<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Abdulfettah Ebu Gudde | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/abdulfettah-ebu-gudde/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 01 Jan 2024 12:38:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Abdulfettah Ebu Gudde | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Öğretmen Peygamber (s.a.v)1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ogretmen-peygamber-s-a-v/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ogretmen-peygamber-s-a-v/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jan 2024 12:33:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[muallim]]></category>
		<category><![CDATA[Muallim olarak Hz.Peygamberimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26684</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kıymetli dinleyenler, Allah’ın selamı, rahmeti ve bereke­ti üzerinize olsun. Bugün sizinle konuşmamın başlığı: Muallim Peygamber s.a.v dır. Bu önemli konu özet ve kısa bir şekilde verilse de tek bir sohbete sığdırılamaz. Bunun için iki veya üç günde bu ko­nu ele alınacaktır. Cenab-ı Allah’a imandan sonra insana bahşedilen en iyi kişisel kazanç ilimdir. Çünkü bu varlıkta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ogretmen-peygamber-s-a-v/">Öğretmen Peygamber (s.a.v)1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23196 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-300x144.jpg" alt="" width="354" height="170" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 354px) 100vw, 354px" /></a></p>
<p>Kıymetli dinleyenler, Allah’ın selamı, rahmeti ve bereke­ti üzerinize olsun.</p>
<p>Bugün sizinle konuşmamın başlığı: Muallim Peygamber s.a.v dır.</p>
<p>Bu önemli konu özet ve kısa bir şekilde verilse de tek bir sohbete sığdırılamaz. Bunun için iki veya üç günde bu ko­nu ele alınacaktır.</p>
<p>Cenab-ı Allah’a imandan sonra insana bahşedilen en iyi kişisel kazanç ilimdir. Çünkü bu varlıkta insan için ilmin yeri, bedenin için ruhun konumu gibidir. Ve Rasul-i Ekrem okuma-yazma bilmeyen bir ümmîdir, Allah ona hiçbir insanın ona (bırakın kıyaslamayı) yaklaşamayacağı bir ilim bahşetmiştir. Ona bunu lütfettiğini Cenab-ı Allah şu buyru­ğu ile ifade etmektedir: “Allah, sanaKitab (Kur’an)ı ve hik­meti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın sana olan lütfü büyüktür.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a><sup> <a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></sup></p>
<p>Hz. Peygamber insanlar arasında ilmi açıkça ifade etti ve yaydı. Hz. Peygamber’in sav açıklamalarının güzelli­ği, konuşmasının fasihliği, kelâmının netliği, üslûbunun tat­lılığı, ikazlarının nezaketi, ruhunun aydınlığı, bağışlayıcılı- ğı, son derece dikkatli olması, zekâsının keskinliği, insanla­ra karşı aşırı merhametiyle o gerçekten de bu dünyada ha­yır için ilk muallimdi.</p>
<p>Burada, ilk öğretmen olan Rasulullah’ı insanlara iyilik yapmak ve beşere dinini tebliğ etmek üzere Allah’ın, Pey­gamberi olarak yarattığı yüce nebevi şahsı tanıtacak ve özel­liklerini içeren bir grup hadis-i şerifi zikredeceğim.</p>
<p>“Rasulullah sizin yaptığınız gibi çabuk çabuk konu­şarak sözlerini arka arkaya sıralamazdı. Onun konuşması açık anlaşılır, onunla birlikte oturan kimse ezberleyebilirdi. Enes r.a şöyle dedi: Rasulullah daha iyi anlaşılsın diye sözünü üç defa tekrar ederdi.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>İşte O’nun talebeye karşı nezaketini ve büyük teva- zuunu gösteren iki güzel hadis.</p>
<p>Müslim Sahih’inde Muaviye b. Hakem es Sülemî r.a ’den rivayetle o şöyle demiştir: Rasulullah ’savla birlikte namaz kılarken cemaatten biri aksırdı. Ben de hemen “yerhamu- kellah&#8221; dedim. Cemaat bana ters ters bakmaya başlayınca:</p>
<p>-Vaaay evlatsız kalasıcalar bana niçin öyle ters ters ba­kıyorsunuz, deyince elleriyle uyluklarına vurmaya başladı­lar. Onların beni susturmalarına karşılık sustum.</p>
<p>Anam babam Rasulullah s.a.v’a feda olsun ne ondan ön­ce ne de ondan sonra kendisinden daha iyi bir öğretici gör­medim beni ne azarladı ne sövdü ne de dövdü. Namazı kıl­dırıp bitirince de şöyle söyledi:</p>
<p>“Bu namazdır. Bunda dünya kelamının yeri yoktur. Çün­kü namazda Allah teşbih edilir, tekbir getirilir ve Kur’an oku­nur, dedi veya buna benzer bir şey söyledi.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Tirmîzî <em>Şemâil</em> adlı eserinde Enes b. Mâlik r.a’ten rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: Bir kadın Hz. Peygamber’e geldi ve ona şöyle dedi: Benim size bir ihtiyacımı arz etmen ge­rekiyor. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: Medine’de istemiş olduğun (ve herkesin görebileceği) herhangi bir yol (kenarın)da otur ben de seninle birlikte oturacağım (o zaman ba­na durumunu arz edersin).</p>
<p>Ve Allah’ın Elçisi sav, eğer arkadaşlarına açıkça söyle­mekten haya edebileceği bir şeyleri öğretmek isterse, yumuşak ve nazik bir giriş hazırlardı. Ebu Dâvûd Sünen’in- de Ebu Hüreyre r.a’den rivayetle şöyle demiştir. Rasulullah sav şöyle buyurmuştur: “Ben sizin babanız yerindeyim, sîz­lere (gereken her şeyi) öğretiyorum. (Sizden) biriniz hela­ya vardığında önünü veya arkasını kıbleye çevirmesin, sağ eliyle de taharetlenmesin” yani sağ eliyle istinca yapmasın.</p>
<p>Rasulullah s.a.v ashâbıyla çok değişik şekillerde konuşur­du. Bazen soru sorar bazen cevap verir; bazen soruları soru­nun kendisine göre cevap verir bazen bu soruların cevabını ayrıntılı olarak ifade eder bazen vermek istediğini örnekle­me yapmakla gerçekleştirirdi. Bazen de soru soran kimse­nin sorusuna son derece hikmetli bir şekilde cevap verirdi.</p>
<p>Bazen soru sorana sorduğundan daha fazlasıyla cevap verirdi. Bu konudaki cevaplarından birisi İmam Mâlik Mu- <em>vatta</em> adlı eserinde Ebu Hüreyre r.a&#8217;nin şöyle dediğini riva­yet etmiştir: “Benî Müdlec’den bir adam Rasulullah SFın huzuruna gelerek: Yâ Rasulallah, biz denizde sefere çıkı­yoruz, yanımıza biraz su alıyoruz. Onunla abdest alsak iç­meye kalmıyor. Deniz suyu ile abdest alabilir miyiz?” de­di. Rasulullah sav de: Denizin suyu temiz, ölüsü helâldir.” buyurdu.</p>
<p>Bazen Hz. Peygamber soru soran kişinin sorusunu değişti­riyordu. Kimin sorusunu değiştirdiyse bu bir hikmet sebebiy­leydi. Buhârî ve Müslim, Enes r.a’den rivayet ettiklerine göre şöyle dedi: Bir bedevi adam Hz. Peygamber’e sa.v:</p>
<p>“Kıyamet ne zaman kopacak Yâ Rasulallah?” diye sor­du. Bunun üzerine Hz. Peygamber sav: “Onun için ne ha­zırladın?” buyurdu. Oda: Allah ve Rasulünün sevgisini de­di. Bunun üzerine Hz. Peygamber sa.v: “Sen sevdiğin kim­selerle beraber olacaksın.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> Hz. Peygamber s.a.v Onun sa­dece Allah’ın bildiği kıyamet zamanıyla alakalı sorusunu başka bir soruya çevirmiştir. O soru da onun daha çok ihti­yaç duyduğu ve daha faydalı olanıdır. Oda kıyamet için sa- lih amel hazırlanmasıdır. O arız ona kıyametin zamanında sorduğunda: sen onun için ne hazırladın?” diye sordu. Bu adamda: Allah Rasulü’nün sevgisi dedi. O da: “Sen sevdi­ğin kimselerle beraber olacaksın” buyurdu.</p>
<p>Hz. Peygamber s.a.v’in ashabına bir şeyler sorup sonra onların adına cevap vermesi onun eğitim üslubundandır. Buhârî ve Müslim, Ebu Hüreyre’den rivayet ettiklerine göre şöyle dedi: Rasulullah sa.v şöyle buyurmuştur: Müflis kim­dir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb: -Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, dediler.</p>
<p>Rasulullah “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelip, fakat şuna sövüp, buna zina isnâd ve iftirası yapıp, şunun malını yiyip, bunun kanını döküp, şunu dövüp, bu sebeple iyiliklerinin sevabı şu­na buna verilen ve üzerindeki kul haklan bitmeden sevaplan biterse, hak sahiplerinin günahlan kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılan kimsedir”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> buyurdular.</p>
<p>Önce onlara sorduğu soruda, sonra sorusunun cevabı­nın ne olduğunu açıklaması, ikinci olarak da: Gerçek ifla­sın kıyamet günü iflas olduğu konusunda akıllara bir uya­ndır. O gün insan amelinin karşılığını görecek, her bir maz­lum için iyiliklerinden eksilmeler olacak, insanlara karşı iş­lemiş olduğu suçların karşılığında alınan sevapları yeterli ol­mazsa işte o zaman kendilerine kötülük yaptığı kimselerin günahlarından alınacak, onun üzerine bırakılacak ve aza­ba çarptırılacaktır. İşte o kişi müflistir.</p>
<p>Bazen, Hz. Peygamber <sup>:sav</sup>, konuşmasına Allah’a yemin ile başlar ve söylediklerinin önemi konusunda onu uyanrmış olurdu. Bunun örneklerinden biri de, Hz. Peygamber sav’in, Müslim’in Sahih’inde Ebu Hüreyre r.a &#8216;den gelen şu rivaye­tidir: O şöyle dedi: Rasulullah ’SEF şöyle buyurmuştur: “Ca­nım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seve­ceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız!”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Buhârî, Ebu Şüreyh el-Kelbî’den rivayet ettiğine göre o şöyle dedi: Rasulullah şöyle buyurmuştur: Vallahi iman etmiş olmaz. Vallahi iman etmiş olmaz. Vallahi iman etmiş olmaz” buyurdu.</p>
<p>Sahâbîler:</p>
<p>-Kim iman etmiş olmaz, Yâ Rasulallah, diye sordular.</p>
<p>-Yapacağı fenalıklardan komşusu güven içinde olma­yan kimse,<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> buyurdu.</p>
<p>Sözü doğru ve doğruluğu Allah tarafından ifade edilmiş Hz. Peygamber’in Allah’a olan yemini sadece selamın in­sanlar arasındaki bağı ve sevgiyi güçlendirmedeki etkisinin önemine ve komşuya zarar vermenin çirkinliğine karşı uya­rıda bulunmaktır.</p>
<p>Bazen kendisi bildiği halde ashabına bir şeyler sorardı. On­lara kıvrak zekalarını uyandırmaları, zekalarını harekete ge­çirmeleri ve ilmi aynı sonuca ulaştıran deliller zinciri şeklinde vermek için soru sorardı. Buhârî, Müslim ve başka muhad- dislerin de Abdullah b. Ömer r.a’den olan şu rivayet bunun örneklerindendir: Rasulullah sav şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Rasulullah Efendimiz sav: “Ağaçların içinden bir nev’i vardır ki yaprağı düşmez. O ağaç, kâmil bir müslümana benzer. Nedir o, söyleyin!</p>
<p>Oradakiler çöldeki ağaçları saymaya daldılar. Bunun hur­ma ağacı olduğu hatırıma geldi. Gönlüme o ağacın hurma olduğu geldi. Ancak baktım Hz. Ebu Bekir ve Ömer <em>o </em>topluluktalar (konuşmuyorlar) ve ben yaş olarak en küçük­leriyim, ben de konuşmayı uygun görmedim. İnsanlar (isa­betli) bir cevap veremeyince Rasulullah Efendimiz sav: “O hurma ağacıdır” buyurdular.</p>
<p>Oradan ayrıldığımızda babam Ömer b. el-Hattâb’a: “Ba­bacığım, gönlüme o ağacın hurma olduğu geldi.” dedim.</p>
<p>Peki, niçin söylemedin?” dedi. “Topluluktaki en küçük kişi kendimi gördüm ve yine toplulukta Ebu Bekir ve Ömer de vatdı bundan dolayı utandım.</p>
<p>Bunun üzerine babam bana şöyle dedi: “Sen onu söy­lemiş olsaydın, bu benim için şundan şundan daha sevim­li durdu.”<sup>9</sup></p>
<p>Zihni hareket ettirmede ve zekayı keskinleştirmede bu­na yakın olan, Tirmizî’nin <em>eş-Şema’il’de</em> Enes r.a’ten riva­yet ettiği hadistir. “Adamın biri Peygamber Efendimiz’den evine ait eşyaları yüklemek için binek devesi istedi, Rasu­lullah (latifede bulunarak):</p>
<p>“Seni dişi devenin yavrusuna bindireceğim” buyurdu. Deve isteyen sahâbi:</p>
<p>“Ya Rasulullah! Ben, deve yavrusunu ne yapayım?” de­yince de:</p>
<p>“Her deveyi bir dişi deve doğurmaz mı?” buyurdu.</p>
<p>Bu ince ve latif espirisi ile Hz. Peygamber deve iri, kuvvetli ve ağır yükleri taşıyabilen olsa da kendisine deve yavrusu denileceğini ona anlatmış oldu.</p>
<p>O kalplerine gelipte, yerleşir ve o kötü fiili yaparlar korkusuyla şüphenin cevabını ortaya çıkmadan önce asha­bına bildirirdi. Buhârî ve Müslim’in Ebu Hüreyre’den olan şu rivayetleri bunun örenğidir: Rasulullah şöyle buyur­muştur: “Sizden herhangi birinize şeytan gelir ve “Şunu böyle kim yarattı? (Şunu) böyle kim yarattı?” en sonunda, “Rabbini kim yarattı?” diye sorar(ak sürekli vesvese verir). İş bu raddeye gelince o kişi derhâl Allah’a iman ettim de­sin, (şeytandan) Allah’a sığınsın ve (vesvesesine) hemen son versin!”<sup>10</sup></p>
<p>Bunlar Rasulullah sav’ın öğretme metodunun basit ör­nekleridir, Allah’ın izniyle önümüzdeki hafta Salı akşamı randevumuza kadar bunlarla yetineceğim.</p>
<p>es-Selamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ÖĞRETMEN PEYGAMBER 2</strong><a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[18]</strong></sup></a></p>
<p>Kıymetli dinleyenler, Allah’ın selamı, rahmet ve bereke­ti üzerinize olsun..</p>
<p>Bugünkü sohbetimizin konusu: Muallim Rasulullah &#8221; ’ın eğitimdeki metotlarıdır.</p>
<p>Bugünkü konuşman dünkü konuşmamı tamamlayıcı ma­hiyette olacaktır. İlk öğretmen olan Rasulullah’ı insanlara iyi­lik yapmak ve beşere dinini tebliğ etmek üzere Allah’ın, Pey­gamberi olarak yarattığı yüce nebevi şahsı tanıtacak özellik­lerini içeren bir grup hadis-i şerifi zikrettim.</p>
<p>Rasulullah ’sav’ın öğretme, din ve ilimi yayma ve bunları ruhlara aşılama metodunu izleyen ikinci bir grup hadis-i şe­rifleri burada zikredeceğim. Ta ki Allah’ın yardımıyla o gad­dar çöl ruhlarını şefkatli ve merhametli ruhlar haline geti­rip, onu insanlar arasında yaymaya muktedir olana kadar, yumuşak huylu, ilim ve hidayeti yakalayan ve onunla kör kalplen, cahil kulakları ve zihinleri açana kadar. İnsanlar Allah’ın dinine tarihin görmediği bir şekilde akın akın giri­yorlar. Bunda garipsenecek bir durum da yoktur. Allah’ın sa- lat ve selamı onun üzerine olsun, ilk öğretmen olan Elçi nin öğretisinden doğru yolda olanlar için, bu, onların ruhlarını anndırır ve onlarda iyiliğin anlamlarını ve dünyaya liderlik etme kapasitesini açar. Bunlar, bizi bu parlak ve şanlı geç­mişe bağlayan Hz. Peygamber ’sav’in öğretim yöntemleri­nin örnekleridir.</p>
<p>Allah Rasulü ’sav&#8221; beyan etmek istediği manaları açık­lamaya çok hevesliydi. Bazen de insanların gözleriyle şa­hit oldukları, dilleriyle tattıklarından duyularının altında ve ulaşabilecekleri bir yerde, misaller vererek bunun için yar­dım alırdı. Bu yöntemde öğrencinin neyi öğrettiğini veya uyardığını anlaması ve netleştirmesi kolaydır. Ebu Dâvûd ve Nesâî, Hz. Enes’ten (rivayet edildiğine göre) Rasulullah sav (şöyle) buyurmuştur:</p>
<p>(Devamlı) Kur’an okuyan mü’min, kokusu hoş, tadı gü­zel bir turunçgiller (portakal gibi meyveler) gibidir. (Devam­lı) Kur’an okumayan bir mü’min de tadı güzel olup da ko­kusu olmayan bir hurma gibidir. Kur’an okuyan günahkâr kimse kokusu güzel olup tadı acı olan reyhan gibidir.</p>
<p>Kur’an okumayan günahkâr kimse ise tadı acı olup ko­kusu olmayan Ebu Cehil karpuzu gibidir. İyi arkadaş, güzel koku satan kimse gibidir. Sana, ondan hiç bir şey isabet et­mese bile (en azından) güzel kokusu isabet eder. Kötü ar­kadaş da bir körükçüye benzer. Onun ise; is ve kokusun­dan bir şey bulaşmasa da (en azından) sana dumanı isabet eder. Ve bu nübüvvete benzetmede, iyiliğe en güzel teşvik ve kötülüğe karşı en edepli uyarı, muhatapların anlayacakları en yakın yaklaşımdadır.</p>
<p>Hz. Peygamber <span style="font-size: 13.3333px;">sav</span>&#8221; teşbihten döner, işaretle veya yere çizerek öğretirdi. Buhârî ve Müslim Ebu Mûsâ el-Eş’arî r.a ’den rivayet edildiğine göre, Rasulullah şöyle buyurdu:</p>
<p>“Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer par­çasını sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.” Hz. Peygam­ber bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri ara­sına geçirerek kenetledi.<sup>2</sup></p>
<p>Buhârî’nin Sahîh’inde, Sehl b. Sa‘d r.a’den rivayet edil­diğine göre Rasulullah ’SB: “Ben ve yetimi himâye eden kimse cennette şöylece beraber bulunacağız” buyurdu ve işaret parmağıyla orta parmağını, aralarını biraz aralaya­rak, gösterdi.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Buhârî&#8217;nin Sahih inde, Abdullah b. Mesud r.a’dan riva­yet edildiğine göre şöyle dedi:</p>
<p>Reygamber s.a.v yere bir dörtgen çizdi. Dörtgenin orta­sına onu bir kenarından keserek dışarı çıkan bir çizgi çekti. Ortadaki bu çizginin iki tarafına da bir takım küçük çizgiler çizdi ve çizgileri göstererek şöyle buyurdu:</p>
<p>“Şu kalın siyah çizgi insandır. Şu çift çizgiler ise onu her yandan kuşatmış olan eceli ölümüdür. Dörtgeni keserek dı­şarı çıkan siyah çizgi ise insanın arzu ve hevesleridir. Ortada­ki küçük çizgiler ise dert ve ızdıraplardır. İnsan bu dertlerin birinden kurtulsa öteki gelip çarpar. Birinden kurtulsa bir di­ğeri gelip yakalar.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> Bunlardan hiç biri insanı rahatsız etmez­se ecel mutlaka gelip yakalar.” Bunun üzerine Rasul-i Ek­rem, önlerine yere çizdiği şeylerle, bir insanın engin emelle­rinden ani ölümün, hastalılkların, sakat bırakan hastalıkların veya öldüren yaşlılığın nasıl ayırabileceğini onlara açıkladı.</p>
<p>Bazen Hz. Peygamber sav bir şeyi öğretirken yasakladığı bir hususta söz ile işareti birlikte kullanırdı. Bu kişileri sakın- dırmada daha etkili, yasaklama ve harama delaletinde da­ha kesindir. İmam Ahmed, Ebu Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce Ali b. Ebu Tâlib r.a’in şöyle dediğini rivayet ettiler: “Rasulullah sav sol eline ipeği sağ eline de altını aldı sonra elle­riyle onlan kaldırdılar ve şöyle dediler: “Bu ikisi ümetimin erkeklerine haram kadınlarına ise helaldir.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Bazen söz, işaret ve resimden uygulamalı açıklama me­toduna dönerdi. Bu şekilde en iyi eğitim ve en iyi izah ya­pılır. Buhârî’nin <em>Sahîh’inde,</em> Osman b. Affân S ’dan riva­yet edildiğine göre Rasulullah sav, sahabeden bir toplulu­ğun önünde abdest aldı sonra da şöyle buyurdu:</p>
<p>“Her kim şu abdestim gibi abdest alıp iki rekât namaz kılar ve bu iki rekât içinde hatırına (namaz ile münasebeti olmayan) bir şeyi getirmezse ne kadar geçmiş günahı varsa mağfûr olur.”<sup>6</sup> Buhârî, Müslim, Nesâî ve Ebu Dâvûd Sehl b. Sa‘d &gt;”den rivayet edildiğine göre kendi şuna şahit ol­du: Rasulullah minbere çıktı, kıbleye döndü ve tekbir aldı (namaza durdu), insanlarda onun arkasında namaza durdular. Bir şeyler(fatiha ve zammı sure) okudu ve ruku- ya gitti. Arkasından insanlar da rukuya gittiler sonra baş- larını kaldırdılar ve minderden geri geri aşağı geldiler, ye­re secde ettiler sonra bir daha minbere dönüp, okudular, rükuya gittiler, başlarını rükûdan kaldırdılar, bir daha geri­singeriye aşağı indiler yere secde yaptılar. Namazı bitirince insanlara yönelip şöyle buyurdular: Ey insanlar ben bunu, siz bana uyasınız ve namazımı öğrenesiniz diye yaptım.</p>
<p>Hz. Peygamber sav, çoğu zaman ashabına geçmiş halk­lar hakkında anlattığı hikayeler ve kıssalar yoluyla öğretti. Dinleyicilerinin kalbinde (bu kıssa ve hikayeler) en iyi etki­yi ve en iyi rehberliği yapacak ve dinleyicilerinin tüm faali­yet ve ilgisine etki edecektir. Bunlardan birisi de hayvanla­ra merhameti teşvik eden, onlara iyilik yapma, ona kötülük yapmama ve eziyet etmeme hakkında ki hadisidir. Buhârî ve Müslim Ebu Hüreyre’nin şöyle dediğini rivayet ettiler: Hz. Peygamber sav‘ şöyle buyurdu: “Bir adam yolda, yü­rürken susadı ve susuzluğu arttı. Derken bir kuyuya rastla­dı. İçine inip susuzluğunu giderdi. Çıkınca susuzluktan so­luyup toprağı yemekte olan bir köpek gördü. Adam kendi kendine: ‘Bu köpük de benim gibi susamış.’ deyip tekrar kuyuya inip, mestini su ile doldurup ağzıyla tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah onun bu davranışından mem­nun kaldı ve günahlarını affetti.”</p>
<p>Rasulullah ’sav’ın yanındakilerden bazdan: “Ey Allah’ın Rasulü! Yani bize hayvanlar (a yaptığımız iyilikler) için de ücret mi var?” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm: “Evet! Her ‘yaş ciğer’ (sahibi) için bir ücret vardır.” buyurdu.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> Yani ruh sahibi herkese yapılan iyiliktir.</p>
<p>Buhârî ve Müslim Abdullah b. Ömer r.a’dan rivayet et­tiler dedi ki: Rasulullah $8? şöyle buyurmuştur: “Bir kadın, eve hapsettiği bir kedi yüzünden cehenneme gitti. Kediyi hapsederek yiyecek vermemiş, yeryüzünün haşerâtından yemeye de salmamıştı.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>Rasulullah sav, hükümleri mukayese eder ve hükümle alakalı ashabına sebeplerini de verirdi. (Anlam) Yolları ken­dilerine muğlak ise ve hükümleri onlara kapalı gelirse, on­ları akıllarına yaklaştırıyordu.</p>
<p>Müslim’in Sahîh’inde Ebu Zer r.a’den rivayet edildiği­ne göre bazı insanlar: Ey Allah’ın Rasulü zenginler tüm se­vapları alıp götürüyorlar, çünkü onlarda bizler gibi namaz kılıyor, oruç tutuyor, ayrıca zenginliklerinden dolayı sada­ka da veriyorlar dediler. Rasulüllah “Allah sizlere sa­daka verme ve bu yönde sevap kazanma imkânı vermedi mi sanıyorsunuz?</p>
<p>Her sübhanallah demek bir sadakadır,</p>
<p>Her Allahu ekber demek bir sadakadır,</p>
<p>Her elhamdülillah demek bir sadakadır,</p>
<p>Her lâ ilahe illallah demek bir sadakadır, iyiliği emretmek sadaka, kötülükten sakındırmak sadakadır. Hatta her birini­zin hanımıyla birlikte yatması sadakadır” buyurdu. Bunun üzerine sahâbîler: “Ey Allah’ın Rasulü hanımımızla şehve­timizi tatmin etmekle bize sevap mı var?” dediler. Peygam­ber sav.: “Kişi bu istek ve ihtiyacını haram yoldan gidersey- di, günah olmayacak mıydı? Helal yoldan gidermesinde de elbette sevap vardır” buyurdular.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Buhârî, Müslim, Nesâî ve Ibn Mâce rivayet etiklerine göre. Veda haccmda Hz. Peygambes.a.v Has’am kabilesinden bir kadın geldi. ‘Allah’ın hac farizası babama, binek üzerin­de durmaya gücü yetmezken yaşlı iken erişti. Ben onun ve­kili olup, onun yerine hac yapabilir miyim?” diye sordu. Hz. Peygamber s.a.v de kadına: -“Evet” diye cevap verdi. Rasu- lullah da: “Babanın bir borcu olsa öder miydin?” buyurdu. Kadın: “Evet Ya Rasulullah” deyince, Rasulullah da: “Öy­leyse babanın yerine hac yap” buyurdu.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a><sup> <a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a></sup></p>
<p>Hz. Peygamber <span style="font-size: 13.3333px;">s.a.v</span>&#8216;, kadınlara bir şey öğretebileceği özel bir gün ayırmıştı. Onların yanına gider ve onlara, çocuklarını kaybeden ve kendilerine ölüm gelen çocuk sahibi kadın­lar ve anneler gibi hayatla alakalı şeyleri öğretirdi. Buhârî, Müslim ve onların dışında başka muhaddislerinde rivayet et­tiğine göre, Bir kadın Rasulullah sav’a geldi ve: -Ey Allah’ın Rasulü, senin sözünden hep erkekler istifade ediyor. Biz ka­dınlara da bir gün ayır, o gün toplanalım, Allah’ın öğrettik­lerinden bize de öğret, dedi. Peygamberimiz Peki şu gün şurada toplanınız, dedi.</p>
<p>Kadınlar toplandılar. Peygamber gidip Allah’ın ken­disine öğrettiklerinden onlara da öğretti. Sonra onlara:</p>
<p>“Sizden ergenlik çağına ulaşmamış üç çocuğunu kim ahi- rete göndermişse Allah o çocukları anneleri için cehenne­me karşı siper yapar”, dedi. Kadınlardan biri: “Bu durum iki Çocuk gönderenler için de geçerli midir?” dedi. Rasulullah ’sav’de: “Evet iki çocuk için de geçerlidir” cevabını verdi.<sup>11</sup></p>
<p>Hz. Peygamber <span style="font-size: 13.3333px;">sav&#8221;</span> insan düşüncelerini ve insan nef­sinin hislerini gözetirdi. Bu psikolojik olgulardan biri ona belirirse, onu açık sözlü ifadesiyle çevreler ve bu durumun kendisinde ortaya çıktığı kimselerin insanlık yönünü hesa­ba katar ve kendisinin masum bir Peygamber olma yönü­nü görmezden gelirdi. Buhârî ve Müslim Ali b. el-Hüseyn r.a’den rivayet ettiklerine göre şöyle dedi: Mü’minlerin an­nesi Safiyye bnt. Huyey <span style="font-size: 13.3333px;">r.a</span>şöyle demiştir: Rasulullah sav itikâfa girmişti. Bir gece onu ziyaret edip sohbet ettikten son­ra evime dönmek üzere kalkmıştım. O da beni uğurlamak için kalkmıştı. Bu sırada Ensardan iki kişi mescidin önün­den geçmekteydi. Peygamber 3EF1 görünce daha hızlı yü­rümeye başladılar. Peygamber ’s.a.v de onlara “Biraz yavaş olun, aceleye gerek yok, yanımdaki kadın anneniz Safiyye bnt. Huyey’dir” dedi. Onlar da</p>
<p>Sübhanallah, sizin hakkınızda ancak hayır ve iyilik dü­şünürüz, deyince de onlara.</p>
<p>“Şeytan insanoğlunun vücudunda kan gibi dolaşır. Onun sizin kalbinize bir kötülük veya bir şüphe atmasından kork­tum” buyurdular.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Hz. Peygamber sav, öğretme tarzında hiçbir nezaket ve inceliğin geçemeyeceği bir nezaket ve inceliğe sahipti. Bu­nun örneklerinden biri de Abdullah b. Ömer hakkında- ki şu buyruklarıdır: Rasulullah sav: “Abdullah ne iyi adam­dır, bir de geceleyin namaz kılsa”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a> Abdullah b. Ömer’i ge­ceyi ibadetle geçirmesi için zarif bir ifadeyle ve çok nazik bir üslupla teşvik etti. Bu nasihati Abdullah’a övgüyle sunmuş­tur ki, içi rahat etsin ve bedeni de dinç olsun.</p>
<p>Bu, Rasulullah’ın dini öğretme ve yayma yönteminin çok kısa bir özetidir ve biz Allah’ın bizi sözü dinleyen ve onun en güzeline uyanlardan kılmasını umarak bu kadar­la yetineceğiz.</p>
<p>es-Selamu aleykum ve rahmetullahi ve berekatuhu</p>
<p>Abdulfettah Ebu Gudde – Gönülden Gönüle Sohbetler,syf:178-190</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Bu, 9 Zilkade 1385 Sah günü Riyad Üniversitesi’ndeki halka açık konferans salonunda verdiğim bir konferanstır. Aslında, Şam’a ve oradan da şerefli Hicaz a seyahat ettiğim gün olan 24 Zilkade 1376 Cuma akşamı Halep Radyosundan yayınladığım bir sohbettir..</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Tirmizî, Kıyamet 1.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Hicr, 15/92.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[7]</sup></a> Taberânî, Mı/cem, h. nu:7949.</p>
<ul>
<li><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a> Müslim, Birr 128</li>
</ul>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a>* Ahmed, <strong><em>Müsned,</em></strong> X, 110.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a>* Fâtır, 35/8.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[11]</sup></a> Kehf, 18/6.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[12]</sup></a> Buhârî, Şirket, 6</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> 1381 yılının Ramazan ayının 16’ncı akşamı, Salı akşamı Şam’dan yayınlandı, Allah kendi katında makbul eylesin. Amin.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Nisâ, 4/113.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[12]</sup></a> Buhâri, İlim 30.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[13]</sup></a> Müslim, Mesacid 33.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a> Buhârî, Edeb, 96.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[15]</sup></a> Müslim, Birr 59.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a> Müslim, îmân 93-94.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[17]</sup></a> Buhârî, Edeb 29; Müslim, îmân 73.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a> 1381 yılının 23. Ramazan ayının akşamı olan Salı akşam namazından sonra Şam’dan yayınlanmıştır. Allah onu halisane yapılmış kendi rızası için olanlardan eylesin.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a> Buhârî, Edeb 24.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a> Buhârî, Rikâk 4.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a> İbn Mâce, Libas: 19.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a> Buhârî,‘Şirb 9.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a> Buhârî, Bed’u 1-Halk 17; Müslim, Birr 151.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[24]</sup></a> Müslim, Zekat 53.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[25]</sup></a> Buhârî, Hac 1, Müslim, Hac 407.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"></a>u Buhârî, İlim 36, Müslim, Birr 152.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[27]</sup></a> Buhârî, İtikâf, 11; Müslim, Selâm, 23.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><sup>[28]</sup></a> Buhârî, Teheccüd 2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ogretmen-peygamber-s-a-v/">Öğretmen Peygamber (s.a.v)1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ogretmen-peygamber-s-a-v/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;da Sorumluluk</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-sorumluluk/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-sorumluluk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jan 2024 12:09:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da Sorumluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Sorumluluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26739</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a, salat ve selam efendi­miz Muhammed’e, ailesine ve bütün ashabına olsun. Şimdi: İslâm’da mesuliyet kelimesi lafız olarak küçük (birkaç harf­ten oluşur) ama mana olarak oldukça büyüktür. Sanki o gök­lere, yere ve dağlara arz edilip de onların korkularından onu yükleme noktasında kaçındıktan ve insanın üstlendiği bir ema­nettir. Bu kelime: “sorumluluk” bazen ahirete [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-sorumluluk/">İslam’da Sorumluluk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/01/bir_omur_sorumluluk_bilinciyle_yasamak2-702x336-1.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-26740 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/01/bir_omur_sorumluluk_bilinciyle_yasamak2-702x336-1-300x144.jpg" alt="" width="375" height="180" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/01/bir_omur_sorumluluk_bilinciyle_yasamak2-702x336-1-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/01/bir_omur_sorumluluk_bilinciyle_yasamak2-702x336-1-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/01/bir_omur_sorumluluk_bilinciyle_yasamak2-702x336-1.jpg 702w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" /></a></p>
<p>Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a, salat ve selam efendi­miz Muhammed’e, ailesine ve bütün ashabına olsun. Şimdi:</p>
<p>İslâm’da mesuliyet kelimesi lafız olarak küçük (birkaç harf­ten oluşur) ama mana olarak oldukça büyüktür. Sanki o gök­lere, yere ve dağlara arz edilip de onların korkularından onu yükleme noktasında kaçındıktan ve insanın üstlendiği bir ema­nettir. Bu kelime: “sorumluluk” bazen ahirete ait bir anlam için de kullanılır. Böylelikle o, Allah’ın, kulunun yaptıkların­dan dolayı kıyamet gününde hesaba çekmesi anlamına gelir.</p>
<p>Bu mananın örneği: Tirmîzî’de, Ebû Berze el-Eslemî  ’den rivayet edildiğine göre, Rasulullah s.a.v şöyle buyurdu:</p>
<p>“Hiçbir kul, kıyamet gününde, ömrünü nerede tükettiğin­den, ilmiyle ne gibi işler yaptığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, vücudunu nerede yıprattığından so­rulmadıkça bulunduğu yerden kıpırdayamaz.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a><sup> <a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></sup> Yüce Allah’ın Hicr Suresi’ndeki buyruğu da bu anlamdadır: “Rabbin hak­kı için biz, mutlaka onların hepsini yaptıldanndan dolayı he­saba çekeceğiz.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Sorumluluk, aynı zamanda, bir kişiyi eylemleri için sorum­lu tutmayı ve eylemlerinin sonuçlarını talep etmeyi amaçla­yan fıkhî anlamda da kullanılmaktadır..</p>
<p>Sorumluluk, ferdi başkalarından sorumlu kabul etmek ve kendi işleriyle ilgilenmesini ve durumunu düzeltmesini talep etmek olan İslâmi bir sosyal anlama da atıfta bulunur ve bu anlam bu şerefli akşamdaki konuşmamızın konusunu oluş­turmaktadır.</p>
<p>Bireyin başkaları üzerindeki sorumluluğu, aklın, toplumun iyiliğinin gerekliliği, gördüğü ve erdemli olduğu iyiliğin kuralı­nın dikte ettiği bir konudur. Ve eğer bu vazife bozulursa, şeh­vet savunucularının yaydığı ve başkaları için ve kendi başına masraflardan ve görevlerden kurtulmak için insanın nefsinde yatan şeyle, şer ve fesada toplum galip gelecektir. Toplum, so­rumluluğun yitirilmesiyle, bir kötülükler ve günahlar toplumu haline gelir. Kötülük erdeme üstün gelir ve bireycilik üstün ge­lir, Yolsuzluk, gevşek iyi kalıntıyı yutar, Aksine, reform ve re­form konusunda bir tavır almazlarsa, güçlüler toplumlarının yozlaşmasından etkilenecektir. Çünkü iyi ya da kötü, içinde yaşadığı çevreden etkilenmek, insanın tabiatındandır ve bu, onda biriken taklit ve taklit içgüdüsünden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Yeteneklerinde, güçlerinde ve algılarında büyük farklılıklar bulunan insanlarda bulduğumuz şey de bir sorumluluk me­selesidir. Bazılan yeteneklerinin zirvesine ulaşır ve iyiyi iyi ve kötüyü kötü olarak gördüğü akıl bilgeliğine, karakter gücü­ne ve içgörü derinliğine sahip olacaktır. Böyle bir insan, baş- kalarına özen göstermeli, onların iyiliği için çalışmalı, sapma­lardan ve kaymalardan kaçınmalıdır. Değerli yetenekleri ve meziyetleri ona fayda sağlar. Bazı kimseler, işlerin dizginleri­ni ele almaları ve insanların onlara itaat edip, takip etmeleri gibi toplumlarında bazı üstünlüklere sahip olabilir. Bu kim­seler, kendi adlarına hareket ettikleri kimselerin menfaatleri­ni gözetmek, onlara iyilik etmek ve kötülükleri onlardan uzak tutmakla yükümlüdürler.</p>
<p>Bundan sonra İslâm’ın sorumluluk konusundaki konumu­nu açıklamaya ve onu şart koşan metinlere değinmeye dö­nüyoruz. O metinler oldukça fazladır. Sorumluluğun önemini müşahhas bir hale getirecek, içeriğini açıklayacak, ihmalkâr davranmanın sonucunu tarif edecek sonra bunun yüce tari­himizden canlı örnekleri vereceğimiz bir kısım belgeleri ayı­rabileceğimizi düşünüyoruz. Bu vesile ile selef-i salibinin so­rumluluk çağnsma karşılık verdiklerini görüyoruz, böylece onlar toplumlarını ayağa kaldırdılar ve onu fitne ve sapkın­lığın saldırganlığından kurtardılar, böylece gerçek bir İslâmî toplum haline geldiler.</p>
<p>Buhârî Sahfh’inde, Abdullah b. Ömerin Rasulullah sav’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:</p>
<p>“Hepiniz çobansınız ve hepiniz size bağlı olan kişilerden sorumlusunuz.</p>
<p>Devlet adamı da bir çobandır, halkından sorumludur.</p>
<p>Erkek, ailesinin çobanıdır ve ailesinden sorumludur,</p>
<p>Kadın, kocasının evinde bir çobandır ve ailesinden so­rumludur,.</p>
<p>Uşak, efendisinin parasının çobanıdır ve (yaptığı harca­madan) sorumludur.</p>
<p>Dikkat edin hepiniz gözetiminizde bundan her şeyden sormuşsunuz.”<sup>4</sup></p>
<p>Bu hadis her kesimden insanı içermiştir, çünkü toplumdaki herkes bir baba, anne, oğul veya başkasına bağlı hizmetçiden başka bir şey değildir, bu yüzden hadis hepsine hitap etmiştir.</p>
<p>Hadisin sorumluluk bilinciyle genele hitap ederek başla­dığı ve sona erdiği görülmektedir. Bu, insanların sorumlulu­ğun kendilerine ait olduğunu anlamaları için yeterliydi. Fakat Allah Rasulü sav, onların bu hakka sahip çıkma iddiasında ve onu ilerletmenin gerekliliğinde daha fazla vurgu yapmak için her sınıf insanı ayrı ayrı zikretti.</p>
<p>Bu hadiste Hz. Peygamber (s.a.v), sorumluluğun büyükler ve zayıflar için evrensel olduğunu belirtmek ve aynı zaman­da toplumun birbirine bağımlı ve işbirlikçi olduğunu göster­mek için padişah ve hizmetçiyi bir arada getirmiştir. Ve fertler arasındaki bu karşılıklı bağımlılık, hiçbir yaşı küçük veya biri­ne bağlı (hizmetçi gibi) kişinin bundan hariç tutulmaması için gereklidir. Unutulmamalıdır ki hadis-i şerif, her bireye yönel­tilen sorumluluk çemberini tanımlamıştır. Ancak bu sorumlu­luğun boyutiannı belirtmeyi ihmal etmiştir. Sorumluluk alanı­na girebilecek büyük ve küçük her şeyin -sorumluluk maddi veya manevi olsun- her bireyin sorumluluğuna dahil edil­diğini belirtmek için onun sadece bir yönünü belirtmemiştir.</p>
<p>Her insanın sorumluluğunun, Allah’ın kendisine verdiği yetenekler ve kendisine bahşedilen kuvvet, yetenek, etki ve­ya itaat ölçüsünde olduğu gerçeği gözden kaçınlmamalıdır.</p>
<p>İmamın (devlet başkanı), padişahın, halifenin, melikin ve cumhurbaşkanının sorumluluğu en büyük mesuliyet ve so­rumluluktur. İşte bu yüzden Rasulullah ’sav onunla başladı, çünkü devlet başkanı düğün olursa ümmeti de iyi olur, o boz­guncu olduğunda o da yozlaşır. Hz. Ömer r.a Efendimiz şöy­le dedi: “İnsanlar hükümdarlarının dini üzeredir.”</p>
<p>Ve Rasul-i Ekrem’in hayatına ve siresine bakarsak, so­rumluluğu en iyi ve en sağlam şekilde üstlenmenin delille­riyle dolu olduğunu görürüz. Ve O, eğitim sorumluluğunda eksik kalanlara, mesuliyetlerini gözetmede ve ihtiyacı olanla­ra hidayeti yaymak hususunda ihmalkâr davrananlara karşı sert bir tavır içindeydi.</p>
<p>Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre Ensar’dan bir adam Peygamber Rg&amp;&#8221;’e dilenmeye geldi. Bunun üzerine Pey­gamber</p>
<p>“Evinde hiç bir şeyin yok mu?” diye sordu. Adam:</p>
<p>Hayır (bir şeyim yok ancak) bir çul var ki, bir kısmını giyi­yor, diğer kısmını da (altımıza) seriyoruz. Bir de su içtiğimiz bir bardak var, dedi. Peygamber sav.:</p>
<p>“Onları bana getir” dedi. Adam da getirdi. Rasulullah onları eline aldı ve:</p>
<p>“Bunlan kim satın alır?” dedi. Bir adam:</p>
<p>Ben onları bir dirheme alınm, dedi. Peygamber iki veya üç defa:</p>
<p>“Kim bir dirhemden fazla verir” dedi. Bir başka adam:</p>
<p>Onları ben iki dirheme alınm, dedi. Bunun üzerine Pey­gamber sav&#8221; o adama verdi ve iki dirhemi aldı. Ensârî’ye ver­di ve şöyle buyurdu:</p>
<p>Birisiyle yiyecek satın al da ailene götür ver. Diğer dir- hem ile de bir keser satın alıp bana getir.” Ensâri keseri getirdi:</p>
<p>Rasulullah  Ona eliyle bir sap taktı ve Ensârî’ye dedi ki:</p>
<p>Git, odun topla ve sat. Seni on beş güne kadar görme­yeyim.”</p>
<p>Adam gitti odun toplayıp sattı. (On beş gün sonra) on dir­hem biriktirmiş olarak geldi. Onun bir kısmı ile elbise, bir kıs­mı ile de yiyecek satın aldı. Bunun üzerine Rasulullah &#8216;sav :</p>
<p>“Bu senin için kıyamet gününde yüzünde dilencilik leke­si ile gelmenden hayırlıdır. Dilencilik ancak şu üç kişi için ca­iz olabilir:</p>
<p>Şiddetli fakirlik çeken, çok ağır bir borç altında bulunan, can yakıcı kan diyetini ödemeyi yüklenen.”<sup>5</sup></p>
<p>Bu hadis-i şerif, yöneticinin işsizliği giderme ve işi kolay­laştırmakla yükümlü olduğunu bildirmiştir. Yaşam şartlan bu zayıf ensarlı kişinin zihninde öyle bir yerleşmişti ki Allah Rasulü’nden (sana) kendisine sadaka isteme dışında bir ha­yatta kalma yolunun olmadığına kanaat getirmişti. Rasulul­lah onun için bir pasta satın aldı, çok değerli eliyle o sefil düşünceyi uzaklaştırdı ve düzgün bir yaşamın yolunun çok çalışmak, yüksek moral ve yeryüzünde mücadele etmek ol­duğunu gözlerinin önünde açtı.</p>
<p>Onun yaşamında, küçükler için sorumluluk duygusunun belirgin olduğu başka sahneler de var. Sabah namazında alt­mış ile yüz âyet arasında okumak Peygamberimiz ’in sün- netindendir.</p>
<p>Buhârî ve başka hadis alimlerinin Ebu Katâde’den şöyle rivayet edilmiştir: Sabah namazına girip birinci rekatında alt­mış âyet okuduktan sonra ikinci rekata kalktı ve mescidin so­nundaki kadınların sıralarından bir çocuğun ağlamasını işit­ti ve üç ayet okudu.</p>
<p>Kendisine şöyle denildi: Ya Rasulullah kısa okudun.</p>
<p>“Ben namazı uzatmak niyetiyle namaza başlarım, ancak o esnâda bir çocuk ağlaması işitirim, onun ağlamasından an­nesinin hissedeceği üzüntünün şiddetini bildiğim için hemen namazı kısaltır, hafifletirim”<sup>6</sup> buyurdu.</p>
<p>işte Hz. Peygamber’in ’sav. dilsiz hayvana karşı sorumluluk duygusunun netleştiği başka bir sahne şudur: Dârekutnî Sü- nen’inde Taberânî Mu‘cem’inde Âişe ve Enes r.a’den şöy­le dediklerini rivayet etti: Rasulullah -s.a.v bir gün bir kaptan abdest alıyordu. Susamış bir şekilde etrafında gezinen bir kedi yavrusu gördü. Abdesti bırakıp elindeki kaptan içince- ye kadar o kediye doğru eğdi, sonra abdest aldı.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[7]</sup></a> Müslim’in Sahihinde Ebu Hüreyre’den rivayet ettiği hadiste, Allah Ra- sulü sav, bazılarının mükâfat olarak hafif ve basit bir iş ola­rak görebileceği böyle bir sorumluluğun mükâfatını haber vermiştir. Rasulullah şöyle buyurmuştur: “Müslümanlara sıkıntı verip de yolun üzerinde bulunan bir ağacı kesen ki­şiyi cennette nimetler içerisinde gördüm.” İkinci bir rivayet­te: “Adamın biri, yol üzerinde bir ağaç dalı gördü ve ‘Allah’a yemin ederim ki, bunu Müslümanlan rahatsız etmemesi için buradan kaldıracağım’ dedi (kaldırdı ve) bu yüzden cennete konuldu.” <a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[8]</sup></a>İmam Ahmed, <em>Müsned’inde,</em> İbn Ömer’in çirkin bir yerde bir çoban gördüğünü, İbn Ömer’in de ondan da­ha hayırlı bir yer gördüğünü nakletmiştir. Yazıklar olsun sa­na çoban! Ona dön, çünkü Hz. Peygamber’in s.a.v şöyle bu­yurduğunu işittim: “Her çoban, sürüsünden sorumludur.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Bilakis, Rasul-i Ekrem’in ruhundan gelen sorumluluk duy­gusu, O’nun hidayetinden ve nasihatinden yüz çeviren za­limler sebebiyle ona en büyük hüzün ve keder olarak ulaş­mıştır. Öyle ki Allah ona acımış ve şu buyruğu ile hitap etmiş­tir: “O halde cemin onlara karşı hasretlerle (üzüntülerle) sıkı­lıp gitmesin”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[10]</sup></a><sup> <a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[11]</a></sup> ve şöyle de buyurdu: “(Ey Habibim!) Demek onlar, bu söze (kitaba) inanmazlarsa, onların peşinde üzüle üzüle kendini helak edeceksin!”<sup>11</sup></p>
<p>Bize sorumluluğun kapsamını ve büyüklüğünü tanımla­yan bu metin grubuyla yetiniyoruz. Şimdi Allah Rasulü’nün s.a.vfertlerinden bazılarında yolsuzluk veya kayma meyda­na gelse ve diğerleri onları durdurmaz ve engel olmazsa, toplumun akıbetinin nasıl helak ve yokluk olacağı ile ilgili toplumun gidişatını açıkladığı harika bir surete geçeceğiz. Bunu bi­ze açık ve hisli bir şekilde misallendirdi. Buhâri’de Nu’mân b. Beşir’den &#8216; Rasulullah -s.a.v’ın şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir: Allah’ın çizdiği sınırlan aşmayarak orada duranlarla bu sınırları aşıp ihlâl edenler, bir gemiye yerleşmek üzere kura çe­ken topluluğa benzerler. (Bu kuranın sonucunda) onlardan bir kısmı geminin üst katına, bir kısmı da alt katına yerleşirler. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst haftakilerin yanından geç­mek durumundadırlar. Alt katta oturanlar, “Hissemize düşen yerden bir delik açsak, üst katımızda oturanlara eziyet verme­miş oluruz.” derler. Şayet üstte oturanlar, bu isteklerini yerine getirmek için alttakileri serbest bırakırlarsa, hepsi birlikte ba­tar helak olurlar. Eğer bunu önlerlerse, hem kendileri kurtulur, hem de onlan kurtarmış olurlar.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[12]</sup></a> İkinci bir rivayette: Alt katta bulunanlar suyla üst katta bulunanların yanından geçiyorlar­dı. Böylece su ile onların yanlarından geçmeleri onlan rahat­sız ediyordu. Bir balta aldı ve geminin alt tarafından bir delik açmaya başladı. Ona gelip şöyle dediler: Sen ne yapıyorsun? O da şöyle dedi: Bana eziyet verdiniz. Ve benim de suya ihti­yacımız var. Eğer onun elinden baltayı alırlarsa hem kendileri­ni hem de onlan kurtaracaklardır. Şayet onu bırakırlarsa hem kendileri hem de onlar helak olacaklardır.</p>
<p>Rasulullah’ın s.a.v yaptığı bu çok değerli teşbih-i beliğ ne güzeldir. Çünkü İnsanı, yolcularının gideceği yere varması için denizlerin uçurumlarını aşan bir gemiye benzetmiştir. Hepsi­nin kaderi, ona (gemiye) yapılacak herhangi bir kötü kullanı­ma veya kötü bir sonuca varacak işleme bağlıdır. Ve eğer ge­minin dibini yarmak ve üstlerindekilere üzerlerinden çektik­leri sulan damlatarak zarar vermemek için motive olan bazı ahmak yolcularının iyi niyeti ve iyilik niyetiyle olsaydı, o za­man o yolcular hadislerde tasvir edilenler geminin tepesinde- dir ve sahiplerinin hareketlerini altta görürlerse eğer sorum- luluklarını yerine getirmezlerse gemiyi kurcalamaktan korur­lardı. Ancak sorumluluklarını üstlenirlerse, haklan olduğunu düşündükleri paylarının delinmesine engel olurlarsa, önce kendi canlarını, sonra da ihmalkârların hayatını kurtaracak ve hepsinin başarmak istediği amaca ulaşmış olacaklardır.</p>
<p>Sorumluluğu yerine getirmenin, başkalarına sorumluluk yükleyen bir grup insan tarafından gerçekleştirilen sınırlı bir görev olduğunu düşünebilir. Aslında İslâm’ın nazannda so­rumluluk tüm Müslümanlara dağıtılmıştır. Her biri, temsili ve yeterliliği aynı olarak birbirine bırakmadan kendisinden so­rumluluk talep edilen ciddi bir kısmından sorumludur.</p>
<p>Bu konuya delalet eden hadis-i şeriflerden biri de, İmam Ebu Abdullah Muhammed b. Nasr el-Mervezî’nin <em>Kitâbu’s- sünne</em> adlı eserinde Yezid b. Mersed’den gelen şu rivayettir: Rasulullah şöyle buyurmuştur: “Her Müslüman İslâm’ın zayıf olan hudutlarında beklemektedir. Allah aşkına İslâm’a yönelik bir saldın senin olduğun yönden gelinmesin.” Bunun üzerine Rasul-i Ekrem Efendimiz s.a.v, İslâm şeriatını ve Müs­lümanların ona karşı sorumluluklarını, gediklerinde ve giriş­lerinde aşılmaz bir kale bulunan, onu akıncıların istilasından ve saldırılarından koruyan muhafızlarla benzetmiştir. Bu mu­hafızların her birine, koruduğu pozisyon emanet edilmiştir. Ancak bu kalenin güvenliği, geri kalanlar son derece uyanık ve tedbirli olsa bile, birinin en ufak bir ihmali ile sağlanmaz. Ancak, bu muhafızlar bunlardan bazılarını veya daha fazlası­nı ihmal ederse, onların idaresi onun koruduğu delik olacak­tır. Bir başkasının, emaneti zayi edenlerin ve sorumluluklan- nı yerine getirmeyenlerin peşine takılarak kendisinin burada kalmasına gerek olmadığı bahanesiyle bu kale deliğinin ol­duğu yerdeki nöbetini başkasına bırakması caiz değildir. Bu önemli ve kesin manayı, selef-i salibinden el-Hasan b. Salih b. Hayy r.a zikrettiğimiz hadisten istifade ederek şöyle ifade etmiştir: İslâm’a göre Müslümanlar bir kale gibidir, öyleyse bir Müslüman bir bidat işlese, İslâm’da bir gedik onun tarafın­dan açılmış olur. Şayet bütün Müslümanlar böyle bir şey or­taya koyarlarsa sen Allah’ın kullarından istediği emir üzerine dunBOylelikle seninolduğun yerden bir sorun gelmemiş olur</p>
<p>Peygamber ın yaşantısını ve onun sorumluluk alakalı sözlerinden sonra, onun sünnetini pekiştiren ve takip eden ashabının ve ondan sonra gelen hulefây-ı raşidinin yaşantı­sını görürüz. İşte Hulefây-ı râşidinden Ömer b. el-Hattâb r.a şu meşhur cümlesini söylüyor: Allah’a yemin ederim ki, Fırat kıyısında -Müslümanların saltanatının en uzak olduğu yerde- bir hayvanın ayağı kayşa, kıyamet günü neden onu uzaklaş­tırmadığımın bana sorulmasından korkarım.</p>
<p>Hz. Ömer’in üzerindeki bu sorumluk ondan gece gündüz uyku ve rahatı almıştı. Geceleyin sadece kafası öne eğilecek şekilde bir uyuklaması olurdu. Çünkü o, Müslümanların işle­rini düşünmekle ve Cenab-ı Hakk’a kulluk ve O’nun huzu­runda durmakla üzerine düşeni yapmakla meşguldü. Şa’rânî, <em>Tenbîhu’l-muğterrin</em> adlı eserinde şöyle diyor: Ömer b. el- Hattâb, halifeliği günlerinde gece gündüz uyumadı. Onun uykusu oturur haldeyken başının öne eğilip uyuklamasın­dan başka bir şey değildi. Şöyle derdi: Gece uyursam kendi­mi kaybederim. Gündüz uyursam halkımın işlerini zayi ede­rim. Ve ben onlardan sorumluyum.</p>
<p>Aralarında Benî Temim’in efendisi ve görüş ve akıl bakı­mından en seçkin Araplardan biri olan el-Ahnaf b. Kays’ın da bulunduğu Irak’tan bir heyet geldi ve o gün çok sıcak bir yaz günüydü. Ömer’i, güneşin sıcağında sadaka develerin­den bir deveyi katranla kaplarken, başında bir elbise, yani el­biseyi sank gibi başına geçirmiş halde buldular. Hz. Ömer’e yaklaştıklarında Ahnaf’a dedi ki: “Ey Ahnaf, üstündeki elbi­seyi çıkar ve bu deve ile alakalı Mü’minlerin Emiri’ne yardım et, çünkü o sadaka develerinden biridir ve onda yetim, dul ve muhtaçların hakkı vardır.”</p>
<p>Topluluktan bir adam ona: “Allah seni bağışlasın ey mü&#8217;min­ktin emin, bir sadaka kölesine bu görevi emretseydin senin yerine yapsaydı. Hz. Ömer dedi ki: Benden ve Ahnef ’ten da­ha iyi kim köle olabilir. Hiç kimse Müslümanların işlerini üstle­nirse bir kölenin nasihatte ve emaneti yerine getirmede efen­disi için yapması gerekeni onlar için yapmalıdır.”</p>
<p>Hz. Ömer’in r.a dirayeti, sorumluluk duygusu ve ümmet hakkındaki emaneti öyle bir boyuta ulaştı ki, Müslümanların hiçbirinin İslâm’a karşı bir zaaf ve İslâm ahlakına ve sünneti­ne aykın bir görüntü vermesine izin vermiyordu. Zemahşerî <em>el-Fâik</em>adlı eserinde ve el-Münâvî, <em>Şerhu’l-câmii’s-sağîrin’de </em>şu olayı aktanlır: Hz. Ömer r.a bir adamı boynunu eğmiş, ze­lil ve son derece itaatkâr bir şekilde ölü gibi yürürken gördü. Ona şöyle dedi: Müslüman değil misin?</p>
<p>Adam: Evet. Dedi</p>
<p>O da: Başını kelidir, boynunu düzelt. Çünkü İslâm güçlüdür ve engellenemez. Sonra onu bir kamçı vurdu ve şöy­le dedi: “Dinimizi bize ölü gösterme. Allah canını almasın.”</p>
<p>Zemahşerî <em>el-Fâik’te</em> aynı şekilde şu olayı aktanr: Hz. Ömer saçını sokakta kısaltan bir adama uğradı ve onu cezalandırdı. Çünkü rüzgâr o saçları alıp insanların yiyeceklerinin ve içe­ceklerinin içine taşıyabilirdi.</p>
<p>Hz. Ömer, Benî Esed’den birisini insanlara vali tayin et­mişti. Vali evraklarını almak üzere Halife Hz. Ömer’in huzu­runa gelmişti. Vali evraklarını katip yazdığı esnada bir çocuk çıka geldi. Doğruca halifenin kucağına varıp oturdu.</p>
<p>Halife Hz. Ömer, çocuğu sevdi, okşadı ve öptü.</p>
<p>Vali adayı, şöyle dedi:</p>
<p>“Ya Emire’l-Mü’minîn! Siz çocuklan sever öper misiniz? Benim tam onun gibi 10 tane çocuğum var. Onlardan hiçbi­ri ne bana ulaşabildi ne de ben onları öptüm.”</p>
<p>Bunun üzerine Halife Hz. Ömer: “Allah c.c senin kalbin­den rahmeti çekip aldıysa ben ne yapabilirim. Allah kullarından sadece merhametli olanlarına rahmet eder. Son­ra katibine şöyle söyledi: (Vali ataması ile ilgili) yazıyı yurt. Çünkü o çocuklarına merhamet etmediyse nasıl halka mer­hamet edecek.</p>
<p>İmam Ebu Hanîfe’nin talebesi İmam Muhammed b. Haşan eş-Şeybânî, <em>el-Asâr</em> isimli eserinde sorumluk hakkında çok mü­kemmel ve şaşırtıcı; daha önce hiç kimsenin duymadığı bir şe­yi haber verdi: O dedi ki: Ebu Hanîfe bize Ali b. el-Akmer’den nakletti ki o dedi ki: Ömer b. el-Hattâb r.a, Medine’de insan­in elinde asayla dolaşırken yemek veriyordu. Sol eli ile yemek yiyen bir adama rastladı ve: Ey Allah’ın kulu, sağ elinle ye, dedi. Dedi ki: Ey Allah’ın kulu, sağ el meşguldür.</p>
<p>Dedi ki: Sonra gitti, sol eliyle yemek yerken yanından bir daha geçti ve: “Allah’ın kulu, sağ elinle ye” dedi. Dedi ki: Ey Allah’ın kulu, sağ el meşguldür. Onu bırakıp gitti, üç de­fa yanından geçti ve sol eliyle yemek yediğini görünce: “Ey Allah’ın kulu, sağ elinle ye” dedi. Dedi ki: Ey Allah’ın ku­lu, sağ el meşguldür. Ömer dedi ki: Sağ el ne ile meşguldür?</p>
<p>Dedi ki: Mu’te günü yaralandı. Ömer r.a, ağlayarak ya­nına oturdu ve: “Sana kim abdest aldırıyor? Kim senin başı­nı ve elbiseni yıkıyor? Kim şunu şunu yapıyor?” diye sordu.</p>
<p>Bunun üzerine kendisine bir hizmetçi çağırdı ve o sahabi- ye bir binek, yiyecek, kendisi için uygun ve gereken her şeyin yapılmasını emretti. Öyle ki Hz. Muhammed’in ashabı, Hz. Ömer’in adam hakkındaki hassasiyetini ve Müslümanla­rın işleriyle ilgilenmesini gördüklerinde onun için Allah’a dua ederek seslerini yükselttiler.</p>
<p>Bu, Ömer’in hayatından, kendisinden önce kimsenin yap­madığı ve daha sonrasında da yapamayacağı bir başka ha­berdir. Eğitimin yayılmasını teşvik etti ve ücretsiz hale getir­di. Öğretmenin hâzineden para verdi. Kendisi tarih ve neseb ilmini öğrenmeye başladı ve öğretmene her öğrenci türü için bir eğitim planı hazırladı. Dinlenmek için bir vakit, ders çalış­mak için bir zaman ve tatil için bir gün belirledi. Bu ise, ara sokaklarda oynayan çocukların, onlardan bir çeşit oyun ola­cağına şahit oldu ve onlardan ahlak, edep, bilgi ve mükem­mellik bakımından sorumlu olduğunu gördü.</p>
<p>Mâliki fakih ve âlimi Şihabüddin Ahmed b. Ğânim en- Nefrâvî, <em>el-Feuâkihu’d-Dauvani alâ risâleti İbn Ebi Zeyd</em> el- <em>Kayreuânî</em> adlı kitabında şöyle demiştir: Çocukları okulda bir araya getiren ilk kişi Ömer b. el-Hattâb’dır. Âmir b. Abdul­lah el-Huzâî’ye onlara bir şeyler öğretmesini emretti. Maaşı­nı devlet hâzinesinden verdi. Bunların arasında anlayışı kıt ve zeki talebe vardı, bu yüzden Ömer ona anlayışı kıta lev­haya yazmasını ve zeki çocuğa ise kitapsız öğretmesini em­retti. Hz. Ömer, nesebi, cinsiyeti, sadakati gibi zamanın sek teye uğramasından korktuğu şeyler hakkında onlara şahitlik ederdi. Çocuklar ondan işlerini kolaylaştırmasını istediler, o da sabah namazından sonra ikindi namazına kadar ve öğle­den ikindi namazına kadar oturmayı emretti ve günün geri kalanında istirahat ettiler. Beytü’l-Makdis’e gidip Medine’ye döndüğünde, çocuklar onu bir gece ve gündüzlük yolculuk mesafesinde onu karşıladılar ve bu yolculukları sebebiyle yo­ruldular. O gün Perşembe günüydü, her hafta o gün de tatil yapmalarını emretti ve onun bu sünnetini yerine getirenleri hayırlı ve doğruyu bulmakla dua etti.</p>
<p>Hz. Ömer’in hayatında sorumlulukla alakalı gelen şu ha­beri vererek onun hakkındaki konuşmamızı sonlandınyoruz: Bir gün çarşıda yürüdüğünde yaşlı bir Yahudi’nin insanları durdurup bir şeyler istemesine tanık oldu. O Yahudi şöy­le söyledi: Bu nedir?</p>
<p>Yahudi adam: Ey Emiru’l-Mü’minin! cizye iyi, yaşlılığı ve fakirliği sor.</p>
<p>Hz. Ömer: Biz sana insaflı davranamadık, senden bir genç­ken haraç alıyoruz ama seni yaşlıyken kenara bırakıyoruz. Buna ve onun gibileri ne beytülmalden bir şey tahsis edin.</p>
<p>Halife Ömer b. Abdülaziz’in r.a yaşamında da, sorumlu­luğun son derece değer bulduğu aktarılan bu tür delilleri bu­luyoruz. İbn Abdulhakim, <em>Sîretü Ömer b. Abdilazîz</em> adlı kita­bında şunu aktarmıştır: Berîd çalışanlarında birini onun yanı­na elçi olarak gönderdi. Elçi onun huzuruna girmek için izin istedi, izin verildi ve o da huzurunu vardı. Ömer’e bu durum haber verildiğinde kendisi uyumak üzere oturmuş ve kalın bir mum isteyip ateşi yaktı. Elçiyi yanma oturttu ve ona Müs­lümanları, belde ahalisini, aralarında anlaşma olanları, va­linin davranışlarını, fiyatlan, muhacirlerin ve ensarın çocuklarını, fakirlerin ve yolda kalmışların çocuklarını sordu. Va­li her hak sahibine hakkını veriyor mu? Vali hiç kimseye zü­lüm etti mi ve ondan şikâyetçi otan kimse var mı? Elçi her ne sonılduysa onlara cevap verdi. Ömer ona soracağı soruları­nı gnnce elçi ona şöyle söyledi: Ey Emiru’l-Mü’minin sen nasılsın sağlığın nasıl? Aileniz, kendisiyle ilgilenmiş olduğunuz tüm ehliniz nasıl?</p>
<p>Ravi dedi kİ: Ömer muma üfürdü ve üfürmesiyle mumu söndürdü.</p>
<p>Ve dedi ki: Ey oğlum, benim bir kandilim var. Zar zor ya­nan bir fitil istedi ve şöyle dedi: Neyi istiyorsan sor. O sor­du Ömer de ona cevap verdi. Elçi ona dedi ki: ya Emire’l- Mü&#8217;minîn sen daha önce yaptığını görmedim bir şey yaptın.</p>
<p>Ömer dedi ki: Peki o nedir?</p>
<p>Dedi ki: Mumu seninle ve durumunla alakalı bir şeyler sorduğunda söndürmendir.</p>
<p>Dedi ki: Ey Abdullah, söndürdüğün mum Allah’ın malından ve Müslümanların malındandır. Ben sana onların ihtiyaçlarını ve işlerini sorardım ve o mum önümde kendilerine ne fayda sağlayacak diye yakıldı ve o da onlar içindi. Kendim, ailem ve şahsımla ilgili meseleler olunca Müslümanların ateşini söndür­düm. Ömer b. Abdülaziz’in şahsında sorumluluk üzüntülü ve en sevdiği insanın ölümüyle imtihan edildiği günde bile canlı bir şekilde yaşamaktadır. İmam Ahmed, <em>Zühd</em> adlı kitabında ve <em>Hafız EbuNu&#8217;aym, el-Hifye’de</em> Ömer b. Abdülaziz’in biyog­rafisinde aynı şekilde şunu aktarmaktadırlar: Oğlu Abdulme- lik vefat etmişti kendisi son derece üzüntülüydü ve o esnada sol eliyle işarette bulunan ve konuşan bir adam gördü. Şöy­le dedi: Ey falan şahıs konuştuğun vakit sol elinle işaret etme sağ elinle işaret et. Adam ona dedi ki: Ben bugün gibi bir şey görmedim. Adamın biri kendisine en sevimli gelen kişiyi def­nediyor sonra kendisi de benim sağım ve solumla ilgileniyor.</p>
<p>Ömer ona şöyle dedi: “Allah bir şeyi kendisi için tercih et­tiğinde artık ondan vazgeç!</p>
<p>Böylece tarih bizim için en karanlık çağlarda bile korun­muştur. Ümmetin, liderleriyle parçalandığı Haçlı seferlerinin olduğu dönemlerde, hükümdarların sorumluluk duygusunun neredeyse hayal âleminde olduğu devirlerde Allah’tan kor­kan, din ve istikamet üzere olan ümmetin bazı fertlerinin bil­gilerini bizim için korumuştur.</p>
<p>İşte 569 yılında vefat eden bu Kral Nureddin her gün oturup Rasulullah’ın s.a.v hadislerini dinlerdi. Ona hadisler okunur ve kendisi ondan ibret alırdı. Hadis rivayet edenle­rin aralarında devam ede gelen Hır uygulama veya rivayet şekli varsa bunu hadis okumalarında aynen devam ettirir­lerdi. İşte böyle bir müselsel hadisin tebessüm olarak orta­ya çıktığı rivayetin okumasına gelindiğinde hocası ondan tebessüm etmesini istedi.</p>
<p>Dedi ki: Dimyat’ın etrafı Frenklerle çevriliyken Yüce Allah&#8217;ın benim tebessüm ettiğimi görmesinden haya ediyo­rum. Dimyat’ı 50 gün boyunca kuşattıktan sonra, Allah’tan Frenklere karşı zafer ilan edene kadar bu hadisi hocasından rivayet olarak almadı.</p>
<p>Tarihçi İbn Esir, <em>el-Kemâl</em> adlı eserinde şehid hükümdar Nureddin Zengi’nin biyografisinde aynı şekilde şunu aktar­maktadır: Zühd ve ibadet üzere bir kimseydi. Ancak gani­metten kendisine düşen paydan satın aldığı mülkünden (el­de ettiği parayla) yer, giyinir ve diğer harcamalarını gerçek- leştirirdi. Geçim sıkıntısından hanımı ona serzenişte bulun­du. Kendisine ait yıllık 30 dinar gelir getiren Humus’tâki üç dükkânını ona verdi. Bunlan kendisine teslim edince şöyle dedi: Benim bütün mal varlığım budur. Elimde olan bütün (mülk) her şey için ben müslümanların bir bekçisiyim. On­lara bu konuda asla ihanet etmem ve senin içinde cehen- nemede dalmam.</p>
<p>Biz de, emaneti yerine getirmek, hakkı ve zayıfı destek­lemek için âlimlerin hükümdara ve millete nasihat etme so­rumluluğunu yerine getirdiğini gördüğümüz diğer sorumlu­luk biçimlerine yöneliyoruz. Hafız İbn Kesîr ed-Dimeşkî, <em>el- Bidâye ve’n-Nihâye</em> adlı kitabında İmam İbnü’l-Cevzî’nin a* tercümesinde şöyle diyor: Onun vaaz ettiği meclise hali­feler, vezirler, melikler, emirler, ulema ve fakirler gelirdi. Va­az ederken halife el-Mustedi’in tarafına baktı ve şöyle dedi: &#8220;Ya Emire’l-Mü’minîn eğer konuşursam senden korkuyo­rum, sussam da bu sefer senin hakkında bir şey olmasından korkuyorum. Birisinin size: Allah’tan kork sözü bir başkası­nın size: Siz bağışlanmış bir ailenin fertlerisiniz demesinden daha hayırlıdır. Ömer b. el-Hattâb şöyle demiştir: Bir valim­den benimle alakalı o zalimdir diye bir şey bana ulaştığında onu değiştirmem çünkü ben zalimim.</p>
<p>Ya Emire’l-Mü’minîn Hz. Yusuf kıtlık döneminde aç olan kimseleri unutmamak için asla doymamıştır. Hz. Ömer ramâde yılında (hicretin 18. Yılında Medine’de 9 ay süren kıtlık döneminin adı) karnına vurur ve şöyle diyordu: Gurul­da veya guruldama! Allah’a yemin ederim ki Ömer ne bir ya­ğı ne de zeytin yağını insanlar bereket dönemine varıncaya kadar almayacaktır. Ravi dedi ki: el-Müstedî ağladı ve sada­ka olarak çok mal verdi, mahkumları serbest bıraktı ve fakir­lerden bir grubu giydirdi.</p>
<p>Alimlerin kamu önünde fetva ve fıkhın ötesinde genel reh­berliğe kadar uzanan sorumlulukları vardır. Burada Hoca­mız Abdulhayy el-Kettânî’nin Teblîğu’l-emâne fî madaari’l- isrâfi ve’t-teberrüci ve’l-kehâne kitabından İbn Dabbâğ’ın <em>Mea/imu’l-imân fî terâcimi ricâli’l-Kayravân</em> adlı eserinden Ebubekr b Muhammed el-Lebbâd’ın (Ö.333) tercemesinde yaptığı alınıtıyı bir tasımını vereceğim:</p>
<p>Bunlar, yöneten-yönetilen, baba, anne, evlat veya az ya da çok binlerinin sorumluluğunu üstlenen herkesi çağıran İslâm’ın rehberliği ve şanlı tarihinin işaretleri, bu din ve in­sanlar için boynumuzda olanı yapmak için hayattaki sorum­luluklarımızı üstlenmemiz gerekir. Cenab-ı Allah kendimiz için yaratılmadığımızı kitabında tüm insanlığa İlahî hayra vesile olmak için yaratıldığımızı, onu iyiliğe götürdüğümüzü ve on­da hak kelâmını tesis ettiğimizi bildirmiştir. “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çakşır ve Allah’a inanırsınız.”</p>
<p>Her Müslümanın her mü’min için hissettiği ve çektiği bü­yük bir sorumluluk vardır ve bu bizim genel olarak İslâm’a ve özel olarak İslâm ülkelerine karşı sorumluluğumuzdur. Mil­yonlarca Müslüman’ın bize, Arap toplumuna, Müslüman’ı kurtarıcı, Arap’ı rehber ve yükseltici bulmak için başvurdu­ğu Filistin, Umman, Yemen, Güney Arabistan ve Kara Afri­ka için sorumluluğumuzdur. Bize İslâm kardeşliğinin vazifesi­ni ve Rasulullah’ın s.a.v şu sözlerini hissetmemizi hatırlatıyor­lar: “Müslümanların işleriyle ilgilenmeyen onlardan değildir.’&#8217;</p>
<p>Abdulfettah Ebu Gudde &#8211; Gönülden Gönüle Sohbetler,syf:58-72</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-sorumluluk/">İslam’da Sorumluluk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-sorumluluk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selefteki(r.a) Dehanın Sebepleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seleftekir-a-dehanin-sebepleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seleftekir-a-dehanin-sebepleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Jan 2022 15:12:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[deha]]></category>
		<category><![CDATA[deha nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah Aleyhiselam]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Selefteki(r.a) Dehanın Sebepleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25836</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; DEHANIN ANLAMI Kişinin bu manayı birtakım ifadeler ile açıklığa getirmesi mümkündür: &#8220;Bir insanın; keskin zekaya, sezebilen bir bilgiye, ezbere, amele ve istikrarlı bir gidişata sahip olup, kısa bir zamanda bereketli, faydalı ve verimli eserler ortaya çıkarmasıdır.&#8221; Nitekim selefin zamanında da vakitler aynı şekilde hesap ediliyordu. Ancak bu saatler günümüze dek gelen olgun meyveler verdiler. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seleftekir-a-dehanin-sebepleri/">Selefteki(r.a) Dehanın Sebepleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img decoding="async" class=" wp-image-11847 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-7.jpg" alt="" width="394" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-7.jpg 309w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-7-300x158.jpg 300w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DEHANIN ANLAMI </strong></p>
<p>Kişinin bu manayı birtakım ifadeler ile açıklığa getirmesi mümkündür: &#8220;Bir insanın; keskin zekaya, sezebilen bir bilgiye, ezbere, amele ve istikrarlı bir gidişata sahip olup, kısa bir zamanda bereketli, faydalı ve verimli eserler ortaya çıkarmasıdır.&#8221; Nitekim selefin zamanında da vakitler aynı şekilde hesap ediliyordu. Ancak bu saatler günümüze dek gelen olgun meyveler verdiler. Bizler de bunların mahsulünden koparıp meyvesinden yemekteyiz. Halen de· bize meyveler vermekte ve mahsul sunmaktadır.</p>
<p><strong>Bunun sebebi nedir?</strong></p>
<p>Selefin bu konudaki sebepleri hakkında pek çok hu sus vardır. Selefin temayüz ettiği bu hususları takriben iki madde ile ilişkilendirebiliriz: İlki, onların kendi şahsiyetlerinden kaynaklanır. Diğeri ise ortam, muhit ve kendi elde ettikleri şeyler nedeniyledir. Bazen insanı hayra götürüp, onu ısrarla hayra çeken durumlar olur. Bazen de insanı hayırdan uzaklaştıran şeyler olur. Bununla beraber selef (r.a) kendilerini hayra sımsıkı çekip götüren bir muhite erişmişlerdi. Onlar da bu hayra güzellikle icabet ettiklerinde, bu bağlamda olağanüstü başarılara ulaşmışlardı. Bu ortamın -ki biz bunu selef olarak isimlendiriyor uz-menşei, temeli ve alametleri; Peygamber s.a.v onun tertemiz yaşantısı ve kutlu rehberliğiydi. Aynı şekilde, Peygamber&#8217;in s.a.v elçiliğe başladığı günden, vefat ettiği güne kadar tebliğ etmiş olduğu Allah&#8217;ın c.c kanunları idi.</p>
<p>Şeriat-ı mutahharanın ve kutlu risaletin o döneme ve o diyara birtakım tesirleri olmuştu. İşte böylelikle şeriat, o toplumun ve o zamanın üzerine (bir nur gibi) doğmuştu. Ardından da sayılamayacak ve vasfedilemeyecek hayırlar meydana getirmişti. Öyle ki bizler bu ha yırlara bakınca, bunların efsane ve olağanüstü olduğu nu düşünüyoruz. Hakkında konuşmak istediğim şeylerle ilgili daha azıyla yetinerek bu hususlar hakkında demetler paylaşacağım. Çünkü ben, başkalarının açıklama sonucunda anlayacağı bu kavramları, ima ile idrak edecek insanlara konuşuyorum. Eskiden şöyle denmiştir:</p>
<p><em>Kıvrak zekalıya yeter şifreli bir ima </em></p>
<p><em>Yüksek bir nida ile seslenilir ondan gayrısına </em></p>
<p>Sizler ise işaret ile anlayan kimselerdensiniz. Zaten ilim talebesinin durumu böyle olmalı, işaret ile anlamalıdır. Ne işaretin ne de açıklamanın kendisine bir şey bildirmediği bir kimsenin ilim yolunun yolcusu olmasında hiçbir hayır yoktur. Bu kimsenin ziraat veya ticaret yolu nu tutması gerekir. Çünkü burada kendisinden yararlanabileceği ortam vardır. 2</p>
<p><strong>SELEFTEKİ DEHANIN SEBEPLERİ</strong></p>
<p>Şayet, selefe hayırlar getirmiş olan, birçoklarının bunun la deha sahibi olduğu ve bu hususta ilginç, olağanüstü ve hayrete düşüren şeyler ortaya getirdikleri bu metotları ve yolları belirlemek istersek pek çok maddeden bah sedebiliriz.</p>
<p><strong>BİRİNCİ SEBEP: Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.v) döneminde veya ona yakın dönemlerde olmaları:</strong></p>
<p>Bunun içerisinde zikredilenlerden kastım; Sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin olup onlara selef-i salihin denir. Selef ise (r.a) &#8220;En hayırlı asır benim asrım, sonra onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan sonra gelenlerdir&#8221; 3 (kavline muhatap olan kimselerdir.) En başta Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.v) şahitliği ile ikinci olarak da Müslümanların hayatının gerçeği olması hasebiyle, bu ilk üç hayırlı asır -ki daha da geniştir-hayır ile doluydu. Böylesi bir dehayı ortaya çıkaran bu muhitin temelin de, insanların, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.v) zamanına, yaşantı sına ve kutlu rehberliğine yakın olmaları vardı. Bundan dolayı Müslüman bir muhitte yaşıyorlardı. İçerisinde -hayat tarzında ilim, amel, davranış, düzen ve metot bakımından-Müslümanca bir yaşantının gerçekleştirildiği bir toplumdu. Nitekim onlar hayırdan başka bir şeye tanıklık etmez ve yine hayırdan başka bir şey işitmezlerdi. Şayet insanların içinde muhalif ve isabetsiz veya şeytan tarafından ayartılmış bir kimseye rastlanırsa onun duru mu, güneş ışığının karşısındaki ince bir çizgiye benzeyip, insanların muhitine tesir etmez. Çünkü nübüvvetin nuru ve risaletin rehberliği kapsamlı bir şekilde parlamakta ve Müslümanların uzak ülkelerine kadar yayılmaktaydı. Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.v) döneminde olan muhite baktığımızda, onun insanların içinden çıkarılan en hayırlı mu hit olduğunu görürüz. Çünkü (bu muhitin) içerisinde (şu özellikler) mevcut olmuştur:</p>
<p><strong> 1)</strong> Allah&#8217;ı birlemek.</p>
<p><strong>2)</strong> İyiliği emredip kötülükten sakındırmak.</p>
<p><strong>3)</strong> Bu ikisinin yanı sıra, her fırsatta ve şartta, sabah ve akşam, gece ve gündüz ilim öğrenmek.</p>
<p>Ayrıca güneşin tepede olduğu kayh1le uykusu vaktinde bile ilim onların bir alışkanlığı ve adeti idi. Onlar ilimden asla ayrılmazlardı. Bundan dolayı ilim ile oturur, ilim ile kalkarlardı. Size buna yakın bir örnek vereceğim: Eğer bizler düş mana karşı bir İslam savaşında olsaydık, mücahitlerden bir kimsenin oturup da dünyanın güzellik kraliçesinden bahsettiğini görebilir miydiniz?! Hiç oturup böyle saçmalıklardan konuşabilir miydi?! Böyle yapması mümkün değildir. Onun konuşması ancak, &#8220;bu cephe zafer kazanmış, bu cephe güçsüzleşmiş, şu cephenin takviye ye ihtiyacı var, falanca şehit olmuş, falanca şöyle yiğitlik yapmış&#8221; ve buna benzer şeylerdir. İşte sahabe ve tabiin döneminde insanların konuşmaları da böyleydi. Onların konuşmaları &#8221;Allah buyurdu ki. .. Rasulü dedi ki &#8230; Saha be dedi ki &#8230; &#8221; şeklindeydi. Onların bunun için pek çok nedenleri vardı. Çünkü onlar karanlıktan aydınlığa çıkmışlardı. Karanlıktan aydınlığa çıkan bir kimse, aydınlığın kıymetine gerçek manada tanıklık eder. Hz. Ömer efendimiz r.a şöyle demiştir &#8211; O muhaddes, yani kendisine ilham edilen bir zattı. Hz. Peygamber s.a.v onun hakkında şöyle buyurmuştu: &#8220;Siz den önceki ümmetler içinde ilham verilen kimseler vardı. Eğer ümmetimin arasında böylesi bulunuyorsa o Ömer b. Hattab&#8217; dır. &#8220;4</p>
<p>(Hadiste geçen) muhaddes kelimesi, kendisine doğruluk ve hakkaniyet ilham olunan kimse anlamındadır. Efendimiz Hz. Muhammed&#8217;e (s.a.v)Allah&#8217;ın vah yettiği gibi, onunla gök arasında bir bağlantı yoktur. O&#8217;na vahiy inmiştir. Ancak Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali • ve peygamberlik tarafından kendilerine hayır ile tanıklık edilmiş diğer tüm sahabilere bu ilham verilmiştir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v): Hz. Ömer efendimiz hakkın da şöyle demiştir: &#8220;Sizden önceki ümmetler içinde ilham verilen kimseler vardı. Eğer ümmetimin arasında böylesi bulunuyorsa o Ömer b. Hattab&#8217;dır.&#8221; Hz. Ömer efendimiz bu bahsettiğim konuyla -onların karanlıktan aydınlığa çıkmaları ve aydınlığın kıymetini bilmeleriyle-ilgili olarak, bu bağlamda şöyle diyordu: &#8220;Cahiliyeyi bilmeyen kimseler yetiştiğinde, İslam&#8217;ın bağı iplik iplik ayrılacaktır.&#8221; İşte bu kimse İslam&#8217; ın kıymetini bilmez, onu; öylesine, basit ve ucuz görür. Zaten böyle bir ortamda yetiştiğinden bu onun için değer siz bir şeydir.</p>
<p>Yaşadığımız hayat tablolarından birini örnek olarak verelim: Bolluk ve rahatlık içerisindeki bir evde dünyaya gelen bir insan farz edelim. Bu insan için ekmekten daha değersiz bir şey yoktur. Çünkü çeşit çeşit yemek yemektedir. Ekmeğin kıymetini ve bu nimetin değerini bilmez. Nitekim bu kimse rahat bir hayat yaşamakta ve bunun içine dalmaktadır. Ancak bir gün hayat ona dişlerini geçirip de fakirlik kapısına dayandığında nimetin kadrini anlasa; işte o zaman ekmeğe ve Allah&#8217;ın (c.c) verdiği diğer nimetlere kıymet verir. Bu nimetin değerini bilir. Bir şey yediği vakit Allah&#8217;a hamd ederken, O&#8217;na ağzıyla değil, içtenlikle hamd eder. Selef -sahabe, tabiin ve onlara ihsan ile tabi olanlar cahiliye ve kalıntılarına şahit olmuşlar, onu tam anlamıyla bilmişlerdi. Muhammedi risaletin aydınlığı ve Allah&#8217;ın (celle celalühü) bu yüce din olan İslam&#8217;daki hidayeti üzerlerine doğduğu zaman, onlar ona aşık olmuşlardı. Öyle ki bu onların alışkanlığı, gecesi ve gündüzü oldu.</p>
<p>Onlar tam bir yönelme ile İslam&#8217; a yöneldiler. Onlardan her bir insanın en sevdiği şey; bu dini yaşatmak, bu dini üstün kılmak, bu dini değerli yapmak ve Allah&#8217; ın(c.c) onun üzerindeki hakkının bir kısmını ifa edebilmek adına bu din için varlığından bir şeyler verebilmekti. Böylece bu ilk madde -Hz. Peygamber&#8217; in (s.a.v) dönemine ya kın olmaları-onlara salih bir muhit imkanı sağladı. Salih muhit ise hayır noktasındaki en büyük yardımcıdır. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v) söyle buyurur: &#8220;Mümin den başkasını dost tutma. Yemeğini de ancak muttaki olanlar yesin.&#8221;5 Herhangi bir okulun yanında bir eğlence yerinin olduğunu farz edelim. Hiç şüphesiz bu okuldaki kişiler bu eğlence merkezine az veya çok bir heves duyacaklardır. Çünkü onların yanı başlarında oraya uğrayan ve bazen oradan etkilenen ve bezen de oradan yüz çeviren kimseler vardır. Ancak toplumsal vebalardan korunmuş bir muhitte olurlarsa, işte o zaman akıllarından bu bozuk düşünceler geçmez. Yine aynı şekilde insan salih bir çevrede olduğunda, öyle insanlara şahit olur ki, onlar sahabe, tabiin ve tebe-i tabiinin durumları hakkında söylenen şeye benzerler: &#8220;Gecenin abidi, gündüzün mücahidi.&#8221; Sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin geceleri kendilerini Allah&#8217;a adamışlardı . Onlar abid, zahid, kıyamda ve oruçlulardı . Gündüzleri de mücahid idiler. İşte onlar böylelerdi. Pe ki, bu sebatlı çalışma nereden gelmişti? Bu gayret Hz. Peygamber&#8217;e (s.a.v)eşlik etmekten veya Hz. Peygamber&#8217;e (s.a.v) dostluk etmiş kimselere eşlik etmekten geliyordu. Çünkü sen doğrudan öğreniyorsun, ya da aracısız nakledilenleri öğreniyorsun. Bundan da gidişatın konusunda büyük miktarda istifade ediyorsun. Nitekim eğer sen salih bir insan görürsen, senin onu görmen hayatının sonuna dek kalbini yıkayacak (temizleyecek) ruhani bir üstünlük demektir. Sen bundan fayda görürsün ve onunla çokça yükselirsin. Sonunda seni gören bir başka insan &#8220;falancayı gören kimseyi gördüm&#8221; der. İşte bu da Hz. Peygamber&#8217;in(s.a.v)sözüdür: &#8220;Beni gören kimseye müjdeler olsun. Beni göreni görene de müjdeler olsun. Bunları görene de müjdeler olsun. &#8220;6</p>
<p>Sahabe ve Tabiin (r.a), bu bakımdan [içinde bulundukları ortamın güzelliğinden] faydalanıyorlardı. Bununla birlikte onların yanında, hayatın tüm alanları için rehber, örnek, yaşanmış bir hayat ve model oluşuyla Rasulullah (s.a.v) vardı . İşte bundan dolayı onların arasında &#8221;Allah buyurdu ki &#8230; Rasulü buyurdu ki &#8230; Sahabe dedi ki. .. İlim ehli dedi ki&#8230;&#8221; sözlerinden başka bir şey konuşulmazdı. Nitekim onları hayır ile dolu kılan ve onları dahi yapan ilk şey: Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.v) dönemine yakın olmaları, eğer sahabe iseler O&#8217;nunla bağlantıları olması veya eğer tabiinden iseler Hz. Peygamber&#8217;i (s.a.v) gören kimseler ile iletişimleri olmasıydı . Onlar Hz. Peygamber&#8217; i (s.a.v) görmeye nail oldukları zaman benlikleri ıslah olmuştu. Zaten eğer batın ıslah olursa zahir de ıslah olur. Peki, batından kastım nedir? Bu, akidedir. Allah&#8217; a (c.c) itikat etmektir. Nitekim onların. akideleri temizlenmiştir, her türlü şaibeden arınmıştır. Sonunda da her yaratılana farz olan &#8220;Rabb olarak Allah&#8217;a, Rasul olarak Muhammed&#8217;e ve din olarak da İslam&#8217;a iman etmesi&#8221; hakikatine dönüşmüştür. Bu anlam onların nezdinde tam bir şekilde tahakkuk etmişti. Öyle ki onlardan her biri bu hakikati fıtratı ile idrak etmeye başlamıştır. Yazıyı bilmeyen bir ümmi olduğu halde nasıl fıtratı ile idrak edebilir? Çevresinden tanıklık ederek (idrak edebilir). Sizler için buna açıklık getireceğim: Şayet bizler, içerisinde bazı salih alimlerin bulunduğu bir köyde olsaydık. .. Bu köyün halkı da ziraat, çiftçilik ve benzeri işler le meşgul olmaları nedeniyle okuyamıyor ve yazamıyor olsaydı . .. Ancak eğer o salih alimlerde takva, başarı ve ilim varsa -ki onların sayısı köyde azdır-onlar yaşayan örneklerdir. Bunun sonucunda köy halkını n ümmi olmalarına rağmen takvalı olduklarını görürsün.</p>
<p>Ayrıca takva; okuma, yazma ve yazıyı bilmeye bağlı değildir. Aksine salih örneğe bağlıdır. İşte onlar da salih örneğe Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.v) sahabilerin ve tabiinin zatında tanıklık ediyorlardı . Böylelikle de akide onların benlikle rinde tam bir şekilde kökleşmişti. Bu akide safi olduğu zaman da onlar için ölüm, Allah (c.c) yolundaki yaşam dan bile daha sevimli olmuştu. Onların nefislerinin değersizliği hakikat olup; bağırış, çağırış, slogan ve benzeri şeyler değildi. Onlara göre yaşamak, zengin ve cömert bir kimsenin elindeki malın değersiz olmasından daha da değersizdi. Neden? Çünkü onlar kat&#8217;i bir inanışlarına itikat ediyorlardı: Cennet haktır ve onun için koşmak gerekir. Tabi ki bizler de şimdi cennetin hak olduğuna inanıyor, ancak niçin harekete geçmiyoruz? Onların gördüğü enerjiyi bize vermeyen engeller var. Bizde çok fazla engeller var. Bunlardan bazıları: çevre, haram demesek de şüpheli kazanç yemek, sağlam olmayan gidişat, gevşeklikle karışmış ve hayat anlayışı noktasında farklı ortamlarda bulunmamızdır. Bundan dolayı içimizden bir insan kendi başına cesaretlenmek ve harekete geçmek istese cezbedici şeyler onu geriye çeker. Diliyle söyler, ancak iç organları ona karşılık vermez. Çünkü o kimse ileriye doğru çekilmez.</p>
<p>Geriye ve yere doğru sürüklenir. Ancak onlara gelince, hayrı cazip kılan şeyler onları her koldan çekiyordu. Onlar takva ve felah sahibiydiler. Onlarda bu tertemiz akide mevcuttu. Eğer bu akide safi olursa akıl ıslah olur. Bu akıl, akidenin temiz oluşundan edinilir. Nitekim selef de büsbütün temizdi. Onlardan bir insan &#8211;okuryazar olmasa da-helali ve haramı, duyularıyla, kokuyla ve koklamayla idrak ederdi. Neden? Çok fazla şeye şahit olduğu için &#8230; Çocuk senden edebi nasıl öğrenir? Eğer sen ona: &#8220;Bu vaciptir, bu sünnettir, bu da müstehabdır&#8221; dersen birbirine karışmış sözler dışında bir şey anlamaz. Ancak sana, güzel bir şeye gülerken, çirkin bir şeye yüzünü çevirirken, yanlıştan nefret ederken rastlarsa ve duygularının bazen bu şekilde bazen de diğer şekilde olduğunu görürse, bunun iyi, şunun da kötü olduğunu duygularıyla anlar. Böylece iyi şeyler kalbine kazınır. Bundan sonra da kötü şeylerden nefret eder ve uzaklaşır. Çocuk duyduklarıyla değil tanıklık ettikleriyle uzaklaşır. Çünkü o sözün manasını idrak edemez. Yalnızca et rafındaki kişilerin davranışlarını idrak edebilir. Yüz güldürecek doğru davranışları idrak ettiği zaman, bunları yaptığında sevinir ve insanlarında bununla mutlu olmasını önemser.</p>
<p>Hoş olmayan bir şey yaptığında ise onun, nefsinden ve insanlardan uzaklaşıp gizlendiğini ve içinde bulunduğu çevreden çıktığını görürsün. Halbuki o bunun nedenini bilmez. Fakat anne, baba veya içinde yaşadığı çevre ta rafından bunun yanlış olduğunu anlamıştır. Selef, kalplerinde atan bu ölçüyle iyiyi ve kötüyü hissediyorlardı . Onların hiçbirisi de bugünkü akademik an lamda yani; diploma sahibi, yüksek lisansa geçmiş ve doktoraya başlamış şekilde öğrenimli değillerdi. Onlar da böyle şeyler yoktu. Allah onlara, bunun yokluğunu nasip etmiş, ancak bununla birlikte onları, bizlerin gölgesinde yaşadığımız hayırlarla şereflendirmişti. Kağıt onları , kağıdın içindeki ilmi öğrenmekten alıkoymadı. Onlar görüntüye değil, o kağıdın içerisindeki ilme itibar ettiler. Onlarda; ibadet, zühd ve salih amel üzerine bir araya gelmek vardı . Zühd, ahlak, erdem -ve benzeri-şeyler hususunda (kendilerine) örnek edinmeyi huy etmişlerdi. Öyleyse bizim ilk (maddemiz): Onların Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.v) dönemine yakın olmalarıydı .</p>
<p><strong>İKİNCİ SEBEP: Akidenin temiz oluşu </strong></p>
<p>Akidenin temiz olması , aklı aydınlatır ve böylece insan aydın olur. Akıl aydınlandığı zaman fıtratı bulur. İşte o zaman kalpte hareketlenmeler olur. Bunun sonucun da insanda özel bir irade oluşur. Bu da: Şeriatın ölçülerine uygun olan şeyleri güzel görmesi ve Şeriatın ölçülerine göre olmayan şeyleri çirkin görmesidir. Peki, (bir kimse) ilim talebesi veya alim olmadığı hal de bunu nereden bilir? Bunu yaşadığı çevreden öğrenir. Size vermiş olduğum küçük çocuk örneğindeki gibi. .. Çocuğa, &#8220;Ebu Hanife şöyle demiş, Malik şöyle demiş veya Şafii şöyle demiş &#8230; &#8221; dersek onun buna gücü yetmez ve bunu anlamaz. Ancak yüzün asık olmasını ve se vinçli olmasını anlar. Onların içerisinde yaşadıkları çevre de en güzel şekilde bu manayı gerçekleştirmişlerdi. Fıkıh; insanların gidişatından, ilim de insanların gidişatın dan (öğreniliyordu). Onların ortam ve muhitlerinde bu yöntem ayaktaydı . Bu da onlara, bizim hakkında konuşmak istediğimiz &#8220;dahilik&#8221; sebeplerini hazırlamıştı. Akıl temizliği oluştuğunda ve zihindeki zıtlıklar ispatlandığında akıl sağlam ve güçlü olarak yaşamını sürdürür, iyiliğin kıymetini bilir ve ona doğru koşar. Size bu sözün anlamını açıklayayım: Bazen akılda duruluk olur, ancak onu alıkoyan bazı ani saldırılar vardır. Tıpkı bizim bugün yaşadığımız: düşünce savaşı, dinsizlik fikri, inançsızlık projesi ve bunun gibi kelimeler farklı olsa da anlamları aynı olan başka isimler&#8230; Eğer bunlar kişinin yolunda engel oluşturursa ve o kimse bundan kurtulursa bu sefer de nefsi bir savaş -yani şehvet, heves, bozuk ortam, mal fitnesi vb.-başlar. Eğer kişi bu heves, tuzak yemleri ve heyecanlandıran şeyleri bırakıp giderse o kişinin düşünce yapısı kesinlikle isabetli olur. Nitekim ortam, akidenin temiz olması, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.v) dönemine, hayatına, yaşantısına ve ashabının yaşantısına yakın olmak, bu engellerden uzak durmakla ve bu kötü ve bozuk saldırılardan geri durmakla birlikte olduğunda insanların hepsi İslam hakkında konuşur ve İslam&#8217;ı ister. İnsanların merkezinde İslam&#8217; dan başka bir şey olmaz. İş te böylece kişi İslam&#8217;ı mükemmel, dipdiri, güçlü ve ba siretli olarak yaşar. Böylelikle onlar bu ortamda benim kastettiğim bu anlamları kazanmışlardır. Zaten sizler de bunları benden daha iyi bilmektesiniz.</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ SEBEP: Akıl ile Nüsük</strong></p>
<p>Onlara bu koşullarda baktığımızda, bahsetmiş olduğum bu faktörlere bir faktör daha ekleyebiliriz: Davranışları ve geride bıraktıklarıyla hayır noktasında öne çıkmış ve ilerlemiş olan ilim ehlinin, &#8220;akıl&#8221; ve &#8220;nüsük/din&#8221; olmak üzere iki sıfat ile biliniyor olduklarını görüyoruz. Aklın anlamı zaten hepimiz tarafından bilinmektedir. Nüsük kelimesinden maksat ise dindarlıktır. O hal de onların ilim talep ederken sahip oldukları iki şey vardı: Bunlar akıl ve dindarlıktır. Tabiin alimlerinden Şa&#8217;bi Amir b. Şerahil el-Hemdani el-Kufi7, hicretin 17. yılında doğmuş ve hicretin 103. senesinde de vefat etmiştir. Bu büyük tabii Şa&#8217;bi , bu konuyla alakalı şöyle demiştir: &#8220;Bu ilim sadece akıl ve din darlı k beraber olduğu zaman öğrenilir. Eğer bir kimse dindarlık olmadan akıllı ise &#8220;bu kişi ilme nail olamaz&#8221; denilir. Şayet akıl olmadan dindarlık sahibiyse o zaman da &#8220;Bu iş, akıllılardan başkasını n nail olamayacağı bir iş tir&#8221; denilir. &#8220;8 Böylece Şa&#8217;bi selefin üzerinde bulunduğu ana dayanağı bize açıklamış oldu. Peki nasıl? Akıl ve dindarlık: Çünkü eğer insan dindarlıktan yoksun olursa o zaman akıllı ve habis bir şeytan olur. Çünkü onun aklı ve zekası olup ilme doymuştur. Böyle olduğu zaman o kimsede bozguncuların şeytanlığı olur:</p>
<p><em>İlimde takvasız bir şeref olsaydı şayet </em></p>
<p><em>Allah&#8217;ın en şerefli mahluku İblis olurdu </em></p>
<p>Çünkü &#8220;İblis, &#8220;Ben ondan daha hayırlıyım. Beni at eş ten yarattın, onu ise çamurdan yarattın&#8221; dedi. &#8220;9</p>
<p>Onun tartışma konusunda aynı sonuca ulaşılmasını sağlayan deliller zinciri vardı. Öyleyse dindarlıkla beraber olmadığı zaman tek başına ilimde hayır yoktur.Dindarlık da akıl olmadığı zaman ahmaklıktır. Böyle olunca insan boş inançlara ve yalanlara inanıverir. Zaten selef alimleri de &#8220;Bu ilmi sadece dindarlık ile aklı bir arada barındıran öğrenebilir&#8221; diyorlardı. İşte Şa&#8217;bi&#8217;nin ;bu sözünde de selef alimlerinin dehasının nedenlerinin büyük bir kanıtı bulunmakta olup onların içinde akıllı alimler vardı r. Çok üzücüdür ki bugün günümüzde -ki hepimiz yetersiziz-akıllı ve kıvrak zekalı ol an, İslami ilimlerden başka bir alana gidiyor. Saflığı, engeli, kusuru veya yoksunluğu olan kişi için ise &#8220;Bunu ilim talebesi olarak eğitmek istiyorum&#8221; deniliyor. &#8220;Yani bunu Allah&#8217;a · takdim etmek istiyorum&#8221; deniliyor. Bu akıllı, mantıklı ve zeki ol an, şöyle olsun diye yönlendiriliyor. Diğeri de ilim talebesi olması için gönderiliyor. Bu onların düştüğü ve suçüstü oldukları bir felakettir. Bunun nedeni de insanları sıkıştıran çevredir. Kimi insan bundan yüzünü çevirirken kimi si de tuzağa düşer. Ne var ki selef, ilim için ellerindekinin en iyisini ve en üstününü sunuyorlardı. Akıl sahibi olan kimse ilim sahibi oluyordu. Bu nedenle akıl ve ilmi bir araya getirdiğin de; meyvesi ve kaynağı sürekli olan, coşkun, pak, güzel ve tatlı bir nehir misali oluyordu. Ancak ilimsiz ve ibadetsiz bir akılda hayır yoktur. Akılsız bir dindarlıkta da hayır yoktur. Çünkü bizler çok takva sahibi olup da şahitliklerinin kabul edilmediği bazı şeyhler görebiliyoruz.</p>
<p>İmam Malik (Allah ondan razı olsun) sened açısından hadislerini reddettiği bazı kimseler hakkında: &#8220;Onlarda zühd, keşf ve çokça takva vardi. Ancak onlarda akıl , ilim ve dikkat hakimiyeti yoktu. Bunlar gibilerle yağmur duası edilir, fakat onlardan hadis alınması doğru olmaz&#8221; 10 demiştir. Çünkü hadis dikkat ve özen ister. Dikkatli ve özenli olmayana bakılmaz. Bu bakış açısına göre Selef, sadece dindarlık ve aklı bir araya getirmiş olan kimseleri ilim talebeliğine sunuyordu. Bu bağlamda kardeşlerime bir hususta tavsiye vermek istiyorum: Bu tavsiyem, selef alimlerinin hayatlarını okumalarıdır. Çünkü bunlar onları koku, tat ve ilim bakımından selefe ulaştıracaktır. Nitekim bu zamanda içimizden her bir kimsenin kendisine göre en büyük kişi si hocasıdır. Hocalar da bu zamanda bildiğimiz kimseler den olduğuna göre örnek şahsiyetler zayıf kalmaktadır. Ancak selef alimlerine baktığımızda ve hayatlarını okuduğumuzda uyulacak örnek sağlam, zengin ve verimli olmaktadır.</p>
<p>Bu nedenle kardeşlerime, İmam, Muhaddis Şa&#8217;bi Amir b. Şerahil el-Hemdani el-Kufi&#8217;nin hayatını, iki kitaptan birinden veya birden fazla kitaptan okumalarını tavsiye ediyorum. Onun hayatını Zehebi&#8217;nin Tezkiratü&#8217;l Huffaz kitabından okuyabilirsiniz. Ancak Zehebi&#8217;nin Tarihu&#8217;l-İslam ve Ta bakatü&#8217;l-Meşahir ve&#8217;l-A&#8217;lam adlı ki tabından hayatını okursanız diğerinden daha geniş olacaktır. Nitekim Zehebi bu kitaplarda bu imamın hayatını bütünüyle tamamlamıştır. Zehebi&#8217;nin cümleleri, en seç kin kimselerin biyografilerini seçen cümlelerdir. Eğer g zel bir örnek isterseniz selef alimlerinin hayatlarını oku yun. Bu sebeple ben kardeşlerime Mu&#8217;cemü&#8217;l-Udeba kitabından Şa&#8217;bi &#8216; ve İbn Cerir et-Taberi(r.a) gibilerinin hayatlarını okumalarını tavsiye ediyorum. Zira siz bunları okuduğunuz zaman Allah&#8217;ın Tİ-izniyle bunlardan fayda göreceğiniz hususunda şüphe yoktur. O halde selefin ha yatlarını okumak insanı hayır noktasında şarj eder. Çünkü kişi, uyulacak örneğe ve insanların hayatlarına yakın olmuş olur. Bu münasebetle kardeşlerimden İbn Cerir, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Ebu Hanife, İmam Şafii ve onlar gibi başka alimlerin de biyografilerini okumalarını istiyorum. Çünkü bunlar okunduğu zaman onların hayatlarında insanın gidişatına dair büyük yardım vardır. Bu da bahsetmiş olduğum unsurlardan birsiydi.</p>
<p><strong>DÖRDÜNCÜ SEBEP: Uyulacak örneğin Hz. Peygamber (s.a.v) ile sınırlı olması</strong></p>
<p>Bir başka unsur da -ki biz buna dördüncü unsur diyebiliriz-şudur: Uyulacak örnek Hz. Peygamber : ile sınırlıydı. Onların Hz Peygamber&#8217;den (s.a.v) başka rehberleri yoktu. Bu zihni sakinleştirir. Gücü, ilmi, örnek almayı ve rehber edinmeyi de ziyadeleştirir. Ancak eğer insan bu devrede tuzak yemlerine ve sapkınlıklara kapılır ve dağılırsa o kimse istikrarlı olmaz. Ancak Selefin uyulacak örneği sadece Hz. Peygamber (s.a.v) ve Ashabı(r.a)ile sınırlıydı. Uyulacak örnekteki bu sınırlama ise onlar için iç huzurun olduğu noktaydı. İşte bundan dolayı Rasulullah&#8217;tan (s.a.v) yemesini, içmesini ve tüm davranışlarını öğreniyorlardı. Çünkü O (s.a.v) her işte uyulacak yegane örnekti. Böylelikle onlar dahi olma konumuna geldiler. Çünkü Rasulullah&#8217; ın (s.a.v) yaşantısını örnek alıyorlardı. Öte yandan eğer insan Hz. Peygamber&#8217; in yaşantısı üzerine olmayı ister ancak O&#8217; nun yaşantısının içerisinde olmadığı bir yolu izlerse, bu durum Zemahşeri&#8217;nin dediğine benzer: &#8220;Nice sözler vardır ki, sahibine &#8220;beni bırak&#8221; der. Nice elbiseler de vardır ki, kendisini giyene &#8220;beni çıkar&#8221; der.&#8221; 12 O kimse Seleften olmak ister, ancak evi Se leften değildir. Öyleyse nasıl Seleften olsun? Salihleri se verim ama onlardan değilim, diyerek mi? İşte bunun bir yararı yoktur.&#8221; Salihleri sevmek iyi bir şey, bu doğrudur. Ancak bu şekilde salih olamam. Çünkü takva içerden, kalpten ve muhitten gelir. Yüzeyde olan bir muhabbetin ise faydası yoktur. Onların arasında Hz. Peygamber&#8217; in (s.a.v) gidişatı -rehberliği, kuralları, emirleri ve nehiyleri bakımından-tam bir şekilde yaşamaktaydı. Onlar da bu yüzden O&#8217; nun gidişatına en iyi şekilde sahip çıkıyorlardı. Onların arasında bizim fıkıh kitap larında gördüğümüz tespit amaçlı taksimatlar yoktu. Bizde bazı hükümler mendup, sünnet, müstehap veya ragibe gibi isimler almıştır.</p>
<p>Bu ise onların lügatinde yoktu. Onlar için bir şey ya istenilirdi,ya da yasaklanırdı. İstenilen şey vacip de olsa gerekliydi. Mendup da olsa gerekliydi. Müstehab da olsa gerekliydi. Haram olabileceği korkusuyla mekruh olan şey terkedilirdi. Tenzihen mekruh olan bir şey de terk edilirdi. Demek oluyor ki, bir şey ya istenilendir ve yapılır, ya da yasaklanandır ve o da terk olunur. İşte onlardaki örnek alma ve uyma, bu temele dayanmaktaydı. Fakat dönüp de kendimize baktığımızda bu anlamda bir gerileme olduğunu görüyoruz. Çünkü bizde çok hastalık var. Bu hastalıklardan biri de pek çok durumda başımıza gelen şu durumdur: Bir insana herhangi bir me sele hakkında soru sorulduğu zaman cevap olarak &#8220;Bu sünnet&#8221; der. Bunu üzerine o kimseye &#8220;Öyleyse onun yapılması gerekir&#8221; denildiğinde &#8220;Ama sünnet&#8221; der. Bu kim se için &#8220;sünnet&#8221;, terkedilmesine izin var, demekle eşit tir. Onun için &#8220;sünnet&#8221;in belirtilmek istenen anlamı , terk edilmesine ruhsat var demektir. Öyleyse neden bununla yükümlü olayım ki?Aslında doğru, yükümlülük bakımından değildir. Ancak şeriatten olduğu için &#8220;sünnet&#8221; işlemeye özen gösterilir.</p>
<p>Bu bizim küçükken zannettiğimiz gibi Hz. Peygamber&#8217; in (s.a.v) kendi teşriinden değildir. Biz küçük bir insana &#8220;sün nettir&#8221; deriz. Küçük bir çocuğa &#8220;namaz kıl&#8221; deriz. O da farzı kılar. Çünkü bu farzın Allahu Teala tarafından olduğunu anlar. Ancak ilk sünnet veya son sünnet Rasulullah (s.a.v) tarafından olduğu için ihmal edilebilir. İşte çocuk böyle anlar. Fakat ilk sünnet, son sünnet ve farzların tamamı Allahu Teala&#8217;nın katından olup yapılması emrolunmuştur. Nitekim Rasulullah (s.a.v) anne babasından veya kendi nefsinden bir şey üretmemiştir. O&#8217;nun konuşması ancak bildirilen bir vahiy iledir. Şu halde bizlerin arasında mey dana gelen bu davranış, ahlaki davranış biçimimizi geri !etmiştir. öte yandan Selef&#8217; in ise uyduğu ve örnek edindiği büyük rehber Rasulullah (s.a.v) idi.</p>
<p><strong>Uyulacak örneğin nasıl sarsıldığını açıklayayım: </strong></p>
<p>Bizim günümüzde gayri Müslimleri örnek alan ve onları göz kamaştırıcı güneş gibi gören insanlar ortaya çıktı. Onlar kafirleri, Hıristiyanları ve diğerlerini dünyaya doğmuş parlak bir güneş gibi görmektedirler. İslam&#8217;a ve Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.v) sünnetine uymayı ise üzüntü ve felaket olarak görüyorlar. Çünkü onların kalpleri gerçeği görmüyor. Bunlar bu asırda meydana geldi. Müslümanların çocuklarında ve soydaşlarımızın evlatlarında da ortaya çıkmaya başladı. Selefte ise bu yoktu. Çehreler, yürekler, akıllar ve tüm öğrencilerin zihinleri Rasulullah&#8217;ı (s.a.v) örnek almaya yönelmişti . Böylece çokça salih, dahi ve arif kimseler doğu yordu. Ancak. günümüzde, uyulacak örnek sarsılmış ve dağılmıştır. Böylece insanlar arasında örnek şu olmuştur: İnsanları n her biri uyulacak örneği anne babasından ve dininden miras olarak aldığı şekilde değil de kendi düşüncesine göre görüyor! İşte bundan dolayı gidişatlar gevşemiş ve zayıflamıştır. Selefe gelince, onlarda bu hastalıklar yoktu. Bu yüz den onların arasında uyulacak salih örnekler güçlendi. Onlar teşbih olarak da Sahabilere(r.a) benzetiliyorlardı .</p>
<p>Seleften bazı kimseler Kufe&#8217; de veya Basra&#8217; da doğrulandıkları zaman onlar hakkında: &#8220;Müslümanlar arasında, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.v) ashabı dışı nda o ki mseden daha iyisi yoktur&#8221; denilirdi . Peki, bu temize çıkarma nereden kaynaklanmaktadır? Bu tezkiye onların gidişatı ve içerisinde yaşadıkları ortam nedeniyle gelmiştir. Onların uyulacak örneği Hz. Peygamber (s.a.v) ile sınırlandırmaları da pek tabi bir durumdur. Çok üzücüdür ki; bu söz tüm İslam ülkeleri için geçerli olmayabilir. Çünkü mevcut koşullar bir ülke ile diğerinin arasında farklılık göstermektedir. Ancak bizim memleketimiz olan Suriye&#8217; de şöyleydi: Bundan yirmi veya otuz sene öncesinde insanlar evlerine veya toplu iş yerleri ne üzerinde &#8220;Muhammed (s.a.v)&#8221;, &#8220;Ebu Bekir &#8216;(r.a)&#8217;, &#8220;Ömer (r.a)&#8221;, &#8220;Osman &#8216;(r.a)&#8221; ve &#8221;Ali &#8216;(r.a)&#8221; yazan tablolar asıyorlar ve odayı bu tablolarla süslüyorlardı. Bu durum ne anlama geliyor? Bunun anlamı: Uyulacak örnek, rehber ve saygıyı hak eden onlardı. Onlar hakikate giden yoldu. Bu anlam artık kaybolmuş ve ortadan kalkmıştır. Yerine de kadınsı, hayasız resimler ve kafir isimler konulmuştur. Bu değişimin neresinde uyulacak örnek var? Kendilerini bu görünüşün veya bu realitenin kuşattığı insanlara dahilik nereden gelsin?! Ancak Selef&#8217;te bu kavram -yani Ebu Bekir, Ömer, Osman veya Ali !!-yakın dönemdekilerde olduğu gibi yazılı olarak değil, etki olarak bulunmaktaydı. Birçoğumuzun yabancılar, siyasi kişiler veya başkaları hakkın da bilgi sahibi olduğu gibi, onlar da Hz. Ömer&#8217;i anıyor ve tanıyorlardı. Onların arasında Hz. Ömer, gidişatlarına etki eden davranışlarıyla bilinmekteydi. (Ebu Bekir) es-Sıddik&#8217;ın kızı olan doğru sözlü Aişe &#8216;(r.a). &#8220;Meclislerinizi Ömer&#8217;i anarak süsleyin&#8221;13 demekteydi. İşte Selefe göre uyulacak örnek ve rehber böyleydi: Rasulullah (s.a.v). Sahabiler ve Tabiin. Bu kavram mevcut olduğu zaman kalp mutmain olur ve gidişatın selamete çıkması mümkündür. Ancak eğer insan uyulacak örnek noktasında dağınık olursa ve örneği olmazsa, bu şekil de bir sağa bir sola çarpıp tökezler. Bu kimsenin dehaya ulaşması ile kendi arasında uzun zamanlar ve aralıklar vardır. İşte Selef&#8217;te(r.a)( bu kavramın olmasını mümkün kılan temellerin çoğunluğu bunlardır. Bir başka unsura göz atacak olursak şunu söyleyebiliriz:</p>
<p><strong>BEŞİNCİ SEBEP: Toplumun ahlaki bozukluklardan arınmış olması.</strong></p>
<p>Toplumda ahlaki bozukluk olduğunda mutlaka etrafındakilere az veya çok onu bulaştırır. Bu kesindir. Kom şunun evinde yangın çıktığında mutlaka dumanı bile olsa sana ondan bir şeyler isabet edeceği kesindir. Yahut da duman kokusu veya duman isi mutlaka isabet edecektir. İslam toplumunda veya dünyevi toplumlarda &#8220;Ben kendi başıma yaşıyorum&#8221; diyen yoktur. Hayır &#8230; Böyle birisi yoktur. Çünkü o kimse kabul etsin veya etmesin, insanlarla bağlantılıdır. -Bir hayırla veya bir şerle bile olsa-onlardan etkilenir. Senin salih bir komşun olduğunda seni düzeltir veya gidişatını güzelleştirir. Yahut da senin iyiliklerini artırır veya kötülüklerini azaltır. Ancak eğer kötü niyetli bir komşun varsa seni de bozar. Yahut da seni kötülük içinde bırakır veya hiç şüphesiz senin fesadını artırır. Bundan dolayı insan arkadaşıyla (yani) kendisini çeken ile birliktedir. Çünkü arkadaşı onu çeker. Eğer kişi kendisine bakmak isterse arkadaşlık ettiği kimseye baksın.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: &#8220;Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk ettiğine baksın.&#8221;14 Eğer Salihlerden olup olmadığını bilmek istersen, kiminle arkadaşlık ettiğine bak. Eğer o kimse Salihlerden sayılıyorsa sen onun yakınında ol. Yok, eğer onlardan sayılmıyorsa, o zaman sen ondan uzakta dur. Selef zamanında toplum ahlaki bozukluktan arınmıştı. Bu, bir kimsenin onların arasında hiç hata olmadığını düşünmesi anlamında değildir. Hatalar oluyordu. Ancak ümmetin çoğunluğu ibadet, muvaffakiyet, iyiliği emretmek ve kötülüğü sakındırmak üzereydiler. Onların arasında kötülüğü korumak ve onu alenen yapmak yoktu. Kötülük bastırılmış ve korkaktı. Ancak eğer biz kötülüğün yüceltildiği, ahlaksızlığın korunduğu, rezaletlere destek çıkıldığı ve güzel ahlaka baskı uygulandığı bir toplumdaysak; doğruluk ve kurtuluş nasıl olsun?! Bu şaşılacak bir şeydir. Onların zamanında toplumun ahlakında mutlak büyüklükte bir temizlik vardı. Bu da onların şahsi olarak er demli olmalarını sağladı. Bunun sonucunda kişi, kendi sinden başkası ile uğraşmamaya başladı. Elbette, eğer insan kendisinden başkası ile meşgul ise doğru olamaz. &#8220;İnsan kendisinden başkasıyla nasıl meşgul olur&#8221; dediklerinde &#8216;Aşa&#8217;nın bu konuda şöyle dediği gibi&#8221; diye cevap verdiler:</p>
<p>&#8216;Ansızın kapıldım ben ona, o da benden başka bir adama</p>
<p>Fakat bir başkası da kapıldı o adama&#8221;</p>
<p>Bu sözlerin açıklamaya ve örneklere ihtiyacı olup, bunda fayda vardır:</p>
<p>&#8221; Ansızın kapıldım ben ona&#8221; yani: Ben yürümekteydim. Kalbim o kadından hoşlandı ve onun ağına düş tüm. &#8220;O da benden başka bir adama&#8221; yani: O ise ben den başkasına tutkundu. &#8220;Fakat bir başkası da kapıldı o adama&#8221; yani: Karmakarışıklardı. Toplumdaki insanlar bu şekilde yaşamaktadırlar. O ona karışmış, bu da şuna karışmış. Bunun neresinde selamet vardır? Hiç kimse selameti aramıyor. Çünkü onlar arzularının dostu olmuşlar. Onlardan her bir kimseyi arzusu kötülüğe çeker. Ya kötülük onu bırakmaz, ya da o kötülüğü bırakmaz. Böyle bir zihnin dürüst olup gelişmesi mümkün değildir. Çünkü insan kendisinden başkasıyla meşgul olduğunda sağlam bir şekilde düşünemez ve idrak edemez. Bir Arap atasözünde -bunun hadis olduğu da rivayet edilmekle birlikte bazı Sünnet ve Garibu&#8217;l Hadis kitaplarında rivayet edilmiş olsa da bu hadis değildir-şöyle denilmiştir: &#8220;Abdesti sıkışık olanın (hagin), büyük abdestini tutanın (hagib) ve ayakkabısı dar olanın (hazig) görüşü yoktur.&#8221; 15</p>
<p>Görüş kelimesi zaten bilinmekte olup, bir konu hakkında isabet ve sağduyu belirtmektir. &#8220;Abdesti sıkışık olanın, büyük abdestini tutanın ve ayakkabısı dar olanın görüşü alınmaz&#8221; demek istenmiştir. Abdesti sıkışık olan demek: o kimsenin bevletmek istediği halde idrarını tutmasıdır. Bu kimsenin zihni meşgul olacağından görüşü alınmaz. Büyük abdestini tutan: Kendisinde başka bir durum olduğu için zihni meşgul olan kimsedir. Bu kişi için önemsiz bir durumdur. Eğer kalbin tamamı bir başkasıyla meşgul olursa durum nasıldır?! Düşünceyi alıp götüren bu iki basit durumda bile, kişide akıl olması mümkün değildir. Kalbi başkasıyla meşgul olanı gelin siz düşünün. O vakit &#8221;Abdesti sıkışık olanın, büyük abdestini tutanın ve ayakkabısı dar olanın görüşü yoktur&#8221; demişlerdir. Ayakkabısı dar olan: Dar bir ayakkabıya sahip olan kimsedir. Eğer kişinin ayakkabısı sıkıyorsa aynı şekilde onun da düşüncesi net olmaz. İnsan hissiyatlı bir varlıktır. Havadan çok çabuk etkilenir. Havaya ve insanların koymuş oldukları ölçülere göre kalp daha çok duyarlıdır. Çünkü kalp düşüncelerden etkilenir. Ancak bu kıstaslar düşüncelerden etkilenmez. Havadan, güneşten ve rüzgarlardan etkilenir. Bunun yanı sıra Allah&#8217; ın bizim için yaratmış olduğu kalp ve akıl, rahatça veya keyifsizce olsun fikirlerden etkilenir. Bu sebeple eğer durum böyleyse -yani abdesti sıkışık olanın, büyük abdestini tutanın ve ayakkabısı dar olanın görüşü yoksa-kendisinden başkasıyla meşgul olanın hali nasıldır? Başkasıyla uğraşarak güne başlayıp akşamlıyorsa bu kimseye nereden aydınlık gelsin? Ama Selefin toplumunda bunlar bulunmuyordu.</p>
<p>Onlar sadece Allah&#8217;ın, Rasulü&#8217;nün ve Sahabilerin (r.a) dedikleri ile meşguldüler. İşte bu anlayış durumları güzelleştirmektedir. Misal olarak eğer bir kalp örneğine bakacak olursak, bugün bizlerde hem dini hem de düz okullar vardır. Düz okullara baktığımızda binden, bazı ülkelerde ise milyonlardan oluştuğunu görmekteyiz. Bu milyonlar da nüfus yoğunluğuna göre sayılır. Selef zamanında ise bunların hepsi mescit yerine geçmekteydi. Sadece Allah&#8217;ın, Rasulü&#8217;nün ve Sahabilerin dediklerini işitiyor, görüyor ve yaşıyorlardı. Öyleyse bu büyük ve fazla sayıdan dahi kimselerin çıkması mümkün müdür, yoksa değil midir? Elbette çıkması mümkündür. Peki niçin? Çünkü onların çok olması bunu olabilir hale getirir. Bununla birlikte şayet engelleyicilerin kendilerini alıkoyduğu, çağın onlara haklarını vermediği, diplomalarda bulunan lise puan ortalamalarını da kısıtladığı ve düşük puan ortalamalarıyla onları bir köşeye oturttuğu, ilim talebesi olan yüz kişiyi örnek getirelim. Bunun üzerine bu kişiler, &#8220;Camiye mi yönelsek, yoksa İslami ilimleri öğrenmeye mi gitsek&#8221; derler.</p>
<p>Öyleyse tüm bu engellerle birlikte onların arasın dan dahi kimseler çıkmasının olanağı var mıdır? Elbet te bu olanaksızdır. İşte bu nedenle eğer bir kimseye iyilik, uyulacak örnek ve dürüstlük imkanı sağlanmışsa, bu kimse de bu şe ye kendini tamamen vererek yöneliyorsa, ondan olağan bir dehanın çıkması mümkündür. Ancak bundan sonrasında onun bu dehası yapmacık gibi olup, kendisine eş değerdeki kişilere göre bu deha olmayabilir. Çünkü o kimse kendi çevresine göre dahi sayılmaktadır. Ama Selefe göre bizim içimizde dahi kimse yoktur. Çünkü Selef başka bir şeydi. İbn-i Cerir&#8217;in (s.a.v)&#8221; bir günde kırk sayfa kitap yazdığını bir duysaydın. Kendisi seksen altı sene yaşamıştı. Akıl çağına ulaştığı günden, vefat ettiği güne kadar yazdığı ve telif ettiği sayfa sayısı hesap edildiğinde her güne on dört sayfa düşmekteydi. Tüm bunlar nereden gelmektedir? Yazım araçları yok. .. Yaşam (şartları) sert&#8230; Ulaşımlar zor &#8230; Kağıt az &#8230; Yazı yazan aletler yok ve daha birçok şey .. . Eğer bugün bir öğrenciye, &#8220;Şu beş yüz sayfalık kitabı oku&#8221; denilse &#8220;Bu acı veren bir azaptır. Çok zor ve güç bir iş. Kısaltsak olmaz mı&#8221; der. Hocaya kurnazlık yap maya çalışırlar ve vazife olanın da olmayanın da en azını alırlar. Bu ise Selef&#8217;te yoktu. Çünkü onlarda ilme karşı yoğun bir ilgi olup bulundukları atmosfer tertemizdi. Zihinler de Allah&#8217;ın, Rasulü&#8217;nün ve Sahabilerin ;w., dediklerinden başkasıyla alakadar değildi. Öyleyse, toplumun ahlaki bozulmalardan arınmış ol ması, onlara akıl temizliğini ve halis bir yönelmeyi temin etti. Bu bakış açısı gerçekleştirilmişti. Bu da hakkın da konuşmak istediğimiz şeyi onlara kolaylaştırmıştı.</p>
<p><strong>ALTINCI SEBEP: Aralarında zühdün yaygınlaşmış olması</strong></p>
<p>Onların arasında yaygınlaşmış olan bir başka şey de: Zühd idi. Peki zühd ne zaman (gerçekten) zühd olur?! Derler ki: Bir şey ancak bulunduğu vakit, insan on dan yüz çevirirse zühd olur. Ancak bulunmadığı halde insan ondan yüz çeviriyorsa buna zühd denmez. Size zühdün anlamını açıklayayım: Bir şeye ne zaman zühd denir? Eğer senin önünde para varsa ve sen ondan kaçındıysan ve yanında cazibeli bir kadın bulunuyorken ondan yüz çevirdiysen işte o zaman zahid olarak isimlendirilirsin. Ancak eğer sende para ve cazibeli şeyler yoksa ve sen bu cazibeli şeylerden yüz çeviriyor san bu yılanın zühdü gibidir. &#8220;Yılanın zühdü mü varmış&#8221; denildi. &#8220;Evet&#8221; dedi. Yılan içerisinde üzüm olan bir bağın yanından geçiyordu. Büyük bir üzüm salkımı olduğunu gördü ve keşfetti. Öyle ki üzümlerin çok sulu ve büyük oluşundan dal kırılacak gibiydi. Yılan bu salkıma ulaşacağı için adeta ağzının suyu akıyordu. Ne var ki dal yüksek ve uzundu. Belki ulaşabilirim diye ona doğru at lamaya başladı. Yorulup usanıncaya kadar bir atladı, iki atladı ve en sonunda yedinci kez atladı. Ama umut ettiği şeye ulaşamadı. Bunun üzerine de &#8220;Allah&#8217;ım benim için haramdan nasip yazma&#8221; dedi! Üzüm salkımına ulaşamadıktan sonra, ona ulaşmak harama dönüştü! Bu nedenle Selef&#8217;te mal varlığı bulunuyordu, fakat dünya onların ne ellerinde ne de kalplerindeydi. Seleften bazılarına, ilim öğrenmelerine katkı olması için hayır sahibi kimselerden para gelirdi. Peki, bu insan biz ilim talebelerinin yaptığından farklı olarak ne yapardı?</p>
<p>Açlığa maruz kalmış insanların yardımına koşmak ve artık kendi şahsına geçen bu paranın varlım zihninden boşaltmak için parayı da alarak hızlıca çıkardı. Çünkü cepte elli dinar olursa bunla ne yapacağız, bunu nasıl verimli hale getireceğiz, nasıl yetmiş, doksan, yüz olacak? Yüz olduğu zaman daha büyük sayılar var. Böylece kişi biriktirme hastalığı denilen illete yakalanır. Çünkü bazı in sanlar işin başında Allah&#8217;tan bin isterler. Kendisinde bin olduğu zaman da &#8220;Bin az&#8221; diyerek on binleri isterler. İşte durum böyledir.</p>
<p>Selef, kendilerine iyilik ve takva ehlinden bir mal ulaştığı zaman, kalbi meşgul etmemesi için onu ellerin den çıkarırlardı. Çünkü kalbin iki kişiyle meşgul olması mümkün değildir. Size alimlerden bir zatı anlatacağım. -Bu kişinin adı Ebu Bekir Muhammed b. el-Kasım el Enbari idi.-&#8220;Bahru&#8217;l-Hücce&#8221; diye isimlendirilirdi. Tam on üç sandık kitap ezberlemişti. Bu adamın ezber kabili yeti işte böyleydi. Onda ilginç bir ezber kabiliyeti vardı. Bu ise takva, muvaffakiyet ve kabiliyetten kaynaklanıyordu. Delikanlılığının en güzel dönemlerinde, gençlerin nefislerinin meyletmeyi seveceği şeylerden, kendisinde de olmasını içinden geçirdi. Bunun üzerine köle tacirlerinin çarşısına gitti. -Bu ise dördüncü veya beşinci asırdaydı.-Ardından satın almak üzere bir cariye beğendi. Sonra da geri döndü. Bundan dolayı kendisinin mai yetinde olduğu hükümdara geç kaldı. Hükümdar ona, &#8220;Seni geciktiren şey nedir&#8221; diye sorduğunda &#8220;Köle tacirlerinin pazarına gittim. Orada bir cariyeye rastladım ama onu satın almadım&#8221; dedi. Hükümdar onun cariyeyi arzu ettiğini anlayınca yanındakilerden birini cariyeyi satın alıp onun evine götürmesi için gönderdi. Ebu Bekir evine döndüğünde cariyenin eve getirilmiş olduğunu gördü. Ardından cariyenin onun için satın alındığı ve onun olduğu, kendisine bildirildi. Cariyeye, &#8220;Senin le ilgilenene dek odada otur&#8221; dedi. Sonra da takıldığı il mi bir meseleyi araştırmak için oturdu. Fakat kalbini kadın ve ilmi mesele arasında uğraşırken buldu. Bunun üzerine arkadaşlarından birine &#8220;Bu kadını al ve onu köle pazarına geri götür. Çünkü kalbimi meşgul etti&#8221; dedi. Adam onu çıkarırken cariye &#8220;Bırak beni de ona iki çift laf söyleyeyim&#8221; dedi. Ardından ona &#8220;Sen tanınmış, sözü dinlenen ve makam sahibi bir adamsın. Eğer ben sebebini bilmiyorken beni gönderirsen insanlar bende bir kusur olduğunu zannedecekler. Bu yüzden nedenini bilmek istiyorum&#8221; dedi. O da &#8220;Senin benim açımdan asla bir kusurun yoktur. Ancak benim kalbimi meşgul ettin. Ve sen kalbimi ilimden alıkoyacak bir konumda olamaz sın&#8221; dedi. Selefte bulunan bakış açısı işte buydu.</p>
<p>İbn-i Cerir et Taberi&#8217;nin bekar olarak yaşadığını bilmiş olsaydınız, iş te o zaman onların nasıl olduklarını anlardınız. O seksen altı sene iffet, temizlik, zühd, takva ve her konuda önderlikle beraber evlenmeden bekar yaşamıştı. Peki ne den? Evliliğe mekruh gözüyle baktığı için mi? Kitabına baktığınız zaman, evliliğin İslam&#8217;ın temellerinden olduğunu size söyleyecektir. Ancak o ilimle meşguldü, ilme tutkundu ve onun için yanıp tutuşuyordu. Bundan dolayı Selef&#8217;te (r.a) ilme karşı yanıp tutuşma vardı ve böyle ce dahi oldular. Ama eğer ilmi, az az çalışıp büyük bir şeye sahip olmak isteyen insanın yöntemine göre yapıyorsa işte bu gerçek değildir ve olması da mümkün olamaz.</p>
<p>&#8220;Ümmü Velid sordu bana bir deve hakkında&#8221;</p>
<p>&#8220;Yavaş yürüyen ve ilk önce varan&#8221;</p>
<p>Ben üzerinde bulunduğum bu hal üzerine ilim öğrenmek istiyorum dersen, bunlar şunlarla birlikte olamaz: Evlenmeye karşı isteğim büyük, aynı şekilde Tv, radyo ve dergileri de seviyorum. Yine ben çay içilen ortamları, sohbetleri, buluşmaları ve davetleri de seviyorum. Sonra da kitabı açıp iki satır okuyoruz ve hocadan da ders müfredatını kısaltmasını istiyoruz. Tüm bunlardan sonra, ilim talebesi olarak isimlendirilen bir insanın ortaya çıkması mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Eğer kendimize bakacak olursak zamanı dakikalarla ölçtüğümüzü görürüz. Kırk beş dakika ders saati içindir. Bunun beş dakikası zaten yoklama ve gelip gelmeyenlerin adının yazılmasıyla geçer. Geriye kalan kırk dakika da da soru cevap ve başka şeyler olur. Şayet bize günde dört ders verilecek olursa vallahi bu çok ağır olur. Ancak İmam Nevevi&#8217;ye (Allah ondan razı olsun) gelince, kendisi bir günde tam on iki derse katılmaktaydı. Bu dersler bizim derslerimiz gibi değildi. Bilakis toplumda ağır lığı ve itibarı olan ilim ehlinin dersleriydi. İşte o, on iki derste hazır bulunuyordu.</p>
<p>İbn-i Ceririn (r.a)sizlere önerdiğim biyografisinde geçtiğine göre-şöyle diyordu: &#8220;Biz Rey&#8217; de iken falancanın dersine giderdik. Sonrasında ise Ebu Humeyd er-Razi&#8217;nin dersine yetişebilmek için adeta deliler gibi koşarak dönerdik.&#8221; İşte ilmin ve ilim talebelerinin durumu böyleydi. Gel gelelim ilim insanın kapısına; ayağının ucuna geldiği zaman bunun neticesinde kişi ilmi çok değersiz bir şey olarak görüyor. Ne var ki Selef(r.a) bunu gerçekleştirmişlerdi. Çünkü onlar ilmin değerini anlamışlardı. Bunun sonucunda da nefisleri paklanmış ve kısaca değinmek istediğim bu hu sus onlar adına gerçekleşmişti. Y ine şu hasletlerin tamamı onlardı bulunmaktaydı: Hırs, örnek almak ve bildiklerini uygulamak. Onlar öğrendikleri şeyi uygulamaktaydılar. Çünkü ilim, amel ile tatbik edilir, dolayısıyla da yaşantıyla harmanlanır. Sen yatma duasını öğrendiğinde şöyle dua edersin: &#8220;Rabbim! Senin isminle yatağıma yattım yine senin isminle yatağımdan kalkanın. Eğer uykuda canımı alacaksan bana merhamet edip beni bağışla! Şayet hayatta bırakacaksan iyi kullarını muhafaza ettiğin gibi beni de fenalıklardan koru!&#8221;16 Bu duayı öğrenip de okuduğun zaman onun endişesinden emin olur ve zihnini devamlı onunla yormamış olursun. Çünkü o ezberlenmiş olur. Ancak eğer onu ezberlememiş ve onunla amel etmemiş isen bu iş seni yorar. Onlarda bulunan ilim, amel ile hayata geçirilmekteydi.</p>
<p>İlmin yarısı veya çoğu amel idi. Dolayısıyla bu doğal bir tavır haline gelmiş, ilim kolaylaşmış ve çoğalmıştı. Ancak zihinlerde kendisine ağır gelen bir şey olacaktır. Bu bakış açısı onlar tarafından uygulanan ve var olan bir şeydi. Yine onlar refah, şımarıklık ve konfordan uzak bulunmaktaydılar. Bunun anlamı, onlar darlık ve basit bir hayat içinde yaşamaktaydılar. Örneğin İmam Ahmed&#8217;in çoğunlukla yiyeceği ekmekten ibaretti. Bir de bugün bir ilim talebesine tek başına ekmek sunulursa (ne olur bi düşünün bakalım)? Allahu ekber! Sanki en büyük günahlardan biri yapılmış! Bugün bize ekmek dışında bir şey verilmeyecek mi?! Bu gerçekten karşısında susulmayacak büyük bir günahtır! Her şeye susulur ancak buna, ekmeğe asla! Onlarda ise bulunduğu takdirde sade ce ekmek vardı.</p>
<p>İbrahim el-Harbi&#8217;yi -Allah ona rahmet etsin-Ahmed b. Selman en-Neccad ziyaret etti. Ahmet çok şiddetli bir darlık içerisindeydi. Bunun üzerine kendisine yardım etmesi için İbrahim el-Harbi&#8217;ye gitti. O da onu teselli etti, ona yardımda bulundu ve onu rahatlattı. Ardından ona şöyle dedi: &#8220;Ey Ahmed, benim yanımda dünden kalmış bir turp sapı var ve onunla da sabah kahvaltımı yaparım. Yani; turpun iki parçasından birini dün yemiş, kalanını da bugün yemektedir! İbrahim el-Harbi işte böyle bir kimseydi. Öleceği zaman kendisine fakirlik isabet ettiğinde kendisinin iki kızı bulunmaktaydı. Hanımı ona &#8220;Ey İbrahim! Ben ve sen açlığa sabrederiz. Ancak bu iki kızcağızla ne yaparız&#8221; dedi. O &#8220;Ne yapayım&#8221; dediğinde de &#8220;Kitaplarından birazını satıver&#8221; dedi. -Bilmeyen bir kadın için &#8220;kitapların dan birazını satıver&#8221; demek en kolay şey olabilir. Ancak bu bir alim için en zor şeydir. Çünkü filime göre kitaplar onun bedenindeki ana hücreler gibi olup ondan vazgeçmesi mümkün olamaz.-Bunun üzerine o &#8220;Bana akşam oluncaya dek müsaade et&#8221; dedi. Hanımı da bekledi. Akşam olunca birden kapı çaldı. Hanımı &#8220;Kim o?&#8221; dedi. (Kapıdaki kişi) &#8220;Kapıyı aç ve ışığı söndür&#8221; dedi. Kadın da kapıyı açtı ve ışığı söndürdü. Sırtında çuval -yani bohça-olan bir adam geldi ve &#8220;Bunları küçükleriniz için satın aldık&#8221; dedi. Ardından da &#8220;Kapıyı kapat&#8221; dedi. İbrahim hanımına &#8220;Işığı aç&#8221; dedi. O da ışığı açtı. İçerisinde çeşit çeşit yemekler, değerli bohçalar ve yanların da da elli dinar bulunan bir çuval gördü. Bunun üzerine &#8220;Allah&#8217;ım sana şükürler olsun -yani (kitapları satmaya) gerek kalmadı-&#8221; dedi. İşte İbrahim el-Harbi bu hal üzere yaşamakta ve her zaman zineti olmuş olan fakirlik üzerine hayatını sürdürmekteydi.</p>
<p>Bugün bizde olan bu rahatına bakma duru mu onlarda yoktu. Bundan dolayı da zihinleri her da im ilme sıkıca bağlıydı. Bir gece İbrahim el-Harbi evinin kapısının önünde oturmuş durmaktaydı. Ansızın yanın da bulunan iki deveyi yürüten ve insanlara İbrahim el Harbi&#8217; nin evini soran bir adam çıkageldi. İnsanlar da ona &#8220;İleride&#8221; diyorlardı. Ardından bir kimse ona &#8220;İşte bu İbrahim el-Harbi, evinin kapısında duruyor&#8221; dedi. Adam &#8220;Bu iki deve onundur&#8221; dedi. Adam böyle deyin ce İbrahim &#8220;Bu nereden böyle oluyormuş?&#8221; diye sordu. O da &#8220;Horasan&#8217; dan bir adam bunları sana gönderdi&#8221; dedi. &#8220;O kim&#8221; diye sorduğunda ise &#8220;Söylememem için bana yemin ettirdi&#8221; dedi. Bu iki devenin üzerinde yiyecek ve Horasan kağıdı bulunmaktaydı. Horasan kağıdı sağlam, pürüzsüz ve cilalı olur. Bir alime göre kağıt en önemli şeydir. -Eskiden de şimdiki zamanda da bu böyle olmuştur.-İşte insanlar böyle bir hayat sürmekteydiler. Çokça ekmekleri vardı. İnsanın hayatı böyle olduğunda iffetli, halinden razı ve iyiliği emredip kötülükten sakındırarak yaşamını sürer&#8230;</p>
<p>Abdulfettah Ebu Gudde &#8211; Büyük Alim Olmanın Yolu,syf:11-45</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>2Buradaki metinde ..,; t_..C.,, diye geçiyordu. Ancak konferansın orijinal ses kaydında..,� diye geçtiği için böyle çevirdim. (Çev.)</p>
<p>3 Buharı, Şehadat 9, Fezailu&#8217;l-Ashab 1, Rikak 7, Eyman 27; Müslim, Fezailu&#8217;s-Sahabe, 214; Tirmizi, Fiten 45, Şehadat 4; Ebu Davud, Sün net 10; Nesai, Eyman 29.</p>
<p>4.Buhari, &#8220;Fezfı&#8217;ilü ashabi&#8217;n-nebi&#8221;, 6, &#8220;Enbiya&#8221;&#8216;, 54; Müslim, &#8220;Fezfı&#8217;ilü&#8217;s s ahabe&#8221;, 23.</p>
<p>5Tirmizi, Zühd, 56; Ebu Davud, Edeb, 16.</p>
<p>6 Taberanl, e/-Mu&#8217;cemu&#8217;l-Evsat, 6106; İbn Adiyy, el-Kamil fi&#8217;d-Duafa&#8217;, 3/110.</p>
<p>7Ebu Amr Amir b. Şerahil b. Abdillah el-Hemdani eş-Şa&#8217;bi, 19/640 yı lında Kufe&#8217;de dünyaya geldi. Tabiin alimlerinden olan bu zat, Abdullah b. Mesud&#8217;un &#8216;l!T öğrencidi olmakla birlikte 500 kadar sahabeyi görüp tanımıştır. Devrinin önde gelen hadis filimi ve münekkitlerindendir. Kufe&#8217;de birçok sahabi henüz hayattayken Şa&#8217;bi&#8217;nin geniş bir ilim hal kasının olduğu belirtilmiştir. Sünnete göre yaşamaya gayret eden Şa &#8216;bi müttaki bir filimdi. Neşeli ve nüktedan bir tabiata sahipti; fakat kendi sine fetva sorulduğunda hemen ciddileşir, doğru cevap verebilmenin sıkıntısını çekerdi. Şa&#8217;bi kıyafetinin düzgün olmasına dikkat eder, sakalını kınayla boyardı. Akrabalarıyla ilgilenir, onlardan borçlu ölenlerin borcunu öderdi. Geniş hadis ve fıkıh bilgisi yanında megmi, şiir, tarih ve eyyamü&#8217;l-Arap&#8217;ta da önde gelen ravilerden biriydi. Onun megazi ri vayetini dinleyen Abdullah b. Ömer, &#8220;Bu zat anlattığı gazvelerde bizim le beraber bulunmuş gibi konuşuyor ve bu gazveleri benden daha iyi biliyor&#8221; demişti. 104/722 yılında Kufe&#8217;de vefat etmiştir. Bkz. M. Yaşar Kandemir, &#8220;Şa&#8217;bl&#8221;, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2010, c. 38, s. 217-218. (Çev.) 6 Zehebi, Tezkiratü&#8217;l-Huffaz, c. 1, s. 65, Darü&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İİmiyye Baskısı.</p>
<p>9 38/Sad, 76.</p>
<p>10. Kadı lyaz, Tertfbü&#8217;l-Meddrik ve Takrfbü&#8217;l-Mesd/ik, c. 1, s. 31.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>11 Büyük tefsir alimi bu Ca&#8217;fer Muhammed b. Cerir et-Taberi, 224 yılı so nunda veya 225 yılı başında (839) Taberistan&#8217;da doğmuştur. İlk öğreni mini memleketinde aldıktan sonra on iki yaşındayken Rey&#8217; e ilim tahsili için gitmiş, ardından da diğer İslam beldelerini dolaşmış ve pek çok alimden ders almıştır. En sonunda da Bağdat&#8217;a yerleşmiş ve ömrünün sonuna kadar telif ve tasnifle meşgul olarak talebe yetiştirmiştir. Taberi çok güzel konuşan, iffetli, giyimi temiz ve davranışları çok zarif, samimi, talebelerine ve diğer insanlara karşı bir dost ve baba gibi davranan, zühd ve takva sahibi, her işini ciddiyetle ele alan, düzenli bir hayatı olan ve zamanını çok iyi değerlendiren bir şahsiyetti. Yazmış olduğu tefsiri dolayısıyla &#8220;İmamü&#8217;l-Müfessirin&#8221; diye anılan Taberi, 310/923 yılında ve fat etmiştir. Bkz. Mustafa Fayda, &#8220;TABERİ, Muhammed b. Cerir&#8221;, TDV İs/dm Ansiklopedisi, İstanbul 2010, c. 39, s. 319-320. İmam Taberi ilmi evliliğe tercih eden bekar filimlerdendi. Merhum Abdulfettah Ebu Gud de hoca bekar alimleri konu edindiği e/-U/emdu&#8217;/-Uzzdb adlı çalışmasın da onun biyografisine yer vermiştir. Bkz. s. 56-74. (Çev.)</p>
<p>12 İkinci cümleyi kaynaklarda bulamadım. İlk cümle için ise bkz. Zemahşeri, Rebfu&#8217;/-Ebrôr ve Nususu&#8217;l-Ahyôr, c. 2, s. 122. Yine o şöyle demiştir: &#8220;Nice silahlar vardır ki, kendisini taşıyan kimseye &#8220;beni bırak&#8221; der. Nice sözler vardır ki, sahibine &#8220;beni bırak&#8221; der.&#8221; Zemahşeri, Etvaku&#8217;z-Zeheb f i&#8217;l-Mevaizi ve&#8217;I-Hutab, s. 30.</p>
<p>13 Hz. Aişe &#8216;!!J&amp; şöyle demiştir: &#8220;Meclislerinizi Rasulullah&#8217;a �salat ederek ve Ömer b. Hattab&#8217;ı anarak süsleyin.&#8221; Zehebi, Mfzônü&#8217;/-İ&#8217;tidôl fi Nakdi&#8217;r Ricôl, c. 1, s. 540, Darü&#8217;l-Ma&#8217;rife, Beyrut.</p>
<p>14 Ebu Davud, Edeb, 16, Tirmizi, Zühd, 45 .</p>
<p>15 Muhammed b. Ebi Bekr er-Razi, Muhtarü&#8217;s-Sıhah, s. 72.</p>
<p>16 Buhari, Deavat, 13.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seleftekir-a-dehanin-sebepleri/">Selefteki(r.a) Dehanın Sebepleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seleftekir-a-dehanin-sebepleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fezâil Konularında Zayıf Hadislerle Amel Edilmesinin Kabulü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fezail-konularinda-zayif-hadislerle-amel-edilmesinin-kabulu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fezail-konularinda-zayif-hadislerle-amel-edilmesinin-kabulu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Apr 2017 12:25:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulhay El-Leknevi]]></category>
		<category><![CDATA[Fezâil Konularında Zayıf Hadislerle Amel Edilmesinin Kabulü]]></category>
		<category><![CDATA[Zayf Hadislerle Amel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15341</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilinmelidir ki ister ahkâm konularında isterse diğer dini konularda olsun, her iki durumda da bir hadis rivayet edildiğin­de senet aranmaktadır. -Senetsiz hadise zaten güvenilmez- An­cak ahkâmla ilgili olan rivayetle ahkâm dışı olan konulardaki rivayetlerin senetlerinin sıhhati açısından fark vardır. Öyleki he­lal ve haramı içeren ahkâm konularında hadis rivayetinde daha titiz davranılırken, ahkâm dışındaki konularda ise [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fezail-konularinda-zayif-hadislerle-amel-edilmesinin-kabulu/">Fezâil Konularında Zayıf Hadislerle Amel Edilmesinin Kabulü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/fezail-konularinda-zayif-hadislerle-amel-edilmesinin-kabulu/siyer-kuran-ilim-5/" rel="attachment wp-att-15342"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15342" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/siyer.kuran_.ilim_-1.jpg" alt="" width="367" height="269" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/siyer.kuran_.ilim_-1.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/siyer.kuran_.ilim_-1-300x220.jpg 300w" sizes="(max-width: 367px) 100vw, 367px" /></a></p>
<p>Bilinmelidir ki ister ahkâm konularında isterse diğer dini konularda olsun, her iki durumda da bir hadis rivayet edildiğin­de senet aranmaktadır. -Senetsiz hadise zaten güvenilmez- An­cak ahkâmla ilgili olan rivayetle ahkâm dışı olan konulardaki rivayetlerin senetlerinin sıhhati açısından fark vardır. Öyleki he­lal ve haramı içeren ahkâm konularında hadis rivayetinde daha titiz davranılırken, ahkâm dışındaki konularda ise bazı şartlarla zayıf hadis kabul edilebilmektedir. Önde gelen âlimler böyle söy­lemişlerdir.</p>
<p>Aliyyu&#8217;l-Halebi, İnsânul-Uyûn fi Sîreti’l-Emîn el-Memûn&#8217;1)da şunları söyler: “Mevzu haber dışında Siyer kitaplarının sahih, sakîm, zayıf, mürsel, munkati&#8217;, mu’dal haberleri bünyesinde ba­rındırdığı aşikârdır. Hadis imamlarından Ahmed b. Hanbel ve daha başkaları da helal ve haram konusunda rivayette bulunur­ken haberin sahih olmasına itina ederdik. Fedâil ve benzeri ko­nularda ise müsamahakâr davranırdık” (2) dediklerini nakleder.</p>
<p>Muhammed b. Seyyidi’n-Nâs,Uyûnul-Eser fi Funûnıl-Meğâzi ves-Siyerde Muhammed b. îshâk&#8217;ın tevsiki/güvenirliliği konusunda şu bilgilere yer verir:</p>
<p>“Kelbı’den insanların soyları, haberleri ve durumları, Arapların cahiliye dönemindeki savaş­ları, yaşantıları ve buna benzer konular rivayet edilmektedir. İnsanların birçoğu, ondan ahkâmla ilgili rivayetlerinin kabul edilmeyeceğini söylerken diğer konularla ilgili rivayetlerinin kabul edilebileceğini söylemişlerdir. Bu şekilde düşündüğü rivayet edilen birisi de Ahmed b. Hanbel’dir. O da ahkâm dışındaki ri­vayetlerde kolaylık gösterenlerdendir. Yahya b. Maîn ise, dinin hükümleri/ahkâm ile alakalı olan rivayetlerle diğer rivayetleri birbirine denk tutmaktadır. Yani bütün rivayetlerde titizlik gös­termesi gerektiğini savunurdu.”(3)</p>
<p>Aliyyu&#8217;l-Kârî, el-Hattul-Evfer fıl-Haccıl-Ekber isimli risâlesinde, Rezîn&#8217;nin rivayet ettiği “En faziletli gün Arefe günüdür. Eğer Arefe günü Cuma gününe rastlarsa bu 70 hacdan daha fazi­letlidir’ hadisini naklettikten sonra şöyle der: “Bazı muhaddisler hadisin zayıf olduğunu söylemişlerdir. Hadisin sıhhat değeri böyle olsa da maksuda/amaca bir zararı yoktur. Zira zayıf hadis bütün erbab-ı kemal âlimlerce fedail-i amal’da muteber olarak kabul edilmiştir.”</p>
<p>Yine O, Mevzuâf ında zayıf hadisle amel etme konusunda: “Boyuna mesh etmek kişiyi susuzluktan korur ’ hadisi ile ilgili olarak: “İttifakla zayıf hadisle amel edilir, denmiştir. Bunun için mezhep imamlarımız boynu meshetmek sünnet veya müstehap- tır demişlerdir”(4) der.</p>
<p>Suyûtî, Tulu&#8217;us-Süreyya bi-lzhâri Mâ Kâne Hafiyyen(5) isimli eserde şu bilgileri verir: “İmamların ekserisi ölüye telkin yapma­nın bidat olduğuna kâni olmuşlardır. Bu şekilde son fetva ve­ren kişi İzettin b. Abdisselam’dır. Fedâil-i Amâl’de zayıf hadisle amel etmeye müsamaha gösterilmesinden dolayı İbnus-Salâh ve ona tabi olan Nevevî, telkini güzel bulmuşlardır.”(6)</p>
<p>Suyûtî, et-Tazîm vel-Minne fi Enne Ebevey Rasûlillahi fi&#8217;l-Cenne(7) isimli eserinde: -Allah’ın, Peygamber (s.a.v.)’in anne­sini dirilttiğine- dair vârid olan hadis, hakkında; “hadis hafız­larından bir gurubun iddia ettiği gibi bu hadis mevzu değildir. Bilakis, fedâilde rivayetine müsamaha gösterilen zayıf hadisin kısımlarındandır” diye fetva verir.</p>
<p>Suyûtî, el-Makâmatus-Sündüsiyyeti fî’n-Nisbeti’ş-Şerîfe- tıl-Mustafiyye(8) adlı eserinde yine konuyla alakalı olarak “eski ve yeni ilim ehli ve hadisçiler bu haberi rivayet etmekte ve bunu mucize ve hasaisten saymaktadırlar. Yine onlar bu hadisi menâ- kib ve şeref konusuna dâhil edip, bu konuda da, hadisin zayıf olmasının bağışlanacağını, menâkib ve fedâil konularında sahih olmayan bir haberin muteber olacağını söylemişlerdir.” demek­tedir</p>
<p>Irakî, Şerhu Elfiyeti’l-Hadis&#8217;de(9): “Mevzu hadisin dışındaki zayıf hadislere gelince; âlimler, ahkâm ve inanç konuları hari­cinde vaazlarda, fedâil-i amâl, kıssalar ve benzeri konulardaki tergîb ve terhîb hadislerinde, hadisin zayıflığını açıklamaksızın rivayetinde tesahül gösterilmesine cevaz vermişlerdir. Helal, ha­ram ve diğer şeri hükümler veya Allah’ın sıfatları gibi, Allah’ın hakkında caiz olan ve olmayana dair inanç konularına gelince, bu hadislerin isnâdında tesahül gösterilmez. Ahmed b. Hanbel, Abdullah b. el-Mübârek, Abdurrahman b. el-Mehdî ve daha başkaları da bu konuda böyle düşünmektedirler” der.</p>
<p>Nevevî, Takrîb&#8217;te(10) “Muhaddisler, zayıf hadisin bir çeşidi olan mevzu hadis dışında, ahkâm ve Allah’ın sıfatları konuları haricinde, zayıf hadisin zayıflığını açıklamaksızın amel edilme­sine cevaz vermişlerdir” demektedir.</p>
<p>Suyûtî, Tedrib&#8217;te(11) konu hakkında şunları söyler: “İbnus-Salâh ve Nevevî -ne burada ne de diğer kitaplarında- zayıf hadislerle amel etme konusunda, fedâil-i amâl ve benzeri konu­larında olması şartının dışında, herhangi bir şart daha ileri sür­memişlerdir.”</p>
<p><strong>İbn Hacer ise bu konuda üç şart ileri sürmüştür. Bunlar:</strong></p>
<p><em><strong>a-</strong></em> Yalancılık, yalanla itham ve fazlaca hata yapan bir ravinin hadisi gibi hadis, şiddetli bir zayıflık taşımayacak,</p>
<p><em><strong>b</strong></em>&#8211; Kendisiyle amel olunan umumi, asli bir hükmün kapsa­mına girecek,</p>
<p><em><strong>c-</strong></em> Amel edilirken o hadisin sabit olduğuna inanılmayıp, ih­tiyaten amel edildiği bilinecek.</p>
<p>Son iki şıkkı İbn Abdisselâm ve îbn Dakîki’l-Îyd de eserle­rinde ileri sürmüşlerdir.<br />
Bu konuda kimileri her halükarda zayıf hadisle amel edilir, derken kimileri de kesinlikle amel edilmez, demişlerdir.</p>
<p>Îbnul-Hümâm, Fethul-Kadîr(12) isimli eserinin cenaze bö­lümünde şu bilgileri verir: “Müstehablık, mevzu olmayan zayıf hadislerle sabit olur.”</p>
<p>Nevevî, el-Ezkâr da(13): “Fakih ve muhaddislerden bir gurup âlim, hadis mevzu olmadıkça fedâil, tergîb ve terhîb konularında zayıf hadislerle amel edilmesinin caiz ve hoş karşılandığım be­lirtmişlerdir. Nikâh, talak, alış-veriş, helal ve haram gibi ahkâm konularında ise, sadece sahih veya hasen hadisle amel edileceği­ni, aksi halde bu konularda ihtiyatlı olunması gerekir” dediklerini rivayet eder.</p>
<p>Yine Nevevî, Erbaininde ve lbn Hacer el-Mekkî el-Heytemî&#8217;de bu eserin şerhi el-Fethul-Mübîride(14) şunları söyler: “Alimler,fedâilde zayıf hadislerle amel edilebileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Zira hadis sahihse kendisiyle amel edilerek hadisin hakkı verilmiş olur. Şayet sahih değilse bu hadis ahkâma dair olmadığı için ne haramı helal ne de helali haram yapmış olmaz.Böylece başkalarının hakkı da yenmiş olmaz. Bir zayıf hadis­te: “Benden birisine -yapıldığında- sevap olan bir amel ulaşsa ve -kişi- onunla amel etse onu yapan kişiye velev ki ben söylememiş bile olsam sevap vardır ’(15) denilmektedir.</p>
<p>Musannif, “Fedâil-i amâlin dinden kabul edilmesine karşı çıkarak bunun Allah’ın müsaade etmediği yeni bir ibadet ve din­de yeni bir yol icat etmek, olduğu şeklinde tartışan kişiye -ken­disinin belirttiğine göre- bir icmanın varlığına işaret ettikten sonra, böyle bir düşünceyi red sadedinde şunları söyler: “Şüp­hesiz icma -bazen kati bazen de kuvvetli bir zanna dayanan- bir bilgi ifade ettiği için başka bir cevabı yoksa bile bu gibi sözlerle red edilemez. Nasıl olur da cevabı olmaz? Cevabı apaçık ortada! Fedâil-i Amâl&#8217;de zayıf hadisle amel etmek dinde yeni bir ibadet icat etmek değildir ki. Bu şüphesiz faziletli bir şeyi talep etmek ve bunu da daha önce karara bağlandığı gibi bir fesadın kaynağı olmaksızın zayıf bir emare ile talep etmektir.”</p>
<p>Şemseddin es-Sahâvî, el-Ukûl el-Bedi&#8217;fıs-Salâti Alal-Habîb eş-Şefî”(16) isimli eserde şunları söyler: “Hocamız Ibn Hacer’in za­yıf hadisle amel konusunda üç şart ileri sürdüğünü birçok kere­ler ondan işittim. Bu şartlar şunlardır:</p>
<p>“<strong><em>a</em></strong>&#8211; Yalancılık, yalanla itham ve fazlaca hata yapan bir ravi- nin hadisi gibi, hadis şiddetli bir zayıflık taşımayacak. Bu şart ittifakla ön görülmüştür.</p>
<p><strong><em>b-</em></strong> Kendisiyle amel olunan umûmî ve aslî bir hükmün kapsa­mına girmeli, dolayısıyla yeni bir icad cinsinden olmamalı,</p>
<p><strong><em>c-</em></strong> Amel edilirken o hadisin sabit olduğuna inanılmayıp ihti­yaten amel edildiği bilinmelidir. Çünkü aksi durumda Peygam­ber (s.a.v.)e iftira atılmış olunacaktır.<br />
Ibn Hacer, son iki şıkkı İbn Dakîki’l-Îyd ve İbn Ab- di’s-Selâm’ın söylediğini, birinci şık hakkında ise el-Alâînin âlimlerin ittifak ettikleri ifadesini nakleder.(17)</p>
<p>Ahmed b. Hanbel de konuyla ilgili başka bir hadis yoksa zayıf hadisle amel edilebilir, derken bir keresinde de: “Zayıf hadis, kişinin görüşünden bize daha sevimlidir”(18) dediği, rivayet edilmiştir.</p>
<p>İbn Hazım, Hanelilerin bir konuda sahih hadis yoksa zayıf hadisin kıyas ve reyden daha evla olduğunda icmâ ettiklerini söyler.(19) Bu ifadelerden anlaşıldığına göre zayıf hadislerle amel konu­sunda üç görüş ortaya çıkmıştır. Bunlar:</p>
<p><strong><em>a</em></strong>&#8211; Zayıf hadisle asla amel olunmaz,<br />
<strong><em>b-</em></strong> Zayıf hadisle her konuda mutlak olarak amel edilir,<br />
<strong><em>c-</em></strong> Fedâil-i amal’de özel şartlara bağlı olarak amel olunur.”</p>
<p>Sehâvî, Fethul-Muğîs bi Şerhi Elfiyeti&#8217;l-Hadis&#8217;de(20) şunları söyler: “İbn Abdi’l-Berr: “Fedâil hadislerinde senette yer alan ra- viierin sika olmalarına ihtiyaç yoktur” demiştir.</p>
<p>Hâkim: Ebû Zekeriyya el-Anberî nin, “Haber; eğer helali ha­ram, haramı helal yapmıyor, bir hüküm de içermiyorsa, terğib ve terhîb konularına dairse, böyle bir hadisin rivayetinde gözlerini yum. Yani kolaycı ol ve fazlaca dikkatli olma!” dediğini rivayet eder.</p>
<p>Beyhakî, el-Medhâl&#8217;de, İbn Mehdinin “Biz, Peygamber (s.a.v.)’den helal ve haram konularında rivayette bulunurken ri­vayette çok titizlik gösterirdik. Fedâil, sevab, günah konuların­daki rivayetlerde ise senetlerinde tesahül gösterir, ricâlinde mü­samahakâr davranırdık” şeklindeki sözlerini rivayet eder.</p>
<p>Meymûnî, Ahmed b. Hanbel’den rivayetine göre Ahmed’in “Zühd ve takva konularında bir hüküm belirtmediği müddetçe hadislerin senetlerinde kolaylık gösterilebilir” dediğini rivayet eder. Yine bu konuda Abbas ed-Dûrî nin Ahmed b. Hanbel’den yaptığı rivayete göre Ahmed b. Hanbel şöyle söyler: “ibn tshâk’m -meğazî ve benzeri konularda- hadisleri yazılır, ancak iş helal ve haram konusuna gelince biz bu konuda sıkı olan kişilerden yaza­rız, anlamına gelen yumruğunu sıkmıştır.”<br />
Ancak, bu ifadelerine rağmen kendisi, bir konuda sahih bir hadis yoksa zayıf hadislerle amel etmiştir. Ebû Davûd da bu hu­susta ona tabi olmuş, zayıf hadisi, rey ve kıyasa takdim etmiş­tir. Ebû Hanîfe’den de aynı ifadeler nakledilmiştir. Şafiî de eğer daha başkasını bulamamışsa mürsel hadislerle amel etmiştir.</p>
<p>Yine ümmet zayıf hadisle amel etmeyi kabul etmişse bu ha­disle sahih gibi amel edilir.(21) Hatta bu, hadisi mütevatir makamına çıkarır ve bu hadis önceden varılan bir hükmü nesh eder, îmam Şafiî “Varise vasiyet yoktur” hadisi hakkında: “bu hadis muhaddislere göre sabit değildir. Ancak ümmetin geneli bunu kabul etmiş ve kendisiyle de amel etmişlerdir. Hatta bu hadis va­siyet ayetini de nesh etmiştir”(22) demektedir.</p>
<p>Nevevî(23)&#8217;nin dediği gibi bazı alışverişlerin veya evlenme şe­killerinin hoş görülmemesi gibi konularda varid olan zayıf ha­dislerle amel edilmemesi ise, ihtiyat gereği müstehab olup vücubiyet ifade etmez.</p>
<p>İbnu&#8217;l-Arabî, zayıf hadisle amel etmeyi kesinlikle yasakla­mıştır. Ancak Nevevî, eserlerinin birçok yerinde ehl-i hadis ve başkalarının fedâil ve benzeri konularada zayıf hadislerle amel edilebileceğini özellikle söylemiştir. İşte bütün bunlar zayıf ha­dislerle amel etme konuda üç değişik görüştür.”</p>
<p>&#8230;.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Abdulhay El-<em>Leknevi &#8211; Temel Hadis Meseleleri,syf:39-49</em></p>
<p>Tahkik eden:Abdulfettah Ebu Gudde</p>
<p>Çevirmen:Doç.Dr.Harun Reşid Demirel</p>
<p>Hüner Yayınları</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>(1)-e</strong>l-Halebî, İnsânul-Uyûn fi Sîretil-Emin el-Me&#8217;mûn, 1/2.</p>
<p><strong>(2)-</strong> Bağdadî, Kifaye, s, 134.</p>
<p><strong>(3)-</strong> Muhammed b. Seyyidu’n-Nâs, Uyûnul-Eser fî Funûni&#8217;l-Megâzî ve’s-Siyer, 1/15.</p>
<p><strong>(4)-</strong>Aliyu’l-Kârî, Mevzuat, s.73.</p>
<p><strong>(5)-</strong> Suyûtî, el-Hâvî lil-Fetâvâ, 11/191.</p>
<p><strong>(6)- </strong>İbnu’l-Kayyim el-Hanbelî er-Ruh isimli kitabında (s.14) şunları söyler: “Es­kiden ve hâlen insanların -ölü kendisini Ziyarete gelen ve selam verenleri bilir- şeklindeki düşünceleri, kabirde ölüye telkin vermeyi ispat etmektedir. İmam Ahmed&#8217;e “ölüye telkin vermek” konusu sorulunca, bu işi hoş karşıla­mış ve onunla amel ederek ihticac etmiştir. Taberanî, Mu cem&#8217;inde telkîn ile ilgili Ebû Ümâme’den zayıf bir hadis rivayet eder. Peygamber (s.a.v.) dedi ki: &#8221;Sizden birisi vefat edip üzerine toprakla örttüğünüzde sizden birisi başında dursun ve eyfulân b.fulâne desin. O duyar ama cevap veremez. Sonra o ikin­ci kez: ya fulân b. fulâne desin. O doğrulup oturur. Sonra ya fulün b. Fulâne desin. Ölü:-Allah&#8217;ın rahmeti senin üzerine olsun bize önderlik yap!- der ama sizler onu duyamazsınız. Sonra ölüye: Sen dünyada iken “Allah&#8217;tan başka ilah yoktur, Muhammed onun elçisidir, sen Allah&#8217;ı Rab İslam’ı din, Muhammed&#8217;i de peygamber Kur’ân&#8217;ı önder olarak kabul etmiştin&#8221; bu hal üzere idin, diye seslensin. [Telkin verildiği müddetçe] Münker ve Nekir her ikisi de gecikir ve [telkinden dolayı] haydi gidelim, yanında oturamayız. Onun delili söylendi. Allah ve Rasûlühü onun delili olacaktır.&#8221; derler.</p>
<p>Orada hazır bulunanlardan birisi: Ey Allah’ın rasulü, annesini bilmiyorsa durum nasıl olacak? diye sorunca Peygamber (s.a.v) de: Annesini Havva’ya nispet etsin&#8221; buyurdular.</p>
<p>Bu hadisin sıhhati sabit olmasa da, farklı İslam ülkelerinde kendisiyle inkâr edilemeyecek kadar amel edilmesinden dolayı, kendisiyle amel edilmesi için yeterlidir.”</p>
<p><strong>(7)-</strong> Suyûtî, el-Ta’zim ve’l-Minnefi Erme Ebevey Rasûlillahi f&#8217;il-Cenne, s. 2.</p>
<p><strong>(8)-</strong> el-Makanetü&#8217;s &#8216;Sündüsiyye fi&#8217;n-Nisbetiş-Şerifeti&#8217;l-Mustâfiyye, s. 5.</p>
<p><strong>(9)-</strong> Irâkî, Şerhu Elfiyeti&#8217;l-Hadîs. 11/291, Fas bsk.</p>
<p><strong>(10)-</strong> Nevevî, Takrîb, s.196, (Tedrîb şerhi ile beraber)</p>
<p><strong>(11)-</strong> Suyûtî, Tedrîb, s. 196.</p>
<p><strong>(12)-</strong> lbnu’l-Hümâm, Fethul-Kadîr, 1/467.</p>
<p><strong>(13)-</strong> Nevevî, Ezkâr, s.7-8.</p>
<p><strong>(14)-</strong> Nevevî, el-Fethul-Mübîn fi Erbaîne’n-Nevevî, s.32.</p>
<p><strong>(15)-</strong> Bu şekliyle lafzı Mevzuat ve Duefâ kitaplarında bulamadım. Ancak bu mana­yı çağrıştıran hadisler için bkz: Suyûtî, el-Leâli l-Masnûa (1/214-215) ve lbn Arrâk, Tenzûhu’ş-Şerîati’l-Merfûa (1/256).</p>
<p>Allâme Münâvî, îbn Hacer el-Heytemî’nin sözlerini araştırarak şunları söy­ler: “Ebu’ş-Şeyh İbn Hayyân Kitabu’s-Sevâb isimli eserinde Câbir’den, îbn Abdi’l-Berr de Enes’ten merfû olarak şunu rivayet etmişlerdir: “Kime Allah’tan güzel bir şey [hadis] ulaşırsa ve ona inanıp sevabını da Allah’tan bekleyerek amel ederse bu haberin aslı olmasa bile o kişi bunun sevabını Allah’tan alır. ” Bazı şarihler -İbn Hacer el-Heytemî- bu hadisi eserinde zikretmiş, olması ge­rekenin aksine karıştırmış, rivayet ettiği hadise ne bir sahabî ne de bir kaynak gösterememiş ve sözün sonunda “veya dendiği gibi” deyip geçmiştir. Doğru olan onun bu tür şeylerden uzak durmasıdır.” el-Mudâğabî, el-Fethu’l-Mübîn üzerine yazmış olduğu Haşiyede (s.32) bunu nakletmiştir. Münâvî, bu hadis hakkında Feydu’l-Kadîr (VI/95)’de şunları söyler:</p>
<p>“İbnu’l-Cevzî, hadisin uy­durma olduğu yönünde görüş bildirmiştir. Bu ifadeye Suyûtî, el-Leâli’l-Masnûa’da (1/214) muvafakat etmiştir. Sehâvî, el-Mekâsidul-Hasene (s.405) isim­li eserinde hadisin uydurma olduğunu bertaraf etmek için hadisin şahitleri vardır, demiş ve: subutu olmasa da zayıf hadisle amele cevaz konusundaki şartlarına rağmen bu nasıl olur?” denilse: “bu hadis; bizzat sahîh olduğu kati olmayan hadislere hamledilir veya genel bir şey ise, senet açısından olmaksızın sübutuna inanılarak genellemelere sokulan zayıf hadisi de kapsadığına hamledilir.” demiştir.</p>
<p><strong>(16)-</strong> Şemseddin es-Sehâvî, el-Ukûl el-Bedi fi&#8217;s-Salâti Ala’l-Habîb eş-Şefî&#8217;, s.195.</p>
<p><strong>(17)-</strong> İşte sana bu üç şartın bulunduğu zayıf hadislerden örnekler: Leknevî, faydalı, kapsamlı ve hacimli Zaferul-Emânî fî Muhtasarı&#8217;l Cürcânî isimli eserinde konuyla alakalı üç şartı zikreder, (s.98) Daha sonra da fıkıh sahasında mahir olanlara saklı kalamayacağı gibi bunun birçok örneği vardır, diyerek örnek­ler verir. Bunlardan bazıları şunlardır:</p>
<p><em>1-</em> Ashabımızın zikrettiği gibi, müezzinin ezanı tane tane okuması, kame­ti de hızlı yapması müstehaptır. Onlar Tirmizî’nin; Abdu’l-Mün’im b. Nu- aym-Yahya b. Müslim-el-Hasen ve Atâ-Câbir tariki ile rivayet ettikleri: “Pey­gamber (s.a.v.) Bilâl’e dedi ki: Ey Bilâl! Ezam tane tane oku, kamet getirdiğinde acele oku. Ezanla kamet arasında da bir şey yeyip içenin yemesini ve içmesini bırakana ve kaza-i hacet yapanın yapmasına müsaade et. Beni görmeden de kamet getirme.&#8221; (1/311) hadisi delil olarak ileri sürmüşlerdir. Tirmizı hadis hakkında: “Bu hadisi Abdul-Mün’im hadisinden başka bir vecihle bilmiyo­ruz. Bu isnad da meçhûldür&#8221; demiştir.<br />
Abdu&#8217;l-Mün’im’in, Tirmizl’nin Câmi&#8217; sinde, konuyla alakalı olarak bundan başka bir hadisi yoktur. Hadisi, Dârekutni ve başka âlimler zayıt kabul etmişlerdir. Aynı hadisi Hâkim de Müstedrek&#8217;inde (1/204) Amr b. Fâid el-Es- vârî-Yahya b. Müslim-el-Hasen ve Atâ-Câbir ’den rivayet etmiştir. İsnadında Amr&#8217;dan başka cerh edilen başka bir ravi yoktur. Ancak fedâil-i âmâl konu­sunda, sahabe ve ondan sonra gelenlerin bu hadisle amel etmeleri, bu hadisi teyit ettiği için, bu ameli müstehap saymışlardır.</p>
<p><em>2-</em> Ashabımızın zikrettiklerine göre abdest esnasında boynu meshetmek müs- tehaptır. Bu konuda zayıf da olsa rivayet edilen hadisle istidlal etmişlerdir.<br />
Ebû Dâvud, (1/32)’ de Ahmed b. Hanbel (III/481)’de Talha b. Musarrif-babası Musarrif-o da babasından şunu rivayet eder: “Peygamber (s.a.v)’i başına bir defa kafasının ardına varacak şekilde mesh ederken gördüm.”</p>
<p>Tahavî, Şerhu Meânıl-Âsâr da (1/17), İbn Merzûk-Abdu’s-Samed b. Ab- di’l-Vâris-Ebî Hafs b. Gıyâs-Leys-Talha b. Musarrif-Musarrif-Talha’nın de­desi tariki ile “Peygamber (ş.a.v)&#8217;i başının önünden arkasına doğru kafasının arkasına boyuna doğru mesh ederken gördüm” hadisini rivayet eder. Kitâbul- Hurûf da Ebu’l-Aliyy b. es-Seken, Musarrif b. Amru’s-Sırrî- Musarrıf b. Amr- Amr b. Ka’b’dan o da büyük dedesi Amr b. Ka’b’dan şunu rivayet eder: Amr b. Ka’b: “Peygamber (s.a.v.)’i abdest alıp sakalına ve ensesini mesh eder­ken gördüm” der.</p>
<p>Bütün bu hadisler, Talha b. Musarrif’ten dolayı zayıftır. îbnu&#8217;l-Kattân onun hakkında: “Talha, babası ve dedesi bilinmeyen kişilerdir.” derken Nevevî de: “Talha b. Musarrif tabiînin tanınmış imamlarındandır. Kendisiyle Kütüb-i Sitte imamları ihticac etmişlerdir. Babası ve dedesi bilinmez demiştir. Ebû Dâvud (1/32)’de: “Ahmed b. Hanbel’den, “İbn Uyeyne’nin bu Talha b. Mu­sarrif, babasından o da dedesi tarikine de ne oluyor? şeklinde bir ifade duy­duğunu söyler. Darimî, İbnu’l-Medinî’nin “Abdurrahman b. Mehdiye Tal- ha’nın ceddini sordum o da: “Amr b. Kab veya Kab b. Amrdır ve Peygamber (s.a.v.)’i görmüştür.” dediğini rivayet eder.</p>
<p>Deylemî, Müsnedü&#8217;l-Firdevsde İbn Ömer’den merfû olarak &#8221;Boyuna mesh etmek kıyamet gününün sıkıntısından koruyucudur.” şeklinde bir hadis riva­yet eder. Irakî, Tahricu Ehâdisıl-îhya da hadis hakkında: “Bu hadis zayıftır.” (11/46) der.</p>
<p><em>3-</em> Konuyla alakalı olarak bir başka hadis de ihtiyat babından kendisiyle amel edilen ahkâm hadisleridir.</p>
<p>Nevevî, Ezkar da (s.7-8)’de “zayıf hadislerle amel etmek konusuyla başlangıç yapmış olduğu kısımlardan 3. kısım” da şunları söyler: “Bazı alıveriş ve nikâ­hın kerahiyetine dair zayıf hadisler varid olduğunda, müstahab olan, bu tür rivayetlerden uzak durmaktır.” Kitabın şârihi İbn Allan, Şerh&#8217;te (1/86) şunla­rı söyler: Hanefî İbn Âbidîn’in Reddul-Muhtar (I/121)’da ve Şafiî Şemsuddin er-Remlî nin Nihâyetul-Muhtâç (I/59)’ta zikrettikleri, “Güneşte ısınmış su­yun kullanılmasının mekruh olması” konusunda Hz. Âişe’den rivayet edilen ve zayıf olan bu haberle amel etmeleri, ihtiyat ve şüpheden uzak olmak için­dir. Aışe’nın haberinin tahrici için bkz: Zeylaî, Nasbur-Râye, (1/101)</p>
<p><strong> (18)-</strong>îbn Allân, Şerhul-Ezkâr&#8217;da (1/86) şu bilgileri verir: Ahmed b. Hanbel’den nakledilen &#8220;Ondan da daha kuvvetlisi yoksa zayıf hadisle amel edilir. Çünkü zayıf hadis kişilerin görüşlerinden daha iyidir” sözü, Ahmed b. Hanbel’in ve mutekaddimun âlimlerinin örtlerine göre, sahih hadisin karşıtı olan zayıf ha­dis için kullanılmıştır. Onlara göre haber; ya sahih ya da zayıftır, Zayıf hadis, sahih derecesinden aşağıya düşen hadistir. Durum böyle olunca bu tanım, hasen hadisi de kapsamaktadır. Zayıf hadisin meşhur olan terminolojiye göre tanımı, İbnu’l-Arabi’nin şeyhinden rivayet ettiği gibi, kabul şartlarını taşı­mayan hadistir. Bu ise hasen hadistir. Ahmed b. Hanbel’e izafe edilen sözler- den bu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Zerkeşî şöyle demiştir: îbn Hazm’ın: “Hanefiler, Ebû Hanife mezhebinde za­yıf hadisin Ebû Hanifeye göre reyden daha makbul olduğunda ittifak etmiş­lerdir. Onların zayıf hadisten kastı ise yukarıda belirttiğimiz sahihin dışın­daki zayıftır ki bu durumda zayıf hadis, hasen hadisi de kapsamaktadır” sözü de yukarıdaki ifadeye yakın bir ifadedir.</p>
<p>İbn Teymiyye Mütıhâcu’s-Sünne isimli eserinde (11/191) şöyle der: “Zayıf ha­dis reyden hayırlıdır.” şeklindeki sözümüz, terk edilen zayıf hadis anlamın­da, değildir. Bundan kasıt, hasen hadistir. Mesela, Şuayb’ın, babası o da baba­sından ve İbrahim el-Hacerî ve benzerlerinin rivayet etmiş oldukları hadisler gibi, Tirmizî’nin, hadislerini hasen veya sahîh yaptığı ravilerin hadislerdir. Tirmizî’den önce gelen hadisçilerin terminolojisinde hadis; ya sahîh ya da zayıftı. Zayıf hadis ise, terk edilen ve edilmeyen olmak üzere iki kısımdı. Ha­dis imamları, zayıf hadis hakkında hüküm bildirirken bu terminolojiye göre konuşmuşlardır. Sonraki dönemlerde Tirmizî’nin terminolojisinden başkası­nı bilmeyenler gelerek bazı hadis imamların “Zayıf hadis bana kıyastan daha sevimlidir.” sözünü, duydular. Tirmizî gibilerinin zayıf kabul ettikleri ha­dislerle ihticac edilebileceğini zannederek zayıf hadislerin sahîh hadise tabi olduğu görüşünde olanların yolunu tercih etmeye başladılar. Böylece onlar, daha düşük ayarda olanı kendisinden daha iyi olana karşı tercih ederek çeliş­kiye düşenlerden oldular.”</p>
<p>İbn Teymiyenin öğrencisi allâme İbnu’l-Kayyim el-Hanbelî, Vlâmul-Mu- vakkıîrı, isimli eserinde (1/31) konuyla alakalı olarak şu bilgilere yer verir: “İmam Ahmed’in fetvalarını bina ettiği asıllardan 4. asıl şudur: Eğer bir ko­nuda sahîh bir hadis yoksa mürsel ve zayıf hadisler alınır. Ahmed b. Hanbel, bu hadisleri kıyasa tercih eder. Ona göre zayıf hadisten maksat batıl, münker ve ravileri arasında kendisinden hadis almayı ve onunla amel etmeyi müm­kün kılmayacak şekilde itham edilen birisinin olmadığı hadistir. Ahmed b. Hanbel’e göre zayıf hadis, hem sahîh hem de hasen hadisin kısımlarmdandır. O; hadisi, sahîh, hasen ve zayıf olmak üzere üçe ayırmayıp bilakis sahîh ve za­yıf olmak üzere iki kısma ayırır. Ona göre zayıf hadisin dereceleri vardır. Eğer bir konuda onun aksine icmâ\ eser ve sahabe sözü yoksa zayıf hadisle amel etmek, kıyasa tercih edilir. İmamların tamamı bu asla muvafakat etmişlerdir. Onlara göre zayıf hadis kıyasa tercih edilir. Ebû Hanife, namazda kahkaha ile gülme hadisini, muhaddisler zayıf olduğunda icmâ etmiş olmalarına rağ­men kıyasa tercih etmiştir. Hurma nebizi/birası ile abdest alma ile alakalı hadisi, ekseri muhaddisler zayıf görmelerine rağmen kıyasa tercih etmiştir.</p>
<p>Muhaddislerin ittifakıyla zayıf olan “Hayızın en fazlası 10 gündür.&#8221;hadisi­ni, sırf kıyasa tercih etmiştir. Çünkü kadının onuncu günü gördüğü kan ile birinci gün gördüğü kan arasında miktar, nicelik ve hakikat bakımından bir fark yoktur.Yine muhaddisler, “10 dirhemden daha aşağı mehir yoktur.” hadi­sinin zayıf olduğunda icmâ etmiş, hatta batıl olduğunu belirtmiş olmalarına rağmen, Ebû Hanife hadisi kıyasa tercih etmiştir. Hâlbuki düşüncesine göre her iki taraf anlaştıktan sonra mehrin azı da çoğu da caizdir. Zira kadına verilen sadak/mehir kendinden faydalanma karşılığında bir bedeldir.</p>
<p>İmam Şafiî; zayıf olmasına rağmen, Vec mıntıkasında avı yasak eden haberi, kıyasın önüne almıştır. (Bu hadisi Beyhakî: &#8221;Dikkat ediniz! Vec mıntıkasında avlanmak ve içerisindeki ağaçlara zarar vermek haramdır!” şeklinde rivayet etmektedir.) Yasak vakitlerde Mekke’de namazın cevazına dair haberi, zayıf olmasına rağmen kıyasın önüne almıştır. Daha başka mekânların buna kıyas edilemeyeceğini belirtmiştir. Yine Şafiî’den aşağıda rivayet edilenhadis hak- kmdaki iki sözünden birisinde &#8221;Kim kusar veya burnu kanarsa abdest alsın ve namazını tamamlasın” hadisi zayıf olmakla beraber kıyasa takdim etmiştir. İmam Malik, mürsel, munkati’, sahabi sözlerini ve takrirlerini kıyasa tercih ederdi. Ahmed b. Hanbel’den bir mesele hakkında nass, sahabi kavli veya on­lardan birisinin sözü ve mürsel bir haber veya zayıf bir hadis de yoksa zaruret halinde 5. asıl olan kıyasa yönelirdi. O Kitabul-Hallâl&#8217;de: “Şafiî’ye kıyas hak­kında sordum. O da: “zarurete binaen yönelinir” veya buna benzer bir ifade<br />
kullandı” demektedir.</p>
<p><strong>(19)-</strong>Zehebî de bu ifadeyi îbn Hazm’dan Menâkıbu îmam Ebî Hanife isimli risâle- sinde (s.21)’de nakletmiştir. Bu eser Mısır’da 1367/1948’de Menâkıbu l-îmam Ebî Yûsuf ve îmam Muhammed b. el-Hasen isimli kitapçıklarla birlikte basıl­mıştır. İbnu’l-Kayyim el-Hanbelî, İlâmul-Muvakkıîn (I/77)’de şu bilgileri ve­rir: “Ebû Hanîfe’nin arkadaşları, Hanefî mezhebinde Ebû Hanîfe’ye göre zayıf hadis kıyas ve rey’den daha önce gelir. O mezhebini bu görüş üzerine bina etmiştir. Ebû Hanîfe zayıf hadis olmasına rağmen kahkaha, 10 dirhemden aşağı olan hırsızlıkta el kesmeyi yasaklama, Cuma namazının şehirde ikame edilmesi ilgili hadisleri kıyas ve reye takdim etmiş, kuyu ile ilgili meseleler­deki hadisleri de merfû olmamasına rağmen, açık kıyası terk etmiştir. Zayıf hadis ve sahabe kavlini kıyas ve reye takdim etmek Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel in bu konudaki ifadeleridir. Selefin ıstılahında zayıf hadisten kas­tedilen ile müteahhir âlimlerin ıstılahındaki zayıf hadisten kastedilen aynı şey değildir. Daha önce geçtiği gibi, bilakis müteahhir âlimlerin hasen olarak isimlendirdiklerini selef âlimleri zayıf olarak isimlendirmekteydiler.” -Ebû Gudde- Bunu daha önce 50 nolu dipnotta nakletmiştim.</p>
<p><strong>(20)</strong>&#8211; Sehâvî, Fethu’l-Muğîs bi Şerhi Elfiyeti’l-Hadis, s. 120.</p>
<p><strong>(21)</strong>&#8211; Yani, vacip olduğundan kendisiyle amel edilir. İbn Hacer’in Nüket&#8217;inde âçik ladığı gibi bu hadisle amel etmek de onu tashih etmek manasına gelir. Bu düşünceyi, usûl imamlarından bir guruptan nakletmiştir. Bunu İbn Hacer&#8217;in öğrencisi Sehâvî’nin: “bu hadisle amel onu mütevatir mertebesine çıkarır&#8230;” sözlerinden de anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>(22)-</strong>Ebû Gudde, Fakih ve muhaddislerin bu konuyla alakalı sözlerini bir araya ge­tirdim. Öyle ki -fazlalığından dolayı- bu bilgiler, müstakil bir kitapçık olacak kadar oldu. Kitabın sonuna bu bilgileri ekleyeceğim. Oraya bakılsın Ebû Gudde: Hocam, imam Muhammed b. Zâhidu’l-Kevserî, Makâlât&#8217; ında bu hadis hakkında (s. 65-67) mufassal bir makale yaznmıştır, İlgili makalede bu hadisle amel edilmesi konusunda icma olduğunu ve hadisin senedinde senet olarak sahih olduğunu nakletmiştir.</p>
<p><strong>(23)-</strong>Nevevi,el-Ezkar,s.7-8&#8217;de Ebu Gudde;Nevevi&#8217;nin konuyla alakalı düşüncelerini 49.dipnotta verdim.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fezail-konularinda-zayif-hadislerle-amel-edilmesinin-kabulu/">Fezâil Konularında Zayıf Hadislerle Amel Edilmesinin Kabulü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fezail-konularinda-zayif-hadislerle-amel-edilmesinin-kabulu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadis Kitaplarında Bulunan Her Hadisle Amel Edilebilir mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hadis-kitaplarinda-bulunan-her-hadisle-amel-edilebilir-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hadis-kitaplarinda-bulunan-her-hadisle-amel-edilebilir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Apr 2017 12:22:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulhay El-Leknevi]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis Kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis Kitaplarında Bulunan Her Hadisle Amel Edilebilir mi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15335</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üçüncü Soru: Ahkâm konusunda, iyice araştırma yapmaksızın hadis ki­taplarında yer alan hadislerin tamamı delil olarak kullanılabilir mi? İkinci bir soru da delil olarak kullanılabilecek hadisle kulla­nılamayacak hadisi ayırt eden şey nedir? Cevap: Daha önce geçtiği üzere(1) adı geçen hadis kitapları, sahih, hasen ve zayıf türünden her türlü hadisi kapsamaktadır. Ahkâm konusunda(2) zikri geçen ve benzeri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadis-kitaplarinda-bulunan-her-hadisle-amel-edilebilir-mi/">Hadis Kitaplarında Bulunan Her Hadisle Amel Edilebilir mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b><a href="http://ilimcephesi.com/hadis-kitaplarinda-bulunan-her-hadisle-amel-edilebilir-mi/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811/" rel="attachment wp-att-15338"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15338" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811.jpg" alt="" width="466" height="234" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811.jpg 620w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811-600x301.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 466px) 100vw, 466px" /></a></b></p>
<p><b>Üçüncü Soru:</b></p>
<p>Ahkâm konusunda, iyice araştırma yapmaksızın hadis ki­taplarında yer alan hadislerin tamamı delil olarak kullanılabilir mi? İkinci bir soru da delil olarak kullanılabilecek hadisle kulla­nılamayacak hadisi ayırt eden şey nedir?</p>
<p><b>Cevap:</b></p>
<p>Daha önce geçtiği üzere(1) adı geçen hadis kitapları, sahih, hasen ve zayıf türünden her türlü hadisi kapsamaktadır. Ahkâm konusunda(2) zikri geçen ve benzeri hadis kitaplarında yer alan hadislerin tamamı, sahihini zayıfından ayırt edebilecek derin bir vukufiyet sahibi olunmaksızın delil olarak kullanılmaz.</p>
<p>Mutlaka, sahih li zatihi veya sahih li gayrihi, ya da hasen li zatihi ile hasen li gayrihi olan hadislerle, zayıf hadislerin bütün çeşitleri arasında ayırım yapıp(3) birinci kategorideki hadislerle amel etmek diğerleri ile ise amel etmemek gerekir. Bu ayırımı yapacak olan kişi, kendi zannına göre hasen veya sahih olan ha­disi alır ve sonra kendilerine güvenilen tenkitçilerin açıklamala­rına müracaat eder. Eğer kendisi bu işin uzmanı ise, hadisi bizzat kendisi tenkit eder. Eğer hadis hakkında herhangi bir açıklama bulamazsa o takdirde tavakkuf eder.(4)</p>
<p>Zekeriya el-Ensârî, Fethu’l-Bâkî Şerhu Elfiyeti’l-Irâkî(5) isim­li şerhinde şu bilgilere yer verir: “Bir kişi, Sünen veya Müsnedler- de yer alan herhangi bir hadisi delil olarak kullanmak istediği zaman, eğer kendisi delil olarak kullanılabilecek hadisle kullanı­lamayacak hadis arasında ayırım yapmasına yardım edecek do­nanıma sahipse, bu takdirde söz konusu hadisin isnâdının mut­tasıl olup olmadığına ve ravilerinin durumlarına bakmadan onu delil olarak kullanamaz. Eğer kendisi bu işin uzmanı değilse, söz konusu hadisi sahih veya hasen kabul eden bir âlim bulursa onu taklit eder. Eğer bulamazsa, hadisi delil olarak kullanmaz.”</p>
<p>İbn Teymiye, Minhâcu s-Sünne(6) isimli eserinde şu bilgileri verir: “Nakledilen haberlerin birçoğu doğru olduğu gibi birçoğu da yalan olabilmektedir. Nahiv ile ilgili konularda nahivcilere, dille ilgili konularda dil bilginlerine, yine şiir ve tıp konularında da ilgili âlimlere başvurulduğu gibi, doğru ve yalan haber içeren bu rivayetlerin birbirinden ayırt edilmesinde de hadisçilere baş­vurulmalıdır. Her ilmin onu bilmekle tanınan âlimleri vardır. Bu âlimler arasında hadis âlimleri ise en değerlileri, en doğru sözlü olanları, konumları en yüce olan ve en fazla dindar olan- larıdır.”</p>
<p>İbn Teymiye aynı eserinin başka bir yerinde ise155 şöyle de­mektedir: “Şayet iki fakih feri meselelerden bir mesele üzerinde tartışsa; tartışan taraflardan birinin delili, sened olarak müsned olduğu bilinen ya da bu konuda kendisine müracaat edilen bir kimsenin sahih kabul ettiği bir hadis ise, o zaman bu hadis de­lil olur. Eğer hadisin isnâdı bilinmezse veya hadisçilerden söz konusu hadisi sahih kabul eden bir kimse olmazsa, bu takdirde hadisin sahih olduğu nereden bilinecek?”</p>
<p><strong>Tibî, Hülâsâ isimli eserinde şöyle der: “Bilmiş ol ki, hadis üç kısma ayrılır. Bunlar:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Hadis imamlarının hakkında sahih dedikleri inanılması gerekli olan hadisler,</p>
<p><strong>2-</strong> Hadis imamlarının haklarında yalan olduğunu belirttik­leri ve reddedilmesi gerekli olan hadisler,</p>
<p><strong>3-</strong> Diğer haberlerde olduğu gibi doğru ve yalan olma ihtimali olan ve hakkında tevakkuf etmek vacip olan hadisler. Bu kısmda yer alan hadislerin tamamının yalan haber olması makul bir de­ğildir. Çünkü genellikle ravilerinin çokluğu ve farklılığı sebebiy­le birçok haberin yalan olarak kabul edilmesine mani olmakta­dır. Bu haberlerinin tamamının da doğru olması düşünülemez. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.) “Benden sonra -benim ağzımdan- söy­lemediklerim yalan yere bana atfedilecektir”(8) buyurmuştur.</p>
<p>îbnu s-Salâh, Mukaddime(9)sinde şöyle demektedir: “Buharî ve Müslim de yer alan hadislerin dışında yer alan sahih hadis­leri elde etmek isteyen kişi bu hadisleri güvenilir, içerisinde yer alan hadislerin sahih olduğu belirtilerek hadis âlimleri arasında şöhret bulmuş, Ebû Davûd, Tirmizî, Nesâî, îbn Huzeyme, Dâre- kutnî ve daha başka âlimlerin kitaplarında aramalıdır. İçerisin­de sahih ve sahih olmayan hadis içermesinden dolayı hadislerin sadece Ebû Davûd, Tirmizî, Nesâî nin eserlerinde yer alması o hadisin sahih olması için yeterli değildir. -îbn Huzeyme gibi- eserlerinde sadece sahih hadisleri toplama şartını koşan kimse­lerin eserlerinde bulunması, hadisin sıhhati için yeterlidir.”(10)</p>
<p>Keza, Buharı ve Müslim’in Sahih’leri üzerine yapılan Ebû Avâne el-İsfereyânî, Ebû Bekr el-lsmâlî, Ebû Bekr el-Berkânî ve bunların dışındaki âlimlerin Mustahraç türü eserlerinde yer alan hadisler için de aynı durum söz konusudur.</p>
<p>İbnu’s-Salâh yine Mukaddime de(11) şu bilgilere yer verir: “Ha­dis cüzlerinde veya başka yerlerde rivayet edilip, Sahîhayn da yer almayan sahih isnâdlı bir hadis bulsak; meşhûr ve kendilerine güvenilen hadis imamlarının eserlerinin herhangi birinde de söz konusu hadisin sıhhati hakkında bir şey söylenmemiş olsun. Biz bu hadisin sahih olduğu yönünde kesin bir hüküm vermeye ce­saret edemeyiz. Nitekim zamanımızda, sadece isnâdları nazar-ı itibara alarak bir hadisin sahih olduğunu -bu konuda herhangi bir bilgiye ihtiyaç hissetmeden- yalnız başına bilmek imkânsızlaşmıştır.(12)</p>
<p>Zira hiçbir isnâd yoktur ki ricâlinde hıfz, zabt ve itkan gibi, sahih hadis için bulunması gereken şartları taşımayan ama ki­tabında bu tür ravilere güvenerek rivayette bulunulan kişiler bulmayasın, öyleyse, sahih ve hasen hadisleri bilmek ancak şöhretinden dolayı tahrif ve tağyir olmadığına inanılan meşhûr, güvenilir hadis kitaplarındaki hadis imamlarının yazdıklarına güvenmeye kaldı.”</p>
<p>Îbnus-Salâh’ın müteahhir asırlarda hadislerin tashih ve tadif konusu dışında diğer düşünceleri, kendisinden sonra gelen­leri etkilemiş ancak kendisinden sonra gelen âlimlerin hepsi ha­dislerin tashih ve tadifi konusunda ona muhalefet etmişlerdir.(13)<br />
Irakî, Şerhul-Elfiye(14) isimli eserinde şunları söylemiştir: “Daha önce geçtiği gibi, Buharî ve Müslim sahih hadislerin ta­mamını toplamamışlardır. Sanki İbnu s-Salâh bu ifadesi ile Bu­harî ve Müslim’in tahriç etmedikleri diğer sahih hadisler nasıl bilinir? demek istemiştir. O, Ebû Dâvud, Nesâî, Tirmizî, Beyhakî, Dârekutnî, Hattabî gibi eserlerine güvenilen hadisçilerin, hadisin hakkında -sahihtir- dedikleri hadisleri al! demiş ve sa­hih hadislerle ilgili konuyu böylece sınırlandırmıştır. Hâlbuki ben onun gibi sınırlandırmıyorum.</p>
<p>Bilakis bu âlimlerin eserle­rinin dışında sahih bir tarikle kendilerine ulaşan ve hakkında âlimlerin “sahihtir” dedikleri hadis veya Yahya b Saîd el-Kattân, İbn Maîn ve benzeri âlimler gibi, bilinen meşhûr bir kitabı ol­madığı halde, kendilerine ulaşan bazı hadisleri kabul etmişlerse bu hadisler de sahihtir. Bu konuda doğru olan hüküm de budur. İbnu s-Salâh tashihi yukarıda ismi geçen eserlerle sınırlamıştır.</p>
<p>Çünkü o, bu zamanda hiç kimsenin hadisleri tashih edeme­yeceğine inanmaktadır. Bunun içindir ki meşhûr bir eser olma­dıkça hadisin senedinin sıhhatine güvenmemektedir. Bu konuya daha sonra değinilecektir. Sahih hadisler yine; İbn Huzeyme nin, İbn Hıbbânın -et-Tekâsim vel-Enva- olarak isimlendirdiği Sa­hih’i ve Hâkim’in Müstedrek ala’s-Sahihaynı gibi, yalnızca sahih hadislere tahsis edilmiş kitaplardan alınabilir. Keza, Sahihayn üzerine yapılmış, sıhhatinde şüphe olmayan ancak bu iki esere alınmamış, tamamlayıcı veya ziyade olan hadislerin bulunduğu Sahihayn üzerine yapılmış Müstahrac türü eserlerde de bulunan sahih hadisler de alınır.”</p>
<p>Daha sonra Irakî(15), Îbnus-Salâh’tan bu asırda hadislerin tas­hih edileyemiyeceğine dair sözleri ile Nevevînin hadisleri tashih edilebileceğine dair cevazını nakleder ve şunları söyler: “Ehl-i hadis Nevevînin sözüyle amel etmiştir. İbnu’s-Salâh’ın muasır­larından birçok kişi ve ondan sonra gelen asırlarda Ebu’l-Hasan b. el-Kattân, Ziya el-Makdisî, Zeki Abdi’l-Azîm el-Münzirî gibi birçok âlim daha önce tashih edilmeyen hadisleri tashih etmiş­lerdir.”</p>
<p>İbn Cemâa, Muhtasarında İbnu’s-Salâh’ın, hadisin tashih edilmesinin imkânsızlığına dair sözlerini naklettikten sonra şöyle der: “Zann-ı galible birlikte, mütekaddim âlimlerin bütün gayret ve araştırmalarına rağmen ihmal ettikleri bazı hadislerin varlığı kabul edilse, bu asırda hadisleri tashih etme ehliyetine sa­hip ve bunu yapacak kudrette ulaşan bir kişi bu hadisleri tashih edebilir.”</p>
<p>Nevevî, Takrîb(16)’de: “Bana göre en doğru görüş: “Kim hadisi tashih veya tad’if edebilecek kabiliyette ve bilgisi de derin ise bu işi yapabilecektir” diyerek, hadisin sonraki asırlarda tashih edi­lebileceğini söyler.</p>
<p>Suyûtî ise Tedrîb(17)te, Irakînin şöyle söylediğini nakletmekte­dir: “Bu iş ehl-i hadisin işidir. Biz müteahhir âlimlerden bir gurup âlimin, daha önceki âlimlerin tashih etmedikleri hadisleri tashih ettiklerine rastlamaktayız. Böyle tashih işlemi yapanlardan bi­risi de, İbnus-Salâh’ın çağdaşlarından el-Vehm ve&#8217;l-Ihâm sahibi Ebu&#8217;l-Hasen Ali b. Abdi’l-Melik b. el-Kattân dır. Bezzâr’ın tahriç et­tiği, lbn Ömer&#8217;in: “Peygamber (s.a.v), abdest alıyordu ve ayakkabıları da ayağındaydı.&#8221; şeklindeki rivayetini tashih etmiştir. Yine Kâsım b.Esbağın tahriç ettiği “Peygamber (s.a.v.)m ashabı namaz vaktini yan üzeri yatmış bir şekilde beklerlerdi. Kimileri bu halde iken uyur, sonra namaza kalkarlardı’ şeklinde Enes’ten yapmış olduğu rivayeti tas­hih etmiştir. Yine İbnus-Salâh ın muasırlarından Hafız Ziyauddin b. Abdi’l-Vâhid el-Makdisî el-Muhtâre isimli eserinde sahih hadis­leri bir araya getirmeye çalışmıştır.(18)</p>
<p>O, bu eserinin içerisine daha önce sahih olarak geçmeyen hadisleri de almıştır. Hafız Zekiyuddin el-Münzirî, Yunus-Zührî-Saîd ve Ebî Seleme-Ebû Hureyre tariki ile Peygamber (s.a.v)in- gelmiş geçmiş günahlarının bağışlanacağına ’ dair hadisi tashih etmiştir. Bu tabakanın peşinden gelen tabakada Hafız ed-Dimyâtî, Câbir’in rivayet ettiği: “Zemzem suyu ne niyet için içilirse ona faydalıdır.&#8221; hadisini tashih etmiştir. Ondan sonra gelen tabakadan Takiyuddin es-Subkî de İbn Ömer’in ziyaret hadisini (19)tashih etmiştir. Bu hususta ehliyetli kişiler bu sahada bıkmadan usanmadan(20) çalışmalarına devam etmektedirler.”</p>
<p>Sonra Suyûtî(21), İbn Hacer’in: “Müsned ve Sünen gibi hadis kitaplarının meşhûr olmalarından ve bu eserlerin müelliflerine karşı iyi niyetten dolayı, eserlerinde yer alan hadislerin isnâdına ihtiyaç duyulmayan meşhûr hadis kitaplarında yer almalarına gelince; bu eser sahiplerinden herhangi bir müellif bir hadis rivayet ettiğinde; rivayet etmiş olduğu bu hadiste sıhhat şartları topluca bulunsa, hadiste de güvenilir bir muhaddis tarafından herhangi bir illet de görülmese, mutekaddim âlimleri velev ki bu hadis hakkında bir hüküm söylememiş olsalar bile hadisin sıhhatine hükmedilir” dediğini nakleder.</p>
<p>Suyûtî sözlerini daha sonra şöyle sürdürür: “Hadisleri tashih etme konusu dışında; İbnu s-Salâha ne musannif İbn Hacer ne de ondan sonra gelip de İbnus-Salâh’ı ihtisar eden İbn Cemâa ve diğer ihtisar sahipleri, ne Elfiye de Irakî ne de Bulkînî -tas­hih konusu hariç- gibi hiçbir âlim itiraz etmemiş ve hadisi ha- sen yapma konusunda da susmuşlardır. Bu konuda ben şunları söylerim: Hadisin tashihine cevaz vermeyen kişinin tashihine cevaz vermesi ihtimal dâhilindedir. Mizzî, hadis âlimlerince za­yıf olduğu açıklanmış olmasına rağmen “İlim öğrenmek farzdır&#8217; hadisini hasen yapmıştır. Birçok hadis âlimi, hadisçilerin zayıf olduğunu belirtmelerine rağmen bazı hadisleri zayıflıktan kur­tarıp hasen hadis yapmışlardır.(22) Sonra ben, İbnus-Salâh’ın sö­zünü derinlemesine düşününce, onun hadis tashihi ile tahsinini ayırt etmediğini gördüm.”(23)</p>
<p>Suyûtî daha sonra sözlerini şöyle sürdürür: “Sözün özü şu­dur: Öncekiler hadisin tashihi konusunda aynı düşünmeseler de Îbnu’s-Salâh, son devir âlimlerinin ehliyet yetersizliğinden hadi­si tashih, tahsin ve tad’if etmelerini uygun görmemiştir. Öyleyse hadis hakkında uydurma olduğu yönünde hüküm verilmenin yasak olması daha elzemdir. Ancak mevzu olduğu apaçık olan uzun ve gülünç hadislere uydurma hükmünü verme bundan istisna edilmiştir. Çünkü bu hadisler hem akla hem de icmaya aykırıdır. Ancak muteber rivayetler görüldüğü takdirde hadise mütevatir veya meşhûr hükmü verilebilir.”(24)</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Abdulhay El-<em>Leknevi &#8211; Temel Hadis Meseleleri,syf:107-119</em></p>
<p><em>Tahkik eden</em>:Abdulfettah Ebu Gudde</p>
<p><em>Çevirmen:</em>Doç.Dr.Harun Reşid Demirel</p>
<p>Hüner Yayınları</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>(1)-</strong>Müellif, siyer, fedâil-i Ali ve benzeri konularda da iyice araştırma yapılma maksızın hadis kitaplarında yer alan her hadisi delil olarak kullanılmasından sakındırmaktadır. Müellifin konuyla ilgili sözleri (s. 23-34)’de geçmişti.</p>
<p><strong>(2)-</strong> Yani ikinci sorunun cevabı kastedilmektedir, (s. 36-64) arasında geçmişti.</p>
<p><strong>(3)-</strong>Yani bu âlim, sahih hadisle zayıf hadisi birbirinden ayırmaktadır.</p>
<p><strong>(4)-</strong>İbn Hacer dedi ki: Sünenü Erbaa&#8217;dan özellikle de Sünenü îbn Mace’den, Mu­sannaf Abdirrezzak ve îbn Ebi Şeybe den veya Müsned türü hadis eserlerin­den bir hadisle ihticac etmek istese bu oldukça sıkıntılıdır. Zira bu eserlerin müellifleri sadece sahih ve hasen hadisleri toplamayı şart koşmamışlardır. Bu eserlerden istifade edecek kişi eğer hadisin naklinde ve tashihinde ehil ise» kapsamlı bir şekilde araştırmaksızın bu iki tür hadis eserlerinden hadisleri delil olarak kullanamaz. Eğer bu işin ehli değilse, hadisleri sahih veya ha­sen yapabilen, bu işten anlayan birisini bulursa onu taklit eder. Böyle birisini bulamazsa o vakit bu kitapların hadisleri ile ihticac etmeye kalkışmaz. Eğer böyle bir işe kalkışırsa gece odun toplayan kişi gibi olur, böylece kendisiyle ihticac edilemeyen bir hadisle ihticac eder de haberi bile olmaz!”</p>
<p><strong>(5)-</strong>Zekeriya el-Ensârî, Fethul-Bakî Şerhu Elfiyeti’l-Irâkî, 1/107.</p>
<p><strong>(6)- </strong>İbn Teymiye, Minhâcus-Sünne, IV/10.</p>
<p><strong>(7)-</strong>İbn Teymiye, Minhâcus-Sünne, IV/81.</p>
<p><strong>(8)-</strong> İbn Kesîr, hadisi bu şekliyle İhtisâru Ulûmıl-Hadîs isimli eserinde (s. 80)’de 21. çeşit başlığı altında bu şekliyle rivayet etmiştir. Kitabı tahkik eden Ahmed Muhammed Şakir de hadis hakkında her hangi bir açıklamada bulun­mamıştır! Bu hadisi uzun uzun araştırmama rağmen yine de bulamadım. Daha sonra Aclunî’nin Keşfu’l-Hafâ ve Mezîlu’l-lbâs Amma îştehere Minel-Ehâdisin-Nâs isimli eserinde (I/465)’de “Bana yalan isnad edecekler” şeklinde buldum. Îbnu’l-Mulakkan, Tahricu Ehâdisi’l-Beydavî’de hadisi bu şekliyle görmediğini söylemektedir. Evet, Sahîh-i Müslim&#8217;in baş kısımlarında (I/78)’de Ebû Hureyre’den &#8216;Ahir zamanda yalancı deccaller türeyecektir. Sizlere ne sîzlerin ne de babalarınızın duymadıkları hadisleri rivayet edeceklerdir. Sizi ve onları uyarıyorum. Sizleri sapıklığa ve fitneye düşürmesinler!n rivayet edilmektedir. Ben daha sonra allâme Celâlettin el-Muhallî nin, Subki’nin Cem u l-Cevâmi isimli eserine yazmış olduğu şerhin sünnet bölümünde,(11/81) de musannifin dediği gibi “bu hadis bilinmemektedir” diyerek dikkat çektiğini gördüm.”</p>
<p><strong>(9)-</strong> îbnu s-Salâh, Mukaddime, s. 16.</p>
<p><strong>(10)</strong>-Dedim ki: Bu sözü iyice incelemek gerek. İbnus-Salâh’ın bu ifadesi Îbn Hıb- bânın Sahih&#8217;ine de şamildir. Kendisi bizzat Mukaddime&#8217;sinde (s.18)’de Hâkim’in el-Müstedrek Ala&#8217;s-Sahîhayn isimli eseri hakkında konuşurken: “Hâkim’in sahih hadisin şartı konusunda fazlaca müsamahalı ve hadise sahih hükmü vermede mütesahildir. Tesahül/tolerans konusunda îbn Hıbbân da ona benzer” demektedir.<br />
İbnu’s-Salâh’ın “İbn Huzeyme nin kitabı gibi sahih hadisleri toplama şartını ileri süren kitaplardın içerdiği hadislerin tamamı sahihtir, şeklindeki genel ifadesi kabul edilebilir değildir.</p>
<p>Sonra -yazarlarınca sahih hadislerin toplanmasının şart koşulduğu- bu ki­taplar, Kütüb-i Sitte kitapları gibi; âlimlerin ellerinde dolaşıp içerisinde yer alan hadisleri, münekkit âlimlerce yakından incelenmiş ve tenkit edilip, sahih olup olmadıkları kabul edilmiş kitaplar değildir. Îbnu’s-Salâh’ın bu şe­kildeki genel ifadesi kabul edilebilir bir şey değildir.</p>
<p>Nasıl olur? Suyûtî nin en son kitabı et-Taakkubât ala&#8217;l-Mevdûât (s.74)’da açıkladığı gibi, Îbnu’l-Cevzî, Mevzûât&#8217;ım, İbn Huzeyme ve îbn Hıbbânın Sahih&#8217;lerinde yer alan birçok hadisi almıştır. Buna dair nakiller, Leknevî’nin Îbnu’l-Cevzînin sertliğine dair sözlerinde şerh olarak gelecektir. Suyûtî, her ne kadar el-Leâli’l-Masnûa isimli eserinde, Îbnu’l-Cevzî’nin mevzû dedikleri bu hadisleri sahîh yapmak için uğraşsa da Îbnu’s-Salâh’ın: “îbn Huzeymenin Sahih&#8217;indeki hadisler sahihtir.” şeklindeki ifadeye rağmen, mutlak manada bu hadislerin sıhhatini yaralamaktan kurtaramamaktadır.<br />
îbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-Nihâye (II/100)’de, îbn Hıbbân’ın Sahih&#8217;inden bir hadis rivayet ettikten sonra “Bu hadisi İbn Hıbbân tashih etse de oldukça tuhaf bir hadistir” der.</p>
<p>İbnu’s-Salâh, îbn Huzeymeyi tezkiye etse de işte sana örnek olmak üzere onun Sahih&#8217;inde üç tane zayıf hadis:</p>
<p><strong>Birinci Hadis</strong>: îbn Hacer, Fethu&#8217;l-Bârî&#8217;de “Parmakları mescitte ve daha başka yerde çıtlatmak” babında (I/468)’de Ka’b b. Ücre’nin Peygamber (s.a.v)’den “Sizden biriniz abdest alıp sonra mescide gelirse namazda iken parmaklarını çıtlatmasın!” şeklinde rivayet ettiği bu hadis hakkında: “Hadisi F.bû Davud Sünende, îbn Hıbbân, ve îbn Huzeyme Sahihlerinde rivayet etmişlerdir, de­dikten sonra isnâdında problem vardır, bundan dolayı bazı hadis âlimleri, hadisi zayıf olarak kabul etmişlerdir” der.</p>
<p>Şevkânî, Neylu’l-Evtâr (II/282)’de bu hadisi yorumlarken şu bilgileri verir:</p>
<p>“Tirmizî’deki isnadında bilinmeyen birisi vardır. Bu meçhûl ravi de Ka’b. Ücre’den rivayette bulunmuştur. Ebû Davud bu meçhûl şahsı künyelendirmiş ve Sa’d b. İshâk tariki ile rivayette bulunarak: bize Ebû Sümâme el-Han- nât, Ka’b’dan rivayet etmiştir. İbn Hıbbân bu şahsı Sikât&#8217;da zikretmiş ve ken­disinden rivayette bulunmuştur.”</p>
<p>Hocalarımızın hocası allâme Ahmet el-Ensârî el-Hindî Bezlul-Mechûd fî Halli Ebî Davud isimli eserde (I/317)’de şöyle der: “îbn Hacer, Takrîb&#8217;te: Ebû Sümâme, Hicazlı, meçhûlu’l-hal birisidir, Tehzîbu&#8217;t-Tehîb&#8217;te de Dârekut- nî’nin “Bilinmeyen birisidir, terk edilir.” dediğini söyler.”</p>
<p>Münâvî, Feydul-Kadîr de bu hadisin senedi hakkında (I/322)’de konuşurken, Zehebî’nin, Mizân&#8217;da Ebû Sümâme hakkında; “Bilinmeyen birisidir, onun Ka’b b. Ücre’den yapmış olduğu rivayet münkerdir. Bunun içindir ki Suyûtî bu hadise zayıftır, şeklinde işaret koymuştur.” şeklindeki sözünü nakleder.</p>
<p>Bu konuda gelen ikinci ve üçüncü hadise gelince, allâme Muhammed Abdu’r-Reşîd en-Numanî el-Hindî, Muhammed Muîn es-Sindî’nin Dırâsâtu&#8217;l-Lebîb fi&#8217;l-Üsveti&#8217;l-Haseneti&#8217;l-Lebîb isimli eserine yapmış oldu­ğu yorumda (s.143)’de şunları söyler: “Sahih İbn Huzeyme, İbn Hacer’in yaşadığı dönemden önce kaybolan kitaplardandır. Eserinin sadece dört­te biri geriye kalmıştır. Bunu; İbnu’l-Fehdi’l-Mekkî, Lahzu’l-Elhâz bi-Zeyli Tabakâti&#8217;l-Huffâz (s. 333)’da, İbn Hacer’in biyografisinde açıklamaktadır. Sehâvî, Fethu&#8217;l-Mugîs (s.13)’de İbn Huzeyme’nin Sahih&#8217;inin büyük bir bölü­münün kaybolduğunu söyler.”</p>
<p><strong>İkinci Hadis,</strong> Kesîr b. Abdillah babasından o da dedesinden şöyle bir hadis rivayet eder: Peygamber (s.a.v.)’e “Arınmış olan saadete erecektir. (A la, 87/14) ayeti soruldu, O (s.a.v.) da uFıtır sadakası için nazil oldu.&#8221; buyurdular, hadisi­ni İbn Huzeyme Sahih&#8217;inde rivayet etmektedir. Münâvî, et-Tergîb ve&#8217;t-Terhîb (II/275)’de konuyla ilgili olarak şunları söyler: “Kesîr b. Abdillah çok zayıf birisidir.” Ve yine aynı eserin (II/14)’de “Kesîr b. Abdillah çok çok zayıf biri­sidir. Tirmizî kendisini tahsin etmiş ve ondan gelen “Müslümanlar arasında sulh caizdir.&#8221; hadisini de sahîh olarak kabul etmiştir. Hadis âlimleri kendisi­ni bu hadisi sahîh ve şahsı da iyi görmesinden dolayı tenkit etmişlerdir” de­mektedir. îbn Hıbbân: “Kesîr b. Abdillah’ın babası/dedesi tariki ile uydurma bir nüshası vardır” sözünü; Zehebî, Mizânu&#8217;l-İ’tidâl (II/355)’de nakletmiş ve yukarıda zikri geçen hadisi de, Kesîr b. Abdillah’ın münker hadislerinden saymıştır.</p>
<p><strong>Üçüncü Hadis,</strong> Ömer b. Ebî Hes’am, Yahya b. Ebî Kesîr’den o Ebû Seleme’den o da Ebû Hureyre’den Peygamber (s.a.v.)’in: “Kim akşamdan sonra namaz aralarında kötü söz konuşmaksızın altı rekât namaz kılarsa bu namaz 12 sene­lik ibadete denk olur.” dediğini rivayet eder. îbn Huzeyme bu hadisi Sahih&#8217;in­de rivayet eder.<br />
Zehebî, Mizân’da Ömer b. Abdillah’ın biyografisinde (II/264)’de: “Buharî, onun hakkında: münkerü 1-hadis, zâhib” ve: “Bu hadis onun münker hadıslerindendir.” dedjğini, Makdisî’nin de Tezkiretu&#8217;l-Mevzûat (s.89)’da onun hakkında Mirek&#8217;in;&#8221; hadisçilerin icmâsıyla zayıf birisidir”, sözünü rivayet eder.</p>
<p>İbn Hacer, Tehzibu&#8217;t-Tehzîb (VII/468)’de onun biyografisinde: “Tirmizî Buharî’nin, Ömer b. Abdillah için: &#8220;zayıf hadis, zâhib” dediğini ve çok zayıf gördüğünü; Berzâî, Ebû Zur&#8217;a&#8217;nın: “Vâhi&#8217;l-hadis, Yahya b. Ebî Kesir’in 500 hadisinden üç hadis rivayet etmiş hepsini de ifsat etmiştir.” îbn Adiyy’in dr “Münkerül-hadis, hadislerine tabi olunmaz.” dediklerini nakleder, îbn Hacer Tehzîbu&#8217;t-Tchzîb&#8217;te Ömer b. Raşid’in biyografisinde (VII/446)&#8217;da şöyle der: “Onun hakkında; İbn Hıbbân, Ömer b. Raşid’e Ömer b. Abdillah b. Ebî Hes&#8217;am da denir. Hadis uyduran birisidir. Bu gibi adamları yermenin dışında isimlerini anmak bile helal değildir.” demiş,İsbehani de bu şahsın Ömer b. Abdillah olduğunu söyleyerek bu hususta İbn Hıbbân’a muvafakat etmiştir. Ancak Dârekutnî: “îbn Hıbbân karıştırıyor. Ömer b. Raşid ile Ömer b. Abdillah, farklı farklı kişilerdir.” demiştir.”</p>
<p>Suyûtî, mezkûr 3. hadisi el-Câmius-Sagîr&#8217;de Tirmizî ve İbn Mâce’dcn rivayet eder. Kitabın şârihi Münâvî, (VI/167)’de: “Tirmizî, hadis hakkında “zayıf, garib” demiştir. Çünkü hadisin senedinde Ömer b. Ebî Hes’am vardır.” de­dikten sonra, bu konuda yukarıda verilen Buharî ve îbn Hıbbân’ın sözlerini rivayet eder.</p>
<p>Eğer bu üç hadis, İbn Huzeyme’nin Sahih&#8217;inde varsa, bunların benzerleri­nin de olması kaçınılmazdır. Nasıl olurda hadisin sıhhatine hükmetmek için mücerret olarak müellifleri tarafından sahîh hadis toplama şartını koymaları yeter, sözü doğru olur?</p>
<p>San’ânî, Tavdîhul-Efkâr (I/64)’de Îbnu’s-Salâh ve ona bu hususta tabi olanla­rın sözlerini incelemiş ve şöyle demiştir: “İbnu’n-Nahvî, el-Bedru’l-Münîr&#8217;de der ki; “îbn Hıbbân’ın Sahih&#8217;indeki hadislerin birçoğu, hocası îbn Huzey­me’nin Sahih’inden alınmıştır. Bir farkla ki, Îbnu’s-Salâh, îbn Hıbbân’ın Sahih1 ine verilen hüküm açısından Hâkim’in Müstedrek&#8217;ine yakındır, de­mektedir. İbn Hacer el-Heytemî, Fihris&#8217;te Hâkim’in, İbn Hıbbân hakkında: &#8220;Meçhûl ravilerden rivayette bulunurdu. Çünkü o yöntemi gereği hasen hadisleri, sahîh hadislerden kabul ederdi.” sözünü nakletmiştir. el-lmâd b. Kesîr de yine bu konuda şunu nakleder: “İbn Hıbbân ve îbn Huzeyme, ha­diste sıhhat konusuna dikkat etmişlerdir ve senet ve metin açısından Müstedrek&#8217;ten üstündürler. Her ne olursa olsun, içtihat ehlinden olan kişinin, îbn Hıbbân ve İbn Huzeyme ve onları kendilerine örnek alanları taklit etmemesi gerekir. Öyle hadisler var ki îbn Huzeyme, hasen derecesine ulaşmadığı halde o hadisler hakkında sahîh olarak hükmetmiştir.”</p>
<p>San’ânî, daha sonra: “Ge rek Îbnu’s-Salâh gerekse ona tabi olanların bu konuda söyledikleri genel bir hüküm olarak alınmaz” der. Sahîh îbn Huzeyme ile ilgili olarak bir başka düşünce de onun birçok kısmının kaybolduğudur. Hocamız el Kevseri Makalâtul-Kevseri (s.50)’de “îbn Huzeyme’nin Kitabut-Tevhid&#8217;i Sahih&#8217;inin bir bölümü sayılmaktadır.” demektedir. Bu eser Mısır’da 1353/1934’ de Müniriye matbaasında basılmıştır.</p>
<p>Mübârekfûrî’nin Tuhfetul-Ahvezi isimli esrinin mukaddimesinde (s.50) de şu bilgiler yer almaktadır: “Bilesin ki Sahih îbn Huzeyme&#8217;nin nesih hattıyla bir nüshası Berlin kütüphanesinde bulunmaktadır. Kitapla alakalı olarak îbn Hacer’in faydalı bir yorumu bulunmaktadır. 2. ve 3. ciltler tanı olup, l. ciltte bazı eksik yerler bulunmaktadır. Doğruluğunu Allah bilir.”</p>
<p><strong>(11)-</strong> İbnu’s-Salâh, Mukaddime, s. 12.</p>
<p><strong>(12)- </strong>İbnu’s-Salâh; müteahhir âlimlerin bir hadisi tashih etmelerine engel olmak­la meşhur olmuş birisidir. Bir gurup âlim ona bu hususta muhalefet ederek; bu konudaki uzmanlığı belli olan müteahhir hadis âlimlerinin, hadisi tashih etmelerine cevaz vermişlerdir. İbnu’s-Salâh, bunu ilerleyen sayfalarda zikredecektir.</p>
<p>Ben; hocam Abdullah b. es-Sıddık el-Gumarî’ye, Mısır’da 1368/1949 sene­sinde Mukaddimeyi okurken, Îbnu’s-Salâh’ın yukarıdaki ifadelerine gelince bu görüşü yani, hadisin tashih ve tahsin edilmesi ne zaman bitti? diye sor­dum. Hocam dedi ki: Yaklaşık bu durum H. 5. asrın ortalarında bitti. Bu asır; Beyhakî, Ebû Nuaym ve İbn Mende’nin içinde bulundukları asırdır. Artık bu asırdan sonra muhaddisin kendisinden önceki kitap ve cüzlerden vasıta­sız olarak, hadisi senetle rivayet şekli bitmiştir. Mesela Beyhakî, kendisinden önce telif edilmiş kitaplarda olmayan Peygamber (s.a.v.)’e isnâd edilen bir hadis rivayet etmiş olsa o bu rivayetiyle teferrüd etmiş olur. Bu manada 5. asırdan sonra az da olsa Ziyâ el-Makdisî’nin Muhtâre, İbn Asakîr’in Târihu Dimeşk ında bu şekilde hadisler bulunmaktadır. Bu ikisinin eserlerinde bu­lunan hadisler diğer kitaplarda bulunmadıkları için Makdisî ve İbn Asakîr teferrüd etmişlerdir.</p>
<p><strong>(13)-</strong>îbn Hacer şunları söyler: “İbnu’s-Salâh’ın bu sözleri, mutekaddim âlimlerin tashih ettikleri hadisleri kabul ve müteahhir âlimlerin tashih ettiklerini ret etmeyi gerektirir. İbnus-Salâh’ın bu düşüncesi ise; bazen sahih olan bir ha­disin reddini ve sahih olmayanın hadisin de sahih olduğunu kabul etmenin gerekli olduğunu düşündürmektedir. Nice hadisler vardır ki mütekaddim âlimler hadisin sahih olduğu yönünde görüş bildirmişlerken sonradan gelen müteahhir âlimler hadisin sıhhatine mani olacak bir illet görmüşlerdir, özel­likle de İbn Huzeyme ve İbn Hıbbân gibi, mütekaddim âlimlerden olup da sahih hadisle hasen hadisi tefrik etmeyenlerden ise.” Suyûtî, Tedrîb (s.82)’de bu bilgileri nakletmiştir. Müellif bu bilgileri “Dördüncü Soru” nun cevabında söyleyecektir.</p>
<p><strong>(14)-</strong> Iraki, Şerhu Elfiye, 1/52.</p>
<p><strong>(15)</strong>&#8211; Irakî, Şerhu Elfiye, 1/66.</p>
<p><strong>(16)-</strong> Nevevi, et-Takrib bi Şerhi’t-Tedrîb, s. 79.</p>
<p><strong>(17)-</strong> Suyûti, Tedrîb, s. 79.</p>
<p><strong>(18)-</strong> er-Risâletu’l-Mustatrafe isimli eserde, kitabın tam ismi el-Ehâdisu’l-Ciyâd el-Muhtâre Mimmâ Leyse fi’s-Sahîheyn Ev Ehadihimâ olarak geçmektedir. Daha önce hadisin bir kısmı hakkında dipnotta bilgi vermiştim. Diğer kısmı­nı da burada tamamlıyacağım. İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye isimli eserin­de (XIII/170),de şöyle demektedir: “Hadis açısından içerisinde değerli bilgiler vardır. Eğer eser tamamlanırsa, Hâkim’in Müstedrek’inden daha değerlidir.” Allâme Kettânî, er-Risâlet’l-Mustatrafa (s. 22)’de şu bilgileri verir: “Kitap, harf sırasına göre Müsned türü düzenlenmiş, bablara göre tanzim edilme­miştir. 86 kitapçıktan oluşmaktadır. Makdisî, eseri tamamlayamamıştır. Hadislerin sahih olmasına dikkat etmiştir. İçerisinde daha önce tashih edil­memiş hadisleri rivayet etmiştir. Hataları düzeltilen birkaç hadis müstesna kendisine bu hususta güvenilmektedir”</p>
<p>Abdu’l-Fettâh dedi ki: Ziyâ el-Makdisî, belki de kitabı tamamlayıp, yazmış olduğu kitabını gözden geçirmeye fırsat bulamadığı için, hadisteki sıhhat şartlarına uyma yükümlülüğüne de uymamış olabilir. Eserde bazı zayıf ve münker hadisler bulunmaktadır. Suyûti’nin el-Camiu’s-Sagîr’de, Makdisînin Muhtare’sinden alıp, rivayet ettiği ve âlimlerin zayıf hadis olduğu yönünde dikkat çektiği bazı hadislerden örnekler şunlardır:</p>
<p><strong><em>Birinci Hadis:</em></strong> “Mescitler inşa ediniz ve içerisinden süprüntüleri de dışarıya atınız&#8230;” Taberânî ve Makdisî de Muhtare’de Ebû Kırsâfe’den rivayet eder. Münâvî, Feydu’l-Kadîr Şerhu el-Camu’s-Sagîr de (I/85)’de şöyle söyler: “İşin tuhaf yanı, hafız Münzirî, hadise zayıf olarak hükmetmişken; Suyûtî, hadisi sahîh olarak işaretlemiştir. Irakî, Şerhu’t-Tirmizî&#8217;de isnadında bilinmeyen kişi olmasından dolayı tenkit etmiş, Heysemî ve daha başka âlimlerde “isnâ- dında bilinmeyen kişilerin vardır” demişlerdir. Ancak müellif Suyûtî, Mak- disî’nin tashih etmesine aldanmıştır.”</p>
<p><strong><em>İkinci Hadis</em></strong><em>:</em> “Mazlumun duasından sakının, şüphe yok ki onun duası bulut­larla taşınır&#8230;” Taberânî ve Makdisî Huzeyme b. Sâbit’ten rivayet etmişlerdir. Münâvî, Feydu’l-Kadîr (I/142)’de şu bilgilere yer verir: “Haysemî: “senedinde bilmediğim raviler vardır” demektedir. Ben de: “Bu hadisin ravileri arasında Sa’d b. Abdi’l-Hamîd vardır ve Zehebî bu şahsı Duefâ’ sinda zikrederek hak­kında: “İbn Hıbbân, onun fazlaca hata yaptığını söylemiş kendisini başkaları zayıf olarak kabul etmişler ama terk edilecek kadar görmemişlerdir.” derken, Münzirî’de “Mütabaat için isnadında bir sakınca yoktur.” dediğini, söylerim.</p>
<p><strong><em>Üçüncü Hadis:</em></strong> “Dört şey vardır ki arşın altında bulunan hâzinelerden nazil ol­muştur. Bunlar: Ümmü’l-Kitap, Ayete’l-Kürsî, Bakara sûresinin son ayetleri ve Kevser sureleridir.” Taberânî, Ebu’ş-Şeyh ve Ziyâ el-Makdisî, Ebû Ümâme&#8217;den rivaye etmişlerdir. Münâvî, Feydu’l-Kadîr (I/469)’da şöyle der: “Suyûtî’nin bu hadisi sahîh olarak işaretlediği söylenmektedir! Hâlbuki senedinde Abdur rahman b. el-Hasen diye bilinen bir ravi vardır. Zehebî, bu şahsı Duefâ&#8217;sın da: “Ebû Hâtim, bu raviyle ihticac etmemiş.” demiş, el-Velid b. Cumey’in Kâsım’dan yaptığı rivayet hakkında ise yine, Duefâ’sında onun hakkında Ebû Hâtim’in: “Kâsım’dan münker hadisler rivayet etmektedir.” sözlerini nakletmiştir. Kâşifte ise Ebû Zur’a’nın onu hakkında “leyyin” dediğini, söylemiştir.”</p>
<p><em><strong>Dördüncü Hadis</strong></em><strong>:</strong> “Evli kişinin iki rekât namazı, bekârın 82 rekât namazından hayırlıdır.” Bu hadisi, Temâm, Fevâid inde, Ziyâ el-Makdisî de, Muhtâre&#8217;sinde Enes’ten rivayet ederler. Münâvî, Feydul-Kadîr (IV/38)’de şu bilgileri verir: “îbn Hacer hadis hakkında: “münkerdir, Muhtâre&#8217;de tahriç edilmesine dahi gerek yoktur.” demiştir. Zehebî, Mizân da, senetteki ravilerden birisi olan Mesud b. Ömer el-Bekrî’nin biyografisinde 811/164)’de “Bu şahsı bilmiyorum, haberi de batıldır.” der ve daha sonra yukarıda zikri geçen hadisi rivayet eder.”</p>
<p><strong><em>Beşinci Hadis:</em></strong> &#8221;Âli benim aslımdan, Cafer ise fer&#8217;imdendir ” Tabarânî ve Makdisî Muhtâre&#8217;de Abdullah b. Cafer’den rivayet ederler. Münâvî, Feydu’l-Ka- dîr (IV/356)’de Heysemî’nin, içerisinde bilmediğim raviler bulunmaktadır, dediğini söyler. Üstadımız Ahmed b. Sıddîk el-Gumarî el-Mugîru Ale’l-Ehâ- disi&#8217;l-Mevdûa fî&#8217;l-Câmiıs-Sağîr isimli eserinde (s. 71)’de bu hadisi rivayet et tikten sonra: “Senedinde bilinmeyen kişiler vardır. Ne dediği anlaşılmayan ve makul olmayan bozuk bir cümledir.” der.</p>
<p>Ziyâ el-Makdisî nin Muhtâre&#8217;sinde rivayet ettiği ve âlimlerin tenkit ettikleri hadislerden bazı örnekler için bkz: Feydul-Kadîr, 11/172, 223, 232, 233.</p>
<p><strong>(19)-</strong> Subkî, Şifâu’s-Sikâm fî Ziyâret Hayri’l-Enâm, s. 3-12; Hadisin metni: “Kim kabrimi Ziyâret ederse şefaatim ona vacip olmuştur” şeklinde gelmektedir.</p>
<p><strong>(20)-</strong> Mısır’da, Üstadımız Gumarî’nin mezkûr Mukaddime&#8217;sini okuduğum zaman -hadis- tashîh etme işinin Subkî’ye kadar ulaştırdığımızı gördüm. Üstadımız demiştir ki: “Zehebî, tayr hadisini tashîh etmiş ve bu konuda bir de kitapçık yazmıştır. Irâkî, îbn Hacer, Sehâvî ve Suyûtî de böyledir. Ben de üstadımı­za: “Münâvî’nin hadisleri tashîh ve tahsîn etmesi hakkında ne düşünürsün?” diye sorunca bana: el-Camius-Sağır üzerine yazmış olduğu iki şerhte de tashih ve tahsin işini yapmıştır. Münâvinin ef-Şerhu&#8217;s-Sağır&#8217;ine haşiye yazan dostumuz Ahmed&#8217;nin açıkladığı, gibi, o bunu yaparken birçok kere yanlı» yorumlamalarda bulunmaktadır &#8221; demiştir.</p>
<p>Tayr hadisini ve “Ben kimim mevtası isem Ali de onun mevlasıdır.” hadisini sağlamlaştırmak için Zehebî nin Tezkiretul-Huffâz isimli eserinin el-Mü tedrek Ala&#8217;s-Sahîheyn müellifi Ebû Abdillah’ın hayat biyografisinde yazdık­larına bakınız, (s.1042-1043) Yine tayr hadisi için: İbn Hacer, Lisânu&#8217;l-Mizân (1/37) ve (1/42); Mübarekfurî, Tuhfetul-Ahvezî, (s.76); Hâkim, Müstedrek, (III/130); Begavînin Mesâbihüs-Sünne’sine cevap olarak İbn Hacer’in yaz­mış olduğu ve Tebrizî’nin, Mişkâtul-Mesâbîh isimli eserinin (111/313) say­fada yayınlanan el-Ecvibe; el-Elbanî’nin et-Tasdîr isimli eserinin (v-z-h) nu maralı sayfası ve Aliyu’l-Karî’nin Mirkâtul-Mesâbih isimli eserine bakınız. Bütün bunlardan sonra üstadımız Ebu’l-Feyd Ahmed b. es-Sıddîk el-Gumarî -Abdullah el-Gumarî’nin kardeşidir* bir takım hadisleri tashih ve tahsin et miş bu konuda özel bir takım kitapçıklar da telif etmiştir. &#8221;İğtinâmu&#8217;l-Ecr fî Tashihi Hadisi Esferu bi’l-Fecr&#8221;, “Tahsinu Haberi-Vâridi fi&#8217;l-Cihâd&#8217;il-Ekber&#8221; isimli çalışmalardır. Onun eserleri için “Tevcîhu’l inzâr li-Tavdihi’l Muslimine fi’s-Savmi ve &#8216;l İftar&#8221; isimli eserinin sonuna (s.116-120) arasına bakınız</p>
<p><strong>(21)-</strong>Suyûti, Tedrib, 8.81.</p>
<p><strong>(22)-</strong> Ben de diyorum ki: “Suyûti’nin bu sözlerinden anlaşılan, birazdan nakle-deceğim gibi mezkûr hadisi tashih etmeden önce söylemiş olacağıdır. Keşfu’l-Hafâ (II/44)’da denildiği gibi, bu hadisi İbn Hacer de hasen olarak kabul edenlerdendir. Üstadımız Kettânî, Nazmul-Mütenâsir Mine&#8217;l-Ehâdisi l-Mütevâtir isimli eserde (s.27)’de hadisi mütevatir olarak kabul ederek şöyle der: “Suyûtî bu hadis hakkında: “Bu hadisin 50 tane tarikini topladım ve sahîh-li gayrihi olarak hükmettim, bu hadisten başka daha önce hiç hadis tashih etmedim.” Yine Suyûtî, et-Talikâtul-Münîfede: “Bence bu hadis, sahîh de­ recesine çıkmıştır. Çünkü ben bu hadisin 50 tane tarikini gördüm ve küçük bir kitapta topladım.” demiş, Tebyîdus-Sahîfetifî Menâkibi Ebî Hanîfe isimli eserinde (s.7)’de Mizzînin: “-Ebû Hanîfe’nin, diğer iki hadisle beraber Enes(r.a.)’ın ağzından işittiği- İlim öğrenmek farzdır hadisi değişik tariklerden do­layı hasen hadis derecesine ulaşmaktadır.” sözünü nakletmiştir.”</p>
<p>Bu bilgilerden sonra Kettânî, Leknevî, Zaferu’l-Emânî” isimli eserinde (s.93)’te: “Kısacası bu hadisin birçok senedi vardır. Öyleki Suyûtî bu hadi­si mütevatir hadislerden saymıştır.” sözünü naklettikten sonra: “Herhalde bunu el-Fevâidul-Mütekâsire de şöylemiş olsa gerek! el-Ezhâr el-Mütenâsire isimli esere gelince ben onun burada bu hadisi zikrettiğini görmedim” der.</p>
<p>Abdu’l-Fettâh yukarıdaki bu nakillerden sonra: Üstaz Ahmed el-Gumarî’nin konuyla alakalı olarak el-Mushimu bi-Turuki Hadisi Talebul-İlmi Faridatun Ala Külli Müslim olarak isimlendirdiği özel bir kitapçığı vardır. Hadisin tariklerinin çokluğu, hadisi hasen derecesine çıkarmaktadır. Kardeşi Abdul-Azîz el-Gumarî de eseri İthafu Zivi’l-Fedâil el-Müştehiren isimli eserde(s. 57-60) da güzel bir şekilde kısaltmıştır. Bu kitabla ilgilen! İçerisinde de­ğerli yazılar vardır, der.</p>
<p><strong>(23)-</strong> Suyûtî, Tedrîb, s. 83.<br />
<strong>(24)-</strong> Suyûtî, Tedrîb, s.83.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadis-kitaplarinda-bulunan-her-hadisle-amel-edilebilir-mi/">Hadis Kitaplarında Bulunan Her Hadisle Amel Edilebilir mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hadis-kitaplarinda-bulunan-her-hadisle-amel-edilebilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KIasik Dönem Bazı Tefsir,Hadis,Tasavvuf Eserlerinde Yer Alan Hadislerin Değeri Üzerine*</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 12:20:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülhayy el-Leknevi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Ecvibetü'l-fadıla]]></category>
		<category><![CDATA[KIasik Dönem Bazı Tefsir Hadis ve Tasavvuf Eserlerinde Yer Alan Hadislerin Değeri Üzerine]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15167</guid>

					<description><![CDATA[<p>M. Abdülhayy el-Leknevi** &#8211; A. Ebu Gudde &#8212;&#8212;&#8212; çev. Hayati YILMAZ Yar. Doç. Dr., Sakarya ü. ilahiyat Fak. hyilmaz@sakarya.edu.tr [&#8230;] Dipnotlar yazının sonunda verilmiştir. Muhammed b. Cerir et-Taberi (ö. 310/922), Baki&#8217; b. Mahled (ö. 276/869), İbn Ebi Hatim (ö. 327/938) ve Ebu Bekir b. el-Münzir (ö. 319/931) gibi büyük tefsir alimleri de, -bırakın Ahmed b. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/">KIasik Dönem Bazı Tefsir,Hadis,Tasavvuf Eserlerinde Yer Alan Hadislerin Değeri Üzerine*</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/fikih_kitaplari-4/" rel="attachment wp-att-15176"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15176" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/fikih_kitaplari.jpg" alt="" width="332" height="250" /></a><br />
M. Abdülhayy el-Leknevi** &#8211; A. Ebu Gudde<br />
&#8212;&#8212;&#8212;<br />
çev. Hayati YILMAZ<br />
Yar. Doç. Dr., Sakarya ü. ilahiyat Fak.<br />
hyilmaz@sakarya.edu.tr<br />
[&#8230;]</p>
<p><em>Dipnotlar yazının sonunda verilmiştir.</em></p>
<p>Muhammed b. Cerir et-Taberi (ö. 310/922), Baki&#8217; b. Mahled (ö. 276/869), İbn<br />
Ebi Hatim (ö. 327/938) ve Ebu Bekir b. el-Münzir (ö. 319/931) gibi büyük tefsir<br />
alimleri de, -bırakın Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) ve İshak b. Rahuye (ö.238/852) gibi kendilerinden daha alim olanları-, mevzu rivayetleri eserlerine almamışlardır.(ı) Hatta böyle rivayetler ne Abd b. Humeyd (ö. 249/863), (2) ne de Abdurrezzak (ö. 211826) tarafından zikredilmektedir.</p>
<p>Üstelik Abdurrezzak, Şia&#8217;ya meyyal olması sebebiyle Hz. Ali (ö. 40/660)&#8217;nin faziletleri hakkında pek çok zayıf hadis rivayet etmiştir.</p>
<p>Hadis alimleri, Sa&#8217;lebi (ö. 427/1035), en-Nakkaş (ö. 351/962) ve Vahidi (ö.468/1075) gibi müfessirlerden birinin: rivayet ettiği haberlerle istidlal etmenin ca-iz olmadığında icma etmişlerdir. Çünkü bu müfessirlerin rivayet ettiği hadislerin çoğu zayıf, hatta mevzudur.(4)</p>
<p>Minhaci&#8217;s-sünnede (5) (şöyle denilmektedir): Ebu Nu&#8217;aym (ö.430/1038), Hilye&#8217;nin başında, &#8220;Fedailü&#8217;s-sahabe&#8221; ve &#8220;Menakıbu Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali&#8221; bölümünde bir kısmı sahih, bir kısmı zayıf, hatta münker hadisler rivayet etmiştir. Halbuki kendisi hadis alimidir. Fakat o ve benzerleri, herhangi bir konuda ne rivayet edildiğinin bilinmesi için rivayet ederler. [Bu aynen bir müfessirin,tefsirde alimlerin görüşlerini nakletmesi, bir fakihin, fıkıhta çeşitli fikirleri zikretmesi ve bir musannifin, neler söylediklerini göstermek için alimlerin delillerini sıralaması gibi bir şeydir&#8221;(6).</p>
<p>Bunlardan çoğunun sıhhatine itimad etmemekte, hatta zayıf olduğuna inanmaktadır. Zira şöyle demektedir: Ben ancak başkalarının söylediklerini naklettim. Sorumluluk ise nakledene değil, söyleyene aittir.</p>
<p>Minhacu &#8216;s-sünnenin bir başka yerinde(7) (şöyle geçmektedir): Ebu Nu&#8217;aym pek çok zayıf hadis, hatta Ehl-i sünnet, Şia ve hadis alimlerinin ittifakıyla mevzu sayılan hadisler rivayet etmiştir. Ebu Nu&#8217;aym hafız, sika, çok hadis bilen ve rivayet eden birisi olmasına rağmen, muhaddislerin adeti olduğu üzere bir babda neler rivayet edildiğinin bilinmesi için, bir kısmı hariç, pek çoğu ihticaca elveriş­li olmasa da bu (hadisleri) rivayet etmiştir.(8)</p>
<p>Başka bir yerde:(9) Sa&#8217;lebi (ö. 427/1 035), sahih-sakim ne bulursa rivayet etmiş­tir. Tefsirindeki hadislerin çoğu sahih olmakla birlikte, mevzu olanlar da bulunmaktadır.(10)bir başka yerde: (11) Deylemi (ö.509/1115)&#8217;nin(12) Kitabu&#8217;l-Firdevsinde ise çok fazla mevzu rivayet yer almaktadır. Ehl-i ilim, sadece onun rivayet etmiş olması­nın hadisin sıhhatine delalet etmeyeceği konusunda icma etmiştir.</p>
<p>Başka bir yerde: (13) Nesaı (ö. 303/915), Hasaisu Alı&#8217;yi tasnif etmiş ve birçok za-<br />
yıf hadis zikretmiştir. Aynı şekilde Ebu Nu&#8217;aym Fedailde, Tirmizi (ö. 279/892) de Camiinde Hz. Ali&#8217;nin fazileti hakkında, çoğu zayıf olan hadisler rivayet etmişlerdir.(14)</p>
<p>Başka bir yerde: (15) Ebu Nu&#8217;aym&#8217;ın yaptığı gibi bazı alimler bir babda rivayet edilen her şeyi, sahih-zayıf ayırımı yapmaksızın rivayet etmek istemişlerdir.</p>
<p>Fedailu Muaviye konusunda Ebu&#8217;l-Feth b. Ebi&#8217;I-Fevaris (ö. 412/1021) (16) ve Ebu Ali el-Ehvazi (ö. 446/1054) (17) ile başkalarının eserleri (18) ile, Ebu&#8217;l-Kasım b. Asakir (ö. 571/1175)&#8217;in Tarih&#8217;inde Hz. Ali ve başkalarının faziletleri hakkında derledikleri gibi, (19) fedail hakkında eser tasnif edenler de böyledir.</p>
<p>Alimlerin bu sözleri yazılan eserlerde münker ve zayıf rivayetlerin bulunduğunu ifade etmektedir. Meşhur kitapları mütalaa edenlere bunların örnekleri gizli değildir.</p>
<p>İnşaallah, düşünen (kimse), yukarıda naklettiklerimizden, bazı avamın zihninde yer etmiş olan &#8220;Sünenlerdeki bütün hadisler ihticaca elverişlidir&#8221; fıkrinin itimada layık olmadığını ve yine bazılarının kafasına yerleşmiş bulunan &#8220;Kütüb-i Sitte veya Seb&#8217;a dışındaki bütün hadisler zayıftır&#8221; görüşünün delil olamayacağını anlamış olur.</p>
<p><strong>Önemli Ek***</strong></p>
<p>Müellif Leknevi bu ikinci sorunun cevabında, senedlerini hazfederek bütün hadisleri toplayan kitapların durumlarına da değinseydi güzel olurdu. Belki de bunlar dikkat çekilmeye, müsned [senedli] kitaplardan çok daha muhtaçtır. Çünkü zayıf veya mevzu hadis senediyle birlikte bulunursa kabul veya reddi daha da kolay olacaktır. Ama senedsiz olunca, özellikle alimlerin sünnet ve sünnet ilimleriyle meşgul olmaya önem vermediği bu zamanda bunları açığa çıkarmak hem zor, hem de risklidir.</p>
<p>Bu kitaplardan başlıcaları, büyük alimler Gazzali, İbnü&#8217;l-Cevzi, Münziri, Nevevi, Zehebi, İbn Hacer, Suyuti ve İbnü&#8217;l-Kayyım&#8217;ın eserleridir.</p>
<p>Gazzali (ö. 505/1111): imam, huccetü&#8217;l-İslam Ebu Hamid el-Gazzali, fıkıh, usul,<br />
tasavvuf, kelam, felsefe mantık ve diğer ilimlerde eşsizdir; aneale hadis ilmi bun-<br />
lardan hariçtir. Çünkü o hadis ilimleriyle uğraşmamıştır. Bizzat kendisi, Kanünu&#8217;t-<br />
te&#8217;vil adlı kitabında şöyle demektedir (s. 16): &#8220;Hadis ilmindeki birikimim azdır&#8221;.</p>
<p>Bu sebeple onun kitaplarında zayıf ve mevzu hadisler çok miktarda yer almaktadır. Özellikle de ihya isimli eserinin pek çok yerinde zayıf ve mevzu hadisler yaygın olarak bulunmaktadır. Bu konuda Ebu Talib el-Mekki (ö.386/996)&#8217;nin Kütü &#8216;l-kulüb adlı kitabına dayanmış olması onun için bir mazeret sayılabilir. Bu kitapta rivayet edilen hadisleri Gazzali de kullanmıştır.</p>
<p>İşte bu yüzden tenkidçi muhaddis alimler, müellifi Gazzali&#8217;nin mevkiine güvenerek içindeki zayıf veya mevzu hadislere aldanmaktan halkı sakındırmak için ihyanın hadislerini tahriç ve beyan etmeye çalışmışlardır.</p>
<p>Mesela İmam Hafız Iraki(ö. 806/1403), ihya hadislerini tahriç konusunda iki<br />
eser kaleme almıştır.</p>
<p>İmam İbnü&#8217;s-Sübki (ö. 771/1369), Tabakatil &#8216;ş-şafiiyyeti&#8217;l-kübra adlı eserinde, Gazzali&#8217;nin tercüme-i halini verirken, onun, senedi bulunmayan hadisleri hakkında oldukça büyük bir fasıl açmıştır. Takdire şayan bu çalışmaları allame Murteza ez-Zebidi (ö. 1205/1790), ithafü&#8217;s-sadeti&#8217;l-mütkınin bi şerhi esrarı ihya-ı ulümiddin adlı ihya şerhinde tamamlamıştır. Böylece sevap kazanmışlar ve hem hocaların, hem de talebelerin eşit bir şekilde ihya&#8217;dan faydalanmasını sağlamışlardır. Eğer bu tahriçler olmasaydı pek çok ihya okuyucusu sıkıntıya düşerdi !</p>
<p>Allame Murteza ez-Zebidi, ihya şerhi ithafü &#8216;s-sadeti&#8217;l-mütkınin mukaddimesinde: 19. Bölüm: Gazzali&#8217;nin eserleri kısmında (I, 28) şöyle demektedir: &#8220;İbn Teymiyye (ö. 728/1327) ve talebesi İbnü&#8217;l-Kayyım (ö. 751/1350), Gazzali&#8217;nin hadisteki birikimi azdır, demişlerdir.</p>
<p>Ebu&#8217;l-Ferec İbnü&#8217;l-Cevzi (ö. 597/1200) de:&#8221;ihyanın hatalarını i&#8217;lamü&#8217;l-ehya bi ağlati&#8217;l-ihya ismini verdiğim kitapta topladım, bunların bir kısmına Telbis&#8217;ü ibliste de işaret ettim.&#8221; demiştir.</p>
<p>İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;nin torunu Ebu&#8217;l-Muzaffer (ö. 654/1257) ise şöyle demiştir: &#8220;Gazzali ihya kitabını sufiyye mezhebine göre kaleme almış, fıkıh prensiplerini terketmiştir. Bu yüzden içindeki sahih olmayan hadisleri kabul edilmemiştir&#8221;.</p>
<p>Mevla Ebu&#8217;l-Hayr, &#8220;Sahih olmayan hadislerine gelince bunların terğib ve terhib konularında nakledilmeleri caiz olduğundan inkar edilemezler&#8221; demiştir.</p>
<p>Keşfü&#8217;z-zünün sahibi (Katip Çelebi, ö. 1067/1656) de, &#8220;Bu mutlak olarak böyle<br />
değildir; aksine mevzu olmamak şartına bağlıdır&#8221; demektedir.</p>
<p>Zebidi şöyle demektedir: &#8220;Durum böyledir. Musannifin zikrrettiği hadisler, sahih ve hasen olduğunda ittifak edilen çeşitli derecelerdeki hadisler arasındadır.</p>
<p>İçlerinde az miktarda zayıf, şazz, münker ve mevzu rivayet bulunmaktadır. İnşaallah bunlara muttali olacaksınız&#8221;.</p>
<p>(Ben) Abdülfettah der(im) ki: Misal kabilinden şarih Zebidi&#8217;nin I, 99-100&#8217;de&#8221;Bir alimin meclisinde bulunmak bin rek&#8217;at namazdan faziletlidir&#8221; hadisi -ki Hafız Iraki bu hadisin mevzu olduğuna hükmeden İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;yi doğrulamıştır,hakkında söylediklerine bakınız. Daha sonra şarih Zebidi, yine 19. fasılda (I, 40) uzun bir değerlendirmeden sonra şöyle demektedir: &#8220;İhyanın hadislerini İmam Hafız Zeynüddin Ebu&#8217;l-Fadl Abdürrahim b. el-Hüseyin el-Iraki (ö. 806/1403) iki ayrı kitapta tahriç etmiştir; birisi 751&#8217;de tasnif ettiği birkaç cilt halinde büyük hacimli alanıdır; bu kitapta [İhyanın] bazı hadislerine vakıf olamamıştı.</p>
<p>Daha sonra 760 yılına kadar, duru-munu bilemediği bu hadislerden çoğunun bilgisine ulaştı. Sonra da bunu el-Muğni an hamli&#8217;l-esrar adını verdiği bir ciltte ihtisar etmiştir. Bu kitapta hadisin senedini, sahabi ravisini, tahriç edenini, sıhhat durumunu ve kaynağının zayıflığını belirtmekle yetinmiştir. Musannifın (Gazzali&#8217;nin) tekrar olarak verdiği hadislerden sadece ilk geçtiği yerdekini zikretmiş, bazan her hangi bir maksatla tek-rar ettiği de olmuştur.</p>
<p>Sonra talebesi Hafız Şihabüddin İbn Hacer el-Askalani (ö. 852/1448) gelmiş ve hocasının gözünden kaçanları tek ciltte toplamıştır. Şeyh Kasım b. Kutluboğa Cö. 879/1474) Tuhfetü&#8217;l-ehya fima fate min tahrici ahadisi&#8217;l-İhya ismini verdiği bir kitap tasnif etmiştir. İbnü&#8217;s-Sübki&#8217;nin de İhyanın tenkid edilen bazı hadisleriyle ilgili sözleri bulunmaktadır. Bunları, konularına göre tertib ederek Tabaka-tü &#8216;ş-şafiiyyeti&#8217;l-kübra &#8216;da, Gazzali&#8217;nin tercüme-i halinin sonuna eklemiştir.</p>
<p>(Ben) Abdülfettah der(im) ki: İbnü&#8217;s-Sübki Gazzali&#8217;nin tercüme-i halini verir-ken (IV, 145): &#8220;Bu fasılda, İhya kitabında geçen, senedlerini bulamadığım bütün hadisleri topladım&#8221; demektedir. Sonra da yaklaşık 38 sayfa olarak bu hadisleri zikretmektedir. Şarih Zebidi, bu hadisler hakkında söylenen herşeyi bütünüyle alarak son derece güzel bir iş yapmıştır; Allah hayırda mükafatlandırsın.</p>
<p>İbnü&#8217;l-Cevzi (ö. 597/1200): Mevzuat konusunda alimleri, vaizleri ve diğer in-sanları sakındırmak için büyük bir kitap telif etmiştir. Sonra da vaaz vb. konula-rındaki kendi eserlerinde, çekinmeden ve önemserneden mevzu hadisler, uy-durma haberler ve batıl kıssalar nakletmiştir. Hatta, sanki sahih ya da hasemiş gibi onlarla ihticac ettiği de görülür. Bunların en çok bulunduğu kitapları, Zemmü&#8217;l-heva, Telbis&#8217;ü iblis, Rüusü&#8217;l-kavarır ile et-Tebsıra vs.dir. et-Tebsıra&#8217;nın, Şeyh Ebu Bekr el-Ahsai tarafından Gurretü &#8216;l-uyuni&#8217;l-mübsıra bi telhisi kitabi&#8217;t-Tebsıra adıyla yapılan ihtisan Hindistan&#8217;da iki defa basılmıştır.</p>
<p>Sonra 1381 yılında Mısır&#8217;da Darü&#8217;l-kütübi&#8217;l-arabi tarafından basılmış, dördüncü baskısı ise 1382&#8217;de Dımeşk&#8217;te yapılmıştır. Şeyh İbn Teymiyye, s. 80&#8217;de dipnot olarak geçtiği üzere, er-Red ale&#8217;l-Bekri adlı kitabında (s. 19) şöyle demektedir:</p>
<p>&#8220;Ebu Nuaym el-Hilyede sahabenin faziletleri ve zühd konularında, mevzu olduğunu bildiği garib hadisler rivayet etmiştir. Hatib, İbnü&#8217;l-Cevzi, İbn Asakir, İbn Nasır vs. de böyledir!&#8221;. Hafız Sehavi de, Şerhu &#8216;l-Elfiyede (s. 107): &#8220;İbnü&#8217;l-Cevzi vaaz vb. konularında yazdığı eserlerinde çok miktarda mevzu ve son derece zayıf hadisler kullanmıştır.&#8221; demiştir.</p>
<p>Münziri (ö. 656/1258): Mektupla bize, görüşmeyle de hocalarımıza icazet ve-ren hocamız allame Şeyh Muhamınad Abdülhay el-Kettam el-Mağribi (v. 29 ce-madi&#8217;l-ahıra 1382 Salı), er-Rahmetil &#8216;l-mürsele fişe&#8217;ni hadisi besmele adlı eserinde şöyle demektedir:</p>
<p>&#8220;Hafız Celaleddin es-Suyuti(ö. 91 1/1505) bazı cevaplarında şöyle demiştir: et-Terğib ve&#8217;t-terhib sahibi Münziri&#8217;nin eserlerinde olduğunu bildiğiniz bir hadisi gönül rahatlığıyla rivayet edebilirsiniz&#8221;.</p>
<p>(Ben) Abdülfettah der(im) ki: Yani, Hafız Munziri&#8217;nin, eserlerinde mevzu ha-dis rivayet etmediğine güvenerek &#8230; demektir. Yoksa zayıf hadisleri oldukça çok rivayet etmiştir. Fakat Münziri hadisin zayıflığını bildirir veya işaret eder. et-Terğib ve&#8217;t-terhib adlı kitabının mukaddimesinde bu konudaki açıklamaları bulunmaktadır. Burada zayıf saydığı bazı hadisler her ne kadar mevzuya benzemekteyse de o bunları vermeyi caiz görmektedir; çünkü terğıb ve terhib konusundadır.</p>
<p>Üzücü bir durumdur ki, çoğu vaizler, hatipler, öğüt ve nasihat verenler bu et-Terğib ve&#8217;t-terhib kitabını okurlar veya ondan nakilde bulunurlar, ancak müelli-fin kitaptaki ıstılahlarını unutur ya da göz ardı ederler. Dolayısıyla senedinde ya-lancı, uydurucu veya itham edilen birinin bulunduğu hadisi Münziri&#8217;nin, &#8220;Bu hadisi Buhari (ö. 256/869) ve Müslim (ö. 261/874) rivayet etmiştir&#8221; dediği hadisin sahihliğiyle eşitmişcesine kesin bir ifade ve gönül rahatlığıyla nakletmiş olurlar!!</p>
<p>İmam Münziri sorumluluktan kurtulmuştur: çünkü o kullandığı ıstılahları, -okuyucu dikkat etsin diye kitabının girişinde açıklamıştır. Fakat yukarıda işaret ettiğim kimselere, ne Münziri&#8217;nin açıklamaları, ne de sahih ve zayıf hadis arasında yaptığı ayırım fayda vermiştir. Böylece eserdeki bütün hadisleri tek bir şekilde [sahihmiş gibi] nakletmişlerdir!.Bu gafıllere bir uyarı ve hatırlatma olması için burada Münziri&#8217;nin, eserinin mukaddimesindeki sözlerini nakletmeyi uygun gördüm.</p>
<p>O şöyle demektedir (I, 3-4): &#8221; ..Hadisin senedi sahih veya has en ya da bunlara yakınsa, böyle hadislere &#8220;atı&#8221; lafzıyla başladım. Aynı şekilde mürsel veya munkatı hadislere, senedinde müphem, sika sayılan zayıf ya da zayıf sayılan sika bir ravi bulunup da senedin diğer ravileri si-ka veya zararsız bir şekilde tenkid edilen kimselerden olan hadislere, mevkuf olduğu halde merfu olarak veya mürsel olduğu halde muttasıl olarak rivayet edilmiş olanlara ya da, senedinde zayıf biri bulunmakla birlikte o hadisi tahriç eden bazılarının sahih veya hasen saydığı rivayetlere de &#8220;atı&#8221; lafzı ile başladım; sonra da mürselliğine, munkatılığına &#8230; işaret ettim. Böyle muhtelefün fih olanlara kitabın sonunda ayrı bir bölüm açtım.Bunları alfabetik olarak zikrettim ve her birisi hakkında yapılan cerh-ta&#8217;dil değerlendirmelerini, kısa ifadelerle belirttim &#8230;</p>
<p>Senedde, hakkında kezzab, vadda&#8217;, müttehem, terkinde veya zayıflığında icma edilmiş, zahibü &#8216;l-hadis, halik, sakıt, leyse bi şey, gerçekten zayıftır, kesinlikle zayıftır ya da onun hakkında hasenlik ihtimali oluşturacak kadar bile tevsik görmedim denilen raviler varsa bunlara &#8220;ruviye&#8221; lafzıyla başladım; ne bu raviyi ne de hakkında söylenenleri zikrettim. Bu durumda senedin zayıflığını gösteren iki delil var demektir: &#8220;ruviye&#8221; lafzıyla başlaması ve sononda hiçbir şey söylenmemiş olması&#8221;. Münziri eserine hadis aldığı kitapları saydıktan sonra şöyle demektedir: &#8221; &#8230;</p>
<p>Yukarıda adı geçen kitaplarda bulunmayıp da Ebu &#8216;l-Kasım el-İsbehani&#8217;nin kitabında bulunan bütün hadisleri aldım; bunlar azdır. Uydurma olduğu ke-sin olarak bilinen hadisleri zikretmekten kaçındım &#8220;.</p>
<p>Nevevi (ö. 677 11278): Hocamız Kettani&#8217;nin, yine er-Rahmetil &#8216;l-mürselede (s. 15) naklettiği gibi, yine Hafız Suyuti, şöyle demiştir: &#8220;Bir hadisin Şeyh Muhyid-din en-Nevevi&#8217;nin eserlerinde olduğunu biliyorsanız onu gönül rahatlığıyla rivayet edebilirsiniz&#8221;.</p>
<p>Suyuti&#8217;nin kasdettiği gönül huzuru, Nevevi&#8217;nin, kitaplarında mevzu hadis ri-vayet etmediğidir. Zayıf hadislere gelince, eserlerinin çoğu bundan da uzaktır. Ancak el-Ezkar kitabında pek çok zayıf hadis nakletmiştir. Bunları yazmasına da, &#8220;Alimler, fedailde, terğib ve terhibde, mevzu olmadıkça zayıf hadisle amel etmek caiz ve müstehabtır, demişlerdir.&#8221; diyerek mazeret göstermiştir. Onun bu sözü ulema arasında sert tartışmalara yol açmıştır.</p>
<p>Müellif Leknevi&#8217;nin bu konudaki bir tahkiki s: 36-59&#8217;da geçmişti; oraya bakınız. Rıyazu &#8216;s-salihin ismiyle meşhur olan çok faydalı ve güzel kitabına gelince, mukaddimesinde belirttiği gibi bu eserde &#8220;yalnızca sahih hadisleri zikretmeyi&#8221; esas almıştır. Nevevi, göründüğü kadarıyla bu şartına bağlı kalmıştır. Ancak ben koyduğu şartın aksine üç tane zayıf hadis bulunduğunu, tesadüfen gördüm.</p>
<p><strong>Birincisi</strong>, &#8220;Babü&#8217;l-mürakabe (Allah&#8217;ın kulları denetlemesi)&#8221;nin sonunda, [Akıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır .. .] hadisidir. Bu zayıf bir hadis olup senedinde, son derece zayıf sayılan Ebu Bekir b. Abdullah b. Ebi Meryem el-Gassani el-Hımsi bulunmaktadır. Bakınız; Münavi, Feyzu&#8217;l-kadir, V, 68; İbn Hacer, Tehzibü&#8217;t-Tehzib, XII, 28.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> &#8220;Babü tevkiri&#8217;l-ulema ve&#8217;l-kibar (Bilginlere ve yaşlılara saygı göster-me)&#8221;ın sonunda bulunan, [Bir genç, yaşından dolayı bir ihtiyara hürmet ederse, Allah da, yaşlandığında ona hizmet edecek kimseler nasip eder.] hadisidir. Bu da kesin olarak zayıftır. Senedinde iki zayıf ravi bulunmaktadır: Yezid b. Beyan el-Ukayli ve onun hacası Ebu&#8217;r-Rahhal Halid b. Muhammed el-Ensar. Bkz., Münavi, Feyzul-kadir, V, 425; İbn Hacer, Tehzibü&#8217;t-Tehzib, XI, 316; XII, 95; Mübarekfuri, Tuhfetü&#8217;l-ahvezi,III, 152.</p>
<p><strong>Üçüncüsü ise</strong> &#8220;Babü edebi&#8217;ş-şirb (Su içme adabı)&#8221;de yer alan [Suyu, devenin içtiği gibi bir nefeste içmeyiniz&#8230;] hadisidir.</p>
<p>Şeyh Nevevi bu hadisi zikrettikten sonra şöyle demiştir: &#8220;Bu hadisi Tirmizi rivayet etmiş ve hasen hadistir demiştir&#8221;. Sünenü &#8216;t-Tirmizi&#8217;nin bir başka nüshasında bulunan ifade ise &#8220;Bu gar!b bir hadistir; Yezid b. Sinan el-Cezeri ise Ebul Ferve er-Ruhavi&#8217;dir&#8221; şeklindedir. Ebul Ferve, Hafız İbn Hacer&#8217;in Tehzibü&#8217;t-Tehzib ve Takribde söylediği gibi zayıf bir ravidir. Fethu&#8217;l-bari&#8217;de (X, 81) ise bu hadis hakkında, &#8220;Senedi zayıftır.&#8221; demektedir:</p>
<p>Şeyh İbn Allan (ö. 1057/1647), Delilü&#8217;l-falihin li turıkı Riyazı&#8217;s-salihin&#8217;de (V, 254), Tirmizi&#8217;nin hadis hakkındaki &#8220;garib hadistir&#8221; sözünü ve Hafız İbn Ha-cer&#8217;in Feth&#8217;deki &#8220;senedi zayıftır&#8221; ifadesini naklettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;Tirmizi&#8217; nin bendeki nüshasında, hadisin hasen olduğunu gösteren bir şey yoktur. Başka bir nüshada da bunu gördüm. Bu babda Tirmizi&#8217;nin hasen dediği hadis başka bir hadistir. Sanıyorum musannifin (Nevevi) gözü bu hadisten, babda-ki diğer hadise kaymış olmalıdır&#8221;. Rıyazü&#8217;s-salihin&#8217;de benim görebildiğim bu üç hadis ittifakla zayıftır. Araştırma ve incelemeler başka zayıf hadislerin de bulunduğunu ortaya çıkarabilir. Allahu a&#8217;lem.</p>
<p>Zehebi (ö. 748/1347): O, hafız, münekkid, derin görüşlü ve imamdır; gerçekten Şemsüddin'(dinin güneşi)dir. Fakat, el-Kebair (Büyük Günahlar)adlı ese-rinde bazı mevzu hadisler zikrettiği gibi, bol miktarda son derece zayıf hadis kul-lanmakta da oldukça gevşeklik göstermiştir. Belki de o, selefi İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;nin yaptığı gibi vaaz ve nasihat konularında bunu caiz görmüş olmalıdır.</p>
<p><strong>Adı geçen kitabındaki mevzu hadislerden bazılarına işaret edelim:</strong></p>
<p><strong>1</strong>-Namazı terketme günahı (s. 22). Burada gerçekten uzun bir hadis yazmıştır.</p>
<p>Hadisin batıl olduğu Muhammed b. Ali b. el-Abbas el-Bağdadi el-Attar tarikinden bellidir. Zehebi&#8217;nin kendisi de Mfzanü&#8217;l-i&#8217;tidal&#8217;de ravi Attar&#8217;ın tercüme-i halini verirken bu hadisin batıl olduğuna hükmetmiştir. Orada (III, 106) şöyle demektedir: &#8220;Namazı terkeden hakkında Ebu Bekr b. Ziyad en-Nisaburi&#8217;nin ağzından batıl bir hadis düzmüştür. Hafız İbn Hacer de Lisanü&#8217;l-Mizan&#8217;da (V, 295-296), yine Attar&#8217;ın biyografisini verirken, hadisin bir kısmını zikrettikten sonra şöyle demiştir: &#8220;Bu hadisin batıl olduğu bütün tarikierinden anlaşılmaktadır&#8221;.</p>
<p><strong>2-</strong>Ana-babaya isyan günahında (s. 40), el-Huseyn b. Ali rivayetinden merfu olarak, &#8220;Eğer Allah &#8216;öf demekten&#8217; daha küçük bir şey bilseydi ondan nehye-derdi. &#8220;hadisini zikretmiştir. Senedinde, Esram b. Havşeb bulunmaktadır ki, müellif Zehebi Mizan&#8217;da (I, 126) onun için şöyle demektedir: &#8220;Yahya onun hakkında, &#8216;yalancı pislik&#8217;, demiş; İbn Hibban da, &#8216;Sikaların ağzından hadis uydurmuştur&#8217;, demiştir&#8221;.</p>
<p><strong>3-</strong>Yine aynı yerde (s. 44-46) Alkame&#8217;nin hikayesini, annesinin öfkesini ve Rasülullalı&#8217;a şikayetini &#8230; nakletmiştir.</p>
<p><strong>4-</strong>Livata (homoseksüellik) günahında, mevzu olduğuna hükmettiği üç hadis yazmıştır.</p>
<p><strong>5</strong>&#8211; İçki içme günabında, biri Ebu Said el-Hudri (ö. 74/693) rivayeti (s. 80), diğeri İbn Ömer (ö. 74/693) rivayeti olan iki mevzu hadis nakletmiştir.</p>
<p>Keşke Zehebi kitabını bu uydurmalardan arındırsaydı. Şüphesiz sahih hadisler içinde, bırakın uydurmaları, zayıflara bile ihtiyaç hissettirmeyecek olanları vardır. Fakat her yağız atın bir tökezlemesi, her keskin nişancının bir ıskalaması ve her alimin bir sürçmesi vardır. el-Ulüvv li&#8217;l-aliyyi&#8217;l-ğaffar adlı kitabında da biraz tesahül bulunmaktadır. Ancak bu kitabında hadisleri senedleriyle verdiğinden meseleyi kolaylaştırmaktadır.</p>
<p>İbn Hacer (ö. 852/1448): &#8220;Hafız&#8221; denildiğinde kastedilen; şeyhulislam, müteahhirun hafızların sonuncusu, muhaddis ve araştırmacıların dayanağı odur. Kitaplarında son derece zayıf veya mevzu hadisler kullanma konusunda gevşek davrandığı bilinmemektedir.</p>
<p>Böyle bir hadis yazacaksa bu, onu açıklamak ve dikkat çekmek içindir. Hedyü&#8217;s-sari mukaddimetü Fethu &#8216;l-Bari adlı eserinde belirttiği üzere İbn Hacer, büyük kitabı &#8216;Fethu&#8217;l-bari bi şerhi Sahihi&#8217;l-Buhari&#8217;de çok faydalı bir şart koşmuştur. Buna göre, şerhte takip ettiği yoldan bahsederken şöyle demektedir (I, 3): &#8220;Önce babı ve hadisi vereceğim. İkinci olarak, sahih veya hasen olması şartıyla bu hadis hakkında metin ve senedle ilgili faydalı bilgiler ortaya koyacağım&#8221;.</p>
<p>Evet, İbn Hacer de mevzu bir hadise mevzudur&#8221; hükmünü vermede biraz mütesahil olabilir. Bu yüzden hocamız, hafız, muhaddis Ahmed b. Sıddık el-Gumari, el-Muğir ale&#8217;l-ahadisi&#8217;l-mevdu&#8217;a fi&#8217;l-Camu&#8217;s-sağır adlı eserinde, Deylemi&#8217;nin Müsnedü&#8217;l-Firdevs&#8217;de İbn Abbas (ö. 68/687)&#8217;dan rivayet ettiği &#8220;Dinin felaketi üçtür: facir fıkıhcı, zalim yönetici ve cahil müctehid&#8221; hadisini zikrettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;Hafız, Zehru&#8217;l-Firdevs&#8217;de bu hadis için, &#8220;za&#8217;f ve inkita vardır&#8221;, demiştir. Ben ise, &#8220;hayır, aksine yalancı ve uydurucu vardır&#8221;, diyorum.O da Nehşel b. Said&#8217;dir.</p>
<p>Dolayısıyla bu hadis mevzudur. Hafız ve hocası Iraki bir hadisin hükmünü vermede gevşektirler; neredeyse gündüzün ortasındaki güneş gibi açık olmadıkça hadisin uydurma olduğunu belirtmezler&#8221;.</p>
<p>Suyuti (ö. 911/1505): O, hafız, allame ve ilim deryasıdır; bu konuda bir benzeri gelmemiştir. O, kitap ve risalelerinde zayıf, son derece zayıf veya mevzu hadisleri rivayet etmede mütesahil davrandıklarını söylediğim büyük alimler içinde en gevşek olanıdır. Her ne kadar çok değerli eseri el-Cami&#8217;u &#8216;s-sağır min hadisi&#8217;l-beşir ve&#8217;n-neziri mevzu hadislerden uzak tutacağına, kitabının başında, &#8221; &#8230; onu uydurucu ve yalancılarm tek başlarına rivayet ettiklerinden korudum&#8221; sözleriyle azmetmiş ise de bu azimine tam olarak uymamıştır.Gerek el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağır&#8217;de, gerek diğer kitaplarında Suyuti, Münavı: (ö. 1031/1621)&#8217;nin Feyzu&#8217;l-kadir bi şerhi&#8217;l-Cami&#8217;i&#8217;s-sağır adlı şerhinde yaptığı gibi, diğer şarihlerin de dikkat çektiği üzere pek çok mevzu hadis nakletmiştir.</p>
<p>Şarih Münavi, Feyzu&#8217;l-kadir adlı eserinde Hafız-Suyuti&#8217;nin &#8221; &#8230; onu uydurucu ve yalancıların tek başlarına rivayet ettiklerinden korudum.&#8221; sözüne, şöyle diyerek not düşmüştür (I, 21): &#8220;Onun, kitabını böyle şeylerden koruduğunu söylemesi sadece bir genelleme veya iddiadır. Yoksa, çoğu yerde tenkide ihtimam göstermemiştir.</p>
<p>Böylece, ilgili yerlerde göreceğin üzere, burada koyduğu koruma şartı düşmüştür. Fakat peygamberlerin dışındaki insanlar masum değillerdir; gaflet de beşere şamil ve yaygındır. Bununla birlikte eser, en üstün ve en yüce kitaplardan biridir.&#8221;</p>
<p><strong>(Ben Ebu Gudde) derim ki,</strong> Hafız Suyuti&#8217;nin el-Cami&#8217;us-sağır adlı eserinde bulunan mevzu hadisler, sayısı ileride geleceği üzere, az değil; çoktur. Bunlardan bir kısmının uydurma olduğuna Suyuti&#8217;nin kendisi bile Zeylü&#8217;l-Leali&#8217;de hükmetmiştir. Şarih Münavi ve diğer el-Cami &#8216;u &#8216;s-sağır şarihleri de ilgi yerlerde bunlara işaret etmişlerdir.</p>
<p>Zayıf hadislere gelince, bunlardan gerçekten çok miktarda nakletmiştir. Şarih Münavi, Suyuti&#8217;nin el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağır&#8217;de üçüncü hadis olarak zikrettiği Hatib Bağdadi (ö.463/1070)&#8217;nin Ruvatu Malik adlı eserinde İbn Ömer&#8217;den rivayet ettiği &#8220;Cennete en son giren Cilbeyne denilen adamdır. Cennet ehli, Cilbeyne&#8217;de haber-i yakin vardır, diyeceklerdir&#8221;, hadisi hakkında şunları söylemektedir (I, 40): &#8220;Hatib bu hadisi iki vecihten rivayet etmiştir; Abdullah b. Hakem hadislerinden &#8230; ve Cami b. Sevvar hadislerinden &#8230; Darekutni (ö. 385/995} de Garaibü Malik&#8217;de bu iki vecihten rivayet etmiş ve: &#8216;Bu hadis batıldır; Cami zayıftır, Abdülmelik [Abdullah b. Hakem (çev.)] de öyle&#8217;, demiştir. İbn Hacer de, Lisan&#8217;da bunu kabul etmiştir&#8221;.</p>
<p>Daha sonra şarih Münavi şöyle devam etmektedir: &#8220;Bu kitabın, onun (Suyuti:&#8217;nin) hattıyla bulabildiğim çeşitli nüshalarına göre hadisin rivayetinde müellifın benimsediği [lafız], böyledir. Halbuki Hatib&#8217;in rivayetinde sabit olan bundan farklıdır. Hadisin lafzı: &#8220;Cennete en son girecek olan Cüheyne denilen bir adamdır. Ona Cüheyne denir. Cennet ehli, Cilbeyne&#8217;de kesin bir haber vardır, sorun bakalım; azap gören herhangi bir yaratık kaldı mı? derler. O da, hayır der&#8221; şeklindedir. Benzer bir rivayet Darekutni&#8217;de de bulunmaktadır. Musannif bu hadisi el-Cami&#8217;u&#8217;l-kebir&#8217;de Darekutni&#8217;den o şekilde nakletmiş ve &#8220;Darekutni, batıl demiştir&#8221;, deyip onu onaylamıştır. Müellif bu tür zayıf hadislere el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağır&#8217;de pek çok yer vermiştir.</p>
<p>Aslında müellif Suyuti&#8217;ye gereken her hadisin sonunda sahih, hasen ya da zayıf diyerek durumuna işaret etmektir. Eğer bunu yapsaydı çok daha faydalı ve güzel olurdu. Bunlar da kitabı sadece birkaç sayfacık uzatırdı.</p>
<p>Bu nüshalarda bulunan sahih, hasen ve zayıf hadisler&#8221; (Sad), (Ha) ve (Dad) harflerinin baş kısımlarıyla gösterilen rumuzlara ise, müstensihlerin tahrif etme ihtimalinin fazlalığından dolayı güvenilemez. Üstelik, kendi hattıyla gördüğüm gibi bir kısım nüshalarda bu, meydana gelmiştir. Dolayısıyla bunu belirten ifade, her hadiste sahih, hasen veya zayıf şeklinde yazıyla olmalıdır. Hafız A&#8217;lai (ö. 767 /1359) şöyle demiştir: Senedinde zayıf bir ravinin bulunduğu hadisi zikreden kimse, sorumluluğundan çıkmak ve zayıflığından kurtulmak için o hadisin durumunu açıklamalıdır&#8221;.</p>
<p>(Ben)Abdülfettah der(im) ki: Münavi&#8217;nin bu sözleri, el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağire bakan birisinin bazı hadislerin peşindeki, hadisin sahih, hasen veya zayıf olduğunu belirten rumuzlara güvenmesinin doğru olmadığını ifade etmektedir. Sebebi de hem şarihin beyan ettiği gibi tahrif olabileceği, hem de bunlardan bir kısmı­nın müellife, diğerlerinin ise başkalarına ait olduğu içindir.</p>
<p>Bu asırda şeyhimiz Hafız, Muhaddis Ahmed b. Sıddlk el-Gumari, el-.Cami&#8217;u &#8216;s-sağir&#8217;e hizmet etmiştir. el-Muğir ale&#8217;l-ahadisi&#8217;l-mevdu &#8216;a fi&#8217;l-Cami&#8217;i&#8217;s-sağır adını verdiği müstakil bir kitap telif ederek el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağır&#8217;deki mevzu hadisleri toplamıştır. Pek çok yerde de isabet etmiş ve bu hadisleri açığa çıkarmıştır. Bazı yerlerde ise kendi görüş ve sözünü açık bir şekilde zoraki benimsetmeye çalışmış­tır. Bunların bir kısmında Hanefiler ve diğer dört mezhep ulemasına, edep ve hakkaniyet sınırlarını aşarak sataşmıştır. Allah&#8217;tan dileğimiz, ihsan ve keremiyle bizi ve onu bağışlamasıdır.Gumari, adı geçen kitabının başında şöyle demektedir (s. 3-5):</p>
<p>&#8220;Hafız Suyüti el-Cami &#8216;u &#8216;s-sağır adlı eserinin mukaddimesinde, onu uydurmacı ve yalancıların tek başlarına rivayet ettiklerinden koruduğunu belirtmektedir. Bunun manası bu kitapta hiçbir mevzu hadis zikretmediği; aksine hepsinin sabit hadisler olduğudur. Ancak durum hiç de böyle değildir. Kitabında hem yalancıların teferrüd ettiği hadisleri, hem de teferrüd etmemiş olsalar bile uydurma olduğu açıkça belli olan hadisleri zikretmiştir. Çünkü bunlar da kendileri gibi yalancıların rivayetle-<br />
rindendir ve bu insanlar, sözlerine yeni bir hadis görünümü vermek veya delil getirmek ya da diğer herhangi bir sebeple bazi hadisleri aşırıp onlara başka senedler yakıştırarak bu mevzu hadisi meşhur etmek istemektedirler.</p>
<p>Hatta bu kitabında zikrettiği hadisler arasında, ya İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;nin &#8220;mevzudur&#8221; hükmüne katılarak -ki bunlar el-Le&#8217;ali&#8217;l-masnu&#8217;a&#8217;dadır-, ya da İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;ye ilave ederek -bunlar da Zeylü&#8217;l-Le&#8217;ali&#8217;de yer almaktadır- bizzat kendisinin bile kesinlikle uydurma olduğunu söylediği hadisler bulunmaktadır.</p>
<p>-(Ben) Abdülfettah der(im) ki; Suyüti Zeyl kitabında uydurma olduğuna hükmettiği onbeş hadis ile el-Le&#8217;ali kitabında İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;nin &#8220;mevzudur&#8221; hükmüne katıldığı yedi hadisi el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağır&#8217;de zikretmiştir. Şeyhimiz Gumari, nakilde bulunduğumuz el-Muğir adlı kitabının ilgili yerlerinde bunların hepsine işaret etmektedir.</p>
<p>Buna rağmen Suyüti, son yazdığı eserlerden biri olan bu kitapta, ya büyük bir ihtimalle yanılıp unutarak, ya da görüş ve fikrinin değişmesi sebebiyle böylesi hadisleri nakletmiştir.Bunlar arasında kendisinin mevzu olduğunu düşünmediği hadisler de vardır.Çünkü o bu konuda son derece mutesahildir; neredeyse mecbur kalmadıkça bir hadisin mevzu olduğuna hükmetmez.</p>
<p>Bunun ötesinde Suyuti mevzu hadis rivayetinde de mütesahildir. Hatta onları<br />
delil olarak bile kullanır. Üstüne üstlük, onun gibilere çok görülecek, her açıdan acaip sayılacak garip işler yapar. Mesela, hadisin metninde, onun uydurma olduğuna açıkça delalet eden işaretlerden sayılan aşırı uzun olması, kulağı tırmalayan lafızların bulunması ve kabul edilemeyecek manaların yer alması gibi hususların bulunduğu mevzu bir hadisi nakleder; ancak bu hadisin sadece doğru bir kısmını veya açıkça yadırganacak bir durumun bulunmadığı baş tarafını zikredip hadisin uydurma olduğunu gösteren tarafını terkeder.</p>
<p>Bazan hadisin bu şekliyle tam olduğunu andırır, bazan da Cibril&#8217;in &#8220;Allah &#8216;ın ilk yarattığı şey senin Nebi&#8217;nin nurudur ey Cabir&#8221; hadisinde yaptığı gibi rivayetin sonunda el-hadis sözüyle hadisin geri kalan bir kısmının bulunduğuna işaret eder. Suyuti, el-Hasaisü&#8217;l-kübra&#8217;da hadisin baş tarafından bir bölüm zikretmiş; peşinden &#8216;el-hadis&#8217; demiştir.</p>
<p>Bu bölüm, Kastallani (ö. 923/1517)&#8217;nin el-Mevahibü&#8217;l-ledünniyyesi gibi, ondan sonra gelen siyer ve hasais müelliflerinin kitaplarında bulunan meşhur bir rivayettir.</p>
<p>Bu mevzu bir hadistir; eğer tamamı zikredilseydi onu gören uydurma oldu-<br />
ğundan şüphe duymazdı. Hadisin geri kalan kısmı yaklaşık iki büyük varak tutarında olup bozuk lafızlar ve tuhaf manalarla doludur.</p>
<p>Hafız Suyuti el-Cami&#8217;u &#8216;s-sağır&#8217;de, yine bu türden hadisler rivayet etmiş ve hadisin tamam olduğu izlenimini vermek için susmuştur. Vakıa ise bunun tersidir;bunları el-Müdavi li ileli&#8217;l-Münavi adlı kitapta açıkladım.</p>
<p>Bu, yalancı ve uydurmacıların tek başlarına ettikleri veya birçok tarikten de gelse uydurma olan hadisleri zikretmeye tahsis ettiğim bir cüzdür. Bu cüzde tam bir araştırma yapmadım. Aksine kitaptaki uydurma rivayetler benim zikrettiğim kadar olacak şekilde, uydurma ve batıl olduğu açık ve belli olanlarla yetindim.</p>
<p>Ama birazcık uydurma ihtimali olanları ise &#8220;vahi&#8221; kısmında aldım. Bunu, her ne kadar böyle bir ayırım bize göre doğru ve makbul olmasa da geçmiş alimlerin&#8221;vahl&#8221; ile &#8220;mevzu&#8221;yu ayırmalarına dayanarak böylece bıraktım. Bu ayırımın açıklaması ve delilinin gösterilmesi uzun olup temellendirmeye muhtaçtır.&#8221;</p>
<p>Daha sonra hocamız, mevzu olduğuna hükmettiği hadisleri zikretmiştir. Bunların sayısı 456 hadise ulaşmaktadır. Gumari pek çok yerde ilim ehline yakışmayacak şekilde Hafız Suyuti&#8217;ye karşı son derece katı davranmaktadır. Yine Şarih Münavi&#8217;ye de, Allah&#8217;ın huzurunda mesuliyetten kurtulamayacak tarzda sert bir tavır göstermektedir.</p>
<p><strong>Hulasa:</strong> Hafız Suyuti kitap ve risalelerinde zayıf, son derece zayıf ve uydurma hadisleri nakletme konusunda mütesahildir. Onun zikrettiği hadislerden kaynaklarının zayıf olduğunu gösterdiklerine, ulemanın onlar hakkında ne dediğine bakmadan güvenmek caiz değildir.</p>
<p>Suyuti, el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağırın mukaddimesinde bu kaynaklardan bir kısmının ismini vermekle iyi etmiştir.</p>
<p>Şeyh Abdülizız ed-Dihlevi (ö. 1239/1823)&#8217;nin, Suyuti&#8217;nin eserlerindeki tutumuyla ilgili sözleri 116. sayfada dipnot olarak geçmişti; oraya da bakınız.</p>
<p>İbnü&#8217;l-Kayyun (ö. 75111350): Mertebesinin yüceliğine, zihninin berraklığına ve son derece keskin zekasına rağmen, Medaricil &#8216;s-salikin gibi bazı kitaplarında, kusuruna dikkat çekmeden zayıf ve münker hadisleri nasıl rivayet ettiğine insan şaşmaktadır. Hatta, kendisinin herkesçe bilinen meşrebi doğrultusunda gelen bir hadisi rivayet ettiğinde onu kuvvetlendirrnek ve desteklemek için, neredeyse okuyucuya bu hadisin mütevatir olduğu izlenimini verecek kadar gayret sarfettiği görülür. Bazan da hadis zayıf, garib ya da münker olabilir. Ancak meş­rebine uyunca, kendisine verilen bütün fesahat ve belağat gücüyle o hadisi kuvvetlendirrnek ve durumunu düzeltmek için çabalar.</p>
<p>Bir misal olarak bu türden tek bir hadise işarek etmekle yetiniyorum. İbnü&#8217;l- Kayyum bu hadisi Zadü &#8216;l-mead fi hedyi hayri&#8217;l-ibad adlı kitabında &#8220;Müntefik oğulları kabilesinin elçileri&#8221; konusunu anlatırken gerçekten uzun bir hadis nakletmiştir (III, 54-57). Bunun içinde Nebi (s.)&#8217;in sözü olarak şunlar geçmektedir: &#8221;</p>
<p>Sonra beklediğiniz kadar beklersiniz; sonra sayha (yüksek ses) gönderilir. Rabb&#8217;ine andolsun ki, yeryüzünde ölmedik birşey bırakmaz. Bir müddet daha bekledikten sonra Nebiniz ve Rabb&#8217;inle beraber olan melekler vefat ederler. Rabb&#8217;in yeryüzünü dolaşmaya başlar, şehirler bomboş kalmıştır!&#8221;</p>
<p>İbnü&#8217;l-Kayyımın yukarıdaki hadisi verdikten sonra bunu kuvvetlendirrnek için uzun sözler sarfetmektedir.Meseleye şu sözleriyle başlar:</p>
<p>&#8220;Bu şanı büyük bir hadistir. Yüceliği, büyüklüğü ve azameti onun nübüvvet ışığından çıktığını göstermektedir. Ancak, sadece Abdurrahman b. el-Muğire el-Medeni hadisi olarak bilinir..&#8221;</p>
<p>Sonra da Abdurrahman ve ondan hadis rivayet edenlerin sika olduğu konusunda garib bir şekilde sözü uzatmıştır. Aynı zamanda yukarıdaki hadisin rivayet edildiği kitapları da uzun uzadıya sıralamıştır ki, bu kitaplar çok miktarda zayıf, münker ve mevzu hadis ihtiva etmeleriyle tanınmışlardır. Halbuki kendisi bunların durumunu en iyi bilenlerden birisidir. Fakat adeti ve meşrebi onu yenmiş; kitapları sıralayarak müeliflerinin büyüklüğünü, hadisin kuvveti ve sıhhatiyle de süsleyerek uzun uzun anlatmıştır!</p>
<p>Üstelik, arkadaşı Hafız İbn Kesir (ö. 774/1372) el-Bidaye ve&#8217;n-nihaye adlı kitabında (V, 80-82) hadisi rivayet ettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;Bu gerçekten garib bir hadistir; lafızlarının bir kısmında da bozukluk vardır&#8221;. Aynı şekilde Hafız İbn Hacer (ö. 852/1448) de Tehzihü&#8217;t-Tehzibde Asım b. Lakit b. Amir b. el-Müntefık el-Ukayli&#8217;nin hayatını verirken (V, 57), zikredilen hadise ve onu rivayet eden müelliflere işaret ettikten sonra, &#8220;Bu gerçekten garib bir hadistir&#8221; ifadesini kullanmaktadır.</p>
<p>Hafız İbn Kesir ile Hafız İbn Hacer, yukarıda zikredilen hadis hakkında, &#8220;gerçekten garib bir hadis&#8221; deseler de Şeyh İbnü&#8217;l-Kayyım&#8217;ın, hadisi kuvvetlendirme ve sıhhatini ortaya koyma sadedinde çok uzun ve geniş açıklamalarda bulunduğu görülmektedir. O kadar ki, &#8220;Bu hadisi yalnızca kafır, calili ya da kitab ve sünnete muhalif olanlar inkar eder&#8221;, diyen birinin sözünü &#8216;doğru&#8217; bularak nakletmektedir.</p>
<p>İbnü&#8217;l-Kayyım&#8217;ın böyle yapması, onun rivayet ettiği ve eserlerinde övdüğü bu tür hadislerin iyice araştırılıp tetkik edilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu hadisler, içinde zayıf, münker ve mevzu hadislerin bulunduğu kitaplardan alınmıştır.</p>
<p>Bu &#8220;ek&#8221; in konusuna girebilecek kitaplar arasında bazı tefsir eserleri de yer al-·<br />
maktadır. Hadislerin çoğunlukla senedsiz verildiği bu tefsirlere Zemahşeri (ö. 538/1143)&#8217;nin, Beydavi(ö. 685/1286)&#8217;nin ve Ebu&#8217;s-Suud (ö. 982/1574)&#8217;un tefsirleri misal olarak verilebilir. Bu eserlerin müellifleri -hadis ilmiyle pek iştigal etmediklerinden- kendi sözleri esnasında bir takım hadisler zikretmektedirler ki,bunların bir kısmı sahih, bazısı zayıf, diğer bir kısmı da münker ya da mevzudur.</p>
<p>Bu sebeple tenkitçi muhaddis alimler bu hadislerin durumunu açıklamaya<br />
çalışmışlar; sahihlerini diğerlerinden ayırmışlar ve bunu da en güzel bir şekilde beyan etmişlerdir. Bu meyanda Hafız Cemaleddin Ebu Muhammed Abdullah b. Yusuf el~Hanefi ez-Zeyla&#8217;i (ö. 762/1360) el-Keşşaf tefsirinin hadislerini tahriç ettiği büyük kitabını telif etmiştir.</p>
<p>Sonra Hafız İbn Hacer, mukaddimesinde açıkladığı üzere bu kitabı, el-Kafi&#8217;ş-şaf fi tahrici ahadisi&#8217;l-Keşşaf ismiyle ihtisar etmiş­tir. Eser, pek çok baskısında el-Keşşaf tefsiri ile beraber basılmıştır. Bu tahriç Beydavi ve Ebu&#8217;s-Suud&#8217;un tefsirlerinde zikrettikleri hadislerin çoğunu tanımada da faydalı bir eserdir.</p>
<p>Bu tefsirlere vaiz ve süfi olan İsmail Hakkı (ö. 1137/1724)&#8217;nın Ruhu&#8217;l-beyan fi tefsiri&#8217;l-Kur&#8217;an adlı tefsiri de eklenebilir. Tefsirindeki bu zayıf ve mevzu hadisler onun itibarını büyük ölçüde zedelemiştir. Çünkü onun hadis ilminde bir behresi yoktu.</p>
<p>Hocamız Kevsed el-Makalatında şöyle demektedir (s. 483-484): &#8220;Vaizlerin<br />
onun tefsirine karşı büyük bir sevgileri vardır; çünkü onda kalpleri yumuşatan hikayeler, Farsça kitaplardan çok miktarda nakiller ve süfiyyenin öğütlerinden bir hayli bölümler yer almaktadır. Hatta Menaratü&#8217;s-sain&#8221;n sahibinin et-Te&#8217;vilatü&#8217;n-necmiyye&#8217;sinden pek çok alıntı yapmıştır. Yine bu tefsirde kulakların hoşuna gidecek çeşitli yorumlar da bulunmaktadır. Yani o, her kitaptan ve her önüne gelenden nakil yapmaktan geri kalmamıştır&#8221;.</p>
<p><strong>(Ben Ebu Gudde) derim ki:</strong> İsmail Hakkı&#8217;nın, gerek kendi tefsirinde, gerekse Zemahşeri, Beydavi ve Ebu&#8217;s-Suud&#8217;un tefsirlerinde, zayıf hadislerden öte mevzu hadisler zikretmelerini savunan bir sözüne rastladım ki şaşmamak elde değil!!</p>
<p>1306 yılında İstanbul&#8217;da basılan Osmanlı baskısında, Tevbe süresin sonunda<br />
şöyle demektedir CI, 977):</p>
<p>&#8220;Bil ki, bu sürenin sonlarında el-Keşşaf sahibinin ve bu konuda ona tabi olan<br />
büyük müfessirlerden Kadı Beydavi ve Mevla Ebu&#8217;s-Suud&#8217;un zikrettiği hadisler hakkında, İmam Sagani (ö. 650/1252) ve başkaları gibi alimler, uydurma olduğunu zannederek müsbet-menfi çok şey söylemişlerdir. Bu fakir kulun -Allah onu bağışlasın- kanaatine göre ise mesel e şudur: Bu hadisler ya sahih ve kuvvet-<br />
li, ya kusurlu ve zayıf ya da uydurma ve mevzudurlar.</p>
<p>Eğer sahih ve kuvvetli iseler bunlar hakkında birşey söylenemez. Şayet senedleri zayıfsa alimler sadece terğib ve terhib konularında zayıf hadisle amel edilebileceğinde ittifak etmişlerdir. Nevevi&#8217;nin el-Ezkar&#8217;ında, Ali b. Burhaneddin el-Halebi&#8217;nin İnsanü&#8217;l-uyun&#8217;unda ve İbn Fahreddin er-Rumi&#8217;nin el-Esrari&#8217;l-Muhammediyyesi ile diğer bazı eserlerde bu durum görülmektedir.</p>
<p>Yok eğer bu hadisler uydurma iseler, Fetbu&#8217;l-garib ismindeki et-Terğib&#8217;ve&#8217;t-terhib şerhinde geçtiği üzere Hakim (ö. 405/101 4) ve başkaları zikretmiştir ki, zahidlerden birisi Kur&#8217;an&#8217;ın ve surelerinin faziletleri hakkında hadis uydurmada bir sakınca görmemiştir. Ona, &#8220;Bunu niçin yaptın?&#8221; denildiğinde: &#8220;İnsanların Kur&#8217;an&#8217;dan uzaklaştırdıklarını gördüm; onların Kur&#8217;an&#8217;a rağbet etmelerini istedim&#8221; diye cevap vermiştir. Nebi (s.), &#8220;Kim bilerek bana (aleyhime) yalan fsnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın&#8221; buyurmuştur, denilince de: &#8220;Ben O&#8217;nun aleyhine uydurmadım ki; O&#8217;nun lehine yalan söyledim&#8221; demiştir!!!&#8221;.</p>
<p>Şunu söylemek istiyorum: Nebi&#8217;nin (s.) aleyhine hadis uydurmak İslam&#8217;ın te-<br />
mellerinin yıkılmasına; din ve ahkamının bozulmasına yol açar. Halbuki lehine yalan söylemek böyle değildir! Çünkü bu O&#8217;nun dinine uymaya ve izini takip etmeye teşvik içindir.</p>
<p>Şeyh İzzeddin b. Abdusselam (ö. 660/1261) der ki: &#8220;Söz maksatlara ulaştıran bir vesiledir. Güzel olan her maksada doğruyla da yalanla da ulaşmak mümkündür. Fakat yalan haramdır. Ancak o maksada doğruyla değil de sadece yalanla ulaşılabiliyorsa bu durumda, maksada varmak mübahsa burada yalan mübah, vacipse yalan da vacip olur; işte bu onun kaidesidir&#8221;.</p>
<p>(Ben) Abdülfettah der(im) ki: Bu gerçekten büyük bir hata ve batıl bir istidlaldir; ondan Allah&#8217;a sığınırız. Hakkında &#8216;fakih&#8217; ve &#8216;usulcü&#8217; denilen Şeyh Hakkı&#8217;dan nasıl südur etti, bilemem! Belki de tasavvufa olan aşırı temayülü onu böyle bir sözü söylemeye yöneltıniştir. Allah&#8217;tan selamet ve korunma diliyoruz.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in, gerek kendi faziletleri,gerekse okunması ve okuyucusunun faziletleri hakkında hadis uydurulmasına hiçbir şekilde ihtiyacı yoktur.Şeyh İbn Abdisselam &#8216;ın sözü ise bu makamda, mutlak ve kesin olarak söylenmemiştir. Bu söz sadece gasbedilmiş bir hakkın geri alımı ya da büyük bir zulmün yok edilmesi veya benzeri birşey hakkındadır.</p>
<p>Rasulullah&#8217;ın (s.) aleyhine değil de lehine yalan olduğu; haram kılınanın da aleyhine yalan söylemek olduğunu iddia ederek bu sözü O&#8217;na yalan izafe etmenin caizliğine delil getirmek ise açık ve yanlış bir demagojidir. İlk günden beri ulema Nebi&#8217;nin (s.) &#8220;Benim demediğimi bana söylettiren cehennemdeki yerine hazırlasın&#8221; sözüyle bunu reddetmişlerdir.</p>
<p>Çünkü bu hadis hem aleyhine, hem de lehine söylenen yalanı kapsamaktadır.Aynı şekilde Allah&#8217;ın &#8220;Yalan sözden kaçının&#8221;(22/Hac, 30) ayetide buna delildir.</p>
<p>Ayet, bu mutlak haliyle O&#8217;nun lehine de,aleyhine de yalan söylemenin haramlı­ğını içine almaktadır. Üstelik Allah yalan söylemeyi şirk ile yanyana zikretmiştir:&#8221;Pis putlardan sakının ve yalan sözden kaçının&#8221; (22/Hac, 30).</p>
<p>Bir mü&#8217;minin sıradan bir insana bile yalan söylemesi düşünülemez. Hal böy-<br />
leyken nasıl olur da Allah&#8217;tan aldıklarını tebliğ eden Rasulullah&#8217;a (s.) yalan nisbet eder? .. Sonra da güya bunu tertemiz İslam&#8217;a yapılan bir yardım ve onun sa-hibine verilen destek zanneder!.. Şayet -O&#8217;nun (s.) lehine yalan söyleme gibi- bu sapık ve saptırıcı prensip, iyi niyet iddiasıyla mübah görülseydi, bütün hadislerin bu kabilden olabileceği ihtimaline binaen sünnet-i mutahharanın güvenilirliği ortadan kalkardı.</p>
<p>Hulasa, tahriç kitapları ve diğer eserlerden durumunu kontrol etmeden yukarıda adı geçen tefsirler ve benzerlerinde zikredilen hadisiere itimat etmek doğru değildir. Çünkü bu eserlerde hem sahih, hem zayıf, hem de uydurma hadisler bulunmaktadır.</p>
<p>Aynı zamanda bu dört tefsirde, Zemahşeri, Beydavi, Ebu&#8217;s-Suud ve İsmail Hakkı&#8217;nın tefsirlerinde her surenin sonunda, bu surenin fazileti ve okuyucusuna Allah&#8217;ın vereceği sevap hakkında Hz. Peygamber&#8217;den (s.) bir veya birkaç hadis de serdedilmektedir. Diğer pek çok hadisin dışında bu hadislerin de yalan ve uydurma olduğu ehl-i ilmin ittifakıyla bilinmektedir. Bu konuda Zemahşeri, Vahidi ve Sa&#8217;lebi&#8217;ye uymuş; sonra Beydavi Zemahşeri&#8217;ye tabi olmuş; bu ikisini de Ebu&#8217;s-Suud takip etmiştir. Son olarak da Şeyh Hakkı, bazı surelerde bunlara katılmıştır.</p>
<p>Surelerin faziletleri konusunda zikredilen hadislerin uydurma olduğuna bir-çok alim dikkat çekmiştir. Bunlar arasında İbnü&#8217;s-Salah (ö. 643/1245) Mukaddimesinde (s. 111-112), Nevevi et-Takrib&#8217;de (s. 188, şerhi et-Tedrib ile birlikte), müfessir Kurtubi (ö. 671/1272) tefsiri el-Cami li-ahkami&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;da (I, 7Ş) ve et-Tizkar fi efdali&#8217;l-ezkar adlı kitabında (s. 155), Iraki (ö. 806/1403) Şerhu&#8217;l-Elfiye&#8217;de (I, 268), Hafız İbn Hacer, el-Keşşafın IV. cildinin sonunda basılmış olan Tahricü ahadisi&#8217;l-Keşşaf da (s. 3), Suyüti et-Tedrib&#8217;de (s. 188), Kemaleddin el-Edhemi et-Trablusi, Hafız İbn Hacer&#8217;in Nüzbetü &#8216;n-nazar bi-şerh i Nuhbeti&#8217;l-fiker&#8217;ine yazdığı ta&#8217;likinde (s. 57), şeyhimiz allame Muhammed Ragıb et-Tabbah es-Sekafetü&#8217;l-islamiyye adlı eserinde (s. 131), üstad Muhammed Hüseyin ez-Zehebi et-Tefsir ve&#8217;l müfessirin kitabında (I, 298, 349) ve diğer bazı alimler sayılabilir.</p>
<p>Kurtubi et-Tizkar adlı eserinde (s. 156, 203) bazı surelerin faziletleri hakkında varid olan hadisleri tahriç etmiş ve bunlardan sahih olanlarıyla olmayanların açıklamıştır.</p>
<p>Yine ayru konuda değerli arkadaşımız Şeyh Rıdvan Muhammed Rıdvan,sadece sahih hadislerle yetindiği Fedailü&#8217;l-Kur&#8217;an adlı bir kitap telif etmiştir.</p>
<p>Müfessir Kurtubi, tefsirinde ve kitabı et-Tizkar&#8217;da, surelerin faziletleri konu-<br />
sunda zikredilen hadislerin uydurma olduğuna işaret etmiş ve bunlara aldanmaktan sakındırmıştır. Ancak, kendisi de tefsirinin birçok yerinde bazı münker ve mevzu hadisler irad etme konusunda gevşek davranmış; zikrettiği pek çok rivayette, kaynaklarına ve tahriç edenlerine isnad edilmiş hadisleri kullanma adetine de uymamıştır. Bununla ilgili bazı misaller zikredelim:</p>
<p><strong>1-</strong> Bakara süresindeki &#8220;Derken şeytan onların ayağını oradan kaydırdı &#8230; &#8220;ayetinin tefsiri esnasında şöyle demektedir (I, 315): &#8221; &#8230; Bu sebeple Rasulullah (s.) şöyle buyurmuştur; &#8216;Şüphesiz Allah bir yılan öldürmeye de olsa cesareti sever&#8217;.</p>
<p>Bu İbn Adi (ö. 365/975)&#8217;nin el-Kamil&#8217;de Zübeyr&#8217;den merfu olarak rivayet ettiği<br />
hadisin bir kısmıdır.</p>
<p>Suyüti&#8217;nin el-Le&#8217;alii&#8217;l-masnu&#8217;a&#8217;sında (I, 91), İbn Arrak (ö. 963/1555)&#8217;ın Tenzihü&#8217;ş-şerfa&#8217;sında (II, 129) ve Şevkani (ö. 1250/1834)&#8217;nin el-Fevaidü&#8217;l mecmu&#8217;a&#8217;sında (s. 76) olduğu gibi, alimler bu hadisin uydurma olduğuna hükmetmişlerdir. Fakat ben bu hadisi Ebu Abdurrahman es-Sülemi (ö.412/1021)&#8217;nin Kitabü&#8217;l-erbain.fi&#8217;t asavvuf adlı eserinde (s. 4), uydurma olduğu söylenemeyecek bir senedle, yine merfu olarak İmran b. Rusayrı&#8217;dan gelen baş­ka bir tarikten rivayet edildiğini gördüm. (Allahu a&#8217;lem)</p>
<p><strong>2-</strong> Nisa süresindeki; &#8220;Yakın komşuya, uzak komşuya &#8230; &#8221; ayetinin tefsirinde şöyle demiştir (V, 188): Onuncu mesele; varid olan bir hadiste Nebi (s.) komşuluk haklarını toplamıştır. Bu Muaz b. Cebel (ö. 18/639) hadisinde Muaz şöyle demiştir: &#8216;Ya Rasülallah, komşunun hakkı nedir?&#8217; Rasulullah, &#8216;Senden borç istediğinde vermendir &#8230; &#8216;buyurmuştur&#8221;. Bunun ardından on cümle sıraladıktan sonra Kurtubi şöyle demiştir: &#8220;Bu geniş manalı bir hadistir ve hasendir.İsnadında bulunan Ebu&#8217;l-Fadl Osman b. Matar eş-Şeybani makbul (sika) biri değildir&#8221;.</p>
<p>Derim ki, hasen bir hadistir sözüyle -Allah u a&#8217;lem- manasının güzelligini kastediyor olmalı; yoksa isnadının hasenliğini değil. Çünkü bu zayıf bir hadistir. Güzel ve hoş bulunan bir manaya &#8220;hasen&#8221; lafzını kullanmak Endülüs alimlerinin ıstılahı­dır. Bu alimler, batıl da olsa güzel manalı bir hadise hasen demektedirler.</p>
<p>Hocamız Ahmed el-Gumari&#8217;nin el-Muğir adlı kitabında (s. 26) işaret ettiği üzere, onlar bununla ıstılahi manadaki hasenliği kasdetmemektedirler. Hadisi, Hafız Münziri et-Terğib ve&#8217;t-terhib&#8217;de (IV, 136), Gazzali (ö. 505/1111) ise el-İhyada, komşu hakları konusunun &#8216;kardeşlik ve dostluk adabı&#8217; bölümünde zikretmişlerdir.</p>
<p>Şarih Murteza ez-Zebidi (ö. 1205/1790) Şerhu&#8217;l-İhyada (VI, 308) bu hadisi yeteri kadar tenkid etmiştir; oraya bakınız.</p>
<p><strong>3-</strong> A&#8217;raf ·suresindeki &#8220;Yiyin iz, içiniz;. ama israf etmeyiniz &#8230; &#8221; ayetinin tefsiri sırasında (VII, 192), Ali b. el-Hüseyn ile Hrıstiyan bir doktor arasında geçen bir kıssa zikretmiştir. Kıssanın sonunda Ali b. el-Hüseyn şöyle demektedir: &#8220;Rasulullah (s.) bütün tıbbı birkaç kelimede toplamıştır&#8221;. Hrıstiyan, &#8220;O nedir?&#8221; diye sorunca şöyle demiştir: &#8220;Mide bütün hastalıkların barınağıdır; az yemek ise tüm devaların başıdır. Bütün bedene alıştığını veriniz&#8221;.</p>
<p>Bunun üzerine Hrıstı­yan: &#8220;Kitabınız ve peygamberiniz Galenos&#8217;a (Calinus) tıp namına bir şey bı­rakmamış&#8217; demiştir. Derim ki; bu mevzu bir hadistir, peygamberin(s.)sözlerinden değildir. Mevzuat kitaplarında muhaddislerin belirttikleri gibi bu arap tabiplerinden el-Haris b. Kelede&#8217;nin sözüdür. Müfessir Kurtubi&#8217;ye düşen, kıssayı zikrettiğinde bu duruma işaret etmesiydi. Müfessir Alusi tefsirinde bu hadisin uydurma olduğuna dikkat çekmekle çok iyi etmiştir.</p>
<p><strong>4-</strong> Tevbe suresindeki &#8220;Aralarında, &#8216;Allah bize bol nimetinden verecek olursa, and olsun ki sadaka vereceğiz ve salihlerden olacağız&#8217; diye O&#8217;na söz verenler vardır&#8221; ayetini tefsir ederken (VIII, 209) şöyle demektedir: &#8220;Ali b. Yezid -yanlış olarak Zeyd şeklinde basılmış Kasım&#8217;dan, o Ebu Ümame el-Bahıli&#8217;den rivayet etmiştir ki, Sa&#8217;lebe b. Hatıb el-Ensari (ismini de vererek) Nebi (s.) şöyle demiştir: &#8216;Allah&#8217;a dua et de beni zengin etsin&#8217;. Hz. Peygamber, &#8216;Yazık sana Sa&#8217;lebe! Şükrünü eda ettiğin az mal, altından kalkamayacağın çok maldan hayır­lıdır&#8217;, buyurdu. -sonra Sa&#8217;lebe ikinci defa isteğini &#8230;bu meşhurdur&#8221;.</p>
<p>Derim ki, Ali b. Yezid hakkında Buhari &#8216;münkerü&#8217;l-hadistir&#8217; demiştir. Zehebi&#8217;nin Mi&#8217;zanü&#8217;l-i&#8217;tidalinde (I, 5, 412) ve Leknevi&#8217;nin er-Refu ve&#8217;t-tekmil&#8217;inde (s. 81, 97) geçtiği gibi yine Buhari, &#8216;hakkında münkerü&#8217;l-hadistir dediğim hiç kimseden hadis rivayet etmek helal değildir&#8217; demektedir.</p>
<p>Bu sebeple Hafız İbn Hacer, el-Kafi&#8217;ş­şaf fi tahrici ahadisi&#8217;l-Keşşaf adlı eserinde (s. 77) yukarıdaki senedi verdikten sonra şöyle demiştir: &#8220;Bu gerçekten zayıf bir isnaddir&#8221;.</p>
<p>Derim ki; müfessir Kurtubi buradaki &#8220;bu meşhurdur&#8221; sözüyle rivayetin kıssacılar ve nakilci müfessirler arasında meşhur olduğunu demek istemiştir; yoksa muhaddislerin ıstilahındaki meşhuru kasdetmiş değildir. Zira gerçekten zayıf bir hadis ne itibara layıktır, ne de delil olarak kullanılabilir.</p>
<p>Bu şekilde müfessir Kurtubi tefsirinde bir takım garib, zayıf, münker veya mevzu hadisler zikrederken görülmektedir. Hocamız Kevseri, onun böyle hadisleri tefsirinde zikretmesini samimiyetine ve sonsuz takvasına bağlar; sufiyi kastederek, &#8220;Hadis tenkidi salih insanın işi değildir&#8221;, derdi.</p>
<p>Onun tefsirini incelemem sonucunda oluşan kanaatim şu ki, sahih hadisleri rivayet ettiğinde, mesela &#8220;Buhari rivayet etmiştir&#8221;, &#8220;Müslim rivayet etmiştir&#8221;, &#8220;Ebu Davud rivayet etmiştir&#8221;, &#8220;Tirmizi rivayet etmiştir&#8221; ya da &#8220;Ebu Davud&#8217;un Musannefinde (Sünen) vardır&#8221;, &#8220;Sünen-i İbn Macede bulunmaktadır&#8221; vs. diyerek bunları kaynağına ve tahriç edenine nisbet etmek müellifin adetidir. Sıhhatinden emin olmadığı hadisleri rivayet ettiğinde ise kaynağına ve tahriç edenine değinmeden, Yukarıdaki örneklerde yaptığı gibi, Rasulullah şöyle buyurmuştur,O&#8217;ndan şöyle rivayet edilmiştir vs. demektedir.</p>
<p>Yunus suresindeki &#8221; &#8230; (yüksek) bir doğruluk makamı &#8230; &#8220;ayetinin tefsirinde zikrettiği &#8220;Bu Nebi&#8217;ye (s.) soruldu. Hz. Peygamber de, &#8216;0,Rabbinize beni vesile ettiğiniz şefaatimdir&#8217;buyurdu&#8221; haberi için de ne bir kaynak ne de hadisi rivayet eden bir müellif zikretmiştir. Aynı şekilde Fatiha suresinden</p>
<p>&#8220;Bütün hamdler alemlerin Rabbi içindir&#8221; kısmını tefsir ederken (I, 134) şöyle demektedir: &#8220;Hamdin rıza (memnuniyet) manasına geldiği de zikredilmiştir; Hz. Peygamber &#8216;İhlili yıkamanızdan memnun olurum&#8217;buyurmuştur&#8221;. Yine bu haberin de kaynağını ve tahriç edenini zikretmemiştir. Halbuki bunun İbn Abbasın sözü olduğu bilinmektedir.</p>
<p>et-Tizkar adlı kitabına gelince, hocamız allame Ahmed el-Guman&#8217;nin bu esere yazdığı ta&#8217;likinde belirttiği üzere, o bu eserinde de sahih, zayıf ve bir takım mevzu hadisler zikretmiştir.</p>
<p>Kurtubi&#8217;nin, Şeyh Şa&#8217;cinin (ö. 973/1565)&#8217;nin ihtisar edip Muhtasar Tezkirati&#8217;l-Kurtubi adını verdiği et-Tezkiresi da bunun gibidir.Bu iki eserin fedail konusunda olmaları mazeret sayılabilir.</p>
<p>Binaenaleyh şöyle diyebiliriz: Şeyh Kurtubi&#8217;nin tefsirinde bir kaynağa ya da güvenilir bir hadis kitabı müellifıne nisbet etmeden zikrettiği hadislerin, bunların sıhhatini, zayıflığını ya da mevzu olduğunu bildiren yerlerden araştırılması gerekir. Sırf bu tefsirde rivayet edilmiş olmasından dolayı bunlara güvenmek doğru değildir. Zira tefsirde zayıf ve mevzu rivayetlerin de bulunduğunu artık biliyoruz. Allahu a&#8217;lem.</p>
<p><strong>Sonuç:</strong></p>
<p>Hocamız allame, fakih, muhaddis, edib Şeyh Alevi el-Malikl el-Mekki-Allah onu korusun ve ömrüne afiyet versin- &#8220;el-Menhelü&#8217;l-latif fi ahkami&#8217;l-hadisi&#8217;d-daif&#8217; adlı risalesinin sonunda (s. 29) şöyle demektedir: &#8220;Faide: Alimler pek çok kitap zikretmiştir ki, araştırma ve inceleme yapmadan insanın bunlardan bir hadisi nakletmesi uygun değildir. Hatta bazılarında mevzu hadislerin zikredilmesi daha ağır basmaktadır.</p>
<p>Mesela; Abdurrahman es&#8221;Saffuri&#8217;nin Şemsü &#8216;l-maarif ve Nüzhetü &#8216;l-mecalis adlı eserlerine, çok miktarda mevzu hadis bulunduğundan dolayı güvenilemez.</p>
<p>Hatta Dı­meşk muhaddisi Burhaneddin, okunmasından sakındırmış; Celaleddin es-Suyuti ise haram saymıştır.</p>
<p>Fütuhu Mekke sahibinin Siratü &#8216;l-Bekri&#8217;si de bunlardandır. İbn Hacer, bunun yalan; çoğu kısmının da batıl olduğunu zikretmiştir.</p>
<p>Vakıdi (ö. 207 /822)&#8217;nin Fütuhu &#8216;ş-Şam, Kısasu &#8216;l-enbiya, Bedaiu &#8216;z-zühur ile Vakidi ve Kelbi&#8217;nin eserleri de böyledir. Celaleddin es-Suyuti bunların okunmasının haram olduğunu söylemiş ve şöyle devam etıniştir:</p>
<p>Nice müellif vardır ki gece oduncusu gibidirler; sele kapılmışlardır. Münekkittirler ama sahih ile zayıfı ayıramazlar; her yuvarlağı somun zannederler cehenneme sürükleyecek uydurma deliller getirirler. Allahu a&#8217;lem&#8221;.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>* Bu yazı, Leknevi (ö. 1304/1886)&#8217;nin el-Ecvibetu&#8217;l-fadıla &#8230; isimli eserinden (thk. Abdülfettah Ebu Gudde, Halep 1964, s. 103-139) tercüme edilmiştir. el-Ecvibetu &#8216;l fadıla, Leknevi&#8217;nin eseri olmasına rağmen, kitabın yaklaşık üçte ikisi, Abdülfettah Ebu Gudde (ö. 1997)&#8217;nin, konuyu örneklerle zenginleştirdiği ilavelerinden oluşmaktadır. Ayrıca, ilgili eserde 66 ila 103. sayfalarda bulunan ve bu çevirinin ilk yarısını oluşturan kısmı için bkz. &#8220;Sünen-i Erbea ve Diğer Bazı Hadis Kitaplarındaki Hadislerin Sıhhat Durumu&#8221;, trc. Mustafa Karataş, Kur&#8217;an Mesajı İlmi Araştırmalar Dergisi, yıl:1999, sayı: 19,20,21, s.170-190.</p>
<p>** Ebu&#8217;l-Hasenat Muhammed Abdülhayy el-Ensari el-Leknevi el-Hindi, 1264/1847 yılında Hindistan&#8217;ın Banda kentinde doğdu. Babası, pek çok eser sahibi değerli alim ve müderris Muhammed Abdülhalim el-Leknevi&#8217;dir. Baba tarafından soyu büyük sahabi Ebu Eyyüb el-Ensari&#8217;ye dayanmaktadır. Temel bilimleri babasından ve dayısından okudu. Babasının vefatından sonra (1285/1868) kendisine ısrarla teklif edilen Haydarabad-Dekkan&#8217;daki üst düzey adliye görevini, ilmi çalışmalarına engel olacağı gerekçesiyle reddetti. Biri babasıyla birlikte olmak üzere iki defa&#8217; hacca giden Leknevi, henüz 40 yaşını tamamlamışken 1304/1886 yılında Leknev&#8217;de vefat etti.</p>
<p>Küçük yaşta başladığı telif çalışmaları yaklaşık 110 eserde ilim dünyasıyla buluşmuştur. Eserlerinin listesi Abdülfettah Ebu Gudde tarafından er-Ref ve&#8217;t-tekmil fı&#8217;l-cerh ve&#8217;t-ta&#8217;dil isimli kitabının mukaddimesinde verilmiştir.</p>
<p><strong>1- (Ben Ebu Gudde) derim ki</strong>, müelliflerinin otoritesine rağmen bu tefsirlerde az sayılamayacak kadar zayıf, talif, garib ve münker hadislerle isralliyyat bulunmaktadır. Fakat bunlar senedleriyle birlikte verilmiş olduklarından, rical ilmini bilenler için tehlikesi hafıflemiştir. Aşağıda zikredeceğim üzere bunların içinde mevzu rivayetler de yer almaktadır. İbn Teymiyye (ö. 728/1327), Minhacu&#8217;s sunne&#8217;de(IV, 80) şöyle demektedir: &#8220;Sa&#8217;lebi, Vahidi, Bagavi hatta İbn Cerir ve İbn Ebi hatim&#8217;in tefsirlerinde olduğu gibi: sahih ve zayıf hadislerin nakledildiği tefsirlerde bu ınüelliflerin o hadisi rivayet etmiş olması, ulemanın ittifakıyla, onun sahih olduğuna delalet etmez&#8221;.</p>
<p>Hocamız İmam Kevseri (ö. 1371/19;2), müfessirlerin bu şekilde davranışlarını güzel bir şekilde yorumlamıştır. el-Makalat adlı eserinde (s. 34, 312) şöyle demektedir: &#8220;Pek çok müfessirin, Kur&#8217;an-ı Hakim&#8217;in haberlerindeki bazı noktaları açıklamada faydası olacağı düşüncesiyle Yahudi ve diğer milletlerden kendi çağlarına intikal eden bilgileri eserlerine aldıklarını görürüz. Bu bilgileri eleme işini kendilerinden sonraki münekkidlere bırakmışlardır. Eldeki malumatın sonraki alimlere ulaştırması<br />
azmine dayanan bu iş, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;deki bazı haberlerin kapalı noktalarının izahında faydalı olacağı ilıtimaline binaen yapılmıştır; yoksa bu rivayetlerin müslümanların gözünde de hakikat sayılıp sahih olduğuna inanmak ve bir süzgeçten geçirmeden, illetlerine rağmen benimsenmesi gayesiyle değil.</p>
<p>Süleyman b. Abdilkavi et-Tufi, el-İksir fi usuli&#8217;t-tefsir adlı kitabının başında, müfessirlerin kendilerine ulaşan bütün isriiliyyat ve uydurma haberleri toplamalarını, sonraki alimleri bunları kabul etmekle zorunlu tutmadıklarını söyleyerek özür beyan etmektedir. Onlar, toplayabildikleri bilgileri, kaybetme<br />
endişesiyle eserlerine almışlar, tenkid ve ayıklama işini sonrakilere bırakmışlardır. Buna misal olarak da hadis ravilerinin ilk dönemlerde bütün rivayetleri toplamayı hedeflediklerini; sahih-zayıf ayrı­mını kendilerinden sonraki münekkidlere bıraktıklarını göstermektedir. Bu güzel bir mazarettir.</p>
<p>Hafız İbn Hacer(ö. 8;2/1448), Lisanu&#8217;l-Mizan&#8217;da Süleyman b. Ahmed et-Taberani&#8217;nin tercümesini verirken (III, 7;): &#8220;Önceki hafızlar, hakkında sükut etmekle birlikte mevzu hadisleri rivayet etme hususunda senedlerini zikretmiş olmalarına güvenirlerdi. Çünkü onlar, hadisi senediyle zikrettikleri zaman onun sorumluluğundan kurtulduklarına inanır; hadisin durumunu ise senedini araştırmaya bağlarlardı&#8221;, demektedir.</p>
<p>İbn Hacer&#8217;in talebesi Sehavi (ö. 902/1496), Şerhu elfiyeti&#8217;l-mustalah adlı eserinde, mevzu hadisten bahsederken (s. 106) şöyle demektedir: &#8220;Bu asırlarda, hadisin senedini vermekle yetinmek suretiyle sorumluluktan kurtulunmaz; çünkü sakınılan durumdan emin olunamaz. Geçmiş asırlarda, hicri II. asır ve sonrasında muhaddislerin çoğu bunu yapmışlarsa onlar, hadisi senediyle birlikte rivayet<br />
ettikleri zaman onun sorumluluğundan kurtulduklarına inandıklarından dolayı bunu yapmışlardır.</p>
<p>Hocamız derdi ki, &#8220;onlara göre senedi zikretmek açıklama &#8216;yapmak cümlesindendir&#8221;. Şeyhimiz Kevseri&#8217;nin sözleri burada bitti. Bu manayla ilgili güzel ve uzun bir söz s. 91-93&#8217;de geçti; oraya bakınız.</p>
<p>Hafız İbn Kesir (ö. 774/1372), tefsirinde, diğer tefsirlerde bulunan pek çok şeyi tenkid ve beyan etmeye çalışmakla ne güzel yapmıştır. Allah onu hayırla mükafatlandırsın. Tefsirindeki misaller için aşağıdaki yerlere bakınız:</p>
<p>CI, 77) Bakara suresinde (ayet:34) &#8220;Ve meleklere: &#8220;Adem &#8216;e secde edin&#8217; dedik.&#8221; ayetinin tefsirinde,</p>
<p>(I, 139-141) &#8220;Onlar, insanlara sihri ve Babil&#8217;deki iki meleğe Harut&#8217;a ve Marut&#8217;a indirileni öğ­retiyorlardı&#8221;ayetinde geçen kıssanın anlatımı sırasında,<br />
(Bakara, 102)</p>
<p>(I, ;575) Nisa süresinde (ayet:157) &#8220;Oysa onu öldürmediler ve asmadılar, &#8220;ayetinin tefsirinde,</p>
<p>(III, 6-7) ve (III, 17-21) İsra. süresinin başındaki (ayet:l) &#8220;Kulunu (Muhammed&#8217;i) bir gece Mescid-i Haram &#8216;dan,· kendisine bir kısım niyetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya götüren Allah&#8217;ın şanı (ne kadar da) yücedir. &#8220;ayetinin tefsirinde,</p>
<p>CIII.ı.117-118) Meryem süresinde (ayet:26) &#8221;Ye iç, gözün aydın olsun.&#8221; ayetinin tefsirinde,(III·, 173) Enbiya suresinin başlarında (ayet:6) &#8220;Onlardan önce yoketmiş olduğumuz kasabalar halkı inanmadılar, &#8220;ayetinin tefsirinde,</p>
<p>(III, 491) Ahzab süresinde (ayet:37) &#8220;Allah &#8216;ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordum. &#8220;ayetinin tefsirinde,</p>
<p>(IV, ı o;) Şura süresinin tefsirinin başı,</p>
<p>(IV, 303) Hadid süresinin başlarında (ayet:3) &#8220;O herşeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmıyacağı son &#8216;dur; &#8220;ayetinin tefsirinde.</p>
<p>İbn Kesir, I, 77&#8217;de İbn Cerir&#8217;in rivayet ettiği bir hadisi zikrettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;Bu, garibtir; neredeyse isnadı bile sahih değildir. Senedinde, benzeriyle ihticac edilemeyecek müphem bir ravi vardır&#8221;. III, 6-7&#8217;de İbn Ebi Hatim&#8217;in rivayet ettiği bir hadisten sonra da: &#8220;Bu, acaip garipliklerle dolu bir metindir&#8221; demektedir. Yine III, 17-21&#8217;de İbn Cerir&#8217;in rivayet ettiği son derece uzun bir hadisten sonra ise &#8220;Bu hadisin lafızlarında garabet ve şiddetli nekaret vardır!&#8221; demektedir.</p>
<p>III, 24&#8217;de İsra süresindeki (ayet:6) &#8220;Bunun ardından sizi onlara galip getireceğiz; &#8220;ayetinin tefsiri esnasında şöyle demektedir: &#8220;İbn Cerir burada Huzeyfe&#8217;ye isnad ederek uzun bir merfu hadis rivayet etmektedir. Bu rivayet, az bir hadis bilgisine sahip olanın bile şüphe etmeyeceği kadar kesin mevzu bir hadistir. Üstün bilgisine ve otoritesine rağmen onun bu hadise itibar etmesi son derece tuhaftır.</p>
<p>Şeyhimiz Hafız Ebu&#8217;l-Haccac el-Mizzi (ö. 742/1341) hadisin kesinkes mevzu olduğunu belirtmiş ve bunu kitabın haşiyesine yazmıştır&#8221;.</p>
<p>III, 89&#8217;da Kehf süresindeki (ayet: 50) &#8220;Meleklere:&#8217;Adem&#8217;e secde edin&#8217; demiştik. &#8220;ayetinin tefsirinde de şunları söylemektedir: &#8220;Bu konuda seleften pek çok rivayet nakledilmiştir. Bunların çoğu israiliyyattan olup üzerinde düşünülmesi için nakledilmiştir. Çoğunun durumunu Allah daha iyi bilir, ancak aralarında, elimizdeki doğruya muhalefeti sebebiyle yalan olduğu kesinlikle bilinenler de yer almaktadır&#8221;.</p>
<p>IV, 485&#8217;de Mutaffıfin süresindeki (ayet:8) &#8220;Siccin&#8217;in ne olduğunu sen nerden bilirsin?&#8221; ayetinin tefsirinde ise: &#8220;Bu konuda İbn Cerir sahih olmayan garib ve münker bir hadis rivayet etmiş ve şöyle demiştir &#8230; &#8221; demektedir.</p>
<p>IV, 508&#8217;de (Fecr, 7) &#8220;Yüksek sütunlarla dolu İrem &#8216;e&#8221; ayetinin tefsirinde şöyle demektedir: &#8220;İbn Ebi Hatim sütunlu İrem kıssasını burada gerçekten uzunca zikretmiştir. Halbuki bu hikayenin isnadı sahih değildir. Sened o a&#8217;tabiye kadar sahih olsa bile bunu o uydurmuş olabilir. Ya da bir nevi hayal ve deliliğe tutulup da, böyle olmadığı halde bunun bir gerçekliğinin olduğuna inanabilir. Bu, sahih olmadığı kesin olan kıssalardandır&#8221;.</p>
<p>Aynı süredeki (Fecr süresi, 14) &#8220;Doğrusu Rabbin beni gözetlemektedir.&#8221; ayetinin tefsirinde de &#8220;İbn Ebi Hatim burada, isnadı da sıhhati de tartışmalı gerçekten garib bir hadis rivayet etmiş ve şöyle demiştir &#8230; &#8221; demektedir.</p>
<p>IV, 519-520&#8217;de Leyl süresindeki (ayet: 8) &#8220;Fakat kim cimrilik eder, kendini (mal ve kudret bakımından) zengin görüp (Allah&#8217;a) tenezzül etmezse.&#8221; ayetinin tefsirinde ise, İbn Ebi Hatim&#8217;den uzun bir hadis rivayet ettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;İbn Ebi Hatim böyle rivayet etmiştir. Halbuki bu hadis gerçekten garibtir&#8221;.</p>
<p>IV, 535&#8217;de Kadr süresinin sonunda: &#8220;Bu süre-i kerimenin tefsiri sırasında İbn Ebi Hatim&#8217;in Kadir gecesi hakkında rivayet ettiği garib bir hadis ve acaip bir haberin zikri: şöyle demiştir &#8230; &#8221; demektedir.</p>
<p>IV, 556&#8217;da Maun süresinin sonunda şöyle demektedir: &#8220;İbn Ebi Hatim burada senedi de metni de acaip bir hadis rivayet etmiş ve demiştir ki &#8230; &#8220;.</p>
<p>IV, 558&#8217;de Kevser süresinin sonunda da: &#8220;İbn Ebi Hatim burada münker bir hadis rivayet ederek şöyle demiştir &#8230; &#8221; demektedir.Bunlar Hafız İbn Kesir&#8217;in işaret ettiği pek çok noktadan sadece birkaçıdır. Üstadımız Kevseri&#8217;nin, kendisinden defalarca işittiğim şu sözü ne kadar güzeldir: &#8220;İbn Cerir&#8217;in rivayet ettiklerinin kıymeti, senedinin kıymeti (kadar)dır.&#8221; Bu söz, anlaşılacağı üzere, rivayetleri senedleriyle birlikte veren bütün tefsirlere uygun düşmektedir. Şah Abdülaziz ed-Dihlevi (ö. 1239/1823)&#8217;nin, Tefsiru İbn Kesir&#8217;i hadis kitaplarının dördüncü tabakasından saydığına dair bir sözü, not olarak s.115&#8217;de gelecektir. Bu tefsir sahih hadislere zayıf, mevzu v.s. rivayetler de kalmaktadır.</p>
<p>Hafız İbn Kesir, hadislerin illet ve kapalılıklarını açıklamak suretiyle tefsirinde güzel bir metodtakip etmiştir. Seneddeki ravilerin ve cerh noktalarının bilinmesine güvenerek hadisin yalnızca senedini vermekle yetinmemiştir. Çünkü o, bırakalım bizim içinde bulunduğumuz son dönemi kendi zamanında, hatta daha da öncelerde &#8220;ilm-i rical&#8221; yıldızının battığını bilmektedir! Buna rağmen bazı hadisler onun da gözünden kaçmıştır; hadisi senediyle zikretmiş ama illet ve nekaretine dikkat çekmediği olmuştur. Tevbe süresindeki (ayet:75) (II, 374) &#8220;Aralarında: &#8220;Allah bize bol nimetinden verecek olursa, andolsun ki sadaka vereceğiz ve iyilerden olacağız&#8221; diye O&#8217;na and verenler vardır. &#8220;ayetinin tefsirinde, Sa&#8217;lebe b. Hatib el-Ensari ve zengin olduğunda zekatını vermemesi kıssasını, İbn Cerir ve İbn Ebi Hatım&#8217;in rivayetlerinden, senediyle birlikte zikretmiş, ancak adeti olduğu üzere senedi tenkid etmemiştir.</p>
<p>Halbuki bu kıssa son derece zayıf ve metruktur; senedinde Muan b. Rifaa bulunmaktadır ki hadiste gevşek bir ravidir ve mürsel rivayetleri çoktur. Rivayetlerinin çoğu için mütabi bile ammuaz. Buhari (ö. 256/869) onun hakkında, &#8216;Munkeru&#8217;l-hadis: yani ondan rivayette bulunmak helal değildir&#8221; demiştir. Bu cümlenin manası, Zehebi (ö. 748/1347)&#8217;nin Mizanu&#8217;l itidal&#8217;inde (I, 5) ve Leknevi&#8217;nin er-Rafıı ve&#8217;t-tekmilinde (s. 98) Buhari&#8217;nin kendisinden nakledilmiştir. Bu sebeple İbn Hacer Tahricu ahadisi&#8217;l-Keşşafta (s. 77) Sa&#8217;lebe kıssasından sonra &#8220;Bu ger- çekten zayıf bir isnaddır&#8221;, demiştir. Şöyle dememiz mümkündür: Elimizdeki rivayet tefsirlerinin en iyisi İbn Kesir tefsiridir; fakat darb-ı meselde söylendiği gibi &#8220;her güzelin mutlaka bir kusuru vardır&#8221;.</p>
<p><strong>2-</strong> <strong>(Ben Ebu Gudde) derim ki;</strong> onun tefsiri garib rivayetlerden ve israiliyyattan hali değildir. O, zamanında her haberin ve her telifın alınmasında dayanılan ve oldukça yaygın olarak kullanılan isnad ilmine güven&#8217;erek, rivayetleri işittiği gibi yazmıştır. Hafız İbn Kesir tefsirinde onun tefsirinden pek çok haber nakletmiş ve kusurlarını açıklamıştır. Misal olarak &#8220;bakara kıssası&#8221;nı anlatırken rivayet ettiklerine bakınız: I, 108-110.</p>
<p><strong>3-</strong>Şeyh, ilim yolcusu ve gezgini Ebu Bekir Muhammed b. Hasan el-Bağdadi en-Nakkaş el-Mukri el-Müfessir, hicri 266&#8217;da doğmuş, 351&#8217;de vefat etmiştir. Zehebi, Tezkiratul Huffazda tercümesini verirken şöyle demiştir: (s. 908): &#8220;Vehni sebebiyle onu ihmal etmiştir. Sonra onu, gizli-açık herşeyiyle zikretmeyi uygun gördüm. Celaletine ve seçkinliğine rağmen oldukça fazla olan hadis rivayetlerinde garib ve acaip şeyler bulunmaktadır . . Pek çok telifı vardır. Bunlardan Şifau&#8217;s-sudur radlı tefsirinde çok miktarda mevzu rivayet yer almaktadır. İbn Hallikan (ö. 681/1282), el-Vefeyat&#8217;da tercümesini verirken şöyle demektedir: &#8220;Berkani şöyle demiştir: Nakkaş&#8217;ın bütün hadisleri münkerdir; tefsirlnde hiçbir sahih hadis yoktur&#8221;. Zehebi, Ebu&#8217;I-Kasım el-Lalikai (ö. 418/1027)&#8217;nin &#8220;Şifau &#8216;s-sudur tefsiri gönüllere şifa değildir!&#8221; dediğini nakletmekte ve &#8220;bu sözle tefsirde mevzu rivayetlerin bulunduğunu kastetmiştir&#8221; demektedir.</p>
<p><strong>4-</strong> İbn· Teymiyye, er-Red ale&#8217;l-Bekri adlı eserinde de (s. 8) şöyle demiştir: &#8220;Sa&#8217;lebi ile arkadaşı Vahidi gibilerinin tefsirlerinde, fedail ve tefsir konularında sırf bunların senedleriyle vermiş olmalarına güvenilemeyecek garib ve mevzu rivyetler var olunca, bunların dışında kalan Ebu&#8217;l-Kasım el-Kuşeyri (ö. 465/1072) ve Ebu&#8217;l-Leys es-Semerkandi (ö. 375/985)&#8217;nin tefsirleri ile Ebu Abdirrahman es-Sülemi (ö. 412/1021)&#8217;nin Hakaiku&#8217;t-tefsirinin durumu ne olur? Ki bu sonuncusunda Cağfer gibilerden kesinlikle yalan olduğu bilinen şeyler zikredilmiştir. Halbuki bu musannifler salah, din, fazilet, zühd ve ibadet ehli kimselerdir. Fakat onlar, Malik (ö. 179/795)&#8217;in dediği gibi: &#8220;Bu mescidde yetmiş şeyh gördüm. Hepsi de faziletli, dürüst ve dindar kişilerdi. O kadar ki bunlardan birisine devlet hazinesi emanet edilse, emaneti hakkıyla yerine getirirdi. Bu şeyhlerden biri &#8220;bana babam, o dedemden, o da Rasülullah &#8216;tan (s.) şöyle tahdis etti&#8221; derdi de ondan hiçbir şey almazdık. Bir delikanlı olan İbn Şihab gelirdi; biz de onun kapısına yığılırdık. Çünkü o bu işi bilirdi&#8221;.-</p>
<p><strong>5-</strong> IV, ll</p>
<p><strong>6-</strong> Köşeli parantez içindeki bu cümle metne Minhacü&#8217;s&#8211;sunne&#8217;den eklenmiştir.</p>
<p><strong>7</strong>&#8211; IV, 15 8 Ebu Nuaym&#8217;ın eserlerinde yaptıklarıyla ilgili İbn Teymiyye&#8217;nin diğer bir sözünü s: 80&#8217;de not olarak nakletmştik; oraya bakınız. Yine İbn Teymiyye&#8217;nin Ebu Nuaym haklarıdaki iki ayrı ifadesi bir-kaç satır sonra gelecektir. Ayrıca İbn Teymiyye Minhacü&#8217;s sunne&#8217;de (IV, 10, 38) şöyle demektedir: &#8220;Hadis ilmi ehli Ebu Nuaym&#8217;ın Hilyetu &#8216;l-evliya ile Fedailu &#8216;l-hulefa adlı eserlerinde rivayet ettiği hadisler arasında pek çok yalan ve mevzu rivayet bulunduğunda ve sırf onun bu hadisleri rivayet etmiş olmasının hadisin sıhhatini göstermeyeceğinde ittifak etmişlerdir&#8221;. İbn Teymiyye&#8217;nin Ebu Nuaym ve eserleri konusundaki sözleri Minhacü&#8217;s Sunne&#8217;de, aşağıdaki yerlerde de tekrarlanmıştır: IV, 15, 18, 42, 46, 53, 194</p>
<p><strong>9-</strong>IV, 25</p>
<p><strong>10</strong>&#8211; Sa&#8217;lebi ve tefsiri hakkında yeteri kadar açıklama s. 101-102&#8217;de geçti; oraya bakınız.</p>
<p><strong>11-</strong> IV, 38</p>
<p><strong>12-</strong> Muhaddis, tarihçi, ilim yolcusu Ebu Şuca&#8217; Ş&#8217;ıraveyh b. Şehr Darü&#8217;l-Hemezeni ed-Deylemi. Hic-ri 425&#8217;de doğmuş, 509&#8217;da vefat etmiştir. Kitabının ismi Firdevsü&#8217;l ahbar bi me&#8217;s-uri&#8217;l-bitabi&#8217;l-mubarrec ala kitabi&#8217;ş-Şihabtır. (yani el-Kudai&#8217;nin Şihabu &#8216;l ahbar&#8217;ı). Müellif eserinde kısa hadislerden on-bin hadisi, alfabe harflerinden yaklaşık yirmi harf üzere tertib ederek derlemiştir. İşte İbn Teymiyye&#8217;nin burada söz konusu ettiği eser budur. İbn Teymiyye Minhacu&#8217;s-sunne&#8217;de (IV, 78) şöyle demektedir: &#8220;Ehl-i ilim ve din olmasına ve yalancı sayılanlardan biri de olmamasına rağmen İbn Ş&#8217;ıraveyh ed-Deylemi el-Hemezani, kitabı el-Firdevs&#8217;te çok miktarda salhh, hasen ve mevzu hadisler zikretmiştir.Bunun sebebi de kitaplarda olan herşeyi nakletmiş olmasıdır; ha lbuki bu kitaplarda doğru da bulunmaktadır, yalan da&#8221;.</p>
<p><strong>13</strong>&#8211; IV, 48</p>
<p><strong>14-</strong> Hafız İbn Hacer, Lisanu &#8216;l-Mizan adlı eserinin mukaddimesinde İmanı Ahmed&#8217;in &#8220;Üç kitabın aslı -yani senedleri-yoktur: Bunlar megazi:, tefsir ve melahim&#8217;dir&#8221; sözünü naklettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;Derim ki, bunlara bir de &#8220;fedail&#8221;in eklenmesi gerekir. Fedail kitapları zayıf ve mevzu hadis yığınaklarıdır. Çünkü megazide kaynak Vakidi (ö. 207 /822) gibiler, tefsirde Mukatil (ö. 150/767) ve Kelbi(ö. 146/763) gibiler, melahinıde ise israiliyyatır. Fedaile gelince Rafızilerin ehi-i beytin fazileti hakkında ne kadar hadis uydurdukları sayılamaz. Ehl-i sünnetin cahilleri de buna karşılık olarak Muaviye (ö. 60/679) ve hatta Ebu Bekir(ö. 13/634) ile Ömer (ö. 23/643)&#8217;in faziletleriyle ilgili hadisler uydurmuşlardır. Halbuki Allah Şeyhayn&#8217;ı (Ebu Bekir ve Ömer&#8217;i) bundan müstağni kılmış, derecelerini de daha üstün yapmıştır&#8221;</p>
<p><strong>15-</strong> IV, 84</p>
<p><strong>16-</strong> Hafız, ilim yolcusu Ebu&#8217;I-Feth Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b.Faris b. Ebi&#8217;l-Fevaris el-Bağdadi, hicri 388&#8217;de doğmuş, 412&#8217;de de vefat etmiştir.</p>
<p><strong>17-</strong> Ebu Ali el-Hasen b. Ali b. İbrahim el-Ehvazi el-Mukri. Pek çok eserin sahibi ve Şam&#8217;ın kıraat alimidir. Salimiyye&#8217;den idi. H. 362&#8217;de doğmuş, 446&#8217;da vefat etmiştir. el-Beyan fi şerbi ukıdi ehli&#8217;l-iman ismli bir kitabı vardır. Zehebi Mizanıl&#8217;l-i&#8217;tidalinde (I, 237): &#8220;Bu kitabı yazmasaydı kendisi için daha hayırlı olurdu. Çünkü mevzu ve rezil rivayetleri toplamıştır .. .!&#8221; demektedir. Hafız İbn Asakir, Tebyinü kezibi&#8217;l-mufteri fima nusibe ile&#8217;l-İmam Ebi&#8217;l-Haseni&#8217;l-Eş&#8217;ari adlı kitabında, onun ve eser-lerinin hakkında uzun uzun sözetmektedir (s. 364 v.d.), oraya bakınız. İbn Teymiyye, Mecmuatu tefsir&#8217;i Şeyhi&#8217;l-İslam İbn Teymiyye içinde neşredilen ve Hindistan&#8217;da basılmış bulunan Alak suresinin tefsirinde şöyle demektedir (s. 353-354) : &#8220;Ebu Ali el-Ehvazi&#8217;nin sıfatlar konusunda bir eseri vardır; bunda zayıf sağlam ne varsa toplamıştır&#8221;.</p>
<p>Abdurrahman b. Mende (ö. 470/1077)&#8217;nin derledikleri de böyledir. İnsanların en çok hadis bileni olmasına rağmen çok miktarda zayıf hadis rivayet etmiş; sahih ile zayıfın arasını da ayırmamıştır. Çamur vb. yeme babında olduğu gibi tertib ettiği nice bab vardır ki bütün hadisleri zayıftır. O, Ebu Ali el-Ehvazi&#8217;den rivayet etmiş, garib ve mevzu olan bu rivayetler Hasan b. Ali&#8217;nin eline geçmiş; o da bunlar üzerine batıl bir akide sistemi kurmuştur!&#8221;.</p>
<p><strong>18-</strong> İbn Teymiyye bundan sonra: &#8220;Nesai&#8217;nin Hz. Ali&#8217;nin faziletleri konusundaki eseri gibi&#8221; demektedir.</p>
<p><strong>19-</strong> Yine İbn Teymiyye, er-Red alel-Belai adlı kitabında şöyle demektedir (s.15): &#8220;Sa&#8217;lebi, Vahidi, Mehdevi, Zamahşeri, Abdülcebbar b. Ahmed, Ali b. İsa er-Rummani, Ebu Abdullah b. el-Hatib er-Razi, er-Risaletü&#8217;I-Kuşeyriyye müellifi Şeyh Ebu&#8217;l-Kasım&#8217;ın oğlu olan Ebu Nasr İbnü&#8217;l-Kuşeyri, Ebu Abdurrah-man es-Sülemi ve el-Kevaşi el-Mavsıli ile tefsir ilmindeld benzeri musannifler gibi, siyer, ahbar (tarih) ve kısasu&#8217;l-enbiya müelliflerinin çoğu da sahih ile zayıfın; güçsüz ile kuvvetlinin arasını ayırmazlar.</p>
<p>Bunlar sahihi-sakimi bilmezler; ne nakledilen rivayetler konusunda, ne de raviler hakkında bir belgeleri vardır. Aksine rivayetlerinde sahih-zayıf ne varsa toplar, aralarını da ayırmazlar. Fakat iç-lerinde Sa&#8217;lebi gibi herşeyi rivayet edip de sorumluluğu nakledene bırakanlar olduğu gibi usul, tasa-vuf ya da fıkıhda kende görüşüne uygun olan hadisleri, sahih-zayıf ayrımı yapmaksızın alıp; uymayanlarını reddedenler de bulunmaktadır. İmam Şeyh Veliyyullah ed-Dihlevi (ö. 1176/1762)&#8217;nin Huccetu&#8217;l-lubi&#8217;l-billiğa adlı kitabında güzel bir mülahazasını gördüm (I, 107-108). Hadis kitaplarını beş tabaka olarak saydıktan sonra, s. 89&#8217;da da işaret edildiği üzere, üç tabakayı zikretnıiş ve şöyle demiştir. &#8220;Dördüncü tabaka; musannif-lerinin sonraki asırlarda, ilk iki tabakadaki kitaplarda bulunmayan rivayetleri toplamayı gaye edindikleri kitaplardır. Bunlar:</p>
<p>* Meşhur olmamış mecmua ve müsnedlerden ortaya çıkardıkları rivayetlerdir,</p>
<p>* Ateşin vaizler ile ehl-i heva ve zayıf kimselerin dillerinde dolaşıp da muhaddislerin yazmadığı rivayetlerdir,</p>
<p>* Veya salıabe ve tabiun sözleri, Bem İsraili haberleri, bilgelerin ya da vaizlerin sözü olup da rav-ilerin yaıularak veya kasden Hz. Peyganıber&#8217;in (s.) hadisleriyle karıştırdıkları sözlerdir,</p>
<p>* Kur&#8217;an&#8217;ın ve sahih hadislerin taşıdığı muhtemel bir mananın, rivayetlerin inceliklerini bilmeyen salih kimseler tarafından rivayet edilerek merfu hadis haline getirilmesi sonucu ortaya çıkan ifadelerdir,</p>
<p>* Kitabın ve sünnetin işaretlerinden anlaşılan ve kasden müstakil birer hadis olarak rivayet edilen manalardır,</p>
<p>* Değişik hadislerdeki ayrı ayrı cümlelerin tek bir ifade şeklinde rivayet edildiği hadislerdir Bu türlü hadislerin bulunduğu yerler İbn Hibban (ö. 354/965)&#8217;ın ed-Duafa&#8217;sı, İbn Adi (ö. 365/975)&#8217;nin el-Kamili ile Hatib (ö. 463/1070)&#8217;in, Ebu Nuaym (ö. 430/1038)&#8217;ın, Cuzekani (ö. 543/1148)&#8217;nin, İbn Asakir (ö. 571/1175)&#8217;in, İbn Neccir (ö. 643/1245)&#8217;ın ve Deylemi&#8217;nin eserleridir. Ebu Bekir Ahmed b. Muhammed el-Berkani el-Harizmi (ö. 425/1033)&#8217;nin Musnedi de hemen hemen bu tabakadandır. Bu tabakanın en düzgün rivayetleri, en iyi ihtinıalle zayıf olanlarıdır. En kötüleri de son derece münker olan mevzu ve maklub hadislerdir.</p>
<p>Bu tabaka İbnü&#8217;l-Cevzi (ö. 597 /1200)&#8217;nin el-Mevzut adlı eserinin malzemesini oluşturmaktadır. Bunları toplamakla meşgul olmak, bunlardan hüküm istinbat etmek müteahhirunun bir nevi ihtisas alanıdır. Doğrusunu istersen, Rafızi, Mu&#8217;tezile ve başka bid&#8217;atçı gruplar bu rivayetlerden mezhep-lerine şalıid olabilecekleri, küçük bir gayretle çıkarabilmektedirler. Halbuki hadis alinileri nezdinde bunları delil olarak k-ullanmak sahih (doğru) değildir. Allah en iyisini bilir.</p>
<p>(Şah Veliyyullah&#8217;ın) oğlu Şeyh Abdülaziz ed-Dihlevi, el-Ucaletu&#8217;n-nafia, Sıddık Hasan Han (ö. 1307 /1889)&#8217;ın, el-Hıtta fi zikri sıhabı&#8217;s-sitte adlı eserinden (s. 57-58), Arapça ya çevirerek naklet-tiği sözünde şöyle demektedir: &#8220;Birinci asırda ne ismi ne de cismi bulunmayan ve müteahhirunun rivayete giriştiği bu dördüncü tabakanın hadisleri ild şekilde değerlendirilir; ya selef bunları araştırmış ve rivayet etmeye değer bir asıl bulanıamışlardır, ya da bir aslını bulmakla birlikte had iste, rivayet edilmesine mani bir cerh veya illete rastlamış ve onu terketmişlerdir.</p>
<p>Her halukarda bu hadisler gerek akidevi, gerek ameli bir hüküm isbatı için delil alınaya elverişli, sağlam hadisler değildir. Bu kısım hadisler, hadis kitaplarında pek çok tarikini görerek bunun mütevatir olduğuna hükmeden ve kesin bilgi kaynağı olarak kabullenen çoğu muhaddisi doğru yoldan saptırmıştır. Bu suretle onlar, sıhhatine rağmen ilk iki tabakadaki hadislere zıt bir mezhep ortaya koymuşlardır. Bu kısmın hadisleri konusunda pek çok eser tasnif edilmiştir. Bunlardan başlıcaları arasında Ukayli (ö. 323/934)&#8217;nin ed-Duafa adlı kitabı, Hakim (ö. 405/1014), İbn Merduye (ö. 416/1025) ve İbn Şahin (ö. 385/995)&#8217;in eserleri, İbn Cerir&#8217;in tefsiri, Deylenu&#8217;nin el-Firdevsi ile diğer eserleri ve Ebu-ş Şeyh İbn Hayyan (ö. 369/979)&#8217;ın kitapları sayılabilir.</p>
<p>Müsamaha gösterilen ve en çok hadis uydurulan konular menakıb ve mesalib, tefsir, esbab-ı nüzul, tarilı, beni İsrail&#8217;in durumları, enbiya ve öncekilerin kıssaları, şehirlerin faziletleri, et&#8217;ime-eşribe, hayvanlar, tıp, rukye, sihir, da&#8217;vat ile nafılelerin sevaplarıdır. Sonra da Hz. Peygamber&#8217;in (s.) ana-babasının müslüman olması, İbn Abbas&#8217;dan ayaklara meshetme rivayetleri gibi nadir meseleler gelir. Bunların çoğu işte bu kitaplardan çıkmaktadır. Hatta Şeyh Celaleddin es-Suyüti (ö. 911/lSOS)&#8217;nin eser ve risalelerinin tasnifınde kullandığı başlıca sermayesi adı geçen kitaplardır.</p>
<p>Bunların hadisleriyle meşgul olmıak ve hüküm istinbat etmekte hiçbir fayda yoktur. Maamafıh, bunları tahkik etmek isteyen Zehebi&#8217;nin Mizan&#8217;ına, Hafız İbn Hacer&#8217;in Lisanu&#8217;l-Mizan&#8217;ına ve Şeyh Muhammed Tahir el-Kuceruti el-Fetteni (ö. 986/1578)&#8217;nin bütün maddelerin garib kısımlarını şerheden ve ibarelerini açıklayan Mecmeu bihari&#8217;l-envar adlı eserine bakmalıdır&#8221;.</p>
<p>(Ben) Abdülfettah der(im) ki; s. 97&#8217;de son zamanların allamesi Şeyh Muhammed Hasan es-Sen-behli (ö. 1305/1887)&#8217;nin Tensiku &#8216;n-nizam adlı kitabının başında (s. 6) Şeyh Abdülaziz ve babasının sözlerini tenldd eden güzel bir sözüne işaret geçmişti; mutlaka oraya bakınız. Bu uzatma olmasaydı onu naklederdim.</p>
<p>Daha sonra Şah Veliyyullah ed-Dihlevi, Huccetu &#8216;l-labi&#8217;l-baliğdda şöyle demektedir: &#8220;Burada beşinci bir tabaka daha vardır; bunlardan biri, fakihlerin, sofılerin, tarihçilerin v.s. dillerinde meşhur olan rivayetlerdir. Daha önce adı geçen dört tabakadaki kitaplarda bu rivayetlerin as-lı yoktur. Birisi de sorumsuz .ve sözde alinı birinin dine soktuğu rivayetlerdir. Hz. Peygamber&#8217;den (s.) suduru uzak olmıayan bir takım beliğ sözleri, cerhi mümkün olmayan sağlam senedlerle bir araya getirmişlerdir. Böylece İslam&#8217;da büyük bir belayı yaymışlardır. Fakat hadis ilmi mütehassısları bu gibi rivayetleri mütabi ve şahidlerle değerlendirirler ki bu sayede perde yırtılır ve ayıplar görülür (takke düşer, kel görünür).</p>
<p>*** Ebu Gudde&#8217;nin dipnotların arkasından verdiği bu kısmı, tarafımızdan metnin sonuna alınmıştır. (çev.)</p>
<p>http://www.tasavvufdergisi.net/DergiTamDetay.aspx?ID=531&#038;Detay=Ozet</p>
<p>Tasavvuf İlim ve Akademik Araştırma Dergisi 2014</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/">KIasik Dönem Bazı Tefsir,Hadis,Tasavvuf Eserlerinde Yer Alan Hadislerin Değeri Üzerine*</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdulfettah Ebu Gudde &#8211; İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden &#8216;Alıntılar&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Dec 2015 23:00:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Asakir]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-ül Cezvi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Alusi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebûl-Vefâ ibn Akıl el-Hanbelî]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebu Yusuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Taberi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Zehebi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Alimlerin Zamanı Değerlendirmesi]]></category>
		<category><![CDATA[el-Biruni]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı Abdulcebbar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid Kevseri]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10042</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İmam Ebu Yûsuf un ölüm Döşeğinde Bile Îlmî Müzakerede Bulunması    İşte İmam Kâdı Ebû Yûsuf, Ya&#8217;kûb ibn İbrahim el-Ensârî el-Kûfi summe’l-Bağdâdî. 113/731 yılında dünyaya gel­miş, 182/798 yılında vefat etmiştir. Allah Teala kendisine rahmet etsin. İmam Ebû Hanîfe’nin arkadaşı ve talebesi, onun ilminin ve mezhebinin yayıcısı idi. Üç Abbasi halife­sinin de kadılığını yapmıştı. Bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/">Abdulfettah Ebu Gudde – İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden ‘Alıntılar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/images-98/" rel="attachment wp-att-10043"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10043" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images.jpg" alt="Abdulfettah Ebu Gudde - İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden 'Alıntılar'" width="555" height="307" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images.jpg 302w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 555px) 100vw, 555px" /></a></em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>İmam Ebu Yûsuf un ölüm Döşeğinde Bile Îlmî Müzakerede Bulunması</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em>İşte İmam Kâdı Ebû Yûsuf, Ya&#8217;kûb ibn İbrahim el-Ensârî el-Kûfi summe’l-Bağdâdî. 113/731 yılında dünyaya gel­miş, 182/798 yılında vefat etmiştir. Allah Teala kendisine rahmet etsin. İmam Ebû Hanîfe’nin arkadaşı ve talebesi, onun ilminin ve mezhebinin yayıcısı idi. Üç Abbasi halife­sinin de kadılığını yapmıştı. Bu halifeler şunlardır: Mehdi, Hâdi, Haran Reşid. İlk kez <em>Kâdîl-Kudât</em> (Kadılar Kadı­sı) diye isimlendirilen kimse odur. Kendisine ayrıca <em>Kâdı Kudâti’d-Dunyâ</em> (Tüm Dünya Kadılarının Kadısı) denirdi.</p>
<p>İşte bu büyük âlim hayatının son deminde, nefesini ve­rip dünyasını değiştirirken bile, kendisini ziyarete gelen ziyaretçisiyle fıkhi bir meseleyi, bir kimsenin istifade et­mesi veya bir talibin öğrenmesi gayesiyle müzakere etmiş­ti. Hayatının son zaman dilimini dahi ilmi müzakere yapmadan, bildiğini aktarmadan ve de karşıdakinden istifade<br />
etmeden geçirmemişti:</p>
<p>Öğrencisi Kâdî îbrâhim ibn Cerrâh el-Kûfî Sümme’l- Mısrî anlatıyor:</p>
<p>Ebû Yûsuf hastalandığında ziyaretine gittim. Yanına girdi­ğimde baygın hâlde buldum. Ayılıp kendisine gelince, “Ey İbrahim! Şu mesele hakkında ne dersin?” dedi. Ben ise, “Bu durumda bunu mu müzakere edeceğiz?” deyince, şöyle de­di: “Bir beis yok. Bu meseleyi tetkik edelim ki belki bilme­yen bir kimse öğrenip kurtulur.”</p>
<p>Daha sonra da şunu söyledi: “Ey İbrahim! (Hac menasi- kinde) hangi taş atma daha faziletlidir? Yürüyerek mi yok­sa binekli olarak mı?” Ben, “Binekli olanı.” dedim. “Hata ettin.” dedi. “Yürüyerek.” dedim. Yine “Hata ettin.” dedi. “Allah sizden razı olsun, o hâlde siz söyleyin.” dedim. O da şöyle açıkladı:</p>
<p>“Dua için durulan cemrelerde efdal olan yürüyerek taş­ları atmaktır. Dua için durulmayan cemrelerde ise efdal olan binekli olarak atmaktır.” Sonra yanından kalktım. Evinin kapısına varmıştım ki ağlaşmaları duydum. Anla­dım ki vefat etmişti. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Müfessir Taberi’nin Vaktini Düzenlemesi</strong></p>
<p>işte size müfessirlerin, muhaddislerin ve tarihçilerin pi­ri, büyük müçtehid, İmam İbn Cerir Taberi. Allah kendi­lerine rahmet etsin. O, akitten istifade etmek, öğretmek, öğrenmek, yazmak veya telif etmek suretiyle zamanı de­ğerlendirmek açısından örnek alınacak kimselerden biri­si idi. Öyle ki ciddiyetle ve araştırmak suretiyle yazmasına rağmen eserlerinin sayısı ilginç bir rakama ulaşmıştır.</p>
<p>Allame Yâkût el-Hamevî <em>Mu&#8217;cemu’l-Udebâ&#8217;</em> adlı eserinde İmam İbn Cerir Taberi için bir terceme-i hâl yazar ki bu terceme-i hâl 56 sayfadır. Keza Hatib-i Bağdâdî de <em>Târihul Bağdâd&#8217;da</em> onun terceme-i hâlini vermiştir. Şimdi sizlere büyük imamın terceme-i hâlinden bazı bölümler aktara­cağım. Dolayısıyla burada her iki müellifin sözü birbirine katılmış olmaktadır. Evet bu iki zat şöyle demişlerdir:</p>
<p>Alî ibn Ubeydullâh el-Lugavî es-Simsimî, Kâdî Ebû Ömer Ubeydullâh ibn Ahmed es-Simsâr ve Ebûl-Kâsım ibn Akıl el-Verrâk’tan rivayet eder: Ebû Ca’fer Taberî arka­daşlarına der ki: “(Size) Kur’an tefsiri (yazdırmamı) ister misiniz?” Onlar da Hacmi ne kadar olur?” diye sorarlar. “Altı bin sayfa olur.” deyince, “Bunu tamamlamadan insanın ömrü biter derler Bunun üzerine o da tefsir çalış­masını altı bin kadar sayfada özetler ve yedi yılda yazdırır. Bu yazdırma 283/896’dan 290/903 yılına kadar sürer.</p>
<p>Daha sonra onlara sorar: “Âdem&#8217;den günümüze kadarki cihan tarihini ister misiniz?&#8221; “Hacmi ne kadar olur?” diye sorarlar O da tefsir için zikrettiği kadar bir miktar söyle­yince aynı cevabı verirler O da: “innâ liliâh! Artık insan­larda ilme iştiyak kalmamış.” der. Daha sonra tefsiri gibi bunu da yaklaşık aynı miktar sayfada ihtisar eder Yeniden tasnifi ile kendisine kıraat edilmesi 303/915 yılı Rebiulahir ayının bitmesine üç gün kala, Çarşamba günü sona erer. Kitabı nihayete erdirip söylenecek sözleri noktalama­yı ise 302/914 yılının sonunda bitirmiştir.</p>
<p>Hatib diyor ki: “Simsimt’den dinledim: İbn Cerir 40 yıl boyunca her gün 80 sayfa yazdı, öğrencisi Ebû Muhammed Abdullâh ibn Ahmed ibn Ca’fer el-Fergâni, <em>Târihu ibn Cerir&#8217;e</em> eklediği ve <em>Sile</em> diye maruf olan eserinde şöyle der: İbn Cerir’in talebelerinden bir grup buluğdan vefatına ka­dar yaşadığı günleri hesap ettiler. Ömrünün tamamı 86 yıl idi. Daha sonra eserlerinin sayfalarını bu ömre taksim et­tiler. Her güne 28 sayfa düşmekteydi. Bu, Hâlık’ın yardı­mı olmaksızın bir insanın yapabileceği bir şey değildir.” Allah ne yücedir, insanların gayretleri kendilerini nerelere vardırıyor! İşte görüyorsunuz!</p>
<p>İbn Cerir 224/839 yılında dünyaya gelip 310/922 yılın­da vefat etmiştir. 86 yıl hayat sürmüşlerdir.</p>
<p>Buluğdan önceki dönemi çıkardığımızda, -bunu 14 yıl olarak hesap edelim- geriye 72 yıl kalmaktadır. Bu dö­nem zarfında her gününe 28 sayfa düşmektedir. Bu du­rumda, 72 yılın günlerini hesap edip her gün için 28 say­fa takdir ettiğimizde, İbn Cerir’in tüm eserlerinin yekûnu 718000 sayfa etmektedir.</p>
<p>Bunu hesaplarken hem <em>Târihini</em> hem de <em>Tefsirini</em> yaklaşık 6000’er sayfa olarak saymışlardır. Bu durumda her iki kitabın toplamı yaklaşık 14000 sayfa veya yaklaşık 16000 sayfa etmektedir. <em>Târihi</em> matbu olarak, 11 büyük cüz hâlinde elimizdedir <em>Tefsîri</em> de 30 büyük cüzdür. Bun­ların her bir cüzü bir cilt kitap tutacak çaptadır.</p>
<p>İmamın eserlerinin kaç tane olduğunu artık var sen he­sap et. Çünkü yukarıdaki rakam çıktığında, geriye 702000 sayfa kalmaktadır.</p>
<p>Gerçekten de o, sahip olduğu bilgilerle, pek çok ilmi içinde barındıran bir akademi, pek çok eseri sebebiyle de âdeta bir yayınevi gibidir. O her şeyiyle benzeri olmayan eşsiz bir insandır. Kendi eliyle kâğıda bizzat yazarak telif etmiş ve böylece imbikten süzülmüş düşüncelerini ve fi­kirlerini insanlara sunmuştur. Eğer vakti değerlendirmeyi ve ondan nasıl istifade edip telif ile dolduracağını bilmeseydi, tüm bunları yapması mümkün olmazdı.</p>
<p>İbn Cerîrin talebesi ve arkadaşı Kâdî Ebû Bekr ibn Kâ­mil, İbn Cerîr in (Allah ona rahmet etsin) vaktinin ve işi­nin ne kadar düzenli olduğunu şu şekilde izah ediyor: “Yemeğini yedikten sonra sandal ağacı yaprağı ve gül suyuyla boyanmış, kolları kısa, hayş gömleğiyle uyurdu.</p>
<p>Daha sonra kalkardı. Öğle namazını kılar, ikindiye ka­dar eser yazardı.</p>
<p>Peşinden dışarı çıkar, ikindiyi kılardı. Namazdan sonra insanlara faydalı olmak için oturur, akşama kadar okut­turur veya kendisine okunurdu. Akşam ile yatsı arasında da fıkıh ve kendi çalışmaları için otururdu. Daha sonra da evine giderdi. Aziz ve Celil olan Allah’ın muvaffak kıldığı gibi, gece ve gündüzlerini kendisine, dinine ve insanlara faydalı olmak için taksim etmişti.”</p>
<p>Üstat Muhammed Kurdeali <em>Kunüzül-Ecdûd</em> adlı eserinde İmanı İbn Cerir Taberi’nin terceme-i hâlinde şöyle der: “İlim aktarmak veya ilim almak dışında hayatının bir da­kikasını bile başka şekilde sarf ettiği rivayet edilmemiştir.</p>
<p>Muâfâ ibn Zekeriyyâ sika bir zattan rivayet eder: “Ken­disi vefatından önce Ebû Ca’fer Taberinin (Allah kendisi­ne rahmet etsin) yanında idi. Bu ziyaretinden yaklaşık bir saat veya daha az bir müddet sonra vefat etti. Bu ziyaret esnasında Ca’fer ibn Muhammed’den gelen bir dua ken­disine zikredilince, bir divitle kâğıt istedi ve duayı hemen yazdı. ‘Bu hâlde de bununla mı iştigal edeceksin?’ denin­ce şöyle cevap verdi: İnsanın ölene kadar ilim elde etmeyi bırakmaması gerekir.” (Kunuz-ul Ecdad,syf;123)Allah Teala kendisine rahmet et­sin. İlme, dine, İslam’a ve Müslümanlara olan faydaları se­bebiyle ecrini kat kat versin. Âmin.</p>
<p>Ebû Hilâl Askeri, <em>el-Hass alâ Talebil-İlm ve’l-İctihâd fi Cem&#8217;ih</em> adlı eserinde şöyle der: &#8220;Ebû Bekr ibn en-Hayyât en-Nahvt (Allah kendisine rahmet etsin), tüm vakitlerin­de hatta yolda bile mütalaa ederdi. Bu sebeple bazen bir çukura düşer, bazen de bir hayvan kendisine çarpardı.”(agd-s.77)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Bîrûninin Senenin İki Günü Hariç Sürekli İlimle Meşgul Olması</strong></em></p>
<p><em> </em><em> </em>&#8216;Yâkût el-Hamevî’nin <em>Mu’cemu’l-Udebâ&#8217;</em> adlı eserinde, 362/ 973 yılında dünyaya gelip, 440/1048 yılında vefat eden astronomi âlimi, matematikçi, eşsiz bilge, tarihçi, filo­log, edip, üstün insan, pek çok ilmi kendisinde topla­yan Ebû’r-Reyhân Bîrûnî’nin (Muhammed ibn Ahmed el- Havârizmî’nin) (Allah kendisine rahmet etsin) terceme-i hâlinde şöyle denir:</p>
<p>“Ebû’r-Reyhân inşaat tekniğinde geniş bilgiye vâkıftı. Her konuda üstün malumata sahipti. Kendisini ilim tahsi­line vermişti. Kitap telifiyle iştigal ederdi. Yaşamında ihti­yaç duyduğu iaşeyi temin için senede iki gün, yani Nevrûz (21 Mart) ve Mihricân (bayram) günleri hariç ilimlerin ka­pılarını açar, benzeri ve yakın meseleleri ihata eder (kapa­lı ve gizli yönleri yakalar), neredeyse eli kalemden, gözü tetkikten, kalbi tefekkürden ayrı kalmazdı. Bu iki günde yetecek kadar yiyecek ve maişeti temin ederdi. Senenin diğer geri kalan günlerinde ise müşkilat perdesini yüzün­den kaldıran ve kapalı meseleleri kendisine açan ilim, onu bu tip işlerle meşgul olmaktan uzaklaştırıyordu.</p>
<p>Fakih Ebû’l-Hasan Alî ibn Isa el-Velvâlicî anlatıyor:</p>
<p>Nefsi gidip gelip can çekişirken, göğsü iyice daralmış­ken (78 yaşına ulaşmıştı) Ebû’r Reyhân’ın yanına vardım. Bu hâlde bile bana şunu sordu:</p>
<p>“Geçen gün, (anne tarafından) ninelerin fasid miras he­sabı hususunda bana ne söylemiştiniz?”</p>
<p>Ben de kendisine merhamet ederek, “Bu durumda bunu mu <em>k</em>onuşacağız? dedim. O ise: “Efendi! Dünyadan bu meseleyi bildiğim hâlde ayrılmak istiyorum. Bu, meşelenin cahili olarak ayrılmamdan daha hayırlı değil midir?</p>
<p>Bunun üzerine açıklamalarımı tekrarladım, o da söylediklerimi ezberledi ve bana daha önceden vaat etmiş olduğu şeyi öğretti. Ardından yanından ayrıldım. Yolda giderken (vefatı sebebiyle) yapılan ağlaşmaları duyuyordum.”</p>
<p>Bu dâhi imam Arapça, Süryanice, Sanskritçe, Farsça ve Hintçeyi çok iyi biliyordu. Ardında uzay,tıp, matematik, edebiyat, filoloji, tarih ve diğer ilim dallarında olmak üzere 120’den fazla eser bırakmıştır. Büyük müsteşrik Karl Edward Sachau onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “O, tarihin tanıdığı en büyük akıldır.”</p>
<p>Meşhur müsteşrik George Sarton da onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “Bîrûnî İslam âleminin en önde gelenlerin­den ve dünya âlimlerinin en büyüklerinden birisiydi.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Yatıp Uzanırken Bile Tefekkür Ederlerdi</strong></em></p>
<p><em> </em>İmam Ebûl-Vefâ ibn Akıl el-Hanbelî (Ali ibn Akıl el-Bağdâdî) hakkında Hafız İbn Receb el-Hanbelî <em>Zeylu Tabakâti’l-Hanâbile</em> adlı eserinde bu zatın yüklü ve zengin terceme-i hâlini anlatırken özetle şöyle der:</p>
<p>“431/1039 yılında dünyaya geldi ve 513/1118 yılında vefat etti. Âlemdeki faziletli zevattan, Âdemoğullarının ze­kilerinden biri, üstün kapasiteli ve ilim dallarında geniş bilgi sahibi bir insandı.</p>
<p>O şöyle diyordu: ‘Ömrümden bir saati bile boşa zayi et­mem helal olmaz Dilim müzakere ve münazara, gözüm mütalaa yapmadığı durumlarda yani uzanıp yatıp rahat ederken bile tefekkür ederim. Kalkarken yazacağım şey­leri düşünmüş olarak kalkarım. Şu 80 yaşımda, ilme kar­şı olan hırsımı 20 yaşımdaki hırsımdan daha çok bulu­yorum.</p>
<p>Yemek için elimden geldiğince az vakit ayırıyorum. Bu sebeple ekmek yerine suyla yumuşatarak kek dilimi yiyo-rum. Çünku ikisi arasında çiğnem farkı vardır. Bunu da elde edemediğim bir bilgiyi mütalaa etmeye veya yazmaya daha çok vakit ayırmak için yapıyorum.Çünkü âlimlerin hepsinin ortak kanaati şudur: Akıllı insanların elde etmek için uğraşması gereken en değerli şey vakittir. Vakit bir ganimettir ve içindeki inşatlar servet bilinmeli, kapılma­ya çalışılmalıdır. Hayatta sıkıntılar çoktur ama vakitler de Hızlı geçip gitmektedir,’</p>
<p>Üstat İbnu’l-Cevzi der ki: İmam İbn Akıl daima ilimle meşgul olurdu. Üstün düşünme kabiliyeti, kapalı ve ince meseleleri araştırma hasleti vardı. Funûn adlı eserini dü­şüncelerine ve başından geçen olaylara tahsis etmiştir.’ Çeşitli ilim dallarına ait pek çok eseri vardır. Bunlar yir­mi kadardır. En büyük eseri Funûn adlı eseri olup ger­çekten büyük bir kitaptır. Bunda çok kıymetli ve faydalı vaaz, tefsir, fıkıh, usûlül-fıkh, kelam, nahiv, dil, şiir, tarih, hikâye tarzında bilgiler vardır. Bu eserde aynı zamanda, başından geçen münazara ve toplantılar ile düşünceleri ve düşüncelerinin vardığı neticeler vardır. Bunları da eserine katmıştır.</p>
<p>Hafız Zehebî der ki: ‘Dünyada bundan daha büyük bir kitap yazılmadı. Bunu kitabın 400’üncü cildinden sonra­ki bir cildini gören kimse bana haber verdi.’ İbn Receb diyor ki: Âlimlerden bazıları bunun 800 cilt olduğunu söylemişlerdir. ” (<em>Zeylu Tabakâtil Hanabile,</em> I, 142-62; ibnu’l-Cevzi, <em>Muntazam,</em> IX/92. 212- 15.)Allah rahmet etsin, işte o, <em>Funûn</em> adlı eserinin matbu olan kısmının giriş bölümünde şöyle diyen insandır: “İmdi, vaktin kendisiyle harcandığı, nefsin meşgul edil­diği ve kudreti yüce olan rabbe yaklaştırarak en güzel şey ilim talep etmektir. Bu, insanı cehalet zulmetinden dinin nuruna çıkarır. Benim nefsimin meşgul olduğu ve vaktimi kendisiyle geçirdiğim şey işte budur, ilimdir.</p>
<p>Âlimlerin sözlerinden, kitapların içlerinden ve ulemanın meclislerinden, faziletlilerin toplantılarından ortaya saçı­lan anlık güzel düşünceleri kapmak suretiyle elde edip istifade ettiğim bilgileri yazmaya devam ediyorum. Bunu yaparken, arzum, ilmin bir parçasının bana bulaşmasıdır. Çünkü böyle yapa yapa cehaletten uzaklaşıyorum. Belki de böyle devam ede ede benden öncekilerin ulaştığı bazı seviyelere ben de ulaşabileceğim.</p>
<p>İlim, kendisiyle iştigal eden insana hemen faydalar sağ­lamasa bile; vaktin kendisiyle ölüp gittiği boş şeylerden alakayı kesip atması bile yeterlidir. Allah Teala’dan bizleri sırat-ı müstakimden ayırmamasını dilerim. O bana yeter.</p>
<p>O ne güzel vekildir.”</p>
<p>İbnu’l-Cevzi diyor ki: İmam Ebû’l-Vefâ ibn Akîl’e ölüm yaklaşıp vefat alametleri baş gösterince, kadınlar ağlaşma­ya başladılar. Bunun üzerine onlara şöyle dedi: &#8216;Elli yıl Al­lah adına fetva verip imzaladım. Bırakın beni de O’na kavuşacağım için sevineyim.”’</p>
<p>Bu büyük imam dünyadan ayrılırken, kitapları ve giydi­ği elbiselerinin dışında bir şey bırakmadı. Bıraktığı elbise­ler sadece kefenine yetip borcunu ödeyecek kadardı. İlme olan hayırlı hizmetlerinden dolayı Allah ona rahmet etsin ve en güzel şekilde mükâfatlandırsın.</p>
<p><strong>Muhterem okuyucu!</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi aklı çalıştırmak, vakti değerlendirmek, nefsi hayır ve ilme alıştırmak nasıl neticeler verdiriyor? Bu vesileyle elde edilen neticeler akılla kabul edilemeyecek kadar büyük rakamlara ulaşıyor. Oysa akü kabul etmese bık hakikat böyledir. Evet bu azim, 800 cilt kitabı ortaya çıkartıyor. Hem de dünyadaki en büyük kitap! insanlar­dan sadece bir fert, evet sadece Ebû’l-Vefâ ibn Akîl kendi başına bu kadarlık bir kitabı telif etmiş. Hem de bunla­rın yamada sayısı yirmiye ulaşan başka çalışmaları da var. Bunların bir kısmı ise onar ciltten meydana gelmektedir.</p>
<p>698/1299 yılında vefat eden İmam Bahâuddin ıbnun- Nehhâs el-Halebi en-Nahvî (Muhammed ibn İbrahim) ne kadar güzel, ne kadar doğru söylemiştir. (Allah ona rah­met etsin). Aşağıda zikredeceğimiz şiiriyle, sürekli olarak az şeyi başka az bir şey üzerine eklemek suretiyle son de­rece büyük bir yekûnun meydana geleceğini beyan et­mektedir. Ebû’l-Vefâ ibn Akil de görüldüğü gibi, durum aynıyla budur. Çünkü onun eserleri 800 cilttir.</p>
<p>Evet, Suyûtînin <em>Buğyetu’l-Vuât</em> adlı eserinde Bahâuddin ibnu’n-Nehhâs el-Halebi’nin terceme-i hâli verilirken şu şiiri de zikredilir:</p>
<p><em>İlim, oradan buradan toplanan,</em></p>
<p><em>Bir şey üstüne bir şey koymaktır.</em></p>
<p><em>Böyle devam eden bir insan,</em></p>
<p><em>Bir gün hikmete ulaşacaktır.</em></p>
<p><em>Çünkü sel kocamandır, lâkin Damlalardan oluşmaktadır.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Bin Fasikül Kitap Yazdı</strong></em></p>
<p><em>Tezkire tu’l-Huffâz da</em>, 541/1146 yılında dünyaya teşrif edip 600/1203 yılında vefat eden Hafız Abdulğanî Makdisînin (Allah kendisine rahmet etsin), terceme-i hâlinde şöyle geçer;</p>
<p>“İmam, Muhaddisu-l İslam, Takiyyuddin  Ebu Muhammed Abdulğani ibn Abdulvâhid el-Makdisi el Cemmâilî sümme’d Dımaşki es-Sâlihi el-Hanbelî. Pek çok eserin sahibi Ebü Tâhir Silefi’den 1000 cüz yazmıştır. Sa­yılamayacak kadar eser telif etmiştir. Vefat edene kadar sürekli istinsah etmekle, eser yazmakla, hadis rivayet et­mekle ve Allaha ibadet etmekle meşgul oldu.</p>
<p>(Öğrencisi) Ziyâ Makdisî şöyle demiştir: Zamanının hiç­bir dilimini zayi etmiyordu. Sabah namazını kıldıktan sonra, bazen Kur an-ı Kerim’in kıraat vecihlerini öğretiyor, bazen de hadis yazdırıyordu. Daha sonra kalkıp abdest alıyor ve öğlen öncesine kadar Fatiha ve Muavvizeteyn’i (Felak,Nâs surelerini) okumak suretiyle 300 rekât kılı­yordu Ardından biraz uyuyor ve öğleni kılıyordu. Peşin­den de akşama kadar hadis rivayeti ve eser yazmakla meş­gul oluyordu. Akşamleyin de oruçlu ise iftar ediyordu. Yatsıyı kıldıktan sonra gece yansına kadar veya biraz da­ha fazla uyuyordu.</p>
<p>Sonra abdest alıyor ve namaz kılıyordu. Ardından bir da­ha abdest alıyor ve sabah namazına yakın vakte kadar na­maz kılıyordu. Bazen yedi ve daha fazla abdest aldığı olur­du. (Böyle çok abdest alması hususunda) şöyle diyordu: &#8216;Azalarını ıslak olunca namaz benim için daha lezzetli olu­yor.Bu ibadetten sonra, sabah namazından önce biraz kes­tiriyordu. Onun âdeti bu şekilde idi.” Geriye kırktan fazla kitap bırakmıştır. Bu eserlerde çok kıymetli bilgiler vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Tefsirini Geceleri Yazdı</strong></em></p>
<p><em>1217/1802</em> yılında doğup 1270/1854 yılında vefat eden, Bağdat müftüsü, mûfessirlerin sonuncusu, imam, müfes-sir Alûsî (Ebû’s-Senâ Şihâbuddîn Mahmûd ibn Abdullâh el-Alûsî) el-Bağddı de şöyle der;Her an ilminin artmasına çok hırslı idi.Faydalı bilgiler elde etmekten,şiirleri toplayıp ezberlemekten geri durmazdı.</p>
<p>Gündüzleri fetva vermek ve ders talim etmekle geçerdi. Ge­cenin başlangıç diliminde kendisinden istifade etmek isteyen bir kimse veya bir dostu ile olurdu. Gecenin sonlarına doğru tefsirinden birkaç sayfa yazardı. Gecenin sabahında yazmış olduğu bu sayfaları evinde görevlendirdiği kâtiplere verirdi. Onlar ise bunların yazım işini ancak 10 saatte bitirirlerdi. Günde 24 ders verirdi. Tefsir ve fetva ile meşgul olduğu günlerde de büyük kitaplardan günde 13 ders yapardı. Devamlı telif ile meşgul olurdu. Hatta vefat ettiği hastalı­ğında da böyleydi.</p>
<p>Tefsiri, âlimlere göre diğer tefsirler arasında son derece güzel ve eşsizdir. Sadece bu tefsir onun imametini, fazile­tini ve ilmini ifade etmek için yeterlidir. O, tefsirini gece telif etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Eskilerin Koca Koca Kitapları</strong></em><strong>, </strong><em><strong>Zamanı Hiç İsraf Etmediklerini Gösterir</strong></em></p>
<p>Burada hocamız allame Muhammed Zâhid Kevserinin (Al­lah Teala kendisine rahmet etsin) bir açıklamasını sizlere nakledeyim. Bu yazısında o, diğer ilimler dışında özellikle tefsir alanında yazılmış büyük tefsir kitaplarına değinmiş­tir Bu eserlerin büyüklüğü yazarlarının ilme ve zamanı değerlendirmeye önem verdiklerini göstermektedir. On­lar bu hacimli eserleriyle büyük insanlar olduklarını is­pat etmişlerdir. İnsan, bu kitapların kendilerini görmek bir tarafa, onlarla ilgili malumatı duymakla bile dehşete düşmektedir. Gerçekten Allah Teala’nın kullan içinde ni­ce enteresan kimseler vardır.</p>
<p>Hocamız Kevser&#8217;i <em>Makâlâtul</em>-Kevseri adlı eserinde Kur’ an-ı Kerim’e yapılan bazı hizmetlerden bahsederken şöyle der:</p>
<p>İlim ehlinin Kuranın yüce manalarım parlatmak için telif etmiş oldukları eserler neredeyse sayılamayacak ka­dardır Bunların hepsi de tefsirlerinde rivayet ve dirayet tarzında farklı metotlar takip etmişlerdir. Ayrıca çeşit­li Kur an ilimlerini ön planda tutmalarına, kendi zevk ve meşreplerine göre Kur&#8217;an-ı Mecıdin bir yönüne özellikle ağırlık vermek suretiyle de Kur’anı tefsir etmişlerdir.</p>
<p>Bu sadette ümmetin âlimlerinin bazı eserlerini zikretme­me sanırım okuyucu kardeşlerim müsamaha gösterecek­tir Bu eserler sahiplerinin onları yazarken ne kadar gayret gösterdiklerini sunması açısından güzel örneklerdir. Me­sela İmam Ebûl-Hasan el-Eş’arinin <em>Muhtezan</em> adlı tefsiri. Makrizı’nin <em>Hıtaf</em>ta zikrettiğine göre 70 cilt imiş. Keza Kâdî Abducebbâr Hemedâni’nin Muhit tefsiri 100 fasikül imiş.</p>
<p>Ebû Yûsuf Abdusselâm Kazvînînin <em>Hadâiku Zâtu Beh-ce</em> adlı tefsiri için söylenen en küçük rakam 300 cilt oldu­ğudur. Müellifi bunu vakfetmiş ve Bağdat’taki İmam Ebû Hanîfe Mescidine koymuştu. Daha sonra malum Moğol istilasıyla beraber, diğer pek çok eser gibi bu kıymetli eser de kaybolup gitti. Yalnız ben Hind ediplerinden birisin­den, bir kütüphanenin katalogunda bunun bir parçasının mevcut olduğunu gördüğünü duydum.</p>
<p>Hafız İbn Şâhinin de hadisler ışığında yazdığı 1000 cüz lük tefsiri varmış. Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî’nin tefsiri <em>Envâru&#8217;l-Fecr</em> de 160000 sayfa civarındaymış. Bu eserin bi­zim memleketimizde (İstanbul ve Türkiye kütüphanelerin­de) mevcut olduğu bilinmektedir. Ancak ben uzun arama­larıma rağmen bu esere muttali olamadım. Ebû Hayyân’ın hocalarından Ibnu’n-Nakib el-Makdisinin tefsiri de 100 cilde yakınmış. Bu eserin bazı ciltleri İstanbul kütüphane­lerinde bulunmaktadır. Bu tefsirlerden bazılarının bir kısım ciltleri bildiğim kadarıyla bazı kütüphanelerde mevcuttur.</p>
<p>Bugün elimizde bulunan tam ve en büyük tefsir (bildiği­miz kadarıyla) <em>Tefsir-i Alât</em> de denilen <em>Fethul-Mennân</em> tefsiridir.Eser, allame Kutbuddin eş*Şirâzi’ye aittir. 40 <sub>C</sub>ilttir. Birinci cildi Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye’de mevcuttur.Bu cilde bakıldığında eserinde takip ettiği metot ortaya çıkmaktadır. Eserin diğer ciltleri de İstanbul’da iki kütüphanede, Muhammed Es’ad ve (Hekimoglu) Ali Paşa’da bulunmaktadır.</p>
<p><em>el</em> -Menhdu’s-Safi de zikredildiği gibi allame Muhammed Zâhid el-Buhâri’nin tefsiri 100 kadar ciltlik bir tefsirmiş. İslam ümmeti âlimlerinin bu geçenlerin dışında daha sa­yılamayacak kadar tefsirleri vardır. Hepsinin metotları farklıdır. Onların şükre değer bu hizmeti yanında; kitabı açıklayan, Kur’anda icmali geçen yerleri izah eden hadis­leri toplayarak yaptıkları çalışmaları da vardır.”</p>
<p>Allame, fakih, usul âlimi, araştırmacı Muhammed Haşan el-Hacvi el-Fâsî el-Mağribî (Allah Teala kendisine rahmet etsin) ilginç eseri <em>el-Fikru’s-Sâmî fi Târihi’l-Fıkhil-îslâmî</em><em> </em>adlı eserinde, çok eser yazan müelliflere temas etmiştir. Bunlar arasında İbn Cerîr’i, Îbnul-Cevzî’yi ve başkalarının zikretmiştir, İçlerinde benim zikrettiklerimin bir kısmı tekrar ediliyor olsa da -ki bunun zararı yok- onun yazı­sından bir parçayı aşağıya alıyorum. O şöyle demiştir:</p>
<p><em>el-Dibâcul-Muhezzeb&#8217;de</em> geçtiğine göre, Kâdî Ebû Bekr Muhammed ibn Tayyib el-Bâkıllânî her gece 20 rekât namaz kılardı. Hafızasından 70 sayfa yazmadan da uyumazdı.</p>
<p>İbn Ebid-Dunyâ geriye 1000 kitap bıraktı. İbn Asâkir de Tarih’ini 80 ciltte telif etti. Suyûtî şöyle demiştir: ‘En çok eser yazan İbn Şâhîndir. 330 eser yazmıştır. Bunlar­dan birisi olan <em>Tefsir</em> 1000 cüzdür, <em>Musned</em> 1500 cüzdür. Keza Suyûtî şunu da söyler: ‘Bu tıpkı tayy-ı mekân gibi tayy-ı zamân işidir, İsra ve Kadir gecesinden miras kalan bir berekettir.’ Bunu (Muhammed ibn Abdurrahmân ibn Zekeriyyâ el-Fâsî) <em>el-Minâhu’l-Bâdiye’de</em> nakletmiştik.</p>
<p>İmam Ebû Muhammed Alt ibn Hazm geriye 400 cilt eser bırakmıştır. Bunlar takriben 160000 sayfa tutmaktadır. İmam Ebû Muhammed Abdurrahmân ibn Ebî Hâtim er- Râzî de geriye pek çok eser bırakmıştır. Bunlar fıkıh, ha­dis, tarih dallarındadır. Eserlerinden birisi olan M<em>usned</em><em> </em>1000 cüzdür. Bunu da (Subkî) <em>Tabakâtu ’ş-Şâfi</em> ’iyye’sinde zikretmiştir.</p>
<p><em>Mustedrek alâs-Sahîhaynın</em> sahibi, Ibnu’l-Beyyı diye ta­nınan Ebû Abdullah el-Hâkim de 1500 cüze varan eser bı­rakmıştır. <em>Tahricu’s-Sahîhayn,ilel,Emâlî</em>, <em>Fevâidu’ş-Şuyûh</em>, <em>Târihu Neysâbûr</em> ve diğerleri eserlerinden bazılarıdır.</p>
<p>İmam Ebû’l-Hasan el-Eş’arinin kitapları da büyük kü­çük cinsinden 50&#8217;ye ulaşmıştır. Bunların çoğu batıl fır­kalara reddiye konularındadır. Bu ise en zor eser yazılan mevzulardandır. Bu tip eserleri yazmak çok zaman ister.</p>
<p>Takiyyuddin ibn Teymiyye de 300 eser yazmıştır. Bu eserler çeşitli ilim dallarına aittir. Bunlar 50 kadar cilt içinde toplanmıştır. Öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye büyük-küçük eser cinsinden 50 cilt eser telif etmiştir. İmam Beyhaki de 1000 cüz eser telif etmiştir. Bunlar ben­zeri nadir bulunan cinsten kıymetli eserlerdir. Faydaları çoktur, Beyhaki 30 yıl oruç tutmuş bir insandır.</p>
<p>Meşhur Muhammed ibn Sahnûn el-İfrikî de fıkıh, siver tarih ve diğer ilim dallarını havi büyük eserini 100 cûz olarak bizlere miras olarak bırakmıştır. <em>Âhkâmul-Kur’ân</em><em> </em>ve diğer kitapları da böyledir.</p>
<p>Fas&#8217;ta metfun, İmam Ebû Bekr ıbnu’l-Arabî el-Meâferî de büyük tefsirini 80 cüz olarak yazmıştır. Onun başka eserleri de vardır. Tirmizi, Muvatta’ şerhleri ile büyük ve küçük <em>Ahkâmul Kur’ân</em> kitapları gibi. Keza <em>el-Kavâsım</em><em> </em>vel-Avâsım, <em>el-Mahsûlfî’l-Usûl</em> gibi. Bunlar en üst seviyede eserlerdir. Bu, az rastlanan bir durumdur.</p>
<p>İmam Ebû Ca fer Tahâvî de pek çok eser yazmıştır. Bir tek mesele için bile eser yazmıştır. O da şudur: Hazre-ti Peygamberin haccı, kıran mı, ifrad mı yoksa temet­tü muydu? Bu eserini iki sayfa olarak yazmıştır. İslam âleminde buna benzer nice çalışmalar vardır.</p>
<p>Ebû Ubeyde’nin (Ma&#8217;mer ibn Musennâ) çeşitli ilim dal­larındaki eserleri 200’e ulaşmıştır. İbn Sureyc’in eserleri de 400’e ulaşmıştır. Kadı Fâdıl’ınkiler de 100’e ulaşmış­tır. Endülüslü âlim Abdulmelik ibn Habıb’in eserleri de 1000’e varmıştır. Bunu da <em>Nefhu’t-Tîb&#8217;de</em> Lisânuddin Hatîb zikretmiştir.</p>
<p>Eserleri ciltler dolusu tutmaktaydı. Mesela Sibi ibnu’l- Cevzî’nin tarihle ilgili <em>Mirâtuz-Zemân</em> 40 cilt idi. Hatib’in <em>Târihu Bağdâdi</em> de 15 cilttir. <em>Eğânî</em> de 20 cilttir. İbnu’l- Esîr’in <em>Kâmili</em> 12 cilttir. Ebû Hanife ed-Dîneverinin <em>Şerhu’n-Nebât&#8217;</em>ı 60 cilde ulaşmaktadır. Arap âleminin filozofu Ya’kûb ibn İshâk el-Kindî’nin felsefe, tıp, matematik ve di­ğer pek çok ilimlere dair eserleri de 231’e varmaktadır.</p>
<p>Zikri geçen zevatın eserlerinin ciltleri 20 sayfadan 200 sayfaya kadar değişmektedir. Bunların yazı malzemesinin zor bulunduğu zamanlarda yazıldığı düşünülürse durum daha iyi değerlendirilip anlaşılır.</p>
<p>Sonrakilere gelince; yazma malzemesi ve imkânlar art­masına rağmen, önceki âlimler kadar eserleri yoktur.Mesela Fe&#8217;thul-Bari ve <em>İsabe</em> ve diğer eserlerin sahibi İbn Hacer, Zehebî, eserleri 400’den fazla olan Suyûtî gibi.Bunların eserlerinin çoğu iki veya dört sayfaya varıncaya kadar küçüktür.Suyûtî den daha da çok eser veren, Ebû’l-Feyd Muhib-buddin Muhammed Murtazâ el-Hûseynî el-Vâsıtî ez-Zebî-di el-Hanefi Nezîlu Mısr da böyledir.Ancak <em>Şerhul Kâ</em>mûs, Ş<em>erhul-ihyâ</em> adlı eserleri çalışmalarının azametine delildir.Bu iki eserin faydası çok geniş olmuş ve İslam âlemi bunlara ziyadesiyle rağbet göstermiş, üzerlerinde çalışarak yararlanmışlardır.’’</p>
<p>Ben de yazımı vakitlere dikkat eden, anları bile değer­lendiren, zamandan en güzel meyveleri elde etmesini bi­len âlimlerden birisi olan Ebû’l-Kâsım ibn Asâkir ed- Dımaşki’nin terceme-i hâlini kısaca vererek bitirmek istiyorum. Onun hayat hikâyesinde insandaki arzu ve is­tekleri harekete geçiren, uyuyanı uyandıran taraflar var­dır. Simdi sizlere onu anlatacağım.</p>
<p><strong>O</strong><strong> </strong><em><strong>Kadar Çok Eser Yazmıştır ki Hepsi Basılamıyor</strong></em></p>
<p>Hafız Ebul-Kâsım ibn Asâkir ed-Dımaşkî (Ali ibn Ha­şan) 499/1105 yılında Şam&#8217;da doğdu ve 571/1175 yılında Hakkın rahmetine kavuştu. Allah Teala kendisine rahmet Yaşamında anları bile değerlendiren bir insandı. İslam kütüphanelerine o kadar çok eser ikram etti ki bugün ilmi kurumlar (akademiler) bile bunları basmaktan âciz kalmaktadır. Oysa o, bunları tek başına yazmıştı. Evet<sub>,</sub>bunları bizzat kendi eli ve kalemi ile telif etti, inceleyerek yazdı.İlk önce bunların asıl malzemelerini topladı, daha sonra bunları özetledi, düzenleyip tertip etti. Bunun ardından, çok sağlam hafızası, geniş bilgisi, eser yazmaya ve fazlaca eser telif etmeye karşı son derece gayret ve yeteneği olduğunu gösteren, yaşayan ve konuşan birer delil olan kitaplarını insanlara sundu.</p>
<p>Burada sizlere onun bayat hikâyesinin bir yönünü sunacağım. Anlatırken ilim için ne kadar çok yolculuk ettiğine, eserlerinin oldukça fazla olduğuna, vakitleri ve zamanını değerlendirme hususunda son derece gayretli olduğuna temas etmekle yetineceğim.</p>
<p>Tarihçi Kâdî ibn Hallikân <em>Vefeyâtu’l-A&#8217;yân</em> adlı eserinde bu zatın terceme-i hâlini verirken şöyle der:</p>
<p>“Zamanın Şam bölgesi muhaddisi, Şafii fıkhının önde gelen âlimlerinden idi. Daha ziyade hadis ilmiyle meşgul oldu ve bu yönüyle meşhur oldu. Hadis toplamak için son derece gayret gösterdi. Bu sebeple onun topladığı hadis kadar hadis toplamak başkasına nasip olmadı. Hadis toplamak için çok seyahatler edip, beldeler dolaştı, yollar katetti. Pek çok hadis hocası ile görüştü. Hafız Ebû Sa’d Âbdulkerîm ibnu’s Sem’ânî ile bu yolculuklarda arkadaşlık etti.</p>
<p>Hadis hafızı idi. Dinine son derece bağlıydı. Hadislerin metinlerini senedleriyle toplardı. Bağdat’ta (hadis hocalarından) hadis dinledi. Sonra Şam’a yöneldi. Ardından-Horasan’a gitti. Neysabur, Herat, Esbehan ve Cibal’e de gitti. Çok faydalı eserler hazırladı. Senedleriyle beraber  hadis kitapları yazdı. Hadisler hususunda çok güzel değerlendirme yapan birisiydi. Hadisleri toplamaktan ve eser yazmaktan son derece haz alıyordu. <em>Târihu Dımaşki  </em>yazdı. Bu 80 ciltlik bir eser olup çok kıymetli bilgilere ha­vidir. (Hatîb-i Bağdadinin) <em>Târîhu Bağdâd’ının</em> usulünce hazırlanmıştır.</p>
<p>Mısır’ın hafızı, hocamız hafız allame Zekiyyuddin Ebû Muhammed Abdulazîm el-Munziri, bu tarih kitabının bahsi geçince, bir cildini bizlere çıkarıp getirdi. Eser ve ne kadar büyük bir çalışma olduğu hususundaki konuşma uzadı da uzadı. Sonra da şöyle dedi: ‘Kanaatimce bu zat tarih kitabını buluğa erdiği günden itibaren yazmaya az­metti ve kitapla ilgili malzemeleri bu tarihten itibaren top­lamaya başladı. Ancak yine de bir insanın, ders veya hadis rivayetiyle meşgul olurken, bir taraftan da şöhrete ulaş­mışken (bu şöhret sebebiyle insanlar kendisine sürekli gi­dip gelirlerken, meselelerini arz ederlerken) böyle bir ese­ri telif etmesi bir ömre kısa gelir.’Gerçekten de doğruyu söylemiştir. Hayatını inceleyen kimse bu sözünün ne kadar doğru olduğunu anlar. Bir insanın fırsat bulup da bu hacimdeki bir eseri bu süre­de yazması mümkün müdür? Ortaya çıkan bu eser (tarih kitabı) seçtiği bilgilerdir. Esas topladığı malzemeler nere­deyse özetlenemeyecek kadar çok ve müsveddeler şeklin-de idi. Bunlardan sahih olarak seçtiklerini bir araya getirdi (ve elimizdeki eser oluştu). Bunun dışında başka güzel eserleri, faydalı cüzleri de vardır.”</p>
<p>Hafız Kasım ibn Asakirin eserleri 50’den fazladır. Bunlardan bir tanesi olan <em>Târihu (Medîneti) Dımaşk,</em> daha önce bahsedildiği gibi 80 cilttir.</p>
<p>Hafız Zehebî <em>Tezkiretu ’l-Huffâz&#8217;da</em> İbn Asâkir’in terceme-i hâlini verirken şöyle der:</p>
<p>&#8220;&#8216;İmam, büyük (hadis) hafız(ı), Şam bölgesinin muhaddısi, ümmetin övünç kaynağı Ebû’l-Kâsım ibn Asâkir. Pek çok eserin ve <em>Tarihu Kebîrin</em> sahibi. 499/1105 yılı­nın başlarında doğdu. 505/1111 yılında babasının ve kar­deşi Ziyâuddîn Hibetullâh’ın ilgilenmesi ile hadis dinle­meye başladı. Şam’da şu hocalardan hadis dinledi&#8230; 20 yaşında iken yolculuğa başladı. Bağdat’ta hocalardan ha­dis dinledi. Mekke&#8217;de, Kûfe’de, Neysabur’da, Esbehanda, Merv’de ve Beratta da pek çok hocadan hadis dinledi. 40 beldeden, kırk hocadan birer taneden kırk hadislik) <em>el-Erbeûnu’l-Buldânıyyeyi</em> hazırladı. Hocalarının sayısı 1300’dür. 80 küsur tanesi de kadındır.</p>
<p>Kendisinden pek çok insan hadis rivayet etmiştir. Bun­lardan birisi de yolculuklarda arkadaş olan Ebû Sa’d es- Sem’âni’dır. (Zehebi daha sonra eserlerini sayar. Bunlar 50 ve yakındır). Çeşitli ilim dallarına dair bilgilerini yaz­dırmak için 480 meclis (oturum) tertip etti. (Her yazdır­ma meclisi bir eser telif etme mesabesindedir).</p>
<p>Oğlu muhaddis Bahâuddîn Kâsım şöyle demiştir: ‘Allah rahmet etsin, babam cemaate ve Kur’an okumaya devam eden bir insandı.. Her cuma bir hatim bitirirdi. Ramazan­da ise her günde hatim bitirirdi. (Şam Camii’nin) doğu minaresinde itıkâfa girerdi. Çok nafile ibadet eden, zikir ehli insandı. (Şaban ayının) ortasındaki geceyi ve bayram gecelerini ihya eder, ibadet ve zikir ile geçirirdi. Giden her vakit hususunda kendi nefsini muhasebeye çe­kerdi.40 yıl, yani hocaları kendisine rivayet ve hadis nakli için icazet verdiği andan itibaren sadece hadisleri bir araya getirmekle ya da rivayet etmekle meşgul oldu. Gezer­ken ve yalnızken bile bu hâl üzere idi.</p>
<p>Hafız Ebûl-Alâ Hemedânî de şöyle der: ‘Ebû’l-Kâsım îbn Asâkır’e, ateş gibi yanan ve son derece iyi kavrayan zekâsından dolayı “Ateş Meşalesi” denmekteydi.’ Ebû’l- Mevâhib ıbn Sasrâ da der ki: ‘Ona, ‘Efendimiz kendileri gibi bir kimse gördüler mi?’ diye sordum. Bana şöyle ce­vap verdiler:</p>
<p>&#8211; Böyle söyleme. Çünkü Allah Teala Kur’an’ında şöyle ferman ediyor: ‘Kendi nefislerinizi temize çıkarmayın.’ Böyle deyince ben de dedim ki: ‘Fakat Allah Teala şöy­le de buyurmuştur: ‘Amma rabbinin nimetini söyleyip anlat.&#8217; Bu sefer şöyle cevap verdi: ‘Bir kişi benim gibi bir kimseyi gözlerinin görmediğini söylerse doğru söylemiş olur.’</p>
<p>Ebû’l-Mevâhib daha sonra şöyle der: ‘Ben de derim ki: Onun gibisini görmedim. Onda toplanan şu güzelliklerin bir başkasında toplandığını da görmedim: 40 yıl boyun­ca hep aynı yol üzere devam ederdi. Bir özür olmadık­ça sürekli birinci safta yerini alırdı. Ramazan ayında ve Zilhicce’nin 10 gününde itikâfa girerdi. Kendisinde mal ve binalar edinme yönünde bir arzu ve istek yoktu. Bu dü­şünceyi nefsinden atmıştı. İmamet ve hitabet gibi makam­lardan yüz çevirmişti. Teklif edilince de kabul etmemişti. Kendini emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i ani’l-munkere vermişti. Kınayanın kınaması onu Allah yolundan alıkoymazdı</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; imam Tacuddin Subkî de <em>Tabakatuş Şafiyyetul Kubra</em> adlı eserinde Ibni Asâkir’in terceme-i hâlini verirken şöyle der;</p>
<p>Büyük imam, ümmetin hafızı Ebû&#8217;l-Kâsım ibn Asâkir.Dedelerinden ismi Asâkir olan birini bilmiyoruz fakat bununla meşhur olmuştur Kendileri Allah Resulünün sünnetinin yardımcısı ve hızmetçisiydi. Muasırı olan hadisçilerin  imamı, seçkin hadis hafızlarının sonuncusu, hadis talep eden öğrencilerin konaklayıp uğradığı kişi idi.</p>
<p>Kendisini çeşitli ilim dallarına verdi. İlim ve amel dışında bir şeyi arkadaş edinmiyordu. Nihai gayesi hep bu iki-siydi. Öyle kuvvetli bir hafızası ve zabtı vardı ki en küçük bir şeyi bile kaçırmıyordu. Elde ettiği bilgileri öyle sağlamlaştırırdı ki bu özellikleri onu kendisinden öncekilerin üzerine çıkarmasa bile aynı seviyeye taşımıştı. O kadar geniş ilmi vardı ki bununla zenginleşmiş ve tüm insanları kendisine muhtaç bırakmıştı.</p>
<p>Pek çok insandan hadis dinledi. Hocalarının sayısı 1300’dür. 80 küsur kadından da hadis dinlemiştir. Irak’a, Mekke’ye, Medine’ye hadis talebi için yolculuklarda bulundu. Acem beldelerine de gitti ve Esbehan, Neysabur,Merv, Tebriz, Miyhene, Beyhak, Husrevcird, Bistam, Damegan, Rey, Zencan, Hemedan, Esedabad, Cey, Herat, Bven, Beğ, Buşenc, Serahs, Nukan, Simnan, Ebher, Merend, Huvçy, Cerbazekân, Muşkân, Ruvzaver, Hulvan, Erciş gibi şehirlerde hadis dinledi.</p>
<p>Ayrıca Enbar, Rafika (Silvan), Rahabe, Mardin, Maksin ve diğer pek çok beldede ve farklı yörelerde hadis dinledi.Bineğini hep uzak sahralarda yürütür, evinden sürekli ayrı kalırdı. Devamlı yalnız yaşardı. Kendisine dost olarak takvayı edinmişti. Öyle bir azme sahip idi ki hedeflediği bilgilere ulaşmayı büyük bir derece olarak kabul ediyordu.</p>
<p>&#8216; Hocası Hatîb Ebul-Fadi et-Tûsî onunla ilgili olarak şöyle demiştir: Bugün onun dışında bu lakabı hak eden birbaşka kimse bilmiyoruz,’ Bu sözüyle, (yüz bin hadisi her yönüyle bilen, hadis ilminde iyice derinleşmiş manasına gelen) hafız’ lakabını kastetmekteydi. İbnu’n-Neccâr da şöyle demektedir: ‘Zamanındaki muhaddislerinin ima­mıydı. Hıfz ve ezberlediğini sağlamlaştırmada, hadis ilim­lerini kamilen bilmede, güvenilirlikte, seçkinlikte, güzel­ce tertipli eser hazırlamada üstatlık ona aitti. Bu iş onunla son buldu.’</p>
<p>İbnu&#8217;n-Neccâr şunu da der: Hocamız Abdulvahhâb ibn Emin’in şöyle dediğini işittim: ‘Bir gün Hafız Ebû’l-Kasım ibn Asâkir ve Ebû Sa’d ibn es-Sem’ânî ile beraberdim. Ha­dis almak ve hadis ravilerine uğrayıp onlardan hadis işit­mek için gidiyorduk. Yolda böyle birisiyle karşılaştık. Ibnus-Sem’ânî, bir hadis cüzünü okuması için o zattan durmasını rica etti. O da çantasında işitmiş olduğu hadis­lerin bulunduğu cüzü aramaya başladı fakat bir türlü bu­lamadı. Bulamayınca da cam sıkıldı. Bunun üzerine İbn Asâkir, es-Semaniye sordu: ‘İşitmiş olduğu o cüz hangi cüzdür?’ O da İbn Ebî Dâvûd’un <em>el-Ba’s ve’n-Nuşûr</em> cüzü­dür. Bu zat o cüzü Ebû Nasr Zeynebî’den dinlemiş.’ dedi. Bunun üzerine İbn Asâkir, ‘Üzülme!’ dedi. Daha sonra o cüzün tamamım veya bir kısmım hıfzından es-Sem’ânî’ye okudu.</p>
<p>İbnu’n-Neccâr der ki: ‘Tamamını veya bir kısmım’ şek­lindeki şüphe hocamız Abdulvahhâb’dan kaynaklanmak­tadır..</p>
<p>Onunla ilgili olarak, Üstat Muhyiddîn en-Nevevî bizzat kendisinin yazdığı yazısında şöyle demiştir: ‘Şam bölgesi­nin hafızıdır. Hatta tüm dünyanın hafızıdır. Mutlak olarak imam, sika (güvenilir) ve sebt (sağlam) bir zattır.’</p>
<p>Oğlu Hafız Ebû Muhammed Kasım naklediyor: ‘Babam pek çok kitabı(n okunuşunu, kıraatini) dinlemişti. Ancak bunlardan bir kısmını yol arkadaşı Hafiz Ebû Ali ibn el-Vezir istinsah ettiğinden dolayı kendisi istinsah etmemişti. Çünkü Ibnu-l-Vezirin istinsah ettiklerini baham istinsah etmiyor, ba­bamın istinsah ettiklerini de İbnu’l-Vezir istinsah etmıyordu, Bir gece ay ışığında camide bir arkadaşıyla konuşurlarken şöyle dediğini duydum: ‘Hadis peşinde o kadar gezdim ama sanki hiç gezmemiş gibiyim, bir sürü eserlere ulaştım ama şimdi hiç ulaşmamış gibiyim. Çünkü yol arkadaşım İbnu&#8217;l- Vezir’ın benim de kıraatlerini dinlediğim <em>Sahibul-Buhâri,</em><em> </em>Müslim, Bey bakînin kitapları ve diğer âli (birinci elden, az ravili) senedli cüzlerle buraya geleceğini hesap ediyor­dum ancak Merv e yerleşip orada ikamete başladı. Yûsuf ibn Fârevâ el-Ceyyâni ve Ebû’l-Hasan el-Murâdînin de bu­raya gelmesini ümit ediyordum. Fakat Ebû’l-Hasan bana diyor ki: ‘Belki Şam’a gelirim, oradan da ülkem Endülüs’e dönerim.’ Velhasıl bunlardan hiçbirinin Şam’a geleceğine ümidim yok. Bu durumda büyük kitapları, mühim ve âlî (birinci elden, az ravili) cüzleri tekrardan elde etmek için üçüncü kez yolculuklara çıkmam gerekecek.’</p>
<p>Birkaç gün geçmeden arkadaşlarından birisi çıkageldi ve kapısını çaldı. ‘Ben Ebû’l-Hasan el-Murâdîyim. Geldim.’ dedi. Babam karşılamak için dışarı çıktı, sonra buyur edip evinde misafir etti. Ebû’l-Hasan rivayetleri dinlenilmiş ki­taplarla dolu dön sepetle gelmişti. Babam buna çok sevin­di. Kıraatlerini dinlemiş olduğu eserlere, yorulmaksızın kolayca ulaştığı için Allah Teala’ya şükretti. Çıktığı yolculukların semeresi olarak bunlar ona yetti. Hemen kitaplara yöneldi. Bir kısmını kendisi istinsah etti, bir kısmını da et­tirdi, Ve nihayet maksadına ulaştı. Eline aldığı bir cüz sanki dünyanın malını elde etmiş gibi sevindiriyordu onu. Allah Teala rahmet etsin. O’ndan razı olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Abdulfettah Ebu Gudde &#8211; Zamanın Kıymeti (Otto Yayınları)</p>
<p>Çeviri:Enbiya Yıldırım</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/">Abdulfettah Ebu Gudde – İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden ‘Alıntılar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Genel Hatlarıyla  Şahsiyetini Tanıma İmkanı  Veren Hasletleri,Faziletleri, Yüce Ahlakı Ve Şemâiliyle Bir ‘Eğitimci olarak Hz.Muhammed&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/genel-hatlariyla-sahsiyetini-tanima-imkani-veren-hasletlerifaziletleri-yuce-ahlaki-ve-semailiyle-bir-egitimci-olarak-hz-muhammed/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/genel-hatlariyla-sahsiyetini-tanima-imkani-veren-hasletlerifaziletleri-yuce-ahlaki-ve-semailiyle-bir-egitimci-olarak-hz-muhammed/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Dec 2015 11:02:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Bir ‘Eğitimci olarak Hz.Muhammed']]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamberin ‘Yaradılılışnın Güzelliği]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Peygamberin Ahlakının Güzelliği]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Peygamberin Davranışlarının Güzelliği]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Peygamberin Kelamının Güzelliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9947</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin şahsiyetini öğrenmenin yolu eğitimci kişiliğini tam olarak bilmekten geçer. Çünkü bu yön O’nun kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Sözleri­nin ve verdiği hükümlerin kabul edilmesi, davranışlarının esas alınması ve bunların gönüllerde tesir bırakmasındaki hikmet de burada yatmaktadır. Ayrıca O’nun bu tarafı hayatın ve dinin bütün yönlerini kapsamaktadır. Yine burada zikredilecek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/genel-hatlariyla-sahsiyetini-tanima-imkani-veren-hasletlerifaziletleri-yuce-ahlaki-ve-semailiyle-bir-egitimci-olarak-hz-muhammed/">Genel Hatlarıyla  Şahsiyetini Tanıma İmkanı  Veren Hasletleri,Faziletleri, Yüce Ahlakı Ve Şemâiliyle Bir ‘Eğitimci olarak Hz.Muhammed’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/tas_hat_fk.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9948" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/tas_hat_fk.jpg" alt="Genel Hatlarıyla  Şahsiyetini Tanıma İmkanı  Veren Hasletleri,Faziletleri, Yüce Ahlakı Ve Şemâiliyle Bir ‘Eğitimci olarak Hz.Muhammed'" width="529" height="396" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/tas_hat_fk.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/tas_hat_fk-600x449.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/tas_hat_fk-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/tas_hat_fk-300x224.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/tas_hat_fk-768x574.jpg 768w" sizes="(max-width: 529px) 100vw, 529px" /></a></p>
<p>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin şahsiyetini öğrenmenin yolu eğitimci kişiliğini tam olarak bilmekten geçer. Çünkü bu yön O’nun kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Sözleri­nin ve verdiği hükümlerin kabul edilmesi, davranışlarının esas alınması ve bunların gönüllerde tesir bırakmasındaki hikmet de burada yatmaktadır. Ayrıca O’nun bu tarafı hayatın ve dinin bütün yönlerini kapsamaktadır.</p>
<p>Yine burada zikredilecek olan yazıda, muallimin tutması gereken yol, düşüncesi, ahlakı, davranışı, karşısındakine mua­melesi, konuşma uslûbu, nasıl görünmesi <strong>ve </strong>iç <strong>dünyasının nasıl </strong>olması&#8230; gerektiği yönünde bir rehberlik ve yol gösterme var­dır:</p>
<p>“And olsun ki, sizin için Rasûlüllah en güzel örnek­tir.&#8221;<strong>(Ahzab,21)</strong></p>
<p><em>Döneminin en iyi kadısı olan İmam </em><em>Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammedi el-Mâverdîel-Basri</em><em> (ö. 450/1058) </em><em>A’lâ-</em>mu’n-Nubuuve<em> kitabının yirminci ve diğer bölümlerinde Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve selleme Allah Teâlâ’nın bah­şettiği meziyetler ve hususiyetlerden bahsederken özetle şöyle der:</em></p>
<p>Peygamberler sallellâhu aleyhim ve sellem Allah Te âlâ’ın en iyi ve en hayırlı kullarıdır. Bu sebeple Allah onları  hakka davetle görevlendirmiştir. Onları insanların en iyileri içinden seçmiştir. Neseplerinin karışmaması, makamlarına halel gelmemesi, kalplerin onlara meyletmesi, gönüllerin onlara açık ve şartlanmamış olması, insanların onların davetlerine hemen ica­bet etmeleri ve de emirlerine tam anlamıyla itaat etmeleri için Allah onları çok iyi bir şekilde korumuştur.</p>
<p>Nübüvvet alametleri Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemde son derece âşikârdır, son derece azametlidir. Bu ala­metler baştan sona Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin nübüvvetine şehadet etmektedir. Bu doğrulara yalan bir şey ka­rışamaz. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem hak etme­diği bir sıfatı kendisine mal etmiş de değildi. Çünkü Allah Teâlâ O’nu diğer kulları arasından seçtikten sonra peygamber olarak gönderdi. O’nu kötülüklerden temizledi. Bir takım itham nokta­larından uzak kaldı. Kötü gözlerden korundu. Bu nedenle akıl O’nu reddetmez, kalp geri durmaz, gönül O’ndan kaçmazdı.</p>
<p>O en güzel ahlakı ve en güzel davranıştan sergilemek için hazırlanmıştı. En yüksek davranıştan ve en faziletli amelleri yap­maya âmâde idi. Çünkü nübüvvet öyle bir esastır ki, şanına uygun ve muvafık amellere götürür, ona uymayacak davranış ve işlerden uzak tutar. Kainatta nübüvvetten daha yüce bir makam yoktur. Nübüvvet Allah ile kullar arasında bir elçilik olup in­sanlığı yararlarına olan amellere ve yaratıcıya itaata yönlendirir. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem nübüvveti hak etme açısından insanlığın en faziletlisi ve en münasibi idi. Nübüvvetin şartlarını taşıma açısından en layık ve en uygun kimseydi.</p>
<p>Ne Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem döneminde,ne de O’ndan önceki ve sonraki dönemlerde fazilet olarak O’na yaklaşabilecek, yaratılış, ahlak, konuşma ve davranış açısından O’nun gibi olabilecek hiçkimse yoktur. Zaten Allah Teâlâ da ki­tabında O’nu bu şekilde vasfetmiştir:</p>
<p>“Ve sen, şüphesiz büyük bir ahlak üzerindesin.”(Kalem 4)</p>
<p>Faziletli olmak peygamberlik mucizelerinden olmasa bile esasında buna dahildir, nübüvvetin alametlerinden birisidir. İn­sandaki faziletin kemâlât noktasında olması büyüklüğünü gös­terir, bu açıdan mucize göstermesi gibidir. İnsandaki faziletin kemâl noktasında olması doğruluğunun delilidir. Doğruluk ta sözünün kabul edilmesini gerektirir. Bu durumda faziletin pey­gamberlerin alametlerinden olması uygun olmaktadır.</p>
<p>Bu böylece netleştikten sonra; bir insanın gerçekten kâmil olduğu dört açıdan anlaşılır:</p>
<p>1-Yaratılışının güzel olması</p>
<p>2-Ahlâkının güzel olması</p>
<p>3-Sözlerinin güzel olması</p>
<p>4-Davranışlarının güzel olması</p>
<p><strong><em>Hz. Peygamberin  ‘Yaradılışının Güzelliği</em></strong></p>
<p>İnsanın görünüşü güzel olacak. Bunun yanında şu dört özellik de onda bulunacak:</p>
<p><strong>a-</strong>Karşısındakini saygı ve hürmete, aynı zamanda ona tes­lim olmaya götürecek sekınet: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem de son derece heybetliydi. Hatta <em>Kisranın</em> gönderdiği elçiler, -kisralarının azametine, zalim krallarına alışık olmalarına rağmen-, Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin heybetin-den karşısında titremişlerdi. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve Sellem onların gözüne daha heybetli ve daha azametli gelmişti. Oysa Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem gösteriş ve aza­met sergilemeye çalışmazdı, son derece mütevazi ve yumuşak bir insan olarak tanınırdı.</p>
<p><strong>b-</strong>Karşıdaki insanı samimi olmaya ve sevmeye aynı za­manda da içtenliğe ve dostluğa sevk edecek güler yüzlülük: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem son derece sevilen bir insandı. O nun güleryüzlülüğünün oluşturduğu sevgi insanların gönüllerine yerleşmişti. Bu sevgi nedeniyle bir sahabisi O’na asla kızamaz, O nunla beraber bulunan O’ndan ayrılamazdı. Ashabı O’nu babalarından, analarından, susuzluktan kıvranılan bir zamanda içilen buz gibi sudan daha çok severlerdi.</p>
<p><strong>c-</strong>Hüsn-ü kabul görmek, kalpleri kendisine meylettirip itaatına ve buyruklarını kabule koşturmak: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin görünüşü insanların gönüllerinde hüsn-ü kabul görür ve bu hali kalpleri kuşatırdı. Bu sebeple de arkadaşlığı gönüllere tam anlamıyla nüfuz ederdi. Öyle ki, -kıskançlığından düşmanlık besleyen ve nasibi olmadıklarından dolayı muhalefet edenler hariç- yanma gelen O’ndan uzaklaşamazdı, uzağa giden O’nsuz duramazdı.</p>
<p><strong>d-</strong>Gönüllerin ardından koşması, buyruklarına boyun eğ­mesi ve karşılaştığı eziyetler ve sıkıntılarla mücadele edişinde yanında bulunup sebat etmesi: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin yanında samimi olarak bulunanlardan hiçbiri sıkın­tılı döneminde O’nu yalnız bırakıp ayrılmadı, O’nunla uzun süre bulunup da dostu olan hiç kimse O’nu terk etmedi.</p>
<p>Bu dördü saadeti sağlayan hasletlerden, risaletin şartlarındandır. Bu dört özelliğin tamamı Hz. Peygamber sallellâhu aley­hi ve sellemde mükemmel olarak mevcuttu. Bunların gerektir­diği herşey Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemde tam anlamıyla vardı, bu sebeple da bunlara sahip olmanın sağladığı şeyi haketmişti.</p>
<p><strong>Hz.Peygamberin Ahlakının Güzelliği</strong></p>
<p>Bu da altı hasletle gerçekleşmektedir:</p>
<p><strong>a-</strong>Zekasının yüksekliği, zihnindeki düşüncelerin ve değer­lendirmelerin isabetli oluşu ve ileriye dönük tahlillerinin doğ­ruluğu: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem in fikirlerinin doğruluğu, aldığı tedbirlerin isabetli oluşu, şartlan iyi gözlemle­yebilmesi onun zikri geçen özelliklere fazlasıyla sahip olduğu­nu göstermektedir. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem kendisine kurulan tuzaklara asla gafil kalmadı, sıkıntılara asla mağlup olmadı. O işin başındayken, sonunda ne tür zorluklarla karşılaşacaklarını görür, eksiklikleri ortaya kor ve problemleri en güzel biçimde çözerdi. Tüm bunlar ise düşünce ve değerlen­dirmelerin son derece doğru ve sağduyulu olmasıyla mümkün olabilirdi.</p>
<p><strong>b-</strong>Zorluklara -ki düşmanları hep bunu ister- katlanması. Sıkıntılara ve savaşlara sabretmesi: Bulundukları durum deği­şip zorlaştığında Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin sükûneti devam ederdi. Zorluk anlannda zayıflık göstermezdi. Gelen sıkıntı büyükte olsa boyun eğmezdi. Mekke’de <em>Kürek­lilerden</em> saçları ağartacak, kale burçlarını sarsacak kadar ağır meşakkatlerle karşılaştı. Zayıf olmasına rağmen vakarla bunlara sabretti, mesele O’nun kontrolündeymiş gibi sebat gösterdi.</p>
<p><strong>c-</strong>Dünyaya rağbet göstermemesi, ondan yüz çevirmesi, az birşeyi kanaat etmesi: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem dünyanın şaşasına meyletmedi, onun lezzetlerine alışıp kendini kaptırmadı. <em>Hicazın</em> ta berisinden <em>Irak</em> sınırına, Yemen’ in ucundan <em>Umman</em> sahiline kadarki alana hakim olmasına rağ­men, mal biriktirip stoklamadı. İleride faydasını görürüm, kar sağlarım gibi nıyetlerle mal toplamakla hiç ilgisi olmadı.Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde geriye ne altın-gümüş ne de alacak bıraktı. Dünyada rahat edeyim diye çırpınmadı. Bir saray dikmedi. Kendisini dünya­dan çektiği gibi, çocuklarının da dünyaya meyletmemeleri ve ona rağbet etmemekte kendisi gibi olmaları için evladına ve ai­lesine mal mülk bırakmadı.</p>
<p>Dünyaya rağbet etmemiş bir insana gerçekten de bu yakı­şırdı. Dünyayı isteyen biri diye suçlanmamak ve dünya yerine ahireti istediği iddiasında Allah adına yalan söylemiş olmamak için ashabını dahi dünyaya rağbetten çekmişti. Bu çerçevede O, dünyada eline geçenle kanaat etti. Az bir dünyalıkla yetindi, sıkıntılarla dolu hayata razı oldu; doğrusu O’nun gönlü ahiret- teydi.</p>
<p><strong>d-</strong>Kendisine tabi olan insanlara tevazu göstermesi, itaat edenlere şefkat kanatlarını germesi: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem çarşılarda dolaşır, toprağa oturur, ashabı ve beraber oturduğu kimselerle şakalaşır, onların içinden sadece sükûtu ve hayasıyla ayırt edilebilirdi. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem gerçekten de tevazuyla yücelmiş, alçakgönüllü­lüğüyle aziz olmuştu.</p>
<p>Bedevilerden bir Arap huzuruna girmişti de heybetinden titremişti. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem ise ona şöyle buyurmuştu: “Sakin ol! Ben <em>Mekke</em>de güneşte kurutul­muş et yiyen bir kadının oğluyum.”(bknz,Kastallani,el-Mevahibul Leduniyye,IV/319-320(Zürkani Şerhiyle birlikte)İşte bu söz O’nun ahlakının şerefinden, yüksek karakterin- dendir. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem böyle bir tabiatla yaratılmıştı ve böyle bir fıtrata sahipti. Bu gibi özellikler O’nun hayatında az değildi ki sayılsın, birkaç tane değildi ki nadirdir densin.</p>
<p><strong>e-</strong>İnsanı sarsan sersemce tavırlar veya câhilâne sataşma­lar karşısında sakin ve vakarlı oluşu: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem korkulu anlarda bile en sakin insandan daha sakindi. Savaş anlarında en rahat insandan daha fazla rahattı. Bedevilerin kaba ezalarına maruz kalmıştı ama mutad konuş- maları dışında bir sözün ağzından çıktığı görülmemişti. Aniden parlayarak kızdığına şahid olunmamıştı. Nadiren kızmaları hariç, O’nun gibi sakin biri bulunmazdı. Bazı özel durumlar hariç, O’nun gibi vakur birisi yoktu. Çünkü Allah Teâlâ -üm­metine karşı son derece merhametli olması, insanlara şefkatle yaklaşması için- yanılma ve sürçmeyle de olsa, O’nu nefsine uymaktan, gücünü haksız yönde kullanmaktan korumuştu.</p>
<p>Kureyş O’nu her türlü kötülük ve sıkıntılara maruz bırak­mıştı. O ise bütün bunlara sabretmiş ve karşılık vermeye yö­nelmemişti. O’na bu sıkıntıları veren sadece Kureyş’in azgınları ve önde gelenleri değildi; fakirler ve alt tabakadaki insanlar da azgınlıktan geri durmuyorlardı. Hem önde gelenleri hem de fakirleri Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve selleme zulümde ortaktılar. Israrla O’nun üzerine gelmelerine rağmen, O karşılık vermeye yanaşmamış ve onları bağışlamıştı. Cezalandırmayagücü yettiği zaman bile affetmiş, istediğini yapabilecek konuma geldiğinde de bağışlamıştı:</p>
<p>Mekke&#8217;nin fethiyle galip geldiğinde Mekkeliler önünde top­landılar. Onlara sordu: “Benim için ne tahminde bulunuyorsu­nuz?” Onlar “sen iyi bir amcanın oğlusun! (Mâverdî bunu <em>&#8220;sen iyi bir amcanın oğlusun”</em> diye vermektedir ancak doğrusu bunun “sen iyi     bir kardeşsin ve iyi bir kardeşin oğlusun” olma­sı gerektiğidir.) Bizleri affedeceği­ni ümid ediyoruz. İntikam alacak olursan da doğrusu biz sana kötülük etmiştik” dediler. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem onlara şöyle buyurdu:</p>
<p>“Ben sîzlere <em>Yusuf un</em> kardeşlerine dediği gibi diyo­rum: “Bugün azarlanacak değilsiniz, Allah sizi bağışlar. O, merhametlilerin merhametlisidir.(Yusuf,92)</p>
<p>Amcası <em>Hamza</em> nın karnını yarıp ciğerini çıkaran ve bunu ağzında çiğneyen <em>Hind bintu (utbe</em> de yanma geldi. Hz. Pey­gamber sallellâhu aleyhi ve sellem onu bile bağışladı ve ondan bey’at aldı.</p>
<p><strong>f-</strong>Sözünü tutması, vaadlarını yerine getirmesi: O vermiş olduğu bir sözünü yerine getirmemezlik veya birisine verdiği bir vaadi tutmamazlık etmedi. Verdiği sözden dönmeyi büyük gü­nahlardan sayar, vaadini yerine getirmemeyi kötü ahlak olarak kabul ederdi. Şartlan Zor ve ağır olsa da sözünü ve vaadini yeri­ne getirmek için son derece gayretli ve sıkı davranırdı. Sonunda sulhettiği taraf anlaşmayı bozar, Allah da ahidlerini bozmalarını O’nun için hayır vesilesi yapardı. <strong><em>Benû </em></strong><em>Kureyza, <strong>Benu’n-Nadîr </strong></em>yahudilerinin davranıştan keza <em>Mekkelilerin Hudeybiye</em> anlaş­masından sonraki tutumları gibi. Allah Telâlâ onların anlaşma- lan bozmalarını Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem için daha büyük bir hayır kapısı yapmıştı.</p>
<p>Bu altı haslet Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin ahlakında kamilen mevcuttu. Allah bu hasletleriyle onu bütün mahlukatma üstün kılmıştı.</p>
<p><strong><em>Hz.Peygamberin Kelamının Güzelliği</em></strong></p>
<p>Bu sekiz hasletten oluşmaktadır.</p>
<p><strong>a-</strong>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve selleme büyük bir hikmet, insanı hayrete düşüren pekçok kıymetli ilimler verilmiş­ti. Oysa O ümmî bir toplumun ümmî bir ferdi idi. Ne bir kitap okumuş, ne bir ders almış, ne de bir alim ve muallimle birlikte bulunmuştu. Buna rağmen, söylediğini çok güzel ifade etmede, oturaklı konuşmasında akıllara durgunluk veren, zihinleri allak bullak eden bir güce sahipti. Ne bir konuşmasında ne de bir davranışında sürçmemiş, yalpalamamıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin tabiatındaki bu hal, O’nun cevherinin safiliğinden ve temizliğinden ileri geliyor­du.</p>
<p><strong>b-</strong> Allah Teâlâ’nın kendisine öğretmiş olduğu önceki pey­gamberlerin ümmetleriyle arasında geçen kıssaları ve önceki dö­nemlere ait haberleri aklında tutması: Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem bu bilgileri bütün teferruatıyla aklında tutuyor, bunlarla ilgili hiçbir zaman ufak da olsa farklı bir şey söylemi­yordu. Oysa bunları bir kitaba kaydedip oradan mütalaa etmiyordu keza sakladığı bir kaynaktan da ezberlemiyordu. O’nun bu özelliği kuvvetli zekasına, hafızasının sağlamlığına ve kapasi­tesine dayanmaktaydı. Bu üç özellik risaletin tevdi edilmesi, nü­büvvetin ağır yükünün yüklenmesi için gerekli olan özelliklerdir. Çünkü gönderilen peygamberin bu hasletlere sahip olduktan sonra dini tebliğe teşvik edilmesi gerekliydi.</p>
<p><strong>c)</strong> Koyduğu kanunları en açık delilleriyle sağlamlaştırması, en bariz ve en özlü hikmetlerle açıklaması: O’nun bu özlü be­yanları içinde makul olmayacak veya akılların kabul etmeyece­ği bir şey bulunmazdı. Bundan dolayıdır ki “kelimelerin özlüleri (pekçok manayı ifade edenleri) bana ihsan edildi ve söz özetle­nerek bana verildi”(Ebu Yala)buyurmuşlardı. Zira O az sözle çok şeylere işaret ederdi. Sözü gereksiz yere uzatmaz, özlü konuşmasıyla kapalı hususları netleştirirdi. O’ndaki bu yetenek Allah’ın lütfundandı, bu sebeple de buyruklarına itaat ediliyordu.</p>
<p><strong>d-</strong> Güzel ahlakı emretmesi, en güzel edeplere sahip olmaya çağırması, sıla-i rahimde bulunmaya, fakir ve yetimlere yardım etmeye teşvik etmesi. Müminlerin birbirlerine kızmasını, arala­rında hased olmasını yasaklaması, küsüp görüşmemeyi men etmesi: O bunları, ashabı arasında faziletli hallerin daha çok yer bulması, güzel ahlak ve edeplerin onların üzerinde daha çok görülmesi, hayra hızlıca koşmaları ve şerre de yaklaşmamaları için yapıyordu.</p>
<p>Neticede Allah Teâlâ’nın onlar hakkındaki şu ayeti gerçek oldu:</p>
<p>“Siz, insanlar için ortaya çıkartılmış, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. <strong>‘’(Al-u İmran,110)</strong></p>
<p>O’nun emirlerine sımsıkı sarıldıkları ve nehiylerinden ka­çındıkları için hem dinleri hem de dünyaları kemâle erdi. Din zayıfken onlar vesilesiyle güçlendi, şirk güçlüyken onlarla zelil duruma düştü. Örnek imamlar, hayırlı önderler oldular.</p>
<p><strong>e-</strong> Soru sorulduğunda verdiği cevabın çok net olması, ken­disiyle mücadele edildiğinde getirdiği delillerin sapasağlam ve açık olması: <strong>Hz. </strong>Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem delilini <strong>sunarken bir zayıflık veya </strong>acziyet çekmezdi. Cidale girme durumunda hasmı O’nunla başedemezdi. Tartışmaya girecek olsa verdiği cevaplar daha sağlam ve açık, delilleri daha üstün olurdu,</p>
<p><strong>f-</strong>Onun dili sözleri çarpıtmaktan, haber verirken sözü uzatıp gereksiz şeyler söylemek nedeniyle yalancılıkla itham edilmek­ten korunmuştu: O devamlı doğru sözlü idi. Hem küçüklüğün- de hem de büyüklüğünde doğru sözlü ve güvenilir olmasıyla meşhur idi.</p>
<p><em>Kureyşlileri</em>n tamamı nübüvvetinden önce O’nun doğru sözlü olduğunu yakinen bilmelerine rağmen, onları dine davet etmeye başladığında yalancılıkla suçlayarak ondan uzak dur­dular. Bazıları hasedlerinden, bazıları inadlarından, bazıları da O’nun bir peygamber olabileceğini uzak ihtimal gördüklerinden dolayı yalancılıkla suçladılar. Eğer risalet konusu dışında bir ya­lanını yakalamış olsalardı, nübüvvetini yalanlamak için bunu mutlaka delil olarak kullanırlardı.</p>
<p>Oysa çocukken doğruluktan ayrılmayan bir insan büyüdü­ğünde doğruluğa daha çok dikkat ederdi. Keza yalan konuş­maktan korunmuş bir insan Allah hakkında yalan konuşmaktan elbette daha sıkı korunurdu. O’nun bu hali bile inkar edeni sus­turmak ve inatçı kimseyi cevapsız bırakmak için yeter.</p>
<p><strong>g-</strong>Konuşmak istediğinde sözüne dikkat etmesi, gerektiği kadar konuşmakla yetinmesi, gereksiz boş şeyler konuşup hata ve yalana düşmekten uzak olması ve meramını ifade edememe korkusunun O’nu konuşmaktan geri durdurmaması: O ihtiyaç anında yetecek kadar konuşması dışında, susması en güzel, en vakarlı insan idi. Bu nedenle sözleri bir değişikliğe uğramadan korundu, kelamının güzelliğine bir halel gelmedi. Bu etkileyici sözleri duyan kulaklar büyük haz aldı ve hadisler gönüllerde korundu, kitaplarda kaydedildi.</p>
<p><strong>h-</strong> O insanların en fasih konuşanı, konuşması en açık oleini, sözü en veciz olanı, en özlü ifadeleri kullananı, meramı en doğru şekîlde ifade edeni idi. Konuşmasında zorlama kabalığı gözük­mezdi, sözü uzatıp güzel konuşma hastalığından kaynaklanan ifade bozukluğu O’nda olmazdı. O’nun az sözle çok şey ifade eden, fesahat ve belağatında boy ölçüşülemeyecek pekçok sözü kitaplarda toplanmıştır. Kitaplarda zikredilenlerin dışında kal­mış bu şekildeki sözleri sayılamayacak kadar çoktur ve bunlar belli bir sayı ile sınırlandırılamazlar.</p>
<p>O’nun sözleri bir başkasınınkiyle karışacak olsa Hz. Pey­gamber sallellâhu aleyhi ve selleminkiler üslûbuyla hemen ayırt edilebilir, farklılık alametleri ifadelerde kendisini gösterir. O’nun hak olan sözleri, adına uydurulmuş batıl sözlerle karışmaz, on­lardan kendilerini belli ederler.</p>
<p>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin konuşması bu özelliklere sahipti ancak O belağat dersi almış veya belagat usta­sı hatiplar, şairler ve güzel konuşma ustalarıyla haşir neşir olmuş biri değildi. O’nun bu özelliği fıtratından kaynaklanmakta, do­ğuştan gelmekteydi. Bu özellik hedeflenen bir gaye ve ulaşılmak istenen maksad için O’nun içine yerleştirilip konmuştu.</p>
<p><strong>Hz.Peygamberin Davranışlarının Güzelliği</strong></p>
<p>Bu da sekiz açıdan değerlendirilmektedir:</p>
<p><strong>a-</strong>İnsanları alışkanlıklarından dine, iyi olarak bildikleri bir takım şeylerden İslamın getirdiği yeni doğrulara yönlendirmede davranışlarının güzelliği ve metodunun isabetli oluşu. Bunun neticesinde gönüller O’na itaat etmiş, hem korkarak hem de istekle koşarak boyun eğmişlerdi. Bu elbette kolay olacak bir şey değildi. Ancak ilahi yardıma mazhar yoğun bir gayret ve son derece azimkar bir çaba ile olabilirdi.O&#8217;nun din olarak getirdiklerini yapmakla emrolunması  bir delil, bunları ifa etmek için yoğun bir çaba içinde olması apaçık bir belgedir. O’nun koyduğu temel prensiplerin kıyamete kadar devam edecek olması sana delil olarak yeter, öncekilerin sonrakilere aktarmaları suretiyle bugüne kadar gelen bu temel prensiplerin tatlılığı müslümanlar nezdinde her geçen gün artmakta, daha da bir önem kazanmaktadır. Müslümanlar bunları değişen zamanların ve hitap ettiği farklı yer ve zaman­lardaki insanların temel nizamı olarak görmektedirler.</p>
<p><strong>b-</strong> Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem birşeyler yap­maya istekli olanların coşkusu ile muktedir ama ihtiyatlı olanla-rın endişesini biraraya getirip dengeledi: Her iki grup ta Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve selleme yardımda birleşti: Dünya ve ahiretteki nimetlere erişme, kaybedeceklerinden ve karşılaşabi­lecekleri sıkıntılardan endişe ederek davetinin icaplarını yerine getirdiler. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve selleme boyun eğen her iki grubun karakter ve tabiatları farklıydı. İntizam sa­dece gruplardan biriyle sağlanamazdı, nizamın yürütülmesi için her iki grup da gerekliydi. Din bu iki grubu biraraya getirmekle kuvvet bulup yerleşti ve başarı bu ikisiyle devam etti.</p>
<p><strong>c-</strong> O, din olarak ortaya koyduğu hükümlerde adil dav­ranmış, ne çok aşırı gitmiş ne de kusurda bulunmuş, orta yolu tutmuştu. Çünkü işlerin en hayırlısı ortasıdır: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem aşırı gitme ve eksik yapmanın tam ortasında, itidal noktasındaydı. Bu sebeple müminin itidal sı­nırını aşması doğru değildir, eksiklikte bulunması da istikamet değildir.</p>
<p><strong>d-</strong>Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ashabını tam olarak dünyaya yönlendirmediği gibi ondan tamamen yüz çe­virmeye de teşvik etmemiştir: Dünyaya karşı ölçülü hareket et­melerini istemiş ve şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Sizlerin hayırlısı ahireti için dünyasını terk etmeyen, dünyası için de ahiretini terk etmeyendir. Fakat sîzlerin hayırlısı bu ikisinden de nasibini alandır.”(Deylemi)</p>
<p>Bu gerçekten doğru bir kuraldır. Çünkü ikisinden birisinin hakkını vermemek dengeyi bozar. Bu sebeple ikisini biraraya getirmek en doğrusudur.</p>
<p>Rasûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem yine şöyle buyurmuş­lardır:</p>
<p>“Dünya ne güzel bir vasıtadır. Ona binin, sizleri ahirete ulaştırsın.”</p>
<p>Durum hakikaten böyledir. Çünkü insan ahiretinin azığı­nı dünyada kazanmaktadır, Allah’a ibadetlerini burada artırma imkanına sahiptir. Dünyayı terk eden insan ise ya pekçok şeyini kaybedip dünyalıktan mahrum kalır ya da acınıp gözetilecek hale gelir. Birinci duruma düşerse başkalarına yük olur, ikinci durumda ise zelil ve hakir olur.</p>
<p><strong>e-</strong>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin dinin pren­siplerini ve nazil olan hükümleri pekiştirmeye çalışması: Hz. Pey­gamber sallellâhu aleyhi ve sellem ümmetine mükellef olduklarıibadetleri açıklamış, helal ve haramları onlara beyan etmiş, an taşmalarda, nikahlarda ve alışverişlerde neyin caiz neyin yasak olduğunu bir bir söylemiştir. Bu o kadar güzelce ifa edilmiştir ki, ehl-i kitap bile alışverişlerinin ve miras meselelerinin çoğun­da O’nun getirdiği dine ihtiyaç duymuşlardır. O’nun dini ise bir başke dine ihtiyaç duymamıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem getirdiği dinde temel prensipler koymuştur. Bunlar sonradan karşılaşılacak yeni meselelere ve hüküm verilmesi gerekecek hususlara temel olmakta, ışık tutmaktadır. Rasûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem kendisinden sonra yeni bir vahye ihtiyaç bırakmadığı gibi vahyin kesilmesinden sonra karşılaşılacak meselelerde de bir karışıklı­ğa mahal bırakmamıştır. Bu yüzden de yanında dinleyenlerin orada bulunamayanlara sözlerini aktarmalarını emretmiştir, ki böylece insanlar O’nun nelerden sakındırdığını bilsinler ve açık­lamalarını kendilerine mesned alıp hüküm versinler. Rasûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem bu hususta şöyle buyurmuşlardır:</p>
<p>“Benden rivayet edin ancak adıma yalan söylemeyin. Nice kendisine aktarılan insanlar vardır ki bizzat dinleyenden daha iyi bellerler. Nice bilgi taşıyanlar vardır ki bunu daha dirayetli birine ulaştırırlar.”(Maverdi burada farklı birkaç hadisi bir araya getirip tek hadis yapmış gibidir….)</p>
<p>Hz.Peygamber sallallahu aleyhi vesellem illetlerini açıkça veya işaretle beyan ederek hükümlerini koymuş ve emrettiklerini yanında ve uzakta bulunan herkese şamil kılmıştır.</p>
<p>O,Allahın kullar üzerindeki haklarında eksiklik söz konusu olmaması ve ümmetin düzenine halel gelmemesi için yüklen­miş olduğu şeriatın hükümlerini aktarmış, ümmetin üzerinde­ki hukuka yönelik haklarını ifa etmiştir. O bunları kısa bir süre içerisinde yapmıştır. Fazla bir zaman geçmeden bütün bunlar gerçekleşmiş ve dinin temel prensiplerini ortaya koyup uygu, lamayı başarmıştır. Bu elbette büyük bir mucizeden başka bir şey değildir.</p>
<p><strong>f-</strong>Düşmanlarıyla cihada yönelmesi: Düşmanları Hz. Pey­gamber sallallâhu aleyhi ve sellemin etrafını her taraftan kuşat­mış ve ablukaya aldılar, az bir insanla birlikte O’nu tecrid ettiler. Ancak zamanla az olan sayıları çoğaldı, zayıf olan insanlar bir süre sonra güçlendi. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem düşmanlarını perişan ettiğinden dolayı çekinilen, korkulan mu­zaffer bir insan haline geliverdi. O hem dini yaymayı hem de düşmanlarla cihadı birarada yürüttü. Din galip gelip her tarafa yayıldığı gibi düşmanlarını da kahredip perişan etti. Normalde ikisini birarada yürütmek mümkün değildi. Bunu ancak Allah’ın yardım ettiği, lütfuyla desteklediği insan başarabilir. Mümkün olmayacak bir şey olduğuna göre bunu başarmak mucizedir.</p>
<p><strong>g-</strong> Harplerde gösterdiği benzersiz şecaat ve düşmanlarına karşı durmada gösterdiği emsalsiz kahramanlık: Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem katıldığı korku dolu savaşlarda, zafer kazanılana ya da düşman püskürtülene kadar metanetle durur; korkmadan, kaçmayı düşünmeden inanç dolu bir kalp ve derin bir sükûnetle savaş boyunca karargahında olurdu.</p>
<p><em>Huneyn</em> savaşında arkadaşları O’nu bırakıp kaçmışlardı. Büyük bir ordu karşısında ashabı ve ailesinden dokuz kişiyle kalakalmıştı. Hem de ne saldırabilecek ne de kaçabilecek durum­daki takatsiz bir katırın üzerinde. O bu durumda nefsini ortaya İaydı ! ashabına şöyle seslendi: “Ey Allah’ın kulları yanıma gelin! Yalan değil, ben peygamberim. Ben <em>Abdulmuttalib&#8217;in</em> to­runuyum.</p>
<p>Bu sesleniş üzerine sahabiler tek tek ve gruplar halinde geri döndüler. Bu savaşta <em>Hevâzinliler</em> O’nu karşıdan görüyorlar fakat O’ndan çekiniyorlardı.</p>
<p>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem sayıca çok kala­balık olsalar bile düşmanıyla harpten asla kaçmazdı. Kendisine saldırana karşılık verip mücadele etmekten de geri durmazdı. Allah O’nu yardımıyla ve ordularıyla desteklerdi. <em>Huneyn</em> sava­şında da arkadaşlarının geri çekilmelerine rağmen o sabretti ve sonunda Allah yardımıyla muzaffer oldu. O’ndaki bu cesaret ve kahramanlığın benzeri yoktur.</p>
<p>Bir gece bir ses <em>Medinelileri</em> korkutmuştu. İnsanlar sesin geldiği tarafa doğru gittiklerinde Hz. Peygamber sallellâhu aley­hi ve sellemin kendilerinden önce oraya vardığını gördüler. <em>Ebû Talha’</em> nın çıplak atı üzerinde, kılıcını kuşanmış dönerken O nunla karşılaştılar. Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem onlara şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Korkmayın. Korkmayın.’Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem (atın sahibi) <em>Ebû Talha</em> ya da şöyle buyurdu: “Biz onu derya gibi bulduk.” Hal­buki bu at hantal bir hayvan idi. Ama bundan sonra onu hiçbir at müsabakalarda geçemedi.</p>
<p>O’ndaki bu cesaret Allah’ın yardımına, dinini muzaffer kı­lacağına güveninden kaynaklanıyordu. Çünkü Allah’ın <strong>“dinini bütün dinlerden üstün kılmak için</strong>”(Tevbe,33) ayeti tecelli edecek, peygamberinin “yer bana dürülüp toplandı. Onun doğusunu batısını gördüm. Hiç şüphesiz ümmetimin mülkü bana toplanan yerlere ulaşacaktır” (<em>Müslim</em>, XVIII/13)sözü gerçekleşecekti. Bu kadarı bile Onun hakkını teslim edip doğruluğuna şehadet etmeye yeterlidir.</p>
<p><strong>h-</strong>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem son derece cömert ve eli açık idi: Elinde varsa verir, ihtiyacı olduğu veya sevdiği halde başkasını kendisine tercih ederdi. Vefat ettiğinde, ailesinin yemek ihtiyacını karşılamak için aldığı birkaç sâ’lık arpa karşılığında rehin verdiği zırhı bir yahudide durmaktaydı.</p>
<p>Halbuki O’nun sahip olduğu Arap yarımadasında daha ön­ceden krallar ve melikler yaşardı. Hâzineleri ve mallan vardı. Bunları biriktirip yığarlar, yığdıklarıyla övünürler, büyük bir haz alıp gurur duyarlardı. Bunların bütün servetleri Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin eline geçmişti ama bunlardan bir dinar veya bir dirhem dahi almamıştı.</p>
<p>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem katı ve sert yiye­cekler yer, kalın elbiseler giyerdi. Fazla olanları dağıtır, çok sayı­daki yoksul insanlarla ilgilenip onlarla hemhal olurdu. Yoksullu­ğun acısını yudumlar, yokluğun kahrına sabrederdi.</p>
<p>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem <em>Heuâzin</em> ganimetlerini ele geçirmişti. Bunlar 6.000 esir, 24.000 deve, 40.000 koyun, 4.000 ûkiyye (yaklaşık 500 kg) gümüşten müteşekkildi.</p>
<p>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem cömertliğiyle bütün hakkını dağıttı ve geri eli boş döndü.</p>
<p><em>Hz. Âişe</em> radıyellâhu anhâ şöyle demiştir: “Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem geriye ne bir dînâr, ne bir dirhem, ne bir koyun, ne bir deve bıraktı, ne de birşey vasiyet etti.”<em> (Müslim</em>, XI/89;)</p>
<p><em>Ebû Zer</em> radıyellâhu anh da Hz. Peygamber sallellâhu aley­hi ve sellemin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: <em>“Uhud dağı </em>altın halinde benim olsa ve Allah yolunda infak etsem de vefat ettiğim gün -alacaklı için hazırladığım hariç- yanımda bundan bir dinar kalsa, bu beni memnun etmez.”(bknz,Darimi Sünen,2,223)</p>
<p>Kendisinden bir şey istendiğinde, verecek şeyi olmazsa, di­lenciye kendisi adına satın almasını söyler, eli boş geri çevirmez­di. Hz. <em>Ömer</em> radıyellâhu anh:</p>
<p>“Bir adam Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve selleme geldi ve ona birşeyler vermesini istedi. Hz. Peygamber sallellâhu aley­hi ve sellem şöyle buyurdu:</p>
<p>“Yanımda bir şey yok ancak benim adıma satın al. Bana bir şey geldiğinde bununla borcumu öderim.”</p>
<p>(Buna şahid olan) <em>Hz. Ömer</em> radıyellâhu anh dedi ki: “Yâ Rasûlellah! Sen ona vermiştin. Şüphesiz Allah seni gücünün yet­mediği şeylerle mükellef tutmamıştır.” Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem <em>Hz.</em> Ömer’in bu sözünden hoşlanmadı.</p>
<p>Ensardan bir adam dedi ki: “Yâ Rasûlellah! İnfak et! Arşın sahibinin malı azaltacağından korkma.” Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellem bu söze tebessüm etti, ensârînin sözünden duyduğu memnuniyet yüzünde görüldü. Sonra da şöyie buyurdu: “Ben bununla emrolundum.”(Tirmizi,Şemail)</p>
<p>Yine Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle diyor­du: “Ben müminlere kendilerinden daha yakınım. Her hangi bir mümin ölürken geriye borç bırakırsa borcunu ödemek bana aittir, evlâd-u iyâl bırakırsa bana gelsin, ben onun velisiyim. Kim de mal bırakırsa bu varislerinindir.”(Hadis birkaç yerde,Buhari ve Müslim Ebu Hureyre’den rivayet edilmiştir.)</p>
<p>Böylesine bir kerem ve cömertliğin benzeri bir misal bulu­nabilir mi? Böylesine dünyadan yüz çevirmeye, ona değer ver­memeye benzer bir misal olur mu?</p>
<p>Faziletinin kıymetli incilerinin birkaçı, güzel yönlerinin bazı­sı bunlar olan böylesi bir insana erişmek ne mümkün! Gerçekte onun güzellikleri saymakla bitmez, O’nun faziletlerinin mükem­mellik sınırı idrak edilemez. Bu faziletler hiç kimsede kemâle ermemiştir ki başkaları O’nunla denk olsun. Düşmanlan bile O’ndaki bu faziletleri inkar etmemişlerdir.</p>
<p>Herbir münafık, muârız, zındık ve kafir herhangi bir söz ve fiilinde O’nu küçük düşerecek bir şey aramaya gayret ettiler, ciddi sözlerinde keza şakalarında bir boşluk bulmaya çalıştılarama buna muvaffak olamadılar. Bütün çabalarını sarf ettiler, bütün desiseli yollara başvurdular ancak başarılı olamadılar.</p>
<p>Hased edenlerin ve düşmanların bile şahit olup onayla­dıkları faziletten daha büyük fazilet olabilir mi? O’nda küçük düşürücü, şahsiyetini lekeleyici bir yön, suçlayabilecekleri bir kusur, itibarını düşürecek bir yanlışlık bulamadılar. O şairin de­diği gibiydi:</p>
<p><em>Düşmanları dahil tüm mahlukat faziletine etti şehadet</em></p>
<p><em>Hasımların bile tasdik edip kabul ettiğidir esas fazilet</em></p>
<p>Fazilette mükemmellik noktasına ulaşan, gayeleri gerçek­leştirmede gerekli vasıflarla tam anlamıyla mücehhez olan bir insanın, nizam ve istikrarın her tarafa yayılması ve fesadın orta­dan kalkması için bütün alemin önderi olmaya layık olması, in­sanlığın işlerini yönetip yönledirmeye memur edilmesi son de­rece münasiptir. Nübüvvetten daha büyük bir gaye ve makam yoktur. Bu sebeple bu büyük vazife için seçilecek insanın da buna münasip ve layık olması gerekirdi.</p>
<p>Buna layık olduğundan dolayı rasûl olarak gönderildiğinde nübüvvet Onun şahsında bütün azametiyle kendini gösterdi. Nübüvveti yüklenmiş olarak davete başladığında onun bütün gereklerini hakkıyla ifa etti. O nübüvvete, nübüvvette O’na uygun düşmüştü. Nübüvvete mazhar kılındıktan sonra ona ya­kışmayan bir kusur işlememişti. Her ikisi de birbirlerine münasip düşmüşler, insicam sağlamışlardı. Her ikisi de birbirlerine uyum göstermiş, anlaşmışlardı. Birbirleriyle örtüşmeleri uyum demek­ti. Uyum ise, her nizam için gereklidir, her düzenin temelidir.</p>
<p>Hz. Peygamber sallellâhu aleyhi ve sellemin nübüvvetle uyumu Onun peygamberliğinin en büyük delillerinden, risaletinin doğruluğunun en açık işaretlerindendir. Nübüvveti bu kadar aşikar olduktan sonra bunu ancak karaktersiz olanlar inkar edebilir. O’na itaat etmeyi nasip eden, nübüvvetini tasdik etmeye müyesser kılan Allah’ıma hamd olsun.”(Maverdi’den yaptığım nakil buradason buluyor.Alıntıyı özetleyerek yaptım,biraz ilavede bulundum,ifadelerinde bir nebze de değişiklik yaptım-A.Ebu Gudde)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Abdulfettah Ebu Gudde,Bir Muallim Olarak Hz.Muhammed</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/genel-hatlariyla-sahsiyetini-tanima-imkani-veren-hasletlerifaziletleri-yuce-ahlaki-ve-semailiyle-bir-egitimci-olarak-hz-muhammed/">Genel Hatlarıyla  Şahsiyetini Tanıma İmkanı  Veren Hasletleri,Faziletleri, Yüce Ahlakı Ve Şemâiliyle Bir ‘Eğitimci olarak Hz.Muhammed’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/genel-hatlariyla-sahsiyetini-tanima-imkani-veren-hasletlerifaziletleri-yuce-ahlaki-ve-semailiyle-bir-egitimci-olarak-hz-muhammed/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>7-Mal ve Mülklerini,İlim Tahsili Uğruna Harcamaları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/7-mal-ve-mulkleriniilim-tahsili-ugruna-harcamalari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/7-mal-ve-mulkleriniilim-tahsili-ugruna-harcamalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 22:02:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Mal ve Mülklerini İlim Tahsili Uğruna Harcamaları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8207</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; …. ‘&#8221;Şam muhaddislerinden İsmail b. Ayyaş el Hımsi 106 sene­sinde dünyaya gelmiş ve 182 senesinde vefat etmiştir. Eski âlim­lerden Ameş ve birçok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. Halife el Mansur’un huzuruna çıkmış ve Mansur onu elbise dolaplarıyla sorumlu memur yapmıştır. Kendisi asil, cömert ve mütevazı bir insan ve ilmiyle âmil bir âlimdi. Ebul Yeman onun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/7-mal-ve-mulkleriniilim-tahsili-ugruna-harcamalari/">7-Mal ve Mülklerini,İlim Tahsili Uğruna Harcamaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-42.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8208" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-42.jpg" alt="7-Mal ve Mülklerini,İlim Tahsili Uğruna Harcamaları" width="331" height="331" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-42.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-42-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 331px) 100vw, 331px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>….</em> ‘&#8221;Şam muhaddislerinden İsmail b. Ayyaş el Hımsi 106 sene­sinde dünyaya gelmiş ve 182 senesinde vefat etmiştir. Eski âlim­lerden Ameş ve birçok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur.</p>
<p>Halife el Mansur’un huzuruna çıkmış ve Mansur onu elbise dolaplarıyla sorumlu memur yapmıştır. Kendisi asil, cömert ve mütevazı bir insan ve ilmiyle âmil bir âlimdi.</p>
<p>Ebul Yeman onun hakkında şöyle der:</p>
<p>“İsmail komşumdu. Geceleri ibadetle ihya ederdi. Namaza durup bir müddet okuduktan sonra namazdan çıktığını, bir şey­lerle meşgul olup tekrar namaza döndüğünü fark ettim. Bunun sebebini kendisine sordum. Bana dedi ki:</p>
<p>«-Bir konudaki hadis aklıma geliyor. Namazı kesiyorum. O hadisi uygun olan baba koyuyorum sonra tekrar namaza devam ediyorum.»</p>
<p>Yahya b. Salih, İsmail bana şöyle demişti der:</p>
<p>“Babamdan bana dört bin dinar miras kaldı. Bunların hep­sini de ilim tahsili için harcadım.”  (78)</p>
<p>….</p>
<p>Ziyad b. Abdullah b. Et Tufeyl el Bekkai el Kufi hakkında, Şöyle denilmiştir:</p>
<p>&#8220;îbn-i İshakın “Meğazi&#8221; adlı eserini ondan daha iyi bilen yoktur. Çünkü iki kere dikte etmiştir.&#8221;</p>
<p>Yine şöyle denilir:</p>
<p>&#8220;Hiç kimsenin yanındaki “el Meğazi&#8221; Ziyad’ın yanındaki ka­dar sahih değildir. Çünkü Ziyad İbn-i İshak’la dolaşıp bu kitabı dinleyebilmek için evini satmıştır.” (79)</p>
<p>*********</p>
<p>Ebû Hanife’nin öğrencilerinden fakih, müçtehit Muhammet b. Hasen el Şeybani el Kufi’nin hal tercümesinde, kendi dilinden şöyle anlatılmıştır:</p>
<p>&#8220;Babam bana otuz bin dirhem bıraktı. Onbeş bin dirhemi­ni nahiv ve şiire, on beş bin dirhemini de hadis ve fikıh ilmine harcadım.&#8221; (80)</p>
<p>***********</p>
<p>Ebû Abdullah Abdurrahman b. Kasım hakkında ibnü Vaddah şöyle der:</p>
<p>“İbn-i Kasım yolculuklan için Malik’e bin miskal vermiştir.”</p>
<p>Kendisi de şöyle der:</p>
<p>“On iki sefer Hicaz’a yolculuk yaptım. Her defasında bin dinar harcadım&#8221;(81)</p>
<p>************</p>
<p>&#8221; Ali b. Asım el Vasıti’nin hayatı şöyle anlatılmaktadır-.</p>
<p>Irak’ın ravilerinden, hafiz imamlardandır. Künyesi Ebül Hasen’dir. (d. 105-v. 201) Mütedeyyin, dürüst ve hayırsever bir insan­dı. Çok takva sahibi bir insandı. Ahmet b. Hanbel, Muhammet b. Yahya ez Zühli ve Abd b. Humeyd gibi tanınmış âlimler ken­disinden rivayet etmişlerdir.</p>
<p>Kendisinden şöyle nakledilmiştir:</p>
<p>“Babam bana yüz bin dirhem verdi ve bana dedi ki:</p>
<p>«-Git. Yüz bin hadis ezberlemeden de yüzünü görmeyeyim.» Yahya b. Cafer şöyle der:</p>
<p>“Ali b. Asım’ın çevresinde otuz bini aşkın insan toplanırdı.(82)</p>
<p>**************</p>
<p>Hanefi fakihlerinden Hişam b. Ubeydullah er Razi (v. 221)nin tercüme-i hali kaynaklarda (83) şöyle geçmektedir:</p>
<p>İmam ebû Yusuf ve İmam Muhammet’ten fıkıh öğrendi. Ebû Hatim er Razi, Haşan b. Arefe ve bu tabakadan olan diğer âlimler ondan ilim öğrendiler. Kendisinin şöyle dediği nakledilir:</p>
<p>“Bin iki yüz üstatla karşılaştım. İlim yolunda yedi yüz bin I dirhem para harcadım.&#8221;</p>
<p>***************</p>
<p>Buharalı şeyh, İmam Muhammet b. Selam el Bikendi (d. 161- v. 225)’nin hal tercümesi de şöyledir.(84)</p>
<p>Cerh ve tadil ilmini bilen hafız imamlardandır. Buhara  muhaddisi ve çok yolculuk yapmış bir âlimdir. Buhâri, Darimi, Ubeydullah b. Vasıl ve Maveraü’n Nehir halkının birçoğu kendisinden rivayette bulunmuşlardır. O bilgi ve eser küpü birisiydi.</p>
<p>Şöyle anlatılır:</p>
<p>“Bir şeyhin meclisinde Muhammet b. Selam’ın kalemi kırıldı. Bir kaleme bir dinar veririm diye seslenince kendisine etrafından kalem yağdı.&#8221;</p>
<p>“İlim tahsili için kırk bin dirhem ve kitap yazmak için de kırk-bin dirhem harcadım.&#8221; demiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Halef b. Hişam el Esedi el Bezzar el Bağdadi&#8217;nin hayat hikâyeyesi de kısaca şöyledir:</p>
<p>150 senesinde doğmuş ve 229 senesinde vefat etmiştir. Kı­raat âlimi, muhaddis, fazıl ve abid bir âlimdi. İmam Müslim, Ebû Davut, İbrahim el Harbi ve bu tabakadakilerin hocasıdır. Ken­disi şöyle der:</p>
<p>“Nahivden bir meselede zorlandım. İyice öğreninceye ka­dar seksen bin dirhem harcadım.” (85)</p>
<p>**</p>
<p>Hâfiz imamlardan Haşim b. Ammar es Sülemi ed Dımeşkı’nin tercüme-i hali şöyle anlatılır: (86)</p>
<p>Künyesi ebul Velid’dir. Şam’ın kıraat imamı, hatibi ve mu­haddis âlimidir. Buhâri, Nesai, Ebû Davut ve akranlarının üstadıdır. 153’te doğmuş ve 245’te vefat etmiştir. Kendisinin şöyle dediği nakledilir:</p>
<p>“Babam evini yirmi dinara sattı ve benim hac yolculuğu için ihtiyaçlarımı karşıladı. Medine’ye vardığımda Malik b. Enes’in  meclisine vardım. Ona bir konu hakkında soru sormak istiyordum. Evine vardım. Kendisi padişahlar gibi vakurdu. Hizmetçileri ayakta bekliyor ve çevresindekiler ona soruyor o da bunları cevaplıyordu. Topluluk dağılınca bana:</p>
<p>-Soracağın şeyi sor.» dediler. Ben de:</p>
<p>«-Ey Eba Abdillah, şu şu konularda ne dersin?» dedim. Beni kastederek:</p>
<p>«-Çocuk edindik. Hizmetçi, kaldır şunu!» dedi. Hizmetçi beni çocuk kaldırır gibi kaldırdı. O sıralarda yeni yeni bıyıkları terleyen bir gençtim. Bana hoca sopasıyla on yedi değnek vur­du. Ben de ağlamaya başladım. Malik:</p>
<p>Ne ağlıyorsun acıttı mı?» diye sordu. Ben de;</p>
<p>-Babam evini satıp beni şeref kazanayım,senden ilim öğreneyim diye gönderdi.Senin şu yaptığına bak,sen beni dövüyorsun.-dedim.O da şöyle dedi:</p>
<p>-Hadi bakalım benden on yedi hadis yaz.-Sonra sorularımı sordum o da cevap verdi.’’</p>
<p><strong>Yine bu olayı kendisi şöyle anlatır;</strong></p>
<p>‘Malik b. Enes in yanına vardım ve:</p>
<p>«-Bana hadis rivayet et.» dedim. O:</p>
<p>«-Sen bildiklerini oku bakalım» dedi. Ben.</p>
<p>«-Yok yok, sen bana hadis rivayet et» dedim. O tekrar:</p>
<p>«-Oku!» deyince okumamakta ısrar ettim. Bunun üzerine:</p>
<p>«-Hizmetçi! Götür buna on beş sopa vur » diye seslendi. Hizmetçi beni götürüp on beş sopa vurdu. Sonra gelip:</p>
<p>«-Sopayı vurdum » diye haber verdi. Ben de:</p>
<p>«-Bana zulmettin. Suçsuz yere on beş değnek vurdun. Sana hakkımı helal etmiyorum» dedim. Malik:</p>
<p>«-Peki bunun kefareti nedir?» diye sordu. Dedim ki:</p>
<p>«-Bunun kefareti on beş hadis rivayet etmendir.» Bunun üzerine on beş hadis rivayet etti. Ardından:</p>
<p>«-Hadi git işine» dedi.</p>
<p>buyurmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>***********</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şeyhul İslam,imam,Nişabur’un hafızı olan Zühli’nin tercüme-i hali kaynaklarda (87) şöyle geçmektedir;</p>
<p>Kendisi, Zühl oğullarının azatlı kölesiydi.Horasan’da şeyhlik,sikalık, din savunuculuğu ve sünnete bağlılık kendisiyle son bulmuştur.</p>
<p><strong>Muhammet b. Sehl el Asker şöyle der:</strong></p>
<p>“Biz Ahmet b. Hanbel ‘in yanındaydık. Bu sırada ez Zühli geldi» Ahmet b. Hanbel hürmeten ayağa kalktı. Biz de bu duru­ma şaşırdık. Bunun üzerine:</p>
<p>«-Gidin ve Zühli&#8217;den hadis yazın.» dedi.</p>
<p>Ebû Bekir b. Ebû Dâvud da:</p>
<p>“O, hadiste mü’minlerin emiri idi” demiştir.(88)</p>
<p>Zühli’nin şöyle dediği rivayet edilir:</p>
<p>&#8220;Üç yolculuk yaptım. Bu yolculuklarda yüz elli bin dirhem harcadım. Buraya vardığımda Basra girişinde Yahya el Kattan’ın cenazesi ile karşılaştım. (Bu olay, 198 senesinde olmuştur.)</p>
<p>************</p>
<p><strong>Muhammet b. Sencer’in (v. 258) tercüme-i hali de şöyledir:</strong></p>
<p>Hafizların büyüklerindendir. Kendisi aslen Cürcan’lıdır. Müsned adlı bir kitabı vardır. İbn-i Ebi Hatem kendisi için sika (güvenilir) demiştir. İbn-i Sencer hayatını anlatırken şöyle di­yor:</p>
<p>“Ishak el Kevsec (İmam Ahmed&#8217;in arkadaşlarından v. 251) İle yolculuk yaptım. Yanımda dokuz bin dinar vardı. İshak, benim için hadis yazıyor ve her gittiği memlekette evleniyordu. Ben de onun mehrini ödüyordum. Sonra ibn-i Sencer, Mısır’ın Kataye köyüne yerleşti ve orada vefat etti.” (89)</p>
<p>**************</p>
<p>…</p>
<p><strong>Ebul Vefa b. Akil el Hanbelî el Bağdadi’nin tercüme-i hali kaynaklarda şöyle geçmektedir:</strong> (90)</p>
<p>İslam ulemasının önde gelen fıkıh, usul, kıraat ve kelam âlimidir. Dünyanın en faziletlileri ve beni âdemin en zekilerin­dendir. 431 de doğdu ve 513 senesinde vefat etti. Kendisi şöyle Her:</p>
<p>“Dilimin, ilim müzakeresinden, gözümün, kitap mütalaasın­dan bir saat bile uzak kalması ömrümün zayi olması demektir K bana bu helal değildir. Şöyle dinlenmek için uzandığımda aklıma yazdığım şeyler gelir ve hemen doğrulurum. Seksen yaşındaki ilim hırsımı, yirmi yaşımdakinden daha fazla buluyo­rum. Kitap okumaya ve yazı yazmaya daha çok vakit kalsın diye yemek yemeye oldukça az vakit ayırırım. Hatta kek yemeyi veya ekmekle su yudumlamayı tercih ederim. Bütün âlimler, vaktin en değerli nimet olduğunda birleşmişlerdir. Zaman, firsatların yakalandığı bir hazinedir. Yapılacak şeyler çok, zaman ise çok kısıtlıdır.&#8221;</p>
<p><strong>İbnül Cevzi’nin bir öğrencisi şöyle der:</strong></p>
<p>“İmam ibn-i Akil, devamlı ilimle meşgul olurdu. Onun çok kuvvetli bir hafızası, çok ince ve derin araştırmaları vardır. El Fünun diye ismlendirdiği kitabını, hatıraları ve başına gelen olayları malzeme edinerek meydana getirmiştir.”</p>
<p><strong>Hâfiz ibn-i Recep onun hakkında şöyle der:</strong></p>
<p>“İbn-i Akil’in değişik ilim dallarında, yaklaşık yirmi tasnifi vardır. Bu tasniflerin en büyüğü el Funun’dur. Gerçekten büyük bir kitaptır. Bu kitapta nasihat, tefsir, fıkıh, fıkıh usulü, nahiv, lü­gat, şiir, tarih ve hikâyeler gibi çok faydalı bilgiler vardır. Ayrıca bu kitabında meclislerinden, gözlemlerinden, hatıralarından ve düşüncelerinden kaydettiği örnekler vardır.”</p>
<p><strong>Zehebi şöyle der:</strong></p>
<p>“Dünyada, bu kitaptan daha büyüğü tasnif edilmemiştir. Bu kitabı gören birisi dört yüz ciltten daha fazla olduğunu söyledi.”</p>
<p><strong>Hâfiz ibn-i Recep:</strong></p>
<p>“Bazıları bu kitabın sekiz yüz cilt olduğunu söylediler.&#8221;de­miştir.</p>
<p>Ayrıca Hâfiz ibn-i Recep, Abdullah b. Mübarek el Ukberi den bahsederken(91), onun, birçok malını sattığım ve bunuş parasıyla ibn-i Akil’in el Funun ve el Fusul adlı eserlerini satın alıp Müslümanların hizmetine vakfettiğini anlatır.</p>
<p>Bu fakihin başarısı Allah’tandır. Dünyalık fikhı anladığı ahiret fikhını da ne kadar güzel kavramış. Fani olanı satıp baki olanı almış. Allah kendisinden razı olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>**************</p>
<p>……..</p>
<p>Geçmişteki bütün konulara örneklik teşkil eden bu iki hayat hikâyesini anlattıktan sonra şimdi/ilim yolunda çokça yolculuk yapmaya, birçok kaynak eser te’lif etmeye ve maddi zorluklara katlanmaya örnek olacak üç büyük âlimin hayat hikâyelerine geçiyoruz.</p>
<p>Bu âlimler, uçak, tren ve otobüs gibi araçların olmadığı de­virlerde, ilim tahsili için adım adım dünyayı gezmişlerdir. Bunu da sırf ulema ile yüz yüze görüşüp onlardan aracısız olarak ilim öğrenebilmek için yapmışlardır.</p>
<p>Bu ilim anlayışında, çok büyük faydalar vardır. Üstadın çok­luğu, istifadenin de artmasına ve daha değişik şeyler öğrenmeye vesile olur. İstidat ve kabiliyetin artmasını sağlar. Bütün bunlar kitabın başındaki altıncı haberde de anlattığımız gibi ancak ilim yolculuklarıyla kazanılır.</p>
<p>Bu üç âlimden birisi doğulu bir muhaddis, diğeri batılı bir kıraat âlimi diğeri ise Şam’lı bir tarihçidir. Bu üç hayat hikâye­sinde, kitapta adı geçen diğer âlimlerin hayatlarını kapsaman örnekler göreceksiniz. Bu hikâyeleri okuyun ve onların içinde bulundukları durumla sizin içinde bulunduğunuz duruma kıyas edin ve bundan sonra ne diyecekseniz deyin, Usul ve turu ara­sında ne kadar fark bulunduğuna karar verin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ HİKÂYE</strong></p>
<p><strong>DOĞULU MUHADDİS EBU HATİM B. HIBBAN</strong></p>
<p>Ebû Hatim Muhammet b. Hıbban et Temimi el Büsti’nin birçok tasnifi vardır. 280 senesinde dünyaya geldi. 354 sene­sinde vefat etti. Nesai, Haşan b. Süfyan, Ebû Ya’la el Mevsıli, Ebû Bekir Huzeyme’den ve Mısır’dan Horasan’a kadar sayıya gelmeyecek âlimden hadis dinledi.</p>
<p>Semerkant’ın kadılığını yaptı. Kendisi fikıh âlimi, hadis hafizı, astronomi ve tıp bilgini idi. İnsanların en akıllılarından idi. Ahlak, lügat, hadis ve fikıh ilimlerinde bir hazine idi. Uzun bir müddet yolculuk yaptıktan sonra 340 senesinde memleke­ti Büst’e geldi ve oraya yerleşti. Bu gezilerinde dinledikleriyle, yaklaşık altmış adet musannef eser yazmıştır. El Enva ve’t Tekasim adlı eserinde (yani sahihinde):</p>
<p>“Belki iki bini aşkın şeyhten ilim yazdım.” Demiştir.</p>
<p>Zehebi, bunun üzerine:</p>
<p>“Gayret işte böyle olur. Fıkıh, Arapça ve derin ahlak bilgisi&#8230; Bu kadar çok tasnif&#8230; &#8220;demiştir.</p>
<p>Allame Yakut el Hamevi, Büst hakkında şöyle der: (94)</p>
<p>“Büst, Sidstan, Gazne ve Herat arasında kalmış bir şehirdir, (bu gün Afganistan’a bağlıdır) Kabil’in bir nahiyesi olduğunu zannediyorum. İklimi sıcak bir memlekettir. Büyktür. Nehir ve bahçeleri boldur. Fakat biraz harabedir.</p>
<p>Buradan birçok faziletli âlim yetişmiştir. Bunlardan birisi de Ebû Hatim Muhammet b. Hıbban’dır. Fazilet sahibi bir imam ve allamedir. Hadis bilgisi çok geniştir. Bunun için çok geziler yapmış ve şeyhlerle görüşmüştür. Metin ve senet konusunda da otoriteydi. Diğerlerinin yapmaya güç yetiremeyeceği kadar çok hadis tahriç etti. İnsaflı bir şekilde musanneflerini inceleyen, onun, ilimde ne kadar tebahhur ettiğini, derinleştiğini fark edecektir. El Müsnedü&#8217;s Sahih ale’t Tekasim-i vel Enva adlı kitabında şöyle der:</p>
<p>“İskenderiye ve Şaş arasında belki iki bin şeyhten ilim al­dık.”</p>
<p>Şaş ve İskenderiye arasında yolculuk yaptı. İmam ve ulema ile görüşüp âli isnatlı hadisler aldı. İmam ebû Bekir b. Hu- zeyme’ye talebe oldu. Ondan fikhul hadis ve hadislerin derin manalarını öğrendi. Kendisi izzet sahibi bir âlim olmakla birlikte, tasnifleri, hadis camiası tarafından saygın bir yer kazandı.</p>
<p>Büst’te Ebû Ahmet İshak b. İbrahim’den ve Ebul Haşan Muhammet b. Abdullah b. Cüneyt el Büsti’den, Herat’ta Ebû Bekir Muhammet Osman b. Sa’d ed Darimi’den, Merv’de Ebû Abdullah, Ebû Abdurrahman, Abdullah b. Mahmut b. Süley­man es Sudani’den ve Ebû Yezit Muhammet b. Yahya b. Halit el Medini’den, Sine köyünde Ebû Ali Hüseyin b. Muhammet b. Mus’ab es Sinci’den ve Ebû Abdullah Muhammet b. Nasr b. Terkul Hevrekan’dan hadis dinlemiştir.</p>
<p>Maveraü’n Nehrin şehirlerinde, Cürcan’da, Askeri Mükram’da, Basra’da, Bağdat’ta, Semerra’da, Nusaybin’de, Antakya­’da, Şam’da, Kudüs’te, Mısır’da ve daha birçok yerde, birçok âlimden hadisler dinlemiştir.</p>
<p>İşte eskiden ilim tahsili böyleydi. Memleketler dolaştır, be­denler harap olur ve zamanlar harcanırdı. İstirahat ve tatil yok­tu. Zorluklar, asla âlimlerle görüşmeye engel değildi. İlim yolunda karşılaştıkları engeller onları, ilimde daha da ziyadeleşmeye teşvik etmişti. Elde ettikleri ilim, onlara, bütün yorgunluklarını ve sıkıntılarını unutturmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DÖRDÜNCÜ HİKÂYE MAĞRİPLİ KIRAAT ÂLİMİ EBUL KASIM EL HÜZELİ</strong></p>
<p>395 de Mağripte doğmuştur. 465 senesinde uzak doğuda, Nişabur’da vefat etmiştir.</p>
<p>Zehebi şöyle der:</p>
<p>“Ebul Kasım el Hüzeli, çok yolculuk yapmış büyük bir üstat­tır. Kıraat ilminde bir otoritedir. Kıraat ilmi için dünyayı dolaş­mış ulemadan birisidir. İsmi, Yusuf b. Ali b. El Cübera el Mağribi el Biskeri (Bisker, Mağrip’te küçük bir beldedir.) dir.</p>
<p>Uzak batıdan, uzak doğudaki Türk memleketlerine gitmiş­tir. Bu yolculuklarını 425 ve daha sonraki senelerde yapmıştır. Harran’da, en Nakkaş’ın arkadaşlarından, Ali Ebul Kasım ez Zeydi’den kıraat okumuştur. O, en büyük hocasıdır. Yine bura- a Ali el Ehvazi’den ders almıştır. Şam’da, Ali İsmail b. Raşit el Haddad’dan, Mısır’da bir grup âlimden, Ali b. Mehdi et Tarara&#8217;dan, er Ravza adlı kitabın yazarı Haşan b. Muhammet b. İbrahim el Maliki’den, imamların tacı Ahmet b. Ali el Mısri’den, Ebul Ala Muhammet b. Ali el vasıti’den ve Muhammet b. Haşan el Karzeni’den kıraat ilmi öğrenmiştir. (95)</p>
<p>İbnü’l Cezeri şöyle der: (96)</p>
<p>“Kıraat ilmi öğrenmek için birçok memleket gezdi. Bu ilim için onun kadar gezen, onun kadar ulema ile görüşen birisini bilmiyorum.”</p>
<p>El Kamil isimli kıraat kitabında şöyle der:</p>
<p>“Bu ilim uğruna, 365 şeyhle görüştüm. Uzak batıdan Fergana’ya kadar, Kuzeye ve güneye, dağ, deniz demeden yolcu­luk yaptım. Şayet İslam memleketlerinin birinde, kıraat ilminde benden daha bilgili birinin olduğu söylenseydi hemen oraya giderdim.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte ibret alınacak bir gayret. Hocalarından Emir b. Makula, onun hakkında şöyle der:</p>
<p>“Nahiv dersi görür, fıkıh ve kelamı bilirdi. Vezir Nizamûl Mülk, onu Nişabur’daki medresesinde hoca olarak tutmuş ve çok faydalı olmuştur. Nahiv, sarf ve kıraat bozuklukları hak­kında da ileri derecede bilgi sahibiydi. Ebul Kasım Kuşeyri&#8217;nin meclisine gelir ve ondan usul dersleri alırdı. Kuşeyri de ondan nahiv ve kıraat meselelerini danışır ve istifade ederdi. Nişabur’a 458 senesinde geldi. Vefatına kadar orada kaldı.</p>
<p>El Kamil adlı eserinde, kendilerinden kıraat okuduğu 122 âlimin isimlerini tek tek vermiştir.</p>
<p>Zehebi, Ebû’l Kasım el Hüzeli’nin bu 122 hocasını zikrettik­ten sonra şöyle der:</p>
<p>“Ben burada bilinen, meşhur hocalarını kaydettim. Bilinme­yen bundan daha fazla hocası vardır.” İlim ehlinin, bu uğurda ne kadar gayret etmiş olduğunu bu örnekten de anlayabiliyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>BEŞİNCİ HİKÂYE</strong></p>
<p><strong>HAFIZ EBUL KASIM B. ASAKİR ED-DIMEŞKİ</strong></p>
<p>Asıl adı Ali b. El Haşan b. Asakir’dir. 499 senesinde Şam’da doğdu. 571 senesinde vefat etti. Hadis ilmi öğrenebilmek için çok yolculuk yapan muhaddis imamlardandır. Şam’ın tarihini anlatan, seksen ciltlik bir eseri vardır. Bunun yanında daha bir­çok eseri vardır. Vaktin değerini çok iyi bilir ve hiçbir anını zayi etmemek için uğraşırdı. O kadar velut, o kadar çok eser vermiş­tir ki bu gün onları neşretmekten aciz kalıyoruz.</p>
<p>Bütün bu kitaplan kendi eliyle yazdı ve telif etti. Bunların düzenlenmesini, muhakkikliğini ve tertibini de kendisi yapmıştır.</p>
<p>Vakti değerlendirmesiyle,  değerli eserler vermesiyle, gayretiyle, bilgisinin ve ezberinin çokluğuma, kendisinden sonraki          insanlara şaşırtıcı bir ibret olsun diye bunlan bizim hizmetimize sundu.</p>
<p>Şimdi, üç rical kitabından, özet olarak alınmış, hal tercümesine geçiyoruz.</p>
<p>Tarihçi, Kadı İbn-i Hallikan, onun hal tercümesinde şöyle der.(97)</p>
<p>Devrinin Şam muhaddisi ve Şafii fakihlerinin önde gelenlerindendir. Hadis, onun hayatında öncelikli sırayı aldığı için muhaddislik yönüyle meşhur olmuştur. Başkasının muvaffak olamayacağı kadar hadis ezberledi. Hadis öğrenebilmek için dil memleket memleket dolaştı ve hadis üstatlarıyla görüştü. Yolcu­luklarında Ebû Sa’d Abdülkerim b. Sem’ani ile arkadaşlık eder­lerdi. (Sem’ani’nin görüşmüş olduğu üstatların sayısı, yedi bine  ulaşmıştı.)</p>
<p>Mütedeyyin bir hafiz idi.Senet ve metin bilgisi çok iyi idi.</p>
<p>Bağdat’ta hadis dinledikten sonra Şam’a döndü. Oradan Horasan’a, oradan da Nişabur, Herat ve Cibal’e gitti. Hadisler alıp faydalı tasnifler yazdı. Hadis ilmine dair güzel sözleri vardır.</p>
<p>Birçok eser vermiştir. Bunlardan birisi de Et Tarihu li Dımeşk isimli seksen ciltlik eseridir. Bu eseri yazarken, Hatip el Bağdadi- ’nin Tarih-i Bağdat adlı eserinde takip ettiği metodu kullanmış­tır. Ne var ki onun bu kitabı, hacim, içerik ve ifade zenginliği bakımından Tarih-i Bağdat’tan daha geniştir.</p>
<p>Mısır’ın önde gelen allamesi, üstadım Zeküyyiddin Ebû Muhammed Abdülazim el Münziri, bana şöyle demişti:</p>
<p>“Zannediyorum ki bu adam, aklı ermeye başladığından iti­baren bu tarih kitabını yazmaya gayret gösterdi ve o vakitten itibaren bu kitap için bilgi toplamaya başladı. Yoksa bin insanın ömrü bile, ne kadar çalışsa ve uyanık kalsa, böyle bir kitabı yaz­mak için kısa gelir. Çünkü ilmin de getirdiği bir meşguliyet var­dır. İnsan ilimle şöhret bulunca kendisinden soru sorup istifade etmeye gelenler de insanı meşgul eder. Bu işten alıkoyar.”</p>
<p>Bu kitabın üzerinde durup inceleyenler, bu sözün hakikati­ni göreceklerdir. Bu eseri tam manasıyla ortaya koymadan önce de bunun karalamalarını düzene sokma işiyle uğraşmıştır. Yaz­dığı kitaplar sadece bununla da sınırlı değildir. Telif ettiği başka eserler ve faydalı cüzleri vardır. Bir insanın ömrü bu kadar eseri ortaya koymaya nasıl yeter?” (îbn-i Hallikan’ın sözü burada bi­tiyor.)</p>
<p>Ebû&#8217;l Kasım İbn-i Asakir’in telif ettiği kitap sayısı elliyi aşkın­dır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hâfiz Zehebi onun hayatını anlatırken şöyle der: (98)</p>
<p>“Büyük hadis hafızlarından ve üstatlarından biridir. Şam muhaddislerindendir. Hadis otoritelerinin övünç kaynağıdır. Bü­yük bir tarih kitabı vardır. 499 senesinde doğmuştur. Babası ve kardeşi İmam Ziyaüddin Hibetullah’ın teşvikiyle, 505 senesinde, Şam’da hadis öğrenmeye başlamıştır. Yirmi yaşından itibaren hadis öğrenmek için, Bağdat’a, Mekke’ye, Kufe’ye, Nişabur’a, İsfahan’a Merv’e yolculuk yapmıştır. Böylece kırk şehre gitmiş, her kırk şehirdeki kırkar üstattan, kırkar hadis ezberlemiştir. Bu şekilde bin üç yüz erkek, seksenin üzerinde de hanım âlimle gö­rüşmüştür. 533 senesinde tekrar Şam’a gitmiştir.</p>
<p>Birçok kimse ondan hadis rivayet etmiştir. Bunlardan birisi de yol arkadaşı Ebû Sa’d es Sem’ani’dir. Sonra Zehebi, diğer elli eserini sayar. İlim kapısında dört yüz sekiz mecliste hadis dikte etti. Her bir mecliste yazdıkları bir kitaba bedeldir.”</p>
<p>Muhaddis olan oğlu Bahaeddin el Kasım, şöyle der:</p>
<p>Rahmetli babam, cemaate devam ve Kur’an okuma hususunda çok gayretliydi. Her Cuma ve her Ramazan ayında hatimederdi. Ramazanlarda, Şam Camisinde itikâfa girerdi. Nafile­lerle ve zikirle çokça meşgul olurdu. Gecelerin yansını ibadet- le geçirir, bayram gecelerini de namaz ve zikirle ihya ederdi. ederdi. Ramazanlarda, Şam Camisinde itikâfa girerdi. Nafile­lerle ve zikirle çokça meşgul olurdu. Gecelerin yansını ibadet- le geçirir, bayram gecelerini de namaz ve zikirle ihya ederdi.</p>
<p>Nefisini her an muhasebe altında tutardı. Kırk senedir boş birşeyle uğraştığını görmedim. Meşguliyeti, yolculuklarında hadis dinlemek ve bunları toplamaktı.&#8221;</p>
<p>Ebû’l Ala el Hemedani şöyle der:</p>
<p>“Bağdat’ta, zekâsından ve çabuk kavrayışından dolayı, bir ilim ziyası olarak isimlendirilir.&#8221;</p>
<p>Ebul Mevahib b. Sarsara der ki:</p>
<p>Ona birgün:</p>
<p>“-Üstadım, kendin gibi birisini daha tanıyor musun?” diye sordum. O da:</p>
<p>“-Böyle deme. Allah Teala: «Nefsinizi tezkiye etmeyin»(Necm,32) diye buyurur” dedi.</p>
<p>Ben de dedim ki:</p>
<p>“-Ama Rabbimiz: «Rabbinin nimetlerini de an»(Duha,11) diyor.” Dedi ki:</p>
<p>“-Ancak «gözlerim bir benzerimi daha görmedi» dersek yalan söylemiş olmayız.”</p>
<p>Ebû’l Mevahib devamla şöyle diyor:</p>
<p>“Ben yine de onun gibisini görmedim diyorum. Onun gibi hadis bilgisi olan, kırk senedir kendisini bu yola hasretmiş, bir  özür hali hariç, her zaman ilk safta namaz kılmış, Ramazan’da ve Zil Hicce’den on gün itikâfa devam etmiş, mal ve mülk edinme yoluna hiç tevessül etmemiş, imamlık ve hatiplik gibi makam ve mevkilerden her zaman geri durmuş, iyiliği emir, kötülükten sa­kındırmak için çabalamış ve bu yolda, kınayanların kınamasına hiçbir zaman aldırmamış başka bir kimseyi daha görmedim.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3-</strong>İmam Taceddin es Subki de onun hakkında şöyle der; (99)</p>
<p>Kıymetli bir imam ve ümmetin hafizlarındandır. Ondan başka dedelerinden dolayı, Asakir diye isimlendirilen birini daha bilmiyoruz. Bu isimle şöhret bulmuştur. O, hadis ilmine, Taptığı hizmetlerle katkıda bulunmuştur. Zamanının hadis oto­ritesidir. Cihabize ve hadis hafızlarının sonuncusudur. Hadis talebelerinin uğrak yeridir.</p>
<p>Birçok ilmi bünyesinde toplamıştır. İlim ve amelden gayri bir arkadaşı olmamıştır. Ezberlediği bir şeyi, bir daha asla unut­mazdı ve hafızası daha önce görülmemiş bir seviyede idi. Titiz­likte onu geçmek bir tarafa, onun seviyesine ulaşan bile yoktu. İlimdeki geniş bilgisi, onu yüceltmiş ve diğer âlimlerin üzerine çıkartmıştı.</p>
<p>Hadis dinlediği üstatlarının sayısı, bin üç yüze ulaşmıştır. Seksen küsur da hanım âlimden ilim öğrenmiştir. Uzak yakın demeden birçok bölgedeki, birçok memleket ve şehirdeki âlim­den ilim öğrenmiştir. İdrak edilmesi çok zor bir gayrete sahipti. Yolculuklarında, tek dostu takvası idi.”</p>
<p>Üstadı, Hatip Ebul Fazl et Tusi, şöyle der:</p>
<p>“Hâfiz ünvanını alacak, ondan başka birisini tanımıyo­ruz.”</p>
<p>İbnü’n Neccar:</p>
<p>“O, vaktinin en büyük hadis âlimi idi. Onunla birlikte, hadis­te hafızlık, titizlik, hadise tam vukufiyet, güvenilirlik, şeref, güzel tasnif etme ve ciddiyet özellikleri son bulmuştur” der.</p>
<p>Yine İbnü’n Neccar, hocası Abdülvehhab b. Emin’den şöyle duyduğunu söyler:</p>
<p>“Bir gün, Ebû Kasım b. Asakir ve Ebû Sa’d b. Es Sema’ni ile üstatları dinlemek için yolculuk yapıyorduk. Bir hoca ile karşılaştık. Sem’ani, hadis dinlemek için onu durdurdu. Fakat hoca hadis okuyacağı cüzleri bulamadığından dolayı sıkıntıya düştü. İbn-i Asakir:</p>
<p>“-Hangi cüzlermiş onlar?&#8221; Diye sordu. Hoca:</p>
<p>“-Ebû Davut&#8217;tun, ölümden sonra dirilmeyle ilgili, Ebû Nasr ez Zeynebi’den dinlediği cüz.&#8221; Deyince, İbn-i Asakir:</p>
<p>&#8220;-Üzülme&#8221; dedi ve bu cüzün hepsini veya bir kısmını ezbe­rinden okudu. (Hepsi mi yoksa bir kısmı mı olduğu konusunda şüphe vardır.)</p>
<p>Muhyiddin en Nevevi şöyle der:</p>
<p>“O, Şam’ın, bilakis dünyanın hafızıdır. Güvenilirlikte zirve ve mutlak otoritedir.&#8221;</p>
<p>Oğlu, Ebû Muhammet el Kasım şöyle anlatır:</p>
<p>“Babam, birçok kitap dinlemiş fakat arkadaşı Ebû Ali b. Vezir’in bunları yazacağını düşünerek kendisi yazmamış. İbnü’l Muzir’in yazdıklarını babam, babamın yazdıklarını da ibnü’l Vezir  yazmazmış.</p>
<p>Bir gece, bir arkadaşı ile ay ışığında sohbet ederlerken şunları dinledim:</p>
<p>-O kadar yolculuk yaptım ama yolculuk yapmış gibi değilim.O kadar ilim tahsil ettim ama hiçbir şey bilmiyor gibiyim. Sahih-Buhâri ve Müslim, Beyhaki’nin kitapları ve bazı cüzleri gibi benim dinlediğim kitapları, arkadaşım İbnü’l Vezir in yazdı­ğını düşünüyordum. Merv halkı, onu çok sevdiklerinden, onu Merv’de kalmaya ikna ettiler. Ben de Yusuf b. Farul Ceyyani ve Ebû’l Haşan el Muradi adında iki arkadaşla buluşmayı ümit ediyordum. El Muradi, bana:</p>
<p>«-Şam&#8217;da buluşur oradan da memleketim olan Endülüs’e giderim-demişti. Ama onlardan hiçbirinin de Şam’a geldiklerini görmedim.&gt;&gt;</p>
<p>Çok geçmedi arkadaşlarından birisi gelip kapıyı çaldı. Arkadaşı Ebul Haşan el Muradi gelmişti. Babam, onu, evinde misafir etti. Bize, içi kitap dolu dört sepet getirmişti. Bunların içinde, âlimlerden dinledikleri hadisler vardı. Babam, buna o kadar se­vindi ki tahmin edemezsiniz. Yorulmadan, bu dinlediği hadisle­re kavuştuğu için Allah’a şükürler etti. Hemen onların kopyasını çıkartmaya koyuldu. Her cüzünü yazdıkça sanki dünyalar onun olmuş gibi seviniyordu. Allah rahmet eylesin.&#8221;</p>
<p>*******</p>
<p>İşte bu sayfalar ve alıntılar, gördüğümüz gibi ilim öğrenme yolunda canlarını ve mallarını ortaya koyan âlimlerin hayat hi­kâyeleridir. Onlar, kendilerinden sonrakilerin hidayet rehberi­dir. Allah’ın rahmeti ve rızası onların üzerine olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>……</p>
<p><strong>Allah rahmet etsin, İbni Kayyım şöyle der:</strong> (100)</p>
<p>İlim zenginliği, mal zenginliğinden daha üstündür. Çünkü insanlar, delillere ve hüccetlere tabi olurlar. Kalpler, ilim zen­ginliğine tabi olur. Fakat mal zenginliği, ancak bedenleri hük­mü altına alabilir. İlim zengini olan kişi en kibirli, en inatçı ve en muhalif olan kişiyi bile etkisi altına alır ve kalbini feth eder. Bütün bu kibirliler ilim sultanlığı karşısında zelil ve boynu bükük kalırlar.</p>
<p>İlimsiz sultanlık aslan, kaplan vs. gibi yırtıcıların sultanlığına benzer. İlimsiz ve merhametsiz güç, parçalayıcıdır. Fakat ilim ile sultanlık merhamettir ve hikmettir. Hikmet, her zaman yol göstericidir ve batılın hakkından gelir.</p>
<p>********</p>
<p>Görünen o ki bizim içinde bulunduğumuz durumla eski­den ilim öğrenen talebeler arasında büyük bir fark var. Onlar, bîr âlimle görüşmek veya bir hadis alabilmek için deve sırtında veya yürüyerek gece gündüz, sıcak soğuk demeden çölleri aşı­yorlardı.</p>
<p>Bu yaptıklarından da herhangi bir övgü beklemiyorlardı. Sadece mütevazı bir şekilde susuyorlardı. Bugün, bazılarının yaptığı gibi isimlerinin önüne bir unvan eklemek vs. gibi kap­risleri yoktu. Kendilerine, göz kamaştırıcı bir İlmî dikkat ve hassasiyet verilmiştir. Azimlerinden, metanetlerinden ve çalış­kanlıklarından dolayı, her insaf ve akıl sahibi olan kişi onların önünde saygıyla eğilir. Gerçek âlimler, bütün bunları bir ibadet sessizliği içinde mütevazı bir şekilde, ince zekâlarını en iyi şekil­de kullanarak ve hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan yaparlar.</p>
<p>Elhamdülillah bugün ilim öğrenmek kolaylaştı. Vasıtalar ço­ğaldı. Uzak yakın bir oldu. Zaman da, mekân da adeta dürüldü. Fakat bunca kolaylığa rağmen gayret ve azim kalmadı. İlim is­teği, aşkı, şevki eskisi gibi değil. Şu an ki İslam âleminin, içinde bulunduğu durumu hepimiz açık ve seçik bir biçimde müşahe­de ediyoruz. Bununla birlikte âlimlik iddiasında bulunan, âlimlik taslayan ve geçmişlerimizi cehaletle itham eden bir grup insan türedi. Boş boğazlıkla, sapıklıkla ve haddi aşarak müctehitlik id­diasında bulunuyorlar. Boş boğazlığı ve kara çalmayı, geçmiş âlimlerimize karşı bir üstünlük zannediyorlar.</p>
<p>Hâliz İbni Recep El Hanbeli, Fadlü İlmil Selef Ala İlmil Ha­lef adlı kitabında şöyle diyor:</p>
<p>Teni yetme âlimler çok konuşmakla hataya düşüyorlar. Din konularında çok konuşmayı, tartışmayı, husumeti bir üstünlük olarak görüyorlar. Bu hâlbuki sırf cehaletten kaynaklanıyor. Sahâbenin büyüklerine Hz. Ebubekir, Ömer,Osman, Ali, İbni Mesut, Zeyd b.Sabit (r.a.) gibilerine bir bakıver.Onların konuşmaları, daha alim olmalarına rağmen Ibni Abbas’ın konuşmalarından daha azdır. Tebeu’t Tabiinin konuşması Tabiinin konuşmalarından daha fazla. Halbuki tabiun daha alimdir İlim çok rivayet etmek veya çok konuşmak değildir. İlim kalpteki bir nurdur ki kul onunla hakkı görür. Doğruyu eğriden ayırır. Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) cevamiu’l kelim idi. Az konuşur, çok şey ifade ederdi. Bu yüzden çok kıylü-kal men edilmiştir.</p>
<p><strong>İbni Mesut şöyle der:</strong></p>
<p>“Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki ulemanız çok fakat hatibiniz az. Öyle bir zaman gelecek ki ulema az fakat ortalık hatip kaynayacak. Çok ilim az kelam övülmüştür. Fakat az ilim çok kelam yerilmiştir. Peygamber Efendimiz de Yemen’lilerin imanına ve fakihliğine dikkat çekiyor. Yemenlilerin farik vasfi da az konuşmalarıdır.</p>
<p>İlim ehli kendilerini hor görürken kendilerinden önceki seleflerini de yüceltmişlerdir. Onların ulaşmış olduğu mertebe karşındaki acziyetlerini söylemekten asla çekinmemiş selefin fazileti gönüllerinde yer etmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’a Alkame ve Esved hakkında bir karşılaştırma yapması istenince verdiği ce vap ne kadar güzeldir:</p>
<p>“Biz onları dilimize alabilecek seviyede değiliz ki onlar hak-kında bir değerlendirme yapalım.”</p>
<p><strong>İbnü&#8217;l Mübarek selefin ahlakı hakkında konuşurken şu şiiri inşad eder:</strong></p>
<p>‘Sakın bizim hatıralarımızla onların hatıralarını karşılaştırmayın</p>
<p>Zira yürüyenle oturanı karşılaştırmak doğru değildir.’</p>
<p>Kendisini seleften daha üstün ve faziletli gören kişinin ilmi­nin faydası yoktur. Miskin nerden bilsin ki selef Allah korkusu ile az kelam etmiştir. Onlar elbette ki isteselerdi sözü uzatabi­lirlerdi. Bundan aciz değillerdi. Nitekim İbn-i Abbas (r.a.), dini konularda tartışan kişilere şöyle seslenir:</p>
<p>‘’Hastalık ve dilsizlik hali hariç,Allah korkusunun bir kulu konuşamaz durumda bıraktığını görürsen bil ki onlar gerçek alimdir.’’</p>
<p>******</p>
<p>Söz buraya gelmişken, kıvrak zekâsıyla meşhur, tabiinin büyûklerinden Ebû Amr &#8216;Bırv Ala&#8217;dan (d. 7o-v. 154) bahsetmek istiyiyorum.Kendisi,yedi kıraat imamından birisidir.Devrinin Kur’an ilimlerinde,kıraatte,Arapça’da,Edebiyat ve şiirde ve nahivde en ileri gelen alimiydi.Karşılaştığı ve görüştüğü Arapların fasihlerinden yazdığı kitapla,evini doldurmuş hatta tavana ulaşmıştı.Hasan-ı Basri’nin zamanında da ulemanın reisi ve öncüsü konumundaydı.</p>
<p>Bu saygıdeğer imam,kendi haliyle,kendisinden önceki alimleri arasında kıyas yaparken şöyle diyor;</p>
<p>‘’Geçmiş alimlere nispetle biz,uzun hurma ağaçlarının gövdesi üzerindeki fiizler gibiyiz.’’</p>
<p>Ebu Amr Bin Ala’nın,yaklaşık bin iki yüz sene önce söylediği sözü duyduktan sonra onun hocası olan,tabiinin büyüklerinden,devrinin tefsirde ve kıraate en büyük alimi olan Mücahit B.Cebr-El Mekki’ye kulak verelim.Hz.Ömer’in hilafeti esnasında dünyaya gelmiştir:Kendisi şöyle der:</p>
<p>“-Âlimler gitti, sadece alimlik taslayanlar kaldı..Bugünün müçtehit geçinenleri, geçmişin başıboşlarına denk.’’(Ebu Heyseme,Tarih-i Kebir)</p>
<p>Bu konuda son sözü tabiin büyüklerinden Ubeyd B.Umeyr el Mekki’ye bırakıyoruz.</p>
<p>Öğrencilerinden Hammad B.Zeyd,kendisine:</p>
<p>‘’-Geçmişe nazaran bugün ilmi daha mı çok daha mı az ?’’diye sorar.O da cevaben:</p>
<p>-Bugün söz çok. Bundan önce ilim çoktu&#8221; demiştir.(101)</p>
<p>Ne kadar ince bir teşhis, ne kadar veciz bir tabir, ne kadar doğru bir cevap! Bu cevap, ihlâs sahiplerinin kalbinden fışkıran bir hikmet pınarıdır.</p>
<p>Tabiinin büyüklerinden, Bilal Bin Sad El Eşari, (v. 120) kendi asrındakilerle geçmiştekiler arasında şöyle bir kıyas yapıyor:</p>
<p>“Zahitleriniz dünyalık ister. Müçtehitleriniz ihmalkâr ve gev­şek. Âlimleriniz cahil. Cahilleriniz ise kibirli.&#8221; (102)</p>
<p>*****</p>
<p>Şimdi, yaklaşık bin üç yüz sene önce bu sözleri söyleyen, ilimde otorite sahibi büyük âlimlerin kendileri hakkındaki sözle­rine bakalım. Ve de acaba kendimiz hakkında biz ne söylemeli­yiz diye bir düşünelim. Allah, ayıplarımızı, kusurlarımızı örtsün, affina mahzar etsin. Bazılarının tutulduğu gibi âlimlik iddiasında bulunma hastalığına duçar etmesin. Âmin.</p>
<p>Allah rahmet eylesin, İmam Celalettin Ed Devani Eş Şirazi şöyle demiştir:</p>
<p>“Şayet selef uleması, kendilerinden sonrakilerin kaba bir şekilde görüşlerine muhalefet edeceklerini bilselerdi, kitaplarının, kendileriyle birlikte, kabirlerine defnedilmesini isterler ve sadır­larındaki ilmi satırlara geçirmezlerdi.&#8221;(103)</p>
<p>*********</p>
<p>Bu örneklerde gördük ki dârül İslam, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine dârül ilim haline gelmiştir. Tabi ki bu, ilim uğruna durup dinlenmek bilmeden yolculuk yapan ilim taliplileri sayesinde olmuştur. Nasıl bugünkü talebeler okulda, sınıflar koşuşturuyorsa, onlar da memleketler arasında koşuşturuyordu. Bu yolda engel, mani ve sınır tanımıyorlardı. Irk sadece islamdı. Vatan doğduğun yer değil, her yerdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>En zor şartlar altında, yürüyerek yaptıkları bu yolculuklar ilim tahsilinde kemale ulaşma isteğinin bir göstergesiydi. Hatta:</p>
<p>“Kim yolculuk yapmazsa, ilimde güvenilirliği yoktur” deni­lirdi. Medreseler, camiler, hanlar ve vakıflar bu ilim yolcularına kucak açmış ve İslam beldeleri bu erlerin önünde saygıyla eğil­miştir. Böylece yüzlerce hatta binlerce âlimle görüşüp bilgilerini ve eserlerini artırmaları mümkün olmuştur.</p>
<p>İslam beldelerinin hepsinde bunlar olmaktayken batı ka­ranlık içerisindeydi. Bu bilgilerden ve kaynaklardan mahrum idi. Ancak bugün durum terane döndü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar;</strong></p>
<p>(1)-el-Kıfâye Fi’l-ilmi’r-Rivâye, s, 403.</p>
<p>(2)-el-Bidâye e&#8217;n-Nihâye, 9:100.</p>
<p>(3)-el-Muhaddisü ’l-Fâsılü Beyne’I-Ravi ve’l Vâ’î, s.224.</p>
<p>(4)-1:81,84.</p>
<p>(5)-. Hatîb el-Bağdadî ,el-Câmi’ Li Ahlâkı’r-Râvî ve Âdâbi’s-Sâmi” de (2:</p>
<p>183) Hammâd er-Râviye’den şöyle rivâyet etmektedir: “Araplar şöyle diyordu: Dört şey bizim ilgimizi çekmiştir; Karga, domuz, köpek ve kedi. Karga erkenden çabucak davranması ve gece olmadan da sü­ratle geri dönmesiyle&#8230;”</p>
<p>(6)- Sünen, 1: 136; Rihle Fı Talebi &#8216;l-Hadis, s. 144.</p>
<p>(7)-Tarihü&#8217;l-tslam, 5:4; Tezkitarü’l-Huffâz, 1:108.</p>
<p>(8)- Tertîbü’î-Medârik, 3.110; Meâlimü’l-îmân; Tekmile, 1:241.</p>
<p>(9)-Menâkıbü&#8217;l-İmam Ahmed, s.25,26.</p>
<p>(10)- Sıfatu’î-Fetvâ e&#8217;l-Müfti ve&#8217;I-Müsteftî, s.78.</p>
<p>(11)-el-Bidâye ve’n-Nihâye, 10:336.</p>
<p>(12)-Saydu’l-Hâtır, s. 246, 175. Fasıl.</p>
<p>(13)- 1:114.</p>
<p>(14)- 2: 524.</p>
<p>(15)- 1: 123.</p>
<p>(16)-Hâfız es-Sem&#8217;ânî, et-Ensâb, 1:169; Hâfiz ez-Zehebi, a.g.e, 2:789.</p>
<p>(17)-(Ebû’l-Hasen Hayseme b. Süleyman b. Haydara el-Kurşi el-Trablusi) Hâfiz ez-Zehebî, a.g.e, 3/858.</p>
<p>(18)- Yâkut el-Hamavî, Mu’cemü’l Udeba ,12,219-320; Zehebî, el-iber, 2: 268, Tezkiratû &#8216;l-Huffâz, 3:856.</p>
<p>(19)- el-İrşâd Fi Tabakâti&#8217;l-Bilâd.</p>
<p>(20)- (İmam, seyyah, hafiz, sığa, Muhammed b, İbrahim el-Isbahânî), Zehebî, a.g.e, 3:973;</p>
<p>(21)-(Hafız,seyyah,Ebu Abdullah b.Mende),age,3:1032</p>
<p>(22)- (Hâfiz, imam, Zâhid, Şeyhülislâm, Ebû Müslim Abdurrahmân b. el- Bağdâdî), Zehebî, a.g.e, 3:979.</p>
<p>(23)- (Hâfiz, İmam, Sünnetin önderi, Ubeydullah b. Hatem Ebû Nasr es- Siczi) a.g.e, 3:1119.</p>
<p>(24)- Hâfiz el-Kureşî, el-cevahirü’l-Mudiyye Fî Tabakâli-l Hanefiyye, 1:157.</p>
<p>(25)- (Ebû’l-Vakt Abdu’l-evvel b. eş-Şeyh el-muhaddis el-Mu&#8217;ammar Ebû Abdullah îsâ b. Şu’ayb b. İbrâhîm es-Siczî) Zehebi, Siyerü Âlâmı‘n- Nübelâ, 20:303-309.</p>
<p>(26)-Yedi yaşındaki bir çocuğun hadis öğrenme sevgisi, isteği ve arzusuyla yanıp tutuşması nedir böyle!? Takip ettikleri ne ilginç ve şaşırtıcı birr yol! Yaşıtları oyun, eğlence şeker ve tatlı yemekle meşgulken babanın, yürüyerek katedeceği mesafelerin meşakkatini azaltmak, azmini güçlendirmek, kuvvet ve sebatını artırmak için taşları ona taşıtması ve sonra da teker teker onları elinden atması&#8230;</p>
<p>İşte bu ateşli iştiyâklarla sünnet, dili Arapça olmayan bu beldelerde ki acem müslümanların sadrında yaşadı. Dilleri Arapça değildi belki ama bu insanların kalplerinde ve evladlarının akıllarında Arapça ve sünnet sevgisi vardı. Allah üstâdımız muhaddis, fakîh, şeyh Muhammed Bedr Alem el-Mirtehî el-Hindî&#8217;ye rahmet etsin, kendisi derdi: “Arapçayla konuşmak ibâdettir. Bundan dolayıdır ki,onlar kabiliyetlilerini, dâhiliklerini, mahâretlerini ve medeniyet birikimlerini Arapça’yı muhafazada ve sünnete hizmette kullandılar. Bu bu şekilde muhaddislerin, büyük muhaddislerin yöneldiği, titiz ve araştırıcı şeyhlerin bir araya geldiği mekânlar ve büyük lügat imamlarının çıktığı, edip ve belâğatçıların yetiştiği yerler haline geldi.İşte bu Allah&#8217;ın fazlıdır.</p>
<p>(27)- el-Muhaddisü l-Fâsilu Beyne’r-Râuî ue’l-Vâvî, 220, 221 149.</p>
<p>(28)-Hâfiz b. Salâh eseri &#8220;Ma‘rifetü envâ’ı ilmi&#8217;l-hadis&#8221;, s.210 (Ma’rifetü âdâbu tâlibi’l-hadis)</p>
<p>(29)-Dârimî, Sünen 1: 121. (Müzâkeratü l-ilm)</p>
<p>(30)-(Ebû Hişâm Mugıyre b. Mıksem ed-Dabî, el-Kûfî) Zehebî, Târihü&#8217;I- İslâm, 5: 302; Tezkiratü l-Huffâz, 1: 143.</p>
<p>(31)- Ebû Hayseme en-Nesâî, Kıtâbu l-İlm, s. 135; Dârimî, Sünen, I: 120 (Müzâkeratü ’l-ilm); Hâfiz b. Hacer, Tehzîbut-Tehzîb, 5: 205-8: 297-)</p>
<p>(32)- Zehebî, Tezkiratü-l-Huffâz, 1: 253; Mîzânü&#8217;l-İ&#8217;tidâl, 1: 240.</p>
<p>(33)-Zehebî, Tezkiratü 1-Huffâz, 1: 277.</p>
<p>(34)-Kadı Iyâz, Tertîbül-Medârik, 3: 250.</p>
<p>(35)-İ. Cevzı, Menakıbü’l-İmâm Ahmed, s.61; Zehebî, Târîhul-İslâm, Hoca­mız Ahmet Şâkir’in -rahimehullah- tahkikiyle, s.63; et-Tâcu s-Sübkî, Tabakâtü’Ş&#8217;Şâfi‘îyyeti’l-Kübrâ, 2: 28.</p>
<p>(36)- Kadı Iyâz, Tertibü&#8217;l-Medârik, 3; 114,</p>
<p>(37)- Hatip Bağdâdi, Târihi Bağdât, 3:419,</p>
<p>(38)-Kadı Îyâz, Tertibül Medârik, 3/122; İlma\ s.235.</p>
<p>(39)- (Hafız el-Humeydi) Zehebî, Tezkiratü l-Huffaz, 4:1219 200.</p>
<p>(40)-(Ahmed b. Ali),Tâcüdcfîn es-Sübkî, Tabakâtû ’ş-Şâfi &#8216;ryyeti’l-Kübrâ, 6:30</p>
<p>(41)-Hatib el-Bağdâdî, Târih, 14: 244; Muvaffak el-Harzemı, Menâkibu EhbuHarâfe, 1:469.</p>
<p>(42)-Salahuddîn Safedî, el-Vâfi bi&#8217;l-Vefeyât, 1: 106-108.</p>
<p>(43)-Sübki,age,4:61-65</p>
<p>(44)-Yakut el Hamevi,Mücemül Udeba,17/227)</p>
<p>(45)-(Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Bekrî) İ. Hallikân, Vefeyâtü- ’l-Âyân, 3:93</p>
<p>(46)- Kıfti,İnbahür Rüvat,3:174;İbn Hallikan,Vefeyat,1;522</p>
<p>(47)-Siyeru Alamin Nübela,21:113;Sübki,Tabakat,7.155</p>
<p>(48)-Tabakatul Hanabile İbn Ebi Yala,1;97</p>
<p>(49)-Tezkiratü’l Huffaz / Siyer-i A’lami’n Nübela | &#8221;</p>
<p>(50)-Zeyl-ü Tabakati’l Hanabile 1: 298</p>
<p>(51)- Tezkiratû&#8217;l Huffaz 1:195 Hâfiz Zehebi</p>
<p>(52)-El İlel fi Marifeti’r Rical 1: 365</p>
<p>(53)-Tekaddümetû’l Cerh-i Ve’t -Ta’Iil shf 363</p>
<p>(54)- Siyer-u A’lami’n-Nübela 9: 393</p>
<p>(55)- Tabakatü’ş Şafii el Kübra 2: 227 Tac es Sübki / Fethu&#8217;l Bari 2: 195 Hacer el Askalani</p>
<p>(56)-Tarih-i Bağdat 5: 51 / El Ensab 1:108 Es Sem&#8217;ani</p>
<p>(57)- Tabakat 7:211 Tac Es Sübki / Tarih-i Bağdat’a Zeyl 3:49 îbnü’n Neccar</p>
<p>«(58)-Tabakat 3: 90 Tac Es Sübki</p>
<p>(59)-El Menhecü&#8217;l Ahmet 1:8</p>
<p>(60)-Fethu’I Mugis bi Şerh-i elfiyeti’l Hadis/Hafız Sehavi</p>
<p>(61)-Tezkiratu-l Huffaz,4/1173</p>
<p>(62)-Siyer-u A’lami’n Nübela,20/306</p>
<p>(63)-El Mükafee shf 119</p>
<p>(64)-Înbahu&#8217;r Ruvat ala İnbatü’n Nûhat</p>
<p>(65)-Mu’cemül Buldan 1:355/Tezkiratü&#8217;l Huffaz 3:1157</p>
<p>(66)-3: 103 Tabakatû&#8217;ş Şafiiyyetil Kûbra</p>
<p>(67)-El İ’tibar shf 34. Emir Üsame b. Müngız bu kitabın içerisinde kısa hayat hikâyesini anlatmış ve haçlılarla yaptığı savaştan bahsetmiştir. Bu gerçekten faydalı bir kitaptır. Başını okumaya başlayan biri sonunu getirmeden bu kitabı elinden bırakamaz. Bu sebeple bu kitabı yayınla­dım. Mütalaa etmeniz faydanıza olacaktır.</p>
<p>(68)- Dav’ül Lami 6:105</p>
<p>(69) İlamü&#8217;n Nübela 7:311-315</p>
<p>(70)-İbn-i Kayyım el Cevzi, el Menarul Münif inde bekarlığı metheden bü­tün hadisler uydurmadır demiştir. Shf 127</p>
<p>(71)-Vefayatül A’yan 1:34 _ 385.</p>
<p>(72)-Tertibü Sikatil idi takiyyüddin es Sübki</p>
<p>(73)-Vefayatül Ayan 2:416</p>
<p>(74)-Tarih-i Bağdat 2:162</p>
<p>(75)-Mucemul udeba 18:40-96 &#8221;</p>
<p>(76)- Künüzüf Ecdat s: 123</p>
<p>(77)-Tarih i Bağdat 3: 181- 186</p>
<p>(78)- Bu bilgilerin kaynağı olan İbn-i Hallikan’ın “ Vefayatü&#8217;l Ayan&#8221; kita­bı (c.I, s. 131) ve Zerkeli&#8217;ye ait olan “el Alam&#8221; adlı kıtalardır, (c.2, S.193)</p>
<p>Bu değerli alimlerin eserlerindeki bir hata konusunda dikkatlerinizi çekmenin doğru olacağı görüşündeyim. Bu kitaplarda Şeyh İmam Ebû’I Yümn el Kindi’nin (Zeyd b. el Haşan) künyesinde hata yapılmış­tır. Birkaç yerde bu alimin künyesi Ebû’l Yemin olarak tesbit edilmiş­tir. Fakat bu açık bir hatadır. Künyesi Ebul Yümn’dür.</p>
<p>(79)-Tezki ratül Huffaz 1:53 / Mizanül İtidal 1:240- 244</p>
<p>(80)-Tehzibüt Tehzib 3: 375-376</p>
<p>(81)-Tarih-i Bağdat 2: 173/ Zeyiü Cevahiril Mudıyye 2: 529 –</p>
<p>(82)-Tedribül Medarik 3: 248/ Alamün Nübela9: 121</p>
<p>(83)-Tezkiratül Huffaz 1:317</p>
<p>(84)-Tezkiratül Huffaz 1:387</p>
<p>(85)-Siyeru Alamin Nübela 10:628-630</p>
<p>(86)-Marifetül Kariil Kibar Ala’t Tabaka t i vel Asar 1: 209</p>
<p>(87)-Tehzibül Kemal,3 :1144</p>
<p>(88)-Tezkiratül Huffaz 2:531</p>
<p>(89)-Siyeru Alamin Nubela 12:281</p>
<p>(90)- Tezkiratül Huffaz 2:579</p>
<p>(91)-Zeylü Tabakatil Hanabile 1:142-165</p>
<p>(92)-Zeylü Tabakatil Hanabile 1:185</p>
<p>(93)-Zeylü Tabakatil Hanabile 1; 319</p>
<p>(94)-Mu’cemül Buldan 1:415</p>
<p>(95)-Marifetül Kurrail Kibar ala’t Tabakati vel Asar 1:429-433</p>
<p>(96)-Gayetü’n Nihaye fi Tabakati’I Kura2:397- 401</p>
<p>(97)-Vefayatül Ayan 1:335</p>
<p>(98)-Tezkiratül Huffaz 4:1427</p>
<p>(99)- Tabakatü’ş Şafîiyyeti’l Küğbra 7: 215 451.</p>
<p>(100)-Miftahü Dari’s Saadet Shf:64</p>
<p>(101) El Maarife Vet Tarih 2: 232 Yakup Bin Sufyan El Fesevi</p>
<p>(102)-El Zühd shf. 60 Abdullah Bin Mübarek</p>
<p>(103)-Ravdul Ahbar El Müntehib Min Rabiil Ebrar shf.91 Hatib Kasım el Aması</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/7-mal-ve-mulkleriniilim-tahsili-ugruna-harcamalari/">7-Mal ve Mülklerini,İlim Tahsili Uğruna Harcamaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/7-mal-ve-mulkleriniilim-tahsili-ugruna-harcamalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>6-İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları,Evlenmemeleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/6-ilme-hizmet-yolunda-iffetli-olmalarievlenmemeleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/6-ilme-hizmet-yolunda-iffetli-olmalarievlenmemeleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 21:56:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları ve Evlenmemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlmi Evliliğe Tercih Eden Alimlerden Kesitler]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8204</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; -BAZI ALİMLER NİÇİN BEKARLIĞI TERCİH ETMİŞTİR? Bu örneklere geçmeden önce âlimlerin, evlenmenin hük­münü ve faziletini, bekârlığın tehlike ve zorluklarını, özellikle bekârlığı özendirecek sahih bir nassın bulunmadığını bilmeleri­ne rağmen, ilmi evliliğe tercih etmelerinin sebebi nedir acaba? Alimlerin, bekârlığı tercih etmelerine ruhsat veren ince bir nükteyi buraya serdetmeyi pek uygun buluyorum. Sorunun cevabı (en doğrusunu Allah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/6-ilme-hizmet-yolunda-iffetli-olmalarievlenmemeleri/">6-İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları,Evlenmemeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ayrilik___ii_by_lafonti_1_-300x225.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8205" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ayrilik___ii_by_lafonti_1_-300x225.jpg" alt="6-İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları,Evlenmemeleri" width="351" height="263" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>-BAZI ALİMLER NİÇİN<br />
BEKARLIĞI TERCİH ETMİŞTİR?</p>
<p>Bu örneklere geçmeden önce âlimlerin, evlenmenin hük­münü ve faziletini, bekârlığın tehlike ve zorluklarını, özellikle bekârlığı özendirecek sahih bir nassın bulunmadığını bilmeleri­ne rağmen, ilmi evliliğe tercih etmelerinin sebebi nedir acaba? Alimlerin, bekârlığı tercih etmelerine ruhsat veren ince bir nükteyi buraya serdetmeyi pek uygun buluyorum.</p>
<p>Sorunun cevabı (en doğrusunu Allah bilir) şöyledir diyebiliriz:</p>
<p>Kendileri için tercih ettikleri bu yol şahsi ve ferdi seçimleri­dir. İlim ve evlilik arasındaki seçimde, kendi tercih haklarını kul­lanıp ilmi seçmişlerdir. Bir istek, diğer isteğin önüne geçmiştir. Hiç kimseyi bu yolda kendilerine uymaya çağırmamışlardır. Hiç kimseye, böyle bekâr kalmakla biz sizden daha üstünüz deme­mişlerdir.</p>
<p>Bekârlık konusunda, “çocuk edinmek cinayettir&#8221; diyen bazı filozofların yoluna gitmemişlerdir. (69)</p>
<p>İbn-i Hallikan, şair, lugatçı ve filozof olan Ebul Ala el Maar­i’nin, mezar taşına şöyle yazılmasını vasiyet ettiğini söylemek­tedir: (70)</p>
<p>“Bu babamın bana karşı işlediği bir suçtur (doğumunu kas­tediyor) ben kimseye karşı bir suç işlemedim.&#8221;</p>
<p>Bu filozofların görüşüne bağlı bir sözdür. Onlar şöyle de­mektedirler:</p>
<p>&#8221;Çocuk yapıp dünyaya getirmek ona karşı bir suçtur.Çünkü dünyaya geldiklerinde türlü hadise ve felaketlerle karşılaşmaktadırlar.’’</p>
<p>Âlimlerin bu düşünceyle hiçbir alakaları yoktur. Onlar bekarlığı kendi istekleriyle tercih etmişlerdir. Allah’ın, onları, takva ve imanla koruması sayesinde bekârlığın şer ve kötülüklerinden selamete çıkmışlardır.</p>
<p>Onları bu fitri duygudan alıkoyan, sadece ilimde ziyade­leşme, kitap yazıp neşretme arzusu ve şevkidir. Onlar için ilim, cesette ruh, yeşil dalda su ve insanın hayatındaki oksijen kadar vazgeçilmezdir. Onların gönlü, ilimden azıcık bir bölümü bile atlamaya razı olmaz. İlim, onlar için yemek, içmek ve ilaç mesabesindedir.</p>
<p>İlim ehli, bütün hayır ve faziletine rağmen, evliliği ilim tah­siline engel olan en büyük meşkale olarak görmüşlerdir. Evlilik, ilim aşkını ve hırsını kayıt altına alır. Âlimler de ümmetin hayrını kendi hazlarına tercih etmişlerdir. Kazanılması gereken en önemli nimet olarak ilmi görmüşler ve ilim tahsilini Allah Teala’nın rızasını kazanma konusunda en önemli yol olarak seçmişlerdir.</p>
<p>Şunu hiç kimse inkâr edemez ki meşguliyetin çokluğu ilim tahsiline bir engeldir. Çoğu insanda böyle olmasa da âlimler ya­nında eş ve çoluk çocukla alakalı meseleler en zor meşguliyet­lerdir. Bişr-i Hafi de bu konuda şöyle der:</p>
<p>“İlim kadınların kucağında yok olur” Bu söz “İlim kadınların koynunda kurban edilir.” Şeklinde de bilinmektedir. Bu sözden maksat şudur:</p>
<p>Çoğu âlim evliliğin getirdiği sorumluluklar ve meşguliyetlerin büyüklüğü nedeniyle ilim öğreniminden geri kalır. Böylece ilim zayıflar ve zayi olur.</p>
<p>Şüphe yok ki evlilik, maddi ve manevi ağır sorumluluklar getirir. Evlilikteki sevgi bağı, çoğu vakit kişiyi ilimden alıkoyar.</p>
<p>Hatta bu hayatının sonuna kadar bile sürebilir. İlim sahibi, ilimle uğraşan herkesin malumudur ki evlilik, insanı ilimden alıkoyar       ve ilimden mahrum eder.</p>
<p>Muhaddislerin büyüklerinden olan Ma’mer b. Raşit el Basri’nin hayatı anlatılırken, bu konuyla ilgili ilgi çekici bir olay an­latılır: (71)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kendisinde bulunmayan hadisleri elde etmek için diyar di­yar gezmekteydi. Yemen’e vardığında Yemen halkı, ilminden faydalanmak için Mamer b. Raşidin Yemen’de kalmasını istedi­ler. Oradan ayrılmasına engel olacak bir sebep bulmaya çalış­tılar ve bulular da. Evet, onu, Yemen’li bir kızla evlendirdiler. Bundan sonra Mamer b. Raşit, ilim gezilerinden mahrum kaldı.</p>
<p>Hatta hayatının sonuna kadar kendi memleketine bile dönemedi.</p>
<p>Icli de Mamer b. Raşit’in hayatım anlatırken şöyle demektedir;</p>
<p>“Künyesi Ebû Urve’dir. Basralıdır. Yemen’in San’a kentinde evlenmiş ve orada ikamet etmiştir. Sika ve Salih bir adamdır.</p>
<p>Zekâsının üstünlüğü ile diğer insanlardan ayrılırdı. İbnül Mübarek, ondan rivayet etmiş, Süfyan es-Sevri de kendisinden hadis alabilmek için San’a&#8217;ya gelmiştir.</p>
<p>Mamer b. Raşit San’aya geldiğinde San’alılar onu ellerin­den kaçırmak istemediler. İçlerinden birisi:</p>
<p>Onu evlendirerek buraya bağlayalım teklifinde bulunca 153 senesinde vefat edinceye kadar San’ada kaldı.&#8221;</p>
<p>***********</p>
<p>Şu ince nükte de evliliğin, ağır bir mesuliyet ve ilme mani oluşuna işaret etmektedir:</p>
<p>Bir grup insan bir kurdu yakalar. Sonra bu kurda ne ceza pirelim diye düşünürler taşınırlar bir çâre bulamazlar. Yaşlı, güngörmüş bir adam onlara der ki:</p>
<p>“-Bu kurdu evlendirin; ceza olarak bu ona yeter.</p>
<p>Evlilik ve beraberinde getirdiği mesuliyetler şüphe yok ki birer ilim engelidir. Maddi, manevi erkeğin hayatının büyük bir bölümünü baskı altına almaktadır. Evliliğin getirdiği mesuliyet­ler, ilim öğrenimi için ayrılmış vakti de sınırlandırmakta hatta tamamen yok etmektedir. Bu, çoğu âlimin hayatında da bizzat görülmüştür. Bunun için âlimlerin bazısı, bekârlığı tercih etmiş­lerdir.</p>
<p>Şimdi sözü, diğerlerine de örneklik teşkil etsin diye deği­şik asırlardan, değişik mezheplerden, değişik ilim dallarından, bekârlığı tercih etmiş, ilim yolunda bekârlığın zorluklarına sab­retmiş âlimlerin hayat hikâyelerine getiriyoruz. Allah kendilerin­den razı olsun ve bu yoldaki sa’ylerini meşkûr etsin.</p>
<p>Aynı şekilde bu günün ilim taliplileri, bu imamların hayat hikâyelerinden, ilmin öyle hiç de ucuz olmadığını, bu âlimlere göre ilmin ne kadar aziz olduğunu göreceklerdir. O kadar aziz ki bu yüzden ilim tahsilini, kendinden sonrakilere bunu akta­rabilmeyi, evliliğin hayat boyu güzelliğine, zürriyetlerini devam ettirmeye tercih etmişlerdir. Rabbim onları bu isarlarından do­layı en güzel bir şekilde mükâfatlandırsın. Katından onlara hur-i inler nasip etsin. Nebiler, sıddikler, şehitler ve salihlerle birlikte haşretsin. Âmin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İLMİ EVLİLİĞE TERCİH EDEN</strong><br />
<strong> ALİMLERDEN KESİTLER</strong></p>
<p>Rical kitaplarında bekâr âlimlerden Ebû Abdurrahmân Yunus b. Habib el Basri’ nin hayatı şöyle anlatılmaktadır: (72)</p>
<p>“90 senesinde dünyaya gelmiş, 182 senesinde vefat etmişti! Edebiyatı Amr b. Ala ve Hammad b. Seleme’den öğrendi. Nahiv bilgisi daha galipti. Bu bilgisini Araplardan almıştı.</p>
<p>Sibeveyh kendisinden çokça rivayette bulunmuştur. Kesai ve Ferra, ondan ilim öğrenmişlerdir. Nahivde ayrı bir ekoldür. Beşinci tabakadandır. Onun Basra&#8217;daki ilim meclisine Araplardan ve bedevilerden fasih ve edip kişiler katılırdı.</p>
<p>Mamer b. Müsenna şöyle der:</p>
<p>“Kırk sene Yunus’un arkasında gezdim. Her gün elimdeki tabakalarım onun ezberiyle dolardı.&#8221;</p>
<p>Ebû Zeyd el Ensari de:</p>
<p>“Yunus’un meclisinde on sene oturdum. Benden önce Ah­met de yirmi sene oturmuş&#8221;demiştir.</p>
<p>İshak b. İbrahim el Mevsıli şöyle den</p>
<p>“Yunus b. Habib, seksen sekiz sene yaşadı. Evlenip de murad alamadı. Onun gayreti sırf ilim talebi ve ilmi müzakereler­di.&#8221;</p>
<p>Onun kitaplarından bazıları şunlardır:</p>
<p>Meani el Kur&#8217;an-ı Kerim, Kitabü’l Lügat, Kitabü’l Emsal, Kitabü Nevadiri’s Sağir, Kitabü Nevadiri’l Kebir ve Meani’ş Şiir. Allah rahmet eylesin.</p>
<p>*******</p>
<p><em>Bekâr</em> âlimlerden birisi de zahit, abid, muhaddis, fakih, gü­venilirlikte zirve ve devrinde emsalsiz Bişr el Hafi diye bilinen Ebû Nasr Bişr b. El Haris b. Abdurrahman el Mervezi’dir.</p>
<p>50 senesinde Merv’de doğdu. Oradan Bağdat’a gidip Bağ­dat’ı vatan edindi. Orada hadis dinledi. Bağdat ve diğer bel­delerdeki şeyhlerin çoğundan ilim öğrendi. Bunlardan bazıları şunlardır:</p>
<p>Hammad b. Zeyd, Abdullah b. El Mübarek, Abdurahman b. Mehdi, Malik b. Enes, Ebubekir b. Ayyaş ve Fudayl b. Iyaz.</p>
<p>Büyük imamlar da kendisinden rivayette bulunmuştur:</p>
<p>Ahmet b. Hanbel, İbrahim el Harbi, Züheyr b. Harp, Seriyi Beka ti, Abbas b. Abdülazim ve Muhammet b. Hatim bunlardan bazılarıdır.</p>
<p>Hadis dinledi ve kendisinden de dinlendi. Kendisi, cerh ve tadil ilminde de geniş bilgi sahibi idi. Sonra uzlete çekildi. İba­det ve taatla meşgul oldu. Verada, takvada, züht ve ibadette bir darbı mesel haline geldi.</p>
<p>İmamların hepsi de onun züht ve takvasını takdir etmişlerdir. Kendisine, ekmekle neyi katık yaptığı sorulunca:</p>
<p>“Afiyeti. Böylece afiyetim devamlı oluyor, &#8220;demiştir.</p>
<p>227 yılında 77 yaşındayken vefat etmiştir.</p>
<p>Ahmet b. Mahan demiştir ki:</p>
<p>“Ahmet b. Hanbel’e vera hakkında soru soruldu. O da:</p>
<p>«-Allah’a sığınırım. Bu konuda konuşmak benim harcım değil. Ben Bağdat tahılı yiyorum. Şayet Bişr hayatta olsaydı bu soruya cevap verebilirdi. Çünkü o Bağdat ve civarının mahsu­lünden yemezdi.» dedi.&#8221;</p>
<p>Yine Ahmet b. Hanbel onun hakkında şöyle demiştir:</p>
<p>“Şayet Bişr ve bizim ondan istediğimiz dualar olmasa işsiz, güçsüz haylaz kişiler olurduk.”</p>
<p>Haşan b. Leys er Razi şöyle anlatır:</p>
<p>“Ahmet b. Hanbel’e:</p>
<p>«-Bişr b. El Haris sizi ziyarete geliyor.» denildiğinde:</p>
<p>«-Şeyhi yormayın. Bizim onun ayağına gitmemiz icap eder,»demişti.</p>
<p>Ebû Bekir Merruzi Ebû Abdullah’tan rivayetle şöyle demiştir;</p>
<p>“Kendisinde bir ünsiyet ve bir cana yakınlık vardı. Ama kendisiyle hiç konuşmadım.&#8221;</p>
<p>“İmam Ahmet&#8217;e, onun meclisinde bulunmak ve onu gör­mek bile şeref bakımından yeterlidir.&#8217;*</p>
<p>Ahmet b. Hanbel, onun hakkında şöyle demiştir:</p>
<p>“Bışr,züht ve takva konusunda çok kuvvetli idi. Çünkü tek başınaydı, çoluk çocuğu yoktu. Çoluk çocuğu olan tek başına olana benzemez.&#8221;</p>
<p>Tabi buradan bekârlığa teşvik edildiği sonucu çıkartılma­malıdır. Eğer evlilik olmazsa düşmanlara karşı nasıl asker yetiş­tiririz. Bir çocuğun, babasının kucağında, sinir bozucu bile olsa, ekmek isteyerek ağlaması nice şeyden efdaldir. Bekâr abit bu dereceye nasıl ulaşır?</p>
<p>İmam Ahmet&#8217;e Bişr’in vefat haberi geldiğinde:</p>
<p>&#8220;Bu ümmetin içinde Amir b. Abd-i Kays haricinde onun emsali kalmadı. Şayet evlenip de arkasında, yerini tutacak bir evlat bıraksaydı çok iyi edecekti.&#8221; demiştir.</p>
<p>Muhammet b. Müsenna demiştir ki:</p>
<p>“Ahmet b. Hanbel’e:</p>
<p>«-Şu adam hakkında ne düşünüyorsun?» dedim.</p>
<p>«-Hangi adam?» diye sordu.</p>
<p>«-Bişr hakkında.» dedim.</p>
<p>«-Onun benim yanımdaki kıymetini sana şu misalle anlata­yım.» dedi ve ekledi:</p>
<p>«-Bir adam, yere bir mızrak dikse ve ucuna otursa orada ondan başkasına yer kalır mı?»</p>
<p>Yani Bişr, ilmin en zirve noktasındaydı. Bu yüzden o hayat­tayken, başkasının, onun mertebesine ulaşması mümkün değil­di.</p>
<p>******</p>
<p>Ebû Cafer Muhammet b. Cerir et Taberi de bekâr âlimler  arasındadır. Kendisi, müfessir, muhaddis, fakih, usul âlimi, ileri görüşlü, çok okuyan, tarihçi, dil bilimcisi, edip, ravi, şair, müdakkik, muhakkik velhasıl bütün ilimleri bünyesinde cem etmiş bir insandır. Hakiki bir müctehittir ve çok eser meydana getirmiştir. Hafizası en kuvvetli âlimlerden birisidir. Şöhreti afaki tutmuştur. Çoğu kişiye göre ismi, bir etiket olmuştur.</p>
<p>Hatip el Bağdadi(73) ve Yakut Hamevi,(74) onun uzunca bir hayat hikâyesini vermiştir. Biz buraya bu iki güzide tarihçinin yazdıklarının bir bölümünü alıyoruz:</p>
<p>“Taberista’nın beldelerinden birinde 224 yılında doğdu. Yedi yaşındayken Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Dokuz yaşınday­ken hadis yazmaya başladı. 236 senesinde, babası ona, ilim yolculuğu için izin verdi ve on iki yaşındayken ilim tahsili için yolculuğa çıktı. 241 Senesinde Ahmet b. Hanbel’in vefatından sonra Bağdat’a geldi. Onunla görüşmek nasip olmadı. İslam ulemasıyla görüşüp ilim tahsil edebilmek için İslam diyarlarını dolaştı. Horasan, Şam, Irak ve Mısır’ı dolaştıktan sonra Bağdat’a yerleşti. Vefatına kadar orada kaldı. Gençliğinin ilk yıllarında ilimde imamlık mertebesine ulaştı. Zaman ilerledikçe, kendisine başvurulan, kaynak olarak görülen tek imam haline geldi.”</p>
<p>Ebubekir El Hatip demiştir ki:</p>
<p>Ulemanın imamlarındandır. Bilgisi ve faziletinden dolayı, görüşüne başvurulur ve sözüyle hüküm verilirdi. O dönemde hiç kimsenin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği kadar ilim öğrenmiştir. Kendisi Kuran hafızı idi. Kıraat çeşitlerini iyi bilirdi, manasına hâkim idi. Kur’an hükümleri konusunda anlayışı vardı. Sünneti ve geliş yollarını bilirdi. Sahihinin illetlisini ayırt ederdi. Nasihini, mensuhunu bilirdi. Sahâbenin,tabiinin-ve ondan sonra gelenlerin, helal ve harama dair hükümlerine muttali idi. Rical bilgisi genişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendisinin kimseye nasip olmaycak güzellikte bir tefsiri vardır ki adı <em>Camiul Beyan an</em> Vucuhi <em>Te&#8217;uil-i Ayil Kuran&#8217;dır. “ Tarih’ir er Resuli Enbiya-i Ve’l Mülükü’l Ümem” ve “Tehzibü’l Asar ve Tafsilu&#8217;s Sabit an Rasülillah (s.a.v.) minel Ahbar</em>” diye iki tarih kitabı vardır ki eşini benzerini görmedim. Fakat tamamlamak nasip olmamıştır. Fıkhın usulü ve furuu hakkında da birçok eser vermiştir. Fakihlerin seçkin sözleri hakkında da kitabı vardır, gidisinden konu ezberlenmesi bakımından da tektir.</p>
<p>Fakih imam Ebû Hamit Ahmet b. Muhammet el İsferayini şöyle demiştir:</p>
<p>“Bir kimse İbn-i Cerir’in tefsirini öğrenmek için Çin’e gitse bunu çok saymamak gerekir.”</p>
<p>Ebû Bekir b. Huzeyme onun hayatını araştırdıktan sonra:</p>
<p>&#8220;Evvelinden ahirine hayatını inceledim. Şu yeryüzünde ibn-i Cerir’den daha âlim birisinin olmadığına kanaat getirdim.&#8221;demekten kendisini alamamıştır.</p>
<p>Hatip el Bağdadi de şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;İbn-i Cerir, kırk yıl ilimle uğraşmış ve bu kırk yılın her günü kırk sayfa yazmıştır.”</p>
<p>Öğrencilerinden ebû Muhammet Abdullah el Fergani Sı<em>la“</em> adlı kitabında (ibn-i Cerir’in tarihine bir ektir) şöyle demektedir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn-i Cerir’in öğrencilerinden bir grup, akıl baliğ olmasın­dan itibaren vefatına kadar olan günleri ve telif ettiği eserleri hesap etmişler, her güne on dört sayfa düşüyormuş.” Bu ancak Allah’ın lutfuyla başarılabilecek bir şeydir.&#8221;</p>
<p>Öğrencilerinden Ebû Bekir b. Kamil şöyle anlatmıştır:</p>
<p>Ebû Cafer bana şöyle demişti:</p>
<p>“Yedi yaşımdayken Kur’an’ı ezberledim. Sekiz yaşındayken cemaatle namaza başladım. Dokuz yaşımdayken hadis yazma­ya başladım. Babam, rüyasında beni, Resulullah Efendimiz’in önünde, taşla dolu bir torbayla görmüş. Ben, O’nun (s.a.v.) hu­zurunda, o torbadan taş atıyormuşum. Rüyayı şöyle tabir etmiş­ler:</p>
<p>«O’nun (s.a.v.) dinini anlatacak ve şeriatını bidatlardan temizleyecek.»</p>
<p>Ben daha küçücükken babam Ebû Ali, ilim tahsilim konusunda aşın gayret gösterdi.</p>
<p>Muhammet b. Humeyd er Razinin yanında ilim yazıyorduk. Geceleri defalarca bizim yanımıza gelir, yazdıklarımızı sorar ve onları okurdu. Ahmet b. Hammad ed Dolabi’ye gidiyorduk. Kendisi, Rey’in bir köyünde oturuyordu. Bizim bulunduğumuz yerle arası bayağı uzaktı. Sonra ibn-i Humeyd’in meclisine katılmak için deliler gibi geri dönüyorduk.”</p>
<p>İbn-i Cerir’in, ibn-i Humeyd’den yüz binin üzerinde hadis yazdığı söylenir.</p>
<p>Yolculuklarından birisi de Küfe’ye oldu. Birçok muhaddis- ten hadis yazdı. Ebû Küreyb Muhammet b. El Ala el Hemdani bunlardan birisidir. O, hadis ulemasının büyüklerinden ve güzel ahlak sahibi bir insandı.</p>
<p>Ebû Cafer der ki:</p>
<p>“Onun evinin kapısına bir grup muhaddisle vardık. Gürül-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>tüyle eve girerken küçük kapıdan bizim geldiğimizi fark etti. Bize şöyle seslendi:</p>
<p>«-Aranızdan kim benden yazdıklarını ezberliyor?» Herkes birbirine bakıştı. Sonra bana dönüp:</p>
<p>«-Sen ezberliyor musun?» Dediler.</p>
<p>«-Evet.» diye cevap verince, onlar da:</p>
<p>«-İşte bu ezberliyormuş, ona sor.» dediler. Ben de:</p>
<p>«-Şu ve falan günde, bize şunları rivayet ettin.» dedim.</p>
<p>Ebû Kureyb gücü yettiği kadar konusunu işledi. Sonra ebû Cafer’e içeri gelmesini söyleyip evine girdi. Evde görüştüklerin- I de, genç olmasına rağmen Ebû Cafer’in ne kadar kıymetli ve hadise ne kadar vukufiyeti olduğunun farkına vardı. Ebû Cafer,ebû Kureyb’den yüz binin üzerinde hadis dinlemiştir. Bu yüzden insanlar, Ebû Cafer’den de hadis dinlemeye gelirlerdi. Sonra</p>
<p>Bağdat’a döndü. Orada fikıh ve Kuran ilimleri öğrendi. Saleb’den şiirler alıp rivayet etti. Ebû Ömer Muhammet b. Abdülvahit  ez Zahit, Saleb’i şöyle derken işittim demiştir:</p>
<p>“Benim etrafımdaki insanlar çoğalmadan önce Ebû Cafer bana şiir okudu.”</p>
<p>Sonra Mısır’a gitti. Yolda da boş durmayıp rastladığı âlimlerden ilim aldı. 253 senesinde Fustat’a geçti. Fustat’ta ehli ilim ve ilme rağbet oldukça fazla idi. İmam Malik, Şafii ve ibn-i Vehb‘ten bilgiler aldı. Oradan Şam’a döndü. 256 senesinde Şam’dan ayrılıp Mısır’a gitti.</p>
<p>Dünyaya meyletmeyen, dünyalığı ve dünya ehlini terk etmiş bir âlimdi. Sanki Kur’an’dan başka bir şey bilmiyen kari,hadisten başka bir şey bilmeyen muhaddis, hesaptan başka bilmeyen matematikçi gibiydi. İbadete düşkün bir insandı.Birçok ilmi bünyesinde toplamıştı. Onun kitaplan ile! Başkalarının kitaplarını karşılaştırdığımızda, onun kitaplarının diğerlerinden üstün olduğunu görürüz.</p>
<p>Ebû Cafer, sureten ve sireten zarif bir insan idi. Meclisler­deki sohbeti güzel olurdu. Arkadaşlarının hallerinden, durum­larından haberdar olurdu. Yemesiyle, içmesiyle, giyinişiyle yani bütün hatt-u hareketlerinde edepli bir insandı. Bu güzel haslet­lerini sadece kendisi yaşamakla yetinmez, çevresindeki talebe­lerine de yaymaya çalışırdı. Hatta onlarla hoş bir şekilde latifeleşir, meclise meyve gibi yiyecekler getirilirdi. Bu manada sadece hadisle ve fikıhla öğrenilmeyecek şeyleri de öğretirdi. Böylece ilmin ve ciddiyetin en güzeli hâsıl oluyordu.</p>
<p>Şayet bir düğün yemeğine veya bir davete çağırılırsa oraya giderdi. O geldiği için bu meclislere çok gelen olur ve onun ge­lişiyle bu meclisler şereflenirdi. Talebeleriyle birlikte şehir dışına çıkar ve birlikte yemek yerlerdi. Toplantılarından sonra, mühim işleri hariç, tasnif işleri ile ilgilenmek için evine girerken yalnız girmez, yanında birkaç talebesiyle birlikte girerdi.</p>
<p>Ebû Bekir Kamil şöyle demiştir:</p>
<p>“Ebû Cafer ilimle dolu bir insandı. İlim ehline yakışmayacak davranışlardan ölünceye kadar uzak durmuştur. Her tavrında ciddiyeti severdi. Bize şöyle derdi:</p>
<p>&#8220;Harama da helale de asla uçkur çözmedim.&#8221;</p>
<p>Üstat Kürt Ali şöyle der: (75)</p>
<p>“Hayatında bir dakikayı bile boş ve manasız geçirdiği vaki değildir.”</p>
<p>Ebû Cafer et Taberi, ölüm döşeğinde, ölümüne bir saat veya daha az kalmışken kendisine Cafer b Muhammed’in bir duası hatırlatıldı. Hemen bir divit ve kâğıt getirtti ve bunu yazdı.</p>
<p>“-Üstadım bu haldeyken de mi?” denilince:</p>
<p>“-İnsana gereken ölüm döşeğinde bile olsa ilim almayı terk etmemesidir.&#8221; dedi.</p>
<p>310 senesinde 86 yaşında iken bekâr ve arkasında evlat bırakmadan vefat etti. Fakat hiçbir zaman unutulmayacak ilim ve birçok eser bıraktı. Birçok nadir ve eşsiz eser telif etti. Onun geride bıraktığı zürriyeti, ondan kalan temiz hatıralardır. Bunlar,çoluk çocuktan daha devamlı bir eserdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn-i Cerir et Taberi’nin hayatını öğrendikten sonra, onu ne kadar övsek az geleceğini takdir edersiniz. Bu yüzden de ona ayırdığımız bölümü uzun tuttuk. Ebû’t Tayyib der ki:</p>
<p>‘’Dostluğunun uzunluğu uzattı övgüsünü de</p>
<p>Tembelin, tembel olur övülmesi de.’’</p>
<p>*****</p>
<p>İmam Ebû Bekir el Enbari de bekâr âlimlerden<u>dir</u> Dil bilim­cisi, müfessir, edip ve ravidir. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. I Bağdatlıdır, (d. 271-v. 328)</p>
<p>İmam Ebû Bekir hayatı boyunca, sultanların sofrasına ko­nuk olmasına rağmen, güzel yemekler yemekten geri durmuş­tur. Bunu yapmasının sebebi, hafızasını kuvvetli tutmak içindi. Sadece ilimle meşgul olmak için, evinde helali olan, güzel bir kadın bulunmasına rağmen, kadınlara yaklaşmaktan imtina etti. Zühdü, ilmi ve hafızası şaşılacak boyuttaydı. Otuzu aşkın eserin den başka geriye bir nesil ve zürriyet bırakmamıştır. Bu eserlerin sayfa sayısı elli bini geçkindir. Muvaffakiyet Allah’tandır. İlim sevgisi ile dolu olan hayatından bir bölümü, buraya aktarıyoruz. (76)</p>
<p>Edebiyat ve nahvi en iyi ve en çok ezbere bilenlerd<u>endi, </u>Zamanının birçok âliminden ders okudu ve bunları başkalarına da aktardı. Kendisi dürüst, faziletli, mütedeyyin, hayırsever ve de sünnete bağlı birisiydi. Kur’an ilimlerinde, garibül hadis,  vukuf ve ibtida gibi kıraat ilimlerinde birçok eser tasnif etmiştir.</p>
<p>Kur’an kelimelerine delil olan üç yüz bin beyit şiir ezberlemiştir. İlim yazdırırken, herhangi bir kitaptan değil, hafızasından dikte ettirirdi. Kendisinden yazılan bütün her şey bu şekilde ez­berinden yazılmıştır. Şiirleri, tefsirleri, nahvi, lügatin faydalarını içeren bütün tasnifleri ve dikteleri de aynı şekilde ezberindendir. Bir gün hastalandı ve arkadaşları onu ziyarete geldiler. Babası­nın, onun üstüne titreyip onun için çok endişelendiğini görünce babasını teselli etmeye çalıştılar. Babası:</p>
<p>“Şu gördüğünüz büyük küpün içindeki bütün kitaplan ez­berlemiş olan birisinin hastalanmasına, nasıl üzülmeyeyim?&#8221; diye karşılık verdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Lügat, nahiv, şiir ve Kur’an tefsirinden en çok ezbere sahip olan insan oydu. Senetleriyle birlikte yüz yirmi beş Kur’an tefsi­ri ezberlediğini söylemektedir. Öğrencisi Ebul Abbas b. Yunus şöyle der:</p>
<p>“Ebû Bekir el Enbari ezber konusunda, Allah&#8217;ın, ender yaratıklarındandır.&#8221;</p>
<p>Yine öğrencilerinden olan Ebû Ali el Kali, şöyle demektedir;</p>
<p>“Ebû Bekir el Enbari, Kur’an ilimlerine delil olan üç yüz bin  beyit şiir ezberlemiştir. Kendisi mütedeyyin, dürüst ve sika bir âlimdir.&#8221;</p>
<p>Muhammet b. İshak en Nedim şöyle demektedir:</p>
<p>“Kendisi babasından daha âlim ve daha faziletli idi. Zekâ ve kavrayışın zirvesinde, tertemiz, iyiliksever ve çok çabuk ezber yapabilen biriydi. Bununla birlikte salih ve vera sahibi bir insan­dı. Yanlış bir hareketi vaki değildi. Hazır cevaplık konusunda üstüne yoktu.&#8221;</p>
<p>Ebul Hasen el Aruzi şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“İbnül Enbari, Abbasi Halifelerinden Razi Billah’ın oğluna sık, sık gelip giderdi. Bir gün oradaki cariyelerden birisi ona rüya tabiri hakkında bir şey sordu. O da:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Benim şimdi acele helâya gitmem lazım» diyerek çıktı. Er­tesi günü gelip rüyayı tabir etti. Cariyenin sorduğu gün evine gidip, Kirmani’nin rüya tabirleri kitabını inceleyip gelmişti.&#8221;</p>
<p>Hamza b. Muhammet ed Dekkak şöyle demiştir:</p>
<p>“Ezberi kuvvetli olmakla birlikte zahit ve mütevazı bir in­sandı.&#8221;</p>
<p>Ebul Hasen Darakutni bir Cuma günü onun imla meclisine katıldığını ve bir hadis senedinde geçen bir ismin, Hayyan diye okunması gerekirken Habban diye okunduğunu, Hayyan diye düzelttiğini fakat Habban da ısrar edildiğini anlatır ve şöyle de­vam eder:</p>
<p>İbnül Enbari gibi kıymetli birisinin vehme düşmesi, çok ga­ribime gitti. Bu konuda onunla konuşmaya ve onu uyarmaya karar verdim. Yazdırma işi bitince dikte ettirene yaklaşıp hatası­nı ona hatırlattım ve doğrusunu söyleyip oradan ayrıldım. Ertesi Cuma meclisine vardığımda, Ebû Bekir, dikte ettirene:</p>
<p>«-Geçen hafta şu hadisteki falanın ismini yanlış yazdır­dığımızı ve bir gencin bizi uyardığını, gelenlere haber ver. O gence de söyle, doğrusunu araştırdık onun dediği gibi bulduk.» dedi.&#8221;</p>
<p>Ebul Hasen el Aruzi şöyle anlatır:</p>
<p>“Ebû Bekir ve ben, Kadı Billah’ın yarımda yemek yemek için buluştuk. Ebû Bekir aşçıya ne yemek istediğini bildirdi. Ona, kuru bir et kızartması getirmişlerdi. Biz, çeşit çeşit en gü­zel yemeklerden yiyorduk. O, bu kızartma ile iktifa ediyordu. Yemekler yendikten sonra tatlılar geldi. O, tatlılara el sürmedi, O kalktı, biz de kalktık. Biz, sedirlerin üzerinde uyuduk, O, se­dirlere çıkmayıp onların önünde, yerde uyudu. İkindiye kadar su içmedi. İkindi olunca bir gençten su istedi. Kendisine su ge­tirildi. Oradaki buzla soğutulmuş sudan içmedi. Bu hali beni sinirlendirdi.</p>
<p>«-Ey Mü’minlerin emiri!» diye bağırdım. Beni yanına çağır­dı ve:</p>
<p>«-Ne var söyle?» dedi. Ona dedim ki:</p>
<p>«-Bu adamı, nefsine karşı olan tedbirinden alıkoymak la­zım. Nefsini öldürecek. Kendisine hiç iyi davranmıyor.» Cevap olarak bana güldü ve:</p>
<p>«-Hep böyle yaparak artık buna alışmış. Bu durum ona za­rar vermiyor hatta bundan haz duyuyor.» dedi.</p>
<p>Sonra dedim ki:</p>
<p>«-Ebû Bekir kendine böyle zulüm etme.» O da:</p>
<p>«-Ezber yapabilmek için böyle yapıyorum.» dedi. Dedim</p>
<p>«-İnsanlar artık bu ezberinden bıktı. Daha ne kadar ezber­leyeceksin?» Cevaben dedi ki:</p>
<p>«-On üç sandık kitap daha ezberleyeceğim.»”</p>
<p>Muhammet b. Cafer et Temimi şöyle der:</p>
<p>“Ne kendinden öncekiler ne de kendisinden sonrakiler bu kadarını ezberleyemediler.”</p>
<p>Bir defasında, eline taze hurma almış kokluyor ve şöyle di­yordu:</p>
<p>“Sen güzel kokuyorsun amma Allah’ın bana vermiş olduğu ilimleri ezberlemenin kokusu senin kokundan daha hoş.”</p>
<p>Vefatı yaklaştığında, canı çeken her şeyi yemeye başlamıştı. “Bu, ölümümün yaklaşmasından” diyordu.</p>
<p>Bir gün köle pazarına gitti. Orada satılan çok güzel bir cariyeye gönlü takıldı. Devamını kendisi şöyle anlatıyor:</p>
<p>“Emirul Müminin Radi Billah’ın evine gittim. Radi Billâh:</p>
<p>Bu saate kadar neredeydin?» diye sorunca durumu arz Billâh, benden habersiz hizmetçilerine emir verip o cariyeyi aldırtmış ve evime göndermiş. Evime varıp da cariyeyi aldırtmış ve olanları anladım. Cariyeye:</p>
<p>«-Hamile olup olmadığın belli olana kadar yukarıda kal.»dedim. Halletmem gereken bir meseleyle uğraşıyordum. Zih­nim hep ilimle meşguldü. Hizmetçime dedim ki:</p>
<p>«-Onu al ve tekrar köle pazarına götür. İlimden geri kalma­ma değmez.» Hizmetçim onu götürecekken cariye:</p>
<p>«-Bırak da ona iki çift laf söyleyeyim.» dedi. Bana dönüp:</p>
<p>«-Sen akıllı ve makam sahibi bir adamsın. Benim suçumun ne olduğunu söylemeden beni evinden atıyorsun. İnsanların benim çirkin olduğum zannına kapılacağını düşünmüyorum. Ama böyle yaparsan benim bir kusurum olduğunu düşünecek­ler. Bana kabahatimi bildir öyle gönder.» dedi. Dedim ki:</p>
<p>«-Bana göre bir kusurun yok fakat beni ilimden alıkoyuyor­sun.» O da:</p>
<p>«-Bunu kabul edebilirim.» dedi.</p>
<p>Bu olay, Radı Billah’ın kulağına varınca:</p>
<p>«Hiç kimsenin gönlüne ilim, bu adama geldiği gibi tatlı gel­mez.» dedi.”</p>
<p>*****</p>
<p>Bekâr âlimlerden birisi de asrının imamlarından olan Ebû Ali el Farisi’dir, (d. 288-v. 377) (77)</p>
<p>İran’ın Fasa şehrinde doğdu. Nisbesinde Farisi ve Fesevi denilmektedir. Memleketinde ilim tahsiline başladı sonra tahsiline devam etmek için Bağdat’a gitti. 307 senesinde Bağdat’a vardı. Bir müddet orada kaldıktan sonra Şam, Tarablusgarp ve Halep gibi şehirleri dolaştı. 341 senesinde Halep’e <em>yerleşti.</em></p>
<p>Ve Emir Seyfü’d Devle b. Hamdan’ın yanında, yedi sene ka­dar kaldı. Kendisi ve şair Ebû’t Tayyib el Mütenebbi arasında ilim meclisleri düzenlendi. Halepteki nahivci İbnül Haleveyh’in husumeti yüzünden, imtihana tabi tutuldu. Bu âlimin, Seyfu’d Devle yanında özel bir yeri vardı. Bu sebeple Ebû Ali, burada ikamet etmeyi uygun bulmadı. Halep şehrini terk etti ve İran’a geri döndü. 347 Senesinde Şiraz’a geldi. Burada yirmi ay kadar Melik Abdüddevle b. Büveyh’in yanında kaldı. Melik&#8217;e nahiv öğretti. Hatta Melik:</p>
<p>“Ben nahivde Ebû Ali’nin çocuğuyum.&#8221; derdi. Ebû Ali Melik için “El <em>İzah”</em> ve “Et <em>Tekmile”</em> adlı kitaplan tasnif etti. Abdüddev­le, Bağdat&#8217;ı ele geçirince Ebû Ali tekrar oraya döndü ve vefatına kadar orada yaşadı.</p>
<p>Ebû Ali, yolculukları esnasında uğradığı memleketlerin ule­masıyla oturur, talebeleriyle görüşürdü. Kendisine yöneltilen zor sorulara cevap verirdi. Halep’te, Şiraz’da, Bağdat’ta, Basra’da  diğer yerlerde kendisine ulemanın ekâbirinden yöneltilen so- rulara verdiği cevaplardan, kitaplar telif etti. Her şehirde, böyle bir kitap yazıp o şehre nispet ederek adlandırdı. El Bağdadiyyat, El Basriyyat vs. gibi.</p>
<p>Allah, Ebû Ali’nin ömrüne bereket verdi ve ilme hizmet ederek doksan sene ömür yaşadı. Kur’an ilimleri ve Arapça hak­kında eşsiz eserler telif etti. Evlenmedi ve arkasında çoluk çocuk bırakmadı. Onun zürriyeti günümüze kadar gelen, sayılan yirmi beşe ulaşan telifat ve tasnifatlarıdır.</p>
<p>İmam ibni Cinni, Ebû Ali’nin has talebelerindendi ve ken­disini çok severdi. Eserlerinde çoğu kez hocasından övgü ve muhabbetle bahsetmiştir. Ondan öğrendiklerini, ondan iktibas ettiklerini anlatmış, neredeyse bütün bildiklerini hocasına nispet etmiştir. Hocasının, kitap yazmak için ve kitaplarını oluşturaca­ğı esasların ve kaidelerin yerine oturması için bekâr kalışından <u>bahsetmektedir.</u></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>El Hasais adlı kitabında, Ebû Ali’nin dil mukayesesi ilmine olan vukufiyetini ve bu konuda oluşturduğu kaide ve kuralları şöyle anlatır:</p>
<p>“Bu uğurda engelleri ve külfetleri ortadan kaldırarak yetmiş senesini harcadı. Bütün tasası ve kaygısı ilim idi. Bu yüzden ço­cuk yüzü bile göremedi.&#8221;</p>
<p>Ibn-i Cinni, hocasının bekârlığına, <em>uel Müktesep”</em> adlı kita­bının mukaddimesinde de değinmiş ve şöyle diyerek, ilminin bolluğunun ve yüceliğinin sebebini açıklamıştır:</p>
<p>“&#8230;Gönlünün boş, fikrinin duru ve tek başına yaşamasın­dan&#8230;”</p>
<p>Burada, diğerlerine de örneklik teşkil eden beş tane bekâr âlirnden bahsetmekle kifayet ettik. “El <em>Ulemaül Uzzab”</em> adlı ese­rimizde bunlardan otuz beş tanesini zikrettik. Bu konuda daha ziyade mütalaada bulunmak isteyen okurların bu kitaba müra­caat etmelerini uygun görüyoruz.</p>
<p>Bu kitapta, İmamların büyüklerinden, muhaddis, müfessir Ebû Yaşar Abdullah b. Ebû Necih el Mekki, Şeyhul İslam Ali Hüseyin b. Ali el Cufi, Muhaddis hafiz ebus Seriy Hennati el Kufi,&#8230; ve diğerlerinin hayatları anlatılmıştır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/6-ilme-hizmet-yolunda-iffetli-olmalarievlenmemeleri/">6-İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları,Evlenmemeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/6-ilme-hizmet-yolunda-iffetli-olmalarievlenmemeleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
