<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ruh/Cisim | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/akaid/ruhcisim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 21 Feb 2026 10:07:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ruh/Cisim | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ruhlar berzah aleminde nerede kalmaktadır?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ruhlar-berzah-aleminde-nerede-kalmaktadir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ruhlar-berzah-aleminde-nerede-kalmaktadir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Mar 2018 15:48:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ruh/Cisim]]></category>
		<category><![CDATA[Bedenlerin Ölmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah]]></category>
		<category><![CDATA[Izzeddin Ibn Abdüsselam]]></category>
		<category><![CDATA[Maslahat]]></category>
		<category><![CDATA[Mefsedet]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhlar berzah aleminde nerede kalmaktadır?]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Baki olması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20609</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alimler ruhların berzah aleminde nerede kaldığında ihtilaf etmişlerdir. -Ancak şehitlerin ruhları bunun dışındadır. Çünkü Yüce Allah onları yeşil bir kuşun içine yerleştirmiştir. Bu kuş cennet meyvelerinden yer, cennet nehirlerinden içer, arşa asılı kandillerde barınır. Bir gruba göre ruhlar kabirlerin içinde bulunurlar. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara selam vermiş ve bizim de selam vermemizi emretmiştir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhlar-berzah-aleminde-nerede-kalmaktadir/">Ruhlar berzah aleminde nerede kalmaktadır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/islam-rivayetlere-gore-ruhun-mahiyeti39b1d8ae56.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-20640 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/islam-rivayetlere-gore-ruhun-mahiyeti39b1d8ae56-300x158.jpg" alt="" width="361" height="189" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/islam-rivayetlere-gore-ruhun-mahiyeti39b1d8ae56-300x158.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/islam-rivayetlere-gore-ruhun-mahiyeti39b1d8ae56.jpg 580w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></a></p>
<p>Alimler ruhların berzah aleminde nerede kaldığında ihtilaf etmişlerdir. -Ancak şehitlerin ruhları bunun dışındadır. Çünkü Yüce Allah onları yeşil bir kuşun içine yerleştirmiştir. Bu kuş cennet meyvelerinden yer, cennet nehirlerinden içer, arşa asılı kandillerde barınır. Bir gruba göre ruhlar kabirlerin içinde bulunurlar. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara selam vermiş ve bizim de selam vermemizi emretmiştir. O şöyle selam vermiştir: &#8220;Müminler ve müslümanlardan olan bu diyar ehline selam olsun&#8221;.[71]</p>
<p>Diyar ehli insanların kullanımında bir evde veya evin avlusunda oturana denir. Hz. Peygamber kabir azabından sığınmayı emretmiş,[72] iki kabre uğra­mış ve onlar hakkında şöyle buyurmuştur: &#8220;Burada bulunan iki kişi azap gö­rüyorlar. Ancak büyük bir günahtan dolayı azap görmüyorlar&#8221;.[73] Bu hadis, ölülerin kabrin avlusunda değil içinde olduğunu göstermektedir. Tercih edi­len görüş budur. Bu yüzden hz. Peygamber mümin hakkında şöyle demiştir: &#8220;(müminin) kabri genişletilir, insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar kabri yeşillikle doldurulur&#8221;[74]</p>
<p>&#8220;Peygamberlerin bedenleri göğe yükseltilir&#8221; denmişse de bu sabit bir ri­vayet değildir.</p>
<p>Bir grup, kâfirlerin ruhunun Yemen&#8217;de bir kuyu olan Beyrehut&#8217;ta olduğu­nu söylemişlerse de sünnetin zahiri onları reddetmektedir. Zira Hz. Peygam­ber (s.a.v.) kabir azabından sığınmayı emrederek şöyle demiştir: &#8220;Ölülerin kabirlerde uğradığı azabı size işittirmesi için Allah&#8217;a dua ederdim ancak bu durumda birbirinizi gömmeyi bırakırdınız&#8221;.[75]</p>
<p>Tüm ruhlar kıyamet günü dünyadakinden başka bedenlere intikal ede­cektir. Çünkü kâfirin bir dişi Uhud dağı kadar, derisinin kalınlığı üç günlük yol mesafesi kadar, makadı Mekke ve Medine şehirlerinin arası kadar ola­caktır. Müminlerin bedenleri ise Hz. Adem&#8217;in şeklinde göğe doğru altmış ar­şın olacaktır.</p>
<p>Şair şöyle demiştir:</p>
<p>O diyar bilinen bir diyar değil, o çadır bilinen bir çadır değil.</p>
<p>Özetle söyleyecek olursak: O ne büyük bir haberdir! Oysa biz ondan yüz çevirmişiz. En mutlu insan ahiret maslahatlarını dünya maslahatlarına tercih edendir. Çünkü ahiret maslahatları hem daha hayırlı hem daha kalıcıdır. Yi­ne o ahiret mefsedetlerini def etmeyi dünya mefsedetlerini def etmeye tercih eder, çünkü ahiret mefsedetleri hem daha kötü hem daha kalıcıdır.</p>
<p>Ahiretin mefsedet ve maslahatları dünya mefsedet ve maslahatları ile Öl­çülemez. Maslahatları celbetme ve mefsedetleri def etme konusunda dünya-ahirete tercih eden zarardadır, aldanmıştır. Çünkü ahiret maslahatları ka­tıksızdır, ona hiçbir mefsedet bulaşmaz. Mefsedetleri de katıksızdır, ona hiç­bir maslahat bulaşmaz. Dünyaya gelince, mefsedetlerden arınmış maslahat­lar çok azdır. Dünya üzüntü, keder, tasa diyarıdır. Bu dünyada, însan ve cin­lerin isyankârlarının ahirette uğrayacakları gibi bir bedbahtlığa uğrayan ve­ya insan ve cinlerden mümin olanların ahiretteki mutluluğu gibi mutlu olan bir kimseyi hiç duymadık. Öyleyse amel edenler böyle bir mutluluğu elde et­mek için amel etsinler, yarış yapanlar bu konuda yarış yapsınlar!</p>
<p><strong>Şu sorulabilir:</strong> Hz. Cebrail Peygamberimiz&#8217;e (s.a.v.) sahabeden Dıhye&#8217;nin (r.a.) suretinde geldiğinde onun ruhu nerede olur? Dıhye&#8217;nin bedenine ben­zeyen bedende mi yoksa kendisi için yaratılan altı yüz kanadı bulunan be­dende mi? Eğer ruh büyük olan bedende ise o zaman Hz. Peygambere gelen ne ruh ne de beden bakımından Cibril değildir. Eğer ruh Dıhye&#8217;ye benzeyen bedende ise bu durumda altı yüz kanadı olan beden, insanlardan birinin ru­hu bedenden ayrıldığı zaman bedenin ölmesi gibi Ölür mü? Yoksa ruhsuz olarak yaşamaya devam eder mi?</p>
<p><strong>Buna şu şekilde cevap veririz:</strong> İlk bedenden ayrılması o bedenin ölmesi­ni gerektirmez. Bu uzak bir ihtimal değildir. Çünkü ruhların ayrılmasıyla bedenlerin ölmesi aklî bir zorunluluk değildir. Bu yalnızca Allah&#8217;ın insan­ların ruhunda uyguladığı genel geçer bir adetidir. Cibrilin bedeni hayatta kalır, bu durumda onun marifet ve taatlerinden bir şey de eksilmez. Onun ruhunun ikinci bir bedene intikali şehitlerin ruhlarının yeşil kuşların ruhla­rına intikali gibi olmaz. Şehitlerin ruhlarının intikali tenasüh ehlinin görüş­lerine benzer.</p>
<p><strong>Şu söylenebilir:</strong> insan, suretinin güzelliğinden dolayı sevap almaz. Çün­kü bu insanın kendi yapısı değildir. Duyu organlarının güzelliği sebebiyle de sevap almaz, çünkü bunlar da insanın fiili değildir. Aklı ve kendisini hayırlı şeyler yapmaya, şerli şeylerden uzak durmaya yönlendiren fıtrat özellikleri sebebiyle de sevap almaz. Çünkü sevap ancak kişinin kendi fiili olarak yap­tığı şeylerde söz konusudur. Nitekim ayette &#8220;siz ancak yaptıklarınızın karşı­lığını görürsünüz&#8221;[76] buyurulmuştur. Bu nitelikler ise insanın ameli değildir. Bunlarda bir sorumluluk da söz konusu değildir. Çünkü insanın kudreti dı­şındadır. Şu halde peygamberler nübüvvet ve risalet nitelikleri dolayısıyla sevap kazanırlar mı?</p>
<p><strong>Buna şu şekilde cevap veririz:</strong> Risalet, sevap söz konusu olmayan şerefli niteliklerdendir. Ancak peygamber kendisine yüklenilen elçilik vazifesini yerine getirmekten dolayı sevap alır.</p>
<p>Nübüvvete gelince; alimler bunda ihtilaf etmişlerdir: &#8220;Nebi, Allah&#8217;tan al­dığı şeyleri insanlara bildirendir&#8221; görüşünde olanlara göre nebi, bundan do­layı sevap alır. Çünkü bu onun fiilidir. Eş&#8217;ârî mezhebinin görüşünde olup &#8220;nebi, Allah&#8217;ın kendisine bazı şeyleri bildirdiği kişidir&#8221; diyenlere göre nebi, Allah&#8217;ın kendisine bir şeyler bildirmesinden dolayı sevap almaz. Çünkü bu nebinin fiili değildir. Nice şerefli nitelikler vardır ki kişi bundan dolayı sevap almaz. Örneğin kişinin kendi çabasının sonucu olmayan ilhamlar ve sıfatla­rın en yücesi olan, Yüce Allah&#8217;ın yüzüne bakmak gibi, ki kişi bunlardan do­layı sevap almaz.</p>
<p>İzzeddin Ibn Abdüsselam &#8211; Islami Hükümlerin Hikmet ve Esasları,syf.689-692</p>
<p>Ilimdunyasi.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhlar-berzah-aleminde-nerede-kalmaktadir/">Ruhlar berzah aleminde nerede kalmaktadır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ruhlar-berzah-aleminde-nerede-kalmaktadir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruhun Mertebeleri ve Ruhu&#8217;l Kudüs</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-mertebeleri-ve-ruhul-kudus/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-mertebeleri-ve-ruhul-kudus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Feb 2018 15:54:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh/Cisim]]></category>
		<category><![CDATA[Rûhu'l-Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Mertebeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20112</guid>

					<description><![CDATA[<p>Felsefe dalında her birinin taraftarı ve savunucuları bulunan çeşitli nazariyelerden şimdilik vazgeçerek şu kadarını söyleyelim ki ruhun, cevheri ve öz varlığı ne olursa olsun, nev&#8217;inin hakikatı, hatta bir tek nevi içinde çeşitli mertebeleri bulunduğu şüphe götürmez bir gerçektir: İnsanların diğer canlılardan farkı, ruhlarının kendi nev&#8217;ine mahsus özelliğinden dolayı olduğu gibi, beşerin çeşitli sınıf ve fertleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhun-mertebeleri-ve-ruhul-kudus/">Ruhun Mertebeleri ve Ruhu’l Kudüs</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ruhun-mertebeleri-ve-ruhul-kudus/rewalls-com-13612-e1435830793148/" rel="attachment wp-att-20142"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-20142" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/reWalls.com-13612-e1435830793148.jpg" alt="" width="356" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/reWalls.com-13612-e1435830793148.jpg 465w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/reWalls.com-13612-e1435830793148-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 356px) 100vw, 356px" /></a></p>
<p>Felsefe dalında her birinin taraftarı ve savunucuları bulunan çeşitli nazariyelerden şimdilik vazgeçerek şu kadarını söyleyelim ki ruhun, cevheri ve öz varlığı ne olursa olsun, nev&#8217;inin hakikatı, hatta bir tek nevi içinde çeşitli mertebeleri bulunduğu şüphe götürmez bir gerçektir: İnsanların diğer canlılardan farkı, ruhlarının kendi nev&#8217;ine mahsus özelliğinden dolayı olduğu gibi, beşerin çeşitli sınıf ve fertleri arasındaki fark da en azından ruh mertebelerinin çokluğunu göstermektedir. Genellikle Peygamberler ise derece farklarıyla birlikte, Âdem kıssasından anlaşıldığı üzere, ilk fıtrata nazaran, beşer nev&#8217;i içinde Allah&#8217;ın halifeliğine mazhar olmuş yüksek bir ruh derecesine sahip kimselerdir.</p>
<p>Bu yüzdendir ki, âdeta kendi nevilerinin üstünde sayılabilecek bir ayrıcalıkları vardır. Bu yüksek ruh asaletine sahip bulunmalarının yanında ilâhî te&#8217;yide de mazhar olmaları onları, hem bilgi ve idrak yönünden, hem de tasarruf gücü demek olan iradeyi harekete geçirme yönünden ve bazan ikisiyle birden ruh mertebelerinin en yücelerine eriştiren tecellilere mazhar kılar. Bu tecellilerden her biri, beşerin alışılmış ruhî davranışlarından çok farklı ve üstün özellikler taşır. İşte bu özellikler o peygamberlerin, çeşitli kademelerde mucizelerini meydana getirirler. Bundan dolayıdır ki, peygamberlere mahsus bilgiler, beşer aklının tekrara ve tecrübeye dayalı olarak elde ettiği alışılmış bilgi ve idraklerin üstünde bir ilim, tasarruflarında da yine normal insanların sahib olabildikleri tasarrufun üstünde bir kudret ve irade zuhur edegelmiştir.</p>
<p>Bunun için ruhların bizzat Allah&#8217;a izafetle sonuçlanan alışılmış ve alışılmamış bütün güçlerini, çeşit ve mertebelerini bir bütün olarak dikkate almayanlar veya alamayanlar, ruhun en yüksek mertebesini aklın en aşağı mertebesi açısından ele alarak, harika denilen garip ve nadir olayları, daima alışılmışa şartlanmış aklın en aşağı ölçüsüyle çözmeye çalışanlar, peygamberlerin mucizeleri karşısında hep inkâr ve te&#8217;vil yoluna sapmışlardır. Diğer bir kısım insanlar da mucizeler nazariyesine sarılarak, genellikle aklın ve ilmin konusuna giren kesin gerçekleri inkâr etmeye ve görmezlikten gelmeye çalışmışlardır. Bunların birincisi ifrat, ikincisi ise tefrittir. Yaratılışın bütün sır ve inceliklerini, ne tekdüze tekrarlara dayanan prensiplere bağlı olarak deneysel ilmin ve fennin belli sınırları içine hapsetmeğe hakkımız var, ne de aklın ve ilmin kural ve ilkelerini bir kenara iterek, herşeyi yalnızca harikalarla açıklamağa hakkımız vardır.</p>
<p>İlmî araştırmalarla ortaya konan yeni yeni buluşlar, ilmin ve fennin sonu olmayan bir genişliğe sahip bulunduğunu gösteriyor. Bu husus inkâr kabul etmez bir gerçektir. Ayrıca normal aklın, ilim ve fennin hiçbir zaman inkâr edilemiyecek değişmez ve kesin hakikatleri içerdiği de bilinmelidir. Şunu da belirtelim ki, sebeplilik (nedensellik) ve çelişmezlik kanunları işte bu çeşit hakikatlerdendir. Bilgi denilen şey, daha ziyade tekdüze tekrarlara bağlı olarak, deneme yanılma sonucunda teşekkül eder. Ancak kâinatta değişim ve gelişim denilen bir ilke daha vardır. Halbuki her değişim, ilk meydana çıkışında, normal dediğimiz tekdüze tekrara dayanan oluşlara karşı bir hamle ve bir isyan sayılır. Bu yüzden de bir harikuladelik ifade eder. Bunun için, ilmî sonuçlara dayanan imanın yanında mucizeye dayanan imanın, irade olayı açısından çok önemli bir yeri vardır.</p>
<p>Çok zamanlar görülmüştür ki, ilim adamlarının kendi konuları dışındaki iş ve çabalarda iradeleri oldukça zayıftır, hatta büsbütün yok denilecek kadar azdır. Kendi tecrübemize dayalı olarak elde ettiğimiz bilgiler, bizde irade olayının teşekkülüne ve güçlenmesine katkıda bulunmuyorlar. Buna karşılık hiçbir ilmî ölçüden haberi olmayan bazı cahiller, ilim adamlarının göze alamayacağı işleri yapabilecek güçlü iradeler gösteriyorlar. Bu husus nazarî olarak herkesçe kabul edilse bile tatbikatta iradenin, hiçbir bilgiye ihtiyaç göstermeyen imandan kaynaklandığı ve oradan kuvvet aldığı gözleniyor. Bu da normal ilmin sonuçlarına inanmaktan değil, mucizeye inanmaktan doğuyor. İslâm dini, bu hakikati tesbit ve ahlâkı yüceltmek için, ilmin ve aklın kurallarına önem vermekle beraber, imanı gerektiren mucizelere de yer vermiştir.</p>
<p>Bu sebeple hakikî din adamlarının bilgileri, kendi iradelerini zayıflatmaz. Onlar ilmin ve aklın alanına giren konularda normali kabul ederler, olağanüstü hallerde mucizeye de inanırlar. Normal insanların sevindikleri konularda onların korktuğu ve endişeye kapıldığı, halkın üzülüp ağladıkları noktalarda ise onların ümide ve iyimserliğe kapıldıkları yönler bulunur. Hasılı insan ruhunda ümitsizlik ve korkuyu kısmen de olsa yok etmek için mucizelerin pek büyük etkisi vardır. Sırf aklî ve mantıkî düşünenlerin karamsarlıktan başka birşey göremedikleri kapkaranlık zamanlarda mucizeye iman, böyle ayrılık günlerinde parlayan sevgi güneşi gibi, azim ve iradeye musallat olmuş karamsarlığın paslarını silip süpürmeye yeter de artar bile. Fakat şurası unutulmamalıdır ki, mucize ve harikalara iman, bir genel ilke gibi ele alınamaz. Zaten isminden de anlaşılacağı gibi, bunun yalnızca özel ve olağanüstü hallere mahsus bir ilke olduğu kesindir.</p>
<p>Normal haller için aslolan aklın ve ilmin kurallarıdır. Ne dine, ne ilme önem vermeden, her an harika peşinde koşanlar ve daima yeni görüş ve fikirlerle yaşamak isteyenler, hiçbir zaman ilkellikten kurtulamazlar ve insanlar arasında bağlantı sağlayan sosyal kurallar ve ahlâkî kaideler bırakmayacak kadar cahil, sapık, başıbozuk ve baştan çıkarıcı bir hayat tarzına mahkum olurlar. Bundan dolayıdır ki, Kur&#8217;ân mucizesiyle ortaya konmuş bulunan cihanşumûl hükümler ve doğrular, kevnî mucize denilen öteki harikulâde (olağanüstü) olayların üstünde bir anlam ve değer taşırlar. İşte peygamberlerin ruhları, mertebelerine göre bu iki cihetle özel olarak ilâhî desteklere mazhar kılınmışlardır.</p>
<p>Bu ilâhî desteğin dış görüntülerinden birisi de onların ahlâklarıdır. Onların ruh mertebeleri, ahlâk bakımından ismet (günahsızlık) derecesine sahiptir. Bundan dolayıdır ki, İslâm inancı açısından peygamberlerin hepsi, çirkin ve alçaltıcı huy ve hareketlerden uzak ve yüce şahsiyetlerdir. Gerçi onlar için de beşeriyet gereği bazan zelle (ayak sürçmesi) ve hata mümkündür. Fakat onda ısrar ve istikrar (devamlılık) söz konusu değildir. Bu gibi şeyler Allah&#8217;ın yardımıyla hemen düzeltilir. Biz, eldeki Tevrat ve İncil nüshalarında geçmiş peygamberlere isnat edilen birtakım günah ve kabahatların, tahrifler sonucu olduğundan şüphe etmeyiz.</p>
<p>Cenab-ı Hak, peygamberlerin ruhlarına çeşitli mertebelerde gönderdiği bu ilahî destekleri, özellikle Hz. İsa hakkında &#8220;Biz onu Rûhu&#8217;l-Kudüs ile de destekledik&#8221;. (Bakara, 2/87) âyetiyle dile getirmiştir. Meryem oğlu İsa, ruhî bakımdan bilhassa Rûhu&#8217;l-Kudüs ile teyid olunmuştur. Bu gösterir ki, Rûhu&#8217;l-Kudüs, Hz. İsa&#8217;nın şahsiyetinin bir parçası değil, sadece onun destekleyicisidir. Şu halde hıristiyanların, Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8217;ü İsa&#8217;nın şahsiyetine dahil edip, öz şahsiyetinin bir bölümü gibi tasavvur etmeleri bir batıl inanç örneğidir ve geçersizdir.</p>
<p>Acaba Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8217;ten murad nedir? &#8220;Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8221; kelime itibariyle fevkalade temizlik, taharet ve nezahet yahut bereket ruhu, yahut mukaddes ruh demek ise de bunun gerçek anlamı hakkında tefsirciler birkaç rivayet nakletmişlerdir.</p>
<p><strong>1-</strong> Mücahid ve Rebî&#8217;in beyanına göre; &#8220;el-Kudüs&#8221; el-Kuddûs gibi ilâhî isimlerdendir. Şu halde Rûhu&#8217;l-kudüs, yani Allah&#8217;ın ruhu demek olabilir. Nitekim bu te&#8217;yid dolayısıyla Hz. İsa&#8217;ya &#8220;rûhullah&#8221; dahi denilir.</p>
<p><strong>2-</strong> İbnü Abbas&#8217;dan bir rivayete göre, burada &#8220;Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8221; Allah&#8217;ın ism-i azamı (en büyük ismi)dır ki, Hz. İsa bununla ölüleri diriltirdi.</p>
<p><strong>3-</strong> İncil&#8217;dir, nitekim &#8220;İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik.&#8221; (Şûrâ, 42/52) âyet-i kerimesinde Kur&#8217;ân vahyine dahi &#8220;ruh&#8221; denilmiştir.</p>
<p><strong>4-</strong> Katâde, Süddî, Dahhâk ve Rebî&#8217;in beyanına ve İbnü Abbas&#8217;dan diğer bir rivayete göre, Rûhu&#8217;l-Kudüs Cebrail&#8217;dir. Ve buna asahh-i akval, yani rivayetlerin en sıhhatlisi demişlerdir. Çünkü Peygamber Efendimiz, Hassân İbni Sabit (r.a.) bir kerre &#8220;Kureyş&#8217;i hicvet, Rûhu&#8217;l-Kudüs seninledir.&#8221; buyurduğu gibi, bir başka zamanda da &#8220;Ve Cebrail seninledir.&#8221; diye buyurmuşlardır. Demek ki, Rûhu&#8217;l-kudüs Cebrail aleyhisselâmın &#8220;Rûhu&#8217;l-Emîn&#8221; gibi diğer bir ismidir. Nitekim Hassân (r.a.) dahi beytinde &#8220;Allah&#8217;ın elçisi olan Cibrîl de bizdedir. O Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8217;ün ise eşi, benzeri yoktur.&#8221; diyerek Rûhu&#8217;l-Küdüs&#8217;ün Cebrail olduğunu göstermiştir. Cebrail&#8217;e &#8220;rûhullah&#8221; dahi denilmesi, diğer bir ilahî isim olan Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8217;ün aynı mânâya geldiğini doğrular.</p>
<p>Kur&#8217;ân diline ait bu kelimelerin göz önünde bulundurulması ile Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8217;ün Cebrail demek olduğu anlaşılır. Lakin bu takdirde şu soru akla gelebilir: Cebrail Hz. İsa&#8217;dan başka peygamberlere de indiği halde burada &#8220;onu Rûhu&#8217;l-Kudüs ile destekledik.&#8221; ilâhî ifadesinde söz konusu zamire Hz. Musa bile dahil edilmiyerek doğrudan doğruya zamirin Hz. İsa&#8217;ya tahsis edilmesinin mânâsı nedir? Bu ifadeden Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8217;ün Cebrail&#8217;den başka bir özel ruh olduğu anlaşılmaz mı?</p>
<p>Tefsircilerin açıklamasına göre, cevap hayır. Bu tahsisin anlamı şudur: Cebrail&#8217;in Hz. İsa&#8217;ya başka türlü bir ihtisası vardır ki, diğer peygamberlerde bunun örneği yoktur. Çünkü Hz. Meryem&#8217;e onun doğumunu müjdeleyen Cebrail&#8217;dir. Hz. İsa onun nefhi (üflemesi) ile doğmuş, onun terbiye ve desteğiyle büyümüş, her nereye gittiyse beraberinde gitmiştir. Nitekim Meryem Sûresi&#8217;nde &#8220;Ona ruhumuzu gönderdik, o ruh ona beşer şeklinde temessül edip göründü.&#8221; (Meryem, 19/17) buyurulmuştur. Âyette geçen &#8220;rûhanâ&#8221;, rûhullah, Rûhu&#8217;l-Kudüs, Cebrail&#8217;dir.</p>
<p>Bundan başka bilindiği gibi, İsrailoğulları&#8217;nın, Hz. İsa ve annesi Meryem hakkında iffet ve ismete, onların kudsiyetlerine aykırı sözler söylemiş olmaları ve âyette esas muhatap olan da yahudiler olduğundan, Hz. İsa hakkındaki bu âyet, tahsis için değil, fakat bilhassa yahudilerin isnat ve iftiralarına karşı Hz. İsa&#8217;yı tenzih için bu teyid özellikle söz konusu edilmiştir. İşte bundan dolayıdır ki, taharet ve temizlik anlamına gelen &#8220;Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8221; ismi tercih buyurulmuştur. Şunu da burada hatırlatmak lazım gelir ki, Hz. İsa &#8220;Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8221; ile teyid edilmiştir, fakat Rûhu&#8217;l-Kudüs ile teyid edilen yalnızca Hz. İsa değildir. &#8220;De ki, Rûhu&#8217;l-Kudüs, onu Rabbinden hak olarak indirmiştir.&#8221; (Nahl, 16/102) buyurulduğu şekilde Peygamber Efendimiz&#8217;e Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;i indiren de Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8217;tür. Oysa Kur&#8217;ân&#8217;ı ona indirenin Cebrail olduğu bilinen bir gerçektir. Demek ki, Rûhu&#8217;l-Kudüs Cebrail&#8217;dir. Güç ve kuvvet açısından Cibril veya Cebrail, ismet ve nezahet açısından da Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8217;tür.</p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,Azim,cild:1,syf.340-344</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhun-mertebeleri-ve-ruhul-kudus/">Ruhun Mertebeleri ve Ruhu’l Kudüs</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-mertebeleri-ve-ruhul-kudus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre Dairdir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Oct 2017 18:29:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cin/Şeytan/Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh/Cisim]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Haşr]]></category>
		<category><![CDATA[Melaike]]></category>
		<category><![CDATA[Melaike'nin ispatı]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh'un İspatı]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Bekası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18024</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Dokuzuncu Söz &#160; اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ۞ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir. Mukaddime Melaike ve ruhaniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamak’ında beyan edildiği gibi: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/">Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre Dairdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/images-1-72/" rel="attachment wp-att-18025"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18025" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-1.jpg" alt="" width="259" height="194" /></a></h2>
<h2>Yirmi Dokuzuncu Söz</h2>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ</strong></p>
<p><strong>تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ۞ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى</strong></p>
<p>Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir.</p>
<h3>Mukaddime</h3>
<p>Melaike ve ruhaniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamak’ında beyan edildiği gibi: Hakikat kat’iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki zemin gibi semavatın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler, o semavata münasip bulunsun. Şeriatın lisanında, pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere melaike ve ruhaniyat tesmiye edilir.</p>
<p>Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zira şu zeminimiz, semaya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zîşuur mahluklarla doldurulması, ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder belki tasrih eder ki: Şu muhteşem burçlar sahibi olan müzeyyen kasırlar misali olan semavat dahi nur-u vücudun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyası olan zîşuur ve zevi’l-idrak mahluklarla elbette doludur. O mahluklar dahi ins ve cin gibi şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubudiyetleri ile kâinatın büyük ve küllî mevcudatın tesbihatlarını temsil ediyorlar.</p>
<p>Evet, şu kâinatın keyfiyatı, onların vücudlarını gösteriyor. Çünkü kâinatı hadd ü hesaba gelmeyen dakik sanatlı tezyinat ve o manidar mehasin ile ve hikmettar nukuş ile süslendirip tezyin etmesi; bilbedahe ona göre mütefekkir ve istihsan edicilerin ve mütehayyir takdir edicilerin enzarını ister, vücudlarını talep eder.</p>
<p>Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister, taam ise aç olana verilir. Öyle ise şu nihayetsiz hüsn-ü sanat içinde gıda-i ervah ve kut-u kulûb; elbette melaike ve ruhanîlere bakar, gösterir. Madem bu nihayetsiz tezyinat, nihayetsiz bir vazife-i tefekkür ve ubudiyet ister. Halbuki ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu hikmetli nezarete, şu vüs’atli ubudiyete karşı, milyondan ancak birisini yapabilir.</p>
<p>Demek, bu nihayetsiz ve çok mütenevvi olan şu vezaif ve ibadete, nihayetsiz melaike envaları, ruhaniyat ecnasları lâzımdır ki şu mescid-i kebir-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.</p>
<p>Evet, şu kâinatın her bir cihetinde, her bir dairesinde, ruhaniyat ve melaikelerden birer taife, birer vazife-i ubudiyetle muvazzaf olarak bulunurlar. Bazı rivayat-ı ehadîsiyenin işaratıyla ve şu intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki: Bir kısım ecsam-ı camide-i seyyare –yıldızlar seyyaratından tut tâ yağmur kataratına kadar– bir kısım melaikenin sefine ve merakibidirler. O melaikeler, bu seyyarelere izn-i İlahî ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler ve o merkeplerinin tesbihatını temsil ederler.</p>
<p>Hem denilebilir: Bir kısım hayattar ecsam –bir hadîs-i şerifte “Ehl-i cennet ruhları, berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve cennette gezerler.” diye işaret ettiği طُيُورٌ خُضْرٌ tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar– bir cins ervahın tayyareleridir. Onlar bunların içine emr-i Hak’la girerler, âlem-i cismaniyatı seyredip o hayattar cesetlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile âlem-i cismanîdeki mu’cizat-ı fıtratı temaşa ediyorlar. Tesbihat-ı mahsusalarını eda ediyorlar.</p>
<p>İşte nasıl hakikat böyle iktiza ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktiza eyliyor. Çünkü şu kesafetli ve ruha münasebeti az olan topraktan ve şu küdûretli ve nur-u hayata münasebeti pek cüz’î olan sudan, mütemadiyen hummalı bir faaliyetle, letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi’l-idraki halk eden Fâtır-ı Hakîm, elbette ruha çok lâyık ve hayata çok münasip, şu nur denizinden ve hattâ şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu elektrik gibi sair madde-i latîfeden bir kısım zîşuur mahlukları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır.</p>
<h3>Birinci Maksat</h3>
<p>Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksatta dört nükte-i esasiye vardır.</p>
<h4>Birinci Esas</h4>
<p>Vücudun kemali, hayat iledir. Belki vücudun hakiki vücudu, hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır. Hayat, her şeyi her bir zîhayat olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyaya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki: “Şu bütün eşya, malımdır. Dünya, hanemdir. Kâinat, mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasıl ki ziya ecsamın görülmesine sebeptir ve renklerin –bir kavle göre– sebeb-i vücududur. Öyle de hayat dahi mevcudatın keşşafıdır. Keyfiyatın tahakkukuna sebeptir. Hem cüz’î bir cüzü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüze sığıştırmaya sebeptir. Ve hadsiz eşyayı, iştirak ve ittihat ettirip bir vahdete medar, bir ruha mazhar yapmak gibi kemalât-ı vücudun umumuna sebeptir. Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecelli-i vahdettir ve kesrette ehadiyetin bir âyinesidir.</p>
<p>Bak hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, garibdir, yalnızdır. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta ne varsa o dağa nisbeten ma’dumdur. Çünkü ne hayatı var ki hayat ile alâkadar olsun, ne şuuru var ki taalluk etsin.</p>
<p>Şimdi bak küçücük bir cisme, mesela bal arısına. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebet tesis eder ki bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebatatlarıyla öyle bir ticaret akdeder ki diyebilir: “Şu arz, benim bahçemdir, ticarethanemdir.”</p>
<p>İşte zîhayattaki meşhur havass-ı zahire ve bâtına duygularından başka, gayr-ı meş’ur sâika ve şâika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser envaıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele ve tasarrufa sahip olur.</p>
<p>İşte en küçük zîhayatta hayat böyle tesirini gösterse elbette hayat, tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki hayatın ziyası olan şuur ile akıl ile bir insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi o zîhayat kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve ruhiyede ve cismaniyede gezer. Yani, o zîşuur ve zîhayat manen o âlemlere misafir gittiği gibi o âlemler dahi o zîşuurun mir’at-ı ruhuna misafir olup irtisam ve temessül ile geliyorlar.</p>
<p>Hayat, Zat-ı Zülcelal’in en parlak bir bürhan-ı vahdeti ve en büyük bir maden-i nimeti ve en latîf bir tecelli-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezih-i sanatıdır. Evet, hafî ve dakiktir. Çünkü enva-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat ve o hayat-ı nebatın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nema bulması, o derece zahir ve kesrette ve mebzuliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakikati, hakiki olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.</p>
<p>Hem hayat, o kadar nezih ve temizdir ki iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbabın perdesini vaz’etmeyerek doğrudan doğruya mübaşeret ediyor. Fakat sair şeylerdeki umûr-u hasiseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâpâk keyfiyat-ı zahiriyeye menşe olmak için esbab-ı zahiriyeyi perde etmiştir.</p>
<p><em>Elhasıl</em>, denilebilir ki hayat olmazsa vücud, vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur.</p>
<p>Mademki hayat ve şuur, bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Madem şu bîçare perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevi’l-hayat ile zevi’l-ervah ile ve zevi’l-idrak ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakîn ile hükmolunur ki şu kusûr-u semaviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler bulunur. Nâr nuru yakmaz, belki ateş ışığa meded verir.</p>
<p>Madem kudret-i ezeliye bilmüşahede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halk eder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesifeyi, hayat vasıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı her şeyde kesretle serpiyor ve şuur ziyasıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi esîr gibi ruha yakın ve münasip olan sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, camid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ manalardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halk eder ki hayvanatın pek çok muhtelif ecnasları gibi pek çok muhtelif ruhanî mahlukları, o seyyalat-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melaike, bir kısmı da ruhanî ve cin ecnaslarıdır.</p>
<p>Melaikelerin ve ruhanîlerin kesretle vücudlarını kabul etmek ne derece hakikat ve bedihî ve makul olduğunu ve Kur’an’ın beyan ettiği gibi onları kabul etmeyen, ne derece hilaf-ı hakikat ve hilaf-ı hikmet bir hurafe, bir dalalet, bir hezeyan, bir divanelik olduğunu şu temsile bak, gör:</p>
<p>İki adam; biri bedevî, vahşi; biri medeni, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medeni muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki o hane; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acib bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hanenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medar-ı taayyüşü ve hususi şerait-i hayatiyeleri vardır ki onların bir kısmı âkilü’n-nebattır, yalnız nebatat ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs’atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahut göz zayıflığıyla veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle; o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki şerait-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşi bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbaba binaen görünmediklerinden ve buradaki şerait-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur, zîruh içinde yoktur.” der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht! Şu hakir, küçük haneyi görüyorsun ki zîruh ile amelelerle doldurulmuş ve biri var ki bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur.</p>
<p>Acaba hiç mümkün müdür ki şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın, şu sanatlı sarayların onlara münasip âlî sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerait-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz.</p>
<p>Adem-i rü’yet, adem-i vücuda delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet olamaz.</p>
<p>İşte şu temsil gibi ecram-ı ulviye ve ecsam-ı seyyare içinde küre-i arzın hakaret ve kesafeti ile beraber bu kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı olması ve en hasis ve en müteaffin cüzleri dahi birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynat olması, bizzarure ve bilbedahe ve bi’t-tarîkı’l-evlâ ve bi’l-hadsi’s-sadık ve bi’l-yakîni’l-kat’î delâlet eder, şehadet eyler, ilan eder ki:</p>
<p>Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat, burçlarıyla, yıldızlarıyla zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sair seyyalat-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara, şeriat-ı garra-yı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâm, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan “Melaike ve cânn ve ruhaniyattır.” der, tesmiye eder.</p>
<p>Melaikenin ise ecsamın muhtelif cinsleri gibi cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri vardır.</p>
<p><strong>Şu nükte-i esasiyenin hâtimesi:</strong></p>
<p>Bi’t-tecrübe, madde asıl değil ki vücud ona münhasır kalsın ve tabi olsun. Belki madde, bir mana ile kaimdir. İşte o mana, hayattır, ruhtur.</p>
<p>Hem bilmüşahede madde, mahdum değil ki her şey ona ircâ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatin tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatin esası da ruhtur.</p>
<p>Bilbedahe madde hâkim değil ki ona müracaat edilsin, kemalât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.</p>
<p>Hem bizzarure madde lüb değil, esas değil, müstekar değil ki işler ve kemalât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir.</p>
<p>Görülmüyor mu ki gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hal gösteriyor ki maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor.</p>
<p>İşte hiç mümkün müdür ki bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve zîşuurlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki şu maddiyat ve âlem-i şehadetteki mananın ve ruhun ve hayatın ve hakikatin şu hadsiz tereşşuhatı ve lemaat ve semeratının menabii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine ircâ edilip izah edilsin. Hâşâ ve kat’â ve aslâ! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemaat gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehadet ise âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.</p>
<h4>İkinci Esas</h4>
<p>Melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin sübutuna ve hakikatlerinin vücuduna bir icma-ı manevî ile –tabirde ihtilaflarıyla beraber– bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil, bilerek bilmeyerek ittifak etmişler denilebilir.</p>
<p>Hattâ maddiyatta çok ileri giden hükemanın meşaiyyun kısmı, melaikenin manasını inkâr etmeyerek “Her bir nev’in bir mahiyet-i mücerrede-i ruhaniyeleri vardır.” derler. Melaikeyi öyle tabir ediyorlar.</p>
<p>Eski hükemanın işrakiyyun kısmı dahi melaikenin manasında kabule muztar kalarak, yalnız yanlış olarak “Ukûl-ü Aşere ve Erbabü’l-Enva” diye isim vermişler.</p>
<p>Bütün ehl-i edyan “melekü’l-cibal, melekü’l-bihar, melekü’l-emtar” gibi her nev’e göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhamı ve irşadı ile bulunduğunu kabul ederek o namlarla tesmiye ediyorlar.</p>
<p>Hattâ akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemadat derecesine manen sukut etmiş olan maddiyyun ve tabiiyyun dahi melaikenin manasını inkâr edemeyerek (Hâşiye<a href="http://www.hizmetvakfi.org/risaleinur/yirmi-dokuzuncu-soz/#_ftn1" name="_ftnref1"><u>[1]</u></a>) “Kuva-yı Sâriye” namıyla bir cihette kabule mecbur olmuşlar.</p>
<p>Ey melaike ve ruhaniyatın kabulünde tereddüt gösteren bîçare adam! Neye istinad ediyorsun? Hangi hakikate güveniyorsun ki bütün ehl-i akıl, bilerek bilmeyerek melaikenin manasının sübutuna ve tahakkukuna ve ruhanîlerin tahakkukları hakkında ittifaklarına karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’ta ispat edildiği gibi hayat mevcudatın keşşafıdır, belki neticesidir, zübdesidir. Bütün ehl-i akıl, mana-yı melaikenin kabulünde manen müttefiktirler ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîruhlarla şenlendirilmiştir. Şu halde hiç mümkün olur mu ki şu feza-yı vesîa sekenelerden, şu semavat-ı latîfe mutavattinînden hâlî kalsın?</p>
<p>Hiç hatırına gelmesin ki şu hilkatte cari olan namuslar, kanunlar kâinatın hayattar olmasına kâfi gelir. Çünkü o cereyan eden namuslar, şu hükmeden kanunlar; itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır, ademî sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melaike denilen ibadullah olmazsa o namuslara, o kanunlara bir vücud taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat-i hariciye olamaz. Halbuki hayat, bir hakikat-i hariciyedir. Vehmî bir emr, hakikat-i hariciyeyi yüklenemez.</p>
<p><strong><em>Elhasıl</em></strong>, madem ehl-i hikmetle ehl-i din ve ashab-ı akıl ve nakil manen ittifak etmişler ki mevcudat, şu âlem-i şehadete münhasır değildir. Hem madem zahir olan âlem-i şehadet, camid ve teşekkül-ü ervaha nâmuvafık olduğu halde bu kadar zîruhlarla tezyin edilmiş. Elbette, vücud ona münhasır değildir. Belki daha çok tabakat-ı vücud vardır ki âlem-i şehadet onlara nisbeten münakkaş bir perdedir. Hem madem denizin balığa nisbeti gibi ervaha muvafık olan âlem-i gayb ve âlem-i mana, ervahlar ile dolu olmak iktiza eder. Hem madem bütün emirler, mana-yı melaikenin vücuduna şehadet ederler.</p>
<p>Elbette bilâ-şek velâ şüphe, melaike vücudlarının ve ruhanî hakikatlerinin en güzel sureti ve ukûl-ü selime kabul edecek ve istihsan edecek en makul keyfiyeti odur ki Kur’an, şerh ve beyan etmiştir. O Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan der ki: “Melaike, ibad-ı mükerremdir. Emre muhalefet etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar. Melaike, ecsam-ı latîfe-i nuraniyedirler. Muhtelif nevilere münkasımdırlar.”</p>
<p>Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir, “kelâm” sıfatından gelen şeriat-ı İlahiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de melaike dahi muazzam bir ümmettir ki onların amele kısmı “irade” sıfatından gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir-i Hakiki olan kudret-i Fâtıranın ve irade-i Ezeliyenin emirlerine tabi bir nevi ibadullahtırlar ki ecram-ı ulviyenin her biri onların birer mescidi, birer mabedi hükmündedirler.</p>
<h4>Üçüncü Esas</h4>
<p>Mesele-i melaike ve ruhaniyat, o mesaildendir ki tek bir cüzün vücudu ile bir küllün tahakkuku bilinir. Bir tek şahsın rü’yeti ile umum nev’in vücudu malûm olur. Çünkü kim inkâr ederse külliyen inkâr eder. Bir tekini kabul eden, o nev’in umumunu kabul etmeye mecburdur. Madem öyledir, işte bak: Görmüyor musun ve işitmiyor musun ki bütün ehl-i edyan, bütün asırlarda, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin tahakkukuna ittifak etmişler ve insanın taifeleri, birbirinden bahsi ve muhaveresi ve rivayeti gibi melaikelerle muhavere edilmesine ve onların müşahedesine ve onlardan rivayet etmesine icma etmişlerdir.</p>
<p>Acaba hiçbir fert melaikelerden bilbedahe görünmezse hem bilmüşahede bir şahsın veya müteaddid eşhasın vücudu kat’î bilinmezse hem onların bilbedahe, bilmüşahede vücudları hissedilmezse hiç mümkün müdür ki böyle bir icma ve ittifak devam etsin ve böyle müsbet ve vücudî bir emirde ve şuhuda istinad eden bir halde müstemirren ve tevatüren o ittifak devam etsin.</p>
<p>Hem hiç mümkün müdür ki şu itikad-ı umumînin menşei, mebâdi-i zaruriye ve bedihî emirler olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki hakikatsiz bir vehim; bütün inkılabat-ı beşeriyede, bütün akaid-i insaniyede istimrar etsin, beka bulsun. Hem hiç mümkün müdür ki şu ehl-i edyanın, bu icma-ı azîmin senedi; bir hads-i kat’î olmasın, bir yakîn-i şuhudî olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki o hads-i kat’î, o yakîn-i şuhudî, hadsiz emarelerden ve o emareler, hadsiz müşahedat vakıalarından ve o müşahedat vakıaları, şeksiz ve şüphesiz mebâdi-i zaruriyeye istinad etmesin. Öyle ise şu ehl-i edyandaki bu itikadat-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü manevî kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile melaike müşahedelerinden ve ruhanîlerin rü’yetlerinden hasıl olan mebâdi-i zaruriyedir, esasat-ı kat’iyedir.</p>
<p>Hem hiç mümkün müdür, hiç makul mudur, hiç kabil midir ki hayat-ı içtimaiye-i beşeriye semasının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiya ve evliya, tevatür suretiyle ve icma-ı manevî kuvvetiyle ihbar ettikleri ve şehadet ettikleri melaike ve ruhaniyatın vücudları ve müşahedeleri, bir şüphe kabul etsin, bir şekke medar olsun. Bâhusus onlar şu meselede ehl-i ihtisastırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ihtisas, binler başkasına müreccahtırlar. Hem şu meselede ehl-i ispattırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ispat, binler ehl-i nefy ve inkâra müreccahtırlar. Ve bilhassa kâinat semasında daim parlayan ve hiçbir vakit gurûb etmeyen âlem-i hakikatin Şemsü’ş-şümus’u olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ihbaratı ve risalet güneşi olan Zat-ı Ahmediye’nin (asm) şehadatı ve müşahedatı, hiç kabil midir ki bir şüphe kabul etsin.</p>
<p>Madem tek bir ruhaniyatın vücudu, bir zamanda tahakkuk etse şu nev’in umumen tahakkukunu gösteriyor. Ve madem şu nev’in vücudu tahakkuk ediyor. Elbette onların suret-i tahakkukunun en ahseni en makulü en makbulü; şeriatın şerh ettiği gibidir, Kur’an’ın gösterdiği gibidir, Sahib-i Mi’rac’ın gördüğü gibidir.</p>
<h4>Dördüncü Esas</h4>
<p>Şu kâinatın mevcudatına nazar-ı dikkatle bakılsa görünür ki cüz’iyat gibi külliyatın dahi birer şahs-ı manevîsi vardır ki birer vazife-i külliyesi görünüyor. Onda bir hizmet-i külliye görünüyor.</p>
<p>Mesela bir çiçek, kendince bir nakş-ı sanatı gösterip lisan-ı haliyle esma-i Fâtır’ı zikrettiği gibi küre-i arz bahçesi dahi bir çiçek hükmündedir. Gayet muntazam küllî vazife-i tesbihiyesi vardır. Nasıl ki bir meyve, bir intizam içinde bir ilanatı, tesbihatı ifade ediyor. Öyle de koca bir ağacın heyet-i umumiyesiyle gayet muntazam bir vazife-i fıtriyesi ve ubudiyeti vardır. Nasıl bir ağaç yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimatı ile bir tesbihatı var. Öyle de koca semavat denizi dahi kelimatı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Fâtır-ı Zülcelal’ine tesbihat yapar ve Sâni’-i Zülcelal’ine hamdeder ve hâkeza…</p>
<p>Mevcudat-ı hariciyenin her biri, sureten camid, şuursuz iken gayet hayatkârane ve şuurdarane vazifeleri ve tesbihatları vardır. Elbette nasıl melaikeler bunların âlem-i melekûtta mümessilidirler, tesbihatlarını ifade ederler; bunlar dahi âlem-i mülk ve âlem-i şehadette o melaikelerin timsalleri, haneleri, mescidleri hükmündedirler.</p>
<p>Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ında beyan edildiği gibi şu saray-ı âlemin Sâni’-i Zülcelal’i, o saray içinde istihdam ettiği dört kısım amelenin birincisi: Melaike ve ruhanîlerdir. Madem nebatat ve cemadat bilmeyerek ve bir bilenin emrinde gayet mühim, ücretsiz hidemattadırlar. Ve hayvanat, bir ücret-i cüz’iye mukabilinde bilmeyerek gayet küllî maksatlara hizmet ediyorlar. Ve insan, müeccel ve muaccel iki ücret mukabilinde o Sâni’-i Zülcelal’in makasıdını bilerek tevfik-i hareket etmek ve her şeyde nefislerine de bir hisse çıkarmak ve sair hademelere nezaret etmek ile istihdam edilmeleri, bilmüşahede görünüyor. Elbette dördüncü kısım, belki en birinci kısım olan hizmetkârlar, ameleler bulunacaktır.</p>
<p>Hem insana benzer ki o Sâni’-i Zülcelal’in makasıd-ı külliyesini bilir bir ubudiyet ile tevfik-i hareket ederler. Hem insanın hilafına olarak hazz-ı nefisten ve cüz’î ücretlerden tecerrüd ederek yalnız Sâni’-i Zülcelal’in nazarı ile emri ile teveccühü ile hesabı ile namı ile ve kurbiyetiyle ihtisas ile ve intisap ile hasıl ettikleri lezzet ve kemal ve zevk ve saadeti kâfi görüp hâlisen muhlisen çalışıyorlar.</p>
<p>Cinslerine göre kâinattaki mevcudatın envaına göre vazife-i ibadetleri tenevvü ediyor. Bir hükûmetin muhtelif dairelerde, muhtelif vazifedarları gibi saltanat-ı rububiyet dairelerinde vezaif-i ubudiyeti ve tesbihatı öyle tenevvü ediyor. Mesela Hazret-i Mikâil, yeryüzü tarlasında ekilen masnuat-ı İlahiyeye Cenab-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle bir nâzır-ı umumî hükmündedir. Tabir caiz ise umum çiftçi-misal melaikelerin reisidir. Hem Fâtır-ı Zülcelal’in izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle umum hayvanatın manevî çobanlarının reisi, büyük bir melek-i müekkeli vardır.</p>
<p>İşte madem şu mevcudat-ı hariciyenin, her birisinin üstünde, birer melek-i müekkel var olmak lâzım gelir. Tâ ki o cismin gösterdiği vezaif-i ubudiyet ve hidemat-ı tesbihiyesini âlem-i melekûtta temsil etsin, dergâh-ı uluhiyete bilerek takdim etsin. Elbette Muhbir-i Sadık’ın rivayet ettiği, melaikeler hakkındaki suretler gayet münasiptir ve makuldür.</p>
<p>Mesela, ferman etmiş ki: “Bazı melaikeler bulunur, kırk başı veya kırk bin başı var. Her başta kırk bin ağzı var, her bir ağızda kırk bin dil ile kırk bin tesbihat yapar.” Şu hakikat-i hadîsiyenin bir manası var, bir de sureti var.</p>
<p>Manası şudur ki: Melaikenin ibadatı hem gayet muntazamdır, mükemmeldir hem gayet küllîdir, geniştir.</p>
<p>Ve şu hakikatin sureti ise şudur ki: Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye vardır ki kırk bin baş, kırk bin tarz ile vezaif-i ubudiyeti yapar. Mesela, sema güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Zemin tek bir mahluk iken, yüz bin baş ile her başta yüz binler ağız ile her ağızda yüz binler lisan ile vazife-i ubudiyeti ve tesbihat-ı Rabbaniyeyi yapıyor. İşte küre-i arza müekkel melek dahi âlem-i melekûtta şu manayı göstermek için öyle görülmek lâzımdır.</p>
<p>Hattâ ben, mutavassıt bir badem ağacı gördüm ki: Kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım, kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım, kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim, her bir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve sanatları gördüm ki her biri Sâni’-i Zülcelal’in ayrı ayrı birer cilve-i esmasını ve birer ismini okutturuyor.</p>
<p>İşte hiç mümkün müdür ki şu badem ağacının Sâni’-i Zülcelal’i ve Hakîm-i Zülcemal’i, bu camid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun manasını bilen, ifade eden, kâinata ilan eden, dergâh-ı İlahiyeye takdim eden, ona münasip ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?</p>
<p>Ey arkadaş! Şuraya kadar beyanatımız, kalbi kabule ihzar etmek ve nefsi teslime mecbur etmek ve aklı iz’ana getirmek için bir mukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi bir derece fehmettin ise melaikelerle görüşmek istersen hazır ol. Hem evham-ı seyyieden temizlen. İşte Kur’an âlemi kapıları açıktır. İşte Kur’an cennet<strong>i مُفَتَّحَةُ الْاَبْوَابُ </strong>dır<strong>;</strong> gir bak. Melaikeyi o cennet-i Kur’aniye içinde güzel bir surette gör. Her bir âyet-i Tenzil, birer menzildir. İşte şu menzillerden bak:</p>
<p><strong>وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا ۞ فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا ۞ وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا ۞ فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا ۞ فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا ۞</strong></p>
<p><strong>وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ۞ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا ۞ وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا ۞ فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا ۞ فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا ۞</strong></p>
<p><strong>تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ۞ عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَ يَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ</strong></p>
<p>Hem dinle:<strong> سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ ۞ لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهٖ يَعْمَلُونَ </strong>senalarını işit.</p>
<p>Eğer cinnîlerle görüşmek istersen<strong> قُلْ اُوحِىَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ </strong>surlu sureye gir, onları gör, dinle ne diyorlar? Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki:</p>
<p><strong>اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا ۞ يَهْدٖٓى اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِهٖ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًا</strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi &#8211; Sözler/Yirmidokuzuncu Söz</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/">Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre Dairdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beden Öldükten Sonra Nefsin Ölmediğinin Açıklanması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/beden-oldukten-sonra-nefsin-olmediginin-ikna-yontemiyle-aciklanmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/beden-oldukten-sonra-nefsin-olmediginin-ikna-yontemiyle-aciklanmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2017 10:25:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh/Cisim]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Beden Öldükten Sonra Nefsin ölmediğinin İkna Yöntemiyle Açıklanması]]></category>
		<category><![CDATA[Bedenin ölümüyle ruh ölmez]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Baki olması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13545</guid>

					<description><![CDATA[<p>Beden Öldükten Sonra Nefsin Ölmediğinin İkna Yöntemiyle Açıklanması Onuncu Fasıl Fahreddin Râzî (ö. 1210) [1]Birinci delil: Akıllı kimselerden büyük bir grup, insanların en fazi­letlisinin peygamberler, veliler ve metafizikçi filozoflar olduğu hususun­da anlaşmışlardır. Fizik ve matematikle uğraşan filozofların varlığındaki fayda ise dünya hayatını yoluna koymak içindir. Mademki bu hayat baya­ğıdır, ona hizmet edenler de şerefli sayılamaz. [2] [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beden-oldukten-sonra-nefsin-olmediginin-ikna-yontemiyle-aciklanmasi/">Beden Öldükten Sonra Nefsin Ölmediğinin Açıklanması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/beden-oldukten-sonra-nefsin-olmediginin-ikna-yontemiyle-aciklanmasi/0000000368226-1-2/" rel="attachment wp-att-13546"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13546" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/0000000368226-1-1.jpg" alt="" width="330" height="481" /></a></strong></p>
<h3><strong>Beden Öldükten Sonra Nefsin Ölmediğinin İkna Yöntemiyle Açıklanması</strong></h3>
<p><strong>Onuncu Fasıl</strong></p>
<p>Fahreddin Râzî (ö. 1210)</p>
<p>[1]<strong>Birinci delil:</strong> Akıllı kimselerden büyük bir grup, insanların en fazi­letlisinin peygamberler, veliler ve metafizikçi filozoflar olduğu hususun­da anlaşmışlardır. Fizik ve matematikle uğraşan filozofların varlığındaki fayda ise dünya hayatını yoluna koymak içindir. Mademki bu hayat baya­ğıdır, ona hizmet edenler de şerefli sayılamaz.</p>
<p>[2] Durum böyle olduğuna göre deriz ki, peygamberler, velîler ve metafizikçi Filozoflar beden öldükten sonra nefsin ölmediği hususunda görüş birliğine varmışlardır. Bu üç grubun da yol ve yöntemi dünyadan yüz çevirip âhirete yönelmektir. Nitekim yüce Allah “(&#8230;) Asıl kalıcı olan sâlih ameller ise Rabbinin nezdinde sevapça daha hayırlı ve ümit bağla­maya daha layıktır” (el-Kehf 18/46) buyurmaktadır. Onlar bu hayatta olup bitenlere değer vermedikleri gibi ıslahına da çalışmazlardı. Âdeta onların, bu yolun değersizliğini ortaya koymak ve eleştirmekten başka bir işleri yoktu. Kim bu görüşü doğrulamak isterse, peygamberlerin dünya­dan el etek çekmelerini ve yüce Allah’a yönelmelerini açıklayan kitaplara müracaat etsin.</p>
<p>[3]Filozoflara gelince, kim onların durumunu ve bu konudaki tutum­larını merak ederse, hayatlarını, özellikle de Sokrat ve Eflatun’unkini konu alan kitapları okusun. Aristoteles’e gelince o, Kral İskender’in veziri ve hocası olduğundan dünya işleriyle çok ilgilenmişti. Bu durumu onun için bir ayıp saymışlardı. Bu da gösteriyor ki, büyük filozoflar, dünyayı talep etmenin kötü bir şey, âhireti önemsemenin ise takdire değer bir yol olduğu hususunda birleşmişlerdir, ölüm sonrasında nefsin varlığı sür­memiş olsaydı,dünya sevgisini eleştirmenin ve âhireti talep etmenin güzelliğini telkin konusundaki peygamber ve filozofların tavrı yanlış ve tutarsız; dünyaya tâlip olan fâsık ve kâfirlerin tutumu ise doğru olmuş olurdu. O halde bunun yanlışlığı kesin bir şekilde bilindiğine göre, bedenin ölümünden sonra nefsin bâkî olduğu kesinlik kazanmaktadır.</p>
<p>[4] <strong>İkinci delil ihtiyat yöntemidir.</strong> Biz diyoruz ki, bu beden ezelden doğduğu güne kadar yoktu; öldüğü günden ebediyete kadar da yok olarak kalacaktır. Malumdur ki, ezel-ebed arasındaki bu zaman dilimi, gayet çok olana nisbetle az mı azdır. Eğer bedenin ölümünden sonra nefsin bâkî kaldığına, sonrasında onun için mutluluk ve bahtsızlık olduğuna inansak; bu nedenle cismânî lezzetlerden sakınıp ruhânî iyiliklerin peşinde koş- sak; inandığımız doğru çıkarsa ebedî azaptan kurtulmuş ve ebedî sevaba kavuşmuş oluruz. Şayet inandığımız yanlış çıkarsa, ezel ile ebed arasın­daki azıcık sürede sadece bedenî lezzetlerden mahrum kalmış oluruz. Fakat ölümden sonra nefsin de öldüğüne, onun için mutluluk ve bahtsız­lığın sözkonusu olmadığına inansak ve inandığımız da doğru çıksa, şu birkaç günlük dünyada azıcık ve kısıtlı lezzetlere kavuşmuş oluruz. Eğer inandığımız yanlış çıkarsa, o zaman ebedî bahtsızlığı ve azabı boylamış oluruz.</p>
<p>[5] Şayet bunu anladınsa, bedenin ölümünden sonra nefsin varlığını sürdüreceğine olan inanç daha ihtiyatlı bir durum arz eder. Öyleyse bu yolu izlemek gerekir. İşte bu hususu dile getirmek üzere yüce İmam Ali b. Ebî Tâlîb -Allah ondan razı olsun ve kendisini de razı etsin- demiştir ki:<br />
Müneccimle tabip girip krize,<br />
Cesetler dirilmez demez mi bize.<br />
Hadi ordan dedim, siz işinize!<br />
Doğru çıkarsanız benim kaybım ne?<br />
Ben doğru çıkarsam vay halinize&#8230;(1)</p>
<p>[6] <strong>Bedenin ölümünden sonra nefsin bâkî olduğuna dair üçüncü iknaî delil şudur:</strong> En kadîm zamanlardan bu âna gelinceye kadar doğu ve batı­da yaşayanların,ölülerini -zulüm ve haksızlık ettiklerine inansalar bile- namazla, rahmetle ve hayır dua ile andıklarını görmekteyiz. Şayet bedenin ölümünden sonra nefis de ölmüş olsaydı bu ifadelerin boş ve geçersiz olması gerekirdi. Çünkü namaz, dua ve rahmet, ölüye hayır duayı ulaştırması için âlemin Rabbine bir yakarıştır. Lanet ve hakaret ise âlemin Rabbinden ölüye bir kötülük ve azabı ulaştırmasını dilemektir. Eğer bedenin ölümüyle birlikte nefis de ölmüş, bedenin yok olmasıyla o da yok olmuş olsaydı, iyilik ve kötülük dileklerini ölüye ulaştırmak imkânsız olurdu. Oysa böyle düşün­mek, en kadîm zamanlardan beri bütün dünya halklarının bâtıl üzere ittifak ettikleri anlamına gelir ki, bilindiği üzere bu, imkânsızdır (ba&#8217;îd).</p>
<p>[7] “Bu dua ve hakareti, yalnız çeşitli din ve mezhep mensupları, var­lığın hakikatini bilmedikleri için yapmaktadır; aklı başında kâmil bir filo­zof bunu asla yapmaz” denilirse; biz de deriz ki, faziletli ve kâmil filozof dediğimiz kimse kendi şüphe ve sapık anlayışından uzaklaşıp asıl fıtratı­na ve tabiî asliyetinin gereklerine dönecek olsa, kendisine çok iyiliği dokunan bir insan öldüğünde, onun yaptığı iyilikleri hatırlayınca o aslî fıtratı onu, ölen insanı rahmet ve dua ile anmaya sevk eder. Ölenden bir­çok kötülük gördüğünde ise onu lanet ve hakaretle anacaktır. Bu da nef­sin ölümsüz olduğunu kabul etmenin aslî fıtratın bir gereği olduğunu göstermektedir. Bu inançtan dönüşün sebebi sadece ârızî şüphelerdir.</p>
<p>[8] <strong>Dördüncü delil:</strong> İnsan rüyada anne ve babasını görür ve onlara bazı şeyler sorar. Onlar da bu sorulara doğru cevaplar verir. Hatta bir yerde hiç kimsenin bilmediği bir definenin bulunduğundan haberdar ederler. Derim ki, ben henüz ilk öğrenim gören bir çocukken, başlangıcı bulunma­yan olaylar meselesini okuyordum. Rüyada babamı gördüm, bana dedi ki: “Delillerin en güzeli şöyledir: Hareket, bir durumdan bir başka duruma intikaldir. Mahiyeti icabı bu, başkası tarafından öncelenmeyi gerektirir, ilk olmak, başkası tarafından öncelenmeye aykırıdır. O halde &#8216;ilk&#8217; ile ‘öncelenme’ kavramlarını bir arada düşünmek imkânsızdır.”</p>
<p>Bana göre bu yorum, bu mesele hakkında ileri sürülen her görüşten daha güzeldir.<br />
[9] Yine duyduğuma göre şair Firdevsî(2) Şehnâme’yı yazıp Sultan Mahmud Sebüg Tekin’e takdim edince sultan onu, kitabın değeriyle miitenâsib olmayan bir şeyle ödüllendirmiş. Bu duruma canı sıkılan Firdevsî rüyasında Rüstem’i görmüş. Rüstem şaire “Beni kitabında çok övdün, ama ben ölüler arasıııdayım, senin hakkını ödeyemem. Fakat falan yere git ve orayı kaz; orada bir define bulacaksın, onu al&#8221; der. Bunun üzerine şair demiş ki; “ölen Rüstem hayattaki Mahmud’dan daha çok kerem sahibidir.”</p>
<p>[10] Yine duyduğuma göre Aristoteles’in talebelerinin herhangi bir mesele hakkında başlan sıkışınca, onun kabrine giderek meseleyi orada tartışırlarmış, bu esnada mesele çözülür ve sıkıntı ortadan kalkarmış. Baskın görüş (zann-ı gâlib) ifade eden bu gibi haller, bedenin ölümünden sonra nefislerin ölmediğini bildirmektedir.</p>
<p>[11] <strong>Beşinci delil:</strong> Bizler hayır ve dinî amaçla yapılan her binanın, zayıf ve gevşek yapılsa da uzun zaman ayakta kaldığını; fakat krallar ve önde gelen büyükler için yapılan dünyevî amaçlı köşklerin ise gayet sağ­lam olmakla birlikte çok kısa zamanda yıkıldığını görmekteyiz. Dahası, zâhid, âbid ve âlimlerin anıları, eserleri ve eski eşyaları, çok yıpranmış bile olsa, ölümlerinin ardından uzun süre korunur. Ben, sahibinin ölü­münden yüz yirmi sene sonra ona ait yıpranmış, yırtılmış bir seccade gördüm. Nitekim RasûlullâhTn (s.a.s.) elbisesi altı yüz küsur yıldan beri korunmaktadır. Fakat kral ve hükümdarların gösterişli kıyafetleri çok kısa zamanda yok olup gitmektedir. Yine âlim ya da zâhid bir adam, fakir, zayıf ve insanların değer vermediği biri olsa da, ölümünden yüzlerce, bin­lerce sene sonra hatırasının yaşadığını görmekteyiz.</p>
<p>Fakat zalimlerin, hükümdarların dünyada ünü sanı çok kısa sürer, sonunda silinip gider. Dünyada onlardan ne eser ne de haber kalır.</p>
<p>[121 Bunu anladın ise şimdi deriz ki, tümevarıma dayalı bu gözlem, “yüce huzur”la ilişkili bulunan her şeyin, o ilişkinin gücü nisbetinde kalı­cı olduğu sonucunu vermektedir. Maddî âlemle ilişkili olanlar ise çabu­cak silinip gider. Durum böyle olduğuna göre deriz ki, nâtık nefis (akıl), zorunlu varlığın nuruyla aydınlanınca ondan aldığı güçle sayı, zaman ve şiddet bakımından gayet güçlenir. Bu nedenle kozmik düzen [es-seb&#8217;u’ş- şidâd) devam ettiği sürece o da varlığını bozulmaktan korunmuş olarak sürdürür. Konuya yaklaşımın tamamı şöyledir: Ben o yıpranmış ve yırtıl­mış olan yüz yirmi senelik seccadeyi görünce, kendi kendime dedim ki, uzun zaman korunan bu lime lime olmuş seccadeyi diğer gösterişli elbi­selerden ayrıcalıklı kılan, bedenini yöneten ve yüce Allah’ı bilmesinin nuruyla aydınlanan nefsin sahibi olan o adamın ayağını bunun üzerine basmasıdır. İşte bu kadarcık bir ilişkiden dolayı o eski püskü seccade uzun zamandan beri korunma imkânı bulmuştur. Bu kadarlık bir ilişki kahcılığa neden oluyorsa, nâtık nefis cevheri nasıl kalıcı olamaz?! Üstelik o, şâm yüce Allah’ın nurunun kabı ve zarfı, İlâhî âlemin ışığıdır.</p>
<p>[13] <strong>Altıncı delil:</strong> Biz, yüce Allah&#8217;ın emirlerine saygı duyan ve O’nun yarattıklarına şefkat gösteren her insanın uzun ömürlü olduğunu, yaşa­dığı sürece de belâ ve felaketlerden korunduğunu görmekteyiz. Buna mukâbil cinayet ve zarar verme konusunda fazlaca saldırgan olanların ömrü kısa olduğu gibi başlarına bir belâ gelmesinden de kurtulamazlar. Bu, büyük ölçüde tümevarıma dayalı bir kanaattir. Hatta diyebiliriz ki, saldırgan olmayan hayvanların ömrü uzun, zararlılarınla kısadır. Allah’ın emirlerine saygının anlamı, nefsin nazarî (teorik) gücünü geliştirmek; Allah’ın yarattıklarına şefkatin anlamı da nefsin yaratılmışlara yönelik amelî (pratik) gücünü geliştirmekten ibaret tir. Bu husustaki tümevarım yöntemi, bu iki gücü geliştirmeye yönelik çabanın, bedenin imkânı nisbetinde uzun süre yaşamasını sağladığını göstermektedir. Bu durumda nefis cevheri bu iki gücü kendinde bulun­durduğuna göre onun varlığını sürdürmesi daha evlâdır.</p>
<p>[14]<strong> </strong><strong>Yedinci delil:</strong> Durumu itibariyle insanlık üç kısma ayrılır. Onun en yakın ve aşağıdaki konumunu sırf cismâniyeti oluşturur. Âdeta bu, mescid, medrese ve tekke gibi hayır için yapılan binalar gibidir. Cismâni- yet ve ruhâniyeti birleştiren konuşma [kelâm), orta konumu temsil eder. Çünkü söz, cismâniyetten doğan ses ile ruhânî yani gayri maddî olan kav­ramdan (ma&#8217;nâ) oluşur. En yükseği ise sırf nefsanî (psikolojik) durumdur ki, o da hakikî ve doğru bilgiden ibarettir.</p>
<p>[15] Bunu anladın ise şimdi deriz ki, cismânî varlıkların uzun yaşama­sının ruhânîlere göre daha az olduğu gayet açıktır. Ayrıca cismâniyetten olup da ruhâniyetle ilişkili olan her şeyin, varlığım devam ettirme konu­sunda mümkün olan en son noktaya kadar vardığını görmekteyiz. Eğer istiyorsan Mescid-i Haram ve Mescid-i Aksâ&#8217;nın durumuna bakarak bunu anlayabilirsin. Kalıcı olmaları bakımından dünyada bu iki yapıya denk bir bina bulamazsın. İkinci mertebeye gelince, ruhânî kavramlarla ilgili her söz, mümkün olan en son noktaya kadar varlığını sürdürür. Eğer anlamak istiyorsan Tevrat, Incil, Zebur ve Kur’ân gibi Allah’ın indirdiği kitapları; tarzları farklı olmakla birlikte hikmete dair kitapları düşün. Farklı türden olsalar da bunlar yeryüzünde ebediyen kalacaktır. Gördük ki, cismânîler ruhânîlerle ilişki kurunca ömürleri büyük ölçüde uzuyor. Hâlbuki cismânî olanlarda aslolan yıkılıp yok olup gitmektir. Fakat özü ve nitelikleri itibariyle nefis cevheri sırf ruhânîdir.</p>
<p>O halde ebedîliği gerektiren ve en büyük iksir sayılan yüce Allah&#8217;ı bilen nefis, değişim ve fânilikten uzak olarak, tertemiz bekâyı hak etmeye daha layıktır.</p>
<p>[16] <strong>Sekizinci delil:</strong> Tümevarım yöntemi gösteriyor ki, insanın kalbine yüce Allah&#8217;ı bilme nuru tecelli edip O’nun celal ve kibriyâ sıfatları kalpte inkişâf edince nefsi güçlenir, gücü gelişir; öyle hale gelir ki, dünyanın en büyük hükümdarlarını bile önemsemez ve hiç kimsenin makamında asla gözü olmaz. Fakat tecelli ve keşif hali kalpten gidince o kimse ilk durumu­na döner, öyle ki, en basit şeyden korkar ve sakıncası en az olanlardan bile ürker hale gelir. Anlatıldığına göre İbrahim el-Havâss,(3) müritleriyle çölde bulunurken bir gece kendini keşf makamında bulur. Orada oturur­ken yırtıcı hayvanlar çevresinde toplandığı halde o bunlara hiç aldırış etmez, fakat müritler korktukları için ağaçlara tırmanırlar. İkinci gece kendisinden o hal gittiği halde otururken bir sivrisinek elini sokar ve o, bundan duyduğu acıyı [etrafındakilere] belli eder. Bunun üzerine bir müridi der ki: “Dün gece sizi yırtıcı hayvanlar kuşatmışken hiç aldırış etmediniz, fakat bu gece sivrisinekten yakmıyorsunuz.” İbrahim el-Ha­vâss der ki: “Dün gece bana gayb âleminden çok değerli bir konuk ve büyük bir sultan gelmişti. Onun gücü sayesinde o yırtıcılara aldırış etme­dim. Ama bu gece kendimle başbaşayım. Bu yüzden sivrisineğin verdiği sıkıntıya katlanamıyorum.”</p>
<p>[17] Anlattıklarımızdan ortaya çıkan şudur: Gayb âleminden zuhur eden nur, ruh cevherini güçlendirir ve nefsin madde âlemine olan üstün­lüğünü ifade eder. Durum böyle olduğuna göre, ölüm yaklaşınca nefis cevherinin yüce Allah’a sığınması gereklidir. O esnada mükâşefe gerçek­leşir; böylece nefis cevheri öyle bir güç kazanır ki, artık bütünüyle âlemin harap olmasına aldırış etmez; o halde zayıf bedenin harap olmasına neden aldırış etsin!</p>
<p>[18] <strong>Dokuzuncu delil:</strong> Bedenin fânî olmasıyla nefis de fânî olsa, nefis kendi bekâsını temin için bedene muhtaç olmuş olurdu. Oysa aslında beden kendi bekâsı için değil, niteliklerinin bekâsı için nefse muhtaçtır. Onlar mizaca ait niteliklerdir. Bu durumda nefsin bedene olan ihtiyacı, bedenin nefse ihtiyacından daha fazla olmuş olur. Bir şey daha çok muh­taç ise muhtaç olduğu varlıktan daha değersiz düzeyde demektir. Buna göre bedenin ölümüyle nefis de ölmüş olsa, nefsin bedenden daha düşük düzeyde olması gerekir; bu ise geçersizdir. Çünkü beden nefisle birliktey­ken değerlidir, nefis bulunmayınca o gayet değersizdir. Böylece bedenin ölümüyle nefsin ölmediği iyice anlaşılmıştır.</p>
<p>[19] <strong>Onuncu delil:</strong> Bedenin ölümü, cisimlerdeki sıfatların değişimin­den ibarettir. Bedenin ölümü, sadece mizaca ilişkin niteliğin ve normal azaların ortadan kalkmasıdır. Buna göre deriz ki, o arazların cisimlerle olan ilişkisi, cisimlerde tasarrufta bulunan nefisle olan ilişkisinden daha mükemmel ve daha güçlüdür. O arazların ortadan kalkması, aralarında çok yakın ilişki bulunan cisimlerin ortadan kalkmasını gerektirmezken, nefisle uzaktan ilişkisi bulunanın ortadan kalkması, nefsin fânî olmasını evleviyetle gerektirmez.</p>
<p>[20] İşte bu konuda üç saatten az bir sürede hatır ve hayalime gelen yorumların toplamı bundan ibarettir. Bu iknaî delillerden dolayı kimse­nin bizi ayıplamaya hakkı yoktur. Zira biz, eğer bir gaye önemli ve ciddi ise aynı zamanda değerli, yüce ve zor olduğunu anlattık. O gayeyi bazen kesin delillerle, bazen güçlü ve zayıf iknaî delillerle gerçekleştirmek akl-ı selimin gereklerindendir. Allah daha iyi bilir.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>(1)-</strong> Aslında Ebu 1-Alâ el-Ma‘arrî’ye ait olan bu kıtanın manzum çevirisi tarafımızda yapılmıştır.</p>
<p><strong>(2)-</strong> Firdevsî (ö. 411/1020 [?]) İran&#8217;ın millî destanı olarak kabul edilen ve 60.000 beyit­ten oluşan Şehnâme’nin müellifidir. Şehnâme’yi Gazneli hükümdarı Mahmııd b. Sebüg Tekin’e (ö. 421/1030) ithaf eden ve eseri bizzat sultana sunan Firdevsî, bir rivayete göre Gazneli Mahmud&#8217;dan eserinin değerine lâyık bir ödül alamamış, kendisine verilen 60.000 dirhemin 20.000’ini Sultan Mahmud’un gözdesi Ayaz’a, 20.000’ini hamamcıya, 20.000’ini de hamamın yanındaki bozacı veya mey­haneciye vermiş ve Sultan Mahmud için bir hicviye yazarak Herat’a kaçmıştır; bkz. Mehmet Kanar, “Firdevsî&#8221;, DİA, c. XIII (İstanbul 1996), s. 125-127.</p>
<p><strong>(3)</strong>&#8211; Ebû îshâk İbrahim b. Ahmed el-Havâss (ö. 291/904): Riyâzet ve tevekküle önem vermesiyle tanınan ilk dönem sûfîlerindendir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Felsefe ve Ölüm Ötesi,Klasik yay.,Derleyici:Mahmut Kaya,syf:112-119</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beden-oldukten-sonra-nefsin-olmediginin-ikna-yontemiyle-aciklanmasi/">Beden Öldükten Sonra Nefsin Ölmediğinin Açıklanması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/beden-oldukten-sonra-nefsin-olmediginin-ikna-yontemiyle-aciklanmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruhun Devamlılığı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-devamliligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-devamliligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 10:03:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ruh/Cisim]]></category>
		<category><![CDATA[Emr âlemi]]></category>
		<category><![CDATA[Haluk Nurbaki]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Bakidir]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Devamlılığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8153</guid>

					<description><![CDATA[<p>Emr âlemini, bir televizyon yayın merkezine benzetir, insan bedenini de televizyon alıcısı yerine koyarsak, ruh; stüdyodan yayılan TV dalğalarına ben­zer. Nasıl ki TV olayında bu dalgalar TV stüdyosunun bir parçası değilse ve an­cak mönitöre yansıdığı zaman televizyon merkezindeki görüntüyü bize iletiyor­sa ruhlar da Allah&#8217;ın bir parçası değildir. Ancak O&#8217;nun sıfatının bir tecellisidir. Böylece ruhun ilahi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhun-devamliligi/">Ruhun Devamlılığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-24.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8154" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-24.jpg" alt="Ruhun Devamlılığı" width="356" height="262" /></a></p>
<p>Emr âlemini, bir televizyon yayın merkezine benzetir, insan bedenini de televizyon alıcısı yerine koyarsak, ruh; stüdyodan yayılan TV dalğalarına ben­zer. Nasıl ki TV olayında bu dalgalar TV stüdyosunun bir parçası değilse ve an­cak mönitöre yansıdığı zaman televizyon merkezindeki görüntüyü bize iletiyor­sa ruhlar da Allah&#8217;ın bir parçası değildir. Ancak O&#8217;nun sıfatının bir tecellisidir. Böylece ruhun ilahi sıfatlardan bir tecelli olduğu, fakat Allah&#8217;ın hiç bir şekilde bir parçasını temsil etmediğini daha kolay kavrayabiliriz.</p>
<p>Ölüm olayı, bir tarz televizyon alıcısının Fişini çekme hadisesidir. Bu durumda bizim televizyonumuz sussa dahi, TV dalgaları sürekliliğini korumak­tadır. Dolayısıyla bedenin Ölümüne rağmen ruhun devamlılığı aşikardır.</p>
<p>Onk. Dr. Halûk Nurbaki, Zafer, sayı: 182 sh. 15-16.1992</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhun-devamliligi/">Ruhun Devamlılığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-devamliligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Sadece Bedenden İbaret Değildir&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-sadece-bedenden-ibaret-degildir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-sadece-bedenden-ibaret-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 21:42:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh/Cisim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Sadece Bedenden İbaret Değildir...]]></category>
		<category><![CDATA[Dış âlemin ruha tesiri]]></category>
		<category><![CDATA[Ferid Kam]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh ve Beden]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6513</guid>

					<description><![CDATA[<p>Azizim, insan bu görülen ve algılanan heykelden ibaret değildir. Ruh denilen İlâhi sırdan ibarettir. Nefse hakim ol ve onun faziletlerini tamamlayıp ge­liştir. Çünkü sen bedeninle değil ruhunla insansın, İnsanın nefsinin şuuruna sahip olması ilk olarak ka­bul edilmesi gereken apaçık hakikatlardandır. Yani bütün mülâhazalardan, bütün düşüncelerden önce gelir. İnsanın (Burada insandan maksat ruhtur) kendi varlığını inkâr [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-sadece-bedenden-ibaret-degildir/">İnsan Sadece Bedenden İbaret Değildir…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Azizim, insan bu görülen ve algılanan heykelden ibaret değildir. Ruh denilen İlâhi sırdan ibarettir.</p>
<p>Nefse hakim ol ve onun faziletlerini tamamlayıp ge­liştir.</p>
<p>Çünkü sen bedeninle değil ruhunla insansın,</p>
<p>İnsanın nefsinin şuuruna sahip olması ilk olarak ka­bul edilmesi gereken apaçık hakikatlardandır. Yani bütün mülâhazalardan, bütün düşüncelerden önce gelir. İnsanın (Burada insandan maksat ruhtur) kendi varlığını inkâr etmesi, Hoca Nasreddin&#8217; merhumun gelen bir misafiri sav­mak için içeriden: Efendi oda yok, demesi gibidir.</p>
<p>Ruh sâde (Üzerine bir şey yazılmamış) bir levha gi­bidir. Bedenimize girdikten sonra, maddî şekiller duyular yoluyla onda nakış olunur, o da bu vasıtayla dış âlemin varlığından haberdar olur. Gönül burada bir iki söz söyle­mek isterdi. Fakat susmayı tercih etti.</p>
<p>Çünkü bir kabristan ziyaretinin bundan fazla söze ta­hammülü yoktur. Burada söylenecek sözler o ziyarete mu­vafık mahiyette olmalı.</p>
<p>Biz de ruhun diğer halleriyle ilgili sözleri bir tarafa bırakalım da makama uygun bir söz söyleyelim: Büyük babamın ziyareti bende tuhaf tuhaf fikirler hasıl etti. O fikirlerin özeli sudur :</p>
<p>Ruh bedenle ilgisinin kesilmesinden sonra dünyadaki fiillerini &#8211; Fakat mülâyim bir şekilde temsil ederek &#8211; ha­yal, daha doğrusu idrak edecektir. Fakat siz diyeceksiniz ki, dimağsız ruh nasıl tahayyül ve idrak edebilir? Dimağ ruha o tahayyül özelliğini vermiştir. Tahayyüle, idraka mahsus olan nitelikler ona istidat kazandırmıştır. Şu hal­de bedenle ilgisinin kesilmesinden sonra beyne ait fiilleri, beyne ihtiyacı olmaksızın yerine getirebilir. Çünkü bey­nin, ilgisinin kesilmeden önce, ruha verdiği hareketin, de­vamlı olarak, onda var olduğu düşünülebilir. Meselâ ruh dünyada işlediği iyi bir şeyin kendisinde sebep olduğu se­vinç hissini, âlem dışında hoşlandığı şeylerden birine, bir güzel çiçeğe benzeterek tahayyül eder. Bu tahayyül ken­disi için neşeye sebep olur. Bizim hayal namını verdiğimiz bir şey, devam ve istikrarından, ruhun dış âlemle olan alâ­kasının kopması sebebiyle ona fazla tesirinden dolayı, sırf hakikatten ziyade hakikat halini alır. Keza insanın fena bir fiili de yılan gibi hoşlanmadığı bir surette temsil eder ve ruhu bu sebeble sıkıntıya sokar.</p>
<p><strong>Dış âlemin ruha tesiri :</strong></p>
<p>Ruhun bu tasarrufları bedenden ilgisi kesilmeden, ev­vel bir dakika kendisinde vuku bulan hallerdendir. Bu­nun yazılarımız ve konuşmalarımızda tesirleri görülür. Demek ruhun kategorileri bir uygun temsil ile tahayyül etmesi ve ondan etkilenmesi kendisi için daima vuku bu­lan hallerden imiş. Bu böyle olduğu gibi hareketlerimiz­den ayrılmasına imkân olmayan hallerde daima ruhumu­za tesir icra etmekten geri kalmaz. İster fiillerimizi uygun benzetmelerle tahayyül edelim; ister o fiilin benzetmeksizin, doğrudan doğruya tesirine maruz kalalım; her iki su­rette de ruhumuzun, mâhiyetlerine göre fillerimizden et­kilenmesi zarûrî demek olur, fakat hislerin dağdağası her zaman fiillerimizi uygun temsil ile tahayyülümüze, şu halde ondan tam mânasıyla etkilenmemize mani ise de o etkilenme mâhiyetine şuurumuz, katılmaksızın nefsimiz­de hüküm fermâ olmaktan hali değildir. Mesel çoğunlukla içimizde bir sıkıntı olur. Sebebini sorsalar, bilmiyorum, diye cevap veririz. Uykuya yattığımız yani hislerin faali­yetini tatil edip dış âlemle alâkayı kestiğimiz zaman o hâ­li rüyada uygun bir temsil ile görür, ondan etkileniriz, iş­te bunlar hep nâtık nefsin kendisine has hal ve hareketlerindendir.</p>
<p>Burada meşhur paskal’ın bir sözü hatırıma gel­di. Diyor ki : Halktan birisi her gece kendisini rüyada pa­dişah olmuş görse, padişahlığın gereği olan safalarla meş­gul olsa, hemen bir padişah kadar mesut olmuş demektir. Bu böyle olduğu gibi padişahlardan biri de, yaşadığı müd­detçe, her gece düşünde kendisini halktan biri gibi görse, onun çektiği zahmeti, meşakkati çekse hemen onun kadar bedbaht olur. Demek ki rüyada görülen şeylerin ruha olan tesiri uyanık hallerin tesirinden az değilmiş. Fakat bunda rüyanın aynı tarzda ve devamlı olması şarttır. Değişmesi bu tesirin tamamının zuhuruna mânidir. Fiillerimizin ge­rektirdiği şeylerin, dünyada tam tesirine, dış âlemin gürültüsü (Dağdağa) nün mani olduğunu söylemiştik. Hokkabazlann gürültü ile sünnet çocuğunu avuttuğu gibi, dış âlemin çeşit çeşit hokkabazlığı da bir dereceye kadar bizim ıztırabımızı hafifletiyor.</p>
<p>Her gün görülen hallerdendir : Meselâ bir insan bir şeyden ziyadece etkilenirse dış âlemin gürültüsünü tabii olarak artırmak lüzumunu duyar. Meselâ saz bilirse saz çalar, sokağa çıkar, yahut ahbabıyla görüşür. Bunlar hep o etkilenmesinin şiddetini hafifletmek maksadım güden ve içgüdünün şevki ile düşünülmeden alınmış tedbirlerdir. Bu tedbirler dış gürültüleri artırıp ruhu bulunduğu nokta­dan geriletir.</p>
<p>Ruh bu tesirleri ancak kabirde gözden geçirir :</p>
<p>Fakat ne yapılırsa yapılsın, her fiilin ayrılmaz parça­sı olan bir hal bir olay vardır ki, o fiilin bizden sâdır olay­ların oluşuyla ruhda bu hal derhal tecelli eder. Ruh kendi­sinde tecelli eden hallerin, hepsini, teşbihte hata olmaz, gramofon plâğı gibi alır ve muhafaza eder. O hallerin bir tanesini bile kayb etmez. Çünkü dünyadan beraber götü­receği ancak odur. Hayat kavgası ve gürültüsü o hallerden hasıl olan tesirlerin tamamının ortaya çıkmasına mâni ol­duğu için, ruh kendisinde olan sermayeyi bilmez, yalnız onu toplamakla meşgul olur. Topladığı şeylerin nasıl şey­ler olduğunu anlamak için tenha bir yerde oturup onları birer birer gözden geçirmesi lâzımdır. İşte o tenha yer de şu sohbetin konusunu teşkil eden sükût yerindeki terke- dildiği hücredir. Orada dağdağa yoktur. Ruh kendi kendi­ne kalır. Dünyada topladığı şeyleri birer birer gözden ge­çirip ne olduklarım anlar.</p>
<p>Ruh dış âlemle olan ilişkisini temin eden göz, kulak, burun vesaire gibi şeylerden ayrılıp kendi kendine kaldığı, dolayısıyla kendisini meşgul eden bu kadar dağdağanın bir anda yok olduğu bir sırada cidden müşkül bir mevkide kalır. Dünyadaki mümkün olan cezaların en şiddetlisi tefrîd yani bir adamı Dışarıyla büsbütün alakasını keserek-dar bir yerde haps etmek cezasıdır. Ruh dış âlemle ilgisini kestiği dakikada tek başına kalır; artık yalnızlık hücresin­de kendi fiillerinden başka dostu , yâri bulunmaz. Başlar bunları hayal etmeğe, o hayal ettiği şeylerle has­bıhale!</p>
<p>İşte insan ameliyle dirilir, sözünün tafsili budur. Yu­karıdan beri nîh hakkında bir çok söz söyledik. Fakat son durağın halleri, kabir azabının hakiki mahiyetine nazaran bu sözlerde o hakikatları münasip bir temsilden başka bir şey değildir, öldükten sonra ibret nazarları önünde tecel­li edecek temaşanın hakikatini Allah’dan başka kimse bil­mez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ferid Kam &#8211; Dini-Felsefi Sohbetler (D.i.b yay.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-sadece-bedenden-ibaret-degildir/">İnsan Sadece Bedenden İbaret Değildir…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-sadece-bedenden-ibaret-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruhun Bedenden Ayrıldıktan Sonrası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-bedenden-ayrildiktan-sonrasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-bedenden-ayrildiktan-sonrasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 18:58:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh/Cisim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Bedenden Ayrılması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6464</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ruh bedenden ayrıldıktan son­ra: Eğer dünyada bir hak veya bir bâtıl kesbetmemiş ise kurtu­lanlardandır. O, ne azap görür, ne de nimetlere garkolur. Sâbîler ve deliler bu gruptandır. Eğer vehmi, fasit ve hakka zıt olan inançlara saplanmış, ay­rıca şeriate muhalif ameller işlemiş ise o, elem verici bir azabın içindedir. Eğer yakinî delillere istinad etmemekle birlikte hak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhun-bedenden-ayrildiktan-sonrasi/">Ruhun Bedenden Ayrıldıktan Sonrası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-41.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6467" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-41.jpg" alt="Ruhun Bedenden Ayrılması" width="243" height="366" /></a>Ruh bedenden ayrıldıktan son­ra:</strong></p>
<p>Eğer dünyada bir hak veya bir bâtıl kesbetmemiş ise kurtu­lanlardandır. O, ne azap görür, ne de nimetlere garkolur. Sâbîler ve deliler bu gruptandır.</p>
<p>Eğer vehmi, fasit ve hakka zıt olan inançlara saplanmış, ay­rıca şeriate muhalif ameller işlemiş ise o, elem verici bir azabın içindedir.</p>
<p>Eğer yakinî delillere istinad etmemekle birlikte hak bir inanca sahip olmuş ise cennet ehlindendir.</p>
<p>Eğer hak bir inanca sahip olmakla beraber dünyanın müzahrafatı, zevkleri ve heva ve hevesiyle iştigal etmişse azaptadır. An­cak bu azap bâkî değildir. Uzun bir müddet sonra yok olur. Çünkü bu ruh esas olan şeye yani hak itikada sahiptir.</p>
<p>Eğer yakini delillere dayanan hak inançlara sahipse ve ke­mâl derecelerini bilecek kadar ilmi varsa; fakat şeriat yolundan çık­mış, hayır yoluna girmemiş ve ilmi ile âmel etmemiş ise bir müddet azapta kalır, daha sonra bu azap yok olur. Bâkî kalmaz. Bu insan il­mi sebebiyle ahirette saâdet derecesine ulaşır. Çünkü bu arızî hal­ler, şehevî hislerin iktizasıdır. Bunlar ise sonunda yok olurlar.</p>
<p>Eğer ruha sezgi veya tefekkür yoluyla yakınî ilimler hasıl ol­muş, ahlâkını güzelleştirmiş ve o şeriatin gerektirdiği şekilde amel etmiş ise onun için saâdette yüce dereceler ve kendisinde ayrılık bulunmayan bir vuslat vardır. Bu vuslat Allah-u Tealâ’nın cemâli­ne nazar etmektir. Nitekim Allah-u TeâlaKur’ân-ı Kerim’de ; “O gün birtakım yüzler Rablerine bakıp parlayacaktır”buyurmuştur.</p>
<p>Aklı olan bir kimseye bu saâdeti elde etmek için çalışmak, bu saâdete engel olan şeylerden kaçınmak yaraşır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam Gazali,Mearicul Kuds</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhun-bedenden-ayrildiktan-sonrasi/">Ruhun Bedenden Ayrıldıktan Sonrası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-bedenden-ayrildiktan-sonrasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruh Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ruh/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ruh/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2015 23:16:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ruh/Cisim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Bedenin Ölmesiyle Ölmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6406</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ruh öyle bir varlıktır ki, insan onu tezkiye ettiğinde felaha erer, onu kirlettiğinde hüsrana uğrar. O mevcudatın hülasasıdır, ahiret âleminde zübde-i kainâttır. Bedenin ölmesiyle ölmez. Eğer ruh marifetlerle bezenirse Allah-u Tealâ’ya kavuşmanın müjdesini alarak ferahlar ve saadet-i ebediyeye kavuşur. Nitekim Allah-u Tealâ: “Onlar diri(hayy)dırlar ve Rableri indinde rızıklanmaktadırlar. Allah’ın fazl-ı keremiyle kendilerini verdikleriyle ferihtirler.’’ buyurmuştur. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruh/">Ruh Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islam-rivayetlere-gore-ruhun-mahiyeti39b1d8ae56.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6407" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islam-rivayetlere-gore-ruhun-mahiyeti39b1d8ae56.jpg" alt="Ruh" width="387" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islam-rivayetlere-gore-ruhun-mahiyeti39b1d8ae56.jpg 580w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islam-rivayetlere-gore-ruhun-mahiyeti39b1d8ae56-575x305.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islam-rivayetlere-gore-ruhun-mahiyeti39b1d8ae56-300x158.jpg 300w" sizes="(max-width: 387px) 100vw, 387px" /></a></p>
<p>Ruh öyle bir varlıktır ki, insan onu tezkiye ettiğinde felaha erer, onu kirlettiğinde hüsrana uğrar. O mevcudatın hülasasıdır, ahiret âleminde zübde-i kainâttır. Bedenin ölmesiyle ölmez. Eğer ruh marifetlerle bezenirse Allah-u Tealâ’ya kavuşmanın müjdesini alarak ferahlar ve saadet-i ebediyeye kavuşur. Nitekim Allah-u Tealâ: “Onlar diri(hayy)dırlar ve Rableri indinde rızıklanmaktadırlar. Allah’ın fazl-ı keremiyle kendilerini verdikleriyle ferihtirler.’’ buyurmuştur.</p>
<p>İmam Gazali,Mearicü-l Kuds(Hakikat Bilgisine Yükseliş) İnsan yay.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruh/">Ruh Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ruh/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm Âlimlerine Göre Ruh</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-alimlerine-gore-ruh/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-alimlerine-gore-ruh/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Mar 2015 13:02:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh/Cisim]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Nasuhi Bilmen ve Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina ve Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali ve Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi ve Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursî ve Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Fahreddin Razi ve Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana Celaleddin Rumi ve Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh'un İspatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4305</guid>

					<description><![CDATA[<p>Felsefe ve kelâm kitablarını incelediğimizde, bütün İslâm hükemâsının (el-Kindî, Farabî, İbn-i Rüşd, İbn-i Miskeveyh&#8230; ilh.) ruhun varlığında müttefik olduklarını görürüz. Biz, bunlardan fikirlerinin daha sistemli oluşunu dikkate alarak, önce İbn-i Sina’nın görüşlerinin bir hülâsasını vermekle iktifa edeceğiz: İbn-i Sina’ya(1) göre insan, cisimle ruhtan mürekkebtir. Cisim, nefsin çalışmasına müsait duruma gelince, ruh cisme gönderilir. Cisim, nefsin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-alimlerine-gore-ruh/">İslâm Âlimlerine Göre Ruh</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/b_2875.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-4306" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/b_2875.jpg" alt="İslâm Âlimlerine Göre Ruh" width="394" height="378" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/b_2875.jpg 340w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/b_2875-300x288.jpg 300w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a>Felsefe ve kelâm kitablarını incelediğimizde, bütün İslâm hükemâsının (el-Kindî, Farabî, İbn-i Rüşd, İbn-i Miskeveyh&#8230; ilh.) ruhun varlığında müttefik olduklarını görürüz. Biz, bunlardan fikirlerinin daha sistemli oluşunu dikkate alarak, önce İbn-i Sina’nın görüşlerinin bir hülâsasını vermekle iktifa edeceğiz:</p>
<p><strong>İbn-i Sina’ya(1)</strong> göre insan, cisimle ruhtan mürekkebtir. Cisim, nefsin çalışmasına müsait duruma gelince, ruh cisme gönderilir. Cisim, nefsin memleketi yahut tezgahı hükmündedir.</p>
<p>Nefis, cismin hadis olmasıyla hadis olur. Nefs-i natıka (ruh), cisme girmekle ebediyet kazanır, cisimden ayrıldıktan sonra da yok olmaz. Nefs-i natıkanın kurtuluşu ilim ve faziletledir. Bu fazileti, ruh cisimde iken kazanır. İbn-i Sina, bu hususta şu delilleri serdediyor:</p>
<p><strong>1-</strong> İnsanda birtakım eserler vardır ki, ruhun varlığı kabul edilmedikçe bunları izah mümkün değildir. Bunların en önemlileri <strong>hareket ve idrâktir</strong>. Cismin tabiatında sükûn ve atalet vardır. Hareket, onun fıtratına zıddır. Öyle ise, bir cismin hareket etmesi için varlığının dışında bir başka mahiyete ihtiyaç vardır. Bu kaideye binâen, insan bedeninin de fıtratında atalet<br />
(tembellik) vardır. Hareketi için, onun dışında bir mahiyetin var olması zarurîdir. İşte o mahiyet ruhtur.</p>
<p>Maddenin tabiatında idrâk olmadığına göre insanın maddesinde de idrâkin olmaması zarurîdir. Hâlbuki insan idrâk sahibidir. Bu idrâk, cismin hassası olmadığına göre, bir başka mahiyetten kaynaklanmaktadır. İşte o mahiyet ruhtur.</p>
<p><strong>Benlik Fikri:</strong> İnsan, <em>“Şöyle yaptım”, “Böyle yaptım”</em>der. Bu sözler, onun bedenine yahut organlarına veya bunların fiillerine verilemez. Şu hâlde, insan, <em>“Ben”</em> demekle nefs-i natıkasını, yâni, ruhunu kasdetmektedir.</p>
<p><strong>Nefsin fiillerindeki birlik</strong>, doğuş yerinin bir olduğunu gösteriyor. İbn-i Sina şöyle demektedir. <em>“Ey câhil insan, düşün ki, senin ruhun bütün ömrün boyunca değişmemektedir. Hâlbuki cismin daima değişmekte ve bozulmaktadır.Bu değişmelere rağmen, başından geçen birçok hâdiseleri hatırlaman gösteriyor ki, sen de değişmeyen bir hakikat vardır. O hakikat ise ruhtur.”</em></p>
<p>İnsan bir boşlukta dünyaya gelse, göz, kulak gibi birçok azaları da bulunmasa,fakat buna karşılık akıl ve şuuru yerinde olsa, böyle bir hâlde o, zaman, mekân, uzunluk, genişlik gibi mefhumları anlayamamakla birlikte, kendi varlığından da şüphe etmeyecektir. İnsanın azalara ihtiyacı, mevcudatla münasebeti içindir. Kendi varlığını ise, bu azalar olmadan da bilebilir. İşte o kendini bilen varlık ruhtur.</p>
<p>Bedenin ihtiyarlamasıyla organlar zayıflar. Bu hâl, kırkından sonra başlar. Hâlbuki makulleri kavrama prensibi asıl bu yaştan sonra kuvvet kazanır. Yâni ruhun faaliyeti organik gelişmeyle zıddiyet gösterir. Demek ki, insanda, beden ve ruh olmak üzere iki ayrı mahiyet vardır.</p>
<p>İbn-i Sina’ya göre hayat, his ve hareket hassalarına aykırı ve onları gerektiren ayrı bir kuvvettir. Felç olan azalar his ve hareketten mahrum oldukları hâlde, hayattan mahrum değillerdir. O felç olan azaları dağılmaktan koruyan birisi var ki, o da ruhtur.</p>
<p>Şimdi de aklî ve naklî ilimlerin merkezi Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî Hazretleri’nin ruh mevzuundaki fikirlerini hülâsa olarak arzedelim.</p>
<p><strong>Gazâli</strong>’<strong>ye(2)</strong> göre, insanda, bedenden başka asıl ve sabit bir varlık vardır ki, o da ruhtur. Beden ruhta değil, ruh bedende tasarruf etmektedir. Ölmüş bir insanın ortada cesedi vardır, fakat ruhu yoktur. Meselâ, bir insan gözünü yumduğu zaman, varlıklar nazarından kaybolur. Hattâ kendini bile göremez. Bununla birlikte, kendi varlığını yakînen bilir, hiçbir şüpheye kapılmaz. Demek ki, esas insan, çevresine ve bedenine bağlı olmaksızın kendi varlığını müstakilen bilip düşünendir. O ise, ruhtan başkası değildir. Beden, o ruhun tezahür ettiği bir kalıp, çalıştığı bir tezgâh, bir kışla, bir mekteptir.</p>
<p>Gazâlî, ruhu bir cevher-i mücerred olarak kabul etmiştir. Yâni, ruh araz değil cevherdir. Beden ruh ile kâimdir. Ruh kendini, Hâlık’ını ve mahlûkat âlemini bilir. İşte bu, ilimdir. İlim ise arazdır. Ruhun araz olduğu kabul edilirse, o zaman arazın araz ile kâim olması gerekir ki, işte bu muhaldir.</p>
<p>Gazâlî, ruhun cisim olmadığını şöyle izah ediyor: Her cisim parçalara ayrılır, ruh da cisim olsa, onun da bölünmesi, parçalara ayrılması gerekir. O takdirde, herhangi birşeyi, ruhun parçalarından bir kısmı bilir, bir kısmı bilmez. Böyle bir durumda, insanın birşeyi hem bilmesi, hem de bilmemesi gerekir. Bu ise imkânsızdır. Demek ki, ruh cisim değildir.</p>
<p>Ruh, beden içerisinde herhangi bir yeri mekân tutmaz. O, mekân ve cihetle sıfatlanamaz. Binâenaleyh, ruhun bedene hulul ve ittisali de olamaz. Gazali’nin en çok meşgul olduğu mes’ele, ruh ile bedenin alâka ve keyfiyetidir. Gazalî’ye göre ruh, bedene dahil olmadığı gibi, hariç de değil; muttasıl (bitişik) olmadığı gibi, munfasıl (ayrı) da değildir. Muttasıl ve munfasıl olma, cismin özelliklerindendir. Hâlbuki ruh cisim değildir. Yâni, ruh için, bedene muttasıldır denemeyeceği gibi, munfasıldır da denemez. Bu hakikati şöyle bir misalle akla yakınlaştırıyor: <em>“Cansız bir cisme câhil denemediği gibi, âlim de denemez. Yâni, o şey ne câhildir, ne de âlimdir. Aynı şekilde, ruh da, ne muttasıldır, ne munfasıldır.</em>”</p>
<p>Gazâlî, bedeni bir şehre benzetir ve şöyle der:</p>
<blockquote><p><em>“Beden bir şehre benzer. El, ayak ve azalar şehrin san’at erbabı gibidir. Şehvet, maliye müdürü; gazab, emniyet âmiri gibidir. Ruh, bu şehrin padişahıdır. Akıl ise padişahın veziridir,Padişahın, bunların hepsine ihtiyacı vardır. Memleketin idaresi ancak bunlarla yürür.<br />
</em></p>
<p><em>Fakat maliye müdürü olan şehvet, yalancıdır, sebebsiz yere başkalarının işine karışır ve saçmasapan konuşur. Vezir olan aklın söylediklerine muhalefet eder. Şehvet daima, memlekette olan bütün malları toplamak, almak ister. Emniyet müdürü mesabesinde olan gazab şerir, şiddetli, azgın ve serttir. Herkesi öldürmek, her şeyi kırmak, dökmek ister. Şehrin padişahı daima, veziri ile meşveret ederse, yalancı ve tama’kâr maliye müdürünü hırpalarsa, onun vezire uymayan sözlerini dinlemez, emniyet müdürünü onun peşine takıp sebebsiz ve lüzumsuz iş görmekten onu menederse, emniyet müdürünü de yapmak istediği haksızlıklardan dolaya döver ve incitirse, memlekette asayiş ve nizâm olur. Bunun gibi ruh padişahı, veziri olan aklın işareti ile iş yaparsa, şehvet ve gazabı zabt-u rabt altına alıp akla uymalarını emrederse, aklı onlara tâbi eylemezse, beden memleketinin işleri düzgün olur. Saadet yolu ve Allah’a kavuşma yolu kapanmamış olur. Eğer aklı, şehvete ve gazaba esir ederse, memleket harab olur. Padişah bedbaht olup helak olur.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>Gazâlî, ruhun bedenden ayrı bir varlık olduğunu söylemiş ve bunu şöyle bir temsil ile izah etmiştir: Ruh, bir hükümdar, beden ise, onun tasarruf ettiği büyük bir ülke, yahut ikamet ettiği bir hanedir.</p>
<p>Gazâli’ye göre, ruh, kendi nefsiyle kâim bir cevherdir, ebedîdir, daimîdir. Kendi zâtını bildiği gibi, Hâlık’ının da mevcudiyetini ve sıfatlarını bilir. Bu bilmede, ruh duyulara muhtaç değildir. Bu itibarla, kâinattan gafil bulunsa da, kendini ve Yaradan’ını bilmektedir.</p>
<p>İmâm-ı Gazâlî Hazretleri, <em>“Ruh nedir? Hakikati neden ibarettir?”</em> sorularına cevap verirken, bu suallerin, ehil olmayanlara açılması için Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) izin verilmediğini beyan ettikten sonra şöyle buyuruyor:</p>
<blockquote><p><em>“Eğer sen bu suale verilecek cevabın ehli isen, işit ve bil ki, ruh, suyun kabına hülûlü gibi bedene hulul etmiş bir cisim değildir. İlmin âlimde, karanlığın kara birşeyde hululü gibi ruh dimağa hulul etmiş araz dahi değildir. Belki, o, arazî değil, cevherdir. Çünkü kendini ve Yaratıcısını biliyor; akılla kavranabilen şeyleri idrâk ediyor. Araz ise bu sıfatlarla sıfatlanıcı olamaz.”<br />
</em></p>
<p><em>“Eğer ruh bir cihette midir? denilirse cevap veririz ki Ruh, cihetlerle kayıtlanmaktan, hulul ve ittihattan münezzehtir. Zira bunlar cisimlerin sıfat ve arazlarıdır. Ruh ise cisim ve araz değildir.”<br />
</em></p>
<p><em>“Peygamber Efendimiz, ruhun hakikatini izahtan, bu sırrı ifşadan niçin menedildi diye sorulsa, şöyle cevap verilir. Zira insanlar havas ve avam olmak üzere iki sınıftırlar. Tabiatında avâmlık galip olanlar, ruh hakkındaki hakikatları Allah’ın sıfatı hakkında bile kabul ve tasdik etmiyorlar, ruh hakkında nasıl tasdik ederler?”<br />
</em></p></blockquote>
<p>İmam-ı Gazâlî Hazretleri, Âdem’e (a.s), ruhun nefhedilmesini (üflenmesini)izah ederken şöyle buyuruyor:</p>
<blockquote><p><em>“Maksat, insan ruhunun Cenab-ı Hak’tan bir cüz olduğunu beyan değildir. (Bir insanın başka bir insana malından bir cüz’ü vermesi gibi) Buradaki nisbet manevîdir. Şu suretle temsil olunabilir: Güneşin ışığı bir duvara aksetse, o duvar, haliyle, aydınlanır. Bu hâlde güneş nutka gelip: “Ben duvara ışığımdan verdim” dese, bundan, güneşin ışığından bir parçasının kendisinden kopup ayrıldığı, yani, güneşin bölünme kabul ettiği iddia olunamaz. İşte Cenâb-ı Hakk’ın: “Ve ona kendi ruhumdan üfledim” buyurmasıyla da güneşin ışığının duvardaki aydınlığa olan nisbeti kabilinden bir münâsebet anlaşılmak lâzım gelir. Yoksa hulul ve bölünme akla gelmez.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>İmam-ı Gazâlî bahsi geçen âyet-i kerimeyi tefsir ederken <em>“Halk” ve “Emir” </em>âlemlerine de temas ederek şöyle buyuruyor:</p>
<blockquote><p><em>“Sayılması ve ölçülmesi kabil olan şeylere halk âleminden denilir. Burada “Halk”, yoktan icat ve ihdas mânâsına olmayıp takdir manasınadır.”<br />
</em></p>
<p><em>“Kemiyet ve takdire gelmeyen herşey Rabbani emirdendir.<br />
</em></p>
<p><em>Emir âlemi, his ve hayâlin, cihet ve mekân tutmak hassasının dışında kalan haricî varlıklardan ibarettir; ölçü ve tartı altına girmez, tâ ki, kemiyeti nefyedilebilsin.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>İmam-ı Gazâlî, devamla şöyle buyuruyor:</p>
<blockquote><p><em>“Ruhun kadîm olduğu tevehhüm edilmemelidir. Şüphesiz, ruh mahlûktur. Aksini iddia etmek cehalet eseridir. Ruh için, “mahlûk değildir” denildiğinde şu anlaşılmalıdır: Ruh boşlukta yer kaplamaz, bölünmesi, tartılması ve sayılması da kabil değildir.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî’nin, ruhla ilgili fikirlerini özet olarak arzettikten sonra, biraz da <em>“Tefsir-i Kebir</em>” sahibi <strong>Fahreddin-i Razi(3)</strong> Hazretleri’ni dinleyelim:</p>
<p>O büyük müfessir, ruh hakkında özetle şöyle buyurmaktadır:“</p>
<blockquote><p><em>İnsanın aslı ruhtan ibarettir. Beden, onun yükselip gelişmesi için bir kışladır. Zaruri olarak bilinmesi gerekir ki, beden değiştiği hâlde, insanın benliği hayatının sonuna kadar sabit kalır. Değişen, o bünyenin taşları hükmünde olan hücreleridir. Değişenle sabit kalanın birbirine aykırılığı açıktır. Bu, aklen bilinen bir gerçektir. Öyle ise, insanın beden dediğimiz bünyeden başka birşey olması icab eder.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>Fahreddin-i Razî Hazretleri Tefsir-i Kebir’inde<strong><em> “Ve yes’elûneke anirrûhi” </em></strong>âyetini tefsir ederken, ruhun isbatı için on yedi delil serdetmektedir.Biz bunlardan, bâzılarını hulâsa olarak nazara, vermek istiyoruz.</p>
<p><strong>Birinci Delil<br />
</strong></p>
<p>İnsan, fikrini tek birşeye çevirdiği zaman vücudunu teşkil eden cüzleri unutsa bile benliğini unutmaz. Böyle bir anda gördüğünü işittiğini nefsine dayandırır. Fikirleri, düşünceleri, emelleri, arzuları onun benliğini terketmez. Demek ki, nefsini unutmuyor. Öyle ise, nefsinden gafil değildir. Şu hâlde ruh bedenin gayrisidir.İkinci DelilBir insanın kullandığı eşyalar ile kendisi arasında mahiyet bakımından farklılıklar vardır. Meselâ,<em> “Benim kâlemim”</em>dendiğinde, elbette, <em>“Ben” </em>başka,<em> “Kâlem”</em> başkadır. Aynen bu misâl gibi, her insan <em>“Başım”, “Ayağım”, “Gözüm</em>” diyerek bu azaları nefsine nisbet etmektedir. İşte, beden âzalarının nisbet edildiği bu hakikat ruhtur. Malûmdur ki, nisbet olunan başka, nisbet edilen başkadır.</p>
<p><strong>Üçüncü Delil<br />
</strong></p>
<p>İnsan hakikati, şu görünen bedenden ibaret değildir. Zira insanda ilim ve marifetin varlığı açıktır. Hâlbuki ilim ve marifet ceset ile kaim değildir. Demek oluyor ki, insanda şu cesetten başka bir şahsiyet mevcuttur. Bu da ruhtan başkası olamaz.</p>
<p><strong>Dördüncü Delil<br />
</strong></p>
<p>Hiçbir cismin tabiatında irâde yoktur. Hâlbuki insanda nihayetsiz iradî hareketler vardır. Bu iradî hareketler, onun cismine isnad edilemeyeceğine göre, demek ki, onda bir mebde-i irâde vardır. Bu ise ruhtur.</p>
<p><strong>Beşinci Delil<br />
</strong></p>
<p>Fahreddin-i Razî Hazretleri, insanda, bedenin dışında bir hakikatin bulunduğuna,şu âyeti delil gösteriyor: <em>“Ey o Rabbine muti olan nefs-i Mutmainne!<br />
Sen dön O Rabbine, hem râdiyye olarak, hem mardiyye”(4)</em></p>
<p>Âyetteki <em>“Sen dön”</em> hitabı, elbette ölmüş cesede değildir. Bu hitabın yapıldığı bir başka mahiyet vardır ki, o da ruhtur.</p>
<p>Ruh mevzuunda İslâm âlimlerinin görüşlerini beyan ederken, Tasavvuf semalarının bir güneşi olan Hz. <strong>Mevlânâ’nın(5)</strong> inci gibi kıymetli ve derya gibi derin mânâlar taşıyan mısralarından da bazılarını takdim etmeden geçemeyeceğiz.</p>
<p>Bütün mutasavvıflar gibi, Hz. Mevlânâ da insanı ten ve can, yâni, beden ve ruh olmak üzere başlıca iki kısımda inceler. Can esas, ten yardımcıdır; can aziz, ten hakirdir; can efendi, ten hanedir; can baki, ten fanidir.</p>
<p>Hz. Mevlânâ Mesnevi-i Şerifinde şöyle buyuruyor:</p>
<blockquote><p><em>Suret toprak olur ama mânâ olmaz. Kim, olur derse, de ki: Hayır, buna imkân yok.<br />
</em></p>
<p><em>Ruhlar âleminde gâh suretten kaçarak, gah surete bürünerek beklerler.<br />
</em></p>
<p><em>“Suretlere gidin” diye emir gelir, giderler. Yine onun emriyle suretlerden ayrılırlar.<br />
</em></p>
<p><em>Hâsılı “Halk da O’nundur, emir de” sırrını bil. Halk Surettir, emir de o surete binen can.<br />
</em></p>
<p><em>Binek de padişahın buyruğundadır, binen de. Cisim kapıdadır, can huzurda.<br />
</em></p>
<p><em>Su, testiye dolmak istedi mi padişah, can askerine “Binin” diye emreder.<br />
</em></p>
<p><em>Sonra yine canları yücelere çekmek diledi mi Padişah, nakiplerinden ses gelir: “İnin!”<br />
</em></p>
<p><em>Bundan öte söz inceldi: “Ateşi azalt, odunu çok atma!”<br />
</em></p>
<p><em>Can, karıncaya benzer, beden de bir buğday tanesine. Karınca, o buğday tanesini her an çeker durur. İnatçı, Kur’an’dan buna delil istiyorsan oku: “Onların hepsi huzurumuzdadır.”<br />
</em></p>
<p><em>Haklarında, “Huzurumuzdadır” denenler yok olmazlar, iyi dikkat et de ruhların bekasını iyice anlayasın. Bekadan mahcup olan ruh azâbtadır, Allah’a vâsıl olan ruh ise beka âleminde hicaptan kurtulmuş bir hâldedir.<br />
</em></p>
<p><em>Gayb havasında bir kuş uçar, ama gölgesi yere vurur. Beden gönlün gölgesinin gölgesinin gölgesidir. Nerden beden, gönül mertebesine erişecek?<br />
</em></p>
<p><em>Adam uyur, ruhu, güneş gibi gökyüzünde parlar. Bedense yorgan altındadır.<br />
</em></p>
<p><em>Beden (de) canın ayağında bir ipe benzer, onu gökyüzünden yere çeker durur.<br />
</em></p>
<p><em>Arşta oturup duruyordum. Anamın iştihası, “İnin” emriyle beni buraya attı.<br />
</em></p>
<p><em>O tam yücelikten bir kocakarının hilesiyle rahim zindanına düştüm.<br />
</em></p>
<p><em>Ruhu, tâ arştan bu yurda getirdi. Hâsılı, kadınların hilesi pek büyük!<br />
</em></p>
<p><em>İnişim, önce de kadın yüzünden, sonradan da kadın yüzünden.<br />
</em></p>
<p><em>Ruhtum, nasıl oldu da bedene büründüm?<br />
</em></p>
<p><em>Bir güneş, bir zerre içinde gizlidir. Derken ansızın o zerre ağzını açar.<br />
</em></p>
<p><em>O güneşin huzurunda gizlendiği yerden sıçradı mı, gökler de zerre zerre olur, yeryüzü de.Artık böyle bir can; nasıl olur da bedene lâyık olur? Kendine gel de ey beden, bu candan iki elini de yuğ!<br />
</em></p>
<p><em>Ey cana bucak olan beden, yeter artık! Deniz, bir mataraya ne kadar sığabilir ki?<br />
</em></p></blockquote>
<p>Şimdi, Mevlânâ’dan asırlar sonra yaşamış olan büyük müfessir ve mutasavvıf <strong>İsmail Hakkı Bursevi(6)</strong>Hazretleri’ne kulak verelim. Bakalım, ruh mevzuunda ne demiş, dinleyelim:</p>
<p>Evet, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri, bu mevzûdaki görüşlerini <em>“Ruhu’l-Beyan”</em> isimli eserinde, <em>“Gulirrûhu min emri Rabbi”</em> âyetini tefsir ederken dile getirmiştir. Biz, aşağıda bu görüşlerin bir hülâsasını takdim ediyoruz.</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevî, beşer aklının ruhu ihata etmekten âciz bulunduğunu, ruhun Cenâb-ı Hakk’ın ilmiyle esrar-ı hafiyyeden ihtiyar ve irâde ettiği hakikatlardan olduğunu beyan etmektedir.</p>
<p>Bursevî, âlem hakkında açıklamalarda bulunurken, Sadreddin Konevî ve Necmeddin-i Kübrâ’nın tasnifine yer vermekte, onların görüşlerini izah.etmektedir. Bu görüşlere göre, âlem ikiye ayrılmaktadır: Biri âlem-i halk, yâni, âlem-i kevn, âlem-i hudûstur. Diğeri ise, âlem-i emr, âlem-i ilimdir&#8230;</p>
<p>Bunlardan birincisine âlem-i halk denilmesinin sebebi, o âleme âit varlıkların sebebler tahtında yaratılmış olmasıdır. Ağacın meyveye, annenin çocuğa sebeb olması gibi.</p>
<p>Diğerine, yâni, âlem-i emre, <em>“Emr” </em>denilmesinin sebebi ise, Cenâb-ı Hakk’ın âlem-i emre âit mevcudatı vasıtasız, yâni, maddesiz, müddetsiz ve hiç yoktan “Kün” emriyle yaratmış olmasıdır. Âlem-i halk, âlem-i emre tâbidir. Çünkü âlem-i emr, âlem-i halkın aslı ve mebdeidir. Ruh, akıl, levh, arş, Kürsî, Cennet ve Cehennem emir ve beka âlemindendir; halk ve fena âleminden değildir.</p>
<p>Bursevî, Hak Teâlâ’nın ruhu müphem bıraktığını iddia eden, hattâ daha da ileri giderek Nebî (a.s) ruhu bilmiyordu, diyenlere karşı da şöyle bir izah getirmektedir. Hz. Resûlullah, Âlim-i Billâh idi. En ince sırlara vâkıf olan Habibullah’ın yüce makamı, elbette dâire-i vücûbdan haberdardır ve ruhun mahiyetini bilir. Çünkü “<em>Sana bilmediğin şeyleri Cenâb-ı Hak öğretti” </em>ve<em> “Allah’ın sana fazl-u ihsanı çok büyüktür”</em> âyetleri, O’nun, ruhun mahiyetini bildiğine işaret etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Yahudilerin ruh hakkındaki suallerine karşı sükût etmesi ve vahye muntazır olmasının hakikatına gelince suali soran Yahudiler, fikren gabi, kalben katı olduklarından ve bozuk bir itikad taşıdıklarından Hz. Resûlullah onların bu derece derin bir hakikati anlayabilecek bir kabiliyet ve ferasette olmadıklarını bilmiş ve o samimiyetsiz kimselere karşı sükûtu tercih etmiştir. Yoksa ruhun hakikatini bilmediği ve konuşmaktan âciz olduğu için değildir.</p>
<p>Bu büyük mutasavvıf, Cenâb-ı Hakk’ın, ruh ilmini kendi ilmine münhasır kılmadığını da belirtmekte, asfiyâ makamındaki büyük zâtların (İmam-ı Gazali gibi) ruhu bileceklerini ifâde etmektedir.</p>
<p>Son devrin büyük müfessirlerinden ve müstesna müderrislerinden <strong>Elmalılı Hamdi Yazır(7) </strong>da ruhla ilgili olarak şöyle demektedir:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;Ben, ruhlarda cisimleri görüyorum. Şu anda, zihnimde, memleketimin cisme dair bütün hâtıraları yaşıyor. Sonra, cisimlerde de ruhları görüyorum. Mesela, zihin çalışmalarımın şu sınırlı beden içinde kaynaştığını duyuyorum. Bu suretle, ruh ile bedenin, birleşme derecesinde bir bağlantı ile (Ben) dediğim nefsimde karar kıldıklarını anlıyorum. Cisim ile ruhun buluşması olmasa idi, ben şu kâlemi ve hattâ o kâlemi tutan bu elimi nasıl bulur, nasıl tanırdım? Günahlarımın karaları gibi şu kara satırları nasıl dökerdim? Demek ki, âlem pergelinin kutublan yerindeki o iki kavuşma başlangıcı arasında, daha mühim ve daha büyük bir kavuşma başlangıcı var. Var ki, ruh ile beden birleşebiliyorlar. Ruh ile bedenin bu kavuşma başlangıcından ben kendimi buluyorum. (Ben) diyebiliyorum. Ruhâniliği ve cismaniliği toplayabiliyorum. Bu iki suretin aksettiği bu aynaya (Nefsim) diyorum. (Kendim) dediğim bu birlik başlangıcında ikileme, üçleme yıkılıyor. Ortak koşma, tek varlığın kabulüne dönüşüyor. Artık (Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu, “Nefsini bilen Rabbini bilir”) in ne demek olduğunu bu görme ile anlıyorum. Bundan sonra, bütün ruh suretlerini bir tarafa, cisim suretlerini de bir tarafa diziyorum. Ezellere (Başı olmayanlara), lâezellere (Sonu olmayanlara) koşuyorum. Nefsim gibi ince nice nefisler bulunduğunu görüyorum. Aralarındaki münâsebetleri ve kavuşmayı duyuyorum. Görüşüp konuşuyorum. Kendimdekini onlarda, onlardakini kendimde tekrar buluyorum. Kendi birliğini, şâhid olduğum vicdan ile onlardaki birliği de kıyas vicdanı ile anlıyorum. Aramızdaki birliği yine vicdanımda idrâk ediyorum. Kıyas eden ile edilenin, gören ile görülenin, vicdan ile vücudun birleştiği bu üç nokta, artık olayların Sidre-i Müntehâ’sı, vücudun (İstiva) noktasıdır. (Er-Rahmanü ale’l arşi’stevâ) bunun belirdiği tahta asılmış bir ledün kitabesi. Bu nişaneyi görüyorum. Tekniğin arşına geldiğimi anlıyorum. (Eşhedü en lâ ilahe illâllahu vahdehû lâ şerike lehu) deyip bu teklik dershanesine giriyorum.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>Elmalılı Hamdi (Yazır) Efendi, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde de ruh hakkındaki görüşlerini üç noktada toplamıştır: Hareket mebdei, hayat mebdei, idrâk mebdei diye.</p>
<p>Hareket mebdei hususunda şöyle der: <em>“Hareketin başlangıcı düşüncesiyle ruh, maddenin tam karşılığı olarak kuvvet demek olur. Madde veya kuvvet, madde veya ruh denildiği zaman bu düşünce kastedilir.”</em>Hamdi Efendi, <em>“Bu mânâ ruhun en umumî mânâsıdır. Meselâ, elektrik bu mânâca bir ruh ve hareket ettiren her kuvvet bir ruh demektir” </em>şeklinde ifade etmektedir.</p>
<p>Hayat başlangıcı düşüncesiyle ruhun bir öncekinden daha hususî olduğunu belirten Hamdi Efendi, <em>“Zira hayat kuvveti, mutlak kuvvetten ehastır. Fakat bunda da iki mülâhaza vardır. Birisi en umumî manâsıyla hayattır ki; nebati hayata şamil olur. Onun için umumiyetle nebatata dahi ruh denildiği vâkidir. Birisi de meşhur manâsıyla hayat, hayvani hayattır ki, insanî hayatta son bulur. Bu mânâca ruh, nebatî ruhtan daha hususî, binâenaleyh onu da içine alır”</em> demektedir.</p>
<p>Daha sonra, <em>“İdrâk mebdeini” </em>ele alan Hamdi Efendi, bunun tanımak, bilmek, irâde etmek ve konuşmak gibi en yüksek derecelere kadar varan insan hayatı olduğunu ifâde etmektedir.</p>
<p>Hamdi Efendi,<em> “İnsan nefsini, hayvani ruhtan ayıran ve hakkı bilmeye kavuşturarak kendisini ve başkasını bildiren bu ruh hakkında “Ona kendi ruhumdan üfürdüm” buyurulduğunu ifâde etmektedir. “Biz bunu kendisiyle duyar, vicdan, irâde, taakkul ve batınî kelâm gibi eserleriyle tanırız” </em>dedikten sonra, her insanda bu ruhun bulunduğunu, insan nefsinin bunun aynı olup olmadığında ihtilâf edildiğini belirtmektedir. Daha sonra, <em>“Fakat ruhun hakikati, hakikat-ı insaniyenin maverasında (ötesinde) olmasa idi insan, eşyanın zâtından hiçbir hakikati idrâk edemez veya bütün hakikat insandan ibaret olmak lâzım gelirdi” </em>diyen Hamdi Efendi, şu hususu da belirtmeden geçememiştir. <em>“Hâlbuki insanın bilmedikleri pek çoktur. Ne kadar az olursa olsun bildiği de yok değildir. Binâenaleyh, idrâk olan ruh, insanın cismânî hayatında bedenine nefholunan bir başlangıçdır (mebde) ki, insan nefsinin şakilesi, hidâyet ve dalâletteki hissesi derece-i nefhi ile mütenasiptir” (8)</em></p>
<p>Fatih Dersiâmlarından <strong>Ömer Nasuhî Efendi(9)</strong> de ruhun mevcudiyeti hakkında İslâm’ın akidesini nazara verdikten sonra, materyalistlerin ruh hakkındaki mütâlâalarını ele almış ve bunların tenkidini yapmıştır. Bu konuda:</p>
<blockquote><p><em>“Bereket versin ki, son zamanlarda maddiyyûnun (maddecilerin) felsefe binası pek büyük bir tezelzüle (sarsıntı) uğramış, rûhiyyûn (ruhçular) galibiyet kazanmıştır” diyen Nasuhî Efendi şu hususa dikkati çekmiştir: “Vaktiyle ruhun mevcudiyetine inananları, cehl ile akılsızlıkla itham eden birçok filozoflar, mütefenninler (müsbet ilim adamları) bilâhare yaptıkları tecrübe ve tetkikler neticesinde tebdil-i fikir etmiş, bu hususta birçok kitablar neşrederek ruhun müstakil varlığını itirafa mecbur kalmışlardır. Hattâ birtakım kimseler daha ileri giderek, ruhlar ile konuştuklarını, hattâ ruhların fotoğraflarını bile alabildiklerini iddiaya cür’et göstermişlerdir.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>Nasuhî Efendi, <em>“Muvazzah İlm-i Kelâm Dersleri”</em> isimli kitabında ruhun mevcudiyetini isbat eden delilleri sıralamakta ve ruhun mahiyetinin anlaşılıp anlaşılmayacağı hakkında değerli fikirler vermektedir. Eserinde ruhun kâbil-i idrâk olabileceğini söyleyenleri üç grubta incelemektedir. Ayrıca, ruhun bekaya müteveccih olduğuna ve ehâdiyetine dair gayet makûl ve önemli deliller serdetmiştir.</p>
<p>Şimdi de çağımızın büyük mürşid ve mütefekkiri <strong>Bediüzzaman Said Nursî</strong>’nin(10) ruhla ilgili görüşlerini takdim edelim:</p>
<p>Bediüzzaman, hakâik-i imaniye ve Kur’aniye’yi izah ve isbat sadedinde yüz otuz parça eser te’lif eylemiş ve bu arada insanlığı pek yakından alakadar eden ruh mevzuu üzerinde de hakkıyla durmuş ve birçok zihni meşgul eden hakikat-ı insaniye sahasında fikirlerini beliğ ve vecîz ifadeleriyle ortaya koymuştur.</p>
<p>Ruh mevzuunda, şimdiye kadar ileri sürülen nazariyelerin en ileri seviyesinde serd-i kelâm etmiş, bu mevzuu lâyıkiyle işlemiş, denilmesi gerekeni en güzel şekilde dile getirmiştir. Tafsilâtını, müellifin <strong>Risâle-i Nûr Külliyatına </strong>havale ederek, ruh mevzuundaki fikir ve mülâhazalarının bir kısmını aşağıda takdim ediyoruz.</p>
<p><strong>Bediüzzaman Said Nursî, “Sözler” </strong>isimli eserinde, ruhu şöyle tarif etmektedir.</p>
<blockquote><p><em>“Ruh, zîhayat, zişuur, nûrânî, vücûd-u haricî giydirilmiş, cami’, hakikatdâr, külliyet kesbetmeye müstaid bir kanun-u emridir.”<br />
</em></p></blockquote>
<p><strong>“Mektûbatında</strong> ise şöyle der:</p>
<blockquote><p><em>“Ruh, bir kanun-u zîvücûd-u hâricidir, bir nâmus-u zîşuurdur. Sabit ve dâim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı irâdeden gelmiş; kudret ona vücûd-u hissî giydirmiştir; bir seyyâle-i latifeyi o cevhere sadef etmiştir. Mevcut ruh, mâkul kanunun kardeşidir. İkisi; hem daimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şayet, nevilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücûd-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, şuuru başından indirse; yine lâyemut bir kanun olurdu.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>Bediüzzaman, insanın madde ve mânâdan, ruh ve bedenden mürekkeb olduğunu kabul ederek ruhun esas, maddenin ise ona tâbi ve musahhar olduğunu şöyle dile getirmektedir:</p>
<blockquote><p><em>“Bittecrübe, madde asıl değil ki, vücud ona musahhar kalsın ve tâbi olsun. Belki madde, bir mânâ ile kâimdir. İşte o mânâ, hayattır, ruhtur. Hem bilmüşâhade madde, mahdum değil ki, herşey ona irca edilsin. Belki hadimdir; bir hakikatin tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatin esası da ruhtur. Bilbedâhe madde hâkim değil ki, ona müracaat edilsin; kemâlât ondan istenilsin; belki yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir. Görülmüyor mu ki: Gözle görülmeyen hurdebî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hâl gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nûr-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hakikat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nûr-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor. İşte hiç mümkün müdür ki: Bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve zîşuurlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki: Şu maddiyat ve âlem-i şehâdetteki mânânın ve ruhun ve hayatın ve hakikatin şu hadsiz tereşşuhatı ve lemâât ve semeratının menâbii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine icra edilip îzah edilsin. Hâşâ ve kat’a ve asla! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemâât gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehâdet ise, âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>Bediüzzaman Hazretleri ruhun varlığı ve bekasını ispatta, dikkate şâyân bir tarz ve metod ortaya koymuştur. Önce, enfüsî delillerle insanın akıl ve vicdanını tatmin etmiş, bu mevzuda insana kazandırdığı ilim ve irfanı afakî delillerle takviye ve tahkim etmiştir.<br />
Enfüsî deliller hususundaki telâkkilerini şöyle dile getirir:</p>
<blockquote><p><em>“Herkes hayatına ve nefsine dikkat etse, bir ruh-u bakîyi anlar. Evet, herbir ruh, kaç sene yaşamış ise, o kadar beden değiştirdiği hâlde, bilbedâhe aynen bakî kalmıştır. Öyle ise: Madem, cesed, gelip geçicidir. Mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi ruhun bekasına te’sir etmez ve mahiyetini de bozmaz. Yalnız, müddet-i hayatta, tedricî cesed libâsını değiştiriyor. Mevtte ise birden soyunur. Gayet kat’î bir hads ile belki müşâhade ile sabittir ki, ceset ruh ile kâimdir. Öyle ise; ruh, onun ile kâim değildir. Belki ruh, binefsihî kâim ve hâkim olduğundan; ceset istediği gibi dağılıp toplansın;ruhun istilâliyetine halel vermez. Belki, ceset, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libâsı değil. Belki ruhun libâsı, bir derece sabit ve letafetçe ruha münasip bir gılâf-ı lâtifi ve bir beden-i misâlîsi vardır. Öyle ise, mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz, yuvasından çıkar, beden-i misâlîsini giyer.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>Âfâki deliller konusunda dahi derin düşüncelerini şöyle ifâde eder:</p>
<blockquote><p><em>“Mükerrer müşâhedat ve müteaddid vâkıat ve kerrat ile münâsebattan neş’et eden bir nevi hükm-ü tecrübîdir. Evet, tek bir ruhun bâdelmemat bekası anlaşılsa, şu ruh nev’inin külliyetle bekasını istilzam eder. Zira fenn-i mantıkça kat’îdir ki: Zatî bir hassa, bir tek ferdde görünse; bütün efratta dahi o hassanın vücuduna hükmedilir. Çünkü Zatîdir. Zatî olsa, her fertte bulunur. Hâlbuki değil bir fert, belki o kadar hadsiz, o kadar hesaba, hasra gelmez müşâhedata istinad eden âsâr ve beka-i ervaha delalet eden emârât o derece kat’îdir ki, bize nasıl Yeni Dünya, yâni, Amerika var ve orada insanlar bulunur; o insanların vücudlarına hiç vehim hatıra gelmez. Öyle de şüphe kabul etmez ki, şimdi âlem-i melekût ve ervahta; ölmüş, vefat etmiş insanların ervahı, pek çok kesretle vardır ve bizimle münâsebettardırlar. Manevî hedâyâmız onlara gidiyor. Onların nûrânî feyizleri de bizlere gelir.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>Ruhun ispatı yanında, bekası üzerinde de önemle duran Bediüzzaman Hazretleri bunu hassasiyetle nazara vererek şöyle demiştir:</p>
<blockquote><p><em>“Hem hads-i kat’î ve vicdanen hissedilebilir ki; insan öldükten sonra esaslı bir ciheti bakidir. O esas ise ruhtur. Ruh ise, tahrib ve inhilâle mâruz değil. Çünkü; basittir; vahdeti var. Tahrib ve inhilâl ve bozulmak ise, kesret ve terkib edilmiş şeylerin şe’nidir. Sabıkan beyan ettiğimiz gibi; hayat, kesrette bir tarz-ı vahdeti te’min eder, bir nevi bekaya sebebiyet verir. Demek vahdet ve beka, ruhta esastır ki, ondan kesrete sirayet eder. Ruhun fenası, ya tahrib ve inhilâl iledir. O tahrib ve inhilâl ise, vahdet yol vermez ki girsin; besatet bırakmaz ki bozsun. Veyahut idam iledir. İdam ise, Cevâd-ı Mutlak’ın hadsiz merhameti müsaade etmez ve nihayetsiz cûdu bırakmazki, verdiği nimet-i vücûdu, o nimet-i vücûda pek müştak ve lâyık olan ruh-u insanîden geri alsın.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>Bediüzzaman Hazretleri, Sözler adlı eserinde ruhun varlığı ve bekasını çeşitli yönleriyle ve muhtelif tarzlarda izah ve isbat etmiştir. Bu mevzuda tafsilât için adı geçen esere müracaat edilebilir. Bunun yanında, diğer eserlerinde de çeşitli vesilelerle yer yer ruh mevzuuna temas etmiş, hârika beyanlarda bulunmuştur. Bunlardan bir kısmını takdim ediyoruz.</p>
<blockquote><p><em>“&#8230;Ve keza, o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsil eder. Ve vâhid-i Ehad’den başka merkezinde birşeyi kabul etmiyor. Ebedî, sermedi<br />
bir bekadan mâada birşeye de razı olmuyor.<br />
</em></p>
<p><em>İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iskâ edilmekle imanla intibaha gelirse, nûrânî, misâli âlem-i emirden gelen emr ile öyle bir şecere-i nûrânî olarak yeşillenir ki, onun cismânî âlemine ruh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılâb edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.”<br />
</em></p>
<p><em>“Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrübâ, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esîr, âlem-i misâl, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzâheme ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsâdemesiz, küçük bir yerde içtima ederler<br />
</em></p>
<p><em>.Kezâlik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimaları mümkündür. Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne; cam ziyanın geçmesine; şuâ’ın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur.<br />
</em></p>
<p><em>Kezâlik, bu kesif âlemde ruhanîleri deverandan, cinnîleri cevelândan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan menedecek bir mâni yoktur.”<br />
</em></p>
<p><em>“Lâfızların tebeddülüyle mânâ tebeddül etmez, baki kalır. Kabuk parçalanır, lüb baki ve sağlam kalır. Libâsı yırtılır, cesedi sağlam, baki kalır. Cesed ölüp dağılırsa da ruh baki kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enâniyet genç kalır. Çokluk, cemaat dağılır amma, vâhid-i ferd baki kalır. Kesret bozulur, vahdet bakidir. Madde kırılır, nûr bakidir. Binâenaleyh, ömrün bidayetinden sonuna kadar devam eden mânâ, çok cesedleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire yuvarlandığı hâlde vahdetini, bekasını muhafaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak salimen ebed yoluna devam edecektir.”<br />
</em></p>
<p><em>“Evet, zahire bakılırsa insan bir zerre hükmündedir. Fakat insanın taşıdığı ruha, kafasına taktığı akla, kalbinde beslediği istidatlara nazaran bu âlem-i şehâdet dardır, istiab edemez. Ancak o ruhun arzularını ve o akim fikirlerini tatmin ve te’min edecek âlem-i âhirettir. Ve keza, istifade hususunda müzaheme, mümaneat ve tecezzi yoktur; bir küll ile cüz’iyatı gibidir. Nasıl ki, bir külli, bütün cüz’iyatında mevcut olduğu hâlde, ne o küllide tecezzi ve inkısam olur; ve ne de cüz’iyatında müzaheme ve müdafaa olur. Küre-i Arz’dan da binlerce müstefid olsa, ne aralarında bir müzahame olur; ve ne Küre-i Arz’da bir noksaniyet peyda olur. Yalnız insanın indallah kerameti olduğu için, âlem-i şehâdetin yaratılışında insan, ille-i gaiye menzilesinde gösterilmiştir. Ve insanın hatırı için, bütün envâa bir umumî ziyafet verilmiştir. Bu ise, bütün âlemin fâideleri insana münhasır olup başkalara hiç bir fâidesi yoktur, demek değildir.”<br />
</em></p>
<p><em>“Melâike ve ruhâniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’idir denilebilir. Evet, Onbeşinci Söz’ün Birinci Basamağında beyan edildiği gibi; hakikat kat’iyyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki; zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler, o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatın lisanında, pekçok muhtelif-ül-cins olan o sekenelere melâike ve ruhâniyet tesmiye edilir. Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zira şu zeminimiz, semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîşuur mahlûklarla doldurulması; arasıra boşaltıp yeniden yeni zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki; şu muhteşem burçlar sahibi olan müzeyyen kasırlar misâli olan semâvat dahi, nûr-u vücudun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyası olan zîşuur ve zevi’l-idrâk mahlûklarla elbette doludur. O mahlûklar dahi, ins ve cin gibi, şu saray-ı âlemin seyircileri ve Saltanat-ı Rubûbiyye’tin dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubudiyetleri ile kâinatın büyük ve küllî mevcudatın tesbîhatlarını temsil ediyorlar.”<br />
</em></p></blockquote>
<p>Dip Notlar:</p>
<p>1<strong>:İbn-i Sina:</strong> 980 tarihinde Harmisen’de doğdu. 1037’de Hemedan’da öldü. Genç yaşında yazmaya başladı. Aristo’nun metafiziğini çok karışık buldu. Farâbî’nin “El-İbâne”si O’na Aristo’yu tanıttı. Hayat-ı içtimaiyyenin çeşitli kademelerinde vazife yaptı. Eserlerini yollarda, hapishanelerde ve son derece güç şartlar altında yazdı. İbn-i Sina’nın sistemi Ortaçağ felsefesinin karakterini tâyin eder. Batı âleminde Avicenne ismiyle tanınır. O İslâm hükemâsının önderi ve zamanının Aristo’su olmuştur. Tıbda da mahirdi. Onun ruha ait bilgileri geniş bir inceleme mahsulüdür. Mantıkta olduğu kadar ruh nazariyesinde de menşe itibariyle Aristo’ya dayanır. Ancak, ruhun ezeliyetini kabul etmez.</p>
<p>2:<strong>İmam-ı Gazâlî: </strong>1058 yılında Horasan’ın Tûs şehri civarında, Gazale köyünde doğdu. 1111 yılında Tûs’da öldü. Gazâlî, aklî ve naklî ilimlerin merkezi olmuştur. O’nun çeşitli<br />
ilim ve fenlerdeki hârika kudretini ilim dünyası takdirle tanımıştır. Kendisi İslâm Müceddidleri arasında ayrı bir hususiyete haizdir. Yüksek dehâsı, keskin hüccetleri ve hakimane metodu ile ehl-i sünnet itikadına saldırmak isteyen felsefi ve fikrî cereyanların çemberini kırmıştır. İslâm Dünyasına sayısız eserler kazandıran Gazâlî, asrının her cihette ferd-i fendi olmuş, Hüccetü’l-İslâm unvanını bihakkın kazanmıştır.</p>
<p>3<strong>:Fahreddin-i Razî:</strong> Razî, Rey şehrinde 1148de doğmuş, 1209’da Herat şehrinde vefat etmiştir. Razî, ahlâk, ilahiyat, felsefe ve astronomiye ait mevzuları derin bir vukûfiyetle muhakeme etmiş, ruh hakkında incelemelerde bulunmuştur. Aklî ve naklî ilimlerin bayrağını elinde tutarak ilmin tam hakimiyetini korumuştur. 300 küsur eseri vardır.</p>
<p>4:Fecr sûresi, 89/ 27-28</p>
<p>5:<strong>Mevlânâ</strong> (1207-1273): İslâm tasavvufunun büyük mümessillerinden, mütefekkir ve şair. Mevlevi Tarikatı’nın Piridir. Belh şehrinde doğmuş, Konya’da vefat etmiştir. Hazret-i Ebûbekir (r.a) sülâlesindendir. Altı Ciltlik Mesnevi, Divan-ı Kebir, Traşnâme, Esrârnâme, Lübb’l-Lübab, el-Mânevi gibi tasavvufî ve ahlaki eserleri telif etmiştir.</p>
<p>6:<strong>İsmail Hakkı Bursevî</strong>: Celvetî Tarikatının şeyhlerindendir. Aydos’ta doğmuş, Bursa’da vefat etmiştir (1725). Pek çok eserleri vardır. Ruhü’l-Beyan, Ruhü’l Mesnevi,<br />
Muhammediyye Şerhi, en meşhurlanndandır.</p>
<p>7:<strong>Elmalılı Hamdi Yazır</strong>: 1878’de Antalya’nın Elmalı kazasında doğmuş, 1942’de İstanbul’da vefat etmiştir. Kayserili Mahmud Hamdi Efendi’den ders almıştır. Bâyezid Dersiamı olarak vazife yapmış, Dârû’l-Hikmeti’l-İslamiyye âzâlığına seçilmiştir. Hak Dini Kur’an Dili ismini taşıyan Türkçe tefsiri meşhurdur. Fransızcadan tercümeye başladığı felsefe tarihi kitabını, önsöz ve dipnotlarıyla birlikte “Metalib ve Mezahib” adıyla bastırmıştır.</p>
<p>8:Hak Dini Kur’an Dili, C.5, S.3198-3199</p>
<p>9:<strong>Ömer Nasuhî Bilmen</strong>: (Erzurum 1884 &#8211; İstanbul 1971): Din âlimi. Tahsilini Fatih Medresesi’nde tamamladı ve oraya hoca oldu. İstanbul Müftülüğü yapmış olan Ömer Nasuhî, bir ara Diyanet Reisliği’nde bulunmuştur. Kur’an’dan Dersler ve Öğütler, İlm-i Kelâm, İslâm Ahlâkı, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, Büyük Tefsir Tarihi&#8230; O’nun başlıca eserleridir.</p>
<p>10<strong>:Bediüzzaman Said Nursî: </strong>1876 tarihinde, Bitlis’in Nurs köyünde doğan Bediüzzaman Said Nursî, çağımızın en büyük mürşidlerinden, âlim ve mütefekkirlerindendir. Birinci Dünya Savaşı’nda, Doğuda, Rus ve Ermeni birliklerine karşı milis albayı olarak kahramanca çarpışıp esir düşmüş, iki yıllık Sibirya esaretinden sonra İstanbul’a dönmüştür. “Dini Siyasete Âlet” ittihamıyla çıkarıldığı bütün mahkemelerden beraat kararı alan Bediüzzaman Said Nursî, eserlerinin hemen hemen tamamını hapishanelerde, sürgün yerlerinde, oldukça güç şartlar içinde te’lif etmiştir. Dinî, felsefi, içtimaî mes’eleleri anlamak ve anlatmakta müstesna bir kabiliyet sahibi olan Bediüzzaman, 130 parçadan meydana gelen eserlerinin tamamına birden “Risâle-i Nür Külliyatı” ismini vermiştir. Bu eserler, Kur’an tefsirleri olup, okuyucularına tahkiki iman dersi vermiş, asrın, karşılığını beklediği her tür suali büyük bir vukûfiyetle, muknî ve müdellel cevaplandırmıştır. Günümüzde eserleri, bilhassa tahsil çağındaki gençler tarafından hararetle okunmaktadır. Eserlerinin çoğu Doğu ve Batı dillerine tercüme edilmiştir. Hakkında, yurt içinde ve yurt dışında birçok yazılar yazılmıştır. 1960’ta Urfa’da vefat etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Kırkıncı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-alimlerine-gore-ruh/">İslâm Âlimlerine Göre Ruh</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-alimlerine-gore-ruh/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
