<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Selçuklu Tarihi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/tarih-yazilari/selcuklu-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 11 Aug 2022 16:23:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Selçuklu Tarihi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sultan Alparslan Dönemi  1063-1072</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sultan-alparslan-donemi-1063-1072/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sultan-alparslan-donemi-1063-1072/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Aug 2022 16:23:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Cihan Piyadeoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Alparslan Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25724</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cihan Piyadeoğlu 1. Tahta Çıkışı Büyük Selçuklular Tarihi, biraz da hanedan içi mücadeleler tarihi olarak öne çıkar. Özellikle Arslan Yabgu&#8217;nun oğlu Kutalmış&#8217;ın mücadelesini farklı şekilde değerlendirmekte fayda vardır. Kutalmış&#8217;ın taht mücadelesi, daha sonra Türkiye Selçuklu Devleti&#8217;nin kurulmasının önemli aşmaların dan birini teşkil eder. Arslan Yabgu&#8217;nun Gazneli Mahmud tarafından ber taraf edilmesiyle Selçuklu ailesinin yönetimi Tuğrul [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sultan-alparslan-donemi-1063-1072/">Sultan Alparslan Dönemi  1063-1072</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26108 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/malazgirt-muharebesi-300x177.jpg" alt="" width="575" height="339" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/malazgirt-muharebesi-300x177.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/malazgirt-muharebesi-600x354.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/malazgirt-muharebesi.jpg 650w" sizes="(max-width: 575px) 100vw, 575px" />Cihan Piyadeoğlu</p>
<p><strong>1. Tahta Çıkışı</strong></p>
<p>Büyük Selçuklular Tarihi, biraz da hanedan içi mücadeleler tarihi olarak öne çıkar. Özellikle Arslan Yabgu&#8217;nun oğlu Kutalmış&#8217;ın mücadelesini farklı şekilde değerlendirmekte fayda vardır. Kutalmış&#8217;ın taht mücadelesi, daha sonra Türkiye Selçuklu Devleti&#8217;nin kurulmasının önemli aşmaların dan birini teşkil eder. Arslan Yabgu&#8217;nun Gazneli Mahmud tarafından ber taraf edilmesiyle Selçuklu ailesinin yönetimi Tuğrul ve Çağrı Bey&#8217; e geçmiş, Dandanakan Savaşı&#8217;ndan sonra da bu durum devam etmişti. Ancak Kutalmış, yönetim hakkının kendisinde bulunduğunu belirterek Sultan Tuğrul Bey henüz hayattayken isyan etmişti. O, bu amaçla kardeşi Resultegin ile birlikte Türkmenler&#8217;in de desteğini alarak isyan etmişti. Selçuklular karşısında başarılı olamayan kardeşler Cibfü bölgesinde bulunan Girdkfih kalesine sığınmak durumunda kalmışlardı. Burada Emir Humar Tegin tarafından kuşatılmışlarsa da kaleden çıkartılmaları mümkün olmamış, hatta üzerlerine gelen kuvvetleri geri püskürtmüşlerdi (Cemaziyelahir 463/Temmuz 1061}. İsyan durumu Tuğrul Bey&#8217;in ölümüne kadar devam etmiş, bundan sonra Kutalmış tahtı ele geçirmek üzere harekete geçmişti.</p>
<p>Sultan Tuğrul Bey&#8217;in çocuğu olmamıştı. O, eski Türk geleneğinden gelen levirat usulü gereği ölen ağabeyi Çağrı Bey&#8217;in hanımıyla evlenmiş, muhtemelen de bu hanımın etkisiyle Çağrı Bey&#8217;in oğlu Ebü&#8217;l-Kasım Süleyman&#8217;ı veliaht tayin etmişti. Ancak onun ölümünden sonra taht için tek aday Süleyman olmadı. Kutalmış, Tuğrul Bey vefat ettiği sırada zaten isyan halindeydi. Melik Alparslan ise babasının ölümünden sonra Horasan&#8217;da idareyi ele almış, Büyük Selçuklu Sultanlığı için beklemeye başlamıştı. Nitekim Tuğrul Bey&#8217;in hastalığının artması üzerine Horasan&#8217; dan batıya doğru harekete geçmiş, ancak yolda bunun doğru olmadığını öğrendiğinde geri dönmüştü. Ayrıca Sistan hakimi Musa Yabgu da Herat&#8217;ta taht iddiacısı olarak ortaya çıkmış, adını bilmediğimiz Huttelan Emiri de isyan kervanına katılmıştı.1841 Tuğrul Bey&#8217;in ölümüyle birlikte daha etkin bir hale gelen Vezir Amidülmülk Kündüri, Veliaht Süleyman&#8217;ı İsfahan&#8217;dan Rey&#8217;e getirterek tahta oturttu. Bu oldubitti hem Alparslan hem de Kutalmış tarafından kabul edilmemişti. Özellikle Alparslan, Amidülmülk&#8217;e yazdığı mektupta851 mevcut durumu kabul etmediğini bildiriyordu.</p>
<p>Gelinen noktada en güçlü aday olarak Kutalmış öne çıkmıştı. Nitekim Türkmenler, onun tarafında yer almış, 50.000 veya 90.000 kişilik bir ordu toplamıştı. Bu ordu karşısında Süleyman&#8217;ın dolayısıyla da Amidülmülk&#8217;ün tutunması çok da mümkün görünmüyordu. Neticede Kutalmış, Rey&#8217;e gelerek Şevval 455 (Ekim 1063) tarihinde adına hutbe okuttu. Onunla mücadele edemeyeceğini anlayan Amidülmülk, iç kaleye çekilerek Alparslan adına hutbe okutmuş ve onu yardıma çağırmıştı. Süleyman ise Alparslan&#8217;ın devreye girmesiyle birlikte Rey&#8217; den ayrılarak Şiraz&#8217;a gitmişti.1861 Süleyman&#8217;ın tahta çıkartılması bazı Emirler tarafından da kabul edilmemişti. Büyük Selçuklu ailesinden, muhtemelen de Yusuf Yınal&#8217;ın oğlu olan Erbasgan, Emir Yağısıyan ve Hacib Erdem, Kazvin&#8217;de Alparslan adına hutbe okutmuşlardı. Harekete geçen Alparslan, Huttelan üzerine yürümüş ve savaş meydanında Huttelan hakimi öldürülmüştü. Daha sonra Herat üzerine yürüyen Alparslan, zorlu bir mücadeleden sonra şehri ele geçirmiş. ancak Musa Yabgu&#8217;yu yerinde bırakmıştı.1871 Alparslan&#8217;ın Rey&#8217;e ilerlemesi üzerine Kutalmış onu karşılamaya çıktı. Damgan&#8217;a geldiğinde Kutalmış&#8217;a taht iddiasından vazgeçmesi yönünde gönderdiği haber olumlu karşılık bulmamıştı. Nitekim Kutalmış, babası Arslan Yabgu&#8217;nun hukuki hakları çerçevesinde sultanlığın kendisinde kalması gerektiğini düşünüyordu.</p>
<p>Neticede iki ordu Damgan yakınlarındaki Milh (Dih-i Nemek) civarında karşı karşıya geldi. İlm-i nücum bilen Kutalmış, savaşın zamanlamasını kendi aleyhinde görmüş, bunun için daha sonra savaşılması amacıyla savaş meydanına su akıtarak bataklık haline gelmesini sağlamıştı. Ancak Alparslan, beklemek niyetinde değildi. Ordusu az olmasına rağmen, Külsarığ, Savtegin, Sungurca ve Buldacı gibi önemli komutanlara sahipti. Neticede Alparslan ile Kutalmış arasındaki mücadelede kazanan taraf Alparslan oldu. Kutalmış bir rivayete göre savaş alanında, diğerine göre de kaçarken atından düşerek vefat etmiş, kardeşi Resultegin ile büyük oğlu (muhtemelen Mansfir) da esir düşmüştü. Kutalmış&#8217;ın cenazesi Rey&#8217;e götürülerek Tuğrul Bey&#8217;in yanına defnedildi. Ölümünün Alparslan&#8217;ı çok etkilediği, ağladığı ve günlerce yas tuttuğu rivayet edilmektedir. Bütün taht iddiacılarını bertaraf eden Alparslan, daha sonra Rey&#8217;e gelerek adına hutbe okutup para bastırdı. Ardından amcası Tuğrul Bey ile evlenmiş olan halifenin kızı Seyyide&#8217;yi Bağdat&#8217;a gönderen Alparslan adına halife de hutbe okutarak sultanlığını tasdik etmişti. Sultan Alparslan daha sonra devletin kaderi üzerinde önemli belirleyicilerden biri olan Nizamülmülk&#8217;ü vezir tayin etmiş, eski vezir Amidülmülk&#8217;ü de Mervu&#8217;r-rfiz&#8217;a göndermiştir.1881</p>
<p><strong>2. Batı Seferi</strong></p>
<p>Sultan Alparslan devlete hakim olduktan kısa süre sonra 1 Rebiülev vel 456/22 Şubat 1064 tarihinde Rey&#8217; den ayrılarak Azerbaycan&#8217;a yöneldi. Merend&#8217;e geldiği sırada daha önce Anadolu&#8217;ya seferler düzenlemiş olan Tuğtegin adlı bir Türkmen reisi ona itaat bildirerek güzergah hakkında bilgiler vermişti. Nahçıvan&#8217;a gelen Sultan Alparslan, Aras nehrini gemile rin yan yana bağlanması suretiyle yapılan köprüden geçmiş, daha sonra da ordusunu ikiye ayırmıştı. Kendisinin komuta ettiği kuvvet Lori Ermeni Kralı Giorg&#8217;un arazisine girmiş, Giorg&#8217;un Selçuklu haki miyetini tanıma teklifini kabul etmişti. Ardından Gürcistan&#8217;a yönelen Sultan Alparslan, pek çok önemli şehir ve kaleyi ele geçirerek Gürcü Kralı iV. Bagrat&#8217;ı sıkıştırmış, o da Selçuklu tabiiyyetini kabul edeceğini bildirmek zorun da kalmıştı.</p>
<p>Aras ırmağı havzasına geri dönen Alparslan, ele geçirmiş olduğu büyük ve değerli ganimeti de Rey&#8217;e gönderdi. İkiye ayrılan ordunun diğer koluna oğlu Melikşah, kardeşi Yakı1ti ile Vezir Nizamülmülk komuta ediyordu. Bu ordu Aras ırmağı boyunca ilerleyerek Bizans arazisine girmiş, bugünkü Erivan&#8217;ın kuzey batısında bulunan müstahkem Byurakan (Anberd) kalesini ele geçirmişti. Daha sonra yine Aras boyunda bulunan Sürmari (Sürmeli) ve Hagios Gerogios kalesi de ele geçirildikten sonra Meryem nişin kalesi kuşatıldı. Önemli bir dini merkez olan ve sağlam surları ile ünlü bu kale de fethedilmişti. Elde edilen büyük başarı sebebiyle Sultan Alparslan oğlu Melikşah ve Nizamülmülk&#8217;ü kutlamış ve ardından birleşen ordu, Sepidşehir ve Lal kalelerini ele geçirmişti. Daha sonra Bizans&#8217;ın elinde bulunan ve Ortaçağ&#8217;ın en ünlü Hıristiyanhk merkezlerinden biri olan Anı şehri bir sonraki hedef olarak seçilmişti. Bir tarafı Arpaçay&#8217;a bakan derin uçurumlar diğer taraftan da sağlam surlarla çevrili olup &#8220;asla ele geçirilemez&#8221; olarak bilinen Anı şehri, sıla bir kuşatmadan sonra 16 Ağustos 1064 tarihinde ele geçirildi. Şehrin ele geçirilmesi İslam dünyasında büyük sevince neden olmuş, Halife Kaim-Biemrillah, Sultan Alparslan&#8217;a Ebü&#8217;l Feth lakabını vermişti. Sultan Alparslan, Anı&#8217;yı Şeddadilerden Ebü&#8217;l-Esvar&#8217;ın oğlu Menuçehr&#8217;in idaresine bıraktıktan sonra kardeşi Kirman Hakimi Kavurd&#8217;un isyanı sebebiyle geri dönmek zorunda kaldı. Ancak bu süreçte kendi sinin de büyük önem verdiği Anadolu seferlerine devam edilmesi hususunda gerekli emirleri de vermişti.89</p>
<p><strong>3. Kavurd&#8217;un isyanları</strong></p>
<p>Sultan Alparslan, batı seferi sonrasında ağabeyi Karaarslan Kavurd&#8217;unı9o1 isyankar tavırlarını haber alarak onun üzerine yürüdü. Kavurd, tam manasıyla isyan etmemiş olmakla birlikte tabiiyet şartlannı da yerine getirmemişti. Özelikle sultanın emri ve bilgisi dışında genişleme amaçlı Fars seferi, Sultan Alparslan tarafından itaatsizlik olarak görülmüştü. Sultan Alparslan&#8217;a tabi Şebankare Emiri Fazh1ye üzerine yürüyen Kavurd, Şiraz&#8217;ı ele geçirdi. Ayrıca o, kız kardeşi Gevher Hatun&#8217;un eşi Erbasgan ile de muhtemelen Alparslan aleyhinde ittifak yapmıştır. Bu gelişmeler üzerine harekete geçen Alparslan, Hemedan&#8217;a geldiği sırada Fazlilye kendisine sığınmış, Kavurd&#8217;dan alınan Şiraz tekrar ona verilmişti. Kavurd ise sığınmış olduğu kaleden gönderdiği haberle itaat bildirmiş, bunun üzerine Alparslan, Isfahan&#8217;a geri dönmüştü (457 /1065). Ancak Kavurd, vezirinin kışkırmaları neticesinde bir süre sonra gerçek anlamda isyan etti. O, güçlü surları sebebiyle savunulması daha kolay olan Berdesir kalesine sığınmıştı. Sultan Alparslan&#8217;ın onun üzerine yürümesi uzun sürmedi. Alparslan&#8217;ın öncü kuvvetlerinin asıl ordu Kirman yolundayken Kavurd&#8217;un kuvvetlerini yenmesi Kavurd&#8217;u barış istemeye sevk etti. Ardından Ciruft kalesine sığınan Kavurd, daha sonra sultanın huzuruna giderek itaat arz etmişti. Kirman&#8217;ın yönetimini tekrar kendisine bırakan Sultan Alparslan, Şiraz yakınlanndaki lstahr kalesi üzerine yürümüş ve burayı da ele geçirmişti (459/1067).91</p>
<p>Kavurd&#8217;un Sultan Alparslan&#8217;a olan itaati çok da uzun sürmedi. Son is yan ilk ikisine oranla daha iyi planlanmıştı. Nitekim Kavurd, ilk olarak eski düşmanı Fazlilye ile bu kez ittifak yapmış ve ardından harekete geçmişti. Diğer bir ifadeyle Sultan Alparslan&#8217;ın iki kişiyi bertaraf etmesi gerekiyordu.Bunun için harekete geçen sultan ilk olarak Fazlilye üzerine, Şiraz&#8217;a yürüdü. Şehri ele geçirmesine rağmen Fazlilye&#8217;yi bertaraf edemedi. Çünkü o müstahkem Hurşeh kalesine çekilmişti. Kale önünde zaman harcamak istemeyen Sultan Alparslan, kuşatmayı Nizamülmülk&#8217;e bırakarak Kirman&#8217;a yönelmişti. Nizamülmülk&#8217;ün Fazlilye&#8217;yi esir ettiği haberi ulaştığın da Sultan Alparslan, Berdesir kalesini kuşatmakla meşguldü (Şaban 461/ Mayıs-Haziran 1069). Fazh1ye&#8217;yi huzuruna getirten Sultan Alparslan, onu affetmiş, bunu duyan Kavurd da planlarını uygulamak düşüncesiyle zaman kazanmaya yönelik olarak affını istemişti. Gerçekte ise o, Alparslan&#8217;ın askerlerinden bazılarıyla iletişime geçerek kendi tarafına çekmiş ve bir saldırı yapmaları hususunda onlarla anlaşmıştı. Berid (istihbarat) teşkilatını güvenilir bulmadığı için kullanmayan Sultan Alparslan için durum çok tehlikeli bir hal almıştı. Ancak askerlerinden biri bu plan hakkında Alparslan&#8217;ı haber dar etti. Kısa bir araştırma sonunda olayın gerçek olduğunu anlaşılınca askerlerden bazıları öldürüldü. Buna rağmen ordunun ne kadarının bu işe dahil olduğunu bilemediği için Melikşah&#8217;ı bir kısım askerle Berdesir önünde bırakarak lsfahan&#8217;a dönmek zorunda kalmıştı (Zilhicce 461/Ekim 1069). Böylece Kavurd cezalandırılmaktan kurtulmuş oldu. Bir süre sonra Kavurd&#8217;un oğlu Sultanşah, Sultan Alparslan&#8217;a başvurarak ba basıyla mücadele etmek istediğini belirtmiş, başarılı olması karşılığında Kirman&#8217;ın kendisine verilmesini istemişti. Alparslan&#8217;dan aldığı destekle Kirman&#8217;a yürüyen Sultanşah ise başarılı olamadı ( 462/1069-1070).1921</p>
<p><strong>4. Üstyurt ve Mangışlak Seferi</strong></p>
<p>Sultan Alparslan özellikle kervanların yollarını keserek huzursuzluk çıkartan gayrimüslim Türkler&#8217;i, Kıpçakları ve Türkmenler&#8217;i kontrol altına almak için Ceyhun&#8217;u geçerek Harizm&#8217;in kuzeyindeki Üstyurt ve Mangışlak&#8217;a yöneldi. Yenilgiye uğratılan Türkmenler daha da kuzeye çekilmek zorunda kalmıştı (458/1065-1066).</p>
<p>Buradan Selçuklular&#8217;ın ilk merkezi Cend&#8217;e yönelen Sultan Alparslan, büyük dedesi Selçuk&#8217;un mezarını ziyaret ettikten sonra Merv&#8217;e döndü. Radgan yakınlarına gelince oğlu Melikşah&#8217;ı Karahanlı İbrahim Tamgaç&#8217;ın kızı Terken, diğer oğlu Arslanşah&#8217;ı da Gazneli Sultanı İbrahim&#8217;in kızıyla evlendiren Alparslan, Melikşah&#8217;ı da büyük oğlu olmamasına rağmen veliaht tayin etmişti. Ayrıca önemli bazı şehirleri hanedan üyeleri ile Emirlerine ikta etmişti. Bu paylaşıma göre Belh&#8217;i kardeşi Süleyman&#8217;a, Merv&#8217;i oğlu Arslanşah&#8217;a, Saganiyan ve Toharistan&#8217;ı kardeşi İlyas&#8217;a, Bağşur vilayeti ile çevresini Mes&#8217;ud b. Ertaş&#8217;a, son olarak Herat&#8217;a bağlı lsfizar&#8217;ı da Mevdıld b. Ertaş&#8217;a verdi. Herat ise zaten oğlu Toganşah hakimiyetindeydi.1931</p>
<p><strong>5. Kafkasya ve Anadolu&#8217;daki Diğer Faaliyetler</strong></p>
<p>İlk Batı seferinden sonra Anadolu&#8217;ya yapılan Selçuklu akınlarında bir kesinti olmamıştı. Nitekim daha önce de Anadolu&#8217;da akınlarda bulunmuş olan Satar-ı Horasan, 458 (1065-1066) tarihinde Tulhum, Siverek kalelerini kuşatmış, Urfa çevresinde bazı yerleri ele geçirdikten sonra Antakya dükünü mağlup etmişti. Aynı yıl içerisinde üç kez Urfa yörelerine gelen Salar-ı Horasan, Diyarbakır önlerine gelerek karargah kurduğu sırada Diyarbakır Hakimi Nizamüddin ile görüşmek üzere şehre girdiğinde de yakalanarak öldürülmüştü.1941 Sultan Alparslan, 459/1067 tarihi itibariyle özelde Gürcistan daha geniş kapsamda da Anadolu&#8217;nun fethine yönelik bir planlama ile bir sefer düzenledi. Buradaki bir diğer amaç da kuzeyden gelerek Selçuklu tabi iyyetindeki Şeddadiler ve Şirvanşahların arazisine saldıran gayrimüslim Türkler&#8217;i bertaraf etmekti. Bu sebeple yanında veziri Nizamülmülk ve Emir Savtegin olduğu halde Aras nehrini geçerek bölgeye geldi. Şedda di ve Şirvanşah Emirlerinin itaatlerini yenilemelerinden sonra (Zilhicce 459/Ekim-Kasım 1067) Şeki üzerine yürüyen Sultan Alparslan, Gürcüler&#8217;in geri çekilmesini sağladı (Muharrem 460/Kasım 1067). O, ormanları yakmak suretiyle düşmanların gizlenmelerini de engellemişti. Gürcü Kralı Bagrat kaçmak zorunda kaldığı gibi Şeki Hakimi Ahsartan (Agasartan) da itaat bildirerek İslam dinine geçmişti. Kışın gelmesiyle birlikte Tiflis&#8217;e çekilen Alparslan, Tifüs ve Rustov başta olmak üzere pek çok kaleyi ele geçirdi. Akınlar ise Trabzon&#8217;a kadar genişletilmişti.</p>
<p>Alparslan&#8217;ın faaliyetleri neticesinde IV. Bagrat tekrar Selçuklu hakimiyetini tanımak zorunda kaldı. Kafkasya&#8217;nın tamamının ele geçirilmesi, asıl hedef olan Anadolu&#8217;ya yapılacak seferlerin de daha kolay gerçekleştirilmesini sağlayacağından büyük önem verilen bu sefer, Karahanlı sınırında patlak veren sorunlar nedeniyle sona erdirilmek durumunda kalınmıştı. Bir süre sonra yerel güçlerin kendi aralarında anlaşmazlıklardan faydalanan Gürcüler, Tiflis&#8217;i ele geçirip Şeddadi Emiri Fadh1n&#8217;u esir etmişlerdi. Sultan Alparslan&#8217;ın emriyle bölgeye gelen (Zilkade 460/Eylül 1068) Emir Savtegin&#8217;in faaliyetleri neticesinde Fadh1n, Cemaziyelahir 461/Mart-Nisan 1069 tarihinde kurtarılmıştı.l951 Selçukluların Anadolu seferlerini devam ettiren komutanlardan biri de Batı Karahanlı Hükümdarı Ebu İbrahim 1. Tamgaç Han&#8217;ın oğlu olması muhtemel Hanoğlu Harun oldu. Onun önderliğindeki Oğuz Türkleri, 457 (1064-1065) tarihinde Anadolu&#8217;ya gelerek Diyarbakır çevresinde, daha sonra da Kuzey Suriye&#8217;ye giderek burada faaliyetlerde bulunmuştu. Harun, Bizans İmparatoru Romanos Diogenes&#8217;e karşı da başarılar elde etmişti.1961 Bu tarihten sonra Selçuklular&#8217;ın Anadolu fetihleri hemen hemen aynı kişilerin komutasında devam ettirildi. Hacip Gümüştegin, berabe rinde Afşin ve Ahmedşah olduğu halde Anadolu&#8217;ya gelmiş, Murat ve Dicle havzalarından hareket ederek el-Cezire bölgesine ilerleyerek Ergani ve Nizip taraflarındaki bazı kaleleri ele geçirmeyi başarmıştı. Nusaybin&#8217;i kuşattıktan sonra Adıyaman bölgesine gelen Gümüştegin, Bizans&#8217;ın uç komutanı Aruandanos ile mücadele etmişti.</p>
<p>Bu mücadeleden galip çıkmayı başaran Gümüştegin olmuş ve Bizans komutanı esir edilmişti. Aruandanos, 40.000 altın karşılığında serbest bırakıldı. Diğer esirler ve büyük miktardaki ganimetle Selçuklular&#8217;ın askeri üssü Ahlat&#8217;a geri dönüldü. Ahlat&#8217;ta Afşin ile Gümüştegin arasında çıkan bir kavga sırasında Gümüştegin ölünce Afşin, Sultan Alparslan&#8217;dan çekinerek beraberindeki Türkmenler ile birlikte batıya yönelerek Anadolu akınlarına devam etti. Afşin, yeni harekat üssü olarak kendisine Amanos dağlarını seçmişti. Buradan hare ketle Dülük&#8217;ül971 ele geçiren Afşin&#8217;e bağlı diğer bir kuvvet 459 (1067) tarihinde Antakya taraflarına akınlarda bulundu. Ardından Malatya civarında Bizans kuvvetleri ağır bir yenilgiye uğratılmış, Kayseri de kısa süre için bile olsa ele geçirilmişti. 1067 sonlarında Haleb&#8217;e gelerek Anadolu&#8217; da elde etmiş olduğu ganimeti burada satan Afşin, bir sonraki yılda da Anadolu seferlerine devam etti. Afşin&#8217;in başarılı faaliyetleri Sultan Alparslan&#8217;ın dikkatini çekmiş ve ona bir mektup göndererek kendisini affettiğini bildirmişti. Antakya civarında sultanın mektubunu alan Afşin, Nisan 1068 tarihinde Alparslan&#8217;ın huzuruna çıkmak için buradan ayrıld1.ı9sı Alparslan&#8217;ın Muharrem 460 (1067-1068) tarihindeki Gürcistan seferi, faaliyet alanı itibariyle değilse de amacı itibariyle Anadolu idi. Nitekim bu seferde elde edilen başarı sonraki dönem Anadolu seferlerinin başarısını doğrudan etkileyecek bir gelişme olmuştu. Bizans&#8217;ın yeni İmparatoru Romanos Diogenes&#8217;in Anadolu&#8217;daki düzensizliği bertaraf etmek düşüncesiyle Muharrem 461 (Ekim-Kasım 1068) tarihinde başladığı sefer, Anadolu&#8217;daki Türkmenler&#8217;in Bizans imparatorunun aksi yönünde hareket etmeleri sebebiyle başarısız olmuştu. Romanos Diogenes, Çukurova bulunduğu sırada Afşin&#8217;in Sakarya ırmağı vadisine kadarki bölgede faaliyetlerine devam ederek Afyon (Amorion) şehrini ele geçirmesi, imparatora büyük darbe olmuştu. Bunun üzerine İmparator; Afşin&#8217;in geri dönüş yolu nu kesmek için batıya yöneldiyse de başarılı olamamış, yaklaşan kış mevsimi sebebiyle de geri dönmek zorunda kalmıştı.99</p>
<p>Selçuklu komutanlarının 461 (1069) tarihinden itibaren Anadolu&#8217;ya gerçekleştirmiş oldukları seferler. Malazgirt Savaşı&#8217;na zemin hazırlamıştır. Özellikle Afşin, Ahmedşah, Sanduk, Türkman, Demleçoğlu Mehmed, Duduoğlu, Serhengoğlu ve Arslantaş gibi komutanların önderliğindeki Selçuklular, Anadolu&#8217;nun doğusu ve güneyinde faaliyetlerde bulunmuştu. Bu durum Bizans imparatorunu bizzat harekete geçirmiş, Kayseri&#8217;ye gelmesine neden olmuştu. Diğer taraftan Manuel Komnenos, Sivas&#8217;a, Philare tos Brachamios da Malatya&#8217;ya gönderilmişti. Ancak imparator sonuç itibariyle istediğini alamamış, lstanbul&#8217;a döndükten sonra 1070 yılında tekrar Anadolu seferi planlamıştı. Fakat bazı saray erkanının çabalarıyla sadece Manuel Komnenos komutasındaki bir ordunun Anadolu&#8217;ya gönderilmesi uygun bulunmuştu.11001 Bu sıralarda Selçuklu hanedanı içerisinde gelişen bir mücadele, daha sonra Bizans-Selçuklu mücadelesine yeni bir halka ekleyecekti. Sultan Alparslan&#8217;ın kız kardeşiyle evli olan Erbasgan,11011 sonraları Kavurd b. Çağrı&#8217;yı destekleyince Alparslan ile araları açıldı. Kendisine bağlı Türkmen grubuyla Bizans&#8217;a yönelen Erbasgan&#8217;ı engellemesi için Afşin görevlendirilmişti. Diğer taraftan Manuel Komnenos da aynı şeyi yapmak üzere harekete geçmiş, ancak Erbasgan&#8217;a mağlup olmaktan kurtulamamıştı. Hatta kendisi, Nikephoros Melissenos ve diğer bazı Bizans generalleri de esir düştü. Onlara durumu izah eden Erbasgan, Bizanslı generaller ile birlikte İstanbul&#8217;a gitmişti. Kayseri-Sivas bölgesine akınlarda bulunduktan sonra Afyon-Uşak-Denizli üzerinden Kadıköy&#8217;e ulaşan Afşin, Erbasgan&#8217;ın kendi sine iadesini istemiş, ancak bu isteği kabul görmemişti. Afşin, 1070 son baharında gerçekleşen bu olaydan sonra geri dönerken bazı Bizans kale ve şehirlerine de akınlar düzenlemişti. Ahlat&#8217;a döndükten sonra da Sultan Alparslan&#8217;a gelişmeler hakkında bilgi verdi.ı03</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Sultan Alparslan, asıl hedefi Mısır&#8217;a doğru yola çıktığında Bizans İmparatoru Romanos Diogenes&#8217;in büyük bir orduyla Erzurum&#8217;a ilerlediğini haber aldı. Derhal geri dönen sultan, Recep 463/Nisan 1071&#8217;de imparato ru karşılamak üzere Doğu Anadolu&#8217;ya yöneldi. O, Fırat&#8217;ı geçerken önemli miktarda asker kaybetmiş, hayvanlar telef olmuş, yiyecek sıkıntısı baş göstermişti. Bu sebeple yaşlı ve yorgun Irak askerlerini terhis etti. Ardın dan Hoy şehrine giderek Nizamülmülk ve Hatunu askeri yardım sağlamaları için Hemedan&#8217;a veya Tebriz&#8217;e göndermişti. Ardından da Bitlis boğazı üzerinden Ahlat&#8217;a gelmişti. imparator ise Kapadokya&#8217;da askeri meclis toplamış, burada genç komutanlar İran içlerine kadar ilerleme fikrini, tecrü beli komutanlar ise en fazla Erzurum&#8217;a kadar gidilmesi gerektiği görüşü nü savunmuşlardı. Neticede genç komutanların görüşünün kabul edilerek uygulanmasına karar verildi. Neticede Bizans, 100.000-200.000 kişilik bir ordu ve büyük miktarda da askeri teçhizata sahipti. Ancak orduda Peçenek, Uz, Kıpçak, Bulgar gibi Türk boylarından, Slav, Alman, Frank, Ermeni ve Gürcülerden asker bulunması ordudaki bütünlük için büyük engel teş kil ediyordu. Bunun yanında komutanlar arasında da anlaşmazlıklar hüküm sürüyordu. Özellikle Ermeniler hakkında gelen bazı şikayetler sebe biyle imparatorun onlar hakkında çok sert sözler söylediği görülmüştü.11041 Selçuklu ordusundaki asker sayısı 40.000-50.000 civarında olup, büyük çoğunluğu atlı idi. Orduya Sultan Alparslan ile birlikte Gümüştegin, Sanduk, Aytegin, Sergenhoğlu, Ahmedşah, Dilmaçoğlu Mehmed, Savtegin, Duduoğlu gibi tecrübeli komutanlar yanında Kutalmış&#8217;ın oğulları Mansur.</p>
<p>Süleymanşah, Devlet ve Alp İlig ile Artuk, Tutak, Danişmend, Saltuk, Men gücük, Çavlı, Çavuldur ve Porsuk gibi önemli komutanlar komuta ediyordu. Süphan Dağı&#8217;nın batı eteklerinde karargah kuran Sultan Alparslan, ordusunu da Malazgirt ile Ahlat arasında bulunan Rahve ovasına yerleştirdi. İki ordu karşı karşıya geldiğinde Alparslan barış istemek için Abbasi halifesinin kendisine elçi olarak gönderdiği İbn Mahleban ve Savtegin&#8217;i imparatora gönderdi. Asıl amaç Bizans&#8217;ın durumunu görmek, belki de Bizans ordusunda bulunan Türk asıllı gruplarla iletişime geçmekti. Ancak sultanın barış teklifi reddedildi.105 Gelen cevap sonrasında Sultan Alparslan, savaş hazırlıklarının bitirilmesini emretti. Bu sırada sultanın yanından ayırmadığı ve arkasında namaz kıldığı belirtilen Buharalı EbuNasr Muhammed&#8217;in bütün camilerde kendisi için dua edilirken savaşması teklifini kabul eden Sultan Alparslan, 27 Zilkade 463 (26 Ağustos 1071) Cuma günü savaşmaya karar verdi. Savaştan önce Selçuklular&#8217;ın Bizans ordugahına düzenlediği ani saldırı ile Bizans&#8217;ın erzak muhafızları bertaraf edilmiş, bu da orduda büyük kargaşaya neden olmuştu.106</p>
<p><strong> 7. Malazgirt Savaşı ve Yapılan Barış</strong></p>
<p>Sultan Alparslan savaşın yapıldığı gün ilk olarak komutanlarına seslenmişti. Cuma namazı kılındıktan sonra da bütün orduya hitap etti.11071 Daha sonra atının kuyruğunu bağlamış, yayını, kılıç ve topuzunu alarak atına binmişi. Bizans tarafında yapılan görüşmelerden sonra topyekün taarruz fikri kabul gördü. Romanos Diogenes, Roma savaş taktiği olan dik dörtgen düzenini uygulamaya karar verdi. Savaş, Selçuklu merkez kuvvetlerinin yoğun okçu atışıyla başladı. Bu başlangıcı Türk savaş taktiği gereği sahte geri çekilme takip etmiş ve Bizans ordusu pusuya düşürülmek suretiyle savaş sonlandırılmıştı. Esir edilenler arasında Romanos Diogenes de bulunuyordu. Bir süre Alparslan tarafından misafir edilen Romanos&#8217;un kendisi bu kez barış teklif etmişti. Yapılan teklif Alparslan tarafından kabul edilerek bir anlaşma imzalandı. Anlaşmanın maddeleri şu şekildeydi:</p>
<p><strong>1.</strong> imparatorun kurtuluş akçesi 1.500.000 olacak.</p>
<p><strong> 2.</strong> Bizans her yıl 360.000 altın ödeyecek.</p>
<p><strong>3.</strong> Bizans&#8217;ın elindeki Müslüman esirler serbest bırakılacak.</p>
<p><strong>4.</strong> Gerektiğinde Bizans, Selçuklular&#8217;a askeri yardımda bulunacak.</p>
<p><strong>5.</strong> Romanos tahtta kalmayı başarırsa Antakya, Urfa, Menbic ve Malazgirt Selçuklular&#8217;a bırakılacak.108</p>
<p>Barış imzalandıktan sonra Romanos Diogenes, yanına verilen 100 asker le birlikte geri döndü. Ancak onun esir düştüğü haberi lstanbul&#8217;da öğrenildiği zaman VII. Mikhail Dukas, imparator ilan edilmişti. Geri dönen Romanos, bir süre onunla mücadele etmişse de başarılı olamamış, gözlerine mil çekildikten sonra gönderildiği Kınalıada&#8217;da 1072 yılı ortalarında vefat etmişti. Onun ölümüyle Malazgirt Savaşı&#8217;ndan sonra yapılmış olan anlaşma da sona ermişti. Sultan Alparslan bundan sonra savaşa katılmış olan Emirlerine Anadolu&#8217;ya gitmeleri emrini verdi. Ancak eskisinden farklı olarak ele geçirdikleri bölgede kendi hakimiyetlerini kurmalarına izin verilecekti. Böylece Ar· tuk, Saltuk, Danişmend, Çavuldur ve Mengücük gibi Emirler Anadolu&#8217;nun farklı yerlerini ele geçirerek ilk beylikler dönemini başlatmışlardı.1o9</p>
<p><strong>8. Sultan Alparslan&#8217;ın Maveraünnehir Seferi ve Ölümü</strong></p>
<p>Kazanılan büyük zaferden sonra lsfahan&#8217;a dönen Sultan Alparslan, oğlu Ayaz&#8217;a yardım etmek için Maveraünnehir seferine çıktı. Karahanlı Hükümdarı Şemsülmüluk Nasr&#8217;ın doğuya sefer yapmasını fırsat bilen Ayaz, onun hakimiyet bölgesi olan Semerkant ve Buhara taraflarına saldırmıştı. Nasr da bu saldırıya karşılık vermiş ve Ayaz&#8217;ı mağlup etmişti. Nasr, Sultan Alparslan&#8217;ın kızıyla evliydi ve bu mücadele sırasında kardeşi Ayaz&#8217;a yardım ettiği düşüncesiyle eşini döverek öldürmüştü. Bütün bunlar Sultan Alparslan&#8217;ın sefere çıkmasına neden oldu. Selçuklu ordusu hiç bir direnişle karşılaşmadan ilerledi. Bu sırada Berzem adında bir kale de kuşatılmıştı. Kale komutanı Yusuf el-Harizmi teslim olmuş, ancak sultanı öldürmeyi planlamıştı. Huzura getirildiğinde çizmesinde sakladığı bıçakla sultanı ağır şekilde yaraladı. Sultan Alparslan, aldığı yaralar neticesinde 10 Rebiülevvel 465 (24 Kasım 1072) tarihinde vefat etti. Cenazesi Merv&#8217;e götürülerek babasının Merv Camii yanındaki türbesine veya Çağrı Bey&#8217;in inşa ettirmiş olduğu kaydedilen medreseye defnedildi. Vasiyeti üzerine oğlu Melikşah, Büyük Selçuklu Sultanı oldu.ı110ı</p>
<p><strong>İslam Tarihi ve Medeniyeti,Siyer Yayınları,c.10,syf:54-68</strong></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>[83) el-Hüseyni, Ahbôr, s. 21-22; Sıbt lbnü&#8217;l-Cevzi, Mir&#8217;at, il, s. 135, 182; Ahmed b. MahmQd, Selçuknôme, s. 67; Turan, Selçuklu/ar, s. 141; Köymen, Tuğrul Bey, s.62-63; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 47; Özgüdenli, Selçuklular, s. 132. [84] İbnü&#8217;l-Esir, el-Ktımil, x. s. 43-44, 46-47; Bundan, Zübde, s. 26; Sıbt ibnü&#8217;l-Cevzi, Mir&#8217;at, il, s. 187; Turan, Selçuklular, s. 147; Köymen, Alparslan, s. 40, 43; SevimMerçil, Selçuklu Devletleri, s. 48. 1 [85] Alparslan mektubunda: &#8220;Sen felsefe, siyaset ve çeşitli bilim dallarında eğitim görmüş deneyimli bir devlet adamısın. Kutalmış isyan halinde ve Kavurd, Kirman&#8217;Ja meşgul bulunduğu sırada en büyük kuwete sahip olan beni bir tarafa atıp, hiçbir varlık gösteremeyen Süleyman&#8217;ı sultan olarak tercih ediyorsun. Bu anlaşılacak bir şey değildir:• 55 demektedir, bkz., Sıbt lbnü&#8217;l-Cevzi, Mir&#8217;at, 11, s. 216 vd. T (86] lbnü&#8217;l-Esir, el-Kômil, X, s. 43-44; Bundari, Zübde, s. 27; Sıbt lbnü&#8217;l-Cevzi, Mir&#8217;at, il, s. 191-192; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 48; Özgüdenli, Selçuklular, s. 137.</p>
<p>(87) Dandanakan Savaşı&#8217;ndan sonra Herat&#8217;a hakim olan Musa Yabgu, daha sonra sadece Sistan&#8217;da hakimiyetini sürdürmüştür. Bu sıralarda Herat, Toganşah b. Alparslan&#8217;ın hakimiyetinde olmalıdır, bkz., Piyadeoglu, Horasan, s. 55. 56 T (88) lbnü&#8217;l-Esir, elKômi/, X, s. 45, 48-49; Bundan, Zübde, s. 27-28; Sıbt ibnü&#8217;l-Cevzi, Mir&#8217;at, 11, s. 193-194, 197; Müstevli, Tôrfh·igüzfde, s. 430-431; Ahmed b. Mahmud, Selçuknôme, s. 68-70; Turan, Selçuklular, s.147 vd.; Sevim-Merçil,Selçuklu Devletleri, s. 49; Özgüdenli, Selçuklular, s. 138; Amidülmülk. bir yıl kadar burada hapis kaldık tan sonra 16 Zilhicce 456/29 Kasım 1064 tarihinde öldürülmüştür, geniş bilgi için bkz., Piyadeoğlu, Horasan, s. 55.</p>
<p>[89) el-Hüseyni,AhMr. s. 24-27; Attaleiates, Tarih, s. 88-90; Mateos, Vekayi&#8217;nôme, s.118 vd.; lbnü&#8217;l-Ezrak, Tarihü&#8217;l-Fdrikf, s. 182 vd.; Aristakes, History, s. 164-166; Abı1&#8217;1Farac. Tarih, 1, s. 316-317; İbnü&#8217;l-Estr, e/-Kdmil, X, s.49-52; Bundari, Zübde, s.31; Sıbt bnü&#8217; l-Cevzt. Mir&#8217;at, il, s. 202-203; Ahmed b. Mahmüd, Selçukndme, s. 72 vd.; Honigmann. Bizans Devletinin, s. 183-185; Grousset, Ermeni/er&#8217;in Tarihi, s. 596 vd.; Yinanç, Anado/u&#8217;nun Fethi, s. 57 vd.; Turan, Selçuklu/ar, s. 154-156; Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, Alparslan ve 7.amanı, Ankara 1992, s. 14 vd.; Sevim, Anadolu&#8217;nun Fethi, s. 59 vd.; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 5051; Ersan, Anadolu&#8217;da Ermeniler, s. 29 vd.; Nevzat Keleş, Şeddddf/er Devleti Tarihi(951-1199), Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 2015, s. 199. T [90) Kavurd, Çağn Bey&#8217;in büyük oğlu olarak kaydedilmektedir; bkz., Ravendi, Sudar, l, s. 102. [91) el-Hüseyni, Ahbtir, s. 28-29; lbnü&#8217;l-Esir, el-KIJmil, X, s. 62-63; Bundaıi, Zübde, s. 30; Sıbt lbnü&#8217;l-Cevzi, Mir&#8217;at, ll, s.210, 231; Ahmed b. Mahmıld,Se/çuknlJme, s. 81; Turan, Selçuklu/ar, s. 158, 160; Erdoğan Merçil, Kirman Selçuklular&#8217;ı, Ankara 1989, s. 2326; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 52-53; Özgüdenli, Selçuklular, s. 144-145.</p>
<p>92) el-Hüseyni,Ahbdr, s. 30; Sıbtlbnü&#8217;l-Cevzi, Mir&#8217;at, 11, s. 241, 248; Ahmed b. MahmQd, Selçuknllme, s. 83 vd.; Merçil, Kirman, s. 26-27; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 53; ÖZgüdenli, Selçuklular, s. 145.</p>
<p>93] lbnü&#8217;l-Esir, el-Kômil, X, s. 59; Muineddin lsfi�ri. Ravzôtü&#8217;l-cennôt fi evsôfi Medineti Herôt, nşr., Seyyfd Muhammed Kazım, Tahran 1959, 1, s. 389; Turan, Selçuklular, s. 157, 159; Köymen, Alparslan, s. 48; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 52; Ali Öngül, &#8220;Tekiş b. Alparslan·: lstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, Sayı 36, lstanbul 2000, s. 322; Piyadeoğlu, Horasan, s. 55; Özgüdenli, Selçuklular, s. 145-146. 60 T (94) Mateos, Vekayl&#8217;nôme, s. 125-126; Honigrnann, Bizans Devletinin, s. 187; Grousset, Ermeniler&#8217;in Tarihi, s. 607; Yinanç, Anadolu&#8217;nun Fethi, s. 59; Köymen, Alparslan, s. 22; Sevim, Anadolu&#8217;nun Fethi, s. 62-63; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 53; Ersan,Anadolu&#8217;da Ermenfler, s. 31.</p>
<p>(95] el-Hüseyni, Ahbôr, s. 30-31; Sıbt lbnü&#8217;l-Cevzi, Mir&#8217;at, il, s. 232-233; Ahmed b. MahmQd, Selçukndme, s. 86 vd.; Turan, Selçuklu/ar, s. 163-165; Köymen, Alparslan, s. 20-21; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 55-56; Özgüdenli, Selçuklular, s. 146; Keleş, Şeddôdfler, s. 141 vd. (96) Ebü&#8217;l-Kasım Kemaleddin Ömer b. Ahmed lbnü&#8217;l-Adim, Zübdetü&#8217;l-Haleb min Tarihi Haleb, thk. Sami Dehhan, Dımaşk 1951, 1, s. 294-295; Ylnanç, Anadolu&#8217;nun Fethi, s. 60; Turan, Selçuklular, s. 162; Sevim, Anadolu&#8217;nun Fethi, s. 63; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 53.</p>
<p>97) Gaziantep&#8217; in kuzey bansında yer alan bölge, bkz., Sevim-Merçil,Selçuklu Devletleri, s. 54. (98] Attaleiates, Tarih, s. 101-104; Mateos, Vckayi&#8217;ndme, s. 133 vd.; Sıbt lbnü&#8217;l-CeV7.i, Mir&#8217;at. il, s. 244-245; Grousset, Ermenilerin Tarihi, s. 608; Turan, Selçuklular, s. 161-162; Köymen,Alparslan, s. 22-23; Sevim,Anadolu&#8217;nun Fethi,s. 63-64; Sevim-Merçil,Selçuklu Devletleri, s. 54; Ersan,Anadolu&#8217;da Ermeniler, s. 32; ÖZgüdenli, Selçuklular, s. 147. (99] Psellos, Khronographia, s. 226; Attaleiates, Tarih, s. 111-112; Zonaras, Tarihlerin Özeti, s. 125 vd.; Sıbt İbnü&#8217;l-Cevzi, Mir&#8217;at. il, s. 238; Grousset, Ermenfler&#8217;in Tarihi, s. 608; Yinanç, Anadolu&#8217;nun Fethi, s. 65-66; Turan, Selçuklular, s. 167; Köymen, Alparslan, s.23-24; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 56-57. imparatorun başansızlığı Bizans Tarihçisi Psellos tarafından &#8220;Ne Medler&#8217;den ne de Persler&#8217;den (Selçuklu/ar) bize ga nimet getirdi. Tek bir şey onu tatmin etmekteydi; düşmanlannın üzerine yürümüştü. Böbürlenmek için ilk bahtinesi bu oldu.&#8221; şeklinde değerlendirilmektedir. (100) Attaleiates, Tarih, s. 112-113; Zonaras, Tarihlerin Özeti, s. 128-129; Mateos, Vekayi&#8217;nôme, s.137; Grousset, Ermeniler&#8217;in Tarihi, s. 608-609; Yinanç, Anado/u&#8217;nun Fethi, s. 66-67; Turan, Selçuklular, s. 167; Köymen, Alparslan, s. 24; Sevim, Anadolu&#8217;nun Fethi, s. 67-68; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 57. (101) Osman Turan (Selçuklular, s. 87), onun YQsufb. Selçuk&#8217;un oğlu olduğunu nakleder. (102) Attaleiates, Tarih, s. 146 vd.; Zonaras, Tarihlerin Özeti, s. 130-131; Bryennios. Tarihin Özü, s. 44-46; Mateos. Vekayi&#8217;nôme, s. 137-138; AbU&#8217;l-Farac, Tarih,!, s. 320321; Grousset, Ermeniler&#8217;ln Tarihi, s. 609; Yinanç, Anado/u&#8217;nun Fethi, s. 69; Turan, Selçuklular, s. 168; Köymen, Alparslan, s. 24-25; Sevim, Anadolu&#8217;nun Fethi, s. 7071; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 57-58; Erdoğan Merçil, &#8220;Bizans&#8217;ta Selçuklu Hanedan Mensuplan&#8221;, Makaleler (Selçuklular). İstanbul 2011, s. 335-337.</p>
<p>103] Mateos, Vekayi&#8217;nıime, s. 139; el-Hüseyni,Ahbıir, s. 32-33; İbnü&#8217;l-Adim, Biyografiler, s. 14; İbnü&#8217;l-Esir, el-Kamil, X, s. 71; Bundari, Zübde, s. 36-37; Sıbt İbnü&#8217;l-Cevzi, Mir&#8217;at, 11, s. 252-254; Ahmed b. Mahmud, Selçuknıime, s. 91 vd.; Turan, Selçuklu/ar, s. 169-170; Köymcn, Alparslan, s. 25; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 58-59; Abdülkerim Özaydın, &#8220;Malazgirt Meydan Muharebesi (26Ağustos1071)&#8221;,Alparslan ve Malazgirt, İstanbul 2014, s. 109-110.</p>
<p>104) Attaleiates, Tarih, s. 153·155; Zonaras, Tarihlerin Özeti, s. 132-133; Bryennios, Tarihin Özü, s. 48; el-Hüseyni, Ahbtır, s. 33; lbnü&#8217;l-Esir, el·Kdmil, X, s. 71-52; Sevim Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 59-61; Muharrem Kesik. 1071 Malazgirt Zafere Giden Yol, İstanbul 2013, s. 75-76. 1105) imparator: &#8220;Ben bu üstün ve kudretli duruma pek çok para ve çaba sarf ederek eriş tim. Barış ancak Selçuklu başkenti Rey&#8217; de yapılacaktır. Ben Is/dm ülkelerine kendi ül kem gibi hakim olmadan asla geri dönmeyeceğim.&#8221; demişti, ayrıntılı bilgi için bkz., Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 80.81</p>
<p>(106] Attaleiates, Tarih, s. 163-164; Zonaras, Tarihlerin Özeti, s. 135; el-Hüseyni, AhMr, s. 33-34; lbnü&#8217;l-Esiı; el·Kı&#8217;Jmil, X, s. 71-72; Bundari, Zübde, s. 37-39; Sıbt lbnü&#8217;l·Cevzi, Mir&#8217;at, il, s. 258 vd.; Ahmed b. MahmQd, Selçuknı&#8217;Jme, s. 101 vd.; Turan, Selçuklular, s. 106 vd.; Sevim-Merçil, Selçuklu Devletleri, s. 62-64; Özgüdenli, Selçuklular, s. 151· 152. Sadreddin el-Hüseyni (s.34), iki tarafın 15 Zilkade 463 Çarşamba (14 Ağustos 1071) günü karşı karşıya geldiğini, Alparslan&#8217;ın imamı Ebu Nasr Muhammed&#8217;ln önerisiyle Cuma günü savaşıldığını belironektedir. Bu durumda savaşın tarihi kabul gördüğünden farklı olabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sultan-alparslan-donemi-1063-1072/">Sultan Alparslan Dönemi  1063-1072</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sultan-alparslan-donemi-1063-1072/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklular ve Batıniler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-batiniler-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-batiniler-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Jan 2021 19:13:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İsma'ililer]]></category>
		<category><![CDATA[Alamut Bâtınîliği]]></category>
		<category><![CDATA[Alamut kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Batıni Eylemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Batınilik Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Haşhaşî]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Sabbah]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammet Tapar]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular ve Batıniler]]></category>
		<category><![CDATA[Selçukluların Bâtınîlerle Mücadelesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Melikşah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24809</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer Sultan&#8217;ın iyiliğini düşünmeseydim, bu hançeri yere değil de onun yumuşak göğsüne saplatırdım. &#8211; Hasan Sabbah 11.yüzyılın ortalarında tarih sahnesine çıkarak kısa süre için­de Sünnî Islâm dünyasının siyasî lideri ve hamisi konumuna gelen Selçuklular, bu konumlarıyla bir anlamda Sünnî Islâm anlayışının da koruyucusu olmuşlardı. 1055 yılında Bağ­dat’taki Sünnî Abbasî Halifeliği’ni baskı altında tutmakta olan Şiî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-batiniler-2/">Selçuklular ve Batıniler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24829 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/alamut_kalesi-300x180.jpg" alt="" width="443" height="266" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/alamut_kalesi-300x180.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/alamut_kalesi-600x361.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/alamut_kalesi-768x462.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/alamut_kalesi.jpg 800w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></p>
<p>Eğer Sultan&#8217;ın iyiliğini düşünmeseydim, bu hançeri yere değil de onun yumuşak göğsüne saplatırdım.</p>
<p>&#8211; Hasan Sabbah</p>
<p>11.yüzyılın ortalarında tarih sahnesine çıkarak kısa süre için­de Sünnî Islâm dünyasının siyasî lideri ve hamisi konumuna gelen Selçuklular, bu konumlarıyla bir anlamda Sünnî Islâm anlayışının da koruyucusu olmuşlardı. 1055 yılında Bağ­dat’taki Sünnî Abbasî Halifeliği’ni baskı altında tutmakta olan Şiî Büveyhî hanedanını etkisiz hale getirip Abbâsî Halifesi’ni özgürleştirerek bu koruyuculuk vasfının ilk gereğini yerine getirdiler. Bununla birlikte Abbâsî Halifeliği, Sünnî İslâm an­layışını yok etmek gibi bir misyon üstlenen Mısır merkezli Şiî Fâtımî Halifeliği’nin çok yönlü tehdidi altındaydı ve bu tehdit ile mücadele etmek kolay olmayacaktı.</p>
<p>Hz. Peygamberin kızı Fâtıma’nın soyundan geldiklerini iddia ederek 909 yılında yeni bir halifelik tesis eden Fâtımîler, başın­dan beri Sünnî İslâm’a karşı mücadele halinde bulunan Şia’nın İsmailiyye koluna mensuptular, İsmailîler, Ehl-i Beyt imam­larının altıncısı olan Cafer-i Sadık’ın vefatından sonra, onun halef olarak tayin ettiği oğlu Musa Kazım’ı değil diğer oğlu İsmail’i imam tanıyan kimselerdi. Ortaya çıkışından itibaren Şiîliğin aşırı yorumlarını benimseyen ve batini (ezoterik) bir formasyona sahip olan İsmailî hareket, Fâtımîler ile birlikte en etkili olduğu döneme girmişti. Bir çeşit propagandacı kim­liğine sahip olan dâîler (davetçiler) vasıtasıyla mezheplerini gizlice halk arasında yaymayı yöntem olarak benimseyen İs­mailîler, Fâtımîlerin devlet politikası olarak uyguladığı Sünnî karşıtı siyasetin icrasında önemli roller üstlendiler. Askerî ve siyasî olarak Abbâsî kontrolündeki Sünnî İslâm coğrafyasına yayılmak için çaba gösteren ve Filistin üzerinden ilerleyerek Suriye bölgesinin önemli bir kısmına hükmeden Fâtımîler, bir yandan Anadolu ve Irak’a doğru genişlemeye devam eder­ken, diğer yandan da Îsmailî dâîler vasıtasıyla bu coğrafyalar­da müfrit Şiîliği yaymaya çalışıyorlardı.</p>
<p>İsmailî davetini siyasî emellerinin keşif kolu olarak organi­ze eden Fâtımîler, Mısır’da kurmuş oldukları Dâru’l-Hikme isimli medresede yetiştirdikleri dâîler aracılığıyla Şiî İsmailî düşünceyi Sünnî İslâm coğrafyasında yaymak suretiyle bir anlamda siyasî hükümranlıklarının altyapısını hazırlıyorlar­dı. Selçuklular tarih sahnesine çıktığında Fâtımî tehdidi öyle bir boyuta ulaşmıştı ki Mısır güdümündeki Büveyhîler eliyle bütünüyle etkisizleştirilen Abbâsîler bu tehdit karşısında ça­resiz kalmışlardı. Hiç kuşkusuz Selçukluların erken dönem­lerde dış politika perspektiflerini Fâtımîlerle mücadele etmek üzerine inşa etmeleri de büyük ölçüde bu durum ile ilgiliydi.</p>
<p>Sultan Tuğrul Bey döneminden itibaren Fâtımîler karşısında yoğun bir mücadele sergileyen Selçuklular, Suriye ve Filistin coğrafyasında Fâtımî etkinliğini önemli ölçüde sona erdirdi­ler. Nizâmülmülk öncülüğünde kurulan ve kısa sürede ülke­nin dört bir yanma yayılan Nizâmiye medreseleri ile mücade­lelerine ideolojik bir arka plan da oluşturdular ve Sünnî İslâm dünyasındaki Şiî-Fâtımî etkisi, en azından siyasî anlamda bertaraf edildi. Bununla birlikte, ilk dönemlerde Fâtımîlerin hizmetinde olsalar da Mısır’ın siyasî önemini yitirmesinden sonra özellikle Suriye ve İran’da kendine özgü bir yapıya ka­vuşan ve devrin kaynakları tarafından kendilerinden Bâtınîler olarak söz edilen tsmailî hareket varlığını sürdürdü. Selçuk­lular, Haşan Sabbah tarafından Alamut merkezli olarak ya­pılandırılan ve mücadele yöntemi olarak terör ve suikast ey­lemlerini benimseyen bu hareket ile siyasî tarihleri boyunca mücadele etmeyi sürdürecek fakat Bâtınîleri bütünüyle yok etmeyi başaramayacaklardı.</p>
<p><strong>Bâtınîlik Nedir?</strong></p>
<p>Arapça bir mastar olan “batn/butn”dan türetilmiş olup “iç/ dâhil” şeklinde anlamlandırılabilecek “bâtın” (ki “zâhir” ke­limesinin karşıtıdır) kelimesine nisbet eki olan “ya”nm ek­lenmesi ile elde edilen bir terim olan “bâtınî” kavramı, “gizli olanı bilen ve meselenin iç yüzünü anlayan” gibi anlamlara gelir. Bir kavram olarak İslâmî literatüre 11 ve 12. yüzyıllarda girmiştir. Temelde kutsal metinlerin örtülü anlamlar barın­dırdığını ve bu anlamların ancak ehil olan kimseler tarafın­dan anlaşılabileceğini savunan yaklaşımı tarif etmek için kul­lanılır. Batılılarca “ezoterik” kelimesi ile ifade edilen anlamın benzerini taşıyan “bâtınî” kavramı, insanlık tarihi boyunca her dönemde çeşitli örneklerine rastlanan bir okuma, anlama ve idrak etme biçimine karşılık gelir.</p>
<p>Anlamın nakledilmesinde metin ile muhatap arasında bir ara­cı olması gerektiğini (Şiî-İsmailî gelenekte bu aracı “İmam”- dır) savunan bu yaklaşım, esasında belirli bir mezhebe ya da anlama biçimine özgü değildir, özellikle Şiîlik içerisinde ser­pilip büyüyen ve Hz. Ali’nin tanrı olduğu ya da Cebrail’in vah­yi Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e getirdiği iddia­sına kadar çok geniş bir yelpazeye yayılan ve “aşırı” anlamına gelen gulât” kavramı ile tanımlanan onlarca mezhep yöntem olarak bâtınîliği benimsemiştir. Bir başka ifadeyle, doğrudan “Bâtınîlik” şeklinde tanımlanabilecek yekpare bir mezhep mevcut değildir. Bununla birlikte, bâtinî hareketler içinde za­manla ana akım haline gelen İsmail! harekete mensup olanlar, kuşkusuz aksettirdikleri temsil dolayısıyla Selçuklu kaynakla­rında Bâtinî olarak isimlendirilmişlerdir. Bâtınîlik denildiği zaman, özellikle Selçuklu çağı açısından bakıldığında anla­şılması gereken, Haşan Sabbah tarafından Alamut Kalesi’nde yeni bir bakış açısı ile yoğurulan ve tabir yerindeyse bir terör ve suikast ideolojisine dönüştürülen Îsmailî gelenektir.</p>
<p><strong>Hasan Sabbah ve Alamut Bâtınîliği</strong></p>
<p>Selçuklu tarihinin önemli bir parçası olup Selçuklu sultanla­rını fazlasıyla meşgul eden Alamut Bâtınîliği, İslâm tarihinin en karanlık ve ilginç figürlerinden biri olan Haşan Sabbah ta­rafından yapılandırılan ve yeni, daha öncekilerden bütünüyle farklı bir Îsmailî ekolü temsil ediyordu. Aslında Haşan Sabbah, Şiîliğin mutedil bir biçimi olan Isnâaşeriyye (On iki îmamcı- lık) mezhebine mensup bir babanın oğlu olarak iyi bir eğitim almıştı. Felsefe, kelâm, mantık, fıkıh ve matematik sahalarında derin bir birikime sahipti. Denilebilir ki, İslâm tarihinin önde gelen âlimlerinden biri olmaya da adaydı. Fakat 17 yaşınday­ken Rey’de tanıştığı ve etkileri altında kaldığı Îsmailî dâîlerin de yönlendirmesiyle hayatı farklı bir yöne evrildi. 1072 yılında Rey’e gelen İsmailîlerin Irak başdâîsi Aldülmelik b. Attaş’ın dikkatini çeken Haşan, 1078’de bu zat tarafından Dâru’l-Hik- me’de Îsmailî mezhebinin inceliklerini öğrenmek üzere Mı­sır’a, Fâtımî Halifesi el-Müstansır Billah’ın yanma gönderildi.</p>
<p>Maceralı bir yolculuğun ardından, Îbnü’l-Esîr’e bakılırsa tüc­car kılığında Mısır’a gelen Haşan Sabbah burada üç yıl kalmış, Halife el-Müstansır ile görüşerek onunla yakınlık tesis etmiş­ti. Fakat Halife’nin ölümünden sonra meşru veliahd Nizar’ı öldüren kardeşi el-Müsta’lî’nin hilafet makamına geçişini ka­bul etmeyip Mısır’dan ayrıldı ve İran’a geldi. Süreç içerisinde Fâtımî hilafeti ile bağlarını tamamıyla koparan Haşan Sabbah, Nizar’ın imamlığını merkeze alan yeni bir yaklaşımın da ön­cülüğünü yaparak etkili bir figür haline gelecekti.</p>
<p>1081 yılında Mısır’dan ayrılıp İran’a gelen Haşan Sabbah, yaklaşık dokuz yıl boyunca bütün bölgeyi karış karış gezmiş, Kirman, Yezd ve Huzistan’da fikirlerini yaymaya gayret gös­termiş ve faaliyetlerini yürütebileceği uygun bir yer aramıştı. En sonunda İran’ın kuzeyinde yer almakta olup merkezî oto­ritenin çok da güçlü olmadığı sarp ve dağlık Deylem bölge­sinde karar kılarak faaliyetlerini burada yoğunlaştırdı. 1090 yılının sonbaharında yaklaşık iki bin metre rakıma sahip bir tepenin üzerinde bulunan ve küçük bir patikanın dışında yolu olmayan Alamut Kalesi’ne sızan kendisine bağlı İsmailî dâîleri burayı ele geçirdiler. Kaleye yerleşen Haşan Sabbah, dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güçlü bir biçimde tahkim ettiği Alamut’u propaganda faaliyetlerinin merkezî üssüne dönüş­türdü ve Selçuklu coğrafyasındaki faaliyetlerini olabildiğince yoğunlaştırdı. Ömrünün sonuna kadar (35 yıl) Alamut Kale- si’nden dışarı hiç çıkmasa da, onun burada oluşturduğu İs­mailî teşkilat İranın her tarafına yayılacak, Alamut’un yanı sıra başka şehir ve kalelere de hâkim olan Alamut Bâtınîliği, dönemin en önemli siyasî aktörlerinden biri haline gelecekti. Alamut Bâtınîliği, çerçevesi Haşan Sabbah tarafından çizilen Nizâriyye anlayışına dayanıyordu. Bu anlayışa göre, Halife el-Müstansır’dan sonraki İsmailî imamı, kardeşi tarafından öldürüldüğü iddia edilen Nizâr’dı. O aslında ölmemişti ve Mehdî olarak yeniden gelecekti. Bununla birlikte söz konu­su mehdîlik düşüncesi, düşüncenin sistematiği içerisinde yer alan sorunlardan dolayı Haşan Sabbah tarafından bir süre sonra terk edildi ve imametin Mısır’dan gizlice Alamut’a ge­tirildiği söylenen bir bebekle devam ettiği şeklinde tadil edil­di. İmam önemliydi. Çünkü mezhebin bütün ilkeleri onun etrafından biçimlenmişti. İmama itaat etmek, Allah a itaat etmek anlamına geliyordu. İlahi bir güçle donatılmış olup kendisinden hiçbir kötülük sadır olmayan İmam gökyüzü­nün merkezi, yeryüzünün kutbu ve hakikatin bizatihi kendi- siydi. Allah’ın mesajı ancak onun bildirmesiyle anlaşılabilir, onun öğretmesiyle (talîm) öğrenilebilirdi. Nitekim harekete verilen isimlerden biri olan Tâlimiyye, imamın bu özelliğine işaret ediyordu.</p>
<p>İlkeleri Haşan Sabbah tarafından belirlenen Alamut merkezli İsmailî-Bâtınî hareket, mezhebi ya da ideolojik prensipleri bir yana, davanın bekası için temelde toplumun önde gelen isim­lerine yönelik suikastlar düzenleyerek kargaşa ortamı oluştur­mayı amaçlayan bir tür terör yöntemine dayanıyordu. Fedâi adı verilen (ki onlardan dolayı kaynaklarda Bâtinîlik için za­man zaman Fidâviyye ismi de kullanılır) ve Haşan Sabbah ta­rafından belirlenen hedeflerini genellikle hançerlerle öldüren suikastçılar, gözü kara ve cesur gençler arasından seçilirlerdi. Bunlar genellikle uzun bir hazırlık döneminin ardından hedef olarak seçilen kimsenin yakınına kadar sokulur, onun güve­nini kazanır, bazen de onun en güvendiği kimse haline gelir ve vakti geldiği zaman (ki bu süreç bazen aylar, hatta yıllar sürerdi) kendilerine verilen emri yerine getirerek kurbanlan- nı öldürürlerdi. Kaynaklarda eğitimsiz ve “sağını-solunu ayırt etmekten aciz” kimseler olduklarına işaret edilen bu fedâiler, işledikleri cinayetin hemen ardından genellikle orada bulu­nanlar tarafından öldürülmelerine rağmen kendilerine veri­len emri yerine getirmekten kaçınmazlardı. Cesaretlerinden dolayı, özellikle sonraki dönemlerde Bâtınî fedâiler hakkında birçok rivayet ortaya çıkacaktı.</p>
<p><strong>Bâtinîler Gerçekten de Haşhaşı miydi?</strong></p>
<p>İsmailî fedâilerinin haşhaş kullandıklarına ve suikastları bu şekilde gerçekleştirdiklerine dair yaygın bir kanaat vardır.</p>
<p>Özellikle 18 ve 19. yüzyıllarda Batı dünyasında konu ile ilgili olarak yapılan yayınlarda öne çıkarılmış olup adeta kesin bir bilgiye dönüştürülen bu kanaate göre, fedâiler suikast için gö­revlendirilmeden önce haşhaş marifetiyle uyuşturularak bir çeşit yapay cennete konulurdu. Bu cennetlerde güzel yemek­ler, lezzetli şaraplar ve şehvetli kadınlar tarafından ağırlanan fedâiler, kendilerine verilen görevi yerine getirdikleri takdir­de sonsuza dek bu cennete konulacaklarına ikna edilir ve bu şekilde mutlak bir itaat ve sadakatle donatılırlardı. Bu hikâye o kadar yaygın bir kabul görmüş ve bir eylem olarak suikast bu haşhaşî fedâilerle o kadar özdeşleştirilmiştir ki, birçok Batı dilinde suikast eylemi ve suikastçı için kullanılan “assassin/ assasination” kelimesi bu şekilde ortaya çıkmıştır. Fakat ol­dukça ilgi çekici ve merakı tahrik edici olan bu hikâye tarihsel anlamda sorunludur.</p>
<p>Alamut fedâilerinin haşhaş aldıkları ve bundan dolayı o ka­dar cesur oldukları ile ilgili bilginin doğru olduğunu gösteren bir kanıt yoktur. Devrin kaynaklarında onları anlatmak için Haşhâşî ifadesi kullanılmamakta ve haşhaş aldıklarına dair herhangi bir göndermede de bulunulmamaktadır. Haşhaş ile ilgili kanı, çok muhtemeldir ki 13. yüzyıl sonlarında bölgeye gelen ve Haşan Sabbah’tan “Dağın Yaşlı Adamı” (Şeyhul-Ce- bel) diye söz eden meşhur İtalyan seyyah ve maceraperest Marco Polo’nun anlattıklarına dayanmaktadır. Seyahatname­sinde birçok tuhaf ve aynı zamanda efsanevî öykü ile birlikte herhalde bölgede yaygın olan efsanelerden etkilenerek haşhaş hikâyesini de nakleden Marco Polo, son yüzyılda örneğin Amin Maalouf ve Vladimir Bartol gibi romancılar tarafından daha da köpürtülen bu rivayetin kaynağı olarak görülmekte­dir. Özellikle siyasî terör eylemi olarak intiharın alışıldık hale geldiği günümüzde, bu tür eylemleri gerçekleştirmek için ide­olojik motivasyonun yeterli olduğu artık genel kabul gören bir bilgiye dönüştüğüne göre, fedâilerin haşhaş kullandıkları ile ilgili hikâyeye inanmak için bir neden yoktur.</p>
<p><strong>Bâtınî Eylemleri</strong></p>
<p>Suikastı mücadele yöntemi olarak benimseyen Haşan Sabbah önderliğindeki Alamut Bâtinîleri, ilk eylemlerini İsfahan’da, İsmail! davetini kabul ettirmeyi başaramadıkları Sâveli bir müezzini öldürerek gerçekleştirmişlerdi. Cinayeti işleyen Ta- hir adlı Bâtınî fedâisi Selçuklu veziri Nizâmülmülk’ün emriy­le devlet makamları tarafından derhal yakalanıp ibret-i alem için idam ve teşhir edilerek şehirdeki Bâtınîlere ağır cezalar verilmiş olsa da, bu sert kovuşturmalar Haşan Sabbah’ı dur­durmaya yetmedi. Sultan Melikşah tarafından “kendisini ita­ate davet eden bir mektupla” birlikte Alamut’a gönderilen Selçuklu elçilerine, gözleri önünde intihar etmelerini emret­tiği ve gururla sayılarının 20 bin civarında olduğunu söylediği fedâileriyle gövde gösterisi yapan Haşan Sabbah, Selçuklu hü­kümdarını Fâtımî Halifesi’nin otoritesini tanımaya davet etti ve Sultan’ın kendisine tabi olma talebini reddetti.</p>
<p>İsfahan’da gerçekleştirdikleri ilk cinayetin ardından faaliyet­lerini hız kesmeden devam ettiren Bâtınîler, şiddet eylemle­rini giderek daha da yoğunlaştırdılar. Nişâbur ile İsfahan ara­sında bulunan Tabes yakınlarındaki Kayin Kalesi’nde üslenen Bâtınîler, Kirman yakınlarında bir ticaret kervanını basıp her nasılsa kaçarak canını güçlükle kurtaran bir Türkmen’in dı­şında herkesi katlettiler. Ardı ardına gerçekleştirilen kaos oluşturma amaçlı şiddet eylemleri, Selçuklu coğrafyasında büyük bir korku ve şaşkınlık yaratmıştı. Daha önce bu türden faaliyetlere aşina olmayan insanlar, özellikle beklenmedik za­manlarda ve beklenmedik kimseler tarafından gerçekleştiri­len bu eylemlerden dolayı birbirlerinden şüphe eder hale gel­mişlerdi. Güvensizlik ortamı giderek derinleşmeye başlamıştı. Haşan Sabbah istediğini elde etmiş gibiydi. Durmadı.</p>
<p>Ülke sathında ses getiren ilk büyük suikastlarını 1092 yılında gerçekleştiren Bâtınîler, Nihâvend yakınlarında Selçuklula­rın muktedir veziri Nizâmülmülk’ü hançerleyerek katlettiler.</p>
<p>Vezire bir maruzat dilekçesi verme bahanesiyle yaklaşan di­lenci kılığındaki bir fedainin marifetiyle gerçekleştirilen bu cinayetin üzerinden henüz bir ay geçmişken, Sultan Melikşah da Bâtınîlerin parmağının olduğuna dair söylentiler bulunan bir suikasta kurban gitti ve zehirlenerek öldürüldü. Bâtınîlere karşı şiddetli bir baskı ve kovuşturma siyaseti takip eden Sul­tan ve vezirinin öldürülmesi, Haşan Sabbah’ın hareket alanı­nı eskisine göre çok daha fazla genişletmişti. Ayrıca Sultan’ın ölümünden sonra Selçuklular arasında patlak veren ve derin bir krize dönüşen taht mücadeleleri de Alamut, İsmailîliğinin adeta önünü açmıştı. Bu kriz döneminde birçok yeni kale iş­gal ederek siyasî etki alanlarını genişlettiler.</p>
<p>Selçuklu çağının en önemli birkaç merkezinden biri olan İs­fahan’ı adeta teröre boğan Bâtınîler, şehirde büyük bir güven­lik sorununun oluşmasına neden olmuşlardı. Îbnü’l-Esîr’in kayıtlarına bakılırsa, güçlerinin yettiği kimseleri öldürüyor ve mallarını yağmalıyor, şehirde giderek kendi egemenlikle­rini tesis ediyorlardı. Halk o kadar korkuyordu ki zamanında evine dönmeyen birinin Bâtınîler tarafından öldürüldüğüne kanaat getiriliyor ve onun için taziye merasimleri düzenleni­yordu. Bununla birlikte halk arasında Bâtınîlere karşı tepkiler de ortaya çıkıyordu. Kör taklidi yapan bir adamın yoldan ge­lip geçen insanlardan kendisini eve götürmelerini rica ettiği ve daha sonra bu kişilerin Bâtınîler tarafından yakalanarak öldürüldüğü ortaya çıkınca galeyana gelen halk onlara kar­şı ayaklanmış, içerisinde ateşler yakılan büyük çukurlar ka­zılarak yaklaşık 500 Bâtınî bu ateşlere atılmıştı. Fakat bu tür eylemler münferit hadiseler olarak kalıyor, Bâtınîlerin terör faaliyetlerini sürdürmelerine engel olamıyordu.</p>
<p>Kaynaklarda yer alan bilgilere bakılırsa, bazen vezirlik de dâ­hil olmak üzere devletin çeşitli önemli kademelerine ve or­duya sızan, hatta askerî ve mülkî bürokrasi içerisinde sayıca ciddî bir yekûna ulaşan (en başından beri Şiî hareketlerin temel prensiplerinden biri olan takiyye ile gerçekleşiyordu bu) Bâtınîler, özellikle Nizâmülmülk suikastının kendileri açısından çok faydalı sonuçlar üretmesi üzerine bu türden eylemleri sıklaştırmışlardı. Horasan’daki birçok kasabaya ve Hacı kafilelerine yüzlerce kişinin katledildiği kanlı Bâtınî baskınlarının düzenlendiğini bildiğimiz Sultan Berkyaruk (ki kendisi de bir Bâtınî tarafindan pazusundan yaralanmıştı) ve Muhammed Tapar dönemlerinde vezir Fahrulmülk b. Nizâ­mülmülk, Abdurrahman Horasanî ile Rey reisi Ebû Müslim, Selçukluların ilk Bağdat şahnesi Emir Porsuk, Sultan Berkya- ruk’un annesi Zübeyda Hatun’un veziri Abdurrahman es-Sü- meyremî, hazinedar Ebû Ahmed el-Kazvînî, Emir Mevdud, Emir Erkuş en-Nizamî, Emir Üner, Emir Sermez, Emir Bilge Bey ve Hımış emiri Cenâhuddevle gibi devrin siyasî hayatmm önde gelen isimleri ile Nişâbur kadısı Ebû’l-A’lâ Saîd, İsfahan kadısı Ubeydullah el-Hatibî, Şafiî fakihi Abdülvâhid b. İsma­il, dönemin Kerrâmiye tarikatı şeyhi, Ebû Cafer b. Meşşât ve Ebû’l-Muzaffer el-Hocendî gibi din adamları Bâtınî suikastla­rına kurban gittiler.</p>
<p><strong>Selçukluların Bâtınîlerle Mücadelesi</strong></p>
<p>Selçukluların Bâtinîlerle mücadelesini, 1050’li yıllarda Sünnî İslâm’ı müdafaa biçiminde başlayan Fâtımîlerle mücadelenin bir devamı olarak görmek yerinde bir yaklaşım olur. Buna göre Selçuklular, Sünnî İslâm anlayışına karşı öncelikle ente­lektüel bir tehdit olarak etkin olan Bâtınî hareket ile özellik­le fikrî mücadele sahasında önemli işler yapmışlardır. Sultan Tuğrul Bey döneminde başlayan ve zaman zaman maksadını aşarak bazı Sünnî (Eş’arî ve Şafiî) âlimleri de hedef aldığı bili­nen Cuma hutbelerinde Râfızîlerin tel’în edilmesi şeklindeki uygulama söz konusu mücadelenin ilk örneğidir. Yine Nizâ- miye medreselerinin kurulması ve kısa süre içerisinde Selçuk­lu coğrafyasının hemen her yanında Sünnî ağırlıklı eğitimin yaygınlaştırılması da fikrî mücadelenin giderek daha sistema­tik hale getirilmesi ile ilgilidir. Nitekim başta “Fedâihu’l-Bâtıniyye” (Bâtinîliğin İçyüzü ismiyle Türkçeye de çevrilmiştir bu kitap) isimli kitabıyla bilinen ve Bâtınî harekete karşı birçok eser kaleme alan İmam Gazzâlî olmak üzere, birçok Selçuklu şehrinde Bâtınîlere karşı vaazlar veren önemli âlimlerin görül­mesi ve bunların zaman zaman Bâtınî fedâilerinin hedefi ha­line gelmesi de bu mücadelenin boyutlarını yansıtması açısın­dan dikkate değerdir. Selçuklular, Bâtınîlere karşı ayrıca askerî müdahale seçeneğini de etkin bir biçimde kullanmışlardır.</p>
<p>Selçuklular, Bâtınîlere yönelik ilk askerî müdahalelerini 1091 yılında Yoruntaş komutasındaki bir birlikle Alamut’u kuşat­ma altına alarak gerçekleştirdiler. Kale düşmek üzereyken Yoruntaş’ın hayatını kaybetmesi ile sonuçsuz kalan bu ilk mü­dahale hiç kuşkusuz Selçukluların son müdahalesi olmadı. Bu hadiseden bir yıl sonra Bâtınîlere karşı ilk büyük harekâtları­nı düzenleyen Selçuklular, tarihlerinin büyük bir bölümünde Bâtınîlerle mücadele etmeyi sürdüreceklerdi. 1092 yılı başların­da Arslantaş kumandasındaki bir orduyu Alamut’a, Kızıl Sa­rık komutasındaki bir diğerini ise Kuhistan üzerine sevk eden Sultan Melikşah, giderek kontrol edilemez bir noktaya evrilme- ye başlayan Bâtınî terörünü sona erdirmeye kararlıydı. Fakat bunu gerçekleştirmeye ömrü vefa etmedi. Alamut’u kuşatan Arslantaş, Kazvîn, Talekan ve Kuh-i Bara’dan gelen Bâtinîlerin takviye ettiği Haşan Sabbah’ın askerleri tarafından hezimete uğratılırken, Kuhistan’da başarılı bir şekilde devam ettiği gö­rülen harekâtlar da Sultanın ölüm haberi ile sonuçsuz kaldı.</p>
<p>Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra bütünüyle kontrolden çıkan Bâtinîler, Sultan Berkyaruk’un şahsında kendilerini yok etmeye kararlı bir düşmanla karşı karşıya geldiler. 1096 yılında Bâtinîlerin elinde bulunan Ehber yakınlarındaki Ves- nemkûh kalesini kuşatan ve ele geçiren Sultan Berkyaruk, kaledeki Bâtinîlerin katledilmesi emrini vermiş, burada kül­liyetli bir kıyım gerçekleştirilmişti. 300 Bâtınînin öldürüldü­ğü bir saldırıyı bizzat yöneten Sultan, 1100 yılında ülke sat­hına yaydığı daha kapsamlı bir müdahale için harekete geçti.</p>
<p>Adeta bir cadı avı başlatıldı ve Selçuklu şehirlerindeki Bâtınî- lere karşı yoğun bir takibat ve cezalandırma siyaseti uygulan­dı. Hatta kaynaklara bakılırsa, bu geniş çaplı kovuşturma es­nasında Bâtınî oldukları iddiasıyla aralarında önemli zatların da bulunduğu birçok masum insan öldürülmüş, düşmanları tarafindan Bâtınî olmakla itham edilen sayısız kimse suçsuz yere hayatını kaybetmişti. Yine 1101 yılında Sultan Berkyaruk tarafindan görevlendirilen Emir Bozkuş Kuhistan’da, Çavlı Sakavu ise Fars ve Huzistan bölgelerinde Bâtinîler üzerine başarılı saldırılar tertip ederek sayısız Bâtınî öldürdüler. Sul­tan Berkyaruk döneminde Bâtınîlere karşı yürütülen müca­delelerde hatırı sayılır başarılar elde edilmiş olmakla birlikte, Haşan Sabbah’ı durdurmaya bu da yetmedi. Hatta kaynakla­rımız, özellikle bu dönemden itibaren Bâtınîlerin Suriye’de de teşkilatlanmaya başladıklarının altını çizer.</p>
<p>Sultan Muhammed Tapar’ın hâkimiyet dönemi, Bâtınîlere yönelik Selçuklu mücadelesinin en yoğun olarak gerçekleşti­rildiği dönem oldu. Berkyaruk’un ardından Selçuklu sultam olan Muhammed, Bâtınîlere dönük harekâtları yeniden ve es­kisine nazaran daha teşkilatlı bir biçimde başlattı. Bâtinîliğe eğilimli olduklarına dair yaygın bir kanaat bulunan İraklıları devlet görevlerinden tasfiye eden Sultan Muhammed, onların yerine kendilerinden çokça zarar gördükleri Bâtınîlere karşı ölçüsüz bir nefret besleyen Horasanlıları getirme yoluna git­mişti. Bu şekilde Bâtınîlere karşı mücadelede siyasî bir tavır da ortaya koyan Muhammed Tapar, 1107 yılında Bâtınîlerin en önemli kalelerinden biri olan Şahdîz’i kuşatma altına aldı. Uzun ve sancılı bir kuşatmanın ardından (bu sırada veziri Sa- dülmülk’ün Bâtınîlerle işbirliği yaptığını tespit etmiş ve onu derhal idam ettirmişti) Şahdîz ve Halincan kalelerini ele ge­çiren Sultan, bu şekilde İsfahan’daki Bâtınî hareketi de tama­mıyla yok etmiş oluyordu. Bâtınîleri yok etmeye kararlıydı. Mücadelesini sürdürdü. 1109 yılında Alamut Kalesi üzerine birlikler sevk eden ve burayı ele geçiremese de sonraki üç yıl içerisinde bölgedeki birçok Bâtınî kalesini işgal eden, sayısız Bâtınî öldüren ve listelenmesi bile çok uzun sürecek pek çok saldırı gerçekleştiren Sultan Muhammed Taparın mücadelesi sadece İran’la sınırlı değildi. Onun zamanında Suriye Bâtinî- lerine dönük müdahaleler de gerçekleştirildi. Bu çerçevede 1113’te Halep’te kapsamlı bir Bâtınî katliamı gerçekleştirilmiş ve yüzlerce Bâtınî öldürülmüştü.</p>
<p>Bâtinîlere karşı yürüttüğü kararlı politika ile adeta hareketin belini kıran Muhammed Tapar, nihaî bir başarı elde etmenin ön koşulunun, Bâtınîlerin merkezi olan Alamut Kalesi’ni ele geçirmekten geçtiğini görüyordu. Ülkesinin dört bir yanın­da gerçekleştirdiği sayısız Bâtınî harekâtının ardından bunu gerçekleştirmek için incelikli bir fetih planı hazırladı ve 1107 yılında güçlü bir Selçuklu ordusunu Alamut üzerine gönder­di. Başlarında Anuştekin olmak üzere Karaca, Gündoğdu, Il-Kavşut ve Bozan gibi devrin önde gelen komutanlarının liderlik ettiği bu ordu, Alamut’u düşürerek Bâtinîliğe son dar­beyi vurma konusunda her anlamda motive edilmiş durum­daydı. Kalenin kuşatılmasının ardından içlerinde uzun süre konaklanabilecek barakalar inşa edildi. Kuşatma süresi ne ka­dar uzarsa uzasın, kaleyi almadan buradan ayrılmayacaklardı. Karar buydu. Fakat bu son harekât da başarıya ulaşmadı. Ka- ledekileri çok zor durumda bırakan ve yaklaşık bir yıl devam eden Alamut kuşatması, Sultanın beklenmedik bir şekilde ölümü üzerine sona erdi. Anuştekin’in orduyu bir arada tu­tarak kuşatmayı sürdürmeye dönük bütün kararlılığına rağ­men, gerek Bâtınîlerin orduhgâhtaki casusları gerekse kişisel hırslarından dolayı birbirine düşen kumandanlar, kuşatmayı sürdürme konusunda gerekli olan kararlılığı gösteremediler. Merhum Sultanın bu en kararlı ve kapsamlı seferi de böylece başarısızlıkla sonuçlandı.</p>
<p>..</p>
<p>Mustafa Alican &#8211; Selçuklular,syf:164-175</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-batiniler-2/">Selçuklular ve Batıniler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-ve-batiniler-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2018 15:38:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Gıyaseddin keyhusrev]]></category>
		<category><![CDATA[I. Alâaddin Keykûbad]]></category>
		<category><![CDATA[I. Keykâvus]]></category>
		<category><![CDATA[II. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[III. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol İstilası]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman-şâh’dan Sonra Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Buhran Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Mesud]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devletinin Kuruluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Orta Anadolu’ya Çekilmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20360</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi Oğuzların, Çağrı-beg ile 1018’de, başlayan ve Selçuklu imparatorluğunun kuruluşuna, 1040 yılına kadar devam eden ilk akınları devri bir keşif hareketinden ileri tarihî bir mânâ taşımaz. Fakat Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan Malazgirt zaferine kadar süren otuz (1040-1071) yıllık devrede kesifleşen Türk gaza ve savaşları Anadolu’da Bizans’ın mukavemetini kırma ve bu ülkede yurt kurma [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/">Türkiye Selçukluları -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-20428 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1-300x233.jpg" alt="" width="300" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1-300x233.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-1.jpg 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></strong></p>
<p><strong>1-Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi</strong></p>
<p>Oğuzların, Çağrı-beg ile 1018’de, başlayan ve Selçuklu imparatorluğunun kuruluşuna, 1040 yılına kadar devam eden ilk akınları devri bir keşif hareketinden ileri tarihî bir mânâ taşımaz. Fakat Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan Malazgirt zaferine kadar süren otuz (1040-1071) yıllık devrede kesifleşen Türk gaza ve savaşları Anadolu’da Bizans’ın mukavemetini kırma ve bu ülkede yurt kurma bakımından büyük bir ehemmiyet arzeder. Gerçekten kuruluşundan beri Selçuklu imparatorluğu’nu uğraştıran en mühim meselelerden biri kendi beyleri idâresinde müstakil hareket eden, yurt bulmak ve sürülerini beslemek zorunda kalan Türkmen boyları idi.</p>
<p>Tuğrul-beg, Alp Arslan ve Melik-şâh gibi ilk büyük sultanlar Türkmen muhacirlerini Anadolu’ya sevk ederken hem İslâm ülkelerini onların akınlarından ve devleti âsâyişsizlikten kurtarıyor; hem urugdaşlarına yurt buluyor ve hem de Bizans’a karşı daimî bir kuvvet kazanıyorlardı. Anadolu’nun fethi ve Türkleşmesi bu siyaset ve zarûretlerin bir neticesi olarak gerçekleşmiştir. Böylece Anadolu otuz sene Türk nüfûsu baskısına uğramış ve gazalarına sahne olmuştur. Bazan Selçuklu ordularının himâyesinde, bazan müstakil gruplar halinde sefer yapan ve her yıl biraz daha ilerleyen Türkmenler Azerbaycan’dan Şarkî Orta ve Garbî Anadolu’ya kadar yayılıyorlardı.</p>
<p>Bununla beraber Türkmenler Malazgirt zaferine kadar, henüz bu ülkede emniyetle oturamamışlardı. Zira yapılan bunca fetih ve ilerlemelere rağmen Anadolu’da pek çok müstahkem şehir ve kale arkada kalıyor; mahallî Bizans garnizonları veya imparatorluk orduları da sık sık Türkmenleri tâkip ediyordu. Bu sebeple Türkmenler fetih ve istilâlarını yaptıktan sonra sıkışınca Azerbaycan ve İran’a dönüyor; bazan da Irak ve Suriye taraflarına çekiliyorlardı.Malazgirt zaferi ile Bizans’ın mukavemeti kırılıp artık Türkler karşısında bir ordu kalmayınca Anadolu’da sür’atle bir yayılma ve yerleşme devri başlar. Gerçekten tarihinde birçok kavim ve medeniyetlere sahne olan Anadolu’nun etnik siması, 1071’den sonra, öyle sür’atli bir değişikliğe uğradı, ki bu büyük muhâceret ve iskân hareketi araştırılmadığı ve anlaşılamadığı için Türkleşme hâdisesi bir muammâ halinde kalmış ve çok defa yerli halkların toptan ihtida veya imhasına atfolunmuştur.</p>
<p>İhtidâ ve karşılıklı nüfus zâyiatı bahis mevzuu olmakla beraber büyük muhâcereti ve etnik değişmeleri itibara almayan bu tahminî görüşlere artık bir ehemmiyet verilemez(1). Kaynaklar Horasan’da Selçuklu devleti kurulduğu zaman Türkistan’dan İslâm ülkelerine vukûbulan muhâcereti nasıl sel gibi tasvir etmişlerse Malazgirt zaferini müteakip Anadolu’ya akan insan dalgalarını da aynı şekilde aksettirirler. Bir anonim Bizans kroniği: “kara ve deniz sanki bütün dünya kâfir barbarlar (Türkler) tarafından işgal edildi ve ıssızlaştırıldı. Onlar Şarkın (Anadolu’nun) bütün köylerini, evleri ve kiliseleriyle birlikte, yağma ve istilâ ettiler” ifâdesiyle durumu, açıkça ve biraz hissi olarak, tasvir eder(2).</p>
<p>Başka bir kronik Türklerin Anadolu’ya, eskisinden farklı olarak, artık bir yağmacı değil işgal ettikleri bölgelerin hakikî sahibi sıfatiyle girdiklerini beyan ederken daha isâbetli bir görüşü temsil eder(3). Türk fetihleri önünde kaçan Rumlardan veya ramlaşan yerli halklardan başka Anadolu’dan Balkanlara nüfus nakledildiğine dair bir haber de çok dikkate şâyândır.Filhakika Süryanî tarihçisi Mihael’e göre: “Türklere yenilen Rumlar bir daha onlara karşı duramadılar.</p>
<p>İmparator Mihael’i korku aldı. Korkak ve kadınlaşmış müşavirlerinin sözlerine bakarak sarayından ayrılıp Türklere karşı çıkmadı. Hıristiyanlara acıyarak adamlar gönderdi ve Pont’da kalmış halkın bakiyelerini, eşyalarını atlara ve arabalara yükletip denizin ötesine (Balkanlara) nakletti. Böylece ahâlisiz kalan bu bölgelerde Türklerin yerleşmesine yardım etti ve bu sebeple de o, herkesin tenkidine uğradı”(4).</p>
<p>Başka kaynaklarda rastlanmayan bu kayıt Anadolu’nun Türkleşmesi bakımından pek mühimdir.Azerbaycan Anadolu’ya akan bu nüfus hareketine bir köprü vazifesini görmekte ve bu husus kaynaklarda akis bulmaktadır. Bir Gürcü kaynağı: &#8220;Türkler Tiflis’ten Berdea’ya (Errân, yâni Karabağ’ın merkezi) kadar bu güzel yerlerde çadırlarını kurmuşlardı. At, katır, deve ve koyunları sayısızdı. Buralarda çok güzel bir hayat sürüyor; avlanıyor, eğleniyor, dinleniyorlar ve hiç bir mahrumiyet görmüyorlardı. Şehirler ile ticâret yapıyor, bu esnada bizim memleketimize de giriyor ve birçok esir ve ganimet elde ediyor; baharda Somhet ve Ararat (Ağrı) dağlarına çıkıyorlardı.</p>
<p>Sanki Türkler dünyanın her tarafından bu memlekette randevu vermişlerdi. Sultan dâhil kimse onları buradan koğamaz, çıkaramaz ve kendilerine zarar veremezdi.&#8221; tasviriyle Azerbaycan ve Kafkasya’da Oğuzların yığılması ve göçlerini çok güzel belirtmiştir(5). Aynı Gürcü müellifi Anadolu&#8217;ya vukûbulan Türkmen akınlarından birini de çok canlı bir şekilde tesbit eder: “Türklerin kudreti dolayısiyle Rumlar Şarktaki bütün şehir ve kalelerini bırakıp gidiyor; bu bölgeleri Türklere terk ediyor ve onların buralarda yerleşmelerine imkân veriyorlar. Hududlarda komşumuz olan Türkler her tarafı istilâ ediyorlar. Kudretli Emir Ahmed kumandasında Kars’ı aldıktan sonra Türkler, anî bir saldırışla, kıral Giorgi’yi kaçmaya mecbûr ettiler ve pek çok esir ve ganimet aldılar. Dönüşte Rum ülkelerine Türk kitleleri sevkeden İasi (A- yaz?) ve Bujgob (Mengücik?) adlı iki büyük emîre rastlayarak ganimetleri gösterdiler: ‘Neden Rum memleketlerine gidiyorsunuz?</p>
<p>İşte Gürcistan insandan hâli ve servetle dolu’ dediler. Bunun üzerine yollarını değiştirip, çekirgeler gibi, memlekete yayıldılar. Böylece, 1080 yılı Haziran’ında, Acara, Şavşat, Kartlı ve denize kadar bütün bölgeler Türklerle doldu&#8230; Rumların devleti çöküntü hâlinde idi. Zira Türkler denizin berisinde kalan bütün ülkeleri (Anadolu) işgal etmişti”(6). Bu metinler Anadolu’nun Türkleşmesi hakkında en mühim vesikalar arasında büyük bir değer taşırlar.Ortodoks Bizanslılar Şarktan ve Orta Anadolu’dan Garbî Anadolu’ya ve Balkanlara doğru çekilirken Ermeniler de Türklerin önünden Torosların dağlık bölgeleri ve Kilikya istikametinde göçmekte ve evvelce Bizans’ın bu taraflara sürdüğü nüfuslarını kesifleştirmekte idiler.</p>
<p>Çağdaş bir Ermeni müellifi: “1080 yılı Martına doğru Okyanus denizi berisinde (Anadolu’da) bulunan bütün Hıristiyan memleketleri Türklerin istilâsına uğramış ve hiçbir vilâyet bundan kurtulamamıştı&#8230; Bir çok vilâyetler boşaldı; artık Şark milleti mevcut değildir” ifâdesiyle Türk istilâ ve göçlerini belirttikten sonra Ermeni halkın muhâceretine temasla da “Tarsus’a, Maraş’a ve Delûk’a (Halep yakınında) kadar civar bölgelerde kargaşalıklar hüküm sürüyordu. Zira bu havâlide halk kitleler halinde birbiri üzerine atılıyor; binlerce insan birbirinin yolunu tıkıyor; çekirgeler gibi yeryüzünü kaplıyor ve her taraf insan dalgaları ile doluyordu” cümleleri ile Erme- nilerin şarktan garba ve cenûba intikalini meydana koyar ve birinci Haçlı Seferinden sonra Kilikya’da kurulan Ermeni prensliği ve kırallığının menşeini de gösterir(7). Anadolu’nun ilk fetih devresinde Türkleşmesi hakkında burada verebildiğimiz bu kadar bilgi umûmî bir fikir edinmeye kâfidir.</p>
<p>Bir kaç asır süren muhâceret ve Türkleşmenin ikinci büyük safhasını Moğollar önünden kaçan türlü Türk kavimlerinin Anadolu’ya gelişleri ve XIII- XIV’üncü asırlarda Orta Anadolu’dan sahillere yayılması teşkil eder. Türk- lerin boğazlara kadar ilerleyişlerinden yedi yıl sonra, 1080 yılında, henüz Anadolu’da yerleşmemiş ve devlet kuramamış olduklarına ve bu sebeple de bu ülkeden atılmaları mümkün olduğuna dair ileri sürülen(8) ve bazı âlimlerce de benimsenen(9) bir fikrin isabetsizliğini meydana koyarken bu hatanın Türk tarihine, Selçuk devleti ve muhâceretinin mâhiyetine vukufsuzluktan doğduğuna da işaret etmeliyiz.</p>
<p><strong>2. Türkiye Selçukluları Devletinin Kuruluşu (1075)</strong></p>
<p>Türkiye Selçukluları devleti bu kesif nüfusun Anadolu’ya intikalinden sonra ve o sâyede kurulmuştur. Bu devletin kurucusu olan Kutalmış’ın oğlu Süleyman-şâh (Selçuk’un oğlu olan Arslan-yabgu’nun torunu) Malazgirt zaferini müteakip Anadolu fethine gönderilen şehzâdeler ve Türk beyleri arasında mevcûd değildi. Bu sırada Anadolu’ya gelen Artuk beg Kızıl-Irmak ve Yeşil-Irmak havzalarında mühim fetihler yaparak (Dânişmend-nâme’de Artuhî adiyle destânî bir hüviyet kazanır), 1072 yılında, Isak Komnenos kumandasında bir Bizans ordusunu mağlûp ve kumandanlarını esir ettikten sonra Sakarya boylarına kadar ilerledi.</p>
<p>Normand reisi Russel Bizans tahtına Yunannis Dukas’ı çıkarmak ve Anadolu’da ayrı bir devlet kurmak teşebbüsüne girişince imparator Mihael, daha tehlikeli bir durum karşısında, Artuk beg ile anlaşmaya ve onun yardımına başvurmaya mecbûr oldu. İmparatora karşı isyânları bastıran Artuk beg bu sâyede fetihlerini İzmit Körfezine kadar ilerletti(10). Alp Arslan’m ölümü üzerine saltanat mücâdelesi başlayınca Artuk beg merkeze çağırıldı ve 1073 Nisanında Melik-şâh’ın Kavurt’a karşı zaferine hizmet etti11. Artuk’un Anadolu’da 1076 yılına kadar fetihler yaptığına dair bir hüküm sâdece yanlış bir tahmine dayanmıştır12.</p>
<p>Artuk’un ayrılışını müteakip 100.000 kişinin başında bulunan Tutak da İzmit Körfezine kadar ilerledi.Türkiye devletinin kurucusu Süleyman’ın meydana çıkması ile Alp Ars- lan’ın ölümü ve bu sebeple de Artuk’un Anadolu’dan ayrılması arasında sıkı bir münâsebet vardır. Filhakika Alp Arslan’a karşı giriştiği saltanat mücâdelesinde Kutalmış, 1064 yılında, mağlûb ve maktül düşünce oğulları Bizans hududuna sürgün edildi13. Urfa havâlisinde kuvvetsiz ve sönük bir hayat geçiren bu şehzâdeler Sultanlık mücâdelesi esnasında ve Artuk’un dönüşü üzerine fırsat buldular; Anadolu Türkmenlerini etraflarında toplamağa başladılar.</p>
<p>Selçuk’un soyundan bir başa muhtaç bulunan bu Türkmenlerin bir kısmı da zaten Tuğrul-beg’e ve Alp Arslan’a karşı ayaklanmış ve bu sebeple Anadolu’ya kaçmış kendi mensupları olan Yabgulular idi. Kutalmış oğullarının tarih sahnesine çıkışlarına dair en mevsûk rivâyet, şüphesiz, 467 (1074)’de, Suriye’de, Melik-şâh&#8217;a tâbiiyeti kabul eden Yabgulu Türkmenleri reisi Atsız’a karşı Şökli’nin kendilerine müracaatı ve bu vesile ile de Şi’î Mısır halîfesi ile münâsebete girişilmesidir. Gerçekten bu mücâdelede Ku- talmış oğullarından biri esir edilip Melik-şâh’a gönderildikten sonra kardeşlerden diğeri Haleb’i ve Antakya’yı kuşattı; fakat fazla vakit kaybetmeden Anadolu’ya gitti14.</p>
<p>Böylece Anadolu’ya geçen Süleyman Konya ve havâlisini mahallî Rum hâkimlerinden aldıktan sonra yoluna devamla 467(1075)’de İznik’i fethedip kendisine payitaht yaptı15. Bu havâlide bulunan Tutak’ın veya ona mensup Oğuzların da kendisine iltihak eylediğini sanıyoruz. Bu sırada Bizans imparatorluğu öyle perişan bir durumda ve Anadolu ile münâsebetlerini o derece kesmiş vaziyettedir, ki Hıristiyanlık tarihinde mühim bir mevkii bulunan İzkin’in fethi Rum kaynaklarında hiçbir akis bırakmamış ve ancak 1078’de Botaniates’in tahta çıkarılışına yardımı münâsebetiyle bu şehrin Süleyman’ın elinde bulunduğu kaydedilmiştir. Bu son hâdise fethin daha evvel vukûbulduğunu ve İslâm kaynaklarını da teyid eylediğini göstermektedir16.</p>
<p>Böylece bugüne kadar bu fethin yılı ve Türkiye Selçuklu devletinin kuruluşu tarihinin 1075 yılı olduğunu, bugüne değin bu hâdise ve kuruluş için verilen 1077, 1078, 1080 ve 1081 tarihlerinin birer tahminden ibâret olduğunu meydana koymuş oluyoruz17. Selçuk’un küçük torunu Süleyman bu yeni devleti kurmakla hem Anadolu’ya göçmüş Türkmenleri birleştirdi; hem de göçebe Oğuzların daha büyük kitleler halinde bu ülkeye gelmelerine imkân verdi18. Bu kuruluş ile yukarıda belirtilen 1080 yılına ait büyük muhâceret arasında bir münâsebet düşünmek tabiidir.İmparator Mihael, 1074 Şubatında, Papa VII. Gregoire’a başvurarak Tü&#8217;rklere karşı yardım istemiş, buna mukabil de Ortodoks kilisesinin Katolik kilisesine iltihakını vaadetmişti.</p>
<p>Bu müracaatı memnûniyetle kabul eden Papa bazı Avrupa kırallarına ve bütün Hıristiyanlara hitap ederek Türklerin İstanbul surlarına kadar bütün Şark imparatorluğu ülkelerini istilâ eylediklerini beyanla onları bir Haçlı seferine çağırmış; fakat Papalık-İmparatorluk mücâdelesi bu dâvetin ancak yirmi yıl sonra netice vermesine imkân hazırlamıştır19. Katolik Avrupa’nın yardımından ümidi kesen İmparator, Melikşâh ile bir sulh muahedesi yapabilmek için, 1079 Haziranında, Halîfenin tavassutunu rica etmiş ve 1075’de hazineler değerinde hediyeleri, bir elçi ile, Azerbaycan’a gelmiş bulunan Sultana göndermiştir20.</p>
<p>Süleyman-şâh Bizans’ta başlayan taht kavgalarına karışmak ve 1078’de Botaniates’i imparator yapmak sûretiyle hâkimiyetini genişletti, devletini kuvvetlendirdi. Bu sâyede Türk ordusu Üsküdar{Chrysopolis) &#8216;a kadar ilerleyerek orada karargâh kurdu. Melik-şâh Kutalmış oğullarını tenkil maksadiy- le Anadolu’ya Porsuk bey kumandasında bir ordu gönderdiği zaman Bizans ile Süleyman arasında dostluk devam ediyordu. Vukûbulan muhârebede Porsuk Kutalmış oğlu ve Süleyman’ın kardeşi olan Mansûr’u bozguna uğrattı ve öldürdü21. Bazı Selçuk-nâmeler bu seferin Kutalmış oğullarına değil Bizans’a karşı yapıldığını kaydetmekle kadîm Türk feodalizmine ve meseleye nüfûz edememişlerdir22. Nitekim Zonaras’a göre halîfenin tavassutiyle iki hânedan arasındaki savaş durdurulmuştur.</p>
<p>Bu hâdise Melik-şâh’ın, 1075’de,Mihael ile bir anlaşmaya varılırını, Süleyman ile Botaniates arasındaki ittifaka karşı Porsuk’tın gönderilmiş olduğunu telkin eder. Fakat Porsuk’un dönüşünden sonra imparatorla Sülcyman-şâh’ın arası açıldı; bu sefer taht iddiasında bulunan N. Melissenos’u destekleyen Selçuk sultanı bu sâyede Frikya ve Garbî Anadolu’da henüz ele geçmeyen yerleri fethetti. Bu sebeple imparator 1080 senesinde İznik üzerine bir ordu gönderdi. Seferden dönen Süley- man-şâh bu orduyu bozdu ve Türkler boğazların Anadolu sahillerini işgal edip orada gümrük dairesi kurarak gemileri kontrole başladılar.</p>
<p>Türklerin donanması olmadığı için deniz İstanbul’u ve Bizans İmparatorluğu’nu korudu. 1081 senesinde Alexis Komnenos imparator olunca ilk iş olarak Süleyman ile bir anlaşma yapıp Balkanlardaki Türklerin istilâlarına karşı hareket etti. Zira İstanbul için Şâmânî Türkler daha büyük bir tehlike oldu; bu muahede sâyesinde Selçuk sultanı da hâkimiyetini Şarkta genişletme imkânlarını buldu. Zîra bu taraflarda mühim vak’alar cereyan etmiş; İçtimaî ve siyasî nizâm bozulmuştu23.Anadolu’da Bizans hâkimiyeti çökünce Fırat boylarında ve Kilikya taraflarında bir takım Ermeni prenslikleri teşekküle başlamıştı. Bunların başında Filaretos geniş bir bölgeyi idâresine almış ve Malatya’ya hâkim olan Ermeni Gabriel de onun tabiiyetine geçmişti.</p>
<p>Böylece Selçuk Türkiyesinin Şark ve Cenubla münâsebetlerini tehlikeye sokan bir engel hâsıl olmuştu. Bu sebeple BizanslIlarla sulh yapan Süleyman, 1082 (475)’de, Kilikya’ya indi ve 1083’de Adana, Tarsus, Masisa ve Anazarba şehirleri ile birlikte bütün bu bölgeyi fethetti24. Tehlikeyi gören Filaretos Melik-şâh’a giderek İslâmiyeti kabul etti ve ondan hâkimiyeti için de bir ferman aldı. Urfa’ya döndüğü zaman onun din değiştirmesinden ve zulmünden şikâyetçi bulunan Antakya hıristiyanları ve hattâ bir rivâyete göre bizzat Filaretos’un oğlu da dâhil olarak Süleyman-şâh’ı dâvet edip şehri ona teslim ettiler25. Süleyman-şâh 17 Birinci Kânun 1084 (15 Şubat 477)’de Antakya fethi ile meşgûl iken Arap emîri Şeref üd-devle Müslim ile ihtilâfa düştü. Melik-şâh bu sırada Musul’a gelmiş; Müslim’i itaate almış; fakat Tökiş&#8217;in isyâniyle Horasan’a dönmek mecbûriyetinde kalmış bulunduğundan, Süleyman-şâh’ın bu ilerlemesi karşısında ses çıkarmamış ve hattâ resmen onun kendisine karşı itaatkâr davranmasını memnûniyetle karşılamıştır.</p>
<p>Vukûbulan savaşta Müslim mağlûb ve maktül oldu. Bu genişleme siyaseti Türkiye sultam Süleyman-şâh ile Me- lik-şâh’ın kardeşi Şam meliki Tutuş’un arasım da gerginleştirdi. Filhakika Haleb’in muhâsarası sırasında Artuk ile birlikte gelen Tutuş’un ordusuna mağlûp olan Süleyman-şâh, 6 Haziran 1086 senesinde, hayatını kaybetti. Böylece Süleyman az zaman zarfında kuvvetli bir devlet kurmuş ve “Bo ğazlardan Suriye’ye kadar, uzunluğu bir ay, genişliği on gün süren bir ülkeyi hâkimiyeti altına almış idi”26. Bizans’ın dinî tazyikinden ve temsil siyase tinden nefret eden Ermeniler, Süryâniler ve Pavlakîler (Pauliciens) gibi dinî zümreler aradıkları din hürriyetini Süleyman ve haleflerinin idâresinde bul dular27. Anadolu gibi henüz fethedilen bir memlekette Bizans ile husûmet ve Büyük Selçuklularla rekabet hâlinde kurulan Türkiye devleti sağlam esas lara dayandığı için onun ölümünden sonra ve halefleri zamanında husûle gelen sarsıntılara rağmen yaşayabilmiştir. Süleyman-şâh’ın bu devleti ile ilk defa biri İran’da ve diğeri Anadolu’da iki Selçuk sultanlığı meydana gelmiştir.</p>
<p>Abbasî Halîfesi Kaim bi-Emrillah menşûr, hil’at ve sancak gönder mek sûretiyle Süleyman’ın saltanatını tasdik ve ilân etti, ki onun bu sûretle nında Türkiye, s. 64. 30 Sibt, 62a. Süleyman-şâh olduğu28 rivâyet ediliyor. Zaten büyük sultanın iştiraki olmak sızın böyle bir hâdise müşküldü. Fakat buna rağmen Süleyman’ın sultanlığını ilân ettiği de şüphesizdir. Zira Fâtımî halîfesini tanımak mecbûriyetini duyan Süleyman’ı bu siyasetten ayırmak için Abbasî halîfesinin onun sultanlığını kabûl etmesi ve Melik-şâh’ın bir müddet buna susması tabii idi29. Bu sûretle İslâm dünyasının Uc bölgesinde kurulan bu Gazi devlet Şi’î siyasetinden ve tesirinden kurtulmuş; sultanlığı kabul edilen Süleyman’ın Fâtımî halîfesini ve Şi’îliği bir silah olarak kullanması lüzûmu kalmamış ve Sünnîlik muhafaza olunmuştur. Nitekim Süleyman-şâh Tarsus’u fethedince Şam Trablus’unun Şi’î hâkimi İbn Ammâr’a başvurarak buraya kadı ve hatip istemesi, İbrahim Yınal gibi, onun da Büyük Selçuklulara karşı mücâdele ve siyasetiyle ilgilidir30.</p>
<p>Artık bazı kaynakların, vaziyeti kavrayamıyarak, Melik- şâh’ın Süleyman’ı, Anadolu’yu kendisine iktâ eylemek sûretiyle, bu ülkeye gönderdiğine dair rivâyetlerini mevsûk sananların isâbetsizliği meydana çıkar’1. Lâkin eski Türk siyasi hukukunu veya töresini ve Arslan Yabgu’dan beri iki Selçuklu ailesi arasımla devam etmiş hâkimiyet ve saltanat mücâdeleleri veyahut sebeplerini anlayamayan muahhar müellifler ve modern tarihçiler Melik-şâh karşısında Süleyman-şâh’ın da Sultan olabileceğini düşünememişlerdir. Türkiye devletinin kuruluşuna dair kaynakların kifâyetsizliği de eski ve yeni tarihçileri, Melik-şâh’ın Süleyman’ı, kendi tâbii olarak, Anadolu’ya gönderdiği zannına düşürmüştür. Buna mukabil Rum müellifleri ve modern Avrupa tarihçileri de buna benzer bir garabeti göstermişlerdir.</p>
<p>Filhakika bu devirde Bizans imparatorlarını tahta çıkarıp indirmekle oyuncak gibi kullanan ve Alexis Komnen ile yapılan muahedeye göre fiilen olduğu gibi hukuken de Boğazlara kadar Anadolu’nun hâkimi ve sultanı tanınan Süleyman-şâh, çağdaş Rum ve modern Avrupalı tarihçilere göre hâlâ Bizans’ın bir tâbii sayılmış; Bizanslılara mahsus garip bir imparatorluk şuûr ve gurûru gerçekleri kabûle yanaşmaktan onları uzaklaşmıştır32.</p>
<p><strong>3. Süleyman-şâh’dan Sonra Türkiye</strong></p>
<p>Süleyman’ın ölümü esnasında küçük yaşta bulunan oğulları yakalanıp Melik-şâh’a gönderilince Selçuklu tahtı bir müddet boş kalmış ve siyasî birlik de sarsılmıştır. Orta Anadolu’da Dânişmend şöhretiyle tanınan Ali Tay- lu’nun oğlu ve Süleyman’ın dayısı Gümüş-tekin Ahmed Gâzî tarafından kurulan ve bir türlü kurucusu ve kuruluşu anlaşılamayan Dânişmendliler devleti de Süleyman’a tâbi gözükmektedir33.</p>
<p>Süleyman, Kilikya ve Antakya seferinde Filaretos’a karşı harekete geçerken Gümüş-tekin de Sultan ile muvazi olarak, 477(1084)’de, onun tâbii Malatya hâkimi Gabriel’e hücûm etmiş; yine Süleyman’ın tâbii sanılan emir Buldacı da, aynı harekete iştirakle; 1085 de, Filaretos’a aid Şimalî Ceyhan bölgesini ve Çankırı, Kastamonu fâtihi Kara-tekin de aynı yılda Sinop’u almıştır. Dânişmendlilerin şarkında Erzincan, Kemah ve Divriği bölgesinde Mengücik Gâzî tarafından kurulan bir beylik de onlarla birlikte Karadeniz Rumları ile mücâdelelere katılıyordu. Anadolu savaşlarının birinde esir düşüp İstanbul sarayında yetiştirilen emîr Çaka da 1081’de, İzmir taraflarına kaçıp bu bölgenin Türklerini topladı; sahil Rumlarını da hizmetine alarak bir donanma vücûda getirdi ve bir devlet kurdu.</p>
<p>Bu cesûr ve zeki Türk beyi, bu sâyede, adaları işgâ- le başladı. Anadolu Türkleri ve Balkanlardaki Peçeneklerle ittifak yaparak Bizans’ı düşürmeğe ve yerinde bir Türk imparatorluğu kurmağa teşebbüs etti. Onun devleti birinci Haçlı seferi sonLrına kadar yaşadı. Anadolu’da bu devirde teşekkül eden beyliklerden biri de Erzurum’da emîr Saltuk tarafından kuruldu. Bu devlet Büyük Selçuklulara tâbi idi. Van gölü havzası ve Diyarbekir havâlisi Büyük Selçuklulara mensup Türk beyleri idâresinde olup bu tarihlerde Artuklu ve Sökmenli (Ahlat-şâhlar) devletleri henüz teşekkül etmemişti. Fırat boyunda ve Toroslarda bulunan Ermeni reislerinden başka Trabzon havâlisi de Rumların elindedir.</p>
<p>Théodore Gabras bu havâliyi 1075’de Türklerin elinden istirdat etmiş ve bir Rum dukalığı kurmuştur; bazan Türklerle de ittifak eden halefleri bu sâyede de Bizans imparatorlarına karşı istiklâllerini korumuşlardır34.Süleyman-şâh Şark seferine çıkarken yerine vekil bıraktığı Ebülkasım İznik devletini korumuş ve hattâ Süleyman-şâh’dan sonra Boğazlara kadar da ilerlemiştir. Melik-şâh Türkiye Selçuklularını itaate almak için Bozan kumandasında İznik üzerine bir ordu gönderince Ebülkasım ve İmparator Alexis, aralarında bir ittifak yapmağa mecbûr kalmışlardı. Ebülkasım İznik muhâsarasına son verilmesi için veya talep üzerine Melik-şâh’a giderken yerine kardeşi Ebü’l Gâzî’yi bırakmış idi. Fakat kendisi yolda öldürülmüş; bir müddet sonra, 1092’de de Melik-şâh ölmüştür.</p>
<p>Melik-şâh’ın ölümü Büyük Selçuklularda saltanat mücâdelelerine sebep olmuş ve bu sâyede de onların İznik muhâsarasiyle birlikte Anadolu’ya müdâhaleleri de son bulmuştur. Filhakika, aynı sene serbest bırakılan Süleyman’ın oğulları Kılıç Arslan ve Kulan Arslan (Dâvud) İznik’e geldiler. Kılıç Arslan babasının tahtına çıktı. Devletine hayatiyet ve kuvvet verdi; BizanslIları Marmara sahillerinden uzaklaştırdı. İmparatorun teklifi üzerine, bu zamanda çok kuvvetlenen ve Çanakkale havâlisini de işgal ile Selçuklulara rakib bir hale gelen Çaka’ya karşı, bir ittifak yapıp onu bertaraf etti. Bu ittifak sâyesinde de serbest kalarak, babası gibi, Şark fetihlerine girişti. Malatya’yı, 1096’da, kuşattı; Gabriel’in zulmünden şikâyet eden Hıristiyanların ve bilhassa Süryanîle- rin yardımiyle şehri teslim alacağı sırada Haçlıların gelişi sür’atle dönmesine sebep oldu.</p>
<p>İznik Türkleri Keşiş Pierre ile birlikte gelen câhil ve disiplinsiz kitleleri, 1096 Eylülünde, imlin etmişti. Lâkin arkadan gelen ve şövalye, kont ve dük’lerin elinde bulunan büyük ve muntazam Haçlı ordusu İznik’i muhâsara etti. Kılıç Arslan İzııik’e yetiştiği halde muhâsarayı yaramadı. Şehir daha fazla dayanaınıyarak Bizanslılara teslim olurken geri çekilen Sultan da, Dânişmendli Gümüş-tekin ile birlikte, Eskişehir civarında, Haçlıların önüne çıktı. İki taraf arasında şiddetli bir savaş oldu; çok kan aktı ve neticede kâfir Haçlı ordusu karşısında, Türkler daha fazla zâyiata uğramamak için çekildi. Konya Ereğlisinde bir daha karşılarına çıktı ise dt yine de onların Kayseri’ye doğru ilerleyen bir kolunun geçişine mâni olamadığı gibi diğer kolu da Çukurova şehirlerini Türklerin elinden aldı. Bununla beraber Kılıç Arslan, Dânişmend ve diğer Türk beyleri Haçlılara karşı Anadolu’da o kadar çetin savaşlar yaptılar ki bir milyonu aşan bu istilâ ordusu Antakya’ya ancak300.000 kişi ile varabildi.Anadolu Türkleri için büyük bir sarsıntı yapan Haçlı seferinden sonra Kılıç Arslan payitahtını Konya’ya nakletti35.</p>
<p>İznik ve havilisi, yirmi beş sene Selçuklu hâkimiyeti altında kaldıktan sonra, tekrar BizanslIların eline geçti. Bununla beraber Türkler bu sarsıntıyı az zamanda atlatıp toparlandılar. Gümüş-tekin Suriye’den ilerleyen Haçlıları 1100 yılında, Malatya yakınında, bozguna uğratıp, başta Bohemond olmak üzere, bir kısım reislerini esir alarak Niksar’da hapse attı. Onları kurtarmak için 1101’de Anadolu’ya giren iki büyük Haçlı ordusundan biri Amasya civarında, öteki de Ereğli’de tamamiyle imha edildi. Bu zafer sâyesinde, Kılıç Arslan’la birlikte, Anadolu Türklerinin mâneviyatı yükseldi. Kılıç Arslan imparator Alexis ile bir anlaşma yaparak tekrar Şark fetihlerine girişti. Önce Dânişmendlileri mağlûb ve Gümüş-tekin tarafından fethedilmiş bulunan Malatya’yı, 1103’de ilhak etti.</p>
<p>Daha ileri giderek Şarkî Anadolu beylerinin Büyük Selçuklularla alâkalarını keserek onları da kendi hâkimiyeti altına aldı. Böylece Büyük Selçuklularla başlayan ailevî rekabet Musul’un zabtı ile bir muhârebeye müncer oldu. Kılıç Arslan babasının ölümünden ve Haçlı seferinden sonra husûle gelen sarsıntıları bertaraf edip Anadolu’da siyasî birliği kurmuş ve kudretli bir devlet vücûda getirmiş iken Sultan Mehmed’in Çavlı kumandasında gönderdiği büyük bir ordu ile giriştiği çetin bir savaşta, 1107’de, hayatını kaybetmekle Türkiye Selçukluları eskisinden daha şiddetli bir buhrana uğradı36.</p>
<p><strong>4. Buhran Devri ve Türklerin Orta Anadolu’ya Çekilmesi</strong></p>
<p>Kılıç Arslan’ın ölümünde Musul vâlisi bulunan büyük oğlu Şahin-şâh (İslâm kaynaklarında bazan yanlış olarak Melik-şâh) yakalanıp İsfahan’a gönderilince Konya Selçuk tahtı tekrar sahipsiz kaldı. Haçlı seferleri ve sultanın ölümü dolayısiyle BizanslIlar artık müdafaadan taarruza geçerek bütün sahilleri istirdat eylediler. Türkler her taraftan iç Anadolu’ya doğru göçmeğe başladılar. Bu çekilişte büyük zâyiata uğruyorlardı. Ulubat gölü civarında toplanıp Anadolu yaylasına dönmekte olan kalabalık bir Türkmen halkı BizanslIların şiddetli taarruzuna uğradı. Kadın, çocuk ayırmaksızın bir katliâm yaptılar; çağdaş bir Bizans müellifine (imparatorun kızı Anna) göre Bizanslılar “Türklere o kadar zâlim davrandılar, ki beşikteki çocukları da kaynar kazanlara attılar&#8221;. Ölümden kurtulanlar siyah mâtem elbiseleri ile Anadolu’yu dolaşıp feryâd ettiler ve Türkleri intikama çağırdılar.</p>
<p>Kayseri emîri Haşan bey’in ve 1110’dan sonra Konya’ya gelip babasının tahtını elde eden Şahin-şâh’ın mukabil hücumları bir takım muvaffakiyetli neticeler verdi. Türkler İznik ve Bursa taraflarına kadar akınlarda bulundular. Lâkin umûmî ric’at durduru- lamadı. İmparator Alexis Türkleri Garbî Anadolu’dan, Şimalden ve Cenup sahil bölgelerinden attı; Akşehir’e kadar ilerledi37.Kılıç Arslan’ın diğer oğlu Mes’ûd (1116-1155) kayın pederi Dâniş- mendli Emîr Gâzî’nin yardımı ile Şahin-şâh üzerine yürüdüğü zaman Selçuklular ile Bizanslılar arasında savaşlar devam ediyor ve Bizanslılar Bolvadin havâlisinde yerleşiyordu.</p>
<p>Bu saltanat mücâdelesi ve Dânişmendlilerin araya girmesi dolayısiyle Şahin-şâh ile Alexis arasında bir anlaşma oldu. Bununla beraber bizzat Şahin-şâh’ın kumandanlarının da kendisine iltihakiyle Mes’ûd kardeşine muzaffer olarak Konya tahtını elde etti. Fakat artık Sultan Mes’ûd’un devleti Konya vilâyeti hudutlarına inhisar etmiş ve Selçukluların bu sarsıntıya uğraması dolayısiyle, Gümüş-tekin’in ölümünden (1105) sonra Anadolu’da yüksek hâkimiyet Dânişmendliler eline geçtiğinden, Selçuklu Sultanı, Emîr Gâzî’nin (1105-1134) himâyesine girmiş bulunuyordu. Yeni Bizans imparatoru Yuannis (1118-1143) taarruza devam ederek Denizli (Laodikea) ve Uluborlu (Sozopolis) şehirlerini işgal etti.</p>
<p>İmparatorun Balkanlarda meşgul olmasından faydalanan Emir Gâzî Artuklularla müttefik olarak Trabzon dukası T. Gabras’ı ve Mengücik oğlunu, 1120’de, mağlûbiyete uğrattı. Kılıç Arslan’ın başka bir oğlu olan ‘Arap Ankara ve Kastamonu taraflarında yerleşti ve o da, saltanatı elde etmek maksadiyle, 1126’da, Sultan Mes’ûd üzerine yürüdü. Bu durumda imparatorla ittifak yapan Mes’ûd kardeşini mağlûb ve Kilikya’ya firâra mecbûr ederken Bizanslılar da Kastamonu’yu işgal ettiler. Fakat imparatorun 1132’de Kilikya seferi, bir müddet sonra da İsak’ın onunla taht kavgasına girişmesi Emîr Gâzî’ye Karadeniz sahillerine çıkmağa ve Kastamonu’yu kurtarmaya fırsat verdi; Sultan Mes’ûd da Garbi Anadolu’da ilerlemeğe başladı. Emîr Gâzî Kilikya’ya girip orada yayılmaya çalışan Haçlıları da bozguna uğrattı. Böylece birçok zaferler kazanan Emîr Gâzî Sakarya-Fırat nehirleri arasında geniş bir ülkenin sahibi, kuvvetli bir hükümdar oldu.</p>
<p>Bu kudreti ve hizmeti dolayısiyle Bağdad halîfesi ve Sultan Sancar ona Melik unvaniyle birlikte, kapısında nöbet çalınmak, üzere davul ve sancak gibi hâkimiyet alâmet ve unvanları, altın gerdanlık ve asâ gönderdiler.Sultan, Mes’ûd, Melik Gâzî 1134’de öldükten sonra yerine geçen oğlu Melik Mehmed ile de müttefik kaldı. İmparator yeni bir Kilikya seferi ile Ermenileri tenkil eder ve Haçlılarla ihtilâfa düşerken Selçuklular ve Dâniş- mendliler de Bizanslılar aleyhinde genişleme imkânları buldular. Bizans imparatoru Yuannis Türkleri tamamiyle ezmek ve Anadolu’dan atmak maksadiyle, 1140 senesinde, büyük bir ordu ile bizzat Dânişmendlilerin merkezi Niksar üzerine yürüdü. Zaferinden emin olarak, oradan ileri gidip Trabzon dukalığını da ortadan kaldırmak, Theodore Gabras’ı yakalamak kararında idi. Niksar muhâsarası uzun sürdü ve şiddetli muharebeler cereyan etti. Bizans ordusunda bitkinlik ve sarsıntı başladı.</p>
<p>İsak’ın oğlu Yunannis Bizans ordusunu terk ederek Türklere sığındı; müslüman olduktan sonra da Sultan Mes’ûd’un kızıyla evlenerek Konya’da yerleşti. Onun ayrılması, Bizans ordusunda sarsıntılara sebep olacağı endişesiyle, İmparator ordusunu alarak Karadeniz yoluyla, 1141’de, İstanbul’a döndü. Böylece büyük bir iddia ile Anadolu hareketine başlanan bu seferin iflâsla nitecelenmesi Türklerin hem yeni vatanlarında yaşamalarına ve hem de ilerlemelerine imkân hazırladı.Filhakika, Sultan Mes’ûd, Antalya yakınlarına kadar akınlarda bulundu. Melik Mehmed’in, 1143’de, ölümü ile Dânişmendliler arasında mücâdele başlayınca Selçuklu sultanı artık teşebbüsü ele aldı. Sivas’a hâkim bulunan Yağı-basan’ı müthiş bir mağlûbiyete uğrattı, dağlara kaçırttı. Yukarı Ceyhan bölgesini feth ve Malatya’yı muhâsara etti. Bu sür’atli genişleme ile Sultan Mes’ûd Anadolu hâkimiyetini Dânişmendlilerden tekrar Selçuklulara intikal ettirdi.</p>
<p>O, Artuklular ve Musul Atabeği eri arasındaki ihtilâflardan da faydalanarak Şarkta genişleme, siyâsetine devam ederken Türkmenler de Menderes, Gediz vâdilerini tâkiben aşağılara doğru ilerliyorlardı. Lâkin şimdi İmparator Manuel Komnenos (1143-1180), Türkleri bütün Anadolu’dan çıkarmak için, daha büyük bir iddia ve ordu ile harekete geçti; Garbi Anadolu’yu Türkmenlerden kurtardıktan sonra, 1147 senesinde, bizzat Konya üzerine yürüdü. Akşehir civarında Selçuk kıtalarını bozarak bu şehri yaktı. Bizans istilâ haberini alan Sultan Mes’ûd Şarktan sür’atle döndü. Kuvvetlerini Aksaray’da toplayarak Bizans ordusuyla Konya önünde karşılaştı. Rumlar Konya havâlisinde çok tahribata ve zâyiata sebep oldular; hattâ Konya civarındaki mezarları bile açmış ve tahrip etmekten sakınmamışlardı. Fakat Sultan Mes’ûd kumandasında bulunan Selçuk ordusu pusular kurarak ve baskınlar yaparak Bizans ordusunu gittikçe bitkin bir hâle getiriyordu.</p>
<p>İmparator Manuel’in Konya seferi İmparator Yuannis’in Niksar seferine benziyor ve bu da aynı âkibete uğruyordu. Zamanın aleyhinde işlediğini gören İmparator ric’ate karar verdi ve ordusu yolda Türkmenler tarafından da hırpalandı. Bununla beraber büyük Haçlı ordularının gelişi bu çekilişte büyük bir rol oynadığı gibi iki hükümdar müşterek tehlike karşısında anlaşma lüzûmunu da takdir ettiler38.Filhakika İmâdeddin Zengî, 1144’de, Urfa kontluğunu ortadan kaldırınca bu hâdise Avrupa’da büyük bir heyecan uyandırdı ve bu sefer, ilk defa olarak, imparator ve kıralların başında bulunduğu büyük bir Haçlı seferi hazırlandı. Alman İmparatoru Konrad III. ve Fransa Kralı St. Louis VIII. kumandasında bulunan bu büyük ordulardan korkan Bizans İmparatorunun bunların imhâ edilmesi için Selçuk sultaniyle gizlice münâsebetlerde bulunduğu da rivâyet edilir.</p>
<p>Gerçekten Bizans rehberleri Alman ordusunu sapa yollardan Türklerin baskınına uğrayacak bir şekilde sevk ettiler. Nitekim bu ordu Eskişehir yakınlarında, 25 I. Teşrin 1147’de, Selçuklular tarafından perişan ve imha edildi, ordunun az bir kısmı dönebildi. Bunlar da Rumların yağma, kati ve tecâvüzlerine uğradı. Almanların Konya’yı işgal ettiklerini sanan St. Louis bu felâketi öğrenince Selçuklu ülkesinden geçmenin imkânsızlığını anlayarak Efes, Denizli ve Antalya istikametini tâkiple yolunu değiştirdi. Bununla beraber yine Türklerin hücûm ve baskınlarıyla bu ordu da çok zâyiata uğrayarak Antalya&#8217;ya vardı.</p>
<p>Gemilere binen zenginleri Suriye’ye gittiler. Kalanları da Türklerin ve Rumların taarruzları karşısında perişan oldu. Rumlar Haçlıları soydular; paralarını aldılar. Türkler Haçlıları bu perişan halde görünce merhamet ettiler; onlara para ve ekmek dağıttılar; hastalarını tedâvi ettiler. Rumlardan satın aldıkları Haçlı paralarını düşkünlerine verdiler. Türklerin bu iyiliklerini gören üç binden fazla Frank müslüman oldu. Rumların hiyânetini ve Türklerin şefkatini anlatan bir Haçlı müellifi: “Ey hıyanetten daha zâlim olan merhamet” feryâdiyle Türklerin iyilik ve merhametle Hıristiyanların dinlerini satın aldıklarını, bununla beraber din değiştirme hususunda hiçbir baskı yapmadıklarını da ilâve eder39.</p>
<p>Böylece başlangıçta BizanslIları dindaş diye kurtarmak maksadiyle gelen Haçlılar bu seferler sonunda Türklere takdirkâr ve Rumlara düşman olarak dönmüş bulunuyor lardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof.Dr.Osman Turan &#8211; Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti,syf:277-291</p>
<p>Kaynaklar Yazının 2.bölümündedir.</p>
<p><strong>2.Bölüm için bakınız:</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/">http://ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/</a></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/">Türkiye Selçukluları -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2018 15:37:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Gıyaseddin keyhusrev]]></category>
		<category><![CDATA[I. Keykâvus]]></category>
		<category><![CDATA[II. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[III. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol İstilası]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman-şâh’dan Sonra Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Buhran Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Mesud]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devletinin Kuruluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Anadolu’da Yerleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin Orta Anadolu’ya Çekilmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20426</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 5. Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri Sultan Mes’ûd’un Konya önünde Bizans ordusunu mağlûb ve İslâm dünyasına korku salan Haçlı ordularını imhâ etmesi Sultanın ve Selçuklu devletinin kudretini çok yükseltti. Artık Anadolu Türklerinin buhran devri geçmiş; siyasî birlik ve medenî ilerleme devri açılmıştır. Bu büyük zaferleri dolayısiyle Bağdad halîfesi Selçuklu Sultanına, hil&#8217;at ve sancak gibi hâkimiyet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/">Türkiye Selçukluları -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20427 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-300x233.jpg" alt="" width="300" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114-300x233.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/114.jpg 500w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></strong></p>
<p><strong>5. Türkiye Selçuklularının Yükseliş Devri </strong></p>
<p>Sultan Mes’ûd’un Konya önünde Bizans ordusunu mağlûb ve İslâm dünyasına korku salan Haçlı ordularını imhâ etmesi Sultanın ve Selçuklu devletinin kudretini çok yükseltti. Artık Anadolu Türklerinin buhran devri geçmiş; siyasî birlik ve medenî ilerleme devri açılmıştır. Bu büyük zaferleri dolayısiyle Bağdad halîfesi Selçuklu Sultanına, hil&#8217;at ve sancak gibi hâkimiyet alâmetleri göndererek, kendisini tebrik ve tebcîl etmiştir. Sultan Mes’ûd, 1149 ve 1150 seferlerinde Suriye Haçlılarını da mağlûp edip Maraş, Göksün, Ayıntap, Rabân ve Delûk gibi eski Halep eyâletinin pek çok belde, kasaba ve şehirlerini fethetti; Frankları buralardan sürdü.</p>
<p>Bu sırada Dâniş-mendli Yağı-basan da Karadeniz sahillerine kadar ilerliyerek Bafra(Pabra, Bavra)yi aldı. Sivas ve Malatya Dânişmendlilerini tâbiiyeti altında bulunduran Sultan Mes’ûd onlarla birlikte Kilikya’yı yâni Ermeni Kırallığını istilâya başladı. Bu bölgede fetihlerine devam ederken ordusunda ve hayvanlarında çıkan vebâ (Türkçe tabah) hastalığı sebebiyle 1054’de çekilmeye mecbûr kaldı ve 1155’de de öldü. Mes’ûd kırk yıla yakın bir saltanat ve mücâdele devrinde çok sabırlı ve ihtiyatlı bir siyasetle Selçuklu devletini yok olmaktan kurtardı ve tekrar Anadolu’ya hâkim bir duruma yükseltti. Zekâsı ve enerjisi sâye- sinde Bizans İmparatorluğu’nu ve Haçlıları mağlûb ederek Türkler için Ana dolu’yu emniyetli bir vatan haline getirdi. İlk defa, onun zamanında, Garp kaynaklarında Anadolu’nun “Turkia” adiyle kaydedilmesi de çok mânâlıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir Hıristiyan kroniğinin ifâde ettiği üzere, adaleti ve iyi idâresi dolayısiyle, Bizans’ın ağır vergilerle ve zulüm ile ezdiği Rumlar bile onun idâresine geçtiler. Selçuklu Türkiyesinde ilk imâr işleri ve medenî faaliyetler de onunla başlar40.Mes’ûd’un yerine, veliahd tâyin ettiği oğlu, Elbistan meliki, II. Kılıç Arslan (1155 &#8211; 1192) sultan oldu. Mes’ûd ile başlayan siyasî, askerî, medenî hamleler bu kudretli sultan ile çok ileri bir safhaya erişir ve Türkiye Selçukluları tarihinde yeni bir devir başlar. Fakat Kılıç Arslan ilk yıllarda tehlikeli ittifaklarla karşılaşır. İlk önce küçük kardeşi Şahin-şâh Ankara ve Çankırı taraflarına giderek Yağı-basan ile birleşip kendisiyle mücâdeleye girişirler. İmparator Manuel ile Musul Atabeği Nureddin Zengî de Kılıç Arslan’a karşı 1159’da ittifak yaparlar. Kilikya Ermeni prensi Thoros II. da fırsattan faydalanarak Selçuklu topraklarına tecâvüz eder.</p>
<p>Bütün siyasî tahrik ve faaliyetlerin merkezi İstanbul’a giden Kılıç Arslan imparatorla yaptığı ittifak sâye- sinde Yağı-basan’ı ve kardeşi Şahin-şâh’ı 1063’de bertaraf etti. Yağı-basan’ın ölümünden sonra Dânişmendlileri de tedricen ortadan kaldırdı. Atabeg Nureddin işgal ettiği yerlerden çekildi. Mengücik oğullarını da tâbiiyetine aldı. Böylece uzun bir mücâdele sonunda Sakarya’dan Fırat boylarına kadar Anadolu Kılıç Arslan idâresinde birleşti. Sultanın bu kadar kuvvetlenmesinden endişelenen ve Türkmenlerin Garbî Anadolu’yu istilâ eylediğini gören imparator Manuel Türkleri tamamiyle ezmek ve Bizans’ı tekrar Anadolu’ya hâkim kılmak karariyle, büyük bir ordu hazırlayarak, 1176’da, bizzat Konya üzerine yürüdü.</p>
<p>Bu hareket üzerine Kılıç Arslan Bizans ordusunu Eğridir gölü şimalinde dar ve sarp bir geçitte (Myriokefalon &#8211; Kundanlı) yakalayarak, bu yılın Eylülünde müthiş bir mağlûbiyete uğratmakla Bizans’ın Malazgirt’ten beri Anadolu’yu kurtarma ümitleri ve bu ülkeyi hâlâ kendi memleketleri sayan düşünceleri de artık tarihe karıştı. Bu sebeple bu zafer Türkiye ve Bizans tarihinde, Malazgirt’ten sonra, ikinci büyük bir dönüm noktası teşkil eder ve artık yıkılıncaya kadar Bizanslılar tedrici ve devamlı bir şekilde ric’at ederler. II. Kılıç Arslan 1177 ve 1182’de de Garbî Anadolu’da Kütahya ve Eskişehir havâlilerini kat’î olarak fetheder ve Türkleştirir41.Zaferlerle dolu uzun bir mücâdele hayatında yorulan ve ihtiyarlayan Kılıç Arslan, eski Türk hâkimiyet telâkkilerine göre, devletini onbir oğlu arasında taksim edip her birini, Melik sıfatiyle, bir eyâletin idâresine gönderirken kendisi de metini sultan olarak Konya’da oturuyordu. Muhtar idarelere sahip bu meliklerden bir kısmı artık zayıflayan Bizans aleyhinde fetihlere giriştiler. Lâkin bunlar arasında erken saltanat mücâdelesi başladı. Selâhaddin Eyyûbî’nin Kudüs’ü fethi üzerine Alman İmparatoru F. Barbe- ros kumandasında teşekkül eden Haçlı ordusu 1190 senesinde Türkiye topraklarına girdiği zaman Kılıç Arslan, Sultan olmakla beraber, fiilî bir iktidara sahip değildi. Alman İmparatoru ile Selçuklu Sultanı arasında dostluk mevcut olduğundan Kudüs’e gitmek isteyen Alman ordusunun Türk topraklarından serbest geçişten başka bir gayesi yoktu.</p>
<p>Bununla beraber önce Türk- menler, sonra da Sultanın bir kısım oğulları Almanların karşısına çıktılar. Lâkin siyasî bölünme dolayısiyle Selçuklular için büyük Alman ordusunu durdurmak mümkün değildi. Bu sebeple Almanlar Konya’ya girdiler ve Selçuklu Sultaniyle bir anlaşma yaptıktan sonra Kilikya’ya varmak üzere Türk arâzisinden ayrıldılar. Kılıç Arslan’ın ölümünden (1192) sonra oğulları arasında saltanat mücâdelesi yine de devam etti. Nihâyet Tokat meliki II. Sü- leyman-şâh, 1196’da, mücâdeleye karışarak bunlardan bir kısmını itaate mecbur etti;&#8217; bir kısmını da bertaraf ederek Keyhüsrev elinde bulunan saltanatı alıp Konya’da yerleşti42. Süratle Bizans İmparatorunu vergiye bağladı.</p>
<p>Dahilî mücâdelelerden faydalanan Ermeni Kıralı II. Leon’u tenkil etti. Men- gücikleri ve bazı Artukluları tâbiiyetine aldıktan sonra Erzurum’a geçerek 1201’de eski hânedan olan Saltukluları ortadan kaldırmak sûretiyle Gürcistan’la komşu oldu. İslâm memleketlerine istilâlarda bulunan ve bir defasında da Erzurum’u muhâsara eden Gürcüleri ezmek maksadiyle Gürcistan üzerine yürüdü. Lâkin Sarıkamış yakınlarında kendisinden çok emin bulunan Süleyman-şâh ordugâhında bulunur iken Gürcü-Kıpçak ordusunun anî bir baskınına uğradı ve hayatında mağlûbiyet görmemiş Sultan mühim esirler vermek sûretiyle ric’at etti. Kardeşler arasında memleketlerini ve payitahtı Ankara’yı kardeşi Muhyiddin Mes’ûd’dan kurtarıp, intikam almak üzere, Gürcistan’a giderken, 1204’de, yolda ölümü ile bu kudretli sultanın genişleme hareketi de durdu.</p>
<p>Bununla beraber az zaman içinde Selçuk birliğini kurduktan sonra devletin hududlarını babasından daha ilerilere götürdü.Konya’da tahtını ve saltanatını terk edip gurbetini geçirdiği İstanbul’dan dönen I. Keyhüsrev, 1205’de, saltanatı kardeşinin oğlu III. Kılıç Ars- lan’dan tekrar elde edince askerî hareketlerini İktisadî ve ticarî gayelere göre ayarladı. Gerçekten II. Kılıç Arslan zamanında emniyet ve âsâyişin tesisi, bu devirde artan milletlerarası ticâret yollarının Türkiye üzerinde toplanmasına yardım etmişti. 1204’de Lâtinlerin İstanbul’u işgali dolayısiyle Karadeniz ve Akdeniz limanlarına çıkan büyük kervan yolları emniyeti kaybetmiş ve tıkanmıştı.</p>
<p>Keyhusrev Karadeniz sahillerine yerleşmekte olan Komnenos’ları İznik’te yeni bir devlet kuran Laskaris ile dost olarak, tenkil etti ve 1206’da, Karadeniz yolunu açtı. 1207’de de Antalya’yı fethederek Türkiye için bir ihraç ve idhâl limanı vücûda getirdi. Milletlerarası ticâreti teşvik ve himâye maksadiyle de Venediklilerle ilk defa olarak, bir ticâret muâhedesi yaptı. Antalya’ya çıkmakla da Selçuklular ilk defa denizciliğe başladılar; burada bir donanma kurdular. I. Keyhusrev Denizli ve Alaşehir taraflarını da fethederek İznik İmparatoru ile mücâdeleye girişti. Fakat 1211’de zaferi müteakip, bir düşman fedâisinin kılıcı ile şehit oldu43. Yerine geçen oğlu I. Keykâvus (1211-1220)’de babasının siyasetine devam ile 1214’de Sinob’u fethetti. Birçok şehirlerden tüccar ve sermâyedar götürerek şehri bir ticâret, ithalat ve ihracat limanı haline getirdi.</p>
<p>Büyük surların inşasiyle şehrin emniyetini sağlamlaştırdı. Burada da yeni bir donanma kuruldu. Esir aldığı Trabzon İmparatoru Alexis’i, vergi ve tâbiiyeti kabul eden bir muahedeyi imzaladıktan sonra, serbest bıraktı. Kardeşi Keykûbad ile saltanat mücâdelesinde bulunurken bazı Selçuklu kalelerini işgal eden Ermeni kiralına karşı karadan ve Antalya sahillerinden ordular sevk ederek 1216’da Ermenileri de mağlûb etti. Keyhusrev ağır bir haraca bağlamak ve babası zamanında olduğu gibi, payitahtları Sis(Kozan)de Sultanın adına hutbe okutmak ve para bastırmak süreriyle kirala yeni bir tâbiiyet muahedesi imzalattı; hududlarda bazı değişiklikler yaptı.</p>
<p>Keykâvus Eyyûbîler arasındaki ihtilâflardan da faydalanıp 1218’de Şimalî Suriye taraflarında fetihlerde bulundu. Artuklu hükümdarı Mahmud ile Erbil hükümdarı Muzaffereddin Gök-böri’ye de metbûluğunu tanıttı44.I. Keykâvus’un ölümü üzerine tahta çıkan I. Alâaddin Keykûbad (1220 &#8211; 1237) Selçuklu sultanları arasında çok mümtaz bir mevkie sahip olup devrinde Türkiye çok mâmur ve müreffeh olmuş ve ileri bir medeniyet seviyesine erişmiştir. Zamanında Moğollar dünyayı alt-üst etmeye başladıkları için bu ileri görüşlü Sultan önce Konya, Kayseri ve Sivas olmak üzere birçok şehirleri muhteşem surlarla, kalelerle teçhiz ederek müdafaaya hazırlandı.</p>
<p>Cenup sahilinde küçük Kalonoros kalesini fethettikten sonra, kalesiyle, birlikte, yeniden inşa ederek nâmına nisbetle Alâiyye şehrini kurdu ve kendisine kışlık merkez yaptı. Orada bir de tersâne vücuda getirdi. Beyşehir gölü üzerinde Kubâd-âbâd, yazları oturduğu Kayseri yakınında da Keykubâdiye mâmûrelerini inşâ etti. Câmi, medrese, kervansaray ve hastahane gibi pekçok büyük binâ ve müesseseler yaparak unutulmaz eserler bıraktı. Deniz aşırı giriştiği Suğdak (Kırını sahilinde) seferi Selçuklu devletinin karalarda ve denizlerdeki kudretine güzel bir misal teşkil eder. Kilikya Ermeni kıral- lığını üç taraftan gönderdiği ordularla sıkıştırdı ve küçülttü. Fethettiği İçel bölgesine yerleştirdiği Türkmenler bilâhare Karamanlı Beyliğinin teşekkülüne sebep oldu.</p>
<p>Mogollar karşısında Celâleddin Hârizm-şâh’ın şark hududlarında görünmesi ve bu havâli hükümdarlarını itaate alması siyasî faaliyetlerin merkezini şarka kaydırdı. Eyyûbî ve Artuklu ittifakına karşı hareket ederek onları mağlûp, Hısn Mansûr (Adıyaman), Kâhta ve Çemişkezek kalelerini fethetti. 1128’de Erzincan’ı da ilhak ederek Mengücikler devletine son verdi. Bu sırada Selçuklu tâbiiyetini bırakıp Celâleddin Hârizm-şâh’a itaat eden Trabzon Komnenos’ları, bununla da kalmayarak, Sinop ve Samsun limanlarına baskın yaptılar. Selçuk ordusu ve donanması Samsun’dan ilerleyerek Ünye’ye kadar sahilleri fethettikten sonra Trabzon’a vardı. Erzincan’dan Maçka yolu ile gelen başka bir Türk ordusu da karadan harekete geçip Rumların payitahtını kuşattılar. Şiddetli hücûmların cereyan ettiği bir sırada tufan gibi yağmur ve sellerin başlaması Selçuklu kuvvetlerinin çekilmesine ve hattâ ormanlar içinde bir şehzâde ile birlikte bir miktar da esir vermelerine sebep oldu.</p>
<p>Bununla beraber Trabzon imparatoru bu esirleri teslim ettikten başka yıllık vergi ve askerî yardım da gönderme şartlarını ihtiva eden tâbiiyet muahedesini kabûle mecbûr kaldı.Sultan Alâaddin Keykubâd Mogollara karşı, din ve ırk bağlarını hatırlatarak ve İslâmın kaderi bakımından iki sultanın tarihî mes’uliyetlerini beyan ederek, Celâleddin Hârizm-şâh’a dostluk ve ittifak tekliflerinde bulundu. Lâkin iyi bir asker ve kötü bir siyaset adamı olan Hârizm sultanının ölçüsüz hareketleri iki hükümdar arasında çarpışmayı mukadder kıldı ve 1230’da Yassı-Çimen’de Hârizm-şâh’ın ordusu perişan edildi. Sultan Alâaddin, Hârizm-şâh’ın müttefiki olan amcazâdesi Erzurum meliki Cihân-şâh’ı da bertaraf ederek memleketini tekrar Selçuklu ülkesine kattı.</p>
<p>Gürcistan’a gönderdiği bir ordu ile kıraliçeyi tâbiiyetine sokarak amcası Süleyman-şâh’ın intikamını aldı. Van gölü havzasını da Eyyubîlerin elinden kurtardı. Büyük kireç fırınları yakdırıp şehir ve kaleleri tahkim ettirmek sûretiyle Mogollara karşı müdafaa tedbirleri alırken öte yandan da Moğol imparatoru Oktay Kaan’a da elçi gönderdi ve sulh yaptı; devrin hiçbir hükümdarına nasip olmayan bir itibarla karşılanarak Moğol tehlikesini uzaklaştırdı. Türkiye, böy- lece Keykubâd devrinde siyasî, İktisadî ve medenî bakımlardan en yüksek seviyeye erişti. Bu sebeple de Sultan halk arasında “Uluğ Keykubâd&#8221; adiyle anıldı45.</p>
<p><strong>6.İnhitatın Başlaması ve Moğol İstilâsı</strong></p>
<p>Keykubâd’ın henüz genç yaşta 1237’de, ölümü ve yerine iktidarsız ve anormal vasıflara sahip oğlu II. Keyhusrev&#8217;in geçişi bu kudretli devletin sarsılmasına bir başlangıç oldu. Bu hükümdarı tahta çıkarıp avucuna alan Sâdeddin Köpek46 isminde bir kimsenin, büyük hayâlleri için rakib saydığı mühim devlet adamlarını birer birer bertaraf etmesi bu inhitatta maddî bir rol oynar. Bununla beraber devletin kazanmış olduğu kudret yine de devam etmiş; Diyarbekir ve Tarsus fetihleri yapılmış, Trabzon Rum, Kilikya Ermeni kıralları, Eyyûbîlerin bir kısmı yine de Selçuklu devletinin tâbiîleri olarak kalmışlardır. Lâkin Moğol istilâsı önünde Anadolu’ya dolan Türkmenler bir buhran âmili olmuş ve müslüman şeyhinden ziyâde eski bir Türk şamanı 45 Bu hususta tafsilât için bak. O. Turan, &#8220;I. Keykubâd&#8221;, İA. 46 M.’deki “II. Keyhusrev” makalemize bakınız. (kam) hüviyetiyle ortaya çıkan Baba İshak Keyhusrev idâresine karşı hareket emrini vermiş ve İktisadî zarûretler içinde bulunan Türkmenleri kendi ke rametine, hattâ peygamberliğine inandırarak ayaklandırmıştır.</p>
<p>Bu sebepledir, ki Baba İshak’a Baba Resûl (Fransız kaynaklarında Paperissole) de niliyordu. Gittikçe büyüyen Babaî hareketi, 1240’da, zorlukla bastırıldıktan sonra bu devletin zaafı anlaşılmış bulunuyordu. Nitekim Moğollar, 1241’de, Erzurum’u işgal ve tahrip ile bir yoklama yaptıktan sonra, 1243’de, Baycu Noyan kumandasında hareket eden 30.000 kişilik Moğol ordusu 80.000 kişi civarında bulunan Selçuklu ordusunu Köse-dağ’da, ciddi bir mukavemetle karşılaşmadan, mağlûb etti. Eski kuvvetli devlet adamları ve kumandan larından mahrûm bulunan bu ordu, başta korkak hükümdarın Antalya’ya kadar kaçmasiyle dağıldı. Kayseri’nin gösterdiği ciddi mukavemet de netice vermedi.</p>
<p>Moğollar bu şehri tahrip, yağma, mühim mikdarda da ahâlisini kat lettiler ve oradan döndüler. Amasya kadısı ile yola çıkan vezir Mühez- zibüddin Ali Anadolu’nun pek çok kale ve askerle dolu olduğunu mahâretle telkin ederek Moğol kumandanını yıllık bir vergi teklifiyle sulha râzı ettiler. Kösedağ mağlûbiyeti siyasî inhitatın başlangıcıdır. II. Keyhusrev’in ö- lümünden sonra (1246) üç küçük oğlu yanında devlet adamlarının toplanıp mevki ve ihtiras mücâdelelerine girişmeleri Moğolların müdahalelerin askerî işgallerine ve ağır vergilerle devleti ezmelerine fırsat verdi47. Saltanat mücâdeleleri Mu&#8217;ineddin Süleyman’ın zaferiyle 1261&#8217;de sona erer. Mo- ğolları iyi idâre eden ve onlara dayanan bu devlet adamı, bir sükûn ve istikrar devri tesis eder. Hattâ bu devir, bazı kaynaklarda, “Mu’ineddin Pervane devri&#8221; adiyle anılarak 1277 yılına kadar sürer. Bununla beraber Anadolu Türkleri putperest Moğol tahakkümünü daima ağır bulmuş ve kurtulma yollarını aramıştır. Filhakika Mogollan ilk defa mağlûbiyete uğratan Türk Memlûkleri sultanı Baybars Anadolu’ya dâvet olunmuş; o da 1277’de Kayseri&#8217;ye kadar gelip Selçuklu usûllerine göre ve merâsimle Türkiye tahtına o- turmuştur48.</p>
<p>Lâkin Anadolu’da kalamayacağı düşüncesi ve Moğol korkusu Selçukluların Baybars ile sağlam bir işbirliği yapmalarına imkân vermedi.Baybars’m sür’atle dönüşünü müteakip Anadolu’ya giren İlhan Abaga, bu hâdise ile ilgili olarak, bu memlekette çok insan öldürdü ve Mu’ineddin Pervâne’yi de idam etti. Bu devlet adamından sonra, Selçuklu hânedanı 1308’e kadar mevcût oldu ise de Moğollar Selçuklu devletini fiilen yıktılar; Anadolu’yu umûmî vâlileri ile idâre ettiler ve askerî işgal altına aldılar. Bay- bars’ın gelişi ve onu tâkip eden buhrandan faydalanan Karaman oğulları da Konya’yı işgal ve yağma ettikten sonra oradan atıldılar. Moğolların Selçuk ordusunu ve onunla birlikte iktâ idâresini yıkmaları yâni mîrî sistemin bozulması ve askerî sınıfın işsiz kalması da memlekette yeni bir huzursuzluk ve âsâyişsizlik âmili oldu.</p>
<p>Moğol mâliyecilerinin halkı vergilerle ezmeleri ve ara-sıra da Moğol vâlilerinin isyanları Anadolu’da İçtimaî sarsıntılara, ticarî faaliyetlerin ve kervanların duraklamasına, bu sebeple de bir İktisadî ve medenî sükûta âmil oldu. Halbuki Köse-dağ’dan Pervâne’nin ölümüne kadar (1243-1277) siyasî buhranlara ve Moğolların müdahalelerine rağmen, Selçuklu devleti ordusiyle, idâresiyle mevcût olduğu gibi İktisadî ve medenî yükselişte de mühim bir sarsıntı olmamış idi. Bu husus kaynaklardan anlaşılabileceği gibi bu devirde yapılmış büyük inşaat ve âbideler de buna delâlet eder. Gerçekten bu devirde milletlerarası ticâret yolları faaliyetlerine devam etmiş; ziraî ve sınaî istihsalde, ithalât ve ihracatta esaslı bir değişiklik olmamıştır. Anadolu Türklerinin Keykubâd devrini bir saadet devri olarak hatırlamaları ve bütün felâketlerin menşeini “Baycu yılı” adiyle Kösedağ mağlûbiyetine bağlamaları doğru olmakla beraber umûmî vasıfları ile Selçuklu devri 1277’ye kadar sürmüş, bu tarihte başlayan fiilî Moğol işgal ve idâresi siyasî olduğu kadar İktisadî ve İçtimaî buhranlara ve medenî sükûta da sebep olmuştur.</p>
<p>Bu devrin sultanları olan 111. Keyhusrev, II. Mes’ûd veIII. Keykubâd iktidarsız ve Moğolların âleti durumunda idiler. Bu devirde saltanat iddiasında bulunan II. Keykâvus’un bir oğlu Siyâvuş (Selçuk- nâme&#8217;lerde tezyif olarak Cimri) Karamanlılara ve diğeri Kılıç Arslan da Kastamonu Türkmenlerine dayanarak tahtı elde etmeye veyahut bizzat Türkmen beyleri şehzâdeler sâyesinde nüfûz ve kudretlerini halk arasında artırmaya çalışmışlar; fakat Selçuklu-İlhanlı kuvvetlerine mağlûb olmuşlardı49. Moğol umûmî vâlileri arasında Timür-taş noyan (1316 -1327) zamanı, iyi idâresi ve adaletiyle, nisbî bir huzûr ve sükûnu temsil etmekte ve bu sebeple de o halk arasında “Mehdi” sıfatını kazanmış bulunmaktadır. Onun da isyan ederek 1327’de Mısır’a ilticası bu devre nihâyet vermiştir.</p>
<p>Moğol hâkimiyeti altında Selçuklu devleti yıkılır ve Orta Anadolu İlhânîler idâresinde ezilirken uçlar ve dağlar tamamiyle Türkmenlerin eline geçmiş bulunuyordu50. Böylece Selçuklu devleti ve daha sonra, 1336’da, İlhanî hâkimiyeti, Orta Anadolu’da çökerken uçlarda yeni bir hayatiyet doğuyor, bir takım Türkmen beylikleri kuruluyordu. Hukûkan Selçuklu sultanlarına ve Moğol hanlarına tâbi bulunan bu beylikler onları resmen metbû tanıyor, hil’at, menşûr ve sancak gibi hâkimiyet sembolleri ve gâzilik unvanları alıyorlardı. Fakat büyükleri aslında tamamiyle müstakil olan bu beylikler çok defa metbûlariyle mücâdele halinde bulunur ve daha ziyâde İlhanlılara düşman olan Mısır Memlûk sultanlarından hâkimiyet fermanı ve yardım almaya teşebbüs ederlerdi. Bunların en eski ve kuvvetlisi Lârende havâlisinde ve Ermenilere karşı Kilikya taraflarında fetihler yapan Karaman oğulları beyliği idi.</p>
<p>1283’de teşekküle başlayan Germiyan oğulları beyliği de tarihî rolü itibariyle pek mühim olup Garbî Anadolu’da kurulan Aydın ve Saruhan beyliklerinin de atası idi. Aydın oğullan vücûda getirdikleri donanma ile adaları işgal etmişler; Balkanlara ve Yunanistan’a istilâlar yapıp Türk denizciliği tarihinde müstesna bir mevkî kazanmışlar; İtalyan Cumhuriyetleri ile de ticarî muahedeler akdeylemişlerdir. Göçebe Türk ve Selçuklu siyasî an’anelerine göre kurulan bu beylikler de, bütün Ortaçağ Türk devletlerinde olduğu gibi, memleket hânedan âzasının müşterek malı sayıldığından kardeşler arasında taksime uğrayarak parçalanıyordu. Bu beylikler Anadolu’nun fethini ve Türkleşmesini tamamlarken telif ve tercüme sûretiyle Türk yazı ve edebiyat dili ile birlikte Türk kültürüne de çok hizmet etmişlerdir. Kastamonu havâlisinde kurulan Çandar oğulları beyliğinin de bu hususta mühim bir mevkii vardır.</p>
<p>Bu devir Anadolusu al-&#8216;Omarî ve İbn Hatûta tarafından çok güzel tasvir edilmiş; beyliklerin siyasî askerî, İktisadî ve İçtimaî durumları meydana konmuştur. Bunların merkezlerinde vücûda getirdiklerin câmi, medrese, imâret, hastahâne ve sair eserler, onların medenî faaliyetlerinin maddî delili olarak, bugüne kadar kalmıştır.</p>
<p><strong>7. Anadolu’nun Türkleşmesi ve Moğol İstilâsı</strong></p>
<p>Tarihin en kudretli ve şiddetli istilâlarından birini teşkil eden Moğol istilâsı, Orta Asya Türklüğü ve medeniyeti için ağır neticeler ve Anadolu’da da bilhassa 1277&#8217;den sonra büyük sarsıntılar vücûda getirmesine mukabil bu ülkenin nihaî Türkleşmesinde mühim bir âmil olmuştur.</p>
<p>Gerçekten Malazgirt zaferini müteakip Anadolu’ya nasıl sel halinde insan akını olmuş ise Moğol istilâsı önünde de aynı şekilde Türkmen kitleleri bu ülkeye kaçıyor ve Moğol kıtalinden kurtulmaya çalışıyorlardı. Çağdaş bir müellif göçebelerin kalabalıktan Aras köprüsünü geçememiş olduğunu, “Türkmenlerin Errân (Karabağ)’da karınca ve çekirgeler gibi kitleler teşkil” ettiğini kaydeder51. “Geniş ovaları ve otlakları ile Mugan, Türkmenlerin yurdu idi. Bugün Tatarlar burasını kışlak yaptığından Türkmenler oradan hicret etmiştir”52. Bu Türkmen- lerden 60.000 hânelik bir grup Karahan idâresinde Valaşcert (Eleşkird), Sürmeli ve Aras havâlisinden Ahlat’a doğru çekildi.</p>
<p>Orhan idâresinde başka bir Türkmen grubu da Gürcistan’a girdikten sonra Anadolu’ya doğru ilerledi. Azad-Mûsa idâresinde bulunan 60.000 hânelik bir Türkmen halkı da bir müddet kışları İspir, Bayburt ve Pasinler’de, yazları da Şimalî Karadeniz (jParhar) dağlarında geçiriyor; Gürcistan’a, sık-sık, akın ve taarruzlarda bulunuyor; esir ve ganimetler ile dönüyor; bazan da çok kayıplara uğruyorlardı53. Bu Türkmenler daha sonraları Bayburt, Erzincan’dan Sinop’a ve Ayıntab’a kadar her tarafı istilâ ettiler. Trabzon dağları yine çoğunun yazlık yurtları (yaylası) idi. Bir müddet sonra Mehmed beg’in idâresinde bulunan bu Türkmenlerin, ihtiyaç halinde yerli halkı yağma etmeleri dolayısiyle, Mu’ineddin Pervâne onları Moğollara şikâyet etmiş, bunlar da Denizli taraflarına göçmüşlerdi54.</p>
<p>Bu havâlide büyük Uc beyi Mehmed beg, kardeşi İlyas beg, Dâ- mâdı Ali beg ve akrabası Sevinç beg idâresinde bulunan Türkmen Hülâgü’ye elçi gönderip vergi ödemek, nezdlerinde şahna bulundurmasına râzı olmak ve buna mukabil kendilerine ferman ve sancak verilmek sûretiyle tâbiiyetlerini arzettikleri ve 659’da bu hususta bir anlaşma yapıldığı halde ertesi yıl, 1162(660)’de, Moğol ve Selçuk ordusu bu Türkmenleri Talaman ovasında vukûbulan muhârebede bozguna uğratıp Mehmed beg esir edilmiş; Ali beg Türkmenlerin reisliğine getirilmiştir55. Babaî hareketinde 1243’de Malatya civarında bulunan Germiyanlı Türkmenlerinin Cimri isyanında artık Garbî Anadolu hududlarına varmış olması da Türkmen göçlerinin Şarktan Garba doğru ilerleyişi bakımından kayda şâyândır56.</p>
<p>Moğol istilâsından kaçıp Anadolu&#8217;ya sığınan bu Türkmenler burada da Selçuklu-İlhanlı devletinin tazyikiyle uçlarda yığılıyor ve buralardaki göçebe kesâfetini arttırarak Bizans topraklarını fethe başlıyorlardı. Nitekim henüz İznik Rum devletinin İstanbul&#8217;a naklinden (1261) önce Denizli bölgesinde 200.000, Kastamonu havâlisinde 100.000 ve Kütahya-Karahisar arasında da30.000 çadır, yâni takriben üç milyon göçebe Türkmen bulunduğuna dair haberler57 yalnız Garbî Anadolu uçlarında ne kadar bir nüfûsun yığıldığını gösterir. Bir Bizans müellifi: “Moğollar tarafından püskürtülen Türkmenler vilâyetleri istilâ ediyor ve Rumları sıkıştırıyorlardı. Onlar Moğollar önünde nasıl kadın gibi kaçıyorlarsa Kumlara karşı da kendilerini öyle erkekçe gösteriyorlardı.</p>
<p>Bu sebeple Moğol istilâsı onların felâketine değil saadetine sebep oluyor; kitleler halinde Paphlagonia (Çankırı ve Kastamonu havâlisi) ’dan ve Pamphylia (Antalya vilâ- yeti)dan akıp geliyor ve Bizans arazisini yağma ediyorlardı58 ifâdesiyle bu göçleri güzelce tasvir eder. Başka bir kronik de Bizans&#8217;ın nasıl bir çöküntü halinde bulunduğunu ve bu akmların ne şekilde ilerlediğini belirtir: “Menderes havzası yalnız halkları değil hücrelerine yerleşmiş rahipleri tarafından da terk edilerek ıssızlaştırıldı&#8230; Türkler zaferlerinin yemişlerini toplayarak müdafaasız yerleri istilâ ediyordu. O zaman bütün köylülerin, acınacak bir durumda, İzmir&#8217;e kaçtığı görülüyordu. Bu izdiham içinde anasını, babasını, karısını-kocasını ve çocuklarım kaybedip ağlamayan kimse yoktu&#8230; İstild İznik ve Bursa kapılarına kadar ilerledi&#8221;59.</p>
<p>XIIPüncü asrın sonlarına doğru Garbî Anadolu&#8217;nun Türkleşmesine ait bu tasvirler yanında Türklerin Ortodoks râhipleriyle de anlaşarak Rum beldelerine muhâcirler yerleştirdiklerine dair haberler Bizans&#8217;ın, maddî olduğu kadar, manevî bakımdan da ne derecede bir sükût içinde olduğunu göstermektedir60.Bu büyük Türkmen akınları sâyesinde XIII ve XIV’üncü asırlarda Garbî Anadolu Selçuklu Orta Anadolusuna nazaran daha kuvvetli ve kesif bir şekilde Türkleşmiştir, ki bu husus Osmanlı tahrir defterleriyle tafsilâtlı olarak teyid edilmiş ve Hıristiyan halkın çok az kaldığı meydana çıkmıştır61. Türkmenler buralarda, BizanslIların Balkanlardan naklettikleri, Peçenek ve Kumanlara da rastlamışlardı. Kilikya Ermeni kırallığı Selçuklular, Karamanlılar ve husûsiyle Memlûkler tarafından eritildikçe Türkmenler de bu bölgeyi iskâna devam ediyorlardı. Daha XII’inci asırda göçebe Türkmenlerin ve bizzat Ermenilerin idâresinde iken bu havâlide yurt edindikleri, sık-sık bu bölgeye girip çıktıkları hakkında pek çok kayıt vardır. XV’inci asırda Çukurova’yı ziyâret eden B. de la Broquiere her tarafın Ramazanoğullarına tâbi Türkmenler tarafından iskân edildiğini görmüştür62.</p>
<p>Şarkî Karadeniz bölgesine yaylalardan, geçitlerden ve Harşıt vâdisinden inen Türkmenler mevcut olmakla beraber bu havâli daha ziyâde Samsun’dan itibaren sahili tâkip eden Oğuz Çepni boyu tarafından Türkleştirilmiş; Canik bölgesine adını veren yerli Hıristiyan Çan kavmi tedricen kaybolmuştur. Türkmenler 1302’de Giresun’a kadar ilerlemiş ve bir takım küçük beylikler kurmuşlardı63. Anadolu’da Türk nüfûsu o kadar kesâfet peydâ eylemiştir, ki OsmanlIların Rumeli’ye geçişleri o tarafa doğru devamlı bir nüfûs akınına sebep olmuş ve herhalde Balkanlarda kalan henüz Şamanî Türkler de müslüman olarak karışmış ve kaynaşmışlardır. Anadolu’nun Türkleşmesi hakkında daha fazla tafsilâta girmeden böylece Selçuklu Türkiye&#8217;sinin etnik vaziyetine dair umûmî bir tablo çizmiş oluyoruz.</p>
<p>Prof.Dr.Osman Turan &#8211; Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti,syf:291-301</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>1 Bak. Osman Turan, “Islamisation dans la Turquie du Moyen-Âge”, Studia islamica, X (1959) s. 137-152.</p>
<p>2 Nçr. Sathas, Bibliotheca Graeca, VII (1894), s. 169; A. Vasilief, Histoire de l’Empire byzantin, Paris 1932,1, s. 468.</p>
<p>3-J. Skylitzes, Historia (Bonn), s. 708.</p>
<p>4 Chronique, III, s. 160, 172.</p>
<p>5 Brosset, I, s. 346-349.</p>
<p>6 Brosset, Histoire de la Géorgie, traduit du géorgien. Petersburg, 1849,1, s. 359.</p>
<p>7 Urfalı Mathieu, Chronique, Paris 1858, s. 181-132.</p>
<p>8-J. Laurent, Byzance et les Turcs Seldjoucides, Nancy, 1813, s. 97.</p>
<p>9 Vasilief, Histoire de l’Empire byzantin, I, 470.</p>
<p>10 Bryennios. fr trc. Cousin (Hist. Const.), Paris, 1672, II. s. 724, 727-738; I, Bu hususta bak. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1071. s. 50-52. Zonaras. fr. trc. İ.M. de St. Amour, Paris 1560, I08b; Anne Comnène, Alexiade, fr. trc. B. Leib, Paris 1937, ı, 5. 12-15; Attaliates, s. 189, 109; F. Chalandon, Alexis Comnène, Paris 1900, s. 29- 31; M. H. Yınanç, s. 82-86; Cl. Cahen, &#8220;Première pénétration Turque en Asie Mineur”, Byzantion, XVIII, s. 33.</p>
<p>11 Anonim Selçuk-nâme, s. 15. Kaynağın bu mühim kaydını tarih vak’aları te’yid eder.</p>
<p>12 Bak. M. H. Yınanç, s. 89.</p>
<p>13 Bak. UL, I.</p>
<p>14 Sibt, Mir’at uz-zamân, 26a-26b, 32a-32b; İbn ül-’Adîm, Ziibde, II, s. 42.</p>
<p>15 Anonim Selçuk-nâme, s. 36-37; Azîmî, s. 361; İbn Şeddâd, 34b; Süryânî Mihael, III, s. 172. Bu kaynaklar İznik’in fethi hakkında umûmî malûmat verirken yalnız ‘Azimî bu mühim hâdiseyi 467 (1075) yılı vak’aları arasında &#8220;ve fetehe Süleyman bin Kutalmış Nikıye” kaydı ile tesbit etmiştir.</p>
<p>16 Bryennios, s. 760-761; Zonaras, 109a.</p>
<p>17&#8242; Bak. J. Laurent, Byzance et les origines du Sultanat de Roum, Mélangés Ch. Diehl, I, s. 180- 181; Mükrimin Halil Y inanç, Anadolu’nun fethi, s. 109.</p>
<p>18 Bugüne kadar karanlıklar içinde kalan İznik’in fethi ve Türkiye Selçukluları devletinin kuruluşu &#8220;1. Süleyman-şâh”, (M, XI, 201-219) ve Selçuklular Zamanında Türkiye (s. 53- 54) adlı tedkiklerimizle aydınlanmıştır.</p>
<p>19 Migne, Patrologie Latine, CXLVIII, s. 239; S. Runciman, History of Crusades, I, s. 998.</p>
<p>20 Sibt, XIII, 17a; Sadreddin el-Huseynî, s. 63-64.</p>
<p>21 Abul-Farac, s. 227; Cennâbî, El-&#8216;Aylem üz-zâhir, Ayasofya, No. 3033, s. 470a.</p>
<p>22-‘İmâdeddîn, 70; Sadreddîn, 71-72.</p>
<p>23-Bryennios, s. 770-774; 794-796; Zonaras, s. 109a; Anne Comnène, I, s. 18, 21, 69, 71,131, 137, 138; Attaliates, s. 226, 207, 270; Chalandon, s. 66-72.</p>
<p>24 Sibt, 62b, 71a; ‘Azimî, s. 364; Süryânî Mihael, s. 179; Abu’l-Farac, s. 229.</p>
<p>25 ‘Azimî, s. 365; İbn Kalânisî, s. 117; İbn ül-Adîm, Zühde, II, Neşr. Sami Dahan, Şam1954, s. 88-89; İbn ül-Esîr, X, s. 47.</p>
<p>26 Anne Comnène, I, s. 18; Guillaume de Tyr, nşr. M. Paulin, Paris, 1879,1, s. 13, 19.</p>
<p>27 Attaliates, s. 306; C. Finlay, History of Greece, London 1851, s. 51; J. Laurent, Byzance et les Turcs, s. 51, 67, 76, 78-83.</p>
<p>28 Süryânî Mihael, 172; Zonaras, 109a; Anne Comnène, II, s. 64; Hayton RHCr, Documents arméniens, II, s. 143.</p>
<p>29 Süleyman-şâh’ın saltanatını ilân ve Halîfe’nin tasdik ettiğine dair bak. Selçuklular Zamanında Türkiye,s.64</p>
<p>30-Sibt,62a</p>
<p>31 Bu hususta, tafsilat Selçuklular Zamanında Türkiye (s. 62-63) adlı eserimizde verilmiştir.</p>
<p>32 Süleyman-şâh’ın Büyük Selçuklular ve Bizans’lılar karşısındaki siyasî mevkii hakkında mevcûd yanlış veya tersine anlayışlar için sâdece bir kaç misâl verelim: Mükrimin Halil Yınanç, Anadolunun fethi, s. 85-87; İ. Kafesoğlu, “Melik-şâh”, İA, VIII, s. 668; Laurent, Sultanat de Roum, s. 174, 181.</p>
<p>33 M. H. Yınanç, &#8220;Dânişmendliler” makalesinde bu devletin kurucusunu ve kuruluşunu anlayamamış ve hattâ Gümüş-tekin Ahmed gazi’yi iki isim ve oğul-baba sanmıştır, bak, İA, III, s. 468.</p>
<p>34 Anne Comnene, III, s. 154, 157, 158-, Zonaras, s. 111b, 114a; Chalandon, s. 264-265; Lebeau, XV, s. 443; Finlay, s. 152. Süleyman-şâh’m ölümünden sonra çıkan ilk buhran dolayısı ile Selçuklular Zamanında Türkiye adını alan kitabımızda tafsilat vardır (s. 83-95).</p>
<p>35 Türkiye Selçuklularının ilk payitahtını Konya zannedenler sâdece bir tahmine dayanıyor; başlıca düşman olduğu için Bizans’a yakın İznik’i seçmeleri sebebini düşünemiyor ve bu devrin tarihî vak’alarım da bilmiyorlardı. Nitekim Osmanlılar da Bursa ve Edirne’yi merkez yaparlarken karşılarında Bizans ve Avrupa olduğunu hesap ediyorlardı.</p>
<p>36 Tafsilât için bak. &#8220;Kılıç Arslan I.” İA, VII, s. 681-688; Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 95-111.</p>
<p>37 Anna Comnene, III, s. 142-146, 154. 159, 164-166, 168-171; Zonaras, s. 114a; Chalon- don, s. 254-255.</p>
<p>38-I. Kılıç Arslan’ın şehâdetinden sonra Anadolu’da hüküm süren ikinci buhran için Selçuklular Zamanında Türkiye’ye bak. (s. 148-167).</p>
<p>39 Bak. Osman Turan, “L’islamisation dans la Turquie du Moyen -Âge”, Studia Islamica, X. (1959), s. 139-140.</p>
<p>40 Mes’ûd hakkında Chalandon’un II. cildindeki kayıtlar dışında husûsî bir tetkik henüz yoktur. Bugün Selçuklular Zamanında Türkiye (s, 158-196) adlı eserimiz bu boşluğu doldurmuştur.41 Tafsilat için yukarıda zikredilen eserimize (s. 107-236) bakınız.</p>
<p>42-II. Süleyman-şâh hakkında IA.deki tedkîkimizde tafsilât vardır.</p>
<p>43 İA. “I. Keyhusrev” makalemize bakınız.</p>
<p>44 İA. “I. Keykâvus” makalemize ve adı geçen kitabımıza bakınız.</p>
<p>45 Bu hususta tafsilât için bak. O. Turan, &#8220;I. Keykubâd&#8221;, İA. 46 M.’deki “II. Keyhusrev” makalemize bakınız.</p>
<p>47 M.’de. II. Keykâvus, &#8220;IV. Kılıç Arslan” makalemize bak.48 Bak. F. Köprülü, “Baybars”, İA.</p>
<p>49 Osman Turan, Türkiye Selçukluları hakkında resmî vesikalar, Ankara 1958, s. 9-12.50 Al-Omarî, Mesâlik ül-ebsâr, neşr. F. Taeschner, Leipzig, 1929, s. 30, 48.</p>
<p>51 Nesevî, Celâleddin Mengüberti, neşr. O. Houdas, s. 159, 223, 225, 226, 229.</p>
<p>52 Zekeriya Kazvinî, Asar ül-bilâd, neşr. Wüstenfeld, Leipzig 1848, s. 378.</p>
<p>53 Brosset, I, s. 532-3, 826-8.</p>
<p>54 Reşîdeddîn, Mükâtebât, neşr. Muhammed Safı’, Lahor 1948, s.273-278.</p>
<p>55 Aksarayî, s. 66, 71; Baybars Mansûrî, 53b, 55b; Eflâkî, Manâkıb al-ârifın, neşr. T. Yazıcı, Ankara 1959. I, s. 485-486; Cl. Cahen, “Notes pour l&#8217;his-toire des Turcomans”, JA (1951) s. 337.</p>
<p>56 İbn Bîbî, s. 501, 506. 698, 699.</p>
<p>57 İbn Said, Coğrafya, Bibi. Nationale, Ar. 2234, 98a, 98b. 106a.</p>
<p>58 N. Gregoras, I, s. 137; P. Wittek, Menteşe Beyliği, tr. trc. O. Ş. Gökyay, Ankara 1944, s. 16.</p>
<p>59 Pachymeres, tere. Cousin, Histoire du Constantinople, VI, s. 262, 725.</p>
<p>60 Bak. P. Wittek, Menteşe Beyliği, s. 15, 18, 25, 26.</p>
<p>61 Umûmî bir fikir için bak. Ömer Lütfı Barkan, &#8220;Tarihî demografi araştırmaları”, TM, X, s. 11.</p>
<p>62 Voyage d’Qutremere, neşr. Ch. Schefer, Paris 1892, s. 83-86, 94.</p>
<p>63 Resmî vesikalar, s. 164-167.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/">Türkiye Selçukluları -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Selçuklular &#8211; Alp Arslan (3. Bölüm)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Jun 2017 11:20:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1071]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan (1064-1072)]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Nesimi Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Romenos diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15977</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alp Arslan (1064-1072) Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu. O Alp Arslan’ın üvey kardeşi olup, annesi daha sonra Tuğrul Bey’le evlenmiş olan Çağrı Bey’in oğlu Ebu’l-Kasım Süleyman’ı kendisine veliaht göstermişti. Bu konuda kendisini hatunu ile birlikte veziri Amîdü’l-Mülk Kündürî’nin de etkilemiş olması söz konusu, dur. Fakat Alp Arslan bunu kabul etmeyerek, mücadeleye girişti ve sonuç- ta hem [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/">Büyük Selçuklular – Alp Arslan (3. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-15955 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg" alt="" width="461" height="389" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-600x505.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-768x647.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-1024x863.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg 1187w" sizes="(max-width: 461px) 100vw, 461px" /></a></h2>
<h2><strong>Alp Arslan (1064-1072)</strong></h2>
<p>Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu. O Alp Arslan’ın üvey kardeşi olup, annesi daha sonra Tuğrul Bey’le evlenmiş olan Çağrı Bey’in oğlu Ebu’l-Kasım Süleyman’ı kendisine veliaht göstermişti. Bu konuda kendisini hatunu ile birlikte veziri Amîdü’l-Mülk Kündürî’nin de etkilemiş olması söz konusu, dur. Fakat Alp Arslan bunu kabul etmeyerek, mücadeleye girişti ve sonuç- ta hem onu ve hem de Tuğrul Bey döneminden beri saltanat iddiasıyla baş- kaldırmış bulunan Kutalmış’ı bertaraf etmeye muvaffak oldu. Alp Arslan’ın 26 Nisan 1064’te Selçuklu tahtına oturduğunu görüyoruz. Bunun üzerine Abbasî Halifesi Kâim-Biemrillah tarafından bir elçilik heyeti ile kutlanan Alp Arslan’a, Halife tarafından “Şehinşahü’l-Âzam, Melikii’l- Arap ve’l-Acem” gibi birçok lâkap ve unvanlar tevcih edilmiş, kılıç, hil’at, sancak ve çok sayıda değerli hediyeler de gönderilmiştir. Bu sırada o, otuz altı yaşındaydı. Önce Amîdü’l-Mülk yerine, ismi kendisi ve oğlu Melikşah’ınki ile birlikte yaşayacak olan Siyâsetnâme sahibi Nizâmü’l-Mülk’ü vezirliğe getirdi (29 Aralık 1064). Aile içi problemleri halledip üst düzey görevliler arasında değişiklikler yaptıktan sonra da fütûhata başladı.</p>
<p>Onun döneminde öncelikle, Tuğrul Bey’in Anadolu seferlerini sürdür­mek amacıyla, Azerbaycan ve Kafkasya sahasında Ermeniler ve Gürcüler’e karşı başarılı hareketler yapıldı, önemli bir kısım yerler fethedildi. Bu seferlerin, fetihler ve sınırların genişletilip güçlendirilmesi yanında, sı­nır bölgesindeki Türkmenler üzerinde devlet nüfûzunu sağlamlaştırmak gibi iki önemli hedefi vardı. Bu arada Bizans’a bağlı olup, Bagrad ve Grigor gibi Bizanslı generaller tarafından korunan ve kaynaklarda &#8220;asla fethedilemez” şeklinde nitelenen, surlarıyla meşhur Ani fethedildi (16 Ağustos 1064). Buranın alınması İslâm dünyasında çok olumlu yankılara nede® oldu. Bu başarıyı bir beyannâme ile kutlayan Halife, Alp Arslan’a Ebu Feth unvanını vermiştir. Bundan sonra aile fertlerini ülkenin çeşitli bölgelerinde görevlendiren ve yeni fetihlerle bölgedeki hakimiyetini artırt devamı yönünde tedbirler alan Sultan Alp Arslan, kendisine baş kaldıran kardeşi Kavurd’u yola getirecek ve Huttalân ile Soğaniyan emirlerini cezalandırmak üzere Doğu seferine çıkacaktır.</p>
<p>Doğu seferinde (1065) Alp Arslan, Ceyhun’u geçerek Türkistan’a gir­di. Bazı çarpışmalardan başarı ile çıktıktan sonra dedesi Selçuk’un meza­rını ziyaret için Cend’e gitti. Daha sonra Merv’e dönen (Mayıs 1066) Alp Arslan, bu ilk Türkistan seferi ile atalarının eski ülkesinin Maveraünnehir’e komşu kısımlarını Selçuklu Devleti’ne bağlamıştır. Bir süre daha bölgede kalan ve bu arada oğlu Melikşah’ı Karahanlı hükümdarı İbrahim Tamgaç Han’ın kızı Terken Hatun’la, kendi kızını Gazne hükümdarıyla, onun kızını da diğer oğlu Arslanşah’la evlendiren Alp Arslan, böylece do­ğu sınırını emniyete almıştır. Alp Arslan burada oğlu Melikşah’ın veliahdlık törenlerini de yapmış, Şiraz ve İsfahan’ın yönetimini ona vermiş, bü­tün ülkedeki camilerde hutbelerde, kendi adından sonra onun adının da anılmasını istemiştir. Melikşah’ın veliahtlığı daha sonra Halife Kâim-Biemrillah tarafından da kabul edilecektir. Şimdi artık Alp Arslan yüzünü tekrar Anadolu’ya çevirebilecektir. Zira ardı arkasına gelen Türkmenlere yeni yurt açmak gerekmektedir. Bu dönemde çeşitli Türk gruplarının Ana­dolu içlerine akınlar yaptıklarını, bir bakıma nihâî yurt edinme harekâtının hazırlıklarını tamamladıklarını görüyoruz. Bu çabaların dönülmez sona ulaşması ise, bilindiği üzere Malazgirt ile mümkün olacaktır. Şimdi sıra bu gelişmelere kısaca değinmeye gelmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte da­ha önce Sultan Alp Arslan’m ikinci defa Gürcistan seferine çıkmak zorun­da kaldığım belirtelim. Sultan 1067’de Gürcü Kralı IV. Bagrat’ın Müslü­man Şeddâdîler üzerine yaptığı akınlara cevap vermek üzere Arran’a gel­di, daha sonra Gürcistan’a girdi. Şeki bölgesini alan Alp Arslan, IV. Bagrat’ın savaşa cesaret edememesi nedeniyle Gürcistan’ın her tarafına akın­cılar gönderdiği gibi Tiflis’i de fethetti. Sonuçta aman dileyen Bagrat, Alp Arslan’a tâbî olmayı kabul etti. Bunlardan sonra Mekke Şerifi Muhammed b. Ebû Hâşim 1070’te Alp Arslan’m huzuruna geldi ve Mekke’de hutbe­nin Abbasî Halifesi ve Selçuklu Sultanı adına okunduğunu bildirdi.</p>
<p><strong>Malazgirt Meydan Muharebesi (26 Ağustos 1071)</strong></p>
<p>Gerek Tuğrul Bey ve gerekse daha sonra Alp Arslan tarafından çok iyi planlanmış bir yurt edinme faaliyetinin parçaları olarak devam eden kürklerin Anadolu içlerine yönelik hareketleri, Bizans tarafından hiç tep­esiz kabul ediliyor değildi. Olayların gösterdiği gelişme; Türklerin yeni bir yurt edinmek, Bizanslıların da topraklarını korumak amacıyla kesin sonuç almalarını gerektiriyordu. Bu sırada Bizans İmparatoru Konstantinos Dukas ölmüş (1067), devletin başına onun üç oğlu adına İmparatoriçeEudoxia (Evdokia) geçmiştir. Dahilî karışıklıklar, saray entrikaları ve çeşitli sıkıntılar içinde bulunan Bizans’ın, bu duruma tahammülü güçleştirdiğinden İmparatoriçe, Peçenekler karşısında başarılı olmuş olan Romenos Diogenes’i kendisine eş olarak seçmiş ve idareyi ona bırakmıştır, l 1068’de İmparator ilan edilen Diogenes’in ilk görevi, doğu bölgesini Türk tehlikesini bertaraf etmekti.</p>
<p>Kaynakların cesur, atılgan, kabiliyetli bir asker, bunun yanında magrur, kendine fazlaca güvenen, dalkavukluktan hoşlanan bir kişiliğe sahip bulunduğunu ifade ettikleri R. Diogenes, tahta çıktıktan iki ay sonra, 13 Mart 1068’de Franklar, Uzlar (Hıristiyan Oğuz), Peçenekler ve Makedon­yalIlardan aceleyle toplanmış bir ordunun başında “güneydeki düşmana karşı” ilk Anadolu seferine çıktı. Kayseri, Sivas, Divriği, Toroslar, Halep yolunu takip eden İmparator, Menbic’i zaptederek, kış aylarında döndüğü İstanbul’da büyük törenlerle karşılandı. Buna karşılık Türk altınlarının de­vamına mani olamadığı gibi, Niksar tahrip edildi, Eskişehir yakınında Amorium (Amuriyye)’a kadar gidilerek, bu meşhur şehir tahrip edildi.Diogenes’in İstanbul’a dönmesi üzerine Afşin, Sunduk, Ahmet Şah, Türkman, Demleçoğlu Mehmet, Duduoğlu, Serhenkoğlu ve Arslantaş gibi komutanların yönetimindeki Türkler, güney, güneydoğu ve do­ğu bölgelerinden olmak üzere süratle Anadolu’ya akınlara başladılar. Gön­derilen kuvvetlerin tamamen bozguna uğratılmaları üzerine İmparator, Manuel Komnenos komutasında Sivas’a, Philaretos Brachamios komu­tasında Malatya’ya iki ordu sevkettiği gibi, üçüncü bir ordunun başına da bizzat kendisi geçti. Hedefi Selçuklu harekât üssü olan Ahlat’ı almak, aynı zamanda onların ellerindeki kale ve müstahkem mevkileri tekrar fethede­rek Türkleri Anadolu’dan tamamıyla atmaktı. Fakat her iki general başarı sağlayamadığı gibi, ordusunun başında ikinci defa Anadolu seferine çıkan R. Diogenes de Kayseri, Palu, Sivas bölgelerinde harekâtta bulunduysa da (1069), çok hareketli bir strateji uygulayan Türkler karşısında önemli bir başarı elde edememişti. Nitekim bu sene bir taraftan İmparator’un önünden muntazam bir biçimde geri çekilen bir kısım Türk kuvvetlerine karşılık, diğer bir kısmı Kayseri’yi yağmalamış, Malatya’ya hücum etmiş, Anatoük eyaletinin zengin ve kalabalık merkezi Konya’yı tahrip etmiştir. Böylece ikinci seferde de Türklere karşı bir başarı elde edilememiştir.</p>
<p>Diogones 1070’de düşündüğü Anadolu seferine ise, Saray’daki muhalifleri dolayısıyla çıkamamış, yerine Doğu Orduları Komutanı Manuel Komnenos’u görevlendirmiştir. Sivas civarında yapılan savaşta Manuel Komnenos, Selçuklu ailesinden olup Alp Arslan’a karşı saltanat davasıyla baş kaldırmış olan eniştesi Erbasan (Er-Basgan, Er-Sığın) karşısında mağ­lup olarak beraberindeki Nikephoros ile birlikte esir edilmiştir. Fakat Sultan’ın gazabından çekinen Erbasan, esirleri salıverecek ve bazı yakınları ile birlikte İstanbul’a gidecektir. Buna karşılık onu takip eden Afşin ve di­ğer Selçuklu emirleri, Kayseri-Sivas bölgelerini yıldırım hızıyla ezip geç­tikleri gibi Afyon, Uşak, Denizli çevrelerini de yakıp yıkmışlardı. Hatta Afşin Kadıköy’e gelmiş Erbasan’ı alamayınca dönüş yolundaki Bizans kentlerine büyük zararlar vermişti. Sonuçta bütün bu dönemde insiyatifın, Türkler elinde olduğu ve Bizans’ı yıpratma, zayıflatma çabalarının başarı ile tatbik edildiği görülüyordu. Artık kalıcı neticenin alınması zamanı gel­mişti. Nihayet Romanos Diogenes, Türkleri Anadolu’dan kesin olarak çı­karmak amacıyla, kalabalık ve değişik topluluklardan oluşmuş bir ordu­nun başında 13 Mart 1071 ’de İstanbul’dan hareket etmiştir.</p>
<p>Bizans ordusunun gücü hakkında muhtelif kaynaklarda 100.000 ile 600.000 arasındaki asker sayıları verilirse de, makul olan 200.000 civarın­da askere sahip olmasıdır. Fakat bu gerçekten kalabalık ordu, bir bakıma milletler mozayiği gibidir. Franklar, Slavlar, Alman, Grek, Bulgar, Gürcü ve Ermeniler yanında Bitinya, Kapadokya, Kilikya ve Trabzon bölgelerin­den ayrıca Hazarlar, Peçenekler, Uz ve Kıpçak (Kuman)’lar gibi Türk unsurlanndan ücretli askerler de vardır. Orduda çeşitli hizmetler için değişik sınıf askerler (kale deliciler, lağımcılar, çarkçılar, arabacılar ve mancı­nıkçılar), ustalar, nal ve çivi taşıyan 400, silah ve mancınıklarla diğer sa­vaş gereçlerini taşıyan 1.000 araba vardı. Kaynaklar bir de 1.200 kişi tara­fından çekilen 10 kantar ağırlığında taş fırlatabilen bir mancınıktan bahse­derler. Bu sırada Alp Arslan Fatımîlere yönelik olarak Suriye’ye sefere çıkmış, bu amaçla Azerbaycan üzerinden Bizans topraklarına girmişti. Bu­rada, savaş öncesi tekrar Bizanslılara geçecek olan Malazgirt ve Erciş’i fetheden Sultan, Urfa’yı ise bütün çabasına rağmen alamamıştı. Mirdasogullannın yönetimindeki Halep’i bir süre muhasaradan sonra antlaşma ile Selçuklulara bağlamış, Şam ve Mısır’a yönelmek üzeredir. Fakat yaklaşan <span style="font-size: 13.3333px;">Bizans</span> tehlikesi dolayısıyla bundan vazgeçer, süratle geri döner. Hızlı hareket etmek ve iaşe konusunda sıkıntıya düşmemek için bir kısım askerle eder. Sonuçta Malazgirt’teki karşılaşmada 15/20.000 ile nihayet 50.000 kadar olduğu konusunda nakiller bulunan bir güce sahiptir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İki ordu arasındaki büyük sayı farkına rağmen, Bizanslıların çoğu değişik milletlerden oluşmuş kozmopolit, hantal silahlı gücünün verdiği dezavantaja karşılık, Alp Arslan’ın Türk savaşçılığı ve İslâm’ın cihad ülküsüne bütünüyle bağlı, çok hareketli bir savaş gücü vardı. Alp Arslan, İmparator’a son bir defa hem kendisini ve hem de Halife’yi temsil eden elçiler gönderdi ise de, bu davranışı bir zaaf alameti olarak değerlendirildiği,, den sonuç alınamadı.</p>
<p>Sultan Alp Arslan’ın maddî güç yanında, ordusunun manevî yönünü de ihmal etmediğini vurgulamak gerekir. Nitekim savaş biraz da bu neden­le, Alp Arslan’ın imam ve fakihi Buharalı Ebû Nasr Muhammed’in tav­siyesi üzerine, bütün Müslümanların başarıları için dua edeceği mübarek Cuma gününe ve Cuma namazı sonrasına denk getirilmiştir. Bir İslâm ku­mandanı olarak son barış teklifi de bir zayıflık ve savaştan çekinme şek­linde değerlendirilerek reddedilen Alp Arslan, birlikte kılınan Cuma na­mazından sonra beyazlar giyinmiş, kokular sürünmüş olarak askerlerinin başındadır. Onlara yaptığı kısa hitabede; Şehit düşerse vurulduğu yere gö­mülmesini, kendisinden sonra oğlu Melikşah’a itaat edilmesini bildirir. Bir hükümdar değil, Allah yolunda din ve devlet için bir er gibi savaşaca­ğını belirtir. Savaşmak istemeyen çekip gidebilecektir. Atının kuyruğunu bizzat bağlar, ok ve yay gibi uzaktan savaşma aletlerini bırakır, en ön saf­ta olacağım göstermek için kılıç ve topuzunu alır. Halife Kâim-Biemrillalı da metni Ahbâru’d-Devleti’s-Selçukiyye’de kayıtlı bulunan Ebû Saidb. Muslaya’nın hazırladığı bir dua metninin bütün İslâm ülkelerinde Cuma hutbesinde okunmasını istemiştir. İslâm dünyasının o zamanki en büyüğü­nün, bütün Müslümanların hislerine tercüman olduğu bu duada yer alan cümleler gerçekten dikkat çekicidir.</p>
<p>“Allahım! İslâm sancağını yücelt ve İslâm’a yardım et! Şirki başını ezmek ve kökünü kazımak suretiyle yok et! Sana itaat için, canlarını feda edip kanlarını, sana tabî olma hususunda akıtan senin yolunun mücahit­lerini, onları kuvvetlendirerek yurtlarını, güvenlik ve zaferle dolduran yar­dımlarından yoksun kılma! Mü’minlerin Emîri’nin burhanı olan Şehinşa- hu’l-Âzam (yani Alp Arslan) ’ın senden dilediği yardımı esirgeme ki, o bu sayede hükmünü yürütür, şanını yayılır kılsın ve zamanın güçlükleri karşı­sında kolayca yerinde tutunabilsin. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilme için onu, lütufkâr ve her zaman etkili olan desteğinden yoksun kılma! Çünkü o, senin ulu rızan için rahatını terketti; malı ve canıyla buyrukları­na uymak amacıyla, senin yoluna düştü&#8230; ”.</p>
<p>Bizans ordusu karşısında Alp Arslan, ordusunu dört kısma ayırdı. Da­ha kalabalık iki kısmı savaş alanı kenarındaki tepelerde pusuya yatırdı. Üçüncü kısma düşmanın arkasını tutma görevini verdi. Dördüncü kısım ise başında kendisi olduğu halde R. Diogenes’in karşısında yer alıyordu.</p>
<p>Savaş, Bizans ordusunun hücumuyla başladı. R. Diogenes’in hücumuna Alp Arslan, sahte ricatle cevap verince, sonuçta ordugâhından uzak­laşan İmparator, akşama doğru pusuların olduğu yere gelip dayandı. Türk çemberi içinde kalan Bizans ordusu çok kötü biçimde mağlup olmuştu (26 Ağustos 1071). Bizzat İmparator esir düşmüş, İslâm Tarihinde ilk defa ol­mak üzere bir Basileus, Müslümanların tutsağı olmuştu. Fakat hayatı ba­ğışlandı ve 3 Eylül 1071 ’de ülkesine iade edildi.</p>
<p>Malazgirt zaferinin sonuçlan, değişik yönlerden geniş biçimde ince­lenebilir. Bununla birlikte millî tarihimiz ve İslâm Tarihi açısından en önemli sonucunun, Anadolu’nun bir daha değişmemek üzere ebedî olarak Türk ve Müslüman yurdu olması sürecinin kendisiyle, kesin bir biçimde başladığı şüphesizdir. Nitekim Sultan Alp Arslan, Malazgirt sonrasında Selçuklu şehzade ve emirleriyle Türkmen beylerine bütün Anadolu’nun fethini emretmiştir. Tabiatıyla R. Diogenes ile Alp Arslan arasında, bugün tam metni elde bulunamayan, ancak bazı eserlerden içeriğini, kısmen tes­pit edebildiğimiz bir antlaşma da yapılmıştır. Buna göre;</p>
<p>a- R. Diogenes kurtuluş akçesi olarak 1,5 milyon altın ödeyecektir.</p>
<p>b- Bizans, Selçuklu Devleti’ne her yıl 360.000 altın ödeyecektir.</p>
<p>c- Bizanslıların elindeki bütün Müslüman esirler serbest bırakılacak­tır.</p>
<p>d- Gerek görüldüğünde Bizans, Selçuklulara askerî kuvvet göndere­cektir.</p>
<p>e-Antakya, Menbic, Urfa, Malazgirt gibi kent ve kaleler Selçuklulara verilecektir.</p>
<p>f- R. Diogenes’in kızlarından biri Melikşah’la nikahlanacaktır.</p>
<p>Fakat bu antlaşma, Diogenes’in tahta geçmesi mümkün olamadığın­dan uygulanamamıştır. Bu durum Alp Arslan’a elde ettiği hakları silahla koruma yetkisini vermiştir. Artık Selçuklu orduları Anadolu’yu kısa zamanda fethedebilirlerdi ve ettiler de. Bu vesile ile Malazgirt zaferinin&#8217; lâm ülkelerinde çok büyük sevinç uyandırdığını, İslâm’ın ilk dönemlerindeki Kadisiye ve Yermuk zaferleriyle kıyaslandığını ifade etmemiz yerinde olacaktır. Bu arada bir taraftan Anadolu kapıları, Müslüman Türklerin bu ülkeye kalıcı girişleri için kesin biçimde açılırken, öte yandan Hıristiyan Avrupa da Bizans’ı kurtarmak amacıyla Haçlı Seferleri&#8217;ni başlatma hazırlıklarına girişiyordu. Nitekim Malazgirt’in hemen akabinde Anadolu’da ortaya çıkan Türk-İslâm siyasî teşekküllerini, ismen olsun hatırlamak, bize bu toprakların ne kadar süratli bir biçimde bir Müslüman Türk yurdu haline getirilmekte olduğu konusunda yeterli fikir verebilecektir. Yukarı Fırat havzasında Erzurum merkez olmak üzere Saltuklular (1072. 1202), Aşağı Fırat’ta Erzincan-Şebinkarahisar arasında Mengücükler (1080-1228), Sivas merkez olmak üzere Orta Anadolu’da Dânişmendliler (1080-1178), Bitlis ve Erzen’de Demleçoğulları (1084-1393), Van gölü 1 havzasında Sökmenliler (Ahlatşahlar) (1110-1207), Diyarbakır (Diyar- bekir)’da Yınaloğulları (1098-1183), Harput’ta Çubukoğulları (1085- 1113) ve Hasankeyf, Mardin, Harput merkezleri ağırlıklı olmak üzere Gü­neydoğu Anadolu’da Artuklular (1102-1409) kurulmuş ve herbiri bölge­lerinin ebedî Türk-İslâm yurdu olmasında önemli roller oynamışlardır.</p>
<p>Hıristiyan dünyasının bu gelişmelere mukabelesi olmak üzere Haçlı Seferleri’nin de XI. yüzyılın ilk yarısında fiilen başlamış olduğunu biliyo­ruz.<sup>87</sup> Bunlarla ilgili daha sonra bilgi verileceğinden, burada bu kadarlık bir hatırlatma ile yetiniyoruz.</p>
<p>Alp Arslan, Karahanlılar üzerine tertip ettiği sefer dolayısıyla 200.000 kişilik büyük bir ordunun başında Malazgirt’ten Maveraünnehİr’e hareket etti. Burada esir edilen bir kale kumandanı tarafından girişilen suikast so­nucunda aldığı yaralar dolayısıyla 10 R. Evvel 465/24 Kasım 1072’de ve­fat etti. 45 yaşındaydı ve Merv’de defnedildi. Ebû Şücâ künyesine Adudu’d-Devle lâkabına ve Burhânu Emîri’l-Mü’minîn unvanına sahipti.</p>
<p>Alp Arslan’m ölümü bütün İslâm dünyasını yasa boğmuştu. O yiğitli­ği, disiplini, enerjisi ve adaleti ile tanınmıştı. Çok merhametli, dindar bir kişi idi. Ülkesindeki fakir ve düşkünlere yardım eder, maaş verirdi. Sara­yında her gün kesilen çok sayıda koyun etinden yapılmış yemekler, açları doyururdu. Bütün bunlar yanında en önemli özelliklerinden birisi, hiç şüp­hesiz İslâm’ın cihad emrine olan sarsılmaz bağlılığı ve bu sayede Müslü­man Türklere Anadolu kapılarını açmasıdır. Böylece o, Türk Tarihi’nde ol­duğu kadar İslâm Tarihi’nde, hatta Dünya Tarihi’nde önemli bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Anadolu Türklüğü ona çok şeyler borçludur.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/">Büyük Selçuklular – Alp Arslan (3. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Selçuklular- Tuğrul Bey (2. Bölüm)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jun 2017 20:13:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[İmparatorluk]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasi Halifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Altuncan]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Dukak]]></category>
		<category><![CDATA[Karahanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Kaynak: Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Mikail]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuzlar]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15959</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tuğrul Bey (1040-1063) Tuğrul Bey döneminde Selçuklu sınırlarının büyük bir hızla genişle­tilmesine devam edildi. Değişik Selçuklu kumandanları eliyle 1040’da Herat, 1041 ’de Sistan, 1051’den itibaren Kirman, Umman fethedilerek ül­keye katıldı. Bu sırada aile fertleri arasında bazı mücadelelerin varlığına da temas etmek gerekir. İbrahim Ymal, Resul Tekin ve Kutalmış’ın isyan­ları gibi. Bu vesileyle Hârizm’in ele geçirilişini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/">Büyük Selçuklular- Tuğrul Bey (2. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-15955 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg" alt="" width="464" height="391" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-600x505.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-768x647.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-1024x863.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg 1187w" sizes="(max-width: 464px) 100vw, 464px" /></a></h2>
<h2><strong>Tuğrul Bey (1040-1063)</strong></h2>
<p>Tuğrul Bey döneminde Selçuklu sınırlarının büyük bir hızla genişle­tilmesine devam edildi. Değişik Selçuklu kumandanları eliyle 1040’da Herat, 1041 ’de Sistan, 1051’den itibaren Kirman, Umman fethedilerek ül­keye katıldı. Bu sırada aile fertleri arasında bazı mücadelelerin varlığına da temas etmek gerekir. İbrahim Ymal, Resul Tekin ve Kutalmış’ın isyan­ları gibi. Bu vesileyle Hârizm’in ele geçirilişini de (1043) kaydetmek ge­rekir. Bu arada gerek bu fetihte büyük yararlılığı görülmüş olan ve gerek­se daha önce Belh, Cüzcân, Badgîs, Huttalân ve diğer Toharistan şehirle­rine hakim olan ve kardeşinin sultan olmasına rıza gösterecek kadar mah­viyet sahibi bulunan Çağrı Bey 70 yaşında olduğu halde (Safer 453/Mart 1060) Serahs’ta öldü. Bilindiği gibi naaşı daha sonra oğlu Alp Arslan ta­rafından yaptırılan Merv’deki türbesine nakledilecektir.</p>
<p>Sultan Tuğrul Bey’in devletinin sınırlarını kuzey, güney ve doğu yön­lerinde genişletmesi yanında, önemli icraatlarından biri de, Türkmen çıkın­larını Anadolu&#8217;ya kanalize etmek suretiyle, bu toprakların ebedî bir Türk yurdu olmasına katkısıdır. Dandanakan zaferinin kazanılmasından sonra Oğuzlar, büyük kütleler halinde Selçuklu ülkesine göç etmeye başladılar. Beraberlerinde biraz da intizamsızlık ve düzensizliği getirmişlerdi. Bu du­rumda Tuğrul Bey’e düşen, hakim olduğu İslâm ülkelerindeki halkı koru­mak, refahlarını sağlamak, bu arada devletinin temelini ve askerî gücünü oluşturan bu ırkdaşlarına yurt bulmak ve geçim imkânlarım hazırlamaktı. O aynı zamanda da İslâm’ın sultanı ve hâmîsi idi. Bu vaziyet karşısın^ İslâm ülkelerine giren Türkmenler, isabetli bir biçimde Bizans ülkesin yönlendirildiler, böylece bölgenin Türkleşmesine önemli katkıları temin edildi. Tabiatıyla bu arada İran ve Azerbaycan’da da muhtelif fetihler ger­çekleştirilmiştir. Nitekim fütuhât bölgesine yakınlığı dolayısıyla Nişabur yerine buradaki Rey başkent yapılmıştır (1043). Bizans’la yapılan ve İb­rahim Yınal’ın yönettiği Selçuklu ordusuyla Bizans ordu komutanı Lipa­rit arasındaki savaşta (18 Eylül 1048) Bizans ordusu mağlup edilmişti. Bu sene, Çağrı Bey’in daha Önceki faaliyeti bir kenara bırakılırsa, Türklerin Bizans topraklarına sürekli akınlarmın başlangıç tarihi olarak belirlenebi­lir. Hasankale zaferi sonrasında esirler arasında bizzat Liparit de vardı. Ganimet çok boldu. Bu savaşın sonunda batıdan Peçenekler tarafından sı­kıştırılan Bizans imparatoru Monomakhos ile bir antlaşma yapıldı. Liparit zengin hediyeler karşılığı kurtulmuştu. Tuğrul Bey, daha sonraki yıllarda bizzat ordusunun başında (1054 başları) Doğu Anadolu’ya gelerek, fetih hareketlerini düzenleyecek ve destekleyecektir. Onun bölgeden ayrılma­sından sonra ise akınlar ve fetihler görevlendirdiği Selçuklu şehzadeleri, emirler ve Türkmen beyleri tarafından yürütülmüştür.</p>
<p>Tuğrul Bey’in Anadolu’ya ilgisi ve bu ülkeyi bir Türk-İslâm yurdu yapma çalışmaları, tahtta bulunduğu sürece devam edecek, kendisinden sonrakilere de, mutlaka gerçekleştirilmesi gereken, değişmez bir hedef olarak intikal edecektir. Bununla birlikte onun dönemindeki Anadolu ha­rekâtı, tam anlamıyla bir fetih niteliğini taşımaktan ziyade, bilhassa da da­ha sonraki yıllarda yapılacak olan fetih ve kalıcı yerleşme hareketlerine uygun zeminler hazırlamış olmasıyla önemlidir.</p>
<p>Bu vesileyle genelde Selçuklular ve özelde Tuğrul Bey ile Bağdat Abbasî Hilâfeti’nin ilişkileri üzerinde kısaca durmak gerekir. Bilindiği gi­bi daha önce Halifenin elçisi Tuğrul Bey’e gelmiş, onun tarafından da Ha­lifeye elçi gönderilerek iyi ilişkiler tesis edilmişti. Bu arada Çağrı Bey’in kızı Hatice Arslan ile Halife Kâim-Biemrillah’ın evlendiklerini görüyo­ruz. Daha sonra Halife bazı Türkmen gruplarının İslâm diyarlarındaki ha­reketleri dolayısıyla tanınmış İslâm bilgini el-Ahkâmu’s-Sultâniye’nin müellifi el-Mâverdî’yi Tuğrul Bey’e göndermiştir. Selçukluların her yöne doğru hızla fetihlerini sürdürdükleri sırada Abbasî Halifesi Şiî Büveyhîler ve Fatımîler tarafından desteklenen Arslan Besâsirî’nin baskısı altın­daydı. Kâim-Biemrillah’m daveti üzerine Tuğrul Bey Bağdat’a yöneldi. 25 Ramazan 447/18 Aralık 1055’te şehre girdi. Böylece 110 yıldan fazla sürmüş olan Abbasî Hilâfeti üzerindeki Büveyhî hakimiyetine son verildi,</p>
<p>Besâsirî kaçmıştı. Tuğrul Bey, Halife’nin tahsisâtını artırdı. BöyleceiL basî Halifesini himaye etmek suretiyle Sünnî İslâm dünyasının müdafaa, nı da üstlenmiş oluyordu. Ay-Tigin (Aytekin)’i Bağdat’a askerî vali u ne) olarak bırakan Tuğrul Bey, şehrin yeniden imarını da başlatmış ve oradan ayrılmıştır.</p>
<table style="height: 45px;" width="1362">
<tbody>
<tr>
<td></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Tuğrul Bey Z. Kâde 449/Ocak 1058’de Bağdat’a tekrar geldi. Bu sırada büyük törenler yapıldı. Halife Kâim-Biemrillah, Tuğrul Bey’e sancaklar, hil’atlar verdi, taç giydirdi, kılıç kuşattı. Onu Melikü’l-Meşrik vel Mağrib ilan etti. Ebû Talib künyesi ile Rüknü’d-Dünya ve’d-Din lâkabını de ve Yemînü Emîri’l-Mü’minîn, Kasîmü Emîri’l-Mü’minîn unvanlarını ver­di. Böylece halife, dünyevî yetkilerini Tuğrul Bey’e devretmiş oluyordu Maamafıh O. Turan’ın da isabetle İfade ettiği üzere, Şiî Büveyhîler döne­minde de Halifenin dünyevî yetkileri onlar tarafından kullanılmıştı.</p>
<p>Selçuklu Tarihi mütehassıslarından birçoğunun kabul ettiği bir görüşe Se göre, Halife ile Tuğrul Bey’in bu ilişkileri, hiç şüphesiz tarihinin en güçsüz dönemlerinden birini geçirmekte olan Bağdat Abbasî Hilâfeti açısın­dan olduğu kadar, Büyük Selçuklu Devleti açısından da çok önemlidir. Zira yeni durumda Halife ve onu takip edenler Büveyhî baskısından kurtu­luyor, tam müstakil değillerse de, saygı duyulan bir mevkiye yükseltiliyor­lar, daha doğru ifadesiyle hilâfetin bütün Müslümanlarca gönülden bağlanılan saygıdeğer niteliği, büyük çapta iade ediliyordu. Bununla birlikte ha- ® lifeler bu durumu çok da büyük bir memnuniyetle kabul etmiş değillerdi. Nitekim bundan sonra onlar, tamamen bağımsız olmanın, dünyevî alanlar­da da yetki kullanmanın yollarını her fırsatta arayacaklardır.</p>
<p>Tuğrul Bey yönünden ise yeni durum, bir devletin sultanı olmak veya geniş toprakları içeren ülkeleri fethedip oraları devletine katmaktan çok daha mühim bir gelişme idi. Zira bundan sonra adı hutbelerde, halife®® j<sup>1</sup> isminden hemen sonra zikredilecek, “Doğunun ve Batının Hakânı” olan Abbasî Halifesi’nin tanındığı her yerde Müslüman cemaatin işleriyle ilgilenecekti. Zaman içerisinde Abbasî Hilâfeti’nin olan bütün bölgeleri y*® den bir elde toplamak, tabiatıyla rakip Kahire Fatımî Hilâfeti&#8217;ni kaldırmaya çalışmak, artık Tuğrul Bey’e ve ondan sonra kendisini eden sultanlara düşen bir görev, Büyük Selçuklu Devleti’nin takip etmesi gereken önemli bir siyasî hedef olacaktı.</p>
<p>Ana bir kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanı üzerine Bağdat tan Tuğrul Beyin ayrılmasını fırsat bilen Arslan Besâsirî tekrar Bağdat’a girdi (Ara­lık 1058) ve el-Mansur Camii’nde hutbeyi Mısır Fatımî Halifesi el-Muntasır (1036-1094) adına okuttu, el-Mustanstrî adlı dinarlar bastırdı. Tuğrul Bey, İbrahim Yinal meselesini hallettikten sonra Bağdat’a üçüncü defa gelerek (Aralık 1059) Halife’yi tekrar makamına oturttu. Yangınlar­dan harap olmuş olan Bağdat’ı yeniden inşaya girişti. Emir Porsuk’u Bağdat şahnesi tayin etti, devlet işlerini rayına oturttu, sonra da Rey’e dön­dü. Bu arada Besâsirî, üzerine gönderilen Selçuklu birliğinin hücumuyla ele geçirilerek öldürüldü (Ocak 1060).</p>
<p>Tuğrul Bey’in Abbasî Hilâfeti ve halife Kâim-Biemrillah (1031-1075) ile olan ilişkisi dolayısıyla hatırlanabilecek bir konu da, halifenin kızı Seyyide Hatun’la evlenmesi meselesidir. Tuğrul Bey’in, zekâsı ve hayır severliği ile tanınmış olan karısı Altuncan Hatun, Aralık 1060’da Çağrı Bey’den dokuz ay sonra vefat etmişti. Hiç çocuğu olmayan Altuncan Ha­tun, bir rivayete göre Tuğrul Bey’e Halife’nin kızı ile evlenmesini tavsiye etmişti. Önce bu evliliğe razı olmayan Halife, sonra kabul etmiştir. 22 Ağustos 1062’de Tebriz dışında nikah kıyıldı. Düğün ertesi sene Şubat 1063’te Bağdat’ta son derece gösterişli bir biçimde yapıldı. Fakat daha sonra Rey’e hareket eden Tuğrul Bey, burada kısa bir süre sonra hastala­narak 70 yaşında olduğu halde 4 Eylül 1063’te öldü. Tahran’a 22 km. uzaklıkta bulunan Rey’deki türbesine (Kümbed-i Tuğrulı) gömüldü. “Ada­leti ve dindarlığı bütün kaynaklarda belirtilen Tuğrul Bey, zekâsı ve siya­sî görüşlerindeki isabeti ile, Selçuklu ailesi içinde temayüz etmiş, bu se­beple Selçuklu Devleti’nin ilk sultanı olmuş ve 25 yıla yakın saltanatı es­nasında temelini attığı Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Yakın-doğuda dinî anlaşmazlıkları giderici, asayişi yerleştirici vasfı ile de sarsılmaz bir siyasî teşekkül olarak gelişmesini temin etmiştir. Bu itibarla Tuğrul Bey, Türk-İslâm Tarihinde seçkin bir yer tutmaktadır”<sup>85</sup></p>
<p>Tuğrul Bey’in dindar bir hükümdar olduğunu ifade etmiştik. “Kendi­ne saray yapıp yanında Allah’ın evini (cami) inşa etmezsem utanırım” sözü ona aittir. Kaynaklar Pazartesi ve Perşembe günleri daima oruçlu oldu­ğu da eklerler. Âlimlere ve din adamlarına sevgi ve saygı onun tabiatı- /f&#8217; paleti, şefkati, ihtiyatlılığı, sabrı, tahammülü ile göçebe bir teşkilâtın fiğinden imparatorluğun başına geçebilmiştir. Onun ölümünde devletin sınırları; Ceyhun’dan Fırat’a kadar ulaşmış, tâbî devletlerin sayı» bulmuştur. Ayrıca o, Türkmenleri Bizans’ın idaresinde bulunan Anadoluya sevk ederek burasının bir Türk yurdu haline gelmesine de İli olmuştur.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/">Büyük Selçuklular- Tuğrul Bey (2. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Selçuklular 1040-1157 (1. Bölüm)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jun 2017 12:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu tARİHİ]]></category>
		<category><![CDATA[Dukak]]></category>
		<category><![CDATA[Karahanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt 1071]]></category>
		<category><![CDATA[Mikail]]></category>
		<category><![CDATA[Nesimi Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Nesimi Yazısı - İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuzlar]]></category>
		<category><![CDATA[Samani]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15954</guid>

					<description><![CDATA[<p>BÜYÜK SELÇUKLULAR (1040-1157) Selçuklu İmparatorluğu, Türklerin kurmuş olduğu yüze yakın siyasî teşekkül arasında yer alan dört büyük imparatorluk (Hun, Göktürk, Sel­çuklu, Osmanlı)’dan üçüncüsüdür. Aynı zamanda da ilk ikisinin, Müslü­man Türkler tarafından kurulmadığı düşünülürse, Türklerin İslâmiyet’i ka­bullerinden sonra kurdukları iki büyük imparatorluktan birincisini oluştur­duğu ortaya çıkar. Selçuklu İmparatorluğu’nun temelleri Horasan’da yani tamamıyla İs­lâmlaşmış bir muhitte atılmıştır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/">Büyük Selçuklular 1040-1157 (1. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-15955 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg" alt="" width="500" height="422" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-600x505.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-768x647.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-1024x863.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg 1187w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></h2>
<h2><strong>BÜYÜK SELÇUKLULAR (1040-1157)</strong></h2>
<p>Selçuklu İmparatorluğu, Türklerin kurmuş olduğu yüze yakın siyasî teşekkül arasında yer alan dört büyük imparatorluk (Hun, Göktürk, Sel­çuklu, Osmanlı)’dan üçüncüsüdür. Aynı zamanda da ilk ikisinin, Müslü­man Türkler tarafından kurulmadığı düşünülürse, Türklerin İslâmiyet’i ka­bullerinden sonra kurdukları iki büyük imparatorluktan birincisini oluştur­duğu ortaya çıkar.</p>
<p>Selçuklu İmparatorluğu’nun temelleri Horasan’da yani tamamıyla İs­lâmlaşmış bir muhitte atılmıştır. Bu nedenle de onda eski Türk toplumu değerleriyle İslâmî değerlerin uyumlu bir kaynaşmasına şahit oluruz. Şüp­hesiz Büyük Selçuklu Devleti; Türk Tarihi’nin akışına yeni bir yön vermiş ve İslâm dininin akideleriyle donatarak zinetlendirdiği Türklüğe, yeni ve köklü bir hamle kudreti kazandırmıştır. Bu nedenledir ki, bütün Türk top­lulukları ve siyasî teşekküllerinde, günümüzde bile Selçuklu damgasının tesirleri hissedilmektedir.</p>
<p>Sınırlarının doğuda Sibirya’dan batıda Marmara denizi ve Ege kıyıla­rına, kuzeyde Kafkaslardan güneyde Mısır’a kadar uzandığı yani Afrika dışındaki bütün İslâm dünyasını içerdiği ve hatta Anadolu’yu da İslâm yurdu haline getirdiği düşünüldüğünde, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun ortaya çıkışının, Türk Tarihi açısından olduğu kadar, genel İslâm Tarihi yönünden de ne kadar büyük bir mana ifade ettiği kolaylıkla anla­şılır. Nitekim Türk Tarihi’nde olduğu gibi, İslâm Tarihi’nde de Selçuklu­lar, dört büyük İslâm imparatorluğu içerisinde (Emevî, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı) üçüncüsünü oluştururlar ve ilk ikisi bugün için büyük çapta ha­tıra değeri olan tarihî vâkıalar halini aldılarsa da, Osmanlılarla birlikte Sel­çukluların müspet izlerini, başta hakimiyet bölgelerindekiler olmak üzere, daha sonraki hemen bütün İslâm devletlerinde kolaylıkla görmemiz müm­kündür.<sup>81</sup> Bu sebeple de Selçuklular, Türk Tarihi için olduğu gibi, İslâmTarihi için de önemli bir dönüm noktası oluştururlar. Zira onlar Türk ve İslâm imanını birleştirmek suretiyle XI-XIII. yüzyıla silinmez damgalarnı vurmuşlar, bu suretle de dünya tarihinde haklı olarak geniş yer bulmuşlardır.</p>
<p><strong>1- Selçukluların Siyasî Tarihi</strong></p>
<p><strong>a- Selçuklu Ailesi ve Kuruluş</strong></p>
<p>Devlete ismini veren hükümdar ailesinin atasının adının telaffuzu konusunda değişik görüşler ortaya çıkmıştır. Kısaca Salçuk, Selçük, Selçığ, Salçug, Selçuk şekillerinde söylenen bu kelimenin Türkçe’de Selçuk şeklinde telaffuz edilmesi umumileşmiştir. Kelimenin Selçük şekli ile “küçük sel&#8221; veya Salçug şekli ile “mücadeleci” anlamına geldiği ileri sürülmüştür.</p>
<p>Selçuk ailesi Oğuzların Kınık boyuna mensuptur. Selçuk’un babası Dokak (Dukak) adını taşımakta ve önemli bir aileden gelerek Oğuz Yabgu Devleti’nde mühim bir mevki işgal etmekte idi.<sup>83</sup> Oğuz Yabgu Devleti, Sel­çukluların mensup oldukları Kınık da dahil olmak üzere, genellikle konar göçer yirmi dört Oğuz boyunun, beyleri vasıtasıyla Yabgu’ya feodal bir bağ­la bağlı bulundukları, bir boylar birliğinden oluşmaktaydı. İslâm aleminden Hazar ve İdil (Volga) Bulgarları&#8217;na giden ticaret kervanları onların toprak­larından geçiyordu. Güçlü dönemlerinde (965’te yıkılana kadar), Hazarlar’a bağlı olan Oğuz Yabgu Devleti’nde Yabgu vekili Külerkin, Subaşı (ordu ko­mutam), Tarhatı ve Yınal unvanlarına sahip yöneticiler bulunuyordu.</p>
<p>Oğuzlar, muhtemelen Müslüman tüccarların da etkileriyle, onuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Müslüman olmaya başlamışlardır. Dokak’ın soyundan İslâmiyet’i kabul eden ilk kişi ise Selçuk’tur.</p>
<p>Oğuz Yabgu Devleti’nin hizmetinde bulunan Dokak öldüğünde, onuncu yüzyıl başlarında doğan oğlu Selçuk 17-18 yaşlarında olmalıdır Oğuz Yabgu’sunun yanında yetişmiş ve daha sonra babasının bu devlette­ki yüksek mevkiini işgal ederek Subaşı olmuştur. Selçuk’un kendine bağ­lı Oğuzlarla Yabgu’dan ayrılarak güneye inmesi konusunda değişik bazı rivayetler bulunmakta ise de bunun, Tarihteki büyük Türk göçlerinin ço­ğunda olduğu gibi yer darlığı ve otlak yetersizliğine bağlı olması gerekir. Zira Selçuk’un yönetimindeki kitlelerin kalabalık olduğu ve yerleri kâfi gelmediğinden, Maveraünnehir’e doğru indiklerini XII. yüzyıl kaynakları tasrih ederler. Oğuz Yabgu Devleti’nin kışlık merkezi Yenikent (Yengi- kent)’ten ayrılırken Selçuk’un beraberinde, başta Kınık boyu mensupları olduğu halde, diğer Oğuz kütlelerinin külliyetli miktarda at, deve, koyun ve sığır getirmiş olmaları da bu durumun kanıtıdır.</p>
<p>Selçuk’un Sırderya (Seyhun)’nın sol kenarında yine bir Oğuz şehri olup Yabgu’ya, ancak yılda bir defa gelen memurlarına belirli bir vergi vermek gibi oldukça da zayıf bir bağla bağlanmış bulunan Cend’e (muh­temelen 960’ı müteakip) gelmesi, tarihte mühim bir dönemin başlangıcını oluşturur. Zira burası Maveraünnehir’den göç ederek gelmiş Müslümanla­rın oturduğu Türk ve İslâm ülkeleri arasında bir sınır şehridir. Ayrıca bu dönemde kalabalık Türk kitleleri İslâmiyet’i kabul etmekteydiler. Bu du­rumda Selçuk, Buhara ve Hârizm gibi komşu İslâm ülkelerinden din adamları isteyerek, kendisine bağlı Oğuzlarla birlikte İslâmiyet’i kabul et­miştir. Selçuk’u bu kararı almaya sevk eden en önemli âmil, yeni dinin ca­zibesi kadar, aynı zamanda da bu sayede kazanacağı siyasî imkânlar olma­lıdır. Tabiatıyla bu arada yoğun ticarî ilişkiler ve mutasavvıfların İslâm’ı yaymak yönündeki etkili çalışmalarını da hatırlamamız gerekecektir. Ar­tık bu kabulden sonra Tarih kaynakları onlardan, bizim Selçuklular deme­mize karşılık Salçûkiyân, Salâçika, Türkmen şeklinde bahsedeceklerdir.</p>
<p>Şimdi sıra Oğuz Yabgusu ile siyasî bağlılığı son vermeye gelmiştir. Nitekim yıllık verginin tahsili için Cend’e gelen memurlarını Selçuk; “kâ­firlere haraç vermeyeceğini” söyleyerek uzaklaştırmış, böylece İslâm yo­lunda savaşa hazır bir “gazi” olduğunu göstermiştir. Bundan sonra kendi­sine “el-Melikü’l-Gazî Selçuk” denmesine sebep olacak savaşlarına başla­mış ve bunlardan birbirine bağlı iki önemli fayda temin etmiştir: Önce Müslümanların ve savaşlara katılmak isteyen Türklerin yardımlarını sağ­lamış, sonra da Cend ve çevresini Yabgu’dan ayırarak, müstakil sayılabi­lecek bir idare oluşturmuştur.</p>
<p>Selçukluların Cend’e geldikleri sırada, bölge çevresinde ikisi Türk, Karahanlı ve Gazneliler ile biri îranlı hanedânların yönetiminde Samanilerler olmak üzere üç devlet vardı. Selçuklular bu komşularıyla çeşitlj^W nümler sergileyen ilişkiler içerisine girmişlerdir. Karahanlılara kar mânîler’e yardım etmek, Maveraünnehir’le ilgili Karahanlı, Gazneli ve Sâmânîler arasındaki çeşitli olaylara karışmak gibi. Bu arada 1005’te Samânî Devleti tamamıyla ortadan kalkmış, Karahanlılar Maveratinnehi ’ Gazneliler de Horasan’a hakim olmuşlardı. Nihayet Selçuk, Türk-İslam Tarihi’nde olduğu gibi, dünya tarihinde de sürekli tesirler uyandıracak kendi adıyla anılacak Selçuklu İmparatorluğu’nun temellerini attıktan sonra, bu büyük Türk-İslâm devletinin ortaya çıktığı yer ve sınır şehri o|. ması dolayısıyla siyasî ve tarihî öneme haiz Cend’de, muhtemelen 1009 a doğru, yüz yaşlarında vefat etmiştir.</p>
<p>Selçuk’un Mikâil, Arslan (İsrail), Yusuf, Musa isimlerinde dört oğlu vardı. En büyük oğlu Mikâil, daha babası hayatta iken (995’ten sonra) bir savaşta ölmüş, onun iki oğlu Tuğrul ve Çağrı beyler bizzat dedeleri Selçuk tarafından yetiştirilmiştir. Selçuk’un vefatı üzerine, Oğuz devlet teşkilâtına uygun biçimde Arslan, Yabgu unvanını aldı, diğer kardeşleri de durumlarına uygun unvanlar almışlardı. O sırada 17-20 yaşlarında olmala­rı gereken Tuğrul ve Çağrı’ya da Bey unvanı verilmiş ve ailenin diğer fert­leri gibi onlar da, idaredeki yerlerini almışlardı.</p>
<p>Bu sıralarda Cend’den ayrılarak Maveraünnehir’e inmiş bulunan Sel­çukluların, müttefiki Sâmânî Devleti ortadan kalkmış olduğundan onlar, doğrudan doğruya Karahanlılarla karşı karşıya gelmişlerdi. Burada Kara- hanlı İlig Han’dan haklı olarak çekinen Tuğrul ve Çağrı beyler, yine Ka- rahanlılardan Buğra Han’a müracaat etmeye karar vererek, Talaş havali­sine gitmişlerse de, Tuğrul Bey, Han tarafından tevkif edilmiştir. Çağrı Bey, bu durumda anî bir baskınla kardeşini kurtarmış ve diğer Selçuklula­rın yanına Maveraünnehir’e geri dönmüştür. Bu sırada Selçukluların de­vamlı bir biçimde Karahanlıların baskılarına uğramakta olduğunu görüyo­ruz. Nitekim Ali Tegin; Selçukluları Keş ve Neşheb sahrasından çıkarmak için “Türkistan melik ve hükümdarlarına” mektuplar yazmıştı. Bu siy^<sup>1</sup> baskı, yer sıkıntısı ve istikbal endişesi Selçuklulara, Gaznelilerin idaresi&#8221; deki Horasan ile Büveyhîlerin yönetimindeki Irak-ı Acem’de kendileri için uygun yerler bulunamayacağını, dolayısıyla daha uzaklara gitmeleri gerektiğini düşündürdü. Bu durumda Tuğrul Bey “uzak ve geçilmesi müşkül” çöllere açılırken kardeşi Çağrı Bey, komutasındaki 3.000 kişilik seçme süvari kuvvetiyle Doğu Anadolu’ya meşhur akınlarını gerçekleştirdi (1016-1021).</p>
<p>Biz Selçuklularla ilgili önemli sayılabilecek bazı gelişmeleri burada atlayarak, Ârslan Yabgu’nun, Gazne Sultanı Mahmud tarafından kur­nazlıkla Semerkant’a getirilerek tevkif edildiğini (1025) ve Hindistan’da Kalincar kalesinde yedi senelik bir mahpus hayatından sonra öldüğünü belirtelim (1032). Çok önemli sonuçları olan bu hadiseden sonra artık -Yı- nal unvanıyla tanınan üçüncü kardeş Yusuf un da tahminen 995’ten sonra ölmüş olması nedeniyle- Selçukluların başında Musa İnanç Yabgu varsa da (ölümü 1064’ten sonra) gerçek güç, Tuğrul ve Çağrı beylerde idi ve bu ikisi ailede ön plana çıkmışlardı.</p>
<p>Selçukluların Maveraünnehir’deki sıkışık vaziyeti yukarıda söz konu­su edilmişti. Bu durumda Tuğrul Bey taarruzdan uzak sahalara çekilirken, ağabeyi Çağrı Bey’in 3.000, yolda aldığı takviyelerle en çok 5/6.000 ki­şilik bir süvari kıtasının başında, Gaznelilere rağmen Horasan’ı geçerek Doğu Anadolu’ya gerçekleştirdiği akın (1016-1021) önemlidir. Bu akınla Ermeni ve Gürcüler karşısında başarılı olunmuş, çok fazla ganimet elde edilmesi yanında, o bölgede, gelecek Türklere mukavemet edebilecek cid­dî bir kuvvetin bulunmadığı da tespit edilmiştir ki, bu durum ileride mü­him sonuçlar doğuracaktır. Nitekim bundan sonra iki kardeşin Maveraün­nehir’deki itibarları büyük ölçüde artmıştır.</p>
<p>Çeşitli hadise ve gelişmelerden sonra Selçuklular Mayıs 1035’te Cey­hun’u aşarak Gazneli toprağı olan Horasan’a geçtiler. Bu sırada Tuğrul ve Çağrı beylerin yanında, kendi kuvvetleriyle birlikte Musa İnanç Yabgu ve Yınallar (Yusuf Yınâl’m oğlu, Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yınal ve kuvvetleri) bulunuyordu. Bu geçiş daha sonra doğuracağı neticeleri göz önüne alındığında, son derece de önemli bir olay tarzında değerlendirilmek gerekir. Zira bundan sonra artık gelişmeler, Tuğrul ve Çağrı beylerin yöne­timinde Selçuklu İmparatorluğu’nun temellerinin Horasan’da atılmasına imkân verecektir. Tabiatıyla bu durumu Gaznelilerin itirazsız kabul etme­leri mümkün değildi. Burada karşımıza üç merhalede toplayabileceğimiz Selçuklu-Gazneli ilişkileri çıkar. Bunun ilk safhası Nesâ çevresinde geçer. Nitekim 1035 Haziranının son haftasında (29 Haziran) Nesâ sahrasında karşılaşılan Hâcib Beg-toğdı (Beydoğdu) komutasındaki fillerle takviyeli Gazne ordusu, Selçuklular tarafından büyük bir mağlubiyete uğratılmıştır. Selçukluların bu zaferi onlara, çok zengin ganimetler kazandırması yanında, devletlerinin temellerini burada atabilecekleri inancını vermiş olm dolayısıyla, bilhassa önemlidir. Gazneliler Ferâve’yi Musa Yabgu’ya Hindishistan’ı Çağrı Bey’e, Nesâ’yı da Tuğrul Bey’e veriyorlardı. Bunu müteakip Gaznelilere yarı bağımlı bir durumun kabulü şartıyla, barış sağlanır gibi ol duysa da, devamlı olamamıştır. Bir süre sonra Selçuklular, kendilerine ay nlan bölgelerin yetersizliğinden bahsederek Merv, Serahs ve Bâverd’ind<sub>e</sub> ilavesini istediler. Tabiatıyla Sultan Mesud buna çok sinirlendi.</p>
<p>Selçuklu-Gazneli münasebetlerinin ikinci merhalesinde, Serahs yakınlarında Talhâb denilen yerde 1038 Mayısının üçüncü haftasında Hâcib Suba­şı komutasındaki Gazneli ordusu, bilhassa Çağrı Bey’in gayretleriyle ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. Böylece Horasan kesin biçimde Selçuklu idaresine girmiştir. Bunun üzerine bölge aile fertleri (Çağrı Bey, Musa İnanç Yabgu, Tuğrul Bey’in ana bir üvey kardeşi Yusuf Yınal’ın oğlu İbrahim Yinal) ara­sında paylaşılmıştır. Şimdi artık Tuğrul Bey devletin başındadır ve Nişabur’u merkez edinmiştir. Burada kendisine “es-Sultanu’l-Muazzam” unva­nıyla hutbe okunmuştur. Bunun yanında hemen gerekli askerî düzenleme ya­pıldığı gibi, Selçukluların bölgedeki durumlarım meşrûlaştıran Halife Ka-im-Biemrillah (1031-1075)’ın elçisi de Nişabur’a gelmiştir. Netice itibarıy­la 1038 Mayısında kazandıkları zafer, Selçukluların müstakil bir devlet kur­maları yolundaki çok önemli bir merhaleyi oluşturmuştur.</p>
<p>Selçuklularla Gazneliler arasındaki üçüncü büyük savaş daha önemli sonuçlar doğuracaktır. Bu sırada içinde bulunduğu durumun ciddiyetini anlayan Sultan Mesud, bu defa ordunun yönetimini bizzat üstlenmişti. Sultan 300 savaş fili ile desteklenen 50.000 süvari ve piyadeden oluşan or­dusunun başında Belh’e geldi ve hemen Serahs’a doğru yürüdü. Onun or­dusunda bulunan dönemin tarihçisi Beyhakî’ye göre; “Bütün Türkistan’ın da mukavemet edemeyeceği kadar büyük ve techizatlı” bir ordu kurulmuş­tu ve yeni katılan kuvvetlerle durmadan sayısı artıyordu.</p>
<p>Çağrı Bey Serahs’ta idi. Tuğrul Bey Nişabur’dan oraya hareket etti Musa Yabgu da oraya gelmişti. Selçuklu ordusu 20.000 süvariden oluşu­yordu. Çağrı Bey, savaş taraftarıydı. Ramazan 430/Mayıs 1039’da başlayan uzun muharebelerde Selçuklular, yıpratma savaşları yapmak üzere dağınık şekilde, çöllere çekildiler. Sultan Mesud, Selçukluların boşalttığı Nişabur’a girdi (Kasım 1039). Bu arada Gazneli ordusunun sahra savaşlarına uygun olarak yetiştirilmesine çalışıldı. Baharda Çağrı Bey’in ısrarıyla Selçuklular ortaya çıktılar. Kendilerini takip eden Gazneli ordusunu devamlı olarak taciz ediyorlar, su şebekesini tahrip ederek geriye çekiliyor­lardı.. Sonuçta yeni iltihaklar dolayısıyla sayısı aşağı yukarı 100.000 civa­rına ulaşmış bulunan Gazneli ordusuyla Selçuklu ordusu, Merv yakınında Dandanakan hisarı önünde, bugünkü Taşrâbâd (taş şehir, taş kasaba)’da karşılaştı. Üç gün boyunca (7-9 Ramazan 431/22-24 Mayıs 1040) süren çarpışmalar sonunda Gazne ordusu büyük bir hezimete uğradı. Hazîneleri ve külliyetli miktardaki savaş malzemesi Selçukluların ellerine geçti. Sul­tan Mesud, maiyetindeki yüz kadar askerle güçlükle Gazne’ye ulaştıysa da, savaşın tesirinden kurtulmak ve tekrar güçlenmek amacıyla Hindis­tan’a giderken, kendi adamları tarafından öldürüldü. Neticede Gazneliler Horasan’ı kesin olarak kaybederken, İran muhtemel hiç bir direnci kalma­yan açık bir ülke durumuna düşmüştü. Fakat savaşın esas önemi, Selçuk­lu Devleti’nin kesin olarak müstakil bir devlet tarzında bununla kurulmuş olmasındadır. Nitekim muharebenin son günü Cuma namazından sonra Tuğrul Bey, Selçuklu Devleti’nin sultanı ilan edildi. Civar hükümdarlara fetihnâmeler gönderildi.</p>
<p>Dandanakan’dan bir ay sonra Selçuklu ileri gelenleri Merv’de, kur­dukları devletin asıl teşkil ve tanzimini hedefleyen ve Tuğrul Bey’in ko­nuşmasıyla açılan büyük bir kurultay düzenlediler. Rivayete göre kurultay açılışında Tuğrul Bey, eline aldığı bir oku ağabeyi Çağrı Bey’e vermiş ve bunu kırmasını istemişti. O, oku kolayca kırmıştı. Ok sayısı ikiye çıktığın­da da zorlanmayan Çağrı Bey, üç oku güçlükle kırmış, dört ok yanyana geldiğinde ise kırması mümkün olamamıştı. Selçuklu ailesine aralarında dayanışmanın zaruretini göstermeyi hedefleyen Tuğrul Bey, bunun üzeri­ne bir nutuk irad ederek, birlik halinde bulunmalarını, yoksa tek tek oklar halinde kolayca kırılabileceklerini ifade etmişti. Tuğrul Bey bu düşünce­lerinde çok haklıydı ve daha kendisinin hükümdarlığı döneminde, başta ana bir kardeşi İbrahim Yınal ve amcasının oğlu Kutalmış’ın uzun süreli isyanlarıyla karşılaşmıştı. Bunlardan birincisini güçlükle halledebilecek, diğeri ise halefi Alp Arslan’a kalacaktı.</p>
<p>Önemli kararların alındığı Merv kurultayında, öncelikle Türklerin çok eskiden beri sahip oldukları cihan hakimiyeti ülküsü uyarınca, gerek doğu­da ve gerekse batıda hedeflenen fetihler kararlaştırıldı. Ayrıca Tuğrul Bey’in imzasını taşıyan bir mektup, Selçuklu elçisi Ebû İshâku’l-Fukkâı ile Bağdat’a Halife Kâim-Biemrillah’a gönderildi. Mektupta Hora­san’daki son durum açıklanarak, bölgede adaletin tesis edildiği, Hak yolunda yürüneceği, Emîru’l-Mü’minîn’e sadakatle bağlı oldukları ifade ediliyordu. Kurultayda alınan kararlardan biriyle de, ülke ve ileride fethe­dilecek bölgeler, Selçuklu hanedânma mensup üç reis arasında taksim edilmiş, yeni kurulan devlet iyi yetişmiş Gazneli ve Sâmânî görevlilerle takviye edilmişti.</p>
<p>Serahs ve Belh şehirlerinin dahil bulunduğu Ceyhun ve Gazne arasın­daki bölge merkez Merv olmak üzere Melikü’l-Mulûk Çağrı Bey’e; He- rat merkez olmak üzere Büst ve Sistan havalisi Musa İnanç Yabgu’ya; Başkent Nişabur’da kalmak üzere Irak bölgesi bütün Selçukluların sultan sıfatıyla Tuğrul Bey’e verildi. Hanedânın ikinci derecedeki mensuplarına da diğer yerler verilmişti.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nesimi Yazıcı &#8211; İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi s.206-212</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/">Büyük Selçuklular 1040-1157 (1. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Alp Arslan Hakkında Genel Bir Değerlendirme</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sultan-alp-arslan-hakkinda-genel-bir-degerlendirme/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sultan-alp-arslan-hakkinda-genel-bir-degerlendirme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Jun 2017 10:45:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Cihan Piyadeoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Alp Arslan Hakkında Genel Bir Değerlendirme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15851</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sultan Alp Arslan’ın Türk Tarihi’nin en önemli şahsiyetlerinden biri olduğu herkesin kabulüdür. Kaynakların ifadesiyle ahlâk sa­hibi, mert, mütedeyyin, adil, merhametli, yoksulları koruyan, azametli, insaf sahibi, güçlü, heybetli, siyaset bilir, uyanık, hasım yıkan, düşman yenen, ülkeler fetheden iyi bir asker olduğu kay­dedilen Sultan Alp Arslan&#8217;ın bu özelliklerine ek olarak dindar ve eğitim sever özelliklerini de eklemek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sultan-alp-arslan-hakkinda-genel-bir-degerlendirme/">Sultan Alp Arslan Hakkında Genel Bir Değerlendirme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sultan-alp-arslan-hakkinda-genel-bir-degerlendirme/alparslan3d/" rel="attachment wp-att-15852"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15852" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/alparslan3d.png" alt="" width="364" height="364" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/alparslan3d.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/alparslan3d-300x300.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/alparslan3d-100x100.png 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/alparslan3d-360x360.png 360w" sizes="(max-width: 364px) 100vw, 364px" /></a></p>
<p>Sultan Alp Arslan’ın Türk Tarihi’nin en önemli şahsiyetlerinden biri olduğu herkesin kabulüdür. Kaynakların ifadesiyle ahlâk sa­hibi, mert, mütedeyyin, adil, merhametli, yoksulları koruyan, azametli, insaf sahibi, güçlü, heybetli, siyaset bilir, uyanık, hasım yıkan, düşman yenen, ülkeler fetheden iyi bir asker olduğu kay­dedilen Sultan Alp Arslan&#8217;ın bu özelliklerine ek olarak dindar ve eğitim sever özelliklerini de eklemek gerekir. Fizikî özellikleri hakkında da iri yarı (uzun boylu), uzun sakallı, kabul günlerinde taht üzerinde çok heybetli ve azametli, tahtının önüne gelen her elçiyi korkuya sürükleyen biri şeklinde bilgiler mevcuttur. Ba­şına uzun külah giyen Sultan Alp Arslanın külahı ile sakalının ucu arasındaki mesafe iki gez(1) olarak kaydededilir. Ok atarken sakalını düğümler, onu gören herkes heybetinden ürkerdi. Bu özellikleri unvan ve lakaplarına da yansımıştı.(2)</p>
<p>Sultan Alp Arslanın başarısı henüz çocuk sayılabileceği bir dönemden itibaren babası Çağrı Bey gibi iyi bir asker, Nizâmül- mülk gibi önemli bir idareci ve devlet adamının elinde yetişmiş olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla yaşadıklarının ve aldığı eğitimin şahsiyeti üzerindeki etkisi bütün hayatına yansı­mıştır. Sultan Tuğrul Bey in çocuğunun olmaması, Çağrı Bey in, oğlu Alp Arslanı Selçuklu tahtının en büyük adayı olarak ye­tiştirmesini sağlamıştır. Çocuk sayılabilecek yaştan itibaren ordu yönetmeye başlaması, kazanmış olduğu başarılar, ayrıca ok ve yayı elinden düşürmeyerek onlarsız hiçbir yere gitmediği şeklin­deki bilgi de iyi bir asker olarak yetişmiş olduğunun kanıtı gibidir.</p>
<p>Bununla birlikte henüz melikliği döneminde gerçekleştirdiği ba­ğımsız askerî faaliyetler ve 1062 yılında Tuğrul Bey in öldüğü haberleri ile Reye doğru harekete geçmesi, kendisini Selçuklu tahtı için hazırlamakta olduğunu gösteren delillerdir. Ayrıca Çağrı Bey’in ölümünden sonra hiçbir muhalefetle karşılaşmadan Horasan a hâkim olması da sahip olduğu gücü göstermektedir.</p>
<p>Sultan Alp Arslanın iyi asker olduğu tartışılmaz bir konu ol­makla birlikte vermiş olduğu bazı kararları da tartışmakta fayda vardır. Özellikle Berîd (istihbarat) teşkilâtının kurulmasına karşı takındığı muhalif tavır, neredeyse ağabeyi Kavurd’un isyanının başarıya ulaşarak hükümdarlığını kaybetmesine neden olabile­cek türden bir gelişmeye sebebiyet vermiştir. Yine de meliklik dönemindeki başarıları, hatta Kutalmış’ı bertaraf etmesi bir yana Malazgirt Savaşı başlı başına önemli bir askerî başarı ola­rak değerlendirilmelidir. Savaştan önce komutanlarını toplayarak onlara hitabı ve askerlerine yaptığı konuşma ordudaki herkesin savaşma isteğini üst dereceye çıkaran bir husustur.</p>
<p>Ayrıca savaş sırasında hükümdar gibi değil sıradan bir asker gibi savaşması da zaferin kazanılmasında büyük rol oynamıştır. Nitekim Bizanslı müellif Mikhail Psellos(3) bunu destekler mahiyette, “Sultanın zaferlerinden çoğu onun liderlik vasıflarından kaynaklanıyordu. Romanos bu başarılarda Sultanın etkili olduğunu söyleyen kişilere inanmak istemiyordu. Gerçekte barış yapmak istemiyordu.” diye­rek Alp Arslan ın liderlik vasıflarını över. Ayrıca Haleb’i kısa sü­rede alabilecek durumdayken bunu geciktirmesi onun taktiksel düşünce dünyasına iyi bir örnek mahiyetindedir. Nitekim o, Ha­leb’in kısa sürede alınabileceğini Bizans’a göstermek istememiş, savaşarak zarar vermek suretiyle zayıflattığı şehri Bizans’ın hedefi haline getirmekten endişe etmiştir.(4)</p>
<p>Sultan Alp Arslan’ın adil ve iyiliksever bir hükümdar görüntü­sü çizdiği görülmektedir. O, her Ramazan ayında Merv, Herat, Belh ve Nîşâbûr’da 1000 altın sadaka dağıtır, bu miktar kendisinin Ramazan ayını geçirdiği şehirde 10 bin dinara çıkardı. Sultan Alp Arslan, Merv şehrinde el-Harrâîn (*) olarak adlandırılan fakirleri gördüğünde hallerine acıyarak ağlayabilecek yapıda bi­ridir. Günde elli koyun kestirerek fakirlere dağıtmış olduğuna dair kayıt da bulunmaktadır. Bundan dolayıdır ki, İbnul-Adîm(5) onun lakabını “Adilun-nûr&#8221; olarak kaydeder. Bununla birlikte yine İbnul-Adîm,(6) bu lakaba ters düşer mahiyette Alp Arslanın gençlik döneminde yaşadığı bir olayı nakleder.</p>
<p>Ibnul-Adîm, bir taraftan Ramazan ayında 15 bin dinar sadaka dağıtan, ülkede kayıt altına aldırdığı fakir fukaraya maaş ve tahsisat bağlayan, onun za­manında devlet eliyle hiçbir şekilde cinayet ve müsadere gerçekleş­tirilmeyen, halkın ödemesi gereken haraç dışında başka bir ödeme yapılmasına izin vermeyen, üstelik bu haracı da iki taksitle alan bir hükümdar görüntüsü çizerken, diğer taraftan bu yapıdaki Sultan Alp Arslan’ı savunma ihtiyacı hissederek gerçekleştirmiş olduğunu kaydettiği fiili “delikanlılık heyecanıyla” yaptığını kaydeder. Sultan Alp Arslanın ölümünden yaklaşık iki yüz yıl sonra kaleme alınan bir eserde onun adil ve iyiliksever tavırlarının övülmesi, yanlış ol­duğu belirtilen bir yanlışından dolayı savunuluyor olması, ne ka­dar önemli bir hükümdar olduğunu da kanıtlar mahiyettedir.(7)</p>
<p>Bununla birlikte eğitim seferberliği olarak başlatılan Nizâmiye Medreseleri’nin inşa süreci de onun iyiliksever kişiliğini gösteren diğer bir örnektir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Sultan Alp Arslan, Nîşâbur da bulunduğu sırada üstü başı perişan halde bir mescidin önünde bekleşen fukara grubunun kim olduğunu sormuş, Nizâmülmülk de, Onlar ilim arayanlardır.” cevabını vermişti. Sultan Alp Arslan, onların barınmaları için bir yer inşa edilmesi hususunda talep edilen izne olumlu cevap verdiği gibi bu tarz mekânların bütün ülkeye yaygınlaştırılmasını emretmişti. Bu sebeple Sultan Alp Arslanın halkından uzak bir yönetim sergilemediğini, açlara, fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine destek verdiğini söylemek yerinde bir tespit olacaktır.(8)</p>
<p>Selçuklu Tarihi ile ilgilenen herkes, Vezir Nizâmülmülk’ün devlet yönetimindeki etkisinin farkındadır. Ancak onun kazan­mış olduğu büyük gücün Sultan Alp Arslan döneminde az bile olsa gerçekleşmiş olduğunu söylemek zor görünmektedir. İkili arasındaki münasebeti klasik hükümdar-vezir münasebeti olarak görmek gerekir. Kısaca Nizâmülmülk, Sultan Alp Arslanın ver­diği kadar yetkilidir ve yetkilerini bu ölçüde kullanır. Hatta Alp Arslan’dan korktuğunu kendisi de ifade eder.</p>
<p>Nizâmülmülk aley­hine yazılmış olan bir notu namaz kıldığı yerde bulan Sultan Alp Arslan, vezirini çağırarak ona, “Bu kâğıdı al, oku. Eğer yazdıkları doğru ise halini, ahlakını ıslah et. Eğer yalan söylüyorlarsa onları affet, kendilerini divan işlerinden bir iş vermekle meşgul et, ta ki onlar da böyle iftira ve bühtan (kara çalma) ile uğraşmaktan el çek­sinler.” demişti.(9) Bu sayede iyi bir yöneticilik örneği sergileyerek bir taraftan vezirine olan güvenini beyan etmiş diğer taraftan da onu kontrol altında tuttuğunu göstermiştir.</p>
<p>Sultan Alp Arslan aynı zamanda hoşgörü sahibi bir hüküm­dardır. Nitekim Selçuklu hanedanı Hanefî Mezhebi’ne mensup­ken, veziri Nizâmülmülk taassup derecesinde Şafiî’dir. Hatta Nizâmülmülk, Siyâsetnâme(10) adlı eserinde Sultan Alp Arslanın mezhebine olan bağlılığını, “.. .Sultan-ı Şehit kendi mezhebinde o kadar katı ve dürüst idi ki, &#8216;Eğer vezirim Şâfiî mezhebinden olmasaydı daha kuvvetli siyasetçi ve daha heybetli olurdu dediğini defalarca duydum. Kendi mezhebinde pek ciddi olması, Şâfiî mezhebinde olmayı bir ayıp sayması sebebiyle ben ondan daima endişeli idim ve korkardım.” şeklinde nakleder.</p>
<p>Buna rağmen Sultan Alp Arslan, medreselerin kuruluş amaçlarından biri olan Fâtımîler ile olan fikrî mücadeleyi de düşünerek Nizâmiye Med- reseleri’nin Şâfiî kaidelerine uygun şekilde eğitim vermesine izin vermiş ve Nizâmülmülk’ü görevinde tutmakta bir sakınca görmemiştir. Bununla birlikte Tuğrul Bey tarafından Sultani­ye Medresesinin inşasıyla birlikte başlanan Hanefî kaidelerine uygun eğitim veren medrese düşüncesi Sultan Alp Arslan dö­neminde de devam ettirilmiş, hilafet merkezi olan Bağdad’da Nizâmiye Medresesi açılmadan önce Azamiye Medresesi inşa ettirilerek eğitim hayatına başlamıştır. Bu durum sanılanın ak­sine Selçuklu hanedan mensuplarının Şâfiî Mezhebi’ne sınırsız bir hareket sahası tanımadığı, hatta iki mezhep arasında denge politikası güttüğünü gösteren en önemli delil durumundadır.</p>
<p>Sultan Alp Arslanın esir ettiği Romanos Diogenes’e davranı­şının da ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Hem Islâm hem de Bi­zans kaynakları sultanın tavrını güzel ifadelerle naklederler. Sul­tan Alp Arslan, Romanos Diogenes’i hükümdarlara yaraşır bir şekilde ağırlamıştır. Onu kucaklamış, fiziksel bir eziyete uğrama­yacağını beyan etmiş, senin başına gelen bir gün benim başıma da gelebilir diyerek kedere kapılmamasını öğütlemiştir. Hatta esir imparatorun huzuruna getirilmesi sırasında haciplerin ta­kındığı sert tutumu, “Bırakın, bugünü görmesi ona kâfidir.” diye­rek engellemesi Sultan Alp Arslan m kişiliğini anlama hususunda hayli önem taşır. Nitekim yine imparatora söylediği, “İyi bahtım birgün tersine döner mi, diye kaygılanmayan kişi, basiretsizdir.”sözü mevcut durumu ne kadar iyi tahlil ettiğini göstermektedir.</p>
<p>Nitekim Sultan Alp Arslanın imparatora bir esir gibi davran­ması zaferinin büyüklüğüne katkı yapmayacağı gibi, aksi du­rum da zaferi gölgelemez. Bu nedenledir ki, Sultan Alp Arslan Romanos Diogenes’e misafir bir hükümdar gibi davranmış,(11) içinde bulunduğu durumda zaten kötü bir ruh halinde olan onu daha fazla üzmeyerek insanca bir tavır takınmıştır.(12) Za­ten bu sebepledir ki, sadece Islâm kaynaklarının değil Ioannes Zonaras’ın(13) da kabul ettiği gibi, “Sultan, imparatorun tutsak edildiğini öğrendiğinde doğal olduğu üzere sevindi, ama kibirle­necek kadar şiçinmedi. Adı Aksan (Alp Arslan) idi. Adil olması ve alçakgönüllülüğü üzerine pek çok söz dillerde geziyordu.” denil­mek suretiyle büyük bir hükümdar olarak anılmayı başarmıştır.</p>
<p>Sultan Alp Arslan döneminde Tuğrul Bey in tam manasıyla gerçekleştiremediği bazı düzenlemeler de tamamlanmış, devlet yönetim organizasyonu anlamında büyük ilerleme kaydedil­miştir. Nizâmiye Medreseleri’nin kurulması bu organizasyonun önemli bir dönüm noktasıdır. Bununla birlikte yolların güvenli­ğinin sağlanması sayesinde ticaretin artması sağlanmış ve devle­tin gelirlerinde büyük artış olmuştur. Bu durum basılan dinarla­rın ayarı ve fazlalılığında kendini göstermiş, kaydedilen zenginlik şehirlerin genişlemesi ve güzelleştirilmesine de yansımıştır, öyle ki, Sultan Alp Arslan bir bina yapılmasını emrettiğinde o binanın görkemli ve yüksek olmasını, ayrıca mevki olarak da şehrin en değerli ve ışık gören bölgesine inşa edilmesini istiyordu. Bunun sebebini de, “Bu eserlerimiz himmetimizin yüksekliğine ve serve­timizin çokluğuna delâlet eder.” diyerek izah etmişti.</p>
<p>Halka karşı kendisinin gösterdiği olumlu tavrı, askerlerinin de göstermesini istemiş, onların da halka zulmetmesine izin vermemiştir. Adil, güçlü, iyi bir asker ve yönetici olması itaati de beraberinde ge­tirmişti. Nitekim İbnul-Adîm,(14) Alp Arslanın henüz tahta çık­madan önce hâkim bulunduğu Horasan’a huzur getirdiğini ve fitne kılıçlarının kınına girdiğini kaydeder. Bu sayede de azameti artmış, memleket düzene girerek adaleti dört bir yana yayılmış­tı. Bu özellikleri yanında güzel ahlâkı, anlaşmalara olan sadakati diğer hükümdarlar tarafından duyulunca başlangıçta ona karşı çıkan pek çok hükümdar daha sonra kendisine boyun eğmekten başka çare bulamamıştır. Sultan Alp Arslan, başardıkları ve ger­çekleştirdikleri sebebiyle “Sultanu-l-âlem” unvanıyla anılmıştır.(15)</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Cihan Piyadeoğlu – Sultan Alp Arslan,Kronik yay.syf:230-236</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-İran’da kullanılan ve ilk zamanlarda 46,2 santimetreye karşılık gelen uzunluk birimi, bkz. Mehmet Erkal, “Arşın”, DİA, III, 412.</p>
<p>(2)- Zahîrüddîn Nîşâbûrî, s. 21; Sadreddîn el-Hüseynî, s. 38; Râvendî, I, 115, 120; Ibnul-Esîr, X, 79; Îbnul-Adîm, Bugyetut-taleby s. 11; Reşîdüddîn, s. 110; İbn Kesîr, XII, 228; Şebânkâreî, s. 100; Mîrhând, s. 88. Sultan Alp Arslan, Adudu’d-devle, Ebuş-şüca ve Ani’in fethinden sonra Abbasî Halifesi Kaim Biemrilâh tarafından kendisine verilmiş olan Ebu’l-Feth lakaplarını kul­lanmıştır. bkz. Merçil, Hükümdarlık Alâmetleri, s. 38-39.</p>
<p>(3) Mikhail Psellos, s. 229.</p>
<p>(4)-İbnül Esir,X,79;İbnü&#8217;l Adim,s.11-12-15;Ahmed b.Mahmud,s.116.</p>
<p>(5)-Bugyetü’t-taleb, s. 5.</p>
<p>(6)- Bugyetü’t-taleb, s. 22. İbnul-Adîm’in naklettiği bilgi şu şekildedir: “&#8230;Alp Arslan b. Davud çocuk iken ava çıkmıştı. O, yolda zayıf bir ihtiyar gördü. İhtiyar (topladığı) dikenleri başının üstüne yüklemiş, onları taşımaktan bir hayli acı ve ıstırap çekmiş ve iyice yorulmuştu. Alp Arslan ona: ‘Ey ihtiyar, onun da ‘Buyur demesi üzerine Alp Arslan, ‘Bu düşkün ve yaşlı halinde çekti­ğin bu sıkıntı ve yorgunluktan seni kurtarmamı ister misinV dedi. Alp Arslanın kendisini bu sıkıntıdan kurtaracak bir şey yapacağını ya da yardım edeceğini sanan diken taşıyan ihtiyar: ‘Peki, isterim Efendimizi dedi. Bunun üzerine Alp Arslan, ihtiyara bir ok atıp onu olduğu yerde öldürdü.”</p>
<p>(7)- Hüseynî, s. 21, 38; İbnu 1-Adîm, Bugyetut-taleb, s. 22; Bundârî, s. 48; İb­nul-Esîr, X, 79; İbn Kesîr, XII, 228. Ayrıca bkz. Piyadeoğlu, Horasan, s. 112.</p>
<p>(8)- Kazvînî, Âsârü&#8217;l-bilâd, II, 186; Kisâî, Medâris-i Nizâmiye, s. 69; Gerâylî, Nîşâbur, s. 112; Lockhart, Persian Cities, s. 83; Piyadeoğlu, Horasan, s. 221-222.</p>
<p>(9)- İbnu 1-Esîr, X, 79-80; Ibnu 1-Adîm, Bugyetut-taleb, s. 22; İbn Kesir, XII, 228.</p>
<p>(10)- Siyâsetnâme, s. 69. Sultan Alp Arslan vezirinden farklı olarak çevresinde Ha­nefi mezhebine mensup âlimleri bulundurduğu, hatta bunlardan biri olan Ebû Nasr Muhammed b. Abdülmelik el-Buhârî’nin arkasında namaz kıldığı bilin­mektedir, bkz. Turan, Türkiye, s. 22; Ocak, Dini Siyaset, s. 63; Seyfullah Kara, Büyük Selçuklular ve Mezhep Kavgaları, İstanbul 2007, s. 171.</p>
<p>(11)- Ioannes Zonaras (s. 137), Sultan Alp Arslan’ın esir düşen Romanos Dioge­nes’e davranışlarını şu şekilde nakleder: “&#8230;Onu kucakladı ve ona şöyle dedi:</p>
<p>\Kedere kapılma imparator. Çünkü insanlığın halleri böyledir. Bana gelince; ben sana bir tutsağa davranıldığı gibi değil, bir hükümdara davranıldığı gibi davranacağım.’ Hemen ona bir çadır hükümdara özgü maiyet (muhafız ve hizmetkarlar) verilsin diye buyurdu. Onu sofrada kendi yanı başına oturttu ve imparator tutsaklardan kimi istiyorsa onları serbest bıraktu</p>
<p>(12)- Sultan Alp Arslan’ın Romanos Diogenes’e olan davranışı pek çok kaynakta geniş şekliyle nakledilmiştir. Bu hususta bkz. Mikhael Attaleiates, s. 167 vd.; Ioannes Zonaras, s. 137-138; Nikephoros Bryennios, s. 56-37. İslâm kaynak­larının verdiği bilgiler için ayrıca bkz. Sümer-Sevim, Islâm Kaynaklarına Göre, s. 1-73. Reşîdüddîn Fazlullah (s. 119), birkaç gün Alp Arslan’ın meclisinde kalan Romanos Diogenes’in sarhoşken üzgün ve yorgun olarak sultana, uEğer padişah isen bağışla, kasap isen öldür, tüccar isen sat.” dediğini kaydeder.</p>
<p>(13)- Tarihlerin özeti, s. 137.</p>
<p>(14)- Bugyetü’t-taleb, s. 13</p>
<p>(15)- Süryani Mihail, Vakainame, çev. H. D. Andreasyan, TTK&#8217;da Basılmamış çe­viri, 1944, s. 27; Ibnul-Esîr, X, 79-80; Bundârî, s. 48; Sıbt Îbnul-Cevzî, s, 140; Ahmed b. Mahmûd, s, 117-118. Sıbt îbnu l-Cevzî (aynı yer), Sultan Alp Arslanın Şıra/ ile Isfahan arasında attan düştüğünü, bu olayı Hemedâtülaki kötü davranışlarına yorarak halka yüklenen vergileri kaldırdığını nakleder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sultan-alp-arslan-hakkinda-genel-bir-degerlendirme/">Sultan Alp Arslan Hakkında Genel Bir Değerlendirme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sultan-alp-arslan-hakkinda-genel-bir-degerlendirme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selçuklular sanatta nasıl bu kadar yükseldi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-sanatta-nasil-bu-kadar-yukseldi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-sanatta-nasil-bu-kadar-yukseldi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2017 13:09:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Dört yüzyıla hakim Selçuklu sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kainatın ve insanın sanata yansıması]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Sanatı ve Kozmolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular sanatta nasıl bu kadar yükseldi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15569</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anadolu Medeniyetini hem de Haçlı Seferleri ve Moğol istilası sırasında nasıl özgün bir şekilde ortaya çıkardılar?   SELÇUKLU SANATI VE KOZMOLOJİSİ Sanat kavramının kökeni, Kur’an-ı Kerim’deki ‘sun’ kelimesidir. Ragıp İsfehani’nin Müfredat’taki izahatına göre sun, bir fiili icat etmektir. Ancak her fiil sun değildir. Sun, ancak Allah-u Teala’dan ve onun lütfu ile insanlardan sadır olabilen güzel [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-sanatta-nasil-bu-kadar-yukseldi/">Selçuklular sanatta nasıl bu kadar yükseldi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="hbtitle">
<div class="hbbilgi">
<p><strong>Anadolu Medeniyetini hem de Haçlı Seferleri ve Moğol istilası sırasında nasıl özgün bir şekilde ortaya çıkardılar?</strong></p>
<p><time datetime="2011-12-01T11:40:00+03:00"></time></div>
</div>
<div class="box_news"></div>
<div>
<p><strong> <a href="http://ilimcephesi.com/selcuklular-sanatta-nasil-bu-kadar-yukseldi/konya-nce-minareli-medrese/" rel="attachment wp-att-15570"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15570" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/konya-nce-minareli-medrese.jpg" alt="" width="290" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/konya-nce-minareli-medrese.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/konya-nce-minareli-medrese-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/konya-nce-minareli-medrese-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 290px) 100vw, 290px" /></a></strong></p>
<p><strong>SELÇUKLU SANATI VE KOZMOLOJİSİ</strong></p>
<p>Sanat kavramının kökeni, Kur’an-ı Kerim’deki ‘sun’ kelimesidir. Ragıp İsfehani’nin Müfredat’taki izahatına göre sun, bir fiili icat etmektir. Ancak her fiil sun değildir. Sun, ancak Allah-u Teala’dan ve onun lütfu ile insanlardan sadır olabilen güzel işlerdir. “Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır” (Neml Suresi 27/88) ayet-i kerimesi, asıl ve hakiki sanatkarın kim olduğuna işaret eder.</p>
<p>Cemil Meriç, bir medeniyetin varlığının ve derinliğinin üç sanat dalı ile ölçülebileceğini savunur. Bu üç kriter mimari, edebiyat ve musikidir. Cemil Meriç’e göre medeniyet sıfatını kazanmak, bu üç kriterde özgün üsluplar oluşturmakla mümkündür. Bizim medeniyetimiz, her alanda olduğu gibi, sanatın bu üç temel alanında da, çağları aşan dirilikte bir anlayış geliştirmiştir.  Bu anlayışın her devirde kendine has bir yansıması vardır. Bu haberde, kendi sanatımızın en güzel yansımalarından biri olan Selçuklu Sanatı’nı, bir nebze de olsa anlatmaya çalışacağız.</p>
<p><strong>Dört yüzyıla hakim Selçuklu sanatı</strong></p>
<p>Selçuklu Sanatı, XI. yüzyılda Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşuyla başlayıp, Anadolu’daki 1. Beylikler Dönemi, Anadolu Selçukluları Dönemi, 2. Beylikler Dönemi ve Devlet-i Âliye’nin ilk devri boyunca etkisini sürdüren bir ekoldür. Ayrıca birçok açıdan Selçuklu üslubuna benzerlikleri olan Memluk Sanatı, Mısır ve Suriye’de varlığını XVI. yüzyıla kadar sürdürmüştür. XI. yüzyıldan, XV. yüzyılın ilk yarısına kadar, İran, Anadolu, Kafkasya, Suriye ve Irak’ta Selçuklu Sanatı’nın hakimiyetinden bahsedebiliriz. Ancak Selçuklu Sanatı’nın karakteristik özelliklerinin tamamen oluştuğu ve kendi zirvesine ulaştığı dönem, Anadolu Selçukluları’nın,  Anadolu’yu bir baştan bir başa imar ettikleri 1150 – 1277 yılları arasındaki dönemdir.</p>
<p>İznik, Konya, Amasya, Tokat, Sivas, Kayseri, Malatya, Hasankeyf, Mardin, Diyarbakır, Erzurum, Erzincan, Kemah, Şebinkarahisar, Divriği, Antalya, Alanya, Ankara, Manisa, Tire, Birgi başta olmak üzere bütün Anadolu, Selçuklu Sanatı’nın en güzel örnekleriyle bezenmiştir. Anadolu Selçuklu Sanatı, medeniyet tarihimizin de önemli bir merhalesini teşkil etmektedir. Selçuklu dönemi sanatının bütününe bakıldığında, en önemli özelliği, kendinden önceki dönemlerin kazanımlarını temel alarak ve devam ettirerek, geleneğin devamı olan yeni bir üslubu oluşturabilmesidir. Bu üslubun oluşumunda tasavvufi düşüncenin büyük etkisi vardır.</p>
<p><strong>Her şeyin toplandığı vahdet</strong></p>
<p>Tasavvufi düşünce, Allah ile insan, Allah ile âlem ve insan ile âlem arasındaki ilişkiyi tevhid yani birlik temelinde izah eder. Allah birdir ve Allah’ın birliği, Allah’ın isim ve sıfatlarının sonsuz tecellilerinin aynası olan insanın ve âlemin hakikatidir. İnsan ile âlem arasında da birlik ilişkisi vardır. Denilebilir ki insan yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak, Allah’ın isim ve sıfatlarının sonsuz tecellilerinin aynası olduğu gibi, âlem dediğimiz kainat da, insanda tecelli eden İlahi hakikatin yansımasıdır. Bu yüzden insana âlemin özü veya küçük âlem, kainata da büyük âlem denilerek insan ile kainatın birliğine işaret edilir. Böylece kesret denilen çokluk,  kainatı ifade eder ve insan aynasında görülen birliğin yansıması olarak kurgulanır. Bir Selçuklu devri mutasavvıfı olan Mevlana, bu hakikati “Güzellik tektir, aynaları çoğaltırsan o da çoğalır” diyerek anlatır.</p>
<p>Öte yandan insanın ve kainattaki varlıkların bu âlemdeki görünümlerinin ölümlü ve sonlu olması, Allah’ın ebedi ve baki oluşuyla bir tezat teşkil eder. Bu tezat İslam inancında Allah’ın sayısız isim ve sıfatlarının hep zıtlarıyla kaim olmasının da bir neticesidir. Çünkü Allah’ın isimleri Hadi –Mudil, Cemal – Celal, Afuvv &#8211; Muntakim, Evvel &#8211; Ahir gibi hep zıtlarıyla birlikte izah edilir. İnsan ise Allah’ın yeryüzündeki halifesi sıfatını, bütün bu zıtlıkların tecellilerini kendinde birleştirmesi ve bütün zıtlıkların hakikatindeki birliği görebilmesi sebebiyle kazanmıştır. İslam inancındaki kesret &#8211; vahdet yani birlik – çokluk ilişkisi, çokluğun birlikten çıkması ve birliğe dönmesi, fena ve bekanın yani sonlunun ve sonsuzun insandaki birlikteliği,  insanın bütün zıtlıkları kendinde birleştirmesi gibi ilkeler İslam Sanatı’nın da temelini teşkil etmiştir.</p>
<p><strong>Kainatın ve insanın sanata yansıması</strong></p>
<p>İslam inancında varlığın ortaya çıkışı Allah’ın kün yani ol emriyle bir anda gerçekleşmiştir. Bu bir anda ortaya çıkan varlık bir nokta ile yani Arap alfabesindeki B harfinin noktasıyla temsil edilir. Bu bir ve tek an içinde zaman ve mekan tek bir noktadan ibarettir. Bu tek noktanın dairesel hareketi zamanın oluşumunu ve kainatın helezonik genişleyişini sağlar. Kainatın helezonik ve dairesel yapısı, astronomi ilminde temel kaide olan feleklerin devir hareketiyle izah edilir. Bu sebeple İslam kozmolojisi, kainatın ana unsurları olan mekanın ve zamanın helezonik şekilde tasvirine ve bu helezonun dairesel tablolarla ifadesine dayanır. Bütün bu anlayışın neticesinde Selçuklu Sanatı’nda nokta motifi doku ve ritim değişikliği oluşturmakta ve aynı zamanda birliği sağlamakta etkili bir unsur olarak kullanılmıştır. Motif gruplarındaki ilüzyonik yapı ise sürekli bir devinim ve hareket hissi uyandırarak zaman ve mekanın dairesel hareketini canlandırır.</p>
<p>Kainatı tasvir eden dairesel kozmolojik tablolar Selçuklu Sanatı’nda önemli bir yer tutar. Abbasiler döneminde girişilen tercüme faaliyetleri ile Eski Yunan Felsefesi’ne Eski Mısır, Hint ve Çin Medeniyetleri’ne ait metinler İslam düşüncesine büyük katkı sağlamıştır. Felsefe, Tasavvuf ve Kelam ilimlerinde altın çağın yaşandığı bu dönemin etkisi edebiyat, mimari ve diğer sanat dallarında bariz şekilde görülmektedir. Selçuklu Sanatı, felsefe tasavvuf ve ilimdeki bu altın çağın sanattaki yansımasıdır diyebiliriz. Gazali, Ömer Hayyam, Mevlana, Yunus Emre gibi büyük mutasavvıf ve düşünürlerin eserleri Selçuklu Sanatı’nın oluşumuna büyük katkıda bulunmuştur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="http://www.dunyabizim.com/resim/haber/2011/11/30/karatay-medresesi-kubbesi.jpg" alt="Karatay Medresesi Kubbesi" width="310" height="204" /></p>
<p><strong>Sırlarla dolu ayrıntılar</strong></p>
<p>İbn Sina ile zirvesine ulaşan felsefe ve astronomi çalışmaları, İhvan-ı Safa adlı felsefi ekolün Pisagor’un öğretilerini temel alan ve kainatı mistik rakamsal tablolarla ifade eden âlem tasvirleri, Endülüs’lü İbn Arabi’nin Fütuhat adlı eserinde bulunan ve Karatay Medresesi’nin duvarlarında görülen kainatın dairesel tabloları, Selçuklu Sanatı Kozmoloji’sinin temelini oluşturur. İbn Sina’nın,  İhvan-ı Safa ve İbn Arabi’nin bu dairesel kainat tablolarının tesiri, hem motif yapılarında hem de mimari yapıların planlarında ve kubbelerinde kolayca müşahede edilebilir. Öte yandan İbn Sina’nın Kitab’üş Şifa’sının bölümleri olan “Semâ ve Âlem” ile “Kevn ve Fesad” gibi metinleri başta olmak üzere, İslam Kozmolojisi ve astronomisine ait metinlerin mimaride ve tasvir sanatlarındaki yansımaları üzerine çok az çalışma yapılmıştır. Harran harabelerinin kuş bakışı planının Samanyolu yıldız takımının bir tasviri olduğunun, çok yakın bir zamana kadar sadece süsleme zannedilen Endülüs’teki Elhamra Sarayı duvarlarındaki tasvirlerin içinde gizlenmiş yazılı metinler bulunduğunun anlaşıldığı bir dönemde, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerindeki sanat ve kozmoloji ilişkisinin daha ciddi incelenmesi gerekmektedir.</p>
<p>Selçuklu Sanatı’ndaki motif ve tasvirlerin kökenlerinin Kur’an ve hadisler ile irtibatı görmezden gelinmemelidir. Kur’an’da zengin cennet tasvirleri olduğu gibi, ağaç ve bitkilerin, çeşitli hayvan ve kuşların isimleri de sıklıkla geçer. Kur’an’da güneş, ay ve yıldızlar başta olmak üzere semanın,  dağlar, denizler ve ağaçlar başta olmak üzere yeryüzünün Allah’ın ayetleri olarak tanımlanması, bu motiflerin süsleme sanatlarında kullanımına etki etmiştir. Kur’an’da, kainatın en uç noktasında olduğu bildirilen Sidret’ül Münteha adlı ağaç, tasavvufta Şeceret’ül Kevn (Varlık Ağacı) adıyla isimlendirilmiştir. Ağaç tasvirlerinin gelişiminde bu etki gözden kaçırılmamalıdır.</p>
<p><strong>Kitaplarda yer alan semboller</strong></p>
<p>Abbasiler döneminde tercüme edilen bir Hint klasiği olan Kelile ve Dimne adlı eser, tüm kahramanlarının hayvanlardan oluştuğu bir ahlak kitabıdır ve bu kitabın yazma nüshalarındaki minyatürler ile birlikte hayvan motiflerinin kullanımının yeniden canlandığı söylenebilir. Yine mutasavvıf İran şairi Feridüddin Attar’ın Mantık’ut Tayr adlı eseri, değişik türden kuşların Anka Kuşu’nu aramak için çıktıkları yolculuğu anlatır. Bu eser, zengin kuş tasvirleri ile kuş motiflerinin  kullanımında etkili olmuştur. İbn Arabi’nin kainatı, insanlık ağacı ve dört kuş ile (Anka, Kartal, Güvercin, Karga) temsil ederek anlattığı İttihad-ı Kevni risalesini de zikretmek gerekir. Savaş ve av sahnelerinin tasvirleri, Gazneliler dönemi sanatçısı olan Firdevsi’nin meşhur Şehnamesi’nin minyatürlü nüshalarıyla birlikte yaygınlaşmıştır. Edebiyatımızda bu dönem ortaya çıkan zengin tasvir geleneği, Selçuklu Sanatı’nın temellerinden biri, belki de birincisidir.<img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="http://www.dunyabizim.com/resim/haber/2011/11/30/konya-nce-minareli-medrese-2.jpg" alt="Konya İnce Minareli Medrese " width="211" height="281" /></p>
<p>Selçuklularda yıldız motifinin kullanımı çok yaygındır. Hz. Süleyman’ın mührü olarak kabul edilen altı köşeli Davut yıldızı esas motiftir. Selçuklu tasavvuf düşüncesinde, Davut yıldızı İslam’a ait bir semboldür. Hz. Süleyman (AS)’a, ettiği dua üzerine, Hatem’ül Enbiya Hz. Resulullah (SAV)’a ait hazinelerden biri olan Besmele-i Şerif’in sırrının öğretildiği, bu sır sayesinde cinlere, hayvanlara ve tabii kuvvetlere hükmedebildiği kabul olunur. Bunun delili, Kur’an-ı Kerim’in “O mektup Süleyman tarafındandır, Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlamaktadır” (Neml Suresi 27/30) ayetidir. Davut yıldızı, besmele-i şerife dayanan hakimiyetin sembolüdür. Bu yüzden İslam ordularının sancaklarında da kullanılmıştır.</p>
<p>Dairenin bölünmesi ile elde edilen 6 ve 12 sayıları, güneşin çizdiği çemberle ilişkili kozmik sayılardır. Güneşin bir yılda geçtiği on iki gezegen, kainatın altı günde yaratılması önemlidir. Güneş, ay ve dünyanın hareket ritimleri kozmik sayıların anahtarıdır. Bu üçlü ilişki üç sayısına ağırlık verir. Dört rakamı, Kabe’nin yapısına, dört halifeye ve anasır-ı erbaa denilen kaninatın dört unsuruna (su, hava, toprak, ateş) işaret eder. Beş, İslam’ın şartlarının sayısıdır. Altı, kainatın yaratıldığı gün sayısıdır. Merkez nokta ile birlikte yediyi bulur. Dünya yedi iklimden müteşekkildir. Altı on ikiye götürür ki on iki; üç ve dört sayılarını birleştirir. On iki imam ve on iki havari, İsrail oğullarının on iki kabile olması, on iki burç, bir yılda on iki ay olması önemlidir. Ayın ritim sayısı yedidir, semanın yedi, feleklerin ise dokuz kat olduğuna inanılır.</p>
<p><strong>Efendimizin sembolü:Ay</strong></p>
<p>Ay, Resulullah’ın (SAV) sembolüdür. Kamer Suresi bunun delilidir. Müslümanların kullandığı takvim de ay yılına dayanır. Dolunaydan hilale kadar ayın değişken hali, sanatta zengin çağrışımların da önünü açmıştır.</p>
<p>Selçuklu Sanatı,  mimari,  taş oymacılığı,  ahşap oyma sanatı,           hat sanatı, çinicilik,  halıcılık gibi dallarda özgün bir tarz oluşturabilmiştir. Üstelik bunu çok zor bir dönemde, Haçlı seferleri ve Moğol istilası gibi faciaların ortasında başarabilmiştir. Günümüzde mimari, edebiyat ve musiki başta olmak üzere, hiçbir sanat dalında özgün bir üslup oluşturamadığımız açıktır. Bunun temel sebebi, sanat anlayışımızın, medeniyetimizin ruhu ile bağlarının kopmuş olmasıdır. Medeniyetimizin ruhu, din, ilim ve sanatın bütünlüğü temeline dayanır. Halbuki günümüzde, din, ilim ve sanat arasındaki bağlar koparılmış olduğu gibi, üstelik her biri kendi içinde Batılı değer yargılarının istila ve işgali altındadır. Selçuklu örneğinde gördüğümüz üzere, sanatta üslup mutlak surette bir dünya görüşüne ve kainat anlayışına dayanır. Bugün, çok değerli mimarlarımız, taş ve ahşap oyma ustalarımız, hattatlarımız, tezhip ve kalem işine vakıf nakkaşlarımız var. Belki sayıları da Selçuklu hatta Âl-i Osman dönemine göre daha fazladır. Ama yine de bir Karatay Medresesi, bir Rüstem Paşa Camii gibi zaman ve mekanı aşan özgünlükte eserler yapılamıyor. Çünkü eksik olan medeniyetimizin ruhudur, eksik olan dünya görüşüdür ve eksik olan varlık anlayışımızdır. Bu eksikliğin sebebi ise sanatkarlarımız değil devlettir, devletin ve toplumun hareket istikametidir.</p>
<p><strong>Abdülhamid Ahdar </strong>yazdı</p>
<p><em>Manşet foto: Konya İnce Minareli Medrese</em></p>
<p><a href="http://www.dunyabizim.com/hikmet/8065/selcuklular-sanatta-nasil-bu-kadar-yukseldi">http://www.dunyabizim.com/hikmet/8065/selcuklular-sanatta-nasil-bu-kadar-yukseldi</a></p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-sanatta-nasil-bu-kadar-yukseldi/">Selçuklular sanatta nasıl bu kadar yükseldi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selcuklular-sanatta-nasil-bu-kadar-yukseldi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezhep Çatışmalarına Selçuklu Çözümü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezhep-catismalarina-selcuklu-cozumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezhep-catismalarina-selcuklu-cozumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 21:14:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Eş’arî - Hanbelî çatışması]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep Çatışmalarına Selçuklu Çözümü]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep Kavgası]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular ve Mezhep]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15121</guid>

					<description><![CDATA[<p>Selçuklular 11. yüzyılda Afrika dışında bütün İslam dünyasına ve Anadolu’ya hâkim olarak siyasî birliği büyük ölçüde sağlamışlardı. Ancak çözülmesi gereken büyük bir problem daha vardı: Şia tehdidi ve mezhep çatışmaları. 10. asırda kurulan ve kısa sürede Kahire’yi, hatta Filistin’i ele geçiren Şia mezhebinin İsmailî koluna mensup Fatimîler Sünnî İslam dünyası için ciddi bir tehditti. Bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhep-catismalarina-selcuklu-cozumu/">Mezhep Çatışmalarına Selçuklu Çözümü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mezhep-catismalarina-selcuklu-cozumu/attachment/114/" rel="attachment wp-att-15147"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15147" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/114.jpg" alt="" width="304" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/114.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/114-300x233.jpg 300w" sizes="(max-width: 304px) 100vw, 304px" /></a></p>
<p>Selçuklular 11. yüzyılda Afrika dışında bütün İslam dünyasına ve Anadolu’ya hâkim olarak siyasî birliği büyük ölçüde sağlamışlardı. Ancak çözülmesi gereken büyük bir problem daha vardı: Şia tehdidi ve mezhep çatışmaları.<br />
10. asırda kurulan ve kısa sürede Kahire’yi, hatta Filistin’i ele geçiren Şia mezhebinin İsmailî koluna mensup Fatimîler Sünnî İslam dünyası için ciddi bir tehditti. Bu tehdit karşısında Müslümanlar mezhep taassubuyla hareket ederek iyice parçalanmışlardı. Hanbelî, Eş’arî, Mu’tezilî, Kerrâmî mezheplerinden her biri diğerini küfre nispet edecek kadar ileri gidiyordu. En küçük bir itham tarafları silahlı çatışmanın eşiğine getiriyor, birbirlerini öldürmelerine yol açıyordu.</p>
<p>İslam dünyasında siyasî birliği sağlamaya çalışan Selçuklular bir yandan da bu problemle mücadele etmek zorundaydılar. Sultan Alparslan döneminden (1063-72) itibaren medreseler, kütüphaneler ve zaviyeler kurarak bir ilim ve kültür ordusu meydana getirdiler. Askerî ve siyasî kudretlerini yükseltirken birlik ve beraberliği de güçlendirmeye çalıştılar.</p>
<p>Abbasî iktidarını yıkmak için faaliyet gösteren Bâtıniler veya aşırı Şiî gruplar dışındaki mezhepler arası gerginliklere taraf olmamayı tercih eden Selçuklu Sultanları, bazen de sosyal düzeni korumak ve çatışmaları yatıştırmak amacıyla uzlaştırıcı roller üstlendiler. Mesela Sultan Melikşah, Eş’arî-Hanbelî gerilimi yüzünden Bağdat’taki Nizâmiye Medresesi’nin Şafiî müderrisi Ebu İshak Şirazî’ye gönderdiği mektupta medresenin bir mezhebi korumak için değil, bilimi himaye etmek ve yükseltmek gayesiyle kurulduğunu söylemiş; mezhepler arasında herhangi bir ayrılık siyaseti gütmediklerini belirtmişti.</p>
<p>Türkistan’ın önemli bir parçası olan Hârizm, yetiştirdiği büyük âlimlerle Selçuklular devrinde fikrî yönden son derece gelişmişti. Mutezile mezhebi bölgede oldukça yaygındı. Fahreddîn Râzî (1149-1209) Hârizm’in merkezi Gürgenç’e gittiği zaman burada ilmî münazaraların ve Mutezile mezhebinin yaygın olmasına hayret eder. Buhara’ya varınca da münazaralarda bulunmuş; kalabalık halkın itikadî ve kelamî sorularını cevaplamıştı. Moğol istilasından sonra da Harezm halkı Mutezile mezhebine bağlılığını devam ettirdi.</p>
<p><strong>Eş’arî &#8211; Hanbelî çatışması</strong></p>
<p>Tuğrul Bey’in saltanatı sırasında (1040-63) veziri Amidü’l-mülk, Sultanın mezhepler arasındaki felsefî farklara yabancı olmasından faydalanarak Eş’arîleri kayırmaya kalkıştı. Bu mezhebin rakiplerini bertaraf etmek için bir mücadeleye girişti. Bu yüzden de işinden oldu ve yerine Nizâmü’l-mülk getirildi. Fakat Eş’arîler ve Hanbelîler arasındaki gerginlik bir süre daha devam edecekti.</p>
<p>İmam Kuşeyrî’nin oğlu Ebu Nasr 1077’de Hacdan dönerken Bağdat’a uğrayıp Nizâmiye Medresesi’nde vaazlar verdi. Eş’arîlerin üstünlüğünü dile getirirken Hanbelîleri dar görüşlülükle itham ediyordu. Ayrıca Yahudilerin maddî menfaat karşılığında da olsa, İslamiyeti kabul etmelerini memnuniyetle karşılıyordu. Bu tenkitleri duyan taassup ehli Hanbelîler galeyana gelerek Eş’arîlere saldırdılar. Yahudi mühtedileri de “rüşvetin Müslümanı” diye alay konusu yaptılar.</p>
<p>Vaziyeti öğrenen Nizâmü’l-mülk medrese müderrisi Ebu İshak Şirazî’ye mektup yazarak Sultanın ve kendisinin mezhepler arası bir ayrım siyaseti gütmediklerini; Nizâmiye’nin sadece ilmin korunması, yükselmesi gayesiyle açıldığını beyan etti. Ahmed bin Hanbel’in de imamlar arasında bulunduğunu hatırlattı.</p>
<p>Selçuklular bu problemi çözmek amacıyla bütün vaizleri divanda toplantıya çağırarak, hitaplarında mezhepler arası gerginlikleri tırmandıracak konulardan uzak durmaları hususunda uyardılar. 1080’de bu durum sıkı bir disiplin altına alındı. Ayrıca çatışmaların yoğun olduğu yerlerde, mesela Esterâbâd’da kadının (hâkimin) izni olmadan kimsenin vaaz vermesine müsaade edilmedi.</p>
<p>Nizâmü’l-mülk 1082’de Mağrib’den gelen, Şâfiî ve Eş’arî olan Ebu’l-Kasım el-Bekrî’yi maaşlı olarak Bağdat’a gönderdi. Vaazlarında Ahmed bin Hanbel’i övmesi fakat Hanbelîleri eleştirmesi Hanbelîleri kızdırmıştı haliyle. Bu yüzden Kadı Abdullah Dâmeganî’nin evini ilmî toplantı esnasında basıp kitaplarını yağmaladılar. Bu gerginlik yüzünden Halife, Ebu İshak Şirâzî ile Ebu Bekir Şaşî’yi, Sultan Melikşah’a gönderdi. Bu büyük şahsiyetler her geçtikleri beldede saygıyla karşılanıyor, kendilerine muazzam bir ilgi gösteriliyordu. Sultan Melikşah ve Nizâmü’l-mülk huzurunda, onlarla devrin büyük âlimlerinden İmamü’l-Harameyn Ebu’l-Ma’âlî Cüveynî arasında cereyan eden müzakere ve münazaralardan sonra bütün istekleri kabul edildi. Nizâmiye’de Eş’arîlik hakkındaki vaazlarına müsaade edilirken herhangi bir tatsızlığın çıkmasını engellemek amacıyla medresenin kapılarına muhafızlar yerleştirildi.</p>
<p>Bu şekilde devlet bir taraftan çatışmaları engelleyerek sosyal düzeni korumaya çalışıyor, diğer taraftan fikir hürriyetinin korunmasını sağlıyordu.</p>
<p><strong>Alevîlere özel medrese</strong></p>
<p>Selçuklular ılımlı Şiîlere karşı da ayrımcı bir siyaset izlemediler. Seyyidleri, şerifleri himâyelerine alarak Şiîlere medreseler inşa ettirdiler. Böylece Halifelere küfretmeyen mutedil (ılımlı) Şiîler, Alevî bir müellifin ifadesiyle, “Cihâna hâkim Selçuklular” sayesinde tam bir hürriyet ve himâyeye mazhar oldular. Bu dönemde Suriye, Halep, Kûfe, Kum, Kâşan, Mazendaran, Taberistan, Gürgân, Dıhistan ve hatta Sünnî İslamın merkezi Bağdat Şiîlerin yoğunluk oluşturdukları yerlerdendi. Selçuklu sultanları ve beyleri büyük Şiî imamlarının türbelerini tamir ettirip ayin ve merasimlerine katıldılar. Ilımlı Şiîler ile diğer mezhepler arasında ara sıra gerginlik çıksa da bunlar sosyal ve siyasî düzen içinde çözülüyordu.</p>
<p>1165’de Şiî Abdü’l-Celîl Kazvinî tarafından yazılan Kitâbü’n-Nakz adlı eser bu konuda çok önemli bir bilgiler sunuyor.</p>
<p>Bazen aşırı Şiî ve Bâtınîlerin propagandaları mutedil Şiîleri de etkiliyordu. Çünkü Mısır Fâtımîlerinin gönderdiği dâîler ifsat ve kışkırtma gayretlerinden geri kalmıyorlardı. Yine Sultan Melikşah devrin en kudretli emirlerinden Artuk Bey’i 1078’de Bahreyn’e gönderdi. Görevi, orada kök salmış Karmatîleri cezalandırmaktı. Karmatîler, Sâsânî İran’ında ki dinlerden Mazdekizmin fikirlerinden etkilenerek mal varlığını ve zenginliği paylaşmayı hedefleyen, şahsî sermayeyi reddeden -bir nevi modern dönemdeki komünizme benzeyen- fikirler etrafında bir sistem kurmuşlardı.</p>
<p>Basra’da Mısır’dan gelen ve Karmatîlerden etkilenen bir şahıs Mehdîlik iddiasında bulunmuştu. 1090’da 10 bin kişilik bir kuvvet oluşturdu ve Basra’yı yağmalayarak ateşe verdi. İslamın ilk vakıf kütüphanesi bu yangında yok olmuş, Melikşah’ın yaptırdığı su kanalları da tahrip edilmişti. Selçukluların Bağdat şahnesi (askerî vali) Gevher Âyin isyancıları ortadan kaldırdı; yalancı Mehdi’yi Sultan Melikşah’a gönderdi. Sözde Mehdi yaptıklarının bedelini Bağdat’ta asılarak ödeyecekti.Bağdat’ta 1081’de gizli bir cemiyete yapılan baskın Bâtınî faaliyetleri anlamak bakımından dikkate şayandır.</p>
<p>İbnü’l-Resulî fütüvvet hakkında bir eser yazarak onun faydalarını izah etmişti. Abdülkadir el-Hâşimî adlı kişi de “Feteyân kâtibi” unvanıyla beraber kurdukları cemiyeti idare ediyor; aza topluyor ve onlara menşur veriyordu. Ayrıca davet amacıyla toplantılar tertip ederek beldelere mektuplar gönderiyordu. Bunların Bâtınî olup Şiî halifesi namına davette bulundukları ve terk edilmiş bir mescidi toplantı yeri yaptıkları öğrenilince halk tarafından ihbar edildiler. Baskın sırasında reisleri yakalandı.</p>
<p>Ele geçen vesikalar akidelerini, Batınî olduklarını ve siyasî emellerini açıkça ortaya koymuştu.</p>
<p>Sonuç olarak, mezhep kavgaları İslam dünyasına hiçbir yarar sağlamadığı gibi Müslüman halkların gelişmesini de yavaşlatmıştı. Öte yandan farklı mezheplerin varlığı fikri tartışmaların artmasına ve entelektüel düzeyin yükselmesine yol açıyordu. Ancak bu tartışmalar taassubun esiri olunca yıkıcı neticeler doğuracaktı.</p>
<p>İşte Selçuklular tesis ettikleri kültürel ve iktisadî kurumlarla bu çatışmayı engellemeyi hedeflediler. Bu çabalar sayesinde 12. yüzyılın başlarında mezhep kavgaları azalmış, 13. yüzyılda ise neredeyse yok denecek seviyeye inmişti.</p>
<p>Muharrem Kesik<br />
Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi</p>
<p>Derin Tarih Dergisi 2017 Şubat</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhep-catismalarina-selcuklu-cozumu/">Mezhep Çatışmalarına Selçuklu Çözümü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezhep-catismalarina-selcuklu-cozumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
