<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>E-Kitap | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/e-kitap/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 24 Feb 2018 15:39:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>E-Kitap | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>KIasik Dönem Bazı Tefsir,Hadis,Tasavvuf Eserlerinde Yer Alan Hadislerin Değeri Üzerine*</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 12:20:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülhayy el-Leknevi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Ecvibetü'l-fadıla]]></category>
		<category><![CDATA[KIasik Dönem Bazı Tefsir Hadis ve Tasavvuf Eserlerinde Yer Alan Hadislerin Değeri Üzerine]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15167</guid>

					<description><![CDATA[<p>M. Abdülhayy el-Leknevi** &#8211; A. Ebu Gudde &#8212;&#8212;&#8212; çev. Hayati YILMAZ Yar. Doç. Dr., Sakarya ü. ilahiyat Fak. hyilmaz@sakarya.edu.tr [&#8230;] Dipnotlar yazının sonunda verilmiştir. Muhammed b. Cerir et-Taberi (ö. 310/922), Baki&#8217; b. Mahled (ö. 276/869), İbn Ebi Hatim (ö. 327/938) ve Ebu Bekir b. el-Münzir (ö. 319/931) gibi büyük tefsir alimleri de, -bırakın Ahmed b. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/">KIasik Dönem Bazı Tefsir,Hadis,Tasavvuf Eserlerinde Yer Alan Hadislerin Değeri Üzerine*</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/fikih_kitaplari-4/" rel="attachment wp-att-15176"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15176" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/fikih_kitaplari.jpg" alt="" width="332" height="250" /></a><br />
M. Abdülhayy el-Leknevi** &#8211; A. Ebu Gudde<br />
&#8212;&#8212;&#8212;<br />
çev. Hayati YILMAZ<br />
Yar. Doç. Dr., Sakarya ü. ilahiyat Fak.<br />
hyilmaz@sakarya.edu.tr<br />
[&#8230;]</p>
<p><em>Dipnotlar yazının sonunda verilmiştir.</em></p>
<p>Muhammed b. Cerir et-Taberi (ö. 310/922), Baki&#8217; b. Mahled (ö. 276/869), İbn<br />
Ebi Hatim (ö. 327/938) ve Ebu Bekir b. el-Münzir (ö. 319/931) gibi büyük tefsir<br />
alimleri de, -bırakın Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) ve İshak b. Rahuye (ö.238/852) gibi kendilerinden daha alim olanları-, mevzu rivayetleri eserlerine almamışlardır.(ı) Hatta böyle rivayetler ne Abd b. Humeyd (ö. 249/863), (2) ne de Abdurrezzak (ö. 211826) tarafından zikredilmektedir.</p>
<p>Üstelik Abdurrezzak, Şia&#8217;ya meyyal olması sebebiyle Hz. Ali (ö. 40/660)&#8217;nin faziletleri hakkında pek çok zayıf hadis rivayet etmiştir.</p>
<p>Hadis alimleri, Sa&#8217;lebi (ö. 427/1035), en-Nakkaş (ö. 351/962) ve Vahidi (ö.468/1075) gibi müfessirlerden birinin: rivayet ettiği haberlerle istidlal etmenin ca-iz olmadığında icma etmişlerdir. Çünkü bu müfessirlerin rivayet ettiği hadislerin çoğu zayıf, hatta mevzudur.(4)</p>
<p>Minhaci&#8217;s-sünnede (5) (şöyle denilmektedir): Ebu Nu&#8217;aym (ö.430/1038), Hilye&#8217;nin başında, &#8220;Fedailü&#8217;s-sahabe&#8221; ve &#8220;Menakıbu Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali&#8221; bölümünde bir kısmı sahih, bir kısmı zayıf, hatta münker hadisler rivayet etmiştir. Halbuki kendisi hadis alimidir. Fakat o ve benzerleri, herhangi bir konuda ne rivayet edildiğinin bilinmesi için rivayet ederler. [Bu aynen bir müfessirin,tefsirde alimlerin görüşlerini nakletmesi, bir fakihin, fıkıhta çeşitli fikirleri zikretmesi ve bir musannifin, neler söylediklerini göstermek için alimlerin delillerini sıralaması gibi bir şeydir&#8221;(6).</p>
<p>Bunlardan çoğunun sıhhatine itimad etmemekte, hatta zayıf olduğuna inanmaktadır. Zira şöyle demektedir: Ben ancak başkalarının söylediklerini naklettim. Sorumluluk ise nakledene değil, söyleyene aittir.</p>
<p>Minhacu &#8216;s-sünnenin bir başka yerinde(7) (şöyle geçmektedir): Ebu Nu&#8217;aym pek çok zayıf hadis, hatta Ehl-i sünnet, Şia ve hadis alimlerinin ittifakıyla mevzu sayılan hadisler rivayet etmiştir. Ebu Nu&#8217;aym hafız, sika, çok hadis bilen ve rivayet eden birisi olmasına rağmen, muhaddislerin adeti olduğu üzere bir babda neler rivayet edildiğinin bilinmesi için, bir kısmı hariç, pek çoğu ihticaca elveriş­li olmasa da bu (hadisleri) rivayet etmiştir.(8)</p>
<p>Başka bir yerde:(9) Sa&#8217;lebi (ö. 427/1 035), sahih-sakim ne bulursa rivayet etmiş­tir. Tefsirindeki hadislerin çoğu sahih olmakla birlikte, mevzu olanlar da bulunmaktadır.(10)bir başka yerde: (11) Deylemi (ö.509/1115)&#8217;nin(12) Kitabu&#8217;l-Firdevsinde ise çok fazla mevzu rivayet yer almaktadır. Ehl-i ilim, sadece onun rivayet etmiş olması­nın hadisin sıhhatine delalet etmeyeceği konusunda icma etmiştir.</p>
<p>Başka bir yerde: (13) Nesaı (ö. 303/915), Hasaisu Alı&#8217;yi tasnif etmiş ve birçok za-<br />
yıf hadis zikretmiştir. Aynı şekilde Ebu Nu&#8217;aym Fedailde, Tirmizi (ö. 279/892) de Camiinde Hz. Ali&#8217;nin fazileti hakkında, çoğu zayıf olan hadisler rivayet etmişlerdir.(14)</p>
<p>Başka bir yerde: (15) Ebu Nu&#8217;aym&#8217;ın yaptığı gibi bazı alimler bir babda rivayet edilen her şeyi, sahih-zayıf ayırımı yapmaksızın rivayet etmek istemişlerdir.</p>
<p>Fedailu Muaviye konusunda Ebu&#8217;l-Feth b. Ebi&#8217;I-Fevaris (ö. 412/1021) (16) ve Ebu Ali el-Ehvazi (ö. 446/1054) (17) ile başkalarının eserleri (18) ile, Ebu&#8217;l-Kasım b. Asakir (ö. 571/1175)&#8217;in Tarih&#8217;inde Hz. Ali ve başkalarının faziletleri hakkında derledikleri gibi, (19) fedail hakkında eser tasnif edenler de böyledir.</p>
<p>Alimlerin bu sözleri yazılan eserlerde münker ve zayıf rivayetlerin bulunduğunu ifade etmektedir. Meşhur kitapları mütalaa edenlere bunların örnekleri gizli değildir.</p>
<p>İnşaallah, düşünen (kimse), yukarıda naklettiklerimizden, bazı avamın zihninde yer etmiş olan &#8220;Sünenlerdeki bütün hadisler ihticaca elverişlidir&#8221; fıkrinin itimada layık olmadığını ve yine bazılarının kafasına yerleşmiş bulunan &#8220;Kütüb-i Sitte veya Seb&#8217;a dışındaki bütün hadisler zayıftır&#8221; görüşünün delil olamayacağını anlamış olur.</p>
<p><strong>Önemli Ek***</strong></p>
<p>Müellif Leknevi bu ikinci sorunun cevabında, senedlerini hazfederek bütün hadisleri toplayan kitapların durumlarına da değinseydi güzel olurdu. Belki de bunlar dikkat çekilmeye, müsned [senedli] kitaplardan çok daha muhtaçtır. Çünkü zayıf veya mevzu hadis senediyle birlikte bulunursa kabul veya reddi daha da kolay olacaktır. Ama senedsiz olunca, özellikle alimlerin sünnet ve sünnet ilimleriyle meşgul olmaya önem vermediği bu zamanda bunları açığa çıkarmak hem zor, hem de risklidir.</p>
<p>Bu kitaplardan başlıcaları, büyük alimler Gazzali, İbnü&#8217;l-Cevzi, Münziri, Nevevi, Zehebi, İbn Hacer, Suyuti ve İbnü&#8217;l-Kayyım&#8217;ın eserleridir.</p>
<p>Gazzali (ö. 505/1111): imam, huccetü&#8217;l-İslam Ebu Hamid el-Gazzali, fıkıh, usul,<br />
tasavvuf, kelam, felsefe mantık ve diğer ilimlerde eşsizdir; aneale hadis ilmi bun-<br />
lardan hariçtir. Çünkü o hadis ilimleriyle uğraşmamıştır. Bizzat kendisi, Kanünu&#8217;t-<br />
te&#8217;vil adlı kitabında şöyle demektedir (s. 16): &#8220;Hadis ilmindeki birikimim azdır&#8221;.</p>
<p>Bu sebeple onun kitaplarında zayıf ve mevzu hadisler çok miktarda yer almaktadır. Özellikle de ihya isimli eserinin pek çok yerinde zayıf ve mevzu hadisler yaygın olarak bulunmaktadır. Bu konuda Ebu Talib el-Mekki (ö.386/996)&#8217;nin Kütü &#8216;l-kulüb adlı kitabına dayanmış olması onun için bir mazeret sayılabilir. Bu kitapta rivayet edilen hadisleri Gazzali de kullanmıştır.</p>
<p>İşte bu yüzden tenkidçi muhaddis alimler, müellifi Gazzali&#8217;nin mevkiine güvenerek içindeki zayıf veya mevzu hadislere aldanmaktan halkı sakındırmak için ihyanın hadislerini tahriç ve beyan etmeye çalışmışlardır.</p>
<p>Mesela İmam Hafız Iraki(ö. 806/1403), ihya hadislerini tahriç konusunda iki<br />
eser kaleme almıştır.</p>
<p>İmam İbnü&#8217;s-Sübki (ö. 771/1369), Tabakatil &#8216;ş-şafiiyyeti&#8217;l-kübra adlı eserinde, Gazzali&#8217;nin tercüme-i halini verirken, onun, senedi bulunmayan hadisleri hakkında oldukça büyük bir fasıl açmıştır. Takdire şayan bu çalışmaları allame Murteza ez-Zebidi (ö. 1205/1790), ithafü&#8217;s-sadeti&#8217;l-mütkınin bi şerhi esrarı ihya-ı ulümiddin adlı ihya şerhinde tamamlamıştır. Böylece sevap kazanmışlar ve hem hocaların, hem de talebelerin eşit bir şekilde ihya&#8217;dan faydalanmasını sağlamışlardır. Eğer bu tahriçler olmasaydı pek çok ihya okuyucusu sıkıntıya düşerdi !</p>
<p>Allame Murteza ez-Zebidi, ihya şerhi ithafü &#8216;s-sadeti&#8217;l-mütkınin mukaddimesinde: 19. Bölüm: Gazzali&#8217;nin eserleri kısmında (I, 28) şöyle demektedir: &#8220;İbn Teymiyye (ö. 728/1327) ve talebesi İbnü&#8217;l-Kayyım (ö. 751/1350), Gazzali&#8217;nin hadisteki birikimi azdır, demişlerdir.</p>
<p>Ebu&#8217;l-Ferec İbnü&#8217;l-Cevzi (ö. 597/1200) de:&#8221;ihyanın hatalarını i&#8217;lamü&#8217;l-ehya bi ağlati&#8217;l-ihya ismini verdiğim kitapta topladım, bunların bir kısmına Telbis&#8217;ü ibliste de işaret ettim.&#8221; demiştir.</p>
<p>İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;nin torunu Ebu&#8217;l-Muzaffer (ö. 654/1257) ise şöyle demiştir: &#8220;Gazzali ihya kitabını sufiyye mezhebine göre kaleme almış, fıkıh prensiplerini terketmiştir. Bu yüzden içindeki sahih olmayan hadisleri kabul edilmemiştir&#8221;.</p>
<p>Mevla Ebu&#8217;l-Hayr, &#8220;Sahih olmayan hadislerine gelince bunların terğib ve terhib konularında nakledilmeleri caiz olduğundan inkar edilemezler&#8221; demiştir.</p>
<p>Keşfü&#8217;z-zünün sahibi (Katip Çelebi, ö. 1067/1656) de, &#8220;Bu mutlak olarak böyle<br />
değildir; aksine mevzu olmamak şartına bağlıdır&#8221; demektedir.</p>
<p>Zebidi şöyle demektedir: &#8220;Durum böyledir. Musannifin zikrrettiği hadisler, sahih ve hasen olduğunda ittifak edilen çeşitli derecelerdeki hadisler arasındadır.</p>
<p>İçlerinde az miktarda zayıf, şazz, münker ve mevzu rivayet bulunmaktadır. İnşaallah bunlara muttali olacaksınız&#8221;.</p>
<p>(Ben) Abdülfettah der(im) ki: Misal kabilinden şarih Zebidi&#8217;nin I, 99-100&#8217;de&#8221;Bir alimin meclisinde bulunmak bin rek&#8217;at namazdan faziletlidir&#8221; hadisi -ki Hafız Iraki bu hadisin mevzu olduğuna hükmeden İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;yi doğrulamıştır,hakkında söylediklerine bakınız. Daha sonra şarih Zebidi, yine 19. fasılda (I, 40) uzun bir değerlendirmeden sonra şöyle demektedir: &#8220;İhyanın hadislerini İmam Hafız Zeynüddin Ebu&#8217;l-Fadl Abdürrahim b. el-Hüseyin el-Iraki (ö. 806/1403) iki ayrı kitapta tahriç etmiştir; birisi 751&#8217;de tasnif ettiği birkaç cilt halinde büyük hacimli alanıdır; bu kitapta [İhyanın] bazı hadislerine vakıf olamamıştı.</p>
<p>Daha sonra 760 yılına kadar, duru-munu bilemediği bu hadislerden çoğunun bilgisine ulaştı. Sonra da bunu el-Muğni an hamli&#8217;l-esrar adını verdiği bir ciltte ihtisar etmiştir. Bu kitapta hadisin senedini, sahabi ravisini, tahriç edenini, sıhhat durumunu ve kaynağının zayıflığını belirtmekle yetinmiştir. Musannifın (Gazzali&#8217;nin) tekrar olarak verdiği hadislerden sadece ilk geçtiği yerdekini zikretmiş, bazan her hangi bir maksatla tek-rar ettiği de olmuştur.</p>
<p>Sonra talebesi Hafız Şihabüddin İbn Hacer el-Askalani (ö. 852/1448) gelmiş ve hocasının gözünden kaçanları tek ciltte toplamıştır. Şeyh Kasım b. Kutluboğa Cö. 879/1474) Tuhfetü&#8217;l-ehya fima fate min tahrici ahadisi&#8217;l-İhya ismini verdiği bir kitap tasnif etmiştir. İbnü&#8217;s-Sübki&#8217;nin de İhyanın tenkid edilen bazı hadisleriyle ilgili sözleri bulunmaktadır. Bunları, konularına göre tertib ederek Tabaka-tü &#8216;ş-şafiiyyeti&#8217;l-kübra &#8216;da, Gazzali&#8217;nin tercüme-i halinin sonuna eklemiştir.</p>
<p>(Ben) Abdülfettah der(im) ki: İbnü&#8217;s-Sübki Gazzali&#8217;nin tercüme-i halini verir-ken (IV, 145): &#8220;Bu fasılda, İhya kitabında geçen, senedlerini bulamadığım bütün hadisleri topladım&#8221; demektedir. Sonra da yaklaşık 38 sayfa olarak bu hadisleri zikretmektedir. Şarih Zebidi, bu hadisler hakkında söylenen herşeyi bütünüyle alarak son derece güzel bir iş yapmıştır; Allah hayırda mükafatlandırsın.</p>
<p>İbnü&#8217;l-Cevzi (ö. 597/1200): Mevzuat konusunda alimleri, vaizleri ve diğer in-sanları sakındırmak için büyük bir kitap telif etmiştir. Sonra da vaaz vb. konula-rındaki kendi eserlerinde, çekinmeden ve önemserneden mevzu hadisler, uy-durma haberler ve batıl kıssalar nakletmiştir. Hatta, sanki sahih ya da hasemiş gibi onlarla ihticac ettiği de görülür. Bunların en çok bulunduğu kitapları, Zemmü&#8217;l-heva, Telbis&#8217;ü iblis, Rüusü&#8217;l-kavarır ile et-Tebsıra vs.dir. et-Tebsıra&#8217;nın, Şeyh Ebu Bekr el-Ahsai tarafından Gurretü &#8216;l-uyuni&#8217;l-mübsıra bi telhisi kitabi&#8217;t-Tebsıra adıyla yapılan ihtisan Hindistan&#8217;da iki defa basılmıştır.</p>
<p>Sonra 1381 yılında Mısır&#8217;da Darü&#8217;l-kütübi&#8217;l-arabi tarafından basılmış, dördüncü baskısı ise 1382&#8217;de Dımeşk&#8217;te yapılmıştır. Şeyh İbn Teymiyye, s. 80&#8217;de dipnot olarak geçtiği üzere, er-Red ale&#8217;l-Bekri adlı kitabında (s. 19) şöyle demektedir:</p>
<p>&#8220;Ebu Nuaym el-Hilyede sahabenin faziletleri ve zühd konularında, mevzu olduğunu bildiği garib hadisler rivayet etmiştir. Hatib, İbnü&#8217;l-Cevzi, İbn Asakir, İbn Nasır vs. de böyledir!&#8221;. Hafız Sehavi de, Şerhu &#8216;l-Elfiyede (s. 107): &#8220;İbnü&#8217;l-Cevzi vaaz vb. konularında yazdığı eserlerinde çok miktarda mevzu ve son derece zayıf hadisler kullanmıştır.&#8221; demiştir.</p>
<p>Münziri (ö. 656/1258): Mektupla bize, görüşmeyle de hocalarımıza icazet ve-ren hocamız allame Şeyh Muhamınad Abdülhay el-Kettam el-Mağribi (v. 29 ce-madi&#8217;l-ahıra 1382 Salı), er-Rahmetil &#8216;l-mürsele fişe&#8217;ni hadisi besmele adlı eserinde şöyle demektedir:</p>
<p>&#8220;Hafız Celaleddin es-Suyuti(ö. 91 1/1505) bazı cevaplarında şöyle demiştir: et-Terğib ve&#8217;t-terhib sahibi Münziri&#8217;nin eserlerinde olduğunu bildiğiniz bir hadisi gönül rahatlığıyla rivayet edebilirsiniz&#8221;.</p>
<p>(Ben) Abdülfettah der(im) ki: Yani, Hafız Munziri&#8217;nin, eserlerinde mevzu ha-dis rivayet etmediğine güvenerek &#8230; demektir. Yoksa zayıf hadisleri oldukça çok rivayet etmiştir. Fakat Münziri hadisin zayıflığını bildirir veya işaret eder. et-Terğib ve&#8217;t-terhib adlı kitabının mukaddimesinde bu konudaki açıklamaları bulunmaktadır. Burada zayıf saydığı bazı hadisler her ne kadar mevzuya benzemekteyse de o bunları vermeyi caiz görmektedir; çünkü terğıb ve terhib konusundadır.</p>
<p>Üzücü bir durumdur ki, çoğu vaizler, hatipler, öğüt ve nasihat verenler bu et-Terğib ve&#8217;t-terhib kitabını okurlar veya ondan nakilde bulunurlar, ancak müelli-fin kitaptaki ıstılahlarını unutur ya da göz ardı ederler. Dolayısıyla senedinde ya-lancı, uydurucu veya itham edilen birinin bulunduğu hadisi Münziri&#8217;nin, &#8220;Bu hadisi Buhari (ö. 256/869) ve Müslim (ö. 261/874) rivayet etmiştir&#8221; dediği hadisin sahihliğiyle eşitmişcesine kesin bir ifade ve gönül rahatlığıyla nakletmiş olurlar!!</p>
<p>İmam Münziri sorumluluktan kurtulmuştur: çünkü o kullandığı ıstılahları, -okuyucu dikkat etsin diye kitabının girişinde açıklamıştır. Fakat yukarıda işaret ettiğim kimselere, ne Münziri&#8217;nin açıklamaları, ne de sahih ve zayıf hadis arasında yaptığı ayırım fayda vermiştir. Böylece eserdeki bütün hadisleri tek bir şekilde [sahihmiş gibi] nakletmişlerdir!.Bu gafıllere bir uyarı ve hatırlatma olması için burada Münziri&#8217;nin, eserinin mukaddimesindeki sözlerini nakletmeyi uygun gördüm.</p>
<p>O şöyle demektedir (I, 3-4): &#8221; ..Hadisin senedi sahih veya has en ya da bunlara yakınsa, böyle hadislere &#8220;atı&#8221; lafzıyla başladım. Aynı şekilde mürsel veya munkatı hadislere, senedinde müphem, sika sayılan zayıf ya da zayıf sayılan sika bir ravi bulunup da senedin diğer ravileri si-ka veya zararsız bir şekilde tenkid edilen kimselerden olan hadislere, mevkuf olduğu halde merfu olarak veya mürsel olduğu halde muttasıl olarak rivayet edilmiş olanlara ya da, senedinde zayıf biri bulunmakla birlikte o hadisi tahriç eden bazılarının sahih veya hasen saydığı rivayetlere de &#8220;atı&#8221; lafzı ile başladım; sonra da mürselliğine, munkatılığına &#8230; işaret ettim. Böyle muhtelefün fih olanlara kitabın sonunda ayrı bir bölüm açtım.Bunları alfabetik olarak zikrettim ve her birisi hakkında yapılan cerh-ta&#8217;dil değerlendirmelerini, kısa ifadelerle belirttim &#8230;</p>
<p>Senedde, hakkında kezzab, vadda&#8217;, müttehem, terkinde veya zayıflığında icma edilmiş, zahibü &#8216;l-hadis, halik, sakıt, leyse bi şey, gerçekten zayıftır, kesinlikle zayıftır ya da onun hakkında hasenlik ihtimali oluşturacak kadar bile tevsik görmedim denilen raviler varsa bunlara &#8220;ruviye&#8221; lafzıyla başladım; ne bu raviyi ne de hakkında söylenenleri zikrettim. Bu durumda senedin zayıflığını gösteren iki delil var demektir: &#8220;ruviye&#8221; lafzıyla başlaması ve sononda hiçbir şey söylenmemiş olması&#8221;. Münziri eserine hadis aldığı kitapları saydıktan sonra şöyle demektedir: &#8221; &#8230;</p>
<p>Yukarıda adı geçen kitaplarda bulunmayıp da Ebu &#8216;l-Kasım el-İsbehani&#8217;nin kitabında bulunan bütün hadisleri aldım; bunlar azdır. Uydurma olduğu ke-sin olarak bilinen hadisleri zikretmekten kaçındım &#8220;.</p>
<p>Nevevi (ö. 677 11278): Hocamız Kettani&#8217;nin, yine er-Rahmetil &#8216;l-mürselede (s. 15) naklettiği gibi, yine Hafız Suyuti, şöyle demiştir: &#8220;Bir hadisin Şeyh Muhyid-din en-Nevevi&#8217;nin eserlerinde olduğunu biliyorsanız onu gönül rahatlığıyla rivayet edebilirsiniz&#8221;.</p>
<p>Suyuti&#8217;nin kasdettiği gönül huzuru, Nevevi&#8217;nin, kitaplarında mevzu hadis ri-vayet etmediğidir. Zayıf hadislere gelince, eserlerinin çoğu bundan da uzaktır. Ancak el-Ezkar kitabında pek çok zayıf hadis nakletmiştir. Bunları yazmasına da, &#8220;Alimler, fedailde, terğib ve terhibde, mevzu olmadıkça zayıf hadisle amel etmek caiz ve müstehabtır, demişlerdir.&#8221; diyerek mazeret göstermiştir. Onun bu sözü ulema arasında sert tartışmalara yol açmıştır.</p>
<p>Müellif Leknevi&#8217;nin bu konudaki bir tahkiki s: 36-59&#8217;da geçmişti; oraya bakınız. Rıyazu &#8216;s-salihin ismiyle meşhur olan çok faydalı ve güzel kitabına gelince, mukaddimesinde belirttiği gibi bu eserde &#8220;yalnızca sahih hadisleri zikretmeyi&#8221; esas almıştır. Nevevi, göründüğü kadarıyla bu şartına bağlı kalmıştır. Ancak ben koyduğu şartın aksine üç tane zayıf hadis bulunduğunu, tesadüfen gördüm.</p>
<p><strong>Birincisi</strong>, &#8220;Babü&#8217;l-mürakabe (Allah&#8217;ın kulları denetlemesi)&#8221;nin sonunda, [Akıllı kişi, nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır .. .] hadisidir. Bu zayıf bir hadis olup senedinde, son derece zayıf sayılan Ebu Bekir b. Abdullah b. Ebi Meryem el-Gassani el-Hımsi bulunmaktadır. Bakınız; Münavi, Feyzu&#8217;l-kadir, V, 68; İbn Hacer, Tehzibü&#8217;t-Tehzib, XII, 28.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> &#8220;Babü tevkiri&#8217;l-ulema ve&#8217;l-kibar (Bilginlere ve yaşlılara saygı göster-me)&#8221;ın sonunda bulunan, [Bir genç, yaşından dolayı bir ihtiyara hürmet ederse, Allah da, yaşlandığında ona hizmet edecek kimseler nasip eder.] hadisidir. Bu da kesin olarak zayıftır. Senedinde iki zayıf ravi bulunmaktadır: Yezid b. Beyan el-Ukayli ve onun hacası Ebu&#8217;r-Rahhal Halid b. Muhammed el-Ensar. Bkz., Münavi, Feyzul-kadir, V, 425; İbn Hacer, Tehzibü&#8217;t-Tehzib, XI, 316; XII, 95; Mübarekfuri, Tuhfetü&#8217;l-ahvezi,III, 152.</p>
<p><strong>Üçüncüsü ise</strong> &#8220;Babü edebi&#8217;ş-şirb (Su içme adabı)&#8221;de yer alan [Suyu, devenin içtiği gibi bir nefeste içmeyiniz&#8230;] hadisidir.</p>
<p>Şeyh Nevevi bu hadisi zikrettikten sonra şöyle demiştir: &#8220;Bu hadisi Tirmizi rivayet etmiş ve hasen hadistir demiştir&#8221;. Sünenü &#8216;t-Tirmizi&#8217;nin bir başka nüshasında bulunan ifade ise &#8220;Bu gar!b bir hadistir; Yezid b. Sinan el-Cezeri ise Ebul Ferve er-Ruhavi&#8217;dir&#8221; şeklindedir. Ebul Ferve, Hafız İbn Hacer&#8217;in Tehzibü&#8217;t-Tehzib ve Takribde söylediği gibi zayıf bir ravidir. Fethu&#8217;l-bari&#8217;de (X, 81) ise bu hadis hakkında, &#8220;Senedi zayıftır.&#8221; demektedir:</p>
<p>Şeyh İbn Allan (ö. 1057/1647), Delilü&#8217;l-falihin li turıkı Riyazı&#8217;s-salihin&#8217;de (V, 254), Tirmizi&#8217;nin hadis hakkındaki &#8220;garib hadistir&#8221; sözünü ve Hafız İbn Ha-cer&#8217;in Feth&#8217;deki &#8220;senedi zayıftır&#8221; ifadesini naklettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;Tirmizi&#8217; nin bendeki nüshasında, hadisin hasen olduğunu gösteren bir şey yoktur. Başka bir nüshada da bunu gördüm. Bu babda Tirmizi&#8217;nin hasen dediği hadis başka bir hadistir. Sanıyorum musannifin (Nevevi) gözü bu hadisten, babda-ki diğer hadise kaymış olmalıdır&#8221;. Rıyazü&#8217;s-salihin&#8217;de benim görebildiğim bu üç hadis ittifakla zayıftır. Araştırma ve incelemeler başka zayıf hadislerin de bulunduğunu ortaya çıkarabilir. Allahu a&#8217;lem.</p>
<p>Zehebi (ö. 748/1347): O, hafız, münekkid, derin görüşlü ve imamdır; gerçekten Şemsüddin'(dinin güneşi)dir. Fakat, el-Kebair (Büyük Günahlar)adlı ese-rinde bazı mevzu hadisler zikrettiği gibi, bol miktarda son derece zayıf hadis kul-lanmakta da oldukça gevşeklik göstermiştir. Belki de o, selefi İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;nin yaptığı gibi vaaz ve nasihat konularında bunu caiz görmüş olmalıdır.</p>
<p><strong>Adı geçen kitabındaki mevzu hadislerden bazılarına işaret edelim:</strong></p>
<p><strong>1</strong>-Namazı terketme günahı (s. 22). Burada gerçekten uzun bir hadis yazmıştır.</p>
<p>Hadisin batıl olduğu Muhammed b. Ali b. el-Abbas el-Bağdadi el-Attar tarikinden bellidir. Zehebi&#8217;nin kendisi de Mfzanü&#8217;l-i&#8217;tidal&#8217;de ravi Attar&#8217;ın tercüme-i halini verirken bu hadisin batıl olduğuna hükmetmiştir. Orada (III, 106) şöyle demektedir: &#8220;Namazı terkeden hakkında Ebu Bekr b. Ziyad en-Nisaburi&#8217;nin ağzından batıl bir hadis düzmüştür. Hafız İbn Hacer de Lisanü&#8217;l-Mizan&#8217;da (V, 295-296), yine Attar&#8217;ın biyografisini verirken, hadisin bir kısmını zikrettikten sonra şöyle demiştir: &#8220;Bu hadisin batıl olduğu bütün tarikierinden anlaşılmaktadır&#8221;.</p>
<p><strong>2-</strong>Ana-babaya isyan günahında (s. 40), el-Huseyn b. Ali rivayetinden merfu olarak, &#8220;Eğer Allah &#8216;öf demekten&#8217; daha küçük bir şey bilseydi ondan nehye-derdi. &#8220;hadisini zikretmiştir. Senedinde, Esram b. Havşeb bulunmaktadır ki, müellif Zehebi Mizan&#8217;da (I, 126) onun için şöyle demektedir: &#8220;Yahya onun hakkında, &#8216;yalancı pislik&#8217;, demiş; İbn Hibban da, &#8216;Sikaların ağzından hadis uydurmuştur&#8217;, demiştir&#8221;.</p>
<p><strong>3-</strong>Yine aynı yerde (s. 44-46) Alkame&#8217;nin hikayesini, annesinin öfkesini ve Rasülullalı&#8217;a şikayetini &#8230; nakletmiştir.</p>
<p><strong>4-</strong>Livata (homoseksüellik) günahında, mevzu olduğuna hükmettiği üç hadis yazmıştır.</p>
<p><strong>5</strong>&#8211; İçki içme günabında, biri Ebu Said el-Hudri (ö. 74/693) rivayeti (s. 80), diğeri İbn Ömer (ö. 74/693) rivayeti olan iki mevzu hadis nakletmiştir.</p>
<p>Keşke Zehebi kitabını bu uydurmalardan arındırsaydı. Şüphesiz sahih hadisler içinde, bırakın uydurmaları, zayıflara bile ihtiyaç hissettirmeyecek olanları vardır. Fakat her yağız atın bir tökezlemesi, her keskin nişancının bir ıskalaması ve her alimin bir sürçmesi vardır. el-Ulüvv li&#8217;l-aliyyi&#8217;l-ğaffar adlı kitabında da biraz tesahül bulunmaktadır. Ancak bu kitabında hadisleri senedleriyle verdiğinden meseleyi kolaylaştırmaktadır.</p>
<p>İbn Hacer (ö. 852/1448): &#8220;Hafız&#8221; denildiğinde kastedilen; şeyhulislam, müteahhirun hafızların sonuncusu, muhaddis ve araştırmacıların dayanağı odur. Kitaplarında son derece zayıf veya mevzu hadisler kullanma konusunda gevşek davrandığı bilinmemektedir.</p>
<p>Böyle bir hadis yazacaksa bu, onu açıklamak ve dikkat çekmek içindir. Hedyü&#8217;s-sari mukaddimetü Fethu &#8216;l-Bari adlı eserinde belirttiği üzere İbn Hacer, büyük kitabı &#8216;Fethu&#8217;l-bari bi şerhi Sahihi&#8217;l-Buhari&#8217;de çok faydalı bir şart koşmuştur. Buna göre, şerhte takip ettiği yoldan bahsederken şöyle demektedir (I, 3): &#8220;Önce babı ve hadisi vereceğim. İkinci olarak, sahih veya hasen olması şartıyla bu hadis hakkında metin ve senedle ilgili faydalı bilgiler ortaya koyacağım&#8221;.</p>
<p>Evet, İbn Hacer de mevzu bir hadise mevzudur&#8221; hükmünü vermede biraz mütesahil olabilir. Bu yüzden hocamız, hafız, muhaddis Ahmed b. Sıddık el-Gumari, el-Muğir ale&#8217;l-ahadisi&#8217;l-mevdu&#8217;a fi&#8217;l-Camu&#8217;s-sağır adlı eserinde, Deylemi&#8217;nin Müsnedü&#8217;l-Firdevs&#8217;de İbn Abbas (ö. 68/687)&#8217;dan rivayet ettiği &#8220;Dinin felaketi üçtür: facir fıkıhcı, zalim yönetici ve cahil müctehid&#8221; hadisini zikrettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;Hafız, Zehru&#8217;l-Firdevs&#8217;de bu hadis için, &#8220;za&#8217;f ve inkita vardır&#8221;, demiştir. Ben ise, &#8220;hayır, aksine yalancı ve uydurucu vardır&#8221;, diyorum.O da Nehşel b. Said&#8217;dir.</p>
<p>Dolayısıyla bu hadis mevzudur. Hafız ve hocası Iraki bir hadisin hükmünü vermede gevşektirler; neredeyse gündüzün ortasındaki güneş gibi açık olmadıkça hadisin uydurma olduğunu belirtmezler&#8221;.</p>
<p>Suyuti (ö. 911/1505): O, hafız, allame ve ilim deryasıdır; bu konuda bir benzeri gelmemiştir. O, kitap ve risalelerinde zayıf, son derece zayıf veya mevzu hadisleri rivayet etmede mütesahil davrandıklarını söylediğim büyük alimler içinde en gevşek olanıdır. Her ne kadar çok değerli eseri el-Cami&#8217;u &#8216;s-sağır min hadisi&#8217;l-beşir ve&#8217;n-neziri mevzu hadislerden uzak tutacağına, kitabının başında, &#8221; &#8230; onu uydurucu ve yalancılarm tek başlarına rivayet ettiklerinden korudum&#8221; sözleriyle azmetmiş ise de bu azimine tam olarak uymamıştır.Gerek el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağır&#8217;de, gerek diğer kitaplarında Suyuti, Münavı: (ö. 1031/1621)&#8217;nin Feyzu&#8217;l-kadir bi şerhi&#8217;l-Cami&#8217;i&#8217;s-sağır adlı şerhinde yaptığı gibi, diğer şarihlerin de dikkat çektiği üzere pek çok mevzu hadis nakletmiştir.</p>
<p>Şarih Münavi, Feyzu&#8217;l-kadir adlı eserinde Hafız-Suyuti&#8217;nin &#8221; &#8230; onu uydurucu ve yalancıların tek başlarına rivayet ettiklerinden korudum.&#8221; sözüne, şöyle diyerek not düşmüştür (I, 21): &#8220;Onun, kitabını böyle şeylerden koruduğunu söylemesi sadece bir genelleme veya iddiadır. Yoksa, çoğu yerde tenkide ihtimam göstermemiştir.</p>
<p>Böylece, ilgili yerlerde göreceğin üzere, burada koyduğu koruma şartı düşmüştür. Fakat peygamberlerin dışındaki insanlar masum değillerdir; gaflet de beşere şamil ve yaygındır. Bununla birlikte eser, en üstün ve en yüce kitaplardan biridir.&#8221;</p>
<p><strong>(Ben Ebu Gudde) derim ki,</strong> Hafız Suyuti&#8217;nin el-Cami&#8217;us-sağır adlı eserinde bulunan mevzu hadisler, sayısı ileride geleceği üzere, az değil; çoktur. Bunlardan bir kısmının uydurma olduğuna Suyuti&#8217;nin kendisi bile Zeylü&#8217;l-Leali&#8217;de hükmetmiştir. Şarih Münavi ve diğer el-Cami &#8216;u &#8216;s-sağır şarihleri de ilgi yerlerde bunlara işaret etmişlerdir.</p>
<p>Zayıf hadislere gelince, bunlardan gerçekten çok miktarda nakletmiştir. Şarih Münavi, Suyuti&#8217;nin el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağır&#8217;de üçüncü hadis olarak zikrettiği Hatib Bağdadi (ö.463/1070)&#8217;nin Ruvatu Malik adlı eserinde İbn Ömer&#8217;den rivayet ettiği &#8220;Cennete en son giren Cilbeyne denilen adamdır. Cennet ehli, Cilbeyne&#8217;de haber-i yakin vardır, diyeceklerdir&#8221;, hadisi hakkında şunları söylemektedir (I, 40): &#8220;Hatib bu hadisi iki vecihten rivayet etmiştir; Abdullah b. Hakem hadislerinden &#8230; ve Cami b. Sevvar hadislerinden &#8230; Darekutni (ö. 385/995} de Garaibü Malik&#8217;de bu iki vecihten rivayet etmiş ve: &#8216;Bu hadis batıldır; Cami zayıftır, Abdülmelik [Abdullah b. Hakem (çev.)] de öyle&#8217;, demiştir. İbn Hacer de, Lisan&#8217;da bunu kabul etmiştir&#8221;.</p>
<p>Daha sonra şarih Münavi şöyle devam etmektedir: &#8220;Bu kitabın, onun (Suyuti:&#8217;nin) hattıyla bulabildiğim çeşitli nüshalarına göre hadisin rivayetinde müellifın benimsediği [lafız], böyledir. Halbuki Hatib&#8217;in rivayetinde sabit olan bundan farklıdır. Hadisin lafzı: &#8220;Cennete en son girecek olan Cüheyne denilen bir adamdır. Ona Cüheyne denir. Cennet ehli, Cilbeyne&#8217;de kesin bir haber vardır, sorun bakalım; azap gören herhangi bir yaratık kaldı mı? derler. O da, hayır der&#8221; şeklindedir. Benzer bir rivayet Darekutni&#8217;de de bulunmaktadır. Musannif bu hadisi el-Cami&#8217;u&#8217;l-kebir&#8217;de Darekutni&#8217;den o şekilde nakletmiş ve &#8220;Darekutni, batıl demiştir&#8221;, deyip onu onaylamıştır. Müellif bu tür zayıf hadislere el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağır&#8217;de pek çok yer vermiştir.</p>
<p>Aslında müellif Suyuti&#8217;ye gereken her hadisin sonunda sahih, hasen ya da zayıf diyerek durumuna işaret etmektir. Eğer bunu yapsaydı çok daha faydalı ve güzel olurdu. Bunlar da kitabı sadece birkaç sayfacık uzatırdı.</p>
<p>Bu nüshalarda bulunan sahih, hasen ve zayıf hadisler&#8221; (Sad), (Ha) ve (Dad) harflerinin baş kısımlarıyla gösterilen rumuzlara ise, müstensihlerin tahrif etme ihtimalinin fazlalığından dolayı güvenilemez. Üstelik, kendi hattıyla gördüğüm gibi bir kısım nüshalarda bu, meydana gelmiştir. Dolayısıyla bunu belirten ifade, her hadiste sahih, hasen veya zayıf şeklinde yazıyla olmalıdır. Hafız A&#8217;lai (ö. 767 /1359) şöyle demiştir: Senedinde zayıf bir ravinin bulunduğu hadisi zikreden kimse, sorumluluğundan çıkmak ve zayıflığından kurtulmak için o hadisin durumunu açıklamalıdır&#8221;.</p>
<p>(Ben)Abdülfettah der(im) ki: Münavi&#8217;nin bu sözleri, el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağire bakan birisinin bazı hadislerin peşindeki, hadisin sahih, hasen veya zayıf olduğunu belirten rumuzlara güvenmesinin doğru olmadığını ifade etmektedir. Sebebi de hem şarihin beyan ettiği gibi tahrif olabileceği, hem de bunlardan bir kısmı­nın müellife, diğerlerinin ise başkalarına ait olduğu içindir.</p>
<p>Bu asırda şeyhimiz Hafız, Muhaddis Ahmed b. Sıddlk el-Gumari, el-.Cami&#8217;u &#8216;s-sağir&#8217;e hizmet etmiştir. el-Muğir ale&#8217;l-ahadisi&#8217;l-mevdu &#8216;a fi&#8217;l-Cami&#8217;i&#8217;s-sağır adını verdiği müstakil bir kitap telif ederek el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağır&#8217;deki mevzu hadisleri toplamıştır. Pek çok yerde de isabet etmiş ve bu hadisleri açığa çıkarmıştır. Bazı yerlerde ise kendi görüş ve sözünü açık bir şekilde zoraki benimsetmeye çalışmış­tır. Bunların bir kısmında Hanefiler ve diğer dört mezhep ulemasına, edep ve hakkaniyet sınırlarını aşarak sataşmıştır. Allah&#8217;tan dileğimiz, ihsan ve keremiyle bizi ve onu bağışlamasıdır.Gumari, adı geçen kitabının başında şöyle demektedir (s. 3-5):</p>
<p>&#8220;Hafız Suyüti el-Cami &#8216;u &#8216;s-sağır adlı eserinin mukaddimesinde, onu uydurmacı ve yalancıların tek başlarına rivayet ettiklerinden koruduğunu belirtmektedir. Bunun manası bu kitapta hiçbir mevzu hadis zikretmediği; aksine hepsinin sabit hadisler olduğudur. Ancak durum hiç de böyle değildir. Kitabında hem yalancıların teferrüd ettiği hadisleri, hem de teferrüd etmemiş olsalar bile uydurma olduğu açıkça belli olan hadisleri zikretmiştir. Çünkü bunlar da kendileri gibi yalancıların rivayetle-<br />
rindendir ve bu insanlar, sözlerine yeni bir hadis görünümü vermek veya delil getirmek ya da diğer herhangi bir sebeple bazi hadisleri aşırıp onlara başka senedler yakıştırarak bu mevzu hadisi meşhur etmek istemektedirler.</p>
<p>Hatta bu kitabında zikrettiği hadisler arasında, ya İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;nin &#8220;mevzudur&#8221; hükmüne katılarak -ki bunlar el-Le&#8217;ali&#8217;l-masnu&#8217;a&#8217;dadır-, ya da İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;ye ilave ederek -bunlar da Zeylü&#8217;l-Le&#8217;ali&#8217;de yer almaktadır- bizzat kendisinin bile kesinlikle uydurma olduğunu söylediği hadisler bulunmaktadır.</p>
<p>-(Ben) Abdülfettah der(im) ki; Suyüti Zeyl kitabında uydurma olduğuna hükmettiği onbeş hadis ile el-Le&#8217;ali kitabında İbnü&#8217;l-Cevzi&#8217;nin &#8220;mevzudur&#8221; hükmüne katıldığı yedi hadisi el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağır&#8217;de zikretmiştir. Şeyhimiz Gumari, nakilde bulunduğumuz el-Muğir adlı kitabının ilgili yerlerinde bunların hepsine işaret etmektedir.</p>
<p>Buna rağmen Suyüti, son yazdığı eserlerden biri olan bu kitapta, ya büyük bir ihtimalle yanılıp unutarak, ya da görüş ve fikrinin değişmesi sebebiyle böylesi hadisleri nakletmiştir.Bunlar arasında kendisinin mevzu olduğunu düşünmediği hadisler de vardır.Çünkü o bu konuda son derece mutesahildir; neredeyse mecbur kalmadıkça bir hadisin mevzu olduğuna hükmetmez.</p>
<p>Bunun ötesinde Suyuti mevzu hadis rivayetinde de mütesahildir. Hatta onları<br />
delil olarak bile kullanır. Üstüne üstlük, onun gibilere çok görülecek, her açıdan acaip sayılacak garip işler yapar. Mesela, hadisin metninde, onun uydurma olduğuna açıkça delalet eden işaretlerden sayılan aşırı uzun olması, kulağı tırmalayan lafızların bulunması ve kabul edilemeyecek manaların yer alması gibi hususların bulunduğu mevzu bir hadisi nakleder; ancak bu hadisin sadece doğru bir kısmını veya açıkça yadırganacak bir durumun bulunmadığı baş tarafını zikredip hadisin uydurma olduğunu gösteren tarafını terkeder.</p>
<p>Bazan hadisin bu şekliyle tam olduğunu andırır, bazan da Cibril&#8217;in &#8220;Allah &#8216;ın ilk yarattığı şey senin Nebi&#8217;nin nurudur ey Cabir&#8221; hadisinde yaptığı gibi rivayetin sonunda el-hadis sözüyle hadisin geri kalan bir kısmının bulunduğuna işaret eder. Suyuti, el-Hasaisü&#8217;l-kübra&#8217;da hadisin baş tarafından bir bölüm zikretmiş; peşinden &#8216;el-hadis&#8217; demiştir.</p>
<p>Bu bölüm, Kastallani (ö. 923/1517)&#8217;nin el-Mevahibü&#8217;l-ledünniyyesi gibi, ondan sonra gelen siyer ve hasais müelliflerinin kitaplarında bulunan meşhur bir rivayettir.</p>
<p>Bu mevzu bir hadistir; eğer tamamı zikredilseydi onu gören uydurma oldu-<br />
ğundan şüphe duymazdı. Hadisin geri kalan kısmı yaklaşık iki büyük varak tutarında olup bozuk lafızlar ve tuhaf manalarla doludur.</p>
<p>Hafız Suyuti el-Cami&#8217;u &#8216;s-sağır&#8217;de, yine bu türden hadisler rivayet etmiş ve hadisin tamam olduğu izlenimini vermek için susmuştur. Vakıa ise bunun tersidir;bunları el-Müdavi li ileli&#8217;l-Münavi adlı kitapta açıkladım.</p>
<p>Bu, yalancı ve uydurmacıların tek başlarına ettikleri veya birçok tarikten de gelse uydurma olan hadisleri zikretmeye tahsis ettiğim bir cüzdür. Bu cüzde tam bir araştırma yapmadım. Aksine kitaptaki uydurma rivayetler benim zikrettiğim kadar olacak şekilde, uydurma ve batıl olduğu açık ve belli olanlarla yetindim.</p>
<p>Ama birazcık uydurma ihtimali olanları ise &#8220;vahi&#8221; kısmında aldım. Bunu, her ne kadar böyle bir ayırım bize göre doğru ve makbul olmasa da geçmiş alimlerin&#8221;vahl&#8221; ile &#8220;mevzu&#8221;yu ayırmalarına dayanarak böylece bıraktım. Bu ayırımın açıklaması ve delilinin gösterilmesi uzun olup temellendirmeye muhtaçtır.&#8221;</p>
<p>Daha sonra hocamız, mevzu olduğuna hükmettiği hadisleri zikretmiştir. Bunların sayısı 456 hadise ulaşmaktadır. Gumari pek çok yerde ilim ehline yakışmayacak şekilde Hafız Suyuti&#8217;ye karşı son derece katı davranmaktadır. Yine Şarih Münavi&#8217;ye de, Allah&#8217;ın huzurunda mesuliyetten kurtulamayacak tarzda sert bir tavır göstermektedir.</p>
<p><strong>Hulasa:</strong> Hafız Suyuti kitap ve risalelerinde zayıf, son derece zayıf ve uydurma hadisleri nakletme konusunda mütesahildir. Onun zikrettiği hadislerden kaynaklarının zayıf olduğunu gösterdiklerine, ulemanın onlar hakkında ne dediğine bakmadan güvenmek caiz değildir.</p>
<p>Suyuti, el-Cami&#8217;u&#8217;s-sağırın mukaddimesinde bu kaynaklardan bir kısmının ismini vermekle iyi etmiştir.</p>
<p>Şeyh Abdülizız ed-Dihlevi (ö. 1239/1823)&#8217;nin, Suyuti&#8217;nin eserlerindeki tutumuyla ilgili sözleri 116. sayfada dipnot olarak geçmişti; oraya da bakınız.</p>
<p>İbnü&#8217;l-Kayyun (ö. 75111350): Mertebesinin yüceliğine, zihninin berraklığına ve son derece keskin zekasına rağmen, Medaricil &#8216;s-salikin gibi bazı kitaplarında, kusuruna dikkat çekmeden zayıf ve münker hadisleri nasıl rivayet ettiğine insan şaşmaktadır. Hatta, kendisinin herkesçe bilinen meşrebi doğrultusunda gelen bir hadisi rivayet ettiğinde onu kuvvetlendirrnek ve desteklemek için, neredeyse okuyucuya bu hadisin mütevatir olduğu izlenimini verecek kadar gayret sarfettiği görülür. Bazan da hadis zayıf, garib ya da münker olabilir. Ancak meş­rebine uyunca, kendisine verilen bütün fesahat ve belağat gücüyle o hadisi kuvvetlendirrnek ve durumunu düzeltmek için çabalar.</p>
<p>Bir misal olarak bu türden tek bir hadise işarek etmekle yetiniyorum. İbnü&#8217;l- Kayyum bu hadisi Zadü &#8216;l-mead fi hedyi hayri&#8217;l-ibad adlı kitabında &#8220;Müntefik oğulları kabilesinin elçileri&#8221; konusunu anlatırken gerçekten uzun bir hadis nakletmiştir (III, 54-57). Bunun içinde Nebi (s.)&#8217;in sözü olarak şunlar geçmektedir: &#8221;</p>
<p>Sonra beklediğiniz kadar beklersiniz; sonra sayha (yüksek ses) gönderilir. Rabb&#8217;ine andolsun ki, yeryüzünde ölmedik birşey bırakmaz. Bir müddet daha bekledikten sonra Nebiniz ve Rabb&#8217;inle beraber olan melekler vefat ederler. Rabb&#8217;in yeryüzünü dolaşmaya başlar, şehirler bomboş kalmıştır!&#8221;</p>
<p>İbnü&#8217;l-Kayyımın yukarıdaki hadisi verdikten sonra bunu kuvvetlendirrnek için uzun sözler sarfetmektedir.Meseleye şu sözleriyle başlar:</p>
<p>&#8220;Bu şanı büyük bir hadistir. Yüceliği, büyüklüğü ve azameti onun nübüvvet ışığından çıktığını göstermektedir. Ancak, sadece Abdurrahman b. el-Muğire el-Medeni hadisi olarak bilinir..&#8221;</p>
<p>Sonra da Abdurrahman ve ondan hadis rivayet edenlerin sika olduğu konusunda garib bir şekilde sözü uzatmıştır. Aynı zamanda yukarıdaki hadisin rivayet edildiği kitapları da uzun uzadıya sıralamıştır ki, bu kitaplar çok miktarda zayıf, münker ve mevzu hadis ihtiva etmeleriyle tanınmışlardır. Halbuki kendisi bunların durumunu en iyi bilenlerden birisidir. Fakat adeti ve meşrebi onu yenmiş; kitapları sıralayarak müeliflerinin büyüklüğünü, hadisin kuvveti ve sıhhatiyle de süsleyerek uzun uzun anlatmıştır!</p>
<p>Üstelik, arkadaşı Hafız İbn Kesir (ö. 774/1372) el-Bidaye ve&#8217;n-nihaye adlı kitabında (V, 80-82) hadisi rivayet ettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;Bu gerçekten garib bir hadistir; lafızlarının bir kısmında da bozukluk vardır&#8221;. Aynı şekilde Hafız İbn Hacer (ö. 852/1448) de Tehzihü&#8217;t-Tehzibde Asım b. Lakit b. Amir b. el-Müntefık el-Ukayli&#8217;nin hayatını verirken (V, 57), zikredilen hadise ve onu rivayet eden müelliflere işaret ettikten sonra, &#8220;Bu gerçekten garib bir hadistir&#8221; ifadesini kullanmaktadır.</p>
<p>Hafız İbn Kesir ile Hafız İbn Hacer, yukarıda zikredilen hadis hakkında, &#8220;gerçekten garib bir hadis&#8221; deseler de Şeyh İbnü&#8217;l-Kayyım&#8217;ın, hadisi kuvvetlendirme ve sıhhatini ortaya koyma sadedinde çok uzun ve geniş açıklamalarda bulunduğu görülmektedir. O kadar ki, &#8220;Bu hadisi yalnızca kafır, calili ya da kitab ve sünnete muhalif olanlar inkar eder&#8221;, diyen birinin sözünü &#8216;doğru&#8217; bularak nakletmektedir.</p>
<p>İbnü&#8217;l-Kayyım&#8217;ın böyle yapması, onun rivayet ettiği ve eserlerinde övdüğü bu tür hadislerin iyice araştırılıp tetkik edilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu hadisler, içinde zayıf, münker ve mevzu hadislerin bulunduğu kitaplardan alınmıştır.</p>
<p>Bu &#8220;ek&#8221; in konusuna girebilecek kitaplar arasında bazı tefsir eserleri de yer al-·<br />
maktadır. Hadislerin çoğunlukla senedsiz verildiği bu tefsirlere Zemahşeri (ö. 538/1143)&#8217;nin, Beydavi(ö. 685/1286)&#8217;nin ve Ebu&#8217;s-Suud (ö. 982/1574)&#8217;un tefsirleri misal olarak verilebilir. Bu eserlerin müellifleri -hadis ilmiyle pek iştigal etmediklerinden- kendi sözleri esnasında bir takım hadisler zikretmektedirler ki,bunların bir kısmı sahih, bazısı zayıf, diğer bir kısmı da münker ya da mevzudur.</p>
<p>Bu sebeple tenkitçi muhaddis alimler bu hadislerin durumunu açıklamaya<br />
çalışmışlar; sahihlerini diğerlerinden ayırmışlar ve bunu da en güzel bir şekilde beyan etmişlerdir. Bu meyanda Hafız Cemaleddin Ebu Muhammed Abdullah b. Yusuf el~Hanefi ez-Zeyla&#8217;i (ö. 762/1360) el-Keşşaf tefsirinin hadislerini tahriç ettiği büyük kitabını telif etmiştir.</p>
<p>Sonra Hafız İbn Hacer, mukaddimesinde açıkladığı üzere bu kitabı, el-Kafi&#8217;ş-şaf fi tahrici ahadisi&#8217;l-Keşşaf ismiyle ihtisar etmiş­tir. Eser, pek çok baskısında el-Keşşaf tefsiri ile beraber basılmıştır. Bu tahriç Beydavi ve Ebu&#8217;s-Suud&#8217;un tefsirlerinde zikrettikleri hadislerin çoğunu tanımada da faydalı bir eserdir.</p>
<p>Bu tefsirlere vaiz ve süfi olan İsmail Hakkı (ö. 1137/1724)&#8217;nın Ruhu&#8217;l-beyan fi tefsiri&#8217;l-Kur&#8217;an adlı tefsiri de eklenebilir. Tefsirindeki bu zayıf ve mevzu hadisler onun itibarını büyük ölçüde zedelemiştir. Çünkü onun hadis ilminde bir behresi yoktu.</p>
<p>Hocamız Kevsed el-Makalatında şöyle demektedir (s. 483-484): &#8220;Vaizlerin<br />
onun tefsirine karşı büyük bir sevgileri vardır; çünkü onda kalpleri yumuşatan hikayeler, Farsça kitaplardan çok miktarda nakiller ve süfiyyenin öğütlerinden bir hayli bölümler yer almaktadır. Hatta Menaratü&#8217;s-sain&#8221;n sahibinin et-Te&#8217;vilatü&#8217;n-necmiyye&#8217;sinden pek çok alıntı yapmıştır. Yine bu tefsirde kulakların hoşuna gidecek çeşitli yorumlar da bulunmaktadır. Yani o, her kitaptan ve her önüne gelenden nakil yapmaktan geri kalmamıştır&#8221;.</p>
<p><strong>(Ben Ebu Gudde) derim ki:</strong> İsmail Hakkı&#8217;nın, gerek kendi tefsirinde, gerekse Zemahşeri, Beydavi ve Ebu&#8217;s-Suud&#8217;un tefsirlerinde, zayıf hadislerden öte mevzu hadisler zikretmelerini savunan bir sözüne rastladım ki şaşmamak elde değil!!</p>
<p>1306 yılında İstanbul&#8217;da basılan Osmanlı baskısında, Tevbe süresin sonunda<br />
şöyle demektedir CI, 977):</p>
<p>&#8220;Bil ki, bu sürenin sonlarında el-Keşşaf sahibinin ve bu konuda ona tabi olan<br />
büyük müfessirlerden Kadı Beydavi ve Mevla Ebu&#8217;s-Suud&#8217;un zikrettiği hadisler hakkında, İmam Sagani (ö. 650/1252) ve başkaları gibi alimler, uydurma olduğunu zannederek müsbet-menfi çok şey söylemişlerdir. Bu fakir kulun -Allah onu bağışlasın- kanaatine göre ise mesel e şudur: Bu hadisler ya sahih ve kuvvet-<br />
li, ya kusurlu ve zayıf ya da uydurma ve mevzudurlar.</p>
<p>Eğer sahih ve kuvvetli iseler bunlar hakkında birşey söylenemez. Şayet senedleri zayıfsa alimler sadece terğib ve terhib konularında zayıf hadisle amel edilebileceğinde ittifak etmişlerdir. Nevevi&#8217;nin el-Ezkar&#8217;ında, Ali b. Burhaneddin el-Halebi&#8217;nin İnsanü&#8217;l-uyun&#8217;unda ve İbn Fahreddin er-Rumi&#8217;nin el-Esrari&#8217;l-Muhammediyyesi ile diğer bazı eserlerde bu durum görülmektedir.</p>
<p>Yok eğer bu hadisler uydurma iseler, Fetbu&#8217;l-garib ismindeki et-Terğib&#8217;ve&#8217;t-terhib şerhinde geçtiği üzere Hakim (ö. 405/101 4) ve başkaları zikretmiştir ki, zahidlerden birisi Kur&#8217;an&#8217;ın ve surelerinin faziletleri hakkında hadis uydurmada bir sakınca görmemiştir. Ona, &#8220;Bunu niçin yaptın?&#8221; denildiğinde: &#8220;İnsanların Kur&#8217;an&#8217;dan uzaklaştırdıklarını gördüm; onların Kur&#8217;an&#8217;a rağbet etmelerini istedim&#8221; diye cevap vermiştir. Nebi (s.), &#8220;Kim bilerek bana (aleyhime) yalan fsnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın&#8221; buyurmuştur, denilince de: &#8220;Ben O&#8217;nun aleyhine uydurmadım ki; O&#8217;nun lehine yalan söyledim&#8221; demiştir!!!&#8221;.</p>
<p>Şunu söylemek istiyorum: Nebi&#8217;nin (s.) aleyhine hadis uydurmak İslam&#8217;ın te-<br />
mellerinin yıkılmasına; din ve ahkamının bozulmasına yol açar. Halbuki lehine yalan söylemek böyle değildir! Çünkü bu O&#8217;nun dinine uymaya ve izini takip etmeye teşvik içindir.</p>
<p>Şeyh İzzeddin b. Abdusselam (ö. 660/1261) der ki: &#8220;Söz maksatlara ulaştıran bir vesiledir. Güzel olan her maksada doğruyla da yalanla da ulaşmak mümkündür. Fakat yalan haramdır. Ancak o maksada doğruyla değil de sadece yalanla ulaşılabiliyorsa bu durumda, maksada varmak mübahsa burada yalan mübah, vacipse yalan da vacip olur; işte bu onun kaidesidir&#8221;.</p>
<p>(Ben) Abdülfettah der(im) ki: Bu gerçekten büyük bir hata ve batıl bir istidlaldir; ondan Allah&#8217;a sığınırız. Hakkında &#8216;fakih&#8217; ve &#8216;usulcü&#8217; denilen Şeyh Hakkı&#8217;dan nasıl südur etti, bilemem! Belki de tasavvufa olan aşırı temayülü onu böyle bir sözü söylemeye yöneltıniştir. Allah&#8217;tan selamet ve korunma diliyoruz.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in, gerek kendi faziletleri,gerekse okunması ve okuyucusunun faziletleri hakkında hadis uydurulmasına hiçbir şekilde ihtiyacı yoktur.Şeyh İbn Abdisselam &#8216;ın sözü ise bu makamda, mutlak ve kesin olarak söylenmemiştir. Bu söz sadece gasbedilmiş bir hakkın geri alımı ya da büyük bir zulmün yok edilmesi veya benzeri birşey hakkındadır.</p>
<p>Rasulullah&#8217;ın (s.) aleyhine değil de lehine yalan olduğu; haram kılınanın da aleyhine yalan söylemek olduğunu iddia ederek bu sözü O&#8217;na yalan izafe etmenin caizliğine delil getirmek ise açık ve yanlış bir demagojidir. İlk günden beri ulema Nebi&#8217;nin (s.) &#8220;Benim demediğimi bana söylettiren cehennemdeki yerine hazırlasın&#8221; sözüyle bunu reddetmişlerdir.</p>
<p>Çünkü bu hadis hem aleyhine, hem de lehine söylenen yalanı kapsamaktadır.Aynı şekilde Allah&#8217;ın &#8220;Yalan sözden kaçının&#8221;(22/Hac, 30) ayetide buna delildir.</p>
<p>Ayet, bu mutlak haliyle O&#8217;nun lehine de,aleyhine de yalan söylemenin haramlı­ğını içine almaktadır. Üstelik Allah yalan söylemeyi şirk ile yanyana zikretmiştir:&#8221;Pis putlardan sakının ve yalan sözden kaçının&#8221; (22/Hac, 30).</p>
<p>Bir mü&#8217;minin sıradan bir insana bile yalan söylemesi düşünülemez. Hal böy-<br />
leyken nasıl olur da Allah&#8217;tan aldıklarını tebliğ eden Rasulullah&#8217;a (s.) yalan nisbet eder? .. Sonra da güya bunu tertemiz İslam&#8217;a yapılan bir yardım ve onun sa-hibine verilen destek zanneder!.. Şayet -O&#8217;nun (s.) lehine yalan söyleme gibi- bu sapık ve saptırıcı prensip, iyi niyet iddiasıyla mübah görülseydi, bütün hadislerin bu kabilden olabileceği ihtimaline binaen sünnet-i mutahharanın güvenilirliği ortadan kalkardı.</p>
<p>Hulasa, tahriç kitapları ve diğer eserlerden durumunu kontrol etmeden yukarıda adı geçen tefsirler ve benzerlerinde zikredilen hadisiere itimat etmek doğru değildir. Çünkü bu eserlerde hem sahih, hem zayıf, hem de uydurma hadisler bulunmaktadır.</p>
<p>Aynı zamanda bu dört tefsirde, Zemahşeri, Beydavi, Ebu&#8217;s-Suud ve İsmail Hakkı&#8217;nın tefsirlerinde her surenin sonunda, bu surenin fazileti ve okuyucusuna Allah&#8217;ın vereceği sevap hakkında Hz. Peygamber&#8217;den (s.) bir veya birkaç hadis de serdedilmektedir. Diğer pek çok hadisin dışında bu hadislerin de yalan ve uydurma olduğu ehl-i ilmin ittifakıyla bilinmektedir. Bu konuda Zemahşeri, Vahidi ve Sa&#8217;lebi&#8217;ye uymuş; sonra Beydavi Zemahşeri&#8217;ye tabi olmuş; bu ikisini de Ebu&#8217;s-Suud takip etmiştir. Son olarak da Şeyh Hakkı, bazı surelerde bunlara katılmıştır.</p>
<p>Surelerin faziletleri konusunda zikredilen hadislerin uydurma olduğuna bir-çok alim dikkat çekmiştir. Bunlar arasında İbnü&#8217;s-Salah (ö. 643/1245) Mukaddimesinde (s. 111-112), Nevevi et-Takrib&#8217;de (s. 188, şerhi et-Tedrib ile birlikte), müfessir Kurtubi (ö. 671/1272) tefsiri el-Cami li-ahkami&#8217;l-Kur&#8217;an&#8217;da (I, 7Ş) ve et-Tizkar fi efdali&#8217;l-ezkar adlı kitabında (s. 155), Iraki (ö. 806/1403) Şerhu&#8217;l-Elfiye&#8217;de (I, 268), Hafız İbn Hacer, el-Keşşafın IV. cildinin sonunda basılmış olan Tahricü ahadisi&#8217;l-Keşşaf da (s. 3), Suyüti et-Tedrib&#8217;de (s. 188), Kemaleddin el-Edhemi et-Trablusi, Hafız İbn Hacer&#8217;in Nüzbetü &#8216;n-nazar bi-şerh i Nuhbeti&#8217;l-fiker&#8217;ine yazdığı ta&#8217;likinde (s. 57), şeyhimiz allame Muhammed Ragıb et-Tabbah es-Sekafetü&#8217;l-islamiyye adlı eserinde (s. 131), üstad Muhammed Hüseyin ez-Zehebi et-Tefsir ve&#8217;l müfessirin kitabında (I, 298, 349) ve diğer bazı alimler sayılabilir.</p>
<p>Kurtubi et-Tizkar adlı eserinde (s. 156, 203) bazı surelerin faziletleri hakkında varid olan hadisleri tahriç etmiş ve bunlardan sahih olanlarıyla olmayanların açıklamıştır.</p>
<p>Yine ayru konuda değerli arkadaşımız Şeyh Rıdvan Muhammed Rıdvan,sadece sahih hadislerle yetindiği Fedailü&#8217;l-Kur&#8217;an adlı bir kitap telif etmiştir.</p>
<p>Müfessir Kurtubi, tefsirinde ve kitabı et-Tizkar&#8217;da, surelerin faziletleri konu-<br />
sunda zikredilen hadislerin uydurma olduğuna işaret etmiş ve bunlara aldanmaktan sakındırmıştır. Ancak, kendisi de tefsirinin birçok yerinde bazı münker ve mevzu hadisler irad etme konusunda gevşek davranmış; zikrettiği pek çok rivayette, kaynaklarına ve tahriç edenlerine isnad edilmiş hadisleri kullanma adetine de uymamıştır. Bununla ilgili bazı misaller zikredelim:</p>
<p><strong>1-</strong> Bakara süresindeki &#8220;Derken şeytan onların ayağını oradan kaydırdı &#8230; &#8220;ayetinin tefsiri esnasında şöyle demektedir (I, 315): &#8221; &#8230; Bu sebeple Rasulullah (s.) şöyle buyurmuştur; &#8216;Şüphesiz Allah bir yılan öldürmeye de olsa cesareti sever&#8217;.</p>
<p>Bu İbn Adi (ö. 365/975)&#8217;nin el-Kamil&#8217;de Zübeyr&#8217;den merfu olarak rivayet ettiği<br />
hadisin bir kısmıdır.</p>
<p>Suyüti&#8217;nin el-Le&#8217;alii&#8217;l-masnu&#8217;a&#8217;sında (I, 91), İbn Arrak (ö. 963/1555)&#8217;ın Tenzihü&#8217;ş-şerfa&#8217;sında (II, 129) ve Şevkani (ö. 1250/1834)&#8217;nin el-Fevaidü&#8217;l mecmu&#8217;a&#8217;sında (s. 76) olduğu gibi, alimler bu hadisin uydurma olduğuna hükmetmişlerdir. Fakat ben bu hadisi Ebu Abdurrahman es-Sülemi (ö.412/1021)&#8217;nin Kitabü&#8217;l-erbain.fi&#8217;t asavvuf adlı eserinde (s. 4), uydurma olduğu söylenemeyecek bir senedle, yine merfu olarak İmran b. Rusayrı&#8217;dan gelen baş­ka bir tarikten rivayet edildiğini gördüm. (Allahu a&#8217;lem)</p>
<p><strong>2-</strong> Nisa süresindeki; &#8220;Yakın komşuya, uzak komşuya &#8230; &#8221; ayetinin tefsirinde şöyle demiştir (V, 188): Onuncu mesele; varid olan bir hadiste Nebi (s.) komşuluk haklarını toplamıştır. Bu Muaz b. Cebel (ö. 18/639) hadisinde Muaz şöyle demiştir: &#8216;Ya Rasülallah, komşunun hakkı nedir?&#8217; Rasulullah, &#8216;Senden borç istediğinde vermendir &#8230; &#8216;buyurmuştur&#8221;. Bunun ardından on cümle sıraladıktan sonra Kurtubi şöyle demiştir: &#8220;Bu geniş manalı bir hadistir ve hasendir.İsnadında bulunan Ebu&#8217;l-Fadl Osman b. Matar eş-Şeybani makbul (sika) biri değildir&#8221;.</p>
<p>Derim ki, hasen bir hadistir sözüyle -Allah u a&#8217;lem- manasının güzelligini kastediyor olmalı; yoksa isnadının hasenliğini değil. Çünkü bu zayıf bir hadistir. Güzel ve hoş bulunan bir manaya &#8220;hasen&#8221; lafzını kullanmak Endülüs alimlerinin ıstılahı­dır. Bu alimler, batıl da olsa güzel manalı bir hadise hasen demektedirler.</p>
<p>Hocamız Ahmed el-Gumari&#8217;nin el-Muğir adlı kitabında (s. 26) işaret ettiği üzere, onlar bununla ıstılahi manadaki hasenliği kasdetmemektedirler. Hadisi, Hafız Münziri et-Terğib ve&#8217;t-terhib&#8217;de (IV, 136), Gazzali (ö. 505/1111) ise el-İhyada, komşu hakları konusunun &#8216;kardeşlik ve dostluk adabı&#8217; bölümünde zikretmişlerdir.</p>
<p>Şarih Murteza ez-Zebidi (ö. 1205/1790) Şerhu&#8217;l-İhyada (VI, 308) bu hadisi yeteri kadar tenkid etmiştir; oraya bakınız.</p>
<p><strong>3-</strong> A&#8217;raf ·suresindeki &#8220;Yiyin iz, içiniz;. ama israf etmeyiniz &#8230; &#8221; ayetinin tefsiri sırasında (VII, 192), Ali b. el-Hüseyn ile Hrıstiyan bir doktor arasında geçen bir kıssa zikretmiştir. Kıssanın sonunda Ali b. el-Hüseyn şöyle demektedir: &#8220;Rasulullah (s.) bütün tıbbı birkaç kelimede toplamıştır&#8221;. Hrıstiyan, &#8220;O nedir?&#8221; diye sorunca şöyle demiştir: &#8220;Mide bütün hastalıkların barınağıdır; az yemek ise tüm devaların başıdır. Bütün bedene alıştığını veriniz&#8221;.</p>
<p>Bunun üzerine Hrıstı­yan: &#8220;Kitabınız ve peygamberiniz Galenos&#8217;a (Calinus) tıp namına bir şey bı­rakmamış&#8217; demiştir. Derim ki; bu mevzu bir hadistir, peygamberin(s.)sözlerinden değildir. Mevzuat kitaplarında muhaddislerin belirttikleri gibi bu arap tabiplerinden el-Haris b. Kelede&#8217;nin sözüdür. Müfessir Kurtubi&#8217;ye düşen, kıssayı zikrettiğinde bu duruma işaret etmesiydi. Müfessir Alusi tefsirinde bu hadisin uydurma olduğuna dikkat çekmekle çok iyi etmiştir.</p>
<p><strong>4-</strong> Tevbe suresindeki &#8220;Aralarında, &#8216;Allah bize bol nimetinden verecek olursa, and olsun ki sadaka vereceğiz ve salihlerden olacağız&#8217; diye O&#8217;na söz verenler vardır&#8221; ayetini tefsir ederken (VIII, 209) şöyle demektedir: &#8220;Ali b. Yezid -yanlış olarak Zeyd şeklinde basılmış Kasım&#8217;dan, o Ebu Ümame el-Bahıli&#8217;den rivayet etmiştir ki, Sa&#8217;lebe b. Hatıb el-Ensari (ismini de vererek) Nebi (s.) şöyle demiştir: &#8216;Allah&#8217;a dua et de beni zengin etsin&#8217;. Hz. Peygamber, &#8216;Yazık sana Sa&#8217;lebe! Şükrünü eda ettiğin az mal, altından kalkamayacağın çok maldan hayır­lıdır&#8217;, buyurdu. -sonra Sa&#8217;lebe ikinci defa isteğini &#8230;bu meşhurdur&#8221;.</p>
<p>Derim ki, Ali b. Yezid hakkında Buhari &#8216;münkerü&#8217;l-hadistir&#8217; demiştir. Zehebi&#8217;nin Mi&#8217;zanü&#8217;l-i&#8217;tidalinde (I, 5, 412) ve Leknevi&#8217;nin er-Refu ve&#8217;t-tekmil&#8217;inde (s. 81, 97) geçtiği gibi yine Buhari, &#8216;hakkında münkerü&#8217;l-hadistir dediğim hiç kimseden hadis rivayet etmek helal değildir&#8217; demektedir.</p>
<p>Bu sebeple Hafız İbn Hacer, el-Kafi&#8217;ş­şaf fi tahrici ahadisi&#8217;l-Keşşaf adlı eserinde (s. 77) yukarıdaki senedi verdikten sonra şöyle demiştir: &#8220;Bu gerçekten zayıf bir isnaddir&#8221;.</p>
<p>Derim ki; müfessir Kurtubi buradaki &#8220;bu meşhurdur&#8221; sözüyle rivayetin kıssacılar ve nakilci müfessirler arasında meşhur olduğunu demek istemiştir; yoksa muhaddislerin ıstilahındaki meşhuru kasdetmiş değildir. Zira gerçekten zayıf bir hadis ne itibara layıktır, ne de delil olarak kullanılabilir.</p>
<p>Bu şekilde müfessir Kurtubi tefsirinde bir takım garib, zayıf, münker veya mevzu hadisler zikrederken görülmektedir. Hocamız Kevseri, onun böyle hadisleri tefsirinde zikretmesini samimiyetine ve sonsuz takvasına bağlar; sufiyi kastederek, &#8220;Hadis tenkidi salih insanın işi değildir&#8221;, derdi.</p>
<p>Onun tefsirini incelemem sonucunda oluşan kanaatim şu ki, sahih hadisleri rivayet ettiğinde, mesela &#8220;Buhari rivayet etmiştir&#8221;, &#8220;Müslim rivayet etmiştir&#8221;, &#8220;Ebu Davud rivayet etmiştir&#8221;, &#8220;Tirmizi rivayet etmiştir&#8221; ya da &#8220;Ebu Davud&#8217;un Musannefinde (Sünen) vardır&#8221;, &#8220;Sünen-i İbn Macede bulunmaktadır&#8221; vs. diyerek bunları kaynağına ve tahriç edenine nisbet etmek müellifin adetidir. Sıhhatinden emin olmadığı hadisleri rivayet ettiğinde ise kaynağına ve tahriç edenine değinmeden, Yukarıdaki örneklerde yaptığı gibi, Rasulullah şöyle buyurmuştur,O&#8217;ndan şöyle rivayet edilmiştir vs. demektedir.</p>
<p>Yunus suresindeki &#8221; &#8230; (yüksek) bir doğruluk makamı &#8230; &#8220;ayetinin tefsirinde zikrettiği &#8220;Bu Nebi&#8217;ye (s.) soruldu. Hz. Peygamber de, &#8216;0,Rabbinize beni vesile ettiğiniz şefaatimdir&#8217;buyurdu&#8221; haberi için de ne bir kaynak ne de hadisi rivayet eden bir müellif zikretmiştir. Aynı şekilde Fatiha suresinden</p>
<p>&#8220;Bütün hamdler alemlerin Rabbi içindir&#8221; kısmını tefsir ederken (I, 134) şöyle demektedir: &#8220;Hamdin rıza (memnuniyet) manasına geldiği de zikredilmiştir; Hz. Peygamber &#8216;İhlili yıkamanızdan memnun olurum&#8217;buyurmuştur&#8221;. Yine bu haberin de kaynağını ve tahriç edenini zikretmemiştir. Halbuki bunun İbn Abbasın sözü olduğu bilinmektedir.</p>
<p>et-Tizkar adlı kitabına gelince, hocamız allame Ahmed el-Guman&#8217;nin bu esere yazdığı ta&#8217;likinde belirttiği üzere, o bu eserinde de sahih, zayıf ve bir takım mevzu hadisler zikretmiştir.</p>
<p>Kurtubi&#8217;nin, Şeyh Şa&#8217;cinin (ö. 973/1565)&#8217;nin ihtisar edip Muhtasar Tezkirati&#8217;l-Kurtubi adını verdiği et-Tezkiresi da bunun gibidir.Bu iki eserin fedail konusunda olmaları mazeret sayılabilir.</p>
<p>Binaenaleyh şöyle diyebiliriz: Şeyh Kurtubi&#8217;nin tefsirinde bir kaynağa ya da güvenilir bir hadis kitabı müellifıne nisbet etmeden zikrettiği hadislerin, bunların sıhhatini, zayıflığını ya da mevzu olduğunu bildiren yerlerden araştırılması gerekir. Sırf bu tefsirde rivayet edilmiş olmasından dolayı bunlara güvenmek doğru değildir. Zira tefsirde zayıf ve mevzu rivayetlerin de bulunduğunu artık biliyoruz. Allahu a&#8217;lem.</p>
<p><strong>Sonuç:</strong></p>
<p>Hocamız allame, fakih, muhaddis, edib Şeyh Alevi el-Malikl el-Mekki-Allah onu korusun ve ömrüne afiyet versin- &#8220;el-Menhelü&#8217;l-latif fi ahkami&#8217;l-hadisi&#8217;d-daif&#8217; adlı risalesinin sonunda (s. 29) şöyle demektedir: &#8220;Faide: Alimler pek çok kitap zikretmiştir ki, araştırma ve inceleme yapmadan insanın bunlardan bir hadisi nakletmesi uygun değildir. Hatta bazılarında mevzu hadislerin zikredilmesi daha ağır basmaktadır.</p>
<p>Mesela; Abdurrahman es&#8221;Saffuri&#8217;nin Şemsü &#8216;l-maarif ve Nüzhetü &#8216;l-mecalis adlı eserlerine, çok miktarda mevzu hadis bulunduğundan dolayı güvenilemez.</p>
<p>Hatta Dı­meşk muhaddisi Burhaneddin, okunmasından sakındırmış; Celaleddin es-Suyuti ise haram saymıştır.</p>
<p>Fütuhu Mekke sahibinin Siratü &#8216;l-Bekri&#8217;si de bunlardandır. İbn Hacer, bunun yalan; çoğu kısmının da batıl olduğunu zikretmiştir.</p>
<p>Vakıdi (ö. 207 /822)&#8217;nin Fütuhu &#8216;ş-Şam, Kısasu &#8216;l-enbiya, Bedaiu &#8216;z-zühur ile Vakidi ve Kelbi&#8217;nin eserleri de böyledir. Celaleddin es-Suyuti bunların okunmasının haram olduğunu söylemiş ve şöyle devam etıniştir:</p>
<p>Nice müellif vardır ki gece oduncusu gibidirler; sele kapılmışlardır. Münekkittirler ama sahih ile zayıfı ayıramazlar; her yuvarlağı somun zannederler cehenneme sürükleyecek uydurma deliller getirirler. Allahu a&#8217;lem&#8221;.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>* Bu yazı, Leknevi (ö. 1304/1886)&#8217;nin el-Ecvibetu&#8217;l-fadıla &#8230; isimli eserinden (thk. Abdülfettah Ebu Gudde, Halep 1964, s. 103-139) tercüme edilmiştir. el-Ecvibetu &#8216;l fadıla, Leknevi&#8217;nin eseri olmasına rağmen, kitabın yaklaşık üçte ikisi, Abdülfettah Ebu Gudde (ö. 1997)&#8217;nin, konuyu örneklerle zenginleştirdiği ilavelerinden oluşmaktadır. Ayrıca, ilgili eserde 66 ila 103. sayfalarda bulunan ve bu çevirinin ilk yarısını oluşturan kısmı için bkz. &#8220;Sünen-i Erbea ve Diğer Bazı Hadis Kitaplarındaki Hadislerin Sıhhat Durumu&#8221;, trc. Mustafa Karataş, Kur&#8217;an Mesajı İlmi Araştırmalar Dergisi, yıl:1999, sayı: 19,20,21, s.170-190.</p>
<p>** Ebu&#8217;l-Hasenat Muhammed Abdülhayy el-Ensari el-Leknevi el-Hindi, 1264/1847 yılında Hindistan&#8217;ın Banda kentinde doğdu. Babası, pek çok eser sahibi değerli alim ve müderris Muhammed Abdülhalim el-Leknevi&#8217;dir. Baba tarafından soyu büyük sahabi Ebu Eyyüb el-Ensari&#8217;ye dayanmaktadır. Temel bilimleri babasından ve dayısından okudu. Babasının vefatından sonra (1285/1868) kendisine ısrarla teklif edilen Haydarabad-Dekkan&#8217;daki üst düzey adliye görevini, ilmi çalışmalarına engel olacağı gerekçesiyle reddetti. Biri babasıyla birlikte olmak üzere iki defa&#8217; hacca giden Leknevi, henüz 40 yaşını tamamlamışken 1304/1886 yılında Leknev&#8217;de vefat etti.</p>
<p>Küçük yaşta başladığı telif çalışmaları yaklaşık 110 eserde ilim dünyasıyla buluşmuştur. Eserlerinin listesi Abdülfettah Ebu Gudde tarafından er-Ref ve&#8217;t-tekmil fı&#8217;l-cerh ve&#8217;t-ta&#8217;dil isimli kitabının mukaddimesinde verilmiştir.</p>
<p><strong>1- (Ben Ebu Gudde) derim ki</strong>, müelliflerinin otoritesine rağmen bu tefsirlerde az sayılamayacak kadar zayıf, talif, garib ve münker hadislerle isralliyyat bulunmaktadır. Fakat bunlar senedleriyle birlikte verilmiş olduklarından, rical ilmini bilenler için tehlikesi hafıflemiştir. Aşağıda zikredeceğim üzere bunların içinde mevzu rivayetler de yer almaktadır. İbn Teymiyye (ö. 728/1327), Minhacu&#8217;s sunne&#8217;de(IV, 80) şöyle demektedir: &#8220;Sa&#8217;lebi, Vahidi, Bagavi hatta İbn Cerir ve İbn Ebi hatim&#8217;in tefsirlerinde olduğu gibi: sahih ve zayıf hadislerin nakledildiği tefsirlerde bu ınüelliflerin o hadisi rivayet etmiş olması, ulemanın ittifakıyla, onun sahih olduğuna delalet etmez&#8221;.</p>
<p>Hocamız İmam Kevseri (ö. 1371/19;2), müfessirlerin bu şekilde davranışlarını güzel bir şekilde yorumlamıştır. el-Makalat adlı eserinde (s. 34, 312) şöyle demektedir: &#8220;Pek çok müfessirin, Kur&#8217;an-ı Hakim&#8217;in haberlerindeki bazı noktaları açıklamada faydası olacağı düşüncesiyle Yahudi ve diğer milletlerden kendi çağlarına intikal eden bilgileri eserlerine aldıklarını görürüz. Bu bilgileri eleme işini kendilerinden sonraki münekkidlere bırakmışlardır. Eldeki malumatın sonraki alimlere ulaştırması<br />
azmine dayanan bu iş, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;deki bazı haberlerin kapalı noktalarının izahında faydalı olacağı ilıtimaline binaen yapılmıştır; yoksa bu rivayetlerin müslümanların gözünde de hakikat sayılıp sahih olduğuna inanmak ve bir süzgeçten geçirmeden, illetlerine rağmen benimsenmesi gayesiyle değil.</p>
<p>Süleyman b. Abdilkavi et-Tufi, el-İksir fi usuli&#8217;t-tefsir adlı kitabının başında, müfessirlerin kendilerine ulaşan bütün isriiliyyat ve uydurma haberleri toplamalarını, sonraki alimleri bunları kabul etmekle zorunlu tutmadıklarını söyleyerek özür beyan etmektedir. Onlar, toplayabildikleri bilgileri, kaybetme<br />
endişesiyle eserlerine almışlar, tenkid ve ayıklama işini sonrakilere bırakmışlardır. Buna misal olarak da hadis ravilerinin ilk dönemlerde bütün rivayetleri toplamayı hedeflediklerini; sahih-zayıf ayrı­mını kendilerinden sonraki münekkidlere bıraktıklarını göstermektedir. Bu güzel bir mazarettir.</p>
<p>Hafız İbn Hacer(ö. 8;2/1448), Lisanu&#8217;l-Mizan&#8217;da Süleyman b. Ahmed et-Taberani&#8217;nin tercümesini verirken (III, 7;): &#8220;Önceki hafızlar, hakkında sükut etmekle birlikte mevzu hadisleri rivayet etme hususunda senedlerini zikretmiş olmalarına güvenirlerdi. Çünkü onlar, hadisi senediyle zikrettikleri zaman onun sorumluluğundan kurtulduklarına inanır; hadisin durumunu ise senedini araştırmaya bağlarlardı&#8221;, demektedir.</p>
<p>İbn Hacer&#8217;in talebesi Sehavi (ö. 902/1496), Şerhu elfiyeti&#8217;l-mustalah adlı eserinde, mevzu hadisten bahsederken (s. 106) şöyle demektedir: &#8220;Bu asırlarda, hadisin senedini vermekle yetinmek suretiyle sorumluluktan kurtulunmaz; çünkü sakınılan durumdan emin olunamaz. Geçmiş asırlarda, hicri II. asır ve sonrasında muhaddislerin çoğu bunu yapmışlarsa onlar, hadisi senediyle birlikte rivayet<br />
ettikleri zaman onun sorumluluğundan kurtulduklarına inandıklarından dolayı bunu yapmışlardır.</p>
<p>Hocamız derdi ki, &#8220;onlara göre senedi zikretmek açıklama &#8216;yapmak cümlesindendir&#8221;. Şeyhimiz Kevseri&#8217;nin sözleri burada bitti. Bu manayla ilgili güzel ve uzun bir söz s. 91-93&#8217;de geçti; oraya bakınız.</p>
<p>Hafız İbn Kesir (ö. 774/1372), tefsirinde, diğer tefsirlerde bulunan pek çok şeyi tenkid ve beyan etmeye çalışmakla ne güzel yapmıştır. Allah onu hayırla mükafatlandırsın. Tefsirindeki misaller için aşağıdaki yerlere bakınız:</p>
<p>CI, 77) Bakara suresinde (ayet:34) &#8220;Ve meleklere: &#8220;Adem &#8216;e secde edin&#8217; dedik.&#8221; ayetinin tefsirinde,</p>
<p>(I, 139-141) &#8220;Onlar, insanlara sihri ve Babil&#8217;deki iki meleğe Harut&#8217;a ve Marut&#8217;a indirileni öğ­retiyorlardı&#8221;ayetinde geçen kıssanın anlatımı sırasında,<br />
(Bakara, 102)</p>
<p>(I, ;575) Nisa süresinde (ayet:157) &#8220;Oysa onu öldürmediler ve asmadılar, &#8220;ayetinin tefsirinde,</p>
<p>(III, 6-7) ve (III, 17-21) İsra. süresinin başındaki (ayet:l) &#8220;Kulunu (Muhammed&#8217;i) bir gece Mescid-i Haram &#8216;dan,· kendisine bir kısım niyetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya götüren Allah&#8217;ın şanı (ne kadar da) yücedir. &#8220;ayetinin tefsirinde,</p>
<p>CIII.ı.117-118) Meryem süresinde (ayet:26) &#8221;Ye iç, gözün aydın olsun.&#8221; ayetinin tefsirinde,(III·, 173) Enbiya suresinin başlarında (ayet:6) &#8220;Onlardan önce yoketmiş olduğumuz kasabalar halkı inanmadılar, &#8220;ayetinin tefsirinde,</p>
<p>(III, 491) Ahzab süresinde (ayet:37) &#8220;Allah &#8216;ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordum. &#8220;ayetinin tefsirinde,</p>
<p>(IV, ı o;) Şura süresinin tefsirinin başı,</p>
<p>(IV, 303) Hadid süresinin başlarında (ayet:3) &#8220;O herşeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmıyacağı son &#8216;dur; &#8220;ayetinin tefsirinde.</p>
<p>İbn Kesir, I, 77&#8217;de İbn Cerir&#8217;in rivayet ettiği bir hadisi zikrettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;Bu, garibtir; neredeyse isnadı bile sahih değildir. Senedinde, benzeriyle ihticac edilemeyecek müphem bir ravi vardır&#8221;. III, 6-7&#8217;de İbn Ebi Hatim&#8217;in rivayet ettiği bir hadisten sonra da: &#8220;Bu, acaip garipliklerle dolu bir metindir&#8221; demektedir. Yine III, 17-21&#8217;de İbn Cerir&#8217;in rivayet ettiği son derece uzun bir hadisten sonra ise &#8220;Bu hadisin lafızlarında garabet ve şiddetli nekaret vardır!&#8221; demektedir.</p>
<p>III, 24&#8217;de İsra süresindeki (ayet:6) &#8220;Bunun ardından sizi onlara galip getireceğiz; &#8220;ayetinin tefsiri esnasında şöyle demektedir: &#8220;İbn Cerir burada Huzeyfe&#8217;ye isnad ederek uzun bir merfu hadis rivayet etmektedir. Bu rivayet, az bir hadis bilgisine sahip olanın bile şüphe etmeyeceği kadar kesin mevzu bir hadistir. Üstün bilgisine ve otoritesine rağmen onun bu hadise itibar etmesi son derece tuhaftır.</p>
<p>Şeyhimiz Hafız Ebu&#8217;l-Haccac el-Mizzi (ö. 742/1341) hadisin kesinkes mevzu olduğunu belirtmiş ve bunu kitabın haşiyesine yazmıştır&#8221;.</p>
<p>III, 89&#8217;da Kehf süresindeki (ayet: 50) &#8220;Meleklere:&#8217;Adem&#8217;e secde edin&#8217; demiştik. &#8220;ayetinin tefsirinde de şunları söylemektedir: &#8220;Bu konuda seleften pek çok rivayet nakledilmiştir. Bunların çoğu israiliyyattan olup üzerinde düşünülmesi için nakledilmiştir. Çoğunun durumunu Allah daha iyi bilir, ancak aralarında, elimizdeki doğruya muhalefeti sebebiyle yalan olduğu kesinlikle bilinenler de yer almaktadır&#8221;.</p>
<p>IV, 485&#8217;de Mutaffıfin süresindeki (ayet:8) &#8220;Siccin&#8217;in ne olduğunu sen nerden bilirsin?&#8221; ayetinin tefsirinde ise: &#8220;Bu konuda İbn Cerir sahih olmayan garib ve münker bir hadis rivayet etmiş ve şöyle demiştir &#8230; &#8221; demektedir.</p>
<p>IV, 508&#8217;de (Fecr, 7) &#8220;Yüksek sütunlarla dolu İrem &#8216;e&#8221; ayetinin tefsirinde şöyle demektedir: &#8220;İbn Ebi Hatim sütunlu İrem kıssasını burada gerçekten uzunca zikretmiştir. Halbuki bu hikayenin isnadı sahih değildir. Sened o a&#8217;tabiye kadar sahih olsa bile bunu o uydurmuş olabilir. Ya da bir nevi hayal ve deliliğe tutulup da, böyle olmadığı halde bunun bir gerçekliğinin olduğuna inanabilir. Bu, sahih olmadığı kesin olan kıssalardandır&#8221;.</p>
<p>Aynı süredeki (Fecr süresi, 14) &#8220;Doğrusu Rabbin beni gözetlemektedir.&#8221; ayetinin tefsirinde de &#8220;İbn Ebi Hatim burada, isnadı da sıhhati de tartışmalı gerçekten garib bir hadis rivayet etmiş ve şöyle demiştir &#8230; &#8221; demektedir.</p>
<p>IV, 519-520&#8217;de Leyl süresindeki (ayet: 8) &#8220;Fakat kim cimrilik eder, kendini (mal ve kudret bakımından) zengin görüp (Allah&#8217;a) tenezzül etmezse.&#8221; ayetinin tefsirinde ise, İbn Ebi Hatim&#8217;den uzun bir hadis rivayet ettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;İbn Ebi Hatim böyle rivayet etmiştir. Halbuki bu hadis gerçekten garibtir&#8221;.</p>
<p>IV, 535&#8217;de Kadr süresinin sonunda: &#8220;Bu süre-i kerimenin tefsiri sırasında İbn Ebi Hatim&#8217;in Kadir gecesi hakkında rivayet ettiği garib bir hadis ve acaip bir haberin zikri: şöyle demiştir &#8230; &#8221; demektedir.</p>
<p>IV, 556&#8217;da Maun süresinin sonunda şöyle demektedir: &#8220;İbn Ebi Hatim burada senedi de metni de acaip bir hadis rivayet etmiş ve demiştir ki &#8230; &#8220;.</p>
<p>IV, 558&#8217;de Kevser süresinin sonunda da: &#8220;İbn Ebi Hatim burada münker bir hadis rivayet ederek şöyle demiştir &#8230; &#8221; demektedir.Bunlar Hafız İbn Kesir&#8217;in işaret ettiği pek çok noktadan sadece birkaçıdır. Üstadımız Kevseri&#8217;nin, kendisinden defalarca işittiğim şu sözü ne kadar güzeldir: &#8220;İbn Cerir&#8217;in rivayet ettiklerinin kıymeti, senedinin kıymeti (kadar)dır.&#8221; Bu söz, anlaşılacağı üzere, rivayetleri senedleriyle birlikte veren bütün tefsirlere uygun düşmektedir. Şah Abdülaziz ed-Dihlevi (ö. 1239/1823)&#8217;nin, Tefsiru İbn Kesir&#8217;i hadis kitaplarının dördüncü tabakasından saydığına dair bir sözü, not olarak s.115&#8217;de gelecektir. Bu tefsir sahih hadislere zayıf, mevzu v.s. rivayetler de kalmaktadır.</p>
<p>Hafız İbn Kesir, hadislerin illet ve kapalılıklarını açıklamak suretiyle tefsirinde güzel bir metodtakip etmiştir. Seneddeki ravilerin ve cerh noktalarının bilinmesine güvenerek hadisin yalnızca senedini vermekle yetinmemiştir. Çünkü o, bırakalım bizim içinde bulunduğumuz son dönemi kendi zamanında, hatta daha da öncelerde &#8220;ilm-i rical&#8221; yıldızının battığını bilmektedir! Buna rağmen bazı hadisler onun da gözünden kaçmıştır; hadisi senediyle zikretmiş ama illet ve nekaretine dikkat çekmediği olmuştur. Tevbe süresindeki (ayet:75) (II, 374) &#8220;Aralarında: &#8220;Allah bize bol nimetinden verecek olursa, andolsun ki sadaka vereceğiz ve iyilerden olacağız&#8221; diye O&#8217;na and verenler vardır. &#8220;ayetinin tefsirinde, Sa&#8217;lebe b. Hatib el-Ensari ve zengin olduğunda zekatını vermemesi kıssasını, İbn Cerir ve İbn Ebi Hatım&#8217;in rivayetlerinden, senediyle birlikte zikretmiş, ancak adeti olduğu üzere senedi tenkid etmemiştir.</p>
<p>Halbuki bu kıssa son derece zayıf ve metruktur; senedinde Muan b. Rifaa bulunmaktadır ki hadiste gevşek bir ravidir ve mürsel rivayetleri çoktur. Rivayetlerinin çoğu için mütabi bile ammuaz. Buhari (ö. 256/869) onun hakkında, &#8216;Munkeru&#8217;l-hadis: yani ondan rivayette bulunmak helal değildir&#8221; demiştir. Bu cümlenin manası, Zehebi (ö. 748/1347)&#8217;nin Mizanu&#8217;l itidal&#8217;inde (I, 5) ve Leknevi&#8217;nin er-Rafıı ve&#8217;t-tekmilinde (s. 98) Buhari&#8217;nin kendisinden nakledilmiştir. Bu sebeple İbn Hacer Tahricu ahadisi&#8217;l-Keşşafta (s. 77) Sa&#8217;lebe kıssasından sonra &#8220;Bu ger- çekten zayıf bir isnaddır&#8221;, demiştir. Şöyle dememiz mümkündür: Elimizdeki rivayet tefsirlerinin en iyisi İbn Kesir tefsiridir; fakat darb-ı meselde söylendiği gibi &#8220;her güzelin mutlaka bir kusuru vardır&#8221;.</p>
<p><strong>2-</strong> <strong>(Ben Ebu Gudde) derim ki;</strong> onun tefsiri garib rivayetlerden ve israiliyyattan hali değildir. O, zamanında her haberin ve her telifın alınmasında dayanılan ve oldukça yaygın olarak kullanılan isnad ilmine güven&#8217;erek, rivayetleri işittiği gibi yazmıştır. Hafız İbn Kesir tefsirinde onun tefsirinden pek çok haber nakletmiş ve kusurlarını açıklamıştır. Misal olarak &#8220;bakara kıssası&#8221;nı anlatırken rivayet ettiklerine bakınız: I, 108-110.</p>
<p><strong>3-</strong>Şeyh, ilim yolcusu ve gezgini Ebu Bekir Muhammed b. Hasan el-Bağdadi en-Nakkaş el-Mukri el-Müfessir, hicri 266&#8217;da doğmuş, 351&#8217;de vefat etmiştir. Zehebi, Tezkiratul Huffazda tercümesini verirken şöyle demiştir: (s. 908): &#8220;Vehni sebebiyle onu ihmal etmiştir. Sonra onu, gizli-açık herşeyiyle zikretmeyi uygun gördüm. Celaletine ve seçkinliğine rağmen oldukça fazla olan hadis rivayetlerinde garib ve acaip şeyler bulunmaktadır . . Pek çok telifı vardır. Bunlardan Şifau&#8217;s-sudur radlı tefsirinde çok miktarda mevzu rivayet yer almaktadır. İbn Hallikan (ö. 681/1282), el-Vefeyat&#8217;da tercümesini verirken şöyle demektedir: &#8220;Berkani şöyle demiştir: Nakkaş&#8217;ın bütün hadisleri münkerdir; tefsirlnde hiçbir sahih hadis yoktur&#8221;. Zehebi, Ebu&#8217;I-Kasım el-Lalikai (ö. 418/1027)&#8217;nin &#8220;Şifau &#8216;s-sudur tefsiri gönüllere şifa değildir!&#8221; dediğini nakletmekte ve &#8220;bu sözle tefsirde mevzu rivayetlerin bulunduğunu kastetmiştir&#8221; demektedir.</p>
<p><strong>4-</strong> İbn· Teymiyye, er-Red ale&#8217;l-Bekri adlı eserinde de (s. 8) şöyle demiştir: &#8220;Sa&#8217;lebi ile arkadaşı Vahidi gibilerinin tefsirlerinde, fedail ve tefsir konularında sırf bunların senedleriyle vermiş olmalarına güvenilemeyecek garib ve mevzu rivyetler var olunca, bunların dışında kalan Ebu&#8217;l-Kasım el-Kuşeyri (ö. 465/1072) ve Ebu&#8217;l-Leys es-Semerkandi (ö. 375/985)&#8217;nin tefsirleri ile Ebu Abdirrahman es-Sülemi (ö. 412/1021)&#8217;nin Hakaiku&#8217;t-tefsirinin durumu ne olur? Ki bu sonuncusunda Cağfer gibilerden kesinlikle yalan olduğu bilinen şeyler zikredilmiştir. Halbuki bu musannifler salah, din, fazilet, zühd ve ibadet ehli kimselerdir. Fakat onlar, Malik (ö. 179/795)&#8217;in dediği gibi: &#8220;Bu mescidde yetmiş şeyh gördüm. Hepsi de faziletli, dürüst ve dindar kişilerdi. O kadar ki bunlardan birisine devlet hazinesi emanet edilse, emaneti hakkıyla yerine getirirdi. Bu şeyhlerden biri &#8220;bana babam, o dedemden, o da Rasülullah &#8216;tan (s.) şöyle tahdis etti&#8221; derdi de ondan hiçbir şey almazdık. Bir delikanlı olan İbn Şihab gelirdi; biz de onun kapısına yığılırdık. Çünkü o bu işi bilirdi&#8221;.-</p>
<p><strong>5-</strong> IV, ll</p>
<p><strong>6-</strong> Köşeli parantez içindeki bu cümle metne Minhacü&#8217;s&#8211;sunne&#8217;den eklenmiştir.</p>
<p><strong>7</strong>&#8211; IV, 15 8 Ebu Nuaym&#8217;ın eserlerinde yaptıklarıyla ilgili İbn Teymiyye&#8217;nin diğer bir sözünü s: 80&#8217;de not olarak nakletmştik; oraya bakınız. Yine İbn Teymiyye&#8217;nin Ebu Nuaym haklarıdaki iki ayrı ifadesi bir-kaç satır sonra gelecektir. Ayrıca İbn Teymiyye Minhacü&#8217;s sunne&#8217;de (IV, 10, 38) şöyle demektedir: &#8220;Hadis ilmi ehli Ebu Nuaym&#8217;ın Hilyetu &#8216;l-evliya ile Fedailu &#8216;l-hulefa adlı eserlerinde rivayet ettiği hadisler arasında pek çok yalan ve mevzu rivayet bulunduğunda ve sırf onun bu hadisleri rivayet etmiş olmasının hadisin sıhhatini göstermeyeceğinde ittifak etmişlerdir&#8221;. İbn Teymiyye&#8217;nin Ebu Nuaym ve eserleri konusundaki sözleri Minhacü&#8217;s Sunne&#8217;de, aşağıdaki yerlerde de tekrarlanmıştır: IV, 15, 18, 42, 46, 53, 194</p>
<p><strong>9-</strong>IV, 25</p>
<p><strong>10</strong>&#8211; Sa&#8217;lebi ve tefsiri hakkında yeteri kadar açıklama s. 101-102&#8217;de geçti; oraya bakınız.</p>
<p><strong>11-</strong> IV, 38</p>
<p><strong>12-</strong> Muhaddis, tarihçi, ilim yolcusu Ebu Şuca&#8217; Ş&#8217;ıraveyh b. Şehr Darü&#8217;l-Hemezeni ed-Deylemi. Hic-ri 425&#8217;de doğmuş, 509&#8217;da vefat etmiştir. Kitabının ismi Firdevsü&#8217;l ahbar bi me&#8217;s-uri&#8217;l-bitabi&#8217;l-mubarrec ala kitabi&#8217;ş-Şihabtır. (yani el-Kudai&#8217;nin Şihabu &#8216;l ahbar&#8217;ı). Müellif eserinde kısa hadislerden on-bin hadisi, alfabe harflerinden yaklaşık yirmi harf üzere tertib ederek derlemiştir. İşte İbn Teymiyye&#8217;nin burada söz konusu ettiği eser budur. İbn Teymiyye Minhacu&#8217;s-sunne&#8217;de (IV, 78) şöyle demektedir: &#8220;Ehl-i ilim ve din olmasına ve yalancı sayılanlardan biri de olmamasına rağmen İbn Ş&#8217;ıraveyh ed-Deylemi el-Hemezani, kitabı el-Firdevs&#8217;te çok miktarda salhh, hasen ve mevzu hadisler zikretmiştir.Bunun sebebi de kitaplarda olan herşeyi nakletmiş olmasıdır; ha lbuki bu kitaplarda doğru da bulunmaktadır, yalan da&#8221;.</p>
<p><strong>13</strong>&#8211; IV, 48</p>
<p><strong>14-</strong> Hafız İbn Hacer, Lisanu &#8216;l-Mizan adlı eserinin mukaddimesinde İmanı Ahmed&#8217;in &#8220;Üç kitabın aslı -yani senedleri-yoktur: Bunlar megazi:, tefsir ve melahim&#8217;dir&#8221; sözünü naklettikten sonra şöyle demektedir: &#8220;Derim ki, bunlara bir de &#8220;fedail&#8221;in eklenmesi gerekir. Fedail kitapları zayıf ve mevzu hadis yığınaklarıdır. Çünkü megazide kaynak Vakidi (ö. 207 /822) gibiler, tefsirde Mukatil (ö. 150/767) ve Kelbi(ö. 146/763) gibiler, melahinıde ise israiliyyatır. Fedaile gelince Rafızilerin ehi-i beytin fazileti hakkında ne kadar hadis uydurdukları sayılamaz. Ehl-i sünnetin cahilleri de buna karşılık olarak Muaviye (ö. 60/679) ve hatta Ebu Bekir(ö. 13/634) ile Ömer (ö. 23/643)&#8217;in faziletleriyle ilgili hadisler uydurmuşlardır. Halbuki Allah Şeyhayn&#8217;ı (Ebu Bekir ve Ömer&#8217;i) bundan müstağni kılmış, derecelerini de daha üstün yapmıştır&#8221;</p>
<p><strong>15-</strong> IV, 84</p>
<p><strong>16-</strong> Hafız, ilim yolcusu Ebu&#8217;I-Feth Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b.Faris b. Ebi&#8217;l-Fevaris el-Bağdadi, hicri 388&#8217;de doğmuş, 412&#8217;de de vefat etmiştir.</p>
<p><strong>17-</strong> Ebu Ali el-Hasen b. Ali b. İbrahim el-Ehvazi el-Mukri. Pek çok eserin sahibi ve Şam&#8217;ın kıraat alimidir. Salimiyye&#8217;den idi. H. 362&#8217;de doğmuş, 446&#8217;da vefat etmiştir. el-Beyan fi şerbi ukıdi ehli&#8217;l-iman ismli bir kitabı vardır. Zehebi Mizanıl&#8217;l-i&#8217;tidalinde (I, 237): &#8220;Bu kitabı yazmasaydı kendisi için daha hayırlı olurdu. Çünkü mevzu ve rezil rivayetleri toplamıştır .. .!&#8221; demektedir. Hafız İbn Asakir, Tebyinü kezibi&#8217;l-mufteri fima nusibe ile&#8217;l-İmam Ebi&#8217;l-Haseni&#8217;l-Eş&#8217;ari adlı kitabında, onun ve eser-lerinin hakkında uzun uzun sözetmektedir (s. 364 v.d.), oraya bakınız. İbn Teymiyye, Mecmuatu tefsir&#8217;i Şeyhi&#8217;l-İslam İbn Teymiyye içinde neşredilen ve Hindistan&#8217;da basılmış bulunan Alak suresinin tefsirinde şöyle demektedir (s. 353-354) : &#8220;Ebu Ali el-Ehvazi&#8217;nin sıfatlar konusunda bir eseri vardır; bunda zayıf sağlam ne varsa toplamıştır&#8221;.</p>
<p>Abdurrahman b. Mende (ö. 470/1077)&#8217;nin derledikleri de böyledir. İnsanların en çok hadis bileni olmasına rağmen çok miktarda zayıf hadis rivayet etmiş; sahih ile zayıfın arasını da ayırmamıştır. Çamur vb. yeme babında olduğu gibi tertib ettiği nice bab vardır ki bütün hadisleri zayıftır. O, Ebu Ali el-Ehvazi&#8217;den rivayet etmiş, garib ve mevzu olan bu rivayetler Hasan b. Ali&#8217;nin eline geçmiş; o da bunlar üzerine batıl bir akide sistemi kurmuştur!&#8221;.</p>
<p><strong>18-</strong> İbn Teymiyye bundan sonra: &#8220;Nesai&#8217;nin Hz. Ali&#8217;nin faziletleri konusundaki eseri gibi&#8221; demektedir.</p>
<p><strong>19-</strong> Yine İbn Teymiyye, er-Red alel-Belai adlı kitabında şöyle demektedir (s.15): &#8220;Sa&#8217;lebi, Vahidi, Mehdevi, Zamahşeri, Abdülcebbar b. Ahmed, Ali b. İsa er-Rummani, Ebu Abdullah b. el-Hatib er-Razi, er-Risaletü&#8217;I-Kuşeyriyye müellifi Şeyh Ebu&#8217;l-Kasım&#8217;ın oğlu olan Ebu Nasr İbnü&#8217;l-Kuşeyri, Ebu Abdurrah-man es-Sülemi ve el-Kevaşi el-Mavsıli ile tefsir ilmindeld benzeri musannifler gibi, siyer, ahbar (tarih) ve kısasu&#8217;l-enbiya müelliflerinin çoğu da sahih ile zayıfın; güçsüz ile kuvvetlinin arasını ayırmazlar.</p>
<p>Bunlar sahihi-sakimi bilmezler; ne nakledilen rivayetler konusunda, ne de raviler hakkında bir belgeleri vardır. Aksine rivayetlerinde sahih-zayıf ne varsa toplar, aralarını da ayırmazlar. Fakat iç-lerinde Sa&#8217;lebi gibi herşeyi rivayet edip de sorumluluğu nakledene bırakanlar olduğu gibi usul, tasa-vuf ya da fıkıhda kende görüşüne uygun olan hadisleri, sahih-zayıf ayrımı yapmaksızın alıp; uymayanlarını reddedenler de bulunmaktadır. İmam Şeyh Veliyyullah ed-Dihlevi (ö. 1176/1762)&#8217;nin Huccetu&#8217;l-lubi&#8217;l-billiğa adlı kitabında güzel bir mülahazasını gördüm (I, 107-108). Hadis kitaplarını beş tabaka olarak saydıktan sonra, s. 89&#8217;da da işaret edildiği üzere, üç tabakayı zikretnıiş ve şöyle demiştir. &#8220;Dördüncü tabaka; musannif-lerinin sonraki asırlarda, ilk iki tabakadaki kitaplarda bulunmayan rivayetleri toplamayı gaye edindikleri kitaplardır. Bunlar:</p>
<p>* Meşhur olmamış mecmua ve müsnedlerden ortaya çıkardıkları rivayetlerdir,</p>
<p>* Ateşin vaizler ile ehl-i heva ve zayıf kimselerin dillerinde dolaşıp da muhaddislerin yazmadığı rivayetlerdir,</p>
<p>* Veya salıabe ve tabiun sözleri, Bem İsraili haberleri, bilgelerin ya da vaizlerin sözü olup da rav-ilerin yaıularak veya kasden Hz. Peyganıber&#8217;in (s.) hadisleriyle karıştırdıkları sözlerdir,</p>
<p>* Kur&#8217;an&#8217;ın ve sahih hadislerin taşıdığı muhtemel bir mananın, rivayetlerin inceliklerini bilmeyen salih kimseler tarafından rivayet edilerek merfu hadis haline getirilmesi sonucu ortaya çıkan ifadelerdir,</p>
<p>* Kitabın ve sünnetin işaretlerinden anlaşılan ve kasden müstakil birer hadis olarak rivayet edilen manalardır,</p>
<p>* Değişik hadislerdeki ayrı ayrı cümlelerin tek bir ifade şeklinde rivayet edildiği hadislerdir Bu türlü hadislerin bulunduğu yerler İbn Hibban (ö. 354/965)&#8217;ın ed-Duafa&#8217;sı, İbn Adi (ö. 365/975)&#8217;nin el-Kamili ile Hatib (ö. 463/1070)&#8217;in, Ebu Nuaym (ö. 430/1038)&#8217;ın, Cuzekani (ö. 543/1148)&#8217;nin, İbn Asakir (ö. 571/1175)&#8217;in, İbn Neccir (ö. 643/1245)&#8217;ın ve Deylemi&#8217;nin eserleridir. Ebu Bekir Ahmed b. Muhammed el-Berkani el-Harizmi (ö. 425/1033)&#8217;nin Musnedi de hemen hemen bu tabakadandır. Bu tabakanın en düzgün rivayetleri, en iyi ihtinıalle zayıf olanlarıdır. En kötüleri de son derece münker olan mevzu ve maklub hadislerdir.</p>
<p>Bu tabaka İbnü&#8217;l-Cevzi (ö. 597 /1200)&#8217;nin el-Mevzut adlı eserinin malzemesini oluşturmaktadır. Bunları toplamakla meşgul olmak, bunlardan hüküm istinbat etmek müteahhirunun bir nevi ihtisas alanıdır. Doğrusunu istersen, Rafızi, Mu&#8217;tezile ve başka bid&#8217;atçı gruplar bu rivayetlerden mezhep-lerine şalıid olabilecekleri, küçük bir gayretle çıkarabilmektedirler. Halbuki hadis alinileri nezdinde bunları delil olarak k-ullanmak sahih (doğru) değildir. Allah en iyisini bilir.</p>
<p>(Şah Veliyyullah&#8217;ın) oğlu Şeyh Abdülaziz ed-Dihlevi, el-Ucaletu&#8217;n-nafia, Sıddık Hasan Han (ö. 1307 /1889)&#8217;ın, el-Hıtta fi zikri sıhabı&#8217;s-sitte adlı eserinden (s. 57-58), Arapça ya çevirerek naklet-tiği sözünde şöyle demektedir: &#8220;Birinci asırda ne ismi ne de cismi bulunmayan ve müteahhirunun rivayete giriştiği bu dördüncü tabakanın hadisleri ild şekilde değerlendirilir; ya selef bunları araştırmış ve rivayet etmeye değer bir asıl bulanıamışlardır, ya da bir aslını bulmakla birlikte had iste, rivayet edilmesine mani bir cerh veya illete rastlamış ve onu terketmişlerdir.</p>
<p>Her halukarda bu hadisler gerek akidevi, gerek ameli bir hüküm isbatı için delil alınaya elverişli, sağlam hadisler değildir. Bu kısım hadisler, hadis kitaplarında pek çok tarikini görerek bunun mütevatir olduğuna hükmeden ve kesin bilgi kaynağı olarak kabullenen çoğu muhaddisi doğru yoldan saptırmıştır. Bu suretle onlar, sıhhatine rağmen ilk iki tabakadaki hadislere zıt bir mezhep ortaya koymuşlardır. Bu kısmın hadisleri konusunda pek çok eser tasnif edilmiştir. Bunlardan başlıcaları arasında Ukayli (ö. 323/934)&#8217;nin ed-Duafa adlı kitabı, Hakim (ö. 405/1014), İbn Merduye (ö. 416/1025) ve İbn Şahin (ö. 385/995)&#8217;in eserleri, İbn Cerir&#8217;in tefsiri, Deylenu&#8217;nin el-Firdevsi ile diğer eserleri ve Ebu-ş Şeyh İbn Hayyan (ö. 369/979)&#8217;ın kitapları sayılabilir.</p>
<p>Müsamaha gösterilen ve en çok hadis uydurulan konular menakıb ve mesalib, tefsir, esbab-ı nüzul, tarilı, beni İsrail&#8217;in durumları, enbiya ve öncekilerin kıssaları, şehirlerin faziletleri, et&#8217;ime-eşribe, hayvanlar, tıp, rukye, sihir, da&#8217;vat ile nafılelerin sevaplarıdır. Sonra da Hz. Peygamber&#8217;in (s.) ana-babasının müslüman olması, İbn Abbas&#8217;dan ayaklara meshetme rivayetleri gibi nadir meseleler gelir. Bunların çoğu işte bu kitaplardan çıkmaktadır. Hatta Şeyh Celaleddin es-Suyüti (ö. 911/lSOS)&#8217;nin eser ve risalelerinin tasnifınde kullandığı başlıca sermayesi adı geçen kitaplardır.</p>
<p>Bunların hadisleriyle meşgul olmıak ve hüküm istinbat etmekte hiçbir fayda yoktur. Maamafıh, bunları tahkik etmek isteyen Zehebi&#8217;nin Mizan&#8217;ına, Hafız İbn Hacer&#8217;in Lisanu&#8217;l-Mizan&#8217;ına ve Şeyh Muhammed Tahir el-Kuceruti el-Fetteni (ö. 986/1578)&#8217;nin bütün maddelerin garib kısımlarını şerheden ve ibarelerini açıklayan Mecmeu bihari&#8217;l-envar adlı eserine bakmalıdır&#8221;.</p>
<p>(Ben) Abdülfettah der(im) ki; s. 97&#8217;de son zamanların allamesi Şeyh Muhammed Hasan es-Sen-behli (ö. 1305/1887)&#8217;nin Tensiku &#8216;n-nizam adlı kitabının başında (s. 6) Şeyh Abdülaziz ve babasının sözlerini tenldd eden güzel bir sözüne işaret geçmişti; mutlaka oraya bakınız. Bu uzatma olmasaydı onu naklederdim.</p>
<p>Daha sonra Şah Veliyyullah ed-Dihlevi, Huccetu &#8216;l-labi&#8217;l-baliğdda şöyle demektedir: &#8220;Burada beşinci bir tabaka daha vardır; bunlardan biri, fakihlerin, sofılerin, tarihçilerin v.s. dillerinde meşhur olan rivayetlerdir. Daha önce adı geçen dört tabakadaki kitaplarda bu rivayetlerin as-lı yoktur. Birisi de sorumsuz .ve sözde alinı birinin dine soktuğu rivayetlerdir. Hz. Peygamber&#8217;den (s.) suduru uzak olmıayan bir takım beliğ sözleri, cerhi mümkün olmayan sağlam senedlerle bir araya getirmişlerdir. Böylece İslam&#8217;da büyük bir belayı yaymışlardır. Fakat hadis ilmi mütehassısları bu gibi rivayetleri mütabi ve şahidlerle değerlendirirler ki bu sayede perde yırtılır ve ayıplar görülür (takke düşer, kel görünür).</p>
<p>*** Ebu Gudde&#8217;nin dipnotların arkasından verdiği bu kısmı, tarafımızdan metnin sonuna alınmıştır. (çev.)</p>
<p>http://www.tasavvufdergisi.net/DergiTamDetay.aspx?ID=531&#038;Detay=Ozet</p>
<p>Tasavvuf İlim ve Akademik Araştırma Dergisi 2014</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/">KIasik Dönem Bazı Tefsir,Hadis,Tasavvuf Eserlerinde Yer Alan Hadislerin Değeri Üzerine*</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kiasik-donem-bazi-tefsir-hadis-ve-tasavvuf-eserlerinde-yer-alan-hadislerin-degeri-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Apr 2017 20:53:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül Mes'elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli]]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'ün Akli ve Nakli Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'ün Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'e Şirke Diyenlere Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessülü İnkar Edenlere Reddiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14649</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tevessül Mes&#8217;elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli] Muhammed Zahid el-Kevserî (r.h) MÜTERCİM:Hüseyin Avni Hoca Bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Allah’ın salâtları ve selâmı da Efendimiz Allah’ın Resûlü Muhammed’in, âlinin ve arkadaşlarının tamamı üzerine olsun. Bundan sonra… Şübhesiz biz görmekteyiz ki, Haşeviyye(1) tâifesi zaman zaman Ümmet’in tamamını, kabirleri ziyâretleri ve hayırlı kimselerle Allah’a tevessül etmeleri sebebiyle küfürle suçlamaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/">Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="r"><a href="http://ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/haz2/" rel="attachment wp-att-14650"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-14650" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/haz2.jpg" alt="" width="270" height="357" /></a></p>
<p class="r" style="text-align: center;"><strong>Tevessül Mes&#8217;elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli]</strong></p>
<p class="r"><span style="color: #000000;"><strong>Muhammed Zahid el-Kevserî (r.h)</strong></span></p>
<p class="r"><strong>MÜTERCİM:</strong>Hüseyin Avni Hoca</p>
<p>Bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Allah’ın salâtları ve selâmı da Efendimiz Allah’ın Resûlü Muhammed’in, âlinin ve arkadaşlarının tamamı üzerine olsun.</p>
<p>Bundan sonra…</p>
<p>Şübhesiz biz görmekteyiz ki, Haşeviyye(1) tâifesi zaman zaman Ümmet’in tamamını, kabirleri ziyâretleri ve hayırlı kimselerle Allah’a tevessül etmeleri sebebiyle küfürle suçlamaya yeltenmektedir. Sanki Ümmet bununla (kabir ziyâreti ve tevessül ile) -hâşâ- putperestler olmaktadır. Bu yüzden Usûluddîn (akâid) imâmlarının tevessül hakkındaki görüşlerini zikretmek istedim. Çünki, tevhid ile putlara ibadet ederek şirke girmek arasını ayıracak salâhiyyet sahibi kimseler sadece onlardır. Bununla beraber, hakkı yerine geri çevirmek ve câhilleri engellemek içün, ilim ehline göre Kitâb ve Sünnet’teki değişik delâletleri serdetmeyi diledim.</p>
<p>Kullarını muvaffak kılacak olan sadece Allah Sübhânehû ve teâlâdır.</p>
<p>Allah celle celâlühû’dan yardım isteyerek şöyle diyorum: Şübhesiz ki ben burada, (Haşeviyye’nin) da’vetçilerini Ümmet-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ı şirke girmekle ithâm etmeye vesîle olan tevessül mes’elesi hakkında konuşmayı münâsib görüyorum. Ben bu bahsin kapısını çalmak istemezdim. Çünki hüccet ve delîl apaçık ortadayken bunun etrafında sonu gelmeyecek bir munâkaşa çıkardılar. Bu fitneyi ilk çıkaranın maksadı, Müslümanların malları hakkında verdiği hükmü, ‘müşriklerdir’ yaftasıyla onların kanları(nı akıtmak) temeline oturtması içün, mallarını(n alınmasını) mübâh kılmaktan başka bir şey değildir. Haşevîlerin tevhîde da’vetleri nasıl doğru olabilir?!.. Hâlbuki onlar, tevessül’ü inkâr etmelerinde Kitâb, Sünnet, Ümmet’in kuşaktan kuşağa intikâl eden ameli ve aklın hücceti/delîli karşısında mağlûb olan kimselerdir.</p>
<p><strong>Kitâb’a gelince…</strong></p>
<p>Onlardan (Kitâb’da geçen âyetlerden) birisi Allah teâlâ’nın ‘O’na varmaya vesîle arayınız’ âyetidir. Vesîle, ma’nâsının umûmuyla, şahıslarla ve amellerle tevessül etmeyi de içine almaktadır. Hatta Şeriat’ta, tevessülden ilk akla gelen -iftirâcıların gevezeliğine rağmen- her ikisidir Bu husûsta diri ile ölü arasındaki fark, ancak, öldükten sonra dirilmeyi inkâra götüren “rûhların (ölmekle) yok olması” i’tikâdı ve bu husûstaki Şer’î delîlleri inkâr etmeyi lâzım getiren “nefisten (rûhdân), bedenlerden ayrıldıktan sonra cüz’î idrâklerin yok olduğu” iddiâsı üzerinde tabîatlaşan kimseden sâdır olabilir. Sözü edilen âyetteki vesîlenin şahıslarla tevessülü de içine almasına gelince…</p>
<p>Bu, ne mücerred bir re’y iledir, ne de sadece lügat umûmundan alınma bir şeydir. Aksine o, Ömerü’l-Faruk radıyellâhu anhu’dan rivâyet edilmiştir ki, O, Abbâs radıyellâhu anhu ile yağmur duâsında tevessül ettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Bu -vallâhi- Allah azze ve celle’ye bir vesîledir…’” Nitekim İbnu Abdi’l-Berr’in el- İstîâb’ında böyle gelmiştir.</p>
<p><strong>Sünnet’e gelince… </strong></p>
<p>Sünnet delîllerinden birisi, Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’nun hadîsidir. O hadîste şöyle geçmektedir: “Ey Muhammed!.. Şübhesiz ki ben seninle Rabbime yöneldim.” Resûl sallellâhu aleyhi ve sellem a’mâya duâyı işte böyle öğretmiştir. Onda şahıs ile tevessül vardır. Onu zâhirinden çevirmek, sözleri nefsânî arzular ile yerlerinden tahrîf etmektir. A’mânın duâsının, Resûl salavâtullâhi aleyhi efendimizin duâsı ile kabûl edilmesi yahud da a’mânın (kendi) duâsıyla kabûl edilmesi ise rivâyette zikredilmemiştir. O yüzden bizim bununla işimiz yoktur. Aksine hüccet, Resûl aleyhisselâm’dan rivâyet edilen duânın ibâresidir. Bu hadîsin sahîh olduğuna dâir hadîs hâfızlarından bir topluluk açıkça ifâdeler kullanmışlardır. Nitekim ileride gelecektir.</p>
<p>Yine, Fâtımâ bintü Esed radıyellâhu anhâ hadîsinde şöyle gelmiştir: “Nebîn ve benden evvelki peygamberlerin hakkıyla (senden istiyorum).”</p>
<p>Bu hadîsin Ravh İbnu Salâh’ın dışındaki râvîleri sağlam kimselerdir. Onun hakkında da Hâkim sağlam ve emniyet edilen bir kimsedir demiş, İbnu Hibbân O’nu es-Sikât isimli eserinde zikretmiştir. Bu hadîs de, dirilerle tevessül bâbında, dirilerle ölüler arasında hiçbir farkın bulunmadığına dâir bir nasstır. Bu, peygamberlerin rütbesiyle açık bir tevessüldür.</p>
<p>Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu hadîsinde; “Ey Allah’ım!.. Şübhesiz ki ben senden, senden isteyenlerin hakkı içün istiyorum” ifâdesi geçmektedir.</p>
<p>Bu da ölü ve diri Müslümanların tamamıyla bir tevessüldür. Senedindeki İbnu’l-Muvaffak, (şeyhi) İbnu Merzûk’tan yaptığı rivâyette tek kalmamıştır. İbnu Merzûk ise Müslim’in râvîlerindendir. Tirmizî, senedinde Atıyye’nin bulunduğu birçok hadîsin hasen olduğuna hükmetmiştir. Nitekim ileride gelecektir. Ümmet’in, -diri olsun, ölü olsun- nebîler ve sâlihlerle tevessül etmek hususundaki âdeti, kuşaklar boyu devam edegelmiştir.</p>
<p>Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’nun yağmur duâsında “şübhe yoktur ki biz, Sana Nebîmizin amcasıyla tevessül etmekteyiz” sözü, Sahâbe’nin Sahâbe’yle tevessül etmesine dâir (açık) bir nasstır. Bunda Abbâs radıyellâhu anhu’nun şahsıyla tevessül inşâsı(2) vardır. Bu cümlede haberin fâidesi (3) yoktur. Çünki Allah sübhânehû ve teâlâ tevessül edenlerin tevessülünü bilir. (Bu cümlede) -yine- haberin fâidesinin lâzımı (4) da yoktur. Zîrâ Allah teâlâ, tevessül edenlerin, tevessül etmelerini, kendilerinin bildiklerini de bilir. Böylece cümle, sadece şahıs ile tevessül inşâsı (5) içün olmaktadır.</p>
<p>“Biz tevessül ederdik’” sözünde yine birinci cümlede olan vardır.(6) Üstelik Sahâbî’nin “biz şöyle yapardık” sözü, o ifâdeden evvelki vakit içün kabûl edilir.</p>
<p>Böylece ma’nâ şu olmaktadır: Sahâbe radıyellâhu anhum Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’le hayatında ve refîk-i a’lâya kavuşmasından sonra, kıtlık senesine kadar tevessül ederlerdi. Bunu, aleyhissalâtü vesselâm efendimizin ölümünden evveliyle sınırlandırmak, nefsin arzusundan kaynaklanan bir sınırlandırmaktır ve delîlsiz bir şekilde hadîsin nassını tahrîb ve te’vîl etmektir.</p>
<p>Kim ki, peygamberlerle ölümlerinden sonra tevessül etmenin câiz olduğunu, Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’nun yağmur duâsında Abbâs radıyellâhu anhu ile tevessül etmeye dönmesi sebebiyle inkâr etmeye kalkışırsa, muhâl olan bir şeye yeltenmiş, Ömer radıyellâhu anhu’ya, -söylemesi şöyle dursun- aklına bile gelmeyen bir şeyi nisbet etmiştir.</p>
<p>Bu yüzden şu yapılan, sahîh ve açık bir sünneti re’y ile iptal etmeye teşebbüs etmekten başka bir şey değildir. Ömer radıyellâhu anhu’nun bu işi, başka bir şeyi değil, sadece ve sadece şunu göstermektedir: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek câiz olduğu gibi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in diri olan akrabalarıyla da tevessül etmek câizdir.. Hatta İbnu Abdi’l-Berr’in el-İstîâb’ında Ömer radıyellâhu anhu’nun Abbâs radıyellâhu anhu ile tevessülünün sebebi vardır.</p>
<p>Orada şöyle denilmektedir: “Şübhe yoktur ki yeryüzü, Ömer zamanında kıtlık senesinde şiddetli bir şekilde kurak olmuştu. Bu on beşinci sene idi. Ka’b dedi ki; ey mü’minlerin emîri! İsrâîloğullarına böyle bir şey isâbet ettiği zaman Nebîlerin yakınlarıyla yağmur duâsı yaparlardı. Bunun üzerine Ömer radıyellâhu anhu işte bu (Abbâs), Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in amcası ve babasının kardeşi ve Hâşimoğullarının efendisidir, dedi ve ona doğru yürüdü ve hâli ona şikâyet etti…”</p>
<p>Şimdi Ömer radıyellâhu anhu’nun Abbâs radıyellâhu anhu ile yağmur istemesinin Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in ölü olup, söylenileni duymamasından ve Allah teâlâ katında onun bir rütbesinin bulunmamasından olmadığı açığa çıkmış oldu mu?! Hâşâ… Bu sadece atılan bir iftirâdır.</p>
<p>Sahâbî Bilâl İbnu Hâris radıyellâhu anhu’nun Hazreti Ömer radıyellâhu anhu zamanında kıtlık günlerinde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine gelmesi hakkındaki Mâlikü’d-Dâr hadîsi (ve ondaki) ‘Ya Resûlellâh!.. Ümmetin içün yağmur iste, zîrâ şübhesiz ki onlar helâk oldular’ demesi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in rü’yâda ona gelip de, ‘Ömer’e git ve O’na selâm söyle ve haber ver ki, onlara yağmur yağdırılacak’ sözü, hiçbir inkâr bulunmaksızın Sahâbe radıyellâhu anhum’un Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm ile ölümünden sonra tevessül ettiği hakkında açık bir nasstır. Hadîs, -Fethu’l-Bârî’de de geçtiği gibi- İbnu Ebî Şeybe’nin sahîh bir senedle rivâyet ettiği hadîslerdendir.(7)</p>
<p>Bu, refîk-i a’lâya kavuştuktan (ölüp cennete gittikten) sonra Nebi sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmeyi câiz görmeyenlerin belini kıran bir rivâyettir.</p>
<p>Aynı şekilde, Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’nun zikri geçen hâcet duâsını Osman İbnu Affân radıyellâhu anhu’nun yanındaki ihtiyâc sâhibi birisine öğretmek hakkındaki hadîsi de böyledir. Onda, -hiçbir kimsenin inkârı olmaksızın- Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le, vefâtından sonra tevessül etmek vardır. Hadîsi Taberânî sahîh bulmuş ve O’nu (Taberânî’yi) Ebû’l-Hasen el-Heysemî Mecmâu’z-Zevâid’de ikrâr etmiştir (doğrulamıştır). Nitekim ileride gelecektir.</p>
<p>Büyük muhaddis Muhammed Âbid es-Sindî, husûsî (olarak tevessül mes’elesi hakkında yazdığı) bir cüzde, bu mevzû’da gelen hadîsleri ve eserleri (Sahâbî söz ve fiillerini) toplamış, (hasta gönüllere) şifâ vermiş ve yeterli olmuştur.</p>
<p><strong>Ümmet’in bu husûstaki kuşaklar boyu birbirine intikal eden ameline gelince…</strong></p>
<p>Onu sayıp dökmek (çok olmaları yüzünden) zor olan şeylerdendir. Bu mes’elede husûsî kitâblar vardır.</p>
<p>Ahmed İbnu Hanbel’in Ebû Bekir el-Mervezî’nin rivâyeti olan el-Menâsik’inde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le tevessül etme(si) vardır.</p>
<p>Hanbelî âlimlerinin büyüklerinden Ebu’l-Vefâ İbnu Ukayl’in et-Tezkire’sinde yer alan aleyhissalâtü vesselâm ile tevessül etmek hakkındaki ifâdeleri anlatmak uzun sürer. Bu ibâreyi, es-Seyfü’s-Sakîl’e yazdığımız Tekmîle’mizde zikrettik.</p>
<p>İmâm Şafiî’nin Ebû Hanîfe ile tevessül etmesi, Hatîb’in Târîh’inin başlarında sahîh bir senedle zikredilmiştir.(8 )</p>
<p>Hâfız Abdülğanî el-Makdisî el-Hanbelî’nin doktorları âciz bırakan bir hastalık içün şifâ bulmak maksadıyla Ahmed İbnu Hanbel’in kabrine dokunması, Hâfız Ziyâ el-Makdisî el-Hanbelî’nin mezkûr şeyhinden işiterek yazdığı el-Hikâyâtü’lMensûre’sinde anlatılmaktadır.(9 )Kitâb, Zâhiriyyetü’dDımeşk’de müellifin hattıyla korunmaktadır. Bunlar (-Hâşâ-) kabre ibâdet eden kimseler midirler?!..</p>
<p><strong>(Tevessül’ün câiz olduğunun) akıl cihetine/ tarafına gelince</strong>…</p>
<p>İmâm Fahrüddîn er-Râzî, Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Allâme Seyyid Şerîf el-Cürcânî ve başkaları gibi akâid âlimlerinin büyüklerinden olan kimseler -ki akâid mes’elelerindeki müşkilâtların hâllinde onlara müracaat edilmektedir- diri olsun, ölü olsun, peygamberler ve sâlihlerle tevessül etmenin câiz olduğunu açıkça ifâde etmişlerdir. Ümmet’in, îmân, küfür, tevhîd, şirk ve hâlis ibâdet husûslarında onlara koşuşturmasına rağmen, onlara, kabirlere ibâdet etmek ve Allah’a şirk koşmaya da’vet etmek iftirâsı atmaya hangi utanmazın gücü yeter?!.. Herkese göre, mededin (yardım eli uzatmanın) tamamı, sebeblerin sâhibi ve yaratanı olan Allah celle celâlühû’dandır.</p>
<p>İşte sana imâmların bu mes’eledeki sözlerinden bir takım ifâdeler: (Fahruddîn) er-Râzî, Tefsîr’inde şöyle diyor:</p>
<p>“Cismânî alâkalardan (bedenlerle ilgili olan bağlantılardan) kurtulan ve ulvî (yksek) âleme kavuş- mağa şiddetli arzulu olan beşerî rûhlar, cesedlerin karanlıklarından çıkmalarından (öldükten) sonra, melekler âlemine ve mukaddes yerlere giderler ve onlardan (rûhlardan) bu âlemin hâllerinde eserler ortaya çıkar. O yüzden, işte onlardır ‘iş(ler)i tedbîr edenler.’ (10) İnsân bazen üstâdını rü’yâda görür de, ona, içinden çıkılması zor bir mes’ele sorar ve üstâdı kendisine o mes’eleden çıkışın yolunu gösterir; değil mi?” (11)</p>
<p>Fahruddîn er-Râzî yine el-Metâlibu’l-Âliye’de -ki o Kelâm İlmi hakkındaki kitâblarının en kıymetlilerindendir- 7. kitâb’ın 3. makâlesinin 10. faslında şöyle der: “İnsan, bazen babasını ve anasını rü’yâda görür ve onlara bir takım şeyleri sorar, onlar da doğru cevâblar verirler. Bazen de onu hiç kimsenin bilmediği bir yerdeki defîneye yönlendirirler.”</p>
<p>Râzî sonra şöyle dedi: <em>“</em>Ben ilk ilim öğrenmeye başladığımda çocuktum ve ‘Başlangıcı Bulunmayan Hâdisler/ Sonradan Olma Şeyler’ bahsini okuyordum. Rü’yâmda babamı gördüm. Babam bana şöyle dedi: (Bu mes’elede), delîllerin en güzeli şöyle denilmesidir: Hareket bir hâlden bir hâle intikâl etmektir. O da mâhiyyeti îcâbı başka şeyden sonra olmasını gerektirir. Ezel/kıdem ise başka şeyden sonra olmamayı gerektirir. O yüzden bu iki şeyin (başka şeyden sonra olmak ve başka şeyden sonra olmamanın) bir araya getirilmesinin imkânsız olması gerekir.”</p>
<p>Fahruddîn el-Râzî sonra şöyle dedi: “Açık olan odur ki, bu tarz bir cevâb, bu mes’elede söylenen her şeyden daha güzeldir.(12) Yine işittim ki, Şâir Firdevsî, Sultân Mahmûd İbnü Sübüktekin nâmına te’lîf ettiği Şâhnâme isimli kitâbı yazdığı, (Sultân kendisine) gerektiği gibi hakkını vermediği ve bu kitâba yakışır şekilde O’nu gözetmediği zaman canı sıkıldı ve rü’yâsında Rüstem’i gördü. Rüstem, O’na, ‘bu kitâbta beni çok övdün. Oysa ben ölüler arasındayım; hakkını ödemeye gücüm yetmez; ancak sen falanca yere git ve orayı kaz; zîrâ şübhen olmasın ki, orada bir defîne bulacaksın; onu al,’ dedi. Bu yüzden Firdevsî, ölümünden sonraki Rüstem, yaşayan Mahmûd’dan daha cömerttir, derdi.”(13)</p>
<p>(Râzî) yine bu Makâle’den On Beşinci Fasıl’da da delîlleri serdettikten sonra şöyle dedi: “İşte bunlardan dolayı nefsin (rûhun) bedenden ayrıldıktan sonra, cüz’îleri (14) bilebileceğine kesin inanmak lâzımdır. Bu, âhiret mes’elelerinde faydalanılacak kıymetli bir temel kâidedir.”(15)</p>
<p>(Râzî), yine bu makâlenin on sekizinci faslında şöyle dedi: “Pâdişâhların büyüklerinden birisi -ki O, Melik Muhammed İbnu Sâm İbnu’l-Huseyn el-Ğavrî olup gidişâtı güzel, yolu makbûl, âlimlere meyli çok, dindâr ve akıllıların meclîslerine rağbeti kuvvetli olan bir zât idi- bu mes’ele hakkında bana suâl sordu. Ben de bu husûsta bir risâle yazdım. Şimdi de burada o risâlenin hulâsasını anlatıyorum ve şöyle diyorum: Bu meselede konuşmak içün bir takım mukaddimeler/ önceden anlatılması gereken husûslar vardır:</p>
<p><strong>Birinci Mukaddime: </strong></p>
<p>Biz, insan nefislerinin, bedenlerin ölümünden sonra bâkî olduğunu ve bedenlerinden ayrılan o nefislerin (rûhlar’ın), bedenlerine bağlı olan nefislerden bazı yanları ile daha güçlü olduğunu göstermiştik. O nefisler bedenlerinden ayrılınca, perde yok olup ğayb âlemi ve âhiret konaklarının sırları onlara açılır. Bedenlerdeyken bürhânlarla/kesin delîllerle bilinen bilgiler, bedenlerden ayrıldıktan sonra, zarûrî (delîle muhtaç olmadan herkesin bilebileceği) hâle gelirler. Zîrâ bedenlerdeki nefisler, meşakkat ve örtü altında idiler. Bedenler yok olunca ve kalmayınca o nefisler açıldı, ışığa çıktı ve parıldamağa başladı; bedenlerden ayrılan nefisler için bir çeşit üstünlük hâsıl oldu. Bedenlerdeki nefislerin de başka bir yönden bedenlerden ayrılan nefislerden üstün oluşları ise şundandır: Çünkü kesb/kazanmak ve taleb etmek âletleri, birbirine eklenen fikirler, birbirini ta’kîb eden görüşler vâsıtasıyla kalıcıdırlar. Bu nefisler de (henüz) bâkıdirler ve her bir gün yeni bir ilim elde etmektedirler.Bu hâl ise bedenlerden ayrılan nefislerde yoktur.</p>
<p><strong>İkinci Mukaddime: </strong></p>
<p>Nefislerin bedenlere bağlı oluşu şiddetli bir aşk ve tastamam bir sevgiye benzer. Bu sebeble bu dünyada elde etmeyi istedikleri her şeyi, hayır ve rahatı bu bedene ulaştırmak için isterler. O halde -Nefs-i Nâtıkaların(16) olup biten teferruâtı bilebileceklerine ve ölümlerinden sonra da bu idrâk ile sıfatlanmış olarak kalacaklarına dâir görüşü müdâfaa ettiğimize göre- insan ölüp nefis bedenden ayrılınca (onun) bu meyil (gene de) kalır ve bu aşk yok olmaz. Bu nefisler, o bedenlere büyük bir meyil ve büyük bir incizâb/ çekilmek ve kapılmak hâlinde kalırlar.</p>
<p><span style="color: #000080;">Bu mukaddimelerden (anlatılmak isteneni) anladıysan, şöyle deriz: İnsan, nefsi kuvvetli, cevheri kâmil ve te’sîri şiddetli bir kişinin kabrine gider, orada bir zaman durur ve nefsi o türbeden te’sîrlenirse -ki sen, ölünün nefsinin (rûhunun) o türbeyle bir bağlantısı olduğunu bilmiştin- işte o zaman, diri ziyâretçinin nefsi ile ölünün nefsi için o türbe üzerinde bir araya gelmek sebebiyle bir karşılaşmak meydana gelir. </span></p>
<p><span style="color: #000080;">Böylece o iki nefis, her birisinin ışığı diğerine aksedecek şekilde yerleştirilen, net gösteren iki aynaya benzer hâle gelirler. Dolayısıyla, o diri ziyâretçinin elde ettiği delîllerle kazanılan ma’rifetlerden, kazanmakla elde edilen ilimlerden ve Allah celle celâlühû’nun önünde eğilmek ve Allah celle celâlühû’nun hükmüne razı olmak türünden olan üstün ahlâktan o ölünün rûhuna akseder/yansır. O ölen kimsenin nefsine hâsıl olan, kâmil ve parlak ilimlerin tamâmından bir nûr da, diri ziyâretçinin rûhuna akseder. Bu yolla da, şu ziyâret, ziyâret eden ile ziyâret edilene en büyük bir menfaatin ve en yüce bir parlaklığın hâsıl olmasının sebebi olur. Kabir ziyâretinin meşrû’ olmasındaki aslî sebeb(lerden birisi) işte budur. Bu ziyârette, bahsettiğimizden daha ince ve gizli daha başka sırların da hâsıl olması ihtimâlden uzak değildir. Eşyânın hakîkatlerini tamamen bilmek sadece Allah katındadır.</span>”(17) (Râzî’den Nakil Bitti.)</p>
<p>İşte, Fahrüddîn er-Râzî’nin, ziyâret esnâsında ziyâret edenle ziyâret edilenin rütbelerine göre, almak, vermek, istifâde etmek ve faydalandırmak husûslarındaki fikir ve kanaatini gördün.</p>
<p>Allâme et-Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd’da -ki bu kitâb temel Usûlüddîn (kelâm) kitâblarındandır ikinci cüz, otuz üçüncü sahîfede felsefecilere cevâb verirken şöyle dedi:</p>
<p>“Felsefecilere göre, cüz’îlerin(18) idrâk edilmesi (kavranması), sûret(lerin)in âletlerde (göz ve kulak gibi uzuvlarda) hâsıl olmasına bağlı bir şart olunca, nefsin (bedenden) ayrılması ve âletlerin kalmaması anında, şartın yok olması ile meşrûtun (şarta bağlı olarak var olanın) da yok olması zarûreti/ kaçınılmazlığı sebebiyle, cüz’îleri idrâk ede(bile)cek hiçbir şey de kalmaz.</p>
<p>Bize göre ise, cüz’îlerin (tek tek varlıkların ve olayların) idrâkinde -ya bu (idrâkin) ne nefiste ne de histe sûretin meydana gelmesi ile olmadığından veya cüz’înin sûretinin nefiste şekillenmesi imkânsız olmaması sebebiyle- uzuvların bulunması şart değildir. Hattâ İslâm’ın kâidelerinden açık olan budur. O yüzden, nefis (rûh) bedenden ayrıldıktan sonra cüz’î idrâkleri, diri olanların -bilhassa (onlardan) dünyada kendileri ile ölü arasında tanışıklık olanlarınınhâllerinin cüz’îlerinden bazısını bilir.</p>
<p>Kabir ziyâreti ve hayırların inmesi, musîbetlerin de savulması isteklerinde, hayırlı ölülerin nefisleriyle olan istiâne (yardım istemek) ile işte bundan dolayı faydalanılır. Zîrâ nefsin (bedenden) ayrılmasından sonra beden ve bedenin gömüldüğü türbe (kabir) ile bir tür alâkası, bağlantısı vardır. O yüzden diri olan o kabri ziyâret ettiği vakit, iki nefis arasında buluşmalar ve feyz alıp vermeler olur&#8230;”(19)</p>
<p>Şu büyük imâmın mes’ele hakkındaki tahkîki işte budur. Bu da tevhîd ile şirkin arasını ayıramayacak olan kimselerden sâdır olan bir söz müdür?! Yazıklar olsun böyle düşünenlere!..”</p>
<p>Teftâzânî sözü edilen cüz’ün 150. sayfasında şöyle dedi:</p>
<p>“Kısacası, velilerin kerametleri, neredeyse nebilerin mucizelerine katılmışdır.(20) Kerâmetlerin inkâr edilmesi bid’atçiler ve hevâların sâhibleri için şaşılacak bir şey değildir. Zîrâ bunu, ibâdet işlerinde çaba sarf etmelerine ve kötülükler(in bazısın)dan kaçmalarına rağmen, kendilerinde aslâ görmediler; bir şey üzere olduklarını iddiâ eden önderlerinden de işitmediler. Bu yüzden, kerâmet sâhibi Allah dostlarının derilerini parçalayarak ve etlerini ısırarak aleyhlerine düştüler. Ben onlara bol bol sövdüm, sövmekten bir şey bırakmadım; ama onlar develeri aldılar götürdüler (malı götürdüler) (21) meşhûr atasözünün altında oturarak, Onları ancak câhil mutasavvıflar olarak isimlendirmekte ve sadece bid’atçilerin arasında saymaktadırlar. Hâlbuki bilmediler ki, bu işin binası, akîde berraklığı, sır pâklığı, tarîkat izince gitmek ve hakîkati seçmek üzerinde kuruludur.”(22) (Teftâzânî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Bu büyük İmâmın, kerâmet sâhibi Ehlüllâh hakkındaki sözü işte budur. Bununla beraber O’nun (Teftâzânî’nin) tasavvufla herhangi bir bağı ve bağlantısı da yoktur. Bunda, Ümmet’in seçkin kişilerinin kanını içmeyi âdet edinenler için bir ibret vardır&#8230;</p>
<p>Allâme Seyyid Şerîf el-Cürcânî, el-Metâli’ üzerine yazdığı Hâşiye’sinin başlarında, bu kitâbı şerhedenin(23) kitâbının(24) başlarında,(25) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve âline salât etmenin yönünü (ve îzâhını) ve feyz elde etmekde onlarla tevessül etmeye olan ihtiyâcın şeklini açıklarken şöyle dedi:</p>
<p>“Eğer, ‘Bu tevessül, ancak rûhlar bedenlere bağlı olduklarında tasavvur edilebilir, onlardan ayrıldıklarında ise düşünülemez; zîrâ (öldükten sonra) artık münâsebeti gerektiren hiçbir şey yoktur’ dense, (şöyle) deriz: Onlar, (Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve âli’nin rûhları dünyadayken) yüksek bir himmetle, gayretle yönlerini, nâkıs nefisleri kâmil hâle getirmeye çeviren kimseler olarak bedenlere bağlıydılar. Şübhe yoktur ki, bunun eseri onlarda durmaktadır. İşte bu yüzden, kabirlerini ziyâret etmek, birçok nûrların onlardan ziyâretçilere akmasını hazırlayan(bir sebeb)dir. Nitekim gönül gözü görenler bunu müşâhede etmektedirler.”(26) (Cürcânî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Böylece bu mes’elede Kitâb, Sünnet, kuşaktan kuşağa intikâl ede gelen amel ve akâid imâmlarının sözleri birbirine uymuş oldu. Bundan sonra kim inâd ederse artık o, yoldan kaymış bir kimsedir.</p>
<p>Şimdi Allah’ın izni ile kısaca getirdiğimiz delîlleri etrâflıca ortaya koymak içün -bu husûstaki âyetlere işâret ettikten sonra- mevzû’ hakkında rivâyet edilen hâdîsler ve eserlerden bahsedeceğim.</p>
<p><strong>Diyorum ki;</strong> Önceden, Allah teâlâ’nın ‘Ey îmân edenler, O’na (Allah’a ulaşmaya) vesîleyi arayın”(27) sözünü, onunla, zâtlarla ve amellerle tevessül etmenin Şer’an istenen bir şey olduğuna delîl getirmek içün okuduk. Çünki, tevessül etmek onu da bunu da (amellerle ve şahıslarla tevessül etmenin her ikisini de) içine alır. Bu âyetin, şahıslarla da tevessül etmeyi içine aldığını söylemek, ne sırf rey iledir, ne de lügatın umûmu/genelliği iledir.(28)</p>
<p>Aksine bu, İbnu Abdi’lBerr’in el-İstîâb’ındaki Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’dan yaptığı bir rivâyette vardır: Hz. Ömer radıyellâhu anhu, Hz. Abbas radıyellâhu anhu ile istiska ettikten ve kendilerine yağmur yağdırıldıktan sonra şöyle demişti: ‘Vallâhi bu Allah azze ve celle’ye (varmak içün aranan ve tutulan) bir vesîledir ve O’nun katından bir rütbedir.’(29)</p>
<p>Fethu’l-Bârî’de(30) bulunduğuna göre, Zübeyr İbnu Bekkâr’ın el-Ensâb’ında geçen, Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun ‘O’nu -yani Abbâs’ı- Allah(celle celâluhû’y)a vesîle edininiz’ sözünü de buna ekleyebilirsiniz.</p>
<p>Bu sözden, ondan duâ isteyiniz ma’nâsı düşünülemez. Zîrâ Hz. Ömer radıyellâhu anhu ondan duâ istemiş, O da duâ etmek içün öne geçmişti. Mü’minlerin Emîri’nin O’ndan duâ istemesi, O’nun da Ömer’in isteğini yerine getirerek duâ içün öne geçmesinden sonra, Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun bu sözü ancak, O’nunla Allah celle celâluhû’ya tevessül ediniz(31) ma’nâsında olur. Nitekim Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun kendisi de öyle yaptı. Lâkin nefsin arzusu (kişiyi) kör ve sağır yapar.</p>
<p>Fethu’l-Bârî’de şöyle denilmektedir: “Ömer radıyellâhu anhu’nun ‘Abbâs’la tevessül ettikleri’ne dâir olan sözünde, onların, Ömer radı- yellâhu anhu’dan, kendileri için Abbâs radıyellâhu anhu’dan yağmur duâsı yapmasını istemeleri ma’nâsının bulunduğunu göstermez. Zîrâ iki hâlde de (bu sözde) Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den şefâat dileyenler olarak, Allah celle celâlühû’dan yağmur istemeleri ihtimâli vardır.</p>
<p>İbnu Rüşeyd şöyle demiştir: (İmâm Buhârî), insanların ‘imâmdan yağmur duâsı yapmasını istemeleri bâbı’ başlığıyla, evlâ yolla delîl getirmeyi murâd etmiştir. Çünki onlar, O’nunla Allah celle celâluhû’dan istiyorlar, Allah celle celâluhû da onlara yağmur yağdırıyorsa, (Allah celle celâluhû’dan) istemek içün O’nu öne geçirmeleri daha münâsibdir.” (Fethu’l-Bârî’den Nakil Bitti.)</p>
<p>İki hadîs Hâfızı İbnu Hacer ve İbnu Rüşeyd’in şu sözleri, ‘Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek demek, O’ndan duâ istemektir’ diyerek vehimlere dalanların vehimleri(nin asılsız oldukları) hakkında hükmünü vermektedir. Tevessül ile duânın ne alâkası vardır?!.. Evet, bazen vesîle edinilen kimse, tevessül eden için duâ da eder. Ancak bu, tevessülün ne lügat olarak, ne de Şer’an gösterdiği bir ma’nâ değildir.(32)</p>
<p>Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek içün ‘Hâlbuki onlar (Yehûdîler), kâfirlere karşı, (O’nunla Allah’dan yardım ve) fetih istiyorlardı’ (33) âyeti ile de istînâs edilebilir/yalnızlık giderilebilir.(34)</p>
<p>Rivâyet tefsîrcilerinden Beğâvî ve diğerleri (İbnu Ebî Hâtim, İbnu Cerîr, Kurtubî ve Âlûsî) bu âyet-i celîlenin tefsîrinde, şu rivâyeti getiriyorlar: “Yehûdîler’e bir musîbet geldiği, bir düşman ansızın saldırdığı zaman, ‘Ey Allah’ım! Onlara karşı âhir zamanda gönderilecek olan, sıfatını Tevrât’ta bulmakta olduğumuz Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile (O’nun hâtırına) bize yardım et’ diye duâ ederler ve yardım görürlerdi.”(35)</p>
<p>Bu husûstaki rivâyetler derli toplu olarak (Hafız) Süyûtî’nin ed-Dürrü’l-Mensûr’unda zikredilmektedir.(36) “Şâyet onlar kendilerine zulmettiklerinde, sana gelseler ve Allah celle celâlühû’dan mağfiret isteseler ve Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem de onlar için mağfiret dilese, elbette Allah celle celâlühû’yu tevbeleri çok fazla kabûl edici ve çok ziyâde merhâmet edici olarak bulurlardı”(37)âyetini ölümden öncesi ile sınırlandırmak, hevâ îcâbı olan, hiçbir delîl bulunmaksızın yapılan bir sınırlandırmadır.</p>
<p>Mutlak’ı mutlaklığı üzere bırakmak(38) (kâidesi) Ehl-i Hakk(olan Ehl-i Sünnet)’in ittifak ettiği husûslardandır. Sınırlandırmak da ancak bir delîl ile olur. Hâlbuki burada âyeti sınırlandırıcı hiçbir delîl yoktur. Aksine, mezheblerin fakîhleri -Hanbelîlere varıncaya kadar- bu âyetin ölümden sonrasını da içine aldığı görüşündedirler. ُّ</p>
<p>َون{ ُ َصل ْ ي ُ ِورِهم ٌ ِ ف ُى قب َاء َ ْحي ُ أ َاء بيِنْلْ َاأ’/ }َNebîler kabirlerinde diridirler; namaz kılarlar.’(39)</p>
<p>Hanbelîlere göre Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyâret vaktindeki tevessül kalıbını, İbnu’l-Kayyim’in Nûniyye’sine (Takıyyuddîn esSübkî tarafından) yapılan (es-Seyfu’s-sakîl isimli) reddiyenin Tekmîle’sinde(40) Hanbelî âlimlerinin öncekilerinden Ebu’l-Vefâ İbnu Ukayl’in et-Tezkire isimli kitâbından naklederek anlatmıştık. Onda tevessül ve bu (yukarıda zikretmiş olduğumuz Nisâ:64.) âyet geçmektedir.</p>
<p>Utbî’nin haberi(41) bir kalem çekmekle reddedilecek rivâyetlerden değildir.</p>
<p><strong>[Hadîsler ve Eserler] </strong></p>
<p>Şimdi de önceden kısaca zikrettiğimiz tevessül hakkındaki hadîs ve eserler üzerinde konuşmaya dönelim…</p>
<p><strong>(Birinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi İmâm Buhârî’nin el-İstiskâ(Bâbı’n)’da rivâyet etmiş olduğu hadîstir. Öyle ki, Sahîh’inde şöyle demiştir:</p>
<p>‘Bana Hasan İbnu Muhammed rivâyet etti (dedi). (O), bize Muhammed el-Ensârî rivâyet etti, dedi. (O), bana babam Abdullah İbnu Müsennâ, Sümâme İbnu Abdillâh İbni Enes’den, (O), Enes’den şöyle rivâyet etti (dedi): Ömer İbnu’l-Hattâb radıyellâhu anhu kıtlığa ma’rûz kaldıkları zaman Abbâs İbnu Abdilmuttalib ile istiskâ etti ve şöyle dedi: “Ey Allah’ım!&#8230; Şübhe yoktur ki, biz Sana Nebîmiz sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül eder ve sen bize yağmur yağdırırdın. Ve şübhe yoktur ki, (şimdi) biz sana Nebîmizin amcasıyla tevessül ediyoruz. Bize yağmur yağdır. (Râvî Enes) onlara derhal yağmur yağdırıldı, dedi.”(42)</p>
<p>Bu rivâyette zât ile tevessül vardır.</p>
<p>Burada hazf edilen bir muzâf’ın bulunduğunu, yani sözün ‘Nebîmizin amcası(nın duâsı) ile…’ demek olduğunu iddiâ etmek, herhangi bir delîl bulunmaksızın söylenen katıksız bir asılsız sözdür. Nitekim Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in öldü diye Abbâs radıyellâhu anhu’ya dönüldüğünü var saymak, Ömer radıyellâhu anhu’nun hiçbir şekilde aklına gelmeyen bir şeyi O’na söyletmektir (yakıştırmaktır.) Aksine onda, ‘daha üstün bir kimse bulunmasına rağmen daha aşağıdaki bir kimseyle tevessül etmenin câiz olduğu’ vardır. Hatta ‘Nebîmizin amcasıyla’ lafzıyla tevessül etmek, Abbâs’ın Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in yanındaki yakınlığı ve onun katındaki rütbesiyle tevessül etmektir. Böylece bu tevessül Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le de olmuş olur.</p>
<p>“(Tevessül eder) idik” sözü de Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem zamanına hâs değildir. Aksine, o zamanı ve kıtlık senesine kadar olan ondan sonraki vakti içine almaktadır. (Burada tevessülü Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimizin yaşadığı zamanla) sınırlandırmak, herhangi bir sınırlandırıcı bulunmadan yapılan bir sınırlandırmaktır.</p>
<p>Buhârî’de de yer aldığı gibi, İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ, Ebû Tâlib’in, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i öven şu şiirini okur ve şöyle derdi: “Ve (hiçbir kavim), yüzüyle (veya zâtıyla) bulutlardan (insanlar tarafından Allah’ın) yağmur (yağdırması) istenen hiçbir beyaz(zât)ı (geriye bırakmadı(43)”(44)</p>
<p>Hatta Fethu’l-Bârî’de de geçtiği gibi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in bu şiiri okuttuğu da rivâyet edilmiştir. (45) Hassân radıyellâhu anhu’nun şiirinde şöyle gelmiştir:“Bulutlar Abbâs’ın yüz akı ile yağmur yağdırdı.” Nitekim el-İstîâb’da böyle geçmektedir.(46)</p>
<p>Bütün bunlarda Allah’dan, Abbâs’ın zâtı ve Allah katındaki rütbesi ile yağmur istemek vardır.</p>
<p><strong>(İkinci Hadîs)</strong>: Onlardan biri de İmâm Beyhakî’nin,47 O’nun yoluyla da Takıyy es-Sübkî’nin(48) Şifâu’s-Sikâm’da ve başkalarının (başka eserlerde) rivâyet etmiş oldukları Mâlikü’d-Dâr hadîsidir.</p>
<p>Bu hadîs, Ömer radıyellâhu anhu zamanında Bilâl İbnu Hâris el-Müzenî radıyellâhu anhu’nun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le yağmur istemesi hakkındadır. Mâlikü’d-Dâr, Hazreti Ömer’in âzâdlı kölesi olan Mâlik İbnu İyâz’dır. O’nun hazîne bekçisiydi. O’nu Ömer, çoluk çocuğuna vekâlet vazîfesiyle vazîfelendirmişti. O’nu sonradan Osman radıyellâhu anhu (halka dağıtılacak malların) taksîmiyle vazîfelendirdi.Bu yüzden ona Mâlikü’dDâr ismi verilmişti. Nitekim İbnu Sa’d’ın Tabakât’ında ve (İbnu Hacer’in) el-İsâbe(sin)’de böyle denilmiştir.</p>
<p>İbnu Kuteybe’nin Maarif’inde şöyle yazılıdır: Ömer İbnu’l-Hattâb’ın âzâdlı kölelerinden birisi de Mâlikü’d-Dâr’dır. Ömer, O’nu içinde insanlara bir şey dağıtacağı evde vazîfelendirmişti. (İbnu Kuteybe’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Hadîsin ibâresi(nin tercümesi) şöyledir: “Ömer İbnu’l-Hattâb radıyellâhu anhu’nun halîfeliği zamanında insanlara kıtlık isâbet etti de, bir adam Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine geldi ve ‘Yâ Resûlellâh!.. Ümmet’in için (Allah celle celâlühû’dan) yağmur iste, zîrâ onlar helâk oldular’ dedi. Sonra hemen Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem o adama rü’yâsında geldi ve ‘Ömer’e git selâm söyle ve onlara yağmur yağdırılacağını haber ver&#8230;’ buyurdu.”</p>
<p><span style="color: #000080;">(Hadîsden) delîl getirilecek yer,</span> Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem kabirdeyken ondan yağmur duâsı yapması istenilmesi, O’nun Rabbine duâ etmesi, kendisinden bir şey isteyenin suâlini bilmesi, bu yaptığına Sahâbe’den hiçbir kimsenin inkârda bulunmamasıdır.</p>
<p>Bu hadîsi, İmâm Buhârî Târîh’inde,(49) Ebû Sâlih Zekvân yoluyla kısa olarak rivâyet etmiştir. Onu İbnu Ebî Hayseme bu şekilden uzunca olarak rivâyet etmiştir. Nitekim el-İsâbe’de böyle denilmektedir.(50) Onu, yine İbnu Ebî Şeybe, (51) Ebû Sâlih es-Semmân’dan, O da Mâlikü’d-Dâr’dan olmak üzere sahîh bir isnâdla rivâyet etmiştir. Nitekim bunu İbnu Hacer Fethu’lBârî’de(52) açıkça ifâde etmiştir.</p>
<p>(Fethu’l-Bârî’de) }ى’/}yâ’ ile (}ارى ِالد’} َّ ed-Dârî’ şeklindeki) yazılışı matbaa hatâsıdır.</p>
<p>İbnu Hacer, “rü’yâyı gören, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’den biri olan Bilâl İbnu Hâris elMüzenî’dir; nitekim Seyf, el-Fütûh’da böyle rivâyet etti,” dedi.</p>
<p>Bu rivâyet, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’in, Resûlüllâh sallâhu aleyhi ve sellem ile ölümünden sonra istiskâ etmekteki amelleri husûsunda bir nassdır. Öyle ki, içlerinden hiçbirisi bu haber kendilerine ulaşmasına rağmen onu inkâr etmemiştir. Mü’minlerin Emîrine götürülen haber yayılır.</p>
<p>İşte bu yüzden, bu rivâyet birilerine yalan söz isnâd edenlerin dilini koparır.</p>
<p><strong>(Üçüncü Hadîs):</strong> Onlardan birisi de Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’ya öğrettiği bir duâ hakkındaki hadîstir ki, onda (şu ifâdeler) vardır:</p>
<p>“(Bir a’mâ adam Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve ‘bana (gözümün açılması husûsunda) âfiyet vermesi içün Allah celle celâluhu’ya duâ et’ dedi. Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem de, ‘İstersen duâ edeyim, dilersen sabret; bu senin içün en hayırlısı olur’ buyurdu. Adam, duâ et, dedi. (Râvî), Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem, güzelce abdest almasını ve şu duâyı yapmasını emretti, dedi): ‘Ey Allah’ım! Ben rahmet Nebîsi, Nebîn sallellâhu aleyhi ve sellem ile senden istiyorum ve sana yöneliyorum. Ey Muhammed!.. sallellâhu aleyhi ve sellem. Şübhesiz ki ben seninle, hâcetim yerine gelsin diye, hâcetim husûsunda Rabbime yöneldim. Ey Allah’ım!.. O’nu hakkımda şefâatçi yap…’ ”</p>
<p>Bu hadîste, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in zâtı ve rütbesiyle tevessül ve de ğıyâbında ona seslenmek vardır. Bu da yine (imâmlara) yalan söz isnâd edenlerin dilini koparır; (sesini soluğunu keser).</p>
<p>Bu hadîsi, Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr’inde,(53) Tirmizî Câmi’inin ed-Deavât bâbı sonlarında,(54) İbnu Mâce, Sünen’inin, Salâtül-Hâce’sinde (55) -ki onda sahîh olduğuna dâir da açık bir ibâre(si) vardır- Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle’de,(56) Ebû Nuaym, Ma’rifetü’sSahâbe’de, Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve’de(57) ve başkaları (başka yerlerde), şâhid getirildiği yerlerin dışında, aralarındaki bir takım küçük farklılıklarla berâber rivâyet etmişlerdir.</p>
<p>Sayıları on beşe yaklaşan hadîs hâfızı, bu rivâyetin sahîh olduğuna hükmetmiştir. Sonrakilerin birçoğu hâric, Tirmizî, (58)İbnu Hibbân, Hâkim, Taberânî, Ebû Nuaym, Beyhakî(59) ve Münzirî onlardandır.</p>
<p>Tirmizî’nin senedi şöyledir: Bize Mahmûd İbnu Ğaylan rivâyet etti: (O), bize Osman İbnu Ömer haber verdi (dedi). (O), bize Şu’be, Ebû Ca’fer’den, (O), Umâre İbnu Huzeyme İbni Sâbit’den, (O), Osman İbnu Huneyf’den haber verdi, dedi.</p>
<p>Sonra Tirmizî hadîsi getirdi ve şöyle söyledi: ‘Bu hadîs, hasen, sahîh ve ğarîbdir. Bunu ancak Ebû Ca’fer yoluyla bilmekteyiz -ki O el-Hatmîdir-.’</p>
<p>Bazı matbû’ nüshâlarda ‘O Hatmî’den başka birisidir’, bazılarında da ‘O, Hatmî değildir’ şeklinde ifâdeler yer almaktadır. Her ikisi de nüshâ sâhiblerinin tasarruflarından kaynaklanmıştır. Tirmizî’nin ‘O, falancı değildir’ deyip de açıklama yapmaması âdeti yoktur. Üstelik Umâre’den rivâyet eden Ebû Ca’fer, Şu’be’nin şeyhleri arasındadır. O, sadece Medîne asıllı, sonra da Basra’lı Umeyr İbnu Yezîd el-Hatmî’dir. Nitekim bilinen basılı ve yazma ricâl kitâblarından bu ortaya çıkmaktadır. 160 senesinde ölen Ebû Ca’fer er Râzî, Şu’be’nin şeyhlerinden olup, 105’te vefât eden Umâre’ye aslâ yetişmemiştir. Çünki onun Hicaz’a gitmesi Umâre’nin ölümünden dokuz sene kadar sonradır. Şu’be de -yapmakta olduğu rivâyetlerde sağlam olmakta- Şu’be’dir. Üstelik hadîsin Taberânî ve başkalarının yanında başka tarîkleri de vardır ki, şu tarîkler senedin başındaki râvînin ittifakla sika olan hatmî olduğunu açıkça ifâde etmektedir. Taberânî’nin bu hadîsteki senedi Takıyy elSübkî’nin Şifâu’s-Sikâm’ında geçmektedir.</p>
<p>Tirmizî’nin senedinin râvîlerinin tamamı sağlam kimselerdir. Rivâyeti ğarîb diye isimlendirmesi, sadece Osman İbnu Ömer’in Şu’be’den rivâyet etmekte tek kalması, Ebû Ca’fer’in de Umâre’den rivâyet etmekte yalnız kalmasıdır ki, bu iki râvî ittifakla sağlam kimselerdir. Ameller sadece niyetlerledir’ (60) hadîsinde olduğu gibi, nice sahîh hadîsler vardır ki, râvîlerden birisi onda tek kalır. Bunu hasen diye isimlendirmesinin sebebi de, Ebû Ca’fer ve Osman İbnu Ömer’den sonraki tarîklerinin birden fazla oluşudur. Onu sahîh diye isimlendirmesinin sebebi ise, râvîlerindeki sıhhat vasıflarının tekâmülüdür.</p>
<p><strong>(Dördüncü Hadîs):</strong> Onlardan birisi de yine Osman İbnu Huneyf hadîsidir.</p>
<p>Bu hadîs zikri geçen hâcet namazı duâsının Osman İbnu Affân radıyellâhu anhu yanında bir hâceti olan kimseye öğretilmesi ve o kişinin duâyı yapıp hâcetinin yerine gelmesi hakkındadır.</p>
<p>“[Bir adam, Osman radıyellâhu anhu’ya, -halîfeliği zamanında- bir ihtiyacı için gidip geliyordu. Osman radıyellâhu anhu O’na iltifât etmiyor, hâcetine bakmıyordu. Adam bunu Osman İbnu Huneyf’e şikâyet etti. Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu da şöyle dedi: Abdest yerine git, abdest al ve namaz kıl; sonra da ‘Ey Allah’ım!.. Ben rahmet Nebîsi olan Nebîn Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem ile sana yöneliyorum ve senden istiyorum. Ey Muhammed!.. Ben ihtiyacımın görülmesi için seninle Rabbime yöneliyorum’ şeklinde duâ et ve hâcetini söyle.</p>
<p>Adam gitti ve bunu yaptı. Sonra da Hz. Osman radıyellâhu anhu’ya geldi. Kapıcı O’na gitti, elinden tuttu; O’nu Hz. Osman radıyellâhu anhu’nun yanına soktu. Onunla oturttu ve O’na hâcetini söyle dedi. O da, hacetini söyledi. Hz. Osman radıyellâhu anhu da hâcetini yerine getirdi. Sonra da (O’na), ‘şu vakıt oluncaya kadar hâcetini hatırlamadım’ dedi (ve devâmla) ‘hâcetin olursa bize gel’ diye söyledi. Sonra adam, O’nun yanından çıktı ve Osmân İbnu Huneyf’le karşılaştı. O’na, ‘Allah hayırlı mükâfaatını versin, hâcetime bakmıyordu ve bana iltifât etmiyordu.</p>
<p>Nihâyet sen O’na benim hakkımda konuştun (ve böylece işimi gördü)’ dedi. Bunun üzerine Osmân İbnu Huneyf şöyle dedi: ‘Vallâhi O’nunla konuşmadım. Lâkin Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’i gördüm. O’na bir ama adam gelmiş ve gözlerinin görmediğinden şikâyet etmiş (ve gözlerinin açılması içün düâ etmesini istemişti.) Bunun üzerine Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem O’na, yâhud sabredersin buyurdu. (Adam), yâ Resûlellah!.. Beni çekip götürecek kimse yok; (görmemek) bana doğrusu ağır geldi. Bunun üzerine Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem O’na, Abdesthâneye git, abdest al. Sonra iki rek’at namaz kıl; sonra da bu düâyı yap buyurdu. Osmân İbnu Huneyf, vallâhi ayrılmadık,sözümüz uzadı ve nihâyet, adam onda hiçbir (görmeme) kederi olmaksızın yanımıza girdi (gözleri artık görüyordu.), dedi.]”(61)</p>
<p><span style="color: #000080;">Bu hadîsteki (tevessülün câizliğine) şâhid getirilen yer,</span> sözü edilen Sahâbî’nin hâcet duâsı hadîsinden,onun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in zamanına mahsûs olmadığını anlamasıdır. Bu da, O’nunla salavâtüllâhi aleyhi vefâtından sonra tevessül etmek ve O’na seslenmek ve Sahâbe rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain arasında tevârüs eden bir ameldir.</p>
<p>Bu hadîsi Taberânî, el-Kebîr’de (ve es-Sağîr’de) (62) rivâyet etmiş ve onu birçok tarîklerle getirdikten sonra<br />
sahîh olduğunu söylemiştir. Nitekim bunu Ebu’lHasen el-Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid’de zikretmiş ve O’nu sahîh bulmakta takrîr (tasdîk) etmiştir.(63)Nitekim O’ndan evvel Münzirî et-Terğib’de,(64) ondan da evvel Ebu’l-Hasen el-Makdisî takrîr etmişlerdir.Bu hadîsi aynı zamanda Ebû Nuaym el-Ma’rife’de ve Beyhakî (Delâil’de) birisi sahîh olan iki isnâdla(65) rivâyet etmişlerdir.(66)</p>
<p><strong>(Beşinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi de Fatıme Bintü Esed radıyellâhu anhâ hadîsidir ki, bu hadîste Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in “Nebîn ve benden evvelki peygamberlerin hakkıyla/ hürmetine (anam Esed kızı Fâtıme’yi bağışla, O’na hüccetini telkîn eyle ve gireceği yeri kabrini O’na geniş eyle) (67)’” ifâdeleri vardır.</p>
<p>Bu hadîsi İbnu Hibbân ve Hâkim sahîh bulmuşlar, Taberânî de el-Kebîr’de ve el-Evsat’da İbnu Hibbân’ın ve Hâkim’in sika kabûl ettiği Ravh İbnu Salâh’ın bulunduğu bir senedle rivâyet etmişdir. Diğer râvîleri de el-Heysemî’nin el-Mecmâ’da ifâde ettiği gibi, Sahîh’in râvîleridir. (68)</p>
<p>Bu hadîste âhirete intikâl eden Nebîler(imiz) aleyhimü’s-salavâtü ve’t-teslîmât efendilerimizin zâtlarıyla tevessül bulunmaktadır.</p>
<p><strong>(Altıncı Hadîs):</strong> Onlardan birisi de yine Ömer radıyellâhu anhu’nun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den rivâyet etmiş olduğu hadîstir:</p>
<p>Âdem aleyhisselâm hatâyı işlediği zaman ‘Muhammed’in hakkıyla senden beni bağışlamanı istiyorum’ dedi.</p>
<p>Bu hadîsi, Hâkim el-Müstedrek’te rivâyet etmiş ve ‘bu, isnâdı sahîh bir hadîstir ve o, Abdurrahman İbnu Zeyd’e âid zikrettiğim ilk hadîstir’ demiştir. (Hâkim’in Sözü Bitti.)</p>
<p>Bunun senedini, Takıyy es-Sübkî, Şifâu’sSikâm’da getirmiştir. Bu hadîsi Taberânî, el-Evsat’ta ve es-Sağîr’de rivâyet etmiş olup, senedlerinde elHeysemî’nin tanımadığı kimseler vardır.</p>
<p>Abdurrahmân İbnu Zeyd’e gelince; Mâlik O’nu zayıf kabûl etmiş ve bu hükümde diğer bir takım kimseler O’na tâbi’ olmuşlardır. Ancak O (İbnu Zeyd), yalan ile ithâm edilmemiş, aksine, yanılmakla ithâm edilmiştir. O’nun gibi birinin rivâyetleri elenir, bazıları seçilir. Bu rivâyetin Mâlik’in kabûl ettiği rivâyetlerden olduğunu gördüğünde, Hâkim’in yaptığı da budur.</p>
<p>İmam Mâlik, İbnu -Humeyd’in O’ndan rivâyet ettiğine göre- (Halîfe) Ebû Ca’fer el-Mensûr’a şöyle demiştir: ‘O, senin ve baban Âdem aleyhisselâm’ın vesîlesidir.’</p>
<p>İmâm Mâlik radıyellâhu anhu, (Abdurrahman’dan gelen) haberin doğruluğunu kabûl ettikten ve onu delîl olarak ileri sürdükten sonra, Abdurrahman’dan (şu rivâyette) ‘yanılma’ ve ‘zabt azlığı’ töhmeti kalkar. Ki, bu töhmetlerleO’nu ithâm edenler, sadece Mâlik’e uyuyorlardı, O’na dayanıyorlardı. Abdurrahman İbnu Zeyd, her bir haberi reddedilecek kimselerden değildir.</p>
<p>İşte size, İmâm Şâfiî… El-Ümm’de ve Müsned’inde Allah’ın dîni(nin mes’eleler)inde O’nun bazı hadîslerini delîl getirmektedir.(69) Bu sebeble, bu hadîsi sahîh kabûl etmesinde, Hâkim kınanamaz. Aksine, doğru olan, bu(isnâdı sahîhtir hükmü) dür. Ancak, Mustafa sallellâhu aleyhi ve sellem’in fazîletlerini işittiğinde göğsü daralanlara göre doğru olmayabilir.</p>
<p>Mâlik’in Ebû Ca’fer’e söylediği mezkûr söze gelince; onu Kadı İyâz eş-Şifâ bi Ta’rîfi Hukuki’lMustafâ’da ceyyid/güzel bir senedle rivâyet etmiştir. Seneddeki İbnu Humeyd et-Takıyy es-Sübkî’nin zannettiğinin hilâfına tercîh edilecek görüşe göre Muhammed İbnu Humeyd er-Râzî’dir.</p>
<p>Lâkin bu Râzî’nin hâli, eş-Şems İbnu Abdi’lHâdî’nin tasvîr etmek istediği gibi değildir. Öyle ki, hakkında (kınama yoluyla) konuşanların tamamının sözlerini toplamış, onu övenlerin sözlerini ihmâl etmiştir. O (İbnu Abdi’l-Hâdî) gençliğinde İbnu Teymiyye ile buluşup ona kanan ve doğru yoldan çıkan üç kişiden birisidir. Şeyhinin yalnız kaldığı yanlışlarının zıddına getirilen delîllerde cerhi zikreder, ta’dil’i ise görmezden gelir.</p>
<p>Bu Muhammed İbnu Humeyd’den, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbnu Mâce, Ahmed İbnu Hanbel ve Yahyâ İbnu Maîn rivâyet etmiştir. İbnu Ebî Hayseme ‘İbnu Maîn’e o sorulmuş, İbnu Maîn’de sağlamdır, onda bir beis yoktur, Râzî zekîdir, demiştir’ dedi. Ahmed İbnu Hanbel, ‘Muhammed İbnu Humeyd durdukça Rey şehrinde ilim devam edecektir’ demiştir. Sâğânî ve Zuhelî Onu övenlerdendir. Halîlî, el-İrşâd’da ‘hâfızdı ve bu işi (hadîs ilmini) bilenlerden birisiydi, Ahmed ve Yahyâ ondan râzı olmuştur’ dedi. Buhârî’de ‘hakkında nazar vardır’ demiştir.</p>
<p>Böylesi bir kimse, böyle bir haberde ithâm edilemez. Hicrî 248’de yüksek bir yaşta vefât etmiştir. İmâm Mâlik öldüğünde (Râzî’nin) yaşı 15’ten aşağı değildi. Hâlbuki onlar (Hanbelî mezhebine mensûb olduğunu söyleyen ve tevessülü inkâr edenler), imâmları(olduğunu iddiâ ettikleri Ahmed İbnu Hanbel)in Müsned’inde 5 yaşında olan kimsenin rivâyetini kabûl etmektedirler.</p>
<p>Ya’kûb İbnu İshâk’ta hiçbir beis yoktur. Nitekim Hatîb, Târîh’inde böyle dedi.</p>
<p>Ebu’l-Hasen Abdullah İbnu Muhammed İbnu’l-Müntâb, Kadı İsmail’in en büyük talebelerindendir. Muktedir, bu İbnu’l-Müntâb’ı, üç yüz senesi civarlarında Medine-i Münevvere kadılığına getirmişti. O zamanda ilim sâhiblerinden ileri gelen sağlam kişilerden başkası Medine-i Münevvere kadılığına getirilmezdi. İbnu’l-Müntâb’ın isminde birçokları yanlışa düşmüştür. Talebesi Muhammed İbnu Ahmed İbni’l-Ferec’i, Sem’ânî, el-Ensâb(isimli kitâbın)da Cezâirî’yi anlatırken güvenilir bulmuş ve İbnu’l-Esîr, el-Lübâb’da O’nu tasdîk etmiştir. Ebû’l-Hasen (İbnu Alî) el-Fihrî(70) güvenilir ve sağlam kimselerden olup, Zehebî’nin el-’İber’inde tanıtılmıştır. İbnu Dilhâs, İbnu Abdi’l-Berr’in şeyhlerinin sağlamlarındandır ve İbnu Büşküvâl’ın es-Sıle(isimli eserin)’de tanıtılmıştır. Bu kitâb Madrid’de basılmıştır…(71) Sübkî onların hâllerini Şifâu’s-Sikâm isimli eserinde bizim zikrettiğimizin dışına çıkmayacak bir şekilde anlatmıştır.</p>
<p>İbnu Abdi’l-Hâdî bu haberi kabûl etmekten kaçınmaktadır. Çünki O, çâresiz, şeyhi (İbnu Teymiyye)’nin yanlışlıklarına dokunmaktadır. İbnu’l-Müntâb bu haberi rivâyet etmekle, şeyhi  Kadı İsmâîl’in, el-Mebsût’undaki, İbnu Vehb’in Mâlik’den yaptığı rivâyete zıd olarak yaptığı rivâyeti reddetmesini murâd etti. İsmâîl Irak’lı âlimlerdendir. Mısır’lı ve Medîne’li âlimler Mâlik’in me’selelerini (söz ve ictihâdlarını) onlardan (Irak’lı âlimlerden) daha iyi bilirler. Üstelik İsmâîl, (Mâlik’den) zikrettiğini Mâlik’e isnâd etmedi, irsâl etti.(72)</p>
<p>Lâkin bu, İbnu Abdi’lHâdî’nin nefsinin arzusuna uyduğundan, bunu, İbnu Müntâb’ın rivâyetinin aksine, senedini araştırıp sormadan kabûl etmektedir. Fikrince senedini anmaya ihtiyâc bırakmayacak ölçüde (İsmâîl’i) aşırı bir şekilde medhetmektedir. Dâvûd el-Isfehânî’nin Onun hakkında söylediğini sanki görmedi. Allah teâlâ’nın, yarattıklarında birçok şeyler (hikmetler) vardır.</p>
<p>Üstelik Âdem aleyhisselâm’ın tevessülü hakkında birbirini kuvvetlendiren başka rivâyetler de gelmiştir ki, yazdıklarımızla yetinerek onları zikretmeye hâcet duymadık. Çünki geçen hadîsler, -ne olursa olsunhasmını alt etmek istemekte zorâkiliklere girmeyen her bir kimseye yeter.</p>
<p><strong>(Yedinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi de İbnu Mâce’deki ‘namaza yürüme(nin âdâbı) bâbı’ndaki Ebû Saîd elHudrî radıyellâhu anhu’nun hadîsidir: َُل َك ِ ب َح ِّق َّ الس ِائِل َني َ ْسأ َّ ُله َّم ِ إِّنى أ َ َج ِ إَل َّ ى الصلاَِة َال َ ْن َ ق َال ِ إ َذ َ ا خر } م ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار { َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ ْ َك َ وِب َح ِّق مَْ م َش َاى َ هَذا أ َعَلي “Kim evinden namaza çıktığında, ‘Senden, Senden isteyenlerin sendeki hakkı ve bu yürüyüşüm hakkı ile (hakkı için) istiyorum…. Senden, beni ateşten kurtarmanı istiyorum, (73) derse&#8230;’(74)</p>
<p>Şihâb el-Bûsîrî, Misbâhu’z-Zücâce fi Zevâidi İbni Mâce’de(75) şöyle dedi:</p>
<p>İbnu Mâce’nin bu isnâdında peşpeşe zayıf râvîler vardır: Atıyye -ki Avfîdir-, Fudayl İbnu Merzûk ve Fadl İbnu’l-Muvaffak’ın hepsi zayıf râvîlerdir.</p>
<p>[Lâkin Fadl İbnu Muvaffak, İbnu Uyeyne’nin dayıoğludur. Hakkında Ebû Hâtim, sâlih bir kimse olup, hadîsi zayıftır, demiştir. O’nun dışında bu râvînin zayıf olduğunu söyleyen de yoktur. Zayıflıkla suçlanmasının sebebi de açıklanmamıştır.76 Belli de değildir. Hattâ Büstî (İbnu Hibbân), bunun sağlam olduğunu söylemiştir.](77) Ancak, İbnu Huzeyme, bu hadîsi, Sahîh’inde Fudayl İbnu Merzûk yoluyla rivâyet etmiştir ki, bu rivâyet O’na göre sahîhtir.(78)</p>
<p>Onu Rezîn de zikretmiştir.</p>
<p>Onu Ahmed İbnu Menî’ de, Müsned’inde, rivâyet etmiştir ve (şöyle demiştir): Bize Yezîd rivâyet etti, (O), bize Fudayl İbnu Merzûk rivâyet etti (dedi). Böylece onu isnâdı ve metni ile zikretmiştir. (El-Bûsîrî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Alâuddîn Muğlatay, el-İ’lâm Şerhu Süneni İbni Mâce’de şöyle dedi: Bu hadîsi Ebû Nuaym el-Fadl -ki o İbnu Dükeyn’dir- Kitâbu’s-Salât’da Fudayl İbnu Merzûk’tan, (O) Atiyye’den, (O) Ebû Saîd-i Hudrî radıyellâhu anhu’dan mevkûf olarak rivâyet etti.(79) (Muğlatay’ın Sözü Bitti.)</p>
<p>Atıyye, (hadîsi) Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu’dan rivâyet etmekte yalnız değildir. Aksine, Abdulhakem İbnu Zekvân’ın rivâyetinde, Ebu’sSıddîk, (onu) Ebû Saîd’den rivâyette, Atıyye’ye mutâbeat etmiştir.(80)</p>
<p>Bu zât da, her ne kadar Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, hadîsi, el-’İlel(ü’l-Mutenâhiyye)’de onunla illetli kabûl ettiyse de, İbnu Hibbân’a göre sağlam bir râvîdir&#8230;</p>
<p>İbnu’s-Sünnî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle’de Vâzi’in bulunduğu bir senedle Bilâl’den rivâyet etmiştir ki, onda (senedde) ne Atıyye, ne İbnu Merzûk ve ne de İbnu’l-Muvaffak bulunmamaktadır. (Rivâyette geçen duâ şudur):</p>
<p>“Ey Allah’ım!.. (Ben senden, senden) isteyenlerin sendeki hakkıyla istiyorum.”</p>
<p>Böylece ortaya çıkmıştır ki, ne Atıyye, ne İbnu Merzûk, ne de İbnu’l-Muvaffak bu tarîklere nazarla -üç tanesinin zayıflığı farz edilse bile- yalnız kalmamışlardır. Bununla beraber Ahmed İbnu Menî’in şeyhi Yezîd İbnu Hârûn, İbnu Merzûk’tan rivâyet etmekte İbnu’l-Muvaffak’a ortak olmuştur. Kezâ, el-Fadl İbnu Dükeyn, İbnu Fudayl, Süleymân İbnu Hayyân ve diğerleri de böyledir.</p>
<p>Atıyye şiileşmekle kınanmıştır; lâkin Tirmizî birçok hadîste O’nun rivâyetini hasen kabûl etmiştir. İbnu Maîn’den O’nun sâlih bir kimse olduğu rivâyet edilmiştir. İbnu Sa’d’ın ‘inşâallâh O sikadır, sağlamdır’ dediği anlatılmıştır. İbnu Adiyy, ‘O’nun sâlih (işe yarar) hadîsleri vardır’ demiştir. Hudrî’yi açıkça ifâde ettikten sonra bilhassa mutâbeatlerle beraber tedlîs ihtimâli kalmamıştır. İbnu Merzûk’un sika kabûl edilmesi Müslim’e göre ağırlık kazanmış ve O’ndan Sahîh’inde rivâyet etmiştir.</p>
<p>Üstelik hadîs, Bilâl radıyellâhu anhu’nun tarîkiyle de rivâyet edilmiş olup,(81) sağlamlık derecesi ne kadar düşse, delîl olmak mertebesinden aşağı düşmez. (82) Hattâ mütâbi’ ve şâhidlerinin(83) çokluğu sebebi ile, sahîhlik ile hasenlik arasındadır. (84)Nitekim biz onlara (mütâbi’ ve şâhidlerine) işâret ettik.</p>
<p>‘Cerh, ta’dilden önce gelir’ diyenlerin sözü -zayıf (bir kanaat ve ictihâd) olmasına rağmen- (cerh ve tâ’dîl’in) terâzideki denklikleriyle (aynı ağırlıkta olup) teâruz ettikleri (çeliştikleri) zamandadır. Bunun isbâtının önünde ise birçok uçurumlar vardır. (İsbâtı zor, hattâ neredeyse imkânsız bir şeydir.) İşte bu yüzden bid’atçilerin, ehl-i hadîs’in, sağlamlığın kendi katlarında ağırlık kazanmasıyla sağlam bulduğu râvîlerin rivâyetiyle sâbit olan hadîsleri reddetmek içün bu (‘cerh,ta’dilden önce gelir’) sözü(nü) mesned edinmelerinin imkânı yoktur.</p>
<p>Bu hadîsi, iki hadîs hafızı, Irâkî, İhyâ Tahrîci’nde,(85) İbnu Hacer de Emâli’l-Ezkar’da(86) hasen bulmuşlardır.(87)</p>
<p>Hadîste, Müslümanların umûmu/geneli ve ileri gelenleriyle tevessül vardır.</p>
<p>Suâlin iki mef’ûlünden birisine }ب/}bâ harfini dâhil etmek, sadece isti’lâmî (bilgi edinmek içün olan) suâllerdedir. َ ْل ِ ب ِه َ خِب ً يرا{ ,ın’Allah Nitekim haberi, onuَ{/ ‘ف ْاسأ olana sor’ (88) ve }عٍ س ِآئ ٌل ِ ب َعَذ ٍ اب َ و ِاق َ َل َ سأ’/} َbir soran vuku bulacak olan azâbı sordu’ (89) âyeti celîlelerinde böyledir. İsti’tâî (‘birinin vermesini istemek’ manasındaki) suâle gelince… Onda }ب/}bâ harfi ancak kendisiyle tevessül edilen (aracı kılınan) kimseye girer. İşte sana hadîs rivâyetleriyle gelen duâlar…(90)</p>
<p>O hâlde burada ikinci mef’ûle }ب/}bâ’nın girmesini tasavvur etmek, sözü hevâ ile çığırından çıkarmaktır ve kulakların duymak istemediği bâtıl bir na’radır.</p>
<p>‘Hak’ kelimesinin ma’nâsı (mecbûrî) icâbet değil, aksine yalvararak isteyen kimselerin Allah sübhânehû ve teâlâ’nın fazlından hakettikleri şey demektir. Bu yüzden, ‘isteyenlerin hakkıyla’ sözünü bu duâ eden içün bir suâl/“sorup öğrenmek” saymak -bilhassa hadîste ona atfedilen şeyler düşünülürse- katıksız bir hezeyandır…</p>
<p>Hadîsin siyâkında bundan başka suâl olmaya elverişli bir şey bulunmadığını iddiâ etmekse, fevkalade gülünçtür. Bu iddiâ sahibinden, “beni cehennemden korumanı’”(91) sözü nereye gitti?.. Te’kid içün fiilin nice kez tekrâr edildiği olur&#8230;</p>
<p>Öyleyse ْ ْقَذِن ِى م َن َّ الن ِار{ ,fiildeki son َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ أ ‘}daki istenen ْ ِقَذِن ِ ى م َ �ن ِّ النارِ{ َ ْن ُ تن أ’)/}beni ateşten kurtarman’, bundan), önce geçen iki }ك َلَُ َ ْسأ أ }fiilindeki suâlin/ istenenin tâ kendisidir. Hatta bu fiiller, te’kid bâbından olmasaydılar, o zaman tenazu’ bâbına gireceklerdi.(92) ْ ِقَذِن ِى م َن ِّ الن ِار{] kayıd bu takdîrde her Dolayısıyla َ ْن ُ تن }أ َُل َك{ birinci nin’ َ ْسأ أ }ile de alâkalı olduğu kaydı] mu&#8217;teber olmaktadır.</p>
<p>‘Falancı ile’ veya ‘falancının hakkı içün’ veya ‘falancanın hürmetine’ gibi ifâdelerle, ‘Allah’tan başkasına yemîn edilmiş olur’ düşüncesi ile tevessül’ü reddetmeye yeltenenler, sadece Mustafa sallellâhu aleyhi ve sellem’e redde kalkışmaktadırlar. Zîrâ tevessül siğalarını/kalıplarını, öğreten odur. O ifâde biçimleri içerisinde şahıslarla tevessül de vardır. Tevessül nerede, yemîn nerede?</p>
<p>(Tevessülle beraber) burada ‘istiğâse’/(birinden ğavs yani yardıma koşmasını istemek), ve ‘istiâne’/ (birinden yardım istemek)’ kelimelerini ilâve etmemizde hiçbir beis yoktur. Hepsi aynı vâdidendir:</p>
<p>Buhârî’deki şefaat hadîsinde; “(İnsanlar) Âdem aleyhisselâm’dan, sonra Mûsâ aleyhisselâm’dan, sonra da Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem’den ğavs (medet ve yardım) isteyecekler” (ifâdesi vardır.)</p>
<p>Bu (rivâyet), tevessül ederken ‘istiğâse’ lafzının (da) kullanılmasının câiz olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Taberânî’deki “bana istiğâse edilmez (benden meded etmem istenmez)” (93) hadîsine gelince…</p>
<p>Onun senedinde, (Abdullâh) İbnu Lehîa (isimli bir râvî) bulunmaktadır ki, O’nun hâlini biz el-İşfâk isimli kitâbımızda açıklamıştık. Dolayısıyla (bu rivâyet sâlihlerle tevessül yapılabileceğine dâir olan) sahîh hadîs(ler)le boy ölçüşemez.</p>
<p>“Yardım istediğinde Allah’dan iste” hadîsine gelince… O, “Her hangi bir yardım istenilecek kimseden yardım istediğin zaman, Allah’dan yardım iste’” ma’nâsındadır. Üstelik tarîklerinin tamamında bir yumuşaklık/hafiflik vardır.</p>
<p>Hadîs, bu şekilde anlaşılmakla, hakîkat ma’nâsına yorulmuştur. Dolayısıyla Müslüman, sebeblerden herhangi bir sebeble yardım istediği zaman sebeblerin sâhibi olan Allah’ı aslâ unutmayacaktır.</p>
<p>İşte size Ömer radıyellâhu anhu. Abbâs ile istiskâ ettiği zaman, istiskâsında, ‘ey Allah’ım, bize yağmur yağdır’ demeyi unutmamıştır. İslâmi edeb işte budur. Eğer hadîsi bu ma’nâya yormazsak, o zaman mecâz zorâkiliklerine gireceğiz ve elbette birçok âyetler ve hadîsler ona muârız olacaktır ki, onları sayıp dökmekte sözü uzatmak vardır.</p>
<p>Üstelik hadîsteki }ذا َا/}ِizâ kelimesi }ماَّ َ küllemâُ {/كل (her ne zaman ki) ma’nâsını ifâde etmekten çok uzaktır. Aksine o, mantıkçılara göre ihmâl sigalarındandır.(94)O yüzden hasmın buna tutunmaya aslâ gücü olmaz. Sen buna, zamîrin müfred getirilmesini (95) de ilâve et.</p>
<p>İleri gelen zâtların -ki İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ da onlardan birisidir- istiânelerinin (sebeblerle değil) müsebbibu’l-esbâb (sebebleri sebeb yapan Allah) ile olması, onlar içün güzel bir şeydir.</p>
<p>‘(Allah teâlâ’nın) Sadece senden yardım isteriz’ sözüne gelince; bu sibâk ve siyâk (başı ve sonu) karînesi (alâmet ve ipucu) ile hidâyet husûsundadır. Nitekim bu, münacaat (Allah’a yalvarıp yakarmak) hâline en lâyık olandır. O yüzden onda sıradan olan dünyevî sebebleri iptal etmek yoktur.</p>
<p>Birçok kıymetli eserlerin sâhibi arkadaşımız, muhakkık, allâme, büyük üstâd şeyh Muhammed Haseneyn el-Adevî el-Mâlikî rahimehullâh, Teymiyye’cilerin tevessül etrâfında uydurdukları birçok şübheleri savmak içün nice kitâblar te’lîf etmiş ve tatlı açıklamaları, kıymetdâr tahkîkleriyle (incelemeleriyle) onların karanlıklarını gidermiş olmakla çok güzel yapmıştır. Onun ilimdeki makamı, şunların şeyhlerinin şeyhlerinin rütbesinden ehl-i ilmin arasındaki ittifakla derecelerce üstündür.</p>
<p>Kabirdeki kimselerin işitmeleri ve idrâk etmeleri mes’elesine gelince… Bu husûstaki delîlleri en geniş bir şekilde sayıp dökenlerden birisi muhaddis Abdülhayy el-Leknevî olup, Tezkiretü’r-Râşid’de bunu yapmıştır.(96)</p>
<p>“Sen kabirdekilere işittiremezsin”(97) âyeti celîlesine gelince… O muhakkıklara göre müşrikler hakkındadır. Orada (Tezkiretü’r-Râşid’de) bunun da tahkîki vardır. O hâlde muğâlatacıların muğâlatalarına (demagogların demagojilerine) iltifât etme!.</p>
<p>Bu hadîslerle (Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in söz ve işlerine dâir rivâyetlerle) ve eserlerle (Sahâbe’nin söz ve işlerine dâir rivâyetlerle) ortaya çıkmaktadır ki, Nebîler, velîler ve sâlihlerle, diriler olsun, ölüler olsun tevessül etmeyi inkâr edenlerin yanında en küçük bir hüccet yoktur. Ve Müslümanlara, tevessül sebebiyle şirke girmek iftirâsını atmak, zararı bu iftirâyı atana dönecek olan sonu düşünülmeden bir işe saldırmaktan başka bir şey değildir.</p>
<p>Allah teâlâ’dan (bu ve benzeri musîbetlerden) selâmet (kurtulmayı) isteriz.</p>
<p>Sıradan insanlar arasında ziyâret ve tevessül âdâbına riâyette hatâ eden kimseler varsa; o zaman ilim sâhiblerine mutlak gerekli olan, onları rıfk ve mülâyemetle (yumuşak bir şekilde) doğruya irşâd etmektir. Tevessül ve ziyârete dâir olan Ümmet’in amelî, şu Harran’lının (İbni Teymiye’nin, onu) inkâr etmek bid’atine gelinceye kadar devâm etmiştir. Ehl-i ilim onun hîle ve tuzağını göğsüne çevirmiş ve onun fitnesi, belâlarını bilmeyen kimseler yanında devâm etmiştir. Âlûsî ve onun tefsîrinde tasarrufta bulunan oğlu, birtakım hatâlar yapmışlardır ki, bu delîller onlara cevâb vermektedir. Bu ikisi birtakım mes’elelerde, komşuları (Sıddîk Hasan Han elKannûcî) ve bazı şeyhlerinden onlara sirâyet eden şeyden (hastalıklardan) dolayı muzdarib (fikirleri oturmamış) kimselerdi. Burası, bunun genişçe anlatılmasının yeri değildir.</p>
<p>Ümmet’in, yaratılanların en hayırlısı ile tevessül hakkındaki amelini öğrenmek isteyenler imâm ve önder Ebû Abdillâh el-Numan Muhammed İbnu Mûsâ et-Tilimsânî el-Mâlikî’nin Mısbâhu’z-Zalâm fi’l-Müstağîsîne bi Hayri’l-En’am(98) isimli kitâbına müracaat etsinler. Bu zât hicri 683’de vefât etmiştir ki, kitâbı Dâru Kütübi’l-Mısriyye mahfûzâtındandır. Bu yazılanlarda, sırf ötekinin berikinin hatasını bulmaya ve hasmını -ne olursa olsun- yenmeye çalışmayan herkes içün yetecek bilgi ve delil vardır.</p>
<p><strong>Yazıyı Aldığım yer:</strong></p>
<p>https://www.academia.edu/7929563/Mahku_t-Tekavvul_f%C3%AE_Meseleti_t-Tevess%C3%BCl._%C4%B0mam_Zahid_el-Kevseri</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>1</strong> Haşeviyye: Nassların zâhirlerini, Hâricî bedevîliği, câhilliği ve ahmaklığı ile teşbîhe ve tecsîme, yani Allah’a şekil ve cisim yakıştırmaya basamak yapan sapıklar sürüsü. Bu ‘Haşevîlik’ sıfatını, Allah’ın sıfatlarını inkâr edenlerin de şunlar içün kullanması, onları ma’sûm kılmaz. Çoğu zaman bu iki kullanmayı -aralarındaki büyük farka rağmen- kasden karıştırırlar ve câhilleri kandırmakta basamak yaparlar. Oysa bu ve bu gibi husûslarda, Ehl-i Sünnet, bazı nassların zâhirini, başka bazı nasslar yüzünden, göründüğü gibi değil de -hakîkatine îmân etmekle beraber- nasslar çerçevesinde te’vîl ederek Şâri’in kasdettiği ma’nâyı yakalarlar; Sıfatları inkâr edenler ise, mücerred aklî ve mantıkî mülâhazalarla ölçüsüz ve asılsız te’vîllere saparlar ve asıl ma’nâyı ortadan kaldırırlar veya ondan uzaklaşırlar.</p>
<p><strong>َ2 ِ</strong>ح َمُه اهلل}  ر’/{rahimehullâh’ cümlesindeki { َ َ ِحم ر’/{rahime’ kelimesi aslında mâzî bir fiil ve ‘rahmet etti’ ma’nâsında ‘haber’ olmakla beraber, ‘rahmet etsin’ ma’nâsında ‘inşâ’/‘kurmak’/ ‘yapmak’ talebidir. Dolayısıyla ma’nâsı ‘Allah ona rahmet etti’ haberi değil, ‘Allah ona rahmet etsin’ inşâsıdır. Burada da ‘Sana Nebîmizin amcasıyla tevessül etmekteyiz’ ifâdesi Allah’a bir ‘haber vermek’ değil, ‘tevessülümüzü kabûl et’ inşâsıdır, düâsıdır.</p>
<p><strong>3</strong> Haberin fâidesi (faydası), ‘muhâtaba bir hüküm kazandırmak, yani haber verenin, verdiği haberi, onu bilmeyene bildirmesi’dir. (Muhtasaru’l-Meânî: 37-38)</p>
<p><strong>4</strong> Haberin fâidesinin lâzımı (haberin faydasından hiç ayrılmayan şey), ‘haber verenin, verdiği haberi kendisinin bildiğini, haber verdiği kimseye bildirmesi’dir. (Muhtasaru’lMeânî:37-38 )</p>
<p><strong>5</strong> Allah celle celâlühû’ya düâ edip O’ndan bir şey istemek.</p>
<p><strong>6</strong> Yani bu bir haber vermek değil, tevessül inşâsıdır, düâsıdır.</p>
<p><strong>7</strong> Tahrîci ileride gelecektir.</p>
<p><strong>8</strong> Hatîb, Târîhu Bağdat (1/123)</p>
<p><strong>9</strong> İmam Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ’sında Selef’ın tevessül amelini hiçbir zaman elden bırakmadığına dâir, birçok misâl var. Mağribli bir mü’mine bacımız üşenmemiş ondan bu husûstaki misâlleri derlemiş koca bir eser meydana getirmiş. İnşâellah ondan bir takımlarını ayrı bir yazıda aktaracağız.</p>
<p><strong>10</strong> Burada asıl mühim olan nokta böyle bir zâtın böyle bir inanışı şirk kabûl etmediği gibi bizzat ona sâhib olmasıdır; tercîh edilen görüşün “işleri tedbîr edenler”in ölmüş sâlih kişilerin olup-olmaması ise ayrı bir husûstur.</p>
<p><strong>11</strong> Fahruddîn el-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, Nâziât sûresi, 5. âyetin tefsîri (11/31) Râzî aynı yerde şunları da söylemektedir: “Câlinos (isimli eski bir hekîm/doktor), ‘ben hastaydım; kendimi tedâvî etmekten âciz kaldım da, rü’yâda tedâvînin nasıl olacağını bana öğreten birini gördüm’, dememiş miydi”?!&#8230;</p>
<p><strong>12</strong> Bazı felsefeciler ile onları bazı noktalarda taklîd eden İbnu Teymiyye, İbnu’l-Kayyım ve diğer gölgeleri, “bazı hâdislerin/“sonradan yaratılan varlıklar”ın aynı zamanda kadîm/ezelî olduğunu”, yani onların hem “yaratılmış” hem de “kadîm” ve “ezelî” olduğunu iddia etmişlerdir. Allah celle celâlühû’yu hâşâ hiçbir zaman koltuksuz bırakmamak için Arş’ın aynı zamanda hem yaratılmış hem de kadîm olduğunu iddia etmişlerdir. Bir yandan felsefecilere karşı nasslardan yana mücâdele ettiklerini iddiâ edip mü’minleri yanıltırlarken diğer yanda felsefecilerin kuyruklarına takılmışlardır. Hâlbuki böyle bir iddiâ saçma bir iddiadır. Bir şeyin, hem ‘hâdis’/‘sonradan olma’ olması hem de ‘Kadîm’/‘evveli olmayan’ olması imkânsızdır. Geniş bilgi için, İmâm Sübkî’nin ‘es-Seyfu’s-Sakîl’ine ve ona İmâm Kevserî tarafından yazılan hâşiyesi ‘Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim’e bakılsın.</p>
<p><strong>13</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/228)</p>
<p><strong>14</strong> Cüzîler: Bu âlemde bulunan varlıklardan ve hâdiselerden/ olan şeylerden, teker teker her biri.</p>
<p><strong>15</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/261-262)</p>
<p><strong>16</strong> Nefs-i Nâtıka: Zâtında maddeden mücerred olan/soyulan ama yaptıklarında onunla beraber olan cevher (Seyyid Şerîf Cürcânî, et-Ta’rîfât, 157)</p>
<p><strong>17</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/275-277)</p>
<p><strong>18</strong> Âlemde var olan şeylerin ayrı ayrı olarak her biri.</p>
<p><strong>19</strong> Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd (3/338)Kitâbın tahkîkını yapan edebsiz câhil ise, bu işin Allah teâlâ tarafından yasaklanan bir şirk olduğunu söylerken Allah’dan korkmamanın yanında kullardan da utanmıyor. Öyle ya, ona göre -hâşâ- bir müşrik olan Teftâzânî’nin kitâbını tahkîk edip neşretmekle maddî menfaati ön plâna çıkarıyor.</p>
<p><strong>20</strong> Hattâ “neredeyse”si yok, İmâm Nesefî ve birçoklarına göre “velîlerin kerâmetleri bağlı oldukları nebîlerin mu’cizeleridir.” [İmam Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl (4/1312), Dâru’l-Edâ, Cin Sûresinin 26. âyetinin tefsîri.]</p>
<p>ً<strong>21</strong> َ ا و َ ا ْوَدْو ِ ا ب اْ ِ ال ِ بل}  ّ سب َ ْ هم ُتُعْس َو ْا”/{َEvsa’tühüm sebben ve evdev bî’libili”/“ben onlara bol bol sövdüm, sövmekten bir şey bırakmadım; ama onlar da develeri (malı) aldılar götürdüler” sözü, bir Arab atasözü olup hikâyesi kısaca şöyledir: Arablardan bir adamın develerine baskın yapılmış ve develer alınıp götürülmüş. Gözden kaybolduklarında bir tepeye çıkmış ve onlara sövmeye başlamış. Kavmine döndüğü zaman, ona malını, develerini bulup bulmadığını sormuşlar; o da bunun üzerine yukarıda geçen sözü söylemiş. (Meydânî, Mecma’u’l-Emsâl: 3/426, md.4360)</p>
<p><strong>22</strong> Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd (5/75) Âlemü’l-Kütüb</p>
<p><strong>23</strong> Kudbuddîn er-Râzî</p>
<p><strong>24</strong> Levâmi’u’l-Esrâr Şerhu Metâli’i’l-Envâr</p>
<p><strong>25</strong> Levâmi’u’l-Esrâr Şerhu Metâli’i’l-Envâr: Bir baskısında (5), başka bir baskısında (6-7) Kudbuddîn er-Râzî, bu eserinde hem tevessül’ü hem de isti’âne’yi zikredip müdâfaa ediyor.</p>
<p><strong>26</strong> Seyyid Alâ Şerhi’l-Metâli’: Bir baskısında (17), başka bir baskısında (19) Yukarıdaki üç büyük İmâm, Râzî, Teftâzânî ve Cürcânî’den aktarılan ifâdeler, İmâm Kevserî’nin Makâlât’ından (382) hareketle asıl me’hazlara/kaynaklara varılmıştır. Onun verdiği me’hazların kimileri yazma, kimileri de eski baskı olduğu ve kimi yerleri rakamla vermediği için me’hazları zamânımızda basılan kitâblardan gösterdik. Burada ayrıca istedik ki, şu büyük imâmlara i’tirâz edebilecek ‘tevhîdçiler’e (!) -onlara göre- ‘tevhîd imâmlarından’(!) biri, hattâ ikincisi olan İbnu’l-Kayyim’den de bir hediyye takdîm edelim: İbnu’l-Kayyim, şöyle diyor: “Bedenin esîrliğinden, bağlarından ve engellerinden kurtulan rûhun, zelîl bedenin bağlarında ve engellerinde hapsolunan rûhta olmayan, tasarruf, güç, nüfuz, himmet, hızla Mevlâ’ya yükselmek ve Allah’la alâkası vardır. Bedeninde mahbûs iken (rü’yâdayken) bu olursa, ya ondan sıyrılıp ayrılınca, güçleri kendinde bir araya toplanınca ve de (bedene girmeden evvel rûhlar âlemindeki) ilk vaziyetinde de yüce, pak, büyük ve yüksek himmet sâhibi olunca nasıl olur? İşte bu rûhların bedenden ayrılınca başka bir hâli, başka bir işi vardır. Rûhların, bedenlerindeyken benzerlerine güç yetiremeyecekleri şeyleri ölümlerinden sonra yaptıklarına dâir insanoğlunun çeşitli sınıflarında görülen rü’yâlar tevatür edegelmiştir. Bir, iki, az bir sayı ve benzeri ile çok sayıda askerleri bozguna uğratmak gibi&#8230; Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Ebûbekir ve Ömer radıyellahu anhumâ, nice kez rü’yâda görülmüştür ki, rûhları küfür ve zulüm ordularını hezîmete uğratmışlardır. Bir de bakılmıştır ki, küfür orduları -sayılarının çokluğuna ve mü’minlerin zayıflığına ve azlığına rağmen- mağlub olmuşlar ve kırılmışlardır.” (İbnu’lKayyim, er-Rûh:237)</p>
<p><strong>27</strong> Mâide: 35</p>
<p><strong>28</strong> Ma’lûmdur ki, vesîle kendisiyle başka bir şeye yaklaşılacak her bir (gayr-ı meşrû’ olmayan) şey, vâsıta; tevessül de bu vâsıtayı elde etmek ve ona tutunmak idi. Bu, sâdece lügatın umûmu/geneli ile olsaydı, yine de istidlâle/delîl getirmeye yeterdi; ma’nâyı, delâletiyle gösteren bir delîl olurdu ki bu delîl getirmede üçüncü mertebede bir kuvvete sâhibdir..</p>
<p><strong>29</strong> [İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (2/519)], Kevserî, Makâlât (379)</p>
<p><strong>30</strong> [İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (2/398-399)], Kevserî, Makâlât (Aynı sahîfe)</p>
<p><strong>31</strong> Yani, Allah celle celâluhû’ya; ‘bu zâtın hâtırı için, bu ihtiyâcımızı yerine getir,’ diye yalvarınız, demek olur.</p>
<p><strong>32</strong> Yani, duâ etmek ne lügatın ne de Şerîat’ın tevessüle yüklediği ma’nâ değildir.</p>
<p><strong>33</strong> Bakara: 89</p>
<p><strong>34</strong> Tek başına delîl olarak kebûl edilmese bile, diğer delîllerin yanında onları takviyeye yarayabilir.</p>
<p><strong>35</strong> İbnu Ebî Hâtim (1/171), İbnu Cerîr (2/333-336), Beğâvî (1/93), Kurtubî (2/21), Rûhu’l-Meânî (1/320)</p>
<p><strong>36</strong> Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr (1/215-217) Dâru’l-Fikir,1414</p>
<p><strong>37</strong> Nisâ: 64</p>
<p><strong>38</strong> Bir sınırlandırma getirmeden genel ve her bir şeyi içine alabilecek bir ifâde ile söylenilen söz.</p>
<p><strong>39</strong> Ebû Ya’lâ (6/147), Temmâm (1/33,H:58), İbnu Asâkir (13/326), Deylemî (1/119), İbnu Adiyy (2/327, Tercüme:460, el-Hasen İbnu Kuteybe el-Medâinî), İbnu Adiyy, ‘onda bir beis olmadığını umuyorum’ dedi. İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî’de, ‘Bunu Beyhakî, Hayâtü’lEnbiyâ fî Kubûrihim isimli kitabında rivâyet etmiş ve sahîh bulmuştur’ dedi. (7/160-161), Dâru’l-Fikir,1411 İbnu Hacer aynı yerde bunun Bezzâr tarafından da rivâyet edildiğini, ayrıca Beyhakî tarafından başka bir lafızla da rivâyet edildiğini ama senedinde hıfzı kötü olan bir râvî bulunduğunu, Müslim rivâyetinde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in Mûsâ alehisselâmı kabrinde namaz kılarken gördüğünün, yine Müslim rivâyetinde ‘Îsâ ve İbrâhîm aleyhimesselâm efendilerimizi de namaz kılarken gördüğünün bulunduğunu söylemektedir. Münâvî, ‘bunu Ebû Ya’lâ, Enes İbnu Mâlik’den rivâyet etmiştir ki sahîh bir hadîsdir’ dedi.</p>
<p><strong>40</strong> Kevserî tarafından yazılan Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim nâmındaki eserde.</p>
<p><strong>41</strong> İmâm Hâfız Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Mûsâ İbni Nü’mân el-Mezâlî el Merrâküşî (607- 683) şöyle diyor: Bize rivâyet edildiğine göre Hâfız Ebû Sa’d es-Sem’ânî Ali radıyellâhu anhu ve kerremellâhu vechehû’nun şöyle dediğini anlattı: Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’i defnettikten üç gün sonra yanımıza bir bedevî geldi, kendini Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabri üstüne attı, toprağından başına saçtı ve şöyle dedi: Söyledin ve sözünü işittik. Senden anladığımızı sen Allah’tan anladın. Sana indirilen âyetler arasında, şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelseler, hemen Allahtan af isteseler ve onlar için Resûl de af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı âyeti de vardı. Nefsime zulmettim ve benim için af dilemen maksadıyla geldim. Bunun üzerine kabirden hemen,bağışlandın diye ses geldi. [Mısbâhu’z-Zalâm (21) Ayrıca benzeri bir lâfızlarla: İmâm Beyhakî, Şuabu’l-Îmân [3/495, (4187), İmâm İbnu Kesîr, Tefsîr (2/306), İmâm Kurtubî, Tefsîr (5/265), İmâm Nesefî, Tefsîr (1/234), İmâm İbnu Kudâme, el-Muğnî (3/557), İmâm İzz İbnu Cemâa, Hidâyetü’s-Sâlik (3/1383), İmâm İbnu’l-Cevzî, Müsîrul-Ğarâmi’s-Sâkin (2/301), İmâm Sâlihî Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd (12/380), İmâm Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ (4/1361), İmâm Ebu’l-Yümn İbnu Asâkir, İthâfu’z-Zâir (68-69), İmâm İbnu’n-Neccâr, ed-Dürretü’s-Semîne (224), İmâm İbnu Hacer el-Heytemî, Tühfetü’z-Züvvâr (55)], Mısbâhu’z-Zalâm’ı tahkık edip neşreden kişi. (Aynı sahîfe)] İmâm Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Mûsâ İbni Nu’mân el- Mezâlî el Merrâküşî, yine kendi isnâdıyla, Muhammed İbnu Nu’mân İbni Şibl el-Bâhilî’den şöyle dediğini rivâyet etti: Medîneye girdim ve Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine vardım. Bir de gördüm ki, bir bedevî devesini hızlıca sürüyor. Hemen devesini çöktürdü ve bağladı. Sonra kabr-i şerîfe girdi ve güzelce bir selâm verip hoş bir duâ yaptı.</p>
<p>Sonra da şöyle dedi: Anam babam hakkı içün yâ Resûlelleh sallellâhu naleyhi ve sellem! Kesinlikle Allah celle celâlühû seni vahyine hâs kıldı ve sana içinde evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini topladığı bir kitâb indirdi ve kitâbında, ‘şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelseler ve hemen Allah’dan af isteselerdi, Resûl de onlar için af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı’ buyurdu. Dediği de haktır. Ben sana günahları i’tirâf ederek, seni Rabbine şefaatçı yapmaya geldim. O da (Allah’ın, şu âyetinde) va’dettiğidir. Sonra kabre döndü ve şöyle dedi: -Ey en hayırlısı, düzlükte kemikleri gömülenlerin!.. / Ve güzel koktuğu onların güzel kokusundan düzlüğün ve yüksek tepelerin. -Sensin o Nebî ki, umulur şefâati/Sıratta, kaydığı zamanda ayaklar. -Canımdır fedâ o kabre ki, sensin sâkini/ Ondadır afâf, ondadır cömertlik, ondadır kerem. Sonra da bineğine binip gitti. Ancak mağfiretle gittiğinde hiç şübhe etmiyorum İnşâellah. Muhammed İbnu Abdillâh el-Utbî de bu haberi anlattı ve sonuna şu ilâveyi yaptı: “Derken uyuya kaldım ve hemen Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’i rüyâda gördüm, bana şöyle dedi: ‘Ey Utbî!.. Bedevî’ye yetiş ve ona Allah celle celâlühû’nün onu bağışladığını müjdele.’ ” Merhûm Seyyîd Muhammed Alevî Mâlikî bu haberin kaynaklarını veriyor: İmâm Nevevî, (El-Îzâh: 498, el-Mecmû’: 8/276) Ebû’l-Vefâ İbnu Ukayl, İbnu Kesîr, Tefsîru’l-Kurani’lAzîm (1/520-521), Ebû Muhammed İbnu Kudâme, (ElMuğnî, 3:556), Ebû’l-Ferec İbnu Kudâme, (Şerh-i Kebîr, 3: 495),Mensûr İbnu Yûnus, (Keşşafu’l-Kınâ, 5:30), İmâm Kurtubî (El-Câmi’, 5:265). İmâm Nevevi, (El-Mecmû’, 8:274) İmâm Nevevi, Utbî’nin bedeviden naklettiği bu beytleri, Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyâret esnasında söylemenin müstehab olduğunu söylemiştir</p>
<p><strong>42</strong> Buhârî (1010,3710), İbnu Hibbân (2561)</p>
<p><strong>43</strong> Bu i’râb ve ona dayanarak verilen ma’nâ, İbnu Hacer’in َ ْسَق ْى ال َغَم ُام } ,O. tercîhidir ُ ْست َ َض ي ْي اب َ و)/{َve ebyada yüsteskâ…) ibâresini önceki beyitte geçen {داِّ ً سي َ َك َ ق ْوٌم َ َ َ ا تر م’ /{mâ tereke kavmun seyyiden’deki {داِّ ً ْبَي َض} atfederek e’seyyidenَ } /‘سي َ {ا /&#8217;ebyeda’da mef’ûliyyet üzere nasbı râcih buluyor. [Fethu&#8217;lBârî (Dârü’l-Fikir baskısı):3/184-185] {ه ِه ِج ْو َب ِ ام ُمَغ َال ى ْ قَسَ ْ ُ ْست / {ي ‘Yüsteskâ›l-ğamâmu bi vechîhî’deki {جهْو)/{َvech)/yüz, Arab dilinde, (zât)’tan kinâye olarak da kullanılır. Buna göre, “zâtıyla bulutlardan yağmur istenen her bakımdan ak ve pâk bir insan”dan söz ediliyor.… İsteyen, te’vîle gitmeyip, “ ‘zâtı’ ile değil, ‘yüzü’ iledir” de diyebilir(!)</p>
<p><strong>44</strong> Ahmed İbnu Hanbel: (2/93), Buhârî (Muallak olarak) (1009), İbnu Mâce: (1272) Rivâyet sahîhtir.</p>
<p><strong>45</strong> İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (3/183), Dâru’l-Fikir,1414</p>
<p><strong>46</strong> İbnu Abdi’l-Berr, el-İstîâb, el-İsâbe kenarı (3/98-99), Dâru’lFikir, 1398</p>
<p><strong>47</strong> İbnu Kesîr, el-Bidâye (8/93-94), İbnu Kesîr bu rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söyledi.</p>
<p><strong>48</strong> İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm (144-145)</p>
<p><strong>49</strong> İmâm Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr (7/304, Md:1295) Dârü’l-Fikir.</p>
<p><strong>50</strong> Bu ihâle, el-İsâbe’de bulunamamıştır.</p>
<p><strong>51</strong> İbnu Ebî Şeybe, el-Musannef (6/356-357, H: 32002)</p>
<p><strong>52</strong> İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (3/183-185), Dâru’l-Fikir</p>
<p><strong>53</strong> İmâm Buharî, Et-Tarîhu’l-Kebîr (6/209-210), Dârü’l-Fikir.</p>
<p><strong>54</strong> Tirmizî, Sünen (H:3578) 55 İbnu Mâce, Sünen (1/157), (H:1385), Dârü’l-Ma’rife.</p>
<p><strong>56</strong> Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle (204, H:663), Müessesetü’lKütübi’s-Sekafiyye,1406</p>
<p><strong>57</strong> Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve (6/166, 167,168), İlmiyye, 1405</p>
<p><strong>58</strong> Tirmizî, es-Sünen (5/569)</p>
<p><strong>59</strong> Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve (6/167), İlmiyye,1405</p>
<p><strong>60</strong> Ebû Dâvud et-Tayâlisî (9, H:37), Humeydî (1/16, H:28), Buhârî (6553), Müslim (1907), Ebû Dâvûd (2201), Tirmizî (1647), Nesâî (7/13, H:3794), İbnu Mâce (4227)</p>
<p><strong>61</strong> İmam Kevserî sözü uzatmamak içün rivâyeti bütünüyle getirmediyse de biz meselenin anlaşılmasını kolaylaştırmak içün onu hemen hemen tamamıyle almayı münâsib gördük.</p>
<p><strong>62</strong> Taberânî, el-Kebîr (9/30-31), es-Sağîr, (er-Ravdu’dDânî:1/306-307)</p>
<p><strong>63</strong> El-Heysemi, Mecmauz-Zevâid (2/279) 64 El-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb (129 H:1008) 65 Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvveh, biri sahîh olan iki isnâd ile (6/167-168)</p>
<p><strong>66</strong> İbnu Teymiyye de bu rivâyetin sahîh olduğunu (Kâidetün Celîle:98)’de i’tirâf etmektedir.</p>
<p><strong>67</strong> Bu ibâre, rivâyetin aslındandır. İmâm Kevserî sözü uzatmamış olmak içün onu hazfetmiştir. Biz daha anlaşılır olması içün ilâve ettik.</p>
<p><strong>68</strong> Taberâni, el-Kebîr (24/351-352) ve [Taberânî, el-Evsat, (356- 357- Mecma’u’l-bahreyn), Ebû Nüaym, Hilye:3/121], el-Kebîr Tâ’lîk’ı: 24/351, [Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvve…]</p>
<p><strong>69</strong> İmam Şafiî, el-Müsned (2/173, H:607)</p>
<p><strong>70</strong> İmâm Kevserî, bu râvîyi ‘el-Fihrî’ şeklinde zabt etmiş, Tabakât ve Ricâl kitâblarında da görebildiğimiz kadarıyla böyledir. Ancak Şifâ ve şerhlerinde, ‘el-Fihr’ şeklindedir. Allahu a’lem.</p>
<p><strong>71</strong> İmâm Kevserî, İyâd’ın haberi kendilerinden aldığı şeyhlerinin sağlam olup olmadıkları hakkında bir şey dememiştir. Ancak aşağıda da geleceği üzere, Hâfız Muhaddis Hafâcî onların güvenilir ve sağlam kimseler olduğunu söylemiştir.</p>
<p><strong>72</strong> Kesintisiz senedle Mâlik’e dayandırmayıp, Ondan rivâyet edeni atlayarak kesik bir senedle O’ndan rivâyet etti.</p>
<p><strong>73</strong> ‘O’nun senin yanındaki hâtırı ve rütbesi hürmetine senden istiyorum’, derse…</p>
<p><strong>74</strong> Ahmed İbnu Hanbel (3/21), İbnu Ebî Şeybe (15/106-107, H:29812, Muhammed Avvâme tahkîkı. Metindeki lafız, İbnu Ebî Şeybe’nindir.), İbnu Mâce (778), İbnu’s-Sunnî (84-85) ve [İbnu Huzeyme, (Sahîh’inin bir cüzü olan) et-Tevhîd (1/41- 42, M. Avvâme, Musannef hâmişi:15/106-107) Taberânî, ed-Düâ (2032, M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/106-107), İbnu Menî’, Ebû Nuaym Fazl İbnu Dükeyn, Kitâbu’s-Salât (İbnu Hacer, Netâicü’l-Efkâr:1/273, M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/106-107)]</p>
<p><strong>75</strong> El-Bûsîrî, Mısbâhu’z-Zücâce (132-133, H:263), Dâru’lKütübi’l-İlmiyye, 1414</p>
<p><strong>76</strong> Cerh, müfesser değildir, kınamanın sebebi açıklanmamıştır; dolayısıyla mu’teber değildir.</p>
<p><strong>77</strong> Bu köşeli parantez arası makâlenin dipnotunda yer aldıysa da onu içinde zikretmeyi münâsib gördük.</p>
<p><strong>78</strong> El-Bûsîrî, İbnu Mâce Zevâidi el-Mısbâh’ında (132-133, H:263) ve ona tâbi’ olarak es-Sindî de İbnu Mâce Hâşiyesinde (Dârü’lMa’rifeh) böyle demektedir. (1/429)</p>
<p><strong>79</strong> Alâuddîn Muğlatay, el-İ’lâm Şerhu Süneni İbni Mâce (Mektebetü Nezzâr Mustafa Bâz) (4/1316-1317)</p>
<p><strong>80</strong> Ayni hadîsi aynî Sahâbî’den rivâyet etmekte O’na uymuştur.</p>
<p><strong>81</strong> Yani, Ebû Saî el-Hudrînin yaptığı rivâyetin, bir başka Sahâbî olan Bilâl’den de gelen şâhid’i de vardır. 82 Yani hasen olmaktan aşağı düşmez.</p>
<p><strong>83</strong> Mütâbi’: Bir kişi bir râvîden bir isnâdla bir Sahâbî’den bir hadîs rivâyet eder ve bir başka kişi, aynı râvîden veya onun üstündeki râvîden aynı isnâd ile aynı hadîsi aynı Sahâbî’den aynı lafızla veya aynı ma’nâ ile rivâyet ederse, ikinci hadîse (veya râvîye) ‘mütâbi’ ismi verilir. Şâhid: Tercîh edilen meşhûr görüşe göre bir Sahâbî’den yapılan rivâyetin başka bir Sahâbî’den yapılması hâlinde ikinci rivâyet birincinin Şâhidi olur. Bazıları da “bir rivâyet, -ister bir Sahâbî’den, ister iki ayrı Sahâbîden olsun- diğerine lafızda uyarsa, mütâbi’, manada uyarsa şâhid olur” demişlerdir. Kimileri de “Mütâbi’ ve Şâhid’in ikisi de aynı manadadır” demişlerdir. [Mukaddimetü’d-Dihlevî (biraz tasarruf ile):63- 64 Dâru İbni Kesîr,1426)]</p>
<p><strong>84</strong> Allahu a’lem sahîh liğayrihî.</p>
<p><strong>85</strong> [Hafız Irâkî, İhyâ Tahrîci (1/323)], M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>86</strong> [İbnu Hacer, Netâicü’l-Efkâr (1/272)], M. Avvâme, elMusannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>87</strong> Ayrıca, şu Hadîs Hâfızları da bu rivâyeti hasen kabûl etmişlerdir: [Hafız Abdu’l-Ğanî el-Makdisî, en-Nasîha fi’lEdiyeti’s-Sahîha, Münzirî’nin şeyhi Ebû’l-Hasen el-Makdisî, -ki bunu ondan Münzirî nakletmiştir- (et-Terğîb:2/458-459), Dümyâtî, el-Metceru’r-Râbih (1325)], M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>88</strong> Furkan: 59 Bu cümledeki, ‘onu haberdâr olana sor’ derken, ‘sor’ fiil (yüklem), ‘sor’daki gizli ‘sen’ fâil (özne), ‘o’ ve ‘haberdâr’ kelimeleri de iki mef’ûldürler (nesnedir.) Söylenmek istenen َ َل} :şudur سأ’/ { َseele’ fiili ‘sorup bilgi öğrenmek’ ve ‘bir şey istemek’ gibi değişik manalara gelir ve her ikisi de iki mef’ûl alır. Bunlardan bilgi edinmek içün olan ‘suâl’in mef’ûl’üne {ب’/{ ِbâ’ harf-i cerri girer. Metindeki iki misâlde olduğu gibi. Ancak ‘haber öğrenmek’ içün değil de ‘bir şey istemek ve almak’ manasında olan, ‘suâl’in iki mefûl-i bih’inden hiçbirine {ِب’/{bâ’ harfi girmez. {ةَ َ َ ِ ب ِه ْ ال َع ِافي َ َل اهلل سأ’/ { َseelellâhe bihî’l- âfiyete’/ ‘Allah’dan onu istedi’ manasında değil, ‘Allah’dan onun ile (hâtırına) âfiyet istedi’ demek olur. ‘İstedi’ fiil, ‘Allah’dan’ mef’ûl, ‘âfiyeti’ kelimesi diğer mef’ûl-i bih,{هِب {ِ ‘bihî’ kelimesi ise vâsıta edinilen mef’ûl/nesne olur. Yani, ‘bihî’ lafzı ‘suâl’in iki mef’ûl-i bihinden biri olamaz; ikinci mefrûlün bih “el-âfiyete’ kelimesidir.</p>
<p><strong>89</strong> Meâric: 1</p>
<p><strong>90</strong> Meselâ, hadîsde gelen {اً ً َ ا خ ِاشع َ ِّلل ُه َّم ِ اِّن َ ى ا ْسَاُل َك َ &#8230;قْلب Ey}/‘أ Allahım!&#8230; Şübhesiz ki ben, Sen’den korkan bir kalb suâl ediyorum (istiyorum)’ şeklindeki duâda olduğu gibi. Burada ‘istiyorum’ fiil, ‘senden’ birinci mef’ûl-i bih, ‘korkan bir kalb’ de ikinci mef’ûl-i bih. İkisinde de ‘bâ’ harfi yok. Bunların dışında bir mef’ûl’e ‘bâ’ girecek olsaydı, ‘vasıtasıyla’ veya ‘aracılığıyla’ manasında olurdu. Cümleye meselâ {كِّ َ َ ِبي biِ}/‘بن nebiyyike’ kelimesini ekleseydik, ondaki ‘bâ’ ile ‘Nebin (vâsıtası) ile’ demiş olacaktık.</p>
<p><strong>91</strong> ‘Nebin ile Senden beni cehennemden korumanı istiyorum’ cümlesinde, ‘istiyorum’ fiil, ‘senden’ birinci mef’ûl-i bih, ‘beni korumanı’ ikinci mef’ûl-i bih, ‘Nebin ile’ de tevessül edilen, vesîle edinilen, ‘Nebin hâtırına’ ma’nâsında. Yoksa ‘Senden Nebîni istiyorum’ veya ‘Sana nebîni soruyorum’ gibi ‘şiddetli güldürecek’ ve ‘uzun uzun eğlendirecek’ olan manalar değil…</p>
<p><strong>92</strong> İki fiilden her biri, bir lafzı kendine bir fâil veya her biri mef’ûl veya biri fâil diğeri de mef’ûl olarak almak isterse, buna ‘tenâzu’ yani iki fiilin bir lafız üzerinde çekişmesi denir ki, teferruatı uzundur. İşin daha fazla olan nahiv inceliklerini ehline bırakıyor, ziyâde îzâha dalmayı lüzûmsuz görüyoruz. Burada şöyle denilir: {كْ َ َُل َك ِ ب َ �ح ِّ �ق َّ ال�س ِ �ائ ِ �ل� َ ين َ عَلي َ ْسأ ,deki}’أ َلُ} َ ْسأ أ’/{istiyorum’, iki mef’ûlün bih istiyor: Birincisi, şu fiilin sonundaki {ك’/{ َsen(den)’ ikincisi ise burada açıkta yok; ancak ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} ilerideki َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzını ْ ْقَذِن ِ ى م َ �ن َّ الن ِار} ,istiyor almak olarak mefûl َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ ,deki}’ أ َُل َك} َ ْسأ َلُ}’ nin}’أ َ ْسأ أ‘/{itiyorum’ fiili de sonuna takılan birinci mef’ûl {َك’/{sen(den)’ başka bir ikinci mefûl olarak yine hemen ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} dibindeki َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzını mefûl olarak almak istiyor. Dolayısıyla iki {لَ ُ َ ْسأ أَنْ} bir lafzı} أ ْ ِقَذِن ِى م َن ِّ النارِ تن {ُlafzını kendilerine ikinci mef’ûl olarak almak istiyor ve çekişiyorlar. Nahiv mezheblerinden hangisini kabûl ederseniz edin, birinin ikinci mef’ûlü kalmıyor; birinde zamir ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} ,o ki zorundasınız etmek takdîr َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzına dönecektir. Şâz olan nahiv görüşleri ise meselemiz dışındadır.</p>
<p><strong>93</strong> Taberânî, (Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid:10/159)</p>
<p><strong>94</strong> “Her zaman” ve “bazen’” ma’nâsındaki lafızlardan boş bırakılan ve “bazan” manasına gelen kalıplardandır.</p>
<p><strong>95</strong> Yani cemi/çoğul olarak “istâne edin” denilmeyip müfred/ tekil olarak “istiâne et” denilmiştir.</p>
<p><strong>96</strong> Abdülhayy el-Leknevî, Tezkiretü’r-Râşid, Mecmûatü Resâili’l-Leknevî (6/428-435) İdâretü’l-Kur’ân,1419, 1. baskı.</p>
<p><strong>97</strong> Fâtır: 22</p>
<p><strong>98</strong> Bu kitâb, yakınlarda Hüseyin Muhammed Ali Şükrî’nin gayret ve çalışmasıyla Dârü’l-Medîneti’l-Münevvere ve Dârü’s-Seyyid Abbâs Sakar el-Hüseynî tarafından müştereken basılmıştır. Trhsz.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/">Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahiret Perdesini Aralarken</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Feb 2017 11:44:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[A’lamu’n-Nübüvve]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Aklın Muhteris Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[ali yardım]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ]]></category>
		<category><![CDATA[Ashab-ı Kiram]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[cennet ve cehennem ehli]]></category>
		<category><![CDATA[cezalı kullar]]></category>
		<category><![CDATA[Cimri]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitâbu't-Tevehhum)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13905</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Kitâbu’t-Tevehhum) HARİS el-Muhasibi (k.s) &#8230; Elinizdeki “Kitabu’t-Tevehhum” adlı hacmi küçük, fakat değeri çok büyük olan bu eser, son derece nefis ve emsalsiz bir kitaptır. Bir insanın, dünyaya gözünü yumduğu andan itibaren nelerle karşılacağını gayet akıcı ve etkili bir üslupla anlatmaktadır. Eserin dikkatleri çeken en önemli bir özelliği de “havf ve reca=korku ve ümit”dengesini hemen her satırında korumaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/">Ahiret Perdesini Aralarken</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/attachment/101730/" rel="attachment wp-att-13984"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13984" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/101730.jpg" alt="" width="350" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/101730.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/101730-300x214.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></strong></p>
<p><strong>(Kitâbu’t-Tevehhum)</strong></p>
<p>HARİS el-Muhasibi (k.s)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Elinizdeki “Kitabu’t-Tevehhum” adlı hacmi küçük, fakat değeri çok büyük olan bu eser, son derece nefis ve emsalsiz bir kitaptır. Bir insanın, dünyaya gözünü yumduğu andan itibaren nelerle karşılacağını gayet akıcı ve etkili bir üslupla anlatmaktadır. Eserin dikkatleri çeken en önemli bir özelliği de <strong>“havf ve reca=korku ve ümit”</strong>dengesini hemen her satırında korumaya çalışmasıdır. Hemen her cümlesinde her iki noktaya da dikkat çeker. Kitap, ölüm anı ve acısıyla başlamakta, ölüm meleğinin görülmesini, o anda karşılaşılan iyi veya kötü haberi canlandırmakla başlıyor. Sonra, kabirde sorgucu meleklerin gelişini ve kişiye sorular sormasını, sorulara doğru cevap verip vermeme durumuna göre, kabrin Cennete veya Cehenneme açılmasını tasvir ediyor. Daha sonra yeniden diriliş ve mahşer yerine sevkedilişi ele alıyor. Göklerin yarılmasını, güneşin insanların tepesine yaklaştırılmasını, insanların terler içerisinde kalışını, herkesin canının derdine düşüşünü, anne, baba evlat ve kardeş gibi en yakın akrabalarından bile kaçışını anlatıyor. Yine, mahşer ehlinin bir an evvel hesaplarının görülüp o sıkıntıdan kurtulmaları için, büyük peygamberlerden şefaat dileyişlerini, hiç bir peygamberin buna cesaret edemeyip, sadece Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in Allah Teâlâ’nın huzuruna vararak bu isteklerini arz edişini canlı bir tablo halinde tasvir ediyor.</p>
<p>Sonra insanların Sırattan geçişini, Cehennemin azabını ve Cehennemliklerin feryat ve figan edip de imdatlarına cevap verilmeyişini çok etkili bir üslupla anlatıyor.</p>
<p>Arkasından, Allah Teâlâ’nın mü’minler için hazırladığı Cennet ve nimetlerini tasvir ediyor. Cennetliklerin içinde yaşadıkları saraylarını, hizmetçilerini, zevcelerini, perdedarlarını ve konforlu hayatlarını canlandırıyor. Cennetin otağ ve çadırlarını, kurulu taht ve koltuklarını, serili minder, halı ve döşeklerini tarif ediyor. Cennetliklerin karşılıklı tahtlara kurularak sohbet edişlerini, Cennetin süt, bal, şarap ve sudan nehirlerinin kıyılarında mesireye çıkarak meclisler düzenleyişlerini anlatıyor. Daha sonra bütün Cennet nimetlerini gölgede bırakan en büyük bahtiyarlık ve mazhariyeti, Allah Teâlâ’nın cemalini müşahede edişlerini ve bunun üzerlerinde bıraktığı Cennetlere değişilmez sevinç, güzellik ve hoşnutluğu anla tıyon) Kitabın sonunda da, takva sahiplerinin mükâfatına erişmek için salih amellerle Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmamız gerektiğini tatlı ve etkileyici bir üslupla belirtiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Başarı Allah Teâlâ’dandır.</p>
<p><strong>Abdulaziz Hatip</strong></p>
<p>12.02.1995</p>
<p><strong>Bağlarbaşı-Üsküdar</strong></p>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p>Bir olan, üstünlüğüne sınır bulunmayan, sonsuz azamet sahibi, hükmü geri çevrilemeyen, sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi Allah Teâlâ’ya hamdolsun. Allah Teâlâ bizi imtihan ve tecrübe için yaratmıştır. Cennet ve Cehennemi bizim için hazırlamıştır. İşin ciddi-ve önümüzdeki tehlikenin büyük olduğunu belirtmiştir. Aklı olan ve düşünen kişi, varacağı yerin neresi ve akibetinin ne olacağını öğreninceye kadar gönlü kırık olması gerekir. Çünkü Rabbine isyan ettiği ve Mevlâsının emirlerine karşı geldiği olmuştur. Sabah akşam Allah Teâlâ’nın gazab ve hoşnutluğu arasında gidip gelmiştir. Hayatının, bu ikisinden hangisiyle noktalanacağını ve gerçek akibetinin ne olacağını bilemez. Bundan dolayı, Allah Teâlâ katındaki halinin ne olacağını bilinceye dek kaygısı büyük, üzüntüsü uzun, sıkıntısı ise şiddetli olmalıdır.</p>
<p>Başarı ve tevfiki Allah Teâlâ’dan iste!</p>
<p>Günahlardan affını O’ndan bekle!</p>
<p>Her işte O’ndan yardım dile!</p>
<p>Sen Rabbinin emir ve yasaklarını çiğnemiş ve isyanınla O’nun gazab ve azabını kesin hakketmişken nasıl sevinebildiğine, korku ve ürpertinin nasıl gönlünden eksilebildiğine hayret ediyorum. Hiç çaresiz ölüm, sıkıntıları, acıları, çırpınışları ve sarhoşluğuyla gelip çatacak. Er geç gerçekleşeceği için bunu şu anda olmuş gibi kabul et!</p>
<p><strong>ÖLÜM</strong></p>
<p><strong>Ölüm Sekerâtı</strong></p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Sen can çekişmektesin. Ölümün sıkıntısı, acısı, sarhoşluğu, gam ve ıstırabıyla boğuşmaktasın. Ölüm meleği ayağından itibaren ruhunu çekmeye başlamış. Bu çekişin acısını ayağının ta ucundan hissetmektesin. Sonra bu çekiş aralıksız devam eder. Can çekişme kızışır. Ruh aşağıdan yukarıya olmak üzere bütün bedeninden çekilir. Acı doruğa ulaşmıştır. Ölümün sıkıntıları bütün bedenine yayılmıştır. Kalbin, ürperti ve üzüntü içindedir. Rabbinden gazab veya hoşnutluk müjdesini gözleyip beklemektedir. Canını almakla görevli melekten bu iki haberden birini almaktan başka bir ihtimal olmadığını anlamışsındır.</p>
<p><strong>Ölüm Meleğinin Görünüşü</strong></p>
<p>İşte sen böyle gam, tasa, ölüm acısı ve şiddetli üzüntü içerisinde Rabbinden iki müjdeden birini beklerken, birden bire ölüm meleğinin çehresiyle yüz yüze gelirsin. Bu çehre ya en güzel veya en çirkin bir manzara arzetmektedir.</p>
<p>Bedeninden ruhunu çekip çıkarmak üzere elini ağızına doğru uzatırken ona bakıyorsun. Bu hale düşmekten ve ölüm meleğinin yüzünü görmekten dolayı nefsin zillete bürünmüştür. Ondan nasıl bir müjdeyle ansızın karşılaşacağını merak edip duruyorsun. Birden bire onun sesini duyuyorsun. Ya sana: <strong>“Allah Teâlâ’nın rıza ve mükâfatıyla sevin, ey Allah Teâlâ’nın dostu!”</strong> veya <strong>“O’nun gazab ve azabıyla sevin (!) ey Allah Teâlâ’nın düşmanı!”</strong>haberini alıyorsun.</p>
<p>İşte o anda ya kurtuluş ve başarma kesin kanaat getirir ve ruhun Allah Teâlâ ile huzur bulur veya mahv ve helâk olduğuna kani olur, kalbin ümitsizlikle dolar, Allah Teâlâ’dan ümit ve emelin kopar. Dünyadaki müddetinin bittiği, iz ve eserinin silindiği ve senden önce geçip gidenlerin yurduna taşındığın o anda gönlüne son derece keder ve hüzün veya neşe ve sevinç hâkim olur.</p>
<p><strong>KABİR</strong></p>
<p><strong>Kabir ve Sorgusu</strong></p>
<p>Gönlünün sevinç ve neşeden uçar gibi olduğu veya hüzün ve ibretle dolduğu o anda kendini bir düşün!</p>
<p>Kabri ve onun dehşetli manzarasını, oradaki iki meleği ve Rabbine olan imâna ilişkin sorularını bir tasavvur et!</p>
<p>Ya Rabbinden gelen kesin söz (Kelime-i Şehadet) ile desteklendiğinden sebatlı ve kararlı veya yardımsız, şaşkın ve ürkeksin. O iki meleğin sorgulamak üzere tutup seni oturtmak için çağırdıkları an ki seslerini düşün!</p>
<p>O daracık mezar çukurunda oturuşunu göz önüne getir. Kefenlerin iki yanına düşmüş, gözünün üzerine konulmuş pamuklar yerlerinden ayrılıp ayağının yanına kaymıştır. Bunları düşün, sonra da onların şekline ve vücutlarının büyüklüğüne gözünü dikişini bir tehayyül et!</p>
<p>Eğer onları güzel şekilleriyle görürsen, kalbin başarı ve kurtuluşa erdiğini kesin olarak anlar. Eğer kötü manzaralarıyla görürsen, gönlün mahv ve helâkine kanaat getirir. Düşün onların nağme ve sorularıyla ses ve sözlerini; sonra da eğer sebat lütfetmişse Allah Teâlâ’nın desteğini veya seni yalnız başına yardımsız terketmişse şaşırtmasını!</p>
<p><strong>Kabrin Cennet ve Cehenneme Açılması</strong></p>
<p>Ya kesin veya şaşkın ve şüpheli cevabını düşün!</p>
<p>Şanı yüce Allah Teâlâ sana sebât ihsan etmişse o iki meleğin sevinçle sana yöneldiklerini, Cehenneme kapı açmak için ayaklarıyla kabrin yanlarına vurduklarını bir düşün!</p>
<p>Sonra Cehennemin, ateşiyle kızışıp kaynayışını, o anda meleklerin seninle olan konuşmalarını göz önüne getir. Cenâb-ı Hakk’ın seni koruduğu bu manzaraya bakıp duruyorsun. Bundan dolayı gönlünün neşe ve sevinci bir kat daha artar. Acz ve zaafına rağmen nasıl bir ateşten kurtulduğunu gözlerinle görüp inanırsın.<br />
Sonra o iki meleğin, ayaklarıyla kabrinin yanlarına yeniden vurduklarını, mezarının, ziynet ve nimetleriyle Cennete açılışını ve meleklerin şu sözlerini bir tehayyül et: “Ey Allah Teâlâ’nın kulu!Cenâb-ı Hakk’ın senin için hazırladıklarına bak!</p>
<p>Bu senin makamın ve kavuşacak yerindir!</p>
<p>“Bu Cennet nimetlerini ve saltanatının gözalıcılığını ve bu müşahede ettiğin nimetlerle parlak güzelliklere bir gün kavuşacağını görmekten gönlünün sevinç ve neşesini düşün!”</p>
<p>Eğer böyle değilsen, bütün bunların tersini; azarlanışım, Cenneti görüp de meleklerin sana söyleyecekleri, <strong>“Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ’nın seni mahrum bıraktığına bak!”; </strong>cehhenemi görüp de sana yöneltecekleri, <strong>“Allah Teâlâ’nın senin için hazırladıklarına bak! Bu senin yurdun ve varacak yerindir!”</strong> şeklindeki sözlerini düşün!</p>
<p>Bu ne büyük tehlike!</p>
<p>Bu iki halden hangisinin kabirde senin halin olacağını öğreninceye kadar, dünyada sana ne büyük gam ve üzüntü vardır!</p>
<p>Sonra yokluk ve peşinden de imtihan!</p>
<p>Nihayet eklemlerin parçalanacak, kemiklerin mahvolacak, vücudun da çürüyüp dağılacak. Fakat, ölüm meleğinin verdiği müjdenin hüzün veya sevinci ruhundan hiç geçmeyecek. Canın, sürekli olarak yeniden diriliş anında karşılaşacağı Allah Teâlâ’nın gazab ve azabının veya O’nun rıza ve mükâfâtının bekleyişi içinde bulunacaktır. Sen bunu bekleyip dururken ruhun Cennetteki makamına veya Cehennemdeki yerine arzedilecektir. Ruhunun hasret ve üzüntüleri ya da neşe ve sevinci ne büyük olacak!</p>
<p>Nihayet ölülerin bekleme süresi tamamlanacak. Yer ve gök, sakinlerinden boş kalacak. Hepsi bir zamanlar canlı ve hareketliyken sönüp kalacaklar. Artık ne duyulan bir ses, ne de görülen bir karartı vardır. Sadece O en Yüce Cebbar olan Allah Teâlâ Teâlâ kalmıştır. Tıpkı azamet ve yüceliğiyle tek ve yalnız olarak ezelde olduğu gibi!</p>
<p><strong>KIYAMET VE HAŞİR</strong></p>
<p><strong>Hz. İsrafil’in Seslenişi</strong></p>
<p>Sonra ruhun, sen de dâhil bütün yaratıkların Allah Teâlâ’nın huzuruna zillet ve küçüklük içerisinde toplanması için bir dellalın seslenişiyle ansızın irkilecektir.<br />
Bu sesin kulak ve akim üzerinde nasıl bir etki yapacağım düşün!</p>
<p>En Yüce Sultana arzedilmeye çağırıldığını aklınla anlarsın. Bu sesten dolayı yüreğin yerinden fırlamış ve saçların ağarmıştır. Çünkü bu bir tek çığlıktır ve celal ve ikram, azamet ve kibriya sahibi Allah Teâlâ’nın huzuruna toplanmaya çağırmaktadır. Sen bu sesten dolayı ürperti içindeyken ansızın başucundan toprağın yarılışını duyarsın. Mezarının toprağıyla tepeden tırnağa tozlar içinde sıçrayıp ayakların üzerine kalkarsın. Gözlerin sesin geldiği tarafa dikilmiştir. Seninle birlikte bütün yaratıklar, içerisinde uzun şiire bela ve imtihan gördükleri yerin toz ve toprağına bulanmış olarak öyle bir kalkış kalkarlar ki!..</p>
<p>Sen ve onların hep birlikte korku ve dehşetle ayaklanışınızı bir düşün!</p>
<p><strong>Mahşere Sevk</strong></p>
<p>Mahlûkâtın kalabalığı içerisinde korku, üzüntü, gam ve kederinle yalnız başına çıplaklık ve zilletini göz önüne getir!</p>
<p>Herkes çıplak, yalınayak, suskun; zillet, meskenet, korku ve dehşet içindedir. Onların ayak seslerinden ve İsrafil çağrısının yankısından başka bir şey duyamazsın. Senin de içinde bulunduğun mahlûkât ona doğru yönelmiş ve sesin geldiği tarafa yürümektedirler. Heybet ve zillet içerisinde koşmaktasın. Mahşer yerine vardığında, çıplak ve yalın ayak cin ve insanlardan bütün ümmetler kalabalıklaşır.</p>
<p>Yeryüzü hükümdarlarından saltanatları çekilip alınmış, kendilerini zillet ve küçüklük bürümüştür. Dünyada Allah Teâlâ’nın kullarına karşı işledikleri zulüm ve zorbalıktan, sonra artık yaradılış ve değer bakımından mahşer ehlinin en aşağılık ve en küçükleridir.</p>
<p>Sonra yaratıklardan ürküp yalnız başlarına yaşarlarken vahşi hayvanlar, tabi tutuldukları bir imtihan veya işledikleri bir günahtan dolayı değil sadece Kıyâmet gününün verdiği zilletten başları önlerine eğik olarak çöllerden ve dağların tepelerinden yönelip gelirler. Şiddet, cüret ve kudretlerine rağmen yırtıcı hayvanların bile o büyük günde, Kıyamet ve Allah Teâlâ’nın huzuruna arz anı için boyunlarını bükmüş olarak ve zillet içerisinde gelişlerini düşün!</p>
<p>Nihayet o vahşiler, yaratıkların arkasından gelip Cebbar ve gerçek Melik olan Allah Teâlâ’nın huzurunda, zillet, meskenet ve inkisar içerisinde dururlar.</p>
<p>Şeytanlar da azgınlık, isyan ve inatlarından sonra Yüce Allah Teâlâ’nın huzuruna arzedilmenin zilletiyle boyun eğmiş olarak gelirler. Uzun bir imtihandan sonra, yaratılış ve tabiatları farklı farklı olduğu ve birbirlerinden ürküp kaçtıkları halde hepsini bir arada toplayan Allah Teâlâ’nın şanı ne yücedir!</p>
<p>Yeniden diriliş hepsine boyun eğdirmiş ve mahşere sevk, onları aynı yerde toplamıştır.</p>
<p><strong>Göklerin Yarılması</strong></p>
<p>İnsan, cin, şeytan, vahşi ve yırtıcı hayvanlar, davar ve sığır gibi evcil hayvanlar ve haşereleriyle bütün yeryüzü ahalisinin sayısı tamamlanıp arz ve hisab durağında hepsi yerlerini alınca, üstlerinden göğün yıldızları saçılır, güneş ve ayın ışığı giderilir, kandil ve nurunun sönmesiyle yeryüzü karanlığa bürünür.</p>
<p>Senin de içinde bulunduğun yaratıklar bu vaziyetteyken, üstlerinden dünya seması çatırdamaya ve onca büyüklüğüyle tepelerinde dönmeye başlar. Sen de bu tehlikeli manzarayı gözlerinle izlersin. Sonra dünya seması beşyüz senelik kalınlığına rağmen yarılır. Onun parçalanışı senin kulağında ne korkunç bir ses yapar!</p>
<p>Sonra Kıyamet gününün azamet ve dehşetinden yırtılıp param parça olur. Parçalanıp yarılan gökleri kuşatan melekler, o göklerin etrafında ayakta dururlar. Onca büyüklüğüyle göğün parçalanış dehşetini ne zannediyorsun?</p>
<p>Rabbi, onu Kıyametin dehşetiyle eritip içine sarılık karışan eriyik gümüş haline getirir. Tıpkı celıl ve büyük olan Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi: <strong>“Gök yarılıp da, kızarmış yağ renginde gül gibi”</strong> olur (Rahman Sûresi: 37) veya: <strong>“O gün gök yüzü erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış yüne döner.”</strong>(Mearic Sûresi: 8-9).</p>
<p>(Müfessirler derler ki: el-Mühl, içine sarılık karışmış eriyik gümüştür. el-İhn ise, atılmış renkli yündür. “Verdeten keddihan” ifadesi ise, kırmızı atın rengi demektir.)</p>
<p><strong><em>Meleklerin İnişi</em></strong></p>
<p>Dünya semasının melekleri o semanın kenarlarında iken, birden bire Cenâb-ı Hakk’a arz ve hesap için yeryüzündeki mahşer yerine inerler. O melekler, muazzam büyüklükleri, Allah Teâlâ katındaki değerleri ve Kendisine sunulmak ve huzurunda hesaba çekilmek üzere kendilerini zillet ve meskenetle toplu halde indiren Yüce Sultan’ı takdis ile yükselen sesleriyle göğün iki tarafından yeryüzüne doğru hızla inerler. Muazzam kıymetleri, dev cisimleri, dehşetli sesleri ve şiddetli korkularıyla, Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ’ya arzedilmenin zilletinden boyunları bükük bir biçimde bulutların arasından inişlerini bir tehayyul et!</p>
<p>Nitekim Yahya bin Ğaylan el-Eslemî bana demiştir ki: Ruşdeyn bin Said’in, Ebû’sSemh’ten, onun da Ebû Kabîl, onun da Abdullah bin Amr bin el-As’tan naklettiğine göre Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ’nın bir meleği vardır. İki göz pınarları ile göz kuyruğu arası yüz senelik yürüyüş mesafesi kadardır.” Yine Yahya bin Ğaylan elEslemî bana demiştir ki: Ruşdeyn bin Said, İbn Abbas bin Meymun el-Lahmî, onun da Ebû Kabîl, onun da Abdullah bin Amr bin el As’tan naklettiğine göre Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ’nın bir meleği vardır. İki kaşının arası yüz sene kadardır.”</p>
<p>İnen meleklerin kendileri için geldiklerini düşünen mahlûkât onlara şöyle sorduklarında senin de korkun ne yaman olur: ‘Rabbimiz aranızda mı?” Melekler onların bu sorusundan ve Sultanlarını (Allah Teâlâ) aralarında bulunmaktan tenzih ederek ürperirler ve yeryüzü ahalisinin bu düşüncelerinden Allah Teâlâ’yı tenzih için yüksek sesle şöyle nida ederler: “Haşa! Rabbimizi tenzih ederiz. O aramızda değildir. O gelecektir.” Nihayet, o günün verdiği eziklikten dolayı başlan önlerine eğik bir vaziyette, mahlûkâtı kuşatarak saf halinde yerlerini alırlar. Onca azametli yaratılışları içerisinde kanatlarına bürünmüş, Rablerine zillet, mahviyet ve saygı ile başlarını önlerine eğmiş vaziyetteki hallerini düşün!</p>
<p>Sonra her şey aynı biçimde ve yedinci kat semaya varıncaya kadar bütün gök halkı sayıları ve büyüklükleri katlanarak iner. Her bir göğün ahalisi yaratıkların etrafında ayrı bir saf tutar.</p>
<p><strong>Mahşerin Hararet ve Sıkıntısı</strong></p>
<p>Nihayet bütün yedi gök’ ve yedi yer ahalisi mahşerdeki yerlerini tam olarak alınca güneşe on yıllık hararet giydirilir ve yaratıkların tepelerine bir veya iki yay kadar yaklaştırılır. Rabbu’l-Alemînin arşının gölgesinden başka hiç kimsenin gölgesi bulunmaz. Arşın gölgesinde serinlenenler ve güneşin hararetiyle kavrulanlar vardır. Güneş, altındakileri hararetiyle kızdırır. Hararetten onların keder ve endişeleri şiddetlenir. Sonra ümmetler dalgalanmaya ve itişip kakışmaya başlar. Birbirlerini sıkıştırır ve ayaklan gider gelir.</p>
<p>Susuzluktan boyunları kopacak gibi olur. Güneşin sıcaklığı, mahlûkâtın nefesleri ve izdihamın verdiği hararet birbirine eklenir. Bunun üzerine onlardan öyle bir ter akar ki, yeryüzüne yayılır. Sonra da amellerinin derecesine ve Allah Teâlâ katındaki saadet ve şekavet durumlarına göre vücudlarını kaplar. Öyle ki ter, bazılarının topuklarına, bazılarının göbeğine, bazılarının kulak memelerine kadar yükselir. Bazıları da neredeyse teri içerisinde kaybolacak hale gelir. Ter kimisinin göbeğine kadar çıkar.<br />
Umeyr bin Said der ki: Ben İbn Anır ve Ebu Said el-Hudrî’nin yanında oturuyordum. Cuma günüydü. Birisi ötekine dedi ki: “Ben Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken dinledim: ‘Kıyamet günü ter insanoğlunun neresine kadar varır?’<br />
Orada bulunanlardan birisi: ‘Kulak memelerine kadar’ bir diğeri: ‘Ağızına kadar’ dedi. İbn Ömer (radiyallâhü anh): (kulak memesinden ağıza doğru eliyle bir hat çizerek) ikisinin de eşit olduğunu görüyorum” dedi.</p>
<p>Hayseme, Abdullah’ın şöyle dediğini bildirdi: “Kıyâmet günü yeryüzünün hepsi adeta ateş kesilir. Ötesinde ise Cennet bulunur. İnsanlar, onun hurilerini ve kadehlerini görürler. Abdullah’ın cam kudretinin elinde bulunan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, kendisine hesap dokunmadığı halde bir kişi o kadar ter döker ki, döktüğü ter kendi boyunca yeryüzüne yayılır. Sonra bu ter burnuna kadar yükselir.” Abdullah’a sordular: “Bu neden ileri gelir Ya Eba Abdurrahman?”<br />
Abdullah: “İnsanların çektiği sıkıntıyı görmesinden” cevabını verdi.</p>
<p>İbn Ömer (radiyallâhü anh)’den, Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğu nakledildi: “Kişi (bir defa da ‘kâfir’ dedi) Kıyâmet günü, duruşmanın uzunluğundan dolayı kulaklarının ortasına kadar ter sızıntısının denizi içerisinde ayakta dikilir.” Yine Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den naklen Abdullah’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “O günün uzunca bekleyişinden. Kıyamet günü ter, kâfiri ağızının hizasından gemleyecek derecede kaplar (Ali, beklemenin uzamasından’ dedi) Öyle ki, ‘Ya Rabbi! Ateşe göndermek bile olsa beni rahatlat’ diye yalvarır.”</p>
<p>Hiç şüphesiz sen de onlardan birisin. Kederinle başbaşa kalmış, ter kaplamış ve gam bürümüş, şiddetli ter, korku ve ürküntüden nefesin daralıp bunalmış bir halde kendini düşün!</p>
<p>İnsanlar da seninle birlikte saadet veya mutsuzluk yurduna gönderecek hükmün verilmesini beklerler.</p>
<p><strong><em>Herkes Canının Derdine Düşer</em></strong></p>
<p>Nihayet, senin ve diğer yaratıkların meşakkati doruğa ulaşır. Konuşmadan ve işlerine bakılmadan uzun uzun beklerler. Üçyüz sene hiç konuşmadan, bir lokma yemek yemeden, bir yudum su içmeden, yüzlerine bir tek hoş esinti ve serin meltem değmeden, bu bekleyiş ve ayakta dikilişten doğan çekilmez ve katlanılmaz derecedeki yorgunluğu giderici bir an bile istirahat etmeden beklemelerini ne zannedersin?</p>
<p>Katade veya Ka’b’deıı rivayet edilmiştir ki: “O gün insanlar, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracaklar” (el-Mutaffifin Sûresi: 6) ayetini okudu ve şu açıklamayı yaptı: ‘Üç yüz sene kadar duracaklar.” Yine o, Hasan-ı Basrî’den şöyle duyduğunu söyledi: “Uzunluğu elli bin sene olan bir zaman, aykalarının üzerinde azîz ve celîl olan Allah Teâlâ’nın huzurunda ayakta dikilen insanların halini ne zannedersin?!<br />
Onlar orada ne bir şey yemişler ve ne de bir şey içmişlerdir. Öyle ki susuzluktan boyunları incelmiş. Açlıktan içleri yanmış. Bu onları ateşe sevk etmiş de sıcağı yaklaşmış ve esintisi şiddetlenmiş, yaklaşan kızgın bir pınardan sulanmışlardır.</p>
<p><strong><em>Peygamberlere Müracaat</em></strong></p>
<p>Onların meşakkat ve bitkinliği takat getiremeyecekleri bir dereceye varınca onlar, Mevlâ’nın yanında değerli olan ve kendilerine o hal ve durumlarında rahat etmeleri için şefaat edecek kimseleri aramak üzere birbirleriyle konuşurlar. Bu durumdan kurtulup Cennete veya Cehenneme sevkedilmelerini isterler.</p>
<p>Önce Âdem ve Nuh’a, sonra İbrahim’e, İbrahim’den sonra da Musa ve İsa’ya başvurup yardım isterler. Hepsi de onlara şöyle derler: Rabbimiz bugün öyle bir gazaba gelmiştir ki, böylesine ne bugünden önce gazaplanmış, ne de bundan sonra bu kadar gazaplanır. Hepsi de bu şekilde kudret ve celal sahibi Rablerinin gazabının şiddetini ifade eder ve kendi kendileriyle meşgul olduklarını şöyle dile getirirler: “Nefsî, nefsî! (kendi canım, kendi canım!)” bizzat kendi canlarının derdiyle meşguliyet, kendi dertleri ve kurtuluş kaygıları onları şefaat için Rablerine başvurmaktan alıkoyar. Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “O gün herkes gelip kendi canını kurtarmak için uğraşır…” (Nahl Sûresi: 111) Yaratıklardan hiçbirini düşünmez.</p>
<p>Yaratıklar topluca çağrışırlarken, herbiri canının derdine düşüp “Nefsî nefsî!” diye bağırırken seslerini bir tehayyül et!</p>
<p>“Nefsî, nefsî” sözünden başka bir şey duyamazsın. O gün ne ‘korkunç bir gündür !<br />
Sen de onlarla birlikte sadece kendini düşündüğünü ve Rabbinin azab ve cezasından kurtulmağa çalıştığını haykırırsın.”</p>
<p>Allah Teâlâ katındaki değerleri ve yüksek makamlarına rağmen Adem Safiyullah, İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah ve Kelimetullah’tan (aleyhimüsselâm) herbirinin Rabbinin şiddetli gazabından korkarak: “Nefsî nefsî!” diye seslendiği bir günü ne zannedersin?!</p>
<p>O günkü korkun, telaşın, üzüntün ve endişenle kendini onlarla mukayese edebilir misin?</p>
<p><strong>Büyük Şefaat</strong></p>
<p>Nihayet, mahlûkât onların kendi canlarının derdine düştüğünü görerek şefaatlerinden ümit kesince Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e gelirler. Rableri nezdinde şefaat etmesini dilerler. O da kendilerine bu konuda müsbet cevap verir. Sonra aziz ve celil olan Rabbinin huzuruna çıkarak izin ister. Kendisine izin verilir. Sonra Rabbi için secdeye kapanır. Sonra O’na layık şekilde hamd ve senalar eder. Bütün bunlar senin ve tüm mahlûkâtın duyacağı şekilde cereyan eder. Nihayet Rabbi, onların biran evvel huzura arzedilmesi ve işlerine bakılması konusundaki dileğini kabul eder.</p>
<p><strong>En Büyük Mahkeme</strong></p>
<p>Sen, diğer yaratıklarla birlikte Kıyâmetin karanlık ve şiddetli sıkıntısı içerisinde karar faslını ve nimet veya hüzün yurduna girmeyi bekleyip gözlerken birden bire Arşın nuru yükselir. Yeryüzü Rabbinin nuruyla parlar. Kalbin cebbar olan Allah Teâlâ hükmetmeye başlayacağına kesin olarak inanır. Ona arzedilme sıran gelmiştir. Öyle ki senden başka kimsenin arz edilmediğini ve senden başka kimsenin işine bakılmadığını sanırsın.</p>
<p>Hamîd bin Hilal’in şöyle dediği bildirilmiştir: “Bize anlatıldı ki: Kıyâmet günü bir kişi hesab’a çağırılarak: ‘Ey falan oğlu falan hesaba gel!’ denilir. Hatta o zanneder ki, ‘hesaba getirilenlerden benden başkası kast edilmiyor.’</p>
<p><strong><em>Cehennemin Kükreyişi </em></strong></p>
<p>Sonra Yüce Allah Teâlâ: ‘Ey Cebrail, bana Cehennemi getir!’</p>
<p>Cebrail yanına varıp ‘Ey Cehennem, gel!’ dediği zaman Cehennemi bir düşün!</p>
<p>Allah Teâlâ’nın başka bir varlık yaratıp da kendisini onunla azaplandıracağı korkusuyla ıztırap ve titremesini bir tehayyül et!</p>
<p>Çalkalanıp coştuğu ve parlayıp yaratıklara uzak yerinden baktığı ve onlara doğru iç çekip kükrediği anı bir düşün!</p>
<p>Allah Teâlâ’nın emrine muhalefet edip asi olanlara karşı Rabbinin gazabından dolayı gazablanarak mahlûkâtın üzerine hücum ederken bekçilerini sürükleyişini düşün!<br />
İç çekiş ve kükreyiş sesini, dalgalar halinde birbiri arkasında gelen o homurtuları düşün!</p>
<p>Kulağın o uğultularla dolmuştur. Korku ve heybetten yüreğin ağızına varmış ve uçacak hale gelmiştir. Yaratıklar onun kendilerine doğru kükreyişinden şiddetle kaçarlar.</p>
<p>İşte o gün, çağrışma ve karşılıklı feryat günüdür. Cehennem sesinin yankılarını duyunca arkalarını dönüp kaçarlar ve birbiri arkasına, Cehennemin etrafına, dizüstü çökmüş vaziyette dökülürler ve gözlerinden yaşlar boşanır.</p>
<p><strong><em>Zalimlerin Feryadı</em></strong></p>
<p>Cehennemin iç çekiş ve kükreyişi esnasında mahlûkâtın birbirine karışan ağlama sesini bir düşün!</p>
<p>Zalimler feryat ve figan ederek yok olup gitmeyi dilerler. Her bir seçkin, sıddık şehid, kısaca bütün halk: “Nefsî, nefsî!” diye bağırır. Düşün bir kere: Mahlûkâtın peygamberlere çağıran seslerini!</p>
<p>Onlardan her kul: “Nefsî, nefsî!” diye seslenir. Sen de aynı şeyi söylersin. Sen de mahlûkâtla birlikte şiddetli tehlikeler ve yürek ürperten korkular içerisindeyken, bir de bakarsın ki Cehennem ikinci bir kez haykırmıştır.</p>
<p>Senin ve onların korku ve endişesi bir kat daha artar. Arkasından üçüncü bir kez kükrer. Yaratıklar peşpeşe yüzüstü dökülürler. Gözleri belerir ve ateşin kendilerini kapıp götürme korkusuyla göz ucuyla gizli gizli bakarlar. O zaman zalimlerin yürekleri hoplar ve gırtlaklarına dayanır da yutkundukça yutkunurlar. Yutkunuşları boğazlarında düğümlenir. Akıllar uçar, iyi ve kötü bütün insanların akılları şaşar. Hiçbir peygamber ve seçkin hiçbir salih kul kalmaz ki bundan dolayı aklı şaşmasın.</p>
<p><strong><em>Peygamberlerin Korkusu</em></strong></p>
<p>O anda aziz ve celil olan Allah Teâlâ, yolunun davetçileri ve kullarına karşı delilleri oldukları için mahlûkâtın en değerlileri ve Kendisine en yakınları olan peygamberlere yönelerek, kendilerini kullarına ne ile gönderdiğini ve kullarının kendilerine ne cevap verdiğini sorarak buyurur: “Size ne cevap verildi?”</p>
<p>Onlar da düşünüp hatırlayan değil şaşırıp unutan akıllarıyla: “Hiç bir bilgimiz yok. Şüphesiz ki gaybleri bilen yâlnız sensin!” (Maide Sûresi: 109)</p>
<p>Bu ne büyük korku ki, Allah Teâlâ’ya olan yakınlıkları ve katındaki değerlerine rağmen peygamberlerde öyle bir noktaya varmış ki akıllarını şaşırtmış da, ümmetlerinin kendilerine ne cevap verdiğini dahi bilemez hale getirmiştir!</p>
<p>Ebu’l-Haban ed-Dimeşkî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ebu Kurre el-Ezdî’ye dedim ki: ‘İnsanların kalbi Kıyamet gününün dehşetli hallerine nasıl dayanır?”<br />
Dedi ki: “Onlar yeniden diriltildiğinde buna güç yetirecek bir yapıda yaratılırlar.” Ebu’ 1-Hasan dedi ; ki: “İshak bin Halef’e Yüce Allah Teâlâ’nın peygamberlerine söylediği: ‘Size ne cevap verildi? (sorusuna) onların: Bilmiyoruz’ (Maide: 109) sözünü sordum ve onlar dünyada kendilerine ne cevap verildiğini bilmiyorlar mı?’ dedim. Dedi ki: Kendilerine bu soru yöneltildiğinde duydukları heybetin büyüklüğünden akılları şaşar ve dünyada kendilerine ne cevap verildiğini bilemezler. Dolayısıyla doğru söylüyorlar. Nihayet kendilerine gelirler ve dünyada kendilerine nasıl cevap verildiğini hatırlarlar.</p>
<p>Ebu’l-Hasan, “Bu cevabı Ebu Süleyman’a naklettim. O: ‘İshak doğru söylemiş. Peygamberler o andaki sözlerinde doğrudurlar. Nihayet kendilerine gelince, kendilerine ne cevap verildiğini hatırlarlar’ dedi. Ebu Süleyman dedi ki: “Birini arkadaşına: ‘Benimle senin aranda Sırat vardır’ dediğini duyduğunda bil ki o Sıratı tanımıyor. Eğer tanısaydı, Sıratta bir kimseye takılmayı veya birinin kendisine takılmasını istemezdi.”</p>
<p><strong>Kıyametin Manzarası ve Tekvir Sûresi</strong></p>
<p>“Allah Teâlâ’nın, peygamberleri toplayıp da: ‘Size ne cevap verildi?’ dediği gün…” (Maide: 109) ayeti hakkında Mücahid’in şöyle dediği nakledildi: ‘Onlar korkarlar ve: ‘Bizim hiçbir bilgimiz yok’ derler. Yine: “O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün” (Casiye: 28) ayeti hakkında şöyle dediği bildirildi: “Yani, diz üstü sürünerek…” Mücahid devamla şunları söyledi: Abdullah’ın şöyle dediğini duydum: ‘Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: ‘Sizi mahşerde Cehennemin korkusundan diz çökmüş olarak görür gibiyim.” Yine Mücahid dedi ki: “Abdullah bin Ömer (radiyallâhü anh)’ın şöyle dediğini işittim: ‘Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Kıyamet gününün manzarasına bakmak isteyen, “Güneş katlanıp dürüldüğünde…” (Tekvîr Suresi: 1) suresini okusun.”</p>
<p>Amr bin Zerr’in şöyle dediği bildirildi: “Sabahleyin hayır aramak üzere çıkan kişi, hayır bulur. Gözlerinizin yaşarmamasını ve kalblerinizin katılığını bana mı yüklüyorsunuz? Eğer bugün size Allah Teâlâ’nın Kitabından bir öğüt dinletmezsem, o zaman suçu bana yükleyin.” Sonra şu âyet-i kerimeleri okudu: “Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar (kararıp) döküldüğünde, dağlar (sallanıp) yürütüldüğünde…” (Tekvîr Sûresi: 1-3) tâ “…Kişi neler getirdiğini anlamış olacaktır” (Tekvîr Sûresi: 14) ayetine veya surenin sonuna varıncaya kadar… Sonra şöyle devam etti: ‘Beni dinleyiniz! O bekleyişte onlar arasında senin halin ne olacak?!</p>
<p>Onların maruz kaldığı korku ve dehşete; hatta kalbin güç yetiremeyecek, vücudun kaldıramayacak kadar büyüğüne senin de maruz kalacağını biliyor musun?</p>
<p>İşte görüyorsun o durakta peygamberlerin bile akılları şaşmış. Sen ise, asî, günahkâr ve Rabbinin hoşlanmadığı işlere devam edip dururken akim ne hale gelir ve halin nice olur?<br />
<strong><em>En Yakın Akrabalar Bile Birbirinden Kaçar</em></strong></p>
<p>O korku, dehşet, titreme, yalnızlık ve şaşkınlıktan dolayı evlat, baba, kardeş, eş ve akrabaların senden kaçtıkları, senin de hepsinden kaçtığın o anı düşün!<br />
Nasıl da birbirinizi yüz üstü ve yardımsız bırakırsınız?</p>
<p>Eğer o günün büyük korkusu olmasaydı, annenden, babandan, eşinden, çocuklarından ve kardeşinden kaçman mertlik ve vefakârlık sayılmazdı. Fakat tehlike büyüktür, korku şiddetlidir. Bu yüzden ne sen onlardan kaçtığından dolayı kınanırsın ne de onlar kınanır.</p>
<p>Neden diğer insanlardan değil de özellikle bunlardan kaçıyorsun?</p>
<p>Onlara kızdığından dolayı mı?</p>
<p>Nasıl onlara kızarsın veya onlar sana kızarlar ki?</p>
<p>Öyleyse neden özellikle onlardan kaçıyorsun?</p>
<p>Kızdığından mı?</p>
<p>Oysa onlar, dünyada iken candaşların, gözünün nurları ve gönlünün sürurlarıydılar. Fakat onlardan birinin sende bir hakkı bulunup da yakana yapışarak aziz ve celil olan Rabbinin huzurunda seninle hesaplaşmasından, korkarsın. Sonra belki de davayı kazanır da, kurtuluş, ümidin olan iyiliklerinden kendisine verilir. B öylece sevaplarından ayrılır ve bu yüzden de Cehenneme girersin.</p>
<p><strong><em>Cehennemden Bir Boyun Uzanır</em></strong></p>
<p>Sen bu halde iken,, birden Cehennemden bir boyun çıkıp yükselir ve açık bir dil ile, yaratıklar içerisinden hesapsız olarak yakalamakla görevlendirildiği kimseleri haykırır. Sonra bu boyun yönelip gelir ve kuşun yem tanelerini topladığı gibi onları toplar, üzerlerine kapanarak ateşe atar ve ateş de onları yutar. Sonra onlarla birlikte Cehennemin içinde gizlenir.</p>
<p>İşte onlara bu yapılacak. Sonra bir münadî şöyle seslenir: Mahşer ahalisi kimin ikrama layık olduğunu görecektir. Her hal ve durumda Allah Teâlâ’ya hamdedenler ayağa kalksın!” Onlar ayağa kalkarak Cennete doğru seğirtirler.<br />
<strong><em>Hesapsız Cennete Girenler</em></strong></p>
<p>Sonra geceleyin kalkıp ibadet edenlere de aynı şey yapılır. Sonra, dünyanın ticaret ve alışverişi’ kendilerini Mevlâ’yı anmaktan alıkoymayanlara da böyle yapılır. Nihayet Cennetlik ve Cehennemliklerden bu gruplar (hesapsız olarak) girecekleri yere girdikten sonra, amel sahifeleri uçuşur, insanların sağ veya sol ellerine düşer ve mizanlar kurulur. Onca büyüklüğüyle kurulmuş mizanı düşün!</p>
<p>Kalbin ürperti içerisinde defterinin sağma mı yoksa soluna mı düşeceğini beklerken defterlerin uçuşmasını bir tasavvur et!</p>
<p><strong><em>Üç Yerde Kimse Kimseyi Hatırlamaz</em></strong></p>
<p>Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in başı Hz. Aişe (radiyallâhü anh)’nın kucağındaydı. Derken uykuya daldı. Hz. Aişe (radiyallâhü anh) Ahireti hatırlayarak ağladı. Gözünden akan yaşlar Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in mübarek yanakları üzerine damladı. Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu gözyaşlarıyla uyandı. Başını kaldırdı ve: ‘Niye ağlıyorsun, ey Aişe’m?’<br />
diye sordu. Hz. Aişe: ‘Ey Allah Teâlâ’nın Resulü, Ahireti hatırladım da… Acaba Kıyâmet günü yakınlarınızı hatırlar mısınız?’</p>
<p>dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ‘Canım kudretinin elinde bulunan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, şu üç yerde kişi kendisinden başka hiç kimseyi hatırlamaz: Teraziler kurulup insanların amelleri tartıldığı zaman iyilik kefesinin hafif mi, yoksa ağır mı geldiğini öğreninceye kadar. Amel sahifeleri dağıtıldığı zaman, sağ elinden mi, yoksa sol elinden mi verildiğini bitinceye kadar. Bir de Sırat yanında.”</p>
<p>Enes bin Malik’ten rivayet edilmiştir: “Kıyamet günü insanoğlu getirilip mizanın iki kefesi arasında durdurulur ve bir melek kendisi için görevlendirilir. Eğer terazisinin sevap kefesi ağır basarsa, görevli melek bütün mahlûkâtın duyacağı bir sesle şöyle seslenir: ‘Falan oğlu falan bir daha ebediyen mutsuz olmayacağı bir saadete ermiştir!’<br />
Eğer, terazisinin sevap kefesi hafif gelirse bu defa de aynı melek, bütün mahlûkâtın işiteceği bir sesle şöyle seslenir: ‘Falan oğlu falan, bir daha hiç mutlu olmayacak bir şekavete uğramıştır!’</p>
<p>İşte sen yaratıklarla birlikte ayakta dikilirken birden bire meleğe bakarsın ki, ona zebanileri getirmesi emredilmiştir. Hemen ellerinde demir tokmaklar ve üzerlerinde ateşten elbiselerle gelirler. Sen onları görünce korkarsın, dehşet ve heybetten yüreğin uçacak gibi olur.</p>
<p><strong><em>Adın Okunur</em></strong></p>
<p>Sen bu halde iken, birden bire yüksek sesle adın okunur. Gelmiş geçmiş bütün mahlûkâtın huzurunda isminle şöyle çağırılırsın: ‘Nerede falan oğlu falan Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya takdim edilmeye gel!’</p>
<p>Zaten melekler seni almak için görevlendirilmiş. Nihayet seni Rabbine yaklaştırırlar. Sözkonusu çağrıyla istenenin sen olduğunu bildikleri için isim benzerliğinin bulunması kendilerini şaşırtmaz.</p>
<p>Talha bin Amr bize haber verdi ki: Bana İbn Ebi Rabah şöyle dedi: Ey Talha!<br />
Senin ismin ve benim ismim gibi kim bilir ne kadar çok isim vardır?!</p>
<p>Kıyamet günü: ‘Ey falan!’ dendiğinde hemen kastedilen kişi kalkar. Başkası kalkmaz. Çünkü kalbine sen olduğuna dair bilgi doğmuştur. Hemen ayağa fırlarsın. Bütün vücudun titrer. Organların çırpınır. Rengin uçar. Korkan, ürken ve titreyen yüreğin göğsüne küt küt vurur. Seni almakla görevli melekleri görünce, seni müthiş bir ıstırap, titreme ve korku tutar. Kullar içerisinde çağrılanın senden başkası olmadığını çok iyi bilirsin. Melekler ellerini sana uzatır, seni kıskıvrak yakalarlar. Sonra uysal hayvanların çekilmesi gibi seni çeker götürürler. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya arzedilmek ve O’nun huzurunda durup dikilmek üzere sürükleyerek safların arasından geçirirler. Sen: aralarından Rabbine doğru çekilip götürülürken bütün yaratıklar, gözlerini sana dikmişlerdir.</p>
<p><strong>Ulu Divan</strong></p>
<p>Kalbin titreyerek, ıstırap ve ürpertiyle huzurda durduğun anı bir düşün!<br />
Seni yakaladıkları zaman elleriyle pazularını tutuşlarını ve o anda avuçlarının sertliğini bir düşün!</p>
<p>Elleriyle kıskıvrak yakalanışını ve safların arasından geçirilişini bir düşün!</p>
<p>Kalbin uçar, gönlün yerinden fırlar gibidir. Yine ellerinde bulunuşunu bu şekilde seni Rahman olan Allah Teâlâ’nın arşına kadar götürerek ellerinden fırlatışlarını ve Allah Teâlâ’nın ulu kelamiyle seni çağırmasını bir düşün!</p>
<p>“Ey Adem oğlu, yaklaş bana!” Nurunun içine kaybolmuşsun. Çırpınan, hüzünlü, ürperen ve korku dolu bir gönül; endişeli, korkulu ve kırık bir göz; uçmuş bir renk ve titreyen mustarib organlarla tıpkı annesinin yeni doğurduğu küçük yavru gibi, Aziz, Celil, Kebîr ve Kerîm olan Rabbinin huzurunda durursun.</p>
<p><strong>Amel Sayfası</strong></p>
<p>Elinde, işlediğin hiçbir günahı ve gizlediğin hiçbir sırrı bırakmayıp hepsini içeren yazılı bir sayfa titremektedir. Sen içindekileri yorgun bir dil, geçersiz bir delil ve kırık bir gönül ile okursun. Hala sana ihsanda’ bulunan ve kusurlarını örtmeye devanı eden Mevlâ’dan utanç ve korkun acaba ne derecededir?!</p>
<p>İşlediğin çirkin fiillerinden ve büyük günahlarından seni sorguya çektiği zaman ne dille cevap verirsin?</p>
<p>Yarın O’nun huzurunda hangi ayakla durursun. Hangi gözle O’na bakarsın. Hangi yürekle O’nun ulu ve yüce sözlerine, sorgulama ve azarlamasına dayanabilirsin?<br />
Küçücük vücudunla, titreyen organlarınla ve çarpıntılı yüreğinle kendini bir tehayyül et!</p>
<p>Günahlarını hatırlatıp kötülüklerini ortaya döken ve seni durdurup gizlediklerini bir bir itiraf ettiren kelamını işitmektesin. Bu haldeki durumunu ve binbir tehlikenin seni çepeçevre sarışını bir tasavvur et!</p>
<p>Kim bilir kaç günahı unutmuşsundur ki Allah Teâlâ onları sana hatırlatmıştır!<br />
Sakladığın kaç gizli sır vardır ki Allah Teâlâ hepsini açıklayıp ortaya dökmüştür. Kim bilir nefsin isteklerine olan meylin ve gafletin sebebiyle ihlaslı yaptığını ve ifsad edici arızalardan uzak olduğunu zannetiğin nice amelin vardır ki Allah Teâlâ hepsini geri çevirmiş ve boşa çıkarmıştır.</p>
<p><strong><em>Son Pişmanlık</em></strong></p>
<p>Oysa bunlara büyük bir ümit bağlamıştın. Rabbine itaat konusunda gösterdiğin ihmalden dolayı kalbinin ne büyük üzüntü ve pişmanlıkları olur!</p>
<p>Nihayet her günahı anmak ve her gizliyi ortaya dökmek suretiyle, Allah Teâlâ seni tekrar tekrar sorguya çektiği zaman sıkıntı seni oldukça yorar ve utancın doruk noktaya ulaşır. Çünkü karşındaki en Yüce Sultandır. O’ndân utanıldığı kadar hiç kimseden utanılmaz. Çünkü O, benzeri olmayan Bakî, Evvel ve Kadîm’dir. Ihsan sahibidir. Şefkatlidir. Merhametlidir. Kerîmdir. Cömertliğine nihayet yoktur. Ni’met, fazl ve kerem sahibidir.</p>
<p>İşte bu sıfatları taşıyan bir Zatın seni sorgulamasını ne sanıyorsun?!<br />
Emrine olan muhalefetini, gösterdiğin saygısızlık ve hayasızlığı ve Kendisine kafa tutuşunu bütün açıklığıyla ortaya dökmüştür. Dünyada emirlerine karşı gelişini, sana olan nimetlerini önemsemeyişini ve azametini düşünmeyişini sana hatırlatmasını düşünebiliyor musun?</p>
<p>Nitekim şöyle der:</p>
<p><em>“Ey kulum!</em><br />
<em> Neden bana saygı göstermedin?!</em><br />
<em> Neden benden utanmadın?!</em><br />
<em> Sana olan ihsanımı hafife mi aldın?</em><br />
<em> Yoksa sana iyilikte bulunmadım mı?</em><br />
<em> Sana nimet vermedim mi?</em><br />
<em> Benim hakkımda seni aldatan nedir?</em><br />
<em> Gençliğini nerede yıprattın?</em><br />
<em> Ömrünü nerede tükettin?</em><br />
<em> Malını nereden kazandın ve nereye harcadın?</em><br />
<em> İlminle ne denece amel ettin?</em></p>
<p><strong><em>Tercümansız Görüşme</em></strong></p>
<p>Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Hiçbiriniz yoktur ki, Âlemlerin Rabbi, arada hiçbir perde ve tercüman bulunmaksızın kendisine soru sormasın.” Adî bin Hatim şöyle demiştir ‘Ben Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in bir konuşmasına şahid oldum. Şöyle buyuruyordu:</p>
<p>Hiç şüphesiz biriniz -arada engelleyici hiçbir perde ve meramını ifade edecek hiçbir tercüman bulunmaksızın Allah Teâlâ’nın huzurunda ayakta dikilecektir. Allah Teâlâ soracak: ‘Sana mal vermedim mi?’</p>
<p>Kul: ‘Evet verdin’ diyecek. Allah Teâlâ: ‘Sana elçi göndermedim mi?’<br />
diye soracak. Kul: ‘Evet gönderdin’ diyecek.’ Sonra sağına bakacak Cehennem ateşinden başka bir şey göremeyecek. Soluna bakacak, yine Cehennem ateşinden başka bir şey göremeyecek. Öyleyse, (dünyada sadaka olarak vereceği) bir hurma parçasıyla da olsa ateşten korunsun. Bunu bulamıyorsa, güzel bir sözle bunu yapsın.”<br />
Abdullah bin Mes’ud yeminle sözüne başlayarak şöyle dedi: ‘Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, sizden hiç kimse yoktur ki, birinizin dolunay ile başbaşa kaldığı gibi Rabbiyle başbaşa kalmasın.</p>
<p><strong><em>Ey Âdemoğlu Niçin Aldandın?</em></strong></p>
<p>Sonra Allah Teâlâ ona şöyle buyurur:</p>
<p>‘Ey Âdemoğlu, Benim hakkımda seni ne aldattı?<br />
Ey Âdemoğlu, bildiğinle ne amel ettin?<br />
Ey Âdemoğlu! Peygamberlere ne cevap verdin?”<br />
Yine Abdullah bin Mes’ud’dan rivayet edilmiştir ki, sözüne yeminle başlayarak şöyle dedi: “Vallahi, sizden hiç kimse yoktur ki, birinizin gördüğü dolunay ile başbaşa kaldığı gibi Rabbiyle başbaşa kalmasın. Sonra Allah Teâlâ ona şöyle buyurur:<br />
‘Ey Âdemoğlu, Benim hakkımda seni ne aldattı?<br />
Ey Âdemoğlu, benim için ne amel işledin?<br />
Ey Âdemoğlu, Benden ne kadar hayâ ettin?<br />
Ey Âdemoğlu, peygamberlere ne cevap verdin?<br />
Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayana bakarken Ben gözlerinin üzerinde gözcü değil miydim?</p>
<p>Sana helâl olmayan şeyleri dinlerken Ben, kulakların üzerinde konrolcu değil miydim?</p>
<p>Ey Âdemoğlu, sana helâl olmayan şeyleri söylerken Ben, dilin üzerinde murakıp değil miydim?</p>
<p>Sen ellerinle helâl olmayan şeyleri tutarken Ben, onların üzerinde gözcü değil miydim?</p>
<p>Ayaklarınla sana helâl olmayan şeylere giderken Ben onların üzerinde gözetleyici değil miydim?</p>
<p>Sana helâl olmayan şeylerle kalben ilgilenip dururken Ben, kalbinin üzerinde murakıp değil miydim?</p>
<p>Yoksa sana olan yakınlığımı ve ve sana gücümün yettiğini inkâr mı ettin?”</p>
<p><strong><em>İki Büyük Olay</em></strong></p>
<p>Ey Âdemoğlu, sen iki büyük olayla karşı karşıyasın: Ya Allah Teâlâ seni Rahmetiyle karşılayacak, cömertlik ve keremiyle ihsanda bulunacak ya da, seni inceden inceye hesaba çekecek ve Cehenneme götürülmeni emredecektir ki, ne kötü dönüş yeridir orası!</p>
<p>Mücahid’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Kıyamet günü, kul şu dört şeyden sorguya çekilmedikçe Allah Teâlâ’nın huzurundan adımını bile atamaz:</p>
<p>Ömrünü nerede tükettiğinden, ilmiyle ne amel işlediğinden, bedenini nerede yıprattığından, malım nereden kazanıp nereye sarfettiğinden.”</p>
<p>Allah Teâlâ sana olan ihsanını, buna karşılık senin ise O’na muhalefet edişini, O’na karşı hayasızlığını tekrar tekrar ifâde ederken kendinin ve kalbinin halini düşünebiliyor musun?</p>
<p>O ne büyük duruşmadır!</p>
<p>O ne yüce sorgulayıcıdır!</p>
<p>Hiç bir şey Kendisine gizli kalmaz. O’na olan itaatındaki ihmal ve O’na karşı isyanından dolayı içini dolduracak üzüntü, keder ve hasret ne büyüktür!<br />
Sende gam, keder ve haya doruğa ulaşınca iki durumdan birisi belirir: Ya gazab veya hoşnutluk ve muhabbet.</p>
<p>Ya diyecek ki: Ey kulum Ben bunları dünyada senin için örttüm. Bu gün de onları senin için bağışlıyorum. İşte büyük olan günahlarını ve çok olan hatalarını affettim. Az olan iyiliklerini de kabul ettim. Bundan dolayı gönlünü sevinç ve neşe kaplar. Bundan ötürü yüzün ışıl ışıl parlar. Bunu sana söylediği zaman kendini bir düşün!</p>
<p><strong><em>Af Müjdesinin Verdiği Sevinç</em></strong></p>
<p>Üzüntüden, sorgulamanın verdiği utanma ve sıkılmadan ve yaptığın kötü işlerin sayılması karşısında duyduğun sıkıntıdan sonra yüzünde sevincin nur ve aydınlığı parlamaya başlar. Gönlündeki keder ve hüzün neşeye dönüşür. Yüzün açılır, rengin ağarır. Bizzat Cenâb-ı Hak’tan, senden razı oluşunu duyduğun anı bir düşün!<br />
Gönlün hoplar, sevinç ve sürurla dolar. Neredeyse neşeden ölür ve mutluluktan uçar gibi olursun. Hakkındır da… Öyle ya!</p>
<p>Hangi sevinç, aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın rızasından duyulandan daha büyük olabilir?</p>
<p>Vallahi, dünyadayken Allah Teâlâ’nın ahirette senden razı olacağını düşünüp sevincinden ölürsen bu sana çok görülmez. Her ne kadar ahiretteki bu hoşnutluk tam kesin değilse de, bunu umman bile böyle bir sevinç için yeterli.</p>
<p>Öyleyse bir de Allah Teâlâ’dan, senden hoşnut olduğunu bizzat işitip için güvenle dolsa, endişen tamamen dağılsa, ebedî mutluluğa olan ümit ve emelin kesinleşse, sonsuz, kesintisiz, eksilmez ve şüphe götürmez nimetleri elde ettiğine kesin kanaatin gelse, durumun nasıl olur?</p>
<p>Bir de bunu düşün!</p>
<p>Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın huzurundasın, sana karşı hoşnutluğu belli olmuş. Kalbin sevinçten uçuyor. Yüzün ağarıyor, parlayıp aydınlanıyor, yaradılışı adeta hal değiştiriyor ve çehren sanki dolunay gibi oluyor. Sonra sen mahlûkâtın huzuruna sevinçli bir yüzle çıkıyorsun. Yüzün en mükemmel güzelliğe erişmiş, ışıltısıyla pırıl pırıl bir nur yayılıyor ve sen kitabın sağ elinde, güzellik, nur ve parlaktıkta diğer insanları geçmiş bir durumda iken kendini bir düşün!</p>
<p>Kolundan bir melek tutmuş ve herkesin ortasında:</p>
<p>“Bu falan oğlu falan, bir daha asla mutsuz olmayacağı bir saadete ermiştir!” diye seslenir. Rabbin, yaratıkları huzurunda senden hoşnut olduğunu ilan etmiştir. Sana iyi zan besleyenlerin bu zanları gerçekleşmiş, seni itham edenlerin karalamaları boşa çıkmıştır.</p>
<p><strong><em>İyiliğin Mükâfatı</em></strong></p>
<p>Mahlûkâtın içerisinde, yarın elde edeceğin bu derece, dünyada iken yaratıklara yaltakçılık yapmaksızın ve onlar gözünde makam-mevki aramaksızın Rabbinin taatiyle meşgul olmanın tam bir karşılığıdır. Tek olan ve ortağı bulunmayan Allah Teâlâ’ya karşı davranışlarındaki sadakat ve Rabbine karşı saygı derecesinin bedelidir. Allah Teâlâ, bütün mahlûkatın huzurunda sana bu büyük makamı ihsan etmiş, sana olan hoşnutluk ve dostluğunu ilan etmiştir.</p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Sen yaratıkların saflarını yara yara yürümektesin. Yüzünün nur ve güzelliği, gönlünün sevinç ve neşesiyle amel defterini sağ elinde tutmaktasın. İnsanların gözleri, Allah Teâlâ katında erdiğin lütfa erme hasreti ve büyük bir imrenişle sana çevrilmiş. Bu makamı elde etmek için Allah Teâlâ’ya karşı daha büyük bir ümit ve emelle çalışıp çabala!</p>
<p>Çünkü O lütfederse buna erebilirsin. Bu, karşı karşıya bulunduğun iki büyük durumdan birisidir.</p>
<p>Safvan bin Mihrez’in şöyle dediği bildirilmiştir: “Ben Abdullah bin Ömer’in elini tutuyordum. Yanına bir adam gelerek, ‘Allah Teâlâ’nın kul ile özel konuşması konusunda Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den ne duydun?’<br />
diye sordu. Abdullah şu cevabı verdi: “Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’i şöyle buyururken dinledim: Kıyamet günü Allah Teâlâ mü’mini Kendisine yaklaştırır. Üzerine himaye örtüsünü koyar onu insanlardan gizler ve şöyle buyurur: ‘Ey kulum, falan falan günahını biliyor musun?’</p>
<p>Kul: ‘Evet ey Rabbim’ der. Sonra yine: ‘Ey kulum, falan falan günahını da biliyor musun?’diye sorar. Böylece bütün günahlarını kendisine itiraf ettirir. Kul, içinden helâk olduğunu düşünür. O sırada Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘<strong>Dünyada bunları senin için örttüm. Bu gün de onları senin için bağışladım.’ </strong>Sonra da iyilik defteri kendisine verilir.”</p>
<p><strong><em>Allah Teâlâ’nın Gazab Ettikleri</em></strong></p>
<p>Kâfir ve münafıklara gelince, hazır bulunan melekler onlar için şöyle derler: “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir. Bilin ki, Allah Teâlâ’nın laneti zalimlerin üzerinedir.” (Hûd Sûresi: 18).</p>
<p>Abdullah bin Ömer Ka’be’yi tavaf ederken bir adam karşısına çıktı ve “Ey Abdurrahman’ın babası, Allah Teâlâ’nın kul ile yalnız konuşması konusunu Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den nasıl duydun?’<br />
diye sordu. Abdullah yukarıdaki rivayetin benzeriyle cevap verdi. Said der ki: Katade şöyle dedi: “O gün üzülüp de, üzüntüsü bir tek yaratığa bile gizli kalan hiç kimse yoktur.”</p>
<p>İbn Mes’ud’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ Kıyamet günü mü’min kulunun üzerine himaye perdesini yayar. Elini sırtına uzatıp şöyle buyurur:<br />
<strong>‘Ey Âdemoğlu! Şu senin falan falan gün işlediğin iyiliğindir, onu kabul ettim. Şu da senin falan falan gün işlediğin günahındır; onu da bağışladım.’</strong>Bunun üzerine o kul hemen secdeye kapanır. Halk da: ‘Defterinde (veya kitabında) iyilikten başka ameli bulunmayan şu salih kula ne mutlu!’<br />
derler.”</p>
<p>Abudullah bin Hanzala’nın da şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Şüphesiz Allah Teâlâ Kıyamet günü kulunu huzurunda durdurur, amel sahifesindeki kötülüklerini açıklar ve ona: ‘Sen şunu yaptın mı?’<br />
diye sorar. O kul: ‘Evet ey Rabbim,’ der. Bunun üzerine Allah Teâlâ: <strong>‘Bugün seni onunla seni rüsvay etmeyeceğim. Seni bağışladım’ </strong>buyurur. Bunun üzerine o kul, Kıyamet gününün rüsvay lığından kurtulduğu o anda: “Gelin kitabımı okuyun. Şüphesiz ben hesabıma kavuşacağımı umuyordum’ der.”</p>
<p>Başka bir durum da Rabbinin sana şöyle buyurmasıdır: “Kulum, ben sana kızgınım. Lanetim üzerine olsun. İşlediğin büyük günahların senin için asla bağışlamayacağım. Yaptığın iyilikleri asla kabul etmeyeceğim. Buna sana bazı büyük günahlarını gösterip şöyle sorduğu zaman söyler: “Bunları biliyor musun?”</p>
<p>Sen: “İzzetine yemin derim ki, evet!” diye cevap verirsin. Bunun üzerine sana gazap eder ve: “İzzetime yemin ederim ki, onları Benden kurtaramazsın” buyurur. Arkasından zebanileri çağırarak şu emri verir: “Alın şunu!” Ulu sözü, heybet ve celâliyle bunu söylerken aziz ve celil olan Allah Teâlâ’yı ne zannediyorsun?</p>
<p>Düşün bir kere, Allah Teâlâ seni affetmezse, sen izzet ve kudret sahibi Allah Teâlâ’dan gazabım işitmiş ve O seni, aşağılatacı ve kuvvetli pençeleriyle zebanilere havale etmişken, sen ensen ve boynunda onların pençelerinin şiddetli dokunuşundan başka bir şey duymazsın. Sen zebanilerin elinde, yüzün kara olarak Cehenneme götürülürken, helâk olduğuna kesin olarak inanmış ve perişan bir vaziyette Cehenneme doğru sürüklenirken kendini bir tehayyül et!</p>
<p>Kararmış yüzünle, kitabın, sol elinde, yaratıkların arasından feryat ve figan ederek geçip gidiyorsun. Melek de kulundan tutmuş şöyle sesleniyor: “Bu falan oğlu falan öyle bir mutsuzluğa çarptı ki, bundan böyle asla mutluluk yüzü göremeyecektir!” Allah Teâlâ seni gazap ve öfkesiyle teşhir etmiştir. Mahlûkâtına rezil ve rüsvay olmuşsundur. Senin hakkında iyi düşünenlerin bu düşüncesi boşa çıkmış, hakkında kötü zan besleyenlerin bu zanları gerçekleşmiştir.</p>
<p><strong><em>Gösterişin Cezası</em></strong></p>
<p>Belki de Allah Teâlâ sana bunu, dünyada iken Kendi katındaki makam ve dereceni kaybetme pahasına kulları nezdinde makam ve mevki arayarak O’na olan itaat ve ibadetinde yapmacık davranışın yüzünden yapmıştır. Böylece seni, davranışlarında Kendisine tercih ettiğin kimseler yanında rezil etmiştir. Çünkü sen, Allah Teâlâ’nın övgüsü yerine, Allah Teâlâ’ya olan ibadet ve taat konusunda o kulların övgüsüne razı olup memnun olmuştun. Bir o durumu düşün bir de bunu!</p>
<p>Bu tehlikeyi hatırla!</p>
<p>İki durumdan hangisinin seni yücelteceğini ve iki durumdan hangisinin senin için hazırlandığım dikkatle düşün!</p>
<p>Ka’b’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Bir kişinin Cehenneme götürülmesi emredilir edilmez, yüz bin melek üzerine birden hücum eder. Ebu Abdullah dedi ki: “Bana şöyle bir bilgi ulaştı: Kul Allah Teâlâ’nın huzurunda durdurulup da beklemesi uzayınca melekler şöyle derler: Allah Teâlâ’nın lanetine uğrayası kul!</p>
<p>Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya bu kadar çok mu karşı geldin?</p>
<p>Oysa dünyada güzel bir dış görünüş sergiliyordun.”</p>
<p>Ebu Abdullah sözlerine devamla şöyle dedi: “Kim ki Allah Teâlâ’nın sevmediği işlerle kendini insanlara sevdirmeye çalışır ve Allah Teâlâ’nın hoşlanmadığı şeylerle O’na kafa tutarsa, o kimse izzet ve celâl sahibi Allah Teâlâ’ya, kendisine hiddet ve gazab etmiş olarak kavuşur.”</p>
<p><strong>SIRAT</strong></p>
<p><strong>Sıratın Mahiyeti</strong></p>
<p>Bütün incelik ve kayganlığıyla Cehennemin üzerine uzatılmış ve altında da Cehennem, dalagalarıyla çırpınıp dururken gözünü kaldırıp Sırat köprüsüne baktığında yüreğine dolacak korkuyu bir düşün!</p>
<p>Bu ne müthiş ve korkunç manzara!</p>
<p>Üzerinden geçeceğini kesin olarak biliyor, altındaki Cehennemin karardığına bakıyorsun. Ateş dalgalarımın hışırtısını ve ta derinden kabarışının gürültüsünü işitiyorsun. Melekler sesleniyor: “Rabbimiz, bunun üzerinden kimi geçirmek istiyorsun?”</p>
<p>Yine sesleniyorlar: “Rabbimiz, Rabbimiz! Sen kurtar. Sen kurtar!” Onca korkunç manzarasıyla ona bakıp dururken birden şöyle seslenilir:<br />
“Çıkın köprüye!”</p>
<p>Birden bire senin ve mahlûkâtın ayağı altından değişmek üzere toprağın yükselişini hissedersin. Sonra yer, başka bir yere dönüşür. Bütün mahlûkât adeta bembeyaz gümüşten bir zemin üzerinde yayılmışlardır.</p>
<p>Sonra sen bütün dehşetiyle köprüye bakarken sana ve seninle birlikte herkese şöyle denilir: “Çıkın köprüye!”</p>
<p>Sana “Köprüye çık” denildiği andaki yüreğinin çırpınış ve korkusunu bir düşün!<br />
Korku ve endişeden aklın uçmuştur. Sonra köprüye çıkmak için iki ayağından birini kaldırırsın. Ayağının altıyla onun keskinlik ve inceliğini hissedersin. Korkudan yüreğin ağızına gelir. Sonra diğer ayağını üzerine koyar, doğrulursun. Şimdi tam olarak köprünün üzerindesin.</p>
<p><strong><em>Sıratta Günah Yükü</em></strong></p>
<p>Sırtında taşıdığın günah yükün gittikçe ağırlaşmaktadır. Kalbin uçacak gibi olmasına rağmen köprüde yürümeye başladın, nihâyet zirveye ulaştın. Sonra köprünün sallanmasıyla aşağıya doğru kaymaya başladın. Aşağıda Cehennemin kaynaması bütün insanları bir ıstıraba sürüklemiştir. Önünden ve arkandan insanlar peşi peşine Cehenneme yuvarlanmaktadırlar.</p>
<p>Acz ve. zaafına rağmen köprü üzerindeki halini bir düşün!</p>
<p>Önünden ve arkandan ayakları kayan erkek ve kadınlara bakmaktasın. Başları önlerine eğik, ayaklan köprünün üzerinde… Melekler bazı erkeklerin sakallarından, bir kısım kadınların ise perçemlerinden yakalamaktadır. Bazılarının boynunda da halkalar vardır.</p>
<p><strong>Yükselen Kıvılcımlar</strong></p>
<p>Cehennem ateşi, onları yakalamak için azdıkça azmakta, coşup kaynamakta ve tepelerinin hizasına kadar kıvılcımlar saçmaktadır. Melekler onlara kancalar atıp çekmekte, ateş onların arzu ve hasretiyle kükreyip haykırmaktadır. Ateşin kıvılcımları insanların ta başlarına kadar sıçrayıp yetişmekte ve onları Cehennemin içine kadar çekmektedir. İnsanlar kurtuluşlarından ümit kesmiş vaziyette feryat ve figan etmektedir. Alevlerin ta tepelerine kadar çıkmasından aşağıya yuvarlanmakta ve “Mahvolduk! Helâk olduk!”diye bağırmaktadırlar. Sen de, “ayaklarım kayar, köprüden aşağıya uçarım, düşüp vücudum paramparça olur, ayaklarım köprünün üzerinden kesilip havalanırım” korku ve endişesi içerisinde onlara bakmaktasın.</p>
<p><strong><em>Sıratta Halimiz Ne Olur?</em></strong></p>
<p>Bu hali sakin bir kafayla ve güçsüz bedenine acıyarak düşün!</p>
<p>Köprünün üzerinden rahat geçmek için daha dünyada iken günah yükünü hafiflet. Hiç şüphesiz Kıyamet gününün tehlikeleri, onları dünyada iken akıllarıyla düşünen, onlardan kurtuluşa çok büyük önem veren, kalblerine ahiretteki kurtuluşun ağır yükünü yükleyen, o kurtulabilme korkusunu yüreklerinde taşıyan Allah Teâlâ dostları için hafifletilir. Bu özelliklerinden dolayı Mevlâları Kıyamet günü bunları üzerlerinden hafifletir.</p>
<p>Öyleyse sen de bunları sürekli olarak göz önüne getir, bunların korku ve kaygısını kafandan bir an olsun çıkarma ki, Allah Teâlâ da böylece sana hafifletip kolaylaştırsın. Çünkü Allah Teâlâ zatına yemin ederek, dostlarına hem dünyadaki hem de ahiretteki korkuyu tattırmayacağına söz vermiştir.</p>
<p><strong>CEHENNEM</strong></p>
<p><strong><em>Ya Sırattan Düşersen…</em></strong></p>
<p>Şiddetli korku ve zayıf bedeninle Sırat köprüsünün üzerinden geçişini düşün!<br />
Eğer gazaba uğramış ve affedilmemişsen, birden bire ayağının Sırattan kaydığım görürsün. Eğer Allah Teâlâ seni affetmezse, ayağın Sırattan kayacağı an ki halini düşün!</p>
<p>O anda kendi kendine, ‘Ebediyyen mahvolup gittim!’<br />
dersin. “İşte korkup endişe ettiğim başıma geldi.” Aklın uçar. Sonra diğer ayağın da kayar. Baş aşağı düşersin. Ayakların Sırattan kesilmiştir. Demir kancaların deri ve etlerine saplanmasından başka bir şey hissetmezsin. Bunlarla ateşe doğru çekilirsin. Ateş üzerine hücum eder.</p>
<p>Cehennem, Mevlâsının gazabından dolayı öfkesi kabarmış bir haldedir. Ateş seni çektikçe sen Sırattan aşağıya doğru uçarsın. Ateşin hararetini hissettiğin anda, “Mahv oldum!” “helak oldum!”<br />
diye feryat edersin. Pişmanlık ve teessüf bütün kalbini kaplamıştır. Daha ölmeden önce ve dünyadayken aziz ve celil olan Allah Teâlâ’yı razı etmeyi, hoşlanmadığı her şeyden de el çekmeyi ve böylece seni affetmesini boş yere temenni edersin.<br />
Nihâyet sen ateşin ortasına varınca, alevleriyle üzerine tamamen kapanır. Yüreğinin hasret ve pişmanlık ateşi doruk noktaya ulaşmıştır. Sen cehenneme atıldığın anda şişersin. Sen yüzükoyun Cehenneme yuvarlanıp feryat ve figan ederken aziz ve celil olan Allah Teâlâ Cehenneme “Doldun mu?”<br />
diye seslenir. Sen hem Cenâb-ı Hakkın seslenişini, hem de Cehennemin şu cevabını işitirsin: “Daha var mı?” (Kaf Sûresi: 30) Sen ateşin içinde iken, alevleri vücudunu sararken ve yaralan bedenini kaplarken Yüce Allah Teâlâ:<br />
“Boş yerin var mı?”<br />
der. Sonra çok geçmeden vücudun damlar, etlerin dökülür, sadece kemiklerin kalır.</p>
<p>Sonra ateş içine salıverilir. Orada ne varsa hepsini yer bitirir. Sen feryat edip ateş de ciğerlerinin içine girerken o ciğerlerinin halini düşün!</p>
<p>Sen ağlayıp pişmanlığını haykırdığın halde bile artık sana acınmaz. Bir daha günaha dönmeyeceğim diye söz versen bile artık tevben kabul edilmez ve feryadına cevap verilmez.</p>
<p><strong><em>Cehennemin İçeceği</em></strong></p>
<p>Orada kalışın uzamışken halini bir düşün!</p>
<p>Azap şiddetlenerek devam eder. Sıkıntı zirveye ulaşır. Susuzluğun şiddetlenir. Dünyadaki içecekleri hatırlarsın. Cehenneme sığınırsın. Sana azap vermekle görevli meleğin elinden kabı alırsın. Eline alır almaz altında avucun yanar. Hararetinden ve kızgınlığından elin parçalanıp etleri dökülür. Sonra o kabı ağızına yaklaştırırsın. Yüzün kavrulur. Sonra yudumlamaya çalışırken boğazının derisini soyar. Karnına ulaşınca iç organlarını parçalar.</p>
<p>Sen feryat ve figan edersin. O anda dünya içeceklerini, onların soğukluk ve lezzetini hatırlarsın. Sonra hararetini dindirmek ister ve dünyada alıştığın gibi yıkanmak ve suya dalmak suretiyle serinlemek maksadıyla hamîm (kızgın su) havuzlarına koşarsın. Kızgın suya dalınca, tepeden tırnağa bütün bedeninin derisi soyulur. Daha hafif olur ümidiyle bir daha ateşe koşarsın. Sonra yine ateşin yangını sana şiddetli gelince kaynar suya geri dönersin. Böylece ateşle kaynar su arasında mekik dokursun.</p>
<p>Ateşin harareti son dereceye. ulaşmıştır. Sen ise bir ferahlık ararsın. Kaynar su ile ateş arasında da bir ferahlık duyamazsın. Serinlik istersin ama asla bulamazsın. Sıkıntı, susuzluk ve yorgunluk dayanılmaz dereceye varınca Cennetleri hatırlarsın. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın yakınlığını ve Cennet nimetlerini kaybetmekten gelen acı bir hüzün ve burukluk kalbinden boğazına doğru tırmanır. Sonra Cennetin içeceklerini, soğuk suyunu ve hoş yaşayışını hatırlarsın. Bundan yoksun kalmanın hasreti gönlünü parçalar.</p>
<p><strong><em>Cevapsız Kalan Feryat</em></strong></p>
<p>Sonra Cennette baba, anne, kardeş ve benzeri bazı akrabalarının bulunduğunu hatırlarsın yanık bir kalbden yükselen hüzün dolu bir sesle onlara şöyle seslenirsin:<br />
<strong>“Ey anneciğim!</strong><br />
<strong>Ey babacığım!</strong><br />
<strong>Ey kardeşim!</strong><br />
<strong>Ey dayıcığım!</strong><br />
<strong>Ey amcacığım!</strong><br />
<strong>Veya ey kız kardeşim!</strong><br />
<strong>Ne olur bir yudum su!</strong></p>
<p>Onlar da sana red cevabı verirler. Böylece ümidini boşa çıkartmalarından ve aziz ve celil olan Rabbinin sana olan gazabından dolayı onların da sana öfke duyduklarını görmenin hasret ve üzüntüsünden kalbin parçalanır. Bunun üzerine dünyaya seni geri göndermesi ümit ve dileğiyle hemen feryat ederek Allah Teâlâ’ya sığınırsın.<br />
Ne var ki uzun bir süre, sana değer vermediğini göstermek için cevap vermez. Kuşkusuz sesin O’nun nezdinde menfurdur. Makamın O’nun yanında düşüktür. Sonunda Kendisine beslediğin bütün ümit ve emel bağlarını koparan şu sözleriyle sana seslenir: <strong>“Sinin orada Benimle konuşmayın!”</strong> (Mu’minûn Sûresi: 108) Sen, susup sinmeni emereden ve senin gibilere cevap verilmeyeceğini belirten O’nun bu ulu seslenişini işitince, adeta ağız ve burnuna gem vurulur. Ruhun bedeninde çıkmakla kalmak arasında tereddütle gider gelir. Göğsünde nefesin daralır. Sesli sesli soluyan ve konuşmaya takat getiremeyen bir ıstırap içinde kalırsın.</p>
<p><strong>Ümitsiz Çırpmış</strong></p>
<p>Sonra Allah Teâlâ ümitsizlik ve hasretini daha da artırmak ister. Senin ve oradaki diğer düşmanlarının üzerine Cehennem kapılarını kapatır. Eğer O seni affetmezse, Cehennem kapısının gıcırdayıp üzerine kapandığını gördüğünde halini düşünebiliyor musun?</p>
<p>Üzerlerine Cehennem kapıları kapatılırken gıcırtısını duyduklarında sen ve diğer Cehennem sakinlerinin ümitsizliği ne büyük olacak. Çünkü Allah Teâlâ’nın kapıları bu şekilde üzerlerine kapatması, hiç kimsenin oradan çıkmaması için olduğunu anlamışlardır. Ümitsizlikten kalbleri parçalanır. Ümit bağlan tamamen kopar. Kendileri için sonsuza dek Allah Teâlâ’nın azabından hiçbir kaçış, kurtuluş ve necat kapısı yoktur. Önlerinde ölümsüz, sonsuz bir hayat, bedenlerinden acısı hiç eksik olmayan bir azap vardır. Yürekleri sürekli olarak yanıp kavrulur. Onlara ebediyen rahatlık ve ferahlık yoktur. Bitmez hüzünler, tükenmez gamlar, onulmaz hastalıklar, çözülmez kelepçeler, sonsuza dek çıkarılmaz bukağılar, ebediyen dinmeyecek susuzluklar, asla bitmeyecek sıkıntılar ve gırtlaklarında duran zakkumdan başka hiçbir şeyle ve hiçbir zaman doyamayacakları açlıklar…</p>
<p><strong><em>Allah Teâlâ Teâla’nın Rızasını Kaybetme Hasreti</em></strong></p>
<p>Onlar zakkumun üstüne boğazlarını açması için <strong>“Su!”</strong>diye imdad isterler de kendilerine verilen kaynar su ciğerlerini parçalar. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın rızasını kaybetme hasreti kalblerine oturur. Allah Teâlâ’nın Cennetteki yakınlığından yoksun kalmanın acısı yüreklerini kanatıp durur. Ağlamalarına acınmaz. Çağrılarına cevap verilmez. Feryatlarına koşulmaz. Pişmanlıkları kabul edilmez. Suçları bağışlanmaz. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın gazabı onların üzerinedir. Onlardan sonsuza dek razı olmaz. Çünkü onlara gazab etmiştir. Allah Teâlâ’nın gözünden düşmüşler ve değerlerini yitirmişlerdir. Bu yüzden de onlardan yüz çevirmiştir.<br />
Ac ve susuz bir halde, Cennet ehlinden yakınlarını çağırdıklarında hallerini bir görebilseydin?</p>
<p>Şöyle yalvarırlar:<br />
<strong>“Ey Cennetlikler, ey babalar, analar, kardeşler, bacılar! Kabirlerimizden susuz çıktık, Allah Teâlâ’nın huzuruna susuz vardık, susuz bir halde Cehenneme götürülüşümüz emredildi. Bize biraz su veya Allah Teâlâ’nın size rızık olarak verdiklerinden bir şey gönderin!”</strong></p>
<p>Cennetlikler onlara <strong>“Susun!”</strong><br />
diye cevap verirler. Yürekleri bir kez daha hasret ve nedametle dolar. Orada ümitsiz bir halde gidip gelirler. Sonsuza dek yüzleri serin bir meltem görmez. Orada ebediyen ağızları soğuk bir şeye değmez. Hiç bir zaman gözlerine uyku girmez. Onlar sürekli bir azap ve kesintisiz bir horluk içerisindedirler.</p>
<p><strong><em>Allah Teâlâ Affetmezse</em></strong></p>
<p>Allah Teâlâ seni affetmezse aynen bu örnekteki, gibi olacağını düşün!</p>
<p>Azap görenlerin suretlerini bir görebilseydin!</p>
<p>Ateş etlerini yiyip tüketmiş, yüz güzelliklerini silip götürmüştür. Vücutları mahvolup gitmiş. Sadece yanmış ve kararmış olarak birbirine ekli kemikler kalmıştır. Zincir ve bukağıları içerisinde endişe ve ıstırap çekmekte, ölüm ve helâklarını feryatla istemekte, çığlıklarla ağlayıp figan etmektedirler.</p>
<p>Onları bu halde görseydin, kötü manzaralarından duyduğun korkudan kalbin erir, pis kokularından vücudun zayıflar, cisimlerinin şiddetli sıcaklığı ve nefeslerinin hararetinden ruhun bedeninde duramazdı. Sen de orada, onlardan biri olarak, kalbinden ümit ve emel parıltısı kaybolup gitmiş, ye’s ve ümitsizlik seni kaplamış, acıklı bir haldeki bedenini göz önüne getirerek bir düşün!</p>
<p>Acaba halin nice olur!</p>
<p>Allah Teâlâ’nın sevip beğenmediği şeylere bakmanın ceza ve karşılığı olarak iki gözüne ateş dolar ve sen ateşin gözlerini yakarken çıkardığı sesi duyarsın. Ateş kulaklarına nüfuz eder ve sen onun uğultu ve gürültüsünü işitirsin. Ateş seni bürür ve kemiklerinden etlerini silkeler. İçine kadar nüfuz eder ve ciğer ve bağırsaklarını yer bitirir. Kalbini hasret, pişmanlık ve üzüntü kaplar.</p>
<p><strong><em>Günahlarına Ağla!</em></strong></p>
<p>Acizliğine karşı merhemetin galeyana gelmiş bir halde bunları sakin bir kafayla düşün!</p>
<p>Rabbinin sevmediği ve razı olmadığı şeylerden vaz geç. Böylece belki, O da senden razı olur. Aklınla O’na sığın ve günahlarını bağışlamasını dile ki, seni affetsin. Korkusundan ağla ki, sana merhamet edip kusurlarım bağışlasın. Hiç şüphesiz tehlike büyük, bedenin zayıf ve ölüm ise sana çok yakındır. Bunun yanı sıra aziz ve celil olan Allah Teâlâ her şeyi bilir, seni görür ve seninle ilgili gizli-açık hiçbir şey O’nun ilminden kaçmaz. Sana gazap, nefret, buğz ve öfkeyle bakmasından sakın. O sana gazab ederse, sen ferahlık ve sevinç yüzü göremezsin.</p>
<p>Allah Teâlâ’nın emirlerine karşı gelmekten uzak dur, O’ndan kork, O’ndan haya et ve yüceliğini an. Seni gözetleyişini hafife alma, seni görmesini küçük görme. Senin üzerinde olan yüce makamım ve seni bilişini ta’zim et. Seni ansızın yakalamadan O’ndan kork ve çekin. Emirlerine muhalefet acısının izlerini görmeli ki, bu muhalefetten ne kadar pişman olduğunu bilsin. O’na karşı gelmekten dolayı üzüntün büyük olsun, gamın şiddetlensin ve bu isyanının ne derece seni üzüntüye boğduğunu görsün. Bunu senden bilip görürse, seni bağışlar ve günahlarından geçer. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ’ya hedef olma!</p>
<p>Çünkü onun gazabına takatin, azabını kaldıracak gücün ve ne ikabına katlanacak ne de yakınlığından yoksun kalmaya dayanacak sabrın yok. Öyleyse ölümle ona kavuşmadan önce kendini hazırla. Ölümün ansızın geldiğini kabul et ve sana yukarıdan beri anlattıklarımı düşün. Kaldı ki ben sana ölümle ilgili çok az şey söyledim. Bunları, kendi aleyhinde işlediğin suçları ve, bu suçlarla hakkettiklerini kesin olarak bilip inanan sakin bir kafayla düşün!</p>
<p>Dinin hakkında başına gelecek musibeti göz önüne getir!</p>
<p>Aziz ve celil olan Allah Teâlâ üzerinde musibet acısının izlerini görsün. Belki sana merhamet eder, bağışlayıcılığı ve esirgeciliğiyle seni affeder.</p>
<p><strong>CENNET</strong><br />
<strong><em>Sıratta Mü’min</em></strong></p>
<p>Eğer af ve bağış sahibi kimselerden isen, Allah Teâlâ’nın af ve bağış İle sana lütfedeceğini düşün!</p>
<p>Sıratın üzerinden geçersin. Yanında nurun sağında ve önünde koşuyor. Amel defterin sağ elinde. Yüzün pırıl pırıl. Allah Teâlâ’nın huzurundan yüzünün akıyla hesabını vermiş olarak ayrılmış ve senden razı olduğuna kesin kanaat getirmişsin. Abidler grubu ve müttakiler zümresiyle birlikte Sıratın üzerindesin. Melekler: <strong>“Ya Rabbi sen koru, Ya Rabbi Sen koru!”</strong><br />
diye sesleniyorlar. Bununla birlikte korku ne senin ne de diğer mü’minlerin kalbinden bir an olsun ayrılmaz. Sen çağırırsın, onlar çağırır: <strong>“Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü Sen her şeye kadirsin”</strong> (Tahrim Sûresi: 8) Münafıkları, nurları sönmüş, kalblerini korku kaplamış ve nurlarının tamamlanmasını ve bağışlanmalarını istedikleri anı bir düşün!</p>
<p><strong><em>Sırattan Geçiş Hızı Günah Yükünün Hafifliği Ölçüsünde</em></strong></p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Sen korkuyla birlikte hızla geçiyorsun. Sırattan geçiş hızının, günahlarının ağırlık veya hafifliğine göre olduğunu göz önüne getir. Köprünün sonuna varmışsın. Gönlünde ümit ağır basmış vücudunu nur bürümüştür. Henüz Sıratın üzerindeyken Cennetin nimetlerini gözlerinle görüyorsun. Kalbin, Cennete, Allah Teâlâ’nın komşuluğuna ereceğine artık kesin olarak inanmıştır. Allah Teâlâ’nın rızasına özlem duyuyorsun, nihâyet Sıratın sonuna gelmişsin. Bir ayağını, Cennetin kapısıyla Sıratın ucu arasındaki bölgeye atıyorsun. Attığın ayağın yere basıyor. Henüz diğer ayağın Sıratın üzerinde bulunuyor.</p>
<p>Korku ve ümit birlikte kalbini kaplamış ve sana galip gelmişlerken diğer ayağını da atıyorsun. Artık Sıratı bütünüyle geçmişsin. Sözkonusu bölgede iki ayağın da iyice yere basmış. Bütün vücudunla köprüden ayrılmış ve onu g eride bırakmışsın. Cehennem, üzerinden geçenlerin altında çalkalanıp duruyor.</p>
<p>Sen Sıratın üzerindeki insanlara ve altındaki Cehenneme bakıyorsun. Cehennem öfke ve hiddetle kükreyip homurdanarak Sırattan ayağı kayanın üzerine atılmakta, kafa ve vücutları bürümüktedir. Allah Teâlâ’nın seni kurtardığı tehlikenin büyüklüğüne dönüp baktığında kalbin sevinçten uçmaktadır. Allah Teâlâ’ya hamdedersin. Şükür duyguların bir kat daha artar. Acizliğine rağmen Cehennemden seni kurtarmıştır. Cehennemi ve köprüsünü arkanda bırakmış, Rabbinin komşuluğuna, Cennete doğru gidiyorsun, Sonra güven içerisinde Cennetin kapısına adımını atıyorsun. Kalbin sevinç ve neşe ile dolmuştur. Sevinç ve sürurla yürümeye devam ediyorsun.</p>
<p><strong><em>Cennetin Kapısına Varış</em></strong></p>
<p>Tam Cennetin kapısına varınca, kapı bütün güzelliğiyle boy gösterir. Güzellik ve nuruna, Cennet ve surlarının hüsn ü cemaline bakıyorsun. Sen ve öteki Allah Teâlâ dostları Cennetin kapısına vardığınızda kalbin sevinçten uçar. Neşeli ve sürurlu gönlün Cennete girmeye can atmaktadır. O nurlu kafile arasına katılmış kendini bir düşün!</p>
<p>Onlar, kerem ve hoşnutluğuna mazhar olmuş bahtiyarlardır. Çehreleri Allah Teâlâ’nın rızasıyla pırıl pırıldır. Sevinçli, neşeli ve sürurludurlar. Cennetin kapısına mezarının tozu toprağı, mahşerin harareti ve başından geçenlerin yorgunluğuyla varmışsın. Allah Teâlâ’nın, dostları için hazırladığı pınara ve güzel suyuna bakarsın. Soğukluğuna ve güzelliğine sevinerek içine dalarsın. Çok hoş ve soğuk olarak buluyorsun. Mahşerin bıraktığı üzüntüyü bir anda giderir. Seni her türlü toz ve kirden tertemiz eder. Dokunur dokunmaz hissettiğin güzel suyundan dolayı son derece sevinçlisin. Sıratın hararetinden ve kavurucu sıcağından yeni kurtulmuşsun.<br />
Cennetin kapısına, ateşin, bedeninin bir kısmını kızgın hararetiyle yeyip bitirdiği bazı kimseler de ulaşırlar. Sen de öyle biri olabilirsin. Mahşerin hararetinden, mahlûkâtın nefeslerinin hararetinden, Sıratın kavurucu meşakkatinden kurtuluşu ne zan edersin?</p>
<p>Bütün bunlardan geçerek Cennetin kapısına kadar varmışsın. Sıratın hararetinden ve kıyametin yakıcı sıcağından sonra, vücudun o suyun serinliğine daldığı zaman, kalbindeki sevinci bir tehayyül et!</p>
<p>Sen Cennete girmek ve orada ebedi kalmak için temizlenmek üzere yıkandığım bildiğinden dolayı sön derece sevinçlisin. Sen ha bire o sudan yıkanırsın. Yıkandıkça rengin güzellik üstüne güzellik kazanır, vücudunun parlaklık, güzellik ve ferahlığı artar. Sonra o sudan en güzel surette ve nurun tamamlanmış olarak çıkarsın. O sudan çıkıp mükemmel güzelliğine, yüzünün cemal ve parlaklığına baktığın andaki gönlünün sevincini düşün!</p>
<p>Çünkü, sen ancak Rabbinin katına, Cennete girmek için temizlendiğinin kesin farkındasın.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kötülüklerden Arındıran Pınar</strong></p>
<p>Sonra başka bir pınara yönelip gider ve kaplarından birini eline alırsın. Bakışını bir kabın güzelliğine bir de içeceğin güzelliğine çevirdiğini bir göz önüne getir!<br />
Sen bu içeceği ancak, kalbini her türlü kin ve düşmanlıktan temizlemesi ve vücudunun sonsuza dek rahat etmesi için içtiğini bilmektesin, nihayet kadehi dudağına koyup da içtiğinde tadını hiç bilmediğin ve içmesine alışkın olmadığın bir içecek olduğunu görürsün. Ağızından midene doğru süzülür süzülmez, hissettiğin lezzetinden dolayı kalbin sevincinden uçar gibi olur.</p>
<p>Sonra için her türlü hastalık ve kötülükten tertemiz olur. Daha önce içinde bulunup da, seni gam, kaygı, hırs, sıkıntı, öfke ve düşmanlığa doğru çeken her türlü tabiatlardan göğsünün temizleniş lezzetini hissedersin. O anda içinin temizleniş serinliği ne güzel ve bunun gönüne sağladığı rahatlık ne hoştur!</p>
<p>Nihâyet kalb ve beden temizliğin tamamlanıp Allah Teâlâ dostlarının da seninle birlikte bu temizliği tamamlanınca -ki Allah Teâlâ seni de onları da görüp bilmektedir cömert ve merhametli olan Mevlân, Cennetin’ meleklerden olan bekçilerine emreder. Onlar sürekli olarak Kendisine itaat etmekte, O’ndan korkmakta, azabından dolayı ürperip titremekte, O’na ta’zim ve teşbih ederek heybet duymakta ve gazabından sakınmaktadırlar. Allah Teâlâ sözü edilen bekçilere, dostları için Cennetin kapılarını açmalarını emreder.</p>
<p><strong><em>Açılan Cennet Kapıları</em></strong></p>
<p>Onlar Cennetin avlu ve bahçesinden kapısına doğru hızla koşarlar. Cennetin kapışma gelirler, kapıları açmak için ellerini uzatırlar. Girmeye artık kesin olarak kanaat getirdiğinden gönlün sevinç ve sürurla dolar. Cennet kapılarının gıcırtısını işitirsin de içini neşe kaplar, kalbine sevinç hâkim olur. Âlemler Rabbinin Cennetinin kapısı kendilerine açılanların sevinci ne muazzam sevinçtir!</p>
<p><strong><em>Cennete Giriş</em></strong></p>
<p>Cennetin kapıları açılınca, güzel kokularının meltemi ve akarsularının hoş sesi dalga dalga yayılır. Yüzünü ve bütün bedenini adeta okşar durur. Cennetin hoş rayihaları, keskin misk kokusu, kırmızı zaferanı, sarı kâfûru ve gri anberi, meyvelerinin nefis kokuları, güzelim ağaçları, okşayıcı meltemleri her tarafta dolup taşar. Bu güzel kokular ve esintiler, koku alma duyunda birbirine karışır, nihâyet beynine ulaşır, hoşluğu kalbini doldurur, oradan da bütün organlarından taşar. Gözünle Cennet köşklerinin güzelliğine, yeşil zümrütten, kırmızı yakuttan, beyaz inciden büyük taşlarla örülmüş binalarına bakarsın. Nuru, parlaklık ve güzelliği her tarafı kaplamıştır. Allah Teâlâ onları berraklık ve parlaklıkta mükemmel yaratmıştır.<br />
Bu ve Cennetteki diğer şeylerin nuru birbirine karışmıştır. Oraya girdiğinde, çok büyük nimetlere ereceğini ve Rabbinin cemalini seyredeceğini bildiğinden, gönlün sevinçle dolarak Allah Teâlâ’nın perdelerine bakarsın. Cennet havalarının ve rüzgârlarının hoş kokusu, manzarasının parlaklığı, meltemlerinin tatlı rayihası ve okşayıcı serinliği bir araya gelmiştir. Bu, yüzüne ilk deyip okşayacak olan güzel esintilerdir.</p>
<p><strong><em>Nurlu Kafile</em></strong></p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Cennete girmekle mesrursun. Kapısının, senin ve seninle birlikte diğer Allah Teâlâ dostları için açıldığını biliyorsun. Sevincin, baktığında gördüğün gözalıcı güzelliği, ondan yayılıp gönlüne kadar ulaşan hoş kokusu, yüz ve bedenini okşayan nefis havası ve serin melteminden ileri gelmektedir. Düşün bir kere!</p>
<p>Allah Teâlâ sana bütün bu şeyleri ihsan etmiş. Bu manzara karşısında sevincinden ölsen | bile sana çok görülmez, nihâyet melekler Cennetin kapısını açınca, senin ve seninle beraber diğer Allah Teâlâ dostlarının yüzüne gülümseyerek sizi karşılarlar. Sonra Allah Teâlâ’nın izzetine yemin ederek yaratıldıkları günden beri ancak bu anda ve sizin için güldüklerini söylerler.</p>
<p>Sonra size <strong>“Selâmün aleyküm!”</strong><br />
diye seslenirler. Mükemmel suretleri ve parlak nurları yanında bir de güzel nağmelerini, hoş sözlerini, tatlı Selâmlarını bir tasavvur et!<br />
Sonra Selâmlarına şu sözleri de eklerler: <strong>“Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!”</strong> (Zümer Sûresi: 73) Cennetlikleri, her türlü kir, pas, kin ve sinsilik gibi maddî ve manevi pislikten temiz olmak ve dinî ve dünyevî bütün kötülüklerden uzak bulunmakla överler. Sonra Allah Teâlâ adına, O’nun saadet yurdu olan Cennete girmelerine izin verirler. Sonra orada sonsuza dek kalacaklarını bildirerek, <strong>“Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!”</strong> (Zümer Sûresi: 73) derler.</p>
<p>Sen ve seninle birlikte Allah Teâlâ’nın sevgili kulları bunu işitince içeri girmek için kapıya koşarsınız. Kapılar girenlere dar gelir. Tıpkı Utbe bin Gazvan’ın Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den naklen belirttiği gibi: <strong>“Cennetin kapısından sıkışarak girmeleri benim için şefaatimden daha önemlidir”.</strong> Cennetin kapısı izdihamdan dolayı sıkışır. Kırk senelik yürüyüş genişliğinde olan kapının, Rahman’ın dostlarının kalabalığına dar gelmesini ne sanıyorsun? Yakut ve inciden yapılmış saraylarının güzelliğini görerek koşan bu kalabalık ne değerli bir kalabalıktır.</p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Mahşerin o kalabalığı içerisinde Allah Teâlâ seni affetmiş. Cennetin kapısına doğru koşanlarla birlikte koşuyorsun. Temizlenmiş vücutlarla parlamış ve dolunay gibi aydınlanmış yüzlerle sevinenlerle birlikte seviniyorsun. Vücutlarından güneşin ışınları gibi nurlar saçılmaktadır!</p>
<p>Sen Cennetin kapısını geçip toprağına ayak bastığında bakarsın ki, o keskin bir misk ve üzerinde olgun bir zaferan yeşermiştir. Misk, gümüş gibi parlak bir zeminin üzerine serpilmiştir. Etrafında da zaferan bitmiştir.</p>
<p><strong><em>Ölümsüzlük Yurduna İlk Adım</em></strong><br />
İşte bu azap ve ölümden emin olarak ölümsüzlük toprağına attığın ilk adımdır. Sen misk toprağı ve zaferan bahçesi içerisinde adım adım ilerliyorsun. İki gözün, ağaçlarının güzelliğinden ve manzarasının göz alıcılığından doğan inci gibi parlak güzelliğine takılıp kalmıştır. Sen işte böyle zaferan bahçelerindeki ve misk yığınları içindeki Cennet topraklarında gezerken birden Cennetteki zevcelerin, çocukların, hizmetçi ve uşakların arasında Ali bin Ebi Talib’ (kerremallâhu veche)’ın belirttiği gibi <strong>“Falanca geldi!”</strong><br />
diye seslenilir. Hepsi de seni karşılamaya gelirler. Tıpkı dünyada kayıp kişisinin geldiği kendisine müjdelenen bir kimsenin sevindiği gibi senin gelişinden dolayı sevinirler.</p>
<p>Sen saraylarına bakarken, birden onların tatlı seslerini ve hoş karşılayışlarını duyarsın. Bundan dolayı sevincinden uçar gibi olursun. Onların senin hakkındaki tezahürat seslerini duyduğunda hissettiğin sevinçle kendinden geçerken uşaklar sana doğru hızla koşarlar. Cennet çocukları yolunda saf bağlarlar. Uşaklar sana doğru gelirlerken, sabırsızlıktan zevcelerini bir telaştır almıştır. Her birisi senin gelişini görüp, dönerek kendisine haber vermek ve bu sevinçli müjdeyi kendisine ulaştırmak için birer hizmetçisini gönderir. Seni karşılamadan önce hizmetçiler seni görürler. Sonra her eşinin hizmetçisi koşarak yanına döner. Senin gelişini kendisine müjdelediğinde her birisi hizmetçisine, <strong>“Sen gerçekten onu gördün mü?”</strong><br />
diye şiddetli sevincinden inanamayacak.</p>
<p>Sonra her birisi başka bir hizmetçi gönderir. Senin geldiğine ilişkin peşpeşe müjdeler kendilerine gelince sevinçten yerlerinde duramazlar. Eğer Allah Teâlâ çadırlarından dışarı çıkmamayı kendilerine zorunlu kılmasaydı seni karşılamak üzere bizzat çıkacaklardı. Nitekim Mevlân şöyle buyuruyor: <strong>“Otağlar içinde sahiplerine tahsis edilmiş huriler vardır’’</strong> (Rahman Sûresi: 72) Ellerini kapılarının kenarına dayayıp başlarını dışarı çıkarırlar ve çehrenin ne zaman kendilerine görüneceğini, uzun hasretlerinin ve şiddetli özlemlerinin ne zaman dineceğini, gözlerinin nuru, rahatlarının kaynağı, Rablerinin dostu ve Mevlâlarının sevgilisini görecekleri anı dört gözle beklerler.</p>
<p>Sen saraylarının parlak güzelliğine bakarak misk tepeleri ve zaferan bahçeleri arasında gezinirken, uşakların olanca nur ve güzellikleriyle seni karşılarlar. Huzuruna gelen ilk uşağını öylesine büyük görürsün ki, Rabbinin meleklerinden biri sanırsın. O sana şöyle der:<br />
<strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu!</strong><br />
<strong>Ben sadece senin bir hizmetçinim Senin emrine verildim. Benden başka yetmiş bin uşağın daha vardır. Sonra parlaklık ve nurlarıyla hizmetçiler birbirini takip eder. Her biri seni saygıyla Selâmlar.</strong></p>
<p><strong><em>Cennet Saraylarına Varış</em></strong><br />
Sen Cennette iken gönlünün sevincini bir düşün!</p>
<p>Uşakların huzurunda ayakta beklemekte, sana saygı göstermektedirler. Arkasından sedeflerindeki incileri andıran hizmetçilerin seni karşılayıp selâmlıyorlar. Sonra gelip huzurunda divan duruyorlar. Daha sonra uşak ve hizmetçiler kafilesi arasında ihtişamla yürüyorsun. Sena, saraylarına, Mevlân ve Sultanının senin için hazırladığı nimetlerin yanına kadar refakat ediyorlar. Sarayının kapısına geldiğinde, perdedarlar kapıyı açıyorlar, perdeleri kaldırıyorlar. Hepsi de sana saygı ve tazim göstererek ayakta bekliyorlar. Saraylarının kapıları açılıp salonlarının parlak güzelliğinden, süslü ağaçlarından, nefis bostanlarından, parlak avlularından, aydınlık odalarından perde kaldırıldığı zaman göreceklerini bir tehayyül et!</p>
<p>Sen bütün bunlara bakarken, birden bire hizmetçilerin zevcelerine yüksek sesle müjdeyi iletiyorlar: <strong>“Bu Falan oğlu falandır. Sarayının kapısından içeri girmiştir!”</strong></p>
<p>Onlar senin geliş ve saraya giriş müjdesini duyar duymaz, perdeler arkasındaki karyolalarına serili yataklarından aşağı atlarlar. Çadırlar ve kubbelerinin altında gözlerin onlara bakmaktadır. Seni görmeye karşı duydukları sevinç ve özlemin kendilerini nasıl da hafifleştirdiğini ve yataklarından inişlerini görmektesin, O nazlı, niyazlı, hüsün ve cemâlli güzellerin çalımla ileri doğru atılışlarını bir tasavvur et!<br />
Güzel çehreleri ile hülle ve ziynetleri içerisinde, vücutları nazla beslenip büyütüldüklerini gösterir biçimde her birisinin hızla ileri atıldığını bir düşün!<br />
Mükemmel kametiyle divanından kubbesinin salonuna ve çadırının ortasına inişini bir göz önüne getir. Çadır ve kubbelerinin kapısına ulaşıncaya kadar hızla ilerlerler. Sonra sen gelinceye kadar içinde bekletildikleri çadır ve otağlarının kapısının yanlarına ellerini dayarlar. Böylece ayakta durup baş ve çehrelerini dışarıya uzatırlar. Senin gelişinden dolayı sevinç ve neşeyle dolu bir kalb ve büyük bir merakla sana bakarlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Küçük Birer Cennet: Huriler</em></strong></p>
<p>Kapıların, perdelerin, kubbe ve salonunun güzelliğini bir düşün!</p>
<p>Güzel yataklarıyla, tahtlarıyla, sütunlarıyla, yüksekliğiyle, halılarıyla ve kurulu otağlarıyla hepsini bir tasavvur et!</p>
<p>Yatağına yaklaştığında, tahtınla birlikte durursun. Zevcen önce oraya çıkar. Sen de peşinden çıkarsın. Oraya çıkınca karşı karşıya oturursunuz. Bu şekildeki manzaranız ne güzeldir!</p>
<p>O, yüzünün hüsn ü cemali ve cisminin nazlılığıyla kıymetli elbiseleri ve ziynetleri içerisinde, kolunda bilezikleri, parmağındaki yüzükleri, ayağındaki halhalları, belindeki kemerleri, inci ve cevherle süslü atkıları, boynundaki gerdanlıkları, bütün bunların üzerinde başındaki inci ve yakutla süslenmiş tacı, tacının altından ve omuzları üzerinden eteklerine ve ayaklarına kadar serpilmiş saçı bulunmaktadır.<br />
Sen onun ayna gibi olan boynunda kendi yüzünü, o da senin boynunda kendi yüzünü görebilmektedir. Cennet çocukları çadırının etrafında senin ve zevcenin hizmetini beklemektedirler.. Otağının kenarlarından ağaç dalları meyveleriyle sarkmakta, sarayının etrafında ırmaklar muntazam bir biçimde akmakta, o ırmaklardan kollar otağının üzerine uzanarak, şarab, bal, süt ve selsebilini sana sunmaktadır. Senin ve zevcenin güzelliği doruğa ulaşmış bulunmaktadır. Sen de ipek ve sündüsten elbiseler giymiş, vücudunun her mafsalına altın ve inciden bilezikler takmışsın. İnci ve yakuttan mamul tacın, başının üzerinde durmaktadır. İnciden olan tacın çehreni nur ile parlatmaktadır. Husûsî Cennetin ve bütün sarayların senin vücudunun parlaklığından ve yüzünün nurundan pırıl pırıl aydınlanmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Cennet Irmakları</em></strong></p>
<p>Sarayların şeffaf olup içeriden dışarıyı gösterdiği için bütün zevcelerini ve hizmetçilerini, saraylarının bütün binalarını görebilmektesin. Ağaçlarının meyveleri üzerine kadar sarkmakta, şarap ve süt ırmakların altında, su ve bal ırmakların, ise üzerinden akmaktadır. Sen zevcelerinle birlikte koltuklarına oturmaktasınız. Kapılarının kanatlarını açmış, üzerine ise otağının perdesini çekmişsin. Hizmetçiler ve Cennet çocukları çadırının etrafını sarmışlar. Sen onların Rabbine olan teşbih seslerini işitmektesin. İçinden geçen her şeyden anında haberdar olur ve canının çektiği ve arzu ettiğin her türlü nimet ve ikramı getirip sana sunmaktadırlar.<br />
Sen ve zevcen, en mükemmel şartlarda ve eksiksiz nimetler içerisindesiniz. Onun hüsn ü cemal ve mükemmelliğine baktığında hayretten hayrete düşüp gözlerine inanamazsın. Güzelliğinden dolayı kalbin coşar. Sevimliliğinden dolayı gönlün kendisine ısındıkça ısınır. Sen koltuğunun üzerinde otururken o senin nedimin olup, birlikte Cennet içeceklerinden içersiniz. İnciden kadehler ve gümüş gibi beyaz cam sürahilerle birbirinize Cennet şarabı, selsebil ve tesnîm ikram etmektesiniz. Onun elindeki yakut ve inciden kadehi bir göz önüne getir!</p>
<p>İnci gibi parlayan güzel dişleriyle gülümseyerek sana kadehi uzatıyor. Parmaklarının nuru, yüz ve gerdanının nuru, Cennetin nuru ve karşıda duran senin yüzünün nuru birbirine karışarak kadehe yansıyor. Parmakları arasındaki kadehte, kadehin parlaklığı, şarabın parlaklığı, yüz ve gerdanının parlaklığı, dişlerinin parlaklığı toplanıyor. Senin gibi Cennette yaratılışı mükemmel ve henüz tüyleri çıkmamış bir delikanlı haline gelen, parlak yüzlü, bembeyaz cisimli, şık elbiseli; içine yakutun kırmızılığı, incinin beyazlığı karışmış som altından yapılmış sarı ziynetli bir gencin (kendinin) saçlarını ne zannedersin!</p>
<p>Zevce olarak sana ihsan edilen o gül yüzlü de ne güzeldir!</p>
<p>Çocuk gibi masum, cana yakın, hoş sözlü ve mükemmel yaradılışlıdır. Yüzünün güzelliği ne harikadır!</p>
<p>Göğüsleri ne beyaz, bedeni ne zariftir. Nazla beslenip büyütülmesi kendisine ne mükümmel bir latafet ve nezâket kazandırmıştır. Ceylan gözleriyle nazlı nazlı sana bakmakta, tatlı ve açık sözleriyle seninle konuşmakta, aşk, sevgi ve coşkuyla seninle oynaşmaktadır. Elinde, sadeliği ve cisminin inceliğiyle şeffaf ve eşsiz yakuttan veya gölge siz saydam inciden bir kadeh bulunmaktadır. Elinin güzelliği ve yüzüklerinin nuruyla kadehin güzelliğine daha bir güzellik katmıştır. Kendisinin beyazlığı, içeceğin beyazlığı, tutanın elinin beyazlık ve güzelliğiyle kadehin güzelliğini bir tasavvur et!<br />
İnci, yakut veya gümüşten olan kadehin onun mükemmel parmakları arasındaki manzarasını bir göz önüne getir, İnci gibi güzel dişleriyle gülerek kadehi sana uzatıyor. Parmaklarının nuru, yüz ve gerdanının nuruyla birlikte kadehe yansıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Nur Üstüne Nur</em></strong></p>
<p>Sen karşısında oturuyor ve sen de gülüyorsun. Elindeki kadehin üzerinde, senin nurun, kadehin nuru, içeceğin nuru, onun yüzünün, gerdanının, gülüşünün nuru ve Cennetin nuru bir araya geliyor. Kadehi bütün bu nur ve ışıklarla bir tasavvur et!<br />
Ellerinde pırıl pırıl parlıyor. Ellerindeki bütün yüzük ve bilezikleriyle kadehi sana uzatıyor. O ne tatlı uzatma ve ne gözalıcı el!</p>
<p>Sonra o güven, lezzet ve sevinç ülkesinde peş peşe şarap kadehlerini sunuyor’. Sen de elinden alıyor, dudaklarının üzerine koyuyor ve yudum yudum içine çekiyorsun. Neşesi ta kalbine kadar sirâyet ediyor. Lezzeti organlarına yayılıyor. Ondan daha önce hiç tatmadığın bir haz ve lezzet alıyorsun. Cennet çocukları etrafında hizmet için ayakta durmaktadır. Bunu düşün!</p>
<p>Elinden kadehi alıp içersin, arkasından ellerinle ona geri verirsin, o da gülerek ve güzel elleriyle senden alır. Bu ne tatlı gülüştür!</p>
<p>Böylece kadeh ellerinizde dolaşıp durur. İçeceğin nuru yanaklarına yansır. İkiniz de yüksek sesle Mevlânız ve Efendinize hamd ve teşbih edersiniz. Çocuklar ve hizmetçiler de size cevaben teşbih ve tehlil (lâilâheillallâh) seslerini yükseltirler. O saray ve otağlarda, nağmelerle yükselen o ses ne güzeldir!</p>
<p>Siz böyle lezzet ve sevinç içerisindeyken, yüz yıllar geçmiş ve siz kalblerinizin nimetlerle meşgul olmasından farkında bile olmamışsınız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Ziyaretçi Melekler</em></strong></p>
<p>Birden grup grup melekler ziyaretine gelirler. Rabbinden kıymetli ve latif hediyeler getirirler. Rabbinin bu elçileri sarayını bekleyen nöbetçiler ve hizmetine amade uşakların yanına vardıklarında onlardan, yanına varmak ve Mevlândan sana getirdiklerini takdim etmek için izin isterler. O zaman nöbetçi ve perdedarların Rabbinin meleklerine şöyle derler: <strong>“Allah Teâlâ’nın dostu, eşleriyle birlikte meşgul ve istirahattadır. Biz ona olan saygı ve tazimimizden rahatsız etmek istemiyoruz. ” </strong>İşte büyük ve yüce olan Rabbin bu gerçeğe şu âyetiyle işâret buyuruyor: <strong>“…Cennetlikler, gerçekten nimetler içerisinde sefa sürerler.” </strong>(Yâsin: 55) Müfessirler bu âyeti işâret ettiğimiz şekilde açıklarlar. Bu ne büyük nimet, ne muazzam saltanat ki, Rabbinin elçileri bile yanına varmak için izin isterler!</p>
<p>Cennetinde dostlarının şanını yücelten Rabbin bu saltanata şöyle işâret buyuruyor: <strong>“Ne yana bakarsan bak yığınla nimet ve ulu bir saltanat görürsün”</strong>(İnsan: 20) Bu âyetin tefsirinde şöyle denilmiştir: Bu saltanat meleklerin kendilerinden izin istemelerine işârettir. Kapıda Allah Teâlâ’nın gönderdiği elçi şöyle seslenir: <strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu, iznin alınmadan, yanına girilemez. Ey Allah Teâlâ’nın dostu, sen Allah Teâlâ’nın rızasına ermişsin, saltanat, arzu ve hayallerinin zirvesine ulaşmışsın.”</strong></p>
<p>Perdedarlarının, yanına varmaları için senden izin istemeyeceklerini söylediği zaman melekleri ve şu sözlerini bir tehayyül et: <strong>“Biz ona Allah Teâlâ tarafından gönderilen elçileriz. Rabbinden birçok hediye ve armağanlarla geldik.” </strong>O zaman perdedarların hemen davranırlar ve yanına varmaları için senden izin isterler. Perdedarlarının o andaki durumlarını bir düşün!</p>
<p>Kapıyı çalmak üzere ellerini kırmızı altın tahtalar üzerinde inci ile süslenmiş yakuttan halkaya uzatır ve sarayının kapılarını çalarlar. Yakuttan halkalar inci ve zümrütten olan sarayının kapısına değince, duyabildiğin en güzel sesten daha güzel bir ses çıkarırlar. Bu sesi duyanların kulakları haz, gönülleri neşeyle dolar. Ağaçlar kapının bu sesini duyunca meyveleri bir biri üzerine eğilir. Bundan da hoş ve nefis kokulu bir meltem yayılır. Sen yüzünün cemali ve nurunun parlaklığıyla otağından dışarı çıkarsın. Perdedarlar sana doğru koşarak gelirler. Hürmetlerinden ve nurunun gözlerim kamaştırmasından dolayı gözlerini kaldırıp sana bakamazlar. Şöyle derler: <strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu, Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçiler kapıda bekliyorlar. Yanlarında Rabbinden getirdikleri kıymetli hediyeler vardır.”</strong>Sen onlara şöyle cevap verirsin: <strong>“Mevlâ’mın elçilerine izin verin!”</strong></p>
<p>Sen izin verir vermez, kapıcılar kendilerine sarayın kapısını açarlar. Sen koltuklarına yaslanıyorsun. Senin oturma salonuna girerler.</p>
<p>Cennet çocukları önünde el pençe divan durulmuşlardır. Melekler, güzel suretleriyle ellerindeki hediyeler parıldayıp nurlar saçarak sana doğru gelirler. Değişik kapılardan bulunduğun yere girerler ki, Rabbinin sana verdiği, <strong>“her kapıdan bir selâm”</strong>sözü gerçekleşsin. Her kapıdan güzel nağmeleriyle <strong>“es-Selâmü Aleyküm!”</strong><br />
diyerek sana Selâm verirler. Sonra da şunu eklerler: <strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu! Rabbin sana Selâm söylüyor. Sana bu hediye ve armağanları gönderdi.”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Beklenmeyen Yeni Mutluluklar</em></strong><br />
Rabbinin sana olan armağan ve lütufları karşısında kalbinin sevincini bir düşün!<br />
Melekler yanından ayrılınca, Allah Teâlâ’nın sana bir nimeti olan zevcene bakarsın. Gözlerin şaşakalmış, sevincin kat kat artmıştır. Sen onunla birlikte son derece sevinç ve mutluluk içinde bulunurken, Allah Teâlâ’nın senin için yarattığı bir başka zevcenden en güzel bir nağme ve en tatlı bir ifadeyle şöyle bir çağrı gelir: <strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu, bizim senden nasibimiz yok mudur?</strong><br />
<strong>Bize de bakma zamanın gelmedi mi?”</strong></p>
<p>Kulakların onun güzel sözleriyle dolar dolmaz, güzel nağmesine karşı içinde doğan aşk ve sevgiden dolayı neredeyse kalbin yerinden uçar. Hemen cevap verirsin: <strong>“Allah Teâlâ hayrını versin, sen kimsin?”</strong><br />
Hemen cevap verir: <strong>“Ben Allah Teâlâ’nın kendileri hakkında şöyle buyurduklarındanım: ‘…Onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilmez.’</strong>(Secde Sûresi: 17)</p>
<p>Tahtından hızla inip otağının ortasına gelişini bir göz önüne getir!<br />
Sonra emrine verilen Cennet çocuklarının ve hizmetçilerinle birlikte yürürsün. Onun da çocukları ve hizmetçileri seni karşılıyorlar ve sana refakat edip inci ve yakuttan bir saraydaki kırmızı yakuttan yapılmış bir otağa seni götürüyorlar. Sen sarayının kapısına yaklaştığında uşak ve hizmetçilerin sana kapıları açıyorlar. Sen mutluluk ve sevinç dolu olarak içeri giriyorsun. Sarayın kapısını, perdelerin güzelliğini, uşak ve hizmetçilerin hüsün ve cemalini bir düşün!</p>
<p>Sonra eşinin seni çağırdığı sarayının kapısından içeri giriyorsun. Girer girmez gözlerin yeşil zümrütten olan duvarlarının güzelliğine, bahçelerinin gözalıcılığına, yapısının çekiciliğine, avlusunun parlaklığına takılır. Zevcenin içinde bulunduğu otağa bakıyorsun, senin ve eşinin yüzünün nurundan zaten nuranî olan otağ daha da aydınlanıp parlar. O seni ipek, atlas ve erguvandan döşekler üzerinden seyreder. Hemen tahtından iner. Sana olan şiddetli özlem onu hafifleştirmiş, aşk onu rahatsız etmiştir. Merhaba diyerek saygı dolu ifadelerle seni karşılar. Sonra seni kucaklamak üzere yaklaşır. -Nitekim Enes bin Malik (radiyallâhü anh) Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’den, hurilerin Allah Teâlâ’nın dostunu karşılayıp onunla tokalaştığını söylediğini nakletmiştir. Olanca güzelliği ve eşsiz yüzükleriyle ipek gibi yumuşak ellerinin avucunda bulunuşunu bir tasavvur et!</p>
<p>Sen yüzünün güzelliği, cisminin nazlılığından, saç tellerinin parıldamasından duyduğun hayret ve hayranlıkla kendinden geçmiş gibisin. Sonra elinden tutarak birlikte senin kurulu tahtına geliyorsunuz. Birlikte tahta çıkıyorsunuz. Üzerinize muhteşem gerdek perdesi geriliyor. Eşini kucaklıyorsun ve bu halde üzerinizden uzun zamanlar geçiyor. Sonra hizmetçi Cennet çocukları, sürahi ve kadehlerle huzurunuza gelip elpençe divan durarak saf halinde bekliyorlar. Sonra size sakîlik yaparak içecek ikram ediyorlar.</p>
<p><strong>“Katımızda Dahası Vardır!”</strong></p>
<p>Siz bu şekilde sevinç ve neşe doluyken, birden başka bir sarayından başka biri seslenir: <strong>“Ey Allah Teâlâ’nın dostu!</strong><br />
<strong>Bizim senden nasibimiz yok mu?</strong><br />
<strong>Bizi özleyeceğin an gelmedi mi?”</strong></p>
<p>Sen hemen sorusuna soruyla karşılık verirsin: <strong>“Allah Teâlâ hayrını versin, sen kimsin?”</strong></p>
<p>Sana şöyle cevap verir: <strong>“Ben aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın kendisi hakkında şöyle buyurduğu kişiyim: “</strong>…katımızda dahası da vardır.” (Kaf Sûresi: 35) Bunun üzerine sen onun yanına varırsın. Böylece saraylarındaki, ölmez çocuklar ve itaatkâr hizmetçiler arasındaki eşlerini tek tek ziyaret ederek sonsuz bir nimet ve mükemmel bir sevinçle dolaşıp durursun. Her türlü sıkıntı senden uzaklaştırılmış. Her çeşit eksiklik senden giderilmiş. Her türlü kirden temizlenmişsin. Orada ayrılık nedir bilmezsin. Çünkü Yüce Allah Teâlâ kalbine yönelerek üzüntülere şöyle buyurmuştur: “<strong>Buradan yok olun ve sonsuza dek geri dönmeyin!”</strong><br />
Sevince emrederek şöyle buyurmuştur<strong>: “Burada yerleş, sonsuza dek ayrılıp gitme!”</strong></p>
<p>Hastalıklara şöyle buyurur: <strong>“Bedeninden uzaklaşın, sonsuza dek de ona gelmeyin!”</strong></p>
<p>Sağlığa şöyle buyurur: <strong>“Bedenine yerleş, hiç bir zaman uzaklaşma!”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Öldürülen Ölüm</em></strong></p>
<p>Senin gözlerin önünde (bir koç şekline getirdiği) Ölümü boğazlar. Sen artık ölümden emin kalmışsın ve ondan hiçbir zaman korkmazsın. Sana Rabbinin yakınlığı ve Cenneti ihsan edilmiş, senden razı olduktan sonra bir daha ebediyen onun gazabından korkmazsın. Nimetler içerisinde yüzersin, nikmet [şiddetli cezâ. ] ve azabının geleceğinden korkmazsın. Çünkü sen kesin olarak biliyorsun ki, aziz ve celil olan Allah Teâlâ seni seviyor, senden razıdır ve içinde yüzdüğün nimetlerden memnundur. Allah Teâlâ’nın saadet yurdu ne muazzamdır!</p>
<p>Allah Teâlâ’nın yakınlık ve himayesi ne büyüktür!</p>
<p>Arş seni gölgelendirmekte. Melekler, ölümle yok olmayan sonsuz bir hayatta, gidecek diye korkmadığın nimetler içerisinde Rabbinden sana sürekli lütuf ve ihsanlar getirirler. Rabbının azabından eminsin. Senden razı olduğuna kesin inancın var. Afvının serinliğini tâ kalbinde hissediyorsun,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Tûbâ Gölgesinde Sohbet</em></strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın diğer bütün dostlarıyla birlikte zamanın musibetlerinden ve çağların nahoş hadiselerinden emin olarak ve Tûbâ ağacının gölgesinde sohbetler yaparak sonsuza dek orada ikamet edeceğini biliyorsun. Senin de içinde bulunduğun Allah Teâlâ dostları Tûbâ ağacının gölgesinde sohbet ederken, Allah Teâlâ, meleklerinden birine emrederek, kendilerine verdiği sözü yerine getirmek istediğini, gayet derecede ikram ve büyük bir sevince gark etmeyi arzu ettiğini ilan etmesini söyler. Bunu da onları kedisine yaklaştırmak, <strong>“hoş geldiniz!”</strong>dileklerini doğrudan doğruya kendilerine iletmek, mübarek cemalini onlara göstermek, böylece en üstün bir makama çıkmalarını, sevincin doruğuna ulaşmalarım ve saadetin zirvesine erişmelerini sağlamak istediğini ferman eder.</p>
<p><strong><em>Rabbinden Gelen Davet</em></strong></p>
<p>O anda birden bire şöyle ilan eden meleğin sesini işitirsin: <strong>“Ey Cennet halkı, Allah Teâlâ’nın size verdiği bir söz var ki henüz yerine, gelmemiştir!”</strong><br />
Cennetlikler, kendilerine ihsan edilenleri çok büyük gördüklerini belirterek cevap verirler. Cennete girdirildiklerini, azabından emin kılındıklarını, dolayısıyla mazhar oldukları lütuf ve ihsandan daha ötesi olmadığım söylerler. Sen de onlarla birlikte şöyle dersin:</p>
<p><strong>“Yüzümüze rahmetle bakmadı mı?</strong><br />
<strong>Bizi Cennete koymadı mı?</strong><br />
<strong>Bizi Cehennemden kurtarmadı mı?”</strong></p>
<p>Bunun üzerine melek kendilerine şöyle seslenir: Allah Teâlâ, sizden Kendisini ziyaret etmenizi istiyor. O’nu ziyaret edin.” Onlar bu vaziyette iken, sevinç ve sürurlarından kalbleri, ruhları ile birlikte bedenlerinden uçacak gibi olurken bir de bakarlar ki: Melekler yakuttan yaratılmış, sonra da ruh üfürülmüş, dizginleri altından cins atlarla birlikte kendilerine doğru geliyorlar. Atların yüzleri parlaklık ve güzellik bakımından kandiller gibidir. Küçük ve büyük pislikten temizdirler. Kanatlıdırlar. Eğerleri Cennetin kırmızı ipekleri ve bembeyaz tiftiğindendir. Sırtında kırmızı ve beyaz olmak üzere iki hat vardır. Biçim olarak da dünyadaki en eşsiz cins atlarını andırmakla birlikte insanlar onlar gibi güzelini görmemişlerdir.</p>
<p><strong><em>Uçan Atlar</em></strong></p>
<p>Hareket etmeye başlarken olanca kırmızılığı, parlaklığı ve parıldayan nuruyla Cennetin yakutundan yaratılan o cins atları ve ne kadar güzel olduklarını bir düşün!<br />
O atları, Cennet altınından yaratılan dizginlerini ve onları getiren meleklerin yüz güzelliğini bir göz önüne getir. Melekler dizginlerinden tutmuş senin de içinde bulunduğun Allah Teâlâ dostlarına doğru geliyorlar. Onlar koşarken son derece güzel yürüyüşlü ve rahvandırlar. Çünkü cins atlar olup, insanların eğitmesine ihtiyaç kalmadan yaratılıştan eğitilmiş olarak var edilmişlerdir. Son derece uysal olup hiç sıkıntı vermeden istenildiği yöne sevkedilebilirler. Meleklerin bu atlarla birlikte Cennetliklere doğru gelişini bir düşün!</p>
<p>Nîhâyet yanlarına geldiklerinde o atları çöktürürler. O atların duruş ve oturuşlarının güzelliğini bir göz önüne getir. O anda, onlardan birine binip Rabbini ziyaret edenler arasına katılacağını biliyorsun. Melekler o atları çöktürüp, atlar salih insanların istirahat yeri olan Tûbâ ağacı altında, zaferan bahçeleri içerisindeki misk tepecikleri üzerine ıhınca, melekler Allah Teâlâ’nın dostlarına dönerek o tatlı nağmeleriyle şöyle derler.</p>
<p><strong>“Ey’Rahman’ın dostları, Rabbiniz olan Allah Teâlâ size Selâm söylüyor ve ziyaretine gitmenizi istiyor. Dolayısıyla O’nu ziyaret ediniz ki, O size baksın, siz de O’na bakasınız. O sizinle siz de onunla konuşasınız. O size cevap versin, siz de O’na cevap veresiniz. Size olan fazl ve rahmetini artırsın. Hiç şüphesiz O, geniş bir rahmet ve büyük bir lütuf sahibidir.”</strong></p>
<p>Senin de aralarında bulunduğun diğer Allah Teâlâ dostları bu sözleri duyunca, Rablerine olan sevgi ve özlemlerinden dolayı hemen koşarak atlarına binerler, Rablerine yakın olmak ve hakiki sevgililerini görmek için yüzlerinin güzelliği, nuru ve parlaklığıyla nasıl da hızla atılacaklarını bir düşün!</p>
<p>Sen de onların arasındasın!</p>
<p>Sağ ayaklarını yakut, zümrüt ve inciden yapılı özengilerine attıkları anı bir tasavvur et!</p>
<p>Ayaklarının güzellik ve yumuşaklığını bir gözönüne getir. O ayaklar dünyadaki yapı ve özelliklerinden tamamen farklı bir biçimde yeniden yaratılmışlardır. Allah Teâlâ o ayakları Cennetinde her türlü afetten muhafaza etmiş ve yaratılışlarını boyalı yapmıştır. Sonsuza dek misk tepecikleri ve zaferan bahçeleri arasında dolaşırlar. Allah Teâlâ dostlarının yakut ve inciden özengilere uzattıkları o ayakların nurun bir güzelliğini düşün!</p>
<p>En güzel Cennet atlarının en güzel özengilerindeki ayakların parlaklığını bir göz önüne getir. Hiçbir zorluk ve meşakkatle karşılaşmaktan ikinci ayaklarını da özengiye atarak, halis ipek ve erguvanla kaplı inci ve yakuttan binekleri üzerinde doğrulurlar. Erguvanın kırmızılığı arasında incinin beyazlığı ne büyük bir güzellik arzeder!</p>
<p>Sen ve onlar cins atlarınızın üzerine kurulunca, atlarını şahlandırırlar. Atların şahlanmasıyla ayakları altından savrulan misk tozlan onların elbiseleri ve üzerlerine serpilir. Sonra bütün atlar düzgün bir tek saf halinde dizilirler. Hiçbir eğriliği bulunmayan dümdüz bir kafile oluşur. Biri diğerinin önüne geçmez. Bu ne muazzam kafile ve ne muhteşem süvari topluluğu!</p>
<p>Dümdüz bir saf halinde uzanan atlarının ve yüzlerinin sergileyeceği manazarayı bir göz önüne getir. Yüzlerini bir nur halesi kuşatmış, başlan üzerinde inci ve yakuttan taçlar bulunmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Milyarlarca Nuranî Simâ</em></strong></p>
<p>Bütün Cennetliklerin yüzlerinin bir araya gelişini ne zannedersin?!</p>
<p>Milyarlarca nuranî simanın bir anda sergilediği manzarayı ne sanırsın!</p>
<p>Başlarındaki inci ve yakuttan taçlan sayıp bitirmek mümkün değil. Yüzlerinde parlak tebessümler ve çehrelerinde sevinçli gülücükler parıldamaktadır. Cins atlarıyla, kafilesinin intizamlı yol alışıyla, Allah Teâlâ dostlarının başlarındaki parlak taçlarının tek çizgi halinde dizilişiyle, bu taçları giyenlerin parlaklığıyla bu süvari kafilesini bir düşünsen, sonra da onlar gibi olma özleminden canını versen sana çok görülmez.<br />
Eğer düşünürsen, sana onlara özenmek; yakıştığını anlarsın. Çünkü Rabbinin o dostlarına dünyada verdiği sözü mutlaka yerine getireceğini kesin olarak biliyorsun. Saf iyice düzene girip, başlar üzerindeki taçlar tek çizgi halinde dizilince: <strong>“Rabbimize gidelim!”</strong><br />
diyerek hızla koşmaya başlarlar.</p>
<p>Yakuttan tırnaklarıyla tek çizgi halinde ve aynı tempoda biri diğerinin önüne geçmeksizin yol alırken o cins atları bir düşün!</p>
<p>Sırtlarındaki Allah Teâlâ dostlarının vücutları nazla titreşiyor. Yürürken omuzları hep aynı hizada, koşarken atlarının ayakları ve özengileri de düz bir çizgi halinde uzanıp gidiyor. Ayaklarıyla zaferan otları dalgalanıyor. Cennet ağaçlarına yaklaştıklarında, ağaçlar kendilerine meyvelerinden atar. Onlar seyir halindeyken atılan meyveler gelip ellerine düşer. Ellerinde o meyveler ne güzel!</p>
<p>Ağaçlar yana kayar ve yollarından çekilirler. Çünkü Mevlâları, o ağaçlara saflarını bölmemelerini, düzgünlüklerini bozmamalarını ve Allah dostuyla arkadaşının arasına girmemelerini ilham etmiştir. Zira Cennetlikler, dünyada Allah Teâlâ için birbirini sevdiklerinden Cennette de arkadaştırlar. Bu dostların kılık kıyafetlerini, elbiselerini, renklerini ve bineklerinin rengini de bir yapar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Yol Veren Cennet Ağaçları</em></strong></p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Rabbinin lütfuyla arkadaşınla yan yana bulunuyorsun. Cennetin ağaçlarına yaklaşıyorsunuz. Ağaçlar meyvelerini silkiyorlar, kopan meyveler sizin ve diğer Allah Teâlâ dostlarının ellerine düşüyor. Sonra kökleriyle birlikte yollarından çekiliyor ve rahatça yollarına devam ediyorlar. Gönülleri hep gerçek sevgililerinin cemalini seyretmeye takılıdır. Sevinçle yürüyorlar. Birbirlerine dönüp bakıyorlar, konuşuyorlar, gülüşüyorlar, şakalaşıyorlar, Cennete koyması konusunda verdiği sözünü yerine getirdiği için Rablerine hamdediyorlar. Böylece yürümelerine devam ederken, bir de bakarlar ki Rablerinin Arşına yaklaşmışlardır. En güzel nur ve perdelerini görüyorlar. Bundan dolayı daha bir şevk, sevgi ve coşkuyla atlarını koşturuyorlar.</p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Cins atları, düzenlerini bozmadan, pırıl pırıl parlayan yüzlerle uçuyorlar. Melekler onları çepe çevre sarmış, kendilerine Rablerinin huzuruna doğru sürdükçe sürüyor. Nihayet Mevlâlarının Arşının dibine kadar geliyorlar. O mekânın genişliğini, nurunu güzelliğini, parlaklık ve çekiciliğini bir düşün!</p>
<p>Misk tepeleri üzerinde sıra sıra yastıklar dizilmiş ve halılar serilmiştir. Onlardan herbiri kendisine hazırlanan yeri tanır. Tahtlar, Allah Teâlâ’nın seçkin ve sevgili kullan içindir. Kendileri için hazırlanmış minberlere, koltuklara, minderlere ve halılara yaklaşıp, minber, koltuk veya mindere doğru o güzel ayağını özengiden indirince, hallerini bir düşün!</p>
<p>Nihâyet yerlerine kurulurlar, İnci ve yakutla yükseltilmiş koltuklara oturan o diz ve bedenlerin içinde bulunduğu nimet ve konforu bir düşün!<br />
O ne muazzam makam ve Allah Teâlâ dostlarının o makamlara kuruluşu ne muhteşem kuruluştur!</p>
<p>Herkes yerlerini alıp, makamlarına rahatça oturarak perdeler de nur ile parlayınca gözlerinin aldığı lezzeti varın siz kıyas edin. Hepsi dikkat kesilip can kulağıyla gerçek sevgililerinin söze başlamasını bekliyorlar. Mevlâları ve Sultanlarının, manevi derecelerine göre kendi yakınında onlara lütfedeceğine söz verdiği gerçek makamlarındaki oturuşlarını bir tasavvur et!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Allah Teâlâ ’ ya En Yakın Olanlar</em></strong></p>
<p>Evet, onların orada Allah Teâlâ’ya olan yakınlıkları, manevî mertebelerine göredir. Allah Teâlâ’yı en çok sevenler, O’na en yakın oturanlardır. Çünkü, onlar dünyada en çok Allah Teâlâ’ya sevgi ve muhabbet beslemişlerdir. Allah Teâlâ’nın Arşına en yakın oturanlar, insanlara karşı O’nun hükümlerini uygulayanlar ve hüccetler ve delillerle dinini savunanlardır. Peygamberler ve Sıddîkler de makamlarına göre Azîz ve Rahîm olan Allah Teâlâ’ya yakın bulunurlar. Ziyaretine gidilen Zat ne büyük, ne yüce ve ne uludur!</p>
<p>Güzel izzet ve ikramları, yüzlerinin hüsn ü cemali ve parlaklığı ve arşın saldığı nur ve perdelerinin parlaklığıyla onların o meclislerini bir düşün!</p>
<p>Sağlam bir akılla, o meclislerini, koltuk ve minberlerinin parlaklığını ve müşahede ettikleri Rablerinin cemalini bir düşünsen de, buna duyacağın Özlem ve arzudan ruhun uçsa çok görülmez. Bu Allah Teâlâ’yı tanıyan, Rabbine ve O’nun cemalini görmeye müştak olan her aklı başındaki insanın en büyük arsuzu olduğuna göre bütün bunları sakin kafayla söyle bir düşün !</p>
<p>Belki bu vesileyle nefsin, seni bundan mahrum bırakan her şeyden ve seni Rabbine manen yaklaşmaktan alıkoyan her kötülükten elini çeker.</p>
<p><strong><em>Meclis Tamam Olunca</em></strong></p>
<p>Meclisleri tamam olup, herkes rahatça yerlerini alınca kendileri için sofralar serilir. Aziz ve celil olan Allah Teâlâ ziyaretçilerine yemek ve meyvelerle ikramda bulunur. Allah Teâlâ’nın ziyaretçileri ve sevgili kulları için sofralar kurulur. Rahmanın ziyaretçilerini ağırlamak için bizzat melekler seferber olurlar, içinde temenni bile edemedikleri türlü türlü yemekler ve çeşit çeşit meyvelerle dolu altın tepsileri önlerine koyarlar. Rablerinin kendilerine olan ikramından dolayı büyük bir memnuniyet ve sevinçle ellerini uzatırlar. Hiç şüphesiz her ziyaret edilen kişinin, ziyaretçisine izzet ve ikram etmesi hakkıdır.</p>
<p>Artık, O Kerîm, Vahid, Cevad, Macid ve Azîm olan Allah Teâlâ’nın ikramı nasıl olur!</p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Mevlâlarının kendilerine olan ikramıyla mesrur olarak ve büyük bir sevinç içerisinde yemeklerini yiyorlar, nihâyet yemeklerini yiyince Yüce Allah Teâlâ meleklere, <strong>“Onlara içecek ikram edin!”</strong><br />
diye emreder. Artık hizmetçiler ve Cennet çocukları değil de bizzat melekler içi şarap, bal, su ve süt dolu inciden sürahi ve kadehlerle, yanlarına gelirler. Rahmanın melekleri elindeki o sürahi ve kadehleri bir düşün!<br />
Allah Teâlâ’nın dostları onlardan alıp içiyorlar. İçeceğin güzelliği ziyaretçilerin yüzlerine yansır.</p>
<p><strong><em>“Dostlarımı Giydirin!”</em></strong></p>
<p>Melekler, Allah Teâlâ’nın emrettiği içecekleri kendilerine ikram edince bu defa da Yüce Mevlâ şöyle buyurur: <strong>“Dostlarımı giydirin!”</strong></p>
<p>O anda melekleri bir göz önüne getir!</p>
<p>Cennette benzerleri hiç giyilmemiş çok kıymetli elbiseler getirirler. Huzurlarında durarak o elbiseleri Allah Teâlâ’nın rıza ve ikramına layık bu bahtiyarlara giydirirler.</p>
<p>Onları bir düşün!</p>
<p>Elbiseleri başlarına koyduklarında ayaklarına varıncaya kadar üzerlerine oturur. Güzelliğiyle yüzleri parlar. Sonra O Yüce ve Ulu Allah Teâlâ, <strong>“Onlara güzel koku ikram edin!”</strong><br />
diye emreder. Bunun üzerine kendilerine türlü türlü misk ve daha önce hiç duymadıkları diğer Cennet kokularım getirip serpmek üzere bütün güzelliği, şiddetli parlaklığı ve gözalıcı nuruyla bir bulut kalkar.<br />
<strong><em>Serpilen Hoş Kokular</em></strong></p>
<p>Düşün bir kere!</p>
<p>Emre muhatap olan bulut, üzerlerine hoş kokular yağdırıyor. Güzel rayihalar yağmur gibi üzerlerine yağıp yüz ve elbiseleri nefis kokular içerisinde kalıyor. Onlar yiyip içtikten, melekler kıymetli elbiseler giydirdikten ve bulut, üzerlerine güzel kokular serptikten sonra gözleri hayret ve sevinçten bakakalır, gönülleri Allah Teâlâ’nın rahmet ve keremine takılır durur.</p>
<p><strong><em>Allah Teâlâ’nın Cemalini Seyretmek</em></strong></p>
<p>Onlar bu durumda iken birden perdeler kaldırılır ve Rableri kendilerine kemaliyle görünür. Bir ona, bir de güzelce hayal bile edemediklerine -ki bunu güzelce hayal edebilmeleri asla mümkün değildir. Çünkü O öyle bir Kadim’dir ki yaratıklarından hiçbiri Kendisine benzemez bakınca, evet O’na bakınca sevgilileri olan Allah Teâlâ, kendilerine merhabalarla şöyle seslenir:</p>
<p><strong>“Merhaba kullarım! Hoş geldiniz!”</strong></p>
<p>Azamet ve güzelliğiyle Allah Teâlâ’nın kelâmını duyunca ne dünyada ne de Cennette bulamadıkları bir saadet ve sürür kalblerini kaplar. Çünkü hiçbir şeyin Kendisine benzemediği Zatın kelâmını duyuyorlar.</p>
<p>Onları bir düşün!</p>
<p>Hepsi başlarını eğmiş, O’nun sözlerini duymak için can kulağıyla dinlemektedir. Biricik Sevgilileri ve göz aydınlıkları olan Zatın sözlerini dinlemenin verdiği sevincin nuru yüzlerini kaplamıştır. Allah Teâlâ’nın, bizzat sana hitaben söylediği sözlerini işitme sevincin şöyle dursun, dostlarına <strong>“Merhaba!”</strong><br />
dediği anı tasavvur ettiğinde duyduğun sevinç ve O’na beslediğin muhabbetten ruhun uçsa çok görülmez. Allah Teâlâ onları <strong>“Selâm!”</strong><br />
sözü ile Selâmlar. Onlar da selâmını: <strong>“Selâm sensin. Selâmet de Sendendir. Celâl ve ikram da sadece sana mahsustur” </strong>diyerek alırlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>“Merhaba Ey Dostlarım!”</em></strong></p>
<p>Yüce Allah Teâlâ sözlerine şöyle devam eder: <strong>“Merhaba ey kullarım, ziyaretçilerim, yaratıklarımın en hayırlıları, bana verdikleri sözü yerine getirenler, öğütlerimi tutanlar, Beni görmedikleri halde hakkımı gözetenler ve her hal ve durumda Bana karşı ürperti içinde bulunanlar!</strong><br />
<strong>Vücutlarınızda sizlerden razı oluşumun alameti olarak zahmet ve meşakkati gördüm. Zamanınıza hükmedenlerin size yaptıklarını müşahede ettim. İnsanların eza ve cefası, Benim hakkımı yerine getirmekten sizi alıkoymadı. Dileyin benden ne dilerseniz!”</strong><br />
O anda onları bir görebilsen!</p>
<p>Bunları bizzat biricik sevgililerinden duyuyorlar. Onlara, dünyada, verdikleri ahdi yerine getirdiklerini, hakkını gözettiklerini ve sürekli olarak Kendisinden korktuklarını hatırlatır. Onlar da, O’nun haklarını gözetmeleri konusundaki iyiliklerinin boşa gitmediğini ve takdir edildiğini, korkularının mükâfatlandırıldığını ve merhabalarla karşılandıklarını duyunca sevinçten uçar gibi olurlar. Nitekim dünyada da bu arzu ve ümitle O’na kulluk etmişlerdi. O’na itaatte kusur etmedikleri ve O’ndan korkmada ihmal göstermedikleri zaman neşe ve sevinçten kalbleri adeta uçuyordu. Şiddetli korkularından ve Allah Teâlâ’nın hakkını gözetip onu koruma endişesinden dolayı, dünyada itaatle boyun eğerek, içinde bulundukları halden memnun oluyorlardı. Gönüllerini dolduran bir sevinçle, azamet ve celâline yemin ederek, O’nun kendi üzerlerindeki hakkını tam olarak yerine getiremediklerini belirterek cevap verirler. Bununla Allah Teâlâ’yı ta’zim ve ni’metlerinin çokluğunu ifade etmek isterler. Çünkü Allah Teâlâ, onları Cennetiyle mükâfatlandırmış, ziyareti ve yakınlığı ve sözlerini dinletmekle şereflendirmiştir.<br />
<strong><em>Sonsuz Minnettarlık</em></strong></p>
<p>Onlar şöyle derler: <strong>“İzzet ve celâline, azamet ve yüce makamına yemin ederiz ki, Senin yüceliğini hakkıyla takdir edemedik. Hakkını tam olarak yerine getiremedik. Sana secde etmemize izin ver.” </strong>Bunun üzerine Rableri onlara buyurur ki<strong>: “Ben sizden ibadet zahmetini kaldırdım. Vücutlarınızı rahata kavuşturdum. Zaten siz dünyada uzun uzun ibadetle onu oldukça yormuştunuz. Alınlarınızı benim için secdeye koymuştunuz. Şu anda ise siz benim kerem ve rahmetime koşup gelmiş bulunuyorsunuz. Öyleyse dileyin benden dileyeceğinizi!’</strong><br />
Bir aşka hadiste şu ifadeler de yer almaktadır “Rablerine bakınca, onun için hemen secdeye kapanırlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ Kendi yüce kelâmiyle şöyle seslenir: <strong>‘Kaldırın başlarınızı! Şimdi amel zamanı değildir. Şimdi sevinç ve cemalimi seyretme zamanıdır.”</strong></p>
<p>Öyleyse aklınla, onların Sultanlarını gördükleri ve gerçek sevgilileri, gönüllerinin sırdaşı, gözlerinin sevinci, kalblerinin hoşnutluğu ve ruhlarının huzuru olan Allah Teâlâ’nın kelâmını işittikleri zaman yüzlerinin nurunu ve onlara gelen sevinç ve coşkuyu bir göz önüne getir. Başlarım secdeden kaldırır ve hiçbir şey Kendisine benzemeyen Zatı gözleriyle seyrederler. Bu sayede şeref, ikram ve değerin doruğuna, memnuniyet ve yüksekliğin nihâyetine ererler. Hayallerin bile konamadığı, zihinlerin kuşatamadığı, düşüncenin yetişemediği ve anlayışların ihata edemediği aziz ve celil olan Allah Teâlâ’nın cemalini seyretmeyi sen ne sanıyorsun?!</p>
<p>O, akılların idrakinden şaşırıp hayretlere düştüğü kadîm olan Ezelîdir. Hiç bir anne rahmi ona mekan olmamış, hiç bir babanın sulbünden gelmemiş, hiçbir cisim suretinde görünüp de şekil değiştirmemiştir. O bütün bunlardan münezzehtir. Diller O’nun sıfatlarına misaller getirmekten aciz kalır. O zatiyle tek olup başka varlıklara benzemekten münezzehtir. Yaratıklara eş olmaktan celâliyle yücedir.</p>
<p>O öyle bir yücedir ki, ona denk olacak hiçbir şey yoktur. Ona ortak olacak hiçbir şeriki bulunmaz. Yaratmasını irade edip de kendisine zor gelecek veya yaratmasından aciz kalacak hiçbir şey yoktur. Zorba zalimler O’nun azametine teslim olup boyun eğmişlerdir. Evvelkiler ve sonrakiler O’nun hükmüne musahhar olmuşlardır. Olmuşuyla, olacağıyla ve olacaksa nasıl olacağıyla her şeye ilmi nüfuz etmiştir. İlmiyle bütün varlıkları kuşatmıştır. Hepsinin seslerini çok iyi duyar. Zatlarını ihata eder, iradesi hepsine geçer. Meşieti hepsine boyun eğdirir. Her şey O’nun tarafından çekip çevrilmektedir. Bütün mevcudatı yoktan icad eder. Hiçbir şey, O’nun istediği vakitten önce var olamaz. Hiç bir şey O’nun iradesine karşı gelemez. Öyleyse daha önce adı bile anılacak bir nesne değilken, Vahid ve Kahhar olan Allah Teâlâ tarafından var edilen şeyler nasıl O’nun emri karşısında diretebilir?</p>
<p><strong><em>Saraylara Dönüş</em></strong></p>
<p>Allah Teâlâ sevgili kullarını Kendisini görmekle sevindirip onlara yakınlığıyla ikram edip şereflendirerek, doğrudan doğrula Kendisiyle konuşmak ve yüce sözlerini dinlemekle nimetlendirince, hazırladığı ikram, nimet ve lezzetlerine dönüp gitmeleri için onlara izin verir. Onlar da dönüp inci ve yakuttan bir takım atların yanına gelirler ki eyerlerinin üzerinde Cennetlerin bahçelerinde kanat çırpıp uçan ve özel hazırlanmış tahtları vardır. İzzet ve celâl sahibi Allah Teâlâ’yı gören ve onun mübarek kelâmını işiten yüzleri ne zannedersin?</p>
<p>Onların güzellikleri ve cemali nasıl da kat kat artar ve bu bakış onların parlaklık ve nurunu nasıl da artırır?!</p>
<p>Yürümeye devam ederler. Nihayet saraylarını görürler. Hizmetçileri, uşakları ve çocuk hizmetkârları onları farkedince, herbiri sarayının kapısında onu karşılamak için koşar. Sarayının kapısına geldiğinde, hepsi onun etrafını sararlar ve ona saray ve otağına kadar refakat ederler. Saray ve otağının kapısına yaklaştığında perdedar büyük bir tazim ve saygıyla kalkıp sarayının kapısını açar. Zevceleri onu karşılamak üzere koşuşurlar. Zevcesi yüzünün hüsn-ü cemaline bakıp da, güzellik, parlaklık ve nurunun kat kat arttığını görünce, ona olan aşk ve muhabbeti daha da artar.</p>
<p>Sarayları, otağları, kubbeleri ve zevceleri, yüzünün nur ve cemaliyle parlar. Zevcelerinin hüsün, cemal, nezaket ve haşmetleri ziyadeleşir. Sonra atlarından inerler ve saraylarının salonlarına doğru ilerlerler. Yataklarına kurulup konforlarına geri dönerler.</p>
<p>Derken dostlarının hoş ve tatlı meclislerini özlerler. Hemen cins at ve kısraklarına binip birbirlerini ziyarete giderler. Cennet nehirlerinin kıyısında buluşurlar. Orada misk ve kâfur tepeleri üzerinde kendileri için Cennet minderleri ve halıları döşenmiştir. Dostlar sevinçle karşı karşıya oturur, Cennet içeceklerinden içerler. Cennet çocukları Cennetin şarap, tatlı içimli meşrubat ve selsebil nehirlerinden sürahi, bardak ve kadehlerle alarak kendilerine servis yaparlar. Cennet çocukları Allah Teâlâ dostlarına ikram etmek için kadehleri alıp nehirlere daldırınca, onlar ancak Allah Teâlâ’nın şu seslenişini duyarlar:</p>
<p><strong>“Ey dostlarım! Dünyada çok kez sizi susuzluktan dudakları çatlamış ve boğazları kurumuş olarak gördüm. Şimdi karşılıklı olarak isteğiniz kadar için ve nimetlerinizin arasına dönün. “Geçmiş günlerde işlediklerinize karşılık afiyetle yiyin, için!” </strong>(Hakka Sûresi: 24)</p>
<p>İnsanlar, yaptıkları iyi işleri takdir ederek anlatan Mevlâlarının sözünü işittikleri anda ve ehl-i dünyanın içki meclislerine karşılık, onların da kendi aralarında Cennette bu tür meclisler düzenleyip karşılıklı Cennet içeceklerinden içmeye çağrıldıklarında gönüllerinin sevincini mümkün değil anlatamazlar. Mevlâlarının sözlerini işitmenin süruruyla parlamış iken onların yüzünü bir görsen!</p>
<p><strong>Gerçekten o ne büyük meclistir!</strong></p>
<p><strong>O ne muazzam topluluktur!</strong></p>
<p><strong>Öyleyse Rabbine müştak olmaya O’nun tarafından sevilmeye bak!</strong></p>
<p>Muvaffakiyet ise Allah Teâlâ’nın sayesindedir ve dönüş ancak O’nadır. Cennet ise mü’minlerin girip karar kılacağı yerdir. Cennet, müttakilerin mükâfatı ve gönlü kırıkların sevincidir. Kuvvet ve kudret ancak Yüce ve Ulu olan Allah Teâlâ’nın yardımı iledir.</p>
<p><strong>Kaynak: Haris El-Muhasibî, Ahiret Perdesini Aralarken, (Kitâbu’t-Tevehhum),Tercüme: Abdulaziz HATİP, İstanbul 1995</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/">Ahiret Perdesini Aralarken</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahiret-perdesini-aralarken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın Aşkınlığı (Esasü&#8217;t-Takdis) &#8211; Fahreddin er-Razi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-askinligi-esasut-takdis-fahreddin-er-razi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-askinligi-esasut-takdis-fahreddin-er-razi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Apr 2016 15:39:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Aşkınlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11010</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ünlü kelam ve tefsir alimi Fahreddin er-Râzî bu kitabında, Müşebbihe olarak anılan antropomorfist ya da insan biçimci kelâm akımını, Allahü Teâlâ’yı niteleyen ayet ve hadisleri lafzi manalarıyla anlayarak bütünlük ve derinlikten uzaklaşmakla eleştiriyor, tevilin gerekliliğini savunuyor. Râzî’ye göre yapılacak iş, Allah’ın Aşkın (el-‘Alî, Müte‘âl) Varlık olduğu ilkesinden kalkarak ilgili nassların anlamını her türlü antropomorfist çağrışımdan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-askinligi-esasut-takdis-fahreddin-er-razi/">Allah’ın Aşkınlığı (Esasü’t-Takdis) – Fahreddin er-Razi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/allahin-askinligi-esasut-takdis-fahreddin-er-razi/13245379_856251011167905_3528318248555047263_n/" rel="attachment wp-att-11011"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11011" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/13245379_856251011167905_3528318248555047263_n.jpg" alt="Allah'ın Aşkınlığı (Esasü't-Takdis) - Fahreddin er-Razi" width="235" height="369" /></a></p>
<p>Ünlü kelam ve tefsir alimi Fahreddin er-Râzî bu kitabında, Müşebbihe olarak anılan antropomorfist ya da<span class="text_exposed_show"> insan biçimci kelâm akımını, Allahü Teâlâ’yı niteleyen ayet ve hadisleri lafzi manalarıyla anlayarak bütünlük ve derinlikten uzaklaşmakla eleştiriyor, tevilin gerekliliğini savunuyor. Râzî’ye göre yapılacak iş, Allah’ın Aşkın (el-‘Alî, Müte‘âl) Varlık olduğu ilkesinden kalkarak ilgili nassların anlamını her türlü antropomorfist çağrışımdan arındırmaktır.</span></p>
<p>Pdf İçin bknz:https://drive.google.com/file/d/0BxKBnwXGT6ZBUFlDSHpZc1hfcEU/view?pref=2&amp;pli=1</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-askinligi-esasut-takdis-fahreddin-er-razi/">Allah’ın Aşkınlığı (Esasü’t-Takdis) – Fahreddin er-Razi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-askinligi-esasut-takdis-fahreddin-er-razi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabeye Dil Uzatanlara Cevaplar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahabeye-dil-uzatanlara-cevaplar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahabeye-dil-uzatanlara-cevaplar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Mar 2016 13:29:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Alimlerden Şiiliği Tekfir Edenler]]></category>
		<category><![CDATA[İmameti Gerçekleştiren Yollar]]></category>
		<category><![CDATA[İmamiyye İmamlarının Masumiyeti ve Takiyye]]></category>
		<category><![CDATA[İmamiyyenin Sünnete Saldırısı]]></category>
		<category><![CDATA[İsnaaşariyye Şiilerinin İnançları ve Doğusu]]></category>
		<category><![CDATA[Şia]]></category>
		<category><![CDATA[Şii mezhebi İslam ’i bir mezhep midir.?]]></category>
		<category><![CDATA[Şiilerin İmameti]]></category>
		<category><![CDATA[Şiilik ve Rafizilik Arasındaki Fark]]></category>
		<category><![CDATA[Biat Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Biat'ın Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Biatın Önemi]]></category>
		<category><![CDATA[Caferiye Mezhebinin Hakikati Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet ile Şiileri Birbirine Yaklaştırma Konusu]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Salih Ekinci]]></category>
		<category><![CDATA[Ric'at]]></category>
		<category><![CDATA[Takiyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12718</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muhammed Salih Ekinci Hocaefendi ÖNSÖZ Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!&#8230; Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd; Peygamberlerin serveri  Hz. Muhammed’e, onun aile efradına, ashabına ve kıyamet gününe kadar onlara iyilikle uyanlara salat ve selam olsun. Bazı dostlarım İstanbul’da çıkan İslamî vahdet gazetesinin Şiilerle ilgili yayınladığı 7 soruyu ve bu cümlede olmak üzere Müslümanların Şiilerden birine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabeye-dil-uzatanlara-cevaplar/">Sahabeye Dil Uzatanlara Cevaplar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sahabeye-dil-uzatanlara-cevaplar/select-3/" rel="attachment wp-att-12719"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12719" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/select.jpg" alt="Sahabeye Dil Uzatanlara Cevaplar" width="281" height="407" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/select.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/select-207x300.jpg 207w" sizes="(max-width: 281px) 100vw, 281px" /></a></p>
<p>Muhammed Salih Ekinci Hocaefendi</p>
<p><strong>ÖNSÖZ</strong></p>
<p>Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!&#8230;</p>
<p>Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd; Peygamberlerin serveri  Hz. Muhammed’e, onun aile efradına, ashabına ve kıyamet gününe kadar onlara iyilikle uyanlara salat ve selam olsun.</p>
<p>Bazı dostlarım İstanbul’da çıkan İslamî vahdet gazetesinin Şiilerle ilgili yayınladığı 7 soruyu ve bu cümlede olmak üzere Müslümanların Şiilerden birine biat edip onu imam ve halife olarak kabul etmelerinin caiz olup olmadığına yönelik soruları ihtiva eden sayısını bana getirerek bunları cevaplandırmamı istediler.</p>
<p>Konunun önemli olduğunu, Müslümanlar açısından bu sorulara verilecek cevapların her zamankinden daha gerekli olduğunu ve ümmetin uyarılıp aydınlatılması için bunların İslam âlimleri tarafından mutlaka cevaplandırmalarının gerektiğini düşünerek, cevaplandırmaya çalıştım.</p>
<p>Soruları; -çoğu kez kişinin amacına ulaşmasına engel olan-bir misafirlik durumunda cevaplamama rağmen, cevapların hedeflenen amaca uygun ve bu konuda bunlarla yetinmek isteyenlere yeterli olduğunu gördük.</p>
<p>[Sizleri bu soru ve cevaplarla baş basa bırakmadan önce] Yüce Allah’tan bizi doğru yola iletmesini,kendisinde dünya ve ahiret iyiliği bulunan hayırlı islere muvaffak kılmasını, hüsn-i niyet, güzel amel, iyi son, cennet ve cemalini lütfedip ihsan etmesini dileriz.</p>
<p><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>
<p>Hamd, Allah’a mahsustur. Yalnız O’na hamd eder ve yalnız O’ndan yardım, mağfiret ve hidayet dileriz.</p>
<p>Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız.Allah’ın hidayete erdirdiğini kimse delâlete götüremez; dalâlete götürdüğünü de kimse hidayete erdiremez.</p>
<p>(Zatında, sıfatlarında ve fiillerinde) Bir/Tek olan, hiçbir ortağı olmayan Allah’tan başka ilahın olmadığına şehadet ederiz ve yine kafirler istemese de bütün galip gelmesi için Allah tarafından hidayet ve hak din ile gönderilen efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v) ‘in de O’nun kulu ve Resulü olduğuna şehadet ederiz. O’nun, bütün âl, ashab ve kıyamet gününe kadar kendilerine iyilikte uyanların üzerine Allah’ın salât ve selamı olsun. Yüce Allah söyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız; onu gizlemeyeceksiniz.’ Diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değistiler. Yaptıkları alısveriş ne kadar kötü!” (Al-i İmran, 187)</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v) söyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Bid’atlar veya fitneler ortaya çıkıp, ashabıma dil uzatıldığı zaman, alim(ler) de ilim(ler)ini açığa çıkarsın(lar)(halkı aydınlatsınlar). Bunu yapmayana Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olsun. Allah bunlardan ne farzları ne de sünnetleri kabul eder.”[1]</p>
<p>Baska bir hadiste ise söyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Bu dini, her toplum bir öncekinden alırken, onu aşırı gidenlerin tahriflerinden, yalancıların yalanlarından ve cahillerin (batıl) te’villerinden ayıklayarak alsınlar.”[2]</p>
<p><strong>Soru 1: Biat nedir?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong> İbn Haldun’nun dediği gibi biat, itaat etmek için söz vermek demektir. Biat eden kimse sanki hem kendi durumuyla hem de Müslümanların durumuyla ilgili hususlarda yetkiyi (biat ettiği) emirine vermek, bu konuda ona karsı çıkmamak ve hosuna gitsin-gitmesin sorumlu tuttuğu her seyde kendisini itaat etme konusunda söz vermektedir. Müslümanlar, emirlerine itaat sözü verip bağlılıklarını ifade ettikten sonra bunun teyit etmek için onunla el sıkışırlardı ve bu, satıcı ile müsteri arasındaki ticari antlaşma esnasındaki davranışına benzediği için “Bâe”nin masdarı olan “Bey’at” (biat) ile isimlendirildi. Ve biat, el sıkışma suretiyle belirlenmiş oldu. Bu, biatın hem sözlük hem de ser’î manası olduğu gibi, Hz.Peygamber (s.a.v)’in Akâbe gecesi yapılan bey’at ile bey’atü’r-rıdvan hakkındaki hadiste geçen ve kullanıldığı her yerdeki -halifelerle yapılan bi’at da buna dahildir-manasıdır da.[3]</p>
<p><strong>BİATIN KISIMLARI</strong></p>
<p><strong>Soru 2:</strong> İslam’da biatın önemi nedir?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İslam’da biat, vacip ve sünnet olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır.</p>
<p><strong>a)</strong> Vacip (farz) olan biat: bu, Müslümanların imamıyla yapılan biattır. Ki, bu da sadece bir durumda olur. Bu durum, ehl-i hal ve’lakdin[4] Müslümanlardan, fıkıh ve usûl kitaplarında açıklanan imâmet şartlarına hâiz birini Müslümanların imamlığına seçme durumudur. Bu durumda, tayin edilen sahsın imametinin gerçekleşmesi, vereceği hükümlerin geçerli olması için, ehl-i hal ve’lakd kurulundan biat etmeleri mümkün olanların –tamamı değil-, biat etmeleri farzdır. Yani, ne bütün Müslümanlara, ne de ehl-i hal ve’lakd kurulunun bütün üyelerine biat farz değil. Zira bu biat farz olmakla beraber Müslümanlardan sadece bir kısmının bu görevi yapmakla diğerlerinden sorumluluk düşer. Çünkü bu farz-ı kifâyedir. İslam’da bu biattan başka farz bir biat yoktur.</p>
<p>İmam Nevevi’nin Minhac adlı kitabında dediği gibi, ehl-i hal ve’lakd; alimler, ileri gelenler bir araya gelmeleri mümkün olan itibarlı şahsiyetlerdir.[5]</p>
<p><strong> İMAMETİ GERÇEKLEŞTİREN YOLLAR</strong></p>
<p>Yukarıda sözü edilen biatın farz olmasının sebebi, Müslümanlara farz-ı kifâyelerin en kuvvetlilerinden biri olan imam (devlet başkanı) tayini için tahsil edilmiş bir yol olmasıdır. [Ki bu, imametin gerçekleşmesi için başvurulan yollardan biri(ncisi)dir]. Bundan başka imametin gerçekleşmesi için iki yol daha vardır.</p>
<p>Birincisi, veliahtlıktır. Bu; İslam’ın ve Müslümanların maslahatlarını (yararlarını) her şeyin üstünde tutan adil imamın, imamet tayin esnasında şartlarına haiz birini kendisinden sonra</p>
<p>Müslümanların basına gelmekle görevlendirip halife olarak atamasıdır. Bu şekilde tayin edilen kimsenin imameti kendini tayin eden imamın ölümü ile gerçekleşip bütün Müslümanların kendisine itaat etmeleri gerekir.</p>
<p>İmamete tayin edilen kimse, eğer tayin esnasında imamet şartlarına haiz değil ise, imameti ancak seçici kurulun biatıyla gerçekleşir.[6]</p>
<p>İkincisi, şevket sahibi bir müslümanın, İslam devletini ele geçirip otoriteyi ele alarak Allah’ın şeriatıyla hükmetmesidir.</p>
<p>[Yukarıda sözü edilen biat ile imamet gerçekleştiği gibi] hiç kimseden biat almadan bu iki yolla (da) imamet gerçekleşir. Ancak veliahtlık yoluyla seçilen imama biat etmek, hulefa-i rasidin sünnetindendir. Çünkü Sahabe-i Kiram (r.a), Hz. Ebubekir (r.a)’ın vefat ettiği sabah, Hz.Ömer (r.a)’a bat etmişlerdi. Bu konuda “istila yolu”nu “veliahtlık” kategorisine sokmak da yanlış olmaz.</p>
<p>Ancak İbn-i Teymiye’ye göre, veliahtlıkla yapılan tayin, sadece bir tevcih ve aday göstermekten ibaret olduğu için, bu gibilerin imameti ancak ehl-i hal ve’lakd’in (seçici kurul) biatıyla sahih olur.[7]</p>
<p><strong>b)</strong> Sünnet olan biat, toptan veya ayrıntılı bir şekilde bütün hayırlı ameller konusunda yapılan biattır. Nitekim, Hz.Peygamber (s.a.v) İslam, hicret, cihat, savaşta sabır, idarecileri dinleyip itaat etme ve kadınlarla yapmış olduğu biatta olduğu gibi haramları terk etme konusunda biat almıştır. Ki bütün bunlar sahih hadislerde mevcuttur.[8] Yine bütün Müslümanların veya onlardan bir cemaatin kendi aralarında İslam’a, hayra ve iyiliğe emredip kötülükten sakındırmaya davet etme (çağırma); iyilik ve takva hususunda yardımlaşma ve Allah yolunda cihat konularında biatlaşma (anlaşma)’larıda sünnet olan biatlerdir. İyilik ve takva hususunda yardımlaşma, hayra davet, iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın kendisine gelince, bunlar Kur-an’ın nassı ile Müslümanların yapmak mecburiyetinde oldukları zorunlu vecibelerdendir.</p>
<p><strong>Soru 3: İslam’ın ilk döneminde hangi konularda biat alınıyordu?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Yukarıda anlattıklarımızdan da anlaşılacağı üzere, İslam’ın ilk döneminde İslam, cihat, savaşta sabır, idarecileri dinleyip itaat etme, hicret ,takva ve hayırlı ameller konularında biat dilir/alınırdı.</p>
<p>İmamla yapılan biata gelince bu, halkın kendisini dinleyip itaat edeceklerine; imamında kitap ve sünnet ile amel edeceğine, hadleri (ilahi emirleri) yerine getireceğine ve iyiliği emredip kötülükten sakındıracağına dair söz vermeleri seklinde olur.</p>
<p><strong>Soru 4: Biatı zorunlu olan kimsenin temel özellikleri nelerdir?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu şekilde bir soru sormak doğru değildir. Çünkü biatı daha önce de geçtiği üzere imam seçiminde başvurulan yollardan sadece biridir. Ki bu durumda biat, bütün Müslümanlara değil, sadece ehl-i hal ve’lakd (seçici) kurulundan biat etmeleri mümkün olanlara vaciptir. O halde bu sorunun doğru kabul edilebilmesi için söyle sorulmalıdır:<br />
<strong>Büyük imamda (devlet başkanında) bulunması gereken şartlar nelerdir?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong> İbn hümam’ın el-müsayere’de zikrettiğine göre, imamda İslam’dan başka bulunması gereken beş şart daha vardır ki onlar da şunlardır:</p>
<p><strong>1-</strong>Erkek olmak</p>
<p><strong>2-</strong>Vera; yani adalet sahibi olmak</p>
<p><strong>3-</strong>İlim sahibi olmak</p>
<p><strong>4-</strong>Güç yeterliliği. Ki, göründüğü kadarıyla bu, cumhurun şart koştuğu “şecaat”ten daha kapsamlıdır. Çünkü bu; kısas yapmaktan, hadleri uygulamaktan, zorunlu savaşları yapmaktan ve orduyu hazırlamaktan korkmaması için gerekli olan (isabetli) görüş ve şecaatin ikisini de kapsamaktadır.</p>
<p><strong>5-</strong>Kureyş soyundan olmak…[9]</p>
<p>İmamda bulunması gereken şartlar sayılırken zikredilmeyen, ancak kitap ve sünnetin varlığına işaret edip, İslam alimlerinin ayrıntılı kitaplarda açıkladıkları ve bazı alimlerin şart koşulmasında icmâ olduğunu naklettikleri bir şart daha vardır. O da, imamın itikadî bid’atlardan uzak bulunmasıdır. Ki, zikrettikleri (diğer) şartlardan bazıları buna delâlet ettiği için ayrıca bunu zikretmeye ihtiyaç duymamışlardır. Söyle ki: çünkü bidat sahibi adil değil, fasıktır. Alim değil, çünkü ilimden maksat kitap ve sünnet bilgisidir. Oysa bid’at sahibi sünneti değil, bid’atı bilmektedir. Güç bakımından yeterli değil, çünkü güç yeterliliğinden maksat, kitap ve sünnetin hükümlerini ikame etmeye güç yetirebilirliktir. Oysa bid’at sahibi, bu özelliğinden dolayı sünneti değil, İslam’la hiçbir ilgisi olmayan bid’atları ikameye güç yetirebilmektedir.</p>
<p>Ayrıca imamı seçmekten maksat; bütün hükümleriyle kitap ve sünneti ikame edip, değişmeyen ve Selef’in üzerinde icmâ ettiği kurallarıyla dini muhafaza etmektir. Ki bunların basında İslam inancı gelmekte olup, el-Mevafık şerhinde zikr edildiği üzere bunları korumak, imametin en önemli maksatlarındandır.[10] Oysa bid’at sahibi, kitap ve sünnetin bazı hükümlerini ikame ederken, diğerlerinin yerine İslam’la hiçbir alakası olmayan bid’atları ikame ederek İslam’ın değişmeyen ve hakkında icmâ bulunan birçok esas ve inançları tahrip ederler.</p>
<p>Gerçek su ki, imamet şartlarını iyice/yakından incelediğimizde, esas şartın kitap ve sünneti ikame etme konusundaki güç yeterliliği olduğunu, diğer şartların ise bunun birer payandası ve tamamlayıcısı olduğunu görürüz.</p>
<p>İtikadi bid’atlardan uzak olmanın imamda bulunması gereken şartlardan olduğuna; imamete seçildikten sonra böyle bir bid’at islediği takdirde azlinin gerektiğine ve (razı olmaktan imtina ettiğinde) ayaklanmanın farz olduğuna delâlet eden ayet, hadis ve İslam alimlerinin görüşlerini söyle sıralayabiliriz.</p>
<p><strong>1-</strong>Yüce Allah “…iyilik ve (Allah’ın yasaklarından) sakınma üzerinde yardımlasın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.” (Maide, 2) buyurmaktadır. Bid’at sahibinin imamete seçmek, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmak demektir. Zira inancı gereği bid’at sahibinin, kendi biatlarını yaşatması görevidir. Her bidat ise delâlet, günah ve düşmanlıktır.</p>
<p><strong>2</strong>-Yüce Allah: “(yeryüzünde) fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savasın!&#8230;” (Enfal, 33) buyurmaktadır. Dolayısıyla din tamamen Allah’ın oluncaya kadar savaşmak görevlerinde iken, imamın bizzat kendisinin dini tamamen Allah’a has kılanlardan olmaması; bilakis bir kısmını Allah’a hasrederken bir kısmını –ki bu, bizzat kendisinin muttasıf olduğu ve başkalarını da davet ettiği bid’atlardır.-başkalarına hasredenlerden olması nasıl caiz olabilir?</p>
<p><strong> 3-</strong>Peygamber (s.a.v) Efendimiz söyle buyuruyor: “Basınıza bir takım (kötü) idareciler gelecek. Onları tanıyacak ve onlardan iğreneceksiniz. Onları tanıyıp (kötü davranışlarına karsı eli veya diliyle karsı çıkan) vebalden kurtulmuştur.(Bunu yapamadığı için kalbiyle) Karsı çıkan (nefret eden) de (vebalden ve günahtan) kurtulmuştur. Ama (asıl) vebal ve günah, ondan memnun olup arkasından gidenlere aittir.”</p>
<p>Bunun üzerine:</p>
<p>-Onlarla savaşmayalım mı? deyince, Resulullah (s.a.v):</p>
<p>-“Hayır, onlar namaz kıldıkları müddetçe onlarla savaşmayın” diye buyurdu.[11]</p>
<p>İmam Nevevi bu hadisi şerife dayanarak İslam’ın temel esaslarından herhangi birini değiştirmediği müddetçe sadece zulm ve adaletsizliğinden dolayı imama karsı çıkmanın caiz olmadığını söylemektedir.[12]</p>
<p>Yine İmam Nevevi, Kadı İyad’dan, kafirin imamete seçilemeyeceğini, imamete seçildikten sonra dinden çıkması; ve keza namazı, namaza daveti de terk etmesi ve bid’atlara dalması durumunda az olunacağına dair icma olduğunu nakletmektedir. Ancak Basra ekolün mensup bazı kelamcılar, yukarıda zikredilen hadisi şerifin te’vi tabi olduğu dolayısıyla bid’at ehlinin imamete seçilmesinde ve seçildikten sonra bid’ata sapması durumunda imametinin devam etmesinde bir sakıncanın olmadığının savunmuşlardır.</p>
<p>Kadı İyad’da; imam seçildikten sonra dinden çıkan, dinin temel esaslarını değiştiren veya bid’ata sapanın imametinin kendiliğinden düşerek artık itaatin gerekmediğini Müslümanların ona karsı kıyam edip azletmeleri ve adil bir imam atamalarının gerektiğini söylemektedir.[13]</p>
<p>Kurtubi’nin naklettiğine göre cumhur (alimlerin çoğunluğu); seçildikten sonra apaçık doğru yoldan saparak fasıklaşan imametin fesh olup bundan dolayı azledileceğini söylerken; diğer bazılarına göre, imam ancak dinden çıktığı veya namazı, namaza daveti terk ettiği veya dinin herhangi bir esasını değiştirdiği taktirde azlolunabilir. Çünkü Übade’nin rivayet ettiği hadiste,</p>
<p>Hz.Peygamber (s.a.v) kendisinde apaçık bir küfür (dinsizlik) görülmedikçe emirlik hususunda ehilden onlara karsı çıkılmasını, onlara itiraz edilmesini yasaklamaktadır.[14] Müslim. Avf bin Malik’den rivayet ettiği hadiste ise, idareciler namaz kıldıkları müddetçe sırf bazı günahlarından dolayı iş basından uzaklaştıramazlar.[15]</p>
<p><strong>4-</strong>Hz.Muaviye (r.a); Resulullah (s.a.v)’tan söyle buyurduğunu işittim, der: Bu iş (hilafet) Kureyşlilerde olur. Dini ikame ettikleri müddetçe onlara karsı çıkanları, Allah, yüzüstü süründürür.[16]</p>
<p>Hafız Askalani hadiste geçen “dini ikame’den maksat” dini hükümleri uygulamak olduğunu söylemekte ve söyle devam etmektedir: İbn Tin alimlerin, küfre (dinsizliğe) veya bid’ata çağırdığı zaman halifeye karsı ayaklanmanın farz olduğunda icmâ ettiklerini ancak halkın malını gasp ettiği ve (haksız yere) kanların akıttığı zaman ayaklanıp ayaklanmayacağı hususunda ihtilaf ettiklerini söylemektedir. İbn tin’in, apaçık küfre sebep olacak bid’ata teşvik etmesi hariç, halifenin bid’ata davet etmesi durumunda halkın ayaklanmasının gerektiğine (vacip olduğuna) dair icma vardır, iddiasında bulunması yanlıştır. Nitekim, (Abbasi halifelerinden) Me’mün, Mu’tasım ve sık; mütevekkil hilafete geçerek sıkıntıya son verip sünnetle amel edileceğini ilan ederek halkı Kur-an’ın olduğuna inanmaya davet ettikleri, bundan dolayı birçok alimi ölüm, dövme, hapis ve çeşitli cezalarla cezalandırdıkları halde, hiçbir alim bunlara karsı ayaklanmanın farz olduğunu söylememiştir.[17]</p>
<p>Hafız Askalani (İbn Tin’in görüsünü reddederken): “İbn Tin’in halifenin bid’ata davet etmesi durumunda halkın ayaklanmasının vacip olduğuna dair icmâ vardır.” seklindeki iddiası yanlıştır.</p>
<p>Ancak kitap ve sünnetin işaret edip alimlerin ifade ettikleri üzere, “apaçık küfür veya şeriatın ve İslam’ın esaslarından herhangi birini değiştirmeye sebep olarak bid’ata daveti hariç” demeliydi. O zaman, –alimlerden naklettiklerimizden de anlaşılacağı üzere-halifenin, apaçık küfre veya şeriatın ve İslam esaslarından herhangi birini değiştirmeye sebep olacak bid’ata davet icmâ noktasını; bid’ata davet etmekten kendisinsin bid’atla muttasıl olması (veya) Kur-an’ın mahluk olduğu (inancı) gibi yukarıda anılan günahlara sebep olmayan –çünkü Kur-an’ın mahluk olduğuna inanmaya davet apaçık küfre, İslam’ın esaslarından herhangi birini değiştirmeye sevk etmektedir –bid’atlara davet etmesi de tartışma noktasını oluşturmaktadır. Dolayısıyla cumhura (alimlerin çoğunluğuna) göre, bu durumda halife azlolunur (ve azlı kabul etmediği takdirde halk ayaklanarak onu azleder). Diğer bazılarına göre ise, bununla azlolunmaz.</p>
<p>Dikkat çekilmesi gereken hususlardan biride sudur: Bid’attan dolayı imamın azlinin icmâen vacip olması için, bid’atın küfre bilfiil götürmesi ve İslamî esaslardan herhangi birinin yine bilfiil değiştirmesi gerekmektedir. Küfre bilfiil götürmeden ve İslamî esasları değiştirmeden (zımnen) bunu gerektiren ve bundan dolayı sahibi küfrü kabullenmen bid’at tartışmalı olan kısma girer.</p>
<p>Hafız Askalani’nin “Hiçbir alim, bid’ata davetlerinden dolayı anılan Abbasi halifelerine karsı ayaklanmanın farz olduğunu söylememiştir.” sözü de uygun değildir. “Hiçbir alimin… ayaklanmanın farz olduğunu söylediğini duymadım.” demeliydi. Zira bazı alimlerin, bu yönde görüş belirtmelerine rağmen bunun Askalani’ye ulaşmamış olması mümkün olan hususlardandır.</p>
<p>Nitekim ehl-i sünnet alimlerinin önde gelenlerinden Ahmet bin Nasr el-Huzai, Vasik’ay karsı ayaklanmaya davet etmiş, ancak bu davet başarısızlıkla sonuçlanmıştır.[18]</p>
<p>Görüldüğü üzere Askalani’nin yukarıda anılan hususla ilgili icmâın olmadığını ispatlamak için naklettiği deliller icmâın olduğu noktalarla ilgili değil, bilakis tartışmalı noktalarla ilgili şeylerdir. Bu sebeple de bu konudaki icmâ iddiasını çürütmüş değildir.</p>
<p><strong>SORU 5: Günümüzdeki bazı İslam devletlerindeki meşhur bidat ehlinin bazı liderlerine yapılan biatın hükmü nedir?</strong></p>
<p><strong>CEVAP :</strong> Daha önce zikrettiğimizden de anlaşılacağı üzere bu sorunun doğru kabul edilebilmesi için, “bazısı” diye işaret edilen sahsın imametinin hükmü nedir? Seklinde sorulması gerekmektedir. Asıl konuya girmeden önce bu sorunun cevabına temel olması bakımından dört mukaddime sunmak istiyoruz:</p>
<p><strong>1-</strong>Resullullah’ın ve Hulefâ-i Râşidin’in Sünnetine Uymanın Vucubiyeti (zorunluluğu): Bu mukaddime, Resulullah (s.a.v)’in sünneti ile ondan sonra gelen Hulefa-î Raşidin’in sünnetine uymanın vucubiyetine (zorunluluğuna) kesin dil ile delalet eden (ayet-i kelimeyle) birkaç hadis-i şerif zikredeceğiz!</p>
<p>Yüce Allah söyle buyuruyor:</p>
<p>“(Resulüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…[19] Resulullah (s.a.v)’a uymak, O’nun sünnetine uymakla olur.</p>
<p>İrbad bin Suriye (r.a)’nın rivayet ettiği bir hadiste Peygamber (s.a.v) söyle buyurmaktadır: “Şüphesiz, sizden yasayacak olanlar, bir çok ihtilafa (çekişme ve görüş ayrılığına) şahit olacaklardır. İste o zaman benim ve kendilerine doğru /hak yol gösterilmiş olan Hulefa-i Rasidinin sünnetine uyarak, onlara sımsıkı sariliniz. Sonradan (din adına; çıkan) bid’atlardan da sakınınız. Çünkü her bid’at delâlettir.”[20] Yine Resulullah (s.a.v) söyle buyuruyor: “(Kendimden sonra) size iki şey bırakıyorum. Onlara sarıldığınız müddetçe, asla sapmazsınız. Bunlar Allah’ın kitabı ve Resulü’nün sünnetidir.”[21]</p>
<p>Bu konuda değinilmesi gereken hususlardan biri de, bilindiği üzere Rafızilerin ehl-i sünnetin bir kısmına görüşlerinde isabetli oldukları imajını vermek için delil olarak ileri sürdükleri ve dillerinden düşürmedikleri hadistir. Tirmiz ile Taberani’nin rivayet edip, Elbani’nin de “sahihtir” dediği bu hadis şöyledir: Cabir bin Abdullah diyor ki:</p>
<p>-Veda haccı sırasında, Arife günü, Kusva adlı devesinin üstünde yaptığı konusmada Resulullah (s.a.v)’in söyle buyurduğunu duydum: “Ey insanlar, size öyle bir sey bırakıyorum ki ona yapıştığınız müddetçe şaşırıp yoldan çıkmazsınız.: Allah’ın kitabı ve ehl-i beytimden olan soyum.”</p>
<p>Buna birkaç yönden cevap verilebilir:</p>
<p><strong>1</strong>-Aktardığımız hadisin Müslim’in rivayetinde “ehl-i beyt’e uyma” emri bulunmamaktadır. Müslim’in rivayetine göre Zeyd bin Erkam söyle der:</p>
<p>-Bir gün Resulullah (s.a.v), Mekke ile Medine arsında bulunan Hum denilen su basında bize hitap etmek üzere ayağa kalkıp Allah’a hamd ve senâ ettikten, öğütte ve uyarılarda bulunduktan sonra söyle buyurdu: “ İmdi; Ey insanlar, ben ancak bir beşerim, Rabbimin elçisinin gelip ona cevap vereceğim âna az kaldı. Ben size iki değerli şey bırakıyorum. Bunlardan birincisi, kendisinde hidayet ve nur bulunan Allah’ın kitabıdır. Bu sebeple Allah’ın kitabına yapısın ve ona sımsıkı sarılın.</p>
<p>Resulullah (s.a.v), Allah’ın kitabı hakkındaki teşvik ve iteklendirmelerinden sonra söyle buyurdu:</p>
<p>“Size bıraktığım ikinci şey ise, ehl-i beytimdir. Ehl-i beytim hakkında size Allah’ı hatırlatıyorum, Allah’ı!</p>
<p>Bunun üzerine Husayn: “Ey Zeyd, Resulullah’ın ehl-i beyti kimlerdir, hanımları onun ehli beytinden değimlidir?” deyince, Zeyd: “(Evet,) hanımları ehl-i beytindendir. Ancak (asıl) ehl-i beyti, kendisinden sonra sadakadan yoksun bırakılan kimselerdir.” dedi. Husayn: “Onlar kimlerdir?” deyince de, Zeyd: “Onlar, Hz.Ali’nin, Ukayl’in, Cafer’in ve Abbas’ın soyundan gelenlerdir.”dedi. (Çünkü) bunların hepsi de sadakadan yoksun bırakılan kimselerdir.[22]</p>
<p>İbni Teymiyye’ye göre burada Allah’ın kitabına uymaya tavsiyeden başka bir şey yoktur. Bu ise, bundan önce Veda haccında tavsiye edilen bir husustur. Resulullah (s.a.v) soyundan gelenlere uymayı emretmemiştir. Fakat: “Ehl-i beytin hakkında size Allah’ı hatırlatırım” buyurmuştur. Ümmetin ehl-i beyti hatırlaması ise, daha önce geçen emri, yani onlara haklarının verilmesini ve kendilerine zulmedilmemesini gerektirmektedir. Ki bu emir hum göletinden önce verilen bir emirdir. Anlaşılacağı üzere hum göletinde Hz.Ali hakkında, ne bir başkası hakkında; ne imametleri ne de bir başka konuda emredilen yeni herhangi bir şey bulunmamaktadır.</p>
<p>İbn Teymiyye devamla söyle der: Bu hadisi Tirmizi de “…Onlar (ehl-i beytim ile soyum), havuzumun basına gelinceye kadar bölünüp parçalanmazlar.” İlavesiyle rivayet etmiştir. Ancak birçok hadis alimi bu ilaveyi tenkit ederek bunun hadisten olmadığını söylemişlerdir. Bunun sahih olduğuna inananlara göre ise bu, ancak Haşimoğullarından olan Hz. Peygamber (s.a.v)’in soyunun bir bütün olarak dalâlet üzere birleşmeyeceklerine delâlet etmektedir. Bu, ehl-i sünnetten bir grubun savunduğu görüş olup, Kâdî Ebu Ya’la vb. verdiği cevaplardandır.[23]</p>
<p><strong>2-</strong>Hadiste geçen “ıtrat” ve “ehli beyt” kelimelerinin anlamlarını tespit etmek gerekir. Es-Sıhah’ın açıklamasına göre “Kişinin ıtratı, onun nesli ve yakın kabilesi (akrabası)” demektir.Kâmûs’un verdiği anlamda aynıdır. El-Esas’ta ise, “kişinin ıtratı; çocukları, torunları, amca çocukları (kuzen) gibi yakın akrabaları” demektir. Hz.Ebubekr’in: “Biz, Resulullah’ın ıtratı ve ondan çıkan nesliyiz demesi [nin sebebi de onun Haşimoğullarından olmasıdır]. En-Nihâye’de ise “Peygamber (s.a.v) ıtratı, Abdulmuttalip’in oğullarıdır.” Bazılarına göre ise, O’nun yakın Ehl-i beytidir. Ki bunlar bir gün Hz. Peygamber (s.a.v)’in çocukları, Hz.Ali ve onun çocuklarıdır. Bazıları ise, Hz.Peygamber (s.a.v)’in ıtratı, O’nun yakın ve uzak bütün soyu demişlerdir. El-Esâs’ta ise, Hz.Peygamber (s.a.v)’in ıtratı, Abdulmuttalip’in çocuklarıdır. Ehl-i Beyt’e gelince, araştırmacıların gayet iyi bildiği gibi iki şekilde kullanılmaktadır:</p>
<p><strong>1</strong>-Ev halkı için. Dolayısıyla kelime (ehl-i beyt), ev halkına özel olup ondan başkası için ancak mecâz yoluyla kullanılabilmektedir.</p>
<p><strong>2</strong>-Ehl-i Beyt, nesep (soy) demek olup, yukarıda geçtiği üzere ıtrat kelimesiyle aynı anlamdadır. Nitekim “Benim ıtratım ehl-i beytimdir.” Tercüme hadisinde olduğu gibi bazı hadislerde de bu anlamda kullanıldığı gibi, Müslim’in rivayet ettiği hadiste de Zeyd bin Erkam, ehl-i beyti, ıtrat kelimesi anlamında yorumlamıştır. Herkesçe kabul edilen bir gerçektir ki, hadislerin en doğru yorumu, sahabeler tarafından yapılan yorumdur. Dolayısıyla bu anlamıyla ehl-i beyt de mecâz yolu hariç, ıtrat kelimesinin anlamından baskasını ifade etmemekte ve yine mecaz yolu hariç Hz. Peygamber’in eslerinin kapsamamaktadır. Sonuç olarak, hadisteki ehl-i beytten maksat, en geniş anlamıyla Hz.Peygamber’in soyu(nesebi)dur. Ki bu, ıtrat kelimesininde anlamıdır. Zeyd bin Erkam’ın “Hz.Peygamber’in esleri de O’nun ehl-eytindendir” sözünün anlamı ise, Hz.Peygamber’in eslerinin onun ehl-i beytinden olmaları, bir nevi mecaz yoluyla veya bu kelimenin başka bir anlamından dolayıdır. Onun: “Ancak onun ehl-i beyti, kendisinden sonra sadakadan yoksun bırakılan kimselerdir” sözünün anlamı ise, gerçek anlamda (asıl) ehl-i beyt, sadakadan yoksun bırakılan kimselerdir.</p>
<p>Müslim’in Zeyd bin Erkam’dan rivayet baska bir rivayetinde onun Hz.Peygamber’in eslerini ehl-i beytten saymaması da, onların gerçek (hakiki) anlamda ehl-i beytten olmadıklarıdır. Yüce Allah’ın: “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece sek ve şüpheyi (kötü huyları) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab 33/33) ayeti kerimesine gelince, buradaki ehl-i beytten maksat –Allah en iyisini bilir-, “Ey ehl-i beyt (ev halkı)! Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir…” (Hûd 11/73) ayeti kerimesinden olduğu gibi Hz. Peygamber’in tüm ev halkıdır, ancak özellikle esleri kastedilmiştir. Nitekim Taberi İkrime’den; İbn Sa’d da Urve’den bu şekildeki rivayetleri bunu desteklediği gibi, önceki ve sonraki ayetler de bunu desteklemektedir. İbn Asur söyle demektedir:</p>
<p>Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber (s.a.v)’in eşleridir. Çünkü buradaki hitap tıpkı önceki ve sonraki ayetlerde olduğu gibi onlaradır. Bu konuda hiç kimsenin şüphesi olmadığı gibi, Hz.Peygamber (s.a.v)’in ashabı ve tabiin de bunda Hz.Peygamber’in eslerinin kastedildiğini anlamış ve bu ayetin onlar hakkında indiği söylemişlerdir. Sahih-i Müslim’in Hz. Aişe’den rivayet ettiği: “Bir sabah Peygamber (s.a.v) üzerinde siyah kıldan yapılmış nakıslı bir peştamal olduğu halde (dışarı) çıktı, derken Hz.Ali’nin oğlu Hz.Hasan geldi. Onu örtünün altına aldıktan sonra Hz.Hüseyin geldi. Onunla beraber onu da örtünün altına aldıktan sonra Hz.Fatıma geldi, onu da örtünün altına aldıktan sonra Hz. Ali geldi, onu da örtü altına aldıktan sonra söyle buyurdu: “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece sek ve şüpheyi (kötü huyları) gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzap 33/33). Hadise gelince, bu Hz. Peygamber (s.a.v)’in anılan kimseleri bu ayetin hükmüne dahil ettiğini göstermektedir.</p>
<p>Dolayısıyla ayetin sarahatiyle Hz. Peygamber’in esleri O’nun ehl-i beytinden olduğu gibi, O’nun duasıyla Hz. Fatıma, iki oğlu ve esi (Hz.Ali) de ehl-i beyttendir.[24]</p>
<p>(Hadiste) Özellikle ehl-i beyt’in zikredilmesinin sebebine gelince –Allah, daha iyisini bilir-: Genellikle ev halkı ev sahibini ve durumunu iyi bilmezler. Dolayısıyla hadisteki ehl-i beytten maksat, Hz.Peygamber (s.a.v) siyreti hakkında bilgisi o an, izlediği yola vakıf, görüş ve hayat tarzı ile ilgili düşüncesini bilen ilim ehli kimselerdir. [Zira] Ehl-i beytin Yüce Allah’ın kitabıyla beraber zikredilmesi; “Allah ona kitabı, hikmeti …öğretecek” (Al-i İmran 3/48) ayetinde olduğu gibi ancak bu şekilde uygun olur.[25] Elbâni’ye göre Hz.peygamber’in Eslerine hitap eden tathir (temizleme, arıtma) ayetide bunun gibidir. Açıkça anlaşıldığı üzere ehl-i beytten maksat, Resullullah’ın sünnetine sımsıkı sarılan ev halkıdır. Dolayısıyla hadisteki ehl-i beytten maksatta sünnetin kendisi olduğu için Zeyd bin Erkam rivayet ettiği iki değerli şeyden biri kılınmış ve ilk değerli şey olan Kur-an’la beraber (onun muklası) zikredilmiştir. Nitekim İbn Esir’in en-Nihaye’de zikrettiği su sözü de bunu işaret etmektedir.</p>
<p>(Hz. Peygamber) Kitap ve Sünneti Sakâleyn (iki değerli şey) olarak isimlendirmesinin sebebi çünkü onlara tutunmak ve onlarla amel etmek değerli şeylerdir. (Zira) çok değerli şeylere sakâl denir. Dolayısıyla Hz.Peygamber’in bunlara Sakâleyn (iki değerli şey) demesi onların değer ve önemlerini daha çok yüceltip önemini artırmaktı içindir.</p>
<p>Netice olarak diyebiliriz ki, bu hadiste ehl-i beytin Kur-an’la birlikte (onun mukabilinde) zikredilmesi “Benim ve Hulefa-yî Raşidin sünnetine yapısın” hadisinde Hulefa-yi rasidin sünnetinin Hz.Peygamber’in sünnetiyle beraber zikredilmesi gibidir.</p>
<p>Büyük İslam alimi Ali el-Kâri söyle der: Hulefa-yi raşidin Hz.Peygamber’in sünnetinden başkasıyla amel etmediler. Bu sebeple sünnetin onlara izafe edilmesi, ya onların, onunla amel etmelerinden, yahut da ondan hüküm çıkarmalarından ve onu seçtiklerinden/tercih ettiklerinden dolayıdır.</p>
<p>Anlaşılacağı üzere Şiilerin yukarıdaki ayet ve hadiste geçen ehl-i beyti Hz.Ali, Hz.Fatıma, Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin’le sınırlandırıp, Hz.Peygamber’in yakın akrabalarını ve eslerini bunun dışında tutmaları, hevâları adına kelimeleri esas manalarından tahrif etmelerinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p><strong>3</strong>-Itrat kelimesinden, Şiilerin ehl-i beytten kastettiği dar anlamı kastedildiği kabul edilse bile, onların delil olarak öne sürdükleri hadi onlara delil olmamakta, bilakis onların delalette olduklarını şüphe götürmez bir şekilde ispatlamaktadır. Zira hiç şüphe yok ki ehl-i beyt imamları bu delalet ve batıllardan son derece uzak kimselerdir. Sahih yollarla onlardan sabit olanlar Şiilerin iddialarıyla tamamen zıt olup onlarla tezat teşkil etmektedir. Onlardan sabit olanlarla amel edenler, sadece ehl-i sünnettir.</p>
<p>Eğer Şiiler geniş veya dar anlamıyla ehl-i beytin üzerinde olduğu gerçeklerle amel etseydi; şüphesiz Şiiliği tek edecek ehl-i beyt imamlarının yaptığı gibi bütün güçleriyle onunla savaşacaklardı. Ne var ki Şiiler inkarcıların İslam’ı tahrif edip bozmak için ehli beyt imamlarına isnat ettikleri iftira ve yanlışlara sarılmaktadırlar.</p>
<p>Buraya kadar yaptığımız incelemeyle Şiilerin delil gösterdikleri Sakâleyn hadisinin kendi aleyhlerine nasıl dönüştüğü böylece ortaya çıkmış bulunmaktadır. Abdullah bin Ömer (r.a)’in rivayetine göre de Resulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor: “ Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunlardan biri hariç hepsi ateştendir.” Bunlar (kurtulanlar) kimlerdir Ey Allah’ın Resulü? diye sorduklarında, Resulullah (s.a.v): “Bunlar, benim ve ashabımın bulunduğu yolda olanlardır.” Baska bir rivayette ise, “Onlar (İslam) cemaatiyle beraber olanlardır” buyurdu.[26]</p>
<p>Huzeyfe (r.a)’in rivayetine göre Peygamber (s.a.v) söyle buyurmuştur: “Bundan sonra (basa gelecek olan Ebubekir ile Ömer’e uyunuz.”[27]</p>
<p>Abdullah bin Ömer (r.a)’in rivayetine göre Resulullah (s.a.v) “Bir imamın etrafında toplanan Müslüman cemaate uyunuz.Zira cemaatten uzak kalan/duran cehenneme girer.”[28]</p>
<p>Ebu Zerr (r.a)’dan rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.v) söyle buyurmaktadır: “Cemaatten bir karış ayrılan kimse, boynunda İslâm halkasını çıkarmıştır (İslam’la alakasını kesmiştir).</p>
<p><strong>2-İsnaaşariyye Şiilerinin İnançları ve Doğusu</strong></p>
<p>Yine yukarıda kaydettiğimiz sorunun cevabına geçmeden önce, Şianın ve özellikle İsnaaşariyye’nin akîdesini incelememiz gerekir.</p>
<p>İsnaaşariyye’nin inançlarından, onların eski veya yeni muteber kitaplarından haberdar olan herkesin gayet iyi bildiği gibi, bu fırkanın itikadî inançlarıyla Hz.Muhammed (s.a.v)’in getirip, Sahabelerinden ve onlara iyilikte uyanlardan güvenilir kimselerin bize naklettikleri; (sünnete uyan) cemaatin ve Müslümanların çoğunluğunun üzerinde olup gerçek İslam’ın temel esaslarını oluşturan esaslar arasında tezat bulunmaktadır.</p>
<p>Bu fırkanın dini inançları, Yahudi dönmesi Abdullah bin Sebe ve taraftarlarınca İslam’ı tahrif etmek maksadıyla ortaya attıkları bir takım batıl esaslara dayanmaktadır. Bu husus, aynı zamanda Yahudilerin, Hıristiyanlığı bozmak için papaz Pulus arcılığıyla başvurdukları metottur.</p>
<p>Şüphesiz arz ettiğimiz husus, İslam tarihçilerinin üzerinde ittifak ettikleri bir husustur. İbn Teymiyye söyle der:</p>
<p>Şiilik dinini kât eden tıpkı Hıristiyanlığı kurnazlıkla bozan papaz Pulus gibi, İslam dinini kurnazca bozmak için küfrünü (dinsizliğini) gizleyip Müslümanlığını ilan eden Yahudi bir zındıktır. Bu adam, (öncelikle) Hz.Osman öldürülünceye kadar Müslümanların arasında fitne sokmak için çaba göstermiş. Bu olaydan sonra İslam ümmetinin (çeşitli) fırkalara ayrılması üzerine imametin Hz.Ali’nin hakkı olduğunu ve imamların masum olduğunu iddia etmiş ve Hz.Ebubekir ile Hz. Ömer hakkında ileri geri konuşarak gerçek konumlarını bilmeyenlerin kalplerinde onların hakkında bir takım şüpheler meydana getirmek suretiyle kâfir olmasa da sirkin anahtarı olan Şiilik bid’atı ortaya çıktı… Şiiler de Hz.Peygamber (s.a.v)’e ve ehl-i beytine bir takım yalanlar isnat ederek dinini değiştirip tevhitle taban tabana zıt olan sirki icat ettiler ve böylece yalanın her ikisini kendilerinde bulundurdular.[29]</p>
<p>El-Mükani’ni Tenkihul –Makal adlı eserinde naklettiğine göre, şianın “cerh ve ta’dil” alimlerinin büyüklerinden el-Kessi söyle diyor:</p>
<p>Alimlerin ifade ettiği üzere, Abdullah bin Sebe Yahudi idi. Daha sonra Müslüman olup, Hz. Ali’nin yanında yer aldı, Yahudi iken, “Yusa bin Nün Hz.Musa’nın naibi (vekili) dir.” derken, Müslüman olduktan sonra buna benzer bir sözü Hz.Ali için söyledi. Hz.Ali’nin imametini ilk ileri sürüp yayan düşmanlarını reddederek muhaliflerine karsı olduğunu ilan edip, onları tekfir edende odur. Bu sebeple, Şiaya karsı olanlar “Şiilik aslı Yahudilikten alınmıştır” derler.[30]</p>
<p>(Şianın kısaca doğusunu arz ettikten sonra simdi de, üzerinde ittifak ettikleri inançlarından bir kısmını arz etmeye çalışacağız:</p>
<p>Onlar az bir kısmı hariç sahabe (r.a)’nin Resulullah (s.a.v)’tan sonra dinden çıktıklarına inanırlar[31] ve bunların basında da, Humeyni ‘nin Kesful Esrar adlı kitabının muhtelif yerlerinde belirttiği üzere çevirdikleri dolaplarla Hz. Ali’den hilafeti gasp ederek Allah’ın göndermiş olduğu dinin hükümleriyle oyun oynadıklarından dolayı ilk üç halife gelmektedir. Yine onlar, Hz.Ali ile savaştıkları için Hz.Aişe validemizin, Hz.Talha ve Zübeyr’in de dinden çıktıklarına inanırlar. Çünkü Hz.Ali ile savaşmanın küfür olduğu, inançlarının temel esaslarından biridir.[32]</p>
<p>Çok hadis rivayet ettikleri için “müksirün” olarak anılan Ebu Hureyre, Semure bin Cündüp ve benzerlerini ise deccal ve hadis uyduranlar anlamına gelen “veddaun” olarak isimlendirirler.[33]</p>
<p><strong>İMAMİYYE’NİN SÜNNETE SALDIRISI</strong></p>
<p>Böylece kötü niyetli ve kurnaz Yahudiler, Resulullah (s.a.v)’in sünnetini nakledenleri tekfir veya en azından onları fasıklıkla itham etmek suretiyle insanların sünnete olan güven ve itimatlarını sarsarak İslam’a yöneltilebilecek en büyük darbeyi yöneltmişlerdir (vurmuşlardır). Zira sünnete darbe vurmak, İslam’ı temelinden yıkmak demektir. Söyle ki, Kur-an’ı Kerim’in ihtiva ettiği hükümleri daha çok ana hatları, kısa ve özet olarak verdiğinden ayrıntıya çok az girmekte olup, bunların açıklama ve ayrıntıları sünnet tarafından yapılmaktadır. Dolayısıyla, İslam alimlerince kabul edildiği üzere “Sünnet, Kitap’ın tamamlayıcısı” olduğundan sünnetin güvenilirliği ortadan kalkınca, İslam, hedefi bilinmeyen ve ne istediği belli olmayan bir takım bilinmezliklerden ibaret kalır. Kaldı ki sahabeyi ithaf etmek, sadece sünnetin değil, aynı zamanda Kur-an’ın da güvenilirliğini ortadan kaldırmaktadır. Zira bizlere İslam üzerinde olduklarını söyleyen sahabeler ise tevatür sınırına ulatmakla beraber hepsi Kur-an’ı toplayanlardan da değildir.</p>
<p>Ayrıca imam Mali ve benzerlerinin dediği gibi[34] sözü ettiğimiz inancın doğusundan maksat, Resulullah hakkında “Muhammed kötü bir adamdı ve kötü arkadaşları vardı. Eğer o iyi olsaydı,arkadaşları da iyi olurdu akıl, nakil ve tecrübeyle sabit olduğu üzere her murabbi, yetiştirdiği insanları kendisi gibi yetiştirir” denmesi için O’nu karalayıp saldırmaktadır.</p>
<p>Yine Ebubekir el-Bakılani’ni de ifade ettiği üzere,bu inanç, kaçınılmaz olarak doğrudan İslam’ı geçersiz kılmaktadır. Zira, Sahabenin nasları gizleme hususunda birleşmeleri ve herhangi bir amaçtan dolayı bu konuda anlaşmaları/hem fikir olmaları mümkün olduğu zaman, naklettikleri bütün hadislerin yalan olması ve asıl Kur-an’ın daha fasih (açık, anlaşılır, akıcı) bir kitapla değiştirilmiş olması [dolayısıyla elimizdeki Kur-an’ın Allah kelamı olmaması], ancak sahabenin bunu gözlemiş olması da mümkün olacaktır.[35]</p>
<p>Şüphesiz, sünnetin varlığı devam ettikçe, hiçbir kimsenin İslam’ı tahrif etmeye ve içine baska şeyler sokmaya gücü yetmeyecektir. Bu sebeple, bunun tek yolu; Kütüb-i Sitte, müsned, mu’cam vs. kitaplarda tedvin edilen (kayıt altına alınan) sünnetin güvenilirlik ve itibarını düşürmektedir.</p>
<p>Alimlerden biri söyle diyor:</p>
<p>İmamiyyeyi diğerlerinden ayıran hususlardan biri de; imamiyyenin ehl-i beyt yoluyla sahih olarak rivayet edilen imam Sadık’ın babası Bâkır’dan, onunda babası Zeynel Abîdin’den , onun da torun Hüseyin’den onun da müminlerin emiri olan babasından, onun da Resulullah (s.a.v)’den rivayet ettikleri hadisten baska hadi kabul etmemeleridir.Ebu Hureyre, Semure bin Cündüb, Mervan bin Hakem, İmran bin Hitan el-Harici, Amr Bin As ve benzerlerinin rivayet ettikleri hadislere gelince, doğrusu bunların İmamiyye’nin yanında bir sinek kadar değeri yoktur.[36]</p>
<p>İmamiyye’nin en muteber Usulu’l –Hadis kitaplarından birinde de söyle denilmektedir:</p>
<p>“Avam (sıradan insanlar)ın sahih olarak kabul ettikleri de dahil, rivayet ettikleri hiçbir hadis sahih değildir.”[37] Avam’dan maksatları, Ehli sünnet ve’l -cemaattir. Kendilerine ise; Seçkinler, önde olanlar anlamına gelen “Hassa” tabirini kullanırlar.</p>
<p><strong>İMAMİYYE İMAMLARININ MASUMİYETİ VE TAKİYYE</strong></p>
<p>Şia; sünnetin itibarını düşüremeyeceklerini, yaptıkları tahrifat ve gizli planlarının yaygınlık kazanamayacağını anlayınca, bunun yerini tutacak bir alternatif olmak üzere ancak ehl-i beyt yoluyla rivayet edilen hadislerin sahih olabileceği; on iki imamın masum olduğu, bilerek veya bilmeyerek onlardan hatanın meydana gelmediği düşüncesini mezheplerinin temel esası haline getirdiler.</p>
<p>Daha sonra, onları ( on iki imamı) Peygamberlerin ismetinden de öte bir ismet (günahtan korunmuşluk, günahsızlık) la vasıflandırdılar, İslam’ın naklini (bize kadar ulaşmasını) onlara hasrettiler. Onlara sünnet altında aslı olmayan bir takım şeyler isnat ederek değişik bir sünnet, dolayısıyla da değişik bir İslam ortaya çıkardılar. Böylece ehl-i beyt sevgisi ve İslam’ı koruma/ savunma sloganıyla İslam’ın bu büyük esasını yıkmak suretiyle yapmak istediklerini tamamlamış oldular.</p>
<p>Gerçek su ki Şiiler ehl-i beytin en büyük/can düşmanlarıdır. Ancak onlara bu iddialarını ehl-i beytin dedeleri olan Hz.Peygamber (s.a.v)’in getirmiş olduğu dini tahrif etmek, içine hurafeler sokmak, ümmetin arasına ayrılık ve ihtilaflar sokmak için bir araç olarak kullanmışlardır. Zira onların ehl-i beyt için biçtikleri derece ve mertebeler ehl-i beyt tarafından kabul edilmediği gibi, bundan dolayı ehl-i beyt onları lanetleyerek onlardan ilişkilerini kesmişlerdir. Nitekim İbn Asakir’in rivayetine göre Hasan el-Müsanna Şiilerden bir adama söyle diyor. Allah’a yemi ederim ki, eğer Allah bize imkan tanısaydı, ellerinizi ve ayaklarınızı keser, sonra tövbelerinizi de kabul etmezdik.</p>
<p>Bunun üzerine bir adam : Peki tövbeleri niçin kabul etmezdin? Deyince, Hasan söyle der: Biz onları daha iyi biliriz onlar diledikleri zaman doğruyu söyle, diledikleri zaman da yalan söyler ve bunu takiyyede doğru bir şey olduğunu iddia ederler.[38]   İbn Asakir ve Darakatni ‘nin rivayetlerine göre, Hz.Ali der ki: Bir kimsenin beni Hz.Ebubekir ile Hz.Ömer’den üstün tuttuğunu görürsem, onu müfteri cezası ile cezalandırırım.[39]</p>
<p>Şiiler; takıyye düşüncesinin benimsenmeden yapmak istediklerinin tamamen başarıya ulaşamayacağını görünce [takıyyeyi icat ettiler.] Çünkü söyledikleri hiçbir şey, onlardan başka hiçbir ehl-i beytten nakledilmemiştir. Oysa ehl-i beyt bunların (Şiilerin) naklettiklerini savunmuş olsalardı, bunları başka insanlara da iletmeleri gerekecek ve dolayısıyla Şiilerden başka da bunları nakleden bir çok kimse olacaktı.oysa en ufak bir şüphe bulunmaksızın ehl-i beytin tespit edilen görüşü, şiilerin naklettikleriyle taban tabana zıt bulunmaktadır. Zira Hz.Ali (r.a) kendisinden önceki üç halifenin hilafetini kabul ederek onlara itaat etmiştir.</p>
<p>Buhari’nin rivayetine göre, Resulullah (s.a.v) (vefat hastalığıyla) hastalandığında Hz. Abbas, Hz.Ali (r.a)’ye : ‘Ben, Abdulmuttalip oğullarının yüzündeki ölüm çizgilerini çok iyi bilir ve anlarım. Gel, Resulullah (s.a.v)’den soralım. Eğer bu iş (hilafet) bizim hakkımız ise öğrenmiş oluruz’ dedi. Bunun üzerine Hz. Ali : ‘Vallahi, eğer bunu Resulullah (s.a.v)’e sorup o da bunu bize vermezse, ondan sonra da halk bunu bize vermez. Onun için vallahi, ben bunu Resulullah’a sormayacağım’ der.[40]</p>
<p>Ehl-i sünnet kitaplarında ispatlandığı üzere Hz. Osman (r.a)’ın katlinden sonra halk, Hz.Ali’ye biat etmek istemiş ancak o, bu tekliften hoşlanmamış ve bunu reddederek şöyle demişti: ‘Beni (kendi hakime) bırakın, başkasını bulmaya çalışın… Size vezir (yardımcı) olmam, Hakkınızda emir olmamdan daha hayırlıdır.[41]</p>
<p>Yine Nehcu’l-Belağe’de[42] de zikredildiği üzere, Hz.Hasan da Hz.Muaviye’nin hilafetini kabul etmiştir. Ve buna benzer daha birçok hadise bizzat ehlibeyt tarafından nakledilmektedir ki, burada zikrettiklerimizle yetineceğiz.</p>
<p>İşte buraya kadar naklettiklerimizden dolayı (yukarıda da zikrettiğimiz gibi) Şiiler takiyyeyi icat ederek imamlar (on iki imam veya ehl-i beyti önde gelenleri) takiyye yapardı dediler, imam Cafer ve babasının güya” takiyye, benim ve atalarımın dinlerinin icabıdır; dolayısıyla takiyye yapmayanın dini yoktur” dedikleri yakıştırmasında bulundular …ki kitaplarında bunun gibi daha birçok yakıştırmalar bulunmaktadır.</p>
<p>Gerçek şu ki, dinleri ancak icadettikleri takiyye sayesinde kuvvet bulup yaygınlık kazanmıştır. Aksi takdirde ne dinleri devam eder, ne de görüş ve düşünceleri yaygınlık kazanırdı.</p>
<p>Alimlerin ileri gelenlerinden büyük alim ibn teymiyye ile hafız zehebi şöyle derler:</p>
<p>Takiyye Şiilerin ayırt edici özelliğidir. Şiarları ahlaksızlık; büründükleri (arkasına gizlendikleri) nifak ve takiyye; sermayeleri de,   sınırı  aşıp   inkarcılığa   sapmasalar   bile   yalan   ve   yalanyeminlerdir. Dilleriyle kalplerinde olmayan şeyleri söyler ve Cafer sadık’ın “takiyye benim ve atalarımın dinidir” iftirasında bulunurlar. Oysa Allah ehli beyti bundan uzak tutmuştur. Onlar iman ve doğruluk bakımından insanların en üstün olanlarıydılar. Dinleri de, takiyye değil takva idi.[43]</p>
<p>Aslında Şiiler, ehl-i beyt imamlarına takiyyeyi yakıştırmakla, varmak istedikleri hedefte, edindikleri yolu sağlamlaştıracaklarını zan ederken, attıkları temeli yıkacaklarının farkında değillerdi.çünkü onların tasvir ettiğine göre takiyye yalanı nifak ve hileden ibarettir. Dolayısıyla takiyye yapmayı gerekli görenleri hiçbir haberine güvenilip itimat edilemez. çünkü verdikleri bütün malumatlar takiyye ihtimali taşımaktadır.İşte bu şekilde, bildirdikleri şeylerde takiyye olma ihtimali olduğu için, gerek ehl-i beyt imamlarına isnat ettiklerine gerekse Rafizi veya Caferi mezhepleri karşı güven ortadan kalkmış oldu.</p>
<p>Yalan, nifak ve hileye “takiyye” ismini vererek mezheplerinin temel esası yapmaları ve mutlaka yapmaları gereken bir görev olarak telakki etmeleri yüzünden Şiiler arasında yalan, ateşin kuru ot arasında yayıldığı gibi yayılmış ve insanların en yalancıları olarak kabul edilmişlerdir. Öyleki “falan adam Şiilerden de yalancıdır” sözü bir ata sözü haline gelmiştir. Sahih olarak nakledildiğine göre imam Şafii “Hevasına uyanlar içerisinde Şiilerden daha çok yalancı şahitlik yapan yoktur.”derken imam malik : “onlarla konuşma,onlardan (hiçbir şey) rivayet etme,çünkü onlar yalan söyler .” demektedir.[44]</p>
<p>İbni Teymiyye de şöyle demektedir: Nakil, rivayet ve isnad ilimleriyle ilgilenen alimlerin ittifakıyla Şiiler, bu konuda yalan uyduranların en yalancılarıdır ve yalanları eskilere dayanmaktadır. Bu sebeple İslam önderleri (imamları) onları, diğerlerinden yalanlarının çokluğuyla ayırırlar.[45]</p>
<p>Bu sebeple, durumlarını inceleyip deneyerek öğrenen bütün hadis, cerh ve ta’dil alimleri onların bütün rivayetlerini reddederek hiçbirini kabul etmemiştir.</p>
<p>Şüphesiz (ileri gelenlerin uydurdukları yalanlar, sadece onlarla sınırlı kalmamış, bil’akis bu) yalanlar onları seçen halka da sirayet etmiştir. Çünkü “insanlar,hükümdarlarının dini üzerindedir” bu sebeple de halkın onlara (baştaki imamlarına) muhalefet edenleri “hain” ve “Amerikacı” damgaladıklarını görürsün. Tıpkı “hem kel, hem fadul” veya “hem suçlu, hem güçlü” deyimlerinde vurgulanmak istendiği gibi, yalancı ve iftiracı oldukları halde, bundan uzakmış gibi davranırlar, dahası dürüst insanları yalancı ve iftiracı olarak suçlarlar.</p>
<p><strong>İMAMLARIN GAYBI BİLDİKLERİ VE Hz. FATMA’YA VAHY İNDİĞİ İDDİALARI:</strong></p>
<p>İmamiye’nin inançlarından biride; on iki imamın geçmişi ve geleceği bildiklerine inanmalarıdır. Başka bir ifadeyle, (onlara göre) imamlar yüce Allah’ın bildiği her şeyi bilmekte, istedikleri zaman bilebilmekte ve haklarında asla hata ve gaflet düşünülmemektedir. Yine (inançlarına göre) her peygamber sadece kendi şeriatını bildiği halde, imamlar bütün peygamberlerin şeriatını bilmektedir.yüce Allah yasama ve yaratma ile ilgili konularda onlara vekalet vermiş; helal ve haram kılma konularında olduğu gibi, kainatta tasarruf etme konusunda da onlara yetki vermiştir. Ki Kuleyni, el-kafi isimli kitabında bunların her biri için ayrı bölümler tahsis ederek açıklamıştır.</p>
<p>İmamiye’nin inançlarından biride; Hz peygamber (s.a.v)in vefatından sonra, Cebrail (a.s)in Hz.Fatma validemize vahiy getirdiğine, Hz. Ali(r.a)nin gelen vahyi yazdığına ve böylece Hz. Fatma nın mushafı olarak isimlendirilen ve kur’an-ı kerimin üç kat büyüklüğünde –ki içinde kur’an’dan birtek harf bile yoktur- bir mushafın oluştuğuna inanmalarıdır.[46] Ki bu, nübüvvetin son bulduğu, inancını inkar etmek demektir.</p>
<p>Ünlü İslam alimi ed- dihlevi şöyle demektedir:</p>
<p>Aslında imamiyye mezhebinin batıl olması kullandıkları “imam” kelimesinden anlaşılmaktadır. Zira onlara göre imam; ma’sum, itaatı farz ve gizli vahye muhatap olan kimsedir. Bu ise “nebi” (peygamber) in manasıdır. Dolayısıyla mezhepleri, nübüvetin inkarını gerektirmektedir.[47]</p>
<p>İmamiyenin imam hakkındaki bu inançlarından dolayı iran’ın (miteveffa) dini lideri şöyle demektedir:</p>
<p>İmam; övgüye layık bir makama, yüce bir mavkiye, kainatın bütün zerrelerinin otoritesine boyun eğdiği tekvini hilafete sahiptir. Hatta bu sebeple imamlarımızın sahip olduğu makama, ne mukarrab bir melekin, ne de gönderilmiş bir peygamberin ulaşmadığına inanmak, mezhebimizin inanılması zorunlu olan ilkelerinden olmuştur… elimizdeki rivayetlere göre, bu makama ancak Hz. Fatma (allahın selamı üzerine olsun) sahip olmuştur.[48]</p>
<p>Muhammed bakır hakkında yazdığı vasiyetinin mukaddimesinde ise:[49] “Allah, resulü, ve on iki imam dışında hiç kimse ne ona (muhammed bakıra) ulaşmış ne de ulaşmaya gücü yeter.”demektedir. görüldüğü üzere imamiyye; imamlara peygamberlerin derecelerinden de üstün, uluhiyete yakın, hatta uluhiyet derecesiyle aynı dereceler izafe etmektedirler. Ve bütün bunlar, İslam’ın kural ve esaslarıyla zıt olan bu sahte inançları uyduranların islam’ın temel esaslarında yapmak istedikleri değişiklik ve tahriflerin tamam olması için yapılmaktadır.</p>
<p><strong>RİC’AT</strong></p>
<p>İmamiyye’nin, üzerinde ittifak edip kabul ettikleri inançlarından biri de, tarihen sabit olduğu üzere babası geride nesil bırakmadan ölen, doğmamış ve doğurmamış sözde (mevhüm) mehdi’nin zuhuru sırasında on iki imam’ın taraftarları ve düşmanlarıyla beraber geri döneceklerine inanmalarıdır.[50]</p>
<p>Onların on iki imam’ın düşmanlarıyla kast ettikleri, hulefa-i raşidin’den ilk üçüdür. Çünkü onlara göre bu üçü, ehl-i beyte karşı düşmanca tavırlar sergileyerek Hz. Ali (r.a) den hilafeti gasbetmiş, Hz. Fatma (r.a)yıda babasından (s.a.v) kendisine kalan mirastan men etmiş yoksum bırakmışlardır. Yine onların düşmandan maksatları; Hz. Ali ile savaşan ve içlerinde Hz. Aişe, talha ve zübeyr’in de bulunduğu herkestir.</p>
<p>İşte mehdi’nin zuhuru sırasında, yukarıda anılanlar geri dönecek, imamlar düşmanlarından intikam alacak ve onları en kötü şekilde öldürecektir.</p>
<p>Şia alimlerinden meclisi: “ric’atın sübutu bütün şia’nın ittifak ettiği bir husustur” derken[51], İbrahim ez zencani, “ric’at, şia’nın inanılması zaruri olan inançlarındandır” demektedir.[52]</p>
<p>Ric’at inançının ortaya atılmasından maksat; bir taraftan ehl-i hakkındaki aşırılıkların artması, diğer taraftan meziyetlerine inanan mümin gönüllere sahabe’nin önemli şahsiyetleri hakkında kin ve nefret duygularını sokarak onlara düşman olmalarını sağlamak ve böylece imamların, hilafet ve imamet hakkındaki ilahi naslara güya muhalefet eden resullullah(s.a.v.) ın sahabelerinden intikam alacaklarına dair söyleyip kaydettikleri saçma sapan şeylerle İslam birliğini parçalamaktır. Zira bu nevi söylentiler geçmişte olduğu gibi, günümüzde ve gelecekte de yanan fitne ateşini daha da alevlendirmekte, İslam birliğine zarar vermekte, Müslümanları birbirine yaklaştırıp anlaşmalarına yardımcı olan bütün duygu, istek ve düşüncelerini yok etmektir.</p>
<p>Şurası bilinmeli ki, buraya kadar zikrettiklerimiz ve daha kat be kat fazlası, Şiilerin kura’nı kerimden sonra en sahih ve en güvenilir kütap olarak kabul ettikleri küleyni’nin, ehl-i sünnetin kuran’dan sonra sahih kitap olarak kabul ettikleri buhari konumundaki “el-kafi” isimli kitabında; nasiruddin et-tusi’nin “et-tecrid”, İbrahim ez-zancani’nin “el-akaidul-imamiyye” ve humeyni’nin “keşful-esrar” isimli kitaplarında zikredilmektedir. Bu konuda geniş bilgi edinmek isteyenlerin, adı geçen kitaplara bakmalarını tavsiye ederek bu konuyu noktalamak istiyoruz.</p>
<p><strong>ŞİİLİK VE RAFİZİLİK ARASINDAKİ FARK</strong></p>
<p>Dikkat çekilmesi gereken hususlardan biri de, Şiilik ve Rafizilik kavramları arasındaki farktır.</p>
<p><strong>Şiilik;</strong> Hz Ali (r.a)’ye sevgi duymak ve o’nu Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer (r.a) hariç, bütün sahabelerden üstün tutmak demektir.</p>
<p>İbni Teymiyye şöyle demektedir:</p>
<p>Hz. Ali ile arkadaşlık yapan veya o dönemde yaşayan eski (önceki) Şiiler, Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’in üstünlükleri içinçekişmiş değillerdi. Onların çekişmeleri, Hz. Ali ile Hz. Osman’ın üstünlükleri içindi. Bu, başından sonuna bütün büyük Şii alimlerinin kabul ettikleri bir husustur. Nitekim Ebu Kasım el-belhi’nin naklettiğine göre, bir adam Şerik b. Abdullah’a: “Ebu Bekir mi daha üstün, Ali mi?”diye sorar. Şerik: “Ebu Bekir”, deyince, adam: “sen bir şii iken böyle söylüyorsun, ha?” deyince, şerik şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Evet, böyle söylemeyen şii değil. Allah’a yemin ederim ki, bu bozuk düşünceler Hz. Ali’ye de iletilmişti, ama o: “dikkat edin haberiniz olsun! Peygamberlerinden sonra bu ümmetin en hayırlısı (üstünü) Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’dir” demişti. Hal böyle iken, biz, onun sözünü nasıl reddeder ve onu nasıl yalanlarız. Allah’a yemin ederim ki, o, yalancı değildi.[53]dolayısıyla buna göre Hz. Ali’nin diğer sahabelere karşı yaptığı savaşlarda haklı olduğu, onunla savaşanların hata yaptıkları,ancak onların bu hatalarının bir ictihad hatası olduğundan dolayı onları günah ve fıska sokmadığı, bilakis bundan dolayı sevaba nail olup bir ecir elde edecekleri konusunda icma’da bulunan Ehl-i sünnet vel-cemaat şia’ya dahil olduğu gibi diğer sahabeler ile haricilere karşı yaptığı savaşlarda Hz. Ali’nin yanında yer alan bütün sahabe ve diğer taraftarları da şia’ya dahildir.</p>
<p><strong>Rafiziliğe gelince;</strong> bunun ilk aşaması, Hz. Ali’yi Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’den üstün tutmaktır. İkinci ve birinciden aşırı olan aşaması,Hz. Ali’nin dışındaki diğer üç halifenin hilafetini reddederek, hilafetlerinin batıl olduğuna inanmak ve onlara dil uzatmaktı. Üçüncü ve en aşırı aşaması ise, üç halifeyi tekfir edip, ric’atın vukuuna inanmaktır. Kastalani şöyle der:</p>
<p><strong> Şiilik;</strong> Hz. Ali sevgisi ve o’nu (Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer dışında) sahabelerden üstün tutmaktır. Bu sebeple onu (Hz. Ali’yi) Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’den üstün tutan Şiilikte aşırı gitmiş ve O artık Şii değil, Rafızi olarak isimlendirilir. Bununla beraber eğer sahabeye dil uzatır veya onlardan nefret ettiğini açıkça ilan ederse Şiilikte birazda aşırı gitmiş ve eğer ric’ata da inanıyorsa daha çok aşırı gitmiş (aşırılıkta son noktaya varmış) tır.[54]</p>
<p>Şiilik ve Şii ismi olarak Şiilerden bazılarının Zeyd (r a.)den, Hz, Ebu Belir ile Hz. Ömer den beri olduğunu söylemesini istemeleri üzerine Zeyd’in bu isteklerini reddederek onları azarlamasından ötürü Zeyd’i terk etmeleri ve Zeyd’in onlara: “Beni terk ettiniz, ha” demesi üzerine veya onların Hz. Ali’nin dışındaki üç halifenin halifeliğini reddetmeleri üzerine ortaya çıkmıştı. (Zira Şiilik ve Şii kelimeleri Arapça’da “terk etmek, reddetmek” anlamlarına gelmektedir.)</p>
<p>Doğrusu alimler çoğu kez “Şiilik” kelimesini Şiiliği içine alacak şekilde umumi (genel) anlamda kullanırlar. Anlaşılacağı üzere, imamiyye mezhebine mensup olan günümüzdeki Şiiler, kendilerinin de ittifak ettikleri üzere Şiilerin aşırılarından sayılırlar. Nitekim, makani, “tenkihu-l –mekal” adlı eserinde şöyle demektedir:</p>
<p>Daha önceleri (geçmişte) “aşırı” sayılan şeyler, günümüzde “normal” ve mezhebin inanılması zaruri olan ilkelerinden sayılmaktadır. Bu, onların cerh ve tadil ile ilgili en büyük ve en yeni kitaplarında yer alan ilmi bir tesbittir. Adı geçen kitapta kaydedildiği üzere bizzat alimleri, mezheplerinin geçirdiği değişik merhalelerden sonra bu hale geldiğini itiraf ederler.ki bu, mezheplerinin beşer tarafından düzenlendiğini göstermektedir. Bütün ehl-i sünnet ve’l cemaat araştırma alimleri ile şii alimlerinin belirledikleri hususlardan biride, mezheplerinin değişik devreler geçirdiği hususudur. Nitekim bugün ki imamiyye safevilerden önceki imamiyye den; safeviler dönemindeki imamiyye de büvehilerden önceki imamiyyeden tamamen farklı olması da bunun en açık delillerindendir.</p>
<p>Şii alimlerinden Musa el-musevinin “eş-şiatul ve-tashih” adlı kitabını okuyan, (konuyla ilgili) son derece şaşırtıcı ve tuhaf hususlarla karşılaşacaktır.</p>
<p><strong>ŞİİLERİN İSLAMI VE KÜFRÜ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER:</strong></p>
<p>Sahabenin önde gelenlerinin küfrüne inandıklarından dolayı alimler, geçmişte hep Şiilerin tekfir edilip edilmeyecekleri konusunda tartışmış ve başta imam Malik(r.a.) olmak üzere bir çokları onların dinden çıktıklarına hükmetmişlerdir. Kadi iyaz’ın naklettiğine göre İmam Malik şöyle demektedir.</p>
<p>Sahabeyi sevmeyen veya onlara dil uzatan kimsenin, Müslümanların ganimetinde hakkı yoktur. Ali-el kari bunun açıklamasında: imam malik, bununla onların İslam cemaatinden çıktıklarını kastetmektedir, der.</p>
<p>Yine kadi iyaz’ın naklettiğine göre İmam Malik şöyle demektedir: Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin sahabelerine öfkelenip kırgınlık duyan kafirdir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Allah böylece onları (sahabi) çoğaltıp kuvvetlendirmekle kafirleri öfkelendirir.”(fetih,29)(54).</p>
<p>Şiileri tekfir eden alimlerden biride,imam sübki’ dir. Sübki, yazdığı bir risalede –ki bu risale “fetva”sının ikinci cildinin sonuna ilave edilerek yayınlanmıştır-Kuvvetli delillerle hem Şiileri dinden çıktıklarını ispatlamakta, hem de bu konuda tereddüde düşerek yorum yapmaktan kaçınanların görüşlerini çürütmektedir.</p>
<p>Hanefi alimlerden bazılarına göre de, Şiiler kafir olarak öldürülmeleri gerekmekte ve tövbeleri asla kabul edilmemektedir. Ancak alimlerin çoğunluğuna (cumhura) göre sadece sahabenin önde gelenlerini tekfir etmekle değil, bütün sahabenin tekfir edilmesiyle dinden çıkılır.</p>
<p><strong>3-ÇAĞDAŞ ALİMLERDEN ŞİİLERİ TEKFİR EDENLER.</strong></p>
<p>İçlerinde büyük alim Sait Havva ve Nasıruddin el-Elbani’nin de bulunduğu birçok çağdaş alim de Şiilerin kafir olduklarına hükmetmişlerdir. Ancak bu hüküm, onların, sahabenin önde gelenlerini     tekfirlerinden     dolayı     değil,     bilakis     aşağıda nakledeceğimiz inançlar gibi küfrü gerektiren başka inançlarından dolayı verilmiştir. Mesela onlar Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’tan sonra Hz. Fatma’ya vahyi indiğine inanmaktadırlar. Bu ise Hz. Fatma’nın nübüvvetine hükmedip, nübüvvetin son bulduğu inancını reddetmek demektir. Yine onlar, Allah’ın, imamlara kainatta tasarruf etme yetkisini verdiğine inanırlar. Bu ise, müşriklerin putları hakkındaki inançlarının aynısıdır. Yine onlar, Allah ’ın imamlara helal ve heram kılma yetkisini verdiğine inanırlar. Bu da ehl-i kitabın, hahamları ve rahipleri hakkında taşıdıkları inancın aynısıdır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), (Hiristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesihi (İsa’yı) rablar edindiler….”(tevbe, 31)</p>
<p>Sahih hadiste rivayet edildiği üzere Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem), onların, hahamlarını ve rahiplerini rap edinmelerini, “helal kıldıklarını helal, haram kıldıklarını da haram” olarak kabul etmeleri şeklinde açıklamıştır.</p>
<p>Gayp bilgisi konusunda imamların Allah ’a ortak olduklarını, imamların peygamberlikten de üstün derecelere sahip olduklarına inanmaları da Şiilerin küfrünü gerektiren inançlardandır.</p>
<p>Yine başta “kafi” olmak üzere kendilerince en sahih olarak kabul edilen kitaplarında yoruma mahal bırakmayacak kadar açık ve kesin ifadelerle kuran-ı kerimde tahrif ve eksikliklerin olduğuna ve yüce Allah’a “beda” izafe etmelerine yani “Allah’ın belli bir şekilde vuku bulacağını haber verdiği bir olayın daha sonra başka bir şekilde gerçekleşebileceğine” dair en güvenilir senetlerle rivayet edilen birçok rivayetlerin olması da onların dinden çıktıklarını göstermektedir.</p>
<p>Ancak biz şii alimlerin den çoğunun, yazdıkları kitaplarda bu iki inancı reddettiklerini görmekteyiz. Doğrusu bu, bizi hayrete düşürmektedir. Zira, yukarıda da kaydettiğimiz gibi, bu rivayetlerin en güvenilir senetlerle en sahih kitaplarında nakledildiğini ve bir çoğunun yorum kabul etmeyecek kadar kesin ve net ifadelerle rivayet edildiğini görmekteyiz. Eğer bu bir takiyye değil ise –zira biliyoruz ki, onlara göre takiyye yapmak vaciptir- peki bunun sebebi nedir?</p>
<p>Kendilerine göre en güvenilir alimlerinden biri olan kari et-teberi’nin yazmış olduğu “faslul-hitap fi tahrifi kitabi rabil-erbab”[55] adlı kitabında, sözde en güvenilir kitaplarından naklettiği iki bini aşkın rivayetle inançlarına göre kuranın muharref olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Son muhaddislerinden olan Muhammed bakır el-meclisi de “mir’atul-ukul” adlı eserinde şöyle demektedir:</p>
<p>Anlam bakımından mütavatir olan birçok rivayet (hadis) açıkça kuranın muharrefe eksik ve değişikliğe uğradığını göstermektedir. Ki bunların hepsini reddetmek, doğrudan bütün hadislere olan güvenin ortadan kalkmasını gerektirmektedir. Kaldı ki, kanaatimce bu konuda nakledilen rivayetler sayı olarak imametle ilgili rivayetlere ulaşmaktadır.[56]</p>
<p>Şurası bir gerçektir ki, başta en büyük muhaddislerinden küleyni olmak üzere önde gelen alimlerinin büyük kısmı kuranın tahrife uğradığını iddia etmektedir. Şimdi biz onlara soruyoruz:</p>
<p>Kuranın tahrife uğradığına inanmak küfür müdür, değil midir?</p>
<p>Eğer “hayır, küfür değil” derlerse, dinden çıkarak kafir olurlar. Yok, eğer “evet, küfürdür” derlerse, bu sefer onlara şöyle sorarız:</p>
<p>Kafirlerin naklettikleri haberlere güvenmek, İslam ’i konularda kitaplarını kaynak almak ve Müslümanlara imam olmalarını kabul etmek caiz midir? Ve kâfirleri tekfir etmeyen Müslüman sayılır mı?</p>
<p>Tahrif komedisini hazırlayanların amacı, İslam’ın birinci kaynağı olan kuran ’ı kerim’e duyulan güveni ortadan kaldırmaktır. Zira, eğer mevcut (varolan) kuran eksik ise, çıkarılmış olan kısmın elde mevcut olan kısmı mesh etmesi de caiz olabilir.</p>
<p>Şiilerin tahrif konusunu ortaya atmalarındaki amaçlardan biride güya Kuran’ın tahrifine cüret edip hoşlarına gitmeyeni çıkardıklarından dolayı sahabenin önde gelenlerini küfürle itham etmek ve böylece müminlerin gönüllerinde kin ve nefret duygularını yerleştirmektir.</p>
<p>İşte onlar, bu şekilde iki rüknünü (kitap ve sünneti) iptal etmek suretiyle İslam ’i bozarak anlamı olmayan bir takım yalanı, hileyi ve tahriflere isim yaptılar.</p>
<p>Tahrif ve beda” nın ikisine, hatta sadece bunlardan sadece birisine inananların küfründe şüphe olmadığı gibi onların küfründe şüphe edenlerin küfründe de şüphe yoktur. Zira Yüce Allah kuran ’ın koruyacağına bizzat kefil olduğu için kuran’ da tahrifin söz konusu olması mümkün olmadığı gibi, ilminde bir değişiklik söz konusu olmadığı için “beda” da söz konusu değildir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır.</p>
<p>“Şüphesiz zikri (kuran ’ı) biz indirdik, elbette onu koruyacak olan da biziz.” (Hicr, 15).</p>
<p>“Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ankebut, 62).</p>
<p>“Şüphesiz Allah, ilmi ile her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (Talak, 12).</p>
<p><strong>4.ŞİİLİĞE DAVET EDENLERLE SAVAŞMANIN GEREKLİĞİ.</strong></p>
<p>Dikkat çekilmesi gereken hususlardan biride şudur. Alimler, her ne kadar sahabenin önde gelenlerini tekfir edenlerin dinden çıkıp çıkmayacakları konusunda tartışmışlar ise de, (bu) bidalarını açığa çıkarıp ilan ettiklerinde, imamın onlarla savaşmanın vacip olduğunda ittifak etmişlerdir.</p>
<p>Askalani’nin naklettiğine göre Kurtubi şöyle der: Hadislerde, sahabenin önde gelenlerini tekfir edenlerin, dinden çıkacaklarını savunanların haklılığı, daha açık bir şekilde görülmektedir. Dolayısıyla bu görüşü kabul ettiğimizde, hem onlarla savaşılır, hem boyunları vurulur ve hem de mallarına el konulur. Ki bu, bazı hadis ehlinin haricilerin onların hakkındaki görüşüdür. Onların dinden çıktıklarını kabul etmeyenlerin görüşünü kabul ettiğimizde ise, devlete karşı baş kaldırıp savaş açanlara karşı izlenilecek yol izlenir.</p>
<p>Bid’atlarını gizleyenlere gelince, onların bu durumuna haberdar olunduktan sonra, kendilerinden tövbe etmeleri istendikten sonra öldürülürler mi yoksa öldürülmezler de, bid ’atlarından vazgeçmeleri için yoğun bir çaba içine mi girilir.? Konusu da tekfirlerinden tartışmaya paralel olarak ihtilaflıdır. Ama, şunu belirtmek gerekir ki tekfir konusu, tehlikeli bir konu olup, bundan uzak kalmayı her şeye tercih ederiz.[57]</p>
<p>İbni Teymiyye de şöyle der: Müslümanların icmasına göre Harici, şii ve benzerleri İslam cemaatından ayrıldıkları zaman, onlarla savaşmak farzdır.[58]</p>
<p>Onların İslam cemaatından ayrılmalarından maksat, bid’atlarını açıkça ilan edip İslam cemaatına karşı gurup oluşturmaktır. Yoksa bundan maksat imama karşı ayaklanmaları değildir. Çünkü bu konuda bid’at ehli ile diğerleri arasında ayırım yapılmadan savaş farz kabul edilmiştir. Teymiyye ’nin maksadının bu olduğuna delil, feteva ’sının başka bir yerinde demesidir.</p>
<p>Açıkça Allah’ın isim ve ayetlerine karşı çıkmak; Allah ’ın isim ve sıfatlarını, Allah’ın Kaza Kaderini, veya hulafa-i raşıdin döneminde tüm Müslümanların icmaı ile kabul edilen şeyleri yalanlayıp kabul etmemek; ilk müslümanlardan olan muhacir, ensar ve iyilikle onlara uyanlara dil uzatmak veya İslam dininden çıkmayı gerektiren hususlarda kendilerine itaat etmelerini sağlamak için Müslümanlarla savaşmak gibi kitap ve sünnete ters düşen bid ’atları ilan edenlere karşı savaşmak ve selef-i salihine uymak farzdır. Yüce Allah şöyle buyuruyor.</p>
<p>“Fitne kalmayıncaya ve dinde tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Bakara 2/193). o halde dinin bir kısmı Allah’ın, bir kısmı başkalarının olduğu zaman, dinin tamamen Allah’a ait olması için savaşmak farz olur.</p>
<p><strong>ŞİİLERİN İMAMETİ</strong></p>
<p>(Yaptığımız bu açıklamadan sonra, sanırız) “Şiilerin imametinin hükmü nedir? Şiilerin imameti sahih midir,batıl mıdır?” sorusuna cevap verme vakti gelmiştir:</p>
<p>Bize göre, Şiilerin imameti,zikredeceğimiz sebeplerden dolayı batıl ve merduttur. Bu sebepler şunlardır:</p>
<p><strong>1</strong>-Şiilerin kafir oldukları kabul edildiği takdirde, söylenecek bir şey yok.</p>
<p><strong>2-</strong>Ama eğer bid’at ehli Müslümanlar ise, hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçektir ki, bid’atları İslam’ın bir çok esasını değiştirecek, rasulullah (s.a.v)’ın kutüb-i sitte, müsned, mu’cam ve benzerlerinde tedvin edilen sünnetini ret edecek niteliktedir. Oysa daha önce zikrettiğimiz üzere,alimler böylelerinin imametinin batıl olduğun da ittifak etmişlerdir.tartışma konusu olan, onların böyle bir bid’atla muttasıf olmamaları konusudur ki bazılarına göre bunların imameti sahih ise de, alimlerin çoğunluğuna göre bunların da imameti batıldır.</p>
<p><strong>3</strong>-İmametin şartlarından biride, adil olmaktır. Oysa bunlar bid’atlarından dolayı bu vasfı kaybetmişlerdir.</p>
<p><strong>4-</strong>İmametin şartlarından biride, kitap ve sünneti bilmektir. Oysa bunlar bid’atın alimi, kitap ve sünnetin cahilidirler.</p>
<p><strong>5</strong>-İmametin şartlarından biride, imamlığa aday olan şahıs, kitap ve sünnetin hükümlerini uygulaya bilecek yeterliliğe, güç ve kabiliyete sahip olmasıdır. Oysa Şiilerin, bid’atla muttasıf olduklarından dolayı bu vasfı kaybetmişlerdir. Zira O,kitabı açıklayan sünneti uygulayacak yeterliliğine sahip olmayınca, kitabı uygulayacak yeterliliğe de sahip değildir, demektir. O,olsa olsa ancak kitap ve sünnete zıt olan bid’atlarını uygulayabilecek yeterliliğe sahiptir.</p>
<p><strong>6</strong>-İmametin en önemli hedeflerinden biride, başta İslam i inançlar olmak üzere İslam ın değişmez ve selef in üzerinde icma ettiği esaslarını korumaktır. Oysa bunlar, anılan esas ve inançların çoğunu yıkmağa çalışırlar.</p>
<p><strong>7.</strong>Şüphesiz Şiileri Müslümanların başına imam tayin etmek, günah ve düşmanlıktan ibaret olan bid’at konusunda yardımlaşmak demektir ki, yüce Allah bunu reddederek şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“iyilik ve takva üzerinde yardımlaşın,günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın” (maide 5/2)</p>
<p><strong>8-</strong>Şüphesiz onları imam tayin etmek, yine yeryüzünde fesadın yayılması için çaba gösterenlerle işbirliğiyapmak demektir. Çünkü onlar fesadın en büyüğü olan mezheplerinin yayılması çabasındadırlar. Oysa ibni hazm, imametin şartlarından birinin imamlığa aday olan kimsenin, yeryüzünde fesadı yayan bir kimse olmaması olarak zikretmektedir.</p>
<p>Buraya kadar zikrettiklerimizden anlaşılacağı üzere, din tamamen Allah’ın olması için topyekün bütün Müslümanlar bunlarla savaşmaları gerekirken, Müslümanların başına imam olarak tayin edilmeleri ve böylece dinin bir kısmının Allah’ın bir kısmının da başkalarının nasıl caiz olabilir?</p>
<p><strong>Soru: 6- İNSANLARIN BİAT ETMESİ GEREKEN CEMAATİN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Gerçek şu ki, daha önce arz ettiklerimizden de anlaşılacağı üzere, mesele, biat meselesi değildir. Zira hiçbir cemaate, bütün insanların biat etmesi gerekmemektedir. Ki ta imama (devlet başkanına ) bile sadece ehl-i hal ve akdin (seçici …….) biat’ı yeterli olduğundan herkesin biat’ına gerek görülmemiştir. – Ne hayra daveti, iyiliği emredip kötülükten sakındırma, iyilik ve takva üzerinde yardımlaşmaya; Allah’ı, Peygamberini ve müminleri dost edinip Allah ve resulünün düşmanlarını düşman edinme meselesidir. Yüce Allah şöyle duyurmaktadır.</p>
<p>“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al –i imran 3/104).</p>
<p>“İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” (Maide 5/2).</p>
<p>“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namaz kılar, zekatı verirler” (maide 5/55).</p>
<p>“Allah’a ve âhiret gününe inanan bir toplumun –babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin.” (mücâdele 58/22).</p>
<p>İçlerinde hayra –ki bu, bütün yönleriyle İslam demektir- davet eden, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir cemaat ’ın bulunması Müslümanlara farz olduğu gibi, fert ve toplum olarak Müslümanların inanç, davranış ve ahlaken bütün yönleriyle İslam’ı ciddiyetle uygulamaları da farzdır. Bu sebeple, öncelikle bu seçkin cemaate düşen durumunu ve eğrilerini düzelterek tavır, davranış ve ahlakıyla İslam’ı temsil eden model bir insan ve yine “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınızı söylemeniz, Allah katında şiddetli bir buğza sebep olur.” ( saf 61/2-3). Âyetindeki tehdide muhatap olmamak için sözlü davetten çok ahlak, tavır ve davranışlarıyla örnek bir İslam davetçisi olmaktır.</p>
<p>Üzerine düşen görev ise,hem insanları hayra, iyilik ve takva üzerine birbirileriyle yardımlaşmaya davet etmek, hem de insanları davet ettiğinde bu konularda onlarla işbirliği yapmaktır.</p>
<p>Bu seçkin cemaati, fert veya cemaat olarak Allah’ın kitabına ve resulünün sünnetine bağlı kalarak bunlara davet ettikleri müddetçe, davet konusundaki üslüp ve metodları farklı olsa da hayra ve İslam’a davet eden hiçbir kimseyi birbirinden ayırmadan herkesi belli bir sistem dahilinde bir araya getirmektedir. Genel olarak Müslümanların bu seçkin cemaate karşı görevi, onlara karşı hüsnü niyet, sadakat ve bağlılık göstererek, iyilik ve takva hususunda onlarla işbirliği yapmaktır. Özel anlamda Müslüman alimlerin görevi ise, onlara önderlik yapmak, onları cesaretlendirmek ve irşad ederek yanlışlarını düzeltmektir. Tabi ki bu adı geçen cemaatin kitap ve sünnete bağlı olması ve onlara davet etmesi durumunda söz konusudur. Ama bid’at ve islami esas ve prensiplerle taban tabana zıt esas ve kaidelerle amel edip bunlara davet ettiklerinde, Müslümanların görevi, onlardan yüz çevirip uzaklaşmaktır. Bunun sebebi şudur:</p>
<p><strong>1-</strong> Çünkü bunlar eğer kafir iseler o zaman zaten söylenecek bir şey yoktur</p>
<p><strong>2-</strong> Yok, eğer Müslüman iseler, şüphesiz islam’i esaslarla taban tabana zıt olan bid’at ve esaslara inanıp davet etmekle Allah ve resulüne karşı savaş açmış ve yeryüzünde fesâdın yayılması için çaba harcamış olurlar. Ki yüce Allah böyleleri hakkında şöyle buyurmaktadır: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin.” (mücadele 58/ 22).</p>
<p>“Allah ve resulüne karşı savaşanların ve yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların cezası ancak ya acımadan öldürülmeleri ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylarıdır. Onlar için âhirette de büyük azap vardır.” (maide 5/33).</p>
<p><strong>3-</strong> Bu cemaatin görevi, inançları gereği kendi bid’atlarını piyasaya sürüp yaymak; Müslümanların görevi de, o bid’atlarlasavaşıp yok etmek iken onları hakim duruma (yönetim başına) getirmeleri nasıl caiz olabilir?</p>
<p><strong>4-</strong> Bid’atlarını açığa çıkarıp ilan ettikleri takdirde Müslümanların imamına onlarla savaşmak farz iken, Müslümanların onları imam tayin etmeleri nasıl caiz olabilir?</p>
<p><strong>5</strong>&#8211; Şüphesiz bunları iş başına getirmek, onlara saygı göstermek bid’atlarının yayılmasını istemek demektir. Oysa Resulullah (s.a.v) dan mursel olarak rivayet edilen bir hadis de şöyle buyurulmaktadır:</p>
<p>“ Bid’at sahibine saygı gösteren, İslam’ın yıkılmasına yardım etmiştir.”[59]dolayısıyla bunları imam seçmek İslam’ın yıkılmasına yardım etmek, günah ve düşmanlık konusunda onlarla işbirliği yapmak demektir.</p>
<p><strong>6-</strong> Söz konusu cemaat (Şiiler)e fısk, bid’at ve takiyyeyi din edinmelerinden dolayı bir tutam otun bile kendilerine emanetedilmesi caiz değil iken, Allah’ın dinine davet gibi bir konuda kendilerine liderliğin tevdi edilmesi nasıl caiz olabilir? Peygamber  (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Şüphesiz bu ilim dindir. O halde dininizi kimden aldığınıza dikkat edin.”</p>
<p>Bu sebeple bütün hadis âlimleri, Şiilerin rivayetlerini reddederek hiçbirinin rivayetini kabul etmemişlerdir. Âlimler şöyle demişler:</p>
<p>Fâsık ictihad edebilir ve kendi ictihadına göre amel edebilir. Ancak hiçbir müslümanın böyle fasık birini taklit etmesi ve görüşüne göre amel etmesi caiz değildir. Çünkü Allah dini konusunda fasıka güvenilmez.</p>
<p>Burada şunu belirtmek gerekir ki, âlimlerin bu sözleri Sünni fasıklar hakkındadır. Bid’at ehli fasıkların durumu nasıl olur siz düşünün.</p>
<p><strong>7-</strong> Şiiler, hem kendilerini yeryüzündeki bütün Müslümanların imamı hem de bütün islami hareketlerin lideri olarak görmektedirler. Ki bunların ikisi de alimlerin icmaı ile batıl şeylerdir. Oysa onların liderliğini kabul etmek, icmaen batıl olan bu iki hususun piyasaya sürülmesini kabul etmek demektir.</p>
<p><strong>EHL-İ SÜNNET İLE ŞİİLERİ BİRBİRİNE YAKLAŞTIRMA KONUSU (ÇABASI)</strong></p>
<p>Bu münasebetle, Şiilerin bir asırdan beri açıkça davet ettikleri “ ehl-i sünnet ile Şiileri birbirine yaklaştırma” komedisine değinmek istiyoruz.</p>
<p>Gerçek şu ki, bu çağrı ve bunun için düzenlenen paneller/ toplantılar, ehl-i sünnet mezhebine karşı başvurulan bir düzen ve entrika, ehl-i sünnetten kolay aldatılan saf ve cahil kimseleri avlayıp adım adım Şiiliğe doğru götürmek için bir tuzak ve Şiiliği yaymak için bir araçtır. Evet, gerçekte bu toplantılar Şiiliğe çağrı toplantıdır. Ancak onlar takiyye yaparak bu toplantılarını göz alıcı parlak (yaldızlı) bir isimle takdim ettiler.</p>
<p>Burada ilk hususu ispatlamak istiyoruz. Birincisi, bu çağının saçma /kabul edilemez olduğunu. Bu çağrının samimi olmamasının sebepleri şunlardır.</p>
<p><strong>1-</strong>Eğer bu çağrı samimi bir çağrı olsaydı, bunun yapılacağı uygun bir İran idi, çünkü İran, yaklaşık nüfusun yüzde altmışını oluşturan Şiiler ile yaklaşık yüzde kırkını oluşturan ehl-i sünnetten müstakil bir devlettir. Bu sebeple, sözde ehl-i sünnet ile Şiileri birbirine yaklaştırma çabasında olanlara düşen, Tahran’da veya… da bu çağrı için bir panel / toplantı düzenlenip ehl-i sünnet âlimlerinden bir gurup, Şii âlimlerinin meşhurlarından da bir gurubu bu toplantıya çağırarak konuyu tartışmaya açmalarıydı. Peki, bunu yaptılar mı? onların bu konuda bütün yaptıkları, İran’ın dışında bir toplantı düzenlemeleridir.</p>
<p><strong>2-</strong>Eğer onlar bu çağrılarında samimi olsalardı, bu yoldaki engelleri giderir, engelleri uzaklaştırır ve İran İslam cumhuriyetindeki ehl-i sünnet ile Şiileri hukuk önünde eşit tutarlardı. Bunu yatılar mı? Hayır, bu konuda da hiçbir şey yapmadılar. Çünkü anayasaları (veya yasaları ve kanunları) Şiilik esasları üzerine kurulmuştur. Başka bir ifadeyle anayasaları Şii’dir, devlet Şii’dir, resmi mezhep Şii’dir, hükümetteki idareciler, ehl-i sünnet belgeleri de dahil yerel yöneticilerin hepsi Şii’dir. Hükümet üyeleri arasında ehl-i sünnetten bir tek bakan bile yoktur. Aynı şekilde Tahran’da yaklaşık beş yüz bin Sünni yaşadığı halde bir tek mescitleri de yoktur. Bir mescit yapmak için defalarca hükümetten izin talebinde bulunduklarına rağmen, hükümet onların bu taleplerini reddetmiştir. (yine) Sünni bölgeler hizmetten mahrum bırakılmış, alimleri ise kimisi tutuklanmış, kimisi de gözaltındadır.</p>
<p><strong>3-</strong>Ehl-i sünnet ile Şiileri birbirine yaklaştırma yoluyla Şiilerin kaç tanesi Sünnileşti veya kaç tanesi Şii akidesinden vazgeçti? Hayır, bunların hiçbiri olmadı.</p>
<p><strong>4-</strong> Ehl-i sünnet ile Şiileri birbirine yaklaştırmaya davet edenler ya Şii mezhebinin tüm esas ve prensiplerine inanırlar ya da bunların tamamı veya bir kısmı hakkında şüpheleri olduğu için tam inanmazlar. Edasıyla eğer Şiiliğin bütün esaslarına inanıyorlarsa, o zaman bu mezhebin hiçbir esasında vazgeçmeleri söz konusu olmayacağı için, anılan davetten maksat iki mezhebi birbirine yaklaştırmak değil, ehl-i sünneti Şiiliğe yaklaştırmak olur. Yok eğer Şiiliğin bütün esasları veya bir kısmı hakkında şüpheleri varsa, o zaman da üzerlerine düşen; anılan daveti yapmak değil, sağlam bir sonuca varmak için, gerekirse ehl-i sünnet âlimlerinden de yardım alarak hür bir ortamda ve samimi bir şekilde konuyu inceden araştırma ve tartışma konusu yapmaktır.</p>
<p>Anılan çağrının geçersiz ve kabul edilemez olmasının sebeplerine gelince, onlarda şunlardır:</p>
<p><strong>1-</strong>Ehl-i sünnete mensup hiç kimse, iki mezhebin birbirine yaklaştırmasına temayül gösterip sıcak bakmaz. Zira Sünni bir müslümanın böyle bir şeyi kabul etmesi,mezhebinin temel esaslarından vazgeçmesi demektir.Ki,bunun anlamı İslam’ın temel esaslarından vazgeçmek demektir.Böyle bir şeyi kabul eden ise Sünni değildir.Çünkü o,Sünni mezhebinin esaslarına iman etmemektedir.</p>
<p><strong>2-</strong>  Müslüma’nın vazifesi sünneti canlandırıp, bid’atı yok etmek iken, bid’atı canlandırıp sünneti yok etmesi nasıl düşünülebilir?</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; Mütehassıs(uzman)larınca bilindiği üzere iki mezhep arasında yakınlaştırmaya mani olacak kadar zıtlık ve çelişkiler bulunmaktadır.Bu sebeple bazı Şii alimleri şöyle demişlerdir:İmam iye mezhebi ile ehl-i sünnet mezhebi ayrı ayrı yönlere akan iki çeşmeye benzemektedir.Kıyamet gününe kadar bir daha bir araya gelmeleri mümkün olmayacak kadar böyle birbirlerinden uzak yönlere akmaya devam edeceklerdir.[60]</p>
<p><strong>4-</strong> Ehl-i sünnetten bir gurup ile Şiilerden bir gurubun bir araya geldiğini, araştırma, inceleme ve tartışmadan sonra, bunların kendi prensiplerinin bazısından,diğerlerinin de kendi prensiplerinin bir kısmından vazgeçtiğini farz ettiğimizde,o zamanda ne bunların, ne de ötekilerin razı olacağı üçüncü bir bid’atçı mezhep ortaya çıkacaktır.Biz takiyye yapmadan,kaçamak ifadelere başvurmadan bütün çıplaklığıyla İslam’a mensup olan herkesi kitap ve sünnete başvurmaya davet ediyoruz. “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz-Allah’a ve ahrete gerçekten inanırsanız- onu Allah ve resulüne götürün” (nisa 4/ 59) işte Müslümanların görevi budur, yoksa anılan yaklaştırma çabalarının İslam’la hiçbir ilgisi yoktur.</p>
<p><strong>Soru: 7- Şii mezhebi İslami bir mezhep midir? Ve mezhepler arası farklılıklar İslami vahdetle (birliğe) çelişmiyor mu.?</strong></p>
<p><strong> Cevap:</strong> Burada dikkatlerin bir hususa yoğunlaşmasını istiyoruz. Şöyle ki, soruyu soranın, mezhepler arasındaki farlılıktan maksadı, ehl-i sünnet mezhebi ile Şii mezhebi arasındaki farlılıklardır. Ki bu, soruyu soranın Şiiliği de İslam ’i bir mezhep olarak kabul ettiğine işaret etmektedir. (bu sebeple yukarıda arz ettiğimiz gibi) biz de soruyu başka bir şekle sokarak soruyuz:</p>
<p><strong>Şii mezhebi İslam ’i bir mezhep midir.?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Daha öncede arz ettiğimizden de anlaşılacağı üzere, Şiilik itikadi bir mezhep olarak, İslam’ın içine sokulup yerleştirilmiş birtakım muharref bid’at ve hurafelere dayanan inançlardan oluşmaktadır. Fıkhi ve ameli mezheplerine gelince, o da aynı esas ve inançlara göre kurulmuştur. Mesela (itikadi konularda olduğu gibi, fıkhi konularda da) esas alınan temel prensiplerinden biri de küflerinden veya en azından fısklarından dolayı sahabenin rivayetlerinin kabul edilmesidir.</p>
<p>Böylece mezheplerinde sünnetin yeri olmadığı gibi kuran ’ın muharref olduğuna inandıkları için kuran ’ın yeri de yoktur. Çünkü onlara göre Kuran’dan atılan bölümler vardır. Oysa atılan bölümler olanı neshedebilir.</p>
<p>Yine bu mezhebin temel esaslarından biri de, on iki imamın masum olmadığına bilerek veya bilmeyerek kendilerinden hiçbir günah’ın meydana gelmediğine Yüce Allah’ın kendilerine helal ve haram kılma yetkisini verdiğine, onlardan veya onlar vasıtasıyla rivayet edilenler dışındaki rivayetlerin sahih olmadığına inanmalarıdır. Ki bütün bunlar İslam ’i esas ve prensiplerle tamamen zıt fasit şeylerdir. Dolayısıyla fasit esaslara dayanan da fasit (olduğuna göre, Şiilik de fasit bir mezhep) tir.</p>
<p>İbn Haldun şöyle diyor: sözde ehl-i beyt taraftarlığını savunup Şia; bazı sahabelere karşı çıkmak, on iki imamın masum olduğunu savunup sözlerinin tartışma götürmediğene inanmak gibi kendilerine has esaslara dayandırarak icat ettikleri mezhepleriyle diğerlerinden  ayrılmaktadırlar   ki   bütün   bunlar   dayanıksız esaslardır.[61]</p>
<p>Yine sünnet itibardan düştüğü zaman, onlar dinlerinin ayrıntı ve teferruatını nereden öğreneceklerdir? Zira kuran, konuları ana hatlarıyla veren temel prensiplerden ibaret bir kitap olup, ise bunların bunları açıklayan ise sünnettir. Doğrusu onlar dinlerinin ayrıntı ve teferruatını ehl-i beyt nisbet ettikleri yalan ve iftiralardan alırlar</p>
<p><strong>CA’FERİYE MEZHEBİNİN HAKİKATI NEDİR ?</strong></p>
<p>Şiilerin, kendilerini ve mezheplerini imam Cafer’e nisbet Caferiyye olarak nitelemeleri ise, bâtıl bir iddiadan ibarettir. Delil olarak aşağıdaki hususları sıralayabiliriz:</p>
<p><strong>1-</strong> Şüphesiz Caferiyye olarak nitelenen bu mezhep, tamamen islam’i esas ve prensiplerle zıt olan esas ve prensiplere dayanmaktadır. Ki, imam Cafer bu prensiplerden en uzak insanlardandır. Zira gerek imam Cafer’den gerek diğer imamlardan bu mezhebin temel prensipleriyle tamamen çalışmaktadır. Oysa bunlar, imamların on büyüklerindendir.</p>
<p><strong>2-</strong> Tarihlen sâbit olduğu üzere, şartlar oluşmadığı için mezhepleri tedvin edilmeyen diğer müetehidler gibi imam Cafer’in de tedvin edilmiş bir mezhebi yoktur. Ve bu onlar hakkında asla bir eksiklik değildir. Kaldı ki ehl-i sünnet ve Şii alimlerinin müttefik oldukları üzere imam Cafer’den önce geçen imam Ali, Hasan, Hüseyin, Ali Zeynelâbidin (r.a) de tedvin edilmiş bir mezhepleri olmamış ve bu onlar için bir eksiklik olmamıştır.</p>
<p><strong>3-</strong> İmam Cafer’in tedvin edilmiş bir mezhebinin olduğunu farz etsek bile, Şiiler, bu mezhebi nakledenlerin kendileri olduğunu iddia edeceklerdir. Oysa bütün ehl-i hadis, cerh ve ta’dil âlimlerinin ittifakıyla onların rivayetleri makbul değildir. Çünkü mezheplerinin temel esasını teşkil eden ve görev olarak saydıkları takiyye adı altında her türlü yalanı kendilerine mubah saydıkları için insanların en yalancılarıdırlar.</p>
<p><strong>4-</strong> İmam Cafer ya takiyyeci idi, ya da değil idi. Eğer takiyyeci değil idiyse –ki gerçek olanda budur- o zaman o, takva ehlinden olup, onun ne takiyye ile ne de Şiilikle hiçbir olmadığı dibi Şiilerin de onunla hiçbir alakaları yoktur. Çünkü Şiilerin dini takiyyeye dayanmaktadır. Eğer icat ettikleri takiyye olmasaydı ne sâbit bir mezhepleri, ne devam eden bir dinleri ve ne de kabul edilir bir sözleri olurdu.</p>
<p>Eğer Şiilerin düşünüp iddia ettikleri gibi imam Cafer takiyyeci idiyse, o zaman da ravilerin adalet ve güvenilirliği kabul edilse bile ondan rivayet edilen hiçbir şeye güvenilip kabul edilemez. Ona ait olduğu söylenen her sözü takiyye yaparak söyleme ihtimali vardır. Nitekim Şiilerin kaydettiğine göre, imam Cafer bir sorura birine zıt üç ayrı cevap vermiş, ama bunlardan biri doğru iken diğer ikisini takiyye olarak saymamıştır.[62]</p>
<p><strong>5-</strong> Şii inancın göz ününde bulundurduğumuzda imam Cafer’in bir mezhebinin olması düşünülemez. Zira mezhep, hata ihtimali olan bir takım düşünce, ictihad ve zandan ibarettir. Oysa Şiiler, imamların masum olduğuna, bilerek veya bilmeyerek onlardan hiçbir hatanın sâdır olmadığına, Allah’ın kendilerine helal ve haram kılma yetkisini verdiğine inanırlar. Yine onlar bu konuda imam Cafer ile on iki imam arasında, hatta Hz. Peygamber sellellahu aleyhi ve sellem arasında bir fark gözetmezler. O halde imam Cafer’e bir mezhep nisbet edip tahsis etmenin bir anlamı yoktur.</p>
<p>Ayrıca –onların inancına göre – eğer imam Cafer’in görüşleri sahih bir mezhep olarak kabul edilirse, o zaman bu mezhebi ona nisbet eden en uygun kimsenin son imamın olması gerekmektedir. Hal böyle iken, imamiyye fıkhını, inançlarını ve öğretilerini yapan imam Cafer’dir, dediklerinde bizde onlara şöyle deriz: imam Cafer bunları ya kendinden öncekilerden almıştır.ki bu indirilen nasları ve hükümleri gizlediklerinden dolayı Allah’a resulüne ve İslam’a büyük bir ihanettir bu da bunlar imam Cafer’e vahiy yoluyla inmiştir. Ki bu da onun peygamber olması, söylediklerinin, İslam değil, başka bir din olması ve Hz. Muhammed (s.a.v) in de son peygamber olmaması demektir. Yada bunlar imam Cafer tarafından uydurulmuş olup İslam’la alakası olmayan şeylerdir. Evet, doğrusu bunlar uydurma şeylerdir. Ama, haşa bunları uyduran imam Cafer değil. İmam Cafer’e ve atalarına iftira atan inkarcılar ve dinsizlerdir.</p>
<p>İbni teymiyye şöyle diyor:</p>
<p>Her ne kadar Şiilik aşırı cehaletlerinden dolayı bazı müminler arasında daha sonraları yayılmış ise de, haddizatında Şii mezhebini icat eden hariciler ve kaderiyeciler gibi tevil ehli bid’atçılar değil, İslam   ve   Müslümanlara   düşman   olan   inkarcı   ve   inançsız kimselerdir.[63]</p>
<p><strong>SONUÇ:</strong></p>
<p>Açıkça görüldüğü üzere Caferi olduklarını iddia edenler bu iddiayla yalancılar. Kurdun Hz. Yusuf (a.s)’un kanından uzak olduğu gibi imam Cafer’de onlardan uzaktır. Ancak Şiilerin kendilerini ona intisap etmeleri gerçek yüzlerini gizlemek ve böylece sapıklıklarını yaymak için bir maske olarak kullanmaktadırlar.</p>
<p>İbn salah’ın naklettiğine göre ariflerden biri şöyle der: İki imam var ki, Allah, onları taraflarıyla imtihan etmiştir. Oysa bu iki imam taraflarından uzaktırlar. Bunlar mücessime ile imtihan olunan Ahmet b. Hanbel ile Şiilerle imtihan olunan Cafer’i sadıktır.[64]</p>
<p>Yine açıkça görüldü ki, Şii mezhebi hem itikadi hem de ameli yönleriyle batıl bir mezhep olup, İslam’a karşı kurulan bir tuzaktır bu sebeple islami bir mezhep olarak kabul edilmesi doğru olmadığı gibi onun ehl-i sünnet ile olan fıkhi ve itikadi ihtilaflarını da, ictihadi bir ihtilaf olarak kabul edilmemiştir. Çünkü İslam Allah tarafından Hz. Muhammed’e bildirilen temel esaslara dayandığı halde Şiilik, kindar ve hilekar sebeiyyecilerin uydurdukları esaslara dayanmaktadır. Dolayısıyla o, haddizatında başka bir kindir. Bu sebeple en uygun olanı , Şiiliğe şii mezhebi değil de, Şii dini demek gerekir. Ki zaten Humeyni keşfu’l- esrar’da buna “Şii dini1” demektedir. –Mekke ehli, bunların yollarını daha iyi bilemektedir-. Humeyni, gerçekte ehl-i sünnet dinine aykırı (zıt) olduğunu bilmeyecek kadar cahil değildir. Dinlerinin ehl-i sünnet dinine ters olduğundan, daha doğru bir ifadeyle İslam’a ters olduğundan, İslam tarihçilerinin ittifakla belirttikleri üzere İslam’i tahrif etmek, Müslümanlar arasına ayrılığı ve bölücülüğü sokmak için İslam’a karşı bir tuzak olarak kurulduğu için kurulduğu günden bu yana Şiilik hep İslam’a ve Müslümanlarla savaş halinde olmuştur.</p>
<p>İslam tarihinde vuku bulan olayların tahlilini yapanlara göre sahabe arasında çıkan savaşların meydana gelmesinde en büyük pay Şiilere ait olduğu gibi, İslam ülkelerine göz dikip Müslümanların kanlarını akıtanların yanında yer alanlarında Şiiler olduğu görülür. İşte Hulâgu’nun vezirlerinden nasıruddin el-tûsî. Abbasi hilafetini sona erdirmek için hulagü’yü ikna edip milyonlarca Müslüman kanını ırmaklar gibi akıtmasında ona yardımcı olur. Bununla da kalmamış tatarların Müslümanlara karşı başlattıkları savaşta Müslümanların tatarlara indirdikleri nihai darbeye kadar, kararlaştırdığı Nesilden nesile hep tatarlarla işbirliği halinde olmuşlardır.1</p>
<p>Ve işte Abbasi halifelerinden mu’tasım’ın veziri ibn Alkami! Halifesine ihanet ederek hulagu ile temasa geçip onu, İslam ülkelerini istila etmeye teşvik eder, İslam ordusunu askeri hizmetlerden alı koyarak tatarların Abbasi devletini ortadan kaldırmak için yardım eder ve içlerinde Müslümanların halife ve aynı zamanda Hz. Peygamber (sellellahu aleyhi ve sellem)’in amcazadesinin de bulunduğu milyonlarca müslüman’ın öldürülmesine vesile olur.</p>
<p>Humeyni, bu konuda şöyle der: Hulagü ile işbirliği yapıp ona yardımda bulunmak, islam’a ve Müslümanlara gerçek yardımda bulunmak olmuştur.[65] Bu (raya kadar anlattıklarımız), Şiilerin ehl-i sünneti en azılı düşman saymalarının ve hulefa-i râşidin ile Hz. Peygamberin diğer sahabelerinin üzerinde oldukları gerçeklere imanlarından dolayı onları mürted olarak kabul etmenin en kuvvetli delillerindendir. Dinden dönme ise küfrün en büyüğüdür. Onların ehl-i sünneti düşman olarak görmelerinin sebeplerinden biri de şudur: çünkü onlara ehl-i sünnet, özellikle de Sünni bir devlete sahip olduklarında hedefle ulaşmak için en büyük engeldir. Oysa onlar İslam alemine hakim olup Şiileştirmeyi farz bir görev olarak görmektedirler.</p>
<p>Rabbimiz: bize doğru yolu gösterdikten sonra kalplerimizi kaydırma: kendi katından bize rahmet ver. Şüphesiz sen son derece bağışta bulunansın.</p>
<p>Efendimiz Hz. Muhammed’in, onun yakın dost ve arkadaşlarının üzerine Allah’ın salat ve selam’ı olsun.</p>
<p>**************************************************************</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>[1] Hatip, el-Câmi’………. İbn el-Asakir…….</p>
<p>[2] Beyhaki</p>
<p>[3] İbn Haldun, Mukaddime, 209</p>
<p>[4] Ehl-i Hal ve’lakd, devlet baskanını seçen (seçici) kurul. (Çev.)</p>
<p>[5] Nevevi, el-Minhac…………..</p>
<p>[6] Bkz. Maverdi, el-Ahkâmu’s-sultaniye, 6110</p>
<p>[7] Minhacu’s-Sünne, 1/142. Ayıca bkz. En-nezaretu’l-islamiyyetüs siyasiye, 203.</p>
<p>[8] Bkz. Wensinck, el-mu’cem “Beyat” md.</p>
<p>[9] İbn Hümam, el-Müsayere.</p>
<p>[10] Maverdi, el-Ahkamü’s-Sultaniye, 15.</p>
<p>[11] Müslim, İmare, 62.</p>
<p>[12] Nevevi, el-Minhac fi şerhi Müslüm, 12/143.</p>
<p>[13] Nevevi, a.g.e. 12/229.</p>
<p>[14] Buhari, Müslim,İmare, 42</p>
<p>[15] Kurtubi, 1/271</p>
<p>[16] Buharı</p>
<p>[17] Askalani, Fethu’l-Bari, 13/99</p>
<p>[18] Bkz. İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 10/303</p>
<p>[19] Al-i İmran 3/31</p>
<p>[20] Ahmet; Ebu Davut; Tirmizi; İbni Mace; İbni Hibban,</p>
<p>[21] Malik, Muvatta</p>
<p>[22] Serhu Müslim, 15/180</p>
<p>[23] Minhacü’s-sünne 4/85</p>
<p>[24] İbn Asur, et-Tahrir ve’t-tenvir, 24/1516</p>
<p>[25] el-Mirkat, 5/600</p>
<p>[26] Ebu Davut , Tirmizi, Ahmet,</p>
<p>[27] Tirmizi, İbn Mâce</p>
<p>[28] İbn Mâce</p>
<p>[29] İbn Teymiyye, Mecmuul –Fetava 27/171</p>
<p>[30] el-Makani, Tenkihul-Makal, 184; El –Kesi, Ricalul Kessi 100</p>
<p>[31] İbrahim ez-Zencani, Akaidul –Dmamiyyetul –isnaasariyye, 67</p>
<p>[32] ez-Zencani a.g.e. 133</p>
<p>[33] ez-Zencani, a.g.e. 25</p>
<p>[34] …………. Minhacu’s –Süne, 3/123</p>
<p>[35] ……..es-Savaiku’l-Muhrika, 44</p>
<p>[36] Muhammed Hüseyn Âlu Kasiful –Ğatta; Asru’ş –Sati ve usulu hadis.</p>
<p>[37] ……………………….Vusulu’l –Ahbar, 94</p>
<p>[38] İbn Asakir, Tarih, 4/165</p>
<p>[39]…………………..es-Savaik, 58</p>
<p>[40] Buhari ……………..</p>
<p>[41] Bkz. İbn Kesir, El-Bidaye ven-Nihaye- 7/226</p>
<p>[42] Nehcu’l-Belağe, 1/182; ………………………….el-usul mine’l –Kâfî, 2/219, 224. Şiiler Nehcu’l-Belağe’nin Hz.Ali’ye ait olduğunu ve Kur-an’ı Kerim’den sonra en sahih kitap olduğunu iddia ederler. Gerçek şu k, bu kitapta zikredilenlerin çoğu, Hz.Ali’ye atfen söylenen uydurma şeylerden ibarettir. Bu konudaki sanıklar ise, Rıza ve Murtaza adında iki Şii kardeştir. Kitaptaki Hz.Ali’ye ait sözler var ise diğerlerinden ayırt edilmemiştir.İbni Teymiyye ve Zehebi şöyle derler:İlim Ehli biliyor ki, bu kitapta geçen sözlerin çoğu, Hz. Ali’ye atfen uydurulmuş iftiralardan ibarettir. Zira bunların çoğu, eski kitaplarda olmadığı gibi, senetleri de bilinmemektedir. Bu Hz.Ali veya Hz. Abbas’ın soyundan olduğunu iddia edipte, soyundan böyle bir iddiada bulunan kimseyi bilmediğimizden, yalancı olduğu ortaya çıkan kimsenin iddiasına benzemektedir. Kaldı ki bu hutbelerde, Hz.Ali’den şüphe götürmez şekilde tam tersi sabit olan birçok husus bulunmaktadır. (…………el-Muntaka min minhaci’l-i’tida 449(ayrıca bkz. S 535); ……………………..el-Beyyinat, 1/36 .</p>
<p>[43] El muntaka, 73</p>
<p>[44] …… El – muntaka min minhaci’l – i’tidal, (34 )</p>
<p>[45] ibni teymiyye, minhacu’s-sünne, (1/13)</p>
<p>[46] Bkz ….el-usul mine’l – kafi, 1/239 vd, hümeyni keşful-esrar,143.</p>
<p>[47] Ed-dihlevi, ed- dürrus-semin, 4-5.</p>
<p>[48] Hümeyni, el- hukumetu’l islamiyye, 52</p>
<p>[49] el-vasiye, 11</p>
<p>[50] Bkz…..el-munteka, 33,184</p>
<p>[51] İbrahim ez- zencani,… akaidul- imamiyye, 2 / 239</p>
<p>[52] ez-zencani, …..a.g.e.    2 / 241</p>
<p>[53] İbni teymiyye, minhacü’s-sünne, 1/3-4.</p>
<p>İbni teymiyye, adı geçen eserde şöyle demektedir: Bu (şia) mezhebin aslı; Hz. Ali (r.a.) nin hayatta iken cezalandırdığı bir kısmını ateşle yakıp, bir kısmının’ da öldürülmesini istediği, ancak kaçtıkları için cezalandıramadığı ve bir kısmı da –ki bunlar, ondan gelen rivayetlerde sabit olduğu üzere onu Ebu Bekir ile Ömer’den üstün tutanlardır. Bir çok yolla kendisinden mütevatir olarak rivayet edildiğine göre küfe minberinde orada hazır bulunanlar da duyabileceği şekilde; Dikkat edin peygamberlerinden sonra bu ümmetin en üstünü, Ebu Bekir ile Ömer’dir, buyurmuş buhari vb. rivayet ettikleri üzere oğlu Muhammed ibni hanefiyye de aynı fetvayı vermiştir. – dayak cezası ile tehdit ettiği inançsız münafıklar tarafından ortaya atılmıştır.(ibni teymiyye, a.g.e. 1/ 3 )</p>
<p>[54] Kastalani, hedyüs-sari, 460.</p>
<p>[55] Lafzen, “rabler rabbi’nin kitabındaki tahrif ile ilgili son,kesin doğru söz” olarak tercüme edebiliriz.</p>
<p>[56] Bkz, ihsan ilahi zahir, eş-şiatu vel, kuran .</p>
<p>[57] Askalani, Fethul-Bari, 12/253</p>
<p>[58] İbni Teymiyye, el-fetave’l- Kubra, 4/294.</p>
<p>[59] Beyhaki, şuabu’l-iman</p>
<p>[60] Misbahu’z-zülem li imdadi imam,41-42</p>
<p>[61] İbn Haldun, mukaddime, 354.</p>
<p>[62] Bkz. El-usûl mine’l-kafî, 1/265.</p>
<p>[63] İbn teymiyye, minhacü’s-sünne, 2/197</p>
<p>[64] Sübki, kaidetün fi’l- cerhi ve’t – ta’dil. 49</p>
<p>[65] Humeyni, el –hükumetu’l –islamiyye, 142.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabeye-dil-uzatanlara-cevaplar/">Sahabeye Dil Uzatanlara Cevaplar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahabeye-dil-uzatanlara-cevaplar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muammed Avvame &#8211; İmamların Fıkhi İhtilafında Hadislerin Rolü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muammed-avvame-imamlarin-fikhi-ihtilafinda-hadislerin-rolu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muammed-avvame-imamlarin-fikhi-ihtilafinda-hadislerin-rolu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Oct 2015 12:39:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İmamların Fıkhi İhtilafında Hadislerin Rolü]]></category>
		<category><![CDATA[İmamların Hadisleri Farklı Şekilde Anlamalarından Doğan İhtilafların Açıklanması]]></category>
		<category><![CDATA[İmamların Sünnete Vukuflarındaki Farklılıklarından Doan İhtilafların Açıklanması]]></category>
		<category><![CDATA[İmamların Zahirde Birbirine Aykırı Gibi Görünen Hadisler Karşısındaki Takip Ettikleri Metoddaki İhtilafları]]></category>
		<category><![CDATA[Amel edebilmek için hadisin sahih olması kâfidir]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Mezhepten Diğerine Geçiş]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerle Amel Edebilmek İçin Greken Şartlar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Avvame]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullahın Sözünün Tesbiti Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sahih hadis varsa benim mezhebim odur]]></category>
		<category><![CDATA[Zayıf Hadis ile Amel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9620</guid>

					<description><![CDATA[<p>MUKADDİME MEZHEB İMAMLARI NAZARINDA HADÎSLERİN DEĞERİ Onların hadîs&#8217;e bağlanma hususundaki şiddetli arzu­larını ve hadislerle amel etmeğe olan aşırı rağbetlerini an­layabilmemiz için, imamlar nazarında hadîslerin değerini açıklayacak kısa bir mukaddimeye ihtiyaç vardır. İmam Ebû Hanife (80-150) şöyle demiştir: &#8220;İçlerin­de hadîsle meşgul olanlar bulunduğu müddetçe insanlar salâh içersindedirler. Ne zaman ilmi, nadîs&#8217;in dışında arar­larsa o zaman bozulurlar!&#8221;(Şarani,Mizanul [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muammed-avvame-imamlarin-fikhi-ihtilafinda-hadislerin-rolu/">Muammed Avvame – İmamların Fıkhi İhtilafında Hadislerin Rolü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/phpThumb_generated_thumbnail.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-9621" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/phpThumb_generated_thumbnail.jpeg" alt="Muammed Avvame - İmamların Fıkhi İhtilafında Hadislerin Rolü" width="270" height="419" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/phpThumb_generated_thumbnail.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/phpThumb_generated_thumbnail-193x300.jpeg 193w" sizes="(max-width: 270px) 100vw, 270px" /></a>MUKADDİME</strong></p>
<p><strong>MEZHEB İMAMLARI NAZARINDA HADÎSLERİN DEĞERİ</strong></p>
<p>Onların hadîs&#8217;e bağlanma hususundaki şiddetli arzu­larını ve hadislerle amel etmeğe olan aşırı rağbetlerini an­layabilmemiz için, imamlar nazarında hadîslerin değerini açıklayacak kısa bir mukaddimeye ihtiyaç vardır.</p>
<p><strong>İmam Ebû Hanife (80-150) şöyle demişti</strong>r: &#8220;İçlerin­de hadîsle meşgul olanlar bulunduğu müddetçe insanlar salâh içersindedirler. Ne zaman ilmi, nadîs&#8217;in dışında arar­larsa o zaman bozulurlar!&#8221;(Şarani,Mizanul Kübra,1,51)</p>
<p><strong>Yine şöyle demiştir:</strong> &#8220;Allâhın diniyle ilgili bir konuda şahsi görüşünüze göre hüküm vermekten sakınınız, sün­nete tabî olunuz. Kim sünnetten ayrılırsa sapıtır.&#8221;(age,1,51)</p>
<p><strong>İmam eş-Şâfii (150-204) de şöyle demiştir:</strong> &#8220;Rasûlullahtan (s.a.v.) bir hadis rivayet ettiğim halde; o hadisten başka bir hükme varırsam, beni hangi gökyüzü gölgelendirir, hangi yeryüzü beni taşır!&#8221;(İmam es-Subki’nin &#8220;Ma&#8217;nâ Kavli&#8217;l-lmâmi&#8217;l-Muttalibi,Mukaddime)</p>
<p>Birgün eş-Şâfiî bir hadis rivayet eder. el-Humeydî (v. 219) -Buhâri (194-256)&#8217;nin şeyhlerindendir- &#8220;Bu hadîsi ka­bul ediyor musun?&#8221; der. eş-Şâfiî &#8220;Sen beni belimde zünnarla kiliseden çıkarken mi gördün (ben müslüman değil miyim) ki Rasûlullahın bir hadîsini duyup da onu kabul etmeyeyim?!&#8221; cevabını verir!(age,Mukaddimeden)</p>
<p><strong>İmam Mâlik (95-179) in sünnetle ilgili şu benzetmesi ne kadar güzeldir:</strong> &#8220;Sünnetler Nuh&#8217;un gemisidir; kim o ge­miye binerse kurtulur, kim binmezse boğulur.&#8221;(Suyûti&#8221;Miftâhu&#8217;l-Cenne,Hatime)</p>
<p><strong>İmam Ahmed b. Hanbel (164-241) de şöyle demiştir:</strong> &#8220;Kim Rasûlullahın hadisini reddederse, o kimsenin helak olmasına ramak kalmıştır.&#8221;(İbn Cezvi,Menakıbul-İmam Ahmed,syf;182)</p>
<p><strong>Yine şöyle demiştir:</strong> &#8220;İnsanların bu zamanki kadar ha­dis talebine muhtaç oldukları bir devir bilmiyorum -İmam Ahmed H. 241&#8217;de vefat etmiştir!- Ashabından biri ona &#8220;Ni­çin böyle?&#8221; demiş, İmâm da &#8220;Birçok bid&#8217;at ortaya çıktı. Her kim hadisi bilmiyorsa o bid&#8217;atlara düşer&#8221; cevabını verdi.</p>
<p>Bunlar, imamların menâkıb ve terceme-i hallerine dair eserleri süsleyen birçok sözden birkaçıdır. Bu sözle­rin tek bir nokta üzerinde durduğunu görüyoruz, o da: Rasûlullahın sünnetine sarılmanın zaruri oluşu; kim sün­neti öğrenir de onunla amel ederse onun kazançlı ve kurtuluşa eren kimselerden olduğu, her kim de sünnetten yüz- çevirirse, bunun hüsran ve doğru yoldan ayrılma alâmeti olduğudur.</p>
<p>Müslümanın kalbinde ve aklında -onların ilimde imam olduklarına inanması yanında- bütün imamlara karşı böy­le bir düşünce yerleşirse, o takdirde o kimsenin; her biri sünnet&#8217;e yaklaşmak için gayret sarf etmiş olmakla birlikte o imamların şer&#8217;i hükümlerde niçin ihtilâf ettiklerini araş­tırmasında bir mahzur yoktur. Fakat onların imam olduk­larına inanmıyorsa, aksine: &#8220;Onlar adamsa biz de adamız&#8221; diyorsa veya onların, boğulacak olan bir kimsenin kurtu­luş çâreleri araması gibi, sahip oldukları görüşlerin delil­lerini araştırmakla ömürlerini geçirdiklerine inananlardan da değilse, o kimse böyle bir araştırmaya lüzum görmeye­cek, bilâkis imamlar hakkında böyle bir inanca sahip olma­dığı için, kendisini onlardan daha âlim görerek imamlara hücuma geçecektir.</p>
<p>Bundan sonra, &#8220;İmamların İhtilâf Sebeplerine&#8221; geçiyo­rum.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>1.SEBEP</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>HADÎSLERLE AMEL EDEBİLMEK İÇÎN GEREKLİ ŞARTLAR</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Birinci sebeple ilgili olarak gözönüne alınması gereken dört nokta vardır; Bunların ikisi sened, ikisi de metin ile il­gilidir.</p>
<p><strong>Bu dört nokta şunlardır:</strong></p>
<p><strong>1</strong>-Hadîs&#8217;in sahih olabilmesi için gereken şartların ba­zısındaki ihtilâfları.</p>
<p><strong>2</strong> -Amel edebilmek için hadisin sahih olması şart mıdır?</p>
<p><strong>3</strong>-Hadisin lâfızlarının Rasûlullahın söylediği şekilde tesbiti.</p>
<p><strong>4</strong>-Hadîsteki kelimelerin okunuşunun tesbiti.</p>
<p><strong>Birinci Nokta:</strong> Mevzudan tamamen uzaklaşmamak için bunu kısaca arzedeceğim.</p>
<p><strong>Ulemâ sahih hadisin beş şartı olduğunda müttefiktirler. Bu şartlar şunlardır:</strong> Senedin muttasıl olması, râvînin âdil olması, râvînin zabt sahibi olması. Hadisin metin ve senedinin şâz olmaması ve hadisin sıhhatına zarar verecek bir illetin bulunmaması.</p>
<p><strong>1-Senedin muttasıl olmasına gelince:</strong> İttisal için ge­rekli şartın ne olduğunda, bizzat muhaddisler arasın­da ihtilâf vardır. Bu mesele hadisçilerce râvî ile şeyhi ara­sındaki &#8220;Lika Meselesi (Mes&#8217;eletu&#8217;l-Likâ)&#8221; olarak bilinir, îmam el Buhari (194-256) ve başkaları, şeyh ile râvînin bir kere dahî olsa buluşmuş olmalarını şart koşmuşlardır. İmam Müslim (v. 261) ile diğerleri ise, bu buluşmanın fii­len tahakkukunu değil, imkân dâhilinde olmasını şart koş­muşlar ve hattâ İmam Müslim, kendisinin bu görüşü üze­rinde icmâ olduğunu ileri sürmüştür.(Mukaddimetu Sahihi Müslim, 1,130 (Nevevi şerhi ile birlikte).</p>
<p>Buna göre, Müslim ile onunla aynı görüşte olanların itti­sal ile ilgili bu anlayışlarına dayanarak sahih olduğunu söy­ledikleri hadisler, el-Buhâri&#8217;ye göre sahih değildir. İttisal için Müslim&#8217;in görüşünü kabul eden fakih, bu şekilde muttasıl olan bir hadisle ihticâc eder ve bu konudaki hadîsin sahih ol­duğunu söyler. Halbuki İmam el-Buhâri&#8217;nin Müslim&#8217;e muha­lif olan görüşünü kabul eden diğer fakîhler onu sahih addet­mez ve dolayısıyla hadîsi, fıkhî bir hüküm çıkarmak için delil olarak kabul etmezler ve bu hadîse dayanılarak verilecek hü­kümler onlar nazarında fâsiddir.</p>
<p>İttisal ile ilgili diğer bir husus mürsel hadistir ki, bu konudaki ihtilâf biraz önce zikredilen misaldekinden daha geniştir.</p>
<p>Tâbiîn&#8217;in Rasûlullaha isnâd ettiği hadis demek olan mürsel, muttasıl değildir, lâkin muttasıl olmaması hadîse zarar verip, ıhticâc edilmesine engel teşkil eder mi?</p>
<p>Muhaddislerin cumhuru mürsel hadîsin zayıf olup, delil olamayacağını kabul ederlerken; Fakihlerin cumhu­ru ki İmâm Ebû Hanife (80-150), Mâlik (95-179) ve iki ri­vayetten birine göre Ahmed b. Hanbel (164-241) de bun­lardandır- irsalin zararı olmadığını kabul etmişlerdir.</p>
<p>Binaenaleyh onlara göre mürsel hadis de hüccet (delil)dir ve onunla amel edilir.</p>
<p>İmâm eş-Şâfii (150-204) bu ikisi arası bir yol tutmuş ve böyle bir hadisin zayıflığı çok az olduğu ve bu mürsel&#8217;i destekleyen dört husus mevcud olduğu takdirde, kendisi- ne göre bunun hüccet sayılacağını söylemiştir.(bknz;eş Şafi,Er-risale,syf;462)</p>
<p>Buna göre, üç imamın veya onlardan birisinin, bu dört destekleyici husustan birisiyle desteklenmemiş olan bir mürsel hadisle ihticâc ederek kabul ettikleri fıkhı bir hükme, muhaddislerin cumhuru gibi eş-Şafiî de muhaliftir.</p>
<p>Mürsel hadislerin sayısı hiç de az değildir. Bilâkis Allâme el-Kevserî &#8220;Mürsel olduğu için hadîsin zayıf olduğunu söyle-yen bir kimse, amel edilmiş olan sünnetin yarısını atmış olur demektedir.(Kevseri,Tenibul Hatib,syf;153) Lâkin İmam eş-Şâfii&#8217;nin ileri sürdüğü desteklerle takviye edilmiş olan kısmını gözönüne alacak olur­sak, bu mürsellerin sayısı çok azalacaktır.</p>
<p><strong>2- Râvinin âdil olması:</strong> Bu konudaki ihtilâf sahası çok daha geniştir. Râvide bulunması gereken adalet sıfatının mâhiyeti hakında ihtilâf edilmiştir.</p>
<p>Ravinin cerha uğramamış bir müslüman olması yete&#8217;rli mıdır? Ve bu takdirde onun âdil olduğuna hükmede­bilir mi?</p>
<p>Veya buna, adaletinin görülür bir şekilde sabit olma­sı şartı da ilâve edilir mi? Bu şart bulunmazsa ona mestur denilir.</p>
<p>Keza, bir tek imamın onun âdil olduğunu söylemesi yeter mi veva her râvinin en az iki imam tarafından âdil ol­duğunun söylenmesi mi gerekir?</p>
<p>Bu noktadaki ihtilâflara, nelerin müslümanın ada­let sıfatını kaldırıcı bir cerh sebebi sayılabileceğine dair ihtilâflar da ilave edilmelidir. Bununla ilgili olarak, açık­lanması ve kurcalanması uygun olmayan pekçok gerçek vardır: Iraklı olduğu, Re&#8217;y ehli olduğu veya &#8220;Mihne&#8221; olay­larında Kur&#8217;ân&#8217;ın mahlûk olduğunu kabul ettiği için nice râvîlerin adalet sıfatı heder edilmiştir!.. Bunlar, ancak bu ilmi ve bu ilmin târihini iyi bilen kimselerin idrâk edip sa­kınabileceği hususladır.</p>
<p>Muhaddis veya Fakîh imamlardan birisi, bir kimsenin âdil olduğunu söylerken, muhaddis veya fakîhlerden bir diğeri onu cerhetmektedir. Âdil veya zayıf olduğunda it­tifak edilen râvîler, ihtilaflı olan râvîlere nazaran son dere­ce azdır.</p>
<p>Bu ihtilâf sebeplerine bir diğeri daha ilâve edilebilir: Bu, ihtilâfların sahasını, biraz önce gördüğümüzden de fazla genişleten bir mülâhazadır ki, o da şudur: Bazan ihti­laflı bir râvinin sayısı onlarla ifade edilebilecek kadar hadîs rivayet ettiği olur.Bu durumda o râvinin âdil olduğu kanaatına meylederse onun rivayetlerinden çıkarılan bütün hü­kümleri kabul eder; onun cerh edilmesine meyleden ise bu rivayetleri reddeder.</p>
<p>İşte ihtilâf buradan doğmaktadır ve ihtilâfa düşenlerden her biri kendisinin sünneti delil olarak kabul ettiği­ni ve fıkıh ve hadis ile ilgili ictihadlarında muhaddislerin koyduğu kaidelere tâbi olduğunu ileri sürmektedir ve el­bette hiçbirimiz onların bu dediklerini inkar edemeyiz!..</p>
<p><strong>3- Sahih hadîs için gerekli diğer şartların tahakku­kundaki ihtilâflar:</strong> Ancak râvinin zabt sahibi olabilmesi için İmam Ebû Hanife (80-150) nin ileri sürdüğü bir şarta dikkati çekmek yerinde olur. Bu şart, &#8220;Râvinin, bir hadisin râvîsi sıfatını kazandığı andan, kendisine rivayet ettiği âna kadar olan müddet içersinde, kendisine unutkanlık arız olmaması&#8221; şartıdır (AIiyyu&#8217;l-Kâri, Şerhu Musnedi Ebi Hanife, s. 3&#8217;de, İmam et-Tahâvîden Ebû Hanife&#8217;ye varan bir isnad ile.) ki, bu, sert bir şarttır. Ebû Hanîfe&#8217;yi böy­le bir şartı ileri sürmeğe sevkeden şey, râvilerde müşâhade ettiği ızdırab (tereddüd) ve tasarruflarıdır. Böyle bir şart koşmakla o, bazı hadislerin zayıf veya sahih olduğunu ka­bul etme hususunda başkalarından ayrılacaktır.</p>
<p><strong>İkinci Nokta:</strong> Amel edilebilmesi için hadisin sahih ol­ması şart mıdır? Bunun cevâbı şudur:</p>
<p>Hadîs sahih veya hasen derecesine varırsa, amel edilmeğe ve şer&#8217;i hükümler konusunda delil olmağa elverişli olacağında ulemâ ittifak halindedirler.</p>
<p><strong>Zayıf hadise gelince;</strong> Alimlerin cumhuru, bu gibi ha­dislerle, faziletler ve müstehablara dair konularda-, bunun için gerekli şartlar da mevcut olduğu takdirde, amel edile­bileceği görüşündedirler. Bu, bilinen bir husustur.</p>
<p>Lâkin bazı imamlar, zayıf hadîsler ile şeri hükümler yâni helâl ve haram konularında da amel edilebileceğini kabul etmişler ve hattâ zayıf hadisi; İslâm âlimlerinin ekse­riyetinin ve belki de, muhalefetine îtibar edilmeyen birka­çı hariç tamamının, şeriatın kaynaklarından biri olduğunu kabul ettikleri; kıyâsa tercih etmişlerdir.</p>
<p>Bu sahada zayıf hadis ile amel etmek, müctehidlerden üç imamın; Ebû Hanife (80-150), Mâlik (95-179) ve Ahmed (164-241)&#8217;in, (Aliyyü&#8217;I-Kârî, Mirkâtu&#8217;l-Mefâtih Şerhu Mişkâtil-Masâbih, 1,19.) aynı zamanda Ebû Dâvud (202-275), en-Nisâi (215-303), İbn Ebî Hatim (240-327) gibi, hadîs imam­larından bir gurubun mezhebidir. (es-Sehâvî, Fethu&#8217;l Muğîs, I, 80, 267) Lâkin bunun iki şartı vardır: Hadîs çok zayıf olmayacak ve bir meselede ondan başka bir hadîs bulunmayacak.</p>
<p>İmam Ahmed b. Hanbel&#8217;in oğlu Abdullah şöyle de­miştir: Babama &#8220;Bir kimse bir beldede bulunur ve orada, sahihi ile zayıfını ayıramayan bir hadis ehli ile bir de re&#8217;y ehlinden başkasını bulamaz da, bir mesele ile karşılaşırsa, bu meseleyi hangisine sorar?&#8221; dedim; babam bana &#8220;Hadis ehline sorar, re&#8217;y ehline sormaz. Çünkü hadîsin zayıfı bile re&#8217;y&#8217;den daha kuvvetlidir.&#8221; cevabını verdi.(İbn Hazm, el-Muhallâ, I, 68; es-Sehâvî, Fethul-Muğis, I, 80&#8217;de bunun benze­rini nakleder ve isnadı sahihtir.)</p>
<p>İmam eş-Şâfiî (150-204) bile, bir meselede başka bir hadis bu­lunmadığı zaman -mürsel hadîsin zayıf olduğu görüşünde bu­lunduğu sıralarda- mürsel hadis ile amel ediyordu. eş-Şâfii den bunu, es-Sehâvi Fethut-Muğîs, 1,20,142 ve 268 de Şafiî imamla­rından el-Mâverdî (364-450) kanalıyla nakletmiştir.</p>
<p>Zayıf hadîs ile amel edebileceğimiz diğer bir saha daha vardır ki o da şudur: Bir hadis, ikisinden birinin tercih edil­mesi mümkün olmayan iki mânaya gelebilecek bir lafızla gelir de, iki taraftan birini tercih etmeyi gerektirecek zayıf bir hadis bulunursa, o takdirde, zayıf bile olsa bu hadisin tercih ettireceği mânâyı kabul ederiz. (lbnul-Kayyım, Tuhfetul-Mevdûd bi-Ahkâmil-Mevlûd, s. 29)</p>
<p>Bu münasebetle, günümüzde bazı kimselerin yayma­ya çalıştıkları bir görüşün aksine, geçmiş imamlarımız nezdinde zayıf hadîsin de bir değeri ve itibârı olduğuna işaret edelim. Çünkü bu kimseler zayıf hadisi tamamen geçersiz saymışlar ve mevzu hadîslere ilhak ederek, ikisini aynı se­viyede tutmuşlardır.</p>
<p><strong>Üçüncü Nokta:</strong> Rasûlullahın sözünün tesbiti mesele­sidir. Bununla, Rasûlullahın bir mânâyı, rivayet edilen bir başka lafızla değil de, gördüğümüz lafızlarla ifade ettiği hususunu te&#8217;kid zaruretini kaydediyorum. Bunun zaruri olduğu; bir hadis iki değişik lâfızla rivayet edilip, her bir lâfızdan çıkarılacak olan hükümler birbirinden farklı oldu­ğu zaman görülür.</p>
<p>İşte bu meselede, sınırlarını ancak bu mevzu ile meş­gul olan müetenid imamların bilebildiği geniş bir ihtilâf sa­hası vardır.</p>
<p>Hadis ve Usûl imamlarının ıstılahında bu meselenin adı &#8220;Rivâyetu&#8217;l-Hadîs bi&#8217;l-Ma&#8217;nâ hadisin mânâ olarak rivayeti&#8221; dir.</p>
<p>İlim ehlinin ekseriyeti, mânâ olarak rivayeti caiz gör­müşler, fakat delâlet ettiği mânâların aynı olduğunu zan­nederek bir râvinin bir kelimeyi, farklı mânâdaki başka bir kelimeyle ifade edebileceğinden korkarak, mânâ olarak ri­vayette bulunan râvinin Arab dilini iyi bilmesini ve keli­melerin mânâlarına vâkıf olmasını şart koşmuşlardır. (Bkz: el-Hatıb el-Bağdâdi, el-Kifâye, s. 167,198.)</p>
<p>Lâkin İmam Ebû Hanife (80-150) başka bir şart daha koşar ki, bu şartın isabetli ve mühim olduğunu ancak bu işe girişenler bilir. Bu şart, mânâ olarak rivayette bulunan kimsenin fakîh olmasıdır, (Fıkhu Ehli&#8217;l-Irâk ve Hadisuhum, s. 35.) tâki lafızlar üzerinde yapacağı değişikliğin doğuracağı neticeyi bilebilsin.</p>
<p><strong>Bu hususta iki misâl veriyorum:</strong></p>
<p><strong>Birinci misal:</strong> Ebû Dâvud; İbn Ebî Zi&#8217;b -Mevlâ&#8217;t- Tev&#8217;eme Salih (b. Nebhân)- Ebû Hur ay ra kanalıyla şöyle rivayet etmiştir: Rasûlullah &#8220;Bir kimsenin mescidde cena­ze namazını kılmasında bir beis yoktur (felâ şey&#8217;e aleyhi)&#8221; buyurmuştur. (Avnul-Ma&#8217;bûd Şerhi Süneni Ebû Dâvûd, III,182.)</p>
<p>Bazı eski nüsha ve rivayetlerde ifade bu şekildedir. Bazı rivayetlerde ise &#8220;(mescidde cenaze namazı kılana) sevab yoktur (felâ şey&#8217;e lehu)&#8221; şeklindedir. Nitekim bu şe­kildeki bir rivayet Abdurrazzak&#8217;ın el-Musannef&#8217;inde (III, 527) yine îbn Ebî Zi&#8217;b -Salih- Ebû Hurayra kanalıyla riva­yet edilmiştir. Ebû Hurayra aynı rivayetin sonunda &#8220;ona sevab yoktur (felâ şey&#8217;e lehu)&#8221; demektedir.</p>
<p>Bu rivayeti îbn Ebî Şeybe&#8217;nin el-Musannef&#8217;indeki (IV, 152) yine îbn Ebî Zi&#8217;b&#8217;den rivayet edilen şu hadis teyid et­mektedir. Hadîsin ifâdesi şöyledir: &#8220;Mescidde cenaze na­mazı kılanın namazı (nın sevabı) yoktur.&#8221; (Ebû Hurayra) şöyle devam etmiştir: &#8220;Rasûlullahın (s.a.v.) ashabı yer bu­lamazlarsa, namazı kılmaz ve geri dönerlerdi.&#8221;</p>
<p>îbn Mâce&#8217;nin (1,486) îbn Ebî Zi&#8217;b kanalıyla rivayet etti­ği hadiste de &#8220;ona sevab yoktur&#8221; denilmektedir.</p>
<p>Bu sebeple el-Hatîb (392-463) &#8220;mahfûz olan &#8216;ona sevab yoktur&#8217; şeklidir.&#8221; demiştir. Nitekim Nasbu&#8217;r-Râye&#8217;de de (II, 275) bu şekildedir.</p>
<p>Birinci, &#8230;kılmasında bir beis yoktur/&#8217; rivayetini ka­bul eden imamlar, mescidde cenaze namazının kerâhatsiz caiz olduğunu söylemişlerdir. Bu, İmam eş-Şafiı (150-204) ve başkalarının mezhebidir.</p>
<p>İkinci, &#8220;ona sevab yoktur.&#8221; rivayetini kabul eden imamlar ise, mescidde cenaze namazı kılmanın mekruh ol­duğunu söylemişlerdir. Bu da İmam Ebû Hanîfe (80-150) ve başkalarının mezhebidir.</p>
<p><strong>İkinci misâl:</strong> el-Buhâri (II, 257) ve başkaları, İbn Ebi Zi&#8217;b -ez-Zuhri- Saîd b. el-Museyyib -Ebû Hurayra kanalıy­la, Rasûlullahın &#8220;Kameti duyduğunuz zaman namaza gi­diniz. Yolda sakin ve vakar ile yürüyün, acele etmeyin. Ye­tiştiğiniz rekâtları kılar, yetişemediklerinizi tamamlarsınız (fe-etimmû)&#8221; dediğini rivayet etmişlerdir.</p>
<p>Bu hadisi, Abdurrazzak, el-Musannef&#8217;inde (II, 287) ve İmam Ahmed b. Hanbel el-Müsned&#8217;inde (II, 270); Abdur­razzak -Ma&#8217;mer- ez-Zuhrî -Said b. el-Museyyib- Ebû Hu­rayra kanalıyla &#8220;yetişemediklerinizi kazâ edersiniz (ve mâ fâtekum fakdû)&#8221; şeklinde rivayet etmişlerdir.</p>
<p>İki rivayetteki tek bir kelimenin &#8220;tamamlayınız&#8221; ve &#8220;kazâ ediniz&#8221; şeklinde farklı olması, fıkhi bakımdan mü­him ihtilâflara sebeb olmuştur.</p>
<p><strong>İhtilâf şudur:</strong> Namaza imamla beraber başlamamış olan kimse, dördüncü rekâta yetişip bu rekâtı imamla beraber kılmış olursa, yetişemedi­ği üç rekati nasıl kılacaktır?</p>
<p><strong>Birinci,</strong> &#8220;tamamlarsınız&#8221; rivayetine, göre o kimse imamla kıldığı rekati, imamına nisbeten dördüncü rekât ol­masına rağmen, kendisine nisbetle birinci rekât kabul eder ve imam selâm verince kalkıp ikinci rekati kılar, çünkü o, namazını tamamlamaktadır. Bu rekatte fatiha ve zamm-ı sûreyi okur, subhâneke&#8217;yi okumaz, münferid (tek başına) kıldığı zaman ikinci rekatte ne okuyorsa onları okur. Böylece ikinci rekati kıldıktan sonra teşehhüde oturur. Sonra kalkar kalan iki rekati kılarak namazını tamamlar. Bu son iki rekatte sadece fatiha okur. İşte bu, bir grub âlimin mez­hebidir ki İmam eş Şafiî (150-204) bunlardandır.</p>
<p><strong>İkinci,</strong> &#8220;kazâ edersiniz&#8221; rivayetine göre ise, o kimse imamla kıldığı rekati gerek kendisine gerek imamına nis­betle dördüncü rekât olarak kabul eder, imam selâm verin­ce kalkar ve bir rekât kılarak bunu birinci rekât sayar. Çün­kü o, imamla kılamadığı rekatleri kaza etmektedir. Bu re­katte tıpkı münferiden kıldığı zamanki gibi, subhâneke, fa­tiha ve zammı sûre okur. Bu rekatten sonra teşehhüde otu­rur. Sonra kalkar ve fatiha ile zamm-ı sûre okur, son rekatte ise sâdece fatiha okur. Bu da âlimlerden diğer bir gurubun mezhebidir ki İmam Ebû Hanîfe (80-150) bunlardandır. Bu sonuncusu ile iki rivayetle de amel edilmiş olmaktadır. Na­maz, kıraat bakımından kazâ edilmiş; ku&#8217;ûd (kâ&#8217;de&#8217;ler) ci­hetinden de tamamlanmıştır.</p>
<p>Burada, iki kelime arasında râvinin mühimsemediği! bu gibi farklardan doğan daha pekçok hüküm vardır. Ama râvî fakıh ve meselâ bu iki kelime arasındaki farktan do­ğan hükümleri bilen biri olsaydı, hadisin lafzına bağlı ka­lır, mânâ ile rivayet ettiğini ve bunun caiz olduğunu sana­rak, o kelimeyi değiştirmezdi. (el-Hatîb&#8217;in el-Kifâye&#8217;de (s. 168) verdiği diğer bir misale bakınız. Orada İs­mail b. Uley ye (110-193) Şû&#8217;be b. el-Haccâc (82-160)&#8217;ın yanlışını düzeltmekte­dir. Şûbe hadiste İsmail&#8217;den daha yüksek olduğu halde, İsmail fıkıh ile meş­gul olduğundan, Şûbe&#8217;nin yanlışını düzeltme hakkına sahip olmuştur. Şû&#8217;be İsmail&#8217;e &#8220;Fakihlerin gülü, muhaddislerin efendisi&#8221; derdi.)</p>
<p><strong>Dördüncü Nokta:</strong> Hadisteki kelimelerin hareke ba­kımından okunuşunu tesbit etmektir. Bunun mânası, Rasûlullahın bir kelimeyi, merfû, mansûb, mecrûr vb. nasıl okuduğunun araştırılmasının zarureti demektir. Arab dili­nin inceliği ve basit bir nahiv ihtilâfının ne gibi mühim ne­ticeler doğurabileceği hepimizce malumdur.</p>
<p>Üçüncü Nokta&#8217;da zikredilen hadîste görüldüğü gibi, bunun zarureti; râviler bir kelimeyi farklı şekillerde riva­yet ettikleri zaman ortaya çıkar. Çünkü bir kelimenin bir tek şekilde rivayet edildiğini tesbit ettiğimiz zaman fıkhî ihtilâfı ortadan kaldırmış oluruz. Rivayetler farklı olunca, fıkhî ihtilâfların doğması kaçınılmaz olur.</p>
<p><strong>Bunu aşağıdaki misalle açıklayabiliriz:</strong> Kasab bir ko­yunu şer&#8217;i usûle göre boğazladığında, hayvanın karnından ölü bir cenin çıksa, bunu boğazlamadan yemek helâl midir veya helâl olması için boğazlanması şart mıdır.</p>
<p>Bu meselede Rasûlullahın….hadisini görüyoruz. Hadisin rivayetleri farklıdır: ibnu&#8217;l Esîr (544- 606), en-Nihâye&#8217;de (II, 164) şöyle diyor: merfû ve mansûb olarak rivayet edilmiştir. Merfû olarak rivayet eden bunu, zekâtu&#8217;l-cenini&#8221; mubtedâsının haberi kabul etmiş­tir ve bu suretle ananın boğazlanması karnındaki yavru­sunun da boğazlanması demek olur ve yavrunun da ayrı­ca boğazlanması gerekmez. Mansûb olarak okuyana göre takdir;……şeklinde olur, harfi cerr hazf olununca, mecrûr olan kelimenin harekesi mansûb olur. Veya takdir; …..şeklinde olur.</p>
<p>Masdar ile sıfatı hazfedilmiş ve muzâfun ileyh onun yeri­ne kâim olmuştur. Bu mânaya göre ise, anasının karnından ölü olarak çıktığı zaman yavrusunun boğazlanması şarttır. Kimisi de her iki ‘’zekate’’ kelimesini mansûb olarak rivayet et­miştir ve hadisin mânâsı &#8220;cenini anası gibi boğazlayın&#8221; de­mek olur. îbnui Esîr&#8217;in sözü bitti.</p>
<p>Son iki rivayete göre, helâl olması için cenin&#8217;in bo­ğazlanması şarttır. Birinci rivayetin ise iki mânâya gelme­si muhtemeldir. Birisi: Anasının boğazlanmasının cenin&#8217;in boğazlanması yerine geçeceği; diğeri de, belağatli bir ben­zetmeyle, cenin&#8217;in boğazlanmasının anasının boğazlanma­sı gibi olacağıdır.</p>
<p>İmam eş-Şafiî (150-204) ve başkaları, meşhur olan &#8211; bi­rinci ve ikinci &#8220;zekât&#8221; kelimelerinin merfû okunduğu- ri­vayetin muktezâsıyla amel etmişlerdir.</p>
<p>İmam Ebû Hanîfe (80-150) ve başkaları ise son iki riva­yetin muktezâsıyla amel etmişlerdir. Her iki taraf da, görü­şünü başka delillerle de desteklemişlerdir. Allâhu A&#8217;lem.</p>
<p><strong>Başka bir misal daha verebiliriz:</strong> Bu, Rasûlullahın &#8220;Sâime olan (husûsi bir şekilde beslenmeyip, otlakta yayı­lan) kırk devenin zekâtı bir Bintu Lebûn (iki yaşını doldur­muş dişi deve)dir. (Cinsi ne olursa olsun) hiçbir deve hesab dışı tutulmaz. Sevabını umarak zekâtını veren sevabı kazanır; Zekâtını vermezse, hem zekâtı hem de malının ya­rısını alırız. Bu, Rabbimizin hakkıdır Muhammedin ailesi­ne bundan hiçbir şey yoktur.&#8221; hadîsidir. Bunu Ebû Dâvud, en-Nesâi ve başkaları rivayet etmiştir. (Avnul-Mâ&#8217;bûd Şerhu Süneni Ebî Dâvud, II, 12; en-Nesâî, V, 16)</p>
<p>(Hadisteki) ‘’şatra malihi’’kelimelerinin nasıl okunacağı ihtilaflıdır. Bu, &#8220;ş&#8221; ve &#8220;r&#8221; harfinin fethasıyla, muzâf; ikinci kelime muzâfun ileyh olarak mı okunacak yoksa &#8220;ş&#8221; harfi merfû, &#8220;tı&#8221; harfi şeddeli ve &#8220;r&#8221; harfi fethalı olarak meçhul fi&#8217;l-i mazi şeklinde; ikinci kelime de nâib-i fail olarak mı (yani &#8220;şatra mâlihi&#8221; şeklinde mi yoksa &#8220;şuttıra mâluhu&#8221; şeklinde mi) okunacaktır.</p>
<p>Okunuş şekline göre hadisin mânâsı değişmektedir. Çünkü birinci &#8220;şatra mâlihi&#8221; şekline göre mânâsı &#8220;Zekâtı vermeyene ceza olarak, hem zekât alınır, hem de malının yarısı alınır&#8221; olur. Meşhur olan budur, ancak imamların çoğu bununla amel etmemişlerdir. (Cumhura göre bu, İslamın başlangıcında, bu şekilde mal ile cezalandırma­nın caiz olduğu zamanda idi. Bugün ise zekâttan fazlasını almak caiz değildir. (Hâşiyetu&#8217;s Sindi ala&#8217;n-Nesâi, V, 16)&#8221; (Mütercim) )</p>
<p>İkinci, &#8220;şuttıra mâluhu&#8221; şekline göre mânâsı &#8220;Onun malı ikiye ayrılır ve zekât toplayıcısına ikisinden birisini tercih etme hakkı verilir ve o da zekâtı (ceza olarak) malın iyi olan kısmından alır&#8221; olur. Bu, İmam Ahmed (164-241)&#8217;in önde gelen ashabından İbrahim el-Harbî (198-285) nin ter­cih ettiği görüştür. İbrahim el-Harbî ilim, verâ ve zühdde İmam Ahmed b. Hanbel ile kıyaslanırdı. el-Harbi, hadîsi rivayet eden râvinin hata yaptığını söylemiştir. İmam Ahmed&#8217;in de buna benzer bir görüşte olduğu mezkûrdur. Doğrusunu Allah bilir.</p>
<p>ikinci sebebe geçmeden önce, pekçok kişinin zihinle- rini işgal eden iki şüpheye temas etmemiz gerekir. Bunlar;</p>
<blockquote><p>&#8220;Sahih hadis varsa benim mezhebim odur&#8221; sözü ile,</p>
<p>&#8220;Amel edebilmek için hadisin sahih olması kâfidir.&#8221; görüşü&#8217;dür.</p></blockquote>
<p><strong>Birinci şüpheyi şöyle serdediyorlar. Diyorlar ki:</strong> &#8220;İmam eş-Şâfii (150-204), &#8220;Sahih hadis varsa benim mezhebim odur&#8221; demiştir. İşte meselâ -Sahihayn&#8217;daki hadisler sahih­tir ve onlarla amel ettiğimiz zaman, sabit bir sünnet ile ve müslümanların muteber bir imamının mezhebi ile amel et­miş oluruz. eş-Şâfiî&#8217;nin mezhebinin, sadece mezheb kitap­larında kendisinden rivayet edilenlerden ibaret olduğunu söylemek ilim mantığına yakışmaz.</p>
<p><strong>İkinci şüpheyi de şu şekilde açıklayabiliriz:</strong> &#8220;Allah bize, Peygamberine (s.a.v.) uymak suretiyle kulluk etmemizi em­retmiştir. Resûlullahın sahih bir hadîsi varsa, onunla amel et­mek ve Rasûlullaha uymak için, bu yeterlidir. Daha önce zikredildiği üzre eş-Şâfiî (150-204) nin el-Humeydî (v. 219) ye &#8220;Sen beni, belimde zünnarla kiliseden çıkarken mi gördün&#8230;&#8221; dediği gibi, bir müslümanın Rasûlullahtan sahih olarak sa­bit olan bir hadisle amel etmekten geri durması caiz değildir.</p>
<p>Allah kimsenin; ilimdeki derecesi ne kadar büyük olursa olsun, masum olmadığı müddetçe; kimseye tâbi ol­masını emretmemiştir.</p>
<p><strong>Birinci şüpheye cevab olarak deriz ki:</strong> &#8220;Sahih hadis varsa benim mezhebim odur.&#8221; sözünü îmam eş-Şâfiî (150- 204) ve başka imamlar da söylemiştir ve hattâ bu, &#8220;Lâ ila­he illallah Muhammedu&#8217;r-Rasûlullah&#8221; sözünün ne demek olduğunu idrak eden her müslümanın lisânı hâli ile söylediği bir sözdür.</p>
<p>Şu kadar var ki, o imamların bu sözle kasdettikleri &#8220;Hadis, amel edilmeğe elverişli olursa, benim mezhe­bim odur&#8221; demektir. Bunun açıklanmasını Hanefi, Şafiî ve Mâliki mezhebine mensub imamlara bırakıyorum. Onlar, kasdedilenin bu olduğunu ve kimin bu şekilde amele ehil olduğunu açıklamışlardır.</p>
<p><strong>Hanefilere gelince:</strong> el-Kemâl b. el-Humâm (v. 861 )m şeyhi Allâme İbnu&#8217;ş-Şıhneti&#8217;l-Kebir el-Halebî el-Hanefî, &#8220;el-Hidâye&#8221; üzerine yaptığı şerhin baş taraflarında şöyle demektedir: &#8220;Sahih bir hadîs mevcûd olur da, mezhebin görüşüne aykırı olursa, hadîsle amel edilir ve mezheb bu olur; hadîsle amel etmesi, Hanefî mezhebine uymuş olan bir kimseyi Hanefî olmaktan çıkarmaz. İmam Ebû Hanıfe (80-150) nin &#8220;Sahih bir hadîs varsa benim mezhebim odur&#8221; dediği doğrudur ve bunu îbn Abdilberr (368-463) Ebû Hanîfe&#8217;den ve başka imamlardan nakletmiştir. îbnu&#8217;ş- Şıhne&#8217;nin sözü bitti.</p>
<p>Onun bu sözünü, İbn Âbidin (v. 1252), Haşiyesinin baş tarafında (I, 68) nakletmiş ve şu notu eklemiştir: &#8220;İmam eş- Şarânî (897-973) de bu sözü, dört mezheb imamından nak­letmiştir. Bunun; nassları, muhkemini mensûhunu incele­meğe ehil olan kimselere mahsûs olduğu aşikârdır. Mez­heb ulemâsı delili inceler de onunla amel ederlerse, bunun mezhebe izafe edilmesi doğru olur, çünkü mezheb sahibi buna izin vermiştir. Şüphe yok ki, şayet mezheb imamı, de­lilinin zayıf olduğunu bilseydi onu terkeder ve daha kuv­vetli olan (bu) delile tâbi olurdu.&#8221;</p>
<p>îbn Âbidin (v. 1252), matbu olan Mecmuatu&#8217;r-Resâil&#8217;indeki Şethu Resmi 1-Mufh adlı risalesinin 24. sayfasında da bu söze temas etmiş ve İbnu&#8217;ş-Şıhne&#8217;nin sözünü naklederek, bunun daha önce  hâşiye&#8217;sinden naklettiğimiz üzre, bir şarta bağlı ol-duğunu söylemiş, sonra diğer bir şart daha ilâve ederek şöyle demiştir: &#8220;Yine derim ki, bunun mezhebteki bir görüşe uygun olması şartının konması da gerekir.&#8221; Çünkü imamlarımızın üze­rinde ittifak ettikleri delili bırakıp da, onların terkettiği bir delili alarak içtihad etmeğe izin verilmemiştir. Çünkü imamların içtihadi, o kimsenin içtihadından daha kuvvetlidir. Belli ki imamlar, o kimsenin gördüğü delilden daha kuvvetli bir delil görmüşler ve bu delille amel etmemişlerdir. (Sonra İbn Abidin 25. sayfada şöyle der: “Lâkin bazan imamlarımız, ittifak ettikleri esasları, zaruret v.s. dolayısıyla -meselâ Kur&#8217;ân öğretme ve benzeri tâatlardan ücret alma meselesinde olduğu gibi- terketmişlerdir.&#8221;)</p>
<p><strong>Dikkatleri iki noktaya çekmek isterim:</strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Kötü niyetli bazı kimseler İbnu&#8217;ş-Şıhne&#8217;nin bu sözünü &#8220;Hâşiyetu İbn Âbidîn&#8221;den nakletmiş ve îbn Âbîdin&#8217;in buna cevab vermediğini, bunun mezheb imam­larının ve özellikle -mezhebin muhakkik ulemâsının so­nuncularından olan- İbn Âbidin&#8217;in görüşü olduğu zannını uyandırarak insanları kandırmağa çalışmışlardır.</p>
<p>Nitekim aynı şekilde eş-Şa&#8217;râni nin el-Mizânu&#8217;l-Kubrâ&#8217;sından naklettikleri ibarelerde de böyle yapmışlardır ve onun sözünün ar­kasına saklanarak insanlara &#8220;eş-Şa&#8217;rânî âlim, sûfi, muteber bir kim­sedir sözü dört mezheb mensublarınca makbuldür&#8221; demişlerdir.</p>
<p>Hakikaten de öyledir, lâkin onların bu sözleri doğru olsa da niyet­leri bozuktur, doğru söze bâtıl bir kisve giydirmeğe çalışmışlardır.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> İbn Âbidin&#8217;in İbnu&#8217;ş-Şıhne&#8217;nin sözüyle ilgili ola­rak söylediği &#8220;Bunun, nassları, muhkem ve mensûhunu ince­lemeğe ehil olan kimseye mahsûs olduğu aşikârdır (lâ yahfâ enne&#8230;)&#8221; sözü çok mühimdir. Çünkü &#8220;lâ yahfâ&#8221; demek, bizim bugün, konuşmalarımıza &#8220;bedîhi&#8221; dememiz gibidir. O bu şartı, bedihî ve doğruluğu herkesçe kabul edilen, kabul etmekte tereddüd veya ihmal gösterilmesi caiz olmayan hu­suslardan biri kabul etmiştir. Mesela &#8220;Güneş doğuyor&#8221; sö­zünün, vaktin gece değil gündüz olduğunu ifade etmesi na­sıl bedıhidyattan ise, aynı şekilde İmam&#8217;ın &#8220;Sahih hadis var­sa benim mezhebim odur&#8221; sözü de, bedîhî ve müsellem ola­rak, bunun; nassları, nassların nâsih ve mensûhunu ve buna benzer meseleleri incelemeğe ehil olan kimseler için olduğu­nu ifade eder, yoksa câhillerin ve mağrur ilim taliplerinin bu sının aşmağa cüret etmeleri caz değildir.</p>
<p>İnsanları aldatıp, zihinleri bulandırmak isteyenler bu za­ruri şartı unutmuşlardır. Innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci&#8217;ûn.</p>
<p>İbnu&#8217;ş-Şıhne&#8217;nin sözü ile İbn Âbidin&#8217;in Hâşiye&#8217;sinde, bu sözle ilgili şartını,Allâme, Müfessir, Muhaddis, Fakîh, Seyh Abdulğaffâr Uyûnu&#8217;s-Sûd el-Hanefî, &#8220;Def&#8217;u&#8217;l-Evhâm an Mes&#8217;eleti&#8217;l-Kırâati Halfe&#8217;l-İmâm&#8221; adlı risalesinin 15. sayfasında nakletmiş ve şöyle demiştir: &#8220;Bu, yerinde bir şart (kayıt)tır. Çünkü biz zamanımızda, ilim ehli olduğu­nu sanan ve aşağıların aşağısında olduğu halde kendini Süreyya&#8217;dan daha yükseklerde gören pekçok kimseye rast­lamaktayız. Bazan bu kimseler -meselâ- Kütübü Sitte&#8217;den birini okur ve orada Hanefi mezhebine muhalif bir hadis görür, soma da &#8220;Ebû Hanife&#8217;nin mezhebini yere çalın ve Rasûlullahın hadisiyle amel edin&#8221; der. Halbuki bu hadîs mensûh olabilir veya senedi daha sağlam bir hadîse mu­halif olma v.b. amel edilmemeyi gerektiren bir durumda olabilir, o da bunu bilmez. Eğer hadîslerle amel edilmesi bu gibilere kayıtsız şartsız havale edilse, pekçok meselede hem kendileri dalâlete (hataya) dûçâr olur, hem de kendi­lerine soru soranları dalâlete dûçâr ederler</p>
<p>Sünnet ile amel dâvasında olanlar işte burada kıyameti koparırlar ve: &#8220;Siz, sünnet ile amel eden ve insanlara hadîs mûcebince fetva veren bir kimsenin dalâlette olduğuna na­sıl hükmedersiniz?&#8221; derler.</p>
<p><strong>Biz de deriz ki:</strong> Evet, bu makama ehil olmadıkça, buna hükmederiz. Bu hükmü, bizden önce, hadis ve fıkıh imamlarından birisi, yani İmam Ebû Muhammed Abdul­lah b. Vehb el-Mısri (v. 197) -Medine-i Münevvere&#8217;de İma­mı Mâlik (95-179)&#8217;in; Mısırda da el-Leys b. Sa&#8217;d (94-175)&#8217;ın önde gelen tilmizlerinden idi- &#8220;Hadîs, âlimler hâriç insan­ların dalâlete düşmelerine sebeb olur&#8221; demiştir. Keza Kâdi Iyâz (476-544) da, Tertîbu&#8217;l-Medârik, 1,96&#8217;da, aynı şeyi söy­lemiştir; ilerideki sayfalar ve devamında inşaallah daha fazla izahat verilecektir.</p>
<p><strong>Şâfiîlere gelince:</strong> İmam en-Nevevi, (631-676), el- Mecmû&#8217; adlı eserinin mukaddimesinde (I, 104) şöyle de­mektedir: &#8220;eş-Şâfiî (150-204) nin bu sözü; sahih bir hadîs gören herkesin &#8220;Şafiî&#8217;nin mezhebi budur&#8221; deyip, hadisin zahir mânâsına göre amel edeceği mânâsına gelmez. Bu ancak, mezhebde ictihad mertebesinde olanlar içindir ve şartı da, eş-Şâfiî&#8217;nin bu hadîsi görmediğine veya sahih ol­duğunu farketmediğine dair zann-ı ğâlib olmasıdır. Bu ise ancak, eş-Şâfii&#8217;nin bütün eserlerinin ve eş-Şafiî&#8217; den ilim al­mış olanların eserlerinin ve benzerlerinin mütâleasından sonra hâsıl olur. Bu öyle zor bir şarttır ki, bunu pek az kim­se yerine getirebilir.&#8221;</p>
<p>Bu şartı ancak şundan dolayı ileri sürmüşlerdir: Çün­kü eş-Şâfiî (150-204), görüp bildiği halde, hadîsin sıhhatına ta&#8217;n edildiği, mensûh olduğu,tahsis edildiği veya te&#8217;vil edildiğine dâir bir delili olduğu için, o hadîsin zahiriyle amel etmeyi terketmiştir.</p>
<p>eş-Şeyh Ebu Amr -yani İbnu&#8217;s-Salâh (v. 643)- da şöyle demiştir: &#8220;eş-Şâfiî (150-204) nin bu sözünün ifâde ettiği şe­kilde amel etmek kolay değildir. Fakih olan herkes, kendi­sine göre hüccet olan her hadisle amel edemez. Şâfiilerden, bu yolu takib edenlerden biri; eş-Şâfifnin ashabından Ebu&#8217;l-Velîd Mûsâ b. Ebi&#8217;l-Cârûd&#8217;dur. O, eş-Şâfifnin, ken­disinin bilip başkasının bilmediği bir mâni dolayısıy­la, sahîh olduğunu bildiği halde bilerek terkettiği bir ha­disle, amel etmiş ve &#8220;Hacamatçının da, kan aldıranın da orucu bozulur.&#8221; hadîsi sahihtir, binaenaleyh ben derim ki; eş-Şâfiî de &#8220;Hacamatçının da, kan aldıranın da orucu bo­zulur&#8221; demiş olmaktadır.&#8221; demiştir. Ebu&#8217;l-Cârud&#8217;un bu sözü reddedilmiştir, çünkü eş-Şâfiî, sahih olduğunu bildi­ği halde, mensûh olduğuna, kani olduğu için hadisi ter- ketmiş ve mensûh olduğunu açıklamış, bunun delillerini zikretmiştir.&#8221; en-Nevevî (631-676) nin sözü ve İbnu&#8217;s- Salâh (v. 643) &#8216;tan nakli burada sona erdi.</p>
<p>İmam et-Taki es-Subkî (683-756) &#8220;Mecmuatu&#8217;r-Resâili&#8217;l- Muniriyye&#8221; II, 98-114. sahifelerinde yer alan &#8220;Ma&#8217;nâ Kavli&#8217;l- İmâmi&#8217;l-Muttalibî: İzâ Sahha&#8217;l-Hadîsu fe-huve Mezhebi&#8221; adlı risalesinin baş tarafında, İmam İbnu&#8217;s-Salâh&#8217;ın ve bir kısmını naklettiğim İmam en-Nevevinin sözlerini zikretmiş ve 102. sayfada, bu ikisine muvafakat ederek şöyle demiştir: &#8220;Bu söz,önüne gelenin aldanıp bu iddiada bulunmaması için, bu mer­tebeye erişmenin zorluğunu açıklamaktadır.&#8221; (Yani, ehil olmadığı halde bu işe cüret eden, mağrur bir kimsedir.)</p>
<p>İki satır sonra da şöyle demiştir: îbn Ebi&#8217;l-Cârud&#8217;un meselesine gelince, onun sözü, araştırmadaki kusuru sebebiyle reddedilmiştir, yoksa eş-Şâfifnin aslında güzel olan sözü ve bu sözü ile amel etmenin imkânı reddedilmiş değildir. Bu meselede îbn Ebi&#8217;l-Cârud ile aynı görüşü payla­şanlardan biri de Şâfiîlerin büyük imamlarından ve Saîd b.el-Âs&#8217;ın neslinden olan Ebu&#8217;l-Velîd en-Neysûbûrî Hassan b. Muhammed&#8217;dir (v. 349) O, bu söze istinaden, eş-Şâfiî&#8221;nin mezhebinin, hacamatçının ve kan aldıranın orucunun bozulması olduğuna yemin ederdi. Daha önce zikrettiğimiz üzere eş-Şâfî (150-204) hadisin sahih olduğunu bildiği hal­de, mensuh olduğunu söyleyerek, bu hadisi terkettigi için Sâfiiler, İbn Ebi&#8217;l-Cârud&#8217;un hata ettiğini söyledikleri gibi, onun da hata ettiğini söylemişlerdir. Bu, bazı müctehidlerin hataya duçar oldukları bir meseleye benzemekteyse de, bu meselede anlayışlar farklı olduğu için hatâdan bahset­mek güçtür.</p>
<p>Ebu&#8217;l-Hasen Muhammed b. Abdilmelik el-Keraci eş- Şâfiî (458-532)nin -Fakih ve Muhaddis idi- sabah namazın­da kunutu okumadığı ve &#8220;Bence Rasûlullahın sabah nama­zında kunûtu terkettigi sahihtir.&#8221; dediği nakledilmiştir.</p>
<p>Ben de -yâni es-Subkî- s bah namazında kunûtu bir müddet terketmiştim. Sonra öğrendim ki, Rasûlullahın sa­bah namazında okuduğu sahih olan kunût, Ri&#8217;l ve Zekvân kabilelerine, ayrıca sabah namazı dışında da ettiği bed­dua imiş. Sabah namazında kıyamdan sonra kunût dua­sını mutlak olarak terketmesine gelince, bu konuda îsâ b. Mâhân&#8217;ın rivayet ettiği bir hadîs vardır; İsâ hakkında,malûm Olduğu üzere te&#8217;nkidler mevcuttur.&#8221; Onun hakkın­da söylenenler, zikretmenin yeri burası değildir. Sonra tek­rar konutu okumağa başladım; şimdi artık kunûtu okuyo­rum. Burada eş -Şafiî&#8217;nin sözüne ters düşen birşey yoktur; bunun sebebi bizim görüşümüzün kusurudur.&#8221; İmam es- Subki nin sözü sona erdi.</p>
<p>Bu sözler, düşünen kimseler için ne kadar ibretlidir!, ibn Ebi l-Cârud un -ki o eş-Şâfii&#8217;nin tilmizlerindendi ve ilimdeki mevkii malumdur- ve onun gibi, belki ondan daha âlim olan Ebu&#8217;l-Velîd en-Neysâbûrî (v.349)&#8217;nin -o da, sadece râvi değil, hem rivayet hem de dirayet ehli imam­lardandı- hâli böyle olursa; bununla birlikte, yemin ederek, eş-Şâfiî (150-204)nin mensûh olduğunu kabul ettiği için bi­lerek terkettigi bir hadis ile amel edilmesinin eş-Şâfiî&#8217;nin görüşü olduğunu ileri sürerlerse, bu âlimlerin hâli bu olur­sa, zamanımızdakilere ne demeli! eş-Şâfiî&#8217;nin bir tek fıkhi görüşünü bile anlamaktan âciz olanların, eş-Şâfiî&#8217;nin  sözü ile amel etmeleri caiz midir?</p>
<p>İşte Ebu&#8217;l-Hasen el-Keracî (458-532)! Gördüğün gibi es-Subkî (683-756) ona &#8220;Fakih ve Muhaddis&#8221; demiş, tale­besi es-Sem&#8217;âni (467-510)de &#8220;İmam, vera&#8217; sahibi, âlim, fa­kih, muftî, muhaddis, şâir, edib&#8221; unvanlarını vermiştir. (et-Tâkî es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiîyyeti&#8217;l-Kübrâ, VI, 138.)</p>
<p>Buna rağmen, mezheb imamına muhalif olarak hadîsin sa­hih olduğunu ve imamının &#8220;Sahih hadîs varsa, benim mez­hebim odur.&#8221; ve &#8220;Benim görüşümü terkedin, hadisle amel edin&#8221; sözlerine dayanarak kunutu terketmiştir. Bunun­la birlikte, kendisinden sonra gelenler onu tenkıd etmiş­lerdir; es-Subkî de bunlardan biridir. Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiiyye,</p>
<p>VI, 138,139&#8217;da onun terceme-i hâlini verdikten sonra, mez­kur görüşüne temas ederek şöyle demiştir: &#8220;Onun önün­de, aşılması son derece zor iki engel vardır. Kunutun neh- yedilmesiyle ilgili hadîsin sahîh olmasına gelince, heyhat, bunu tesbit edebilmesi çok zordur. Kunutun terkedilmesi- nin eş-Şâfiî&#8217;nin mezhebi olduğunu kabul etmesi de aynı şe­kilde zordur.&#8221;</p>
<p>İmam et-Takî es-Subkî (683-756) de, üzerinde yetiştiği Şafii mezhebine uyarak sabah namazlarında kunûtu oku­yordu. Sonra el-Kerâcî&#8217;nin bu meselesine muttali olunca kunûtu terketmiştir. Daha sonra tekrar kunûta döndüğü­nü görüyoruz. es-Subkî ki, haklı olarak &#8220;Müctehid-i Mut­lak&#8221; veya &#8220;Müctehid fi&#8217;l-Mezheb&#8221; olarak vasıflandırılmış­tır. Onun muasırı Hafız ez-Zehebî (673-748) -ki aralarında, aralarının açılmasına sebeb olan ihtilâflar vardı- onun, hadis v e fıkıh ilminde asrının şeyhi olduğunu söylemiş ve es-Subki Şamda Emevi Camiinin hatibliğine tayin edildiğinde,onun hakkında;</p>
<p>Hâkim, Bahr, Takî, asrın bütün şeyhlerinin en hafızı, en müttakisi, onların en büyük kadısı Ali üzerine çıktı­ğında, Emevî Câmiinin minberi ona müheyya olsun!&#8221; bey­tini söylemiştir.</p>
<p>Bu derece ilim sahibi olduğu halde, es-Subki bile böy­le tereddüdde kalırsa, ondan daha aşağı derecede bulu­nan bir kimsenin, eş-Şâfinin sözünün zahirine sarılıp da; hem kendinin hem de başkalarının kafasını karıştırıp, müslümanların bizce de kabul edilen muteber ve mutemed imamlarından birinin sözü ile amel ettiğini ileri sü­rerek, sahih olan her hadisle amel etmeğe kalkışması caiz olur mu?</p>
<p>Başkalarının başına gelenlerden ibret alıp da, küçük­lüğümüzden beri, Allahın kendisine uymamızı nasib ettiği bir imamın görüşlerine tâbi olmamız gerekmez mi?</p>
<p>Sonra es-Subkî (683-756), mezkûr risalenin 106. sayfasın­da, Ebû Şâme el-Makdisî (599-665) ye ait ve içersinde mevzuumuzla ilgili kısımlar bulunan uzun bir metin nakleder ve bu metnin başında es-Subki &#8220;Îbnu&#8217;s-Salâh&#8217;ın tilmizi ve en- Nevevî&#8217;nin şeyhi Ebû Şâme -ki hadîse ittibâ hususunda mü­balağa gösterenlerdendider ki&#8230;&#8221; diyerek daha sonra onun sözünü nakleder. Bunun sonunda Ebû Şâme şöyle demekte­dir: &#8220;Buna ancak, içtihadı malum olan bir âlim kalkışabilir ki, eş Şafiî (150-204) nin &#8216;Benim görüşüme muhalif bir hadîs gör­düğünüz zaman, hadisle amel edin, benim görüşümü terkedin/ sözüyle kasdettiği böyle bir kimsedir, yoksa herkes bu işe kalkışacak demek değildir.&#8221;</p>
<p>Muhaddis, fakih, takva sahibi imamlardan naklettiğimiz bu son derece mühim açıklamalar neticesinde,eş Şâfiinin bu sözüyle kimi kasdettiğini ve onun, aslında böyle olmadıkları halde, ilme ve âlimlere karşı büyüklük taslayanları kasdetmediği anlaşılmış olmaktadır.</p>
<p>Mâliki ulemâsına gelince: es- Subkî 108. sayfada; el-Furûk, el-îhkâm, v.b. eserlerin müellifi, İmam, Hucce, Usûlcü Şihabuddîn Ebu&#8217;l-Abbâs el-Karâfî (626-694) el- Mâlikfnin &#8220;et-Tenkih&#8221; ve onun şerhinden, bu mertebeye ehil olan bir kimsenin durumunu açıklayıcı bir nakilde bu­lunmuş ve şöyle demiştir: &#8220;Şafiî fukahâsının pekçoğu buna istinaden &#8216;Şafii&#8217;nin mezhebi şudur, çünkü bu konuda sa­hih bir hadis vardır’’ diyorlar, bu yanlıştır. Çünkü bu söz o hadîse muarız başka bir hadisin mevcud olmadığını hak­lı olarak ortaya koyabilecek şekilde, şeriatın tamâmını bil­me ehliyetine sahip kimselere mahsustur. Müctehid-i mut­lak olmayanın, şeriatın tamamını ihata ettiğini söylemesi­ne ise itibar edilmez. Şâfiilerden bu görüşte olanların, böy­le bir fetvayı vermeden önce, şeriatın tamâmını ihâtâ etme ehliyetini hâiz olması gerekir.&#8221;</p>
<p>Yâni: Bir meselede sahîh bir hadis var diye, o hadisin hükmünü Şafiî mezhebine izafe etmek istersek; onu ancak mükemmel bir araştırmadan sonra izafe edebiliriz. Tâ ki o ha­dise muarız başka bir delil olmadığını kesinlikle bilelim. Mu­arız başka bir delil olmadığını bilmek ise, sâdece hadîslere de­ğil, şeriatın tamâmına vâkıf olma ehliyetine sahip kimselere mahsustur. Bu bilgiyi ise müetehidden başkası elde edemez.</p>
<p>Birinci şüphe ile ilgili olarak İbn Abidin, İbnu&#8217;s-Salâh (v. 643) ve tilmizi Ebû Şâme (599-665), Ebû Şâme&#8217;nin tilmizi en-Nevevî (631-676), el-Karâfî (628-694) ve es-Subki (683-756) gibi imamlardan naklettiğimiz bu cevabın hulâsası şu- dur: Mezkûr sözüne dayanarak İmam eş-Şâfiî veya başka bir imamın mezhebine herhangi bir hükmü izafe etme id­diasında bulunabilecek bir dereceye, ancak ictihâd veya ona yakın bir mertebeye varan kimseler ulaşabilir.</p>
<p><strong>Böylelikle anlaşılmıştır ki;</strong> Bizim gibilerin, hadîs sahih bile olsa, mücerred herhangi bir hadise vâkıf olmasına da­yanarak, bunun Şafiî&#8217;nin mezhebi olduğunu ve o hadîsle amel edince, mûtemed bir imamın muteber bir fıkıh mez­hebiyle amel etmiş olacağını iddia etmesi doğru değildir.</p>
<p><strong>Yine anlaşılmıştır ki;</strong> Geçmiş âlimlerin büyüklerinden bir gurup, bu sözün zahiri ile amel etmiş fakat onlardan sonra gelen âlimler, onların hatalı olduklarını söylemişler­dir ve onlar bunu tatbik edip etmemede tereddüd etmişler­dir. Akıllı bir kimseye yaraşan, ibret almaktır!</p>
<p>Bununla beraber İmam&#8217;ın bu sözünün hayalî bir naza­riye olmayın, bu sözde bir hakikat payı olduğunu da inkâr etmiyoruz, ancak her işin ehli vardır ve insanın haddini aş­maması lâzımdır.</p>
<p><strong>İkinci şüphenin cevabına gelince, deriz ki:</strong> Bu şüphe, iki esâsa dayanmaktadır.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Hadîsin sahih olması, onunla amel edebil­mek için kâfidir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Biz Rasûlullahâ uymakla memuruz, insanlar­dan fulan veya falana uymakla değil!</p>
<p><strong>Birincinin cevâbı;</strong> &#8220;<strong>Sahih hadis varsa, benim mezhebim odur.&#8221; sözüyle ilgili birinci şüphenin cevâbmda mevcuttur. Aynı şekilde burada da deriz ki:</strong> Hadîsin sahih olması, onun­la amel edebilmek için yeterlidir, sözünün mânâsı, hadîsin amel edilmeğe elverişli olması bunun için kâfidir, demektir. Hadisin amel edilmeğe elverişli olması ise ancak, onun metin ve senediyle ilgili pekçok şartı hâiz olmasından sonra müm­kündür. Bu şartların bir kısrru hadis ilmiyle ilgili, bir kısmı da usûl ilmiyle ilgilidir. Hadîsin senedindeki râvîlerin tedkiki bazılarının zannettiği gibi, öyle Takribu&#8217;t-Tehzib&#8217;e bakmakla halledilebilecek bir iş değildir. Bu ancak, hadis ve hadîs ilim­leriyle, usûl ve furû&#8217;da mütebahhir olan imamların üstesin­den gelebileceği büyük bir iştir.</p>
<p>Bu yanlış anlayış sebebiyle; fıkıhtan önce, ihya etmek istedikleri sünneti yıkmış oluyorlar. Keza bu anlayış, in­sanları yanlış yola da sevkeder.</p>
<p>İmam, Hafız îbn Abdilberr (368-463) Câmiu Beyânı&#8217;l- îlm, II, 130&#8217;da, senediyle Kâdî, Müctehid îbn Ebî Leylâ (v. 148)&#8217;dan şöyle rivayet eder: &#8220;Bir kimse (hadîslerin) bir kıs­mını alıp, diğerlerini terketme ehliyetine sahip olmaldıkça, hadîs fıkhına sahip olamaz.&#8221;</p>
<p>İmam, Hafız îbn Hibbân (v. 354) da, el-Mecrûhîn adlı eserinin mukaddimesinde (I, 42) İmam Abdullah b. Vehb (v. 197) den senediyle şunu nakleder: &#8220;Üçyüz altmış âlimle görüştüm, Mâlik (95-179) ile el-Leys (94-175) olmasa,*ilimde yolumu şaşırırdım.&#8221;</p>
<p>Sonra yine ondan şöyle rivayet etmiştir: &#8220;ilimde dört ki­şiye tâbi olduk: ikisi Mısır&#8217;da, ikisi Medine&#8217;de. el-Leys b. Sa&#8217;d ve Amr b. el-Hâris (91-147) Mısırda; Mâlik ve el-Mâdşûn (v. 164) Medine&#8217;de! Bunlar olmasaydı biz dalâlete düşerdik.&#8221;</p>
<p>Hafız îbn Abdilberr de el-İntikâ&#8217;sında (s. 27,28) ondan, bunun gibi bir söz daha nakleder. Allâme el-Kevserî de, Al­lahın yardımı olmasa idi, onun dalâlete nasıl dûçâr olacağı­nın sebebini açıklayan başka bir rivayet nakletmiş ve şöy­le demiştir: &#8220;îbn Asâkir&#8217;in, senedi ile îbn Vehb&#8217;den rivaye­tinde şöyledir: &#8220;Mâlik b. Enes ve el-Leys b. Sa&#8217;d olmasay­dı mutlaka helak olurdum: Ben Rasûlullahın her hadisiyle amel edilir zannederdim.&#8217; Başka bir rivayette &#8220;(derişik ha dişler sebebiyle, yolumu) şaşırırdım&#8221; denmiştir, el-Kevseri şöyle demiştir: &#8220;Nitekim fıkıhtan uzak, amel edilmeğe el­verişli olanla olmayanı ayırd edemiyen ravilerin çoğu bu durumdadır. el-Kevserî&#8217;nin nakli ve notu sona erdi.</p>
<p>Kâdı lyazın Tertîbu&#8217;l-Medârik, II, 427&#8217;deki rivayeti ise şöyledir: &#8220;İbn Vehb (v. 197)&#8217; Allah beni Mâlik (95-179) ve el- Leys (195-175) sayesinde kurtarmasaydı, ben yolumu şa­şırırdım/ demiştir. Ona, &#8216;Bu nasıl olur?&#8217; denildi, cevaben; &#8216;Birçok hadîs topladım ve hangisiyle amel edeceğimi şaşır­dım. Onları Mâlik&#8217;e ve el-Leys&#8217;e arzediyordum, onlar da bana &#8216;Bunu al, bunu bırak&#8217; diyorlardı.&#8221;</p>
<p>İşte İbn Vehb, 34. sayfada geçen &#8220;Hadis, âlimler hâriç insanların dalâlete düşmelerine sebep olur.&#8221; sözünü bu­nun için söylemiştir. Yine aynı sebeple İmam Mâlik, kız- kardeşinin oğullan Ebûbekr b. ebî Uveys (v. 202) ve İsmail b. ebî Uveys (v. 226)&#8217;e şu vasiyette bulunmuştur: &#8220;Görüyo­rum ki bu ilmi -hadis toplayıp, rivayetleri işitmeyi- seviyor ve taleb ediyorsunuz.&#8221; Onlar &#8220;Evet&#8221; dediler. İmam Mâlik de: &#8220;Eğer hadîsten istifâde edip, Allahın sizinle başkalarını da faydalandırmasını istiyorsanız, hadisleri azaltıp, onla­rın fıkhını öğrenmeğe bakın.&#8221; dedi. el-Hatib, el-Fakih ve&#8217;l- Mutefakkih, II, 28&#8217;de, bunu senediyle rivayet etmiştir.</p>
<p>Yine senediyle, İmam el-Buhârî (194-256) nin meşhur ho­calarından Ebû Nuaym el-Fadl b. Dukeyn (v. 218) in şöyle de­diği rivayet edilmiştir: Ebû Hanife (80-150)&#8217;nin önde gelen ta­lebelerinden Zufer (b. el-Huzeyl) (110-158)&#8217;e uğrardım, o -el­bisesine bürünmüş bir halde- &#8220;Sen akıllı bir adamsın, gel de hadislerini elekten geçireyim&#8221; derdi, ben de işittiğim hadîsleri ona gösterirdim, o da &#8220;Bununla amel edilir, bununla edilmez; bu nasıhtir, bu da mensûhtur.&#8221; derdi.</p>
<p>Bu sebeple İmam Mâlik (95-179), kendilerinden hadis aldığı kimseleri seçerdi. Seçerken kişinin sika ve makbul olmasına bakardı. O, rivayet ettiği hadisi anlayan dirayet ehlinden alabilmek için, onlar arasında seçme yapardı.</p>
<p>Kâdi Iyâz, Tertîbu&#8217;l-Medârik, I, 124, 125&#8217;de şöyle de­miştir: &#8220;İbn Vehb (v. 197) der ki: &#8220;Mâlik, el-AIlâf b. Hâlide -rivayeti makbul olanlardan idi- baktı ve &#8220;Duyduğuma göre siz bu adamdan hadîs alıyormuşsunuz&#8221; dedi. Ben : &#8220;Evet alıyoruz&#8221; dedim. Mâlik, &#8220;Biz ancak fâkih olan (râvî) lardan hadîs alırdık.&#8221; dedi.</p>
<p>Mâlik bu hususta, hocası İmam Rabîatu&#8217;r-Re&#8217;y (v. 136)&#8217;e uymuştur. el-Hatîb, el-Kifâye, s. 169&#8217;da Mâlik&#8217;den, Rabîa&#8217;run İbn Şihâb ez-Zuhrî (50-124)&#8217;ye şöyle dediğini nakleder: &#8220;&#8230; mademki sen Rasûlullahın hadîslerini rivayet ediyorsun, o halde hadîslerin mânâlarını kavramağa çalış!&#8221;</p>
<p>Mâlik ve Rabia&#8217;dan önce, Kûfe&#8217;nin imamı ve fakihle- k rin şeyhi İbrahim en-Nahaî (v. 95) aynı şeyleri söylemiş­tir. Yine el-Hatîb ondan şu rivayeti nakleder; &#8220;Muğîra ed- Dabbî (v. 136) İbrahim&#8217;in meclisine geç gelir. İbrahim ona, &#8220;Ey Muğîra, niye geciktin?&#8221; der. Muğîra: &#8220;Bir şeyh -yâni râvilerden biri- geldi, biz de ondan hadis yazdık.&#8221; der. İb­rahim: &#8220;Görüyorsun ki biz, hadisleri ancak helâl ile haramı birbirinden ayırabilen kimselerden alıyoruz. Bakarsın râvi hadîsi rivayet ediyorken, farkında olmadan helâli ile hara­mını birbirine karıştırıverir.&#8221; der.</p>
<p>el-Hatıb, el-Fakîh ve&#8217;l-Mutefakkih, II. 15-19&#8217;da, İmam eş-Şâfıi (150-204)&#8217;nin ilminin vârisi İmam el-Muzeni (v. 264) &#8216;den uzun bir nakilde bulunur. Sonunda el-Muzeni şöyle demektedir: &#8220;Allah size rahmet etsin, topladığınız hadislere iyi bakın ve ilmi fıkıh ehlinden arayın ki fakih olasınız.&#8221;</p>
<p>Bunlar, hadîslerle ilgili araştırma yanında, fakih imam­lara başvurmanın zaruretiyle ilgili şeylerdir. Onların iddia ettikleri gibi hadîsin sahih olması, onunla amel etmenin vâcib olması için yeterli değildir.</p>
<p>Burada, bu iddia ile ilgili olarak, onun asılsızlığının ve değeri olmadığının ortaya çıkması için, açıklanması zarurî olan başka bir husus vardır.</p>
<p>Sahabenin ve onlardan sonra gelen selefimizin geçmişi göstermektedir ki, Onlar, bir hadisi kabul edip, onunla amel edebilmek için; hadîslerin rivayetiyle iktifa etmiyorlar, üste­lik o hadislerle amel edilip edilmeyeceğini de araştırıyorlardı. el-Kevseri&#8217;nin &#8220;Nitekim fıkıhtan uzak, amel edilmeğe elveriş­li olanla olmayanı ayırd edemiyen râvîlerin çoğu bu durum­dadır.&#8221; dediği daha önce zikredilmişti.</p>
<p>Şimdi de Tertîbu&#8217;l-Medârik&#8217;den (I, 61) uzun bir nakilde bulunacağım. Burada, selefin; bazılarının amel etmesine ba­karak, herkesin amel ettiği veya hiç kimse amel etmediği için, sika râvîlerce rivayet edilmiş olsa bile, amel etmeyi terkettik-leri hadisler karşısındaki durumu açıklanmaktadır.</p>
<p>Kâdî Iyâz şöyle demektedir: &#8220;Medine ehlinin ameline (tatbikatına) müracaat etmenin vâcib oluşu ve (rivayetler)e muhalif olsa bile, onlara göre bu tatbikatın (amelin) hüc­cet oluşu ile ilgili bâb: Ömer b. el-Hattâb&#8217;ın minberde şöyle dediği rivayet edilmiştir: &#8220;Billahi, amel edilegelenin hilâfına rivayette bulunanın benden çekeceği var.&#8221; îbn el Kasım (v. 191) ve İbn Vehb (v. 197) şöyle demişlerdir: &#8220;Mâlik&#8217;in nazarın­da, amel&#8217;in (Medinelilerin tatbikatının) hadisten daha üs­tün olduğunu gördüm.&#8221; Mâlik (95-179) de şöyle demiş­tir. Tâbiîn den ilim ehli kimselere hadîsler rivayet ederler, bunlar da o zâtlara: Biz bunu bilmiyor değiliz, lâkin amel başka türlü süregelmiştir.&#8221; dediklerini duyarlardı.</p>
<p>Malik şöyle demiştir: &#8220;Muhammed b. Ebîbekr b.Amr.b.Hazm’ı gördüm, kadı idi. Kardeşi Abdullah Çok hadis rivayet eden sadûk bir kimseydi. İşittim kî Muhammed bir hüküm verdiği zaman, kardeşi Abdullah o hükme muhalif bir hadîs rivayet eder ve kardeşini azarlayarak, ona: &#8220;Bu mevzuda şu hadîs yok mudur?&#8221; derdi Kardeşi de &#8220;Evet var&#8221; derdi. Bunun üzerine diğeri &#8220;Niye hadîse göre hüküm vermiyorsun?&#8221; der, o da &#8220;Sen asıl Medinelilerin ameline -yani Medine ulemâsının ittifak ettikle­ri hükümlere- baksana!&#8221; derdi.</p>
<p>Bununla, Medînedeki tatbikatın hadisten daha üstün olduğunu kasdederdi.</p>
<p>İbn el-Muazzel (v. 240) şöyle demiştir: &#8220;Birisinin İbn el-Mâcîşûn (v. 213)&#8217;a &#8220;Niye hadisi rivayet ettiniz de, sonra (onunla amel etmeyi) terk ettiniz&#8221; sualini sorduğunu işit­tim, o &#8220;Bir bildiğimiz var ki ona dayanarak terkettiğimiz bilinsin diye&#8221; cevâbını verdi.&#8221;</p>
<p>İbn Mehdi (v. 195) de şöyle demiştir: &#8220;Medine ehlinin geçmiş tatbikatı, hadîsten üstündür.&#8221; Yine şöyle demiştir:</p>
<p>Rabîa (v. 136) da şöyle demiştir: &#8220;Bir kişinin bin kişi­den rivayetini; bir kişinin yine bir kişiden rivayetine tercih ederim; Çünkü bir kişinin yine bir kişiden rivayeti sünneti elinizden almaktadır.&#8221;</p>
<p>İbn Ebî Hâzim (v. 184) de şöyle der: &#8220;Ebu&#8217;d-Derdâ&#8217;ya suâl sorarlar, o da cevâb verirdi. Onun cevâbına muhalif olarak, &#8220;biz şöyle bir hadis duyduk,&#8221; derlerdi. O da &#8220;O ha­disi ben de duydum, lâkin benim eriştiğim amel edilegelen tatbikat, başka şekildedir’’ derdi.</p>
<p>İbn Ebi&#8217;z Zinâd (100-174) şöyle demiştir: &#8220;Ömer b. Abdilazız (v. 101) fakıhleri toplar ve Medinede tatbik edi­len sünnetleri ve hükümleri sorar, sonra onları yazdırırdı. Medine&#8217;de tatbik edilmeyen hadîsleri ise, kaynağı sika bile olsa, ilga ederdi (yazdırmazdı).&#8221; Kâdi Iyâz&#8217;dan yapılan na­kil sona erdi.</p>
<p>Alime yakışan, hadis ve fıkhın her ikisine başvurmak ve ilmî zihniyet olarak, her birini sınırlan içersinde muhafaza etmektir. Kâdî Iyâz, Tertîbu&#8217;l-Medârik, II. 541&#8217;de; Muvatta&#8217;ı îmam Mâlik&#8217;den rivayet eden Endülüsün parlak zekâsı İmam Yahyâ b. Yahya el-Leysî (v. 234)&#8217;nin biyografisi esna­sında şunları nakleder: &#8220;Yahya şöyle demiştir: Abdurrahman b. el-Kâsım (v. 191)&#8217;ın yanma giderdim, o bana &#8220;Nereden ge­liyorsun ey Muhammed?&#8221; der, ben de &#8220;Abdullah b. Vehb&#8217;in yanından geliyorum.&#8221; derdim. O da: &#8220;Allahtan kork, çünkü amel :yani Medine âlimlerinin ittifak ettikleri hükümler- bu hadislerin çoğuna muhaliftir.&#8221; derdi. Sonra tekrar Abdullah b. Vehb (v. 197)&#8217;e giderdim, o da bana &#8220;Nereden geliyorsun&#8221; der, ben de ona &#8220;İbn el-Kâsım&#8217;ın yarımdan&#8221; cevabını verir­dim, o da bana &#8220;Allahtan kork, (ondan öğrendiğin) bu mese­lelerin çoğu reydir.&#8221; derdi.&#8221;</p>
<p>Sonsa Yahya şöyle der: ‘ .Allah ikisine de rahmet etsin ikisi de doğru söylediler.Ibnul Kâsım be&#8217;ni, Medine ehlinin ameline uymayan hadislerle amel etmekten nehvetti,dediği doğrudur.</p>
<p>İbnn Vehb de beni rey külfetinden ve reyi çoğaltmaktan nehyedip,hadislere tabi olmayı emretti, onun da dediği doğrudur/&#8217; Sonra Yahya şöyle devam eder: &#8220;İbn El Kasımın reyine tâbi olmak rüşd&#8217;dür, İbn Vehb&#8217;in rivayet ettiği hadîslere uymak da hidâyettir/&#8217;</p>
<p>Hafız ibn Receb el- Hanbelî (v, 795) de &#8220;Fadlu İlmu-s&#8217;Selef  alel Halef adlı kıymetli risalesinin 9. sayfasında şöyle de­miştir: İmamlara ve hadisçilerin fakihlerine gelince, onlar sahih hadis ile ancak, o hadis ile sahabe ve ondan sonraki­ler veva onlardan bir kısmı, tarafından amel edildiği takdirde amel ederlerdi. Ama onlarca, terkedilmesinde ittifak edilmiş olan hadîslerle amel etmek caiz değildir. Çünkü onlar hadisi, onunla amel etmemeyi gerektiren bir bilgiye sahip oldukla­rı için terketmişlerdir. Ömer b. Abdilaziz (v. 101) şöyle demiş­tir: &#8220;Sizden öncekilerinkine muvafık olan ictihadlara uyunuz, çünkü onlar sizden daha âlim idiler!&#8221;</p>
<p>Sonra 13. sayfada şöyle demiştir: &#8220;insan onlardan -imam­lardan; eş Şafii (150-204), Ahmed (164-241) ve diğerlerindeıv sonra ortaya çıkan şeylerden sakınmalıdır. Çünkü onlardan sonra, yeni pekçok şey ortaya çıktı. Zahirîler ve benzerleri gibi, hadîs ve sünnete tâbi olma iddiasında olanlar çıktı. Hal­buki onlar, farklı anlayışları sebebiyle imamlardan ayrıldık­ları ve kendilerinden önceki imamların amel etmedikleri amel ettikleri için, sünnete son derece muhaliftirler.</p>
<p>Î&#8217;Iâmu&#8217;l-Muvakkı&#8217;in, 1, 44&#8217;de İmam Ahmed (164-241) şöyle dediği nakledilir: &#8220;&#8216;Bir kimsenin elinde, içersinde Rasûlulahın hadisleriyle, Sahabe ve Tâbiîn&#8217;in ihtilâfları bulunan bir kitap varsa, ilim ehline bunlardan hangisinin kabul edileceğini sorup da, böylelikle sahih bir hükümle amel etmiş olmadıkça, o kimsenin istediğiyle amel etmesi, dilediğini tercih edip onunla hüküm vermesi ve amel et­mesi caiz değildir.&#8221;</p>
<p>İmamın &#8220;bunlardan hangisinin kabul edileceğini ilim ehline sormadıkça&#8230;&#8221; sözüne dikkat et. Bu söz şuna işaret etmektedir: Bir kimse sahih bir hadis görür ve sahih olma­sına bakarak hadisin sahih olmasının, onunla amel edebil­mek için yeterli olduğunu zannederek, onunla fetva ve­rir. Lâkin îmam Ahmed böyle alelacele fetva vermenin caiz olmadığına ve üstelik fıkıh ve marifet ehli âlimlere, bu hadîsle amel edilip edilemiyeceğinin sorulmasının şart ol­duğuna işaret etmektedir. Onlar bu hadîsin amel etmeğe elverişli olup olmadığını kendisine söylerler.</p>
<p>İmam, müctehid Sufyân es-Sevrî (97-161) de şöyle de­miştir: &#8220;öyle hadîsler vardır ki, onlarla amel edilmez.&#8221; Ha­fız îbn Receb bu sözü &#8220;Şerhu İleli&#8217;t-Tirmizî&#8221; s. 29&#8217;da nak­letmiştik Daha önceki sayfalarda İbn Ebî Leylâ (v. 148)&#8217;nın &#8220;Bir kimse, (hadîslerin) bir kısmını alıp diğerlerini terketme (ehliyetine sahip olma) dikçe, hadîs fıkhına sahip ola­maz.&#8221; dediğini zikretmiştik.</p>
<p><strong>İkinci noktanın;</strong> <strong>&#8220;Müslüman, başkasına değil Rasûlullaha uymakla emrolunmuştur&#8221; cümlesinin cevâbına gelince, bu sözü söyleyene deriz ki</strong>: Senin, &#8220;Sünnete sarılmaya teşvik eden ve sünnetin ilmen ve amelen terkinin inhiraf, hüsran ve dalâlet olduğunu söyleyen îslâmın imamlarının görüşlerin­de bir nebze bahsedilmişti&#8230;&#8221; sözün, o mezheb imamlarının hidâyet üzre olmadıklarını ve Rasûlullaha ittibâ etmemiş olmadıklarını gerektirir. Bu yüzden de sen Rasûlullaha uymak için onlarınkinin dışında bir yol arıyorsun demektir. Sen on­ların, sanki Allahın Kitabı ve Rasûlünün sünnetinden bir de­lile dayanmaksızın, insanlar için helâl ve haram konusunda hükmü kendileri veren ruhbanlar şeklinde tasavvur ediyor­sun. Halbuki onlar, onları seven birisinin tasavvur ettiğinden daha çok sünnete bağlıydılar ve onlar kendilerinden sonra gelenlere sadece, müezzinin imamın tekbirlerini arka saflara ulaştırması gibi, Rasûlulahın emirlerini ulaştırıyorlardı.</p>
<p><strong>Eğer dersen ki:</strong> Ben dînimin hükümlerini delilleriy­le anlamak istiyorum. Bu hükmü, Ebû Hanife (70-150)nin dediği şekilde anlayamadım, fakat eş-Şâfiî (150-204)&#8217;nin dediği şekil üzre anlıyorum. Delilini anlamadığını zaman herhangi bir ameli şevkle yerine getiremiyorum. Bu se­beple, bu meselede eş-Şâfinin mezhebine göre amel ede­ceğim, bunda bir mahzur var mı?</p>
<p><strong>Cevab şudur:</strong> Bu, bir mezhebden diğerine geçiş;</p>
<p>-Ya mukallidin, muhtâc olduğu bir meselede o mez­hebi taklid etmesinden ileri gelir ki, bunda bir beis yoktur ve caizdir.</p>
<p>-Ya mezheblerin kolay taraflarını araştırmağa müsteniddir, bu caiz değildir ve mevzuumuzun dışındadır.</p>
<p>-Ya da bir meselede araştırma ve içtihad neticesi or­taya çıkar.</p>
<p><strong>Bu takdirde bakılır:</strong></p>
<p>-Eğer araştırıcı bu makama -müçtehidlerin delilleri arasında tercih yapabilme makamına- ehil ise ve tarafsız­sa, bunda bir beis yoktur.</p>
<p>-Yok, ehil değil ise, araştırmasında tarafsız da değil ise –ki selefe müntesip oldukları iddiasıyla,imamlara hürmette kusur eden ve onlara karşı alimlik taslayanların hali de budur ve onların hali isyan,bozgunculuk,münakaşa ve mücadeleden başka bir şey değildir-bizim reddettiğimiz ve hangi lakab ve nisbet arkasına gizlenirse gizlensin,kimseyi tasdik etmediğimiz husus da budur.Bu yanlış fikirlere aldanmış olanlara deriz ki;Bir meselede Hanefi mezhebinden Şafii mezhebine geçmek,başka bir meselede ise-mesela-Maliki mezhebine,bir diğerinde ise Hanbeli mezhebine geçmeğe varır.Bu silsile dördüncü bir meselede ya ilk mezhebe veya dört mezheb dışında, tabileri bulunmayan diğer mezheblere varır.</p>
<p>ed-Dâriminin Sünen&#8217;indeki (I, 91) Halife Ömer b. Ab­dilaziz (v. 101)&#8217;in &#8220;Kim dinini münâkaşalara hedef yaparsa, çok sık görüş değiştirir/&#8217; sözüyle kasdettiği de budur. Sonra, birden çok mezheble birden amel eden bu kimsenin akıbeti, kendisinin dört mezheb dışına, sonra da kırk mezheb dışına ilâh., çıkmasına varır.</p>
<p>Başından geçen bir hâdisede İmam Mâliki Ömer b. Abdilaziz&#8217;in bu sözünü delil olarak kullanmıştır. Burada bizim de zikretmemiz münasiptir. Bunu İbn Abdilberr&#8217;in el-İntikâ&#8217;sından (s. 33) İmam Mâlikin ashabından Ma&#8217;n b. İsâ (v. 198)&#8217;ya varan bir isnad ile zikrediyorum:</p>
<p>Ma&#8217;n b. İsâ anlatıyor: &#8220;Birgün Mâlik mescidden dönü­yordu. Elimi tutmuş bir halde iken Ebül-Cuveyriyye deni­len bir adam -Mürcie&#8217;den olmakla itham edilirdi- ona yetişti ve &#8220;Ey Ebû Abdillah, beni dinle, sana delil getirip görüşümü açıklayacağım, birşey söyleyeceğim.&#8221; dedi. Mâlik &#8220;Ya beni mağlub edersen,O’’benim dediğimi kabul edersin’’ dedi. Mâlik &#8220;Şayet ben seni mağlûb edersem?&#8221; dedi, o &#8220;O Zaman ben senin görüşünü kabul ederim&#8221; dedi. Mâlik &#8220;Eğer biri gelir de, onunla konuşursak, o da ikimizi mağlûb eder­se?&#8221; dedi. O: &#8220;Onun görüşünü kabul ederiz&#8221; dedi. Mâlik (95. 179) &#8220;Allah Muhammed&#8217;i (s.a.v.) tek bir din ile göndermiştir. Görüyorum ki sen daldan dala atlıyorsun. Ömer b. Abdilaziz (v. 101) &#8220;Kim dinini münakaşalara hedef yaparsa, çok sık gö­rüş değiştirir.&#8221; demiştir, cevabını verdi.&#8221;</p>
<p>İmamların yolundan başka bir yolla, delile tâbi oldu­ğunu iddia eden bu kimse, farkında olmadan ve hattâ sün­neti neşr ve ona davet ettiğini iddia ederek hiçbir imamın söylemediği görüşleri ileri sürer.</p>
<p>Bu fikir, daha başka tehlikelere açılan bir dehlizdir. İmam Mâlik (95-179) bu tehlikeye en güzel şekilde dikkat çekmiş ve şöyle demiştir: &#8220;İmamlara tâbi olun ve onlarla mücadele et­meyin. Eğer cedelde başkalarından üstün gördüğümüz her adama uyacak olsaydık, Cebrail&#8217;in getirdiklerini reddetme durumunda kalacağımızdan korkulurdu.&#8221; (eş-Şa&#8217;rânî, el-Mizânu&#8217;l-Kubrâ, I. 51.)</p>
<p>Üstelik senin, Ebû Hanîfe (80-150)&#8217;nin görüşünün deli­lini anlayamadığın halde, eş-Şâfiî (150 -204) ninkini anladı­ğını iddia etmen, daha önce zikrettiğimiz âlimlerin yaptıkla­rına, benzemektedir, O âlimler bir meselede eş-Şâfinin gö­rüşüne muhalif sahih bir hadîs olduğunu iddia etmişler ve mezheblerindeki hükmü bırakıp, sahih olduğunu kabul et­tikleri hadîslerle amel etmişlerdir. Senin bu yaptığın, onların bu haline benzemektedir, hattâ aynı şeydir. Bunun akıbetini görmüştün. &#8220;Fakîhlere tâbi olmak dînin selâmetidir.&#8221; diyen Sufyân b. Uyeyne&#8217;den Allah razı olsun.</p>
<p>Okuyucu, üç imamın -Mâlik (95-179), İbn Uyeyne (v. 198), ve îbn Vehb (v. 197)&#8217;in (s. 43 v.d. da)- fakîh imamlara tâbi olunması ve tâbi olunmadığı takdirde insanın dînî ba­kımdan tehlikede olduğu hususundaki sözlerinin birbirine mutabık olduğuna dikkat etsin.</p>
<p>Bunlar, &#8220;Fakîhlerin ihtilâf sebepleri&#8221; nin hadislere aid birinci sebebiyle ilgili hususlardır.</p>
<p>Bundan sonra ikinci sebebe geçiyorum.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>2-SEBEP</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>HADÎSLERİ FARKLI ŞEKİLDE ANLAMALARINDAN DOĞAN İHTİLÂFLARIN AÇIKLANMASI</strong></p>
<p><strong>İmamların hadîsleri farklı şekillerde anlamaları, iki se­bepten doğmaktadır:</strong></p>
<p><strong>1</strong>&#8211; Anlayışlarının ve akli mevhibelerinin farklı oluşu.</p>
<p><strong>2-</strong>Hadîsin lafzının birden fazla mânâya gelmesinin mümkün oluşu.</p>
<p><strong>Birinci Husus:</strong> -ki bu, araştırıcıların tabiatlarından do­ğan bir ihtilâftır- akıl sahibi hiç kimse bundan şüphe ede­mez. Çünkü insanlar; akıl, idrak ve düşünce bakımından birbirinden farklı seviyededirler ve bu farklılık bazen ya­ratılıştan ve fıtraten olur; bazen de kültürlerin farklı olu­şunun veya İlmî seyahatlerin ve âlimlerle görüşmenin ya da bir kimsenin, kendisini insanların kurnazlık ve hilele­rini anlamada mümârese sahibi yapan meselâ kadılık gibi bir vazifede bulunmasının veya -meselâ- ticaret gibi bâzı dünyevî işlerle meşgul olmasının bir neticesi olarak; son radan kazanılmış olur.</p>
<p>Bazan da Allah, fazlı ile, birtakım kimselere bütün bu vesileleri hazırlar ve onları fıtraten &#8220;Sanki görüp işitmiş gibi, senin hakkında (isabetli) tahminde bulunacak kadar parlak zekalı (Beyt)&#8221; denilen kimseler haline getirir.</p>
<p>Sonra onlara, çalışmakla kazanılacak vesileleri de ha­zırlar ve onların kuvvetlerini arttırır. Bütün bunlar, geçmiş­te ve halen olagelen şeylerdir.</p>
<p>Hamdolsun, Allah bunu istisnasız bütün İslam âlimlerine ve imamlarına nasib etmiştir. Ancak bu, onların hepsinin aynı seviyede olmalarını gerektirmez. Bu sebeple, onların bu nok­tadan farklı olmalarından bazı ihtilâflar doğmuştur.</p>
<p><strong>Bâzı misallerle bunu açıklayayım:</strong></p>
<p>İmam Ebû Hanîfe (80-150), kıraatta ve hadis rivayetin­de meşhur olan el-A&#8217;meş (61-148) &#8216;in yanındaydı. İmama bir mesele soruldu ve &#8220;şu meselede ne dersin?&#8221; denildi. İmam da &#8220;Benim görüşüm şudur&#8221; dedi. el-A&#8217;meş (61-148); Bu görüşe nereden varıyorsun?&#8221; diye sordu, imam ona: Ebû Sâlih&#8217;den, o da Ebû Hurayra&#8217;dan; Ebû Vâil&#8217;den, o da Abdullah b. Mes&#8217;ud&#8217;dan ve Ebû Iyas&#8217;dan, o da Ebû Mes&#8217;ûd el-Ansâri&#8217;den olmak üzere Rasülullahın &#8220;Hayra vesile olan, onu işleyen gibi sevap alır&#8221; buyurduğunu bize, sen rivayet ettin,</p>
<p>Yine Ebû Sâlih&#8217;den, o da Ebû Hurayra&#8217;dan Rasülullahın &#8220;Yâ Rasûlulah, evimde namaz kılıyordum, yanıma bi­risi geldi, onun gelişi hoşuma gitti&#8221; diyen birisine &#8220;Sana iki sevap var: Birisi gizli, diğeri de aşikâr (ibadet) sevabı!&#8221; de­diğini de bize sen rivayet ettin.</p>
<p>Keza el-Hakem&#8217;dcn, o da Ebu&#8217;l-Hakem&#8217;den, o da Huzeyfe&#8217;den, o da Rasülullahtan şunu rivayet ettin;</p>
<p>Ebu&#8217;z-Zubeyr&#8217;den, o da Câbir&#8217;den, merfû olarak şunurivayet ettin;</p>
<p>Yezıd er-Rakâşı den, o da Enes/den, merfû olarak &#8220;şunu rivayet ettin&#8221; dedi. el-A&#8217;meş (61-148), &#8220;Yeter yeter, sana yüz günde rivayet ettiğimi, bana bir saatta rivayet et­tin. Senin bu hadislerle amel edeceğini tahmin etmemiş­tim. Siz fakihler; sizler doktorsunuz, biz (hadisçi)ler ise ec­zacılarız. Sen ise, ey koca adam, hem doktor hem eczacı­sın.&#8221; dedi.</p>
<p>İmam Ahmed (164-241) de eş-Şâfiî (150-204)&#8217;ye &#8220;Şu meselede ne diyorsun?&#8221; demiş, eş-Şâfıi de cevab vermiştir. Ahmed de &#8220;Bunu neye dayanarak söylüyorsun; Bu konu­da Kur&#8217;ân veya Hadîste birşey var mı?&#8221; demiştir &#8211; Yine Ah­med b. Hanbel şöyle devam etmiştir-; eş-Şâfii bu konuda Rasülullahın bir hadisini rivayet etti ki, o hakikaten nass bir hadîs idi.</p>
<p>el-Hatîb de Târihu Bağdâd, XI. 158&#8217;de, Hadîs ve Hanefî fıkhı ricalinden İsâ b. Ebân (v. 220)&#8217;ın biyografisinde, Mu- hammed b. Semâ&#8217;a (v. 233)&#8217;dan şöyle rivayet etmiştir: &#8220;İsâ b. Ebân, İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî (129- 187)&#8217;nin namaz kıldığı ve fıkıh meclisi akdettiği mescidde bizimle beraber namaz kılıyordu. Ben onu Muham­med b. el-Hasen&#8217;in yanına gitmeğe davet ediyordum, İsâ b. Ebân da &#8220;Onlar, hadîse muhalefet eden kimseler&#8221; diyor-</p>
<p>İsa, iyi bir hadis hafızıydı. Birgün bizimle beraber sabah namazını kıldı, o gün de Muhammed b. el-Hasen&#8217;in günüydü. Meclise oturuncaya kadar onu bırakmadım.Muhammed in işi bitince, kendisine yaklaştım ve &#8220;Bu, kar­deşin oğlu Kâtib Eban b. Sadaka&#8217;nın oğludur. Zeki ve ha­dis konusunda bilgili birisidir. Ben onu, sana davet ediyo­rum, kabul etmiyor ve bizim hadislere muhalefet ettiğimi­zi söylüyor&#8221; dedim.</p>
<p>Muhammed ona döndü ve &#8220;Ey oğulcağızım, hadîslerin nesine muhalefet ettiğimizi gördün? Bizi dinlemeden, hak­kımızda söylenenlere inanma!&#8221; dedi. O gün Isâ, hadis ile ilgili yirmibeş mesele sordu, Muhammed b. el-Hasen de cevablarını verdi, mensûh olanlarını gösterdi ve delilleri­ni sıraladı.</p>
<p>Çıktıktan sonra İsa b. Ebân (v. 220) bana şöyle dedi: &#8220;Hakikat nuru ile aramda bir perde vardı, şimdi kalktı. Al­lahın mahlûkatı arasında, insanlara gösterdiği böyle biri­nin bulunabileceğini sanmazdım.&#8221; İsâ, Muhammed b. el- Hasen (129-187)&#8217;e son derece bağlandı ve ondan fıkıh öğ­rendi.</p>
<p>Her ne kadar, bu son rivayet, ileride gelecek olan ikind sebep, yani hadise vâkıf olma konusundaki ihtilâflarıyla il­gili delil teşkil etmekteyse de: bu rivâvetlerin dediklerimiz için de delil teşkil ettiği aşikârdır.</p>
<p><strong>İkinci Husus:</strong> Anlayış farkı dolayısıyla, imamlar ara­sında ihtilâfların doğmasına sebep olan ikinci hususa ge­lince, o da hadislerin lafızlarının birden fazla mânâya imkân vermesidir.</p>
<p><strong>Bu da, vâki ve müşâhade edilen bir husustur. O halde, bu farklı anlayışların sahih olabilmesi için:</strong></p>
<p><strong>&#8211;</strong> Arab dili açısından makbul ve caiz olması, arab dili&#8221;ne aykırı olmaması veya bu anlayışta tekellüf ve zorlama olmaması,</p>
<p><strong>&#8211;</strong> Başka nass larla sabit olan diğer hükümlerle çatışma­ması, gerekir.</p>
<p>Ben bu iki şartı, meseleyi biraz daha açıklamak için zikrediyorum, yoksa ihtilâf sebeplerinden bahsetmekte ol­duğumuz fıkıh imamları, bu mülâhazalardan habersiz ol­maktan münezzehtir.</p>
<p>Bir nassın birden fazla mânâya ihtimâli bulunması kar­şısında, imamın, bu iki manadan birini tercih etmesine yar­dımcı olacak karineleri araştırmaya gayret etmesi gerekir.</p>
<p>Bir nassın birden fazla mânâya gelme ihtimâlinin bu­lunmasını bir misalle açıklamamızda bir beis yoktur.</p>
<p>Rasûlullahtan &#8220;Alıcı ile satıcı, birbirlerinden ayrılma­dıkça muhayyerdirler.&#8221; hadisi rivayet edilmiştir. İmam­lar buradaki teferruk&#8217;un (birbirlerinden ayrılmanın) mânâsında ihtilâf etmişlerdir. Kasdedilen onların kendi­lerinin ayrılmasımıdır? Yani. &#8220;Alıcı ile satıcı, bir mecliste veya akid yerinde beraber bulundukları müddetçe, alıcı ile satıcı, akdi icra veya bozma arasında muhayyerdirler. Biri diğerinden biraz uzaklaştığı ve meclisten ayrıldığı zaman, ikisinin de akde uyması gerekir, ikisinden birisi, diğeri razı olmadan akdi bozamaz.&#8221; demek midir? Nitekim eş-Şâfii (150-204) ve başkaları bu görüştedir.</p>
<p>Veya teferruk&#8217;dan maksad, onların sözlerinden cayma­ları mı demektir? Yâni: Akid yapanlardan her biri, akid ko­nusuyla, ona taallûk eden hususlarda konuşmaya devam ettikleri müddetçe, akdi icra veya bozma arasında muhay­yerdirler. Akid yapıp da, başka bir konuya geçerlerse, iki­sinin de akde uyması gerekir. Diğerinin muvafakati olma- dan, öteki akdi bozamaz&#8221; demek midir? Ki bu da Ebû Hanife (80-150) ve başkalarının görüşüdür.</p>
<p>İki tarafın da delilleri vardır. Ben, sözü kısa kes-mek İçin, delillerin bir kısmını zikrediyorum ve maksadım-  bu açıdan ihtilâf sebeplerini açıklamaktır, yoksa her iki ta­rafın bütün delillerini zikretmek ve iki mezheb arasında tercihte bulunmak değildir. Bu, bizim gibilerin işi de değildir.</p>
<p>imam eş-Şâfii ve onunla aynı görüşte olanlar, görüş­lerinin doğruluğunu isbat etmek için hem eser, yâni nakli; hem de nazar, yâni aklî deliller ileri sürmüşlerdir.</p>
<p><strong>Eser&#8217;e yâni nakle gelince:</strong> Hadisin râvisi Abdullah b. Ömer&#8217;in tatbikatını delil getirmişlerdir. Çünkü o, bir kim­seden birşey satın aldığı zaman, ondan birkaç adım uzak­laşır, sonra işi varsa tekrar onun yanına varırdı. Sahabenin, rivayet ettiği hadisi anlayışı, başkasının anlayışından daha çok doğruya yakındır.</p>
<p><strong>Nazar&#8217;a gelince</strong>: Hadîs &#8220;Alıcı ile satıcı, birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdirler.&#8221; demektedir.</p>
<p>Akid yapacak olan iki tarafta asıl olan, onların birbir­lerinden ayrı olmalarıdır. Yani: Satıcı -meselâ- dükkânında olur, müşteri de -meselâ- evinde olur. Müşteri satıcıya gi­der ve akid yerinde bir araya gelerek akid yaparlar. Sonra yerlerine dönerler. Bu, onların birbirlerinden ayrılmaları­dır. Rasûlullah (s.a.v.) da &#8220;&#8230;birbirlerinden ayrılmadıkça&#8230;&#8221; sözüyle, onların yerlerine dönmelerini kasdetmiş olur ki, bu da her birinin kendi yerinde olmasıdır. Allâhu a&#8217;lem.</p>
<p>Ebû Hanife ve onunla aynı görüşte olanlar da, görüş­lerinin doğruluğunu, gerek nakli gerek aklî delillerle ispa­ta çalışmışlardır.</p>
<p><strong>Nakle gelince;</strong>’’Ey İman edenler !Aranızda aranızda, birbirinizin mallarını haksız olarak yemeyin. Ancak birbirinizin kar­alıklı rızasına dayanan ticâret hâriç.&#8221; (en-Nisâ 29) âyetini delil getirmişlerdir. Âyet, akdin bağlayıcı olması için kar­alıklı rızânın esas olduğunu ifade etmektedir. Bu karşılık­lı rızanın alameti ise ıcâb ve kabul (birinin &#8220;aldım&#8221;, diğe­rinin sattım demesi) dür. Bu da, ikisi arasında tahakkuk etmiştir.</p>
<p>&#8220;&#8230;birbirlerinden ayrılmadıkça&#8230;&#8221; sözünün mânâsına gelince; âyetle çatışmaması için, ona başka bir mânâ veri­lir: Buna verilecek mânâ &#8220;Sözleşmelerinden ayrılmadık­ça (caymadıkça)&#8221; demektir. Teferruk&#8217;un; şahısların bir­birlerinden ayrılması mânâsına gelmesi mümkün olma­yan bir şekilde, sadece &#8220;sözleşme ve anlaşmadan dönme mânâsına geldiği birçok şer&#8217;i nass vardır.&#8221; Meselâ &#8220;Allâhın ipine sımsıkı sarılın, birbirinizden ayrılıp dağılmayın (ve lâ teferrakû)&#8221; (Âl-i İmrân 103); &#8220;Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine o hüccet geldikten sonra ayrılığa düştü­ler.&#8221; (Beyyine 4) ve bunların dışında daha birçok âyet böyledir.</p>
<p><strong>Nazar&#8217;a gelince:</strong> Bu konudaki delilleri, Hafız îbn Abdilberr&#8217;in el-İntikâ, s. 49&#8217;da rivayet ettiği şu’ kıssada yer almaktadır: Sufyân b. Uyeyne (v. 198) şöyle demiştir : &#8220;Ebû Hanîfe (80-150), Rasülullahın hadîslerini, çeşitli mi­saller vererek, kendi bilgisiyle reddederdi. Ona Rasülullahın &#8220;Alıcı ile satıcı birbirlerinden ayrılmadıkça, muhay­yerdirler.&#8221; hadisini söyledim. Ebû Hanife: &#8220;Eğer bir gemi­de olurlarsa, birbirlerinden nasıl ayrılacaklar, buna ne der­sin?&#8221; dedi. Sufyân : &#8220;Bu sözden daha kötü bir söz işitilmiş midir?&#8221; demiştir.&#8221;</p>
<p>İmamın bu cevabı, maksadını kısaca açıklayan, son de­rece ince ve ustaca bir ifâdedir. İmam şunu demek istemiş­tir: Eğer teferruk&#8217;dan kasıd, insanların birbirlerinden ay­rılmaları ise, öyle durumlar vardır ki, insanların bir birle­rinden ayrılmaları mümkün değildir. Meselâ: Denizin or­tasında küçük bir kayık içersinde olur ve birinin diğerin­den ayrılmasına imkân olmaz. Böyle bir durumda, iki­si arasındaki akid meclisi mevcud olmaya devam edecek, onlar, günlerce veya daha uzun müddet uzasa bile, bu hal­de bulundukları müddetçe de ortadan kalkmayacağından, bu, meşakkatli bir duruma yol açacaktır.</p>
<p>Bu misâl Sufyân b. Uyeyne&#8217;nin anlayışına ters gelince, İmam Ebû Hanife&#8217;nin; hadîse aklı ile karşı çıktığını zannet­miştir, fakat iş öyle değildir.</p>
<p>Bu, bir nassın iki mânâya gelmesine bir misâl teşkil etti­ği gibi, birinci noktaya; âlimlerin akli ve fıtri mevhibeleri se­bebiyle ihtilâf etmelerine de misâl teşkil eder. Allâhu A&#8217;lem.</p>
<p>Son derece mühim bir hususa işaret edebilmek için, bu ana sebeple, yâni imamların hadîsi anlamadaki ihtilâflarıyla ilgili misalleri çoğaltmak istemiyorum. Bu mühim husus şu­dur: Kitab ve Sünnetten çıkarılan bu şer&#8217;î hükümler, bu iki kaynaktan uzak, onlarla ilgisi olmayan şeyler değildir. Kitab ve Sünnet nasıl İslâmın iki ana kaynağı ise, bu ikisinden çıka­rılan fıkıh da, derece bakımından bu ikisine tâbîdir ve fıkhı bu iki kaynaktan ayırmak caiz değildir.</p>
<p>Reyhânetu&#8217;s-Selef, İmam Abdullah b. el Mübarek&#8217;den Allah razı olsun. O, &#8220;Bu, Ebû Hanife (80-150)&#8217;nin rey i (görüşü)dir&#8221; demeyin, lâkin &#8220;Bu, hadîsin tefsiridir.&#8221; deyin sözüyle bu mânâya işaret etmiştir.</p>
<p>İbn Hazm (v. 457) bu mânâya daha açık bir şekilde işa­ret etmiş ve şöyle demiştir: &#8220;Müctehidlerin istinbât ettikle­ri bütün hükümler, âvâm delillerini bilmese de, şeriattan sayılır ve bunları inkâr edenler, imamların hatâ ettiklerini ve onların Allahın kendilerine izin vermediği bir hükmü vazetmiş olduklarını söylemiş sayılır ve bu sözü söyleyen de doğru yoldan sapmış bir kimsedir.&#8221;</p>
<p>Bu sözü, Mevlânâ Şeyh Zafer Ahmed el-Osmânî et- Tehânevî &#8220;İncâu&#8217;l-Vatan&#8221; s. 53&#8217;de nakletmiş ve şu notu eklemiştir: &#8220;Ben de derim ki: Bu, kıyâsı kabul etmeyen zâhirinin sözüdür. Onun, Allahın şeriatının muhafızla­rı olan müctehid imamlara karşı gösterdiği şu edebe ba­kın! O, bu sözünü, el-Muhallâ&#8217;sını telifinden sonra söyle­miş olsa gerektir.&#8221;</p>
<p>Muhterem okuyucu İbn Hazm (v. 457)&#8217;ın özellikle &#8220;avam bunların delillerini bilmese de&#8230;&#8221; sözüne dikkat etmeli­dir. Çünkü o, &#8220;avam&#8221; kelimesini, usûl âlimlerinin kullandı­ğı mânâda kullanmıştır. Usûlcüler âmî (avam) sözünü; bilgi ve araştırmada hangi dereceye varmış olursa olsun, mücte­hid olmayan herkes için kullanmışlardır, yoksa bizim burada kasdettiğimiz, ilim talibi olmayanlar değildir.</p>
<p>Binâenaleyh İbn Hazm (v. 457)/ın demek istediği dur: Fakih imamların fıkhı, şeriattan ma&#8217;duddur ve onla­rın delillerini bilmemiz şart değildir. Çünkü onların delil ya bizim anlayamadığımız incelikte olduğu veya bize ulaş­madığı veyahutta biz muttali olamadığımız için, bizim ta­rafımızdan anlaşamayabilir. Vallâhu a&#8217;lem.</p>
<p>Ebû Hanife ve diğer İslâm ulemâsının fakihlerinin, on- binlerce meseleden müteşekkil fıkhı, Rasülullahın sünneti­nin tefsirinden başka birşey değildir. Bunlar, İslâma sonra­dan sokulmuş hükümler de değildir. Onların hiçbir görü­şü, teşri kaynaklarından birine dayanmaksızın kafaların­dan uydurdukları şeyler de değildir.</p>
<p>Biz, &#8220;Ebû Hanife&#8217;nin fıkhı, eş-Şâfii&#8217;nin fıkhı&#8230;&#8221; dedi­ğimiz zaman, bunun mânâsı &#8220;Ebû Hanife&#8217;nin anlayışı, eş- Şafinin anlayışı&#8230;&#8221; demektir. Bu anlayış ne içindir? Sade­ce ve sadece Allahın Kitâb&#8217;ını ve Resulünün sünnetini an­lamak içindir. Böyledir, çünkü malum olduğu üzere fıkıh, arab dilinde fehm (anlayış) demektir.</p>
<p>Buradan, insanlar arasında, onların ehemmiyet ver­medikleri yaygın bir fahiş hatâyı anlamamız mümkündür. Bu hatâ, bazı kimselerin kendi fıkıhlarını ve insanlara ar- zettikleri ilimlerini &#8220;Fıkhu&#8217;s-Sunne (Sünnet Fıkhı)&#8221; veya &#8220;Fıkhu&#8217;s-Sünneti ve&#8217;l-Kitâb (Kitâb ve Sünnet Fıkhı)&#8221; adı altmda takdim etmeleridir.</p>
<p>Sünnet ve Kitâb fıkhı, bu ikisinin anlaşılma şeklidir. Ya onların takdim ettiği kimin anlayışıdır? Bu; Zeyd, Amr gibi, tamnmayan kişilerin anlayışıdır. Lâkin onlar bu an­layışı kaldırıp, insanlarda, kendilerinin onlara dinin asıl kaynağını takdim ettikleri zannını uyandırmak için -çün­kü bu takdirde onlar insanları Ebû Hanife, eş-Şâfiî, Mâlik ve Ahmed in fıkhından tamamen uzaklaştırmış ve insanlara:’’Ey insanlar Muhammedin (sav) fıkhını mı istersiniz yoksa Ebu Hanife ve eş Şafiininkini mi ?’’deme imkanı elde etmiş olacaklardır,kendi anlayışlarını Kitab ve Sünnete izafe etmişlerdir.</p>
<p>Onların bu sözü söylemeleri ancak,kendi fıkıhlarını Kitab ve Sünnete izafe edip,Ebu Hanifenin fıkhını Kitab ve Sünnete değil Ebu Hanifeye,eş Şafiinin fıkhını da Kitab ve Sünnete değil eş Şafiye izafe ettikten sonra mümkün olabilir.Bundan dolayı Kitab ve Sünnetin bi hakkın sadık bir şerhi olan bu büyük İslam fikri,Kitab ve Sünnetten ayırıp;doğru olanları,ötekilerin sofralarından artan kırıntılar,hataları ise kendilerinden,olan bir anlayışı insanlara getirmişler ve görüşlerinin hepsini Kitap ve Sünnete izafe etmişlerdir.</p>
<p>Onların bu sözlerine aldanan, sâdece; kendi asırların da Sünnetin; marifet rivayet, tahammül, telâkki, şerh, tarif ve zabt bakımından yaygın oIuşun yanında, dindarlık, takva, verâ&#8217;, ilim, anlayış ve istinbât kuvveti hususunda imam oldukları kabul edilmiş olan müçtehidlerin fıkhından ha­bersiz olmalarından dolayı aldanmıştır.</p>
<p>İslâmî ilimlerin bütün dalları ile onları her taraftan ku­şatmış olan canlı bir ilmi muhitin, bugünkü haleflerimiz için söz konusu olmasına imkân yoktur. Hatta  öyle ki sen, âlimlik taslayarak müctehid olduğunu iddia ettiği hal­de, insanlara söylediği yaldızlı sözleri yazarken arapçayı doğru dürüst kullanamayan, Allah katında işlediği fahiş hatâdan haberi olmayan ve âlimlik taslayıp, şeriata teslim olduğunu göstermek için &#8220;İsmet (masumluk) Allaha mah­sustur (el-ismetu liİlâhî)&#8221; diyenleri görürsün. Allahı koru­yacak kimdir? Neyden koruyacaktır? Bu sözleriyle ilgili bir nass var mıdır? Eğer söylediği sözün mânâsını bilmiyorsa, işte felâket budur. Yok, biliyor da söylüyorsa, dinde tecdid iddiasında bulunmadan önce, gitsin tecdid-i iman ile yeniden müslüman olsun!</p>
<p>Allahtan, bizi doğru yola iletmesini, söz ve fiillerimizi müstakim kılmasını dileriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>3-SEBEP</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ZAHİRDE BİRBİRİNE AYKIRI GİBİ GÖRÜNEN </strong><strong>HADÎSLER KARŞISINDA TÂKÎB ETTİKLERİ METODDAKİ İHTİLÂFLARI</strong></p>
<p>Bu sebep, fakihlerin ihtilâf sebeplerinin en mühimle­rinden sayılır. Bu konuda, iki mühim ilimden faydalanıla­bilir: Hadis ilmi ve Usûl-i Fıkıh ilmi.</p>
<p><strong>Hadîs ilmine gelince:</strong> Bir meseledeki hadisler ve bu me­seleye, gerek yakın gerek uzak ilgisi bulunan eser (haber) leri bilmek için gereklidir.</p>
<p><strong>Usûl-i Fıkıh ilmi ise;</strong> Kitâb ve Sünnet&#8217;teki diğer nassların ışığında, bu ilmin kaidelerinden ve yerleşmiş hükümle­rinden faydalanmak için gereklidir.</p>
<p>Nitekim aşağıda göreceğimiz gibi, müteârız (çelişik) nassların arasını bulmakta büyük rol oynayan, ince zekâ ve isabetli düşünce de bu sebebe girmektedir.</p>
<p>Hadîs ilmini öğrenmeğe yeni başlayan bir kimse de bi­lir ki, çoğu zaman bir meselede, hükme delâleti farklı, olan ve bazan ikiden çok mânâya gelebilen birçok hadîs bulu nur. İşte bu durumda ulemâ, şu yolları takip etmiştir:</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; Müteârız iki hadisin arasını bulmak ve her ikisini tevil ederek, ikisinin mânâlarının birbirine uygunluğunu sağlama metodu.</p>
<p><strong>2-</strong> Eğer ikisinin arasını bulmak mümkün olmazsa, nesh prensibine başvurulur; hadislerden birinin diğerini neshettiğine hükmederler.</p>
<p><strong>3-</strong> Eğer nesh de sözkonusu olmayıp, neshe hükmetme­ğe yardımcı olacak karineler de bulunmazsa, iki hadisten birini tercih yolunu seçerler ve hadîsin birini diğerine ter­cih ederler.</p>
<p>Bazı âlimler, üçüncü metodu ikinciye tercih ederek, önce araları bulunur, olmazsa tercih o da olmazsa nesh, de­mişlerdir. Bu metodlardan bahsedersek söz uzar. Bu konu­da kısaca söyleyeceklerim şunlardır:</p>
<p>Anlayış, iki müteârız hadisin aralarının bulunmasın­da (cemi) en büyük rolü oynar. Bazı âlimler böyle müteânz iki hadîsi anlayamadıktan için, onların arasını bulmanın imkânsız olduğunu iddia ederken; Allah başka bir âlime, bu iki hadîsin arasını nasıl bulacağını anlamayı nasîb eder. Bu sebeple âlimler, zahirde birbirine zıd gibi görünen müteârız iki hadisin arasını bulmanın imkânsız olduğunu iddia edebil­mek için, acele etmeyip, meseleyi iyice inceleyerek, emîn ol­manın, zarureti üzerinde ehemmiyetle durmuşlardır.</p>
<p><strong>2</strong>&#8211; Eğer iki hadisin arasını bulmak mümkün olmazsa; imam, ikisinden birisinin mensûh olup olmadığını ince­lemeğe geçer. Buna karar vermek için, buna yardım eden karinelerin bulunması şarttır. Bu karinelere &#8220;Muarrifâtu&#8217;n- Nesh’’ denilir. Bunlar dörttür: &#8221;nehyetmiştim, şimdi artık ziyaret edebilirsiniz.&#8221; hadisinde olduğu gibi, bizzat Rasülullahın açıklamasıyla bilinir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> en-Nesâi&#8217;nin, Câbir b. Abdillah&#8217;tan rivayet et­iği &#8220;Rasülullahın (s.a.v.) en son hâli, ateş değmiş şeyleri yedikten sonra abdest almayı terketmek olmuştur.&#8221; hadi­sinde olduğu gibi, sahabenin açıklamasıyla bilinir.</p>
<p>Üçüncüsü: Bazı rivayetlerde H. 8. senede olduğu söy­lenen Şeddâd b. Evs&#8217;in &#8220;Kan aldıranın da, hacamatçının da orucu bozulur.&#8221; hadisinin; yine bazı rivayetlerde H. 10. senede Vedâ Haccında olduğu söylenen, îbn Abbâs&#8217;ın &#8220;Rasûlullah, ihramlı ve oruçlu olduğu halde kan aldırdı.&#8221; hadîsiyle neshedilmesi gibi; nesh, târih sayesinde bilinir.</p>
<p>Bazan nesh, neshe delâlet eden karinelerle bilinir. Meselâ bir hadîsi rivayet eden bir sahâbînin, daha son­ra müslüman olmuş olması ve hadîsi işittiğini açıkça ifa­de etmiş olması gibi ki, bu takdirde bu hadis, ondan daha önce müslüman olmuş ve müslüman olduğu zaman onu Rasûlullahtan işitmiş olan bir sahâbînin rivayet ettiği ha­disi nesheder.</p>
<p>Bunun dışında, üzerinde durup düşünülmesi ve ince­den inceye araştırılması gereken, daha başka incelikler de vardır.</p>
<p>Dördüncüsü: Hadisin aksine bir icmâ bulunması ile neshedildiği bilinir. Bu icma&#8217;ın vuku bulup bulmadığını ve icmâa muhalefet eden olup olmadığını tesbit etmek, son derece güç bir iştir.</p>
<p><strong>3-</strong> Eğer nesh de sözkonusu olamıyorsa, imam, iki hadîsten birini tercih şıkkına geçer.</p>
<p>İki hadis arasında tercih yapmak ise meşakkatli ve son derece güç bir iştir. Çünkü birinci safha -ikisinin arasını bulma safhası- anlayış ve dirayet ister; ikinci safha -nesh safhası- da, buna muttali olmayı ve buna delâlet eden bir rivayetin mevcudiyetini gerektirir. Tercih&#8217;e gelince: Hem dirayet hem rivayet ister. Dirayet, yüksek bir anlayış ve parlak bir zekâ ister. Rivayet de, bir meseledeki hadislerle ilgili bütün külli ve cüz&#8217;ileri bilmeyi gerektirir. Hadîslerin isnadları ise ne kadar da yorucudur! Bu; hadisleri rivayet eden sahâbîleri, hayatlarını, sıfatlarını, hadîste kullandık­ları lafızları v.s. buna benzer hususları bilmeyi gerektirir.</p>
<p>Usûl âlimleri, müteârız iki hadîsten birini tercih et­meyi gerektiren sebeplerin neler olduğunu tesbitte güç­lük çekmişlerdir, el Hâzimi (548-584) &#8220;el-İ&#8217;tibâr fi&#8217;n-Nâsîh ve&#8217;l-Mensûh mine&#8217;l-Âsâr&#8221; adlı eserinin mukaddimesinde bu meseleye temas etmiş ve (s. 9-23&#8217;de) tercih sebeplerinin ellisini zikretmiş, ayrıca bu sebeblerin pekçoğuna misal de vermiştir. Bu bahsi bitirirken de (s. 23&#8217;de) &#8220;Bunlardan baş­ka, bu muhtasarı uzatmamak için zikretmekten vazgeçtiği­miz daha pek çok sebep vardır.&#8221; demiştir.</p>
<p>Sonra Hafız el-Irâkî (725-806) gelmiş ve îbnu&#8217;s Salâh (v. 643)&#8217;ın &#8220;Ulûmu/1-Hadis&#8221;ine yazdığı haşiyede, el-Hâziminin bu sözünü nakletmiş ve (s. 245&#8217;de) &#8220;Tercih sebeblerinin sa­yısı yüzden fazladır. el-Hâziminin bunları muhtasar olarak zikrettiğini gördüm. Önce el-Hâziminin zikrettiği elli sebeble başlıyorum, sonra akabinde, diğerlerini zikredeceğim.&#8221; de­miş ve 110 sebeb zikretmiştir. Sözlerinin sonunda (s 250&#8217;de) şöyle demiştir: &#8220;Bunların dışında daha başka, tercih sebebleri vardır ki; bunların kimisinin kabulü münâkaşalıdır -yani di­ğer bir kısmı da makbuldür demektir-; keza zikrettiğimiz se­beblerin bazıları da münakaşalıdır.</p>
<p>Buradan; zahirde müteârız iki hadîs gördüğü zaman, pekçok tercih sebebi arasında başka sebeblere hiç itibâr etmeksizin, hemen Sahihayn&#8217;daki hadîsleri Sahîhayn&#8217;da olmayan hadislere tercihe kalkışan bazı kimselerin cehaletini -veya câhil gibi görünmelerini- anlıyoruz. Halbuki HaflZ el-Irâkî (725-806), tercih sebeblerini sıra ile zikreder­den &#8220;Hadisin Sahîhayn&#8217;da olması, Sahîhayn&#8217;da olmayan hadîslere tercih edilme sebebidir&#8221; şartını, 110 şart içersin­de, 102. sırada zikretmiştir.</p>
<p>Bu adamlar ister gafil olarak ister gafil gibi görünerek; yüzbir tercih sebebini heder etmiş olmaktadırlar. İşte ilmin hakiki önderleriyle âlimlik taslayanlar arasındaki fark budur! Allah hepimize hidâyet ve selâmet ihsan etsin.</p>
<p>İmamların, fıkhı görüşlerindeki iftilâhlarının vuku bulduğu bu geniş sahada; bir tek fıkhi hükümde bile, içti­hadın ne kadar zor olduğunu ve aynı şekilde, imamlarımı­zın ne kadar yüksek bir İlmî seviyeye erişmiş olduklarını anlamamız mümkündür. Üstelik benim zikrettiklerimin; müçtehidin bilmesi gereken diğer pekçok ilim bir yana, sa­dece üzerinde durduğumuz açıdan bile, ancak ilk bilgiler mesabesinde olduğunu da hatırlatırım.</p>
<p>Üçüncü sebeb ile ilgili olarak söyleyeceklerimin sonun­da, pek ihtilâf mevzuu olmamış ve imamların üzerinde ya­zıp çizdikleri; &#8220;Berâe sûresi hâriç, Besmelenin Kur&#8217;an&#8217;dan bir âyet olması; muktedînin imamın arkasındaki kıraa­ti rükûa eğilip doğruluşta ellerin kaldırılması&#8221; konuların­da, bu konulara dâir eserler telif ettikleri gibi, üzerinde ka­lem oynatıp eser telif etmedikleri basit bir noktayla ilgili bir metin nakledeceğim.</p>
<p>Bu metni nakletmenin yegâne sebebi, bahsetmiş oldu­ğumuz üç metodu, bir tek meselede toplamış olmasıdır.</p>
<p>İmam en-Nevevî Şerhu Sahihi Müslim, XIV, 80&#8217;de &#8220;Ağar­mış saçların, sarı veya kızıla boyanmasının müstehab; siyaha boyanmasının haram olduğuna dâir bâb&#8221;da, sövle demektedir: &#8220;Mezhebimize -eş-Şâfii mezhebine- göre, kadın ve erkeğin, ağarmış saçlarını sarı ve kızıla boyamaları müstehab, si­yaha boyamaları da, en sahih olan görüşe göre, haramdır. Si­yaha boyamanın tenzihen mekruh olduğu da söylenmiştir. Tercih edilen, -şerhedilmekte olan- &#8220;Siyah renkten kaçınınız&#8221; hadisine dayanarak, haram olmasıdır. Mezhebimiz budur.</p>
<p>Kâdî Iyâz şöyle demiştir: &#8220;Sahabe ve Tabiinden olan selef, boyayıp boyamamada ve boyanın renginde de ihtilâf etmişlerdir. Bir kısmı boyamayı terketmek efdâldir, demiş ve Rasûlullahın; ağarmış saçları boyayıp rengini değiştir­mekten nehyettiğini, çünkü kendisinin ağarmış saçları­nın rengini değiştirmediğini, rivayet etmişlerdir. Bu görüş, Ömer, Ali, Ubeyy ve başkalarından rivayet edilmiştir.</p>
<p>Diğerleri de, boyarım efdâl olduğunu söylemişlerdir. Sa­habe, Tâbiûn ve daha sonrakilerden bir gurup; Müslim ve başkalarının zikrettiği hadislere dayanarak, ağarmış saçlarını boyamışlardır.                                                                     ,</p>
<p>Sonra onlar yine ihtilâf etmiş, ekserisi -ki İbn Ömer,Ebû Hurayra ve başkaları bu guruptadır. Bu, Ali&#8217;den de ri-vayet edilmiştir- sarıya boyamış, kimisi de kına ve ketem bitkisiyle, bazıları da za&#8217;ferân ile boyamışlardır.</p>
<p>Bir kısmı ise siyaha boyamışlardır. Bu, Osman, Ali&#8217;nin oğulları Haşan ve Hüseyin, Ukbe b. Âmir, İbn Şîrîn (v. 110), Ebû Burde (v. 103,104) ve başkalarından rivayet edilmiştir.</p>
<p>Kâdî Iyâz şöyle devam etmiştir: et-Taberâni &#8220;Doğ­ru olan şudur ki; Saçın beyazlarının boyanması ve boyan­masının yasaklanmasıyla ilgili olarak, Rasûlullahtan riva­yet edilen bütün hadisler sahihtir ve aralarında tenakuz yoktur. Boyamasını emrettiği kimseler, saçının beyazı Ebû Kuhâfe&#8217;ninki gibi olanlar -ki son derece beyaz olup, güzel görünmüyordu-, yasaklamış olduğu kimseler ise, saçında­ki beyazlık az olanlardır.&#8221;</p>
<p>et-Taberâni şöyle devam etmiştir: &#8220;Selef bu hususta, vaziyete göre her iki şık ile de amel etmişlerdir. Üstelik bu­radaki emir ve nehyin, vucûbiyet ifade etmediğinde icmâ edilmiştir. Bu sebeple seleften bir kimse, kendisininkinin tersini yapan öbürüne itiraz etmemiştir.&#8221;</p>
<p>Ayrıca et-Taberânî, bu iki şıktan birinin nâsih diğerinin mensûh olduğunu söylemek de doğru değildir52 demiştir.</p>
<p>Kâdi Iyâz şöyle demiştir: &#8220;Bir diğeri ise şöyle demiştir: &#8216;Bu mesele iki şekildedir: Bir kimsenin bulunduğu mem­leketin âdeti boyamak veya boyamamak ise, o kimsenin, âdeti terketmesi, gösteriş yapmak içindir ve mekruhtur. İkincisi: Beyaz saçların zerâfetine göre değişir. Beyazları, boyanmışından daha güzel görünen kimsenin boyamayı terketmesi evlâdır. Beyazları çirkin görünenin ise boyama­sı evlâdır.&#8221; Kâdi Iyâz&#8217;ın naklettikleri bunlardır. &#8220;Bunların en doğrusu ve sünnete en uygunu, nakletmiş olduğumuz, mezhebimizin görüşüdür.&#8221; en-Nevevinin sözü sona erdi.</p>
<p>Geçmiş imamlar, görünüşte müteârız olan hadisleri top­layıp, bunları tedkik ederek, araştırma sonunda vardıkla­rı neticeleri açıklamaya büyük bir ihtimam göstermişlerdir. Bu konuda, İmam eş-Şâfiî (150-204) &#8220;İhtilâfu,l-Hadîs&#8221;ini, İbn Kuteybe (213-276) &#8220;Te&#8217;vîlu Muhtelifi&#8217;1-Hadîs&#8221;ini -ki bazı yerleri tenkide uğramıştır- telif etmiştir. Bu iki kitâb matbûdur. Kâtib Çelebi Keşfu&#8217;z-Zunûn&#8217;da Zekeriyyâ es-Sâcî (217-307) &#8216;nin &#8220;İhtilâf u&#8217;l-Hadîs&#8221; isimli bir eseri oldu­ğunu zikretmektedir.</p>
<p>İmam İbn Cerîr et-Taberî (224-10) nin &#8220;Tehzibu&#8217;l-Âsâr&#8221; adlı bir eseri vardır. Kâtib Çelebi bu eser hakkında &#8220;Saha­sının, eşi olmayan tek eseri&#8221; demektedir.</p>
<p>İmâm Ebû Cafer et-Tahâvî (237-321) nin de bu mev­zuda iki büyük eseri vardır. Birisi &#8220;Şerhu Maâni&#8217;l-Âsâri&#8217;l- Muh telif eti&#8217;l-Me&#8217; sûra&#8221; dır, birçok defa basılmıştır. Eser -onun imam ve müctehid olduğuna şehâdet etmesine rağ­men- Hafız el-Kuraşfnin &#8220;el-Cevâhiru&#8217;l-Mudıyye&#8221;sinde zikrettiğine göre, üstelik et-Tahâvi&#8217;nin ilk eseridir.</p>
<p>Onun ikinci eseri &#8220;Muşkilül-Âsâr&#8221;dır, pekçok defa ba­sılmıştır, dört cilttir, fakat Allâme el-Kevser^nin &#8220;el-Hâvî&#8221; adlı eserinde (s. 34) söylediğine göre, basılmış olan bu kı­sım, aslının yarısı bile değildir.</p>
<p>Bunlardan başka, bu hususta yazılmış müstakil eserler, kitaplarda yer almış olan araştırma ve makaleler de vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>4-SEBEP</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>SÜNNETE VUKÛFLARINDAKİ FARKLILIKLARINDAN DOĞAN İHTİLÂFLARIN</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>AÇIKLANMASI</strong></p>
<p>Bu sebepten bahsederken, söze, İmâm eş-Şâfii (150- 204)&#8217;nin &#8220;er-Risâle&#8221;sindeki şu sözleriyle başlamak istiyo­rum: &#8220;Sünnetlerin hepsine muttali olmuş ve bilmediği ha­dis bulunmayan herhangi bir kimse bilmiyoruz. Bütün hadîs âlimlerinin ilimleri biraraya getirilse, o zaman bü­tün sünnetler ihâtâ edilmiş olur. O âlimlerin ilimleri dağı­nık bir halde olduğuna göre, o kimsenin bilmediği hadis­ler elbette olacaktır. Sonra onun bilmedikleri, başkaları ta­rafından bilinmektedir. Onlar hadis bilgisi bakımından bir­kaç tabakadırlar: Kimisi, bir kısmını bilmese bile ekserisi­ni bilir; kimisi de başkasının bildiğinden daha az hadise vâkıftır.&#8221;</p>
<p>Bir kimsenin; kendisinin veya başkasının, Rasûlullahın hadîslerinin hepsini, tamamen bildiğini iddia etmesi, mücTehid imamlardan İmam eş~Şâfii&#8217;nin de dediği gibi mümkün değildir.</p>
<p>Hadisleri ezberleyip, onlara vakıf olma konusunda imamların farklı seviyelerde olmalarının mânâsı; meselâ onlardan, en çok hadis bileni, kendisine tâbi olunması ko­nusunda en fazla hak sahibi olacak demek değildir. Onun çok hadis bilmesi, başkalarından üstün olması için sebep teşkil edebileceği gibi; fıkıh ve istinbât konusunda derece­sinin yüksek olması da, bir başkasının ondan üstün olması için sebep teşkil edebilir.</p>
<p>Hadîslere vâkıf olmayla ilgili olarak, bir kimsenin ictihad derecesine varması ve kendisinin müctehid oldu­ğunun kabul edilebilmesi için gerekli şart, o kimsenin hadîslere geniş bir şekilde vâkıf olmasıdır. Bütün imamlar bunun üzerinde ittifak etmişlerdir.</p>
<p>Meselâ İmam Ahmed (164-241), bu sahada meşhur bir kimsedir. Keza İmâm Mâlik (95-179), eş-Şâf iî (150-204) ve bâzı kimseler onun hakkında şüphe izhâr etmiş olmasına rağmen Ebû Hanîfe (80-150) de böyledir. Kendisi hakkın- daki bu şüpheden dolayı, diğerlerini bırakıp, sâdece Ebû Hanife&#8217;den kısaca bahsedeceğiz.</p>
<p>Hadis bir bakıma tahammül ve semâ&#8217; (işitme), diğer bakımdan da rivayet ve edâ demektir.</p>
<p>Muhaddis önce, hadîsi şeyhlerinden dinler; &#8220;Tahammülü&#8217;l- Hadîs&#8221; dedikleri budur. Sonra da bunu başkalarına rivayet eder; Buna da &#8220;Edâ&#8221; denilir.</p>
<p>Rivayet ettiği hadîsler çoğalınca, insanlar onun tahammül&#8217;ünün az veya çokluğuna delâlet eden rivayetle­rine sahip olurlar. Lâkin hadîsin rivâyetiyle meşgul olma­dığı takdirde, bazı vesilelerle rivayet etmiş olduğu hadîsler, onun tahammül&#8217;ünün az veya çokluğuna delâlet etmez.</p>
<p>Ebûbekr (r.a.) erkeklerden ilk musluman olan, Rasûlullahla En çok beraber bulunan ve Sahabenin şehâdetiyle, onların en alimi olan bir kimsedir. Buna rağmen Ebûbekr&#8217;den bize, onun ashabın en âlimi olduğunu göstermesi şöyle dursun, ashabın diğer alimlerinden biri olduğuna delâlet etmesi bile mümkün olmayacak kadar az rivayeti intikâl etmiştir. Bunun böyle olmasının birçok sebebi vardır ki, onların ele alınması ayn bir mevzudur.</p>
<p>Sahabeden Hz. Ömer, Osman ve Ali&#8217;nin(r.a) rivayetleri de Ebûbekr&#8217;inkine yakındır. Tabiin ve Etbâu&#8217;t-Tâbiîn&#8217;den bu durumda olanların sayısı da pek çoktur.</p>
<p>Bizzat imâm Mâlik&#8217;in bile rivayetleri azdır. Halbuki tilmizi eş-Şâfiî (150-204) onun şöhretini &#8220;İş hadîse gelin­ce, Mâlik (95-179) bu sahanın yıldızıdır. O ki, kendi eliy­le yüzbin hadîs yazdığını söylemiştir. (Tertibu&#8217;l-Medârik,121 ve 124)&#8221; sözleriyle ifade etmiştir. Hattâ Allâme ez- Zurkânî, Muvatta&#8217; şerhinin mukaddimesinde (I. 7) İbnu&#8217;l Heyyâb&#8217;dan, İmâm Mâlik&#8217;in yüzbin hadîs rivayet ettiğini nakletmektedir.</p>
<p>İmam eş-Şâfii de aynı durumdadır. Kitaplarında mev-cud hadisler, onların hadîs ilminde imam oluşlarıyla ve bu sahadaki şöhretleriyle ki hakîkaten bu şöhrete lâyıklardır mütenâsib çoklukta değildir.</p>
<p>Bazılarının &#8220;eş-Şâfiî, sahih olduğunu bildiği her hadisi kitaplarında zikretmiştir.&#8221; sözü, bütün hadislere değil, sadece ahkâm hadislerinin sahih olanlarına hamledilir.</p>
<p>Mâlik ve eş-Şafii&#8217;nin rivayetlerinin oluşunun sebebi onların fıkıh, fıkıh öğretimi, ictihâd, istinbât, ictihâd ve fıkhın esaslarının (usûl-i fıkh&#8217;ın) tesbîtine, hadis rivayetinden daha çok ağırlık vermeleridir; yoksa onların hadis bilgilerinin ve vâkıf oldukları hadislerin azlığından değildir. Bilâkis onlar çok hadis toplamış, fakat az rivayet etmişlerdir.</p>
<p>İmam Ebû Hanîfe&#8217;nin hâli de budur; Çok hadis toplamış fakat az rivayet etmiştir. Bunun böyle olduğuna açıkça delâlet eden birçok rivayet vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:</p>
<p>— ez-Zebîdî, &#8220;Ukûdu&#8217;l-Cevâhiri&#8217;l-Munife&#8221;, s. 32&#8217;de şöyle rivayet etmiştir: Yahya b. Nasr şöyle demiştir: &#8220;Ebû Hanîfe&#8217;nin yanına vardım. Ev kitaplarla dolu idi. Bunlar ne&#8221; dedim, &#8220;Bunların hepsi hadistir, bunlardan ancak, fay­dalanılabilecek pek az mikdârını rivayet ettim.&#8221; dedi.</p>
<p>Aliyyu&#8217;l-Kârî de &#8220;el-Cevâhiru&#8217;l-Mudıyye&#8221;ye ek olarak basılmış olan Menâkıb&#8217;ında (II. 474) Muhammed b. Semâ&#8217;a (v. 233)&#8217;dan, &#8220;Ebû Hanîfe (80-150) nin, eserlerinde yetmiş bin küsur hadis zikrettiğini ve &#8220;el-Âsâr&#8221; adlı eserini kırk- bin hadîsten seçerek meydana getirdiğini&#8221; rivayet etmiştir.</p>
<p>İmam Ahmed (164-24l)&#8217;in &#8220;Dörtyüzbin hadîsi ezberle­miş olanın ictihâd ve fetvaya ehil olabileceğini&#8221; söylediği, ilerideki sayfalarda gelecektir. Kendisinin muasırı olan ve daha sonra yaşamış olan imamlar, Ebû Hanîfe (80-150)&#8217;nin fakih ve müctehid olduğunu, hattâ bütün âlimlerin fıkıhta onun ilmine muhtâc olduklarını kabul etmişlerdir. Bunun mânâsı, onun bu kadar (dörtyüzbin) veya ondan daha faz­la hadîsi bilmesi demektir.</p>
<p>Bu görüşte olan ve içtihada ehil olmak için bu kadar büyük miktarda hadisi ezberleme şartını koşan İmanı Alı nıed de, İmam Ebu Hanife&#8217;yi öven, büyük imamlardan­dır. İmam el-Aynî (v. 855) bunu, &#8220;el-Binâye&#8221;sinde zikretmiş. Allâme Zafer Ahmed et-Tehânevi de bunu &#8220;Kavaid fi Ulûmi&#8217;l-Hadis&#8221;inde (s. 328) nakletmiştir.</p>
<p>Allâme es Sâlihî eş-Şâfiî, Ukûdu&#8217;l-Cumân&#8217;ında (s. 63 ve 319&#8217;da) İbn Hacer el-Mekkî el- Heytemî eş-Şâfiî &#8220;el- Hayrâtu&#8217;l-Hısân&#8221; (s. 23) da ez-Zerenceriden şunu nakletmişlerdir: &#8220;İmam Ebû Hafs el-Kebîr, İmam Ebû Hanîfe&#8217;nin şeyhlerinin sayılmasını emretmiş, tabiînden olanların sa­yısı dört bini bulmuştur.&#8221; Sonra es-Sâlihî onun şeyhlerin­den bir kısmını, harf sırasına göre, s. 64-87&#8217;de, yirmiüç say­fa halinde zikretmiştir. Bu, o kadar büyük bir rakamdır ki, hemen hemen onun dışında, hadis ilmine kendini hasret­miş olan bir başkası için zikredilmemiştir.</p>
<p>Yine &#8220;el-Hayrâtu&#8217;l-Hisân&#8221;da, 25 ve 26. sayfalarda şöyle denmektedir: Ebû Yûsuf (113-182) şöyle demiştir: &#8220;Hadîsin tefsiri hususunda Ebû Hanîfe (80-150)&#8217;den daha bilgilisini görmedim. Sahih hadisi tanımada benden daha dirayetliydi.&#8221;</p>
<p>İmam Ebû Yûsuf ki, Cerh ve Ta&#8217;dîl ilminin imamı, Hadîs hafızlarının sultânı Yahya b. Maîn (161-234) onun hakkında; &#8220;Re&#8217;y ehli içersinde, hadis konusunda Ebû Yûsuf&#8217;dan daha sağlam, ondan daha büyük hafız ve riva­yeti ondan daha sahih birini görmedim.&#8221; demiştir. Bunu ez-Zehebî, &#8220;Menâkıbu Ebî Hanîfe ve Sâhibeyhi&#8221; adlı eseri­nin 40. sayfasında zikretmiştir.</p>
<p>Yine aynı eserin 61. sayfasında Ebû Yûsuf&#8217;un şöyle dediği rivayet edilmiştir: &#8220;Ebû Hanife bir görüş üzerinde karar kıldığı zaman, onun görüşünü destekleyen bir hadîs veya eser bulabilmek için Kufe şehrinin âlimlerini dolaşırdım.</p>
<p>Bazan iki veya üç hadis bulur, ona getirirdim. O, hadislerin kimisine &#8220;Bu sahih değildir&#8221; veya &#8220;Mâruf değil»dir derdi. Ben de ona &#8220;Senin görüşüne uygun olduğu hal­de, bunların illetini nasıl biliyorsun?&#8221; derdim, bana: &#8220;Ben Küfe ulemâsının bütün ilmini bilirim&#8221; cevabını verirdi/&#8217;</p>
<p>Kûfe&#8217;ye sahabeden binbeşyüz kişi gelmiş ve burayı ilimle doldurmuşlardır. Hattâ Ali b. Ebî Tâlib&#8217;in şehâdetiyle, burayı sadece İbn Mes&#8217;ûd&#8217;un ilmi doldurmuştur. el- Müsned, I. 405&#8217;de, İbn Mes&#8217;ûd&#8217;dan onun ashabını topladı­ğı ve onlara &#8220;Vallahi ben öyle ümid ediyorum ki, şu anda içinizde; Din, fıkıh ve Kur&#8217;ân ilminde, diğer İslâm beldele­rindeki âlimlerden daha üstün kimseler yetişmiş durum­dadır.&#8221; dediği nakledilmiştir.</p>
<p>el-Hâkim de, &#8220;Ma&#8217;rifetu Ulûmi&#8217;l-Hadis&#8221; adlı eseri­nin 240. sayfasında, 49. olarak ayrı bir ilim dalı tesbit et­miş ve müteakiben: &#8220;İlimlerden bu nevi; Tabiîn ve daha sonrakilerden hadîsleri ezber ve müzâkereye, kendileriy­le ve isimleriyle teberrük edilmeye lâyık, şark ve garbın meşhur sika imamlarını bilmektir.&#8221; başlığıyla husûsi bir kısım ayırmış ve Medîne-i Münevvere&#8217;den kırk, Mekke-i Mükerreme&#8217;den yirmibir ve Küfe&#8217;den ikiyüzbir râviyi zik­retmiş, bunlar arasında Ebû Hanife&#8217;yi de saymıştır.</p>
<p>Ebû Hanîfe, hem kendi ifadesiyle, hem de başkalarının şehâdetiyle Küfe âlimlerinin bütün ilimlerini toplamıştır. el-Buhârî (194-256)&#8217;nin Sahih&#8217;inde zikrettiği şeyhlerinden Yahya b. Âdem (v. 203) şöyle demiştir: &#8220;Ebû Hanîfe, belde­sinin bütün hadislerini toplamış ve vefatına kadar bunları tedkik etmeğe devam etmiştir.&#8221;</p>
<p>es-Sayrnarî &#8220;Ahbâru Ebî Hanifete ve Ashâbihi&#8221; adlı eserinde, senediyle birlikte, el-Hasen b. Salih (100-199) en -Sika, takılı ve âbidlerdendir- onun şöyle dediğini ri­vayet etmiştir: &#8220;Ebû Hanîfe (80-150), hadîslerin nâsih ve mensûhunu çok sıkı araştırır ve Rasûlullah ve ashabından rivayet edilen, sahih olduğunu gördüğü hadîslerle amel ederdi. Kûfe&#8217;lilerin rivayet ettiği hadîsleri ve onların fıkhî görüşlerini iyi bilirdi. Bulunduğu beldenin âlimlerinin amel etmekte olduğu hususlara uymakta titizlik gösterir­di. O, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın nâsuhu ve mensûhu vardır; keza hadi­sin de nâsihi ve mensûhu vardır.&#8221; derdi. Vefatına kadar Rasûlullahın en son amel edegeldiği hususlardan Kûfe&#8217;ye neler intikâl etmişse, Ebû Hanife onları bilirdi.&#8221;</p>
<p>Rasûlullahın vefatından önce, en son amel etmekte ol­duğu hükümleri bilmenin ehemmiyetini öğrenmek için; el- Hatib&#8217;in el-Fakih ve&#8217;l-Mutefakkih, 1.222&#8217;de Yahya b. Âdem (v. 203)&#8217; den naklettiği şu söze bakmak gerekir: Yahya b Âdem şöyle demiştir: &#8220;Rasûlullahın sözü varken başkası­nın sözüne ihtiyaç yoktur. Ancak Rasûlullahın vefatı esna­sında bu şekilde amel ettiği bilinsin diye, &#8220;Rasûlullahın, Ebûbekr ve Ömer&#8217;in sünneti&#8221; denilirdi.&#8221;</p>
<p>İmam Ebû Hanife&#8217;nin ilmi, sadece beldesinin hadîslerine münhasır kalmamıştır. Üstelik o, Hicazlıların rivayetlerini de tamamen biliyordu. Bu rivayetlere; Yezid b Ömer b. Hubeyre&#8217;nin, istemediği halde onun zorla kadı­lık vazifesini deruhte etmesinde ısrarının neticesi Küfe&#8217;den ayrılıp Mekke&#8217;ye yerleştiği zaman, muttali olmuştur. Onun Mekke&#8217;ye geliş tarihi H. 130 senesidir. Sultan Ebû Ca&#8217;fer el- Mansûr 136 senesinde başa geçinceye kadar Kûfe&#8217;ye dön­memiştir. Bu müddet, bir müctehidin hayâtında ve Mekke gibi, her sene hacca gelen âlimlerin ve muhaddislerin mel-cei olan ilmi bir muhit için, kısa sayılmaz.</p>
<p>Buna, onun menâkıbıyla ilgili eserlerde zikredildiği- ne göre, ellibeş defa haccettiği de ilâve edilmelidir. Her seferinde o, Mekke, Medine ve diğer İslâm beldelerinin âlimleriyle görüşüyordu. Bundan dolayıdır ki, es-Sâlihi nin Ukûdu&#8217;l-Cumân, s. 64-87&#8217;de zikrettiği onun şeyhleri ara­sında Mekke&#8217;li Medine&#8217;li ve diğer şehirlerden pekçok isim görürsün.</p>
<p>Az önce el Hâkim&#8217;in Ebû Hanîfe&#8217;yi Küfeli râviler; &#8220;Tabiîn ve sonrakilerden, hadisi ezber ve müzârekeye, kendileriyle ve isimleriyle teberrük edilmeğe lâyık, şark ve garbın meşhur sika imamları&#8221; arasında zikrettiğini gör­müştük. Malumdur ki, bir kimsenin hadîsi, ezberlenmek ve müzakere için, ancak o kimse çok rivayet eden birisi ol­duğu zaman toplanır.</p>
<p>İmam Ebû Hanîfe (80-150) icâzeten rivayeti caiz gör­mezdi. Bu görüş, cerh ve ta&#8217;dil ilminde zamanının ima­mı olan Şu&#8217;be b. el-Haccâc (82-160)&#8217;dan da nakledilmiştir. Şu&#8217;be bu meselede şöyle demektedir: &#8220;Eğer icazetle riva­yet caiz olacak olsa, rıhle (hadîs talebi için yapılan seya­hatler) ortadan kalkardı.&#8221; Hadîs taleb ederek seyahatlara çıkmak şart olduğuna göre, Ebû Hanîfe sadece kendi bel­desinin râvilerinden hadîs almakla nasıl iktifa edebilir?</p>
<p>Bu konuda daha pekçok şey söylenebilir, lâkin bu mü­nasebetle burada zikrettiklerimden fazlasına lüzum gör­müyorum. İmam Ebû Hanife&#8217;nin çeşitli yönlerinden bu yönünü, Allâme, muhakkik, hafız, fakih Şeyh Zafer Ahmed el-Osmânî et-Tehânevî (v. 1394 H) &#8220;İncâu&#8217;l-Vatan ani&#8217;l-İzdirâi bi-İmâmi&#8217;z-Zemen&#8221; adlı eserinde geniş bir şekilde ele almıştır. Bu eserde, başka yerde birarada bulun­ması mümkün olmayan nakiller yer almıştır.</p>
<p>Bazı seviyesizler, artık bundan sonra da hâlâ bu imam hakkında söz söylemeğe cür&#8217;et etmeğe devam edecekler midir?</p>
<p>Bütün bunlarla beraber, hepimiz kabul ediyoruz ki; Bu büyüklüğüne rağmen, ne Ebû Hanife ne de eş-Şâfiî, hadis­lerin hepsini tamamen ihâtâ etmiş değillerdi. Her biri za­manında tek olmalarına rağmen Mâlik (95-179), Ahmed (164-241), es-Sevri (97-161), el-Leys b. Sa&#8217;d (94-175) ve el Evzaî (88-157) -Allah hepsinden razı olsun- hakkında söy­lenecek olan da budur.</p>
<p>Bazı imamların, sünnetin pek az bir kısmına muttali olamadıklarını gösteren birkaç misal vermekte beis gör­müyorum:</p>
<p>— İmam Ebû Hanîfe (80-150), bir kimse birşeyi vak­fettiği zaman, o kimsenin vakfa riâyetinin şart olmadığı­nı ve bundan dönmesinin caiz olduğunu, ancak vakıf vasi­yet yoluyla veya kâdının hükmü ile olursa bunun müstes­na olduğunu söylemiştir. İmam, vakfa riâyetin şart oluşu­na dâir herhangi bir rivayete muttali olamamıştır.</p>
<p>Bu meselede, bütün ashabı ve diğer imamlar ona mu­halefet etmişler ve vakfa riâyet etmenin şart olduğunu söy­lemişlerdir. Hanefî mezhebinde fetva, Ebû Yûsuf ve Mu- hammed (I.29-187)&#8217;in &#8220;Vakfın icrası şarttır (ondan dönüle­mez)&#8221; görüşü üzre verilmiştir.</p>
<p>İsâ b. Ebân (v. 220)&#8217;da şöyle demiştir: &#8220;Ebû Yûsuf (113- 182) Bağdad&#8217;a geldiğinde, İsmail b. Uleyye (110-193) ken­disine, İbn Avn-Nâfî-İbn Ömer tarikıyla, Hz. Ömer&#8217;in Hayberden hissesine düşen arazisini vakfetmesiyle ilgili rivayetini nakledesiye kadar, vakıfların satılmasının caiz oldağunu söyleyen Ebû Hanıfe&#8217;nin görüşündeydi- Ibn Yûsuf (113-18.:) bu rivayeti duyunca, &#8220;Bu, muhalefet edilmedi mümkün olmayan birşey! Eğer Ebu Hanife bunu duymuş olsaydı, onu kabul eder ve ona muhalif bir görüşü ileri sürmezdi.&#8221; demiştir.</p>
<p>İbn Ebî Hatim er-Râzî (240-327), el-Cerhu ve&#8217;t ta&#8217;dıl&#8217;inin mukaddimesinde (s. 31) senediyle, İmam Mâlikin en önde gelen ashabından olan Abdullah b. Velıb (v. I97)&#8217;den şunu ri vayet etmiştir. îbn Vehb şöyle demiştir: &#8220;Mâlik (93 179)&#8217;e, abdest alırken ayak parmaklarının arası açılarak yıkanmasının hükmü soruldu, Mâlik, &#8220;Şart değildir&#8221; dedi, ben de ses çı­karmadım. Sonra onun yanındakiler dağılıp gidince Malik&#8217;e: Elimizde bu meseleyle ilgili bir hadîs vardır.&#8221; dedim. Malik Nedir o?&#8221; dedi. Ben, &#8220;Bize el-Leys b. Sa&#8217;d ve İbn Lehf a ve Amr b. Haris (üçü de) Yezid b. Anır el-Ma&#8217;âfiri den, o da Ebû Abdirrahman el Habeliden, o da el-Mustevrid b. Şeddûd el-Kuraşi&#8217;den, onun &#8220;Rasûlullah&#8217;ın, elinin küçük parmağıy­la ayak parmaklarını araladığını gördüm.&#8221; dediğini rivayet etti.&#8221; dedim. Mâlik, &#8220;Bu hasen (makbul) bir hadîs. Şu âna kadar bunu duymuş değildim.&#8221; dedi. Sonra Mâlik&#8217;e bu mese­le sorulduğunda, ayak parmaklarının aralanmasını emretti­ğini duydum.&#8221;</p>
<p>el-Beyhekî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfii, I. 528&#8217;de, İmam Ah- med b, Hanbel (164-241)&#8217;in şöyle dediğini rivayet etmiş­tir: &#8220;eş-Şâfiî (150-204) bize, &#8220;Siz hadis ve ricali konusun­da benden daha bilgilisiniz. Sahîh bir hadis olduğu zaman, (râvileri) ister Kufi ister Basri ister Şâmî olsun, bana haber verin ki, o hadisin hükmüne tâbi olayım.&#8221; dedi.&#8221;</p>
<p>İbnu&#8217;l-Kayyım&#8217;ın Kitâbu&#8217;r-Rûh&#8217;unda (s. 13) şöyle denmektedir: el-Hallâl (v.321), &#8220;el-Câmi&#8221;&#8216;inin &#8220;Kitâbu&#8217;l-Kıraati inde&#8217;l-Kubûr&#8221; kısmında şöyle demiştir: &#8221;Bize el-Abbâs b. Muhammed ed-Dûri, Yahya b. Maîn&#8217;den, o Mubeşşir el-Halebrden, o da Abdurrahman b. el-Alâ b. el- Leclâc&#8217;dan, o da babasından tahdîs etti. Babası şöyle de­miştir: Ben öldüğüm zaman beni kabre koy ve &#8220;Bismillâhi ve alâ Sünneti Rasûlillahi&#8221;de ve toprağımı güzelce düzelt, sonra başucumda Bakara&#8217;nın baş tarafını oku, çünkü ben Abdullah b. Ömer&#8217;in böyle dediğini işittim.&#8221;</p>
<p>el-Abbâs ed-Dûri (v. 271) demiştir ki: Ahmed b. Hanbel (164 &#8211; 241)&#8217;e &#8220;Kabrin başında Kur&#8217;an okunmasına dair bir rivayet biliyor musun?&#8221; diye sordum, &#8220;Hayır&#8221; dedi. Yahya b. Main (161 -234)&#8217;e sordum, o bana bu hadisi rivayet etti.</p>
<p>el-Hallâl da şöyle demiştir: Bana el-Hasen b. Ahmed el-Verrâk, Ali b. Mûsâ el-Haddâd&#8217;ın -ki sadûk bir kimsey­di- şöyle dediğini rivayet etmiştir: &#8220;Ahmed b. Hanbel (164- 241) ve Muhammed b. Kudâme el-Cevherî (v. 237), bir ce­nazedeydiler, ölü defnedilince, âmâ bir adam kabrin ba­şında Kur&#8217;an okumağa başladı. Ahmed adama, &#8220;Bana bak, kabrin başında Kur&#8217;an okumak bid&#8217;attir.&#8221; dedi. Kabris­tandan çıktığımızda, Muhammed b. Kudâme, Ahmed b. Hanbel&#8217;e, &#8220;Ey Ebû Abdillah, Mubeşşir el Halebî (v. 200) hakkında ne dersin? Ondan hiç hadis yazdın mı?&#8221; dedi, Ahmed &#8220;Evet&#8221; dedi. Bunun üzerine &#8220;O halde, Mubeşşir bana Abdurrahman b. el-Leclâc&#8217;dan, o da babasından, ba­basının, kabre defnedildiği zaman kabri başında Bakara sûresinin baş ve son kısımlarının okunmasını vasiyet et­tiğini ve îbn Ömer&#8217;in böyle vasiyet ettiğini işittiğini&#8221; riva­yet etti&#8221; dedim.</p>
<p>Ahmed b. Hanbel ona, “Dön de, o adama Kur&#8217;an okumanın caiz olduğunu söyle&#8221; dedi.</p>
<p>Bunlar, nâdir olmakla beraber, imamların bazı hadîslerden haberleri olmadığına ve hayatlarında veya ve­fatlarından sonra, ashabından bazılarının, onların bu du­rumlarına göz yummayarak, bunu tashih ettiklerine; bir kimsenin sünneti tamamen ihata edemiyeceğine dâir mi­sallerdir. Kemâl sıfatı ancak Allah&#8217;a mahsustur.</p>
<p>Bu ihtilâf sebebi ile ilgili bazı şüpheler vardır ki, onlara inşâallah temas edeceğim. Ancak onlara geçmeden önce, bazılarının aklıma gelen bir suâli cevaplandıracağım.</p>
<p><strong>Suâl şudur:</strong> Niye bu sebebi, sonuncu sırada zikrettin?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Ben bunu, bilerek, kasden yaptım. Ayrıca pek- çok kimsenin konuşmalarında, yazılarında bu sebebi zikret­tiklerini, bunu ihtilâf sebeplerinin birincisi kabul ettiklerini ve imamlardan birinin bir hadisi terk ettiklerini gördükleri za­man hemen &#8216;İmam bu hadisi görmemiştir. Eğer görmüş ol­saydı, onun hükmünü kabul ederdi. Görmemiştir, çünkü bir kimsenin, sünnetin tamâmını tek başına bilmesi mümkün de­ğildir.&#8221; dediklerini bildiğim için zikrettim.</p>
<p><strong>Fakat iki şeyden dolayı, bu kimselere hâlâ hayret ederim:</strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Onlar imamın bir hadîsi görmediğine ve dola­yısıyla ona muhalif bir görüşe sahip olduğuna dâir küçük bile olsa, bir delil elde etmek için, o imamın bütün eserleri­ni noksansız gözden geçirmiş değillerdir. İlim ehlinden ba­zılarının: &#8220;Ebû Hanîfe &#8220;Fâtiha&#8217;sız namaz olmaz&#8221; hadîsini görmemiştir.&#8221; dediğini işittim. Halbuki Ebû Hanîfe bunu, defalarca basılmış, şerhedilmiş, elimizde mevcud meşhur &#8220;el-Müsned&#8221;inde rivayet etmiştir.</p>
<p>Eğer bu iddiada bulunan, imamın bütün eserlerini ta­mamen inceleyip de, eserlerde bu hadisin aynısını bulama­mış olsaydı bile, yine de imamın bu hadisi bilmediğini söy­lemesi caiz olmazdı. Bir baksana, sahih bir hadisi Buhâri ve Müslim&#8217;in eserlerinde arasan ve bulamasan, bu imamların bu hadîsi görmediklerini söylemen doğru olur mu? Eğer söylüyorsan, o zaman senin ne büyük ilmin var? Ne bü­yük imamsın sen!!!</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Bir imamın bir hadise muttali olmadığını söy­leyen, sâdece kafadan konuşmaktadır ve müslümanların imamlarından biri hakkında, bilgiye, delil ve burhana da­yanmaksızın söz söylemektedir. &#8220;Bu hadîsi ben görme­dim&#8221; diye sanki imamın kendisi mi söylemiştir!?</p>
<p>Dolayısıyla, bu sebebin son olarak zikredilmesi; ilim mantığının ve imamlara karşı gösterilmesi gereken İslâmi terbiyenin gereği olan tabiî bir durumdur</p>
<p>Zekî bir müslüman, önce kendini itham eder ve imam­lara dil uzatıp, kendisinin muttalî olduğu bir hadisi gör­mediklerini söyleyerek onları itham etmez.</p>
<p>İmam es-Subkî (683-756)/nin &#8220;Ma&#8217;nâ Kavli&#8217;l-İmâmi&#8217;l- Muttalibi&#8221;, (s. 99)&#8217;da, İmam Ahmed b. Hanbel 4164- 241)&#8217;den naklettiği şu rivayetin güzelliğine bakınız:</p>
<p>es-Subki der ki: Ebû Eyyûb Hamid (Humeyd) b. Ah­med el-Basri şöyle demiştir: &#8220;Ahmed b. Hanbel&#8217;in yanın­da bir meseleyi görüşüyorduk. Birisi Ahmed&#8217;e: &#8220;Ey Ebû Abdillah, bu konuda sahih bir hadîs yoktur.&#8221; dedi. Ahmed ona: &#8220;Eğer bu konuda sahih bir hadis yoksa eş Şafiî (150- 204)&#8217;nin görüşü var. Onun delili bu konudaki en sağlam şeydir.&#8221; dedi.</p>
<p>Sonra İmam Ahmed sözüne devam etmiş ve adama, kendisiyle eş-Şâfii arasında geçen bir kıssayı anlatmıştır. Bu, eş-Şâfii bir görüş ileri sürdüğü zaman onun, mutlaka sünnetten bir delile dayanmış olduğunu fakat bu delilin, hem de kime, İmam Ahmed gibi birine kapalı kalmış oldu­ğunu gösterir.</p>
<p>İmam Ahmed şöyle demiştir: &#8220;eş-Şâfii&#8217;ye &#8220;Şu meselede ne diyorsun?&#8221; dedim, bunun üzerine eş-Şâfii bu konuda bir hadîs söyledi ki, hadîs tam bir nass idi.&#8221; Yani: eş-Şâfii nin gö­rüşüne o derece açık bir şekilde delâlet ediyordu ki, hadisin lafzının başka bir mânâya gelme ihtimâli yoktu.</p>
<p>İmam Ahmed, bu kadar yüksek bir edeb sahibi olursa, her müslümanın aynı şekilde davranması evleviyetle gere­kir. Alah bizi, bütün hayırlara muvaffak kılsın.</p>
<p><strong>Bu sonuncu sebeple ilgili olarak ortaya atılan şüphele­re gelince, bunlar şunlardır:</strong></p>
<p><strong>1- Bir kimse şöyle diyebilir:</strong> İmamların bazı hadisle­ri görmediğini delillerle gösterdiğine göre, buna bakarak onlar hakkında &#8220;Yine bu meselede, o imamın başka şeyle­ri, keza üçüncü ve dördüncü ilah&#8230; meselede başka şeyleri görmemiş olması da mümkündür.&#8221; denebilir. &#8220;O halde, bir meselede mutmain olabilmemiz için delili kendimiz araş­tırmalıyız.&#8221; denebilir.</p>
<p><strong>Cevab:</strong> İmamın görmemiş olduğu şeyler, nâdir ve az olup, ashabı da onun bu noksanlığını tamamlamış; Ebû Hanîfe&#8217;nin ashabından Ebû Yûsuf (113-82) ve Muhammed (129-187); eş-Şâfii&#8217;nin ashabından el-Muzenî (v. 264) ve el Buveyti (v. 231); Mâlik&#8217;in ashabından Eşheb (140-204) ve İbn el Kasım (v. 191); keza Ahmed (164-241)&#8217;in de ashabın­dan bunlar gibi bir grup imam, kendi mezheblerini tamam­lamışlar ve bu suretle, bu mezhebler iyice oturmuştur.</p>
<p>O, İslâmın altın çağında yaşamış müctehid bir imam iken yine de pek az bazı şeyleri görememişse, son saflar­da bulunan bir mukallid, ana meselelerle ilgili pekçok şeyi haydi haydi göremez.</p>
<p>İmam, nâdir olduğu için misâl vermesi bile zor olan pek az meselede, bazı şeyleri göremediği zaman; nâdir 0lan bir hükmü, bütün meselelere teşmil etmek, akıl ve ilim mantığına sığmaz. Bilakis mantık, küll&#8217;ün hükmünün nâdir olanlara teşmil edilmesini gerektirir.</p>
<p>Yâni biz, “İmam bu hadîsi görmemiş ve falan mesele­de şu hükmü vermiştir. Onun şu hadîsi görmemiş olması da muhtemeldir. Bu sebeple falan meselede de şu hükmü ver­miştir. Bu şekilde bu ihtimâl, imamın ictihadlarının tamâmı için mevzûu bahistir. Binâenaleyh biz, imamlardan ayrı ola­rak kendimiz yeni bir fıkıh tesis etmeliyiz. Çünkü bu ihtimâl karşısında imamlar arasında fark yoktur.&#8221; diyemeyiz.</p>
<p><strong>Bilâkis şöyle dememiz gerekir:</strong> &#8220;İmam falan mese­lenin deliline muttali olmuş ve o delile göre hüküm ver­miştir. İkinci bir meselede de, onun deliline muttali olmuş ve o hükme varmıştır. İşte onbinlerce meselede durum bu şekildedir.Bu meseleye gelince -onbinlerce meseleden sa­dece bir tanesidir- onun deliline muttali olamamıştır.&#8221; de­riz ve imamın başka delillere muttali olduğunu bildiğimiz için, burada durur, daha fazla birşey söylemeyiz. Bu du­rum sayılamayacak kadar çoktur.</p>
<p><strong>2- Bazıları da şöyle demektedir:</strong> Bugün hadis kitapla­rı pek çoktur. Bugünkü araştırıcılar, geçmişte eskilerin elin­de mevcud olandan daha çok sayıda hadislere sahiptir. Bu kitapların çeşitli fihristlerle birlikte basılması neticesinde, bu eserlerden istifâde imkânı, eskilere nisbetle daha çok­tur. Bu sebeple bu eserlere başvurarak, orada sabit olan hükümleri alıp, diğerlerini terketmek; orada delili olan fıkhi hükümleri tesbît edip, delili olmayanlarından ayırmak kolaylaşmış olacaktır.</p>
<p><strong>Bunun cevâbı birkaç noktadan verilebilir:</strong></p>
<p><strong>a</strong>&#8211; Bugün en büyük hadîs kitabı, el-Muttakî el Hindî&#8217;nin &#8220;Kenzu&#8217;l-Ummâl&#8221;idir. Bu eserde kırkaltıbin hadîs vardır. Ancak bu eserden, yukarıdaki sözü söyleyenin anlattığı şe­kilde istifâde etmek mümkün değildir. Çünkü kaynakların çoğuna müracaat edip, hadîsin senedinin tedkiki mümkün değildir. O takdirde iş, hadislerin senedlerinin bilinmesi­ne bağlıdır.</p>
<p><strong>b</strong>&#8211; Kenzu&#8217;l-Ummâl&#8217;deki hadîslerin sayısı, müctehid imamlarının işittikleri ve kendilerinden nakledilmiş olan hadîslerin sayısından çok daha azdır. İmam Ebû Hanîfe&#8217;nin, zikretmedikleri bir yana, sâdece eserlerinde zikrettiği hadîslerin sayısının yetmiş küsur bin olduğu önceki sayfalar­da geçmişti. Yine orada, imam&#8217;ın &#8220;el-Asâr&#8221; adlı eserini kırk- bin hadisten seçerek meydana getirdiğini zikretmiştik.</p>
<p>Daha önceki sayfalarda da, İbnu&#8217;l-Heyyâb&#8217;dan İmâm Mâlik&#8217;in işitip de rivayet etmedikleri hâriç, yüzbin hadîs riva­yet ettiği de geçmişti. İmam Ahmed (164-241)&#8217;in, el-Müsned adlı eserini yediyüzellibin hadisten seçtiği meşhurdur.</p>
<p>İ&#8217;Iâmu&#8217;l-Muvakkı&#8217;în, I. 45&#8217;de zikredildiğine göre, biri­si imam Ahmed&#8217;e &#8220;Bir kimse yüzbin hadis ezberlerse fakih olmuş olur mu?&#8221; diye sormuş, imam da &#8220;Hayır (fakih olmuş olmaz)&#8221; demiş, adam &#8220;îkiyüzbin hadis ezberlerse?&#8221; diye sormuş, yine &#8220;Hayır&#8221; demiş, &#8220;Üçyüzbin ezberlerse?&#8221; diye sormuş, yine &#8220;Hayır&#8221; demiş, &#8220;Dörtyüzbin hadis ez­berlerse?&#8221; diye sorunca, imam eliyle &#8220;Şöyle böyle&#8221;, yani, &#8220;Eh, böyle bir kimse belki insanlara fetva veren müctehid bir fakih olabilir.&#8221; mânâsına eliyle işaret etmiştir.</p>
<p>Gerçi bu büyük mikdarlar içersine; mevkuf, maktu&#8217;, mükerrer isnadlı hadislerin dâhil olduğunu inkâr etmiyor.Lâkin mevkuf rivayetlerle, mükerrer isnadlı rivayetle-  bu gibi mükerrer isnadlı hadîslerden herbirinin laf­zı değişik olmaktan hâli değildir- hadîsi anlama ve ondan istifâde etmede büyük rolü olduğu için, yine de büyük bir fark mevcuttur.</p>
<p><strong>c-</strong> Bu kadar çok hadîsin mevcud olduğunu farzetsek bile, diğer ihtilaf sebepleri mevcud olmağa devam etti­ği müddetçe, imamlar arasındaki ihtilâflar ortadan kalk­maz ve devam eder. Diğer ihtilâf sebeplerinin, imamların ihtilâfındaki rolü, bahsetmekte olduğumuz dördüncü se­bepten çok daha büyüktür.</p>
<p><strong>d</strong>&#8211; Yine, mevcud hadîslerin ictihâd için kâfî olduğunu farzetsek büe, hadislerin çok olması, ictihad için tek başma yeterli değildir. Peki, ictihâd için gerekli diğer şartlar nere­de? Ki bunlar da; usûl ile ilgili kendi tercih ettiği hüküm­leri ve kaideleri koyabilmesi için, müctehidin bütün İslâm ilimlerinde: Usûlu&#8217;d-Dîn (Tevhid), Tefsir, Fıkıh ve fıkıh usûlünde imam olmasıdır. Onun, başkasının usûl prensip­lerine dayanması caiz değildir. Şayet dayanacak olursa, ic­tihad iddiasında bulunduğu, halde, mukallid olmuş olur. Ayrıca, arapçanın muhtelif dallarında; Nahiv, Sarf, Lügat, îştikâk&#8217;da ve Maânî, Beyân ve Bedi&#8217; gibi belagat ilimlerin­de de imam olması gerekir.</p>
<p>Ayrıca, ibâdet, takva, verâ&#8217;, zühd, nefis tezkiyesi gibi sâlih amellerle ve İslâm dininin kemâlâtıyla mutasıf olma­sı ve bu sahada da imam olması gerekir.</p>
<p>et-Taberâni nin &#8220;el-Mu&#8217;cemu&#8217;l-Evsat&#8221;ında Hz. Ali&#8217;den ri­vayet ettiği bir hadiste Resûlullah bu hususa dikkat çekmiştir. Hz. Ali, &#8220;Yâ Rasûlullah, bir meseleyle karşılaştığımızda, bu­nunla ilgili bir emir veya nehiy bulamazsak, ne yapmamızı emredersiniz?&#8221; demiş, Rasûlullah da &#8220;O meselede, fakîhlere ve âbidlere danışın. Bir tek görüşe göre amel etmeyin.&#8221; ceva­bını vermiştir. el-Heysemî, Mecmau&#8217;z-Zevâid&#8217;inde (1.178) bu hadîsin râvilerinin; rivayetleri sahih sika kimseler olduğunu söylemiştir, es Suyûtî de, Miftâhu&#8217;l-Cenne, s. 40&#8217;da, bu hadi­sin sahih olduğunu söylemiştir..</p>
<p>Rasûlullah bu hadisinde, ilim ve anlayış yanın­da ibâdetin de şart olduğuna işaret ederek &#8220;Fâkihlere ve âbidlere&#8230;&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>ed-Dârimi&#8217;nin es-Sünen&#8217;inde (I. 49) mürsel olarak ri­vayet ettiği şu hadis de bu mânâyı desteklemektedir. Rasûlullaha, Kitâb ve Sünnette cevâbı bulunmayan, sonra­dan ortaya çıkacak meselelerde nasıl bir yol takib edilece­ği soruldu, &#8220;O meselede mü&#8217;minlerin âbidlerine müraca­at edilir.&#8221; dedi.</p>
<p>en-Nesâî, es-Sünen&#8217;inde (VIII. 230) İbn Mes&#8217;ûd&#8217;dan, onun şöyle dediğini rivayet etmiştir: &#8220;Bizim hüküm ver­me durumunda olmadığımız bir zaman geçti, sonra Al­lah (c.c.) bizim, gördüğünüz mevkie erişmemizi takdir etti. Bugünden itibaren, içinizden her kim hüküm ver­me mevkiinde bulunursa, Allah&#8217;ın Kitâb&#8217;ıyla hükmetsin. Eğer hükmü Kur&#8217;an&#8217;da bulunmayan bir meseleyle karşı­laşırsa, Rasûlünün hükmettiği ile hükmetsin. Şayet hük­mü Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te bulunmayan bir meseleyle karşılaşırsa,sâlihlerin verdiği hükme uysun. Eğer ne Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te hükmü bulunan, ne de sâlihlerin hüküm verdi-ği bir mesele ortaya çıkarsa, kendisi ictihâd etsin, &#8220;Ben korkarım&#8217; demesin. Helâl bellidir, haram bellidir, bunun dışındakiler şüphelilerdir. Şüphelileri bırak, şüpheli olmayana sarıl.&#8221; Ebû Abdirrahman, yani İmam en-Nesâî, &#8220;Bu hadis son derece sağlamdır (Ceyyidun ceyyidun)&#8221; demiştir.</p>
<p>Sonra senediyle, Ömer b. el-Hattâb&#8217;ın, Kadı Şurayh (v. 80)&#8217;a gönderdiği mektubu rivayet etmiştir ki, o mektup da tamamen bu mânâdadır.</p>
<p>Meşhur sika râvîlerden ve Ebû Hanîfe (80-150)&#8217;nin has tilmizi olmada Ebû Yûsuf (113-182)&#8217;un arkadaşı Hafs b. Ğıyâs (117-177)&#8217;ın verdiği hükümleri tedkik ettiği za­man Ebû Yusuf şöyle demiştir: &#8220;Hafs ve emsalleri, geceleri çok namaz kılmakla (İlâhi) yardıma mazhâr olurlar.&#8221; Gece ibâdeti sâlihlerin şiarıdır. Bir defasında da, &#8220;Hafs Allah&#8217;ın rızâsını gözetmiş, Allah da onu muvaffak kılmıştır&#8221;; diğer bir rivayette de, &#8220;Gece ibâdetinden dolayı Allah onu mu­vaffak kılmıştır.&#8221; demiştir.</p>
<p>Tezkiratu&#8217;l-Huffâz, s. 526 ve Tehzîbu&#8217;t-Tehzib, VI. 448&#8217;de kendisinin ashabından Abdulvahhab b. Abdilha kem el-Verrâk (v. 250) hakkında Ahmed b. Hanbel (164- 241): &#8220;Salih bir adam. Bunun gibisini Allah, hakka isabet etmeğe muvaffak kılar.&#8221; demiştir.</p>
<p>Hattâ onlar, ilme; salâh, ibâdet, haşyet ve zühd gibi sı­fatlarla muttasıf olarak başlamak için, ilim öğrenmeğe baş­lamadan önce, Allah&#8217;a çokça ibâdetle meşgul oluyorlardı. İbn Ebî Hatim, el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil&#8217;inin mukaddimesinde (s. 95) İmam, müctehid Sufyân es-Sevrî (97-161 )&#8217;nin, &#8220;Bir kimse ilim öğrenmek istediğinde, başlamadan önce yirmi sene ibadetle meşgul olurdu.&#8221; dediğini rivayet etmiştir.</p>
<p><strong>3-</strong> <strong>Bu sebeple ilgili son şüphe de şudur:</strong> Onlardan ba­zısı şöyle demektedir: Eğer müctehid imamların hepsi de sünnete tamamen muttali olmuş olsalardı, onların biri bile, herhangi bir meselede, zayıf bir hadîsi delil olarak kullan­maz ve bu imama muhalif olan başka bir imamın elinde, bu zayıf hadise mukabil sahih bir hadis bulunmazdı. Çün­kü sahîh hadîs olunca zayıfına ihtiyaç kalmaz. İmamın za­yıf hadîsi delil Olarak kullanması, onun bu sahih hadîsi görmediğine delâlet eder.</p>
<p><strong>Bunun cevabı şudur:</strong> İmamlar sünnete tamamen mut­tali olmuşlardır. Onların hayatlarını, araştırıcı bir gözle, in­saflı ve kalbi onlarla ilgili şüphelerden ve ve onları küçük görmekten uzak olarak inceleyen bir kimse, bunun böyle olduğunu görecektir.</p>
<p>İmamların, kırkaltabin küsur muhalif sahîh hadisler bulunduğu halde, zayıf hadîslerle istidlal etmesine gelin­ce, insaf sahibi herkes bilir ki, bu sözde mugalâta vardır ve hakikat tersyüz edilmiştir. Bunu açıklamak için, birkaç i nokta üzerinde durulması gerekir.</p>
<p><strong>Birinci nokta:</strong> Bir mezhep imamının dayandığı deliller. sadece o mezhebin fakîhlerinin kitaplarında, o mezhe­bin delili olarak zikrettikleri hadîslerden ibaret değildir. Evet, çoğu zaman mezheb imamının delil olarak kullan­dığı hadisi zikretmekte, mezheb imamıyla müttefiktirler. Fakat bu muvafakat, imamın tercih etmiş olduğu görüşün delili olarak zikrettikleri her hadîse şâmil değildir.</p>
<p>Zikrettikleri fıkhi hüküm, o imamın verdiği hüküm­dür; Lâkin çoğu zaman, delil imamın delili değildir. Bu sa­dece, o müellifin, imamının verdiği hükme uygun buldu­ğu ve o hükmün delili olarak zikrettiği bir hadîstir. Mezheb imamının ise başka bir delîli vardır ki, onu en iyi Al­lah bilir.</p>
<p>Bu mülâhaza, ençok Hanefi mezhebi için geçerlidir. Çünkü Ebû Hanîfe fıkhını ve delillerini bizzat kendisi ted­vin etmemiştir. İmam Mâlik ve Ahmed&#8217;in de durumu he­men hemen budur. İmam eş-Şâfii de el-Umm adlı eserin­de fıkhının ve delillerinin ancak az bir kısmını zikretmiştir.</p>
<p>Meselâ Hanefî, el-Merğinânî (v. 593)&#8217;nin el-Hidâye&#8217;sinde; Şafiî, eş-Şirâzî (393-476)&#8217;nin el-Muhezzeb&#8217;inde; Mâliki İbn Ebi Zeyd eİ-Kayravâni (v. 386)&#8217;nin er-Risâle&#8217;sinde ve Hanbelî İbn Kudâme (v. 620)&#8217;nin el-Muğni sinde ve diğer kitaplarda­ki pekçok hadis, aslında o mezhebin imamının delili değildir.</p>
<p>Mezhebin kitaplarından birinin hadîslerini tahric et­miş olan bazıları, mezheplerden birisine noksan isnâd etme hatâsma düşmüşlerdir. Çünkü onlar, bu kitabın ha­dislerinin çoğu hakkında muhaddislerin, &#8220;Mevzu bir ha­distir, zayıf bir hadîstir, merfû olarak böyle bir hadîs bilin­memektedir&#8230;&#8221; dediklerini görmüş ve bu hadislerin bizzat mezheb imamının delili olduğunu zannetmişlerdir. Mev­zu hadislerle istidlal eder, mevkuf ve maktu hadisleri ref ederse, onun Allahın şeriatında imam ve müctehid oldu­ğunu nasıl kabul edebiliriz ki!?</p>
<p><strong>İkinci nokta:</strong> Bazan fakîh, bir delili zikreder ve delîl hakîkaten imamının da delilidir. Sonra bir muhaddis, mez­heb imamlarından sonra yaşamış muhaddislerin kitapla­rından; Süneni Erbaa, Müsnedler ve Mu&#8217;cemler v.s. kitap­lardan o hadisi bulur ve bu müctehid imam bu hadîsi, ken­dine has bir isnadla, delîl olarak kullanılmağa elverişli sa­hih bir senedle rivayet etmiş olduğu halde, o kimse bu ki­taplardaki isnadlara bakarak o hadisin zayıf veya mevzu I olduğuna hükmeder ve tabii o zaman, bu hadis de delil olarak kullanılmağa elverişli olmayacaktır.</p>
<p>Her kim hadisi, Ashâb-ı Tahrîc&#8217;in itimâd ettikleri, elde mütedâvil hadis kitaplarındaki, muhaddislere aid tarikler­den incelerse; hadîsin delil olmağa elverişli olmadığını gö­rür ve imamı kötülemeğe, ayıplamağa girişir ve içinde giz­lediklerini ağzından kaçırır.</p>
<p>Her kim de o hadîsi hakkıyla araştırır, bizzat mezheb imamlarının kitaplarında arar ve -eğer bize kadar gelmiş­se- bulursa, onun sahîh ve delil olarak kullanılmağa el­verişli olduğunu görür ve hakimin hakkını teslim eder, imamların gerçekten imam olduğunu kabul ederek onlara boyun eğer, onları kötüleyenlere de aksini yapar.</p>
<p><strong>Şimdi bunun misâllerini görelim:</strong></p>
<p>Fethu&#8217;l-Kadir şerhi ile birlikte bulunan el-Hidâye&#8217;de (IV. 139) el-Merğinâni (v. 593) &#8220;Şüpheli durumlarda had cezalarını kaldırınız.&#8221; hadîsini zikretmiş ve merfû oldu­ğunu söylemiştir. ez-Zeylai de bunu Nasbu&#8217; r-Râye&#8217;de (III. 333) senedindeki inkıta&#8217; ile birlikte Hz. Ömer&#8217;in ve ayrıca Muaz b. Cebel, İbn Mes&#8217;ûd ve Ukbe b. Amir&#8217;in sözü olarak tahric etmiştir. Bunlara varan isnadda İbn Ebî Ferve vardır ki, metruk bir râvidir. Aynı sözü, ez-Zuhrî&#8217;nin sözü olarak da rivayet etmiştir. ez-Zuhrî (50-124) Tâbiîndendir ve sözü (şer&#8217;i bir) delil olamaz.</p>
<p>İbn Hazm (v. 457) bu hadîsin merfû olduğunu kabul etmediğinden, el-Muhallâ&#8217;da, (XI. 152,153) ona ve bu hadîsle amel eden fakîhlere sert bir dille çatmış ve âdeti ol­duğu üzre, uzun uzun yazıp çizmiştir.</p>
<p>el-Kemâl b. el Hümâm (v. 861)&#8217;da Fethu&#8217;l-Kadir&#8217;de ona cevab vermiş ve hadîsin manasının doğruluğunu,Sahihayn&#8217;daki bazı hadîslerle ispat etmiş ve şöyle demiş­tir: &#8220;Rasûlullah&#8217;tan ve Ashâb&#8217;tan rivayet edilenler incelendiginde, bu mesele kesin bir şekilde hallolur. Nitekim Rasûlullah&#8217;ın zinasını ikrar ettikten sonra Mâiz&#8217;e &#8220;Herhal­de sen onu öptün, belki de sadece temas edip dokundun/&#8217;dediğini ve her seferinde onun &#8220;Evet Öyle&#8221; demesini kendisine telkin ettiğini biliyoruz. Bunun; Mâiz bu &#8220;Evet öyle&#8221;sözünü söyleyince bırakılmasından başka mânâsı ve fay-dası yoktur. Aksi takdirde bu sözler, faydasız ve mânâsız  olurdu.</p>
<p>Rasûlullah (s.a.v.), borcunu îtirâf edene, &#8220;Belki de sen­de emânet idi de kaybolmuştur.&#8221; veya benzeri sözler söy­lememiştir. Hâsılı bütün bunlardan, had cezalarının şüphe karşısında kaldırılacağında, şüphe olmadığı anlaşümakta- dır. Bu, şer&#8217;an sabit olan kesin bir mânâdır. Bunda şüphe etmek, zaruri bir şeyde şüphe etmek demektir.&#8221;</p>
<p>Bu, nefis bir incelemedir. Bunun neticesi, hadisin sahih ve merfû bir tarikle sabit olduğunun ortaya konmuş olma­sıdır. &#8216;</p>
<p>Bu, &#8220;Şüpheli durumlarda had cezalarını kaldırınız.&#8221; hadisini, Ebû Hanîfe de Müsned&#8217;inde rivayet etmiştir. Müsned&#8217;in &#8220;Kitâbu&#8217;l-Hudûd&#8221;unun dördüncü hadisidir. (Bkz: Matbaatu Şeriketi&#8217;l-Matbûâti&#8217;l-İlmiyye tab&#8217;ı, s. 32) Ayrıca, Allâme es-Sünbühli (?) &#8216;nin Tensiku&#8217;n-Nizâm Şer- hu Musnedi&#8217;l-İmâm, adlı eserinin (Karaçi tab&#8217;ı) 157. say­fasında zikredilmiştir. Senedi şudur: Miksem (v. 101), İbn Abbâs&#8217;ın, &#8220;Rasûlullah (s.a.v.) &#8220;Şüpheli durumlarda had ce­zalarını kaldırınız.&#8221; buyurdu.&#8221; dediğini rivayet etmiştir.&#8221;</p>
<p>Miksem sika&#8217;dır. Zamanında, Mısır&#8217;ın imamı Ah- gned b. Salih el-Mısrî (170-248), el-Iclî (182-261), Yâkub b. Sufyân (v. 277) ve ed-Dârakutni (306-385) onun sika oldunu söylemişlerdir, ibn Abbâs ise malum! Merfû olarak Abbâs a varan, bundan başka sahih bir isnâd yoktur.</p>
<p>Buradan anlıyoruz ki, mezheb imamlarının kendileri­ne has isnâdları vardır. Yine anlıyoruz ki, onların fıkhının hadîslerini, mümkün olduğu takdirde kendi eserlerinden tesbit etmek zaruridir. Eğer mümkün olmazsa, o hadîsleri diğer muhaddislerin eserlerinden ve bu muhaddislerin tahric ettikleri hadîslere bakıp, imamlar aleyhine hüküm vermemek ve bu hadîsleri, onların mezheblerinin zayıflı­ğına delil saymamak şartıyla, tahric ederiz.</p>
<p>Ben bu mülâhazada, Allâme, Fakih Kasım b. Kutlu- boğa el-Cemâlfnin, &#8220;Munyetu&#8217;l-Elma&#8217;î fî-mâ Fâtemin Tahrîci&#8217;l-Hidâyeti li&#8217;z-Zeyla&#8217;î&#8221; adlı risalesinden faydalan­dım. Çünkü o, Nasbu&#8217;r-Râye&#8217;nin eksiklerini tamamladı­ğı hadislerin çoğunu, Hanefî fıkhının gerek hadîs ve gerek fıkha dâir ana kaynaklarından çıkarmıştır.</p>
<p><strong>Üçüncü nokta:</strong> Bazan, fakih imamların delili olan hadîslerin, ister kendilerine âid, ister muhaddisler tarikiy­le olsun, isnadlarının zayıf oluşu doğru olabilir. Lâkin on­ların Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;ten veya ikisinden, bunları destek­leyecek sayısız delilleri olur.</p>
<p>Bu mülahaza: İmam İbnu&#8217;l-Hümâm&#8217;ın, &#8220;Şüpheli du­rumlarda had cezalarını kaldırınız.&#8221; Hadisinin zayıf oldu­ğunu kabul etmekle beraber, hadisin mânâsını takviye etmede tâkib ettiği yol&#8217;dan çıkarılabilir.</p>
<p>Bu noktayı ortaya koyan diğer bir misâl de şudur: Fukahâ, İbn Abbâs&#8217;ın &#8220;Boşama hakkı, ancak kadın­la evlilik münasebetinde bulunana (kocasına) aittir.&#8221; merfû hadîsiyle istidlal ederek, boşama hakkının erkeğe âid olduğu­nu söylemişlerdir. Bu hadîsi, İbn Mâce (1.672de) Yahya b. Bukeyr -İbn Lehfa- tarıkıyla rivayet etmiştir. İbn Lehfa zayıf ve muhtelit bir râvîdir. Hadîsi İbn Mâce&#8217;den başkası da rivayet etmiştir. O tarîkler de, zayıf râvilerden hâli değildir. Bu hadîs hakkında en fazla söylenebilecek olan şey, eş-Şevkâninin, Neyful Evtâr (VI. 253)&#8217;daki &#8220;Hadisin çeşitli tarîkleri birbirini takviye eder.&#8221; sözüdür ki, hadîsin hasen olduğunu söyleyen­ler de, bundan dolayı söylemişlerdir.</p>
<p>Bununla birlikte, hadisin zayıf olduğunu kabul etsek bile, onun delil olarak kullanılmasını tenkid etmemiz ge­rekmez. Çünkü o zayıf hadisi destekleyen ve boşama&#8217;yı kadına değil erkeğe izafe eden Kur&#8217;an âyetlerinden delil­ler vardır. Allah (c.c.) &#8220;Ey Peygamber (ve Ümmeti) kadın­ları boşadığınız zaman, onlan temizlik müddetleri içersin­de boşayın. (Talâk 1)&#8221; ve &#8220;Kadınları boşadığınız zaman id- detleri tamamlanınca&#8230; (Bakara 231)&#8221; ve &#8220;Boşanmış kadın-</p>
<p>lar kendi kendilerine üç âdet müddeti beklerler&#8230; (Bakara 228)&#8221; buyurmuştur. Bunun benzerleri çoktur.</p>
<p>İbn el-Kayyım da buna işaret etmiş ve Zâdul-Ma&#8217;âd&#8217;da, &#8220;Rasûlullah&#8217;ın, boşama hakkının koca&#8217;nın elinde olup, baş­kasının hakkı olmadığına hükmettiğine dâir kısımda (ez- Zurkâni&#8217;nin Şerhu&#8217;l-Mevâhib&#8217;inin haşiyesinde, VII. 201&#8217;de) şöyle demiştir: &#8220;Zikredilen îbn Abbâs hadîsinin isnadında zayıflık varsa da, Kur&#8217;an onu desteklemektedir ve fakihler de bununla âmel edegelmişlerdir.&#8221;</p>
<p>Bu suretle hadis hüccet (delil) olur ve muhalefeti caiz olmaz.</p>
<p>Bazan fıkıh musannifları bir hükmün delilini zikre­derler ve onu merfû bir hadîs olarak Rasûlullah&#8217;a nisbet ederler; muhaddisler ise bunu, Tâbiîn&#8217;den falan ve falanın sözü olarak tahrîc ederler, bunu gören de fıkhî hükmün or­tadan kalktığını ve kökünden ilğâ edildiğini; binâenaleyh fakîhlerin fıkhı ile müctehidlerin içtihadının bâtıl olduğu­nu zanneder. Halbuki bu meselenin kati ve zan ile değil kesinlikle sabit bir delili vardır.</p>
<p>Bunun misâli, bazılarının öğle ve ikindinin farzında kıraatin kendi içinden yapılacağına ve yüksek sesle okun­mayacağına dair istidlalidir. Onların bu konudaki delili, &#8220;Salâhı&#8217;n-Nehâri Acmâun=Gündüz kılman namazlar dil­siz (seşsiz)dir.&#8221; hadisidir. Halbuki hadis bâtıldır ve merfû olarak aslı yoktur. Bu sâdece, Mucâhid (21-100-4), Ebû Ubeyde b. Abdillah b. Mes&#8217;ûd (v. 80&#8217;den sonra) gibi bazı Tabiîlerin sözüdür. Bunu Hafız ez-Zeyla&#8217;i Nasbu&#8217;r-Râye de, II. cildin başmda ve es-Sehâvî, el-Makâsıdu&#8217;l-Hasene (s. 265, 266)&#8217;de ve bunun benzerini Abdurrazzak, el- Musannefinde (II. 493) el-Hasan el-Basri (32-110)&#8217;nin sözü olarak nakletmişlerdir.</p>
<p>Şu kadar var ki, bu, fıkhı hükmün bâtıl olmasını ve gündüz namazlarında açıktan kıraat etmeyi kendimi­ze mubah kılmamızı gerektirmez. Çünkü bu hüküm, el- Buhâri&#8217;nin Habbâb b. el-Erati hadîsiyle sabittir. Habbâb&#8217;a (.a.) &#8220;Rasûlullah öğle ve ikindi namazlarında birşey oku­yor muydu?&#8221; diye soruldu, &#8220;Evet&#8221; dedi. Biz, &#8220;Okuduğu­nu nereden anlıyordunuz?&#8221; dedik, &#8220;Sakalının oynamasın­dan.&#8221; cevâbını verdi.</p>
<p>Sahihu Müslim&#8217;de de, Ebû Sa&#8217;îd el-Hudriden, onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: &#8220;Rasûlullahın öğle ve ikin­dide kıyamda ne kadar durduğunu ölçtük: öğle namazının ilk iki rekatinde &#8220;Secde&#8221; sûresi okunacak kadar durduğu­nu, son iki rekatinde de bu müddetin yansı kadar durdu­ğunu gördük&#8230;&#8221;</p>
<p>İkisi de Sahihayn&#8217;da bulunan bu hadîslerin, mezkûr hükmü desteklemesine; müslümanların bu hükmü nesil­den nesile nakletmesini ve hiçbir itiraz görmeden onlar arasında yayılmış olmasını da ilâve etmek gerekir. Bütün bunlar kat&#8217;ıyyet ifade eder, o halde bu hükmün sahih oldugu; kendilerine uyulması veya görüşlerinin kabul edilmesi vâcib olmayan seleften bazılarının sözünden ibaret mak­tu&#8217; bir hadis&#8217;e değil, sahih olduğu kat&#8217;î olan bir delile da­yanan bir hükümdür.</p>
<p>Aslında zayıf, fakat hârici şâhid ve delillerle kuvvet­lendirilmiş olan bu hadislerle istidlal edenler, sâdece, bu hadîslerin hükme açık bir şekilde delâlet etmelerinden do­layı istidlal etmiştir, yoksa onların zâti kuvvetlerinden do­layı değil.</p>
<p>Bütün bunların hulâsası şudur: Bugün elimizde mevcud fıkıh kitaplarında gördüğümüz zayıf ve benzeri hadîslerin kimisi bizzat imamın delilidir, kimisi de -ki bu pek çoktur- bunu delil olarak kabul eden müellifin istidlal­leridir.</p>
<p>Hadislerin zayıf olması, bu hadîslere istinâd eden hük­mün de zayıf olmasını gerektirmez. Çünkü bazen Kur&#8217;an âyetlerinden, bazen de kesinlikle sabit sahîh hadîslerden onu destekleyen deliller bulunur.</p>
<p>Dördüncü nokta: Bazan bir hadîsin, hem müctehi- de hem de muhaddislere aid tarikleri zayıf olur, onu sa­bit ve sahih kılacak deliller (şevâhid) de bulunmaz, lâkin imamın bununla, mezhebine uygun olarak istidlali; başka hadis bulunmadığı ve daha önce açıkladığım gibi, çok za­yıf olmadığı zaman; zayıf hadîsle ihticâc etme kabilinden olur. Hadîsin zayıfı ise, re&#8217;y ve kıyastan hayırlıdır. Vallâhu a&#8217;lem.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muammed-avvame-imamlarin-fikhi-ihtilafinda-hadislerin-rolu/">Muammed Avvame – İmamların Fıkhi İhtilafında Hadislerin Rolü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muammed-avvame-imamlarin-fikhi-ihtilafinda-hadislerin-rolu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Haris el Muhasibi &#8211; Ahlak ve Arınma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 23:11:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İsraf]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak ve Arınma]]></category>
		<category><![CDATA[Üns]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Burnun Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Dilin Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Eller ve Ayakların Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gözün Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi]]></category>
		<category><![CDATA[Haris el Muhasibi - Ahlak ve Arınma]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbin Manası]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Kulağın Vazifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Taat]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[Zühd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7345</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bil ki, mü&#8217;minin sadâkati her hâlde denenmektedir. Nefsi belâlarla incelenmektedir. (Onun) üzerinde Allah&#8217;ın murakıbı (denetleyicisi) vardır. O hâlde,Hakk&#8217;a götüren yolda sâbit ol; çünkü sen, yardımı murâd edilensin. Talebinde sâdık ol ki basiret ilminin vârisi olasın. (O  zaman) sana marifet pınarları açılır.Allah&#8217;ın hâlis tevfîki ile senin için seçtiği ilmi kendine ayır. Muhakkak çalışan öne geçecektir. Haşyet, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/">Haris el Muhasibi – Ahlak ve Arınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20318 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-300x199.jpg" alt="" width="332" height="220" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 332px) 100vw, 332px" /></a></p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>mü&#8217;minin sadâkati her hâlde denenmektedir. Nefsi belâlarla incelenmektedir. (Onun) üzerinde Allah&#8217;ın murakıbı (denetleyicisi) vardır. O hâlde,Hakk&#8217;a götüren yolda sâbit ol; çünkü sen, yardımı murâd edilensin.</p>
<p>Talebinde sâdık ol ki basiret ilminin vârisi olasın. (O  zaman) sana marifet pınarları açılır.Allah&#8217;ın hâlis tevfîki ile senin için seçtiği ilmi kendine ayır. Muhakkak çalışan öne geçecektir.</p>
<p>Haşyet, bilen kimsede,</p>
<p>tevekkül, güvenende,</p>
<p>havf ise yakın sâhibinde bulunur.</p>
<p>Şükredenin (nimeti) artırılır.</p>
<p><strong>Bil ki</strong>,</p>
<p>kulun ulaşabildiği anlayış (fehm) derecesi,aklını (hevâsına) tercih etmesi, mevcût ilmi,Allah&#8217;a karşı takvâsı ve tâati ölçüsündedir.</p>
<p>Allah her kime akıl ihsân eder,onu îmândan sonra ilimle ihyâ eder ve kusurlarını yakin ilmiyle gösterirse,onun için artık iyilik/hayır hasletleri sıraya dizilir.</p>
<p>O halde;</p>
<p>birr&#8217;i takvâda ara,</p>
<p>ilmi haşyet ehlinden al,</p>
<p>sıdk&#8217;ı, tefekkür diyârında onu araştırarak celbet.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyuruyor: &#8220;Biz İbrahim&#8217;e, yakîne erenlerden olması için göklerin ve yerin melekûtunu gös­teriyorduk.(En&#8217;âm 75)</p>
<p>Resûlullah da (sa): &#8220;Yakîni öğren(meye çalış)ın. (Çünkü onu) ben de öğrenmekteyim.&#8221; buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kendisiyle birlikte şu üç şey bulunmayan akıl, hilekâr bir akıldır.</p>
<p>Tâati mâsiyete tercih etmek,</p>
<p>ilmi cehâlete tercih etmek,</p>
<p>Dîni dünyâya tercih etmek.</p>
<p>Kendisiyle birlikte şu üç şey bulunmayan ilim, insanın aleyhindeki delilleri artırır:</p>
<p>(Mâsiyete, mâlâyanîye olan) rağbeti kesip, kendine ezâ vermekten alıkoymak,</p>
<p>Haşyetle ameller işlemek,</p>
<p>Cömertlik ve rahmetle herkese insâflı davranıp elinden geleni esirgememek.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>hiç kimse akıl gibi bir zînetle süslenmedi ve ilimden daha güzel bir elbise giymedi. Çünkü Allah ancak akılla bi­linir ve O&#8217;na ancak ilimle itâat edilir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>mârifetullah ehli, hâl(ve hareketlerinin temellerini ilmi gerçeklikler üzerine binâ etmiş ve fürû&#8217;u iyice anlamış/kavramıştır.</p>
<p>Görmedin mi Resûlullah (sa) ne buyuruyor: &#8220;Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerinin ilmini de verir.&#8221;Bunun alâmeti, ilim ile birlikte endîşenin ve (yapabilme) kudretinin de artmasıdır. İlmi artıran her şey havfı da artırır. Ameli artıran şey de tevâzuu artırır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Büyüklerimizin) yolunda, üzerine başka şeyler binâ edile(bile)n temeller şunlardır:</p>
<p>Emri bi&#8217;l-ma&#8217;rûf ve neyhi ani&#8217;l-münkere sıdk ile sarılmak,</p>
<p>ilmi nefsin hazlarından üstün tutmak,</p>
<p>bütün yarattıklarına karşı, Allah ile müstağni olmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendisinde,</p>
<p>ilmin haşyeti,</p>
<p>amelin basireti,</p>
<p>aklın mârifeti artırdığı kişilerin eserlerini tercih et.Ede­binin yokluğu seni onların yolundan engelliyorsa, nefsini zemmetmeye dön. Muhlis kulların vasfı ilim ehline gizli kalmaz.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>her fikirde/düşüncede bir edeb vardır. Her işârette de bir ilim vardır. Bunu da yalnız Allah&#8217;ın (cc) murâdını anla­yanlar ve hitâbından yakînin ürünlerini toplayanlar ayırd edebilir.</p>
<p>Bunun &#8220;sâdık (insan)&#8221;daki alâmeti şudur:</p>
<p>Baktığı zaman ibret alır,sustuğunda tefekkür eder,konuştuğunda zikreder,verilmeyip men edildiğinde/engellendiğinde sabreder, verilince şükreder,belâya uğrayınca istircâ eder (&#8220;innâ lillah ve innâ iley- hi râciûn&#8221; âyetini okur; Allah&#8217;a sığınır),biri ona câhilce davranırsa hilmle karşılık verir,bil(gilen)diğinde tevâzu gösterir,öğrettiğinde rıfk ile,(bir şey) sorulduğu (veya istendiğinde de cömertçe davranır.</p>
<p>Yolda bulunan/kendisine başvuran için şifâ,(doğru) yolun gösterilmesini isteyene yardıma olur.(O,) sâdık bir müttefik ve hayırlı bir sığmaktır.Kendi hakkı söz konusuysa kolayca râzı olur;Allah Teâlâ&#8217;nın hakkı husûsunda ise endişelidir.Onun niyeti amelinden efdal, ameli ise sözünden daha beliğdir.Hak üzeredir.Sığındığı/bağlandığı hayâ,bildiği verâ&#8217;,Delili/şâhidi ise güven(ilirlik)dir.</p>
<p>Onun nûrdan basireti vardır, onunla görür,ilimden hakikatleri vardır,onunla konuşur ve yakînden delilleri vardır,onunla (mes&#8217;eleleri) yo­rumlar.</p>
<p>Bu mertebeye ancak Allah Teâlâ için nefsiyle cihâd eden,tâat ederken niyeti istikamet üzere olan,gizli ve açık işlerinde Allah&#8217;tan korkan, emelini kısaltan,tehlikeden sakınmak için tetikte olan,niyaz denizinde yelken açıp,necât rüzgarını ardına alan kişi ulaşabilir.</p>
<p>Artık onun vakitleri ganimet, ahvâliyse emniyettir. Gurûr diyârının gösterişine kapılmaz. Onun [gurûr diyârının]  sîmâsının serâbının parıltısı, mahşer gününün hâllerini  unutturmaz.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>akıl sâhibinin ilmi sahih, yakîni de sâbit olduğu zaman, kendisini Rabbin(in gazâbın)dan ancak sıdk&#8217;ın kurtaracağı­nı anlar; onu elde etmek için çaba sarf eder. Ölmeden önce ihyâ olmak isteğiyle sıdk ehlinin ahlâkım araştırır ki, vefâtından sonraki ebediyet yurdu için hazırlansın ve Rabbinin: &#8220;Hiç şüphesiz Allah, mü&#8217;minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını sa­tın almıştır.&#8221; (9/Tevbe 111) kavlini duyduğu zaman nefsini ve malım O&#8217;na satsın.</p>
<p>Bundan sonra da câhilken ilim öğrenir,fakirlikten sonra zenginleşir,vahşetten ünsiyyete geçer,uzaklıktan sonra yakınlık olur,yorgunken istirâhata geçer,işleri düzelir,kaygıları cem olur/birleşir.</p>
<p>Artık (bu kişinin) şiârı güvenilirlik,hâli murâkabe olur.</p>
<p>Görmedin mi Resûlullah (sa) ne buyuruyor: &#8220;Allah&#8217;a, (sanki) O&#8217;nu (gözlerinle) görüyormuşsun gibi kulluk et. Sen O&#8217;nu görmesen de O seni görüyor&#8221;</p>
<p>(Gerçek akıl ve yakîn sâhibi) sustuğu zaman, câhil onu konuşmayı beceremiyor, merâmını anlatamıyor zanneder Oysa onu susturan hikmettir.</p>
<p>(Konuştuğu zaman,) ahmak onu saçmalıyor sanır; hâlbuki onu Allah için nasihat etme isteği konuşturmaktadır.</p>
<p>(Câhil,) onu zengin zanneder; ama onun zenginliği iffetli olmak&#8217;tır.</p>
<p>(Bâzen de) fakir zannedilir; ancak tevâzuundan dolayı öyle görünmektedir.</p>
<p>Üzerine vazife olmayan şeye kalkışmaz; gerektiğinden fazla, tâkatinin üstündeki bir yükün altına girmez.Muhtâc olmadığı şeyi almaz;korumaya vekil olduğu şeyi de bırakmaz.</p>
<p>İnsanlar ondan yana râhattadırlar;fakat o ise nefsinden bıkmıştır.Hırsını verâ ile öldürmüştür.Takvâsı ile tamahkârlığına son vermiştir.ilim nûruyla, (nefsi) arzu ve ihtiraslarım tüketir, yok eder.</p>
<p>İşte sen de böyle ol!</p>
<p>Onlar gibilerle arkadaşlık et,</p>
<p>onların izlerine tâbi ol,</p>
<p>onların ahlâkıyla edeblen.</p>
<p>İşte bunlar güvenilir hazînelerdir; onları verip de dün­yâyı satın alan aklanmıştır.</p>
<p>Onlar, belâlara karşı hazırlıklıdır.Güvenilir dostlardır onlar.Fakir düşersen yardımcı olurlar.Rablerine duâ edince seni unutmazlar.</p>
<p>&#8220;İşte onlar Allah&#8217;ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah&#8217;ın fırkası olanlar umduklarına erenlerin ta kendileridir.&#8221; (58/Mücâdele 22)</p>
<p>Allah kalbini anlayış (fehm) ile genişletsin, göğsünü ilimle aydınlatsın ve niyetini/himmetini yakîn ile cem et­sin&#8230; Bil ki, ben, kalbe giren her belânın kesinlikle fuzûlî iş­lerin sonuçlarından olduğunu gördüm.</p>
<p>Bunun temelinde de</p>
<p>cehâlet ile dünyâya dalmak,</p>
<p>öğrendikten sonra varış yerini (meâd&#8217;ı) unutmak yatar.</p>
<p>Bundan kurtuluşun yolu ise,</p>
<p>verâ (makamın)da her şüpheliyi/bilinmeyeni terk etmek,</p>
<p>yakînde de her malûmu (bilineni) almak, kabul etmektir.</p>
<p>Ben şunu tesbît ettim ki, kalbin fesâdı dînin fesâdıdır. Resûlullah&#8217;ın (sa) şu sözünü görmez misin: &#8220;Dikkat edin! Be­dende bir et parçası var ki, eğer o doğru/sağlıklı olursa bedenin ta­mamı doğru/sağlıklı olur; eğer o bozulursa bedenin tamamı bozu­lur. Dikkat edin! Bu et parçası kalptir.&#8221; buyurmuştur. &#8220;Be­den&#8221; in burada kastedilen mânâsı &#8220;dîn&#8221;dir. Çünkü organla­rın salâhı ve fesâdı dîn iledir.</p>
<p>Kalbin fesâdının kaynağı, nefs muhâsebesini terk et­mek ve tûl-i emel ile aldanmaktır. Eğer kalbinin salâhını is­tersen,havâtır ânında irâdenle (karşı) dur.</p>
<p>Allah için olan işi yap, başkasını bırak.Emelini kısaltmak ve ölümü devâmlı hatırlamak için (Allah&#8217;tan) yardım iste.</p>
<p>Tesbît ettim ki,</p>
<p>temeli ve sâiki kalp olan fuzûlî işler kulakta, gözde, li­sânda ve gıdâda tezâhür etmektedir.</p>
<p><strong>Kulağın fuzûlîliği,</strong> sehve ve gaflete yol açar.</p>
<p><strong>Gözün fuzûlîliği,</strong> gaflete ve kafa karışıklığına/şaşkına dönmeye yol açar.</p>
<p><strong>Dilin fuzûlîliği</strong>, sözü çoğaltmaya/mübâlâğa etmeye ve bid&#8217;ate yol açar.</p>
<p><strong>Gıdânın fuzûlîliği,</strong> oburluğa ve (aşırı) isteklere yol açar.</p>
<p><strong>Elbisenin fuzûlîliği</strong> ise övünmeye ve kendini beğenme­ye sebep olur.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>âzâları korumak farzdır. Fuzûlî işleri terk etmekse fazi­lettir.</p>
<p>Bundan önce ise &#8220;tevbe etmek&#8221; farzdır. Onu Allah ve Resûlü farz kılmıştır. Celîl (olan Allah) şöyle buyuruyor. &#8220;Ey îmân edenler, Allah&#8217;a nasûh bir tevbe ile tevbe edin.&#8221; (66/Tahrîm 8) &#8220;Nasûh&#8221;un mânâsı, kulun Rabbine tevbe et­tiği şeyi artık dönmemecesine terk etmesidir. Resûlullah da (sa) şöyle buyuruyor: &#8220;Ey insanlar! Ölmeden önce Rabbinize</p>
<p>tevbe edin. Meşgûl edilmeden önce sâlih amel ile Allah&#8217;a yaklaşın.’’</p>
<p><strong>Tevbe ise ancak şu dört şeyle sahih olur:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Kalbin (işlemeyi âdet edindiği günâha) dönmekte­ki ısrârını çözmek,</p>
<p><strong>2-</strong> Pişmanlık duyarak istiğfâr etmek,</p>
<p><strong>3-</strong> Kul haklarını ve zulmettiklerinin hakkını iâde etmek,</p>
<p><strong>4-</strong> Yedi duyudan oluşan organları korumak: (Yani) kulağı, gözü, dili, burnu, iki eli, iki ayağı ve onla­rın emîri olan kalbi ki, bedenin salâhı ve fesâdı kal­be bağlıdır.</p>
<p>Allah (c.c) her âzâya fariza olarak bir emir ve nehiy  yüklemiştir. İkisinin arasında (ise) bir genişlik ve mübâhlık  vardır; bunun terki dahi kul için fazilettir.</p>
<p>İmân ve tevbeden sonra kalbin vazifesi (farz’ı) Allah için amellerinde ihlâslı olmak,şüphe ânında hüsn-i zan beslemek,Allah&#8217;a güvenmek,azâbından korkmak ve fazlını ümit etmektir.</p>
<p>&#8220;Kalb&#8221;in mânâsı hakkında birçok haber rivâyet edilmiştir. Bunlardan birinde Resûlullah (sa) şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Mü&#8217;minler içerisinde öyle kimseler vardır ki, kalbim kendileri  için yumuşar’’’</p>
<p>Yine Resûlullah (sa): &#8220;Hak, nûr üzerinde olduğu hâlde ge­lir. Öyleyse kalplerin sırlarına dikkat ediniz.&#8221; buyuruyor.</p>
<p>İbn Mes&#8217;ûd (ra) şöyle demektedir: &#8220;Kalplerin bir &#8216;arzulu/istekli&#8217; ve &#8216;bahtlı&#8217; (ikbâl) hâlleri; bir de &#8216;bezgin/gevşek&#8217; (fetret) ve &#8216;bahtsız&#8217; (idbâr) hâlleri vardır. Arzulu ve bahtlı ânında ondan yararlanın; bezgin ve bahtsız ânında ise onu bırakın.&#8221;</p>
<p>[Abdullah] İbnu&#8217;l-Mübârek (rh) diyor ki: &#8220;Kalp ayna gibidir; uzun süre elde durursa paslanır. Hayvan gibidir; ondan gâfil olursan sapıtır.&#8221;</p>
<p>Hükemâdan biri de şöyle söylemiştir: &#8220;Kalp, altı kapik bir ev gibidir. (Sâhibine) denir ki, &#8216;Sakın bu kapılardan bir şey girip de evini senin ifsâdına sebep kılmasın.’ Kalp, işte o evdir. Kapılan da gözler, dil, kulaklar, zihin (basar), eller ve ayaklardır. Ne zaman bu kapılardan biri bilgisizce açılır­sa, ev zâyi olur.&#8221;</p>
<p><strong>Dilin vazifesi;</strong></p>
<p>rızâda da gazapta da doğru olmak (sıdk), gizlide ve açıkta ezâdan sakınmak, hayırda da şerde de sözü uzatmamak/abartıya kaçma­maktır.</p>
<p>Resûlullah (sa) şöyle buyurur: &#8220;Kim bana çeneleri ile ba­cakları arasındakiler husûsunda garanti verirse, ben de ona cennet husûsunda garanti veririm.&#8221;</p>
<p>Resûlullah (sa), Muâz b. Cebel&#8217;e de (ra) şöyle demiştir: &#8220;İnsanları yüzlerinin üstüne ateşe atan, dilleriyle kazandıkların­dan başka bir şey midir?&#8221;</p>
<p>Yine Resûlullah (sa) şöyle buyurmuştur: &#8220;Sizi fuzûlî ko­nuşma husûsunda uyarırım. Her birinize ihtiyâcını karşıladığı kadarıyla söz yeter. Çünkü kişiye fuzûlî maldan (hesap) sorulaca­ğı gibi, fuzûlî konuşmalardan da (hesâp) sorulur.&#8221;</p>
<p>&#8220;Allah, her konuşan kişinin konuşmasında hazırdır. (Öyley­se) kişi, söylediği şeyi bilmesinden dolayı Allah&#8217;tan sakınsın.&#8221;</p>
<p><strong>Gözün vazifesi;</strong></p>
<p>harâm(a bakmak)dan korunmak, örtülü ve perdeli şeyleri araştırmayı terk etmektir. Huzeyfe (ra), Resûlullah&#8217;ın (sa) şöyle söylediğini haber verir: &#8220;(Harâma) nazar, İblîs&#8217;in oklarından bir oktur. Kim onu Allah korkusundan dolayı terk ederse, Allah ona, halâvetini kal- binde bulacağı bir îmân verir.’’</p>
<p>Ebû&#8217;d-Derdâ (ra) ise şöyle der: &#8220;Kim gözünü harâma bakmaktan korursa, çok sevip isteyeceği hûrilerle evlendiri­lir. Ve kim insanların evlerini, bacalarından (ve pencere gi­bi yerlerinden) gözetlerse, Allah onu kıyâmet gününde âmâ olarak haşreder.&#8221;</p>
<p>Dâvud et-Tâî, baktığında çokça [uzun süre] bakan bir adama şöyle demiştir: &#8220;Ey kişi! Gözünü kendine çevir. Çün­kü bana ulaşan bir bilgiye göre, insan fuzûlî amelinden so­rulduğu gibi fuzûlî bakışından da sorulup hesâba çekilecek­tir.&#8221;</p>
<p>Denilir ki, &#8220;Birinci bakış şenindir; fakat diğeri senin değil­dir.&#8221;</p>
<p>Yâni farkında olmadan (göze çarpma şeklindeki) ilk bakış kuldan affedilir; ancak (nesneyi) algılamaya/fark et­meye (fehm&#8217;e) yol açan bir akledişle yapılan bakıştan kul muâheze edilir.</p>
<p><strong>Kulağın vazîfesine</strong> gelince; kulak), konuşmaya ve ba­kışa tâbi olduğundan, bakılması yâhut konuşulması helâl olmayan her şeyi dinlemek ve bundan tad almak/hoşlanmak da harâmdır. Senden gizlenen bir şeyi araştırman ise tecessüsdür (ki harâmdır). Lehv, şarkı ve Müslümanlara ezi­yet veren şeyleri dinlemek, lâşe ve kan (yemek) gibi harâmdır.</p>
<p>Abdullah b. Ömer (ra) şöyle demiştir: &#8220;Gıybetten ve onu dinlemekten de, nemime ve onu dinlemekten de nehye- dildik.&#8221;</p>
<p>Kasım b. Muhammed [b. Ebî Bekr es-Sıddîkl&#8217;a şarkı dinlemenin hükmünü sordular; şöyle dedi: &#8220;Allah kıyâmet günü hak ile bâtılın arasım ayırdığı zaman şarkı nerede olur?&#8221; Denildi ki: &#8220;Bâtıl tarafında.&#8221; O da, &#8220;Fetvâyı nefsiniz­den isteyin.&#8221; dedi.</p>
<p>Kul için -dilden sonra- kulağından daha zararlı bir or­gan yoktur. Çünkü o kalbe giden en süratli elçidir. Fitne oluşumuna da yatkındır.</p>
<p>Veki&#8217; b. el-Cerrâh diyor ki: &#8220;Bir bid&#8217;atçıdan bir söz duydum, yirmi seneden beri onu kulaklarımdan atama­dım.&#8217;</p>
<p>Tâvûs [b. Keysân] da, yanma bir bid&#8217;atçı gelince onun sözünü duymamak için kulaklarını kapatırdı.</p>
<p><strong>Burnun vazîfesi</strong>(ne gelince; burun), kulağa ve göze tâ­bidir. Bakmanın ve dinlemenin helâl olduğu şeyi koklaman da câizdir.</p>
<p>Ömer b. Abdülaziz&#8217;den (ra) rivâyet edildiğine göre, kendisine bir misk getirilmiş. Onu burnundan uzakta tut­muş. Bu husûs kendisine sorulduğunda şöyle demiş: &#8220;Bu­nun ancak kokusundan faydalandır, değil mi?</p>
<p><strong>Ellerin ve ayakların vazifesi</strong>; onları &#8216;mahzûrlu olana&#8217; uzatmamak ve haktan alıkoymamaktır. Mesrûk [b. Ecdâdl der ki: &#8220;Kul hiçbir adım atmaz ki, kendisine bir sevâb ya da günâh yazılmış olmasın.&#8221;</p>
<p>Süleymân&#8217;ın kızı, Hâlid b. Ma&#8217;dân&#8217;ın kızı Abde&#8217;ye: &#8220;Beni ziyâret et&#8221; diye yazmıştı. Abde ise ona şöyle cevap yazdı: &#8220;İmdi, merhûm babam Allah&#8217;ın kefil olmadığı bir yü­rüyüşle yürümekten ve kıyâmet günü sorulduğunda bir çı­kış yolu bulamayacağı yemeği yemekten hoşlanmazdı. Bundan dolayı ben de babamın hoşlanmadığı şeyden hoş­lanmıyorum. Selâm üzerine olsun.&#8221;</p>
<p>Birisi de, &#8220;Peki, (kurtuluşa götüren) ameller işlemenin yolu nedir?&#8221; diye sorarsa, deriz ki:</p>
<p>Muttaki imâmların yolundan ayrılmamak,gidişâtını bilmek için müsterşidînin âdâbına bakmak,muhasebe ile teyakkuz halinde olmak,hakkı gözeterek/adâlet ile amel etmek, eziyetten korunmak,başa kakmadan, minnet altında bırakmadan &#8216;fazla ola­nı&#8217; vermek,hasetten uzak güzel tavır takınmak,kamufle etmekten hoşlanarak kanâat etmek,selâmet için uzunca susmak,yabancılaşmadan/ilişkilerde soğukluk oluşturmadan halka tevâzu göstermek,halvette zikir ile ünsiyyet kurmak,hizmet etmek (iştiyâkıyla dolması) için kalbini boşaltmak,niyeti/endîşeyi murâkabe ile cem etmek ve kurtuluşu istikamet yolunda aramak.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyurur: &#8220;Şüphesiz, &#8220;Rabbimiz Allah&#8217;tır&#8221; deyip de sonra istikamet üzere olanlara, (evet) on­lara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzûn da olmayacaklar­dır&#8221; (46/Ahkâf 13)</p>
<p>Süfyân b. Abdullah es-Sakafî (ra): &#8220;Yâ Resûlallah! Ba­na, kendisine tutunacağım bir iş söyle.&#8221; deyince, (Resûlul-lah (sa) şöyle) buyurdu: &#8220;Allah&#8217;a inandım de, sonra da dosdoğ­ru ol.’’</p>
<p>Ömer b. el-Hattâb (ra) diyor ki: &#8221; &#8220;İstikamet üzere (dos­doğru) oldular&#8221; demek, &#8220;Allah&#8217;a itâat edip, tilkinin (avcıdan) kaçması gibi (sağa sola saparak) kaçmadılar&#8221;, demektir.&#8217; Ebû&#8217;l-Âliye er-Riyâhîy de şöyle diyor: &#8221; &#8216;Dosdoğru oldu­lar&#8217;; (yâni) dinde, dâvette ve amelde Allah için ihlâslı oldu­lar&#8221;</p>
<p>İstikametin aslı üç şeydedir.</p>
<p>Kitâb&#8217;a tâbi olmak,</p>
<p>Sünnet’e tâbi olmak ve cemâatten ayrılmamak.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kul için en kurtarıcı yol;</p>
<p>ilimle amel,havf ile korunma ve Allah (cc) ile yetinmektir.</p>
<p>Artık sen de hâlini (buna göre) ıslâh ile meşgûl ol.Rabbine karşı muhtaç (fakır) bulun.Şüpheli şeylerden uzak dur.İnsanlara olan ihtiyâcını azalt.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendin için sevdiğini onlar için de sev;</p>
<p>hoşlanmadığın şeylerde de aynı şekilde davran.</p>
<p>Örtülü bir şeyi de açma.</p>
<p>Bir günâhı nefsinde (içinden) bile söyleme, [veya; sakın bir günâha niyetleneyim deme.]</p>
<p>Hiçbir küçük günâhta ısrâr etme.</p>
<p>Bütün ihtiyâç/yoksunluklarda Allah&#8217;a sığın.</p>
<p>Her durumda, muhtâçlığın (sâdece) O’na olsun.</p>
<p>Her işte O&#8217;na tevekkül et.</p>
<p>Hevâyı bırak; nefsinin tuzak kurduğu/pusuda bekle­diği şeylere kanma.</p>
<p>Zikrini gizle.</p>
<p>Allah&#8217;a şükretmeye devâm et.</p>
<p>İstiğfârı çoğalt.</p>
<p>Düşünerek ibret al.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Acele edilecek yerlerde teenni ile,dostluklarında/arkadaşlıklarında (insanlarla olan iliş­kilerinde) hüsn-i edeble hareket et.</p>
<p>Nefsin için insanlara öfkelenme;</p>
<p>Allah için nefsine öfkelen.</p>
<p>Kötülük husûsunda kimseye denk olma [diğer bir ifâ­deyle; kötülüğe kötülükle karşılık verme].</p>
<p>Câhili yüzüne karşı methetmekten sakın;kimsenin de seni yüzüne karşı methetmesine râzı olma.</p>
<p>Gülmeni azalt, mizâhtan uzak dur.</p>
<p>Acılan gizle.</p>
<p>Nâmûsluluğu/iffeti izhâr et.</p>
<p>Güven hakkında kapsamlı bilgiye sâhip ol.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanların elindekinden) ümit kesmeyi ve &#8220;güzel fa­kirliği&#8221; (kendine) şiâr edin.</p>
<p>Sana isâbet eden şeylere sabret.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana taksim ettiği şeye râzı ol.</p>
<p>Allah&#8217;ın va&#8217;dine karşı yakîn,kendi yaptıkların hakkında korku üzere ol.</p>
<p>Kâfi derecede bulduğun zaman kendini külfete sokma.</p>
<p>İstemekle görevlendirildiğin şeyi zâyi etme.</p>
<p>(Sana yönelik) her vergi&#8217;sinde (ihsan ve ikrâmında) Allah&#8217;a muhtâc olduğunu hatırla;</p>
<p>kurtuluşu O’ndan iste.</p>
<p>Sana zulmedeni affet.</p>
<p>(Vermeyerek) seni mahrûm edene ver.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sana gelmeyene Allah için git.</p>
<p>Seni seven kişiyi, sen de Allah için (kendine) tercih et. Kardeşlerin için canını malını fedâ et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dînin hakkında da Mevlâ&#8217;nın hukûkuna riâyet et.</p>
<p>İyilik (ma&#8217;rûf) olarak yaptığın büyük bir şey de olsa gö zünde büyütme;yaptığın bir münkeri ise küçük de olsa küçümseme.</p>
<p>Amel ile gururlanmaktan sakındığın gibi, ilimle de caka satmaktan sakın.</p>
<p>Zâhirî ilmin geçersiz kıldığı bâtınî bir usûle (edeb’e)  inanma.</p>
<p>İnsanlara isyân etmek gerekse de Allah&#8217;a itâat et;ancak Allah Teâlâ&#8217;ya isyân pahasına insanlara itâat etme.</p>
<p>Allah için gayretinden bir şey esirgeme.</p>
<p>Allah için (yaptığın) amellerde nefisinden hoşnut olma.</p>
<p>(Allah&#8217;ın huzûrunda) namâza her şeyinle (bir bütün olarak) dur.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana farz kıldığı zekâtı neşeli/istekli olarak ver.</p>
<p>Orucunu yalandan ve gıybetten koru.</p>
<p>Komşunun, miskinin ve yakınlarının haklarına riâyet et.</p>
<p>Ehlini (âile halkını) terbiye et/edeblendir.</p>
<p>Sâhibi olduğun, kontrolün altında bulunanlara [hiz­metçi, işçi vs.] rıfk ile davran.</p>
<p>Emrolunduğun gibi canlı/aktif/(fiziki ve zihnî olarak) güçlü bir şekilde dimdik ayakta ol.</p>
<p>Bir hayır için harekete geçtiğinde acele et.</p>
<p>Seni şüphelendiren şeyi bırak.</p>
<p>Mü&#8217;minlere merhameti elden bırakma.</p>
<p>Nerede olursan ol hakkı söyle.</p>
<p>Doğru (söylüyor) da olsan çok yemin etme.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Beliğ konuşan birisi de olsan, sözü genişletmemeye/lâfı uzatmamaya dikkat et.</p>
<p>Alim de olsan, dinde külfetli/zahmetli iş görmekten (tekellüf ten) sakın.</p>
<p>İlmi her sözün önüne geçir.</p>
<p>İçtihâdından sonra endîşeyi/tedirginliği elden bırakma.</p>
<p>Dînin selâmette olduktan (dînine halel gelmedikten) sonra insanları idâre et.</p>
<p>Dalkavukluktan/yağcılıktan ise kesinlikle kaçın.</p>
<p>İnsanlarla olan geçimin güzel ahlâk ile olsun.</p>
<p>Bilmediğin bir konu hakkında &#8220;Allah bilir&#8221; demekten utanma.</p>
<p>Anlatacaklarını (dinlemeye) istekli olmayanların ya­nında söz söyleme.</p>
<p>Sana buğz edecek olanların yanında dînini anlatma.</p>
<p>Güç yetiremeyeceğin bir belâya karışma/müdâhale etme.</p>
<p>Nefsine, onu hor gören şeylerden ikrâm et.</p>
<p>Himmetini kötü ahlâktan uzak tut.</p>
<p>Emîn olandan başkasını dost/kardeş edinme.</p>
<p>Sırrını her insana açma.</p>
<p>İnsanların hâlini (dikkate alarak davran, kapasitelerini) zorlama.</p>
<p>(İnsanlara) aklının almayacağı/tahammül edemeyece­ği ilimden bahsetme [veya; İlmî bir lisânla söz söyleme.]</p>
<p>Çağrılmadığın işe gidip hemen dâhil olma.</p>
<p>Ulemâ meclislerinde saygılı/ciddi ol.</p>
<p>Hükemânın kadrini bil.</p>
<p>Zanaatkârı/Sanatkârı mükâfâtlandırmadan bırakma.</p>
<p>Câhillerden yüz çevir.</p>
<p>Sefihlere karşı hilm ile davran.</p>
<p>İşlerin hakkında, Allah&#8217;a (karşı) huşû duyanlarla istişâre et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mazlûm kardeşine yardım et;eğer zâlim ise onu hakka çevir.</p>
<p>Onun sende hakkı varsa fazlasıyla ver;fakat senin ondaki hakkın için peşine düşme.</p>
<p>Borçluya kolaylık göster.</p>
<p>Dul ve yetimlere rıfk ile davran.</p>
<p>Fakirlerden sabırlı olanlara ikrâm et.</p>
<p>Zenginlerden de belâya uğrayana merhamet et.</p>
<p>Kimseye, elde ettiği bir nimet sebebiyle hased etme.</p>
<p>Hiç kimseyi de gıybetle anma.</p>
<p>Soruna yol açar korkusuyla kendine sû-i zan kapışım kapalı tut.</p>
<p>Te&#8217;vîli (hayra yormayı) genişleterek hüsn-i zan kapısı­nı açık tut.</p>
<p>(Başkalarından) ümidine keserek tamâ kapışım kilitle.</p>
<p>Kanâat ile istiğnâ kapısını aç.</p>
<p>Allah için yapacağın zikri, O&#8217;na nâhoş şeyler izâfe et­mekten uzak tut.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vakitlerini değerlendir.</p>
<p>Gecen ve gündüzün (senden neleri) götürüyor, uzak­laştırıyor farkına var.</p>
<p>Her vakitte tevbeni yenile.</p>
<p>Ömrünü üç zamâna ayır: Bunlar, ilim zamânı, amel za-mânı ve nefsinin haklarına ve sana lâzım olacak şeylere ayı­racağın zamân olsun.</p>
<p>Geçip giden (vakitlerden ibret al.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İki fırkanın Allah Teâlâ&#8217;nın huzûrunda varacakları ye­ri tefekkür et: &#8220;Bir fırka O&#8217;nun rızâsıyla cennette; bir fırka da kızgınlığı ile alevli ateşte (cehennemde).&#8221;</p>
<p>Allah&#8217;ın sana yakınlığını farket.</p>
<p>Yazıcı hafaza meleklerine ikrâm et.</p>
<p>Allah&#8217;ın nimetlerinden -anlayarak- faydalan;geriye O&#8217;na hüsn-i senâ ve şükür gönder.</p>
<p>Nefsini herhangi bir makamda görmekten sakın [veya; töhmet altında olması sebebiyle nefsini, makamları/mevkileri görmesi ile birlikte ikâz et].</p>
<p>İnsanların (onu) küçümsemesinin te&#8217;sirinde kalıp da, &#8216;hakk&#8217;ı saçma/tutarsız görmekten kaçın.</p>
<p>Muhakkak bu öl­dürücü bir zehirdir.</p>
<p>(Allah&#8217;ın) nefretini çekme korkusu ile, insanların gö­zünden düşme korkusundan uzak dur/kendini soyutla.</p>
<p>Ecelin yakınlığı gerçeği ile, fakirlik korkusundan uzak dur/kendini soyutla.</p>
<p>İyi işler yaptığında gücün yettiğince gizli tut.</p>
<p>İstişâre ânında (doğruyu bulmak için) çokça gayret et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah için (severken) kararlılıkla sev;(o şeyden) Allah için ilişkiyi kestiğin zaman da etkili/kararlı bir şekilde ayni.</p>
<p>Ancak muttaki ve âlim olanı dost edin.</p>
<p>Ancak akıllı ve şuurlu/bilinçli insanlarla birlikte ol.</p>
<p>Senden önceki (müctehid) imâmlara tâbi ol.</p>
<p>Senden sonraki ümmete de muallim ol.</p>
<p>Muttakîlere imâm,irşâd edilmek isteyenlere sığınak ol.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şikâyetini kimseye ilân etme.</p>
<p>Dünyân için dînini yıpratma/tüketme [veya; dînini istismâr ederek dünyâ(lıklar)ı kazanma].</p>
<p>Uzletten nasibini al.</p>
<p>Helâlden başkasını alma.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsrâftan uzak dur.</p>
<p>Dünyâ(lık)dan yeteri kadarına kanâat et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Edebi, ilim bostanlarında;</p>
<p>ünsü<span style="text-decoration: line-through;">,</span> halvet diyârında;</p>
<p>hayâyı, nefsin patikalarında;</p>
<p>ibret almayı, tefekkür vâdîlerinde;</p>
<p>hikmeti ise havf bahçelerinde ara (talep et.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Emrine muhalefet ettiğin hâlde, Allah&#8217;ın ihsânının devâm ettiğini;zikrinden yüz çevirdiğin hâlde (sana) halim davrandığını,hayânın azlığına rağmen günâhlarını örttüğünü ve sen O&#8217;na muhtâc olduğun hâlde,Onun sana ihtiyâ­cının olmadığını iyi bil.</p>
<p>Nerede Rabbini bilen?!</p>
<p>Nerede günâhından korkan?!</p>
<p>Nerede (Allah&#8217;a) yakınlığı ile sevinen?!</p>
<p>Nerede O&#8217;nun zikriyle meşgûl olan?!</p>
<p>(O&#8217;na) uzak kalmaktan (korkup) ürperen nerede?!</p>
<p>Mağfûr (bağışlanmış) olan işte budur! Ey mağrûr (al­danmış kul), örtüleri yırttığım Celil olan (Allah) görmedi mi (zannediyorsun)?!</p>
<p><strong>Ey kardeşim!Bil ki,</strong></p>
<p>günâhlar gafleti,</p>
<p>gaflet, (kalp) kasvettini<span style="text-decoration: line-through;">), </span></p>
<p>kasvet Allah&#8217;tan uzaklaşmayı,</p>
<p>Allah&#8217;tan uzaklaşma cehennem âteşini mîrâs bırakır. Ancak bunu diriler tefekkür eder. Ölülere gelince; onlar kendilerini dünyâ sevgisiyle öldürmüşlerdir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>gündüzün ışığı âmâya nasıl fayda vermiyorsa; bunun gibi, ilmin nûru ile de ancak takvâ ehli aydınlanabilir.</p>
<p>Ölüye ilâcın fayda vermediği gibi, edep de iddiâcıya fayda vermez.</p>
<p>Sağanak halindeki yağmur kayada ekin bitirmediği gi­bi, hikmet de dünyâyı sevenin kalbinde yeşermez.</p>
<p>Kim hevâsıyla samîmî/senli benli olursa edebi azalır. İlminin gösterdiklerine muhâlefet edenin cehâleti artar. (İlâcı) kendine fayda etmeyen, başkasmı nasıl tedâvî edebilir?</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>insanların bedenen en râhatı, dünyâ (hakkın)da zühd ehli olanlardır.</p>
<p>Kalben insanların en yorgunu ve meşgûliyeti çok olam da, dünyâya ihtimâm gösterenlerdir.</p>
<p>Emeli kısaltmak, zühde en çok yardıma olan ahlâktır. Mârifet ehlinin (Allah&#8217;a) en yakın hâlleri, kıyâmda Al­lah&#8217;ı (cc) zikretmeleridir.</p>
<p>Allah (cc) şöyle buyuruyor: &#8220;Şüphesiz Allah sizin üzerinizde rakîbdir.&#8221; (4/Nisâ 1)</p>
<p><strong>Şunu bil ki,</strong></p>
<p>sıdktan daha yakın bir yol,ilimden daha başarı sağlayıcı bir delil ve takvâdan daha önemli bir erzak yoktur.</p>
<p>Vesvese verene (şeytana) karşı, fuzûlî olanı terkten, kalbin nûrlanması için, sadrın selâmetinden daha fay­dalı bir şey görmedim.</p>
<p><strong>Anladım ki,</strong></p>
<p>mü&#8217;minin kerâmeti takvâsıdır, hilmi sabrıdır,</p>
<p>aklı güzelliğidir,</p>
<p>dostluğu hoşgörüsü ve affıdır,</p>
<p>şerefi ise tevâzuu ve rıfkıdır.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>Allah bir kula fakirliği seçip uygun görmüşse, onun zenginliği sevmesi (Allah&#8217;ı) öfkelendirmektir. Allah kuluna zenginliği seçtiyse, o kulun fakirliği istemesi ise zulüm- dür/haddi aşmaktır. Bütün bunlar, mârifet azlığından dola­yı şükürden kaçmak ve ilmin yetersizliğinden dolayı vakit­leri ziyan etmektir. Çünkü zenginin îmânını fakirlik, fakirin îmânını da zenginlik ıslâh edemez, uygun değildir.</p>
<p>Bize ulaşan habere göre Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: &#8220;Kullarımdan öyleleri vardır ki onun îmânını ancak fakirlik ıslâh eder. Eğer onu zengin kılsaydım, hu zenginlik onları ifsâd edecek­ti. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onun îmânını ancak zen­ginlik ıslâh eder. Eğer onları fakîr kılsaydım, hu (fakirlik) onun îmânını ifsâd edecekti.&#8221; Bu durum, hastalık ve sıhhat için de böyledir.</p>
<p>Kim Allah&#8217;ı(n hikmetsiz iş yapmayacağım) bilirse O&#8217;nu ithâm etmez. Allah&#8217;ı(n neyi kasdettiğini) anlayan [veyâ; Al­lah hakkında keskin/ince bir zekâya sâhip olan], kazâsına râzı olur. Eğer şu âyetten başkası olmasaydı, yine de ilim sâ-hiplerine yeterdi: &#8220;Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. On­lar için ise (Rablerine karşı böyle) muhayyerlik yoktur/&#8217; (28/Kasas 68)</p>
<p>Câhillerin ahlâkından,</p>
<p>günâhkârların meclislerinden [veya; sizlerle olan sos­yal ilişkilerinden],</p>
<p>şaşırmışların propagandasından, aklanmışların (affedileceklerine dâir) ümitlerinden, (affedilmekten) ümit kesenlerin ye&#8217;sinden sakın.</p>
<p>Hak ile âmil ol.</p>
<p>Allah&#8217;a îtimâd et.</p>
<p>Ma&#8217;ruf ile emret, münkeri nehyet.</p>
<p>Kim Allah&#8217;a sâdık olursa, (Allah) ona nasihat eder. Kim de başkası(na hoş görünmek) için süslenirse, onun ayıbını/kusurunu gösterir, ortaya çıkarır.</p>
<p><strong>Bil ki</strong></p>
<p>(kendisine) tevekkül edene O kâfidir; başkasına güveneni (ise) sevmez/iğrenir.</p>
<p>Ondan korkana emniyet verir.</p>
<p>Şükredenin (nimetini) çoğaltır,îtâat edene ikrâm eder.</p>
<p>Onu tercih edeni sever.</p>
<p>Allah&#8217;a (sâdece) akıl ile itâat etmekten/boyun eğmekten, hevâ ile amel etmekten, hakkı terk etmekten/hesâba katmamaktan, bâtıla sığınmaktan [veya; bâtıl ile kabûl görmekten/bir yerlere gelmekten],</p>
<p>tevbeyi unutup mağfiret temenni etmekten sakın.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>kökü yakîn ile sâbit değilse,dalları sıdktan,meyvesi ve nebâtı verâdan,delili kaygı ile ayakta durmakta (kaim) ve perdesi haşyet ile örtülü değilse o ilim ve amelden râzı olunmaz.</p>
<p>Gevşeklik göstermek sûretiyle nefsinden râzı olma. Muhakkak ifrata düşme (tefrît) konusunda kimsenin özrü yoktur. Zîrâ kimse Allah&#8217;tan müstağni değildir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın katindakilere güzel niyetler beslemek ve (niyetleri O’nun) sevdiği şeylere uygun hâle getirmek ki­şinin saâdetindendir.</p>
<p>Allah kime hayır dilerse ona akıl ihsân eder, ilmi sevdirir, şefkat ile mükâfâtlandırır, ona rıfk ile muâmele eder, kanâat ile zenginleştirir, kusurlarım gösterir.</p>
<p><strong>Bil ki,</strong></p>
<p>-Allah sana merhamet etsin- her halin aslı sıdk&#8217; ve &#8220;ihlâs&#8221;dır. Şöyle ki,</p>
<p>sabır, kanâat, zühd, rızâ ve üns sıdk&#8217; tan; yakın, havf, muhabbet, iclâl, hayâ ve tâzîm de ihlâs&#8217;dan kaynaklanır/şûbelenir.</p>
<p>Her mü&#8217;minin bu makamların içinde bir yeri vardır ki, onun hâli bununla bilinir. (Bir mü&#8217;mine;) recâ içinde olduğu halde hâif, havf içinde olduğu halde râcî, rızâ içinde olduğu halde sâbir, hayâ içinde olduğu halde muhibb denir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her hâlin kuvvetli ya da zayıf olması, kulun îmân ve mârifeti miktârıncadır.</p>
<p>Bu hallerin her birinin aslı için, hâlin kendisiyle bilindi­ği üç alâmet vardır.</p>
<p>Sıdkın ancak kendisiyle tamâm olduğu üç şey şunlardır:</p>
<p>Kalbin sıdk&#8217;ını belli eden tahkiki îmân,</p>
<p>Niyetin sıdk&#8217;ını açığa vuran ameller,</p>
<p>Sözün sıdk&#8217;ını dışarıya aksettiren konuşmalar. [Kalbî, amelî, kavlî sıdk]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sabrın ancak kendisiyle tamâm olduğu üç şey vardır:</p>
<p>Allah&#8217;ın harâm kıldıklarına karşı sabır,</p>
<p>Allah&#8217;ın emirlerine uymakta sabır,</p>
<p>Musibet anında (Allah için, Allah&#8217;tan sevap uma­rak) sabır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kanâat de üç şeydedir:</strong></p>
<p>(Yiyecek) varken bile azıyla yetinmek,</p>
<p>Yoklukta ve sebeplerin yetersizliğinde (dahi) fak/ı korumak.</p>
<p>Mahrûmiyet ânım yaşasa bile, Allah&#8217;a (cc) ayırdığı vakitte sükûn bulmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kanâatin bir başlangıcı bir de sonu vardır. Başlangıcı, imkânı varken dahi fuzûlî olanı terk etmektir. Sonu ise, se­beplerin yokluğuyla berâber müstağni olmaktır. Bundan dolayı bazıları &#8220;kanâat, rızâdan üstündür&#8221; demişlerdir. On­lar bununla tam bir kanâati kastederler. Çünkü takdire rızâ gösteren (râzî), verilene, men edilene karışmaz. Kani&#8217; ise, Rabbi ile ganîdir. Allah ile berâber -O&#8217;ndan gelen hâriç- baş­ka bir nasîb istemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zühd üç şeydedir. Bunlar olmaksızın kimseye zâhid denmez:</p>
<p>Elini maldan mülkten çekmek,</p>
<p>Nefsini helâlden bile uzak tutmak,</p>
<p>Vaktinin çoğunda dünyâdan gâfil olmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kişi başka üç şeyle de zâhid olabilir:</p>
<p>İrâdât sağanağında nefsini korumak,</p>
<p>Gına bölgelerinden kaçmak,</p>
<p>İhtiyâç ânında, (şüpheli olanları değil) &#8216;bilinen&#8217; şeyleri almak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Üns de üç şeydedir</p>
<p>Halvette ilim ve zikir ile üns,</p>
<p>Halvetle berâber yakın ve marifet ile üns,</p>
<p>Her halde Aziz ve Celîl olan Allah ile üns.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rızâ muhabbetin ölçüsüdür. Tevekkülün özü, yakînin rûhudur. Eyyûb es-Sehtiyânî ve Fudayl b. Iyâz&#8217;dan (rh.a) naklen anlatırlar: O ikisi derlerdi ki: &#8220;Rızâ tevekküldür.&#8221;</p>
<p>Bu ilimle vasıflanmak sıdkın bir şûbesidir. Sıifyân es- Sevrî de (rh) der ki: &#8220;Sâdıkın sıdkı kemâle erdiğinde, artık o kendi elindekine bile mâlik değildir.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İhlâs&#8217;ın şubelerine gelince&#8230; Allah&#8217;ı (cc) benzerlikten, denklikten, eşten ve evlattan ayırt etmedikçe ihlâs sâhibine &#8220;muhlis&#8221; denmez. Sonra tevhidi ikame etmekle Allah&#8217;ı dile­mesi, nâfilede ve farzda himmetini O&#8217;nun için ve O&#8217;nunla cem etmesi gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yakîn&#8217;in sıhhati üç şeydedir:</strong></p>
<p>Allah&#8217;a güvenmekle kalbin sükûn bulması,</p>
<p>Allah&#8217;ın emrine boyun eğme,</p>
<p>Sâbık ilimden [Allah&#8217;ın gelmiş geçmiş her şeyi, olacaklarıda bilmesinden] korkma, ürkme.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yakîn&#8217;in de bir başlangıcı ve sonu vardır. Başlangıcı, it-mînân (kalp huzûru), sonu da sâdece Allah ile yetinmektir. Çünkü Allah (cc) şöyle buyurur: &#8220;Ey peygamber! Sana da, müzminlerden sana tâbi olanlara da Allah yeter.&#8221; (8/Enfâl 64) Âyette geçen &#8220;hasbü&#8221;, &#8216;kâfi’ demektir. İktifâ eden de, Al­lah&#8217;ın kazâsına râzı olan kuldur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Diyoruz ki &#8220;yakînin sonu&#8221; demek, kulun vasıflarının îmân makamında bulunması demektir; ilimde yakînin sonu demek değildir. Zîrâ buna Allah&#8217;ın yarattıklarından kimse ulaşamaz.</p>
<p>Resûlullah (sa) şöyle buyuruyor: &#8220;Allah&#8217;ın künhüne kim­se varamaz.&#8221;</p>
<p>Dediler ki: &#8220;Yâ Resûlallah! Bize ulaşan bilgiye göre Meryem oğlu îsâ (as) suyun üzerinde yürürmüş?&#8221; (Efendi­miz) buyurdu ki: &#8220;Eğer havf ve yakîni daha da artsaydı havada bile yürürdü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Havf ancak yakînden sonra olur. Yakînen bilmediği şeyden korkanı gördün mü?</p>
<p>Havf üç şeydedir:</p>
<p>îmân korkusu: Bunun alâmeti, isyânlar ve günâhlardan ayrılmadır ki, mürîdlerin havfı budur.</p>
<p>Geçmişin korkusu: Bunun alâmeti de haşyet, endî­şe ve verâdır. Bu da ulemânın havfıdır.</p>
<p>Elindekini kaçırma korkusu: Alâmeti, heybet ve iclâlin nezâretinde Allah&#8217;ın (cc) rızâsını talep için tüm gücünü harcamaktır. Sıddîkların havfı budur.</p>
<p>Havfta dördüncü bir derece daha vardır ki, Allah (cc) onu meleklerine ve peygamberlerine (as) has kılmıştır. Bu­na &#8220;havfü&#8217;l-zam&#8221; denir. Çünkü onlar kendi nefislerinde Al­lah&#8217;ın emânıyla güven içindedirler. Onların korkulan, iclâlen ve i&#8217;zâmen kullukta bulunmalarıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhabbet de üç şeydedir ki, bunlar olmadan kişiye (&#8220;Allah (cc) için seven&#8221; denemez.</p>
<p>Allah (cc) için mü&#8217;minleri sevmek: Bunun alâmeti, onlardan ezâyı def etmek ve onlara menfaati celb etmektir.</p>
<p>Allah (cc) için Resûl&#8217;ü (sa) sevmek: Bunun alâmeti, Sünnet&#8217;e tâbi olmaktır. Çünkü Allah (cc) şöyle bu­yurur: &#8220;De ki: Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin.&#8221; (3/Âl-i Imrân 31)</p>
<p>Tâati mâsiyete tercih ederek Allah&#8217;ı (cc) sevmek: Denilir ki; nimeti anmak muhabbeti getirir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhabbetin de bir başlangıcı ve sonu vardır. Muhab­betin başlangıcı, nimetleri ve ihsânlarıyla Allah&#8217;ı sevmektir.</p>
<p>[Abdullah] İbn Mes&#8217;ûd (ra) der ki: &#8220;Kalpler, kendine ihsânda bulunanı sevecek şekilde yaratılmıştır.&#8221;</p>
<p>Muhabbetin bundan daha yücesi ise, Allah&#8217;ın (cc) hak­kı bunu gerektirdiği için O&#8217;nu sevmektir. Ali b. el-Fudayl (rh.a) şöyle der: &#8220;Allah (cc), Allah olduğu için sevilir.&#8221;</p>
<p>Bir adam Tâvûs [b. Keysân&#8217;a: &#8220;Bana öğüt ver.&#8221; dedi. {Tâvûs) dedi ki: &#8220;Sana şunu öğüt veririm: Allah&#8217;ı öyle bir sevgiyle sev ki, hiçbir şey sana O&#8217;ndan daha sevgili olmasın, O&#8217;ndan öyle kork ki, hiçbir şey sana O&#8217;ndan daha korkup olmasın. Allah&#8217;tan öyle bir ümitle ümitlen ki, bu ümit, korkuyla senin aranda perde olsun. Nefsin için râzı olduğa şeye (başka) insanlar için de râzı ol. Dikkat et! Sana Tevrâtı, İncıl&#8217;i, Zebûr&#8217;u ve Furkân&#8217;ı cem ettim.&#8221;</p>
<p>Bedene göre başın yeri ne ise, hayâya göre iclâl ve ta&#8217;zî-min yeri de odur. Yâni biri olmaksızın diğeri de olmaz. Kul Rabbinden hayâ ettiği zaman O&#8217;nu hakkıyla yüceltmiş (iclâl etmiş) olur. Hayânın en efdali de Allah&#8217;ı (cc) murâkabedir.</p>
<p>Murâkabe üç şeydedir:</p>
<p>Amel etmek sûretiyle tâatinde Allah&#8217;ı murâkabe,</p>
<p>Terk etmek sûretiyle isyânında Allah&#8217;ı murâkabe,</p>
<p>Niyetlerde ve havâtırda Allah&#8217;ı murâkabe.</p>
<p>Çünkü Nebî (sa): &#8220;Allah&#8217;a, (sanki) O&#8217;nu (gözlerinle) görüyormuşsun gibi kulluk et. Sen O&#8217;nu görmesen de O seni görü­yor.&#8221; buyurur.</p>
<p>Kalp için, Allah&#8217;ı (cc) murâkabe etmek; geceyi kıyâm, gündüzü sıyâm ile geçirmekten ve Allah yolunda malmı in-fâk etmekten daha zahmetli gelir.</p>
<p>Ali b. Ebî Tâlib&#8217;in (ra) şöyle dediği nakledilir: &#8220;Muhak­kak Allah&#8217;ın yeryüzünde bir kabı vardır. İşte bu kab kalp­lerdir. O ancak &#8216;saf, &#8216;sağlam&#8217; ve &#8216;ince&#8217; (rikkat) kalpleri kabûl eder.&#8221; Bunun mânâsı şudur:</p>
<p>Kalbi Allah (cc) için saflaştırmak; Allah&#8217;ın emir ve nehylerine ittibâ ile, sıdk ve endîşeyi müşâhede etmekle mümkündür.</p>
<p>Kalbi Resûlullah (sa) için saflaştırmak; söz, amel ve ni­yet boyutunda, o&#8217;nun getirdiğini kabul ederek sağlanır. Ve kalp mü&#8217;minler için, onlardan ezâyı def edip menfaati ulaş­tırarak saflaştırılır.</p>
<p>(Kalpteki) &#8220;Sağlamlık&#8221;ın mânâsı, &#8220;Allah Teâlâ için hadleri uygulamada ve emri bi&#8217;l-ma&#8217;ruf ve nehyi ani&#8217;l-münkerde sağlam&#8221; demektir.</p>
<p>&#8220;İncelme&#8221;nin (rikkatin) mânası ise iki şekildedir. Ağ­lamakla olan rikkat, merhamet etmekle olan rikkat.</p>
<p>Tevfik Allah&#8217;tandır. O bize yeter. O ne güzel vekildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Haris el Muhasibi &#8211; Ahlak ve Arınma</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/">Haris el Muhasibi – Ahlak ve Arınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/haris-el-muhasibi-ahlak-ve-arinma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;da Müsamaha / İmam el-Gazzâlî</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-musamaha-imam-gazali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-musamaha-imam-gazali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2015 23:54:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[İlahi Rahmetin Genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda Müsamaha]]></category>
		<category><![CDATA[Kesin Olan ve Olmayan Delillere Dayanan Teviller]]></category>
		<category><![CDATA[Taklitçilerin İçine Düştükleri Çelişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Te'vil Kaçınılmazdır]]></category>
		<category><![CDATA[Te'vil Yapma Usulü]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir Edeni Tekfir Etmek Caiz Olur mu?]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir Konusunda Kelami Bilgilerin Değeri]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfirde Esas Olan Bilgi mi İman Mı ?]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfirde Esas Olan Kaide]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfiri Gerektiren Hususlar ve Mutlak Zındıklık]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfirin Şartları ve İcma]]></category>
		<category><![CDATA[Varlıkların 5 Mertebesi]]></category>
		<category><![CDATA[Varlıkların Yorumlanması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6418</guid>

					<description><![CDATA[<p>GİRİŞ İmam âlim, fâzıl Ebû Mâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâiî (rahmetullâhi aleyh) der ki: İzzetine teslim olarak, nimetlerini tamamlamasını niyâz ederek, tevfîkini, yardımını ve tâatını ganimet bilerek, günahta ve sıkışık du­rumlarda kalmaktan korumasını ve bize nimetlerini bol bol ihsan etme­sini dileyerek Allah Teâlâ’ya hamd ederim. Peygamberliğine boyun eğerek, şefaatine nâil olmayı ümid ederek, sahip bulunduğu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-musamaha-imam-gazali/">İslam’da Müsamaha / İmam el-Gazzâlî</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islamda-musamaha-faysalu-t-tefrika-beyne-l-islam-ve-z-zendeka20140811172530.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6419" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islamda-musamaha-faysalu-t-tefrika-beyne-l-islam-ve-z-zendeka20140811172530.jpg" alt="İslam'da Müsamaha / İmam Gazali " width="300" height="450" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islamda-musamaha-faysalu-t-tefrika-beyne-l-islam-ve-z-zendeka20140811172530.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islamda-musamaha-faysalu-t-tefrika-beyne-l-islam-ve-z-zendeka20140811172530-200x300.jpg 200w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>GİRİŞ</strong></p>
<p>İmam âlim, fâzıl Ebû Mâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâiî (rahmetullâhi aleyh) der ki:</p>
<p>İzzetine teslim olarak, nimetlerini tamamlamasını niyâz ederek, tevfîkini, yardımını ve tâatını ganimet bilerek, günahta ve sıkışık du­rumlarda kalmaktan korumasını ve bize nimetlerini bol bol ihsan etme­sini dileyerek Allah Teâlâ’ya hamd ederim.</p>
<p>Peygamberliğine boyun eğerek, şefaatine nâil olmayı ümid ederek, sahip bulunduğu esrâra ve yüksek seciyyesine sımsıkı sarılarak peygam­berliğinin hakkını ifâ İçin Allah’ın kulu, Resûlü ve bütün mahlûkatın en hayırlısı Muhammed (s.a.v.)’e, onun âl, ashâb ve ehl-i beytine Cenâb-ı Hak’tan salât ve selâm dilerim.</p>
<p>Ey içi şefkat dolu hassas rûhlu kardeş! Dinî muamelelerin sırlarına dair yazdığımız (tasavvufî) eserlerimizin, bazı hasetçi kimseler tarafın­dan kötülenmesi haberinin kulağınızı tırmalaması sebebiyle canınızın sıkıldığım ve kalbinizin incindiğini görüyorum.</p>
<p>Bu gibi kimselerin iddialarına göre; bu kitaplarda eski âlimlerin ve büyük kelâmcıların benimsedikleri mezhebe muhalefet edilmiştir ve yine onlara göre; Eş’arî mezhebinden bir arpa ucu kadar sapmak bile küfürdür, çok önemsiz hususlarda dahi Eş’arî’ye muhalefet etmek gaf­let ve dalâlettir.</p>
<p>Ey kalbi şefkat dolu hassas rûhlu kardeş! Müsterih ol, aldırma,canını sıkma, bu gibi üzüntülerden birazcık olsun kendini kurtarma­ya bak. “Onların dediklerine sabret ve en güzel bir şekilde-kendileri­ni halleriyle baş başa bırak.” Ta’rîz taşı atılmayan ve haset edilmeyen kimseleri hakir, kâfir ve sapık olmakla itham edilmeyen kimseleri ise küçük görürüm.</p>
<p>İnsanları, Hakk’a dâvet edenler içinde Peygamberlerin efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.)’den daha kâmili ve daha akıllısı var mıdır? Öyle iken onun hakkında bile: “Delilerden biri” demişlerdi.</p>
<p>Alemlerin Rabbi olan Allahü Teâlâ’nın sözünden daha üstünü ve daha doğrusu var mıdır? Böyle iken O’nun için bile: “Eski kavimlerin efsanesi” demişlerdi.</p>
<p>Sakın onlarla mücadele ederek vakit geçirme. Onları susturacağım diye tama’ etme. Çünkü bu, yersiz bir tama’dır, yankı yapmayacak yer­lere seslenmektir. Şâirin şu sözünü işitmedin mi? Kulak ver:</p>
<p>Her düşmanlığın sulha dönüşmesi ümid edilebilir,</p>
<p>Fakat kökleri hasede dayanan düşmanlık müstesna.</p>
<p>5) Devamlı olarak şeriatın hudutlarına riâyetle süslenmiş olması icâbeder. Bir kalbe; ancak bu gibi hazırlıklar sonunda peygamberlik meş’alesinden feyz gelir ve kalp bu sâyede cilâlanmış parlak bir ayna şeklini alır. “Gam gibi parlak bir kalpte bulunan imân ışığı nurlar saç­maya başlar. Hattâ nerde ise ateşe temas etmeden ışık verir.”</p>
<p>*</p>
<p>İlâhları hevâ ve heves,</p>
<p>Ma’bûdları emirler, âmirler, sultanlar Kıbleleri para, pul</p>
<p>Şeriatları benlik (ahmaklık, yobazlık),</p>
<p>Arzuları makam ve şehvet,</p>
<p>İbâdetleri zenginlere hizmet,</p>
<p>Zikirleri vesvese ve desîse,</p>
<p>Hâzineleri kurnazlık,</p>
<p>Düşünceleri meşrep ve menfaatlerinin îcâbettirdiği şekilde hilebazlık olan bir güruhun kalplerine, melekûtun sırları nasıl tecelli edebilir?</p>
<p>Bunlar küfür karanlığını imân aydınlığından ne ile ayırt edecekler?</p>
<p>İlâhî bir ilhamla mı? Fakat İlâhî bir ilhama mazhar olması için kalpleri dünyevi kirlerden temizlenmemiş ki.</p>
<p>İlmî bir olgunlukla mı? Fakat ilim sahasındaki bütün sermayeleri necaset meselesi ve za’ferân otunun suyu (ile tahâret yapmanın câiz olup olmaması) gibi şeylerdir.</p>
<p>Heyhat&#8230; Heyhat! Bu gâye kuru bir arzu ve boş bir hayâl ile ulaşı­lamayacak kadar yüce, aziz ve nefistir.</p>
<p>Şu halde sen kendi işinle meşgul ol da geriye kalan zamanını zayi etme.</p>
<p>“Zikrimizden yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey iste­meyen kimselerden ilgini kes. Çünkü bunların ilim sahasında ulaştıkları seviye bundan ibarettir: Şüphesiz ki Allah kendi yolundan sapanlarla hidâyet üzere olanları çok daha iyi bilir</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>TAKLİTÇİLERİN İÇİNE DÜŞTÜKLERİ ÇELİŞKİLER<sup>1</sup></strong></p>
<p>Eğer sen bu düşmanlık hissini kendi kalbinden ve senin halinde -olup da hasetcinin iğvâsına kapılmayan ve körlüğe benzeyen taklit­le bağlanmamış olan, aksine insan aklı ve düşüncesi tarafından ortaya çıkarılmış olan zor meseleleri halletmeye susamış- olan kimsenin gön­lünden söküp almak istersen; evvelâ kendi nefsine, sonra kendi duru­munda olan kimseye hitâp et ve küfrü tarif etmesini iste.Eğer muhatabın küfrün târifinin: “Eş’arî, Mu’tezile veya Hanbelî gibi muayyen bir mezhebe muhalefet etmemektir.” şeklinde olduğunu iddia ederse o zaman bu kimsenin ahmak ve budala bir insan olduğunu bil. Zîra, taklit bu adamı bağlamıştır. Onun için bu kimse körlerden de kördür. Böylesini ıslâh edeceğim diye vaktini zâyî etme.</p>
<p>Böyle birini susturmak için tutulacak yol; bu gibi kimselere -ken­dileri gibi mukallid olan- hasımlarının delilleriyle karşı koymaktır. Çünkü böyle kimseler, kendileri ile muhalif mukallidleri arasında hiç­bir ayrılık ve gayrılık bulamayacaklardır. Mukallid muhalifin mezhep­ler arasında Eşarî mezhebine meylettiğini ve bu mezhebe prensiplerde ve prensiplerin sonuçlarında muhalefet etmenin açık bir küfür olduğu­nu iddia ettiğini düşünelim. Şimdi ona şöyle bir soru sorulmalıdır: Bekâ sıfatının zât üzerine zâid bir sıfat olmadığını ileri sürerek Eş’arî’ye, Allah&#8217;ın bekâ sıfatı konusunda muhalefet eden el-Bakillânî’nin kâfir olduğuna hüküm verirken hakkın Bakillânî ile olmayıp Eş’ar’î ile olduğunu ne ile biliyorsun?</p>
<p>Eş’arî’ye muhalefet ettiği için Bakillânî’yi tekfir etmek, hangi se­beple Bakillânî’ye muhalefet ettiği için Eş’arî’yi tekfir etmekten daha doğrudur? Niçin ilki hak üzeredir de, İkincisi değil veya hak üzere olan; biridir de diğeri değil?</p>
<p>Acaba bunun sebebi zaman itibariyle birisinin diğerinden evveli gelmiş olması mıdır? O halde Mu’tezile’nin birçok âlimleri Eş’arî’den evvel gelmişlerdir. Bu duruma göre Mu’tezile’nin hak üzere olması îcâbetmez mi?</p>
<p>Yoksa sebep, ilim ve fazilet bakımından derecelerin farklı oluşu| mudur? Faziletin dereceleri hangi kıstas ve miyarla ölçülerek uyulan ve taklid edilen (metbû’ ve mükalled) zâttan daha üstün bir kimsenin mevcut olmadığı sonucuna varılmıştır?</p>
<p>Eğer Bakiilânî’nin Eş’arî’ye muhalefet etmesine izin verilirse bu hak niçin başkalarından esirgenir? Bakillânî ile el-Kalânîsî ve el m Kalânisi arasında ne fark vardır? Bu ayrıcalığı Bakillânî’ye tahsis ederken kullanılan ölçü nedir?<sup>2</sup></p>
<p>“Bakillânî’nin muhalefeti lafzîdir, sözdedir, bunun ötesinde bir. gerçekliği yoktur.” tarzında bir iddia ortaya atılmıştır. Nitekim bazı mutaassıp kimseler kendilerini zorlayarak bu gibi şeyler söylemişler ve “Bakillânî bekâ sıfatını kabul etmemekle beraber Allah TeâJâ’nın varlığının devamı hususunda Eş’arî ile aynı fikirdedir. Bu konudaki ihtilaf zât veya zât üzerine zâid bir vasıfla ilgili basit bir ihtilâf olup şiddet göstermeyi gerektirmez.” demişlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İyi ama, Allah Teaiâ’nın mümkün olan her şeye kâdir oJduğunu ve her şeyi eksiksiz olarak bildiğini kabili ettikleri halde; ilâhi sıfatları kabûl etmeyen Mu’tezile’ye neden bu kadar çok şiddet gösteriImekte-di<sub>r</sub>? Mu’tezile’nin Eş’arî ‘ye muhalefet ettiği nokta: “Allah zât ile âlim ve kâdir midir, yoksa zât üzerine zâid olan ilim ve kudret stfatı ile mi? meselesinden ibarettir.</p>
<p>Bu iki ihtilâf arasında acaba ne fark vardır? Allah Tealâ hakkında  kabûl ve reddedilecek sıfatlar üzerinde düşünmekten daha yüce ve daha  önemli hangi konu vardır?</p>
<p>Şöyle bir itirazda bulunabilir: Mu’tezile’ye göre; ilim, kudret ve hayat gibi sıfatlar sonuçta Vâhid (tek) olan Zât’tan sudur eden sonuç­lardır. Sırf bundan dolayı Mu’tezile tekfir edilir. Zîra bunlar, târifleri ve mahiyetleri itibariyle yekdiğerinden farklı olan sıfatlardır. Mahiyetleri farklı olan şeylere “bir” demek ve bunların yerine Tek Zât’ı ikâme etmek kabil değildir.</p>
<p>Güzel ama, Eş’arî’nin: “Kelâm Allah Teâlâ’nın zâtı ile kaim olan zâid bir sıfattır, kelâm sıfatı tek olmakla beraber aynı zamanda Tevrat, İncil,Zebur ve Kur’ân’dır, emir, nehiy, haber ve istihbardır.” demesi ni­çin garip karşılanmamaktadır? Bunlar da, mahiyetleri farklı olan haki­katlerdir. “Hayır değildir.” demek kabil değildir. Çünkü, haber: “Doğru ve yalan olması ihtimal dahilinde olan sözdür.” diye târif edilmektedir. Halbuki doğru ve yalan olma ihtimali emirde ve nehiy’de mevcut değil­dir. Yalan ve doğru olması muhtemel olan bir söz ile böyle bir ihtimale sahip olmayan bir söz nasıl bir ve aynı olur? Bu halde muayyen bir şey üzerinde hem kabûl, hem red birleşmiş olmaz mı?</p>
<p>Şayet bunun cevabının verirken muhalif saçmalar, ve müşkülü izah etmekten aciz kalırsa, o kimsenin fikir adamı olmadığına, başkalarının taklitçisi bulunduğuna hükmedilmelidir. Bu halde mukallidin susması veya o susmazsa yanında bulunanların susmaları şarttır. Çünkü mukallid bir meseleyi delile dayanarak izah etme seviyesinde değildir. Böyle bir seviyede olsaydı başkalarına tâbi olamaz, başkaları kendisine tâbi olurdu, başkalarının arkasına takılmaz, halka önder olurdu.</p>
<p>Taklitçi eğer meseleyi delillerle İspat etmek yolunu tutarsa, bu fuzulî bir çaba olur. Böyle birisi ile uğraşan, soğuk bir demiri döven veya çürümüş bir şeyi düzeltmek için uğraşan kimseye benzer. Zama­nın çürüttüğü bir şeyi attâr nasıl düzeltebilir.</p>
<p>İnsaf edilirse görülür ki: Hakkın muayyen bir nazarîyeci (ehl-i na­zar) ile olduğuna inananlar küfre ve çelişkiye en yakın olan kimselerdir.</p>
<p>Küfre yakındırlar, zira; muayyen bir nazarîyeciyi, zerre miktarı kü­çük günah (zelle) işlemekten bile ma’sûm olan, uyulması imânın icâbı, muhalefet edilmesi ise küfrü gerektiren Peygamber’le aynı seviyede tutmuşlardır.</p>
<p>Çelişki içerisindedirler, zîra; her nazarîyeci düşünmenin farz ol­duğunu söyler, diğer taraftan da: “İstidlâl neticesinde benim vardığım kanatten başka bir kanaate varmayacaksın, benim görüşlerim delildir.” der. “Görüşlerimi (mezhebimi) taklit et.” diyen bir kimse ile: “Görüşlerimi ve görüşlerimin istinad ettiği delilleri birlikte taklit et.” diyen bir kimse arasında ne fark vardır? Bu çelişki değil de nedir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>TEKFİRDE ESAS OLAN KAİDE</strong></p>
<p>Muhtelif taklitçi zümrelerin çelişkili düşüncelerini gördükten sonra herhalde küfrün târifini öğrenmek isteyeceksiniz. Bunun izahı uzun, kavranması zordur. Fakat ben şimdi sana bir “kaide” ve doğru bir işaret vereceğim, bu kaidedeki içeriği ve kapsamı (yani kaidenin efradını câmi ve ağyârını mani’ olması) sayesinde dikkate alınması ge­reken nokta gösterilmiş ve muhtelif mezhep mensuplarını gelişigüzel tekfir etmekten korunma imkânı elde edilmiş olur. Bu kaidenin devamlı olarak göz önünde bulundurulması fırkaları tekfir etmekten insanı men edecektir.</p>
<p>“Lâ İlâhe İllallah Muhammedü’r-Resûlüllah” düs-tûruna samimî bir şekilde bağlı kaldıkları ve bu düstûr ile çelişki teşkil eden bir durum­da bulunmadıkları müddetçe; yolları (mezhepleri) ne kadar farklı olursa olsun ehl-i İslâm’a dil uzatmaktan ve çeşitli mezhep mensuplarına kâfir demekten kaçınmalıdır. Ben diyorum ki:</p>
<p>Küfür: “Hz. Peygamber’i, Allah Teâlâ’dan getirdiği şeyler husu­sunda tekzip etmektir.”</p>
<p>İmân ise: “Getirdiği şeylerin cümlesini tasdik etmektir.”</p>
<p>Bu duruma göre, Hz. Peygamber’i tekzip ettikleri için Yahudi ve Hıristiyanlar kâfirdir. Bunlar kâfir olunca Brahmanların haydi haydi kâfir olmaları gerekir, çünkü Brahmanlar bizim Peygamberimizi tekzip ettikten başka diğer peygamberleri de tekzip etmektedirler. Dehrilerin (tanrısızların) kâfir sayılmaları daha tabiîdir, çünkü bunlar, bizim Peygamberimiz de dahil olmak üzere diğer bütün peygamberleri inkâr ettikten başka peygamber göndereni (Allah) de inkâr etmişlerdir.</p>
<p>Bunların bu şekilde tekfir edilmeleri; küfrün -meselâ köle ve hür olma hali (rıkk ve hürriyet) gibi- şer’î bir hüküm oluşundadır. Çünkü bir kimseyi tekfir etmenin mânâsı, o kimsenin öldürülmesinin mübah olması ve âhirette cehennemde ebedî kalacağına hükmedilmesi demek­tir. O halde küfrün ne olduğu da pek tabiî olarak şer’î delillerle bili­necektir. Bu şer’î delil de ya nass (âyet ve hadis) veya nassa dayanan kıyas olur. Yahudi ve hıristiyanların kâfir oldukları nasslarda açıkça ifa­de edilmiştir. Nasslara istinaden yapılan kıyasla; brahmanlar, seneviler, zındıklar ve dehrîler (materyalistler) pek tabiî olarak küfür bakımından yahudi ve hıristiyanlarla aynı kümde tutulmuşlardır. Kıyas:</p>
<p>Bunların hepsi müşriktirler; çünkü peygamberleri tekzip etmekte­dirler;</p>
<p>Her kâfir peygamberleri tekzip eder,</p>
<p>O halde tekzipçilerin hepsi kâfirdir.</p>
<p>Efradını câmiî ve ağyârını mani olan (içeriği ve kapsamı doğru olarak belirlenip uygulanması gereken) kaide işte budur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>VARLIKLARIN BEŞ MERTEBESİ</strong></p>
<p>Söylediklerimiz çok açık olmakla birlikte bunun altında kapalı ve anlaşılması zor olan hususlar vardır. İşte bütün zorluklar buradan gelmektedir. Çünkü her fırka (mezhep) muhalifini tekfir etmekte ve onu Hz. Peygamber (s,a,v.)’i tekzip etmekle itham etmektedir.</p>
<p>Meselâ, Hanbelîler, Hz. Peygamberdin haber verdiği “Fevk’’ [Allah’ın üst’te oluşu) ve istivâyı (Allah’ın Arş’ın üzerine istivâsı) tekzip ediyorlar iddiasıyla  Eş’arî’leri tekfir etmektedirler.</p>
<p>Buna karşılık Eş’arîler ise, “Allah’ın misli olan hiçbir şey yoktur.”’ âyetinin anlamını tekzip ederek teşbihe kayıyorlar zannederek Hanbelıleri tekfir etmektedirler.</p>
<p>Keza Eş’arîler Hz. Peygamber haber verdiği halde Allah’ı görme­nin mümkün oluşunu (rü’yetullah’ın cevazı), ilim ve kudret gibi sıfat­ların varlığını inkâr etti diye Mu’telize’yi Peygamberi tekzip etmekle itham etmekte ve bu sebeple onları tekfir etmektedirler.</p>
<p>Mu’telize ise, İlâhî sıfatların kabûl edilmesini kadîm varlıkların çoğaltılması mânâsına almakta ve tevhîd bahsinde Hz. Peygamber’i tekzip ediyorlar diye Eş’arîlerin kâfîr olduklarını iddia etmektedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Varlığın Beş Mertebesi</strong></p>
<p>Bu çıkmazdan kurtulmanın tek yolu İslâm’a göre “Tekzip” ile “Tasdîk”in (kabul ve reddin) mahiyet ve târiflerinin bilinmesidir. Bu sayede mezheplerin aşırılıklarını, birbirini tekfirde nasıl ölçüsüz hare­ket ettiklerini açıkça göreceksin. O halde ben derim ki:</p>
<p>Tasdik: “Tasdik haberle, daha doğrusu haberi veren kimse ile ilgi­lidir.” bunun gerçek mahiyeti ise, Hz. Peygamber’in var olduğunu ha­ber verdiği her şeyin mevcudiyetini kabul etmektir. Ancak varlığın beş mertebesi mevcuttur. Varlığın bu mertebelerinden gafil olan kimseler kendilerine muhalif olan mezhep mensûplarını tekzipçi olarak görmüş­lerdir.</p>
<p>Varlık (el-vücûd): a) zâtî, b) hissi, c) hayâli, d) aklî, e) şibhî olmak üzere beş kısımdır. Hz. Peygamberin mevcudiyetini haber verdiği bir şeyin, varlığın bu beş şeklinden biri suretinde mevcut olduğunu kabul eden bir kimse mutlak bir şekilde Hz. Peygamberi tekzip etmiyor de­mektir. Şimdi varlığın bu beş sınıfını ve te’vildeki örneklerini açıkla­yalım:</p>
<p>Zâtî varlık (el-vücûdü’z-zâtî): Hissin ve aklın dışında sabit olan hakikî varlıktır. His ve akıl bu varlığın bir suretini alır ve zihindeki bu surete idrak denir. Göklerin, yeryüzünün, hayvanların ve bitkilerin var olmaları böyledir, bu nev’i varlık çok açıktır. Daha doğrusu, bu cins varlıklar o kadar açıktır ki birçok kimse bu neviden başka varlık oldu­ğunu bile bilmez.</p>
<p>Hissi varlık (el-vücûdü’l-hissî): Sadece duyu organları için var olan, varlığı onu hissedene mahsus olan, hariçte aynî ve maddî bir varlı­ğı bulunmayan varlıktır. Uyuyan bir kimsenin, hattâ uyanık fakat hasta olan birinin gördüğü bazı şeyler (hayâletler) varlığın bu sınıfına girer.</p>
<p>Bu durumda olan kimseler bazı şeyler hayâl eder ve suretlerini görürler | ama bunların hissin dışında varlıkları yoktur. Fakat tıpkı dış âlemde var olan şeyler gibi görünürler. (Sanal varlıklar)</p>
<p>Hattâ sıhhatte ve uyanık bulundukları zamanlarda peygamberlerle velîlere, meleklerin cevherlerini aksettiren güzel sûretler görünür. On­lar bu vasıta ile vahye ve ilhâma mazhar olurlar. Başkalarının, uykuda iken gayb âleminden telâkkî ettikleri şeyleri onlar uyanık iken telâkki ederler. Bu keyfiyet derunlarının pek berrak ve saf oluşundan ileri gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak: “Melek, Meryem’e düzgün bir insan biçiminde göründü.” buyurmuştur.</p>
<p>Resûllüllah (s.a.v.) da ekseriya Cebrail (a.s.)’i bu yoldan görürdü. Onu aslî şekliyle sadece iki defa görmüştü. Cebrail, muhtelif sûretlere temessül eder, Hz. Peygamber de onu bu suret içinde görürdü.</p>
<p>Resûlüllah (s.a.v.)’ın rü’yâda görülmesi de böyledir. Hadiste “Rü’yâda beni gören hakîkaten beni görmüştür, çünkü şeytan benim suretime bürünemez temessül edemez.” buyrulmuştur. Hz. Peygamberin bu şekilde görülmesi mübârek vücûdunun Medine’deki ravzasından, rü’yâ görenin bulunduğu yere intikal etmesi suretinde değildir. Belki vücûduna âit suretin uyuyanın hissinde varolması (temessül etmesi) şek­lindedir.</p>
<p>Bunun sebebini ve sırrını izah etmek uzun sürer, esasen bu hususu diğer eserlerimizde açıklamış bulunmaktayız.</p>
<p>Verdiğimiz bu misallere inanmazsan kendi gözüne inanmalısın. Meselâ, bir nokta büyüklüğünde bir ateş parçasını eline alıyorsun, son­ra bu ateşi doğru bir çizgi üzerinde hızla hareket ettiriyorsun ve ateşten bir çizgi görüyorsun. Bu ateş parçasını bir daire üzerinde hareket ettir­diğin zaman da ateşten bir daire görüyorsun. Görülen ateşten çizgi ve daire hissinde mevcuttur, hissin dışında yoktur. Çünkü her halükârda dış âlemde mevcut olan bir noktadan başka bir şey değildir. Birbirini takip eden zamanlar içinde noktanın hat ve daire şeklinde görünme­si çizginin veya dairenin dış âlemde mevcut olduğunu hiçbir şekilde göstermez. Çizgi ve dairenin histe mevcudiyeti sadece bir hâlde ve bir andadır.</p>
<p>Hayâli varlık(el-vücûdü’l-hayâli):Duyu organları ile görmekte</p>
<p>olduğumuz varlıklar gözümüzden kayboldukları zaman zihnimizde on­ların birer suret (form)leri kalır ki buna hayâl (imaj) denir. Göz kapatıl­mış vaziyette meselâ bir filin veya bir atın sureti zihinde canlandırıla­bilir. Sanki fil veya at görülüyormuş gibi zihinde meydana getirilen bu suret mükemmel bir şekilde dimağda mevcut ise de dış âlemde yoktur.</p>
<p>Akli varlık (el-vücûdü’I-aklî): Belli bir şeyin; bir ruhu, bir haki­kati ve bir mânâsı bulunur. Akıl bu şeyin, dış âlemdeki varlığını, his ve hayâldeki suretini hiç nazarı itibara almaksızın mücerred mânâ ci­hetini kavrar, el gibi. Elin hissî ve hayâlî bir sureti vardır, ayrıca bir de mânâsı vardır ki bu onun hakikatidir. Bu mânâ elin “tutma gücündür, aklî mânâda el işte bu “tutma kuvvetindir.</p>
<p>Aynı şekilde kalemin bir sureti vardır, fakat onun hakikati bilgileri yazma cihetidir. Akıl, kalemin bu mânâsını kamışın ve divitin hayâlî ve hissî suretine bağlı olmaksızın kavrar.</p>
<p>Varlığa benzeyen varlık (el-vücûdü’l-şibhî): Bu; bir şeyin, sureti ve hakikati ile ne hariçte, ne histe, ne hayâlde ve ne de akılda bizâtîhî mevcut olmamasıdır. Fakat mevcut başka bir şey olup bir özelliği ve sıfatı ile öbür varlıklara benzediğinden şibhî varlık adını almıştır.</p>
<p>Tevîller bölümünde misalleri verilince bu husus daha iyi anlaşı­lacaktır.</p>
<p>Var olan eşyanın, varlık mertebeleri işte bunlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>VARLIKLARIN YORUMLANMASI</strong></p>
<p>Şimdi dinle de, bu derecelerin yorum/te’villerdeki misallerini an­latayım:</p>
<p>Zâtı varlık: Bunun için misal vermeye ihtiyaç yoktur. Zira açıktır, olduğu gibi anlaşılır, te’vîl edilemez. Mutlak ve hakikî varlık budur. Resûlüllah (s.a;v.)’ın varolduğunu haber verdiği arş, kürsi ve yedi semâ gibi. Bunlar zâhirî mânâları ile anlaşılır, te’vil edilemezler. His ve hayâl ile ister idrak edilsin, ister edilmesin bunlar bizâtihî var olan cisimlerdir.</p>
<p>Hissî varlık: Bu varlığın te’vîller bahsinde pek çok misalleri vardır. Biz iki örnek vermekle iktifa ediyoruz.</p>
<p><strong>Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p>“Ölüm alaca bir koç şeklinde, kıyâmet günü getirilir ve cennetle cehennem arasında boğazlanır.” “Ölüm bir arazdır.” veya “Ölüm bir arazın olmayışıdır”, “Arazın cisim haline çevrilmesi imkânsızdır, buna güç yetmez.”</p>
<p>gibi bir sonuca delil ile vâsıl olanlar, bu haberi şu şekilde anlayacaklardır: “Kıyâmette toplanan insanlar koçu görecekler ve onun ölüm olduğuna itikad edeceklerdir, bu koç dış âlemde değil, sadece on­ların hislerinde mevcut olacaktır. Bu durum, âhirette ölümün mevcut oluşundan kesin olarak ümidi kesme hususunda kesin (yakînî) bir bil­ginin husûle gelmesini sağlayacaktır. Şu halde boğazlanan koç değil,kendisinden ümit kesilen şey, yani Ölümdür.</p>
<p>Bu istidlâl ve düşünüş taamı doğru bulmayanlar ise belki de ölü­mün kendisinin koçun zâtı haline dönüşeceğine ve böylece boğazlana­cağına itikad edeceklerdir.</p>
<p>(Güneş tutulması hâdisesi ile ilgili olarak rivâyet edilen) bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Şu duvarın içinde cennet (ile cehennem) bana gösterildi.“, “(&#8220;cisimler birbirinin içine girmez.’’, “Büyük cisim küçük cismin içine sığmaz.” gibi bir sonuca delil ile ulaşanlar bu ha­disi şöyle anlayacaklardır: “Cennetin kendisi duvara nakledilmiş de­ğildir, fakat cennetin duvardaki süreli sanki gözle görülüyormuş gibi histe temessül etmiştir.” Büyük bir şeyin misalinin küçük bir cisimde görülmesi imkânsız değildir. Nitekim kocaman semâ küçük bir aynada görülebilir. Şu halde bu, mücerred hayâl gücü ile cennetin soyutlanmış sûretinin farklı bir şekilde görülmesidir. Semânın aynada görülmesi ile, gözler kapatıldıktan sonra aynadaki semânın sûretinin tahayyül yolu ile idrak edilmesi (zihinde canlandırılması) arasındaki fark malûm bulun­maktadır, (İlki histe İkincisi hayalde.)</p>
<p>Ayın aynada görülmesi hissî varlık, muhayyilede tasavvur edilme­si hayalî varlıktır.</p>
<p>Hayalî varlık&#8217;. Bunun misali, Resulullah (s.a.v.)’ın şu hadisleridir:</p>
<p>“Ben Yunus b. Mettâ’ya bakıyor gibiyim, üzerinde Katvân mamu­lü bir aba olduğu halde telbiye ediyor ve dağlar ona cevap veriyordu, Allah Teâlâ ise ona: lebbeyk yâ Yunus, diyordu.’’</p>
<p>Aşikârdır ki bu, Hz. Peygamber’in hayâlindeki bir sûretin temsil yolu ile ifade edilmesidir. Çünkü Hz. Yunus’un bu vaziyette oluşu Pey­gamberimizin dünyaya gelişinden çok evvel idi, bu vaziyet yok olup gitmişti, o zaman mevcut değildi.</p>
<p>“Uyuyan bir kimsenin rü’yâsında muhtelif sûretler görmesi; bu hâdise, müşâhede ediyormuş gibi Resûlüllah’tn hissine temessül etmiş­tir.” demekte de garipsenccek bir durum yoktur. Fakat: “Ke’ennî enzu- ru” (sanki ona bakıyorum) buyrulmuş olması bu bakışın gerçek bir bakış olmadığı, takat bakışa benzeyen bir hâl olduğu hissini uyandırmaktadır. Maksat misal vererek anlatmaktır, suretin kendisi güve değildir</p>
<p>Hulâsa, muhayyilede görülen her şeyin, görme mahalli olan histe de görülmesi pek ala tasavvur edilebilir ve böylece müşâhede meydana gelmiş olur. (Tahayyülün tasavvur edildiği hususlarda nadir haller ha­riç müşahede imkânsız değildir. Hayâlde meydana getirilen suretlerin müşâhede yolu ile de görülmesi, zihinde canlandırılması genel olarak  mümkündür). Nadir haller dışında imkânsız değildir.</p>
<p>Aklivarlık: Bunun da birçok örnekleri varsa da biz iki misal ver­mek süretiyle iktifa ediyoruz: Bunlardan biri Hz. Peygamber’in şu hadisidir:</p>
<p>“Günahları sebebiyle cehenneme girip de oradan çıkanlara cen­netten bu dünyanın on misli büyüklüğünde bir yer verilir”.</p>
<p>Bu hadisten anlaşılan zâhirî mânâ, bu yerin; en,boy ve yüzölçüm itibariyle dünyadan on misli büyük olmasıdır. Bu ise hissî ve hayalî bir farktır. Onun için bu haber karşısında hayrete düşülerek: Hadislerde anlatıldığı üzere cennet semâdır, semâ da dünyadan ve (dünya kavramı da dahil) olduğu halde dünyanın on mislini nasıl içine alabilir?” Te vîl yapmasını bilenler şu hükümle hayretlerini izâle ederler;Burada bahis konusu edilen fark mânevidir, aklîdir, hissî ve hayâlî değildir. Meselâ bazen şöyle denilir: “Bu çınar çekirdeği şu çınar ağacından birkaç misli büyüktür.” Bununla çekirdekteki istidat (kapasite) kastedilir. Bu; çekir­değin his ve hayâl ile idrak edilen saha itibariyle büyüklüğü değil, akılla idrak edilen büyüklüğünü ifâde eder.</p>
<p>Bir hadiste: “Allah Teâlâ Âdem’in çamurunu kırk sabah eliyle yoğurdu.” buyrul muştur. Görüldüğü gibi bu hadiste Cenâb-ı Hakk’ın eli bulunduğundan bahsedilmektedir. Hissî ve hayâlî organ mânâsındaki el mefhûmunun Allah Teâlâ için kullanılmasının doğru olmadığını delil ile ispat edenler bu elin aklî ve rûhânî olduğunu kabûl etmektedirler. Yani elin sürerini değil, mânâsını, rûhunu ve hakikatini kabul etmişlerdir. El kelimesinin mânâsı ve ruhu ise, bir şeyi tutmaya ve kavramaya yara­yan, kendisi ile iş yapılan, iyilikte bulunulan veya bulunulmayan vasıta  demektir.      Allahu Teala melekleri vasıtasıyle ihsanda bulunur veya bulunmaz. Nitekim Hz. Reygamber (s.a.v.) bir hadislerinde: “Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey akıl (isminde bir melek)dır, Allah Teâlâ aklı ilk defa yarattığı zaman ona dedi ki: İnsanlara senin vasıtanla ihsanda buluna- cağım ve insanların ihsanıma mazhar olmalarını da yine senin vasıtanla engelleyeceğim.” buyurmuşlardır. Mütekellimlerin inandıkları gibi bu hadiste geçen aklın araz olması mümkün değildir.</p>
<p>Zîra Allah’ın ilk ya­rattığı şeyin araz olması imkânsızdır. Belki bundan maksat, ismi akıl olan ve ta’lim görmeye muhtaç olmadan zâti ve cevherleri ile eşyayı idrak eden melektir. Vahiy ve ilham yolu ile hakikî bilgileri enbiyâ ve evliyânın Levh-i Mahfûz’a benzeyen kalplerine nakşetmesi itibariyle bu melek’e “Kalem” de denilir. Bundan dolayı başka bir hadis-i şerifte: “Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey kalemdir.” buyrulmuştur. Buradaki “kalem”in, ismi akıl olan bir melek mânâsına geldiği kabûl edilmezse iki hadis arasında bir çelişki hâsıl olur. Muhtelif itibarlar ile bir şeyin birçok ismi olması mümkündür.</p>
<p>Zâti itibariyle “akıl”, Allah Teâlâ ile mahlûkat arasında vasıta ol­ması itibariyle “melek”, vahy ve ilham yolu ile bilgileri kalplere nakşet­me işi onunla hâsıl olduğu için “kalem” adını almıştır.</p>
<p>Nitekim Cebrâil (a.s.)’e de zâtı itibariyle “Ruh”, sırların kendisine tevdi olunmuş olması itibariyle “Emîn”, kuvvetinin kemâli itibariyle “Zû-Mirrch” (kuvvetli), kuvvetinin kemâli itibariyle “Şedîdü’l-Kuvâ” (pek çok kuvvetli), makamının Allah Teâlâ’ya yakın oluşu itibariyle “Mekîneni’nde Zî’l-Arşı” (Arş’ın sahibinin yanında duran), melekler­den bazılarının kendisine tâbi olmaları itibariyle “Mütâ” (Metbû’) de­nilmiştir.</p>
<p>Kanaati böyle olan bir kimse hissî ve hayâli kalem ve el yerine, aklî bir kalem ve el  kabûl eder. İster kudret olsun, ister başka bir şey olsun el’in Allah Teâlâ’nın bir sıfatı olduğu kanaatinde bulunanlar da vardır, nitekim bu konuda kelâmcıiar ihtilâf etmişlerdir.</p>
<p>Şibhî varlık: Bunun misâli Allah Teâlâ hakkında vârid olan; gadab, şevk, ferah, sabır vs. gibi şeylerdir.</p>
<p>Meselâ, gadabın mahiyeti, neticede sükûnet bulmak ve ferahlamakiçin kalpteki kanın galeyan etmesidir. Bu ise elem ve eksiklik mânâsına gelir. Gadabın; hissî, hayâli ve aklî bir şekilde Allah Teâlâ’ya isnad edi­lemeyeceği sonucuna delil ile vâsıl olanlar, gadabı; gadabın meydana getirdiği neticeleri meydana getiren başka bir sıfat şeklinde anmıştır ve böylece “gadab”ı “ceza vermeyi irâde etme” diye açıklamışlar ve onu irâde sıfatına ircâ’ etmişlerdir. Aslında irâde ile gadab arasında hiçbir münasebet yoktur. Fakat gadab ile irâde haiz bulundukları sıfatlardan bazıları bakımından birbirine yakın oldukları gibi “elem verme” gibi bir sonuç meydana getirmeleri itibariyle de yekdiğerine benzerler.</p>
<p>İşte te’vîllerin dereceleri bunlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>VI -TE’VÎL KAÇINILMAZDIR</strong></p>
<p>Şeriat sahibinin sözlerini zikredilen derecelerden biri şeklinde an­layan ve te’vîl eden herkes şeriatı tasdik edici durumdadır. Tekzip bütün bu mânâların reddedilmesi demektir. Şeriatı tekzip eden kimse Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’in sözlerinin mânâsız ve yalan olduğuna, bu sözlerin demagoji veya dünyevî maslahatlar mülâhazasiyle söylenmiş olduğuna inanır. Bu ise hâlis küfürdür, zındıklıktır, ileride anlatılacağı gibi, te’vil kanunlarına riayet ettikleri müddetçe te’vîlcilerin tekfir edilmeleri îcâp etmez. Mezhebi ne olursa olsun, bütün Islâm müctehitlerinin zarurî ola­rak te’vîle başvurdukları ortada iken te’vîl yapanların tekfir edilmeleri nasıl câiz olur?</p>
<p>Te’vîl yapmaktan en uzakta kalmış olan zât -Allah ona rahmet etsin- İmâm Ahmed’dir. Te’vîllerin en garibi ve hakikat olmaktan en uzak olanı ise; aklî veya şibhî varlığı mecâz veya istiare olarak kabûl etmektir. İşte Hanbelî, bunu yapmaya mecbur olmuş ve yapılmasının lüzumuna da kâni olmuştur. İmâm Ahmed’in, sadece üç hadisi açıkça te’vîl ettiğini Bağdat’ta sözlerine güvenilir kimselerden işitmiştim. Bu hadisler şunlardır:</p>
<p><strong>1-</strong>“Hacer-i Esved yeryüzünde Allah’ın sağ elidir (onu öpen, Allah’ın elini öpmüş olur).”</p>
<p><strong>2-</strong>“Mü’minin kalbi Allah Teâlâ’nın parmaklarından iki parmak .arasındadır.”</p>
<p>“Rahmân olan Allah Teâlâ’nın nefesinin Yemen tarafından gel­diğini hissediyorum.”*</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu hadislerin zâhirî mânâlarının kastedilmediği ve kastedilmesi- nin de imkânsız olduğu neticesine delil ile ulaşan İmâm Ahmed bakınız bunları nasıl te’vîl etmektedir:</p>
<p>Sahibine daha çok yaklaşmak için sağ eli öpmek âdettir. Aynı şe­kilde Allah Teâlâ’ya yaklaşmak (takarrub) için de Hacerü’l-Esved öpü­lür. Hacerü’l-Esved, zâtında ve sıfatlarında değil, arızî vasıflardan biri bakımından el’in mislidir. Bu sebeple “Hacerü’l-Esved”e “sağ el” (el- yemîn) ismi verilmiştir. Böyle varlığa biz, şibhî varlık adını vermiş ve bunun te’vîl şekillerinin hakikî mânâdan en uzak kalanı olduğunu be­lirtmiştik. Kendisini te’vîlden en uzak tutanların başında gelen bir zât olan İmâm Ahmed’in bu tip bir te’vile nasıl mecbur olduğuna bakınız.</p>
<p>*</p>
<p>Aynı şekilde hissî mânâda Allah Teâlâ’nın parmaklarının olma­sını imkânsız gören -zîra, bir adamın kalbi açılacak olsa orada Allah Teâlâ’nın parmaklarının mevcut olmadığı görülecektir- İmâm Ah­med, parmakları rûh (mânâ ve mahiyet) olarak anlamıştır ki bu da aklî mânâda parmaktır. Parmakların ruhundan maksadımız, eşyayı arzu edildiği gibi evirip-çevirme yeteneğidir. İnsanın kalbi melekle şeytanın şiddetli mücadeleleri ve sadmeleri arasında yer alır. Melekle şeytan vasıtasiyle Alla Teâlâ kalpleri istediği gibi evirip çevirir. Şu halde hadiste geçen iki parmak, melek ile şeytandan kinâyedir.</p>
<p>İmân Ahmed’in, te’vîlin bu kadarı ile iktifa etmesi, bu üç hadisin dışında kalan diğer hadislerin zâhirî mânâlarının kastedilmiş olmasını imkânsız görmemesinden, bir de nazarî düşünce sahasında mütehassis olmamasındandır. Eğer nazarîyât alanında vukûfu fazla olsaydı, “Fevk” (Allah Teâlâ’nın üstte olması) vs. gibi te’vîl etmediği şeyler te’vîl edil­mesi lâzım geldiğini anlayacaktı.</p>
<p>Mu’tezi lî ve Eş’arîlerin nazarî alanda araştırmaları daha fazla ol­duğundan daha ileri giderek birçok nassın zâhirî mânâlarını te’vîl ey­lemişlerdir. Âhiretle ilgili işler hususunda Hanbelîlere en yakın olanlar -Allah dahada muvaffak kılsm- Eş’arîlerdir. Zira, bu bahiste Eş&#8217;arîler, pek azı müstesna, nassların çoğunu olduğu gibi yani te’vîlsiz kabûl ederler. Te’vîlle en çok uğraşan Mu’tezile’dir. Bu kadar olmamakla be­raber -yukarıda da söylediğimiz gibi- Eş’arîler de bazı bahislerde te’vîl yolunu tutmuşlardır.</p>
<p>Bu cümleden olmak üzere Eş’arîler:“Kıyamet günü ölüm alaca bir koç suretinde getirilir..hadisi ile,“Amellerin terazi ile tartılması” hakkında, vârid olan nassları te’vîl etmişlerdir. “Amellerin tartılması” meselesini te’vîl eden Eş’arî, “Ameller değil, amellerin yazıldığı kâğıtlar tartılacak ve Allah bu kâğıtlar üzerinde amellerin derecesine ve miktarına göre ağırlık yara­tacaktır.” demiştir. Bu ise gerçek mânâya en uzak olan ve şibhî varlıkla ilgili bulunan bir te’vîldir. Çünkü üzerine yazı yazılan kâğıtlar cisimdir. Bu cisimler üzerine yazılan yazılar ve çizilen çizgiler ıstılâhî olarak araz olan amellere delâlet etmektedir. Bu duruma göre terazide tartılan şey amel değil, üzerine amellerin nakşedildiği ve terim olarak ameli ifâde eden mahal’dir.</p>
<p>Mu’tezile ise, terazinin kendisini te’vîl ederek: “Terazi, herke­se amelinin miktarının bildirilmesi”nden ibarettir, demiştir. Bu ise kâğıtların tartılması konusunda yapılan te’vîllerin ifrata vardırılmasıdır.</p>
<p>Bu iki te’vîlden hangisinin doğru olduğunu göstermek bahsimizin şümulüne girmez. Maksadımız şunu anlatmaktır: bir mezhep mensubu cehalette ve gabavette haddi aşarak:</p>
<p>“Hacerü’l-Esved gerçekten Allah’ın sağ elidir.”,</p>
<p>“Ölüm, her ne kadar araz ise de koç şekline girer (istihâle eder).”</p>
<p>“Ameller araz olduğu için yok olup gitmiş olsalar da teraziye ge­tirilir ve orada araz, ağırlığı olan bir cisim şekline girer.”</p>
<p>demedikçe nassların zâhirî mânâlarına tutunmakta ne kadar ileri giderse gitsin yine de te’vil yapmak mecburiyetindedir. Bunları söyleyen ve cehaletin bu derecesine düşen bir kimse ise akılla alâkasını kesmiş demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>VII,TE’VÎL YAPMA USÛLÜ</strong></p>
<p>Şimdi te’vîl kanununu tedkik edelim:</p>
<p>Zikredilen beş derece üzerine yapılan te’vîllerin tekzip sahası­na girmedikleri ve bütün mezheplerin bu mevzû üzerinde ittifak et­miş oldukları anlatılmış bulunulmaktadır. Yine ittifak edilmiştir ki bu te’vîllerin câiz olabilmesi için zâhirî mânâyı kastetmenin imkânsız ol­duğunun ispat edilmiş olması icâbeder.</p>
<p>İmdi bu beş mertebenin en açık olanı zâtî varlıktır. Bunun sabit olması her şeye şâmildir (öbür ihtimalleri bertaraf eder). Zâtî varlığın sübûtu imkânsız olursa, hissi varlığa geçilir. Bunun sübûtu bundan son­rakilere geçilmesine engel teşkil eder. Hissî varlığın sübûtu mümkün olmazsa hayalî ve aklî varlığa geçilir. Bunların sübûtu da mümkün ol­mazsa şibhî ve mecazî varlıkta karar kılınır. Delile dayanan bir zarûret bulunmadıkça bir dereceden onu tâkibeden dereceye geçmeye müsaade edilemez.</p>
<p>Bu noktada delili anlama tarzından doğan ihtilâflara geçilmek du­rumu zarûrî olarak ortaya çıkmaktadır. Zîra Hanbelîler “Hassaten üst (fevk) cihetinin Allah Teâlâ’ya isnat edilmesinin imkânsızlığını göste­ren hiçbir delil yoktur.” derken Eş’arîler aynı şeyi rü’yet için söyler­ler. Rü’yetin imkânsız olmadığını (Mu’tezile’ye karşı) müdafaa eder­ler. Bu gösterir ki mezheplerden her biri muhalifinin beyan ettiği şeye razı olmamakta ve delilini kat’î bulmamaktadır. Ne olursa olsun hiç bir mezhebin, muhalifini, delilde hatta etti diye tekfir etmesi doğru olmaz.</p>
<p>Fakat “dalâlet ehli” ve “bid’atcı” demesi caizdir.</p>
<p>Dalâletçi demesinin sebebi; kendisine göre, yoldan sapmış ol­masından, bid’atcı demesinin sebebi ise selef-i sâlihînin hakkında ne söylediği açıkça malûm olmayan bir mevzûda yeni bir görüş ortaya atmasındandır. Selef arasında meşhur olan Allah Teâlâ’nın görülmesi­nin câiz oluşudur. Hâl böyle iken birisinin çıkıp da “Allah görülemez.” demesi bid’attır. Görüleceğini (ifâde eden nassları) te’vîl etmesi de bid’attır. Bundan dolayı “Allah Teâiâ’nın görülmesinden maksat kalp ile müşâhede edilmesidir.” şeklinde bir kanaate sahip olan kimsenin bu görüşünü söylememesi ve açıklamaması uygun olur. Çünkü selef böyle bir şey söylememiştir.</p>
<p>Fakat bu noktada Hanbelîler şöyle diyebilirler: “Üst (fevk) cihe­tinin Allah Teâlâ’ya isnadı selef arasında meşhurdur, buna mukabil se­leften hiç biri “Âlemin Yaratıcısı âleme bitişik de değil, ayrı da değil; âlemin ne içinde, ne de dışındadır; O, altı yönden hâlî ve ayrıdır, üst (fevk) cihetine nisbeti alt (taht) cihetine nisbeti gibidir.” dememiştir. Bu sözler bid’attır. Zîra bid’at, seleften bize gelen görüşler haricinde görüşler ortaya atmaktır.”</p>
<p>Bu noktada, iki türlü seviyenin bulunduğu açık bir şekilde meyda­na çıkmaktadır:</p>
<p>1- Halk seviyesi (ve makamı): Bu seviyede doğru olan ittibâdır, zâhirî mânâyı bozmaktan prensip olarak sakınmaktır, sahâbenin sarih olarak beyan etmediği hususları açıkça te’vîl etmemek ve bid’at çıkar­mamaktır, doğrudan doğruya soru yolunu tıkamaktır, halkı kelâm il­mine dalmaktan, araştırma yapmaktan ve kitap ile sünnetin müteşâbih olanına uymaktan men etmektir.</p>
<p>Nitekim birisinin Hz. Ömer’e iki müteariz/çelişik âyeti sorması üze­rine Hz. Ömer onu kırbaçla dövmek sûretiyle cezalandırılmıştı. İmâm Mâlik’e istivâ sorulduğunda şöyle demişti: “İstivâ malûmdur, ona imân zaruridir, keyfiyeti mechûldür, onun ne olduğunu sormak ise bid’attır.”</p>
<p>2-Nazar ehlinin (düşünürlerin) seviyesi: Bunların rivâyet yolu ile gelen ve nasslara dayanan inançları sarsıntıya maruz kalmıştır. Bu se­viyedeki kimselerin yapacakları araştırmaların, zaruret miktarını geç­memesi, zâhirî mânâyı terk etmelerinin sadece kat’î delil zaruretine inhisar etmesi tıyğun olur. İnancının dayandığı delilin yanlış ve esassızolduğunu ileri sürerek muhalifleri tekfir etmeleri doğru olmaz. Çünkü delilin ne olduğunu hatasız olarak bilmek kolay bir şey değildir. Deli­lin, düşünürler tarafından kabûl edilen asgarî müşterek şeklinde olması  lâzımdır. Delilin delil oluşu hususunda ititfak olmalıdır. Çünkü tera­zi üzerinde anlaşma olmazsa; ihtilâfı ölçerek, tartarak ortadan kaldır­mak mümkün olmaz. Bu hususta beş önemli kıstasın neler olduğunu el-Kıstasil ’l-Müstakîm isimli eserimizde anlattık ki bunlar anlaşıldıktan  sonra üzerinde ihtilâf edilmesi tasavvur edilemez.</p>
<p>Daha doğrusu bunları iyice anlayan bir kimse bu ölçülerin şeksiz bir bilgi elde etmek için vasıta olduklarını kesin bir şekilde idrak eder. Bunları hakkıyla öğrenen kimseler insaf ve iz’an sahibi olurlar, ihtilâfları kolaylıkla ortadan kaldırarak zor ve üstü kapalı meseleleri rahatlıkla halledebilirler. Fakat aşağıdaki sebeplerden dolayı bunlar arasında da ihtilâfın bulunmaması imkânsız değildir:</p>
<p><strong>a)</strong> Bazıları bu kıstasların (kriterlerin) şartlarının tamamını gereği gibi kavrayamazlar.</p>
<p><strong>b)</strong> Fikirlerin doğruluğunu tanımaya yarayan kıstaslara baş vura­cakları yerde kendi şahsî ve indî görüşlerine müracaat ederler. Tıpkı her şiiri aruzla ölçmek zor olduğu için iyiden iyiye aruz öğrenildiği halde zevk-i selime müracaat edilip hata yapma dairesine girildiği gibi.</p>
<p><strong>c)</strong>Delillerin mukaddimesini teşkil eden bilgiler de anlaşılmamış olabilir. Zira delillerin esasını teşkil eden bilgiler tecrübe, tevatür vs. yolları ile elde edilirler. İnsanlar ise tecrübe ve tevatür gibi hususlarda birbirinden farklıdırlar. Birine göre tevatür olan diğerine göre tevatür olmayabilir. Birinin yaptığı tecrübeyi diğeri yapmamış olabilir.</p>
<p><strong>d)</strong>Vehme dayanan hükümler akla dayanan hükümlerle karşıtırılabilir.</p>
<p><strong>e)</strong> Güzel ve meşhur olan sözler (vecizeler ve atasözleri) zarûrî ve kesin olan hükümlerle karıştırılır. Nitekim bunlar, Mihakkün-Nazar (Doğru düşüncenin ölçüsü) isimli kitabımda izah edilmiştir. Bu ölçüleri bütün incelikleri ile öğrenmek, bellemek -inat etmemek şartıyle- kolay kolay hata etmeme imkânını bahşeder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>VIII-KESİN OLAN VE OLMAYAN DELİLLERE DAYANAN TE’VİLLER</strong></p>
<p>Bazı kimseler kesinlik ifâde eden delile değil de galib bir zanna dayanarak hemen te’vîl yolunu tutuverirler. Bu şekilde hareket eden kimseleri her konuda, gelişigüzel tekfir etmek de doğru değildir. Bu hususta düşünerek hareket etmelidir. Yapılan te’vîller akâidin ana konu­ları veya bu ana konularla ilgili ehemmiyetli meselelerle alâkalı değilse bunları tekfir cihetine gitmemeliyiz.</p>
<p>Bazı mutasavvıfların yaptıkları şu te’vîl bu duruma örnek teşkil eder: “Hz. İbrahim’in; yıldızları,ayı ve güneşi görmesinden ve bunların her biri için “hâzâ Rabbî” (işte Rabb’im budur) demesinden maksad, yıldız, ay ve güneşin zâhirî mânâları değildir. Belki burada geçen yıl­dız, ay ve güneş sözleriyle nûrânî ve meleki birtakım cevherler kas­tedilmiştir. Bu cevherlerin nûrânîyeti hissî değil, aklîdir. Bu cevherler arasındaki nûrluluk farkı yıldız, ay ve güneş arasında bulunan ışık farkı gibidir.” Böyle te’vîller yapan Sûfiyye’nin delilleri şunlardır:</p>
<p><strong>1-</strong>Hz. İbrahim gibi bir Nebî bu cisimlerin ilâh olduklarına itikad etmeyecek derecede büyük (ecell)tür.</p>
<p><strong>2-</strong> Hz. İbrahim, bu cisimlerin ilâh olmadıklarını anlamak için bun­ların batışını (ufûl’ünü) görmeye muhtaç değil idi. Acaba bu cisimler batmasaydı onların ilâh olduklarına mı itikad edecekti? Bu cisimlerin sonlu ve sınırlı olmaları onların ilâh olmalarının imkânsız olduğuna delâlet etmiyor mu idi?</p>
<p><strong>3-</strong> İbrahim’in gördüğü ilk şey nasıl yıldız olabilir ki güneş ondan daha ışıklıdır ve ilk görünen de yine güneştir?</p>
<p><strong>4-</strong> Cenâb-ı Hâk evvelâ: “Böyleçe biz İbrahim’e yerin ve semâların melekûtunu gösteriyoruz.” buyurduktan sonra, Hz. İbrahim’in; yaldız, ay ve güneş için: “İşte benim Rabbim budur”dediğini nakletmektedir! Hz. İbrahim’in, -kendisine melekût apaşikâr bir şekilde gösterildikten sonra- bu cisimlerin ilâh oluşları vehmine kapıldığı nasıl câiz olabilir?</p>
<p>Mutasavvıfların bu gibi mülâhazaları zannî delâletlerdir, kesin delil olma vasfını haiz değildir. Bu itirazlara şu şekilde cevaplar verilmiştir:</p>
<p><strong>a)</strong>“Hz. İbrahim bu cisimlerin ilâh olduklarına inanmayacak kadar büyüktür.” itirazına şu cevap verilmiştir: “Bu hâdise cereyan ettiği za­man Hz. İbrahim sabî idi. İleride peygamber olacak kimselerin,derhal vazgeçmek şartıyle çocukluk çağında bu gibi şeyleri hatırlarından ge­çirmelerinin garip bir yönü yoktur.”</p>
<p><strong>b)</strong>Gerçi yıldız, ay ve güneşin sınırlı ve sonlu olmaları da bunların hadis ve mahlûk olduklarını gösterir. Fakat Hz. İbrahim’e göre, “yıldız, ay ve güneşin” batmalarından (üful ve ğurûb) bunların hadis ve mahluk oldukları sonucuna varmak, “sınırlı ve sonlu cisim oldukları için bunla­rın hâdis ve mahlûk oldukları sonucuna varmak”tan daha açık bir delil şekli olabilir, bu da garip değildir.</p>
<p><strong>c)-</strong>Evvelâ yıldızları görmesi, çocukluk çağında bir mağaraya hap­sedilmiş olmasından ve oradan gece çıkmış bulunmamasındandır.</p>
<p><strong>d)-</strong>Daha evvel: “İşte biz böylece İbrahim’e yerlerin ve göklerin melekûtunu gösteriyoruz.” buyrulduktan sonra Hz. İbrahim’in yıldız, ay ve güneşe: “Hazâ Rabbî” (Benîm Rabbim budur.) demesi, Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. İbrahim’in son hâlini zikrettikten sonra esas mevzûun başlangıcına geçmiş olmasındandır.</p>
<p>Bu ve benzeri te’viller de, delilin mahiyetini ve şartlarını bilmeyenler tarafından delil sanılan zanlardan ibarettir.</p>
<p>İşte mutasavvıfların yapmış oldukları te’vîlin cinsi böyledir.  “Nalinlerini çıkar.”, “Sağ elinde olanı yere bırak.” âyetlerinde geçen “Asa” ve “na’linler”i de bu şekilde te’vîl etmişlerdir.’ Herhalde akaidin esasları ile ilgili olmayan böyle mevzularda “zan” akâidin esas mevzularında bulunması icâbeden “kesin delil” hükmünde tutulmakta­dır. Böyle hususlarda hiçbir kimsenin kâfir ve bid’atcı olduğu söylene­mez. Fakat böyle te’vîller halkın zihnini karıştırırsa-selefin sözü olarak bize nakledilmeyen her hususta- bilhassa bu gibi te’vîlleri yapanların bid’atcı sayılması icâbeder.</p>
<p>Altından yapılan bir buzağının akıl sahibi olan kimselere ilâh olarak kabul ettirilemeyeceğini ileri süren bazı bâtınîlerin, Samirî’nin te’vîlci olduğunu ileri sürmeleri de buna yakındır. Batınîlerin bu te’vîli de nihayet bir zandan ibarettir. Putperestlerde olduğu gibi bazı kimsele­rin bu kadar cahil olmaları imkânsız değildir. Böyle nâdir oluşu yakînin husulüne engel olur.</p>
<p>Akâidin önemli prensiplerinde, kat’iyet ifâde eden delillere dayan­madan bu cins te’vîl yaparak nassların zâhirî mânâlarını tahrif edenler tekfir edilir. Kat’iyet ifâde eden delillere dayanmadan, sadece zan, ve­him ve zâhîrî mânâyı garip görme gibi şeylere istinaden âhirette cesetlerin haşredilmesini ve hissi cezalar görülmesini reddedenlerin de bunlar gibi kat’î olarak tekfir edilmeleri icâbeder. Zîra ruhların cesetlere iâde edilmesinin imkânsızlığını gösteren hiç bir delil mevcut değildir. Üstelik böyle te’vîllerden bahsedilmesi din bakımından çok zararlıdır. Bu se­beple de böyle te’vîllere teşebbüs edenlerin tekfir edilmesi çok lüzumlu­dur. Filozofların çoğunun (cesetlerin haşrı mevzuunda) kanaatleri budur.</p>
<p>“Allah Teâlâ zâtını veya küllî  olan şeyleri bilir; şahıslarla ilgili olan cüz’i hususları bilmez.” diyen filozofların tekfiri de vâciptir. Zîra bu, kat*f olarak Hz. Peygamber’i tekziptir. Filozofların bu te’vîli, zikrettiği­miz te’vîl derecelerinden hiç birinin sahasına girmez. Çünkü cesetlerin haşredileceğini, Cenâb-ı Hakk’ın şahıslarla ilgili her şeyi bildiğini an­latan âyet ve hadisler haddinden fazladır; te’vîl götürmez. Zaten, onlar da bunun te’vîl olmadığını itiraf ediyorlar ve şöyle diyorlar: “Halk aklî (ruhî) haşrı anlamak kabiliyetinde değildir. Halbuki cismanî haşra inan­malarında kendileri için fayda vardır.”</p>
<p>“Halkın kalbine korku ve ümit vermek için Allah Teâlâ’nın halkın her şeyini bildiğine, onları gözetlemekte olduğuna inanmalarında onlar için menfaat vardır. Bu sebeple Hz. Peygamber’in bunu halka böylece anlatması câizdir. Başkalarının arasını bulan (bunun için yalan söylese bile) yalancı değildir. Hakikat olmasa bile Peygamber maslahata uygun olanı söylemiştir.”</p>
<p>Bu fikir kat’î olarak bâtıldır. Hz. Peygamber’i açıkça tekzip ettik­ten sonra, tekzip etmediklerini göstermek için böyle bir mazeret ileri sürmüşlerdir. Peygamberlik makamını bu gibi rezilce sözlerden tenzih etmek lâzımdır. Doğruluk ve doğrulukla ıslâh, yalana ihtiyaç bırakma­yacak kadar geniş bir saha teşkil eder.</p>
<p>Zındıklığın ilk derecesi bu nev’î te’vîller yapmaktır. Mutlak zın­dıklık ile Mu’tezile arasında bulunan zındıklık mertebesi budur. Şu husus müstesna; Mu’telize ile felsefenin metodları birbirine yakındır: Mu’tezile böyle mazeretlerle Hz. Peygamber’in yalan söylemesini caiz görmez. Sadece aksi şıkkın doğruluğu ispat edilince zâhirî mânâyı te’vîle çalışır. Felsefe ise te’vîle az veya çok ihtimali olan zâhirî bir nassı te’vîl etmekle iktifa etmez, daha ileri gider.</p>
<p>Mutlak zındıklık ise ruhanî (aklî) ve hissî mânâda haşrtn inkâr edilmesi ile beraber âlemin yapıcısı (Sâni’i, mimari ustası)nm kökten</p>
<p>Hissî olan zevk ve elemleri reddetmekle beraber bir nev’i ruhani ve aklî-haşrin varlığjnı kabûl etmek, teferruatı (cüz’iyatı) biImediği kabûl edi­len bir Sânî’in varlığına inanmak nisbi ve mukayyet bir zındıklıktır. Zîra bunda peygamberlerin doğru söylediklerini bir nev’i kabul etmek vardır.</p>
<p>Öyle zannediyorum ki -doğrusunu Allah bilir-“Ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacak. Zındıklar müstesna hepsi cennete girecekler­dir” hadisi ile kastedilen işte bunlardır. Zmdıklar ayrı bir fırkadır. Bazı rivayetlerde hadisin metni böyledir. Bu hadisin zâhiri gösterir ki: Hz. Peygamber bu sözü ile ümmetinden olan zındıkları kastetmiştir. Çünkü hadiste “Ümmetim fırkalara ayrılacak.” denmiştir. Hz. Peygamber’in Nebîliğini esastan reddedenler esasen onun ümmetinden değildirler.<sup>7</sup></p>
<p>Haşrı ve Allah Teâlâ’yı prensip olarak reddedenler, Hz. Peygam­ber’in nebîliğini kabûl etmiyorlar demektir. Filhakika onlar ölümün sjrf bir yokluktan ibaret olduğuna, âlemin Allah Teâlâ’ya muhtaç olmadan öteden beri kendi kendine var olduğuna inanırlar. Allah Teâlâ’ya ve ahi ret gününe inanmaz, Peygamberlerin demagoji “telbis” yaptıklarını söylerler. Bu sebeple bunların “ümmetim” mefhumuna girmeleri kabil değildir. Şu halde “bu ümmetin zındıkları” tâbirini .anlattığımız şeyden başka mânâsı yoktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>TEKFİRİ GEREKTİREN HUSUSLAR</strong><br />
<strong> VE MUTLAK ZINDIKLIK</strong></p>
<p>Hangi şey tekfiri gerektirir; hangi şey tekfiri gerektirmez? Bu me­selenin izah edilmesi bütün mezheplerin ve görüşlerinin anlatılmasını, her mezhebin itiraz ettiği hususun ve dayandığı delilin açıklanmasının, mezheplerin zâhirî mânâdan uzak kalma sebeplerinin ve te’vîlde tut­tukları yolların beyan edilmesini gerektirecek kadar uzun açıklamalara ihtiyaç gösterir. Bu ise bir çok ciltlere sığmaz. Ayrıca izahına vaktim de kâfi gelmez. Şu halde bir tavsiyede bulunmak bir de kanun/ilke koy­makla iktifa etmek gerekmektedir.</p>
<p><strong>TAVSİYE</strong>: “La ilahe illâllah Muhammedü’n Resûllüllah” dedikle­ri ve bununla tenakuz teşkil eden bir vaziyette bulunmadıkları müddet­çe ehl-i kıbleye dil uzatmaktan, imkân nisbetinde sakınmak lâzımdır. Çünkü tekfirde tehlike vardır, sükûtta yoktur. Burada tenakuz (çelişme) dan maksat ister mazeret ve sebep göstererek, ister göstermeyerek ol­sun Hz. Peygamber’in yalan söylemesini câiz görmektir.</p>
<p><strong>KANUN</strong>: Nazari şeylerin iki kısım olduğunu bilmek icâbeder. Bunlardan biri, dinin esas prensipleriyle ilgilidir. Diğeri ise talî (fer*î) meselelerle ilgilidir. İmânın esas prensipleri Allah Teâlâ’ya Resulü’ne ve Ahiret gününe imân olmak üzere üçtür. Bunun dışında kalan mese­leler fer’îdir. Bir husus müstesna fürû ile ilgili meselelerde kimse tekfir edilemez. Müstesna olan husus şudur: “Hz. Peygamber’den tevatür yolu ile bize gelmiş olduğu kesin bir şekilde bilinen dinî bir esası reddetmek.”</p>
<p>Fer’î meselelerde muhalif durumda olan kimselerin yerine göre hatalı ve bid’atçı olduğu söylenebilir. Fıkha âit mevzularda yapılan ha­talar, hilafet ve sahâbelerin durumları ile ilgili meselelerdeki bid’atler gibi. Halife, halife tâyini, şartları ve bununla İlgili şeylerde hata etmek esas itibariyle tekfiri gerektirmez. Halife tâyin etmenin vacip olmadı­ğına inanan İbn Keysân’ı (bu yüzden) tekfir etmek icâbetmez. Hilâfet mevzuunu büyüterek “Allah ve Resulüne imân etmek gibi hilafete de iman lâzımdır.” diyenlerin ve sadece bu kanaatlerinden dolayı böyle düşünenleri tekfir edenlerin görüşlerine iltifat etmemek icâbeder. Bun­ların hepsi de ifrattır. Hiç biri esas itibariyle Hz. Peygamber’i tekzip mahiyetinde değildir.</p>
<p>Fer’î meselelerde bile olsa tekzip mevcut olunca tekfir vâcip olur. Meselâ: birisi çıkıp da: “Allah Teâlâ’nın hac maksadiyle ziyâret edil­mesini emrettiği Kâbe Mekke’de malûm bina değildir.” dese bu küfür olur. Zîra bu iddianın aksi tevatüren sabit olmuştur. Hz. Peygamber’in o binanın Kâbe olduğuna şahitlik ettiğini kabûl etmese bunun kıymeti olmaz. Tersine, bu onun inatçı bir münkir olduğunu kesin bir şekilde ifade eder. Ancak İslâmiyet’in yeni duyulduğu zamanlarda bu durum kendilerine tevatür yoluyla ulaşmayanlar bundan müstesnadır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerîm Hz. Âişe’nin iffetsiz olmadığını açıkça ifade ettiği halde onun iffetsiz olduğunu söylemek de böyledir, yâni küfürdür. Bu gibi şeyleri söylemek Hz. Peygamber’i tekzip ve tevatür yoluyla ge­len haberleri inkâr etmedikçe mümkün olmaz. Tevatür ise lisan inkâr etse bile kalbin (vicdanın) reddetmesi kabil olmayan bir haberdir. Fa­kat vâhid (ahâd) haberlerle sabit olan şeyleri inkâr edenler tekfir olun­mazlar. İcmâ He sabit olan şeyi reddeden kimsenin tekfir edilmesi de münâkaşaya değer bir mevzudur. Zîra icmâın kat’î bir delil olduğunu bilmek çok müşkül bir şeydir. Bunu ancak usûl-i fıkıh ilmini tahsil edenler bilirler. Diğer taraftan Nazzâm icmâın delil olacağını prensip olarak reddettiği için icmâm delil oluşu ihtilâftı hale gelmiştir. Fer’î meselelerin hükmü işte budur.</p>
<p>Üç esasa (Allah’a, Peygamber’e, Âhirete’e) iman ve bizâcihî te’ vîle ihtimal olmayan, tevatür ile nakledilen, aksi şıkkın doğruluğu delil ile sabit olmayan (Allah Teâlâ’nın her şeyi, en küçük teferruata varıncaya</p>
<p>Kadar bilmesinin, Cennet ve Cehennem’in, cesetlerin haşredilmesinin reddedilmesi gibi) hususlara gelince; böyle şeyleri reddetmek ve bunlara muhalefet etmek açıkça küfürdür. Mecaz yolu ile, çok uzaktan bile olsa te’vîle ihtimali olan hususlarda ise; delile bakmak icâbeder. Delil kesinlik ifâde ederse delilin gösterdiği şeye inanmak icâbeder. Fakat halk bunu anlayacak durumda olmadıkları için onlara bunun açıklaması zararlı ise bunu açıklamak bid’at olur. Delil kesin olmaz fakat galip bir zan ifâde ederse, bununla beraber açıklanmasının dinen mahzurlu olduğu malûm olmazsa -Mu’telize’nin rü’yetullâhı reddetmeleri gibi- bu gibi şeyler bid’at sayılır, küfür olarak kabul edilmez. Açıklanmasının zararlı olup olmaması münakaşalı olup zararlı oluşu ihtimali daha açık olası hususlarda ise tekfir etmek veya tekfir etmemek gibi iki ihtimal var­dır.</p>
<p>Mutasavvıf oldukları iddiasında olup Allah indinde ulaştıkları dere­ce sayesinde, namaz kılmak, içki içmemek, günah işlememek ve padişah (devletin malını yememek gibi şeylerle kendilerinin mükellef olmadıklarını söyleyenler bu kısma girerler. Muhakkak olan şudur ki, böyle kimselerin Cehennem’de ebedî olarak kalıp kalmayacakları münâkaşa mevzuu olabilir ama öldürülmelerinin vâcip olması münâkaşasız kabûl edilmelidir. Öyle ki böyle birini öldürmek 100 tane kâfir öldürmekten daha iyidir. Çünkü böylelerinin dine olan zararları daha büyüktür. Bun­lar bir daha kapatılamayacak olan ibâhe kapılarının açılmasına sebep olurlar. Bunun zararı ise, mutlak sûrette ibâhe ye inanan kimseden daha büvüktür.</p>
<p>Mutlak ibâhecinin söylediklerinin küfür olduğu açık olduğun- dan halk onu dinlemez. Bu gibiler ise şeriata dayanarak şeriatı yıkarken (nassların) umumîliğini tahsis etmekten başka bir şey yapmadıklarına kanidirler. Umumî olan teklifleri dinde üstün dereceye vâsıl olmayanlara tahsis ettiklerini sanırlar. Bunlar haram olan şeyleri yaparken zâhiren günah işlediklerine fakat bâtınları itibariyle günahtan beri olduklarına inanırlar. Bu durum; bütün fâsıkların aynı durumda olduklarını iddia et­melerine, bütün dinî bağların çözülmesine sebep olur.</p>
<p>Tekfir etmenin veya etmemenin her makam (seviye)de kesin ola­rak bilinmesinin doğru olacağı da sanılmamalıdır. Zîra; Tekfir, tekfir edilenin malının alınması, kanının dökülmesi, cehennemde ebedî ka­lınmasına hükmedilmesi gibi önemli hukukî neticeler doğuran şer’î bir hükümdür. Diğer şer’î hükümler nasıl biliniyorsa bu da o şekilde bilinir. Yâni bazen kesin olarak, bazen de galip zanla bilinir, Bazen de tereddüt hâsıl olur. Tereddüde düşüldüğü zaman tekfir cihetine gitmemek, tevak­kuf etmek doğru olur. Hemen tekfir yolunu tutmak cahillerin şiarıdır. Başka bir kaideye daha işâret edilmesi icâbetmektedir. Bazıları te’vîl yaptıklarına inanarak mütevatir bir nassa muhalefet ederler, bunların yaptıkları tc’vîllerin lisân kaideleri ile yakından ve uzaktan bir ilgisi bulunmazsa bu da küfürdür. Te’vîlci olduğunu iddia etse de tekzipçidir. Bazı bâtınîlerde gördüğüm şu sözler buna misâldir: “Allah Teâlâ birliği (Vahdeti) yaratması ve vermesi itibariyle birdir. Başkasına ilim verme­si ve başkasında ilim yaratması itibariyle âlimdir. Var olması demek başkasını var etmesi demektir. Vücûd, ilim, vahdet sıfatları ile muttasıf olması mânâsında vâhid, âlim, mevcûd değildir.” Bunlar sarih olarak küfürdür. Çünkü vahdet sıfatını vahdeti yaratmak mânâsında anlamak hiçbir şekilde te’vîl değildir. Böyle bir anlayışa Arap lisânı müsait de­ğildir. Allah Teâlâ vâhid ismini vahdeti yarattığı için almış olsaydı 3-4 adetlerini yarattığı için de 3-4 ismini alması gerekirdi. Zîra bu adetlerin yaratıcısı da O&#8217;dur. Bu nev’i sözler aslında tekzip olup sonradan te’vîl adını almıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>X-TEKFİRİN ŞARTLARI VE İCMÂ</strong></p>
<p>Bu izâhlardan anlaşılmıştır ki tekfirle ilgili düşünceler şu husularla alâkalıdır:</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Şer’î nass: Zâhirî mânâsı terk edilen nass acaba te’vîle müsait mi­dir, değil midir? Eğer müsait ise bu te’vîl akla yakın bir te’vîl midir, yok­sa (akıl ve mantıktan) uzak bir te’vîl midir? Te’vil edilmesi mümkün olan nassla, te’vîle müsait olmayan nassı ayırmak kolay bir şey değildir. Bu hususta söz sahibi olabilmek için Arap dilini ve bu dilin esaslarını, istiâre ve mecâz ifâdelerin bu dilde kullanılış tarzını darb-ı meseller (atasözleri) in kullanış şekillerini bütün incelikleri ile gayet iyi bilmek lâzımdır.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Te’vîl edilemez denilen nass acaba bize tevatür yoluyla mı yoksa ahâd rivayetle mi gelmiştir. Nassın tevatüren mi, ahâd olarak mı, yoksa mücerred icmâadan mı ibarettir? (Eğer şer’î hüküm) Tevatürle sâbit ol­muşsa, acaba tevatür şartlarına haiz midir, yoksa değil midir? Zira, umu­miyetle müstafîz (meşhur) haberler mütevatir sanılır. Tevatürün târifi: “Hz. Peygamber’in ve meşhur beldelerin mevcudiyetinin bilinmesi gibi, bir şeyin şüphe götürmez bir şekilde bilinmesidir.” Haberin tevatür dere­cesinde olabilmesi için Hz. Peygamber zamanına varıncaya kadar bütün asırlar için mütevatir olması îcâbeder. Acaba herhangi bir asırda tevatür bulunması şart olan adedin eksilmesi tasavvur olunabilir mi? Kur’ân-ı Kerim İçin şart kılman tevatürün, şartları için böyle bir şeye ihtimali yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’den başka şeyler için bunu bilmek ciddi surette müşküldür. Bunu, ancak tarih kitaplarını, eski milletlerin durumlarını, ha­dis kitaplarını, hadisi rivâyet eden kimselerin hallerini ve sözlerin hangi maksat için nakledildiklerini İnceleyen mütehassıslar bilirler.</p>
<p>Bir haber her asırda tevatür derecesine ulaşırda yine kesin bir bilgi ifâde etmeyebilir. Bilhassa mezhep mensûpları arasında bulunan taas­sup sebebiyle birçok kimsenin bir şey üzerinde anlaşmalarını tasavvur etmek imkânsız değildir. Bundan dolayıdır ki Râfızîler Hz. Ali’nin hali­fe tâyin edilmesinin (kendilerince) mütevatir olan nassla sabit olduğunu iddia ederler. Râfızîlerin yalan söyleme hususunda anlaşmak ve söyle­nen yalana uymak bahsinde büyük kabiliyetleri olduğu için muhalif­lerince mütevatir olan hususların aksini bile mütevatir saymaktadırlar.</p>
<p>En zor anlaşılan ve bilinen şeylerden biri de icmâa dayanan hu­suslardır. Çünkü: icmâ, şartı icâbı “ehl-i hail ve akdin (salâhiyet sahi­bi kimselerin) bir mevzû üzerinde açık bir surette anlaşmaları için bir yerde toplanmaları” demektir. Bazı kimselere göre bu anlaşma (ittifak) nın bir asır boyunca devam etmesi lâzım gelir. Diğer bazılarına göre ise bu ittifakın bir müddet devam etmesi kâfi gelir. Bazılarına göre ise hükümdarın her tarafa yazı yazıp muayyen bir zamanda yaşayan bütün âlimlerden fetva istemesi ve bir daha ihtilâf edilmeyecek ve dönülme­yecek bir şekilde bütün fetvaların açık bir şekilde yekdiğerine uygun olması lâzım gelir. Böyle bir îcmâ tekevvün ettikten sonra buna muha­lefet eden acaba tekfir olur mu? Çünkü bazılarına göre ihtilâf edilmesi câiz olan bir müddette, ittifak ve muvafakatların devam edip gitmesi muhtemel olduğu gibi içlerinden birinin, dönmesi (rücû) de imkân da­hilindedir. Bu sebeple bu hususun bilinmesi çok zordur.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Muayyen bir fikri benimseyen bir kimseye, haberin tevatüren gelip gelmediği, icmâın ulaşıp ulaşmadığı meselesinde de durulması lâzımdır. Çünkü yeni doğan (ve yetişen) bir insan için hangi haberle­rin mütevatir olduğunu, hangi hususların icmâ ile sabit olduğunu,hangi meselelerin ihtilâftı olduğunu bilmek kabil değildir. Bunlar tedricî bir şekilde öğrenilir; selefin, üzerinde ittifak ve ihtilâf ettiği meseleleri an­latan kitapları mütalâa etmek suretiyle bilinir. Bir iki kitap okumak bu hususu öğrenmeye kâfi gelmez. Çünkü bununla icmâın mütevatir olduğu bilinmez. Meselâ; Ebû Bekir ei-Fârisî (Allah ona rahmet etsin) bir kitap yazarak icmâ ile sabit olan meseleleri anlatmıştır ama birçokları bu mese­lelerin çoğunun îcmâ ile sabit olduğunu reddetmişler, bazısına da muha­lefette bulunmuşlardır. Şu hale göre kendisine göre sübût bulmadığı için icmâ ile sabit olan bir meseleye muhalefet eden kimse hatalı ve cahil olsa bile tekzipçi değildir; tekfir edilmesine imkân yoktur. Bu gibi hususlarda incelemeler yaparak mütehassıs olmak kolay bir şey değildir.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Zâhirî mânâyâ muhalefet edilmesine sebep teşkil eden delil üzerinde de durulması îcâbeder. Acaba bu delil, bir delilde bulunması lâzım gelen şartları hâiz midir? Delilin şartlarının bilinmesi birçok cilt­ler tutacak izâhlara ihtiyaç gösterir. <em>Kıstasü &#8216;l-Miistakim</em> (doğru ölçü) ve <em>Mihekk en-Nazar</em> (doğru düşüncenin ölçüsü) isimli eserlerimde anlat­tığım şeyler bunlardan bir kısım örnekler mahiyetindedir. Zamanımız­daki fakîhlerin çoğunun, delilin şartlarının tam olarak anlatılması için karihalar (kafaları) bile müsait değildir, halbuki bunu bilmek şarttır. Çünkü delil kesinlik ifade edince te’vilden uzak olan hususların te’vil edilmesine müsaade edilir. Delil kat’î olmazsa ancak akla yakın ve yat­kın olan te’villerin yapılmasına müsaade edilir.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Söylenen sözün dine ne derece zararlı olduğuna bakılmalıdır. Eğer dine vereceği zarar büyük değilse, söylenen söz çok bâtıl ve çok yakışıksız da olsa iş çok basittir. Beklenen (müntazar) imâma inanan bazı Şiîierin “İmâm Serdâb’da gizlenmiştir; vakti gelince çıkacaktır.” deme­leri gibi. Filhakika bu, bâtıl olduğu açıkça belli olan yalan ve çirkin bir sözdür. Fakat din bakımından zararlı değildir. Bunun zararı buna inanan ahmak içindir. Çünkü buna inanan ahmak, imâmı karşılamak için her gün memleketinden ayrılır ve sonunda imâmın gelmediğini görünce ümitsiz ve eli boş evine döner. Bu misâlden maksat şudur: Bâtıl olduğu açıkça belli olsa da her hezeyan sahibini tekfir etmemek lâzımdır.</p>
<p>Tekfir eden kimsenin, anlattığımız bu hususları bilmesi îcâbettiği an­laşılınca -ki bu hususların herbirini derinlemesine bilmek herkesin kârı değildir- Eş’arî vs. ye muhalif olan kimseleri gelişigüzel tekfir edenlerin cahil ve düşünmeden konuşan kimseler oldukları ortaya çıkmış olur. Fı­kıhtan başka bir şey bilmeyen kimseler bu gibi çok önemli konularda nasıl Söz sahibi olurlar? Bu bilgilere fıkhın hangi bölümünde rastlanır? Fıkıh­tan başka ilim sermayesi olmayan bir fakîhin onu bunu tekfir ve dalâlete nisbet etmekle uğraştığım görürseniz ondan yüz çeviriniz. Aklınızı ve fik­rinizi onunla meşgul etmeyiniz. Zira bilgi ile ona buna meydan okumak insan tabiatında mevcuttur. Kendini âlim sanan cahiller bundan kendileri­ni alamazlar. Halk arasında ihtilâfın çok olmasının sebebi de budur. Âlim geçinen cahiller ortadan çekilselerdi halk arasında ihtilâf azalırdı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>XI-TEKFİR KONUSUNDA KELÂMÎ BİLGİLERİN DEĞERİ</strong></p>
<p>“Kelâm (ilmin)i bizim bildiğimiz gibi bilmeyen, şer’i inançla­rı yazmış olduğumuz delillerle kavramayan kimse kâfirdir.” diyen ve müslüman halkı tekfir eden kelâm âlimlerinden bir kısmı tekfir husu­sunda şiddet göstererek çok ileri ve aşırı gitmişlerdir. Bunlar evvelâ “Allah Teâlâ’nın kulları üzerindeki geniş rahmetini daraltarak” Cennet’i kelâmcılardan bir avuç kimseye tahsis etmişler, sonra tevatüren gelen hadislerin ruhunu anlamamışlardır. Çünkü Hz. Peygamber ve Ashâb devrinde birçok kaba ve cahil Arabın müslüman olduğuna hükmedildiği bilinmektedir. Bunlar eskiden puta tapmakta ve delilin ne demek ol­duğunu bilmemekte idiler. Delilin mahiyetini öğrenmek isteselerdi bile anlayamazlardı. Her kim, imânın, tertibe dayanan taksimlerle, mücerret delilerle ve kelâm ile elde edileceğini sanarsa çok acâip bir şey uydur­muş olur. Aslında imân Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfü ve hediyesi olmak üzere kulunun kalbine atmış olduğu bir nûrdur. Bu nur bazen derûnî bir delil ile içe doğar ve bu anlatılamaz. Bazen uykuda rüya vasıtası ile içe doğar, bazen dindar bir adamla sohbet edilir ve sohbet esnasında o ada­mın durumu müşâhede edilerek nuru karşısındakine sirayet eder. Bazen de bir hâl karinesi ile olur: Bir kere Hz. Peygamber’i red ve inkâr eden bir bedevî, Peygamberimizin nûrâniyeti ve güzelliği -Allah şân ve şere­fini daha da artırsın- gözüne çarpınca nübüvvet nûrunun ışık ışık parla­dığını gördü. Bunun üzerine şöyle dedi: “Bu yüz yalancı yüzü değildir.” sonra İslâmiyet’in kendisine anlatılmasını istedi ve müslüman oldu.</p>
<p>Başka bir defasında yine biri Hz. Peygamber’e gelerek: “Allah için söyle, seni Allah Peygamber olarak mı gönderdi?” demişti Hz Peygamberdin “Evet, vallâhi Cenâb-ı Hak beni Peygamber olarak gön­derdi. demesi üzerine O’nu tasdik edip müslüman olmuştu.<sup>2</sup> Bunlar ve bunlara benzeyen sayısız hadisler gösterir ki onlar kelâm ilmiyle ve de­lillerini öğrenmekle meşgul olmamışlardı. Ama böyle karineler vasıtası ile imân nuru kalplerinde bir ışık gibi parlıyor ve ondan sonra da böy­le önemli hadiseleri müşâhede ederek, Kur’ân okuyarak ve kalplerini temizleyerek o nurun parlaklığını daha çok arttırıyorlardı. Müslüman olmak için Hz. Peygamber’in veya ashâbın huzûruna gelen bir kimse­ye “Âlemin hâdis oluşunun delili, âlemin arazlardan hâli olmamasıdır. Hâdis olan şeyler (arazlar)den hâlî olmayan şey hâdistir.”, “Allah Teâlâ Zâtı üzerine zâid olan bir ilimle âlim, kudretle kâdirdir. Bu sıfatlar ne zâtının aynı ne de gayrıdırlar.” vs. gibi kelâmcıların âdetlerinden olan şeylerin söylendiği ne olurdu bir kerecik olsun nakledilseydi!</p>
<p>Bu ve bu mânâdaki sözlerin (yâni kelâmî mahiyetindeki sözlerin)muteber olmadığına kani değilim. Aksine bir harpten sonra ele geçirilen esirlerin yavaş yavaş, teker teker, kısa veya uzun bir süre içerisinde müs­lüman oldukları, birçok kaba kimselerin kılıçların altında İslâmiyet’e girdikleri malûmdur. Bunlara, kelime-i şehâdet getirdikleri zaman na­maz kılmak, zekât vermek öğretilir. Sonra zanâatlarına ve hayvanlarına bakmaları için memleketlerine dönmelerine müsaade edilirdi. Aynı şe­kilde bazı kimseler için kelâmcıların delillerinin imân vesilesi olabile­ceğini de reddetmem; fakat herşey bundan ibaret değildir. Aksine bun­lar nâdir olan hususlardır. En faydalı usûl, Kur’ân’da ifade edilmiş ol­duğu gibi, nasihat şeklinde söylenen sözlerdir. Kelâmcıların anlattıkları usûle gelince; bu, dinleyenlere, bunun halkı aciz bırakmak için bir cedel (münâkaşa) sanatı olduğu, bizatihi doğru bir şey olmadığı kanaatini ve­rir. Bu usûlün, inadın kökleşmesine ve pekişmesine sebebiyet verdiği de olabilir. Bu sebepledir ki: Hiçbir kelâm ve fıkıh münâzarasında bir kelamcının veya fakihin doğruyu anlayarak Mutezileden veua başka bir bidat mezhebinden hak olan diğer bir mezhebe döndüğü,keza Şafilikten Hanefiliğe geçtiği veya bunların aksinin olduğu görülmüş değildir. Bu geçiş ve intikallerin kılıçla muhabereye varıncaya kadar daha başka birçok sebepleri vardır. Selefin böyle mücadelelerle kimseyi İslâmiyet’e dâvet etmemelerinin, hattâ kelâm münâkaşlarına dalanları, işi gücü soru sormak, mesele ortaya çıkarmak olanları şiddetle kötüle­melerinin sebeplerini burada aramak îcâbeder. Müdâhaneyi (yağcılığı) ve bir tarafı kayırmayı bir yana bırakacak olursak -iki nev’i kimse için müstesna- tehlikesinin fazla olması sebebiyle kelâm meselelerini uzun uzadıya incelemenin herkese haram olduğunu açıkça söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>1</strong>-Kalbine bir şüphe düşüp de nasihat yollu sözlerle ve Hz. Peygamber’den nakledilen hadislerle bunu izâle etmek mümkün ol­mazsa ve kelâm ilmine göre düzenlenen sözler onun şüphesini giderir, derdine devâ olacak mahiyette olursa o zaman böyle birisinin kelâmdan faydalanması mümkündür. Böyle bir şüphesi olmayan kimseleri ise ke­lamdan korumak lazımdır. Çünkü bunları dinlemek, içinde bazı müş­küllerin doğmasına ve onu hasta edecek şüphelerin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Netice olarak da inancı sarsılabilir.</p>
<p><strong>2</strong>-İmânı, yakîn nuru ile sağlamlaşmış, aklı tam, dinine sımsıkı bağlı olan bir kimsenin, şüphe hastalığına düşen birini tedâvi etmek, mâhir bid’atçıları susturmak; dini ifsat etmek isteyen bid’atçılardan ko­rumak maksadiyle kelâm tahsil etmesi <em>farz-ı kifâye</em> İçersine düşülen şüpheyi ve müşkülü başka yoldan izâle etmek mümkün olmazsa bu hal­de tekrar kat’i inanç sahibi olmak için kelâm öğrenmek <em>farz-ı</em> ayn olur. Doğruluğu açıkça ortada olan husus şudur ki: Hz. Peygamber’in getir­diği ve Kur-ân ‘ın ihtiva ettiği her şeye kesin olarak inanan bir kimse, delilini bilmese de müslümandır. Kelâmı delil ile hâsıl olan imân ise ciddi surette zayıftır.</p>
<p>Herhangi bir şüphe ile yok olmaya mahkûmdur. İmânları en sağlam olan kimseler, çocukluktan itibaren tevatür dere­cesine varan haberleri işiten veya bülûğdan sonra ifâdesi güç halleri müşâhede ettikten sonra husûle gelen halk tabakalarının imânıdır. Böy­le bir imânın pekişmesi ise ibadet ve zikre devam ile olur. Hakikaten, gerçek takvâ mertebesine ulaşarak derûnlarını dünyevi kirlerden temiz­leyip daimî sûrette Allah Teâlâ’yı zikretmek mertebesine vâsıl olana ka­dar ibadetlere devam edenler için mârifet nûrları parlayarak, taklit şek­linde bildikleri hususlar gözle görülüyormuş gibi müşâhede edilir. İşte, itikadın düğümü (düğmesi, şüphesi) çözülüp gönüller Allah Teâlâ’nın nuru ile aydınlanmadıkça hâsıl olmayan gerçek mârifet budur. “Allah Teâlâ kime hidâyet dilerse gönlünü İslâmiyet’e açar.” <em>O Rabbinden </em><em>bir nûr üzere olmuş olur.”</em> Nitekim Hz. Peygamber’e: “kalbin açılma­sı” (şerh-i sadr) sorulduğunda: “Allah Teâlâ’nın mü’min kulunun kal­bine attığı bir nûr ile olur.” demişti. Bunun alâmeti nedir? denildiğinde: “Yalan dünyadan el etek çekmek, ebedî olan âhirete gönül vermektir.” buyurmuşlardı. Böylece dünyaya yönelen, ölesiye dünya için gayret gösteren kelâmcının, mârifetin hakikatini idrak edemeyeceği anlaşıl­mış olur. İdrak etselerdi kat’î sûrette dünyadan el çekmeleri îcâbederdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>XII-İLÂHÎ RAHMETİN GENİŞLİĞİ</strong></p>
<p>Tekfir için nassların tekzip edilmesini esas almamız bahis konusu edilerek denebilir ki: İnsanlara İlâhi rahmeti daraltan ve herkesi tekfir eden kelâm âlimleri değil, kendisinden şu hadisler rivâyet edilen şeriat Sahibi Hz. Muhammed (s.a.)’dir.</p>
<p>“Allah Teâlâ kıyamet günü Hz. Âdem’e şöyle hitap edecektir:</p>
<ul>
<li>Ey âdem! Zürriyetinden cehenneme göndereceklerim olacaktır.</li>
<li>Ne kadarını cehenneme göndereceksin, yâ Rabbî.</li>
<li>Bin’de 999’unu.”</li>
</ul>
<p>“Ümmetim 70 küsur fırkaya ayrılacak, fakat bunlardan sadece bir tanesi necât bulacaktır.”</p>
<p>El-Cevâb: Birinci hadis sahihtir. Fakat bunun mânâsı: Cehenne­me gidecek olanların hepsi orada ebedî olarak kalacak olan kâfirlerdir.” demek değildir. İnsanların binde 999’u cehenneme gidecek ve ora­da günahları kadar kalacaklardır. Günahsız oldukları için cehenneme gitmeyecek olanların sayılan binde bir’den daha fazla değildir. “Siz­den cehenneme gitmeyecek hiçbir kimse yoktur.” (ve in minküm illâ vârîdûhâ) âyeti de bunu gösterir.</p>
<p>Ayrıca: “Cehenneme gidecek olan kimseler” demek, işledikleri günahlardan dolayı cehenneme gitmeyi hak edenler demektir. Bazı ha­dislerde de ifâde edildiği gibi, cehenneme sevk edildikten sonra ken­dilerine şefâat edilerek geri çevrilebilirler. Allah Teâlâ’nın rahmetinin vüs’atini ve büyüklüğünü gösteren sayısız hadisler mevcuttur. Bu ha­dislerden biri şudur:</p>
<p>Hz. Aişe diyor ki “Bir gece yanımda bulunan Resûlûllah’ı kaybet­mişim, onu aramaya başladım. Birden yere kapanmış namaz kılmakta olduğunu gördüm. Başının ucunda dikilmiş üç nur vardı. Namazı biti­rince, beni gözetlemekte olan bu zât kim? diye sordu. Ben Âişe’yim,yâ Resûlâllâh, diye cevap verdim.</p>
<ul>
<li>Bu üç nuru gördün mü? buyurdular.</li>
<li>Evet, yâ Resûlâllâh, diye cevap verdim. Bunun üzerine buyur­dular ki:</li>
</ul>
<p>Birinci nur içerisinde Rabbim tarafından gönderilen biri gelerek, Cenâb-ı Hakk’ın ümmetimden 70,000 kimseyi hesapsız ve azapsız cen­nete göndereceğini müjdeledi.</p>
<p>Sonra ikinci nur için de gönderilen diğer biri, Cenâb-ı Hakk’ın ümmetimden 70,000 adedin her biri yerine 70,000(70,000 x 70,000= 4,900,000,00) kimseyi, hesapsız ve azapsız cennete göndereceğini müj­deledi.</p>
<p>Daha sonra üçüncü nur içinde Rabbim tarafından gönderilen biri 70,000 ile 70,000’in çarpımından hâsıl olan 4,900,000,000 adetinin her biri yerine 70,000 (4,900,000,000 x 70,000 = 343,000,000,000) kimse­yi azapsız ve hesapsız cennete göndereceğini müjdeledi. Dedim ki:Yâ Resûllâllah, ümmetinin sayısı bu kadar değildir ki? Buyurdular ki, bu sayı namaz kılmayan, oruç tutmayan Araplarla ikmâl edilecektir.”</p>
<p>İşte bu ve bunun gibi birçok hadisler Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin genişliğini gösterir. Bu sayı sadece Hz. Peygamber’in ümmeti içindir, kanaatime göre İlâhi rahmetin genişliği, kısa veya uzun müddet için, mesela bir lahza, bir ân için cehenneme gönderi iseler bile, -cehenneme gönderildiler, sözünün kullanılması doğru olacak kadar (ve çok kısa bir sure, halta bir an) orada kaldıktan sonra- evvelki ümmetlerin de pek çoğuna şâmil olacaktır.</p>
<p>Yine inancıma göre, inşâallah Allah Teâlâ. zamanımızdaki Rum, Hristivan ve linklerin pek çoğunu da rahmet-i ilâhiyye şümulüne ala­caktır. Bunlardan maksadım uzak memleketlerde yâşayan ve kendileri­ne Islâm’ın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir.Bunlar üç kısımdır:</p>
<p><strong>a</strong>) Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ismini hiç duymamış olanlar.</p>
<p><strong>b)</strong> Hz. Peygamber&#8217;in ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu’cizeleri duşmuş olanlar: bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya muslumanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhiddirler.</p>
<p><strong>c)</strong> Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hz. Peygamberdin ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamber’i ta küçüklüklerinden beri: “İsmi Mu- hammed olan yalancı ve dalaverenin biri peygamberlik iddiasında bu­lunmuştur. şeklinde tanımışlardır. Kendilerine Resulûllah bu şekilde tanıtılmıştır. Tıpkı bizim çocuklarımızın “Adı el-Mükaffa (el-Mukana’) olan yalancının biri Allah&#8217;ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur.” sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamberin ismini, haiz bulunduğu .vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise insan araş­tırmaya sevk etmez.</p>
<p>&#8220;Necat bulan fırka tektir,” hadisine gelince, bu hadisin muhtelif rivayet şekilleri mevcuttur. Bu hadis: “Helâk olan fırka tektir.” şeklindede riv ayet edilmiştir, fakat meşhur olan rivâyet birincisidir.</p>
<p>Burada, “<em>Necât bulan&#8217;dan</em> maksat, cehenneme gönderilmeyen ve şefâata muhtaç olmayanlardır. Burada şunu söyleyelim ki: Cehenneme götürmek için zebanilerin yakasına yapıştıkları kimseler, şefaat saye­sinde onların pençelerinden kurtulsa bile yine mutlak surette “Necât bulan” gruptan değildir. Bu hadisin başka bir rivayetinde “Bir fırka olan zındıklar müstesna, hepsi cennete girerler.” denilmiştir.</p>
<p>Bu rivâyetlerin hepsinin doğru olması da mümkündür. Şöyle ki: Helak olacak bir fırkadan maksat cehennemde ebedî kalacak olan kim­seler olup kurtulmalarından ümit kesilen demek olur. Çünkü Helâk olan kimselerden hiçbir hayır beklenmez. “Necatta olan bir fırka”dan mak­sat da hesapsız ve şefâatsiz cennete giren kimseler olur. Çünkü hesaba çekilen herkes azap görür. Şu halde necata ermiş olmaz. Şefâat dileyen de mezellete maruz kaldığı için mutlak olarak necât bulmuş sayılmaz. Bu iki yolun birisinde en hayırlı, diğerinde en şerli kimseler bulunur. Diğer farkların hepsi bu iki derece arasında bulunurlar: kimisi sadece hesaba çekilmek süreliyle azab görür, kimisi cehenneme yaklaştıktan sonra şefâat sayesinde kurtulur, kimisi de cehenneme girip akaidinde ve bid&#8217;atındaki hatasının miktarına, günahlarının azlığına ve çokluğuna göre orada kaldıktan sonra çıkarılır. Cehenneme, ebedî kalmak üzere <em>girecek</em> olan sadece bu ümmetten Hz. Peygamberi tekzip eden ve mas­lahat İçin yalan söylemesini caiz gören bir fırkadır.</p>
<p><em>Diğer</em> ümmetler için de durum böyledir. Kim Hz. Peygamberin,ayın ikiye bölünmesi, taşların tesbîh etmesi, parmaklar arasından su fışkırması ve bütün Arap <em>ediplerine</em> meydan okuduğu halde Kur’ânın benzerinin vücuda getirilmesinden aciz kalınması gibi tabiat üstü mu’cizelerini, sıfatlarını ve peygamberlik için ortaya çıkışını tevatüren işittikten sonra o<em>nu tekzip eder,</em> ondan yüz çevirir, kulak ardı eder, üzerinde düşünüp kafa yormaz ve bütün hu mu’cizelerini duyduktan sonra hemen onu tasdik edivermezse tekzipçidir. Bundan dolayı &#8216;kâfirdir.</p>
<p>Müslüman memleketlerinden uzak yerlerde yaşayan Rum ve Tûrklerin çoğu bu kısma girmezler. Hattâ kanaatime göre zikredilen hususlarrın, onları duyanlarda işin gerçek olan yönünü araştırma isteği­ni uyandırması da lâzımdır. Bu durum dine karşı alâka gösteren, dün­yayı âhiretten daha çok sevmeyenler için bahis konusu olur. Dünyaya fazla dalındığı, Allah korkusu ve dini işlerin Önemi akla getirilmediği için böyle bir istek duyulmazsa bu da küfürdür. Böyle bir arzu uyan­dıktan sonra hakikat araştırılmazsa veya araştırmada kusur edilirse bu da küfür olur. Zaten Allah&#8217;a ve âhiret gününe inanan herhangi bir din mensubunun, işin tabiat-üstü sebeplere dayandığını kuvvetle tahmin ettiği şeyleri araştırmaması ve araştırmada kusur etmesi mümkün de­ğildir Eğer kusursuz bir araştırma ve inceleme esnasında tahkikatını bitirmeden ölürse o da mağfirete mazhar olur. Allah Teâlâ’nın geniş rahmeti onun içindir. Allah’ın geniş rahmetini bütün genişliği ile kavra­maya çalışınız ve İlâhî hususları basit maddî/şeklî ölçülerle ölçmeyiniz.</p>
<p>Âhiret geniş ölçüde dünyaya benzer. “Bütün insanların yaratılması ve veniden dirilmesi tek bir kimseyi yaratmak ve diriltmek gibidir.<sup> </sup>Keza dünyadakilerin çoğu nimet, selâmet ve imrenilecek bir durum içerisindedirler. Ölüm ve yokluk ile dünyayı tercih etmek arasında mu­hayyer bırakıldıkları zaman dünyayı tercih etmeleri bunu gösterir. Azap içinde olduğu için ölümü temenni eden nadirdir. Aynı şekilde necât bulan ve cehenneme gittikten sonra çıkanlara nispetle ebedî cehennemde kalanlar nadirdir. Rahmet sıfatı bizim halimizin değişmesi ile değiş­mez. Dünya ile âhiret bizim halimizin değişmesinden ibarettir. Durum böyle olmasaydı Hz. Peygamberin: Cenâb-ı Hakkin Kitabin başında <em>en </em> önce yazdığı şey: ‘’<em>Ben kendisinden başka Tanrı olmayan Allah&#8217;ım. Rahmetim gadabımı geçti. Lâ ilâhe illâllah Muhammedi&#8217;in  abdühü ve </em><em>Resulühi </em><em>diyen </em><em>bir kimse Cennet&#8217;e girecektirf</em>’’meâlinde olan hadisin manası olmamış olurdu.</p>
<p>Şüphesiz ki,basiret sahibi olanlar Allah-u Teala’nın rahmetinin çokluğunu ve şümulünün genişliğini haber ve eserlerden(ayet ve hadislerden) başka mükâşefe gibi diğer bilgi vasıtalarıyla da bilirler. Fakat bunu anlatmak uzun sürer. İmânla ameli birleştirirsen mutlak necât ve İlâhî rahmete mezhariyeti, bu iki vasfı haiz olmazsan mutlak helaki müjdelerim. Esas itibariyle tasdik bakımından yakîn sahibi olup te’vilde hata edenler veya bu iki hususta (tasdik ve te’vilde) şüpheli bir durum­da olanlar, eğer amelde kusurlu iseler mutlak necâtı ümit etmemelidir. Böyle kimseler ya bir müddet azap gördükten sonra kurtulurlar veya her hususta doğru söylediği yakînen bilinen birinin (Peygamber’in) veya başkasının şefaatiyle kurtulurlar. Çalış ki Allah Teala lütfü ile seni şefâatçilerin şefâatine muhtaç etmesin. Zira iş şefâate kaldı mı durum tehlikelidir demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>TEKFİRDE ASLOLAN BİLGİ Mİ, İMAN Mİ?</strong></p>
<p>Bazı kimseler, tekfirde esas olarak bilgi (akıl, marifet, düşünce)nin alınması lâzım geldiğini zannederek, Allah’ı bilmeyen (cahil)in <em>kâfir </em><em>olduğun</em>u, Allah hakkında bilgisi olan (arif)in ise mü’min sayıldığını ileri sürmüşler ve bu konuda şeriatı değil,aklı esas atmışlardır.</p>
<p>Bunlara verilebilecek cevap şudur: Kâfirin kanının dökülmesinin mubah sayılması ve bunun cehennem de ebedî olarak azap göreceğine bükmedilmesi aklî değil, şer î bir hükümdür. Şeriat gelmeden evvel bu hükmün bilinmesi imkânsızdır.</p>
<p><em>Bunlar</em> &#8220;Allah Teâlâ’yı bilmeyen cahilin kâfir sayılması Hz. Peygamberin getirdiği şeriatın mantıkî bir neticesidir.” diyebilirler. O <em>zaman</em> bunlara: &#8216;&#8221;Kâfir olmak Allah Teâlâ’yı bilmeyen (cahil)lere mah­sus değildir. Peygamberdi ve âhiret gününü bilmeyenler de kâfirdirler.” şeklinde cevap verilir ve ayrıca şu hususlar da ilâve edilir: Allah Teâlâ’yı bilmemek; O’nun varlığını ve birliğini inkâr etmek şeklinde anlaşılır ve bu bilmeme keyfiyeti Allah’ın sıfatlarına teşmil edilmezse o zaman tenakuza düşülür. Şayet, “Allah Teâlâ’nın sıfatlan bahsinde hata <em>edenler de cahil</em> ve kâfirdir.” denilirse o zaman:</p>
<p>Allah Teâlâ’nın kıdem ve beka sıfatını inkâr edenleri,</p>
<p>Kelâm sıfatının, ilim sıfatından ayrı bir sıfat olduğunu reddedenleri,</p>
<p>Görme ve işitme (sem&#8217;i-basar) sıfatlarının ilim sıfatından başka bir <em> </em>sıfat olduğunu kabûl etmeyenleri,</p>
<p>Rü’yetin (Allah&#8217;ın görülmesi) cevazını inkâr edenleri,</p>
<p>Allah Teâlâ’ya cihet isnad edenleri,</p>
<p>Ne Allah Teâlâ&#8217;nın zâtında, ne de başka bir mahalde olmaksızın, Allah&#8217;ın hâdis bir irâdesi bulunduğunu kabul edenleri,</p>
<p>İrâde bahsinde bu inançta olanların kâfir olduklarını söyleyenleri  de tekfir etmek lâzım gelir. Kısaca, bu kanaatte olanların İlâhî sıfatlarla -ilgili her hususta tekfir yapmaları icâbeder. Bunun ise hiçbir mesnedi yoktur. Eğer sıfatların bazılarında tekfir yapar, bazılarında yapmazlarsa; hangi sıfatlarda hata etmenin küfrü gerektirdiğini ve hangilerinde  gerektirmediğini tesbite yarayacak bir ölçü ve ayırıcı sınır bulamazlar.</p>
<p>Şu halde küfrü gerektirecek hususlarla gerektirmeyecek hususları tam olarak teshil için tek ölçü “<em>tekzip<sup>’’</sup></em> (red-inkar) olarak ortaya çıkmakta­dırlar. Bu ölçü; Allah Teâlâ’dan başka, Peygamber’i ve âhiret gününü tekzip edenleri de şümulüne alan ve tevîlcileri kapsamının dışında bı­rakan bir prensiptir.</p>
<p>Unutmamak lâzımdır ki, te&#8217;vil ve tekzip konusu olan meseleler zanni ve münakaşalı da olabilir, bu sebeple uzak ihtimallerle te’vil ya­pılırken zan ve içtihada dayanılarak hüküm verilmiş de olabilir. Bu tak­dirde, bu konuların üzerinde ictihad edilen zannî meseleler (ahkâm-ı zanniye) olacağı <em>g</em>öz önünde bulundurulmalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>XIV-TEKFİR EDENİ TEKFİR ETMEK CAİZ OLUR MU?</strong></p>
<p>Birtakım kimseler</p>
<p>“Ben sadece beni tekfir eden mezhep mensûplarını tekfir ederim, bana kâfir demeyenlere ben de kâfir demem.” derler. Bunun da aslı yok­tur. Çiinku bir kimse evvelâ: “Hz. Peygamberden sonra hafife olmaya en çok lâyık olan (Hz. Ebû Bekir değil) Hz. Ali’dir.” şeklinde bir itikada sahip olmanın küfrii gerektirmediğine kâni olduktan sonra, Hz. Ali’nin halifeliğe en lâyık olan sahabe olduğuna inanan (Şiiler) bu konuda hata ederek muhaliflerini tekfir ediyorlar diye bunların küfrüne hükmedemez. Zira Hz. Ali’nin hilâfete evlâ olduğuna inanmak ve buna inan­mayanları tekfir etmek şer’î bir meselede düşülen bir hatadan ibarettir.</p>
<p>Aynı şekilde, Allah Teâİâ’ya cihet isnad etmelerinden dolayı tekfir edilmesi caiz olmayan Hanbeliler, Allah’a cihet isnad edilmesini red­dedenleri te’vijci değil, tekzipçi sayıyor şekilinde bir mülâhaza ile ete tekfir edilmezler. Çünkii Hanbelîlerin, ciheti nefyedenleri tekzipçi say­maları bir hata ve zandan ibarettir.</p>
<p>Hz. Peygamber (sa.v.)in:</p>
<p>‘’İki müslumandan biri; diğerini küfürle itham ederse, bu itham mutlaka ikisinden birine râci’olur.” buyurmuş olmasına gelince bunun mânâsı; “Onun durumunu, yâni müslüman olduğunu bile bile tekfir ederse&#8230;” demektir. Zira muhatabın, Hz. Peygamber’i tasdik ettiğini yakînen bildikten sonra onu tekfir eden kâfir olur. Fakat karşısındakinin Hz. Peygamber’i tekzip ettiğini zannettiği için tekfir ederse; bu onun tekzipçi sandığı, fakat aslında böyle olmayan muayyen bir şahıs hak­kında hüküm verirken yaptığı bir hata sayılır. Çünkü, bir şahıs tekzipçi ve kâfir sanıldığı halde böyle olmayabilir. Bu takdirde onu tekfir eden kâfir olmaz.</p>
<p>Tekrar tekrar yaptığımız izahlarla, bu kâidedeki anlaşılması en güç olan ciheti ve uyulması lüzumlu olan kanunu anlatmış bulunmaktayız. Artık bununla iktifa edilmelidir. Vesselam.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-musamaha-imam-gazali/">İslam’da Müsamaha / İmam el-Gazzâlî</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-musamaha-imam-gazali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mehmed Zahit Kotku &#8211; Ehli Sünnet Akaidi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mehmed-zahit-kotku-ehli-sunnet-akaidi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mehmed-zahit-kotku-ehli-sunnet-akaidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Nov 2014 19:30:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet Akaidi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet Akaidi indir]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet Akaidi Kitap Oku]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet Akaidi Pdf]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Zahid Kotku]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Zahit Kotku Ehli Sünnet Akaidi]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Zahit Kotku Kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Zahit Kotku Pdf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2271</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu eser Ehli Sünnet vel Cemaat ilkelerine, sadık kalınarak, Tevhid ilminden yola çıkarak hazırlanan bu eser, daha çok ilim erbabından ziyade, alt kesimler için hazırlanmıştır. Sapık bid`at ehlinin görüşlerini çürütmek için bu eser yeterlidir. Bu kitabı okuduktan sonra doğru yoldan sapılmayacağını hidayetten de kayılmayacağını anlayacaksınız. Bu kitabı okuyanlar Ehli Sünnet yolundan ayrılmayacaklardır. Ehli Sünnet yolu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mehmed-zahit-kotku-ehli-sunnet-akaidi/">Mehmed Zahit Kotku – Ehli Sünnet Akaidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu eser Ehli Sünnet vel Cemaat ilkelerine, sadık kalınarak, Tevhid ilminden yola çıkarak hazırlanan bu eser, daha çok ilim erbabından ziyade, alt kesimler için hazırlanmıştır. Sapık bid`at ehlinin görüşlerini çürütmek için bu eser yeterlidir. Bu kitabı okuduktan sonra doğru yoldan sapılmayacağını hidayetten de kayılmayacağını anlayacaksınız. Bu kitabı okuyanlar Ehli Sünnet yolundan ayrılmayacaklardır. Ehli Sünnet yolu ki Hz.Peygamber (S.A.V) yoludur. Allah cc. Hiçbirimizi bu yolldan ayırmasın. Amin. Maturidi itikadına göre hazırlanmıştır. Çok faydalı bir eserdir. 100 den fazla meseleye cevap verilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>6.3.2015 Tarihli yeni halini yayınlıyoruz, tarayıcıdan çekip, pdf içinde arama özelliği ekledik boyutuda düştü.</p>
<p>Link: <a title="Tıklayın" href="https://yadi.sk/i/7S_4T1S8f5Mb9" target="_blank">https://yadi.sk/i/7S_4T1S8f5Mb9</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eski Pdf indirme adresi:</p>
<p>İndirme Adresi: <a href="https://yadi.sk/i/vB0V2JO8cZcod" target="_blank">https://yadi.sk/i/vB0V2JO8cZcod</a></p>
<p>Boyutu 64 MB olmaktadır, her sayfanın fotoğrafı çekilip sunulmuştur. İyi Okumalar.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mehmed-zahit-kotku-ehli-sunnet-akaidi/">Mehmed Zahit Kotku – Ehli Sünnet Akaidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mehmed-zahit-kotku-ehli-sunnet-akaidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Jul 2014 17:50:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı İndir]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı PDF]]></category>
		<category><![CDATA[Faruk Sümer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1477</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşının anlatılışı yer almaktadır, kitabın sadece tercüme kısmı pdfde yer almaktadır. Prof. Dr. Faruk Sümer Prof. Dr. Ali Sevim İndirme Linki: Tıklayınız. &#160;</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi/">İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-medium wp-image-1478" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi-300x300.jpg" alt="islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi.jpg 700w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşının anlatılışı yer almaktadır, kitabın sadece tercüme kısmı pdfde yer almaktadır.</p>
<p>Prof. Dr. Faruk Sümer<br />
Prof. Dr. Ali Sevim</p>
<p><span style="color: #444444;">İndirme Linki: <a href="http://yadi.sk/d/YelHQuLhS4Tts" target="_blank" rel="noopener">Tıklayınız.</a></span></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi/">İslam Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-kaynaklarina-gore-malazgirt-savasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
