<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Elmalılı M.Hamdi Yazır | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/tefsir/elmalili/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 10 Apr 2021 21:33:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Elmalılı M.Hamdi Yazır | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Fen tek ve nadir olan olayları inkar eder mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fen-tek-ve-nadir-olan-olaylari-inkar-eder-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fen-tek-ve-nadir-olan-olaylari-inkar-eder-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Apr 2021 21:33:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyas]]></category>
		<category><![CDATA[nakil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25043</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rivayeti sabit olan bir naklî delil karşısında aklın ve dirayetin yeri nedir? Hiç şüphesiz ki, nakli anlayacak olan da akıldır. Bundan dolayı akıl ve dirayet göz ardı edildiği zaman ortada ne akıl kalır, ne de nakil. Lâkin aynı zamanda unutmamak gerekir ki, akıl gerçek bilginin yaratıcısı değil, alıcısı ve kabul edicisidir. O bilgiyi üretmez, alır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fen-tek-ve-nadir-olan-olaylari-inkar-eder-mi/">Fen tek ve nadir olan olayları inkar eder mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23220 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/indir-300x122.jpg" alt="" width="376" height="153" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/indir-300x122.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/indir.jpg 353w" sizes="(max-width: 376px) 100vw, 376px" /></span></p>
<p><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">Rivayeti sabit olan bir naklî delil karşısında aklın ve dirayetin yeri nedir? Hiç şüphesiz ki, nakli anlayacak olan da akıldır. Bundan dolayı akıl ve dirayet göz ardı edildiği zaman ortada ne akıl kalır, ne de nakil. Lâkin aynı zamanda unutmamak gerekir ki, akıl gerçek bilginin yaratıcısı değil, alıcısı ve kabul edicisidir. O bilgiyi üretmez, alır. Bunun içindir ki, ilmin konusu soyut düşünce değil, olaylar ve onlarla ilgili haberlerdir. Nakle dayanan bilgi de işte o edinilen haberler cümlesindendir. Bu da akla bilmediği ve görmediği şeylerin yeniden yeniye bir akışıdır. Aklın elde ettiği ve edeceği şeyler de iki türlüdür. Birincisi eşi benzeri geçmemiş olan ve benzetmesiz, kıyassız alınan şeylerdir ki, aklın ilk elde ettikleri hep böyle bu yolla meydana gelir. Bunların bir kısmı bir daha tekerrür etmeksizin münferit olaylar olarak kalır, bir kısmı da tekerrür ederek çoğalır gider. Tekerrür ettikçe her biri kendi benzerleriyle birleştirilip bir araya getirilerek kıyas ve ölçü teşekkül eyler ve bunlar kendi hudutları içinde birer kalıp, birer ölçü birimi fikri oluştururlar. Bu suretle ikincisi de eşi ve benzeri geçmiş bulunan şeylerdir ki, bunlara da kıyasî ve fennî tabir olunur. Ve bu sayede bilinenlerden bilinmesi gerekenler de çıkartılır. </span></p>
<p><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">Genellikle akıl denilince bu şekilde kıyas-ı fikrî prensibi anlaşıldığından akılla ilgili şeyler yalnızca bunlardan ibaret sanılır. Halbuki bunun kaynağı olan birinci kısım atılıverdiği takdirde akıl, kıyas ve fen de kökünden yok edilmiş olur. Bundan dolayı gözlem, haber alma ve nakil esaslarını alıp kabul etmek için bütün dirayetini yalnızca kendi kıyas anlayışı ile sınırlamaya kalkışacak olursa, o zaman İblis&#8217;in düştüğü hataya düşmüş ve kendi bilgi sermayesini kendi eliyle yakıp yıkmış olur. Bu durumda fevkalâde özellikler taşıyan yeni bilgilerden üstün malumattan mahrum kalmış olacağından eşini, benzerini görmemiş olduğu tarihi bilgilerden herhangi biri karşısında, kendi aklı çelişkiye düşmedikçe onları tamamen kendi anlayışına göre irca ederek te&#8217;vil edecek derecede inkâr vadisine sapmamalıdır. Aklın mutlak olarak inkâra ancak bir noktada hakkı vardır ki, o da özünde çelişki bulunan, yani bir şeyin aynı anda hem var hem yok olmasını gerektiren şeydir. Allah&#8217;ın eşi ve benzeri bulunması mümtenî olduğundan, özünde çelişki olan her şey de mümtenîdir. Özünde çelişki bulunmayan her şey de imkân ve mantık açısından mümkün ve caizdir. Onun benzeri olan olayların azlığı ve çokluğu, sık sık tekerrür eden veya ender görülebilen cinsten olup olmaması tamamen ayrı bir konudur. </span></p>
<p><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">Bazı şeyler pekala mümkün olduğu halde hiçbir zaman vukua gelmez. Mesela kanatlı bir insan mümkündür, fakat vukuu hiç duyulmamıştır. Bazı şeyler mümkün olduğu halde nadiren meydana gelir. Bir sayı ve grup oluşturmaz. Diğer birçok şeyler de mümkün ve sürekli olur. İlmin başarılı olduğu alan da bunların alanıdır. Lakin böyle mükerrer ve mutad olan olayların bulunması, mutad olmayan nadir olayların inkârını gerektirmez, inkâra hak kazandırmaz. Şu halde akıl, gerçekten olmuş bir haber karşısında kaldığı zaman dirayet açısından önce o haberin sıhhat ve değerini tespit ettikten sonra şunu dikkate almak zorundadır: Nakledilen haber basit ve âdetlere uygun açıdan mı bahis konusu ediliyor, yoksa âdetlerin ve alışılmışın aksine bir açıdan mı bahis konusu ediliyor? Eğer alelâde olmak üzere naklediliyorsa bunda aklın dirayet açısından görevi, onun mümkün olup olmadığını araştırmak ve kendi açısından geçerli olan genel ölçüye vurmaktır. </span></p>
<p><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">Genellikle ilmin ve fennin işi budur. Ve eğer nakil onu harikulâde olmak üzere kayd ve ilân ediyorsa o zaman dirayetin görevi, onu başka olaylara irca ve tatbik etmek değil, o şeyi kendisiyle mukayese ederek, onun imkân-ı zatîsini düşünmek ve kendi özünde bir çelişkiyi içerip içermediğini aramaktır. Çelişki bulunmadığı takdirde inkâr veya te&#8217;vile gitmeden, onu nadir ve garip bir olay olmak üzere kaydeylemektir. Özellikle nakle dayanan ilimlerin bir vazifesi de bu gibi nâdir ve özel olayları yitirmeden gelecek nesillere haber vermektir. </span></p>
<p><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">İşte ilâhî kitaplar bizi bunların en sabit ve kesin olanlarından haberdar ederek fikirlerimizi boğan tabiat çemberinden kurtarır. İlim ve fen zihniyetinde (logique des csiences) şu prensip geçerlidir: Müsbet ilim, münferit ve nâdir olan vakaları ret ve inkar etmez, fakat onun asıl amacı, genelleme yapmak olduğundan genelde tekrar eden normal vakaları izler ve onların müşterek özelliklerini tanımaya çalışır ve müşterek karakterlerini bulup kaydeder, ilh&#8230; Bunun için mesela, tabiat kanunlarının dışında münferit ve nâdir vakalar olmaz veya olamaz demek, her şeyden önce ilim zihniyetine ters düşmektir, ilme iftiradır. Bir kısım yazarların edebiyat adına uydurdukları romanları, hikâyeleri, hayal ve yalanları tarih kılığına sokarak halkın tarih fikrini bozmak ve karıştırmak istedikleri, sırf bu maksatla masal ve sihir kitapları yazdıkları bilinmektedir. Bazılarının da rivayetin sıhhatini dikkate almaksızın her işittiği garip ve acaip şeyi tarih namına kayd ve nakletmeleri ilmin nakil açısından güvenilirliğini ihlal eder, bozarsa, zamanımızda olduğu gibi, bazılarının da tarih açısından sağlam ve sıhhatli haberlerle gelen garip ve harika olayları, şimdiki zamanda ve müsbet ilimde benzerine rastlanmıyor diye toptan ret ve inkâr etmeleri aynı şekilde sapıklık ve halk efkârını tarih feyzinden mahrum eylemektir.</span></p>
<p><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">Fahruddin Razî der ki: Âdet ve alışkanlıkların yolundan çevrilmesini caiz görmek zor ve müşküldür. Akıl sahipleri bu konuda ıstırap içindedirler. Ve bu konuda ilim ehli için üç görüş meydana gelmiştir:</span></p>
<p><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">Birincisi, genel olarak caiz görmektir. Mesela gerek insanın, gerek her hangi bir hayvan veya bitkinin, bunlardan herhangi birinin, ne madde, ne müddet, ne asıl, ne tohum, ne terbiye bulunmaksızın bir anda meydana gelmesini caiz görürler. Yine mesela tek bir cevherin, bünye ve mizaç, rütubet ve terkip hasıl olmaksızın âlim, kâdir, âkıl, kahir ve diri olabilmesini caiz görürler. Mesela gözü olan bir kimsenin güpe gündüz tepesinde duran güneşi görmemesini, bununla beraber Endülüs gibi uzak batıda yaşayan bir körün gece karanlığında uzak doğudaki ağlayan bir çocuğu görebilmesini mümkün sayarlar ki, bizim ve ashabımızın, yani Ehl-i Sünnet&#8217;in kanaati budur.</span></p>
<p><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">İkincisi, genel olarak imkânsız saymaktır, mümtenî kabul etmektir ki, bu da tabiatçı filozofların görüşüdür.</span></p>
<p><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">Üçüncüsü de bir kısmını caiz görüp, bir kısmını imkânsız kabul eylemektir ki, bu da Mu&#8217;tezile&#8217;nin görüşüdür. Bu arada en çok münakaşa konusu olan ikinci görüştür. Tabiatçı filozoflar, olağanüstülüklerin meydana gelebileceğine ihtimal vermezler ve imkânını inkâr ederler. Derler ki; asânın yılana dönüşmesini caiz görmek müsbet ilimden gereklilik prensibinin ortadan kalkmasına sebep olur. Çünkü küçük bir asâdan kocaman bir yılanın doğduğunu kabul ettiğimiz zaman bir saman çöpünden veya bir arpa tanesinden bir delikanlı insanın doğabileceğini de kabul etmiş oluruz. Bu kabul olunduğu takdirde ise şimdi gözlerimizle gördüğümüz şu insanın da anasız babasız olarak şu anda birdenbire meydana geliverdiğini de caiz görmüş oluruz. O halde şimdi gördüğümüz Zeyd&#8217;in dün gördüğümüz Zeyd olmayıp şimdi bir anda hasıl oluvermiş diğer bir şahıs olmasına ihtimal vermiş oluruz. İnsan aklına bu gibi ihtimallerin kapısını açanların ise gerçek akıl sahiplerinin gözünde delilik veya bunaklık ile mahkûm edilecekleri bilinen bir husustur. Böylece bunların olabileceğini caiz görseydik, dağların altuna, deniz sularının kana, çöplükteki toprağın una, evdeki unun tuza dönüşmesini de caiz görürdük. Böyle bir kabul ise zarurî olan ilimleri iptal eder ve geçersiz kılar, insan aklının safsataya dalmasını gerektirir ki, bu kesinlikle bâtıldır ve imâansızdır. Şu halde bu sonuca çıkan o caiz görmeler ve kabul etmeler de batıldır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Elmalılı Hamdi Yazir -Hak Dini Kur&#8217;an Dili,cilt.4,syf.99-102</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fen-tek-ve-nadir-olan-olaylari-inkar-eder-mi/">Fen tek ve nadir olan olayları inkar eder mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fen-tek-ve-nadir-olan-olaylari-inkar-eder-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İyiliğin Allah&#8217;tan Olduğu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/iyiligin-allahtan-oldugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/iyiligin-allahtan-oldugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Jun 2019 10:22:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[İyiliğin Allah'tan Olduğu]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın takdiri]]></category>
		<category><![CDATA[Her şey Allah'tandır.]]></category>
		<category><![CDATA[iyilik ve kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nisa 79.Ayet Tefsiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22685</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nîsa Suresi Ayet 79- (Ey insanoğlu!) sana gelen her iyilik Allah&#8217;tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara bir elçi olarak gönderdik. Buna şahit olarak da Allah yeter. &#160; 79-Bu konuda Ey Muhammed, hitaba layık ve Allah&#8217;ın sözünü anlayacak olan sensin, dinle: Sana gelen her iyilik, her menfaat, itaat ve mükafat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iyiligin-allahtan-oldugu/">İyiliğin Allah’tan Olduğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/Cd2eqA6WoAA66K_.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22687 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/Cd2eqA6WoAA66K_.jpg" alt="" width="382" height="342" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/Cd2eqA6WoAA66K_.jpg 614w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/Cd2eqA6WoAA66K_-600x536.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/Cd2eqA6WoAA66K_-300x268.jpg 300w" sizes="(max-width: 382px) 100vw, 382px" /></a></strong></p>
<p><strong>Nîsa Suresi Ayet 79-</strong> <em>(Ey insanoğlu!) sana gelen her iyilik Allah&#8217;tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Ey Muhammed! Biz seni bütün insanlara bir elçi olarak gönderdik. Buna şahit olarak da Allah yeter.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>79-</strong>Bu konuda Ey Muhammed, hitaba layık ve Allah&#8217;ın sözünü anlayacak olan sensin, dinle: Sana gelen her iyilik, her menfaat, itaat ve mükafat Allah&#8217;tandır, çalışıp kazanman olsa da olmasa da Allah&#8217;tandır. Çünkü Allah dilemeyince hiçbir şey olmaz. Allah Teâlâ Rahman ve Rahim olduğu için de iyilikler O&#8217;nun irade ve takdirine, yaratma ve var etmesine dayanmakla beraber, O&#8217;nun rızasına da tamamen uygundur. Bunun için insanın çalışıp kazanmasıyla ilgili olmayan iyilikler yalnız Allah&#8217;ın ihsanı olduğu gibi, insan iradesiyle ilgili iyilikler de Allah&#8217;ın takdir ve yaratmasına, hükmünü yürütmesine ve başarılı kılmasına, irade ve rızasına uygun olması hasebiyle yine O&#8217;nun bir ihsanıdır. Bunun için sübjektif, objektif, maddî, manevî, çalışılarak kazanılan ve çalışmadan elde edilen mutlak şekilde bütün iyilikler Allah&#8217;tan bilinmelidir. Başına gelen her kötülük ise kendi nefsindendir, kendi günah veya kusurundandır. Gerçi &#8220;Hepsi Allah&#8217;tandır.&#8221; âyeti gereğince bu da Allah katındandır. Allah takdir ve irade etmemiş olsaydı bu da olamazdı. Fakat bunda yapma veya terk etme yönünden mutlaka senin sebep olman vardır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bunun esası senin kendin, senin arzun veya senin kusurun, senin hatan veya senin acizliğin ve senin özündür. Çünkü sen başlangıçta kendi nefsinde ve aslında her şeye gücü yeten ve varlığın başlangıcı olsaydın elbette kendine hiçbir günahı yaptırmazdın ve hiçbir taraftan sana bir zararın gelmesi ihtimali olmazdı. Bundan dolayı birinci derecede günahların kaynağı, yokluğun aslı ve yalnız mümkün olan yaratıkların mahiyyetinin kendi acizliğidir. Allah, ona herhangi bir var oluş anında bol bol iyilik ihsan etmese o derhal yok olur gider. İkincisi, başa gelen kötülüklerin bir kısmı insanın arzu ve iradesine bağlıdır. İnsan onu nefsinde tecelli eden bir irade ve istek ile bilerek veya bilmeyerek bizzat veya dolayısıyla ister. Hatta ısrar da eder, irade ve istek kuvveti nefsinde bir iyilik olduğu halde istenen maksat, iyilik de kötülük de olabilir. Allah Teâlâ da cimri olmadığından kulunun iradesine izin verip hükmünü yürüterek maksadını yaratır ve istenen kötülük yine Allah katından gelmekle beraber, sebep ve çıkış yeri kulların nefsi ve onların kazancı sayılır ve sorumluluk da yapana ait olur. &#8220;Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu affeder.&#8221; (Şûra, 42/30). Üçüncüsü, genel anlamıyla &#8220;seyyie&#8221; sadece günah değil, meşakkat ve sıkıntıları da kapsadığına göre bazı sıkıntılar, acılar vardır ki nefsi temizlemeye sebep ve günahlara keffaret ve bundan dolayı iyiliğin başlangıcı olur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu gibi kötülüklerin de başa gelmesi yalnız nefsin ıslahı veya kurtuluşu hikmetine dayandığından bu da Allah katından gelmekle beraber buna &#8220;nefsin için&#8221; mânâsına &#8220;nefsinden&#8221; demek doğru olursa da bunu iyilikten saymak daha uygundur. Bundan dolayı, her ne şekilde olursa olsun kötülük önce kula nisbet edilmeli, insan onu kendisinden bilmeli ve bununla birlikte &#8220;Allah katından&#8221; olduğunu da unutmamalıdır. Bu âyetten, Mutezilîlerin istenerek yapılan işlerde kulun kendi yaptıklarının yaratıcısı olduğunu, çıkarmaya kalkışmaları doğru değildir. Çünkü âyeti böyle bir iddiaya aykırıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Hülasa, &#8220;Her şey Allah&#8217;tandır.&#8221; Fakat bundan cebir (zorlama) anlaşılmamalıdır. Âyetinin açıklamasına uygun olarak ne zorlama, ne serbestlik &#8220;ikisi arasında bir durum,&#8221; bir adalet ve sorumluluk anlaşılmalıdır ki, burada de ki, &#8220;İyi ve kötü herşey Allah&#8217;tandır.&#8221; iman esasının güzel bir açıklaması vardır. Ve bu açıklama kendisini iyi, başkasını kötü, iyiliği kendinden, kötülüğü başkasından bilen cahil ve gururlu insanlığın gururuna karşı bir ders olduğu gibi; kendisini ne iyilik, ne de kötülük hiçbir şeyle ilgili saymayan tembel insanlığın tembelliğine ve ilişiksizliğine karşı da bir derstir. Mutlaka şunu iyi düşünmek gerekir ki, hem hem de olması, Allah ile insan arasında önemli bir ilginin varlığına delalet eder ki, bu da, &#8220;Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.&#8221; (Bakara, 2/30) âyetinde anlatılan vekillik; &#8220;Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok cahildir.&#8221; (Ahzab, 33/72) âyetinin yüce açıklamasında arzedilen emanet meseleleridir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Nefis, ne zaman kendini ileri sürer, hareketlerini ve iradelerini kendi hesabına yapmaya kalkışırsa, vekilliği ve emaneti kötüye kullanmış olur ve kötülüğün kaynağı olmuş olur. Ve her ne vakit iradesini, emanetin yerine getirilmesi ve vekillik vazifesinin yürütülmesi açısından harcar, kendini Allah&#8217;ın iradesine teslim ederse, o zaman da Allah&#8217;ın iyiliklerine mazhar olur. Ve işte insanlık mertebeleri bu iki itibarın ortaya çıkmasına bağlıdır. Ve bunun en başında peygamberlik mertebesi, onun başında da genel elçilik (Peygamberlik) mertebesi vardır. Bunun için burada Hz. Peygamber&#8217;in bütün insanlığa peygamberliği âyetle ifade edilerek, bütün iyiliklere nail olduğu işaretle buyuruluyor ki: Ve biz seni bütün insanlara elçi olarak gönderdik, sen onlara nefsini değil, Rabbinin iradelerini, besbelli gücünü göstereceksin. Bundan dolayı senin nefsin, kendi hesabına ortaya çıkmaktan berî kılınmıştır. Sen hiç bir zaman kötülük kaynağı olmazsın ve buna şahid olarak Allah yeter. Allah&#8217;ın emrine bizzat Allah&#8217;ın şahitliğinden daha açık hiçbir şey yoktur. Sen, sözlerinde, işlerinde ve iradelerinde senin değil Allah Teâlâ&#8217;nın kudret, irade ve rızasını göstereceksin, hakkın iyiliklerini ortaya çıkaracaksın. &#8220;Allah&#8217;ın, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etmiş.&#8221; (Âl-i İmran, 3/18) olduğu gibi, &#8220;Allah&#8217;ın, Muhammed&#8217;in kendi elçisi olduğuna şahitlik etmiş&#8221; olduğu da anlaşılacaktır.</p>
<p>Elmalılı Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,cild.3,syf.32-34</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iyiligin-allahtan-oldugu/">İyiliğin Allah’tan Olduğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/iyiligin-allahtan-oldugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne Itaat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allaha-ve-resulune-itaat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allaha-ve-resulune-itaat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Dec 2018 14:32:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Al-i İmran 31-32 Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a ve Resulü'ne Itaat]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18978</guid>

					<description><![CDATA[<p>Al-i İmran 31- De ki, siz gerçekten Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır. 32- De ki, Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez. Mahabbet (muhabbet, sevgi), insan ruhunun yücelik ve güzellik sezdiği bir şeye öyle bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allaha-ve-resulune-itaat/">Allah’a ve Resulü’ne Itaat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;"><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-14.jpeg"><img decoding="async" class=" wp-image-20534 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-14-300x150.jpeg" alt="" width="336" height="168" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-14-300x150.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-14.jpeg 542w" sizes="(max-width: 336px) 100vw, 336px" /></a></span></b></p>
<p><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22264 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA.jpeg" alt="" width="588" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA.jpeg 1000w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA-600x293.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA-300x146.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1_gM_Qgccy5og0B1feumkguA-768x375.jpeg 768w" sizes="(max-width: 588px) 100vw, 588px" /></a></span></b></p>
<p><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">Al-i İmran 31- De ki, siz gerçekten Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.</span></b></p>
<p><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">32- De ki, Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.</span></b></p>
<p>Mahabbet (muhabbet, sevgi), insan ruhunun yücelik ve güzellik sezdiği bir şeye öyle bir meyil göstermesidir ki, ona yaklaşmak için gerekli sebep ve vesileleri arayıp bulmaya yöneltir.</p>
<p>Binaenaleyh sevenin hedefi, sevgilinin rızasına erebilmek ve öfkesinden sakınmak, korunmak olduğundan, sevgi, itaat isteğini ve isyan sayılan şeylerden kaçınmayı gerektirir. Herhangi bir kişi, hakiki yüceliğin ve kemalin ancak Allah&#8217;a ait olduğunu idrak edip anladığı zaman, onun bütün sevgisi Allah için, Allah yolunda ve Allah&#8217;ın rızasını kazanmak uğrunda olur. Allah&#8217;ın dini de tevhid ve İslâm olduğundan, sevgisi hep bu çerçevede dolaşır durur.</p>
<p>İtaat ve ibadet için gösterdiği iradede ancak bu din hakim olur. O halde Allah&#8217;ı sevenler &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim, bana uyanlar da öyle&#8230;&#8221; (Âl-i İmrân, 3/20) diyen ve bu ilâhî emri tebliğ eyleyen Resulullah&#8217;a karşı gelmemek ve onun gibi ihlas ve samimiyetle, &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim&#8230;&#8221; deyip dininde ve şeriatında ona ve onun öğretim ve bildirilerine uymak ve onu örnek almak lazım gelir.</p>
<p>Bunun zıddı, &#8220;Ben Allah&#8217;ı severim, ama emrini dinlemem, O&#8217;nun sevdiğini sevmem, O&#8217;nu sevenleri, O&#8217;nun yolunu gösterenleri, O&#8217;nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem.&#8221; demektir ki, bu da, &#8220;Ben kendimden başka birşey sevmem, tevhid yolunda yürümek istemem.&#8221; demektir. Allah&#8217;ın Resulüne uymak istememek &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim.&#8221; dememek ve düstur ile hareket etmemektir. Bu da Allah&#8217;ı sevmemek ve rahmetinden mahrum kalmaktır.</p>
<p>Rivayet olunuyor ki, âyeti nazil olduğu zaman münafıkların başı Abdullah b. Übeyy, &#8220;Bakınız, Muhammed kendisine itaat ve ibadeti Allah&#8217;a taat gibi tutuyor ve bize, hıristiyanların İsa&#8217;yı sevdikleri şekilde kendisini sevmemizi emrediyor.&#8221; demiş idi ki, bunun üzerine ikinci âyet nazil oldu. Ve öyle bir şüphenin yerinde olmadığını gösterdi.</p>
<p>Yani Resalullah&#8217;a uymak, hıristiyanların Hz. İsa hakkında iddia ettikleri gibi, tanrılığa ortak olmak demek değildir. Allah sevgisini bölüp üç ayrı ortağa paylaştırmak değil, yalnız &#8220;Ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim.&#8221; diye bütün sevgiyi sırf Allah&#8217;da toplayıp, O&#8217;na teslim olduğunu sunmakta ve itaatı yalnızca O&#8217;na yapmaktır.</p>
<p>Hz. Muhammed&#8217;e de sırf Allah&#8217;ın resulü, görevlendirdiği peygamberi, dinin tebliğcisi, hidâyetinin ve emirlerinin bildiricisi ve habercisi olduğundan dolayı, yine sırf Allah için uymak ve izinden gitmektir.</p>
<p>Birine uyarken, onun karşısında veya yanında diğer birine veya ikisine daha uymak başka şey, tek başına ve yalnızca O&#8217;na uyarken, O&#8217;nun namına, O&#8217;nun bir adamını, bir görevlisini tanımak yine başka bir şeydir. Bir elçiyi tanımak, onun kendisini değil, onu görevlendirip gönderen makamı tanımaktır. Mesela bir devletin elçisini, memurunu reddetmek, o devleti ve onun kanunlarını reddetmek demek olduğu gibi, Allah&#8217;ın elçisi demek olan peygamberini kabul etmeyip reddetmek de Allah&#8217;a küfür ve saygısızlıktır.</p>
<p>Bundan dolayı Allah&#8217;ın elçisine itaat etmekten kaçınanlar, Allah&#8217;a ibadet ve taattan kaçınan kâfirlerdir. Allah da kâfirleri sevmez, küfrün hiçbir çeşidine razı olmaz. Eğer hıristiyanlar Allah&#8217;ı sevselerdi, İsa&#8217;yı Allah&#8217;ın bir peygamberi olarak tanırlar ve ona bir tanrı olarak ibadet değil, bir peygamber olarak itaat ederlerdi. Eğer ancak Allah&#8217;ı seviyorlar ve İsa&#8217;ya Allah&#8217;ın bir peygamberi olarak itaat ediyorlarsa, peygamberlik sıfatında Hz. Muhammed&#8217;in zatı ve kişiliği değil, ancak onu gönderenin şan ve şerefinin dikkate alınması gerekeceğinden, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed&#8217;i de tanırlar ve itaat ederlerdi.</p>
<p>Onlar Allah&#8217;ı sevseler, Allah&#8217;ın peygamberlerinden bir kısmını tanıyıp da yalnızca birini ayırmazlardı, tanımazlık etmezlerdi. &#8221; Biz Allah&#8217;ın resulleri arasında fark gözetmeyiz&#8221;, derler ve Hz. Muhammed&#8217;i de tanırlardı. Bunu ayrı tutup tanımamaları, İsa&#8217;yı Allah için değil, bizzat kendi zatî varlığı, kendi şahsiyyeti için sevdiklerinden, Allah&#8217;ı ve İsa&#8217;nın Allah tarafından yaptığı tebliğleri tanımadıklarından dolayıdır.</p>
<p>Bu noktadan bakıldığında aynı şey yahudiler için de söz konusudur. Hıristiyanlar bir peygamberi ayrı tuttukları için, yahudiler de hem Hz. İsa&#8217;yı, hem de Hz. Muhammed&#8217;i ayrı tuttukları için, yani iki peygamberi tanımadıkları için Hz. Musa&#8217;nın peygamberlik sıfatından ziyade kişiliğinde ısrar etmişlerdir.</p>
<p>Bu bakımdan hıristiyanların küfrü bir ise yahudilerin küfrü ikidir. Diğer müşriklerin küfrü daha fazladır. Genel anlamda dinleri inkâr edip, hiç Allah tanımayanların küfrü de sonsuzdur. Velhasıl Allah&#8217;a itaat ile Resulüne itaat arasında karşılıklı bir gereklilik vardır. Fakat bunda Allah gibi sevmekle, Allah için sevmek arasındaki büyük farkı görmemezlikten gelip gözardı etmemek gerekir.</p>
<p>Allah gibi sevmek, yani âyette geçtiği şekilde &#8220;Onlar, putları Allah gibi severler&#8230;&#8221; (Bakara, 2/165) ifadesinde Allah&#8217;a bir ortak, bir denk sevmektir. Bu Allah&#8217;a şirktir ve küfürdür. İşte hıristiyanların İsa&#8217;ya olan sevgi ve bağlılıkları böyledir. Oysa istenen &#8220;Allah gibi sevmek&#8221; değil &#8220;Allah için sevmek&#8221;tir. Allah için sevmek ise, ancak bir tek Allah için sevmek ve hiç kuşkusuz tevhid üzere sevmektir.</p>
<p>Bakara sûresinde zaten bu nokta iyice açıklanmış olduğundan, burada &#8220;Bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.&#8221; diye Muhammed&#8217;e uymakla emrolunmuştur. Bu emri, o münafıkın yaygarası gibi, hıristiyanların İsa&#8217;ya bağlılıkları şeklinde bir şüphe ile ele almaktan katiyyen sakınmak gerekir. Çünkü âyet, zaten o tür anlayışları kınamak için gelmiştir. &#8220;De ki, ben özümü Allah&#8217;a teslim ettim, bana uyanlar da öyledir&#8230;&#8221; emri ile muhatap tutulan ve bu emirleri tebliğ eden Hz. Muhammed&#8217;in izinde olan ümmeti, bu uymadan dışarı çıkmamak ve Allah&#8217;dan başkasını Allah&#8217;ın sıfatlarında denk ve ortak tutmamak için bu bağlılık ile yükümlü tutulmuşlar ve bu uyma ile Allah&#8217;ın sevgisine nail olacaklarına inanmışlardır. Hatta bu gelişigüzel bir uyma da değil, tamamen kendi istek ve rızası ile olan bir uyma olmalıdır.</p>
<p>Bu itaat doğrudan doğruya Allah&#8217;a itaattır. Çünkü Hz. Muhammed&#8217;in şahsı ve bedeni varlığı bakımından değil, O&#8217;nun peygamberlik görevi bakımındandır ve Allah adına vekalet yoluyla olan bir itaattir. Yani, bana uyunuz, demek, &#8220;Allah&#8217;a ve Resule uyunuz!&#8221; demektir&#8230;</p>
<p>Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, AzimYayınları:cild.2,syf.342-344</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allaha-ve-resulune-itaat/">Allah’a ve Resulü’ne Itaat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allaha-ve-resulune-itaat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hasene</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hasene/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hasene/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2018 14:49:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Hasene]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20376</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın nefsinde, bedeninde, durumlarında kavuşmakla sevineceği her nimettir ki isim mânâsıyla güzel ve güzellik demektir. Esasen hasen yani güzel, sevince sebep olan ve arzu edilen herhangi bir şey demektir ki hüsün, güzellik onun nefsinde etkili olan özel bir hâldir. Buna göre hüsün (güzellik), aslında ortada bulunan bir iş olmakla beraber, kıymeti sübjektif tesirleri itibariyledir. Yani [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hasene/">Hasene</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/secflv.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20424 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/secflv-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/secflv-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/secflv-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/secflv-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/secflv-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/secflv-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/secflv-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/secflv-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/secflv-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/secflv.jpg 400w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>İnsanın nefsinde, bedeninde, durumlarında kavuşmakla sevineceği her nimettir ki isim mânâsıyla güzel ve güzellik demektir. Esasen hasen yani güzel, sevince sebep olan ve arzu edilen herhangi bir şey demektir ki hüsün, güzellik onun nefsinde etkili olan özel bir hâldir. Buna göre hüsün (güzellik), aslında ortada bulunan bir iş olmakla beraber, kıymeti sübjektif tesirleri itibariyledir. Yani hüsün, istihsan (güzel saymak)dan önce gelir. Fakat ortaya çıkışı onunladır. Bunun için güzel üç çeşittir: Ya akıl ve basiret yönünden güzel bulunmuş, veya heves yönünden güzel bulunmuş, yahut da hüsün yönünden güzel bulunmuş olur.</p>
<p>Halk güzelliği hissiyle ve genellikle gözüyle arar. Kur’ân’da bulunan hüsünler (güzellikler) ise genellikle basiret yönünden güzel bulunmuş olanlardır. Hasen, hasene ve hüsnâ arasında fark şöyledir: Hasen, hem zatlara hem mânâlara söylenir. Hasene de sıfat olduğu zaman böyle ise de isim olunca manevi şeylerde bilinmektedir. Hüsnâ ise ancak manevi şeylerde söylenir. Kavuşulması, başlangıçta sevince sebep olan hasenelerin bir çoğu, sonu ve neticesi itibariyle felakete de sebep olabilir. Bu bakımdan asıl hasene, akıl ve basiret açısından güzel olan, sonucu iyi hasenelerdir (iyiliklerdir). Bunun için yalnız başlangıcı dikkate alarak dünya hasenesi (iyiliği) istemek, akıl işi değildir.</p>
<p>Bunu isteyenler, o güzellik sevincinin her hâlde rahatsızlığını, belasını görürler. Önceki kısımdan olan insanlar, istediklerinin başlangıçta olsun bir hasene olup olmadığını da hesaba katmayarak sadece “ver ve dünyada ver” diyorlardı. Buna karşılık olan basiret sahipleri ise başı ve sonu gözeterek “Ey Rabbimiz! Hem dünyada hasene, hem ahirette hasene ver!” derler. Hatta bu kadarla da yetinmeyip, ateş azabından mutlak bir korunma da talep ve dua ederler.</p>
<p>Ehl-i Hakk&#8217;ın hâli lezzet, kâli lezzettir bütün.</p>
<p>Böyle bir hüsnün peşinden koş da mağmûm (kederli) olma hiç.</p>
<p>O halde böyle dünya ve ahiret haseneleri nelerdir? Tefsirciler diyorlar ki: Dünyada sağlık, geçinecek rızık, hayırda başarılı olmak, ahirette de sevabdır. Hz. Ali&#8217;den bir rivayette: &#8220;Dünya hasenesi, saliha bir kadın, ahiret hasenesi huridir, ateş azabı da kötü karıdır.&#8221; diye vârid olmuştur ki misal ile açıklamadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,cild:2,syf.59-60</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hasene/">Hasene</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hasene/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Insanlar Tek Bir Ümmetti..</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-tek-bir-ummetti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-tek-bir-ummetti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Mar 2018 22:31:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 213.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Insanlar Tek Bir Ümmetti]]></category>
		<category><![CDATA[Vasat Ümmet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20378</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bakara 213-İnsanlar tek bir ümmetti. Ayrılmaları üzerine Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile ilgili kitap indirdi ki, insanların, aralarında ihtilaf ettikleri şeyler hakkında hakem olsun. Bunda da sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra tuttular, aralarındaki hırs ve kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanlar-tek-bir-ummetti/">Insanlar Tek Bir Ümmetti..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/rose-2442335_960_720.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20384 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/rose-2442335_960_720-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/rose-2442335_960_720-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/rose-2442335_960_720-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/rose-2442335_960_720-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/rose-2442335_960_720-768x576.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/rose-2442335_960_720.jpg 960w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Bakara 213-<em>İnsanlar tek bir ümmetti. Ayrılmaları üzerine Allah, rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile ilgili kitap indirdi ki, insanların, aralarında ihtilaf ettikleri şeyler hakkında hakem olsun. Bunda da sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra tuttular, aralarındaki hırs ve kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah kendi izniyle, iman edenleri, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, ulaştırdı. Allah, dilediğini doğru yola iletir.</em></p>
<p>&#8230;</p>
<p><span lang="EN-US">Hatırlatma: &#8220;İnsanlar tek bir milletti. Ve Allah rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere Peygamberler gönderdi&#8221; âyeti, &#8220;İnsanlar tek bir milletti sonra görüş ayrılığına düştüler de Allah rahmetinin müjdecileri ve azabının habercileri olmak üzere Peygamberler gönderdi.&#8221; demektir. Çünkü âyetin daha öncesi ve daha sonrası bunu gösterdiği gibi, &#8220;İnsanlar ancak bir tek milletti. Sonra görüş ayrılığına düştüler.&#8221; (Yunus, 10/19) âyetinde bu kayıt açıkça yer almaktadır. Bundan başka Abdullah b. Mes&#8217;ud kırâetinde, bu âyette de &#8220;görüş ayrılığına düştüler&#8221; şeklinde yer almaktadır ki bu kırâet mütevatir değilse de meşhur olduğundan gereğince amel etmek vaciptir. İlk başta bütün insanlar bir tek ümmetti. Hz. Adem hikâyesinden de anlaşılacağı üzere, insanların hepsi bir kökten türemişlerdi. Yaratılmış oldukları ilk yaratılış gereğince, hak olan ilâhî kânuna göre hareket ediyorlardı. Bir tek toplum ve bir tek millettiler. İnsanlar yeryüzünde var oldukları daha ilk andan itibaren dinsiz ve toplumsuz yaşamış değillerdir. Hayvanların yaşantısı bile gözden geçirilirse görülecektir ki dünyaya ilk gelişinde anasının koynunda dahi olsa toplumsal bir ortamda yetişmeyen hiçbir hayvan yoktur. Her doğan bir tabiat üzere doğar. İnsanlar da yaratılışları gereği yaratılışın başında bir tek toplum idiler. </span><span lang="EN-US">Sonradan görüş ayrılıklarına düştüler de, Allah hakka itaatin ve ona uymanın sevabını müjdeleyen, hakka aykırı davranmanın ve karşı gelmenin cezasını anlatarak korkutan peygamberler gönderdi. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Ve bunlarla birlikte hakka dair kitap da indirdi ki, insanlar arasında görüş ayrılıklarına düştükleri konularda hakim olsun, çekişmeyi ve haksızlığı ortadan kaldırıp hakkı yerine getirsin. Ebu Cafer kırâetinde &#8220;Ya&#8221;nın zammesi ve &#8220;kâf&#8221;ın fethasiyle meçhul kipi üzere okunur ki, &#8220;İnsanlar arasındaki görüş ayrılıklarında Hak kitap ile hüküm olunsun, yürütme yapılsın.&#8221; demek olur. Her iki halde de hüküm ve yürütmenin sebeb ve amacı sadece hakkı orta yere koyup tanıtmak değil; hakka uygun olarak görüş ayrılıklarının giderilmesi ve barış ortamının kurulması olduğu anlaşılır. Sonra insanlar bu indirilmiş kitap hakkında da görüş ayrılıklarına düştüler. Kitapta görüş ayrılıklarını çıkaran da başkaları değil, ancak o kitaba nail kılınmış olan Kitap ehlidir. Hem bunlar bu görüş ayrılığını, kendilerine açık âyetler, anlamı açık ve kesin hüküm bildiren deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık ve kıskançlıktan, ileri gitmek ve peygamberlerle bile yarış etmek iddiasından dolayı çıkardılar.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> Eğer bu görüş ayrılığı açık ve kesin hükümlü âyet ve delil bulunmayan, âyetlerde değinilmeyen noktalarda açıklanmamış delilleri ve hakkı araştırmak için olsaydı, insanların görüş ayrılıklarını olabildiğince azaltacak şeriatın izin verdiği bir ictihat olabilirdi. Ancak bunlar böyle yapmadılar. Deliller geldikten sonra hakkında nas bulunan konularda görüş ayrılığına düştüler. Oysa nassın bulunduğu konularda ictihada izin yoktur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu gibi âyetlerden dolayıdır ki bu kaide, fıkıh ilminin, her konuya uygulanabilecek genel kurallarından birini oluşturmuştur. Hakkında açık ve kesin hüküm bildiren âyet bulunan noktalarda ictihat etmek, insanlar tarafından hak kânuna aykırı olarak, kendi kendine kânun koymaktır. Bu ise hakka uygun olarak görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmak değil, karşı ve zıt görüş ileri sürmektir. Böylece Kitap ehli, insanların dünya sevgisi ile çekişmelerine ve görüş ayrılıklarına tam anlamı ile hakim olmak için bahşedilmiş bulunan hak olan kitabın âyetlerine ve delillerine karşı azgınlıkla ve haddi aşmakla yeniden görüş ayrılıkları çıkarmak suretiyle insanların akıllarını karma karışık ettiler. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Hukuk ayaklar altında çiğnendi, ahlâk ve toplum düzeni bozuldu, nimetler sona erdi, bunun sonucu olarak da hatır ve hayale gelmez belalara düştüler. Sonra, Allah bunların görüş ayrılığına düştükleri hakka, Hz. Muhammed&#8217;i göndererek ve Kur&#8217;ân&#8217;ı indirerek kendi izni ile iman edenlere doğru yolu gösterdi. Ve işte Allah böyle dilediğine doğru yolu gösterir ve doğrultur.</span></p>
<p><span lang="EN-US">İnsanlığın yeryüzüne geldiği ilk andan Hz. Muhammed&#8217;in gönderilişine kadar geçen insanlık tarihinin bir özeti olan bu âyet-i kerime insanlığın yaratılışını, peygamberlik olayını, hukukun kaynaklarını, kanun koymanın nedenlerini, hükümetin yürütülmesinin sırlarının aslını kapsayan büyük bir sosyoloji ilminin temellerini içermektedir. Bu nedenle tefsir bilginlerinin bu noktadaki ilmî görüşlerini özetlemek yararlı olacaktır:</span></p>
<p><span lang="EN-US">Yukarda &#8220;Vasat Ümmet&#8221; (Orta yolu benimseyen ümmet) de görmüştük ki ümmet, insan gruplarının uyup izledikleri topluluk diye tanımlanmıştı. Ancak bu mânâ, daha çok &#8220;ümmet-i vasat&#8221; (orta yolu benimseyen ümmet) ismini vermeye yaraşan özel bir anlamdır. Oysa bu &#8220;vasat&#8221; (orta yolu benimseme) kaydından soyut olarak ümmet, &#8220;Bir şey üzerine toplanıp birbirine uyan topluluk&#8221; demektir ki &#8220;uymak&#8221; anlamına gelen &#8220;itimam&#8221;dan alınmadır. Bu âyet ise, geçmişte insanların bir tek ümmet olduklarını açıklıyor. Dolayısıyla bu nokta araştırmaya değer bir noktadır. Ve bu noktada tefsir bilginleri görüş ayrılığına düşmüşlerdir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>1-</strong> Gerçeği arayıp ortaya çıkaran bilginlerin çoğunluğu, ilk insanların, Allah&#8217;ın birliğine iman ettikleri ve insanların bir tek din üzere bir araya gelmiş bir tek millet oldukları görüşündedirler. Âyetin devamında, &#8220;Peygamberlerin, görüş ayrılıkları üzerine gönderilmiş olduklarının açıklanması da bunu gösterir.&#8221; diyorlar. Ve zaten, insanların yaratılışında &#8220;Tevhid&#8221; temel kural, şirk, küfür ve görüş ayrılığına düşmek kural dışıdır. Kayıtsız ve şartsız olarak, &#8220;Vahdet&#8221; ve &#8220;görüş ayrılığı olmaması&#8221;ndan söz edildiği zaman, Hakk&#8217;ın tevhidi ortaya çıkar. İlk insanların birliklerini, şirk, küfür ve görüş ayrılıkları üzerine birleşme şeklinde yorumlamak için ortada haklı bir delil yoktur. Kesin olarak yaratıcının birliği duygusu ve düşüncesi, insanın içindeki duygularda, birçok ilâhın var olduğu duygu ve düşüncesinden önce gelir. Müşriklik, tevhidden sonra, ilâh üzerinde görüş ayrılıklarından ortaya çıkan çekişmenin ifadesidir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Buna göre dinler tarihinde, daha önce geçmiş insan topluluklarında eski gibi görünen şirk ve küfür, temel ve yaratılıştan var olan birliğin bozulmasından kaynaklanan gelip geçici ikinci bir durumdur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Her doğan çocuk Hakk&#8217;a karşı samimi olarak doğar; nankörlüğü, yalancılığı sonradan öğrenir. İnsanlık ailesinin fertleri çoğaldıkça, insanların amel ve arzularının birbiri ile çelişmesi çoğalmaya başlamış, bundan da görüş ayrılıkları ve şirk ortaya çıkmıştır. Yüce Allah&#8217;ın ilâhî irşadı ile, insanların akılları ilerledikçe tevhid yoluna dönülür olmuştur. Dolayısıyla barış ve İslâm&#8217;ın temeli olan Hakk&#8217;ın tevhidi (Allah&#8217;ın birliği) inancı, insanlığın ilk yaratılışında var olan ve Hz. Adem&#8217;den itibaren Adem oğullarının hislerine aşılanmış bulunan ezelî ve mutlak bir temeldir.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu görüşü ileri sürenler, bu &#8220;tek ümmet&#8221;in kimler olabileceğinde çeşitli rivayetler nakletmişlerdir: Mücahit&#8217;ten, &#8220;Bu tek ümmet, yalnız Âdem&#8217;dir.&#8221; dediği nakledilmiştir. Buna göre Ümmet, &#8220;Muhakkak ki İbrahim başlıbaşına bir ümmet idi. Tek bir hanif olarak Allah&#8217;a itaata koyulmuştu.&#8221; (Nahl, 16/120) âyetinde olduğu gibi, bir topluluğun yerine bedel bir tek kişi veya &#8220;önder&#8221; anlamı ile mecaz olarak bir tek kişiye de &#8220;ümmet&#8221; denildiği açıklanıyor. &#8220;Adem&#8221; sözcüğü bir özel isim olmayıp da, cins ifade eden bir özel isim olsaydı o zaman mecâz olmazdı. Ancak bu mânâ, yani Adem&#8217;in cins ifade eden bir özel isim olması öteden beri bilinen anlama aykırıdır.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Âyette yer alan &#8220;Bir tek ümmet&#8221;, Adem, Havva ve ruh olarak onun sırtından çıkarıldıkları sırada &#8220;Adem oğulları&#8221;ndan ibarettir ki bunlar fıtrat (bozulmamış yaratılış) üzere idiler. (Übeyy ve İbn Zeyd&#8217;den.)</span></p>
<p><span lang="DE">Hz. Adem&#8217;in devrinden Hz. Nuh&#8217;un devrine kadar geçen on asrın insanları hak üzere idiler, görüş ayrılıklarına düşmeleri üzerine Hz. Nuh gönderilmiştir. (İbnü Abbas ve Katâde&#8217;den).</span></p>
<p><span lang="DE">Görülüyor ki bu rivayetlerde, birlik yönünün, Hak kânun olduğunda görüş birliği bulunmakla birlikte, bunun bal arıları gibi bazı hayvanlarda olduğu üzere sadece bir yaratılış olarak içgüdü hâlinde bir tercih sözkonusu olmaksızın zorunlu olan bir araya geliş mi? Yoksa aklî ve fikrî gelişmelerle ilgili, öğretmeye ve tercihe dayalı bir birleşme midir? Yani insanlığın bir araya gelmesi, başlangıçta tabii ve zorunlu mu? Yoksa sun&#8217;î ve iradeye bağlı mıdır? Bugün bu görüş ayrılığı, Avrupa&#8217;nın Hukuk ve Sosyoloji bilginleri arasında hâlâ geçerlidir. Bizim tercih ettiğimiz görüşe göre, insanlığın yeryüzüne geldiği ilk zamanlarda insanların bir araya gelmeyi düşünmesi ve bunu hissetmeleri yüce Allah&#8217;ın bunu gerekli kılması ile zorunlu, fiilî tatbikatı ve gelişmesi ise insanların seçimi ve tercihi ile olmuştur. Çünkü peygamberlik, çalışıp çabalamakla elde edilemeyen zorunlu bir ilimdir ve Hz. Adem peygamberdir.</span></p>
<p><span lang="DE"><strong>2-</strong> İkrime ve Katâde gibi bazı tefsircilerin görüşlerine göre, söz konusu bir tek ümmet, küfür ve batıl din üzere idiler. Ve bir deyimle hayvanlar gibiydiler. Peygamberler geldiler, bu insanlara iman ve hak aşıladılar. İman edenler etti, etmeyenler etmedi. Bu şekilde mümin ve kâfir olmak üzere çeşitli milletler meydana geldi. Bunlar âyette, &#8220;görüş ayrılığına düştüler&#8221; şeklinde bir ifadenin var sayılmasına gerek görmemişlerdir. Bu görüşe göre, bu bir tek ümmet, &#8220;Küfür, bir tek millettir.&#8221; kavramı uyarınca, &#8220;İmansızlıkta ortak, hak tanımaz, insan suretinde bir sürü hayvanlardır.&#8221; demek oluyor, fakat bu şekilde şu üç soru ile karşılaşırız:</span></p>
<p><span lang="DE"><strong>Birincisi</strong>: Âyetin daha sonraki ifadesine göre, peygamberlerin, görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmak ve yeryüzünde hakkı yerleştirmek için gönderilmiş oldukları anlaşıldığı hâlde, eğer, &#8220;görüş ayrılığına düştüler&#8221; hükmünü orda var saymazsak, peygamberlerin görüş ayrılıkları çıkarmak için gönderilmiş oldukları gerekecek ve gönderilmelerinin geri bırakılması anlamsız olacaktır. Bu itirazı tefsirciler önemli saymışlardır. Buna cevap olarak denilebilir ki: &#8220;İnsanlığın yeryüzüne geldiği ilk zamanlar tıpkı çocukluk dönemi gibi idi. Ve bunlarda küfrün anlamı, henüz ilâhî yükümlülük mevcut olmadığından dolayı &#8216;iman etmemek&#8217; demekti. </span></p>
<p><span lang="DE">Peygamberler terbiye kânunu gereğince, derece derece aklın gelişip ilerlemesi sürecinin başında gönderilmişlerdir. Ve ayrılıklar çıkarmak için değil, ilerleme ve gelişme sağlamak için gönderildiler. Bunun üzerine ayrılık, iman etmeyenlerden çıktı, peygamberlerden değil.&#8221; Bu cevap, zamanımızın Avrupasının görüş ve anlayışına uygun düşmektedir. Fakat o ilk durumlarını koruyanlara &#8220;ayrılık çıkardı&#8221; demek doğru olmayacağına göre, herhalde bu anlayış ve yaklaşıma göre, peygamberlere bir &#8220;ayrılık çıkarma&#8221; isnadı gerekir. Bu hüküm ise, âyetin ilerde gelecek ifadesine ve mazmumun ruhuna aykırıdır. Bundan dolayı tefsircilerin bu itiraza önem vermeleri yerindedir.</span></p>
<p><span lang="DE"><strong>İkincisi</strong>: Hz. Adem, insanlığın babası ise, peygamber olmaması; peygamber ise insanlığın babası olmaması gerekecektir. Çünkü hem peygamber hem insanlığın babası olduğuna göre, evlatları küfür ile ona aykırı davranmış olacaklar; bu şekilde teklif (yükümlü kılmak) varsa da ilk insanlar &#8220;ümmeti vâhide&#8221; (tek ümmet) olmamış, görüş ayrılıklarına düşmüş olacaklardır. Oysa Hz. Adem&#8217;in insanlığın babası ve ilk peygamber olması üzerinde görüş birliği olan bir noktadır. Bu soru, birinci görüşe karşı sorulamaz. Çünkü Hz. Adem&#8217;in çocukları başlangıçta ona uymuşlar ve hak üzere &#8220;ümmeti vâhide&#8221; (tek bir millet) oluşturmuşlar, sonra görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir. Bunun üzerine sayısız peygamberler gönderilmiştir. Ancak bu takdirde, &#8220;Peygamberler&#8221; kelimesinde sonradan gelme durumu, Hz. Adem&#8217;den başkasına sarfedilmeyi zorunlu kılmaktadır. </span></p>
<p><span lang="DE">Arapçada başında &#8220;elif-lam&#8221; olan çoğul bir kelime en azından, üçten başlayacağı için, birden çok peygamberin gönderilmesi sonradan ortaya çıkan görüş ayrılıkları üzerine gerçekleşmiş olacaktır. Ve Hz. Adem&#8217;in gönderilmesi bu hükme dahil olmaz. Bu ise Hz. Adem&#8217;in insanlığın babası olmasına engel olmaz. Ancak bu mânâ, ikinci görüşe yeterli değildir.</span></p>
<p><span lang="DE"><strong>Üçüncüsü</strong>: Bu görüşte, &#8220;ümmet&#8221; kelimesinin sosyal mânâsı da olumlu olarak gerçekleşmez ve bu durumda üçüncü bir görüşü benimsemek gerekir. Şöyle ki:</span></p>
<p><span lang="DE"><strong>3-</strong> Burada &#8220;tek bir ümmet&#8221; demek, bir tek cins veya bir tek sınıf demektir. Yani bu ilk insanların üzerinde emirler ve yasaklar yoktu. Onlar hiçbir şer&#8217;i kânuna tâbi değildiler, herşeyin serbest olduğu bir dönemi yaşıyorlardı. &#8220;Allah gönderdi&#8221; ifadesi gösteriyor ki şeriatler daha sonra peygamberler ile gelmiş ve bilinen anlamı ile din ve insanların sosyal bir görünüm alması o zaman başlamış, iman ve küfür ayrımı o zaman ortaya çıkmıştır. O halde öncekiler, hayvanlar veya çocuklar gibi mükellef olmaktan bağımsız ve ilâhî hükümlerle yükümlü olmaktan uzak olmak itibariyle bir &#8220;cins&#8221; idiler veya bir cevherden ve bir babadan gelmiş olmaları açısından bir &#8220;sınıf&#8221; idiler. Çeşitli sınıflar, ırklar, milletler ayrılmış değildi, vatandaş ve yabancı yoktu. Dolayısı ile bunlara &#8220;bir tek ümmet&#8221; denilmesi, gerçek anlamı ile, din ve şeriatte bir araya gelmiş insan topluluğu demek değil; tek bir cins, veya tek bir sınıf demektir. Bu görüş Ebu Hayyan&#8217;da İmam Mâturidî hazretlerinin görüşü olarak ileri sürülmüştür. </span></p>
<p><span lang="DE">Buna göre demek olur ki: İnsanlar ilk zamanlar, Avrupalıların &#8220;doğal durum&#8221; dedikleri gibi, kayıtsız ve şartsız bir bağımsızlık içinde bulunuyorlardı. Hiçbir yükümlülüğe ve hiçbir yasaklık durumuna boyun eğmiyorlardı ve üzerlerinde hiçbir âmir ve hâkim tanımıyorlardı. Henüz insanlar az, yeryüzü geniş, araziden elde edilen ürünler geçimlerine yeterli idi. Serbest serbest yaşıyorlar, yalnız insanların dışındaki hayvanlara karşı mücadele ediyorlardı. İnsanlar arasında mücadele ve mücadele ihtiyacı yoktu. Yaratılışları, durumları bir, fıtrî eğilimleri bir, hareket tarzları birdi. İlk babadan gördükleri gibi gidiyorlardı, hep böyle hareket edebilselerdi kânuna, hükûmete muhtaç olmayacaklardı. Ancak nesilleri çoğaldıkça, bulundukları yerler darlaştıkça yığılma ve karşılıklı engellemeler meydana geldi. Cahillik ve hayat sevgisi yüzünden görüş ayrılıklarına düştüler. Sınıf sınıf, grup grup oldular.</span></p>
<p><span lang="DE"> İşte o zaman bu ayrılıkları ortadan kaldırmak için içlerinde yüce Allah&#8217;ın katından, geleceği gören, acı-tatlı haberler veren, iyiden, kötüden, helal ve haramdan, görev ve yasaklama kurallarından söz eden peygamberler gönderildi. Peygamberlerin dediklerine uygun davrananlar iman ile birleşti, aykırı davrananlar da bunlara karşı koymak için bir araya geldiler. Böylece &#8220;mümin&#8221; ve &#8220;kâfir&#8221; olmak üzere çeşitli milletler ortaya çıktı. Sonunda peygamberlerin sonuncusu evrensel tevhid için gönderildi. Bu açıklama, &#8220;ayrılığa düştüler&#8221; ifadesini var saymaya ve âyetin devamına da uygun olabilir. Ancak bu takdirde, kelimenin söylendiğinde hemen akla geliveren ilk anlamına aykırı iki nokta ortaya çıkar:</span></p>
<p><span lang="DE"><strong>Birincisi</strong>: Ümmet kelimesi, açık olan sosyal anlamında kullanılmamış olur.</span></p>
<p><span lang="DE"><strong>İkincisi</strong>: Çocukluk devri gibi de olsa insanın her türlü kânundan uzak bir hürriyet ve kayıtsız şartsız herşeyin mübah sayıldığı bir devir yaşamış olduğu kabul edilemez. Bir yandan bütün hayvanlar, çoğalma prensiplerinde yaratılışa ait bir ana kucağı ve terbiye dönemi yaşamış, her canlı organ bile bir görev ve yasaklık kânununa tabi bulunmuş olduğu; diğer taraftan, &#8220;Hani Rabbin: Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp da onları kendilerine &#8216;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8217; diye şahit tuttuğu zaman, &#8216;Evet, Rabbimizsin&#8217; dediler.&#8221; (Â&#8217;râf, 7/172) ezelî hitabı ile de bu nokta temelinden takviye edilmiş bulunduğu halde; insanın yaratılışını, dünyaya geldiği ilk zamanlarda basit bir biçimde bile olsa medeni ve sosyal prensiplerden ayrı olarak kabul etmek, hem istishap (geçmişte var olan bir hükmü aleyhinde onu çürüten bir delil olmadıkça şu anda da var kabul etmek, şu anda olan bir durumu hakkında bir delil olmadıkça geçmişte de var kabul etmek) deliline, hem de naklin delâletine aykırı olur. </span></p>
<p><span lang="DE">Dolayısıyla Hz. Adem&#8217;den itibaren bir mükellefiyet, yükümlülük sırrı kabul etmek zorunludur. &#8220;Şu ağaca yaklaşmayınız.&#8221; (Bakara, 2/35, Â&#8217;râf, 7/19) yasağı, yükümlü kılmanın ezelî olduğunu ifade ettiği gibi, Hz. Adem&#8217;in peygamberlik meselesi de bunu gerektirir. Nitekim insan yaratılış itibariyle medenidir ve &#8220;insan&#8221; sözcüğü &#8220;müâneset&#8221;ten türemiştir. Deniliyor ki bu da sorumlu tutulma ve sosyal bir varlık olma sırrının insan yaratılışında yerleştirilmiş bulunduğunu ifade eder. Bu ise bir hak kânundur ve imanın ve şeriatların prensibi ile ilgisi olan bir hak kânundur. Ve bunun mutlak olarak şuursuz bir olay olduğunu iddia etmek doğru değildir. Bu bir zorunlu duygudur. Bununla birlikte şuursuz da olsa yine hak kânundur. Bunu inkâra değil imana başlangıç olarak almak gerekir.</span></p>
<p><span lang="DE"><strong>4-</strong> Mûtezile mezhebinden Kadı Abdülcebbar ve ona tabi olanlar demiştir ki: Peygamberlerin gönderilmesinden önce insanlar aklî şeriatlere sarılma bakımından bir tek ümmet idiler. Aklî şeriat yaratıcı olan Hak Teâlâ&#8217;nın varlığını ve sıfatını kabul ve nimetine şükürle hizmetinde bulunma; zulüm, tecavüz, yalan, cehalet, saçmalık ve benzerleri gibi aklın kötü gördüğü davranışlardan kaçınma esasına dayanmaktadır. Çünkü bunlar aklen kavranırlar. Madem ki ayette, &#8220;Allah, peygamberler gönderdi&#8221; ifadesi, peygamberlerin gönderilişinin, zamanda daha sonralık ifade eden &#8220;fâ&#8221; ile sonradan olduğunu göstermiştir. Demek ki bunlardan önce yaşamış tek ümmetin birliği, peygamberlerden yararlanılmış olmayan bir şeriattır; böyle bir şeriat ise, aklın ürünü bir şeriat olabilir. Fakat Hz. Adem ilk insan ve peygamber değil miydi? </span></p>
<p><span lang="DE">O hâlde peygamberlerin gönderilmesinden önce, sırf akıl ile yükümlü olan insanlar varsayımı nasıl doğru olur? Kâdî Abdülcebbar bu soruyu kendine sormuş ve cevap olarak demiştir ki: Herhalde Hz. Adem başlangıçta çocukları ile, akıl ürünü olan şeriatta bir araya gelmişlerdir, sonradan Cenâb-ı Allah, kendisini çocuklarına Peygamber olarak göndermiştir. Ve herhalde onun peygamberliğinin ilk şeriatı ortadan kalkmış da insanlar akıl ürünü şeriatlara uymuşlar ve daha sonra diğer Peygamberler gönderilmiştir. </span></p>
<p><span lang="DE">Rbu Müslim Isfahânî de Kâdî&#8217;nin bu görüşünü tercih etmiştir. Bunlara göre akıl, Peygamberlerden önce &#8220;İlahî bir elçi&#8221; olmuş oluyor. Peygamberlik de akılları, kendi kendilerine kavrayamayacakları yararlı şeylere ve mükemmelliklere ulaştırmış oluyor. Fakat bu görüşte de isbatı mümkün olmayan iki nokta vardır. </span></p>
<p><span lang="DE"><strong>Birincisi</strong>: Aklın, hükümlerin dayanağı olan hüsün (güzel) ve kubuh (çirkin) ta bizzat hakim olup olmayacağı ve aklen vacip olan şeyin, amel açısından da vacip olmasını gerektirip gerektirmeyeceği meselesidir ki bu, &#8220;Usûl ilmi&#8221; ile &#8220;Akâid ilmi&#8221;nin önemli konularındandır. </span></p>
<p><span lang="DE"><strong>İkincisi</strong>: Başlangıçta insanların, adalet ve zulmü rakib bilecek ve üzerine muamele kuracak derecede aklen hüküm çıkarmaya güç yetirip yetiremeyecekleri ve bu kadar derin bir şuur ile hareket edip edemeyecekleri meselesidir. Bu iki nokta bu gün bile kesin değildir.</span></p>
<p><span lang="DE"><strong>5</strong>&#8211; Bazı tefsir bilginleri de demişlerdir ki, âyet ilk başta bir tek ümmeti açıkça beyan ediyor. Fakat bunun iman üzere mi, yoksa küfür üzere mi olduğunu açıklamıyor. Bu nokta delile muhtaçtır. Dolayısıyla bu konuda hüküm vermeyip, &#8220;İlim Allah katındadır.&#8221; diye durmak gerekir.</span></p>
<p><span lang="DE"><strong>6</strong>&#8211; &#8220;Burada dan maksat, ilk yaratılıştan bu yana bütün insanlar değildir. Bu &#8216;tek ümmet&#8217; Hz. İbrahim ve Hz. Musa&#8217;nın kavmidir. Peygamberlerden maksat da bunlardan sonraki Peygamberlerdir&#8221; diyen tefsirciler de vardır. Ve bu son görüş âyetin kendisinden önceki kısma bağlantısı açısından uygun gibiyse de, âmm lafzını tahsis (fertlerinin tümünü kapsayan genel anlamlı &#8220;insanlar&#8221; kelimesini, fertlerinin bir bölümünü ifade eder biçimde özel anlamlı kılmak) zahire aykırı olduğu gibi; âyetin mânâsında genel görünen yüksek sosyal bir varlık olma sırrına da yeterli değildir. Biz de şunu hatırlatmak isteriz ki: Aklın en önemli değeri, illiyet (sebeplilik) kanunu gereğince, sebebden neticeye ve neticeden sebebe intikaldedir. Bu ise, içgüdü, yaratılış veya içgüdüsel akıl ve &#8220;bedihî = açık akıl&#8221; denilen, zorunlu prensiplere ve tecrübelere bağlıdır. </span></p>
<p><span lang="DE">Peygamberlik ise, teorilerin gayelerini bile zorunlu ilimler halinde kavrayan ve aşılayan ilâhî bir kuvvettir. Ve incelendiğinde, insanlığın sapıklıklarının, aklî ilerlemeler ile şehvete ait ilerlemelerin içiçe girmesinden ve akılların şehvet için kullanılmasından kaynaklanır. İlk yaratılış bu sapıklıktan uzak olduğu gibi, peygamberlik de gerek ilmî ve gerek amelî olarak bundan uzaktır. Mesela bal arılarının sanatı, şaşmak bilmeyen içgüdüsel bir sanattır. Ve bütün peygamberlikler de böyle şaşmak bilmeyen ilâhî bir vahiydir ki, &#8220;Rabbin bal arısına vahyetti.&#8221; (Nahl, 16/68) âyeti ile buna işaret buyurulmuştur. Dolayısıyla bir yaratılış meselesi olan peygamberlik, bir taraftan akılların ve iradelerin başlangıcı, diğer taraftan sonudur. </span></p>
<p><span lang="DE">Bunun için bir &#8220;ilk peygamberlik&#8221;, bir &#8220;ikinci peygamberlik&#8221; vardır. Kitap, ikinci peygamberliktedir, bu ikisi arasında hak tanımayan, azgınlık ve zorbalık üzere hareket eden bir küfür hâli vardır ki hak, kendi kudret ve iradesinden ibaret zanneder, genel barış ortamını bozar. İnsan ilk yaratılıştan itibaren insandır. Din, dil ve biraraya gelmenin başlangıcı o zamandandır. Hz. Adem&#8217;in peygamberliği ilk peygamberliktir, yeryüzüne ilk gelenlerin akılları bununla ilerlemiş; dünya sevgisi, çeşit çeşit şehvetler ve insanlığın görüş ayrılıklarına düşmeleri üzerine ikinci peygamberlik olayı meydana gelmiş ve kitaplar inmiştir. Dolayisıyla ilk görüşte olduğu üzere, ilk insanların ilk yaratılış ve ilk peygamberliğe dayalı, fıtrî iman ile hak kânun üzere bir tek ümmet olduklarını kabul etmek gerekir.</span></p>
<p><span lang="DE"> Ve âyetin devamı, bize Hakk&#8217;ın birliğinin bu şekilde ezelî olduğunu ve toplumsal sırrın başlangıcını, ilahî irşadların yapılış şekillerini, hukukun ve kânun koymanın ilk şartlarını ve peygamberlerden sonra, onlarla yarış ederek açık naslara karşı görüş ayrılıkları çıkaran ve hukukun kurallarını zulüm ve zorbalıkla çiğnemeye kalkışanların ortaya çıktığını açıklamaktadır. O halde &#8220;nâs&#8221; (insanlar) kelimesini, genel anlamından ve &#8220;ümmet&#8221; kelimesini açık anlamından çıkarmaya bir neden yoktur. Mâturidî hazretlerinin görüşü olarak ileri sürülen bu görüş de bunun bir çeşit açıklaması olarak kabul edilebilir. Bu âyetten şu da anlaşılıyor ki her peygamber,zamanında gönderildiği insanlar arasında üzerinde görüş ayrılığı olan Allah&#8217;ın emrini açıklayarak ayrılıkları ortadan kaldırmış ve tevhidi öğretmiştir.</span></p>
<p><span lang="DE"> Bu konuda açık naslar ve kesin deliller getirmiştir. Bu nedenle müminlerin ve âlimlerin görevi, hakkında nas olan bir konuda görüş ayrılığı çıkarmak değil; nasların hüküm getirmediği hukuki olaylarda açıklanmayan delillerden hak ve gerçekleri araştırmakla görüş ayrılıklarını ortadan kaldıracak hükümleri çıkarabilmek ve böylece &#8220;icmâ-ı ümmet&#8221;in yollarını ilmen ortaya koymaktır. Kısacası, kişisel görüş ayrılıkları olmasaydı, insanlar hakime, hükme ve ceza hükümlerine muhtaç olmayacaklardı. Ve çeşitli milletler ortaya çıkmayacaktı. Savaşa, vuruşmaya, hükme, hükûmete gerek kalmayacak, fıtratın (yani yaratılışın) kânunları yeterli olacaktı. Mademki görüş ayrılığına düştüler ve ferdî anlaşmazlıklardan millî anlaşmazlığa da geçtiler. </span></p>
<p><span lang="DE">O hâlde Hak düşmanları ile boğuşmaya mecbur olacaklardır. Bununla boğuşabilmek için de kendi aralarında Hakk&#8217;a iman ve ona uymakla yardımlaşma ve Hakk&#8217;ın koruması sayesinde dünyada ve ahirette korunmak ve genel bir barış ortamını kurmakla yükümlüdürler.</span></p>
<p><span lang="DE">Ve Hz. Muhammed&#8217;in peygamberliği ile Kur&#8217;ân-ı Kerim, insanlığı bu şekilde başlangıcından sonuna kadar paralel bir biçimde Hakk&#8217;ın tevhidi (birliği)ne ve genel barışa erdirmek için gelmiştir.</span></p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,cild.2,syf.71-80</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanlar-tek-bir-ummetti/">Insanlar Tek Bir Ümmetti..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-tek-bir-ummetti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın Ilminden Hiçbir Şey Gizli Kalmaz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-ilminden-hicbir-sey-gizli-kalmaz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-ilminden-hicbir-sey-gizli-kalmaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Mar 2018 22:07:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Ilminden Hiçbir Şey Gizli Kalmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Kadir Olması]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 284.Ayet tefsiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20380</guid>

					<description><![CDATA[<p>284- Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah&#8217;ındır. Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye kadirdir. 284-KIRÂET: Nâfi, İbnü Kesir, Ebu Amr, Hamze, Kisaî ve Halefi Âşir kırâetlerinde nın cezmiyle ; İbnü Âmir, Âsım, Ebu Cafer ve Yakup&#8217;dan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-ilminden-hicbir-sey-gizli-kalmaz/">Allah’ın Ilminden Hiçbir Şey Gizli Kalmaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><span lang="EN-US"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-3.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20381 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-3-300x180.jpeg" alt="" width="300" height="180" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-3-300x180.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-3.jpeg 495w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></span></em></p>
<p><em><span lang="EN-US"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Allahü-teâlâ-seni-biliyor-mu.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22491 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Allahü-teâlâ-seni-biliyor-mu.jpg" alt="" width="574" height="262" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Allahü-teâlâ-seni-biliyor-mu.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Allahü-teâlâ-seni-biliyor-mu-300x137.jpg 300w" sizes="(max-width: 574px) 100vw, 574px" /></a></span></em></p>
<p><em><span lang="EN-US"><strong>284-</strong> Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah&#8217;ındır. Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye kadirdir.</span></em></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>284-KIRÂET:</strong> Nâfi, İbnü Kesir, Ebu Amr, Hamze, Kisaî ve Halefi Âşir kırâetlerinde nın cezmiyle ; İbnü Âmir, Âsım, Ebu Cafer ve Yakup&#8217;dan başkasında nin cezmi ile ve mim&#8217;e idğam ile, = , ancak Verş&#8217;in kırâetinde idğamsız sadece cezm ile okunur. Bütün bu okuyuşlarda mânâ farkı yok gibidir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>NÜZUL SEBEBİ:</strong> Bu âyetin nüzul sebebinde iki rivayet vardır: Birisi şahitliği ketmetmek ve doğruyu olduğu gibi söylemek hakkında nazil olmuştur, diğeri ise müminlerden kâfirleri dost edinip, onları taklid eyleyenler hakkında nazil olmuştur. Zira kalbin günahının küfür ile yakın ilişkisi sözkonusudur. Göklerde ve yerde bulunan her şey kayıtsız şartsız Allah&#8217;ındır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bütün gerçekliğiyle ve var olan düzenleriyle O&#8217;nun mahluku, O&#8217;nun mülküdür. O&#8217;nun tasarrufu ve tedbiri altındadır. Bütün kâinatta Allah&#8217;ın ilminden gizli hiçbir şey düşünülemez. O hepsini bilir. Siz de bunlara dahil olduğunuz için sizin de içinizde ve dışınızda ne varsa, ne yaparsanız onu da bilir Ve siz içinizde bulunanı açıklasanız da, gizli tutsanız da, her iki durumda da sizi onunla Allah hesaba çeker. Bundan dolayı ne açık, ne de gizli olarak hiçbir fenalık yapmayınız. &#8220;içinizde ne varsa&#8221; ifadesi mutlak olduğuna göre, nefsin her türlü hallerini ve hareketlerini kapsamı içine almaktadır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> İrade, yöneliş ve duyuş, düşünüş ve hayal ediş ve her çeşit hatıra ile vesveseler, şüpheler, inançlar, huylar ve meleler ve bunlarla ruhsal tepkiler, ister ihtiyarî ve isterse gayri ihtiyarî, sürekli veya gelip geçici, iyi ve kötü nefiste (iç dünyada) bulunan her şey buna dahildir. Fakat her şeyden önce âyetteki siyak, yani sözün gelişi, şahitliği gizlemek ve bildiğini söylememek gibi fena şeylere ait olduğundan, iyi olanlar dış görünüşüyle sanki hesaba çekilmenin dışında gibi görünüyor.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> İkinci bir husus &#8220;içinizde bulunanlar&#8221; zarf-ı müstakar olduğundan, içinizde iyice yer etmiş, karar haline gelmiş olan duygu, düşünce ve niyetler için açık bir anlam taşıdığından, bir var, bir yok olan gelip geçici ve kararsız duygular bunun dışında gibi görülüyor. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Üçüncü olarak gizli tutmak ve açığa vurmak ihtiyarî fiillerden oldukları için insanların iradeleriyle ilgili olan işlere ve davranışlara, yine kendi içinde bulundurduğu niyet ve tasavvurlara ait olup, gayri iradî olanlar bunun dışında kalır. Zira hesaba çekilmek mutlaka açığa çıkmaya ve gizli kalmaya ait değildir, çünkü niyetlerinin açığa çıkması da, gizli kalması da kendi takdirlerine kalmış bir şeydir. Bu ise kesinlikle kasıt ve niyetle olur. Yani iradeli olarak yapılan bütün işler ve ruhî haller hesaba çekilmeyi gerektirir. Böyle olmayanların gizli kalması da açığa çıkması da Allah Teâlâ&#8217;nın isteğine bağlıdır. Lakin kötülük kötülük olduğundan, haddi zatında azap ve acı sebebidir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bunun için her ne şekilde olursa olsun onun açığa çıkması insanlara başka türlü bir azaptır. Hele zarurisi zaruri bir azaptır. Bunda hesaba çekilmek de felahı, yani ruhsal kurtuluşu sağlamaz. O zaman bunu sağlayacak olan ancak Allah&#8217;ın gizli tutması ve bağışlamasıdır. Bunun için insanlar Allah&#8217;ın mağfiret ve affına muhtaç olmaktan kurtulamazlar. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Hasılı insanların hiçbir şeyi Allah&#8217;dan gizli kalmaz. Bundan dolayı insanların açığa vurmaları ve gizli tutmaları bir önem taşımaz, kendi hür iradeleriyle ve isteyerek yaptıkları tercihler ve seçimlerle yaptıkları işlerin hepsi hesab kapsamının içine girer ve hepsinin hesabını Allah sorar ve sorumlu tutar. Tutar da sorumluluk kesinleştikten sonra dilediğini bağışlar, mağfiret eder, dilediğine de azap eder. </span></p>
<p><span lang="EN-US">İşte bundan dolayıdır ki, O&#8217;nun azabı bile katıksız adalettir; mağfireti de katıksız ihsan ve inayettir. Gerçi burada önce mağfiretten söz edilip, azabın önüne alınmıştır. Lakin bunlar O&#8217;nun istemesine (meşiyyetine) ait işlemler ve hükümler olduğundan mağfiretin kime, adaletin kime nasip olacağını yine Allah&#8217;dan başka kimse bilmez. Bu gerçek karşısında insan olanlar kısmetlerine adalet çıktığında, haklarına düşen şeyin azab olmaması için, açıkta ve gizlide her türlü fenalıktan sakınıp, kâmil imanla hayır hasenata sarılmalı, iyilikleri ve faziletleri alışkanlık haline getirip güzel huylarla donanmalı, kendilerinde çirkin şeyler huy, meleke ve ahlâk olarak değil, hal olarak dahi bulunmamalı, kendi içindeki her fenalığı söküp atmaya çalışmalıdır. Bunlar nasıl gerçekleşir, demeyiniz. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Allah her şeye kâdir, hem de pek ziyade kâdirdir. İnsanları ve bütün içinde bulunanlarla gökleri ve yeri yaratan, bilerek vücuda getiren Allah, hepsini bir anda yok etmeye ve öldürmeye kâdir olduğu gibi, ölenleri tekrar diriltmeye, gizli veya açık geçmişin hesabını sormaya, iyilere iyi, kötülere kötü karşılık ve mükâfat vermeye, azabı hak etmiş olanları bağışlamaya da kâdirdir&#8230;</span></p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,cild.2,syf.267-269</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-ilminden-hicbir-sey-gizli-kalmaz/">Allah’ın Ilminden Hiçbir Şey Gizli Kalmaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-ilminden-hicbir-sey-gizli-kalmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Elif,lâm,mim&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/eliflammim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/eliflammim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Mar 2018 13:11:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA["Elif]]></category>
		<category><![CDATA[lâm]]></category>
		<category><![CDATA[mim"]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20207</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8221;..Ey düşünür! “Elif, lam, mim” sembolüne bak ve harflerin çıkış yerlerine riayet ederek elif lâm mim diye oku, okurken kendini bir tart, ruhundan bedenine, içinden dışına, göğsünden dudaklarına doğru yokken var olarak çıkıp gelen o sesleri de iyice bir dinle, bu sırada bir elifba, ebced okurcasına bütün elifba harflerini şekilleriyle hayalinden geçir ve düşün. Aslında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/eliflammim/">“Elif,lâm,mim”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/elif-lam-mim-25bolum-trt-diyanet_7739805-897000_1280x720.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20357 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/elif-lam-mim-25bolum-trt-diyanet_7739805-897000_1280x720-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/elif-lam-mim-25bolum-trt-diyanet_7739805-897000_1280x720-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/elif-lam-mim-25bolum-trt-diyanet_7739805-897000_1280x720-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/elif-lam-mim-25bolum-trt-diyanet_7739805-897000_1280x720-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/elif-lam-mim-25bolum-trt-diyanet_7739805-897000_1280x720-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/elif-lam-mim-25bolum-trt-diyanet_7739805-897000_1280x720.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p style="font-weight: 400;">&#8221;..Ey düşünür! “Elif, lam, mim” sembolüne bak ve harflerin çıkış yerlerine riayet ederek elif lâm mim diye oku, okurken kendini bir tart, ruhundan bedenine, içinden dışına, göğsünden dudaklarına doğru yokken var olarak çıkıp gelen o sesleri de iyice bir dinle, bu sırada bir elifba, ebced okurcasına bütün elifba harflerini şekilleriyle hayalinden geçir ve düşün.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aslında hiçbir mânâsı olmayan bu tek ve basit seslerden, sayılmayacak kadar mânâyı taşıyan kelimelerin ve bu kelimelerden sözlerin ve bu sözlerden kâinatı anlatan yüce kitapların meydana gelme şekillerinde nasıl bir kudret ve nasıl bir yaratılış sırrı gizli olduğunu düşün.</p>
<p style="font-weight: 400;">O zaman anlarsın ki kâinatta her mânâ, her feyiz (nimet), her ilerleme, her olgunluk, her ümit bir sosyal düzene, hem de layık olduğu konumu ile bir sosyal düzene borçludur. Kendi kendine hiçbir mânâsı, hiçbir kuvveti, hiçbir belirtisi olmayan basit maddelerin tek tek parçaları, layık oldukları bir sosyal düzeni buldukları zaman onlardan kimyalar, hikmetler, şekiller, hayatlar fışkırarak şu gözümüzün önündeki görülen kâinat meydana geliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aynı şekilde kendi kendine hiçbir mânâsı, hiçbir kuvveti görünmeyen insan fertleri de, yerli yerinde mükemmel bir sosyal düzeni elde ettikleri zaman, onlardan dünyaları büyüleyen sosyal kurullar, milletler ve devletler meydana gelir. Taş ve ağaç kovuğundan çıkamayan o kişiler yer küresinin bir ucundan diğer ucuna gidip gelmekle kalmayıp göklerde bile fetihler yaparak ve kâinata hak ve adalet saçarak mutluluğa gark olurlar. İşte elifbanın o basit ve mânâsız harflerine, o sonsuz mânâları feyizlendiren düzen ve sosyal konum, sana kâinatın yaratılış sırrını baştan mütalaa ettirecek bir hidayet anahtarıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Düşün ve düşün bu basit şeyler nereden geldi ve bunlara o sosyal düzeni kim ve nasıl verdi? Sen seslerden kelimeyi, kelimelerden mânâları, mânâlardan eşyayı okuyup görebiliyorsan böyle yokluğun var, anlamsızın anlamlı olabilmesi, ayrı ve dağınık şeylerin birleşip bir bütün meydana getirebilmeleri, bütün bunlar üzerinde ezelden ebede kadar hakim ve her şeyi kuşatan bir kudret-i vahdaniyenin delili ve tanığı olduğunda tereddüd edebilir misin? Hayır edemezsin ve etmek için kendinde hiçbir hak göremezsin. O halde sen başka şeye bakmamalısın. O cömertlik kaynağından kendin için de sağlam ve doğru bir sosyal düzen aramalısın. İçin ve dışınla ona teslim olmalısın ki, istediğin hidayet ve mutluluğu bulasın.</p>
<p style="font-weight: 400;">Düşün yalnız o düzeni ve o düzenin olaylarının hareketini düşün ve bütün bunları, herşeyi kuşatan o tek Allah&#8217;ın cömertlik kaynağına ermek için düşün. Fakat sakın onun hakikatına (mahiyetine) ereceğim, onu ve onun ilim ve kudretini kuşatacağım diye uğraşma. O noktaya geldiğin zaman acizlik ve bilgisizliğini itiraf et. İtiraf et de oku, &#8220;Allah daha iyi bilir.&#8221; de. &#8220;Seni, sana yakışır bir şekilde tanıyamadık.&#8221; diye ona yalvar. O zaman sende ne şüphe kalır, ne sıkıntı ne buhran (ruhî bunalım) kalır, ne kuşku..&#8221;</p>
<p>Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili,cild: 1</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/eliflammim/">“Elif,lâm,mim”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/eliflammim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mükellefiyet Kudretle Ölçülüdür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mukellefiyet-kudretle-olculudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mukellefiyet-kudretle-olculudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Feb 2018 09:36:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan'ın Sorumluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Allah kuluna gücünün yettiğinden fazlasını yüklermi]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 286.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Cüz-i İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Iktisap]]></category>
		<category><![CDATA[Insanın Mükellefiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kesb]]></category>
		<category><![CDATA[Kudret]]></category>
		<category><![CDATA[Kulun Unutması ve Hatası]]></category>
		<category><![CDATA[Mükellefiyet Kudretle Ölçülüdür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20298</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;&#8230;Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı hayır kendisine, yaptığı kötülüğün zararı yine kendisinedir. Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme!&#8230;&#8221;(Bakara,286) Allah kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez, yükleyemez değil, yüklemez. Allah&#8217;ın kendi kullarına yüklediği sorumluluk, kulların güç yetireceği kadardır ve hatta onun çok altındadır. Allah insanları zora koşmaz, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mukellefiyet-kudretle-olculudur/">Mükellefiyet Kudretle Ölçülüdür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/insan.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20299 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/insan-300x234.jpg" alt="" width="300" height="234" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/insan-300x234.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/insan.jpg 361w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p><b><span lang="EN-US">&#8220;&#8230;Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı hayır kendisine, yaptığı kötülüğün zararı yine kendisinedir. Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme!&#8230;&#8221;(Bakara,286)</span></b></p>
<p><span lang="EN-US">Allah kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez, yükleyemez değil, yüklemez. Allah&#8217;ın kendi kullarına yüklediği sorumluluk, kulların güç yetireceği kadardır ve hatta onun çok altındadır. Allah insanları zora koşmaz, güçlerini son sınırına kadar zorlamaz, sıkıntıya sokmaz, müşkülat ve meşakkat vermez. Mükellef olan kullar o görevleri güçleri rahat rahat yetecek şekilde yapabilirler. Nitekim &#8220;Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez&#8230;&#8221; (Bakara, 2/185) buyurmuştur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Hak din kolaylıktır, onda zahmet yoktur. Böyle olması da güç yetmez bir sorumluluğu yüklemeye Allah&#8217;ın kudreti olmadığından değildir, sırf fazl u kereminden ve rahmetindendir. Bu suretle Allah&#8217;ın kullarına bahşettiği güç ve takat onlara emrettiği görevlerden daha fazladır. Bu sayede onlara görevlerini yaptıktan sonra dinlenecek, gezip dolaşacak, dünya ve maişet işlerinde çalışacak, hatta daha başka emredilmemiş olan hayır ve hizmet işleriyle ilgilenecek zaman ve imkan kalabilecektir. Nitekim kullar farzları yaptıktan sonra daha neler neler yapabilirler. Mesela günde beş vakit namazdan başka daha ne işler görebilirler. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Gerçi sorumluluk iradeye bir anlamda zahmet yüklemek demektir, her zahmet de bir enerji tüketimini gerektirir. Bu hikmetten dolayı her yükletilen sorumluluk ona güç yetirebilme şartına bağlıdır. Fakat o yükün bu gücü zorlamaması da şarttır. Yani her bir ferdin sorumluluğu gücüyle ve kapasitesiyle ölçülmek gerekir. Bundan dolayı kişilerin güç ve takatleri farklı olduğundan, gücü ve kapasitesi fazla olanların sorumluluk dereceleri de fazla olacaktır ki, adalet ve eşitlik de bunu gerektirir. Mesela, malı olmayan zekatla mükellef olmayacağı gibi, çeşitli zenginlerin zekatları da bir ölçü çerçevesinde değişik olur. Zenginlik derecesine göre kimi on, kimi yüz verir. Fakat hepsi de aynı nisbet dahilinde, mesela kırkta birdir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Kudret hesaba katılmayarak, nüfus başına eşit olarak şu kadar verilecek demek, bu temele aykırı düşer. Yine bunun gibi, ümmete toptan yönelik olan farzı kifayenin fertlere ilişkisi de böyledir. Ayrıca bir şahsın uhdesine düşen sorumlulukların toplamı hesap edildiği zaman dahi onun gücünü aşmamalıdır. Bunun için bazı sorumluluklarda zahmetsiz ve külfetsiz kudret-i mümekkineden başka bir de kudret-i müyessire denilen, yani daha da kolaylık esasına dayanan bir kudret de şart olmuştur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Velhasıl bu âyet, hikmet-i teşrî&#8217;in en büyük esasını özet olarak ifade etmiştir. Sorumluluk onu yüklenecek olanın kapasitesi ile orantılıdır. Herkesin kesbettiği (kazandığı) kendi lehine (çıkarına), iktisap ettiği de kendi aleyhine (zararına)dir. Kesp ve iktisap lügatte, Kur&#8217;ân&#8217;da bir ve aynı mânâya kullanıldığı gibi, farklı olarak da kullanılmıştır. Kamusta dahi gösterildiği üzere, evvela kesib, iktisab, tekasüb, rızık aramaktır; yani faydalanacak, hazz alacak bir şey istemek ve aramaktır ki, bulmak ve ele geçirmiş olmak şart değildir. İrade-i cüz&#8217;iyye, bir güç sarfetmek demektir. Türkçesi çalışmak, çaba harcamak demek olur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Kesp ile iktisabın farkı olmayınca birinin lehe, öbürünün aleyhe olması ancak ilgi alanlarından kaynaklanabilir. Bu açıdan&#8221;makesebet&#8221; &#8220;ma&#8221;kelimesindeki ile &#8220;ma kesebet&#8221; kelimesindeki &#8220;ma&#8221;nın anlamları birbirinden ayrılarak birincisi Allah&#8217;ın teklif ettiği hayır, ikincisi Allah&#8217;ın nehyettiği şer ile tefsir edilmiştir. İkinci olarak kesb, isabet demektir; yani hedefini vurdurup, istediğini elde etmektir ki, Türkçe kazanmak anlamına gelir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">İktisab ise gerek isabet etsin, gerek etmesin mutlak anlamda tasarruf ve gayret göstermek, yani çalışıp çabalamaktır. Bundan dolayı bir bakıma kesibden daha genel, bir bakıma da daha özel bir anlam taşır. İşte bundan dolayı bu iki kelime birbirinin yerine kullanılabilir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Üçüncü olarak, kesib kazandırmak mânâsına gelir ki, o zaman iki mef&#8217;ûl alır:&#8221; &#8220;Filâna mal kazandırdım.&#8221; denilir. Şu halde iktisap bu mânâya karşılık olduğu zaman, dönüşümlü fiil olur ve kazanmak, yani başkasının kazandırmasıyla kazanmak demek olur.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> Bu mânâya esas olmak üzere Rağıb İsfehanî şunu da beyan eder ki: &#8220;Kesib hem kendisi, hem başkası için kazanıp aldığına, iktisab ise sırf kendisi için istifade ettiğine denilir. Bundan dolayı her kesib iktisab değildir, fakat her iktisab kesibdir. Bunlar (-) gibidir&#8230;&#8221; Bunun için iktisab şehvet ile, kesb ise hikmet ile ilgili olur. İşte bu mânâların her biri bakımından &#8220;leha ma kesebet ve aleyha mektesebet&#8221;</span>değişik anlamlar ifade edebilir. Bu cümleden olmak üzere:</p>
<p><span lang="EN-US"><strong>1</strong>&#8211; Her nefsin istediği, yaptığı iyilik, kendi lehine, kendi iyiliğine, kendi yararınadır. Sonunda da sevabı ancak kendisinin olacaktır. Aksine yaptığı kötülük, yüklendiği vebal de yine kendi aleyhine, kendi zararınadır. Sonuçta o yaptığının azabı kendisine aittir. &#8220;Kim bir iyilik yaparsa kendi lehinedir, kim bir kötülük işlerse kendi aleyhinedir&#8221;. (Fussilet, 41/46) Yani herkesin yaptığı iyilik kendine, yaptığı kötülük yine kendinedir. Allah&#8217;ın emrettiği görevler de iki kısımdır: Birisi dışarda ve içimizde veya her ikisinde yapılmasını emrettiği şeylerdir. Bunlar hayır, hasenat ve iyi hizmetlerdir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">İkincisi de yapılmamasını emrettiği, yani yasak kıldığı şeylerdir ki; bunlar da şer, kötülük cinsinden olan şeylerdir. Öncekileri yapmak faydalı, yapmayıp terk etmek zararlıdır. Sonrakileri yapmak zararlı, yapmayıp terketmek faydalıdır. Bunların yararları ve zararları da Allah&#8217;a değil, mükellef olan kullaradır. Bundan dolayı ilâhî teklifler kapasiteye göre olmak gibi bir kolaylık sağladıktan başka, her mükellefin sarfedeceği emeği zararına harcatmayıp tamamen onun yararına tahsis ettirmek gibi bir özel faydayı, bir ilâhî rahmet ve merhameti de içine almaktadır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bunun için Allah kullarına hiçbir görev yükletmese, hiçbir teklifte bulunmasa acaba daha büyük bir rahmet olmaz mıydı gibi bir vesvese hatıra gelmesin. İlâhî rahmet ve inayet, hırs ve şehvetin itmesiyle zarara sürüklenmekten nehyetmeye ve ebedî menfaat ve kazanç elde etmek için mükellef tutmamaya elverişli olmaz. O&#8217;nun rahmeti kullarını başıboşluğa terketmeye müsait olmaz. Zararlar ve faydalar karşılıklı olarak dengelidir. Zarar söz konusu olmasa idi, fayda da söz konusu olmazdı. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Allah&#8217;ın kulları mükellef kılması onlara zarar vermek için değildir, zararlardan korumak içindir, faydalı olana yönlendirmek içindir. Külfet nimete göredir. İşte bu hikmetten dolayıdır ki, Allah verdiği güç ve kudretin üstünde yük yükletmez. Yükletirse o zaman faydadan ziyade zarar, nimetten ziyade külfet yükletmiş olur. Bu ise mükellefiyet olmaktan çıkar ceza olur. Bunu da Allah&#8217;ın adaleti ve rahmeti, ancak görevi kabul etmemenin bir cezası olarak tayin buyurmuştur. Bundan dolayıdır ki,&#8221;aleyha mektesebet&#8221; buyurulmuştur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu cihetle ilâhî emirle yükletilen görevlere tamamen&#8221;semi&#8217;na ve ata&#8217;na&#8221; </span><span lang="EN-US">&#8220;duyduk ve uyduk&#8221; demeyen ve Hakk&#8217;ın koyduğu kurallar çerçevesinde kesib yapmayanlar sonuçta böyle bir cezalandırmaya uğrarlar. Nitekim ahirette &#8220;Cehennemin kapılarından haydi girin bakalım!&#8221; (Zümer, 39/72) emri, böylelerine takatlarının üstünde yapılmış olan bir cezalandırma şeklidir. Hakkın koyduğu kanunlar ile amel etmeyen milletler veya kişiler bu şekilde nelere uğramışlardır. Bundan sonraki duaların öğretim tarzı da bu hikmetle ilgilidir.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Allah Teâlâ kullarının daha işin başında böyle zararlara uğramalarına razı olmadığından onları mükellef tutmuş ve teklife uygun bir kapasite ile yaratmış ve adaleti sayesinde nimetle külfeti karşılıklı olarak dengede tutmuştur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Madem ki bu böyledir, o halde insanlara da nimete göre külfete katlanmak ve hatta Allah&#8217;ın mükellef kıldığı görevlerden artan gücü ve takatı boş yere harcamıyarak, nafile ibadetlere hayır ve hasenat işlerine sarfedip nimet ve menfaati arttırmaya çalışmak yaraşır. Böylece &#8220;Yaptığı iyilik lehine, yaptığı kötülük de aleyhinedir.&#8221; formülü, hem emir ve teklifteki faydayı açıklamış ve onu kabullenip yapmaya sevketmiş, hem de farz olan görevlerden başka hayırlara ve nafilelere de teşviki kapsamı içine almış olur ki, buna &#8220;nedb&#8221; tabir olunur.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>2</strong>&#8211; &#8220;Her nefsin kazandığı, yani yolunca isteyip elde ettiği kendi yararına, aksine veya körü körüne çalışıp boğuştuğu da kendi zararınadır&#8221;. Bundan dolayı kapasiteye göre teklif, o faydayı elde etmeye ve bu zararı def&#8217;etmeye ilişkin hikmete dayanmaktadır. Zira teklif olmazsa insan atıl ve tembel olur. Teklif kapasiteye göre olmazsa o zaman da çabalar, boğuşur durur, bir şey elde edemez. Her ikisi de zararlı olur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bir de Allah kapasiteye göre sorumluluk vermemiş olsa, hayra ve nimete varmak için; ya yol göstermemiş, ya da yolun ne olduğunu belirlememiş olurdu. O zaman insanlar boş durmak istemedikleri takdirde, yanlış yollara sapmış veya boşu boşuna uğraşıp didişme durumunda kalmış olurlardı. Takattan fazla teklif yapsa ona takat yetişmez ve kazanç olmaz ve çabalar boşa giderdi. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Her iki halde de Allah kullarının hayrını istememiş, zararlarını istemiş olurdu ki, bu da Rahmân ve Rahîm olan Allah&#8217;ın merhametine aykırıdır. Bu mânâya göre, kesb ve iktisabın kapsamına giren konularda esasen &#8220;şer&#8221; hiçbir şekilde sözkonusu olmayabilir. Her iki &#8220;ma&#8221;da hayırdan ibaret olabilir ki, biri ele geçen, elde edilen hayır; öbürü de ele geçirilemiyen hayırdır. Yani yoluna ve usulüne uygun olarak hayır kazanmak bütünüyle faydadır. Şer öyle dursun hayır kazanacağım diye körükörüne çabalamak, boğuşup durmak bile zarardan başka bir şey değildir. Çünkü sonuç boşa çıkarsa emek heder olur gider ve ihtimaldir ki, daha büyük tehlikelere ve şerre kadar gidilir. Bilgisizlik bunun için zararlıdır. İşte kapasiteye göre olan ilâhî teklif hayrın yolunu göstermekle o menfaatı temin etmiş ve enerjiyi telef etmeyerek bu zarardan korumuştur.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>3</strong>&#8211; &#8220;Her nefsin hem kendisi, hem başkaları için kazanıp elde ettiği sırf kendi lehinedir. Asıl kazanç böyle kazançtır ki, hayır buna derler. Hayır her halükârda sahibinindir. Bunun aksine şehvet ve hırsına mahkûm olarak ve yenik düşerek &#8216;ben, ben&#8217; diye yalnızca kendisi için kazandığı da zararınadır.&#8221; Zira o tek başına yaşayamaz. Kazanmak için başkalarının varlığına muhtaçtır. Bundan dolayı Allah&#8217;ın teklifi, bu faydaları sağlamak ve o zararı önlemek içindir. Bunda bencillikle diğergamlığın güzel bir ayırımı vardır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>4</strong>&#8211; &#8220;İnsanın kazandırdığı sırf kendi lehinedir . Ona hak ve menfaat sağlar. Fakat başkasının kazancıyla yaşaması, başkasının sırtından geçinmesi de aleyhinedir&#8221;. Görev borç sayılır, fakat borçlu açısından yenilgiyi ve ezikliği gerektirir. Veren el, alan elden hayırlıdır. Bundan dolayı teklifin kapasiteye göre olmasında mükellefi, el açmaya muhtaç olmaktan korumak ve onun haklarını savunmak anlamı vardır. Bunun için yüce Allah, hayır yollarına infakı, alışve-rişte sağlamcı ve gerçekçi olmayı teklif etmiş, dilenmekten, ribâdan ve saldırganlıktan nehyetmiştir.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Çoğunlukla tefsir âlimleri, bu dört mânâdan birincisi üzerinde durmuşlar. Diğerlerinin her birini birer yönden ona eklemişlerdir. Bundan dolayı birincisi asıl tefsirdir. Zira ilâhî teklifin bütün inceliklerini içine almaktadır, ayrıca çok açıktır.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Şimdi Cenab-ı Allah &#8220;işittik, emre uyduk, ey Rabbimiz ğufranını dileriz, dönüş yalnızca sanadır.&#8221; diyen müminlerin yakarışına ve sığınmasına karşılık olmak üzere işte bu cevabı verdi. Kolaylık ve yükü hafifletmeyle ilgili olan bu açıklamasıyla onların telaşlarını giderdi. Bu suretle Allah kelâmı yalnızca Resulü ile değil, yukarıdan beri yapılan açıklamalar çerçevesinde ona iman eden ümmeti ile de bir konuşma ve münacat şeklinde tecelli eyledi ki, bu üslup özellikle Fatiha sûresinde de böyle geçmişti. Bu, Kur&#8217;ân okuyan veya dinleyen müminlerin ara sıra kendilerini bizzat Cenab-ı Allah ile konuşma halinde bulmaları gibi büyük bir nimeti dile getirmeyi de içine alır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu derece ihlasla ve itaat duygusuyla kendilerini Allah huzurunda hissedenler, yalnızca Allah&#8217;a muhatap olmak şerefine ermekle kalmıyacaklar; o yüce huzurda söz söyleyebilmek için kendilerine izin verileceğinden, bizzat Allah&#8217;dan dilek dileyebilmek şerefine de erecekler. </span></p>
<p><span lang="EN-US">İşte bu visal makamının kuvvet ve şerefini göstermek için Cenab-ı Allah, yeni baştan bir cevap demek olan bu kelâmını bir fasıla ile ayırmakla beraber, bir taraftan da yine onların sözleri ve onlardan hikaye olunuyormuş gibi bir üslupta ifade buyurmuştur. Çünkü mutlak anlamda &#8220;duyduk ve uyduk&#8221; diyen o müminler, aradıkları bu cevabı, bu kolaylığı ve bu rahmeti öncelikle ve hemen kabul edip ikrar eyleyecekler ve aynen tekrarlayacaklardır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Esas içeriği de kendi düşüncelerine uygun olduğundan bu âyet dahi onların sözleri gibi olacaktır. Bu nükte ile bu âyet dahi onların dilinden hikaye ediliyormuş veya onların duaları arasındaki bir ara cümlecik olarak bulunuyormuş gibi bir tarz-ı müteşabih olarak sevk buyurulmuştur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu üslup ile mükellefiyetin inceliğini açıklayan bu cevap kendilerine güçlerinin üstünde yük yükletilmeyeceğini ve aksine kapasiteye göre kolaylığın murad edilmiş olduğunu müjdelerken aynı zamanda güç yetirilemeyecek bir mükellefiyetin haddizatında mümkün olduğunu dolaylı olarak ifade etmiştir ve bununla beraber kesbin, yani çalışıp kazanmanın değerini ve nimetin külfete göre olduğunu anlatarak, mükellefiyetten arta kalan güçlerin, emredilmemiş ve farz kılınmamış olan hayırlı işlere harcanmasını teşvik ederek &#8220;Mümin kulum bana nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır.&#8221; kudsî hadisin içeriğini de anlatmış olduğundan&#8221;leha ma kesebet&#8221; özendirmesiyle&#8221;Aleyha ma ektesebet&#8221;</span>uyarısının etkisi altında tekrar ve yeniden bir itaat azmi ve günah korkusu ile, dua ve yakarmaya yol açmakla bu cevap cümlesi aynı üslupta ve bütün arzularına uygun olarak gayet önemli ve maksada elverişli dualarla sona erdirilmiş, şimdi de şöyle deyiniz diye emir verilmeksizin bu da önceki dualarının devamı ve sonu şeklinde öğretilmiştir. Bundan dolayı burada Nahiv ilmi (dil bilgisi) açısından üç vecih vardır.</p>
<p><span lang="EN-US">Birisi&#8221;Semi&#8217;nâ ve eta&#8217;nâ&#8221;d</span>an başlayarak sûrenin sonuna kadar tamamı&#8221;<span lang="EN-US">Gâlû&#8221;</span>nun &#8220;mekûlü&#8221; olmaktır.</p>
<p><span lang="EN-US">İkincisi yine böyle olup, ancak kısmı arada bir ara cümlecik (cümle-i mu&#8217;teriza) halinde bulunmaktır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Üçüncüsü de bundan sonra yine bir &#8220;deyiniz&#8221; takdir edilmektir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Yani, ey müminler şu halde duadan ayrılmayınız da şöyle deyiniz; Ey Rabbimiz! Unutursak veya hata edersek bizi sorumlu tutma. Yani, kapasitemiz ölçüsünde teklif ettiğin vazifeleri en iyi şekilde eda etmeye, hatta gücümüz yettikçe daha fazla hayırlar kazanarak ileri gitmeye, yeni baştan bir itaat ve iştiyak duygusuyla azmettik; fakat farz kıldığın vazifelerden birini beşeriyet icabı unutur veya iyi, meşru bir şey yapmak isterken yanlışlıkla haram kıldığın, yasakladığın şeylerden birine bilmeyerek düşer de hata edersek, bu da hayrı terketmek veya şer olan bir şeyi işlemek cinsinden bir iktisab olabilecektir,&#8221;ve aleyha mektesebet&#8221;</span>ise mutlak olduğundan bunlardan sorguya çekilmek ihtimal dahilindedir.</p>
<p><span lang="EN-US">İşte bundan dolayı ne unutma ve hatanın kendisinden, ne bizi unutma ve hataya sürükleyen sebeplerden, ne de bunlardan biri sebebiyle iktisab etme durumunda olduğumuz hayrın terkinden veya şer fiilinin işlenmesinden biz Muhammed ümmetine dünyada ve ahirette ceza verme, azab eyleme.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>Unutma ve hata iki türlüdür</strong>: Birisi sahibi mazur görülebilir cinstendir ki, bunda sahibi mazur görülebilir, diğerinde görülmez. Mesela bir kimse üzerinde bir pislik görse de bunu temizlemeyi geciktirse, sonra unutup namaz kılsa, mazur olmaz. O pisliği görür görmez temizlemediğinden dolayı kusurlu hareket etmiş olur, lakin görmezse mazurdur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Yine bunun gibi, bir kimse bir ava tüfekle ateş etse de bir insan vursa, orada insan bulunabileceğini ve bulunduğu takdirde ona isabet edip etmiyeceğini hesaba katmamış ve bu hususta gerekli önlemlere riayet etmemiş ise mazur olmaz. Yine aynı şekilde insan dinî emirleri ve şer&#8217;î görevleri bellemeye çalışmaz ve belledikten sonra da unutmamak için tekrar tekrar mütalaa eylemez de unutursa, böyle bir unutmadan dolayı mazur olmaz. Bunun için yukarıda belgelendirme usulleri gösterilmiş ve borçların yazılması gerektiği üzerinde durulmuştur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">İşte bundan dolayı bazı unutma ve hatalardan kaçınmak, insanoğlunun gücü dışında ise de bazılarında durum böyle değildir. Yine bundan dolayıdır ki, &#8220;gücünün yettiğinden başkası&#8230;&#8221; ifadesi genel anlamda bütün hata ve unutmalardan sorguya çekilmeyeceği anlamına gelmez. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Âyet sorguya çekilme ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırmış değildir. Bunların elde olanlarının&#8221;ve aleyha mektesebet&#8221;</span>in kapsamı içinde bulunduğu da gözden uzak tutulmamalıdır. Demek ki, mesele müşkildir. Unutma ve hata ile yapılmış olan fenalıklar haddi zatında zararlı, gayri meşru ve insanın gücüne bağlıdır. Unutarak veya hata ile yutulmuş bir zehirin zararı yoktur denilemiyeceği gibi bunlar da böyledir. Kötülükler ve günahlar tıpkı zehir gibi zararlıdır.</p>
<p><span lang="EN-US">Hasılı hiç unutmamak ve hiç hata yapmamak insanın gücünün üstünde bir şey de olsa, bunlar sebep oldukları işin Allah katında, yani özünde sonucunu değiştirmez, hepsi de&#8221;ve aleyha mektesebet&#8221;</span>hükmüne dahil olurlar. Bunun için insanlar bunlardan mümkün olduğu kadar uzak durmak ve sakınmak ile de yükümlüdürler. Hata ile adam öldürmede olduğu gibi, hata konusunda bazı mükellefiyet hükümleri vardır. Unutmak ve hata etmek kul hakkındaki zararın tazminine engel olmaz. Bunlara işaretledir ki, &#8220;bizi mükellef kılma!&#8221; denilmemiş, &#8220;bizi sorumlu kılma!&#8221; denilmiştir.</p>
<p><span lang="EN-US">Bu şekilde gerek hatadan, gerek unutmadan, gerekse bunların ön şartlarından ve sebeplerinden, hatta gerekse sonuçlarından mükellefiyetsizlik değil, sorumlu tutulmamak niyaz edilmiş ve istenmiştir. Böyle bir öğretim iyilik ve adaleti de içine almıştır. Nitekim &#8220;Hata ve unutmadan doğan sorumluluk ümmetimden kaldırılmıştır.&#8221; hadis-i şerifi bununla ilgilidir. Evet hataya düşmemiz ve unutmamız da kötü bir şeydir, fakat lütfunla bunlardan dolayı bizi sorumlu tutma!</span></p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,cild.2,syf.273-280</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mukellefiyet-kudretle-olculudur/">Mükellefiyet Kudretle Ölçülüdür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mukellefiyet-kudretle-olculudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikmet ne demektir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ne-demektir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ne-demektir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2018 17:53:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Çeşitli Hikmet Tarifleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Hikmet Manası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20277</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu kelime hüküm, hükûmet ve sağlamlaştırmak demek olan ihkâm mânâlarıyla ilişkili olarak mastar ve isim olur. Bundan dolayı manevî ya da lafzî alanda anlam ilişkileriyle birçok mânâlarda kullanıldığından yerine göre tefsir edilmesi gerekir. Mastar olması bakımından, aslında kötülükleri ortadan kaldırmak, iyilikleri elde etmek mânâsı vardır ki; hüküm ve hükûmet, sağlamlık ve muhkemlik hep bu kökten [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ne-demektir/">Hikmet ne demektir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span lang="EN-US"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20287 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955-300x236.jpg" alt="" width="300" height="236" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955-300x236.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955.jpg 590w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu kelime hüküm, hükûmet ve sağlamlaştırmak demek olan ihkâm mânâlarıyla ilişkili olarak mastar ve isim olur. Bundan dolayı manevî ya da lafzî alanda anlam ilişkileriyle birçok mânâlarda kullanıldığından yerine göre tefsir edilmesi gerekir. Mastar olması bakımından, aslında kötülükleri ortadan kaldırmak, iyilikleri elde etmek mânâsı vardır ki; hüküm ve hükûmet, sağlamlık ve muhkemlik hep bu kökten alınmıştır. Her nerde kötülüğü gidermek ve iyiliği elde etmek varsa, işte orada hikmet mânâsı vardır. Bundan dolayı bir şeyin içinde gizlenen ve sonuç bakımından ortaya çıkacak olan fayda ve iyiliğe o şeyin hükmü ve hikmeti denilir ki, hikmetin birçok anlamından biri de budur. Bunda bütünüyle nihâî (son) hedef mânâsı olmasa bile, bunun az çok bulunması gerektiği söylenebilir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Buna göre, anlam bakımından hikmet sözü, fayda sözünden daha özel bir anlam ifade eder. Sebep kelimesinden daha geniş anlamlıdır. Zira hikmet, sebepten önce olabildiği gibi, nihâî hedeften sonra da olabilir. Yani sebebin sebebi, amacın sonucu şeklinde ortaya çıkabilir. Bundan dolayı hikmet denildiği zaman, mutlaka ya bir sebep sonuç ilişkisi veya daha genel olarak bir sebebin nedeni ve buna benzer gerekçeli bir mânâ söz konusudur. Yani hikmet, kesinlikle sonucun sebebe irca edilmesi, tutarlı ve sağlam bir ilişki anlamı ifade eder. Nitekim bir işi, bir başka işe isnad etmeye hüküm denildiği gibi, bilimsel veya amelî herhangi bir doğru karara da hikmet denilir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Hasılı böyle içerikli veya gerektirici çeşitli anlamlardan her biri dolayısıyla hikmet, çok yönlü mânâlar için çok anlamlı bir isim olmuştur. En genel anlamda hikmet, fayda, yarar ve ihkâm anlamlarından dolayı her güzel bilginin ve her faydalı işin ismi olmuştur. Bununla beraber pratik ilimlerle ilişkisi, teorik ilimlerden daha fazla olduğu gibi, doğrudan doğruya amele tahsisi de ilimden daha fazladır. Güzel ameller içindeki yeri de ilme yöneliktir. Yani bir işi körü körüne değil de, önünü sonunu düşünerek ve ondan doğacak bütün tehlikeleri bertaraf etmeyi gözeterek yapmak demektir. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki; hem ilim, hem iş yapma hikmetin en esaslı mânâsını teşkil eder. Bütün bunlardan dolayı hikmet kelimesi, aşağıda görüldüğü çeşitli anlamlarla tefsir edilmiştir:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>1</strong>&#8211; Sözde ve fiilde doğruyu tutturma (Mücahid&#8217;den İbnü Nüceyh). Söz, fikir ve lafızdan daha geniş anlamlıdır. Fiil de, bu kalbin fiili, dilin fiili gibi diğer amellerden daha geniş anlamlıdır. Herhangi bir hususta kalbinden geçirerek ve dil ile söyleyerek, şu şöyledir demeli ve öyle yapmalı ve yaptığı işte isabet de etmeli; işte bu bir hikmet olur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Şu halde yalnızca sözde doğru söylemek tek başına hikmet olmadığı gibi, yalnızca işi doğru yapmak da hikmet değildir. Sözde isabet etmek, o konu hakkında gerçek ve doğru olan hükmü vermek demektir; o hükmün gerçekten o olayın hakikatına uygun düşmesi, yani gerçek bilgiye dayanması, içinde bilgisizlik, hata ve yalan olmamasıdır. Harekette isabet de, o işin hem özüne uygun olması, hem de gerçekte kendisinden beklenen sonucun gereği gibi ortaya çıkması; yani kötülüğü gidermek, iyiliği elde edebilmek şeklinde sonuçlanmasıdır ki, bunlara o işin hükmü, hikmeti, gayesi, garazı veya illet-i gâiyyesi denilir. Hasılı sözde isabet hakka, fiilde isabet hayra yöneliktir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Hikmetin hakikatı, başlangıcında ilmî anlamda, sonucunda ise amelî anlamda her iki yönünün birlikte bulunması demektir. Bu mânâ daha başka şekillerle de ifade edilmiştir. Şöyle ki:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>2</strong>&#8211; Hikmet hem bilgi, hem de iştir: Bilmek ve bildiğiyle amel etmektir. Bu ikisini birlikte yürütemeyene hakîm denilmez. Mukâtil ile İbnü Kuteybe hikmeti böyle anlamışlardır. Burada ilim, gerçek mânâsıyla ilm-i yakîn (kesin bilgi) demektir. Yani bir şeyin özünü kavramış olmak demektir. Buna açıklık kazandırmak için genel olarak &#8220;ilimde ve amelde ihkâm ve itkan&#8221; veya &#8220;tahkîk-i ilim ve ihkâm-ı amel&#8221; tabirini kullanmışlardır. Zira ilmin muhkemliği yakîniyet derecesiyle, amelin muhkemliği kendisinden bekleneni sağlamasıyla ilgilidir. Bu önceki tarif bize gösteriyor ki hikmetli bilgi, tecrübe ile desteklenmiş ve uygulanabilir özellikler taşıyan ilimdir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Hikmetli hareket de bilimsel temellere dayalı olan ve bir ilmin ölçüsüne vurulduğu zaman doğru olduğu kesinleşen ameldir. Hasılı hikmet, ilim ile iradenin karşılıklı işbirliği sonucu fiil sahasına çıkması ve o fiilin de kendisinden bekleneni sağlamasıdır. Bir başka deyişle hikmet, ilim ile sanatın birleşmesidir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>4</strong>&#8211; Hikmet varlıkların özündeki mânâları anlamaktır (İbrahim Neha&#8217;î). Mânâlar, âyân (cevher) karşılığı olduktan başka, erken devirlerdeki İslâm âlimlerinin dilinde &#8220;sebep ve illet&#8221; kelimesi yerine kullanılmakla etkili özellikler, sebepler ve sonuçlar, daha doğrusu sebepler ve amaçlar demek olacağından bunun özeti, varlıkların içyüzündeki gerçeği ve o gerçeğin gerektirdiği özellikleri tanımak ve en etkili özelliği tanımak, o özelliğin değişik amaçlara nasıl yönlendirdiğini anlamaktır. Yani varlıklar arasındaki sebep sonuç ilişkilerini ve etkileşim düzenini izleyip, varlıkların özünü ve amaçlarını kavramak demek olur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu tarif, amel ve uygulamayı hesaba katmamış ve hikmeti yalnızca bilgi yönüyle ele almış olduğundan öncekilerden daha geniş kapsamlıdır. Çünkü iş ve hareket alanına uygulandığı takdirde de doğruluğu ortaya çıkar. Fakat bilmeyi ve anlamayı, varlıkların taşıdığı mânâlar ile sınırlayıp kavram ve kapsamını genişlettiğinden dolayı bir bakıma özel anlamlıdır. Bilmek ve anlamak demek, mütkan ilim (kesin bilgi) anlamında olup tümevarım metodunu da dile getirmiş olur. Bununla beraber &#8220;vav&#8221; tertip anlamını gerektirmeyeceğinden, aksine bir anlama da ihtimali vardır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Buraya kadar verdiğimiz bilgilerin hiçbiri Allah&#8217;ın hikmet sahibi ve hakîm olmasıyla ilgili değildir. Zira Allah&#8217;ın ilmine ve hikmetine &#8220;fıkıh&#8221; denilemiyeceği gibi, &#8220;ma&#8217;rifet ve anlamak&#8221; da denilemez. Çünkü bu deyimler, öncesindeki bir bilgisizliği de îma ederler. Demek oluyor ki, her marifet hikmet olmaz, işin özünü kavramak da şarttır. Anlamak demek, bir şeyin akılla ilgili yanını kavramaktır. Eğer bu tarife amel şartı ilave edilmiş olsaydı, o zaman böyle bir hikmetin sahibinin, herşeyi yapabilmesi gerekirdi. O zaman da âyette geçen hikmet sözüne uygun düşmezdi.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> Marifet ve anlamanın eklenmesiyle hikmet, Allah&#8217;ın sıfatının tarifinde sakınca doğururdu. Bu tarif, bütün ilimlerin ve fenlerin bir temele irca edilmesiyle hepsini aynı düzeyde ifade eden ve ilâhî hikmetin bilgisi denilen yüce bilgiye uygun düşer. Meşhur olduğu üzere, hikmet bilgisinin &#8220;Varlıkların hakikatını tanımak&#8221; diye tarif edilmesi de buna benzemekle birlikte bundan daha dar anlamlıdır. Hakikatler, tabiatüstü olduğu gibi, amaçları da kapsamına almaz. Lâkin insanoğlunda böyle bir hikmet bilgisi mümkün müdür? </span></p>
<p><span lang="EN-US">Herşeyden önce marifet ve anlamak bilfiil değil de meleke ve kabiliyet olarak ele alınırsa belki bu tarif gerçeği ifadeye yarar. Ayrıca Allah dilerse mümkün olur. Bu anlamda bir hikmet bilgisi peygamberlerde ve büyük velîlerde bulunabilir. Gerçekten de Kur&#8217;ân&#8217;ın birçok yerinde &#8220;hikmet&#8221; peygamberlik kavramıyla birlikte bulunmaktadır ve çoğu zaman da onun yerine kullanılmaktadır. Nitekim tefsir âlimlerinden Süddî bu âyette de hikmeti böyle tefsir etmiştir. Zira peygamberlik hem ilmî, hem amelî yönden ilâhî ihsan eseri olan hikmetin en yüksek mertebesini ifade eder. Bunun içindir ki, İbnü Rüşd, &#8220;Tehâfüt&#8221; adlı eserinde, &#8220;Her peygamber hakîmdir, fakat her hakîm peygamber değildir.&#8221; diyerek bu hikmeti tarif etmiştir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>5</strong>&#8211; Hikmet, Allah&#8217;ın emrini anlamaktır (Zeyd b. Eslem ve oğlu). Bu tarifte de anlamak için kullanılan akıl, aslında nazarî akıldan da, amelî akıldan da daha geniş bir anlam taşıyorsa da, insanın kendi işlerini kapsam dışı bırakmaktadır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>6</strong>&#8211; Hikmet, anlamak demektir (Şüreyk). Bu bir lafzî tarif olmakla beraber diğer tariflerin ortak yönünü almıştır. Demek ki, hikmetin en genel anlamı anlamaktır. Mutezile bunu anlama gücü ve yeteneği şeklinde kabul etmişse de doğrusu anlama yeteneği değil, anlamanın kendisidir. Aslında her ikisi de Allah&#8217;ın ihsanıdır. Anlaması olmayan hakîm olamaz. Bu üç tarif (Yani 4. 5. ve 6.) hikmeti yalnızca bilgi özelliğiyle ele almıştır. Bunlara karşılık, hikmeti yalnızca amelî değeri ile ele alanlar da vardır. Şöyle ki:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>7</strong>&#8211; Hikmet, icad demektir (Ta&#8217;rifat-ı Seyyid&#8217;den). Hikmet sebep ve illetlere irca edilen ve onunla ilişkili olduğundan, illiyetin hakikatı da yaratmak ve icad etmek olduğundan, asıl hikmet icad demektir. Fakat bu tarif, her şeyden önce Allah&#8217;ın hikmetine uygun düşmektedir. Bir de mutlak anlamda yaratmak yalnızca Allah&#8217;ın işi olduğundan, hikmet yalnızca eserleri, sebep ve illetleri yaratmak değil, aynı zamanda o sebepleri birbirlerine karşı çok yönlü fayda ve maslahatları da gözeterek, bir uyum içinde ilişkilere yöneltmektir. Böylece birinci eser, ikinciye, ikincisi üçüncüye ve sonsuza kadar ilk sebep ve illetin etkisine doğru uzanan bir yol olur da eserlerin hepsi birbirlerine perçinlenmiş bir halde aralarında sarsılmaz bir düzen kurulmuş olur ve buna &#8220;sünnetullah&#8221; (Allah&#8217;ın sünneti) adı verilir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">İşte hikmetin bütün sırrı bu kurulu düzenin içindedir. Bundan dolayı hikmetin çeşitli isimlerinden biri de &#8220;Sünnet-i muhkeme&#8221;dir. Hakk&#8217;ın nizamı, Hakk&#8217;ın şeriati, Hakk&#8217;ın dini ve bunlara uymak, uymakla birlikte hakikatın ortaya çıkmasına vesile olan her güzel haslet hep hikmettir. Ve yine bundan dolayı hikmetin bir mânâsı da sebeptir. İşte bu yüzdendir ki, insanlarda dahi basit bir özellik kazandıran sebep ve illetler bulunduğundan, bu hikmeti icad eden Cenab-ı Allah, dilediği insanlara da bundan bir hisse bahşetmiş, yine kendi hikmetinin icabı olarak, insanlara da dış görünüşte basit ve geçici bir düzen kurabilme gücü ve yeteneği ihsan eylemiştir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu demektir ki, insanoğlu ortaya koyduğu düzende gerçek yaratıcı değilse de ilâhî yaratışın ortaya çıkmasına bir araç olmak bakımından, aynı yolda O&#8217;nun bir vekili durumunda olduğundan yine bir değer ifade etmektedir.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Özetleyecek olursak, Fahruddin Razî&#8217;nin beyanına göre, bu mânâca Allah&#8217;ın hikmeti, her zaman her yerde, kulların yararına olacak şeyler yaratması demek olduğu gibi, kulların davranış ve eserlerinde de bu böyledir. İnsanların hikmeti de başka kulların yararına olacak şeyler yapmak ve ortaya koymak, sünnetullah denilen kâinat düzenini anlayıp ona göre keşif ve icadlarda bulunmak demektir. Yani sadece kendisine yarayacak birşey değil, başkalarına da yarayacak eserler ortaya koymasıdır. Ancak insanların haddi zatında yaratılmış ve birtakım sebeplere bağlı olarak ortaya çıkmış oldukları bilinip dururken, birtakım keşif ve icadlar ortaya koyan kimseler, kendilerini ilk sebep yerine koyup öyle sanırlarsa, ilim açısından sonuçtan sebebe yol bulup geçememiş ve bir yerde takılıp kalmış olacaklarından, dışa bağımlı olan zahiriyeden sayılırlar ve hikmet ehlinden olamazlar.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>8</strong>&#8211; Hikmet, varlık düzeninde herşeyi yerli yerince koymak demektir ki, bu tarif de görünüşte bütün varlığı açıklamaya yönelik olduğundan, bir bakıma ilâhî hikmeti, ilâhî sıfatları topluca tarif sayılır. Ancak herhangi bir şeyi kendi yerine koymak denildiği zaman, cüz&#8217;î hikmete de uygun düşeceğinden, insanların hikmet özelliği için de geçerli olur. Ayrıca buradaki yerli yerine koymayı, yaratılış anındaki ilk yerleştirmek veya yaratılmış olan mevcut düzendeki yerinin ne olduğunu keşfedip kavramak şeklinde iki türlü anlamak da mümkündür. Bununla beraber bu tarif, hikmetin, varlık düzeni içinde çeşitli varlıkların yerini ve değerini anlamanın gerekli olduğunu dile getirmektedir. Bundan dolayı, hiçbir sıra ve düzen gözetmeden ortaya konan icad, hikmet kavramının dışına çıkmak olur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bununla beraber bu tarif, yaratılmış varlık düzeni içinde kulların ne gibi düzenlemeler yapabileceği açısından daha ziyade adaletin tarifi olmak üzere meşhur olmuştur. Şu halde pratik açıdan hikmet adalet demektir. Amelî hikmet denilen ahlâk ilmi, ahlâkı, ifrat ile tefrit arasında adalet temeline dayandıran bu mânâyı almışdır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>9</strong>&#8211; Hikmet güzel ve doğru işlere yönelmektir. Bu tarifte hikmetin, güzelliği ve iyiliği hedef tuttuğu ve bu amacın sınırlı olmayıp sonsuza kadar durmadan ilerlemeyi gerektirdiği ifade ediliyor. Bundan dolayı hikmetin bir meleke ve bir huy olduğu kesin demektir. &#8220;Sonucu iyilik olan işi yapmaktır.&#8221; şeklindeki tarifi de buna çok yakın bir tariftir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>10</strong>&#8211; Siyasette, insanın gücü yettiği kadarıyla yüce yaratıcıya benzemeye çalışmasıdır ki, bu da ilmini bilgisizlikten, icraatını zulüm ve haksızlıktan, ikram ve ihsanını cimrilikten, hoşgörüsünü bunaklıktan arındırmak ile mümkün olur. Fahruddin Razî&#8217;nin tefsirinden alınan bu tarife göre, siyaset deyimi bu tarife bir özellik kazandırıyor gibi görünüyorsa da, &#8220;Hepiniz çobansınız ve her çoban sürüsünden sorumludur.&#8221; hadîsi şerifinin anlamı derinden derine düşünülürse, kapsamının genişliği iyice anlaşılır. Bununla beraber bu tarif, daha ziyade hikmetin hakimiyet mânâsıyla olan ilişkisini ön plana çıkarıyor.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>11</strong>&#8211; Hikmet, Allah&#8217;ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Bu tarif de yine Fahruddin Razî&#8217;ye aittir. Nitekim bir hadîsi şerifte, &#8220;Allah&#8217;ın ahlâkı ile ahlâklanın.&#8221; buyurulmuştur. Fâtiha Sûresinde ilâhî ahlâkın bir tecellisini görmüştük. Nûn Sûresinde Peygamber (s.a.v.) efendimiz hakkında, &#8220;Doğrusu sen büyük bir ahlâk üzere yaratıldın.&#8221; (Kalem, 68/4) buyuruldu. Bu âyet de bunun canlı bir örneğini göstermektedir. İlahî ahlâk veya büyük ahlâk adı verilen şeyin Kur&#8217;ân ahlâkı olduğu da tefsirlerde açıklanmıştır. &#8220;Ben ahlâk yüceliklerini kemale erdirmek için gönderildim.&#8221; hadîsi şerifi gereğince Hz. Peygamber&#8217;in peygamber olarak gönderilişinin sırrı da bu noktada toplanmıştır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Şüphe yok ki akıl, anlayış, iman, marifet ve ilim böyle bir ahlâklanmanın öğelerinden değilse bile şartlarındandır. &#8220;Bunu ancak üstün akıllılar anlayabilir.&#8221; meâlindeki âyeti de bu anlama açıklama getirmiştir. Hikmetin kâh ilim, kâh amel, bazen de her ikisi birden olmak üzere ele alınmış olması da bundan ileri gelmektedir. Bundan dolayı sebepler ile sonuçlar, ilkeler ile amaçlar arasındaki inceliklere ve ilişkilere dönük olan gerçekleri, hikmet ile uygulama arasındaki sebep sonuç düzeni içinde görmek ve göstermek bakımından, ilk tariflerde dile getirildiği üzere; hikmet, ilimde ve amelde sağlamlık, sözde ve işte isabet diye tarif olunduğu zaman, hemen hemen bütün tarifler gözetilmiş olur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bunun gibi sebep durumunda olan birinci şıkkın varlıkta da önceliği olduğuna göre ilim ile; sonra bu ilişkiden maksadın sonuç ve amaç olması, varlıkta sonra gelen amacın bilgide önceliği bulunması bakımından &#8220;amel&#8221; ile tarif edilmiştir. Fakat şunu gözden uzak tutmamak gerekir ki, sebep sonuç ilişkisini ve bu ilişkide kötülükleri önlemek ve faydaları sağlamak kavramını daima gözetmek durumunda olan hikmet, sonuçta amele yönelmeyen ve pratiği gözetmeyen ilme, aynı şekilde ilimden etkilenmeyen amele ve her ikisinin birlikte iyiliği elde etmek değil de kötülüğü hedef tutan kısmına uygun düşmeyeceğinden, bu çeşit bilgiye hikmet denilmesi doğru olmaz. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bir bilgiye hikmet denebilmesi için üzerinde faydalı bir işin eserinin görülmesi gerekir. Herhangi bir faaliyete hikmet adı verilmesi de hem ilmî temellere dayanması ve ilmin gereklerine uygun olarak ortaya konması, hem de kötülüğü ve zararı amaçlamamış olması gerekir. Bundan dolayı, uygulama alanı olmayan herhangi bir nazarî bilgi bizzat bir hikmet olmadığı gibi, tesadüflere bağlı olarak meydana çıkmış olan herhangi bir iş de öyledir. Bunun için ilâhî hikmetin içinde ne kuru ve nazarî bilgi vardır, ne de tesadüfe dayanan bir hareket, bir oluş. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bundan dolayıdır ki, sebepler düzenine dayalı olarak kurulmuş olan bilginin hakikatı, tesadüf eder. Çünkü tesadüf, gerçeğe ve bilinene göre değil, sebebini bilmeyen bilgisizliğe göre tesadüftür. Tesadüf nazariyesi daima bilgisizlik nazariyesidir. Böyle olduğu içindir ki, varlığın başlangıcı konusunda tesadüfe dönüşmekten kurtulamıyan tabiat nazariyesi, tabiatın ilk başlangıç ve ilk sebep olduğunu savunan görüş, her yönüyle ilim dışıdır. Ve bütün ilimlerin ve fenlerin akışına ters düşen bir cehalet nazariyesidir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Gerçekten de bütün olayları ve oluşları ve bütün yücelikleri bir bakıma tesadüfe bağlayan bir fikrin, ne kendisinde, ne eserinde hikmet nasıl olur da söz konusu olabilir. Hikmet ve varlık düzenindeki sağlamlık kesinlikle ilme, ilim de &#8220;âlim-i kül&#8221; (herşeyi bilen) ve &#8220;hakîm-i mutlak&#8221; (mutlak hakîm) olan bir ilk sebebe dayanır. Ve âlemde görülen hikmet, mutlak hakîm olan Allah&#8217;ın gücüne ve hikmetine şahittir. Ve insandaki hikmetin temeli de işte O&#8217;na iman etmek, O&#8217;nu tanımaktır. İnsan hikmetinin amacı da O&#8217;nun kurduğu düzendeki incelikleri, o düzenin kanun ve kurallarını ve sebep sonuç açısından işleyiş şeklini anlamaya çalışmak, ona uygun davranmak, onun ahlâkıyla ahlâklanmak ve her işinde doğru ve faydalı olanı yapmaktır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Demek ki ilk sebep olan Allah Teâlâ ile yaratılmışlardan her birinin iki türlü ilişkisi vardır. Birisi O&#8217;na, doğrudan doğruya O&#8217;na bağlanan sebep ilişkisidir ki, her şeyin kendine mahsus olan özelliği buna bağlıdır. Eğer bu özel sebep ilişkisi ve bağı olmasaydı varlıkta hiçbir şey, diğerinden ayrıcalık kazanamaz, ferdî özelliği ve ferdî kişiliği olan varlıklar gerçekleşemezdi. Bu nokta, müminin Allah&#8217;a tevekkülünün, yüce gücüne ve mucizelere imanının temelidir. Burada akıl değil, yalnızca iman hakimdir.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Diğeri ise şimdiki zamandan ezele, ezelden ebede doğru zincirleme olarak akıp giden bir sebepler ve sonuçlar ilişkisidir ki, bunda bütün varlıklar birbirlerine tutunarak bir bütün hâlinde yaratılışın başlangıcı ve sonucu itibariyle Allah&#8217;a dayanır. Bu da ilâhî hikmet meselesidir ve akıl ile ilmin alanıdır. İnsanoğlunun hikmeti, genel ve özel karakterli bu iki türlü ilişki ve bağlantının gözetilmesine uygun düşecektir. Bu ikisi birlikte gözetildiği takdirde akıl ile kalb birleşecek ve o zaman insan, insan-ı kâmil olacaktır. Ve insan-ı kâmil olanlar ebediyete kadar varlıkta bir hakimiyet sırrına nail olurlar da hiçbir zaman bunu kendilerinden bilmezler ve kendilerine mal etmezler, kendilerinde meydana gelen o hâli, ilâhî hakimiyetin bir akışı olarak tanırlar. Nitekim Hz. İbrahim ölüyü diriltme sırrına erdiği halde, &#8220;Ben diriltiyorum, ben öldürüyorum.&#8221; demedi de &#8220;Rabbim diriltiyor, Rabbim öldürüyor.&#8221; (Bakara, 2/258) dedi. Halbuki Nemrud, bir mülke nail olmakla, &#8220;Ben diriltirim, ben öldürürüm.&#8221; şeklinde iddiaya kalkıştı. &#8220;Üstün akıllılardan başkası düşünüp anlayamaz.&#8221;</span></p>
<p><span lang="EN-US">İnsanlarda hikmetin başı olan akıl, yalnızca ilâhî bir ihsan olduğu gibi, şeref ve güç kaynağı olan kalb de yine ilâhî bir ihsandır. Bunlar doğrudan doğruya Allah&#8217;a dayanırken, bunların eserleri olan fiil ve hareketler de kesb (kazanma, çalışma) sebeplerine bağlı olarak hem doğrudan doğruya, hem dolaylı olarak yine ilâhî ihsan eseridir. &#8220;O dilediğine hikmeti verir.&#8221; ifadesi, kayıtsız şartsız her iki ilişkiyi birlikte ifadeye yöneliktir. âyeti de zekâ itibariyle vehbî olana, düşünme itibariyle kesbî olanla vehbî olana, her ikisine birlikte bir uyarıdır. Demek ki sırf kendi kerem ve fazlından Cenab-ı Allah, dilediğine hak ile batılı, şeytanî olanla rahmanî olanı anlayıp ayırd edebilecek ve ona göre doğru olanı yapacak, kötülüğü giderip iyiliği elde edecek bir hikmet ve hakimiyet bahşeder. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Hikmet ise bir sonuca birçok sebebin etkili olabileceğini gerektirdiğinden &#8220;çok hayır&#8221; demek olur. Fakat bilgi ve anlayış, sağlam iş için bir sebep ve şart olmakla beraber, yine tam ve yeterli bir sebep değildir. Bundan dolayı akıl ve anlayış sahiplerinin, kendi kesb ve gayretleriyle düşüncelerini ve iradelerini kullanmaları da hikmet açısından, bu hakimiyete ve çok hayra erebilmek için şarttır. Bu şekilde her akıl sahibinin kendi akıl derecesine göre hikmetten bir hissesi vardır. Her zaman insanoğlu, şeytanî telkin ile rahmanî telkini anlayıp ayırd edebilmek için, işin başlangıcında aklını ve düşüncesini uyanık tutmak zorundadır. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Daha sonra bu düşünce ve o hikmet ilâhî feyzin de yardımı ile insanda bir meleke oluşturur ve nihayet insan derecesine göre, ilâhî ahlâk ile ahlâklanır. Pratik aklı gelişir, kuvvetlenir; dolayısıyla bildiği ve yaptığı şeyler gerçekten ve doğruluktan şaşmaz olur. Şu halde düşünceyle pratik bilgiye sebep olması bakımından, hikmetin ön şartı sayılabilir. Bunun için nazarî ilim, hikmetin başlangıcı sayılarak &#8220;nazarî hikmet&#8221; adını almıştır. Lâkin yalnızca nazarî bilgiye saplanıp kalmak, yolunu şeytana kestirmek demektir; bu olsa olsa filozofluktur. Yani hikmetin kendisini değil, hikmetin lafını etmektir. Sırf felsefe ile uğraşmanın ayıp sayılması da bundandır. Bunların pek çoğunun sözü işine uymaz. O zaman sözü doğru ise, yaptığı yanlış; yaptığı doğru ise söylediği yanlış olacağından, bunların varlıkları bir çelişki ortaya koyar. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Bu tutumları yalnızca kendilerini perişan etmekle kalmaz, başkalarını da yoldan çıkarır, bunlar şeytan ve şeytanlık kavramının kapsamı içine girerler. Bundan sakındırmak için, &#8220;Siz faydalı bilgiyi isteyiniz ve faydasız ilimden Allah&#8217;a sığınınız!&#8221; buyurulmuştur. İşte birçok âlimlerin, hikmeti tarif ederken amelde ısrar etmeleri, bilgiyi abesle iştiğalden ayırd etmek ve faydalı olanı elde etmek amacını gerçekleştirmek içindir. Zira ilim ve marifet pek yüksek bir şey olmakla beraber, lafta ve uygulama dışı kaldıkça ya da uygulamada onun tam zıddı ortaya kondukça, boşuna bir uğraştan başka birşey olmaz. Amel denilen şey olmasaydı, bilginin bilgi olduğu gerçekleşemezdi. Allah Teâlâ bile kâinatı bilip de yaratmasaydı hikmeti mevcut olmazdı. Allah&#8217;ın ahlâkı ile ahlâklanmak sözü de bu noktada çok önemlidir. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Buna karşılık diğer bir kısım âlimlerin, tarifte ilmi ön plana almaları da ilimsiz amelin hikmet olamayacağını bilhassa vurgulamak içindir. Yoksa herhangi bir işi ve faaliyeti hedef tutmayan, varlıkta gerçekleşmesi hayır hedefine yönelik olmayan ilme de hikmet demek için değildir. Demek ki asıl hakikat ikisinin birleşmesindedir. O halde önceki tarifleri esas olarak almak, sonrakileri de onların birer yönden açıklaması görmek gerekmektedir. Bundan dolayı, ilim ile ameli, hikmetin birer çeşidi gibi değil, birer parçası olarak kabul etmek gerekir. Yani hikmet denilen şey, ya gerçek bilgi, ya doğru hareket değil; doğru bilgi ile doğru hareketin bütünüdür. Bunların her birine tek başına hikmet denilmesi mecaz, ya da ıstılahtır. Bu açıklama ile amelin imandan bir cüz (parça) olmadığı halde, dinden cüz olmasının önemi de ortaya çıkar. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Böylece akıldan sonra, anlamak ve düşünmek hikmetin şartı olduğundan pratik bilgiden önce nazarî bilginin dahi insan hikmetinin bir cüz&#8217;ü değilse bile bir başlangıcı olacağı ve bunun mutlaka pratik bilgiyi, onun da faydalı ve hayırlı olan ameli hedef tutması ve &#8220;Ben cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.&#8221; (Zâriyat, 51/56) âyetinde de işaret buyurulduğu gibi, bilgiden kulluğa geçilmesi gerektiği yolundaki ilâhî hikmetin gerçekleşmesinin önemi anlaşılır ki, İslâm fıkhının üslubu da zaten budur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Herhangi bir konuda nazarî bakımdan derinleşmek ve orada saplanıp kalıp amel ve faaliyet alanına geçememek hüsran demektir. Aslında nazarî anlamda hikmet, objektif ve sübjektif yönleriyle varlıktaki ilâhî kanunların akış şeklini gözlem konusu yapmak ve onlardan düşünüp bir sonuç çıkarmaktan meydana gelir. Kâinat bir hikmet kitabıdır. Kur&#8217;ân ise bu hikmetin ilâhî dille oluşumunu anlatır ve hatırlatır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> Kâinat bir hâl, Kur&#8217;ân ise bu hâlin başı ve sonudur; akıl sahipleri şimdiki hâli görüp, öncesini ve sonrasını da akılla kavramaya çalışmalı ve böylece hikmete ermelidir. Şimdiki hâli görmemek veya onun içinde boğulup kalmak, ondan öncesine ve sonrasına intikal edememek veyahut edip de bir yerde yine takılıp kalmak, baştan sona kadar hikmet düzenini takip etmemek, ettikten sonra da onun icabına uygun olarak hareket etmeyip aksine davranmak, işte bunların hepsi hikmete aykırı düşen şeylerdir. Bu şekilde hikmetin başı ve başlangıcı varlıklara dikkatli bir gözle bakabilmek, tanıyabilmek, kavrayıp üzerinde düşünebilmek ve bir sonuca varabilmektir. Bu bakımdan hikmetin başlangıç noktası ilim, ortası din, ibadet ve tâat, sonu da ahiret mutluluğudur. Bunun içindir ki hikmet çok hayrı içine alır. Bu mânâları tesbit için de denilmiştir ki:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>12</strong>&#8211; Hikmet, Allah&#8217;ın emirlerini düşünmek ve ona uymaktır. (İbn Kasım&#8217;dan Kuşeyrî).</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>13</strong>&#8211; Hikmet Allah&#8217;a tâat, fıkıh ise din ve ameldir (Kuşeyrî). Buraya kadar verdiğimiz bu onüç tarif, hikmetin mânâsını, efradını cami&#8217;, ağyarını mânî bir şekilde anlamaya yeter. Fakat daha ziyade aydınlanabilmek için şunları da gözönünde bulundurmalıyız ki, her birinde başka bir fayda bulunmaktadır:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>14</strong>&#8211; Hikmet bir nurdur ki, vesvese ile gerçek makâm arasındaki fark bununla kestirilir. (Ebu Osman).</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>15</strong>&#8211; Doğru ve hızlı karar verebilmektir. (Bündar İbni&#8217;l-Hüseyn).</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>16</strong>&#8211; Doğruya iletmektir. (Fadıl).</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>17</strong>&#8211; Ruhların sükûn ve güvenliğinin son durağıdır. (Kettanî).</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>18</strong>&#8211; Sebepsiz işarettir. Yani öncesinde herhangi bir illet ve sebebe bağlı olmadan, Hak Teâlâ&#8217;dan kayıtsız şartsız vârid olan, içinde şek ve şüphe, zaaf ve fesat ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye sormaya hacet bırakmayan işarettir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>19</strong>&#8211; Bütün hallere hakkı tanık tutmaktır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>20</strong>&#8211; Din ve dünya düzenidir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>21-</strong> Ledünnî ilimdir.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>22</strong>&#8211; İlham vârid olması için sırrı saklamaktır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>23</strong>&#8211; Bunların hepsidir.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Görülüyor ki bunların bir kısmı hikmet, ilim ve ameldir derken, bir kısmı da meseleyi kalbe ve vicdana dayamışlardır. Gerçekten de ilim ve amel, akıl ve irade söz konusu edilirken, hakikatte ikisinin birleşme noktası olan vicdandaki duyguları hesaba katmamak doğru olmaz. Çünkü, &#8220;Bunu lüb sahibi (üstün anlayışlı) olanlardan başkası anlayamaz.&#8221; âyetindeki &#8220;lüb&#8221; kavramıyla aklın bu özüne işaret edilmiştir. Bilincin bilinci demek olan vicdan, nefsin kendini kendinde olduğu gibi bulmasıdır ki; bunun aşamaları nefsin, zamanın akışı içinde kendi varlığını tanımasını sağlar. Her nefis, kendi vicdanına bir göz atışta, kendi varlığının ikilik içindeki birliğini görür ki; biri bulan nefis, öbürü bulunan nefistir. Bulan kim, bulunan kimdir? </span></p>
<p><span lang="EN-US">Burada hayret verici bir vahdet (birlik) sırrı kendini gösterir. Kalb denilen şey de işte nefsin bu birlik merkezidir. Yürek denilen cismanî kalb, bedendeki dolaşım sisteminin, sinirlerin ve adelelerin çeşitli dokularına sahip olduğu gibi; ruhanî kalb de böyle bir çalışma ve iletişim sisteminin merkezidir. Cismanî kalb nasıl periyodik hareketlerle sürekli olarak bir açılıp büzülme nöbetini tekrarlıyor ve cismanî hayat onun bu açılıp büzülmesi sayesinde sürüyor ve ona borçlu bulunuyorsa, ruhanî kalb de böyle bir manevî açılıp kapanmanın sürüp gitmesi içinde varlığını sürdürür. Manevî hayat bu bir anlık atışların merkezi olan vicdana borçlu olarak varlığını sürdürür.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> Her iki mânâsıyla hayatın kökü, kalbin temayüllerine ve atışlarına bağlı kalır. Cismanî kalbin açılıp büzülmesi, akciğerlerin havadan nefes alıp vermesinden görünüşte nasıl bir güç alıyorsa; iç dünyamızda ruhanî kalb de açılıp büzülmesinde &#8220;ruh-ı emrî&#8221; ile rahmâniyetin nefeslerinin yardımından feyz alır. Rahmânî nefeslerin çekilmesi bir büzülme, akışı ise bir genişleme ve ferahlama ifade eder. Buna ruh ilminde &#8220;kabz ve bast hali&#8221; adı verilir: &#8220;Allah kabzeder, bast eder.&#8221; (Bakara, 2/245) âyeti buna işaret eder. İnkıbazın inbisata (büzülmenin genişlemeye) dönüştüğü vicdan ışıltıları ruhta bir haz ve ferahlık, inbisatın inkıbaza dönüştüğü vicdan anları da ruhta bir elem ve sıkıntı doğurur. </span></p>
<p><span lang="EN-US">İnkıbaz, ruhî kalbin kendine dönüşü, duyduğu acı da bu dönüş içinde yok oluştan azıcık tadışıdır. İnbisat ise kalbin, rahmânî nefeslere kavuşması, aldığı haz ve lezzet de bu kavuşma içinde varoluşu tadışıdır. İlâhî kabz, insan ruhuna bir önceki imdadı yutturup, asıl hasleti olan yokluğu tattırmak üzere, kalbi kendine döndüren bir terk ve yöneltmedir. İlâhî bast ise, bunun aksine kalbi kendinden alıp varlığı tattıran bir imdattır. Bunun içindir ki, insan kendi kendine terk edildiği zaman pek ziyade kabz hâline dönüşür ve acı duyar da kendisini her şey zanneden o azgın insan o anda Hak&#8217;dan azıcık bir imdat almak için kıvrandıkça kıvranır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"> Hasılı hayat gerek dışta, gerek içte Hak ile böyle sürekli bir alış veriş içindedir. İnkıbaz hâlinin sürüp gitmesi bir hastalık (melankoli) demek olduğu gibi inbisat hâlinin de sürüp gitmesi yine bir hastalıktır. İnkıbaz-ı küllî de, inbisat-ı küllî de ölüm demektir. Biri boğar, biri çatlatır. Sağlıklı hayat kalbdeki inkıbaz ve inbisatın nöbetleşe olarak sürüp gitmesinde; kâh elem, kâh haz şeklinde durmadan değişmesindedir. Geleceğe göre hikmet, ümitsizlik ile ümidin dengede durmasında, ümitle korku arasında (beyne&#8217;l-havfi ve&#8217;r-reca) kurulan uyumdadır ve bu uyumun sağlamlığındadır.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Hikmetin mastar mânâsı açıklanırken, isim anlamlarından birçoğu da bu arada dolayısıyla anlatılmış oldu ki, bunların bir kısmına özel olarak, bir kısmına da genel olarak hikmet adı verilir. Bundan dolayı sağlam bilgi, güzel huy, faydalı sanat, herkesin faydasına olan hizmet, sebep ve sebebiyet, bir kötülüğü önlemek veya bir iyiliği elde etmek için yapılan herhangi bir şey, ibret ve ders almayı gerektiren herhangi bir söz ve nasihat, tuhaf bir şeyin sırrını anlamaya yönelik çaba, peygamberlik, sağlam gelenekler, Allah&#8217;ın değişmez kanunları, Peygamber&#8217;in sünnetleri, şeriat, din, kitap, Kur&#8217;ân, İncil. İşte bunların her biri hikmetin çeşitli mânâlarından birer tanesidir.</span></p>
<p><strong><span lang="EN-US">Mukatil&#8217;den rivayet olunuyor ki, &#8220;hikmet&#8221; Kur&#8217;ân&#8217;da dört türlü tefsir edilir:</span></strong></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>1-</strong> Kur&#8217;ân&#8217;ın öğütleri mânâsına ki, Bakara Sûresi&#8217;nde, &#8220;Ve Allah&#8217;ın size indirdiği kitap ile size öğüt vermek için indirdiği hikmet&#8230;&#8221; (Bakara, 2/231) bu mânâyadır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>2</strong>&#8211; Anlamak ve bilmek anlamına hikmet ki, &#8220;Andolsun ki, Biz Lokman&#8217;a hikmet verdik.&#8221; (Lokman, 31/12) âyetinde olduğu gibi.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>3</strong>&#8211; Nübüvvet (peygamberlik) mânâsına hikmet ki, &#8220;Gerçek şu ki, Biz İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik.&#8221; (Nisa, 4/54) ve &#8220;Ve Allah Davud&#8217;a hükümdarlık ve hikmet verdi.&#8221; (Bakara, 2/251) âyetlerinde bu anlamadır.</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>4</strong>&#8211; İnce sırları ile Kur&#8217;ân demektir ki, &#8220;Rabbinin yoluna hikmetle davet et.&#8221; (Nahl, 16/125) ve yine bu âyetteki &#8220;Her kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiş demektir.&#8221; bu anlamdadır.</span></p>
<p><span lang="EN-US">Fahruddin Razî de bu dört mânânın, iyice araştırılınca &#8220;ilim&#8221; mânâsına geldiğinin anlaşılacağını söylemiştir. İbnü Mes&#8217;ûd, Dahhâk ve daha başkalarından bu âyette hikmetten muradın Kur&#8217;ân olduğu rivayet edilmiştir. Ayrıca Abdullah İbnü Abbas&#8217;dan gelen bir rivayette, &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;ın nâsih ve mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, mukaddem ve muahharını bilmektir.&#8221; diye; İbrahim, Ebu&#8217;l-Âliye ve Katade&#8217;den, &#8220;Kur&#8217;ân anlayışı&#8221; diye; Hasen&#8217;den &#8220;Dinde takva = &#8221; diye; Rebî&#8217; b. Enes&#8217;den &#8220;haşyet&#8221; diye tefsir edildiği de nakledilmektedir. Bunlar da daha yukarıda kaydettiğimiz mânâlara eklenince toplamı yirmi dokuz çeşit tefsire ulaşır. Bunların bir kısmı masdar, bir kısmı hasılı masdar, bir kısmı da isim cinsinden kelimelerdir. Tariflerin bir kısmı ilme, bir kısmı amele, bir kısmı da her ikisine birden raci olduğundan buraya kadar yapılan açıklamalar da kısmen tarife, kısmen misale ait olmak üzere tariflerin toplamından üç farklı tefsir şekli çıkar:</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>1</strong>&#8211; Faydalı amele götüren bilgi,</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>2</strong>&#8211; Bilgiye dayalı olarak ortaya konan faydalı amel,</span></p>
<p><span lang="EN-US"><strong>3</strong>&#8211; İlimde ve amelde ihkâm (sağlamlık).</span></p>
<p><span lang="EN-US">Bir başka deyişle, sözde ve işte isabet veya ilim ve fıkıh mânâlarıdır. Bu mânâlar birbirlerinin yakını ve gerekçeleri durumundadırlar, hikmeti bunlardan birine mahsus kılmaya hiçbir ipucu yoktur. &#8220;Lâm&#8221;ın ahde hamledilmesi ile hikmetin, nübüvvet ve Kur&#8217;ân mânâları ihtimal dahilinde, ve , yani &#8220;dilediğine&#8230;&#8221; ve &#8220;çok hayır&#8221; gibi ifadeler buna bir ipucu gibi ise de âyetin gerek yukarısı ile bağlantısı, gerekse &#8220;bunu üstün akıllılardan başkası anlamaz&#8221; şeklindeki sonucu ve ayrıca bunun kesbî ilimlere de işarette bulunması, genel anlamda hikmet cinsinden olan herşeyi kapsamı içine aldığında şüphe ve tereddüde yer kalmaz. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Tefsir ilminde otorite sayılan âlimlerin tercihleri, bu üç mânâdan mastar veya hasılı mastar olarak hiçbirine tahsis etmeden tefsir etmişlerdir. &#8220;Çok hayır&#8221; diye övgüye layık kılmaktan da anlaşılacağı gibi, yukarıda açıkladığımız şekilde çok hayır, ancak ilimle amelin birleşmesinden doğar. Kötülüğü önlemek, iyiliği elde etmek şeklindeki esas anlamının bilfiil gerçekleşmesi de buna bağlıdır. Her çeşit hikmet Allah&#8217;ın ihsanıdır, fakat &#8220;çok hayır&#8221; kâmil hikmettedir. Ekmel hikmet de &#8220;hayr-ı kül&#8221;dür.</span></p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,cild.2,syf.204-218</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ne-demektir/">Hikmet ne demektir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hikmet-ne-demektir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yakîn Sahibi Olma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yakin-sahibi-olma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yakin-sahibi-olma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Feb 2018 14:53:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn Sahibi Olma]]></category>
		<category><![CDATA[Yakînin dereceleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20101</guid>

					<description><![CDATA[<p>Îkân&#8221;, yakîn sahibi olmaktır. &#8220;Îkân&#8221;, &#8220;istikân&#8221;, &#8220;teyakkun&#8221;, &#8220;yakîn&#8221; hepsi bir mânâya gelir. &#8220;Yakîn&#8221;, gerçeğe uygun ve herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak şekilde şek ve şüpheden uzak olan sabit ve kesin bir inanış demektir. Diğer bir deyişle &#8220;yakîn&#8221;, şek ve şüphe bulunmayan kesin bilgi, şüphe karışmayan ilim, bozulması ihtimali olmayan ilimdir. Bununla beraber &#8220;kalbin kararı&#8221; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yakin-sahibi-olma/">Yakîn Sahibi Olma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span lang="DE"><a href="http://ilimcephesi.com/yakin-sahibi-olma/indir-171/" rel="attachment wp-att-20158"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-20158" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/indir.jpg" alt="" width="224" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/indir.jpg 224w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/indir-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 224px) 100vw, 224px" /></a></span></p>
<p><span lang="DE">Îkân&#8221;, yakîn sahibi olmaktır. &#8220;Îkân&#8221;, &#8220;istikân&#8221;, &#8220;teyakkun&#8221;, &#8220;yakîn&#8221; hepsi bir mânâya gelir. &#8220;Yakîn&#8221;, gerçeğe uygun ve herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak şekilde şek ve şüpheden uzak olan sabit ve kesin bir inanış demektir. Diğer bir deyişle &#8220;yakîn&#8221;, şek ve şüphe bulunmayan kesin bilgi, şüphe karışmayan ilim, bozulması ihtimali olmayan ilimdir. Bununla beraber &#8220;kalbin kararı&#8221; anlamına da &#8220;yakîn&#8221; denildiği olur. &#8220;Şu anda şüphem yok ki bu böyledir. Şimdi ve ilerde şüphe edilmez bu böyledir. Başka türlü olmak mümkün değil, bu böyledir.&#8221; Bunun üçüne de yakîn denilir fakat asıl &#8220;yakîn&#8221; ikinci ile üçüncüdür. </span><span lang="FR">Yani birinci tariftir. Allah&#8217;a ait ilme, &#8220;yakîn&#8221; denilmez. Bunun iki sebebi vardır: Birincisi; Allah&#8217;ın isimleri ve sıfatları vahye dayanır. </span></p>
<p><span lang="FR">Kitap ve Sünnet&#8217;te ise Allah&#8217;ın ilmine &#8220;yakîn&#8221; denildiği görülmemiştir. İkincisi: &#8220;Yakîn&#8221; ve &#8220;îkân&#8221; şek ve şüphe edilebilen şeyler hakkında kullanılır. Bunun için zorunlu bilgilere, yani apaçık olan şeylere, gün gibi aşikar gerçeklere &#8220;yakîn&#8221; denilemiyeceğini söyleyenler bile vardır. &#8220;Yakîn&#8221;de istenilen şey, gerçeklik ve şüphesizliktir. Fakat bu olayın zaruri olması değil, ancak vâki olması şarttır.</span></p>
<p><span lang="FR"> Şu halde görülenler, tecrübe edilenler, tevatürle nakledilenler ve doğru istidlaller de yakîn (kesinlik) ifade ederler. Bazı Batı filozoflarının iddia ettikleri gibi &#8220;yakîn&#8221; yalnız zarurî ve huzurî ilim demek değildir. Yakînin dereceleri vardır. Mesela matematik bilgileri, mantık bilimine ait sonuçlar yakînî ve zarurî olduğu gibi, normal ve tecrübeye dayanan ilimler, tabiat ilimleri yanında Kimya ve Fizik ilimleri zarurî olmayarak yakînîdirler. Ancak bunların tecrübe edilmiş olaylarından yanlış istidlaller ile sonuç çıkarılan özel görüş ve varsayımların hepsi yakînî değildir. Aynı şekilde Hayat Bilgisi, Tıb ve benzerleri henüz yakînî değildir. Bu sebeplerden dolayı uçakları yaparız, fakat bir çimeni, bir böceği, serçenin bir tüyünü yapamayız. </span><span lang="EN-US">Acaba mümkün değil midir? </span></p>
<p><span lang="EN-US">Mümkün olmasaydı vücuda gelmezdi. Allah Teâlâ onları öncelikle ve bizzat ve sonra maddeleri, tohumları aracılığıyla yarattığı gibi, bizim elimizle de yaratabilir. Nitekim peygamberlerin ellerinde yapabileceğine dair örnekler de gösterdiğini Kur&#8217;ân haber veriyor. &#8220;Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyor, içine üflüyordun, benim iznimle kuş oluyordu.&#8221; (Maide, 5/110). Bunun için ilimler ve tabiat ilimleri, bizim, Allah&#8217;ın kudreti hakkındaki kesin inanışımızı ve imkanın kendisi hususundaki imanımızın genişliğini yıkacak değil, kuvvetlendirip genişletecek deliller kabul edilmek gerekir. Fenleri kendi sınırları içinde takip etmeli ve geliştirmeliyiz. Fakat onlara inanırken, hiçbir zaman Allah&#8217;ın kudretini terkettik, dünya ve ahireti bitirdik zannetmemeliyiz. </span></p>
<p><span lang="EN-US">Normal yakînlere, zarurî yakînleri feda etmemeliyiz. Biz var isek, bizim ilmimiz varsa, Allah Teâlâ ve O&#8217;nun ilim ve kudreti daha önce var. Bugünkü görülen âlem varsa, yarınki gayb âlemi de tabiatıyle vardır. Bugün olmayanlar, yarın olur. Bugün inanmadıklarımıza yarın inanmak mecburiyetinde kalırız. Hiç yanılmamak, hiç şaşmamak, sonsuz ümitsizliğe düşmemek istiyorsak hiçbir hadisenin yıkamayacağı, hiçbir şüpheciliğin yıkamayacağı en hak ve en temelli esaslara iman etmeliyiz ki, kesin iman dairemiz daralmasın; ilim ve fenni boğmayalım; imkan sahasını kısıtlamayalım; mümküne, imkansız demiyelim; hayır yerine şerre koşmayalım; imkânsız zannettiklerimizin imkanını, hatta ortaya çıkışını gördüğümüz zaman perişan oluruz. Sudan ateş, ölüden diri çıkar mı? Allah&#8217;ın izniyle çıkar. Hayat yapılır mı? Allah&#8217;ın izniyle yapılır. Göklere çıkılır mı? </span></p>
<p><span lang="EN-US">Allah&#8217;ın izniyle çıkılır. </span><span lang="DE">Kabirde soru sorulur mu? </span><span lang="FR">Allah&#8217;ın izniyle sorulur. </span><span lang="DE">Ölen dirilir mi? </span><span lang="FR">Allah&#8217;ın izniyle dirilir. </span><span lang="DE">Fakat &#8220;İki kere iki, tek olur mu?&#8221; Olmaz. Bir şeyin parçası kendisinden büyük olur mu? </span><span lang="FR">Olmaz. İlletli illetini geçer mi? Geçmez. İnsan bizzat yaratıcı ve bizzat mabud olabilir mi? Olamaz. O, Allah&#8217;ın izniyle, kuş da yapsa, ölüleri de diriltse yine kuldur, yine kuldur. Bütün imkanlar, Allah&#8217;ın kudretindedir. Ve istikbal (gelecek) dediğimiz zaman sonsuzdur ve o sonsuzda bizim nice başımıza gelecekler ve sorumluluklarımız olacaktır. Ve işte Hazreti Muhammed (s.a.v.) bize mutlak olan bu tam imanı, bu tevhid inancını ve buna göre güzel işler işlemeyi öğretmek için gönderilmiştir. Ona iman edenler hiçbir zaman aldanmazlar, her zaman yakîn (tam iman)e sahip olurlar.</span></p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,Azim,cild:1syf.186-188</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yakin-sahibi-olma/">Yakîn Sahibi Olma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yakin-sahibi-olma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
