<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Allah | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/allah/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:27:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Allah | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>On İki Esmâ’nın Şerhi &#8211; Arifname</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 10:43:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arifname]]></category>
		<category><![CDATA[el-Âlî]]></category>
		<category><![CDATA[el-Azim]]></category>
		<category><![CDATA[el-Ehad]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hakk]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hayy]]></category>
		<category><![CDATA[el-Kahhâr]]></category>
		<category><![CDATA[el-Kayyum]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vahid]]></category>
		<category><![CDATA[es-Samed]]></category>
		<category><![CDATA[Hu !]]></category>
		<category><![CDATA[Niyazi Mısri]]></category>
		<category><![CDATA[On İki Esmâ’nın Şerhi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28037</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hakikatte değil afaki tenvir eyleyen Hurşid Kalır zulmette âlem olmasa envar-ı zikrullah Teşebbüs eyledim güftare-i zikrullah ile ben de Kelamım nura gark olsun bi-Hakk-ı nur-ı Bismillah [1] On İki Esmâ’nın Şerhi &#8211; Arifname — Eş-şeyh el-aziz es-seyyid el-hümem kaddesalla- hu sırrahû. Bismillahirrahmanirrahim fa’lem ennehu la ilahe illallah.[1] Laila he illallah’ın öncelikli anlamı, Allah Teâlâ’dan başka [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/">On İki Esmâ’nın Şerhi – Arifname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Hakikatte değil afaki tenvir eyleyen Hurşid</em></p>
<p><em>Kalır zulmette âlem olmasa envar-ı zikrullah </em></p>
<p><em>Teşebbüs eyledim güftare-i zikrullah ile ben de</em></p>
<p><em> Kelamım nura gark olsun </em></p>
<p><em>bi-Hakk-ı nur-ı Bismillah</em></p>
<p><strong>[1] On İki Esmâ’nın Şerhi &#8211; Arifname —</strong></p>
<p>Eş-şeyh el-aziz es-seyyid el-hümem kaddesalla- hu sırrahû.</p>
<p>Bismillahirrahmanirrahim fa’lem ennehu la ilahe illallah.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Laila he illallah’ın öncelikli anlamı, Allah Teâlâ’dan başka iba­dete layık ve müstehak olan yoktur, demektir. İkinci anlamı ise; her ne kadar gönül başka amaçlar peşinde koştuğunu zanneder­se de her gönlün amacı Allah’tır, O’ndan başka amaç yoktur, de­mektir. Üçüncü anlamı ise; O’ndan başka mevcut yoktur. İsimleri, farklı farklı olsa da her vücudun [varlığın] hakikati O’dur. Bundan dolayı oğlum, arife gerekli olan, gönlünde Hakk’tan gayrı ne var­sa şüphe ve kuruntusunu terk ederek her varlığın zahir ve bâtını­nın Hakk’tan olduğunu ispat ederek tevhidini tamamlamaktır. Yal­nız dil ile olan tevhid avamın tevhididir, makbuliyeti de yine avam arasındadır. Bundan dolayı ey arif, asıl terk etmen gereken kendi varlığındır. İspatı gerekli olan Hakk’ın varlığıdır. Sende, bende ve herkeste “ben” diyen O’dur.</p>
<p><strong>Îsîm “Allah”</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir, her şeye işaret eder. Bundan başka isimleri ancak her biri başka birer anlama işaret eder. Örnek olarak Rahman, Rahim’e; Rahim, Gafur’a; Gafur, Şekûr’a işaret etmez. Ama Allah lafzı bütün ilahi isimlere işaret eder, onun için [2] buna bütün sıfatlara şamil olan zat ismi de­nir. O hâlde Allah’ı yalnız göklerde veya yerlerde sağda veya sol­da, önde veya ortada aramak yani bu altı yönden aramak cehalet­ten kaynaklanır çünkü altı yön, şehadet âlemidir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Melekler âle­mi, ceberut âlemi<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> ve lahut âleminde<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> yönler yoktur. Yönler ancak şehadet âlemindedir. Hakk ise her varlığın bir yönden, bir veçhe­den mecmuudur [toplamıdır]. Onun için Allah Teâlâ bu varlık­lardan başka birisi olmaktan münezzehtir. Mesela Zeyd’in diğer eline Zeyd denilmez. Zeyd’in diğer ayağına, gözüne, kulağına, ağ­zına, burnuna yahut aklına, hayaline, anlayışına, zanlarına sözün kısası organlarından bir organına yahut kuvvetlerinden bir kuv­vetine Zeyd şudur veya budur denilmez. Ancak Zeyd dediklerin­de her bir organıyla bir bütün olan Zeyd kastedilmektedir. Do­layısıyla Zeyd dediklerinde hepsine birden Zeyd denilmek iste­nir.</p>
<p>Öyle ise; ilahi esrarlara ve sonsuzluğa vâkıf olan arif, Allah’ı bu kemalat<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> ile bu yönüyle mütalaa ve düşünmekte olsa o kim­senin Allah’ı bu yüce sıfatlarıyla bir saat bu tarzda tefekkür et­mesi, diğerlerinin yani Allah’ı böyle tefekkür etmeyenlerin dille bir senelik zikrinden daha hayırlıdır. Yani Allah’ın bütün sıfatla­rı ve özellikleriyle mevcudatı kendisinde cem etmesi, tefekkür sa­hibinde cezbeye yol açar. “Cezbetü min cezâbâti’r-Rahman tevazi amelu s-sekaleyhdir.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Yani “Allah’ın cezbelerinden bir cezbe bü­tün insan ve cinlerin ameline denk olur.” O hâlde ey ilahi sırların talibi olan arif, Hakk’ın ilahi isim ve sıfatlarının tümü ancak in­sanın kendisinde bulunur ve bu isim ve sıfatların tecelli ettiği ki­şiye “arif” denir. Bu ilahi isim ve sıfatların tümünün tecellisini in­sandan başkasında bulurum sanarak yabana yerlerde gezerek yo­rulma, zira ağacın sahip olduğu şeylerin bütünü yine meyvesidir. Ağaçtan meyve olduğu gibi varlıktan da gaye Hakk’tır. Hakk ise insan-ı kâmilde zuhur eder.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bunu böyle anlaman gerekir. Ey ir­fan aşkının talibi, sende, bu halkın hepsi bir araya gelip bir yön­den Allah olur mu şeklinde bir şüphe oluştu. Hâşâ sümme hâşâ! [3] Yanlış anlarsın. Şimdi yakînin<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> şöyle olsun ki halk kesinlikle hiçbir zaman Hakk olamaz.</p>
<p><em>Ne O bu olur ne bu olur O</em></p>
<p><em>Hakikatte budur vahdetteki yol</em></p>
<p>Bütün büyük zatların itikadınca halkta asla vücuda işaret ede­cek bir şey bulamadıklarından vücudun varlığını Hakka nispetle ispat ederler. Halka Hakk dediklerini zannederek şüpheye düşme­melisin. Doğru yoldan gidersen kaybolmazsın. Aksi takdirde kur­da kuşa yem olursun. Çünkü benim canım, halk da varlığın koku­sunu duymamıştır. Varlık Allah’ındır, sen ise halkın sanırsın. Ni­hayet Hakk’ın varlığı halk suretinde göründü. Halk da sandı ki halkın varlığı Hakk’tır.</p>
<p>Hakk bu âlemde sıfatlarım tezahür ettirmek istedi ancak bu âlemde kendisine münasip bir vücut bulmadı. Hakk Teâlâ gayret edip kendi vücudunu, halka geçici olarak tevdi ederek izhar etti. Emaneti sahibine teslim eden borçtan kurtulur. Bu emaneti ken­dine maleden ise azaba tutulur.</p>
<p><strong>“el-Âlî”</strong></p>
<p>Ulüvvdendir, yüksek manasındadır ve bu sıfat mutlak olarak yalnızca Allah’a mahsustur. Halk arasında derecesi akranlarından yüksek olana yüce derler. Bu anlam tüm yaratılanlara yayılmıştır. Eşyanın bütününün her birinde diğerlerinde olmayan bir mükem­mellik vardır, o mükemmellikle diğerlerinden derece olarak üstün olur. Mesela insan-ı kâmil, Hakk’ın isim ve sıfatlarını kendisinde tecelli ettirmesinden dolayı tüm insanlardan üstündür. Ancak bir sinek de uçabilir ama insan uçamaz, bu yönden de sinek üstün­dür. Bir karıncada da insan-ı kâmilde olmayan üstün bir özellik bulunabilir.</p>
<p>Neticede bütün şeylerdeki bu ulviyet her şeyde görül­mektedir. Bu ululuktan ve üstünlükten bir hisse almayan hiçbir şey yoktur yani her şeyin kendine özgü bir üstünlüğü vardır ve bu özelliği ile diğer varlıklardan üstün olur, o şeyin [4] varlığa gel­mesine sebebi de o kemali ile olur. Bu yüzden Hakk kemal vası­tası ile tanınır. Bu sebepten arif, her şeyde o kemali arayıp buldu­ğundan dolayı hiçbir şeye hakaret nazarıyla bakmaz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, seçkin sahabeleriyle giderlerken kokmuş bir kö­pek leşi gördüklerinde etraftaki kimseler kokusuna tahammül edemeyip burunlarını tutarak geçtiklerinde Hz. Muhammed Muşta* fa sallallahu teâlâ aleyhi vesellem, “Ne güzel dişleri var. Kemaline bakınız eksiklerine bakmayınız.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> diye buyurdular. Öyle ise benim oğlum, her şeyde kemale bakarak kişi derecesini yüksek derecele­re ulaştırmış olur. Aynı zamanda da Hakk’ı da uyanık veya uyku­dayken “el-Alî” ismi ile zikretmiş olur çünkü böyle bir arifin uy­kusu cahilin zikrinden ve ibadetinden hayırlıdır.</p>
<p><strong>“HÛ”</strong></p>
<p>Şuhûdu<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> asla mümkün olmayan gayptan bir sırdır. Ama tüm varlıklar yine O’nunla zuhur bulmuş olur. Tıpkı şu çekirdek gibi bu da ilk olarak çekirdekti sonra ağaç oldu. Çekirdek olmasaydı ağaç olamazdı. Ağacın her yerine o sır yayılmıştır ancak görün­mez ve ağaç gelişmesini ve büyümesini o sır ile kazanır. Yılda bir ağacın yapraklanması ve çiçeklenmesi meyve vermesi o sır ile ol­maktadır. Çekirdeğin meyve verip yeşermesi o sır ile olmaktadır. Bu sır ile birler bin, binler ise yüz bin olmaktadır. Her şey bir çe­kirdektir bazen bir bazen bin bazen ise yüz bin görünür. Gözle­rin görmesi, kulakların işitmesi ve ellerdeki kuvvet, ayakların yü­rümesi hep o sır ile gerçekleşmektedir. O güzelliğe âşık olan da o sırdır ve gülün hoş kokusu ve bülbülün sonsuz feryadı da kay­nağını hep o sırdan almaktadır. [5] Ah ne diyeyim her ne var ise o sırdır. Bu kadar çeşitli renklerle ortaya çıkmıştır ve görünmez­dir ve her şeyin içi, Özü olmuştur. Görünmez sıfatı kendisine dış<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> olmuştur» Her şeyde görünen O’dur, iç yüzü Hû’dur. O’na bilin­meyenlerin en bilinmezi ve bâtındakilerin en bâtını ve künh-i la taayyün<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> derler ve hüviyyet-i sâriye<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a>de derler. Şimdi Hakk’ı bu yönden sesli veya sessiz tefekkür etmek Hû ismiyle zikretmek an­lamına gelir.</p>
<p><strong>İsim “el-Kahhâr”</strong></p>
<p>Kahr, rububiyyet iddiasında olanları yok eder. Rububiyyet id­diası üç türlüdür. Birincisi, Firavun, Şeddat ve Nemrut örnekle­rinde olduğu gibi külliyet<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> ile olandır. Bir diğeri de buğziyyet<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> ile olandır. Bu tür kimseler tanrılık iddiasında olmasalar da işleri za­lim padişahlar ve beyler ve eşkıyalar gibi olanlara benzemektedir. Biri de temerrütlük [inat] edenlerdir. Bu kimseler bir işte ben şu­na şöyle yaparım buna böyle yaparım hatta şu işi işlerim dedikle­rinde inşallah demedikleri zaman bu da temerrütlüktür ve rubu­biyyet iddiasıdır. İşte bunun gibileri HakkTeâlâ kahreder istedik­leri işi nasip etmez. Bu bahsedilen üç bölüğün hepsi de mahvol­muşlardır. İddiaları ölçüşünce az veya çok yine her birisinin yok olması bir mahluk vasıtasıyla gerçekleşir.</p>
<p>Beyt</p>
<p><em>Hakk Teâlâ kulundan intikamını yine kul ile alır</em></p>
<p><em>Ledün ilmini<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup><strong>[16]</strong></sup></a> bilmeyen onu kul yaptı sanır</em></p>
<p>Bu sebeple Allah’ın bu kahr sıfatından hiç kimse uzak değil­dir. Kişi her ne vakit neftinde ya da başka şeyde bu “kahr” sıfatını müşahede etse O arif, isterse dili İle söylemese de Hakle Teâlâ’yı Kahhâr ismiyle zikretmiş olur.</p>
<p><strong>[6] İsim “el-Hayy”</strong></p>
<p>Hayat, sahibinin âlim ve müdrik olmasının gerektirdiği bir sıfattır. Çünkü bu isim Allah Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir. Böylelikle Allah Teâlâ’nın, tüm eşyayı ilmi ile kuşatıcı olduğu­nu bilirsin. Zira Allah Teâlâ nasıl zatında mutlak ise her bir sıfa­tında da öyle mutlaktır. Yaratılanlardan Hakk Teâlâ’nın onu bü­tün ayrıntısı ile bilmediği hiçbir şey yoktur. Ve yaratılanlardan da Hakk’ı bilmeyen bir mahluk yoktur. Nitekim Allah Teâlâ “ve in min şeyin illa yüsebbihu bi-hamdihi velakin la tefkahûne tesbi- hehüm”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> diye buyurmuştur. Bütün mahlukatın Hakk’ın bilinme­si için yaratılmış olduğunu duydun eğer bu mahlukattan bir zer­re bile Hakk’ın varlığına aşina olmasaydı vücut âlemine gelemez­di. Çünkü yaratılmış olanlar Hakk’ı bilmediklerini zannetseler de Hakk’ı bildikleri âşikârdır. Halkın tamamında mevcudata ilişkin bir bilgi olmasa da istisnasız hepsi kendi derunlarında Hakka iliş­kin bir bilişe sahiplerdir. Fakat Hakk’ı bildiğini bilmeyen fazlasıy­la çoktur. O hâlde eşyadan her neye baksan Hakk’ı bilmek için bir ilim var olduğunu bilmeyen çoktur.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> Bundan dolayı eşyadan her neye bakarsan onda Hakk’ı bilmeye dair bir ilim olduğunu müşa­hede ve mütâlaa edersen dilinle söylemesen de Hakk’ı el-Hay is­miyle zikretmiş olursun.</p>
<p><strong>Îsîm “el-Azim”</strong></p>
<p>Azamet, ululuk anlamındadır. Mutlak azamet Allah Teâlâ ya Özgü bir sıfattır. Çünkü o, uluhiyyet sıfatlarındandır. Uluhiyyet ise ancak Allah’a özgüdür, halkın bundan payı ancak Hakk’ın aza­metini müşahede ve tefekkür etmesiyle gerçekleşir. Bu müşahe­de ve tefekkürü ederse “el-Azim” ismini zikretmiş olur. Her şey­de Hakk’ın yüceliğini müşahede ve mütalaa etmek nasıl olur di­ye soracak olursan, HakkTeâla nın bir sıfatım bulmanın yolunun, bu yaratılmışlar olduğunu bilmelisin. Bu sebepten “Azim” ismi­ne mazhar olan arş-ı azimdir. Arşın azametinden Allah Tealâ’nın azim olduğu bilinir. [7] Ey kardeş; ne kadar varlık var ise her bi­risi ayrı birer arş-ı azim<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> ve kürsî<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> ve yedi kat yerler ve yedi kat gökler olduğunu iyice bilmen gerekir.</p>
<p>Varlık âleminde en küçük mahluk, bir zerredir. O zerrenin zahiri bir zerre olarak gözükse de bâtını arş-ı azimdir. Bütün varlıkların derununda tüm mevcû- data ait bilgi dercedilmiştir. Çünkü ey arif, HakkTeâla nın senin bildiğin arşa teveccühü nasılsa o zerreye de benzer şekilde tevec­cüh ettiğini bilmelisin. Görmez misin, insanın yüreğindeki kü­çücük siyah noktanın içindeki devasa çölün büyüklüğünü içinde her köşesinde arşın, güneşin, ayın ve yıldızların varlığı zuhur et­miştir. Her varlığın bâtını öyledir, bazısında o azim zerre fiilen ta­hakkuk etmiştir bazısında ise düşünce ve fikir hâlinde kalmıştır. İnsan-ı kâmilin bütün varlıklardan üstün olması azametin ken­disinden bilfiil zuhurundan dolayıdır yoksa diğerlerinde bu aza­met bilkuvve düzeyinde kalmıştır. Öyleyse ilahi sırlar ve ilahi ke- lime-i namütenahi<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> talibi her varlığın Allah’ı bilip onu teşbih ve tehlil<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> etmesi o arş misali gönül ile olduğunu bilmelisin. Yoksa Allah’ı bilmek zerrenin haddine düşmez. Allah’ın azametini Al­lah’tan başkası bilemez. Bunu iyice anlaman, hatta iyice öğren­men gerekir! Bunu anlamaya gücün yeterse el-Azim ismine la­yık olursun ve illa la.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p><strong>îsim “el-Hakk”</strong></p>
<p>Hakk, hakiki varlıktır ve O asla yok olmaz ve O daima sabit olarak vardır. Bundan dolayı ey talip, varlıkların her birinin bi­rer bekası yüzü vardır ve o şeyin varlığının gölgesi O’nunla kaim­dir. Varlığın bekaya bakan yüzüne Hakk denir, fenası yüzüne ise halk denir; “Küllü şeyin halikun illa vechehu.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a> sözü O’na işa­rettir. [8] Arif-i ilahi, basiret ile idrak edip bakarsan bütün eşya­nın bir yüzünün ebedi olarak devam ederken bir yüzünün ise de­ğişim ve dönüşüm hâlinde olduğunu görürsün. Örneğin âlimle­rin söylediğine göre insanın ve hayvanın yılda bir kere; eti, kemi­ği, sinirleri, damarları, derisi kısaca bütün azası yok olup yenilenir. Bir gıda ile beslendiğinde bir önceki gıdadan meydana gelen var­lık yok olur, yerini yenisine bırakır. Bu şekilde vücut ve organlar O baki varlık sayesinde yok olsa da yeniden var olmaktadır. Ger­çi “Bel hüm fi lebsin min halkin cedidin.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> gereğince tabiplerin dediklerine bakılırsa her nefeste yeni varlık oluşmaktadır. Örnek olarak bir kimse kırk yaşında olsa kırk kere o kimse değişmiş de­mektir. Buna rağmen yine o insandır “Ben yine önceki gördüğün insanım.” der.</p>
<p>Bu sebeple başlangıçtan o zamana kadar duran yüzü hakikat yüzüdür. Kişinin değişmeyen yüzü bâkidir ona hakikat yüzü de denir. O değişen yüzü yaratılış yüzüdür. Yaratılış yüzü su gibi ak­maktadır. Hakikat yüzü şu ark “hark”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> gibidir, su içinde akar an-cak kendisi akmaz. Öyle ise çaya girip gözünü arkaya doğra tutar­san kurtulursun eğer suya tutarsan gözün kararır suda boğulursun. Bu sebepten dolayı ey arif gözünü aç, bu tefekkürden ayrılmazsan daima Hakk’ı, Hakk ismiyle zikretmiş olursun. Ancak Hakk’tan gafilsen yine de dilin zikirde olsun.</p>
<p><strong>İsim “el-Vahid”</strong></p>
<p>Hakk’ın zatından ibarettir. Bütün isimlerin sıfatlarıyla bir­likte o isimlerin ve sıfatların çokluğu Vahdet-i zata engel ve ay­kırı olamaz. Örneğin “Padişah askeriyle [9] Bağdat’ı almış de­diğin zaman burada ne padişahın padişahlığına ne de askerin Bağdat’ı padişahın emriyle aldığına aykırı bir söz söylemiş ol­mazsın. Bunun örneği sadece padişaha özgü değildir. Her şey­de buna örnek bulmak mümkündür. Beyt “Fe-fî külli şey’in lehû ayetün tedüllü ala ennehû vahidün”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> / “Eûzü bi-rızake min sehatike”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> vahidiyyettir<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a> ve de Allah’ın rahmeti ve gaza­bı ve mağfireti ve intikamı vahidiyyettir. Mesela bu yazıyı biz elimizle yazdık dersen vahidiyyettir. “Eûzü bi-rızake min se- hatike” vahidiyyettir Hakk’ı bu kemal ile mütâlaa ve müşahe­de edersen dil ile söylemesen bile “el-Vahid” ismini zikretmiş olursun.</p>
<p><strong>îsim “el-Kayyûm”</strong></p>
<p>Kayyûm, varlığı başkasına muhtaç olmayıp bizatihi kendi kendisiyle var olan demektir. Her ne kadar Hakk’tan başka varlık olmasa da Hakk mutlak kayyûmdur. Yaratılan tüm varlıklar­da bu sıfattan bir hisse vardır. Hakk’ın her sıfatından bütün eş­yada birer hisse bulunur. Zira HakkTeâlâ bütün özelliklerini her bir zerrede göstermiştir. Hakk’ın yüce arşa tecellisi nasıl İse bir zerreye de Öyledir lâkin kimisinde bilfıildir kiminde ise bilkuvve- dir.</p>
<p>Âlemde her ne varsa elbette bir varlığı ve bir de sıfatı olduğu­nu görürsün. O şey hem bu sıfatıyla hem de ya sarı ya kızıl veya başka renklerden biri ve diğer sıfatlarıyla birlikte tanınır. O sıfa­tın, o varlığın üzerine nasıl inşa olduğunu, görmelisin. Bu sebep­le ey arif-i billah<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a> tüm eşyada olan kayyumiyyet ile Hakk’ı müşa­hede ve tefekkür etmekte olan kimse, dili ile söylemese de Hakk’ı bu isimle zikretmiş olur.</p>
<p><strong>[10] İsim “es-Samed”</strong></p>
<p>Samed, bütün ihtiyaçları gideren ve herkesin kendisine muhtaç olduğu varlık demektir. Samediyyet, mutlak olarak Hakka ait olduğu gibi yarattıklarında da bu sıfattan bir hisse bulunur. Her şey bir yönden Hakk’ın bütünüyle bir yüzüdür. Bunda ne zer­re kadar eksiklik ve ne de zerre kadar fazlalık vardır. Çünkü var­lıkta tekrar yoktur. Bütün eşya en yukarıdaki en aşağıdakine, en aşağıdaki en yukarıdakine olmak üzere birbirine muhtaçtır. Hal­kın tamamı, Hakk’ı, herkesten yüce olan peygamberlerden bil­meye ve anlamaya muhtaçtır. Hepsinden en aşağı olan dünyadır. Peygamberler de dünyaya muhtaçtılar ve hatta pek çokları ölme­yecek kadar geçimlik ve dünyalık kazanmak için çalışırlardı. Tüm eşyanın bir yüzü Hakk iledir, ihtiyaç yine o yüzden başkasına de­ğil O’nadır. Varlığın tamamı Allah’a ibadet ettiğinden hiçbir şe­yi hor görmemek gerekir, “Fe-eynemâ tüvellû fesemme vechul- lah”<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a> ayeti gereğince hareket ederek her şeye ihtiyacının olduğunu bilerek her yöne fakirlik<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[32]</sup></a> göstererek tam fakirliğe ererek Al­lah’ı her şeyiyle eksiksiz anlama derecesine ulaşmalıdır. Bu zevke eren kimse dili ile söylemiş olmasa da şanı yüce Allah’ın “Samed” ismini zikretmiş olur.</p>
<p><strong>“el-Ehad”</strong></p>
<p>Allah’ın bütün benzetme ve anlamlandırmalardan münezzeh ve bütün isim ve sıfatlardan üstün ve biricik olduğunu gösteren zatî sıfatlarındandır. Buna örnek, “Padişah Bağdat’ı almış.” dedi­ğin zaman askerleri söylemezsin, şu kitabı ben yazdım dediğinde “Elim yazdı.” demezsin. Bunlar “Ehadiyyet”tir. Ve Hz. Peygam­ber aleyhisselatüvesselam efendimizin, “Eûzü bike minke”<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[33]</sup></a> dedi­ği de “ Vahidiyyet”tir. Bu yerlere, göklere, dağlara ve çöllere ehadi- yete arif olan Hakk nuru ile baksa asla gökleri [11] yerleri, dağlan ve sahraları görmez. Hakkın varlığından başka O’nun nazarında bir şey kalmaz zira “Yevme tübeddelü’l arzu gayre’l-arzi ves-se- mavatü ve berezû lillahi’l-vahidil kahhâr.”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[34]</sup></a> ayeti O’nun hayat düsturu olmuştur çünkü O, tüm dünya ve ahi retten, cehennem ve cennetten geçmiş Hakk’ta fena bulmuştur. Bununla beraber yine de halkın arasına karışıp alışveriş yapmak ve günlük hayatım ida­me etmekten de geri durmaz. Arifler garip bir sırdır. Allah Teâlâ tüm irfan ehline nasip etsin. Amin. Bu duruma göre bu hal üze­re olan kimse sesli ya da sessizce söylese de daima “Ehad” ismi­ni zikir etmektedir.</p>
<p><strong>Bu risale bitti.</strong></p>
<p>Bu risaleyi Şabaniye tarikatı zümresinin yüce müntesiplerin- den merhum Hacı Nazmi Bey’in oğlu Mehmed Tevfik çoğalt­mıştır.</p>
<p>Hicri 29 Şevval sene 1321. Rumi 4 Kanunisani 1319. Mila­dî 18 Ocak 1904.</p>
<p>Niyazi-i Mısri &#8211; Tasavvuf Yolu Nefs Mertebeleri ve Vahdet-i Vücud,syf:81-97</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bil ki O’ndan başka ilah yoktur.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> “Görünen âlem, Zat-ı Mutlak’ın parçalanma ve bölünme kabul eden cisimlerin şekilleri ile hariçte zuhurudur. Onun için bu âleme “âlem-i kevn ü fesad” derler. Çünkü cisimlerin şekilleri bir yandan oluşum hâ­linde, diğer yandan da bozulma durumundadır. Bu âleme, şu isimler de verilir: Âlem-i mülk, âlem-i nasût, âlem-i hiss, âlem-i anasır, âlem-i ef­lâk ü encam, âlem-i mevalid.” Ethem Cebecioğlu, <em>Tasavvuf Terimleriw Deyimleri Sözlüğü,</em> Otto Yayınları, Ankara, 2020, s. 43.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>   “Mülk ve melekût, diğer bir deyimle şehadet ve gayb yani maddi ve ma­nevi âlemlerin arasında bulunan orta âlem. Ceberût âlemi hem cismani âlemin hem de ruhâni âlemin de bazı özelliklerine sahiptir. Bu bir ber­zah ve misal âlemidir.” Süleyman Uludağ, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü </em>Kabala Yayıncılık, İstanbul, 2012, s. 84.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> “Cenab-ı Hakk’ın zatına mahsus olan ilk ve en yüce âlem, Allah’ın bü­tün sıfat ve isimlerinin zatında mevcut olduğu, fakat sadece zatî sıfat&#8217; larının zuhura geldiği, fiilî sıfatlarının ise henüz zuhur bulmadığı âlem, ulûhiyet âlem, âlem-i lahut.” İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1842.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Sahip olunan manevi hasletler, olgunluklar.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Gazzâlî, <em>İhyâü Ulümud-din,</em> c. 4, s. 77.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a>   İlahi sıfat ve isimlerin bir surete bürünüp ortaya çıkması, varlık suretin­de görünmesi.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>  1. Bir şeyi şüphesiz olarak tam ve doğru şekilde bilme. 2. Kesin ve sağ­lam bilgi. 3.Tasavvuf. Herhangi bir delile bağlı olmaksızın sadece iman kuvvetiyle aşikâr olarak görme, müşahede ederek bilme. İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 3350.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Rivayet kaynaklarda tespit edilememiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Tanık olmak, görmek. Hakk’ı bi-gayril halk Hak ile görmek. Cürcanî, <em>Tarifat,</em> 87; Ankaravî, <em>Kaside-i Taiyye Şerhi,</em>277a.; Şeyh Atâullah Efendi, <em>Istılahâtu&#8217;s-Sufiyye,</em> 27b. Burada şunu hatırlatmakta fayda var ki Cürcanî, eserinde şuhûdu, yukarıdaki gibi Hakk’ı Hak ile görme şeklinde tanım­lamışken, Ankaravî, Hakk’ı halk ile görmek olarak tarif etmiştir. Şuhûd, tasavvufta Hakk’ın zatını kemaliyle müşahede etme mazhariyetidir İla­hi tecelli kalbe üç mertebede gelir. Birinci mertebe muhatlaradır. Bur­hana dayanarak veya zikrin feyzi olarak kalbe gelen huzur ve haz ikin­ci mertebe mükaşefedir. Muhadara hâlinden sonra delile dayanmadan, yol aramadan kalbe gelen huzurun ve manevi hazzın beyana dönüşen hâlidir. Üçüncü mertebe, müşahededir. Hakk’ın huzuruna ulaşma fey­zidir. [Kürkçüoğlu, Osman Şems, 136] Selami Şimşek, <em>Tasavvuf Edebi-</em></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"></a>11. Burada kastedilen Hakkın zatı değil varlıkla olan itibarındaki tecelliyatıdır. Yüz, vech.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Taayyün (i.Ar.) 1. Belirme, belirlenme, belli olma, ortaya çıkma. 2. (Tas.) Müşahhas hâle gelme, birbirinden seçilme, ayırt edilme, ayrı olarak or­taya çıkma. İlk taayyün, vahdet mertebesi; ikinci taayyün ise vahidiyet mertebesidir. Safilere göre Hakkın zatında her şey vardır, ama belirsiz olarak vardır. Şeylerin ondan zuhur ve tecelli yoluyla çıkışları bir taayyün (belirme) şeklinde kendini gösterir (Ibn Arabi, <em>Fusûsü’l-Hikem,</em> Afifi, 291.) Taayyünler biri külli, diğeri cüzi olmak üzere iki türlüdür. Cins ve türlerin taayyünleri küllidir. Bunların ruhlar âleminde mücerret mane­vi mahiyetleri vardır. Cüzi taayyünler ise küllilere bağlı olan sonsuz sa­yıdaki ferdi taayyünlerdir. Salik için taayyünler birer perdedir. Hakka yükseliş hâlinde bulunan salik bu taayyünleri kaldırır, perdeleri açar, en sonunda hakiki varlığa ulaşıp yok olur, sır olur, yoklukta var olur. “Et­tik ol kadar ref’i taayyün ki Neşatî / Ayine-i pür tâb-ı mücellada niha- nız.” Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 340. Burada amâ makamına atıf vardır. Amâ: Ehadiyyet mertebesidir. Lügat manası itibariyle ince bulut ve kör­lüğü ifade eder. Hakikat gözü kapalı olan, zahir ehli için kullanılır. Eha­diyyet manasına alanlar olduğu gibi, vahidiyyet mertebesi şeklinde kul­lananlar da olmuştur. Bu taktirde ince bulut manasınadır. Abdülkerim el-Cilî, el-Insanul-Kâmil’de “Kayıtlara bağlanmaktan ve ıtlak olmak­tan yüce olan mertebeye, amâ derler ki bu zat-ı mahzdır.” der. Bir riva­yete göre sahabe-i kiramdan Zeynul-Kaylî, Resulullah’a (s.a.v.) “Rab- bimiz mahlukatı yaratmazdan önce nerede idi?” diye sorar. O da şu ce­vabı verir: “Altı ve üstünde hava olmayan amâ’da idi.” Ethem Cebeci- oğlu, Tasavvuf Terimleri&amp;Deyimleri Sözlüğü, İstanbul, Otto Yayınlan, 2020, s. 50.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Cenab-ı Hakk’ın hiçbir şekilde nitelenemeyen mutlak hakikatinin bü­tün mevcudata sirayet etmesidir. Cürcanî’ye göre ise sari olan hüviyyet ise; varlığın hakikatini bir şey olmak ve olmamak şartıyla olmaksızın /la bî-şart-ı şey ve la bi-şart-ı la-şey aldığı zamanki “şey”dir. Bakınız: Cür- canî, <em>Tasavvuf  Istılahları,Tercüme,</em>Abdülaziz Mecdi Tolun, Tercüme ve Notlarla Yayına Hazırlayan Abdulrahman Acer, Litera Yayıncılık, İs­tanbul, 2014, s. 67.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> 1. Külli olma durumu ve niteliği, bütünlük 2. Çokluk, bolluk. Ilhan Ay- verdi, a.g.e., c. 2, s. 1824.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Buğz: Kin, nefret, düşmanlık. İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 1, s. 420.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> İlahi sırlara ait ilim; sadece Cenab-ı Hakka malum olan ancak diledi­ği peygamber ve velilerine öğrettiği ilahi sırlara vukuf ilmi, gayb ilmi, ilm-i bâtın, ilm-i ledün. Ilhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1856.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> “Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini an­lamazsınız.” Isra suresi, 44. ayet,</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Eşyadan her neye bakarsan çoğunluğunun Hakk’ı bilmek için bir ilim sahibi olmadıklarını görürsün. Eşyanın çoğunluğunun Hakk’ı bilecek bir ilme sahip olmadıklarım görürsün. Âlemdeki varlıklar içerisinde kendi mevcudundaki Hakkın sıfatlarının varlığına yönelik ilmi bilmeyen ve bunu idrak edemeyenler çok fazladır. Ve varlığın içerisindeki Hakk’ı bil­meye yönelik mevcut olan bu ilmi müşahede ve mütalaa etsen Hakk’ı el-Hayy ismiyle dilinle söylemesen bile zikretmiş sayılırsın.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> En büyük arş, Cenab-ı Hakk’ın arşı. (Arş: Kürsü, taht.)</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Taht, makam, Hakk’ın kudreti. Emir ve nehyin mevziidir. (İbnüTAra- <em>bl,Istilahât Risalesi,</em> 173b)., Selamı Şimşek, a.g.e., s. 206.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Tasavvuf. “İlm-i ilahideki âyân-ı sabitenin her biri, bunların şehadet âle­minde zahir olan varlığı.” İlhan Ayverdi, a.g.e., c. 2, s. 1636. Sonsuz ila­hi varlık</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Kelime-i tevhidi <em>(lailahe illallah</em> sözünü) söyleme.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Aksi takdirde mümkün değildir anlamına gelen bir ifadedir.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> “O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’* Kasas suresi, 88. ayet.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> “Doğrusu onlar, yeniden yaratılış konusunda şüphe içindedirler.’* Kaf suresi, 15. ayet.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Halk ağzında ark.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Her şeyde Onun varlığını, birliğini gösteren bir alamet vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Hadis-i şerif, “Öfkenden rızana sığınırım.” imam Malik, <em>Muvatta, </em>Kuran,31, thk. Abdülbaki Fuâd, (b.y. Dâru Ihyâi’t-turâsi’l-arabî, Bey­rut, 1406/1985); Müslim, Salat, 486.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> “İsimlerin kaynağı olması itibariyle Allah&#8217;ın zatı.” Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 372.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Mürşid, ermiş, evliya. Hakk’ın nuru ile Cenab-ı Hakk’ı bilen. Alemi, hadiseleri, ilahi feyz ve ilim ile gören veli. Allah’ı tanıyan, bilen.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> “Nereye dönerseniz işte Allah’ın yüzü oradadır.’* Bakara suresi, 115. ayet.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Fakr (i. Ar.) 1. Yoksulluk. 2. Tas. a) Dervişlik, salikin hiçbir şeye malik ve sahip olmadığının, her şeyin gerçek malik ve sahibinin Allah oldu­ğunun şuurunda olması. İnsan Allah’ın kulu olduğundan; insan da ona nispet edilen diğer şeyler de hakikatte onun m evlası olan Allah’ındır, b) Salikin kendini daima Allah’a muhtaç bilmesi, Allah’ın hiçbir şeye ih­tiyacı olmadığım kavraması. <em>(Herevî^Menâzi/us-Sâirin</em> 28). c) Fena, fe­na fı’llah. Süleyman Uludağ a.g.e. s. 131,</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> Hadis-i şerif: “Senden sana sığınırım.” <em>Tirmizi,</em> Deavât, 3566. İbn Ebî Şeybe, <em>el-Musannefi</em> thk. Sa’d b. Nasır. Abdülaziz, (b.y. Dâru Kunûzi İş- bîlîyye, Riyad, 1436/2015), I-XXV, c. 16, s. 315.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> Meali: “O gün yer, başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve insanlar bir ve kahhar (her şeyin üzerinde yegâne hâkim) olan Al­lah’ın huzuruna çıkarlar.” İbrahim suresi, 48. ayet.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/">On İki Esmâ’nın Şerhi – Arifname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/on-iki-esmanin-serhi-arifname/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 14:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İhvan-ı Safa]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Alusi]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkahir el-Bağdadi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Ámirî]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Sıfatı]]></category>
		<category><![CDATA[Davud el Kayseri]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzali·]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Necmeddin Daye]]></category>
		<category><![CDATA[rıdvan sıfatı]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Sadreddin Konevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27917</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4 Özsel varlığın örneğe ihtiyacı yoktur; o zâhiri anlama uygun olarak anlaşılır ve te&#8217;vil edilmez. O mutlak ve hakiki varlıktır. Rasülullah&#8217;ın arş, kürsi, yedi kat gök halkında verdiği haber buna örnek verilebilir. Bunlar, ister duyu ve hayalle algılansınlar ya da algılanmasınlar, özleri itibariyle var olan cisimler olduklarında zahiri anlamlarıyla anlaşılırlar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4</strong></p>
<p>Özsel varlığın örneğe ihtiyacı yoktur; o zâhiri anlama uygun olarak anlaşılır ve te&#8217;vil edilmez. O mutlak ve hakiki varlıktır. Rasülullah&#8217;ın arş, kürsi, yedi kat gök halkında verdiği haber buna örnek verilebilir. Bunlar, ister duyu ve hayalle algılansınlar ya da algılanmasınlar, özleri itibariyle var olan cisimler olduklarında zahiri anlamlarıyla anlaşılırlar. Duyusal varlığa gelince, te&#8217;vil noktasında bunun örnekleri çoktur; sen (burada) ikisiyle yetin. İlk örnek, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) Kiyamet gunü ölüm güzel bir koç suretinde getirilir, cennet ile cehennem arasında boğazlanır”“ sözüdür.Ölümün bir araz veya arasın yokluğundan ibaret olduğu arazın bir cisme dönüşmesinin ise güç yetirilemeyecek imkânsız bir durum olduğu konusunda kanıta sahip olan kimse, bu haberi şu anlama indirger: “Kıyamette insanlar bu durumu görürler ve onun ölüm olduğuna inanırlar. Bu dış dünyada değil, onların duyularında (bu şekilde) bulunur. Bu durum artık ölümden ümit kesme konusunda kesin bir bilginin oluşmasına sebep olur, zira boğazlanan şeyden ümit kesilir.”</p>
<p>Böyle bir kanıta sahip olmayan kimse muhtemelen ölümün kendisinin özü itibariyle bir koça dönüştüğüne ve boğazlandığına inanacaktır. İkinci örnek, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) “Cennet ve cehennem bana şu duvarın yüzeyinde gösterildi”” sözüdür. Cisimlerin birbirlerinin içine geçmediği, büyüğün küçüğe sığamayacağı konusunda kanıta sahip olan kimse bu haberi, cennetin kendisinin duvara intikal ettiği (şeklinde bir anlama) değil, cennetin duvardaki suretinin, onu görüyormuşçasına duyuda belirdiği (şeklinde bir anlama) hamleder. Büyük bir şeyin misalinin küçük bir şeyde görülmesi imkânsız değildir. Mesela gökyüzünü küçük bir aynada görebiliyorsun. Burada da söz konusu olan, cennetin suretinin sadece hayal etme yoluyla başlı başına görülmesidir. Zira sen, aynada gökyüzünü görmen ile gözlerini yumup hayal etme yoluyla gökyüzünün suretinin aynada olduğunu varsayman arasındaki farkı idrak edebilirsin.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;-İslâm ve&#8217;z-zendeka, İbn Rüşd, Felsefe, Din ve Te&#8217;vil: Faslu&#8217;l-makâl fi takrir mâ beyne&#8217;ş-şeri&#8217;a vel-hikme mine&#8217;-ittisâl içinde, nşr. &amp; çev. &amp; inc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik, 2019, 8. 67-82. 59</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 62 &#8211; Gazzali·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ı bilmenin iki yolu olduğunu öğrenmiştin. Bunlardan ilki gerçek yoldur ve Yüce Allah dışında herkese kapalıdır. O&#8217;nun ihtişam (celâl) tecellileri tarafından hayrete düşürülmeden, hiç kimse bu bilgiye ulaşıp O&#8217;nu kavradığına sevinemez; başını kaldırıp bakmak istediğinde ise dehşetten gözleri kapanır. İkinci yol, isimleri ve sıfatları bilmektir. Bu yol insanlara açıktır ancak bu hususta seviyeler değişebilir. Yüce Allah&#8217;ın âlim ve kâdir olduğunu genel olarak bilen biri ile O&#8217;nun yer ve gökteki melekütunun hayret uyandıran delillerini, ruhları ve cesetleri yaratmasını müşahede eden, hükümdarlığının eşsiz güzelliklerine ve sanatındaki inceliklere muttali olan, bunlardaki tafsilata dikkat kesilen, hikmetinin inceliklerini son noktasına kadar kavrayan, yönetimindeki incelikleri eksiksiz inceleyen, Yüce Allah&#8217;a yaklaştıran meleklere has sıfatların tümüyle vasıflanan, bunlarla nitelenerek yaşayan kimse hiç bir olur mu? Bunlar arasında erişilemeyecek derecede büyük bir fark bulunur. İşte tüm bunların detaylarında ve ölçülerinde peygamberler ve veliler birbirinden farklılaşır. Bunu ancak bir misal ile kavrayabilirsin. “En güzel misalleri veren Allah&#8217;tır” (Nahl 16: 30).</p>
<p>İmam Şâfii (r.a.) gibi kâmil ve halis bir âlimi, ancak onun kapısı ile talebesi Müzeni tanıyabilir. Kapıcı, onun şeriatı bilen bir âlim ve yazar olduğunu, Allah&#8217;ın kullarını doğru yola yönelttiğini ana hatlarıyla bilir. Oysaki Müzeni, kapıcıdan farklı olarak, kuşatıcı biçimde, özelliklerinin ve bildiklerinin ayrıntılarına vâkıf olarak onu bilir. On ayrı ilimde mahir olan bir âlimi, bu ilimlerden sadece birini tahsil eden bir talebesi de gerçekte tanıyamaz. O halde ilimlerden hiçbirini tahsil etmeyen hizmetçisi onu nasıl tanısın? Hatta hocasının sahip olduğu on ilimden birini tahsil eden bir talebe bile, eğer o ilimde hocasına denk ve ondan eksik değilse, ancak o ilmin onda birini gerçekte bilmiş olur. Eğer bu ilimde de eksik ise, eksik olduğu bu ilmi hakiki olarak değil, ismen ve zanna dayalı olarak genel anlamda bilebilir. Böylece talebe, hocasının kendi bildiğinden başka bir şeyi bildiğini de anlar. İnsanların yüce Allah&#8217;ı bilme konusunda farklılaşmaları da böyledir; (bu farklılık) Allah azze ve cellenin bilgisini, kudretiyle yaptığı harikulade işleri, dünyada ve âhiretteki benzersiz delilleri, mülk ve melekütu anladıkları ölçüdedir. Böylece onların Allah azze ve celle hakkındaki bilgileri artar ve Yüce Allahı gerçek manada bilme seviyesine yaklaşırlar.</p>
<p dir="ltr">Kaynak metin: Gazzâli, -Maksadul esna fî şerhi&#8217;l <u>Esmâ-lillahil</u> esma, ed. Fadlou A, Shihadi, Beyrut: Dâru&#8217;l-meşrık, 1986, s. 46-59.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 293 &#8211; Gazzali</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zorunlu Varlık, varlığı mükemmel olandır, çünkü varlığından ve varlığının yetkinliklerinden herhangi bir şey O&#8217;nda eksik değildir. Varlığının cinsine ait herhangi bir şey, O&#8217;nun varlığının dışında bir başka şeyde bulunuyor da değildir. Mesela insan söz konusu olduğunda, (onun varlığının cinsine ait herhangi bir şeyi, onun dışında bir başka şeyde var olmaktadır. (Aslında) insanın varlığının yetkinlikleri kapsamındaki pek çok şey, onda bulunmamaktadır. Diğer yandan onun insanlığı da başkası için vardır. Zorunlu Varlık ise mükemmelliğin de ötesindedir; bu, O&#8217;nun sadece kendisine özgü varlığa sahip olmasından kaynaklanmamaktadır, bilakis O&#8217;nun varlığı her şeyin varlığının üstündedir, her şeyin varlığı O&#8217;na aittir ve O&#8217;ndan taşmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of he Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 283-8, 291-8</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>İbn Sina</p>
<p>Sayfa:408</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Varlık salt güzellik ve ihtişama sahiptir; O, her şeyin güzelliğinin ve ihtişamının da ilkesidir. O&#8217;nun ihtişamı, olması gerektiği şekilde olmasından ibarettir. Zorunlu varoluş açısından olması gereken şekilde var olanın güzelliği nasıl olur (kim bilir)? Her güzellik, uygunluk ve idrak edilen iyi, sevilen ve âşık olunandır. Bütün bunların ilkesi, onun duyu, hayal, vehim, zan veya akıl yoluyla idrakidir. İdrak ne kadar derin ve ne oranda gerekçeli olur, idrak edilen de özü itibariyle ne kadar yetkin ve değerli olursa, idrak gücünün onu sevmesi ve bundan lezzet alması daha üst düzeyde gerçekleşir.</p>
<p>Yetkinliğin, güzelliğin ve ihtişamın zirvesinde olan, kendi özünü de bu nihai (mükemmellikl), ihtişam, güzellik ve yetkin bir akledişle, |yani| akleden ve akledilenin gerçekte bir olduğu bir akledişle akleden Zorunlu Varlık&#8217;ın özü kendisi için en büyük âşık ve maşuk, en büyük haz alan ve haz alınandır. Zira haz, uygun olanın, uygun olan olması bakımından idrakinden ibarettir. Duyusal haz, uygun olanın duyumsanmasından, akli haz da uygun olanın akledilmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla İlk, en üstün idrak yoluyla en üstün idrak edileni idrak eden en üstün varlıkltır. O, en üstün haz alan ve haz alınandır. Bu, kendisiyle başka bir şeyin kıyaslanabileceği bir durum değildir. Elimizde bu kelimelerden başka bu anlamları ifade edecek bir (araç)bulunmamaktadır. Bunları uygunsuz gören pekâlâ başka kelimeler kullanabilir.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of he Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 283-8, 291-8</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 417 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>O(Allah) kavrayışta birlik ve varlık kavramlarıyla sınırlanamaz, gören ve görülen hiçbir şey onu kendinde tutamaz. Söylediği üzere nasılsa öylece olmak ona hastır. Mutlaklık ve kayıtlılıkla sınırlanmaksızın dilediği şekilde ortaya çıkar, her harfi kuşatan mana ve her sıfatı içeren kemâl ona aittir. Noksanlık ve çirkinlik vehmi dolayısıyla perdeli kalmış kimselerden güzelliği gizlenen her şey, ne zamanki Hakk&#8217;a izafesi bakımından perde kaldırılırsa kemal sureti bürünerek celâl ve cemal tecellileri için bir mazhar olarak görülür. Diğer isim ve sıfatlar yine onun katında kendisinden ibâret olan bir birlikte çoğalmışlardır. O kendisi için sabit olandan tenzih edilmez; kemale erdirmek için aşikâr ettiğinden perdelenmez. Onun hicâbı, izzeti, istiğnâsı ve kutsiyeti; hakikatinin kendisine zıt olan her şeyden ayrışması, hiçbir şeye taalluk etmeyişi, varlığının sabit olması ve bekâsı için kendi dışındaki bir şeye ihtiyacının bulunmayışı demektir.</p>
<p>Hiçbir şeyin kendi kendisiyle ve onun dışındaki başka bir şey ile tahakkuku söz konusu değildir. (Bu söylediklerime| dikkatinizi veriniz! Bu bakımdan onun hakikatini akıllar ve fikirler idrak edemez, cihetler ve boyutlar çevreleyemez; baş gözleri ve kalp gözlerinin (basâ&#8217;ir) marifet ve müşâhedesi kuşatamaz. O, suretle ilgili ve manevi olan kayıtlardan münezzehtir; nicelik ve nitelikle ilgili her türlü ölçüyü kabulden mukaddestir; sezgiye (hads), kavrayışa, zanna ve bilgiye dayalı her türlü sınırlamadan yücedir. O, izzetinin kemali dolayısıyla, kâmil ve noksan olan, kendi zannına göre ona yönelen ve ondan yüz çeviren tüm yaratıklarından perdelenmiştir. Akılların kendi düşünce ve derin kavrayışlarından kaynaklanan bütün tenzihleri selbi hükümlerdir ve bunlar onun hakikatine ilişkin bilgi ifade etmezler. Nitekim bu tenzihler onun celâlinin gerektirdiği, kemalinin ve kutsiyetinin lâyık olduğu mertebenin altında kalırlar.</p>
<p>Kaynak metin: Sadreddin el-Konevi, Miftâhu gaybi&#8217;l-cem&#8217; ve&#8217;l-vücüd, nşr. Muhammed Hâcevi, Tahran: İntişârât-ı Mevlâ 1995, s. 19-26. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Sadreddin Konevi, Tasavvuf Metafiziği: Miftâhu gaybi&#8217;l-cem&#8217; ve&#8217;l-vücüd, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: İz Yayıncılık, 2002, 8. 21-30.</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 441 &#8211; Sadreddin Konevi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilmek gerekir ki, dış dünyada var edilmiş olan her şeyin çeşitli nitelikleri vardır ve o şey bütün bu niteliklerin tezahür edip göründüğü yerdir. Öyle ki eğer o şeyde herhangi bir anda herhangi bir nitelik (sifat) beliriyorsa, o bu niteliğin o andaki mazharı olmaktadır. Nitekim bir kişi, kendisinde tezahür eden sıfat ya da niteliklere göre, bazen merhamet, bazen de öfkenin bir mazharı olabilmektedir. Eğer o kişide sürekli belli bir nitelik ya da çeşitli nitelikler ortaya çıkıyorsa, o, kendisinde hangi nitelik dışa vuruyorsa o niteliğin bir mazharı olur. Dolayısıyla, akıllar ve mücerret nefsler kendi kaynaklarını (mebâdi”) ve bu kaynaklardan sâdır olan şeyleri bilmeleri dolayısıyla İlâhi bilgi ve İlâhi kitapların bir mazharı olmaktadırlar.</p>
<p>Arş, kuşatıcılığı ve hakikatinin kapsayıcılığı dolayısıyla Rahmân&#8217;ın bir mazharı ve kurulduğu yer olurken Kürsi de Rahim&#8217;in mazharı olmaktadır. Yedinci felek Rezzâk&#8217;ın mazharı, altıncısı Âlim&#8217;in, beşincisi Kahhâr&#8217;ın, dördüncüsü Nur ile Muhyi&#8217;nin, üçüncüsü Musavvir&#8217;in, ikincisi Bâri&#8217;nin ve birincisi de Hâlık&#8217;ın mazharıdır. Bu durum bu ismin ilişki içinde olduğu feleğin ruhaniyetine hâkim olan niteliğe göre böyle olmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Davud el-Kayseri; Şerhu Fusüsil Hikem, nşr. Seyyid Celaleddin Aştiyâni, Tahran: Bostân-ı Kitâb, 1386hş/2007, s. 61-74.</p>
<p>Çev:Turan Koç</p>
<p>Sayfa 458 &#8211; Davud el Kayseri</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki, hakikatte insan, Hakk&#8217;ın zât ve sıfatlarının aynasıdır. Ayna gibi saf olduğunda Allah&#8217;tan tecelli eden her sıfatla mütecelli olur. Bu tecelli esnasında aynada zâhir olan her sıfat, aynanın değil, tecelli sahibinin tasarrufuyla gerçekleşir. Ayna saf olduğundan kendisinde zâhir olan aksi kabul etmekten başka bir şey yapamaz. İnsanın halife olmasının sırrı, Allah&#8217;ın zât ve sıfatlarının hem muzhiri (gösteren) hem de mazharı (görünen) olmasındadır. Allah Teâlâ eğer hayat sıfatıyla tecelli ederse Hızır ve İlyas&#8217;ın bâki bir hayat kazanması, kelâm sıfatıyla tecelli buyurduğunda ise Hz. Musa (a.s.) ile konuşması vâki olur ki “Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu” (Nisâ 4:164) hitabı gelmiştir. Kezâ Allah bekâ sıfatıyla mütecelli olduğunda, muktezâsı gereği insan benliğini ortadan kaldırarak Rabbâni sıfatlarını sabit kılar. Bu hakikati gösteren âyet şudur: “Allah dilediğini imha eder, dilediğini de yerinde bırakır” (Ra&#8217;d 13:89). Bu nedenle Hallâc-ı Mansür şöyle demiştir: Benimle senin arandaki bu varlığım bana zahmet veriyor, Kereminle aradan bu varlığımı kaldır!</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı</p>
<p>Sayfa 465 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cemal sıfatların tecellisinde bazen örtü bazen tecelli olur çünkü telvin makamıdır. Fakat celâl sıfat tecellileri söz konusu olduğunda, temkin makamından söz ettiğimiz için iki renklilik kalkmıştır. Fakat bu çok nadir görülen bir durumdur. Bir zaman Şeyh Ebü Sa&#8217;id (Ebu&#8217;-Hayrl, Şeyh Ebü Ali Dekkâk&#8217;ın-Allah ruhlarını mukaddes eylesinmeclisinde bulunuyordu. Ebü Ali Dekkâk tecelli makamından bahsetmekteydi. Şeyh Ebü Sa&#8217;id delikanlılık çağında hareketli bir gençti. Kalktı ve şöyle dedi: “Ey Şeyh bu hal devamlı mıdır?” Şeyh Ebü Ali Dekkâk “Yerine otur, devamlı değildir? dedi. Ebü Sa&#8217;id ikinci defa kalktı ve şöyle dedi: “Bu hal devamlı mıdır” O yine “Yerine otur, devamlı değildir” dedi. Ebü Sad bir saat oturdu ve üçüncü defa kalkıp “Ey Seyh bu hal devamlı mıdır”* dedi. Şeyh Ebü Ali Dekkâk “Devamlı değildir, devamlı olması oldukça nadirdir? dedi.</p>
<p>Şeyh Ebü Sa&#8217;id bir nârâ attı, dönmeye başladı ve şöyle dedi: “İşte bu o nadirattandır, işte bu o nadirattandır.” Bu makamda imanla ilgili olan şeyler iyân haline gelir, yön ise aynda saklıdır. Bu makamda küfür ve iman itibarını kaybeder; ikilik, kavuşma ve ayrılık ortadan kalkar. Bu makamda “Lâ ilâhe illallah” hakikati tecelli ederek varlık putu tamamen ortadan kalkar, vilâyet-i ulühiyetin saltanatı kurulur. Bu hakikat, Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.) velâyetinde ortaya çıktığından dolayı Allah Teâlâ ona “Ey Muhammed! Bil ki, Allah&#8217;tan başka hiçbir ilâh yoktur” (Muhammed 47:16) buyurdu. Eğer bu makam müşâhede edilmeyecek olsaydı, “Lâ ilâhe illallah” hakikatinin marifeti ortaya çıkmayacaktı. “Günahından dolayı istiğfar et!” (Mü&#8217;min 40:55). Yani varlık günâhına istiğfar et. Varlığın, başka hiçbir şeyle kıyas edilemeyecek bir günahtır. Bu nedenle Efendimiz (.a.) şöyle buyurmuştur: “Kalbimi bazen örtü bürür bu sebeple günde yetmiş kere Allah&#8217;a istiğfar ederim.” Yani halka karışmak ve peygamberlik tebliği ve beşeri işlerle meşguliyetten dolayı her an çokluk oluyor, bulut gibi hakikat güneşini kapatıyor. Ben bu duruma engel olmak için günde yetmiş defa istiğfar ediyorum.</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı</p>
<p>Sayfa 467 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Efendimiz&#8217;in (s.a.) “Allah Âdem&#8217;i yarattı ve onda tecelli etti.” hadisine gelince, burada Âdem&#8217;e olan tecelli, zât ve bütün sıfatlarla, zuhür değil izhâr manasındaki tecellidir. Burada müşâhede ve şuur yoktur, sıfatların izhâr edilmesi vardır. “Ona ruhumdan üflediğim zaman&#8230;” (Hicr 15:29, Sâd 38:72) sırrınca ruhun Âdem&#8217;e üflenmesi vaktinde, Allah&#8217;ın nefh etme işini “ruhi/ruhum” ifadesiyle kendi ruhuna izafe etme şerefiyle, Âdem&#8217;in tabiatına iki keramet konulmuştur. Bunlardan birincisi tecelli sırrı, ikincisi “Allah Âdem&#8217;e bütün isimleri, öğretti” (Bakara 2:31) hakikatince esmâ ilmidir. “And olsun ki, biz Âdemoğullarını şerefli kıldık” (İsrâ 17:70) ifadesi, Âdem&#8217;in yaratılışında gizlenen bu iki saadet tohumuna işaret eder. “O benim iki elimle yarattığım&#8230;” (Sâd 38:75) buyruğu da bu iki asla delâlet eder. Aslında hilafetin hakikati, Allah&#8217;ın zât ve bütün sıfatıyla onda tecelli etmesidir. Böylece bütün sıfatlar insanda toplanmış oldu. Meleklerin secdeyle emredilmelerinin sebebi de budur. Allah Âdem&#8217;de tecelli ettiğinden dolayı secde gerçekte Âdem&#8217;e yapılmış değildir.</p>
<p>Oraya doğru yönelsek bile bugünkü secdemiz de kıbleye ve Kâbe&#8217;ye değil doğruca evin sahibi olan Allah&#8217;adır. Âdem evinin sahibi de Allah&#8217;tı. Fakat İblis tek gözlüydü. O tek göz evi gördü, diğeri kör olduğundan dolayı evin sahibini göremedi, lanetlendi. Çünkü “Her nâkıs melundur” denilmiştir. Başlangıçta tecelli tohumu her ne kadar Âdem&#8217;in hamuruna ekilmişse de ancak Hz. Musa&#8217;nın velâyetinde yeşermiş, Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.) velâyetiyle meyve olarak kemale erişmiştir. Dünyanın sonuna belki ebediyetlere kadar, bu mutluluk harmanından başak devşirenler onun bu saadetli meyvesini yemektedirler. Bu nedenle “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır” (Insan 765:22-23) buyurulmuştur.</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı<br />
&#8212;-<br />
4 Müellif burada “suret hadisi”ni tecelli bağlamında işleyerek ıbarede kısmi bir değişiklik yapmış gözükmektedir; krş. Buhâri, “lsti&#8217;zân”, 1; Muslim, “Birr”, 32.<br />
Sayfa 468 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<h4 style="text-align: center;"><strong>         <a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-27912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg" alt="" width="429" height="266" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1024x634.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-768x476.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1536x951.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-600x372.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg 1615w" sizes="(max-width: 429px) 100vw, 429px" /></a> </strong></h4>
<h4></h4>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:5 ”Notlarım”</strong></p>
<p>Akıl yaratıcı olan Allah Teâlâ&#8217;yı ve onun birliğini, onun evlat edinmekten münezzeh olduğunu bilme konusunda, şeriatın gelmesinden önce de hüccettir. Yukarıdaki deliller ve başkaları -her ne kadar bu deliller hakkında kimi tartışmalar söz konusu olsa da- bunu gösterir. Bu durumda peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi ya Allah&#8217;tan bir rahmet ya da akılla bilinemeyecek ibadetler, had cezaları gibi hususların beyanı olarak anlaşılabilir, bu yüzden de “Eğer akıl hüccet olsaydı Allah peygamber göndermez, insanlara akıl vermiş olmakla yetinirdi” şeklinde bir itiraza yer yoktur. Kaldı ki buna cevaben şöyle denilmiştir: Yeniden diriliş ve âhirette karşılık görme gibi hususlar akıl için çok karmaşık hususlardır, akıl bunları ancak çok ciddi teemmül süreçleri sonucunda kavrayabilir ki bu da ortalama bir insan için mümkün değildir. Bu nedenle Allah, doğrudan yaratıcıyı tanıtmak üzere değil, dinin kendisi ile tamama ereceği bu hususları beyan etmek üzere peygamberleri göndermiştir. Çünkü yaratıcının bilinmesi aklın apaçık ilkeleri ile mümkündür. Devenin ayak izi deveye, insanın ayak izi insana delâlet ediyor iken şu devasa burçlarla dolu gökyüzü, türlü yer şekillerine sahip yeryüzü, dev dalgaları ile denizler latif ve habir olan Allah Teâlâ&#8217;ya delâlet etmez mi?</p>
<p>Kaynak metin: Şihâbüddin el-Âlüsi, Rühu”-me&#8217;âni f) tefsiri&#8217;l-Kur&#8217;âni&#8217;l-azim ve&#8217;s-seb&#8217;i&#8217;l-mesâni, nşr. Fevvâz el-Meşhedâni v.dör., Beyrut: Müessesetü&#8217;r-risâle, 2010, ç. XIV, g. 432-444</p>
<p>Sayfa 57 &#8211; İmam Alûsi</p>
<p>Cev:Muhammed Coşkun</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>On İkinci Mesele: Akıl ve Şeriatla Bilinen Şeyler</p>
<p>Bizim ashâbımız (yani Eş&#8217;ari kelâmcılar) şöyle dedi: Akıl, âlemin hâdis (yani sonradan yaratılmış) olduğuna, âlemi yaratanın birliğine, kıdemine, ezeli sıfatlarına, insanlara peygamber göndermesinin mümkün oluşuna ve kullarına dilediği şekilde teklifte bulunabileceğine delâlet eder. Bunda, sonradan yaratılması mümkün olan tüm şeylerin hâdis olduğunun doğruluğuna ve olması imkânsız olan her şeyin imkânsızlığına delâlet vardır. Fiillerin insanlara vacip kılınması, yasaklanması ve haram kılınması konusuna gelince bunlar ancak şeriat yoluyla bilinir. Allah, kullarına bunları ya vasıtasız olan hitabıyla ya da peygamber göndermek suretiyle vacip kılarsa, bu onlara vacip olur. Benzer şekilde Allah, kullarına ya vasıtasız olan hitabıyla ya da peygamber diliyle bir şeyi yasaklarsa bu onlara haram olur.</p>
<p>Hitaptan ve peygamber göndermeden önce hiç kimseye bir şey vacip veya haram olmaz. Şeriat gelmeden önce akıllı kişinin yapmış olduğu herhangi bir fiil, sevap veya cezayı gerektirmez. Akıllı bir kimse şeriat gelmeden önce âlemin hâdis olduğunu, onu yaratanın birliğini, kıdemini, sıfatlarını, adaletini ve hikmetini akıl yürütme yoluyla bilir ve inanırsa -buna karşılık Allah&#8217;tan herhangi bir sevaba hak kazanmaksızınmuvahhid ve mü&#8217;min olur. Allah o kişiyi cennet ve cennet nimetiyle ödüllendirirse bu ona Allah&#8217;ın bir ikramıdır. O kişi, şeriat gelmeden önce küfre düşer ve dalâlete saparsa -Allah&#8217;tan herhangi bir azaba uğramaksızın-kâfir ve mülhit yani yoldan çıkmış| olur.</p>
<p>Şayet Allah, ona ebedi olarak cehennemle azap ederse bu onun için asla ceza değil, sadece bir elemdir. Nitekim hak etmedikleri halde hayvanlar ve çocuklar bu dünyada acı çekmektedir. Bu Allah&#8217;tan bir adalettir. Bu görüşe göre sevap ancak taate karşılık olur; taat ise emre uymaktır. Ceza, sadece günaha (ma&#8217;siyet) karşılık olur; günah ise nehye uymak ve emre muhalif olmaktır. Bu mesele, Allah&#8217;ın yarattığı kimselerden hiçbirine emir ve nehyinin olmadığı durum hakkında düşünülür. Bu nedenle bu tür durumda bir fiile sevap veya ceza verilmesine hükmetmek imkânsızdır, Bu (hüküm), hocamız Ebü”l-Hasen el-Eş&#8217;ari&#8217;nin bu konudaki görüşüne göredir. Onunla birlikte Mâlik, Şâfii, Evzâ&#8217;i, Sevri, Ebü Sevr, Ahmed b. Hanbel, Dâvüd, Ehl-i zâhir ve Dırâriyye de bu görüşü benimsemişlerdir. (&#8230;)</p>
<p>Kaynak metin: Abdülkâhir el-Bağdâdi, Usulü&#8217;d-din, İstanbul: Dâru&#8217;l-Fünün İlahiyat Fakültesi, 1346/1928, s. 24-25, 262-264. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Abdülkâhir el-Bağdâdi, Ehl-i Sünnet Akâidi: Kitâbu Usüli&#8217;d-din, çev. Ömer Aydın, İstanbul: İşaret Yayınları, 2016, 8. 50-51, 298-302.</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>Sayfa 71 &#8211; Abdulkahir el-Bağdadi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sonra bil ki, din tek olduğuna göre, dini hükümler konusunda farkli görüşler olması zararlı değildir. Çünkü din, yönetici liderin, başkanlığı altındakilere emrettiği ve yasakladığı şeylere itaat ve boyun eğmedir. Söz konusu emir ve yasaklarda lider| her bir kişiye münasip olanı gözetir, o kişi için uygun olanı ve uygun olan şeyi bulur. Çünkü yasalarla meşgul olan kişilerin emirleri ve yasakları, şefkatli ve dostane bir doktorun, yazın hastaya tabiatı gereği hararet yaptıran şeyler içmekten korunmasını emredip, sıcak beldelerde ise soğuk içecekler içmesine izin vermesine benzer. (Doktor) bunu uygun görmüş ve ona bunu emretmiştir. Bu nedenle, peygamberlerin (a.s.) şeriatlarında farklılıklar mevcuttur.</p>
<p>Bu yüzden dinin uygulamalarında (sünen) ve yasaların temel kurallarında aynı şekilde ihtilaf olabilir. Çünkü (peygamberler ve yasalarla meşgul olanlar) nefslerin doktorları ve müneccimleridir. Tıpkı bedenlere hastalıklar ve illetler ârız olup da zaman, hava ve gıdaların değişmesiyle doktorların ve şifacıların vermesi gereken ilaçların da ona göre değişmesi gibi, devirler, asırlar ve yüzyıllar içerisinde nefslere ârız olan kötü ahlâktan kaynaklanan rahatsızlıklar, illetler, zulmedici adetler, cahiller yığınından kaynaklanan bozuk görüşler de her bir zamanın topluluğunda farklı farklıdır.</p>
<p>Kaynak metin: İhvân-ı Safâ, Resâilü İhvânüs-safâ ve hullâni&#8217;l-vefâ, Tahran: Mektebü&#8217;l-i1âmi&#8217;l-İslâmi, 1405, c. III, s. 486-491.</p>
<p>Çev.Humeyra Ozturan</p>
<p>Sayfa 74 &#8211; İhvan-ı Safa</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Müfessir ve fakihlerin ihtilaflari</p>
<p>Kur&#8217;ân lafızlarının manalarını tetkik eden müfessirlerin ihtilaflarının sebebine gelince, bunun iki yönü vardır: İlki, lafızların bu çeşitli) manaları taşımalarıyken ikincisi, (müfessirlerin| bilgi, nefslerinin cevherlerinin saflığı, anlayışlarının keskinliği bakımlarından derece derece olması cihetindendir. Bu nedenle her biri, diğerinin aksine bir hükme ulaşabilir</p>
<p>(Müfessirler), peygamberlerin (a.s.) (getirdiği) kitaplarındaki anlamlara baktıklarında, kendi gayretleri, anlayışları, teorik derinlikleri ve ilmi birikimleri bakımından (anlamlara ulaşırlar!; tıpkı Allah&#8217;ın şöyle buyurduğu gibi: “Allah sizden inananları ve kendilerine ilim v76erilenleri derecelerle yükseltsin” (Mücâdele 58:11) ve “Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır” (Yüsuf 12:76).</p>
<p>Dinin, hükümlerin ve hadlerin anlaşılması konusunda görüş ve mezheplerin temelini atan âlim ve fakihlerin ihtilaflarının durumu da işte böyledir. Kimisi Kur&#8217;ân (ef-Tenzil) lafızlarının zâhirinden çıkardıkları anlamları, kimisi müfessirlerin sözlerinden çıkardıkları anlamları, kimisi kıyas ve içtihadı, kimisi duydukları haber ve rivayetlerden çıkardıkları anlamları esas alır. Bunlardan her birinin içtihadı, nefslerinin kuvveti, cevherlerinin saflığı, içtihat ve araştırmaları nispetincedir. (Dolayısıyla)biri, diğerinin aksine bir hükme ulaşabilir. (Bu nedenle kendi görüşlerine) tutunurlar, içtihat ederler ve görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamaya çalışırlar.</p>
<p>Kaynak metin: İhvân-ı Safâ, Resâilü İhvânüs-safâ ve hullâni&#8217;l-vefâ, Tahran: Mektebü&#8217;l-i1âmi&#8217;l-İslâmi, 1405, c. III, s. 486-491.</p>
<p>Çev.Humeyra Ozturan</p>
<p>Sayfa 76 &#8211; İhvan-ı Safa</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Taklitçi sınıfların tanımları sende konuyla ilgili bazı çelişkilere sebep olduğu için küfrün tanımını öğrenmeyi istediğini sanıyorum. Bil ki, bunun açıklaması uzun, anlaşılma süreci karmaşıktır, fakat ben sana akıl yürütmende esas alabileceğin doğru ve her durumda sonuç veren (muttaride mün&#8217;akise) bir alamet vereceğim. Bu alamet sayesinde çeşitli grupları tekfir etmek ve yolları birbirinden farklı olsa bile “Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur, Muhammed O&#8217;nun elçisidir” sözünden ayrılmadıkları, onunla çelişmeyip onu doğruladıkları müddetçe ehl-i İslam&#8217;a dil uzatmak gibi bir hataya düşmekten dönebilirsin. Tüm bunlardan sonra bana göre küfür, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) getirdiği şeyi yalanlamaktır (tekzib). İman da onun getirdiği her şeyi doğrulamaktır (tasdik).</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 93 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Diğer ümmetlerde ise kim Rasülullah&#8217;ın ortaya çıkışı ve özellikleri yanında ayın ikiye yarılması, çakıl taşlarının tesbihi, parmaklarından su kaynaması gibi harikulâde mucizeleri ve fesâhat ehline meydan okuduğu ve onları aciz bırakan Kur&#8217;ân mucizesi tevatür yoluyla bir şekilde kulaklarına ulaştıktan sonra onu yalanlarsa, bu haber onlara ulaştığında ondan yüz çevirip uzaklaşır, üzerinde düşünüp akıl yürütmez ya da tasdike yanaşmazsa, işte bu kişi inkârcı bir yalancıdır, kâfirdir.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Sayfa 96 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bil ki, basiret ehline ilâhi rahmetin (gazabı) geçmesi ve kapsayıcı oluşu, âyet| ler ve hadislerden (ahbâr ve âsâr) işittiklerinin yanı sıra bazı sebepler ve mükâşefelerle de keşfolunmuştur. Fakat bunu anlatmak vakit alır. O halde iman ile salih ameli bir araya getirirsen Allah&#8217;ın rahmeti ve mutlak kurtuluşla sevin, bu ikisine sahip olamazsan da mutlak helâki bekle. Eğer imanın (tasdik) esaslarında yakin sahibi isen fakat bazı yorumlarda hatan veya şüphen, ya da amellerde kusurun varsa leğer amellerin salih değilsel ozaman mutlak kurtuluşa heveslenme. (Böyle bir durumdaysan| bil ki, bir müddet azap gördükten sonra kurtulmakla, getirdiği her şeyde doğruluğunu kesin olarak bildiğin kimseden ya da bir başkasından şefaat görme arasındasın. Allah&#8217;ın lütfu ile şefaatçilerin şefaatine ihtiyaç duymayacak hale gelmeye çalış, çünkü (aksi takdirde) iş tehlikededir.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 97 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in “İki Müslümandan biri diğerine küfür konusunda iftira ederse bu itham ikisinden birine döner”” hadisinde, “halini bilmesine rağmen onu tekfir etmesi” kastedilmiştir. Çünkü kim kendisinden başkasının Rasülullah&#8217;ı tasdik ettiğini bilip sonra da onu tekfir ederse tekfir edenin kendisi kâfir olur. Eğer onun Rasülullah&#8217;ı yalanladığını zannederek tekfir ettiyse, o şahıs hakkında hata etmiş olur, çünkü onun yalancı ve kâfir olduğunu zannetmiştir, fakat aslında değildir, o zaman bu yaptığı küfür olmaz.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 98 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İman hakikatte kesin (yakini), doğru (sâdık) bir inançtır ve onun mahalli temyiz, (yani ayırt etme) güçleri içerisinde olan akletme gücüdür. Küfür ise hakikatte kesin olmayan (zanni), yanlış (kâzib) bir inançtır; onun mahalli de temyiz güçleri içerisinde olan tahayyül gücüdür. Takvâ ise bir kimsenin, kesin inanç ile birlikte amellerini Allah rızası için yapmayı alışkanlık edinmesidir. Takvânın mahalli de ameli güçlerden olan yönetme (müdebbira) gücüdür. Fısk ise zanna dayalı inançile birlikte, amelleri Allah rızası için yapmamayı alışkanlık edinmesidir. Fıskın mahalli ise ameli güçlerden olan arzu (müşevvika) gücüdür. O halde mutlak olarak, her muttaki şüphesiz ki aynı zamanda mü&#8217;mindir. Bununla birlikte her mü&#8217;min mutlak olarak aynı zamanda müttaki değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Âmiri, Sonsuzluğun Peşinde: Kitâbül-Emed ale&#8217;l-ebed, çev. Yakup Kara, İstan bul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2013, s. 180-195 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>Çev:Yakup Kara</p>
<p>Sayfa 101 &#8211; Ámirî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sabırlı olmaya ve sağduyuyu elden bırakmamaya en fazla ihtiyaç duyan kimse, hikmeti seven kimsedir. Çünkü hikmet, meşakkati peşin ve fakat mükâfatı ise geç elde edilen bir şeydir. Fakat o, hikmetin meyvelerini dört gözle beklediği zaman, onları elde etmeye çabalamasının meşakkati ona hafif gelir ve böylece onları elde etme yolunda sarf edilen zahmet de onun ağırına gitmez.</p>
<p>Kaynak metin: Âmiri, Sonsuzluğun Peşinde: Kitâbül-Emed ale&#8217;l-ebed, çev. Yakup Kara, İstan bul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2013, s. 180-195 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>Çev:Yakup Kara</p>
<p>Sayfa 101 &#8211; Ámirî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>yine ortaya çıkmıştır ki, en üstün hikmet, en mükemmel yönetim, en önemli mükâfat ve en otoriter güç, kıyamette yeniden diriltilme esnasında, bedenler saf ve latif olduktan ve onların iki tür lezzetten sadece biriyle sınırlandırılıp diğer tür lezzetten mahrum edildikten sonra, ruhların bedenlerine geri dönmesidir.</p>
<p>“Her nereye dönerseniz dönün Allah&#8217;ın vechi oradadır” (Bakara 2:115). (Âyette Allah| belirli bir yeri zikretmedi, ancak Allah&#8217;ın vechinin (umumen) her yerde olduğunu söyledi.8 Bir şeyin “vechi (yüzü o şeyin hakikatidir. Dünya hayatındaki gelip geçici şeyler onları bunu düşünmekle meşgul etmesin diye Hak Teâlâ bu kelâm ile âriflerin kalplerini uyarmıştır. Çünkü kul hangi nefeste canının alınacağını bilemez, gaflet anında da canı alınabilir. Dolayısıyla o (gaflet anında canı alınan kimse) huzur üzere canı alınan kimse ile denk değildir.</p>
<p>Yine de kâmil kul (Allah&#8217;ın vechinin her yerde zâhir olduğunul bilmekle beraber, kendisinin Inamaz ile meşgul olduğu ve bu hal ile bağlandığı vakit, dış görünüşüyle namazda Mescid-i Haram tarafına yönelmesi gerekir. O kul namaz esnasında Allah&#8217;ın kıblesinde bulunduğuna ve Mescid-i Haram&#8217;ın “Her nereye dönerseniz dönün Allah&#8217;ın vechi oradadır” (Bakara 2:115) âyetinden anlaşıldığı üzere Hakk&#8217;ın vechinin mertebelerinden biri olduğuna inanır. Şu halde Mescid-i Haram&#8217;ın yönü, o mertebelerdendir ve onda Hakk&#8217;ın vechi vardır. Fakat “O, yalnız buradadır” deme! Bilakis idrak ettiğin şeyin katında dur! Mescid-i Haram tarafına yönelmede edebe yapış! Ayrıca vechi bu özel mekânla (eyniyyet) sınırlamama konusunda da edebi gözet! Bilakis orası, herhangi bir kimsenin yöneldiği (Hakk&#8217;ın vechinin bulunduğu| mekânlardan biridir. Böylece Hakk&#8217;ın her cihete özgü mekânda bulunduğu (eyniyyet) Allah tarafından sana açıklanmış oldu.</p>
<p>Kaynak metin (1. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. II, s. 80-84 (48. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2006, c. TI, s. 308-312.</p>
<p>Kaynak metin (2. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu7-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: Şirketü&#8217;l-kuds, 8. 118-119. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fusüsu-hikem, çev &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2006, 8. 118-120; Ahmed Avni Konuk, Fusüsu&#8217;)-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı vd., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2017, c. 1, s. 683-698; Dâvüd Kayseri, Fusüsu”l-hikem Şerhi, çev: Tahir Uluç, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2023, c.1, s. 522-530.</p>
<p>Kaynak metin (3. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, Zehâiru&#8217;l-a&#8217;lâk şerhu Tercümâni&#8217;l-eşvâk, Beyrut: Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-ilmiyye, s. 35-36. Bu başlık Ali Benli tarafından tercüme edilmiştir.</p>
<p>Kaynak metin (4. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;1-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;ssekâfe, 2017, c. XII, s. 710-711 (560. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2012, e. XVII, . 435-438.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 129 &#8211; İbn Arabi<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rıdvan sıfatı şerefli bir sıfattır. Gazap sıfatı da şerefli bir sıfattır. Bunlardan herhangi biri çirkin (kabih) değildir. Çünkü Hakk&#8217;ın isimlerinin tamamı güzel (cemil) ve tamdır (kâmil). Onlarda hiçbir noksanlık yoktur. Dolayısıyla bu iki ismin ve bu iki sıfatın eserleri de böyledir. Çünkü kâmilden ancak kemal zuhür eder. Her şey Hak&#8217;tan sâdır olmaktadır. Hak ise güzeldir (cemil). Bu nedenle O&#8217;ndan ancak güzellik (cemâl) sâdır olur. Bütün bunların tamamı hakikat ilminin bir gereğidir. Şeriat ilminin gereğine gelirsek, buna göre Hâdi isminin eseri Allah&#8217;ın Mudill isminin eseri gibi değildir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Artık müslimleri mücrimler gibi kılar mıyız? Size ne oluyor, nasıl hükmediyorsunuz?” (Kalem 68:35-36),</p>
<p>Kaynak metin: Abdülgani en-Nâblusi, e/-Keşf vel beyân fi esrâril-edyân, Süleymaniye Kütüphanesi, H. Hüsnü Paşa, no: 680, vr. 278-448; Staatsbiblothek zu Berlin, Sprenger no: 820, vr. 18-9b,</p>
<p>Çev:Muhammed Bedirhan</p>
<p>Nâblusi</p>
<p>Sayfa 139</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Cennet ehlinin nimetleri de sonsuza kadar devamlıdır. Cennet ve cehennem, kendi ehilleriyle beraber ebedidirler. Sonsuzluk günü (yevmü”-hulüd), her iki grup için de aşikâr olur. Gerçekte Hay ve Kayyüm Allah&#8217;la beraber hiçbir şey yoktur. Cennetliklerin nimetleri duyusal ve manevi, cismani ve ruhanidir. Nimetlerin zevki ve aşka ait lezzetler perdelerin keşfi hasebincedir ve rablerin rabbini müşahede ise bunun ötesindedir. Bunların hepsi iki grubun birlikte sehip olduğu şeylerdir. Nitekim cennet ehli hakkında Allah Teâlâ “Onların yüzlerinde, nimetlerin sevincini görürsün” (Mutaffifin 83:24) buyurur. Cehennem ehli hakkında ise “O gün yüzler vardır toz-toprağa belenmiş, üstüne bir karanlık çökmüş&#8230; işte onlardır kâfir ve facirler gürühu&#8230;” (Abese 80:40-42) buyurur.</p>
<p>Kaynak metin: Abdülgani en-Nâblusi, e/-Keşf vel beyân fi esrâril-edyân, Süleymaniye Kütüphanesi, H. Hüsnü Paşa, no: 680, vr. 278-448; Staatsbiblothek zu Berlin, Sprenger no: 820, vr. 18-9b,</p>
<p>Çev:Muhammed Bedirhan</p>
<p>Nâblusi</p>
<p>Sayfa 150</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hoşnut olma ve kızma, yükseltme ve küçük düşürme, rahmet ve kahır, hidayete erdirme ve dalalete düşürme gibi vasıfları cemeden, hikmet sahibi (hakim) olan Var Edici (mücid) var ettiği her şeyi kendi güzel isimleri ve yüce sıfatlarından çıkacak her şeyin tezahürüyle ilişkili kemalâtın ortaya çıkması için var etmiştir. Her ne kadar var olanlardan bazılarının varlıkları ve işleri hidayet ve irşat hükümlerine uymuyor gibi görünse de bunların da O&#8217;nun Kahhâr, Mudil, Müzil ve benzeri isimlerinin gereği ortaya çıktıkları söylenebilir. Hatta halkın geneli için anlaşılır bir manası olmayan her söz, fiil ve amelin onları var edenin ilmi ve hikmetine göre kâmil bir manası vardır, aksi takdirde O, onları var etmezdi, O halde haddini bil ve öncesiz olan (kadim), hikmet sahibi (hakim) Var Edici&#8217;nin (nücid) işlerine; bunlar senin sonradan olma, kusurlu anlayışına ve mukayyet/sınırlı aklına ve ilmine uymuyor diye karşı çıkma!</p>
<p>Kaynak metin: Sa&#8217;idüddin Fergâni, Müntehel-medârik, çev. Mustafa Yalçınkaya, İstanbul: Litera Yayıncılık 2015, s. 988-1009. Tercüme alıntılanırken birtakım değişikliklere gidilmiş olup Fergâni&#8217;nin şerhindeki gramer ve kelime izahlarına genel olarak yer verilmemiş, kavramsal düzeyde yapılan kelime açıklamaları dipnotlara alınmış ve “(Fergâni)” şeklinde gösterilmiştir.</p>
<p>Çev:Mustafa Yalçınkaya</p>
<p>Sayfa 178</p>
<p>Fergânî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ebâ Ali er-Rüzbâri şöyle dedi: Yanımıza bir fakir geldi ve öldü. Onu defnettim ve garipliği dolayısıyla Allah&#8217;ın kendisine merhamet etmesi için yüzünü açarak toprağa koydum. Fakir gözünü açtı ve dedi ki, Ey Ebü Ali beni sevenin huzurunda (böyle bir ikramda bulunarak) beni hakir mi görüyorsun? (Şaşkınlıkla) “Ey efendim ölümden sonra hayat var mı?” dedim. Dedi ki, evet, ben diriyim. Allah&#8217;ı seven herkes diridir. Ey Rüzbâri yarın (mahşerde bana verilen) makam (ve yetki) ile sana yardımcı olacağım.</p>
<p>Kaynak metin: Abdülkerim el-Kuşeyri, er-Risâletül Kuşeyriyye, nşr, Enes Muhammed Adnân eş-Şerkavi, Cidde: Dâru&#8217;minhâc, 2017, s. 625-637.</p>
<p>Cev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 239</p>
<p>Kuşeyri risalesi</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 13:34:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Nesefi·]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bakıllani·]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Mansur Matüridi]]></category>
		<category><![CDATA[Evren]]></category>
		<category><![CDATA[görme]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Hucviri]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Sühreverdi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27914</guid>

					<description><![CDATA[<p>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2 ”Notlarım” Evrenin asıl yapısı birbirinden farklı tabiatlar (tabâyi) ve zıt konumlar (vücûh) üzerine kurulmuştur; özellikle birleşebilenleri bir araya getiren ve ayrılması gerekenleri de ayırabilen aklın amaçlayıp yöneldiği varlık. Bu da hikmet ehlinin “küçük âlem” (el âlemü&#8217;s-sagir) diye isimlendirdiği insandır. Doğrusu insanlar çeşitli arzulara (ehvâ”) ve farklı tabiatlara sahip kılınmıştır. Onların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>
<div>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2 ”Notlarım”</strong></p>
<p>Evrenin asıl yapısı birbirinden farklı tabiatlar (tabâyi) ve zıt konumlar (vücûh) üzerine kurulmuştur; özellikle birleşebilenleri bir araya getiren ve ayrılması gerekenleri de ayırabilen aklın amaçlayıp yöneldiği varlık. Bu da hikmet ehlinin “küçük âlem” (el âlemü&#8217;s-sagir) diye isimlendirdiği insandır. Doğrusu insanlar çeşitli arzulara (ehvâ”) ve farklı tabiatlara sahip kılınmıştır. Onların beşeri yapısına öyle baskın nefsani istekler (şehevât) yerleştirilmiştir ki, bu yaratılışlarıyla baş başa bırakılsalar menfaatlerin paylaştırılmasında, muhtelif üstünlük, şeref, hükümranlık ve iktidarların ele geçirilmesinde mutlaka birbirleriyle çekişirler. Bunu da karşılıklı nefret ve ardından kanlı mücadele takip eder. Böyle bir durumda toplumların birbirlerini yok edişleri ve çöküşleri muhakkaktır. Hâlbuki evrenin var oluş amacı buna bağlı kılınsaydı onun mevcudiyetinin hikmeti boşa gider, var edilişi abes olurdu.</p>
<p>Şunu da belirtmeliyiz ki, gerek insan türüne gerek diğer bütün canlılara, belirlenen sürelere kadar varlıklarını devam ettirebilmeleri için gıdalar ve bedenlerini ayakta tutacak gerekler dışında bir seçenek verilmemiştır. Eğer onların yaratılmasıyla sadece fena bulmaları murat edilseydi mevcudiyetlerıni sürdurmeye yarayan nesnelerin meydana getirilmesine ihtimal kalmazdı. Şimdiye kadar söz konusu edilen hususların doğruluğu ortaya çıktığına göre, insanları uzlaştıracak, çöküşe (helâk) ve yok oluşa (fenâ) sebep olan çekişmeye (tenâzu) ve ayrılığa (tebâyün) düşmekten alıkoyacak bir “asl”ın mevcudiyeti kaçınılmaz olmuştur. Evet, insanların, birleşmelerini sağlayacak bir asıl (din) aramaları gereklidir; hem de idraklerinin (vukûf) müsaade edebilecegi nihai noktaya varan bir arama ile. Gözlenebilen (müşâhed) ve algılanabilen (mu âyyen) her şeyin bu noktadaki ihtiyaç ve zarureti bilindiğine göre hemen şu hususun vurgulanması gerekir ki, söz konusu aslın ve dinin bilinmesinde öncelik kazanan mesele insanların bir yaratıcısı ve yöneticisinin (mudebbir) mevcut oldugu olduğudur; onların hallerini ve bekâlarına vesile olan şeyleri bilen bir yaratıcı.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü*-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018, s. 49-65. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orijinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 51 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan yaratılmışları yönetmek (tedbir) yeteneği ile sivrilmiş, bu uğurda güçlüklere (mihnet) göğüs germek, onlar için aklen en elverişli bulunanı (aslah) araştırmak, iyi ve güzel olanları tercih edip bunlara aykırı düşenlerden sakınmakla mümtaz kılınmıştır. Bu hususları bilmenin yolu ise nesne ve olayları (eşyâ) incelemek suretiyle aklı kullanmaktan (isti&#8217;mâl) ibarettir, başka bir yöntem de mevcut değildir. Ayrıca fevkalade durumların ortaya çıkışı ve şüphelerin üşüşüp gelişi halinde herkesin sığınacağı şey tefekkür ve istidlâlden ibarettir. Bu da istidlâlin gerçeklere kılavuzluk ettiğini ve onun sayesinde hakikatlere ulaşılabildiğini göstermektedir; tıpkı renklerin karışması durumunda göze, seslerin karışması halinde kulağa başvurulduğu gibi. Benzer bir şekilde karışan her şeyin ayırt edilmesi algılanmasını sağlayan duyu ile mümkündür. İşte istidlâl de bunun gibidir. Bütün güç ve kudret Allah&#8217;a aittir.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü*-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018, s. 49-65. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orijinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 56 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan uyuduğu vakit göz, hayal âlemine dönük yönüyle bakar, orada hissin kendisine aktardığı şeyi bir bütün olarak görür ya da musavvire gücünün şekillendirdiği haliyle görür ki, bunlar bir bütün veya parça olarak duyu için bulunmazlar, bu parçalardan (hayaldeki) bu suret meydana gelir. Mesela sen yanında (bulunan ve uyumakta olan bir) kimseyi uyur halde görürsün. O ise (uyku halinde) kendisini azap gören, nimete eren, tüccar, melik ya da yolcu olarak görmektedir veya uykusunda, hayalinde kendisine bir korku ârız olur da bağırıp çağırarak çığlık atar. Bununla beraber yanında bulunan kişinin, onun içinde bulunduğu hal hakkında herhangi bir bilgisi yoktur. Durum giderek şiddetli bir hale çevrildiğinde, mizacı değişecek, uyuyanın zâhiri suretinde bir hareketlenmeye, acı acı bağırmaya, konuşmaya veya ihtilam olmaya sebebiyet verecektir. Bütün bunlar o gücün hayvani ruh üzerindeki baskınlığından kaynaklanır. Bundan dolayı beden kendi suretinde bir dönüşüm yaşar.</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Şerhu Hal&#8217;i&#8217;n.na&#8217;leyn, haz. Ercan Alkan, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Yayınları, 2017, e. 336-341; a.mlf, el-Fütuhâtül-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisu&#8217;T-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, 8. 447-452.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 90 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah doğruluk ve adaleti akılların nazarında güzel, zulüm ve yalanı da çirkin göstermiş; bunların birinci grubunu muazzam ve değerli, ikincisini ise bayağı ve değersiz olarak gönüllere yerleştirmiştir. Bu sebeple akıllar sözü edilen (doğruluk, adalet, zulüm ve yalan gibi) davranışları sergileyenlerden şerefini yükseltenleri işlemeyi emreden, sahibini küçük düşürenlerden de sakındıran bir istikamet alır. Buna bağlı olarak da akli bir zorunluluk çerçevesinde önce ilahi emir ve nehiy, sonra da mükafat gereklilik kazanır, ta ki yolunda bulunan ve hakkını eda eden kimsenin insanlık şerefi (kerâmet) kemalini bulsun, nefsani arzularını (hevâ) aklın rehberliğine tercih eden kimsenin de hak ettigi ceza gerçekleşsin.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 110 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kişinin, duyularından herhangi biriyle algıladığı hiçbir şey yoktur ki, Allah&#8217;ın hem o duyunun sağlıklı oluşunda hem de algıladığı nesne üzerinde algı sahibinin kavrayamayacağı kadar nimetleri olmasın!</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 113 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın hiçbir nimeti yoktur ki, kulları ihtiyaçlarının ötesinde onunla süslenip güzellik kazanmış olmasın; mesela iki kulak, iki göz ve bedende birden fazla olan her organ gibi, sonra nimetlerin çokluğu, sonra da icat ettiği bunca tevhid ve risâlet kanıtları, bunların daha azının yeterli olmasına rağmen. Yine daha azının yetmesine rağmen birçok meyve ve ayrıca lezzet vasıtaları.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev : Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 117 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şer&#8217;an muteber olan, yani Allah ve Rasülü&#8217;nün sahiplerini mutlak olarak medh u senâ ettiği ilim, amele götüren, sahibini arzu ve hevesleri ile her ne şekilde olursa olsun baş başa bırakmayan; bilakis onun gereğini yerine getirmekle bağlı kılan, gönüllü gönülsüz onun kıstaslarına uymaya iten ilim olmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Şâtıbi, el-Muvâfakât: İslâmi İlimler Metodolojisi, çev. Mehmet, Erdoğan, İse tanbul: İz Yayıncılık, 1993, e, 1, 8. 59-67; c. IV, s. 245-247 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır),</p>
<p>Çev:Mehmet Erdoğan</p>
<p>Sayfa 136 &#8211; Şâtıbî<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bil ki, kula yol gösteren ve kulun kalbine ferahlık veren hakikatte Allah&#8217;tan başkası değildir. “Allah zalimlerin bütün sözlerinden yücedir” (İsrâ 17:43). Aklın ve delillerin mevcudiyeti hidayeti mümkün kılmaz. Buna, Allah Teâlâ&#8217;nın “Eğer kâfirler dünyaya tekrar gönderilseler, men edildiklerine geri dönerlerdi” (En&#8217;âm 6:28) buyruğundan daha açık bir delil olmaz. Mü&#8217;minlerin emiri Hz, Ali&#8217;ye (r.a.) marifet hakkında sorduklarında şöyle cevap verdi: “Allah&#8217;ı Allah ile bildim, Allah&#8217;tan başkasını da Allah&#8217;ın nuru ile bildim.”*</p>
<p>Kaynak metin: Hücviri, Keşfü&#8217;l-mahcüb, nşr. Mahmüd Âbidi, Tahran: Sürüş, 1387hş./2006, s. | 391-405</p>
<p>Çev:Osman Sacid Ari</p>
<p>Sayfa 170 &#8211; Hucviri</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah Teâlâ bedeni yarattı ve onun hayatını cana bağladı; kalbi yarattı ve onun hayatını da kendine bağladı. Akıl ve işaretin (âyet) bedene hayat verme gücü olmayınca, onların kalbe hayat vermesi imkânsız olur. (Allah Teâlâ) şöyle buyurmuştur: “Ölü olan ve kendisini dirilttiğimiz kimse&#8230;” (En&#8217;âm 6:122). (Burada) yaşamın hepsini kendine bağladı. Sonra şöyle dedi: “Ona, insanlar arasında kendisiyle yürüyeceği bir nur verdik” (En&#8217;âm 6:122). “Mü&#8217;minlerin kendisiyle yürüdükleri nuru yaratan benim.” Ve yine şöyle dedi: “Allah&#8217;ın kalbini İslam için açtığı kimse&#8230;” (Zumer 39:22). Kalbin açılmasını kendine bağladı. Onun mühürlenmesini deyine kendi fiiline bağladı ve şöyle dedi: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürledi” (Bakara 2:7). Ve yine şöyle dedi: “Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye itaat etme” (Kehf 18:28). Kalbin kabzı, bastı, mühürlenmesi ve açılması O&#8217;nunla olunca, O&#8217;ndan başkasını yol gösterici kabul etmek imkânsız olur. O&#8217;nun dışındaki her şey, sebep ve vesiledir; sebep ve vesile, sebepleri yaratanın(müsebbib) inayeti olmadan asla yol gösteremez.Çünkü perde yol kesici olur,yol gösteren değil.</p>
<p>Kaynak metin: Hücviri, Keşfü&#8217;l-mahcüb, nşr. Mahmüd Âbidi, Tahran: Sürüş, 1387hş./2006, s. 391-405</p>
<p>Çev:Osman Sacid Ari</p>
<p>Sayfa 171 &#8211; Hucviri·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilirsin ki, yerdeki ışık duvardakine, duvardaki aynadakine, aynadaki aya, aydaki de güneşe tâbidir, çünkü ayın ışığı güneşten kaynaklanmaktadır. Bu dört ışık, üstünlük ve mükemmellik derecesine göre sıralanmıştır. Her birinin bilinen bir yeri ve ötesine geçemeyeceği kendine özgü bir derecesi vardır. Bilmelisin ki, iç bakış sahipleri (erbâbu&#8217;1-basâir) için meleküta ait nurlar da böyle bir sıra düzenine göre var olmaktadırlar. (Hakiki Nur&#8217;a)| yakın olan, en son nura en yakın olan bu varlıktır. Bu bakımdan İsrâfil&#8217;in rütbesinin Cebrâil&#8217;inkinin üstünde bulunması uzak bir ihtimal değildir. Onlar içinde, bütün nurların kaynağı durumundaki Rubübiyet huzuruna yakın bir mertebede bulunduğu için daha yakın olan da vardır. Onlar içinde daha aşağı mertebede olanlar da vardır ve onlar arasında sayılamayacak kadar (çok) mertebe bulunmaktadır. (Bu noktada) bilinen (tek şey), onların çok sayıda olduğu ve kendi konum ve sıralarında bir düzen içinde bulunuyor olmalarıdır. Nitekim onlar kendilerini şöyle diyerek nitelemişlerdir: “Biz orada sıra sıra dururuz ve Allah&#8217;ı tesbih ederiz” (Sâffât 37:165-166).</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 224 &#8211; Gazzâli·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Karanlığa “karanlık” denmesinin sebebi, bakışların ona ulaşamamasıdır, çünkü o, özü itibariyle var olduğu halde bakan açısından var hükmünde değildir. O halde ne başkasından dolayı ne de özü itibariyle var olan şey, karanlığın son noktası olmayı nasıl hak etmesin ki?! Bunun karşısında ise varlık vardır ki, o nurdur. Özü itibariyle açığa çıkmayan bir şey, başkasından dolayı da açığa çıkmaz. Varlık, özü itibariyle (var olan)ve başkası dolayısıyla (var olan) şeklinde (iki) kısma ayrılır. Varlığı başkasından kaynaklananın iğreti bir varlıktır ve özü itibariyle varlığını sürdürmesi söz konusu değildir. Bilakis o şey, özü itibariyle değerlendirildiğinde sırf yokluktur. O, sadece başkasına nispetle vardır. Bu ise iğreti alınan elbise ve zenginlik örneğinde öğrendiğin üzere, gerçek bir varlık değildir. O halde gerçek nur Yüce Allah olduğu gibi gerçek varlık da Yüce Allah&#8217;tır.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 225 &#8211; Gazzâli·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Her şeyin, biri kendine, diğeri Rabbine dönük iki yönü (vech) vardır. O şey, kendine dönük yüzü itibariyle yok, Allah&#8217;a dönük yüzü bakımından vardır. Öyleyse Allah ve O&#8217;nun zâtı dışında var olan bir şey yoktur. Dolayısıyla Allah&#8217;ın zâtından başka her şey ezelden ebede helâke mahkümdur. Bu varlıkların, Yüce Allah&#8217;ın “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Bir ve Kahhâr olan Allah&#8217;ındır” (Gâfir 40:16) âyetindeki nidâsını işitmek için kıyamet gününü beklemelerine gerek yoktur. Aksine bu nidâ, onların kulağından hiç eksik olmaz. Onlar “Allah en büyüktür/daha büyüktür (ekber)”” ifadesinden “O, kendisi dışındaki her şeyden daha büyüktür” manasını anlamazlar. Hâşâ, varlıkta O&#8217;nunla birlikte bir başkası yoktur ki, Allah ondan daha büyük olsun. Dahası, Allah dışındaki bir varlığın O&#8217;nunla birlikte bulunmasından değil, ancak O&#8217;na tâbi olmasından söz edilebilir. O&#8217;nun dışındaki herhangi bir şeyin varlığı ancak O&#8217;nu izlemek açısındandır. Öyleyse var olan sadece O&#8217;nun zâtıdır.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 226 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>O, hiçbir ortağı bulunmayan ve bir olan Yüce Allah&#8217;tır; diğer nurlar ise iğreti nurlardır. Hakiki olan yalnız O&#8217;nun nurudur. Her şey O&#8217;nun nurudur; dahası O her şeydir, hatta O&#8217;ndan başkasının bireysel varlığı (hüviyyet) sadece mecazidir. O halde O&#8217;nun nurundan başka nur yoktur; diğer nurlar, özlerinden dolayı değil, O&#8217;nu takip etmeleri bakımından nurdur. Zâtı olan her şeyin zâtı (vech) O&#8217;na yönelmiş ve O&#8217;ndan yana dönmüştür: “Ne tarafa dönerseniz Allah&#8217;ın zâtı (vech) oradadır” Bakara 2:115).</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 228 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilmelisin ki, O&#8217;nun, göklerin ve yerin nuru oluşunun manasını, dış gözün nuruna nispetiyle anlayabilirsin. Mesela gündüzün aydınlığında baharın ışıklarını ve yeşilliğini gördüğün zaman, renkleri gördüğünde şüphe etmezsin. Bazen renklerin yanında başka şey görmedigini sanırsın ve neticede şöyle dersin: “Yeşillikle birlikte yeşillikten başka bir şey görmüyorum”. Gerçekten bir grup ısrar edip ışığın bir anlamının olmadığını, renklerle birlikte renkler dışında bir şeyin bulunmadığını ileri sürmüş ve varlıklar içinde en açık olanı olduğu halde ışığın varlığını inkâr etmiştir. Varlıklar onun vasıtasıyla açığa çıktığı halde ışık nasıl olmaz?!</p>
<p>Daha önce geçtiği gibi, o özü itibariyle görülür ve onun sayesinde de başka şeyler görülür. Fakat güneş battığı, lamba bulunmadığı ve gölge düştüğü zaman, gölgelik alanla aydınlık arasındaki zorunlu farklılığı algılamışlar ve ışığın, renklerin ötesinde renklerle birlikte algılanan bir anlamının bulunduğunu itiraf etmişlerdir. Hatta o, renklerle o kadar çok iç içe geçtiği için algılanamamakta, çok açık olduğu için gizli kalmaktadır. (Burada) açıklık, gizliliğin sebebi olmaktadır, (çünkü) bir şey haddini aştığında zıddına dönmektedir. Eğer bunu anladınsa, bilesin ki, iç bakiş sahiplerı, gördükleri her şeyin yanında Allah&#8217;ı görmektedir.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 230 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Çok aşikâr olduğu için yaratıklardan gizlenen ve nurunun parlaklığından dolayı onlardan saklanan (Allah) tüm kusurlardan münezzehtir. Anlayışı kıt olan bazıları bu sözün özünü anlamayabilirler. Bizim “Nurun varlıklarla birlikte olması gibi Allah da her şeyle birliktedir” sözümüzden, Allah&#8217;ın her mekânda bulunduğunu anlarlar. Oysa Allah mekâna nispetten münezzehtir. Belki de bu hayali uyandırmayacak en uygun yol, O&#8217;nun O her şeyden önce ve her şeyin üstünde olduğunu, her şeyi ortaya çıkaranın O olduğunu söylememizdir. İç görüş sahiplerinin bilgisinde ortaya çıkaran, ortaya çıkarılandan ayrılmaz. “O her şeyle birliktedir” sözümüzle kastettiğimiz şey de budur.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 231 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberler, veliler ve diğerlerinin gaybdan aldıkları bilgiler onlara, yazılı metinlerde ve hoş veya korkutucu olabilen bir sesin duyulmasıyla gelebilir. Bazen bir varlığın (kâin) suretlerini görebilirler (müşâhede). Bazen de onlarla gaybla ilgili gizlice konuşup kendileriyle son derece güzel bir şekilde sohbet eden güzel insani suretler görebilirler. Konuşan bu suretler bazen son derece zarif heykeller şeklinde görülebilir. Bu bilgiler onlara bazen ilham (hatre) şeklinde gelebilir ve asılı misaller (mesil) görebilirler. Uykuda görülen dağlar, denizler, yerler, yüksek sesler ve kişilerin tamamı mevcut misallerdir. Kokular ve diğerleri de böyledir. Dağ ve deniz gibi sadık ve yalancı rüyada açıkça görülen şeyler beyne veya beynin boşluklarından birine nasıl sığar? Uykuda veya benzer bir durumdaki kişinin uyandığında hareket olmaksızın ve o âlemi herhangi bir açıdan görmeksizin misal âlemini terk etmesi gibi bu âlemde ölen kişi de hareket olmaksızın ve orada olduğu halde nur âlemini görür (müşâhede).</p>
<p>* Kaynak metin: Sühreverdi, Hikmetülişrâk, Mecmu&#8217;a-i Musannefât Şeyh-i İşrâk içinde, ner. Henry Corbin, Tahran: Müessese-i Mütâla&#8217;ât ve Tahkikât-ı Ferhengi, 1373hş./1998, c. |, 8. 225209, 286-244, 262-257. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Şihâbüddin es-Sühreverdi, Hikmetü&#8217;Lişrâk: İşrak Felsefesi, çev. Eyüp Bekiryazıcı &amp; Üsmetullah Sami, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2015, 8. 556-620; Sühreverdi &amp; Şehrezâri, Hikmetü&#8217;Lişrâk Şerhi, çev. Tahir Uluç, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2021, 8. 444-491.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Berat Eşgi</p>
<p>Sayfa 236 &#8211; Sühreverdi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah&#8217;ın dilediğini yapmaya kâdir olduğuna inanan kimse için mucize bir delil olur. Örneğin Allah&#8217;ın varlığına inanan bir kişiye peygamber “Peygamber göndermenin aklen inkâr edilemeyecek bir şey olduğunu biliyorsunuz. Ben de Allah&#8217;ın size gönderdiği bir elçiyim. Doğruluğumun delili, ölüyü diriltmeye kâdir olanın yalnız Allah olduğunu, O&#8217;nun gizli ve açık işlerimizi bildiğini, sakladığımız ve açığa vurduğumuz hiçbir şeyi ondan gizleyemediğimizi bilmenizdir” der ve “Muhakkak ki ben de Allah&#8217;ın elçisiyim. Ey Rabbim! Eğer doğru söylüyorsam, elimdeki sopayı hareket eden bir yılana dönüştür” diye ilave eder. Peygamberin söylediği şekilde, sopa yılana dönüşürse ve orada toplananlar da Allah&#8217;ı tanıyorsa, o zaman Allah&#8217;ın, o mucize ile peygamberi doğrulamayı amaçladığını zorunlu olarak bilirler. Nitekim görünür âlem hakkında da bunu anlatmıştık.</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, Kitâbü”-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;Ül-edille fi usülüiT-itikâd, nşr. Es&#8217;ad Temim, Beyrut: Müessesetü&#8217;l-kütübi&#8217;s-sekâfiyye, 1985, s. 366-370, 373-383.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 336 &#8211; Cüveyni</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer &#8220;Bizzat bu tehaddi (yani meydan okuma) âyetlerinin kendisinde birtakım çelişkilerin ve ihtilafın bulunması mümkündür. Bu âyetler i&#8217;caz derecesine ulaşmış değildir ki onların uydurulmuş olduğu düşüncesi imkânsız olsun!” derlerse, şöyle karşılık veririz: Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan âyetlerin tamamının bize nakli tevâtür ile sabittir. Çünkü o âyetleri, her nesildeki kurrâ hafızlar öncekilerden almıştır ve durum bu şekilde devam etmiştir. Onu, gençler büyüklerinden almışlar ve sahâbenin kurrâsına varıncaya kadar dayandırmışlardır. Hiçbir çağda kurrâların sayısı, tevâtür adedini oluşturacak sayının altına düşmemiştir. Eğer biz belli bir âyetten şüphe etseydik, bu şüphe bütün âyetlere teşmil edilebilirdi. Bu da Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamının naklindeki güveni ortadan kaldırırdı.</p>
<p>Eğer “Kur&#8217;ân&#8217;a karşı çıkıldığı ve onun bir benzerinin ortaya konulduğu, ancak daha sonra bunun örtbas edildiğine dair bir iddia karşısında sizin güvenceniz nedir?” diye sorulursa şöyle cevap veririz: Bu imkânsızdır, çünkü böyle olsaydı, bu durum gizli kalmaz ve yayılırdı. Böyle büyük bir iş genellikle gizli kalmaz. Bunu ortaya atanın bu iddiası, Hz. Ebü Bekr&#8217;den önce Müslümanları yöneten başka bir halifenin bulunduğunu iddia etmek gibidir ki bunun geçersiz ve yanlış olduğu zorunlu olarak bilinmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber&#8217;in çağından günümüze kadar kâfirler tüm gayretlerini dini yok etmek için sarf etmektedir. Eğer Kur&#8217;ân&#8217;ın benzeri ortaya konulmuş olsaydı, çağlar boyunca buna başvururlardı. Bunlardan biri gizli kalsa bile bir diğeri açığa çıkardı.</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, Kitâbü”-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;Ül-edille fi usülüiT-itikâd, nşr. Es&#8217;ad Temim, Beyrut: Müessesetü&#8217;1-kütübi&#8217;s-sekâfiyye, 1985, s. 366-370, 373-383.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 338 &#8211; Cüveyni</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberin doğruluğunun delili olarak ortaya koyduğu ve bir benzerini yapmaları için (muhataplarına) meydan okuduğu esnada gerçekleşen olağanüstü olayın mucize olduğunu ise şöyle açıklayabiliriz: Bilindiği üzere bir fiil sadece olağanüstü olduğu için mucize olmaz. Allah&#8217;ın doğrudan yarattığı fiillerden olan ölüyü diriltme, güneşi batıdan doğdurma, yer sarsıntısı ve insanları bir bulutun gölgelemesi gibi olağanüstü filler, bir kişinin peygamberliğinin delili olarak peygamberlik iddiası esnasında meydana gelmediğinde her ne kadar mucize cinsinden olsa da mucize olmaz. Bu nedenle kıyamet günü ölüleri diriltmesi, güneşi batıdan doğdurması ve gökleri dürmesi gibi Allah&#8217;ın kıyamet alametleri olarak yarattığı fiiller, herhangi bir kimse için mucize olmaz. Şayet bu türden fiiller ve benzerleri bir peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşirse peygamberin hem peygamberliğine hem de kendisine delil olur. Bu durum her olağanüstü fiilin değil, sadece zikrettiğimiz şekilde (peygamberlik)| iddiası ve meydan okuması esnasında (peygamberin elinde| ortaya çıkan olağanüstü filin mucize olduğunu gösterir. Mucizenin bu özelliğinden dolayıdır -ki inşallah ileride müstakil bir bölümde açıklayacağız- mucize cinsinden ve ona benzeyen türde olan fiillerin kerâmet yoluyla evliyâ ve salih kimseler tarafından ortaya konmasının mümkün olduğunu kabul ediyoruz.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitâbül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>Sayfa 349 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşen mucizedeki olağanüstülük, daha önce açıkladığımız üzere bu tür fiillerin çok miktarda olanına muktedir kılınma şeklinde bir âdet olmadığı halde sadece peygamberin muktedir kılınarak âdetin bozulmasıdır. Peygamberin “Ben yerimden kalkıp elimi hareket ettireceğim. Siz ise böyle bir şey yapmaya kalkıştığınızda bunu yapamayacaksınız” dediği zaman mucize, (peygamberin söylemine muhatap olanlardan bu fiili) yapma gücünün alınmasıyla birlikte onların yerlerinden kalkamamaları ve ellerini kımıldatmaktan âciz bırakılmaları şeklinde meydana gelir. Bunları daha önce izah etmiştik. O halde mucize, sadece Allah&#8217;ın kudreti dâhilinde olan ve bir benzerinin insanın gücü altına girmesinin imkânsız olduğu fiillerden olabilir. Buna göre bir insanın peygamberlerin mucizelerinden herhangi birini veyâ o türdeki bir şeyi hile ve benzeri yollarla yapması imkânsızdır. Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi insan sadece gücünün yettiği durumlarda hile yapabilir. Böylece sihri ileri sürerek bazı insanların mucizelerin bir benzerini yapabildikleri görüşü doğru değildir.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitâbül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Sayfa 352 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Açık delillerle sabittir ki, yaratılmışların -melek veya beşer olsun, sihirbaz olsun veya olmasın ya da şeytan olsun- kendilerinden başkası üzerinde bir fiil gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Onlar, fiillerini ancak kendi kudret alanlarında bir başkasına taşmaksızın işleyebilirler. Bu nedenle sihirbazın sihir yaptığı kişinin şahsında bir fiil işlediğini iddia edenlerin ileri sürdükleri görüş yanlıştır. Hatta sihir yapılan kimsede meydana gelen sevme, nefret etme, iyileşme, hastalanma, ölme gibi fiillerin tamamı Allah&#8217;ın fiili olup O&#8217;nun koymuş olduğu esaslar uyarınca sihirbazın yaptığı o fiillerden sonra meydana gelmektedir. Bu aklen muhâl olan bir şey değildir.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitabül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Sayfa 354 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
</div>
<h4 style="text-align: center;"><strong><em>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:3 ”Notlarım”</em></strong><br />
·<a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-27912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg" alt="" width="348" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1024x634.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-768x476.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1536x951.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-600x372.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg 1615w" sizes="(max-width: 348px) 100vw, 348px" /></a></h4>
<p>&nbsp;</p>
<div class="dr w-full ">
<p>“Yoktan bir şey meydana gelmez” diyen biri, ancak duyulara konu olanın var olduğunu varsaymıştır. Oysaki bizzat bilgiler duyunun dışında olduğu gibi, bir şeyin mümkün olduğuna ya da olmadığına dair (akli hükümler) de böyledir. Ayrıca (atomların) yokluğunu değil de ayrıldığını iddia eden birinin sözü de böyledir. Bunu da duyu ile bilemeyiz, ancak bu kişi bildiğini söylemektedir. İşte bizim bahsettiğimiz husus da böyledir. Bununla birlikte onda bulunan akıl, işitme, görme, ruh ve diğer özellikler de nasıl yapıldığını bilmediği şeylerdir. Bu da dile getirdiği iddiasına engel olmaktadır. Aynı şekilde âlemin kıdemini ya da onun bir cevherden dolayı ezeli olduğunu bize haber verecek biri yoksa onu bilmenin akıl yürütme dışında bir yolu da bulunmamaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, Ankara: İSAM Yayınları, 2003, s. 93-101. 58</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa:62</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ebü Mansür el-Mâtüridi) -Allah ona rahmet etsin- şöyle dedi: Âlemin bir yaratıcısı olduğuna dair deliller şunlardır: Daha önce izah ettiğimiz deliller sayesinde, duyulara konu olan âlemde kendi başına birleşen ve ayrılan hiçbir varlığın bulunmadığı sabit olmuştur. O halde (bunların) âlemin dışındaki bir varlık tarafından yapıldığı da sabittir. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah&#8217;tır. İkincisi, şayet âlem kendi başına var olsaydı onun için, herhangi bir vakit başka bir vakitten daha elverişli, bir hal bir diğer halde daha uygun ve bir sıfat da bir başka sıfattan daha lâyık olamazdı. Âlemde farklı vakitler, haller ve sıfatlar olduğuna göre onun kendi başına var olmadığı sabittir. Şayet her şey kendi başına en güzel hallere ve en güzel sıfatlara sahip olsaydı, kötülükler ve çirkinlikler de ortadan kalkardı. Tüm bunlar, âlemin bir başkası sayesinde vücuda geldiğini ispatlar. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah&#8217;tır.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, Ankara: İSAM Yayınları, 2003, s. 93-101. 58</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa:64</p>
</div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
<div class="dr w-full"></div>
</div>
<div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana pt-4 w-full overflow-hidden border-cizgi border-b " tabindex="0">
<div class="dr text-siyah ph-4 mb-2_5 justify-center ">
<div class="dr absolute left top w-4 h-full flex-center ">
<div class="dr h-full w-0_5 border-l-2 border-alinti-baskin rounded-full ">
<div class="dr w-full ">
<p>Peygamberler de insanları hastaları tedavi eder gibi tedavi etmektedirler. Şöyle ki, pek çok hastanın, gönülsüz olduğu halde tedavi edilmesi gerekir, hatta bazen dayakla tehdit edilmeleri (bile gerekebilir). Doktorun işaret ettiği şeyi anlayacak kavrayışa sahip olmadığı durumlarda ise hastanın kendisi için faydalı şeyi kabul etmesi zor kullanılarak sağlanır. Bundan dolayı doktor, hoşa gitmeyen şeyi (ilaç olarak) almasına ve sevdiği şeylerden mahrum kalmasına yol açan hastalığın sebebini ona anlatmakla meşgul olmaz. Zira hastanın anlayışı bunu kavramaktan uzak olduğu için bunun faydası çok azdır. Benzer şekilde pek çok hasta, doktorun uyguladığı (tedavi) sayesinde iyileştiğinde, tutkusu (hevâ) onu, arzuları (li-şehevâtihi) lehine (durumunu) yorumlamaya sevk eder; aslında onun için zararlı olsa da önüne, yararına gibi görünen| bir yol koyar, Akıl sahibi (ehli&#8217;n-nazar) pek çok kışının durumu da böyledir. Alışkanlıklar (âdet), nefsi duyunun hükümranlığından kurtarmaya dair bahsettiğim şeylerle meşguliyet ve yalnızca akılla düşünmenin zorluğu, filozofun (hakim) emrettiği ve peygamberin —selam üzerine olsun-yasa olarak belirlediği şeyi yorumlamaya onu sevk eder. Buna bir de üstün olma sevgisi ve liderlik isteği de eklenince (durum daha da vahim bir hal alır) Neticede (filozofun emredip peygamberin ya a olarak belirlediği şeyi, hazza erişime daır içerdikleriyle birlikte en kolay ve yakın olana indirgerler.</p>
<p>Kaynak metin: İbn Miskeveyh, el-Fevzü”l-asgar, nşr. Sâlih Udayme, (Tunus:) ed-Dâru&#8217;l-Arabiyye li&#8217;l-kitâb, 1987, s. 35-48. 92</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>İbn Miskeveyh s. 97</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>(Allah&#8217;ın varlığının, bu bilimin) konusu olması mümkün değildir. Şöyle ki, her bilimin konusu, o bilimde varlığı verili olarak kabul edilen bir şeydir ve (varlığı verili olarak kabul edilen şeye ait)l durumlar o bilimde araştırılır. Bu, başka yerlerde de bilinen bir husustur. Şanı yüce olan Allah&#8217;ın varlığının, konu gibi bu bilimde verili kabul edilmesi mümkün değildir, bilakis o, bu bilimde araştırılan bir şeydir. Şöyle ki, böyle olmasa, (Allah&#8217;ın varlığının! bu bilimde ya (i) verili olarak kabul edilmesi ve başka bir bilimde araştırılması, ya da (ii) bu bilimde verili olarak kabul edilmesi ve başka bir bilimde de araştırılmaması gerekir. İki seçenek de geçersizdir. Zira (Allah&#8217;ın varlığının) başka bir bilimde araştırılması mümkün değildir, çünkü (ilk felsefe| dışındaki bilimler ahlâk, siyaset, tabiat, matematik ve mantıktan ibarettir. Felsefi bilimler kapsamında, bu tasnif dışında başka bir bilim bulunmamaktadır. Bu bilimlerin hiçbirinde şanı yüce Tanrı&#8217;nın (el-ilâh) ispatı araştırılmamaktadır ve araştırılması da mümkün değildir. Sana pek çok kez tekrarlanan ilkeler üzerinde birazcık düşündüğünde bunu zaten anlarsın.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 3-5, 9-12, 16, 21-22. 101</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 103 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsanoğlu bir araz değil cevherdir; cansız değil büyüyendir, bitki değil hayvandır, dilsız değil konuşandır. Tüm bu haller yeryüzü canlılarının gücünün ve yönetiminin sonudur, (yani ötesi yoktur). Böylece tüm yeryüzü canlılarına, incelikli çareler ve doğru yönetimler sayesinde galip gelinir; kocaman bir fil, yırtıcı bir aslan, ısıran/zehirli bir yılan hizmete amade hale getirilir ve arzu edildiği ve dilendiği gibi kullanılır. Suların dibinden deniz hayvanları çıkartılır ve gökte uçan kuşlar yere indirilir. İşte bu, aklının yetkinliği, işleri bilmesi, hile ve tedbir yöntemlerine dair güç ve öngörüsünün tamlığı halinde gerçekleşir. Oysaki (insan| güzellik ve çirkinlik, boy kısalığı ve uzunluğu, ten beyazlığı ve siyahlığı gibi, bir sıfatının zıddını istemekten ve hoşuna gitmeyen bir sıfatını imkânsız bir şeyle değiştirmekten acizdir.</p>
<p>Âlemin aslının, yok olan bir şeyden var edildiğini ve gerçekleştiğini düşünmek, (insanın yapamayacağı bir şeyi talep etmesinden) daha uygun değildir. Bunun açıklaması şudur: Âlemi oluşturan her bir aynda, ayrılma özel” olan, birbirini itme özelliğine sahip zıt tabiatlar bir araya gelmiştir. Şayet bu tabiatları ile baş başa bırakılsalar, uzaklaşırlar ve birbirlerinden ayrılırlardı.Bu ise gereken durumun aksine var olduklarını ve bunun sâtlarından yaaklanmadığını, aksine, galip gelinemeyen bir kâdir ve engel olunamayan eziz tarafından ver edildiklerini gösterir. Yardım Allah&#8217;tandır.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratu&#8217;edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l.-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedil-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, e. 1, s. 44-60, 78-80.</p>
<p>Çev:Mustafa Selim Yılmaz</p>
<p>Sayfa 151 &#8211; İmam Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Akıl sahibi birisi şöyle derdi: Çocuğun yüzüne atılan tek bir  tokat, bu âlemin bir tanrısının olduğunu, bu tanrının bazı kullarına birtakım şeyleri emredip birtakım şeyleri de yasakladığını, bu tanrının itaat edenlere sevap, günahkârlara ceza hazırladığını, insanlara müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdiğini göstermektedir. İşte bunlar, en değerli hedef ve en yüce gayeleri oluşturan dört ilkedir. Söz konusu tokadın ilk hedefe, yani yüce tanrının varlığını ispata delâletine gelince, şöyle deriz: Bu çocuk o tokadı hisseder hissetmez bağırıp şöyle der: “Bana kim vurdu? Yüzüme kim tokat attı?” Dünyada yaşayanlar toplanıp ona “Bu tokat, herhangi bir fail olmaksızın kendi kendine meydana geldi” deseler, o bunu kabul etmez, bu söz onda bir etki doğurmaz. Bu da gösteriyor ki, sarih akıl ve ilk yaratılış hali, fiilin bir failinin, sonradan meydana gelenin, onu sonradan meydana getiren bir varlığın olması gerektiğine şahitlik etmektedir. Bu öncül belirginleştiğine göre deriz ki: Sarih akıl bu tokadın bir fail olmadan meydana gelmesini imkânsız görüyorsa, felekler âleminde ve unsurlar âleminde meydana gelen bütün bu hadiselerin bir fail ve sonradan varlığa getiren olmaksızın oluşmasına nasıl akıl erdirebilir? Böylece bu değerlendirme, bu âlemin sonradan var oluşunun, yöneten bir yaratıcının varlığını göstermesine dair en güçlü delil olmaktadır.</p>
<p>Bu tokadın, ikinci hedefi, yani yüce tanrının emretme, yasaklama ve mükellef kılmayla nitelenmesini göstermesine gelince, deriz ki: Bu çocuk, o tokadı falancanın attığını öğrendiğinde hemen şöyle der: “Bana niçin vurdun? Bana hangi sebeple eziyet ettin?” Bu da gösteriyor ki, çocuğun sarih aklı, insanların başıboş bırakılmadığına, bilakis onlara birtakım sorumluluklar ve yükümlülükler yüklendiğine hükmetmiştir. Bu çocuğun sarih aklı, o tek bir tokadın sorumlu tutma, emretme ve yasaklamadan bağımsız olamayacağına hükmettiğine göre bütün insanların pek çok yarar ve zarar içeren fiilleri de pekâlâ sorumlu tutulmaktan ayrı olamaz. Bu tokadın, üçüncü hedefe, yani mükâfat ve cezanın varlığına delâletine gelince,deriz ki:</p>
<p>Bu çocuk o kişinin kendisine sebepsiz yere tokat attığını anlayınca, ona aynıyla karşılık vermek (kısâs) talep eder. Bunu tek başına yapamazsa, onu yapabilecek birisinden yardım ister. Bu da onun sarih aklının, iyiliğe mükâfat, kotülüğü de ceza verilmesi gerektiğine hükmettiğini göstermektedir. Onun sarih aklı bu tokadın cezasız veya karşılıksız kalamayacağına hükmettigine göre bütün insanların fiillerinin karşılıksız kalması nasıl mümkün olabilir? Bu tokadın dördüncü hedefe, yani peygamberlerin —selam üzerlerine olsun gönderilişine delâletine gelince, bu çocuk karşılığın olması gerektiğine karar verince, sözkonusu karşılığı ne az ne de çok olacak şekilde açıklayan bir insan arar. Bu da gösteriyor ki, onun aklında insanlar içinde hem ödüllerin hem de cezaların miktarlarını açıklayan bir insanın bulunması gerektiği belirginlik kazanmıştır. Bu kişi ise ancak bir peygamber olabilir. Bu açıklamamızla, söz konusu tek bir tokadın, bu değerli ve yüce dört hedefi de ispat için kâfi olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibu&#8217;l-âliye, nşr. Ahmed Hicâzi es-Sekâ, Beyrut: Dârul-kitâbul-Arabi, 1987,c.1, s. 249-275. 195</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 203 &#8211; Fahruddin Er Razi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer yerde ve gökte Allah&#8217;tan başka ilâhlar ol| saydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu” (Enbiyâ 21:22). Nitekim âlemin varlığını ve sürekliliğini ifade eden düzen (salâh) devam etmektedir. Söz konusu devamlılık âlemi var eden bir (vâhid) olmasaydı âlemin varlığının gerçek olmayacağını gösterir. Bu, Hakk&#8217;ın ehadiyetine âlemdeki delilidir ve akli delil de bununla uyumludur. Eğer bundan daha iyi bir başka delil onu kanıtlayacak olsaydı Allah da ona yönelir ve onu getirirdi. Böyle olduğu takdirde bunu ve kendisine delâlet edecek yolu da bize bildirmezdi.</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 217 &#8211; İbn Arabi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bil ki şeriat zâtın kendindeki birlik için bir şey belirtmemiş olup yalnızca ilâhlığın birliğini (devhidu&#8217;-ulühiyye) beyan etmiş onu da “O&#8217;ndan başka ilâh yaktur” lâ ilâhe illa hü) şeklinde bildirmiştir. Bu, aklın yersizliklerinden (fuzul) ötürüdür, çünkü aklın, fikrin ve insandaki bütün kuvvelerin ona hâkim olmasi dolayısıyla yersizlikleri çoktur. Öyle ki akıldan daha taklitçisi yoktur. Nitekim akıl ilâhi delile sahip olduğunu zanneder, ancak sahip olduğu delil fikre dayanmaktadır. Fikre dayalı delil onu dilediği yere sürükler. Buna karşılık akıl ise kör gibidir, hatta Hakk&#8217;ın yolu bakımından tam anlamıyla kördür. Allah ehli fikirlerini taklit etmezler, çünkü yaratılmış olan yaratılmışı taklit etmez. Bu sebeple onlar Allah&#8217;ı taklide yönelirler, böylece Allah&#8217;ı Allah&#8217;la bilir , Bu bilgileri O&#8217;nun kendisine ilişkin verdiği bilgiye göredir, aklın yersizliklerine dayalı verdiği hükme göre değildir. Akıllı kimse fikre dayalı düşünceyi doğru ve yanlışa ayırabilirken nasıl olur da mutefekkire gücünü taklit edebilir?</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; İbn Arabi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Dostum —Allah kendisini muvaffak eylesin-şunu gayet iyi bilir: İnsani latifenin güzelliği, taşıdığı ilâhi marifetler, çirkinliği ise bunun tam zıddı (olarak ilâhi marifetlere sahip olmayışı) dolayısıyladır. Himmeti yüce olan kimseye yaraşan, sonradan olanlar (nuhdesât) ve onların ayrıntıları ile ömrünü geçirmemesidir. Aksi halde Rabbinden kendisine ayrılan payı kaçırır. Ayrıca himmeti yüce olan kimse, fikrinin hükümranlığından nefsini azade kılmalıdır. Çünkü fikir ancak kendi bakış açısından (me&#8217;haz) bilebilir, ulaşılmak istenen gerçek ise bu değildir.</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 224 &#8211; İbn Arabi·<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sonra şöyle deriz: Allah Teâlâ&#8217;nın küfrü ve günahı yaratmasında sayısız hikmetler mevcuttur. Bu hıkmetlerden biri şudur: İyi ve kötü fiilleri yaratarak bizim onun kudretinin mükemmellığini ve iradesizinin her şeye nüfuzunu anlamamızı sağlamıştır. Zira Allah iki zıddı, karşıt iki şeyi yaratma kudretine sahiptir ki bu da mükemmel kudretin delillerinden biridir. Çünkü iki zıttan her ikisine değil de sadece birine sahip olan kimse, ona mecbur demektir. Bu nedenle iyi-kötü, güzel-çirkin, yararlı-zararlı, acı verici-lezzet verici karşıt cisimleri var etmek yüce bir hikmettir, isabetli bir yönetimdir. Üstelik burada ilave bir husus daha söz konusudur ki o da kudretin başkasının fiili üzerinde gösterilmesidir. Bu şekilde ezeli kudret yaratılmış kudretten, kuşatıcı irade sınırlı iradeden ayrışır. Böylece Hak Teâlâ&#8217;nın başkasının kudretine konu olan şeye kâdir, kulunun kudreti kapsamına giren şeylerde de tasarruf sahibi olduğu, iradesini gerçekleştirme konusunda tam yetke sahibi olduğu, başkasının ise O&#8217;na ve O&#8217;nun yardımına muhtaç olduğu, O&#8217;nun hiçbir şeye muhtaç olmayan ve övgüye lâyık olan olduğu ortaya çıkmış olur.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 402 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sonra kötü cisimlerin var edilmesi, övgüye değer bir akıbet ile ilişkili oldukları için bir hikmettir. Aynı durum kötü fiiller için de geçerlidir. Kaldı ki biz kayıtsız şartsız bir şekilde “Allah küfrü yaratmıştır” demeyiz, aksine “O küfrü kötü, bâtıl, şer ve fasit bir şey olarak yaratmıştır” deriz. Küfrün bu sıfatlara sahip olması hikmetin gereğidir. Onu hikmet gereği sahip olması gereken özelliklerde var eden yaratıcı, hikmet sahibidir. Asıl hikmet sahibi olmayan, onu yani küfrü iyi ve doğru bir şey olarak elde etmeye çalışan kimsedir, nitekim kâfirin davranışı böyledir. Çünkü hikmet, küfrün bu niteliklerin zıddı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah küfrü bu kötü özelliklere sahip bir şey olarak yaratmakla hikmetli iken kâfir onu iyi özelliklere sahip bir şey olarak elde etmeye çalışması nedeniyle sefihtir. Onu sahip olduğu kötülük ve bâtıllık özellikleri ile neyse o olarak bilen kimse onu gerçekten bilmiş olur, buna karşılık onu kâfirin amaçladığı özelliklere sahip bir şey olarak bilen kimse ise onun hakkında cahillik etmiş olur. Hikmet ve sefeh ile ilgili durum da böyledir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 403 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer, “Allah Teâlâ “O yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratandır” (Secde 32:7) buyurduğu halde nasıl olur da kötünün Allah&#8217;ın yarattığı şey olduğunu söylemek câiz olur?” derlerse şöyle deriz: Bunun anlamı, onun varlıkların yaratılışını güzel yaptığı şeklindedir, çünkü o yaratılışın bütün keyfiyetini, güzel, çirkin, iyi, kötü bütün hallerini olduğu gibi bilir ve hepsi onun irade ettiği gibi olur, hiçbiri onun iradesinin aksine olmaz. Bir işi yaparken belli bir şeyi hedefleyen ve sonuçta ne elde edeceğini bilen kimse istediği şeyi elde ediyorsa, yani işi tam hedefine ulaşacak şekilde yapıyorsa onun için “Falanca bu işi iyi yapıyor” denilir, örneğin “Filanca iyi yazıyor, iyi boya yapıyor, iyi marangozluk yapıyor, iyi öldürüyor” denilir. Şu husus bunu daha açık hale getirir: Allah Teâlâ bok böceklerini, maymunları ve domuzları da yaratmıştır, eğer yukarıdaki âyetten dolayı “küfür” Allah&#8217;ın yarattıkları kapsamı dışında tutulacaksa, bu varlıklar da tutulmalıdır ki bu yanlıştır. Öte yandan pek çok güzel şeyin güzelliğini inkâr etmenin anlamı olmadığı gibi onların bütün bu varlıkların (bok böcekler, domuzlar ve maymunların| kötülük ve çirkinliklerini inkâr etmelerinin bir anlamı yoktur, zira bu zorunlu bilgilerin inkârı anlamına gelir. Eğer hasmımız bunu inkâr edebiliyorsa, bir başkası da tutup küfrün kötü olduğunu inkâr edebilir ki bu da geçerli değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 406 &#8211; Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mutlak yokluktan, (onu) telaffuz etmenin dışında bilgi vermek mümkün değildir. O, (yani mutlak yokluk) bilfiil var olan bir kötülük değildir. Eğer o bir şekilde bilfiil var olsaydı, genel (âmm) kötü olurdu. Varlığı nihai kemalinde olan hiçbir şeye, onda bilkuvve bir şey de bulunmaması hasebiyle, hiçbir kötülük ilişemez. Kötülük ancak tabiatında bilkuvveliğin bulunduğu şeylere ilişir. Bu da madde yüzündendir. Kötülük maddeye, önce onun kendine ârız olan bir şeyden (emr) dolayı ilişir, daha sonra da onda meydana gelen bir şeyden dolayı (ona ilişir).</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Provo, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 339-347. 410</p>
<p>Çev: Rahim Acar</p>
<p>Sayfa 412 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tek tek var olan şeylerde kötülük azdır. Bununla birlikte, eşyada kötülügün varlığı, zorunlu olarak iyiliğe olan ihtiyaca bağlıdır. Eğer bu unsurlar (yani toprak su, hava ateşten ibaret olan dört unsur) birbirine zıt olmasaydı ve güçlü olandan etkilenmeseydi, bu unsurlardan meydana gelmiş olan bu yüce türler mevcut olmazdı. Eğer bunlardan, her şeyin oluşum sürecinde meydana gelen (farklı güçlerini çatışmaları, saygın bir insanın elbisesine ateşin dokunmasına yol açtığında, ateşin onu yakması zorunlu olmasaydı, ateşin genelde sağladığı faydadan faydalanılamaz olurdu. Buna göre kesinlikle zorunludur ki, bu şeylerde mümkün olan iyiliğin iyilik olarak var olabilmesi, bu türden kötülüğün onlardan ve onlarla birlikte meydana gelmesinin mümkün olmasına bağlıdır. İyiliğin feyz edilmesi, baskın olan iyiliğin, nadir olan kötülük yüzünden terk edilmesini gerektirmez. (Böyle bir durumda| onun yani çok iyiliğin) terki bu kötülükten daha büyük kötülüktür.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Provo, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 339-347. 410</p>
<p>Çev:Rahim Acar</p>
<p>Sayfa 414 &#8211; İbn Sina</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>(Tevekkül makamına talip olan kimsel)hiçbir zaaf ve şüpheye düşmeden kesin olarak şunu doğrulamalıdır: Şanı yüce Allah bütün insanları en akıllılarının aklı, en bilgililerinin bilgisi üzere yaratsa ve zihinlerinin (nüfüs) kaldırabileceği bilgiyle donatıp onların üzerine anlatılamayacak kadar sınırsız hikmetini yağdıracak olsa sonra buna, hepsinin sayısınca bilgi, hikmet ve akıl ilave etse, ardından olayların sonuçlarını onlara açıp meleküt âleminin sırlarından onları haberdar etse ve lütfunun inceliklerini ve azabının gizliliklerini bildirse; böylece onlar iyi ve kötü, yararlı ve zararlı olan şeyleri tanısa, sonra verdiği bu bilgi ve hikmetle onlara mülk ve melekütu yönetmelerini emretse, hepsinin birleşip yardımlaşarak gerçekleştirecekleri yönetim, şanı yüce olan Allah&#8217;ın dünya ve âhirette bütün yaratıkları üzerindeki yönetimine, sivrisineğin kanadı kadar bir şey katamadığı gibi, ondan sivrisineğin kanadı kadar bir şey de eksiltemez. Ayrıca O&#8217;nun yönetimini zerre kadar ne yüceltebilir ne de alçaltabilirler. Başına bir hastalık, kusur, eksiklik, fakirlik ve felaket gelen kimseden bunları bertaraf edemediği gibi, Allah&#8217;ın ihsan etmiş olduğu sağlık, kemal, zenginlik ve faydayı da ortadan kaldıramaz.</p>
<p>Hatta yüce Allah&#8217;ın göklerde ve yerde yarattıklarına tekrar tekrar bakıp onlar üzerine uzun uzun düşünseler, onlarda hiçbir uyumsuzluk ve kusur göremezler. Yüce Allah&#8217;ın kullarına taksim ettiği rızık, ecel, sevinç, hüzün, acziyet, güç, iman, küfür, itaat ve günah adına ne varsa hepsi tam anlamıyla adalettir, asla zulüm yoktur; mutlak anlamda haktır, asla haksızlık yoktur. Bilakis bütün bunlar gerektiği şekilde, gerektiği gibi, gerektiği kadar gerçek ve zorunlu bir düzene göre gerçekleşmiştir. Olandan daha güzeli, daha tam olanı ve daha mükemmeli asla mümkün değildir. Eğer mümkün olup da gücü yetmesine rağmen yapmasaydı, bu durum, cömertliğe ters düşen bir cimrilik, adalete aykırı bir zulüm olurdu. Şayet daha güzeline gücü yetmemiş olsaydı, bu da ulühiyete aykırı düşen bir âcizlik sayılırdı. Aksine, dünyadaki her çeşit fakirlik ve felaket dünyaya göre eksiklik sayılsa da âhirete nispetle ilave (bir deger)dir. Bir kişiye nispetle âhiretteki her bir eksiklik, başkasına nispetle nimet sayılır. Çünkü gece olmasaydı gündüz bilinemezdi; hastalık olmasaydı sağlığı yerinde olanlar sağlığın bir nimet olduğunu bilemezlerdi; cehennem olmasaydı, cennetlikler o nimetin değerini takdir edemezlerdi.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, “Tevekkülün Aslı Durumundaki Tevhidin Hakikatinin Açıklanması”, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya, 4. bsk., İstanbul: Klasik, 2020, 8. 114-116; a.mif,, el-İmlâ alâ müşkilati-İhyâ, Cidde: Dâru&#8217;l-minhâc, 2011, 8. 343-345 (Bu eser, İhyâu ulümi&#8217;d-din&#8217;in son cildi olarak neşredilmiştir).</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 426 &#8211; Gazzali</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ehl-i hak şöyle demiştir: Allah Teâlâ&#8217;nın kudreti dâhlinde olan bir lütuf bulunmaktadır ki, eğer Allah bunu kâfirlere ihsan edecek olsaydı onlar kendi tercihleri ile iman ederlerdi, ancak Allah bunu onlara yapmamıştır. Fakat Allah onlara bu lütufta bulunmamış olmakla cimri, sefih, zalim ya da haksız değildir. Buna karşılık eğer bu lütfu onlara yapmış olsaydı üzerine düşen bir şeyi yapmış olmayacak, aksine onlara nimet ve ihsanda bulunmuş olacaktır. Allah bu lütfu onlara vermediğine göre, onlar için en iyi olanı (aslah) yapmamış, bunu engellemiş demektir. Eğer onlara bu lütfu vermiş olsaydı, onlar hakkında, vermemekten daha iyi olurdu. Allah&#8217;ın kul için onun iyiliğine (maslahat) olmayan bir şeyi yapması câizdir, daha iyi olanı yapmak ya da vermek Allah için zorunlu değildir. Kul için iyi olan ve Allah&#8217;ın kudretinde bulunan şey, ardında Allah&#8217;ın yaptığından daha iyi bir şeyin bulunmadığı nihai gaye değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 430 &#8211; Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Diğer yandan bundan daha açık ve güçlü bir delil de şudur: Allah kâfir için daha iyi olanı değil, aksine onun için zarar ve kötü olanı yapmıştır, zira onun küfredip kendisine düşman olacağını bildiği halde ona akıl vermiş, buluğ çağına kadar (ve daha fazla) yaşamasını sağlamıştır. Elbette Allah bu kimsenin buluğ çağına erip aklı olgunlaştığında kâfir olacağını bilmektedir. Eğer onu daha küçük iken öldürecek ya da buluğ çağına ermeden akıl ve temyiz kudretinden mahrum ederek mükellef olmayacak bir şekilde buluğ çağına ermesini sağlayacak olsa, bu durum onun için daha iyi olurdu. Ancak küfredeceğini bildiği halde onu öldürmeyip yaşattığına ve mükellefiyet yaşına gelince kendisini akıl sahibi bir insan kıldığına göre, bu durum onun kul için iyi olanı yapmadığını göstermektedir. Aynı şekilde hayatının bir dönemini Müslüman olarak yaşayıp daha sonra -Allah muhafaza-dinden dönen kimseyi düşünecek olursak; eğer Allah bu kişinin dinden dönmeden hemen önce canını almış olsaydı o kişi son nefesini Müslüman olarak verecek ve ebedi cehennem azabına müstahak olmayacaktı ki bu durum onun için elbette daha iyi olacaktı.</p>
<p>Hikmet sahibi olan Allah böyle yapmayıp da dinden döneceğini bildiği halde onu yaşattığına ve bu fiil onun için iyi değil kötü olduğuna göre, bu durum bu fiilin bir hikmet olduğuna delâlet etmektedir. Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu konuda hataya düşmesinin sebebi, hikmetin hakikati konusundaki cehaletleridir. Sonra bütün bunların Allah&#8217;ın fiili olduğu açıkça ortada olduğuna göre, bu gibi fiillerin sefihlik olduğunu, Allah&#8217;ın niteliği olan hikmet olmadığını iddia etmek küfürdür. Aksine Allah&#8217;ın bu fiilleri yapmış olması ile anlaşılmaktadır ki, her ne kadar Mutezile bu fiillerdeki hikmet yönü hususunda cahil olsa da bunlar hikmet kapsamındadır. Zira Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu konuda cahil olması mümkündür, fakat Allah&#8217;ın fiillerinin hikmet dairesi dışında olması mümkün değildir. Yine şu husus bu delili pekiştirmektedir: Yüce &#8221; Allah, “Günahları daha da artsın diye onların sürelerini uzatıyoruz” (Âl-i İmrân 3:178) ifadesiyle belirttiği üzere, kâfilerin küfür üzere kalma hallerini uzatmış, onlara bu hal üzere mühlet vermiştir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740. 492</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 433 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir. Bu noktada, salah olanın belli bir sınırının olmadığı, ama (hasta için) faydalı olan ilaç içini belli bir sınırın bulunduğu söylenebilir. Bu nedenle de iki durum birbirinden farklılık arz eder. Mâtüridi&#8217;nin bu sözünün izahını şöyle yapabiliriz: Hakikatte fayda, ihtiyacı gidermek demektir. İhtiyaç ise zâtta bulunan eksiklik demektir. Örneğin açlık, soğuktan acı duymak, hasta olmak böyledir. Sonra her eksiklik, kendi içerisinde ölçülüdür, örneğin humma aşırı vücut ısısından olur. Hastalığa sebep olan bu aşırı ısı ve bedenin dengesini kaybetmesi belli bir ölçüyledir, bazen güçlü olur bazen de zayıf olur. Bu sıcaklığı düşürecek ve bedeni dengesine döndürecek olan soğukluğun ne kadar olduğu da malumdur. İşte bu ölçüde ilaç alındığı zaman faydalı olur, yani bedende hastalığa sebep olan ve dengeyi bozan harareti yok eder. Ama bu miktara ilave yapılırsa, işte bu ilave, hastalığa sebep olan ısı artışını ortadan kaldırmaz, çünkü o kadarını zaten yeterli miktardaki ilaç yapmıştır, aksine bu ilave miktar vücudu daha fazla soğutur ve bu da başka bir hastalığa sebep olur. Zira bu ilave soğutma fili fayda değildir. Dolayısıyla fayda ve zarar, mahallin farklılığından neşet eder. Böylece başka bir hastalık ortaya çıkar ve onu gidermek gerekir. Demek ki ilave ilaç faydalı değil, zararlıdır. Ama hararete karşı kullanılan yeterli miktardaki ilacın her bir parçası, hararetin bir parçasını giderir, böylece her bir parçası faydalı olmuş olur.</p>
<p>İşte İmam Mâtüridi&#8217;nin “Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir” sözünün anlamı budur. Dinde iyi olan şeyin ise sınırı ve sonu yoktur, çünkü iyi olan her şey için ondan daha iyi (aslah) olanı düşünmek mümkündür. İyinin (salâh) bizzat kendi içerisinde bir sonu olmadığına göre, belirlenmiş olan miktar aşıldığı zaman iyinin zıddının hâsıl olduğu da düşünülemez. Aksine daimi surette, bir iyi bir diğerine ilave oldukça iyilik artar. İyinin bir sonu olmadığına göre, iyinin sebeplerinin de sonu yok demektir. Bâri Teâlâ&#8217;nın kudreti kapsamında olan iyinin sebeplerinin bir sonu olduğunu söyleyen kimse, O&#8217;nun kudretinin sonu olduğunu iddia etmiş olur ki bu da (Bâri Teâlâ hakkında) acziyetin kabulü demektir. Bu ise geçersizdir. Mâtüridinin bu sözünün izahını şöyle yapabiliriz:</p>
<p>Hakikatte fayda, ihtiyacı gidermek demektir. İhtiyaç ise zâtta bulunan eksiklik demektir. Örneğin açlık, soğuktan acı duymak, hasta olmak böyledir. Sonra her eksiklik, kendi içerisinde ölçülüdür, örneğin humma aşırı vücut ısısından olur. Hastalığa sebep olan bu aşırı ısı ve bedenin dengesini kaybetmesi belli bir ölçüyledir, bazen güçlü olur bazen de zayıf olur. Bu sıcaklığı düşürecek ve bedeni dengesine döndürecek olan soğukluğun ne kadar olduğu da malumdur. İşte bu ölçüde ilaç alındığı zaman faydalı olur, yani bedende hastalığa sebep olan ve dengeyi bozan harareti yok eder. Ama bu miktara ilave yapılırsa, işte bu ilave, hastalığa sebep olan ısı artışını ortadan kaldırmaz, çünkü o kadarını zaten yeterli miktardaki ilaç yapmıştır, aksine bu ilave miktar vücudu daha fazla soğutur ve bu da başka bir hastalığa sebep olur. Zira bu ilave soğutma fiili fayda değildir. Dolayısıyla fayda ve zarar, mahallin farklılığından neşet eder. Böylece başka bir hastalık ortaya çıkar ve onu gidermek gerekir. Demek ki ilave ilaç faydalı değil, zararlıdır. Ama hararete karşı kullanılan yeterli miktardaki ilacın her bir parçası, hararetin bir parçasını giderir, böylece her bir parçası faydalı olmuş olur.</p>
<p>İşte İmam Mâtüridi&#8217;nin “Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir” sözünün anlamı budur. Dinde iyi olan şeyin ise sınırı ve sonu yoktur, çünkü iyi olan her şey için ondan daha iyi (asla) olanı düşünmek mümkündür. İyinin (sa/âh) bizzat kendi içerisinde bir sonu olmadığına göre, belirlenmiş olan miktar aşıldığı zaman iyinin zıddının hâsıl olduğu da düşünülemez. Aksine daimi surette, bir iyi bir diğerine ilave oldukça iyilik artar. İyinin bir sonu olmadığına göre, iyinin sebeplerinin de sonu yok demektir. Bâri Teâlâ&#8217;nın kudreti kapsamında olan iyinin sebeplerinin bir sonu olduğunu söyleyen kimse, O&#8217;nun kudretinin sonu olduğunu iddia etmiş olur ki bu da (Bâri Teâlâ hakkında) acziyetin kabulü demektir. Bu ise geçersizdir. Bu, Üstat Ebü Mansür (el-Mâtüridi&#8217;nin), ilacın fayda sağladığını kabul ettiği anlamına gelmez, aksine faydayı sağlayan Allah Teâlâ&#8217;dır, ancak Allah Teâlâ ilacı fayda için bir sebep kılmıştır. Fakat Üstat (Mâtüridi), sıklıkla takip ettiği yöntemi olduğu üzere (min de&#8217;bihi) muhatabın kabul ettiği bir hususu kendi kabul etmese de cedel kabilinden, kabul edilmiş olarak ifade etmektedir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740. 4929</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 443 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="dr pv-3 ">
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-1_5 mt-1_5 items-center"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<p>·</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 &#8221;Notlarım&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 12:37:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Câhız]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu'l Muin en Nesefi]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Farabi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Kesb]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Sadruşşeria]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27911</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Basiretli bir kimse tüm çabasını dikkatli düşünmeye, tefekküre, kalbini ve aklını araştırma ve tetkikle meşgul etmeye, inayete uygun ve aktif incelemenin (nazar) şartlarına tam bir şekilde riayet ederek akıl yürütmeye, Yüce Allah&#8217;ın zâtı için ve rızasını kazanma uğruna bu ezayı yüklenmeye ve sıkıntıya katlanmaya yöneltirse mükâfat kazanır ve imanından faydalanır. Bu kimse tüm çabasını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Basiretli bir kimse tüm çabasını dikkatli düşünmeye, tefekküre, kalbini ve aklını araştırma ve tetkikle meşgul etmeye, inayete uygun ve aktif incelemenin (nazar) şartlarına tam bir şekilde riayet ederek akıl yürütmeye, Yüce Allah&#8217;ın zâtı için ve rızasını kazanma uğruna bu ezayı yüklenmeye ve sıkıntıya katlanmaya yöneltirse mükâfat kazanır ve imanından faydalanır. Bu kimse tüm çabasını dünya zevklerine ulaşmak yapıp da nefsiyle arzuladığı bu zevkler arasında kaldığında ve sonra da hiçbir güçlüğe katlanmadan sıkıntı ve külfet çekmeden iman ettiğinde, azabı gördüğünde akıl yürütme imkânı giden bir kimse gibi hiç sevap kazanamaz ve imandan faydalanamaz.</p>
<p>Ayrıca âlemdeki cisimler, bunların yaratılmışlığı, yaratıcıları ve O&#8217;nun birliğini bilmek ile sıfatlarını ve peygamber gönderişinin sıhhatini bilmek için yapılan dikkatli düşünme ve tefekkürden sonra oluşan iman ve peygamberlerin bildirdikleri ve mucizeleri üzerinde derin düşünmeyle oluşan iman arasında, güçlüğe katlanmak, nefsi yormak ve fikri çabayı sürdürmek bakımından bir fark yoktur. Bu kişi, âlemdeki cisimler ve bunların parçaları üzerinde derin düşünmese bile, peygamberlerin bildirdikleri hususta düşünmenin ardından sevabına nail olunur. Üstat Ebu&#8217;l-Hasen er-Rüstufağni (r.a.) de bu görüştedir. Üstat Ebü Mansür el-Mâtüridi (r.a) de, “Hâlbuki Allah&#8217;ın o yok edici azabı geldiği zaman, daha önce iman etmiş ya da iman ettiği halde imanına yaraşır bir iş yapmamış olan kimseye, o anki gerçek tevbe ve imanı hiçbir fayda sağlamaz” (En&#8217;âm 6:158) âyetine dair yaptığı yorumda bu görüşe işaret etmiştir. Doğruya ulaştıran Allah&#8217;tır.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 106 &#8211; Ebu&#8217;l Mu&#8217;in en Nesefi</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c.I,s. 22-32, 33-34.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cedel, kesin kanıtların hakkında kesin bir bilgi (yakin) verdiği şeylerde ya | da bu şeylerin birçoğunda güçlü bir zan verir. Hitabet ise kesin kanıtların ispatlanabilir nitelikte olmayan ya da haklarında cedelin araştırma yapmadığı şeylerin çoğunda ikna meydana getirir. Faziletli din yalnızca filozoflar ya da kendisine söylenilen şeyi ancak felsefenin yöntemiyle anlayabilecek konumda bulunan kimseler için değildir, bilakis dindeki görüşlerin kendilerine öğretildiği, bu görüşlere ikna edildiği ve dindeki fiillere doğru yönlendirilen kimselerin çoğu bu konumda (yani, filozof konumunda) değildir. Bu (durum onlarda), ya tabiatları gereği ya da başka bir şeyle meşgul olmaları sebebiyledir. Bu kimseler, meşhur ya da ikna edici şeyleri anlamayan kimselerden de değildir. (Bu durumda) cedel ve hitabet, dindeki görüşlerin yurttaşlar nezdinde tashih edilmesinde, desteklenmesinde ve savunulmasında, yurttaşların nefslerine yerleştirilmesinde, (ayrıca) bu görüş mensuplarını söz ile yanıltma, onları (doğru yoldan) saptırma ve onlarla inatlaşma arzusunda olan bir kişi ortaya çıktığında (o dinin öğrettiği) görüşleri üstün kılma hususunda büyük fayda sağlar.</p>
<p>Çev :Hatice Umut</p>
<p>Sayfa 134 &#8211; Farabi</p>
<p>* Kaynak metin: Fârâbi, Kitâbül-Mille, nşr. Muhsin Mehdi, Kitâbul-.Mille ve nusüs uhrâ, Beyrut: Dâru&#8217;l meşrik, 1986, 8. 48-52.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kelâmcıların çoğu imanın sabit ya da faydalı olması için kişinin inancının bir delil üzere bina edilmesi gerektiğini düşünürler. İmam Ebü Mansür el-Mâtüridi&#8217;nin (r.a.) arkadaşı Üstat Ebu&#8217;l-Hasen er-Rüstüfağni (r.a.) ise bir kimsenin her meselede inancını akli istidlal üzere bina etmesinin şart olmadığını söyledi. Aksine inancını, peygamberin sözüne bina ettiğinde, onun elçi olduğunu ve elinde mucizeler gösterdiğini bildiğinde ve ardından âlemin hâdisliğine, Yaratıcı&#8217;sının varlığına ve O&#8217;nun tek olduğuna dair sözünü kabul ettiğinde, bunların tümünün doğruluğunu akli bir delil ile bilmese de bu yeterlidir. Bizim bölgemizde yaşayan geç dönem ehi-i hadis âlimlerinden Ebü Abdillah el-Huleymi de bu görüşe meyletmiştir. Ehl-i hadisin bir kısmı, tasdike eşlik eden delilin icmâ olmasını yeterli gördüler. Ehl-i hadis kelâmcılarından Ebü Mansür b. Eyyüb, bu görüş üzerinden şu sonuca vardı ve dedi ki: “Bu kıyasa göre böyle olması gerekir, inancını bir nas yada sünnet üzerine bina etmesi yeterlidir, zira bunların hepsi delildir.”</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 107 &#8211; Ebu&#8217;l Muin en Nesefi</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c.I,s. 22-32, 33-34.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ın nezdinde olan din, senin itaat edip boyun eğdiğin şeriattır. Öyleyse din boyun eğmedir (inkıyâd). “Nâmûs” ise Allah&#8217;ın kanun olarak vaz ettiği şeriattır. Allah&#8217;ın kanun olarak vaz ettiği şeye itaat edip boyun eğmekle vasıflanan kişi, din ile kâim olan, (onunla yaşayan/gerçekleşen) ve dini ikâme eden, (onu yaşatan/gerçekleştiren| kimsedir. Namazı ikâme ediyor ifadesinde geçtiği üzere “ikâme” kelimesi burada dini inşa eden anlamındadır. Şu halde kul dini inşa eden, Hak ise hükümleri vaz edendir. Boyun eğme senin fiilindir, dolayısıyla din senin fiilindendir. Bu itibarla sen ancak senden olan şey ile mesut oldun, senin fiilin olan şey nasıl senin için mutluluğu (sa&#8217;âdet) temin etti ise ilâhi isimleri de aynı şekilde ancak O&#8217;nun fiilleri açığa çıkardı. O&#8217;nun filleri sensin ve fiiller sonradan meydana gelmiş şeylerdir (muhdesât). Eserleri vasıtasıyla O, “ilâh” olarak isimlendirildi, sen de eserlerinle “said” (yani mutlu) olarak isimlendirildin.</p>
<p>Cev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 141 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi·</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Füsüsul-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: Şirketül Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, Fusüsu”l-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017, e. 1, &amp;. 523-577; İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu”l-hikem, çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Makdisi: İnsanlar bilmedikleri şeyin düşmanıdır. Ehil olmayanlara hikmeti yaymak düşmanlığa yol açar, kıskançlık doğurur ve fitneyi uyandırır.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İşte âlemde yasa (şeri&#8217;at) koymanın aslı ve sebebi, âlemin iyilik ve düzenini istemek, Allah hakkında aklın kabul edemediği, yani aklın teorik düşünceyle tek başına erişemediği bilinmeyenleri öğrenmektir. İndirilmiş kitaplar bu bilgiyi getirmiş, rasüller ve nebiler onu dile getirmiş, böylece akıllı kimseler Allah hakkındaki bilgilerinde eksikliklerinin olduğunu ve bunu rasüllerin tamamladığını anlamışlardır.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 193 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Füsüsul-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: Şirketül Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, Fusüsu”l-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017, e. 1, &amp;. 523-577; İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu”l-hikem, çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>İbnü&#8217;l Arabi&#8217;nin İbn Rüşd ile Görüşmesi</strong></p>
<p>İbnü&#8217;l Arabi burada kısaca atıf yaptığı İbn Rüşd ile görüşmesini Fütühât&#8217;ın başka bir bölümünde şöyle anlatır: “Bir gün Kurtuba&#8217;da, şehrin kadısı Ebü&#8217;l-Velid b. Rüşd&#8217;ün huzuruna girdim. Halvetimde Allah&#8217;ın bana bahşettiği manevi fetihleri duyduğu ve bu bilgiler kendisine ulaştığı için benimle tanışmayı istiyor, işittiklerinden ötürü hayrete düşüyordu. Bunun üzerine babam, İbn Rüşd&#8217;ün benimle bir araya gelebilmesi için bir vesileyle beni ona gönderdi. İbn Rüşd babamın arkadaşlarından birisiydi, ben ise o zamanlar henüz sakalı bitmemiş ve bıyıkları terlememiş bir delikanlıydım. Huzuruna varınca sevgi ve saygıyla yerinden kalktı ve hemen beni kucakladı. Bana hitaben şöyle dedi: Evet! Ben de ona karşılık verdim: Evet! Onu anladığımdan ötürü sevinci arttı. Daha sonra bu konuşmada onu sevindiren şeyin farkına vardım ve ona şöyle dedim: Hayır! Keyfi kaçtı, rengi attı, bildiğinden şüphe duydu ve bana hitaben şöyle dedi: Keşf ve ilâhi feyiz konusundaki işi (emr) nasıl elde ettiniz?</p>
<p>O bize teorik bilginin (nazar) verdiği şey midir? Ona şöyle karşılık verdim: Evet ve hayır! Evet ve hayır arasında ruhlar cisimlerinden, boyunlar cesetlerinden uçup gider. Rengi sarardı, onu bir titreme tuttu ve bağdaş kurup oturdu. İşaret ettiğim şeyin farkına vardı. (&#8230;) Daha sonra İbn Rüşd, kendi görüşünün bizimkiyle uyuşup uyuşmadığını öğrenmek için babamdan bizimle görüşmeyi talep etti. O, fikir yürütme ve düşünme yolunu tutan bir kimseydi. Halvete cahil olarak girip herhangi bir ders, araştırma, inceleme ve okuma olmaksızın, bu şekilde (ilâhi feyiz ve keşf bilgisini elde etmiş olarak) çıkan bir kimseyi kendi zamanında gördüğü için Allah&#8217;a şükretti.</p>
<p>Ardından şöyle dedi: Bu bizim ispat etmeye çalıştığımız ve fakat erbabını görmediğimiz bir haldir. Allah&#8217;a hamdolsun ki ben o hale sahip kapalı kapıların kilitlerini açan bir kimse ile aynı zamanda bulunuyorum. Yine Allah&#8217;a hamdolsun ki bana onu görme şerefini bahşetti. Daha sonra İbn Rüşd ile ikinci bir kez daha buluşmak istedim. O —Allah kendisine rahmet etsin- aramızda ince bir perde konulmuş bir surette bana bir vakıada göründü. Ben ona perdenin arkasından bakıyordum, fakat o beni görmüyor ve orada olduğumu bilmiyordu. Kendisine daldığı için beni fark edememişti. Bunun üzerine şöyle dedim. Bizim sahip olduğumuz hale erişmesi murat edilmemiş. Merakeş şehrinde 595 (1196) senesındeki vefatına dek bir daha onunla hiç karşılaşmadım”;</p>
<p>bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtu Mekkiyye nşr. Abdulaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ b&#8217;s-sekâfe, 2017, e L, a. 477-478<br />
Sayfa 194</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir disiplinde uzman olanın her disiplinde uzman olması gerekmez; mesela iyi bir fakih ve kelâmcının tıpta uzman olması icap etmediği gibi, akli ilimleri bilmeyenin grameri de bılmemesi gerekmez. Aksine her ne kadar başka alanlarda ahmak ve cahil düzeyınde kalsalar da her disiplinde başkalarını geride bırakarak en üst rutbeye ulaşan uzmanlar vardır.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 212 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalqletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kıt akıllıların âdeti işte budur: Kişileri gerçek/doğru ölçüsü ile değil, gerçeği/doğruyu kişilere bağlı olarak tanırlar, Akıllı adam, akıllıların efendisi Ali el-Murtezâ&#8217;nın -Allah ondan razı olsun-sözüne uyar. O şöyle demiştir: *Gerçeği/doğruyu kişilerle tanıma, gerçeği/doğruyu tanırsan gerçeğe/doğruya sahip olanı da tanımış olursun.” O halde akıllı kimse önce gerçeği/doğruyu tanır, sonra sözün kendisine bakar; eğer gerçek/doğru ise söyleyen doğru yolda da olsa yanlış yolda da olsa o sözü kabul eder. Hatta bazen akıllı kimse sapkınların sözleri arasından gerçeği/doğruyu çıkarmaya çalışır ve bilir ki altının madeni topraktır ve sarrafın, iç görüsüne güveniyorsa, elini kalpazanın kesesine sokmasında ve saf altını sahtesinden ayırmasında bir sakınca yoktur. Kalpazanla alışveriş yapmaktan işini bilen sarraf değil, sadece köylü menedilir; sahilde dolaşmaktan iyi yüzücü değil, yüzme bilmeyen acemi engellenir; yılana dokunmaktan becerikli efsuncu değil, çocuk alıkonulur.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 216 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Âlimin en aşağı derecesi, tecrübesiz cahilden ayırt edilir olmasıdır. Bu yüzden o, balı bir hacamatçının şişesinde görse bile ondan tiksinmez; iyi bilir ki o şişe balı bozmaz. İnsan tabiatının ondan tiksinmesi, hacamat şişesinin yalnız kirli kan için yapılmış olmasından kaynaklanan avami cehalete dayanır. Nitekim cahil kişi, kanın, hacamat şişesinde bulunması sebebiyle tiksinti verdiğini sanır; bilmez ki kan, özündeki bir nitelikten dolayı tiksindiricidir. Balda bu nitelik bulunmadığına göre balın şişede olması ona bu niteliği kazandırmaz; öyleyse ondan tiksinmek de gerekmez. İşte bu, halkın çogunu etkisi altında bulunduran yanlış kuruntudur. Mesela sen bir sözü halkın güven duyduğu birine isnat etsen, geçersiz dahi olsa o sözü kabul ederler. Şayet onu halkın güven duymadığı birine isnat etsen, onu doğru bile olsa reddederler. Demek oluyor ki, insanlar gerçeği/doğruyu daima kişilerle tanır, kişileri gerçek/ doğru ölçüsüne göre tanımaz. Bu ise koyu bir sapkınlıktır. İşte ret ile ilgili tehlike bundan ibarettir.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 217 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Halktaki gevşemenin ve iman zaafının sebeplerini araştırdım ve bunların dört adet olduğunu gördüm. Bunlar (i) felsefe ilmiyle çok meşgul olmaktan, (ii) tasavvuf yoluna fazlaca dalmaktan, (iii) Bâtınilik davasını benimsemekten ve (iv) halk arasında âlim denilen kimselerin davranışlarından kaynaklanan sebeplerdi. (&#8230;)</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 218 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(Bunlardan)| birine “Bir dane büyüklüğünde bir şey, bir şehre bırakılsın da o şehri tamamen yiyip bitirsin, sonra da kendini yesin; ne şehirden ne de kendisinden bir şey kalmasın, bu mümkün mü?” diye sorulursa, derhal “Bu imkânsızdır, saçmalık kabilinden bir şeydir!” diyecektir. İşte bu, ateşin durumudur. Ateşi hiç görmemiş kimse, onun varlığını işittiğinde bunu reddedecektir. Âhirete ait olağanüstü hallerin inkârı da çoğunlukla bu kabildendir. Biz felsefeciye şöyle deriz: Sen afyonda soğutma özelliği var derken, bunun fizikteki akla dayalı kıyasa uymadığını kabullenmek zorunda kaldın. O halde kalpleri tedavi edip arındıracak bazı özelliklerin dindeki kurallarda bulunması ve bunların akli hikmetle değil, ancak peygamberlik gözüyle görülebileceği niçin mümkün olmasın?</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalöaetten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Peygamberliği kabul ettiğini diliyle ikrar edip, dinin kurallarıyla felsefeyi (hikmet) aynı düzeyde görenin durumuna gelince, gerçekte bu kişi peygamberliği inkâr etmiştir. Bu kişi, özel talihi sebebiyle insanların peşinden gittiği bir bilgeye inanmaktadır. Hâlbuki bunun peygamberlikle bir ilişkisi yoktur. Bilakis peygambere iman, aklın ötesinde bir aşamanın bulunduğunu, orada açılan gözün idrake konu olan özel geyleri algıladığını kabul etmektir. İşitme duyusunun renkleri, görme duyusunun sesleri ve bütün duyuların akledilirleri algılamaktan mahrum olması gibi, akıl da bu özel şeyleri kavramaktan mahrumdur.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın kanunu şu şekilde cereyan ediyor: Biz ne zaman seçime dayalı bir hareketi kasda zorlanmaksızın kesin bir şekilde kastetsek bunun ardından Yüce Allah söz konusu seçime dayalı hareketi yaratıyor; kastetmezsek yaratmıyor. Kastetme de Allah&#8217;ın mahlükudur. Bunun anlamı şudur: Allah kudreti yaratır. Bu kudreti kişinin eylemiyle belli bir şeye sarf eder. İşte bu kasıt ve seçmedir. Kasıt şu manada Allah&#8217;ın mahlükudur. Gereklilik yoluyla olmaksızın kastın varlıklara dayanması anlamında, kasıt Allah&#8217;ın yaratması ve kişinin seçmesiyle beraber ortaya çıktı. Bundan dolayı diyorum ki, fiilin tercih sebebine dayanması, o filin zaruri olmasını gerektirmez. Çünkü kişinin seçme yeteneğinin de fiilin oluşmasında tesiri vardır. Bu cümlede de bağlacını kullanmanın sebebi, seçme yeteneğinin tam bir etki sahibi olmadığının bilinmesi hususudur,. Seçme yeteneği etki sahibinin bir parçasıdır (cüz&#8217;)</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 281 &#8211; Sadruşşeria</p>
<p>·<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir kimse Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) sözlerine, halkı doğru yola iletmeye ne kadar çok önem verdiğini gösteren hadislere; ahlâkı güzelleştirmeye, insanlar arasındaki (kırgınlık ve dargınlıkları)gidermeye ve yumuşak ve nazik davranarak genel olarak din ve dünyalarını düzene sokmaya insanları nasıl çektiğine bakacak olursa, o kimsede (Hz. Peygamber&#8217;in) ümmetine olan şefkatinin, bir babanın çocuğuna gösterdiği şefkatten daha büyuk olduğu hususunda zorunlu bir bilgi meydana gelir. Yine o kimse (Hz. Peygamber&#8217;in şahsında)ortaya çıkan olağanüstü fiilleri, Kur&#8217;ân&#8217;da ve hadislerde onun diliyle verilen gayba ilişkin hayret uyandırıcı (bilgileri) ve âhir zamanda meydana geleceğini söylediği şeyleri ve onların dediği gibi çıktığını düşünecek olursa, onun, aklın ötesinde bir aşamaya erdiğini, onda gaybı, birtakım özellikleri ve aklın idrak edemediği şeyleri gören bir gözün açıldığını zorunlu olarak bilir. İşte Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) doğruluğuna ilişkin zorunlu bilgiye ulaşmanın yöntemi budur. Sen de dene, Kur&#8217;ân üzerinde düşün, hadisleri mütalaa et, bunu apaçık bir şekilde anlarsın. Felsefecileri uyarmak için bu kadarı yeter. Şu zamanda çok ihtiyaç olduğu için bunu anlattık.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 223 &#8211; Gazzali</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şu bilinen bir gerçektir ki kesb, kesb olmasıyla nitelenmeyi gerektirir. Kötülüğü kastetmek kötüdür. Çünkü bu kasıt kötülüğe götürür. Bilinen bir başka sebep de şudur: Kul onu kastettiği zaman Allah yaratır. Kasıtta zorlama yoktur. Özet olarak şöyle söyleyelim: Bizim üstatlarımız, kuldan icat ve yaratma kudretini olumsuzluyorlar. Allah&#8217;tan başka yaratıcı ve öldürücü yoktur. Fakat şöyle demektedirler: Kulun kudreti vardır. Bu kudret ondan hakiki bir durumun ortaya çıkmasının gerekmeyeceği şeklindedir. Aksine kişinin kudreti ile yalnız nispetler ve görelikler farklılaşır; iki eşitten birini belirlemek ve onu tercih etmek gibi. Bu söylediklerim insanın eylemlerinde hür olup olmadığı konusunda anladıklarımdır. Başarı Allah&#8217;ın yardımıyladır.</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 283 &#8211; Sadruşşeria</p>
<p>* Kaynak metin: Sadrüşşeria, et-Tenkih ve-Tavzih, Kahire: Mustafa al-Bâbi el-Halebi, 1327, c. 1, s. 172-196. 277</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bizim üstatlarımız şöyle demişlerdir: Gücü yeten kendi başınayken güç uygulanan şey (makdur) ortaya çıkıyorsa bu, yaratmadır (halk). Gücü yeten kendi başına olmaksızın güç uygulanan şey (makdür) ortaya çıkıyorsa bu da, kesbdir. Allah&#8217;ın takdir ettiği şeyler de iki kısımdır. (1) Tek başınalığın gerçekleşmesiyle beraber güç yetirenin kendi başına yapmasının uygun olduğu şeyler; kişinin kendisinin yapmadığı varlıklar buna bir örnektir. (2) Güç yetirenin tek başına olmasının uygun olmasıyla beraber onun tek başına yapmayıp, kişinin gücünün (kudret) de payı olduğu şeyler. Kulların seçime dayalı fiilleri buna örnektir. Şöyle de denilmiştir: Gücün kendi mahallinde olmayan yaratmadır, kendi mahallinde olsan ise kesbdir.</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 282 &#8211; Sadruşşerîa</p>
<p>* Kaynak metin: Sadrüşşeria, et-Tenkih ve-Tavzih, Kahire: Mustafa al-Bâbi el-Halebi, 1327, c. 1, s. 172-196. 277</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hz. Peygamber (bir duasında) şöyle buyurmuştur: “(Allah&#8217;ım!) Beni ahlâkın en guzeline ulaştır; ahlâkın en güzeline senden başka kimse beni ulaştıramaz.” Bu, Hz. Peygamber&#8217;in şu duasındaki ifadeleriyle aynı düzeydedir: “(Allah&#8217;ım!) Hatalarımı su, kar ve dolu ile yıka!”8 Yani beni bu makamda, güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle! Şöyle ki, seninle muameleme yaraşır tarzda münacatında edeple davranmaya; senden bir bilgi almada, sözünde bana bildirdiklerini anlamaya; senin sözünle sana münacat ederken o sözleri kavramaya beni muvaffak eyle. -—Bütünüyle bunlar ahlâkın en güzelidir.Ayrıca fiillerimde —benim için şeri olarak vaz ettiğin gibi- zâhir ve bâtında, huzurunda duruş şeklimde güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle!</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 319 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(Ahlâk ve Hükümleri)</p>
<p>Karşılığında bulunması gereken mahal değişince ahlâk hükümleri de değişir; bu yüzden ahlâk sahibi ahlâkın mahallini bilmeye ihtiyaç duyar. Bu bilgi sayesinde o, ahlâkın mahalline uygun ve Allah&#8217;ın emrine yaraşır bir şekilde davranır; böylelikle Allah&#8217;a yaklaşmış (kurbet) olur. Bu yüzden şeriatlar, insanın üzerinde yaratıldığı ahlâk hükümlerinin mahallini insanlara göstermek maksadıyla inmiştir. Buna örnek sadedinde Allah Teâlâ “O ikisine öf bile deme!” (İsrâ 17:23) buyurdu. Çünkü yarattıklarında “öf deme” (huyu) mevcuttur. Dolayısıyla Allah ahlâka ait hükmün açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Ardından bu ahlâka ait hükmün açığa vurulması gereken mahalli de bildirdi: “Öf! Size ve Allah&#8217;tan başka taptıklarınıza” (Enbiyâ 21:67).</p>
<p>Yine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Onlardan korkmayınız” (Âl-i İmrân 38:176). Burada korkma huyunun (huluk) açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Sonra kullarına şöyle dedi: “Benden korkunuz” (Al-i İmrân 3:175). Burada ise onlara bu niteliğin hukmunun açığa vurulacağı mahalli bildirdi. Benzer durum, haset ve hırs (huyları) için de geçerlidir. (&#8230;) Nitekim hz. Peygamber bu hususta şöyle buyurdu: “Yalnız şu iki kişiye haset (gıpta) edilir”1 ve “Allah senin (cemaatle namaza iştirak etme arzu ve) hırsını artırsın; fakat bir daha (bunul yapma).”2</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 316 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki, hal -Allah&#8217;ın fiilleri ve kâinata teveccüh etmesi bakımından- ilâhi bir niteliktir (na&#8217;t); hakikati bakımından tek olup, ona ilave bir şey düşünülemez. Allah Teâlâ zâtı hakkında şöyle buyurmuştur: “O her gün (yevm) bir şe&#8217;n üzeredır” (Rahmân 55:29) Günün en küçük birimi, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasıdır (an). Hak Teâlâ o zaman diliminde, varlıkta, her bir cüzü bu şartla bölünmez olan âlemin cüz&#8217;leri sayısınca şe&#8217;ndedir. Dolayısıyla Hak, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasında (ez-zamânü-ferd) kendi nefsiyle kâim olan sonradan var ettikleri dışında, onu baki kılacak şeyler de yaratmak suretiyle âlemin her bir cüz&#8217;ü ile beraber bir şe&#8217;ndedir. Bu şe&#8217;nler yaratılmışların halleridir ve onlar bu şe&#8217;nlerin varlığı için bir mahaldir. Hak daima onlarda bu şe&#8217;nleri yaratır. Dolayısıyla halin iki zamanda bekâsı mümkün değildir. Şayet iki zamanda bâki olsaydı, halin kendisinde bâki olduğu kimsede Hakk&#8217;ın yarahcı olması (kallâk) mümkün olmazdı ve o kimse Hakk&#8217;a muhtaç olmazdı. Hal kendisinde bâki olan kimse, Allah&#8217;tan müstağni olmak ile nitelenirdi. Bu ise muhaldir ve muhale götüren şey de muhaldir.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 323 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıl, mükellefiyet hükümleri konusunda herhangi bir şeyin iyi ya da kötü olduğuna delâlet etmez. İyilik ve kötülük gibi hükümler ancak şeriattan elde edilir,</p>
<p>Bu hususta temel kaide şudur: Herhangi bir şey salt kendisi, cinsi ve ayrılmaz , niteliği itibariyle iyi değildir, aynı durum kötülük için de söz konusudur. Nitekim sahip olduğu genel nitelikleri itibariyle kötü olan bir şeyin şeriatta güzel olarak nitelenmesi mümkündür.</p>
<p>Hak ehli nezdinde iyilik ve kötülüğün cins ve niteliğe bağlı olmadığı sabit olduğuna göre, bu durumda bir şeyin iyi olması demek, onu yapan kimsenin şeriat tarafından övülmüş olması demektir. Bir şeyin kötü olması demek ise onu yapan kimsenin şeriat tarafından yerilmiş olması demektir.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 340 &#8211; Cüveyni</p>
<p>* Kaynak metin: Cüveyni, el-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;l-edille fi usülül-itikâd, nşr. M. Yüsuf Müsâ &amp; A. Abdülhamid, Kahire: Mektebetü&#8217;l-Hanci, 1369/1950, s. 257-272.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Âlem, Allah&#8217;ın onun yarattığı andan âhirete dek yok olmaz. Varlık ise hallerde peş peşe gelir. Allah iradesinin teveccühüyle hallerin sürekli yaratıcısıdır; “kun” kelimesi onlara eşlik eder, irade onlara ilişmeye devam eder. Bu, teveccühtur. “Kün” de “tekvin” (yaratma) de zeval bulmaz. Hak ve halk (âlem) olarak, meselenin kendiliğindeki durumu budur.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 324 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Birinci hata: İnsan, başkasının gayesine uygun olsa da kendi gayesine aykırı olan, ancak başka birisiyle ilgili olmayan bir fiile “kötü” (kabih) adını verebilir. Çünkü her tabiat kendi nefsine düşkündür ve başkalarını hakir görür. Bu nedenle bir fiilin mutlak manada “kötü” olduğuna hükmedebilir. Bu fiilin onun hakkında “kötü” olduğu da söylenebilir. Bunun nedeni, bu fiilin onun gayesine aykırı olmasıdır. Ancak insana göre bütün âlem onun gayelerine uygun olmalıdır. Bu nedenle gayesine aykırı olan bir şeyin zâtı itibarıyla aykırı bir şey olduğu düşüncesine kapılır.</p>
<p>Böylece kötülüğü o şeyin zâtına ilave eder ve mutlak olarak hüküm verir. O, bir şeyi kötü görmenin aslı konusunda isabet etse de bir şeye mutlak olarak kötü hükmünü verme ve bir şeyin zâtına kötülüğü izafe etme konularında hata etmiştir. Bunun nedeni, başkasına ilgi göstermekten hatta nefsinin bazı halleri ile ilgilenmekten uzak durmasıdır. Böylece o, kendi gayesine uygen bar şekle dönüşse de nefsinin kötü gördüğü bazı hallerin aynısını iyi görebilir.</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 354 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yüce Allah bütün mahlükatın yaratıcısıdır, ondan gayrı yaratıcı yoktur. Kulun kesb yoluyla kazandığı şeyler Allah tarafından yaratılmıştır. O halde kulun herhangi bir şeyi vücuda getirmesi imkânsız olduğuna göre, aklın herhangi bir şeyin kul üzerine vacip olduğuna delâlet ettiğini söylemenin bir anlamı yoktur. Evet, eğer Yüce Allah kulundan bir şey talep ederse, bu talep, amellerin yaratılması konusunda hasımlarımızın şüphelerini zikrederken ifade ettiğimiz şekilde gerçekleşir. Ancak kendisinden herhangi bir talepte bulunulmadığı halde, kulun herhangi bir fiili meydana getiremeyeceğini kabul ettiğimizde, bu durumda kul üzerine her hangi bir fiilin vacip olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur; tıpkı cevherlere ait fiillerde zorunluluk hükmünü vermenin anlamının olmadığı gibi. Bunu biliniz ki doğru yolu bulasınız. İşte bu husus, bu bölümün iki kısmından biridir.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 348 &#8211; Cüveyni</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, el-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;l-edille fi usülül-itikâd, nşr. M. Yüsuf Müsâ &amp; A. Abdülhamid, Kahire: Mektebetü&#8217;l-Hanci, 1369/1950, s. 257-272.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanların huyları ve alışkanlıkları incelediğinde, bunun sayılamayacak kadar çok örneğini görürsün. İşte nefslerde bulunan huyların sırlarını unutarak bu eğilimin ve benzerlerinin nefsin, yaratılışının ((fıtrat) hükmüne uyması ile bağlantılı olduğunu bilmeden işlerin dış görünüşlerine aldananların hata yapmasının sebebi de budur. İnsan tabiatı aklın hükmüne değil, hata yapan yalın vehim ve hayale bağlıdır. Ancak nefsin güçleri, alışkanlıklara bağlı olarak, vehimlere ve hayallere boyun eğen bir yapıda yaratılmıştır. Öyle ki insan hatırlamak ya da görmek suretiyle güzel bir yemeği tahayyül ettiğinde hemen ağzının suyu akar.</p>
<p>Bu, yemeğin hazmı için gereken belirli bir ağız suyunun ortaya çıkması için Yüce Allah&#8217;ın tahayyül ve vehmin emrine verdiği kuvvetin (onlara)| itaat etmesiyledir. Bu kuvvetin görevi, kişi, oruç ya da başka bir sebeple yemeğe yönelmeyi istemediğini bilse de tahayyül yoluyla ortaya çıkmaktır. Bunun gibi (insan) cinsel ilişki arzusuyla güzel bir kadın suretini tahayyül edebilir. Bu suret onun hayaline iyice yerleştiğinde, canlandırıcı kuvvet (kuvve nâşira) fiilin mekanizmasını harekete geçirerek esintiyi sinirlerin gözeneklerine ve boşluklarına doğru sevk eder. Böylece cinsel ilişkiyi sağlayan ıslak meziyi boşaltmakla görevli olan kuvvet harekete geçer.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 358 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İkinci hata: İnsan nadiren gerçekleşen hali bilmediği için, sıkça meydana gelen hallerin nefsine yerleşmesi ve bunların hafızasını (zikr) kaplaması nedeniyle, nadir olan bu hal dışındaki hallerde, gayelerine aykırı olan bir fiilin mutlak olarak kötülüğüne hükmedebilir. Mesela bazen insan, yalanın mutlak olarak her durumda kötü olduğuna hükmeder. Yalanın kötü olması ilave bir özellikten dolayı değil, zâtı itibarıyla yalan olmasından dolayıdır. Bunun nedeni insanın bazı hallerde yalan ile elde edilebilecek birçok faydayı aklına getirmemesidir. (Nadir olan) bu halin meydana gelmesi durumunda, insan tabiatı, kötü görmeye çokça alıştığından, yalanı iyi görmekten kaçınır. Zira insan tabiatı ilk çocukluk döneminden itibaren eğitim ve telkin yoluyla yalandan sakınmakta ve yalanın zâtı itibarıyla kötü olduğuna ve bu nedenle hiç yalan söylememesi gerektiğine inanmaktadır. Böylece yalan, her zaman onda var olan, ancak nadiren ayrılan bir şart nedeniyle kötü olur. Bunun için insan bu şarta dikkat etmez ve yalanın kötü olduğu ve ondan mutlaka kaçınması gerektiği tabiatına iyice yerleşir.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 355 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nice insanlar vardır ki, belirli bir yemeği arzularken onun dışındaki yemeklere karşı güçlü bir nefret duyarlar. Nice insanlar da bunun tam zıddı bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla bu farklı arzular ve zıt istekler ancak Yüce Allah&#8217;ın yaratmasıyla meydana gelmiş olmalıdır. Bu kesinleştiğine göre şöyle deriz: Bir şeye yönelik eğilim, istek ve hırs ne kadar şiddetli olursa, ona erişildiğinde elde edilecek lezzet de daha tam ve mükemmel olur. Bu istek ne kadar az olursa, erişildiğinde elde edilecek lezzet de daha zayıf olur. Dolayısıyla şöyle deriz: İhsanın miktarı, lezzetin miktarına, lezzetin miktarı da önceki ihtıyacın ve arzunun miktarına denktir. Böylece bir arzuyu (tatmin) ihtiyacının bir zarar olduğunu, başka bir şeye denk olan şeyin bu şeye de denk olduğunu delillendirdik. Netice itibariyle mevcut ihsanın miktarının önceki zararın miktarına denk olması gerekmektedir. Bu noktada söz bitmektedir.</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 364 &#8211; Fahruddin er Razi</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibül-âliye mine&#8217;l-ilmi&#8217;-İlâhi, nşr. Ahmed Hicâzi es Sekâ, Beyrut: Dâru&#8217;l-kitâbi&#8217;l-Arabi, c. IlI, a, 289-304</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>En büyük bağımsızlık, hiçbir şeye muhtaç olmamaktır, yoksa malla birlikte bağımsızlıktan söz edilemez.” Meşhur sözlerden biri de şudur: “Bir şeyden müstağni olman, bir şeyle müstağni olmadan daha önemli ve değerlidir.”</p>
<p>Aynı şekilde akıllı insanlar, Allah&#8217;ın arzu ve ihtiyaçtan münezzeh olduğu konusunda da ittifak etmişler ve bu iki hususun eksiklik ve noksanlık kapsamında olmaları sebebiyle Allah&#8217;ın bunlardan tenzih edilmesi gerektiğine hükmetmişlerdir. Benzer şekilde bir şeye muhtaç olan kimse, muhtaç olduğu şeye ulaşamazsa üzülür; bulduğunda ise durumunun yetkinliği o şeyi bulmasına bağlı olmuş olur. Başkasına bağlı olmak ise imkân ve sonradanlık (özelliklerini) gerektirmektedir ki, bütün bunlar eksiklik ve zarar kapsamındadır.</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 364 &#8211; Fahruddin er Razi</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibül-âliye mine&#8217;l-ilmi&#8217;-İlâhi, nşr. Ahmed Hicâzi es Sekâ, Beyrut: Dâru&#8217;l-kitâbi&#8217;l-Arabi, c. IlI, a, 289-304</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Talebe hocasının ilimdeki kemalini gördüğünde ona benzeme ve uyma yönündeki arzusu harekete geçer. Mesela açlık sebebiyle bundan alıkonduğunda ise midesinin yiyecek arzusuyla dolu olması, onun ilim yönündeki arzusuna engel olabilir. Bu sebeple Yüce Allah&#8217;ın sıfatlarına nazar eden kimsenin O&#8217;nun dışındakilere yönelmekten kalbini temizlemesi gerekir. Marifet, şehevi arzulardan uzak bir kalbe rastladığında ancak arzunun bir tohumu olur. Kalp bu duygulardan uzak değilse tohum da sonuç veremez.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 393 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, el-Maksadü&#8217;l-esnâ fi şerhi esmâillâhi&#8217;l-hüsnâ, nşr. Fadlou A. Shihadi, Beyrut: Matbaatü&#8217;l-Katülikiyye, 1971, s. 42-46, 64-70.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan bir şeyde hikmete aykırı bir durum müşâhede edince sürekli olarak iki alternatif arasında yer değiştirir: Ya o konudaki isabetli davranışın (hikmet) bilgisine sahip bulunmakta veya bulunmamakta, bilgisi konunun hikmetini anlama seviyesine ya ulaşmakta veya ulaşmamaktadır yahut da eski ve eksik sıfatından artakalan kısım onu meseleyi idrak etmekten alıkoymaktadır. Bu sebeple kulun ilâhi bir fiil hakkında “Hikmete uygun düşmemiştir” veya “Şu vasıfları taşımamaktadır” yolunda bir iddiada bulunması anlamsızdır.</p>
<p>Bu meseleyi açıklığa kavuşturan bir husus da kulun nesnelerin çoğu hakkındaki cehaletini bilmesi, ihtiyaçlarla çevrili olduğunun ve çoğu konularda acziyet içinde bulunduğunun şuurunu taşıması ve bir de çoğu zaman hikmetsiz davrandığının farkında olmasıdır. Kendi açısından da konumu bundan ibaret bulunan birinin —ilâhi fiillerin tamamının hikmetsizlikten uzak oluşunun gerekliliğini benimsemesi dışında- Allah&#8217;ın yapacağı belli bir işe karışıp değerlendirme yapması mantıksız ve anlamsızdır. Zaten böyle bir değerlendirmeye düşünürlerin hepsi iştirak etmiş değildir, zira bu husus aklın nokta tayiniyle belirlemediği, genel olarak düşünerek hüküm verebileceği bir konu durumundadır. Bu yetenek de herkese verilmiştir. Dile getirdiğimiz bu husus için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah yaptığından sorumlu tutulmaz, onlar ise sorguya çekileceklerdir” (Enbiyâ 21:23), çünkü herkesin fiili hikmetli olmaya da olmamaya da müsaittir, Allah&#8217;ın fiili ise hikmetsizlikten münezzehtir.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 377 &#8211; Maturidi</p>
<p>Kaynak metin; Mâtüridi, Kitâbü1-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2002, s. 277-281 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ahlâkın üç derecesi vardır. Birinci derecesi insanların durdukları yeri (makâm) bilmendir. Onlar kendi kaderlerine bağlı, yapabilme güçlerinde sınırlı ve ilâhi takdir üzere bağımlıdırlar. Bu bilgi dolayısıyla üç şey elde etmiş olursun: Yaratılmışların -bir köpek bile olsa—senden yana güvende olması, insanların sana sevgi duyması ve seninle kurtuluş bulması.”</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 402 &#8211; El-Herevi</p>
<p>* Kaynak metin: Kâşâni, Şerhu Menâzili&#8217;s-sâirin, nşr. Muhsin Bidârfer, Kum: İntişârât-ı Bidâr, 2006, s. 343, 394-401. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Herevi, Menâzilü&#8217;s-sâirin: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdurrezzak Tek, Bursa: Emin Ya yınları, 2017, s. 34-35, 37-38; Safiyyuddin Muhammed Târemi, Enisü&#8217;l-arifin: Tahrir-i Fârisi-yi Şerh-i Abdürrezzök Kâşâni ber Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr. Ali Ücebi, Tahran: İntişârât-ı Revzene, 1377hş./1998, s. 247-253; Şemseddin Muhammed Tebâdekâni, Tesnimü&#8217;-muharrabin: Şerh-i Fârisi-yi Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr, M. Tabâtabâi Behbehâni, Tahran: Kitâbhâne-i Merkes-i İs nâd-ı Şürâ-yı İslami, 1382hş./2004, ş. 237-241.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Allah” lafzı, tüm ilâhi sıfatları kendinde toplayan, rubübiyet sıfatlarıyla nitelenen ve tek hakiki vücudu olan gerçek varlığın adıdır. Onun dışındaki tüm varlıklar bizatihi var olmayı hak etmezler. Varlığını O&#8217;ndan alan varlıklar ise zatı gereği fâni, O&#8217;na tâbi olmasıyla da mevcuttur. O&#8217;nun zatının dışındaki tüm varlıklar yokluğa mahkümdur. “Allah” lafzının ad ve özel isim konumunda bu manaya delalet etmesi en uygunudur. Onun kökü (iştikâk) ve çekimi (tasrif) hakkında zikredilenler ise zorlamadır ve boş bir çabadan ibarettir.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 395 &#8211; Gazzali</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, el-Maksadü&#8217;l-esnâ fi şerhi esmâillâhi&#8217;l-hüsnâ, nşr. Fadlou A. Shihadi, Beyrut: Matbaatü&#8217;l-Katülikiyye, 1971, s. 42-46, 64-70.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ahlâkın ikinci derecesi, Hak ile olan ahlâkını güzelleştirmendir. Senden kaynaklanan ahlâkı güzelleştirmek senden ortaya çıkan her şeyin (O&#8217;na lâyık olmayıp bu yüzden) özür gerektirdiğini ve Hak&#8217;tan gelen her şeyin (sana lâyık olmayıp bu yüzden) şükür gerektirdiğini bilmen, (kulluk edebinin bir gereği olarak) Hak için vefadan başka bir şeyi zorunlu görmemendir.”</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 405 &#8211; El-Herevi</p>
<p>Kaynak metin: Kâşâni, Şerhu Menâzili&#8217;s-sâirin, nşr. Muhsin Bidârfer, Kum: İntişârât-ı Bidâr, 2006, s. 343, 394-401. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Herevi, Menâzilü&#8217;s-sâirin: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdurrezzak Tek, Bursa: Emin Ya yınları, 2017, s. 34-35, 37-38; Safiyyuddin Muhammed Târemi, Enisü&#8217;l-arifin: Tahrir-i Fârisi-yi Şerh-i Abdürrezzök Kâşâni ber Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr. Ali Ücebi, Tahran: İntişârât-ı Revzene, 1377hş./1998, s. 247-253; Şemseddin Muhammed Tebâdekâni, Tesnimü&#8217;-muharrabin: Şerh-i Fârisi-yi Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr, M. Tabâtabâi Behbehâni, Tahran: Kitâbhâne-i Merkes-i İs nâd-ı Şürâ-yı İslami, 1382hş./2004, ş. 237-241.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, aklının gücü, doğalarının azgın yönelimi, şehvetlerinin arzusu, cehaletlerinin çokluğuyla karşı karşıya bırakılmış değildir. Hedefe kavuşturmak ve yoldan çıkarmak arasında kişiyi çekiştiren şiddetli talepleriyle de yalnız başına terk edilmiş olsalardı, her bir kötülüğün def edilmesi, güçleri oranında onlardan beklenmiş olurdu.</p>
<p>Her bir yarar ve zararın sınırında duraksayıp hastalık ve şifa ile gıda ve zehir arasındaki farkın bellenmesi onlardan beklenseydi; bu, taşıyamayacakları bir yükü onlara yüklemek ve onları düşmanlarına teslim etmek olurdu. Yükümlü oldukları en değerli ve en yararlı amelleri olarak Allah&#8217;a itaati yapmaktan uzak hale gelirlerdi. Kaldı ki bileşimlerinin dengeli ve bünyelerinin tastamam kılınmasının gerekçesi budur.</p>
<p>Çocukluk ve cehalet çağından organları ve araçları yerinde olan bireyler olarak ergenliğe ve sıhhate kavuşturulmalarının sebebi budur. Zikri yüce olan Allah buna binaen şu şekilde buyurmuştur: “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51:56) Allah, her şeyi didik didik etmek, zehri sınamak ve her gıdayı yoklamak gibi tecrübelerle insanları karşı karşıya bırakmış olsaydı, belirttiğimiz gibi çözümleri az, bilgisi kıt, şehvetin baskısı altında inleyen, doğal eğilimlerin tasallutuna uğramış, ihtiyaçları çok olmasına rağmen sonuçlarından habersiz olurlardı. Bu yüzden de zehir en çetin haliyle etkisini gösterir ve mizacını bozardı. Gelişigüzel davranışlar onları harap eder ve hastalıkların ardı arkası da kesilmezdi.</p>
<p>En sonunda ise arzular telef edici ve yere seren birer katile dönüşürdü. Çünkü arzuların sınırları ve nereye kadar uzanabilecekleri bilinmeyip yerine getirilmelerine yönelik ihtiras düşürülmediği takdirde; geriye onları yerine getirmekten başka bir şey kalmaz. Vaziyet bundan ibaret olduğu için Allah&#8217;ın âlemi ve sakinlerini menfaatleri için yarattığı ve bunun da ancak arınmalarıyla mümkün olabileceği anlaşılır.</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>Sayfa 408 &#8211; Câhız</p>
<p>Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, aklının gücü, doğalarının azgın yönelimi, şehvetlerinin arzusu, cehaletlerinin çokluğuyla karşı karşıya bırakılmış değildir. Hedefe kavuşturmak ve yoldan çıkarmak arasında kişiyi çekiştiren şiddetli talepleriyle de yalnız başına terk edilmiş olsalardı, her bir kötülüğün def edilmesi, güçleri oranında onlardan beklenmiş olurdu.</p>
<p>Her bir yarar ve zararın sınırında duraksayıp hastalık ve şifa ile gıda ve zehir arasındaki farkın bellenmesi onlardan beklenseydi; bu, taşıyamayacakları bir yükü onlara yüklemek ve onları düşmanlarına teslim etmek olurdu. Yükümlü oldukları en değerli ve en yararlı amelleri olarak Allah&#8217;a itaati yapmaktan uzak hale gelirlerdi. Kaldı ki bileşimlerinin dengeli ve bünyelerinin tastamam kılınmasının gerekçesi budur.</p>
<p>Çocukluk ve cehalet çağından organları ve araçları yerinde olan bireyler olarak ergenliğe ve sıhhate kavuşturulmalarının sebebi budur. Zikri yüce olan Allah buna binaen şu şekilde buyurmuştur: “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51:56) Allah, her şeyi didik didik etmek, zehri sınamak ve her gıdayı yoklamak gibi tecrübelerle insanları karşı karşıya bırakmış olsaydı, belirttiğimiz gibi çözümleri az, bilgisi kıt, şehvetin baskısı altında inleyen, doğal eğilimlerin tasallutuna uğramış, ihtiyaçları çok olmasına rağmen sonuçlarından habersiz olurlardı. Bu yüzden de zehir en çetin haliyle etkisini gösterir ve mizacını bozardı. Gelişigüzel davranışlar onları harap eder ve hastalıkların ardı arkası da kesilmezdi.</p>
<p>En sonunda ise arzular telef edici ve yere seren birer katile dönüşürdü. Çünkü arzuların sınırları ve nereye kadar uzanabilecekleri bilinmeyip yerine getirilmelerine yönelik ihtiras düşürülmediği takdirde; geriye onları yerine getirmekten başka bir şey kalmaz. Vaziyet bundan ibaret olduğu için Allah&#8217;ın âlemi ve sakinlerini menfaatleri için yarattığı ve bunun da ancak arınmalarıyla mümkün olabileceği anlaşılır.</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>Sayfa 408 &#8211; Câhız</p>
<p>Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Varoluş ve ibrete zemin teşkil eden bu hallerin izahını ayrıntılı olarak yapıyorum ki şunu bilesin: İnsan, şehvetleriyle yalnız başına terk edilip hevâ ve heves leriyle karşı karşıya bırakıldıklarında, hele bir de içgüdüsel ve ilk mizaçlarında olan akıldan olan (başlangıç düzeyi) akıldan başka nasiplerini almamışlarsa, buna ilaveten yol gösterici ve eğitmenlerden, ayrıca peygamberler ve ardılları gibi nefs ve isteklerine karşı kişiyi güçlü kılan kişilerden de yoksun bırakıldıysa, aklının gücünde hastalıklarını tedavi edecek, hevâ ve hevesten uzaklaşmaya zorlayacak, doğal eğilimlerine (tabâi&#8217;) karşı savaşımda güç verecek ve tüm maslahatın bilinmesini sağlayacak bir şey bulunmaz.</p>
<p>Kirlenmiş bir doğadan ve azgın bir şehvetten daha kirli bir hastalık ne olabilir?! Gecenin karanlığında ya da gündüzün aydınlığında başa musallat olan bir şeymiş gibi bir vakitte başa gelen acıyı hastalık olarak yorumlayanlar hastalığın ne olduğundan gafildirler. Bunlar ne hastalığı ne de tedavisini bilirler,</p>
<p>Sayfa 412 &#8211; Cahız</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>* Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kişinin Allah tarafından verilen nimeti gereğine aykırı olarak kullanmaya yönelmiş olması Allah tarafından verilen armağanı, nimet kategorisinden çıkarmaz ve ihsan olmaktan başka bir manaya ve hakikate dönüştürmez. Allah bir eylemi sağlayacak gerekli araçları verirken ve nedenlerini anlaşılır kılarken; bozgunculuk yapılsın ve kötülük çıkarılsın diye ihsanda bulunuyor değildir. Ne var ki, itaat etmek üzere yardıma mazhar olan kişi verilen yardımla isyan ettiğinde, lütfedilen nimeti yanlış yerde kullanmıştır; ihsanla kötülük yapmıştır.</p>
<p>Sayfa 409 &#8211; Câhız</p>
<p>* Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbn Sina Metafiziğinde Tanrı ve Güzellik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Jan 2026 13:20:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Taşkent]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[mahbub]]></category>
		<category><![CDATA[mahz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27901</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ayşe TAŞKENT İslam Felsefesinde &#8220;güzel&#8221;in metafizik açıdan incelenmesi, güzel kavramını, Tanrı ile ilişkili, ontolojik bir çerçevede ele almayı zorunlu kılmaktadır. Güzel kavramının ontolojik bağlamda incelenmesi, İbn Sina&#8217;nın &#8220;Tanrı&#8221; tasavvurunu, Tanrı ile güzel arasında nasıl bir ilişki kurduğunu incelemeyi gerektirmektedir. İbn Sina&#8217;ya göre varlık, şey ve zorunlu kavramları insan zihninde a priori olarak biçimlenmiştir. İnsan aklı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/">İbn Sina Metafiziğinde Tanrı ve Güzellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ayşe TAŞKENT</p>
<p>İslam Felsefesinde &#8220;güzel&#8221;in metafizik açıdan incelenmesi, güzel kavramını, Tanrı ile ilişkili, ontolojik bir çerçevede ele almayı zorunlu kılmaktadır. Güzel kavramının ontolojik bağlamda incelenmesi, İbn Sina&#8217;nın &#8220;Tanrı&#8221; tasavvurunu, Tanrı ile güzel arasında nasıl bir ilişki kurduğunu incelemeyi gerektirmektedir. İbn Sina&#8217;ya göre varlık, şey ve zorunlu kavramları insan zihninde a priori olarak biçimlenmiştir. İnsan aklı varlığı ve onunla aynı anlamı ifade eden şey ve zorunluyu doğrudan kavramaktadır. İbn S&#8217;ına&#8217;nın varlığı ve varoluşu incelemesi ontolojisinin tümünü karakterize eden iki özelliğe dayanır. Bunlar bir yandan bir şeyin özü ve mahiyeti ile varoluşu, diğer yandan onun mümkün olup olmaması ile ilgilidir. Mahiyet ve varoluş arasındaki temel ayırımla ilgili olarak İbn Sina varlığı, zorunlu-vacib, zorunsuz-mümkün ve mümkün olmayan-mümteni olarak üçe ayırır. Ontolojisini bunlar arasındaki farklılık ve mahiyetle varoluş arasındaki ilişki üzerine kurar.</p>
<p>Bir şeyin akıldaki varlığı ile şeyin kendi kendindeki varlığı farklıdır. Onun akıldaki gerçekliği mahiyetidir, dış dünyadaki gerçekliği ise varlığıdır. Şeyin akıldaki varlığı ile dış dünyadaki varlığı arasında bir zorunluluk yoksa bu şeyin mahiyeti ve varlığı birbirinden ayrıdır.1 Bir şey hakkındaki bilgiden hemen sonra onun varlığını tasdik etmek zorunlu ise bu şeyde varlık ve mahiyet birdir yani bir şeyin varlığı ile ilgili tasavvurun tasdiki zorunlu kıldığı yerde varlık ve mahiyet ayrımı konu edinilemez. Tanrının varlığında, varlık ve mahiyet ayrımı söz konusu olmadığından O, Vacibü&#8217;l-Vücud&#8217;dur, Zorunlu Varlık&#8217;tır. Onun vacib varlık olması varlığı ve mahiyetinin aynı olmasındandır. Zorunlu Varlık dışında bulunan zorunsuz varlık, varlığı imkan dahilinde olan şeydir ki bu, mümkün varlıklardır (el-mümkinü&#8217;l-vücud). Mahiyet ve varlığı birbirinden ayrı olan mümkün varlıklar için varlık hiçbir zaman sıfat olamaz, onların varlıkları başkasındandır. Bu tür varlıkların varlık-mahiyet ayrımına imkan vermesi, kendisini var kılacak bir illete muhtaç olması ve varlığın o şeyin mahiyetine gerekli olmayışı gibi üç temel özelliği vardır. Bu anlamda Vacib Varlık&#8217;ın dışındaki tüm diğer varolan şeyler mümkün varlıklardır. 2</p>
<p>İbn Sina&#8217;ya göre Zorunlu Varlık, yokluğunu düşünmenin imkansız olduğu varlıktır. Özü itibari ile Zorunlu Varlık (Vacibü&#8217;l-vücud bi-zatihi) var olmak için herhangi bir sebebe muhtaç olmayan varlığı ifade etmektedir. Özü itibari ile Zorunlu Varlıkta varlık-mahiyet ayrımı söz konusu değildir. Her açıdan Zorunlu Varlık olan Tanrı&#8217;nın varlığı dışında bir mahiyeti yoktur.3 Başkasına nispetle Zorunlu Varlık (vacibü&#8217;l-vücud bi-gayrihi) ise özü itibari ile mümkün olmasına rağmen, başkasına nispetle zorunlu olan varlıktır. İbn Sina eş-Şifa ve en-Necat&#8217; ta Zorunlu Varlığı, İlk İlke&#8217;yi, Gerçek Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Hak), 4 Sırf/Mutlak Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Mahz), cemal ve beha ile nitelemektedir. Filozof eş-Şifa/İlahiyyat&#8217;ta Zorunlu Varlığı &#8220;yetkinlik (kemal), güzellik (cemal) ve beha&#8217;nın zirvesindeki&#8221; varlık olarak sunmaktadır.5 Gerçek Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Hak), Sırf/Mutlak Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Mahz) cemal ve beha nitelemeleri, İlk İlke&#8217;nin, Zorunlu Varlığın güzelliğini tanımlamak noktasında temel bir terminoloji sunmaktadır.</p>
<p>İlk ilke; Mutlak Cemal (el-Cemalü&#8217;l-Mahz) ve beha sahibidir. İbn Sina&#8217;ya göre varlık hiyerarşinin, ontolojik zirvesinde varlıkların İlk Prensibi (el-Mebde&#8217;ü&#8217;l-Evvel) bulunmaktadır. İlk İlke, bütün diğer nitelikleriyle olduğu gibi Sırf Güzelliği ile de bütün var olanların en yüce İlke&#8217; sidir. İbn Sina Zorunlu Varlığı ontolojik olarak en zirve noktaya yerleştirerek, onu diğer var olanlardan ayırdığı gibi onun güzelliğini de en üst noktaya yerleştirerek bambaşka bir anlam yüklemiştir. İbn Sina&#8217;nın Zorunlu Varlığın, vacib ve sebepsiz güzelliği ile diğer tür güzelleri de birbirinden kesin bir şekilde ayırdığını söylemek mümkündür. Zorunlu Varlığın güzelliği ve mümkün varlıkların güzelliği, İlk Sebeb&#8217; in güzelliği ve diğer sebepli varlıkların güzelliği birbirinden farklı güzelliklerdir. Bu farklılığın temeli, onların ontolojik yapılarının farklı olmasından kaynaklanmaktadır ki; filozof bu iki farklı tür güzelliği açıklamak için yine ontolojinin vacib ve mümkün kavramlarına başvurmaktadır. İbn Sina var olanları şu şekilde tasnif etmiştir:</p>
<p><strong>a.</strong> Bizatihi Zorunlu olarak Varolan (Vacibü&#8217;l-Vücud bizatihi).</p>
<p><strong>b.</strong> Başkası sebebiyle [yani sebebi yoluyla] zorunlu olarak var olan [başkası sebebiyle Zorunlu Varlık- vacibul vücud bi-gayrihi].</p>
<p><strong>c.</strong> Bizatihi mümkün olarak varolan -bizatihi mümkün varlık- [mümkün&#8217;ül-vücud bi-gayrihi]. 6</p>
<p>Vacib varoluşsal halinin [varlığı] zorunlu olması ile sebepsiz varlık anlamına gelmektedir. Mümkün ise varoluşsal halinin [varlığı] mümkün olması bakımından sebepli varlık demektir.7 Vacib&#8217;ül-Vücud&#8217;un, varlığı zorunlu ve kendisi sebebiyle (bizatihi) iken; mümkinü&#8217;l-vücud&#8217;un varlığı, mümkün ve başkası sebebiyledir (bigayrihl). İbn Sina &#8220;bizatihi Zorunlu Varlık&#8221; ile &#8221; başkası sebebiyle Zorunlu Varlık&#8221; (ya da bizatihi mümkün varlık) arasında bir ayrım yapmaktadır. Filozofun yaptığı bu ayrım, &#8220;Zorunlu Varlığın güzelliğini&#8221;, &#8216;farklı türlerdeki güzelliklerden &#8221; ayırt etmenin iki yolunu ortaya koymak açısından temel bir çerçeve sunmaktadır. Buna göre a. Bizatihi Zorunlu Varlığın güzelliği ile bunun karşısında yer alan başkası sebebiyle zorunlu varlıkların güzelliği birbirinden farklı güzelliklerdir. Peki bu iki tür varlığın güzelliğini birbirinden ayıran temel ayırıcı vasıf nedir?</p>
<p>Bu noktada İbn Sina&#8217;nın iki varlık türünün niteleyicileri olarak verdiği; bizatihi ve başkası sebebiyle şeklindeki karşıtlık; Zorunlu Varlığın güzelliği ile farklı türlerdeki güzellerin, güzelliğini birbirinden ayırt etme konusunda belirleyicidir. Buna göre; &#8220;bizatihi Zorunlu Varlığın güzelliğinin sebepsiz &#8220;, &#8220;başkası yoluyla Zorunlu Varlığın güzelliğini de sebepli&#8221; ile özdeşleştirmek bu iki güzellik biçiminin, karşıtlığını ortaya koymaya daha iyi imkan vermektedir. Farklı bir ifade ile İbn Sina&#8217;nın Zorunlu Varlığın Mutlak Güzelliğini analizinde, bu varlık tarzıyla ilgili nitelemelerinde, hem olumsuzlayıcı [selbi] hem de olumlayıcı [icab] bir yaklaşım içinde olduğunu söylemek mümkündür. Buna göre selbi yöntem ile Zorunlu Varlığın güzelliğinin sebebi yoktur şeklindeki bir olumsuzlama ortaya konulabilmektedir. Onun güzelliğinin sebebinin olmaması, Zorunlu Varlığın &#8216;Mutlak Güzelliğini, &#8216;kendisiyle değil&#8217;, &#8216;başkasıyla zorunlu olan bütün güzel varlıklardan&#8217; kesin bir şekilde ayırmaktadır. İbn Sina &#8220;Kendisiyle Zorunlu Varlığın güzelliğinin &#8220;, &#8220;başkası ile Zorunlu Varlıkların güzelliğinden&#8221; bir sebebin sonucu olmamak bakımından kesin bir ayrılık içinde olduğunu vurgularken; diğer taraftan başka hiçbir şekilde bir benzerlik içinde olabileceği anlamına gelmediğini de vurgular.</p>
<p>İbn Sina kendi ontolojisini kurarken &#8220;Kendisiyle Zorunlu Varlığı&#8221;, &#8220;başkası ile Zorunlu Varlıklar&#8221; ile hiçbir bakımdan ortaklık ve benzerliğinin olmadığını kesin bir şekilde teyid eder. Aynı şekilde Zorunlu Varlığın sebebi olmaksızın güzel ve iyi olması şeklindeki bir olumsuzlama, Kendisiyle Zorunlu Varlığın güzelliğinin, böyle olmayan mümkün varlıkların güzelliğinden bütünüyle bambaşka ve kendi Zorunlu ve Mutlak Güzelliğine ait olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Buna göre Zorunlu Varlığın güzelliğinin kendi zatına ait olması gerekir, güzelliğinin sebebinin olmaması gerekir, varlık ve güzellik bakımından onun güzelliğinin her şeyin güzelliğine tekaddüm etmesi, güzelliğinin kendisi ile sürekli ve değişmez olması gerekir. Aynı zamanda güzelliğinin kendisi ile kaim ve kendisinden başka varlıklara muhtaç olmaması gerektiği gibi, güzelliğinin tanımının olmaması, tek güzel olması, güzelliğinde denginin olmaması ve mutlak anlamda en yetkin güzelliğe sahip olması gerekir. Yani kendisiyle Zorunlu Varlığın güzelliğinin, &#8216;bir sebebin sonucu güzel olmamak&#8217; olumsuzlamasından ibaret olmayan eşsiz ve benzersiz bir güzellik nitelemesini kendisi hakkında gerektiren bir yaklaşım zorunlu olmaktadır. İbn Sina güzellik (cemal) ve beha&#8217;nın zirvesinde Zorunlu Varlığın olduğunu vurgulayarak, kendi estetik teorisini Tanrı&#8217;nın güzelliğinin yanı sıra onun Yetkin/kemal oluşu ve Mutlak İyilel-Hayrü &#8216;l-Mahz oluşu üzerine temellendirmektedir.8 İbn S&#8217;ına eş-Şifa ve en-Necat başta olmak üzere pek çok eserinde Tanrı&#8217;nın Sırf İyi ve Yetkin oluşu üzerinde durmaktadır:</p>
<p>Özü gereği Zorunlu Varlık, Sırf İyiliktir. İyilik her şeyin arzuladığı şeydir. Her şeyin arzuladığı şey ise, varlıkhr veya varlığın varlık açısından yetkinliğidir. Yokluk, yokluk olması bakımından arzulanmaz. Bilakis o kendisini bir varlığın veya varlık yetkinliğinin izlemesi bakımından arzulanır. Dolayısıyla bu durumda gerçekte arzulanan, yine varlıktır. Öyleyse varlık [vüa1d] Sırf İyilik [Hayr Mahz] ve Sırf Yetkinliktir (el-Kemalül-Mahz). &#8221;9</p>
<p>İbn Sina zorunlu varlığı Sırf İyilik ile nitelemektedir. Özü itibari ile iyi olan Tanrı&#8217;nın filozofa göre varlığı tamdır, Tanrı&#8217;nın varlığının tam olması varlığından ya da varlığına ait yetkinliklerden hiçbirisinin eksik olmaması ve gerçek yetkinliğin (kemal) ve güzelliğin kendisi olduğu anlamına gelmektedir. Bu Zorunlu Varlığın kendisi ile kıyaslanacak bir başka varlığın bulunmaması nedeniyle yetkinliğin ve güzelliğin zirvesinde olduğu anlamına gelmektedir. Yetkinliğin zirvesinde olan Tanrı Mahz/Sırf İyidir ve Cemal-i Mutlak&#8217;hr. Zorunlu Varlık Özü gereği Sırf İyilik&#8217; tir. İyi ise İbn Sina&#8217;ya göre her şeyin arzuladığıdır. Arzulanan şeyin yani iyiliğin ne olabileceğine dair filozofun yaklaşımı; varlık ya da varlıkta yetkinliktir.10 İbn Sina&#8217;ya göre Sırf İyi-Yetkin ve Güzel olmak yalnızca gaye varlık olmasıyla ilgili değildir aynı zamanda Kendisiyle Zorunlu Varlığın, varlık vermesi ile ilgilidir. Varlık vermek bakımından o, kendisine herhangi bir eksikliğin ve kötülüğün ilişmesinin imkansız olduğu iyiliktir. Onun varlık vermede de yetkin oluşu, Sırf İyilik oluşu ile de aynı şeydir.11</p>
<p>Filozofun sisteminde varlık, iyilik, yetkinlik ve güzellik arasında kurulan bu ilişki diğer taraftan Zorunlu Varlığın varlığında, kötülük, eksiklik ve çirkinliğin olmaması anlamına gelmektedir&#8217; Varlık, varlıkta yetkinlik, iyilik ve güzelliği aynı bağlamda değerlendiren İbn Sina yokluğu düşünülemeyen özü itibari ile Zorunlu Varlığı yani Tanrı&#8217;yı Sırf İyi ve Sırf Güzel olarak zirveye yerleştirirken; yokluğunu düşünmemizin bizi herhangi bir çıkmaza düşürmediği, özü itibari ile mümkün varlıkların -yani Tanrı dışındaki diğer bütün varlıkların- bu tür bir iyiliğe, yetkinliğe ve güzelliğe sahip olmadığını belirtmektedir. Dolayısı ile bu kavram sisteminde varlık, yetkinlik, iyilik ve güzellik ortak bir referans çerçevesi oluşturacak şekilde bir araya gelmektedir. Var olmanın kendisi yok olmaya mukabil iyidir, iyiliğin gerçekleşmesidir. Yetkin varoluş ise eksik ve kusurlu varoluş karşısında, iyidir. Yetkinlik ve iyilik sahibi olan Evvel aynı zamanda güzellik sahibidir de. Bu aşamada yetkinlik ile varoluş nerede ise aynı ontolojik değeri yani iyilik değerini paylaşmış olmakla beraber bunlara güzellik de katılmaktadır. İyi ve yetkin olup da güzel olmamak mümkün değildir. Tüm varlıkların, varoluşa, yetkinliğe, iyiliğe ontolojik bir yönelişi söz konusu olduğu gibi güzelliğe de yönelişleri söz konusudur. İbn Sina cemal ve ilişkili kavramlar çerçevesinde Zorunlu Varlığın güzelliğini tanımlarken, en-Necat&#8217;ta onun güzelliğine ilişkin farklı bir tanıma yer vermektedir. İlk İlke, Mutlak bir güzelliğe sahiptir fakat O&#8217;nun güzelliği nasıl bir güzelliktir? sorusuna filozofun cevabı: Onun güzelliği nasıl olması gerekiyorsa öyle olması&#8221; gerekir şeklindedir.12</p>
<p>Zorunlu Varlığın diğer sıfatları na ilişkin, zorunlu olan şeyler onun güzelliği için de geçerlidir ki; filozof, olması gereken şeylerin kısa ve özlü bir tanımını vermektedir; buna göre Zorunlu Varlık&#8217;ta olması gereken güzellik; uyumluluk, iyilik, sevilen ve aşık olunandır. &#8220;Onun güzelliği (cemal), nasıl olması gerekiyorsa öyle olmasıdır. Zorunlu Varlık&#8217;ta (Vacibü&#8217;l-Vücud) olması gereken bir güzellik nasıl olabilir? İdrak edilen her güzellik, uyumluluk (müla&#8217;eme), iyilik, sevilen ve aşık olunandır.&#8221;13 Her güzellik, her uyumluluk ve algılanması iyi olan her şey kendisi hakkında bir sevgi ve aşk duygusu uyandırmaktadır. Güzel/cemal kavramı uyumluluk ve iyilik kavramları ile ilişkilendirilirken, söz konusu şeyler sevgi ve aşkın yöneldiği şey ya da &#8216;aşkın objesi&#8217; olarak sunulmaktadır. Yani güzel olmayan şeye aşk ile yönelme söz konusu olmadığı gibi uyumlu olmayan ve iyi olmayan şey; sevginin ve aşkın objesi olamaz.</p>
<p>Gerçek Güzellik, istenilen ve sevilen olma ise Sırf İyilik olan Zorunlu Varlığa aittir. Zorunlu Varlığın güzelliği, onun iyiliği ile eşdeğerdir. Onun güzelliği bir sevgi ve aşk doğurmaktadır. İbn Sina en-Necat&#8217;ta Zorunlu Varlığın kendi zatındaki güzelliğe, uyumluluk ve idrak edilen iyiliğe aşık olduğunu ve bu sıfatları ile tüm varlıkların sevgilisi (mahbub) ve maşuku olduğunu ifade etmektedir. &#8220;Her cemal uygunluktur [mülaeme] ve idrak edilenin iyiliğidir. O (Vacibu&#8217;l-Vücud) sevilen [mahbub] ve aşık olunandır [maşuk]. Vacibu&#8217;l-Vücud cemal&#8217;in, kemal&#8217;in ve beha&#8217;nın zirvesidir [gaye]. Bu beha ve cemal konusunda gaye olmasını zatı ile akleder.&#8221;14 Sevilen ve aşık olunan şeyleri sıralayan İbn Sina, Zorunlu Varlığın kendi zatındaki bu güzelliğe, uyumluluk ve idrak edilen iyiliğe aşık olduğunu söylemektedir. Cemal&#8217;in, kemal&#8217;in ve beha&#8217;nın zirvesinde (gaye) olan Zorunlu Varlık, beha ve cemal konusunda gaye olmasını zatı ile akletmektedir. İbn Sina eş-Şifa İlahiyyat&#8217;da ilk ilkeyi, özü gereği Sırf İyilik oluşunu özü gereği sevilen (maşuk bizatihi), Gerçek Güzelliğin (el-cemal hak) onun katında olduğunu söyleyerek onun gerçek haz alan olduğunu vurgular.15</p>
<p>Yetkinlik, hoşluk ve güzelliğin zirvesinde olan Zorunlu Varlığın, zatını bu gaye, hoşluk ve güzellikle aklettiğini ve akletmenin mükemmelliğiyle ve akleden ile akledilenin gerçekte bir olmalarının akledilmesiyle onun zatı, kendi zatının en bütün aşığı ve maşuku, en büyük haz alanı (Iaz) ve haz almamdır (mültezze).16</p>
<p>Mahza Akıl olarak nitelenen Zorunlu Varlığın, kendi zatındaki güzelliğe ilişkin estetik algısı/idraki, hissi değil, akli bir idrak olacaktır. Onun idrakinin konusu kendi zatındaki duyusal olmayan, akledilir güzelliğidir. Dolayısıyla Evvel&#8217;in kendi güzelliğini idrakinden ortaya çıkan haz da onun Mahza Akıl olmasının··gerektirdiği şekilde; duyusal/hissi bir haz değil akli bir haz olacaktır. Nitekim İbn Sina insanın hissi hazlara bakarak Tanrı&#8217;nın ve Gök Akıllarının haz duymadığını zannetmememiz noktasında bizi uyarmaktadır. Biz onların duyduğu hazzı duyamayız ancak kıyas yoluyla anlayabiliriz ya da tahayyül ederiz. Eğer hazlar yalnızca hissi olsaydı Tanrı ve Gök akılları için sevinme (ibtihac) ve haz söz konusu olmamalıydı. Oysa metafizik varlıklar haz duymaktadır fakat onlarınki ile diğer varlıkların hazları arasında bir karşılaştırma bile yapılamaz.17 İbn Sina Mutlak Güzellik sahibi İlk İlke&#8217;nin güzelliğinin tanımının olmaması, tek güzel olması, güzelliğinde denginin olmaması ve mutlak anlamda en yetkin güzelliğe sahip olması gerektiğini söylerken; Tanrı&#8217;nın güzelliğinin tavsifine ilişkin sembolik hikayelerinde kimi benzetmelerden ya da sembollerden (güneş ve nur gibi) faydalanmıştır.</p>
<p>Filozof, Tanrı&#8217;yı tavsif eden kimi sıfatların, yapılan kimi benzetmelerin O&#8217;nun güzelliğini anlatmada yeterli olmadığını vurgulasa da; onların gerçek anlamıyla anlaşılmasının yanlışlığına dikkat çekse de; onun güzelliğini anlatırken yüz, cömertliğini anlatmak için el gibi benzetmelerden faydalanmıştır.18 Risaletü &#8216;t-tayr&#8217;da İyilikte ve yetkinlikte eşsiz olan Tanrı&#8217;nın güzellikte de eşsiz olduğu ifade edilmektedir.19 Eserde tanrı yetkinliği ve güzelliği birlikte anılır. Mutlak Güzellik ve Mutlak İyilik sahibi olan Tanrı&#8217;nın her türlü kusurdan uzak olması (kemal) O&#8217;nun Güzellikte (cemal) de eşsiz olmasını gerektirir. Eserde padişah benzetmesi çerçevesinde Evvel&#8217; in güzelliğinin anlatımına yer verilmektedir. 20 Hayy b. Yakzan &#8216;da diğer var olanlardan daha uzak ve öte bir yerde olan, hiçbir şeye benzetilemeyen, herkesin onu vasf etmekten aciz kaldığı Mutlak Güzel&#8217; in güzelliğine atıf yapılmaktadır:</p>
<p>Bütün güzellikler O&#8217;nun yüzünün ve elinin cömertliğidir. O&#8217;nun güzelliği bütün güzellikleri artırır. O&#8217;nun keremi bütün keremleri değersiz kılar. İçlerinden birisi ne zaman O&#8217;nun yaygısının çevresinde bulunsa O&#8217;nu iyi den iyiye düşünmek istese hayretten gözleri açılır da oradan şaşkınlık içinde geri döner. Bazen de onların gözleri O&#8217;na bakmadan önce döner kalır. Sanırsın ki onun güzelliği kendi güzelliğinin perdesidir, ortaya çıkışı saklanışının sebebidir, zuhur edişi gizlenişinin nedenidir.21</p>
<p><strong>Sonuç </strong></p>
<p>İbn Sina Zorunlu Varlığı, İlk İlke&#8217;yi el-cemal, el-behii, el-ziyne ya da gerçek güzellik (cemiil-i hakk), sırf/mutlak güzellik (cemal-i mahz) ile nitelemektedir. İbn Sina&#8217;nın İlk İlke&#8217;nin sırf akıl olması ile güzelliği arasında kurduğu ilişki; Tanrı&#8217;nın güzelliğinin duyulur bir güzellik değil, akledilir bir güzellik olduğuna ilişkin temel bir prensip ortaya koymaktadır. İbn Sina, mutlak güzellik ile nitelenen zorunlu varlığın kendi zatındaki güzelliğine ilişkin idrakini, O&#8217;nun akıl-akıl-makul olması ile ilişkili bir bağlamda ele almıştır. İlk ilke&#8217;nin güzelliğinin duyulur bir güzellik değil, O&#8217;nun sırf akıl (akl-ı mahz) olmasının zorunlu kıldığı, akledilir bir güzellik tanımlamasını gerektirdiğini ifade etmiştir. İlk İlke&#8217;nin mahiyetinin &#8220;sırf akıl&#8221; olmasının, her türlü kusurdan uzak bulunması, en mükemmel varlık olmasının gerektirdiği şekilde, sahip olduğu zatındaki güzellik (cemal) ve beha&#8217;nın idraki ile ortaya çıkan haz&#8217; da yine O&#8217;nun mahza akıl olması nedeni ile akli bir hazdır. İbn Sina, Mutlak Güzel ile O&#8217;nun kendi güzelliğine olan aşkı arasında da bir ilişki kurmaktadır. Mutlak Güzellik kendi zatındaki güzelliğe aşık olmuştur, güzellik aşkın mastarıdır, objesidir. Haz ve aşk, en güzel şeyin idraki ile ortaya çıkar ki, Mutlak Güzellik, kendi zatındaki en üstün güzelliği idrak etmekle akli bir haz duyar ve kendine aşık olur.</p>
<p>• Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi, Temel Eğitim Bölümü,<br />
ayse.taskent@iuc.edu.tr.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Editörler :Ahmet Çapku-Fatma Zehra Pattabanoğlu – İslam Düşüncesinde Sanat,syf:129-136</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>Bu makale Güzelin Peşinde (Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik), isimli çalışmanın &#8220;Tanrı ve Güzel: Estetiğin Teolojik Temelleri&#8221; başlıklı bölümün bir özeti mahiyetindedir. Metnin bütünü için bkz.Ayşe Taşkent, Güzelin Peşinde (Farabi, İbn Sinii ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik), (Klasik Yayınları İstanbul, 2013),<br />
63-111.</p>
<p>1 İbn Sina, el-İşarat ve&#8217;t-Tenbihat, nşr. Süleyman Dünya (Beyrut: Müessesetü&#8217;n-Numan, 1992), I: 141-142; en-Necat fil-hikmetil-mantıkiyye ve&#8217;t-tabiiyye ve1-ilahiyye, nşr. Macid Fahri (Beyrut: Darül-Afakil-Cedide, 1985), 256-257</p>
<p>2 İlhan Kutluer, İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık (İstanbul: İz Yayıncılık, 2002), 112-118.</p>
<p>3 İbn Sina, eş-Şifa el-İlahiyyat, 1-11, nşr. George Anawati, Said Zayed (Kahire, 1960), 86; Kitabu&#8217;ş-Şifa/Metafizik (el-İlahiyyat), nşr.-çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2005), 705-709.</p>
<p>4 Kitabü eş-Şifa Metafizik, (el-İlahiyyat), nşr.- ve trc. Ekrem Demirli, Ömer Türker (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2004), 1: 65.</p>
<p>5 İbn Sina, eş-Şifa/İlahiyyat, 759; Ayrıca bkz. a.mlf. el-Mebde&#8217; ve1-me&#8217;ıid, nşr. Abdullah Nurani (Tahran:<br />
Müessese-i Motaleat-ı İslami Danişgah-ı Mc Gill Şube-i Tahran, 1984), 6</p>
<p>6 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , I: 87-88.</p>
<p>7 Peter Adamson, Richard C. Taylor, İslam Felsefesine Giriş, çev. Cüneyt Kaya (İstanbul: Küre Yayınlan,<br />
2028), 127.</p>
<p>8 İlk İlke&#8217;nin kemal/Yetkinlik ve iyilik/Hayr Mahz ile nitelenmesine ilişkin ayrıca bkz. et-TaWaU, Abdurrahman Bedevi (nşr.), (Kum: Mektebetü1-İ1ami1-İslami, 1984), 62; el-Mebde vel-me&#8217;ad, 6; en-Necat fil-hikmetil-mantıkiyye ve&#8217;t-tabi&#8217;iyye vel-ilahiyye, 265.</p>
<p>9 İbn Sina, eş-Şifa/İlahiyyat, II, 728, Ayrıca bkz. a. mlf., en-Neciit, 265; el-Mebde ve1-me&#8217;ad, 6</p>
<p>10 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , II: 728; en-Necat, 265; el-Mebde&#8217; ve1-me&#8217;ıid, 6.</p>
<p>11 Kutluer, İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık, 138-139.</p>
<p>12 Valeri Gonzalez, Beauty and Islam: Aesthetics in Islamic Art and Architecture (London: l.B. Tauris, 2001), 7.</p>
<p>13 İbn Sina, en-Necat, 265.</p>
<p>14 İbn Sina, en-Necat, 265; eş-Şifa-İlahiyyat, il: 759.</p>
<p>15 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , 759.</p>
<p>16 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , 759.</p>
<p>17 İbn Sina eş-Şifa İlahiyyat , II: 369-370, 424-425; Risaletü Adhaviyye fi emril-me&#8217;ad, nşr. Süleyman Dünya,<br />
(Kahire, 1949), 117; Hayy bin Yakzan, 52-53.</p>
<p>18 İbn Sina, Hayy bin Yakzan, İbn Sina, İbn Tufeyl içinde (43-53), nşr. Ahmet Emin (nşr.) (İbn Zeyle&#8217;nin<br />
şerhiyle birlikte) (Kahire: 1952), 53.</p>
<p>19 İbn Sina, Risiiletu&#8217;t-tayr, et-Tefsiru1-Kur&#8217;ani ve1-lugatü&#8217;s-sufiyye fi felsefeti İbn Sina içinde (338-343),nşr. Hasan Asi (Beyrut, 1983), 242-243.</p>
<p>20 İbn Sina, Risaletü&#8217;t-tayr, 243.</p>
<p>21 İbn Sina, Hayy b. Yakzan, 5</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Adamson, Peter ve Richard C. Taylor. İslam Felsefesine Giriş. çev. Cüneyt Kaya.<br />
İstanbul: Küre Yayınları, 2028.<br />
İbn Sina..Risaletü Adhaviyye fi emri&#8217;l-me&#8217;ad, nşr. Süleyman Dünya, Kahire, 1949 .<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230; Hayy bin Yakzan, İbn Sina, İbn Tufeyl içinde (43-53), nşr. Ahmet Emin (İbn<br />
Zeyle&#8217;nin şerhiyle birlikte), Kahire: 1952 .<br />
. &#8230; .. . . &#8230; eş-Şifalel-İlahiyyat, 1-11. nşr. George Anawati, Said Zayed. Kahire, 1960 .<br />
. . . . . . . . . . . Risfiletu&#8217;t-tayr. et-Tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;ani ve&#8217;l-lugatü&#8217;s-sufiyye fi felsefeti İbn Sina içinde (338-343), nşr. Hasan Asi, Beyrut, 1983.<br />
el-Mebde&#8217; ve&#8217;l-me&#8217;ad. nşr. Abdullah Nurani, Tahran: Müessese-i Motaleat-ı İslami Danişgah-ı Mc Gill Şube-i Tahran, 1984.<br />
et-Ta&#8217;likat. nşr. Abdurrahman Bedevi. Kum: Mektebetü&#8217;l-İ&#8217;lami&#8217;l-İslami, 1984.<br />
en-Necat fi&#8217;l-hikmeti&#8217;l-mantıkiyye ve&#8217;t-tabiiyye ve&#8217;l-ilahiyye. nşr. Macid Fahri Beyrut: Darü&#8217;l-Afaki&#8217;l-Cedide, 1985 .<br />
. . . . . . . . &#8230; el-İşı1rı1&#8217;t ve&#8217;t-Tenbihfit. nşr. Süleyman Dünya. Beyrut: Müessesetü&#8217;n-Numan, 1992, c. 1.<br />
&#8230;&#8230;&#8230; .. Kitabü &#8216;ş-Şifa/Metafizik (el-İlahiyyat). nşr. &#8211; çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2004, c. 1 .<br />
. . . . . . . . . .. Kitabu&#8217;ş-ŞifaiMetafizik (el-İlahiyyat). nşr. &#8211; çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2005. c. II. En-Necat/Felsefenin Temel Konuları, çev. Kübra Şenel, Kabalcı Yayınları,İstanbul, 2012.<br />
Kutluer, İlhan. İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık. İstanbul: İz Yayıncılık, 2002.<br />
Turğay, Fatma. İbn Sina&#8217;nın Sembolik Hikayelerinde Ahlak Felsefesi. M.Ü.SBE. Yüksek Lisans Tezi, 2006.</p>
<p><strong>Sorular</strong></p>
<p>1. İbn Sina&#8217;da yetkinlik (kemal), güzellik (cemal) ve beha kavramlarını açıklayınız.<br />
2. İbn Sina&#8217; da Zorunlu ve mümkün varlık estetik alanda nasıl ele alınmaktadır?<br />
3. Güzellik kavramı ontolojik açıdan nasıl değerlendirilebilir?<br />
4. Tanrı&#8217;nın güzelliğinin &#8220;akledilir bir güzellik&#8221; olmasını açıklayınız.<br />
5. İbn Sina&#8217;ya göre Mutlak Güzel ve Mutlak İyi kavramları arasındaki ilişkiyi anlatınız.</p>
<p><strong>İleri Okuma Önerisi</strong></p>
<p>Elisas, Jamal J., Hz. Ayşe&#8217;nin Minderi, İslam&#8217;da Dini Sanat, Algı ve Pratik,<br />
Çev. &#8212;İsa İlkay Karabaşoğlu, İstanbul: Küre Yayınları, 2021.<br />
&#8220;Güzellik, İyilik ve Hayret&#8221;, Çev. Ayşe Taşkent, ss. 21-33,<br />
Tasvir: Teori ve Pratik Arasında İslam Görsel Kültürü, İstanbul: Klasik Yayınları,<br />
2016.<br />
Gonzalez, Valerie, Güzellik ve İslam,<br />
İslam Sanatı ve Mimarisinde Estetik,Çev. Muhammed Fatih Kılıç, İstanbul: Küre Yayınları, 2020.1 37<br />
Beauty and Islam: Aesthetics in Islamic Art and Architecture,<br />
London: I.B. Tauris, 2001.<br />
Gutas, Dimitri, İbn Sina&#8217;nın Mirası, Çev. M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik<br />
Yayınları, 2021.<br />
İbn Sina, Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale, Çev. Ahmed Ateş, İstanbul:<br />
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1953.<br />
Andrew Chignell, Theological Aesthetic: God in Imagination, Beauty, and<br />
Art, Theology Today, 2001 .<br />
Katharine Gilbert, Everett ve Helmut Kuhn, A History of Esthetics: Revised<br />
And Enlarged, London: Thames and Hudson, 1. Baskı, 1956.<br />
L. E. Goodman, Avicenna, Arabic Thought And Culture, London: Routledge,<br />
1992.<br />
Puerta Vilchez, Jose Miguel, Aesthetics in Arabic thought: from pre-Islamic<br />
Arabia through al-Andalus, Ed. Consuelo L6pez-Morillas, Boston: Brill, 2017.<br />
Taşkent, Ayşe, Güzelin Peşinde, Farabi,<br />
İbn Sina ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik,<br />
İstanbul: Klasik Yayınları, 2013.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/">İbn Sina Metafiziğinde Tanrı ve Güzellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Bana Sormadan Beni Niçin Yarattı? Bana Sorulmadan Yaratılmış Olmam Zulüm Değil midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-bana-sormadan-beni-nicin-yaratti-bana-sorulmadan-yaratilmis-olmam-zulum-degil-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-bana-sormadan-beni-nicin-yaratti-bana-sorulmadan-yaratilmis-olmam-zulum-degil-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Aug 2022 15:55:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26121</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu soru yaratılış bilincine sahip olma yerine hayatı dilediğince, arzularının yönlendirdiği minvalde yaşa­mayı tercih edenlerin sorusudur. Onlar bu gibi sorularla yaşadıkları, her türlü nimetlerinden istifade ettikleri bu hayatın bir bedelinin olmasını istemedikleri ve istifade ettikleri her tür nimetin bir gün faturasıyla karşılaşmak­tan pek ziyade korktukları için bu gibi sorulara sığınmak­tadırlar. Kendilerince bu soruyla tüm sorumluluklarını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-bana-sormadan-beni-nicin-yaratti-bana-sorulmadan-yaratilmis-olmam-zulum-degil-midir/">Allah Bana Sormadan Beni Niçin Yarattı? Bana Sorulmadan Yaratılmış Olmam Zulüm Değil midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26126 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/indir-1.jpg" alt="" width="348" height="199" /></p>
<p>Bu soru yaratılış bilincine sahip olma yerine hayatı dilediğince, arzularının yönlendirdiği minvalde yaşa­mayı tercih edenlerin sorusudur. Onlar bu gibi sorularla yaşadıkları, her türlü nimetlerinden istifade ettikleri bu hayatın bir bedelinin olmasını istemedikleri ve istifade ettikleri her tür nimetin bir gün faturasıyla karşılaşmak­tan pek ziyade korktukları için bu gibi sorulara sığınmak­tadırlar. Kendilerince bu soruyla tüm sorumluluklarını üzerlerinden attıklarım düşünmekte, er ya da geç hesaba çekildiklerinde “ben istemediğim bir hayata gönderildim, bana bu hayatı yaşamak isteyip istemediğim yönünde bir tercih hakkı tanınmadı” mazeretiyle işin içinden çıkabi­leceklerini sanmaktadırlar.</p>
<p>Oysa sorumluluk kısmından bu gibi sorularla kur­tulabileceklerini sanan bu tür bazı kişiler, gönderilirken tercih hakkına sahip olmadıklarından dem vurdukları bu hayatta her türlü nimetten istifade etmekten de geri durmamaktadırlar. En güzel yemekleri yemekte, en nezih mekanları ziyaret etmekte, en lüks evlerde günlerini gün etmekte ve hayatlarını birçoklarının sadece hayal ede­bildikleri kalitede yaşamaktadırlar. Dünyevi imkânları bu seviyelerde olmayanların da en azından niyeti farklı değildir. Onlar da kendi imkânlarının el verdiği ölçüde hayatın her türlü nefse hitap eden zevklerinden istifade etmekten geri durmamaktadırlar. O halde sormalıyız: Her türlü güzelliğinden istifade ettiğiniz, asla ölmek is­temediğiniz bu hayatta sıra bazı sorumluluklara gelince mi “ben buraya kendi tercihimle gönderilmedim” diyor­sunuz? Bu ne kadar dürüstçe bir tavırdır?</p>
<p>Esasen anlattığımız bu noktada bir hikmet de vardır: O da şudur ki, yokluk mahza şerdir, varlık ise hayırdır. Dolayısıyla esmâsından biri “el-Bârî/yaratıcı” olan Allah-’ın niçin yarattığı, neden var ettiği sorulabilir mi? Her türlü nimetlerinden istifade ettiğimiz ve dünyaları ver­seler feda etmek istemeyeceğimiz “canımız/varlığımız” bunun en net delili değil mi? Doğum tarihimizden ön­ceki yılları düşünelim. Neydik? Bir hiç&#8230; Sonra merhale merhale bu hayata geldik. Peki, insanoğlu ben bir hiçtim, tercihsiz şekilde bu hayata gönderildim, olmasam da olur diyerek canını hiçe sayabiliyor mu? Büyük ölçüde hayır. Bu durum bize varlığımızın algıladığımız şekilde bir &#8216;kül­fet’ değil aksine bir ‘nimet’ olduğunu gösteriyor. O halde biz niçin tercihsiz şekilde bu hayata geldiğimizi sorgu­lamak yerine ‘bu hayata niçin gönderildiğimizi, burada bulunma gayemizin ne olduğunu’ araştırmalıyız. Zaten</p>
<p>Islâm da bu noktada insana yorulmayıp doğru olan yolu bulsun diye vardır. Dinin görevi budur.</p>
<p>Aksi takdirde zaten var olan bir şeyin varlığının sor­gulanması hem anlamsız hem de faydasızdır. Öyle ya, mecburi olarak bu dünyaya gönderildik. Ve gönderilip gönderilmememiz bizim tercihimize bağlı değil. Bizim elimizde bir şey yok bu konuda. O halde zaten varız. Bu noktayı artık sorgulamanın ne mantığı ne de faydası var. Bu aşamadan sonra sorgulamamız gereken esas nokta ‘varlık amacımızın ne olduğu’ dur.</p>
<p><strong>Mantıksız Bir Soru</strong></p>
<p>Zaten var olan bir insanın *ben bu dünyaya kendi is­teğimle gelmedim, bu hayata gönderilirken bana sorul­madı’ demesi kendi içinde tutarsız bir sorudur. Zira insa­nın ‘ben’ diyerek ifade ettiği şahsı sonradan yaratılmıştır. Yani ezeli değildir. O halde ona bir şeyin sorutabilmesi için önce var edilmesi gerekir. Var edildikten sonra ise ona “sen var olmak istiyor musun” diye nasıl sorulacak? Böyle anlamsız bir soru olabilir mi? Yani bu soruyu so­ran insan yüzeysel düşünceden kurtularak kendine şunu sorması gerekir: Eğer ben var olmak istemiyor olsaydım bile “var” olmam gerekirdi. Var olmadan tercih etmem söz konusu olamaz ki. O halde benim varlık sahasına çık­mam nasıl benim tercihime bağlı olacak ki?</p>
<p>Anlaşılan o ki bu soru kendi bünyesinde tutarsız ve anlamsız bir sorudur. Halbuki insan hiçbir emeği, mari­feti olmaksızın var olmak gibi şerefli bir mertebeye ulaş­tırılmıştır. Bugünlerde dinlediğim bir ateist aynen şunları söylüyordu: “ölüp gitmek, yok olup unutulmak istemiyo­rum. Yaşamanın tadı varken hayattan alabildiğimce fazla zevk almak istiyorum.” Bakınız, kendisi ölümden sonra bir hayatın olmayacağına, yokluğa gideceğine inanma­sına rağmen elindeki mevcut varlığa inandığı &#8220;yokluğu” tercih edemiyor. Neden? Çünkü varlık onların bile ikra­rıyla büyük bir nimettir. O halde şunu sormalı insan ken­dine: ben bu varlığı hak edecek ne yaptım ki Allah bana bu nimeti verdi? Asıl sorgulanması ve üzerinde kafa yo­rulması gereken nokta burasıdır. Fayda sağlayacak soru budur.</p>
<p>İnsan varlığını bir nimet bilip, bu nimeti elde edebil­mek için hiçbir şey yapmadığı halde kendisine bağışlanan bu lütuf karşılığında şükredecekken “ben var olmak iste­miyordum ki” gibi anlamsız şüphelere nasıl kapılır? İna­nın bu şüpheler nefsinin ve şeytanın ona yaşama amacım unutturmak için telkin ettiği şüphelerdir.</p>
<p><strong>Benlik Vurgulu Cümleler</strong></p>
<p>Soran kişi farkında olmasa bile bu soruda zımnen bir “benlik” vurgusu yatmaktadır. Yani varlık gibi büyük bir nimete layık kılınmış insanoğlu, ‘ben’ diyebilmesini borç­lu olduğu varlığını sorgulamaktadır. Oysa kendisi de bu sorgulamanın hiçbir fayda getirmeyeceğini, benliğini tat­min etmekten başka hiçbir şeye yaramayacağını pekâlâ bilmektedir. Esasen mecburi olan varlığını sorgulamak yerine insana lazım olan şey, varlığını anlamlandıracak şeylerin peşinde koşması ve ne için var edilmişse onu ye­rine getirmeye çalışmasıdır. İnsan bunu yapsa, çok daha büyük nimetlere gark edilecek ve bir imtihan icabı gön­derildiği bu âlemden başarıya ulaşarak göçecektir. Var olmayı bu kadar büyük bir kazançla taçlandırmak varken, varlık amacını saptırarak imtihanı kaybetmek niyedir? insan, kendisinden istenilen hayatı yaşamak ve talep edi­len vazifeleri yerine getirmek dururken neden hayatını zayi ettirecek taraflara yönelir? Ve sonunda cenneti ka­zandıran bir hayata; var edilmiş olmaya dair Allah şükretmek varken, hayatının sonunu cehennem edecek şekilde yaşayarak suçu var edilmiş olmaya bağlamaya ni­çin çalışır? Niçin sadece bu hayata cehenneme atılmak için gönderilmişiz ve iradelerimiz elimizden alınmış gibi bir tablo çizmeye gayret eder ve başlıktaki soruyu sorarak aslî vazifesinden sıyrılmaya çalışır? Bu soruların cevabı açıktır: Nefis ve Şeytan’ın ağma takıldığı için&#8230; O halde insan bu ağdan çıkarak elinde olmayan şeylere merak sal­mayı bırakıp elinde olan şeylerle hayatını ebedi mutlulu­ğa çevirmeye çalışmalıdır. İnsanın yaşama gayesi budur, bu olmalıdır. Tıpkı bir ailenin çocuğu olarak dünya gelen bir insanın “neden benim babam şu kişi de bir başkası değil” diye hayıflanması yerine mutluluğu o babayla ya­kalamaya çalışmasının daha makul bir tavır olması gibi..</p>
<p><strong>Zulüm Nedir?</strong></p>
<p>Zulüm başkasına ait olan bir şeyde tasarruf yapmaktır. Misalen, bir kişinin bir başkasına ait tarlaya ekin ekmesi, başkasına ait bir arabayı gasp ederek kullanması gibi şey­ler zulümdür. Gökyüzünden yeryüzüne kadar hemen her şey Allah-’a ait olduğuna göre Allah’ın zulmetmesi düşünülemez.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[78]</sup></a> Zira her şeyi o yaratmıştır, yoktan var et­miştir ve her şey ona aittir. Bir zat kendisine ait olan bir şeyde dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir ve bu zulüm olmaz.</p>
<p>Bu söylediğimiz şey, mecâzi anlamda bir şeylere sahip olan bizler için bile geçerlidir. Mesela biz, bir başkasına ait bir telefonu zor kullanarak elde eden ve ateşe atıp ya­kan birinin o kişiye zulmettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Fakat kendisine ait bir telefonu ateşe atan birine “zalim” diyemeyiz. Bu misal, zulüm konusunun anlaşılabilmesi için basit bir misaldir.</p>
<p>Soruda yer alan “bana sorulmadan var edilmiş olmam zulüm değil midir?” ifadesinin cevabı bu yaptığımız kısa izah ile anlaşılmış olmaktadır. Yani insan var olması da yok olması da mümkün olan bir varlıktır. Cenab-ı Hak, onun varlığını yokluğuna tercih ederek onu yaratmıştır. Yani insan Allah’a ait bir varlıktır. Dolayısıyla ne onu var etmesi ne de onu imtihan etmesi insana zulüm olmaz. Nitekim zulüm başkasına ait bir şeyde tasarruf yapmak­tır. Allah için başkasına ait bir şey olamayacağı için bu durum asla zulüm olmayacaktır. Aksine insan bunu -yukarıda da dikkat çektiğimiz üzere- lütuf bilip varlığını vesile kılarak daha büyük lütuflara ulaşmaya çalışmalıdır. Bu, tamamen insanın elindedir, öyleyse elinde olan im­kânı en güzel şekilde değerlendirmeye gayret etmelidir.</p>
<p><strong>Sözün Özü</strong></p>
<p>Meseleyi bitirirken şu noktaya da dikkat çekmemiz gerekmektedir: Başlıktaki soruyu soran kişi ya ateisttir ya da bir yaratıcının var olduğuna inanan biridir. Şayet ateist ise, var olmadığına inandığı bir yaratıcının onu var etmeden önce kendisine sormasını beklemesi mantıksızdır. öyleyse onun böyle bir soru sormasının hiçbir anla­mı yoktur.</p>
<p>Şayet inanan biri ise, ilah olarak itikat ettiği zatın ken­disinden daha iyi bildiğine, kendi bilgisinin sınırlı onun ise ilminin sonsuz olduğuna inanmalıdır. Buna inanan biri, hikmetini kendisinin kavrayamayacağı bu gibi nok­talar üzerinde değil de varlık amacının ne olduğu gibi aklının idrak edebileceği konular üzerine yoğunlaşmalıdır. Nitekim, insan dünya hayatındaki durumuna bile baktığında var olan her şeyi göremediğini, duyamadığım, anlayamadığım, kendisine ait duyuların sınırlı olduğunu görecektir. İnsanoğlu bu sınırlılıkla varlığının niçin yok­luğuna tercih edilmiş olduğunu nasıl anlasın? İnanan bir insana düşen kendi yeti ve yetkisini aşan bu tarz noktala­rı Allah’ın ilmine ısmarlaması ve teslimiyet göstererek kendisine bahşedilen hayatı ebedi kurtuluşuna vesile kıl­maya çalışmasıdır. Yoksa kendi içinde tutarsız ve anlam­sız bu türden sorularla vesvese deryasına dalması değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz- Sorun Kalmasın,syf:109-115</p>
<p>78.Ebu Hamid el-Gazzâlî, <em>İhyâu Ulûmi’d-Dîn,</em> Daru’l-Ma&#8217;rife, Bevrut 1/91.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-bana-sormadan-beni-nicin-yaratti-bana-sorulmadan-yaratilmis-olmam-zulum-degil-midir/">Allah Bana Sormadan Beni Niçin Yarattı? Bana Sorulmadan Yaratılmış Olmam Zulüm Değil midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-bana-sormadan-beni-nicin-yaratti-bana-sorulmadan-yaratilmis-olmam-zulum-degil-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdülvehhâb eş-Şa&#8217;rânî&#8217; &#8211; El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:1  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2021 14:18:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülvehhâb eş-Şa'rânî]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şirk]]></category>
		<category><![CDATA[Ecel]]></category>
		<category><![CDATA[El-Yevâkît]]></category>
		<category><![CDATA[kasder]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24909</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hocamız, Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî (ö. 926/1520) -Allah rahmet eylesin- şöyle derdi: “İmamların sözleri şu üç durumdan birinin dışında olamaz: Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça uygundur ki bunlara kesin olarak inanmak gerekir. Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça muhaliftir ki bunlara inanmak da kesin olarak haramdır. Ya da uygun veya aykırı olduğu tam olarak açık değildir ki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/">Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’ – El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:1  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-300x266.png" alt="" width="430" height="381" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-300x266.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-600x533.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1-768x682.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/2b4250de-2a18-44c5-8e60-50ecea61e006-1.png 1000w" sizes="(max-width: 430px) 100vw, 430px" /></p>
<p>Hocamız, Şeyhülislâm Zekeriyyâ el-Ensârî (ö. 926/1520) -Allah rahmet eylesin- şöyle derdi: “İmamların sözleri şu üç durumdan birinin dışında olamaz: Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça uygundur ki bunlara kesin olarak inanmak gerekir. Ya Kitap ve Sünnet’e açıkça muhaliftir ki bunlara inanmak da kesin olarak haramdır. Ya da uygun veya aykırı olduğu tam olarak açık değildir ki bu durumda en güzel tavır, kararsızlıktır.”  s.56</p>
<hr />
<p>Süfyân es-Sevrî (ö. 161/778) “Ehlü’s-sünnet ve’l-cemâ‘at, bir kişi de olsa hak üzere olanlardır.” derdi. Keza kendisine “es-Sevâdü’l-a‘zam”ın kim olduğu sorulduğunda da böyle cevap vermiş ve İmâm Beyhakî de (ö. 458/1066) aynı şekilde söylemiştir.</p>
<p>Kardeşim, şunu da bilesin ki Ehl-i sünnet ve’l-cemâate tâbi olan bir kimsenin kalbinin, ona tâbi olanların dostluğu ile dolu olması gerekmektedir. Buna muhalif olanlara karşı ise aksine, kalbini gam ve darlıkla doldurması gerekir.  s.58</p>
<hr />
<p>Âhiret de dünya da O’nundur. O’nun ma‘kul bir misli olmadığı gibi akıllar da buna delâlet etmez. Zaman O’nu kuşatamaz, mekân da O’nu kapsayamaz. Aksine O varken mekân yoktu. Şimdi de öyledir. Zira mekânı da mekânda bulunanı (mütemekkin) da zamanı da O yarattı.“Ben, bir ve mahlûkatı muhafaza etmenin kendisine ağır gelmediği diri olanım.” dedi. Yaratılmışların sıfatlarından hiçbir sıfat O’nda yoktur. Sonradan olan şeylerin (havâdis) O’na hulûl etmesi ya da O’nun bunlara hulûl etmesinden veyahut onların O’ndan önce veya O’nun onlardan sonra olmasından yücedir. Bilakis “O varken O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.” denilir. Zira öncelik ve sonralık O’nun yaratmış olduğu zamanın özelliklerindendir. O, uyumayan Kayyûm ve zayıflamayan Kahhârdır. “O’nun misli yoktur ve O, işiten ve görendir.” s.64</p>
<hr />
<p>O, her şeye gücü yetendir. Her şeyi ilmiyle kuşatmış ve her şeyi tek tek saymıştır. Gizliyi ve daha da gizli olanı bilir. Gözlerin haince olanını ve kalplerin gizlediğini bilir. Yarattığı bir şeyi nasıl bilmesin ki! “Yaratan hiç bilmez mi? O çok lütufkâr ve her şeyden haberi olandır.”6 Eşyaları var olmalarından önce biliyordu, sonra da onları bildiği şekilde var etti. Eşyayı bilmeye devam etmektedir ve eşyada meydana gelen yenilenme O’nun ilminde herhangi bir yenilik meydana getirmez. Eşyayı ilmiyle sağlam kıldı ve hükümlere bağladı. Dileyen herkes bu hükümler doğrultusunda eşya hakkında kararlara vardı. O, akıl ve görüş sahiplerinin icmâıyla, cüzî ilimleri bildiği gibi küllî ilimleri de mutlak olarak bildi.  s.65</p>
<hr />
<p>Yüce Allah bildiği gibi hükmetti, murad edip tahsis etti, takdir edip var etti. Aynı şekilde âlemin alt veya üst derinliklerinde hareket eden, duran veya konuşan her şeyi işitmekte ve görmektedir. Uzaklık, O’nun işitmesine mani olmaz; zira O, karîbdir. Yakınlık, O’nun görmesine engel olmaz; zira O, ba’îd’dir. Nefsin sesini nefiste, gizlice dokunmanın sesini de dokunma anında işitir. O, karanlıkta siyahlığı, suyu suyun içinde görür. Ne karışım, ne karanlık, ne aydınlık O’ndan hiçbir şey saklayamaz. O, işiten ve görendir. O Subhânehu ve Teâlâ, öncesinde herhangi bir suskunluk ve vehmedilen herhangi bir sessizlik olmaksızın ilim, irade, kudret ve diğer sıfatları gibi ezelî olan bir kelâm ile konuştu. Bu kelâm ile Mûsâ’yla (as) konuştu ve herhangi bir benzetme ve niteleme olmaksızın bu kelâmı Tenzîl, Zebûr, Tevrât, İncîl ve Furkân olarak isimlendirdi.  s.69</p>
<hr />
<p>Ecel geldiği zaman bir an bile ertelenemez. Ben, hiçbir şek ve şüphe bulunmayan bir imanla buna iman ettim. Tıpkı kabirde imtihan edenlerin suallerinin, Allah’a arz edilmenin, Kevser havuzunun, kabir azabının, terazinin kurulacağının, defterlere bakılacağının, sıratın, cennetin, cehennemin, bir grubun cennete, bir grubun da cehenneme atılacağının hak olduğuna iman ettiğim gibi. O günün kederi bir taife için haktır, diğer taifeyi ise büyük korkunun üzmeyeceği haktır. Meleklerin, peygamberlerin, müminlerin ve merhametlilerin en merhametlisi olanın şefaati haktır. Müminlerden büyük günah işleyenlerden bir topluluğun cehenneme gireceği ve daha sonra şefaatle oradan çıkarılacakları haktır. Müminlerin nimetleri çok olan cennette, kâfirlerle münâfıkların da acı veren azapta ebedî kalmaları haktır. Bilinse de bilinmese de kitapların ve peygamberlerin getirdiklerinin Allah indinden olduğu haktır. Benim kendim için yaptığım bu şahitlik, kendisine ulaşan herkes için kendisine sorulduğunda eda etmesi gereken bir emanettir.  s.72</p>
<hr />
<p>O(İbn Arabi) (ra), Kitap ve Sünnet’e bağlıydı ve “Şeriatın terazisi bir an bile elinden düşen helâk olur.” derdi. Bu konudaki görüşü ilerde gelecektir. Yine “Allah senin aklına gelen her şeyden başkadır.” derdi ki bu cemaatin (Ehl-i sünnet ve’l-cemâat) kıyamete kadar olan itikadıdır. Onun sözlerinden insanların anlamadığı kısımların tamamı onun ulvî mertebesinden kaynaklanmaktadır. Şeriatın zâhirine ve cumhurun görüşüne aykırı olan tüm sözleri de onun eserlerine sokuşturulmuştur. s.74</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin el- Fütûhât’ın elli dördüncü babında şu anlama gelen şeyler zikretmiştir: “Bil ki ehlullah kendi aralarında ıstılâh hâline getirilen işaretleri kendileri için oluşturmadılar. Onlar bu konuda doğru olanın açık (sarîh) olan olduğunu biliyorlar. Ancak onların halini bilmeyen, hariçten aralarına giren birisi, tam olarak anlamadığı bir şey duyar da ehlullâhı inkâr eder, böylece [o makamlara] bir daha ebedî olarak ulaşmamak üzere mahrumiyetle cezalandırılabilir diye, onu esirgeme babından, bu yöntemi oluşturdular.</p>
<p>Şöyle dedi: “En şaşılacak şey, sadece bu yöntemde değil, mantıkçılar, nahivciler, mühendisler, matematikçiler, kelâmcılar ve felsefecilerden hiçbir topluluk yoktur ki kendi aralarında, kendilerinden başka kimsenin bilmediği özel bir ıstılahı olmasın. Bu sadece bu yöntemi benimseyenler için gerekli olan özel bir durumdur.”  s.112</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin şöyle derdi: “Naslara muhalefet etmedikçe ve icmâın dışına çıkmadıkça, İslâm fırkalarından herhangi birine mensup olan kimseleri reddetmeye kalkışmak, ehlullahın özelliklerinden değildir.” Onlardan birisini reddetmeye kalkışan kimse, aslında hak olan bir şeyden dolayı onları inkâr ettiği konusunda emin olamaz. Müslümanlar, Müslümanlıktan çıkanların aksine, hak ya da hak olma şüphesi bulunan şeylere inandıkları müddetçe, İslâm dairesi içinde kalmaya devam ederler.  s.144</p>
<hr />
<p>Sa‘deddin et-Teftâzânî ve daha başkaları, kelâm ilminde derinleşmeyi zemmetme konusunun aslının ne olduğu hakkında, kelâmcıların yöntemiyle delilleri araştırmanın ve onları tetkik etmenin, şek ve şüphe defetmenin, buna ehil olanlar için farzı kifâye olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla bazılarının bunlarla ilgilenmesi yeterlidir. Ancak buna ehil olmayanlardan, saptırıcı şüphelere düşmesinden korkulan kimselerin, buna dalmaması gerekir. Celâleddin el- Mahallî, İmâm Şafiî ve seleften olan başkalarının kelâm ilmiyle meşgul olmaktan nehyetmelerinin sebebinin de bu olduğunu söylemiştir.  s.149</p>
<hr />
<p>el- Fütûhât’ın mukaddimesinde şöyle dedi: &#8230;Filozoflardan hikmet sahibi olanlar, şehvetlerden uzaklaşmanın, nefsin hilelerinden ve kendisini sürükleyen gizli sıkıntılardan kurtulmanın hikmetleriyle dolu birçok eser yazmışlardır. Bunların tamamı şeriata uygun olan sahih ilimlerdir. Ey kardeş, bunun gibilerini hemen reddetme, bekle ve bu filozofun sözünü tahkîk et ki Şâri‘in ya da şeriat ulemâsından birisinin görüşünden dolayı bunun şeriata uygun haksöz olduğu konusunda bakışın kesinleşsin.</p>
<p>Şeriata uygun, hak söz olup olmadığını anlamadığın hâlde ‘Söz konusu âlim, bu görüşü bir filozoftan işitti veya felsefe kitaplarından öğrendi.’ şeklindeki sözüne gelince bu, cehâlet ve yalandır. Bunu bizzat görmediğin ve elinde objektif bir delil bulunmadığı hâlde “Bu âlim, söz konusu meseleyi filozoflardan duydu ya da onların kitaplarından aldı.” şeklindeki sözünle yalan, bu meselede hak ile bâtılı birbirinden ayırt edemeyecek durumda olmandan dolayı da cahilliktir.  s.160</p>
<hr />
<p>Efendim Ali el- Mursafî’nin (rh.a) şöyle dediğini işittim: “Birler, dört kısımdır: 1. Mekân tutmayan, bölünmeyen ve bir mahalle muhtaç olmayan Bir’dir ki Yüce Allah’tır. 2. Mekân tutan, bölünen ve bir mahalle muhtaç olan Bir’dir ki bu da cisimdir. 3. Mekân tutan, bölünmeyen ve bir mahalle muhtaç olan Bir’dir ki bu da atomdur (cevher). 4. Mekân tutmayan, bölünmeyen ve bir mahalle muhtaç olandır ki bu da arazdır.” İşte bu, kadîm ve hâdis olan varlığın toplamıdır, düşün; bu nefis bir açıklamadır.  s.169</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin 473. bâbda “Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.”77 âyeti bağlamında şunları söylemiştir: “Çünkü şerik, müminin imanıyla kesin olarak bildiği gibi, varlığı olmayan yoktur. Yok olduğu için de Allah’ın bağışlaması söz konusu olmaz. Çünkü bağışlama ve örtme, var olan içindir. Şerik ise yok olduğuna göre onu bağışlayacak da yoktur. Dolayısıyla bu kesin bir sözdür. Allah’ın kendisine şirk koşulmasını bağışlamayacağının anlamı, şerikin bir varlığının söz konusu olmamasındandır. Şayet var olsaydı mağfiret, bizzat taalluk ederdi.” demiş ve bu konuda sözü uzatmıştır.  s.190</p>
<hr />
<p>el-Fütûhat’ın 70. bâbında şöyle dedi: “Müşriklerin ‘Biz sadece bizi Allah’a biraz daha yaklaştırsınlar diye onlara ibadet etmekteyiz.’82 ifadelerindeki tevhidleri, şer‘an kabul edilmez. Çünkü delil, medlûle(gösterilen,işaret edilen,mana) zıttır. Tevhid medlûldür, delil bundan başka olduğu için, tevhid söz konusu olmaz.” s.194</p>
<hr />
<p>Şeyh, aynı şekilde 72. bâbda dinde tenzihin esas olduğunu ve bunun akılda bulunmadığını söylemiştir&#8230;.Âlimler ise Allah konusunda vehimlerden uzak olan kimselerdir. Bu nedenle onların Allah’ın sıfatlarını kendilerine göre te’vil ettikleri nakledilmemiştir. Belki bunları akılları yetersiz olduğu için, kendilerine tâbi olanlar için te’vil etmişlerdir. Allah’ın hayalî bir misalle onların akıllarına tenezzül etmesi, O’nun kullarına olan rahmeti kabilindendir. Kendisi, emir ve nehiylerini anlamamız için bizi bu şekilde muhatap almıştır. Bize olan hitabını anladığımızda, söz konusu hayalî misaller, bir eziyetmiş gibi kaybolur ve geriye bizimle sadece ilim kalır. Bu, O’nun bize nâzil olan ve harflerden ve seslerden münezzeh olan kadîm kelâmının benzeridir. Ses ve harf olmaksızın biz onu anlayamayız. Şayet perde kalkarsa, onu harf ve ses olmaksızın idrak ederiz. Bu, kıyamet günü tecellî ettiğinde bazı inasanların Hakk’ı bir sûret içinde görmesi gibidir. Şayet bakışı tahkîk derecesinde olursa, O’nun sûretinin ve benzerinin olmadığını görecektir. Bunun benzeri seraptır. “Susuz olanlar, onu su sanır; ancak ona geldiğinde hiçbir şey bulamaz.”Nûr, 24/39.  s.196</p>
<hr />
<p>Kıdem(başlangıcı bulunmayan) Hak Teâlâ’nın rütbesi, hudûs(sonradan meydana gelen) ise mahlûkatın rütbesidir. Hak Teâlâ ne yaratırsa yaratsın, yaratılan hudûs rütbesinin dışına çıkamaz. Dolayısıyla ‘ Hak Teâlâ kendisi gibi bir kadîm yaratmaya kadir midir?’ şeklinde bir soru sorulmaz. Çünkü bu soru, imkânsız olduğu için gereksizdir.”  s.210</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin- 69. Bab’ta ise şöyle demiştir: Âlemin tamamı yoktan var olmuş ve varlığını, kendisini var eden bir mûcitten almıştır ki bu, Yüce Allah’tır. Dolayısıyla âlemin ezelî varlık olması imkânsızdır. Zira var edenin hakikati, ezelde var olan bir şey var etmesi değil -ki bu muhaldir- kendisi varlıkla nitelenmeyen bir şeyi -ki bu da mâdumdur- var etmesidir. İşte bu nedenle âlem kendiliğinden var değil, bütünüyle başkası nedeniyle vardır/başkasıyla kâimdir.  s.210</p>
<hr />
<p>Soru: O’nu bilmenin vâcip olduğunun delili nedir?</p>
<p>Cevap: Bilmenin aklın ulaşabileceği şeyler kapsamında olmasıdır. İnsan bir şeyle karşılaştığında ve yapacakları konusunda âciz kaldığında, boyun eğip niyazda bulunacağı ve sığınacağı bir ilâh edinerek ona dayanması gerekir. Sorunlarının çözülmesi, kalbinin göğe yükselmesi ve bütün yaratılmışların duasının kıblesi olması hasebiyle bakışını oraya yöneltmesi için bunu yapar. Böylece yaratıcısından, kendisini var edenden hile ve zorunluluktan değil, tabii olarak veya fıtraten yardım ister. Bu durum, aynı şekilde hayvanlarda ve canavarlarda da bulunur. Onların, açlık ve susuzluktan helâk ve yok olma korkusunu yaşadıklarında, korku ve ümit içerisinde başlarını göğe doğru kaldırdıkları görülür. Yine çocukların sıkıntı anında dileklerini göğe yönelttiklerini hepimiz görmüşüzdür. Bütün bunlar, akıl sahibi insan bir yana, canlıların fıtratına işaret etmektedir. Bu, Kur’ân’da ve hadiste yer alan fıtrattır. Ancak insanların çoğu mutluluk anlarında bunu göz ardı eder ve sıkıntı anında buna dönerler. Yüce Allah “Denizde bir tehlikeyle yüz yüze kaldığınızda Allah’tan başka bütün çağırdıklarınız kaybolup gider”isrâ, 17/67.buyurmuştur.</p>
<p>Cafer es-Sâdık’ın yanında bir adamın yaratıcıyı inkâr ettiği ve onun da deliller getirdiği, ancak onu ikna edemediği anlatılmaktadır. Bunun üzerine kendisine “Hiç gemiye bindin mi?” diye sorulur. “Evet, bir defasında kırıldı ve ben de bir tahta parçasına tutunarak sahile ulaştım. Sahile ulaştığımda tahta kırıldı” dedi. Bunun üzerine Ca‘fer ona “Levha elinden gittiğinde, dayandığın sebepleri ortadan kaldıran kimseden kurtuluş ümit etmekteydin” dedi. Adam sustu ve Cafer “Kurtuluşun kendisinden olduğu kimse, seni yaratan Allah’tır.” dedi. Bunun üzerine adam müslüman oldu.  s.224</p>
<hr />
<p>Ey Kardeş! Allah’ın sana emrettikleriyle meşgul ol ve Allah senin bütün yeteneklerin oluncaya kadar ibadete devam et. Böylece işinde basiret üzere olursun, bunun dışında O’nun bilgisini talep etme. Bütün insan ve cinlerin (sakaleyn) ibadetlerini yapsan bile bunun dışında O’nun mârifetine ulaşamazsın. Sana nasihat ettim.  s.234</p>
<hr />
<p>Yüce Allah âlemi yaratacağı zaman, o henüz yokluk hâlindeyken sözünü kendisine işittirmiştir. Bu, “Ol” sözüdür. Dolayısıyla âlem, Hak Teâlâ’yı müşâhede etmezken, Allah onu müşâhede ediyordu. Çünkü bütün mümkün varlıkların gözlerinde yokluk perdesi bulunmaktadır. Dolayısıyla kendisi yok iken, karanlığın ışığı görmesi gibi vücûdu idrak etmez. Çünkü aslında karanlığın devam etmesiyle birlikte ışığın kalması asla söz konusu değildir. Yokluk ve varlık da böyledir. Hak, imkânı ve kabul etme istidadı bulunduğu için mümkün varlıklara tekvinle emrettiğinde hemen onun tamamlanan kısmını görmeye çalıştın. Çünkü işitme yeteneği gibi görme de vücûd açısından değil, sübut(kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde ortaya çıkma)açısından onun yeteneklerindendir. Mümkün, var olduğunda nûra boyanır ve yokluk kaybolur. Sonra gözleri açılır ve salt hayr olan varlığı görür.  s.234</p>
<hr />
<p>Allah, akılların idrakinden, duyular ve hayâlden münezzeh olmuş ve kemâl açısından hayret edilmek sûretiyle yegâne kalmıştır. O’ndan başka kimse O’nu bilmez, O’ndan başkası O’nu görmez. O’nu hiçbir ilim ihata etmez ve hiçbir göz görmez.Müşâhede edilen eserler, yönelinen makam, hamd edilen mertebedir. İlâh ise hem münezzeh hem de ibadet edilen müşebbehtir. İşte bu ilâhi kemâldir.  s.240</p>
<hr />
<p>Allah’ın “Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor, Allah kullarına çok şefkatlidir.”Âl-i İmrân, 3/30.âyeti üzerinde düşün. Sanki Yüce Allah “Allah’ın zâtı hakkında akıl yürütmekten sakındırmamın sebebi, size olan merhamet ve şefkatimdir.” der.  s.244</p>
<hr />
<p>İşte ey kardeş! Şeriatın getirdiği her şeye itikadın kesin olsun. Anlasan da anlamasan da teslim ol. Kuşkusuz Yüce Allah, kendisini en iyi bilen ve sözünde en doğru olandır. Allah en doğrusunu bilir.  s.244</p>
<hr />
<p>O, ne delille ne de burhanla bilinir. Hiçbir tanımı yapılamaz, O’nun hakkındaki ilmimiz sadece “O’nun gibi hiçbir şeyin olmadığını” bilmekten ibarettir. O’nun mahiyetini anlamak, bizim için asla mümkün değildir.  s.258,</p>
<hr />
<p>Ey kardeş, düşün! Susuz olan, uzak olduğu müddetçe serabı su sanır. Ancak yaklaşınca orada su bulamaz ve zannının yanlış olduğunu anlar. Allah’ın kelâmının ses ve harfle işitilmesini de bununla mukayese et.  s.258</p>
<hr />
<p>Şeyh -Muhyiddin-aynı şekilde “Esrâr Bâbı”nda şöyle demiştir:..Ulaştım, deme; çünkü sonu yoktur. Ulaşmadım, deme; çünkü bu, körlüktür. Allah’ın ötesinde varılacak bir yer yoktur. Dolayısıyla kör ile gören aynıdır.”  s.264</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin- Esrâr Bâbı”nda “Bazen bir şeyi bilmek, o şeyi bilmekten âciz olmaktır. Ârif, talep edilen bu şeyin, bilinmeyeceğini anlar. Bir şeyi bilmenin amacı, onu başka şeylerden ayırt etmekten başka bir şey değildir. Onun bilinmeyeceğini bilmesi de ayırt etmedir ve böylece maksat hâsıl olmuştur.” demiştir.</p>
<p>Levâkihu’l-Envâr isimli kitabında “Allah’ın yoluna fikir yöntemiyle giren kimsenin yanında kâinattan hiçbir şey kalmaz; onun yanında Allah’tan başkası yoktur.” demiştir.  s.266</p>
<hr />
<p>Her akıl sahibi, Rabbininin niteliklerini, akıl ve nazar yöntemiyle elde ettiği bilgisine göre sınırlar. Oysa Rabbinin makamı ne o ne de budur. Ayrıca mutlak (sınırsız) olmaktan başka bir şeyin Allah’a nisbet edilmesi doğru olmaz. Ancak Allah, kullarını bu sınırlamadan dolayı mâzur kılmıştır. Onlar gayretlerini O’nu tanımak için sarf ettiklerinden onları affetmiştir.  s.274</p>
<hr />
<p>Hak Teâlâ’nın, kulun sübûtu bulunan bütün övgülerin ötesinde olduğu bilinmektedir. Bildiğin ve aklettiğin her şey, senin sıfatın üzerinedir. Bu sebeple, tövbenin hakikatinin tövbe etmekten tövbe olduğunu söyledikleri gibi ‘tesbihin hakikati tesbih (etmek)ten tesbihtir’ demişlerdir. Bunun izahı şudur: “Tesbih, tenzihtir; Yüce Allah’ın hacibi için, kulun akledip de yaratıcısını kendisinden tenzih edeceği herhangi bir eksiklik yoktur.” Anla!  s.282</p>
<hr />
<p>Soru: Yüce Allah “Bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu”116 haber vermiştir. Bu kadar yakınsa O’nu nasıl bilmiyoruz?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 85. bâbda dediği gibi “Uzaklığın fazla olması perde olduğu gibi, yakınlığın şiddeti de perdedir. Havayı düşün, bakana bitişik olduğu hâlde inceliğinden (letâfet) dolayı, göz nasıl onu görmüyor? Su da böyledir. Kul onun içine dalıp gözünü açtığında, yakınlığın şiddetinden dolayı onu görmez.”  s.288</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin- 317. bâbda “Gizlenmeyen zâhirin, açığa çıkmayan gizlinin şanı yücedir” demiştir. Hak Teâlâ, zuhûrunun şiddetiyle kendisini kullara perdelemiş ve onları k<span class="highlight selected">endisini görmekten </span>a‘mâ kılmıştır. Onlar, inkârcılar, ikrar edenler, müteredditler ve şaşkınlardır.  s.290</p>
<hr />
<p>Yüzümüzü dönmek için Kâbe’nin belirlenmiş olması, himmetlerimizi O’nun üzerinde toplamamızı sağlaması için bir şefkattir.  s.292</p>
<hr />
<p>Allah’tan meydana gelen her şey hayırdır. Ancak hayır, mutlak hayır ve karışık hayır olmak üzere iki kısımdır. Mutlak hayır, nefsin tiksinmediği şeydir. Karışık hayır ise tiksinilen bir ilaç içmek gibi, içinde bir çeşit kötülük bulunan hayırdır. Bu hayrın sahibi, azap ve merhamet gören kimse gibidir. Düşündüğü zaman azabının rahmet ve tedip olduğunu anlar. Bu, tevhid inancına sahip olan âsilerin hükmüdür. Sapıklardan azabı hak edenlere gelince bu, hiçbir şekilde rahmet bulunmayan mutlak şerdir. Allah’tan lütfunu talep ederiz.  s.302</p>
<hr />
<p>Âlemin ilâhi ilimde sabit olması, [O’nun] âlemin varlığına muhtaç olduğu anlamına gelmez. Zira ondan ve onun var olmasından müstağnî olan birisi, ona muhtaç olmakla nitelenemez. Akıl sahibi birisi, yanılma (ayakların kayması) durumuyla karşılaştığında, Allah’ı kemâl sıfatlarıyla niteleme ilkesine sarılsın. Bu durumda Hakk’ın yardımcısı olur.” Bunun izahı şudur:</p>
<p>Ey Kardeş! İlim, sübûtu açısından âleme taalluk ettiği için, bununla yetinmiştir. Daha sonra Hak Teâlâ dilerse bunu şehadet âleminde varlık sahnesine çıkarır, dilerse çıkarmaz. Şayet varlık sahnesine çıkarsa ona muhtaç olmakla nitelenemez, aksine onun varlığından müstağnidir. Ulûhiyyette mümkün olması itibariyle hakkı vardır.(&#8230;)  s.336</p>
<hr />
<p>Bil ki Hak Teâlâ, bütün inançların ötesindedir. Zira O, âlemlerden müstağnidir. Ancak O’nun âlemden müstağni olmasının zihinlerimizde yer etmesi için, âlemin varlığını hayal etmek gerekir. Bu, mal sahibi için “Malıyla maldan müstağnidir.” denilmesi gibidir. Zira zengin olmayı gerektiren sıfat maldır. Dolayısıyla zenginlik sıfatını tasavvur etmek için malın bulunması gerekir.  s.308</p>
<hr />
<p>Bil ki âşık ‘Ben ondanım o da bendendir.’ dediğinde bu, ilim ve tahkîk diliyle değil, aşk ve muhabbet diliyle söylenen bir sözdür. Bu nedenle onlardan biri bu sarhoşluktan ayıldığında, sözünü terk eder.” demiştir.  s.320</p>
<hr />
<p>“Esrâr Bâbı”nda:Ağyarı, ağyardan başkası terk etmez. Şayet Hak, halkı terk ederse, kim onları muhafaza eder, kim gözetir? Şayet ağyar terk ederse, haberde yer alan teklifleri de terk eder. Teklifleri terk eden ise,muannit, âsi ve inkârcı olur. Hakk’ın isimleriyle ahlâklanmanın kemâlinden biri de Hak ve halkla meşgul olmaktır.”  s.322</p>
<hr />
<p>Mursafî’nin torunu kardeşim Şeyh Sâlih Zeynelâbidîn’in (rh.a) şöyle dediğini işittim: “Allah’ın göklerde ve yerde olmasının anlamı, O’nun emir ve nehiylerinin geçerliliği ve hâdis varlıkların O’nun iradesi istikametinde meydana gelmeleridir.” En doğrusunu Allah bilir. Allah’a yemin ederim ki Şeyh Muhyiddin’e hulûl, ittihat ve tecsîmi nispet edenler, yalan söylemiş ve iftira etmişlerdir. Onun bu ifadelerinin tamamı söz konusu müfterileri yalanlamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.  s.326</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-  198. bâbda “İlâhi genişliği bilen kimse, varlıkta hiçbir şeyin tekrar etmediğini bilir. Benzer sûretlerin bulunması, bunların daha önce var olan şeyle olduğunu aklına getirmektedir. Oysa bunlar, onların bizzat kendisi değil benzerleridir. Bir şeyin benzeri, onun kendisi değildir. Bu benzer, her karedeki dört köşelilik ile her dairedeki yuvarlaklıktır. Şekillenmiş her şeyde gördüğün şekil, değişmez. Duyunun hissettiği ise şekillenen değil, şekildir. Şekil ise ma‘kuldür.” demiştir.  s.350</p>
<hr />
<p>Soru: Âlemin, geçici yokluk hâlinde iken Hak Teâlâ tarafından görülmesinin akla uygun bir örneği var mıdır?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 352. bâbda verdiği gibidir: “Âlem yokluk hâlinde iken, Hak Teâlâ tarafından görülmesinin en yakın örneği, ‘Bukalemun’ olarak isimlendirilen hayvandır. Onun cisimleri, içerisinde bulunduğu ortama göre, peş peşe ve aşamalı olarak renkten renge girer. Bu, cilalı bir cisim olmadığı hâlde seri bir şekilde görüntüsü değişen ayna gibidir.”</p>
<p>Ey kardeş! Bu renklerin, baktığın cisimde ve onunla ilgili bildiklerinde gerçek bir varlıklarının söz konusu olmadığını bildiğin hâlde bukalemundaki renklerin değiştiğini hissettin. İşte bunu anlayan kimse, kesin bir şekilde Hak Teâlâ’nın âlemi yokluğu hâlinde idrak ettiğini, onu görmesini ve ilâhi iktidarının geçerliliği için onu var etmesini de bilir.  s.362</p>
<hr />
<p>Hiçbir kul, Allah’ın iradesiyle kendi iç dünyasında tasarlamadan önce, bir şeyi yaratmaya muktedir değildir. Önce düşünüp çerçevesini belirler, daha sonra benzeri bilinen bir şekilde duyular âleminde bir varlık olarak ortaya çıkması için, amelî yeteneklerini kullanır. Oysa Allah için bunlar, muhâldir. Zira O, bundan önceki mebhasta geçtiği gibi, ezelde yaratacağı her şeyi bilmektedir.</p>
<p>Şeyh Muhyiddin şöyle demiştir: “Yaratılmışların yaratılmadan önce, Allah’ın bilmediği bir sûrette olduğunu söylemek câiz değildir. Zira bu düşünce, Allah’ın bilmediği bir şeyi yarattığı neticesini beraberinde getirir. Halbuki kesin delillerle O’nun ezelden ebede kadar her şeyi bildiği kesinleşmiştir. Dolayısıyla Allah’ın, bütün âlemi, daha önce benzeri bulunmayan bir şekilde yarattığı kesindir&#8230; s.368</p>
<hr />
<p>Bil ki ilim, ilimle bilinir. İlim, ilim tarafından bilinir ve ilim için bilinendir. İlim âlimin sıfatıdır. Hak Teâlâ sadece seni değil, ilmini tanır, senin bundan başkası olman, senin için doğru değildir. Buradan yola çıkarak “İlim perdedir.” demişlerdir. s.400</p>
<hr />
<p>Şeyh, el-Kasd kitabında şöyle demiştir: &#8230;Allah’ın yarattığı şey O’nunla nitelenmez. Aynı şekilde ‘Allah, âlemi ihtirâ etti.’ denilmez. Zira âlem tamamen şehadet âlemine çıkmadan önce de Allah’ın ilminde sabitti. Bu şekilde sabit olan bir şey için ‘ihtirâ etti.’ denilmez. Belki ‘İlminde sabit olduğu şekil üzere nesnel âleme çıkardı.’ denilebilir.”  s.404</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-:Sana anlamak için soru soran, senin anlamak için sorulan şey hakkında âlim olduğunu ikrar etmiştir. Bazen âlim kişi, kalbinde şüphe olan kimseyi denemek için soru sorar ve böylece kendinde rabbini bilen ile bilmeyen birbirinden ayrılmış olur. Bunun benzeri “Ey iman edenler! İman edin.”Nisâ, 4/136 âyetidir. Mümin olan kimselere iman ettikleri şeye iman etmeleri emredilmektedir.  s.424</p>
<hr />
<p>Soru: Yüce Allah kendi nefsine güç yetirmekle ya da kendi varlığı üzerinde irade sahibi olmakla nitelenebilir mi?</p>
<p>Cevap: Bu imkânsızdır. Bu soru gereksiz bir sorudur. Zira O, zâtıyla vâcibü’l-vücûttur. İrade ise var etmek için ademe taalluk eder. Allah bundan münezzehtir.  s.434</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin Akâidü’l-Vüstâ’sında şöyle demiştir: &#8230;.Hidâyet ve idlâle (dalâlete düşürme) gelince bu ikisinden murad edilen, kulda iman ve küfrü yaratmaktır. Bu, Ehl-i sünnet’in görüşüdür. Mu‘tezile ise kulun kendi fiilinin yaratıcısı olduğu ilkesine dayanarak hidâyet ve idlâlin kulun elinde olduğunu söylemiştir. Bu, Mu‘tezilenin büsbütün hata ettiği konulardan biridir. Şerî deliller şöyle dursun, duyular bile onları yalanlamaktadır. Şayet onların iddia ettiği gibi, kul kendi fiillerinin yaratıcısı olsaydı, hedefledikleri hiçbir isteklerini kaçırmaz ve hiçbir kötülüğü de asla yapmazlardı.  s.446</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-  264. bâbda da şöyle demiştir: “Bil ki bütün âdemoğlunun, cennet ya da cehenneme girinceye kadar, bedenlerinde veya görünmeyen uzuvlarında adım adım ceza, belalar ve elemler görmesi gerekir. Dünyadaki ilk acı, doğumu anında doğan bebeğin [hayata] başlamasıdır. O, rahimden ve onun sıcaklığından ayrılırken acı duyduğunda ve rahimden çıkışı sırasında kendine hava çarpınca ve soğuğun acısını hissettiğinde bağırır bir şekilde çıkar ve ağlar. Bundan hemen sonra ölürse, payına düşen belâyı almış olur; yaşamaya devam ederse, dünya hayatında acı çekmesi gerekir. Zira canlılar otantik olarak buna uyumludur. Berzâha nakledildiğinde ise en aşağısı Münker ve Nekir’in suali olan bir elem gerekir. Diriltildiği zaman kendisi ya da başkasından dolayı korkmasından kaynaklanan elem gerekir. Cennete girdiğinde artık ondan elemin hükmü kalkar ve sonsuza kadar nimetlerle baş başa kalır. Şayet cehenneme girerse, cehennem ehlinden ise sonsuz elemlerin içine girer; değilse şefaat vesilesiyle buradan çıkıncaya kadar elemle baş başa kalır.  s.452</p>
<hr />
<p>-Şeyh Muhyiddin-  Levâkihu’l-Envâr’da şöyle demiştir: “ Hak Teâlâ’nın özelliklerinden biri de O’nun gördüğü şeyin, işitmesinden; işittiğinin ise görmesinden alıkoymamasıdır. Aksine O, bu sıfatlardan birinin idraki diğerinden önce olmamak kaydıyla, bütün işitilenleri ve görülenleri ilmen/bilmek sûretiyle kuşatmıştır. Dolayısıyla hiçbir şey diğerinden alıkoymaz.  s.456</p>
<hr />
<p>Soru: Hak Teâlâ’nın mümkün varlıklara işittirdiği ilk kelâm hangisidir?</p>
<p>Cevap: Buna bir önceki mebhasta değindik; mümkünatın işittiği ilk kelam, “Kün (ol)!” Yâsîn 36/82 kelimesidir. Âlemin tamamı sadece kelâm sıfatından zuhûr etmiştir. Bu ilâhi kelâmın hakikati, Rahmân’ın iradesinin herhangi bir eşyaya yönelmesi ve Rahmân’ın bu istenilen şahsa ruh üflemesidir. İşte bu oluş kelâm olarak, oluşan ise nefs olarak tabir edilmektedir. Bu, bir harfi icâd etmek isteyen kimsenin nefesi gibidir. Çıkan nefes ses olarak isimlendirilir. Allah için bunun nasıl olduğuna akıl erdirilemez.</p>
<p>En doğrusunu Allah bilir. s.458</p>
<hr />
<p>Soru: Lafzî harfler havada şekillenir mi yoksa çıktıktan sonra yok olup gider mi?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 26. bâbda verdiği gibidir. Buna göre çıktığı zaman havada şekil alır. Bu nedenle mütekellimin konuştuğu şekilde kulaklara ulaşır. Havada şekil aldığı zaman, ruhlarına bağlanır ve işleri bitse bile hava bu şekil üzere onları tutmaya devam eder. Onların amel ve tesirleri havada ilk teşekkül ettikleri andadır. Daha sonra diğer topluluklara katılır ve meşgul olduğu şey Rabbinin tesbihi olur.  s.474</p>
<hr />
<p>Soru: Allah’ın zâtı iniş ve çıkışı kabul etmediği hâlde, bize her gece dünya semâsına indiğini haber vermesinin hikmeti nedir?</p>
<p>Cevap: Bundaki hikmet, bizim hükmümüz ve idaremiz altında bulu-nanların seviyesine inme konusunda, tevazûu öğretme kapısını açmaktır. Aynı zamanda istivâ ile mekânın ispatı gerekmediği gibi, üstte olmanın ciheti ispat etmek anlamına gelmediğini bildirmektir.Yine O, bize dünya semâsına indiğini ve “İstek sahibi, hasta ve bağışlanma dileyen kimse yok mu?” gibi dediğini bildirmekle, kullarının O’nun yardımını talep etme, hâlini arz etme ve zikir ve istiğfâr ile niyazda bulunmalarına izin vermiştir. Bu, “İsteyen yok mu?” gibi ifadelerle sanki Allah onlarla konuşuyormuş ve O, onlara, onlar da O’na konuşuyormuş, onlar O’nu, O da onları ilham yöntemiyle dinliyormuş gibidir. Sanki onlar hitap meclisindedirler. En güzel vasıflar Allah’ındır. İşte akıl erbabına göre inmenin anlamı budur.  s.486</p>
<hr />
<p>Senin aklın bir şey üzerinde durduğu zaman, “Bunun ötesinde ne vardır?” der. Ona “Halâ” dediğin zaman; sana “Halânın ötesinde ne var?” der. Bu, sonsuza kadar devam eder ve akıl, kesinlikle Hak Teâlâ’nın vücudu kuşatmasının keyfiyyetini anlamaz. Hatta akıl, Allah’a yemin ederim ki bir mahlûku anlamaktan bile âcizdir; yaratıcıyı nasıl akletsin!  s.486</p>
<hr />
<p>Bazıları şöyle demişlerdir: “İlâhi gazaptan kastedilen, kullara bu dünyada had ve tazir cezalarının uygulanmasıdır. Bunları zihinlere gelen ilk şeyle(beşeri anlamda,M.A) yorumlamak doğru değildir. Çünkü Allah için bunlar muhâldir. O, kullarının fiillerinin yaratıcısıdır, O’nun muradına aykırı olan bir fiil, nasıl meydana gelecek ki O da O’na gazap etsin? Âhiretteki gazaba gelince bu, sadece cehennemlikler için olur. Onlardan başkalarına gazap ise kıyamet günü biter ve Allah bütün muvahhidleri cennete koyar, anla!” s.524</p>
<hr />
<p>Soru: İnsanlar dehri sadece zaman olarak anladıkları hâlde, Hak Teâlâ kendisini nasıl “Dehr”le isimlendirmiştir?</p>
<p>Cevap: Burada Dehr’den kastedilen el-Evvel ve el-Âhir olan ezel ve ebeddir. Şüphesiz bunların her ikisi de Allah’ın sıfatlarındandır. O, kendisini el-Evvel olarak isimlendirmiş ancak bu öncelik (evveliyet), öncesinde yokluk bulunan öncelik gibi değildir. Çünkü Allah için bu, muhâldir. el-Âhir de böyledir. O, sondur ancak bu âhiriyyet, el-Evvel isminin durumunun aynısı söz konusu değildir.  s.546</p>
<hr />
<p>Soru: Özellikle (Hz.Havva&#8217;nın Hz.Adem&#8217;in,M.A) kaburga kemiğinden yaratılmasının hikmeti nedir?</p>
<p>Cevap: Bunun hikmeti, kaburga kemiğindeki meyilden (eğiklik) dolayı çocuğuna ve eşine karşı meyilli olmasıdır. Erkeğin kadına şefkat ve eğilimi, kendisinin bir parçası olduğu için gerçekte kendi nefsinedir. Kadının erkeğe meyli ise ondan yaratılmış olması dolayısıyladır. Yani şefkat ve yakınlık bulunan onun kaburga kemiğinden yaratıldığı içindir. Şeyh şöyle demiştir: “Yüce Allah, Havvâ’nın Âdem’den çıktığı yeri şehvet ile îmâr etti ki böylece, varlıkta bir boşluk olmasın. Hava ile kapladığı zaman, kendi nefsine olan şefkati gibi, ona şefkatle yöneldi. Çünkü onun bir parçasıdır. Havvâ ise kendisinden neşet ettiği vatanına şefkatle yönelmiştir.</p>
<p>Soru: O hâlde Havvâ’nın muhabbeti vatanına, Âdem’in muhabbeti ise kendisinedir?</p>
<p>Cevap:: Evet, bu nedenle ve buna bağlı olarak erkeğin kadına olan muhabbeti kendisinin aynısı olduğu için açıktır. Kadına gelince ise haya olarak tanımlanan kuvvet kendisine verildiği için, gizleme kuvvetinden dolayı erkeğe olan muhabbeti ondan zâhir olmaz. Çünkü vatanı Âdem’in birlik olması gibi onunla bir olmamıştır.” s.562</p>
<hr />
<p>Şeyh 331. bâbda şöyle demiştir: “Bil ki müminlerin âhirette rablerini görmesi, herkesin inandığının semeresini görmesi için, dünyada üzerinde bulundukları itikadlarına tâbidir. Dolayısıyla görmeleri, Allah Teâlâ’yı bilmeleri ve taklit ettikleri âlimlerden anladıkları ölçüsünde olacaktır. Ayrıca nimet ve lezzet açısından birbirinden üstün oldukları gibi, bir kısmının rabbine bakmadaki payı aklî lezzet, bir kısmınınki nefsî lezzet, bir kısmınınki hissî lezzet, bir kısmınınki hayalî lezzet, bir kısmınınki keyif verici lezzet ve bir kısmınınki için ise nitelikten bahsedilemeyen bir lezzettir. Bir kısmı da Allah’ı bilmede tâbi olduğu âlimin kendisine verdiği bilgi ya da sahip olduğu bilgi ölçüsünde ya da aklının hayal ettiği kadar mukallittir. Bir kısmı ise mukallit değildir. İşte her biri bu şekilde olur.  s.586</p>
<hr />
<p>Mûsâ (as) “Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım.”348 demiş; O da “Beni asla göremezsin.”349 buyurmuştur. “Beni asla göremezsin.” ifadesindeki sebebin inceliği, hemze ile [ben anlamıyla] “bakayım” şeklinde olmasıdır. Şayet Nûn ile [çoğul anlamla] “Bakalım” ya da Tâ ile [hitap anlamıyla] “Bakasınız” olsaydı cevabı, “Beni asla göremezsin.” şeklinde olmayabilirdi. Soru “bana kendini göster.” ifadesinde mücmel olduğu gibi, cevap da “Beni asla göremezsin.” ifadesinde mücmeldir. Bunun izahı, rü’yet denildiğinde ilk akla gelenin gözle görme olmasıdır. Yani “Gözünle beni göremezsin. Çünkü görmekten maksat, görülen hakkında bilginin hâsıl olmasıdır. Oysa sen her gördüğünde, bir önceki görmenden farklı görmeye devam etmektesin. Dolayısıyla O’nu görmenden dolayı sende asla bir ilim hâsıl olmamıştır. Böylece ‘Beni asla göremezsin.’ ifadesi doğru olmaktadır.  s.592</p>
<hr />
<p>Soru: Ölüm ile uyku arasında ne fark vardır?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 317. bâbda dediği gibi, ölüm ruhun tam olarak cismi yönetmeyi bırakması ve güneşin batmasıyla gecenin girmesi gibi, bununla bütün yeteneklerin yok olmasıdır. Uyku ise cismi tamamen bırakma değil; uyuyanın hayatta olması kaydıyla, yeteneklerle hissî idrakler arasında gidip gelen buhar perdeleridir. Bunun (uyku) durumu, kendisiyle yeryüzündeki özel yeri arasına bulut giren güneş gibidir. Oysa her ne kadar güneşle yer arasında biriken bulutlardan dolayı güneşi idrak gerçekleşmiyorsa da ışık, hayat gibi mevcuttur.  s.616</p>
<hr />
<p>Soru: İnsanların arasında meşhur olduğu gibi, İblis cinlerin atası mıdır?</p>
<p>Cevap: İblis, cinlerin atası değildir; ondan önce de cinler vardı ancak ilk isyan eden o oldu.</p>
<p>Soru: İblis’in mertebesi nedir?</p>
<p>Cevap: Onun mertebesi, insanlara kendilerini helâk edecek ya da farkına varmadan Allah katındaki makamlarını düşürecek şeyleri fısıldamasıdır. Ancak Yüce Allah “Gerçek şu ki şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur. Şeytanın hâkimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerindedir.” Nahl, 16/99-100. şeklinde haber vermiştir. Yani Allah’tan ve O’nun takdirinden gaflet ederek saptırma işini ona izâfe ediyorlar. Ondan sakındırıldığı hâlde onun vesvesesini alan ve onunla amel etmeyen kimse, onun hilelerinden ve gizli desiselerinden kurtulur. ..s.644</p>
<hr />
<p>Soru: İblis’in Âdem’e düşmanlığı mı daha şiddetlidir, onun çocuklarına olan düşmanlığı mı?</p>
<p>Cevap: Şeyh’in 325. bâbda söylediği gibi, onun âdemoğullarına olan düşmanlığı, Âdem’e olan düşmanlığından daha şiddetlidir. Bu, âdemoğullarının sudan olmaları ve suyun da ateşe zıt olması nedeniyledir. Âdem’e gelince o, toprakta bulunan kuruluk ile kendisiyle İblis’i bir araya getirmiştir. Dolayısıyla ateşle toprağı bir araya getirmiştir. Bu nedenle Allah adına yemin ederek onlara nasihat ettiğini söylediği zaman, onu tasdik etmiştir. Ancak evlatları, varlıkları İblis’e zıt olduğu için onu tasdik etmemişlerdir. Bu nedenle evlatlarına olan düşmanlığı, babalarına olan düşmanlığından daha şiddetlidir. Şöyle demiştir: “Bu düşmanın bizim gözlerimizle algılamamıza perdelenmiş olması nedeniyle Yüce Allah, merhameti gereği kalbimize dinî yöntemle birtakım alâmetler yerleştirmiştir ve bunlar bizim için zâhiri göz yerine geçerek bunların sayesinde, onu tanırız. Bu, onun ilka ettikleriyle amel etmememiz içindir. Aynı şekilde Yüce Allah, gaybdan gayba ona mukabil kıldığı bir melekle de bize yardım etmiştir.”  s.646</p>
<hr />
<p>317. bâbda şöyle demiştir: Allah’ın yaratma perdesinin gerisindeki gerçek fail olduğunun hakikatini öğrenmek isteyen kimse, gölge oyununa ve sûretlerine baksın. Kendileriyle bu sûretleri oynatan arasına konulmuş perdenin örtüsünden uzaktaki çocuklara göre bu sûretlerde ve perdede konuşan kimdir? Âlemin bütün sûretlerinde durum böyledir. İnsanların çoğu ise varsaydığımız çocuklar gibidir ve kendilerine nereden geldiğini bilirler. Bu meclisteki çocuklar sevinmekte ve neşelenmektedir ve onlar, gâfildirler. Bunu, oyun ve oyuncak edinirler. Allah’ı bilen âlimler ise ibret alırlar ve bilirler ki Allah, bunu sadece bir misal olarak ortaya koymuştur ki böylece kulları bu âlemin Allah ile durumunun tıpkı bu sûretlerin onların hareket ettiricisi ile olan durumu gibi olduğunu ve bu perdenin de hiç kimseye açılması mümkün olmadığı kader sırrının perdesi olduğunu bilsinler.” Bunu uzun uzun anlatmıştır.  s.668</p>
<hr />
<p>Yüce Allah “Allah’ın dilemesi olmaksızın bir şey için ‘Bunu yarın yapacağım’ deme! Unuttuğun zaman Rabb’ini an ve ‘Umarım Rabb’im bu konuda doğruya en yakın olana iletir.’ de!”Kehf, 16/23-24. buyurmaktadır. Böylece kulun kendisine gazap etmesini defetmek için Allah’ın dilemesini teşri kılmıştır.  s.674</p>
<hr />
<p>Yüce Allah “Bir şeyi dilediğimizde ona sadece ‘Ol!’ deriz; o da oluverir.” Nahl, 16/9 buyurmuştur. Kul, emre imtisal ve nehiyden kaçınma hususunda muhalefet etmedi, ancak emir ve yasaklama yaratılan vasıtaların diliyle geldiğinde kul muhalefet etmiştir. Bu peygamber veya onun vekilinin, insanlara “Namaz kılınız” ya da “Oruç tutunuz” demesi gibidir. Kendisine emredilen kul, bazen bunu yapar bazen de yapmayabilir. Ancak Yüce Allah, doğrudan kuluna “Namaz kılan ol! Ya da oruç tutan ol!” derse bu, kesinlikle gerçekleşir. Allah’ın, peygamberinin diliyle söylediği “Namaz kılınız, sabrediniz, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, cihada hazırlıklı olun, cihad için hazırlıklı ve uyanık olun.”İlgili âyet için bkz. Âl-i İmrân, 3/200. âyetini düşün!   s.676</p>
<hr />
<p>Şeyh Ebu’l-Hasan eş-Şâzelî (ra) “Sana ne iyilik gelirse (yani isnad ve îcâd açısından) Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse bu da (yani îcâd açısından değil, isnâd açısından) kendindendir”405 âyeti bağlamında şöyle derdi: “Ey kardeş! Hz. İbrâhim’in (as) ‘Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.’406 şeklindeki sözünü düşün. Nasıl da ‘Beni hasta ettiği zaman’ dememiş de nefse hoş gelmediği hâlde hastalığı kendisine izâfe etmiş; nefse hoş gelen şifayı da Allah’a izâfe etmiştir. Yine Hz. Eyyûb’un (as) ‘ Eyyûb’u da hatırla. Hani o Rabbine ‘Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin’ diye niyaz etmişti.’407 şeklindeki sözünü de değerlendir! ‘Beni derde uğrattın, o hâlde bana merhamet et!’ dememiş, aksine hitap ederken edebini muhafaza etmiştir. Yine Hızır’ın (as) ‘Onu yaralamak istedim’ demek sûretiyle, hoş olmayan yaralama (ayb) fiilini kendisine izâfe etmesini de değerlendir. Nasıl da ‘Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi’408 âyetinde nefse hoş gelen durumu Allah’a izâfe ettiğine bak!”  s.686</p>
<p>405 Nisâ, 4/79. 406 Şuarâ, 26/80. 407 Enbiyâ, 21/83. 408 Kehf, 18/82.</p>
<hr />
<p>Şöyle dedim: İblis’in “Rabbim, nasıl olur da Âdem’e secde etmememi takdir edersin sonra da beni bundan dolayı hesaba çekersin? dediği bize ulaştı. Yüce Allah da “Secdeden kaçındıktan sonra mı benim bunu takdir ettiğimi öğrendin, önce mi?” demiştir. O, “daha sonra” deyince Hak Teâlâ ona “İşte bundan dolayı seni hesaba çekiyorum.” demiştir. İşte bu şekilde kaderin sırrının hükmü, kuş için kurulan tuzağın hükmüdür. Oysa bu, toprağa gömülü bir helezondur. Kulun tercih etmesinin hükmü de yeryüzünde açıkta bulunan bir tanenin hükmüdür. Kuş onu görür ancak tuzağı görmez ve ona göre davranmaz, sadece taneyi görür ve onu almaya koyulur. İşte helâki burdadır. Şayet tuzağı bilseydi kesinlikle taneyi almaya koyulmazdı. İşte âdemoğlu da bu şekilde, sadece tuzağı görmekten ve hesaba çekileceğinden gâfil olduğu zaman günaha düşer. Gerçekleştiği zaman da pişman olur ve istiğfâr eder; Allah tövbe edenleri sever.  s.702</p>
<hr />
<p>Efendim Ali el- Havvâs’ın şöyle dediğini işittim: Sende daha önce hiçbir eğilim olmadığı hâlde İblis’in seni günaha düşürdüğünü delil ge-tirmekten sakın! Yüce Allah, İblis’in dünyadayken saptırdıklarına cehen-nemde hitap ettiğini haber vermektedir. Burası yalanlayanların tasdik ettikleri ve bu hutbede günahkârların cehâletinin ortaya çıktığı yerdir.Sonunda şöyle der: “Beni kınamayınız, kendinizi kınayınız.422 Ben sadece nefsinizin Allah’ın yasakladığı şeye meylettiğini gördükten sonra vesvesemle sizi ayarttım. Siz meyletmeden önce üzerinizde herhangi bir otoritem yoktu. Dolayısıyla vesvese vermemden önceki meylinizden dolayı kendinizi kınayınız, beni kınamayınız. Nefsiniz, terazinin kefeleri arasında bulunan dilciği gibidir. Ben sürekli sizin yöneliminizi takip eder ve terazinin dilciği çenede kalıp çıkmadığı müddetçe, siz de benden korunmuş olursunuz. Ancak terazinin dilciği kötü bir günah tarafına doğru çıktığı zaman, iradeniz gerçekleşmesini sağlar, ben de size tâbi olurum.” Burada İblis’e itaat eden kulların delili, İblis’in karşı delili ve onların da bu konumda onu tasdik etmesiyle çöker ve İblis’in tek başına onları günaha düşürmediği, nefislerinin bunu gerçekleştirdiği onlar için açığa kavuşur. Onlar da İblis’in kendilerine karşı delil getirmesi gibi, ilâhî hükümlere bakarak, kendilerine karşı İblis için nazarla delil getirmeye başlarlar. Bunun çoğu söylenmez.  s.702</p>
<hr />
<p>Ey kardeş! Bil ki dünya durdukça akıl sahibi bir insandan yükümlülüklerin düşmesi imkânsızdır. Şayet böyle olmazsa perdesi açılan herkesten yükümlülükler de düşer. Zira bu durumda o, Allah’tan başka fâilin olmadığını görür. Oysa Ehl-i sünnet ve’l-cemâatten hiç kimse böyle bir şey söylememiştir.  s.708</p>
<hr />
<p>Mu‘tezile, “Emek vererek rızık elde eden, kendisinin râzıkıdır (rızık vereni), emek vermeden elde edenin râzıkı ise Allah’tır” demiş ve “Niceleri vardır ki ne doyuranı ne de barındıranı vardır.”432 hadisini delil getirmiştir. Oysa burada onlara delil olabilecek bir durum söz konusu değildir. Zira burada rızkın mutlak olarak menedilmesi değil, rızkın kolay olmadığı kastedilmektedir. Bu, “Ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmet et, sana hizmet edeni de hizmetçi al” kabilindendir.</p>
<p>Ehl-i sünnet “Kulun rızkı, gasb ve hırsızlık gibi yöntemlerle haram olarak elde edilse bile beslenme ve diğer hususlarda istifade ettiği şeydir.” demiştir. Buna karşılık Mu‘tezile, rızkı mülkiyet olarak yorumlayarak “ Haram rızık değildir” demiştir. Bu yorumu geçerli sayacak bir durumun söz konusu olmadığı şeklinde cevap verilir. Zira nice canlılar vardır ki hiçbir mülkiyetleri söz konusu değildir ve Allah onların râzıkıdır&#8230; s.724</p>
<hr />
<p>Yüce Allah, üstlendiğini bize haber verdiği bir şeyi asla terk etmez. “Kendime zulmü haram kıldım” hadisinde olduğu gibi, kendi nefsine bazı şeyleri vâcip, bazı şeyleri de haram kılması, sadece kulların Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmalarını sağlamak için onların akıllarının seviyesine inmek ve onlarla yakınlık kurmak kabilindendir. Aksi hâlde, Allah’ın kullarına verdiği bütün nimetler, O’nun lütuf ve rahmetidir, kullara karşı vâcip anlamı da taşımaz.  s.724</p>
<hr />
<p>Çalışıp kazanmanın tevekkülü ortadan kaldırmadığı gibi “Çabalamak tevekkülden daha faziletlidir.” şeklindeki hükmün, bunun aksine yorumlanması gereksizdir. Zira Yüce Allah, rızkı iki şekilde vermektedir: Birincisi, hiçbir çaba sarfetmeden nâil olacağın, Allah’ın ilminde yer alan rızıktır. Bunun için “Çabalamak daha faziletlidir.” denilmez. [İkincisi ise] Allah’ın ilminde çaba sarfetme olmaksızın nâil olamayacağın kaydedilen rızıktır. Bunun için de “Çabalamayı terk etmek daha faziletlidir.” denilmez. Kuşkusuz rızık, sahibinin talebi etrafında dolaşmaktadır; rızıklanan ise rızkını talep etmek için çabalamaktadır. Birinin durmasıyla diğeri harekete geçer. Ancak bu durum keşfe muhtaçtır. .. s.728</p>
<hr />
<p>Bütün mûcizeler, peygamberin peygamber olmasından dolayı, ümmetindeki müminlere kolaylık, kâfirlere de hüccet olması için peygamberin elinde gerçekleşir. Resûlullah’ın İsrâ kıssasını görmez misin? Bu gecenin sabahında insanların karşısına çıkıp ashabına gecede kendisine olup bitenleri ve Rabbi ile arasında meydana gelenleri anlattığında, insanların bir kısmı, zâhirde bir etkisini görmedikleri ve aksine ilâve bir yükümlülük getirdiği için nasıl da inkâr etmiştir!</p>
<p>Mûsâ’ya (as) bak! Rabbinin huzurundan döndüğü zaman Allah, yüzüne iddiasında doğru olduğu kendisiyle anlaşılan bir nûr giydirdi. Bu nûrun şiddetinden onu gören herkes kör olurdu. Kendisini gören, yüzünü üzerinde olan elbisesine sürer ve Allah, ona görme yetisini tekrar geri verirdi. Bu nedenle görenlere onu gördüklerinde eziyet vermemesi için yüzünü örterdi (burka giyerdi).  s.734</p>
<hr />
<p>Ebû Tâhir el-Kazvînî’nin (rh.a) Sirâcü’l-Ukûl kitabında, şu şekilde kaydedildiğini gördüm: “Bil ki peygamberlerin nübüvvetinin sübutu konusunda en güçlü kesin delili, Allah’ın, peygamberlik iddiasında bulunan zâtın elinde, onun iddiasını destekleyecek şekilde hârikulâde (alışılagelmiş olanı yıkan) olarak yarattığı fiil olan mûcizelerdir. Bu fiil, Allah’ın onun iddiasını tasdik ederek “Sen, benim peygamberimsin.” demesi makamındadır. Bunun örneği şudur: Bir insanın, kendisine itaat edilen kralın huzurunda bir insan topluluğuna “Ey burada bulunanlar topluluğu; Ben, bu kralın elçisiyim. Bu sözümün doğruluğunun alâmeti, kralın yerinden kalkması ve başındaki tacı çıkarmasıdır.” demesi ve kralın da bu müddeinin iddiasının hemen ardından kalkarak tacı çıkarmasıdır. Bu fiil, onun “Evet, doğru söylüyorsun, sen benim elçimsin.” demesi makamında değil midir?  s.742</p>
<hr />
<p>Soru: Hz. Mûsâ’nın asâsının onların yaptıklarını yutmasından maksat nedir?</p>
<p>Cevap: Bundan kastedilen Şeyh’in el- Fütûhât’ın 16. ve 40. bâblarda dediği gibi, Hz. Mûsâ’nın delili baskın geldiği zaman, insanlar yılanların ip olduğunu, asânın ise yılan olmadığını zannederlerken durumun sihirbazlar tarafından anlaşılmasıdır. Zira ipler ve asâ yok olmuştu ve yok olduğu takdirde Hz. Mûsâ’nın asâsı kendilerine karmaşık gelmişti. Dolayısıyla Hz. Mûsâ’nın asâsı konusunda kendilerinde meydana gelen şüphe de böyleydi. Bunun izahı şudur: Mûsâ’nın asâsı, sadece sihirbazların iplik ve asâlarının sûretlerini yutmuştu. Böylece bunlar,insanlara yuttuklarının daha önce olduğu gibi iplik ve asâ olarak göründüler. Bu, hasmın hak ile hasmının hüccetini iptal etmesi ve bunun bâtıl oluşunun ortaya çıkması gibidir. Şayet yutmaktan maksat, bazı müfessirlerin sandığı gibi iplik ve asâların yok olması olsaydı sihirbazlar, Hz. Mûsâ’nın asâsı hakkında şüpheye düşerdi, durum kendilerine karışık gelirdi ve iman etmezlerdi. Buna dikkat et, ey kardeş! Yüce Allah “Onların uydurduklarını yuttu.”446 buyurmaktadır. Onlar, gerçekte sihirleriyle asâ ve iplikleri dönüştürmediler. Sadece bakanların gözlerinde asâ ve ipliklerden yılan sûretleri uydurdular. Bazılarının sandıklarına göre bunun anlamı, Mûsâ’nın getirdiğinin de sihirbazların getirdikleri gibi olduğu, ancak onun sihrinin onların sihrinden daha kuvvetli olduğu şeklindedir.  s.748</p>
<hr />
<p>Soru: Nübüvvet kesbî midir, vehbî midir?</p>
<p>Cevap: Bazı ahmakların zannettiği gibi peygamberlik, ibadet ve riyazetle ulaşabilecek, kesbî bir mertebe değildir.</p>
<p>Yüce Allah, “Peygamberleri, onlara ‘Biz de sadece sizin gibi insanlarız. Ancak Allah kullarından dilediklerine lütufta bulunur.’ İbrâhîm, 14/11 demişlerdir.” şeklinde peygamberlerden bahsetmektedir ve O, peygamberlerin “Rabbimi tenzih ederim, ben peygamber bir beşerden başkası değilim.”İsrâ, 17/93. demelerini emretmiştir. Mu‘tezile ve onlara tâbi olanların, nübüvvetin aklen lütuf cihetiyle vâcip olduğuna dair iddialarının aksine, daha önce geçtiği gibi nübüvvet, salt Allah’ın lütfudur. Hak olan onun aklen câiz, tevâtüren ve naklen ise vâcip olduğu, müşâhede ile de neticelendiği şeklindedir.  s.770</p>
<hr />
<p>Şeyh Muhyiddin 298. bâbda şöyle demiştir: &#8230;. “İnsanları helâk eden, onlara sadece acıyı ve çirkinliği veren garezlerinin baskınlığıdır. Şayet garezlerini, yaratıcılarının kendileri için istediği ve seçtiği yerlere sarfederlerse rahatlarlar.  s.776</p>
<hr />
<p>Soru: “Nûr üstüne nûrdur. Allah dilediklerini nûruna erdirir.”470 âyetinde kastedilen şeriat nuruyla beraber akıl nûru mudur, başka bir şey midir?</p>
<p>Cevap: Şeyh Muhyiddin’in dediği gibi bu iki nûrdan kastedilen, şeriat nûruyla birlikte tevfîk nuru ve hidâyet nûrudur. Şayet bu iki nûr bir araya gelmezse mükellefin hâli kemâle ermez. Zira bir tek nûr, tek başına ışık vermez. Şu var ki şeriat nûrunun, peygamberlerin (sav) gönderildiği anda güneşin nûru gibi zuhûr ettiğinden şüphe yoktur. Ancak yarasanın gündüzün ışığında hiçbir şey görmemesi gibi amâ da bunu görmez. Bu nedenle Allah’ın basiretini körleştirdiği kimse, bu nûru göremediği için iman etmez. Şayet basiret nûru mevcut, ancak şeriat nûru zuhûr etmemişse basiret nûrunun sahibi, nereye gideceğini ve nasıl gideceğini bilmez. Zira bu, meçhul bir yoldur ve onda ne olduğu ve nerede sonlanacağı bilinmez.</p>
<p>Böylece bu yolda yürüyen kimsenin, şayet ışığını hevalardan korumazsa fırtınalı rüzgârlar geleceği ve onu söndürerek ışığını götüreceği bilinmiş oldu. Fırtınalıdan (şiddetli) kastımız, onun tevhid nûru ve imanında etkili olan her şeydir. Şayet hafif bir rüzgâr eserse dili ve ışığı (kandil) eğilir. Yani ışık yolunu kaybettirir. Bu rüzgâr, şeriatın fürûunda hevalara tâbi olmak gibidir. Bunlar, insanın tekfir edilemeyeceği, imanına ve tevhid inancına zarar vermeyen günahlardır.  s.776</p>
<hr />
<p>cilt:2 <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt2-notlarim/">https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt2-notlarim/</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="page" data-page-number="199" data-loaded="true">
<div></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/">Abdülvehhâb eş-Şa’rânî’ – El-Yevâkît Ve’l-Cevâhir cilt:1  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdulvehhab-es-sarani-el-yevakit-vel-cevahir-cilt1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yavuz Köktaş &#8211; Modern Dünyada Müslümanca Düşünmek 1 -Alıntılar-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-koktas-modern-dunyada-muslumanca-dusunmek-1-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-koktas-modern-dunyada-muslumanca-dusunmek-1-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Nov 2020 12:54:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın va‘di]]></category>
		<category><![CDATA[bilginin islamişleştirilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[cennete gitmenin şartı]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[Gayb]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[hayr ve er]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet Alametleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[zeka ile akıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24720</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlginç bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Zikredilen hadisten -Kulum beni nasıl biliyor ve tasavvur ediyorsa, ben öyleyimdir (ene inde zanni abdî bî)” (Buharî,Tevhid 15; 35; Müslim, Zikr 2) anlaşılan manaya göre Allah hakkındaki her türlü tasavvur meşru hale gelmektedir. Önemli olan sıfatların nasıl anlaşılacağı değil, Allah’ın emirlerine sadakat gösterilip gösterilemeyeceğidir. Bırakın, isim ve sıfatları dileyen dilediği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-koktas-modern-dunyada-muslumanca-dusunmek-1-alintilar/">Yavuz Köktaş – Modern Dünyada Müslümanca Düşünmek 1 -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24721 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/274523_b3344_1553429912-204x300.jpg" alt="" width="204" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/274523_b3344_1553429912-204x300.jpg 204w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/274523_b3344_1553429912.jpg 600w" sizes="(max-width: 204px) 100vw, 204px" /></p>
<p>İlginç bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Zikredilen hadisten -Kulum beni nasıl biliyor ve tasavvur ediyorsa, ben öyleyimdir (ene inde zanni abdî bî)” (Buharî,Tevhid 15; 35; Müslim, Zikr 2) anlaşılan manaya göre Allah hakkındaki her türlü tasavvur meşru hale gelmektedir. Önemli olan sıfatların nasıl anlaşılacağı değil, Allah’ın emirlerine sadakat gösterilip gösterilemeyeceğidir. Bırakın, isim ve sıfatları dileyen dilediği gibi anlasın! Bir kimse ahlakî bir hayat sürüyor ise Allah’ı Müşebbihe veya Mücessime gibi tasavvur etmesinin fazla bir anlamı yoktur!</p>
<p>Görüldüğü gibi günümüzde herşey ahlaka bağlanır olmuştur. Basit bir örnek vereyim. Sağ elle yemek meselesi gündeme gelince şöyle denilebilmektedir: Önemli olan sağ elle yemek değildir, önemli olan yalan söylememek, iftira atmamak, aldatmamaktır, bilim üretmektir, kalkınmaktır vs. Oysa bu kıyasa gerek yoktur. Sağ elle yemenin dindeki yeri bellidir ve bir değeri de vardır. Ama sağ elle yemek yemenin sünnet olduğuna vurgu yapmak, yalan söylemeye, aldatmaya, tembelleşmeye, bilim üretmemeye bir davetiye değildir ki! Neden meseleler karıştırılmaktadır? Mü’min hem sağ elle yemeye çalışır hem de yalan söylemez, hak yemez, aldatmaz, ülke yararına katkıda bulunur. Aynı şekilde sahih ve bid’atlerden arınmış bir Allah tasavvuruna sahip olmak ahlaklı yaşamaya engel değildir ki! Hem müşebbihe ve mücessime gibi bir bid’at itikada sahip olmayalım hem de ahlaklı olalım, Rabb’imizi kalbimizde hissederek, içten samimi ona<br />
boyun eğelim. Ehl-i Sünnet tasavvufunun yaptığı da bundan başka bir şey değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Allah niçin insanları eşit yaratmadı,seklinde bir soru sorulabilir.Bu soruya cevap vermeden önce soru hakkında biraz düşünmekte fayda var: Neden insanlar eşit yaratılsın ki? Eşitlik çoğu durumda güzel olmakla beraber, kimi durumlarda çeşitlilik çok daha iyi bir şeydir. Allah’ın insanları eşit yaratması gerektiğini iddia etmek için herkesin eşit olduğu bir evrenin, yaşadığımız evrenden daha iyi olduğunu iddia etmemiz lazım. Ancak herkesin eşit olduğu bir evreni hayal ettiğimiz zaman bunun böyle olmadığını kolayca fark ederiz. Eşit olmak için hepimizin aynı fiziksel özelliklere sahip olması gerekir, öyle ki hepimizin yüzü, elleri, boyu kilosu aynı olurdu. Tek renk göz, tek renk saç olurdu. Hatta kadın erkek ayrımı da olmaz, hepimiz tek cins olurduk. Dolayısı ile aşk ve cinsellik olmayan bir evrende yaşardık. Yaşadığımız yerin diğer insanlarla aynı olması için, tüm dünyanın her metre karesinin aynı olması gerekirdi, denizler, dağlar ormanlar olamazdı. Her neslin eşit olması için bilimde, teknolojide, sanatta ilerleme de olmazdı bu evrende. Peki farklı mesleklere izin verirsek eşitliği bozmaz mıyız? Madem eşitlik çeşitlilikten iyi bir şey, “o zaman meslekler de aynı olsun” dememiz gerekirdi. Düşünsenize böyle tek düze, monoton, sanat ve bilimde ilerleme olmayan bir yaşam bizim yaşadığımız evrenden daha güzel olabilir mi? Çoğu insan bu yaşadığımız evreni böyle bir evrene tercih edecektir.</p>
<p>Bazıları sınavın adil olması için eşit yaratılmamız gerektiğini iddia edebilir. Ancak yaşadığımız her şeyi bilen, tüm ihtimalleri hesaplayabilen, sonsuz güç ve adalete sahip bir varlık olan Allah için bu iddianın geçerli olmayacağı açıktır. Allah, insan gibi sınırlı bir varlık olmadığından, her insanın kendi içinde bulunduğu şartlarda yaptıklarından hak ettiklerini kolayca belirleyebilir. Nitekim eşitlik adil bir sınavın şartı değildir, asıl önemlisi kişinin doğru değerlendirilmesidir. Doğru değerlendirmek için ise bazen kişiye özel testler hazırlamak gerekir. Okul hayatımızda bütün sınıfa aynı sınav yapılır, ancak çoğumuz çalıştığımız konulardan soru gelmediğini, bazen çalışmamıza rağmen sorunun yapısından dolayı cevap veremediğimizi hatırlarız. Bu sınavlar eşit olsa bile, bilgimizi % 100 doğru ölçmekten uzaktır. Nitekim kişiye özel sınav yapmak, kişiyi test etmekte genel bir sınavdan elbette ki daha başarılı olur; fakat sınırlı vakte ve kapasiteye sahip insanların bu tür sınavlar uygulaması birçok zaman mümkün olmaz. Siz genel bir sınava mı girmek istersiniz, yoksa sizi tanıyan birinin, size uygun geliştirdiği sınava mı girmek istersiniz?</p>
<p>Allah herkesi kendi şartları içinde ne yaptığına göre, tüm detayları göz önünde bulundurarak yargılayacaktır:</p>
<p>Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. Hardal tanesi kadar bir ağırlığı bile hesaba katacağız. Biz, hesapçı olarak yeteriz. (21-Enbiya-47)</p>
<p>Yüce Rabbimiz, kimseyi, gücünün yetmeyeceklerinden sorumlu tutmayacağına da dikkat çekmiştir:</p>
<p>Allah hiç bir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez. (Bakara 286)(dinicevaplar.com..)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Allah’a hiçbir şey vacip değildir. Allah, kulları için “en iyiyi yaratmak” zorunda değildir. Bu tartışmanın kaynağı Mutezile’nin “kullar için ‘aslah’ olana riâyet etmesi Yüce Allah’a vaciptir” sözüdür. Mutezilenin bu konudaki dayanağı tamamen akıl olup yaratanı yaratılana (gaybı şahide) mukayese etmek ve O’nun hikmetini onların hikmetine teşbih etmektir. Gazali, buna mantık ölçüleri içerisinde şöyle cevap verir:</p>
<p>Eğer “aslah”a riâyet Allah’a vacip olsaydı, bunu yapardı.</p>
<p>Yapmadığı bilinmektedir.</p>
<p>O halde “aslah”a riâyet, Allah’a vacip değildir.</p>
<p>Vacip olsaydı mutlaka yapardı, zira Allah vacibi terk etmez.</p>
<p>Eğer Allah “aslah’ı yapsaydı, kullarını cennette yaratır, orada bırakırdı. Zira kullar için en iyi olanı budur.</p>
<p>Böyle yapmadığı bilinmektedir.</p>
<p>O halde, Allah “aslah”i yapmış” değildir.</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki, Allah’a hiçbir şey vacip değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Mutezile&#8217;ye göre&#8230;Allah’ın va‘d ve vaidinde durmaması, verdiği haberin vâkıaya uygun olmaması söz konusu değildir. Bu sebeple dünyada iyilik yapanları mükâfatlandırması, günah işleyenleri de cezalandırması zorunludur. Allah’ın emirlerine uyup işlediği büyük günahlardan tevbe etmiş olarak ölenler âhirette mükâfatı hak eder, büyük günahlardan tevbe etmeden ölenler ise cehennemde ebedî olarak kalır. Ancak bunların azabı kâfirlerinkinden daha hafiftir. Mutezile ameli imandan bir cüz sayarak amelde eksiği olanı ebedî cehennemlik saymıştır. Burada iki durum söz konusudur:</p>
<p>a) Mütezile’ye göre itaat edene sevap vermek, isyan edene de azap etmek Allah’ın üzerine vaciptir. Halbuki Ehl-i Sünnet Allah’a hiçbir şeyin vacip olamayacağını savunmaktadırlar. Gazzalî vacibi şöyle tanımlamaktadır: “Vacip yerine getirmeyip terkedene, ya şimdi, ya da daha sonra zararı dokunan şeydir. Aksi ise muhal olur. Halbuki Allah hakkında zarar muhaldir.” Yüce Allah bir şeyi yapmaya veya terk etmeye zorlanmaktan, yerilmekten (zemmedilmekten) veya yarar sağlamaktan münezzehtir. Bu duruma göre O’na bir şeyi vacip kılmak ilahî iradeyi sınırlandırmak olur. Bundan dolayı Ehl-i sünnet alimleri herhangi bir şeyi Allah’a vacip kılmaktan şiddetle kaçınmışlardır.</p>
<p>b) Mutezile itaatkârın alacağı sevabı, isyankârın da alacağı cezayı “hak ediş” olarak görür. Buna karşılık Ehl-i Sünnet, bunu bir “hak ediş” olarak değil, Allah’ın bir fazlı ve lütfu olarak görmektedirler. Eş’arî kelamcılarından Taftazanî, kul tarafindan bir hak ediş olmadan, Allah’ın da kendisine vacip kılmadan ceza vermesinin adalet olduğunu, itaatkârlara da sevap vermesinin fazl ve keremi olduğunu belirttikten sonra, selefin farz ve nafileleri işlemenin sevap vermek için, farzları terk edip haramları işlemenin de cezalandırmak için ancak bir sebep teşkil ettikleri üzerinde birleştiklerini kaydetmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Allah hayrı da şerri de yaratmıştır. Hayra rızası vardır; şerre rızası yoktur. Şerrin yaratma açısından O’na nispet edilmesi zorunludur. Allah, şerri yaratmasaydı, onu başka bir varlık yaratmış olacaktı. Bu da şirke yol açar. Mecusiler iyilik ve kötülük tanrısına tapmaktadır. Yunanlıların daha politeist inançları vardır. Bunlar tevhidi zedeler.</p>
<p>Allah mutlak iyidir. Allah’ın şerri yaratması Allah açısından bir nakısa veya kötülük değildir. Allah’ın şerri yaratmasının çeşitli hikmetleri vardır. Ehl-i Sünnet’e göre, Allah’ın şerri irade edip yaratması kötü ve çirkin değildir. Fakat kulun şerr işlemesi, şerri kazanması, şerri tercih etmesi ve şerrle nitelenmesi kötüdür ve çirkindir. Meselâ usta bir ressam, sanatının bütün inceliklerine riayet ederek, çirkin bir adam resmi yapsa, o zatı takdir etmek ve sanatına duyulan hayranlığı belirtmek için “ne güzel resim yapmış” denilir. Bu durumda resmi yapılan adamın çirkin olması, resmin de çirkin olmasını gerektirmemektedir. Yüce Allah mutlak anlamda hikmetli ve düzenli iş yapan yegâne varlıktır. Onun şerri yaratmasında birtakım gizli ve açık hikmetler vardır.</p>
<p>Aslında şerre vesile olan şeye şerr vasfını kazandıran insandır. O halde eşyada zat itibariyle değil, sıfat itibariyle şerı&#8217; vardır ki, bu da şerrin izafi olduğunu gösterir. Mesela &#8216;ateş’ Allah tarafindan yaratılmıştır. Ateşin kendisi şer değil. Ateşi birini yakmak için kullanan, ateşe şerr vasfını kazandırmıştır. Halbuki ateş normal bir insanın elinde ısınmak için, yemek pişirmek için kullanılır. Yani bizatihi şerr değil şerre vesile olabiliyor. Ateşin bir arabayı yaktığıni gördüğümüzde, “ateş arabayı yaktı.Bundan dolayı ateş kullanmayalim&#8221;diyemeyiz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sevgi iki türlüdür: Fıtrî olan sevgi ve mükteseb sevgi. Allah ve Resulunun dışındaki tüm sevgiler fıtrîdir. Allah, insan doğasına bu sevgileri yerleştirmiştir. Allah ve Resulunun sevgisi ise başlangıçta bir tercih meselesidir. Yani önce iman gelir ve iman bir tercihtir. İman bir kere tercih edildikten sonra Allah ve Resulu herşeyden fazla sevilmek durumundadır. Bu, inancımızın da gereğidir. Pratikte diğer sevgilerin ağır basması ayrı bir konudur ve bu bizim zaaflarımızın eseridir. İnancımıza göre hayatımızı şekillendirmediğimizn göstergesidir. Ama ne olursa olsun inanç olarak Allah ve Resulunu herşeyden fazla sevdiğimizi ikrar etmeliyiz. İşte dünya sevgisi de böyledir. Bir göğüste hem Allah hem de dünya sevgisi eşit olarak bulunamaz. Bulunursa kalbin ayarlarında problem var demektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Denilmektedir ki, Hz. Peygamber gaybı bilmez. Hz. Peygamber gaybı bilseydi, kendine zarar veya hayrı dokunurdu. Mesela savaşta yaralanmazdı. Yaralandıgına göre gaybı bilmiyor. Evet, iddia böyle. Burada Hz. Peygamber’in Allah’ın bildirmesiyle gaybı bilebileceğine dair (Cin suresi) ayet ve tefsirlerini serdetmeycceğim. Sadece A’raf üzerinde duracağım Ayet, “De ki: “Allah dilemedikçe&#8230;”diye başlıyor. Yani “Allah dilerse” gaybını bildirir. Arapçasında “lâ&#8230; illa&#8230;” kalıbı vardır. “Ben kendime fayda ve zarar verme gücüne sahip değilim, ancak Allah dilerse o başka, yani sahibim.” Burada deniliyor ki, “Allah dilemedikçe diyor ama dilemeyecek.” Böyle bir yorumu anlamakta güçlük çekiyorum. Haşa Allah adına konuşmak, hüküm vermek hatta Allah’ı susturmak gibi bir şey. Ne haddimize bu! Allah dilerse bildirir ve dilemiştir de, delillerin bize gösterdiği budur. İddia o ki, Uhudda yaralandığına göre Allah Resulü, gaybı bilmiyor. Yani böyle söyleyenler, Hz. Peygamber&#8217;in her an gaybı bilmesi gerektiğine inanıyorlar. Her an biliyor ya! Öyleyse, Uhudda yaralanmamalıydı! Hayır, böyle bir şey olmaz. Hz. Peygamber’in vurguladığı şey şu:</p>
<p>Ben kendiliğimdem gaybı bilseydim, hep kendime hayrı dokundurur, zararı defederdim. Ama gaybı bilemiyorum ki! Onun için Uhud’da yaralanıyordur veya başka olaylar başına geliyordu:. Evet, bu açıdan gaybı bilemez, ama Allah’ın ona yer yer gaybı bildirmesine mani hiç bir şey yoktur. Allah’ın ona sürekli gaybı bildirmesi de sünnetullaha ve imtihan sırrına aykırıdır. Nasıl olabilir?! Hz. Peygamber en güzel örnek ise, bir beşer olarak ahlak onda vucut bulmalıdır. Ama bu demek değildir ki, hiçbir şekilde Allah gaybını ona bildirmez. Mesela Allah diledi ve Kur’an’da ona gaybı bildirdi. Rumlar galip gelecek buyurdu. Öyle de oldu.Hatta gaybını sadece ona değil, mü’minlere de bildirmiş oldu Allah. O halde Kur’an dışında bu niye olmasın?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hemen ifade edelim ki, kıyamet alametlerinin varlığı konusunda icma vardır. Ehl-i sünnet alimleri arasında bir ihtilaf yoktur. Erken dönem kaynaklarından olması itibariyle Ebu<br />
Hanife’nin el-Fıkhu’l-ekber’inde konu net bir şekilde ortaya konulmuştur: “Deccal, Ye’cuc ve Me’cuc, güneşin Batıdan doğması, nüzul-i İsa ve sahih haberlerle gelen diğer kıyamet alametleri haktır.” Eğer Nazzam gibi mütevat&#8217;ır hadislerle bile başı dertte olan mutezilî ilim adamlarını dışarıda tutarsak ehl-i bid’at denilen fırkaların dahi kıyamet alametlerini kabul ettigini söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kurtuluşun veya cennete gitmenin şartları nelerdir?</p>
<p>Cennete girmenin şartı mü’min ve müslüman olmaktır. İman de neye inanılması gerekiyorsa hepsine iman etmekle gerçekleşir. İnanılacak şeyler hakkında ayrım yapmak mümkün değildir. Bu, aslında Kur’an’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etmek gibidir. Ancak günümüzde -biraz da Hıristiyan ve Yahudi dünyasıyla ilişkiler neticesinde-yeni bir anlayış türemiştir. Buna göre ehl-i kitap “şirksiz Allah’a, şeksiz ahirete inanır ve salih amel işlerse” cennete girecektir. Burada Peygamber’e iman yoktur. Dikkat edilirse burada Kur&#8217;an’a iman da yoktur. Bu aslında deizmin ayak sesleridir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Burada şunu ifade edelim ki, “şöyle şöyle yapan cennete giremez yahut şöyle şöyle yapan cehenneme girmez” şeklinde pek çok hadis varid olmuştur. Burada işlenen bu fiillerin büyüklüğüne vurgu yapıldığı açıktır. Hadislerde ifade edilenler fiilleri işleyen mü’min ise kastedilen bu filleri işlememin mü’mine yakışmadığı, böyle bir mü’minin imanının kemale erişmediğidir. Yine bunları şu şekilde yorumlamamız mümkündür:</p>
<p>a) Söz konusu kimseler cennete ilk girenlerle birlikte giremez. Bu günahkar kimseler günahlarına karşılık gelen azabı görürler ve daha sonra cennete dahil olurlar.</p>
<p>b) Bu gibi kimseler bu tür fiilleri terk eden kimseler için hazırlanan cennete giremezler. Buna delalet eden bir hadis şöyledir: “Her kim dünya hayatında şarap içerse, ahirette ondan mahrum olur.” (Buharî, Eşribe, 1)</p>
<p>c) Cennetin dcrccelerinin olduğu muhakkatır. Mü’min olduğu halde günah işleyenin derecesi, o günahı işlemeyenle bir değildir Günahının cezasını çekse dahi sonradan cennete dahil olan kimse hemen Hz. Peygamber’e komşu olacak hali yoktur.</p>
<p>Dolayısıyla günah işleyenlerin cennette daha alt derecelerde yer alması mümkündür.</p>
<p>(D) Yukarıda söylediğimizi tekraren şu da söylenebilir: Hadislerde olumsuz olarak zikredilenlerin mü’min olmadıkları değil, kamil ve olgun mü’min olmadıkları kastedilmektedir.Olumlu olarak, yani o ameli yapanın cennete gireceği şeklinde zikredilenlerde ıse mezkur amelin önemine vurgu ve o ameli yapmaya teşvik vardır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Burada meşhur bir tartışma konusuna değinmekte fayda vardır. Buna göre akıl bir şeyi vacip kılabilir mi? Ya da aklen bir şey vacip olabilir mi? Akla gelen şudur: Akıl, vacip kılamaz, sadece mümkün kılar veya mümkün görür. Yani “akla göre mümkündür ya da değildir” deriz. “Mümkün olmaması” da tersinden vacip olmasıyla ilgili değil, tutarlı olmaması veya bilginin çelişik olmasıyla ilgilidir. Peki vacibu’l-vucüd dediğimiz anlayışa göre Allah’ın varlığı aklen vaciptir. O zaman Allah’ın varlığı aklen zorunlu mudur? Zorunlu değildir. Çünkü olsaydı, hidayetin anlamı kalmaz, Allah devreden çıkardı. İnsanların hepsi iman etmek zorunda kalır, irade ortadan kalkardı. O halde vacibu’l-vucüd biz Müslümanlara göredir. Nakil onu desteklediği için Allah’tan kuşku duymuyoruz.</p>
<p>Bu durumda akıl, kendi başına mutlak bir değer değildir. Yüklendiği fonksiyona göre kıymeti vardır. Yani, akıl, Allah için sabit olan vucubu bilmek için bir alettir. Mutezilenin öne sürdüğü gibi vacip kılıcı bir alet değildir. Esasen “Eserden müessire zihnin intikal etmesi” manasına gelen istidlalin bir anlamı da budur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gerçekten de iyi bir gözlem yapıldığında akılların farklı yaratıldığını tespit etmek hiç de zor değildir. Allah, rızkı, eceli vs. takdir veya taksim ettiği gibi akılları da takdir ve taksim etmiştir. Şüphesiz bunun nice hikmetleri vardır. İnsanların servet bakımından farklı olması bir kusur veya eksiklik değildir. Dolayısıyla bir insan dünyaya geldiğinde fakir ise buna “mal bakımından kusurlu veya eksiktir” denmez. “Bu kişi, mal bakımından farklıdır” denilir. “Mal bakımından kusurludur” dediğimizde bundan mal varlığının mutlak olarak iyi olduğu sonucu ortaya çıkar. Oysa iyilik ve kötülük mal varlığıyla ilgili değildir. Aynen akıllar da böyledir. Onun için mukayese ile çocuklar arasında bir akıl farklılığı gördüğümüzde “kişi, aklen kusurlu veya eksiktir” denmez. Ancak “kişi, akıl bakımından farklıdır” denilebilir. Süper zeka olmak veya cinfikirlilik her zaman mutlak iyi anlamına gelmez. Bu noktalar karıştırılmamalıdır. Bütün bunların böyle olmasında Allah’ın bu dünyanın idame ve idaresine yönelik hikmetleri vardır. Burası imtihan dünyasıdır. Tüm güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Zeka ile aklın mahiyet ve fonksiyonları farklıdır. Akıl, hikmet içindir. Akletmek, muhakeme etmek, hüküm çıkarmak içindir. Kabul eden veya etmeyen, yani karar, tercih veren ve seçim yapan akıldır. Çünkü akıl, irade sahibidir aynı zamanda. Zeka ise irade sahibi değildir ve sadece aklın faaliyeti için gerekli verilen toplar. Beş duyu kanalıyla, ayrıca sezgiler ve hisler yoluyla insan şuuruna akan bilgileri algılar ve aklın önüne koyar. Bunların iradi, sübjektif değerlendirmesini akıl yapar. Böylece insan nihai karar ve tercihini, akli fonksiyonlarıyla belirler. Bu aynı zamanda insanın iradesini ortaya koymasıdır. Akıllı olmak için zeka tabii bir ön şart iken, zeki olmak için akıl sahibi olmak gibi bir ön şart söz konusu değildir. Böyle bir mukayese zaten doğru değildir, çünkü akıl, insanın zihin ve düşünme faaliyetinde sonraki aşamayı oluşturmaktadır.</p>
<p>Zeka, aklın kullanılması için verilmiş bir motordur ve bu motorun verimli ve faydalı kullanılması da aklın işlerliğiyle mümkündür. Aksi takdirde orta yerde sadece kurnazlık kalır. Çok zeki, daha doğrusu çok kurnaz bir hırsızdan sözedilebilir fakat ona asla akıllı denemez. Çünkü o ileriyi düşünememiş ve kendisini çıkmaz bir yola sokmuştur. Gayrimeşru kazanç; hayatı boyunca vicdanını rahatsız edecektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsan aklı, kainatta en önemli bir meyve olarak kabul edersek, aklın kendisini yaratan Yaratıcı’yı tanıması nihai varlık sebebi olabilir; aklın diğer bütün faaliyetleri de bu sonucu vermesi açısından önemli ve anlamlıdır. Akıl, kainatı tarayacak, insan denilen müstesna varlığı tanıyacak ve bütün bunlar onu Yaratıcı’sına götürecektir. Çok zeki olduğu halde bu sonuca ulaşamayan, yani aklını kullanamayan veya kendisine doğuştan bir potansiyel olarak verilmiş olan aldım kuvveden fıile çıkaramayan insanlar (bilim adamları, düşünürler) gelip geçmiştir. Burada bir bakıma felsefe-hikmet ayırımını da görebiliriz: Sürekli analitik kalmaya mahkum bir çeşit zeka oyunu olan felsefe ile akli muhakemenin ulaştığı hikmet arasındaki ayırım.</p>
<p>Bir adım daha atarak bu varlık mucizesinin arkasındaki ilim ve kudreti görebilmek, ancak aklın faaliyet alanına giren, aklın kullanılmasıyla mümkün bir husus oluyor. Yani, tek başına zeka yeterli olmuyor. Kur’an’ın,“Göklerin ve Yer’in yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşisıra gelmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde taşıyarak yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği bir su ile, ölmüş olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgarları ve yer ile gök arasında emre amade bekleyen bulutları döndürmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlayan) pek çok deliller vardır.” (2/164); “Allah, dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilirse ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. Gerçekleri ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara, 269); “İşte Allah ölüleri böyle diriltir, siz; alametlerini gösterir, ta ki, akledesiniz.” (Bakara, 73) gibi ayetleri zekanın faaliyet alanım aşan, ancak aklın nasibi olan ve insanı hikmete götüren bu idraki, bu akletmeyi, bu muhakemeyi ortaya koymaktadır. Bu yüzden Kur’an “akıl sahipleri” diyor, “zeka sahipleri” demiyor. Çünkü zeka, akıl için sadece bir ön şart. Zeka yoksa akıl zaten yok. Nihai hedef akıl Kur’an aklı muhatap alıyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Osman Gazneli..Duygu bir seldir, akıl ise baraj… Duygu hiçbir kurala bağlı olmaksızın akar, akar, akar. Akıl, duygu akışını durduramaz, kesemez. Aklın duyguya gücü de yetmez. Akıl üzerinde çalışmayanlar, aklın inşası, geliştirilmesi, güçlendirilmesi için çaba sarfetmeyenler, duygu karşısında ne yapacaklarını bilemezler. Aklın oluşumu kendi haline bırakılmışsa, duyguya gücünün yetmesi mümkün değildir.Aklın duyguya gücü neden yetmez? Çünkü duygu, insandaki saf enerjidir, akıl da bu enerji ile çalışır. Hiçbir varlık, kendi enerjisini sağlayan kaynağa karşı mücadele edemez. Akıl, herhangi bir konu hakkında faaliyet göstermek için, o konuya öncelikle duygunun akması gerekir. Duygu o alana doğru akmalı ki, akıl ve diğer zihni unsurlar o konu ile ilgilensin. Duygunun akış mecrası üzerinde olmayan veya duygunun döküldüğü bir havzada bulunmayan bir konuda akıl, zoraki faaliyet gösterse de verimli olmaz.</p>
<p>Duygu kuralsızdır ve hürriyete aşıktır. Akışının kesilmesini istemez, müdahale edilmesine rıza göstermez, değiştirilmeye çalışılmasına izin vermez. Duygu akmaya başladığında, insanın zihni evrenini işgal eder ve başka bir işle meşgul olmasına tahammül edemez. Bu sebeple duygu, insan zihnindeki en kıskanç olaylardan biridir, zaten kıskançlık da bir duygudur. Akıl ise tam tersine, insanın her türlü ihtiyacı ile ilgilenir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Akıl düzenin, duygu hürriyetin peşine gider. Duygunun peşinden gittiği hürriyet, felsefi hürriyet değil, sadece kendine ait olan hürriyettir. Bu sebeple insana hürriyet kazandırmaz, insanın hürriyetini ortadan kaldırır. Sadece kendi istediklerini yapmak ister, buna mani olanlara da hışımla karşı çıkar.Duygu akılsızdır, çünkü akılla çatışır. Akılla çatışan her şey akılsızdır. Aklın çalışmasına engel olan her şey, akıldan uzaktır. Fakat akıl insanın her ihtiyacı ve problemi ile ilgilendiği için, duyguya gücü yetmediğinde onun peşini bırakmaz. Çünkü duygu, zevk ürettiği gibi ölçüyü bilmediği için problem üretir. Ürettiği problemle ilgilenen ise akıldır. Bu sebeple akıl duygunun peşini bırakmaz, bırakamaz.Duygunun akışı kesintilidir. Kesintisiz aktığı zamanlar aklın başı fena halde beladadır. Lakin duygunun kesintisiz akış ihtimali çok azdır, istisnadır. Duygu akışı kesildiğinde akıl zihni evrene hakim hale gelir.</p>
<p>Duygu akışının meydana getirdiği problemleri çözmeye, duygunun oluşturduğu çöplüğü temizlemeye başlar. Aklın böyle bir fırsatı olmasaydı yani duygu akışı kesintisiz olsaydı, akıl oluşmaz, oluşsa da çalışamazdı. Mesela aşkta duygu kesintisiz akar, bu sebeple en güçlü duygu aşktır. Aşık olan insandaki duygu akışı, aklın çalışmasını sıfıra kadar yaklaştırır. Aşık olan insanlar bilirler ki, insan doğduğunda aşık olsa, akıl hiç oluşmaz ve gelişmezdi.Duygu ile akıl arasındaki çelişki ve çatışmayı önlemek zordur. Yapılabilecek iş, aklın duyguyu kontrol edebilecek kadar geliştirilmesi ve güçlendirilmesidir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>İnsani özelliklerin duygu ile beslenmesi gerekir. Yardımseverlik, beraber yaşama alışkanlıkları gibi insani özellikleri duygu ile desteklemek gerekiyor. Akıl, insanlara yardım etmeyi açıklayamaz. Karşılıksız yardım, akıl tarafından teklif edilmez. Kişinin, insanlara yardım etmekten duygusal bir zevk alması gerekiyor. Bu tür insanı özellikleri duygu ile besler ve desteklerken, bu konularda aklı duygudan bağımsızlaştırmamak şarttır. Zaten akıl ile duygu birbirinden tamamen ayrıştırılırsa, ortaya çıkan insan tipi, çok kötü bir model olur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Çocuklarda sevgi ile nefret dikkatli ve kontrollü kullanılmalıdır. Yaygın yanlışlardan birisi de, çocuklara sadece Sevgi dili ile muamele etmek&#8230; Çocuklara sadece sevgi diliyle hitap etmek doğru değil. Doğru olan, sevgi dilini gerektiren konularda o dili kullanmak, öfke dilini gerektiren konularda öfke dilini kullanmak gerekir. Sadece sevgi dilini kullananlar, çocuğun duygularının zihni evrenini işgal etmesini sağlıyorlar.Duygu zihni evreni işgal ettiğinde ise akıl gelişmiyor. İşin özü, konu neyse, ona uygun bir dil kullanmaktır. Ve bunu çocukluktan itibaren yapmak şart&#8230;</p>
<p>Akıl öncesi çağda çocuklar, hayata zeka ve duygu ile bakarlar. Hayatta her şey sevilmez, güzelin yanında çirkin, faydalının yanında zararlı da var. Çocuğa bunu anlatmanın yolu ise, duygudur. Güzeli sevgi diliyle, çirkini nefret diliyle, faydalıyı sevgi diliyle, zararlıyı nefret diliyle anlatmak gerekir. Sadece sevgi dilini kullanmaya çalışan aile ve öğretmenler, çocukların akıl temelini, tasnifsiz oluşturuyor. Yani güzel ile çirkin, doğru ile yanlış, iyi ile kötü, faydalı ile zararlı arasında hiçbir tasnif yapmıyorlar. Bu durumda çocuk, duygusal olarak mesela güzele ne kadar açık ise çirkine de o kadar açık hale geliyor. Hiçbir duygusal savunma hattı kurulamıyor. Kötü alışkanlıkların büyük bir kısmı, aklın inşa süreci tamamlanmadan ediniliyor o dönemde de duygusal savunma hatları oluşturulmadığı için zihni evren her türlü kötü alışkanlığa açık hale geliyor. Sevgi dili, duygu dilinin bir çeşididir. Sev&#8217;gi dili de yanlış anlaşılıyoe ve kullanılıyor. Sevgi dilinden başka duygu dilleri de var. Mesela nefret dili de duygu dilidir. Sevgi dili, tek duygu diliymîş gibi anlaşılıyor ve kullanılıyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Herkes kendi iç dünyasını kontrol ettiğinde görecektir ki, bir konuda çalışmak için onu “arzulamak” ihtiyacı içindedir.Başka bir ifadeyle, arzuluyorsa çalışabiliyor, arzulamıyorsa çalışması çok zor oluyor. Ancak kısa süreli olarak çalışabiliyor. Diğer taraftan arzulamadığı, zevk almadığı bir işte, ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak zorunda kalan insanlar kısa sürelerde hasta oluyor, hem psikolojik olarak hem de biyolojik olarak Duygu bir işe aktığında ise coşkulu, heyecanlı, arzulu şekilde çalışıyor. Bu şekilde çalıştığında yorulmak bilmiyor, zevk alıyor ve yıpranmıyor. Dikkat edin yorulmuyor ve yıpranmıyor. Gerçekten zevk aldığı bir işte günde on saat çalışan kişinin yorgunluğu, zevk almadığı veya nefret ettiği bir işte günde üç saat çalışan adamın yorgunluğundan daha azdır. Bunları herkes biliyor, herkesin (hatta kimsenin) bilmediği nokta, çalışacak işe duyguyu yönlendirme kabiliyetini kazanmak.</p>
<p>İnsanlar, duygunun kendi halinde akışıyla yaşıyorlar. Duyguyu yönetmek, bir konuya (veya işe) yönlendirmek, istediği alanlarda duygu üretmek gibi psikolojik mekanizmaları ve süreçleri bilmiyorlar. İşin sırrı burada.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8220;Akıl evvel, nakil müevvel” dendiğinde kastedilen hangi akıldır? Hangi aklı evvel alacağız ve nakle takdim edeceğiz? İşte bu noktada Gazali’nin daha önce zikrettiğimiz akıl tasnifi önem arzediyor. Ne demişti? Aklın ilk iki kısmı yaratılışta var; son iki kısmı ise sonradan kazanılmıştır. Biz, sonradan kazanılan aklı hakim kılıp nasların yapısını değiştirmeye çalışıyoruz. Böyle bir şey olamaz. ““Akıl-vahiy çatışmaz” derken kastedilen aklın ilk iki kısmıdır. Bunlarla vahiy çelişmez, çelişiyor gibi olursa hal çaresine bakılır.</p>
<p>Son iki kısmıyla ise her zaman çelişebilir. Bilimsel tecrübeyi dışarıda tutarak söylersek, aklın burada tecrübe ettiği şeyler farklı farklıdır. Batı medeniyeti ve tarihinin aklî tecübesiyle diğer medeniyetler bir olabilir mi? Burada her bir aklı ortadan kaldırıp akılları aynileştirmek (yani Batı aklım esas alıp diğerlerini ona uydurmak) tam bir rasyonal hegemonyadan başka bir şey değildir. Peki aklın ilk iki kısmıyla vahiy çeliştiğinde ne yapılacaktır? İşte bu akılla vahiy çeliştiğindc te’vile gidilecektir. Bu, kaçınılmazdır. Burada şöyle bir formülden bahsedebiliriz: Aklın ilk iki kısmıyla vahiy çelişirse akıl evvel, nakil müevvel olur. Aklın son iki kısımla vahiy çelişirse vahiy evvel, akıl müevvel olur, yani bir yerde yanlış yaptığımızı düşünürüz.</p>
<p>Bu işin bir yönü. Diğer yönü de şudur: Nassın bir zahirî vardır, bir de muradı. Bazen murad zahirdedir. Bazen de zahir murad olmayabilir. Zahirin murad olmadığı yerlerde te’vil devreye girmektedir. Mesela bir yerde Allah’ın eli geçer, dîğer yerde “O’nun hiçbir şeye benzemediği” ifade edilir. Burada te’vile ihtiyaç vardır. Bir yerde “Allah’ın şirk dışındaki günah” ları affedebileccği” buyrulur; diğer yerde “bir mü’mini kasten öldürenin ebedi cehennemde kalacağı” beyan edilir. Burada da te’vile ihtiyaç vardır. Bir yerde “hayrın da şerrin de Allah’a ait olduğu” vurgulanır; başka yerde “hayrın Allah’a, şerrin insana nispet edildiği” görülür. Burada da te’vile ihtiyaç vardır. Bir yerde şefaat yok, bir yerde var denilir. Bunun te’ville vuzuha kavuşturulması gerekir. Dolayısıyla akaid veya fıkıh ayrımı yoktur.</p>
<p>Dikkat edilirse ayetler arasında görünürde bir çelişki vardır ve o yüzden te’vile gidilmektedir. Sadece şefaat var denseydi veya sadece şefaat yok denseydi, te’vile de gerek kalmazdı. Aynı şekilde amelî hükümleri düşünelim. Bir yerde “müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” buyrulur. Başka yerde sulhtan, anlaşmadan, dinde zorlama olmadığından bahsedilir. O halde burada te’vil yapılmalıdır. Düşünelim ki, bir emir vardır, ama nas olarak çelişiği yoktur. İlk planda burada te’vil yapmaya gerek yoktur. Ama bu emrin olguya aykırı olduğunu düşünelim. Burada aykırılıktan kasıt modern zamanlarda uygulanmamasıdır. İşte itikadi konularda te’vil yapılıyor, ama amelî/fıkhî konularda yapılmıyor, derken kastedilen budur. Modern Müslümanlar burada da te’vil yapmak istiyor. Burada onların te’vil dediği en geniş anlamıyla yorumdur. Bu yorumda dil kaideleri ve te’vil kritelerine bakılmaz. Olguyla çelişen nas,<br />
tarihî şartları içerisinde yorumlanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gazali’ye göre akıl ve nakil karşısında beş farklı tutum Vardır. Şöyle ki:</p>
<p>1. Nakli esas alanlar: Bunlar ister usul ister furu’ olsun nakli bilgileri tartışmasız kabul eder. Açık çelişkiler konusunda yorum yapmazlar. “Allah her şeye kadirdir” derler.</p>
<p>2. Aklı esas alanlar: Nakli, akıllarına uyduğu müddetçe kabul ederler. Akıllarına ters gelen bir şey işittiklerinde peygamberler&#8217;ın avamın seviyesine inmek için bu tür anlatımlara başvurmak zorunda olduklarını, bazen bir şeyi olduğundan daha farklı anlatma ihtiyacı duyduğunu söylerler.</p>
<p>3. Aklı esas alıp nakli ona tabi kılanlar: Bunlar akla fazla vurgu yaparak nakle itina göstermemişlerdir. Zahiren akla ters olanları cemetme gereği duymamışlardır. Kur’an ve kolay yorumlanabilecek mütevat&#8217;ır hadisler dışında zahiren akla muhalif gözüken her şeyi reddetme yahut ravileri yalanlama cihetine gitmişlerdir. Bu düşüncenin en tehlikeli yanı şeriatın nice hükümlerinin bize ulaşmasında medyun olduğumuz sika ravilerden gelen nice sahih hadisin inkarına yol açmasıdır.</p>
<p>4. Nakli esas alıp aklı ona tabi kılanlar: Bunlar aklî konularla fazla meşgul olmamışlardır. Bunların nezdinde muhal olan şeyler çok değildir. Te’vile ihtiyaç duymadıklarından birçok nassı yorumlama zahmetine katlanmamışlardır. Nitekim Allah’ın zatına cihet isnad etmenin muhal olduğunu bilmeyenler “fevk ve istiva” gibi yön ifade eden kelimeleri yorumlamaya gerek görmemişlerdir.</p>
<p>5. Hem aklı hem de nakli esas kabul edip aralarını cemedenler: Bunlar akıl ile nakil arasında gerçekte bir çelişki görmezler. Aklı tekzib eden, nakli de tekzib etmiş olur. Zira nakl&#8217;ın doğruluğu ancak akılla bilinir. İşte bunlar hakikat üzeredirler. (Bk. Kanunu&#8217;!-te’vi1, Duneşk, 1992. s. 15-18)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şüphesiz şu bir problemdir: Akıl herkeste var, ama sonuçlar farklıdır. Felsefe tarihi bunun bariz göstergesidir. Sadece felsefe tarihi değil, insanlık tarihi de bunun göstergesidir. Akıl bir hüccetse, neden insanlar aynı meselede farklı sonuçlara varıyorlar? Mantık ilmini dikkate alarak söylersek Gazali’nin ifadesiyle bunun iki sebebi vardır: Ya mukaddimeler doğru kurulmamıştır ya da kıyasın şekillerine riayet edilmemiştir. Demek ki, bunlara tam olarak riayet edilse sonuç herkes için doğru çıkacaktır. Tabii ki, mukaddimelerin doğru kuralması kavramların doğru anlaşılmasıyla ilgilidir. Mesela özgürlükle ilgili bir mukaddime kurulup bir takım sonuçlara varılacaksa bir kere özgürlüğün ne olduğu konusunda açık-seçik bir tanım yapılıp anlaşma sağlanmalıdır. Bu da o kadar kolay değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Burada hadisleri devre dışı bırakıp sadece Kur’an diyen bir kitaba atıf yapmak istiyoruz. Mezkur kitap sahipleri, girişe “Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdirir.” ( Yunus, 100) ayetini koyarak akla ne kadar önem verdiklerini de göstermiş oluyor! Bu kitapta “Hadis-Mantık Çelişkileri” denilerek bir takım hadislerin akla aykırı olduğu ifade edilmiştir. Şimdi bunlardan örnekler görelim:</p>
<p>a) “Yeryüzü balığın sırtındadır. Cennete girecekler ilk olarak bu balığın ciğerinden yiyecektir.” Kaynak Buharî. Bir kere böyle bir hadis Buharî’de yoktur. Buharî’de sadece cennet ehlinin katıkları arasında öküz ve balığın olduğu beyan edilmektedir. “Yeryüzü balığın sırtındadır.” ifadesi başka uydurma rivayetlerde geçmektedir. O halde uydurma hadisler sahih hadislere eklenerek cinlik yapılmaktadır. Tabii bu arada Buharî, çaktırmadan hedef tahtasına oturtulmaktadır! Ayrıca yeryüzünün balığın sırtında olması akla değil, bilimsel verilere aykırıdır. Akıl derken bilimin kesin sonuçlarını da kastediyorsak evet akla aykırıdır.</p>
<p>b) “Allah, dehrdir (zamandır).” Evet, kaynaklarımızda vardır. Önce ne kastedildiğini belirtelim. Bütün rivayetler karşılaştırıldığında görürüz ki, kastedilen Allah’ın zamanın yaratıcısı olduğudur. Allah, zaman olsa bu akla mı, Kur’an’a mı aykırı olur? Kur’an’a aykırı olur. Biz, Kur’an nazil olmadan önce Allah’ı tanımıyorduk. Onu bize Kur’an tanıttı. Şayet bu hadisi zahiriyle problemli görürsek bu Kur’an’ın bize tanıttığı Allah inancına ters olur. Akılla bu işin alakası yoktur. Çünkü biliyoruz ki, başka akıllar, olmadık şeyleri ilah edinmiştir.</p>
<p>c) Hz. Musa’nın, ölüm meleğini tokatlaması olayı var. Kaynaklarımızda geçer. Bu hadis mantıkla hiç bağdaş mıyormuş? Neden? Allah’ın peygamberi nasıl olur da ölümden kaçar? Bir kere bunun mantıkla alakası yok! Eğer bilsek ki, gerçekten ölüm meleği geldi, peygamber ölümden kaçtı. Mantık sadece bu bilgiyi daha önceki bilgilerine kıyas eder: Mesela önceden zihninde “peygamberler yüce insanlardır. Allah’ın her türlü emrine boyun eğmişlerdir” şeklinde bir hüküm olması gerekir. Mantık, bu bilgiyle peygamberin ölümden kaçtığına dair bilgiyi karşılaştırır ve bir çelişki görür. O halde hadis doğrudan akla aykırı değildir. Akla aykırı olan bu hadisin başka bilgilerle çelişik olmasıdır. Peki gerçekten böyle midir? Hayır, Hz. Musa gelenin ölüm meleği olduğunu bilseydi, böyle yapmazdı. Ölüm meleği ona insan suretinde gelmiştir.</p>
<p>&#8230;.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>b) Aklın anlamakta zorlandığı hususlar: Mesela kıldan ince kılıçtan keskin bir köprü olan sıfatın nasıl bir şey olduğunu akıl anlamakta zorluk çeker. Şayet bu köprüyü dünyadaki köprü gibi anlarsak hadisteki bu ifadeyi reddederiz ve sirata sadece köprüye benzer bir yoldur deriz. Ama ahiret ahvalini aklın tam olarak idrak etmesi zordur. Oranın şartları elbette dünyaya benzemez. Allah’ın, oranın şartlarına uygun durumlar yaratması kudreti dışında olamaz. Bunlar gaybî haberlerdir. O zaman biz sıfatın böyle olduğuna inanırız, ama nasıl gerçekleşeceğini bilemeyiz. İşte bunlar gaybî konular olduğunda aklı aşmaktadırlar. Rü’yetullah meselesi de öyledir. Yine gözün dünyadaki görmesine kıyasla rü’yetullahı anlatsak akla aykın kabul ederiz. Ama cennette Allah, cihetsiz ve mekansız olarak görülecektir.’Görmenin mahiyetini ise tam olarak bilemeyiz. Aklın bu konuda vereceği bir hüküm de yoktur. Nas ne diyorsa onu kabul etmek durumundadır. Haberlerde gelen şeyi, kıyas yapıp aykırıdır diyeceği bir veri elinde yoktur. En fazla gayb alemini şehadet alemine kıyas yapar ki bu da yanlış sonuçları doğurur. Kabir azabı veya kabrin sıkıştırması da böyledir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>A&#8217;kil-bâliğ olan kimselerin yapmakla mükellef oldukları üç husus vardır:</p>
<p>1. İtikad (İnanç)</p>
<p>2. Fıil (Yapılması gereken ameller)</p>
<p>3. Terk (Terkedilmesi lâzım gelen davranışlar)</p>
<p>İtikada ve kalbin amellerine gelince, insan âkil-baliğ olduğunda, kendisine her şeyden önce kelime-i şehadeti bilmesi ve anlaması farzdır. Ancak âkil-bâliğ olan kimseye kelime-i şehadetin mânâsını düşünmesi, araştırması ve delillerini elde etmek için çalışması farz değildir. Ancak bu kelimelerin ifade ettiği mânâya kesinlikle inanması ve bunu şeksiz-şüphesiz doğrulaması gerekir. Bu mertebe ise sadece duymak ve taklid etmek suretiyle elde edilir ve ayrıca araştırmaya ve deliller toplamaya ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Müslüman olan bir kimseye imandan sonra cennete, cchenneme, haşre ve ölümden sonra dirilmeye imanın öğretilmesi gerekir. Çünkü bunlara inanmayan insan kelime-i şehadet’i tamamlamamış olur. Ayrıca Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu tasdik ettikten sonra, tebliğ ettiklerini de bilmek gerekir ki, o da Allah’a ve Rasülü’nc itaat eden kimseye cennet, isyan edene ise cehennem oldugunu bilmektir.</p>
<p>İtikadla ilgili meseleleri öğrenmenin farziyeti kalbin durumuna göre değişir. Kişinin kelime-i şehadetin delâlet ettigi mânâlarda bir şüphesi varsa, o şüpheyi giderici ilmi öğrenmesi farzdır. Yok eğer kalbine böyle bir şüphe düşmezse; Allah’ın kelâmınin kadim olduğunu, ahirette mü’minlerin Allah’ın cemâlini gözleriyle göreceklerini, Allah’ın hâdisâta mahal olmadığım ve bunlara benzer inanılması gereken meseleleri bilmeden önce ölürse, bütün âlimlerin ittifakıyla bu şahıs müslüman olarak ölmüştür. İnançları bozan ve kalbe düşen bu şüpheler bazen, insanın tabiatında vardır. Fakat kişi bazen de oturduğu beldenin insanları tarafından bu türden şüphelere düşürülebilir.</p>
<p>Bu bakımdan bir kişi Kelâm İlmi ile iştigal eden ve daima bid’atlar hakkında konuşan bir beldede yaşıyorsa, âkil-bâlîğ olduğu ilk anda kendisini bu bid’atlardan koruması gerekir. Şayet kalbine bâtıl bir fikir yerleşmişse, hemen onu kalbinden söküp atmalıdır. Ne var ki çoğu zaman bir bâtılı kalpten söküp atmak çok zordur.</p>
<p>Gazali, fiil ile ilgili farzlara da namazı, orucu, haccı ve zekatı verir. Mesela zekat ve hac konusunda şöyle der: Bir şahıs sonradan mal ve servet sahibi olur veya bir servete sahip olarak bülüğ çağına ererse, kendisine farz olan zekât miktarını bilmesi de kendisine farzdır. Fakat o zekâtı derhal vermesi gerekmeZ; zira malının üzerinden bir sene geçmesi halinde ancak zekât vermesi kendisine farz olur. Şayet deveden başka serveti yoksa, sadece deveye ait zekât ölçüsünü bilmesi kendisine farzdır. Diğer mallarda da hüküm bu şekildedir. Bu şahıs hac aylarına girerse, haccın şartlarını bilmek hususunda acele etmesi gerekmez. Zira hac tehir imkânı olan bir farzdır. Onun için rükün“ lerini bilmekte aceleye lüzum yoktur.</p>
<p>Terk’e (yapılmaması gereken davranışlara) gelince, gelişen durumlara göre bazılarının bilinmesi farzdır ve bu keyfiyet kişiye göre değişmektedir. Örneğin dilsiz bir insan için konuşulması haram olan bir şeyin nasıl konuşulacağını öğrenmek gerekli değildir. Kör olan bir insan da nelere bakılmasının yasak olduğunu öğrenmeye mecbur tutulamaz. Göçebe hayatı yaşayan bir kişi için de ikâmet edilmesi yasak olan yerleri bilmesi farz değildir. (Aslında bundan ilham alarak köy ve kent sosyolojisini bilmenin ne kadar önemli olduğu söylenebilir; onun içindir ki, yeniden ilimler tasnifine ihtiyacımız vardır) Bu yasaklar aynı zamanda, mevcut durumun gereklerine göre<br />
de değişir.</p>
<p>Bu bakımdan uzak ve vukü bulması hiçbir zaman mümkün olmayan bir haramı bilmek kişiye farz değildir. Oysa içinde bulunulan harama dikkat edilmelidir. Sözgelimi müslüman olduğu sırada sırtında ipekli bir elbise varsa veya gasbettiği bir evde oturuyorsa veya mahremi olmayan bir kadına bakıyorsa, o kişiye bütün bunların haram olduğunu anlatmak farzdır. Bilfiil içinde bulunmadığı ve fakat yakın olduğu haramları (yemek-içmek gibi) da kendisine öğretmek farzdır. Hattâ içki içmeyi ve domuz eti yemeyi âdet edinmiş bir beldede yaşıyorsa, bunların haram olduğunu o kişiye öğretmek farzdır, kendisinin uyarılması gerekir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hakkı şahıslarla bilenler sadece dalâlet bataklığının içine yuvarlanmış şaşkın kimselerdir. Eğer hak yolun yolcusu iseniz önce hakkı bilmeniz gerekir ki, o hakkı temsil edenleri de bilesiniz. Zaten böyle yapmak sizin vazifenizdir. Eğer taklidi bir yoldan insanların arasında yalan yanlış şöhret bulmuş derecelere bağlı kalırsanız, unutmayınız ki, ashab-ı kirâm ve onların yüksek mertebesi hiç de sizin zannettiğiniz gibi fıkıh veya kelâma bağlı değildi.</p>
<p>Ümmetin en faziletli ve meşhur şahısları olarak takdim etmeye çalıştığınız kişiler, sahabilerin bütün ümmetten daha faziletli ve üstün derecelere sahip olduklarını ikrar ediyor ve hiç kimsenin dinde ashab-ı kiramın vardığı zirveye varamayacağına inanıyorlardı.</p>
<p>Ümmet içerisinde hiç kimse, ashab-ı kirâmın bu yolda havalandırdıkları toz ve dumanı yarıp geçerek onların varmış oldukları yüce makamlara erişemez. Bütün bu hakîkatlarla birlikte ashabın ileride olmalan ne Kelâm ilmi’ne ve ne de Fıkıh ilmi’ne bağlı olmuştur. Onların yüceliği sadece ahiret ilmi’ne ve ahiret ilminin yolculuğuna bağlıdır. (Bk İhyau ulümi’d-din, İlim bahsi)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Son ifadeyi teyid eden bir yazıyı paylaşmak isterim: Çağımızın bilgi ve bilim meselesi ile ilgilenen Müslüman fikir ve ilim adamlarının bir kısmı, batının ürettiği bilgi miktarının sayı ve çeşit olarak büyüklüğü karşısında şaşkına dönmüş, onun temelindeki bilgi ve ilim telakkisini tartışmaya açmamış, İslami hassasiyetler taşıması sebebiyle de kaçınılmaz olarak “bilgilinin İslamileştirilmesi” bahsini gündeme getirmiştir. Oysa bilginin mahiyetine nüfuz eden kültür iklimi, bilgiyi keşif ve inşa sürecinde mülkiyetine geçirmektedir. Bilgi, hangi düşünce kültür ikliminin mamulü ise, baştan sona onun mührünü taşır ve başka kültür ve düşünce iklimine taşınması ancak ve sadece “kiracılık” münasebetiyledir. Bilginin İslamileştirilmesi bahSi, ancak bilginin kiralanmasını mümkün kılan ama mülkiyet nakli muhal olan bir bakış ve yaklaşımdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İkincisi olarak da, çağdaş bilginin İslamileştirilmesi mevzusudur. el-Attas, çağdaş bilginin İslamileştirilmesi ekseninde İslamileşt&#8217;ırilmeyi, “insanın ilk önce sihir-büyü tesirinden, mitolojik ve animistik (ruhani) olarak algılanan tanrı inanışlarından, ulusal/kabilevi kültür geleneğinin tesirinden, daha sonra da laik felsefenin, dilin ve aklın üzerindeki sekiller tahakküm&#8217; den azâd/halaskâr edilmesi şeklinde tanimlamaktadır.”Burada insanın, asıl halaskâr edilmesi gereken maddi/bedensel yönü değil, ruhsal yönüdür. Çünkü insansal davranışlara şuur veren öz ve insanı Allah’ın halifesi yapan cevher, esasta ruhtur. BU bakımdan İslamileşme, insanı Allah’a abd (kul) etmek için beşeri tüm düzenlerin çarpık laik felsefelerinden alıkoyup On“ asıl hürriyetine kavuşturma sürecidir. Böylece bu hür olma sıfatıyla insan, bütün bilinçli ve anlamlı fillerin mutlak olarak kendisine atfedildiği hakiki bir insan/halife olur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Din-bilim çatışmasını aslında içimize bir virüs gibi sokan oryantalistler olmuştur. Onların İslam’ın bilime karşı olduğu, Müslümanların geri kalmasının sebebinin bilimden uzaklaşma olduğu yönündeki tezleri İslam dünyasını tahrik etmiştir. Bu tartışmalar oryantalistlerin başka tahriklerine ve yönlendirmelerine benzemektedir. “İslam kılıç dinidir”, “Geri kalmamıza sebep kader anlayışıdır” gibi tezler İslamî değerlerin yeniden ele alınıp sorgulanmasına sebep olmuştur. Bütün bu algı operasyonu bizi gerçek gündemimizden uzaklaştırıp onların gündemine bağlı kalmamızı sonuç vermiştir. Oysa din-bilim çatışması Batı tarihinin bize mirasıdır. Sınıf çatışmalarını miras bıraktığı gibi. Bizim tarihimizde sınıf çatışması yoktur, fakat bu miras bizi ve gençlerimizi bir dönem oldukça yormuştur.</p>
<p>Evet, aslında bu çatışma kilise-bilim çatışmasıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Oysa şurası bir gerçek ki, bizim medeniyetimizde din-bilim çatışması şeklinde bir tartışma vuku bulmadı. Sebebi basitti. Kur’an, Allah’ın sözlü kelamı; tabiat ise sözsüz kelamıydı. İkisi arasında çelişki olmazdı. Evrensel kelam Kur’an ile kainatın değişmez yasaları arasında çatışma yoktu. Çünkü her ikisi de Allah’a bağılıydı, Allah’ın tasarrufuydu.</p>
<p>Çatışma olsa olsa bizim yorumlamızla Kur’an arasinda olabilirdi. Biz de bunun farkındaydık ve yorumlarımızın değişebilir olduğunu biliyorduk. Mesela dünyanın düz tepsi gibi olduğuna dair yorumlar böyledir. Buna dair ayetler de delil getirilebilir. Ama bunların yorumdan ibaret olduğunu biliriz. Yeni gelişmeler karşısında başka yorumlar yapma imkanı vardır. Burada yorum, Kur’an ile hayat arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmaya çalışan bir mekanizma olarak iş görmektedir. Ve bu yorumlar her zaman güncellenebilecektir. Burada en hassas nokta Kur’an’ı yorumlarken bilim olan ile ideolojinin arasını ayırtedebilmektir. Evrim teorisi böyledir.</p>
<p>Burada saf bir bilimsel gerçek mevcut değildir. Bir takım bilimsel verilerden yola çıkarak insanlık hakkında ideoloji üretmek söz konusudur. Bizim ona ideoloji dememiz bilimsel gerçeklerin önünü kesmek anlamına gelmemektedir. İyi niyetli bilimsel çalışmaların önü her zaman açıktır. Çünkü bilimsel çalışma demek Allah’ın kanunlarını keşfetmek demektir. Mesele yaptığımız bilimsel çalışmaların sonucunu mutlak hakikat görüp insanlara dayatıp dayatmamaktır. Bu noktada bilim adamları da belli bir öznelliğe sahip olduğunu unutmamalıdır.</p>
<p>O halde eğer varsa bir çatışma, yani görünürdeki bir çatışma Kur’an ile tabiat arasında değil; Kur’an ile bizim sürekli değişen yorumlarımız arasındadır. Bilimsel değişimler o kadar hızlı ilerliyor ki, dünün paradigması bugün yerini, başka bir şeye bırakmaktadır. Bilimin nesnelliği bile tartışma konusu olmaktadır. Bu durumda hangi bilimsel gelişmenin Kur’an’la çatıştığından bahsedebiliriz ki? Bilimsel buluş veya gelişmeler kainatı hakiki olarak ne kadar resmedebiliyor ki?! Yine de elbette kesinleşmiş bir takım bilgilerden bahsetmek mümkündür. Biz bu bilgiler ışığında Kur’an’ı yorumlamaya çalışırız. Ve yaptığımızın sadece bir yorum olduğunu da biliriz. Bu durumda hemen birilerinin iddiasına bakıp “evet, Kur’an, bilim ile çelişiyor” demek yerine “hayır, kainat Allah’ın sözsüz kitabıdır; sözlü kitabıyla çelişmesi mümkün değildir” diyerek hatayı ve eksikliği kendimizde arar ve bilimin Kur’an’ın hakikatlerini keşfedecek seviyeye gelmediğine inanırız.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hased (kıskançlık), başkasının bir nimete sahip olmasını istememek veya elinde var olan nimetin yok olmasını istemektir. Bunun için kıskançlık haramdır.</p>
<p>Kıskançlık, kalp için çok tehlikeli bir hastalıktır. İlacı da ilim ve amel macunudur. İlim macunu, kıskançlığın dünya ve ahirette kendisine zarar, kıskandığı kimseye de fayda getirdiğine inanmaktır. Kıskançlık dünyada zararlıdır. Zira devamlı üzüntü ve azaba sebep olur. Çünkü hiçbir vakit geçmez ki birisi bir nimete sahip olmasın. O halde kıskandığı kimse için arzu ettiği üzüntü ve sıkıntıyı kendisi çekmiş olur. Kıskançlıktan daha büyük üzüntü ve keder yoktur. İnsanın hoşlanmadığı kimse için, kendini sıkıntı ve kedere sokması kadar büyük bir akılsızlık ve divanelik olamaz. Ahiretteki azabı ise şu sebeptendir ki Yüce Allah’ın kaza ve kaderine kızmış olur. Yüce Allah’ın ezelde yapmış olduğu taksimatı inkar etmiş olur. Onun tevhidine bundan daha büyük zarar nasıl olur? Ayrıca kıskanç kimse, kıskandığı insana şefkat ve merhamet göstermez. Onun kötülüğünü ister. Böylece şeytana yoldaş olur. Bundan daha büyük talihsizlik var mıdır?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Burada, değerin davranışa dönüşmesi ve bir irade gösterilmesi açısından, İslâm Dini ile ahlâk arasında kopmaz, köklü bir bağın olduğunu görürüz. Çünkü İslam, bize davranışlarımızın kendi içimizde hesabını verebilmeyi, hiç kimsenin olmadığı bir yerde bile şeffaflığı, kendimize karşı dürüstlüğü, kendimize karşı hesap verebilir olmayı, Allah Teâla’ya karşı hesap verebilir olmayı öğütlemektedir. Mesela Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hz. Peygamber’in Sünnet’inde çok özel bir ibadet olarak yer alan namaz ile ahlâk arasında, dikkatli okunmadığında fark edilemeyen önemli bir irtibat kurulmaktadır. Buna göre Kur’ân’a göre namaz,insanı bütün kötülüklerden alıkoymalıdır. Bir bakıma namaz bize, biraz önce ifade edilen ahlâkî değerlere uygun davranış bilinci kazandırmaktadır. Günde beş defa Allah Teâla’nın huzuruna çıkıp iradesini ve O’nunla irtibatını yenileyen kişi, namazın dışında da bilincini ve O’nunla bağım devam ettirir ve herkese karşı böyle bir sorumluluk içinde davranır. Bu açıdan bakılırsa namaz ile ahlâkî davranışlar, kötülükten kaçınma ve iyiliği, güzelliği yeryüzünde egemen kılma arasında kopmaz bir bağlantı vardır. (Özcan Hıdır)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ahlak, üzerinde yararatılmış bulunduğumuz şeyin kendisidir. Nasıl evren, kozmik düzen, tabiat ve tabiat yasalarının yaratıcısı Allah ise ve bu yüzden varlık aleminin tamamını Allah’a refere etmemiz gerekiyorsa hakikati ve ahlakı da Allah’a refere etmek durumundayız. Ahlak bize dışarıdan dayatılmış değil, yaratılışımızda vardır ve insan olmaklığımızda tamamlayıcı süreçlerin özü ve aslıdır. Varlık belli bir amaca doğru işler ve yürür; insan da belli bir ahlaki gayeye doğru kemale ulaşmak ister. Bazan da bunu önemsemez, reddeder; böylelikle toprağa, dünyevi tabiatının baskın tutkularına bağımlı kalır; yeryüzüne çakılır. Bu insanın evrenin veya kucağında gözünü açtığı tabiatın düzenine aykın düşmesi, onunla çatışma içine girmesi demektir. Yoldan çıkan (fasık) kendi asli fıtratıyla, fıtratının ruhu ilahi tabiatla da çatışma içine girmiş olur.</p>
<p>Ahlak insanın dünyevi tabiatını dizginleyip öz varlığını kötü, yanlış ve çirkin (münker) olandan arındırarak kendi özüne ve onun dolayımında kemale erme konteksid&#8217;ır. Bu yatakta iyi, hak, doğru ve güzel (ma’ruf ) bir arada bulunmaktadır.</p>
<p>İnsan değer üretmek veya norm koymak üzere programlanmış değildir, bu onun yaratılışının sebeb-i hikmet&#8217;ınde yer almaz. Yükümlülüğü, vaz’edilmiş ulvi ahlaki değerleri bulup keşfetmek ve değerlerin kendisinden neş’et ettiği Hak ve hakikati aramaktir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ahlâki sorumluluğunun birinci aşaması vicdani sorumluluktur. Aynı zamanda ahlâki müeyyidenin birinci aşaması da vicdandır. Fakat vicdan gerek sorumluluk gerekse müeyyide olarak yeterli değildir. Ikinci aşaması ise, insanlara karşı, yani topluma karşı olan sorumluluktur. Cemiyet gerek değer yargıları ile yani tavır koyarak, gerekse kanunla ahlâki müeyyidenin ikinci kategorisini oluşturur. Bu noktada hukuk ile ahlâk belli bir noktada buluşmaktadır. Gerek laik ahlâk, gerekse dine dayalı ahlâk vicdan ve cemiyeti sorumluluk ve müeyyide kuvveti olarak kabul ederler. Dine dayalı ahlâk bu ikisini kabul ettikten sonra, bir üçüncü ve önemli aşama olarak uhrevi (ahirete ait) sorumluluk ve müeyyide kavramlarını savunur. Maturidi’ye göre “ahlâkın en büyük destekleyici kuvveti; uluhiyet ve ahiret fıkri”dir. İşte, gerek sorumluluk, gerekse müeyyide olarak inanan insanı en çok etkileyecek olan kuvvet budur. (Hüdaverdi Adam)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şurası da bir gerçek ki, laik ahlakın vicdan ve cemiyeti sorumluluk ve müeyyide kuvveti kabul etmesine rağmen birey ve toplumu ne kadar ahlaklı kılabildiği oldukça tartışmalıdır. Birey ve toplum ahlakını en azından sivil anlamda besleyen din ve dini kurumlar olmasa laik ahlakın kendi başına kurguladığı sistemin nasıl sonuç vereceği veya ne kadar başarılı olacağı merak konusudur. Laik ahlak dinden boşalttığı alanı kanun/ hukuk gücüyle dizayn etmeye çalışmaktadır. Bu anlamda Batı ahlakı kurallar ahlakıdır. Kurallar ahlakı bir noktaya kadar, sistemin tıkır tıkır çalışması açısından iyi sonuçlar verebilir. Ama bireyin diğer bireylerle ilişkisi söz konusu olduğunda (siz bunu Batının Doğulu insanla ilişkisi,Yahudinin Müslümanla ilişkisi şeklinde genişletin) sistemin hemen alarm vermeye başladığı görülür. Bu şekilde dinden boşalan alanın laik ahlakla doldurulmasının felsefî temellendirmesi de söz konusu olmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Modern zamanların ahlak tutumu (Kant&#8221;tan bu yana), bize görev ahlakı telakkisini aşılıyor. Görev ahlakının içinde bir şeyi kendi hatırı uğruna -yani başka hiçbir mülahazaya yer vermeksizin- o işi salt kendi hatırı uğruna gerçekleştirmeyi eylemelerimizin önüne koyuyor. Erdemli olma, o işi salt kendi hatırı uğruna işlemeyi öngörmektedir. Görevi yerine getirme, her türlü pratik gerekçelerin dışında ve üstünde sayılmaktadır.</p>
<p>Oysa farklı bir erdem anlayışı yapılması gerekenden daha fazlasını yapma imkânını önümüze getiriyor. Diyor ki, sen görev ahlakıyla yapman gerekeni yapabilirsin, böyle yaptığın için kimseden kınama da görmezsin. Fakat yapman gerekenden daha fazlasını yapma imkânı her zaman sana verilmiştir. Yapman gerekenden daha fazlası bir insanın hayatını kurtarmaktır… İşte bu durum, bize İslam ahlakında öngörülen takva kavramını getiriyor.</p>
<p>Zikrettiğimiz örneklerden hareketle gazetecilik başarısına da, köprü parmaklığına takılı kalmış kazazedeye de bu açıdan bakıp kararı kendiniz vereceksiniz. Salt görev duygusuyla mı yetinmek isterdiniz; insani mülahazaları da dikkate alarak mı karar verirdiniz?-Rasim Özdenören</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bazı zatlar, “nefs-i öldürmek” tabirini kullanırlar. Bunun da bir nefis terbiyesi olduğunu kabulle beraber, nefsin mahiyetinde yer alan duyguların, kabiliyetlerin hayra yönlendirilmesinin daha isabetli olacağı kanaatindeyiz. Mesela, herkeste şiddetli bir hırs var. Hırsın sesini tamamen kesmek yerine, bu hırsın hayırlı işlere yönlendirilmesi daha faydalı olacaktır. O zaman, yaptığı ibadeti, hizmeti yeterli görmeyecek, daha ilerisini elde etmeye çalışacaktır. (4)</p>
<p>Nefis, terbiyeyi kabule müsaittir. Mesela, herkesin fıtratında cimrilik vardır. İslami bir terbiyeyle, cimri bir insanın çok cömert bir insan haline gelmesi mümkündür.</p>
<p>Nefsin fıtri hali, deli dolu akan bir nehre benzer. Terbiye edilmiş hali ise, bu nehrin önüne bir baraj yapılıp, çevrenin hem aydınlatılması, hem de sulanması gibidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İmam Maturidi, “İsmet, külfeti kaldırmaz” diyerek önemli bir ilkeyi dile getirmiştir. Peygamberlerin ve Efendimiz Hz. Muhammed’in masum oluşları, onlarda günah işleme kabiliyetlerinin olmadığı ve ilahi emir ve yasaklardan muaf tutuldukları anlamına gelmez. Kendileri insanlığın bütün zaaf ve kuvvetlerini taşımalarına rağmen kasten hiçbir günah işlemeye yeltenmeyecek kadar nefislerine hâkim olup Allah’tan korkarlar. Vicdanları öylesine temizdir ki, nefislerinin onları günaha itecek tüm isteklerine anında karşı koyabilirler. Şayet istemeden bir hata yaparlarsa hemen Allah tarafından uyarılır ve düzeltilirler. Çünkü bunun aksi takdirde ümmete yansıması çok farklı olur. (Mehmet Bulut, “İsmet”, DİA. XXIII, 135)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Özetle Ehl-i sünnet kelâmcıları, nübüvvetten önce ve sonra peygamberlerin kasten veya sehven yüz kızartıcı günahlardan korunmuş oldukları hususunda görüş birliği içindedir. Onların katı kalplilikten, nefret uyandıran her türlü davranıştan, haâfmeşreplilikten, küçük düşürücü fıiller işlemekten uzak durmaları gerekmektedir. Bu tür günahlar küçük sayılsa bile peygamberlerin toplum içindeki saygınlıklarını zayıflatarak etkinliklerini azaltır. Çoğunluğa göre peygamberler yüz kızartıcı olmayan günahları unutarak veya yanılarak işleyebilirler. Ancak onlar bu günahlarda ısrar etmez, Allah tarafından uyarılarak bunlardan vazgeçerler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hz. İbrahim kıssasında iki şey günah vehmi uyandırır: Birincisi onun yıldız hakkındaki “Bu benim Rabb’imdir” sözüdür, Şayet bu inanılarak söylenmişse şirktir aksi halde yalandır.</p>
<p>Cevap: Hz. İbrahim bu sözü marifetullah hakkındaki tefekkürü tamamlamadan önce söylemiştir. Bu durum ile peygamberlik arasında elbette fark vardır. Çünkü peygamberlik ancak bu tefekkürden sonra düşünülebilir. Dolayısıyla herhangi bir sorun yoktur. Zira onun buna inanmadığı şıkkı tercih edilir. Şöyle de denilebilir: Hz. İbrahim bu sözü ters burhânda olduğu gibi varsayımsal olarak söylemiştir. Amacı ise Sâbiîleri irşat etmektir. Çünkü onun söylediğinin sonucu şudur: Eğer yıldızlar sizin iddia ettiğiniz gibi rabler olsaydı rabbin değişmesi ve yok olması gerekirdi. Bu ıse yanlıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Buna göre Yunus (a.s.) öfkelenerek gitti, Allah’ın ona güç yetiremeyeceğini zannetti ve zalim olduğunu itiraf etti. Öfke günahtır. Yüce Allah’ın kudretinden şüphe küfürdür. Zulüm de günahtır.</p>
<p>Cevap: Belki Hz. Yunus’un öfkesi inat ve dik kafalılıkla aşırıya giden inkârcı bir topluluğa karşıydı. Öyle ki sabrı tükenmiş ve onlara karşı sabretme gücü kalmamıştı. İşte bu, Allah için ve Allah düşmanlarına karşı bir öfkeydi. Dolayısıyla da günah olamaz. Bu bakımdan “fe-zanne en len nakdire aleyhi” ayeti, “bizim onu hiç sıkmayacağımızı zannetti&#8221; demektir. Çünkü “nakdira” kelimesi, kudret kelimesinden değil “yebsütü’r-rızka ve yakdir” âyetinde olduğu gibi kader kökünden türemiştir. “Ben zalimlerden oldum” ifadesi ise “evla olanı terk etmekle nefsime zulmettim” demektir. Dolayısıyla onun zulmettiğini itiraf etmesi, Allah’a yakarışta mübalağa ederek nefsini ezmek ve yaptığını büyüksemektir. “Balık sahibi gibi olma!” ifadesi şiddetli durumlarda ve imtihanlarda az sabırlı olma ki, en yüksek dereceye ulaşasın demektir. Yoksa günah işlemekte onun gibi olma demek değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Alimlerin çoğunluğu peygamberlerin meleklerden de üstün olduğu görüşündedir; bazı Mu&#8217;tezile mensupları ise meleklerin onlardan üstün olduğunu savunmuştur. Peygamberlerin kendi aralarında üstünlük açısından fark bulunduğu hususuna Kur’ an’da temas edilmiştir (Bakara 253, İsrâ 55). Vahye muhatap oluş şekli, nübüvvetinin devam ettiği süre, görevlerinin bölgesel veya evrensel olması bakımından peygamberlerin farklı konumda bulunması bunu teyit etmektedir. Hz. Nüh, İbrâhim ve Dâvüd’un şükürde; Hz. Yüsuf, Eyyüb ve İsmâil’in sabırda; Hz. Zekeriyyâ, Yahyâ, İlyâs ve Hz. Muhammed’in şecaatte diğerlerinden ileride olduğu nakledilir. Ayrıca peygamberlerin bir kısmına büyük kitap, bir kısmına ise suhuf verilmiş, bazıları vasıtasız bir şekilde Allah ile konuşmuş, bazıları Cebrâil aracılığıyla veya diğer vahiy yöntemleriyle vahye muhatap olmuş, bir kısmı belli bir kavme, bir kısmı da bütün insanlara gönderilmiştir.</p>
<p>Bu sebeple bütün peygamberleri örnek alan, bütün insanlara gönderilen ve nübüvveti kıyamete kadar devam edecek olan Hz. Muhammed’in peygamberlerin en üstünü olduğunda ittifak edilmişti:. Onun ardından yine bütün insanlara peygamber olarak gönderilen Hz. İbrâhim, yeni bir kitap ve şeriat verilen Hz. Müsâ, Dâvüd ve İsâ gelir. Bazı hadislerde Resülullah’ın peygamberler arasında üstünlük tartışmasına girmeyi yasakladığının bildirilmesi? farklı peygamberlere inanan insanların ayrışmasını ve peygamberlerin insanlara önderlik yapma konumuna zarar gelmesini engellemeye yönelik bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir (Bk DİA. “Peygamber”, c. 34, s. 257-262)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Özetle söylemek gerekirse Kur’an’ı anlamak esastır, ama anlamadan Kur’an okumak da derecesine göre sevap bir ibadettir. Anlamadan Kur’an okunduğunda kişilerin duygu yoğunluğu yaşaması o okumayı anlamlı hale getirecektir. Bazen öyle olur ki, Kur’an’ı -bırakın okumayı duygu yüklü olarak elimize alsak, ona sarılsak, onu bağrımıza bassak hatta sadece onu seyretsek inşallah niyetimize göre sevabı vardır. Burada önemli olan Kur’an’la ilişkimizi kuru, cansız ve heyecansız bir ilişki olmaktan çıkarmaktır. Bazen öyle olur ki,TV’da seyrettiğimiz bir görüntü karşısında hislerimize mağlup oluruz. Oysa o yerede değilizdir, uzağızdır. Ama biz hissettik. Hissetmek, anlamaktır. Anlamak, sadece, evet sadece lafızların grametik yapısını anlamak değildir. Anlamak yerine göre hisstmektir de. Kur’an’ın manasını bilip zulumler karşısında hissiz kalan kalplerin Kur&#8217;an&#8217;ı anladığını söyleyebilir miyiz?</p>
<p>Bazen keşke diyorum, Kur&#8217;an’ı anlamadan okuyan irfan sahibi insanların hissettiğini hissedebilesek! Bazen diyorum, Kur’an eğitimi almamış insanların Allah’ın emirleri karşısında ortayı koyduğu haşyeti, sürekli Kur’an’ı anlamaya çalışan bizler de bir nebze duyabilsek!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İbn Hacer’in konuyla ilgili görüşü kanaatime göre oldukça isabetlidir. Şöyle der: “Bu meşhur bir meseledir. Bu konuda bir risale yazdım. Hasıl-ı kelam mütekaddim ulemanın ekseriyeti okunan Kur&#8217;an’ın sevabının ölüye ulaşacağı görüşündedir. Tercih edilen görüş ise bu amelin müstehab olması ve çokça yapılmasıdır. Ayrıca sevabın ölüye ulaşması hakkında kat’î bir şey söylemekten geri durmaktır.” (Bu görüş ve konuyla ilgili özlü değerlendirmelcr için Bk. Zekeriya Güler, Hadîs Günlüğü, Konya, 2008, s. 84-88) Buradan anlaşıldığı gibi ölünün ruhuna Kur’an okuyup sevabını hediye etmek mümkündür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İster ayet bazında, ister pasaj veya sure, ister Kur’an’ın tamamı üzerinde bir kişi tefsir yaptığında demiş oluyor ki; “Bu ayetin murat ettiği, salt budur! Sadece budur.” Keza pasaj ve sureler içinde aynı şey geçerli olup, giderek der ki tefsirci; “İslam benim söylediğimdir; nokta.”</p>
<p>Oysa İmam Maturidi der ki; Tefsir yapma hakkı ve yetkisi sadece sahabelere hastır. Sadece onlar, kesinlik içerecek bir şekilde ‘bu ayette murat edilen şudur’ diyebilir. Çünkü onlar ayetin gelişine şahitlik etmişlerdir, nüzul sebebini de bilmektedir. O ayete muhatap olduğunda peygamberin hal ve hareketlerini bizzat görmüştür veya birinci kaynaktan öğrenmiştir. Yine; ayetin gelişinden sonra peygamberin onu ümmetine aktarışına ve ayetin hayata geçirilişine vakıftırlar. Devam eder Maturidi; sahabelerden sonra gelenlerin Kur’an’ın açıklaması babında yaptıkları/yapacakları ancak ‘tevil’ olabilir. Tehil: Muhtemel doğrular içinde bir doğruyu tercih etmektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Son olarak söylemek gerekirse günümüzde hadîslerin yazılmasıyla ilgili orijinal çalışmalar yapılmıştır. “Hadisler 150-200 yıl ezberden ezbere nakledildikten sonra yazılmıştır.” şeklinde iddiada bulunanların bunları muhakkak okuması gerekmektedir: Bunların en önemli üçünü burada zikretmekte fayda vardır:</p>
<p>a) Fuad Sezgin, Buhârî ’nin Kaynakları: Çalışma tamamen hadîslerin erken dönemde yazılmasıyla ilgilidir. Buhârî’nin eserine kaydettiği çoğu hadîsi kendinden önceki yazılı kaynaklardan derlediğini bilimsel bir şekilde ortaya koymuştur.</p>
<p>b) M. Hamidullah, Hemmâm b. Münebbib’in (ö. 101 veya 131) Sabifesi: Hamidullah’m bulup ortaya çıkardığı ve neşrettiği bu sahife hadîs yazım tarihi için devrim niteliğindedir. Çalışmanın devirdiği şey ise hadîslerin çok sonraları yazıldığı iddiasıdır. Hemmâm b. Münebb&#8217;ıh’in Ebü Hureyre’nin talebesi olduğu ve ondan duyduğu hadîsleri yazdığı unutulmamalıdır.</p>
<p>c) M. Mustafa A’zamî, İlk Devir Hadîs Edebiyatı: Hadîs yazım tarihiyle ilgili oryantalist iddialara verilen orijinal bir bilimsel çalışmadır. A’zamî burada bizzat yazan veya kendisinden yazılan 50 sahâbi ismi; h. I. asrın sonlarına doğru yazan veya kendisinden yazılan 47 büyük tâbiîn ismi; h. I. asrın sonu ile II. asrın başlarında yazan veya kendisinden yazılan 86 küçük tâbiîn ve etbâ-i tâbiîn ismi ve h. II. asrin başlarında yazan veya kendisinden yazılan 256 küçük tâbiîn ve etbâ-ı tâbiîn ismi tespit etmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hadîs Kur’ân birlikteliği vazgeçilmezdir. Hadisler muhakkak Kur’ân ışığında anlaşılmalıdır. Hz. Peygamber&#8217;in Kur’ân’a aykırı bir şey söylemesi düşünülemez. Hadîslerde gerçekten Kur’ân’a aykırı bir şeyler varsa ya onu Hz. Peygamber söylememiş, birileri uydurmuştur ya da râvîler sika ise onu Hz. Peygamber’e nispette hata yapmışlardır. Bununla birlikte hadîslerin Kur’ân’a aykırılığı konusunda oldukça dikkatli davranılmalıdır. Zira her önüne gelenin “Bu hadîs, Kur’ân’a aykiridir.” demesine elbette itibar edilemez. Hatta günümüzde hadîslerin Kur’ân’a aykırı olduğu iddiasının çoğu kere ilmî olmayan, sübjektif, ideolojilerin etkisine açık yapımızdan kaynaklandığı bir vakıadır. Yine de elbette teorik olarak bu ilke muhafaza edilmelidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bir konuda bütün hadîslerin bir arada değerlendirilmesine dikkat edilmelidir.</p>
<p>Oldukça önemli bir ilkedir. Bunu da iki şekilde düşünmek gerekir. Biri aynı konuyla alâkalı tüm hadîsleri bir araya toplamak; diğeri ise bir hadîsin tüm tarîklerini birlikte değerlendirmektir. Hadisler söz konusu olduğunda tam manayı ancak bu işlemlerden sonra inşa etmek mümkündür. Elbisesini yerde sürüyenlere yapılan tehdidin sebebini diğer hadîslerden anlıyoruz. Tehdit kibir sebebiyle böyle yapanlara yöneliktir. Pulluk, saban gibi tarım aletlerinin bir kavmin evine girmesiyle Allah’ın oraya zelillik sokmasına dair hadîs de böyledir. İlk bakışta bu anlaşılamamaktadır. Zira tarımla uğraşmak yerilmiş bir şey değildir. Ama başka rivâyetlerden anlaşılıyor ki, bu özel bir duruma hastır. Meselâ yapması gereken bir farzı (özellikle cihâdı) terkedip de ziraatla uğraşanlara yönelik bir tehdit olsa gerektir. Bu durumda cihâd yapıp Vatanı düşmandan korumak elbette ziraatla meşgul olmaktan çok daha evlâdır. Kadınları kaburga kemiğinden yaratıldığına dair hadîs de böyledir. (Buhârî, Enbiyâ, 2) Hadisin diğer tarîklerinde “kadınların kaburga kemiği gibi” (Müslim, Rada’, 65) olduğu belirtilmekte, aslında hadîste bir teşbih yapıldığı ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hadiste metin tenkidi ihmal edilmiş midir? Bir kere şunu ifade edelim: Metin tenkidi, iki anlamda kullanılır. Birincisi netin tenkidinin Batıdaki yaygın kullanımı olup, tenkit burada metni çeşitli nüshalar/varyantlar yardımıyla yeniden inşa etme sürecidir. Buna “edisyon krtik” demek de mümkündür. İkincisi ise daha ziyade İslam dünyasında kullanılmakta olup “metni, Kur’an’a, sünnete, akla, tarihe aykırı görme” durumunu ifade etmektedir. Dolayısıyla metin tenkidi aslında metni inşa etmeye yarayan bir süreç iken metni reddetmeye dönük bir sorgulamaya dönüşmüştür. Bazı oryantalistlerin metin tenkidini hadis tarihine bu anlamıyla uygulamaları İslam dünyasındaki zihniyetin oluşmasında da etkili olduğu söylenebilir.</p>
<p>O halde sorudaki gibi bir iddianın oryantalist bir dayatma olduğunu söylemeye gerek yoktur. Baştan söyleyelim: Bu ilmin doğasında ilk önce ravi değerlendirmesi vardır. Bu olmak zorundadır, çünkü size biri bir haber naklettiğinde eğer kuşkulanıyorsanız ilk soracağınız soru “bunu kimden duydun?” olacaktır. Yoksa haberin kaynağını sorgulamadan hemen reddetmek akıl karı değildir. Şayet haberi verenin güvenilir bir kimse olduğu öğrenildiğinde metne dönüp tekrar bakmak gerekecektir. İşte hadis alimleri sadece isnadla yetinmemiş, hadisin sıhhati için metnin de sağlam olması gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü onların -güvenilir de olsayanılma paylarının olduğunu biliyorlardı. Bunun için de şaz, vehim, hata, münker, batıl, illet ve muhalefet gibi kavramları geliştirerek hadise sıhhat hükmü vermişlerdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Arap dünyasında sahabeye yönelik eleştiriler daha erken başlamış, Ebu Reyye gibi bazı kendini bilmezler sahabe ve hadis konusunda pervasızca yazıp çizmişlerdir. Arap dünyasındaki bu gelişmeler Türkiye’yi de etkilemiş, özellikle Ebu Reyye’nin kitabı bazı mahfillerce baştacı edilmiştir. 2000’lere kadar fazla sesi çıkmayan eleştiriler sonrasında bir furyanin ayak sesleri yavaş yavaş duyulmaya başlanmıştır. İsimlerini vermekten hicap ettiğim bazı zatlar kitaplarının köşe bucağında sessiz sedasız Ebu Hureyre gibi sahabilere “yalancı” demeye başlamıştır. Ve 2017’de kitaplarında sahabeyi eleştirmekten kaçınan hatta Ebu Hureyre’den sitayişle bahseden bir zat ağzından baklayı çıkarıvermiş ve şunları diyebilmiştir: “Sen Ebu Hureyre! 5000 kadar hadisi nasıl yumurtladın! Bunları uydururken Allah’tan hiç mi korkmadın!” Ebu Hureyre ile niçin uğraşıldığı malumdur. Oryantalistler de özellikle sahabeden Ebu Hureyre; tabiinden Zührî ile uğraşmışlardır. Çünkü bunlar hadis tarihinin bel kemiğidirler. Bunları çökertirsek hadis tarihini çökertmiş oluruz diye düşünmüşlerdir. Aynen bunlar gibi yerli oryantalistler de bu iki isimle çok uğraşmışlardır. Sebep basit ve ekonomik: O kadar raviyle uğraşmanın ne anlamı var! Tasarruflu iş yapmak lazım! Ebu Hureyre halledilirse diğerlerine gerek bile kalmaz !Şimdi sahabe ile ilgili meseleleri ele alıp değerlendirmek istiyoruz:</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sahâbenin hepsi -fîtne olayına karışsın veya karışmasınicma ile adildir. Adaletin manası, sahâbenin hadîs rivayetinde kasten Peygamber adına yalan uydurmaktan sakınmaları demektir. Bundan adaletlerini araştırmaya zorlanmadan bütün rivayetlerini kabul etme neticesi doğmaktadır. Onlardan fitne olayına karışanların durumu hüsn-i zanla karşılanarak, ictihadlarından dolayı ecir alacakları hükmüne varılmıştır. Çünkü onlar dinin taşıyıcıları ve nesillerin en hayırlılarıdır. Aynî&#8217;nin ifadesiyle onlar te’vil yapmışlardır. Onlara hüsn-i zan beslemek gerekir. Onlar müctehiddir. Ma’siyet ve sırf dünyayı, menfaatlerini kastetmemişlerdir. Onlardan içtihadında hata eden de isabet eden de vardır. Allah füru konularında hata eden müctehidden günahı kaldırmıştır. Seyfüddin el-Amidi de (6. 685) sahabenin adaleti mevzuundaki görüşleri naklettikten sonra şöyle demiştir: “Fıtnelere karışan sahabiler hakkında yapılacak şey, kendi aralarında cereyan eden olayları en güzel şekle hamletmektir. Çünkü onları buna sevkeden, her grubun inancına göre ictihadlarıdır. Bu durumda her müctehid ya isabet edecek, ya da yanılacaktır.” (Bk eI-İbkam, II, 129)</p>
<p>Gazali, Sıffınla ilgili olarak her iki tarafın amacım güzel bir şekilde ortaya koymuştur. Şöyle der: Hz. Ali yeni halife oldu. Birliğe ihtiyaç duyuyordu. Hz. Osman’ın katillerini o anda teslim etmenin birliği zedeleyeceğinde endişe ettiğinden dolayı bunu uygun olmadığını düşünüyordu. Hz. Muaviye katillerin cezasını ertelemenin kan dökülmesinin çoğalamasına ve halifelerc karşı suikastlerin artmasına sebep olacağını düşünüyordu. (Bk. Kavaidu’I-akaid, e. 156) Görüldüğü gibi her iki taraf da düşüncesinde gayet isabetlidir. Ancak kimin gerçekte öyle düşünmediği ve diğer sebepleri bilebilecek olan sadece Allah’tır. Allah, her insana ahrette niyetine göre muamele yapacaktır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ehl-i Sünnet’e göre sahâbenin hepsinin adil olmasının delili Kur’ân ve sünnettir. Sahâbeyi Allah ve Resülu tezkiye etmiştir. Kulun tezkiyesine gerek kalmamıştır. Allah’ın “Siz insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” dedikten sonra başkalarının ta’diline gerek var mıdır? Allah “Ben sizden razıyım” dedikten sonra başkasının razı olup olmamasını araştırmak önemli olmasa gerektir. Allah bunları söylerken elbette bu topluluğun melek olmadığını biliyordu. Hatalarıyla birlikte bu topluluk en güzel medhi hak ediyordu. Altını çizmek gerekir ki, sahâbenin adil olması rivâyetlerinde hata yapmamaları anlamına gelmez. Onun için “Şayet sahâbe adilse meselâ Hz. Aişe neden Ebü Hureyre’yi tenkid etsin!” demenin bir anlamı yoktur. Sahâbenin adaletinden kasıt onların Allah Resülü’ne yalan isnâdda bulunmalarının düşünülmeyeceğidir; o vahiy kaynağını, nübüvvet pınarını iman nuruyla gören gözlerin Resülullah adına hadîs uydurmasının ve de dini, menfaatleri uğruna satmalarının mümkün olmayacağıdır. Ancak onların hata yapmaları muhtemeldir. Zira onlar da birer insandır. Hz. Aişe’nin veya bir başka sahâbînin herhangi bir sahâbiyi tenkidini de bu çerçevede düşünmek gerekir. Şimdi önce sahâbenin adaletine yönelik delilleri ortaya koyalım, sonra iddiaları ele alalım:</p>
<p>Bakara, 143:..<br />
Al-i İmran,110.<br />
Enfal,74..<br />
Tevbe,88,100,117:<br />
Feth,29:<br />
Haşr,8-10:<br />
Feth,18<br />
tahrim,8:<br />
Beyyine,8</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p><strong>Sahabe’ye mahsus olan, Sahabe’yi “özel” kılan nedir?</strong></p>
<p>Bu sorunun cevabı şudur: Bugün Kur’an bize, nüzul süreci bizim müdahil olmadığımız bir dönemde tamamlanıp bitmiş ve iki kapak arasında toplanmış bir metin olarak, yani “Mushaf” olarak hitap etmektedir. Bugün hiçbirimizin hayatında “Acaba bugün Rabbimiz ne buyuracak”, ya da başımıza gelmiş bir olay hakkında “vahiy nasıl bir çözüm getirecek” gibi bir sorunun heyecanlı beklentisinden söz edilemez.</p>
<p>Oysa Sahabe için durum böyle miydi? Onlar için Kur’an, kimi zaman isim vererek1) kimi zaman ima ve işaret yoluyla2)kimi zaman da belli özelliklerini anarak3) kendilerinden bahseden, sabah ve akşam, hazarda ve seferde, darlıkta ve genişlikte… kısacası hayatın her anında ve merhalesinde yeni bir heyecan, yeni bir hüküm/mesaj, yeni bir oluş, yeni bir davranış ve anlayış kodu, yeni bir idrak boyutu demekti.</p>
<p>Nazil olan her ayeti hücrelerine sindirircesine bellemek, fehmetmek ve ilk elden muhatapları olarak onu eksiksiz biçimde hayata aktarmanın gayreti içinde olmak onların biricik varlık amacını oluşturuyordu. Hayatın her anını canlı nüzul sürecinin rehberliğinde adım adım kat etmek, nüzul sürecinin bir parçası olma bahtiyarlığına hiçbir zaman eremeyecek nesiller için –belki “anlaşılması” değil ama– “hissedilmesi” imkân dışı bir meseledir…</p>
<p>Sahabe-Kur’an ilişkisi, sadece onların nüzul sürecine müdahil olmalarıyla sınırlı değildir. Bu ilişki aynı zamanda Kur’an’ın sonraki nesillere aktarımında Sahabe’nin vazgeçilmez rolünü de belirlemektedir.</p>
<p>Hemen belirtmek gerekir ki, Sahabe’nin buradaki fonksiyonu kuru bir nakil ameliyesinden ibaret değildir. Dolayısıyla Modern dönemde yerli İslamiyatçıların, bir yandan İslam’ın tek kaynağının Kur’an olduğunu söylerken, diğer yandan onu bize nakleden mütevatir zincirin bu en hassas halkası hakkında fütursuzca kelam etmesi, bindiği dalı kesen kimsenin hamakatinden daha hazin bir manzara oluşturmaktadır.</p>
<p>Kur’an’ın korumasının bizzat Kadim Kelam’ın sahibi tarafından garanti edildiği bu babda sık sık ileri sürülen argümanlardan biri olarak dikkat çekmektedir. Oysa bu ilahî garantinin, Kur’an’ın korunmasında ve aktarımında Sahabe halkasının hassasiyeti üzerinden fonksiyon icra ettiğini gözden uzak tutmak mümkün değildir. Aksi halde Kur’an’ın ilahî garanti altında bulunduğunu ifade eden 15/el-Hicr, 9 ayetinin –sırf aklî bir ihtimal olarak– Kur’an’a bilahare eklenmiş olamayacağını garanti etmek mümkün olmayacaktır. Bir diğer ifadeyle, herhangi birisi bu ayeti bizzat Sahabe’nin Kur’an’a sonradan eklediğini iddia edecek olursa, Sahabe hakkında ileri geri konuşan kimselerin bu iddiaya verecek hiçbir tatminkâr cevabı olamaz…</p>
<p><strong>2. Din’i nakleden ilk kuşak olmaları</strong></p>
<p>Sahabe’nin bu “Din”i bize nakleden ilk kuşak olması, Kur’an’ın ilk mübelliğ, mübeyyin ve müfessiri olan Sünnet’in de bize onlar kanalıyla gelmiş olmasını tazammun eder. Bu Din’in sahibinin, Yüce Kelam’ının “tebliğ”ini olduğu gibi “beyan”ını da Sünnet’e havale ettiği hatırlanacak olursa4) Sahabe’nin bu bağlamdaki önemi kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Zira Kur’an’ın olduğu gibi Sünnet’in de ilk muhatabı, muhafızı ve nakilcisi Sahabe’den başkası değildir.</p>
<p>Hem bizzat Kur’an’ın nüzul sürecinin müdahil ve müşahitleri olmaları, hem de Sünnet’in sebeb-i vürudunu teşkil etmeleri dolayısıyla Sahabe halkasının Kur’an bağlamındaki önemi neyse, Sünnet bağlamındaki önemi de odur.</p>
<p>Daha da önemlisi, Kur’an’ın anlaşılması, hayata aktarılması ve ondan hüküm istinbatı noktasında Sahabe’nin Sünnet’ten aldığı eğitim ve ilham, sonraki nesillerin Kur’an ve Sünnet’e yaklaşımını belirleyen en önemli etken olmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ehl-i sünnet, bütün batıl görüşleri bünyesinde barındıran bir şemsiye kavram olabilir mi? Örnek doğru olur mu bilmiyorum, ama bu, dinlerin aşkın birliği diyerek, dinî çoğulculuk diyerek tüm dinleri İslam şemsiyesi altında birleştirmeye benzer. Böyle bir şey olabilir mi? “Dinlerin aşkın birliği” İslam’ı temsil edebilir mi? İslam onları bağrına basabilir mi? Bid’at fırkaların kendilerine göre sünneti kabul etmeleri, onların ehl-i sünnet olmalarını sağlar mı? Bu nasıl bir ehl-i sünnet ki, sünneti bize nakleden binlerce sahabeyi tekfir edecek, sahtekarhkla suçlayacak! Bu, nasıl bir ehl-i sünnet ki, nakledilen her bir hadisi ya Kur’an’a aykırı görecek, ya akla aykırı görecek ya da olmazsa hep ama hep te’vil edecek, akla uyduracak?! O halde şeklen Peygamber sünnetini kabul etmek ehl-i sünnet olmaya yetmemektedir. Çünkü ehl-i sünnetin en önemli tarafını bir de ashap temsil etmektedir. Bu neye benzer biliyor musunuz? Laik bir ülkenin anayasasını düşünün. Der ki: Bu ülke laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir. Bu dördü birbirine yapışık ayrılmaz bir bütündür. Kişi, üçünü kabul edip birini kabul etmezse o ülkenin vatandaşı olmayı hak edemez. Şimdi ehl-i sünnetin dört temel delil vardır: Kur’an, sünnet, icma ve kıyas. Bunlardan birini kabul etmeyen (Kur’an’ı saymazsak, onu kabul etmeyen dinden çıkar) ehl-i sünnet olamaz. Mesela kişi ilk üç delili kabul edip kıyası kabul etmezse o bile ehl-i sünneti temsil edemez. Hal böyleyken, kişi ashab ın icmasını &#8216;ınkarı edecek ve ehl-i sünnet&#8217;in şemsiyesi altına girecek! Bu kendimizi aldatmaktan başka bir şeye yaramaz.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-koktas-modern-dunyada-muslumanca-dusunmek-1-alintilar/">Yavuz Köktaş – Modern Dünyada Müslümanca Düşünmek 1 -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-koktas-modern-dunyada-muslumanca-dusunmek-1-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarık Velioğlu &#8211; Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2020 13:29:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Ali'nin Hz.Hasan'a Vasiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Velioğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24683</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz.Ali&#8217;nin Hz.Hasan&#8217;a Vasiyetinden Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sa&#8217;pkınlık olduğundan korktuğun yola gitme; çünkü sapkınlık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda hakkıyla cihad et, bu yolda seni hiçbir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/">Tarık Velioğlu – Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24684 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044-207x300.jpg" alt="" width="274" height="397" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044-207x300.jpg 207w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044.jpg 600w" sizes="(max-width: 274px) 100vw, 274px" />Hz.Ali&#8217;nin Hz.Hasan&#8217;a Vasiyetinden</strong></p>
<p>Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sa&#8217;pkınlık olduğundan korktuğun yola gitme; çünkü sapkınlık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda hakkıyla cihad et, bu yolda seni hiçbir kınayanın kınaması alıkoymasın. Nerede olursa olsun, gerçek için çetinliklerin en çetinlerine dayan. Din bilgilerini derinliğine öğren. Bütün işlerde Allah’a sığın; böyle yaparsan tam koruyan bir koruyucuya, tam üstün bir men edene dayanmış, sığınmış olursun&#8230;..Her işin büyüğünü, en güzelini sunuyorum sana, bilinmezini atıyorum, söylemiyorum. Esirgeyen bir baba olarak seni düşündüğümdendir ki söyleyeceğim edeblerle muttasıf olmam istiyorum. Daha gençsin, ömrün uzun; iyi ve esen bir niyete, tertemiz bir rüha sahip olmanı diliyorum. Öncelikle yüce Allah’ın kitabını öğrenmeni, te’vilini bilmeni, İslâm şeriatını ve hükümlerini, helâlini, haramını iyice anlamanı vasiyet ediyorum. Vasiyetime bununla başlıyorum, bunlardan başka bir şeyle değil.</p>
<p>Sonra, insanların, hevâlarına ve kendi görüşlerine uyup şüphelere düştükleri, ayrılığa uğradıkları şeylere düşmenden korkuyorum. Bu gibi hususların sana tembih edilmesinden hoşlanmadığını biliyorum, ama böyle meseleler hakkında tekrar tekrar ve sağlam bir uyarıda bulunmak, seni helakete götürmesinden endişe ettiğim bir şeyin içine sürüklenmenden daha sevimli geliyor bana. Dilerim ki Allah doğru yolu bulmanda, dilediğin gerçeğe ermende sana başarı verir, bu vasiyeti yarmayı sana bırakıyorum&#8230;..Dini dileyen kişinin bilmeden adım atması, hakla bâtılı birbirine karıştırması caiz olamaz. Bu çeşit şeyden el çekmek daha doğrudur. Oğulcuğum, vasiyetimi iyi anla.</p>
<p>Bir de bil ki ölümün sahibi, yaşayışın da sahibidir; yaratan, öldürendir; yok eden, tekrar diriltendir; dert veren, derdi giderendir. Dünya, Allah’ın nimetler verdiği, fakat sınamalara da uğrattığı, yaptıklarımıza âhirette karşılık olarak mükâfat ve mücâzat takdir ettiği bir yurttur, bir hâlde kalmaz; daha da senin bilmediğin, onun dilediği şeyler vardır ki anlatılamaz. Bu işlerden biri, seni işkı&#8217;le düşürünce bunu, onu bilmediğine ver; çünkü sen önce bilgisiz yaratıldın, sonra bilgi sahibi oldun. Nice şeyler vardır ki bilmezsin; o işlerde ne yapacağını şaşırırsın; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızık verene, senin yaratılışını düzgün bir hâle getirene yapış, kulluğun O’na olsun; rağbetin O’na yönelsin, korkun O’ndan olsun&#8230;&#8230;</p>
<p>Oğulcağızım! Nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı hâline getir; kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan sen de başkalarına öylece iyilik et. Başkasında görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olacağın şeyi insanlara da yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek, beğenmek, gerçeğin zıddıdır, akıllıların âfeti&#8230;..Bil ki göklerin, yeryüzünün hazîneleri elinde olan, sana duâ etmek için izin vermiş, icâbet edeceğini de vaad etmiştir. Dilemeni emretmiştir, dilediğini vermek için; acımasını istemeni emretmiştir, sana acımak için. Seninle arasına bir perde çekmemiştir; seni, onun katında şefâat edecek birisine muhtaç etmemiştir. Kötü bir iş işlersen tövbe etmekten men etmemiştir seni; azâbını hemencecik göndererek ukubete salmamıştır seni; tövbeyle ona yüz tutarsan reddetmez; azâba uğramaya lâyık olduğun suç yüzünden de seni rüsva eylemez. Suç yüzünden tövbeni kabûl etmezlikte bulunmaz; cürmünü yüzüne vurmaz; rahmetinden seni meyûs etmez. Hattâ suçundan geçmeni de bir sevap sayar; yaptığın kötülüğe karşı bir günah yazar; işlediğin iyiliğe karşı on sevap verir.</p>
<p>Sana tövbe kapısını açmış, özrünü kabûl etmeyi vaad etmiştir. Onu çağırdın mı sesini duyar; gizli yalvardın mı gönlündekini bilir. İhtiyacını ona söylersin; gönlündekini ona açarsın; dertlerini ona şikâyet edersin, sıkıntılarının giderilmesini ondan istersin; işlerinde ondan yardım dilersin; ömür çokluğu, beden sıhhati, rızık bolluğu gibi ondan başkasının veremeyeceği şeyleri ondan beklersin. Sonra hazînelerinin anahtarlarını da, ondan dilemeye izin vererek senin ellerine teslîm etmiştir; ne vakit dilersen, duâ ile nimetlerinin kapılarını açarsın, çorak dilek yerlerini sulamak için rahmetini istersin.</p>
<p>İcâbeti gecikirse de ümidini kesmemelisin; çünkü vergi ve ihsan, niyetle yeksandır.q Nice kere, isteyenin ecri çoğalsın, umana daha da fazla ihsan edilsin diye icâbet gecikir. Nice kere bir şey istersin, verilmez; fakat hemencecik, yahut bir zaman sonra ondan daha hayırlısı verilir, ondan daha hayırlısı verilmek için o verilmez, geciktirilir. Nice şeyler vardır ki sen istersin onu; fakat verilse o yüzden dinin helâk olur. Şu halde güzelliği sana kalacak, vebâli senden gidecek şey istemelisin. Mal sana kalmaz; sen de ebedi olarak mala sâhip olamazsın&#8230;.Şerle elde edilen hayra hayır denmez; güçlükle ulaşılan kolaylığa kolaylık adı verilmez. Sakın tamah bineğinden; o seni helâk suyunun başına götürür. Gücün yettikçe Allah&#8217;la arana bir nimet sâhibi sokma, çünkü sen, ancak payını alacaksın, nasibine ulaşacaksın. Hepsi de ondan olmakla beraber, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah&#8217;tan gelen az, halktan gelen çoktan daha üstündür. Elinden çıkanı, sükûtunla elde etmek, söze dalıp elde etmenden daha kolaydır. Kaptakini korumak, kapağını sıkı kapamakla mümkündür. Elinde bulunanı koruman, başkasının elinde bulunanı istemenden daha iyidir, hoştur bence. Ümitsizliğin acısı, insanlardan bir şey istemekten hayırlıdır; yüzsuyu dökmeden yoksulluğa dayanmak, kötülüklere bulanıp zengin olmaktan hayırlıdır.</p>
<p>Herkes, kendi sırrını en iyi ve sağlam korur. Nice çalışan vardır ki bu çalışma ona zarar verir. Kim çok söz söylerse hezeyan eder; kim düşünürse basirete erer. Hayırlılarla eş-dost ol, onlardan biri olmaya bak; şerlilerden çekin, onlardan ırak ol. Ne kötüdür haram şey yemek; zulmün en kötüsüyse zayıfa zulmetmek. Yumuşaklığın sertlik sayıldığı yerde sertlik yumuşaklıktan sayılır; çok zaman ilâç, dert olur, hastalık olur; dert de ilâç kesilir, derman verir. Olur ki öğüt veren, öğüt vermez, öğüt isteyeni kandırır. Dileklere kapılıp dayanmaktan sakın; onlara kapılmak, dayanmak, ahmakların sermâyesidir; akılsa, tecrübeleri bellemek, onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir&#8230;..Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O<br />
kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><strong>Hasan-ı Basri</strong></p>
<p>Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir&#8230;..Dünya dediğin üç gündür. Dün, bugün, yarın. Dünü geçtin, yaydan fırlayan oktan ne hayır umulur? Bugün ise her şeyindir. Kazanmak, faydalanmak, kaybetmek ve tüm işlerin bugün de gizlidir. Yarın ise sadece amellerin ve kuruntularından ibarettir.O halde guzel ve doğru işlere yapış&#8230;..Kulu mahveden, kuruntu ve emel deryasında amel etmektir.</p>
<hr />
<p><strong>İbn Sina</strong></p>
<p>Nefs, kîlükâle, münakaşa ve cidâle iltifat ettikçe, kavil ve fiilden, ahvâlden herhangi bir hâl ile münfail ve müteessir oldukça hiçbir zaman bedenden halâs bulamaz ve kurtulamaz. Şunu da bilmelidir ki harekâtın efdali namaz, sekenâtın efdali ise oruçtur. İyiliklerin en menfaatlisi sadaka, gidişlerin en temizi insanların eziyetlerine tahammül, gayretlerin en bâtıl ve yanlışı ise riyakârlıktır. Amellerin en iyisi sâdık niyetten hâsıl olan, niyetin hayırlısı da ilmin kalbinden açılandır. Hikmet faziletlerin anasıdır. Marifetullah evvellerin evvelidir. Güzel kelime Allah’a yükselir, iyi amel de onu yüceltir.</p>
<hr />
<p><strong>Gazzali</strong></p>
<p>Kâinat, kâinatın aynasıdır ve Allah’ı bilirseniz insanın kalbi kâinatın aynasıdır, öyleyse kendi kalbinize bakmalisınız. Orada sizi “kötülükten sakınmaya ve doğruyu seçmeye davet eden ve size yol gösterecek rehber “küçük bir sestir.” Acele karar vermekten sakınmaya, insanları sevmeye, Allah’a itaat etmeye söz veren kalptir. O sizi kesinlikle ebedî saadete götürecektir. Kendi nefsinizin en derinindeki şuurunuza yöneldiğiniz zaman, yüreğinizde Allah’a nüfuz etme idrakine sahip olursunuz&#8230;..İnsanlar canlı göründükleri hâlde, hakikatte ölüdürler. Çünkü Allah’ın kitabı ile hiçbir ilgileri kalmamıştır. Şüphesiz Kur’ân’ı dilleriyle okurlar, ancak hakikatte dilsizdirler. O’nun kendilerine okunduğunu da duyarlar, ancak hakikatte sağırdırlar. Kur’ân’ı pahalı ipek kumaşlara sarılı muhafaza içinde görürler, fakat onun mânasına ve esrarına karşı kördürler. Allah’ın Kitabı’nı kendilerine göre tefsir ederler. Halbuki Kur’ân-ı Kerim’in emirlerini yerine getirmedikleri için çok cahildirler. Şeytanın kendilerine düşman olduğunu bilirler, ancak onunla yeteri kadar mücadele etmezler. Doğru yoldan sapmış ve dinî vecibelerini yerine getirmeyen bu insanların grubuna dahil olup aldanmamanız için sizi ikaz ediyorum.Nefislerinin bayağı arzuları ve ihtirasları onlara galebe çalmış ve onlara Allah’ın yardımı kesilmiştir. Tevbe etmeden Ölüm onlara ulaşırsa, hüsrana uğrayanlardan olacaklardır. Kur’ân-ı Kerim’de mübarek insanlara hakiki bir ışık ve rehber olan bir âyet-i kerime vardır: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münâfıkün. 9)</p>
<hr />
<p><strong>Abdulkadir-i Geylani</strong></p>
<p>Ey azîz! “Allah nüruyla dilediği kimseleri hidayet eder” (Nur, 35) feyzinin bulutlarından şuhüd şimşekleri çaktığı zaman, ve “Allah rahmetini dilediğine tahsis eder” (Al-i İmrân, 74) kelâm-ı şerifinin inayeti sayesinde vuslat rüzgârları estiğinde, kalplerin gülistanında ünsiyet reyhanları çiçeklenir; “Ey Yusuf’ a olan hasretim!” (Yusuf, 84) nağmelerinin bostanlarında, şevk bülbülleri terennüm eder, iştiyak ateşleri sırlı bölgelerde alevlenir. Fikir kuşlarının kanatları, azamet fezasında uçarken hayran ve şaşkın kalakalır. Marifet sahralarında en parlak, en âteşîn akıllar yolunu şaşırır. Anlayışların temelleri, heybet darbesiyle sarsılır da sarsılır. Azimet gemileri, “Allah&#8221;ı hakkıyla takdir edemediler” (En“âm, 91) ummanlarının derinliklerinde; “Dağlar gibi bir dalga içinde onlarla beraber gidiyordu” (Had, 42) rüzgârları sayesinde yol alır. “Allah onları, onlar da Allah’ı sever” (Mâide, 54) ayetinin aşk denizinin dalgaları çarpıştığında, herbiri lisan-ı hâl ile şöyle nida ederler: “Ya Rabbi beni mübarek bir menzile indir; menzil sahiplerinin en hayırlısı ancak Sensin.” (Mü‘mınun, 29)</p>
<hr />
<p><strong>İbn Arabi&#8217;nin Fahruddin er Razi&#8217;ye Mektubundan</strong></p>
<p>Bilmiş ol ki dostum, Allah seni muvaffak etsin, her varlığın bir sebebi vardır ki 0 şey o sebeple vücuda gelir. Her şeyin de iki ciheti bulunur, birisi sebebine, diğeri kendisini vücuda getirene -ki 0 Allah Teâlâ’dır-yöneliktir. Bütün insanlar, hukemâ ve filozoflar, yani muhakkiklerin dışındaki herkes, varlıkların sebeplerine yönelik cihetlerine nazar ederler. Muhakkikler -ehlullah arasında olan peygamberler, veliler ve melekler-ise, sebebi bilmekle birlikte, başka bir cihetten onu var edene nazar ederler.</p>
<p>Kimileri vardır ki Rabbine, onun cihetiyle değil de sebebi cihetiyle nazar eder ve der ki: “Kalbim Rabbimden bana haber verdi.” Diğer bazıları da -ki bunlar kâmildir“Bana Rabbim haber verdi” der; ki buna sahibimiz, ârif zat [Ebu Yezid Bistâmî] şu sözüyle işaret eder: “Siz ilminizi ölülerden aldınız, biz ise ilmimizi hiç ölmeyen Diri’den (Hayy lâyemut) aldık.” Varlığı başkasından alınmış olanın hükmü, bizim nazarımızda hiçbir şeyin hükmüdür. Arif asla Allah’tan başkasına dayanmaz.</p>
<hr />
<p><strong>Akşemseddinden Fatih Sultan Mehmete Mektubundan</strong></p>
<p>Dünyevî rahat, uhrevî rahatlığa nispetle yok hükmündedir, Cismânî lezzet, rühânî lezzete nisbeten hiçbir şeydir. Hiçbir şey olan şeye iltifat etmeyesiniz. En şiddetli imtihan/belâ peygamberlere, sonra evliyalara ve sonra da halifeleredir. Peygamberler ve veliler silkinde yol tutmuş olduğunuzu büyük nimet bilip hiçbir belâdan üzüntü duymayasınız, bilakis mütelezziz olasınız ki, Allah’ın kelamında bir zorluk, iki kolaylık arasında zikredilmiştir.</p>
<hr />
<p><strong>Ahmet Edirnevi</strong></p>
<p>Mehmedim, ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolu üzere ol. Fıkıh ve hadisi iyice öğren ve câhil sufilerden olma. Meşhur olmamaya bak, zira şöhret afettir. Fânî makamlara sarılma. Bu makam sahiplerinin dünyevî istekleri için aracı olma. İdareciler ve onların etrafında bulunanlarla iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, insanların haklarını korumak, Allah’in hadlerini ikame etmek gibi bir amaç dışında sohbet etme. Hankah kurup orada oturma. Zira bazı cüz’i menfaatler sülüke mani olur. Çok semâ etme ki, semâ kalbe nifak getirir. Semâ’ı inkar yoluna da gitme. Zira onun ehli ve ashabı vardır. Semâ’ın yüzbin lezzetinden yalnız bir lezzeti, bin yıllık marifete hükmeder. Sakın semâ’ı, halk arasında cereyan eden eğlence gibi görme.</p>
<hr />
<p><strong>Aziz Mahmud Hüdayi&#8217;den Belgratli Müniri Efendiye Mektub</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Azîm, kerem sahibi insanın mertebeleri üzerinedir. İnsan, beden ve kalb ve ruh ve sır cümlesidir. Sırrın sırrı Sübhan’dır. Sırr-ı Sübhânî, insanın sırrını muhafaza eder. İnsanın sırrını ruhun duası himaye eder ve hatta kalbi kaplar ve hıfzeder. Kalbi beden ve ten besler ve terbiye tekmil eder. Tıpkı meyveleri yaprakların, yaprakları dalların, dalları ağaçların, ağaçları da kabukların korumasi gibi. Mesela ağacın kabuğu soyulsa, tamamen bozulup çürür. Ne ağaç, ne dal, yaprak, ne de meyve kalmaz, cümlesi kurur. İnsanın cismi ile kainatın cismi zarf ve kap gibidir ve kabuk ise koruyucudur&#8230;.Nefsi ıslah etmek en önemli husustur. Kişinin kendi nefsini ıslah etmeden başkasının ıslahına yönelmesi gafletin ta kendisidir .</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div><strong>Muhammed Nasuhi</strong></div>
<div></div>
<div>
<p>Benim oğlum,</p>
<p>İnsanın yaratılış sebebi marifetullahtır. Ubudiyet kalıbında “Vema halaktül inse ve’l-cinne illa liya’budün [Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım] (Zâriyât, 56) bu makam i’tisam billah ile olur.</p>
<p>İki cihan saadetinin alâmeti Allah’ın gayrisinden kaçınmak, gafletten uzak durmak ve günahlardan sakınmaktır. Bu takvaya nail olmayan padişah dahi olursa nikmettir; imtihan için kendisine süre verilmiş, geçici zaman için salıverilmiş demektir. Bu yoksa keramet ve âfıyet değildir. Takvanın alâmeti namazda huşüdur. Huşünun alâmeti, tadil-i erkâna riayettir. Allah indinde namazın makbul olduğunun, kalbin Allah Teâlâ’ya teveccühünün alâmetleri şevk ü aşk, niyaz ve tazarrü’dur. Kim Allah’a ait olursa, Allah da ona ait olur.</p>
</div>
</div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div><strong>Hasan Sezai</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<p>Şeriat, tarikat bağının hısn-i hasînidir.Şeriata muhalif zındıkane kelâm mahza küfürdür.O makule kişilerden şeytandan ziyade firar etmek lazımdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><strong>Mehmed Emin Tokadi</strong></p>
<p>Bir nefeste iki nimet bulunur, bunun için iki şükür gerekir. Yirmi dört saatte, her saatte bin nefes, her nefese iki şükürden yirmi dört saatte kırk sekiz bin şükür eder. Bir insan her işini terk etse de “şükür şükür” diye dergâh-ı Hudâ’ya hamd ü şükr eylese yine kırk sekiz bin defa şükür diyemez. İmdi acziyet zâhir oldu. Malum oldu ki Hakk’ın (celle ve alâ) şükrünün binde birini eda edemeyiz. Hakkıyla şükrü edaya kim kâdirdir? “Ey Davud ailesi! Allah’ın nimetlerine şükretmek için çalışm. Kullarımdan hakkıyla şükredenler azdır.” (Sebe, 13)</p>
<hr />
<p><strong>Musa Topbaş</strong></p>
<p>Allah Teala ve Tekaddes Hazretlerinin bir kula en büyük nimeti, aczini bildirmesidir.Her şeyin Cenab-i Hak&#8217;tan olduğunu bilen kul, olmayacak şeylerle zihnini bulandirmaz,kulluğuna devam eder ve yol alır&#8230;..Son derece âcizim, kusurlarla doluyum. Yegâne tesellim şudur ki, Allah’ın sevgililerini canımdan, varlığımdan, her şeyden daha fazla seviyorum. Öyle bir sevgi ki, sevdiğimi de bilemez haldeyim ki lisan ile yazı ile ifade edilemez. Allah Teâlâ Hazretleri’nden niyazımız ihlâslı, teslimiyet sahibi ve kulluğunda sabitkadem olan sizin gibi pek kıymetli yavrularımızı kendisinde ibkâ eylesin. Amin.87</p>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/">Tarık Velioğlu – Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yasin Pişgin &#8211; Kur&#8217;an&#8217;ın Kalbine Giriş &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 May 2020 06:04:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an okuma]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24467</guid>

					<description><![CDATA[<p>, Zamanı iyi fark et, bak nasıl zamanın içerisinde, zaman ellerinden, avuçlarından kayıp gidiyor. Çocuktun genç oldun; gençtin orta yaşı buldun; yaşlandın bak gidiyorsun. . . Yolcusun. . . “Bu dünya bir pencere Her gelen baktı geçti Nice han, nice Sultan Tahtı bıraktı geçti” dediği gibi şairin, fark et; hanlar, saraylar, hükümferma olmalar, her türlü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/">Yasin Pişgin – Kur’an’ın Kalbine Giriş ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24468 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397-193x300.jpg" alt="" width="236" height="367" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/568685_1e149_1589609397.jpg 520w" sizes="(max-width: 236px) 100vw, 236px" /></div>
<div>,</div>
<div>Zamanı iyi fark et, bak nasıl zamanın içerisinde, zaman ellerinden, avuçlarından kayıp gidiyor. Çocuktun genç oldun; gençtin orta yaşı buldun; yaşlandın bak gidiyorsun. . . Yolcusun. . .</p>
<p>“Bu dünya bir pencere<br />
Her gelen baktı geçti</p>
<p>Nice han, nice Sultan<br />
Tahtı bıraktı geçti”</p>
<p>dediği gibi şairin, fark et; hanlar, saraylar, hükümferma olmalar, her türlü makamlar, mekanlar, imkanlar, rütbeler, payeler, iltifatlar, işveler geçicidir. . .</p>
<p>“Zaman bir deniz, ölüm bir liman<br />
Ve her an, bir su damlası sanki</p>
<p>Bizi o limana taşıyan”</p>
<p>dediği gibi şairin, “zaman”ı fark et. İnsan, zamanı fark ettiğinde, dönüş halinde bir varlık olduğunu anlar ve bu muazzam bir bilinç, insanın benliğinde bir şuur inşa eder. Sonrasında bu fark ediş, bu şuur hali ölüme bir anlam yükler. Ölüm senin için bir kapıdır, ölüm bir penceredir; zaman seni ölüme, ölüm seni yok olmaya, toprak olmaya değil, mahvolmaya, âlemden silinip tamamen izinin, eserinin kalmayacağı bir yok oluşa değil; seni Yaratan’ın huzuruna çıkartır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ashab-ı Kiram diyorlar ki; Mescid-i Nebevi’de Efendimiz’in (s.a.v) bir hurma kütüğü vardı. Ashabına onun üzerinden hitap ederdi. Yorulduğu zaman ona yaslanır, oradan ashabı ile konuşurdu. Günlerden bir gün sahabeden bir zat Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) birkaç basamaklı bir minber yaptı. Peygamber Efendimiz minberi görünce emretti; “Kütüğü alın, mescidin arka tarafında bir köşeye bırakın.” Bazı âlimler, hadis muhakkikleri anlattığım hadise için “mütevatir” derler. Mütevatir nedir? Yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğun, yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluktan, yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğa nakletmeleridir. Yani yalan üzere birleşmeleri imkansız bir topluluğun ağız birliği etmişçesine bir haber vermesidir. Bu bağlayıcıdır, bu hakikattir, bu ilzam edici bir delil düzeyidir.</p>
<p>Efendimiz, o yeni yapılan minberin üzerine çıkıp hutbe irat etmeye başladığında, mescitte mescidin arka köşesinden; adeta yavrusunu kaybetmiş bir devenin iniltisi gibi bir ses duyuluyor. Etrafı gözden geçiriyorlar; “nedir bu acaba, bu ses nereden geliyor?” diye. Sesin geldiği nokta tespit ediliyor; bakılıyor ki, bu ses hurma kütüğünden geliyor. Efendimiz (s.a.v) o sesi duyunca minberden iniyor, kütüğün yanına gidiyor ve mübarek elini onun üzerine koyuyor. Üzerine koyduğu zaman kütük sakinleşiyor. Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Kütüğün bir derdi var; daha önce benim kendisine yaslanmamdan, benim üzerinde durmamdan dolayı hoşnut imiş, şimdi bu ayrılıktan dolayı feveran ediyor.” Peygamberimiz onunla konuşmuş.</p>
<p>Kur’anî deliller vardır; Hz. Süleyman’ın karıncalarla, kuşlarla konuştuğu gibi Hz. Davud ile birlikte dağların tesbih ettiği bir hakikattir. Allah bu ilmi bir peygambere verdiğinde, perdeler kalkar onun önünden, hakikat onun önünde ayan beyan ortaya çıkar. Kuşla da konuşur, dağla da konuşur, taşla da konuşur, odunla da konuşur, kütükle de konuşur. Bu mevzu dar, determinist, materyalist perspektiften heder edilecek bir mevzu değildir. Bu Kur’ani bir hakikattir, mecaz değildir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eşyanın dili vardır; kuşların kendisine ait bir lisanı vardır ve ontolojik bakımdan konuşan tek varlık insan değildir. Allah (c.c) Hz. Davud ile birlikte dağların tesbih etmesi için onlara emir verdiğini şöyle ifade ediyor; (Sebe,10) “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de!” dedik ve onun için demiri yumuşattık.”</p>
<p>Ey dağlar Davud ile birlikte tesbih edin, kuşlarla birlikte Davud’un t&#8217;esbihine katılın, diye Allah’ın dağlara böyle bir emir verdiğini, dağların tesbih ettiğini ifade ediyor. Efendimiz (s.a.v) gerçekten çok manidardır; “Biz Uhud’u severiz, Uhud da bizi sever!” buyuruyor. (Buhari,Cihad, 7‘)</p>
<p>Bir defasında Peygamber Efendimiz, Hz. Ebubekir Hz. Ömer ve Hz. Ali ile birlikte Uhud’un üzerinde iken Uhud’da bir sarsıntı, bir deprem olmuş; Uhud dağı sallanmış. Bu hadiseyi nakleden ashabı kiramdan sahabiler diyorlar ki; üzerindeki o mükerrem, mübarek kişilerin ağırlığından, onların hoşnutluğundan, onlarla şeref duymasından dolayı dağ aslında sarsıldı ve Peygamberimiz mübarek elini Uhud’a koyarak, “Sakin ol Ey Uhud! Senin üstünde bir peygamber, bir sıddık ve iki şehit var. Sakin ol!” dediğini ashab-ı kiram bize aktarıyorlar. Efendimiz’in eşyaya bakışı, Kur’an’da insan-Allah, insan-âlem ilişkisinin bugünkü materyalizmin dar kalıplarının çok dışında, çok ötesinde bir perspektifte verilmesi çok manidardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Efendimiz (s.a.v)bir gün namaz kılarken hiç adeti olmadığı üzere namazı çok kısa kesmiş. Sahabe-i Kiram telaşlanmışlar, ne oldu acaba? Gelmişler Efendimiz’in yanına, “Ya Resulallah! Bir şey mi oldu, çok kısa kestiniz namazı?” Peygamberimiz (s.a.v) buyurmuş ki; “Namazdayken çok uzaklardan bir çocuk ağlaması duydum, onun için kısa kestim. Belki annesi arkadadır, hemen gitsin yetişsin diye.”</p>
<p>Şimdi ben diyorum ki; Efendimiz mübarek başını kaldırsaydı, İslam coğrafyasının şu halini görseydi&#8230;.Ümmetin çocuklarının çoğunun böyle ağladığını görseydi, ne hissederdi? Onun gibi hissetmek, üzülmek, sevinmek de sünnetin bir parçasıdır. Onun yerine biz hissedeceğiz. O zaman bu yükü gönül dünyamızda biz taşıyacağız. En azından bu tasayı içimizde taşıyacağız.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Vakit kıyamet. Allah (c.c) bize kıyamette hesap zamanından bahsediyor. Buyuruyor ki;</p>
<p>“Ve “Ey günahkârlar! Siz bugün şöyle ayrılın!” (denir).” (Yasin 59)</p>
<p>Mahşerdeyiz; bütün insanlar toplanmışlar ve Allah (c.c) şöyle nida etti; “Ey mücrimler! Ey cürüm işleyenler, günahkârlar! Ayrılın bakalım, çıkın mü’minlerin arasından, arada kaynamayın. Dünyada iken iyilerin arasında olmadınız, dünyada iken iyileri, mazlumları ve mağdurları hak yolunun yolcularını kadettiniz, zulmettiniz, türlü türlü yaftalarla onları kirlettiniz. Ne geziyorsunuz orada geçin bakalım, ayrılın oradan, geçin şu tarafa.” Allah (CC) böyle nida edecek. Düşünsenize bir grubun içerisindesiniz, bir adli merci ya da bir kolluk gücü geldi, “Sen, sen geçin bakalım şöyle. . .” dediğinde, içinde doğan korkuyu tasavvur et, hayal et. Allah (c.c) diyor ki; “Ey mücrimler ayrılın bakalım bir kenara. ..” “Mücrim” ifadesi her türlü günahı işleyen anlamına gelir. Fakat bir sonraki ayette bu cürmün “küfür” ; dolayısıyla da &#8216; mücrimin “kafir” anlamına geldiğini görüyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz bir gün, bir bayram sabahı mescide giderken veya mescitten gelirken sokakta çocukların oynadıklarını görür. Bir de bakar ki duvarın kenarında çocuklara dahil olmayan; Beşir bin Akrebe adındaki küçük çocuk bir kenara oturmuş, ağlıyor. Efendimiz yanına gelir ve der ki; “Çocuk niye ağlıyorsun, derdin nedir?” Efendimiz’i o hüznün içinde tanıyamadığı için “git başımdan be adam. Sen benim derdimi bilmiyorsun” der. Efendimiz (s.a.v) , “Söyle bakalım derdini, belki derman oluruz.” deyince, çocuk şöyle cevap vermiş; “Benim babam Resulullah’ın bir gazvesinde Uhud’da şehit oldu.</p>
<p>Annem başka bir kimseyle evlendi. 0 adam da malımızı, mülkümüzü, her şeyimizi aldı götürdü; annemi de aldı götürdü. Ben şimdi böyle anasız, babasız bir şekilde kaldım; ona ağlıyorum. Bugün bayram, giydiğim elbiselere bak, diğer çocukların haline bak; ben ondan dolayı ağlıyorum.” Rahmeten li’l âlemin karşılaştığı bu tablo karşısında, “İster misin şimdi Muhammed senin baban olsun, Fatma ablan olsun, Ali amcan olsun, Hasan ile Hüseyin kardeşlerin olsun, Ayşe de annen olsun; ister misin?” buyurmuş.</p>
<p>Çocuk bir anda kendisine gelmiş ; bakmış ki kendisiyle konuşan Peygamber Efendimiz, “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah, istemez miyim” demiş. Efendimiz onu almış, evine götürmüş, yedirmiş, içirmiş, güzelce üzerini giydirmiş; sonra “Hadi git bakalım, akranlarınla, arkadaşlarınla oyna,” diyerek onu dışarı göndermiş. Kenarda durup ağlayan çocuk arkadaşları arasına gelince, bir bakmışlar ki onda hüzünden eser kalmamış; yepyeni kıyafetler içinde karnı doymuş, yüzüne kan gelmiş.</p>
<p>Başına toplanmışlar, “Sende bir farklılık var, nedir sebebi?” deyince Beşir b. Akrebe başından geçen hadiseyi anlatmış. Efendimiz’in ona baba olduğunu, Ayşe annemizin ona annelik yaptığını, Hz. Ali Efendimiz’in artık onun amcası olduğunu söylemiş. Çocuklar, Beşir bin Akrebe’nin anlattıklarını duyunca; “Ah keşke bizim de babalarımız Uhud’da şehit olsaydı da keşke biz de Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in manevi evladı olabilseydik.” demişler. . .</p>
<p>Bu hadise beni çok derinden etkiler. Efendimiz’in inşa ettiği ümmet duvarının harcının, nasıl aşk-ı resul olduğunu ve bunun çocukların kalplerine bile nasıl nüfuz ettiğini göstermesi bakımından çok önemlidir. Çocuktan al haberi. En saf haliyle Peygamber Efendimiz’e Ashab-ı Kiramın çocuklarının dahi bakış açısı budur. Peygamber Efendimiz Beşir bin Akrabe&#8217;yi ölene kadar manevi evladı olarak himaye etmiştir. Efendimiz’in vefat ettiği gün Beşir ağlayarak şöyle demiştir; “İşte asıl şimdi yetim kaldım. . .”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bilindiği üzere Güneş bütün sistemiyle birlikte Samanyolu Galaksisi’nin bir parçasıdır. Bu evrende Samanyolu Galaksisi gibi 1 milyardan fazla galaksinin olduğunu biliyoruz. Bütün bunların hepsi kendilerine ait bir yörüngede hareket ederler. “Çevir gözünü bak gökyüzüne, bakışını korkak alıştırma, yık duvarları, çık rutinin dışına, derinlemesine düşün, evreni ve seni yaratanı fark et; Güneş’i, Ay’ı, bu hesabı, bu mizanı, bu düzeni, bu intizamı, bu sistemi, bu insicamı koyam fark et. . . Kolunda çok güzel bir saat var; hangi Fırmanın? Mükemmel bir telefon; markası ne ki? Çok güzel bir apartman, çok güzel bir bina, mimarı kim? Çok güzel bir giysi, terzisi kim? Her sanatın, her güzelliğin var edicisini arayan insan çevir gözünü, bul Rabbini. Yeter artık gafletin, cehaletin, sefaletin. Yeter yoksa kapıya dayandı felaketin. . .” Adeta Allah bu ayetlerde bize böyle hitap ediyor. Duyan, düşünen ve hisseden için.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Mevlânâ Hazretleri’nin bir ifadesi vardır der ki; “Kadın Allah’ın yaratma sıfatının kendisinde tecelli ettiği bir delilidir.” Biz Allah’ın insan türünü yaratma mucizesini kadının vücudundan izliyoruz. Tohum topraktan nasıl yetişiyorsa bir insan da annesinin vücudunda öyle can buluyor. Onun için anne bir ayettir. İslam irfanına göre kadın, bir nefis değil, bir nefestir; bir heves değil bir nefestir. Hatta ilk kadının adı Havva’dır; Havva hayattan gelir etimolojik olarak, hayat veren demektir, adeta Allah (CC) Hz. Adem’e Hz. Havva ile birlikte can vermiştir, hayat bahşetmiştir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Şükretmiyorlar mı?” buyuruyor. Çok mühimdir bu ifade. Kulluk için geldiğimiz bu dünyada, kulun en önemli vasıflarından birisi “Şükreden bir kul” olmaktır.</p>
<p>Sahabe-i Kiram, Peygamberimiz’in vefatından sonra Aişe annemize gelmiş, sormuşlar; “Peygamberimizle şu kadar zaman geçirdin, Onda gördüğün en olağanüstü, en farklı şey neydi?” Aişe annemiz şöyle cevap vermiş; “Efendimiz bir gece bana dedi ki; ‘Ya Aişe bana izin verir misin ben bu gecenin tamamını Rabbimle geçireyim?’ &#8216;Seni ve Allah’ı hoşnut eden şey beni de hoşnut eder.’ dedim. Peygamber Efendimiz kalktı, uzun uzun kıyam etti, uzun uzun secde yaptı.” Başka bir rivayette Hz. Aişe (r.a) diyor ki; “Bir defasında secdeye kapandı, kalkmadı. Birden içime bir telaş düştü, “öldü galiba’ dedim, kalktım ayağına şöyle bir dokundum; tepki verince içimden derin bir ‘oh’ çektim,&#8217;hamdolsun yaşıyormuş’ dedim. Efendimiz’in ibadeti böyleydi. O kadar uzun kıyamlar, o kadar uzun secdeler, rükular yaptı ki, sonra oturdu. Ağlamaya başladı Efendimiz. Ağlamaktan dolayı gözlerinden süzülen yaşlar üzerini ve secde mahallini ıslattı. Ben selam verdikten sonra dedim ki; ‘Ya Resulallah, Allah senin bütün gelmiş geçmiş günahlarını affetmiştir. Bu çile niçin? Bu yorgunluk niçin? Kendini niçin bu kadar harap ediyorsun?’ Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu; “Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhari,Teheccüd,6) Şükreden bir kul olmak istediğini vurguladı Efendimiz ve asıl kulluk demek olan abd ifadesinin yanına “şekür”/çokça şükreden ifadesini koydu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Orada nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik, içinden sular fışkırttık.” (Yasin 34)</p>
<p>Nebevi tebliğ insanda bir yönüyle analitik bir yönüyle de sentezleyici bir üst düzey tefekkür mekanizması oluşturur. Buna “furkan” diyebiliriz. İnsan bu düşünce seviyesine ulaştığında varlığı ve var ediciyi fark eder. “Furkan” farktan gelir; fark edeceksin. . . Kendini fark edeceksin; Allah’ı fark edeceksin, âlemi fark edeceksin; her gün üzerinden gidip geçtiğin ama hiç dikkatini çekmeyen âlemi, taşı, toprağı, dağı, ovayı, ağacı fark edeceksin. Alemin nasıl kudret fırçaları île boyanmış bir ibret tablosu olduğunu fark edeceksin. Yerde ve gökte o kadar çok ayetler vardır ki, insan her gün üzerinden gelip geçer de bakmaz, düşünmez. Tefekkür rutini kırar, ufku açar, hakikate ulaştırır. Bir anlık tefekkür, bir yıllık ibadetten daha efdaldir. Onun için Kur’an insanı tefekküre sevk ediyor; “Ölü topraktan hurma bahçelerini, üzüm bağlarını nasıl yarattı; nasıl oradan gözler, sular çıkarttı bir bakın!” diyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73994607">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biz hem Allah’ı severiz hem de Allah için severiz. Allah aşkına yerdeki karıncayı, gökteki kuşu, sokaktaki köpeği severiz. Biz aynı zamanda Allah için kızarız, mesafe koyarız. Biz bu tavrı Efendimiz’den almışızdır. İslam’ın kutsallarına dalaşan, hakaret eden, saygısızlık gösterenlere kızarız ve onların yolunu, metodunu, mefküresini asla benimsemeyiz.</p>
<p>Onlardan uzak dururuz. Çünkü Allah (CC) buyuruyor ki; (Made 58) “Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar.” Ben kutsalıma dalaşan, onunla alay edeni nasıl dost edinirim?</p>
<p>“Kutsala saygı”, insanın mü’min olduğunun en önemli emarelerinden biridir. Biz ezan-ı Muhammedi’yi duyduğumuz zaman, edep, erkân odur ki; camiye iştirak edemeyecek olsak bile, “hayye ale’s selah” ifadesinin gelecek olmasından dolayı şöyle bir toparlanırız. Uzanmışsak elimizi ayağımızı toparlarız. Allah bizi namaza davet ederken, gidemeyecek bile olsak, bari en azından halimizi, hareketimizi bir hizaya sokar, saygısızlığımızı izale etmeye çalışırız; edeptendir bu&#8230; “İslam baştan sona edeptir. Edep üç harftir, Arapçada. Elif, dal ve be. “Elif elini, dal dilini, be belini koruyacaksın.” demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73993651">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Din samimiyettir; dine davet de samimiyet ister. Habib samimiyetle kavmine tebliğde bulundu. Politik ve aristokratik bir dil kullanmadı. Davet ederken, “Ey Kavmim!” dedi, şehit edildiğinde de “Keşke kavmim bilseydi!” dedi. Aslında ölüm oyunu bozar, ölüm bütün maskeleri düşürür; insan öleceğini anladığında asıl kimliği çıkıverir ortaya. O ölürken bile o kadar samimi, o kadar içten ki, kendisini acı çektirerek, işkence ederek öldüren bir topluluğa “kavmim” diyecek kadar samimi. Ayetten anlıyoruz ki cenneti gördüğü ilk an kendinden geçmedi; “Vay be ne muazzam nimetler&#8230;” demedi; “Allah’ım benim canımı çok yaktılar, sen de bu zalimleri mahv u perişan et” demedi. .. Samimiyet, irşat ve davet bilinci öyle zirvede ki. .. “Keşke kavmim bilseydi Allah’ın verdiği şu nimetleri. . . Bilselerdi nasıl da dönerlerdi. .. Nasıl da vazgeçerlerdi.” diye iç geçirdi.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73990936">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ahmet Hamdi Akseki merhum Asr Suresi Tefsiri isimli risalesinde, psikolojik boyutuyla imanı tanımlarken çok enteresan bir tespitte bulunuyor, diyor ki; “İman aklın Ve kalbin dahli ile insanın ruhi kuvvetlerinin tamamını kullanarak, Allah’a i’zan ve ikan üzere yönelmesidir.” İnsanın bütünsel olarak bütün benliğinin bir hareketidir iman. İman bir boyutuyla tefekküre, bir boyutuyla duyguya dayanan ve insan benliğinde hükümferma olan külli bir haldir&#8230; Bir boyutu bilgidir, bir boyutu duygudur imanın. Mü’minin duruşu başkadır, oturması başkadır, yemesi, içmesi, eşyaya bakışı başkadır, gökteki Güneş’e bakışı, infaka, hayata, ölüme, kabre bakışı başkadır. İman insanı bambaşka kılar. Mü’min bambaşkadır.</p>
<p>Mevlânâ Hazretleri, Divan-ı Kebir’inde şöyle söylüyor; “Öldüğüm gün, tabutum yürüyünce bende bu dünya derdi var sanma, bana ağlama, &#8216;yazık yazık, vah vah’ deme, şeytanın tuzağına düşersen vah vah etmenin sırası asıl o zamandır, yazık yazık asıl o zaman denir.</p>
<p>Cenazemi gördüğün zaman “ayrılık, ayrılık’ deme, benim kavuşmam asıl o zamandır. Beni kabre koyunca “elveda, demeye kalkışma, kabir cennet topluluğunun perdesidir. Kabir sana hapis görünür ama aslında o canın hapisten kurtuluşudur.”</p>
<p>Bu mefküreyi oluşturacak, bu yüksek duygu halini inşa edecek Dünya üzerinde Kur’an’dan ve Efendimiz’in sünnet-i seniyyesinden gayrı hiçbir kaynak yoktur. Bu sebeple inkarcılar asla anlayamazlar mü’minlerin niçin kutsal değerler uğrunda canlarını feda ettiklerini. . . Gözlerini budaktan, canlarını ecelden niçin esirgemediklerini anlayamazlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73987868">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz’in rahmetini sahabilerin gönüllerine kazıyan tek bir kavram kullanacak olsak, bunun “sohbet” olduğunu söyleyebiliriz. Sohbet Efendimiz’in karakter inşa metodolojisidir. Çünkü yetişen insan karakterinin adı “sahabi”dir; şu halde yöntemin adı da “sohbet”tir. Sohbet sadece sözlü bir eylem değildir. Karşılıklı konuşma, sohbetin kırk cüzünden biridir tabiri caizse. Sohbetin bir boyutu sosyolojik, bir boyutu psikolojik, hatta bir boyutu metafızik bir pedagojidir. Çok hoşuma gidiyor Yunus Emre diyor ki,</p>
<p>“Erenlerin sohbeti ele giresi değil,<br />
Sohbete kavuşanlar mahrum kalası değil.</p>
<p>Gezmek gerek her yeri, bulmak için bir eri, Sarraf bilir cevheri, herkes bilesi değil.</p>
<p>Bir pınarın başına, kapalı testi kona,<br />
Kırk yıl orada dura, kendi dolası değil.</p>
<p>Sohbet yaparlar iman, talip kazanır irfan, İnsanı arif yapan, tacı hırkası değil.</p>
<p>Önce doğru iman et, haramlardan uzlet et,<br />
Cana şifadır sohbet, badem helvası değil.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73986653">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Allah (cc) içimizde bir fısk u fücur yarattı, bir kötü ben var bizde, bir de hakkı ilham ettiği salih bir taraf. Sen hangisindensin? Her insanın içinde bir Firavun vardır. Her insanın içinde bir Karun vardır. Her insanın içinde ilimle böbürlenmek isteyen bir Bel’am; eğer hortlar ise hakkı ateşte yakmaya namzet bir Nemrut vardır. İçimizdeki bu şerre meyil olgusunu karantinaya almak durumundayız. Burada, kalptedir asıl mücadele, budur asıl kavga, asıl cihat da budur. Buna eskiler cihad-ı ekber demişlerdir; en büyük cihad budur. Ve eğer insan şerle mücadeleyi kalpte kaybederse, cephede bir başarı elde etmesinin imkan ve ihtimali yoktur. Bu yüksek bir manevi ruh hali, bu bir karar kılış halidir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73986305">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yani herhangi bir günah işledin, ne olduğu fark etmez. Eğer o günahtan sonra “şimdi ben Allah ile aramdaki hukuku yeniden nasıl inşa edeceğim?” diye bir duygu kaplıyorsa içini, günahın pişmanlığını yaşıyorsam. . Kaç gündür ne kadar güzel, huşû içinde namaz kılıyordum, programlara gidiyordum, derslere, konuşmalara katılıyordum. . . Ne güzel! Ama şimdi tekrar her günahla birlikte haktan soğuyoruz, feyzimiz gidiyor, nurumuz gidiyor, istikrarımız gidiyor, aşkımız, vecdimiz kayboluyor. “Eyvah ben bunu yeniden nasıl inşa edeceğim,” diye bir iç sancısı çekiyorsan eğer müjdeler olsun. O günahı terk et ve tekrar Allah’a dön. Çünkü o ayetin(Al-i İmran,135) sonunda Allah (cc), günaha düşen mü’minler için, “Onlar günahta ısrar etmezler.” diyor. Mü’minlerin çok önemli bir özelliğidir bu; günaha düşmemeye çalışır ama eğer günaha düşerse hemen kendine gelir, Allah’ı hatırlar, bile bile artık o günahta ısrarcı olmaz.</p>
<p>Kalbin böyle tepkileri vardır buradan ölçebiliriz kendimizi. İman; tabiatı icabı aksiyona yöneliktir, davranışa yöneliktir, davranış ister. İmanın güçlenmesinin veya zayıflamasının orada belirtileri vardır. Elimizde imanın varlığını ölçen fiziki bir alet yok maalesef ama imanın var olup olmadığını anlayabilmek için bir yöntem var diyor Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki; “Bir kötülük yaptığında bu kötülük seni üzüyor, sende bir iç nedamet, pişmanlık oluşuyorsa; yaptığın bir iyilik de seni hoşnut kılıyorsa, sen mü’minsin.” (İbn Hanbel,V,251) Bugün bir fakire şu kadar infak ettim, verirken çok zor oldu ama şimdi anlıyorum ki çok iyi oldu, ne kadar iyi olmuş, bir daha olsa bir daha yapsam, Allah’a hamd olsun, Allah bu iyiliği bana nasip etti, diyorsan içinden sen mü’minsin.” diyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73984843">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Efendimiz çok büyük çileler çekti ve bu çilelerde kalbindeki teselliyi inşa ettiği yer Allah’ın huzuruydu, Kur’an’dı, zikirdi, namazdı. Peygamber Efendimiz (s.a.v) sevindiğinde namaz kılardı, üzüldüğünde namaz kılardı, korktuğunda namaz kılardı, ay tutulduğunda namaz kılardı, güneş tutulduğunda namaz kılardı. . . Burada kanaatime göre çok mühim bir tavır var; öyle sevinç olur ki, insanın sinir sistemine, aklına zarar verir, ruhi melekelerine zarar verir. . . Öyle korku ve hüzün olur ki, insanı yıkar. Bugün üzüntünün, stresin, nelere mal olabileceği hususu izahtan varestedir. Öyle gerilimler, öyle korkular olur ki, insanın vücut, akıl ve ruh sağlığını ortadan kaldırabilir. Efendimiz ibretlik bir hadisenin altını çiziyor; namaza sığının, namazda Kur’an vardır, zikir vardır, namazda Allah (c.c) ile buluşmak vardır. Namaz, mü’minin Allah’a yükselmesidir. Namaz, Mirac hatırasıdır. Peygamberimiz’in namazla ilişkisi böyledir. Bu çok dikkat çekicidir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73984369">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsanın kalbine zaman zaman sebebi meçhul bir gam üşüşür. Yavuz Sultan Selim diyor ki;</p>
<p>“Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu,</p>
<p>Ezelden gam turabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu,</p>
<p>Gelen gider, giden gelmez iki kapılı handır bu,</p>
<p>Sakın insafı terk etme makam-ı imtihandır bu.”</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73983011">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbadetlerimiz nasıl karakter özelliğimiz olur?</p>
<p>Bir psikolog diyor ki bir işin karakter özelliği haline gelip gelmediğinin bir kriteri vardır. Bir eylemin, davranışın, bir ibadetin karakter özelliği olup olmadığının belirleyici bir işareti vardır. Bu çok sade bir kriterdir, nerede uygularsanız doğru sonuç verir. 0 da şudur; eğer yaptığınız işi seviyorsanız, o işi yaparken huzur bulup mutlu oluyorsanız, o iş bittiğinde, tekrar o işin geleceği zamanı dört gözle bekliyorsanız, o iş sizin için bir karakter özelliği olmuş demektir. Onu bırakmayın, onu besleyin ve ondan soğumanıza sebep olacak her şeyi hayatınızdan uzaklaştırın. Efendimiz hiçbir gölgenin olmayacağı bir kıyamet manzarası içerisinde bir kişinin arşın gölgesi altında gölgeleneceğini haber veriyor. Hiçbir gölge yok, yalnız Allah’ın himayesi var. Bir kişi arşın altında gölgelenir. (buhari,ezan,36) Kimdir bu kişi biliyor musunuz? Bir Müslüman, bir mü’min düşünün, kalbi mescitte takılı kalmış. Nasıl takılı kalmış?</p>
<p>Bir vakit namaz için mescide gitmiş, namazı eda etmiş çıkmış gelmiş; gözü öbür namazı kolluyor, kulağı ezanda; gelse de yeniden camiye gitsek diye. Onun kalbi orada takılı kalınca, 0 tekrar oraya dönene kadar orada gibidir; bu hayatımızdaki bütün ibadetlere uygulanabilir. Buralardan kalbinizdeki manevi eksikliği ölçebilirsiniz. Ezan okundu. Kalbin nasıl bir tepki verdi? Bunu ölçmen lazım. “Öğlen namazını daha yeni kıldım, mübarek ikindinin vakti gelivermiş. Fesübhanallah tekrar şimdi abdest al, namaz kıl. . .” Eğer içerden böyle bir tepki geliyorsa acilen bu sesin kaynağını bulup, üzerine üzerine gitmek, kökünü kurutmak ve namazla aramızdaki ünsiyeti yeniden peyda etmek zorundayız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73982522">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.”</p>
<p>Bu gök kubbenin altında, bu yerkürenin üzerinde nice peygamberler geldi geçti; kendilerini Rablerine adamışlar, hak yolunda adanmışlar onların etrafında saf tuttular ve mücadele verdiler.</p>
<p>Kur’an’da peygamberlerle birlikte saf tutmuş insanların karakter analizlerini yaptığımızda, çok enteresan bir şey görüyoruz. Bu dört madde aynı zamanda, “Biz kimiz? Ve kim olmamız lazım?” sorularına cevap veriyor ve çok önemli tespitler yapıyor. Nasıl ki maddi vücudumuzda bir aksaklık, maddi kanımızda bir eksiklik olduğu zaman kan tahlili yapmıyoruz, bakıyorlar; “Şu madde eksik, acilen yerine konması lazım&#8221; diyorlarsa, manevi kanımızda da birtakım eksiklikler olabilir. Bizim bir de vücud-i manevimiz, manevi bir kanımız var. Bu dört madde manevi kanımızda mevcut olmalı, Müslüman, bunları kontrol edecek.</p>
<p>Bu dört maddeden biri çeteleden düştüğünde, insan ideal mü’min şahsiyetinin ve mücadele ruhunun yüzde yirmi beşini kaybeder. Düşe düşe en sonunda elini kaldırmaya mecali olmayan, tepkisiz, iliklerine kadar çekilmiş kof ve pasif, ismi Müslüman müsemması meçhul kişilikler ortaya çıkar. Dört özellik: Gevşeklik göstermemek, zafiyet göstermemek, zulme boyun eğmemek ve sabretmektir. Yani onlar Allah’ın yolunda kendilerine isabet eden sıkıntılardan dolayı vehme kapılmadılar; gevşemediler. Davalarından kopmadılar.</p>
<p>Mücadele esnasında sıkıntılar ve zorluklar olacak. Allah (cc) yeri gelecek malını, yeri gelecek canını isteyecek, yeri gelecek cesaretini, gayretini, alın terini isteyecek. İnsanlar iman ettik dedikten sonra başıboş kalacaklarını, Allah onları denemeden cennete gireceklerini mi zannediyorlar? Böyle bir şey söz konusu değil. Peygamberler hiçbir zaman gevşemediler, zafiyet göstermediler; “dermanım yok, pilim bitti, artık benden bu kadar, ben havlu attım” demediler. Çıktıkları yolun değerini hiçbir şeye değişmediler. Zalimin önünde diz çökmediler. Zalime boyun eğmediler. :</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73982132">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Genelde bütün peygamber sahabelerinin özelde Peygamberimiz&#8217;in sahabe-i Kiram&#8217;ın en önemli özelliği &#8216;Ves sâbikûnel <em>evvelûne</em>&#8220;olmalarıdır. Allah (cc) ayette bunu zikrediyor. Bu ne demektir biliyor musunuz? Allah’ın emrinin gereklerini yerine getirmek söz konusu olduğunda “ilk öne geçenler/vazifeye atılanlar” demek. Üstadın ifadesiyle “Kim var denildiğinde, geri geri adım atmadan, sağa sola bakmadan, sağa sola kaçmadan, yalpalamadan, sendelemeden ilk adım atan olmak. . .” İşte sahabe-i kiramın en mühim özelliği budur. Öne çıkmışlar&#8230; Efendimiz bir şey söylediğinde 10 kişi, 20 kişi, 100 kişi birden koşmuş; ölümüne koşmuşlar, ölüme koşmuşlar. “Anam babam sana feda olsun ya Resulallah” demişler. Çok büyük sözler vermiş ve bu sözlerin gereğini yerine getirmişler.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73981666">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bizim sahibimiz Allah’tır ve biz Allah’a dönüyoruz. Acılar geçecek; sürekli değiller. Sefalar ve nimetler de geçecek; onlar da sürekli değil. Biz Allah’a dönüyoruz. Bu duygu insanın kalbinde egemen olduğunda kalbindeki her acı katlanılabilir bir hal alır. Nimetler de insanı çeldiren, caydıran, insanı yoldan çıkartan, azdıran, tuğyana düşüren, sapkınlaştıran, seküler vaziyetler olmaktan çıkar. O zaman insan eşyanın baki olmadığını, dünyanın ahiretin tarlası olduğunu fark eder. Bu çok büyük bir mefküredir. Biz Allah’a dönüyoruz. Bu bütün acıları hafıfleten, bütün sıkıntıları katlanılabilir hale getiren, çok büyük, çok derin bir ifadedir. Zaman bizim için döngüseldir, düz çizgisel değildir. Biz yaşadığımız her an, geldiğimiz yere, varlığımızı bulduğumuz kaynağa, Allah’a dönüyoruz. Bizim bilincimizde zaman döngüseldir, daireseldir. Ayet bize böyle söylüyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73981281">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eşrefoğlu Rumi Hazretleri Müzekki’n-Nüfus’ta, diyor ki; İlim ehlinin iki vazifesi vardır: Biri Allah’ı insanlara sevdirecek, bu kolay olan. Anlatırsın Allah’ı, anlar insan; kendisini yaratanın, yaşatanın, göğüs kafesinin içinde kalbini atmanın, damarlarının içinde kanını dolaştıranın, kendisine her türlü nimeti lütfetmiş olanın, kendisini sevenin, gerçek anlamda döneceği mercînin Allah olduğunu insan anlar. İçinde tabii, fıtri bir sevgi duyar Allah’a.</p>
<p>İlim ve irşad ehlinin bir görevi daha vardır ki, insanları Allah’a sevdirmek. Bu nasıl olacak? Bu ayetten bahsetmiş Allah (c.c) ve diyor ki “Eğer gerçekten beni seviyorsanız, Peygamber’e tabi olun ki, ben de sizi seveyim.” Ben bu ayete dayanarak insanları Allah Resulü’nün sünnetine ittiba ettiririm. O sünnete bağlı kılarım, böylece insanları da Allah’a sevdirmiş olurum. Bu bir yöntemdir ve çok önemlidir. Onun için bu yol istikametin, sırat-ı müstakimin yoludur. Bu yolun bir ucu ilk insan, ilk Peygamber Hz. Adem’e, oradan Allah’ın ona ilk vahyi ile cennete, cemalullaha, Allah’ın rızasına kadar gider. Bu yol insanı hakikate ulaştıracak tek gerçek yol olduğu için kıyamete kadar payidar kalacaktır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73980545">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8220;vel Kuranil Hakim&#8221; oradaki &#8221; vav&#8221;Türkçede “vallahi” derken kullandığımız “vav”dır. “Yemin vav”ı denir buna. Hemen aklımıza gelmeli; Allah (CC) niçin yemin eder? Azîz ve Celîl olan Allah “bu böyledir” dese, itiraza mecal mi kalır. . .</p>
<p>İslam âlimleri iki görüş ifade eder ve derler ki; Kur’an’da Allah’ın yemin ettiği hususlar dikkatle incelendiğinde bunların insanlar tarafından ya inkar ya da ihmal edilen şeyler olduğu görülür. Eğer Azîz ve Celîl olan Allah’ın yemini, insanlar tarafından inkar edilen bir şey üzerine ise, ispat ve tespit manası taşır. Şöyle ki, bir adam elinde çürümüş bir kemikle Peygamberimiz’in (sav) huzuruna gelmiş ve “Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek? ” diye sormuş. Öldükten sonra dirilmeye ve kıyamete ihtimal vermiyor, âlemin kadim olduğunu, değişmez sabit olduğunu düşünüyor. Bu gökyüzünde güneş ebedî parlayacak, bu dünya ebedî dönecek, bu okyanuslar, denizler ebedî kalacak, bu hayat ebedî devam edecek&#8230; Öyle zannediyor. Halbuki Kur’an’da imanın en temel unsurlardan biri kıyamettir. Başka bir gün, başka bir zaman, bir hesap zamanı. .. Allah (CC) yemin etmiş, buyurmuş ki; “La Uksimu biyevmil kıyameti&#8221; ” “Lâ” harfî Kur’an’da çok sık geçer ve vahyin temel ilkelerine müşriklere: yapılan itirazlara bir itiraz niteliği taşır. Allah, “Hayır, Kıyamete andolsun ki!” dediğinde kafırlerin ve müşriklerin inkar ettiği o günün altını çiziyor, ispat ve tespit yapıyor.</p>
<p>Bazı yeminler de insanların değerini bilmediği şeylerin kıymetini takdir manasına geliyor. Mesela,“Hikmetli Kur’an’a yemin olsun ki” ifadesiyle kitabının ehemmiyetini vurguluyor. Yani buradaki yemin takdir için gelmiş olan bir kadr-u kıymet yeminidir. Allah’ın Kur’an’da yaptığı bütün yeminleri bu iki bağlamda değerlendirebiliriz. Allah (cc)bir şeye yemin etmişse; o da insanlar tarafından inkar edilen bir şey ise ispat ve tespit manası taşır. Yani “0 inkar ettiğiniz şey haktır, göreceksiniz.” demiş oluyor. İnsanlar tarafından manası bilinmeyen bir şey ise bu, o zaman takdir manasına gelir. Böyle bir yeminle Allah (cc), “Bu yemin ettiğim şey üzerinde düşünün, dikkat edin.” buyurmuş oluyor. Örneğin; “Asra yemin ederim ki insanlar gerçekten ziyandadır.” Zaman üzerine düşünün, sizin zamandan payınız olan hayatınız üzerinde düşünün; hayatın anlam ve amacını tefekkür edin. Bu anlamda bakıldığında Allah’ın yemini bir işarettir. O işareti takip edip oradaki mesajı yakalamamızı istiyor Allah (cc).</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73979768">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsanın yaptığı işler, davranışlar Arapçada iki başlık altında değerlendirilir; Fiiller ve ameller. Fiil; vasıfsız, hedefsiz iştir. Başka bir ifadeyle insanın hayvanlarla müşterek olarak yaptığı davranışlardır, hallerdir. Mesela bir insanın yemek yemesi, fiildir. İnsan da bir şey yer, herhangi bir hayvan da&#8230; Fiil olması bakımından insanın yaptığı iş, hayvandan ayrılmaz. Peki, bir işi fiil olmaktan çıkaran, onu amel yapan şey nedir? O işi yapanın o işe atfettiği amaç, gayedir. O gayeyi atfettiğinde o iş fiil olmaktan çıkar, amel olur. Örneğin bir insan karnını doyurmak için yemek yediğinde bir fiil gerçekleştirmiş olur. Ama insan besmele çekerek yemeğe oturursa, besmele çekerek uyursa, besmele çekerek güne başlarsa onun fiili artık diğer canlıların yaptığı fiillerin üzerine çıkar; amel olur ve insan o işten Allah’ın katında sevap kazanır.</p>
<p>Onun için bir insan besmele çekip yemeğe başladığında, eğer haramla beslenmiyorsa doyana kadar ibadet halindedir. Bir insan besmele çekerek uyursa, eğer haram bir şekilde, haram bir yerde uyumuyorsa uyanana kadar ibadet halindedir. Besmele bizim günlük, sıradan işlerimizi salih amel haline getiren bir niyet deklarasyonudur. Besmele çektiğimiz zaman artık o iş Allah’ın rızası için yapılan bir ibadete dönüşmüş olur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73979176">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’an okumanın farklı anlamları vardır. Dil ile okunur Kur’an; buna “Tilavet” denir. Fakat Kur’an bundan ibaret değildir. Akıl ile okunur Kur’an; buna “Tefekkür” denir. Kalp ile okunur; buna “Tefakkuh/derin idrak” denir; duyguları yakalamak, duygu anaforlarının içerisine girmek, hissetmektir. Cehennemle ilgili ayetler okunduğu zaman kalbinde bir tasa, bir üzüntünün peyda olması; cennetle ilgili ayetler okuduğunda insanın içine inşirah yayılması; ümmet-i Muhammed’in ve Efendimiz’in çektiği sıkıntılarla ilgili ayetler okuduğunda kalbinin bir hüzün işgaline uğraması okumanın bir başka boyutudur. Davranışların, organların, uzuvların Kur’an’ı okuması vardır. Kur’an okumakta nihai maksat Kur’an’ın gereğiyle amel etmektir ki bu, Kur’an ahlakıyla ahlaklanmaktır. Bunun ötesinde bunların bir kısım parçaları eksik diye “Kur’an’ı okuma! Dinleme! Bundan sana hiçbir fayda yoktur,” şeklindeki bir yaklaşım biçimi, hadiseyi parçacı bir üslupla, at gözlüğüyle değerlendirmektir ki Efendimiz’den gelen rivayetler ve Kur’an’a atfedilen konum bakımından bunun doğru bir yaklaşım biçimi olmadığını burada ifade etmemiz gerekir.</p>
<p>Pek çoğumuz şahit olmuştur; mesela bir köyde Kur’an-ı Kerim tilavet edilir. Bir yaşlı amca, eminim ki hiç Arapça bilgisi de yoktur, Kur’an’ı dinler ama tonla bilgisi olan insana nazaran daha fazla müteessir olur, kalbi çok daha fazla anlam yakalar, ruhu daha fazla ürperir ve salih olma yolunda daha fazla mesafe kat eder. Allah’tan korkanların derilerinin bile Kur’an’dan nasibi vardır. Tenlerinin bile nasibi vardır; o bile ürperir, Kur’an’ın onunla da teması vardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73978851">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kur’an, insanları karanlıktan aydınlığa çıkartmak için indirilmiş bir kitaptır. Peki, Kur’an’ın bu amaçla indirilmiş olması Kur’an’ı okumanın insanın benliği, ruhu ve belki bedeni üzerinde başka hiçbir etki icra etmeyeceği anlamına mı geliyor? Biz Peygamberimiz’den sadır olan, özellikle surelerin ve Kur’an’ın faziletine dair hadisleri incelediğimizde mevzunun hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Şöyle ki; Efendimiz’in (sav) ve ashabının bazı rahatsızlıkları için Fatiha suresini okuyarak şifa aradığını, onu şifaya vesile kıldığını pek çok sahih kaynaktan öğreniyoruz. Muavvizeteyn dediğimiz, Felak ve Nas surelerinin insanı bir takım manevi sıkıntılardan koruma fonksiyonunun olduğunu hadislerden biliyoruz. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz, “İçinde Bakara Suresi okunan eve, sihir, büyü, cin ve şeytan tasallut edemez. Oraya zarar veremez.” (Müslim,Mûsafirin,212) dediğini Müslim’de geçen hadisten öğreniyoruz.</p>
<p>Şöyle bir perspektif çıkıyor karşımıza; Kur’an’ın asıl maksadı, canlı olanı uyarmak; insanın düşünce, duygu ve davranış dünyasını bütüncül bir şekilde özünden kuşatıp onu Allah’ın sevdiği, razı olduğu kul haline getirmektir. Bunda şüphe yoktur ama Kur’an’ın asıl maksadının bu olması, Kur’an’ın insan ruhu, benliği, dünyası ve hatta ahireti üzerinde başka teskin edici etkilerinin olmadığı anlamına kesinlikle gelmiyor.</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="73978281">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İstesen de istemesen de sen Rabbine doğru yol almaktasın. Bu idrak insana zaman bilinci verir; varoluş bilinci, etrafını yepyeni bir perspektiften değerlendirme hususunda bir iç motivasyon sağlar. Eğrileri, doğruları yeniden hizalama, hesaplama imkanı verir. Allah’a dönüyoruz. Bu şu demektir; biz baki değiliz. Bu şu demektir; bu dünya da baki değil. Sahip olduğun hiçbir şey kalıcı değil. Asıl hayat ahiret hayatıdır. Hesap, ahiret hesabıdır.</p>
<p>Bunu ben de söylüyorum ne kadar riayet ediyorum? Bunu sen de söylüyorsun ne kadar riayet ediyorsun? Birbirimizi düzelte düzelte kemale gideceğiz. İmam Şafii Hazretleri’nin Asr suresiyle ilgili bir izahı vardır; “İnsanlar ziyandadır; iman edip salih amel işleyenler müstesna.” İman edip salih amel işledin; bu sadece gemiyi kurtarmaktır. Gemiyi kurtaran kaptan oldun. Ayetin devamında diyor ki; “Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başkadır.” (Asr,3)</p>
<p>Kendini kurtarman yetmez; ötekini de kurtaracaksın&#8230; Eğrilen kardeşini de doğrultacaksın; evladını doğrultacaksın; eşini, dostunu, çoluğunu çocuğunu doğrultacaksın. Görevin sadece salih olmak değil, ıslah etmek. Buradan şöyle bir yorum çıkıyor; mutlu olmak, sadece psikolojik bir olgu değil, aynı zamanda sosyolojik bir olgudur. Yani sadece iman ettin, salih amel işledin, nokta. Güzel ama bu izole bir faaliyettir. İşin, vazifen burada bitmiyor ki senin. Eğer böyle düşünürsen mutluluk yarım kalır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/">Yasin Pişgin – Kur’an’ın Kalbine Giriş ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-kuranin-kalbine-giris-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
