mizin olmasıdır. Eğer ön kabullerimiz olmazsa bilim yapama­yız. Peki nedir bu ön kabuller?</p>
<blockquote><p>İncelenen materyal aynı koşulların sağlandığı her yer­de aynı şekilde hareket eder.</p>
<p>Doğa, dün bugün olduğu gibi hareket etti. Yarın da ay­nı şekilde hareket edecektir.</p>
<p>Gözlemlerimiz ve zihnimiz doğayı anlamaya elverişli­dir. Yani doğa insan tarafindan anlaşılabilirdir.</p>
<p>Bu düzen matematik dille ifade edilebilir.</p></blockquote>
<p>Bu dört önerme bilimsel olarak gösterilebilir değildir. An­cak bilim yapılması için zaruri varsayımlardır. Tamamı da bir düzen anlatımıdır. Bilim bu düzeni varsaymadan yapılamaz.</p>
<p>Odada yüksekten bıraktığım bir kalem yere düşer. Gözle­mi tekrarlayabilirim ve geçerli olduğunu müşahede edebilirim. Ancak Antartika’ya hiç gitmesem de orada da bırakılan kale­min yere düşeceğini varsayarım. Kalemin Antartika, Almanya ve Türkiye’de aynı şekilde hareket edeceğini varsaydıran şey bir düzen algısıdır.</p>
<p>Aynı kalemin MÖ. 3200 yılında da bırakılsa düşeceğini dü­şünürüm. Çünkü geçmişle bugünün aynı düzen içerisinde de­vam ettiğini varsayarım. Kalemin 2400 yılında da bırakıldığın­da düşeceğini düşünürüz. Bu elbette bir düzen varsaymaktır. Zaten bilimin en önemli fonksiyonu geleceğe doğru projeksi­yon yapabilmesidir. Yani öngörüde bulunmasıdır. Bugün geçer- olan doğa yasalarının yarın geçerli olacağı varsayımı olmazsa bilim hiçbir işe yaramaz. Bugün onca emelde yaptığınız bilim­sel deneyin yarın işe yarayacağını düşündüren bu varsayımdır. Bu elbette kâinatın düzenli olduğunu deneyden önce ön kabul olarak aldığınız anlamına gelmektedir.</p>
<p>Düzen olmasaydı bu varsayımların hiçbiri geçerli olmazdı. Oysa bilimin çalıştığını biliyoruz. 1920’de yapılan deneyler üze­rinden oluşturulan bilimsel bilgiye dayanarak bugün teknoloji üretiyoruz. Tüm bunlardan sonra çıkıp “Evrende düzen müzen yok abicim, her şey kaostan ibaret.” türevi söylemler gerçekten Türkiye’deki felsefi düzey açısından üzücüdür.</p>
<p><strong>FİZİK VE KAOS</strong></p>
<p>İfade ettiğimiz üzere bilim faaliyeti düzenin keşfi üzerine kurulmuştur. Ancak bilim felsefesinden bunca uzaklaşınca “ka­os” kelimesinin kullanımından kafası karışan pek çok kişi yuka­rıda anlattığımız anlamda düzeni reddebileceğini zannetmiş­tir. Gözünün önünde gerçekleşen tüm düzenli olayları bir ke­limenin anlamını karıştırması sebebiyle reddedebilen birinin sağduyulu düşünme yetilerinin ne derece köreldiğini gözlemek düşündürücüdür. Fizikte kaos ve düzen kelimelerinin değişimi hakkında Abbas Ertürk’ün sade ve anlaşılır bir dille kaleme al­mış olduğu makalesi oldukça faydalı olacaktır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Makalenin tamamının linkini vermek dışında bazı pasajla­rı alıntılamamız faydalı olacaktır:</p>
<p>“Bu bağlamda bakıldığında kaos, sistemlerin kendisinde değil, biz insanların algısındaki sınırlılıklardan dolayı vardır. Bir başka ifadeyle sistemler hem başlangıç noktasındaki değiş­kenlere hem de sisteme sonradan etki eden diğer değişkenle­re hassas bir şekilde bağımlıdır ve bu şekilde işlemeye devam eder. Ancak insanoğlu, çok sayıdaki tüm bu değişkenleri kapsa­yacak kadar bir analiz metoduna sahip olamadığı için, sistem­ler hakkında öngörüde bulunamaz ya da yürüttüğü Öngörüler hatalı sonuçlar verir. Kaos bu noktada doğar.”</p>
<p>“Kaos terimi ilk olarak 1900 yılında bilim adamı Henri Po- incare tarafindan kullanılmıştır. Poincare, güneş sisteminin ka­rarlı olup olmadığını ispatlamaya çalışmıştır. Bu çalışma sonu­cunda, güneş sisteminin hareketini belirleyen denklem sistemi­nin çözümünün başlangıç koşullarına hassas bağımlı olduğunu, ancak başlangıç koşullarının doğru olarak saptanamayacağı so­nucuna varmıştır. Bu sonuç, güneş sisteminin kararlı olup ol­madığının belirlenmesinin mümkün olmadığını göstermekte­dir. Poincare, bu kestirilemez ve belirlenemez durum için “ka­os” terimini kullanmıştır. Bu sonuç, her olayı ölçebileceğini id­dia eden klasik fizik kurama tamamen ters olup belirsizliği id­dia eden kuantum kuramına uygun bir sonuçtur.</p>
<p>Poincare, doğadaki dinamik sistemlerde dikkatten kaçan küçük bir ayrıntının büyük sonuçlara neden olduğunu, bilim adamlarının böylesi durumları rastlantı olarak kabul ettiklerini vurgulamıştır (Akt: Mackey, 1999: 49; Latif, 2002:126). Rast­lantı olarak açıklanan bu olaylar, aslında doğrusal olmayan olay­lardır. Sonucunun da belirlenmesi mümkün olmadığından anla­tımında, belirsiz, karmaşık ve kaos gibi ifadeler kullanılmıştır.”</p>
<p>“Kaosun nedeni, geleceği tahmin etmek için gereken ve­rilerin ve bu veriler arasındaki ilişkilerin yeterli düzeyde bilin- memesidir. Ayrıca bu veriler bilinse dahi bugünkü analiz teknikleriyle doğru sonucu elde edebilecek bir analizinin yapılma­sı mümkün olmamaktadır. Verilerin sınırlı olması, süreci kes­tirilemez kılmaktadır.”</p>
<p>&#8220;Kelebek etkisi, teknik bakımdan ‘başlangıç koşullarına hassas bağımlılık olarak adlandırılır (Gürsakal, 2003). Bu ör­nek Edward Lorenz tarafından yapılandırılmıştır. Lorenz bu örneği ‘Pekinde kanatlarını çırpan bir kelebeğin havada oluş­turduğu dalgaların gelecek ay New Yorkta fırtınaya neden ola­bileceği’ şeklinde ifade etmektedir. Bu kavram, küçümsenecek veya dikkatten kaçan herhangi bir olayın çok daha büyük olay­lara neden olabileceğini ifade eder. Çobanoğlu’na (2008:113) göre, sistemleri kararlı hâlden uzaklaştıran faktör kelebek etki­si faktörüdür. Kelebeğin kanat çırpması gibi birçok küçük de­ğişiklik artarak devem etmesi durumunda sistemleri statik du­rumundan çıkarır.”</p>
<p>“Kaos kuramının ilgilendiği bir başka soru da kaosun dü­zenidir. Gleick’e (2000:25) göre kaos kuramında, tüm karma­şık, düzensiz ve formüle edilemeyen veriler içinde güzel, dü­zenli ve sağlam bir yapı vardır. Aynı düzensizlik içindeki düze­ni Morgan, ‘iç ve dış dalgalanmalar nedeniyle kaosa sürüklenen her türlü karmaşık sistemlerde yeni bir düzenin olduğu’ şeklin­de ifade etmektedir (1998:296). Barnsley e göre kaosun bu dü­zeni fraktal yapılarla gösterilmektedir. Fraktal yapılar, geomet­rik olarak “basit” uzayların ‘karmaşık’ alt kümelerini inceler.”</p>
<p>“Kaos ve belirsizlik, tüm bilim dalları için geçerlidir. Ne­deni ise, herhangi bir olay hakkında öngörüde bulunmak için gereken değişken sayısının çok fazla olması ve tüm değişken­lerini içeren bir sistemin oluşturulmasının imkânsız olmasıdır.”</p>
<p>Tüm bu pasajlardan anlaşıldığı üzere burada kaos kelimesi yukarıda aktardığımız düzen kelimesinin reddini ifade etmek­ten uzaktır. Sadece fazla girdi ya da hesaplanamaz küçüklükteki girdiler sebebiyle düzenin tam olarak hesaplanmasının zorlu­ğunu ya da imkânsızlığını İfade etmektedir. Burada sadece keli­me benzeşmekte ve kaos kelimesi “henüz hesaplanmamış ya da hesaplanamayan düzen” anlamında kullanılmaktadır. Bu bizim incelediğimiz konuda düzenin reddi anlamına gelmeyecektir,</p>
<p><strong>HASTALIK-DÜZEN İLİŞKİSİ</strong></p>
<p>Evrendeki düzene yüzlerce farklı alandan örnekler getirile­bilir. Bir tıp doktoru olarak ben kaos-düzen incelemesine taba­bet nazarı ile tekrardan bakmakta da fayda görüyorum. Özel­likle branşım üzerinden kaos iddialarının incelenmesi fayda­lı olacaktır. Zira tıp yaşayan her insanın kendisi hakkında bel­li düzey bilgilerinin olduğu ve onunla hiç ilişki kurmadan ya­şayamayacağı bir sahadır. Bu örneklerin bazı insanlara fizik ve kimyada olduğu gibi tamamen anlaşılmaz gelmesini önleye­cek bir durumdur. Herkes tıbbi örnekleri belli düzeyde de ol­sa anlayacaktır.</p>
<p>Evrende bir düzen olduğunu kabul eden pek çok kişi ge­nelde insan fizyolojisinden bahseder. Gerçekten de insanın ya­pısı inanılmazdır, insan vücudundaki ayrı ayrı pek çok sistemin çok kompleks yapı içerisindeki harikuladeliği baş döndürücü bir mahiyet arz eder. Böbreklerin çalışması, akciğerler, küçük bez parçalarının tüm vücuda tam ölçülü şekilde hormon salgılama­sı, nöronların işleyişi&#8230; Bu saydığımız sistemlerin hepsi ayrı ay­rı çok büyük ve inanılmaz düzen örüntüleridir.</p>
<p>Fakat ben bu kısımda sağlıklı insanın fizyolojisinden değil hastalıklar üzerinden konuşmak istiyorum. Düzeni hastalıklar üzerinden konuşmak istemememin 2 temel sebebi var: ilk ola­rak hastalıkların varlığı pek çok kişiye göre bir düzensizlik ve kaos örneğidir fakat ben bunun böyle olmadığını, tam aksine hastalıkların bir düzen içerisinde olduğunu göstereceğim. İkin­ci olarak ise insan fizyolojisinin nasıl çalıştığıyla alakalı inter­nette veya kitaplarda pek çok kaynak bulabilir, gerçekten etki­leyici bilgilere ulaşabilirsiniz. Ancak hastalığın düzeni doktor olmayan bir insan için kolay kavranabilir değildir.</p>
<p>Evet, temel sorumuzu soralım. Hastalıklar düzenli bir ya­pıda mıdır, yoksa kaotik bir yapıda mıdır?</p>
<p>Genel olarak bir hastalığa tedavi bulma amacı güden veya özelde bir şahsın hastalığını anlayıp tedavi etme amacı güden her klinik çalışma bir düzen varsayar.</p>
<p>Tıp adı verilen branş A, B, C, D özelliklerine sahip bir tab­lodan genellemelere X hastalığını teşhis etmek üzerine kuru­ludur. Örneğin öksürük, boğaz ağrısı, burun akıntısı varsa üst solunum yolu enfeksiyonu düşünülür. Formüle edecek olursak:</p>
<ul>
<li>Öksürük</li>
<li>Burun akıntısı</li>
<li>Boğaz ağrısı</li>
</ul>
<p>X: Üst solunum yolu enfeksiyonu</p>
<p>Şimdi A, B, C’yi gördüğümüzde X’i düşünürüz. Ancak el­bette hiçbir bilim bu kadar basit çalışmaz. Her zaman sık rastla- na <u>hastalık</u>ların daha nadir görülen istisnaları bulunur. Bu yüz­den doktorlar kan testi yaparlar, fizik muayene yaparlar, detaylı hasta öyküsü alırlar. Burada aslında A, B, C’den oluşan örüntü- yü ABCHGYTRM gibi daha fazla veriye dayanan forma çe­virmeye çakşırlar.</p>
<p>ABCHGYTRM örüntüsünde H dediğimiz şey akciğer seslerinin normal olması olsun. H aslında bir dışlamadır. Yani akciğer sesleri bozuk değil. Burada akciğer seslerinin bozuk olmasına Z desek örüntünün A, B, C, Z diye devam etmesi baş­ka bir tabloya doğru gittiğimizi gösterir.</p>
<p>Tıp bu tekrarlayan örüntülerin incelenmesinin adıdır.</p>
<p>Bu sebeple “Tırnağıma kıymık battı.” diyerek hastaneye gi­derseniz hiçbir doktor kalp krizi tahlilleri yapmaz. Hakeza te­daviler de buna benzer şekilde şablonlanmıştır. Örneğin AB- CHGYTRM örüntünüze “Akciğer enfeksiyonu” denildiği­ni düşünün. Bu örüntû şikâyetlerden oluşmasına rağmen et­ken hakkında bir fikir verecektir. Yani bir bakteri ya da virü­sün bu örüntüyü oluşturduğu bilgisine ulaşmış oluyoruz. Örün­tünün içerisinde olmayan bir dış sebebe örüntünün gösterdi­ği tablo sayesinde ulaşıyoruz. Çünkü bu tablo aynı örüntüyü gösteren diğer hastalarda aym etkeni bulmamızı sağlamıştır. Biz bu tekrarı bir düzen örneği olarak kabul edip daha önce hiç görmediğimiz ve hiç incelemediğimiz bir hastada da aynı tablo­nun aym etkenden ortaya çıkacağım varsaymış oluruz. Aym var­sayım klinik yönergeler ve tedavi protokolleri oluşturtur. Çünkü tüm insanlarda bu tablonun bu etkene işaret edeceği varsayılır.</p>
<p>Bu yüzden doktor açık bir tablodaki tekrara rağmen doğru tedaviyi uygulamasa ve hastası ölse hukuken sorumlu olur. Di­yemez ki “Dünya kaotiktir, hastanın ne olacağım ben ne bile­yim.” Çünkü hukuk da bu düzeni varsayar. Zaten düzeni var­saymayan aklı başında insan bulamazsınız. Düzeni varsayma­dan çalışan bir sistemi bulamazsınız. Örneğin etiğe dönseniz “Ben falan adama ateş ettim ama evren kaotik olduğu için onu öldüreceğini nereden bileyim. Bu sebeple yaptığım davranış ah­laksızlık değildir.” gibi bir savunma elbette bulamazsınız.</p>
<p>Örneğin: Acil serviste çalışan bir hekime babanızı sol kol ve göğüs ağrısı şikayeti ile götürseniz. Babanızın 60 yaşlarında şeker ve tansiyon hastası olduğunu daha önce 3 defa kalp krizi geçirmiş birisi olduğunu, bu ağrısının da daha önceki kalp kri- â geçirdiği zamanki ağrısı İle aynı olduğunu hekim soru-ce- vapla öğrense ve grip ilacı reçete edip gönderse bu sizi tatmin eder ini? Elbette etmez. Babanız kalp krizinden ölse hekim etik olarak görevini yapmamış ve hukuken de sorumlu olur mu? Ta­bii ki evet. Hekim tüm bunlara cevaben “Kâinatta hiçbir düzen vokabicim.”dese ne düşünülür?</p>
<p>Tüm bunlar bir düzenin anlatısıdır.</p>
<p>Tıpta bazen de a-tipik denilen sık görünmeyen vakalar olur, örneğin çene ağrısı ile kalp krizi geçirilebileceği literatürde ka­yıtlıdır. Bunlar düzensiz midir? Elbette hayır. A-tipik vakalar daha nadir görülen örüntülerdir. Bu yüzden bu nadir durum­lara karşı literatürde uyarılar bulunur. Örneğin tıp fakültesi te­mel bilgisi olarak çene ile göbek deliği arasındaki her ağrıda kalp krizinin akla gelmesi gerektiği bilgisi gibi. Bu elbette dü­zendir ancak sık gözlenmeyen nadir bir düzendir. Ancak hiç­bir tıp bilgisinde ayak parmağı kaşıntısı kalp krizi düşündür­mez. Bazen düzen keşfedilememiş de olabilir. Ancak daha ön­ce anlattığımız gibi bilim düzeni bulma çabasıdır. Bilimsel ça­lışma zaten keşfedilememiş düzenleri keşfedebileceğini düşü­nerek devam eden bir iştir.</p>
<p>Nadir vaka şöyle düşünülebilir: ABCDEFHGJLEŞTY gi­bi her biri bir özellikten oluşan bir tablo bulduğumuzu düşüne­lim. Bu tablo hastalıkların %1’inde görülüyor olsun. Bu tabloda bir sonraki tetkik aslında aynı tablonun W, X, Z’den hangisi ile devam ettiğini kestirebilmek için yapılır. ABCDEFHGJLEŞT- Y(W) tablosu ile ABCDEFHGJLEŞTY(X) tablosu farklı tab­lolardır. Bu yüzden ileri tetkik ve tedavi yapılır. Tablodaki harf sayısı arttıkça hastalığın toplumda görünme sıkılığı azalır. ABC­DEFHGJLEŞTY tablosunun toplumda görülme sildiği %1 iken ABCDEFHGJLEŞTY(W) tablosu %0,l olabilir. Bu yüzden na­dir vakalar daha zor çözülür ancak düzenden bağıntısız değildir.</p>
<p>Aslında hastalığın bir düzensizlik gibi algılanması da biraz bundandır. Bir hastalık konusunda normal insanların bünyesi­nin %99’u bir şekilde çalışıyorsa tıp hasta olanla ilgilendiği için o %1 ile meşgul olur gibi düşünülebilir. Elbette orantılar hasta­lıktan hastalığa değişir. Kolay anlaşılması için böyle örneklendi­riyorum. Bu anlamı ile tıp düzensizlik zannedilen düzenli şey­lerin yani hastalıkların düzeninin incelenmesidir.</p>
<p>Tıbbi literatüre ait her çalışma “Ben falan hastalığın düze­nini keşfettim. Bu tabloya sebep olan hastalığa isim koydum, etkenini buldum ya da tedavisini öngördüm.” deme gayretidir. En nihayetinde düzeni daha iyi kavrayan daha iyi doktordur. Kaos olsa doğru teşhis-yanlış teşhis, başarılı tedavi-başarısız te­davi, iyi doktor-kötü doktor gibi şeylerden nasıl bahsedilebilir.</p>
<p>Aslında nihayetinde bilgisizlik düzensiz zannetme sebebi­dir. Zira konunun cahili olan için örüntüler bilinmemektedir. O her şeyi rastgele zannetmeye meyillidir. Hangi konunun cahili isek onda daha fazla düzensizlik bulmaya meyilliyizdir. Örne­ğin satranç bilen birinin algıladığı düzenle bilmeyenin o oyun­da anladığı düzen aynı değildir.</p>
<p>Hastalıkların düzensizlik gibi gösterilmeye çalışılmasının bir diğer sebebi iyi-kötü, güzel-çirkin algıları ile düzenli-dü- zensiz algısının karıştırılmasıdır. Buna önceki sayfalarda kabız olan insan örneğini vermiştik. Kabız olmak iyi bir şey değildir, dışkı çirkindir ancak olay düzenlidir. Yani bir şey kötü ve çirkin görünürken de düzenli olabilir. Kötü ya da çirkin bir şey bulun­ca düzensiz bir şey bulduğunu zannetmek hatadır.</p>
<p>Bana sorarsanız Türkiye’de bu söylemin yaygınlaşmasının sebebi sadece cehalet ya da ahmaklık değildir. Yeni ateizm dinle­ri savaşılacak bir şey olarak gördüğü için her konuda din aleyhi­ne olanı söylemeyi bir maharet zannediyorlar. Bu onların böylesi absürt pozisyonları da savunuyor hâle gelmelerine sebep oluyor.</p>
<p>Elbette onların söylemlerinin özellikle yarı okumuş kesim­de karşılık bulabilmesi cehalet kaynaklıdır. Mesela sağduyulu ancak hiçbir şey bilmeyen sıradan halk gündelik hayatında sü­rekli müşahede ediyor olduğu düzeni inkâr eden insanlara ce­vap veremese de içten içe bunu kabul etmez. Bir domatesin na­sıl yetiştiğini bir çocuğun nasıl büyüdüğünü görmüştür çünkü. Ne ciddi inceleme yapan insanlar ne de normal insanın sağdu­yusu bu saçmalığı kabul etmeye meyilli değildir.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Muhtelif 1 , syf:105-121</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[35]</a> Abbas Ertürk, Kaos Kuramı: Yönetim ve Eğitimdeki Yansımaları <strong><em>Kastamonu Eğitim Dergisi,</em></strong> 2012, C.20, No.3, 849-868. <a href="https://dergi">https://dergi</a></p>
<p>park.org.tr/tr/download/article-file/806986</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/">Evren Kaotik Midir, Düzenli Midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evren-kaotik-midir-duzenli-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
