<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Reddiye &amp; Ehl-i Bidat | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/reddiye/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 27 Mar 2020 13:04:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Reddiye &amp; Ehl-i Bidat | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Salim Öğüt &#8211; Modern Düşüncenin İslam Anlayışı &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2020 13:04:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Çalışmak]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Amel-i Sâlih]]></category>
		<category><![CDATA[din savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Elik]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahih bir ”Din" telakkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Salim Öğüt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24180</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Hasan Elik) Müellif: ”şeytan içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah&#8217;ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?“ ayet-i kerimesini tercüme etmiş ama maalesef yine Kafdağı büyüklüğünde bir gaf yapmakta hiçbir beis görmemiştir. Evet, maalesef ayet-i kerimede geçen ”namaz&#8221; kelimesini, bir kesme işaretiyle ”dua&#8221; diye açıklamaya kalkışımıştır. Müellifin bu konulardaki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/">Salim Öğüt – Modern Düşüncenin İslam Anlayışı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-24181 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/pr_01_451-226x300.jpg" alt="" width="226" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/pr_01_451-226x300.jpg 226w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/pr_01_451.jpg 376w" sizes="(max-width: 226px) 100vw, 226px" /></div>
<div>(Hasan Elik) Müellif:</p>
<p>”şeytan içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah&#8217;ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?“ ayet-i kerimesini tercüme etmiş ama maalesef yine Kafdağı büyüklüğünde bir gaf yapmakta hiçbir beis görmemiştir. Evet, maalesef ayet-i kerimede geçen ”namaz&#8221; kelimesini, bir kesme işaretiyle ”dua&#8221; diye açıklamaya kalkışımıştır.</p>
<p>Müellifin bu konulardaki gayrı ciddi tutumu her satırda kendini gösterdiği için, bu tasarrufunda art niyet aramak istemiyorum. Ancak bir zamanlar 19 sayısı üzerine yoğun tartışmaların yapıldığı günlerde duyduklarımızla bir irtibat kurmaya kalkışan çıkarsa, art niyet de arayabilir.</p>
<p>Hatırlanacağı üzere ABD’deki Reşad Halife&#8217;in Türkiye’deki halifesi/temsilcisi olarak tanıtılan Edib Yüksel, bir tartışma esnasında sözü tam da bu noktaya getirmiş ve bir turistle kol kola gezerken namazını kıldığını söylemiş, açıklamasını da, neticede namazın dua olduğunu belirterek yapmıştı.</p>
<p>Günümüzde İslam üzerine yapılan tartışmalarda, kötü niyetli insanlarin kullandıkları yöntemlerden biri de bazı terimleri, sözlük anlamlarına irca ederek kafaları karıştırmaktır. Kimilerinin çıkıp Kur’an&#8217;da ”faiz&#8221; yok ”riba&#8221; var demesi, bazılarının &#8220;faiz&#8221; iyi bir şeydir, çünkü bazı ayetlerde ondan övgü ile bahsediliyor, demeleri bu kabildendir.”<br />
Bu tür saptırmalardan biri de ”namaz” üzerinde yapılmaktadır. Onun manasının dua olduğunu söylemek, bu tür saptırmaların en çok ciddiye olanınıdır; dolayısıyla en tehlikeli olamdır. Müellifin tercümesinde de böylesine bir tahrife yer verilmiştir.</p>
<p>Konunun aslı şudur: Bir lafız ya hakikat ya da mecaz olarak kullanılır. ”Hakikat, konulduğu manada kullanılan lafız demektir. Bazen luğav&#8217;î, bazen şer’î, bazen ise örfi olur.</p>
<p>Luğav&#8217;ı“ hakikat, dilde hangi mana için vaz’edilmiş ise o manada kullanılan lafız demektir. Mesela, güneş, ay, yıldız lafızları, bilinen manalar için konulmuştur. Bu manalarda kullanılırsa luğavi hakikat olur.</p>
<p>Şer&#8217;î hakikat, Şâri&#8217;in kastettiği manada kullanılan lafızdır. Mesela Namaz, hac, zekât, evlenme gibi lafızlar, Şâri&#8217;in bir takım manaları kastetmek üzere koyduğu lafızlardır. Bunların bu manalarda kullanılması, Şer’i hakikat adını alır.</p>
<p>Örfi hakikat, örfte kendisiyle hangi mana kastediliyor ise o manada kullanılan lafızdır.&#8221;546 Mesela bir toplumda ”et” denilince &#8220;kırmızı et”in anlaşılması örfi hakikattir. ”Et yedim&#8221; diyen insanın balık ya da tavuk eti değil, dana veya kuzu eti yediği anlaşılır. ”Şu ağaçtan yemem&#8221; diyen kimse, ”onun meyvesini yemek istemediğini” kastetmiştir, ”kabuğunu” veya ”gövdesini” değil. Bunun böyle anlaşılması örfi bir hakikattir. Bu kurallar bilinmez veya itibar edilmezse dilde anarşi çıkar ve anlaşma zorlaşır.</p>
<p>Bu sebeple bir kimsenin namaz, oruç, hac, zekât ibadetlerine veya Şer’î hakikat olan diğer terimlere, Şerî hakikatin dışında karşılıklar vermesi, büyük hatadır ve telafi edilmeyecek kargaşalara yol açar.Mesela “evlendim” diyen bir insanın ”nikâhlı bir eş aldığı&#8221; anlaşılır ve bu anlam, bu kelimenin örfi hakikati olmuştur. Hâlbuki kelimenin hakikat anlamı ”ev sahibi” olmak olmalıydı.</p>
<p>Ne var ki kullanım böyle olmamış, 0 ikinci mana, yani ”ev sahibi olmak&#8221; manası mecaz olmuş, hakikat ise ”eş sahibi olmak” olmuştur.</p>
<p>İşte bunun gibi ”dil&#8221; ve ”usul” kuralları bilinmez ve bunlara riayet edilmezse, bilginin üretiminde ve paylaşımında kargaşa ve kaos yaşanır.</p>
<p>Gerçekten de bu gün televizyonlarda bir takım konuları tartışan meslektaşlarımız bu konularda yeterince hassasiyet göstermedikleri için, çok gereksiz polemiklere kapı açmakta, dolayısıyla tartıştıkları konular yeterince yararlı olmamaktadır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bu kitapta okuduğum her satır, ben de tuhaf hisler ve daha önce hiç tanımadığım duygular uyandırmaktadır. Şu anda ”çalışma&#8221; başlığı altında yazılanlar da, bu düzeni bozmadan sürdürmektedir.</p>
<p>Müellif diyor ki:</p>
<p>”Mektep, fabrika, mabet, Amel-i Sâlihin biri diğerine tercih edilemeyecek yansımalarıdır&#8230; Bu anlamda hastane yapmak, mabet yapmak kadar dinî bir davranıştır, hatta daha da önceliklidir. Fabrika bacaları cami minareleri kadar önemli ve değerlidir. Bu açıdan baktığımızda, en büyük amel-i Salihlerden birisi, elektriğin keşfidir.”42‘5</p>
<p>Öncelikle belirteyim ki, oldukça öztürkçeci/arı bir dil kullanan müellifin burada özellikle ”Amel-i Sâlih” kavramı gibi çok çok muhafazakar bir terimi seçmesi bana çok manidar gözüktü.</p>
<p>Birçok yerde, hatta Kur’an-ı Kerim mealinde geçen ”Amel-i Salih&#8221; kavramını bile ”yararlı iş, faydalı iş olarak” tercüme edip kullanmayı tercih ederken, birden bire burada mektep, hastane, fabrika bacası inşa etmeyi, faydalı veya yararlı iş olarak değil de amel-i salih olarak değerlendirmesi, gerçekten dikkat çekicidir.</p>
<p>İkinci olarak, Amel-i Salih bir kavramdır ve bir medeniyetin malıdır.427 Hiç kimse onu ulu orta kullanmaya ve kendi heveslerini ona yüklemeye yetkili değildir. Onu kullanan kimse önce onunla ne kastedildiğini öğrenecek ve sonra hangi davranışını ”Amel-i Salih” olduğunu, o ölçüler içerisinde ifade etmeye calışacaktır. Tıpkı ”şehid” terimi gibi. Birilerinin çıkıp birilerini “devrim şehidi, basın şehidi” diye takdim etmeleri ne kadar yanlışsa, bu kullanım da öyledir.</p>
<p>Yani hiç kimse ne ”amel-i salih”i ”yararlı iş” olarak, ne de ”yararlı iş&#8221;i amel-i salih” olarak takdim etmelidir.</p>
<p>Bu çerçevede bakalım, ait olduğu medeniyet, Amel-i Salih kavramını nasıl tarif etmektedir:</p>
<p>Önce ”Amel”in ne olduğunu anlamaya çalışalım:</p>
<p>İslam Ansiklopedisinde ”Amel&#8221; maddesinde şu bilgiler kaydedilmiştir:</p>
<p>“Amel: Canlı varlığın gayeli olarak yaptığı iş’tir. Bu itibarla fiil ve eylemden daha özel bir anlam ifade eder. Ayrıca dinî literatürde: Emir, tavsiye ve yasaklara konu olan, sonunda ceza veya mükâfat bulunan tutum ve davranıştır.</p>
<p>&#8220;Ameller, şeriat ilkeleriyle uyuşup uyuşmamaları bakımından genellikle, tâat, mâsiyet ve mübah olarak üç kısma ayrılır. Gerek Kur’ an ve hadislerde, gerekse diğer dinî kaynaklarda tâat sayılan ameller çoğunlukla amel-i Sâlih. .. olarak adlandırılır.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim’in birçok ayetinde iman ve amel-i salih, bazı ayetlerinde bunlarla birlikte ahiret inancı yan yana zikredilerek amel-i salibin faydası ve gerekliliği, kötü amelin zararı ve yanlışlığı üzerinde ısrarla durulmuş, Müslümanlar her fırsatta iman ve amel-i salihe teşvik edilmiştir.”428</p>
<p>”Amel-i Sâlih ister istemez ihlâsı çağrıştırır. İşin ”Sâlih” olması ancak Allah rızasının mutlaka gözetilmesi ile gerçekleşir. Amel, Allah rızası için olacak ve insan bu amelinin karşılığını yalnız Allah’tan isteyip, yalnız O&#8217;ndan bekleyecektir.”429</p>
<p>Peki, &#8220;İhlas&#8221; nedir? ”İhlas, kulun bütün davranışları ve sözlerinde sadece Allah rızasını gözetmesidir.“30</p>
<p>Râgıb el-İsfehânî İhlas’ı: ”&#8230;Her türlü hayırlı faaliyete iyi niyetle yönelmeyi, her durumda yalnızca Allah&#8217;ın rızasını gözetmeyi ifade eder.”431 diye tarif etmiştir.</p>
<p>Kısaca, amel-i sâlih, sâlih kulun ameli anlamındadır. Kul gerçekten Sâlih ise, yani İmanım Amelle destekliyor ve güçlendiriyor, Amelini de İhlasla arındırıyor ve ahlâkileştiriyorsa, o kulun yaptığı bütün işler Amel-i Sâlih’tir.</p>
<p>Aksi halde, başta namazı ve orucu olmak üzere cami ve tekke yaptırması bile Amel-i Salih olma vasfını kazanamaz.</p>
<p>O halde, büyük işlere imza atan büyük iş adamlarını ve büyük zenginleri, öncelikle Sâlih kul olmaya davet etmeli, bütün işlerini İhlas üzere, yani Allah’ın rızasını gözeterek yapmalarını tavsiye etmelidir. Onlara yapılacak en büyük iyilik budur. Bu hakikati arılara ulaştırmamak ve bu konularda onları yeterli biçimde uyarmamak, onlara yapılabilecek en büyük kötülüktür.</p>
<p>Aksi halde, sadece ekonomik güç elde edip bu gücü de siyasal etkinliğe ve medyatik güce, dönüştürmek, israf ve lükste sınır tanımadan yaşamak için fabrika bacalarını çoğaltmak Amel-i Sâlih değildir&#8230; Zira bu niyetle fabrika inşa eden insan Sâlih kul değildir. Hele hele, bu fabrikalardan elde ettikleri güçle dinî hayatı zayıflatmak için bir takım projelere destek veriyorlarsa, bu durum olsa olsa Kötü Amel olarak adlandırılır. Böyle kimseler de dince tezkiye edilmezler. Böyle bir zihniyet, bütün ülkeyi fabrikalarla doldursa bile, bunun Allah katında sinek kanadı kadar değeri olmadığı bilinmelidir. Hatta veballerini artıran kuruluşlar olarak tescillenir.</p>
<p>Birileri bu hakikati onlara mutlaka haykırmalıdır.</p>
<p>428.Sülyeman Uludağ, &#8220;Amel”, DİA, III, 13-14</p>
<p>429 Orhan Çeker, ”Amel-i Sâlih&#8221;, Şamil İslam Ansiklopedisi, I, 128</p>
<p>430 Süleyman Uludağ, ”İhlâs&#8221;, DİA, )ocı, 5353</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sahih bir ”Din&#8221; telakkisi için, ”ameller niyetlere göredir”(Buhari)hadisini bilmek ve anlamak mecburiyetimiz vardır. Buhari’nin kitabına bu hadisle başlaması, sayısız âlim tarafından bu hadis çerçevesinde müstakil risaleler, hatta eserler kaleme alınmış olması, son derece manidardır.</p>
<p>Allah önünde secdeye varan kul ile put önünde secdeye varan insanın hali birdir. Ancak birisinin halini ibadet, diğerininkini ise küfür/inkâr/şirk kılan, sadece niyetleridir.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığı zaman bazen yemek yemek veya eşiyle beraber olmak ibadet, namaz kılmak ve oruç tutmak şirk olabilir. Yemek yiyen insan o yemeği ve onu ağız tadıyla yeme sıhhatini lütfeden Yüce Yaratıcı’yı minnet ve şükran duygusu içinde anarsa, bu yemek bir ibadettir. Harama uçkur çözmeden helâliyle -nikâhlı eşiyle- yetinirse, bu ilişki ibadettir. Ama başka insanlar görsün diye namaz kılmak veya oruç tutmak riyadır. Riya ise şirkin bir şubesidir.</p>
<p>O halde bütün mesele, hangi fiili hangi niyetle yaptığımızdır. Bu çerçeveden bakıldığı zaman, çalışmak nasıl ibadet olur? sorusunu belki şöyle cevaplamak mümkündür:</p>
<p>Çalışmak, çalışan kişinin, mümin sıfatıyla Allah’ı hatırda tutarak, bir başka ifadeyle O’ndan gafil olmadan, O&#8217;nun izin verdiği helal alanlarda, emrettiği prensiplere uyarak ve yasakladıklarından uzak durarak, O’nun rizasını kazanma niyetini gönlünde canlı tutarak, kazancını da O’nun rızası uğrunda sarfetmeyi düşünerekek faaliyet göstermek olursa, bu çalışma ibadet olur.</p>
<p>Örneklendirecek olursak, iş yapabilme ve başarma yeteneğinin tamamını kendinden bilmeden, işindeki başarısında Allah’ın payını da görerek ve teslim ederek,372 haram kazanç yollarına sapmadan, helal yollarla yetinerek, işçisinin veya patronunun hakkına riayet ederek, kazancından fakirin payını ayırarak, yani zekât ve sadaka vererek, bunu da sanki bir lutufta bulunuyormuş gibi başa kakarak değil, bir görevi ifa etmekte olduğunun bilinci içerisinde, kemal-i edep ve kemal-i nezaket ölçüleri içinde yapan ve iş hayatını bu ölçüler içinde sürdüren bir kimse hiç şüphesiz büyük bir ibadet halindedir. Sanirim zaten bu bilinç düzeyine gelmiş bir insan Allah’a kulluk borcunu, yani İslam’ın şiarı olan diğer ibadetleri de kolay kolay ihmal etmez.</p></div>
<div></div>
<div>sayfa 197</div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evet, insanlar adına konuşacak olursak, nasıl seven ve sevgisini açığa vuran herkes kontrolünü kaybetmiş sayılmaz, kızan ve öfkesini dışa vuran kimse de her zaman kontrolünü kaybetmiş sayılmaz. Diğer yandan aşın sevgi de, aşırı öfke gibi kontrolün elden çıkmasının sebebidir.</p>
<p>Tabii bütün bu durum, sonsuz ve sınırsız güç sahibi Allah Teala ile kıyas kabul etmez. O Yüce Varlığa gelince O, ne kadar severse sevsin veya öfkelenirse öfkelensin, O’nun kontrolünü kaybetmesini tahayyül ve tasavvur etmek, İslam İmanına zarar verecek bir keyfiyettir. Çünkü bizim her vesile ile dilimize vird edindiğimiz “Sübhânellâh” kelimesi bile tek başına, böyle bir kuruntuya kapılmamıza engel teşkil etmeye yetecek keyfiyettedir. Çünkü bu kelimenin anlamı müellifin de çok iyi bildiği üzere: ”Ya Rabbi! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih, kemal sıfatlarla tavsif ederim” demektir.</p>
<p>Daha açık bir dille: ”Y a Rabbi! Sen bütün eksik ve kusurlu hallerden uzaksın ve Sen bütün üstünlük, yücelik ve mükemmellik özelliklerine sahipsin” anlamına gelmektedir. Böyle olduğuna inanılan bir varlığın, sırf kontrolünü kaybedebileceği gerekçesine sığınarak öfkelenmediğini söylemeye yeltenmek, hem de bunu, O zatı tenzih ediyormuş havası içinde yapmak, dolayısıyla 0 zatın kendisini tanıttığı ve özelliklerini ifade ettiği beyanlarını nazar-ı itibare almamak, anlaşılabilir bir durum değildir.</p></div>
<div></div>
<div>sayfa 188</div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>&#8220;Bu dönemde ibadetlerle ilgili dikkati çeken şey, sanıldığının aksine ibadetlerin şekli boyutundaki değişiklik de değildir. Zira ibadetlerde önemli olan şekil boyutu değil, amaç boyutudur.”339</p>
<p>Bu söz, ”ibadetlerde amaç boyutunun önemini vurgulamak&#8221; için söylendiği takdirde önemli, ama ”şekil boyutunun önemsiz olduğunu vurgulamak” için söylenmesi halinde saçmadır. Hangi ibadet olursa olsun, önce şekil boyutlarıyla vardır ve Hz. Peygamber (s.a.v) bunu çok önemsediğini çeşitli vesilelerle açık seçik belirtmiştir. Nitekim namazını beğenmediği bir bedeviyi (köylüyü) Hz. Peygamber (s.a.v) üç defa uyarmış ve ”Kalk, namazını kıl, çünkü sen namaz kılmış değilsin” demiştir. Yani namazında tadil-i erkâna riayet etmeyen bir kimseyi ”namaz kılmış sayılmazsın” diyerek defalarca ikaz etmiştir. Zaten ilim adamları, fakihler, müftüler, müctehidler, meselenin sadece bu yönünü, yani şekil yönünü görür, eksik veya yanlışların bulunduğunu sadece bu esasa göre söyleyebilirler.</p>
<p>Bu duruma göre bir kul, gücü yettiği halde kendisine emredilen şekil şartlarından birini ihlal etse -duruma göreya ibadeti tamamen bâtıl (geçersiz) olur ve iadesi gerekir, ya da sevap ve faziletinden çok şey eksilir.</p></div>
<div>sayfa 183</div>
</div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>”Ölümü bile yenip, yeniden dirilişi ilan ederek, insanı ölümsüzleştiren bir dinin; insanın enerjisi olan ümidi yok etmek için kullanılması; herhalde Yaratıcının affetmeyeceği bir din günahidir.”315</p>
<p>Bu paragraftaki iki konunun sorgulanması gerektiğini düşünmekteyim:</p>
<p>Birincisi: insanın enerji kaynağı sadece ümit midir? Korku, kaygı, endişe, kriz, buhran ve her türlü olumsuz duygu ve durum, yerine göre akla hayale sığmadık bir enerji kaynağına dönüşmez mi? Karanlıkların en yoğun olduğu vakit, aydınlığın en yakın olduğu zaman değil midir? Özellikle iktisatçıların çok sık kullandığı şu ifade hiç dikkatimizi çekmez mi? ”Her kriz, bir fırsattır.” Birçok bilimsel buluşun savaş veya salgın hastalık dönemlerinde elde edildiği, hakikat değil midir?</p>
<p>O halde, aslolan ve doğru olan bu duyguları yok saymak değil, negatif anlamlarını pozitife çevirmek için çalışmaktır. Yani ”Allah’tan niçin korkacakmışım, canım?&#8221; diye sorana: Niçin korkması gerektiğini anlatmalı, bu duygu sayesinde kulun, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı daha dikkatli, daha özenli ve daha riayetkâr olmasını sağlamanın amaçlandığını anlatmalıyız.</p>
<p>Ayrıca ne şekilde korkması gerektiğini açıklayarak, olumsuz biz duruma düşüp, din ve dünya hayatıyla ilgili olarak zarar görmesine engel olmalıyız. Bu korkunun bizi nasıl sağlıklı bir din ve dünya anlayışına yönelteceğini açıklayabilmeliyiz. Unutmayalım ki, ”açları çalıştıran doymak ümidi, tokları çalıştıran ise açlık korkusudur.” Bu duygular bir yumurta ikizi gibidirler. Birbirlerini beslerler, kesinlikle birbirlerinden ayrılmazlar. Kimse de bunları birbirinden ayırmaya kalkışmamalıdır.</p>
<p>Bir de şu ”din günahı” tabirine takıldım. Çok önemli değil belki ama yine de merak işte. Biz şimdiye kadar sadece ”günah” ve &#8221; sevap” diye, yani yalın olarak biliyorduk. Acaba “din günahı&#8221; terkibi, bizim bildiğimizden başka bir anlam mı taşımaktadır?</p></div>
<div></div>
<div>sayfa 175</div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern insan, aydınlanmış, uygar, üretken, bilgili, görgülü, kültürlü ve de çağdaş değerlerle donanmıştır. Onların güzel kabul ettikleri şeyler İslam nazarında da güzel sayılmalıdır. Mesela onlar: ”Bu beden benim, dilediğim gibi üzerinde tasarruf etme hakkım vardır.” diyerek, sözgelimi eşcinselliği meşrulaştırıyorlar, hatta bir adım daha ileri giderek &#8220;düzeyli ve orijinal bir çağdaş ilişki biçimi” olarak telakki ediyorlarsa, aleyhinde konuşulmasını bile neredeyse insanlık suçu olarak görüyorlarsa310, buna itiraz edilmemelidir. Çünkü Bir insan cinsel tercihini neden kendi yapamasın ve bu tercihini niçin açığa vuramasın ve de niçin açıktan yaşayamasın?</p>
<p>Şayet &#8220;güzel” ve ”kötü” nün belirlenmesinde dinî emirler ve yasaklar müdâhil kılınmaz, dinî sınırlar, ilkeler ve kurallar kaale alınmazsa, varılacak nokta budur. Bu noktada sadece ve sadece insanın hevâ ve heveslerini tatmin maksadıyla yöneldiği suursız ve kuralsız zevk arayışı, lezzet ve şehvet talebi, menfaat ve ihtirasları tatmin arzusu vardır. Tabi bu durumda batağa saplanmama ihtimali de yoktur.</p></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="adi"></div>
<div class="ekBilgi">Sayfa 170</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66055958">
<div class="oge yorumYap">
<div class="buton"></div>
<div class="sayi"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="dropdown menu oge paylas  "></div>
</div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde">Mümin kullar, Said Nursi’nin o muhteşem tesbitiyle inanırlar ki, &#8220;Helal Dairesi geniştir. Keyfe kâfidir. Harama girmeye lüzum yoktur&#8230;” Bu mükemmel tesbitin mefhumu şudur: ”Mümin keyfini helal dairesi içinde aramalıdır. Zira bu dairenin dışındakiler keyif gibi gözükse bile, keyif değil, sapkınlıktır, hastalıktır, ahlaksızlıktır ve günahtır.&#8221;</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
Evet, ya bu ölçüye itibar etmek, yani onu kabul etmek ve gereğini yerine getirmek, ya da itibar edilebilecek başka ölçüler koymak zorundayız. Tabi bu ”başka ölçüler’i koyarken, akla gelebilecek bütün itirâzî suallerin de cevaplarını hazırlamak zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Yani ”neden bu ölçü? Başka türlü veya şu türlü olamaz mıydı?” gibi sorulara: “Ben koydum oldu işte” diye cevap veremeyeceğimizi baştan kabullenmek mecburiyetindeyiz. Diğer taraftan ne kendimizi, ne de başkalarını ölçüsüz, kuralsız, ilkesiz bir ahlak, bir düşünce ve bir yaşayışa düçar edemeyeceğimizi de bir kere daha hatırlayalım.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 166</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66055552">
<div></div>
<div class="buton"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evet, bu dünyada henüz ”kırılmayan yumurta, taşmayan kahve” bulunamamıştır. Yiyip kilo almamanin, çalışmayıp başarmanın henüz bir formülü bulunamamıştır. Onun için insanlar iştahlarıyla ilgili onlarca yasak, keyifleri ve ihtiraslarıyla ilgili onlarca barajla birlikte yaşamaya mahkümdurlar.</p>
<p>Manevi, ruhi, ahlakî, yani dinî hayatımız da böyledir. Allah’a has kul olabilmek için, eline, diline, beline sahip asil bir mümin olabilmek için, hodgâmlıktan diğergâmlığa, yücelebilmek için, maddeperestlikten maddeyi ayakaltı malzemesi olarak görecek fazilete erebilmek için, kısaca kula ve kulun sahip olduklarına kul olmaktan kurtulup Allah’ın kulluğuna terfi edebilmek için, Allah Tealanın çizdiği sarı, kırmızı ve yeşil bütün çizgileri tammak ve gereğini yerine getirmek mecburiyeti vardır.</p>
<p>Bütün bunlardan sonra, ruhi bünyemizin de diyete ihtiyacı olduğu gerçeği ayan beyan ortaya çıkmıştır kanaatindeyim. Ancak burada daha önemli soru şudur: Biyolojik diyette vücudun ihtiyacı olan kalori miktarını tıp uzmanları belirleyebiliyorlar ve ona göre tavsiyelerini yapıyorlar. Peki, ruhi diyette, nefsi bünyemizin ne kadar zevke ve lezzete ihtiyacı olduğuna, ne kadarından fazlasının ruhi bünyemize zarar vereceğine kim karar verecektir? Yani bu konuda ölçüleri kim koyacak, sınırları kim belirleyecektir?</p>
<p>İşte Allah Teala’nın: ”Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. ”(Maide,3) buyurarak, kullarına sunduğu ve adım ”İslam” koyduğu bu ilahî nimet, bu ölçüleri koyacak ve bu sınırları belirleyecek tek ölçü ve tek merciidir.</p>
<p>Mesela o merci: ”zinaya yaklaşmayın. Çünkü 0, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.”(İsra,32) buyurduysa, artık hiçbir mümin çıkıp, ”burada kastedilen tecavüzdür; iki yetişkinin karşılıklı rızası ile vukubulan cinsel ilişki, zina sayılmaz.” diyemez. Ya da ”aşk varsa zina yoktur.” diye saçmalayamaz.</p>
<p>Aynı şekilde Allah Teala: ”Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. ”(Maide,90) buyurduktan sonra artık hiçbir müminin &#8220;burada kastedilen, ölçüyü kaçırmaktır. Edebini ve ölçüsünü bilerek içmenin bir sakıncası yoktur.” diyemez.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 164</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66055363">
<div class="oge yorumYap">
<div></div>
<div class="buton"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>&#8220;İlahi adalete aykrı olduğu gerekçesiyle Mutezile mezhebinin kabul etmediği şefaat, Ehl-i Sünnet’ e göre ahirette gerçekleşecektir. O gün peygamberler ve Allah’ın sevgili kullari Allah’ın izniyle, O’nun şefaat olunmasına rıza gösterdiği kimseler için şefaat edeceklerdir</p>
<p>Hz. Peygamber bir hadislerinde ümmetinin günahkârlarına şefaat edeceğini haber vermiştir.(Buhari,Da&#8217;avat,1)Bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: ”Her peygamberin kendine has, kabul olunan bir duası vardır ve onunla dua edegelmiştir. Fakat ben duamı ahirette ümmetime şefaat etmek için saklıyorum.”(Buhari,Vasaya,12)</p>
<p>Müslümana düşen görev, şefaate güvenip dinin gereklerini terk etmek değil, şefaate layık olabilmek için çalışmaktır. (Nitekim) Hz. Peygamber kızı Fâtıma’ya şu tavsiyede bulunmuştur: ”Ey Fâtıma, çalış, muhakkak ki ben Allah’ın azabından bir parçasını bile senden def edemem.254</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 145</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66054390">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66053531">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
<div></div>
<div>Din Savaşları</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>&#8220;Bu talihsizliğin boyutları, mezhep tartışmaları, tarikat kavgaları, hatta kutsal kabul edilen din savaşlarına kadar uzanmıştır‘.”224</p>
<p>Önce son cümleden başlayalım. Tarihimizde din savaşları diye bir ”kara leke” yoktur. Hatta mezhep savaşları da yoktur. Yukarıdan beri “Ortadoğu İslamı”, ”Taliban İslamı” ile başlayıp, ardından ”mezhep tartışması, tarikat kavgası” ile devam eden bu üslup, netice itibariyle getirilip ”din savaşı”na bağlansa da, sanırım hiçbir vicdan sahibi, bu değerlendirmeleri ciddiye almayacaktır.</p>
<p>Diğer taraftan ”ihtilaf” olgusuna dair görüşümü yukarıda uzun uzun anlattım.225 Burada tekrara düşmemek için sadece şunu sormakla yetinmek istiyorum: Yeryüzünde insanın müdahil olduğu ama ihtilafın bulunmadığı bir alan gösterilebilir mi?</p>
<p>Bütün ülkelerde ve ülkemizde, en büyük, en şiddetli, en sürekli kavgalar demokrasilerin mabedi diye tanımlanan millet meclislerinde olmuyor mu? Hukuk adamlarının bir araya gelip hukukî problemleri tartıştıkları toplantılardaki kavgalar, herkesçe malum değil mi? Bilim, siyaset ve hukuk adamlarının hukuk ve demokrasi anlayışları aynı mı?</p>
<p>Yeryüzündeki en zarif, en kibar, en müeddeb insanlar olmaları beklenen sanat adamları, bazen sanat anlayışlarındaki farklılıktan, bazen sanata hizmet sunma politikalarındaki zihniyet ayrılığından dolayı, sendika toplantılarında vb yerlerde nasıl boğaz boğaza gelmektedirler, görmez miyiz? Mimarlar mühendisler odasının sadece İstanbul’a boğaz köprüsü veya tüp geçit konusundaki ihtilaflarından söz etsek, beş yüz yıllık bir tarikatın iç çekişmelerinden daha çok yer tutardı herhalde.</p>
<p>Bundan daha doğal ne olabilir? İnsanın olduğu her yerde düşünen bir kafa, vuran bir kalp ve duyan bir yürek mevcuttur. Bunların olduğu her yerde de görüş ayrılığı, duygu farklılığı, ifade çeşitliliği bulunacaktır. Nitekim bu kanaatlerini kitaplaştırırken müellifin, aynı alanda uzmanlaşmış meslektaşlarının büyük çoğunluğuna muhalif bir duruş sergilemesi bu kabilden değil midir?</p>
<p>Bu konuyu en iyi takdir etmesi gereken akademisyenlerden biri, şüphesiz müellif olmalıydı. Çünkü kendileri her konuda ve her ortamda görüş ve kanaatlerini rahatça ifade edebilmektedirler. Bu imkânı kullanan insanlar, başkalarının da bu hakkı kullanmalarından rahatsızlık duymamalıdırlar. İnsanlar kanaatlerini ve hissiyatlarını ifade edince de, bir takım görüş ayrılıklarının ortaya çıkması kaçınılmazdır.</p>
<p>Bu meseleyi bu şekilde değerlendiren bir ilim adamı, ”mezhep tartışmaları”nı, aşağıdaki ayet-i kerimelere muhalefet etmek olarak anlamamalı, anlayamamalıdır:</p>
<p>”Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin..&#8221;225</p>
<p>”Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.”227</p>
<p>&#8220;Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur.”228</p>
<p>Doğrusu, müellifin bu çalışmasını okuyuncaya kadar bu ayet-i kerimeleri bu bağlamda yorumlayan, yani mezhep farklılıklarını, daha açık bir ifade ile İmam Ebü Hanife ile İmam Ebü Yusuf arasındaki, İmam Mâlik ile İmam Şafii arasındaki ilmî kanaat farklılıklarını ”Allah’ın ipinden uzaklaşma”, ”parçalanıp bölünme&#8221;, ”kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşme”, ”dinlerini parça parça etme&#8221; olarak değerlendirildiğini görmemiştim. Ancak bu kitabı okuduktan sonra bunu öğrendim ve akabinde şunu düşündüm:</p>
<p>Yeryüzünde yüz milyonlarca insanın bu dinî yaşamalarını mümkün kılan bu müstesna şahsiyetler, bu mümtaz simalar, bu yıldız insanlar, şayet bu ithamı hak ediyorsa, müellifin bu kitabında dile getirdiği ve büyük çoğunluğu hiçbir yaraya merhem olmayan, hatta bazen kezzap gibi işleyen fikirlerinin yol açtığı ve bundan sonra da açacağı ihtilaflar için ne demeli, bilemiyorum.</p>
<p>Bilmeyenler için söyleyeyim: Ne Ebu Hanife ne de diğerleri, hiç kimseyi kendilerini taklide davet etmemişlerdir. Onlar, Ferhat’ın kayalıkları yararak, uzun mesafelerden şehre su getirmesi misali, bütün ömürlerini Allah’ın dinini anlamaya ve anlatmaya vakfetmiş ilim, ihlâs ve iman abideleridir. Herhalde en büyük kusurları, getirdikleri bu suyu sebil kılmaları, bu konuda bir cimrilik göstermemeleri, kovasını doldurmaya gelenleri kovalamamaları, aksine izzet ve ikramda bulunmalarıdır.</p>
<p>Şimdi birilerinin çıkıp da, sanki o insanlar kendi dönemlerinin askeri, siyasi, mali gücünü kullanarak, o günün Müslümanlarını kendilerine râm olmaya zorlamışlar gibi takdim etmeleri, büyük haksızlık, hatta büyük iftiradır. Ne o dönemde, ne bu dönemde, hiçbir Müslüman hiçbir mezhebe veya tarikata herhangi bir baskı ile intisap etmemiştir. Söz konusu intisap sadece gönül bağından kaynaklanmaktadır. Bazı cahillerin münferit tavırları, koskoca kurumları lekelemek için kullanılamaz. Eğer böyle yapmaya kalkışırsak, günümüzde, ortada ne demokrasi, ne hukuk, ne laiklik ne de Özgürlük kalır. Çünkü bu kurumlar adına öyle yanlışlıklar öyle haksızlıklar yapılıyor ki..</p>
<p>Bu kurumlar öylesine istismar ediliyor ve öylesine büyük kavgaların içine çekilmek isteniyor ki&#8230; Ama bütün bunlara rağmen aklı başında hiçbir insan bu durumdan dolayı, bu kurumları yıpratıcı bir ifade kullanmayı düşünmüyor. Çünkü aklı başında her insan, bu durumun son derece tabii olduğunu idrak ediyor ve tavrını ona göre belirliyor. Mezhep ve meşrep farklılıkları konusunda da böylesine sağduyulu düşünmek ve davranmak, hem aklî, hem ahlâki hem de dinî bir mecburiyettir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="adi"></div>
<div class="ekBilgi">Sayfa 132</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66053531">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66052272">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Yukarıda da işaret ettiğim gibi Çağdaş filozoflar arasında haklı bir şöhrete sahip olan Umberto Eco’nun, yayınlanan bir röpor.. tajındaki şu cümlesi, basit ama anlatmak istediğim noktayı açıklayıcı olması bakımından bana çok anlamlı gelmiştir:</p>
<p>”Şayet bir mabede girerken ayakkabılarımı çıkarmak istemiyorsam, ayakkabılarımı çıkarmam gerekmeyen bir mabede giderim.&#8221;</p>
<p>İşte bütün söylemek istediğimiz mesele budur. Kardeşim, bu dinin mabedine ayakkabısız girilir. Ama modern insan hem bu mabede girmek istiyor, hem de ayakkabılarını çıkarmak istemiyor. Ondan sonra da bizim gibi ilahiyatçılara &#8220;ayağını paspasa silerek mi girsin, yoksa galoş mu taksın?” diye tartışmak düşüyor. ”Kardeşim, ayakkabınla gidebileceğin mabetler de var.” Diyerek bir türlü meseleyi dürüstçe çözmeye yanaşmıyoruz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 122</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66052272">
<div class="oge yorumYap">
<div class="buton"></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66051637">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yukarıda bir vesile ile demiştim ki: Yeryüzünde zihniyetlere ve inanışlara göre parsellenmemiş, sahipsiz bir şekil alanı bulamazsınız.”192 Bu vesile ile bu tesbite bir ilavede bulunalım ve diyelim ki ”ifade alanı&#8221; da bulamazsısınız. Özellikle bazı söylemler vardır ki, bazı çevrelerin hususi simgesi haline gelmiştir ve onların patentini taşır.”3</p>
<p>Bu durum sizin, bizim veya onların istemesiyle veya istememesiyle alakalı değildir.</p>
<p>İnsanların birliği ve kardeşliği söylemi de, daha çok Masonlara ait bir ”slogan” olarak bilinir.194 Içini nasıl doldurduklarını bilemem. Mesela onlar insanları ”çağdaş” ve ”çağdışı&#8221; diye ayırmadan, ”laikçi, şeriatçı, tarikatçı” demeden bağırlarına basarlar mı? Mesela, işyerlerinde, holdinglerinde, fabrikalarında, paspasçı ve çaycı olarak değil, doktor, hukukçu, iletişim uzmanı, mühendis gibi üst düzey görevlere, inancından dolayı başım örttüğünü söyleyeni, sünnet diye inandığı için sakal bırakanı, hatta namaz konusunda ciddi ve titiz olanı, getirebilirler mi? Bu ülkede uzun bir süredir pervasızca yaşanan ve daha çok inanan hanımların yaşadığı hak ihlallerine, kardeşlik ülküsünü taşıma onuru adına, hiç itiraz etmişler midir? Bu soruları çoğaltabilirsiniz.</p>
<p>Evet, içini nasıl doldurduklarını bilmiyorum ama bu insanlar bu sloganı, patenti kendilerine ait olacak ölçüde içselleştirmişlerdir.</p>
<p>Mesela ”çağdaş yaşam&#8221; sloganı da böyledir. Hepimiz bu çağda yaşarız ama bu slogan bazı çevrelerin malı olmuştur ve kullanıldığı zaman ”bu çağda yaşamak”tan başka anlamlar içerir. Onun için de bir ilahiyatçı, dindar bir hayat tarzını bu söylemle ifade edemez.</p>
<p>Aynı şekilde ”halkların birliği” veya ”ulusların birliği&#8221; söylemleri de, kulakda hoş tınılar yaratmaktadır ama bunların da sahipleri vardır ve sanki gizli bir patent kurumu bunları onlar adına tescil etmiştir. Yani bu tabirler, masum, objektif/nesnel birer kelime değil, birer ”Jargon”195dur.</p>
<p>Bu değerlendirme, ne insanların kardeşliğine itirazdır, ne de çağdaş yaşamın doğru kullanımına. Sadece, reel politik denilen cinsten bir yaklaşımla, dinî alanda yazıp çizenlerin de kendi terminolojilerine sadık kalmaları yönünde bir tavsiyede bulunmaktır, o kadar.</p>
<p>Mesela “müminlerin kardeşliği&#8221; söylemi bu kabildendir. Hem gerçekçidir, hem de temel kaynağımız, kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim&#8217;de karşılığını hemencecik bulabilirsiniz: ”Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.”19‘S</p>
<p>Ve bu yaklaşım, hakikaten dürüst yaklaşımdır. Bütün insanlığın kardeşliğini savunanlar, acaba kendi aileleri içinde bu düşünceyi kabul edebilmişler midir? Şayet bunu başaramadılarsa, mesela başka partiye oy veren oğluna veya arzu etmediği &#8220;yaşam biçimini” benimseyen kızma tahammül edemezlerse, böyle büyük laflar ederek, büyük iddialar taşıyan cümleler kurarak, kendilerini zor durumda bırakmış olmazlar mı?</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66050344">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik">Kefenin Cebi Var mı?</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Müellif bu başlık altında bir de şunu söylüyor:</p>
<p>’Kefenin cebi yok, dünya malı dünyada kalır.’ tarzındaki, adeta dünyadan kaçışı öğütleyen anlamsız sözler, yerini çalışmaya, üretmeye teşvik eden öğütlere bırakmalıdır.”187</p>
<p>Müellifin, &#8220;anlamsız söz” diye nitelemekte hiçbir beis görmediği bu söz, benim penceremden bakıldığında, dünyanın en büyük hikmeti olarak görülmektedir. Böylesine hikmetli bir tesbiti, sadece ve sadece ”Gülelim, oynayalım, kâm alalım dünyadan” felsefesiyle yaşayan, Islam&#8217;ın infak kültüründen hiç mi hiç haberi olmayan insanlar yanlış değerlendirebilirler.</p>
<p>Ben biliyorum ki bu kitabın müellifi kesinlikle onlardan değildir. Ama ne talihsizliktir ki, bu değerlendirme onun kitabında yer almış, bana da bu duruma bir açıklama getirmek düşmüştür.</p>
<p>İnfak kültürüyle yetişen dindar nesil içinse bu çok büyük bir söz, çok anlamlı bir hikmet, hayatın rotasını belirlemede, insan denen varlığa en büyük yardımı ve desteği sağlayan çok değerli bir tesbittir. Zira bu sözün açılımı ve bağrında barındırdığı hakikat, mümin toplumun muhtelif kesimleri için şudur:</p>
<p>Halk için ”Ne verirsen elinle, o gider seninle” dir. Ve izahtan Vârestedir ki, daha yaşıyorken ”canın yongası” mesabesindeki ”mal”dan vazgeçebilmek, karşılıksız olarak, sırf Allah rızası için verebilmektir. Bir başka ifade ile hayır ve hasenat yapmayı evlatlarından, yani mirasçılarından beklemek yerine işini eliyle görmektir.</p>
<p>Evliyaullah/Ehlullah için: ”Ölümün sizin için daha sevimli hale gelmesini istiyorsanız, gideceğiniz yere önceden biraz mal gönderiniz. Zira insan malının ardı sıra gitmeyi sever.&#8221; anlayışıdır. Aslında her ikisi de aynı kapıya çıkar fakat her kesim, kendi kültür ve birikim dünyasının diliyle bu hakikatlere ulaşmışlar ve ifade etmişlerdir.</p>
<p>Nihai tahlilde ”kefenin cebi yok” hikmeti, kesinlikle ”tembelliği” davet etmez. Aksini iddia eden varsa, lütfen, dünyanın en büyük medeniyeti olduğunda hiç kimsenin aykırı ses çıkarmadığı ”Vakıf Medeniyeti&#8221;mizi nasıl açıklayabileceğini söylesin. Böyle bir medeniyet, kendi karnını doyurmaktan ve ihtiyaçlarını karşılamaktan bile aciz zavallı, miskin, fakir ve garip insanların kurabileceği bir medeniyet olabilir mi?</p>
<p>Evet, halk olsun, münevver olsun, her mümin bilmektedir ki: ”Sizin elinizdeki (dünya malı) tükenir. Allah katındaki (rahmet) ise bak’idir, (tükenmez). Elbette sabırlı davrananlara, yapmakta olduklarının en güzelier mükafatlarını vereceğiz.&#8221;188 ayet-i kerimesi hem bir uyarı, hem de ilahî bir taahhüttür. Tabir caiz ise bu ayetin aktüel anlamı: ”Dünya bankalarına yaptığınız yatırımlar talan edilebilir, batabilir; ama Allah’ın bankasına tevdi ettiğiniz mevduat ise, batmak bir yana, en az bire yediyüz karşılığında size geri döner.&#8221; demektir.</p>
<p>Bu manayı doğru ve güzel anlayan Allah dostlarından biri, çok kıymetli bir malım, değerinin iki katı bedel ödeyenlere bile vermemiş ve: ”Ben bunu daha yüksek bir bedelle satacağım” demiş, ardından da: ”Allah bu mala yedi yüz katı bedel vaad etmektedir.” diyerek Allah için infak etmiştir.</p>
<p>İşte efendim, ”infak” imanıyla ve ”îsâr”189 ahlakıyla yetişmiş olanların kültür dünyasında, inanç âleminde, felsefi yaklaşımında ve dünya telakkisinde ””Kefenin cebi yok, dünya malı dünyada kalır.” hikmetli sözünün anlamı budur. Eminim ki bunu başka türlü anlayanlar bu imandan ve ahlaktan yeterince nasibi olmayanlardır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 115</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66050344">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66048896">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellifin birden fazla yerde anarak vurgulu bir şekilde üzerinde durduğu konulardan biri de misvak meselesidir.</p>
<p>Müellif ”Sünnet olan misvak ağacı kullanmak değil, ağız ve diş temizliğidir.&#8221; 167 derken bile sanki misvak kullananlara bir sitem göndermektedir. Aksi halde ”Sünnet olan misvak ağacı kullanmak değil&#8221; cümlesinin bir anlamı olur muydu? Doğrudan doğruya ”Sünnet olan ağız ve diş temizliğidir” denmesi, daha makul olmaz mıydı? Ne var ki burada &#8220;önemli olan” ağız ve diş temizliğinin Sünnet olduğunu belirtmek değil, ”misvak&#8221; kullanmanın Sünnet olmadığını belirtmektir.</p>
<p>Diğer yandan ”Misvak ağacı” terkibi dahi nisbî bir bayağılaştırma/basitleştirme ameliyesine malzeme yapılmak istenmiştir. Yani ”Kavak ağacından ne farkı var ki?&#8221; denmek istenmiştir. Çünkü bildiğim kadarıyla normal kullanımda &#8220;ağaç” kelimesi yoktur. Evet, her ne kadar misvak bir &#8220;ağaç” ise de, özel bir isim gibi kullanılmak suretiyle sanki ”o, bildiğiniz ağaç değil” mesajı verilmek istenmiştir.</p>
<p>Teşbih uygun görülürse sanki şairin Hz. Peygamber için söylediği şu mazmun, bu ağaç için de kullanılmak istenmiştir:</p>
<p>”Evet, Muhammed bir insandır ama her insan gibi değildir. Nitekim yâkut da bir taştır ama sıradan bir taş değildir.”</p>
<p>Sanki bu ”ağaç” bir Sünnet’ i sembolize ediyor diye artık ağaç olmaktan fazla ve bir bitkiden değerli bir hüküm kazanmış gibidir. Tıpkı sakal gibi&#8230; O da netice bir ”kıl&#8221;dır ama onu Sünnet olarak görenler için o artık sıradan ve vücudun her yerinde bitebilen bir ”kıl” değil, insanın en şerefli uzvu olan yüzünü/cemâlini tezyin eden/süsleyen ”mübarek sakal”dır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="adi"></div>
<div class="ekBilgi">Sayfa 107</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66048896">
<div class="oge yorumYap">
<div class="buton"></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66048453">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sakal bırakmak ve sakalı savunmak nasıl bir zihniyet meselesi ise, sakalı kesmek ve sakal karşıtı bir söylem geliştirmek de bir zihniyet meselesidir.</p>
<p>Sağ elle yemek nasıl bir zihniyeti ele veriyorsa, sol elle yemek de öyledir.</p>
<p>Topuğuna kadar örtünmek nasıl bir zihniyetten kaynaklanıyorsa, dizkapağına veya daha yukarısına kadar açmak da yine bir zihniyetin neticesidir.</p>
<p>Ne var ki sermaye ve medya gücünü elinde bulunduranlar, topuğuna kadar örtünmeyi ideolojik bularak periferiye/çevreye gönderirken, diz kapağına veya daha yukarısına kadar açmayı, çağdaş giyim diye merkezde ağırlamaktadırlar.</p>
<p>Sakallılık veya sakalsızlık hali, sağ veya sol el ile yeme adetleri de böyledir. Günümüzde önemli davetlerde yemek yemek, neredeyse bir işkenceye dönüşmüştür. Hangi şarabın hangi yemekle alınması gerektiğinden tutunuz da, salata tabağı ne tarafta, tatlı tabağı ne tarafta duracak meselesine, oradan da hangi yemeği hangi çatalla yiyeceğinize kadar hiçbir ayrıntı atlanmadan hazırlanan sofralarda, -hele bir de sürekli değil de, ara sıra bu sofralarda bulunanların -ne işkence yaşadıklarını ancak kendileri bilir, ama ne moderniteye lanet ederler, ne bu sisteme&#8230; Ellerinden geldiğince talimatlara uymaya çalışır, beceremedikleri yerlerde kendilerini kınar, bir dahaki sefere daha dikkatli olmak niyetiyle o sofralardan kalkarlar. Yani demem odur ki bütün mesele, olaylara nasıl baktığınızla ilgilidir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 106</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66048453">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66047358">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8220;Seven sevdiğine itâtkardır” hikmetinde de ifade edildiği üzere, modern insanın, her değer gibi içini boşalttığı için adını çok sık anmadığım sevgi, aslında insanoğlunun en has, en asil, en temiz duygusudur.</p>
<p>Gerçek sevgi sevdiğinde fani olmaktır. İlkokul öğrencisi iken sabahları içtiğimiz okul andımızda ”varlığım varlığına armağan olsun” diye bir ifade vardı. İşte sevgi ”kendi varlığını onun varlığına armağan etmektir. ”160 Bendeniz böyle bir sevgiyi bir defa yaşadım ve ne olduğunu çok iyi biliyorum. Derdimi anlatabilmek için bu olayı anlatmaya mecburum. .</p>
<p>Merhum hocamız Mehmet Sofuoğlu Bey’161, aşkını, heyecanım, gayret-i diniyyesini, hülasa her şeyini gerçekten sevdim ve hocaya kalbî bir rabıta ile bağlandım. Bir süre sonra fark ettim ki, ayakkabımın rengi kavuniçi, çift düğmeli ceketimin de alt düğmesi ilikli idi. Bu ikisi de benim zevkime ve tarzıma uygun şeyler değildi. Neden sonra fark ettim ki, ben hocamı taklîden bu rengi seçmişim ve bu duygu içinde alt düğmeyi ilildemişim.</p>
<p>Karşılıksız, hasbî ve insanî olarak bu duyguyu ömürlerinde bir kere yaşamış olanlar, bazı Peygamber (s.a.v.) âşıklarınin O’na benzemek kastıyla sakalını kınalamasım, cübbesini O’nun cübbesine benzetmesini, O’nun gibi sarık bağlamaya çabalamasını O’nun gibi oturup kalkmaya veya yürümeye çalışmasını, O&#8217;nun gibi hasır veya mütevazı bir şilte üzerinde yatmasını kesinlikle yadırgamazlar. Kınayanlar bu duygudan nasibini almayanlardır.</p>
<p>Görmez misiniz, modern çağda bile insanlığın idolü/mini putu haline gelmiş bazı Amerikalı aktör, şarkıcı veya futbolcuları Budist rahipler gibi giyinmekte hiçbir beis görmemektedirler. Ya da sıradan insanlar, idollerinin çene yapısı veya elmacık kemiğine sahip olabilmek için estetik ameliyatı bile göze almaktadırlar.</p>
<p>Hülasa, Hz. Peygamber’in yapıp etmemize dair tavsiyelerinin bulunduğu hususları Sünnet olarak kabul eder, diğerlerini ise tamamen kişisel tercih meselesi olarak ele alırız. Birileri onların da sünnet olduğunu söylerse onlarla da ”hikmetle ve en güzel bir yoldan” mücadele ederiz. O’nun yolunu adım adım takip edenleri baş tacı biliriz; kendi tercihlerini başkalarına dayatmaya kalkanları da bu bağnazlıktan sakındırırız.</p>
<p>Bir de saç uzatmak sünnetmiş diyerek saçlarını uzatmalarına dinden delil arayan yetişme çağındaki gençler gibi sadece giyim kuşamına talip olup da güzel ahlakına bîgâne kalanları, daha şiddetle uyarmayı kardeşlik görevi sayarız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 100</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66047358">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66046003">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Müellif diyor ki:</p>
<p>&#8220;Manayı dışlayan maddecilik ne kadar tehlikeliyse, maddeyi dışlayan maneviyatçılık da o ölçüde tehlikelidir. Dünyaperestlik insana ne kadar zararlı ise, ahiretperestlik de öyledir. Dine kafa tutan bilimcilik ne ifade ediyorsa, bilimi dışlayan dincilik de onu ifade eder.&#8221;138</p>
<p>Bu tür cümleler, sadece dengeyi sağlama hatırına kurulmuş olduklarını düşündüğüm için, zihnimde hep infial uyandırmışlardır. Zira gereksiz ve yersiz denge sağlama çabaları, insandaki adalet duyugusunu rencide etmektedir.139</p>
<p>Bu genel değerlendirmeden sonra ifade edeyim ki “ahiretperest&#8221; deyimi, benim için çok çok yeni olup, zihin dünyamda bır karşılığı yoktur ve kanaatimce isabetsiz bir uydurmadır. Çünkü insan ”dünyaperest” olabilir ama aynı anlamda ve aynı ölçüde ”ahiretperest&#8221; olamaz. Zira insan, ”ahireti yok sayarak&#8221; yaşayabilir ama ”dünyayı yok sayarak” yaşayamaz. Yiyip içme, giyinip kuşanma, barınma, ısınma vb. zaruri ihtiyaçları dolayısıyla, ahiretten koptuğu ölçüde dünyadan kopamaz. Herhalde bu düşünceden dolayı olsa gerektir ki, bugüne kadar böyle bir kullanım icad etmek düşünülmemiştir.</p>
<p>İkinci ve asıl önemli konu ise şudur: Üretim, ihtiyaca binaen yapılmalıdır. Aksi halde ürün ya elde kalır, ya da ancak devlet desteğiyle, zorlama yöntemler ve illegal yollarla tüketim sağlanır ki, bu da hoş bir durum değildir. Fikirler de böyledir. Üretilen fikirler toplumda bir yanlışı tashih etmeli, bir boşluğu doldurmalı, bir güzelliği ikame etmeli, bir çirkinliği bertaraf etmelidir.</p>
<p>Bu çerçeveden bakıldığı zaman bugün bu ülkede veya başka İslam ülkelerinde, acaba insanlar, maddeyi dışlayacak bir maneviyatçılık, ”ahretperestlik” ölçüsünde dünyaya boşvermişlik, bilimi dışlayan bir dincilik anlayışı içinde mi bulunmaktadırlar ki, müellif bu konuda bu tumturaklı ifadelerle ikazda bulunma ihtiyacı hissetmiştir? Eğer böyle düşünüyorsa bunu örneklendirerek temellendirmelidir. Zira bu konu öyle bir kalemde geçilecek bir konu değildir.</p>
<p>Ancak müellif de farkındadır ki, günümüz insanı maddeperestlik, dünyaperestlik ve bilimperestlikte artık öylesine mesafe almıştır ki, bu tavrınin dindeki yerini bile merak etmemektedir. Lüks tüketim, israf, gösteriş merakı, artık muhafazakâr kesimi bile tamamen teslim almıştır. Marka merakı bizlerin, yani muhafazakâr ailelerin çocuklarını daha derinden kuşatmış bir haldedir. Henüz bu dünya ile tanışmamış olanlar varsa, emin olunuz sadece imkânları elvermediği içindir. Yoksa imkâru olduğu halde bu kötü alışkanlıklara yakasını kaptırmayan hiç kimseyi tanımadım. Bu konuda araştırma yapan sivil toplum kuruluşlamun zaman zaman yayınladıkları raporlarda bile, artık bu acı gerçek yer almaktadır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 88</div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66046003">
<div class="oge yorumYap">
<div></div>
<div class="buton"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66044289">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dost, gerçek dost, her zaman sırt sıvazlayan, nabza göre şerbet veren, gönül okşayan değildir. Karşısındaki insan bu davranışları hak edecek faaliyetlerde bulunmuşsa, sırtını sıvazlayarak, gönlünü hoşnud ederek tebrik ve teşekkürlerini bildirir. Ancak gerçek dost, yanlış yapan dostunu onaylamaz; önce onu uyarır, sonra uyarısının şiddetini artırarak bir daha uyanr, sonra bakar; yanlışım terk etmişse dostluğunu sürdürür, değilse, onu terk eder ve bu davranışıyla ona ders vererek son bir kez daha uyarmış olur.</p>
<p>Farzedelim ki işinin ehli uzman bir doktorla yakın bir dostluk kurmuşsunuz. Sizin de alkol, sigara gibi kötü alışkanlıklarınız var. Acaba bu dostunuz bu duruma sessiz kalır mı? Kalırsa doğru davranmış olur mu? Ve yine farzedelim ki bu kötü alışkanlıklarınız yüzünden ciğeriniz mahvolmuş, bacağınız kangren olmuş. Acaba bu dostunuz olan tabip o ciğeri veya bu bacağı kesip almakta bir saniye tereddüt gösterir mi? Şimdi onun bu davranışı size düşmanlık beslediği için midir? Yoksa tam tersine sıkı dostunuz olduğu için midir?</p>
<p>Bizler ”gayb” konusu olan Allah’ı &#8220;şehadet” alanı olan bu âleme ve bu âlemdekilere kıyaslayarak daha iyi anlayabiliriz. Bu yöntem ulemamızın geçmişte de kullandığı bir yöntemdir. Zaten başka çaremiz de yoktur.</p>
<p>Bendeniz bu yönteme başvurarak yukarıdaki misale bakıyor ve o zaman daha iyi anlıyorum ki, Allah Tealanın kullarına zaman zaman ”ben gazûbum (:gazaplıyım)&#8221;diye seslenmesi, tamamen bu kabildendir. Kullarını cezalandırmak hevesinden değıl, onları nefsi duyguların sevkettiğı&#8217; günah ve ahlaksızlık gırdabından kurtarıp, hayra, salâha ve iyiliğe yönlendirmek içindir ki, gerçek dosta yakışan da zaten budur.</p>
<p>“O ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!”(Hac,78)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 67</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66044289">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="66043717">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">’Hülasa insanın müdahil olduğu her konuda ihtilafın bulunması, eşyanın tabiatındandır; engellenemez. Ayrıca engellenmesi de gerekmez. Çünkü ilim, düşünce ve sanat alanlarındaki gelışmeler hep bu ihtilafların sonucudur. Yani Bu durum sadece bir zenginlik sebebidir. Yeter ki liyakat ve ehliyet sahibi olmayan kimseler hadlerini bilsinler ve uzman olmadıkları alanlara müdahale etmesinler.</p>
<p>İşte asıl kaos, kargaşa, keşmekeşlik buradadır. Yani ehliyet ve liyakat sahibi olmayan kimselerin her konuya müdahil olmalarındadır. Özellikle din alanı “mîrî mal&#8221;105 gibi görülmekte ve herkesin rahatça fikir beyan edebileceği bir ortak alan gibi değerlendirilmektedir. Hâlbuki en hassas ve dikkatli olunması gereken alan bu alandır.</p>
<p>Zira Hz. Peygamber (s.a.v.): ”Fetva verme konusunda en cüretkâr olanımz, cehennem ateşine en dayanıklı olanınızdır.&#8221;(Darimi,Mukaddime 20) buyurmuştur. Bu yüzden din konusunda avam sayılan kimselerin bu konuda fikir üretmeleri son derece tehlikeli ve sakıncalıdır. Zira bilinmektedir ki fikir, bilgi üzerine inşa edilirse anlamlı ve yararh olur. Bilgi temeline dayanmayan her fikir, temenniden ibarettir ve bazen hezeyana dönüşebilir.</p>
<p>Din konusunda bilgiye dayanmadan fikir üretmenin önünü kesmek için bütün ulemanın ittifakıyla şu kanaate varılmıştır: ”İctihad ehliyetini haiz olmayan kimse, isabetli ictihatta bulunsa bile günahkârdır.” Zira onun bu isabeti tesadüfîdir. Tabir caiz ise taş kuşa değil de, kuş taşa değmiştir. Böyle birini yüreklendirmek doğru olmayıp, caydırmak lazımdır. Zira onun genelde hata etme ihtimali çok çok yüksektir.</p>
<p>Ehliyet veliyakat sahibi müctehide gelince onun durumu şudur: ”Müctehidin ictihad ederek ulaştığı sonuç, kendisinin zann-ı galibine göre, Allah&#8217;ın o meseledeki hükmüdür. O halde müctehidin, Allah&#8217;ın hükmü olduğuna kanaat getirdiği bu sonuca uyması zaruridir; başkasının farklı görüşünden ötürü onu terk edemez. Bu husus bütün bilginlerin ortak fikridir. Çünkü başkasının görüşü de zanna dayanmaktadır. Bir kimsenin kendi zannını bırakıp başkasının zamma dayanması caiz değildir.</p>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start">
<div class="ekBilgi">Sayfa 76</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alt" data-id="66043717">
<div class="oge yorumYap"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65915899">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Modern insan kendisini ”sahip olma ve hükmetme” psikolojisine öylesine şartlandırılmıştır ki, maddi-manevi hiçbir alam bu anlayışın dışında görmemektedir. Bir başka ifadeyle, dünyevi olduğu kadar dinî alana da hükmetme, o alanı da düzenleme hevesine kapılmıştır. Bu konuda bu güne kadar bilinen klasik kalıplar parçalanmış, daha önce hiç görülmemiş, düşünülmemiş belki de hiç tasavvur bile edilmemiş olan yeni bir zihniyet gelişmiştir ki o da şudur:</p>
<p>Modern insan her şeye sahip olma hırsı ile donatılmıştır. Onun lügatinde ”yok” yoktur. Zira onun cenneti ”yeryüzü&#8221;dür. Bu sebeple bu dünyayı cennetleştirmek mecburiyetindedir. Dolayısıyla kutsal kitapların cennet tasvirlerine öykünerek yeni bir dünya kurmaya çalışmaktadır. Ne var ki bu âlem, sonlu ve sınırlı bir âlemdir. Kendisi sonlu ve sınırlı olduğu gibi, sahip olduğu imkânlar da böyledir. Fakat modern insan tipinin yarattığı yeni tasavvur biçimiyle bu hakikatin üstü örtülerek, aksi tezler öne sürülmekte ve modern insana, dilediği her şeye sahip olabileceği öğütlenmekte, hatta bu yönde duyguları kamçılanarak kışkırtılmaktadır.</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/">Salim Öğüt – Modern Düşüncenin İslam Anlayışı ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/salim-ogut-modern-dusuncenin-islam-anlayisi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -3</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Jun 2019 21:11:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet Zertürk]]></category>
		<category><![CDATA[Kıssalar ve Mitoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Kıssaları ve Mucize Olgusu]]></category>
		<category><![CDATA[Modern ve Tarihselci Aklın Kur'an Okumaları]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22673</guid>

					<description><![CDATA[<p>2.Kur&#8217;an Kıssaları ve Mucize Olgusu Öztürk, bu bağlamda özetle şunları söylemektedir: &#8220;Kur&#8217;an, ilahi iradenin tarihin muhtelif dönemlerinde eşyanın tabiatına aykırı nitelikte bir takım müdahalelerde bulunduğundan söz eder. İşte bu müdahaleler sebebiyle ateş, İbrahim&#8217;i yakmaz, Musa&#8217;nın elindeki asa vasıtasıyla deniz ikiye yarılır, yine aynı asanın temasıyla kayadan su fışkırır, İsrailoğullarına kudret helvası ve bıldırcın eti nazil [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/">Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -3</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22679 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083.jpg" alt="" width="559" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083.jpg 880w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/119083-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 559px) 100vw, 559px" /></a></strong></p>
<p><strong>2.Kur&#8217;an Kıssaları ve Mucize Olgusu</strong></p>
<p>Öztürk, bu bağlamda özetle şunları söylemektedir: &#8220;Kur&#8217;an, ilahi iradenin tarihin muhtelif dönemlerinde eşyanın tabiatına aykırı nitelikte bir takım müdahalelerde bulunduğundan söz eder. İşte bu müdahaleler sebebiyle ateş, İbrahim&#8217;i yakmaz, Musa&#8217;nın elindeki asa vasıtasıyla deniz ikiye yarılır, yine aynı asanın temasıyla kayadan su fışkırır, İsrailoğullarına kudret helvası ve bıldırcın eti nazil olur. Yunus, balık tarafından yutulur ama bir süre sonra kendisini canlı olarak sahilde bulur.. İşte bütün bu oluşlar, üç büyük din mensuplarınca &#8220;mucize&#8221; diye tarif edilir.Kısacası, harikulâde bir oluş hâlini imleyen mucize, nübüvvet iddiasıyla irtibatlı olup Peygamberler vasıtasıyla gerçekleşir.. Vahyin (Hz. Peygamber dönemini amaçlıyor) nüzul sürecinde bu türden hiçbir mucize vuku bulmamıştır. Bize öyle geliyor ki daha önceki dönemlerde de anılan türden mucizeler vaki olmamış ve fakat Kur&#8217;an&#8217;ın teosentrik dil dizgesi içinde nesneler dünyasındaki doğal olaylara ait sebeplerin hazfedilip sırf sonuçların zikredilmesi, biz Müslümanlar tarafından genellikle mucize diye kavramlaştırılmıştır.</p>
<p>Gerçekte bildik anlamda bir mucizeden ya da insanın kavrama yetisini aşan (gaybî) bir iş ve eserden ne ilahi fiillerdeki anlam ve gayeyi, ne de Tanrı&#8217;ya ve tabiata ait herhangi bir niteliği sahici bir biçimde anlayıp kavrama imkânı vardır.. Şu halde doğada olup biten bir şeyi anlayıp kavrayamayınca doğrudan doğruya Tanrı&#8217;nın iradesine bağlamak suretiyle bildik anlamda &#8220;mucize&#8221; diye kavramlaştırmak, Spi- noza&#8217;nın ifadesiyle, hem budalalıktan başka birşey değildir, hem de cehaleti kabullenmenin gülünç bir biçimidir.104Yazar, yukarıda zikredilen iddiasında, Hz. Peygamber dahil, bazı Peygamberlere nispet edilen mucizeleri inkar etmekte ve doğada olup biten bir şeyi anlayıp kavrayamayınca onu mucize diye isimlendirmenin de bir budalalık ve cahillik olduğunu açıkça ifade etmektedir.</p>
<p>Mucize deyimi, Kur&#8217;an&#8217;daki âyet ve burhan&#8217;ın karşılığıdır. Önceki muhaddisler, onun yerine, delil ve alamet tabirlerini kullanmışlardır. Mucize, &#8220;acz&#8221; kökünden, &#8220;if âl&#8221; babından ismi fail olup lügat manası ile Peygamberlerin inkarcı hasma meydan okumak ve inkara yeltendiğinde aciz kılmak için gösterdikleri olağanüstü hadise karşılığında kullanılır.Mucize, bazılarının zannettiği gibi tabii kanunları bozmak, ilim ve fenni altüst etmek için değildir. Allah tarafından Peygamberlerini teyit için takdir edilen ve muayyen zamanları gelince ortaya çıkan bazı olağanüstü olaylardır.Materyalistler, Deistler ve Panteistler genellikle mucizelere inanmazlar. Fakat Theistler (Allah&#8217;ın varlığını ve vahyi kabul edenler) dünyada bir ilahi müdahalenin olabileceğine inanırlar; yoksa ibadetin bir anlam taşımayacağını söylerler.Mucize aklen imkansız değildir. Çünkü bilinen tabii kanunlara muhalif görünen bir şeyin meydana gelmesini imkansız kılacak bir delil yoktur. Madem ki kainatı ve onun kanunlarını Allah yaratmıştır, öyleyse O&#8217;nun olağanüstü özel kanunlar yaratmış olması da imkansız değildir.105</p>
<p>Mucizeyle ilgili bu girişten sonra ortaya atılan iddialara dönelim: Öztürk, Kur&#8217;an&#8217;ın, ilahi iradenin tarihin muhtelif dönemlerinde eşyanın tabiatına aykırı bir takım müdahalelerde bulunduğunu belirtmekte ve buna, ateşin, İbrahim&#8217;i yakmaması, Musa&#8217;nın asasının denizi yarması gibi olağanüstü olayları örnek göstermektedir. Aynı zamanda sözü edilen olağanüstü hususların, Peygamberler vasıtasıyla gerçekleştiği ve bunların, üç büyük din mensuplarınca mucize diye tarif edildiği zikredilmektedir.Şimdi, Öztürk&#8217;e kendi beyanları dahilinde soralım. Kur&#8217;an, zikri geçen mucizelerden bahsettiğine göre -ki kendileri de bunu itiraf etmektedir- zat-ı âlilerinin, Kur&#8217;an&#8217;ın bu açık beyanı karşısında tavrı ne olmalıdır? Delâleti sarih/açık ve net olan İlâhi bir buyruğu, her hangi bir gerekçe ile inkâr ya da reddetmek, ne anlama gelmektedir?Kur&#8217;an, örneğin, ateşin, İbrahim&#8217;i yakmadığını, Musa&#8217;nın, asasıyla denizi yardığını, Yunus&#8217;un, balığın karnında sağsalim çıktığını açık ve anlaşılır bir dille beyan ediyorsa, artık bundan sonra her hangi bir te&#8217;vile gidilebilir mi? Böyle bir olayın olağanüstü oluşu, açık değil midir? Bunun isim olarak mucize olup olmaması, mezkur olayları değiştirebilir mi?</p>
<p>Öztürk, Kur&#8217;an&#8217;ın mezkur olayları anlattığını söyledikten sonra şöyle bir çelişkiye düşmektedir. &#8220;Bize öyle geliyor ki daha önceki dönemlerde de anılan türden mucizeler vaki olma mış..&#8221; Peki, mezkur olağanüstü olaylar kendisinin de belirttiği gibi Kur&#8217;an&#8217;la sabit iken, bunların &#8220;bize öyle geliyor ki&#8221; gibi, indi/ sübjektif iddialarla reddedilmesi, vahiy karşısında aklı putlaştırmak değil midir? Yani, burada Kur&#8217;an ve onun açık delâleti ile, Öztürk&#8217;ün aklı karşı karşıya gelip tearuz etmekte ve bu meyanda Öztürk&#8217;ün aklı, tercih edilmektedir. Demek ki sarih/açık nass, Öztürk&#8217;ün aklî delâletiyle aynı derecede bile değildir. Çünkü onun maznun ve mevhum aklı, daha önceliklidir.Varsayalım ki ona göre öyle olsun. Bu durum onun bir tercihidir. Peki, bunun muhakkak bir gerekçesi olmalıdır. Öztürk&#8217;e göre bu tercihin gerekçesi acaba nedir?</p>
<p>Evet.. Ona göre gerekçe şudur: &#8220;Gerçekte bildik anlamda bir mucizeden ya da insanın kavrama yetisini aşan (gaybi) bir iş ve eserden ne İlâhi fiillerdeki anlam ve gayeyi, ne de Tanrı&#8217;ya ait her hangi bir niteliği sahici bir biçimde anlayıp kavrama imkânı vardır.&#8221;Görülüyor ki Öztürk&#8217;e göre İlâhi fiillerdeki anlam ve gayeyle Tanrı ve tabiata ait nitelikleri sahici anlamak için, mucizenin ve aynı zamanda insanın kavrama yetisini aşan (gaybi) bir işin reddedilmesi gerekir. Kur&#8217;an, İlâhi fiillerden, Tanrı&#8217;dan ve tabiata ait bazı niteliklerden -varsayalım ki- mucize yoluyla yahut da insanın kavrama yetisini aşan gaybî bir işaretle bahsetti, bu durumda, Öztürk&#8217;ün anlayış ve inancına göre bu hususun akıl yoluyla reddedilmesi gerekir. Üstelik bu konudaki bilginin Kur&#8217;an&#8217;ın açık delâletiyle sübutu, pek de önemli değildir. Zira bunları sahici anlamanın yolu, ancak bu şekilde tezahür eder.</p>
<p>Öztürk&#8217;e göre aynı zamanda &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın teosentrik dil dizgesi içinde nesneler dünyasındaki doğal olaylara ait sebeplerin hazfedilip sırf sonuçların zikredilmesi, biz Müslümanlar tarafından genellikle mucize diye kavramlaştırılmıştır.&#8221;Mucizenin izahı yukarıda anlatıldı. Öztürk&#8217;ün nitelediği bir algıyla Müslümanlar, mucize olgusuna bakmamışlardır. Mucize, onun zannettiği gibi doğal olaylara ait sebeplerin hazfedilip (kaldırılıp) sırf sonuçlarının zikredilmesi de değildir. Böyle bir mucize tanımı varsa bunun kime ait olduğu, ilmi yönden belirtilmeli değil midir?Yüce Allah, mucizeyi icrâ ederken, sebepleri geçici olarak askıya alıyor, burada bir hazf yoktur. Zira hazf, hakikaten kaldırılsa da hükmen mevcuttur. Halbuki mucizede sebep, hem hakikaten, hem de hükmen kaldırılmıştır.</p>
<p>Sebebi yaratan Allah olduğuna göre, onun, bir şeyi sebepsiz yaratması da mümkündür.Aynı zamanda, mucizede ne tür sebebin kaldırıldığı bilinmemektedir. Sonra sebeple netice arasında zaruri bir bağın olup olmadığı kesin değildir. Üstelik sebeple neticeyi birbirine rapteden İlâhi kudrettir. İlâhi kudret sebeple netice İkilisinden daha üstündür. Onun gücü böyle adi ve tabii şeylerle sınırlandırılamaz.Şimdi, bazı örnek mucizeleri tahlil etmeye çalışalım. Kur&#8217;an&#8217;a göre ateş, İbrahim&#8217;i yakmış mıdır, yakmamış mıdır? Yakmış olduğunu kabul ettiğimizde, bu durum, açık olan Kur&#8217;an âyetine aykırıdır. Hatta böyle bir inanış, İslama göre küfür sayılır. Öyleyse ikinci şık -ki İbrahim&#8217;in ateşte yanmadığı- kendiliğinden zahir olmaktadır. Peki, bu durumda ateş, yakma sebebi iken nasıl oluyor da neticesi olan yanma, İbrahim hakkında gerçekleşmiyor?</p>
<p>Burada, sebep ile netice arasında akli olarak nasıl bir bağ kurulabilir? Bunun cevabı gâyet basittir. Akıl, bu konuda bir neticeye varamaz. Zira akıl, olayları sebep ve sonuç ile bağlantılı tasavvur edebilir. İşte, sebep ve sonuç arasındaki bu bağın akılla algılanamaması, Allah&#8217;ın bir âyeti, burhanı yani, Müslümanların kabul ettikleri mucizedir.Hz. Musa&#8217;nın asası da öyledir. Akla göre asa (sopa)nm denizi yarması mümkün değildir. Ancak İlâhi kudret, aklı hayrette bırakan böyle bir olayı, Musa Peygamber eliyle gerçekleştirmiştir.Hz. İsa&#8217;nın babasız doğması, onun, ölüyü diriltmesi, hangi aklî prensiplerle izah edilebilir? Akıl, bu noktada bir bilgiye ulaşamadığında onu reddetmesi mi gerekir?</p>
<p>Evet. Burada iki tür akıl vardır. Birincisi, vahyi kabul eden, onu, akima rehber kılan ve haddini aşmayan kısacası, &#8220;işittik ve itaat ettik&#8221; diyen kısmıdır. Diğeri, vahyi reddeden yahut da algılayamadığı hususları, vahye aykırı biçimde te&#8217;vil eden, vahye karşı aklını rehber edinip haddini bilmeyen biçâre akıldır.Öztürk&#8217;ün, vahyin nüzûl sürecinde yani, Peygamber Efendimizin (a.s.) döneminde hiçbir mucizenin gerçekleşmediğini iddia etmesi ise gâyet gülünçtür. Zira Abdullah&#8217;ın oğlu Mu- hammed, hissi bir mucize göstermeden, Peygamberlik iddia etmişse bu iddia, nasıl sabit olmuştur. Halbuki O, ümmi, yetim ve otoritesi olmayan bir kişiyken, en vahşi kavimleri dize getirecek esaslarla onlara geliyor ve bütün düşmanlıklara rağmen muvaffak oluyor. Aynı zamanda onun getirdiği yüce din, 1400 küsur yıldan ziyadedir, devam ediyor ve kıyamete değin de -Allah&#8217;ın izniyle- devam edecektir.</p>
<p>Hz. Peygamberin hissi mucizeleri, kısmen mütevâtir, kısmen de ahâd yollarla bizlere ulaşmıştır.106 Burada bu konulara girmeyeceğiz. Zira iddia sahibi, Kur&#8217;an&#8217;ın diğer peygamberler hakkındaki açık beyanlarıyla sabit olan mucizelerini inkar edince, bizlerin, hadis rivâyetleriyle sabit olan mucizeleri -velev ki bir kısmı mütevâtir olsun- anlatmamız, usûlen uygun olmaz.Öztürk&#8217;ün de kabul ettiği gibi Kur&#8217;an, Yüce Allah tarafından Peygambere verilmiş İlâhi bir kitaptır. Kur&#8217;an, inkarcılara meydan okumakta ve benzeri bir sûre getirilmesini onlardan istemektedir. Hatta insanlar ve cinler bir araya geldiklerinde, onun bir benzerini getiremezler, demektedir.107Şimdi bu âyetlerin neticelerine göre Kur&#8217;an, Allah&#8217;ın, Peygambere verdiği bir mucizesi olmuyor mu? Zira beşerin kullandığı bir dille onlara meydan okumak ve bunu asırlarca devam ettirip bununla beraber bir nakzedici/engelleyiciyle karşılaşmamak, başlı başına bir mucize değil midir?</p>
<p>İşte İlâhi bir mucize olan Kur&#8217;an, Peygamberin, Allah tarafından bir gece Mescid-i Haram&#8217;dan, Mescid-i Aksa&#8217;ya götürüldüğünü, ayın yarıldığını/inşikak-ı kamer ve Allah&#8217;ın, Peygamberi koruyacağını açıkça belirtmiştir.108 Bunlardan, Peygamberin korunmasına yönelik mucize, kendi dönemindeki düşmanların baskı ve suikastlerine rağmen, onun kendi eceliyle vefat etmesiyle ispatlanmış ve bu olay, mütevatir bir yolla bütün Müs- lümanlarca malum olmuştur. Öztürk, İsra ve inşikak-ı kamer&#8217;i, te&#8217;vil edip reddetse de Peygamberin düşmanlarından korunup kendi eceliyle vefat ettiğini asla inkar edemez.3.</p>
<p><strong>Kıssalar ve Mitoloji</strong></p>
<p>Öztürk, Halefullah&#8217;ın bazı kıssaların tarihi gerçekliği olmayıp birer edebi ürün olduğu yönündeki görüşünü yorumsuz bir şekilde aktardıktan sonra Paul Tillich&#8217;in kutsal metinlerdeki sembolizme ilişkin görüşlerini de beğeni ile sunmakta ve özetle şöyle demektedir: &#8220;Bilhassa şunu vurgulamak isteriz ki muhtevasının diyalektik bir süreçte teşekkül ettiğinde kuşku bulunmayan Kur&#8217;an&#8217;ın bazı kıssalarında bir takım mitolojik unsurlara yer verildiği gibi, kimi Peygamberlerin biyografilerine antik ve arkaik medeniyetlere ait literatürde de mevcut olan ve bu yüzden ister istemez tarihsel gerçekliklerinden kuşku duyulan bazı motifler de eklenmiş gözükmektedir. Mesela, Hz. Musa&#8217;nın doğumuna ilişkin pasajlarda karşımıza çıkan &#8220;terk edilmiş bebek&#8221; motifi ile Hz. Yusuf&#8217;un Mısır&#8217;daki hayat hikayesinde ön plana çıkan &#8220;muradına eremeyen ayartıcı kadın&#8221; figürü, bu kabilden sayılır.&#8221;109Öztürk, &#8220;Kıssalar ve Mitoloji&#8221; alt başlığıyla sunduğu çalışmasında Halalefullah&#8217;ın bu meyandaki görüşlerini, her hangi bir yoruma tabi tutmadan bir delil olarak zikretmektedir.</p>
<p>Bu davranış onun, Halefullah&#8217;a ait kıssalarla ilgili görüşleri zımnen kabullendiğini gösteriyor.Halefullah&#8217;ın kıssalar konusundaki görüşleri İslam alimleri tarafından gerekli cevaplarıyla eleştirildiği için burada, onu özellikle gündemde tutmayacağız. Ancak, el-Fennu&#8217;l-Kasasî fi&#8217;l- Kur&#8217;an/Kur&#8217;arı&#8217;da Anlatım Sanatı adlı kitabının yazarı Halefullah, kıssa konusundaki olumsuz tavrını, mezkur eserinin tamamında açıkça devam ettirmiştir.Öztürk, Paul Tillich&#8217;in kutsal metinlerdeki sembolizme ilişkin görüşlerini kabul ettiğini açıkça ifade etmektedir. Ona göre mitler, aslında insanın nihai ilgisinin İlâhi figürlerde ve fiillerde sembolize edilmesidir. Ancak Öztürk&#8217;e göre &#8220;mitler&#8221; deki kozmolojiye ve Tanrı-insan ilişkisine dair sembolik ifadeleri, lafzî olarak anlamak ve yorumlamak doğru değildir.</p>
<p>Bu tür anlatımlar tarihsel olgulardan bahsetse bile onların tarihi verilerle test edilmesini ve buna göre değerlendirilmesini düşünmek, kutsal metinlerin varlık nedenlerine büsbütün aykırı olacaktır. Aynı şekilde, kozmolojiye dair ifadeleri de bilimsel bilgi gibi düşünmek insanın bilgi dağarcığına katkı sağladığını iddia etmek de kıssa, mesel ve mitleri heder etmek olacaktır. Örneğin, Adem kıssası, -içerik anlamıyla- her insanın içinde bulunduğu varo- luşsal durumu sembolize etmektedir.110Öztürk, Kur&#8217;an&#8217;ın bazı kıssalarında bir takım mitolojik unsurlara yer verildiğini bazı Peygamberlerin biyografilerine antik /eski ve arkaik/ilkel medeniyetlere ait literatürlerde mevcut olan ve tarihsel gerçekliklerinden kuşku duyulan bazı motiflerin eklendiğini açıkça ve pervasızca ifade etmektedir.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak önce mitoloji ile ilgili kısa bir bilgi verip sonra onun iddialarını değerlendirelim. &#8220;Mitoloji (Ustûriyât, efsane, söylence); Tanrıların, insanların, kahramanların ve evrenin yaratılışının yanı sıra ilk günahı; ilk ölümü, tufanı, tanrıların insanları nasıl cezalandırdıklarını, ikinci planda ise avcılığın ve hayvancılığın başlangıcını, bitkilerden nasıl yararlanıldığını, ateşin ilk kez elde edilişini, cinsel hayatın başlangıcını, ilk ailenin, törelerin ve toplumsal kumruların ortaya çıkışını konu edinen, bunların destansı ve şiirli bir dille anlatan, çoğu zaman kutsal sayılan öykülerdir.Çoktanrıcı ilkçağ inançlarının tanrılarının, yarı tanrılarının ve kahramanlarının tarihini kapsayan ve onları inceleyerek yorumlayan mitoloji, dört kola ayrılır: Tanrıların nasıl oluştuklarını inceleyen Teogoni, evrenin nasıl oluştuğunu inceleyen Kozmogoni, insanın nasıl oluştuğunu inceleyen Antropogoni ve bütün bunların geleceğini inceleyen Eskatoloji.</p>
<p>Çeşitli mitolojiler başlıca konuları olan mitos (hayal ürünü olan sözj&#8217;larm epos (sanatlı söz) ve logos (gerçeğe dayanan söz)&#8217;larla kaynaşmış bulunduğunu da saptamaktadır. Eşdeyişle her mitos, bir ölçüde bir sanat ürünü ve bir ölçüde de gerçeklerle ilgilidir. Gerçeği araştıran felsefe, mitolojik sorulardan dinsel niteliğin atılmasıyla başlamıştır. Örneğin, su&#8217;yu bir tanrı olarak niteleyen ünlü mitolojici Hemeros&#8217;u izleyen ilk filozof Thales, ona fizik bir nitelik vermiştir..&#8221;111Yukarıdaki anlatıma göre mitoloji, gerçek ve hayal karışımı bir sanat ürünüdür. İnsanlar tarafından kurgulanmıştır. Yalan ya da doğru olması pek önemli değildir. Buna karşılık Kur&#8217;an kıssaları, İlâhi kaynaklıdır, tarihi gerçekliği vardır. Yalan olma ihtimali asla düşünülemez. Zira vahiydir.Şimdi, açıklanan şu karşılaştırmadan sonra Kur&#8217;an kıssalarını, mitolojik unsurlarla aynı konumda görmek yahut da onları, mitolojik unsurlarla karışmış göstermek, nasıl izah edilebilir?!</p>
<p>Aslında bu mantığı izah etmenin iki yolu bulunmaktadır.Birincisi, Kur&#8217;an kıssalarını mitolojik unsurlardan dolayı, tamamen mitolojik görmek ve böylece ret ya da inkarda serbest davranmak, İkincisi ise Kur&#8217;an kıssalarını ister mitolojik olsun, ister başka türlü olsun, batıl te&#8217;villerle kuşkulandırıcı bir üslupla yorumlamak ve böylece dolaylı olarak inkara sapmaktır.Öztürk&#8217;ün iddiası bağlamında zikrettiği örnekler de onun, mitolojik unsurdan neyi amaçladığını açıkça göstermektedir. Yüce Allah&#8217;ın, &#8220;Musa&#8217;nın annesine: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil&#8217;e) bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu Peygamberlerden biri yapacağız, diye bildirdik.&#8221;112 biçimindeki buyruğunu, &#8220;terk edilmiş bebek&#8221; motifi olarak zikretmektedir. Hatta o, bunun birçok kadim kültürde mevcut olan edebi bir motif olduğunu vurguladıktan sonra, D. Redford&#8217;un ilgili çalışmasını örnek göstermektedir.</p>
<p>Öztürk&#8217;ün, Yusuf kıssasında anlatılan Aziz&#8217;in karısını da &#8220;muradına eremeyen ayartıcı kadın figürü&#8221; olarak tavsif etmesi, Kur&#8217;an kıssaları konusunda bir su-i edeptir. Zira sözü edilen kadın, Kur&#8217;an&#8217;ın beyanına göre suçunu itiraf etmiş ve rivâyetle- re göre de muradına ermiş; yani, Yusuf ile evlenmiştir.Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır: &#8220;(Kral kadınlara) dedi ki: Yusuf&#8217;un nefsinden murat almak istediğiniz zaman durumunuz neydi? Kadınlar, Hâşâ! Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik, dediler. Aziz&#8217;in karısı da dedi ki: &#8220;Şimdi hak ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murat almak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir.&#8221;113Görülüyor ki Aziz&#8217;in karısı ayartıcı kadın figürü olmaktan öte, bir müddet nefsine aldanıp sonra gerçeği itiraf eden ve dolayısıyla tövbe eden bir kadındır.</p>
<p>Şimdi, Kur&#8217;an&#8217;ın açık âyetleriyle berâati/temizliği sabit olan bir kadın, nasıl olur da ayartıcı bir kadın konumunda sayılır.Kur&#8217;an kıssalarının tarihi gerçeklikle örtüşmesi durumunda Allah&#8217;ın iradesinin farklı zamanlar açısından niçin &#8220;Geçmişte öyleydi, şimdi böyle&#8221; şeklinde ifade edilebilecek tarzda yansıdığına makul bir izah bulamama kaygısı, Öztürk&#8217;ün kafasını karıştıran asıl nedendir.114 İşte bu karmaşık durum, merhum Ziya Paşa&#8217;nın şu dizelerini ona söyletmek mecburiyetinde bırakmıştır: İdrak-ı meâlî bu küçük akla gerekmez; zira bu terazi o kadar sikleti çekmez.115</p>
<p>Şâyet Öztürk, ilahi buyrukların akla hitap ettiğini, ama aklî olmadığını idrak etseydi, onların hepsinin akılla izah edilmesinin zaten gerekmeyeceğini farkedecek ve ta&#8217;lilî mümkün olmayan hususlardaki bilgiyi, Allah&#8217;a havale edip olayın taabbudî olacağını itiraf edecek ve böylece işin içinden sıyrılacaktı. Ancak bilginin kullanımı da bilgi derecesinde önemli olduğu için, bu meyanda Allah&#8217;a yönelmek ve sınırı aşmamak esastır.Ta&#8217;lîl olgusu, bazen bir nesnenin nedenselliğini tespit, bazen de onun hikmetini izhar etme anlamı taşımaktadır. Taabbu- dî/salt ibadet yönlü ilahi buyruklarda nedensellik değil, hikmet yönü önceliklidir. Örneğin, kıbleye yönelmenin nedensellik cihetiyle ta&#8217;lîli söz konusu olamaz. Ancak onun bir hikmete dayandığı aklen kabul edilir. Zira kıbleye yönelmek emr-i İlâhiye dayanınca onun abes ve manasız olamayacağı kendiliğinden bilinir.</p>
<p>Varsayalım ki kıbleye yönelmenin hikmeti, akıl yoluyla izah edilmedi, peki, bu durumda kıble konusunda sabit olan ilahi emir, aciz ve biçare beşer aklınca sorgulanıp ret mi edilecektir?Evet.. Secde, yüce Allah&#8217;a yapıldığı halde, kıbleye yönelmenin aklî yönden bir izahı söz konusu değildir. Bilindiği üzere kişi, kıbleye yönelmeden de secde yapabilir. Abdestin yerine, teyemmümün meşruiyeti de böyledir. Zira toprakla temizlenme,akıl yoluyla anlaşılacak bir husus değildir. Kur&#8217;an&#8217;daki âyetlerin de aynı derecede bilinmesi mümkün değildir. Nasıl ki evrendeki her şey akıl yoluyla keşfedilemiyorsa ilahi vahiy de öyledir. Örneğin, elif-lâm-mîm gibi hem lafzı, hem de manası müte- şâbih olan âyetler, hangi aklî ölçülerle anlaşılabilir. Cennet ve cehennemdeki hâller, melekler ve ruhun konumu, hangi bilgi yoluyla keşfedilebilir? Müminlerin gayba imanları sabit iken, biçâre akıl aletini, gayb konularına daldırmak, imanda şüphe ve inkara yol açmaz mı?!</p>
<p>Hidayet Zertürk &#8211; Modern ve Tarihselci Aklın Kur&#8217;an Okumaları(M.Öztürk Örneği)syf.169,180;197,200;211,231</p>
<p><strong>Dipnotlar: </strong></p>
<p>1.Öztürk, Mustafa, Meal Kültürümüz, 10-11.</p>
<p>2.Bkz. Ebu Süleymân, Sabir Hasen Muhammed, Âdvâıı&#8217;l-Beyân fî Tarîhi&#8217;l- Kur&#8217;ân, Dâru&#8217;l Âlemi&#8217;l Kütüb, es-Suûdiyye, 1. baskı, 200, 35-53.</p>
<p>3.Zümer, 39:18</p>
<p>4.Oztürk, Meal Kültürümüz, 12</p>
<p>5.Hicr, 15:96</p>
<p>6.Nisâ, 4:82</p>
<p>7.Bkz. Zertürk, Hidâyet, Ulûmu&#8217;l-Kur&#8217;an ve Tefsir Usûlü, Ravza Yayınları, l.baskı, İstanbul 2012,114</p>
<p>8.İsrâ, 17:889</p>
<p>9.Bakara, 2:23</p>
<p>10.er-Rafii&#8217;, Mustafa Sadık, İ&#8217;câzu’l-Kur&#8217;arı ve&#8217;l-Belağatu&#8217;n-Nebeviyye, el-Mek- tebetu&#8217;l Asriyye, Beyrut 2004,131-155</p>
<p>11.Öztürk, Mustafa, Kur&#8217;an&#8217;ı Kendi Tarihinde Okumak, 18</p>
<p>12.Öztürk, Kur&#8217;an ve Aşırı Yorum, 500</p>
<p>13.ong, VValter ]., Sözlü ve Yazılı Kültür Sözün Teknolojileşmesi, Metis Yayınları, 4.baskı, İstanbul 2013, 209</p>
<p>&#8230;</p>
<p>53.Oztürk, Mustafa, Kur&#8217;an, Tefsir ve Usûl Üzerine, 28</p>
<p>54.Öztürk, Mustafa, Çağdaş İslâm Düşüncesi ve Kurancılık, 237</p>
<p>55.es-Salih, Subhi, Ulûmu&#8217;l-Hadis ve Mustalahuhu, Dâru&#8217;l-İlm li&#8217;l-Melâyîn, Beyrut 2009, s. 3.</p>
<p>56 eş-Şehr-Zuri, İbnu&#8217;s-Salah, Mukaddime, (thk. Usame el-Belhi) Daru&#8217;l Kitabi&#8217;l- Arabi, Beyrut 2005,13</p>
<p>57 ”Oztürk, Mustafa, Kur&#8217;an&#8217;ı Kendi Tarihinde Okumak, 69</p>
<p>58.Zeydan, Abdulkerim, el-Veciz fî Usûli&#8217;l-fıkh, 16159</p>
<p>59.Mülk, 67:10</p>
<p>&#8230;</p>
<p>83.Öztürk, Kıssaları Dili, 24</p>
<p>84.İsrâ, 17:105</p>
<p>85.el-Haşimî, es-Seyyid Ahmed, Cevâhiru’l-Brfağa, 55-60</p>
<p>86.Bkz. er-Razî, Muhammed b. Ebî Bekr, Muhtaru&#8217;s-Sıhah, 146</p>
<p>87.Yûnus, 10:33</p>
<p>88 .secde, 32:13</p>
<p>89.Mü&#8217;minûn, 23:71; el-Isfahanî, er-Rağıb, Müfredâtü el-Fazi&#8217;l-Kur&#8217;an, Dâru&#8217;l Kalem, Dımaşk, 246</p>
<p>90.Oztürk, Kıssaların Dili, 24</p>
<p>91.Kehf, 18:84-90; bkz. Çantay, Haşan Basri, Kur&#8217;an-ı Hakîm ve Meali Kerim,2/547; Yazır, M. Hamdi, Hak Dini Kur&#8217;an Dili, 5/3284</p>
<p>92.el-Vahidî, Ebu&#8217;l-Hasen Ali b. Ahmed, Esbâbu&#8217;n-Nüzûl, 161</p>
<p>93.er-Razî, Fahreddin, Mefâtihu&#8217;l-Gâyb, 11 (Cüz-21)/139</p>
<p>94.Kehf, 18:95</p>
<p>95.Kehf, 18:84</p>
<p>96.el-Hamelavî, eş-Şeyh Ahmed, Şezâ&#8217;l-Arf fi Fenni&#8217;s-Sarf, 95; bkz. Zihni, Muhammed, el-Muntehab, 377</p>
<p>97.İbnu&#8217;l-Cevzî, Ebu&#8217;l-Ferec Cemalüddin Abdurrahman, Zâdu&#8217;l-Mesir fî İlmi t-Tefsir, 869</p>
<p>98.bkz. Konyalı, Mehmet Vehbi, Büyük Kur&#8217;an Tefsiri (Hülasatu&#8217;TBeycm), Üçdal Neşriyat, İstanbul, ts. 8/3166</p>
<p>99.Bkz. Yazır, M. Hamdi, 5/3282</p>
<p>100.Şuâra, 26:28</p>
<p>101.Bkz. el-Isfahanî, er-Rağib, el-Müfredât, 401, 522, 604</p>
<p>102.Sami, Şemseddin, Kamus-ı Tilrkî, Şifa Yayınlan, 1. baskı, İstanbul 2012,1374, 1402</p>
<p>103.Tuğlacı, Pars, Okyanus Ansiklopedik Sözlük, Pars Yayınları, İstanbul 1972, 6/3061</p>
<p>104.Öztürk, Mustafa, Kıssaların Dili, 12-21</p>
<p>105.Yüksel, Emrullah, Sistematik Kelâm, İz Yayıncılık, İstanbul 2005,147</p>
<p>106.el-Butî, Muhammed Said Ramadan, Kubrâ&#8217;l-Yakîniyyât&#8217;il-Kevniy]/e, 220</p>
<ol start="107">
<li>Bakara, 2:22-24; isrâ, 17:88</li>
</ol>
<p>108.Bkz. İsrâ, 17:1; Kamer, 54:1-2; Mâide, 5:67</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>1.Yazı için bk:</strong>http://ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-1-2/</p>
<p style="text-align: center;"><strong>2.Yazı için bk</strong>.http://ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-2-2/</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/">Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -3</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-2-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-2-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Jun 2019 21:06:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet Zertürk]]></category>
		<category><![CDATA[Kıssaların Tarihi Gerçekliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Kıssaları]]></category>
		<category><![CDATA[Modern ve Tarihselci Aklın Kur'an Okumaları]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22671</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230; Kur&#8217;an Kıssaları Öztürk, özetle, Kur&#8217;an kıssalarından asıl maksadın hidâyet olduğunu kabul etmekle beraber, kıssaların tarihi gerçekliklerinin önemli olmadığını, mucize kabilinden zikredilen bazı olayların salt tabiat hadisesinden ibaret olduğunu, aynı zamanda bazı kıssalarda mitolojik unsurlar bulunduğunu ve yine kısmen de olsa bunlardaki demitolojize girişiminin İlâhi vahye aykırı olamayacağını açıkça ifade etmektedir. Araştırmamızda bu ser- dedilen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-2-2/">Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/kıssalar_1.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22676 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/kıssalar_1.jpg" alt="" width="562" height="284" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/kıssalar_1.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/kıssalar_1-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/kıssalar_1-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 562px) 100vw, 562px" /></a></p>
<p>&#8230;</p>
<ol>
<li><strong> Kur&#8217;an Kıssaları </strong></li>
</ol>
<p>Öztürk, özetle, Kur&#8217;an kıssalarından asıl maksadın hidâyet olduğunu kabul etmekle beraber, kıssaların tarihi gerçekliklerinin önemli olmadığını, mucize kabilinden zikredilen bazı olayların salt tabiat hadisesinden ibaret olduğunu, aynı zamanda bazı kıssalarda mitolojik unsurlar bulunduğunu ve yine kısmen de olsa bunlardaki demitolojize girişiminin İlâhi vahye aykırı olamayacağını açıkça ifade etmektedir. Araştırmamızda bu ser- dedilen iddialar, alt başlıklarla izah ve reddedilecektir.</p>
<ol>
<li><strong> Kıssaların Tarihi Gerçekliği</strong></li>
</ol>
<p>Öztürk bu konuda şöyle demektedir: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;daki bazı kıssaların hak veya bi&#8217;l-hak olarak tavsif edilmesinden yola çıkan geleneksel anlayış, bunun aksi yöndeki görüşü savunmakta ısrarcıdır. Bu anlayışa göre iki âyette geçen kasas ve nebe kelimeleriyle birlikte hak sözcüğünün zikredilmiş olması Kur&#8217;an&#8217;da kıssa olarak serdedilen haberlerin yalın tarihi gerçekleri imlediğini gösterir..</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;daki bir kıssanın tarihiliği, salt bi&#8217;l-hak tabiriyle -ki bu tabirin Türkçedeki tam karşılığını bulmak da hayli zordur- belirlenemez. Çünkü el-hak/veya bi&#8217;l-hak tabiri, mutlak olarak &#8220;gerçek&#8221; anlamına geldiği gibi, yerine ve bağlamına göre &#8220;bir gerçeğin ifadesi&#8221; gibi bir manayı da içermektedir. Nitekim sözlükte, mutabakat ve muvafakat anlamına gelen hak kelimesi, söz (kavi) ve fiille birlikte kullanıldığında, yerinde ve zamanında söz söylemeyi ve bir işi gerektiği şekilde yapmayı ifade eder.. Dolayısıyla bi&#8217;l-hak tabiri, kıssalar bağlamında tarihi gerçekliği bulunan bir olayı, vuku buluş keyfiyetine göre aktarmaktan ziyade, tarihsel boyutunun mevcut olup olmadığı pek önem arz etmeyen bir hikaye/veya menkıbeyi çok esaslı bir amaca matuf olarak yerinde ve zamanında anlatmaktır.&#8221;83</p>
<p>Yukarıda aktardığımız Öztürk&#8217;e ait görüşlerde körü körüne bir gelenek düşmanlığı ile delilleri kullanmada bir saptırma ve demagojik bir anlatım görmekteyiz. Şöyle ki;Madem Kur&#8217;an, bazı kıssaların anlatımında bi&#8217;l-hak/hakla (gerçekle) tabirini kullanmışsa bunun anlamını saptırmadan savunmak, niçin geleneksel anlayış olarak betimleniyor? Bu mantığa göre Kur&#8217;an&#8217;daki mezkur bi&#8217;l-hak tabirini, açık anlamının dışına taşırmak, üstelik bu konuda bazı batıl gerekçeler ileri sürmek, geleneksel anlayışın dışında, ama geçerli ve değerli bir anlayış türü sayılıyor, demektir.Kur&#8217;an&#8217;daki bir kıssanın tarihiliğinin salt bi&#8217;l-hak tabiriyle belirlenemeyeceği hususu da amacını aşmış bir garabet örneğidir. Zira bi&#8217;l-hak tabiri olmadığı durumlarda, Allah&#8217;ın, her hangi bir tarihte haber verdiği, anlattığı bir bilgi, şüphe ve inkarla mı karşılanacaktır? Kur&#8217;an&#8217;ın kendisi hak ile inmemiş midir?</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın, mutlak olarak Kur&#8217;an&#8217;ı, bi&#8217;l-hak/hak ile indirmesi,84 kıssaların da özellikle bi&#8217;l-hak ile tavsifi, acaba yazarın zihninde bir şeyler canlandırmıyor mu? Arap dilinde inkar ve şüphe konumundaki muhataba ifadelerin pekiştirilerek zikredildi- ği hususu, bilinen ve yaygın olan bir realitedir.85 Zannımca yazarın bu yönde bir itirazı olamaz. Öyleyse onun, Kur&#8217;an kıssaları konusunda nasıl bir konumda olduğunu iyice düşünmesi gerekir.Buna göre kıssalar bağlamında bi&#8217;l-hak tabirini maksut anlamının dışına çekmek ve bu aşamada bazı sözcük oyunlarına baş vurmak, temelde ilmi olmaktan uzak girişimlerdir.</p>
<p>Öztürk&#8217;ün, bi&#8217;l-hak tabirinin Türkçe&#8217;deki tam karşılığını bulmada zorlanması, ayrı bir demagoji örneğidir. İslami ilimlerin tefsir bölümünde profösörlük ünvanını kazanmış bir zatın, Kur&#8217;an konusunda istediği gibi cirit attığı müsellem iken, onun burada tevazu göstermesi, pek yerinde icrâ edilen bir davranış sayılmaz. Zira mukteza-i hâle uymayan söz, ne kadar fasih olursa olsun, belağat özelliğinden mahrum kalır.Allah&#8217;ın sıfatlarından olan &#8220;hak&#8221; sözcüğünün ne anlama geldiği, avamın dahi bildiği bir hakikat iken, bunun Türkçe&#8217;deki karşılığı neden zor anlaşılsın ki?! Demek ki burada yazar canibinden gizlenen bir hikmet bulunmaktadır. Aksi durumda malumu, meçhul göstermek mukteza-i hâl bir yana, aslında mukteza-i fıtrâte aykırıdır.</p>
<p>Evet.. Buradaki üstün hikmet!, açık ve anlaşılır bir tabir olan ve batılın karşıtı olarak zikredilen bir sözcüğün, batıl te&#8217;villerle tahrif edilmesi ve bu tahrifin geleneksel anlayış karşısında kutsanmasıdır.!Öztürk&#8217;e göre bi&#8217;l-hak tabiri, mutlak olarak gerçek anlamına geldiği gibi, bağlamına göre &#8220;bir gerçeğin ifadesi&#8221; gibi bir manayı da içermektedir. Okuyucudan özür dileyerek soruyorum &#8220;mutlak gerçek&#8221; ile &#8220;bir gerçeğin ifadesi&#8221; tabirleri, hangi şekillerle tevil edilirse edilsin, &#8220;gerçek&#8221; olmaktan ayrı düşebilir mi? Mutlak gerçek, genel ve şartsız, umumi bir hüviyet arzederken, bir gerçeğin ifadesi, hususi, özel bir gerçek değil midir? Söz konusu anlatımı, iki daire biçiminde düşünürsek büyük daire, mutlak gerçek, küçük daire de gerçeğin ifadesi olmaktadır. Yani, büyük daire, küçük daireyi kuşatmakta ve kapsamına almaktadır.</p>
<p>Peki, her iki dairede de gerçeğin dışında bir şey var mıdır? Hayır. Zira umum, hususu kapsamakta ve husus da mezkur umumun bir cüz&#8217;i/parçası olmaktadır. Ancak Öztürk, söz edebiyatı sandığı anlatımıyla tahrifin en üst seviyesini fiilen göstermiştir!Öztürk&#8217;ün, anlatılan iddiasına Rağıb el-Isfahani&#8217;nin el-Müf- radatından sözlük anlamı bağlamında delil getirmesi, yaptığı demagojiyi örtmeye yöneliktir. Halbuki demagojinin kendisi, zaten örtme ve gizleme yoluyla muhatabı saptırmaktır. Buna göre demagojinin, yeni bir demagojiye zaten ihtiyacı yoktur.Hak sözcüğünün, mutabakat ve muvafakat anlamında kavi ve fiil ile birlikte kullanılması, acaba yazara göre kavi ve fiili, hak anlamının özünden çıkarıyor mu? Hak ve türevlerinden hiçbiri, hak maddesinin esasına aykırı olmazken, mezkur sözcüğün, kavi ya da fiilde kullanımı, nasıl oluyor da hakk&#8217;ın dışına çıkmış imâsiyle tavsif ediliyor?86</p>
<p>Nitekim Isfahanî, belirtilen hususu şöyle dile getirmektedir: &#8220;Dördüncüsü: Gerektiği şekilde, gerektiği miktarda ve gerektiği vakitte meydana gelen fiil ve kavilde (kullanılır.) Örneğin, fiilin (eylemin) haktır, kavl&#8217;in (sözün) haktır gibi. Yüce Allah bu bağlamda buyuruyor ki: &#8220;İşte böylece Rabbinin kelimesi (sözü) hak oldu (gerçekleşti).&#8221;87 &#8220;Benden söz (kavi) hak oldu (gerçekleşti) ki kuşkusuz ben, cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım.&#8221;88 &#8220;Şâyet hak, onların heva ve arzularına tabi olsa..&#8221;89İsfahanî&#8217;nin söz konusu anlatımını irdelediğimizde -ister kavi, ister fiil olsun- hakk&#8217;ın, batıl karşıtında zikredildiğini görmekteyiz. Örneklenen âyetler de bu konuda gâyet açıktır. Peki, İsfahanî&#8217;yi, davasına delil göstererek hak&#8217;kı, batıl te&#8217;villerle batıla çevirmek, hangi ilmi mesnede dayanmaktadır?!</p>
<p>Öztürk&#8217;ün batıl mukaddimelere dayandırdığı netice-i kelamı da mukaddimesi gibi akim ve sonuçsuzdur. Zira o, &#8220;dolayısıyla bi&#8217;l-hak tabiri, kıssalar bağlamında tarihi gerçekliği bulunan bir olayı vuku buluş keyfiyetine göre aktarmaktan ziyade, tarihsel boyutunun mevcut olup olmadığı pek önem arz etmeyen bir hikaye/veya menkıbeyi, çok esaslı bir amaca matuf olarak yerinde ve zamanında anlatmaktır&#8221; anlatımıyla, aslında yerinde ve zamanında söz ve davranışta bulunmamış oluyor.Öztürk, Ömer Özsoy&#8217;un “Kur&#8217;an ve Tarihsellik Yazılan&#8221; adlı eserinden, iddiasını destekleyici mahiyette şöyle bir paragraf sunmaktadır: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;daki bir kıssaya, mesela Zülkarneyn kıssasına bir tarihçi ve/veya coğrafyacı gözüyle bakıldığında bir takım yanlış beyanlarla karşılaşılır. Şöyle ki bu kıssada Zülkar- neyn&#8217;in güneşin battığı yere kadar gittiğinden söz edilir. Olgusal olarak gerçeklikle test edildiğinde bu, aslında yanlış bir ifadedir. Çünkü güneşin battığı bir yer yoktur, seyrettiği bir yön/yörünge vardır.</p>
<p>Şu halde Allah, Zülkarneyn güneşin battığı yere kadar gitti..&#8221; derken, insanlara güneşin battığı bir yer yönünde bilgi mi vermiş oluyor? Yoksa o günkü muhataplarının kozmolojik bilgi düzeylerine göre mi konuşuyor? Bizce doğru seçenek İkincisidir.&#8221;90</p>
<p>İddia sahibi, genelde Kur&#8217;an kıssalarının, özellikle de Zülkarneyn kıssasının, tarihçi ve coğrafyacı bakış açısıyla değerlendirildiği takdirde bir kısım yanlış beyanların ortaya çıkacağını açıkça vurgulamaktadır. Kur&#8217;an, Allah&#8217;ın vahyi olmakla onda kuşkunun olmayacağı bütün Müslümanlarca bilinen bir husustur. Kıssalar da onun bir parçası olduğuna göre bunlarda meydana gelebilecek bir itiraz ve kuşkunun ne anlama geldiği malumdur. Üstelik kesin bilgi olan vahiy, hangi gerekçeyle tarih ve coğrafya bilgilerine mahkum edilebiliyor? Zira beşerin bir çıkarımından ibaret olan malum bilgiler, zan ve ihtimale dayanmaktadır.Aynı zamanda Zülkarneyn&#8217;in, güneşin battığı yere gittiği anlamındaki âyet konusunda iddia edilen olgusal gerçekliğe uymama hususu da iddia sahibinin eksik ve yetersiz araştırmasından kaynaklanıyor. Öyle ki mezkur ifadenin ne anlama geldiğini, Kur&#8217;an metninden yahut da ilgili tefsirlerden inceleme zahmetinde bulunulmadan acelece böyle bir şeyin yanlış olacağı hükmüne varılmıştır.Yukarıdaki iddianın konumunu daha iyi görebilmek için ilgili âyetlerin bir bütünlük içerisinde zikredilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Yüce Allah, mezkur kıssada şöyle buyurmaktadır: &#8220;Sana Zülkarneyn&#8217;i sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım. Kuşkusuz biz, onu yeryüzünde büyük bir güç sahibi yaptık ve ona her şeyden bir sebep (yol ve vasıta) verdik. O da bir yol tuttu, tâ güneşin battığı yere (gün batıya) ulaşınca onu kara bir balçıkta batar buldu. Bunun yanında bir kavim buldu.. Sonra o, başka bir yol tuttu. Nihâyet üstüne güneşin (ilk önce) doğduğu yere (gün doğu cihetine) vardığı vakit onu öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki biz, onlar için buna karşı (korunacak) hiçbir siper yapmamıştık.&#8221;91</p>
<p>Yukarıdaki âyetlerde Zülkarneyn hakkında sorulan bir soruya yanıt verilmektedir. Katade&#8217;ye göre soranlar, Yahudilerdir.92 Zülkarneyn bir lakaptır, asıl adının ne olduğu, hangi dönemlerde yaşadığı ve onun Peygamber olup olmadığı ihtilaflıdır.93Yüce Allah, Zülkarneyn&#8217;e beşeri gücün üstünde bir güç ve otorite vermekte ve onu yeryüzünde bazı tasarruflarla görevlendirmektedir.Nitekim ilgili kıssada, Ye&#8217;cüc ve Mecüc&#8217;e karşı yaptığı şeddin inşasında oradaki halkın, vergi vermek istemeleri karşısında onun, &#8220;Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet, (sizin vereceğinizden) daha hayırlıdır&#8221;94 demesi, verilen görevi pekiştirdiği gibi; &#8220;biz onu yeryüzünde büyük bir güç sahibi yaptık ve ona her şeyden bir sebep verdik&#8221;95 âyeti de belirtilen gücün varlığına açık delildir.Yukarıdaki âyetlerde güneşin battığı yer anlamındaki tabir, mağribe&#8217;ş-şems, güneşin doğduğu yer anlamındaki tabir de matlia&#8217;ş-şems biçimindedir. Mağrib ve Matli&#8217; sözcükleri, mef&#8217;il kalıbından ism-i zaman ve ism-i mekandır.</p>
<p>Burada kural şöyle dir, sülasilerde muzari fiilin ayne&#8217;l fiili (ortası), fethalı ya da zammeli geldiğinde ism-i zaman ve ism-i mekanın mef&#8217;al kalıbında gelmesi gerekir. Muzarinin ayne&#8217;l fiili, kesra olduğunda ise mef&#8217;il kalıbında olmalıdır. Ancak burada mezkur sözcükler, mef&#8217;al kalıbında gelmeleri gerekirken, kıyasa muhalif olarak mef&#8217;il biçiminde gelmişlerdir. Lügatçılar, bu istisnâ sözcüklerde -rivâyet bulunmasa da- bunların mef&#8217;al kalıbında kullanılabileceğini belirtmektedirler.96 Güneşin doğduğu yer anlamındaki matlia&#8217;ş-şems tabirinde matlai&#8217;ş-şems kıraati de bulunmaktadır. Yer isim-mekan anlamında kesrâ ile matli&#8217;, masdar anlamında fetha ile matla&#8217; biçiminde olduğu ifade edilmiştir. İbnu&#8217;l-Enbârî de bu kanaâttedir. Aynı zamanda Arapların mezkur tabiri, matli&#8217; biçiminde okuyup da masdar anlamını, matla&#8217; biçiminde okuyup da yer anlamını kasdettikleri, Arapçanm bir teves- su&#8217;u/kapsamlılığı olarak zikredilmektedir.97</p>
<p>Yukarıda çevirisini verdiğimiz âyetler, Haşan Basri Çan- tay&#8217;ın mealinden bazı hafif tasarruflarla alınmıştır. Ancak mağribi&#8217; ş-şems ve matlia&#8217;ş-şems tabirlerinin çevirisindeki parantezli ifadeler, M. Hamdi Yazır&#8217;a aittir. Böyle davranmamızın nedeni, mezkur tabirlerin hem yer, hem de yön anlamlarında kullanıldıklarına işaret etmektir. Ayrıca Konyalı Mehmet Vehbi de mezkur tabirlerde yön anlamına vurguda bulunmuştur.98Mağribi&#8217;ş-şemsten amaç, Zülkarneyn&#8217;in, bulunduğu yerin gün batı tarafından tâ nihâyetine kadar olan kısımdır. Öyle ki artık ondan öteye geçilemez. Matlia&#8217;ş-şems ise, yeryüzünde güneşin engelsiz olarak ilk doğduğu yerdir.99 Maşrik&#8217;in mağrib&#8217;e mukabil olmasına rağmen, onun yerine, Matli&#8217;nin zikri, güneşin ilk doğuşuna işaret içindir. Zira mat- lia&#8217;ş-şems, masdar anlamında tulu&#8217;uş-şems/güneşin doğuşu biçiminde de kullanılır.Mezkur tabirlerin işaret ettikleri yerlerin tayin ve tespiti, ihtilaf konusu olmuştur ki bu husus, asıl maksadımız değildir.Mezkur tabirler, ister yer, ister zaman anlamlarında kullanılsın, Zülkarneyn, o tabirlerin işaret ettiği müsemmâya ulaşmış ve oralarda muhtelif kavimlerle karşılaşmıştır.</p>
<p>Özellikle doğu ve batı anlamındaki sözcüklerin zikredilmesi, onun güç ve otoritesini izhar etmek içindir. Nitekim &#8220;Rabbü&#8217;l-maşriki ve&#8217;l-mağ- ribi/doğunun ve batının Rabbi.&#8221;100 ifadesinde mülk ve saltanata işaret edildiği gibi burada da öyle olmuştur.el-Isfahanî, maşrık ve mağrib (doğu ve batı) sözcüklerinin tekil kullanıldıklarında doğu ve batı yönüne işaret edeceğini açıklamaktadır.101 Burada da matlia&#8217; ve mağrib sözcükleri tekildir. Onların izafetle kullanılmaları bir nükteye dayanmaktadır ki o da söz konusu tabirlerin ardından zikredilen kavimlerin, doğu ve batı cihetindeki hâllerine işarettir. Güneşin, kara balçıkta batması ve kendisini güneşe karşı koruyamayan bir kavmin üzerine doğması anlatımları, mezkur nüktenin bir göstergesidir. Zaten maşrık ve mağrib tabirlerinde güneş sözcüğünün malum olması cihetiyle örfi kullanımda hazfedilmiştir.</p>
<p>Görülüyor ki, iddia sahibi, matli&#8217; ve mağrib tabirlerinin ne anlama geldiklerini ciddi bir araştırmaya tabi tutmadan, inkar yoluna gitmiş ve uydurduğu olgusal gerçeklik testiyle Kur&#8217;an&#8217;ı sorgulamaya çalışmıştır. Bu davranış, aslında onun bu konuda cahilce ve acelece hüküm verdiğini göstermektedir. O, aslında güneşin doğduğu yer ile, güneşin seyrettiği yön anlatımları arasında demagoji yapmaktadır. Şâyet iddiacı, mezkur tabirleri anlamak için her hangi bir sözlüğe baksaydı, bu denli bir inkar ve şüphe yoluna girmeyecekti. Örneğin, Şemseddin Sami, mağrib sözcüğünü güneşin battığı yer, taraf, yön ve vakit olarak açıkladığı gibi; maşrıkı da güneşin doğduğu yer, yön, taraf ve gün doğusu olarak ifade etmektedir.102</p>
<p>İddiacı, mağribi&#8217;ş-şems tabiri bağlamında, &#8220;güneşin battığı bir yer yoktur&#8221; demekle, aslmda güneşin seyrettiği yönü de -ki bunu ısrarla vurgulamaktadır- inkar ediyor ve böylece kendi kendisiyle çelişiyor. Zira mekanın olmadığı durumda, müte- mekkin yani, mekanda bulunan da yok demektir. Peki, böyle bir durumda izafi ve nisbî olan yön yahut da yörünge, nasıl tespit edilecektir? Üstelik yönün kendisi, mekana ve mahalle işaret etmiyor mu? Sonra güneş, hangi yöne seyrederse seyretsin, onun kuşattığı şey, mekan sayılmıyor mu? Halbuki mezkur tabirler, en yakın ve en uzaktan kinayedir.İddiacının, tarihçi ve coğrafyacı bakış açılarıyla mezkur tabirleri sorgulaması, ayrı bir garabet örneğidir. Tarihçi kimdir, görevi nedir? Tarih yaşanmış olayların nakledilmesinden ibaret değil midir. Peki, öyle ise &#8211; ki öyledir -bu durumda tarihçi artırma ve eksiltme yapmadan rivâyet yoluyla sabit gördüğü bir olayı aktarmayacak mıdır? Böyle bir durumda güneşin battığı yer ile, güneşin seyrettiği yön arasında ne fark vardır? Daha açık bir anlatımla tarihçi, güneşin doğduğu yerle ilgili bir bilgiyi, iddiacının varsayımına göre tabir açısından yanlış görüp de nakletmeyecek midir?!Olayı coğrafyacı mantığıyla araştırmaya çalışalım. Yön, her hangi bir şeyin yüzlerinin baktığı taraf demektir.103</p>
<p>Coğrafyada yön denilince, kuzey, güney, doğu ve batı hatıra gelir. Kısacası,bunlara &#8220;ana yönler&#8221; denir. Nakledilecek bir şeyin veya seyahat edecek bir kimsenin hedefine ulaşabilmesi için yönleri bilmesi gerekir.Matli&#8217; ve mağrib sözcüklerinin yer anlamlarıyla beraber, yöne de işaret ettikleri, yukarıda anlatıldı. Mezkur tabirlerin sadece yer anlamında olup yön anlamı taşımadıkları ise Öz- türk&#8217;ün sübjektif yorumundan ibarettir. Görülüyor ki iddiacının bu bağlamdaki araştırması, Kur&#8217;an kıssalarını, özellikle de Zül- karneyn kıssasındaki mezkur tabirleri, coğrafya ya da tarih bakış açılarına!!) mahkum edecek derecede yüzeysel ve anlamsızdır. Kur&#8217;an sözcüklerine, bir bütünsellik içerisinde, Arap dili ve mantığı üzere bakmak gerekirken onları sonradan gelişen bazı terim ve anlatımlara uyarlamaya çalışmak, aslında ilmi bir davranış sayılamaz.Yüce Allah, Zülkarneyn&#8217;i yeryüzünde tasarruf yetkileriyle donatıp belli noktalara göndermişse -ki öyledir- bu durumda; onun, mezkur tabirlerden yönünü tayin edecek derecede habersiz kalması, akıl cihetiyle de yanlış ve eksiktir.</p>
<p><strong>Devamı: 3.Yazı</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="frQJ4rnG4b"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/">Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -3</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -3&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-3-2/embed/#?secret=8LdWupzkse#?secret=frQJ4rnG4b" data-secret="frQJ4rnG4b" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-2-2/">Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-2-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-1-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-1-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Jun 2019 20:59:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet Zertürk]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Metninde Çelişki ve Tekrarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ı Yorumlamada Hadis-Sünnet Ayırımı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Nasıl Bir Metin Olduğu]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Yazınsal Bir Metin Olarak Algılanışı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da Sözlü ve Yazılı Metin Ayırımı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuranla İlgili Bazı Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Modern ve Tarihselci Aklın Kur'an Okumaları]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22669</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kuranla İlgili Bazı Meseleler Kur&#8217;an&#8217;da Sözlü ve Yazılı Metin Ayırımı Kur&#8217;an&#8217;ı, aslî şekliyle sözlü bir metin olarak telakki eden yazar(Prof.Dr.Mustafa Öztürk kastediliyor), teberrüken yazılan Kur&#8217;an&#8217;ın birçok bağlamını yitirdiğini ve böylece güç anlaşılır bir kitap haline geldiğini rahatlıkla ifade etmektedir. Kur&#8217;an hakkındaki bu pervasızca yargının ne derece doğru ya da yanlış olduğunu öğrenmek için onun bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-1-2/">Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/tarihselcilik-ihsan-senocak.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-22674 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/tarihselcilik-ihsan-senocak.jpg" alt="" width="560" height="425" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/tarihselcilik-ihsan-senocak.jpg 560w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/tarihselcilik-ihsan-senocak-170x130.jpg 170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/tarihselcilik-ihsan-senocak-300x228.jpg 300w" sizes="(max-width: 560px) 100vw, 560px" /></a></p>
<p><strong>Kuranla İlgili Bazı Meseleler </strong></p>
<p><strong>Kur&#8217;an&#8217;da Sözlü ve Yazılı Metin Ayırımı </strong></p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ı, aslî şekliyle sözlü bir metin olarak telakki eden yazar(Prof.Dr.Mustafa Öztürk kastediliyor), teberrüken yazılan Kur&#8217;an&#8217;ın birçok bağlamını yitirdiğini ve böylece güç anlaşılır bir kitap haline geldiğini rahatlıkla ifade etmektedir. Kur&#8217;an hakkındaki bu pervasızca yargının ne derece doğru ya da yanlış olduğunu öğrenmek için onun bu me- yandaki iddialarını bazı ara başlıklar altında inceleyelim.</p>
<ol>
<li><strong> Kur&#8217;an&#8217;ın Nasıl Bir Metin Olduğu </strong></li>
</ol>
<p>Yazar, bu konuda şöyle demektedir: &#8220;Kur&#8217;an, aslî şekliyle yazılı değil, sözlü (şifahi) bir metindir. Kur&#8217;an&#8217;daki şifahi dil, yazı dili gibi statik değil, dinamiktir. Bu sözlü metnin Hz. Peygamber&#8217;in sağlığında belki de çok kere &#8220;teberrüken yazılarak muhafaza edilmesi ve Hz. Ebu Bekir zamanında derlenip iki kapak arasında mushaf haline getirilmesi bizi yanıltmamalıdır. Daha açıkçası, Kur&#8217;ân, masa başında yazılmış bir kitap gibi algılanmamalı, mevcut mushaf metninin de gelecek kuşaklardaki Müslümanların anlama sorunları dikkate alınarak tertip edildiği sanılmamalıdır.1 &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın aslî şekliyle yazılı değil, sözlü olduğu&#8230;&#8221; yönündeki iddiayı araştıralım. Önce yazarın nasıl bir Kur&#8217;an&#8217;a inandığını sorgulamak gerekir. Zira Müslümanların şu an ellerinde bulunan Kur&#8217;ân nüshası, yazılı bir metindir. Peki, bu durumda &#8220;asli şekliyle&#8221; yakıştırması ne anlama gelmektedir? Bununla Kur&#8217;an&#8217;ın inzalinden önceki durumu amaçlıyorsa, bunun yazılı ya da sözlü olması, tartışılacak bir konu değildir. Zira vahyin ğayb alemindeki durumu mevzumuz değildir.</p>
<p>Şâyet yazar, &#8220;aslî şekliyle&#8221; anlatımını inzâlden sonrası için kullanıyorsa -ki öyle olmalıdır- bu durumda Kur&#8217;ân&#8217;ın mezkur konumunun rivâyeten tespiti ve buna ilave olarak Kur&#8217;an&#8217;ın böyle bir ayırıma lafzi olarak delâleti ispat edilmelidir. Rivâyet yönüyle Kur&#8217;an&#8217;ın ilk günden itibaren yazıldığı, Peygamberimizin (a.s.) bu gayeyle vahiy katipleri tuttuğu ve yazılan sahi- felerin titizlikle muhafaza edildiği, hatta ilk etapta hadislerin Kur&#8217;ân&#8217;la karışma tehlikesinden dolayı yazılmadığı, malum olan bir husustur.Peygamberin vefatından sonra Ebu Bekir döneminde Kur&#8217;ân sahifelerinin bir araya getirilerek &#8220;mushaf&#8221; adı altında toplandığı ve Hz. Osman&#8217;ın mezkur mushaf&#8217;ı esas alarak Kur&#8217;ân nüshalarını çoğalttığı yine bilinen bir realitedir.2Hiçbir İslam fırkası, siyasî ve itikadî çekişmelerine rağmen Hz. Ebu Bekir döneminde toplanıp Hz. Osman tarafından çoğaltılan İmam Mushaf&#8217;a muhalefet etmemiş ve Kur&#8217;ân konusunda ret ya da inkâr yoluna gitmemiştir.</p>
<p>Böylece Kur&#8217;ân&#8217;ın nesilden nesile intikali mütevâtir bir yolla sabit olmuştur.Müslümanların tevarüs ettikleri iş bu Kur&#8217;ân nüshası sözlü ve yazılı bir ayırıma tabi tutulmadan, hâlâ mevcudiyetini korumaktadır. Şâyet aslî şekil, sözlü metin olsaydı, mushaf&#8217;ın derlenmesine gerek kalmazdı. Zira Müslümanlar arasında zaten  Kur&#8217;an&#8217;ı ezberinden okuyan binlerce hafız bulunmaktaydı. Nitekim zamanımızdaki onbinlerce hafızın varlığı bunun en açık göstergesidir.Kur&#8217;an hafızlarının mevcudiyetine rağmen, onun yazıya intikali, bu hususun sahabe tarafından değil, bizzat Peygamber tarafından yapıldığını göstermektedir. Peygamberin vefatından sonra derlenen mushaf, mevcut sahifelerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur.</p>
<p>Görülüyor ki ilk Müslümanlar, Kur&#8217;an&#8217;ın nakli konusunda hem sözlü, hem de yazılı yönlerin her ikisini de mütevâtir bir yolla gerçekleştirmişlerdir. Şâyet durum farklı olsaydı, Kur&#8217;an&#8217;ın aslı konusunda varsayılan ihtilafların günümüzde de sürmesi gerekirdi. Halbuki böyle bir ihtilaf vaki olmamıştır.Öztürk, sözlü ve yazılı metin ayırımını her hangi bir rivâ- yetle asla ispat edemez. Aslında onun sözlü metni kabul etmesi, zorunlu olarak yazılı metni de kabul etmesini gerektirir. Aynı zamanda yazılı metni kabul etmesi, sözlü metni de kabul sayılır. Onlardan her hangi birinin kabulü, diğerinin de aynı derecede kabûlünü gerektirir. Zira her ikisi de aynı derecede rivâyet edilmişlerdir. Öyleyse &#8220;Kur&#8217;an aslî şekliyle yazılı değil, sözlü (şifahi) bir metindir.&#8221; sözü, kendi içinde çelişkili bir durum ar- zetmektedir. Doğaldır ki aynı derecede rivâyet edilen iki şeyden biri aslî, diğeri fer&#8217;i olamaz. Bilinen bir gerçektir ki her ikisi de ayırıma tabi tutulmadan Kur&#8217;an olarak tesmiye edilip o şekliyle rivâyet edilmiştir.</p>
<p>Yazarın, mezkur ayırıma Kur&#8217;an lafzından delil getirmesi gerektiğine işaret ettik. Zira Kur&#8217;an&#8217;la ilgili bir hususun elbette Kur&#8217;an temelli olması gerekir. Kur&#8217;an bağlamında sözlü metin, asıl olduğuna göre -ki yazar öyle iddia ediyor- niçin Kur&#8217;an, bu hususu açıkça beyan etmemiştir? Böyle bir durum -hâşâ- Kur&#8217;an için eksiklik sayılmaz mı? Üstelik iddiacı, Kur&#8217;an&#8217;ın yazılı bir metin olmadığını Kur&#8217;an&#8217;dan bir delille ispat edebilir mi? Kur&#8217;an&#8217;ın aslî şekliyle sözlü olması, onun yazıya geçirilmesine engelmiş gibi bir üslûpla karşı karşıyayız. Halbuki yazı, sözlü metni korumaya yönelik zorunlu bir olgudur.Sözlü bir metnin yazıyla aktarılması gâyet tabii bir durum iken bunların birbiriyle uyuşmamış iki ayrı nesne biçiminde gösterilmesi, tamamen mesnetsizdir. Acaba, yazar, Kur&#8217;an dışında, hangi sözlü metnin külliyen yazıdan tecrit edilerek binlerce yıl sağlam aktarıldığını ispat edebilir?</p>
<p>Varsayalım ki Kur&#8217;an, yazılı bir metin biçiminde değil de tamamen sözlü bir metin olarak aktarılsaydı, bu durumda yazarın nasıl bir tavır sergileyeceğini doğrusu merak ediyorum. Burada asıl olan, sözlü ya da yazılı olmaktan öte, rivâyetin sağlam bir yolla iletilmesidir.&#8221;Kur&#8217;an&#8217;daki şifahi dil, yazı dili gibi statik değil, dinamiktir.&#8221; iddiası, sözlü ve yazılı metnin ispatına dayandırılan ikincil bir durumdur. Birincil durum yani, Kur&#8217;an&#8217;ın sözlü-yazılı metin ayırımı ispatlanamadığına göre ona bağlı olan ikincil durum da kendiliğinden itibardan düşer. Üstelik elimizdeki Kur&#8217;an nüshasında statik ve dinamik ayırımı yoktur.&#8221;Bu sözlü metnin Hz. Peygamberin sağlığında belki de çok kere &#8220;teberrüken&#8221; yazılarak muhafaza edilmesi..&#8221; iddiasına gelelim. Yazara göre Kur&#8217;an, çok kere &#8220;teberrüken&#8221; yazılmıştır. Aynı zamanda bu durum, kesin olmayıp kuşkuludur. Zira &#8220;belki&#8221; şüphe edatı, bunun açık göstergesidir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın teberrüken yazılması demek, onun zorunlu olarak değil de bir fazilet ve nafile uğraş olarak yazılmışlığını göstermektedir.Böyle bir iddia, Kur&#8217;an&#8217;ın malum ve mütevatir subutuna aykırı olup en başta Peygamber&#8217;e ve sonrasında O&#8217;nun ashabı ve onları takip eden bütün Müslüman topluma bir iftira ve bühtandır.Kur&#8217;an, Peygamber döneminde çok kere teberrüken yazılmışsa, onun bazen -teberrüken de olsa- yazılmadığı kendi ifadelerinden açıkça anlaşılır. Halbuki Kur&#8217;an&#8217;ı rivayet eden toplu bir düşünce yapısıdır? Evet.. Böyle bir algıya göre Yüce Allah&#8217;ın hiçbir dönemde vahiy göndermemesi gerekirdi. Zira o vahiyle muhatap olan müntesiplerin anlama sorunları, hiçbir dönemde külliyen çözülemeyeceğine göre artık vahyin i&#8217;raptan bir mahalli olmayacaktır, demektir.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Kur&#8217;an Metninde Çelişki ve Tekrarlar </strong></li>
</ol>
<p>Öztürk, Ömer Özsoy&#8217;un &#8220;Kur&#8217;an ve Tarihsellik Yazıları&#8221; adlı eserinden şöyle bir alıntıyı iddiasına delil olmak üzere aktarmaktadır: &#8220;Kur&#8217;an metninde çelişkiler ve azımsanamayacak ölçüde tekrarlar vardır. Kur&#8217;an metninin kompozisyonunda belli bir mantık yakalamak mümkün değildir. Çünkü mushaftaki tertip ne kronolojik bir tertiptir, ne tematik bir tertiptir, ne de sistematik bir tertiptir. Bu yüzden total olarak Kur&#8217;an metni, iç bütünlüğe sahip olmaktan uzaktır: Sûre içi bütünlük yoktur: Mevcut formun en küçük birimleri olan âyetler bile her zaman gerçek anlamda bir bütünlüğe tekabül etmemektedir. Sonuçta hepsinin &#8220;bütünsüzlük&#8221;e indirgenmesi mümkün olan bu özellikler, yazılı bir metin için kusur kabul edilebilecek özelliklerdir.&#8221;4</p>
<p>Yukarıdaki iddia, oryantalistleri bile hayrette bırakacak boyuttadır. Kur&#8217;an, Müslümanlara göre -ki daha önce belirttik- mütevâtir bir rivâyet yoluyla aktarılmıştır. Mütevatir, yakinî ve zorunlu bir bilgi ifade eder. Onda çelişki vardır, demek, böyle zorunlu bir bilgiyi yalanlama ve noksanlıkla itham etme anlamı taşımaktadır. Bunu iddia edenin de İslâm inancındaki hükmü gayet açıktır.Kur&#8217;an&#8217;da çelişki iddia etmek, bizzat Kur&#8217;an&#8217;la çelişmektedir. Zira Kur&#8217;an, kendi ifadesiyle korunmuş olduğunu ve kendisinde her hangi bir çelişki olmadığını açıkça belirtmektedir. Yüce Allah bu bağlamda şöyle buyurmaktadır: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ı kesinlik le biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.&#8221;5 &#8220;Hâlâ Kur&#8217;an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah&#8217;tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık/çelişki bulurlardı.&#8221;6</p>
<p>Bütün Müslümanların üzerinde icmâ ve ittifak ettikleri Kur&#8217;an ortadadır. Onun korunduğu ve her hangi bir çelişkiyi barındırmadığı da yukarıdaki âyetlerden açıkça anlaşılmaktadır. Şimdi bu denli kesin ve zahir delilden sonra hâlâ malum iddiayı, savunmak ya da ona bir mesnet aramaya çalışmak, ilmi olabilir mi?&#8221;Kur&#8217;an&#8217;da azımsanmayacak ölçüde tekrarlar vardır&#8221; anlatımı, kapalı ve anlamsızdır. Zira tekrar, mutlak anlamda edebiyata aykırı değildir. Gereksiz, anlamsız, amaçsız ve münasebetsiz olan tekrar, kınanmıştır. İddiacı bu tür bir tekrarı, Kur&#8217;an&#8217;da ispat edemez. Kur&#8217;an&#8217;daki tekrar, sözü pekiştirme, ifadeye şiddet verme, muhatabın dikkatini çekme ve bu yolla sözün etkisini artırma amacına yöneliktir. Bunun edebiyattaki adı &#8220;tek- rîr&#8221;dir. Alimlerden bazıları, tekrar ve tekrir yerine, tenvi&#8217; tabirini kullanmışlardır.7</p>
<p>&#8220;Tekrar&#8221; olayını, olumsuzluk anlamında algılamak, Kur&#8217;an&#8217;da tutarsızlık/çelişki olmadığını ifade eden âyete de aykırıdır. Zira tekrar, Kur&#8217;an&#8217;ı üslûp açısından problemli göstermek olduğuna göre bunun, onda bulunması, bir tutarsızlık olur ki bu durum, asla kabul edilemez.&#8221;Kur&#8217;an metninin kompozisyonunda belli bir mantık yakalamak mümkün değildir. Çünkü Kur&#8217;an&#8217;daki tertip ne kronolojik bir tertiptir..&#8221;Yukarıdaki pasaj ve devamı, Kur&#8217;an metnini beşeri üslupla mukayese etmekten kaynaklanan anlamsız bir iddiadır. Kur&#8217;an üslubunun Allah&#8217;a ait bir vahiy olduğu sabit olduktan sonra, onu bazı aklî ve vehmî tasavvurlarla eleştirme cüretinde bulunmak, gâyet çirkin ve yersiz bir davranıştır.Kur&#8217;an&#8217;ı, sözlü ve yazılı ayırımına indirgeyen anlayışın paradokslarından biri sayılan yukarıdaki iddia, aynı zamanda Kur&#8217;an&#8217;ın i&#8217;cazı&#8217;na da aykırıdır. Kur&#8217;an&#8217;ın, inkarcılara karşı meydan okuması ise onun i&#8217;cazı&#8217;nın sürekliliğine açık bir delildir.</p>
<p>Nitekim Yüce Allah bu bağlamda şöyle buyurmaktadır: &#8220;De ki: Andolsun, ins ve cin şu Kur&#8217;an&#8217;ın bir benzerini getirmeleri hususunda bir araya toplansa, birbirlerine yardımcı da olsalar, yine onun bir benzerini getiremezler.&#8221;8&#8243;Eğer kulumuza parça parça indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun benzerinden bir sûre getirin. Allah&#8217;tan başka şahitlerinizi de çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz.&#8221;9Yukarıdaki âyetler, Kur&#8217;an&#8217;ın bir benzerini getirme konusunda, insan ve cinlere meydan okurken ve bu realite, 1400 kü- sür yıldır devam ederken; kalkıp da onun metninde kompozisyon eksiklikleri aramak, dinlenecek bir iddia sayılamaz. Müşriklerin, Arap dilinin edebiyat ve şiirine olan vukufiyetleri, tarihi bir realitedir. Onlar bu konumlarına rağmen, Kur&#8217;an&#8217;a bir nazire ve benzer getirmekten aciz kalıp bunun yerine, kılıçla savaşmayı tercih etmişlerdir. Şâyet edebi açıdan karşılık verebilse- lerdi, onların bunu bırakıp da ondan daha zor olan savaşı denemeleri bir ahmaklık sayılırdı.</p>
<p>Üstelik Kur&#8217;an&#8217;ın üslûbunu taklit edip ona karşı nazîre denemeleri yapanlar da bir başarı elde edemediler.10 Çağımızda BOP (Büyük Orta Doğu) projesi kapsamında ortaya atılan “el-Furkanul-Hakk&#8221; adlı tahrif çalışması da karanlığa gömülmüştür. İslam düşmanlarının Kur&#8217;an aleyhine icra ettikleri çalışmalar, ilk günden bu yana devam edip durmakta iken, Müslümanlık iddiasında bulunan bazı kişilerin Kur&#8217;an metnine yönelik bu denli cüretkâr iddiaları gerçekten düşündürücüdür. Düşmandan gelen itirazları bir derece de olsa anlamlandırmak mümkündür. Ancak Müslüman olduğunu ifade eden binlerinin bu türden açıklamaları asla kabul edilemez.Öztürk, Özsoy&#8217;dan yaptığı alıntıyı tasdik etmekte ve bu yazılı metin kusurunu(l) -kendince- Kur&#8217;an&#8217;ın aslî yönüyle sözlü bir metin olduğu hususundaki iddiasıyla kurtarmaya çalışmaktadır. Demek ki ona göre iki çeşit Kur&#8217;an bulunmaktadır. Biri, sözlü Kur&#8217;an, -ki asıl olan odur- diğeri de yazılı Kur&#8217;an ki bunda birçok kompozisyon yanlışları ve gereksiz tekrarlar bulunmaktadır. Bunun yazılışı da çoğu kez teberrükendir.</p>
<p>Bu korkunç iddiaya göre Öztürk&#8217;ün, gerçekten hangi Kur&#8217;an&#8217;a inanıp ya da inanmadığını sormak gerekir. Şâyet sözlü Kur&#8217;an&#8217;a inanıyorsa -ki öyle anlaşılıyor- bu Kur&#8217;an, onun algısına göre eksik aktarılıp birçok bağlamını yitirmiştir. Yazılı Kur&#8217;an&#8217;a inanıldığı takdirde de birçok problem ortaya çıkmaktadır. Her iki durumda da ortada sağlam ve eksiklikten korunmuş bir Kur&#8217;an bulunmamaktadır.</p>
<ol start="3">
<li><strong>Kur&#8217;an&#8217;ın Yazınsal Bir Metin Olarak Algılanışı </strong></li>
</ol>
<p>Öztürk bu konuda şöyle demektedir: &#8220;Kur&#8217;an, Hz. Osman dönemindeki istinsah faaliyetinin ardından yazınsal bir metin olarak algılanmaya başladı ve bu algılama tarzı, doğal olarak Kur&#8217;an&#8217;ı anlama meselesine farklı bir mahiyet kazandırdı. Çünkü, belli bir toplumsal ve zihinsel çevrede, belli bir dil ile ortaya konulan bir metni, o metnin yazarı hayattan ayrıldıktan sonra anlama sorunu ortaya çıkar..&#8221;11 Kur&#8217;an&#8217;ın yazınsal bir metin olarak ağılanması iddiası, Kur&#8217;an&#8217;ın sabit olan tarihine aykırıdır. Zira Kur&#8217;an, bir algı olarak değil, bir realite olarak ilk günden beri yazıya aktarılmıştır.</p>
<p>Yazı faaliyeti, Hz. Osman&#8217;la başlamamaktadır. Kur&#8217;an&#8217;ı ilk defa sahifelerden istinsah edip bir araya getiren, Hz. Ebu Bekir&#8217;dir. Şâyet Kur&#8217;an yazıya aktarılmayıp sözlü bir metin olarak kalsaydı, bu durumda algılama tarzı, acaba nasıl olacaktı?! Kur&#8217;an, ona göre Hz. Osman dönemindeki istinsah&#8217;tan itibaren farklı algılamalara neden olmuşsa, bunun Hz. Osman&#8217;dan önceki dönemlerde ne konumda olduğu acaba, nasıl izah edilecektir? Demek ki Hz. Osman dönemine kadar ayrı bir Kur&#8217;an, Hz. Osman döneminden itibaren de başka bir Kur&#8217;an bulunmaktadır ki bu malum algı farklılığı ortaya çıkmıştır.&#8221;Belli bir toplumsal ve zihinsel çevrede belli bir dil ile ortaya konulan bir metni, o metnin yazarı hayattan ayrıldıktan sonra anlama sorunu ortaya çıkar&#8221; iddiası garip ve gülünçtür. Bu nasıl bir gerekçe ve ispattır? Kur&#8217;an metni, Allah&#8217;ın kadim kelamının Arap diliyle ifadesi değil midir? Onun sahibi, nasıl olur da diğer metin yazarlarına benzetilir?</p>
<p>Şâyet bu denli karışık ve karmaşık bir algı problemi oluşacaksa, Kur&#8217;an&#8217;ın kıyamete kadar korunmuşluğu nerede kalır? Algı problemi, Kur&#8217;an metninden değil, kişilerin kendi kabiliyet ve bilgilerinden kaynaklanmaktadır.Bir metin yazarı, hayattan ayrıldıktan sonra anlama sorunu ortaya çıktığına göre hiçbir metin, bu mezkur sorundan kurtulamaz. Anlaşılıyor ki algılama sorununu çözmek için metin sahibini, kıyamete değin yaşatmak gerekiyor. Aksi durumda metnin lafız ve delâletleri, kendi başına yeterli olmaktan uzaktır.Oysaki Öztürk, bu iddialarının aksine Kur&#8217;an algısı bağlamında şöyle demekteydi: &#8220;Kur&#8217;an, Arap diliyle vahyedilmiş dilsel bir metindir (nass-lüğavi). Tabiatıyla bu metnin yorumu da her şeyden önce dil merkezli yapılmak durumundadır. Dilden bağımsız ve beyan ilkelerine kayıtsız bir batmî yorum kurmanın hiçbir ilmi dayanağı bulunmadığı gibi, öznellik ve keyfilikten başka bir kriteri de yoktur.12</p>
<p>Görülüyor ki Öztürk, bir yandan Kur&#8217;an&#8217;ın Arap diliyle vahyedilmiş dilsel bir metin olduğunu söylerken, başka bir yandan metnin yazınsal oluşunu ya da yazarının hayatta olmayışını, bir algılama problemi olarak takdim ediyor. Tabii ki yazarın hayatta olması, Kur&#8217;an hakkında tasavvur edilemeyeceği cihetle bu kayıtlama, bu meyanda bir gereksizlik sayılmış oluyor. Üstelik metnin yorumu dilsel olduktan sonra, onu yazarın hayatta oluşuna bağlamak, ayrı bir çelişki ve tutarsızlıktır.Zira yazar da ifade ettiği söze göre değerlendirilir.Yani, o da sözünün mahkumudur.Burada, konuyu bitirmeden önce şu hususa dikkat çekmek isterim. Sözlü ve yazılı metin ayırımı, özellikle Hristiyan anlayışından kaynaklanan bir inancın tezahürüdür. Nitekim Walter d. Org bu bağlamda şunları söylemektedir: &#8220;Söz-yazı kutuplaşması Hristiyan öğretisinde özellikle keskindir; büyük ihtimalle tüm diğer dinsel geleneklerde, hatta İbrani dininde görüldüğünden bile keskindir. Çünkü Hristiyan inancında, insanı günahtan arındıran Tek Tanrı&#8217;nın büründüğü ikinci kişi, yalnız Tanrı&#8217;nın oğlu değil, Tanrı&#8217;nın sözü olarak bilinir. Bu öğretiye göre Baba Tanrı, sözü&#8217;nü, &#8220;Oğlu&#8217;nu söyler. &#8220;Oğlu&#8217;nu yazmaz. Oğul&#8217;u kişi olarak oluşturan Baha&#8217;nın sözü&#8217;dür..&#8221;13 &#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong>III. Kur&#8217;an&#8217;ı Yorumlamada Hadis-Sünnet Ayırımı </strong></p>
<p>Öztürk&#8217;e göre Kur&#8217;an&#8217;ı Kur&#8217;an ile tefsir yerine, yaşayan ve yaşanan Kur&#8217;an ile tefsir edilmelidir. Bundan maksat ise Hz. Peygamberin sireti ve sünnetidir. Ancak burada sözü edilen sünnet, metinleşmiş hadislerden hem çok daha farklı, hem de çok fazla bir içermeye sahiptir.Daha açıkçası, sünnetten maksat, Hz. Peygamberin nesilden nesile tevatüren nakledilen ve tarihsel tecrübede İslam ümmetinin &#8220;büyük geleneği&#8221;nde adeta genetik kod haline gelen Müslümanlıktır.53Ona göre sünnet kavramıyla hadisi birbirine karıştırmamak gerekir. Zira hadis ve rivâyet malzemesi tek tek incelendiği takdirde kimi hadislerin sahih, kimilerinin zayıf, kimilerinin uydurma olduğu sonucuna ulaşılır; hatta uydurma hadislerin haddi hesabı yoktur.54 Ancak belirtildiği gibi sünnet böyle değildir.Hadis, tahdis masdarından bir isimdir, haber vermek manasınadır. Sonraları Rasulullah&#8217;a nispet edilen söz, fiil ve takrire denmiştir. Sünnet, lügat manasına bakılarak Peygamberin günlük yaşayışında takip ettiği dini yol manasında kullanılmıştır. Hadisle karşılaştırıldığında onun daha hususi bir manası vardır. Ancak aralarında bazı ince farklar olsa da hadis ve sünnet, birbiri yerinde kullanılmıştır.55</p>
<p>Oztürk, yaşayan Kur&#8217;an olarak tavsif ettiği Peygamber&#8217;in sireti ve sünnetini, metinleşmiş hadislerden ayrı tutarak sünnet ile hadis arasında bir aykırılık ve zıtlaşma hissettirmeye çalışıyor. Sünnet ve hadis tabirleri ister umumî, ister hususî algılansınlar, hiçbir zaman birbirinden ayrışmazlar. Üstelik nesilden nesile intikal ettiği söylenen sünnet, hadisten bağımsız düşünüldüğünde, bunun hangi yollarla tespit edileceği, acaba Öztürk tarafından nasıl izah edilecektir?Şâyet İslam ümmetinin büyük geleneğinde varlığı kabul edilen sünnet, rivâyet edilen hadislerden ayrı bir özellik taşıyorsa, bu durumda bu ayrışan noktaların ispatı, nasıl mümkün olacaktır? Zira ümmet, bu bağlamda hadisle sünneti ayrı görmemektedir. O halde ümmete vekaleten dile getirilen bu iddia ve görüşler, ne derece ümmet tarafından geçerli sayılacaktır?!</p>
<p>Hadis malzemesinin tek tek incelenmesi ve bazı rivâyetle- rin sahih, bazılarının zayıf ya da uydurma olması, hadisin sübu- tuna mani olmaz. Zira rivâyetin tashihi aşamasında muhtemel olan sorunlar, neticeye ulaşmada yardımcı unsurlar kabilinden sayılır. Zaten tashihin, mücerred bir olay olmadığı da malumdur.Üstelik hadislerin anlatılan hüküm ve neticeleri, aslında hadis konusundaki titizlik ve inceliğe delâlet eder. Zayıf ve uydurma hadisler, sahih olanlarından ayrıştırıldığı takdirde hadis ri- vâyeti, niçin sorunlu görülsün ki?!Hadislerin sahih olması içtihadi bir olaydır. İçtihatta yanılma payı inkâr edilemez. Sahihlik, şartların ne derece gerçekleştiği yönündedir. Aksi durumda Peygamberden (a.s.) kesin yolla sabit olan bir hadisi inkâr küfür olur.56</p>
<p>Öztürk, dinin asıllarının Kur&#8217;an, sünnet, icma ve kıyas olarak belirlenmesini, fıkıh usûlünde sünnet&#8217;in bir teşri kaynağı olarak Kur&#8217;an karşısında konumlandırmasına bağlıyor.57 Hâlbuki fıkıh usûlünde asli delil olarak zikredilen hususlar, sünnet&#8217;in teşri olarak Kur&#8217;an karşısında konumlandırılmasından kaynaklanmıyor. Zira sünnetin teşri kaynağı olması, bizzat Kur&#8217;an&#8217;ın kendisinden çıkarılan delillerle sabittir.58</p>
<p>Üstelik Kur&#8217;an lafzındaki mücmelin beyanı, mutlakın takyidi, âmmın tahsisi vb. hususlar, ancak Peygamber&#8217;in kavli, fiili ve takriri sünnetiyle anlaşılıp uygulanabilir.İcma ve kıyasın delili de yine Kur&#8217;an nassına dayandırılmıştır. Aslında icma ve kıyası içtihad kapsamında mütala etmek mümkündür. Buna göre içtihadı caiz kılan Kur&#8217;an delili, icma ve kıyası da caiz kılmış olur.Haddi zatında şer&#8217;i delilleri ikiye indirgemek de mümkündür. Nass ve akıl. Nass, Kur&#8217;an ve Sünneti, akıl da İcma ve Kı- yas&#8217;ı kapsamına alır. Nitekim Yüce Allah, bu delilin önemine şöyle işaret etmektedir: &#8220;Ve şâyet işitmiş ve aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateşin mahkumları arasında olmazdık.&#8221;59 Nassın, işitme ve rivâyet, içtihad olayının da akılla ilintili olduğu bilinen bir husustur. &#8230;</p>
<p><strong>Devamı: 2.Yazı</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="sWXHO7unyj"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-2-2/">Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-2-2/embed/#?secret=PEq04HaYOh#?secret=sWXHO7unyj" data-secret="sWXHO7unyj" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-1-2/">Modern ve Tarihselci Aklın Kur’an Okumaları -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-ve-tarihselci-aklin-kuran-okumalari-1-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruhunu Satan Zencinin Derisi Beyazlar Mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ruhunu-satan-zencinin-derisi-beyazlar-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ruhunu-satan-zencinin-derisi-beyazlar-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Mar 2019 15:18:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Cerh-Ta’dil]]></category>
		<category><![CDATA[Kuramer]]></category>
		<category><![CDATA[Malcom X]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Medreseler]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21489</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rahmetli Mâlik Şahbâz’ın hikâyesi malum… Malcolm dönemindeyken saçını öykündüğü beyazların saçlarına benzetmek için kendine reva gördüğü muameleler… Ruhunu satanların ortak hikâyesidir o.. Bilmezler ki ruh gittiğinde geriye kalan sadece “ceset”tir; onun diğer vasıfları gibi rengi de sadece bir “araz”dır ve arazlar baki değildir… Bir itham yazısı yazmış hakkımda. Adımı anmaya cesaret mi edememiş, başka bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhunu-satan-zencinin-derisi-beyazlar-mi/">Ruhunu Satan Zencinin Derisi Beyazlar Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19654" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi.jpg" alt="" width="549" height="366" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 549px) 100vw, 549px" /></p>
<p>Rahmetli Mâlik Şahbâz’ın hikâyesi malum… Malcolm dönemindeyken saçını öykündüğü beyazların saçlarına benzetmek için kendine reva gördüğü muameleler… Ruhunu satanların ortak hikâyesidir o.. Bilmezler ki ruh gittiğinde geriye kalan sadece “ceset”tir; onun diğer vasıfları gibi rengi de sadece bir “araz”dır ve arazlar baki değildir…</p>
<p>Bir itham yazısı yazmış hakkımda. Adımı anmaya cesaret mi edememiş, başka bir sıkıntı mı olmuş, bilmek isterdim. Aklınca ironi yapmış Malcolm Mustafa Öztürk. Cerh-Ta’dil dili kullanarak yalancılığıma, fasıklığıma hüküm kesmiş “Kuramer Rivayetlerinde Kizbu’r-Râvi (Yalancılık) Sorunu” başlıklı yazısında.[1]</p>
<p>Uzun yıllar önce Adana’ya bir konferans için gittiğimde haber göndermişti “Uygun görürse tanışmak istiyorum” diye. Birkaç gençle birlikte bir bahçede çay içip bir süre hasbihal etmiştik bu toprakların iki zencisi olarak. O zamandan beri takip ederim Mustafa Öztürk’ü. Eminim onun beni takip süreci daha öncesine dayanmaktadır..</p>
<p>Yakın çevremde bulunanlar bilir, ülkemizde modernist/tarihselci görüşleri savunanlar bahsinde kendisini diğerlerinden özenle ayırır, “Mustafa Öztürk en namuslularından biridir” derdim. Ta ki ağzının arızası bir kısım hadiselerde ruhuna ayna tutana kadar…[2]</p>
<p>Zenci Mustafa Öztürk olsa, benimle ilgili o yazısı kendisi için “talihsizlik” olmuş derdim. Yakıştıramazdım. Ama Malcolm Mustafa Öztürk’ün üzerine “cuk” diye oturmuş.</p>
<p>Kuramer’e Göğsünü Siper Etmek</p>
<p>Tıpkı Vehhâbîlik ve Şia hakkında yaptığım gibi, “bid’at” olarak gördüğüm modernist/tarihselci görüşleri tahlil/tenkit bağlamında Mustafa Öztürk hakkında da azımsanamayacak kemiyette yazılar yazdım, seminerler yaptım. Hatta son dönemde gündem oluşturan yazdıkları/söyledikleri hakkında seri seminerlerim oldu. Tamamının kayıtları internette ve Mustafa Öztürk’ün bunlardan habersiz olması mümkün değil. Çok bilinen-tanınan bir dergi olmadığı halde Seriyye‘den ve oradaki röportajdan haberdar olacak kadar kulağı delik olan birinin bu kadar yazı ve seminerden gafil kalabileceğini düşünmek safdillik olur..</p>
<p>Evet, durum böyleyken ve dahi bilimsel haysiyetin, akademik itibarın, izzet-i nefsin… bu durum karşısında sessiz kalmaya asla müsaade etmemesi gerekirken, doğrudan kendi fikirlerine, iddialarına, hatalarına, tahriflerine… yönelik bu kadar eleştirim karşısında kafasını kuma gömmeyi tercih eden Mustafa Öztürk’ün Kuramer hakkındaki bir ifadem üzerine ve o ifademi bağlamından kopartıp çarpıtarak onca ithamkâr cümleler kurması, “akademyada mafyatik yapılanma” hevesi taşıdığımdan tutun da yalana, iftiraya ve daha bilmem neye başvurduğuma kadar bir yığın  yalan, hadsiz ve küstah laf etmesi yadırgatıcı değil. Çünkü ruhunu satmış bir zenci artık o. Doğrusu Kuramer daha kullanışlı bir aparat bulamazdı. Tepe tepe kullansın…</p>
<p>Bir yalan daha söyleyip “Ben ilkesel bir tavır olarak bana yapılan eleştirilere cevap vermiyorum; sana da bu sebeple cevap vermedim” derse, “çanak meselesi..” demiş olur. Ben de “yakışır” derim…</p>
<p>Ve nihayet biri çıkıp da “Mustafa Öztürk Kuramer’in tetikçiliğini yapmaktan gocunmuyor, hatta bunu “birinci vazifesi” biliyorsa bu onun sorunu. Sen hakkındaki tenkitlerine cevap ver” diyecek olsa, doğru söze “eyvallah”dan başka ne denir? Buyrun o zaman:</p>
<p>Ne demişim, Ne demiş?</p>
<p>Seriyye Dergisi‘nin Ocak 2019 sayısında uzun sayılabilecek bir röportajım yayımlandı.[3] Türkiye’nin ve Ümmet’in gündemine dair pek çok şey konuştuk orada. Bu çerçevede ülkemizdeki ilmî hayata dair de tesbitlerim, tekliflerim, tenkitlerim oldu.</p>
<p>Öztürk’ün, hevasına göre çarpıtabilmek için önünü-ardını keserek alıntıladığı röportajın Kuramer’den bahsettiğim kesitinde şunları söylemişim:</p>
<p>“Türkiye’de Müslümanların neyi yok? Neyimiz eksik bizim? Ben Müslümanım diyen, ben Ehl-i Sünnet’i önemsiyorum diyen kesimlerin neyi eksik? Parası mı eksik? İmkânı mı eksik? Müessesesi mi eksik? Hayır! Hiçbirisi eksik değil!.. Ama biz doğru yerde, doğru zamanda, doğru yatırımı yapmıyoruz… Bu yüzden de bu arıza tekerrür edip gidiyor. (…) Yahu bu ülkede, ben bir İmam Hatip Lisesi, bir cami, bir Kur’an kursu yaptıracağım diye elinize bir koçan makbuz alıp sokağa çıkın, altı ay sonra yaparsınız bunu… Bu ülkede yaşayan insanlar hayırsever, İslamî hassasiyetleri öyle ya da böyle var… İçki içeninde bile var… Bu adama gidip “Ben cami yaptıracağım, para ver” deseniz, hemen verir… Fakat arkadaşlar, biz bu ülkede İslamî ilimler öğrenen, öğreten müesseseler kurmak gibi bir şeyi gündemimize alıp, bunu sahip olduğumuz imkanlarla mütenasip bir şekilde dışarıya taşıdık mı ki? Bunu yapmadık ki…”</p>
<p>Açıkça görüleceği gibi burada bahsimizin konusu Türkiye’de sivil alanın İslamî İlimler eğitiminde tutabileceği yer… Toplum olarak, vakıflar, dernekler,  STK’lar olarak bu alana gerekli ehemmiyeti vermediğimiz gerçeğinin altını çizmeye çalışmışım. Akabinde Fatih Sultan Mehmet Han’ın eğitim meselesine verdiği önemi anlatan bir anekdot nakletmiş, sonra şöyle devam etmişim:</p>
<p>“Bakın günümüzden bir örnek vereyim size… KURAMER (Kur’an Araştırmaları Merkezi) diye bir müessese var. Diyanet Vakfı destekliyor… Bazı firmalar destekliyor… Bu müessese Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, 29 Mayıs Üniversitesi’ne bağlı bir Kur’an araştırmaları merkezi… Burada görev yapan akademisyenler var. Geçen sene mi, evvelki sene mi duyduğum rakam, tahkik etmedim, sadece duyum, bunun altını çizerek söyleyeyim, o akademisyenlere KURAMER binası içinde geçirdikleri her saat için takdir edilen miktar o zaman 300 liraydı. Bir akademisyen KURAMER’e gitse, 3 saat otursa, bir günlüğü 1000 lira… Otuz gün yapsa bunu 30.000 lira… Bu adam niye öğretmesin ki kardeşim? KURAMER’e niye çalışmasın ki? Ayda 30.000 lira para geliyor oradan adama… Ki bu, bizim gördüğümüz… Arkadaşlar, o baştan adını andığım uluslar üstü vakıfların, müesseselerin akıttıkları paranın haddi hesabı yok!..”</p>
<p>Mustafa Öztürk pespayelik üretebilmek için sadece bu paragrafı –ilk cümlesini atarak– almış; öncesi de sonrası da yok. Oysa namuslu davranış, maksadımın anlaşılması için bağlamı tam yansıtacak kadarını aktarmasını gerektirirdi. Kendisine yakışanı yapmış.</p>
<p>Tahrifine engel teşkil eder düşüncesiyle makasladığı yerleri ben aktarayım:</p>
<p>“Türkiye’nin gündemi niye böyle? Cumhurbaşkanı niye falan falan konularda bizi rahatsız eden şeyler söylüyor? Niye söylemesin ki? Cumhurbaşkanının yanına vazgeçemeyeceği, müstağni davranamayacağı kaç kişi koyduk da onlar da ona doğruyu gösterdi de buna rağmen Cumhurbaşkanı yanlışta ısrar etti? İtham etmek kolay, biraz iğneyi kendimize batıralım… Ben bunun derdindeyim… (…) Cumhurbaşkanından istediği an randevu alıp hemen ertesi gün yanına gidebilen birisi (…) şunu söylüyor: “Efendim! Allah sizi muhafaza etsin, başımızdan eksik etmesin… Dün gece bir rüya gördüm. Başınıza bir kaza geliyordu. Aman helikoptere binmeyin!..” Cumhurbaşkanından ben randevu talep edeceğim, tak diye bana verecekler randevuyu, gidip bunu söyleyeceğim öyle mi? Ayıptır yahu!.. Bu ülkenin başka bir meselesi yok mu yani? Cumhurbaşkanının gündemine bu ülkenin acil ve aslî ihtiyaçlarını sokacak bir kadro…”</p>
<p>Evet bağlam bu, söylediklerim bunlar.. Bu ülkedeki Müslüman nüfusun kahir ekseriyetini teşkil eden Ehl-i Sünnet çizgi konusunda hassasiyet taşıyan kesimlerin, bu ülkeyi yönetenlere istişârî anlamda bu ülkenin dokusuna uygun fikir verip ufuk açabilecek, danışmanlık yapabilecek, dini-dünyayı, dünü-bugünü bilen kadrolar yetiştirebilecek imkânlara sahipken bunu yapmadığından yakınan bir konuşma..</p>
<p>Burada Kuramer’in nereden ne kadar finansman elde edip nereye nasıl sarfiyat yaptığını sorgulamış, eleştirmiş filan değilim. Bütün bunlar bağlam dışı ve beni ilgilendirmeyen hususlar. Esasen mevzu Kuramer değil. Ben Kuramer’i burada sadece, ilmî çalışmaları teşvik ve destekleme babında bir örnek olarak zikretmişim. Ehl-i Sünnet hassasiyeti taşıdığını söyleyen kesimlere, “Bakın, Kuramer’i örnek alın” demeye getirmişim. Üstelik, aktardığım bilginin “teyit edilmemiş” olduğunu üstüne basa basa vurgulamışım.</p>
<p>Burada bir bilgi yanlışı, hilaf-ı hakikat bir durum varsa ve Kuramer de “buluttan nem kapma” modunda değilse, bir açıklama yapar, “öyle değil” der; öyle olmadığı aşikâr olduğunda ben de kendime yakışanı yapar, Kuramer’den de ilgili zevattan da özür/helallık dilerim, olur biter! Hatası ortaya konulduğunda “odun benim odunum” diye diretenlerden olmadığımı, gerektiğinde özür/helallık dilemekten asla sarfı nazar etmediğimi bilenler bilir. İnsan hata yapabilen bir varlık. Bundan daha tabii ne olabilir?!</p>
<p>Geldiğimiz nokta perdenin gerek önü gerekse arkası itibariyle endişe verici bir ruh durumuyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Tribünlere bakarak “örgütleniyorlaaar, memleketi ele geçiriyorlaaar, bize saldırıyorlaaar…” diye yaygara koparmak da Mustafa Öztürk’ü namluya sürmek de dozu kaçmış tepkiler olarak hayra işaret etmiyor!..</p>
<p>Ha, Kuramer’in faaliyetlerinden rahatsız mıyım? Evet, rahatsızım. Bu ayrı bir fasıl. Bu bağlamda “bilimsel faaliyet” adı altında Kuramer tarafından yapılan bir kısım çalışmalardan da “bilimsel yayın” adı altında yapılan kimi neşriyattan da rahatsızım. “Gelenek eleştirisi” muhtevalı çalışmaların toplumsal dokumuza, aidiyetlerimize, dinî kimliğimize zarar verdiğini düşünüyorum ve bunlar hakkındaki eleştirilerimi ilmî ölçüler içinde açık yüreklilikle dile getiriyorum. Bu çerçevede bir “Kuramer eleştirisi” yapacak olsam, bunu başka türlü değil, fikriyatları, neşriyatları ve faaliyetleri üzerinden yaparım. Bunu yapabileceğini en iyi bilenlerden biri Mustafa Öztürk’dür…</p>
<p>Eleştiri babında –Mustafa Öztürk’ün yaptığı gibi– sözü ortaya bırakıp “arif olan anlasın, yarası olan gocunsun” demeyi zul sayan, tenkidi doğrudan ve açıkça ait olduğu adrese yönlendirmeyi ilke edinmiş bir insan olarak Kuramer’den niye çekineyim de dedi-koduya tenezzül edeyim? Kuramer’in eleştirilecek tarafı mı bitti de, sıra beni hiç ilgilendirmeyen “nereden kazanıyor/nasıl harcıyor”a geldi!..</p>
<p>Cerh-Ta’dil Kavramları ve Mustafa Öztürk’ün Perişanlığı</p>
<p>Gelelim Mustafa Öztürk özeline.</p>
<p>Aklınca ironi yapmış Öztürk ve Cerh-Ta’dil dilini kullanarak bana ta’n etmiş. Aslında bulunduğu Fakülte’de kendisine Hadis ilimlerinde “edâ sîgaları” bahsini öğretecek hocalar bulunduğunu biliyorum. Ama Öztürk nasipsiz olunca onlar ne yapsın!..</p>
<p>Kendisine, “hak” ile “batıl”ı temyiz edemeyen kimselerin cerhe de ta’dile de ehil olmadığını, ehil olanlar bakımından Cerh-Ta’dil terminolojisinde “merdut cerh” diye bir tabir bulunduğunu ve bu tarz cerhlerin son tahlilde sahibi aleyhine sonuçlar doğurduğunu hatırlatarak rezil iddialarına geçeyim:</p>
<p>1-” “KURAMER hakkındaki rivayeti/haberi semâ/işitme”(!) tarikiyle aktaran doçent, klasik hadis usulündeki ölçütlere göre râvinin adalet ve/veya zabt sıfatını ortadan kaldıran kusurlarla ilgili on başlıktan (metâin-i aşere) birincisi olan “kizbü’z-râvi” (yalancılık) vasfıyla kınanmayı hak etmektedir” buyurmuş.</p>
<p>Mustafa Öztürk bu yazdıklarını “bir gazla” mı, yoksa “ivedi” koduyla aldığı bir talimatla mı yazıp yayımladı, bilemiyorum. Bu satırlarda kendisini mahcubiyete gark edecek –bu hissini kaybetmemişse tabii– vahim manzaralar var.</p>
<p>Öncelikle Kuramer hakkında söylediğim şeylerin benim tarafımdan “uydurulmuş” şeyler olmayıp, bir “duyumun aktarılması” olduğunu burada itiraf etmekle Mustafa Öztürk –ki aşağıda gelecek 2. maddede de bu itirafı tekrarlayacak– sadece Cerh-Ta’dil sahasına ne kadar fransız olduğunu göstermemekte, aynı zamanda ve daha önemlisi, ileride gelecek 3. maddedeki ifadelerinin de katmerli iftiralar olduğunu kendi ifadeleriyle tescillemiş olmaktadır… Sadece bu nokta bile aslında sözün burada bittiğini göstermeye kâfi. Ancak Mustafa Öztürk elimden bu kadar kolay kurtulamayacak…</p>
<p>Şayet dersini iyi çalışmış olsaydı Mustafa Öztürk, burada “semâ/tahdîs sîgası”yla değil, “temrîz sîgası”yla yapılan bir nakil bulunduğunu ve bu tarz sîgaların nâkili ilzama da nakli iltizama da medar olamayacağını bilirdi. Ama bizde ukalalık etmek pek prim yaptığından, o da balıklama atlamış Cerh-Ta’dil vadisine. Bir Hadis Doçentini kendi alanının kavramlarıyla vurmanın fiyakasına paha mı biçilir?!</p>
<p>Ne demiştim ben, tekrar hatırlayalım: “… tahkik etmedim, sadece duyum, bunun altını çizerek söyleyeyim…” Bu ifadeler “temrîz sîgası”na denk düşer; dolayısıyla nâkili ne ilzam eder ne de töhmet hedefi yapar. Yapsa yapsa, sapla samanı birbirine karıştıran Mustafa Öztürk’ü acemiliğinin rüsvayı yapar…</p>
<p>2-“Doçent râvimiz kulaktan dolma bilgileri gerçekmiş gibi aktardığı ve böylece KURAMER hakkında menfi algı yaratmaya çalıştığı için “fısku’r-râvi” vasfıyla anılmaya da layık görünmektedir” buyurmuş.</p>
<p>Mustafa Öztürk öncelikle bilmeliydi ki, metâ’in-i aşere’deki “fısku’r-râvî” tabiri, râvîyi, naklettiği rivayet üzerinden fıskla itham etmeyi anlatmaz. Burada fısk, esasen râvîde mevcut bir hususiyettir. Bu sıfatla anılmaya müstehak olmuş kimselerin rivayetleri reddolunur. Yoksa temrîz sîgasıyla haber nakleden kimse “fısk”la itham edilmez.</p>
<p>“Peki Cerh-Ta’dil ıstılahında kimler fıskla itham edilir?”</p>
<p>Fısk ya itikatta veya amelde olur. İtikatta olursa sahibi hakkında “küfür” veya “bid’at” kavramlarını gündeme getirir. Din’den olduğu tevatürle sabit hususları inkâr eden ya da dinden olmadığı tevatürle sabit hususlara “din” diye inanan bid’atçının bid’atı “küfre varan” türdendir ve böyle kimselerin kendisi de rivayeti de behemehal merduttur! Bid’atı küfre varmayan mübtediye gelince, eğer ideolojisinin propagandasını yapıyor ve bu uğurda haber uydurmakta veya uydurulmuş haberleri ideolojisini tervicen tedavüle sokmakta beis görmüyorsa onun da rivayeti merduttur. Kimin asılsız haberleri bid’atını tervicen tedavüle soktuğu ve gerçekmiş gibi naklettiği ise bu yazının konusunu teşkil eden olayda ayan-beyan ortada! Bu yazının sonlarına doğru bu hususa tekrar döneceğim.</p>
<p>Amelî fıska gelince, Mustafa Öztürk beni bu çeşit fıskla ilişkilendirmek için –hep yaptığı gibi– bir kere daha hevasını devreye sokmuş. Muhtevasında ibtal-i hak veya ihkak-ı batıl bulunmayan bir haberi temrîz sîgasıyla aktarmak hiçbir şekilde fısk sayılmaz, ama bir Müslümanın adaletine, izzetine nahak yere dil uzatmak, evet işte bu kişinin adalet vasfını iskat eder.</p>
<p>Mustafa Öztürk Cerh-Ta’dil Usulü’ne bu vasıfların (bid’at ve fısk) kendisi hakkında mı Ebubekir Sifil hakkında mı bahse konu edilebileceğini sorarsa, Cerh-Ta’dil Usulü ona en açık şekilde cevap verecektir!</p>
<p>Benim söylediklerim net: Bir “duyum”dan, “tahkik/teyit edilmemiş bilgi”den bahsetmişim. Yani aktardıklarımın doğruluğunu garanti etmediğimi söylemişim; duyduklarımı “gerçekmiş gibi” aktarmamış, kayd-ı ihtiyatî koymuşum ve dahi bunu Kuramer’i karalamak için değil, tam tersine “örnek göstermek” için yapmışım. Kuramer o konuşmanın ana konusu değil. Sadece bir paragrafta “örnek/ibret alınması gereken bir çalışma” olarak bahse konu edilmiş. Fısk bu mudur, yoksa bana demediğimi dedirtmek için bütün yeteneğini kullanıp bu bir paragraftan “iftira söylemi” üreterek kamuoyu nezdinde itibar cellatlığı yapmayı kafasına koymuş Mustafa Öztürk’ün kendisiyle çelişme pahasına ortaya koyduğu ibretlik tekellüf mü? Kararı okuyucunun iz’anına, irfanına bırakıyorum.</p>
<p>3-“KURAMER’E dair asılsız haber uyduran ve uydurma haberleri gerçek gibi anlatan bu hadis doçenti -kendisinin de pek itibar ettiği klasik hadis tenkitçiliğine ait terminolojiyle konuşursak-, “müttehemün bi’l-kizb” (yalancılıkla itham edilesi), “müttehemün bi’l-vaz‘” (uydurmacılıkla itham edilesi), “ruknün min erkâni’l-kezib” (yalanın elebaşlarından biri), “menbau’l-kezib” (yalan kaynağı), “kezzâb” (yalancı ve sahtekâr), “vaddâ‘” (uydurmacı), “effâk” (iftiracı) gibi sıfatları da akla getirmektedir” buyurmuş.</p>
<p>Evvela yukarıda geçen iki maddede görüldüğü üzere benim sadece “aktaran” olduğumu itiraf etmişken, burada çamur atmaktan başka bir amaç taşımadığını ortaya koyan şu “asılsız haber uyduran ve uydurma haberleri gerçek gibi anlatan” cümlesi, ibretlik bir çelişkiyi işaret ediyor.</p>
<p>Ortada “uydurma” değil, “teyit edilmemiş bir duyum” olduğunu, benim Kuramer’le ilgili söylediklerimi bu şekilde ifade ettiğimi ve Mustafa Öztürk’ün de bunu kabul ve itiraf ettiğini yukarıda kendi ifadesiyle gördüğümüzü bir kere daha ve yüksek sesle tekrar edeyim.</p>
<p>Sâniyen, burada “bir uydurma haberi gerçek gibi anlatma” da yok! Acınılası bir manzara, ama kafası basana kadar tekrarlamak zorunda kalacağım demek ki: Aktardığım şeyin teyit edilmemiş bir bilgi olduğunu vurguladığım ve bunu yermek/zemmetmek değil, örnek göstermek zımnında yaptığım açık olduğu halde bunu, “gerçekmiş gibi anlatma” ifadesiyle anman ve maksadımı çarpıtmaktaki ısrarın Cerh-Ta’dil dilinde iki duruma tekabül eder Mustafa Öztürk:</p>
<p>4-Malum bir sözü, anlamını değiştirecek şekilde kasden ilavede bulunarak nakletme: Buna “şibhu vadʿ” (uydurma benzeri) diyoruz; Bu işi en iyi yapanlar “kezzâb/vaddâʿ” olarak anılan kimselerdir.</p>
<p>5-Malum bir sözü min gayri kasdin eksilterek, artırarak, çarpıtarak nakletme: Buna da “ihtilat/halt” diyoruz. Yaptığın iş uydurma anlamı mı taşıyor, yoksa halt etmek midir, seçimi sen yapacaksın…</p>
<p>Sâlisen, Cerh-Ta’dil ulemasının cerhin en ağır mertebeleri olarak ifade ve istimal ettiği “müttehemün bi’l-kizb (yalancılıkla itham edilesi), müttehemün bi’l-vaz‘ (uydurmacılıkla itham edilesi), ruknün min erkâni’l-kezib (yalanın elebaşlarından biri), menbau’l-kezib (yalan kaynağı), kezzâb (yalancı ve sahtekâr), vaddâ‘ (uydurmacı), effâk (iftiracı)” gibi tabirler bâ husus Efendimiz (s.a.v) ya da Sahabe adına yalan uydurmayı meslek edinmiş ve bununla ünlenmiş” kimseler için kullanılır.</p>
<p>Mustafa Öztürk’ün, Kuramer adına kalemşörlüğe soyunmadan çok daha önce çıktığı “tahrif” serüveninde yazıp söyledikleriyle yukarıdaki paragrafta sıraladığı sıfatları bihakkın üzerinde taşıya geldiği, hatta bunu “meslek” edinmiş olup kariyerini buradan devşirdiği kimsenin gizlisi değil. Bilhassa sahih hadisleri uydurma sayarken[4] uydurma hadisleri muteber gibi göstermedeki[5]mahareti, Hz. Ömer (r.a)’a, İmam el-Mâturîdî’ye.. iftiraları ve daha birçok marifeti birer “ibret tablosu” olarak ilâ yevmil kıyâme elden ele dolaşıp duracak.</p>
<p>Bunun üstüne aşağıda göreceğimiz iftiraları da eklenecek elbette…</p>
<p>Devletin, Dinin, Akademyanın Sahipliği</p>
<p>“(…) “Biz hem devletin hem dinin hem İlahiyat akademyasının sahibiyiz” havasına girdiklerinden-, kendilerini her türlü ahlâkî kuraldan muaf gibi görmekte, hatta yeri geldiğinde yalan söyleyip iftira üretmeyi Allah yolunda cihad gibi telakki etmektedirler” buyurmuş.</p>
<p>Yazdıklarıyla, söyledikleriyle bunca yıldır kamuoyu önünde bulunan birisi olarak şunu bir kere de senin vesilenle söyleyeyim Mustafa Öztürk: Bu milletin bir ferdi olarak millete hizmet eden devlete de dine de sahip çıkmayı kendi adıma görev biliyorum. Ve hamdolsun atadan dededen tevarüs ettiğim bu hassasiyeti hiçbir dünyevî karşılıkla/menfaatle kirletmiş değilim. Benden de çocuklarıma, neslime böyle intikal edecek. Sen ve senin gibilerin karanlık dünyalarınızda ürettiğiniz kirli vehimlerin aksine, tek başına bir insanım. Ne herhangi bir cemaat/tarikat yapısıyla ne de devletle, siyasetle, sermaye çevreleriyle bir aidiyet ilişkim var. Akademya içinde olsun dışında olsun hiçbir kişi ve/veya çevreyle birlikte “örgütlü” bir oluşum içinde değilim. Bir yeri “ele geçirmek” gibi bir takıntım hiç olmadı. Sadece kendisini “Ehl-i Sünnet” olarak ifade eden ve bunu gerçek anlamda önemseyen her kes/im/e muhabbetim var. Bu bir “kusur”sa evet, bu kusuru ömrümün sonuna kadar işlemeye devam edeceğim.</p>
<p>Tek başına bir insan olarak devleti yönetenlerin doğrularını hiçbir çıkar gözetmeden/beklemeden destekledim, desteklemeye devam edeceğim. Cenab-ı Hakk’ın onları sırat-ı müstakim üzere sabit-kadem tutması için dua ediyorum, edeceğim. Yanlış bulduğum icraatları konusunda da dilim döndüğünce yapıcı eleştiri/uyarı görevimi yerine getirmekten sarf-ı nazar etmeyeceğim. Dinlerler ya da dinlemezler, kāle alırlar ya da almazlar; benim meselem değil.</p>
<p>Bunun dışında ne devletten ve devleti yönetenlerden ne siyasetten ve siyasîlerden kendi adıma zerre miktar beklentim, talebim olmuştur.</p>
<p>“İlahiyat akademyasının sahipliği”, “akademyada mafyatik örgütlenme” saçmalıklarına gelince, nasıl bir halüsinasyonla bu zırvayı tekrar edip durduğunu bilmiyorum Mustafa Öztürk. Bu camiayı sahiplenmek, bu camiada başat unsur olmak gibi bir iddiam ve faaliyetim ne bugüne kadar olmuştur ne de bundan sonra olur. Belli ki bir sancın var; kıvranıp duruyorsun. Açık soruyor, net cevap istiyorum: “Akademyada mafyatik örgütlenme” adına nerede ne türlü bir faaliyetim olmuş? “İlahiyat akademyasının sahipliği” iddianı doğrulayacak ne yapmışım? Bütün bu konularda bildiğin bir şey varsa Mustafa Öztürk, açıkla ve beni mahcup et! Kuramer konusunda binbir gevezelik ve şayan-ı takdir bir kıvraklıkla çarpıttığın sözlerim dışında bu söylediklerini ispat edecek bir delil varsa elinde ve açıklamazsan alçaksın, namertsin…</p>
<p>“Dinin sahipliği” meselesine gelince; evet işte meselenin inceldiği yer burası…</p>
<p>Sen doğru düzgün Arapça dahi öğrenmeden Kur’an’a hüküm sipariş edip, sonra da cımbızladığı bir meal üzerinden siparişini Kur’an’a söyletenlerin seni “Katolik Kilisesi” gibi görmelerine tepki gösterirken ayağını nereye basıyorsan, ben de işte tam oraya basıyorum. Sen istiyorsun ki, Mustafa Öztürk olarak Kur’an’a, Sünnet’e, tarihe istediğin operasyonu çekesin ve kimse bunu sorgulamasın! Sen üzerinde hoyratça tepinebileceğin bir din istiyorsun; birileri buna tepki gösterdiğinde de yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali itham diline sarılıyor, asılsız iftiralarla saldırıyorsun. Biliyorum ki sen ve senin tıynetindeki azgın azınlık bu din ve kaynakları konusunda ancak garazkâr oryantalistlerden sadır olabilecek iğrenç ifrazatlarınız karşısında tepkisiz bir toplum, bir “yığın” istiyorsunuz. Rahatsızlığınız, hazımsızlığınız, saldırganlığınız bundan…</p>
<p>Evet, bu can bu tende olduğu sürece tahrifatınızı ilmî zeminde faş etmeye, insanları bu konuda uyarmaya devam edeceğim… Sen buna “dinin sahipliği” diyorsan benim için mesele değil…</p>
<p>“Hâsılı kelam, klasik Arapça metinlerde harf-i cerrin müteallakını bulmayı ilim sanan ve doğru düzgün şekilde üniversite havası solumamış olan “medrese kaçkını” tipleri sokaktan toplayıp akademiye doldurduğunuz zaman, akademik alanda ilmî katma değer üretmek yerine “mekrü’l-leyl ve’n-nehâr” fehvasınca sabah-akşam haset, nemime, desise gibi reziletlerle ömür tüketilip kaynak heba edilmesini yadırgamamak gerekir” buyurmuşsun.</p>
<p>İbretliksin!.. Bu ifadeler “akademyayı sahiplenme” güdüsüyle kimin yanıp tutuştuğunu açıkça göstermiyor mu? Akademyada kimin nerede istihdam edileceği sana sorulmadığı için nasıl hayıflandığını, nasıl kıvrandığını açıkça gösteren bu ifadeler bir tek şeyin isbatıdır: Elinden gelse bu ülkeye kast sistemi getirecek, akademyaya kafana göre nizamat verecek, 28 Şubatvari kıyımlar yapacaksın!</p>
<p>İşine geldiği zaman “Şu meşhuur “Lem yekünillezîne keferû min ehli’l-kitâbi” diye başlayan “min” var ya, hah, o “min”, (…) Vâhidî der ki: “Bu ayet ümmet-i Muhammed’in müfessirlerine kök söktürdü.” Bir “min” edatı!.. Kur’an’ın en zor çevrilen ayetlerinden birisidir”[6] diyerek “min” harf-i cerr’inin müteallakını aramak üzerinden caka satacaksın, işine gelmediği zaman “harf-i cerrin müteallakını bulmak” için uğraşmayı  ve uğraşanları yereceksin!.. işte bu sadece senin samimiyetsizliğini ve riyakârlığını gösterir!</p>
<p>Ve son olarak gelelim şu “medrese kaçkını tipleri sokaktan toplayıp akademyaya doldurma” meselesine.. Medrese ve medreseli söz konusu olduğunda senin tıynetindekilerin tepkisi hep aynıdır: Kırmızı görmüş gibi olursunuz… Bunu anlıyorum da senin histerik dünyana nüfuz edemediğim için anlayamadığım bazı şeyler var: Kim hangi medreseden kaçmış? Kim hangi medrese kaçkınını nereye doldurmuş? Akademyada bulunmak için Ebû Bekr er-Râzî, İbnu’r-Râvendî gibi mülhidleri, Schacht, Paret gibi garazkâr oryantalistleri “hikmet menbaı” olarak görmek mi gerekiyor? Yoksa akademya senin babanın mülkü oldu da bizim haberimiz mi yok?</p>
<p>Bir “hazım problemi” yaşadığın açık Mustafa Öztürk! Bu durumda ağzının da ruh durumunun da bozulması gayet tabii. Bu yüzden Müslüman mahallesinde tarihsellik pazarlamana ilim ve ahlak ölçüleri içinde tepki gösterenlere seviyesiz mukabelelerde bulunuyorsun.[7]</p>
<p>Şimdilik son söz</p>
<p>Hani “Ben zulmü yapan değil, zulme uğrayan olmayı tercih ediyorum” diyorsun ya Mustafa Öztürk; buradan bir başka yeteneğin daha ele veriyor kendisini: Profesyonellik!</p>
<p>Yok, bu toprakların zencilerinden olduğunu söyleyen Mustafa Öztürk, yok; uzun zamandan beri sana baktığımda gördüğüm, derisinin rengini efendilerinin beyaz potinlerine sürtünerek bozartan, ruhunu satarak sınıf atlamış bir paryadan başkası değil. O parya bilmiyor ki bu profesyonellik belki o derinin rengini bozartır, ama asla ağartmaz!</p>
<p>Dipnot/Kaynakça</p>
<p>[1] https://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/kuramer-rivayetlerinde-kizbur-ravi-yalancilik-sorunu-9425</p>
<p>[2] https://www.facebook.com/atdayhan/posts/bug%C3%BCn-saat-1533te-prof-mustafa-%C3%B6zt%C3%BCrk-beni-cepten-arayarak-ulan-%C5%9Ferefsiz-herif-u/914257252001977/</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="MUJL9DKCyk"><p><a href="https://www.musellem.net/senocak-ozturk-tartismasi-nasil-basladi-neler-oldu/">Şenocak – Öztürk Tartışması Nasıl Başladı Neler Oldu?</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Şenocak – Öztürk Tartışması Nasıl Başladı Neler Oldu?&#8221; &#8212; musellem.net" src="https://www.musellem.net/senocak-ozturk-tartismasi-nasil-basladi-neler-oldu/embed/#?secret=og54scuzaQ#?secret=MUJL9DKCyk" data-secret="MUJL9DKCyk" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>[3] http://seriyyedergisi.org/roportajlar/65-ebubekir-sifil-ile-roportaj.html</p>
<p>[4] Mesela bkz. Öztürk, Kıssaların Dili, 66; Kadın, 24, 89, 128; Kur’an’ı Kendi tarihinde Okumak, 97…</p>
<p>[5] Mesela bkz. Öztürk, Kadın, 26, 90, 91; Kur’an’ı Kendi tarihinde Okumak, 200…</p>
<p>[6] https://youtu.be/oga2bC12WnI?t=8m13s (8.13-8.38)</p>
<p>[7] Örnek olarak şu linklere bakılabilir:</p>
<p>https://www.facebook.com/atdayhan/posts/bug%C3%BCn-saat-1533te-prof-mustafa-%C3%B6zt%C3%BCrk-beni-cepten-arayarak-ulan-%C5%9Ferefsiz-herif-u/914257252001977/</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="MUJL9DKCyk"><p><a href="https://www.musellem.net/senocak-ozturk-tartismasi-nasil-basladi-neler-oldu/">Şenocak – Öztürk Tartışması Nasıl Başladı Neler Oldu?</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Şenocak – Öztürk Tartışması Nasıl Başladı Neler Oldu?&#8221; &#8212; musellem.net" src="https://www.musellem.net/senocak-ozturk-tartismasi-nasil-basladi-neler-oldu/embed/#?secret=og54scuzaQ#?secret=MUJL9DKCyk" data-secret="MUJL9DKCyk" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhunu-satan-zencinin-derisi-beyazlar-mi/">Ruhunu Satan Zencinin Derisi Beyazlar Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ruhunu-satan-zencinin-derisi-beyazlar-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarihselciliğin Cemaziyelevveli</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarihselciligin-cemaziyelevveli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarihselciligin-cemaziyelevveli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Dec 2018 13:02:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Özsoy]]></category>
		<category><![CDATA[Arkoun]]></category>
		<category><![CDATA[Fazlurrahman]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselciliğin Cemaziyelevveli]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21077</guid>

					<description><![CDATA[<p>İncil dogma ve efsanelerle tahrif edildi ve kutsallığını kaybetti. Sadece kitap mı tahrif oldu? Elbette hayır. İnsan tahrif oldu. Akıl tahrif oldu. Hikmet tahrif oldu. Bozulan hakikat çağrısı, beraberinde hakikat algısını da bozdu. Aklı ve hikmeti çarmıha geren ruhbanların skolâstik felsefeleri, bezdirici tahakkümleri, engizisyon mahkemeleri ve aforozları Avrupalının şuur altında vahye ve dine karşı bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihselciligin-cemaziyelevveli/">Tarihselciliğin Cemaziyelevveli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22120 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15.jpeg" alt="" width="375" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15.jpeg 469w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-360x240.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-277x184.jpeg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-296x197.jpeg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-270x180.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-370x247.jpeg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-236x157.jpeg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-15-300x200.jpeg 300w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" /></a></p>
<p>İncil dogma ve efsanelerle tahrif edildi ve kutsallığını kaybetti. Sadece kitap mı tahrif oldu? Elbette hayır. İnsan tahrif oldu. Akıl tahrif oldu. Hikmet tahrif oldu.</p>
<p>Bozulan hakikat çağrısı, beraberinde hakikat algısını da bozdu. Aklı ve hikmeti çarmıha geren ruhbanların skolâstik felsefeleri, bezdirici tahakkümleri, engizisyon mahkemeleri ve aforozları Avrupalının şuur altında vahye ve dine karşı bir nefret duygusu oluşturdu. Artık batılı için din, halkı istismar için ruhanilerin icat ettiği bir efsane idi.</p>
<p>Aslında Rönesans ve Reform hareketleri kutsala karşı bir başkaldırı, bir itiraz reaksiyonudur. Fakat etki-tepki ilişikisinin şaşmaz akıbeti yine gerçekleşti. Ve batı dünyası, tahrif edilmiş bir vahyin &#8220;ifrat&#8221;ından, önü alınmaz bir sekülerizmin &#8220;tefrit&#8221;ine düştü. Kilise nasıl aklı çarmıha gerdiyse; Rönesans da topyekun bir şekilde vahiy ve din algısını öylece aforoz etti. Bu yaklaşımla insan tanrının, akıl vahyin, dünya da ahiretin yerine ikame edildi. Bir yandan insan ilahlaştırılıp ilah insanlaştırılırken, diğer taraftan da din bilimleştirildi; bilim de dinleştirildi.</p>
<p>İşte özelde İncil&#8217;in, genelde de bir kutsal kitap ve vahiy olgusunun iyiden iyiye felç edilip yerinden kalkamaz hale getirilebilmesi için yürütülen bu savaşta, şarjöre tarihselcilik kurşunu sürüldü. En sade ifadeyle tarihselcilik lafız ve mana açısından İncil&#8217;in yalnızca indiği çağa ait olması; diğer zamanlara ancak lafzın ardındaki ilkeler aracılığıyla hitap etmesidir. Batıda tarihselcilikten hem Marks gibi din karşıtları hem de dindarlar istifade etmişlerdir. Dinsizler, tarihselcilikle dini tarihin dışına itmişler, buna karşın dindarlar da vahyi reddetmeden tarihselliği temellendirerek Hıristiyanlıktaki akıl ve bilim dışı unsurları ayıklama imkânı bulmuşlardır. Batılı dindarlar, kuyruğunu feda edip gövdesini kurtaran bir kertenkele gibi İncil&#8217;in lafzını Rönesans&#8217;a kurban edip, en azından onun tarihten tamamen silinip yok olmasına mani olmaya çalışmışlardır.</p>
<p>İncil&#8217;in tarihsel ilan edilmesinde garipsenecek bir durum yoktur. Çünkü İncil, tahrif sebebiyle ilahiliğini kaybetmiştir. Tahrif eden insandır. İnsana ait olan her şey ise tarihseldir. Çünkü insan, tarihi ve toplumu inşa ettiğinden daha fazla tarih ve toplum tarafından inşa edilir. Tarihselcilik, muharref bir kitabın ve bundan doğan skolastik felsefenin toplum üzerinde oluşturduğu travmayı aşmak için bir çıkış yoluydu, tamam&#8230; Ama beşerî metinler için söz konusu olan tarihselciliğin, yeryüzündeki ilahi sahihliğe sahip biricik kitap olan Kur&#8217;an&#8217;a uygulanması, onu insafsızca ve sinsice beşerî bir metinle eşdeğer görmek anlamına gelir.</p>
<p>Kur’ân’ın hükümlerini, indiği çağın meselelerinin yerel ve yöresel çözümleri olarak gören Fazlurrahmân, Kur’ânî hükümlerin değil, onlara mevcudiyet veren ilkelerin evrensel olduğunu söyler. Özellikle sosyo-politik ve hukukî âyetler, nüzûl ortamı dâhilinde analiz edilmeli ve her biri cüz’î karakterdeki bu hükümlerin küllilerine ulaşılmalı; böylece elde edilen ahlâkî ve evrensel külliler ışığında çağımızın sorunları çözümlenmelidir. Kur’ân’ın, Hz. Peygamber’in zihniyle, Allah’ın tarihe verdiği tarihsel bir cevap olduğunu söyleyen Fazlurrahmân, vahyin sınırlı bir zaman, sınırlı bir coğrafya ve sınırlı hükümlerle gelmesini onun yerelliğiyle ilgili görür. O, Kur’ân’ın metin olarak tamamının tarihsel, fakat onun prensipleriyle evrensel olduğunu söyler. Kur’ân’ın sürekli değişim halinde olan hayatı kapsaması da literal boyutuna bağlı kalınarak sağlanamaz. Dolayısıyla ona göre; ilk prototip toplum olarak ifade ettiği sahâbe nesline inen hükümlerin, sürekli akış halinde olan toplumun ihtiyaçlarını çözmesi imkânsız olduğu için, Kur’ân’daki fiili yasamanın evrensel olduğunu söylemenin imkânı yoktur.</p>
<p>Fazlurrahman, vahyi adeta bir su birikintisinin içine düşmüş ve düştüğü yerden itibaren dalga dalga etkisi genişleyen bir taş olarak düşünür. Bu bağlamda her sonraki dalga bir önceki dalgadan daha büyüktür ve onu aşmıştır. Bu metafora göre Kur’ân’da lafzı bulunmayan sünnetteki pek çok uygulama ve sünnette makesi bulunmayan pek çok sahâbe tatbikatı da bu gerçekten kaynaklanır. Fazlurrahman’ın yaşayan sünnet dediği ve hadisten ayırdığı bu durum, sünnetin Kur’ân’ı, sahâbe uygulamasının sünneti, tabiin tatbikatının da sahâbe uygulamasını aştığı doğal ve canlı sünnettir. Vahyi –suya düşen taş gibi– düştüğü yerde bırakan ve dini alabildiğine beşerîleştirerek vahyin inşa fonksiyonunu alaşağı eden bu teori, oryantalistlerin &#8220;yaşayan gelenek&#8221; kavramıyla neredeyse birebir örtüşür.</p>
<p>Bu kavramı ortaya atan müsteşrik J. Schacht’ın görüşlerini İslam coğrafyasında pazarlayan kişinin Fazlurrahman olduğunu söyleyebiliriz. O, yaşayan sünnetin, İmâm Şâfiî gibi bilginlerin hadisi sünnetleştirmesiyle yaşamını kaybettiğini ve bu dönemden itibaren dinî kültür denen şeyin; &#8220;gramer ve hitabet süprüntüleriyle geçirilmiş kutsal bir ahmaklık&#8221; süreci olduğunu iddia eder. Demem o ki, bugünlerde metastaz yapmış olan tarihselcilik;</p>
<p>İslam dünyasında gündeme geldiği andan itibaren bütün dinî mukaddesatı itham ve imha emeli taşıyan bir kanser vakası,</p>
<p>Bütün amacı, Kur&#8217;an&#8217;ı İncil&#8217;den bin beter etmek olan oryantalizmin &#8220;Truva Atı&#8221;dır.</p>
<p>Tarihselciliğin ne menem bir şey olduğunu aktüel sonuçlarını da işin içine katarak anlatmaya devam edeceğiz (inşallah).</p>
<p><strong>Tarihselcilik Ne Menem Bir Şeydir?</strong><br />
<strong>(Devam Yazısı)</strong></p>
<p>Bir önceki yazımızda tarihselciliğin, bütün dinî mukaddesatı itham ve imha emeli taşıyan bir kanser vakası ve asıl niyeti Kur&#8217;an&#8217;ı İncil&#8217;den bin beter etmek olan oryantalizmin &#8220;Truva Atı&#8221; olduğunu ifade etmiştik.</p>
<p>Tarihiselcilerin, Kur&#8217;an için kullandıkları jargon, yukarıdaki tespitimizin haklılığını ortaya koyar niteliktedir. Örneğin, tarihselcilik konusunda Fazlurrahman&#8217;la aynı kulvarda yer alan Garaudy, Kur&#8217;an&#8217;ın on dört asır önceki hükümleriyle bu çağda amel etmeyi &#8220;kültürel intihar&#8221; olarak ifade eder. Ona göre Kur’ân, içinde canlı prensiplerin bulunduğu ölü bir metindir. Kur&#8217;an&#8217;ın evrenselliği, lafzın delalet ettiği mana ile değil, lafzı doğuran ilkeler aracılığıyla sağlanabilir. Garaudy, bu ilkeleri akıl, özgürlük ve adalet şeklinde özetler. Bunlar her çağda farklı suretlerde ete kemiğe bürünür. Söz konusu ilkelerin her akıl tarafından kolayca tespit edebileceğini düşündüğümüzde, vahiy olgusunu zait bir fenomene dönüştüren tarihselciliğin, son tahlilde deizme nasıl evrileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.</p>
<p>Tarihselciliğin kaynak, söylem, usul ve sonuçları bakımından nihai hedefini ve nasıl &#8220;kutsal karşıtı bir paradigma&#8221;ya dönüştüğünü tespit konusunda Hasan Hanefi en ibretlik örneklerden biridir. İslami sol anlayışın (el-Yesâru&#8217;l-İslâmî) İslâm dünyasındaki temsilcilerinden biri olan Hanefî, &#8220;Teoloji mi Antropoloji mi?&#8221; isimli makalesinde Kur’ân’ın Allah için söylenmiş beşer sözü olduğunu iddia eder. Ona göre Kur’an, vahyi indiren beşerî gerçekliklerin, yani realitenin ta kendisidir. Bunun yanında Hanefi, vahyi; metnin gerçeğe inişi değil, gerçeğin metne çıkışı olarak görür. Bu bağlamda o, Kur’ân’da Allah’a izafe edilmiş bütün sıfatların insana ait karakterler ve önermeler olduğunu söyler. Bu sıfatlar, insanın kendinde olmasını arzu ettiği, bundan dolayı da Allah’a izafe ettiği zihnî tasarımlardır. Öyle ki, her asırda değişen insan zihni, yeni bir tanrı tiplemesi oluşturur. Hasan Hanefi&#8217;ye göre bugünkü tarihselliğin tanrısı ise toprak, halk, demokrasi ve hürriyettir. Bu yaklaşımı destekleyen Muhammed Arkoun&#8217;un, vahyin Allah kelâmı olmadığını ve Kur’ân’ın kelâmullah olduğu tezinin Müslümanların uydurduğu tarihi bir hurafe olduğunu iddia etmesi de pazılın en önemli parçası olarak büyük fotoğraftaki yerini almıştır.</p>
<p>Hanefî ve Arkoun&#8217;un bu anlayışı tanrıyı insan zihninin bir yansıması sayan Feuerbach’ın görüşleriyle paralellik arz eder. Adeta kendi tasavvurlarına tanrı diyen insanın, kendi kendisine taptığını ima eden ve dini ontolojik değil, antropolojik bir ihtiyaç olarak gören bu ideoloji, tanrının, insanın korku ve ihtiyaçlarının bir ürünü olduğunu, bu korku ve ihtiyaçların giderilmesiyle insanın, bu afyonik duygudan kurtulacağını iddia eden Karl Marks’ın ideolojisiyle de ciddi benzerlikler sergiler. Oysaki peygamberler tarihi boyunca temel inanç ilkelerinin ve Allah’ın sıfatlarının hiç bir şekilde değişmemiş olması bu iddianın asılsızlığını ortaya koymak için yeterlidir.</p>
<p>Öyle görünüyor ki, tarihselcilik yalnızca ahkam ayetleriyle sınırlı kalmayıp Kur&#8217;an&#8217;ın tamamını hedef alan bir yapıya sahiptir. Konunun son günlerde yeniden gündeme gelmesine sebep olan Prof. Dr. Mustafa Öztürk&#8217;ün &#8220;Ben tarihselciliği ondan devraldım&#8221; dediği Prof. Dr. Ömer Özsoy&#8217;un konuyla ilgili açıklamaları da işin vahametini en üst perdeden gözler önüne sermektedir. O, &#8220;Kur’an Hitabının Tarihselliği ve Tarihsel Hitabın Nesnel Anlamı Üzerine&#8221; isimli makalesinde şunları söylemektedir: &#8220;Evrensel olan ed-Din, Musa&#8217;ya, İsa&#8217;ya ve Muhammed&#8217;e birbirinden farklı formlarda sunulmuştur; Kur&#8217;an ise, ed-Din&#8217;in insanlık düzlemine indirilmesine imkan veren son formdur. Bu anlamda tarihin hiçbir anında beşeri düzlemde ed-Din&#8217;den söz edemeyiz. ed-Din&#8217;in içkindeki her tezahürü -oldukça yerinde bir ifadeyi ödünç almak gerekirse- tedeyyün&#8217;dür. Şu farkla ki, Peygamber&#8217;in oluşturduğu pratik, bu sahih tedeyyün formu üzerinden ed-Din&#8217;i okumaya elverişlilik konusunda risk içermemektedir. Şu halde, Kur&#8217;an, ed-Din&#8217;in beşeri düzleme son yansımasıdır; onun kendisi değil. Bunu görmediğimiz ve Kur&#8217;an&#8217;ı cevher olarak algıladığımız sürece, &#8216;olgusal&#8217;ı değer mevkiine yükseltmiş olacağımız için geliştireceğimiz din anlayışının insanlara Müslümanlaşmayı mı, yoksa Araplaşmayı mı teklif ettiği, sürekli tartışma konusu olacaktır.&#8221;</p>
<p>Biraz daha sadeleştirecek olursak Özsoy&#8217;a göre Kur&#8217;an değer mevkiinde bulunan bir cevher olmayıp, ed-Din&#8217;in zaman, mekân ve şartlar dâhilindeki yansımalarından biridir. O, bütünüyle olgusaldır. İnsanları Kur&#8217;an&#8217;a davet etmek, &#8220;cevher&#8221; olan ed-Din&#8217;e değil, &#8220;araz&#8221; olan Araplaşmaya çağırmak anlamına gelir. Kur’ân’ı, tam anlamıyla insana ait zihnî ve hissî bir tecrübeye indirgeyen tarihselcilik, vahyin yerine aklı koymasından dolayı rasyonalist, aklın vahyi anlaması bakımından kartezyenist ve emprik ilkelere dayanmasından dolayı da pozitivisttir. Bu yaklaşım batının mücbir ve insanı ezici kilise felsefesine karşı, batı aydınlanmasının oluşturduğu egoist, partizan, paranoid, pragmatist, seküler ve ilerlemeci tarih anlayışının bir ürünüdür. Ve bu haliyle İslam dünyasında &#8220;zücaciye dükkanındaki fil&#8221; gibi hareket eden tarihselcilikten, özelde müslümanların, genelde de insanlığın derdine deva olacak bir ihya ve inşa aksiyonu ummak &#8220;dogmatikliktir, değilse safdilliktir.&#8221;</p>
<p>Yrd. Doç. Dr. Yasin PİŞGİN 29.12.2018&#8230;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihselciligin-cemaziyelevveli/">Tarihselciliğin Cemaziyelevveli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarihselciligin-cemaziyelevveli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an Lafzı Allah&#8217;a Ait Değil mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Dec 2018 11:06:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İ‘caz:]]></category>
		<category><![CDATA[Huruf-ı Mukattaa:]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber’in Beşeriliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Lafzı Allah'a Ait Değil mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’ın mahiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da inzal-tenzil ve tertil]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Vahyin rehberliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21074</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kelamcılar vahiy, nübüvvet ve vahyin mahiyetine dair konulardan haberdardırlar. Bu konular ve tartışmalar yeni de değildir. İslam tarihinde birçok felsefî ve kelâmî konular gibi vahye dair konular da tartışılmıştır. Ancak İslam, vahiy merkezli olduğu için vahiyle ilgili ileri sürülen her iddia, bu veya şu şekilde dinin mahiyetini de ilgilendirmektedir. Akademik camia ve medya, birkaç gündür [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/">Kur’an Lafzı Allah’a Ait Değil mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-22125 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg" alt="" width="350" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>Kelamcılar vahiy, nübüvvet ve vahyin mahiyetine dair konulardan haberdardırlar. Bu konular ve tartışmalar yeni de değildir. İ<span class="text_exposed_show">slam tarihinde birçok felsefî ve kelâmî konular gibi vahye dair konular da tartışılmıştır. Ancak İslam, vahiy merkezli olduğu için vahiyle ilgili ileri sürülen her iddia, bu veya şu şekilde dinin mahiyetini de ilgilendirmektedir.</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Akademik camia ve medya, birkaç gündür vahiyle ilgili gündeme taşınan bir iddiayı konuşmaktadır. İddiaya göre Kur&#8217;ân’ın manası Allah&#8217;a ait olmakla birlikte onun lafzı Hz. Peygamber&#8217;e aittir. Bu konu etrafında tartışmalar, açıklamalar ve reddiyeler sürüp gitmektedir. Artık kamuoyu tarafından bilindiği için ismini vermemizde bir mahzur yoktur. Konunun bu denli gündeme taşınmasına neden olan Prof. Dr. Mustafa Öztürk hocamızdır.</p>
<p>Konuya girmeden önce iki önemli hususa dikkat çekmek istiyorum: Birincisi, buradaki amacımız kesinlikle &#8220;tekfir&#8221;, &#8220;ötekileştirme&#8221; veya her hangi bir insanı &#8220;linç&#8221; etmek değildir. Bu durum insânî, ahlâkî ve akademik de değildir. Herkes istediği şeye “özgürce” inanmalı ve inandığı şeyleri de “özgürce” ifade edebilmelidir. Bu ortam sağlanmadan ilim, bilim, felsefe ve hikmet adına bir milim ileri gidemeyiz. İkincisi ise özgürce ortaya atılan bir iddia, özgürce ele alınabilmeli ve tartışılabilmelidir. Bu açıdan ortaya atılan bir iddiaya ilişkin yapılan yorumların tamamını &#8220;linç&#8221;, &#8220;tezvirat&#8221; veya &#8220;saldırı&#8221; olarak değerlendirmeyi de &#8220;ahlâkî&#8221; görmediğimi ifade etmek isterim.</p>
<p>Birkaç haftadır akademik camiamız, vahiy/Kur’an’ın mahiyetine dair bir tartışma icra etmektedir. Özellikle sosyal medyada Kur’an lafzının Allah’a ait olup olmadığı, O’na ait olması takdirde nasıl bir sorunun ortaya çıkacağı, ait olmadığı takdirde ise hangi problemlerlerle karşı karşıya kalınacağı hararetle tartışılmaktadır. İlk başlarda bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. Ancak tartışmanın dozu yükselince bir kelamcı olarak bu konuda bir değerlendirme yapmayı uygun gördüm.</p>
<p>Sayın ÖZTÜRK, bazı argümanlara dayanarak Kur’an lafzının Hz. Peygamber’e ait olduğunu ifade etmektedir. Ona göre Allah, Hz. Peygamber’e “mana”, “külli kaide” ve “ilkeleri” indirmiştir. Hz. Peygamber de siyasi, sosyolojik ve politik durumları dikkate alarak onları lafızlara dökmüştür. Aksi takdirde Allah, birebir “cihat” ve “kıtal”ı emretmiş olacaktır. Bu da Allah’ın ahlakı ile uyuşmamaktadır. Aynı zamanda gelenekte de buna dair Süyuti (ö. 911/1505) ve Zerkeşi’den (ö. 794/1392) nakiller yapmakta ve bazı ayetlerin lafızlarından da delil getirmektedir. Burada ilk önce ileri sürülen argümanları inceleyeceğiz ve daha sonra Kur’an lafzının Allah’a ait olmaması durumunda hangi dini, tarihi ve akli sorunların ortaya çıkacağını ele alacağız.</p>
<p><strong>A) ARGÜMANLAR</strong></p>
<p>Sayın ÖZTÜRK, kitabında konuya dair birçok argüman ileri sürmekte veya hiçbir eleştiri ve yorum yapmadan başkasından aktarmaktadır. Bu da akademik olarak onun söz konusu argümanlara imza attığı anlamına gelmektedir. Çünkü Mustafa ÖZTÜRK, katılmadığı, onaylamadığı ve beğenmediği hiçbir görüşü kolay kolay yorumsuz bırakmaz. Belki bu da onun takdir edilecek taraflarından biridir. Ancak en son Karar’da çıkan yazısında konuya dair argümanlarını kısaca ve özetle ifade etmiştir. <a href="https://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.karar.com%2F%3Ffbclid%3DIwAR17FioNxMgpHjZudhkARZyDbCgeH9cucF1elcy4lyYlP-8ACQauJXAFqdY&amp;h=AT2doWJI_S9PQiI6ZB0bCV_e-F_1SGWECVbM2cHnhmbDMSO4Ma-tQJmSoFNdBfVCzg4a7Pe1hKNt0ZfZ1FiO3acFysW572sqr3iLamZWeg9-F4A40a9vhTdW29ECxfrAsvXcrruZqZHWRbHLo7B6MZWLG2fWa_Dn" target="_blank" rel="noopener nofollow noreferrer" data-ft="{&quot;tn&quot;:&quot;-U&quot;}" data-lynx-mode="asynclazy">http://www.karar.com/</a>…/kuran-vahyinin-inzal-keyfiyetine-dai….</p>
<p>Biz hem bu yazı hem de kitabındaki diğer argümanları esas alarak kısaca konuyu tahlil etmeye çalışacağız. Daha iyi anlaşılması için bazen açıklayıcı cümleler kullanabiliriz. Fakat burada ifade edilen argümanların tamamı bu veya şu şekilde onun ilgili yazı ve kitaplarında mevcuttur.</p>
<p><strong>1)</strong> Mustafa ÖZTÜRK’e göre Kur’an lafzı Allah’a ait olduğu takdirde Allah’ın doğrudan savaş, cihat ve kıtalı emretmiş olması gerekecektir. Oysa Allah, ahlaki olarak bundan münezzehtir. Peki, bu durumda “kıtal” içerikli <strong>فَإِذَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ مُّحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ ۙ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ ۖ</strong> “İman etmiş olanlar; Keşke cihat hakkında bir sure indirilmiş olsaydı derler. Ama hükmü açık bir sure indirilip de ona savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur” (Muhammed, 20) ayetinin lafzı Allah’a mı yoksa Hz. Peygamber’e mi aittir?</p>
<p>Kime ait olursa olsun bu ayette kıtal içerikli bir hükmün &#8220;inzal&#8221;inden söz ediliyor. Dolayısıyla Allah, ister mana ile olsun ister lafızla olsun kıtal ile ilgili hükümleri inzal edebilir. Bu durumda cihat, savaş ve kıtal ile ilgili ayetler de inzala dâhildir. Buradaki ayetin lafzına bakılacak olursa bunun sadece “külli kaide” veya “genel ilkeler”le değil doğrudan ve lafzen olması söz konusudur. Çünkü ayette yer alan وذكر “ifade edilirse, zikredilirse” kelimesi geçmektedir. Bu da doğrudan lafzı ifade etmektedir. Aksi takdirde diğer bazı ayetlerde olduğu gibi /<strong>استنبط/تفقّه</strong> “anlaşıldı/istinbat edildi” (Tevbe, 122; Nisa, 83) denilecekti.</p>
<p>Allah’ın ahlakiliği konusuna gelince bu konunun felsefi ve kelâmî boyutlarına girecek değiliz. Ancak Allah’ın ahlakiliği merkeze konularak her hangi bir ayet veya ayetlerin lafızlarının Peygamber’e ait olup olmadığı tespit edilecekse söz konusu ahlaki normları kim belirleyecektir? Mesela Mutezile’ye göre Allah’ın her şeyi kendine izafe etmesi ahlâkî mi? Eş’ârîlere göre Allah’ın bazı şeyleri diğer varlıklara izafe etmesi ahlâkî mi? Veya İbn Ârabî’ye göre Allah&#8217;ın, zatı dışında başka varlıklardan söz etmesi ahlâkî mi? Kimin ahlak anlayışı merkeze konularak Allah’ın ahlakı belirlenecektir? Kant mı? Descartes mi? Ehl-i Sünnet mi? Mutezile mi? Sühreverdi mi? İbn Ârabî mi? Bu durumda ifade edilen külli kaideler veya Allah’a ait bir mana ortada kalır mı merak ediyorum. Her şeyden öte bu yaklaşımda Allah ahlaklı; Hz. Peygamber ise ahlaksız olmuyor mu? Allah için ahlâkî olmayan bir şey, Peygamber için nasıl ahlâkî olur?</p>
<p>Ayrıca sadece “rabbim birdir ve putlarınızı reddediyorum” dediği için her türlü hakaret ve işkenceye maruz kalan, bütün yollarla susturulmaya çalışılan, yıllarca açlık ve susuzlukla imtihan edilen, akla ve hayale gelmeyen iftira ve hakaretlere muhatap olan, doğduğu şehirden hicrete zorlanan, hicret ettiği yerde de rahat bırakılmayan bir elçiye, kendini ve sahipsiz arkadaşlarını korumak için savaş iznini vermek mi daha ahlâkî vermemek mi? Böyle bir sürece müdahil ve taraf olmayan bir Allah, hangi sürece müdahil olacaktır? Buna müdahil olmayan bir Tanrı’nın adalet ve hikmetinden (ahlâkiliği) söz edilebilir mi?</p>
<p><strong>2)</strong> Hocamız, bazı ayetlerin lafızlarıyla da istidlal etmektedir. Bunlardan biri de “o (Kur’an) daha önceki kitaplarda vardır” mealindeki ayetlerdir. (Bk. Alâ, 19; Şuara, 196) Bu delilden anlaşıldığına göre Kur’an’ın lafzı Allah’a ait olsaydı Kur’an lafzının daha önceki kitaplarda geçmiş olması gerekirdi. Oysa bunu ifade eden veya kabul eden hiç kimse yoktur. Bundan dolayı Kur’an sadece manası ile inmiştir ve önceki kitaplarda mevcut olanın da onun mana ve külli kaideleri olduğu ileri sürülmektedir.</p>
<p>İlk önce bu istidlal yönteminin devir/kısır döngü olduğunu ifade etmek isterim. Çünkü Kur’an lafzının Allah’a ait olmadığını ispat etmek için lafızdan delil getirilemez. Bu istidlal, Kur’an’ın hak olduğunu ispat etmek için Kur’an’dan delil getirmeye benzemektedir. Bu konuda ancak onun merkeze koyduğu “külli kaide” veya “manadan” delil getirilebilir. Biz de daha sonra bazı lafızlarla istidlal ediyoruz. Ancak lafızlardan daha çok bizim asıl dayanağımız “mana” ile diğer “tarihi” ve “akli” delillerdir. Bu nedenle kısır döngüye düşmekten kurtuluyoruz.</p>
<p>Aynı zamanda Kur’ân lafzını ilâhî kabul ettiğimizden ötürü bizim açımızdan onunla istidlal etmenin bir mahzuru yoktur.</p>
<p>Ayrıca söz konusu ayetlerde doğrudan Kur’an lafzı geçmemektedir. Onun yerine ya zamir (Şuara, 196) ya da ismi işaret (Alâ, 19) geçmektedir. Mezkûr zamir ve ismi işareti, Kur’an dışında diğer şeylere raci/dönebileceğine dair yorumlar da vardır. Diyelim ki zamir ve ismi işaret, Kur’an’ın manasına raci ise Kur’an’ın bütün manasının daha önceki kitaplarda geçtiği ileri sürülebilir mi? Bu durumda daha önceki semavi kitaplarda Bedir, Uhut, Hüneyn, Hicret, Mekke, Medine, evlilik, boşanma ve mirasla ilgili hükümlerin aynısını veya onları ihtiva edecek mana ve külli kaideleri aramak gerekir. Söz konusu kitaplarda yer alan “külli kaide” ve “manalar” bunları kapsamıyorsa o zaman neyi kapsamaktadır? Aslında bu istidlal, sürekli karşı çıkılan ve eleştirilen “lafızcılığın” zirvesidir. Hatta lafızcılığın ötesinde onlarca yorum arasından sadece bir yorumun mutlaklaştırılması, son derece önemli ve hassas bir konunun onun üzerine inşa edilmesini ifade etmektedir. Bununla birlikte Kur’an’ın mana ve külli ilkelerinin diğer semavi geçmiş olması, onun lafzının Allah’a olmasına mani midir? Neden böyle bir tezat olsun?</p>
<p><strong>3)</strong> Kur’an’ın yedi harf üzere nazil olduğunu ifade eden hadislerdir. Hadislerin lafzından yola çıkarak Kur’an’ın mahiyetine dair bir temellendirme yapmak, ÖZTÜRK’ün yıllardır takip ettiği “Kur’an” merkezli anlayış ile uyuşmamaktadır. Ayrıca kıraatler ile ilgili birçok hadis başında <strong>أنزل/نزل</strong> “nazil olmuştur/indirilmiştir” ifadeleri yer almaktadır. Dolayısıyla Hz. Peygamber, yedi harfi yine inzala dayandırıyor ve edilgen kalıbı kullanıyor. Aksi takdirde <strong>أنزلت /كوّنت</strong> “ben indirdim veya ben oluşturdum” demesi gerekirdi. Farklı kıraatlara dair hadisleri vereceğiz. Böylece Hz. Peygamber’in söz konusu farklılığı kime izafe ettiği anlaşılacaktır.</p>
<p><em><strong>1-</strong></em> Hz. Ömer’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v) hayatta iken Hişam b. Hâkim’in Furkan Suresini okuduğunu işittim. Hişam bu sureyi, Hz. Peygamber’in bana okutmadığı bir şekilde okuyordu. Fakat selam verinceye kadar sabrettim. Selam verince yakasından tutup bu sureyi sana bu şekilde kim okuttu dedim. Hişam: Resulullah okuttu dedi. Yalan söylüyorsun, çünkü Peygamber bana bu sureyi senin okuduğundan başka bir şekilde okuttu, dedim. Ondan sonra yakasından tutarak Peygamberin huzuruna götürdüm. Bunun “Furkan Suresini bana okuttuğunuzdan başka bir şekilde okuduğunu işittim” dedim. Peygamber bana “Hişam’ın yakasını bırak” buyurdu. Ona da ey Hişam oku diye emretti. O da kendisinden duyduğum şekilde okudu. Bunun üzerine Peygamber, “bu sure böyle indirildi” dedi. Bundan sonra da bana “ey Ömer oku” diye emretti. Ben de onun vaktiyle bana okuttuğu gibi okudum. Bana da “bu sure böyle indirildi”. Bu Kur’an yedi harf üzerine nazil olmuştur. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyun, buyurdu” (Buhari, Fedailu’l Kur’an, 5, 27; Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 270; Ebu Davud, Vitir, 22)</p>
<p><em><strong>2-</strong></em> İbn Abbas’tan Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir. Cibril bana bir harf üzere okuttu. Artırması için müracaat ettim. Tekrar tekrar aynı mürcaatı yapıyordum, o da her seferinde artırıyordu. Nihayet yedi harf’e kadar çıktı.” (Buhari, Feddailu’l Kur’an, 5; Müslim, Salatu’l Müsafirin, 272).<br />
Bu hadiste görüldüğü gibi kıraat farklılıklarında Hz. Peygamber’in hiçbir rolünün olmadığını, arttırmak için talepte bulunduğu açıkça anlaşılmaktadır.</p>
<p><em><strong>3-</strong></em> “Kur’an yedi harf üzere indirildi” (İbn Hanbel, Müsned, III, Hd, 7995; Taberi, Camiu’l Beyan, I, 25)</p>
<p><em><strong>4-</strong></em> Hz. Ömer rivayetinde, bir kimseyi, kendisinin Peygamberden işitmediği şekilde okumukta olduğunu duymuş, onu Peygamber’e götürmüş, “ya Rasulallah, bu, ayeti şöyle şöyle okuyor” demiş ve buna karşılık Rasulullah da: “Kur’an yedi harf üzere indirildi. Onun hepsi şafidir ve kâfidir. (Taberi, Camiu’l Beyan, I, 27).</p>
<p>Bu ve benzeri hadisler, bir araya getirildiği zaman farklı kıraat konusunun da temelde “nüzula” dayandığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu hadislere göre Allah’ın emrettiği farklı okumaların bizzat Allah tarafından indirildiği açıkça yer almaktadır. Bu arada farklı kıraatler Peygamber’e ait olsa bile kıraat gibi tamamen lehçe ve şive ile ilgili olan bir husustan yola çıkarak Kur’an’ın tamamına hükmetmek deveyi pireye kıyas etmekten hiçbir farkı yoktur. Bunun akademik, ilmi ve akli zemini oldukça zayıftır.</p>
<p><strong>4)</strong> Kur’an’da vahyin Peygamber’in kalbine indirildiği ifade edilmektedir. Buradan yola çıkarak onun mana olarak indiği sonucuna varılmak istenmektedir. Ancak böyle bir sonuca nasıl gidiliyor anlamış değilim. Çünkü kalbe veya idrake sadece manalar değil lafızlar da indirilebilir. Aksi takdirde insanın zihin, idrak ve kalbinde ezbere hiçbir lafzın olmaması gerekirdi.</p>
<p><strong>5)</strong> Böyle bir yaklaşımın gelenekte var olup olmadığı konusuna gelince bunun Mutezile, Mâtüridi, Selefî ve Eş’ârî ilim ve düşünce geleneğinde olmadığını, dolayısıyla İslam tarihi boyunca Batınîler dışından bunu ifade eden bir kelamcı veya müfessirin olmadığını rahatlıkla ifade edebilirim. (Bk. Zerkanî, Menâhilü’l-‘irfân fî ‘Ulûmi’l-Kur’ân, Dârü’l-kitâbi’l-Ârabî, I, 43-46) Süyuti ve Zerkeşi, üç görüşü aktarırken söz konusu gelenekten her hangi bir âlim veya ekolü belirtmemektedirler. (Bk. Süyûtî, el-İtkan fî ‘ulûmi’l-Kur’an, Dımaşk 2002, I, 139; Zerkeşî, el-Burhan fî Ulûmi’l-Kur’ân, Dârü’l-hadis, Kahire 2006, 160, 161)</p>
<p>İslam düşüncesinde gerek kelam gerekse fıkıhta en fazla başvurulan yöntemlerden biri de sebr ve taksimdir. Bu yöntemde muhtemel şıklar elendikten sonra doğru ve haklı olana ulaşılmaktadır. Özellikle felsefe ve kelamda bu yöntem çokça uygulanmaktadır. Zerkanî, Kur’an vahyi konusunda mana ile aktarmaya yetersiz ve (karşılığı olmayan) aklî bir ihtimal olarak söz eder. (Bk. Zerkanî, Menâhilü’l-‘irfân fî ‘Ulûmi’l-Kur’ân, Dârü’l-kitâbi’l-Ârabî, I, 44).</p>
<p>İlk dönem Ehl-i Sünnet âlimleri, bırakın Kur’an lafzının “Peygamber” tarafından oluşturulmasını onun “Allah” tarafından oluşturulmasını bile reddetmişlerdir. Çünkü onlara göre Kur’an Allah tarafından bile yaratılmayan kadim bir sıfattır. Daha sonra yine Allah’a ait “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî” ayrımı yapılmıştır. Mutezile, Kur’an’ın hadis olduğunu kabul etmekle birlikte onun oluşumunda beşerî hiçbir etki veya katkıyı kabul etmemektedir. Kabul etmiş olsalardı ilkeleri ile uyuşmayan Kur’an ayetlerini tevil etmek yerine “Peygamber’in lafzıdır” der geçerlerdi. Kanaatimce Süyûtî ve Zerkeşî, sebr ve taksim yönteminin bir gereği olarak olabilecek ihtimal veya geçerliliği olmayan şıklardan söz ederken sanki böyle bir görüşün mezkûr gelenekte ileri sürüldüğünü çağrışmaktadırlar. Bu çağrışımın bile doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü günümüze ulaşan bütün tefsir ve kelam külliyatında doğrudan bu düşünceyi ileri süren Mutezili, Eş’ârî, Mâtüridî, Caferî ve selefî bir âlim bilinmemektedir.</p>
<p>Aynı zamanda Süyûti ve Zerkeşî’nin de bu düşüncede olmadıkları kesindir. İtkan’da konunun serdedildiği yerin devamına bakıldığı zaman Süyûtî’nin görüşü anlaşılacaktır. Bu konuda Zerkeşî’ye ait ilgili eserin ilk sayfasına bakılması yeterlidir. Her şeyden önemlisi nakille ilgili bir konuda iki önemli âlimin bir pasajını merkeze koyarak bütün İslam külliyatını mahkûm etmek yerine bütün İslam külliyatını esas alarak onların ne demek istediğini tashih daha ilmî ve ahlâkî olmaz mı? Gerçekten İslam düşünce tarihinde isim vererek gelenek içerisinde “filan âlim” böyle düşünmüştür diyebilir miyiz? Böyle bir düşünce olsa bile ona dayanarak bir yaklaşım savunulacaksa bazı Hanbeli âlimlere göre elimizde kâğıt üzerinde yazılmış Kur’an bile kadimdir. Bu görüşe dayanarak bunu ileri sürmenin haklı bir boyutu var mıdır?</p>
<p><strong>6)</strong> Bu meyanda ileri sürülen kanıtlardan biri de Ebû Hanife’nin “kendi dilinde ibadeti” caiz görmesidir. Tabii bu konudaki rivayetler hakkında yetkin değilim. Ancak “kendi dilinde ibadet” ile “lafzın peygamber tarafından oluşturulması” arasında “zorunlu” bir ilişki yoktur. Kur’an lafzının Allah’a ait olduğunu düşünen âlimlerin neredeyse tamamı, ibadet dışında kendi dilinde dua etmeyi caiz görmüşlerdir. Dolayısıyla onların bir taraftan lafzın Allah tarafından oluşturulduğu diğer taraftan da kendi dilinde duaya kapı aralayarak çelişkiye düştükleri ileri sürülebilir mi? Elbette yapısal olarak “dua” ve “ibadet” birbirlerinden farklıdır. Ancak “kendi dilinde ibadet”le Kur’an lafzı arasında ilişki kurulacaksa “kendi dilinde dua” ile Kur’an lafzı arasında da kurulabilir.</p>
<p>Ayrıca Ebû Hanife, dönemindeki diğer Ehl-i Sünnet/Mürcie âlimleri gibi Kur’an’ın mahlûk olmadığını düşünmektedir. Onun döneminde daha kelâm-ı nefsî ile kelâm-ı lafzî ayrımı yoktu. Çünkü tarihsel olarak bu ayrımı ilk yapanın İbnü Küllâb (ö. 240/854) olduğu bilinmekte ve onun da Ebû Hanife (ö. 150/767)’den sonra geldiği sabittir. Böylelikle ilk dönem Ehl-i Sünnet/Mürcie âlimleri, aslında Kur’an’ın hem lafız hem mana bakımından kadim olduğunu düşünüyorlardı. Kur’an’ın Allah tarafından bile yaratılmayan kadim bir sıfat olduğunu kabul eden bir âlim, kendi dilinde ibadete izin vermek suretiyle onun Peygamber tarafından oluşturulduğunu mu düşünmüştür? Burada büyük bir çelişki yok mu? Ebû Hanife, el-Fıkhü’l-Ekber eserinden Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı konusundaki görüşünü aktararak onun Kur’an lafzı hakkında böyle bir anlayışa sahip olup olmadığı veya olabileceği rahatlıkla anlaşılabilir. Ebu Hanife söz konusu eserde şöyle söylemektedir:</p>
<p>“Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. O’nun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim O’nun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret O’nun ezelde sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm O’nun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak O’nun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil O’nun ezelde sıfatıdır. Fail Allah’tır, fiil ise O’nun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Allah’ın fiili ise mahlûk değildir. Allah’ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah’ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Allah’ı inkâr etmiş olur.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, Allah kelâmı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber’e indirilmiştir. Bizim Kur’ân-ı Kerîm’i telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur fakat Kur’ân mahlûk değildir. Allah’ın Kur’ân’da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavn ve İblis’ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelâmıdır, onlardan haber vermektedir. Allah’ın kelâmı mahlûk değildir, fakat Musa’nın ve diğer yaratılmışların kelâmı mahlûktur. Kur’ân ise Allah’ın kelâmı olup, kadîm ve ezelîdir” (Ebû Hanife, el-Fıkhü’l-Ekber, Şerhü Ali el-Kari, Dârü’l-kütübi’l-Arabiyeti’l-kübra, 20-30)&#8221;.</p>
<p>Belirtmek gerekir ki Ebû Hanife bu metinde de “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî&#8221; ayrımını yapmamaktadır. Yapsaydı bile bu ayrımı yapan diğer alimler gibi her ikisini Allah’a izafe edecekti. O, burada bir bütün olarak ilâhî kelâmı bizim şu anki telaffuz ve yazmamızdan ayırmaktadır. Şu anki telaffuz ve yazımızın mahluk olduğunu kabul etmeyen neredeyse yoktur. Çünkü telaffuz ve yazma, bize ait hadis bir fiildir. Dolayısıyla buradaki ifadelerden yola çıkarak Ebû Hanife’nin bırakın Kur’an lafzının Peygamber’e izafe etmesini “kelâm-ı nefsî” ile “kelâm-ı lafzî” ayrımı yaptığı bile söylenemez.</p>
<p>Ayrıca bütün Hanefi külliyatı içerisinde hangi Hanefi âlim, Ebû Hanife’nin bu fetvasından yola çıkarak Kur’an lafzının Peygamber tarafından oluşturulduğunu ifade etmiştir? Onlar olsa olsa buradan yola çıkarak “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî” ayrımına gitmişlerdir. Kelâm-ı nefsî Allah’ın zatına kaim ezeli bir kelamdır. Kelâm-ı lafzî ise zaman ve mekâna göre formu değişen bir kelamdır. Ancak bu değişikliği yapan yine Allah’tır. Başka her hangi birisi değildir. Dolayısıyla nefsî ve lafzî kelamın kaynağı Allah’tır. Âlimler zaten Allah’a izafe ettikleri kelam sıfatını bu şekilde bir ayrıma tutmuşlardır.</p>
<p>Aksi takdirde Allah&#8217;ın bir sıfatı olarak ele almaları mümkün değildi. Buna benzer birçok sıfat vardır. Mesela bütün kelamcılara göre cismi yoktan yaratabilme vasfı Allah’ta ya zatla birlikte ya da zattan bağımsız olarak ezeli olarak vardır. Bu kadim bir sıfattır ve değişikliğe maruz kalmaz. Ancak zamanı ve mekânı geldiğinde Allah’ın farklı şeyleri yoktan yaratması hadistir. Hiç kimse bu ayrımdan yola çıkarak her hangi bir cismin yoktan yaratma niteliğini Allah’tan alıp beşere atfetmemiştir. Dolayısıyla bazı Hanefi âlimlerin Ebû Hanife’nin fetvasından yola çıkarak önce kelâm-ı nefsi ve kelâm-ı lafzi ayrımına ve daha sonra da kelam-ı lafzîyi Peygamber&#8217;e izafe etme sonucuna ulaşmamıştır.</p>
<p><strong>B) Kur’an’ın lafız ve manası ile indiğini ifade eden naslar:</strong></p>
<p><strong>1)</strong> Kur’an lafzının Peygamber’e ait olması halinde aşağıda yer alan ayetler nasıl anlaşılacaktır?</p>
<p><em><strong>a)</strong> <strong>Arapça olarak inmesi:</strong> </em>Bilindiği gibi Kur’an lafzının Peygamber’e ait olduğunu iddia edenler, onun kelâm-ı nefsî olarak Allah’ın zatında bulunduğunu, mana ve külli kaideler şeklinde Hz. Peygamber veya diğer peygamberlere nazil olduğunu, daha sonra peygamberler tarafından farklı dillere aktarıldığını ileri sürmektedirler. Buna göre Peygamber’e nazil olan sadece manalardır. Onun Arapça, İbranice veya Süryanice olması söz konusu değildir. Oysa ilgili ayetler, indirilen Kur’an’ın Arapça olduğunu açıkça ifade etmektedir: “Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça ile Rûhulemîn indirmiştir. (Şuarâ 26/192-195),“Şüphesiz bu Kur’an sana, hüküm ve hikmet sahibi, hakkıyla bilen Allah tarafından verilmektedir.” (Neml 27/6),“İşte, sakınsınlar yahut hatırlamalarını sağlasın diye onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda uyarılarımıza tekrar tekrar yer verdik.” (Taha 20/113),“İşte sana, Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman ve hakkında asla şüphe bulunmayan toplanma gününün dehşetini haber vermen için böyle Arapça bir Kur’an vahyettik” (Şura 42/7).</p>
<p>Bu ayetler, Kur’an’ın sadece mana olarak inmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü bizzat bu iddiayı ileri sürenler, Peygamber’e nazil olan kelâm-ı nefsinin her hangi bir dili olmadığını kabul ederler. Kelamcılar da kelâm-ı nefsinin belli bir dili olmadığı kabul ederler. Ancak onlar, Kur’an’da açıkça ifade edildiği kelâm-ı lafzînin de Allah’a ait olduğunu ve onun tarafından nazil olduğunu ittifakla belirtirler.</p>
<p><em><strong>b)</strong> <strong>Acele etmemek istenmesi:</strong></em> <strong>لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ</strong> (Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma (kıyamet, 16) Bu ayette geçen üç ifade vardır. Üçü de Kur’an’ın lafız olarak indiğini ifade etmekte veya buna delalet etmektedir. Bunlar da “kıpırdatma”, “dil” ve “acele etmek”tir. Çünkü Kur’an mana olarak inseydi Peygamber’in dilini kıpırdatmasının bir anlamı kalmazdı. Aynı zamanda “acele etmek” yerine Hz. Peygamber’in sabırla onu en güzel şekilde nasıl ifade edebileceğini düşünmesi gerekirdi. Burada geçen zamiri Kur’an’a raci etmek dışında başka bir yol da yoktur. Çünkü aynı içerikte ve açıkça Kur’an lafzının geçtiği başka bir ayet vardır. O da şudur:<strong> وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَىٰ إِلَيْكَ وَحْيُهُ</strong> “Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme” (Taha, 114).</p>
<p>Aynı zamanda ikinci ayette açıkça “Kur’an” ifadesi geçmektedir. Ne Hz. Peygamber döneminde ne de İslam tarihi boyunca hiç kimse Kur’an’ın manasına “Kur’an” dememiştir. Öyle olsaydı günümüzde meale doğrudan Kur’an dememiz gerekirdi.</p>
<p><em><strong>c)</strong></em> <strong><em>Edilgen kipler:</em> </strong>Kur’an’da inzal, tenzil ve tertil gibi Kur’an’ın lafzen indiğini ifade eden veya çağrıştıran ayetler vardır. Bunların önemli bir kısmı “nazil olundu” ve “indirildi” gibi edilgen kiplerle ifade edilmiştir. Lafzın Hz. Peygamber’e ait olması durumunda edilgen kiplerin kullanılması Allah’a iftira değil mi? Bu da Peygamber&#8217;in ahlakına uyar mı? Ayrıca Hz. Peygamber birden fazla ayette sadece mübelliğ/tebliğ eden olduğunu ifade etmektedir. Bazı mana ve külli kaidelerden kocaman bir eseri inşa eden sadece mübelliğ midir? (Bk. Araf, 203; Yunus, 15; Neml, 6) Yine Allah “Kur’an sadece beşerin sözüdür” (Müddesir, 25) diyen müşrikleri ağır bir şekilde kınamaktadır. Burada kastedilen beşer Hz. Peygamber’den başkası mıdır? Veya Hz. Peygamber bu ayette ifade edilen “beşer”in kapsamı dışında mıdır?</p>
<p><em><strong>d) Hifz:</strong></em> Bilindiği gibi Kur’an’ın korunması ile ilgili bir ayet vardır. “zikri biz indirdik ve onu koruyacak olan da bizleriz”. (Hicr, 9) Kuşkusuz zikirden kasıt Kur’an’dır. Çünkü indirilen odur. Peki, korunacak olan, Kur’an’ın manaları mı yoksa lafızlar mı? Sadece manaları ise onun manaları zaten diğer semavi kitaplarda da geçmekte ve ana omurgaları ile günümüze kadar gelmiştir. Sadece diğer semavi kitaplarda da değil onun manalarını günümüze taşıyan yüzbinlerce eser vardır. Dolayısıyla Allah’ın, gayet kolay olan hatta her şekilde korunacak olan külli kaideleri koruma altına almasının çok fazla da bir anlamı yoktur. O zaman burada korunacak olan lafız ve manadır. Bunun da ilahi güvence altında olmasının ne kadar elzem olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Korunacak olan zikirden kasıt Kur’an’ın hem lafzı hem de manası olduğuna göre mezkûr ayette Allah’ın onları indirdiği açıkça ifade edilmektedir.</p>
<p><em><strong>e) Meşakkatin reddi:</strong> </em>Birkaç ayet açıkça Kur’an’ın Hz. Peygamber’e “zorluk” ve “meşakkat” olarak inmediğini ifade etmektedir. Onlardan biri de “(Ey Muhammed!) Biz, Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye değil, ancak (Allah’ın azabından) korkacaklara bir öğüt (bir uyarı) olsun diye indirdik” (Taha,2) ayetidir. Bu da Kur’an’ın lafız ve manadan müteşekkil hazır bir şekilde Peygamber’e inmesini gerektirmektedir. Çünkü Kur’an’ın dil, üslup, belağat ve ifadelerinden anlayan, yeryüzünde hiçbir metnin oluşumu beşer açısından onun kadar ağır ve zor olmadığını anlayacaktır. Zaten onun i’cazı da burada yatmaktadır. Bu konuda Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz”(Müzemmil, 5), “Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz” (Haşr, 21).</p>
<p>Allah, bir taraftan Peygamber’in zorlanmadığını ifade etmekte diğer taraftan ise ona “ağır bir söz” ve “dağlara inmesi takdirde parça parça olacak bir metni” tek seferde, hiç kimseye danışmadan, daha sonra hiçbir düzeltme ve ekleme yapmadan, evde, camide, savaşta veya barışta, hatta bazen uykuda bile oluşturma sorumluluğunu yükleyecektir. Bundan daha ağır bir zorluk var mı? Böyle bir zorluk her şeyden önce ifade edilen Allah’ın adaleti, rahmeti, hikmetine (ahlâkiliği) uyar mı?</p>
<p><em><strong>f) Huruf-ı Mukattaa:</strong> </em>Bilindiği üzere Kur’an’ın bazı sürelerinin başında “Hurufi Mukataa” dediğimiz ألم/ص/يس/كهيعص gibi Arap dili açısından anlamları belirgin olmayan harfler vardır. Bu harflerin ne anlama geldiği ve amaçları hususunda birçok görüş bulunmaktadır. Fakat ortada kesin olan bir durum vardır. Bu da şudur: Ne Hz. Peygamber’le her türlü mücadeleyi yapan müşrikler, Hz. Peygamber’in neden anlaşılmayan hatta onlara göre belki de saçma gelen Huruf-ı Mukattaanın anlamını sorun yapmışlar ne de hemen hemen her konuda Hz. Peygamber’e danışan ve kendisine soru sormaktan çekinmeyen sahabiler de onların anlamlarını sormuşlardır. Peki, Hz. Peygamber Kur’an lafzını oluştururken neden anlamı bilinmeyen harf ve ifadeleri kullansın? Kullandıktan sonra neden daha sonra itiraz üzerine düzeltmeye gitmesin?</p>
<p>İddia edildiği gibi Hz. Peygamber, ihtiyaca binaen farklı kıraatlara başvurduğu halde neden burada bir tashihe gitmemiştir? Aslında neden hiç itiraz gelmemiştir? Kur’an lafzının Allah&#8217;a ait olduğu zaman bu soruların cevabı gayet kolaydır. Çünkü Allah, evren ve insanı yarattığı gibi kelime ve harfleri de istediği zaman ve istediği şekilde yaratabilir. Bu konuda Âdem’e bütün isimleri öğrettiği gibi inşa edici ve kural koyucudur. Bu durumda kullara düşen sorgulamak değil O’nun meramını anlamaya gayret etmektir. Ancak lafzın Peygamber tarafından oluşturulduğu iddia edildiği zaman bu soruların cevapları kolay olmayacaktır.</p>
<p><em><strong>g) Vahyin rehberliği:</strong> </em>Allah, vahiy süreci boyunca her konuda Hz. Peygamber’e talimatlar veriyor. İlahi vahiy, nübüvvet süreci boyunca birçok konu ile ilgili Hz. Peygamber’e yol gösteriyor. Ancak Kur’an lafzını nasıl oluşturacağına dair, uzun mu kısa mı, zor mu kolay mı, hiçbir işaret yoktur. Bu denli ağır ve zor bir süreçte Allah’ın Peygamber’ini yalnız bırakması ve ona hiçbir talimat vermemesi tabir caizse ona rehberlik/danışmanlık etmemesi düşünülebilir mi? Bu durum Allah’ın rahmet, adalet, hikmet (ahlakiliği) ile uyuşur mu?</p>
<p><em><strong>h) Kavl/söz:</strong></em> Allah, Peygamber’e “ağır bir kavl/söz ilka ettiğini” (Müzemmil,5) ifade etmektedir. Burada Peygamber’e aktarılan doğrudan kavl/söz olduğu açıkça ifade edilmektedir. Dolayısıyla daha sonra lafza dökülecek bir mana veya ilke söz konusu değildir. Bazı ayetlerde kavl sözün Cebrail’e de izafe edildiği görülmektedir. (Tekvîr, 19-21) Ancak aynı sözün hem Allah’a hem de diğerlerine izafe edildiği zaman Allah’ın asıl, diğerlerinin ise tali olmaları gerekmez mi? Ki bu ayetin devamında Hz. Cebrail’in özellikle “emanet” ve “gaybı bilmemesi” vasıfları neden vurgulanmaktadır?</p>
<p><strong>C) SORUNLAR</strong></p>
<p>Kur’an lafzının Allah’a ait olmadığını iddia etmek çok ciddi soru ve sorunlara yol açmaktadır. Onların bir kısmını şöyle aktarabiliriz:</p>
<p><em><strong>1)</strong> <strong>Hz. Peygamber’in Beşeriliği:</strong> </em>Hz. Peygamber her ne kadar Allah’tan vahiy almışsa da onun beşer niteliğinden ayrılmadığı kesindir. Sayın ÖZTÜRK dâhil olmak üzere ülûhiyet konusunda kaygısı olan birçok ilim ehli, her fırsatta bunun altını çizmektedir. Kelamcılara göre peygamberler beşer olduklarından dolayı özellikle tebliğ ile ilgili hususlarda “ismet” sıfatına sahip olsalar da bir bütün olarak zille/hatalardan muaf değiller. Kur’an’da bunun birçok örneği vardır. Kur’an’ın lafzı Hz. Peygamber tarafından oluşturulmuşsa bu denli hatasız ve edebiyatın zirvesi olan bir metin beşer tarafından nasıl oluşturulur? Bunun mantıklı bir açıklaması var mı? Yoksa Kur’an’da hatanın varlığı zaten kabul ediliyor mu?</p>
<p><em><strong>2) Tahrif:</strong></em> Diğer semavi kitaplardan farklı olarak Kur’an’ın tahrif edilmediği her şeyden önce tarihsel bir vakıadır. Beşer tarafından oluşturulan bir metnin bu şekilde nasıl korunduğuna dair rasyonel bir açıklama var mıdır? Oysa aynı beşere ait diğer ifadeler (hadisler) değişikliğe uğramıştır. Hatta Kur’an’la neredeyse aynı külli kaide ve anlamları taşıyan birçok hadis mana ile rivayetten dolayı bir takım noksanlıklar ve ziyadelere maruz kalmıştır. Bütün hadis usulü ve külliyatı temelde bununla uğraşmış sahih, hasen, zayıf, mütevatir, meşhur ve aziz gibi zorunlu olarak bir ayıklama ve kategorik bir ayrışma sürecine girmiştir.</p>
<p><em><strong>3) Tashih:</strong></em> Yeryüzünde insan tarafından oluşturulan hiçbir metin yoktur ki birkaç defa tashih sürecinden geçmesin. Bunu en iyi bilen akademisyenlerdir. Akademik bir metin hazır hale getirilinceye kadar birkaç defa tashih sürecinden geçer. Kur’an, vahiy kâtipleri tarafından kayda alındıktan sonra kıraat farklılıkları bir kenara bırakılacaksa her hangi bir tashih veya farklılığa maruz kalmamıştır. Kur’an’ın bu anlamda bir tashih sürecinden geçtiğini ifade eden veya aktaran bir metin var mıdır? Şayet varsa nerededir? Kur’an lafzı Hz. Peygamber tarafından oluşturulmuşsa bu durum Hz. Peygamber’i beşer olmaktan çıkarmaktadır. Aslında Kur’an lafzını beşerileştirelim derken farkına varmadan Peygamber’i ilahlaştırmıyor muyuz?</p>
<p><em><strong>4) İ‘caz:</strong></em> Kur’an’ın i’cazı lafızda mı yoksa manada mı? Eğer günümüzde de Kur’an’ı mucize olarak kabul ediyorsak onun i‘cazının sadece manada olmadığını kabul etmemiz gerekir. Çünkü Kur’an’da yer alan birçok mana artık bizim için malumdur. Özellikle ileri sürülen külli kaideler yazılsa birkaç sayfayı aşmayacaktır. Bu durumda Kur’an’ın i’cazı son mu bulmuştur? Aynı zamanda Allah, “bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler Kur’an’ın bir benzerini getiremezler” (İsra, 88) dediği şey Kur’an’ın mana ve külli kaideleri midir?</p>
<p>Kur’an’dan da esinlenerek bunun o zaman gayet rahatlıkla yapılabildiği gibi günümüzde de yapılabilmektedir. Bu durum Kur’an i’cazını ortadan kaldırmıyorsa o zaman Kur’an i’cazının ister “hakiki” olsun ister “sarfe” olsun lafızda olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü birçok kişi Kur’an’da yer alan manaları farklı şekillerde ifade edebilir. Ancak onun lafız ve üslubuna benzer bir lafız veya üslup daha olmadığı aşikârdır. Durum böyle olunca bir beşer tarafından oluşturulan bir metnin mucize olması, dil, belagat ve edebiyatın zirvesinden olmasının mantıklı bir açıklaması nedir? Aksi takdirde Peygamber ilahlaşmış olamaz mı?</p>
<p><em><strong>5) Şairlik vasfının reddi:</strong></em> Kur’an, Hz. Peygamber’e yapılan “şairlik” ithamını şiddetle reddetmektedir. Burada önemli bir hususa dikkat çekmek istiyorum. O da şudur: Allah, Kur’an’ın “şiir” olmasını değil Hz. Peygamber’in “şair” olmasını reddetmektedir. Çünkü Kur’an’ın şiir olmadığını herkes biliyordu. Ancak bununla birlikte Allah, Hz. Peygamber’in şair olma niteliği ve vasfını da reddetmektedir. Bilindiği gibi şairlik bir yetenektir. Hayatında tek bir şiir metni bile oluşturmayan ama yetenek ve ruh açısından şair olan binlerce insan vardır. Dolayısıyla insanlar şiir yazdıkları için şair değil; şair oldukları için şiir dizerler. Peki, insanlık tarihinin en zirve metnini oluşturan bir beşerden şairlik vasfını reddetmek doğru mu? Bilakis ona أعظم شعراء العالم “dünyanın en büyük şairi” demek gerekmez miydi? Kur’an lafzı Peygamber tarafından oluşturulmuşsa onun “şairlik” vasfının reddedilmesi büyük bir haksızlık değil mi? Aynı zamanda müşriklerin suçlaması son derece doğru ve yerinde olan bir suçlama olmayacak mıydı?. Allah bu iddiayı neden şiddetle reddetsin? Yoksa Kur’an yalan söylüyor da müşrikler mi doğru söylüyorlar?</p>
<p><em><strong>6) Arz:</strong></em> Geçmişte ve günümüzde hadislerin Kur’an’a arz yöntemi vardır. Bunun gerekçesi ise hadislerin gerek sübut gerekse delalet açısından Kur’an’dan bir derece aşağı olmasıdır. Bu durumda hadisleri Kur’an’a arz edilmesi önem kazanmaktadır. Kur’an manasının Allah’a ve lafzının da Peygamber’e ait olması durumunda Kur’an’ın neresinin Peygamber’e ve neresinin Allah’a ait olduğunu ortaya koymak için bir arz yönteminin olması gerekir. Peki, bu durumda savaş ve cihatla ilgili ayetler, iman ve ahlakla ilgili ayetlere arz edildiği zaman onların Peygamber’e ait olduğu anlaşılacak mıdır? Hangi ayetleri hangi ayetlere arz edeceğiz?</p>
<p>Eğer Allah’ın bizzat küfür de işleyeceği bir varlığı yaratıp ona iman etmesini, iman etmediği takdirde onu cehennemde cayır cayır yakmasını ahlâkî buluyorsak makul şartlar ve gerekli durumlarda kital ve cihadı da hayli hayli ahlâkî bulmamız gerekmez mi? Bilindiği gibi gelenekte Kur’an’ın Kur’an’a arzı da vardır. Ancak orada hangi ayetlerin lafzının Allah’a ve hangisinin Peygamber’e ait olduğunu ispat etmek için değil; kapalı ayetlerin daha açık ayetlerle anlaşılması amacı mevzu bahistir. Dolayısıyla “delalet” açısından bir arz söz konusudur. Sübut açısından bir arz söz konusu olacaksa onun ilkeleri nasıl olacaktır? Bunu belirleyecek olan kimdir?</p>
<p><em><strong>7) Hitab-ı ilâhî mi hitâb-ı nebevî mi?</strong></em> Hocanın tefsirinin ilk cildi yayınlandığı zaman isminin “İlâh-i Hitâbın Tefsiri” olduğunu görünce doğrusu şaşırmıştım. Hatta bir yorum da yapmayı düşünmüştüm. Ancak son zamanlarda bazı konulara dair artan kutuplaşmadan uzak durmak istedim. Tabii daha sonra hepimizin gördüğü gibi Kur’an’ın mahiyetine dair tartışmalar gündeme oturdu. Benim şahsen merak ettiğim konu şudur; Kur’an’ın lafzı Allah’a ait olmadığını düşünen birisi, neden tefsirine İlâh-i Hitâb ismini koysun? Elbette hitap sadece lafzi olanı kapsamıyor. Kelamda hitâb-ı nefsî de vardır. Ancak Türkçe’de hitap dendi mi ilk akla gelen lafızdır. Bu isim en azından Türkçe açısından bir çelişki değil mi? Veya hocaya göre Kur’an’a hitab-ı nebevî diyebilir miyiz? Diyemiyorsak neden?</p>
<p><em><strong>8) Nübüvvet öncesi hayatı:</strong></em> Hz. Peygamber bu denli yüksek ve ali bir metni oluşturma yeteneğine sahip olsaydı, nübüvvetten önce kırk sene ve 23 senelik nübüvvet süreci boyunca Kur’an dışında bir satır bile oluşturamaz mıydı? Oluşturamamışsa neden? Bunun ilmi bir açıklaması var mı? Kur’an bu duruma bizzat işaret etmektedir:“Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, &#8220;Ya (bize) bundan başka bir Kur&#8217;an getir veya onu değiştir&#8221; dediler. De ki: &#8220;Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.&#8221;<br />
De ki: &#8220;Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur&#8217;an&#8217;ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?&#8221; (Yunus, 15-16)</p>
<p>Şayet, burada ileri sürülen bütün soru ve sorunlara cevap niteliğinde bunların &#8220;mucize&#8221; yoluyla gerçekleştiği ileri sürülürse bu durumda Kur&#8217;an lafzının Allah&#8217;a ait olduğu kabul edilmiş olacaktır. Çünkü bütün âlimlere göre mucizeyi sadece Allah yaratır. Bunu teyit eden ayetler de vardır.(Ankebut, 50)</p>
<p><strong>Sonuç olarak</strong> Kur’an lafzının Peygamber’e ait olduğu düşüncesi, Kur’an lafzı ve vahyin oluşum süreci dikkate alındığında “oldukça zor” ve “ilmi gerekçelerden yoksun” bir yaklaşımdır. Mustafa ÖZTÜRK camiamızın emektar, zeki, velûd ve değerli akademisyenlerindendir. Camiamıza onlarca ilmi ve akademik kitap ve makale kazandırmıştır. Kendisinden istifade eden ve etmeye devam eden bir ilim ehli olarak onun her sıkıntıda başvurduğu, epistemolojik düşüncesinin zirvesine koyduğu Kur’an’a dair bu yaklaşımı ileri sürerek bindiği dalı kesmemesini ve sığındığı gemiyi yakmamasını öneririm.</p>
<p>En iyisini bilen Allah&#8217;tır.</p>
<p>(5. Cuma yazım, 21/12/2018)</p>
<p>Erkan Baysal</p>
<p>Bingöl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Araştırma Görevlisi</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/">Kur’an Lafzı Allah’a Ait Değil mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an&#8217;a Gitmek,Gidememek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kurana-gitmekgidememek-gitmemekgider-gibi-gorunmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kurana-gitmekgidememek-gitmemekgider-gibi-gorunmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Dec 2018 14:33:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İlhami Güler]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Avni Kansızoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'a Gitmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20795</guid>

					<description><![CDATA[<p>Besmele, hamd ve salat u selamdan sonra.. Olacağı buydu.. Evvela olanca kifayetsizliklerine, cahilliklerine, idraksizliklerine, şaşkınlıklarına ve sapkınlıklarına rağmen yeni ortaya çıkan meseleler için içtihat etme davasıyla meydana atıldılar. Ancak, zamanla hemen hiçbir alakası bulunmayan ve devrinde hakiki erbabı tarafından yapılıp biten ve yerleşen içtihatları alt üst ettiler.. Kimselere satılmayan ve satılık olmayan Rabbani İslam âlimlerinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurana-gitmekgidememek-gitmemekgider-gibi-gorunmek/">Kur’an’a Gitmek,Gidememek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/maxresdefault.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20879 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/maxresdefault-300x169.jpg" alt="" width="351" height="198" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/mezhepler-ehli-sunnet.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22294 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/mezhepler-ehli-sunnet.jpg" alt="" width="558" height="314" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/mezhepler-ehli-sunnet.jpg 625w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/mezhepler-ehli-sunnet-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/mezhepler-ehli-sunnet-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 558px) 100vw, 558px" /></a></p>
<p>Besmele, hamd ve salat u selamdan sonra..</p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Olacağı buydu.. Evvela olanca kifayetsizliklerine, cahilliklerine, idraksizliklerine, şaşkınlıklarına ve sapkınlıklarına rağmen yeni ortaya çıkan meseleler için içtihat etme davasıyla meydana atıldılar. Ancak, zamanla hemen hiçbir alakası bulunmayan ve devrinde hakiki erbabı tarafından yapılıp biten ve yerleşen içtihatları alt üst ettiler.. Kimselere satılmayan ve satılık olmayan Rabbani İslam âlimlerinin kitaplarına itimadı iyiden iyiye sarsıp onları kelimenin tam manasıyla yerle bir ettiler.. Onları buna nefsani arzuları, tuğyanları ve yoldan çıkmışlıkları sevk etti.. Öyle ki: Sırasıyla bu ilimlerin bihakkın imamlarını, Sahabe radıyallahu anhum efendilerimizi, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi ve Sünnetini tedrici olarak Müminlerin hayatından silip süpürdüler.. Sevgiden, saygıdan, düşünceden ve hayattan kaldırdılar.. Sonra işi iyice azıttılar, çok ilerlere vardırdılar.. İlahi kelamı, arşın üstündeki ve Müminlerin gönüllerindeki mualla mevkiinden beşeri kelamlar derekesine indirdiler..</p>
<p>Hatta daha da aşağılara atıp mutlak yani İslami dairenin dışına da taşan örfün mahkûmu yaptılar.. İslam’ı, ekleme, çıkarma ve tadilatlarla kendi akidelerine göre sözüm ona statiklikten kurtarıp dinamik hale getirdiler.. Yeni çıkan meseleler için hangi iman, hangi ilim, hangi ihlas, hangi akıl, hangi idrak ve hangi ahlak ile içtihat edeceklerdi?. Beyinleri ve yürekleri küfrün o meşum işgal ve istilası altındayken mi? Küfür sistemleri tarafından kafataslarına yedikleri çekiçlerle paramparça olan dimağları ile mi?. İnkar cephesinin emir erleri haline gelecek bir esaret altındayken mi?. O cahillikleri, beyinsizlikleri ve idraksizlikleriyle mi içtihat edeceklerdi?.. Kimle ve neyle dalga geçiyorlar? Müminlerle mi, yoksa Allah’la ve ayetleriyle mi?. Bu arada yerlerin tanrıları sayıp kulluk kölelik yaptıkları tağutların ilke ve sistemlerinin tarihin akışıyla eskidiğini önce acizlik ve zafiyetleri sebebiyle söyleyemediler, sonra da sırtlarındaki o gittikçe büyüyen kamburları ve nihayet iş ve mesleklerini sevmeye başlamaları yüzünden artık söylemediler..</p>
<p>Kahır ekseriyetleri nasların tamamının aşındığını ve artık hükümsüz hale geldiğini her fırsatta ve vesile ile iddia ettiler.. Onları tarihsellik otomatiğine bağladılar.. Kıssaların temsili hikâyeler ve masallar olduğunu, asıllarının bulunmadığını iddia ettiler.. Kuran’da kendilerince dil, edebiyat, ahlak, hukuk ve adalet yanlışları arayıp buldular(!). Allah’ımızı -haşa- merhametsiz ve zalim ilan ettiler.. Kitabıyla dalga geçtiler.. Nihayet düzenli ve her daim devam eden operasyonlarıyla yetiştirdikleri bu haylice konjonktüre uyan dindar nesillerini deist hale getirdiler..</p>
<p>Zaten bu yolun ucu buraya çıkıyordu.. Hatta aslında bu, ateistliğe giderken bir merhale ve sıçrama taşıydı.. Kör olmayanlar bunu çok öncelerden, hatta işin başlarında görmüşlerdi.. Gerçek ilim erbabı çok evvelden ilmi anarşistlik ve keşmekeşlik sebebi olan mezhep tanımazlığın yani ilim usulsüzlüğünün dinsizlik sahiline uzanan bir köprü olduğunu en yüksek perdeden haykırmışlardı.. Bu köprüden geçmeyi marifet sayanlar artık alemi yaratan Allah’ımızı -haşa- evin bir köşesinde oturup yahut yatıp da evde hiçbir sözü geçmeyen bunak bir ihtiyar gibi görüp gösterdiler..</p>
<p>Evvela usulün ve mezhebin, sonra Sünnet’in, daha sonra da Kuran’ın işini bitirdiler.. Sizin anlayacağınız, oryantalistlerin o bulunmaz derin, bilimsel ve hikmetli çalışmalarına (!) ilave olarak İslam dışı sistemlerin de o çok muazzam, muhteşem ve engin yardımları sayesinde dine yaptıkları ince güncellemeler ile işi nihayet bu noktaya getirdiler.. Dinle oynadılar..</p>
<p>Değil mi ki zamanın geçmesiyle ayetler, kıssalar ve hükümler -haşa- eskiyor ve aşınıyordu, basit bilgisayar diliyle bunlar güncellenmeliydiler, güne göre ayarlanmalıydılar.. Tefsir, hadis, akaid ve fıkıh ile dinin haberleri ve hükümleri -haşa- eskiyorlardı, derhal zamana uydurulmalıydılar.. Zaman ve şartlar icabı uyulamayan yahut taşkınlık ve azgınlık sebebiyle uyulmayan İslam, zamana ve insanlara uydurulur, iş kökünden halledilebilirdi.. Nitekim bunlar süratle ve dikkatle yapıldı.. Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi olacağı buydu.. Artık yetiştirilen nevi şahsına münhasır dindar nesil nihayet deist de olabilirdi, deyyus da..</p>
<p>Hatta bu deistlik belasının deyyusluk namussuzluğundan geçtiğinin farkında olmayan sözüm ona çok uyanık(!) Müslümanlar da var.. Biz bu projenin patron, mühendis, müteahhit, taşeron ve işçilerine gözünüz aydın ola diyemez isek de onların gözleri kuvvetle muhtemel çoktan aydın olmuştur.. Dini, imanı ve her nevi ırzı ve namusu hakikaten hayat ve memat derecesinde değerli olan ve her şeyden önce gelen Müslümanlara gelince.. Doğrusu, içinde bulunduğumuz malum şartlarda onlara ne diyeceğimizi çok iyi bilemiyoruz. Elinizden geliyorsa onu da siz bulup getirin.. Ne yapalım, aklımıza bir şey gelmedi işte..</p>
<p>Neyse, biz, isterseniz bütün bunları bir yana koyalım.. Bir yazı üzerinde değişik mülahazalarla hep beraber biraz kafa yoralım.. Bu yazı, nüfus cüzdanına yahut nüfus kütüğüne bakılırsa kuvvetle muhtemel bir Rum’a yahut Rus’a veya Yahudi’ye veyahut da bir başka azılı İslam düşmanı ecnebiye ait değildir.. Aksine öz be öz vatandaşlarımızdan birinindir.. İnternetlerde dolaşmakta olan bir konuşmasından alınmıştır.. Ayrıca üzerinde hiçbir değiştirme de yapılmamıştır.. Şu medyadan çok iyi tanıdığınızı zannettiğim İlahiyatçı kelam profesörü İlhami Güler Beyefendi’nin konuşmasından..</p>
<p><strong>Diyor ki:</strong></p>
<p>Burada Kuran’a gitmek, kendi başına öyle iyi bir şey de. Çok da tehlikeli bir şey.. Ben size söyleyeyim, niye tehlikeli olduğunu. Kuran son derece basit, sade, açık, anlaşılırdır. Ama dikkatinizi çekerim, (bu) o günün insanı için geçerlidir. Aradan bin dört yüz sene geçti. Bin dört yüz sene geçince, bu gün bizim için aynı basitlikte, aynı sadelikte, aynı açıklıkta değil. Hele bir de Arap değilsek, Türk’sek iş iyice karışıyor.</p>
<p><strong>Diyoruz ki:</strong> Burada bazı noktalara dikkat çekmek isteriz.</p>
<p><strong>Öyle ki:</strong></p>
<p><strong>Bir:</strong> Bu ifadelerde -şöyle ya da böyle- Kuran’a gitmenin günümüzde hiç değilse bazıları için kolay ve basit olmadığı itiraf ediliyor. Bu kadarı kesinlikle doğrudur. Ancak bunu dayandırdığı sebepler, zaman, tarihsellik ve ırk farklılığı ise en azından asılsız laflardır.. Belki de o, şimdilerde bu işin hiç de öyle kolay bir iş olmadığını artık anlamıştır. Ne var ki, muhtemelen senelerce yontup ibadet ettiğimiz bir putu nasıl yeriz sıkıntısı yaşanıyordur; belli mi olur?!. Yahut bunlar, yenilen o hazmı imkânsız nanelerden doğan kıvranmalar neden olmasın?..</p>
<p><strong>İki:</strong> Aslında Kuran’ı doğru anlayabilmenin bir değil, birçok şartı ve sebebi vardır.. Kemal mertebede iman, hidayet, iyi niyet, ihlas, ilim, akıl, idrak, her nevi zihin, gönül, beden ve çevre temizliği, güzel ahlak ve benzeri değerlerin varlığı ve yokluğu yahut azlığı veya çokluğunun miktarı ve bir de bunların tertibi yani sıraya konması bunlardan sadece bazılarıdır.. Sonra bu sayılanlardan her biri ayrı ayrı netice veya neticeler doğurur..</p>
<p><strong>Üç</strong>: O yüzden, meselenin bilinen manasıyla tarihsellik esasına bağlanması cahillik ve anlayış kıtlığından değilse, katiyetle kötü niyetten doğmaktadır. Vatandaşımız, ama dikkatinizi çekerim, (bu kolaylık ve sadelik), o günün insanı için geçerlidir derken işi belli ki tarihsellik formülü ile sınırlamaktadır. Ama buna dair ne Kuran’dan ne de selim akıldan hiçbir mesnet gösterememiştir.. Zaten gösteremez de.. Zira olmayan bir şey görülemez ve gösterilemez. İleride getireceği misaller ise hakikatte mesnet ve delil değil, süzme evham, şüphe ve hayallerdir.</p>
<p>Bir yanda Allah’a ve Resulüne reva görülmeyen ve ancak vahyin iniş müddeti içinde vuku bulabilecek olan nesh yani ayetin, dini gönderen ve getiren tarafından belli bir zamanla sınırlı tutulma işi ve beyanı şiddetle reddedilirken burada tarihsellik anlayış ve inancıyla mutlak olarak beşere verilmekte, hatta tahsis edilmekte ve bütün zamanlara yayılmaktadır.. Bunlara göre sanki nesh işini, Allah Teâlâ ve Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem vahiy inme zamanında asla yapamazlar ama biz insanlar her zaman yaparız denilmektedir.. Bilindiği gibi nesh, ayetin veya hadisin hükmünü vasıtasız veya vasıtalı olarak Rabbimiz tarafından belli bir zaman ile sınırlı tutmanın beyanı demek idi.. Oysa bunun burada şunlar tarafından beşerin hakkı hatta vazifesi olduğu iddia edilmektedir. Bu, nasıl bir imansızlık, dinsizlik ve densizliktir, söyler misiniz?!.</p>
<p><strong>Dört:</strong> Tamam, Kuran’a gitmek, kendi başına öyle iyi bir şey de. Çok da tehlikeli bir şey.. Bakın bu kadarı, kısmen doğru.. Burada kısmen doğru dedik, çünkü bu ifadelerde Kurana gitmek ile cahillerin, inanç ve zihniyeti bozuk olanların ondan anladığı yalan, yanlış yahut noksan ve yamuk meallere gitme işleri birbirine karıştırılmıştır. Oysa Kuran’a gitmek ile bozuk hatta düzgün meallere bile gitmek çok farklı şeylerdir. İşte ellerdeki bu meallere gitmek, Gülerin de dediği gibi çok da tehlikeli bir şeydir.. Çünkü bunda Allah’ın muradının anlaşılamaması, karıştırılması, budanması, hatta tahrif edilmesi, çarpıtılması veya onda bulunmayanların ona eklenmesi dolayısıyla da Allah’a iftira edilme tehlikesi ve cinayeti vardır. Hasılı meallere gitmek, Kuran’a değil, ondan anlaşıldığı zannedilen kırık dökük manalara gitmektir.. Kuranın heybetini gözlerde ve gönüllerde küçültüp yok etmektir.. Bilhassa bu meali yapan mevcutların kahır ekseriyetinde olduğu gibi dil ve din cahili yahut aklı ve yüreği küfrün necasetleriyle kirlenmiş kimse ise.. Bu bir mücerret ihtimal yahut kuru bir iddia değil, münakaşa götürmeyecek bir hakikattir.</p>
<p><strong>Beş:</strong> Şu Kuran, son derece basit, sade, açık, anlaşılırdır iddiası, mutlak manada yanlışlığı ve asılsızlığı son derece basit, sade, açık, anlaşılır ifadeleri zırva ve saçma bir iddiayı bulundurmaktadır. Evet, Rabbimiz, Yemin olsun ki biz, Kuranı nasihat almak için elbette çok kolay ettik[1] buyurmaktadır; bu inkâr edilemez bir hakikattır. Ancak bu, onun her bakımdan ve herkesin anlaması ve kavraması için kolay olduğu manasına gelmez. Zira onun nasihat yanının dışında başka nice tarafları vardır. Belki de -Allahu a’lem- bu yanları iyice açıklık kazandıktan sonra nasihat almakta bu kolaylık hâsıl olacaktır. O yüzden bu manayı iddia edebilmek için başka kâfi delil veya delillere ihtiyaç vardır. Bunlar bulunup gösterilmeden böyle bir büyük iddia haktan hiçbir şey kazandırmayan zan mertebesine bile varamayan harbi bir vehim olmaktan ileri gidemeyecektir.</p>
<p>Şüphesiz ki, bulutsuz havalarda kuşluk güneşi açıktır demek, gözü görenler içindir.. Körler, gözleri az görenler yahut onları yumanlar veya kendini bir dehlize hapsedenler için değil.. İman, ilim, akıl, idrak, güzel ahlak, hidayet ve istikamet gibi körlüklere, görme kusurlarına veya hakka göz yummalara sahip insanlar çok açık olan Kuran hakikatlerini asla göremezler.. Hiç değilse bu değerler noktasındaki zayıflıkları nispetinde az görürler.. Gözlerini, dünyaya çevirip Kuran hakikatlerine kapatanlar veya onları olduğu gibi görmeye mani bir şekilde kısanlar yahut kendilerini dehlizlere ve karanlık odalara hapsettikleri için onları göremeyecek derekeye düşenler, hangi görme iddiasında bulunabilirler?</p>
<p><strong>Altı:</strong> Kuran Arapça indirilmiştir. Şüphesiz ki biz onu Arapça olarak indirdik.[2] Arapça bir dildir. Dilin kaideleri ve edebi tarafı vardır. Bunlar için şimdilerde fakülteler kurulur. İhtisaslar yapılır. Sahalarında otoriteler ve profesörler yetiştirilir. Bu yolla niceleri maaş alır, karnını doyurur. Edebi incelikleri ve derinlikleri şu mütehassıslık iddiasındakiler gibi bildiğini iddia eden sıradan vatandaşlara kendini bilmez cahil yahut haddini bilmez deli denir. Sözün açığı var, daha açığı var, çok açığı var, az açığı var. Keza kapalısı var, daha kapalısı var, çok kapalısı var, parolalarda ve mukattaa harflerinde olduğu gibi hepten kapalısı şifre gibi olanı var. Edebi sanatlarla yüklü olanı var, daha fazla yüklü olanı var, çok çok yüklü olanı var. Çok değişik mertebe ve seviyelerde teşbihi var, hakikati var, mecazı var, kinayesi var.</p>
<p>Manayı ifade etmede nice çeşitleri var. Onun muhatabı olan insanın akıllısı var, daha fazla akıllısı var, çok akıllısı var, aklı zirvede olanı var. Zekisi var, daha fazla zekisi var, çok çok zekisi var, zekâsı zirve yapmış en zekisi var. Gabisi var, daha gabisi var, çok gabisi var, hepten geri zekâlısı var. Delisi var, daha büyük delisi var, çok daha delisi var, zırdelisi var. Gözü iyi göreni var, daha iyi göreni var, çok çok iyi göreni var, her keslerden daha iyi göreni var. Gözü az göreni var, daha az göreni var, çok çok az göreni var, hepten kör olanı var. Âlimi var, daha bileni var çok çok bileni var, her keslerden iyi bileni var. Az bileni var, daha az bileni var, çok çok az bileni var, hepten zırcahili var.</p>
<p>Bir metne aşina olanı var, daha fazla aşina olanı var, çok çok aşina olanı var, her keslerden daha çok aşina olanı var. Aşina olmayanı var, aşina olmaması daha fazla olanı var, aşina olmaması her keslerden ziyade olanı var. Bir söze karşı olanı var, daha fazla karşı olanı var, çok çok karşı olanı var, her keslerden daha çok karşı olanı onu kökünden inkâr edeni var. O sözün seveni var, daha fazla seveni var, çok çok seveni var, her keslerden daha çok seveni var. Bahsettiği meselelerden haberi olanı var, daha fazla haberi olanı var, çok çok haberi olanı var, herkesten daha çok haberi olanı var. Haberi olmayanı var, haberi daha fazla olmayanı var, hiç haberi olmayanı var.</p>
<p>Bir dilin ve o dildeki sözün bu değişik ifadelerinin aynı ana dili konuşan yahut sonradan öğrenen bunca farklı insana aynı derecede açık olduğunu iddia edenin tımarhanelik bir aptal olduğu çok açıktır, bu kadarını anlamak sıradan insanlara göre bile son derece basit, sade, açık, anlaşılır bir husustur..</p>
<p><strong>Yedi:</strong> Söyler misiniz?</p>
<p>– Fatiha’nın birinci ayeti Türkçeye nasıl çevrilecek? Hamd, âlemlerin Rabbine aiddir şeklinde mi? Bütün hamdler âlemlerin Rabbine aiddir şeklinde mi? Bilinen hamd âlemlerin Rabbine aiddir şeklinde mi? Hamdler âlemlerin Rabbine aiddir şeklinde mi? Yahut hamd, sadece âlemlerin Rabbinin hak ettiği bir şeydir şeklinde mi? Bu hamd nasıl Türkçeleştirilecektir? Medih yani övme şeklinde mi? Şükür şeklinde mi? Teşekkür şeklinde mi? Bunlar sadece âlemlerin Rabbine ait ise yahut bunu hak eden sadece âlemlerin Rabbi ise bir başkasını yahut nesneyi övemeyecek miyiz? Elinden iyilikler gördüğümüz başka birine teşekkür edemeyecek miyiz?</p>
<p>Bu ayette medh veya teşekkür kelimeleri kullanılmayıp da hamd kelimesi neden kullanıldı? Cümle neden fiil cümlesi değil de isim cümlesi şeklinde kuruldu? Bu haber cümlesi emir manasında inşa cümlesi olamaz mı? Olabilirse nasıl? Olamaz ise neden? Bu cümle herkese göre midir? Allah’ta kusur bulan tarihsellik iddiasındaki otoritelere(!) ne denilebilir? Rab ne demektir? Burada Allah’ın bir başka ismi değil de bu isim neden kullanılmıştır? Âlemler ne demektir? Kaç tanedirler? Bütün varlıklar manasında ise akıllılar için kullanılan cemi sigası kullanılmıştır? Neden bir başka kelime değil de bu kelime kullanılmıştır?</p>
<p>– Beşinci ayetin ikinci yarısı sadece senden yardım isteriz şeklinde mi, ‘sadece’ lafzı olmadan sırf senden yardım isteriz şeklinde mi çevrilecek? Neden öyle değil de böyle yahut böyle değil de öyle? Cümlenin dil ve edebiyat incelikleri nelerdir? Yaşadıkları hayatta çaresiz başkalarından basit yardımlar isteyenler, sadece senden yardım isteriz derken yalan mı söylüyorlar? Şirke mi giriyorlar? Değilse nasıl? Asansörde mahsur kalan bir kimse, imdat düğmesine basarak birilerinden yardım isteyemeyecek midir?. Batmaya başlayan gemi mürettebatı yahut yolcuları sahil güvenliği arayıp yardım talebinde bulunamayacaklar mıdır?. Bu yardım istemeleri yüzünden şirke girmekle mi itham edileceklerdir? Bütün bunların ayetin hükmünden ayrı tutulmasının akli ve nakli hangi delili vardır? Bu yapılan doğruysa, ayetin başka bir takım şeylerle de sınırlandırılması caiz midir? Caizse yahut değilse bunun delili nedir?</p>
<p>– Bakara süresinin ikinci ayetinin devamında onda (kitapta) hiçbir şüphe yoktur denilmektedir. Bu ne demektir? Ona iman edene göre doğru olan bu söz onu inkâr edene nisbetle nasıl anlaşılacaktır? Sonra, bu kitabın nesinde hiçbir şüphe yoktur? Allah Teâlâ’dan geldiğinde mi? Hak ve hakikat olduğunda mı? Onda hiçbir bozukluğun bulunmadığında mı? Yahut olamayacağında mı? Hiçbir beşeri ve şeytani tahrif ve değiştirmeye maruz kalmadığında mı? Kıyamete kadar katiyetle değiştirilemeyeceğinde mi? Asla bozulmayacağında mı? Üzerinden zaman geçmekle az da olsa aşınmayacağında mı? Zerre kadar bile eskimeyeceğinde mi? Kulların ihtiyaçlarını kıyamete kadar en üst seviyede bir güzellikte karşılayacağında mı?</p>
<p>Hiçbir dinsiz ve imansız Kuran düşmanının onu asla tarihin bir dönemine hapsedemeyeceğinde mi? Beşerin -değil onun gibisini- ona yakın olan düsturları bile getiremeyeceğinde mi? Hiçbir beşeri sistem ve doktrinin onun yanında toz kadar bile bir değerinin olamayacağında mı? Kuran inkârcısı dinsiz ve imansızların iddia ettikleri gibi ondan sarf, nahiv ve belagat hatalarının bulunmadığında mı? Hatta dil ve belagatin zirvesinde olduğunda mı? Kimselerin boynuzlarıyla onu süsmeleriyle ona hiçbir zarar veremeyeceklerinde mi? Bunların hepsinde mi?. Bunlardan birisini veya birkaçını kabul edip diğerlerini kabul etmeyenlerin onda hiçbir şüphe yoktur demesinin ne manası olabilir?. Kuranın bazı ayetlerini kabul ederim ama diğerlerini referans almam diyerek siyasi, hukuki, iktisadi ve diğer sahalardaki ayetleri kabullenemeyip Allah’ı bu sahalarda işine karıştırmak istemeyenlerin Kuranda hiçbir şüphe yoktur demesi hem cahillik hem de odun kafalılıktan yahut bunların birinden veya sahtekârlıkla karışık bulunan bir hainlikten başka neyle anlatılabilir?.</p>
<p>Yoksa onda hiçbir şüphe yoktur mealindeki bu ayet tarihsellik inancıyla ayetleri tarihin derinliklerinde bırakan, hatta geçmişin çöplüğüne fırlatıp hükümsüz kılan bir kimseye de mi açıktır?. Bir de ona bu onda hiçbir şüphe yoktur mealindeki ayetin hemen dibinde bir cümle i müstenefe yani onun için tamamlayıcı ve açıklayıcı olarak yer alan muttakiler için mükemmel bir kılavuz ve rehberdir mealindeki ayet çok mu açıktır? Dün öyleydi, mükemmel bir kılavuz idi ama bu gün artık en aşağı mertebede bir kılavuz bile değildir mi diyecek? Şayet hakikaten onda hiçbir şüphe yok ise bu gün neden baştan sona mükemmel bir kılavuz olamıyor?.</p>
<p>Günümüzde artık gerçekten baştan sona muttakiler için mükemmel bir kılavuzdur denilemez inancında ise, ona göre kılavuz olmayı tamamen yahut kısmen yitirdiyse, onda hiçbir şüphe yoktur nasıl diyebilecek?.. Bu muğlaklıklar ve tezatlar nasıl izah edilebilecek?. Bütün bunlara rağmen, Kuran, herkese, her yanıyla, aynı seviyede açıktır iddiası akıl yahut inanç hastalığından başka neyle anlatılabilir?. Böyle bir iddia sahibinin münakaşa götürmez bir tımarhanelik deli yahut katı bir din düşmanı olduğu gayet açıktır.</p>
<p>Bu noktadaki açık tezatlar için yüzlerle hatta binlerce misal getirilebilir.. Fehmi olana işaret yeter.. Şu halde onda hiçbir şüphe yoktur sözü kime ne kadar ve nasıl açıktır?.</p>
<p><strong>Sekiz:</strong> Sonra, dünyanın üçte ikisinden daha fazlası, hatta Müslüman olduğunu iddia eden oryantalist tohumları onda nice şüphelerin bulunduğunu haykırırlarken Allah Teâlâ bu sözüyle ne demek istiyor?. -Haşa- yalan mı yahut yanlış mı söylüyor? Yahut -haşa- bu ayet uyduruldu mu? Onda itham yüklü nice şüpheleri bulunan oryantalizm mezhebinin kör mukallitleri olan ve İslam dairesinde olduğunu iddia edip Müslümanların aralarında dolaşıp duran şahsiyet müflisleri, acaba bu ayete ne derler? ‘Uydurmadır’ mı yahut bu eskiden böyleydi mi derler?</p>
<p><strong>Dokuz:</strong> Tekrar edelim: Sahi, Kuran kimlere açıktır? Herkese mi açıktır? İmansıza da mı, akılsıza da mı, idraksize de mi? İlimsize de mi? Amelsize de mi? Beyninden ve yüreğinden ta aşağı mıntıkalarına varıncaya kadar her tarafı kirli, taharetsiz yahut malum yerleri çakıldaklı olanlara da mı? İhlası ve samimiyeti olmayanlara da mı?. Kasıtlı olanlara da mı?. Oryantalistlere veya tohumlarına ve av köpeklerine de mi? Hidayet körlerine de mi? Nefsinin esiri olmaktan kurtulamayan yahut kurtulmak istemediği için kurtulmayan zavallılara da mı? Yahut güzel hasletler kendinde kâfi miktarda bulunmayanlara da mı?. Hayır, hayır, Kuran bunların hiçbirisine açık değildir.. Bunların bizzat kendileri Kuranla aralarına Çin seddine benzer hatta daha da kalın ve yüksek bir sur bina etmesini Allah’a sipariş veren nasipsizlerdir.. Artık yalandan Kuran’a çağırıyor gibi numaralarla birilerini kandırmaya çalışsalar da İbn Mes’ûd radıyallahu anhunun da dediği gibi sizi Kuran’a çağırmalarına rağmen onu arkalarına atmışlardır..[3] Diğer bir ifadeyle onlar başka bir vadide kendileri başka bir vadidedirler..</p>
<p><strong>On:</strong> Kuran’a gitmek mi dediniz? Gitmekse hangi gitmek?. Onlarca, belki yüzlerce Kuran’a gitme vardır.. Bunlardan hangisi kast edilmektedir?.</p>
<p>Nitekim Kuran’a gidip gitmemek ya vasıtasız veya vasıtalı olur.. Bunların da her ikisi, iki şekilde vuku bulur.. Gitmek ya tek başına veya vasıtayla olur.. Gitmemek de keza ya tek başına gitmemekle veya vasıtayla vuku bulur.. Bunların hepsi dört eder.. Bu dört taneden her biri, ya bu işe kendisi yahut vasıtası muktedir iken veya değilken olur.. Böylece tamamı sekiz çeşide ulaşır.. Muktedir olarak tek başına gitmek, muktedir değilken tek başına gitmek, muktedir olan vasıtayla gitmek, muktedir olmayan vasıtayla gitmek, muktedirken tek başına gitmemek, muktedir değilken tek başına gitmemek, muktedir olan vasıtayla gitmemek, muktedir olmayan vasıtayla gitmemek.. Bu sekiz çeşit insandan her biri yaptıklarını ya samimi ve ihlaslı olarak veya ihlassız ve samimiyetsiz olarak yapar.. Böylece önümüze bu işi yapan on altı türlü insan çıkar.. Bu on altıdan her biri de bu işi ya belli bir usule göre yapar veya yapmaz.. Otuz iki olur.. Bu otuz iki kişi de bu amellerini ya yine İslami usule göre yapar veya yapmaz..</p>
<p>Karşımıza neticede tamamı yetmiş dört nevi iş çıkar ve her birinin hükmü ayrı ayrıdır.. Başka çeşit taksimlerle başka neviler de çıkabilir.. Belki de bu rakamlar ikiye dörde ve daha fazlasına katlanabilir.. Bu yetmiş dört neviden birçok Kurana gitme vardır ki, onlar hakikatte Kurana gitmek değil, gider gibi yapmak, görünmek ve göstermektir. Bu ise hem aklen, hem ahlaken, hem de dinen çok kötüdür.. Bunların içinde yine nice Kurana gitmemeler vardır ki, aynı şekilde aklen, ahlaken ve dinen bir zamana kadar yani en kısa müddette bu iktidar ve ehliyeti elde edene kadar en isabetli ve doğru olan onlardır..</p>
<p>İman, zekâ, akıl, ilim, idrak, ihlas, samimiyet, takva, güzel ahlak ve görgü gibi üstün değerleri bulundurmaktan, bunların zıddı olan hasletlerden de pak olmaktan kâfi miktarda nasibi olmayanların Kuran’a gitmeleri gitmemekten çok daha kötüdür. Kuran’a gitmeye muktedir ve ehil olup olmamaktan maksadımız işte budur.. Kendisi veya vasıtası muktedir ve ehil olmadığı için bizzat yahut bu nevi vasıtalarla hakikatte asla Kuran’a gidemeyecek olanlar, ondan zinhar uzak dursunlar.. Kuranla oynamasınlar.. Gider gibi yapıp da kendilerini ve ona bakanları helak etmesinler..</p>
<p>Tamam, Kuran’a gitmek, Mümin için tabii ki mutlaka lazım olan bir amel.. Ama nasıl?.. Şüphesiz ki, ehli tarafından, yoluyla ve usulünce.. Ucu başka yerlere çıkacak patikalardan yahut menfezlerden değil.. Ona götüren yollardan.. İman, akıl, idrak ve kara sevdadan kifayet miktarı bulundurarak Sünnet ve ilim caddesinde yalpalamadan yürümekle.. Kurana gitmemek ve çağırmamak iman sahibine göre elbette ki son derece kötü bir iş, hali ve meali büyük bir hüsran.. Ancak ona gidemediği ve çağıramadığı yani bunlara gücü yetmediği yahut kasten gitmediği ve çağırmadığı halde değişik maksatlarla gidiyormuş ve çağırıyormuş davalarında ve havalarında olmak daha dehşetli bir zarar ve nihayet mertebede fena bir şey..</p>
<p>Hakikatte başka taraflara gitmesine ve çağırmasına rağmen ona gidermiş ve çağırırmış gibi yapmak ise en kötüsü.. Bunların her birisinin netice, hüküm ve zararı elbette sırasıyla gittikçe artacak bir şekilde çok farklıdır.. Şu üç halden birincisi şek ve şüphesiz diğer ikisine göre çok daha ehvendir.. Ne yazık ki, Ümmet, zamanımızda yukarıda anlatılan üç tehlikenin üçüncü merhalesini yaşıyor.. Fevkalade bir hal zuhur etmezse, sonsuz hikmet sahibi Mevla’nın dilemesine bağlı olan lütuf ve merhameti hesaba katılmazsa sebepler dairesinde artık az da olsa iyileşme umudu kalmayan bir kanser hastalığı ile kıvranıyor.. Ne var ki ilahi rahmetten asla ümit kesilmez.</p>
<p>Allah Teâlâ iman, akıl, idrak, ilim ve ihlas versin.</p>
<p><strong>Diyor ki:</strong></p>
<p>Başımdan geçen bir olayı anlatayım: Diyanet’in kitap fuarında bundan on beş sene önce geziyorum. Burada son derece modern giyinimli bir hanımefendi Diyanet fuarında, Diyanet reyonundan meal istiyor. Diyor ki, Arapça Kuran istiyor. Diyanettekiler de Türkçe meal veriyorlar.</p>
<p>Hanımefendi, Hayır, hayır, ben meal istemiyorum, Latince yazılmış Kuran, yani Latin alfabesiyle Arapça yazılmış Kuran istiyorum.</p>
<p>Ben de Ne yapacaksın? diye sordum.</p>
<p>(O) Kayınvalidem, Arapçasından, Latince yazılmış Arapçasından hatim indirmek istiyor. Kayın validem Arapça bilmiyor.</p>
<p>Dedim: Hanımefendi! Ben, İlahiyatta hocayım, itibar ederseniz size bir tavsiyede bulunayım.</p>
<p>(O da) buyur dedi.</p>
<p>(Ben de) Beyefendinin verdiği meali alın. Kayınvalidenize verin. Her gün bir cüz(ün), yani on sayfanın mealini okusun. Hem Kuranın ne dediğini anlamış olur, hem de hatim sevabı alır dedim.</p>
<p>Kadın dedi ki:</p>
<p>Yok, kayınvalidem Kuran meali okumak istemiyor.</p>
<p>(Ben) niye? dedim..</p>
<p>O, Kuran-ı Kerimi, çok manevi, yüce, sevgi, barış, kardeşlik, falan, çok şey kitap sanıyormuş. Bir de okumuş ki, aman Allah’ım! Bunları yakaladığınız yerde öldürün. Cehennemde irinler içirin.. Bilmem böyle şey. Öyle okuyunca hayal kırıklığına uğramış. Okumak istemiyor. Öğrenmek istemiyor.</p>
<p><strong>Diyoruz ki:</strong> Görüyorsunuz değil mi, Kurandan bir cüzün, on sayfa olduğunu bilen İlahiyat hocası(!) neler, neler demiş?!.</p>
<p><strong>Devam edelim:</strong></p>
<p><strong>Bir:</strong> Anlattığı ve tasvir ettiği manzara, sonsuz bir ilim, edebiyat, hidayet ve hikmet derinliği olan Kitab’ı onca incelikleri ve esrarı budayarak basit bir beşeri metin haline sokan alçakların yaptıklarının neticesi bir hazin halin ağlatan bir manzarasıdır. O kadıncağız, o haliyle bile mealcilerden ve bu vatandaşımızdan çok daha asil ve istikametli biri imiş..</p>
<p><strong>İki:</strong> Vatandaşımız, O, Kuran-ı Kerimi, çok manevi, yüce, sevgi, barış, kardeşlik, falan, çok şey kitap sanıyormuş derken belli ki, Kuran’ın çok manevi ve yüce olmadığınını, sevgi, barış ve kardeşlik bulundurmadığını anlatmaya çalışıyor. Ne dediğini anlama rüştünde ise hakikaten böyle.. Değilse, kimse ağzından çıkarttığı kazuratlarıyla Müminlerin beyinlerini, yüreklerini ve ortalığı kirletmeye kalkmasın.. Bunlar Kuran düşmanları için tabii şeyler. Ancak şu da bir hakikattir ki, açıkça ben Kuran düşmanıyım diyemeyecek kadar delikanlı olamayan şahsiyet müflisi omurgasızlar ve hafif akıllıları kandıracak hokkabazlar her devirde Müslümanların baş belası olmuşlardır. Günümüzde iş o raddeye getirildi ki, bırakın samimi dindarları artık delikanlı din düşmanlarını bile arar olduk..</p>
<p><strong>Üç:</strong> Evet, O Kuran-ı Kerim, -dinsizlerin ve din düşmanlarının zannettikleri gibi- manevi ve yüce olmayan, sevgi, barış ve kardeşlik bulundurmayan bir kitap değildir.. Aksine o, anlatılması zor, hatta belki de imkânsız seviyede çok manevi, yüce olduğu gibi erişilemeyecek seviyede sevgi, barış, kardeşlik ihtiva eden bir kitaptır. Ancak maneviyat müflisi alçaklar bunu asla göremez ve takdir edemezler. Lakin bu sevgi, barış, kardeşlik geri zekâlıların sandığı gibi asla hak etmeyen kasıtlılar için değildir. Sevgi, barış ve kardeşlik düşmanlarını sevmek, onlarla sulh ve kardeşlik içinde olmak, bu güzel hasletlere düşmanlık ve hainliktir. Zalimleri, canileri, canavarları ve insanlık düşmanlarını sevmek, onlarla kardeşlik ve barış içinde olmak mazlumlara zülüm ve insanlığa hainlik etmektir.</p>
<p><strong>Dört:</strong> Sonra, sayın vatandaşımız, kendince ve yine kendi ifadesiyle bin dört yüz sene evvelki insanlara hitap eden ve şimdiki insanlara hitap etmeyen, aksine onların dinden çıkmasına sebep olan bir kitabın mealini o kadına vermekle ne yapmak istiyor? Ne dersiniz, belli değil mi? Burada başka hangi söze hacet bulunabilir? Tabii ki, sözleri hezeyan mahsulü değilse..</p>
<p><strong>Beş:</strong> Hem de ne varmış muharebe şartlarında onları yakaladığınız yerde öldürün mealindeki ayette? Haktan ve sonsuz hikmetten ve sayısız faydadan başka.. Hakları, mukaddesleri, vazgeçilmez değerleri, adaleti, insanlığı ve mazlumları imha etmeye gayret eden bilfiil veya bilkuvve (kinetik veya potansiyel) muharip düşmanlara kardeşlik, sevgi ve barış sergilemek önce kendine sonra da masumlara düşmanlık etmek değil de nedir? Bu bir insanlık suçu değilse nedir?. Onların zulmüne yardım ve yataklık etmek değil de nedir? Timsaha ve zehirli ejderhaya sarılmakla yahut birilerini bunların önüne atmakla bu yapılanın ne farkı vardır?</p>
<p>Bu şunların uydurma ayetlerinden sadece biri.. Sonra, Kuran’da, her bir son derece inatçı zorbaya cehennemde irin suyundan içirileceği[4] haberi vardır ama onlara cehennemde irinler içirin diye bir ayet yoktur.. Belli ki bu, şeytanların şunlara vahyettiği uydurma ayetler olan gelişi güzel meallerden biridir.. Zahir ki, uydurma hadis velveleleriyle bu uydurdukları ayetlerin uydurma olduklarını örtmeye ve yaptıklarını dikkatlerden kaçırmaya çalışmaktadırlar..</p>
<p><strong>Altı:</strong> Caniye kardeş olacaksak, bunu sadece caniliğinden onu menetmek suretiyle yapabiliriz.. O da kimilerine hak ettikleri cezayı vermekle olur.. Böylece hem onların başka cinayetlerinin hem de başkalarının zulümlerinin önü alınmış olur.. Kardeşine zalimken de mazlumken de yardım et buyuran Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme, mazluma yardım etmemiz anlaşıldı da zalime nasıl yardım edeceğiz şeklinde bir sual sorulunca, onu zulmünden men edersin; bu ona yardım etmendir” buyurdular..[5]</p>
<p><strong>Diyor ki:</strong></p>
<p>Abi, aynı şey.. Ted kolejinde öğretmenken kızın bir tanesi geldi bana, dedi ki: Hocam! Kuranda kadınlar sizin tarlalarınızdır diye bir ayet varmış, doğru mu, yanlış mı, böyle bir ayet var mı, yok mu? Ben de var dedim. Ben o kitaba inanmıyorum dedi. Bakın, yirminci yüz yılda Türkiye’de bir ortalama kız.</p>
<p><strong>Diyoruz ki:</strong></p>
<p><strong>Bir:</strong> Vatandaşımızın, zihniyeti malum bir zümreye ait olan o sözünü ettiği kolejin tezgâhında dokunan ve tornasından geçen ve nihayet ben o kitaba inanmıyorum diyen kıza bu sözü üzerine ne dediğini bilmiyoruz. Belki de çok iyi yapıyorsun, zaten biz de onun için çırpınıyoruz, çabamızın semeresini görmekten son derece memnun ve mutlu olduk demiştir, belli mi olur?. Açık bir sabıka ve töhmet sahibi böyle biri hakkındaki bu zannımız asla Kuranda yasaklanan kötü zan beslemek makulesi olmaz.</p>
<p><strong>İki:</strong> Vatandaşımız ona neden mesela şöyle diyememiştir?:</p>
<p>Kadınlar sizin tarlalarınızdır pak sözünde edebi güzellik, incelik, mükemmellik ve derinlikten başka ne varmış?!. Cahil geri zekâlılar görmemiş ve anlamamışlarsa yahut kötü maksatlılar görmek ve anlamak istememişlerse biz ne yapalım?</p>
<p>Evet, ona, bu ve bunun gibi veya benzeri bir başka cevap neden vermemiş?. Buna mani olan ne idi? Kendisinin de aynı düşüncede olması mı? Yahut bunları bilmemesi mi?. Yoksa maması kesilir endişesi ahlaki problemi mi? Neden?. Hem, kime ve neye itiraz edilmektedir.. Böyle bir ayeti celile Kuran’da katiyetle bulunduğuna göre Allah’a yahut nebisine veya kitabına mı?. Açık değil mi?!..</p>
<p><strong>Üç:</strong> Kadın, insan neslinin ekilip yetiştirildiği ve biçildiği mahsullerin tarlalarıdır. Böyle bir ince teşbihi -ayıptır söylemesi- öküzlerin de anlamasını beklemek ayrı bir sığırlık olur.. Onun için böyle bir şeyi beklemediğimizi beyan ederek diyoruz ki: Tohumlar ne kadar değerli olursa olsunlar, tarlaların kalitesine göre mahsul alınır. Düşük kaliteli tohumlar iyi tarlalarda da mahsul vermez. Tohumlar asla mahsul vermeyecek yahut iyi mahsul çıkmayacak yerlere ekilmez. Ekilse, günümüzdeki nesebi belli olmayan nesilde olduğu gibi insanlığın başı dertte ve belada olur. Bu ifade, engin belagat inceliği bulundurmaktadır. Din cahili olmaktan evvel dil cahilleri bunu anlamayabilir..</p>
<p><strong>Dört:</strong> Değilse, bu ayete yapılan düşmanlık, ancak erbabına malum batıl bir Yahudi inancını yıktığı için olabilir. Yoksa edebi ifadenin bir zirvesi olan ve istiare sanatı bulunduran bu söze dil ve edep bakımından kimse itiraz edemez.</p>
<p><strong>Beş:</strong> Öyleyse varsın Yahudiler ve tohumları bu ayete düşman olsunlar. Vücut dilleriyle de şehvet kurbanları oldukları anlaşılanların ağızlarının suyunu akıtan kokuşmuş çöp yığınları, varsın bunu anlamasınlar yahut anlamak istemesinler. İnsanları kaliteli mahsul zeminleri olan tarlalardan tohumların çürüyeceği mezbeleliklere çağırsınlar..</p>
<p><strong>Diyor ki:</strong></p>
<p>Abi şimdi, Kuran’a gitmek iyi de, Kuran’a gitmenin bu gün çok tehlikeli bir şeyi var. Sanki o kitabı, Kuran’ı millet, kitap kendine hitap etmiş gibi okuyor. Eminim, şurada çoğunuzun en büyük hatası o, efendim. Kuran bize de hitap ediyor. Dolayısıyla.. Hayır, hayır arkadaşım, bin dört yüz sene önceki bir adama hitap ediyor.. Bin dört yüz sene öncesinin Mekke’sine ve Medine’sinin sokağına hitap ediyor. Sana hitap etmiyor. Dolayısıyla bu gün bu okumanın İşid doğuracak tarzda ve bir sürü saçmalık doğuracak tarzda. Kuran’a gitmenin dezavantajları, kötülükleri var.</p>
<p><strong>Diyoruz ki:</strong></p>
<p><strong>Bir:</strong> Evet, imanını henüz yitirmemiş her bir Mümin, -bu imanı kuvvetli olsun, zayıf olsun, ilim sahibi olsun, cahil olsun- Kuran’ı kendine hitap etmiş olarak okur; bunun gibisi fazla..</p>
<p><strong>İki:</strong> Hiçbir iman sahibi, hiçbir kimseye, Kuran bin dört yüz sene önceki bir adama hitap ediyor.. Bin dört yüz sene öncesinin Mekke’sine ve Medine’sinin sokağına hitap ediyor. Sana hitap etmiyor diyemez. Bu söz sadece dünden bu güne İslam ve Kuran düşmanlığı ile arzı endam eden bir kısım kâfirlerin sözüdür. Hem insana saygının zirvesini hak eden bir zata adam ifadesini kullanmak dinsizlik değilse en hafifinden terbiyesizliktir. Bu vatandaşımız acaba Mustafa Kemal için adam tabirini kullanır mı yahut kullanabilir mi?</p>
<p><strong>Üç:</strong> Evet, Kurana gitmenin dezavantajları var sözü bazı kimselere ve bazı usul ve şekillere göre doğrudur. İmansız olarak veya zayıf imanla, cahilce, kötü yahut iyi ve doğru olmayan niyetle, usulsüz olarak, onu getiren peygambere danışmadan ve bilenlere sormadan gidenler için bu söz el-hak doğrudur. Usulüne göre Kuran’a gitmenin zararı ancak Kuran düşmanı insan ve cin şeytanlarına olur..</p>
<p><strong>Diyor ki:</strong></p>
<p>Dolayısıyla bu gün kişisel kanaatim o ki, çok ciddi düzeyde tekrar yeniden Kuranın bu gün nasıl okunacağı ve bu güne nasıl getirileceğine dair usul sorunumuz var. Usul, aynı Şafii’nin yaptığı gibi, Edille-i Şeriyye’de, Kitap, Sünnet, İcma deyip Kitabı Sünneti mutlaklaştırdığı gibi bizim de bu gün çok ciddi düzeyde…</p>
<p><strong>Diyoruz ki:</strong> İnciler ki ne inciler! Her bakımdan bozuk cümleler.</p>
<p><strong>Öyle ki:</strong></p>
<p><strong>Bir:</strong> Demek ki, bu vatandaşın usul sorunu varmış.. Ne diyelim, bu bir itiraf? Sadece kendini bağlar. Başkalarını ilzam etmez.. Öyleyse derhal doğru bir usul bulup sıkıntısını gidersin.. Müslümanların ise böyle bir derdi yok.</p>
<p><strong>İki:</strong> İmam Şafii ile alakalı dediklerinin ne demek olduğunu bilmem kendi biliyor yahut anlıyor mu? Bir kere O sadece, Kitap Sünnet, İcma dememiş, aksine bunlara kıyası da eklemiştir..</p>
<p><strong>Üç</strong>: Sonra, Kitap ve Sünnet’i mutlaklaştırmak ile neyi kast etmektedir? Bu her zaman ve her hal u kârda Kuran ve Sünnet demek ise, evet, inkârcı kâfirlere göre değilse de iman sahiplerine göre aynen böyledir. Bir kısım Kuran düşmanlarına göre ise belli zamanlara hapsedilmiş ve beşer tarafından nesh edilmiş bir Kuran var.</p>
<p><strong>Diyor ki:</strong></p>
<p>O günün, yedinci yüz yılın koşullarını bilen, Arapçayı çok iyi bilen, Kuranın mesajını anlamış ve bu günün hayatını, bu günün toplumunu da bilen, ama bu güne de teslim olmayan, bu gün insanlığın geldiği noktayı her şey değilmiş gibi görmeyen, bu gün insanlığın içindeki problemleri gören, İslam’ın değerlerini bilen, ciddi Kuran mütehassıslarına ihtiyacımız var..</p>
<p><strong>Diyoruz ki:</strong> Bu belli ki, yanlışlıkla söylenmiş bir doğru.. Bu mütehassıslar ihtiyaç var ama bunlar -Allahu a’lem- vatandaşımıza göre ancak azılı Kuran düşmanları olabilirler.</p>
<p><strong>Diyor ki:</strong></p>
<p>Dolayısıyla bu gün, yani Kuran okuyanların büyük bölümü ben size söyleyeyim, dinden çıkıyor. Bir sürü insan tanıyorum Kuran okuyup da dinden çıkan. Hazreti Muhammedin hayatı Türkçeye aktarılıyor.. Yavaş yavaş bu malzemenin üzerine kitaplar yazılmaya başlandı. O kitapları okuyanların da dinden çıktığını biliyorum. Niye?. Çünkü yedinci yüz yılın Arab’ı Hz. Peygamberin davranışları, şunlar bunlar.. Okuyor adam, şaşırıyor. Lan böyle peygamber mi olur ya, geç anasını satayım.. Abi, ciddi antropoloji bilgisi gerekiyor, ciddi sosyoloji bilgisi gerekiyor. Sadece öyle Kuranı aldık elimize, hadi bakalım.. Ben hadsizlik olarak nitelendiriyorum, sıradan insanlara. Tamam, bunu söylerken -yanlış anlamayın- Kuran okunmasın anlamında söylemiyorum. Tabi ki orada ed-din el-İslam’ın ifadesi yüzlerce ayet var, binlerce ayet var. Orada sıradan her insanın okuyup anlayacağı ayet var. Ama orada bir sürü ayet de var ki, bu günün insanı anlayamaz, yanlış anlar.. Onların ciddi bir düzeyde bilimsel olarak, bu günün insanına aktarılması lazım.. Karışık bir kitap..</p>
<p><strong>Diyoruz ki:</strong></p>
<p><strong>Bir:</strong> Vatandaşımız, Kuran okuyanların büyük bölümü ben size söyleyeyim, dinden çıkıyor derken çok küçük bir nispette doğru söylüyor ama halt ediyor yani karıştırıyor.. Çünkü Kuran’ı geldiği dilde veya İslam dairesinden yazılan doğru tefsiriyle okuyanların -ender kimseleri hesaba katmayacak olursak- dinden çıktığı görülmemiştir. Aksine, onların imanları güç kuvvet kazanır. Ancak, birbirleriyle irtibatı gösterilmeyen ve görülemeyen, diğer ayetlerle, Sünnetle ve dil incelikleriyle açıklık kazanmayan ayetlerin yer aldığı mealleri yahut Kuran düşmanlarının yetiştirmeleri tarafından ve onların usulleriyle yazılan yorumları okuyanlar tabii ki, dinden çıkarlar.. Çünkü bunların okudukları, artık Kuran olmaktan çıkmış, uydurma ayetler halini almışlardır. Kırık dökük ve yalan yanlış meallerin ve küfür cephesinin ve sistemlerinin beslemeleri tarafından yazılan yorumların, daha doğrusu tahriflerin okunmasına dair yapılan teşviklerin neredeyse hepsi, zaten onları okuyanların dinden çıkmaları maksat ve hedefiyle yapılmıştır.. Çok küçük bir saf kitleyi hesaba katmazsak tabii..</p>
<p><strong>İki:</strong> Sayın İslamog vatandaşımız, “Hazreti Muhammedin hayatı Türkçeye aktarılıyor.. Yavaş yavaş bu malzemenin üzerine kitaplar yazılmaya başlandı. O kitapları okuyanların da dinden çıktığını biliyorum. Niye?. Çünkü yedinci yüz yılın Arab’ı Hz. Peygamberin davranışları, şunlar bunlar.. Okuyor adam, şaşırıyor. Lan böyle peygamber mi olur ya, geç anasını satayım..” derken de kısmen haklı olup bir yere kadar doğruyu söylüyor.. Müslümanların kanalından gelen doğru bilgiye dayanan siyer kitaplarını okuyanlar dinden çıkmadıkları gibi imanları kavi hale gelir.. Lakin bir inkârcı beyni ve kalemi ile yazılan İslam tarihi kitapları Müminlerin imanını tabii ki söndürür.. Zira bu da benim gibi -haşa- çapsız ve düşük biriymiş der, acabalar bir süre beynini ve kalbini kemirir, çok geçmeden de kendinde ne beyin ne de yürek kalmayınca cansız ve desteksiz bir heykel gibi yere serilir.. Böyle kitapların yazılması ve okutturulmasının da asıl gayesi işte bu neticeyi elde etmektir.</p>
<p><strong>Üç:</strong> Bay vatandaşımız “Niye?. Çünkü yedinci yüz yılın Arab’ı Hz. Peygamberin davranışları, şunlar bunlar.. Okuyor adam, şaşırıyor. Lan böyle peygamber mi olur ya, geç anasını satayım.. Abi, ciddi antropoloji bilgisi gerekiyor, ciddi sosyoloji bilgisi gerekiyor” demekle -darılmasın ama- harbiden saçmalıyor. Böyle İslam Tarihi okuyanların imanlarını kaybetmesi, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin yedinci yüz yılın Arab’ı olması ve kendinde onların tavrını bulundurması değil, bazen bilgilerin çarpıtılmasıdır.. Bazen de bu İslam düşmanlarının kanallarından gelen yarım yamalak ve yalan yanlış bilgilerin edepsizlik mayasıyla yoğrulmasıdır.. Nitekim Savari, Kaytani ve Dozi gibi iftiracıların yalanları, kaynak tahrifleri, endazesiz yorumları ve bunları allayıp pullayan yerli ecnebilerin yazdığı eserleri hep bu maksat için kaleme alınmışlardır. Müslüman İslam Tarihçilerinde bulunan usul ile İslam düşmanı tarihçilerin ve azat kabul etmez köleleri olan şahsiyet müflisi yerli ecnebilerimizin seçmeci ve yorumcu tarihçilerin metodu apayrı mahiyet arz eder.</p>
<p>Birincisi bir galeri olmakla doğru yanlış tarihi malzemeden hiçbir şey kaybetmez, tarih yapmayı erbabına havale eder. Diğeri ise kendi beyni, düşüncesi, yüreği ve yorumuyla o malzemeyi bazen tıraş ederken bazen de bir takım dolgu maddeleriyle şişirip tahrif eder.. Buna rağmen garplıların bu tahrifleri objektif Müslümanlarınki ise tarafgirlikle yaftalanır.. Nitekim Şemseddin Günaltay külli imanını henüz yitirmediği ve işine yaramayacak cüzi imanıyla kala kalmadığı yıllarda yazdığı İslam Tarihinin baş kısımlarında bu dediklerimize dikkatleri çeker.. Bazen de O’nda gördükleri kendi saplantı ve İslam’dan bekledikleriyle uyuşmadığı için dinden çıkar. Nitekim bu, O’nun zamanındakilerde yani yedinci yüzyılın Arab’ında da görüldü.. İsra hadisesinden sonra dinden çıkanlarda yahut ölmesinden hemen sonra vuku bulduğu gibi..</p>
<p><strong>Dört:</strong> Sayın vatandaşımız, “Abi, ciddi antropoloji bilgisi gerekiyor, ciddi sosyoloji bilgisi gerekiyor. Sadece öyle Kuranı aldık elimize, hadi bakalım.. Ben hadsizlik olarak nitelendiriyorum, sıradan insanlara” derken ne demek istiyor? İnsandan ve insan topluluklarından acaba kendisi neyi ne kadar biliyor?. Bunları, şimdi eşiklerini öptükleri ve postallarını yaladıkları garplılar, bizim ulemamızın eserlerinden kopya edip öğrendiklerini lütfen unutmasınlar?. Bunları bir yerde bulmak maksadıyla İbnu Miskeveyh’i, Maverdi’yi, Gazali’yi, İbnu Haldun’u iyi okumasa bile İslami eserlerimizde bunları serpiştirilmiş bir şekilde bulacaktır.. Yeter ki tembellik yapıp oturmasın yahut hep garplıların çöplüklerinde eşelenmesin.. Hem, bilinmesi lazımdır dediği bu ilimlerin yaşı bizde çoktan kemale ermiş olmasına rağmen garpta henüz çok küçüktür, belki de hala emekleme devrindedir.. Kaldı ki bunların ayetlerdeki ilahi muradın doğru anlaşılmasında payları varsa da bütüne nispetle öyle çok da mühim değildirler.</p>
<p>Evet, cahillerin bu meselelere cesurca dalması hususundaki endişelerine biz de katılırız; hatta ondan daha evvel dikkat çekeriz.. Ancak avama bu yolu açanlar da kendileri ve izlerini takip ve körce taklit ettikleri kılavuzlarıdır. Herkes haddini bilmeli diyeceğiz ama onun anlaşılması da belli seviyede bir akla ve ilme muhtaçtır..</p>
<p><strong>Beş:</strong> Bizim peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Mekkeli müşriklerin ve garplı takipçilerinin zan ve iddia ettikleri gibi sadece yedinci miladi asrın Arab’ı değil, bütün zamanların Mustafa’sı, seçilmiş en büyük insanı, ilahi yol göstermelerle yürüyen büyük bir nebi ve resül.. Bu kadarını, şeytani vahiylerle kendilerine yol çizilen ve Âhir zaman nebisi aleyhissalatü vesselamı da kendilerine kıyas edip kendileri gibi zanneden insan şeytanları elbette kavrayamazsa da Müminler çok iyi bilirler..</p>
<p><strong>Altı:</strong> Vatandaşımız, “Tamam, bunu söylerken -yanlış anlamayın- Kuran okunmasın anlamında söylemiyorum. Tabi ki orada ed-din el-İslam’ın ifadesi yüzlerce ayet var, binlerce ayet var. Orada sıradan her insanın okuyup anlayacağı ayet var” sözleriyle ne demek istiyor? Kuran’da, ed-din el-İslam’ın ifadesi olmayan ayet de mi varmış?. Şayet varsa, bunlar neden bahseder?. Bunlar -haşa- masal mıdır, maval mıdır, nedirler?.. Bu sözler, başka nasıl anlaşılabilir?. Bu nasıl bir akıl, nasıl bir kafa?.</p>
<p><strong>Yedi:</strong> Sayın vatandaşımız, görüldüğü gibi Kuran için karışık bir kitap diyor.. İfadesi her şeyden evvel soğuk, bulanık ve yakışıksız.. Ayrıca kendine nispetle de ne demek istediği, sözünü hangi manada sarf ettiği de pek belli değil.. Doğrusu bu söylediği, bir manada kendine, aklına ve seviyesine göre isabetli olabilir.. Çünkü, her bir ilim ne kadar tertipli, düzenli, basit olsa ve açık yazılsa da ondan haberi olmayanlara göre hayli karışıktır.. Bu, orta, hatta ilk mektep kitaplarına varıncaya kadar böyledir.. Mektep görmemiş bir baba veya ana, ilk mektebe yeni gitmekte olan çocuklarının kitaplarından, o çocukların anladığı kadarını bile anlayamazlar.. Bu son derece basit kitaplar bile onlara karmakarışık gelir..</p>
<p>Nerde kaldı son derece tertipli yazılan kelam, mantık ve felsefe kitapları, güttüğü davarın, sütünden, yoğurdundan, yağından, peynirinden, yapağısından, tezeğinden ve sair yanlarından başka bir şey bilmeyenlere karışık gelmesin.. Hasılı İlhami kendine nispetle doğru söylüyor olabilir. Nitekim ondan çok önceleri Thomas Karlayl isimli gavur da “Kahramanlar”ında muhtemelen inkârına istinaden aynen onun gibi, Kuran çok tertipsiz ve düzensizdir, bıktıran tekrarlar bulundurmaktadır[6] mealinde sözler ediyordu..</p>
<p><strong>Netice:</strong></p>
<p>Hâsılı Kuran’a gitmek, gidememek, gitmemek ve gider gibi görünme işlerinden her birinin mahiyeti ve hükmü ayrı ayrı ve çok farklıdır.. Kuran’a gidebilmek belli imanî, İslâmî, ilmi, aklî ve ahlaki şartlara bağlıdır. Bu şartların hepsi yahut bazısı tamamen veya kısmen bulunmadığı zaman Kuran’a gidilemez.. Olsa olsa freni patlamış bir arabanın birilerine ve bir yerlere tosladığı gibi Kuran’a toslanır.. Hele, hele -düşmanca olsun veya olmasın- İslam dışı sistemlerin, ideolojilerin zebunları, politika ve politikacıların çorbacıları olan ahlaksız omurgasızlar Kurana gidemezler.. Gittiklerini iddia etseler, sadece yalan söylerler, sahtekârlık yaparlar yahut da bir vehmin kurbanı olurlar..</p>
<p>Açık bir Kuran ve İslam düşmanı Fransa, Kuran’dan ayet çıkarılmasını istemiş diye politikacılarından yazar çizerlerine kadar birçokları tarafından buna karşı çıkılıyor.. Neden?!. İnsanı derinden derine düşündüren garip bir aksülamel.. Bizim ilahiyatçı akademisyenlerimizden çoğu bunu zaten usta bir şekilde yapıyorlar.. Mesela Kehf suresinde olduğu gibi bazı ayetleri çıkarmak istiyorlar.. Kuran’ın tarihselliği iddialarıyla bu ameli en kurnaz bir şekilde zaten işliyorlar.. Kuran kıssalarının aslı olmayan temsili hikayeler olduğunu iddia etmekle zaten Kuran’dan nice ayetleri hükmen çıkarıyorlar.. Sünneti ve gerçek ilim otoriteleri olan imamlarımızı devre dışı bırakarak ayetleri istedikleri tarafa sündürmekle ayetlerin hemen hepsini zaten manen Kuran’dan çıkarıyorlar..</p>
<p>Daha doğrusu Kuran’ı tamamıyla devreden çıkarıyorlar. Bunlara ses çıkarmayanlar, hiçbir şey demeyenler, hatta faillerini mükâfatlandırıp terfii rütbe ettirmek isteyenler ve bizzat edenler Fransa’nın bu yaptığına, bazı ayetlerin çıkarılması teklifine sözüm ona şiddetle karşı çıkıyorlar!.. Hayret ki ne hayret!.. Bu ne tenakuz!.. İnsanın ister istemez içine bir kurt düşüyor.. Onlara, bu işi biz zaten sinsice yapıyorduk, çarkımıza niye çomak sokuyor tekerimize neden takoz oluyor, bizi ne için deşifre ediyorsunuz diye kızılmış olmasın? Yahut Fransa’nın bu işi de sıradan vatandaşlar nezdinde birilerinin bir yıkama yağlama ameliyesi için bir tezgah olarak yapılmasın?!..</p>
<p>Aslında karşı karşıya olduğumuz, hatta bırakıldığımız mesele, Kuran’a, yalancılık ile itham edilmekte olan birinin sıradan bir metniyle alakalı mülahazalara benzer düşüncelerle bakma şaşılığı ve şaşkınlığı.. Hidayet, bilgi seviyesi ve anlayış yokluğu sebebiyle işin buralara varması musibeti.. Beşeri metinlerdeki tarih içindeki eskime ve aşınmanın ilahi metinlerde de aranma şaşkınlığından yahut onların ilahi olduğuna inanamama inkârcılığından doğan rast gele sadır olmuş hezeyan nöbeti.. Tarihsellik inancının bir kanser mikrobu gibi beyni ve yüreği tamamen sarması bela ve musibeti.. Rabbimizin kelamının sıradan bir akademisyenin veya az buçuk mürekkep yalamış zavallı birinin sözlerinin bile çok aşağılarında görülmesi zavallılık ve müptezelliği. Ayrıca bir de köyden indim şehire değiştim birden bire yahut ne oldum delisi olma görgüsüzlüğü ve şımarık köylülüğü..[7]</p>
<p>Son sözümüz yine salat u selam, son duamız da (( الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ))’dir.</p>
<p><strong>Hüseyin Avni Hoca</strong></p>
<p>17-Receb-1439</p>
<p>İZMİR</p>
<p>[1] Kamer:17,22,32,40,51</p>
<p>[2] Yusuf:2</p>
<p>[3] Dârimî (1/66,h.143), Daru’l-Kitâbi’l-Arabî,1407</p>
<p>[4] İbrahim:16</p>
<p>[5] Müslim (2084)</p>
<p>[6] Thomas Carlyle (1795-1881), Kahramanlar isimli kitabında, Napolyon, Cromwell, J.J. Rousseau, S. Johnson, Goethe, Burns, Dante, Shakespeare, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Knox, Luther ve Odın’in hitap ettikleri topluluklar üzerindeki tesirleri hakkında konuşur..</p>
<p>[7] Çok önceden yazılıp da neşri geç kalan bu yazıya yeni zuhur eden saçmalar münasebetiyle yapılan bir ilave yahut düşülen bir not:</p>
<p>Utanmazın biri, bazı Kuran düşmanlarının belli platformlarda konuşturulmasına karşı çıkılmasına çok içerlemiş!. Bunu fikir hürriyetine yakıştıramamış!. Ar damarı çatlamış bu hayâsız şaklabana sormak lazım: Sen durmadan hırlamakta ve hakaret etmekte olduğun kimselerden ve lağım patlamasını andıran o ağzından fışkıran necaset seliyle kirletmeye çalıştığın şahıslardan hangisini karşına alıp konuştun, televizyonuna çağırdın, onunla meseleleri beraberce tartıştın, ona konuşma fırsatı verdin? Leyleğin ömrünün laklakla geçmesi gibi, zamanını özgürlük teraneleriyle geçiren ve onu sırf kendisi için isteyen sahtekâr solaklar gibisin.. O fikir özgürlüğü dediğin her ne zıkkımsa, onu hep sen ve yoldaşların için isteyip başkaları bahis mevzuu olduğu vakit amansız bir despot ve zorba kesildin. Bizse, zamanımızda çokları tarafından ipsizlik ve ölçüsüzlük olarak anlaşılan bir özgürlüğü ne kendimiz ne de bir başkası için doğru bulmayız. Biz kullara kulluktan hür olup, tek Allah’a kulluğa talibiz. Kimi hayâsız ahmaklar ise Allah’tan hür olma gayreti içindeler. Allah’tan kurtulma ipsizliğini hürriyet sanmaktadırlar. Bunun, kullara kul olmaya götürdüğünü ya görememekte veya görmezden gelmektedirler..</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="kJSPHdegZH"><p><a href="https://darusselam.com/reddiyeler/ilhami-gulere.html">İlhami Güler&#8217;e</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;İlhami Güler&#8217;e&#8221; &#8212; Dârüsselâm - İslâmi İlim ve Fikir Portali" src="https://darusselam.com/reddiyeler/ilhami-gulere.html/embed#?secret=kJSPHdegZH" data-secret="kJSPHdegZH" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurana-gitmekgidememek-gitmemekgider-gibi-gorunmek/">Kur’an’a Gitmek,Gidememek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kurana-gitmekgidememek-gitmemekgider-gibi-gorunmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Söyleyin, Hangisi Daha Kötü yahut En Kötü?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/soyleyin-hangisi-daha-kotu-yahut-en-kotu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/soyleyin-hangisi-daha-kotu-yahut-en-kotu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Dec 2018 19:38:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Atasoy Müftüoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Avni Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Kıssalarının Dili]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20828</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hüseyin Avni Hoca Efendiden Mustafa Öztürk’e Reddiye Besmele, hamd ve salat u selamdan sonra. Allah aşkına söyleyin. Şunlardan hangisi daha kötü? Din manyağı mı, din salağı mı, dinsizlik manyağı mı yahut din hâinimi? Tamam, hepsi kötü de.. Hangisi daha kötü yahut en kötü?. Mustafa Öztürk isimli vatandaş (15.11.2018) tarihinde, bir gazetedeki köşesinde Cennet ayetleriyle alay etmek mi? başlıklı bir yazı kaleme almıştır. Onda yer alan ve her yanıyla karalama olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soyleyin-hangisi-daha-kotu-yahut-en-kotu/">Söyleyin, Hangisi Daha Kötü yahut En Kötü?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-1.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20829 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-1-300x200.jpeg" alt="" width="300" height="200" /></a></strong></p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir-7.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22328 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir-7.jpg" alt="" width="376" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir-7.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir-7-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir-7-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 376px) 100vw, 376px" /></a></strong></p>
<p><strong>Hüseyin Avni Hoca Efendiden Mustafa Öztürk’e Reddiye</strong></p>
<p>Besmele, hamd ve salat u selamdan sonra.</p>
<p>Allah aşkına söyleyin. Şunlardan hangisi daha kötü? <strong><em>Din manyağı</em></strong> mı, <strong><em>din salağı</em></strong> mı, <strong><em>dinsizlik</em></strong><em> <strong>manyağı</strong></em> mı yahut <strong><em>din hâini</em></strong>mi? Tamam, hepsi kötü de.. Hangisi <strong><em>daha kötü</em></strong> yahut <strong><em>en</em></strong> <strong><em>kötü</em></strong>?.</p>
<p><strong>Mustafa Öztürk </strong>isimli vatandaş (15.11.2018) tarihinde, bir gazetedeki köşesinde <strong><em>Cennet ayetleriyle alay etmek mi</em></strong><em>?</em> başlıklı bir yazı kaleme almıştır. Onda yer alan ve her yanıyla karalama olan bu ifadelerinde, bir takım kimseler için <strong><em>din manyağı</em></strong>yakıştırması yapmıştır. Bu herzesi için de kendisi gibi bir <strong><em>din cahili</em></strong> olan <strong>Atasoy Müftüoğlu</strong> namındaki başka bir vatandaşı kaynak göstermiştir. <strong>Mustafa Bey</strong> ve kendisinden naklettiği vatandaş, birileri için <strong><em>din manyağı </em></strong>vasıflamasını yapabildiklerine göre, böyle bir ifade hiç değilse kendine ve <strong>Atasoy Bey</strong>’e göre hakaret sayılmaz.</p>
<p>Ohalde siz de onlara kendi anlayışınızca rahatlıkla <strong><em>din manyağı</em></strong> diyebilirsiniz. Her ne kadar <strong><em>din manyağı </em></strong>olmanın yanında <strong><em>din cahili</em></strong><em> de olan </em>bu <strong><em>oğlan</em></strong>a ayrıca mesela <strong><em>din salağı</em></strong> veya <strong><em>din tüccarı</em></strong> yahut da <strong><em>dinsizlik manyağı </em></strong>hatta <strong><em>din haini</em></strong> <em>–</em>kendisinin bu vasıfları başkaları için kullandığını görmediğinizden- diyemeyecek iseniz de.. Neme lazım, olur ki bunları hakaret sayıp sırtını dayadığı mercilere vararak size dava açar. O yüzden, kelimenin tam manasıyla <strong><em>din ve muaşeret cahili</em></strong> olan bu <strong><em>oğlan</em></strong>a -diyecekseniz- sadece <strong><em>din manyağı</em></strong>demekle iktifa edin, ayrıca <strong><em>din salağı</em></strong> veya <strong><em>din tüccarı</em></strong> yahut da <strong><em>dinsizlik manyağı</em></strong>, hatta <strong><em>din haini</em></strong> demeye sakın yeltenmeyin. Benden söylemesi. İkaz etmedi demeyin.</p>
<p><strong>Mustafa Bey</strong>’in, bu ve diğer bir yazısında yüklendiği kimselere yakıştırdığı vasıflardan birkaçı:</p>
<p><strong><em>Oğlan, din manyağı</em></strong><em>,<strong> şarlatan</strong>,<strong> gürûh</strong> (sürü), <strong>psikiyatrik müşahede altında tutulmaları gereken </strong>(zararlı <strong>deli</strong>), <strong>çirkef</strong>,<strong> faşizan baskı yapan </strong>(faşist),<strong> kendilerini aforoza yetkili gören </strong>(papaz), <strong>yobaz</strong>,<strong>saldırma </strong>(işini yapan <strong>saldırgan</strong>), <strong>tezvirat</strong>(çı).</em></p>
<p>Ne kadar da masum ve nezih (!) ifadeler, değil mi?</p>
<p>Demek ki, bize karşı kullanılan bu ifadeleri biz de kendisi için münasip bulabilir ve icap ederse kullanabiliriz. O takdirde bir hakaret da bahis mevzuu olmaz. Zira bunlar birer hakaret ifadesi olsalardı o kullanmazdı<strong><em>.</em> </strong>Üstelik bunlar ona göre hakaret sayılsalar da bu hakaretleri başkası için münasip görüp kullanabildiğine göre, başkasının da onun için layık görüp kullanması zarar etmez.</p>
<p>Her şeye rağmen<strong><em> o sizin için kullandı ise de siz onun için kullanmayın</em></strong> diyecek olan kibar ve son derece nezih üsluplu kardeşlerimizi belki üzeceğiz ama bunları ihtimal yeri geldikçe biz de kullanacağız. Çünkü herkesin şunu bilmesinde fayda olduğunu düşünüyoruz: Bu istimal azimet değilse de en azından bir ruhsattır. Kısasla alakalı ayetler ve hadisler bunu gösterir. Biz Müminlere göre bu ayetler, hayattaki Peygamber dışında hiçbir beşer tarafından nesh edilemez. Yani hükümlerinin müddetlerinin başta zaten bu zamana kadar olduğunu, şimdi ise Allah’ın onların hükümlerini sona erdirdiğini haber veremez.</p>
<p>Peygamber de ahirete göçtüğüne göre artık bu, kimsenin hakkı da değil, haddi de değildir. Her ne kadar tarihsellik iddiasındakiler bu hakkın kendilerinde olduğunu iddia etseler de artık bu kapı kapalıdır. Sonra bu ayetler aslında misliyle mukabeleyi meşru kılsa da şimdiki şartlarda bu dini ortadan kaldırmak isteyen şarlatanlara karşı kullanılması yine yerine göre artık azimet haline gelmiştir.</p>
<p>Neyse biz, <strong>Mustafa Öztürk</strong> <strong>Beyefendi</strong>nin <strong><em>makale</em></strong>sindeki sözlerine gelelim:</p>
<p><strong>Diyor ki</strong>:</p>
<p>Kur’an’daki herhangi bir ayeti alay konusu yapmak küfre girmeyi muciptir. Dolayısıyla böyle bir fiilin faili düpedüz kâfirdir. Bu yazıya küfür ve kâfirlik gibi ağır bir konuyla başlamam, yaklaşık 5-10 günden bu yana sosyal medyada, <strong><em>Cennet Ayetleriyle Alay eden İlahiyat Profesörü Mustafa Öztürk</em></strong> gibi sakil bir başlıkla çok yoğun bir cemaatçi trol saldırısına ve düpedüz bir linç kampanyasına maruz kalmış olmamdır.</p>
<p>Bu linç kampanyasını sevk ve idare eden grup, belki biraz ağır olacak ama Atasoy Müftüoğlu’nun ifadesiyle, <strong><em>psikiyatrik müşahede altında tutulmaları gereken birkaç</em></strong> <strong><em><u>din manyağı</u></em></strong>dır. Bunlar din adına hemen her türlü <strong><em>şarlatanlığa</em></strong> imza atan, ama cemaat organizasyonu içinde belli bir taraftar kitlesine sahip olmanın kendilerine sağladığı baskı grubu oluşturma imkânıyla gözüne kestirdikleri herkese <strong><em>saldıran</em></strong>, bu arada yetkili mercileri de kışkırtmaya çalışarak kelle avcılığı yapan bir <strong><em>güruh</em></strong>tur.</p>
<p><strong>Diyoruz ki</strong>:</p>
<p><strong>Bir</strong>: Bu vatandaşımızın <strong><em>Kur’an’daki herhangi bir ayeti alay konusu yapmak küfre girmeyi muciptir. Dolayısıyla böyle bir fiilin faili düpedüz kâfirdir</em></strong> hükmü doğrudur. Lakin Müslümanlar tarafından okunmakta olan Mushaf’ta ayet olarak yer alan her bir metin ona göre de ayet midir, değil midir? Ayetse, onu <strong><em>alay konusu yapmak</em></strong> nedir, ne değildir? Ne zaman, hangi şartlarda, neler denirse veya yapılırsa, ayetle alay edilmiş olur?</p>
<p>Bu <strong><em>küfür </em></strong>ve <strong><em>kâfir</em></strong> <strong><em>olmak</em></strong> kendisi için neyi ifade eder? İyi midir, kötü müdür, mühim midir, değil midir? Fikir <strong><em>özgürlüğü</em></strong> veya <strong><em>jimnastiği</em></strong>dairesinde görülebilecek sıradan bir görüş veya iş midir, değil midir? İşte bütün bunları bilmiyoruz. Ancak, <strong><em>Kur’ân Kıssalarının Dili</em></strong> namını verdiği kitabı baştan sona inkârlarla, Allah ve ayetleriyle alaylarla doludur. Şu halde önümüzde birkaç ihtimal vardır.</p>
<p><strong>Birincisi</strong>: Bu vatandaş, <strong><em>alay etme</em></strong> denen işin ne demek olduğunu hakikati üzere bilmiyor ve ona dilde ve lügatlerde yer alandan başka bir mana yüklüyor.</p>
<p><strong>İkincisi</strong>: Biliyor. Ancak bu <strong><em>küfrü mucip</em></strong> alayları ve <strong><em>düpedüz kâfir olma</em></strong>sı onun için en basitinden, zirvesine kadar bir kusur ve ayıp değil. Aksine o bu küfrü, kendi öz irade ve ihtiyarı ile kabullenmiştir. Şimdi de yuvarlak ifadeleriyle tekıyye yaparak birilerini kandırıp atlatmaya çabalıyor.</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong>: Sözünü ettiği bu küfürden tövbe etmiştir. Üçüncü ihtimale bir Mümin ancak sevinir. Fakat tövbesinde samimi ise bunu kendi ile baş başa kaldığı zamanda yapmanın yanında işlediği yerlerde ve bilhassa medya önünde en yüksek perdeden açıkça ilan etmesi ve <strong><em>kitab</em></strong>ına bizzat kendisi reddiye yazması lazımdır. Bunu yapmadıkça da kimsenin kendisine inanmasını beklememelidir; ona hiçbir akıllı inanmaz.</p>
<p><strong>İki</strong>: <strong>Kur’ân Kıssalarının Dili</strong> kitabından da anlaşılacağı üzere harbi bir <strong><em>din manyağı </em></strong>olan bu <strong><em>oğlan</em></strong>, kendine <strong><em>ayetle alay ettin</em></strong>diyenlerin, <strong><em>psikiyatrik müşahede altında tutulmaları gereken</em></strong>kimseler olduğunu nereden bildi? Bu <strong><em>din manyağı</em></strong>nın ayrıca bir <strong><em>tıp manyağı</em></strong> olmadığı nereden belli?. Sonra, <strong>Atasoy Müftüoğlu </strong>isimli vatandaş, bu teşhisi, hangi yetkiyle, kimler için ne gibi işleri ve halleri sebebiyle yapmıştır? Hem, dinden de tıptan da haberi olmayan öyle bir zavallının dediklerinin ne kıymeti olabilir?.</p>
<p>Bir de, <strong><em>manyakları</em></strong>n, akıllılara <strong><em>deli</em></strong> demeleri, çokça vaki ve şayi olup gülüp geçmekten başka bir muameleyi asla hak etmez. Ayrıca bu yakıştırma yeni değil, tanıdık. Çok eskiye dayanan tarihi bir geçmişi var. Hatırlayın, müşrikler, insanların en akıllısı Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme <strong><em>deli</em></strong>vatandaşımızın ifadesiyle de <strong><em>din manyağı</em></strong> dememişler miydi? Tamam, birine her deli diyen <strong><em>deli</em></strong> olmaz. Çünkü <strong><em>deli</em></strong> denilen biri, gerçekte de <strong><em>deli</em></strong> olabilir. Lakin insafla bir bakalım ve düşünelim: İslâm’ı öğrenmek isteyenler için iki yol ve kaynak vardır. Biri, Müslümanlar ve eserleri, diğeri de Müslüman olmayan yahut yamulmuş ve sapıtmış sözüm ona Müslümanlar veya İslâm ve Kur’ân düşmanı kâfirler ve eserleri.</p>
<p>Kimileri,<strong> <em>İslâm’ı, mutlaka Müslümanlardan ve kaynaklarından öğrenelim, İslâm ve Kur’ân düşmanlarının ve onların felç ettikleri yoldan çıkmışların kanalından öğrenmeyelim</em></strong> diyorlar. Kimileri de <strong><em>İslâm’i kanallardan ve Müslümanlardan gelen İslâm uydurma ve hurafelerle doludur, öyleyse İslâm, Müslüman olmayanlardan ve İslâm düşmanlarından yahut onların beslemeleri nifak içinde olanlardan öğrenilmelidir, objektif olanlar Müslümanlar değil onlardır</em></strong> diyor ve İslâm’ı İslâm düşmanlarından öğrenip Müslümanlara pazarlıyorlar. Şimdi insafla bakıp söyleyelim, bunlardan hangileri <strong><em>manyak</em></strong> olmaya daha layıktır?. Bilen Allah için desin, hangileri?.</p>
<p>Sahi, şu tarihselliği kim icat etmişti?. İslâm ve Kur’ân düşmanı oryantalistler, değil mi?. Bu ithal İslâm’ı kimler, kimlere pazarlıyor? Açık değil mi?</p>
<p><strong>Üç</strong>: Bu <strong><em>oğlan</em></strong>a bizzat kendi ifadelerinden hareketle <strong><em>din manyağı</em></strong>dememize takılıp kalmayın. Böyle bir tavsif zayıf bir ihtimale dayanmaktadır. Bu da sadece dini meselelerde konuşma onun haddi olmamasına rağmen, cehl-i mürekkebiyle büyük işlere dalması ve büyük laflar etmesi sebebiyledir ve belki de onun için bir iltifat olup cürmünü hafifletmektedir. Yoksa ona daha da çok yakışacak olan, başka nice vasıflar vardır. Bunun da en büyük delili, kendi kitapları ve konuşmalarıdır.</p>
<p><strong><em>Oğlan</em></strong>ın dediklerinden bazıları:</p>
<p><strong>1</strong>– “Öte yandan İsrail oğullarını en azından belli bir dönemde cümle âleme üstün kılmış ve bu seçkin halkını Mısırdan çıkarmak uğruna hemen her türlü şiddete başvurmuştur. Mesela Firavun ve halkının üzerine çok feci bir veba salgını salmış; Mısır topraklarını çekirge, at sineği ve kurbağa sürüleri istila etmiş; Nil nehri kan akmaya başlamıştır. Bütün ülke içinden çıkılmaz karanlığa gömülmüştür. Ülkenin dört bir yanında insanlar ve hayvanların bedenlerinde irinli çıbanlar çıkmıştır. Ayrıca Tanrı bütün Mısırlıların ilk doğan erkek çocuklarının ölümüne hükmetmiş ve sonunda Firavun ve avenesini sulara gömmüştür. Doğrusu bu Tanrı, Karen Armstrong’un ifadesiyle<em>, ‘son derece zalim, tarafgir ve katil bir tanrıdır<strong>.</strong></em><em> Orduların tanrısı, Yahava Sabaoth olarak bilinecek olan bir savaş tanrısıdır bu. Kendi gözdeleri dışında hiç kimseye küçücük bir merhamet kırıntısı taşımayan, basit bir kabile tanrısıdır.’  ”</em></p>
<p>[[ Öztürk’ün Dipnotu,10: Çıkış [ Mısırdan çıkış ], 7-14.Krş. 7.A’raf, 133-136 ]] [ Öztürk, Kıssaların Dili:53 ].</p>
<p>Bu ibarelerden birçoğu ayet!. Onlarla dalga geçiliyor..</p>
<p><strong><em>Oğlan</em></strong>ın dediklerinden yine bazıları:</p>
<p><strong>2</strong>– Allah’ın Mekke döneminde diğer tanrılarla <strong>didişmeye </strong>pek niyeti yoktu ve bu yüzden elçisine <em>‘<strong>Sizin dininiz/inancınız size, benim dinim/inancım bana</strong>!’</em> demesini tembihliyor, böylece konjoktüre uygun konuşuyordu.</p>
<p>[ Öztürk, Kıssaların Dili, 56 ]</p>
<p>Bu da Allah ve Kâfirûn suresiyle edilen alay..</p>
<p><strong><em>Oğlan</em></strong>ın dediklerinden yine bazıları:</p>
<p><strong>3</strong>– “Birçok ayette sınıfsal çelişkiye dikkat çekmesi, ahiret inancına sıkça vurgu yapması, sevgiyi çoğaltmaya çalışması hasebiyle bir ahlak ve adalet tanrısı gibi görünen Allah, Mü’minlerin Medine’ye göç etmeleri ve orada güçlenmeleri üzerine yine konjonktüre uygun olarak savaştan söz etmeye başladı. Mü’minler ile müşrikler arasında çatışma ve şiddetin tırmanmasıyla birlikte Allah <strong><u>göze göz, dişe diş</u></strong> diye tabir edilen kadim savunma mekanizmasını, tarihin derinliklerinden çekip çıkardı; böylece İsa vesilesiyle bir süre uzak kaldığı savaş meydanlarına tekrar dönmüş oldu. Ancak seçkin halkının değil Arap Mü’minlerin yanında yer alan Tanrı kimi zaman kâfirleri delik deşik etmek için Mü’minlerin oklarını fırlattı; kimi zaman birkaç bin üniformalı meleği, Mü’minlere destek kuvveti olarak savaşa iştirak ettirdi; kimi zaman da Mü’minlerdeki zafiyetin ve / veya görevi savsaklamanın kötü sonuçlarını ve aynı zamanda onlara adamakıllı bir ders vermek adına kâfirlerin mızraklarına güç kattı..</p>
<p>Medine’ye hicretten sonra Tanrı Hicaz’da yalnız benim sözüm geçinceye dek <em>‘<strong>kâfirleri nerede bulursanız orada haklayın!</strong>’</em> fermanını saldı ve bu ferman uyarınca Mü’minler vaktiyle sürgün edildikleri Mekke’yi fethettiler. Bu muzaffer dönüşle birlikte Kabe’nin sahibi Allah asırlar boyu evinde konuk etmek durumunda kaldığı diğer sözde tanrıları yerle bir etti. Hülasa kendini ‘<strong>âlemlerin rabbi</strong>’ olarak tanıtan Allah gerektiğinde sosyal çevreyi dönüştürme aracı olarak, gerektiğinde de temel sosyal fikirlerin önemini gösterme aracı olarak <strong>şiddete başvurmaktan kaçınmadı</strong>.”</p>
<p>[ Kıssaların Dili:56 ]</p>
<p>Bunlar da Allah’la ve birçok ayetle yapılan istihza.</p>
<p><strong><em>Oğlan</em></strong>ın dediklerinden yine bazıları:</p>
<p>4- “Vakıa, Muhammed daha çok <strong>Eski Ahit kıssalarına, özellikle Nuh ve Tufan kıssasına başvurmuş </strong>ve bunları -Vahiy Tarihi’nin (Heilsgeschichte) erken döneminden diğer örneklerle insicam içeri­sinde- nesilden nesle, kavimden kavime tekerrür eden <strong>bir ‘ilahi azap’ modeli geliştirmek amacıyla kullanmıştır. Bu esnada Eski Ahit kahramanları asli hüviyetlerinden epey bir bölümünü yitirmişlerdir.</strong> Nuh, Lut ve Musa, Muhammed’in kendi şahsının bi­rer numunesi haline gelmişlerdir. Onların karşıtları, yani Nuh ve Lut’un kavimleri, Firavun ve Mısırlılar ise Muhammed’in çağdaşı müşrik Mekkelilerin rolünü üstlenmişlerdir. (….) <strong>Muhammed, Kitâb-ı Mukaddes’teki malzemeyi iktibas ederken, </strong>Eski-Ahit yazarlarının (Chronisten) edebi hikâyeciliğiyle rekabet etmek gibi bir amaç taşımıyordu. Onun için birinci derecede söz konusu olan ‘<strong>içerik</strong>’ti.”</p>
<p>[ Öztürk, Kıssaların Dili: 72-73].</p>
<p><strong><em>Oğlan</em></strong>ın dediklerinden yine bazıları:</p>
<p><strong>5</strong>– “Kur’ân’daki kıssaların mahiyet ve işlevi bağlamında katıldığımız bu (4. Maddedeki) görüşler….”</p>
<p>[ Öztürk, Kıssaların Dili: 73 Ankara, 2010 ]</p>
<p>Bunlar da Kur’ân için <strong><em>eskilerin uydurmalarıdır, Muhammed onu şundan bundan aldı ve çaldı</em></strong> diyen müşriklerin tanıdık sözleri ve geçtikleri dalgalar..</p>
<p><strong>Dört</strong>: Herzelerine karşı çıkanlara <strong><em>trol</em> </strong>diyor. Bu kelimenin bir takım manaları varsa da bunlardan ikisi meşhur olup kullanılmaktadır: Balık ağı ve medya dilinde bir şeyler ve birileri namına bir şeyleri ve birilerini avlamakta kullanılan kimseler. Bu <strong><em>din manyağı</em></strong> oğlan, <strong><em>cemaatçi trol saldırısına </em></strong>uğradığından<strong><em> ve düpedüz bir linç kampanyası</em></strong>ndan bahsetmekle aslında kendinin <strong><em>trol</em></strong> vasfını gizlemeye çalışmakta ve gerçek trolün şahsı olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p>Öyle ki, şayet güzel dikkat edilirse, bu oğlan ve onun gibi düşünenlerin, Kur’ân’ın tarihselliğinin mucidi oryantalistlerin Müslümanları avlamakta kullandıkları ağlar oldukları gün gibi aşikârdır. İslâm’ın has müdafileri için <strong><em>trol</em></strong> yakıştırması yaparak, hırsızın, malını çaldığı ev sahibini gösterip <strong><em>işte hırsız, yakalayın</em></strong> diye bağırmasına ve bu yolla ortalıktan sıvışmaya ve tüymeye çalışmasına benzer bir şeytanlık yapmaya çabalıyor. Malum medyanın yenilerde cemaatlere karşı tezgâhladığı cadı avındaki <strong><em>trol</em></strong> vazifesini icra ederken bu işini bir şalla örtme gayreti gütmektedir.</p>
<p><strong>Beş</strong>: Yok öyle yağma. Resmi ideoloji, medya ve politik güç rüzgârlarını arkana alıp yelkenlerini şişireceksin!. Seni dinlemeye gelen icra mevkiindeki mülki amirlerden ve politikacılardan cemaatlerin <strong><em>sadece hapsedilmesini değil</em></strong>, <strong><em>boğulmasını</em></strong> isteyeceksin!. Sonra da <strong><em>ayıptır, günahtır</em></strong>, <strong><em>yapmayın, etmeyin</em></strong> gibi bazı cılız ciyaklamalara utanmadan, <strong><em>linç kampanyası</em></strong> yakıştırması yapacaksın!. Saf ve katkısız İslâmi inancı sebebi ile yatırıp boğazlamaya çalıştığın kimselerin bacak vurması ve bağırmasından şikâyet edeceksin!. Yetmemiş gibi, bir yanda utanmadan <strong><em>Kemal Atatürk, laiklik ve cumhuriyet</em></strong>siper ve kalkanları arkasına geçecek, onlara sığınacak, yatıp kalkıp dua edecek, ettirecek, İslâm ve Müslümanları bunlarla karşı karşıya getirme gayreti güdeceksin!. Diğer yanda da <strong><em>linç</em></strong>ten şikâyet edeceksin!. Namus ve mertlik denilen o nihayet mertebede değerli, ama cidden az bulunur ve senden çok uzak hasletleri hiç aklına getirmeyecek ve hesaba katmayacaksın!.</p>
<p>Evet, evet, bunları -gözetmek şöyle dursun- asla hatırlamayacaksın bile!. Bay <strong><em>oğlan</em></strong>, vay be, sen neymişsin öyle!. Sahi, o bahsettiğin <strong><em>linç kampanyası</em></strong> işini yapan kimmiş?. Etme be <strong><em>oğlan</em></strong>, haya ve ayıp denen bir şey var!. Sende biraz olsun fikir namusu varsa, o <strong><em>din manyağı</em></strong> dediğin ve belki de gerçekte farkına varmadan övdüğün kimselerle bir celse düzenleyip kitabın üzerinde konuşma cesareti gösterirsin. Biz, din için <strong><em>deli</em></strong>olmayı canımıza minnet biliriz. Yeter ki, gerçek akıllılar değil de sen ve senin gibi safkan <strong><em>din manyakları</em></strong> bize <strong><em>deli</em></strong> desin. Rabbim, siz ve peşine takıldıklarınız gibi <strong><em>din manyağı</em></strong> olmaktan Ümmet’i korusun.</p>
<p><strong>Altı</strong>: Ömrü hayatı boyu, İslâm düşmanlarının avcılığını yapan, <strong><em>saldır</em></strong> denildiği zaman da, hedef gösterilenlere sürüler halinde saldıran sadık avcıların şu <strong><em>saldırma</em></strong> şikâyetleri hakikaten nihayet mertebede güldürücü!.</p>
<p><strong>Diyor ki</strong>:</p>
<p>Dinî alanda kendilerine mahsus bir özel ahlak (!) yaratan bu güruhun en son <strong><em>çirkef</em></strong> saldırısı, benim Kur’an’daki cennet tasvirleriyle ilgili uzunca bir konuşmamdan birkaç dakikalık bir bölümü kesip <em>“<strong>Mustafa Öztürk cennet ayetleriyle dalga geçti</strong>”</em>diye sosyal medyada tezvirat yapması ve bunun ardından da siyasi mercilere atıfla <em>“<strong>Bunun kellesini isteriz</strong>”</em> diye nara atmasıdır.. Bu güruhun sosyal medyaya servis ettiği videokasetindeki konuşmalarım Kur’an’daki cennet tasvirlerinin son derece sathi bir tarzda anlaşılıp yorumlanmasıyla alakalıdır. Oysa söz konusu videonun devamında cennetle ilgili tasvirlerin kendi nüzul bağlamında nasıl anlaşılıp yorumlanması gerektiğine dair uzunca izahat mevcuttur. Eğer ortada bir alay söz konusuysa, bu alay Kur’an’daki cennet tasvirlerinin kendi nüzul bağlamından koparılarak son derece sathî ve zahirci yaklaşımla anlaşılıp yorumlanmasıyla alakalıdır.</p>
<p><strong>Diyoruz ki</strong>:</p>
<p><strong>Bir</strong>: Bu oğlanın <em>“<strong>Dinî alanda kendilerine mahsus bir özel ahlak</strong> (!)<strong>yaratan bu güruh</strong>” </em>dediği Müslümanlar ne yaptılar da bu vasfı hak ettiler?. Onun ve yoldaşlarının açık inkâr ve alaylarına kayıtsız kalamadıkları ve üzerlerine düşen vazifenin -şartlar icabı- ancak küçük bir kısmını yerine getirdikleri için mi? Şu <strong><em>yaratma</em></strong> fiilinin bilhassa Türkçe’deki manası noktasında onlar <strong><em>her şeyi yaratanın Allah olduğu</em></strong>na inanırlar. Bay <strong><em>oğlan</em></strong> bu <strong><em>yaratma</em></strong> işini Kendini Allah’a ortak yapmaya heveslenenlerde ve O’ndan başkalarında görenlerde batıl bir isnat olarak arasın. Müslümanların da birileri gibi, <strong><em>din içinde ve dışında kendilerine mahsus bir özel ahlaksızlık</em></strong> <strong><em>icat eden sürü</em></strong> olmalarını mı bekliyordu? Nafile beklemesin. Müslümanlar onları -inşâellah- mutlu etmeyeceklerdir.</p>
<p><strong>İki</strong>: Müslümanların Kur’ân’ı ve dinlerini müdafaa etmelerini ‘<strong><em>çirkef saldırı</em></strong>’ olmakla vasfeden bu vatandaşımız, belli ki aynaya bakıyor. Dikkatle bakarsa bunu o da iyi görecektir. Bu köyde öyle, <strong><em>taşların bağlanıp itlerin salındığı</em></strong> şartların oluşturduğu tabloların aynen devamını artık hayal etmesin. Bunlar, açık ki, özledikleri bu manzarayı görememenin ıstırabı ile kıvranıyorlar.</p>
<p><strong>Üç</strong>: Şayet, “<strong><em>Uzunca bir konuşmadan birkaç dakikalık bir bölümü kesip</em></strong><em> <u>‘<strong>Mustafa Öztürk cennet ayetleriyle dalga geçti</strong>’</u> ” </em>demek<em>,</em>bu oğlanın dediği gibi, <strong><em>çirkeflik</em></strong> ve <strong><em>medyada tezvirat yapmak</em></strong> ise kendisi de aynı işi yapmaktadır. Öyle ya, o da gazetedeki köşesinde yani medyada hakkında yapılan uzunca bir konuşmadan yahut uzunca yazılan yazıdan sadece<em> ‘<strong>Mustafa Öztürk cennet ayetleriyle dalga geçti</strong>’</em> kadarını alıyor. O halde kendi hakkındaki hükmü bizzat kendi veriyor:  Öztürk, <strong><em>medyada t</em></strong><strong><em>ezvirat yapan bir çirkef</em></strong> olma vasfına kendini layık görüyor.</p>
<p><strong>Dört</strong>: Keza, gerçekten “<strong><em>Siyasi mercilerden</em></strong> <em>‘<strong><u>Bunun kellesini isteriz</u></strong>’ <strong>diye nara atmak</strong>” </em>şayet birileri aleyhine yapılan bir <strong><em>çirkeflik</em></strong> ve <strong><em>tezvirat</em></strong> ise, <strong><em>oğlan</em></strong>, yine kendi hükmünü kendi verip kalemi kırıyor. Zira o, ‘Kur’ân Araştırmaları Vakfı’ tarafından yapılan o sözüm ona <strong><em>iman</em></strong> sempozyumunda aynen şöyle diyordu?:</p>
<p><em>“Bunun için devlet büyüklerimizin bu olup biten, <strong>ilahiyat da benim, diyanet de benim, devlet de benim, din de benim</strong> diyen, fakat muhatap aradığınızda kim olduğu belli olmayan bu kitlelere <strong>artık bir dur denmesi</strong>, <strong><u>boğulması</u></strong>. <strong>Zindana tıkılması değil. </strong>Bu ülkede farklı seslerin farklı tonların farklı renklerin dinlendirilmesine mani olan bu farizan dilin artık bir son verilmesi, devletin boynunun borcudur diye düşünüyorum.”</em></p>
<p>Böyle sözleri sarf eden demek ki, <strong><em>tezviratçı</em></strong> ve <strong><em>çirkef </em></strong>oluyormuş. Eh, ne yapalım kendi bilir. İmanını ve insanlığını tamamen yitirmemiş olan hiç değilse biraz utanır. Bunlar görüldüğü gibi bulundukları mevkilerde <strong><em>bu çöplük bizim, burada ben ve benim gibi olanların dışında muhalif ses sahibi tek bir kimse ötemez</em></strong>diyorlar. Asıl kendileri<strong><em> ilahiyat da benim, diyanet de benim, devlet de benim, din de benim </em></strong>diyorlar. Önlerine serilen imkân ve fırsatlardan tek bir Allah kuluna zerre kadar bile kaptırmak, koklatmak istemiyorlar. Konuşmalarında,konferanslarında, <strong>sempozyumlarında</strong> muarız ve muhalif tek bir kimseye söz vermeye asla yanaşmıyorlar.  Ancak bu yaptıklarından kat kat daha hafif şeyleri başkalarına çok görüyorlar. Bütün bunlara rağmen yine de utanmadan kalkıp yukarıdaki serzenişlerde bulunuyorlar. İşbu kendinin pek beğendiği ve başkalarına layık gördüğü ifadeyle <strong><em>güruh</em></strong>tan/sürüden utanma nasıl bekleyelim?.</p>
<p><strong>Beş</strong>: Bay oğlan, <strong><em>“Bu güruhun sosyal medyaya servis ettiği videokasetindeki konuşmalarım Kur’an’daki cennet tasvirlerinin son derece sathi bir tarzda anlaşılıp yorumlanmasıyla alakalıdır” </em></strong>demekle, görülüyor ki, tahlil-i murad ediyor. O videokasetini, anlatmak istediğini örtecek ve gizleyecek şekilde kırpmışlarsa bu hakikaten çok kötü. Öyle yapılamaz. Ancak o, bu sözlerinde gerçekten dürüst ise kendisi de şikâyet ettiği beyanları kırpmadan, olduğu gibi neşretsin. Böylece insan olan insanlar da neyin ne olduğunu anlasınlar, fena mı?.</p>
<p>Kaldı ki, vatandaşımız bahis mevzuu sözlerini çarpıtıyor. O, <strong><em>sathiliği</em></strong> ve <strong><em>basitliği</em></strong>, anlama ve yorumlamada değil, ayetlerin kendisinde görüyor. Şayet tekıyye yapmıyorsa, demek ki, ne dediğini anlamıyor, maksadını aşan sözler kullanıyor. Öyleyse bıraksın da, birileri onları varsın düzeltsin.</p>
<p><strong>Altı</strong>: Bay Öztürk’ün <strong><em>“Oysa söz konusu videonun devamında cennetle ilgili tasvirlerin kendi nüzul bağlamında nasıl anlaşılıp yorumlanması gerektiğine dair uzunca izahat mevcuttur”</em></strong>sözünden anlaşıldığına göre videosunun sonu kesilmiş. Doğrusu, ya hiç neşr edilmemeliydi veya hepsi neşr edilmeliydi. Ancak alınan kadarı maksadı anlatmaya yetiyor, diğer yerleri onu değiştirmiyor yahut kıvırtma payı mahiyetinde vesveseler ise kesmekte zarar olmaz, aksine münasip olan budur. Kaldı ki, biz onun <strong><em>nüzül bağlamı</em></strong> dediğini çok iyi biliyoruz. Bunların yaptıkları, ayetin hükmünün tarihe gömülmesinden başka bir şey değildir.</p>
<p>Her devirde atın en iyi bir binek, okun yahut kılıcın veya mancınığın en gelişmiş bir silah, çadırın en modern bir mesken olarak anlaşılacağına itiraz eden yok. Bu gün onların aynısının kullanılması lazım geldiğini iddia eden gösterilemez. Bu noktada sıkıntı da utanılacak bir şey de yoktur. Bunlar dünya için böyle. Ahiret için ise çok daha başka bir mahiyettedir. Gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve hiçbir beşerin aklına ve hayaline gelmediği ve gelemeyeceği, muhteva, mahiyet ve şekilde.. O yüzden, yapılmak istenen asıl şeytanlık, bunlar gösterilerek, Kur’ân’ın basitleştirilmesi, ahkâmının değiştirilmesi ve böylece hükmen kaldırılmak istenmesi. Bu bilinmedik bir arzu ve talep değil. Nitekim müşrikler de <strong><em>Bundan başka bir Kur’an getir yahut onu değiştir</em></strong><a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> diyorlardı. Kur’ân’ı tarihin dehlizlerine atarak kaybedip yok etmek isteyen şu tarihsellik kahramanlarının selefleri kimlermiş, görüyorsunuz değil mi?</p>
<p><strong>Yedi</strong>: Bay Öztürk<em>, “<strong>Eğer ortada bir alay söz konusuysa, bu alay Kur’an’daki cennet tasvirlerinin kendi nüzul bağlamından koparılarak son derece sathî ve zahirci yaklaşımla anlaşılıp yorumlanmasıyla alakalıdır</strong>”</em> sözleriyle acemice de olsa mugalata yapmaya çalışıyor. Kimse öyle ‘<strong><em>Son derece sathî ve zahirci yaklaşımla anlayıp yorumlama</em></strong>’ içinde ve talebinde değil. Aksine herkes kılıcın ne demek olduğunu biliyor. Mancınığın sadece bu günkü en modern top yahut füze değil, ileride icat edilecek ve bunları da çok gerilerde bırakacak mütekâmil silah olduğunu herkes biliyor. Dolayısıyla Kur’ânı asıl <strong><em>son derece sathî ve zahirci yaklaşımla anlayıp yorumlama</em></strong> yapanlar, doğru anlaşılmasının birçok yönlü derin temel ve tali esasları olan bir kitabın kavranmasını tek bir ucuz sosyolojik sebep otomatiğine bağlayan tarihsellik iddiasının sahipleri ve müşterileridir.</p>
<p><strong>Diyor ki</strong>:</p>
<p>“Ne yazık ki fikir ve düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir toplumda yaşıyoruz. Cemil Meriç’in ifadesiyle, ‘<strong><em>Her aydınlığı yangın sanıp koşan zavallı insanlarım, karanlığa o kadar alışmışsınız ki</em></strong><em> <strong>yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar</strong>?</em>’ İşte bu yüzden dinî alanda yeni bir fikir/görüş beyan ettiğimizde çok ağır bedeller ödemek zorunda kalıyoruz.”</p>
<p><strong>Diyoruz ki</strong>:</p>
<p><strong>Bir</strong>: Sayın Mustafa Öztürk, <em>‘<strong>Ne yazık ki fikir ve düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir toplumda yaşıyoruz</strong>’</em> derken yine ne yazık ki doğru<strong>yu</strong> söylüyor. Ama doğr<strong>u</strong> söylemiyor. Hiç de dürüst davranmıyor. Çünkü kendisi de bir ferdi olduğu bu toplumda varlıklarını, arkasına alıp sırtını dayadığı ve yatıp kalkıp bekasına dua ettiği güçlere ve anlayışlara borçludurlar. Rol icabı şikayet eder gibi yaptığı şartlar, aslında kendisini doğuran ve büyüten, kaybetmekten korktuğu ve kendince emsalsiz olan değerler. Despotik düşünce, söz ve tavırlarına karşı en küçük bir homurdanmaya bile tahammülü olmayan bir vatandaş olarak bu  sözler onun ağzına çok büyük.</p>
<p><strong>İki</strong>: Cemil Meriç merhumun <em>‘<strong>Her aydınlığı yangın sanıp koşan zavallı insanlarım, karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi! Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı </strong><strong>bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar</strong>?’ </em>şeklindeki sözleri de çok doğru. Ancak külli değil, galibî ve ekseri. Külliyet cihetiyle de eksik. Değilse, kendisi gibi -defolu da olsa- hatırı sayılır bir mütefekkirin bu toplumda nasıl yetiştiğini anlatmakta hayli zorlanacaktır. Bir de Onun <strong><em>kuduz köpek gibi kovalama </em></strong>tabirinin mahiyeti, faili ve mefulü Öztürk’ünkinden tamamen ayrı ve hatta birbirine taban tabana zıt. Birinin şikâyet ettiği, diğerinin aradığı..</p>
<p><strong>Üç</strong>: Vakıa, bazı düşünceler de vardır ki, onlar hakikaten kuduz mikrobu. Sahipleri de <strong><em>kuduz köpek gibi</em></strong> değil, harbiden kuduz köpek. Hatta çok daha beter.. Gibisi fazla. Bunların olduğu gibi korunması değil, tedavisi, mümkün değilse itlafı lazım. Cemil Meriç’in dediği ise, kuduz köpek olmadığı halde geri zekâlılarca öyle sayılanlar. Açıktır ki, Öztürk, meseleyi içinden çıkılmaz bir şekilde karıştırıyor. Gerçekten kuduz köpekten fena olanları, kuduz köpek olmayıp da öyle sanılanlarla yer değiştiriyor.</p>
<p><strong>Dört</strong>: Öztürk, <em>‘<strong>İşte bu yüzden dinî alanda yeni bir fikir</strong>/<strong>görüş beyan ettiğimizde çok ağır bedeller ödemek zorunda kalıyoruz</strong>’</em>sözüyle erbabı fikri sadece güldürüyor. Hangi fikri varmış ve onu beyan etmiş de kendini fasulye gibi nimetten sayıyor? İşleri koca şairin bir başka münasebetle sarf ettiği ifadesiyle  <strong><em>fikir fahişeliğin</em></strong>den başka bir şey olmayan oryantalistlerin müstahdemleri ve paspasçıları, hangi fikirden söz edebilirler?!. Sahibi olduğu anlayış sayesinde durmadan terfii rütbe ile taltif edilen bu vatandaş hangi <strong><em>bedel ödemek</em></strong>ten söz ediyor? Dünyalık olarak kazanmak istedikleri için İslâm’ını, hatta imanını pazarlamaktan başka. Fikri kim yitirmiş de bu beyler bulmuş?! Lütfen güldürmeyin!.</p>
<p><strong>Diyor ki</strong>:</p>
<p>Öte yandan, FETÖ gibi bir püsküllü beladan kurtulduk diye sevinirken, bu beladan boşalan yeri başka başka müesses yapıların doldurduğuna tanık oluyoruz. Bu yapılar “<em>İman sempozyumu</em>”ndan “<em>Mâtürîdî</em> <em>sempozyumu</em>”na kadar dinî ilimler sahasındaki hemen her faaliyete mutlaka bir kulp takmayı ve kendilerinden olmayan herkesi sapkınlıkla yaftalamayı kendilerine vazife edinmiş görünüyorlar. Fakat saldırdıkları her insana ve/veya gruba -en son şahsıma yönelik saldırılarında olduğu gibi- mertçe davranmıyorlar. Zira bir-iki saatlik konuşmanın içinden bir-iki dakikalık bir bölümü kesip bunun üzerinden tezvirat yapıyorlar.</p>
<p><strong>Diyoruz ki</strong>:</p>
<p><strong>Bir</strong>: Öztürk, <em>‘<strong>Öte yandan, FETÖ gibi bir püsküllü beladan kurtulduk diye sevinirken, bu beladan boşalan yeri başka başka müesses yapıların doldurduğuna tanık oluyoruz</strong>’</em> derken de kandırmaca ve şaşırtmaca yapıyor. Bir proje olarak İslâm’ı -genleriyle oynayarak- kendi içinde tebdil, tağyir, tahrif ve tahrip ederek yok etmeye çalışan Vatikan’ın iki mühim müessesesi <strong><em>oryantalistliğ</em></strong>in ve onun yine bir alt müessesesi olan <strong><em>diyalog konseyi</em></strong>nin iki şövalyesinin birbirlerine karşı yapacakları atışlar ancak rol yahut akıl hafifliği icabı olabilir. Ortada hafif akıllılık ve beyinsizlik veya çıkar savaşı yahut da her ikisi yoksa tabii. Öztürk, galiba boş kaldığını iddia ettiği veya gerçekten öyle sandığı, belki de bildiği yeri kendilerinin doldurma arzu ve iştiyakları varken aynı anlayışın değişik versiyonuna sahip olan başka birilerinin doldurma gayretlerinden belli ki, rahatsız. Bunun altında, -dediğimiz gibi- bir şike yatabileceği gibi çocuksuluk da bulunabilir.</p>
<p><strong>İki</strong>: Öztürk’teki şu muazzam(!) Türkçeye bakın!. <strong><em>Müesses yapılar</em></strong><em>!</em> Vasıf terkibi. Oysa müesses, yapı, yapı da müesses demek.. Biri Türkçeleşmiş Arapça, diğeri de uydurukça olan iki kelime. Bu terkip, şu bir şeyleri anlatan <strong><em>Bâbı Âli’nin yüksek kapısından mürur edip geçer iken yek bir atlı tesadüfen rast geldi</em></strong> şeklindeki yakıştırma cümlesi gibi bir şey.</p>
<p><strong>Üç</strong>: Öztürk, ‘<strong><em>Bu yapılar “İman sempozyumu”ndan “Mâtürîdî sempozyumu”na kadar dinî ilimler sahasındaki hemen her faaliyete mutlaka bir kulp takmayı ve kendilerinden olmayan herkesi sapkınlıkla yaftalamayı kendilerine vazife edinmiş görünüyorlar</em></strong><em>’</em> ifadeleriyle, bir şeyleri gözlerden kaçırmak istiyor gibi. Bu sözü edilen faaliyetlerin din ile alakası, onu tahriften ve tahripten başka bir şey değil. Kulpları orijinal. Sonradan takma falan değil. Sonra öyle, <strong><em>yaftalama</em></strong> diye bir şey de yok. Sadece, öz sahipleri tarafından asılan yaftayı okuma var. O yüzden onlara karşı çıkma, <strong><em>yaftalama</em></strong> ve <strong><em>sapıtmış olmakla suçlama</em></strong>değil, yazılana tercüman olma.</p>
<p><strong>Dört</strong>: Bunlara yapılanda gerçekten bir <strong><em>namertlik</em></strong> var mı bilmiyorum. Ama doğrusu, iradi ve ihtiyari hayatlarını namertlik mihveri üzerinde kuranların mertlikten dem vurmaları çok abes ve gülünç bir şey..</p>
<p><strong>Beş</strong>: <em>“<strong>Bir-iki saatlik konuşmanın içinden bir-iki dakikalık bir bölümü kesmek</strong>”</em> şayet “<strong><em>tezvirat yapmak</em></strong><em>”</em> ise, ya sokak çocuklarının köpek taşlamasına benzer bir şekilde taşladığı kimselerin uzun sözlerinden bir veya birkaç cümleyi alarak onlara demediğini bırakmamak ne oluyor?. Kendisi tenkit ettiklerinin sözlerini tamamıyla alıp da mı onları tezyif ediyor? Unutmamalıdır ki, <strong><em>mutaffif</em></strong> olmamak, yani sahtekâr tüccarların has vasfı olan <strong><em>çifte terazili</em></strong> olmayı bırakmak, sadece Müslüman olmanın değil, insanlığın da icaplarındandır.</p>
<p><strong>Diyor ki</strong>:</p>
<p>Bu ülkenin dinî ilimler alanına belli bir dinî grup ya da cemaatin yön verme iradesi sergilemesi ve kendilerini cümle âleme nizam vermeye salahiyetli görmesi hakikaten çok acıdır. Bu faşizan baskıya artık bir dur denilmesi lazımdır. Dinî alandaki tezviratlar ve linç kampanyalarının sona ermesi için benim kellem kopacaksa, varsın feda olsun; ama yeter ki bu ülke kendilerini aforoza yetkili gören zevatın tasallutundan kurtulsun. Aksi halde Amerika’nın Vahşi Batı’sındaki kovboy düzeni gibi “kim kimin hakkından gelirse” şeklindeki bir toplumsal vasatta yaşamaya mecbur kalmak kaçınılmaz olur.</p>
<p><strong>Diyoruz ki</strong>:</p>
<p><strong>Bir</strong>: Öztürk’ün, <em>‘<strong>Bu ülkenin dinî ilimler alanına belli bir dinî grup ya da cemaatin yön verme iradesi sergilemesi ve kendilerini cümle âleme nizam vermeye salahiyetli görmesi hakikaten çok acıdır</strong>’</em> ifadeleri de hakikaten doğru. Amma velakin o, bu <strong><em>acı</em></strong> işi, sadece ve sadece kendi inhisarlarında gördüğünden -kısmen de olsa- başka birileriyle paylaşmaya şiddetle karşı olmanın tevlit ettiği infial içinde kıvranmaktadır. Olur mu, canım?!. Sadece bu beylerin, <strong><em>kendilerini cümle âleme nizam vermeye salahiyetli görmesi </em></strong>varken kimin haddine bu işe soyunmak?. Bunlarınki, aynı anda hem gülünecek hem de ağlanacak bir infial. Üstelik gerçek ilim sahipleri, ilim yerine filim ikame etmek isteyen hokkabazlara hiç mi bir şey diyemeyecek?</p>
<p><strong>İki</strong>: Öztürk’ün sözünü ettiği ve hem söz, hem de iş cihetiyle kimlerin gayri meşru çocuğu olarak doğduğu malum olan şu <strong><em>faşizan baskı</em></strong> alçaklığını hangi müptezeller, kimlere yapıyormuş?. İşi nasıl da tersine makûs hale getiriyor!. Hizmetinde olduğu ve bekalarına yatıp kalkıp dua ettiği sistemlerin has elemanlarının has vasfını kimlere nasıl yakıştırıyor, görüyorsunuz, değil mi? Kendilerini saat ceplerinden çıkarabilecek olan ilim ve edep ehline kendilerine tahsis edilen mahfillerde bir cümlelik de olsa konuşma hakkı tanımama bir yana iki kelam etmek isteyenlerin analarından emdikleri sütü burunlarından getiren zorbaların şu <strong><em>faşizan baskı</em></strong>dan şikâyet etmeleri ne kadar da saçma, değil mi?.</p>
<p>Bu faşizan baskı tabirine biz bilhassa seksen öncesi çok duyduk. Kulaklarımızın zarları bu sedalarla adeta patlıyordu. Bu tabir, kimlerin nakaratı idi biliyor musunuz? Fırsat eline geçtiği zaman kimseye -bırakın söz hakkını- hayat hakkı bile tanımayan sosyalistlerin. Doğru, bu zorbalıklara <strong><em>artık bir dur denilmesi lazımdır.</em></strong> Mûcebince amel oluna.</p>
<p><strong>Üç</strong>: Vatandaşımızın <em>‘<strong>Dinî alandaki tezviratlar ve linç kampanyalarının sona ermesi için benim kellem kopacaksa, varsın feda olsun; ama yeter ki bu ülke kendilerini aforoza yetkili gören zevatın tasallutundan kurtulsun</strong>’</em> sözüne gelince. Bu <strong><em>tezviratlar ve linç kampanyalarının sona ermesi için</em></strong> öyle bir kellenin koparılması yetmez. İhtimal, birçok kellelerin koparılmasına hacet var. Lakin rahat olsun, karşılarında onlara bunu yapacak ne kafaya, ne düşünceye ne de güce sahip olan yok. Tam aksine siyasetinden, akademik ve diğer sosyal çevrelere varıncaya kadar rüzgârlar hep onların arkasından esiyor. Sonra bu <strong><em>aforoz</em></strong> ve <strong><em>aforoza yetkili görme</em></strong> işleri de kendilerinin hizmetlerinde bulundukları oryantalistlerin dini kültürlerinin mahsulatındandır. Onları boşu boşuna kendilerinden başkalarına, hasımlarına yamamaya çabalamasınlar.</p>
<p><strong>Dört</strong>: Öztürk’ün, <em>‘<strong>Aksi halde Amerika’nın Vahşi Batı’sındaki kovboy düzeni gibi <u>“kim kimin hakkından gelirse”</u> şeklindeki bir toplumsal vasatta yaşamaya mecbur kalmak kaçınılmaz olur</strong>’ </em>sözü, fikri asılsızlığı yanında birkaç yanlışı daha bulundurmaktadır:</p>
<p>Önce, doğru olan terkip, <strong><em>Amerika’nın Vahşi Batı’sı </em></strong>değil, <strong><em>Vahşi Batı’nın Amerika</em></strong>’sı. Sonra, böyle <strong><em>bir toplumsal vasatta yaşamaya mecbur kalmanın kaçınılmaz olması </em></strong>değil, <strong><em>böyle bir toplumsal vasatta yaşamaktan kurtulamamanın, mecburi olması</em></strong><em>.</em> Ayrıca <strong><em>mecbur kalmanın kaçınılmaz olması </em></strong>tabiri de evlere şenlik bir ifade. <strong><em>Mecbur kalma</em></strong> tıpatıp <strong><em>kaçınılmaz olma</em></strong>, yine <strong><em>kaçınılmaz olma</em></strong> da aynen <strong><em>mecbur kalma</em></strong> demektir. Birincisi, Türkçeleşmiş bir Arapça kelime ile Türkçe bir kelimeden müteşekkil mastar manasında iki kelime, ikincisi de bunun uydurukça karşılığı.</p>
<p><strong>Beş</strong>: Üstelik bunların, kaybetmekten korktukları saltanatlarında, <strong><em>kim kimin hakkından gelirse </em></strong>terkibiyle ifade <strong><em>edilebilecek taraflar arasında bulunan bir orantı</em></strong> bile yok. Aksine, gücü elinde bulunduran zalim zorbaların ayaklarının altına alıp ezmekte, hatta kesip itlaf etmekte oldukları kimselerin bacak vurup bağırmalarından ve can havliyle bir yerlerini cırmalamalarından şikâyet etmeleri var. Hep ezilip yok edilmeye çalışılan mazlumların hakkından gelen zalimler var. Güya uyanıklık yapılıp iş tersine çevrilmek istenmektedir.</p>
<p><strong>Diyor ki</strong>:</p>
<p>Gelgelelim, Kur’an’ın cennet tasvirlenin nasıl anlaşılması gerektiğine, bu konuyu kısaca izah etmek gerekirse, sözgelimi Fâtır suresi 33. ayette cennetliklerin altın bilezikler ve incilerle süslenip ipek elbise giyecekleri bildirilir. <strong>İmâm Mâtüridî </strong>bir Türk müfessir olarak erkeklerin bu gibi şeylerden pek hoşlanmadığını; fakat söz konusu takıların Araplar için çok cazip şeyler olarak algılandığını söyler. <strong>Mâtüridî</strong> bunu söylerken acaba cennet ayetleriyle alay mı etmiş olmaktadır? Kanaatimce, <strong>Mâtüridî</strong>’nin kendi kültür dünyasından hareketle ürettiği bu yorum doğru olmakla birlikte, nakıstır. Esasen ayetteki tasvir, müminlerin cennette adeta krallar gibi ağırlanacaklarını anlatır. Çünkü Kur’an’ın indiği dönemde altın, inci gibi takılar kralların giyim kuşam tarzına özgüdür ki bu husus <strong>İbnü</strong>’<strong>l-Cevzî</strong> gibi bazı müfessirlerce de açıkça vurgulanır.</p>
<p><strong>Diyoruz ki</strong>:</p>
<p><strong>Bir</strong>: Öztürk, <em>‘Sözgelimi Fâtır suresi 33. ayette cennetliklerin altın bilezikler ve incilerle süslenip ipek elbise giyecekleri bildirilir. <strong>İmâm Mâtüridî </strong>bir Türk müfessir olarak erkeklerin bu gibi şeylerden pek hoşlanmadığını; fakat söz konusu takıların Araplar için çok cazip şeyler olarak algılandığını söyler”</em> derken çarpıtma ve ilim hıyaneti yapıyor. Mâtürîdî’nin sözünün sonunu keserek esas mütalaasını makaslama suretiyle gözlerden kaçırıyor.</p>
<p>Evvela dediklerini görelim.</p>
<p><strong>İmâm</strong> <strong>Mâtürîdî</strong>, şöyle demişti:</p>
<p>“(Allah bu ayette) Orada (cennette) altın ve inci ile süslenmeyi ve ipek giymeyi zikretti. Hâlbuki erkekler bu dünyada bunları süs olarak takmaya ve ipek giymeye rağbet etmezler. Şu kadar var ki, Arapların bu sözü edilene (süslenmeye ve elbise giymeye) rağbetinin olması başka. O yüzden onlara bunlar vaat edildi ve bunlara teşvik edildiler. Bunlar da zikredilen, çadırlar, kubbeler ve çardaklardır. Bunlar, zaruret halinde ve seferlerde ve yer darlığı zamanında evlerin ve odaların bulunmadığı anda kullanılır. Zaruret olmadığı ve başkaları bulunduğu zamanlarda ise bunlar kullanılmazlar. Fakat bunlar, onlara, şunlara fazla rağbetleri olduğundan çıkarıldı (ve vaat edildi.) Görmüyor musun, onlar, ‘<strong><em>O</em></strong><em>’<strong>na altın bilezikler verilseydi ya’</strong></em> dediler. Bunu, altın bileziğe olan aşırı rağbetleri yüzünden söylediler.</p>
<p>Yahut da bu (söz), onlara cennette söylenecektir. Altını, gümüşü ve ipeği kast ediyorum.</p>
<p>(<strong><em>Rabbimizin</em></strong>)<strong> <em>bu sözünü ettikleri, hakikatte hiçbir şekilde </em></strong><em>(dünyada)<strong> görülmekte olan yahut cevherde ona mümasil</strong></em> (onun gibi olan)<strong> <em>şeyler cinsinden değildir. İsim benzerliğinden başka</em></strong>.</p>
<p>Çünkü haberde rivayet edildiğine göre,</p>
<p><strong><em>Cennette, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşerin kalbine düşmeyen </em></strong>yahut anlatıldığına göre<em> <strong>hayal ve hatırına gelmeyen şeyler vardır</strong></em>.<a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Ve yine anlatıldığına göre,</p>
<p><strong><em>Cennetteki şeyler dünyadakine benzemez</em></strong> yahut<strong> <em>isim dışında ona uymaz</em></strong>.</p>
<p>Yahut buna benzer bir söz söylenmiştir.”<a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Buna göre bu metinde:</p>
<p>1- Görüldüğü gibi, o tarihteki hiç değilse Arap olmayan erkeklerin iltifat ve rağbet etmedikleri, ama açıkça ifade edildiğine göre Arapların ve sözün gelişinden anlaşıldığı üzere kadınların sevdikleri süs eşyaları ve elbiselerden bahsediliyor.</p>
<p>O halde <strong>İmâm Mâtürîdî</strong>, evvela -iddia edilenin tam aksine- cennetliklere, erkeklerin rağbet etmediği bir şeyin vaat edildiğini söylüyor. Daha sonra da bir istisnadan yani şöyle de denilebileceğinden söz ediyor. Bu noktada <strong><em>böyle de düşünülebileceği</em></strong>ni ortaya atıyor. O zamanın tarihine atıfta bulunmuyor.</p>
<p>Öyleyse bu tarihsellik iddiasındakiler, bir de Kur’ân’ın coğrafi olması, yani âlemşümul/evrensel değil de mahalli olma iddiasını mı ileri sürüyorlar?. Çünkü tarihsellik için delil diye ileri sürdükleri malzeme, anlayış bozuklukları ile çürütülmekle ancak mahalli olmaya yarar. Usul-i fıkıh tabiriyle, <strong><em>delilleri, davalarından tehallüf etmekte</em></strong>, başka bir ifadeyle de <strong><em>iddialarını ispata yetmemekte</em></strong> ve başka bir istikameti göstermektedir. Diğer bir uydurma tabirle bunlar,basbayağı <strong><em>coğrafyasallık</em></strong> yani <strong><em>coğrâfîlik</em></strong> iddiası gütmektedirler. Tıpkı, <strong><em>İslâm sadece Arapların dinidir</em></strong> diyen bir Yahudi taifesi gibi.</p>
<p>2- Ancak, insafla bakılır ve düşünülürse, görülecektir ki: Bunları sevenler de sevmeyenler de, her kavimde bu dinin geldiği tarihte de vardı, bu gün de var. Erkek olsun, kadın olsun, altın, gümüş veya bir başka değerli taş, maden ve maddelerden yapılma kolye, küpe ve bileziğe benzer künye takanlar ve takmayanlar, dün de vardı bu gün de. Tacı ve tahtı sevenler ve sevmeyenler, o gün de vardı, bu gün de. Sözü edilen <strong><em>krallar gibi yaşama</em></strong>yı seven ve arzu edenler o gün de vardı, bu gün de. İsteyen ve bulup takınanlar mesrur, bulamayıp takınamayanlar ise mahzun olurlarken, hangi kavimde olurlarsa olsunlar bunlara nefret gözüyle bakanlar da hayli miktarda bulunur. Bununla beraber o günün Arab kavminde çokları tarafından sevilen ve takılan <strong><em>hizma</em></strong> ve <strong><em>halhal</em></strong>, ne Kur’ân’da, ne de Sünnette cennetliklere vaat edilmemiştir.</p>
<p>Ancak cennette verileceği vaat edilen bu süs eşyaları ve elbiseler dünyada Mümin erkeklere ayni tarihte ve her coğrafyada yasaklanmıştır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem başta olmak üzere, gözünü ahirete diken her aklı başında Mü’min bunları dünyada asla sevmedi ve sevmez. Ne var ki, <strong><em>varsa yoksa dünya</em></strong> diyenlerin ve imanı ve ameli zayıf olan Müminlerin çoğu bunları dün de seviyordu bu gün de.</p>
<p>3- Sözlerinin sonunda ise<strong><em> cennette verileceği vaat edilen bu şeylerin aslında dünyadakilerle isim benzerliğinden başka hiçbir ortak yanının bulunmadığı</em></strong>nı da söylüyor.</p>
<p><strong>İki</strong>: Şu halde <strong>İmâm Mâtürîdî</strong>, ayetlerle asla alay etmedi. Ama <strong><em>beni ırmaklar ve akarsular, yeşillikler, şu, bu süsler ve benzeri cennet tasvirleri cezbetmiyor</em></strong> diyenler, aklı gözünde olanlar, sırf gözünün önündekileri gören, gördükleri şayet otsa ona saldıran, sopaysa kaçan öküzler, şahidi gaibe kıyaslayan eblehler, evet bütün bunlar ayetlerin cennet tasvirlerini, dolayısıyla da ayetleri istihfaf etmekle onlarla dalga geçiyorlar. Cennette verileceği vaat edilen bunların ve sair nimetlerin, dünyadaki kısmen şekli benzerleri ile isim benzerliği dışında hiçbir ortak yanları olmadığına inanalar, naylon bebekle gerçek bebek arasındaki farkın bile onlar arasındaki farkı anlatmaya yetmeyeceğine iman eden Müminlerin önde gidenlerinden biri olan İmâm Mâtürîdî ayetlerle alay etmedi. Ama istihfaf ve istihza edenler, onlarla alay etti.</p>
<p><strong>Üç</strong>: <strong>Ebû’l-Ferec İbnü’l-Cevzî</strong> de şöyle diyordu:</p>
<p>“Müfessirler dediler ki:</p>
<p>Padişahlar dünyada ellere bilezikler taktıkları ve başlara taçlar koydukları için Allah Teâlâ da bunları cennet ehline vermiştir.”<a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Allah Teâlâ zalim kralların, haksızlıklarla, kanla, hicranla dolu olan zalimane hayatlarını asla ve asla cennetliklere vadetmedi. Asla <strong><em>sizi cennette krallar gibi yaşatacağım</em></strong> demedi. Halkın rahat ve müreffeh bir hayattan kinaye olarak düşünmeden kullandığı bu tabiri Allaha yakıştırmak ayrı bir densizliktir. Evet, O, cennetlikleri görülmedik, duyulmadık, hayal bile edilmedik, nimetler, rahat, eğlence ve sevinç içinde yaşatacak. Ama onlara kralların başkalarının sırtları, hatta cesetleri ve kuru kafaları kurdukları saltanatı vereceğini vaat etmedi. Bu gibi tabirler, artistik laflar edeyim derken yenen naneler. En iyimser ifadeyle maksadını aşan laflar.</p>
<p>İbnu’l-Cevzî’nin ifadeleri ile bu saçma tabirin hiçbir alakası yoktur. Ayrıca bunda tarihsellik iddiasını ileri sürenler için tutunulacak hiçbir yan ve kulp da mevcut değildir. Zira mükâfat olarak tabiatıyla insanların en çok değer verdikleri şeylerden bahsedilecektir. Şu kadar var ki, bunlar -yukarıda da tekrar tekrar ifade edildiği gibi- her ne kadar görünürde dünyadakine şeklen benzeseler de mahiyet ve keyfiyet bakımından onlardan tamamen farklıdırlar. Kaldı ki, şu anda bulunan en değerli şeyler, belki ileriki tarihlerde kazanacakları hallerine göre kuvvetle muhtemel çok değersiz görüleceklerdir.</p>
<p>Lakin faraza böyle olsalar bile, taşıdıkları ve asılda temsil ettikleri manalar bakımından farksızdırlar. Çünkü insanların hissiyatları, insan olmaları haysiyeti ile temelde aynı mana ve ruhu taşımakta olduğu gibi kullandıkları maddi ve manevi eşya temsil ettikleri değerler bakımından farklı değildirler. Hatta denilebilir ki, mesela bu günkü taçlar geçmişin taçları yanında değersiz bile sayılabilir. Bunu sadece antikalık ve tarihi olma merak ve hasreti ile anlatmak da kâfi değildir.</p>
<p><strong>Diyor ki</strong>:</p>
<p>Kur’an’da cennetle ilgili olarak <strong><em>selam</em></strong>dan da söz edilir. Selam bugünkü anlamıyla cennet mükâfatı olarak algılanacak bir şey değildir. Fakat Mekke döneminde yoğun baskı, tehdit ve şiddet altında yaşayan sahabenin durumu dikkate alındığında, <strong><em>selam</em></strong>kelimesinin <strong><em>her türlü endişe ve korkudan emin ve esenlik içinde olmak</em></strong> manasında ne kadar önemli ve değerli bir vaat olduğu anlaşılır.</p>
<p><strong>Diyoruz ki</strong>:</p>
<p>Evet, cennet her şeyiyle hayallerin bile ulaşamayacağı zirvelerde bir <strong><em>selamet yurdu</em></strong>dur. Ancak bu <strong><em>selam</em></strong>, o manayı vadeden ayette geçen açık ifadesiyle bir <strong><em>söz</em></strong>dür. Ayrıca ayetin siyak ve sibakı da bunu gösterir. Ondaki ((<strong>قِيلًا</strong> <strong>سَلَامًا</strong> <strong>سَلَامَا</strong>   <strong>اِلَّا</strong>) /’<strong><em>ancak selam, selam olan bir söz müstesna’</em></strong> istisna şeklindeki haber bu selamın mezkûr manada bir <strong><em>söz</em></strong> olduğunu göstermektedir. Bu <strong><em>söz</em></strong> dünyada da muhataba selam veren tarafından vaat edilen bir itimadı ve Allah’ın onu<strong><em> her türlü zorluk, korku ve sıkıntıdan kurtarma</em></strong>sı duasını bulundurmaktadır. Bu <strong><em>söz</em></strong>, -cahiller anlamıyor ve bilmiyorsa da- dünyada da aslında aynı manayı ifade eder. Her ne kadar miktar ve keyfiyeti itibariyle cennettekiyle aralarında hayal bile edilemeyecek kadar çok büyük fark varsa da. Bir de bu, dünyada sadece Mekke dönemi için değil, Medine dönemi için de aynen son derece mühim idi. Hâsılı, selam dünyada da ahirette de itimat ve <strong><em>selamet vadi</em></strong>dir. Selam, cennette de, Mekke devrinde de, Medine’de de, bu gün de aslı bakımından aynı manayı ifade eder.</p>
<p>Bu gün alışkanlık sebebiyle manası artık hatırlanmaz hale geldi ve refleks halini aldı ise de bildiğimiz bir selamet vadidir. Ancak, ilim sahipleri ve akıllılar iyi bilirler ki, kulların <strong><em>dünyadaki dünya sıkıntı ve darlıklarından kurtulma</em></strong> <strong><em>vadi</em></strong> ile Allah’ın, melek diliyle ahirette yapacağı oranın dertlerinden, sıkıntılarından ve zorluklarından kurtulma vadi arasında asla kıyas kabul etmeyecek kadar ziyade mahiyet ve keyfiyet farkı vardır. Hem bunun, <strong><em>tarihsellik</em> <em>iblisliği</em></strong> ile uzaktan yakından hiçbir alakası olmadığı gibi, iddia edilenin aksi bir mana taşıdığı da açıktır. Dolayısıyla şu sergilenmek istenen çokbilmişliklere hiç ama hiç lüzum yoktur.</p>
<p><strong>Diyor ki</strong>:</p>
<p>Sonuç olarak cennetle ilgili ayetleri kendi nüzul bağlamında geniş bir bakış açısıyla anlayıp yorumlamak lazımdır. Aksi halde Yunus Emre’nin <em>“<strong>Cennet cennet dedikleri bir ev ile birkaç huri isteyene virgil anı bana seni gerek seni</strong>”</em> şeklindeki ifadelerini, “<strong><em>Cennet hakkında dedikleri kelime-i şenîa küfr-i sarihtir; katilleri mübahtır”</em></strong> şeklinde bir yobazlıkla karşılaşmak mukadder olur ki bugün şahit olduğumuz durum da tam olarak budur.</p>
<p><strong>Diyoruz ki</strong>:</p>
<p>Bir: Evet, her ayette olduğu gibi, cennetle alakalı ayetlerde de elbette hem sebebi nüzul, hem diğer lüzumlu ilmi ölçüler dairesinden taşmayacak ve aşmayacak şekilde en geniş bir biçimde anlaşılacak, tefsir ve tevil edilecek. Gerçek manaları hem budanmayacak, hem de onlara ilavelerde bulunulmayacak. Şimdikilerin yaptıkları gibi şişen karınlarının şişliklerini giderip rahatlama mahiyet ve muhtevasında gelişi güzel sözler sarf edilmeyecek, konuşulmayacak.</p>
<p><strong>İki</strong>: Evvela bu ifadelerin, Yunus Emre’ye ait olmadığı söylenmektedir. Değilse, onları kendinde bulunmadığı bir halde dediği yahut bunların<strong><em> Allah’ın rızasının her şeyden daha büyük olduğunu anlatma</em></strong> sadedinde sarf edilen ama maksadını aşan zahiri küfre sokan sözler olduğu açıktır. Evet, <strong><em>Cennet hakkında dedikleri kelime-i şenîa küfr-i sarihtir; katilleri mubahtır </em></strong>fetvası, tevile mecalin bulunmadığı yahut kalmadığı şartlar ve şahıslar için doğrudur. Nasıl böyle olmaz ki?!. Allah cennet için hem <strong><em>ecr-i azim</em></strong><a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> ve <strong><em>müsabaka ederek cennete koşturun<a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></em></strong> diyecek ve <strong><em>ona çağıracak</em></strong>,<a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> hem, de Müslüman olan birileri onu hafife alacak ve Müslüman kalacak, bu denli bir maskaralık düşünülemez. Böyle bir yağma ve saçma olamaz. Dolayısıyla asıl <strong><em>yobazlık</em></strong> bu inanç değil, onu yobazlık görmektir.</p>
<p>[ Öztürk, Kıssaların Dili: 73 Ankara, 2010 ]</p>
<p><strong>Hâsılı</strong>:</p>
<p>Tarihselliğin kendi içindeki en büyük tezatlarından biri de İslâm’ın doğuş tarihinin kavim ve insanlarının kahır ekseriyetinin inanç, hayat felsefe ve değerlerini, renklerini, boyalarını ve bütün bunların simgesi olan putlarını -tabiri yerindeyse- on derecelik bir zelzeleyle sarsarak yıkıp yerle bir eden,  nübüvvetten kalma bir takım ufak tefek doğru kırıntılarını ayıklamak bir yana bırakılırsa bu sayılanları külliyen silip süpüren bir Kitaba tarihselliği yakıştırma saçmalığı.. Hakikaten yüze göze bulaştırılan acemice bir komedi..</p>
<p>Son sözümüz yine salat u selam, son duamız da âlemlerin Rabbine hamd etmektir.</p>
<p><strong>HÜSEYİN AVNÎ</strong></p>
<p>29/Rebîu’l-Evvel/1440</p>
<p>7/Aralık/2018</p>
<p><strong>İZMİR</strong></p>
<p><a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Yunus:15</p>
<p><a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>     Bu ibare, <strong>İmam Buhârî</strong>’nin (3244) ve başkalarının rivayet ettikleri bir kudsî hadisin Mâtürîdî’nin kendi ifadeleriyle naklettiği şeklidir. Keza, ikinci rivayet de kendi lafzıyla yaptığı bir nakildir.</p>
<p><a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>     <strong>İmam</strong> <strong>Mâtürîdî</strong>, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm (4/182-183), Müssesetü’r-Risâle, Nâşirûn, 1. Baskı, 1425</p>
<p class="arabic"><strong>ذكر التحلي فيها بالذهب واللؤلؤ ولبس الحرير * وليس للرجال رغبة في هذه الدنيا في التحلي بذلك ولا لبس الحرير * اللهم إلا أن يكون للعرب رغبة فيما ذكر * فخرج الوعد لهم بذلك والترغيب في ذلك * وهو ما ذكر من الخيام فيها والقباب والغرفات * وذلك أشياء تستعمل في حال الضرورة في الأسفار * وعند عدم غيره من المنازل والغرف عند ضيق المكان * فأما في حال الاختيار ووجود غيره فلا * لكنه خرج ذلك لهم لما لهم في ذلك من فضل رغبة * ألا ترى أنهم قالوا فَلَوْلَا أُلْقِيَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ * ذكروا ذلك لما لذلك عندهم فضل قدر ومنزلة ورغبة في ذلك * أو يذكر هذا لهم في الجنة * أعني الذهب والفضة والحرير * وما ذكر ليس على أن هذا مما يشاد به بحاله أو يماثله في الجوهر على التحقيق سوى موافقة الاسم * لما روي في الخبر أن فيها يعني في الجنة ما لا عين رأت ولا أذن سمعت ولا خطر على قلب بشر أو بال بشر على ما ذكر * وما ذكر أيضًا أن ما في الجنة لا يشبه ما في الدنيا أو لا يوافقه إلا في الاسم أو كلام نحو هذا * واللَّه أعلم</strong></p>
<p><a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>     İbnu’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr, Kehf suresi, 31. ayetin tefsiri.</p>
<p class="arabic"><strong>قال المفسرون لما كانت الملوك تلبَس في الدنيا الأساور في اليد والتّيجان على الرّؤوس جعل الله تعالى ذلك لأهل الجنة</strong></p>
<p><a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>     Âli İmrân:172,179, Enfal: 28, Tevbe:22,Teğâbun:15</p>
<p><a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a>     Âli İmrân:133, Hadîd:21</p>
<p><a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a>     En’âm:127, Yûnus:25</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="6BGAXFgJrD"><p><a href="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html">Söyleyin Hangisi Daha Kötü</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Söyleyin Hangisi Daha Kötü&#8221; &#8212; Dârüsselâm - İslâmi İlim ve Fikir Portali" src="https://darusselam.com/reddiyeler/soyleyin-hangisi-daha-kotu.html/embed#?secret=6BGAXFgJrD" data-secret="6BGAXFgJrD" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soyleyin-hangisi-daha-kotu-yahut-en-kotu/">Söyleyin, Hangisi Daha Kötü yahut En Kötü?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/soyleyin-hangisi-daha-kotu-yahut-en-kotu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Problemli Bir Nebî &#038; Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2018 21:02:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İsmâil Âleyhisselâm’a Müstakil Bir Kitap ve Şeriât Verilmiş midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Gulam Ahmed ve Kadıyânîler]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî ile Resûl Arasında Fark Var mıdır?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî Ne Demektir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî’ye İtaat Yok mudur ?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebîlerin Hepsine Kitap Ve Şeriât İnmiş midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi ve Resul]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi'ye Itaat]]></category>
		<category><![CDATA[Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?]]></category>
		<category><![CDATA[Resule İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Risâlet Kıyamete Kadar Devam Edecek mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy Almayan Resûl Var mıdır?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19808</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillâhirrahmânirrâhiym Allah Teâlâ (c.c.) Yüce Kitâbında buyuruyor ki; “Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidâyet ve nûr vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44) Önsöz Olarak Batı dünyasında yaklaşık iki yüzyıl önce kendisini hissettirmeye başlayan ve son iki yüzyılda akıl almaz bir hızla gelişerek geldiğimiz noktada küresel egemenliğini pekiştirmiş bulunan modernizm hareketi, İslâm dünyasının aklını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/">Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/nebi-resul-1/" rel="attachment wp-att-19811"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1.jpg" alt="" width="611" height="255" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1.jpg 611w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1-600x250.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1-300x125.jpg 300w" sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /></a></em></p>
<p><em>Bismillâhirrahmânirrâhiym</em></p>
<p>Allah Teâlâ (c.c.) Yüce Kitâbında buyuruyor ki;</p>
<p><em>“Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidâyet ve nûr vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44)</em></p>
<p><strong>Önsöz Olarak</strong></p>
<p>Batı dünyasında yaklaşık iki yüzyıl önce kendisini hissettirmeye başlayan ve son iki yüzyılda akıl almaz bir hızla gelişerek geldiğimiz noktada küresel egemenliğini pekiştirmiş bulunan modernizm hareketi, İslâm dünyasının aklını başından aldı. Müslüman aydınlarda bir “kimlik krizi” şeklinde ortaya çıkan bu “öykünmeci” yaklaşım/tavır, adına “İslâm Modernizmi” dediğimiz hareketin tetikleyicisi oldu ki, bu hareket tek bir cümleyle “yanlış teşhise yanlış tedavi” olarak özetlenebilir.</p>
<p>Batı’lı oryantalistlerin, İstişrak faaliyetlerinin ve İslamoloji çalışmalarının, İslâm modernistlerinin İslâm ilim ve kültür mirasına yönelttikleri tenkidlere, o tenkidleri belirleme noktasında fikir sağladığını, kaynaklık ettiğini kim inkâr edebilir. Zirâ İslâm modernistlerinin bin dört yüz yıllık Sahih İslâm anlayışına yönelttikleri tüm tenkidlerin hangi birinin altını eşelesek, –istisnasız olarak- karşımıza mutlaka bir yada birkaç oryantalist çıkmaktadır. Bu bakımdan, bir âlimimizin de dediği gibi; “İslâm modernistlerinin bütün marifeti; Batı’nın, sömürgeciliğin keşif kolu olan oryantalistlerin çalışmalarını tercüme ederek ‘uyarlamak’tan ibarettir.”</p>
<p>Sahih İslâm anlayışında, Dinin temel varoluş alanları, belirleyiş alanları itibariyle mümkün olduğunca beşer inisiyatifini ve hata yapma, sapma ihtimali olan aklı sınırlayan, izâfîliği mümkün olduğunca sıfıra doğru indirgeyen bir anlayış var.</p>
<p>Modern İslâm düşüncesi ise tam tersini yapıyor ve diyor ki; “Dinin her sahası, temel alanları, Nasslar, sabiteleri bile insan düşüncesinin, insan aklının, algısının ürünü olarak somuta dökülür, dökülmelidir.”</p>
<p><strong>Modernizm diyor ki; “Kur’ân vahiy midir? Evet. Peki Kur’ân kime hitâb ediyor? İnsana. O halde insanın Kur’ân’dan anladığı şeydir esas olan.”</strong></p>
<p>“Tek bağlayıcı din kaynağı Kur’ân’ın metnidir” sloganıyla gündem tutmaya çalışan ve fakat yeri geldiğinde ne Kur’ân’da ne de İslâm kaynaklarında mevcut olan, geçmişte ortaya koyulmuş “bid’ât ve hurâfe” çöplüğünde bile yer alamayacak türedi söylemleri, “Ben böyle anlıyorum” basitliğiyle ayetlerden çıkardığı yorumları, kendisini izleyen takip eden topluluklara yedirmeye çalışanlar arasında bulunan bazı isimlerin ortaya attığı nevzuhûr bir retorik olan Nebî-Resûl ayrımı’dır yazımın temel konusu.</p>
<p>Bu problemli ayrımı, anlayışı ortaya atan isimlerden Abdülaziz Bayındır ve Zeki Bayraktar’ın, ne bir mantıklı tutarlı fikir örgüsü ve dirâyet ihtivâ eden, ne de kat’î, aklî ve naklî delillerle isbatı yapılmış küllî bir bakış açısı teşkil eden, işine yarayacak birkaç ayet grubunun zâhirîne giydirdiği sübjektif yorumlarından başka hiçbir dayanağı olmayan ve bu haliyle delâlet mebhaslerinin tarih içinde ortaya koyduğu görüşlerin fikirlerin kötü bir kopyası mesâbesinde olan, türlü arızalarla ve izahı te’vili mümkün olmayan birçok müşkille mâlul “Nebî &amp; Resûl” anlayışının Kur’ân’a da, Murâd-ı İlâhîye de, Murâd-ı Resûlullâh’a da, Sebîlü’l-Mü’minîn’e, dil ve mantık kurallarına da hatta modernist zevâtın mutlaklaştırmaktan keyif aldığı akla da aykırı oluşunu açık ve net bir şekilde, aklî, naklî delillerle ortaya koymaya çalışacağım inşallah.</p>
<p><strong>Bu, problemli Nebî &amp; Resûl anlayışını ilk ortaya atan Abdülaziz Bayındır olmuştur.</strong></p>
<p>Ben bu yazımda, öncelikle Bayındır’ın konu hakkındaki söylemlerini, iddialarını, görüşlerini ortaya koyduğu  -ve kendi web sitesinde de yayınlanan- ilgili yazısına(1) değinip, cevap verip daha sonra Bayraktar’ın konu hakkındaki daha geniş kapsamlı ve detaylı olarak ortaya koyduğu iddialarını ve bu konu etrafında gelişen diğer görüşlerini ele alacağım inşallah.</p>
<p>Asıl konuya giriş yapmadan önce son olarak şunu söylemek isterim;</p>
<p>Bu yazı, söz konusu problemli Nebî &amp; Resûl anlayışını ortaya atan bu zevâtı “ikna etmek” gibi bir amaç taşımıyor. Yol açtıkları büyük mefsedet ve arıza konusunda sessiz kalmanın en az o mefsedet kadar büyük vebal olduğu gerçeği karşısında bir görevi yerine getirme ve bir vebalden kurtulma saikiyle kaleme alınan bu satırlar, basiretini kaybetmemiş insanlar için hakikati gösteren bir işaret levhası olabilirse benim için maksat fazlasıyla hasıl olmuş demektir…<br />
Ayrıca; bahsi geçen zevât Sünneti, Hadisleri, Sahabe’nin, Selef-i Sâlihîn’in ve âlimlerin görüşlerini kabul etmedikleri için, konuyu Kur’ân ayetleri çerçevesinde ele alacağım.</p>
<p><strong>Nebî Ne Demektir ?</strong></p>
<p>Bayındır’ın konu ile ilgili yazısına geçmeden önce Nebî kelimesinin lügâvî ve ıstılâhî anlamlarına değinmekte fayda var;</p>
<p>Nebî kelimesinin türetildiği kök hakkında ulemâ ve lisân âlimleri, iki görüş ileri sürmüşlerdir: Birincisi, sonu hemzesiz ve şeddeli olan <em>“en-nebîyyü”</em> veya <em>“en-nebî”</em>; ikincisi, hemzeli olan <em>“en-nebîü”</em> şeklidir. Buna göre nebî kelimesi sözlükte türediği kök itibariyle iki farklı anlamı ifade etmektedir;</p>
<p><strong>1-</strong> Nebî, “büyük fayda sağlayan haber” mânasına gelen <em>“en-nebee”</em> şeklinde hemzeli bir kökten türemiştir.(2) Arapça dil kurallarına göre telaffuzu kolay olsun diye nebî kelimesinin sonundaki “hemze”, “ya” harfine dönüştürülerek <em>“en-nebî”</em> şeklini almıştır.(3) Buna göre nebî, İsm-i fâil mânasında sıfat-ı müşebbehe olan <em>“fe‟il”</em> sigasında bir kelimedir. Anlamı da “haber getiren, tebliğ eden” demektir.(4) Ebû Zekeriyyâ el-Ferrâ, İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, İbn Manzûr ve Murtazâ ez-Zebîdî gibi lügat âlimleri peygamberlerin “nebî” olarak isimlendirilmelerinin “Allah‟tan kullarına haber getirme”lerinden kaynaklandığını ifade ederler.(5) Nebî, hem fâil hem de mef‟ûl mânasında kullanılan bir kavramdır. Bu nedenle nebî kelimesi, haber anlamı taşıyan n-b-e fiilinden türediği için ism-i mef‟ûl vezninde “haber alan, kendisine haber verilen” anlamını, ism-i fâil vezninde kullanılınca da “haber veren, tebliğ eden” anlamlarını ihtiva eder.(6) Kur’ân’da bu kelimenin her iki şekilde de kullanımı mevcuttur.</p>
<p><strong>2-</strong> Nebî kelimesinin aslı büyüklük, yücelik mânalarına gelen “nübüvve, nebve veya en-nebâve” şeklindeki hemzesiz kökten gelmektedir. Çoğulu “Enbiyâ” veya “Nebîyyün”dur.(7) Nebî hemzesiz okunursa “nübüvvet, nebve, nebâve” mastarından “yüksek makam sahibi, yüce, ulu ve şerefli” anlamlarına gelir. Nebî kelimesinin bu kökten türediğini ifade edenler, Nebîlerin yaratıkların en yüce ve şerefli olmaları düşüncesinden hareket etmektedirler. Çünkü Nebîler, Allah‟ın yaratıkları arasından seçtiği en şerefli ve en üstün varlıklardır. Buna göre de Nebîler, şerefli ve yüce insan anlamına gelmektedirler. Nebînin mazhar olduğu nübüvvet makamı, kaynağı ve sonuçları itibariyle yücelik ve üstünlük ifade etmektedir. Nübüvvetin temelini oluşturan vahiy ve onun ürünü olan bilgi ve haberler, nitelik açısından diğer bilgilere ve haberlere kıyasla özel bir değere ve üstünlüğe sahiptir.(8)</p>
<p>Bu bakımdan Nübüvvet kelimesi peygamberler dışındakilerin üstünlüğünü ifade etmek için kullanılmaz. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberimiz (s.a.v.) için kullanılan “…Ve onu üstün bir makama yücelttik”(9) âyeti bu anlamı doğrulamaktadır. Ayrıca “nebî” kelimesi, yüksek yer mânasında yüksekte olan kişi için de kullanılır. Bu anlamda “nebî”, insanlardan üstün konumdadır.(10)</p>
<p><strong>Hülâsâ:</strong></p>
<p><strong>Nebî; Nübüvvet sahibi, fayda sağlayan, haber veren, doğruluğunda şüphe olunmayan, Allah’tan aldıklarını tebliğ eden kişi anlamlarına gelmektedir.</strong></p>
<p>Nebî kelimesinin mastarı “nübüet” gelir. İdğam veya ibdâl ile (nübüvvet şeklinde) kullanımı daha yaygındır. Nebî elçi olduğuna göre, nübüvvet de “Allah ile akıl sahipleri arasında, onların dünya ve âhiret sıkıntılarını gidermek amacıyla kurulan elçilik” mânasına gelmektedir.(11)</p>
<p>Nebî kelimesinin istılâhî anlamında, kullanımında ise genel olarak ulemâ arasında bir ihtilâf yoktur. Ancak ayrıntılara/detaylara inildiğinde bazı lafzî ihtilâflar görülmektedir.<br />
Ehl-i sünnet mütekellimleri genel olarak Nebî’yi, Allah Teâlâ tarafından bir melek aracılığı ile kendisine vahyedilen veya kalbine ilham olunan yahut da sâdık rüya ile uyarılan kişi(12) şeklinde tarif etmişlerdir.</p>
<p>Ehl-i sünnet i’tikâd mezheplerinden olan Eş’ârîyye’ye göre Nebî, <em>“Allah’ın, herhangi bir kavme veya tüm insanlara gönderdiği ve onu kendisine elçi olarak seçtiği, ona haber vererek insanlara tebliğde bulunmasını istediği kişiye”</em>denir.(13)</p>
<p>Mâtürîdî’lere göre ise; kısa tarifi şöyledir: <em>“Nebî, insanların talebi üzerine Allah katından haber getiren kişidir. Nebîler ya bir meleğin vâsıtasıyla vahye nail olmuşlar veya uykuda sâdık rüyâ halinde bu hal gösterilmiş yahut da kendilerine ilham edilmiş kişilerdir.”</em>(14)</p>
<p><strong>Bu tanımlardan sonuç olarak Nebî kelimesinin 3 farklı anlamı ortaya çıkmaktadır;</strong></p>
<p><strong>Nebî; haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Ve Nebîler bu 3 anlamı/vasfı da hâizdirler; haber/vahiy alandırlar, aldıkları haberi/vahyi bildirendirler ve Allah indinde yüksek makâm sahibidirler (Nübüvvet). Bu 3 ayrı hususiyet birbirini tamamlar özelliktedir.</strong></p>
<p>Bayındır’ın yazısında Nebî tanımı ile ilgili kısma gelince buraya tekrar atıf yapacağım.</p>
<p><strong>Bayındır Ve Bayraktar’ın İddiaları</strong></p>
<p>Bayındır ve Bayraktar’ın konu hakkındaki aslî/temel iddialarını, görüşlerini maddeler halinde sıralayıp daha sonra bu maddelerin her birini irdelemek, yazının daha anlaşılır hale gelmesini sağlayacaktır diye umuyorum.</p>
<p>Her iki zevâtın da konu hakkındaki –tesbit edebildiğim- ortak iddiaları, görüşleri şöyle;</p>
<p><strong>* Her Nebî Resûl’dür fakat her Resûl Nebî değildir. Nübüvvet, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bitmiştir fakat Risâlet devam etmektedir.</strong></p>
<p><strong>* Tüm Nebîlere Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir.</strong></p>
<p><strong>* Kur’ân’da birçok ayette “Allah’a ve Resûl’e itaat” zikredilmekle birlikte “Nebî’ye itaat” hiç zikredilmemektedir, bu sebeple Nebî’ye itaat yoktur. Zaten Resûl’e itaat te Allah’a itaat olduğu için, Resûl’ün bizâtihi kendisine de itaat yoktur, Kur’ân ayetlerine itaat etmek yeterlidir. Çünkü Resûl demek “elçi” demektir, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer Peygamberler sadece ayetleri/vahyi tebliğ ederken Resûl’dür. Ayetleri tebliğ görevi bitip sustuğu anda artık Resûl değil Nebî’dir.</strong></p>
<p><strong>* Nebîlik/Nübüvvet makamıdır, Resûllük/Risâlet ise sadece görevdir, makam değildir.</strong></p>
<p><strong>* Nebî sadece haber/vahiy alan demektir.</strong></p>
<p>Bu sıraladığım maddelerin/görüşlerin bazılarına bu bölümde, bazılarına da ilerleyen bölümlerde – yeri geldikçe- değineceğim inşallah.</p>
<p><strong>Bayındır Ne diyor?</strong></p>
<p>Gelelim Bayındır’ın ilgili yazısına.<br />
Bayındır (1 no’lu dipnotta verilen linkten ulaşabileceğiniz) söz konusu yazısında önce Nebî’nin tanımını yaptıktan sonra Allah Teâlâ’nın nübüvvet verdiği tüm Nebîlere bir de kitap,  hikmet ve şeriat verdiğini söylüyor ve <strong>En’âm/83</strong> ayetinde Nebîlerin adlarının sayıldığını söyleyip sonra ayetin devamında yer alan <em>“Bunların babalarını, soylarını ve kardeşlerini de seçtik; onlara doğru yolu gösterdik”</em> (şeklinde meallendirdiği) ayeti zikredip, merfû bir Hadîs-i Şerif’te, sayıları 124bin olarak bildirilen Nebîlerin her birinin <strong>En’âm/83</strong>’te ismi geçen 18 kadar Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından olduğunu/geldiğini söylüyor. Daha sonra,  (kendi deyimiyle) gelenek(!)teki <em>“Allah’tan Peygamberlere 100 (ya da 104) suhûf inmiştir”</em> görüşüne atıfta bulunup, <strong>En’âm/89</strong>ayetinin lafzından anladıklarına dayanarak bu görüşün Kur’ân’a aykırı olduğunu, her Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini, indiğini söylüyor.</p>
<p>Yazımın başında da değindiğim “Nebî’nin tanımı” konusunda Bayındır kendi yazısının 1 no’lu dipnotunda, ilgili kaynaklardan aktardığım tanıma yakın bir tanım zikrediyor. Nebî kelimesinin haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi olan anlamlarına geldiğini kendisi de söylüyor lakin bir Nebî’de bulunan bu 3 hususîyetten sadece iki tanesini esas alıp bir tanesini ise kabul etmiyor; <strong>“Bizce doğru olan şudur; Nebî haber alan demektir aynı zamanda Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Nebî haber veren demek değildir.”</strong> diyor ve bunu söylerken neye dayandığı ise meçhul. Çünkü Nebîlerin bu vasfını kabul ederse kendi retoriği çökecek. Bayındır’ın, Nebî’nin tanımı/vasıfları hakkında işine yarayan anlamlarla istidlâl edip, işini bozan anlamlarını reddetmesi elbette bir alicengizdir ve bu yaklaşımının/tercihinin hiçbir ilmî, aklî ve naklî delili yoktur. Zirâ, gelmiş geçmiş bütün ulemanın Kur’ân’a, Sünnete ve Gramer kurallarına göre ortaya koyduğu ittifaklı tanımları görmezden gelip, reddedip, kendi şahsî “bence”lerinin, “bana göre”lerinin devreye girdiği noktada, ortaya koyulan iddialar <strong>“Bayındır’ın mesnedsiz şazz görüşleri”</strong> olmaktan ileri gitmez.</p>
<p>Yazısının devamında; yaklaşık 124bin kadar Nebînin her birine kitab, hüküm ve şeriat verildiği iddiasını desteklemek sadedinde <strong>Bakarâ/213</strong> ayetini zikrediyor, aslında bu ayetin kendi iddiasını nakzettiğinin pek te farkında olmayarak.<br />
Kendi meallendirmesi ile ayet şöyle;<br />
<em>“İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan nebiler gönderdi. Onlarla birlikte doğruları gösteren kitap da indirdi ki ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm versin. Onda ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah, gerekli gayreti göstereni doğruya yöneltir.”</em> <strong>(Bakarâ/213)</strong></p>
<p><strong>Nebîlerin Hepsine Kitap Ve Şeriât İnmiş midir?</strong></p>
<p>Bayındır’ın buraya kadar zikrettiği ayetlere daha yakında bakalım;</p>
<p><strong>En’âm/89</strong> ayetine göre tüm Nebîlere ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini zikretmeden önce atıf yaptığı merfû hadîs’te geçen 124bin Nebî’nin, bu ayette ismi zikredilen 18 Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından geldiğini söylemişti, yani aynı zaman diliminde birden fazla Nebî’nin yaşadığını söylüyor, evet bu doğrudur ve bunu bildiren başka ayetler de vardır. Bayındır’a göre, aynı topluluğa gönderilmiş birden fazla Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir. Ve yine Bayındır’ın her Nebî’nin aynı zamanda bir Resûl olduğu görüşünü de dikkate aldığımızda ortaya şöyle bir manzara çıkıyor; <strong>Bir topluluğa birden fazla gönderilen Nebî/Resûl var ve bunların her birinin ayrı ayrı Kitab’ı, hükmü ve şeriati var.</strong></p>
<p><strong>Şimdi;</strong></p>
<p>Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat birbirinden farklı mıdır, aynı mıdır?</p>
<p>Eğer farklı ise, bu topluluk bu farklı Kitab ve Şeriatlerden hangisine uyacak ? Bu abesle iştigal bir durum değil midir? Allah Teâlâ, belli bir topluluğa –az ya da çok- birbirinden farklı Kitab ve Şeriat gönderir mi?</p>
<p>Eğer Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat  birebir aynı ise, birbirinin aynısı olan birden fazla Kitab ve Şeriatin her Nebî’ye ayrı ayrı inmesinin hikmeti ne ola ki? Eğer –az ya da çok- hiçbir fark yok ise, bu abesle iştigal değil midir?</p>
<p>Ya da; Aynı topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat tıpatıp aynı ise, Meselâ Hz. Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab, Hüküm ve Şeriat aynıyla Mûsâ (a.s.)’ın yanındaki ya da ondan sonra gelen Nebîler için de geçerli ve bağlayıcı ise, bu diğer Nebîlere aslında bir Kitab, Hüküm ve Şeriat inmediğinin, Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab’ı, Hükmü ve Şeriati tebliğ ettiklerinin açık bir delili, göstergesi değil midir? <strong>Mâide/44</strong> ayetinde bahsedilen husus nedir?</p>
<p>Aslında -bir Osmanlı deyimi olarak- <strong>“lafın tamamı zor anlayana söylenir”</strong>, lâkin sözümüz/merâmımız iyice anlaşılsın için bu hususu bu kadar uzatmış olsak ta, yazımızın en başında zikrettiğimiz ve <strong>bu yazının serlevhâsı niteliğindeki</strong> <em>“Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidayet ve nur vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.”</em><strong>(Mâide/44)</strong> ayeti bile tek başına merâmımızı kısa ve net olarak anlatmakta ve <strong>Bayındır’ın ve Bayraktar’ın “Her nebî’ye kitap inmiştir” şeklindeki –bir bakıma Gayr-ı metlûv vahyi inkâr edebilmeye zemin teşkil eden- bu iddiasını açıkça çürütmektedir. Apaçık ve anlaşılır olan Kur’ân’ın bu ayetinde, açık ve net bir şekilde Mûsâ a.s.’dan sonra (İsa a.s.’ın gönderilişine kadar) gelen tüm Nebîlerin Tevrat ile Yahudilere hükmettiği anlaşılmaktadır.</strong></p>
<p><strong>Mâide/44 ayeti, tüm Nebîlere müstakil bir Kitab ve şeriat verildiği iddiasının bâtıllığını apaçık ortaya koyduğu gibi, Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bir başka ve temel iddiası olan “Nebîlere itaat yoktur, çünkü Nebîler vahyi tebliğ etmezler, vahiy ile hüküm vermezler” iddiasını “Nebîler Yahudilere Tevrat ile hükmederdi” lafzıyla, açık ve net bir şekilde çürütmektedir.</strong></p>
<p>Yine Bayındır’ın –kendi meallendirdiği- <strong>Bakarâ/213</strong> ayetinde gözden kaçırdığı (ya da görmezden geldiği) <em>“Onda ayrılığa düşenler, kendilerine Kitab verilenlerden başkası olmadı”</em>cümlesinde bildirilen <em>“ayrılığa düşenler”</em>kimlerdir? Ayetin devamında bildirilen “Nebîler” mi yoksa kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk mu? Bu ayette kasdedilen <em>“Ayrılığa düşenler”</em> Nebîler ise, Bayındır dolaylı olarak bu Nebîlerin kitab konusunda ayrılığa düştüğünü, dalâlete düştüğünü söylemiş oluyor (haşâ).</p>
<p>Eğer <em>“Kitab’ta ayrılığa düşenler”</em> cümlesinde kasdedilen, kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk ise, o halde Kur’ân’da birçok yerde geçen <em>“Kendilerine Kitab verilenler”</em>cümlesinden <em>“Her Nebî’ye Kitab verilmiştir.”</em>anlamı/yorumu çıkarılamaz. “Kendilerine Kitab verilenler” sözünün, Nebîler ve Resûller bağlamında hususî bir anlam taşımadığı, çünkü ayette <em>“Ayrılığa düşenler”</em> olarak tanımlanan Yahudilerin de her birine ayrı ayrı Kitab verilmediği, bu ayetten maksadın <strong>“hususî kitab inmesi”</strong> değil, <strong>“bağlayıcılık”</strong> olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Tıpkı Müslümanlara Kur’ân’ın verilmiş, inmiş olması gibi, zirâ “Hz. Peygamber ile beraber tüm insanlığa Kitâb verilmiştir, inmiştir.” cümlesinden her bir insana ayrı ayrı hususî bir kitab indiği görüşünü çıkarmanın abesle iştigâl olacağı gibi.</p>
<p>Bayındır’ın yazısındaki tek müşkîl bunlar değil elbette. Bayındır’ın eşsiz bir “şehvetü’z-zühûr” ile, Kur’ân’ın üslûb, gramer, i’câz, belâğat gibi hususiyetlerine dikkat etmeden, Kur’ân ilimlerinin hiçbirini dikkate almadan ve hatta Kur’ân bütünlüğünü de gözardı ederek ayetler üzerinde keyfe keder imâl-i fikr etmeye, ayetlere anlam sipariş etmeye, yorum giydirmeye kalkışmasının kaçınılmaz sonucu olan birçok müşkîl’e örnek teşkil eden diğer söylemlerine değinmeye devam edelim;</p>
<p><strong>Resûllük , Risâlet Kıyamete Kadar Devam Edecek mi?</strong></p>
<p>Bayındır yazısının devamında; Allah Teâlâ’nın, nübüvvet makamına ulaştırdığı kişiler dışında başka hiçkimse için “Nebî” kelimesini kullanmadığını, buna rağmen “Resûl” kelimesini vahiy alan Nebîler ve Risâlet verdiği insanlar dışında, başka insanlar için de kullandığını söylüyor ve buna dayanarak <strong>-muhtemelen Bahâî’lerden ya da Resûl olduğunu iddia eden Reşad Halîfe namzât şahıstan aşırdığını düşündüğüm-</strong> <strong>“Her Resûl’ün Nebî olmadığı, Risâlet’in devam ettiği, Kur’ân ayetlerini olduğu gibi insanlara okuyan herkesin Allah Resûlü sayılması gerektiği” </strong>görüşünü ortaya atıyor.  Evet; Allah Teâlâ Kur’ân’da, Risâlet ve Nübüvvet vermediği normal sıradan insanlar için de yer yer <strong>“Resûl”</strong> kelimesiyle hitab etmiştir, bu doğrudur. Yanlış olan; Bayındır’ın bu doğru tesbitlere yüklediği hatalı, problemli  anlamları, <strong>“Resûllük kıyamete kadar devam edecektir”</strong>şeklindeki arızalı görüşüne refere etmeye çalışmasıdır. Belli ki, Kur’ân’ın doğru anlaşılması, Murâd-ı İlâhî’nin doğru tesbit edilmesi konusunda en önemli etkenlerden birisi olan ve Kur’ân İlimlerinde <strong>“el-Vücûh v’en-Nezâir”</strong> olarak bilinen ıstılâh ilminden Bayındır’ın haberi yok. Arapça’da, Türkçe’de ve birçok dilde olduğu gibi Kur’ân’da da eşsesli ve eşanlamlı kelimeler vardır, müşterek lafızlar vardır. Arapçada ve özellikle Kur’ân’da birçok anlamda kullanılan aynı lafızlı/müşterek fakat çok anlamlı lafızlara, yani farklı anlamlarda kullanılan fakat lafzı aynı olan kelimelere <strong>“Vücûh”</strong> denilir.</p>
<p>Lafzı farklı fakat anlamı/murâdı aynı olan kelimelereise <strong>“Nezâir”</strong> denilir. <strong>“Salât”</strong>kelimesinin Kuran’da beş vakit namaz (Bakara, 2/3), ikindi namazı (Maide, 5/106), Cuma namazı (Cuma, 62/9), cenaze namazı (Tevbe, 9/84), dua (Tevbe, 9/103), din (Hûd, 11/87), kıraat (İsra, 17/110), rahmet ve istiğfar (Ahzab, 33/56), namaz kılınacak yer (Hac, 22/40) anlamlarında kullanılması “vücuh”a bir örnektir. <strong>Sakar, nar, hutame, cahim, haviye, sair</strong> kelimelerinin ise <strong>cehennemi</strong> ifade etmek için kullanılması ise “nezâir”e bir örnektir. “Resûl” kelimesi de kullanıldığı cümleye, bağlama, zamîr’e göre değişen “vücûh” bir kelimedir. Kendisine Nübüvvet ve Risâlet verilen Peygamberlerden bahsedilen ayetlerde farklı anlamda, Mısır Kralının Yusuf a.s.’a gönderdiği habercilerden veya Belkıs’ın Süleyman a.s.’a gönderdiği habercilerden bahseden ayetlerde ise farklı anlamda kullanılmıştır. Bayındır ise bu açık ve basit farkı ya anlamayarak ya da görmezden gelerek, kendisine risâlet makâmından pay devşirmek maksadıyla ayetleri çarpıtmaktadır. Fakat Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) ve Resûllük iddia eden her şahsın Risâlet’ten pay devşirme girişimlerine karşı Allah Teâlâ  <em>“Biz senden önce gönderdiğimiz her Resûle, Allah’tan başka ilah yoktur, sadece bana ibadet edin, diye vahyettik”</em><strong>(Enbiyâ/25)</strong> buyurarak, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den önce gönderilen tüm Resûllere vahyettiğini, <strong>yani Risâlet’in ancak ve ancak Allah’ın vahyetmesi ile mümkün olduğunu apaçık ve anlaşılır şekilde bildirmiştir. Bu ayet Resûllerin Nebîler arasında seçildiğinin de bir delilidir.</strong></p>
<p><strong>Bayındır’ın (ve diğer ismi geçen zevâtın) tutulduğu bu “hızlan” durumu, belki de kendisine(kendilerine) bile itiraf edemediği; “Dinde Peygamber konumuna sahip olma” egosunun baskısıyla ortaya çıkan bir “farklılık fetişizmi” değilse, başka ne ola ki? Cehâlet mi ?</strong></p>
<p><strong>2</strong>.</p>
<p><strong>İsmâil Âleyhisselâm’a Müstakil Bir Kitap ve Şeriât Verilmiş midir?</strong></p>
<p>Bayındır yazısında, bu meselenin devamında şöyle diyor;</p>
<p><strong>“Bu âyetler, her resulün nebî olmadığını, açıkça göstermektedir. Ama eski âlimlerin çoğuna göre kendine kitap indirilen ve ayrı bir şeriatı olana resul, bir resulün kitabı ve şeriatı ile amel edene de nebî denir. Onlara göre İsmail aleyhisselama verilmiş kitap ve şeriat yoktur; öyleyse o, resul değil, nebîdir. Ama şu âyete göre o, hem nebî hem de resuldür.”</strong> diyerek  <em>“Bu kitapta İsmail’i de an, o verdiği sözde durmuştu; nebî olan resul idi.”</em> (Meryem/54) ayetini örnek gösteriyor.</p>
<p>Yeri gelmişken, Ulemâ’nın bu ayrımını kabul etmek istemeyenlerin sıklıkla dillendirdikleri <strong>İsmail a.s.’a müstakil bir Kitap ve Şeriât verilmedi ise neden Resûl olarak zikredildiği</strong> meselesini de aydınlatayım;</p>
<p>Ehl-i Sünnet Ulemâ’nın <em>“kendisine müstakil bir kitap indirilen ve ayrı/müstakil bir şeriatı olana Resûl, kendisine müstakil bir kitab ve şeriat verilmeyip bir Resûlün kitabı ve şeriatı ile amel edene de Nebî denir.”</em>şeklindeki tasnifine uymayan, Meryem/54 ayeti dışında hiçbir ayet yoktur. Bu ayette zikredilen husus ise, İsmail a.s.’ın Hicâz yarımadasındaki “cürhümîler”(15) denilen kavme, bu kavim için yeni bir şeriat olan İbrahim a.s.’ın şeriatini getirmiştir. Dolayısıyla o kavim bakımından İsmail a.s. bir Resûldür. Fakat Cürhümîlerin ilk kez muhatap olduğu bu Kitab ve Şeriat, İbrâhim a.s.’a gelen/inen Kitab ve Şeriattir.</p>
<p><strong>Nebî ile Resûl Arasında Fark Var mıdır?</strong></p>
<p>Bayındır yazısının devamında; <strong>“Nebîlik unvandır; onlar 24 saat nebîdirler; ama 24 saat resul değillerdir. Âyetleri tebliğ ederken Allah ne indirmişse onu tebliğ eder, bir hata yapmazlar. Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler. Çünkü uygulama, tebliğden farklıdır. Onların hatalarını bildiren âyetlerde resul kelimesi kullanılmaz.”</strong>diyor ve bu iddiasını delillendirmek için örnek olarak <strong>Bedir esirleri ile ilgili olan Enfâl/67-68</strong> (16) ayetini ve <em>“Ey Nebî! Allah’ın özel olarak sana helal kıldığını, neden kendine haram kılıyorsun? Eşlerinin gönlünü etmeye çalışıyorsun. Neyse ki Allah bağışlar, ikramı boldur.”</em> <strong>(Tahrim/1)</strong>ayetini zikrediyor.</p>
<p>Bayındır, kıymeti kendinden menkûl bu acâib tesbitlerinde <strong>“Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler”</strong> cümlesiyle aslında dolaylı olarak şunu ifade etmeye çalışıyor; <strong>“Hz. Peygamber(s.a.v.) Resûl vasfıyla ayetleri tebliğ ederken hiçbir şekilde hata yapmamış çünkü korunmuştur. Lâkin o ayetlerden hüküm çıkarırken ve uygularken hata yapmış olabilir ve bu hatalı hükümleri ve uygulamaları günümüze kadar ulaşmış olabilir.”</strong></p>
<p>Çünkü Bayındır, örnek verdiği bu iki ayette Hz. Peygamber (s.a.v.)’den “Nebî” hitâbıyla bahsedilmek suretiyle uyarıldığı veya düzeltildiği hakikatinin, aslında<strong>Nebî’nin de –hatadan önce veya sonra- bir şekilde hata yapmaktan korunduğu</strong>anlamına geldiğini idrâk edebilecek basîrete sahip olmadığını, bu acâib tesbitiyle ortaya koyuyor.</p>
<p>Bayındır’ın iddiasının aksine, Nebî ile Resûl arasında vazife bakımından ve dolaylı olarak kendilerine itaat bakımından bir fark olmadığını ortaya koyan <em>“İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra Allah müjdeci ve uyarıcı olarak Nebîler gönderdi.”</em> (Bakarâ/213) ve Hz. Peygamber(s.a.v.)’e hitâben <em>“Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik”(Ahzâb/45)  ayeti ve yine “Müjdeci ve uyarıcı olarak Resûller gönderdik.”</em> (Nîsâ/165) ayeti, Kur’ân’ın bütünlüğü açısında değerlendirildiğinde, ayetler arasındaki açık ve net münasebet te göz önüne alındığında, <strong>bu ayetler Resûl’e itaat ile Nebî’ye itaat’in birbirinden farkı olmadığını ortaya koymaktadır.</strong></p>
<p>Ayrıca yine; <em>“Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî…”</em> şeklinde başlayıp devam eden <strong>Â’raf sûresinin 157. Ve 158. ayetlerinde</strong>  Resûl ve Nebî kelimelerinin arada atıf harfi bulunmadan bir arada zikredilmeleri yani müterâdif kullanılmaları, itaat ve bağlayıcılık açısından aralarında bir fark olmadığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ; <em>“Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûl’ünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir”</em>(17) diyerek Allah’a ve Resûlüne isyanı nehyettikten sonra <em>“Ey iman edenler! Seslerinizi Nebî’nin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Nebî’ye yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir. Allah’ın Resûlünün huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır”</em>(18) buyurarak Nebî’nin sözünü dinlememenin cezasının ne kadar ağır olduğunu haber vermiştir. Nitekim nasıl Resûl’e imanla mükellef isek, Nebîye iman etmekle de mükellefiz.</p>
<p><strong>Bakarâ/177</strong> ayetinde geçen <em>“…men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne)”</em> lafzından bildirilen Nebîlere İman, onların varlığına ve Nebî olduklarına iman etmekten ziyâde Nebîlere inanmayı yani itaati vurgulayan bir uyarıdır. Resûle veya nebîye iman, onların Allah’tan getirdiği mesaj veya Allah adına verdiği hüküm hakkında onlara güvenmeyi ve teslim olmayı gerektirir.</p>
<p>Bir tarafta <em>“Uyarıcı olarak sizlere Nebîler gönderdik”</em>, <em>“Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik”</em> buyuran Allah Teâlâ (c.c.) var, diğer tarafta ise <strong>“Uyarıcı olarak gönderilmiş olan Nebîlere itaat yoktur”</strong>diyerek Allah’ın emirlerini ve yasaklarını, şeriati uygulamak ve insanları uyarmak ile vazifeli olan Nebîlere isyanı câiz gören arızalarla mâlul bir anlayış ortaya koyan Bayındır (ve Bayraktar) var.  İnsan aklının korunmuş ve mâsum olmadığının, tek başına ölçü alındığında her daim doğru kararlar veremeyeceğinin en güzel örneği olsa gerek Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bu ahvâli…</p>
<p>Tahrîm/1 ayeti ile ilgili hususa da değinmek gerekirse;Bayındır’ın Tahrim/1 ayetinden anladıklarına yaslanarak iddia ettiği gibi;<strong>Hz. Peygamber (s.a.v.) Nebî olarak Allah’ın helâl kıldığı birşeyi haram mı kılmıştır (hâşâ) ?</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (c.c.)’nın helal kıldığı herhangi birşeyi haram kılanın (ya da haram kıldığı birşeyi helal kılanın) kâfir olacağı, dinden çıkacağı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Nebî olarak böyle bir hata yapmış olabileceğini (hâşâ) imâ bile etmenin nasıl bir cinâyet olduğu hakikatini gözden kaçıran Bayındır’ın, bu iddiasıyla ya da imâsıyla büyük bir cehâlet örneği ortaya koyuyor oluşunu bir kenara bırakırsak, bu ayetteki durumun Din ile, Şeriat ile, hüküm koyma ile bir alakası yoktur. Bu ayette kasdedilen, vurgulanmak istenen husus; Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in helal olduğuna i’tikâd ederek bal yemekten kendi adına imtina etmesinden ibarettir.</p>
<p>Bebek iken Mûsa (a.s.)’a sütanaların sütünün haram kılınması gibi “bir şeyi elde etmekten imtina etmeyi” ifade etmektedir. Şer’î bir haram kılma olmadığı gibi zelleden kaynaklanan bir kınama ve nehyetme değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), helali haram kılmaya i’tikâd etmediği gibi, ümmete de helal olan bir şeyi haram kılmamıştır. Birilerini memnun etmek için helal olan bir şeyden imtina etmek normalde bizim hakkımızda kınanmayacak bir durum iken, Peygamber misyonu taşıyan Nebîde Ğayri metluv bir vahiy zannedilme ihtimalinden dolayı uyarılarak Kur’ân’da özellikle zikredilmiştir.  Ayrıca yanlış anlaşılma ihtimali olan bize nazaran küçük meselelerde bile Nebînin uyarılması, Nebînin de korunduğuna işarettir. Risâlet yönüyle hata yapmadan önce korunmak söz konusu iken, nübüvvet yönüyle hata yaptıktan veya unuttuktan sonra düzeltilerek korunmak söz konusudur. Bu nedenle Üsve-i Hasene özelliği muhafaza edilmiştir. Bu ayette vurgulanan bu önemli husus es geçilerek, <strong>“Bakın bu ayette Nebî helâl olan birşeyi haram kılmıştır ve bu hatasından dolayı uyarılmıştır. O halde Nebîlerin helâl-haram koyma yetkisi yoktur, Nebîlere itaat te yoktur.”</strong> gibi Nebîye de <strong>“helâli haram kılma”</strong> nisbet edilmek suretiyle Peygamberimize (s.a.v.) dolaylı yoldan küfür isnâd etmek, böyle arızalı bir yorum/anlam çıkarmak en hafif tabiriyle ahireti hebâ edecek bir akıl tutulmasıdır.</p>
<p><strong>Vahiy Almayan Resûl Var mıdır?</strong></p>
<p>Bayındır yine, bu iddiasına meşruiyet devşirmek için <strong>“Vahiy almadığı halde, sadece Nebî’ye inmiş ayetleri tebliğ eden Resûller de vardır. Bu önemli bir husustur”</strong> diyerek, <em>“Nuh’un halkı resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir)  yalancılıkla suçlamıştı”</em>. şeklinde meallendirdiği<strong>(Şuarâ/105)</strong> ayeti ve <em>“Ad halkı da resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir) yalancı yerine koydu”</em>. şeklinde meallendirdiği<strong>(Şuarâ/123)</strong> ayeti zikredip, bu ayetlerden çıkardığı manaya şöyle bir yorum getiriyor; <strong>“Nuh’un kavmine nebî resul olarak sadece Nuh aleyhisselam, Ad kavmine de Hud aleyhisselam gönderilmişti. Yalanlanan diğer resûller, o iki nebîye inen âyetleri tebliğ edenlerden başkaları değildir.”</strong></p>
<p>Bayındır, bu ayetlerden bu anlamı çıkarmayı nasıl başardı merak ediyorum açıkçası. Ayetlerde geçen “mürselîn” kelimesini “Resûlleri” yerine “Resûllerini” şeklinde meallendirerek ayetlere anlam sipariş etmesi apaçık bir alicengizdir. Bu ayetlerde geçen “el-Mürselîn” kelimesinde mecâz-ı Mürsel olduğu apaçık bellidir. Zirâ cins nev’inden “el-Mürselîn” kelimesi kullanılarak Nuh a.s. kasdedilmiştir. Yani yalanladıkları kişi Nuh a.s.’dır fakat inkâr ettikleri Nübüvvet ve Risâlet makâmıdır. Çünkü birçok müfessir, bu ayet ile ilgili bazı rivâyetlere göre Nuh a.s.’ın kavminin zındıklardan ya da brahmanlardan olduklarını zikretmiştir.  Bu kelimenin kullanılmasının sebeb-i hikmeti Nuh a.s.’a tâzim olması ve bir peygamberi yalanlayan kimsenin bütün peygamberleri yalanlamış olduğunu bildiren <strong>Fatır/4</strong>ayetine ve <strong>Âl-i İmrân/184</strong> ayetine atıfta bulunmak içindir. Nuh a.s.’ın kavmi hem Nübüvvet hususunda, hem de kendilerine kendisinden sonra Resûllerin geleceğine dair vermiş olduğu haberler hususunda Nuh (a.s)’ı yalanladılar. Nitekim bu ayetlerde kasdedilenin bu anlam olduğuna dair bütün müfessirler ittifâk halindedirler.</p>
<p>Şuarâ sûresinin devam eden ayetlerinden 117. Ayette Nuh a.s. <em>“Rabbim, kavmim beni yalanladı”</em> dediği bildirilmektedir. Eğer Bayındır’ın kasdettiği anlam doğru olsaydı 117. Ayette Nuh a.s.’ın <em>“Rabbim, kavmim kendisine gönderilen resûlleri yalanladı”</em>demesi gerekirdi.</p>
<p>Bayındır, Kur’ân’da çoğul eki gördüğü her kelimede birden fazla kişi kasdedildiğini düşünüp <em>“Nuh’un halkı resulleri yalanladı”</em>ayetinde “resulleri” kelimesi geçiyor diye <strong>“ o halde Nuh (a.s.)’ın kavmine Nuh (a.s.) dışında başka resuller de gönderilmiş olmalı”</strong> mantığını yürütebiliyorsa; <em>“Size şunlarla evlenmek haram kılındı; analarınız, kızlarınız, halalarınız…”</em>lafzıyla devam eden <strong>Nisâ/23</strong> ayetinde geçen <em>“ummehâtukum/analarınız”</em>kelimesinde kişinin birden fazla annesi olabileceğinin kasdedildiğini ya da mü’minlerin bazı vafıslarından bahseden<strong>Ra’d/21</strong> ve <strong>Nahl/50</strong>  ayetinde <em>“yahşevne rabbehum/rablerinden korkarlar”</em>kelimesinde çoğul eki kullanıldığına göre birden fazla rab kasdedildiğini (hâşâ) düşünüyor olabilir Allahu âlem…</p>
<p>Tüm ayetleri lafızları üzerinden anlama hastalığına tutulmuş ve her kelimeyi lügat anlamı üzerinde değerlendirerek sürekli<strong>“Resûl, sözlük anlamı ile elçi yani mesaj/vahiy ileten demektir, Resûle itaat te o’nun getirdiği mesaja/vahye itaattir”</strong> diyerek, bu anlam üzerine elinden geldiğince abanarak Allah Resûlü’nü aradan çıkarmaya azm-u cezmû kasd eylemiş olan Bayındır (ve Bayraktar)<em>“Muhammed, içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir”</em>.<strong>(Ahzab/40)</strong> <strong>ayetine göre Hz. Muhammed (s.a.v.)’den sonra nebî gelmeyecektir ama Resûl gelecektir, gelmek zorundadır”</strong> diyor.</p>
<p>Kur’ân’da geçen her ayeti lafız üzerinden anlamayı ve  Kur’ân’da geçen her kelimeyi de lügat anlamı üzerinden değerlendirmeyi bir metod edinen bu zevâta soralım o vakit;</p>
<p>Hindistan’da ortaya çıkan meşhur “Kadıyânîlik” akımının kurucusu olarak bilinen Mirza Gulam Ahmed Kadıyânî, 1902 yılında vahiy aldığını ilan edip bir Nebî ve Resûl olduğunu iddia etmiştir (bu konudaki itirazlara karşı da 1902 yılında “Tuhfetü’n-nedve” ve 1907 yılında “Hakîkatü’l-vahy” adıyla iki eser telif etmiştir).</p>
<p>Gulam Ahmed ve Kadıyânîler, Türkçe olarak neşredilmiş bir meallerinde Ahzâb/40 ayetinde geçen “Hâteme’n-Nebiyyîn” kelimesini ise –tıpkı Bayındır’ın ve Bayraktar’ın lafızları anlama/yorumlama ameliyesine paralel bir benzerlikle- lügat anlamı üzerinden meallendirerek yorumlamışlar ve ayeti şöyle meallendirmişlerdir;</p>
<p><em>“Muhammed, sizler gibi erkeklerin hiçbirinin babası değildir. Ancak o, Allahın Resûlüdür, hatta daha da üstündür. Yani o, Peygamberlerin mührüdür. Allah herşeyi çok iyi bilendir.”</em><strong>(Ahzâb/40)</strong></p>
<p>Kadıyânîler, meallerinde bu ayete şöyle bir not düşmüşler;</p>
<p><strong>“Bazı ulemâ ‘hâtemen nebiyyîn’ kelimelerini ‘Peygamberlerin sonuncusu’ olarak tercüme ederler. Aslında ‘hâtem’ kelimesi Arapçada ‘mühür’ anlamına gelmektedir. Mühür ise ancak tasdik etmek, onaylamak için kullanılır. Yani Hz. Resûlullâh (s.a.v.)’in mührü yani tasdiki olmadan hiçkimse peygamberlik mertebesine ulaşamaz. Bu ayetteki ‘hâtemen nebiyyîn’ sözü bu anlama gelmektedir. Bir diğer anlamına göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ Peygamberlerin en üstünü ve en iyisi demektir. ‘hâtem’ kelimesinin bir diğer anlamı da bir süs eşyası olan ‘yüzük’tür. Bu anlama göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ sözü ‘Bütün Peygamberlerin süsü’ ya da ‘Bütün peygamberlere süs veren’ demektir.” </strong>(19)</p>
<p>Şimdi;</p>
<p>Eğer Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) kendilerine aslî bir metod edindikleri<strong>“Kur’ân’daki kelimeleri, lafız ve lügat manası üzerinden anlama”</strong> ameliyesi ile ortaya koydukları bâtıl ve mesnedsiz bir te’vil olan <strong>“Ayette Nebîlerin sonuncusu diyor, Resûllerin sonuncusu demiyor, o halde Kur’ân’ı tebliğ eden herkes bir Resûldür. Ben de bir Resûlüm”</strong> iddiasına göre,  Kadiyânîlerin bu yorumunu değerlendirirsek, Bayındır’a (ve Bayraktar’a) göre bu lügâvî te’vil/yorum da tamamen doğru olmak zorundadır.</p>
<p><strong>Şimdi Bayındır’a (ve Bayraktar’a) soralım; Kadıyânîlerin lügat üzerinden bakıldığında –doğru şekilde- ortaya koydukları “Nübüvvet devam etmektedir” şeklindeki bu yorumu/te’vili sadece Kur’ân’a dayanarak kat’î bir şekilde çürütebilir misiniz? “Çürütebiliriz” derseniz, buyrun meydan sizin…</strong></p>
<p>Ezcümle;</p>
<p><strong>“Nebî’ye itaat yoktur. Res’ûl’e itaat te O’nun tebliğ ettiği ayetlere itaattir. Dolayısıyla Kur’ân ayetlerine itaat’tir. Resûl’ün bizâtihi kendisine, açıklamalarına, beyânına, örnekliğine, tefsirine, Sünnete itaat yoktur” diyerek, Peygamberi (s.a.v.), Sünneti, Sahabeyi, Ulemayı, Usûl ilimlerini tamamen devre dışı bırakıp Dini sadece Kur’ân’ın salt metnine indirgeyerek, daha sonra da o metni şahsî, sübjektif, indî, metodsuz, usulsüz bir okuma/anlama faaliyetine tâbî tuttuğunuzda, Allah’ın Kur’ân’da ne demek istediği yani murâdullah doğru bir şekilde tesbit edilemez. </strong></p>
<p><strong>Ve tabii ki böyle bir ameliyenin sonucunda, Yahudilerin ve hıristiyanların kutsal kitapları ellerinde iken o kutsal kitapları şahsî yorum ve te’villerle tahrif ederek sapıtmaları tecrübesinin tekerrürü kaçınılmaz olacaktır.</strong></p>
<p>Bunca sene delalet mebhasleri ile haşır-neşir olmuş olması gereken birisi, böyle “küllî” bir meseleyi hiçbir usûl zeminine oturtmadan, kat’i aklî ve naklî delillere dayandırmadan, bilhassa ilgili naklî delillerin tamamını bahse konu etmeden sadece bir-iki kelimenin zahir anlamı üzerine bina etmekte hiçbir sakınca görmüyorsa hem ortaya koyduğu bu arızalı nübüvvet ve risâlet anlayışı hem de bu arızalı anlayışın semeresi olarak Efendimiz (s.a.v.)’e itaatin, ittibânın ve iman etmenin herhangi bir pratik neticesi ve mantıklı bir anlamı olmaması sebebiyle bu arızanın bir sonraki durağının arızalı bir “ilâh tasavvuru” olması sonucu, hem kendisi için hem de takipçileri bakımından son derece ciddî sıkıntıların ortaya çıkması tabiî bir durum olacaktır.</p>
<p><strong>Yazımın bundan sonraki bölümlerinde; Zeki Bayraktar’ın konu ile ilgili görüş ve iddialarına, hem konu hakkında te’lif ettiği kitabı, hem de konu hakkındaki konuşmalarının, açıklamalarının yer aldığı videoları baz alarak değineceğim inşallah.</strong></p>
<h3>Şükrü Yaşar</h3>
<p>Aldığım yer:</p>
<p><a href="http://sukruyasar.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-1/">http://sukruyasar.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-1/</a></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1- <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kurana-ve-gelenege-gore-nebi-ve-resul.html">http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kurana-ve-gelenege-gore-nebi-ve-resul.html</a></p>
<p>2- Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî garîbi‟l-Kur‟ân, s. 503; Muhammed b. Manzûr, Lisânü‟l-„Arab, I, 161.</p>
<p>3- İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, es-Sıhâh: Tâcü‟l-luga ve Sıhâhu‟l-„Arabiyye, VI, 2500; Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî, Tâcü‟l-„Arûs min Cevâhiri‟l-Kâmûs, I, 122–123.</p>
<p>4- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 503, 504; Cevherî, a.g.e., VI, 2500.</p>
<p>5- Cevherî, a.g.e., VI, 2500; İbn Manzûr, a.g.e., I, 161-162; Muhammed Ali b. Ali et-Tehânevî, el-Keşşâfü ıstılâhâti‟l-fünûn, IV, 165; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.</p>
<p>6- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Adudüddin el-Îcî, el-Mevâfık fî „ilmi‟l-Kelâm, 337; Zebîdî, a.g.e., I, 122.</p>
<p>7- Cevherî, a.g.e., I, 74; Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., 503 vd.; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162-163.</p>
<p>8- Bağdâdî, Usûlü‟d-dîn, s. 153-154; Adudüddin el-Îcî, a.g.e., s. 337; Teftâzânî, Şerhu‟l-Makâsıd, V, 5; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.</p>
<p>9- Meryem 19/17.</p>
<p>10- Ebû Bekr b. Muhammed İbn Fûrek, Mücerredü Makâlâti‟ş-Şeyh Ebi‟l-Hasan el-Eş‟arî, s. 174; Seyfeddin el-Âmidî, Ebkârü‟l-efkâr fî usûli‟d-dîn, IV, 8-9; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162 vd.</p>
<p>11- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Zebîdî, a.g.e., I, 122 vd.</p>
<p>12- Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 328.</p>
<p>13- Âmidî, a.g.e., IV, 13; Teftâzânî, a.g.e., V, 5; Tehânevî, a.g.e., IV, 165.</p>
<p>14- Mâtürîdî, Te‟vîlâtü Ehli‟s-sünne, II, 295; III, 269.</p>
<p>15- Cürhümîler için bknz;<a href="http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080138">http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080138</a></p>
<p>16- Enfâl / 67, 68; “Savaş alanında  düşmanı etkisiz hale getirinceye kadar hiçbir nebinin esir alma hakkı yoktur . Siz, dünya malını (hemen elde edeceğinizi) istiyorsunuz. Allah ise Ahireti (sonrasını) istiyor. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Rumların yenildiği gün Allah’ın yardımıyla sevineceğinizi)  Allah önceden yazmasaydı, aldığınız esirlerden dolayı başınıza büyük bir felaketin gelmesi kaçınılmazdı”.</p>
<p>17- Hucûrat / 1.</p>
<p>18- Hucûrat / 2.</p>
<p>19- Kadiyânîlerin Ahzâb/40 ayeti hakkındaki yorumları/te’villeri, Ebubekir Sifil Hoca’nın ilgili bir konuşmasından iktibastır.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/">Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
