<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/edebiyat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 21 Feb 2026 09:41:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Edebiyat | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Masumluğu Savunmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/masumlugu-savunmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/masumlugu-savunmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Jun 2025 11:51:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Eroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Masumluğu Savunmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27779</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şeyh Es’ad efendinin Mektubatını okurken rastladığım bir cüm­le beni hem şaşırttı, hem de içimin bir köşesinde eskiden beri ken­dini bulmasına çalıştığım bir duygumu tazeledi. Esad efendi, bir Hadis-i Şerifin izahı sırasında mû’min-i kâmil için şunu yazıyor: “Bâtıldan gâfıl, Hak ile şâgil bir mü’min-i âkil.” Beni, olgun mü’mi- nin açıklanması noktasından değil, insanın mâsumluğu noktasın­dan, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/masumlugu-savunmak/">Masumluğu Savunmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Şeyh Es’ad efendinin <em>Mektubatını</em> okurken rastladığım bir cüm­le beni hem şaşırttı, hem de içimin bir köşesinde eskiden beri ken­dini bulmasına çalıştığım bir duygumu tazeledi. Esad efendi, bir Hadis-i Şerifin izahı sırasında mû’min-i kâmil için şunu yazıyor: “Bâtıldan gâfıl, Hak ile şâgil bir mü’min-i âkil.” Beni, olgun mü’mi- nin açıklanması noktasından değil, insanın mâsumluğu noktasın­dan, mâsum insanın durumu noktasından ilgilendirdi bu cümle. Başlangıcını tayin edemediğim bir zamandan beri içimde yatan duy­gu buydu. Ne olabilirdi, neydi bu duygu?. Bâtıldan gâfil olmaktı. Mâsumluktu. Şeytanla tanışmaktan uzak olmaktı. İçi, şeytanla bir an bile tanışmayı istemeyen insanın duyarlığını, beşerî ilişkilerin donduruculuğuna, sertliğine karşı savunmaktı.</p>
<p>Bedenimiz nasıl bir uzvunun özelliğinin korunmasını diğerleri­nin tümden ezilmesi, yıpranması pahasına yapıyorsa, yani her şe­yin ezilmesine az çok izin verirken beynin ve kalbin zedelenmesi­ne karşı koyuyorsa zihni faaliyetin yıpratıcılığı da bir özün ma­sumluğunun korunması pahasınadır. Çocukluktan gelen duyarlı­ğın yaradılıştaki saflığının bütün ömre uzaması, yaşamayı en karı­şık ve içinden çıkılmaz zamanlarda bile aydınlatması pahasınadır. Her şey dışanda çarpışacak, gerekirse birbirini ezecekti, şeklini de­ğiştirecekti ama içerdekinin zedelenmemesi için yapacaktı bunu içerdeki, yaradılıştan geldiği, fıtratta olduğu için olaylara ışık tut­masında güven verici bir kendindelik taşımaktadır. Dışandaki her düşünce, bir özün kılı kıpırdamasın diye kendisini yok edecek çar­pışmalara girişecekti. Çarpışan düşüncenin yaşama gereği de buy­du, ödevi de. Düşündüm ki Âdemoğlunun, taşıdığı, birbiriyle çar­pıştırdığı fikirler belki de en karışık zamanlarda bile İlâhi olan özün zedelenmemesi için birer siperdir. Müminlerdeki ihtilâfın rahmet oluşunun bildirilmesindeki hikmetlerden biri belki de budur. İnsan aklının yorumlan değişebilir, birbirini yiyecek derecede farklılaşabi­lir. Ama bu farklılaşma ve birbirine sürekli saldırma sonunda kaza­nır ve kaybeder gibi görünen iki taraf varken her ikisinin de ödevi, doğuştan gelen İlâhi özün korunmasıdır.</p>
<p>Zaman zaman iki tarafın da gayesinin bu olduğu açıkça görüldüğü gibi (her zıttın iyilik üze­re olduğunu söylemesi) iki tarafın da gayesinin ya da yaptığı işin so­nuçta buraya vardığını bilmediği görülmektedir. Yani Ademoğlu ak­lım kullanmakta en usu olduğu zamanlarda bile yapıp etmelerinin sebebini ve sonucunu unuubilmektedir. Her şey değişmiştir. Deği­şebilmektedir. İnsan aklının kutuplarındaki çarpışma yine aklın ve­rilerini değiştirebilmektedir. Yorumlan değiştirebilmektedir. Bu de­ğişmelerin bir özellik oluşu, aklen kabul edilebilir oluşu, Vahyin de­ğişmezliğinin de bir tasdiki sayılmalı. Yeter ki Vahiy, Vahiy olarak bi­linsin. Kelâm-ı Kadim’in özel bir koruyuşla korunduğuna dair eli­mizde, kendisinden kaynaklanan kesin delil vardır. Allah Teâlâ bu­nu açıkça bildirmiştir. Hazret-i Âdemden başlayarak bütün peygam­berlere gelen vahyin esası aynı olduğu halde ve dinin tamamlanmış olduğunun en kesin belgesini açıklayan Yüce kitabın, özel bir koru­yuşla korunacağına dair nas bulunduğu halde, vahyin değişmezliği için aynca söz söylemeye gerek var mı? Bir Müslüman için bu belge yeter ve aynca söz gerekmez elbet. Madem ki din yaradılışta vardır o halde, Vahiy özü insanın saflığında ve masumluğunda gizlidir. Bu masumluk korundukça insan da ebedî korunacak olanla birlikte ko­runmuş olacaktır. Akıl alanındaki fikrî çarpı<u>şmala</u>r ise bu koruyuşun maddî hayattaki tezahürü sayılabilir. Yani fikirler çarp<u>ış</u>a<u>caktır</u>, i<u>nsa</u>n özünde gizli olan doygunluk böylece korunacaktır.</p>
<p>Bârikâ-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar” sözü, birbiriyle vuruşan düşüncelerin, mutlaka hakikati içinde taşıyacağı ve vuruş­ma kavramına ters olarak, sonunda hakikatin kesinkes ortaya çıka­cağı biçiminde yorumlana gelmiştir. Namık Kemal’in söyleyiş tarzı­na bakılınca ve mesele hep felsefi tartışmalar cihetinden ele alının­ca O’nun da bu sözü aynı anlamda (yorumlandığı anlamda) söyle­diği muhakkaktır; Bu sözü yukarıdaki açıklamaların ışığı altında düşünürsek fikirlerin çarpışmasının, onların belki içinde belki dı­şında olan hakikati korumak ödevinde olduğunu söyleyeceğiz. Söz, akim birkaç biçimdeki tezahürünün birbiriyle uzlaşmasına gitmek noktasında doğrudur ama mutlak anlamda doğru değildir. Yani her “müsâdeme-i efkâr” hakikati onaya çıkarmayabilir. Diyeceğiz ki bu birbiriyle vuruşma, hakikatin &#8220;olduğu yerde” korunmasına yardım eder. Ya açıkça hakikati korumak için çarpışır bu fikirler ya da çar­pışmanın şiddeti onları hakikatten uzaklaştırır. Hakikat unutulursa da o olduğu yerde saflığım korur. Çarpışmalar hakikati bulduracak- sa onu saflığı ile bulsun; bu çatışmadan, vuruşmadan ezilmemiş ola­rak çıksın diye. “Asıl azmaz bal kokmaz” derler. Azıtanlar ortalığı sarmışsa aslolan bu azgınlığın dışındadır. Asıl, azgınlara kanşma- dan, kendi saflığını ve özünü koruyarak beklemektedir. Bekleyecek­tir. Tâ ki azıtanlar ortalıktan çekilsin; asıl olma özelliği ile yerini bul­sun. Yoksa aslolan, özelliğini kaybetmek pahasına ortaya anlamaz. Gelirse özelliği ile gelir. Kendi kendisi olarak gelir. Ameliyatı gerek­tiren beyin, özelliğini kaybetmek pahasına kafatasından dışan çıka­rılamaz. Her çalışma, her koruyucu uzuv, o özelliğini korusun diye- dir. Özelliği ile kalsın (fiyedir. Vücutta hiçbir onarım düşünülemez ki beyin özelliğini yitirmesi pahasına yapılacak olsun.</p>
<p>Şeytanın başlı başma görünen bir varlık olmayıp, hileleriyle, hep olaylara karışma eğilimi göstermesi de böylece insanın mâ- sumluğu ve saflığının yerinde kalmasına, gerektiğinde olayların dı­şında kalmasına ve olayların dışında aranması gerektiğine bir işa­rettir. Şeytan bize, zihninde yerleşen, ivazsız-olaysız onu besleye­bilen bir yaratık olarak gösterilmemiştir. Yani şeytan böyle değil­dir. Şeytan tek başma bir gönlü doldurmaya ve doyurmaya yetmez.</p>
<p>Onun gücü sınırsız değildir. Ancak olaylarda tezahür etme özelliği­dir ki şeytanın neler yapıp edebileceğini az çok kestirme imkânı ve­rir bize. Şeytanın içinde bulunduğu ve bulunmadığı bunca tartışma, hınkı, gürültü belki de Habil’in masumluğunun savunulması gere­ğinden, onun masumluğunun ebediyete kadar korunması isteğinin içgüdümüzde yer almış olmasından gelmektedir. Kabil’deki taşkın­lığı bir dâva halinde kıyamete dek taşıma içgüdüsünden değil. Şey­tanın tek başına kalbi dolduramaması, kalbin ivazsız-olaysız varoluş sebebi olmaması insanın özünde suçlu olamayacağını, onun ma­sumlukla, saflıkla kurulu olduğunu gösterir. Şeytan ilk nüfuz eden değildir. Değil mi ki her Âdemoğlu Hak din içinde yaratılmaktadır. Hatta her varlık Hak din içinde yaratılmış, varolmuştur. Mizaç fark­lılıkları, hissi çatışmalar bile, bilgilerden gelen birbirine yüklenme­ler bile, bir ruh olarak, bir psikolojik hâl olarak masumluğun ko­runması ile ödevlidir sanki. Zira mâsum öz mizaca göre değil her­kese göredir. Duygusal çekişmeler de fikri çatışmalar gibi böylece mâsum Özü yerinde korumakla görevlidir. Çekişmeler bittiğinde meydan saf duyarlığa kalacaktır. “Dünyanın bütün bilgilerini bir ço­cuğun gözyaşlarına değişmem” diyen Dostoyevski mâsumluğun sa­vunmasını yapmıştır. Tabiatın korunmaya değer özüne en lâyık ma­sumluk kavramına, bir kişi olarak ulaştığı iddia edilmezse de, ro­mancı bu sözü ile mücerret masumluğu savunmuş, doğrudan doğ­ruya onun tarafını tutmuştur. Hücum ettiği ise, bilginin kendisi de­ğil, şeytandır. Şeytanın olaylar ve bilgiler içinde gelip masumluğu yıkmasıdır. Çocuk gözyaşlarında sembollenen masumluğa darbe vurmasıdır. Bu sözü ile Dostoyevski masumluğu korumuş, şeytanı ise yadsımıştır. Hatta şeytanı ince ve duygusal planda taşlamıştır.</p>
<p>İnsan şeytanla çarpışıyorsa özünü korumak için çarpışıyor. Sırf olaylarda, şeytanı yenmiş olmanm sevincini duymak için değil, özü ile şeytanı doğrudan karşı karşıya getirmemek için yapıyor bunu. Rahmanı olan, şeytanla karşılaşmak için tenezzül etmesin diye in­san bu tenezzülü yükleniyor. Oysa insanın da özü gibi kendini şey­tandan, batıldan koruması gerekir. Bâtılla kanşmaması, masum özüyle kaynaşması gerekir. İnsan kendi özüyle hemhal oldukça hem masumluğunu hem kendisini şeytanla karşılaştırmayacaktır. Şeytanın bulandırmasından uzak kalacaktır.</p>
<p>Goethe, <em>“Faust”</em>unda “İyi bir insanın karanlıklar içinde bocalar­ken bile doğru yolu müdrik bulunduğunu” şeytana hitaben söyler. “Ve bunu teslim etmek zorunda kalırsan, utan!” der. Demek ister ki: “Ey şeytan! Senin düzenbazlıkların içinde yolunu yordamını şaşırsa bile, iyi bir insan, doğru yolu, hiç değilse nerede olduğunu ve senin ne olduğunu düşünme gücünü yitirmeyecektir. Ve sen sonunda bu­nu anlayacaksın”. Şeytanın ebedî lânetli olduğunu içinde duyan bir kalb, bir Müslüman kalbi onunla karşılaşmayı arzu eder mi? Olay­lar çağırsa da ve insanda bu çağrıya uymak isteyen bir ses olsa da gönül buna razı olur mu? Lânetli olanla karşılaşmak istenir mi? Ki­mileri dedi ki: “Şeytanın hilelerini bilmek gerekir. Onu tanımak ge­rekir (Doğru). Künhünü anlamak için olaylara girmek gerekir. Onunla savaşabilmek için.” Bunların birçoğu burada kalmadı. İleri gitti. “Hatta onunla yaşamak gerekir, hayatta tanışmak gerekir” di­yenler oldu. “İnsan her şeyi yapmalı&#8221; gibi bir özürle şeytanın tuza­ğında geçen zamanlarını bile savunur oldular.</p>
<p>Bunlar, “şimdi her şeyden sıyrılmış, tertemiz&#8221; olduklarını iddia ederken, tuhaf bir bi­çimde tertemiz olmadıkları anlan bile hayatın onsuz olmaz bir par­çasıymış gibi gösterdiler. Anlaşılan bunların “bâtıldan gâfil” olmaya niyetleri yoktu. Şeytandan büsbütün uzak geçecek bir ömrü bunla­rın aklı almıyordu. Hatta böyle bir ömrü eksik buluyorlardı. Onla­ra göre insan kısa süreyle de olsa şeytanın pasaportuna vize verme­liydi. Bunlar mâsumluğu biçarelik sanıyorlardı. Zavallılık olarak gö­rüyorlardı. Hayatın baştanbaşa mâsum olabileceği düşünülebilecek bir durum değildi. Oysa hayat kuruluşta mâsumdu. Suçsuzdu. Saf­tı. Oysa insan, şeytanla ülfet etmiş olmak şöyle dursun, onun en ufak şoku ile karşılaşmamış mâsumiyet anıdan görmek istiyor, in­san, “işte dostlanmız bunlardır” diye düşünüyor. Biz hepimiz, tüm duygululuğumuz üzerine yürüyüp, kalbimizi nasır bağlamış gibi hissederek savaşa girsek bile insan istiyor ki, bu nasır bağlamış kalb- ler mâsumiyet anıtı kalblere siper olsun. Nasıl ki hücum eden yö­nümüz, mâsumluğu korumak için yapar bunu. Onlar korunsun.</p>
<p>Olayların kendisi çatışsın, mâsumluk korunsun. Şeytandan ve bâtıl­dan gafil oluş korunsun. Acaba Şeytanı tanımayan, ona karşı olma arzusundan ve gücünden de yoksun mu olacaktır? Asla! Zira “Hak ile iştigâl” etmek insana öyle peklik verir ki; ya artık şeytanın varlı­ğını duymaz, her hücumuna rağmen duymaz ya da en tabiî korun­ma içgüdüsü içimizde taşırız. Yukarda sözü geçen şeytanı tanımış olma iddiaları niyet açısından yanlıştır. Yanlışlık, kanıksamada orta­ya çıkar. Tanımamak, varlığından habersiz davranmak şeklinde be­lirir. Şeytanın varlığını her olayda hissetmek -ve pasif kalmak-, ona alışmak gibi oluyor. Yaptığına göz yummak, şeytana karşı yanlış bir bağışıklık kazanmak gibi olduğu da oluyor. Yanlış bir bağışıklık, çünkü: Onun yaptığı ile ilgilenmemek gibi bir bağışıklık yanlıştır. Hep yaptığına, ettiğine rağmen ondan etkilenmemek, kalbi “Hak ile iştigâf’den alıkoymamak anlamında iyi bir bağışıklıksa ancak Hak ile meşgul olmaktan elde edilir. Şeytanla uğraşırken, şeytanın hilesi insanı kendisi ile iştigale çekebilir. Onu yenmek için ise böyle bir ilişki ile masumluğu tehdit etmeğe gerek yoktur. Tek başına Hak ile iştigâl, bu savaşa yetecektir. Şeytanla çarpışmamız, içimizdeki ma­sumiyeti çocukluktaki saflığı ile hayata uzatmak içindir.</p>
<p>İslâm tarihindeki gönül erleri genel olarak suça karşı dikilmiş mâsumiyet anıdan olarak görünmektedir, bize. Onların saf kalbleri <u>yalnız</u> Allah’a açılmıştır. Gönülleri öyle kendiliğinden bir anıttır ki ne şeytan işleyebilir, ne şeytammsılar ne de bunların oyunlan. Biz- lerin de ödevi bir mevhibe olan gönlümüzü, şeytanın olaylara karı­şarak gelmesinden uzak tutmak, ıvazsız-olaysız, gönlü dolabilecek, kurulabilecek, nihayet insan özünü kavrayabilecek masumiyeti ile, bozulmamış özelliği ile korumaktır. Onu tek başına doldurabilecek olana daima açık bulundurmak, önüne çıkıp yolunu tıkayan şeyta­nî engelleri kaldırmaktır ödevimiz. Bozuluşa ve tahrif oluşa karşı mâsumluğu savunmaktır.</p>
<p>Ebubekir Eroğlu &#8211; Yenileme Bilinci,syf:90-95</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/masumlugu-savunmak/">Masumluğu Savunmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/masumlugu-savunmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğu &#8211; Batı Arasında Roman</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati-arasinda-roman/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati-arasinda-roman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Mar 2025 22:12:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[üstkurmaca]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Saadettin Ökten]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat edebiyatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27697</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 11 Ocak 2021 Sadettin ökten: Geçen toplantıda konuştuğumuz üzere Ebru Hoca romandan, Ali Hoca şiirden bahsedecekti. Biraz umumî ko­nuşalım. Nedir, ne değildir? Şiir nedir? Ne düşünüyorsunuz? Yeni şiir nasıl bir şey? Biraz bunları konuşalım. Yeniliklerden, son ge­lişmelerden bize biraz haber verin. Ne oluyor, ne bitiyor? Ben bu toplantılara başlarken “sanatkâr” ile başlayayım demiş­tim ama [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati-arasinda-roman/">Doğu – Batı Arasında Roman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>11 Ocak 2021</p>
<p><strong>Sadettin ökten:</strong> Geçen toplantıda konuştuğumuz üzere Ebru Hoca romandan, Ali Hoca şiirden bahsedecekti. Biraz umumî ko­nuşalım. Nedir, ne değildir? Şiir nedir? Ne düşünüyorsunuz? Yeni şiir nasıl bir şey? Biraz bunları konuşalım. Yeniliklerden, son ge­lişmelerden bize biraz haber verin. Ne oluyor, ne bitiyor?</p>
<p>Ben bu toplantılara başlarken “sanatkâr” ile başlayayım demiş­tim ama Cihad Hoca “güzel” üzerinde durabilir miyiz dedi. Güzel ile başladık. Fakat benim zihnimde “sanatkâr” bir proble- matik olarak duruyor. Benim önerim şöyle bu akşam için, biz önce Ebru Hocayı dinleyelim. Sonra vakit ve enerji kalırsa bir miktar ben “sanatkâr” hakkındaki düşüncelerimi veya sorularımı sorma­ya başlarım diye düşünüyorum. Ebru Hocam roman hususunda bize neler söyleyecek, dinleyelim bakalım. Roman konusu benim zihnimde çok mahkûm ettiğim bir konuydu. Özellikle 50’li, 60’11 yaşlarda. Sonra yaşlanınca galiba biraz yumuşadım. Bakalım Ebru Hoca nasıl bakıyor romana? Benim itirazlarım hala geçerli mi? Veya çok mu öznel, onu bir anlayalım.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Hocam, ben romanı ne savunma ne yer­me noktasında olayım. Önce bilimsel açıdan bakmaya çalışacağım. Siz geçen ders bir soru üzerinden bu konuyu açmıştınız. Ro­manla, bizdeki bölünmüşlük arasındaki ilişkiden bahsedip söz konusu bölünmenin romanla ilgili olan yönüne dikkat çekmiş­tiniz. Romanla bizdeki geleneksel tahkiye metinleri arasında na­sıl bir ilişki var? Roman üzerine konuşmak hem çok kolay, hem de çok zor. Kolay, çünkü hepimizin yakından bildiği, gördüğü bir tür. Aramızda roman okumayan yoktur, zannediyorum. Aşinayız bu türe. Şundan dolayı zor; tarife gelmeyen bir tür. Zira tek tip bir roman yok. Muhteva ve şekil olarak çok farklı metinlerin hepsi­ne roman diyoruz. Ama hepsi birbirinden çok farklı. Bize özgü de bir zorluğu var ki; kökleri Batı ya ait ve Batı patentli bir tür. Bize ait değil. Bir zorluk da buradan kaynaklanıyor. Diğer edebî türle­re göre daha tartışmak. Zemini daha kaygan. Bu durum başlangıç dönemlerinde Avrupa’da da bizde de böyle. Orada da roman, ede­biyat ve sanat çevrelerine, topluma kendisini kolaylıkla kabul et- tirememiş. Başından itibaren biraz üvey evlat muamelesi görmüş. Bu durumun Batı’daki gerekçeleri bizdekinden daha farklı. Bura­da çok büyük başlıklar açmayacağım. Çünkü büyük başlıklar bü­yük beklentilere yol açıyor. Basit bir soruyla yola çıkacağım. Her şeyden önce roman nasıl bir şeydir?</p>
<p>Zannediyorum hepimizin romanla ilgili müspet ya da menfî bir intibaı vardır. Bu soruyu cevaplarken durduğumuz nokta çok önemli. Topyekûn kötü diyerek reddetmek ki, hocam da söylemiş­ti; bu en kolay olanı. Bugünün inşam, kendisini romanla ifade ede­bilir mi? Yoksa başka bir türe mi ihtiyacı var? Diğerlerine nazaran, tam da bugünün insanım anlatacak tür, roman mıdır? Biz bugün İnsanî ve toplumsal durumları, gazelle, mesneviyle ya da kasidey­le anlatabilir miyiz? Klasik edebiyattan hangi noktadan itibaren koptuk? Çünkü Türk Edebiyatında Daryush Shayeganın söyledi­ği gibi <em>Yaralı Bilinç</em> meselesi var. Özellikle biz edebiyat eğitiminde, edebiyat tarihini anlatırken ne yazık ki uzun süre klişeler ve ezber­ler üzerinden ilerledik. Çünkü bize de öyle anlatılmıştı. Yeni ede­biyat, eski edebiyat, halk edebiyatı şeklinde sunî bölümlemeler içine hapsedilmişti Türk edebiyatı. Bu da birtakım kopukluklara se­bep oldu. Hâlbuki normal şartlarda, türlerin birbirini beslemesi gerekiyor.</p>
<p>Bir silsile gerekiyor, her şeyden önce. Batı ya baktığımız zaman, Batıdaki silsilede; mitler, romanslar, hiciv metinleri ya da satirik metinler, şövalye hikâyeleri ve bunların üstüne bina edilen romanlar var. Bizde de bu sırayla bakmak gerekirse, yine mitolojik metinler, destanlar, halk hikâyeleri, masallar yani tahkiye dediği­miz alanı oluşturan metinler, nihayetinde bir aşama olarak roman. Acaba bunları birbirine eklemleyebilir miyiz? Bizde geleneksel bir hikâye varken, onun ardından romanla devam edebilir miyiz? Yok­sa onların arkasına romanı eklemek, edebî geleneğe muğâyir bir şey mi olur? Roman kendisinden önce gelen türlerden hangi açı­dan farklıdır? Bu soruları cevaplayabilmek için romanın doğasıyla ve çıkış şartlarıyla alakalı noktalara biraz bakmak lazım. Özellikle Batıda romanın doğuş şartlarına bakmak lazım.</p>
<p>Batıda roman Robinson Crusoe’larla ve devamında Ulyssese gelen çizgiye kadar çatışma zemininde ortaya çıkan bir edebî tür. Orta sınıfla, sonrasında burjuvaziyle desteklenir, sanayi devrimi ve matbaanın icadı gibi dinamiklerden etkilenir. Evveliyatında Reform ve Rönesans hareketleriyle bir takım düşünce hareket­lerinin ortaya çıkardığı veya çıkarmak zorunda kaldığı bir süre­cin sonucudur.</p>
<p>Bize baktığımızda bu dinamiklerin hiç birisi söz konusu değil. Bizde Tanzimat Fermanı dediğimiz sunî bir milat var. Örneğin, edebiyat tarihçilerimizin bir kısmı Yeni Türk Edebiyatını o nok­tadan başlatırlar. Ferman okunur ve ertesi gün sanki birdenbire yeni bir edebiyat husûle gelir gibi anlatılır. Bu çok çarpık bir bakış açısıdır. Halbuki Yeni Edebiyat için Tanzimat çok da sahih bir milat olmaz. Edebiyattaki yenileşmeyi belki Karlofçaya kadar geriye gö­türmek lazım, belki çok daha önceye. O aradaki geçiş döneminde ne oldu da edebiyatta bir makas değişimi yaşandı. O Aşık Ömer ve devamındaki sanatkârlar yeni bir şiir atılımı, yeni bir hikâye atılımı yapamadılar. Birdenbire edebiyat sahnesinde Namık Kemal, Şinasi gibi yazarları görmeye başladık. Burada zihniyet anlamında sıkın­tılı bir durum var. Romanın Türk Edebiyatı&#8217;ndaki ilk örneklerine baktığımızda da <em>Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, İntibah</em> gibi romanları görürüz. Bunları ilk roman örneklerimiz diye gururla sunarken, bunların öncesindeki mesela Dede Korkut Hikâyeleri ya da diğer mensur hikâyeleri görmezden geliriz.</p>
<p>Vakanın kurgulanması, ka- rakterizasyon ve diğer kurmaca teknikleri açısından herhangi bir Dede Korkut Hikâyesini alıp yanma da Tanzimat romanını koy­duğumuzda bu mukayeseyi rahatlıkla yapabiliriz. İkisinin arasında çok ciddi bir seviye farkı var. Dede Korkut Hikâyelerinin tahkiye geleneğimizin hafızasını oluşturan önemli ve yetkin metinler ol­duğunu söyleyebiliriz. Bizde ilk roman örnekleri hakikaten son derece acemice yazılmıştır. Ne halk hikâyesinin devamı olabilmiş ne modern Batı hikâyesinin formunu yakalayabilmiş. Tabii ki bu­rada iyi niyetli çabalar da var. Mesela Ahmet Mithat Efendi; diğer adıyla Yazı Makinesi ya da Hâce-i Evvel. Ahmet Mithat Efendi bir müddet tahkiye ile modern romanı sentezlemeye çalışıyor. Metin­lerine özellikle <em>Letâif-i Rivâyât</em> serisine baktığımızda bu durumu görebiliriz. <em>İntibah’a</em> geldiğimizde ve sonrasındaki Servet-i Fünun süreci ile roman çok farklı bir noktaya evriliyor.</p>
<p>Hocam da kendi okuma macerasından hareketle dikkat çekmişti, söz gelimi bugün, Türk romanında çıkış noktası belki modern romanın profesyonel anlamda ilk örneği olarak Halit Ziyayı gösterirler. Ama Halit Ziya romanına baktığımızda muhteva açısından bize son derece yabancı olduğunu söyleyebiliriz. Oysa Tanzimat romanındaki acemiliklere rağmen orada en azından, halk hikâyesindeki karakterlerden, mitolojik metinlerden devşirilen ya da adapte edilen, meddah ge­leneğinden gelen birtakım unsurları görürüz. Ama Halit Ziyanın romanları, mesela <em>Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar</em> hem ev içi ortam hem dış mekân olarak yabancıdır hem de zihniyet düzleminde farklı bir dünyanın anlatımı vardır. Demek ki gittikçe roman dediğimiz tür bizden uzaklaşan bir noktaya geliyor. Tanpmarm 1930’larda söylediği gibi: “Kim olursak olalım, nasıl yetişirsek yetişelim, hayat tecrübemizin mahiyeti ve genişliği ne olursa olsun, bizim ağzı­mızdan hâlâ okuduğumuz frenk romanları konuşmaktadır.” Ne kadar iddialı olursak olalım, bizim ağzımızdan Frenk romanları konuşmaya devam ediyor.</p>
<p>Bir müddet böyle. Millî edebiyatta tabi ki siyasî şartların etkisiyle romanda farklı bir didaktizm ya da millî romantizm dediğimiz bir etki kendisini hissettiriyor ki burada teknik de arka plana itiliyor zaten. Çünkü ölüm kalım meselesi di­yebileceğimiz hadiseler cereyan ediyor. Büyük bir devletin yıkılma süreci. Millî mücadele dönemi. Burada roman tekniğinden ziyade temalar ön plana çıkıyor. Takip eden süreçte Peyami Safalarla, Tanpınarlarla, Oğuz Ataylarla artık modern anlamda Türk roma­nının gelişmeye başladığından bahsedebiliriz, örnek olarak belki bizim bugün dünyaya sunabileceğimiz bir romanımız var mı diye sorduğunuzda ben naçizane bu soruya olumlu yanıt verebilirim. Evet var. Bugün Türk romanı kendisini bulmaya başladı. Ama uzunca bir süre bu doku uyuşmazlığını yaşadık. Bugün belki de çağın gerekleri, bizi romanın olduğu noktaya sürükledi. Bugün artık bir ifade vasıtası olarak roman gerçeğinden bahsedebiliriz.</p>
<p>Zannediyorum Hocamızın bugün romandan bahsetmemizi istemesinin sebebi romanla ilgili kafamızdaki soru işaretleri üze­rine düşünme fırsatı sunmak. Birkaç yıl evvel, kutsalın edebiyatta işlenme biçimi üzerine bir çalıştay yapılmıştı. Oradaki temel soru şuydu: “Hazret-i Peygamberi romanla anlatabilir miyiz?” Sonra da seri olarak devam etti bu etkinlik. Şiirde anlatabilir miyiz? Ya da güzel sanatlarda anlatabilir miyiz şeklinde. Romanla ilgili otu­ruma katılmıştım. Orada ekseriyet; roman türünün Hazret-i Peygamber’i anlatmak için uygun olmadığı kanaatinde birleşti. Buna mukabil birkaç tane muhalif görüş de vardı. Bilhassa ya­zarlardan. Olumsuz bulanların gerekçesi şuydu: Cemil Meriç’ten itibaren; eleştirel yaklaşmam merkezinde, roman, mahremiyetin ifşâsı, insanların yaralı yönleri, aşağı ve günahkâr yönlerini anlatır görüşü yer almaktaydı. Yani bir yanda eşref-i mahlûkat vurgusu var, diğer tarafta Kemal Tahir’in söylediği gibi “İnsanın çıkışsızlığa düştüğü yer var. Orada bocaladığı nokta var. Böyle bir form içe­risinde Hazret-i Peygamber nasıl karakterize edilebilir? Nasıl an- latılabilir?</p>
<p>Romanın tırnak içerisinde şöyle bir “esnek” yapısı var. Jacques Derrida edebiyatı tarif ederken söylüyordu; “Herkesin, her istediğini söyleyebileceği tuhaf bir kurum, roman her konuda yazılabilecek bir tür.” Böyle bir alanda bir kontrol mekanizmasının olmaması, kutsalın burada, bu şekilde dile getirilmesi birtakım sakıncalar doğurabilir. Bugün piyasaya baktığımızda eleştirilen tarzda yazılmış romanlar görebiliriz. Hazret-i Peygamber’in an­latılması noktasında, amaç belki daha iyi tanıtmak, genç kuşaklara sevdirmek gibi masumane şeyler olsa da roman formu kutsala za­rar veriyor. Çünkü kişiyi zaaflarıyla birlikte anlatması gerekecek, ki ortaya çıkan örneklerde de ne yazık ki böyle savrulmalar var. Yani benim de kanaatim romanın kutsalı anlatması noktasında yetersiz kaldığı yönündedir. Yeni bir türe ihtiyaç var. Ya da eldeki anlatma imkânlarının revize edilmesi lazım. Daha farklı türlerle anlatmayı deneyebiliriz. Birkaç cümle geriye dönecek olursak. îfşâ meselesi bizim romana temkinli yaklaşma sebeplerimizden bir tanesi. Cemil Meriç iyi bir roman okuru olmakla birlikte roman üzerine değerlendirmeleri var.</p>
<p>Der ki; “Divan Edebiyatı&#8217;nda niye roman yok?” Ve sorar; “Niçin olsun ki?” Buna inanmıyor zaten. Batının ilk romanlarından çeviri yoluyla gelen örnekler verir bize. <em>Topal Şeytan</em> örneği üzerinden gider. Romanın varlığını; evlerin yatak odalarına kadar giren, mahremiyeti ifşâ eden, yozlaştırıcı, bozucu bir etken olarak görür. Ve orada der ki; “Osmanlı nrn ne iyileştirilmeye muhtaç yaraları vardı ne de o yaralarını teşhir etme hastalığı.” Cemil Meriç’in bu sözleri sarf ettiği dönemdeki roman algısıyla, bugünkü çok farklı. Bugün belki böyle bir noktadan hareket edemeyiz. “Roman sadece mahremiyetin ifşası mıdır?” diye düşünebiliriz. Ama kesinlikle bir gözetleme kültürü veyahut mahremiyeti açığa çıkarma yönü olmakla birlikte insanın iç ger­çekliği de romanın üzerinde durduğu konulardan biridir.</p>
<p>Mesela roman nedir? sorusuna cevap arayan tanımlara baktı­ğımızda, bunlar arasında benim çok beğendiğim bir tanım vardır. İsrail Edebiyatından, Amos Oz diye bir yazarın yaptığı tanım. Okuyan hocalarımız vardır. Ben de yeni okumaya başladım. İsrail meselesi ile ilgili, İsrail politikalarını eleştiren de bir yazar Oz. Şu andaki intihalarıma göre söyleyecek olursam, romancılığı da çok iyi. Onun bir edebiyat tanımı var: *<em>Edebiyat ve dedikodu kuzendir. Yani amca çocukları, çok benzerler birbirlerine ve her ikisi de meraktan doğar. Fakat aralarında bir fark vardır. Dedikodu, komşunun penceresinden bakma dürtüsüdür. Edebiyat ondan daha fazlasını verir. Edebiyat, size dünyayı komşunun penceresinden görme imkânı sunar. Hatta size komşunun penceresinde durup, kendinize komşunun penceresinden baktığınız gibi bakma imkânı verir.”</em> Aslmda romanın bugünün insanını cezbeden tarafı kişiyi hem kendisiyle karşılaştırması hem de son derece yabancı bul­duğu öteki ile karşılaştırabilmesidir. Bunu yapabilecek başka bir vasıta var mı? Ona bakmak lazım.</p>
<p>Herkes kendi okuduğu yazarlar üzerinden düşünebilir. Asırlar öncesiyle hiçbir zeminde karşılaş­ma imkânımızın olmadığı kişilerle ve olaylarla diyalog kurma <u>imkânı</u> vermesi. Romanı hep ifşâ, mahremiyet ve yozlaştırıcı etki üzerinden değerlendiriyoruz ama bir de bugünün insanına sağladığı imkânlar var. O yüzden iki taraflı baktığımızda belki sağlıklı bir kanâate ulaşmak mümkün olabilir. Ama romanın tabi ki kutsal örneğinde verdiğim gibi modernizmin bir ürünü olması ve modernizmin de kutsalı reddetmesi sebebiyle bize yabancı ge­len yönleri de olabilir. Roman, tutamak arayışı içinde olan insanın bocalayışını anlatır ama ona bir tutacak nokta da sunmaz. Bunlar belki de bizim anladığımız ve inandığımız değerlerle ters düşü­yor. Böyle bir edebî form, belki de bizde çok kabul görülmüyor. Çünkü arayış üzere bu dünyadaki yolculuğunu devam ettiren ve belli değerler üzerinden bu yolculuğu anlamlandırmaya çalışan bir toplumda insanın sürekli, pürüzlü yönlerinin ve düşük yön­lerinin anlatılması eşref-i mahlûkât kabulüne ters düşüyor.</p>
<p>Emile Zola ve takipçilerinin realist, naturalist romanlarda yaptıkları gibi. Belki Hocamızın da şerh koymasının sebebi temelde bunlardan kaynaklanıyordur. Ama <em>Aslında Bir Sanat Var</em> kitabında kıymetli hocamızın bir ifadesi var. Orada diyor ki; “Zihin ve gönül dünya­mızda medeniyet tasavvurumuz diri ve güçlüyse, kendi sanatımızı tanır ve duygusal alanımızda o sanatla ilişki kurarak bir huzur ve zenginlik kazanırız.” Zannediyorum romanla bizim baştan beri problemli olan ilişkimizin temelinde böyle bir aşinalığın olma­ması yatıyor. Hocam kitabında konuyu iki temsil üzerinden ele alırken orada Wilhelm örneğini veriyordu. O çok ufuk açıcı bir örnek. Eğer roman okuma noktasında bu soruyu sorarsak nasıl bir cevap alırız? Çünkü Sadettin Hocamız Wilhelm ve yerli olan diğer çağdaşını resim ve musiki üzerinden örneklendiriyor. Ama roman noktasında baktığımızda acaba, Wilhelm romanları okurken, onun karşılığında biz ne okuyorduk? O ihtiyacı nasıl karşılıyorduk?</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Mesnevi okuyorduk ve pilav yiyorduk, efendim. Bu arada Malatya bu sunumdan sonra bir kere daha renklendi.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: Estağfirullah Hocam.</strong></p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Maşallah, çok çok güzel. Bu yeni Türkiye. Çok memnun oluyorum. Çok şükrediyorum. Üniversiteler, ho­calar, ofisler, kitaplar ve zihinler. Üst tarafını geç. Bu çok mühim bir şey. Devam buyurun efendim.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Estağfirullah, Hocam ben nereden de­vam edeceğimi de bilmiyorum. Daldan dala atladığımı konuya hâkim olanlar da fark etmiştir. Bazen geri dönüşler yapacağım, bazen ileri saracağım. Çünkü mesleğim ve alanım gereği romanın savunusunu da yapacağım. Kurmacayı, Gregory Jusdanis’in <em>Kur­gu Hedef Tahtasında</em> kitabından mülhem hedef tahtasına yerleşti­riyoruz ama bir yandan savunusunu da yapmak zorundayız. Çün­kü bu bizim mesleğimiz ve bir materyal olarak da romanı kullanıyoruz. Mesela çoğu hocamız, arkadaşımız biraz temkinli yaklaşır psikanalitik meselesine. Ama romanın dayandığı noktadır o. İnsa­nın iç gerçekliğinin, iç çelişkilerinin dışa vurulması. Hatta Freud, psikanalitik analizler yapabilmek için gerçek hastaların yanı sıra Dostoyevski romanlarını kullanır. Bugün tabiî ki insan psikoloji­sini anlamak için Freud tek başına yeterli değil. Onun bir dönem, bir ekol olarak ortaya koyduğu tespitlerinin aşılması da gerekir. Bir yol açtı diyelim. Ama Milan Kundera, <em>Roman Sanatı</em> kitabın­da diyor ki “Roman, bilinçdışını Freud’dan önce, sınıf mücadele­sini de Marx’dan önce tanımıştı.” Yani romanın bir öngörüsü var. Romanın muhtevasını oluşturan, o sanatsal içerik, edebî form ta­rihsel sıralamaya baktığımızda, politik olandan daha önce geliyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Çünkü sanatkâr sezgisi işte o. Sanatkâr hadi­seyi daha olmadan seziyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Bu önsezinin yanı sıra, bir de şöyle bir ta­rafı var. Yüzyıllar önce yazılmış bir metin, -eğer klasik bir metin­se- bugünün insanı üzerinde çok daha etkili olabiliyor. Okurun kendinden bir şeyler bulabilmesi ya da yeni bir yorum getirebil­mesi metnin etkisini artırıyor. Metnin yorumlarla kendi alt me­tinlerini üretebilmesi nasıl mümkün olabiliyor? Eğer romanı sa­dece bir özel hayatın ifşasından ibaret bir forma indirgersek diğer gerçekliğini bir tarafa atmamız gerekir. Hâlbuki, roman da ken­di içinde çok devingen, çok hareketli bir tür. Örneğin Realist ro­man&#8230; Gerçeklik, aslında roman üzerine tartışmaların ve ayrış­maların odağında yer alan bir konu. Realistler, modernler ve post- modernler gerçeklik noktasında çok farklı düşünüyorlar. Mesela bazı romanları elimize alırız.</p>
<p>Yazar bize her şeyi hazır olarak verir. Biz yazarın sınırları içinde kalırız, İyiler ve kötüler de yazarın bize yansıttığı noktadan görünür. <em>Felatun Beyle Rakım Efendi</em> gibi. Ya­zar, Felatunü yerer, Rakım Efendiyi ideal tip olarak ön plana çı­karır. Hâlbuki bize bıraksalar belki bizim açımızdan ideal değildir ama Ahmet Mithat Efendi nin kayırmalarıyla tematik bir güç ola-rak olumlu mevkiye yerleştirilir. Romanda iyiler ve kötüler nettir. Ve bize olması gerekeni söyler. Bir mesaj verir. İdeal bir dünya ta- sarımı sunar. Ama bir süre sonra modernist romana geldiğimiz­de aslında meselenin bu kadar da net olmadığı; gerçeğin bir kişi­nin, bir metnin, bir teorinin, ideolojinin ileri sürdüğü kadar kö­şeli olamayacağını görüyoruz. Devamında postmodernizmin ka- otik ortamında mutlak gerçeğin reddiyle sorgulama devam edi­yor. Metinler de bu doğrultuda değişiyor.</p>
<p>Demek istiyorum ki çağın ruhu ve hadiseler edebî formları da şekillendiriyor. O yüzden baştaki soruyu sordum. Bugün biz niye gazel yazmıyoruz? İmkânı olanlar aruz veznini kullanıp yazabilir. Belki yazanlarımız da vardır. Ama bugünün modern inşam neden Mesnevi ile değil de romanla kendisini anlatıyor ve anlıyor? He­pimizde değişmeyen, devirler değişse bile değişmeyecek olan şey, anlatma ihtiyacı ve yazma ihtiyacıdır. Ama bu ihtiyaç biçim ve va­sıta değiştirmiş durumda. Hatta öyle bir noktaya geldi ki, hız çağı diyoruz. Modern hayat diyoruz. Bugün üç, beş kelimelik hikâye­ler yazılıyor. “Küçürek Hikâye” dediğimiz, minimal hikayeler.</p>
<p>Ba­tıda “flash fiction” deniyor. Nedir? Mesela; “Çaresiz bir köpeği ev­lat edindi.” Bu bir hikâye. Sadece bu kadar. Ya da “Satılık bebek patikleri, hiç kullanılmamış.” Ernest Hemingway in küçücük bir hikâyesi. Bazılarımıza saçma gelir. Ben de ilk okuduğumda, ede­biyatın zarar göreceğini düşünüyordum. Ama uzun süredir Türk Edebiyatında da küçürek öykü yazılıyor. Edebiyata henüz bir şey olmadı. Bu da bir söylem biçimi. Hız çağında, fast foodlaşan çağ­da, insanların ciltler dolusu kitap okumaya, roman okumaya sab­rı, tahammülü ve enerjisi yok. Ama aynı etkiyi yakalamak istiyor­lar. O zaman çok daha minimal metinlerle bunu nasıl yapabili­riz diye düşünüyorlar. Küçürek öyküler, short storyler bir imkân olarak değerlendiriliyor. Biz bugün sadece romanı tek boyutuyla değerlendirirsek, bu konuya bakarken biraz yaya kalmış oluruz. Ama tabi ki sebeplerini ortaya koyarak bize son derece yabancı bir tür olarak da değerlendirebiliriz.</p>
<p><strong>Sadettin ökten: </strong>Ben bir şey sorayım, isterseniz. Peki, insan-lar flash fiction’ı; “Satılık bebek patikleri, hiç kullanılmamış.” bunu okudular. Bundan bir hikâye çıktı. Peki, kalan zamanlarında ne yapıyor bu insanlar? Yani gün kısalmadı, 24 saat.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Yine minimal bir hayat yaşıyorlar, Hocam. Küpler, kısa filmler seyrediyorlar.</p>
<p><strong>Sadettin ökten: </strong>Bir manada tâbi oluyorlar. Çağımızın insanı, hele bu sanal âlem, sizi tamamen köleleştiriyor, önce duyu organ­larınızı, sonra duygularınızı, sonra da kalbinizi köle haline getiri­yor. Bu modernizmin vardığı bir nokta. Muhtemelen postmodern- ler buna karşı çıkıyorlar. Peki, biz buna hikâye mi diyeceğiz? Bizim pozisyonumuz ne olacak? Çünkü zaman değişmedi. 24 saat yine zaman. Buna karşılık ömrümüz uzadı. Daha çok vaktimiz var, bu dünyada. Dolayısıyla kalan zamanda ne yapıyoruz? Küp mi seyre­diyoruz? Başkalarının çektiği ve kurguladığı. Bir de bu son olay­lardan sonra iyice netleşti hadise. Bir büyük akıl veya bir büyük akıllar zümresi; sizin ne seyredeceğinizi ve hangi senaryo içinde seyredeceğinizi belirliyor ve sizi yönlendiriyor diye düşünüyorum.</p>
<p>Peki bir sorum daha olacak. Sadece mahremin ifşası değil ro­man. Bir kader çiziyorsunuz. Zaman, mekân ve şahıs belirterek, bir kader kurguluyorsunuz. Benim bir itirazım da ona. Belki o mahremin ifşasından daha da önemli bir itiraz bu. Yani kaderi kurgulamak Siz kulsunuz ama kader kurguluyorsunuz. Beni bu noktaya getiren, Necip Fazıl Beydir. “Bir Adam Yaratmak, Reis Be/ tiyatrolarıyla. Hakikaten bu gücü size vermiş. Bu anlattığım şey, İslam medeniyet tasavvuru açısından bakınca bazı endişe­ler ortaya çıkıyor. Tabi ki kurgulayabilirsiniz. Ama dikkat edin o çok zor bir iş, yani kader kurgulamak. Bizim klasik, sizin tahkiye dediğinizde gayet hoş bir üslup vardır. Yani umumiyetle zaman ve mekân fazla belirtilmez. Tip de belirtilmez, isim de verilmez. Özne de birisi Keloğlandır mesela, Nasreddin Hocadır filan. Deli Dumruldur, böyle birisidir. Ama anlatmak bir ihtiyaç.</p>
<p>Mesela şeyi merak ediyorum. Batı dünyasında ne bitince ro­man ortaya çıkıyor? Yani bir şeyin sona ermiş olması lazım. Ki ro­man onun yerine gelen bir şey.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Hocam, tam dediğiniz yer ile ilgili Mustafa özel’in bir tespiti var. Onu paylaşayım, müsaadenizle: <em>“Roman gerçeklerle dolu hakikatsiz hikâye. Büyüden arındırılmış dünyanın trajik desta­nı. Büyüsüz dünya, yeni aklın hurafesi. Roman, bu dünyaya ses ve­riyor. Ses değil, çığlık. Sarsıyor ve cezbediyor. O kadar etkili ki, cez­beye tutulmuş Müslümanlar artık roman tadında siyer kitapları ya­zıyor</em> Bu, Mustafa Özel’in bir kitabından alıntı.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Bu da güzel bir katkı, tabi bu biraz edebî bir katkı, hem sanat boyutu var. Batı duygusunda özellikle, Batı insa­nının duygu dünyasında bir şey bitti ki, oraya roman geldi. Biten şey büyü değil bence. Belki bunu tespit etmek, bakmak lazım. Na­sıl bir şey olduğu? Bu geçiş nasıl gerçekleşti?</p>
<p>Ben epey roman okudum. Bu okumalar en son ellili yaşlarday­dı. İlk sene külliyat okudum. Sonra oradan ayrıldım. Bizimkilere de baktım. Lise çağımda Yakup Kadriler, Reşat Nuriler filan. Bunlar güzeldi, enteresandı, hoştu. Bilgi ediniyorsunuz, o önemli. Ama o bilgi nasıl bir bilgi? Romancının gözünden görünen bilgi. Mesela bir kültür tarihi, bir medeniyet tarihi, bir iktisat tarihi değil. Romancının gözünden görünen bilgiyi ediniyorsunuz. İşte o Fransız romanına, Hugo estetiklerine bak. Hatta bugün böyle kendi kendime düşünürken 12-13 yaşlarımı hatırladım. Annem bilmeden bana Steinbeck’in <em>Fareler ve İnsanlarım</em> almış. Hiçbir şey anlamamıştım. Annemin de hoşuna gitmiş herhalde, bu çocuk okur, hoşuna gider filan diye. Sonra <em>Gazap Üzümlerim </em>birkaç defa okudum. Bir şeyler öğreniyorsunuz, öğrenmiyor de­ğilsiniz. O da doğru. Ama bu kader çizme, o beni çok ürkütüyor. Bu Mikelanjelo’nun Musa heykeline, “hadi konuş” diyerek çekici atmasına benziyor. Öyle derler. Biraz da ona gidiyor sonunda iş diye düşünüyorum. Ve insanları bu açıdan etki altına alıyorsunuz.</p>
<p>Romancı biraz da böyle. Ebru Hoca, Hemingway’den bahsetti, biliyorsunuz o sonra yazamaz hale geliyor. Çünkü artık insanlara bir şey söyleyemiyor. Sonunda da intihar ediyor. Çok kaliteli bir adamdı. Yazamadığı için intihar ediyor, tekrarlamıyor kendisini.</p>
<p>Ben romana şöyle bakıyorum şu anda, bana ait değil. Bakın bize demiyorum. Öznel konuşuyorum. Bana ait değil ama toplu- mumuzun bir realitesi. Ne olduğunu bileyim. Haram olduğunu bile bile içen olabilir. Ama haram iyidir diyemez. Böyle bakıyo­rum. En son Orhan Pamuk un <em>Karını</em> okudum. Rahat bir on beş sene oluyor. <em>Cevdet Bey ve Oğullan nı</em> okumuştum, bir de onun <em>Benim Adım Kırmızısı</em> onu okudum. Sonra artık daha başka ro­man okumadım. Ama oku derseniz, okurum.</p>
<p>Beykoz Üniversitesinde tanıdığım çocuklar var. Onlara da Thomas Manriın <em>Buddenbrook Ailesi</em> ni okuyun demiştim. Bu sonbaharda korona çıkmadan, yani ikinci dalga başlamadan önce. Onlar da okumuşlardı herhalde. Ama gidip konuşamadık tekrar. Mesela siz ne önerirsiniz bize? Roman okuyun derseniz, aldırayım ve okuyayım. Ben kendimi anlattım, siz roman doktoru olun, ben de hasta olayım, deyin ki bana şu romanı okuyun.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Roman tavsiyesinden evvel biraz önceki kader meselesini de birbirine bağlayarak cevap vereyim Hocam. Kader kurgusu tespitinizle konuyu çok güzel açtınız. İşaret ettiği­niz her bir nokta, ayrı bir çalışma konusu olur. Ben de notlar al­dım. Umberto Eco’nun <em>Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti</em> diye kü­çük bir metni var. Burada kader meselesi ile ilgili diyor ki “Biz niye roman okuruz? Çünkü başka hayatlar üzerinden kendi kaderimi­zin bilinmezliklerine dair ipuçları yakalamak için.” Belki de o ka­der kurgusu insanları cezbediyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Tabi, siz Tanrı’yı bu resimden çıkarırsanız, yarını merak edersiniz. Geçen gün Haşan Beye bir şey söyledim. Çok hoşuna gitti, Haşan Bey’in. Bir Müslüman gözünü açtığı za­man, sabah namazından sonra, “Yarabbi bugün hangi tecelliyatla karşı karşıya kalacağım.” der. Ya Bismillah deyip işine koyulur. O merak etmez yani, Umberto Eco ne diyor, öteki ne diyor diye. Al­lah’ım bugün bana hangi tecelliyatı gösterecek, ne gösterecek diye merak eder. Bu böyledir bizim için. Haşan Bey’in pek hoşuna git­mişti. Ama dediğiniz doğru, herkes de Müslüman değil. Böyle in­sanlar da var. Kendi kaderimi acaba oralarda yakalayabilir miyim veya inşa edebilir miyim? Bu da güzel zira kaderle kesişen bir me­rakın ürünü veya çözümü olarak karşımıza roman geliyor.</p>
<p><strong>Haşan Taşçı: </strong>Kaderi tayin etme meselesi, Macbeth’de de var.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Biliyorsunuz bu irade ile kader çatışması, Antik Yunan tragedyalarında da var. Ben yaparım diyor adam. Hakikaten yapıyor, sonra da yapamıyor. Bugün de devam ediyor işte, dünyada olanlar budur. Küreselciler “Biz yeni bir dünya inşa edeceğiz.” diyorlar. Ben de “Allah izin verirse yaparsınız. Ama siz yapmıyorsunuz, izin verirse yapıyorsunuz.” diyorum kendi ken­dime. Bir profesör “Yağmur yağacak” diyor. Ben de “Allah ‘yağ’ derse yağar.” diyorum. Böyle bir dünyada yaşıyoruz.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Romanı ortaya çıkaran koşuldan bah­settiniz.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Bu bir süreç. Yeni bir anlayış geliyor Roma ya. Hıristiyan, Saint Paul öğretisi filizleniyor, insanlara bir şey söylü­yor. Ama Roma, çok güçlü ve çok baskın. Bir şeyler eksik ki, bu alt­tan bir penetrasyon bir yayılma oluyor. Üç asır sonra, Roma bunu legal öğreti kabul ediyor. Bakın din demiyorum, öğreti kabul edi­yor. Din olarak tabi ki. Sonra bu yayılıyor, yedi yüz sene sonra gö­rünür hâle geliyor. Büyük katedraller yapılıyor. Yeni bir zihniyet ve bir duygusallık, bin sene içinde o muhteşem katedralleri ortaya çı­karıyor. O yapıldıktan sonra, -ben biraz da müzikle alakadar oldu­ğum için çok net ifade edeyim- bakıyorlar ki, o vakte kadar yapı­lan dinî müzik, o katedralde zayıf kalıyor. Yeni bir açılım yapmak lazım. Bach üç yüz veya beş yüz sene sonra onu tamamlıyor işte.</p>
<p>Böyle baktığım zaman resimde; klasik ressamlar, fotoğraf maki­nesi çıkınca diyorlar ki bizim yaptığımızı fotoğraf makinesi yapı­yor. Biz başka bir şey yapalım, onun yapamadığını yapalım, şek­linde. O zaman ben de diyorum ki, mesela Mustafa Özel, büyü di­yor. Bir şey seziyor Özel, ama bu sanatkârane bir söz. Siz biraz ev­vel dediniz ki bilimsel bir yaklaşım değil, sosyolojik bir açılım de­ğil. Çünkü Batı dünyasında büyü tabi ki var. Bütün dünyada büyü var. Ve büyü Hak, biz büyüyü reddetmiyoruz. Ama sadece büyüye dayanan bir hayat yok. Büyü hayatın içinde çözülmezleri çözüyor mu? Evet çözüyor. Çünkü cin taifesini kullanan insanlar var. İs­lam bunları netleştirmiş vaziyette. Büyü çağ dışı falan değil. Her­kes yapıyor. Gayri kanunî olabilir ama çağ dışı değil.</p>
<p>Sosyolojik bir şey bitiyor ki, onun yerine bir anlatı hâkim olu­yor, diye düşünüyorum. Bunu düşünmemiz lazım. Fakat bizdeki öyle değil. Bizdeki pat diye geliyor, konuyor. Gördüğüm kadarıy­la, birtakım insanlar hiç sorgusuz, sualsiz, “Bu, çok iyidir.” diyor­lar. Mesela benim lise çağlarımda edebiyatım çok iyiydi. Merak ediyordum. Artık bu yaşta zevk-i edebî olduğumu çok rahat söy­leyebilirim. Halit Ziyayı büyük romancı olarak öğrettiler. Epey gitti bu. Sonra hayatta başka noktaları yakalayınca ikilem orta­ya çıktı. Ki bu ikilem her zaman vardı. Îslamî bir birikim bir yer­de duruyor, modernist bir birikim bir yerde duruyor, ikisini ayrı yerde tutuyordum. Ama kırk yaşımdan sonra İslâmî birikim can­landı, dirildi.</p>
<p>Modernist birikimin altını oymaya başladı. Moder­nist birikimin arka planındaki girdileri incelemeye çalıştım. Gör­düm ki orada da çok ciddi bir dönüşüm var. Mistikten materya­le doğru bir dönüşüm var. işte zihinsel sorgulamalar neticesinde <em>Batı Uygarlığının Kısa Tarihi</em> isimli bir kitap tercümesi çıktı. Bir ki­tap daha var. <em>Modern Avrupa&#8217;nın Entelektüel Tarihi.</em> Yarısına kadar geldik. Böylece parça parça okumalarım sürüyor. Postmodernist- leri kendi kaynaklarından biraz okudum. Altım çok kalın çizerek söyleyeyim ki Roman da bir realite olarak hayatımda var. Onu da reddetmiyorum. Ama hem mahremin ifşası hem de özellikle bir kader kurgulaması, insanlarda bu niye böyle?</p>
<p>Kendi hayatımdan şunu söyleyeyim, bu size karşı bir gard alma değil, çok düşürdüm gardı. Mesela şu anda roman okuma ihtiyacı hiç hissetmiyorum. Ama evvelden hissederdim. Mesela; <em>Huzuru, Saatleri Ayarlama Enstitüsü&#8217;nü) Mahur Beste&#8217;yi</em> birkaç kere okuma ihtiyacı hisset­miştim. Ama Tanpınar da ellili yaşlarda, benim için bitti. Yani bir yere geldi ve kapandı. Mesela siz dediniz ki, bizdeki o Batı roma­nının bir tekrarı mıdır, taklit midir?</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>İlk etapta, tercümeler ve taklit Hocam.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Tercümeye bir şey demem. Çünkü adam ora- dakini Türkçe’ye çeviriyor. Tabi ki tercüme de çok mühim bir şey. Ama taklide gelince bir Batılı gibi yazamazlar diyorum. Şundan dolayı; Batılı adam yaşadığı hayatın sanatını yapıyor. Bunu çok net ifade edebilirim. Ama biz yaşamadığımız bir hayatın, özellikle sanatını yapmaya çalışıyoruz. Melih Cevdet Anday’ı, televizyonda takip ediyordum. Bir ara şiirlerine falan da baktım. Adam Yoğurt­çu Parkı’nda oturuyor, mitoloji şiiri yazıyor. Bu olmaz. Kadıköy’de, Yoğurtçu Parkında otur. Akşam pirinç çorbası iç, üzerine sade kahve iç, kalk tavla oyna. Böyle mitoloji şiiri yazamazsın sen. Onun için Kazancakis, mühim adam. Yaşadığı hayatın sanatını yapıyor, Nikos Kazancakis. Onun için Halikarnas Balıkçısı bir miktar başa­rılı. Ona da bir kayıt koyuyorum. Gördüğünü yaşıyor. O kültürün içinden gelmemiş. Ama gördüğünü ve deneyimlediğini yazıyor ikisi de.</p>
<p>Ben şimdi o kültürün içinden geçen adamlarla şu anda konuşuyorum. Ben epey zamandan beri Ege’deyim. Otuz, kırk yıldan beri falan o kökleri yakalayabiliyorum. Orada ne Homeros var ne antik dünya var; ne şu var ne bu var. Orada bizim yerli, Ana­dolu, Batılı insan. Hatta biraz da avamî söyleyecek olursak “Bir dönüm bostan, yan gel yat Osman” modunda oturup kalkıyor. Hayatı iplemiyor, gayet de müsait, insanlar gayet rahat. Doğudan gelen insanlar şu anda, yavaş yavaş birtakım işleri ele geçiriyorlar ve yükseliyorlar. Niye? Çünkü yokluktan gelmişler. Bunlar onların yanında çalışmaya başlamışlar. Gene rahatlar. Mesela “Yukarıda Allah var.” diyor. “Yok yok her yerde var diyorum” ben. “Evet, her yerde var Sadi Ağabey doğru” diyor. Sonra yine “Yukarda Allah var diyor.” yerli adam ve rakıyı da içiyor.</p>
<p>Evet, hava müsait, iklim müsait. Kış geliyor diye korkmuyor adam. 15-16 derece, bir mont giyiyor, iş halloluyor. iki odun atıyor, vesaire. Ne onun antik Yu­nanca ilgisi var, ne de sabahleyin birileri çıkıp Kaz Dağlarında Homeros okuyor. Bunların hepsi beyaz Türklerin yaptığı işler. O dünyadan gelseler, o mirası tevarüs etseler hiçbir itirazım olma­yacak. O da yok. Dolayısıyla bu reel insanlarla beraber yaşıyoruz. Bizimki hep özenti, o bakımdan söylüyorum. Taklit evresinde kaldığı sürece bizim romanımız hiçbir zaman bir Dickens romanı gibi olamaz, içinde yaşadığı hayatı yazıyor Dickens. Çocukken <em>Oliver Twisfi</em> okumuştum. Çok etkilendim. Sonra Londra’yı gör­düm. Sanayi devrinin Londra’sma biraz baktım. Adam hakikaten doğru yazıyor, yani içinden geldiğini, içinden geleni. Bir manada da hayattan intikam alıyor.</p>
<p>Benim şu anda bulunduğum nokta şöyle: roman, evet var. Okumalı mı? Evet, okumalı. Ama ne olduğunu bilerek okuma­lı. Özür dileyerek, fuhşiyata fuhşiyat gözüyle bakalım. Onu evcil­leştirmeyelim, insanileştirmeyelim. Fuhşiyat, fuhşiyattır. Beşerî­dir ama İnsanî değildir. Zaten ideolojik romanlar bana göre ro­man değil. <em>Yabanlar</em> falan. Onları geçiniz, onlar boş lakırdı. Reşat Nuri’nin; <em>Acımak, Yaprak Dökümü, Çalıkuşu</em> falan kurgudan iba­ret hikâyeler. Benim eşim Kuşadası’ndan. Kuşadası’nda o dönemi yaşayan insanlarla konuştum, görüştüm. Tabi onlar benim bu so­ruları niye sorduğumu bilmiyorlar. Ama bir resim çiziyorlar, bir hayat felsefesi var, bir kurgu var. Çok reel insanlar. O hayata bak­tığımda gördüm ki Reşat Nuri, gerçek hayatla hiç ilgisi olmayan kendi düşlediği minik dünyasını anlatıyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Ben toparlayayım isterseniz, Hocam. İlk sorduğunuz suale yönelik söylüyorum. İngiltere’de, özellikle Britanya’da romanın doğması tesadüf değil. Osmanlı’da olması beklenemezdi. Çünkü Ingiltere’de, özellikle kapitalist Britanya’da bireycilik ön planda ve köken olarak kaynaklar hep oraya işaret ediyor. Özellikle İngiltere.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Şu an siz çok somut bir şey söylediniz. Bu mü­him bir şey. Bu somut bir şey. İngiltere neden? Çünkü, bireysel­lik, individualizm orada vardır. Kapitalist düşünce, özel teşebbüs ve bireysellik. Oradan doğru dediniz.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Özellikle üç anahtar kelime var, romanı doğuran zihniyetle ilgili. Bir tanesi kapitalist, diğeri girişimci, di­ğeri de bireyci. Zaten edebî formlara baktığımızda da roman oku­mak bireysel yapılan bir şey. Mesela bizde geleneksel oyunlar; orta oyunu ya da şiir okumanın kolektif bir tarafı var. Sohbet halkala­rında beraber yapılıyor. Ama roman öyle değil. Roman hakikaten bireyci bir tür. Sadece anlattığı konular itibariyle değil tüketilme biçimiyle de öyle. Yani kapitalist çağa ve burjuva sistemine uygun bir tür.</p>
<p>Özellikle matbaanın icadı ile birlikte de bu matbu bir me- taya dönüşüyor. Yani roman, yazılı kültürle doğrudan alakalı bir form. Sözlü kültüre uygun değil. Ebat itibariyle de öyle, hacim iti­bariyle de. Hikâye öyle değil. Hikâye bazen kulaktan kulağa da ak­tarılıyor. Bunu geleneksel hikâye için söylüyorum. Ama romanın muhakkak basılması ve dağıtılması lazım. Onun bir meta değeri de var. Aynı zamanda ekonomik boyutu da var. O yüzden kapita­lizm ile yakın ilişki içerisinde. Ama tabi ki kapitalizm döneminde iyi roman yazılacak diye bir kaide de yok. Tam tersi bu dönemde metalaştığı için piyasaya hitap etmesi gerekiyor. Arz-talep mese­lesi. Niteliksiz romanlar da çoğalıyor bununla beraber. Niteliği­ni koruyanlar zamana meydan okuyorlar ve klasikleşiyorlar. Ama bir dönem toplumda neye ihtiyaç varsa yazarlar ona yönelik yaz­ma yoluna gidiyorlar. Ya da geçim kapısı görerek yazıyorlar. Kapi­talizm ile çok yakın bir ilişkisi var. O yüzden feodal bir toplumda romanın doğması beklenemez.</p>
<p>Bir eleştiri yapayım. Alan Watt’ın <em>Romanın Yükselişi</em> kitabı var. Romanın ortaya çıktığı şartları sosyolojik olarak analiz eden güzel bir çalışma. Her defasında yeni bir bilgiyle karşılaşıyorum. Mese­la okur profilinin değişmesi üzerinde duruyor. Bizde bu bahis pek işlenmez. Genelde Tanzimat nesli sahneye çıkar. Roman yazarlar. Sonra Servet-i Fünuncular gelir. Sanki bir sahne üzerinden geçit gibi ilerler edebiyat tarihi. Sunî bir bölümleme üzerinden&#8230; Ama Watt, kitabında gündelik hayatın, sokaktaki vatandaşın, o birey­ci, girişimci, kapitalist dediğimiz kişinin, evdeki hizmetkârlardan tutun da gelir düzeyi ve statüsü yüksek insanlara kadar hepsinin sosyolojik analizini yapar. Mesela ilginç bir bilgiydi.</p>
<p>Bir bölümde, 17. yüzyılda İngilterede roman okumanın zorluklarından bahse­diyor. Sebepler tabi ekonomik temelli. Kitaplar pahalı, gelir düze­yi ve okuma-yazma oranı da oldukça düşük. Bir de romana karşı bir önyargı da var. Ama en ilginci; 17. yüzyılda bir pencere vergi­sinden bahsediliyor. Özellikle Londra’da evler çok küçük ve tıkış tıkış insanlar. O yüzden kişisel hayat içerisinde mahremiyet yok denecek kadar az. insanlar bir köşeye çekilip kitap okuyamadık­ları gibi pencere vergisinden dolayı evlerin pencere sayısı azaltıl­mış. Ve mum almaları lazım. Yarım penilik mumlar bile lüks ka­bilinden görülüyor. Böyle bir ortamda roman okur-yazarhgınm nasıl etkilendiği üzerine çok güzel analizleri var. Bizde bu kısım yok. O geçiş dönemini biz nasıl yaşadık? Tahkiyeden romana ge­çiş sürecinde okur nasıl bir değişim geçirdi? O yüzden göremiyo­ruz romanın toplumda ne derece benimsenip, benimsenmediği- ni. Bu bir eksiklik olarak duruyor bir tarafta.</p>
<p>Okur demişken siz ona da dikkat çektiniz. Okur da değişti bu­gün. O yüzden romanı Cemil Meriç’in zamanındaki gibi değer­lendiremiyoruz. Çünkü okur, o okur değil. Bugün okurlar, me­tinleri bir oyun gibi görüyor. Romanı biraz da keyifli hale getiren didaktik tarafının yanında estetik bir tarafının da olması. Mese­la Kerime Nadir’in yazdıkları popüler romana örnek olarak veri­lebilir. Ama bunların yanı sıra bir de oyun dediğimiz, okuyucuyu bir oyuna davet eden, metnin içinde boşlukların olduğu romanlar da var. Bu tarz romanlara alımlama estetiği olarak tanımlanan ku­ramlar eşliğinde yaklaşıyor edebiyat bilimciler. Yazar bilinçli veya bilinçsiz şekilde metinde özellikle bazı boşluklar bırakıyor. Tabii fiziksel boşluk değil, anlamsal boşluklar. Okur orayı, okuma sü­recinde dolduruyor. Ama rastgele bir şekilde değil. Bu da okura, metni yazarla birlikte üretirken ayrı bir keyif veriyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Mesela bizim şiirimizde bu çoktur. Yani şair bir Van Gogh resmi gibi üç kelime söyler. Bir büyük dünyayı size bırakır. Tabi görmeyi becerebiliyorsanız.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Bu da yazarın kabiliyetiyle ilgilidir. Kü­çürek öykülerde söylediğimiz gibi, küçürek öyküler, okurun biri­kimine yaslanan metinlerdir. Herkesin okuyabileceği şeyler değil. Ben derste bu konuyu anlatırken başlangıçta öğrenciler dudak bü­küyorlar. Diyorlar ki “Ne var, biz de yazarız. Üç kelime, beş keli­me değil mi?” Yazın dediğimiz zaman da diyorlar ki “Sabah evden çıktım. Üniversiteye geldim. Öldüm.” Diyoruz ki; sonu çok çarpı­cı olacak. Bunların hepsini düşününce rastgele cümleleri arka ar­kaya dizmekten ibaret sanılıyor. Ama küçürek öykü; görünmeyen, buz dağı gibi aslında söylenmek istenen, söylenmeyende gizlen­miş durumda. Örneğin Hemingway in metnine kazı yaptığımız zaman “lost generation” denen Amerika’da özellikle İkinci Dün­ya Savaşı sonrasındaki neslin durumu karşımıza çıkıyor. Savaşm sebep olduğu o yıkım, bir bebek patiğini satacak kadar derin bir yoksulluğu anlatan çok keskin bir hikâye aslında.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Bu galiba şöyle: Hemingway’i bütünüyle ta­nıdıktan sonra, bu librettoyu bildikten sonra bu hikâye anlam ka­zanıyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Tabi ki. Yoksa başka teoriler üretiriz. Mese­la, hiç çocuk sahibi olamayan bir çiftin çocuk özlemini anlatan bir hikâye diyebiliriz. Ya da çocuğunu kaybeden bir çiftin. İşte küçürek öykünün bir tarafı da farklı bağlamlarda çoğaltdabilmesidir. Bura­da okur çok önemli. Bugün öykü, romanın da önüne geçti diyebi­lirim. Artık başardı yazarlar değil de başardı okurlar konuşuluyor.</p>
<p>Kader bağlamında şu örnekle de tamamlamış olayım. Miguel De Unamuno&#8217;nun Sis adında bir romanı var. Çok ilginç bir kurgu­su var. Ama o ilginç noktayı görmek için sabırla romanın son alt­mış sayfasını beklemek gerekiyor. Karakter yazarın karşısına diki­liyor ve kafa tutuyor. Diyor ki; “Ben intihar etmek istiyorum.” Ya­zar; “Yapamazsın, intihar edemezsin.” diyor. Kahraman ısrar ediyor. Yazar da “Sen gerçek değilsin, o yüzden intihar da edemezsin. Sen bir roman karakterisin sadece.” sözleriyle ona karşı çıkıyor. Ama o kadar restleşiyorlar ki roman karakteri sonunda “Ne malum senin gerçek olduğun. Belki de sen gerçek değilsin. Asıl gerçek biziz.” di­yor. Aralarında böyle diyalog geçiyor. Sonuçta roman kahramanı yazarı çok kızdırıyor ve yazar diyor ki “Buradan çıkıp evine gittiğin anda öleceksin.” Çok ilginç bir roman. O noktada, acaba kaderi çi­ziyor mu yeniden? Tekrar mı değiştiriyor? Karakter eve gitmek için yolu uzatıyor. Çünkü eve gidince ölecek. Epey bir dolandıktan son­ra mecburen gidiyor eve. Artık yazarlar, kahramanlar, romanlar bil­diğimiz gibi de değil, çok farklı bir noktada. Gerçek boyutuyla kur­maca iç içe geçmiş durumda. Tıpkı üç boyutlu gözlüklerle bakmak gibi. Böyle bir ortamda yazarın rolünü ve metin üzerindeki tahak­kümünün sınırlarını yeniden tartışmak lazım.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Benzerleri filmlere de yansıyor. <em>Stranger Than Fiction</em> diye bir film var. <em>Lütfen Beni Öldürme</em> diye çevirmişler. Biri yazıyor, biri yaşıyor. Öldürmesin diye de yaşayan, yazarı aramaya çalışıyor. Öyle bir kurgu yapmışlar.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Evet hocam. Karakter yazarla pazarlık ya­pıyor kendisini öldürmesin diye.</p>
<p>Nasıl sonlandırayım bilemiyorum. İsterseniz burada bir virgül koyalım. Romanın lehine de aleyhine de söyleyecek çok şey var. Ama ben bugünün dünyasında kapitalizm devam ettikçe, birey- cilik devam ettikçe romanın da güncelliğini koruyacağına inanı­yorum. Ancak bunlar değiştiği takdirde yeni bir edebî form gele- bilir diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Bu alımlama ile ilgili bir şey söyleyebilir miyim ve sorabilir miyim?</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Tabi ki, buyurun.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Alımlama kuramını yorumlayanların şöyle bir bakış açısı da var. Okur istediği gibi yorumlar. Öyle olunca bu se­fer siz metni bağlamından çıkararak, istediğiniz gibi, ben böyle anlıyorum diye yorumlayabiliyorsunuz. Mesela bir tefsir profe­sörü, mevlidi okurken kim görmüş Asiye ve Meryem valideleri­mizin geldiğini diye bir yorum yapabiliyor. Kendine göre bir yo­rum yapıyor. Onun kendi bağlamını dikkate almıyor. Alımlama- nın da böyle bir tehlikesi var. Çünkü ben de anlarım diyor ve bağ­lamından bağımsız yorumlar çıkarıyor. Dolayısıyla metnin derin­liği, kuşatıcılığı, bağlamı devre dışı kalıyor. Bu sefer siz istediğiniz şekli, rengi verebiliyorsunuz. Mesela Amerikalı Profesör Walter G. Adrews, Osmanlı için bir poetik cemaatten bahsediyor. Diyor ki; iki yüzyıl sonra bile Osmanlı’dan birisi gelmiş olsa; 15. yüzyıl­da vefat edip 17. yüzyılda yeniden geri gelse yabancılık çekmezdi. Çünkü poetik cemaat onun bıraktığı yerde, o zemin devam edi­yor. Ve o, yaşadığı dünyaya yabancılık çekmez. Şu an böyle bir ze­min kaybolduğu ve atmosfer değiştiği için; ayrıca herkes bir tara­fından kendine göre alımladığı için bir karmaşa oluşuyor.</p>
<p>Ebru Burcu Yılmaz: Hocam, bütün kuramların zaten karşı eleştirileri var. Sizin söylediğiniz de bunlardan bir tanesi. Ama alımlama estetiğinin teorisyenlerinden Jauss’un sıkça kullandığı iki terim var: “Beklenti ufku” ve “deneyim ufku”. Yani metne yak­laşırken bir okuyucunun deneyim ufku, daha önce neler okudu­ğu onu anlamlandırma sürecini etkiler. Sıradan bir metinle ilk kez karşılaşanla, o tarz metinleri daha önce okuyan ya da okuma kül­türü daha zengin olan birinin alımlaması farklı olacaktır. Alımla- ma biçimi farklı olacaktır. Bir de beklenti ufku. Hangi beklenti ile o metne yaklaştığımız yorumumuzu şekillendirebilir. Ama keyfî ve ezbere yorumlara çok sıcak bakmıyorlar. Yani bağlamla ve met­nin dokusu ile uyumlu olmalı.</p>
<p><strong>Ali Cançelik:</strong> Evet. Divan Şiiri’ni siz okurken başka anlıyorsu-nuz. Biri de Divan Şiiri’ini okuyor, Divan Şiiri’inde sapık ilişki diye kitap yazıyor. Böyle bir aşırı iki uç, ayrı iki dünya.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Hocam, çok teşekkür ediyorum. Böyle bir imkânı tanıdığınız için.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Biz de bilgileniyoruz ve tartışıyoruz. Bu me­tin de çözülünce bakacağız. Ama ben buradan iki tane önemli hu­sus çıkardım. Onların üzerinde düşüneceğim. Bir şeyler söyleme­ye çalışacağım. Bu iş böyle gidecek. Gayet güzel. En azından me­sela İngiltere’de çıkmış olması. Kapitalizm, bireysellik ve girişim­cilik. Bu çok önemli, üç temel faktörü söylediniz. Belki bunların üzerinde biraz daha düşünmemiz gerekecek. Böylece kültürel ik­tidara bir adım daha yaklaşacağız.</p>
<p><strong>Cihad Demirli:</strong> Ebru Hocama çok teşekkür ederim sunumla­rından dolayı. Ben roman mevzusuna ilk defa bu zaviyeden bak­tım. Hocam, o zaman sizin dediğiniz çerçevede bir roman yaza­rının sanatkâr olma durumu nedir? Biraz da sanatkâra atfen, ben bunu merak ediyorum.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Notlarımda var, sanatkâr. Onu sonraya saklı­yorum. Benim için İslam medeniyet tasavvuru açısından bir sanat­kârın roman yazması, bana göre hala daha muallâkta duruyor. Ya­zamaz desem, biraz sert olacak. Yazabilir, hiç diyemem. Ama bi­raz evvel söylemeye çalıştım. Her sabah çıkarken veya gün doğdu­ğu zaman “Bugün bakalım, Rabbimin hangi tecelliyatı ile karşılaşa­cağım.” diyen bir insan için oturup kader kurgulamak gereksizdir. Çünkü cilvelerle dolu bir hayat içindeyiz. Böyle düşünüyorum ama insanlar merak ediyor. Hatta Ebru Hoca çok hoş tespit etmiş. Yani Umberto Eco’nun, o kitabını da gösterdi. İnsanlar diyorlar ki; ben roman okuyarak, kendi kaderim hakkında bazı ipuçları yakalaya- bilirim. Biraz evvel deneyim ufkundan bahsetti. Kendi deneyimle­rime göre nasıl bir yorum getiririm. Ali Hoca dedi ki, bu iş çığrın- dan çıkıyor. Mevlidden, örnek verdi. Burcu Hoca da kriter sözünü etti.</p>
<p>Şimdi kriter sözünü edince demek ki bir sınırlar var. O krite­re göre düşündüğünüz zaman kötü kullanım ortaya çıkıyor. Ama o kriterin ne olduğunu söylemedi. Belki on beş gün sonraya söyler. Dolayısıyla ben, İslam tasavvuru açısından bakan birisi için söylü­yorum. Hikmet ve hayret, hayranlık, teslimiyet, tevekkül, gayret bü­tün bunlarla olaya baktığımız zaman roman; bana başka bir tür in­sanın ürünü olarak görünüyor Ondan öğreneceğim bir şey var mı? Mutlaka vardır. Hiçbir itirazım olmaz. Ama oturup benim insanım roman yazar mı? Bana yazmaz gibi geliyor. Yazmamış gibi geliyor. Yazılanlar nedir diye sorarsanız. İşte İngiltere’de ne bitti de bireysel­lik başladı. Ne bitti de kapitalizm geldi. Ne bitti de girişimcilik geldi. Mesela Kıta Avrupa’sında feodalite vardı. İngiltere’de yok muydu? Yani cemaatçilik. Bir lord ve onun etrafında insanları nasıl tanım­larız? Bunlar sual çengelleri olarak hala duruyor zihnimizde. Kon­santre hap gibi şiir diyorum ben. Ama gerçek şiir! Boş lakırdı değil. Hikemî söz, kıssa tabiki olabilir. Hazreti Peygamber romanla anla­tılır mı? Haşa, sürnrne haşa!</p>
<p><strong>Mustafa Yelek: </strong>Hocam, Mustafa Özel, geçen twitterda bir şey paylaşmıştı. Diyor ki “Kırk yıldır bütün yazdıklarımı, bir <em>Ölü Can­lar,</em> bir <em>Sağlam Adam,</em> bir <em>Sinekti Bakkal</em> yazmak için veririm.” Böyle bir şey söylemiş.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Bilemiyorum, o konuda bir şey söyleyeme­yeceğim. Buraya not aldım. Sanat, sanatkâr, eser ve muhatap. Be­nim baktığım nokta şu: Biz bir medeniyet çerçevesinde ve değerler dünyasının içinde yaşıyoruz. Ama bütün insanlar böyle. O değer­ler dünyası içinde eser üretiyoruz. O değerler dünyası içinde bir <strong>estetik </strong>kurgu yapmaya çalışıyoruz. Ama farklı bir değerler dünya­sı, bize farklı deneyimler sunuyor. Belki bu Wilhelm ile olan iliş­kimi biraz daha açmalıyım, bilemiyorum. Wilhelm, mühim bir adam. Roman hakkında boşluk var bende ama müzik hakkında yok, mimarî hakkında yok. Ama bu tabi yine özneldir. Mutlaka vardır da yoktur. Amerikan hayatını bilfiil içinde yaşayarak biraz gözlemledim. Orada dostlarım oldu. Müslümanlardan davardı. Mesela Tosun Bey benim için çok iyi bir göstergeydi. Tosun Bekir Bayraktaroğlu. Ve bizim dünyamız.</p>
<p>Bu arada Profesör Bayram Ali Çetinkaya, Hazreti Mevlâna hakkında çıkaracakları bir kitap için benden yazı istedi. Ben de dedim ki bir mutasavvıfla, bir modernistin hikâyesini yazayım. Modernist, bizim Tosun Bey. Mutasavvıf da Şeyh Safer Efendi, iki­sinin de macerasına oldukça yakından vâkıfım. Yazayım mı, yaz­mayayım henüz gidip geliyorum. Ne kadar yazayım, isimleri vere­yim mi? Çok ilginç bir macera vardı. Birisi beyaz Türklerden. Ha­yatın her cihetiyle Tanrı -özellikle Tanrı diyorum Tosun Be/i an­latırken- ona büyük imkânlar sunmuş. Ötekisi de acı çeşmeyi bi­lir misiniz? Atik Ali’den giderken, Vefa Stadının arkası. Bir seyyar Amavut’un oğlu. Yazın dondurma, kışın da salep satan bir seyyar, Arnavut Sadık Efendi’nin oğlu. Orta mektepten terk.</p>
<p><strong>Mustafa Yelek: </strong>Güzel bir roman olur, Hocam.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Roman olmaz bundan. Çok ayıp olur. Gör­düğümü yazabilirim ben. Yani anlattıklarını, hissettiklerim. To­sun Bey’in psikolojisini. Tosun Bey, Ecevit in ve Rahşan Hanımın sınıf arkadaşı. Onlarla kolejde, ruh çağırma seanslarına katılıyor. Londra’ya gidiyor. Orada devlet bursu ile okuyor. Ve kader ağla­rını orada nasıl örüyor?</p>
<p><strong>Cihad Demirli: </strong>Hocam, bu kader boyutuyla baktığınızda si­nema ve tiyatroyu nereye koyuyorsunuz?</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Hiç onu sorma. Mesela, niye hiç orta oyununu ve Karagöz’ü yapmıyorsunuz? Onlar teknolojik olarak eksik. Orta oyunu ve Karagöz bizim çocukluğumuza kadar reel sanatçılarla gel­di. Neden biz opera yapmadık? Operanın başlangıcı 1600’lü yıllar, Venedik. Operada müzik ve oyun var. Teknolojik olarak sinema belki yok ama bunlar var. Niye yapmadık? Bunları düşünmemiz lazım. Yapabilir miydik? Pek tabi, ne eksiğimiz var? Adam size bir resim çiziyor. Bunları hep düşünmemiz lazım. Mesela soyut somut ilişkisi. Hoca dedi ki biraz evvel; İntibah, Sergüzeşt-i Ali Beydi, hatırlıyorum, bize de onları lise birde büyük bir hevesle okuttular. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, kurgu bakımından Batı romanından çok geridir dedi. Buradaki kurgunun, estetik kriterini ben bilmek istiyorum. Mesela şu mudur? Orada daha derin psikolojik tahliller var. Burası çok mu sığ kalıyor? Orada daha soyut üzerinden giden bir akış var. Burada çok somutta mı kalıyor?</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Hocam, o karşılaştırmayı Batı romanı ile değil de bizdeki tahkiye geleneği ile mukayese ederek söylemiştim. Dede Korkut hikâyelerine nispetle daha geridedir aslında <em>İntibahla, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat.</em> Mesela biz Tepegöz hikâyesini alıyoruz. Örnek olarak romanın karşısına koyuyoruz. Vakaların dizilişi, aralarındaki nedensellik ilişkisi, özgün vaka ve karakter üretimi noktasında. Diğerleri hem inandırıcılıktan uzak hem tesadüflere çok fazla yer veriyor. Bu da kurguyu zayıflatıyor. Yani Dede Korkut hikâyelerinde yazarı belli olmamasına rağmen çok sağlam bir yapı var. Böyle bir anlatı geleneği oturmuş. Ama <em>İntibahla</em> diğerlerinde çok büyük eksiklikler ve teknik aksaklıklar var. Hikâye formuna da uzak, modern romana da. Ama zamanında bizim böyle anlatı­larımız varmış.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Tipler zayıf diyorsunuz.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Karakterizasyon da vaka halkaları ara­sındaki nedensellik ilişkisi ve problemi ele alma biçimi de. Tan­zimat romanlarında hazır sonlar var mesela. Sona bağlayamadığı zaman ya karakter çıldırıyor ya yangın çıkıyor, ölüyor. Ya aniden başka bir sebeple ölüveriyor. Yani yazar söyleyeceğini söylemiştir, mesajım vermiştir. Artık karakterin ölmesi gerekir. Bir de her şey siyahla beyaz gibi net. Bunlar kurgu açısından metni zayıflatıyor. Mesela Tepegözde, birdenbire bir ucube geliyor. Çobanın önüne koyuyorlar onu. İnsana benzemiyor, çok değişik bir canlı. Her gün birini yiyor. Öyle beslemeleri gerekiyor.</p>
<p>İnsanlar onun ne olduğu­nu anlamak için tekmeliyorlar. Yani simgesel anlamda, bir problem çözme biçimi. Tekmeleyerek onun ne olduğunu anlamaya ça­lışmak. Hâlbuki tekmeledikçe problem büyümeye başlıyor. Vur­dukça daha çok büyüyor Tepegöz. Sonra hikâyenin sonunda onun zayıf noktasını buldukları zaman ancak alt edebiliyorlar. Bu hikâ­ye olmasına rağmen olay örgüsü çok sağlam. Diğerlerinde hem ev içi hayatın sınırlılıkları hem haremlik selamlıktan dolayı kadın ve erkeğin karşı karşıya gelememesi, zorlama müdahalelerle olayın ilerlemesine sebep oluyor. Mesela, erkek kadının olduğu eve gele­bilmek için kadın kılığına giriyor. İşler daha da karışıyor. Tanzi­mat romanlarında böyle sunî bir ortam üzerinden ilerliyor ilişki­ler ağı. Biz o dönem anlatı noktasında, bayağı bir geriye gidiyoruz.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Siz bunu böyle söyleyince aklıma Kemal Tahir geldi. Roman bir realite ve hayatımızda var. Nikos Kazancakis’in Girit isyanını anlattığı <em>Kaptan Mihalis</em> adındaki romanını oku­muştum.</p>
<p>Ben bu teknik kısmı da anlamadım Ebru Hocam. Adam isti­yorsa girer. Orada siz tabi bir bilginin içinden konuşuyorsunuz. Ben o bilgileri bilmiyorum. O formattan da geçmedim. Ama so­rularım var. Mesela o sorular zihnimde devam ediyor. O sorulara cevap, kurgunun basit olduğunu iddia etmiyorum ama niye basit olduğunu soruyorum. Anlatımı basit olabilir. Tam bilemiyorum.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Çok haklısınız. O kısmı biraz hızlı geçtim. Ama tekniğe girersem de çok boğucu olur diye hiç onlardan bah­setmedim. Olay örgüsünün kurulma biçimi var, şekilleri var, vaka halkalarının birbirine bağlanma biçimleri var. Mekân insan iliş­kisinin özel bir kurgulanma tarzı var romanlarda. Coğrafî mekâ­nın ötesinde, algısal mekân dediğimiz bir hadise var. Olay örgü­sündeki fonksiyonlarına göre karakterler var. Bunlar biraz yorucu ve meseleyi biraz dağıtır endişesiyle onlara hiç girmedim hocam.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: O açıdan bakıldığı zaman bunlar zayıf di</strong>yorsunuz.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: Evet, o anlamda zayıf.</strong></p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Peki o açıdan bakıldığı zaman, Dede Korkut hikâyesi güçlü mü?</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Çok daha güçlü.</p>
<p><strong>Haşan Taşçı:</strong> Hocam, ben bir şey sorabilir miyim? Birkaç sene önceydi. Kızım ders çalışırken akışkanlar mekaniğinden bahset­ti. İşte borular, şöyle çalışıyor. Sıcak su şuradan geliyor, soğuk su şuradan gidiyor. Bizim Süleyman da ona “Abla, tesisatçılar bü­tün bunları biliyor mu?” dedi. Tesisatçılar bütün bunları bilmi­yor ama tesisat yapıyorlar. Romancı hakikaten roman yazarken bütün bunları düşünüyor mu? Kurgusal mekân şöyle olmalı, ger­çek mekân şöyle olmalı, karakterler böyle olmalı. Yoksa yazdık­tan sonra, okuyucu mu, bu anlamı veriyor? Hakikaten, bütün bu anlamları yazarken düşünüp veriyorsa bu tahayyül edilemeyecek büyüklükte devasa bir şey.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Teknik sonradan geliyor. Teknik ve ku­ramlar metinden sonra geliyor. Mesela Ahmet Mithat Efendi hiç haberi yokken, Batı romancılarından çok çok önce “metafiction” denen bir üst kurmaca oluşturuyor. Yani metnin içinde, metnin yazılma sürecinin anlatılması. Yazarın kendi kimliğini belli etme­si. Okuyucuyla konuşması. Normalde biz bunu zayıflık olarak de­ğerlendiriyorduk. Ama sonra postmodernizm ortaya çıkınca de­diler ki, bu roman açısından bir özelliktir. Mithat Efendi, “Ey oku­yucu!” “Ey karî” şeklinde hitap ediyor. “Sen çatal bıçakla yemek yemenin nasıl olduğunu bilir misin?” diye konuşuyor. Onun alaf­ranga kültürle alakalı bilgilendirme gayreti de olduğu için okuyu­cuya bilgi veriyor. Bir taraftan da <em>Müşâhedât</em> romanını nasıl yaz­dığını anlatıyor. Mesela romanın içinde, o romanın nasıl yazıldı­ğını okuyoruz. Buna üst kurmaca diyorlar, teknik açıdan. Ahmet Mithat Efendi’nin üst kurmacadan terim olarak haberi yok, ama kullanıyor. Sonra edebiyat terminolojisine bu uygulama “metafi- ction” yani üstkurmaca olarak geçiyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Bu şuna benzedi. Aristo’ya, İskender şöyle di­yor: “Tarihi yapan benim, yazan siz.”</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Hocam, yazar bunların farkında olmaya­bilir. Psikanalitik de böyledir. Bunları hesaplayıp yaptığında çok da yapmacık olur. Yaptığı deneysel bir roman olur. Onları araştır­macılar bulup çıkarıyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Bir nevî arkeolog gibi. Yazarın arka planını, eser üzerinden giderek yakalamaya çalışıyorlar.</p>
<p><strong>Haşan Taşçı:</strong> O zaman herhangi bir edebî eser, bir defa yazılır. Her okuyan için farklı bir eserdir. Bu durumda milyonlarca eser haline geliyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz:</strong> Evet, yeniden üretiliyor. Konu değişmi­yor ama oradaki bazı bağlantılar, alt metinler her okunuşta tek­rar üretiliyor.</p>
<p><strong>Haşan Taşçı:</strong> Her okur için bu, romanda da şiirde de diğer me­tinlerde de böyledir. Belki resimde, heykelde böyle değildir.</p>
<p><strong>Sadettin ökten:</strong> Yok, orada da böyle. Eğer siz belli bir eğit­sel süreçten geçmişseniz, bu izleniminiz ve getirdiğiniz yorum­lar, belli sınırlar içinde kalıyor. Yani o eğitsel süreç sizin, bir ma­nada zihninizi ve duygu alanınızı forme ediyor. Ama tabiki aynı düşünce ve duyguda olmuyorsunuz. Onun bir alt ve üst sınırı var. Ama farklı bir eğitsel süreçten geçmişseniz. O zaman o eserin or­taya koyduğu düşünsel ve duygusal çerçeve sizde çok farklı yer­lere gidiyor. Ben bunu Fransız romanında, Hugo’da ve Balzac ta görmüştüm. Bu ne manaya geliyor? Sonra Fransız hayatını başka kaynaklardan, daha somut tanıyınca, şu şuraya oturuyor, bu bu­raya oturuyor dedim.</p>
<p>Bizde de öyledir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Türkiye tarım toplumuydu. Anadolu’da bağ bozumu yapılıyor. Köylü kızları çıp­lak ayaklarıyla üzümleri eziyorlar. Sonra şarkılar söyleyerek, ara­balara binerek köye dönüyorlar. Bunlar yazıldı, çizildi. O zaman film olmadığı için şiirleri yazıldı. Sonra, biraz Anadolu’yu tanıyınca, hangi köylü kızı, hangi çıplak ayakla üzüm eziyor? İtalya’da mı yaşıyoruz? Köy delikanlıları şarkı mı söylüyorlar? Nedir, ne değildir diye baktım.</p>
<p>Bu realiteyi görünce çok şaşırmıştım. Bu şaşkın­lığım hala sürüyor. Bugün Ara Güler Efendi’nin Afrodisias Kendini nasıl bulduğuna dair resimler geldi. Bir baraj açılışı yapıla­cak. Galiba Aydın Valisi&#8217;nden bir araba istiyor. Ben fotoğrafçıyım, açılış için fotoğraf çekeyim. Yolu kaybediyor. Yolu bulamıyorlar. Bir köye gidiyorlar. Bu dediğim 1958 yılı. Köy kahvesi, gece vakti. Elektrik yok, lüksler yanıyor kahvede. Batı bu, Doğu değil. Sonra bakıyor ki, kahvede adamlar domino oynuyorlar. Fakat masa yok, ne o? Bir sütun başı. Sütun başında antik dünyadan yüzler var. Er­tesi sabah, civarı bir geziyor. Köylüler bütün o eserleri kullanmış­lar. Hala daha kullanıyorlar. Bana o resimler geldi. Çok hoşuma gitti. Çocuklar üstünde oturuyor. Böylece orta yere Afrodisias çı­kıyor. Yani şunu söylemek istiyorum. Farklı bir dünyada yaşıyor­sanız, diğer bir dünyanın eserleri size hiçbir şey söylemez.</p>
<p>Buradan evrenselliğe geçeceğim. Bu teknik meselesini de bi­raz açmak isterim ama cehaletimi mazur görün. Net sorularıma katlanabilirseniz, bu teknik bahsinde ben, olay içinde olayı anla­dım. Mike Hammer romanlarında da olay içinde olay vardır. Şim­di Amerikan filmleri var. Orada da kurgu içinde kurgu var. Benim için şöyle bir şey var. Okuduklarımdan somuttan soyuta giden bir yol varsa orada daha üst bir çizgi yakalıyoruz. Yani iptidâiden daha gelişmişe doğru gidiyor. Bence o, aynı olayların çok kurgu­lanmasından ziyade böyle bir hadise varsa, bir kriter budur benim için. Böyle düşünüyorum, bilmem yanılıyor muyum? Soyutlama daha üst bir zihinsel eylemler grubunu, eylem aktivitesini temsil eder. Ve genelleme, tabi yapılabiliyorsa, oradan bir genel ilke çı­kabilir diye düşünürüm. Bunu belki estetiğe de bir şekilde uygu­layabiliriz. Görünenden görünmeyene giden ve bedenî bazlardan ruhsal hazlara giden bir yol olarak da düşünülebilir. Hem soyutla­ma zihinsel bir şey. Ama bedensel bazlardan, ruhsal hazlara gidiş, kalbî hazlara gidiş bu da duygusal bir macera diye düşünürüm. Mesela <em>Karamazov Kardeşlerde</em> bunu biraz görüyoruz, özellikle Dostoyevski’de bunu yakalayabiliyoruz. Orada bir şeyden bah­sediliyor. İnsan varlığını derinden etkileyen ve insanın varoluş- sal olarak cevaplayamadığı ama kendisini muazzep eden sorular.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Hocam, sizin işaret ettiğiniz noktalar ro­manda dramatik aksiyon bahsinde geçiyor. Kişi, kavram ve sem­bol diye üç tane katman üzerinden bakılıyor bir romana. Kişi­ler var. Romanın kapısını açtığımızda bizi ilk karşılayanlar kişiler. Sonra onların arkasında kavramlar. Onların arkasında da sembol­ler. Bu şekilde okuduğunuz zaman simge düzleminde tatmin edi­ci olabilir. Kavram ve sembol düzleminde altı doluysa roman kur­gusu açısından bu da bir başarı ölçütüdür. Ama, dramatik aksiyon sadece kişiler ve olaylar etrafında dönüyorsa, kavram ve simge de­rinliği yoksa bu durum eleştirilebilir. Mesela <em>Kiralık Konak’ı</em> sade­ce hayırsız bir torunla, Naim Efendinin diyalogları şeklinde okur­sak bize hiçbir şey vermez. Ama Osmanlı’nın bozulan ve çözülen yönlerini düşünerek konağı Osmanlı’nın son dönemleri ile bera­ber okuduğunuzda, simgesel düzlemde roman bir derinlik kaza­nıyor. Tanzimatçılarda bu kısım biraz eksik. Sadece kişiler üzerin­den aktarılan bir aksiyon var. Orada da muhtevada derinleşmesi ve bu şekilde inandırıcı olması biraz zor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Çünkü yaşanmamış bir hayatın romanını yazmaya çalışıyorlar.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Başkası eksenli bir hayat.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Kendileri onu hiç denememişler. Çünkü çok rahatlar. Tanzimat Rönesansı fevkalade rahat. Ziya Paşa bunlar­dan bir tanesi. Çünkü arkasında Mecit var, Aziz var, Hamit var. Ne zaman ki, dünya savaşma çarpıyorlar, zaten o zaman da on­lar ölmüş oluyor.</p>
<p>Ben şuna gelmek istiyorum, Geçen Altuntaş a da söyledim. Hat sanatında bize ait bir teori, bir kuramsal yapı koymamız lazım. Muhammed Bey, doktorasını bitirdi, bunu yapabilir. Tahkiyeden yola çıkarak romanda da kriterler bütünü koyabilir miyiz?</p>
<p>Mesela dediniz ki kişi var, olay var, simge var, sembol var. Ben onu değer var diye söyleyeceğim. Kişi var, olay var ve değer var. Bel­ki olay başta da gelebilir. Kişi olayın içinden çıkar. Olayla arasında­ki ilişkiyi tanımlarken, oradan değere gidebilir. Mutlaka ki olayla kendisinin dâhil olduğu kurgu, kendi değerleriyle çatışıyor. Ora­dan bir pişmanlık doğar veya doğmaz. O ayrı bir hadise. Yani bize ait bir resim ortaya koyabilir miyiz?</p>
<p>Şu noktaya geldim. Eğer benim inandığım kendi içinde bü­tüncül bir değerler sistemim varsa hayatımı ona göre tanzim et­mek istiyorsam, bir başka değerler sistemine inanmış ve hayatı­nı ona göre tanzim eden ve bu hususta eserler veren bir toplum­sal yapıyla tabi ki karşılaşırım. Onları tanırım. Onların eserlerine bakarım. Ama o eserler benim değerlerimle çatıştığı zaman, on­ları ben bir yerde tutarım. Dolayısıyla burada evrensel olma id­diası bana göre ortadan kalkıyor. Sadece belli bir dönemde, belli bir anlayışa, belli bir değerler sistemine hitap eden eserler günde­me geliyor. Nitekim Batı uygarlığına baktığım zaman modernis- tin yazmadığı birçok noktaları görüyorum. Ve diyorum ki; Antik Yunanı bir Müslüman’ın da yazması lazım. Dolayısıyla bunu teş­mil edebilirsiniz. Batı resmini tabiki bir Müslüman’ın da yazması lazım. Bu bir realite olarak var. Ama benim bulunduğum yerden bakınca, Batı resminde ben ne görüyorum?</p>
<p>Nitekim Turan Hocanın (Koç) <em>İslam Estetiğini</em> okudum. Turan Hocanın yazdığı kitap, İslam estetiğine bizim noktamızdan, yani bir İmam Hatip ve felsefe noktasından bakıyor. Turan Hoca ile bü­tün noktalarda örtüşmüyorum. Ama Burckhardt’ın yazdığı farklı bir şey. O tabiki şer an bir Müslümandır, hiçbir itirazım olmaz, ona sadece Tanrı, Allah karar verir. Mutlaka benden de iyi bir Müslü- mandır. Hiçbir itirazım yok. Ama bagajında o modernitenin ciddi estetik, kuramsal kalıntıları var. Onunla bakıyor bizim hayatımıza.</p>
<p>Muhammet Altıntaş çok kabiliyetli bir bey. Altıntaş “Hat sana­tı, İslam ikonografisidir.” diyor. İşte size bir büyük konu çıktı. Bütü­nüyle olayı görüp söylemek başka bir şey. Dolayısıyla bizim kendi medeniyet değerlerimiz nokta-i nazarından bakarak bir şeyler söy­lememiz lazım. Bütün dünya hakkında ve tabiki kendi hakkımızda veya modernite hakkında ne diyoruz? Ömrüm yettiğince bir sürü kitap almaya çalıştım. îyi, kötü okumaya çalıştım. Gördüğüm o ki hep modernite yazmış. Moderniteyi iyi kötü tanıdım. Bu iyi kötü tabiri de Türkiye’de yaşayan insanlar için iyidir. Ama daha köklü bir ömür verip tanımak gücüm olmadı. Türkiye’deki birçok entelektüel için gayet iyi.</p>
<p>Ben hala Türkiye’nin beyaz Türk modernistlerini de takip etmeye çalışıyorum. Hiçbir şey söylemiyorlar. Çok somut, çe­lişkiler ve yanlışlar içindeler. Bir kurucu felsefî düşünceleri yok, sa­dece aktarıyor. Zaten bir felsefe kitabı beş yüz sayfa olmaz. Kurucu felsefe kitabı, yüz, yüz elli, hadi iki yüz sayfa olur. Ve büyük boy ol­maz, cep kitabı gibi olur. Çünkü fikir anlatıyorsunuz. Alıntı yapmış­sınız, Montesquieu’den, Voltaire’den. Onu zaten ben istersem kendi kaynağından, Batı uygarlığı tarihinden okurum. Bizim sıradan en­telektüeller de kurucu felsefe diye iftihar ediyorlar, oysa değil.</p>
<p>Bizim oturup, hiç eksiğiz, fazlayız demeden bir yerden başla­mamız lazım. Ben kendim bunun çok muhasebesini yaptım. Ko­nuşayım mı, konuşmayayım mı? Ama bir noktadan sonra bana ilk kitap çıktığı zaman sen edebiyatçı değilsin. Yahya Kemal hak­kında niye kitap yazıyorsun diye çok tacizde bulundular. Ne yapa­yım dedim. Ben de Yahya Kemal’i okudum. Bana bir takım çağrı­şımlar oldu. Onları yazdım. Yahya Kemal hakkında edebî bir ki­tap yazmadım. Oradan yola çıkarak kendi düşüncelerimi yazdım.</p>
<p>Yani biz de yeniden bir medeniyetin tekrar ifade edicisi olacak­sak, bakın reform kelimesini özellikle söylemiyorum. Bu medeni­yetin yeni bir ifade edicisi olacaksak, mutlaka hepimizin dünya hak­kında kitap yazması lazım, İlk kitaplar çok müptedi olabilir, onun hiç önemi yok. Üzerine gelir, katlanır. Antik Yunanda, Homerosda ne görüyoruz? İlyada’da, Odysseia’da ne görüyoruz? Ne sıkıntıları vardı adamın, bunları yazdı? Bunlar hakkında yazmalıyız. Ben son olarak şunu söyleyeyim, Avrupa’nın bin yıllık Hıristiyanlık çağında antikite kaybediliyor, yok ediliyor. Niye? Çünkü kâfir diyorlar anti- kiteye. Ve mermerden kireç yapmak için klasik Roma eserlerini ya­kıyorlar. Ta ki 1400’lü yıllarda Rönesans beUi bir noktaya gelince, bu eserlere tekrar ihtimam başlıyor.</p>
<p><strong>Haşan Taşçı:</strong> Hocam, sözünüzü kesmemek için araya girme­dim ama müsaadenizle bir şey söylemek istiyorum. Michelange- lonun Musa heykelinde “konuş” dediği şeyi anladım ki konuşmuş. Sanat eseri konuşuyor. Az önceki konuşmalardan da her sanat ese­ri, herkese farklı bir şey söylüyor denildi. Roman, şiir, resim, mü­zik&#8230; Orada da o “konuş” demesi boşuna değilmiş. O heykel bugü­ne kadar binlerce, milyonlarca kişiyle konuşmuş. Bunu kastediyor.</p>
<p><strong>Sadettin ökten:</strong> Ben bu konuda çok iddialıyım ama benim iddiam banadır. O heykel bir moderniste bir şey söylüyor. Bir Ortaçağ Hıristiyan’ına bir şey söylemez. Bahsetmiştim, Londra’da gençliğimde British Museum’i dört gün gezdim. Bütün o Ortaçağ sanatı kapalıdır, örtülüdür, mesturedir, mesturdur. Ertesi gün Rönesans’a geçtiğiniz zaman aynı motifler aynı özneler küçük birer peştamallıdır. Empresyon resmin ilk ressamları, nü resim yapmaya başlar. Hadise Antik Yunana doğru gidiyor. Onlara baktığım zaman bana hiçbir şey söylemiyor. Sonra ben Hazret! Musa’yı Kurandan tanıyabildiğim kadar tanıyınca, orada bir başka Musa olduğunu gördüm. Ama Michehngdomın heykelindeki çok farklı bir Musa. Modernistin Musa’sı. Ona çağ Hıristiyan’ı için de yapmadı. O Katolik, Tanrıya bağlı» Tanrıdan korkan, günahı hayatının tümü boyunca kendi üzerinde taşıyan, ilk günahın bütün ağırlığını his­seden insan için de yapmadı. Bir modemist için yaptı. Benim için hiç yapmadı zaten. Ben kimim ki? Doğuda yetişmiş, gariban birisi. Buğday eksin, uzum çiğnesin, tütün yetiştirsin o kadar.</p>
<p>Şimdi böyle baktığınız zaman Türkiye çok farklı bir yere doğ­ru gidiyor. Adam da bu nasıl gidiyor diyor. Ama gidiyor. Piston­lu motor yapmadan, elektrikli motor yapıyor. Olacak şey değil.</p>
<p>Bizde birisinin heykel çalışması lazım. Bu heykel nedir? Neye karşı geliyor? Toplumda hangi boşluğu dolduruyor. İnsanlar niçin bu heykele ihtiyaç duyuyorlar? Mesela Fidias kimdir? Heykel nasıl gelişti. Nereye doğru gitti? Ne anlatıyor <u>insanlar</u>a?</p>
<p>Valla çok hoşuma gidiyor, zevk alıyorum, yoruluyorum. Ama zannediyorum değer. Hayırlısı bakalım.</p>
<p class="pr_header__heading">Kolektif &#8211; Saadettin Ökten İle Sanat Üzerine Düşünceler: Sanat ve Sanatkar,syf:45-78</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati-arasinda-roman/">Doğu – Batı Arasında Roman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati-arasinda-roman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Herkes Kaderi Kadar Yazar ve Konuşur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/herkes-kaderi-kadar-yazar-ve-konusur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/herkes-kaderi-kadar-yazar-ve-konusur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Mar 2025 22:10:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Divan Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Saadettin Ökten]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27711</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 25 Ocak 2021 Sadettin Ökten: Bu akşam Ali Hoca’nın bir sunumu var. Ali Cançelik: Müsadeniz olursa öncelikle şiirle ilgili bazı hatır­latmalar yapacağım. Bazı temel hususiyetleri arz edeyim. Çok faz­la, ansiklopedik bilgiler kısmına girmeden, bize ait şiir, kadim şii­rimiz nedir, ne değildir üzerinde bazı hususları arz edeyim. Bunu da teknik bir şiir tanımından ziyade bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/herkes-kaderi-kadar-yazar-ve-konusur/">Herkes Kaderi Kadar Yazar ve Konuşur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>25 Ocak 2021</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Bu akşam Ali Hoca’nın bir sunumu var.</p>
<p><strong>Ali Cançelik</strong>: Müsadeniz olursa öncelikle şiirle ilgili bazı hatır­latmalar yapacağım. Bazı temel hususiyetleri arz edeyim. Çok faz­la, ansiklopedik bilgiler kısmına girmeden, bize ait şiir, kadim şii­rimiz nedir, ne değildir üzerinde bazı hususları arz edeyim. Bunu da teknik bir şiir tanımından ziyade bir şiir üzerinden yapalım. Şiirin konusunu veren güzel bir beyit olduğu için, Taşlıcalı Yahya Bey ile başlamak isterim:</p>
<p><em>Kâşki sevdüğümi sevse kamu ehl-i cihân</em></p>
<p><em>Sözümüz cümle hemân kıssa-i canan olsa.</em></p>
<p>Taşlıcalı Yahya Bey, birisini seviyor ve herkesin onu sevmesi­ni söylüyor. Bütün kıssalar, her söz onunla ilgili olsun istiyor. Bu kendisi istediği için böyle değil, böyle olduğu için istiyor. Biraz­dan gelecek, değineceğiz. Neden böyle ve neden böyle istiyor diye. Bizim kadim şiirimizin temel esprisi bunun üzerine, canan üze­rine, sevgili üzerinedir. Bütün âşıkânın ya da ârifânın nutk-u şe­riflerinde kendi sevdiklerine, insanların, kamu cihanın sevmesi­ni talep söz konusudur.</p>
<p>İkinci perde de Fuzûlî’nin bir beyti;</p>
<p><em>Işk imiş her ne var âlemde </em></p>
<p><em>ilim bir kil ü kal imiş ancak</em></p>
<p>Fuzûlî</p>
<p>Her şey ve herkes sevdiğimden konuşsun, her söz onunla ilgi­li olsun deyince, o zaman bunun farklı bir ifadesi gündeme geli­yor veyahut da bu o zaman ne imiş? Her şey ve herkes onunla il­giliyse, bu nasıl olabilir? Fuzûlî’ye göre; ilim, bir dedikodu. Kil ü kâl, dedikodu demek. Bunun bir ilim geleneği var, ona da biraz­dan değineceğiz. Ama gördüğümüz her şey aşk ve aşktan müştak, ondan ortaya çıkmış. Bunun da gerekçesini şöyle ifade edelim. Bir kutsi hadis var: <em>“Bilinmeyen gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bilineyim diye halkı (kâinat) yarattım?</em></p>
<p>Şimdi burada iki şiiri birbirinden ayıralım. Sultan Veled’den bir söz okudum. Âşığın şiiri Hak’tan, Hakkın cezbesinden diyor. Şairin şiiri, sarımsağın tazyikinden. Yani sarımsaktan. Sarımsak­lı olan şiire değil de âşığın Haktan cezbe ile ortaya koyduğu şiire baktığımız için âşığın şiirini veya nutk-ı şerifini anlıyoruz.</p>
<p>Kutsi hadis-i şerifte bir bilinmekliği istemek bir de sevmek var. Dolayısıyla iki tercih var. Biri ulemanın tercihi, bilmek üzerinden idrak etmeye çalışıyorlar. Diğeri de, sufîlerin tercihi, sevmek üze­rinden idrak etmeye çalışıyorlar. Sevmeyi tercih ediyorlar.</p>
<p>Işk ile olan tercihte ışk-amel-hâl yer almaktadır. Diğeri ise ilimde akıl-nazar-kâl/söz üzerinden idrak etme vardır. Peki ilim ne demek? Alâmetleri bağlamak demek, akletmek demek. Zaten aynı kökten geliyor, ilim üzerinden anladığınız zaman, akılla yü­rüyorsunuz demektir. Ama aşk üzerinden anladığınız zaman yani sevmeyi öncelediğiniz zaman ışk geliyor.</p>
<p>Işktaki temel anlayış şu: Her şey cemâldendir ve kalbe hitap eder. Akıl devre dışı kalmıyor. Sadece mahdud oluşu biliniyor ve yerinde tutuluyor.</p>
<p>&#8221; Peki keşf dediğimiz bir kavram var, o nedir? Kalbin perdeler­den arınarak elde ettiği bilgidir. Kalbin Hak ile halleşmesiyle or­taya çıkıyor. Halleşmekte iş başka bir boyuta gidiyor. Işk-amel-hâl üçgeni üzerinden o nefsin tezkiyesi yani seyr-i sülük devreye giri­yor. Onun üzerinden âlemle, halleşme, mahremleşme söz konusu, örtü nedir? O örtü şu; âleme bakalım, alem ne demek? Kendisiy­le başkasının bilindiği şey. Işk imiş her ne var âlemde diye baktığı­nız zaman, her biri sadece aşk ile anlaşılabilen ve Cenab-ı Allaha götüren araçlara dönüşüyor. Âlem, kendisi ile Allah’ın bilindiği ve Cenab-ı Allah dışında olan her şey. Neden böyle düşünüyor Sufi? Çünkü her yer hüsnün bir tecelligâhı diyor. Kil ü kâl ise ilim gelene­ğinde sembolik veya kalıp bir ifade biçimi. Bir mesele konu tartışı­lırken dedi-dedim şeklinde veya denildi-dedim şeklinde bir diya­log ya da bir tartışma yürütülüyor. O onun bir sembolik ifadesidir.</p>
<p>Burada ulema yani âlimin ve ârifin veya âşığın tercihinden bahsettik. Bir de şöyle bir boyutu var bunun. Ya da ironi mi diye­lim artık, farklı bir esprisi var. Aşkın yanında ilim, dedikodu ka­lıyor. Bu şekilde de bir yorum var. Bildiğimiz manada dedikodu kahyor. Neden? Mesnevî’de şöyle bir ifadesi var Hz. Mevlana’nın: “Güneşe çıktığınızda ne Doğu kalır ne Batı. Kıyamet koptuğun­da ne münkir kalır ne mü’min kalır.” diyor. Önce biraz tuhaf ge­liyor. Ama baktığımızda, şu bizim Doğu ve Batı tanımlarımız bu dünyaya ait bir tanımlamadır. Güneşe nazaran yapmış olduğumuz tanımlamadır. Güneşe ulaştığınız da bu tanımlar, ortadan kalkı­yor. İşte münkir ve mü’min dediğimiz kıyamet koptuğu zaman ortadan kalkıyor. Biri inkâr ettiğini, diğeri iman ettiğini görüyor. Perdenin bu tarafındaki tanımlar, bu dünyaya ait bütün yasalar akılla yapılıdır. İşte fizik yasalarıdır, matematiktir vesaire. Hepsi, bilgi güncellendikçe tekrar değişebiliyor. Mesela aşkta kronolojik bir çizgi yoktur. Bu yanlış, bu doğru gibi aşkın kendi boyutunda aklî kategoriler söz konusu değildir.</p>
<p>Bir veri ele geçiriliyor, insan­lık 3.000 yıl daha geriye gitti diyor. Mesela fizik yasaları üçe çık­tı. Sonra bir yasa daha bulununca ve daha temel yasa olunca di­ğerlerinin öncesine konuldu ve sıfırına yasa olarak adlandırıldı, timin bu şekilde inişli çıkışlı bir süreci var. Ve bu dünyaya mah­sus bir şey. Bu dünya ortadan kalktığı zaman, hiçbirinin geçerliliği yok artık. Dolayısıyla sonsuzluğu idrak edebilecek, irtibat kurabi­lecek olan kalptir ve onun da tek meselesi aşktır. Böyle bakınca ak­lımıza Dâvûd-i Kayserî’nin insan ile ilgili tanımı geliyor. İnsan ün- siyetten geldiğini söylüyor. Dolayısıyla âlemle ünsiyet kurmak is­ter. Çünkü kendisini külli olana götürecek olan yol âlemde cüz’ler şeklinde tecelli olunmuştur. Böyle bir kısa geçiş yapmış olalım.</p>
<p>Şiirin ne olduğuna dair Kadiri Şeyhi Ahmet Kuddûsî Efendi’nin (ö. 1849) bir gazelini arz edelim. Bu gazelde bahsettiğimiz bize ait şiir nasıl olurun cevabı bulunmaktadır.</p>
<p>Şol şi’r kim sâmi-i giryân u sekrân eylemez,<br />
Yok halâvet anda hîç atşânı reyyân eylemez.</p>
<p>Ehl-i hâle ehl-i hâl şi’ri verir zevk u safâ,<br />
Ehl-i zâhir sözünü hâl ehli burhân eylemez.</p>
<p>Şâirânın kalbleri Hakk’ın hazâini imiş,<br />
Hem mukallid sözleri uşşâkı hayrân eylemez.</p>
<p>Ehl-i hâlin kalbine ilhâm eder şi’ri Hudâ,<br />
Ehl-i zâhir sözleri irşâd-ı ihvân eylemez.</p>
<p>Ehl-i hâlin sözleri îkaz eder gafilleri,<br />
Ehl-i zâhir şi’ri ışk u cezbe ityân eylemez.</p>
<p>Ehl-i hâlin sözleri haktır ki Hak’tan söyler ol,<br />
Ehl-i zâhir sözleri teşvîk-i yârân eylemez.</p>
<p>Var nice şi’r-i fasîh mevzûn, belâgatli, rakîk,<br />
Okuyanlar, dinleyenler kesb-i irfân eylemez.</p>
<p>Kuvvet-i ilm ile söyler şi’ri çok ehl-i kemâl,<br />
Âşıkın bağrın yakıp ışk ile biryân eylemez.</p>
<p>Bî-tekellüf söylenen söz aşıka hâlet verir,<br />
Külfet ile söylenen işfâ-ı ‘atşân eylemez.</p>
<p>Ehl-i hâlin şi’ri kulûba ok gibi te’sîr eder,<br />
Ehl-i zâhir şi’ri kalbde dostu mihmân eylemez.</p>
<p>Gerçi var hüsn-i fesâhat yok velâkin lezzeti,<br />
Âkili medhûş edip aklın perîşân eylemez.</p>
<p>Hal ile söylenmeyen söz şi’r-i Kuddûsî gibi,<br />
Mâsivâ hubbuyla âbâd gönlü vîrân eylemez</p>
<p>Ahmet Kuddûsî</p>
<p><em>şi’r kim sâmi-i giryân u sekrân eylemez,,</em></p>
<p><em>Yok halâvet anda hiç atşânı reyyân eylemez”</em></p>
<p>O şiir; dinleyenin gönül teline dokumaz, gözünü yaşartmaz, kendinden geçirmez ise ve onda halâvet olmaz ise, o susuzluğu gidermez.</p>
<p><em>“Ehl-i hâle ehl-i hâl şir.i verir zevk u safâ,</em></p>
<p><em>Ehl-i zâhir sözünü hâl ehli burhân eylemez”</em></p>
<p>Ehl-i hâle, ehl-i hâl şiiri zevk ve sefa verir. Çünkü ehli hâlin şiiri, Cenab-ı Hakkın cezbesindendir. Yukarıda bahsedildiği üzere aşkı tercih edenlerde üç aşama vardır: Işk-amel-hâl. Bunlar ise tecrübî ruhsal zevk veriyor. Misal olarak İbn-i Arabi’nin bir sözü var: “İfade edebildiklerimi metinde yazıyorum, ifade edemedikle­rimi şiire havale ettim.” diye. Çünkü şiir, mestur, şiir sözün işârât boyutunda. Ne demek? Bir ibârât var, bir de işârât var. İbârât, ibare­lerden oluşuyor. İlmin mevzuudur. Daha doğrusu ilmin zeminidir. İşârât ise şiirin bulunduğu bölümdür. Orada teşbihler, mecazlar giriyor devreye ve sadece onun ehli tarafından anlaşılacak şekilde şifreleniyor. O yüzden ehl-i hâle, ehl-i hâl şiiri zevk verir diyor. Bu olmadığı zaman işte o, sarımsaktan türeyen şiir gibi oluyor. Diğer türlü sadece söz cambazlığı oluyor.</p>
<p><em>“Şâirânın kalbleri Hakk’ın hazâini imiş,</em></p>
<p><em>Hem mukallidsözleri uşşâkı hayrân eylemez”</em></p>
<p>İşte bu şakan, yani âşıkanın kalpleri Cenab-ı Hakk’ın hâzine­sidir. Çünkü sûfilerdeki zaten temel anlayış budur. Şem’î şöyle der bir gazelinde:</p>
<p><em>“Vâsıl olmaz kimse Hakk’a, cümleden dûr olmadan, </em></p>
<p><em>Kenz açılmaz şol gönülde, ta kî pür-nur olmadan”</em></p>
<p>Kenz, hazine demektir. Gönülde açılan kenz Hakkın hâzinele­ridir. Şair o hâzineyi şifreleyerek söze döküyor. Mukallit sözü ise hayran eylemiyor. Çünkü o yok. Onun taklit olduğunu biliyor. Ge­çen oturumda okuduğunuz;</p>
<p><em>“Her peri simâya bakmaz, dide-i nâdide-bin</em></p>
<p><em>Her sevâd-ı zülfe bağlanmaz dil-i sevdâ-karîn,</em></p>
<p><em><b>Âfitâb</b>&#8211;<b>ı</b> <b>hüsn</b>&#8211;<b>ü</b> <b>hûbân</b> <b>âkıbet</b> <b>eyler</b> <b>ufûl</b>, </em></p>
<p><em>Ben muhibb-i lâ yezâlim lâ uhibbü’l-âfilîn””</em></p>
<p>AyaşlıŞakir Efendi</p>
<p><em>(Ariflerin gözü her peri yüzlüye bakmaz, gerçek sevdalı olan, her zülfe gönlünü kaptırmaz. Çünkü güzellerin güzellik güneşi sonun­da batacaktır. Ben, zevali olmayan, ebedî olarak var olan sevgiliyi seviyorum; ben, batanları sevmem.)</em></p>
<p><em>“Ehli hâlin kalbine ilhâm eder şiri Hudâ, </em></p>
<p><em>Ehl-i zahir sözleri irşâd-ı ihvân eylemez”</em></p>
<p>Ehl-i hâlin kalbine, Cenab-ı Allah ilham ediyor. Masa başında oturup, ne yazsam da pazarlasam diye düşünmekle olmuyor bu işler. Bu bir nevi aslında ihvanına da bir irşad metni. Mesela Niyazi  Mısrî, divanında yirmi beş tane gazele fi evâil-i sülük şeklinde kayıt düşmüş. Bu gazelleri topladık, inceliyoruz şimdi. Orada namaz kı­layım yerine “Cemâlin göresim geldi”, “Huzuruna, divana durasım geldi,” diyor. Niye cemal? Çünkü namaz miraç, miraç da cemal. Doğrudan cemalin göresim geldi diyor. Orada kuş diliyle tertip edilmiş bir irşad var. Ama oradaki irşad fıkhî bir terminoloji ile değil, aşk deryasındaki hazineler ve tecrübler ile ifa ediliyor.</p>
<p><em>“Ehl-i hâlin sözleri ikaz eder gâfilleri,</em></p>
<p><em>Ehl-i zahir şi’ri ışk u cezbe ityân eylemez.”</em></p>
<p>Ehl-i hâlin sözleri gâfili ikaz ediyor, uyandırıyor. Ehl-i zahi­rin şiiri de dinleyeni aşka ve cezbeye getirmiyor. Bu ikaz da bildi­ğimiz manada bir ikaz değildir. Mesela bu beyitle ilgili şunu örnek verebilirim.</p>
<p><em>&#8220;Ey garîb bülbül diyârın kândedir</em></p>
<p><em>Bir haber ver gülizârın kândedir.”</em></p>
<p>Niyazi Mısrî</p>
<p><sup>K</sup>Ey garip bülbül, diyârın kândedir” ile başlayan nutk-ı şerifte, bizim kaybolduğumuzu; hicranda, gurbette oluşumuzu hatırla­tan çağrılar var. Doğrudan bir ceza, doğrudan bir ceza korkusuy­la değilse de bize bizi fark ettirecek, uyandıracak ikazlar var. Bu­rada şu da var. Gâfil, neden gâfil? Bu dünyaya düşüşünden ve bu­rada kayboluşundan gâfil.</p>
<p>Bu konuda her zaman yaşadığımız bir hadise gelir aklıma. Su­danda Sâhatü’l Hadrâ diye bir park var. Orası cuma akşamlan müthiş kalabalık olur. Biz de birkaç aileyle gittik. Tabi çok kala­balık, sonra bir baktık ki kızımız Leyla’yı kaybetmişiz. Leyla o za­man 6-7 yaşlarında. Yanında da 4-5 yaşlarında Yahya var, kom­şunun oğlu o da kayboldu Leyla’yla beraber. Arıyoruz, arıyoruz bulamıyoruz. Sonra uzaktan birinin elinde gördüm Leyla&#8217;yı. Ağ­lıyor, ama nasıl ağlıyor, hüngür hüngür ağlıyor, kayboldum diye. Güvenliğe götürüyor adam. Sonra yetiştim, işte çocuk benim vs. Leyla kayboldum diye ağlıyor. Yahya, Leyla kayboldu diye, gülü­yor. Biri farkında, biri farkında değil. İşte sufi, kaybolduğunu bi­len ve bunu idraklerimize sunan bir âşık. Nutuklar, farkına var­dırmaya dönük uyarılar. Bunu biz de en azından böyle bir tecrü­beyle, sabitlemiş olduk.</p>
<p><em>“Ehl-i hâlin sözleri haktır ki Hak&#8217;tan söyler ol,</em></p>
<p><em>Ehl-i zahir sözleri teşvik-i yâr ân eylemez”</em></p>
<p>Hak ve Hak’tan oluşu da burada hakikati beraberinde getiriyor. Zâhiri bir gözle baktığımızda hakikati göremeyiz. Ama hakikatin kendine göre sözleri var, onları o şekilde anlamak gerekir. Mesela;</p>
<p><em>“Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir,</em></p>
<p><em>Varıp anın üstüne, evler yapasım gelir. “</em></p>
<p>Yunus Emre</p>
<p>Bu hakikattin Ama normal şartlarda daha alt perdede, bizim korktuğumuz, kılıçtan keskin, üzerinde yürünmesi bile çok zor olan bir şey. Bu kime bir gönderi? Ya da işte cennette, cennet de­dikleri ile başlayan söz, orada da aynı şey hakikatin kendine ait bir sembolik dili var. Onu dışarıdan bakarak bir sapkınlık veya zın­dıklık olarak görmemek gerekiyor.</p>
<p><em>“Var nice şir-i fasih mevzûn, belâgatli, rakîk, </em></p>
<p><em>Okuyanlar, dinleyenler kesb-i irfân eylemez”</em></p>
<p>Mesele sadece fasih ve mevzun belagatliğe, inceliğe sahip ol­masında değildir. Orada irfan var, şiir irfandan mı değil mi? İrfanı bir boyut var mı? Yok mu? Peki irfan nedir? İrfan, Allah’ın kalbe bahşettiği aracısız elde edilen bilgidir.</p>
<p><em>“Kuvvet-i ilm ile söyler şi’ri çok ehl-i kemâl, </em></p>
<p><em>Âşıkın bağrın yakıp ışk ile biryân eylemez”</em></p>
<p>Şiir, kuvvet-i ilim ile yani ilmin kuvvetiyle söylendiğinde âşı­ğın bağrını yakıp yandırmıyor. İlmin verdiği destek ve kuvvet­le söylüyor. Burada da yine ilmin kil ü kal oluşu söz konusudur. Tamam, içerisinde ilim var. Mesela bizim divan şiirini incelediği­niz zaman tarih, sosyal hayat, askerî, siyasî hususlar; felsefe gibi her şeyi bulabiliriz, ama bunu şiire yerleştirmek onu şiir yapmı­yor. Hem manzum formu şiir yapmıyor hem de özellikle bize ait şiire dönüştürmüyor. Estetik mesele üzerinden bakacak olursak buradaki temel ölçü, âşıkta ya da muhatapta uyandırdığı bir duy­gu var mı? Kalbine gidiyor mu, gitmiyor mu? Değiyor mu, değ­miyor mu, mesele bu.</p>
<p><em>“Bî-tekellüf söylenen söz âşıka halet verir,</em></p>
<p><em>Külfet ile söylenen işfâ-ı atşân eylemez”</em></p>
<p>Şiirde laf cambazlığı yaparak söylenen tekellüflü söz, aşığa kâr etmiyor. Çünkü âşık laf cambazlığına bakmıyor. Âşığa değecek söz sade ve hakikat olmalı. Aksi halde atşânlığını, yani susuzlu­ğunu gidermiyor. Külfet ile söylenen sözler, zâhirde cazip gelse de hakikatte eğreti duruyor. Burada susuzluğu da şununla yan yana söyleyelim. Yine Fuzulî nin Su Kasidesi’nden;</p>
<p><em>&#8220;Men lebin muştâkıyam zühhâd kevser tâlibi</em></p>
<p><em>Nitekim meste mey içmek hoş gelûr hüşyâre su”</em></p>
<p><em>(Ben şiddetle dudağını arzuluyorum, sofularsa Kevser istiyorlar, Tabii, sarhoşa şarap, ayıklara da su içmek hoş gelir.)</em></p>
<p>‘Men lebin muştâkıyam zühhâd kevser tâlibi’ diyor. Leb bura­da dudak demek, Efendimizin dudağına hasret. Buradaki duda­ğı, bir söz, bir nefes, bir nazar veya iltifat olarak düşündüğümüz­de, susuzluğu giderenin de ne olduğunu ya da neye susuz olduğu­nu da anlamış oluruz.</p>
<p><em>“Ehl-i hâlin şıri kulûba ok gibi tesir eder,</em></p>
<p><em>Ehl-i zahir şi’ri kalbde dostu mihmân eylemez”</em></p>
<p>Ehl-i halin şiiri, kalplere ok gibi tesir ediyor, ikinci mısrada- ki mihmân, misafir demek. Zâhir ehlinin şiiri kalpte, dostu misa­fir etmez, ağırlamaz deniyor. Yine Şem ı nin nutk-ı şerifinde var­dı; “Pâdişâh konmaz saraya, hâne ma’mur olmadan. Yani ehl-i zâhirin şiirinde, kalbi dosta hazırlayacak bir işlem oluşmuyor, ge­lişmiyor. Çünkü orada hâzinenin açılması için ağyarın kovulması lazım. Hazreti Mevlâna’nın da buna benzer bir yorumu vardır, is­tiğfarın esprisini anlattığı bir yerde, ambara darı koymadan önce, fareleri kovarsınız, temizlersiniz, delikleri kapatırsınız, sonra ko­yarsınız şeklinde ifade ediyordu. Kalbin de istiğfarla temizlenece­ğini söylüyordu. Onu yapmadığı zaman dost gelmiyor.</p>
<p><em><sup>u</sup>Gerçi var hüsn-i fesâhat yok velâkin lezzeti, </em></p>
<p><em>Âkili medhûş edip aklın perîşân eylemez.&#8221;</em></p>
<p>Fesâhat güzelliği var, ama onun lezzeti yok. Şimdiki meyve sebze gibi herhalde hormonlu hormonlu, organik değil, tat ver­miyor. İkinci mısradaki bu perişanlık, aklın aslında sınırlarından öteye geçebilme hâli. O oraya getirmiyor. Çünkü oradan çağrı yap­madığı zaman da siz oraya gidemiyorsunuz.</p>
<p><em>“Hâl ile söylenmeyen söz şi’r-i Kuddûsî gibi,</em></p>
<p><em>Mâsivâ hubbuyla âbâdgönlü vîrân eylemez”</em></p>
<p>Kuddisî nin şiiri gibi hâl ile söylenmeyen söz, mâsivâ sevgisi ile âbâddır ve gönlü de viran eylemez. Burada âbâd ve vîrân iki te­mel anahtar kavram. Mâsivâ ile âbâd ettiğiniz zaman, gönül vîrân olunuyor. “Vîrân olan anlar bizi” diyor Niyazî Mısrî. Vîrân olmak, varlığından geçmektir. İnsandaki cevheri, özü örten beden çamu­rundan kurtulmak manasına geliyor. Hazreti Mevlânanın dediği gibi beden çamurundan kurtulduğunuz zaman okyanusa erişiyor­sunuz. Dünyadan bir şeye sahip olunamaz mı diye soracak olur­sak, cevabı yine Hazreti Mevlânâ veriyor: “Dünyaperest olmak, dünyaya sahip olmak değil, dünyanın peşinden koşmaktır.” Dün­yada bir çöpünüz olmaz ama siz dünyaperest olabilirsiniz veya dünya sizin olur ama siz dünyaperest olmazsınız. Öğrencilik yıl­larımda katıldığım bazı sohbetlerde zenginlik çatışmaya sürükle­yen ve zemmedilen bir hâldi. Bir lokma bir hırkanın esprisi de tam olarak burada yatıyor: Gönlün vîrân olması.</p>
<p>İbrahim Hanif Dîvanında şöyle bir beyit var:</p>
<p><em>“Nevâ-pervaz-ı seyr-i âheng-i kanun muhabbetken </em></p>
<p><em>Gönül bilmem nedendir âhdan gayrı hava bilmez*</em></p>
<p>Kanun enstrümanının iki elle çalınıyor olması, kanunun ka­natlan olarak düşünülmüş. Kanatların çırpınışları şıkır şıkır ve muhabbet hâli olarak tahayyül edilmiş. Herkes oyunda, eğlencede ama şairin gönlünde ahdan gayrı hava yoktur. Şair, dünya hayatı­nı yaşıyor ama oyun ve eğlenceye kapılmıyor. Bu ve buna benzer nutk-ı şerifler dünya hayatında gördüğümüz, tecrübe ettiğimiz,hayatımızdan hareketle ortaya konuyor. Bu sayede gördüklerimiz üzerinden farklı bir boyutla irtibat kuruyor ve gaybî bir boyuta bağlanıyoruz. Somut nesneler üzerinden soyut âleme gönderme yapıyorlar. Sevgilisinden ayrılan bir insanın ah çekmesi gibi şair de bir köşede, herkesten uzak, ah çekiyor. Ama perdeyi kaldırdı­ğınız zaman kanunun çok telli oluşu dolayısıyla kesrete, yani dün­yaya benzetildiği görülür. Dünya hayatı oyun ve eğlenceden iba­ret ama kendisinin gönlünde ah var. Ah ise elif ile sembolize edi­lir, elif de edebiyatımızda tevhittir. Yani hayatı yaşarken, gönlünde tevhitten başka yer olmamak, gönlün vîrân olması anlamına gelir. “Her taraftan yıkılıp vîrân olan anlar bizi” diyordu Niyâzî- Mısrî bir nutkunda. Vîrân orada da geçiyor.</p>
<p>Fuzûlıye göre şiir kabiliyeti, Allah tarafından ezelden bağış­lanmıştır. Ve Onun yardımı olmaksızın da kusursuz şiir söylene­mez. Allah güzel ve ölçülü sözlere önem vermiştir. Bizi de bu şe­kilde, güzel, mevzun ve ölçülü sözden hoşlanan tabiatta yaratmış­tır. Şunu da bilmek lazım. Böyle yaratıldık, o zaman hemen bunun icrası da olmalıdır. Bunu hissedebilmek için kalbin terbiyesi devre­ye giriyor. Bu ezelden bağışlanma ile ilgili bir efsane var. Bunu Rauf Yekta Bey’den okumuştum. Ruhlar âleminde diyor, kainatın dön­güsü, dönüşü var. Devrediyor kâinat ve onun bir ritmi var. Şiirde de ritim var. Çünkü ritmin olmadığı bir yer yok. Ruhlardan bazıla­rı, kâinatın bu devrinin sesini, âhengini duydu, bazıları duymadı, diyor.</p>
<p>Duyanlar bu dünyada musikiyi arayanlardır. Musiki kulağı­na sahip olanlar onlar olmalı zannediyorum. Rauf Yekta Bey in an­lattığı, bu efsane üzerinden zannedersek böyle bir şey. Duymayan­lar ise musikiden anlamazlar, diyor. Böyle bir hikâyesi de oluşmuş bu işin. Ama biz tabiatımız itibariyle güzel ve ölçülü sözden hoşla­nıyoruz. Şiir başlı başına bir ilimdir ve insanın olgunluğunun, mü­kemmeliyetinin sonucudur. Nitekim şiir bir dilin en konsantre, en girift ve en olgun şeklidir. “îlimsiz şiir, temelsiz duvara benzer” di­yor Fuzûlî. Kendisi de öğrencilik yıllarında, şiire başladığını söylü­yor. ilimden uzak düşmeye başladığım görünce kendisini ilme ver­diğini; ilim tahsilinden sonra tekrar şiire başladığını söylüyor. İlim ve şiir mevzuunda böyle bir mesele var. Şiirin asıl sermayesinin de dert ve ızdırap olduğunu düşünüyor. Ona göre derdi olmayanın, ız- dırabı olmayanın da şiiri olmaz. Bu ızdırap ve dert ne ile ilgili? Yine bu dünyaya düşüşümüzle, düşüşümüzün farkında olmakla, hicran hayatımızı fark etmekle, hissetmekle ilgili olsa gerektir.</p>
<p>Bir de şairle ilgili düşünceleri var. Şaire, söz ülkesinin padişa­hı diyor, Fuzuli. Neden? Çünkü hüneri şiirde en iyi şekilde ortaya koyması lazım. Öyle bir şiir olmalı ki ne bir şey alınıp ne bir şey konulabilmeli. Her şeyiyle tam tekmil olmalı. Şairi Hazreti İsa’ya benzetiyor. İki açıdan Hazreti İsa’ya benzetiyor:</p>
<p>Mucizevî konuşması dolayısıyla.</p>
<p>Can vermesi dolayısıyla.</p>
<p>Şair de diyor, ölü canlara üfler ve onları diriltir. Biz şiirin bizde uyandırdığı duygular açısından bunu anlayabiliriz. Ya da bize bazı hislerimizi fark ettirmesi açısından bunu anlayabiliriz.</p>
<p>Hazreti Musa’ya da benzetir; kelimullah oluşu dolayısıyla. Çün­kü şiir, Cenab-ı Allah’tan bağışlanmış ama ilhamla da geldiği için kelimullaha benzetiyor. Birçok benzetme var. Ben bülbül kısmı­nı aldım burada. Hayran ve nâlân oluşu dolayısıyla bülbüle ben­zetiyor. Hayrandır, çünkü her an sevdiğinin bir işaretini görme­si dolayısıyla temaşa halindedir, hayranlık hâlindedir. Nâlânhğı ise, uzak düşmesi dolayısıyladır, hep kavuşma isteği dolayısıyladır. Hep onun hasretini çekiyor.</p>
<p>Şiirin ana hatları üzerinden bazı noktaları arz etmiş olayım. En azından bizim kadim şiirimiz ana hatları ile bir fikir vermiş olsun.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Teşekkür ederiz, Hocam. Ne diyor Yahya Kemal;</p>
<p><em>“Eslâf kapıldıkça güzelden güzele,</em></p>
<p><em>Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele,</em></p>
<p><em>Sönmez seher-i haşre kadar şi&#8217;r-i kadîm,</em></p>
<p><em>Bir meşaledir devr edilir elden ele”</em></p>
<p>(Eski şâirlerin, büyüklerin gönlü güzelden güzele düştükçe o neşeyle gazelden gazele ışık vermişler. Eski şiirimiz haşir sabahı­na kadar sönmeyen, elden ele devredilen bir meşaledir.)</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Bir de şu kısma değinsek mi bilmiyorum? Gü­nümüzde Divan şiirinin Arapça ve Farsça kelimelerinden dolayı anlaşılamayacağı ile ilgili bir yanlış kanaat var. Bu sanki Osman- lı’da da böyleymiş gibi biliniyor. Anlaşılır yapmaya çalışanlar da kadim kültürden habersizler. Mesela Yunus Emre Divanını bu şekilde çevirenler var. O kadar çok sözlükten çevirmiş ki şiir kalmamış orta yerde, Hocam. Yani meselenin sözcükten ibaret olmadığını bilmek lazım, kendine ait bir dünyasının olduğunu. Bir de verdiğim basit bir örnek: Merhum Urfalı Kazancı Bedih. Fuzuli’nin gazellerini okuyor. Yani sorsak tek tek kelimenin ne manaya geldiğini, belki de söyleyemez. Ama o ortamda, o kül­türde büyümüş. Fuzuli’nin gazellerini okuyor ve zevk alıyor ki, söylüyor. O ona tevarüs etmiş, söylüyor. Bugün ben soruyorum öğrencilere derste, “Sizin yüksek zümre dediğiniz kim oluyor? diye. “Profesörler, akademisyenler” şeklinde cevap veriyorlar. “Peki bu şiirlerden anlarlar mı ve zevk alırlar mı?” Hayır! Bir profesör niye anlamıyor, nerede bir sorun var? Burada mesele sadece Arapça ve Farsça sözler mi? Yoksa başka bir şey mi? Meselenin sadece Arapça ve Farsça sözcükler olmadığını, kadim dünyamızdan kopmamız olduğunu görmekteyiz.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Çok hoş bir tespit. Sorusu olan varsa alalım, hazirandan.</p>
<p><strong>Muhammet Altıntaş: </strong>Hocamın sunumundan sanatların ru­hunun aynı olduğunu hissettim. Kadim gelenekte sanatın şekli de­ğişebiliyor, içeriği değişebiliyor ama asıl olan ruhun sanata yan­sıması. Ali Hocamız, sunumunda, anlattıklarında biraz da kitabî gitti; Ben onun tecrübelerinin daha da kıymetli olduğu kanaatin- deyim. Sizi dinlemek istediğimiz için herhalde kısa kesti. Oysa de­rin bir sohbette, şahsî yorumlarını da almak isterim. <strong>Sanatın </strong>şekli ne olursa olsun, galiba özünde bir şeyler aynı. Ali hocam bura­da ne der? Bizim kadim bir şiir sanatımız var. Bir de bunun ka­dim olmayan versiyonları var. Bugünkü dünyamızda pek çok in­san bu sanatı, az önceki bu dizeleri gördüğünde şiir olarak bile ka­bul etmiyor. Tabii insan modelimizi kaybettik, insanımızın zihin­sel arka planında büyük travmalar yaşadık. Nasıl olacak bu iş? Bu sanatları tekrar yaşar hâle nasıl geleceğiz? Hocamın düşünceleri­ni merak ediyorum.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Nasıl tekrar ihya olacağı konusu belki başka mevzuu ama özü itibariyle sanatların aynı olması, farklı yansı­malara sahip olması doğru. Çünkü bizim sanatımız özü itibariy­le tevhide dayalıdır. Ondan hareket eder. Bizim açımızdan sanatı­mızda acziyet vardır, teslimiyet vardır. Bizim bu İslâmî Türk Ede­biyatı çerçevesinde sûfî şairlerin nutk-ı şeriflerini tahlil ederken bu iki nokta her zaman karşımıza çıkar. Ayrıca hürmet ve mu­habbet kavramları vardır. Özü itibariyle baktığınızda tevhidi şi­irde de görürsünüz şehirde de görürsünüz, musikide de görürsü­nüz. Bugünlerde, şehir ve şehirli açısından <em>NâbîDîvânını</em> inceli­yorum. Estetik kuramı üzerinden bir şey çıkartır mıyım, diye bak­tım. Dikkatimi çeken şu oldu: Divanlar, tevhidle başlar. İlk bölüm­de Cenabı Allahın esmâ-i hüsnâsını ele alır. Anladım ki bütün di­van boyunca tevhidin yansıması görülmektedir. Yani, tevhid, sa­dece bir bölümün adı değildir. Bir bölümde işlenmiş ve o bölüm­le sınırlandırılmış değildir. Rengini bütüne veriyor. Şehir açısın­dan söyleyecek olursak tevhid, sadece caminin büyük yapılması mıdır, ya da sadece orta yerde yapılması mıdır? Yoksa onun dışın­da başka şeyler de var mıdır? Şiirde fark ettiğimiz bu tevhid anla­yışı İslâmî sanatlarm her alanında görünür. Özü itibariyle sanatla­rımız aynı, her birinde farklı yansımalarla ortaya çıkıyor. Neden? Çünkü malzeme farklı.</p>
<p><strong>Muhammet Altıntaş: </strong>Konuyu uzatmak istemem ama burada asıl olan, bir Müslüman modeli oluşturulurken, bu sanatların ve­receği arka planın nasıl inşa edileceğidir. Hepimizin ortak duygu dünyası var, ama bu duygu dünyasından hayata ortak şeyler sira­yet etmiyor. Bugünkü şiiri, bugünün insanı anlamıyor. Hüseyin Kutlu Hoca bana demişti ki “Ben Süleymaniye’nin düz duvarı­na baktığımda feyiz alıyorum. Dümdüz, boş duvar ama bugünün yapılan, o süslü püslü camilerine baktığımda ne içindeki o yazı­lar ne de bina bana bir feyiz vermiyor.” Siz şiir içinde benzer duy­gulardan bahsettiniz. Bir ortak medeniyet birikimi, bir tasavvu­run yansıması değil mi bu sanatlar? Bu anlamda bizim medeniyet tasavvurumuzun yansımalarını insan modeli üzerinden ne şekil­de kurgulayabiliriz? Bunları nasıl yeniden yeşertebiliriz? Edebi­yat, şiir bu açıdan nerede duruyor?</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Hocam, ben ilimlerin sayımını ve tasnifini al­dım Farabi’den, buna bakıyorum. Dil başta geliyor. Bizim öğren­ciler dersleri önem sırasına göre sıralamışlar, benim dersim en alt­ta. Niye? Çünkü kredisi düşük.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Haklılar çok haklılar. Ben de olsam, öyle ya­parım.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Evet haklılar. Pragmatik bakıyor değil mi, Ho­cam? Kari Polanyi’nin, <em>Çağın Büyük Dönüşümü</em> adlı kitabım iki sene önce müzakere ettik. Birçok önemli noktayı çizdim. Modern dönemde üç şey metalaşmıştır, diyor. İnsan, bilgi ve emek. Yanı bir <u>kaz</u>anç aracına dönüşmüştür. İnsanın insan olarak; ilmin ilim olarak değeri yoktur. Diplomaya dönükse, sahibine bir paye ver­direcekse var. Emek de aynı şekilde. Bugün ilkokula başlayan öğ­renci de bu mantıkla başlıyor. Çünkü bilginin sınavdan geçtik­ten sonra hiçbir önemi kalmıyor. Çocuk, yaşadığı çağın kodları­nı tecrübeyle anlıyor. Çünkü daha hayata başlarken dereceye giri­yor veya geriye kalıyor. Mesela bizim çocuğun, biraz çizim mera­kı vardı. Hiç kalmadı şimdi, üzülüyorum. Türkçeyi hiç sevmiyor, bu son günlerde biraz sevmeye başladı. Bugünkü sistem, neyi, na­sıl, ne kadar kısa sürede kazanırsınız sorularının cevabını öğreti­yor. Mesela İLİTAM adında uzaktan ilahiyat tamamlama eğitimi var. Altmış yaşına gelmiş, emekli olacak insan, kopya çekiyor. Ne­den? Çünkü o dersi geçince, lisans diplomasını alacak ve emeklilik parası fazla olacak. Şimdi her şey kazanç aracına dönüşünce, hiç­bir değeri kalmıyor, Hocam. Bence, bize ait bir insan modeli na­sıl olur, buradan başlıyor.</p>
<p>Nurettin Topçu&#8217;nun <em>Maarif Davası’nda</em> okuduğum bir yeri ta­rif edeyim size. Üç aşamadan bahsediyor; ilköğretim kalbin eği­timidir. Yani sevecek, hissedecek, paylaşacak. Şimdi kin ilkokula başlarken başlıyor. Rekabet başlıyor, haset başlıyor. Birinci oldu, ikinci oldu dedikoduları başlıyor. Onun oğlu, bunun kızı, yani sü­rekli bunlarla yetişiyor çocuk Ortaöğretim ise akim eğitimidir di­yor. Yani muhakeme becerisi kazanacak. Şu an maalesef üniversi­tedeki hocada bile bu beceri yoktur. Çünkü o talim ve terbiyeden gelmiyor. Çünkü kavramsal bakmıyor. Üniversite de bununla de­vam ediyor. Oysa üniversitede olması gereken kabiliyetleri orta­ya çıkmış, düşünme becerisi oluşmuş genci bir mütehassıs olarak yetiştirmektir. Bugün, Millî Eğitim, Topçu’nun bu üç aşamalı eği­timini veriyor mu? Buradan başlamak lazım.</p>
<p>Millî Eğitim Bakanlığı, 2016’da Türk Dili ve Edebiyatı öğret­menlerine yönelik seminer vermek üzere davet ettiler. Üç seminer sundum. Öğretmenlerden gelen tepki şu oldu: “Hocam, senin de­diğin gibi ders işlersek çocuklar üniversiteyi kazanamaz.”</p>
<p>Peki nasıl şiirle hemhal olacak? Çocuk nasıl yorulmayacak, mesela? Türkçe test yöntemiyle yapılan merkezî sınavlar kaldı- rılsın, dedim. Bu sayede çocuklar rahat rahat edebiyatla hem-hâl olsunlar, tartışsınlar, öğretmenlerden bazıları “Merkezî sınavsız seçim nasıl olacak?” diye sordu. Çünkü öğretmen de buradan ye­tişti ve içinde bulunduğu sistemin alternatifini düşünemiyor. Öğ­retmene Türkçenin, yapım eki, çekim ekiyle öğretilemeyeceğini, çocuklara özellikle de başlarken, gramerle başlanmayacağını an­latmaya çalışıyorum. Müfredatı takip etmiyorum diye uyarılmış­tım. Müfredat ne hocam? Güneş dil teorisi, yapım eki, çekim eki, cümlede öğeler. Çocuk ilkokuldan başladı, üniversite kazanana kadar bununla gitti. Ben ne yaptım? Biraz şiir okuyalım, film sey­redelim ve bunları yorumlayalım dedim. Bir gün derste öğrenci­nin birine “Memleketinizde şair var mı?” diye sordum. “Hocam, bizden şair çıkmaz, dedi. Bir araştırdı çocuk, kaç tane şair buldu. Onların şiirlerini yorumlattım. Daha sonra aşka geldi, bazı şiir­lerin klibini çekti. Mesela yazı yazdırıyorum, bir paragrafı geçe­medi bir öğrencimiz, sene sonu iki paragrafa zor çıkarttık. “Neyi ve nasıl yazacağımı bilmiyorum.” diyor. Çünkü yazmadığı zaman, düşünme devreye girmiyor.</p>
<p>Kojin Karatani&#8217;nin <em>Metofor Olarak Mimari</em> adlı eseri var. Ya­zar aslında mimarlığı düşünceyi inşa etmek olarak görüyor. Kita­bın önsözünde mimarlık kitabı zannedilmesinden yakınıyor. Yani yazmadan inşa etme melekesi oluşmuyor. Aliya’nın bir sözü var. “Hakikat bile olsa insan inanmadan söylerse, yalancıdır.” diyor. Çünkü siz inanmıyorsunuz, sadece pazarlıyorsunuz. Bizim şiiri­miz zaten bunu yapmadığı için kadim şiir, ya da bunu yapmadığı için âşık, sufi. Yani İmam-ı Ebu Hanifeyle ilgili bal meselesi var ya, kendi bırakıyor, sonra çocuğa “çok yeme” diyor. Bu anlayış ol­madan, bilgi kazanç aracına dönüşüyor. Bir dönem izcilik kursu­na gitmiştik. Şimdi örnekleri de çoğaltmak istemiyorum ama izci çevreye saygılı, izci öyle, izci böyle, mola verdik. İzci lideri siga­ra içiyor, izmaritini yere atıyor. Adam izciliği tabiatla ünsiyet kur­mak için değil para kazanmak için yapıyor.</p>
<p>Kişisel tecrübeler dediniz, şunu söyleyeyim: Şeyhülislam Bahâyî Efendinin, bir beytini okuduğunuz zaman, yaşadığınız hayatı size hissettiriyor. Bu şiir sizin tecrübeniz kadar size sesleniyor. Daha klasik ifade ile kabınız kadar dolduruyor.</p>
<p><em>“Hem yakarsın berk-i şemşîr-i sitemle âlemi</em></p>
<p><em>Hem yine dersin ser-i kûyimdeferyâd olmasın&#8221;</em></p>
<p>Şeyhülislam Bahâyî Efendi</p>
<p>“Hem sen celal şimşekleri çaktırıp, âlemi yakar-yıkarsın, hem de başucunda ağlamayın, dersin.» diyor. Hocamın dediği gibi bize en fîatla sitem olur. Bunu söyleyen Şeyhülislam, itaati de isyanı da bilen bir insan. Yaşadığımız hayat bize mantıkla bir şey söyle­miyor. Mantıklı kısmı da var ama ikna olmak, akılla, muhakeme ile mümkün olmuyor. Bu, Mevla muhabbetiyle mümkün oluyor. Bir teslimiyet olacak, çünkü hayatın esprisi bu, ister kabul et, ister kabul etme. Annesi çocuğunu döver, çocuk yine annesine sığınır. Bu örnekle fark ettim ki, bizim Cenab-ı Allah’la münasebetimi­zin nasıl olduğuna dair ipuçları zaten hayatımızda var. Mesela bi­zim Leyla hasta, çocuk aklı yetti yeteli soruyor bunu. Bazen doğ­rudan bazen bir hikâye ile anlayabileceği şekilde imtihan noktası­na getirmeye çalışıyorum.</p>
<p>Yetişkine gelen musibet onun bir yanlı­şına karşı ceza olarak görülebiliyor ama çocukların uğradığı mu­sibet için cevap verilemiyor. Vebayı okuduk 2004’te hocam ha­tırlar mısınız? Veba’yı okuyun demiştiniz, mesela orada da adam papaza der, çocuk orada kıvranır, hastalıktan, salgından, vebadan dolayı acılar çeker, titrer. “Senin Tanrın ne istiyor bu çocuktan?” diye sorar. Aynı soruyu biz de soruyoruz. Ben de soruyorum çün­kü dayanamadığmız noktalara geliyorsunuz. Ne oluyor? Şeyhülis­lam Bahâyi Efendi size diyor ki; hayat bu. Hem bunu O verir, hem de ağlama, sabret der; zira hayatın esprisi bu. Emir bir gün sordu: “Biz zaten cennetteydik, niye geldik?” “İmtihan için” dedim. Son­ra cennet, cehennem gelecek. “Ama bazılarını da yakacak. Zaten cennetteydik.” Haklı çocuk. Teoman Duralı ya takılıyorum Ho­cam, bugünlerde çok müthiş. Diyor ki: “Tanrıyı inkârla, Tanrıyı is­pat aynıdır. Çünkü aynı, mantığın ürünüdür. İnanç, mantıkla izah edilemez.” Bugün mantığına yatar inanırsın, yarın mantığına yat­maz inanmazsın, reddedersin. İnancı oraya düşürmüyor. İnancı, mantığın malzemesine, mekanizmasına düşürmüyor.</p>
<p>Şu sıralar Divan şiirinde, öğrencilerle kavramlar üzerinde çalışı­yoruz. Birisine ızdırab kavramını verdim, Fuzûlî divanında. Bu bi­tirme teziydi, yüksek lisansta da yine vereceğim. Birine hicranı, gur­beti vereceğim. Gurbet ve hicran, firkat gibi müradifleri. Hem ken­dimizi hem de Divan şiirinin hangi duygular üzerinde kurulduğunu görelim. Mantıkla hareket ettiğiniz zaman, işin içinden çıkamı­yorsunuz. Ama yüzyılların tecrübesiyle bir şifrelenmiş beyti gör­düğünüz zaman, o size söylüyor. Siz kabul edersiniz, etmezsiniz.</p>
<p>Mustafa Bey’in nasıl bir insan modeli sözüne istinaden aklıma geldi şimdi. Üniversitedeyken Mustafa Kara’nın bir konferansına katılmıştım. Orada tekkenin etrafında üç halkadan bahsetmişti. Birinci halka müntesipler, yani dervişan. İkinci halkada mu- hibban vardır; gelir-gider, dinler. Üçüncü halkada ise ayende ve revendeler vardır; yolu düşer, ihtiyacı hisseder, kim var diye sorunca yol gösterilir, ona gider. Belki hastadır, belki yoksuldur. Bunu şundan söylüyorum. Geçenlerde meşhur bir yazarın sosyal medya paylaşımında bir söz görmüştüm. Diyor ki: “Allah kimseye kaldıramayacağından fazla yük yüklemez. Kaldıramı- yorsan imanından şüphe et.” Şimdi ben bakıyorum. Kaldırmakta zorlandığım durumlar da oluyor. Ama sığmıyorsunuz siz, tekke örneğinden yine Mustafa Karanın bu üç halka meselesi, insanlar tekkeye gittikleri zaman kaldırabilecekleri kadar alıyorlar. Ama bugünkü hoca doğrudan kitabı yüklüyor. Burada bir konferansa davet ettiler. Önce bu sözü söyledim ve dedim ki; size iki tane örnek vereceğim, siz onun hükmünü verin.</p>
<p>Birisi; başına gelen bir olaydan dolayı, ağlaya ağlaya, gözü kör olmuş bir adam. Biri de, keşke ölseydim de unutulsaydım diyen bir kadın. Sizce, ne olur bunun hükmü? Bazıları günahkâr, bazıları isyankâr oldu­ğunu söyledi bazıları da çekimser kaldı. Dedim ki: “Gözü kör olan adam, Hazreti Yakup’tu. Hazreti Yusuf kaybolduğu zaman gözleri kör olana kadar ağladı. İsyankâr diyemiyorsunuz? Çünkü Hazreti Yakup olduğunu biliyorsunuz. Unutulup, gitsem diyen de Hazreti Meryem validemizdi. Çünkü büyük bir imtihan, iffetsizlikle suçlanıyor, çok ağır bir imtihan, Ve unutulup gitseydim, dedi. Sitem ifadesinden dolayı adını söylemeden önce siz ona isyankâr dediniz. Aynı sözü ben söyleseydim asi, günahkâr olduğumu söylüyorsunuz ve hemen cehenneme gönderiyorsunuz. Hâlbuki peygamber modeli var önümüzde. Peygamber efendimize orucu bozduğunu söyleyen adam geliyor ve “60 gün oruç tutamam” diyor. O halde “şu kadar insan doyur” deniliyor kendisine. Adam “fakirim” deyince Efendimiz, “al şu bir zenbil hurmayı götür mahallendeki en fakire” ver diye buyuruyor. “En fakir benim” deyince adam, Efendimiz de “Git ailenle ye” buyuruyor.</p>
<p>Nasıl bir süreç işledi? Efendimiz kaldırabileceğinden fazlası­nı yüklemedi. Bir terzinin insanın üzerine elbise diker gibi o sa­habe efendimize yapması gerekeni söyledi. Ama bugün âhengi- miz kaçmış olduğu için hocalar imanımızı sorguluyorlar. Halbu­ki <em><sup>&#8221;</sup>es ir-i gurbet-i nâlân olan insanı incitme” diyor</em> Alvarlı Efe Haz­retleri. Bugün geldiğimiz noktada yaşadığımız bu kırılma ve sav­rulma, Mustafa Kara Hocanın bahsettiği tekke etrafında halka­lımmış toplum olmayışımızdan olsa gerek.</p>
<p>Mustafa Yelek. Yaşlı bir çift mahkemeye boşanmak için mü­racaat etmiş. Dosya önüne gelince hâkim bey, önce bir muhabbet edelim, demiş. Bu yaştan sonra bu ayrılma nedir? Neyi hallede­mediniz? Bu zamana kadar hallettiniz de şimdi halledemediniz? Nereden çıktı bu iş? deyince. Beyefendi, “anlatsın” demiş, hanımı için. “Yok&#8221; demiş hanımefendi, “o konuşsun” demiş. Sonra hanım demiş ki: “Hâkim bey, benim artık dayanacak halim kalmadı. San­ki duvarlarla konuşuyorum. Adamdan bir ses çıkmıyor. Sürekli bir şeyler soruyorum, konuşuyorum, anlatıyorum.” demiş. “Bey amca, niye konuşmuyorsun?” demiş Hâkim Bey. “Evladım araya giremiyorum ki.” demiş. Ali Hocanın konuşmasının arasına gir­mek de böyle oldu bizim için.</p>
<p>Sorum şudur: Bu kadim şiiri; muhabbeti, aşkı, hayreti, cemali, hayatımıza dünyamıza çağırmadan önce, daha önce başka nele­ri çağırmamız lazım? Çağırdığımızda anlamadığımız bir şey, an­latamadığımız bir şey, yani tasavvufta yok, şehirde yok, tarikatta yok» mektepte yok, hiçbir şeyde yok. Yani bundan önce bir şeyleri çağırmamız lazım. Neyi çağıralım ki, şiirle bizi buluştursun? Şiir­le tekrar buluşalım.</p>
<p><strong>Ali Cançelik:</strong> Hocam komşunun bir küçük çocuğu var. Çocuk çok akıllı maşallah, üç yaşında. “Bu bulut niye var?” dedi. Çün­kü bulutu görebiliyor. Ben de; “Saçın kafanı güzelleştirmek için var, bulut da havayı güzelleştirmek için var.” dedim. Yani edebiyat yaptık. Şimdi çocuk gökyüzünü görmüyorsa, bir yeşille, tabiatla, ağaçla, çiçekle, sesle, hiç ülfeti yoksa neyi öğretebiliriz ki? Bu ülfet için bir yerinden başlamak lazım ama sadece eğitimi okul duvar­larıyla sınırlı görüp buna göre düzenlemeler yaparak bir çözüm bulunacağını zannetmiyorum. Mesela ev yapılırken, mahalleler kurulurken, şu andan itibaren bile olsa, bizim etrafı görebileceği­miz, hissedebileceğimiz bir düzenleme ile yapılsa ki bu da şiirin ahengini hayata taşımakla olur. Şiirin ahengi ise bize hayatın rit­mini, toprağın ritmi, topografyanın ritmini verir.</p>
<p>O toprağın, to­pografyanın mizacına dokunulmazsa çocuk onu hissedecek, fark edecek, kitapta okuduğunun tabiatta var olduğunu görecek. Do­layısıyla asıl kitap olan tabiatı okuyacak. Çünkü yaşadığı ile öz­deşleştirecek ama bugün biz derste bir şey söylüyoruz, öğrenci­ler anlamıyoruz, diyorlar. Dolayısıyla bunu&#8217;bir kitap veya müfre­dat meselesi olarak değil hayatın bütününde görmemiz ve hisset­memiz gereken bir mesele olarak ele almalı ve bütünüyle kuşata­cak bir çözüm aramalıyız. Sistem ve biçim nasıl olur? O konuda bir şey diyemem. Ama en azından bu örnek üzerinden zihnimde­kini söylemiş olayım.</p>
<p><strong>Mustafa Yelek:</strong> Hocam, 1994’den sonra İstanbul’da tahmin ediyorum yeni on tane ilçe ortaya çıktı. Başakşehir’i, Kayaşehir’i, Esenyurt’u, karşıda Çekmeköy. Bunların çoğunu biz yaptık. Bu medeniyete, bu tasavvura, bu anlayışa sahip insanlar inşa etti­ler, bu şehirleri. Bu şehirlerin hiç birisinde, bizim medeniyetimi­ze dair hiçbir şey yok. îşte, o düz duvara bakıp da heyecanlanan, hayret duyan insanlar bugün o şehirlerde yaptığımız camilerden, binalardan, sokaklardan ayrı oturmuyorlar. Biz de ne dayatmış- sa ne vermişse kapitalizm, biz de onu yaptık. Avm, daha yüksek apartmanlar, meydanı olmayan şehirler, daracık sokaklar yaptık.</p>
<p>Bize hitap etmeyen şeyler yaptık, bunu biz yapmayacaksak kim yapacak hocam?</p>
<p><strong>Ali Cançelik:</strong> Onları biz yaptık, yapamadık ama bence şu ifa­dede bir düzeltme gerekir. Bizim medeniyetimize sahip insanlar yaptı dediniz ya, sahip olsak onları zaten yapmazdık, demek ki sa­hip değiliz. Aitiz ama sahip değiliz. Aidiyet pasif bir halde. Çün­kü “Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağaç” gibiyiz. Hocamın, kezzap dökülmüş, yamuk yumuk çıkıyor diye bir benzetmesi var­dı. Bu verdiğiniz örnekler de böyle bir şey. Bence bizde de bu ko­nuda ciddiyet yok Neden yok? Çünkü reklam ve pazarlama üze­rinden -mış gibi görüntüler veriyoruz, içi boş olsa da görüntü pi­yasayı cezbetsin yeterli diye düşünüyoruz. Her işteki ciddiyetsiz­liğimiz sonraki nesillere de sirayet ederek devam ediyor, öğren­ciler sınavda çıkmayacak bilgileri kendileri için lüzumsuz görü­yorlar. Sınavda çıkmayan hiçbir şey önemli bir mesele olmuyor.</p>
<p>Rahmetli Abdullah Amcamızın bir hatırası vardı. İGDAŞ’ta çalışırken, bir mühendis kendisinden köpüklü bir kahve istiyor. Fincanı almaya gittiğinde içerisinde sigara izmaritini görüyor. “Bu ne okumuş acaba? diye merak ediyorum “diyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> İnsanda katman katman, güzellikler var. Ama örtülü. Örtü açılmadan bir şey yok En üstte açık olan, içgüdüler. Şu anda da öyle yaşıyoruz. Herkes öyle yaşıyor. Modernite bunu istiyor, küreselleşme bunu istiyor. Bizler buna kapıldık, böyle gi­diyoruz. Ama o örtüyü, birinci örtüyü kaldırıp, kendi varlığınızı fark etmeye başladığınız anda, bütün resim değişiyor. Zahir aynı­dır, değişmez. O, kader neyse o ama sizin iç dünyanızda bir baş­ka Mustafa Yelek çıkıyor orta yere. Bir başka Sadettin çıkıyor orta yere. Bu sözlerle, bu şiirle, bu insanlarla, bir başka düzlemde, her­kese açılmamış gizli bir düzlem bu, irtibata geçiyorsunuz, mükâ- leme ediyorsunuz. Şairle aynı zamanda yaşamanız önemli değil. Haz almaya başlıyorsunuz. Artık ondan sonra sizin için diğer gün­delik hayat tabi var ama çok önemli değil. O hazzı bir defa almaya başlarsanız eğer, bu haz hayatın her yönüne intikal ediyor.</p>
<p>Efen­dim işte toplumun hâli ne olacak? Bana ne! Ama ben şunu gör­düm. Siz bu şekilde haz alan bir insan olduğunuz zaman, etrafa etki ediyorsunuz. Hiçbir şey söylemenize gerek yok. Bakış, jest­ler, bir olay karşısındaki tepkiniz. Bir eylem yaparkenki kurgunuz, etki etmeye başlıyor. Bir etki alanı oluşuyor. Bir manyetik alan olu­şuyor. Burada önce kendime bakıyorum. Ben insan olarak bu şi­irden, musikiden, hattan, bu hayattan ama bu hayatın görünme­yen yüzünden, sezilen yüzünden bir haz duyuyor muyum? Fıtra­tımda var olan ve benim kullanmadığım, farkına varmadığım do­nanımlarımla, yeteneklerimle. Bu başladıktan sonra zaten iş biti­yor, derinleşmeye başlıyorsun. Bunun yaşı yok, nasip meselesi. Bu ne zaman olursa. Çünkü bu donanım sizde var. Hilkat, size onla­rı armağan etmiş. Ortaya çıkarın ama kadrini bilmeyenlerle pay­laşmayın.</p>
<p>Azıcık siz de cimri olun bu konuda. Çünkü o emanet­tir. Anlayanlarla paylaşın. Ben çevremdeki insanlara “Divan şiiri­ni okuyorsunuz, anlıyorsunuz ama kalbiniz titremiyorsa boşuna uğraşmayın.” diyordum. Mesela Fuzûlî şiiri. Bir süre sonra sizin varlığınızdaki ilk örtüler kalkınca, giderek haz duyuyorsunuz. Dil çok önemli bir şey, kelime bilmek önemli bir şey. Akışını, telaffu­zunu, âhengini bilmek önemli bir şey. Bu da biraz gayretle olacak. O kelimeler size bir dünya açıyor. Böylece bir istikamete doğru gi­diyorsunuz. Bana sordular, ben <em>Yunus Divanı</em> okuyun dedim. Dili çok hafiftir. Bir yerden bir kapı açılır. Bir küçük pencere açılıyor:</p>
<p><em>Allah Diyelim</em></p>
<p><em>Sen sanmadığın yerde, </em></p>
<p><em>Nâgâh açıla perde. </em></p>
<p><em>Derman erişe derde, </em></p>
<p><em>Allah görelim neyler?</em></p>
<p>Yunus Emre</p>
<p>Sen sanmadığın yerde, nâgâh açıla perde diyor yani. Ummadığın bir anda,Derman erişe derde, Mevlam görelim neyler?Ben -sizin yerinizde olsam Divan şiirine Yahya Kemal’den başlardım. Hazan Gazeli ile başlayın mesela.</p>
<p><em>Hazan Gazeli</em></p>
<p><em>Hazan ki durmadan evrâkı sû-be-sû dökülür</em><br />
<em>Hazînesinden eteklere reng ü bû dökülür</em></p>
<p><em>Ne inkırâz-ı bahâran ki hân-ı yağmâda </em><br />
<em>Şerâb mahzeni Cem&#8217;den sebû sebû dökülür</em></p>
<p><em>Nevâ-yı neydir esen bâd câm-ı meydir gül </em><br />
<em>Çemende eşk ile sahbâ misal-i cû dökülür</em></p>
<p><em>Makaam-ı pîr-i mugandan akarken âb-ı hayât </em><br />
<em>Cihanda tâli&#8217;e bîhûde âb-ı rû dökülür</em></p>
<p><em>Hazan da erse Kemâl el çeker mi cânândan</em><br />
<em>Lebinden ol mehe imâ-yı ârzû dökülür.</em></p>
<p>Yahya Kemal Beyatlı</p>
<p>Bir de şu var, bu herkeste oluyor. Eğer şiirden haz alırsanız, şiiri ezberlemezsiniz. O kendiliğinden aklınızda kalır. Ruhen, o şiirle, sözün arka planındaki düzlemde veya uzayda bir irtibat kurulursa, o kendiliğinden aklınızda kalır. O başka bir şey. Biraz da idman, pratik lazım bu işlerde. İnsan dedim de aklıma geldi şimdi. Biraz çağrışımların peşinde uçurtma gibiyim. Rahmetli peder okurdu. Onun zihninde okuduğu beyitler vardı böyle Arapça, Farsça. Ama yakalayamazdım, Farsçayı bir iki yakaladım ama Arapçayı hiç yakalayamadım. Bir de tabi bir daha sorulmaz, yeri gelir, mahalline masruf, beyti okur, geçer. Ne, nedir, denmez, olmaz. Yakalayacaksın.</p>
<p><em>“İnsan ne garip cân-âverdir,</em></p>
<p><em>Âkil görünür cunûna serdir”</em></p>
<p>İnsan ne garip canavar, can alan diyorum, âver almak demek Farsça. Senin gazelde âkil-i medhûş eder diye çok nefis bir yer var­dı. Akilin bütün o aklî yapışım, darmadağın ediyor. Ketişe sürük­lüyor. Biz akılda tedbir alırız. Yağmur yağar, şemsiye alırız. Nedir o tedbir? Şemsiye yağmurdan bizi korur, koruyacak, soğuk olur, sobayı yakarız ama işte diyor ki akilin aklı medhûş eder diye ge­liyordu aşağısı.</p>
<p><em>&#8220;Gerçi var hüsn-i fesâhat yok velâkin lezzeti,</em></p>
<p><em>Âkili medhûş edip akim perîşân eylemez?</em></p>
<p>Güzel sözdü eyvallah, fasih söz, hiçbir itirazımız yok. Ama âki­lin aklını korkuya salıp, onu perişan yani ne yaptığını bilmez, dar­madağın hale getiremiyor o söz. Mühim olan o aklın perişan hale gelmesi, âciz kalması, kendisini acziyette hissetmesi. Sonra kü­çük küçük imajlar geliyor, onlar birleşiyor ve ortaya bir resim çı­kıyor. O zaman işte başka bir dünya ve o dünyayı işte şair söylü­yor bize. Tabii şimdi bu arada şahsen kendi hissiyatım açısından söylüyorum, sohbet etmek başka bir şey, bu çerçeveden insanla­rı görmek başka bir şey. O sohbetin getirdiği feyz başka bir hadi­se. Evet, Mustafa Yelek gir bir yerinden, belki küstün de bizi sını­yor olabilirsin.</p>
<p><strong>Mustafa Yelek: </strong>Estağfirullah Hocam, istifade ediyoruz.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Mesela siz bir dahaki toplantıya bir şiir ge­tirin. Ali Beyin şiirini gördünüz. Oradaki lezzeti sezdiniz. Soru­nuzdan anlıyorum. Mizah da olabilir. Her şeye açık. Mustafa Bey’i görelim bakalım, nasıl bir şiir getiriyor. Bir de onun üzerine ko­nuşalım. Tabi Ali Hoca, çok merkezden girdi hadiseye. Bir pira­mit gibi düşünürsek, zirvede Ali Hocanın düşünceleri, fikri, an­lattığı şeyler var. Ama aşağı doğru olay genişliyor ve zemine doğ­ru iniyor. Aşağı kademedeki şiirlerden de var, onlardan da olabilir. Şöyle ki; görülenin, duyulanın ötesinde bir âlem var ve şiir o âle­me dair bize ipuçları veriyor. Mesela Ahmet Muhip Dranas bana göre böyle bir şair.</p>
<p><em>Serenad</em></p>
<p><em>Yeşil pencerenden bir gül at bana,</em></p>
<p><em>Işıklarla dolsun kalbimin içi.</em></p>
<p><em>Geldim işte mevsim gibi kapına</em></p>
<p><em>Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.</em></p>
<p><em>Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak</em></p>
<p><em>Ben aşkımla bahar getirdim sana:</em></p>
<p><em>Tozlu yollarından geçtiğim uzak</em></p>
<p><em>İklimden şarkılar getirdim sana.</em></p>
<p><em>Şeffaf damlalarla titreyen, ağır</em></p>
<p><em>Koncanın altında bükülmüş her sak.</em></p>
<p><em>Seninçin dallardan süzülen ıtır,</em></p>
<p><em>Seninçin karanfil, yasemin, zambak&#8230;</em></p>
<p><em>Bir kuş sesi gelir dudaklarından;</em></p>
<p><em>Gözlerin, gönlümde açan nergisler.</em></p>
<p><em>Düşen öpüşlerdir dudaklarından</em></p>
<p><em>Mor akasyalarda ürperen seher.</em></p>
<p><em>Pencerenden bir gül attığın zaman</em></p>
<p><em>Işıkla dolacak kalbimin içi.</em></p>
<p><em>Geçiyorum mevsim gibi kapından</em></p>
<p><em>Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.</em></p>
<p>Ahmet Muhip Dranas</p>
<p>Herkes kaderi kadar yazıyor, konuşuyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Muhammed Bey’in sorusuydu. O soruyu sorduklarında düşündüm ben de. Şiir herhalde, herhalde değil ke­sinlikle yavaşlık isteyen bir tür. Yavaşlık, derinlik, durma, duyma bugün eksik olanlar bunlar sanırım. Bugünkü gençler hatta orta yaşlıların çoğu şiirden haz almıyor. Onlara göre sadece hayâlden, ritimden ve âhenkten ibaretmiş gibi. Bir de edebiyatın hayattan kopuk olmasının getirdiği kategorik düşünme meselesi var. Klasik şiirde her şeyin bir yansıması var. Kış geliyor şitâiyyeler; yaz geli­yor, sayfiyyeler; baharda, bahâriyyeler yazılıyor. Hayatın her rengi Klasik şiirde yer alır ama modern şiir hayatı aksettirme açısından bu kadar kapsayıcı değildir. Daha ketum, daha sınırlı gibi geliyor bana. Buradaki sıkıntı, hayatla edebiyat arasındaki kopukluk. Hani ! o arka planı nasıl kurarız diyoruz ya. Eski yazarlara da bakınca, biri Kemalist çizgiden olsun, biri daha milliyetçi, muhafazakâr çizgiden.</p>
<p>Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun çocukluk hatıralarına bakarken annesinden Monte Cristo hikâyeleri ve Ekmekçi Kadırn dinlediğini anlatıyor; Fransız romanlarını okuyor. Tarık Buğra da küçükken ilk duyduğu metinlerin, annesinden dinlediği Yunus Emre ilahileri olduğunu söylüyor. Şimdi çocuklarda böyle bir irtibat yok. Çocuklar böyle büyümüyor, dolayısıyla okullarda çocuklar birdenbire sevimsiz bir edebiyat dersi ile karşılaşıyorlar. Şiir dedikleri vezin, kafiye ve söz sanatlarından ibaret. Ahmet Haşinim dediği gibi edebiyatın iki tane candan düşmanı var. Bir tanesi edebiyat öğretmenleri, diğeri de edebiyat münekkitleri. Edebiyat öğretmeni çok manidar. Kürsüye çıkıp vezin ve kafiye­den başka bir şey anlatmayan, şiiri öğretmek yerine öğrencisine şiir zevki veremeyen öğretmenlerdir bunlar. Bugün böyle bir ideal de yok anlatırken. Şair burada ne demek istemiştir? dediğimiz o korkunç soruyu soruyoruz. Ve o zaten yetiyor korkutmaya, edebiyattan soğutmaya. Mühim olan, edebiyatla rabıta kurmadır. Orada bir kopukluk var. Bugün edebiyat, sadece test kitaplarında, tezlerde, raflarda ya da işi gücü olmayan insanların, lüks kabilinden yaptıkları bir şey gibi geliyor. Onu tekrar inşa etmek lazım bence.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Hocam, orada Ahmet Haşim’in bir benzetmesi vardı. Bülbülün sesi nereden geliyor diye bülbülü öldürmeye ben­zetiyor, bu edebiyat münekkitçilerini. Çocuğun fıtratında olan o seslerdeki güzelliği göstermek yerine bülbülü bölüp, parçalayıp, bir yığın akciğer, dalak göstererek çocuğu edebiyattan nefret ettiriyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Çünkü öğretmen de sevmediği için, sev- diremiyor. Önce öğretmenin sevmesi lazım. Bir de bu ortamlar etkiliyor. Mesela siz beyitler okudunuz, bende de gidip bir divan okuma isteği, ihtiyacı ya da iştiyakı oluştu. Kulağa da hoş gelme­si gerekiyor. Ama bunu en başta tanımak. Bir kelimeyi öğrenince, onu cümle içinde kullandığımızda daha kalıcı olur ya, bizim ha­yat içerisinde kullanmamız gerekiyor zannediyorum. Biz edebiya­tı hayat içerisinde kullanmıyoruz.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Ee kullanın, hayat zaten edebiyat, hayattan ayrı bir şey değil ki. Benim büyük oğlum küçük kızına Seyfi Baha’yı ta­lim ediyordu. Ev var, bir ihtiyar var, bir hasta var. Bir beyit Ertuğrul okuyor, bir beyit Nazlı okuyordu. Çok enteresan. “Geçen akşam eve geldim,” diyor çocuk. Çocuk devam ediyor. “Dediler Seyfi Baba hastalanmış, yatıyormuş.” Babası; “Nesi varmış acaba?”</p>
<p>Geçen akşam eve geldim. Dediler:</p>
<p>&#8211; Seyfi Baba</p>
<p>Hastalanmış, yatıyormuş.</p>
<p>&#8211; Nesi varmış acaba?</p>
<p>&#8211; Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.</p>
<p>&#8211; Keşki ben evde olaydım&#8230; Esef ettim, vah vah!</p>
<p>Bir fener yok mu, verin&#8230; Nerde sopam? Kız çabuk ol!</p>
<p>Gecikirsem kalırım beklemeyin&#8230; Zîrâ yol</p>
<p>Mehmet Akif Ersoy</p>
<p><u>Yani</u> 4-5 yaşmdayken başladı bu diyalog. Şu an edebiyat haya­tın içerisinde değil ki. Ama şunu hiç unutmaması lazım insanın, kendi yaratılışında veya var oluşunda birtakım katmanlar var. En üst katman, yalın katman. Bütün hayvanlarda var, içgüdü katma­nı. Bu katman üzerinden bir hayat geçirecekse, buyursun geçirsin. Kimse mâni olmaz. Ama bir defa içgüdü katmanını birazcık üs­tüne çıkmak istiyorsa işte o zaman dil çok önemli, tabi ki şiir. İlk madde söz, bilgece bir söz ve sonra yavaş yavaş bir dünyaya açıl­maya başlıyorsunuz. Kendi varoluşunuzu gerçekleştiriyorsunuz, bu çok büyük bir haz. O hazzı sizden kimse alamıyor. Cebren hâ­kimi, valisi alamaz. O, Sümbülzâde repliği zannediyorsam. Kız kalsa meydanda, hırsız çalamaz, gibi.</p>
<p>Ali Hoca bize bir de Ziya Paşa anlatsın. Ziya Paşanın terkip bentlerinden.</p>
<p>Kolektif &#8211; Saadettin Ökten İle Sanat Üzerine Düşünceler: Sanat ve Sanatkar,syf:77-106</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/herkes-kaderi-kadar-yazar-ve-konusur/">Herkes Kaderi Kadar Yazar ve Konuşur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/herkes-kaderi-kadar-yazar-ve-konusur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Samiha Ayverdi&#8217;nin Kitaplarından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdinin-kitaplarindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdinin-kitaplarindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Sep 2024 07:08:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Üç Günlük Dünya İçin]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Hancı]]></category>
		<category><![CDATA[Ne İdik Ne Olduk?]]></category>
		<category><![CDATA[O da Bana Kalsın]]></category>
		<category><![CDATA[Paşa Hanım]]></category>
		<category><![CDATA[Sen Onu Kaybettin]]></category>
		<category><![CDATA[Son Menzil]]></category>
		<category><![CDATA[Yasayan Ölü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27088</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çelebi&#8217;nin dudaklarından düşmeyen şu büyük sözü, çâresiz bir kabulle kendi kendime tekrarlıyorum: Emeline karşı ecelin gülüyor, tedbîrine karşı takdîrin gülüyor. Yaşayan Ölü &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; Okuyorum, fakat ne anlıyorum; orasını pek bilmem. Okuduklarımı sen de dinle: &#8220;Cihanda her şey kendi yaratılışına münâsip olan bir şeyi cezbeder. Eğer karşına düşen kimsenin nasıl bir adam olduğunu bilmiyorsan, bak ki, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdinin-kitaplarindan-alintilar/">Samiha Ayverdi’nin Kitaplarından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large.jpeg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-27095 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-222x300.jpeg" alt="" width="222" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-222x300.jpeg 222w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-600x810.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-768x1036.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-759x1024.jpeg 759w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-1138x1536.jpeg 1138w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large.jpeg 1400w" sizes="(max-width: 222px) 100vw, 222px" /></a></p>
<p>Çelebi&#8217;nin dudaklarından düşmeyen şu büyük sözü, çâresiz bir kabulle kendi kendime tekrarlıyorum: Emeline karşı ecelin gülüyor, tedbîrine karşı takdîrin gülüyor.</p>
<p>Yaşayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Okuyorum, fakat ne anlıyorum; orasını pek bilmem. Okuduklarımı sen de dinle: &#8220;Cihanda her şey kendi yaratılışına münâsip olan bir şeyi cezbeder. Eğer karşına düşen kimsenin nasıl bir adam olduğunu bilmiyorsan, bak ki, o ne türlü kimseleri kendine dost, arkadaş kılmıştır. Zira her yavru, anasının ardınca gider ve ona tâbi olur, tâ ki bu hareketiyle, ceddine olan cinsiyeti zuhüra gelir. Bil ki nefsin teveccühü dünyâya ve kendi isteklerinedir. Halbuki bir şeyin kıblegâhı soysuz ise o şey dahi soysuz olmuş olur. Nefse, bu dünya meclisi lâyıktır, nitekim ölüye kefen ve kabir lâyıksa. Kabir ve kefen, ölünün cifeliğini örttüğü gibi, nefsin dahi cifeliğini dünya ile beden örter.</p>
<p>Yasayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ruhların ve mânâların birliği ve benzerliği kalıpların karşı karşıya gelmesine nasıl bağlı olabilir ki, aynı aşıyı yemiş bir gül ağacı, yedi günlük yolda da, yetmiş günlük yolda da aynı evsâfı hâizdir.</p>
<p>Yaşayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şüphe yok ki insanda olan güzellik, bütün güzelliklerin en mükemmeli, en sarih, en nükteli ve en mânâlısı olduğu için, onun da güzellere olan meyli, bütün güzelliklere olan meylinden üstündür..</p>
<p>Yaşayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, kâh zulümdür, kâh fesattır, kâh ateştir kâh ise veba&#8230; Gene o insan hem hikmettir, hem salâhtır, hem kainat ve hem maksut.<br />
Lakin sen, gözlerindeki illetten, birincileri görüyor, ikincilerin gafili bulunuyorsun.</p>
<p>Yaşayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>meğer insanın , yüzü gibi, içini de görmek için bir aynaya bakmasi lâzımmış.</p>
<p>Yaşayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Handır bu gönlüm, yâ misâfirhâne&#8230;<br />
Dert konuklar, derman konuklar, hayal konuklar, melal konuklar; mümkün konuklar, muhal konuklar. Hele hasret, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan.<br />
Handır bu gönlüm, yıkık, dökük&#8230;<br />
Fakir konuklar, zengin konuklar, âlim konuklar, câhil konuklar; gelen konuklar, geçen konuklar. Hele bir hancı vardır, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan&#8230; &#8221;</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir mîras var içimde, ona vâris istiyorum.<br />
Bilmiyorum ne var içimde? Sel gelir sel alır, yel gelir yel alır, el gelir el alır. Sağarlar açarlar, çalarlar, kaçarlar. Gene de dolar, gene de taşar.<br />
Bir defîne var içimde, ona yağma istiyorum.</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hüzün kapımı çaldı&#8230; Vuruşundan tanıdım. Kim o, demeye kalmadan itip içeri girdi. Kızdım&#8230; Nedir bu destursuz geliş..? dedim. Kahkahalarla gülmeye başladı. Hakkı da var ya&#8230;Kendi çatısı altına izinle gireni de kim görmüş&#8230;??</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Seferim var, seferim var&#8230;<br />
Dıştan içe seferim var.<br />
Bir eyyam gideyim, cihandan göçeyim, candan geçeyim&#8230;<br />
Seferim var, seferim var&#8230;<br />
Yanıma yanaşma, derdime sataşma; sorma hâlimi, bilen bir Allah&#8230;<br />
Seferim var, seferim var&#8230;<br />
Bırak gideyim, gideyim, kendimi geçeyim; tâ yanı­na varınca, kapına ulaşınca&#8230;<br />
Seferim var, seferim var&#8230;<br />
Dur deme duramaz oldum; dünyâya sığamaz ol­dum. Yıldız yıldız atlayım, yeri göğü aşayım, sen önü­me düşeli, önü ardı olmayan, seferim var, seferim.</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kime gideyim, kime gideyim, bir çift sözüm var kime ideyim?<br />
Sen gidicek kimsesizim; bu dünyâda ben nideyim, ben nideyim, ben nideyim?<br />
Kimim, kimsem?<br />
Söyle bana, kime gideyim?<br />
Ben nideyim, ben nideyim?<br />
Derd-i d âğı m kime diyeyim?<br />
Sensiz kalmış cihân içre, ömrü günü ben nideyim, ben nideyim, ben nideyim?<br />
Ah ben nidem!</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ne gelen umûrumda, ne giden umurumda&#8230;<br />
Gelip gidici sen olmayalı beri ne gözlerim yolda, ne gözleri yolda olanlar umûrumda.<br />
Kandil mi istedim, çerağ mı yak dedim?<br />
Gecem­den günümden hayır kalmayalı beri, ne zaman umû­rumda, ne zamandan mekândan ümit tutanlar umû­rumda&#8230;</p>
<p>Hancı<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sordular, nasıl bir îmânın tâlibisin?</p>
<p>dediler. Hz. Muhammed: Yâ Ebû Bekir, bana bir melek göründü, sen Allah’ın resûlüsün dedi, deyince; tasdik ettim, sen Peygambersin, diyen Ebû Bekir’inki gibi îman isterim.</p>
<p>Resûlullah, peki ama sen benden hiçbir delil ve işâret görmeden sözümü nasıl kabul ettin?<br />
deyince Bu yüz yalan söylemez!<br />
diye Allah’ın resûlünü kabûl eden Ebû Bekir’inki gibi îman isterim.</p>
<p>Hancı<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İsmini sorarlarsa söylemem. Sen de benimkini sakla. Bu dünyâya lâzım olan, nam nişan değildir, in­san oğlu, güneşe bir ad takmamış olsaydı da o gene seher vakti gerine gerine doğmakta, akşam vakti de kirpiklerinden yorgunluk akarak batmakta devam ede­cekti.<br />
Varsın âlem halkı, bizim de kim olduğumuzu araş­tırmakta kalsın. Kalsın da, yalnız seyrânımızın gözcü­sü olsun. Hoş o meraklıların suallerini cevaplandır­mak istesem de, üstesinden gelemeyeceğimi biliyo­rum. Zîra şu anda seni kendimden ayırt edebiliyor muyum sanki?</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gece dünyânın üstüne basılmış efsânevî bir mü­hür gibi, girift yazısını tabiata nakşetmiş. Sanki bir görünmez dudak da, bu zor hecelenir yazıyı sökmek için kendi kendine mırıldanıp duruyor.<br />
Güneşe haber yolladım. Geciksin, doğmasın di­ye&#8230;<br />
O da bana, müjdelerle yüklü bir haberci gibi ko­şarak ve gülümseyerek gelen rüzgârla cevap gönder­di. Ne fayda ki, tuzak olup av olmayan bir sevgili mi­sâli, çabuk kaçtı; ne dediğini anlayamadım.</p>
<p>Hancı<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şu etrâfın güzelliğine bak&#8230;<br />
dedim. Gözüm sen­den gayriyi görmüyor, dedi.<br />
Hele şu yürek ezici kaval sesini dinle&#8230;<br />
dedim.<br />
Kulaklarıma senin kelâmından gayrisi haramdır&#8230;<br />
dedi.<br />
Ya şu, havaya asılmış güzel kokuları içine çek­mez misin?<br />
dedim.<br />
Senin, canımı tutmuş kokun, cihânın ıtrini bastır­mış, duyamıyorum ki&#8230;<br />
dedi.<br />
Bir türkü söyle de dinleyeyim öyleyse, dedim.<br />
Senin methinden gayrisine dudaklarım bağlı oldu­ğunu daha öğrenmedin mi?<br />
der gibi sitemlerin en acı­sıyla yüzüme bakıp başını yana çevirdi&#8230;</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nişangâhım, ben nişangâh&#8230;<br />
Gelen vurur, geçen vurur; nâdan vurur, dânâ vurur; yâr vurur, ağyar vu­rur. Neme lâzım, vuran vursun&#8230;</p>
<p>Hancı<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gel, bir zamanlar geldiğin gibi, gene gel&#8230;</p>
<p>Kar­şımda bütün dehşetinle savrul. Şiirden es, besteden es, renkten es, kokudan es, suretten es, sîretten es, hikmetten es, irfandan es, safâdan es, cefâdan es, îmandan es, inkârdan es, zevkten es, vecdden es, sars, savur, yerden yere vur, ey gönül fırtınası!</p>
<p>Baht mısın, tâlih misin?<br />
Kâr mısın, zarar mısın?<br />
Çile misin, safâ mısın?<br />
Nîmet misin, mihnet misin?<br />
Av mısın, tuzak mısın?<br />
Şirk misin, îman mısın?<br />
Çarp, yık&#8230;<br />
sür götür, ey gönüller fırtınası</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akşam oldu. Yüreğim, varını yoğunu müsrifçe harcayan bir bahar kadar gamsız, seni bekliyor.</p>
<p>Nerde kaldın?</p>
<p>Nerdesin, ey gönüller fırtınası?</p>
<p>Yaz meltemleriyle tatlı tatlı çırpınan bir perde gibi, yüreğimin açık duran penceresinde, halecan ve ümit­le kabarıp taşarak seni bekliyorum. Nerde kaldın, ner­desin?</p>
<p>Es!</p>
<p>Hancı</p>
<hr />
<p>Acep ben, ezel denizinde kâh kabaran kâh yatı­şan bir dalga mıyım ki, asırdan aşıra yuvarlana yuvarlana bugüne geldim. Bugünden de yarına doğru geçip gitmekteyim?</p>
<p>Yolun neresindeyim, demiyorum. Başlamamış ve bitmeyecek olan bir yolun her noktası bir baş ve son değil de nedir?</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir an oldu gene de gittin. Amma o zaman, bu zaman, hayâlin bende rehindir. Sen gelinceye kadar, yemîn ettim bırakmam.<br />
Kande isen tez gel&#8230;<br />
gel de hayâline izin verip, seni onun yerine oturtayım. Oturtayım da gene başı­ma geleceklere râzı, sen söyle ben dinleyeyim.<br />
Söyle fermanlım, söyle&#8230;</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kapını aç, kapını aç.. Sana geldim, kapını aç&#8230;<br />
Bu dünyâdan o dünyâdan, aldım boyum ölçüsü­nü&#8230;<br />
Ezel ebed arasında, nice eyyam gezip tozdum&#8230;<br />
Sığamadım dü âleme, sana geldim, kapını aç&#8230;<br />
Yoldaşım var, çift kişiyim, günah benden hiç ay­rılmaz&#8230;<br />
Tek değilsem n’olur sanki?<br />
Yer gök sığmış o kapı­ya&#8230;<br />
Bizi de al, kapını aç, kapını aç, kapını aç&#8230;</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ne mutlu sana ki Kadir Gecesi dünyâya gelmişsin, diyorlar.</p>
<p>Onlara nasıl söyleyebilirim ki, seni ilk gördüğüm gün benim için Kadir Gecesi olduğunu&#8230;</p>
<p>Evet, o gün bu gün, seninle geçen her günüm, her saat Kadir nurları ile ışıklıdır. Bunu da bilen bilir, ama bilen de âşikâr etmez, sâdece yaşar vesse</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kimsin? diye sordular.</p>
<p>Bu dünyâda işi bitenim! dedim.</p>
<p>Öyle de neden sefere çıkmazsın? dediler.</p>
<p>İşi bitmemiş olanlara yoldaşlık etmem murattır, dedim.</p>
<p>Senin için mürit diyenler de, murat diyenler de var, hangisisin sen? dediler.</p>
<p>İşte buna gülesim geldi Yesriblim! Kâh müridin, kâh murâdın olduğumu onlara söyler miyim hiç?</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ne gelen umûrumda, ne giden umûrumda&#8230; Gelip gidici sen olmayalı beri ne gözlerim yolda, ne gözleri yolda olanlar umûrumda.</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Handır bu gönlüm, ya misafirhane&#8230;</p>
<p>Dert konuklar, derman konuklar, hayal konuklar, melal konuklar; mümkün konuklar, muhal konuklar. Hele hasret, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan.</p>
<p>Handır bu gönlüm, yıkık, dökük.</p>
<p>Fakir konuklar, zengin konuklar, âlim konuklar, cahil konuklar; gelen konuklar, geçen konuklar. Hele bir hancı vardır, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan..</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ezel ebed arasında, nice eyyam gezip tozdum<br />
Sığamadım dü âleme, sana geldim, kapını aç.<br />
Yoldaşım var, çift kişiyim, günah benden hiç ayrılmaz<br />
Tek değilsem n’olur sanki? Yer gök sığmış o kapıya<br />
Bizi de al, kapını aç, kapını aç, kapını aç</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&#8220;güzelliği isteyen ve anlayanda, mutlaka güzelliğe istîdat vardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zîra insan,ancak cinsine,kendine benzeyene meclûp olup gönül bağlar ve kendi müşterek mânâsını bulduğu değerlerin hayrânı ve enîsi olur.”</p>
<p>Dost</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hayâtın mânâsı budur&#8230; Hicranla karışık vuslat, heyecanla karışık sükûnet, gizlilikle karışık âşikârlık.</p>
<p>Dost</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gene çocukluğumdan bu yana, hâfızamdan çıkmayan bir ses de, büyükannem yaşındaki<br />
hanımların, birbirlerini tanımadıkları hâlde, sokakta: “Selâmünaleyküm!” diye selamlaşarak yollarına devâm etmeleri idi.</p>
<p>Ne İdik Ne Olduk</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Artık evlerin saçak altında ‘Yâ Hâfız’ levhaları yok. Odalarının duvarlarında ise, Kur’an-ı<br />
Kerim’lere, cüz keselerine, Hilye-i Şeriflere ve sedirlerin üstünde ise rahlelere, sevâhiden minderlere, sırma ve ipek işlemeli yağlıklara pek rastlanmıyor.</p>
<p>Ne İdik Ne Olduk</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Insan dediğimiz zavallı mahluk nedir? Şuradan buradan gelen zıt cereyanlarm mecrası&#8230; Fakat o, ne bu cereyanları intihâba ne de onların hücümunu defe muktedir. Insanı evirip çeviren bir mânâsı var. Hâşim, elini masaya uzatarak bir biblo aldı ve kâh sönen kâh alevlenen bir ateş kararsızlığı ile devam etti:</p>
<p>Şu bibloyu almak için elim, yâni varlığımın gözle görülen kısmı, gene varlığımın gözle görülmeyen kısmından bir emir aldı. Elim görülüyor, fakat ona bu kumandayı veren kuvvet görülmüyor; fakat inkâr da edilmiyor. Halbuki bir kuvvet var ki, o yalnız benim içimdeki kuvvete değil, bütün kâinata kumanda ediyor.</p>
<p>Gözle görülen, görülmeyen her şeyi hareket ve süküna getiren; gözle görülmeyen kendi mânâsı. Fakat biz insanlar bu mânâyı bir köprü gibi kullanarak niçin mânânın mânâsını aramıyoruz? Belki Siret gibi bomboş olanlar az çok mâzurl. Fakat biz, üstümüze çöken bu korkunç gaflete nasıl tahammül ediyoruz? Hayır Seniha ben artık&#8230;</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz insanlar gurur ve azametten(büyüklenmeden) gelen süflî(bayağı) hislerle değil, insanlıktan gelen büyük, derin hislerden heyecan duymalıyız. Yazık ki olamıyoruz işte, esefîm buna. Hâdiselerin esîri ol, gül, ağla&#8230; Düşünmek, yâni insanlığa ne kalıyor?</p>
<p>-Düşünmek insanlık mıdır?</p>
<p>-Elbette&#8230; Haz ve elem hayvanlarda da vardır; fakat onlar düşünemezler, araştıramazlar. Insanlığın ölçüsü düşünmektir. Düşünmek ve dâima öğrendiğinin üstünde bir bilgi ve varlık olduğunu aramak. İşte şuurun iki şâhidi!</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tilkinin hîlesinden, çakalın kan dökücülüğünden, kedinin nankörlüğünden kurtulmamış kimseye acınmaz mı? Kibrinin, kîninin, tamaının(aç gözlülük), hasedinin, hırsının, şehvetinin, gazabının kulu olan kimseye, kendinin efendisi denebilir mi? Mâdemki insan, ayağını bağlayan bu bentleri koparmamıştır, şu halde hür de değildir. Halbuki bizi yaratan Allah, fâil-i muhtardır; insanların da muhtar(hür) olmalarını ister. İnsanda Hakk&#8217;ın sıfatlarından birer nişane vardır;ilahi iradenin örneği de, bizde cüz&#8217;î irâde ile belirir.</p>
<p>İşte bu cüz&#8217;î irâde ile varlığımız sürüsünün çobanı olup ruhumuzu istiklâle yetirmemiz gerektir. Ancak o zaman “Kul bana, benim râzı olduğum şeyleri yapmakla yaklaşınca onu severim; sevdim mi, tuttuğu el, gördüğü göz, işittiği kulak ben olurum” sözünün mânâsı âşikâr olur; ki hilkatin rumuzu(işareti) ve hikmetlerin esrar ve muammâsı bu sözlerdedir. İşte bu neticeye yeten kimse, her mahlukun üstündedir. Yoksa hayvanlık îcaplarının esîri olanlar, hayvandan da aşağı kalmış olurlar.»</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ne acı şeydir, kendine, kendinden yakın olandan uzak kalmak! Biz, kendimize yaklaşmak ve bulmak için dünyâya geldik. Aradığımız, bizden uzak değil ki&#8230; Halbuki onu kimimiz servette, kimimiz şöhrette, kimimiz şehvette zannetmişiz. Eğer kendimizdeki varlıkları bulsaydık, dışardan gelecek kıymetlere ihtiyâcımız kalmazdı ve o zaman, müstağni olduğumuz bu varlıklar kendi kendine bize gelirdi.</p>
<p>Insan, nasıl acınmaya lâyık olmaz ki, kadrinin büyüklüğünü bilmez de, emri altında olması lâzım gelen meyillerin, arzuların emrine girer ve onlara tapar. Halbuki kâinatta hiçbir şey yoktur ki o insanda olmasın&#8230;</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Göz yaşlarında bile sevinçli zamanların zevkini taşıyan Boğaz’dan hiç bıkılır mı? Her bir dalgacığında bir sevdâ nağmesi gizli olan denizinin, her otunda bir çiçeğin dili ile konuşan dağlarının ne içten, ne sıcak bir âşinâlığı vardır! Onda, ne baş üstünde gezdiği devirlerden kalma bir gururun izi ne de düşkün ve yoksul günlerinin ıztırâbı görülür; zîra hâdiselerin mihnet ve horluklarına, iltifat ve alkışları kadar bîgâne kalabilmiş, müsbet olsun menfi olsun her şey, bu sudan ibâret çehre üstünde iz bırakmadan akıp gitmiştir.</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hilkat(yaratılış), cehâleti ve ahmaklığı o kadar gönül alıcı süsler ve zevklerle bezemiştir ki, insanlar, bu ziynetli varlıklara gösterdikleri düşkünlükle dünyâyı dünya yaparlar.</p>
<p>Bu itibarla ben de kuşu bırakıp gölgesinin peşinden koşan bir Hâşim’in arkasından yıllarca koştum. “0 gölgedir, kuşu görmek için başını göklere kaldır,” dedim. Bana, ukalâ dedi, inanmadı. Kâh sustum kâh söyledim. Sustuğum zaman, söyle, diye yalvardı. Söylediğim zaman susturmak için tepinip bağırdı. Ne olsa ihtiyarladım, yoruldum artık.</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ağaçların gizli damarlarındaki kurdu bir ağaç kakana, yerin altındaki karıncayı upuzun dilli bir hayvana, serçeyi atmacaya, kuzuyu kurda, insanları da gene insanlara musallat eden kuvvet, yalnız yıkıcı yalnız tahripkâr, haşin ve abus(somurtkan) olarak tezâhür etmez.</p>
<p>Çoğalan, üreyen, tâmir ve ıslâh eden hamlelerle yaratılışta dâimî bir muvâzene(denge) temin eder. Dünya gibi güzel bir meydan nerede? Ben bu güzellik demetinden bir çiçeği bile çıkarıp atmam. Ressam Hâşim de bu cihan demetinin bir çiçeğidir; dikenli ve kokusuz olsa bile!</p>
<p>Dünya, ıztırâbı, velvelesi , kederi, zevki, sevinci ve kahkahasıyla bir küldür. Eğer bütünü ile insanlık âlemi çok derin çok yüksek bir görüşe sâhip olsaydı,dünyanın manası kalmazdı.</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Belki de haklısın, ne olurdu insanlara gerçekleri telkin etmek için bir söz, tek kelime kâfi gelseydi. Halbuki bildiğimizi bildirmek, gördüğümüzü göstermek, inandığımızı anlatmak için ter döküyor, uğraşıyor, yoruluyoruz, gene de çok defa hakîkatin çehresini meydana çıkaramıyoruz.</p>
<p>Bahâeddin’in kısa ve kalın vücüdu sert ve kat&#8217;î bir hareketle Aziz’e döndü: Ne dedin, ne dedin delikanlı? Sen küpe girmeden sirke olmak istiyorsun. Bu söylediklerin bir genç için hastalık sayılacak ruhî bir bezginlik, daha doğrusu bir nevi hodbinlik!(bencillik)</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>-“Hiç şüphe etme ki her ziyânın altında ne kadar menfaatler vardır; her zahmetin sonunda ne kadar ferahlıklar gîzlidir. Bu böyle olduğu gibi, ölüm ve yokluk dahi hayat ve bekâya bitişiktir. Çünkü zıt zıddıyla meydana çıkar. Fakat sana bunları göstermeyen perde, dünya çamuruna bulaşmış olan aklındır; eğer o karanlık aklı bırakıp aşk hudutsuzluğuna varırsan, o sana gizlilik dünyâsının rehberi olur ve meçhuller, bir bir karşına gelip örtülerini yırtar. O zaman söylenen, söyleyen ve söyletenin de aynı şey olduğu meydana çıkar. İşte gene o zaman, Allah&#8217;ı başka, kâinâtı başka bilenlerden olmazsın!</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>O ki, şöhreti en ücrâ köşelere yayılmış bir ressamdı. O ki şerefli bir mevkiin hâsıl etmiş olduğu sıkı bir tâzim çemberi içinde yaşamaya alışmış bir adamdı. Farzımuhal bu zevklerini ve bağlandığı bütün kıymetleri terketse, bunların yerini ne ile dolduracaktı?</p>
<p>Bu düşüncesine Okçu’nun sert ve kalın sesinin verdiği mûtat(alışılmış) cevâbı gene duyar gibi oldu &#8220;Aşk, kemal haddine varan bir ruhun en yüksek hazzıdır; o, her kaybı telâfi eder, her eksileni ikmal eder. Her şeyi bir eder, ağyârı(düşmanı) yâr eder.&#8221;</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fakat, onun ruhuna hesapsız kazanca mâlolan seyranları inkâr olur muydu? İnsanın düşünce ve hayal kuvveti bile istediği zaman ileri geri uzayabiliyor, bir anda kıt&#8217;adan kıt&#8217;aya atlıyor, ne girip çıkmadığı kâşâne(büyük,süslü köşk) ne gezip dolaşmadığı vîrâne kalıyordu. Ne kapıları tutan sırma elbiseli bekçilere gözükme tehlikesi, ne kol gezen devriyelere yakalanma kaygusu gözetiyordu.</p>
<p>Hangi hududu geçse hiçbir sorgunun çengeli yakasına takılmadan, hangi ülkede yaşasa örf ve nizâma tâbi tutulmadan bir anda Bağdat’tan Çin’e, Türkeli’nden Rum diyârına geçip gidiyordu. Mâdemki hayal ve tefekkürün bile kolunu bükecek kuvvet yoktu, şu halde süfli(âdî) ve dünyevî kayıtlardan âzat(hür) ve salim(korku,endişeden uzak)olan ruh latîfesinin kim önüne durabilir ve onun akıl almaz seyranlarına kim mâni olabilirdi?</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fettah Efendi: “Ben, câhil bir eskiciyim, ama kulağımda, Efendimin sözlerinden kalma, hazineler değer hikmetleri unutmuş değilim. O: “Tahammül mülkünün eri olmak isteyenlerin, sabır küpünü taşırmak yolunda gayret edenlere dikkatli davranması gerekir, Onun için her asırda onlar hâkim, biz mahküm oluruz. Tek çâre nedir, derseniz, yokluğa sarılmaktır, Ama dikkat edin ki, yokluk iddialarınızda, o insi varlıklar gizli olmasın&#8230;” derdi.</p>
<p>Mahallenin Fettah Amcası, onun içindir ki, bakkalın acı sözlerine, ağuları bal gibi yutmak gerek demiş ve bir huzurun cennetinde yaşamanın zevki ile cümle çevresine örnek olmaktan sonuna kadar vaz geçmemiştir.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hatâsını idrak ederek telâfisi yolunu açanlar olursa, onu ukalâlık ve işgüzarlık ile suçlamadan,yanlışından dönmenin ne kadar tebcile(ululama,saygı gösterme) değdiğini kabul etmemek olur mu?</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Her söylenen dinlenmez, her dinlenen yazılmaz&#8230;</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yalnız insan oğluna yakışan vasıflar yiğitlikten mi ibâretti?</p>
<p>Tevhit ağacını aşkı ile sulayan âdem oğluna meyve ve mahsul ikram edenler, yalnız kılıç erleri mi idi? Ya Muhiddin-i Arabiler, Râbia Adeviye&#8217;ler, Yünus&#8217;lar, Mevlânâ&#8217;lar, kahraman sayılmaz mıydı? Dalâlet karanlıklarını delerek, beşeriyeti aydınlığa kavuşturanlar nasıl olur da kahraman sayılmazlar?</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İslâm ruhu, Türk&#8217;ün her zerresinde buyruk yürüten öyle bir kudrete sâhiptir ki, bunu bünyenin ne siyâsi, ne içtimâi, ne de vicdâni çevresinden koparıp atmak imkânı vardır. Kültürde, maârifte, sanat ve teknikte olduğu kadar, çocuğunu emziren, yemeğini pişiren, evini silip süpüren kadının bütün tutum ve davranışında dahi, kanın damarlarında akışı gibi günlük hayâtında bile söz sâhibi olduğunu görmek mümkündür. Hülâsa Türk insanı, kadın ya da erkek, hep imânın kumanda ettiği bir hayâtı sürüp yaşar.</p>
<p>Müslüman Türk cemiyetinde, sevgi ile sarmaş dolaş olan saygının yerini tutacak bir şey düşünülemez.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Osmanlı bütün hayâtı boyunca öğrendiklerini bir laboratuvar çalışması gibi yaşayışının her bölümünde tatbik etmek süretiyle ahlâkın, nizâmın, celâdetin sözcüsü ve öncüsü olmuş bulunuyordu.</p>
<p>Arada mevzii(bir yere ait) aksaklıklar olmuş bulunsa da pek yadırganamaz. Zira beşer ne derece mükemmel olsa da, arada suça meyletmek, tabiatının bir cilvesi olduğundan, zaman zaman baş kaldırmaktan da geri kalmaz. Mühim olan, kütlenin topyekün sâhip bulunduğu iffet ve nezâhetidir ki, bunu inkâr etmek hiç de işe yarayacak bir çâre değildir.</p>
<p>Türk&#8217;ün, en eski devirlerinden gelmiş ve Osmanlı&#8217;da kemâlini bulmuş cibilli(doğuştan) meziyet ve faziletlerini tahrif etmek için ne kadar gayret gösterilmek istense, bu kimsenin ne haddi ne de hakkıdır. Zira buna, değil batı haçlı inadının, târihin dahi gücü yetmez.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şu bir gerçek ki Türk insanı, yüzyıllarca hep, Allah saygısını bir şaşmaz ölçü olarak hayâtının her safhasında tatbik ederken, birden gevşetilen daha doğrusu, itilip tekmelenen, mânevi bir terbiye ve anlayıştan mahrum edilen cemiyet içinde egosundan başka kuvvet tanımamak gibi rühi bir sefâlete düşmüştür.</p>
<p>Bu yüzden ondan sapıklık ve şahsi çıkarlarına dört elle sarılmak gibi davranışlar beklemek pek yadırganamaz. Böylece kendisini iman adamı olarak görmek hatâsına düşen ve kendisini öyle takdim edip etrâfını aldatan sahtelerin ortaya çıkmış olması nasıl inkâr edilebilir?</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan oğlunun, ahlâk-ı Muhammedi ile terbiye edilmedikçe ıslâhı ve âdil bir nizâmı gerçekleştirmesi mümkün olamaz.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fakir düşmüş bir millet eski elbiseye rağbet etse belki hoş görülür. Fakat muhteşem bir târihten artakalmış Türk oğlunun, iman ve kültür zaafı içinde yalpalayıp yabancı değerler ithâli ne affedilir, ne hoş görülür. Zira elbise, çamaşır eskir, lâkin toplumun bağrına yerleşen bir an&#8217;aneyi söküp çıkarmak hemen hemen mümkün değildir. Şu halde milli-mânevi bir kültürün nöbet tutacağı geçit vermez bir gümrük duvarına toslayıp geri döndürmek tek çâre olsa gerek.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şuna inanıyorum ki Türkiye&#8217;de bütün keşmekeşlerin, sıkıntı, ahlâksızlık ve seviyesizliklerin kaynağı, bir milli-mânevi maârif politikamızın olmayışındandır.</p>
<p>Düşünmeli ki, Cumhüriyet&#8217;ten bu yana, memleketimizin çeşitli müesseselerinde tahakkuk! ettirilen inkılâplara rağmen maârif hayâtı yüz üstü bırakılmış, hattâ başta dili, târihi ve iftiharları, enkaz hâline getirilmiş, bu arada yetişen kaç neslin beli bükülmüş, kaç nesil vatan sevgisinden, dil, din ve târih şuürundan, milli ve beşeri felsefeden, geçmişin iftiharlarından mahrum olarak, günlük hayat sahnesine atılmıştır. Böylece de, Türk evlâdı, devlet adamı, mühendis, avukat, hekim, iktisatçı ve sanâyici sıfatları ile, kundaklanmış bir dil, har vurulup harman savrulmuş bir<br />
kültür yıkımının verdiği pervâsızlık içinde, bol keseden harcadıkları kendi kültürleri ile birlikte milli ahlâkı da yerle bir etmek yoluna gitmiştir.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kaşı gözü, eli ayağı ile mücessem(gözle görülür) ve müşahhas(somut) bir varlık olan insanın merhamet, şefkat, sevgi, saygı ve İman gibi gözle görülmeyen fakat inkâr da edilemeyen bir derüni ve hissi bünyesi de vardır ki maddesi ile imtizaç(uyuşma) hâlinde bulunan bu iç kuvvetlerini dış yapısından ayırmak hatâsı işlendiğinde, cemiyetlerin ve kütlelerin o iki kuvvet arasındaki ayrılığı yüzünden, içtimâi bir muvâzenesizlik ve iflâsa gitmemesi nasıl beklenebilir? *</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sevgiyi, saygı ve terbiye zırhı içinde sağlama almak gibi, güzelliği taçlandırıp mânâ ve câzibe verenin zarâfetle terbiye olduğu nasıl inkâr olunabilir?</p>
<p>Bir zamanlar sazlı sözlü mesirelerin başında Buyuk Çamlıca setlerinin bulunduğunu artık pek bilen kalmış sayılmaz. Bu setlerden ileriye doğru bakıldığında, arâzi sanki çökmüş, derinlere saklanmış gibidir. Daha da ileride karşımıza çıkan İstanbul panoraması ise, hasret çeken, nemli ve buğulu gözler gibi hafif bir sis örtüsü altında, yarı gizli, yarı âşikâr, kendisini seyredenleri sanki gülücüklerle çağırır. Öyle ya yeryüzünde ikinci bir İstanbul var mıdır ki kendisine hayran olanlara tebessüm ederek hem dâvet eylemek, hem de naz eylemekten vazgeçebilsin?</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Süleymâniye&#8217;nin ne dili var ne de ağzı&#8230; Ammâ sesini, yalnız biz Türkler değil, cihan âlem işitmekte bulunuyor.</p>
<p>*</p>
<p>Süleymâniye, denize gönül vererek aklı orada kalmış bir levent gibi, kendisine Boğaziçi&#8217;nden bakanlara masallar, efsâneler anlatmaktan hiç mi hiç bıkıp usanmamıştır.</p>
<p>İşte bu dilsiz şehnâme,uzun asırların yayığı içinde döğüle döğüle şekil, suret ve kemal bulurken, ona kendi canından can katan nicelerini de görmezlikten gelmek, ne akla ne de insâfa sığar.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın: Ben emâneti yere göğe vermek istedim, kabul etmediler. Onu ancak insan kabul etti? dediği gibi, emânet denen o aşk yükünün ağırlığının sâdece insan gönlüne sığmasıyle bir vecd3 ve aşk mahsülü olan Tekbir de, aşka tâlip olan bir mahâle sığmıştır.</p>
<p>***</p>
<p>Aynı topraklar üstünde dünyâya: “Biz bir sanat ve iman mücizesiyiz. Bizi bu anlayışla görmeyenler bizden değildir!” diye bağırmakta bulunuyor ve ne yazık ki bakıyor ve görmeden geçip gidiyoruz!</p>
<p>Osmanlı cihan devletinin benzeri olmayan, yere göğe sığmayan Tekbir&#8217;i, imparatorluğun bu muazzam âbidesi, Serdab Sofası denen o küçücük sofaya nasıl sığabilmiştir, diyemeyiz. Zifa kâinâtın rühu olan aşk ve vecd, dağa taşa sığmazsa da vecd ve aşka makar olan mahal, ister adı gönül ya da sofa olsun, işte dünyâlara sığmayan o vecd ve aşk, oraya sığar. Hem de ardından dünyâlara taşarak&#8230;</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<hr />
<p>Aslına bakılacak olursa bugünkü hayâtımız dünün tortusu, bugün de yarının bereketi ve sermâyesidir. Öyle ki, hal, istikbâlin mimârı olduğuna göre, insan oğluna düşen, zamânını har vurup harman savurmak olmayıp yaşayacağı ânı, yaşadığı an içinde inşâ ve ihyâ edecek hasletlerde konuklamak süretiyle değerlendirmeyi bir yaradılış borcu bilmektir.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Maamâfih ruhun giyimli olması, yalnız şekilde kalmış bir ibâdet ile de temin edilemez. Kin, kibir, yalan, riyâ, hile, kalp kırmak, ara bozmak gibi nefsin yedi başlı ejderi içimizde yaşar ve rühumuzu çırıl çıplak bırakırsa, istediğimiz kadar carlara, ferâcelere, çarşaflara sarılalım ne fayda?</p>
<p>O da Bana Kalsın<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gelelim giyim kuşam meselelerine: Bir kere şunu bilmek yerinde olur ki, bir kadının iffeti her şeyden evvel kendisi için mukaddestir. Kocası ve evlâtları arkadan gelir. Şu halde, bu iffeti, bu şerefi ve nâmüsu kadın kendi için korumak zorundadır. Kendi nâmüsunu koruyamayan veya korumak istemeyen kadını, hiç kimse muhâfaza ve müdâfaa edemez. Zira fâhişelik, yalnız vücüdunu yabancılara teslim etmekle olmaz, gözle, kaşla da fâhişelik yapılabilir. Hattâ bu, kalben de mümkündür. Bu vaziyete göre, hâriçten gelecek müdâhale ve baskının ne kıymeti kalır?</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>— Feminizm anlayışına karşıyım. Kadın-erkek eşitliği adına yapılan bu kavganın kadınlara bir şey kazandıracağına inanmıyorum. Türk kadını dün mesuttu. Bugün de öyle mi, siz düşünün.</p>
<p>Seviyeli, disipline sâhip medeni cemiyetlerde bir kadın-erkek meselesi zâten düşünülemez. Düşünmeye zorlayan zümreler ise, Allâh&#8217;ın kendilerine vermiş olduğu biyolojik ve psikolojik vazife çerçevesinin dışına tırmanmaya uğraşan basit kalabalıklardır. Erkek erkekliğinin, kadın da kadınlığının mes&#8217;üliyetlerini idrak ve tatbik ettiği ölçüde, dâvâ kendiliğinden düşmüş olur.</p>
<p>Hz. Mevlânâ: “Câhil kimse kadına gâliptir. Akıl ehli ise kadına mağlüptur. Nasıl ki su, ateşe gâlip ise de, bir kap içine koyarak ocağa oturtursan, işte o zaman, ateşin suya gâlip olduğunu, onu kaynatmasından anlarsın,” buyurur ve gene devam ederek: Kadın lık ne ulvi ne büyük bir vazifeyi hâizdir. Sanki mahlük değil hâlıktır!!” Allah ona, yaratıclık hüviyeti bahşetmiş ve Cenâbıhak da Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de kadını erkekten ayırmamış, “müminin-müminât, müslimin-müslimât, hâfizin-hâfizât, zâkirün-zâkirât” diye âyetlerde berâber zikretmiştir.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ailenin, kıvâmını muhâfaza ettiği asırlarda, memleketimizi ziyâret etmiş, yabancı seyyahların, Türklerin dunya görüşleri, ahlâk ve insanlık anlayışları üstünde birleştikleri noktalardan biri de, ana ve babaların çocuklarını, sıkıcı nasihatler vererek değil, kendi yaşayışlarından, hallerinden ve tutumlarından örnekler vermek süretiyle terbiye ettikleri merkezindeydi. Ne yazık ki, artık bu çeşit terbiye metodlarına rastlamak müşkül.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ama kadının ismetli olması ve çocuklarına sahip çıkması kâfi görülmüyor. Halbuki dünyâda Allah kadınla erkeğe ayrı vazife vermiştir. Yarışmaya lüzum yok ki&#8230; O kendı sâhasının insanı olsun öbürü kendi sahasının&#8230; Fizik yapısı, ruh yapısı ayrı.Kadın daha zarif, nazik ve duygulu yaratılmıştır. Yarışmaya lüzum yoktur. Yarışmak fıtrata karşı gelmektir. Şahsen, kadının iyi bir anne olmasını iyi bir memur olmasına tercih ederim. Annesiz çocuk şefkatsiz büyüyor. Sıhhatsiz oluyor. Haşin oluyor.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İsnatların aksine eski evlilik müessesesi sağlam temellere dayanırdı. Nikâh kadının bir nevi hayat sigortası demekti. Şöyle ki, evlenecek kızın mihr-i muaccel ve mihr-i müeccel adları altında kocası tarafından karşılanacak iki türlü teminâtı vardı.</p>
<p>Birincisi, halk arasında ağırlık denen mihr-i muaccel ki, nikâhtan evvel kızın âilesine teslim edilir;ikincisi ise boşanma hâlinde erkekten, ölüm hâlinde erkeğin vârislerinden alınmak süretiyle bir nevi geçim karşılığı olurdu. Böylelikle kadının her ihtimâle karşı geçim darlığıyla güç durumda kalması baştan önlenmiş olurdu. İstıklâli teminat altına alınmış olurdu. Halbukı hırıstıyanlıkta böyle değildir. Kadın erkeğe para verir. Drahoma verir. Anadolukavağı&#8217;nda böyle mihr-i muaccelle yapılmış bir çeşme vardır. Cevriye isminde bir hanım mihr-i muacceli ile bir çeşme yaptırmış hâlâ durur.</p>
<p>Evlilikte böyle olduğu gibi boşamanın da çok ağır şartları vardı. Size misal vereyim. Merkez Efendi mezarlığında bir mezar vardır. Taşta adamın, “karısının dedikodusuna dayanamayıp öldüğü” yazılıdır. Eğer boşamak kolay olsaydı. Bir ömür boyu bu eziyete katlanır mıydı?.. Onun için kadın esir değildi, emirdi&#8230;</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ya siyonizmin ileri karakolu olan mason localarının ve onlara bağlı bir iktisâdi zümre saltanatının temsilcileri olan liyons klüplerinin, çocuklarımızı daha ilkokul çağından evvel elde ettilerine neden reaksiyon göstermiyoruz?</p>
<p>Bir yandan onlar tarafından kemiriliyor, bir yandan da biribirimizi kemiriyoruz.</p>
<p>Bu mu Türklüğün şanı?</p>
<p>Bu mu Islâmın gâyesi?</p>
<p>O da Bana Kalsın<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ülkemizin geleceğini ancak Cenâbıhak bilir. Allâh&#8217;a ve kula karşı vazife ve mes&#8217;üliyet duygusunun mukaddes heyecânı ile herhangi şahsi bir kaygı ve menfaat peşine takılmadan gerçekleri gören bir cemiyet hâline gelebilirsek, önümüzdeki hâilleri! yıkmak hiç de güç olmaz!</p>
<p>Islâm coğrafyasını kaplayan müslüman milletler içinde de, aynı şuurlu hamlecilikle silkinip esâret bağlarını koparmak, efendiliğe kavuşmanın müjdesi demektir. Yeis ve fütur, iman sâhiplerine yakışmaz. Onun için, Islâm dünyâsını bir bâsübâdelmevtin beklediğini düşünmek abes değildir sanırım.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bu bölümde yayınladığımız edebiyatçılarımızla konuşmaları hazırlayan Perihan Tok, Sâmiha Ayverdi&#8217;yle konuşmasını şöyle yazdı:</p>
<p>Sâmiha Ayverdi ile yapabildiğimiz telefon görüşmesi şöyle oldu:</p>
<p>— Sâmiha Hanım, Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı için, yuvarlak yaşlarına gelmiş yazarlarımızla röportajlar yapıyoruz. Siz de yetmişinci yaşınıza varmışsınız bu yıl.</p>
<p>— Kim çıkarıyor?</p>
<p>— Aziz Nesin.</p>
<p>-Ben solcu dergilere yazı yazmam.</p>
<p>-Biz solcu-sağcı ayrımı yapmadık. Bütün yazarlamızı bu ülkenin yazarı olarak düşünüyoruz.</p>
<p>Ben solcuları bu memleketin yazarı saymıyom.</p>
<p>Öyle mi? O halde teşekkürler. Rahatsız ettik</p>
<p>-Ben de teşekkür ederim.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ana, âilenin kaptan köprüsünde gözünü pusuladan ayırmayan idâreci olmak zorundadır. Çocuklarının fikri gelişme ve rühi terbiyesine karşı dikkat kesilmek, onun en mukaddes vazifesidir.</p>
<p>O da Bana Kalsın<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Eski kadını, sabırlı ve temkinli, vakarlı, şefkatli ve bilhassa hamiyetli ve gayretli kılan ve daha nice ustün vasıflarla silâhlandırmış olan kuvvet neydi dersek, en küçük yaşından itibâren maddi ve mânevi yapısının bütününde sâri ve câril olması gelenekleşmış bulunan terbiye sistemiydi.</p>
<p>Bu terbiye sistemi, adını sanını dahi bilmediği.</p>
<p>O da Bana Kalsın<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fabrika, baraj, köprü, yol, su tesisleri, santraller, silolar muhakkak ki siyâsi bir iktidarın takdire lâyık gayret ve himmet? eserleridir. Fakat asıl gayret ve himmet isteyen, “insan&#8217;dır, İnsanı kalkındırmadan, onun kafasını da, rühunu da kontrollü, düzenli ve şuurlu bir seviyeye getirmeden yapılan her maddi hamle, akâmete mahkümdur. İş, onu hem kendi benliği, hem de cemiyetle uzlaşmaya götüren bir terbiye ile beslemekte ve böylece de ehlileştirdikten sonra aktif hâle getirmektedir. Artık yabancı menşeli(kökenli) sakat ve ithal malı kültür politikasını terketmeye ve milli ruhdan istiâne etmeye! mecburuz. Zira kendimizi inkâr eden maârif siyâsetimizin meş&#8217;um(uğursuz) ve korkunç neticesi, bugün ödenmeyecek kadar ağır olan faturasını elimize vermiş bulunuyor.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün İngiliz milletine Shakespeare&#8217;i, İngiliz edebıyat ve târihinden silmek şartıyla Hindistan&#8217;ı tekrar kazanmayı teklif etseler, hiçbir İngiliz vatandaşı, milletlerinin gurüru olan büyük şâirlerini fedâ edip, yerine altın kaynağı olan Hindistan&#8217;ı istemez. Halbuki biz,evlâtlarımızı, değil Puzüli&#8217;yi, Nedim&#8217;i, Bâki&#8217;yi, hattâ Yahyâ Kemal&#8217;i ve hattâ Atatürk&#8217;ü dahi anlamayacak kısır, çorak ve kıraç bir dil sath-ı mâiline! iterek her gün bıraz daha uçuruma doğru kaydırdık ve kaydırıyoruz.</p>
<p>En fenâsı da, ilmi ve milli gerçeklerden uzak ve tamâmen sol cereyanların bir zaferi olan bu sakat dil politikasının havası içinde yetişen nesiller, doğruyu ve gerçeği bilmedikleri için, artık bu tehlikeli yanlışlığı müdâfaa eder hâle geldiler. İyiyi tanımayınca kötüyü benimsemek, kaçınılmaz bir tabiat kaânünu olduğundan, bu harcanmış ve aldatılmış zavallılar da, hakikatle temasları kesildiği için, dalâlette karar kılmak vaziyetinde bulunuyorlar.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Haram ile helâli, doğru ile eğriyi, güzel ile çirkini, mektep sıralarına oturmadan öğrenen bir nesil ne kadar bahtiyardır. Işte kütlelerin mukaddes bir zincir hâlinde birbirine emânet ettiği bu terbiyeyi devam ettirmek, Türk âilesinin bir iman borcudur. Onun için de âile, Türk fikriyat ve ahlâkının bir mecellesi olmuştur. Bu yüzden de Müslüman-Türk&#8217;ün târihi düşmanları bu temel değere nişan aldılar, onu vurdular ve devirdiler.</p>
<p>O da Bana Kalsın<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Türk gençliğindeki bu tehlikeli başıboşluk, daha doğrusu baştan kara gidiş, kütleyi düzensizliğe düşürüp dengesini bozarak ona ne türlü bir akibet hazırlamaktadır?</p>
<p>Amma oturmamış, hatta pek anlaşılmamiş bir yeni düzen sevdası ile girişilen ve bu yolda yürüyenlerin, &#8220;özgürlük&#8221; diye adlandırdıkları kıyımla nerelere gitmekte bulunduğumuzu düşünenlerimizden ses beklemek de hakkımız değil midir?</p>
<p>Paşa Hanım</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yeryüzünde ne güzelliğin sonu bulunur ne de çirkinliğin. İkisinin de biribirilerini tamamlamalarına rağmen aralarındaki geçimsizlik sürer gider. Bilhassa güzelliğin taraftarları ağır bastığı için, devamlı olarak çirkinliği harcar. İşte muhteşem bir malikane var ki, duvarları da, tavanları, kapı ve bacaları da nakışlar, süsler ve yaldızlarla bezenmiş olmasına rağmen, çöplüğü, pis suların aktığı çukurları da mevcuttur. Amma adları çirkinlik olan kısımları saklı, kapalı ve gözlerden uzak yerlere yerleştirilmiştir. Bu, güzelliğin çirkinliğe meydan okuyuşudur.</p>
<p>Sen de ey insan oğlu, yaptığın hayratı, iyilikleri ve sevapları sayıp dökmekten çekinmezken, günahla rının, şenaat ve gaddarlıklarının ortaya çıkmaması için nasıl gayret ettiğini kul bilmese bile Allah&#8217;tan nasıl saklayabilirsin?</p>
<p>Kaşın gözün, inci gibi parlayan dişlerin bir güzellik meşheri olduğu halde, çirkinliklerle dopdolu bağırsaklarının da gene karın zarı içinde saklanması, güzelliğin çirkinliğe olan savaşı ve galebesi sayılmaz mı?</p>
<p>Paşa Hanım</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünyaya: &#8220;Ol!&#8221; emrini vermiş olan yaratıcısı, onu yalnız insan oğlunun aklına sığmayacak bir ince hendesi hesap ve kıl kadar şaşmaz nizamların teminatı içinde yaratmakla iktifa etmemiş, o hesap ve kitap hassasiyetinin yanı sıra İstanbul&#8217;a &#8220;güzellik&#8221; denen tılsımı da birlikte hediye etmiş bulunuyordu.</p>
<p>Paşa Hanım</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Selçuklu ve Osmanlı eserlerini köhnelikle iftira kurşununa tutanlar, iklimin ve coğrafyanın izni alı narak inşa edilmiş o güzellikleri nasıl hesapsız ve düşüncesiz bir hücum ile yıkıp yerle bir etmektedirler. Bunlar hep, çirkinliğin savaş galibi olmasından ileri gelmekte değil midir?</p>
<p>Ya kadim Türk musikisi, şimdi nerelerde revaç bulmaktadır?Batının avamis sesleri olan ve musikinin veled-i gayri meşrusu denecek o çatlak, kavgacı haykırışlar ne çare ki Meragi&#8217; lerin, Hafız Post&#8217;ların, Dede Efendi&#8217;lerin, Itri&#8217;lerin asil nağmelerinin yerlerini aldıktan başka, neo-klasik denebilecek Hacı Arif Bey&#8217;leri, hatta Şevki Bey&#8217;leri ve Lem&#8217;i Atlı&#8217;ları dahi silip süpürmekte bulunuyor.</p>
<p>Ya şiire, resme ne demeli? *</p>
<p>Paşa Hanım</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Üçüncü Sultan Murad&#8217;ın sarayı da, mudhiklerı, meddahlar, mukallitler ile dolup taşan hakani bir eğlence mahalli idi. Padişahın huzurunda hünerlerini ortaya dökmüş bir kıssahanın2 da marifetlerine karşılık kendisine ihsanda bulunulması tabii olduğu için, sıra bu noktaya gelip de, alacağı ihsanı reddeden mukallit: &#8220;Hayır hünkarım, ben altın değil, yüz değnek isterim!&#8221; deyince, padişah bu sözün mukallidin bir başka oyunu olduğunu zannederek pek hoşlanmış. Sebebini sorunca da, şu cevabı almış: &#8220;Hele elli değnek vurulsun, o zaman söylerim.&#8221;</p>
<p>Mukallit yere yıkılarak, elli değnek yiyince, sopalama işi tamam olmuş ve &#8220;Durun, bir ortağım vardır, geri kalanı şimdi ona vurun!&#8221; demiş. İşin neye varacağını merekla bekleyen padişah, ortağının kim olduğunu sorunca mukallit: &#8220;Saray-ı hümayun bostancılarından3 biridir ki, &#8220;Seni saraya ben tanıttım, aldığın caizenin4 yarısı benimdir,&#8221; diyerek aldığım ihsanlara5 ortak olur ve elimden çekip alır. İşte bugünkü değneklerin yarısı da onun olması icap eder,&#8221; karşılığını vermiş. Böylece de zekası ve dirayeti yüzünden, hem bostancıya haraç vermekten kurtulmuş hem de adama elli değnek yedirmek suretiyle ondan öc almış.</p>
<p>Paşa Hanım</p>
<hr />
<p>Çocuğun terbiyesi mektepte değil evde başlar. Siz evde ona sağlam bir terbiye verirseniz onu ne cemiyet bozabilir ne mektep bozabilir. Gelir size mektebin ve cemiyetin yanlışını dertleşerek anlatır. Anlatır ve anlatmalı. O hâle getirmeli çocuğu. Arkadaş olun, ürkütmeden, korkutmadan, hoşuna gitmediği şeyleri anlattırmalı. En güzel hoca ana. Ana gibi hoca yok. Eğer ana hocalık etmeyi biliyorsa o çocuklar kurtuldu demektir. Dışarının tesiri rüzgâr gibi eser fakat içine işlemez.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Görüyorsunuz dünyâda mâneviyat adına ne kaldı? Beşeriyet mâneviyâtını kaybettikçe; huzürunu, selâmetini, rahatını kaybediyor. İstediği kadar göklere çıksın, başka seyyârelerde vatan tutsun, şu gönül rahatını bu teknikle veyâhut ilimle veyâhut herhangi bir vâsıtayla elde edemez.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hayat nedir?</p>
<p>“Hayat, kalbin cehil ölümünden kurtulup ilimle hayat bulması, kalbin ikilik ve tefrikadan necat bularak himmetini bir araya toplaması ve içindeki karışıklıktan kurtulmasıdır.</p>
<p>İlimle hayat bulan bir kalbin nişanı, her dirinin nişanının hareket olması itibâriyle Hakk&#8217;ı istemekte hareket etmesidir.</p>
<p>Cehl ile ölü olan kalb meyyit gibi sâkin olur. Yalnız nefsinin hazları için canlanır.</p>
<p>Hazret-i Ali buyuruyor ki; kalbin hayâtı ilimdir, elde ediniz. Ölümü de cehildir, sakınınız.”</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan efâliyle, amelleriyle sevilir.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aya gidiyorlar. Mükevvenat aydan mı ibâret? Artık iftihârından, gurürundan fezâya çıktık, aya gittik diye yere göğe sığmıyorlar. Mükevvenâtın azameti karşısında aya gitmek nedir? Hiç. Bir arpa boyu yol demek. Ne aylar var, güneşler var, ne kıyâmetler var! Bunu insan bilebilecek mi? Hayır bilemeyecek. Bilmesi de lâzım değil. Bizim evvelâ bilmemiz lâzım olan kendimiz. Kendi benliğimiz. Neresi tasfiye edilecek, neresi temizlenecek, neresi ayıklanacak. O gidenlerin yerine ne gibi iyilikler gelecek, getirilecek. Bilmemiz lâzım olan bu. l</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sâmiha Ayverdi: Hak&#8217;tan gayriye güvenmeyen kimseye insanlar muhtaç olur. Meselâ bir Muammer Dede vardı; görünüşte insanların en mütevâzı olanı idi. Kimseden bir şey istemez, kimseye güvenmez, müezzin aylığı ile geçinemediği için ayakkabı tâmir eder. Fakat o tâmir parasını da sana bana dağıtır, dağıtır. Fakat herkes ona muhtaçtı. Gider elini öper, duâsını ister, yanında bulunmakla huzüra kavuşur. “Ver derdini ver, ver sen kaldıramazsın ben çekerim” der. Böyle insandı. Allah&#8217;a güveniyor başka kimseye güvenmiyor ama karşısındaki de ona güveniyor işte, muhtaç oluyor. Allah&#8217;tan başkasına güvenmediği için. Kuvvetli, kuvvetli.</p>
<p>Dâimâ buyururlar ki: “Sen eğer Allah&#8217;la isen isterse kimse seninle olmasın, her şey seninledir. Ammâ herkes seninle olmuş, Allah seninle olmamış, hiçbir şey değilsin.” Fakirsin, muhtaçsın.</p>
<p>Eğer bir kimse sana bir nimet ihsan ederse onu Cenâbıhak&#8217;tan bil. Çünkü kalplere senin için teshir eden Allahtır.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Meselâ bâtıla inanmış o kadar büyük bir kütle var ki ama ben onları da suçlayamıyorum. Çünkü biz öyle yetiştirdik. Biz nafakasız yetiştirdik, aç yetiştirdik. Gençliğimizin dayanacağı hiçbir kuvvet yok. Hepsini elinden aldık. E ne olacak? Münhal sâhayı herkes işgal edebilir. Bir tarlanın otunu ayıklamazsan, ektiğin hiçbir mahsülü alamazsın. Çapalayacaksın, otunu ayıracaksın, sulayacaksın, lâzım olan her türlü mesâiyi göstereceksin, Ancak o zaman ektiğin tohumdan mahsul alabilirsin. Beri taraf, bunu yaptı. Zehirli tohum ekti, biber ekti, baldıran ekti fakat suladı, çapaladı. Bugün işte anarşi mahsülünü elde ediyor. Ama onlar bu işi yaparken biz uyuduk, hâlâ da uyuyoruz. Emek verildiği içn; kanını canını o bâtıla, yanlışa veriyor. Biz terlemekten üşeniyoruz, değil kanımızı, canımızı vermek, Terlemekten üşeniyoruz.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Münevver din adamı lâzım bize! Münevver din adamımız yetişse oğlum her şey düzelir. Her şey düzelir. Cemiyeti mayalamaya diyoruz deminden beri. İşte âile bu. Herkes bir din adamıydı eskiden, ona bakarsan herkes bir din adamıydı. Yâni herkeste milli şuurla berâber, dini şuur da mevcuttu.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Çocukken öyle çok şey var ki onlara öğretilecek; ama dır dır söyleyerek değil, kendi hareketinle öğrete. ceksin. işte size anlatmıştım; otobüsteyiz, hanımın ku. cağında çocuk&#8230; Biletçi geldi: “Hanım, çocuk kaç yaşında” dedi. 5, dedi annesi. Çocuk, şöyle döndü anne. sine: “Anne ben 7 yaşındayım, değil mi?” demez mi? Tamam, daha 7 yaşındaki çocuğa annesi yalancı ol oğlum, dedi, bitti! E demek ki ilk iş yuvada başlıyor, yuvada başlıyor. Hattâ yuvadan evvel de başlıyor.</p>
<p>Gene böyle bir şey okumuştum: Birisinin bir bebegi olmuş. Çocuk devamlı olarak ağlarmış gece gündüz, durmaksızın ağlarmış. Nihâyet olacak şey değil, psikoloğa götürelim, demişler. Götürmüşler. Doktor sormuş, demiş ki: “Ana baba geçimli misiniz?” “Maalesef,” demişler. “Geçimli değiliz ve hırgürdür aramız.” “O halde çocuğu son derece sâkin ve gürültü patırtı olmayan, kavgasız, gürültüsüz, neşeli bir eve misâfir bırakın” demiş. Götürmüşler sâkin, temiz, gürültüsüz eve. Şak demiş çocuk susmuş. Bir vibrasyon var ki o geçiyor ama biz fark etmiyoruz; ama geçiyor, geçiyor.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gönlümde yer ettin, ayrılmamaya çalış. O sûretle ki derûnuna nazar ettikte aynını aslını göresin.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ayhan (Songar) Bey, Edebiyat Mecmuası&#8217;nda Erol Güngör&#8217;ün bir sohbetini yazmıştı. Ayhan Bey&#8217;e bir hasta gelmiş. Ona adını sormuş, söylemiş. Ahmet, Mehmet her neyse. Soyadını sormuş, “Kavgalı”, “Kiminle kavgalısın””, “Nefsimle kavgalıyım, nefsimle” demiş. “İşte, ben buna irfan sâhibi derim” diyor, yoksa ordinaryüs profesör olmuş adam, hiç nefsiyle kavga etmek aklına gelmiyor, senle benle kavga ediyor.”</p>
<p>Evvelâ kendiyle kavga edip de sulha varsa, zâten dışarıyla kavgaya lüzum yok. Insanları olduğu gibi kabul edersin. Kusursuz olamayız ki biz. Iyiliğini görme, kötülüğünü gör, iyiliğini görme, kötülüğünü gör. Ne huzur kalır, ne rahat, ne selâmet.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ergun Balcı: Efendim, sevgi öğretilebilir mi, tâlimle, eğitimle, maârifle, yoksa kendinde olan bir şey mi?</p>
<p>Sâmiha Ayverdi: Aslında kendinde olan bir şeydir ama şu var: İstidatlar da inkişaf ettirilir oğlum. Meselâ, elinde bir pırlanta var. Çamura yâhut da kirh bir yere düşürmüşsün. Çeşmenin altına götürüyorsun, yıkıyorsun, pırlantalığı meydana çıkıyor. Ama çakıl taşını istediğin kadar yıka, hattâ suyun içinde yıllarca bırak, pırlanta olmaz, çakıl taşıdır. Onun için ezeli istidâdı da dürtüp, meydana çıkarmak, mühim, çok lâzım.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz cihat hâlindeyiz. Süngüyle değil fikirle, imanla. Evet, başta da söylediğim gibi evvelâ çocuklarımıza haramı, helâli, günâhı sevâbı öğretelim. Büyüdükten sonra artık günah olmasın yâhut haram olmasın diye değil. Hâliyle yapmaz. Artık onda hal olur o. Hal olur. Ama bir yerde siz öğretmezseniz mesul olursunuz. Lâkin bunu böyle sıkıcı nasihatler şeklinde değil, hayat hikâyeleri içinde, birbirinizle konuşurken, çocuğunuza hitap dahi etmeden öğretmeniz lâzım.</p>
<p>1700&#8217;lerde 1800&#8217;lerde falan gelip giden seyahat hâtıralarını yazanlar pek çok olmuştur. Ben seyahatnâme okumayı çok severim. Bu okuduğum seyahatnâmelerin birinde bir yabancı diyor ki Türkler çocuklarını karşılarına alıp uzun boylu nasihat etmiyorlar. Fakat kendi hareketleri o kadar güzel, o kadar doğru dürüst ki çocuklar, analarının, babalarının ve âilelerinin doğru hareketlerinden ibret alarak doğru oluyorlar. Köprünün Istanbul tarafında kilit kürek yok. Yankesicilik yok mu diye sordum. Yankesiciliğin ne olduğunu bilemedi Türkler. Ama köprünün öbür tarafına geçerseniz, her türlü kötülük var.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Disiplin çocukluktan ve evde başlar. Asıl eğitici merkez evdir. Meselâ leke, herhangi bir yerde bir leke katiyen görülmezdi bizde. Çünkü kazâra bir şey dökülecek olsa derhal silinir, temizlenir, eski hâli. ne getirilirdi. Yırtıksa yamanır, örülür. Bugün evde örülecek bir şey olursa bana getirirler. Neden? Ben örücü değilim. Fakat benim bir Fransızca matmazelim vardı, birkaç sene bizim yanımızda kaldı. O sörlerde yetişmişti. Sörlerin örmesi meşhurdur. O yaparken, bana yaptırmadı ama, dikkat etmiş, ondan öğrenmişim. Böyle kalıp gibi bir şeyi örebilirim. Bir örücü kadar değil tabii, bir örücü kadar değil. Fakat Sinan getirir, Nâdide!7 getirir aman şunu örüver derler. Bunlar zararlı şey değil. Ama bütün bu faâliyet benim diğer çalışmalarıma katiyen sekte vermez. Çünkü planlı olarak yapmayı âdet etmişim. Her şeyin zamânı vardır. İş zamânım, dikiş zamânım. Ben de meselâ düğmem koparsa ertesi güne bırakmam, o gece dikerim. Akşam kopmuşsa ertesi güne kalmaz.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hepinizin çocuklarınız var, çocuklarınız olacak daha da olacak inşallah. Onların yetişmesinde hocadan evvel sizin rolünüz son derece mühim. Bugün varlıklı âilelerin çocuklarını görüyoruz. Vitaminler, güneş banyoları, gezintiler, eğlenceler, her şey tertip ediliyor. Fakat içleri boş bırakılıyor çocukların. Yâni iç terbiyeleri, mânevi terbiyeleri tamâmıyla ihmal edildiği için çocuk ot gibi büyüyor. Yalnız bedeni besleniyor, içi beslenmiyor. Rühu beslenmiyor çocukların. Beslenmediği için de büyüdüğü zaman kim çekerse o tarafa gidiyor. Bir müslüman-Türk çocuğu olarak yetişmiyor. Hele ecnebi mekteplerinde okuyanlar mutlaka o ecnebi kültürünün bir sempatizanı oluyor. Bugün evlâdını ecnebi mektebinde okutmak ve Avrupa&#8217;ya yâhut Amerika&#8217;ya göndermek dostluk mu, düşmanlık mı? Gönderdiklerimizin çoğu geri gelmiyor. Geri gelen de artık Türk olarak gelmiyor. Bir yabancı olarak geliyor. Aklı fikri dışardaki teknikte, oradaki refahta, orada gördüğü bizde olmayan imkânlarda.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdinin-kitaplarindan-alintilar/">Samiha Ayverdi’nin Kitaplarından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdinin-kitaplarindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Samiha Ayverdi &#8211; Yusufcuk &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-yusufcuk-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-yusufcuk-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Sep 2024 06:34:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Samiha Ayverdi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27089</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#8220;Rûhum, bir kalıbın esîri olmadan evvel, elimi bir el tuttu ve bana güneşleri, seyyâreleri, semâvâtın acâibini gezdirip seyrettirdi. Nihâyet bir âleme getirerek: -İşte misâfir olacağın yer.. burası dünyâdır, dedi. Şaşkın şaşkın etrâfıma bakınırken de devam etti: -Burada herkes kendi istidâdına göre bir tohum eker ve mahsûl devşirir. Para, kadın, evlât, mevki, rütbe, şan ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-yusufcuk-alintilar/">Samiha Ayverdi – Yusufcuk ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/Yusufcuk_16715_1392119082.webp"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-27090 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/Yusufcuk_16715_1392119082-212x300.webp" alt="" width="212" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/Yusufcuk_16715_1392119082-212x300.webp 212w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/Yusufcuk_16715_1392119082.webp 350w" sizes="(max-width: 212px) 100vw, 212px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Rûhum, bir kalıbın esîri olmadan evvel, elimi bir el tuttu ve bana güneşleri, seyyâreleri, semâvâtın acâibini gezdirip seyrettirdi. Nihâyet bir âleme getirerek: -İşte misâfir olacağın yer.. burası dünyâdır, dedi. Şaşkın şaşkın etrâfıma bakınırken de devam etti: -Burada herkes kendi istidâdına göre bir tohum eker ve mahsûl devşirir. Para, kadın, evlât, mevki, rütbe, şan ve şeref, insanların en çok ekip biçtikleri tohumlardır.</p>
<p>Sen de keyfine göre bu dünyâya bir çekirdek ekip mahsûl topla! Böylece kimsenin kimseyi görmeden çalışıp didindiği bu patırtılı âleme ben de katıldım. Ben de onlar gibi ekip biçmeye başladım. Ama bütün tarlalar benim olsa, tohumların, sabanların tek sâhibi sâde ben olsam gene de geldiğim âlemlerin zevkine takılı kalan gönlüm, bir türlü kendi ektiği tohumun çeşnisi ile nafakalanmaya râzı olmayacaktı. Ezel gününün saltanatını görmüş göz, safâsını tatmış dudak burada, kendi düzdüğü puta nasıl tapabilirdi? İsyan ettim. Belimden tohum torbamı, el elimden sabanımı attım ve hemen gidip kendi varlığım tohumunu bu tarlanın bir köşesine gömdüm. Arkamdan bağırıyorlardı, &#8220;Vah zavallı, kendini ziyan etti..&#8221; Halbuki zamânın sadık dudağı onları yalanladı. Şimdi dallarından aşk meyveleri topladıkları şu fidan, bir zamanlar vecd ve tevâzu ile yere gömdüğüm o tohumun ta kendisidir.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sükût da bir ses değil mi? Yokluğun murâkabe ve tefekkürün gizli ve muzaffer sesi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Biz insanlar çok defa, koşa koşa gittiğimiz bir yolda, elimizden, kolumuzdan, boynumuzdan, haberimiz olmadan düşen kıymetli bir mücevheri aramak için geri dönen şaşkın yolcuya benzeriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir tebessüm vardır ki sade sana gösterilir; bir ünsiyet ânı vardır ki yalnız seninle çift olunur; bir sır vardır ki sade sana söylenir. İşte o da senden başka mahremi olmayan bu gizlilikleri, gene seninle paylaşıyorsa, bu suç, hangi hâkimin yüreğini yumuşatmaz bilmem ki?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ben ne uykusuz geceler isterim, ne gözyaşı, ne feryad.. bunlar hep varlık hastalığının sayıklama nöbetleridir, dedin. O da çaresiz sustu. Ama unutma ki yalağın taşması, çeşmenin kabahatidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hak veriyorum. Kendi içindeki şeytanı koyup, hariçtekilere saldıran gafile hak veriyorum. Ne yapsın, gözünü dünyaya açtığından beri, anadan, babadan, hocadan, arkadaştan öğrendi ki, dost var, düşman var, diye. Kulağına eğilip : «Onlar cahil bilmiyorlar; bu dünyada benden başka kimse yok!» demediğin için düşmanlığı, fesadı, hiyanet ve zulmü hariçte sanmaz da ne yapar, söyle ne yapar?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnandım. Baharı güz yapmak kimsenin elinde olmayan, bu dünyada, yaprakların, çiçeklerin kupkuru dalları zorlayışlarını zevkle, hayranlıkla seyrederken, yağmur ve kış mevsiminin insafsız sillesine, öldürücü ve dondurucu kahrına da katlanmak lâzım gelecek.</p>
<p>İnandım. Düzelmesi dileği safdillik sayılan, her güzelliğin yanında bir çirkinlik, her sevgilin yanında bir nefret, her tebessümün arkasında bir gözyaşı ve her iptilânın sonunda bir iğrenme olan bu dünyadan, senin tek kanunlu tek yüzlü, tek özlü dünyana kaçmaktan başka çare yok olmaz, olmayacak.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Akılları, sanat ve hüner erbabının eserleri karşısında huşua varanlar, senin bir horozun ibiğinde, bir ebegümecinin çiçeğinde, bir şeftalinin buğulu yanağında gösterdiğin mütevazi fakat aşikâr hünere kayıtsız, hattâ kör kalmak dalgınlığından silkinemezler.</p>
<p>Akılları, şeytana çömezlik edenler, sağı solu, hile fesad, riya ve hıyanetleriyle dişleyip dağlarken, seni de bu aldanmışlar arasında sayarlar; fakat kendilerine : “Bu fırsat ta bendendir, bu meydanı da size ben açtım!» diyen müsaadeli tebessümünü göremezler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gece ilerlemişti. Genç kadının gözleri örtülüyordu:</p>
<p>— Artık uyuyalım, dedi. Sevgilisi güldü :</p>
<p>— Uykuyu ne yapacaksın? Kurdun kuşun içtiği o afyonlu şerbetten bu gece de içmeyiver. Şimdi sana bir hikâye söyleyeceğim onu dinle..</p>
<p>Kadın memnundu mırıldandı:</p>
<p>— Ne de çok masal bilirsin&#8230;</p>
<p>— Senden öğreniyorum., sen benim sırlarımın mahzeni değil misin? Ezel gününde, söyleyeceklerimi senin vücudun toprağına gömmemiş miydim?</p>
<p>Şimdi çıkarıp çıkarıp etrafa saçmama neden şaşıyorsun ?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bu gözbağcılık, bu hile, bu kahbelik bu fesad, bu yalan niçin, deme. Âlem halkı her aldatmak istediğinin sen, aldananın da kendisi olduğuna akıl erdiremediği için hileye, bir mabud gibi sadakatle kulluktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Susarız; zira çok defa düşüncemizin âfet kesilmiş dehşetine denk olan ifade, söz değil sükûttur. İşte bu içli bu şuurlu sükût hengâmesinde bir zaman gelir ki mazi, içtiği afyonlu şerbetin tesirinden kurtulan bir sarhoş gibi, yavaş yavaş uyanarak, bize sırlarını, maceralarını, yılların ardına gizlenmiş aziz hatıralarım, sükûtun dilsiz dili ile anlatmaya başlar. Hüzün sandığımız zevklerimiz, zevk namına giriştiğimiz hazin cüretlerimiz, kırılışların içimize hız veren uyandırıcı kudreti, masum yorgunluklarımız, buhranla biten teşebbüslerimiz, çile örtüsüne sarılmış hazlarımız, feragatlerin, evvelce ham bir meyve gibi kekremsi gelen, fakat senelerin şefkatinde ısınıp olgunlaşan tadları, içimize hazlarını, bölük bölük olmuş hikâyelerini nakş edip geçmiş günlerimiz, nereden sızdığı belli olmayan bir ışık, nereden gönderildiği belli olmayan bir elçinin eliyle uyandırılarak gönlümüzün mahşerinden gelip geçmeye başlar.</p>
<p>O zaman zan ederiz ki mazinin ihtiyar hançeresi, bize kısılmış sesinden yalnız bir ömrün ufalanmış, tozlaşmış, vüzuhunu, mahiyetini değiştirmiş sesini dinletip çekilecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tabiata tebessümler, iltifatlar, armağanlar, dağıta dağıta gelip ömür süren yâz, nihayet bir zaman sonra, bütün bunları geri vere vere son nefesini de tüketip gitmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İstemiyorum yoldaşım., bugün seni de istemiyorum. Bilmem ne oluyor bana?</p>
<p>Çimenleri uslu uslu nemlendiren gece sisleri gibi, kimdir bu gönlümü gizlice yıkayan ?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Damlalar, güneşin renklerine kendi vücutlarını ayna düzüp keyiflenirken, nasıl âkıbetlerinden gafil iseler, biz İnsanlar da hayat yaprağının ucunda adem uçurumuna doğru sarktığımızdan habersiz, rahat ve müsterih zevk süren birer damlacıktan başka neyiz bilmem ki:?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Güzel kız! Alnındaki perçem, yağmur bulutları gibi karanlık. Yoksa sisli gecelerin nemi, bu kara zülüflerden mi damlıyor?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Düşüncenin eteği, gözle görülür kıymetlere bağlı kaldıkça, insan oğlu, aşkın kudret ve tasarrufu fezalarında olup bitenleri nasıl tecessüs edebilir?</p>
<p>Desem ki: Ben ortada bir sebepten başka şey değilim. Buna kimi, nasıl inandırabilirim?</p>
<p>Yediğimiz bir lokma ekmeği, içtiğiniz bir yudum suyu kana çeviren uzviyet gibi, gönlüme, gizlice yol bulan bir aşk lokmasının da, bu gönülde feryadlara, gözyaşlarına, ıztıraplara, zevklere istihale ettiğini anlatabilir miyim?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Herkes bu meydana bir zafer için gelir; ben ise sade sana yenilmek için geldim.</p>
<p>Bu dünyada herkesin bir iddiası vardır; benim ise senin fermanından başka bir icazetim yok. Amma bunu kimsece anlatamıyorum; kimsede bunu bilmeye istek yok.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Maziyi eteğinden tutup çekmek istiyorum. Gelse, bütün sırları, bütün cazibesi, bütün ihtişamı ve tarihinin sergüzeştler dolu dili ile geri gelse..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bugün hep benden kaçtın; seni görmek için arkandan koştukça, bilmem nerelere, hangi dağların bayırların ardına saklandın ki hiç bir tarafta bulamadım.</p>
<p>Akşam, dizi dizi bulutlarını ufukta topladığı, güneş, görünmez fırçasile ağaçların tepelerine dile gelmez renklerinden sürdüğü zaman, ben de bir kayanın üstüne oturdum Koşmaktan, didinip çırpınmaktan takati kesilmiş vücudumu dinlendirmeğe O kadar muhtaçtım ki.. Artık seni bulmaktan da ümidim kalmamıştı&#8230;</p>
<p>O zaman, boşa çıkmış mücadeleler, işe yaramaz didinmelerden sonra evine dönen yorgun, bir adam gibi, ben de içime, kendime döndüm.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ah Devletlim, sana evvelce de söylemiştim. Güneşler doğar batar, yıllar yılları, devirler devirleri kovalar; dünya seyrinde, kâinat devrinde, sadık köleler gibi, şaşmadan durup dinlenceden eskiyip yenilenir ve bu bir yandan ölüp bir yandan dirgen cihan, yiğitlerin kuvvetleri, cihangirlerin pazuları, zekâ ve idrâk hamlelerinin harikaları ile mamur olup ahenklenirken, insanoğlu yapan her zorluğu yenen her müşkülü başaran insan, bir âşık gölünün o kendini ve kâinatı yağmaya veren yanıklığını dile getiremez.</p>
<p>İzin ver Devletlim, izin ver de bu akşam, lafza gelmez bir kıyametin karşısında her vakit ki gibi derin derin susayım!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bana, tarif edilmeyeni tarif et, dedin. Bu nasıl mümkün olur Devletlim?</p>
<p>Bilirim, hep olmazları oldurur, muhalin başını imkân tarağı ile tararsın. Ama gene de insaf et Devletlim, bende o taşları su gibi akıcı, bulutları kaskatı dondurucu, ateşleri bahar rüzgârına çevirici kudret nerede, söyle nerede?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bana, söyle, deme yoldaşım. Bugün: susmak istiyorum.. Sözlerimi gönlümün kınına sakladım; söyle, diye üstüme varma.. Şayet sana uyar da onları çekip çıkarırsam, el sürenin parmakları doğranır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Zaman zaman hislerimin kapısını çalan, aldırış etmezsem zorlayan bir el vardır. Ona :</p>
<p>— Kimsin, ne istiyorsun? derim.</p>
<p>Cevap yerine içeri bir el uzanır. Düşünürüm. Para istemi yen, mala rızka tamâ etmeyen bu avuca ne koyacağımı uzun uzun düşünürüm ve düşüncelerim bir karara bağlanamayınca da, sualimi hiddetle tekrar ederim.</p>
<p>O, belki dalgınlığıma, belki unutkanlığıma belki de gafilliğime küsen, fakat gene de tesir ve halavetini eksiltmeyen se sile :</p>
<p>— Yokluk! der.<br />
&#8230;<br />
Varlık ânında verilen, yokluk olmaz ki vereyim.. Yokluk anında varlık bulunmaz ki, « gel al! » diyeyim.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Söyle Devletlim söyle, gizliyi de söyle aşikârı da söyle., bilineni de söyle, bilinmeyeni de söyle.. Bunların, halkın kulağına gideceğinden endişem yok. Zira ne desen, neyi söylesen, ancak duyacak olan duyar; işitmesi lâzım olan işitir.</p>
<p>Eğer âlem halkı her söyleneni duymuş, her gösterileni görmüş, her anlatılanı anlamış olsaydı, gönül körlüğü gönül sağırlığı, agâhsızık, bigânelik, zevksizlik yer yüzünden kalkmış olurdu .</p>
<p>Söyle Devletlim, ne istersen, neyi dilersen onu söyle.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bilmem acaba biz insanlar, dâima ölçüsü ölçümüzü tutmayan fikirleri de giymekte ısrar ettiğimiz için midir ki gülünç ve zavallı olmaktan kurtulamamaktayız?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsan oğlu zavallı bir mahlûk vesselâm! Bu dünya pazarına neyi aradığını, niçin salıverildiğini bilmeden gönderilen bir gurbet düşkünü için bu şenlik yakışır mı? Acaba biz kendimiz buraya gelmeklikten maksut olan netîceyi hâsıl etmiş miyiz ki, aynı gurbet diyârına ayak basan bir başka yolcuyu el çırparak, sevinerek karşılarız? Sonra, evet sonra da, bir son yıkanış mukadder olan aynı yolcuyu uğurlarken, sanki bu diyâra gelen bir daha gitmezmiş gibi, arkasından saçımızı başımızı yolarız!..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&#8216;Bana tarif edilmeyeni et&#8217; dedin. Bu nasıl mümkün olur Devletlim?</p>
<p>Bilirim, hep olmazları oldurur, muhalin başını imkan tarağıyla tararsın. Ama gene de insaf et Devletlim, bende o taşları su gibi akıcı, bulutları kaskatı dondurucu, ateşleri bahar rüzgarına çevirici kudret nerede, söyle nerede?</p>
<p>Acaba tarif edilmeyeni et, derken, yedi cehennemi yakıp kül edecek bu gönül ateşini mi dile getirmemi istedin? Ah Devletlim, sana evvelce de söylemiştim. Güneşler doğar batar, yıllar yılları, devirler devirleri kovalar; dünya seyrinde, kainat devrinde, sadık köleler gibi, şaşmadan, durup dinlenmeden, eskiyip yenilenir. Ve bu bir yandan ölüp bir yandan dirilen cihan, yiğitlerin kuvvetleri, cihangirlerin pazuları, zeka ve idrak hamlelerinin harikaları ile mamur olup ahenklenirken, her zorluğu yenen, her müşkili başaran insanoğlu bir aşık gönlünün o kendini ve kainatı yağmaya veren yanıklığını dile getiremez.</p>
<p>İzin ver Devletlim, izin ver de bu akşam, lafza gelmez bir kıyametin karşısında her zamanki gibi derin derin susayım.&#8217;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Şimdi bana dersin ki: Öyle ise niçin muazzam bir selin çağıltısını çerden çöpten engellerle önlemek istiyorsun? Sen ki ancak bir kovacık alabilecek güçtesin, bir ummânı kendi mahdut (sınırlı) varlığına nasıl sığdırabilirsin? Doğru&#8230; esâsen benim de eksik ve hatâlı cephem bu işte. Denizi bir kovaya sığdırmaya uğraşmak. Belki gene dersin ki; mâdemki kınayacak iktidardasın o halde onları tashih et (Düzelt) .. Hayır Leylâ, hayır&#8230; Bir şeyi ilmen bilmek hattâ tenkit ve tahlil salâhiyetini (Eleştirme, inceleme yetkisini) kazanmış olmak, o şeyi halletmek demek değildir. Nice bildiğimiz ve bildirdiğimiz gerçekler vardır ki, bunları bizzat gerçekleştirememekteyiz..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“O zaman, boşa çıkmış mücâdeleler, işe yaramaz didinmelerden sonra evine dönen yorgun bir adam gibi, ben de içime, kendime döndüm.”</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-yusufcuk-alintilar/">Samiha Ayverdi – Yusufcuk ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdi-yusufcuk-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan İnsandan Çekilince</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-insandan-cekilince/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-insandan-cekilince/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Aug 2024 16:58:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27053</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sohbet konuşmaktan ibaret değil, konuşmanın öte­sinde insanın ruhunu saran ve onu tesir altına alan, in­sanı değiştiren, dönüştüren, kelime ve duygu dağarcı­ğını geliştiren hisli bir dildir. Her sohbetin karakteri ve kendine ait dokusu başka başkadır. İnsan herkesle konuşur ama hakiki sohbet, can kulağıyla dinlediği ve içinden gelerek konuştuğu o nadide insanla olur. Ger­çek bir sohbet, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-insandan-cekilince/">İnsan İnsandan Çekilince</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23575 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-200x300.jpg" alt="" width="248" height="372" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-200x300.jpg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-356x534.jpg 356w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165.jpg 534w" sizes="(max-width: 248px) 100vw, 248px" /></a></p>
<p>Sohbet konuşmaktan ibaret değil, konuşmanın öte­sinde insanın ruhunu saran ve onu tesir altına alan, in­sanı değiştiren, dönüştüren, kelime ve duygu dağarcı­ğını geliştiren hisli bir dildir. Her sohbetin karakteri ve kendine ait dokusu başka başkadır. İnsan herkesle konuşur ama hakiki sohbet, can kulağıyla dinlediği ve içinden gelerek konuştuğu o nadide insanla olur. Ger­çek bir sohbet, insana zaman ve mekân hissini unut­turur. Bazı insanlarla konuşuruz ama bu konuşmanın bir ruhu yoktur, birbirimize ulaşan yalnızca sesimiz- dir. iki insan birbirine aktardıklarından daha fazlasmı hissediyorsa orada gerçek bir sohbet/muhabbet vardır. Dünya ahvâli içinde o iki insanı bulan ve gören de çok azdır. Hakiki bir sohbet, bir ağaç gölgesinde oturmak kadar huzur vericidir.</p>
<p>Paul Valery nehirler gibi akan, insanı düşüncelere sevk eden bir formda ördüğü diyaloglardan oluşan “Sa­bit Fikir” isimli eserinde her şeyin yüzeyde kaldığından şikâyet eder. Sorunlar, sevinçler, kederler, kaygılar, hisler zihnin ve kalbin derinliklerinde teraziye vuru­lan, tartışılan ve içtenlikle üzerine düşünülen mevzu lar olarak insanın gündeminde değildir. Kendi derin­liklerine, benliğine, özüne doğru kazılar yapamayan, kendilik bilgisinin gerilimine katlanamayanlar aram* zahmetine de girmez. Olur da kendileri hakkında kü­çük bir bilgi kırıntısı edinirlerse varoluşlarının ilk kat­manlarına indiklerine ve çok büyük bir aydınlanma ya­şadıklarına inanırlar. Derinleşmeye o kadar yabancı, o kadar uzaktırlar ki kendilerine dair küçük bir damla, onlara okyanus gibi görünür.</p>
<p>İnsanın kendi içinde <em>deflemeyecek derinlikleri</em> vardır. İnsan oraya inmeyi göze alsa bile, orada bir şeyler bulsa bile bulacağı bu şeyden hiçbir şey anlayamaz. Çunku insanın kendine bile söyleyemeyeceği, itiraf edemeye­ceği, yüzleşmek istemeyeceği, kendine dair bilmek iste­meyeceği şeyler vardır. Diyaloglardaki Ben karakteri­nin söylediğine göre “Kendini tanıdığı sürece insanda bulunan en derin şey, deridir.” <em>Yüzünün derisi kalın</em> diye bir deyimimiz vardır, utanması ve arlanması olmayan mânâsına gelir. Buna dayanarak şöyle düşünülse yan­lış olmaz: İnsanın derisi, derinliklerinde olanı yansıur. İşte sohbet ehli insan hem kendi derinliklerine yolcu­luklar yaparak yüzünde bir anlam haritası taşır h~m de başkasının derinliklerini hissedebilir, başkasmı yÜ- ziinden okuyabilir, onun yüzündeki anlamı görebilir.</p>
<p>Valery’nin &#8220;Ben” karakteri de insanın sohbet etmek için yaratılmış olduğuna ciddiyetle inanır ve &#8220;Dok­tor” karakteriyle aralarında şöyle bir konuşma geçer:</p>
<p><em>Ben: Ee ne yaparsın&#8230; Herkes sizin gibi. Herkesin za­manıyla sorunu var&#8230;</em></p>
<p><em>Doktor: Artık sohbet edilmiyor mu?</em></p>
<p><em>Ben: Çok az. Ne yazık.</em></p>
<p><em>Doktor: Buna karşın, umarım gitgide&#8230; derinleşiyo­ruz, değil mi?<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup><strong>[1]</strong></sup></a></em></p>
<p>Gerçek bir sohbet gevezelik değil, insanlık hâlleri ve insanın kendi hâli üzerine bir derinleşmedir. Hakiki sohbederde gevezelik sanılan şeyler dahi insanın ha­yatında öğretici bir rol oynar. Her görüşmeden sonra kurulan bağın derinliği artıyorsa orada gerçek bir soh­bet vardır. Sohbet bir ruh okumasıdır, insan ruhunu okumayı sevdiği kimselerin yanından zihnen ve kal­ben dolu olarak döner, insan kendisi nasılsa öyle kim­selerle hemhâl olmak, onlarla yakınlık kurmak ister.</p>
<p>Durgun vakider insanı öyle esir aldı ki diri vakidere kimsenin vakti kalmadı. Ekran görüşmelerinin sohbet, muhabbet, buluşma, hasret gibi dosduk duygularının tadını ve sahiciliğini kaçırdığını kim inkâr edebilir. Bir insan yüzü görmekten daha çok ekranı gören, bir gü­zelliği yerinde ve mekânında temâşâ etmekten daha çok ekrandaki yapay güzelliklere aldanan, gerçek bir<br />
ses ve sözden daha çok mekanik ve ruhsuz sesleri duyan insan, sohbet ve muhabbetin mahiyetini kavraya­bilir mi? Sohbet kelimesi, en yalın hâliyle arkadaşlık, yârenlik etmek ve bir vakti uzunluk veya kısalığına bak­maksızın en güzel şekilde değerlendirmek demektir.</p>
<p>Sohbet kelimesinin anlam dehlizlerinde kaybol­duğumuzda ashap, sahabe ve sahip kelimeleri karşı­mıza çıkar. En Güzel’in, Peygamberin sohbetine kati­lardan, Onun sohbetini dinleyenleri tanımlamak için sahabe ve ashap terimleri kullandır. Sahip kelimesiyle aynı kökten olan bu terimler, dilimizde arkadaş, yâren, dost, yoldaş gibi anlamlara gelir. İnsanın, kimi sahibi olarak gördüğü çok önemlidir. Çünkü sahibim’ de­nilen kişi, ait olunan kalptir. Kalbin en çok kiminle söyleşiyor, ruhun en çok kiminle konuşuyorsa ondan karakterine yansıyan bir şey olur ve ondan kendine mutlaka bir pay alırsın. Kalp ve ruh kimlerle sohbet ettiğine özen göstermeli, insan değişmeye en çok kal­binden başlar.</p>
<p>Sohbet en iyi terbiye ve eğitim metodudur. Biri­nin tedrisatından geçmek, hayata dair onun tecrübe­lerinden bir şeyler dinlemek insanı olgunlaştırır, ona bir bakış açısı kazandırır, soyutlama yeteneğini geliştir­mesini sağlar. Sohbette hem kâl hem de hâl ilmi, hem duygular hem de düşünceler aynı anda görülür, hisse­dilir ve okunur. İbn Arabi hâl diliyle yapılan sohbeti şöyle izah eder: “Aramızda bilinen bir konuşma veya bakışla anlaşılan herhangi bir terim (jest ve mimik) yoktu.Fakat ona baktığımda, benden öğrenmek istediği her şeyi anladığım gibi o da bana baktığında on dan öğrenmek istediğimiz her şeyi anlamıştı. Böylece onun bana bakması bir soru veya cevap olduğu gibi benim ona bakmam da bir soru ya da cevap olmaktaydı. Böylelikle, konuşma olmaksızın, aramızda pek çok bilgiler meydana gelmiştir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Hâl ilmi elbette çok zor ilimdir. Birini bakışından, jest ve mimiklerinden, ettiği işmardan anlamak düşünce kabiliyeti yüksek ve hissiyatı olan kimselerin harcıdır.</p>
<p>Sohbet etmek için yüz yüze gelmek, karşılıklı ko­nuşmak gerekir, muhabbetse yüz yüze gelmeden de olur. Muhabbet, uzaklığa rağmen bir kimsenin kalp­teki yerinin sarsılmayışı, ona olan hissiyatın değişme- yişidir. Sohbet herkesle yapılabilir ama muhabbet çok az insana duyulur. Bazı insanların dünyası, kişiliği ve karakteri öyle zengindir ki onlara duyulan muhabbet nispetinde insanın ruhu sadeleşir, berraklaşır, güzel huy ve ahlâktan hisseyâb olur. Muhabbet duyduğu şey, in­sanı tesiri altına alıp değiştirir. Sohbet ederken her sö­zünüzün altında kastetmediğiniz bir anlam arayan, ne­gatif saçan kimsenin niyeti dostluk olamaz. Arada bir kuşku duymak insancadır, bundan fazlası art niyet­tir, Her şeyi açıklamak zorunda bırakmayan insanın sohbeti ve dostluğu ferahlık verir. Böyle bir dostlukta müdânâsız, sâde ve zarif olanın derinliği vardır. insan onu nerede görse ve hissetse, kalbine bir serinlik, gön lüne bir ferahlık, zihnine bir aydınlık gelir, iyi şeyle­rin olacağına inancı artar. Huzur veren bir yüz, bir ses veya sohbet, insanı kendi ruhunda yolculuklara çıka­rır. Sohbet bazen gün doğumuna şahidik etmek kadar kısa ama bir o kadar da insanın ruhuna dokunandır.</p>
<p>Sohbet, insanın kalitesini ve mayasını ortaya çıka­rır. İnsanın kumaşı, bir sohbet mekânında sözünden, bakışından, neye dikkat kesildiğinden ve neleri işaret ettiğinden anlaşılır. Bazı insanlarla gayet nahif ve etraf­lıca konuşuruz. Fakat konuşmamızın bütünlüğündeki inceliğe bakmak yerine sözlerimizde bir falso arar ve oradan hassasiyet yaratırlar. Bu kimseler hassas değil, art düşünceli bir dinleyicidir. Sohbet/konuşma hakiki muhatapla yapılınca anlamlıdır. Birinin sohbetinin iyi gelip gelmediği insanın kendi arayışına göre şekillenir. Anlamlı konuşan birinin yanında olmaktansa bazen an­lamsız konuşan insanların yanında olmayı insan pekâlâ tercih edebilir. Çünkü kendi yüzeyselliği buna müsa­ade eder. Derinliği olanlar, anlamlı olanın izini sürer.</p>
<p>Birinin iyi bir insan olmasıyla size iyi hissettirmesi, iyi gelmesi bambaşka şeylerdir. İyi bir insanla da anla­şamayabilirsiniz, ruhunuz ondan bir şey almayabilir. Sevgi ve muhabbet ruhların konuşmasıyla, birbirini arzulaması ve bir araya gelmeye can atmasıyla ilgilidir</p>
<p>Demek ki sohbet, insanın kendisi hakkındaki bilgisini artırır, onun karakterine dair bir şeyler söyler, kimler­den ve nelerden hoşlandığını âşikâr eder, insanın ne kadar ham ya da işlenmiş bir karaktere/ruha sahip ol­duğunu kimlerle vakit geçirdiğinden anlaşılır.</p>
<p>Proust, anlamsız ve içi boş sohbederi kastederek “ne kadar incelikli olursa olsun sohbet de hayal gücünden yoksun kişilerin zevkidir”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> der. Sohbet, budala kim­selerle eğleşilen bir zaman dilimi olursa içeriksizleşir. Bu tarz sohbederi ufku olmayan, vaktin kıymetini bilmeyen insanlar sever. Hakiki sohbeder kuvvetli bağ­lara gebedir ve muhabbetin kapısmı açar. Bir insanın sohbetinin tadı hiçbir şeyde bulunmuyorsa o insanın hayatımızdaki yerini dolduracak çok az şey vardır. Bi­rini bize özel, ayrıcalıklı, bambaşka kılan onunla geçiri­len vaktin hiç ziyan olmayışı ve bu vakiderdeki hissin, gelecek zamanlarımıza da bir ilmek atmasıdır.</p>
<p>insan artık hayatta olmayan ancak ruhunda anlamlı izler bırakan biriyle de sohbet edebilir. Ona olan mu­habbeti sürdüğü müddetçe ondan kendisine kalan tüm güzel haslederi yaşatır, insan birine muhabbet duyar, onu çok severse ondan ayrı kaldığı zamanlarda onun hal ve tavırlarını, yüz çizgilerini, bakışındaki anlamı, konuşmasındaki vurguları düşünür ve birlikteyken fark etmediği taraflarını uzak kaldığı bir anda görür. Sevgi, düşünceden ayn değil. Muhabbet birinin fikrinde ol­maktan, onun hatırından çıkmamaktan ayrı değil. Ibn Arabi’ye göre sevilen müşahade edildikçe ona olan sevgi dalıa çok artar, onunla her karşılaşmada güzel­liği ve hasreti ziyadeleşir. Yakınlığın ayrılık getirdiğini düşünen önce kendi hâlini yoklamak Muhabbet hic­ran veriyorsa kalpler uzaklaşmaya çoktan meyletmiş, razı olmuş demektir.</p>
<p>Sohbet, birinin ihtiyacını yakinen görebilme mesa­fesidir. Başkasının varlığının kavranması, başka dünya­ların ve yaşantıların fark edilmesidir. Bu yüzden mu­habbet duymak, insanı kendine esir olmaktan kurtarır.</p>
<p>İnsan muhabbet duyduğu kimsenin eksiğini görmez ama onun ihtiyacını, muzdarip olduğu şeyi hisseder. Çünkü sahiden seven, sevdiğinin yüzündeki gömülü ifadeyi görebilir. Muhabbeti diğer yakınlıklardan ayı­ran duygu, düşünce ve ihtiyaçların dile gelmeden his­sedilmesidir. Bazen nasıl hissettiğin hakkında uzun uzun konuşmazsın. Hâl ve duruşundan, söz ve tavrından bir şeyler anlaşılsın istersin. Birinin seni anlaması, uzun ağaçlı bir yolda yürümek gibi ruhuna dinginli kalbine sevinç, adımlarına şevk verir.</p>
<p>Muhabbet, insana bağ kurmanın özgürleştirici yollarını açar, insanı bağlılık zehrinden uzaklaştırır.Bağ kuran güçlenir. Bağımlı olansa başkasının güdü­müne girer, kendi iradesini kontrol edemez hâle ge­lir. Bağ kuran çıkar gözetmez, bağımlı olanın çıkarı bittiğinde dostluğu da biter. Bağımlı olan kusur ve eksik arar, bir türlü memnun olmaz. Onun sevgi zannettiği şey, ruhunu boğan bir şeydir. Bağımlılığı narsist ve bencil duygularını besler. Bağ kurmaksa acı vericidir, çünkü ancak gerçekten seven ve dost­luk besleyen acı çeker. Derdiyle güzelleşen insanla­rın muhabbetinde zarif bir tmı var, o tmıyı bir kez duyarsan artık her yerde onun sana verdiği hissi arar­sın. Muhabbet biriyle kesintisiz konuşmak değil, kal­bin ona meyledişi, olur olmaz onu hatırlayışı, onun yerini hiçbir şeyle dolduramayışıdır.</p>
<p>Bazı şeylerin yokluğu, her şeyi kaplar ve her yere dolar. Sevilen birinin yokluğu öyle zordur ki sesi, ko­kusu ve siması kitap sayfalarına, bir vaktin serinliğine, bir şarkının sözlerine, bir kelimenin çağrıştırdıklarına, reçel kavanozuna, onu andıran ve hatırlatan her şeye siner. Muhabbet budur işte, o yokken de onu hisset­mek, yokluğunun sızısını duymaktır.</p>
<p>insan bazen birine muhabbet duymaktan, ona bağlanmaktan, onun bütün düşüncesini esir alma­sından endişe eder ve ondan uzak durmaya çah- şır. Fakat bir yandan da çekim yasası öyle bir işler ki insan muhabbetine tutulmaktan kaçtığı kimseye uzaklaşacağı yerde yakınlaşır. Bazı insanlar ruhu­muza hem acı verir hem de bize iyi gelir. Ruh ne o acıyı kaybetmek ne de o sevinci yitirmek ister. Muhabbet böyle bir şeydir, dikenine de gülüne de râzı olmak, bu rızâ hâliyle de gelişmek, olgunlaşmaktır. Bir insana muhabbet duymak, onu herkes in içinde biricik görmektir. Muhabbet duyulan kişi, herkesin içinde apayrı bir yerdedir ve onun sözü, sohbeti ge­çip giden vakti derinleştirir.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; İncelmiş Vakitler,syf:122-131</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Paul Valery, <strong><em>Sabit Fikir,</em></strong> Çev.: Hanife Güven, YKY, 2022, İst., s. 40-41,</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> ibn Arabi, <strong><em>Fütûhat-ı Mekkıyye,</em></strong> Çev.: Ekrem Demirli, Lit îty, Cilt; 2,2006, İst, s. 172,</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Marcel Proust, <strong><em>Hazlar ve Günler,</em></strong> Çev.: Roza Hakmen, YK X</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-insandan-cekilince/">İnsan İnsandan Çekilince</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-insandan-cekilince/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Acıyı Karşılamak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aciyi-karsilamak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aciyi-karsilamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Aug 2024 16:55:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Acı]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[Unutmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27056</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sevdiği bir şeyi kaybedenin ümidi ve kendine gü­veni azalır, dünyanın hâllerine tahammül eşiği düşer. Yitirmenin acısı, insanın omuzlarına, kalbine, adımla­tma ağır bir taş gibi oturur ve hareket etmesine mâni olur. Acılı insan kendini umutsuz, ürkek, çaresiz his­seder. Dış dünyaya ilgisi zayıflar. Dünyanın sonuymuş hissine kapılır. Konuşmak da susmak da onun en bü­yük ihtiyacıdır. Acılar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aciyi-karsilamak/">Acıyı Karşılamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23571 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1.jpg" alt="" width="310" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1.jpg 274w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/indir-1-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 310px) 100vw, 310px" /></a></p>
<p>Sevdiği bir şeyi kaybedenin ümidi ve kendine gü­veni azalır, dünyanın hâllerine tahammül eşiği düşer. Yitirmenin acısı, insanın omuzlarına, kalbine, adımla­tma ağır bir taş gibi oturur ve hareket etmesine mâni olur. Acılı insan kendini umutsuz, ürkek, çaresiz his­seder. Dış dünyaya ilgisi zayıflar. Dünyanın sonuymuş hissine kapılır. Konuşmak da susmak da onun en bü­yük ihtiyacıdır. Acılar ve derder ancak doğru kişilerle paylaşılırsa azalır.</p>
<p>Konuşmak, bağ kurmanın ve hüznü hafifletmenin bir yoludur. Zor zamanında insan, acıyan bakışlara de­ğil, anlayan gözlere ihtiyaç duyar. Acılı bir kalp “geçe­cek değil mi” diyen gözlerle bakar. Gayretini, umudunu ve direncini artıran bir teselli cümlesine sarılmak ister.</p>
<p>“Hikâye gibi anlatıldığında ya da yazıldığında bü­tün dertler kadanılabilir olur.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[1]</sup></a> Yaşadıklarımızı birine anlatmak isteyişimiz ve başkasının hikâyesinde kendi­mizden izler arayışımız o müşterek derdi birlikte his­sederek azaltmak ve dayanılır kılmak içindir. Ruhu­muza iyi gelen bir insanın muhabbeti veya iyileştiren bir meşgale fiziken de iyi hissettirir. En zor, en daral­mış vakiderde gelen zindelik duygusu bazı şeylerin dü­zeleceğine, yoluna gireceğine dair umudumuzu artı­rır. insan arada dönüp kendine şunu sormalıdır: Dağ kalpli miyim veya yaslanılacak bir omuz mu, yoksa birinin acısmı da sevincini de açmaktan imtina ede­ceği biri miyim?</p>
<p>Her insanın acıyı karşılaması, yitirilenin ve gidenin yasım tutma biçimi farklıdır. Her insanın acısı kendine ağırdır. Hiç kimse başkasmm çektiği acıyı aynı mih­nette çekmez. Herkesin acısı biriciktir, aynı kefeye ko­namaz. Bazı insanlar cam yandığında sükutu seçer, ko­nuşmak, onlara daha çok ıstırap verir.</p>
<p>Kelimeler, öteki ile aramızda hem bir köprü kurar hem de onunla aramızın açılmasına sebep olur. Çünkü her insan, kelimelere kendi duygusunu yükler. Bu an­lam yüklemeleri, başkasında aynı karşılığa denk gelme­yebilir. Acısını anlatmak istemeyen insanı, onun iyilxği adına konuşturmaya çalışmak ona yalnızca üzüntü ve­rir. İhsanı içine gömen dert, dışma karşı da zayıf hâle getirir. İçine atma da bir ağlama biçimidir. İçerisi dağ gibi olunca çok basit bir mevzu karşısında gelir gö z­yaşı. Herkes aşırı hassas olduğunu sanır, oysa o âna dek neleri tek başına çözmüş, neleri atlatmış, hangi yokuş­ları çıkmışsındır, kimsenin haberi olmaz.</p>
<p>Gidenin ardından yaşamak kalana zordur. Yasın ilerleyen süreçlerinde bu duygu, gidenin hatırasını en güzel şekilde yaşatmaya, kendi hayatını daha anlamlı kılmaya dönüşür. Hatıralar acı verse de gidenle kuru­lan tek bağdır. Onunla geçen günlerin anısı, birlikte geçirilen vakitler, birbirine harcanan emekler, bunlar hafızayı ne kadar doldurursa acı o nispette keskin, ma­tem de o derecede zor ve yakıcı geçer. Yasın olgunlaş­tığı evredeyse bu hatıralar insanı olgunlaştıran, iyilik duygularını artıran büyük bir teselli olur, insan şurada hatırası, burada sözleri, orada yokluğu var diyerek ya­şayan birinin de yasını tutabilir. Yasm şiddeti zamanla az<u>alır</u> ama insanın içine sevilenin kaybından doğan ve kolayca geçmeyen bir sızı bırakır.</p>
<p>Gönlünü anlamlı bir şeye veren insanın acıya di­renci artar. İnsanın acı bir olay yaşaması daima acı çe­keceği anlamına gelmez. Acıyı kaderin bir parçası bi­lerek kendini anlamlı işlere vermek insanı metanetli kılar. Acı ilk anda insanın içine oturur ve bütün za­manını esir alır. İnsan, bu acının hiç geçmeyeceğini, artık ara sıra kendini hatırlatır ve insanın ‘bunu da atlatmışım çok şükür’ dediği bir direnç vesilesi olur. Metin Altıok’tan mülhem bu dünyada vicdanı, insanlığı olan herkes bir acıya kiracıdır. Acıdan kaçı; yoktur ama acıyı dindirecek kuvvetli bir müsekkin mutlaka vardır.</p>
<p>İnsan iyileştiğini kendine acı veren şeyi unutunca değil, her hatırlayışında ondan bir şeyler öğrendiğinde anlar. Yarasını hatırlayan neleri atlattığını, hangi eşik­lerden geçip bugünlere geldiğini görür ve gelecek yeni zorluklara kadanabilme gücünü kendinde bulur. Bil­mek acıyı artırır, yaşamaksa acıyı daha çok artırır. Bi­lince tecrübe etmez insan ama yaşayınca acının izlerini yüzünde, sözünde ve kalbinde bir kor gibi taşır. Acının tazeliğini koruduğu süre zarfında duygu yoğunluğu çok fazladır, ilk andaki etkisi dağılmaya başladığındaysa in­san zihnen bir aydınlanma yaşar, muhakemesi güçle­nir. Acı tecrübeler yaşayan insanların anlama yetisi ge­nellikle yüksektir. Acı, insanın gözünü açar.</p>
<p>Yastaki insan inanç konusunda gelgitler yaşar, gi­denin geri döneceği hissine kapılır, anlamsızlık duy­gusuyla baş etmeye çalışır. Yas tutan insan hem yara­sını sarmak için aranır hem de ne yana dönse yarasını kanatır. Dünyaya, zamana ve çevresine uyum sağla­makta zorlanır, tâ ki yitiğini kabullenene kadar. Bazı şeyler olur, yaşanır, sonra üzerinden biraz geçince on­lara nasıl dayandığımıza, sabrettiğimize şaşırırız. Ge­çerken bize de bir hâller olur, artık hayata bakışımız eskisinden ya daha anlamlı ya da daha anlamsızdır. Hayatta her şeyin üstesinden geleceğimize inanırız fa­kat bazı şeylerin üstesinden gelemeyiz. Biz kendimizi sağlam tutmak isterken bir yanımız dağılır, tarumar olur ve bazı şeylere karşı elimizden hiçbir şey gelmez.</p>
<p>İnsan acıya karşı kürek çekmek yerine onunla nasıl baş edeceğinin yollarını arar. Sanatsal yaratı acıyla başa çıkmanın, kendine bir kapı açmanın yoludur. Edebiyat tarihi, acıyı manzumeye ve nesre dönüştüren eserlerle doludur. Sagular, ağıtlar, mersiyeler, kitabe-i seng-i me­zarlar&#8230; insanı kozasından çıkaran, ona bir keşif yol­culuğu yaptıran, ve farklı bakışlar kazandıran her tec­rübe, acı vermiş de olsa çok kıymetli ve çok öğreticidir, insana sağlam bir karakter ve metin bir kişilik bahşe­der. Acı, harekete geçen inşam güçlendirir ve insan o güçle matemini dindirir.</p>
<p>İnsan yürümezse acı üzerinde birikir. Kalp de yü­rümez, yola koyulmazsa taşlaşır. Kalbin kendine acı veren duygunun üzerine gitmesi, onun aksi istikame­tine doğru hareket etmeye ve kendine iyi gelecek bir rota bulmaya çalışması acıdan kaçmak değil, onunla baş etmenin bir yolunu bulma çabasıdır. Birini güç­lendiren acı, diğerini yıkabilir. Biri kısa sürede topar­lanırken başkası uzun bir müddet kendine gelemeyebilir. Her insanın acıyı karşılama şekli, yaşadıklarını sindirme süresi ve kendini güvenli bir iklimde hisset­mesi farklı kademede ilerler.</p>
<p>Acı bir anda olup bitmez, çabucak yaşanıp geç­mez. İnsan acısını yıllara, günlere, saatlere, anlara bö­lerek çoğaltır. Her hatırlayış yeni bir eşiktir. Acıdan kaçan başka şeylere sığınarak kendini oyalar ve iyileş­tiğini sanır. Şifa, acıyı yaşayana lütfedilir.</p>
<p>Acıya karşı tavrımız kişiliğimizi, mizacımızı ve na­sıl bir toplumda yaşadığımızı ortaya çıkarır. Acıya se­yirci olanlar, acı konusunda birbirini suçlayıcı çıka­rımlarda bulunurken acıyı yaşayanlarda genel olarak bir sükunet olur, ki onların bu hâlinden insanın kal­bine dokunan bir başkalık yansır. Acıyı yaşayanların acılı hâllerini fütursuzca paylaşmak, acıyı seyirlik bir malzemeye dönüştürür. Susan Sontag’ın “Başkaları­nın Acısına Bakmak” olarak nitelediğidir bu.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[2]</sup></a> Baş­kasının acısını duyabildiğimiz kadar insanız, birbi­rimizden bu ince çizgiyle ayrılırız. Ateş düştüğü yeri yakar ama içinde merhamet pınarı kurumayanın kalbi oralı olur, ateşin düştüğü yeri dert edinir. Dert edinenler, ellerinden gelenin en iyisini yapan has in­sanlardır. Acı paylaşılmaz, belki hissedilir. Yalnızca kalbi güzel olan, anlamanın derdini çeken, ruhu derin duygu ve düşüncelere müptela olan insanlar acıyı hissedebilir. Yas ve matem bazılarını daha vicdanlı, merhametli yapar, iyi anlamda değiştirir. Bazılarına da asla dokunmaz, tesir etmez. Tesire açık kalpler nasipdar olur. “Nasibi müyesser olasın” denir, müyesser bir şeyin kolay kılınmasıdır. Nasibi olana yol da yü­rümek de kolaylaşır.</p>
<p>“Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dur­sun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun”<sup>3</sup> der Birhan Keskin. Acı tek kişiliktir ama emin ellerle, selim kalplerle, kendisine güvenilen bir dosda paylaşılınca insanın ağrısını ve yükünü alır.</p>
<p>Hiçbir hâl sürekli ve kalıcı değil, her şey geçer, unutmak gibi bir lütuf bahşedilmiş insana ama geç­meyen şeyler de var, insanın kalbine bir kıymık olup batar, ara sıra yutkunamayışına sebep olur, insan tam da o anlarda yaslanacak bir şey arar, sükut da yaslanı­lası bir yoldaştır.</p>
<p>Nihayetinde kış gelir ve geçer, giderken gelecek baharın tohumlarını da toprağın bağnna saçar gider.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; İncelmiş Vakitler,syf:</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[1]</sup></a> Isak Dinesen’den aktaran Hannah Arendt, <strong><em>İnsanlık Durumu&gt;</em></strong>Çev.: Bahadır Sina Şener, İletişim Yay., 2021, İst., s. 239.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[2]</sup></a> Susan Sontag, <em>Başkalarının Acısına Bakmak,</em> Çev.: Osm-n Akınhay, Agora Kitaplığı, 2004.</p>
<p>3.Birhan Keskin,Fakir Kene,Metis yay..2019,ist. s.9</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aciyi-karsilamak/">Acıyı Karşılamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aciyi-karsilamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güzel itibarını Ruhundan Alır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Aug 2024 16:20:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Estetik]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27058</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; ‘Güzelden ve güzellik’ten bahsederiz ama güzeli ve güzelliği çevreleyen, inşa eden aslî unsurları, kav­ranılan, erdemleri, değerleri ya görmezden gelir ya da onlardan pek söz etmeyiz. O kadar ki güzelin güzel­liği yok etmesi, dilediği her şeyi yapmayı, mesela haddi aşmayı, vicdansızlığı kendine hak olarak görmesi gibi çarpık bir noktaya geliriz. Güzellik, insanın içindeki cevherdir ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/">Güzel itibarını Ruhundan Alır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images13.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-7257 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images13.jpg" alt="" width="235" height="296" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>‘Güzelden ve güzellik’ten bahsederiz ama güzeli ve güzelliği çevreleyen, inşa eden aslî unsurları, kav­ranılan, erdemleri, değerleri ya görmezden gelir ya da onlardan pek söz etmeyiz. O kadar ki güzelin güzel­liği yok etmesi, dilediği her şeyi yapmayı, mesela haddi aşmayı, vicdansızlığı kendine hak olarak görmesi gibi çarpık bir noktaya geliriz. Güzellik, insanın içindeki cevherdir ya da bir şeye baktığında gördüğü inceliktir. Güzel ise o cevheri lâyıkıyla işleyen ve taşıyandır. İn­san kendisini kendisi yapan şeyi bulur ve onu ince ince dokursa güzelleşir. Güzelleşmenin sayısız yolu vardır. Mühim olan insanın hangi güzellik algısına sahip ol­duğudur. Güzellik algısı şekilden ibaret olan, güzelin ruhunu anlayamaz, ona anlatılamaz da.</p>
<p>Güzellik algısı hayli tahrip olmuş insanların ça­ğında safi güzele, ruhunu koruyan bir güzelliğe rast­lamak neredeyse imkânsızdır. Vücut gibi artık bakış­lar da deforme olmuştur. Bozulan bakışlar, baktığının ruhuna eğilemez, göze ilk çarpan şeye dikkat kesilirler. tik gördükleri güzel de olabil ir, kusurlu da. Güze­lin karşıtına çirkin derler ama güzelin karşıtı biçimsizleşen, doğasını, anlamını kaybedendir.</p>
<p>Her insan aynı ölçülerde yaratılmamış, her insana aynı ölçüde kendinden memnuniyet duygusu veril­memiştir. İnsanın yüzünü, rengini seçemeyişi adalet­sizlik değil, insanın yüzü ve rengi sebebiyle üstün bir varlık olarak görülmesi adaletsizliktir. Aksi hâlde gü­zellik bir zulüm enstrümanı olurdu. Çünkü hiçbir var­lık aynı derecede ve eşitlikte güzel değildir. Bununla birlikte insana emanet olarak verilen bütün güzellikler ödünçtür, hepsi geçicidir çünkü insan, bedeninin hiç­bir zerresini kendi çabasıyla elde etmemiştir. Buna mu­kabil ruhunda yeşerttiği güzelliklerin hepsinde kendi hissesi vardır. İşte insanı insan kılan da o güzelliklerdir.</p>
<p>İnsan denilen varlık seçemediği yüzüyle değil, kal­binden haline yansıyanla değerlidir. Yüz ruha öyle ait­tir, ruhtan öyle bir parçadır ki ancak sahici bir yüzü olan ikiyüzlülükten, cahillerden ve cehaletten yüz çevi­rebilir. Yeni bir dünyanın başlangıcı olan hakikat günü geldiğinde ancak ‘bazı yüzler güzelliği ile parıldayacak’, ışıl ışıl olacaktır. O gün ‘bazı yüzlerse’ ruhlarında <u>taşıdıklar</u>ı şey sebebiyle ‘kararacak’, bazıları da ağara­caktır’. Yüz, ruhun aynasıdır. Bu aynanın cilası, şahsi­yetli bir ruhun öz bakımından yani ruhundaki incileri döküp «açmayışından, değerini yere dökmeyişinden kaynaklanır, itibar, saygınlık, kendine yakışanı yapma, zarafet, hâl, tavır ve hareketlerine dikkat etme, kendini ince ince işleme, karakterini inşa etme, kendini de âlemi de kalbiyle düşünme gibi hasletler ruhuna özen göster­mekle kazandır. Yeryüzü insan için yürüme derslerini icra etme mekânıdır. İnsan insandan istikametiyle ay­rılır. Kimileri yürüdükçe kabalaşır. Kimileri de yürü­dükçe incelir, burada misafir olduğunu idrak eder ve dikkatle bütün adımlarım güzele yöneltir.</p>
<p>Sırf estetik müdahalelerle sonradan seçilen, başka­sına benzeme arzusuyla değişim geçiren yüzler sadece yüzlerine değil, karakterlerine de müdahale eder, kişi­liklerinin değişmesine sebep olurlar. İnsanın kendi yü­züne, onu önceki hâlinden bambaşka bir hâle çeviren bir müdahalede bulunması o insanın psikolojik an­lamda da kendini dönüştürmesi, ‘ben o değilim’, ‘ben buyum’ demesi anlamına gelir. Elbette insanın haya­tım kabusa çeviren ve estetikle ‘düzeltilen acil vakalar burada konu dışıdır. Tamamen keyfî, arzular ve bazlara uyarak yaradılışıyla oynanan yüzler, insanı kimlıksizleştirir ve nihayetinde sonu gelmez isteklerinin kölesi kılar. Efemine tavırların artması, kadının kadın ve er­keğin de erkek olmaktan çıkma eğilimleri, estetik mü­dahalelerin yaygınlaşmasıyla doğrudan ilgilidir. Güzel­liği gençlikle’ sınırlandıran ve daima genç kalmanın güzellik olduğunu <strong>dayatan </strong>anlayış, güzelliği de her türlü anlamdan soy<u>utlar.</u></p>
<p>Güzelliğin bir kriteri yoktur ve güzel alternatifi ol­mayandır. Ancak güzelin üstünde güzel vardır, tıpkı akim üstünde akıl olması, elin üstünde el olması gibi. Güzeller de kendi içinde merhameti, sevgisi, şefkati, görgüsü, insanlığı, inceliği, işaret ettiği, sözü sohbe­tiyle birbirinden ayrılır. Neden bazı insanların yeri kal­bimizde başkadır? Neden yüzü güzele kırk günde do­yulur da huyu güzele kırk yılda doyulamaz denmiştir? Sûrete takılıp kalanlar, hakikatte saldı olan güzelliği, sîreti göremezler. Bir insanın, bir eşyanın, bir çiçeğin ruhuyla konuşamaz, onun varlığını hissedemezler. Bazı yüzler vardır, insana aradığı, unuttuğu tadı ve anlamlı hisleri hatırlatır. Bazı insanları görme arzumuzun ge­risinde adı konmayan bu hisler vardır. Bizi bir insana meftun eden o insanın yüzüne yerleşen, kalbinden suretine yürüyen anlamdır.</p>
<p>Divan şairleri, güzeli tasvir ettikleri şiirlerinde, onu daha çok fiziki özellikleriyle anlatırlar. Güzelin ya­nakları rûh, hat, levh ve ruhsârdır. Parlaklığı hurşîd, mâh ve âteştir. Güzeli tarif eden renkler gül, gülgûn, nesrin, âl, gülberg ve lâledir. Güzel hep taze ve gerçek olamayacak kadar peridir. Divan şairleri, güzeli gör­mede ustalaştıkları gibi onu tasvir etmede de son de­rece cömert davranmış, onu anlatmak için mazmun­lar geliştirmişlerdir. Divan şiirlerinde güzel, gönle hitap ettiği kadar göze de hitap edecek şekilde anla­tılır. Güzelin kirpikleri, ok gibi câna batar ama onu o yüksekliğe koyan mâşukun ona bakışıdır. Sevenin muhabbeti olmasa sevilenin güzelliği ehemmiyetsiz­dir. Güzel, ruhunun kaynaklarıyla güzelleşir fakat bu­yandan da güzele güzel denmesi, bakanın onda gör­dükleriyle de ilgilidir.</p>
<p>Sanat, güzeli herkesten ayrı bir gözle temaşa etme ve onu ortaya çıkarma, anlama ve anlatma çabasıdır. Edebiyatsa güzeli dil ile icra sanandır. Edebiyat dışında matematik, fizik, felsefe, müzik, resim gibi başka sa­nat ve ilim alanlarına bakıldığında bunların her biri­nin, güzelin mahiyetini kavrama konusunda bir araç olduğu görülür. Güzelin mahiyetini kavrayan varlık üzerine düşünür, aşkın bir varlığın olduğunu kabul eder ve metafizik denilen madde ötesi alanda düşünce yürüyüşlerine çıkar. Mutasavvıfların “devir nazariyesi” olarak nitelendirdikleri varlık felsefesi, insanın tekamül yolculuğundan harekede her şeyin bir gün aslına rücu edeceğini, “Ondan geldik, yine Ona gideceğiz” anla­yışını, güzellik ve estetik ışığında ele alır. Buna göre yaratılmış her güzellik, mutlak güzellikten bir pay al­mıştır. Güzellik maddî olana değil mânâ âlemine aittir. Maddî güzellikler biçim değiştirir, dönüşür, başkalaşır yok olur ama o güzelliği vücuda getiren yok olmaz, de­ğişmez ve ebedîdir. Bu hakikati ufuk edinen, kendini var edene sadakatle bağlanır ve yalnız Ona iltica eder. Kendine verileni de dünyada gördüğü güzelliklerin de iHDilık Varlıkla ait olduğunu idrak eder.</p>
<p>Heidegger Ay’ın bizzat parıldayarak doğmadığını ancak ödünç alınan ışıkla doğduğunu ve parladığını söyler. (1) Demek ki güzel, başkasına muhtaç olmaktan imtina etmez, ötekinin varlığına ihtiyaç duyar. Gü­zel olan taklitçi değildir ama başkasından aldıklarını kendi karakterine göre şekillendirir. Başkasının kop­yası olmaz ama kendinden başka güzellerin izine ba­karak kendi yolunu inşa eder. Kendini en iyi, en güzel ve biricik zanneden insan hem ruhunu sakatlar hem de kendindeki güzellikleri heba eder. Galenos, kendinin olağanüstü olduğunu sanan, başkasına akıl danışmayı ve başkasına ihtiyaç duymayı hakir gören kimselerin büyük yanlışlar yapmaya daha meyilli olduğunu söy­ler. <a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[</sup></a>2<sup><a href="#_ftn7" name="_ftnref7"></a></sup> Kendini tanıyan, ruhuna eğilen, aczini, kusurunu, eksiğini bilen insanlarsa başkalarına danışmayı, başka izlere bakmayı önemli bir vazife olarak bilirler. Yani ‘kendilik bilinci’ ve ‘kendini tanıma^ ‘kendini bilme’denilen şey, kişinin kendindeki güzellikleri hissetmesi ama bunlardan kendine büyüklük, üstünlük payesi çı­karmamasıdır. Güzel sahip olduğu değerlerin farkında­dır, izzetinefsine, itibarına düşkündür. Kendini itibar­sızlaştıracak, değersizleştirecek söz ve eylemlere karşı daima teyakkuzdadır. Ruhunu incitenden, şahsiyetine hürmeti olmayandan hızla uzaklaşır.</p>
<p>Güzel, vaktini ziyan etmeyen, bilincini açık tutan, harekete geçen, eylemi kuşanandır. Zaman, en iyi ha­reketle algılanabilir. Durgun vakitlerde zaman hiç geç­mez, hareketli vakitlerdeyse zaman su gibi akıp gider. Güzel vakti zarifleştirir, onunla sohbet etmek kitap okumak gibi zamana derinlik katar. Kalp hatıralarda, gezinirken bu zarif vakitlerin serinliğini yeniden du­yar. Zamanın kokusu denilen şey, vaktin ruhunu his­settiren insanların dimağımızda bıraktığı etkidir. Gü­zel, sonu gelmez telaşelerin esiri olmaz, her dem kendi vaktini anlandı kılar.</p>
<p>Güzel bazen karanlıkta, bazen aydınlıktadır. Gü­zel, kavranması zor olan, kavramak için ince işçilik is­teyendir. Güzellikse bütünüyle anlamdır. Anlamsızlık ondan uzaktır. İsrail’in attığı bombaların kapsüllerine çiçek eken Filistinli kadının nasırlı elleri, dünyanın en güzel elleridir. O eller, kendisine bakanla konuşur, söy­leşir, dertleşir. Bomba kapsüllerini saksı yapan, onlara çiçek diken, o saksıdan toprağa özenle yerleştiren ka­dın tepeden tırnağa asalet ve zarafettir. Asalet de za­rafet de güzeli çevreleyen, yalnız güzele ait olan has­letlerdir. Zarafet, hiçbir kalıba dökülemez. Irk, soy, makam, mevki, zenginlik, şöhret gibi suni değerlerin hiçbiri asaletin ve zarafetin semtine yaklaşamaz. En çok kadınlar üzerinden dile getirilen, kadınları tek tip bir kalıba dökmeyi amaçlayan ve kadına dayatılan güzellik algısı, sorgulanmalı ve reddedilmelidir. Güzelliğin iade-i itibarı yani hayatımıza geri dönüşü sahte, plastik, sentetik güzellik anlayışının ve bu anlayışı pazarlayan endüstrinin tam karşısında durmakla mümkündür.</p>
<p>&#8216;Yeryüzü, güzel ve iyi olanı kötü, sahte, plastik, amorf ve çirkin olandan ayırt etmek için yaratılmıştır. ‘Kimlerin daha iyi davranışlarda ve güzel işlerde bulunaca­ğını denemek’ maksadıyla çeşitli güzelliklerle süslenip insana imtihan olarak verilmiştir.<sup>3</sup> Yeryüzü, kıyamete değin hak ile bâtılın, iyi ile kötünün, güzel ile güzele düşman olanın birbiriyle mücadelesine şahitlik edecek­tir. Bütün ağırlıklar, sorumluluklar, zorluklar güzelin yoluna çıkacak ama o yaşadığı her güçlüğü bir imti­han bilip yoluna devam edecektir. Başkasının dünya­sını, hanesini, yerini ve yurdunu gasp eden, hem zâlim olup hem de mazlum muamelesi görmek isteyen, narsist, bencil ve kendini özel yaratılmış, seçilmiş bir var­lık zannederek Israillileşen her şeye karşı başkaldıra­caktır. Bir kere kendini güzelleştirmeye niyet etmişse insan, kendini var edene hürmeti artar. Zorluklar, yo­kuşlar, çetin yollar onu yıldıracağı yerde gücüne güç verir, şahsiyetini derinleştirir. Bir yerde herkes kırı­lır, gücenir ama yalnızca bazılarımız işine ve yoluna bakar. Kırıldığı anda kalmak insana hiçbir fayda ge­tirmez, üzüntüleriyle birlikte yola çıkmayı, onlardan kendine korunaklı bir alan örmeyi ve içindeki insanla konuşmayı öğrenmeli insan, ruhen güzelleşmenin yolu biraz da buradan geçer.</p>
<p>Walter Benjamin, büyük kentlerde yaşamanın ve modernliğin bir sonucu olarak gözün etkinliğinin, kulağın etkinliğine oranla daha fazla ve daha etkili olduğunun altını çizer.<sup>4</sup> insanlar arasındaki karşılıklı ilişkileri belirleyen gözün etkinliğidir. Birbirini hiç ta­nımayan insanlar otobüste, tramvayda, metro, tren ve kafelerde birbiriyle tek kelime olsun iletişime geçme­dikleri halde birbirine bakmak, birbirlerini incelemek “zorundalar.” Birbirine bu denli maruz kalan, anlamlı ilişkiler kuramayan, insanın şekline, tarzına ve tipine dair çok fazla fikri olan ancak insanın ruhuna ilişkin merak duymayan bir toplumda güzel de lâyıkıyla an­laşılamaz. Böyle bir toplumda endam zekâya, ahlak­sızlık edebe, vicdansızlık vicdana, kabalık tevazuya ga­lebe çalabilir. İnsan haysiyetiyle oynayan teknik ilerleme çağında robotlar ve yapay zeka, insana galebe çalabi­lir ve insan kendinden şüpheye düşebilir. Nitekim ya­pay zekâ insanın yerine düşünüyor, şiir de yazıyor, gü­zellik de pazarlıyor.</p>
<p>“Güzellik seyredenlerin nasibidir”<sup>5</sup> der Halil Cibran. Öyledir fakat güzellik yalnız seyirlik bir varlık  değildir. Güzel olan tefekkürü harekete geçirir. Bir kez güzeli anladıysa insan, Gül’ü gül ile tartmak, dağı da dağın üstüne, heybetli olanın yanma koymalı. Her şey dengiyle güzel. Her şeye yaradılışına uygun bir üs­lupla yaklaşılmak</p>
<p>Güzelin saygınlığı zaman zaman savrulmalar, da­ğılmalar, gerilemeler yaşasa da aslına dönmek için ver­diği çabadan, kendi özünü kavramak ve korumak için gösterdiği sürekli gayretten ileri gelir. Güzelin kıyası ol­maz, güzellik kıyaslanmaz. Kıyas kendini geliştirmek, olgunlaşmak, güzelliğe erişmek, huylarını güzelleştir­mek içinse iyidir. Aksi hâlde her tür kıyas hasedi, fe­sadı, kötülüğü, huzursuzluğu, mutsuzluğu getirir ve inşam aşağı çekerek değersizleştirir.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; İncelmiş Vakitler,syf:19-29</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Martin Heidcgger, <em>Kendileyiş,</em> Çev.: Ömer Faruk Pek.«A Dergah Yay., 2022, İst., s. 56.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[2]</sup></a> Galenos, <em>Ruhun Duygulanımlarının ve Hatalarının Teşhis Tedavisi,</em> Çev.: Nur Nirven, Albaraka Yay., 2023, İst., s. 46</p>
<p>3-Kehf,18/7</p>
<p>4.Benjamin, <em>Pasajlar,</em> Çev.: Ahmet Cemal, YKY, 2017, İst, B2.</p>
<p>5.Halil Cibran, <em>Bir Gözyaşı Bir Gülümseme,</em> Çev.: Kenan fc- nalioğlu, Türkiye tş Bankası Kültür Yay., 2023, İst, s. 26.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/">Güzel itibarını Ruhundan Alır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/guzel-itibarini-ruhundan-alir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bedenin Rüyası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bedenin-ruyasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bedenin-ruyasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Apr 2024 17:07:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26976</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rüyalarla aynı kumaştan yapılmayız, bir uykuyla çevrelenmiş küçük hayatlarımız. Shakespeare, Fırtına Suya düştün, sırılsıklam oldun. Çırpınmak beyhude. Dip seni çekiyor, su kaçıyor boğazına. Batıyorsun mütemadiyen, batı­yorsun, Ratıyorsun aheste&#8230; Dip seni koyvermeyip kendine çekiyor habire. Çabalıyorsun ama nafile. Bırak çırpınmayı, olan olacak! Gerçi ya batacak ya çıkacaksın, ama hele bir suy­la barışık olmayı dene. Dene suyun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bedenin-ruyasi/">Bedenin Rüyası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26979 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-300x200.jpg" alt="" width="368" height="245" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-1024x682.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280.jpg 1280w" sizes="(max-width: 368px) 100vw, 368px" /></a></p>
<p>Rüyalarla aynı kumaştan yapılmayız, bir uykuyla çevrelenmiş küçük hayatlarımız.</p>
<p>Shakespeare, Fırtına</p>
<p>Suya düştün, sırılsıklam oldun. Çırpınmak beyhude. Dip seni çekiyor, su kaçıyor boğazına. Batıyorsun mütemadiyen, batı­yorsun, Ratıyorsun aheste&#8230; Dip seni koyvermeyip kendine çekiyor habire. Çabalıyorsun ama nafile. Bırak çırpınmayı, olan olacak! Gerçi ya batacak ya çıkacaksın, ama hele bir suy­la barışık olmayı dene. Dene suyun hâlinden anlamayı hele. Çırpınma artık. Ve bırak kendini suyla birlikte-dalgalanmaya. Suyun okşayışına bırak kendini. Bırak kendini telaşsız, bırak kendini aheste. Dalgalan ağır ağır suyla birlikte. Dalgalan, korkusuz, öl&amp;üşcesine&#8230;</p>
<p>Görüyorsun dip seni artık çekmiyor, görüyorsun su artık gen­zini yakmıyor. Kaslarının tüm gücüyle çırpınmıyorsun artık. Su seni tutuyor el üstünde. Sudasın, sırılsıklam. Batmazsm artık, el üstündesin. Dingin, telaşsız, canlı cenaze. Uygunluğu buldun artık, uyabildin, bildin uymayı. Şimdi, şimdi artık uyu­yabilirsin. Uyu dipsiz bir uykuyla. Uyu suyla birlikte. Uyu su gibi, su gibi uyu dingince. Uyu munis munis suyun uykusunu.</p>
<p>Uy ki uyku» dalga dalga kaplasın bedenini. Uy ki uyuyabilesin. Uy ve katıl suyun bedenine. Şimdi dalgalansın bedenin suyun bedeniyle birlikte. Hemvücut bir dalgalanıştasın artık, suyla hemhâl bir biçimde. Kulaklarında hep dipten gelen o şarkı. Su­yun yüzeyindesin, hafif kıpırtılarla, örtüyorsun onu bir yorgan gibi tüm vücudunla. Vücudunu öpüyor su. Savaşmıyorsunuz artık, sevişiyorsunuz, hafif dokunuşlar, latif okşayışlarla ve bir serinlik ki kaplıyor seni, hücrelerine dek en ücra&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Sessizce çekip gitmek istiyor ruhun, terk edip suyun yüzeyinde bedenini. Ruhun ayrılığı arzuluyor belli, bırakıp suda bedeni­ni, bırakıp onu uykuda, onu komada. Bedenin suda ürpererek hafif hafif uyuklaya dursun, şimdi sen uçmağa heves ediyor­sun. Heves ediyor ruhun biteviye kanat çırpmaya, gökyüzü­nün zağarlarına dayanırcasına. Heves ediyor ruhun bedende nefes alıp verme oyununa bir son vermeye ve böylece yalnız ve daima gökyüzüyle yek-nefes olmaya, karışmaya havaya, hava­lanmaya. Şevkle ruhun, ruhun inatla, ısrarla ruhun, gökyüzü­ne katışan bir nefes olmaya heves ediyor tamahkârlıkla.</p>
<p>***</p>
<p>Bedeni suda balık, ruhu tıknefesmiş! Bedeni kafes, ruhu safi hevesmiş! Beden ruhu fazla havalı buluyormuş, ruh ise bede­nin kendini tıknefes ettiğini söyleyip duruyormuş. Anlaşma uyuşma bir yere kadarmış. Ay ışığının suda pırıldadığı işbu güzel akşam meğer o pek mukadder ayrılık vakti çoktan gelip çatmışmış. Kulaklarında dipten gelen o mahmur şarkı, uygun kıpırtılarla salınadursun beden suyun yüzeyinde, ruh heves­kârlığının doruğunda, ay ışığında yukarılara, daha da, daha da yukarılara doğru ağmadaymış. Saf bir nefes olarak serazat ka­nat çırpacağı enginlere dâhil olacağı anın gelişine sabırsızlan­madaymış. îçi kıpır kıpır&#8230; “pırrr&#8230;!” diye uçacağı anı gözleri dikili semaya -havalı dedik ya!- gözlemedeymiş.</p>
<p>***</p>
<p>Ruh, dönüp bir kez daha, bir kez daha bakmış suyun yüze­yinde salınıp duran bedene, tç geçirmiş, “Ah,” demiş, “bunca yoldaşlıktan sonra&#8230; ” Alçalmış suya ruh ve bedeni son bir kez öpmek istemiş usulca. Tutamamış kendini ruh ve dökülen bir damla gözyaşı karışmış bedenin uykusuna. Meğer beden de enginlerde kanat çırpmaktaymış rüyasında, uyanır gibi kıpır­danmış o bir tek damlayla. Nefesi daraldıkça daralmış ruhun  konuvermiş gölün kıyısına. Hava kararıvermiş birden, ay girivermiş hemen bir bulutun arkasına. “Meğer yine rüyaymış tüm bunlar,” diye hayıflanmış ruh, “ayrılık bir başka bahara.”</p>
<p>“Meğerki neymiş,” demiş hevesi kursağında kalan, “ah ne ay­mazım ben, yine görmüşüm bedenin rüyasını.” Hayreti hüz­nüne baskın, ruh devam etmiş: “Meğer o da hep beni görür­müş rüyasında. Meğer aynı kumaştanmışız ha! Demek, ben ancak onun rüyasında kanat çırpmaktaymışım, vay canına! Bedenin rüyasıymışım ben! Can kafesinde mahpusum yine, o uyanınca.”</p>
<p>Özkan Gözel -Kim Bulmuş Ki Yerini,syf:95-97</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bedenin-ruyasi/">Bedenin Rüyası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bedenin-ruyasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orada Kimse Var Mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/orada-kimse-var-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/orada-kimse-var-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Apr 2024 17:05:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26974</guid>

					<description><![CDATA[<p>El-amâ, büyük sis. Tirmizî’de Resûle “Allah evrenin yaratılışından önce neredeydi?” sorusunun sorulduğu hadis-i şerif vardır. Resûl &#8216;Âmâdaydı&#8217; diye cevap veriyor ve hadis bir aşağıdalık-yukarıdahk olmadığını belirterek sürüyor. Diğer bir deyişle, orası zaman-dışılıkla kadim bir mekândışılıktır&#8230; Bu surette amâ içinde biçimlerin olmadığı bir boşluk, mutlak ıssızlık, varlık-dışılıktır. özgün ıssızlık. Allah’a olan yolculuklarında, ârifler, derin tefekkürlerinin bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/orada-kimse-var-mi/">Orada Kimse Var Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape.webp"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26977 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-300x200.webp" alt="" width="377" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-300x200.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-360x240.webp 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-277x184.webp 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-296x197.webp 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-570x380.webp 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-270x180.webp 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-585x390.webp 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-370x247.webp 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-236x157.webp 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape.webp 600w" sizes="(max-width: 377px) 100vw, 377px" /></a></p>
<p>El-amâ, büyük sis. Tirmizî’de Resûle “Allah evrenin yaratılışından önce neredeydi?” sorusunun sorulduğu hadis-i şerif vardır. Resûl &#8216;Âmâdaydı&#8217; diye cevap veriyor ve hadis bir aşağıdalık-yukarıdahk olmadığını belirterek sürüyor. Diğer bir deyişle, orası zaman-dışılıkla kadim bir mekândışılıktır&#8230; Bu surette amâ içinde biçimlerin olmadığı bir boşluk, mutlak ıssızlık, varlık-dışılıktır. özgün ıssızlık. Allah’a olan yolculuklarında, ârifler, derin tefekkürlerinin bir aşamasında, Allah dilerse, farkların ortadan kalktığı büyük bir karanlık sise girerler.</p>
<p>Zamandan-öncelik&#8230;</p>
<p><strong>Abdulkadir es-Sufi, </strong><em>Yüz Basamak</em></p>
<p>Şurasını da dikkatle bilmek lâzımdır, Allah&#8217;dan temsîl-i âlî ile söylüyorum: Bütün varlığınla mevcudiyetinden kat’-ı nazar edince, sen kendi nefsinde kendinde âmâdasın! Bu tasavvur-ı fikrîde varlığı ve levâzım-ı vücûdiyyeni bilsen de, mevcûdiyetten alâka-i fikriyyeni kesince, senin amâda bir zat olduğun tahakkuk eder.</p>
<p><strong>Abdulkerîm el-Cîlî, </strong><em>İnsan-ı Kâmil</em></p>
<p><strong>SİS</strong></p>
<p>Siste göremiyorum, bu anlaşılabilir bir şey, kim siste görebi­lir ki! Ama ben siste dura dura, ona bulana belene, onu bir duman gibi içime çeke çeke öyle bir yeti kazanmışım ki onu civarımda, içimde ya da içimin civarında bir nesne olarak görebiliyorum artık ve giderek yalnız onu görebiliyorum; ona dokunabiliyor, onu tüm varlığımla hissedebiliyorum; varlı­ğım sise bitişmiş bulunuyor -ne tuhaf ama! Giderek gördü­ğüm -dokunduğum-hissettiğim şu sis, kâh kesifleşerek kâh la­tifleşerek benliğimi sarıp-sarmalayan şu <em>ne ise ne,</em> sanki tabii ortamım benim; zira onu soluyorum bila-fasıla.</p>
<p>Doğrusu, ancak sis latifleştiğinde veya sis latifleşsin diye ya­zabiliyorum. O latifleştiğinde benliğim aralanıyor ve aradan dünya, kelimelerin açıklığında şöyle bir el ediyor bana. Yaz­mak nitelemek demek tam da, nitelemek de sisten bir ilk öz­gürleşmek. .. Sisi, ilk elde, nitelenmeye direnen bir şey olarak niteleyebiliyorum. Ama o, yazdıkça daha da nitelenebilir bir şey hâline dönüşüyor bu kez karşımda. Sis, yazdıkça dağılır gibi oluyor; yazdıkça dünya aradan parlıyor. Sen var mısın yok musun meselesi artık gündemime giriyor yazdıkça.</p>
<p>Sis bürümüş dünyamı, dünyam sisle kaplanmış zahir. Ama bu anlatım yine de yetmiyor meramı ifadeye. Aslma bakı­lırsa, gömülü-kaldığım sis içinde dünya ortadan kalkmış, dünyasızlaşmışım bir nevi. Sis bürümüş beni her yönden ve ben dünyamı kaybederek &#8211;<em>yer-olmayan o-yerde</em> dünyasız ka- la-kalmışım âdeta: ‘Tahta bir bavul gibiyim kıyısında haya­tın? Beni yalnızca, içinde hareketsizce dura-kaldığım bu belli-belirsiz sis hislendirebiliyor artık, yoksa bizatihi dünyanın kendisi değil! Sağ elin sol ele değmesi misali, gerçekte yal­nızca kendimden-etkileniyorum, yoksa doğrudan dünyadan değil; gerçekte, dünya kendimden-etkilenmeme bir vesile, hatta bir bahane enikonu. Dünya -bildiğimiz dünya- gittik­çe geri çekilmiş de, sanki geriye tavsifi zor bir sis yumağı, şu yoğun boşluk, şu boşluğun doluluğu kalmış&#8230; Bu dünyasız dünyada, bu sis-dünya’da ben kendimi kendimin tam orta yerinde kendime mıhlanmış bir hâlde buluyorum: Yalnız kendimi görüyor ve yalnız kendimi duyuyorum esasında; başkaca da bir şeyi değil! Kendimi kendime raptolmuş bu­luyorum -özgürleşmek kendimden, kendime mesafe almak; ama nasıl? Bildiğim kendim, dokunduğum kendim; dünya kendi-dünyam&#8230;</p>
<p>Dünya yani ki bildiğimiz dünya çoğunca uzak bir uğultu gibi geliyor kulaklarıma, doğrudan temas edemediğim gayriniza- mi bir nesneler-topluluğu olarak. Ortada gerçek yok, gerçek ortada değil.</p>
<p>Dünyaya doğru kendimden çıkmak istiyorum arada bir; çık­mak, çıkmak&#8230; Buna can atıyorum bazı anlarda; temas arzu­su depreşiyor derunumda; ne mümkün ama, kendim dediğim içine yuvarlandığım, içinde yuvalandığım dipsiz bir kuyu -başaramıyorum. Biri gelse kuyunun başına, bakracı sarkı­tıp da beni görüp <em>“hazâ gulâml”1 </em>dese diye nefesimi tutmuş bekliyorum Yusuf gibi. Ve hâlâ hâlâ hâlâ kendi içime, içimin kuyusuna düşmeye devam ediyorum ağır ağır; çekilmekteyim içe, dibe, kendime; özvarlığıma doğru emilmekteyim müte­madiyen. Sise gark olmuş bir hâlde kendi boşluğuma yuvar­lanmaya devam ediyorum habire; bir yere tutunmak nafile! Yersizim dünyada, <em>ne-yer</em>deyim sanki, <em>yer-siz olan o-yer</em> de. Yuvarlanırken kendi dibime doğru, sise bürülü değil de sis­ten yapılma bir <em>kim-siz nesne</em> gibi olduğumu, henüz dünyaya uğramamışım da sanki hâlâ <em>o-yer de</em> bulunduğumu tahayyül ediyorum. Yabanıl bir arzu hislendiriyor ta derunumdan beni o anlarda, varlığımı ta derunumdan sis olarak duyumsuyorum. Puslu varlığımda kasılarak kendime çekiliyorum. Bir yandan acip yalnızlığımdan çıkabilme umudu arada bir beni yoklarken, diğer yandan kendimin orta yerinde yine kendimi, yeni kendimi özlüyorum. Ve hatiften bir sesle sanki biliyo­rum: Kendimi ancak kendime mesafe alarak arayabilir ve ola ki bulabilirim. Kendinin nihai özgürleşmesi, kendi’nden bir ilk özgürleşme ile mümkün.</p>
<p>Sahi sis dağılsa n olacak? Kendimi kendime yeniden doğmuş mu bulacağım? Ufuk mu belirecek yine önümde yani dünyaya yeniden mi dahil olacağım? Ortada olmayan gerçek, ortaya mı çıkacak? Sis dağılmasa, üstelik daha kesif bir biçimde beni kucaklaşa, sıksa beni, kendine iyice katsa, kendime büzülsem daha fazla, sahi serapa sisten bir heykel olsam n’olacak? <em>Qui vivra verra?</em></p>
<p>Sis koyu bir puro dumanı gibi derunuma sindikçe siniyor, içimde yoğunlaştıkça yoğunlaşıyor. Bura’da değil de evvel, çok evvel bir yer’de, <em>yer-olmayan o-yer</em> deyim âdeta. Dünya, var mı­sın sen, yoksa yok musun -hissedemiyorum. Ama derunumda, sisin henüz ulaşmadığı bir yerlerde senin var yok arası varlığını arada bir hâlâ hatırlıyorum. Dünya uzak bir hatıra!</p>
<p>Sahiden de dünya var mı, sen var mısın, emin değilim. Yoksa sisten çıkmamı mı bekliyorsun? Yapma! Hem ben, sis nasıl dağılacak, dağılacak mı, seni nasıl duyacağım, hatta seni duy­malı mıyım -bilemiyorum. Ama bazen kavurucu bir hâl alan şu arzu yani senin o rüzgârın zaman zaman ayartıyor sisten yapılma varlığımı ve ben bu kesif dumandan çıkacak mıyım diye umuda bulanıyorum. Sislendikçe hisleniyor, hislendikçe sisleniyorum. Özüm özüme o denli yapışık ki ondan özgürleş­me imkânı var m’ola diye kördüğüm olarak kendime dolan­mış vaziyette hayıflanıp duruyorum.</p>
<p>Sadede gelelim mi?</p>
<p>Doğrusu ben artık sisten çıkmam, çıkamam? Ama sen istersen sise dalabilirsin dalabilirsen; sise müdahil, sisten dünyama dâ­hil olabilirsin. Mi? Sislenmek, benim gibi hislenmek öyle sanı­yorum ki senin elinde. Gibi. Bana gelince, ben şu acip yalnızlı­ğımın uslanmaz müdavimiyim. Dal yabanıl dünyama, dalabi­lirsen, dal <em>koyu bulufun</em> arasına, dal ki başkalık nedir görsün şu yavan dünya, yalan dünya! Yoksa, yokluğunda ben, orta­dan ikiye üçe beşe çatlayıp kendi öz cemaatimi yaratacağım</p>
<p>2 Fr. “Yaşayan görür.” (y.h.n.)</p>
<p>-ıssız denizin ortasındaki takımadalar misali, özün özgesiz gürleşmesi neye yarar oysa?!</p>
<p>Dal dünyama» dalabilirsen; sislen biraz olmaz mı, hislen biraz bencileyin! Sana değmek istiyorum, olmuyor; sisten gözümü alamıyorum. Ne-yer deyim, sen yoksun. Bende <em>amâ</em> yalnızlığı, bende kavurucu ıssızlık!</p>
<p>Şimdi gel gelebilirsen yamacıma, sokul bulutuma, bakraç sar­kıt ya da kuyuma. Atla çiti, geç dereyi, arala perdeyi. Geçit bul &#8221;<em>olmadan önceki”</em> hâle. Sise bulan biraz, olmaz mı?</p>
<p>Yoksa göçtü de kervan, kalakaldım mı dağlar başında!?</p>
<p>Ipıssız kuyu, koyu sis kaplamış her yanı, kulak bakraç sesine hasret!</p>
<p>Sislene sislene eriyorum.</p>
<p>Eriyorum ne’ye eriyorsam&#8230;</p>
<p>Ey kervanlar artığı şol kimesne!</p>
<p>Ey gecikmiş, ey her kervandan arda kalan benim gibi!</p>
<p>Bak yazıyorum şuracığa neden sonra:</p>
<p>Gözet bulutu! Katıl deruna yolculuğa!</p>
<p>Ve unutma e mi:</p>
<p>Kendine gelirken bana uğra!</p>
<p>***</p>
<p><strong>Rüzgâr</strong></p>
<p>Hafiften bir rüzgâr esiyor. Bu rüzgâr sanki hatiften esiyor. Ür- periyorum. İçimde donmuş bir şeyler belli belirsiz harekete geçiyor, kend’özüm dünyaya uyanıyor. Özüm ki, donukluğu gitmiş, kıpırdanıyor. Yokluyorum bi’ gayret kendimi: Bir süre­dir içine gömülü-kaldığım sis dağılıyor sanki hafif bir rüzgârla. Gerçek dönüyor mu bana? Bu rüzgâr kendi ruhum mu yoksa benim? Donmuş ruhum harekete mi geçiyor? Yine <u>kendim</u>e, yeni kendime mi geliyorum acaba? Gömülü-kaldığım özvarlığımdan mı çıkıyorum yoksa? Serin sular boşanıyor içime.</p>
<p>Kuru bir yaprak gibi titriyorum; içimde tuhaf hışırtılar var; içim, onca durgunluktan sonra genleşip harekete geçiyor. Ora­da kimse var mı?</p>
<p>Güz ortası. Güneş ağır ağır yükseliyor ufukta. Hissediyorum. Sıkı sıkıya büründüğüm yorgam aralıyorum. Göz kapaklarımı açıyorum ağır ağır; gözüm pencerenin pervazında. Nefes alıp verişimi fark ediyorum -demek ki yaşıyorum. Fark ediyorum odamın içinden dünyayı bir kez daha; bu kez daha bir umut­la. Uyumuşum, hem ne uyumuşum. Uyurken içim uyuşmuş âdeta. Bir ışık hüzmesi perdenin aralığından hücum ediyor. Dünyaya geliyorum bir kez daha. Yorganı atıp doğruluyo­rum. O sisli, o ağır geceyi hatırlıyorum. Ne geceydi ama!</p>
<p>Uzak, çok uzak bir yerden bura’ya konmuş-kondurulmuş bir yabancı gibiyim. Gece aynada yüzünü arayıp bulamayan, gün yüzüne kavuşunca yüzünü hatırlayan şu yabancı gibi. Nere­den geldiğimi, kimin nesi olduğumu, bura’da ne aradığımı soruyorum kendime. Acep bu yaban ile ben nereden geldim, niye geldim? Bura’da zorum ne?</p>
<p>Sokaklardayım şimdi, kendimi attığım sokaklarda. Sokak de­dikleri böyle bir şey olmalı diye düşünüyorum bir yandan da. Ama belli ki ben içimin sokaklarında dolaşıyorum asıl. Labi­rentlerinde mi demeliyim yoksa. Sanki ilk kez görüyormuşum sokakları. Üzerimde o tuhaflıktan bir eser var hâlâ.</p>
<p>Hava rüzgârlı, içim de öyle. Yanımdan geçiyor aşinası olmadı­ğım silüetler. Elektrik faturasının son günü; bunu hatırlıyorum, “Hay aksi!” diyorum kendi kendime. Sağa dönüp caddeye sapı­yorum. Dünyadayım bunu anlıyorum ve fark ediyorum dünya varmış ama sen hâlâ yoksun. O gariplik bir kez daha yokluyor ta derunumdan beni. Rüzgâr hafifçe esmeye devam ediyor, içim dalgalanır gibi oluyor. Bir mısra mırıldanıyorum, kıpırdı­yor dudaklarımın ucu: İstanbul’un orta yeri sinema&#8230;</p>
<p>Dünyanın orta yerinde bir garibim. Yabanda. Yine de dünya­nın etime yavaş yavaş nüfuz ettiğini, ruh gibiyken giderek bir ağırlık, bir kütle, bir cesamet kazandığımı hissediyorum. Nefesim, elim, vücudum dışta bir şeylere çarpıyor; önce yadırgıyorum bu durumu, sonra kanıksıyorum -dünyaya ilk kez temas ediyorum da sanki ondan bu tuhaflık. Sürüklenircesi- ne yürüsem de ayaklarım dolaşmıyor yine de birbirine; sanki konuşmak istesem konuşabilecek gibiyim. Zincirlerimden henüz boşanmışım da onların o yok-varlığını hissediyorum hâlâ. Yürürken sallanıyorum hafifçe sağa sola, bedenimde gerginlik var biraz, boşluğa tutunur gibi yürüyorum hafif sen­deleyerek. Sermestim bir parça. Sokaklarda ne işim var, ar­tık evime dönsem ya diyorum. Dönemiyorum; rüzgârın beni sanp-sarmalamasını seviyorum, içimi süpürüyor bu rüzgâr, ruhumu yüzüme üfürüyor sanki. Yüzümü yoğurur gibi elle­rimin arasına alıyor ve düşünüp-düşlüyorum o <em>koyu bulut</em>u, içimin de içine çekildiğim, kendime büzüldükçe büzüldüğüm o anı -ne geceydi gerçekten de! Kaç gecenin özeti, kaç gecenin usaresiydi o gece! Şimdi, bir parça mesafeliyim kendime.</p>
<p>Ölmemiştim; bilakis, <em>doğmadan önceki</em> hâlimdeydim her na­sılsa. Zamanın karnında, belki karnın da karnındaydım: Ne vardım, ne yoktum o gece&#8230; Şimdiyse dünya var, ben varım.</p>
<p>Dünyayı henüz doğurmuş şu lohusa gibiyim şimdi: Dünya terütaze, orada, bacaklarımın arasında. Önce kendinden ko­parılıp sonra kendine iade olunmuşum âdeta. Sanki ilk defa merhaba der gibiyim dünyaya.</p>
<p>O <em>koyu bulut</em> bir uğultu olarak sindi hatırama ve ondan belli belirsiz bir iz kazındı hafızama. Neydi Tanrım o an, o büzül­müş, derlenip-toplanmış zaman, o kesif mi kesif sis, o ezeli ıssızlık, o <em>amâ</em> yalnızlığı zamanm bahrinde, fi tarihinde&#8230;</p>
<p>Ayaklarımı sürümeyi bıraktım nasılsa, biraz daha düzgün adım­larla ilerleyebiliyorum artık, sallanmadan sağa sola. Şakakları­mı okşuyor sabahın meltemi, sis çoktan kalkmış belli ki. Saat yedi. Silüetlerin akışı hızlandı çevremdeki. Bir finnın önün­den geçerken burnuma çarpan o sıcak ekmek kokularını içi- me çekiyorum, afallıyorum. Neydi o hissizlik hâli, hatırlamaya çalışıyorum. Görü yok, koku yok, tat yok, dokunuş yok, ses yok. Gerçek? Yok. Varsa yoksa o tuhaf mı tuhaf kendinden-et- kilenme hâli, o acip halet!</p>
<p>O an dünya henüz peyda olmamıştı belli ki. Belli ki o an kendi, saf kendi, dünyayı önceliyordu bir nevi. Ve sanki, işbu ken­di, dünyadan sonra da kalacak gibi. Kendiliğimiz yani onun nüvesi dünyada oluşmuyor anlaşılan. Öyle olsaydı “dünyaya geldik” demezdik ki! Dünya, gelinen bir yer demek ki. Yer-ol- mayan bir yerdeydik, <em>ne-yef</em>deyken buraya geldik, dünyaya konduk-kondurulduk yani.</p>
<p>Her şey sanki şöyle oldu: Evvelce, çok evvelce, hayli evvelce, ta zamanın bahrinde bir yerde -o-yer’de- ‘zaten var idik’ de <em>neden sonra</em> dünyaya geldik</p>
<p>Merhaba dünya!</p>
<p>Adımlarımı sıklaştırıyorum, solda tenha bir park buluyorum. Gömülür gibi bir banka oturuyorum. Yüzüm avuçlarımın içinde, gözlerimi ovuşturuyorum. Sabahın serinliği uyarıyor beni, belli ki çevreye yeni yeni uyanıyorum. Çıkmışım-çıka- nlmışım o dipsiz kuyudan sanki. Kulaklarımda bakraç sesleri. Koşuşturup duran birtakım adamlar. Hercümerç, heyecan, çığlıklar&#8230; Nihayet kervanla birlikte yola koyuluyorum.</p>
<p>Yine, yeniden yolculuk görünüyor bana.</p>
<p>Koyu buluttan henüz çıkmışım.</p>
<p>Kervanla birlikte şehre doğru yol alıyorum.</p>
<p>Sen yoksun hâlâ.</p>
<p>Kalabalık içinde yalnızlık bu defa da.</p>
<p>Yokluğunda varsın ama, benimlesin.</p>
<p>Özvarlığıma dâhil var-yok arası varlığın.</p>
<p>Yoksa sen de mi koyu bulutun içindesin, kör kuyunun dibindesin?</p>
<p>Sen de mi oradan çıkarılmayı bekliyorsun?</p>
<p>Gel, bekliyorum.</p>
<p>Bekle, geliyorum&#8230;</p>
<p>Özkan Gözel -Kim Bulmuş Ki Yerini,syf:19-26</p>
<p>1 -Ar. “İşte bir oğlan çocuk!” Yûsuf suresi 19. ayette geçer: “Derken bir kervan geldi, sucularım gönderdiler, adam kovasım kuyuya saldı; “Müjde! İşte bir oğlan çocuğu!” diye bağırdı. Onu alıp bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah onların yaptıklarını çok iyi biliyordu.” (Yayıma Hazırlayanın Notu)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/orada-kimse-var-mi/">Orada Kimse Var Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/orada-kimse-var-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
