<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/akaid/nuzul-u-isadeccal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Nov 2017 19:51:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gülenizm&#8217;in Sahteliği,Mehdiliğin İnkarına Gerekçe Olabilir mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gulenizmin-sahteligimehdiligin-inkarina-gerekce-olabilir-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gulenizmin-sahteligimehdiligin-inkarina-gerekce-olabilir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Sep 2016 14:28:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal]]></category>
		<category><![CDATA[30 Sahabînin Rivayetiyle Mehdî]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Şenocak]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Şenocak Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Şia ve Ehl-i Sünnet’te Mehdî]]></category>
		<category><![CDATA[Goldziher Etkisi ve Mehdi İnkârı]]></category>
		<category><![CDATA[Lügatta Mehdî]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdî Neden Kur’an-ı Kerim’de Yok?]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdî’nin Özellikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Niçin Buharî Mehdî’den Bahsetmez?]]></category>
		<category><![CDATA[Ulemânın Mehdi Görüşü]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi ve Hristiyan Kaynaklarında Mehdî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13227</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günün gecesi var diye gündüzüne karşı çıkmak, yaşı da kurunun yanında yakmaktır. Ne var ki, tarihi süreç içerisinde geceye bakarak gündüze kara çalınmış, kurunun yanında yaş da yanmıştır. Bu günlerde, tam da bu süreci yaşıyoruz. Yanlışlar doğruya “emsal” olmuş, yüz yıldır hocaya, hacıya, tekkeye, medreseye saldırmayı varoluşunun gereği görenler, “cemaat” adını kullanan bir fitne yapılanmasından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gulenizmin-sahteligimehdiligin-inkarina-gerekce-olabilir-mi/">Gülenizm’in Sahteliği,Mehdiliğin İnkarına Gerekçe Olabilir mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3></h3>
<p>Günün gecesi var diye gündüzüne karşı çıkmak, yaşı da kurunun yanında yakmaktır. Ne var ki, tarihi süreç içerisinde geceye bakarak gündüze kara çalınmış, kurunun yanında yaş da yanmıştır. Bu günlerde, tam da bu süreci yaşıyoruz. Yanlışlar doğruya “emsal” olmuş, yüz yıldır hocaya, hacıya, tekkeye, medreseye saldırmayı varoluşunun gereği görenler, “cemaat” adını kullanan bir fitne yapılanmasından hareketle bütün cemaatlere saldırıyor.</p>
<p>“FETÖ bir cemaatti, yarın diğer cemaatler de aynı kalkışmayı yapabilir.” diyen süreç mühendislerinin nihaî amacı ise, “X yapısı Müslümandı, bütün Müslümanlardan da benzer hamleler beklenir.” diyerek durumu kendileri adına fırsata çevirmek…</p>
<p>Geceye kurban edilmek istenen kavramlardan biri de “Mehdîlik”tir. Sahtesinden hareketle hakikatine bir taarruz mu var ya da “hakikat” olarak bildiğimiz şey gerçekte sahte midir? Esasında iki asırdır Müslümanlar en iyi bildikleri mevzularda da bu derin şüphelere düştüler: “O, o mudur, yoksa O, ondan başka bir şey midir?” İşte bu yazı buna cevap arayacak.</p>
<h3>Birine İstismar, Diğerine Taassub Hakim</h3>
<p>Halimiz ekranlarda… Hiçbir mevzuda mahremiyet kalmadı, havas ne düşünüp konuşuyorsa, avam da aynı şeyler üzerine kafa yoruyor. Bir farkla ki; havasta istismar, avamda ise koyu bir taassub var.</p>
<p>Her sıcak gündemle, dinden bildiği bir “hakikat”i kaybeden ya da ondan şüphe duyan Müslümanların götürülmek istendiği nihaî nokta ise, onları dinlerinin bozulduğuna, asırladır İslam diye “uydurulan bir dine” göre yaşadıklarına ve Allah’ın emri olarak kabul ettikleri daha pek çok meselenin de “hurafe” olduğuna inandırmak. İşte asıl tufan burada kopacak. Çünkü Müslümanlar her krizde kendilerine çıkış yolu gösteren İslam’a iltifat etmeyecek, bilakis hiçbir şeyden olmadığı kadar ondan şüphe duyacak; İslamsızlıkta çözüm arayacaklar.</p>
<h3>Daha Neler ve Neler!</h3>
<p>Birileri, müseccel hainler üzerinden Mehdîlik tartışmalarını sürekli gündemde tutarak, konuyu Müslümanların İslam’dan kopuşuna vasıta yapma peşinde. Onun üzerinden daha derinlere inecekler. Yüz ifadeleri şunu anlatıyor; “Ey Millet! Siz ne gördünüz. Daha neler var, neler. Size din diye hurafe anlatmışlar.”.</p>
<h3>Ahmed Emîn</h3>
<p>Mehdîlikle alakalı Türkçe yazılan makalelerin kahir ekseriyetinde Duha’l-İslam sahibi Ahmed Emîn’in etkisi var. Manzarayı görünce, “Biri yanlış bir yol belirleyince ardından ne çok insan gidermiş.” demekten kendinizi alamıyorsunuz.</p>
<p>Aşağıdaki satırlar, son bir asırda Ahmed Emîn çizgisinde Mehdîlik üzerine yazanların ana fikrini oluşturur: Mehdî, sosyo-kültürel bağlamda uydurulan, “Renkli ve canlı süsleriyle birtakım maceraların, dünyevî ve siyasî emel sahiplerinin ve çaresiz kitlelerin alaka merkezi olan”1 bir teselli vasıtasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h3>Goldziher Etkisi ve Mehdi İnkârı</h3>
<p>İslam coğrafyasının siyasi işgale paralel olarak yaşadığı zihnî ihtilal sürecinde en çok tartışılan mevzulardan biri olan Mehdilik mevzuuna Oryantalistler yakın alaka göstermişlerdir. Bu konuda safi zihinleri kendi emelleri doğrultusunda yönlendirici çalışmalar da yapmışlardır. Müslüman düşünürlere tesiri itibariyle İslam modernizminin kurucu şahsiyetleri arasında kabul edebileceğimiz isimlerden olan Goldziher’e göre Mehdi anlayışı Yahudilik, Hristiyanlık ve Maniheizm gibi dinlere ait bir inanç olup, Ka’b’ul-Ahbar ile Vehb b. Münebbih tarafından Hz. Peygamber’e atfedilen rivayetler yoluyla Müslümanlar arasında yayılmıştır.2</p>
<p>Sahte mehdilerin müfsid faaliyetlerini ön plana çıkaran Müslüman yazarlar da, oryantalistlerin Mehdiliğin isnat merkeziyle alakalı Mazdeizm, Mecusilik, Yahudi ve Hristiyanlık gibi tespitlerini onaylamaktadır.3Ahmed Emîn’e göre Şia’nın “Beklenen Mehdîsi”, Emevilerin “Süfyânî” lakabını taşıyan kurtarıcısının olması Abbasilerin zoruna gider; bu çerçevede onlar için de “Mehdi hadisleri” uydurulur.4 Ahmed Serdaroğlu da Diyanet mecmuasında neşredilen “Mehdi Hakkında” başlıklı yazısında, Kur’an-ı Kerim’in Mehdi’den bahsetmemesini, Buharî ve Müslîm’de mevzu ile alakalı sarîh bir rivayetin yer almamasını, Mehdi anlayışının İslam’da olmadığına gerekçe yapar.5 Mehdîlik anlayışının Müslümanları İslamiyet için çalışmaktan mahrum bırakacağını da iddia eden bu taife6, rivayetlerin akla aykırı olduğunu da savunur. İsnâaşeriyye Şiâsı’yla, Ehl-i Sünnet’in Mehdi anlayışının özde birbirinden farklı olmadığını düşünenler de, bu inancın Ehl-i Sünnet’e Şia’dan intikal ettiğinin kuvvetle muhtemel olduğunu söylemektedir.7</p>
<h3>Lügatta Mehdî</h3>
<p>Allah Teâla tarafından hidayete erdirilmiş kişi manasına gelen Mehdî’nin, “Hâdî” şeklindeki İsm-i Fâil kalıbının anlamı ise “yol gösteren kişi” demektir. Kur’an-ı Kerîm’de aynı kökten gelen pek çok kelime geçmesine rağmen “Mehdî” zikredilmez. Lakin Allah Rasûlü ﷺ, Hz. Ali’yi “Hadî/Hidayete vesile olan ve Mehdî/Hidayete erdirilen”8 sıfatlarıyla zikreder; Hz. Muaviye için de, “Ya Rabbi! Onu doğru yola ulaştıran/Hadi ve ulaşanlardan/Mehdî kıl. Onunla insanları doğru yola ilet!”9 buyurmuştur. Istılahi manada, Mehdîlikle alakalı pek çok rivayet vardır.</p>
<h3>30 Sahabînin Rivayetiyle Mehdî</h3>
<p>Oryantalistlerin ve onlardan etkilenen yazarların başka dinlerden ya da Şia’dan Ehl-i Sünnet’e geçtiğini iddia ettikleri Mehdî’nin zuhûru noktasında ulemanın icması vardır. Buna göre âhir zamanda Allah Rasûlü’nün ﷺ Ehl-i Beytinden Muhammed b. Abdillah adında biri çıkacak, Müslümanlar ona tabi olacak, o da İslâm’ı ve Müslümanları zafere taşıyacak, küfrün belini kıracak, adaleti hakim kılacak.</p>
<p>Mevzuyla alakalı hadisler manevi tevatür derecesindedir. Suyutî bunların 40’tan fazla olduğunu söylemektedir.10 Allah Rasûlü’nden ﷺ Mehdi’nin zuhûruyla alakalı hadîs rivayet eden sahabe sayısı ise 30’dan fazladır. Bunlar arasında Osman b. Affân, Ali b. Ebî Tâlib, Talha b. Übeydullah, Abdurrahman b. Avf, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes‘ud gibi sahabiler de yer almaktadır. Ebû Dâvud, Tirmizî, İbn Mace, en-Nesâî, Ahmed b. Hanbel, İbn Hibbân, Hâkim, Taberânî gibi büyük hadis imamları da bu rivayetleri eserlerine almışlardır.</p>
<p>Malum hadislerin bir kısmı sahîh, bir kısmı hasen, bir kısmı da zayıftır. Tarihi’nde, Mehdi ile alakalı rivayetlerin tamamının zayıf olduğunu söyleyen İbn Haldun yanılmış ve cumhura muhalefet etmiştir.11</p>
<p>Otuz küsur sahabenin Allah Rasûlü’nden ﷺ rivayet ettiği hadisleri mecmularına alan büyük hadis imamları ve onlardan hareketle Mehdî’nin zuhûrunu söyleyen ulemanın karşısında yer alanlar bu sistemi çürütecek delil ortaya koyamamış, makalelerinde -daha çok- zayıf hadislerin tahrîcini yaparak, sanki mevzuyla alakalı hadisler bu kadarmış gibi bir algı oluşturmuş böylece Mehdî hakikatini inkâr etmişlerdir.</p>
<h3>Mehdî’nin Özellikleri</h3>
<p>Allah Rasûlü ﷺ Mehdî’nin hakikisini, sahtesinden ayırt edecek ölçüleri şu şekilde tayin etmiştir:</p>
<p>“Dünyada sadece bir gün kalsa, -Zaide, hadisinde şöyle dedi: Allah o günü uzatır da- (Sonra bütün raviler ittifak ettiler.) o günde benden veya Ehl-i Beyt’imden, adı adıma, babasının adı da babamın adına uyan birini gönderir.”12; “Yeryüzü zulüm ve düşmanlıkla dolmadan kıyamet kopmaz. Sonra benim ailemden biri çıkar, yeryüzünü zulüm ve düşmanlıkla dolduğu gibi adaletle ve hakkaniyetle doldurur.”13; “Dünyanın ömründen sadece bir gün kalsa Allah Azze ve Celle benim Ehl-i Beyt’imden bir adam gönderecek, o da dünyayı daha önce zulümle olduğu gibi, adaletle dolduracaktır.”14; “Mehdî benim neslimdendir. O açık alınlı ve burnunun ortası kemerli olacaktır. Yeryüzünü zulümle dolduğu gibi, adaletle dolduracak ve yedi yıl hüküm sürecektir.”15; “Mehdî benim ailemden, Fatıma’nın neslinden olacaktır.”16</p>
<h3>Ulemânın Görüşü</h3>
<p>Süfyan-ı Sevrî, Berbehârî, Ahmed el-Bustî, Ebû Süleyman el-Hattabî, Beyhakî, Ebû Bekir b ‘Arabî, Kadı Iyaz, Suheylî, İbnu’l-Cevzî, Kurtubî, Kastallanî, Zehebî, Şâtibî, Sehâvî, Suyûtî, İbn Hacer Heytemî başta olmak üzere ulemanın cumhuru da bu hadislerle istidlal etmiş ve Mehdî’nin zuhûr edeceğini söylemişlerdir.17</p>
<p>İbn Hacer, Beyhakî’den, Mehdî’nin zuhûruyla alakalı hadislerin isnad cihetiyle son derece sahih olduklarını,18 Berbeharî de Şerhu’s-Sünne’sinde, Hz. İsa’nın inip Deccâl’ı öldüreceği, evleneceği ve Allah Rasûlü’nün ﷺ ailesinden birinin arkasında namaz kılacağını zikreder.19</p>
<h3>Mehdî Neden Kur’an-ı Kerim’de Yok?</h3>
<p>Kur’an mücmel olarak nazil oldu, Allah Rasûlü de ﷺ onu beyan etti. Allah Azze ve Celle müminlere hem Kur’an’a, hem de Sünnet’e ittiba etmeyi emretti. Haramların bir kısmı ayetle bir kısmı da hadisle sabit oldu. Bunlardan birine, “vahy-i metluv” diğerine ise “vahy-i gayr-i metluv” dendi. Zira kıblenin Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a dönme sürecinde Allah Rasûlü ﷺ çok arzu etmesine rağmen20 “Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir!”21 ayeti gelene kadar Beytullah’a yönelmedi. Eğer Mescid-i Aksa’ya doğru kılma noktasında bir vahiy olmasaydı, Allah Rasûlü ﷺ beklemeyecek, dönecekti. Kur’an-ı Kerîm’de Mescid-i Aksa’ya doğru namaz kılmakla alakalı bir emir olmadığına göre eski kıble “vahy-i gayrı metluv” ile sabittir. Yine Benû Nadîr kabilesi kuşatılınca askeri önlem gereği ağaçlar kesilince Yahudi ve münafıkların menfi propagandası üzerine Allah Teâla ağaçların kendi izniyle kesildiğini haber vermiştir.22 Lakin Kur’an’da böyle bir izne delalet eden bir ayet yoktur. Bu durum da göstermektedir ki Allah Rasûlü ﷺ vahy-i metlüv dışında ayrı bir kanaldan da Rabbinden vahiy almaktaydı. Kur’an-ı Kerîm Allah Rasûlü’nün ﷺ helal ve haram kılma yetkisinin de olduğunu bildirdi.23</p>
<p>Allah Rasûlü’ne ﷺ itaati emreden24, ona itaat etmenin Allah’a itaat etmek olduğunu bildiren25, ihtilaf anında Allah’a/Kur’an’a ve Rasulullah’a/Sünnet’e müracat yolunu gösteren26 ayetler “Allah Rasûlü ﷺ, size neyi verdiyse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan da uzak durun.”27 bağlamında değerlendirildiğinde Mehdi’nin de dolaylı yoldan Kur’an’da yer aldığı anlaşılmaktadır. Zira Kur’an-ı Kerim Peygamber-i Ekber’in ﷺ sözlerine itaat etmeyi emretmektedir. Mehdî’nin zuhûru da Allah Rasûlü’nün ﷺ bu bağlamda zikrettiği hakikatlerdendir. Buna göre Allah Rasûlü’nden ﷺ sahih olarak rivayet edilen her hadisi tasdik etmek, Kur’an-ı Kerîm’e ittiba gibidir. Mehdî’nin zuhûruyla alakalı sahîh hadisler de Kur’an’ın kendisine ittibayı emrettiği Peygamber-i Ekber’den ﷺ varit olmuştur.</p>
<p>Taberî, Mescidlerde Allah’ın adını anmaya mani olan ve onların harab olması için çalışanların akıbetlerini bildiren, “Onlar için dünyada rezillik, Ahiret’te de büyük bir azab vardır.”28 ayetini tefsir ederken, dünyadaki rezilliği Mehdî’nin zuhurû olarak te’vîl etmiştir.29</p>
<h3>Niçin Buharî, Mehdî’den Bahsetmez?</h3>
<p>Mehdî’nin zuhûrunu inkâr edenlerin istinat noktalarından biri de, Buharî’de mevzuyla alakalı bir rivayetin olmamasıdır.</p>
<p>Buharî’yi itibarsızlaştırmak için yoğun bir faaliyet içinde olanların bu çıkışının pek manidar olduğunu bir tarafa bırakarak şunu söyleyelim: Bununla oluşturulmak istenen algı şudur: en sahîh iki hadis mecmuası Buharî ve Müslüm’in müellifleri Mehdî hadislerini eserlerine almadıklarına göre hadisler uydurmadır. Şu bilinmelidir ki, Buharî, ezberinde 300 bin hadis olduğunu; bunlardan 100 binin sahih, 200 binin de sahih olmadığını söyler. 30 Buharî’de ise tekrarlarla birlikte 7275 hadis vardır. Görüldüğü gibi Buharî sahih hadislerin rakamını 100 bin olarak verirken kitabına aldığı hadis sayısı oldukça azdır.</p>
<p>Buharî ve Müslim mühim pek çok meselede hadis rivayet etmemesine rağmen ulema, diğer hadis mecmualarındaki rivayetler sahîh ise onlarla fetva vermiş ve de amel etmiştir. On sahabinin Cennetlik olduğunu bildiren hadisler Buharî ve Müslim’in dışındaki eserlerde yer almasına rağmen Ümmet onlarla amel etmiş, akaid kitaplarında Aşer-i Mübeşşere zikredilmiştir.</p>
<p>Öncelikle bilinmelidir ki Mehdî mevzuu, Buhârî’de mücmel, diğer hadis mecmualarında ise mufassal olarak vardır. Nitekim Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği hadisi şerifte Allah Rasûlü ﷺ, “Meryem oğlu İsa aranıza indiğinde ve imamınız da sizden olduğu halde haliniz nasıl olur?” buyurmaktadır.</p>
<h3>İbn Mâce Hadisi</h3>
<p>İbn Mâce’nin rivayet ettiği, “Meryem oğlu İsa’dan başka Mehdî yoktur.”31 hadisi de Mehdî’nin zuhûruyla alakalı rivayetlerle teâruz etmez. Her şeyden önce teâruz aynı seviyedeki rivayetler arasında olur. Bir tarafta Mehdi’nin zuhûruyla alakalı mütevatir hadisler, diğer tarafta ise İbn Mace’nin Kütüb-ü Sitte müellifleri arasında rivayetinde tek kaldığı hadis. Hâkim de Müstedrek’te söz konusu rivayeti naklettikten sonra, “Bu Hadisi Müstedrek’te, onunla istidlal etmek için değil, hayretimi bildirmek için zikrettim.”32 der. Muhal farz… Bu hadis sahîh kabul edilse, bu durumda mana kemale hamledilir. “Fatihasız namaz olmaz.” ya da “Mescide komşu olanın namazı ancak mescitte olur.” hadisleri, “Namaz Fatihasız kâmil olmaz.” ya da “mescide komşu olanın namazı ancak mescitte kâmil olur” diye anlaşıldığı gibi, “Kamil anlamda Mehdi”33 deyince de akla İsa b. Meryem gelir, diyor.</p>
<h3>Şia ve Ehl-i Sünnet’te Mehdî</h3>
<p>Ehl-i Sünnet ve Şia kaynaklarında geçen Mehdîlik sadece “Mehdî” adını kullanmada müştereklik arz eder. Nitekim İsnâaşeriyye Şia’sına ait kaynaklarda yer alan 200’ün üzerindeki rivayette Mehdî’nin on ikinci İmam Muhammed b. Hasen olduğu iddia edilir. Ona Mehdî el-Muntazar da denir.34</p>
<p>Şia’nın Mehdi’si olan on ikinci imam Muhammed b. Hasen, babasının vefatından sonra insanlardan gizlendi ve bir daha onlara hiç görünmedi(!). Şia’ya göre, Deccal’in ortaya çıkmasından sonra Mekke’de zuhûr edip iktidarı ele geçirecek, zalimleri cezalandırıp adaleti hakim kılacaktır. Diğer imamlar gibi on ikinci imam da masumdur. Şiiler imamların doğumlarından ölümlerine kadar hata, yanılgı ve unutmadan masum olduklarına inanırlar.35 Nitekim Humeynî de mevzuyla alakalı şunları söylemektedir: “İmamlarımızın ne mukarreb meleklerin, ne de nebilerin ulaşamayacağı bir makama sahip olduklarına inanmak, mezhebimizin inanç esaslarındandır.”36</p>
<p>Ehl-i Sünnet kaynaklarına göre ise Mehdî, Allah Rasûlü’nün ﷺ soyundan, Fâtıma’nın neslinden gelecek, Onunla her şeyde bereket olacaktır. İsa b. Meryem arkasında namaz kılacak; Deccal’a karşı çıkacak; lakin onu Hz. İsa öldürecektir. Alnı açık, burnu kemerli olacak. Yeryüzünü adaletle dolduracak. Adı Muhammed b. Abdullah olacak.</p>
<p>Hadis mecmualarındaki Mehdî rivayetleri raviler vasıtasıyla bizzat Allah Rasûlü’ne ﷺ, Şia kitaplarındaki nakiller ise Şiilerin masum olduklarına inandıkları on iki imama dayanır. Onlar da rivayetleri raviler olmaksızın doğrudan Allah Rasûlü’ne ﷺ isnat ederler.</p>
<h3>Hakk’ın Şahitleri</h3>
<p>Mehdilik mevzuunda Şia bir vadide, Ehl-i Sünnet başka bir vadidedir. Biri hakkın şahidi, diğeri ise uydurma rivayetlerin müdafiidir. Başka dinlerde ya da Şia’da mehdilik var diye, Mehdî’nin zuhûrunu inkâr etmek, “batıl” var diye “hak”kı reddetmek ya da yalancı peygamberlerin faaliyetleri var diye Allah Rasûlü’nün ﷺ risaletini inkâr etmek gibidir. Aynı mantık örgüsünün umûma teşmil edilmesi durumunda ortada ne din ne diyanet kalır. Zira Şia’nın hurafelerini gerekçe gösterip, mütevatir hadislerle sabit olan bir hakikati yok saymak, Allah Teâla’nın sıfatlarını anlama noktasında insanların bir kısmı ifrat ve tefrite gidip teşbîh ve tecsîmi savundu, dolayısıyla Allah’ın yanlış anlamalara sebep olan sıfatları da inkâr edilmeli gibi müminlerin akidelerini sarsacak tehlikeli sonuçlara kapı açar.</p>
<p>Sahabeye söven, takiyyeyi dinin esası kabul eden, Hz. Ali dışındaki bütün Raşid halifeleri reddeden muharref bir anlayışı esas alıp, “onda da Mehdilik var, Ehl-i Sünnet’te de”, diyerek bir reddedişe ulaşmak, İslam’ın farklı inanç sistemleriyle benzeştiği bütün noktaları iptale kadar gider.</p>
<h3>Akıl Tutulmaları ve Fâsit Örgüler</h3>
<p>Mehdî’nin zuhûrunu akla aykırı bulanlar da, Şia kaynaklı olduğunu iddia edenler gibi aynı mantık örgüsünden hareketle hüküm verdiklerinden hata ediyorlar. Mehdiliğe Şia nazarından bakınca hem Şeriat’a hem de akla aykırı pek çok mevzunun olduğu doğrudur. Lakin Ehl-i Sünnet’e göre ise Mehdi, adil her devlet adamın yaptığını yapacak, zulme son verip adaleti hakim kılacak. Bu, bütün nebilerin ve onların yolunda yürüyenlerin vazifesidir. Bunun neresi akla ve Şeriat’a aykırıdır?</p>
<p>“Tarihte pek çok hareket Mehdîlik iddiasıyla ortaya çıkıp masum insanların kanının heder edilmesine vesile olmuştur. Bu yüzden inkârı, ikrarından evladır.” denirse; bu durumda biri de kalkıp “Yalancı Peygamber iddiasıyla ortaya çıkıp büyük fitnelere sebep olan insanlar var, bu yüzden Peygamberlik müessesini toptan inkâr edelim.” diyebilir. Bu mantık gün gelir, “tarih yazan” İslam’ı, “tarih” yapar. Ümmet’i bu fitnelerden kurtarmanın yolu, Allah Rasûlü’nün ﷺ zuhûr edeceğini haber verdiği Mehdî’yi inkâr ederek değil, İslâm’ı bütün şubeleriyle hayata tatbik etmekle mümkündür.</p>
<h3>Fatih de Mehdî’ye İnanıyordu</h3>
<p>Mehdi anlayışının, Müslümanların bütün işlerini O’na havale edip kenara çekilmelerine yol açacağı iddiası da, tarihi gerçeklerle çelişmektedir. Zira İslâm tarihindeki bütün Büyük Devlet adamları, Mehdi’nin zuhûr edeceğine inanıyordu; fakat hiçbiri cihad meydanlarını, “Mehdî’yi bekleyelim!” diyerek terk etmedi. Bağdat’ı Büveyhoğullarından kurtaran Tuğrul Bey de, Romen Diogenes’i Malazgirt’te durduran Alparslan da Mehdî’nin geleceğine inanıyordu. 87 yıl işgal altında kalan Kudüs’ün fethi için Salahaddîn Eyyubî de oturup Mehdî beklemedi. Sultan Fatih ve Yavuz da Mehdî’ye inanmıştı fakat İslam âlemi onların zamanında en muhteşem dönemlerini yaşadı.</p>
<h3>Yahudi ve Hristiyan Kaynaklarında Mehdî</h3>
<p>Oryantalizm; Ehl-i Sünnet’in ilzam edip arşive kaldırdığı mezhepleri ya da onların görüşlerini yeniden gün yüzüne çıkarma ya da tasavvuf, Nuzûl-u İsa, Mehdilik gibi pek çok mevzuyu başka inanç ya da düşünce sistemlerine isnat etme noktasında nisbî başarılar elde etmiş ve pek çok zihni karıştırmıştır. Onlardan biri de Mehdilikle alakalı rivayetlerin Ka’bu’l-Ahbâr vasıtasıyla İsrailiyyât’a dayandığı iddiasıdır. Ne var ki, Mehdi ile alakalı rivayetlerin hiçbirinde Ka’bu’l-Ahbâr yoktur. Ona isnad edilen rivayetlerin hiçbirinin senedi de ona ulaşmamaktadır. Vehb b. Münebbih tarikiyle ise tek bir hadis rivayet edilmektedir.37 Vehb b. Münebbih her ne kadar Tevrat ve önceki kitaplar hakkında derin bilgiye sahip olsa da “sika/güvenilir” bir râvi kabul edilmiştir.38</p>
<h3>Sonuç</h3>
<p>Hala etkisi devam eden bu büyük istismar hadisesi karşısında ilim sahiplerinin yapması gereken, hakikati batıla kurban etmek değil, hakikat müdafaası yapmak ve istismar kapılarını kapatmaktır. Tarihte insanları ilimle ifsad eden, tahrikle karşı karşıya getiren hareketlerin varlığı, ulemayı nasıl zan altında bırakmaz ve medreselerin kapatılmasını gerektirmezse aynı şekilde sahte mehdilerle oluşturulan ifsad dalgası da, Mehdilik inkârına vasıta yapılamaz.</p>
<p>Mehdîlikle alakalı rivayetler Tevrat’a, Mecusiliğe ya da Şia’ya değil, bizzat Allah Rasûlü’ne ﷺ dayanmaktadır. 30’dan fazla sahabi tarafından nakledilmiş ve manen tevatür derecesine ulaşmışlardır.</p>
<p>Mehdi’nin zuhûrunun Kur’an’da sarâhaten zikredilmemesi inkârına delil olmaz. Çünkü Kur’an-ı Kerîm39 Allah Rasûlü’nden ﷺ gelen her şeyi almayı ve ona itaat etmeyi emretmektedir. Mehdilikle alakalı rivayetler de Kur’an’ın kendisine ittibayı emrettiği Peygamber-i Ekber’e ﷺ dayanmaktadır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’in Mehdî anlayışıyla, Şia’nın Masum Mehdi tasavvuru arasında ise geceyle gündüz kadar fark vardır. Birinde rivayetler Allah Rasûlü’ne ﷺ, Şia’da ise Masum imamlara dayanır</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1.⇑E. Ruhi Fığlalı, “Mesih ve Mehdi İnancı Üzerine”, A.Ü.İ.F.D., XXV, 214.</p>
<p>2.⇑Goldziher, el-Akîde ve’ş-Şerîa’ fi’l-İslam, Kahire, 1946, 193-5.</p>
<p>3.⇑Cemil Hakyemez, Mehdî Düşüncesinin İtikadileşmesi Üzerine, G.Ü.İ.F.D., 2004/1, III, sy: 5, s. 130.</p>
<p>4.⇑Bkz. Duha’l-İslam, III, 173.</p>
<p>5.⇑Ahmet Serdaroğlu, “Mehdî Hakkında”, Mayıs-Haziran, 1968, sy. 72-3, s. 127.</p>
<p>6.⇑Serdaroğlu, a.g.mkl., s. 18.</p>
<p>7.⇑DİA, Mehdî, XXVIII, 373.</p>
<p>8.⇑Ahmed, Müsned, H. No: 817.</p>
<p>9.⇑Tirmizî, H. No: 3842.</p>
<p>10.⇑Suyûtî, el-Hâvî, II, 213.</p>
<p>11.⇑Azim Âbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, XI, 282.</p>
<p>12.⇑Ebû Davûd: H. No: 4276.</p>
<p>13.⇑Ahmed, Müsned, H. No: 11331, Şuayb Arnavut bu hadisin isnadının Buharî ve Müslim’in şartlarına göre sahih olduğunu söylemektedir.</p>
<p>14.⇑İbn Mâce, Fiten 34,</p>
<p>15.⇑Ebû Dâvud, H. No: 4279.</p>
<p>16.⇑Tirmizî, H. No: 2230.</p>
<p>17.⇑Muhammed İsmaîl el-Mukaddem, el-Mehdî, s. 67-71.</p>
<p>18.⇑İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, IX, 126.</p>
<p>19.⇑Şerhu’s-Sünne, 73; Muhammed İsmail, a.g.e., 81.</p>
<p>20, 21.⇑Bakara: 144.</p>
<p>22.⇑Haşr: 5.</p>
<p>23.⇑A’râf: 157.</p>
<p>24.⇑Âl-i İmrân: 132.</p>
<p>25.⇑Nisâ: 80.</p>
<p>26.⇑Nisâ: 59.</p>
<p>27, 39.⇑Haşr: 7.</p>
<p>28.⇑Bakara: 114.</p>
<p>29.⇑Taberî, Camiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’an, I, 548.</p>
<p>30.⇑İbn Hacer, Hedyu’s-Sârî, Mukaddimet-u Fethi’l-Bârî, s. 512.</p>
<p>31.⇑İbn Mâce, H. No: 4039, Hadisin isnadında aşırı derecede zayıflık vardır. Zehebî münker olduğunu söyler, Mîzanu’l-İ’tidal, III, 535.</p>
<p>32.⇑Hâkim, el-Müstedrek, s. 488.</p>
<p>33.⇑Kurtubî, et-Tezkire fî Ahvali’l-Mevtâ, 723.</p>
<p>34.⇑Necmuddîn el-Askerî, el-Mehdî, I, 14-34.</p>
<p>35.⇑Muhammed, a.g.e., s. 179.</p>
<p>36.⇑Humeynî, el-Hukûmetu’l-İslamiyye, s. 52.</p>
<p>37.⇑Abdulazîm el-Bestevî, el-Mehdiyyu’l-Muntezar, 379-80.</p>
<p>38.⇑İbn Hacer, Takrîbu’t-Tezhîb, 1045.</p>
<p>ihsansenocak.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gulenizmin-sahteligimehdiligin-inkarina-gerekce-olabilir-mi/">Gülenizm’in Sahteliği,Mehdiliğin İnkarına Gerekçe Olabilir mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gulenizmin-sahteligimehdiligin-inkarina-gerekce-olabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayri Kırbaşoğlu’nun &#8220;Hz.İsa&#8217;yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi&#8221; Başlıklı Makalesine Reddiye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jan 2016 14:05:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Şenocak]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hureyre]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkhi Eserlerde Akidevi Mesele Aramak]]></category>
		<category><![CDATA[Hadisleri Rivayet Eden Sahabenin Yaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Hayri Kırbaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.İsa Nüzulu]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.İsa'nın Göğe Yükseltilmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10183</guid>

					<description><![CDATA[<p>İhsan Şenocak Hocaefendi &#124; İnkişâf-4 Kur’an’a tarihselci zaviyeden bakan modernist müslümanlar bu gün geldikleri nokta itibariyle ameli hükümlerin yanı sıra itikadi meselelerin arka planında da tarihi motifler aramaktadırlar. Zihinlere nakşedilmeye çalışılan İslam, “buhar gibi yerden göğe yükselen, sonrada yağmur olarak geri dönen” dinin adıdır. Tarihselci anlayış, İslam medeniyetini var eden değerlerin yekununa bu bakış açısını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/">Hayri Kırbaşoğlu’nun “Hz.İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi” Başlıklı Makalesine Reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/maxresdefault-1/" rel="attachment wp-att-10184"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10184" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1.jpg" alt="Hayri Kırbaşoğlu’nun &quot;Hz.İsa'yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi&quot; Başlıklı Makalesine Reddiye" width="623" height="350" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/maxresdefault-1-1-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 623px) 100vw, 623px" /></a></p>
<p>İhsan Şenocak Hocaefendi | İnkişâf-4</p>
<p>Kur’an’a tarihselci zaviyeden bakan modernist müslümanlar bu gün geldikleri nokta itibariyle ameli hükümlerin yanı sıra itikadi meselelerin arka planında da tarihi motifler aramaktadırlar. Zihinlere nakşedilmeye çalışılan İslam, “buhar gibi yerden göğe yükselen, sonrada yağmur olarak geri dönen” dinin adıdır. Tarihselci anlayış, İslam medeniyetini var eden değerlerin yekununa bu bakış açısını hakim kılma arzusundadır. Bu çerçevede Kur’an’ın açık hükümleri bir takım gayi formüllerle te’vil kılıfına sokulup reddedilirken, Sünnet; “çağdaş” kabul edilen değerler mi’yar ittihaz edilerek doğrudan devre dışı bırakılmaktadır. Sünnet’i etkisiz bir konuma taşımada müracaat edilen en belirleyici unsur ise “metin tenkidi”dir.</p>
<p>Eslafın elinde, hadis-i şeriflerin sahihini zayıfından ayıran bir usul olarak işleyen metin tenkidi, modernist Müslümanlar için İslam’ın müteal değerlerini beşeri formlarda anlamlandırma ameliyesinin bir unsuru olarak faaliyet göstermektedir. Batılılar&#8217;ın, özellikle Kitab-ı Mukaddes bağlamında geliştirdikleri, metin tenkidi yöntemi, ellerinde bulunan dini metinlerin beşer müdahalesine maruz kaldığı, hatta beşer eliyle oluşturulduğu gerçeği üzerine ibtina eder. Kur’an’ı da aynı bakış açısıyla okuyan batılılar onun da metin tenkidine tabi tutulmasını talep ederler. Müslümanlar ise bunun, Kur&#8217;an&#8217;dan şüphe etmek anlamına geldiğini, dolayısıyla küfür olduğunu bilirler. Şu halde eğer metin tenkidi mutlak olarak itibar ve itimat edilmesi gereken bir &#8220;hakikati bulma yöntemi&#8221; ise, modernistler &#8220;bilimsellik söylemleri&#8221;ne hakkını vermiş olmak için bu yöntemin sadece hadislere değil, Kur&#8217;an&#8217;a da (hem de Batılılar&#8217;ın İncil metinlerine uyguladığı tarz ve tonda) uygulanmasını talep ve tecviz etmelidirler; değilse, bu yöntemi tedavülde tutarak herhangi bir İslamî metin hakkında konuşmak abestir.</p>
<p>Metin tenkidi zarfında buharlaştırılan hakikatlerden biri de, Hz. İsa’nın kıyametin arefesinde tekrar geleceğini bildiren hadisleri inkar teşebbüsüdür. Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Hz İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi” başlığı altında telif ettiği makale bunun en uç örneklerinden birisidir.</p>
<p><strong>“Toplumsal Talep”</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu, Hz. İsa’nın (a.s.) inişini muhtevi hadislerin niçin mevzu addedilip reddedilmeleri gerektiğini [1] ya da bu rivayetlerin nasıl bir zeminde ortaya çıktıklarını (!) anlatırken şunları söyler:</p>
<p>Toplumsal taleplerini gerçekleştirmede başarısız olan kitleler, ya isyan veya sosyal patlamalar ya da başarısının/zaferin ilahi yardım sayesinde gerçekleşmesini bekleme şeklinde tepki gösterirler; ki, bunların ikincisinin adı, kısaca ‘Mesihçilik’tir. İnsanlık tarihi her iki şekilde toplumsal tepkilerin sayısız örnekleriyle doludur. Bunlardan ikincisi, yani ilahi bir yardım ve bu yardım aracılığıyla gerçekleşecek ilahi kurtarıcıyı beklemek; İslam dünyasında Emeviler döneminde başlayan genel toplumsal huzursuzluklardan itibaren günümüze kadar etkili olmuş, canlılığını korumuştur. İslam kültüründe beklenen bu kurtarıcının adı Mehdi’dir; Ancak Mehdi kadar ön plana çıkmayan bir başka kurtarıcı daha vardır ki, o da Mesih yani Hz. İsa’dır.[2]</p>
<p>Hoca, ‘toplumsal taleplerini gerçekleştirmede başarısız olan kitleler (…) başarının/zaferin ilahi yardım sayesinde gerçekleşmesini bekleme şeklinde tepki gösterirler’ derken zımnen bu baptaki hadislerin sahih olmadıklarını, ictimai sürecin ürünü olduklarını söylemektedir. Meseleyi bütün yönleriyle tahlil etmeden verilen bu muaccel hüküm göstermektedir ki, Hoca’nın, zihninde doğru kabul ettiği bir takım yargılar vardır, onları tevsik edebilmek için muhalif ne varsa reddetme niyetindedir. Rivayetinin çokluğu ve manaya delaletteki açıklığı bakımından “Zarurat-ı Diniyye”den kabul edilen, bu yüzden iman edilmesi zorunluluk arz eden hususlar arasında addedilen Hz. İsa’nın inişi, eğer ‘toplumsal talepleri gerçekleştirme’ gibi ne olduğu sadace yazara zahir olan bir mukaddimeye bağlanabiliyorsa bu durumda her İslami esas, toplumsal taleplere cevap vermiyor diye reddedilebilir.</p>
<p>Yazarın ‘Mesihçilik’ olarak tesmiye ettiği hakikat, Emeviler’le değil, Hz. Resulullah (s.a.v.) ile başlamıştır. Mesih’in geleceğini ve dolayısıyla dünyanın Onu beklediğini İslam tarihinde ilk defa ve defaatle söyleyen de Allah Resulü’dür. Zannedildiği gibi Mesih’in beklenmesi “mükellef” olmanın gereklerini gelecek kurtarıcıya havale etme şeklinde hiçbir zaman anlaşılmamıştır. Nitekim Ehl-i Sünnet’in mevcut yapılanması içerisinde hiçbir aksiyon göstermeden oturup Mesih bekleyen tek bir hareket de olmamıştır. Bu da göstermektedir ki, Hz. İsa’nın inmesi ictimai buhranlar neticesinde oluşmuş bir ‘ütopya’ değildir.</p>
<p><strong>Yanlış Kıyas</strong></p>
<p>İnsanlık tarihinde yer alan bazı hususi oluşumların oturup Mesih beklemesine gelince, bu, İslam’ın nüzul-u İsa hakikatinin reddini mucip olamaz. Böyle bir kıyas, ‘fare kılıyla domuz kılını’ birbirinden tefrik edemeyen ve bu yüzden ikisinin de aynı deriye ait olduklarını söyleyen adamın iddiasına benzer. Ayrıca ‘Doğu ve Batı’da Mehdi ya da Mesih olduğunu iddia edenlerin’ çıkması da bu bapta hiçbir önem ifade etmez. Bütün bunlar İslam’ın doğrusuna bakılarak oluşturulan yanlışlardan ibarettir. Yanlışı mi’yar kabul edip, doğrunun da reddini talep etmek, müşriklerin ibadet başlığı altında işledikleri cürümleri gerekçe göstererek Müslümanların ibadet yapmalarına sınırlama getirmeye ya da ibadeti toptan lağvetmeye benzer.</p>
<p>Hz. İsa’nın inişiyle alakalı Doğu ve Batı’da telif edilen eserlerin büyük bir yekün teşkil ettiğini, hiçbir mevzuun gizli kalmadığını, bu yüzden bu hususta telif edilecek yeni eserlerin hadiseyi irdelemenin ötesinde bir anlam ifade etmeyeceğini söyleyen yazar, makalesinin mevcut literatüre yenisini eklemeden gayri bir işleve sahip olmadığını peşinen bildirir. [3] Kırbaşoğlu’na göre: “İslam dünyasının, içinde bulunduğu şartlarda böylesi bir zaman ve entelektüel enerji israfına (da) tahammülü yoktur.”[4]</p>
<p>İnsanın her hangi bir mevzuyu kavramasına mani olan hususlardan biri de malumat fazlalığıdır. Hz İsa’nın nüzulüyle alakalı (ayet ve) hadislerin fevkalade olması, onlar temel alınarak telif edilen eserlerin de bir hayli fazla olmasına zemin hazırlamıştır. Hz. İsa’nın inişiyle alakalı malumat o kadar çok ve yaygındır ki, çocuklar için telif edilen akide kitaplarında dahi ondan bahisler vardır. Bir anlamda, her yaştan insana Hz. İsa’nın ineceği ve Şeriat ile amel edeceği telkin edilir. Kırbaşoğlu Hoca da malumat fazlalığını kabul eder. Fakat bu kabul, meselenin Hoca’nın zihin dünyasında büyük bir şöhret içerisinde meçhulü yaşamasına mani olamaz. Bu yüzden ‘irdelemeyi’ yeterli görür. ‘Bilimsel’ çalışma zarfı içerisinde basit/müşahhas mütalaayı gerekli, gayrisini ise zaman israfı olarak değerlendirir. Ne var ki Hoca ‘zaman israfı’ olduğunu söylediği zait bir hususa vakit ayırır.</p>
<p><strong>DELİLLER</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu, Hz. İsa’nın gökte olduğu ve kıyamete yakın yeryüzüne inip İslam’ın hakimiyetini sağlayacağı inancının temelde Kur’an’dan, bir takım hadislerden ve icma iddiasından beslendiğini fakat ayetlerde Hz. İsa’nın inişinin tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde net olmadığını, aslında söylenenlerin ulema arasındaki te’vil-tefsir ve yorumlardan ibaret olduğunu iddia eder. Bu yüzden Hz. İsa’nın inişinin bir tercih meselesi olduğunu söyler. [5]</p>
<p><strong>Ayetler: Göklere Yükseltilmesi</strong></p>
<p>Hoca’nın yorumdan ibaret gördüğü ve bu yüzden belirleyici olmadıklarını söylediği ayetler, gerçekte te’vile imkan vermeyecek derecede açıktır. O kadar ki, bu hususta hiç hadis varid olmamış olsaydı yine de ayetler Hz. İsa’nın ölmeden göğe çıkarıldığını ve yeniden ineceğini açıkça isbat etmeye kâfi gelirdi. Çünkü Hz. İsa’nın inişiyle ilgili ayetler usulcülerin diliyle “zahir”dirler. Lafzın manaya delaleti açısından “zahir” kabul edilen ayetler, delillerin birbirini desteklemesi ve başka bir ihtimale delalet eden her hangi bir unsurun olmaması durumunda kesinlik ifade ederler.[6] Bu yüzden “zanni” oldukları iddia edilemez. Çünkü her bir ayet aynı husustaki benzer ayetlerin yardımıyla zannilikten kesinlik ifade eden bir yapıya yükselmiştir. Al-i İmran/3, 52-55; Maide/5, 117; ayetlerinde zikredilen “teveffa” kelimesinin bütün kalıpları öldürülmeden göğe yükseltilmeyi muhtevidir. Buna göre kelime bir şeyi almak, tamamiyle kabzetmek anlamına gelir. Bu cihetten “İstîfa” kelimesinin müradifi kabul edilir. Nitekim Zemahşeri, “teveffa” ile aynı kökten olan “vefat” kelimesinin ölüm anlamında kullanılmasının mecazi olduğunu söyler.[7] Buna göre “teveffa” kelimesinin anlamı, Hz. İsa’nın “ölmesi” değil, ölmeden göğe yükseltilmesi şeklindedir. Arap dilinde bir kelime hakiki yani ”lugatta belirlendiği manada kullanılırsa” [8] mecazi manaya hamledilmesi doğru olmaz. Çünkü mecazda, hakiki mananın anlaşılmasına mani bir karine olmalıdır ki, kelime mecaz manaya hamledilsin. Mesela “Şems/güneş” kelimesinin hakiki anlamı sabah doğudan zuhur eden, akşamleyin ise batıdan kaybolan bir yıldızdır. Fakat bu kelime, hakiki manasından alınarak yüzü güneş gibi parlak insanlar hakkında da kullanılabilir. Buna mecazi mana denir. Bunun gerçekleşebilmesi için de asıl mana ile geçici anlam arasında bir alaka bulunmalıdır. Mezkür örnekteki alaka “benzemek”tir. Yani yüzü parlak olan adam aydınlık cihetiyle güneşe benzetilmektedir. Bu durumda yüzü parlak olan bir insan için kullanılan “güneş” kelimesini, insana delalet eden karinelerin mevcudiyetine rağmen hakiki manada kullanmak nasıl doğru değilse “hakiki” anlamıyla kullanılan bir kelimeyi de mecaz manaya sarfetmek aynı derecede yanlıştır.[9] “Tevaffa” kelimesini mecaz manaya taşıyacak bir karine olmadığı gibi bu babtaki diğer ayet ve hadisler de mezkür lafzın “hakiki” manada kullanıldığına delalet etmektedir.</p>
<p><strong>Nüzulü</strong></p>
<p>“Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa’ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır.” [10] ayetinin manası şu çerçevede anlaşılmalıdır: “Hz. İsa’nın inmesini müteakip Ehl-i Kitab’ın tamamı -Hz. İsa- ölmeden önce Ona iman edecektir.” Ayetin siyakından da anlaşıldığı gibi gerek “bihi” gerekse de “kable mevtihi” (Onun ölmesinden önce) ifadelerindeki “hu” zamiri Hz. İsa’ya dönmektedir. [11] Bu da göstermektedir ki, Hz. İsa ölmemiştir, tekrar yeryüzüne inecek ve ölmeden önce Ehl-i Kitab ona iman edecektir.</p>
<p>“Şüphesiz o (ve innehu) kıyametin kopacağının bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru yoldur.” [12] Bu ayette zikredilen (ve innehu) ifadesindeki “hu” zamiri, surenin önceki ayetlerinin kendisinden bahsettiği Hz. İsa’ya dönmektedir. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: “Muhakkak ki İsa b. Meryem kıyametin kopmasının alametidir.” Nitekim Kıraat-ı Seb’a’nın diğer rivayetleri de bu anlamı desteklemektedir. Çünkü “ve innehu le ilmun” yerine “ve innehu lealemun” (muhakkak ki İsa kıyametin alametidir.) tarzındaki kıraat de mervidir.</p>
<p>Kur’an-ı Hakim, Hz. İsa’nın yeryüzünde hakikati beyan ediş devrelerini anlatırken şöyle der: “O beşikte de, yetişkin (kehla) çağında da insanlarla konuşacak, salihlerden olacaktır. [13] “Kehl” insanın geçirdiği devreler içerisinde en olgunu kabul edilen otuz ile kırk yaş arasıdır. [14] Buna göre Hz. İsa, beşikte iken konuşmuş “Ben Allah’ın kuluyum” demişti. Bu bir mucize idi. Konuşmasındaki ikinci mucize ise, Cenabı Hakk Onu otuz üç yaşında semadan indirdiğinde gerçekleşecek ki o zaman da “Ben Allah’ın kuluyum” diyecektir. [15] İlk konuşmasında annesine atılan iftiraları izale etmişti. Gökten indikten sonra, halet-i kuhlünde konuşunca ise Hıristiyanların Onu Allah’a oğul isnat etme garabetini çürütecektir.</p>
<p>Ayetler, Hz. İsa’nın göğe alındığından ve Kıyametin arefesinde tekrar ineceğinden bahsetmektedirler. Bazı ayetler ise –izah edildiği gibi- te’vile imkan vermeyecek derecede açıktır. O halde müfessirlerin kanaatlerinin aynı noktada toplanması -ki o da Hz. İsa’nın tekrar inmesidir- tesadüfi bir ittifak değildir. Bu babta, müfessirler arasında genel bir kabulün oluşmasında “zaruri” bilgi niteliğini taşıyan mütevatir hadislerin de fevkalede bir etkisi vardır: Madem Kur’an&#8217;ı açıklama görevi Hz. Resulullah’a (s.a.v.) verilmiştir [16], bu takdirde Onun (s.a.v.) izahları da bağlayıcı kabul edilmelidir. Müfessirler hadiseye bu çerçevede baktıklarından Hz. İsa’nın inişi noktasında icma etmişlerdir. Ayetlerin açık delaleti ve hadislerin tevatürü ortada iken, nasıl olur da bu bir ‘tercih meselesidir’ denilebilir?!</p>
<p><strong>İcma</strong></p>
<p>Hz. İsa’nın inişiyle alakalı delillerin Kur’anî olanlarında kendince işkaller tesbit eden, sonra da onları yine kendince çözen yazar, önünde engel olarak gördüğü icmayı “ayet ve hadisler kadar yoğun ve vurgulu bir şekilde başvurulmadı” [17] diyerek direkt geçer.</p>
<p>Müfessirler, Kırbaşoğlu’nun ‘vurgusuz’ ifadesiyle geçiştirmeye çalıştığı icma ile alakalı şunları söylemektedirler: “’Hz. İsa diridir, ahir zamanda yeryüzüne inecektir,…’ şeklindeki mütevatir hadislerin gerektirdiği mana üzerine icma edilmiştir.[18]</p>
<p>İcma, ictihat derecesine ulaşan alimlerin şer’i bir hususta fikir birliği içersinde olmalarıdır. [19] Buna göre, amel ve itikat cihetiyle istikamet üzere olmayan bidat ve fısk sahibi bir alimin icmaya aykırı görüş beyan etmesi icmanın akdedilmesine mani değildir. [20] Çünkü bidat ehli olan zevat insanlar üzerine şahit (örnek) olma [21] misyonunu kaybeder. Bu durumda ondan gelen ihtilafın mevcudiyeti bir mana ifade etmez.</p>
<p>Hz. İsa’nın (a.s.) yeryüzüne tekrar inmesi hususunda oluşan icmaya ise, sadece Mu’tezile ve Cehmiyye’nin bir kısmı muhalefet etmiştir. Zahid Kevseri ‘Mu’tezile’nin bir kısmı’ ifadesinden muradın da Cübbai olduğunu söyler. Ne ki Cübbai bu husustaki rivayetlerin tevatür derecesinde olduğunu bilseydi onlara muhalefet etmezdi. [22] der.</p>
<p>Görüldüğü gibi, Hz. İsa’nın inişine Ehl-i Bid’at fırkalardan dahi geniş katılımlı bir muhalefet olmamıştır. Bütün bunlar icma delilinin bu bahiste ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Nitekim Hoca da, (burada söylediğine zıt olarak) icmanın şüyü’ bulduğunu kabul etmiş olmalı ki makalesinin sonuç bölümünde vurguyu değil meşruiyeti tartışır.</p>
<p><strong>Hadisler</strong></p>
<p>Hz. İsa’nın (a.s.) nüzulü bahsinde asıl belirleyici unsurun hadisler olduğunu fakat onların da yeterli olmadığını iddia eden yazar, şunları söyler: “Aslında Hz. İsa’nın nüzulü meselesinde belirleyici olan rivayetler/hadisler konusunda da ihtilaflar ve tartışmalar yok değildir. Genelde konuyla ilgili rivayetlerin mütevatir mi, ahad mı olduğu noktasında yoğunlaşan tartışmalarda, bu güne kadar taraflar arasında bir uzlaşama sağlanamadığı görülmektedir. Bu tür kısır tartışmaların uzayıp gitmesinin temel sebebi ise, konuyla ilgili hadislerin bilimsel bir titizlikle incelenmemiş olmasıdır. [23] Bu hususta kaleme alınan eserlerin rivayetleri bir araya getirmenin ötesinde bir anlam ifade etmediğini iddia eden yazar, şimdiye kadar rivayetlerin sistematik bir analize tabi tutulmadığını da savunur. Selefin boş bıraktığını iddia ettiği o azim gediği(!) kendisi doldurmaya taliptir.</p>
<p>Hoca’nın iddialarının aksine, nüzulü İsa ile ile ilgili hadisler mütevatirdir. Nitekim İbn Cerir, el-Aburiy, İbn Atiyye, İbn Rüşd (büyük), Kurtubi, Ebu Hayyan, İbn Kesir, İbn Hacer, v.b. allameler bu hükmü tescil ve tevsik etmektedirler. Bunlar, hadiste nüfüz sahibi olan kişilerdir. Ayrıca Şevkani, Sıddık Han ve Keşmiri de hadislerin mütevatir olduklarını eserlerinde açıkça beyan etmişlerdir. [24] Hadis ilminde behresi olan herkes, ki bu herkes halkasına malum zihniyetin şeyhlerinden Şevkani de dahildir, hadislerin mütevatir olduklarını söylerken, Hoca yoğun bir ihtilaftan bahseder. Kırbaşoğlu’nun bahsettiği yoğunluk geçmişte Cübbai ve birkaç alimi saymazsak bütünüyle yakın döneme aittir. Taraflar arasında uzayan tartışma, aslında geçmişten tevarüs etmiş de değildir. Yani ihtilaf modern çağ mahreçlidir.</p>
<p>Malum olduğu üzere Hoca&#8217;nın tenkidinin üzerine oturduğu en önemli sacayaklarından birisi, bu konuda mevcut olduğunu ve merkezî bir yer işgal ettiğini düşündüğü ihtilaftır ki, ilgili hadislerin ahad mı yoksa mütevatir mi olduğu noktasında vuku bulmuştur.</p>
<p>Bir konuda, hele de böyle önemli ve hassas bir mevzuda &#8220;itibara alınası&#8221; bir ihtilaftan söz edebilmek için, ihtilaf ettiği söylenen taraflara ve onların delillerine atf-ı nazar etmek zaruridir.</p>
<p>Bu meselede nasıl geçmiş bir kısım bid&#8217;at ehlinin ihtilafı muteber, dolayısıyla meselenin mahiyetini etkileyici değilse, modern dönemde ileri sürülen muhalif görüşlerin durumu da aynıdır. Konuya böyle bakmak yerine, herhangi bir meselede –kimden ve ne suretle sadır olduğuna bakmaksızın– aykırı bir görüş mevcut diye hemen &#8220;bu mesele tartışmalıdır, bu konuda farklı görüşler mevcuttur&#8221; hükmüne varılacak olursa, Efendimiz&#8217;in son peygamber olmasından tutun da, namazın kaç vakit kılınacağına kadar İslam&#8217;ın sabitelerini oluşturan bir dolu mesele &#8220;muhtelefun fih&#8221; kategorisine sokulup tartışılabilir demektir.</p>
<p><strong>“METİN TENKİDİ”</strong></p>
<p>Yazar, muhaddisleri sened tenkidi ile ilgilenip, metin tenkidini ihmal etmekle suçlar. Hoca’nın altını çizdiği bu iddiayı ilk defa dile getirenler müsteşriklerdir. [25] Onları takiben Hint alt-kıtasından Seyyid Ahmed Han, Mısır’da Reşid Rıza ve Muhammed Tevfik Sıdki muhaddislerin temel hatalarının metin tenkidini ihmal etmek olduğunu söylemiştir. Bu argüman bir çok hadis karşıtı tarafından benimsenmiş [26] ve klasik hadis usulünü tenkitte merkez nokta ittihaz edilmiştir. Ne var ki muhaddislerin telifatı Kırbaşoğlu’nun da içerisinde yer aldığı münekkitlerin iddialarını çürütecek delil ve usullerle doludur. Zannedildiği gibi muhaddisler senedle iştigal edip, metin tenkidini terk etmiş değillerdir. [27] Hatta metin tenkidinin tarihi, sened tenkidinden daha da kadimdir. Çünkü metin tenkidi, hadis rivayetinin başlangıç noktasında yer alan sahabe ile başlar.</p>
<p><strong>Kadim Usul</strong></p>
<p>Sahabe, metin tenkidinde iki usul takip ederdi. Bunlardan birincisi, hadis-i şeriflerin Kur’an’a arzı şeklindeydi. Kur’an’a arz edilen hadisler cem, te’vil ya da her hangi bir manaya tevcih şeklinde izah edilemeyecek iseler bu durumda onların reddedilmesine hükmedilirdi.</p>
<p>Böyle bir usul, asla Allah Resulü’nün sözünü reddetme anlamına gelmemektedir. Zira, sahabeye göre bir hadisin Kur’an’a aykırı olması, onun Allah Resulü’nün sözü olmaması anlamına gelmekteydi. [28]</p>
<p>Sahabenin, hadisleri Kur’an muvacehesinde tahlil ettiğine şöyle bir örnek verebiliriz: “Ammar b. Ruzayk Ebu İshak’ın şöyle dediğini naklediyor: “Esved b. Yezid ile Küfe Mescidinde oturuyordum. Şa’bi de bizimle idi. O, Fatıma bint Kays’ın Hz. Resulullah’ın kendisine iddet süresince hayatını idame ettirmesi için ev ve nafaka hakkı vermediğini muhtevi hadisini anlattı. Bunun üzerine Esved, yerden bir avuç taş aldı ve şöyle diyerek Şa’bi&#8217;ye attı: ‘Yazıklar olsun! Böyle bir ifadeyi nasıl rivayet edersin?’ Bu hususta Hz. Ömer şöyle demiştir: “Unutup unutmadığını bilmediğimiz bir kadının sözünden dolayı Allah’ın Kitabı&#8217;nı ve Peygamberimiz’in Sünneti’ni terk etmeyiz. Boşanan kadının mesken ve nafaka hakkı vardır. Zira Allah Teala ‘Apaçık hayasızlık yapmaları dışında onları (bekleme süresince) evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar.’ [29] buyurmaktadır. [30]</p>
<p>Bu hususta İbn Hacer şunları söyler: “Hz. Ömer ‘Peygamberimizin Sünneti’ ifadesiyle belli bir sünneti değil, Sünnet’in Allah’ın Kitabına uymaya delalet eden hükümlerini kasdetmiş olmalıdır.” [31]</p>
<p>Fatıma bint Kays’ın rivayeti, mezkür ayete muarız olduğu gibi, “Onları (iddetleri süresince) gücünüz nispetinde, oturduğunuz yerin bir bölümünde oturtun.” [32] ayetiyle de çelişmektedir. Çünkü bu ayetler boşanmış kadına mesken hakkı tanımaktadır. Hz. Ömer, Kur’an’a aykırı bulduğu rivayeti terk etmiştir.</p>
<p>Hadis mecmuaları, sahabenin Sünnet’in Kur’an’a arzı noktasında ne kadar müdakkik olduklarının örnekleriyle doludur.</p>
<p>Ashabın metin tenkidinde geliştirdiği ikinci usul ise Sünnet’in Sünnet’e arzıdır. Bu başlık altında temerküz eden usulü şu şekilde tasnif etmek mümkündür: Rivayete konu olan olayı yaşayan sahabinin görüşünü tercih etme; İhtilaflı iki hadisten birinin farklı bir rivayetle desteklenmesi; Sünneti, birinci derecede ilgili olan kişiye sorma ve onun yaptığı açıklamayı kabul etme. Tasnifin son aşamasında yer alan başlığa şöyle bir misal getirebiliriz: Abdullah b. Amr’ın kadınlara, guslederlerken saç örgülerini çözmeyi emretmesine karşı, Hz. Aişe’nin guslederken ’başıma üç defa su dökmekten başka bir şey yapmazdım.’ şeklinde mukabelede bulunması [33], hadiseyle birinci derecede ilgili olduğundan tercihe şayan olmuştur.</p>
<p>Sahabe kuşağını takiben gelen muhaddisler, metin tahlilinde seleflerinin yolunu izlediler. Yanı sıra değişik ölçüler de tesbit ettiler: Farklı riveyetleri bir birine arz ederek ravilerin garib bir lafzı şerh ederken metne yaptıkları idracları ayıkladılar.[34] “Izdırab”, “kalb”, “tashih” ve “tahrif” de muhaddislerin metin tahlilinde kullandıkları önemli ölçülerdendir. Gerek hadis mecmularında gerekse onlar üzerine yazılan şerh ve haşiye literatüründe bahsi geçen ölçüler muvacehesinde metin tenkidi daimi olarak yapılmıştır.</p>
<p>Fakihlerin manayı anlama sürecinde tesbit ettikleri ‘âmm lafzı tahsis, mutlak olanı takyit, iki farklı rivayetten kronolojik olarak önce olanın muahhar olan tarafından neshi gibi usuller de metin tahlil kriterleri arasında değerlendirilmelidir.</p>
<p>Bunlara, şazz, münker gibi kategorilerin de &#8220;metin değerlendirmesi&#8221;nin ortaya çıkardığı kriterler sonucunda oluşturulduğu eklenebilir.</p>
<p>Hoca&#8217;nın bunların bir kısmına, &#8220;sonuçta yine sened kritiğine dayalı değerlendirmeler&#8221; diyerek itiraz etmesi mümkündür. Ancak onun anladığı &#8220;metin tenkidi&#8221;nin, esasen sened sistemini –en azından müslümanlar kadar– tanıyıp uygulaması hiç söz konusu olmamış Batılı ilim adamlarının icat ettiği bir değerlendirme tarzı olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Hadis ilminde ise senedle metin birbirine o kadar sıkı biçimde merbuttur ki, tahlil sisteminin senedden tamamen bağımsız olarak metne ya da metinden tamamen bağımsız olarak senede bir bütün halinde teksif edilmesi mümkün değildir.</p>
<p>Metin tenkidi bahsinde buraya kadar söylenenlerin bir hitamı mahiyetinde şunu söylemek mümkündür: Madem ki bir hadisin senedi metni korumak için tahlil ve tenkit edilir; o halde ravinin adalet ve zabtında bir problem yok ve sair şartlar da bihakkın mevcut ise metinde ne gibi bir problem olabilir?! (Muhakkak ki bu babın istisnaları olacaktır.)</p>
<p><strong>Keşmiri ve Metin Tenkidi</strong></p>
<p>Kudema neyi nasıl yaptı ise, o kadroya ahirde katılanlar da aynı usul müvacehesinde hareket etmiştir. Yönü değişmeyen çerçevenin sadece koordinatlarında oynama yapılmıştır. Mahiyet itibariyle bir takım farklılıklar arz eden çalışmalar bu bağlamda değerlendirilmelidir. Kırbaşoğlu’nun tenkitte esas aldığı Allame el-Keşmiri’nin “et-Tasrih bima Tevatere fi Nüzuli’l-Mesih” [35] adlı kitabı da söz konusu ölçüler çerçevesinde telif edilmiştir. Yani Keşmiri, eserini telif ederken metin tahlilini ihmal etmiş değildir. Fakat bunu açıkça izhar etmemiştir. Zira müellif kitabını Kadiyaniler&#8217;e ve onların sapıklıklarına karşı muhakkik alimlerin elinde keskin bir kılıç olması için telif etmiştir. [36] Bu yüzden hadislerin izahı sadedinde şerh ve ta’like pek yer vermemiştir. Bu demek değildir ki, “et-Tasrih” metin tahlilinden mahrumdur: Eserde yalnızca Hz. İsa’nın ineceğinden bahseden hadisler mevcuttur. Hz. İsa’yı anlatan fakat sarahaten nüzulden söz etmeyen hadislerin kapsam dışı tutulması başlı başlı başına bir ayıklama cehdi yani bir anlamda da metin tenkididir.</p>
<p>Şu da bir tarafa not edilmelidir ki, nüzül ile alakalı hadisleri cem eden el-Keşmiri -eskilerin ifadesi ile- “sahafi” bir hadisçi değildir; Eslafı gibi güçlü bir zihni donanıma sahiptir. Telifte kullandığı hadisleri muhtevi mecmuaları defalarca okumuş, metin tenkidi ölçülerini direk kavrayacak zihni bir alt yapıya kavuşmuştur. Bunun bereketiyle bir çok esere imza atan Keşmiri “Kadiyaniyye”ye karşı (dolayısıyla Hz. İsa&#8217;nın ref&#8217; ve nüzulüyle ilintili) da beş tane reddiye yazmıştır. “et-Tasrih” bunların en küçüklerindendir. [37] et-Tasrih’in ne derece muhakkik bir müellifin kaleminden çıktığını yakinen anlayabilmek için el-Keşmiri’nin baş eserlerinden olan Buhari Şerhi “Feyzu’l-Bari”nin yazılış serüvenine bakmak gerekir. Keşmiri’nin Buhari dersinde anlattıklarını ihtiva eden “Feyzu’l-Bari”, yazılmadan önce müellif, baştan sona tam on üç defa Buhari’yi mutalaa eder. Fethu’l-Bari, Umdetu’l-Kari, İrşadu’s-Sari başta olmak üzere Hint ve Hicaz bölgelerinde telif edilen matbu ve yazma şerhlerden de otuz kadarını okur. Bunlar içerisinde “Fethu’l-Bari” ve “Umdetu’l-Kari” sanki gözü önünde açık duran sahifeler gibidir.[38]</p>
<p>Kırbaşoğlu’nun, rivayetleri bir araya getirmenin ötesinde bir şey yapmamakla itham ettiği muhaddisler, “el-Keşmiri” örneğinde olduğu gibi bir dersi okutmaya başlamadan önce (genel icazetin dışında) onunla alakalı metin ve şerhleri defaatle okur sonra telife başlardı. Bu gün onları tenkit edenlerin yani el-Keşmiri gibiler üzerine tenkit yazıları kaleme alanların bir defa olsun Buhari’yi okumadıkları aşikardır. Aksini iddia etmelerine hazırdaki eğitim sistemi geçit vermemektedir.[39]</p>
<p><strong>TENKİT MEVZULARI</strong></p>
<p>Yazar, genelde bütün hadisler için gerekli gördüğü, özelde ise Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadislere tatbik ettiği sisteminin esaslarını şu başlıklar altında ifade eder:</p>
<p>1. Kaynak metodolojisi<br />
2. İsnat tenkidi<br />
3. Metin tenkidi<br />
4. Epistemolojik değerlendirme (Bu başlık öncekilerin bir tekrarı olduğundan tenkitte ona yer vermedik.)</p>
<p><strong>“KAYNAK METODOLOJİSİ”</strong></p>
<p>Abdulfettah Ebu Ğudde’nin tahkik edip, ta’lik düştüğü Keşmiri’nin “et-Tasrih”i, Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadisleri muhtevi en kapsamlı çalışma olduğundan Kırbaşoğlu tenkidinde bu eseri esas alır.[40]</p>
<p>Yazar, Hz. İsa’nın nüzulüne dair hadislerin kaynak ravilerine (sahabe-tabiin) göre dağılımını verdikten sonra şu meyanda bir değerlendirmede bulunur:</p>
<p>Kayanak ravilerin güvenirliği açısından bakıldığında, Abdullah b. Mes’ud ve Enes b. Malik gibi birkaç sahabi hariç, rivayetleri nakledenlerin –veya naklettiği rivayet edilenlerin- büyük ekseriyetinin Hz. Peygamber’in yakın çevresindeki arkadaşları olmadıkları görülür. Şayet genel olarak iddia edildiği gibi, bu konu, sübutu kesin ve dinen inanılması zorunlu bir iman esası olup, inkar edilmesi de küfrü mucip ise; o takdirde, bu kadar önemli bir iman esasının, Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hz. Peygamber’in eşleri ve diğer pek çok önde gelen sahabe, özellikle de dini kavrayış bakımından temayüz eden ‘fakih sahabiler’ tarafından da sonraki nesillere tebliğ edilmiş olması beklenirdi. Buna bağlı olarak, onlardan da bu konuda bazı rivayetlerin bize ulaşması gerekirdi.[41]</p>
<p><strong>Varlıkta Yaşanan Yokluk</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu’nun Allah Resulü’nün (s.a.v.) yakın çevresinden ravi aradığı liste içerisinde “müksirun” diye şöhret bulan -binden fazla hadis rivayet eden- sahabenin tamamı vardır: Nüzulü İsa bahsinde Ebu Hureyre: (21); Abdullah b. Ömer: (3); Enes b. Malik (3); Aişe bint Ebi Bekr: (2); Abdullah b. Abbas: (5); Cabir b. Abdillah: (7) hadis rivayet etmiştir. Müksirunun bu babta ne kadar hadis rivayet ettiğinin dökümü Kırbaşoğlu’nun makalesinde de vardır. Fakat O, buna rağmen ‘yakın çevre’ aramaya devam etmektedir.</p>
<p>Kırbaşoğlu, raviler arasında fakih sahabi de arar. Halbuki nüzülü İsa ile ilgili hadislerin ravileri arasında fekahetleriyle temayüz eden “Abadile” nin (Abdullahlar) biri hariç tamamı vardır: Abdullah b. Ömer: (3); Abdullah b. Abbas: (5); Abdullah b. Amr b. As: (3) hadis rivayet etmiştir.</p>
<p>Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali’nin (r. anhum) bu babta hiç hadis rivayet etmemesini, hadislerin reddine referans yapan yazara, niçin müksirun içerisinde bunlardan birisinin yer alamadığını sormak isteriz. İsterseniz bu ‘niçin’in cevabını birlikte verelim: Raşid Halifeler, Efendimiz’den (s.a.v.) sonraki hayatlarında umuru devletle iştigal ettiler, çeşitli bölgelere alimleri, kurraları, kadıları gönderdiler. Onlar da tıpkı halifeler gibi bulundukları yerlerde taşıdıkları emanetin gereğini yerine getirdiler. İslam ümmetinin refahı için çalıştılar. Herkes hususi vazife alanında var oluşunun gereğini ifa etti.</p>
<p>Hadise bu minval üzere iken çıkıp da şunu yapan, niçin bunu da yapmamıştır demek ne mümkün. Futühat ile uğraşan Halid b. Velid’in az hadis rivayet etmesi, nasıl levm edilmesine medar olamayacaksa, ilimle iştigal eden Ebu Hureyre’nin de çok hadis rivayet etmesi yadırganmasına vesile ittihaz edilemez. Bu mantıkla hareket edenler Osman b. Affan’ı (r.a.) ya da Abdullah b. Amr’ı fetih sancağını taşımadılar diye de ayıplayacaklar mı?!</p>
<p>Ebu Bekir (r.a.), Efendimiz’in (s.a.v.) irtihalinden sonra iki buçuk yıl kadar yaşadı. Bütün bu zaman zarfında devlet başkanı olarak görev yaptı. Şartlar, hadis rivayet etmesine mani oldu.</p>
<p>Hz. Ömer, Medine’de şehrin dışında “Avali” denen yerde oturur, şehir merkezine arkadaşıyla münavebeli olarak inerdi. Hilafet yıllarındaki yoğun devlet gündemi de buna eklendiğinde neden 537 hadis rivayet ettiği aşikar olur. Hz. Osman (r.a.) ve Ali (r.a.) için de benzer nedenler geçerlidir. Buna mukabil “müksirun” ve “abadile” seferde, hazarda sürekli Allah Resülü (s.a.v.) ile birlikteydi. Ömürlerini ilme adamışlardı. Birçoğu siyasi işlerin de dışında kalmıştı. Ayrıca Allah Resulü’nün ahirete irtihal etmesinin ardından dört halifeye nisbetle daha uzun yaşamışlardı. Dolayısıyla zamanın uzamasına paralel olarak rivayetleri de arttı. Bu yüzden Onlarla Raşid Halifeler arasında bir denge aramak, kıyas yapmak büyük bir hatadır.</p>
<p>Ayrıca şu da bilinmelidir ki, İman esasları ile alakalı birçok mevzuda Raşid Halifelerin rivayeti yoktur. Bu durumda bu esaslar tevatüren sabit merviyyat üzerine ibtina etseler de –Kırbaşoğlu’nun kriterlerine muvafık değiller diye– red mi edileceklerdir?!</p>
<p><strong>Ebu Hureyre</strong></p>
<p>Yazarın, Ebu Hureyre’nin Hz. İsa’nın nüzulü ile alakalı rivayet ettiği hadislere geç Müslüman olmasını gerekçe göstererek ya da adının bir takım İsrailiyyat rivavayetlerine karıştığını iddia ederek karşı çıkması ise hadiseleri tahlil zafiyetinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Ebu Hureyre’nin Allah Resulü ile olan birlikteliğine kıyasla rivayetlerinin aded ve sıhhatine yöneltilen itirazlara karşı şunlar söylenebilir: Her şeyden önce şu bilinmelidir ki, Ebu Hureyre’nin Allah Resülü (s.a.v.) ile olan üç yıllık birlikteliğe 5374 hadis sığdırması olağan üstü bir hadise değildir. Çünkü o devir insanları içerisinde daha kısa zamanda Ondan daha fazla metin ezberleyenler vardır. Nitekim kitaplarda, uzun şiirleri bir defada hıfzeden nice şahsiyetlerin hatıraları mevcuttur. Ebu Bekir’in (r.a.) nesep bilgisi, Aişe’nin (r.ah.) şiir birikimi, Hammad’ın eyyam-ı arab malumatı [42] karşısında Ebu Hureyre’nin üç yıla sığdırdığı nedir ki?</p>
<p>Sonra, kadim usulde bir medrese talebesi tahsil sürecinde Nahiv’de; “Elfiye”yi, Akaid’te; “Emali”yi, Hadis Usulü’nde; “el-Menzumet’ul-Beykuniyye”yi, Furu’ fıkıhta “Kuduri”yi … ezberler, öyle icazet alır(dı). Moritanya’da bu gün bile onlarca Kütüb-i Sitte hafızı var.</p>
<p>Arap olan Ebu Hureyre, üç yılda 5374 hadis ezberledi, Arap olmayan bir talebe ise beş-altı ayda 6666 ayeti (şöhretinden dolayı bu rakam kullanılmıştır.) hıfzedebiliyor. Bu bir vakıadır. Bütün bunlara rağmen niçin anlamakta zorluk çekiliyor, anlayan varsa izah etsin.</p>
<p>Ebu Hureyre’nin beş bin küsür hadisi rivayet etmesi makuldür. Fakat bütün bu makuliyet içerisinde sadece Ebu Hureyre’ye ait bir takım hususiyetler vardır ki; onlar da hesaba katıldığında rivayetlerinin bilinen sayıdan aşağıda olmasında bir olağan üstülük olmaktadır. Çünkü Ebu Hureyre’nin üç yıl Allah Resülü (s.a.v.) ile birlikte olması, Suffe’nin başkanı sıfatıyla Efendimiz’le (s.a.v.) sürekli irtibat kurması, hadis tahsili için aç karnına taş bağlayıp Peygamber’in gündemini takip etmesi, başka türlü izah kabul etmemektedir. Ayrıca Efendimiz, Kureyş’in ateşkesi ardından bütün mesaisini İslam’a davete hasrettiğinden risaletin son üç yılı, ictimai, siyasi, hukuki birçok mühim hadiseye tanıklık etti. Farklı bölgelere İslam elçileri gönderdi. Medine’ye de “Ceziretu’l-Arap”ın her köşesinden kabileler geldi. Ebu Hureyre, Allah Resülü’nün (s.a.v.) başucunda bekleyen müdakkik bir talebe suretinde bütün bu olup-bitenlere tanıklık etti. Gözleriyle gördü, kulaklarıyla işitti ve yüreğiyle ezberine aldı. Kimsenin sormaya cesaret edemediği konuları Hz. Resülülah’a (s.a.v.) sorup-öğrendi. [43]</p>
<p>İbn Ömer [44], Talha b. Ubeydillah [45], Ebu Eyyub el-Ensari [46] (r.anhüm.) gibi sahabiler de Ebu Hureyre’nin hadis ilmindeki yüksek mertebesini itiraf etmekte ve bunu Allah Resülü (s.a.v.) ile olan birlikteliğine bağlamaktadırlar.</p>
<p>Kırbaşoğlu, mutlak olarak kullandığı ‘İsrailiyyat rivayetlerine adı karışanlar’ ifadesiyle muhtemelen Ebu Hureyrenin Ka’bu’l-Ahbar ile münasebetini kastetmektedir. Bu noktada yapılan bir tenkit şu açılardan geçersizdir: Ka’b, Ebu Hureyre’ye geçmiş ümmetlerin haberlerinden nakiller yapmış, Ebu Hureyre de Ona, Allah Resülü’nün hadislerini rivayet etmiştir. Ebu Hureyre’yi Ka’b ile olan bu bilgi paylaşımından dolayı tenkit etmek, hiçbir usul ve esasa dayanmayan ideolojik bir okumadır. Çünkü her hangi bir Müslüman’ın İslami ölçüler çerçevesinde eski ümmetlerle alakalı malumata sahip olması ve onu kullanması meşrudur. Nitekim Allah Resülü (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “İsrail oğullarından haber verin. Bunda hiçbir sakınca yoktur.” [47] İsrailî bilgiyi kullanmadaki kesin ölçüye gelince; o şu şekilde formüle edilmiştir: “İslam’ın doğruladığı kabul, tekzip ettiği reddedilir. Bunun dışındakilerde ise tevakkufta bulunulur.” [48]</p>
<p>Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadislerin gerçekte Ka’b’a ait bilgiler olduğunu fakat Ebu Hureyre’nin onları Allah Resülü’ne (s.a.v.) isnat ederek İslamileştirdiğini iddia etmek (İsrailiyyat ifadesiyle neşredilmeye çalışılan düşünceyi başka türlü anlamak maalesef ki mümkün değildir.) ise ancak insaf fukaralarının nasibi olabilir. “Her kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa cehennemde ki yerini hazırlasın.” [49] hadisini rivayet eden sahabilerden biri de Ebu Hureyre olsun, sonra da Ka’b’tan dinlediği İsrailî bilgiyi hadis diye rivayet etsin, ne mümkün!</p>
<p>Hoca’nın Ebu Hureyre bahsinde örgüleştirdiği fikri, temelinden çürüten bir hakikat var ki o da Ka&#8217;b&#8217;ın İslam&#8217;a Yahudilik&#8217;ten geldiği, Yahudilik&#8217;te ise İsa ve dolayısıyla nüzul-i İsa inancının bulunmadığıdır.</p>
<p><strong>Hadisleri Rivayet Eden Sahabenin Yaşları</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu’nun Cabir b. Abdillah, Huzeyfe b. el-Yeman ve Ebu Sa’id el-Hudri’nin Hz. İsa’nın inişiyle ilgili rivayet ettikleri hadisleri reddedebilmek için “…bazılarının geç Müslüman olması veya Hz. Peygamber zamanında yaşlarının küçük olması v.b. sebeplerle zabt açısından ciddi eleştirilere maruz kaldıklarını…” söylemesi de hilafi hakikattir. Şöyle ki, Cabir b. Abdillah ikinci Akabe Biat’ına katılan Ensari bir sahabidir, [50] fukahadandır, Bedir muharebesi sırasında ise yaşı 18’dir [51]. Yani ne geç Müslüman olmuş ne de çocuk sahabilerdendir. Üstelik fekahetiyle de temayüz etmiştir. Huzeyfe b. el-Yeman ise, Medine’de dünyaya gelmiş [52], Allah Resulü ile birlikte Uhud muharebesine katılmıştır.[53] Hazret-i Resulullah’ın on üç yaşındaki sahabilerin yaşlarını küçük bulup savaşa iştirak etmelerine müsaade etmediğine bakılırsa Huzeyfe’nin yaşı bu sınırın üzerindedir. Bu durumda geç Müslüman oldu ya da çocuktu diye hadislerini tartışmaya açmak mümkün değildir. Ebu Sa’id el-Hudri’ye gelince; O da Ensaridir ve fukahadandır. Uhut’ta yaşı on üç olduğundan Allah Resulü tarafından geri çevrilmiş fakat Hendek muharebesi ve Rıdvan Biat’ına iştirak etmiştir.[54] Yani Ebu Sa’id el-Hudri de Hoca’nın yuvarlak ifadelerinin muhatabı değildir. Çünkü Allah Resulü ahirete irtihal ettiğinde Ebu Sa’id el-Hudri 20 yaşlarındadır. (Bu tayin, Ebu Said’in Hicri 3. yılda cereyan eden Uhut ’ta, 13 yaşında olduğu dikkate alınarak hesaplanmıştır.)</p>
<p>Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadisleri ‘kaynak metodoloji’si açısından değerlendiren Kırbaşoğlu’nun yukarıdaki tavzihattan sonra yapması gereken tek bir şey vardır o da; “Kaynak ravilerin güvenirliliği bakımından durumun çok ikna edici olmadığı…” [55] yönündeki ibaresini tashih etmektir.</p>
<p><strong>Fıkhi Eserlerde Akidevi Mesele Aramak</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu, Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadisleri ihtiva eden eserlerin bir kısmının listesini verir, sonra da şöyle der: “Bu hadisler Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, Hakim en-Neysaburi’nin Müstedrek’inde…. Müslim’in Sahihi’nde var fakat onlardan daha önce yaşayan “… Ebu Yusuf’un (v. 183), İmam Muhammed’in (v. 189) eserleri…” gibi ilk kaynaklarda yok. Bu noktada ilk ‘musannifler’! rivayetleri yeterince bir araya getirememişler, bundan dolayı hadisleri eserlerine alamamışlar nev’inden yapılacak bir izahın da yersiz olduğunu savunan Hoca, savunmasına gerekçe olarak şunları söyler:</p>
<p>“Mesih konusu İslam’ın sair esasları gibi bilinmesi zorunlu ise, ilk musanniflerin, dinin diğer temel esaslarına dair rivayetleri eserlerinde topladıkları gibi, bu konudaki rivayetleri de toplamış olmaları gerekirdi. Aksi takdirde, onların, dinin önemli bir iman esası konusunda cahil kaldıklarını kabul etmek gerekir.” [56]</p>
<p>Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadislerin mütevatir olduğunu onlarca allamenin sarahaten söylemesini (isbat etmesini) görmemezlikten gelen yazar, nev’i şahsına münhasır bir “muğalata” ile davasını tevsik etmeye çalışır; Niçin Ebu Yusuf’la İmam Muhammed’in eserlerine, Hz. İsa’nın nüzulü ile ilgili hadisleri almadıklarını sorgular. Bu sorgulamayı yapan Kırbaşoğlu, mevzuun itikadi bir mesele olduğunu ya da sevad-ı a’zam tarafından öyle kabul edildiğini vurgulamaktan da geri durmaz.[57]</p>
<p>Kırbaşoğlu’nun sorgusunun tahliline gelince; Hz. İsa’nın nüzulü gibi itikadi bir mevzuyu, ameli meselelerle alakalı eser telif eden Ebu Yusuf hangi kitabına alabilirdi. Mali hususları ihtiva eden: “el-Harac”a mı?! Ebu Hanife ile İbn Ebi Leyla’nın ihtilaflarını konu edinen eserine mi [58], İhtilafu’l-Emsar, er-Red ‘ala Malik b. Enes, Kitabu’l-Vesaya v.b telifatına mı? Evet, tadat ettiğimiz eserlerde Hz. İsa’nın inişiyle alakalı bir kayıt yoktur, çünkü onlar akide kitapları değildir.[59] Kırbaşoğlu’nun İmam Muhammed’in telifatında da nüzulü İsa bahsini bulamaması aynı nedene mebnidir. Çünkü Muhammed b. Hasan eş-Şeyabani’den güvenilir bir rivayet zinciriyle nakledilen ve bu yüzden “Zahiru’r-Rivaye” diye isimlendirilen; “el-Mebsut”, “el-Cami’u’s-Sagir”, “el-Cami’u’l-Kebir”, “ez-Ziyadat”, “es-Siyeru’s-Sagir”, “es-Siyeru’l-Kebir”den oluşan altı kitap’ta ameli mevzularla alakalıdır. Yine İmam Muhammed’ten rivayet edilen fakat ilklerinde olduğu gibi güvenilir bir rivayet zincirine sahip olmayan ve bu yüzden “Nadiru’r-Rivaye” diye şöhret bulan eserler de ameli mevzularla ilgilidir.</p>
<p>Ameli mevzuları muhtevi eserlerde Hz. İsa’nın nüzulü ile ilgili hadislerin olmamasına taaccüp eden ve bu taaccüp üzerine reddiyesini bina eden Hoca’nın hali manav’da kereste arayan, bulamayınca da kerestenin varlığını reddeden adama benziyor. Keresteyi nerede araması gerektiğini bilmeyen adamın ‘eda ehliyet’i kamil değildir. Malını telef etmesi endişesiyle hacr edilebilir. Keresteyi nerede araması gerektiğini bilemeyen hacr edilir de, akidevi bir meseleyi ameli mevzuları muhtevi literatürde arayan Hoca muhaddis diye markalanır mı?!</p>
<p>Bu parantez konunun önemine binaen açılmıştır: (Hoca olan her meseleyi bilemeyebilir. Bu normaldir. Fakat hoca, neyi, nerede ve nasıl araması gerektiğini bilmelidir. Aksi takdirde doğruyu yanlış yerde aradığından bulamayacak, bulamayınca da reddedecektir.)</p>
<p>Kırbaşoğlu, Buhari ve Müslim’den önce yaşayan İmameyn’in (Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) kitaplarında bulamadığı ve bu yolla reddine kapı araladığı Hz. İsa’nın nüzulü ile alakalı ilk kaynaklara, hakikaten ulaşmak isteseydi, konuyu İmameyn’in Hocası Ebu Hanife’nin (v. 150) kitaplarında bulabilirdi. Nitekim Büyük İmam el-Fıkhu’l-Ekber adıyla musemma akide kitabında kıyamet alametlerini tadat ederken Hz. İsa’nın inişinin sahih rivayetlerle sabit bir hakikat olduğunu bildirir. [60] Yine, İmam Ebu Hanife, Ebu Muti’ b. Abdillah el-Belhi’nin rivayet ettiği el-Fıkhu’l-Ebsat, Ebu Yusuf’un rivayet ettiği el-Vasiyye adlarıyla maruf akide kitaplarında da Hz. İsa’nın inişinin akidevi bir mesele olduğunu ifade etmiştir.[61]</p>
<p>Eğer Kırbaşoğlu, malumatı tevsik etmek için İmameyn’in kanaatine ulaşma niyetinde olsaydı, hicri 189’ta vefat eden İmam Muhammed’ten 39 yıl önce ahirete irtihal eden tabiin devrinin allamesi Ebu Hanife’nin beyanını kabul ederdi.</p>
<p>Yazar, mutlaka nüzulü İsa, Ebu Yusuf’un eserlerinde olmalıdır diyorsa bilmelidir ki Ebu Yusuf’un eserlerinin çoğu, Ebu Hanife’den rivayet ettiği ictihatlardan müteşekkildir. Nitekim İmam’ın, Hz. İsa’nın nüzulünün hak olduğunu bildiren risalelerinden “el-Vasiyye” Ebu Yusuf rivayetiyle bize ulaşmıştır. Ayrıca hicri 311’de vefat eden Hanefi Mezhebinin meselede müctehit fakihlerinden allame Tahavi, [62] Ebu Hanife’nin yanı sıra talebeleri Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed’in de Hz. İsa’nın ineceğini benimsediklerini yani nüzul-i İsa meselesinde farklı düşünmediklerini bildirmiştir. [63]</p>
<p><strong>Literatür</strong></p>
<p>Kırbaşoğlu, mündericatında Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadislerin de yer aldığı 52 kitaptan müteşekkil bir liste verir. En muteber hadis mecmualarının da yer aldığı bu listeyi kendince kategorize eder. Kitaplar arasında; tarih, tabakat, rical, cerh-tadil, tefsir, delail vb. türdeki eserlerin önemli bir yekün teşkil etmesini ise bir nakısa olarak gördüğünü ihsas eder.</p>
<p>Kırbaşoğlu’nun listeye dahil ettiği kitaplarla alakalı malumat da tahkikten uzaktır; tasnif rast gele yapılmıştır. Örneğin Muhammed b. Resul el-Berzenci’nin (v. 1103) “el-İşa’a li Eşratı’s-Sa’a” adlı kitabında Hz. İsa’nın inişiyle alakalı bir hadisin yer aldığı belirtilmiş, halbuki mevzu ile alakalı bölümün on satırlık girişinde bizzat nüzül kelimesinin kullanıldığı üç hadis-i şerif mevcuttur. [64]</p>
<p>Ayrıca el-İşa’a müellifi hicri 1103 yılında vefat eden müteahhirundan bir allamedir. Bu nev’i eserler listeye dahil edildiğinde ortaya sayıları yüzlerle ifade edilen muazzam bir külliyat çıkmaktadır. Bu durumda katagorize edilen kitapların farklı disiplinlere ait olmaları bir nakısa değil bir kemal kabul edilmelidir. Çünkü bu geniş yelpaze, Hz. İsa’nın nüzulünün hadisçiden tarihçiye, müfessirden siyer yazarına kadar uzanan bir çizgide kabul görmüş ortak bir akide olduğunu tescil eder. Kırbaşoğlu’nun farklı alanlarda olmaları hasebiyle tenkit ettiği eserler, hiç hesaba katılmazsa yine de mevzu ile alakalı hadislerin tevatür derecesinde bir sarsılma olmamaktadır. Bu husus not edilmesi gereken öncelikli konulardandır.</p>
<p>Parantez: (Hz. İsa’nın nüzulünü muhtevi eserlere bilimsel bir ihtiyatla yaklaşılması gerektiğini [65] bildiren Kırbaşoğlu, aslında haklıdır. Çünkü selef, bu husustaki merviyyatı asırların birikimiyle oluşan klasik hadis usulü çerçevesinde tahlil etmiştir. Bunu yaparken mevcut sistemi gelecekte tenkit ve tashih edecek Hayri Kırbaşoğlu adıyla malum büyük bir yöntem bilim uzmanın zuhur edeceğini bilememiştir. Bilselerdi, muhakkak Onun için bir açık kapı bırakırlardı.)</p>
<p>Yazara göre, Hz. İsa’nın nüzulüyle alakalı hadisleri rivayet eden sahabe-tabiin ve onların rivayetlerini muhtevi hadis mecmuaları, sonraki dönemlerde yaşayanların görüşlerini yansıtan asar ve o asarın yer aldığı kaynaklar güvenilirlikten uzaktır. Çünkü “gerek kaynak ravilerin, gerekse son ravi olan musannif ve müelliflerin tamamının, rivayetleri nakilde, son derece sıkı bilimsel şartlara titizlikle riayeti prensip edinmiş kimseler olduklarını söylemek mümkün” [66] değildir.</p>
<p>Yazarın bu noktadaki mutalaalarının ne derece ideolojik olduğu, geçen sahifelerde aşikar olduğundan yeniden konuşmak malumu ilam olacaktır. Fakat müellifi istila eden kesif şüphe bulutlarına dair “efradını cami’ ağyarını mani’” bir durum değerlendirmesi yapmak gerekirse sözü Şarkiyatçı Massignon’a bırakmak isabetli bir tercih olacaktır: “Müslümanların her şeylerini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu, artık hiçbir şeye inanmıyorlar, derin bir boşluğa düştüler…” [67]</p>
<p><strong>“İSNAD TENKİDİ”</strong></p>
<p>Hz. İsa’nın inişiyle alakalı hadisleri rivayet eden ilk ravileri cerh eden Kırbaşoğlu, sonraki ravilerden oluşan isnad zincirini de tenkit eder. Ravi zincirinin güven vermediğini söyler. Tevatür derecesine varan hadisler içerisinde birkaç tane mevzu rivayetin yer almasını istismar eder ve bütün hadislerin mevzu olabileceğini ihsas eder. [68] Örnek olarak da nüzulü İsa ile alakalı hadisleri tedvin eden Keşmiri’nin “et-Tasrih” adlı eserini gösterir. Söz konusu eserin 82, 241 ve 242. sahifelerinde “sahih olmadığı açıkça ifade edildiği halde bazı rivayetlerin delil olarak ileri sürüldüğünü” söyler. [69] et-Tasrih’i tahkik eden Abdul Fettah Ebu Ğudde’yi Keşmiri’nin eserini “tamamen destekleyici notlar ve ekler ilave eden” bir meddah olarak takdim eder, sonrada Ebu Ğudde’nin mevzu ya da zayıf dediği rivayetleri kendi tesbiti imiş gibi sunar.</p>
<p>et-Tarih’te rivayetler merfu ve mevkuf-maktu diye temelde iki bölümde verilmesine rağmen yazar şu meyanda bir değerlendirme yapar: ‘Hz. İsa’nın nüzulü ile alakalı hadislerin mütevatir olduğunu iddia eden Ebu Ğudde ‘Bu suretle de, sanki adı geçen eserdeki bütün rivayetlerin Hz. Peygamber’e ait gerçek hadislerden oluştuğu intibaını uyandırmak istemektedir. Bu noktada dikkat çekmek istediğimiz husus, eserdeki rivayetlerin tamamının Hz. Peygamber’e nisbet edilen hadisler (merfu) olmadığıdır. Bilakis toplam 178 (doğrusu 121) rivayetin yaklaşık altmışı mürsel, mevkuf ve maktu rivayetlerden oluşmaktadır ki, bu azımsanmayacak bir sayıdır. Bir başka ifadeyle delil olarak kullanılan rivayetlerin 1/3’ü Hz. Peygamber’e izafe edilen rivayetler değildir; başkalarının (sahabi, tabii, vd.) şahsi kanaatlerini yansıtan ve dini açıdan bağlayıcı olmayan nakillerden ibarettir.” [70]</p>
<p>Kırbaşoğlu, Hz. İsa’nın nüzülünden bahseden 52 kitap içerisinde yer alan 178 hadisle Keşmiri’nin et-Tasri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/">Hayri Kırbaşoğlu’nun “Hz.İsa’yı Gökten İndiren Hadislerin Tenkidi” Başlıklı Makalesine Reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayri-kirbasoglunun-hz-isayi-gokten-indiren-hadislerin-tenkidi-baslikli-makalesine-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebubekir Sifil Hoca&#8217;dan Abdülaziz Bayındır&#8217;a&#8230; &#8220;Mâide Sûresi/117 ve Nüzûl-i İsa(a.s.) Üzerine&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jan 2016 13:16:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Mâide Sûresi/117 ve Nüzûl-i İsa(a.s.) Üzerine]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10176</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Uzun ama önemli bir makaledir, okuduğunuza değecektir inşaAllah.) İnternette tesadüf ettiğim bir videoda Abdülaziz Bayındır Nüzûl-i İsa(a.s.) meselesi hakkında konuşuyor. Sadece belli bir kesitinin verildiği anlaşılan konuşmasına Bayındır, &#8220;İsa aleyhisselam tekrar inecek diye bir inanç vardır biliyorsunuz&#8221; diye başlıyor ve şöyle devam ediyor: &#8220;(&#8230;) Ebubekir Sifil bir yazı yazmış, nüzul-i İsa diye. Bunu bir söyleşi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/">Ebubekir Sifil Hoca’dan Abdülaziz Bayındır’a… “Mâide Sûresi/117 ve Nüzûl-i İsa(a.s.) Üzerine”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-2/" rel="attachment wp-att-10178"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10178" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi.jpg" alt="https://www.facebook.com/ModernizmMealcilikTarihselcilik/posts/820215148104536:0" width="800" height="533" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/ebubekir-sifil-mustafa-islamoglu-reddiyesi-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></a></p>
<p>(Uzun ama önemli bir makaledir, okuduğunuza değecektir inşaAllah.)</p>
<p>İnternette tesadüf ettiğim bir videoda Abdülaziz Bayındır Nüzûl-i İsa(a.s.) meselesi hakkında konuşuyor. Sadece belli bir kesitinin verildiği anlaşılan konuşmasına Bayındır, &#8220;İsa aleyhisselam tekrar inecek diye bir inanç vardır biliyorsunuz&#8221; diye başlıyor ve şöyle devam ediyor:<br />
&#8220;(&#8230;) Ebubekir Sifil bir yazı yazmış, nüzul-i İsa diye. Bunu bir söyleşi şeklinde dergilerinde neşretmişler. Ali Rıza Demircan bunlara (üsluba bakın!!) diyor ki: &#8220;Siz neden Maide suresinin 117. ayetini yazmamışsınız?&#8221; Çünkü Maide suresinin 117. ayetini yazarsanız tüm sistem çöküyor. Çok ısrar ettiği halde hâlâ yazmış değiller&#8230;.&#8221;</p>
<p>Daha sonra &#8220;teveffî&#8221; kelimesini ela alıyor ve bu kelimenin manasını tayin için 11/Hûd suresinin ilk ayetine başvuruyor. Buradan hareketle Kur&#8217;an&#8217;da iki farklı manayı (uyku ve ölüm) anlatmak üzere geçen &#8220;teveffî/vefat&#8221; kelimesinin yine Kur&#8217;an tarafından açıklanmış olması gerektiğini, bu açıklamanın da Mâide suresinin 117. ayeti tarafından yapıldığını söylüyor.</p>
<p>Arkasından bu ayeti okuyarak meallendiriyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: &#8220;(&#8230;) Bak mahşer günü ne diyor İsa aleyhisselam: &#8220;Sen beni vefat ettirdiğin zaman&#8230;&#8221; O zaman buradaki (3/Âl-i İmrân, 55 ayetindeki) vefat kelimesi hangi anlama geliyormuş? Ölüm anlamına geliyormuş. Artık &#8220;uyku&#8221;ya (uyku anlamına gelmesine) bir ihtimal var mı? İsa aleyhisselamın vefattan sonra dünyaya gelmesine ihtimal var mı?&#8221;</p>
<p>Ve final: &#8220;Ama bu ayetleri yazdığınız zaman İsa aleyhisselam tekrar gelecek diyemiyorsunuz. Bunu demek için bunları yazmamanız gerekiyor; gizlemeniz gerekiyor. (&#8230;) Ali Rıza hoca ısrarla söylediği halde, internete de baktım, yazılmamış. Şimdi tekrar ayetimize dönüyorum&#8230;&#8221;</p>
<p>Bayındır burada, belli ki daha önce üzerinde durduğu 2/el-Bakara, 159. ayetine getiriyor. &#8220;İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap&#8217;ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder&#8221; mealindeki bu ayet, benim &#8220;nüzul-i İsa (a.s)&#8221; konusundaki tutumumla birleşince ortaya benim, Allah Teala&#8217;nın Kitap&#8217;ta açıkladığı delilleri/ayetleri gizleyen, dolayısıyla Allah Teala&#8217;nın ve lanet edicilerin lanetini hak etmiş bir kimse olduğum şeklinde bir netice çıkıyor!!</p>
<p>Elbette bu tüyler ürpertici iddiayı cevapsız bırakacak değilim. İnşaallah bir sonraki yazıda konuyu genişçe ele alacağım. Ama burada bir şey söylemem lazım: Bir tarafta bu Ümmetin -yazdıklarının ve söylediklerinden haberdar olabildiğimiz ve görüşlerine ulaşabildiğimiz- uleması, öbür tarafta Bayındır ve onunla aynı çizgide saf tutan şirzime. Bayındır, hitap ettiği kitlenin gözünün içine baka baka, &#8220;nüzul-i İsa (a.s)&#8221; meselesinde kendisi gibi düşünmeyen bütün bir ümmeti Allah&#8217;ın ayetlerini gizlemekle, dolayısıyla lanete uğramış olmakla itham ediyor! Gerçekten &#8220;ürperti verici&#8221; bir savruluş&#8230;</p>
<p>el-Mâide, 117. ayeti Hz. İsa (a.s)&#8217;ın göğe çekildiği ve kıyamete yakın yeryüzüne tekrar ineceği inancını (Abdülaziz Bayındır&#8217;ın tabiriyle &#8220;sistemini&#8221;) &#8220;çökertecek&#8221; bir muhtevaya sahip midir?</p>
<p>Bunu söyleyebilmek için bu ayette geçen &#8220;teveffî&#8221;nin &#8220;mevt&#8221; anlamına geldiğinin &#8220;kesin biçimde&#8221; ortaya konulması gerekir. Bayındır&#8217;ın kurgusu şöyle: Madem ki Allah Teâlâ’nın hitabı ve Hz. İsa (a.s)&#8217;ın cevabı bu ayete göre mahşer günü vuku bulacaktır. O halde Hz. İsa (a.s)&#8217;ın buradaki &#8220;felemmâ teveffeytenî: Sen beni vefat ettirdiğin zaman&#8221; ifadesi, &#8220;Sen beni öldürdüğün zaman&#8221; anlamına gelmektedir.</p>
<p>Hadise nedir? Alla Teâlâ Hz. İsa (a.s)&#8217;a, &#8220;İnsanlara beni ve annemi Allah&#8217;ın yanında iki ilah edinin diye sen mi söyledin?&#8221; diye sorduğunda Hz. İsa (a.s), &#8220;Sen bana neyi emir buyurduysan ben onlara ancak onu söyledim: &#8220;Rabbim ve Rabbiniz olan Allah&#8217;a kulluk edin&#8221; dedim. Ben içlerinde bulunduğum sürece onlara şahit olmuştum. Beni vefat ettirdiğin zaman üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun&#8221; diye cevap veriyor. Buradaki &#8220;Beni vefat ettirdiğin zaman&#8221; ifadesini niçin &#8220;Beni öldürdüğün zaman&#8221; diye anlamak zorundayız?</p>
<p>Bayındır&#8217;ın cevabı: Çünkü &#8220;vefat/teveffî&#8221; kelimesinin hangi anlamlara gelebileceği, Kur&#8217;an&#8217;da 39/ez-Zümer, 42. ayeti tarafından açıklanmış. Bunlar ya &#8220;ölüm&#8221; veya &#8220;uyku&#8221;dur. 5/el-Mâide, 117&#8217;de &#8220;uyku&#8221; kastedilmiş olamayacağına göre, Hz. İsa (a.s) &#8220;beni vefat ettirdiğin zaman&#8221; demekle, &#8220;beni öldürdüğün zaman&#8221; demiş olmalıdır.</p>
<p><strong>O halde soralım:</strong></p>
<p>1. &#8220;Vefat/teveffî&#8221; kelimesinin Kur&#8217;an&#8217;da biri &#8220;ölüm&#8221; ve diğeri &#8220;uyku&#8221; anlamında olmak üzere münhasıran iki anlamda kullanıldığını söylemek ne kadar doğrudur? Kelimenin anlamlarını tayin çalışmasında niçin 39/ez-Zümer, 42. ayetiyle sınırlı hareket etmek zorundayız? Yahudilerin &#8220;İsa&#8217;yı öldürdük&#8221; tarzındaki iddiasına cevap sadedindeki, &#8220;Onu ne öldürdüler, ne de astılar. Bilakis Allah onu kendisine yükseltti&#8221; diyen ayetlerde[1] geçtiği şekliyle &#8220;ruhu ve bedeni birlikte almak/yükseltmek&#8221; anlamını, işin içine &#8220;yorum&#8221; katmadan nasıl devre dışı tutabiliriz? Demek ki Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;vefat/teveffî&#8221; kelimesi iki değil, üç anlamda geçiyor: Ölüm, uyku ve ruhla bedenin birlikte alınması.</p>
<p>2. Hal böyle olunca 5/el-Mâide, 117&#8217;de geçen &#8220;felemmâ teveffeytenî&#8221; ifadesinin, &#8220;Sen beni öldürdüğün zaman&#8221; anlamında değil, &#8220;Sen beni ruhumla bedenimle yeryüzünden aldığın zaman&#8221; anlamında olduğunun söylenmesi gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmaz mı?</p>
<p>3. Abdülaziz Bayındır, bir önceki yazıda aktardığım ifadelerinde 3/Âl-i İmrân, 55. ayetini okuyor, ama ayette geçen &#8220;ref’&#8221;, &#8220;tathîr&#8221; gibi kelimeler üzerinde hiç durmuyor. Başka herhangi bir peygamber hakkında varit olmadığı halde Allah Teala sadece Hz. İsa (a.s)&#8217;a hitaben &#8220;Seni vefat ettireceğim, kendi (nezdi)me yükselteceğim ve kâfirler(in hile ve sinsi emellerin)den temizleyeceğim&#8221; buyuruyor. Ayetin bu hususiyetleri ve Hz. İsa (a.s) ile ilgili diğer ayetler bir bütün olarak ele alındığında gerçekten de Hz. İsa (a.s)&#8217;ın durumunun diğer insanların ve hatta diğer peygamberlerin durumundan farklılık arz ettiği hemen dikkat çekiyor. Bayındır bu ayetin bu hususiyetleri ve ilgili diğer ayetler üzerinde niçin hiç durmuyor?</p>
<p>4. Diyelim ki Kur&#8217;an&#8217;ın herhangi bir ayetinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda ihtilafa düştük. Mü&#8217;min olma sorumluluğunu hakkıyla üzerinde taşıyan kişinin, meseleyi Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e götürmek gibi bir mükellefiyeti yok mudur? Abdülaziz Bayındır, Hz. İsa (a.s)&#8217;ın öldüğünü ve artık yeryüzüne gelmeyeceğini açık ve kesin bir dille ifade eden bir hadis ve/veya Sahabe&#8217;den ve Selef&#8217;ten bir tek kişi gösterebilir mi? Bu ümmet 1400 yıl boyunca meseleyi sürekli olarak Hristiyanlarla münakaşa mevzuu ettiği halde, onların &#8220;İsa ölmedi&#8221; iddiasına mukabil niçin &#8220;Hayır, o öldü&#8221; dememiştir? Selefiyle, sonra gelen nesilleriyle bütün bir ümmet Mâide, 117&#8217;yi gizleyerek &#8220;İsa gelecek&#8221; derken Allah&#8217;ın ve lanet edicilerin lanetine müstehak oldu da bir tek Bayındır mı kurtuldu? Bu &#8220;cinnet&#8221; ve &#8220;hızlân&#8221; değilse nedir?..</p>
<p>Demek ki ortada Mâide, 117&#8217;nin çökerttiği bir sistem falan yok, Abdülaziz Bayındır&#8217;ın kurgusu tamamen indî/sübjektif yorumu var!</p>
<p>***</p>
<p>Abdülaziz Bayındır nüzul-i İsa (a.s) meselesi üzerinde dururken önce 11/Hûd suresinin başında yer alan ayetlere dayanarak şu tarz bir kurgu yapıyor: Eğer bir Kur&#8217;an ayetinde birden fazla anlama gelen bir kelime yer almışsa, hangi anlamın kastedildiği, mutlaka bir başka ayette açıklanmıştır.</p>
<p>3/Âl-i İmrân suresinin 55. ayetinde geçen &#8220;teveffî&#8221;nin ya &#8220;ölüm&#8221; veya &#8220;uyku&#8221; anlamında olabileceğini, hangi anlamın kastedildiğininse 11/Hûd suresinin başındaki ayete göre yine Kur&#8217;an&#8217;da belirtilmiş olması gerektiğini söyleyen Bayındır, sözü 5/el-Mâide, 117. ayetine getiriyor ve bir kısmını bir önceki yazıda aktardığım çıkarsamaya gidiyor.</p>
<p>Bu &#8220;kurgu&#8221; birçok bakımdan problemli.</p>
<p>1. Bayındır 11/Hûd suresinin ilk ayetinde geçen &#8220;uhkimet&#8221; ve &#8220;fussılet&#8221; kelimelerinin anlamlarını daraltıcı bir yoruma tabi tutarak, adeta kısırlaştırarak indî kurgusuna uygun hale getiriyor. Yer darlığı sebebiyle bu kelimelerin hangi anlamlara gelebileceği konusuna burada giremiyorum. Tefsirlerden bakılarak tahkik edilebilir.</p>
<p>2. Kur&#8217;an&#8217;da geçen müşterek kelimelerin geçtikleri yerlerde anlamlarından hangisinin kastedildiğinin münhasıran Kur&#8217;an&#8217;da aranması gerektiği şeklindeki bu kurgunun hiçbir ilmî değeri ve tutarlılığı yoktur. Ben burada Abdülaziz Bayındır&#8217;ın işlediği cürmü işleyip kendisini, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat ve ittibaı emreden, O&#8217;nun emrine muhalefet etmekten sakındıran, ihtilaflı işlerde O&#8217;nun hakemliğine başvurup verdiği hükme tam anlamıyla teslim olmadıkça iman iddiasının geçersiz olduğunu ilan eden&#8230; ayetleri gizlemek[2] suretiyle Allah&#8217;ın ve lanet edicilerin lanetine uğramakla itham etmeyeceğim. Ama bu tutumunun kendisine &#8220;acemi hırsız&#8221; mahcubiyeti yaşatmaktan öte bir neticesi olmayacağını söylemeliyim.</p>
<p>Abdülaziz Bayındır&#8217;ın bu &#8220;kurgu&#8221;su, küçük bir denemeyle gayri ciddiliği ortaya çıkarılabilecek kadar nahif ve sanaldır: Mesela Bayındır bize boşanmış kadınların bekleyeceği iddetin süresi bağlamında 2/el-Bakara suresinin 228. ayetinde geçen &#8220;kurû’&#8221; kelimesinin yahut 80/Abese, 31. ayetinde geçen &#8220;ebben&#8221; kelimesinin ya da 108/el-Kevser suresinde geçen &#8220;kevser&#8221; kelimesinin hangi anlamlarda olduğunu (örnekler çoğaltılabilir) sadece Kur&#8217;an&#8217;a dayanarak söyleyebilecek midir?</p>
<p>3. Bu kurgu, Abdülaziz Bayındır&#8217;da somut örneğini gördüğümüz üzere insanları kendi heva ve heveslerini Kur&#8217;an&#8217;a söyletme noktasına kadar götürebilecek kadar tehlikelidir.</p>
<p>Hz. İsa (a.s)&#8217;ın kıyamete yakın yeryüzüne ineceği inancı, ilgili Kur&#8217;an ayetlerinin delaleti yanında Efendimiz (s.a.v)&#8217;den tevatüren gelen rivayetlere dayanır ve Sünnîsiyle bid&#8217;isiyle bu ümmetin hemen tamamı bu inançtadır. 72&#8217;si merfu, 47&#8217;si gayri merfu olmak üzere toplam 119 rivayet bize &#8220;İsa gelecek&#8221; derken ve bu güne kadar &#8220;İsa gelmeyecek&#8221; diyen bir tek rivayet gösterilebilmiş değilken Abdülaziz Bayındır ve onunla aynı çizgiyi paylaşanlar bunun aksini söylüyorsa, durum tam da Abdülaziz Bayındır&#8217;ın söylediği gibidir:</p>
<p>&#8220;Açıklamayı Allah yapmaz da insanlar yaparsa, kim olursa olsun, karşı taraf bunu Allah&#8217;ın açıklaması zanneder; Allah&#8217;a itaat ettiği düşüncesiyle bir insana itaat eder. O insan kendisini Allah&#8217;ın yerine koymuş olur…&#8221;</p>
<p>Abdülaziz Bayındır, bu bayat numarayı daha ne kadar sürdürür bilemem; ama bildiğim bir şey var:</p>
<p>&#8220;Hz. İsa (a.s) kıyamete yakın yeryüzüne inecek&#8221; diyen hiç kimse, Kur&#8217;an&#8217;ın ilgili ayetleri hakkında kendi kafasından açıklama yapmıyor; tam aksine onlar Kur&#8217;an hakkında konuşma konusundaki en yetkili isme, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in açıklamalarına, mütevatir hadislere dayanıyor. &#8220;Açıklamayı yapan kim olursa olsun…&#8221; diyerek örtülü biçimde Sünnet-i seniyye&#8217;yi hedef tahtasına oturtmaya yeltenen, insanları –&#8221;Allah&#8217;a itaat&#8221; görüntüsü altında– kendi indî görüşlerine itaate çağıran ve Sünnet&#8217;i ve hadisleri bu ümmetin hayatından çıkarmaya çırpınan çağdaş bid&#8217;at ehli kendi seleflerinin yolunda yürüsün, Sünnet ve Cemaat ehli de kendi seleflerinin…</p>
<p>***</p>
<p>Abdülaziz Bayındır&#8217;ın, benim nüzul-i İsa (a.s) meselesi bağlamında 5/el-Mâide, 117. ayetini &#8220;gizlediğim&#8221; şeklindeki iddiası üzerinde durarak bu seriye son vereceğim.</p>
<p>Önce bir nokta üzerinde duralım: 2/el-Bakara, 159. ayeti, Kitap&#8217;ta indirilen &#8220;beyyinât&#8221; ve &#8220;hüdâ&#8221;yı insanlardan gizleyenlerin laneti hak ettiklerini haber vermektedir. Peki ben &#8220;beyyinât&#8221; ve &#8220;hüdâ&#8221;yı nasıl gizlemişim? Abdülaziz Bayındır&#8217;ın iddiasına göre, Hz. İsa (a.s)&#8217;ın nüzulü meselesi üzerinde dururken 5/el-Mâide, 117. ayetini gündeme getirmemiş olmak, onu gizlemek oluyor! Allah Teâlâ’nın indirdiği beyyinât ve hüdâ&#8217;yı gizleyenler laneti hak ettiğine, bu ayet de beyyinât ve hüdâ cümlesinden olduğuna göre nüzul-i İsa (a.s) bağlamında onu zikretmemek Allah Teala&#8217;nın ve lanet edicilerin lanetine uğramak için yeterli!</p>
<p>İmdi;</p>
<p>1. &#8220;Beyyinât&#8221; ve &#8220;hüdâ&#8221;, eşyanın tabiatı gereği açıklık, kesinlik ve delalette &#8220;tartışma dışı&#8221; olmalıdır. Oysa 5/el-Mâide, 117. ayetinin &#8220;İsa (a.s) ölmüştür, tekrar gelmeyecektir&#8221; tarzındaki nev-zuhur iddiaya delaleti hakkında böyle bir durum söz konusu değildir. Bu serinin ilk yazısında da değindiğim gibi, mezkûr ayetin yer aldığı bağlamda Hz. İsa (a.s) hakkında &#8220;vefat-/teveffî&#8221; kelimesi geçiyor. Yani Hz. İsa (a.s), &#8220;Sen beni öldürdüğün zaman&#8221; demiyor; &#8220;Sen beni vefat ettirdiğin zaman&#8221; diyor. Dolayısıyla Hz. İsa (a.s)&#8217;ın kavmi üzerine şahitliğinin ölmek suretiyle değil, göğe çekilmek suretiyle son bulduğunu söylemenin hiçbir engeli yok. Hz. İsa (a.s)&#8217;ın göğe çekildikten sonra kavminin ne yapıp ne ettiğinden haberdar olmamasından daha tabii ne olabilir?</p>
<p>el-Hasenu&#8217;l-Basrî, &#8220;vefat&#8221; kelimesinin Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;uyku&#8221;, &#8220;ölüm&#8221; ve &#8220;göğe kaldırılmak&#8221; şeklinde üç anlamda geçtiğini söylerken Abdülaziz Bayındır önce meseleyi keyfemâyeşâ &#8220;uyku&#8221; ve &#8220;ölüm&#8221;le sınırlıyor, sonra da bu kurguya uymayan bir şey gördüğünde ilkel Haricî mantığıyla sağa sola lanet yağdırıyor!</p>
<p>2. İslam tarihi boyunca Hz. İsa (as.)&#8217;ın göğe çekildiğini ve kıyamete yakın tekrar yeryüzüne ineceğini söyleyip de 5/el-Mâide, 117. ayetine değinmeyen selef, halef, kelamcı, müfessir, şarih… kim varsa, Abdülaziz Bayındır&#8217;a göre Allah Teala&#8217;nın ve lanet edicilerin lanetine uğramıştır! Dolayısıyla mesele Ebubekir Sifil&#8217;le sınırlı bir mesele değil…</p>
<p>3. Ali Rıza Demircan hoca birkaç kere Daru&#8217;l-Hikme&#8217;ye geldi; muhtelif meseleler hakkında konuştuk, fikir alış verişinde bulunduk. Ama onun bize nüzul-i İsa (a.s) meselesi bağlamında 5/el-Mâide suresinin ilgili ayetlerini zikretmemiz konusunda –Abdülaziz Bayındır&#8217;ın tabiriyle– &#8220;ısrar ettiği&#8221; vaki değildir. Olsa olsa bu tarz bir konuşma bir kere cereyan etmiş ve orada kalmıştır. Abdülaziz Bayındır&#8217;ın hadiseyi, Demircan hoca bize bu mesele dolayısıyla birkaç kere gitmiş gelmiş ve ısrarla bu meseleyi gündeme getirmiş gibi takdim etmesi tam bir &#8220;saptırma&#8221;dır. Demircan hocanın durumu kamuoyuna açıklaması hakikatin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır.</p>
<p>4. Nüzul-i İsa (a.s) meselesini sık denilebilecek aralıklarla yazmış/konuşmuş birisi olarak benim 5/el-Mâide suresinin ilgili ayetlerini gündeme getirmekten ısrarla kaçındığım şeklindeki iddiasında Abdülaziz Bayındır &#8220;müfteri&#8221;dir ve itiraf edeyim bu sıfat kendisine hayli yakışmıştır!</p>
<p>Benim bu mesele hakkında bir şey söyleyip söylemediğimi tahkik etmek maksadıyla araştırma yaptığını söylerken de doğruyu söylemiyor Abdülaziz Bayındır. Zira gerçekten öyle bir araştırma yapmış olsaydı,<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Febubekirsifil.com%2F&amp;h=NAQGB0cb8AQELlBXYlJXSAN6lxYkEsGW4fNn9H2ly_d2Y8A&amp;enc=AZMt3qq3yX1rhFTle7SgG28cA2VDfQ0ztnRvl-J-9NKidl8_QB1YQRm19CuKPcF60ctPUyzUnOPcpSceP4MHkCj17CtLEIMTQneqzhz4dLEIhKaD76kNpM1p-AAhPlcl88K-ev_tIIoYKuvBd0Dt_Rzza85qGHkic3SY624xzaRcJrhlrILTyC2r-PNbbj_ch7GD7CjOj-Gk4fNoplAdbehV&amp;s=1" target="_blank" rel="nofollow">ebubekirsifil.com</a> veya milligazete.com.tr adreslerinden birinde mutlaka hakikatle yüzyüze gelirdi.</p>
<p>Ar damarı çatlamamışsa eğer aşağıda zikredeceğim yerlere baksın, sonra da o talihsiz konuşmayı yaptığı kitlenin önüne bir daha çıkarak, benden değil –çünkü benim nezdimde Abdülaziz Bayındır&#8217;ın özrüyle kabahati arasında bir fark yok– ama yanılttığı kitleden özür dilesin!</p>
<p>Ebubekir Sifil Hocaefendi</p>
<p>Dipnotlar;</p>
<p>[1] 4/en-Nisâ, 157-8.</p>
<p>[2] Ayetleri &#8220;gizlemek&#8221; sadece &#8220;gözden kaçırmak&#8221; şeklinde olmaz; yorum cambazlıklarıyla anlam çarpıtmalarına gitmek de bir tür &#8220;gizleme&#8221;dir.</p>
<p>kaynak:https://www.facebook.com/ModernizmMealcilikTarihselcilik/posts/820215148104536:0</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/">Ebubekir Sifil Hoca’dan Abdülaziz Bayındır’a… “Mâide Sûresi/117 ve Nüzûl-i İsa(a.s.) Üzerine”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-sifil-hocadan-abdulaziz-bayindira-maide-suresi117-ve-nuzul-i-isaa-s-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nüzul-i İsa Aleyhiselam Üzerine Serdedilen Ciddiyetsiz ve Şeytani Vesveseler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nuzul-i-isa-aleyhiselam-uzerine-serdedilen-ciddiyetsiz-ve-seytani-vesveseler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nuzul-i-isa-aleyhiselam-uzerine-serdedilen-ciddiyetsiz-ve-seytani-vesveseler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2015 04:27:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal]]></category>
		<category><![CDATA[Nüzul-i İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Nüzul-i İsa Aleyhiselam Üzerine Serdedilen Ciddiyetsiz ve Şeytani Vesveseler]]></category>
		<category><![CDATA[Nüzul-i İsa Hakkındaki Şüphelere Cevaplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9144</guid>

					<description><![CDATA[<p>  &#160;   اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ &#160; Hüseyin Avnî Bundan sonra… &#160; Bir Hadîs profesörü(!) İslâmiyat isimli mecmûada ‘Îsâ Aleyhisselâm’ı Gökten İndiren Hadîslerin Tenkîdi başlığı altında bir makâle yazmış, şu makâleye karşı, Ehl-i Sünnet gayreti ve müdâfaası sâikıyla samîmî ve gayretli [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nuzul-i-isa-aleyhiselam-uzerine-serdedilen-ciddiyetsiz-ve-seytani-vesveseler/">Nüzul-i İsa Aleyhiselam Üzerine Serdedilen Ciddiyetsiz ve Şeytani Vesveseler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div align="center"></div>
<div align="center"><b><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-42.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-9145" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-42.jpg" alt="Nüzul-i İsa Aleyhiselam Üzerine Serdedilen Ciddiyetsiz ve Şeytani Vesveseler" width="394" height="197" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-42.jpg 318w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-42-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a> </b></div>
<div align="center"></div>
<div></div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>اَعُوذُ بِااللهِ مِنَ اَلشَّيْطَانِ اَلرَّجِيمِ بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم</strong></p>
<p><strong>اَلْحَمْدُ الِلّهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلىَ سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ وَأَلِه اَجْمَعِينَ</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hüseyin Avnî</strong></p>
<p>Bundan sonra…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir Hadîs profesörü(!) <strong>İslâmiyat</strong> isimli mecmûada ‘<strong>Îsâ Aleyhisselâm’ı Gökten İndiren Hadîslerin Tenkîdi</strong> başlığı altında bir makâle yazmış, şu makâleye karşı, Ehl-i Sünnet gayreti ve müdâfaası sâikıyla samîmî ve gayretli bir mü’min kardeşimiz tarafından başka bir mecmûada cevâb verilmişdi. Biz de sözü edilen makâleye, nisbeten başka bir takım taraflardan kısmî cevâblar vermeyi münâsib gördük. <strong>Îsâ Aleyhisselâm’ı Gökten İndiren Hadîsler&#8217;in Tenkîdi</strong> başlığı; her şeyden evvel,ilmî vekar ve ciddiyetten mahrum, sulu, istihzâ damlayan seviyesiz bir başlık… Yazının üslûbu da peşin fikir ihtivâ eden mübtezel bir üslûb olup sâhibinden haber vermekte… İstihzâ edilen, sözlerin sahibi olan Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem ve onları rivâyet eden ve benimseyen Ümmet&#8217;in tamâmı ve âlimleri… Diğer yandan da, Mahmûd Şeltût&#8217;un makalesinin intihâli/ondan çalınma bir yazı… Yüzü gözü makyajlanarak ve pudralanarak gûya kızlaştırılan bir kokana kocakarı…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hakîkatte, şu makâle sâhibi tarafından da i’tiraf edildiği gibi, otuz küsûr Sahâbî’den yüz yetmiş küsûr rivâyetle gelen bir husûsun îmân eden akıllı kimseye göre tartışılır yanı olamaz. Hele buna İcmâ’ı eklerseniz, söylenilebilecek hiçbir şey kalmaz. Lâkin, <strong>îmân mevzûudur; tartışma götürmez</strong>, deyip saçma ve hezeyanlarına toz kondurmayan şarkıyyâtçı Hristiyanların ihdâs ettikleri -kesin îmân düstûrları da dâhil- <strong>istisnâsız İslâmî her mes’lede aslolan uydurma olmaktır</strong>, şeklindeki <strong>bilimsel</strong> <strong>dogma</strong> artık onların içimizdeki şâkirdlerince yeni bir îmân esâsı hâlini aldı. Nihâyet bu peşin ithâmın anaforundan kurtulmanız için sebebler âlemi size yetmeyecek kadar dardır. Vesvese bile olamayacak sebebler ileri sürülerek fâhişelik töhmetiyle yüzü kara edilmek istenen iffet âbidesi bir genç kıza, <strong>hadi fâhişe olmadığını isbât et</strong>, denildikten sonra, onun, töhmet dayanaklarına nisbetle yerden arş kadar yüksek olan hüccetlerinin bile yeterli delîl kabûl edilmediğini görüyoruz…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Makâledeki Bazı İddialara Kısa Cevâblar</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong>Toplumsal taleplerini gerçekleştirmede başarısız olan kitleler, ya isyan veya sosyal patlamalar ya da başarının/zaferin ilâhî yardım sayesinde gerçekleşmesini bekleme şeklinde tepki gösterirler…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb: </strong>Şu iddianın tutarsız birçok yanı varsa da, biz ikisi üzerinde duralım:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birincisi</strong>: <strong>Nüzûl inancı’</strong>nı böyle bir sebebe bağlamanın ardındaki mesned, en iyimser bir ifâdeyle, mes’eleyi sosyo-psikolojik bir tahlîlle temellendirmek düşüncesidir. Şimdilik, <strong>îmânsızlıktır</strong> demiyoruz. Yani, Şer’î delîllerden ayrı ve müstakil bakışla bakıldığı farz edilirse, -ki öyle olmuştur- yapılan, en iyimser ifâdeyle mücerred bir sosyo-psikolojik tahlîldir. Müstakım bir Profesör arkadaşın ifâdesiyle <strong>mesnedsiz ve gelişi güzel bir tahmîn</strong>dir, denilmiyorsa tabîî. Mahza/salt sosyo-psikolojik tahlîller, yerine göre bir takım ipuçları verseler ve bir nisbette ufku açsalar da, pozitif ağırlığı ve isbât edilebilirlik yanı bulunmayan, hatta çoğu zamân <strong>ğâlib/</strong>ağırlıklı <strong>zann</strong> mertebesine bile ulaşamayan ihtimâllerden ibârettirler. Mantîkî mânada <strong>şekk</strong>,<a name="_ftnref2"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn2"><strong>[2]</strong></a> hatta <strong>vehim</strong><a name="_ftnref3"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn3"><strong>[3]</strong></a>seviyesini dahî aşamazlar. Bir yanda, <strong>Haber-i Âhâd</strong>’lara, belki, yerine göre haberlerin<strong>hepsine</strong>, birçok noktada kıymet vermeyen, diğer yanda da, şu, mücerred <strong><em>kanaatler</em></strong>den ileri geçemeyecek iddiaları nelerin nelerin yıkılmasına mesned yapabilenlerin ilmî, hatta fikrî ma&#8217;lûliyyet ve zavallılıkları cidden ibret vericidir. İslâm âlimlerinin, <strong>Mefhûm-i Muhâlif</strong><a name="_ftnref4"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn4"><strong>[4]</strong></a>ve benzeri <strong>fâsid istidlâller</strong><a name="_ftnref5"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn5"><strong>[5]</strong></a> çerçevesinde zikrettikleri, hüküm çıkarmada temel dayanak kabûl edilen delîllendirme biçimlerine, ilim, hatta sırf fikir gözüyle dikkatlice bir bakarsanız bunların, ihtimâl dâiresinde ne kadar güçlü dayanaklar ve ne kadar mühim ipuçları olduğunu göreceksiniz. Ama buna rağmen, şu ihtimâller, aksine getirilebilecek, onlardan ağır, hatta onlara denk ihtimâller göz önünde bulundurularak bir hükmün isbâtı veya inkârı için bir çok fakîh tarafından başlı başına birer delîl kabûl edilmemişlerdir. Sadece ipucu olmakla kalmışlardır. Şu fâsid istidlâllerin bir kısmı husûsundaki, âlimlerin, âlimce olan anlaşmazlıklarını lütfen kimse ileri sürmesin. Çünki, onların <strong>her birinin birçok nev’inin, delîl ileri sürmekte geçersiz olduğu</strong>nda,hatta<strong>hasen</strong> ve daha üst mertebelerdeki rivâyetler karşısında <strong>hiç birinin mu&#8217;teber olamayacağı</strong>nda âlimlerce söz birliği vardır. Bu istidlâllerin/delîl getirmelerin, paralel bulundukları nassları te&#8217;yîd ve takviye edici oluşları ise karîne olmaktan ileri gitmeyen başka bir husûstur. Karşılarında onlardan daha kuvvetli, hatta onlara müsâvî/denk bir ihtimâl bulundukta, hattâ karşı delîl bulunmasa bile bunlarla ihticâc olunmaz,<a name="_ftnref6"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn6"><strong>[6]</strong></a> hüküm isbât etmekte delîl olmaya yetmezler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkincisi: </strong>Benzer, hatta aynı iddia, inkârcılar tarafından Allah celle celâlühû’ya inananların karşısında ileri attıkları bir iddiadır.Onlar da, <strong>Sizin Allah inancınız, acziyetiniz ve başarısızlığınızdan doğmaktadır. Aslında Allah </strong>(hâşâ) <strong>yoktur. Kendinizi avutuyorsunuz, hatta kandırıyorsunuz</strong>, demektedirler. Şu iddianın sizde bu seviyede olup olmadığını -kesin bir şekilde- bilmiyoruz. Ama görünen o ki, düşüncenizin kaynağı ve mantığı budur. Şübhesiz ki, bâtıl din ve inanış sahibleri için bu iddia kısmen doğru olabilir. Allah inancı fıtrîdir/yaradılışta mevcûddur. Bu sebeble, yanlış gidişten dolayı puta, ağaca, güneşe, aya ve benzerlerine <strong>ilâh</strong> diye teveccüh edilmiş olabileceği gibi, <strong>âcizliğin, başarısızlığın ve avunma hissinin </strong>de bunda te’sîri bulunabilir. Ancak, <strong>gerçek Allah inancı</strong>nı, şu sosyo-psikolojik tahlîlle temellendirmek, olsa olsa îmânsızlık ve dinsizliktir. Bunun şu mes’elemizdeki iddiâ ile ne farkı vardır? Aslâ hiçbir farkı yoktur. Kendini Mü’min zanneden, veya insanları o şekilde kandıranlara sirâyet eden şu virüse iyi dikkat etmek lâzımdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia</strong>: Konuyla ilgili âyetler incelendiğinde bizzât görüleceği üzere ve birçok ilim adamının da ifâde ettiği gibi, Hz. Îsâ&#8217;nın göğe yükseltilip, bilâhare yeryüzüne indirileceği inancı, Kur’ân’da, tartışmaya mahal bırakmayacak netlik ve kesinlikte ifâde edilmiş değildir. Bilakis, ortada olan, Hz. Îsâ&#8217;nın inişinin leh ve aleyhindeki birçok âyetle ilgili filolojik îzâhlardan ve çok farklı te’vîl, tefsîr, yorum ve iddialardan başka bir şey değildir. Bu sebeble, Kur’ân açısından mes’elenin bir yorum ve dolayısıyla tercih mes’elesi olduğu söylenebilir…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb: </strong>Şu iddia, sadece kuru bir iddia. Kimdir, şu sözü edilen, <strong>birçok ilim adamının da ifâde ettiği gibi</strong> lafında geçen<strong> ilim adamları</strong>? Bunu söyleyen hesaba katılabilecek hiç bir ilim adamı asla yoktur. Varsa getirilsin.Kaldı ki, birileri tarafından tartışılmayan hiçbir imânî mevzû&#8217; da yoktur. Eğer sâhâyı sınırsız tutarsanız, Allah inancı da dâhil, her îmân esasının birilerince mutlaka tartışıldığını görürsünüz. Her kesin îmân esası karşısında i&#8217;tirâzları olan bir veya daha çok inkârcı kesinlikle bulunur. Mühim olan, bu mes’elenin Mü’minler’in hakîkî Rebbânî âlimlerince tartışılmadan veya tartışıldıktan sonra kabûl edilip edilmemesidir.Hatta, ikinci mertebedeki birçok îmân esasının teferruâtında dahî, İslâm âlimlerince tartışma olabilir.<a name="_ftnref7"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn7"><strong>[7]</strong></a> Bunun böyle olması onların aslını kökten inkâr etmemizi îcâb ettirmez.Kâfirlerin ve maşalarının <strong>Nüzûl-i Îsâ</strong>’yı tartışmaları, bu inancın <strong>net ve tartışmasız olmadığı</strong> ma’nâsına gelmez. Tekrâr ederek soruyoruz; bu inancı, kim tartıştı ve tartışıyor? Hiçbir âlim, bunu, geçmişte tartışmamıştır. Sahte peyğamberlerin, müsteşriklerin, masonların ve tohumlarının tartışmaları ise Mü’minler için mühim değildir ve bu İslâm Ümmetinin ve âlimlerinin icmâ’ına zarar vermez. Hâsılı, mü’minlerce inkârı mümkin olmayacak onca delîllerle berâber artık bu mes’ele Kur’ân açısından bir yorum mes’elesi değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hem, şu <strong>filolojik îzâh</strong><a name="_ftnref8"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn8"><strong>[8]</strong></a>dedikleriniz nelerdir? Bir de siz yazsanız da bir daha görsek. İmâm Kevserî onu yapmaya kalkanların maskaralıklarını enfes bir şekilde sergilemişti. Bir de sizin boyunuzun ölçüsünü görsek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong> Aslında Hz. Îsâ&#8217;nın <strong>Nüzûl</strong>’ü mes’elesinde belirleyici olan rivâyetler/hadîsler konusunda da ihtilâflar ve tartışmalar yok değildir. Genelde konuyla ilgili rivâyetlerin Mütevâtir mi, Haber-i Âhâd mı olduğu noktasında yoğunlaşan tartışmalarda, bugüne kadar taraflar arasında bir uzlaşma sağlanamadığı görülmektedir. Bu tür kısır tartışmaların uzayıp gitmesinin temel sebebiyse, konuyla ilgili hadîslerin bilimsel bir titizlikle incelenmemiş olmasıdır…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb: Bir</strong>: Şu husûstaki rivâyetleri iyi inceleyen ilim ve basîret sahipleri göreceklerdir ki, bu iddia da tamamen ilim ve insâfla bağdaşmayan hilâf-i hakîkat gelişi güzel bir iddia… Çünki, <strong>Evvelâ,</strong> <strong>Nüzûl</strong>’ü tek belirleyici olan hadîsler değildir. Ortada âyetler ve İcmâ’ da vardır. <strong>Sonra</strong>, yine soruyoruz, şu varlığı iddia edilen <strong>tartışma</strong>yı kim yapmıştır? Hadîs âlimlerinden kim böyle bir tartışmada,<strong> Nüzûl hadîsleri Haber-i Âhâd&#8217;lardır </strong>yâhud <strong>uydurmadırlar </strong>demiştir? Bir tanesi getirilsin… Şimdiye kadar bunu getiren olmamıştır. Asla da getirilemez. Son devrin câhil ve zındıklarından başka bu husûsta çatlak ses kimseden çıkmamıştır. Hâsılı, âlimlerde <strong>iki taraf </strong>diye bir şey yoktur.Ortada tek bir taraf vardır ki, o da şu îmâna sâhib olan taraftır. Küfür cebhesi ve onların oyuncağı ve maşası olan müsteşrik tohumlarının aykırı görüşleri  ise mü’minlerce mühim değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İki:</strong> <strong>Tartışmanın sebebi, hadîslerin ilmi ölçülerle incelenmemesidir</strong> iddiası doğrudur. Evet, onları Mü’minler ve âlimleri seviyesizce tartışmadı ve tartışmaz. Ancak tahlîl etmişlerdir ve ederler. Tartışan kâfirler, zındıklar, masonlar ve uşakları ise elbette ilmî ölçülerle tartışmadılar. Bunu tamâmen peşin fikirli olarak ve <strong>ideolojik</strong> bir bakış zâviyesiyle yaptılar. Şunun da asıl sebebi, inkârcılık mikrobunun kimilerine bulaşmış olmasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üç:</strong> Hadîs ilimlerinden nasîbi olanlar kabûl ve teslîm ederler ki, şu mertebede râvîsi ve kaynağı olan hadîsler hiçbir cerh ve ta’dil (sakat ve sağlam bulma) tahlîline tâbi tutulmadan bir araya getirilseler, ilmî ölçülere yine de uyarlardı. Ama son devrin hakîkî âlimleri, pekiştirmeyi ve odun kafalıları da hesaba katarak, hadîslere ilâve olarak, şu rivâyetleri ilmî ölçülerle teker teker incelemişlerdir. Ya, hevâ (nefsin şiddetli arzusu), gözleri kör ettiği için <strong>hakîkat</strong> görülemiyor, veya kasden yalan söyleniyor. Dolayısıyla kimse, çoktan keşfedilen Amerika’yı ilk defa keşfediyorcasına, yeniden keşfetme nâmına gaza basıp gübre yığınına saplanmasın.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong>Bütün bunlar Hz. Îsâ&#8217;nın <strong>Nüzûl</strong>’ü konusundaki rivâyetlerin metin tenkîdi açısından nasıl bir manzara arzettiğini gözler önüne sermeye yetecek nicelik ve nitelikte değerlendirmelerdir.<a name="_ftnref9"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn9"><strong>[9]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb:</strong> Geçtiğimiz sayımızdaki makâlemizden metîn tenkîdiyle alâkalı bir yeri buraya da almak istiyoruz:<strong> Metin Tenkîdi</strong>nden maksadınızın ne olduğunu şu satırları okuyacak olanlar -bağışlasınlar- belki iyi anlayamayabilirler. Kendi <strong>kitâbınız</strong>dan bu husûsla alâkalı bir iktibâs yapalım, bir parça nakledelim ki, söz daha anlaşılır olsun; Metin tenkîdinin ne kadar lüzûmlu ve iyi bir şey olduğunu anlatma makamında, Mu’tezile âlimlerinden<a name="_ftnref10"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn10"><strong>[10]</strong></a>Amr b. Ubeyd’den, O&#8217;na hiçbir i’tiraz yapmadan, dolayısıyla beğenerek naklettiğiniz (küfür) sözler(i) şunlardır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Mü&#8217;minlere göre <strong>sahîh</strong> olan bir hadîs için)</p>
<p>“Bu hadîsi A’meş’ten işitseydim, onu yalancılıkla suçlardım. Zeyd b. Vehb’den işitseydim, ona cevâb bile vermezdim. Abdullah b. Mes’ud’dan işitseydim, onun sözünü kabûl etmezdim. Allah’ı böyle söylerken işitseydim, O’na <strong>sen bizden mîsâk’ı bu esas üzere almadın! </strong>derdim”.<a name="_ftnref11"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn11"><strong>[11]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Yine başka bir hadîs için,)</p>
<p>“Resûlüllâh böyle bir şey söylemez. Eğer söylemişse ben onu yalanlıyorum. Eğer onu (bu konuda) yalanlamak günah ise, ben bunda ısrarlıyım”.<a name="_ftnref12"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn12"><strong>[12]</strong></a> Şu sözü söylediğine dâir rivâyetler sahîh ve sâbitse, kâfirliğin bundan ötesi olabilir mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Alternatifçinin kendisi </strong>de şöyle diyor:</p>
<p>“Bir sözün yanlış ve kabûl edilemez olması o sözün her zamân uydurma olmasını gerektirmeyebilir. Bu durum özellikle Hz. Peyğamberin çevresinden elde edip yeri geldiğinde aktardığı bazı bilgiler için söz konusu olabilir. Meselâ İsrâîloğulları’ndan bir adamın doksan dokuz kişiyi öldürdükten sonra bir din adamını da katletmesine rağmen tövbesinin kabûl edilip cennete girmesiyle ilgili bir hadîsin<a name="_ftnref13"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn13"><strong>[13]</strong></a> kabûlü hayli zor hatta imkânsız unsurlar içerdiği için <strong>kolayca mevzu olduğuna hükmedilebilir</strong>.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak mes’eleye bir başka açıdan bakmak da mümkündür: Bu örnekte olduğu gibi, Hz. Peyğamber İsrâiloğullarından bir adamla ilgili bu hikâyeyi Medîne’deki Yahudilerden duymuş ve rivâyetteki bir takım tutarsızlıkları ve problemleri bir yana bırakıp rivâyetin ana fikri olan <strong>tövbe kapısının her zamân açık olduğu</strong>nu ön plâna çıkararak bu hikâyeyi anlatmış olabilir. Keza Hz. Peyğamber içinde yaşadığı toplumun bir ferdi olarak sağlık ve tedâvi konularında çevresinden edindiği o zamân için doğru kabûl edilen bazı bilgileri -Tıbb-ı Nebevi konusundaki rivâyetleri kastediyoruz- çevresindekilere aktarmış olabilir. Ancak sonraki yüz yıllarda, ilmen bu bilgilerin bazılarının doğru olmadığı ortaya çıkabilir. Bu ve benzeri birçok durumla karşılaşıldığında -muhtevânın yanlış olmasına bakıp- hadîsin uydurma olduğuna hükmetmek yerine, hadîsin Hz. Peyğamberin sözü olduğunu; ancak ihtivâ ettiği bilgiler yanlış olduğu ortaya çıktığı için bizim için geçerli olmayacağını ileri sürmek daha isabetli görünmektedir… İsnad açısındanHz. Peyğambere aid görünen ama muhtevâ itibariyle yanlış olduğu anlaşılan ve dolayısıyla kabûlü mümkün olmayan hadîsler’…<a name="_ftnref14"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn14"><strong>[14]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu nakillerden sonra, <strong>Louis Massignon</strong> isimli bir İslâm düşmanı Müsteşrikten/Oryantalist’den de bir söz aktarmak istiyorum:</p>
<p>Onların<a name="_ftnref15"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn15">[15]</a> her şeyini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler<strong>…</strong><a name="_ftnref16"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn16"><strong>[16]</strong></a><strong> (nakil bitti.)</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vah başımıza gelenlere… Değil Şâri&#8217;in/din sâhibinin sözleri, sıradan insanların sözlerinin bile metin tahlîline/kritiğine tâbi&#8217; tutulması her hâl-ü kârda lüzûmlu, hatta câiz değildir. Aksine, metin tenkîdi zarûret veya ihtiyâc halinde olur. Bu zarûret ve ihtiyac da gelişi güzel olmaz. Zarûret halinde mecbûren, ihtiyac halinde ise çokça gerekli olur. Yani metinlerde aklî veya Şer’î, veya hem aklî hem de Şer’î imtinâ&#8217;/olamazlık mevcûd ise, veya kendileri ayarında veya kendilerinden daha üstün kuvvette başka nasslar ve rivâyetlerle aralarında çelişki varsa, veya umûmâta (genellik bildiren delîllere) ters iseler ve benzeri hallerde metin tenkîdi yapılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Nüzûl</strong> mes’elesinde bunlardan hiç birisi mevcûd değildir. Ortada aklî bir muhâl/imkânsız/olamaz mı var? Şer’î muhâl mi var? Iztırâb mı var? Bunlardan bir tanesini gösterin. Gösteremezsiniz; çünki bunların hiç birisi yok; olmayan şey nasıl gösterilsin? Evet yok… Şöyle ki, <strong>Aklî muhâl</strong> yok; Çünki, <strong>İzâfiyet teorisi</strong>, uzay fiziği, âdî vasıtalarla (sıradan araçlarla) astronotların uzun zamânda uzayda durabilmeleri, bilgisayar teknolojisi, enformatik müdhiş gelişmeler ve benzerleri, bir zamân aklın ihtimalden <strong>uzak</strong> bulduğunu, başka bir zamân <strong>mümkin </strong>bulmakta olduğunu ve gördüğünü ortaya koymaktadır. Aklın bir şeyi <strong>ihtimâl ve imkândan uzak bulması</strong> ile <strong>imkânsız bilmesi</strong> farklı farklı şeylerdir. Kollektif akıl bir <strong>mümkin</strong>’i/olabilir’i, bazen <strong>uzak</strong> bulsa da<strong>imkânsız</strong> bulmayabilir. Bazı zayıf akıllılar çoğu zamân <strong>ihtimâlden uzak</strong> gördüğünü<strong>imkânsız</strong> bulur ve gösterir. Fennî gelişmeler bunun inkâr edilmez isbâtlarıdır. <strong>Nüzûl</strong>’de<strong>Şer’î Muhâl </strong>deyoktur. Çünki o bir mu’cize, yani olağanüstü bir iştir. Mu’cize, Deterministler ve David Hum gibi maddeci felsefecilere göre <strong>olamaz</strong> bir şeyse de Mü’minlerce câiz ve vâkı’dir.<a name="_ftnref17"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn17"><strong>[17]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Nüzûl</strong> de bir mu’cize olduğuna göre, o dahî mümkindir. Îsâ aleyhisselâm’ın Allah celle celâlühû’nun izniyle ölüyü diriltmesi gibi. Evet… <strong>Nüzûl</strong>haberlerinde<strong> Şer’î Muhâl</strong> de yoktur…Çünki, <strong>Nüzûl</strong> haberleri, kendi kuvvetinden üstün, hatta kendi kuvveti seviyesinde, hatta kendinden daha zayıf olan hangi delîl ile <strong>muhâl</strong>yani <strong>imkânsız</strong> bulunuyor? Bir tane bile gösterilemez. <strong>Nüzûl</strong> mes’elesinde, zıt hangi bir delîl/nass vardır ki, onunla <strong>Nüzûl</strong> teâruz etsin/çelişsin ve ortada ıztırab/çelişki bulunmuş olsun? Yok… Bulan getirsin. <strong>لا نبى بعدى</strong>/<strong>Lâ nebiye ba&#8217;dî</strong>/benden sonra hiçbir nebî yoktur, hadîsi haktır. Ancak bu bizim dediğimize zıd değildir. Ne demek olduğu şunlarca anlaşılmamıştır. Nitekim îzâh yerinde edilmiştir. <strong>Nüzûl’ün/</strong>inişin<strong> nereye olacağı</strong>, mes’elesindeki ufak tefek farklılıklar, haberin aslıyla, yani <strong>gökten inme</strong>yle çelişmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaldı ki, <strong>Nüzûl</strong>, yani <strong>inmek</strong> kelimesi bir yerde inip orada konaklamak ma’nâsındadır. Gökten nüzûl (inme) olacağı gibi, falan yere bineğinden nüzûl (konup/konaklama) dahî olur. Bu yüzden <strong>şuraya nüzûl</strong> (inmek), <strong>buraya nüzûl</strong>e mâni&#8217; değildir. Her râvî <strong>Nüzûl</strong>’ün olacağı yerlerden her birini hatırlamamış, bir kısmını veya birini hatırlamış da olabilir. Burada böyle değişikliklerde çelişki görülmez. Üstelik <strong>inmek husûsu</strong>ndadeğil de,<strong>nereye ineceği</strong> husûsundaki rivâyetlerin hepsi aynı kuvvette değildir. Dolayısıyla ıztırab mevzû&#8217;-i bahis olmadan kuvvetli olan tercîh de edilebilir.<a name="_ftnref18"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn18"><strong>[18]</strong></a> Yâhud görünürde çelişki var kabûl edilse bile, te’lîf mümkin iken tercîhe gidilmeyebilir. Şurada içinden çıkılamayacak olan hiçbir çelişki yoktur. Bu ma’nâda, yani <strong>nereye ineceği </strong>husûsundaki metin tenkîdi âlimlerce yapılmıştır ve mes’ele ilmî olarak halledilmiştir.Nitekim ileride bu çelişki iddiaları etraflıca ele alınacaktır. Bir şeyi körler de görecek diye bir şart yoktur. Göstermek ve görmek “<strong>görene; köre ne</strong>?” Lüzûmsuz metin tenkîdi/kritiği, daha doğrusu <strong>metin üzerinde oynamak</strong> âlimlerin değil, ard niyetlilerin veya câhillerin yâhud da hevâsının esiri sapıtmışların işidir. Hele bu metin, Şerîat sâhibine âidiyeti -zayıf olmak şöyle dursun- kuvvetli ihtimalle sâbit olan, hatta kesin olan bir metinse, bunda asla tenkîdî bir tasarruf olmaz…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong>Kaynak râvîlerin güvenilirliği açısından bu tabloya bakıldığında, Abdullah b. Mes&#8217;ud ve Enes b. Malik gibi birkaç sahâbî hariç, rivâyetleri nakledenlerin veya naklettiği rivâyet edilenlerin büyük ekseriyetinin Hz. Peyğamberin yakın çevresindeki arkadaşları olmadıkları görülür…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb:</strong></p>
<p><strong>Bir:</strong> Bu haberler Nebî Aleyhisselâm&#8217;a yakın Sahâbîlerce gelmiştir. Aksi yalan veya cehâlettir. Hepsi yakın arkadaşlarıdır. Nitekim dikkatli bakılırsa bu görülür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İki</strong>:Halifelerden hangisi altı temel îmân mes’elesinde kaç tane hadîs rivâyet etmiştir. Hz. Ebû Bekir’den temel îmân esasları hakkında Kütüb-i Sitte&#8217;de ve Muvatta&#8217;da tek bir rivâyet -bildiğim kadarıyla- yoktur. Gözümden kaçan varsa bile bu ender cinsindendir. Hz. Ömer’den ise tâli îmân esasları hakkında çok az rivâyet vardır. Belki de yoktur. Benim bildiğime göre O’ndan ne Kütüb-i Sitte ve Muvatta’da Allah’a îmân, Allah’ın sıfatlarına, Âhiret&#8217;e îmân, Meleklere ve Nebîlere îmân husûsunda hiç bir rivâyete rastlamadım. Gözden kaçan varsa da çok nâdirdir. Keza; Hz. Osman ve Hz. Ali’den de bu husûstaki rivâyetler yok denecek kadar azdır. Bütün bunların böyle oluşu, akıllı ve ilimli mü’minlerce de kabûl ve teslîm edileceği gibi, îmân esasları husûsunda inkârımızı îcâb ettirmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üç:</strong> Hem, böylesi bir istidlâl, kendi başına bir ipucu ve karîne bile değildir. Olsa bile, ondan daha kuvvetli, hatta onun kuvvetinde değişik mukâbil/karşıt ihtimaller yüzünden<strong>hüccet</strong> olmaktan uzaktır. <strong>İhtimâl geldiği zaman ihticâc bâtıl olur.</strong> Hatta bu, kesin delîllerle mutlak muhâldir/her bakımdan imkânsızdır. Öyle ki, ortada inkârı ilmen kabil olmayacak kuvvet ve sayıda nass varken, şunlar karîne bile olmaktan uzak vesveselerden başka bir şey değillerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong>Hz. Îsâ&#8217;nın <strong>Nüzûl</strong>’ü ile ilgili hadîsleri nakledenlerin başında gelen Ebû Hureyre, Cabir b. Abdillah, Huzeyfe</p>
<ol>
<li>el-Yeman, Ebû Sa&#8217;id el-Hudrî, Abdullah b. Abbâs vb. isimlere gelince&#8230; Başta Ebû Hureyre ve Abdullah b. Abbâs olmak üzere, bunların bazılarının geç Müslüman olmuş olması veya Hz. Peyğamber zamânında yaşlarının küçük olması vb. sebeblerle, zabt açısından ciddî eleştirilere maruz kaldıkları…(iddia edilmektedir.)</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb: </strong>Şu ismi geçen sahâbîler Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in yakın çevresinde yer alan arkadaşları olduğunda aklı başında hiç kimsenin şübhesi yoktur.Ebû Hüreyre, Nebî aleyhisselâm’ın duâsını almış yakın arkadaşlarından olup, Ümmet&#8217;in hadîs hâfızıdır. Ona, dinsizler, müsteşrikler ve onların oltalarındaki yem solucanları olan Mahmûd Ebû Reyye ve benzerleri düşman olabilirler. Ebû Hanîfeler, Mâlikler, Şâfiîler, Ahmed b. Hanbeller, Buhârîler, Müslimler ve diğer hadîs İmâmlarının kabûl ettiği koca Sahâbî&#8217;ye kim düşmansa veya onu beğenmiyorsa, canı cehenneme… Diğer sözü edilen Sahâbîler de, aynı şekilde Mü’minlerce mümtâz ve güvenilir <strong>âdil </strong>kimselerdir. Bunlara Müsteşriklerden başka kim zabt tenkîdinde bulunmuştur? Müsteşrikler ve tohumlarınca ise, <strong>güvenilmez</strong> olabilirler. Bu, Mü’minlerce mühim değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tenbîh: </strong>Kimi câhil zavallılar da, <strong>âdillik</strong> ile <strong>ma&#8217;sûmluk </strong>arasındaki farkı ya bilememekte veya kasden görmezden gelmektedirler. <strong>Sahâbe&#8217;nin tamâmı âdildir</strong>diyoruz. Bu, Hadîs Usûlü kitâblarının hepsinde mevcûddur. Yer göstermeye lüzûm yoktur. Sahâbî düşmanı Hâricî ve Şiîler’in ve bir kısım şâzların dışında buna zıd görüş sâhibi bilmiyoruz. <strong>Sahâbe mâ’sumdur </strong>demiyoruz. <strong>Haberlerinde güvenilir kimselerdirler, yalan söylemezler,</strong> diyoruz, <strong>hiçbir günah işlemezler </strong>demiyoruz. Lâkin onların sevâbları içindeki günahları denize düşüp kaybolan yağmur tânecikleri gibidir, diyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong> Ve (bu Sahâbîlerden bazılarının) isimlerinin bir takım İsrâiliyyât rivâyetlerine karıştığı…(söylenmekle şu</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Nüzûl</strong> rivâyetlerinin de isrâiliyyât&#8217;tan olma ihtimâli doğmaktadır.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir</strong>: Böyle bir asılsız iddiadan kalkarak <strong>Nüzûl</strong> rivâyetlerinin İsrailiyyât rivâyetlerinden olduğu iddiası, mesnedsiz, yani aklî ve ilmî dayanağı olmayan bir da’vâdır. Kısmen de olsa, benzer olan bir takım rivâyetlerin şu andaki Kitâb-ı Mukaddes&#8217;te de bulunması, bunların isrâiliyyâttan olması ve uydurma olduğu ma’nâsına gelmez. Çünki bu günkü Kitâb-ı Mukaddes&#8217;te <strong>Allah&#8217;ın varlığı</strong>na, <strong>öldükten sonra dirilmenin olacağı</strong>na dâir ve bir çok Kur’ân âyeti meâlideki metinler de vardır. Onlar da mı hâşa uydurmadır?!.. “Aksine siz dünya hayatını tercîh ediyorsunuz. Halbuki Âhiret (dünyadan) daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Şübhesiz bu (hakîkatler) elbette ilk sahîfelerde, İbrâhîm ve Mûsâ’nın sahîfelerinde vardır.”<a name="_ftnref19"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn19"><strong>[19]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İki:</strong> Değildir ya, şu rivâyetlerin bir kısmının İsrâiliyyât rivâyetleri olduğu kabûl bile edilse, o yolla gelmeyen diğer sahîh rivâyetler paralelinde olduklarından bunların zararı değil kârı olur. İlmen de bunda bir mahzûr yoktur.<strong>Ehl-i Kitâb&#8217;dan anlatınız, aktarınız. Bunda bir darlık, zorluk </strong>(beis)<strong> yoktur…</strong><a name="_ftnref20"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn20"><strong>[20]</strong></a>İbnü&#8217;l-Esîr, (kısa ve öz olarak) bunun,<strong>onlardan her bir yalanın anlatılabileceği ve nakledilebileceği </strong>ma’nâsında olmayıp,<strong>âlimler, râvîler ve târîhçiler tarafından nakledilen doğru rivâyetler</strong>, demek olduğunu söylemektedir.<a name="_ftnref21"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn21">[21]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üç:</strong> Kur’ân&#8217;a ve Sünnet&#8217;e ters olmayan fakat başka kanallarla gelen rivâyetlerin ne doğru olduğunu ne de yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Zîrâ, <strong>Ehl-i Kitâb&#8217;ı ne tasdîk ediniz, ne de yalanlayınız</strong><a name="_ftnref22"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn22"><strong>[22]</strong></a> emrine muhâtabız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong> Bunların (<strong>Nüzûl</strong> râvîlerinin) bazılarının geç Müslüman olmuş olması veya Hz. Peyğamber zamânında yaşlarının küçük olması vb. (“gibi husûslar şu rivâyetlerin güvenilir olmadığını göstermektedir” denilmek isteniyor.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb:</strong> Meselâ hangileri kaç yaşındaydı? Öyle ciddîyetsiz bir iddia ki, tamamen hayal veya kasd-ı mahsûsa mahsûlü mesnedsiz atışlardan ibâret. İsbâtlı konuşulsaydı bir şey olurdu ve cevâba değerdi. Lâkin mes’ele ma’lûm. Ciddî bir kişi, ciddî bir makalede böylesi bir da’vâ ileri sürse, da’vâsını, sözü edilen Sahâbîlerin yaşlarını, ricâl kitâblarından bulup ortaya koyarak isbât ederdi. Değilse, söylenenler, ciddîye bile alınmayacak laflar olmaktan öteye gidemez ve başkaları için hak etse de, kendileri için karşı bir ciddî cevâbı hak etmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong>Mesela, Hemmam b. Münebbih&#8217;in Sahife&#8217;si, Ebû Yûsuf’un (ö. 182) eserleri, İmâm Muhammed&#8217;in (ö. 189) eserleri, Malik&#8217;in el-Muvatta’sı, Şafii’nin (ö. 204) eserleri, Abdürrazzak&#8217;ın (ö. 211) el-Musannef&#8217;i gibi ilk kaynaklarda konuyla ilgili rivâyetlere hiç rastlanmazken…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb:</strong> Böyle bir mülâhaza ile <strong>Nüzûl</strong> hadîslerinin uydurma olduğunu isbâta yeltenmek ilmî değil, sadece klinik bir vak’a olabilir&#8230;  Zîrâ İmâmeyn’in kitâblarında îmânla alâkalı hemen hemen hiçbir rivâyet yoktur. O halde îmân husûsunda gelen mu’teber rivâyetleri inkâr mı edelim? Hattâ onlarda, çoğu fıkhî mes’eleye dâir sahîh hadîs rivâyetleri bile yok. Onları da uydurma mı ilan edelim? Bu nasıl bir delîl ileri sürme? <strong>Vesvese </strong>ile <strong>hüccet</strong>i karıştıracak kadar ilmîlik, her halde çağdaş akademisyenlerin mümeyyiz/ayırıcı vasfı olsa gerek.Üstelik… Abdurrezzak&#8217;ın <strong>Nüzûl</strong>hakkında bir değil, bir çok rivâyeti vardır. Hem de, ondan önceki musanniflerden Ma&#8217;mer İbn-i Râşid el-Ezdî&#8217;nin <strong>el-Câmi&#8217;</strong>inden rivâyet ederek. Abdürrezzâk, sözü edilen <strong>el-Câmi&#8217;</strong>isimli eserin râvîsidir ve bu rivâyetler, basılı olan <strong>el-Musannef</strong>&#8216;de mevcûddur.<a name="_ftnref23"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn23"><strong>[23]</strong></a> Ayrıca tefsîrinde de vardır.<a name="_ftnref24"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn24"><strong>[24]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu da gösteriyor ki, Bay Profesör, <strong>şu eserlerde Nüzûl rivâyetleri yoktur</strong>,derken, ya bakmadan, okumadan ve araştırmadan, gelişi güzel hareket etmekte, veya birilerinin dolduruşuyla konuşmaktadır. Dolayısıyla diğer kaynaklar hakkında da bu yanıltma kuvvetle muhtemeldir. Burada bir ibretlik nokta daha vardır ki, o da, <strong>Nüzûl</strong> ile alâkalı yazılan eserlerde, Abdü’r-Rezzâk’tan nakiller varken onun <strong>yoktur</strong> demesidir. Bu da, ya o kitâbları bile okumadığını veya okuduğu halde onlara kayıdsız kaldığını göstermektedir. Bir Muhakkık/araştırmacı için, ikisi de affedilmez bir lâkaydîliktir. Üstelik, yukarıda da geçtiği gibi sözü edilen rivâyetler basılı olan Musannef ile Tefsîr’inde yer almıştır. Bu yapılan tıpkı Fazlurrahmân’ın tavrı gibi birşey… Nitekim, böyle bir kaynak bilgisini/bilincini(!) ve ona dayalı istidlâli, Fazlurrahman da, <strong>kim kasden bana yalan iftirâ ederse cehennemdeki yerini hazırlasın</strong> meâlindeki Mütevâtir hadîsin <strong>uydurma olduğunu</strong> isbât(!) sadedinde yapmıştı. O,<strong> bu hadîs Ebû Yûsuf&#8217;un kitâbında yoktur. </strong>(Öyleyse uydurmadır.) mealindeki ifâdesiyle müthiş bir ilmîlik(!) sergilemişti.<a name="_ftnref25"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn25"><strong>[25]</strong></a> Halbuki şu rivâyet, Ebû Yûsuf&#8217;un el-Âsâr&#8217;ında vardı.<a name="_ftnref26"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn26"><strong>[26]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bay Profesör de, şu bizim mes’elemizde usûl bakımından, isim vermeden, Fazlurrahmân’ı taklîd etmiştir. İ&#8217;tirâf etmiyorsa da O&#8217;nun <strong>hadîs ilimleri metodolojisi</strong>nin temel<strong>ilkeleri</strong>nden birini benimsemiş, onunla amel etmiştir. O&#8217;nun mezhebini taklîd etmiştir. Her ikisinde de aynı ciddiyetsizlik, aynı sığlık, aynı lâubâlîlik&#8230;Ebû Hanîfe’nin akîde kitâblarından Fıkh-ı Ekber&#8217;inde de hiçbir hadîs rivâyeti yok. Ne diyeceksiniz? Sübhanellah!.. Maksad, onlara güvenmek olmayıp, onlarla bunları, bunlarla da onları yıkmak. Yoksa şu eserlerde bu rivâyetler bulunsaydı kabûl mu göreceklerdi? Kesinlikle hayır. Çünki, yapılmakta olan, i’dâm ettikten sonra güldüren ve ağlatan zâlim bir muhâkeme… Âdil bir muhâkeme yaparak, âdil bir i’dâm değil…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia: </strong>Kaynaklarla ilgili olarak işâret edilmesi gereken diğer bir husûs ise, bu rivâyetlerin yer aldığı, hadîs kaynağı bile olmayan (tarih, tabakat, rical, cerh-tadil, tefsîr, delail vb. türü) eserlerin, tablodaki toplam eserlerin yaklaşık yarısını oluşturmasıdır. Her türlü rivâyeti -sağlam çürük demeden- alan ve çoğunluğu problemli rivâyetlerden oluşan bu tür eserlere bilimsel bir ihtiyat ile yaklaşmak gerektiğini burada vurgulamak gerekir.<a name="_ftnref27"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn27"><strong>[27]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb:Nüzûl</strong> böylesi, kaynaklarda da bulunsun; ne olmuş? Bu rivâyetler sadece şu tür kitâblarda bile olsa ve başka kitâblarda bulunmasa, bu bile <strong>uydurma </strong>delîliolmaz idi. İlim ölçülerine göre, bu tür <strong>toptancı temellendirme</strong> yeterli bir <strong>zayıflık</strong> delîli olamayacağı gibi, kâfî bir karîne bile olamaz. Nerde kaldı <strong>uydurma</strong> delîli olsun. Tam aksine bu, zikredilen hadîslerin sübûtunu, var olduğunu kuvvetlendirir.Şu makale sahibi tarafından inkâr edilmez olduğunu zannettiğimiz îmân esaslarının ve diğer hakîkatların, meselâ târîh kitâblarında da yer alması onların uydurma olduğunun delîli mi sayılacak? Bu nasıl bir ilim ciddiyeti?!&#8230;Şu ciddiyetsizliğe, esasen ilmî ölçülerde verilebilecek ciddî cevâblar -başka kimseler ve hüccet ikâmesi hesaba katılmazsa- zâyi&#8217;dir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong>Bu noktada dikkat çekmek istediğimiz husûs, bu eserdeki rivâyetlerin tamamının Hz. Peyğamber&#8217;e nispet edilen (merfû&#8217;) hadîsler olmadığıdır. Bilakis toplam yüz yetmiş sekiz rivâyetin yaklaşık altmışı mürsel, mevkuf ve maktu rivâyetlerden oluşmaktadır ki, bu azımsanmayacak bir sayıdır. Bir başka ifâdeyle, delîl olarak kullanılan rivâyetlerin 1/3&#8217;ü Hz. Peyğamber&#8217;e izafe edilen rivâyetler değildir; başkalarının (sahâbî, tabii vd.) şahsi kanaatlerini yansıtan ve dini açıdan bağlayıcı olmayan nakillerden ibârettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb: Bir</strong>: İlim sahibleri bilir ve teslîm ederler ki, şu mevzû&#8217;daki <strong>mevkûf</strong> olan,<strong>merfû’</strong> olmayan hadîsler <strong>merfû’</strong>, yani Nebî aleyhisselâm’a dayandırılan hadîsler hükmündedirler. Dolayısıyla ortada müdhiş bir câhillik veya kandırma vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İki</strong>: Üstelik <strong>mevkûf </strong>rivâyetler, sâbit olan <strong>merfû</strong>’ rivâyetleri te’yîd/pekiştirme sadedinde olunca, <strong>ictihâd ile bilinebilecek</strong> türden bile olsalar, hiçbir sâhada mücerred şahsî kanâat hükmünde olmazlar. Şu mes’elede ise, <strong>mevkûf</strong>lar te’yîd ve takviye edici olarak gelmişlerdir. Dolayısıyla, i’tirâza hiç bir cihetten mahal kalmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üç</strong>: Bir de, kendi ifâdesiyle, <strong>yüzleri aşkın merfû&#8217; rivâyet</strong>in yanında <strong>altmışa yakın mevkûf rivâyet</strong>in de yer alması, zayıflık sebebi mi olur, sahîhlik vesilesi mi? Söyleyin ey akıl sahibleri!…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dört</strong>: Hem, (meâlen) <strong>bu mevkûflar </strong>(Sahâbî sözleri) <strong>şahsi kanaatlerdir, dolayısıyla bağlayıcı değildirler, işe yaramazlar</strong> da, sizinkisi ise vahiydir (!) Dolayısıyla kesin delîldir. Öyle mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Beş</strong>: Kaldı ki, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim bir şeye kesin inanıyorsa, ve ona inandıkları kesin delîllerle sübût bulmuşsa, o şeye Mü’minler kesin inanmaya mecbûrdurlar. Başka delîl bulunsun bulunmasın, fark etmez… Çünki ictihâd sâhası dışındaki mes&#8217;eleler, bilhassa bir ğaybî husûs olan îmân mes&#8217;elesi işitmeye bağlıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia: </strong>İslâm düşünce tarihinde hadîsler etrafında ortaya çıkan tartışmalara vakıf olanlar da pek ala bilirler ki, herhangi bir inancı, düşünceyi veya kanaati hadîslere dayanarak savunmak ve buna karşı çıkanları ilzam edip susturmak için en sık başvurulan yol, konuyla ilgili hadîslerin Mütevâtir olduğunu ileri sürmek olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb: </strong>Şu süflî düşünceye sahip olan alçaklar bulunabilirse de, böylesi bir karayı Ehl-i Sünnet âlimlerinin tamamına veya bir kısmına sürmeye kalkışanlar sadece kendi yüzlerini karartırlar. Bu iddia, Ehl-i Sünnet âlimleri hakkında bühtân-ı azîmdir. Şu bühtân, seviyesizce bir çamur atma çamurluğudur.Aksine,<strong> İslâm’da sâbit olan bir inancı yıkmak isteyen alçaklar, Mütevâtir olan rivâyetleri tevâtür derecesinden aşağı indirmeye, hatta uydurma olduklarını i’lân etmeye çaba sarf ederler. </strong>Bunu yaparlarken ilmî değil de, sadece şeytânî vesveseleri mesned edinirler.Sözün doğrusu işte budur. <strong>İslâm düşünce târîhini</strong> değil de, <strong>İslâm ilim târîhini</strong> incelerseniz bunun böyle olduğunu göreceksiniz.<a name="_ftnref28"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn28">[28]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia</strong>: Daha önceki tablolarda görüldüğü gibi, konuyla ilgili hadîsleri nakletmiş görünen birinci tabakadaki kaynak râvîlerin sayısı otuz üçtür. Bu otuz üç kişinin gerçekten Hz. Peyğamber&#8217;den bu hadîsleri işittiklerini varsaysak bile, bu sayı acaba<strong>yalan üzere ittifak etmeleri imkânsız olan bir kalabalık</strong> anlamına gelir mi? Kanâatimizce bu sayıdaki bir insan topluluğunun, bir konuda yalan söylemek üzere ittifak etmeleri <strong>imkânsız</strong> değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb:</strong> <strong>Bir</strong>:<strong> Yalan üzere ittifak etmeleri imkânsız olan bir kalabalık</strong> biçimindeki ta’rîfin doğrusu, <strong>Yalan üzere ittifak etmelerini âdetin imkânsız bulduğu bir kalabalık tarafından rivâyet edilmiş olmak</strong> şeklindedir. İki ta&#8217;rîf arasında, ilimden nasîbi olanlarca çok mühim farklar vardır. Biz yine de kendimizin getirdiği miz ta&#8217;rîfin kastedildiği hüsn-i zannında bulunmuş olalım. Buna göre diyoruz ve soruyoruz ki; Eğer bu<strong>imkânsızlık</strong>/imtinâ’, sırf mücerred <strong>aklî imtinâ’ </strong>ise, bunu kimse söylememiştir. Mütevâtir’in ta’rîfinde bahsi geçen <strong>imkânsızlık, âdet’in imkânsız bulması</strong>dır.<a name="_ftnref29"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn29"><strong>[29]</strong></a>Yoksa, akıl, değil <strong>otuz üç, otuz üç bin </strong>kişinin bile yalanda söz birliği etmesini<strong>imkânsız</strong>/muhâl bulmaz; aksine <strong>Mümkin</strong> bulabilir. Lâkin (âdeten vukû&#8217; bulma ve benzeri) delîllerden doğmayan mücerred <strong>aklî ihtimaller</strong> hiçbir akıllı ve âlim tarafından mu’teber kabûl edilmemiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nitekim Allâme Ğazi<strong> Muhammed Ekrem en-Nasbûri es-Sindî,</strong> <strong>İm’ânü’n-Nazar</strong>’ında şöyle demektedir: “Zîrâ, her ne kadar sayı çok yüksek rakamlara ulaşsa bile aklın kendi başına (belli bir kalabalığın yalanda söz birliği etmesini) câiz/mümkin bulması kalkmaz<strong>.</strong><a name="_ftnref30"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn30"><strong>[30]</strong></a> O halde kim bu <strong>imkânsız bulma</strong>yı akla isnâd ederse, onun (aklın, böylesi bir topluluğun yalanda ittifak etmesini) <strong>âdet</strong> bakımından câiz bulmadığını kasdetmiştir.”<a name="_ftnref31"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn31"><strong>[31]</strong></a> Yine Allâme Seyyid <strong>Abdülhâdî Necâ el-Ebyârî</strong>rahimehullah şöyle diyor: “Şunda şübhe yoktur ki, <strong>yalan üzere söz birliği yapılmasından emîn olunan sayı</strong> insanların değişikliğiyle farklı olur. ‘<strong>Âdet’in muhâl</strong>/imkânsız<strong> bulduğu</strong>’ ifâdesi, bu husûsta <strong>âdet’</strong>e dayanılacağını göstermektedir. Bunu muhakkıklardan birçoğu açıkça ifâde ettiler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öyleyse, <strong>mes’elede akla dayanılması</strong> bir yanlışlıktır. Veyâhud (‘<strong>âdet bakımından</strong>&#8216; kaydıyla) te&#8217;vîl edilen bir sözdür. Bunu Şeyhülislâm söylemiştir. Yani, akıl <strong>âdet</strong>’e bakarak imkânsızlıkla hükmeder. Yoksa <strong>âdet</strong>’ten mücerred olarak aklın câiz bulmasına bakmaz. Zîrâ bu sayı ne kadar yüksek olursa olsun, (yalanda sözbirliği etme <strong>imkânı</strong> ortadan) kalkmaz. Ancak bu câiz bulma <strong>âdet</strong>’le alâkalı ilmin hâsıl olmasına mâni’ olmaz.”<a name="_ftnref32"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn32"><strong>[32]</strong></a> Şu halde burada ya, <strong>aklın muhâl bulması </strong>ile <strong>âdet’in muhâl bulması</strong>nınfarkı bilinmiyor, veya muğâlata yapılmak isteniyor. Hangi <strong>âdet</strong> böylesi bir kalabalığın birbirlerinden habersiz ve meşveresiz olarak bir yalanda birleşmelerini <strong>mümkin</strong> bulabilir? Hele Ashâb gibi âyetlerle ve hadîslerle nihâyet mertebede övülen ve Allah celle celâlühû’nun …<strong>Hepsine de Allah Hüsnâ</strong>’<strong>yı</strong>(cenneti)<strong> va</strong>’<strong>d etti</strong><a name="_ftnref33"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn33"><strong>[33]</strong></a> buyurduğu pâk kimseler için bu <strong>imkân</strong>ı nasıl bulabilir?!&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İki</strong>: Demek, <strong>kanaatinizce</strong> otuz üç Sahâbî yalan söyler ve yalanda söz birliği eder, bu<strong>mümkindir</strong>,öyle mi? Ne diyelim?!.. Allah celle celâlühû îmân versin. Bizim<strong>kanaatimizce</strong> ise, sizin şu <strong>kanaatiniz</strong> beş para etmeyen şeytânî bir vesveseden ibârettir. Biz, değil otuz üç Sahâbî’nin, tek bir Sahâbî’nin bile yalan söyleyebileceğine inanmayız. Bunu büyük bir edebsizlik ve îmân zayıflığı, sayarız.<a name="_ftnref34"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn34"><strong>[34]</strong></a> İnanmak istemeyenler için, değil <strong>otuz üç Sahâbî</strong>’nin rivâyeti, <strong>üçyüz</strong> <strong>otuz üç Sahâbî</strong>’nin rivâyetinin, hatta, <strong>yüz dört kitâb</strong>ın tamamının hükmü ve haberinin bile bir kıymet ifâde etmeyeceğini bilenler bilir. Mühim olan, kıymet-i harbiyyesi olmayan vehimler değil, İslâm âlimlerinin ve müstakim Mü’minler’in inancıdır. Gerisi boş…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia: </strong>Muhtemelen bu durum, konuyla ilgili hadîslerin Mütevâtir olduğunu iddia edenler tarafından da fark edilmiş olmalıdır ki, bu iddia sahipleri, konuyla ilgili hadîslerin gerçek anlamda Mütevâtir olmadığı yolundaki i’tirâzlar karşısında geri adım atarak, bu hadîslerin lafzî Mütevâtir, yani gerçek Mütevâtir değil, ma’nevî Mütevâtir oldukları iddiasına başvurmak zorunda kalmışlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb: </strong>Burada büyük bir cehâlet ve açık bir iftirâ var. <strong> Cehâlet şu</strong>:Şu hadîslerle alâkalı<strong> Ma’nevî Mütevâtir</strong>lik hükmü istenilen sayıyı elde edememek sebebiyle değildir.Bu da’vâ/tez dahî her da’vâ gibi (şahıslar ve târîhler de gösterilerek) isbât isterdi. Böyle bir şey ise yapılmamıştır. Şu halde kat’î hakîkatlara zıt olan bu delîlden doğmayan ihtimâl sırtına yüklenilen ağır söz bir gürültüden ibârettir. Kuvvetli zannlar mukâbilinde bile olsaydı, yine de aynı olurdu.Şunlara nihâyet <strong>ma’nen mütevâtirdirler</strong> diyen İslâm âlimlerinden hiçbir kimse, önce, <strong>Nüzûl rivâyetleri lafız bakımından Mütevâtir’dirler</strong>, deyip, sonra da, yan çizerek, <strong>ma’nevî Mütevâtirdirler </strong>dememiştir. Aksini iddia eden, kendinde zerre mikdârı ilim emâneti ve şahsiyet kırıntısı varsa, bunu şahıslar ve târîhleriyle isbât eder. Ama heyhat… Yapılan, sadece ihtimaller vâdisinde şaşkın şaşkın dolanmaktan ibâret…Doğrusu, İslâm âlimleri şu rivâyetlerin <strong>mütevâtir oldukları</strong>ndan veya <strong>tevâtür ettikleri</strong>nden söz etmişlerdir.Bu <strong>Mütevâtir oluş </strong>veya <strong>tevâtür ediş</strong>cinsinin <strong>lafzî Mütevâtir</strong> veya <strong>lafzî tevâtür</strong> ile <strong>Ma’nevî Mütevâtir</strong> veya <strong>ma’nevî tevâtür ediş</strong> nev’ileri(türleri)nin olduğunu ilimden az çok nasibi olanlar bilirler.Sözü edilen <strong>Nüzûl</strong>rivâyetleri için, <strong>Mütevâtir’dirler</strong> diyenler, yani mutlak ifâde kullananlar, elbette<strong>ma’nevîlik</strong> i&#8217;tibârî kaydını muhâfaza etmişlerdir.<a name="_ftnref35"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn35"><strong>[35]</strong></a> <strong>Ma’nevîlik</strong> kaydını getirenler ise, -Allahu a’lem- biraz da câhilleri ve ard niyetlileri hesaba katarak şu cinsin nev’ini/türünü dahî ifâde ettiler.Şu âlimler, şimdiki zamânımızın câhil ve geri zekalıları gibi rakkaslar değillerdi. Öyleyse neden onlar gibi raksedip kıvırtmış olsunlardı.Câhiller kendi hallerine yansınlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia: </strong>Üstelik, tevâtüre dâir daha önce verilen örneklerde de görüleceği üzere, tevâtürde asıl olan, kesinlik ve netliktir. Halbuki Hz. Îsâ&#8217;nın <strong>Nüzûl</strong>’üyle ilgili rivâyetler, detaylarda birbirini tutmamakta, çoğu zamân birbirleriyle çelişmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb: Bir</strong>: Burada sözü edilen <strong>kesinlik </strong>ve <strong>netlik </strong>sübûtta ise, doğru; tevâtürde bu lâzımdır. Ancak ma’nâyı göstermekde ise, yanlış. Tevâtür için bu gerekli değildir… Zîrâ, bazı Mütevâtirler’in ma’nâsı veya hükmü kesin ve net olmayabilir. Mütevâtir olan <strong>misvak hadîsi</strong>nin, farzlık mı, vâciblik mi, sünnetlik mi veya müstehablık mı bildireceği gibi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İki</strong>: Kaldı ki, şu rivâyetler hakkında ileri sürülen <strong>kesin ve net olmamak</strong> ve<strong>detaylarda birbirini tutmamak</strong>…şeklindeki ifâdeler, isbâta muhtaç iki da’vâdır. Lâkin sened ve dayanakları yoktur. Zîrâ, <strong>Detaylarda </strong>(çelişki ifâde edecek bir)<strong> birbirini tutmamakta oluşları</strong> sırf bir iddiadan ibârettir. Öyle ki, te’lîf edilebilir lafız farklılıklarının<strong>Iztırâb</strong> ve çelişki olmadığını, âlimler, hatta yeni ilim talebeleri dahî bilirler. Şu rivâyetlerde hangi barıştırılamayacak ve altından kalkılmayacak <strong>detay</strong> <strong>çelişkisi </strong>vardır? Yoook… Varsa gösterilsin. İmâm Leknevî vâsıtasıyla İbn-i Hacer’den birkaç kez naklettik ki, aralarında ıztırâb/çelişkili farklılıklar bulunan rivâyetlerde <strong>zayıf</strong> olanları<strong> sahîh</strong> olanlarını zayıf hâle getirmez. Yani teferruatlardaki/<strong>detaylar</strong>daki her farklılık kesinliğe mâni&#8217; değildir.  Nitekim, Kur’ân’daki birçok kıssa değişik münâsebetlerle, farklı lafızlar ve ifâdelerle gelmiştir. İblîsin secde etmeme hâdisesi, Mûsâ aleyhisselâm&#8217;ın Fir&#8217;avn ile olan mâcerâları gibi… Bir defâsında hâdisenin şu yanı ön plana çıkarılmak murâd edilmiş orası geniş anlatılıp başka taraflar kısa verilmiş, başka bir zaman da başka bir yanı öne çıkarılmak istenmiş, genişçe anlatılıp deminki etraflıca anlatılan taraf kısa geçilmiş  olabilir. Bunu, Kur’ân okuyan, onu anlayan ve ona inanan herkes bilir. Dolayısıyla şunu, ancak inkârcılar veya câhillik sarhoşları çelişki zan ve ilân edebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia</strong>:Bu Haber-i Âhâd hadîslerin sayısının çok olması, onları hiçbir zamân Mütevâtir derecesine çıkarmaz, olsa olsa meşhûr veya müstefîz derecesine yükseltebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb</strong>: Burada da birçok câhillik ve yanlışlıklar var. Çünki,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birincisi</strong>:Şâyet <strong>Mütevâtir</strong> ıstılâhı, Bay Profesör’ün kendince ayrı bir ma’nâya geliyorsa, yani kendine göre farklı bir ıstılâhı/terimi varsa, bu O&#8217;nun bileceği bir iştir. Ancak şu takdirde O’nun bu ıstılâhı başkalarını bağlamaz, onunla başkalarını hata etmekle suçlayamaz.<strong> Mütevâtir</strong> ta’rîfinde ulemânın cumhûru söz birliği hâlindedirler:<strong>Yalan söylemekde ittifaklarını âdetin imkânsız bulacağı bir kalabalık tarafından yapılan ve isnâdın her tabakasında şu şartı bulunduran rivâyet.</strong> <strong> </strong>Hanefîler de şu husûsta sözü edilen Cumhûr&#8217;a dâhildir. <strong> </strong>Yalnız onlara göre rivâyetler, <strong>Mütevâtir</strong>,<strong>Meşhûr </strong>ve<strong> Haber-i Âhâd</strong> olmak üzere üç çeşittir.<a name="_ftnref36"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn36">[36]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Birinci maddede de kısmen ifâde ettiğimiz gibi,<strong> Meşhûr</strong> veya <strong>Müstefîz hadîs</strong> de âlimlerin çoğuna göre <strong>Haber-i Âhâd</strong> cümlesindendir. Hanefîlerin çoğuna göre<strong>Haber-i Vâhid’</strong>in üstünde <strong>Mütevâtir</strong>’in altındadır. Cessâs, Cürcânî ve birtakımlarına göre ise, Mütevâtirin bir türü olup <strong>Mütevâtir</strong> hükmündedir.<a name="_ftnref37"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn37"><strong>[37]</strong></a> Bir metin bazılarına göre üç, bazılarına göre üçten çok isnâdla gelirse âlimlerin çoğuna göre <strong>Meşhûr</strong> <strong>Haber-i Vâhid </strong>olur. Yoksa, <strong>haberi vâhid çok olmakla meşhûr olur</strong> sözü câhilliktir ve katıksız bir yanlıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Doğrusu isnâdların (belli şartlarla beraber) çok oluşu bir haberi<strong>Mütevâtir</strong> yapar. Bu çokluktaki isnâdlardan her biri diğerleri göz önünde bulundurulmazsa elbette <strong>Haber-i Vâhid </strong>hükmünde kalır. Ama şu çok isnâdlar hiçbir zamân ayrı ayrı düşünülmeyeceğinden, onların her birine <strong>Haber-i Vâhid </strong>ismi verilmez. Dolayısıyla şu ifâde<a name="_ftnref38"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn38"><strong>[38]</strong></a> hadîs ve hadîs usûlü ilminden haberi olmayan bir kimsenin gelişi güzel ve câhilâne sarfetmiş olduğu bir sözüdür. Başka değil… Hatta, bir çok defa da ifâde edildiği gibi, İbn-i Salâh&#8217;a göre bir haberin Buhârî ve Müslim&#8217;in rivâyeti olması onu kesin kılar. Bazıları, Buhârî ve Müslim&#8217;in rivâyetine bazı husûsların ilâvesi ile bunların kesinlik ifâde ettiğini söyler. Hatta, biz kabûl etmesek de Hadîsçilerden bir çoğu yani İbn-i Hazm ve onun gibi düşünenlere göre her sahîh rivâyet, Haber-i Vâhid bile olsa, kesinlik bildirir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia: </strong>Meselâ, Hz. Îsâ&#8217;nın ikinci dönüşüyle ilgili rivâyetlere hakim olan fikir, onun bu dönüşünde icraat olarak domuzu öldüreceği, haçı kıracağı ve cizyeyi/haracı kaldıracağı husûsudur. Bu durumda insan, Hz. Îsâ gibi bir şahsiyetin yapacağı en önemli icraatın niçin domuz katliamı veya haçların kırılmasından ibâret olduğunu, yapacak daha önemli işlerin olup olmadığını sormadan edememektedir. Daha ilginci ise, bugün mevcûd olmayan, dolayısıyla, zâten kaldırılmış bulunan cizye ve haracı, Hz. Îsâ&#8217;nın nasıl kaldıracağı mes’elesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb</strong></p>
<p><strong>Bir:</strong> Şu sözler, dînî esaslara<strong> ortaçağ mahsûlü</strong> yakıştırması yapan din düşmanlarının, cîfe kokan ağızlarında çiğneye çiğneye çürüttükleri ve iyice kokuşturdukları necâset kokan sakıza benzemektedir.Hakîkaten bir vahiy mahsûlü olan şu pak sözün neresi ortaçağı hatırlatıyor?.. O bir açıklanıverse bari…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İki: Hakîkî ma’nâ</strong>sı ile <strong>domuz öldürme</strong>, domuz sever domuz aşıklarının kalbini sıkıştırsa da, hem eski, hem orta, hem de yeni çağda, hem mevziî veya sürek avları, hem de domuz kasapları vasıtasıyla olmuştur, olmaktadır ve ileride de Nüzûl-i Mesîh vukû&#8217; bulana ve domuzları yok edene kadar -Allahu a&#8217;lem- olacaktır. Buna katliâm veya başka bir isim vermek işi değiştirmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üç: </strong>Kaldı ki bu <strong>domuzu öldürmek</strong> ta’bîri, <strong>domuzdan yana olmak</strong>,<strong> domuz severlik, domuz âşıklığı, domuz etini helal kabûl etmek </strong>ve<strong> domuzluk </strong>anlayış ve tatbikatlarının yok edilmesi gibi mecâzlara da yorulmuştur ve yorulabilir. Ğâliba<strong> orta çağ</strong>benzetmesi şeklindeki <strong>domuzdan yana</strong><a name="_ftnref39"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn39"><strong>[39]</strong></a>infiâlin (tepkinin) sebebi de bu olsa gerektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dört: Domuzun öldürülmesi</strong>ni yukarıda aktardığımız ve benzeri <strong>mecâzî ma’nâ</strong>lara yoran İslâm âlimlerinin çoğu ortaçağda yaşamışlar idi. Ancak, onların bu hakîkî değil de, mecâzî ma’nâda olan te’vîllerini/yorumlarını göz ardı etmek ve illâ da hakîkî ma’nâya tutunmakta ısrar etmek, eski çağ ile câhiliyye çağını ve şunların inadını hatırlatmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Beş</strong>: Allah celle celâlühû&#8217;nun, öldürülmediğini ve asılmadığını haber verdiği Îsâ aleyhisselâm&#8217;ın asılışını ve teslîsi remzeden/simgeleyen <strong>Haç</strong>’ın hem maddî olarak hakîkaten, hem de ma’nevî olarak<a name="_ftnref40"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn40">[40]</a> rûhen ve ma&#8217;nen kırılmasına <strong>orta çağ</strong> damgasını ancak Kur’ân düşmanları ve fanatik Hristiyanlar, meselâ Bush’lar, yandaşları ve çorbacıları vurabilir. Bu Haç&#8217;ı kırma işine Mü’minler ancak sevinir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Altı</strong>:<strong> Cizyenin kaldırılacağı</strong> ifâdesi, <strong>Kur’ân&#8217;daki ve Sünnet&#8217;teki açık cizye hükmünün müddetinin şu vakte kadar devam edeceğinin Sünnet&#8217;le açıklanması, veya tek bir İslâm Ümmeti’nin var olacağı o günde, cizye verecek kimsenin kalmayacağı</strong> ma’nâsındadır. Bunda ortaçağı hatırlatan ne vardır? Cizyenin kendisi mi? Evet, Kur’ân düşmanları böyle diyorlar, ama Mü’minler asla… Üstelik, yazıda bir yanda<strong>Cizye&#8217;yi Allah ve Resûlü’nden başka kim kaldırabilir? </strong>denilirken, diğer yanda ise,<strong>zâten kaldırılmış bulunduğu</strong>ndan söz ediliyor. <strong>Cizyenin kaldırıldığı</strong> iddiası doğruysa,<strong>Allah ve Resûlü </strong>onu ne zaman ve hangi âyetle ve hangi hadîsle kaldırdı?Hem öldürücü hem de güldürücü bir tenâkuz/çelişki sergileniyor. Kur’ân&#8217;ın hükmü olan <strong>cizye</strong>, Mü’minlere göre henüz kalkmamıştır; hükmü duruyor. Yalnız, Mü’minler’in zayıflık ve perişanlığı yüzünden Mustafa Reşîd Paşa&#8217;ya i&#8217;lân ettirilen Gülhâne Hatt-ı Humâyunu ile<strong>tatbîkattan</strong> zulmen kaldırılmıştır. Lâkin şu anda tatbîki yoksa da, ileride olmayacağını kim söyledi, nereden bildiniz? Yüreğinde zerre kadar îmân olan her Mü’min Allah celle celâlühû’nun hükmünün henüz uygulanamıyorsa da, bir gün mutlaka uygulanması sevdasıyla yanar kavrulur. Kaldı ki, olacağı haber verilenbu<strong> kaldırma, hem hükmünün hem de tatbîkinin kaldırılması </strong>olabileceği gibi,<strong> sadece hükmünün kaldırılması</strong>ma’nâsında da olmuş olabilir. Dolayısıyla henüz tatbîk ediliyor olmaması hükmünün kaldırılması ile ters düşmez. Kaldıran da, Allah’ın emriyle Resûlü… Kime ne? Söylenenler ilimle alâkasız vesveselerden başka bir şey değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong> Bazı rivâyetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Peyğamber ve Ashâb’ı, Hz. Îsâ&#8217;nın<strong>Nüzûl</strong>’ünü o kadar yakın görmektedirler ki, bazıları ona selâm bile gönderebilmektedir. Bu ise, Hz. Îsâ&#8217;nın inişinin <strong>Kıyâmet</strong>’e yakın gerçekleşecek bir <strong>Kıyâmet</strong> <strong>alâmet</strong>i olduğu düşüncesiyle çelişmektedir. Bu durum, söz konusu rivâyetlerin, râvîlerin kendi tarihsel perspektiflerini yansıttığına dâir kuşkuları gündeme getirmektedir.<a name="_ftnref41"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn41"><strong>[41]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb:</strong> Konuşma ve yazma sanatından haberi olmayanlar işte böylegelişi güzel konuşurlar. Değişik hitâb şekilleri vardır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir</strong>: Birilerine hitâb edilir, onunla o muhâtablar değil, onların geçmişleri kasdedilir. &#8220;(Ey İsrâîl oğulları!..) Hani sizi Âl-i Fir’avn&#8217;dan kurtardık…&#8221;<a name="_ftnref42"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn42"><strong>[42]</strong></a> âyetinde olduğu gibi. Burada <strong>siz</strong> denilen muhâtablar, Resûlüllah sallallâhu aleyhi ve sellem zamânındaki Yehûdîler ise de, esas kasdedilenler onlar değil, onların Fir’avn zamânındaki atalarıydı. Çünki Âl-i Fir&#8217;avn&#8217;dan kurtarılanlar atalarıydı, kendileri, yani Kur&#8217;ân&#8217;ın muhâtabları olan Devr-i Saâdet Yehûdîler’i değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İki: </strong>Birilerine hitâb edilir, onların <strong>bir kısmı </strong>kasdedilir. Âmm (umûmî/genel) bir şekilde yapılıp ta bazı ferdler kasdedilen hitâblar gibi. <strong>Zikr-i âmm irâde-i hâss</strong><a name="_ftnref43"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn43"><strong>[43]</strong></a>veya<strong> zikr-i küll irâde-i cüz</strong><a name="_ftnref44"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn44"><strong>[44]</strong></a> yoluyla gelen hitâblar… <strong>Ey îmân edenler! size oruç farz kılındı</strong><a name="_ftnref45"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn45"><strong>[45]</strong></a> veya <strong>üzerinize kıtâl farz kılındı</strong><a name="_ftnref46"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn46"><strong>[46]</strong></a> misâli âyetlerde geçtiği gibi, hitâb edilen<strong>Mü’minler</strong>in hepsine değil de, şartlarını bulunduran bir kısmına farz kılındığı diğer delîllerden bellidir..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üç</strong>:Birilerine hitâb edilir, hepsi kasdedilir. Çoğu kez hitablar böyle olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dört</strong>: Birilerine hitâb edilir, hiç biri kasdedilmez, yanındaki başkaları kasdedilir. Ta&#8217;rîz yollu ifâdeler gibi.</p>
<p>(Ey Resûlüm!)<strong> Yemîn olsun ki</strong>,<strong> eğer şirk koşarsan</strong>,<strong> amelin elbette boşa gider</strong>&#8230;<a name="_ftnref47"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn47"><strong>[47]</strong></a> âyeti ile, <strong>Bana ne oluyor ki beni yaradana ibâdet etmeyeceğim…</strong><a name="_ftnref48"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn48"><strong>[48]</strong></a>âyeti buna misâl verilebilir. Zîrâ, Allah celle celâlühû, <strong>geçmiş ve gelecek günahlarını sana Allah’ın bağışlaması için sana apaçık bir fetih verdik</strong><a name="_ftnref49"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn49"><strong>[49]</strong></a>müjdesi verdiği masum bir peyğamberine, kendisini kasdederek, şirke girmeyeceğini bile bile <strong>şirke girersen amelin boşa gider</strong>,demez. Dediyse, O&#8217;nu değil başkasını kasdetmiştir. Nitekim Habîb-i Neccâr da başkasını kasdetmişti. Buna edebiyâtta geniş ma’nâsıyla <strong>ta</strong>’<strong>rîz/</strong>dolaylı lâf dokundurma, denir ki, aslında <strong>ta’rîz</strong>, kinâye&#8217;nin bir çeşididir.<a name="_ftnref50"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn50"><strong>[50]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Beş</strong>: Bir kişiye hitâb edilir, aynı inanç ve ehliyyette olan herkes kasdedilir. Aleyhissalâtü vesselâm Efendimize yapılan hitâbların çoğu gibi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Altı</strong>:Birilerine hitâb edilir, onlar değil de onların gelecek nesilleri yâhud gelecekte onların yolunda olacak olanlar kasdedilir.<strong>Kesinlikle, karış karış sizden öncekilerin izlerinden gideceksiniz</strong>,<a name="_ftnref51"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn51"><strong>[51]</strong></a> hadîsinde, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim&#8217;e hitâb edilip sonrakiler kasdedildiği gibi.Münkirler kabûl etmeseler de, biz Mü’minler’in, geleceğini kabûl ettiğimiz Deccâl’dan, Îsâ aleyhisselâm&#8217;dan, Mehdî aleyhisselâm&#8217;dan ve bazı ileriki hadîselerden bahseden bir çok sahîh rivâyette, muhâtablar görünürde Sahâbe ise de, hakîkatte yüzlerce hatta belki binlerce yıl sonraki Mü’minlerdir.Kısacası, asırlar sonrasına o zamânki kişiler muhâtab alınarak selam yollanır.<strong>Ve ona diriltileceği günde selâm olsun</strong><a name="_ftnref52"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn52"><strong>[52]</strong></a> âyetinde olduğu gibi.Ancak, konuşmayı bilmeyenlere ve konuşulanı anlamaktan âciz olanlara ne denir?Üstelik, hadîslerde, <strong>Sizden kim onunla karşılaşırsa</strong>veya <strong>sizden biri eğer onunla karşılaşırsa</strong> gibi ifâdeler kullanılıyor. O, <strong>Âhir Zamân</strong>peyğamberi olduğunu biliyordu. <strong>Kıyâmet</strong>’in kopuş zamânının da <strong>yakın</strong> olduğunu Allah celle celâlühû’dan öğrenmişti. Kur’ân öyle söylüyordu;<strong> Ne bilirsin, belki de Kıyâmet’in kopuşu çok yakındır.</strong><a name="_ftnref53"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn53"><strong>[53]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hâsılı O, <strong>Kıyâmet’</strong>in kopacağını, bunun pek yakın olduğunu biliyor ve bunlara îmân ediyordu ama, yıl, ay, saat ve dakikasını bilmiyordu. Çünki O’na<strong> sen nerden bileceksin, o’nun</strong> (zamânının) <strong>bilgisini</strong>? Yani, <strong>Kıyâmet</strong>’in kopuş zamânını nereden bileceksin? denilmiştir.<a name="_ftnref54"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn54">[54]</a> Kıyâmet’in büyük ve küçük alâmetleri O’na bildirildiği için onları biliyordu. Ancak, <strong>kesin ânı</strong> bildirilmediği için zamânlarını bilmiyordu. Bu yüzden şu noktalarda gelen vahiy kaynaklı sözlerinin ma’nâsını kesin bir zamân olarak bilmiyor, ihtimalli ifâdeler kullandığı oluyordu. <strong>Kesin ân</strong>ın bilinmesi de, <strong>kimileri için şımarıklık ve azgınlığa götüren i’timâd/</strong>güven<strong>, kimileri için de hayatı felç edecek olan güvensizlik doğurmak </strong>gibi tehlikelerbulunabilirdi. Böylesi mahzûrların ortaya çıkmaması gibi sonsuz hikmetlerle şu <strong>kesin vakit </strong>gizli tutuluyor olabilirdi. Kime ne? Evet, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz, <strong>Bu gün hiç bir canlı yoktur ki</strong>,<strong>üzerinden yüz sene geçsin de</strong>,<strong> o günde canlı kalsın</strong><a name="_ftnref55"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn55">[55]</a>buyurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsa aleyhisselâm’ın <strong>Kıyâmet</strong>’in kopmasından evvel ineceği, onun inişinin <strong>Kıyâmet</strong>’in kopuşu için elbette <strong>bir alâmet</strong> olduğu, kendisine Allah celle celâlühû tarafından haber verilmişti. Ama bunun<strong> ne zamân olacağı</strong>, yılı, ayı, günü ve saati ile ona bildirilmediği için, bunu bilmiyordu. Olabilirdi ki, bu yüz sene içinde, belki ölümünden birkaç sene sonra gelebilirdi. Ashâbı&#8217;ndan kimileri O&#8217;na ulaşabilir ve selâmını ulaştırabilirdi. Bunda değil âlimler, sıradan Mü’minler, hatta yeter seviyede akıllı olanlar ve geri zekalı olmayanlar için bile içinden çıkılamayacak küçük bir şübhe dahî yoktur. Nerde kaldı <strong>Nüzûl</strong> hadîslerinin<strong>uydurma olduğu</strong>na dâir, <strong>hüccet</strong> ve <strong>bürhan </strong>bulunsun. Dolayısıyla, <strong>Nüzûl</strong>’ün<strong> çok yakında olacağı ihtimâli</strong> ile <strong>Kıyâmet</strong>’<strong>in kopuşunun işâreti olması</strong> arasında tenâkuz/çelişki yoktur. Müşkil/problem, îmân, ilim ve kavrayış yokluğu veyâ kıtlığındadır, vesselâm. <strong>De ki, </strong>(ey Resûlüm, veya ey Mü’minler!), <strong>ve selâm </strong>(Allah’ın)<strong> seçtiklerine olsun…</strong><a name="_ftnref56"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn56"><strong>[56]</strong></a> Yani, geçmiş veya gelecek tüm sâlihlere olsun. Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den sonra peyğamber olmayan Allah celle celâlühû tarafından seçilen <strong>seçkin</strong>kullar gelmeyeceğini nereden bildiniz?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong>Hz. Îsâ&#8217;nın nereye ineceği konusu da problem arz etmektedir. Çünki rivâyetlere bakılırsa, Dimeşk&#8217;in doğusundaki beyaz minareye veya beyaz köprüye, Kudüs&#8217;e, Şâm&#8217;a, Ürdün&#8217;e veya Müslümanların karargâhına inecektir. Onun nereye ineceğine dâir bu çelişkili ifâdelerin, Hz. Peyğamber&#8217;den kaynaklanması mümkün müdür? Bize göre bu durumu, <strong>bu hadîsleri piyasaya sürenlerin</strong> farkında olmadan içine düştükleri bir çelişki olarak yorumlamak, Hz. Peyğamber&#8217;i çelişkili bir konuma düşürmekten hem aklen hem de vicdanen daha evladır. Hz. Peyğamber zamânında beyaz minare diye bir şeyin olmayışı da, nasılsa (!) dikkatlerden kaçmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb</strong>: Bu vesveselere bir çok âlim tarafından nice eserlerle cevâb verilmiştir. Bir ilim adamı ciddiyeti ile bu cevâblara karşı cevâb verilip her biri teker teker çürütülseydi olmaz mıydı? Onlar okunmadı. Çünki iyi biliniyordu ki, okunsaydı onlara cevâb verilemezdi. Bu süâlimize, en saçma sözlere bile cevâb veren Kur’ân’ı kendine rehber yapması îcab eden bir Mü’min, <strong>o cevâblar cevâba değmezdi</strong> şekliyle cevâb veremez. Nitekim, açık saçmalıklara karşı verilen, sözünü ettiğimiz o cevâblar ve <strong>bizim şu cevâblarımız</strong>Kur’ân’ın şu düstûruna uyularak verilmiştir. Zîrâ, biz Mü’minler inanırız ki, Allah celle celâlühû ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in söylediklerinde, çoğu zamân aklımızla kavrayamayacağımız hikmetler ve incelikler de bulunabilir. Aklımız bilgi, tecribe, hidâyet yokluğu veya eksikliği yanında, nefsânî arzu, şartlanmışlıklar ve saplantıların ablukası altındayken yeterli çalışmayabilir. Bu yüzden de bir çok şeyi kavrayamayabilir. Sayılan şu müsbet değerleri tastamam bulundurduğunu, menfî değerden ise büsbütün sâlim olduğunu kim iddiâ edebilir?!.. Şükür ki, nâmütenâhîyi/sınırsızı, bazen tamamıyla bazen de hiçbir şekilde mütenâhî/sınırlı olan aklımıza sığdıramayacağımızı bilecek kadar aklımız ve îmânımız var. İşte bu çerçevede cevâb veriyor ve diyoruz:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir: Nereye ineceği </strong>ve <strong>indikten sonra ne kadar kalacağı </strong>ile alâkalı olarak ileri sürülen <strong>çelişki</strong> iddiaları aslâ doğru değildir. … Şu iddiâ da tamamen uydurma bir iddiâdır…</p>
<p>Yukarıda da geçtiği gibi rivâyetlerdeki her farklılık, <strong>Iztırâb</strong> ve çelişki sebebi değildir. Yoksa, hâşa, Kur&#8217;ân&#8217;da bile, inkârcı kâfirlerin dediği gibi, çelişki ve <strong>Iztırâb</strong> bulunmuş olurdu.</p>
<p>Görülmüyor mu ki, geçmiş kişi ve kavimlerin kıssaları, Kur&#8217;ân&#8217;ın değişik yerlerinde, değişik değişik şekillerde anlatılıyor. Aynı kıssanın, sıradan kişilerce bile, değişik anlatılmasında, çelişki olmayabilir. Allah celle celâlühû&#8217;nun kelâmı olan Kur’ân’da ise kat’iyyen olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu <strong>Iztırâb </strong>(çelişkiyi gerektirecek farklılık), <strong>arası hiçbir şekilde bulunamayacak farklılıklar ve zıdlıklar</strong>da bahis mevzû&#8217;u olabilir. Aksi takdirde, bir husûs, bazen şu noktasına dikkat çekilmek istendiği için, bu noktası, bazen de bu noktasına tenbîhte bulunmak için, şu noktası anlatılmadan nakledilir. Elverir ki, ortada, çözümü olmayan bir<strong>içinden çıkılmaz hal</strong> bulunmasın. Şu beyitte ne güzel denmiş…</p>
<p>Nice ayıblayanlar vardır doğru bir sözü,</p>
<p>Belâsıdır yanlış anlayanın ma&#8217;nevî gözü.</p>
<p>Peki, <strong>Nüzûl</strong> haberlerinde, halli/çözülmesi imkânsız olan bir <strong>Iztırâb</strong> var mıdır, varsa, nedir? İnkârcılara göre elbette vardır: <strong>Nereye ineceği</strong> ve <strong>yeryüzünde ne kadar kalacağı</strong>ndaki farklılıklar…</p>
<p><strong>Nüzûl</strong> haberlerine inanan Müslümanlara göre ise, ortada, bir çok sebebin içinde bilhassa şu dört sebeble <strong>Iztırâb</strong> ve çelişki yoktur;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birinci Sebeb: </strong>Farklılıklar, mes’elenin, aslında ve özünde olmayıp, bir takım teferruatlarda/ayrıntılardadır ve görüldüğü gibi yok denecek kadar azdır. <strong>Nerede inecek, ne kadar kalacak?</strong>. Bu, mes’elenin sübûtuna (var olmasına) mâni&#8217; değildir. Bu tür, teferruattaki farklılıkları, ilim sâhibleri, <strong>Iztırâb</strong> ve çelişki sebebi olarak kabûl etmemişlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci Sebeb:</strong>Sübûtu,<strong> Tevâtür </strong>derecesinde kesinleşmiş bir rivâyet, başka, zayıf, hatta sahîh rivâyetlerdeki çelişki ve <strong>Iztırâb</strong> sebebi olabilecek farklılıklarla, yani, Münker ve Şâzz rivâyetlerle, asla Muztarib olmaz ve düşmez. <strong>Iztırâb</strong>ın gerçekleşmesi için, farklı rivâyetlerin sahîhlik derecelerinin denk olması gerekir. Burada, böyle bir şey yoktur. Öyleyse, daha sahîh olan rivâyet alınır, diğeri de atılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üçüncü Sebeb:</strong>Kimilerinin zannettiği gibi, şu tartışmalı noktalarda Mevkûf olan, yani Sahâbe&#8217;den gelen sözler, değersiz değildir. Zîrâ, onlar, Ehl-i Kitâb&#8217;tan alındıklarına dâir alâmet olmadığı takdirde, Merfû&#8217; (Nebî aleyhisselâm’dan alınma) hükmündedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a name="_Toc120527422"></a><strong>Dördüncü Sebeb:</strong>Kaldı ki, detaylardakı farklılıklar, arası barıştırılamaz farklılıklar değildir. Nitekim, Şu anda yaşayan Pâkistânlı büyük fıkıh ve hadîs âlimi,</p>
<p><strong>Takıyyüddîn el-Usmânî</strong>, şöyle diyor:</p>
<p><strong>Beyaz Minare&#8217;nin yanında</strong>,<strong> Dimeşk&#8217;in doğusunda</strong>,<strong> Beyt-i Makdis&#8217;de</strong>,<strong> Ürdün&#8217;de</strong>,<strong>Müslümanlar&#8217;ın toplanmış ordularında</strong> inecektir, gibi değişik ifâdeler, içinden çıkılmaz bir çelişki midir? Hayır… Âlimler, bunu Îzâh etmişlerdir. Bu, değişik ve çelişik gibi gözüken rivâyetleri onlar, birkaç şekilde, te&#8217;vîl ve te’lîf etmişlerdir.<a name="_ftnref57"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn57"><strong>[57]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birincisi: </strong>Dimeşk&#8217;tır. Nevevî ve Berzencî<a name="_ftnref58"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn58"><strong>[58]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkincisi: </strong>En meşhûr rivâyet, bu (Dimeşk&#8217;in doğusunda, Beyaz Minare&#8217;nin yanında) rivâyet(i)dir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong>: Kuvvetli ihtimalle, İbn-i Mâce&#8217;de geçen <strong>Beyt-i Makdis</strong>&#8216;<strong>te inecektir</strong>rivâyetidir. Bu, diğerleriyle çelişmez. Çünki, Beyt-i Makdis, Dimeşk&#8217;in doğusudur. Müslümanlar&#8217;ın o zamânki ordular topluluğu oradadır. Ürdün, <strong>Sıhâh</strong>(lügatın)&#8217;da olduğu gibi, Kevre&#8217;nin (veya Küre&#8217;nin) ismidir. Beyt-i Makdis, onun içindedir. Rivâyetler, böylece birleşmiş oldu. Şu anda, (Süyûtî zamânında), Beyaz Minare yoksa da, <strong>Nüzûl</strong>’den önce mutlaka olacak, yani Kûdüs&#8217;e inecektir.<strong> Süyûtî</strong>. <strong>(Misbâhu’z-Zucâce)</strong></p>
<p><strong>Reşîd Ahmed Cüncûhî de,</strong></p>
<p><strong>Kudüs&#8217;e inecektir</strong>, demiştir. Yalnız, <strong>Cüncûhî</strong>&#8216;nin te&#8217;vîli şöyledir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Nüzûl</strong>, Beyt-i Makdis&#8217;te olacak. Ama, doğu tarafında. Beyt-i Makdis&#8217;in doğusu, çok geniş olduğundan, çok yerleri ihtimalde bulundurur. Bu yüzden, bedel getirmek veya (cümlede atf-ı) beyan ile, Dimeşk (lafzı) getirildi. Böylece ma’nâ, <strong>Doğunun Dimeşk bölgesinde</strong> veya <strong>doğuda, yani Dimeşk’te</strong> inecek, şeklinde olur. Dimeşk&#8217;in doğusunda değil, Beyt-i Makdis&#8217;in doğusunda, yani <strong>Dimeşk</strong>&#8216;te inecektir. (Cüncûhî’nin sözü bitti<strong>)</strong><a name="_ftnref59"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn59"><strong>[59]</strong></a></p>
<p><strong>Cuncûhî</strong>&#8216;ye göre, Beyt-i Makdis, <strong>Dimeşk</strong>&#8216;in batısında, <strong>Süyûtî&#8217;</strong>ye göre ise doğusunda, olmuş oluyor. Açığı o ki, <strong>Cuncûhî&#8217;</strong>nin te&#8217;vîl&#8217;i daha kuvvetlidir. Zîrâ, Beyt-i Makdis, <strong>Dimeşk</strong>&#8216;in doğusunda değil, güneybatısında, <strong>Dimeşk </strong>de, kuzeydoğusundadır. Bölge haritasının da böyle olması, <strong>Cüncûhî</strong>&#8216;yi te’yîd etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> Böyle bir te&#8217;vîl, Müslim hadîsindeki, <strong>Şarkiyye</strong> <strong>Dimeşk</strong> sözüne zorakilikle uyuyor. Zîrâ, bu hadîste, Beyt-i Makdis&#8217;in sözü geçmiyor ki, <strong>Beyt-i Makdis&#8217;in doğusunda Dimeşk&#8217;te inecek</strong> şeklinde anlaşılsın.</p>
<p>Süyûtî, <strong>Cüncûhî </strong>ve onların te’lîfini benimseyenler, bu hadîsi böyle bir te&#8217;vîle, <strong>Nüzûl-i &#8216;Îsâ </strong>aleyhisselâm’ın Beyt-i Makdis&#8217;te olacağını iddia ettikleri hadîsten dolayı ihtiyaç duymuşlardır. Bunu, hadîslerde bulamadım. Herhalde <strong>İbn-i Mâce&#8217;</strong>deki, hadîsi kasdetmişlerdir. Ancak, bu ma’nâ, anılan <strong>İbn-i Mâce </strong>hadîsinde açık değildir. Sözü edilen Hadîs&#8217;in lafzı şöyledir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ümm-i Şureyk şöyle dedi:</strong> <strong>Ya Resûlallah! Harp o zamân nerde olacak? Resûlullah da, Arabların çoğu o gün, Beyt-i Makdis&#8217;de olacak. İmâmları onlara sabah namazını kıldırmak üzere öne geçince bir de ne görsünler ki, Meryem oğlu &#8216;Îsâ aleyhisselâm inecek… buyurdu.</strong></p>
<p>Bu hadîsde anlatılan, Arabların çoğunun o gün Beyt-i Makdis&#8217;de oluşu ve İmâmlarının salih bir kimse olduğudur. Sonra, &#8216;Îsâ aleyhisselâm&#8217;ın inişini yeni başlayan bir cümle ile zikretti ve o cümlede iniş yeri zikredilmedi. İniş yeri Beyti’l-Makdis de olabilir, bir başka yer de… Bu yüzden, bu hadîs, <strong>Dimeşk</strong>&#8216;in doğusunda ineceğini haber veren<strong>Müslim</strong>&#8216;deki hadîse ters değildir. Bu sebeble te&#8217;vîle hacet yoktur.<a name="_ftnref60"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn60"><strong>[60]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8216;Îsâ aleyhisselâm&#8217;ın</strong> yeryüzüne indikten sonra ne kadar kalacağı husûsundaki rivâyet değişikliklerine gelince… Burada da, içinden çıkılmaz bir hal yok. Zîrâ, <strong>kırk sene</strong>, <strong>kırk beş sene</strong> ve <strong>yedi sene</strong> kalacak, rivâyetleri âlimler tarafından te’lîf edilmiştir. Kimileri, semaya kaldırılmadan evvel otuz üç, indikten sonra da yedi sene olmak üzere toplam kırk sene kalacağını, İmâm Berzencî ise böyle bir te&#8217;vîl&#8217;e hacet olmadığını, zîrâ (tahsis yoksa), azın çoğa mâni olmayacağını, kırk rivâyetinin de küsurun atılmasıyla söylenmiş olabileceğini<a name="_ftnref61"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn61"><strong>[61]</strong></a> söylemiştir.<a name="_ftnref62"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn62"><strong>[62]</strong></a></p>
<p><strong>Ben </strong>(Hüseyin Avnî)<strong> de derim ki, </strong>âciz kanaatime göre, bu te&#8217;lîf bazı rivâyetlerin sebebsiz heder olmaması maksadına dayanmaktadır. Şunların ısrârla sâbit olmadığı farzedilse bile, böyle bir îzâha da lüzûm kalmayabilir. Çünki kırk sene müddeti bildiren rivâyetler hem daha çok hem de daha kuvvetli olduğundan kesinleşen kanaatin bu olması îcâb eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hem, bu nokta, <strong>Nüzûl-i &#8216;Îsâ </strong>aleyhisselâm&#8217;ın <strong>sübût</strong>una mâni&#8217; olamayacak ayrıntılardan biridir. Böyle bir ayrıntı ile sıhhate engel olabilecek ıztırâb gerçekleşmez. Bu, ard niyetli olmayan ilim erbâbına ma’lûmdur.</p>
<p><strong>İki: </strong>Haberlerin cevherinde ve aslında değil de teferruâtındaki değişiklikler, ne zamândan beri, hangi ilim sahibine göre, <strong>her hâl ü kârda onların aslının sâbit olmadığı</strong>nın delîli oldu? Tamamen câhilce ve münkirâne bir söz.Kaldı ki, bu iniş seyri içinde, değişik yerlere <strong>inip konaklamak</strong> da, <strong>oraya inmek </strong>veya <strong>konmak</strong> olarak ifâde edilmiş olabilir. Öyle ya, ne hadîsler ne de onlara îmân eden Mü’minlerden hiçbir kimse,<strong>tek bir yere inmek ve oraya çakılıp kalmak</strong>tan söz etmemiştir. Elbette bazı yerlere gidecek. Kimi râvîler bu yerlerden birini, diğerleri de başkalarını hatırlamış olabilir ki, bunlar birbirini tamamlarlar.Şu <strong>Nüzûl</strong> haberinin,<strong> Ma’nevî Mütevâtir</strong> olduğunu söyleyen âlimler, bunların her teferruâtı (ayrıntısı) bakımından değil de, aslı ve cevheri olan <strong>iniş</strong>itibarıyla <strong>Mütevâtir</strong> olduğunu söylemişlerdir. Zâten Mütevâtirin <strong>ma’nevî </strong>oluşu da bundandır. Yoksa, <strong>Ma’nevî</strong> değil de, <strong>Lâfzî Mütevâtir</strong> olurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üç</strong>:Âdil râvîler için kullanılan<strong> hadîsleri piyasaya sürenler</strong> biçimindeki süflî ve mübtezel ifâde, söz sâhibinin şahsiyet, edeb ve terbiyesinin net bir röntgeni…<strong>Birilerince piyasaya sürülenler</strong>in, ilimle ve edeble bağdaşmayan <strong>piyasaya sürdükleri</strong> şu sözlere bakınız!…</p>
<p><strong>Dört: Beyaz minâre’</strong>nin o zamân bulunmaması ileride de olmayacağı ma’nâsına mı gelir? Elbette ki gelmez. Aksine bu ifâde, gösterilen mu’cizenin ayrı bir buûdunu da ortaya koymaktadır. Gûya bir <strong>çelişki </strong>yakalamanın kof ve câhilce hava atmaları… Dolayısıyla, şurada hem koyu bir câhillik, hem de muğalâtadan (demagojiden) öteye gitmeyen, hatta muğalâta haysiyetinde bile olmayan şeytânî bir vesveseyle karşı karşıyayız. Kaldı ki, lafızlardan anlaşılan ma’nâlar her zaman aynı olmayabilir. Dolayısıyla, minâreden o zaman anlaşılan belki şimdi anladığımız değildir?&#8230; Böylesi ihtimâllerin olduğu yerde onca insanı yalancı i’lân etmek iyi niyyet ve ilimle ne kadar bağdaşır?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia</strong>:Bazı rivâyetlere göre, Hz. Îsâ&#8217;nın nefesi, gözünün gördüğü son noktaya kadar erişmekte ve eriştiği insanı öldürmektedir. Bu anlatımın da mucize kavramıyla bile îzâh edilemeyecek kadar <strong>&#8216;mitolojik&#8217;</strong> bir nitelik taşıdığı ortadadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb: </strong>Şu ifâdelerde örtülü, hatta açık bir <strong>mu’cize inkârı</strong>nın yatmakta olduğu, gözü görenler, zevk-i selîm ve üslûb âşinâlığına sahib hemen hemen herkes tarafından sezilebilir; hatta açıkça görülebilir. <strong> </strong>Anlayacağınız, mes’ele, <strong>mu’cize inkârı</strong> mes’elesi… Merhûm Şeyhü&#8217;l-İslâm Mustafâ Sabrî Efendi, ömrünü âdeta mu’cizeyi inkâr eden Mısır’lı âlim kılıklı sapık ve zındıklara cevâb vermekle geçirmiştir. <strong>Mevkıfu</strong>’<strong>l</strong>-‘<strong>Akl</strong>’iniokuyacak olanlar, bunu açıkça göreceklerdir.Biz, bir anlık da olsa, bu mes’ele, <strong>mu’cize inkârı</strong>mes’elesidir şeklindeki sezgimizde yanıldığımızı var sayalım ve soralım; Söyler misiniz, mu’cizeye inanıyor musunuz? Mu’cizenin ölçüsü ve sınırı nedir? Şu soruların cevâbını lütfedip bir şekilde açıklasaydınız, işimiz biraz daha kolaylaşacaktı. Ama, neyse biz muhtemel bir muhâli/olamazı bekleme sevdâsını bir yana koyup işimize bakalım;Her halde şu <strong>mitolojik</strong> olmakla yaftalanan husûsiyyet, <strong>ümitsiz hastaları sebeblere tutunmaksızın fizik üstü yollarla iyileştirmek</strong>ten<a name="_ftnref63"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn63"><strong>[63]</strong></a> daha akıl almaz değildir. <strong>Ölüyü diriltmek</strong>ten, <strong>Topraktan kuş şeklinde bir şey yapıp ona rûh üfleyip onu kuş yapmaktan</strong><a name="_ftnref64"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn64"><strong>[64]</strong></a> daha zor değildir. <strong>Kesilen, kıyma yapılan, kıymaları yoğrulan kuşlardan değişik dağların başına konduktan sonra, onları çağırınca, o çağıran nefesle onları bi iznillâh diriltmek</strong>ten<a name="_ftnref65"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn65"><strong>[65]</strong></a> daha imkânsız değildir. <strong>Göz açıp kapayacak kadar bir mikdardan da az bir zamânda Belkıs&#8217;ın Yemen&#8217;deki tahtını Şâm&#8217;a getirmek</strong>ten<a name="_ftnref66"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn66"><strong>[66]</strong></a> fazla bir şey değildir.<a name="_ftnref67"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn67"><strong>[67]</strong></a>Basit bir teknolojik aletle onlarca, hatta binlerce kilometre ötesini yakabilen insanoğlunun bu gücünün gerisinde kalacak olan bir<strong>mu’cize </strong>ne kadar mu’cize olur?&#8230;<strong> Mitoloji, hayâl, masal</strong> veya <strong>esâtîr</strong> gibi birçok vasfı kadîm gâvurlar öteden beri Mü’minler için her zamân yakıştıragelmişlerdir. Bunlar eskimiş ve kokuşmuş yaftalardır. Bunun böyle olduğunu Kur’ân okuyanlar çok iyi bilir. Kimse bunları Kur’ân&#8217;da ve Sünnet&#8217;te aramasın…Sübhanellah!.. Ne dehşet benzerlik…<strong>Kalpleri birbirine benzedi.</strong><a name="_ftnref68"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn68"><strong>[68]</strong></a>Dolayısıyla işleri de…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia: </strong>Ortaçağ İslâm ulemâsı, <strong>bu hadîsleri piyasaya sürenler</strong>le aynı veya yakın tarihsel şartlarda yaşadıkları ve o çağda dogmatik ve mitolojik zihniyet egemen olduğu için, bunu gerçekleştirememiş olabilirler.</p>
<p><strong>Cevâb:</strong> <strong>Piyasaya sürmek</strong> bayağı ve süflî ifâdesi yakıştırılan koca bir Ümmet namına, <strong>esas piyasaya sürülen, şu süflî yakıştırmaların sâhibleri ve iblisvârî vesveseleridir</strong>, denilse bizim çelebilerimiz ne der, bilemiyorum?!&#8230; Hele şu<strong>doğmatik’</strong>lik!… <strong>Dogme </strong>(doğma): Akîde, i’tikâd, mezheb, rey. Bu kelime ekseriya sözü hüccet, sened addedilen bir zât tarafından tahakküm yoluyla kabûl ettirilen ve her türlü tedkîk ve tenkîdin üstünde tutulan rey/görüş ve fikir ma’nâsında kullanılmıştır.<strong>Dogmatigue</strong> (doğmatik): Kesin inanmakla alâkalı, taklîdle alâkalı. Philasophie=Felsefe-i îkâniyye (kesin inanç felsefesi), i’tirâz kabûl etmeyen bir takım mebâdî’yi (mebde’leri/başlangıçları) kabûl eden felsefe ki, her şeyin şübheli olduğunu ve isbât edilmemiş olduğunu söyleyen <strong>lâ edriyye/</strong>bilmiyorumculuk, <strong>reybiye </strong>(Scepticisme/şübhecilik) mezhebi ile aklın salâhiyetini tedkîk eden <strong>tenkîdiyye</strong> (criticisme)/tenkîdçilik mezhebinin mukâbili/karşıtıdır. <strong>Dogmatisme </strong>(doğmatizm):Taklîdçilik, tahakkümcülük, kesin inanmacılık, kesincilik. Kendi görüşünü delîl getirmeden kesin nass/delîl gibi kabûl etmek, yâhud, <strong>muhakkıkların sözünde böyle gelmiştir</strong> diyerek kendi söz ve tezini tahakküm edercesine te’yîd etme mesleği, delîlsiz tasdîk mezhebi.<a name="_ftnref69"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn69"><strong>[69]</strong></a> Yani, günümüzdeki kullanıldığı biçimiyle ve daha açığıyla, <strong>bir şeyin doğru olduğunu tartışmasız kabûl etmek ve ona inanmak, dîn ve îmân asabiyyeti sahibi olmak </strong>biçiminde ifâde edilebilecek suçlama, îmânını ve dînini tartışma mevzû&#8217;u yapmayan Mü’minlere, îmânsızlardan gelen süflî bir ayıplama ise de, bu, ayıplanan Mü’minler için haddi zâtında bir şereftir. Bu, bâtıl inanışlarını ve süflî saplantılarını kesin doğrular kabûl eden ilâhî, ama tahrîf edilmiş semâvî veya semâvî olmayan dinlere, yani <strong>ideoloji</strong> ve<strong>zihniyetler</strong>e mensûb kimseler için bahis mevzû&#8217;u olacak olan <strong>doğmatiklik</strong> ise, hakîkaten affedilmeyecek bir kusurdur. Lâkin şu sözü kullananlar çoğu zamân, îmânını ve Müslümanlığını münâkaşa/tartışma mevzû&#8217;u yapmaya yanaşmayan Mü’minleri karalamayı hedeflemişlerdir; diğerlerini değil. Keza, <strong>mitolojik</strong>lik, suçlaması dahî öyle…<strong>Mythologıe</strong> (mitoloji): Öncekilerin uydurmaları ilmi, câhiliyye masalları ilmi, <strong>eski zamân putperestlerinin ilâhlarına dâir hikâyeleri</strong>.<a name="_ftnref70"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn70"><strong>[70]</strong></a> Dolaylı, hatta doğrudan İslâm âlimlerine yakıştırılan bu edebsizce ve terbiyesizce ifâde karşısında hangi kibârlık budalası çelebimiz bizden ifâde nezâheti ve muâmele nezâketi bekleyebilir? Unutmamak lâzımdır ki, sözü edilen İslâm âlimleri İslâm dünyasında yaşıyorlardı; zamâne akademisyenlerinin çoğu gibi dolaylı veya dolaysız, doğmatikliğin asıl sâhibi Oryantalistlerin rahle-i tedrîsinde tornadan geçirilmiyorlardı. Şu söz Kur’ân’ın ifâdesiyle, inkârcılarca Kur’ân&#8217;a ve Sünnet&#8217;e yakıştırılan bir yaftadır. Yoksa, yaftalanan, gerçek<strong>mitoloji </strong>olan <strong>hâli hâzır mevcûd bulunan Ehl-i Kitâb</strong> <strong>ve</strong> <strong>beşeri ideoloji hurafeciliği</strong>değil…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu inkârcı ağzı Mü’mine yakışmaz. Birkaç Grekçe asıllı kelimeyle <strong>entellektüel bilmem nelik </strong>yapmak îmân ile barışmaz. Lütfen aklımızı başımıza alalım… O zamânki âlimler, her türlü bâtıla ve yanlışa karşı çelik sedler oluşturuyor, onlarla mücâdele etmeyi hayatlarının çok mühim bir ğayesi biliyorlardı. Ha, o zamânlarda da sırtını zâlim idârecilere dayayıp Ehl-i Sünnet Müslümanlara kan kusturan beslemeler vardı. Mu&#8217;tezile ve benzerleri gibi… Ne var ki onlar, eserleriyle beraber târîhin çöplüğüne fırlatıldılar ve çoktan unutuldular. Mü’minler’in müktesebâtında artık onlardan bir şey yok, merak etmeyin. Ancak küfür cephesinin kadrolu çöpçüleri, şu günlerde o çöplüklerde eşinmekte, sözü geçenlerin -bağışlayınız- necâsetlerinde burunlarının uçlarıyla boncuk aramaktadırlar… Yazık… Binlerce yazık… Geçmişe göre, inkârcılığı yanında zâlimliği ve merhametsizliği kat kat artan ve katmerli hale gelen atmosfer içinde, zulme, zâlime, küfre ve kâfire karşı mücâdele etmek şöyle dursun, onlara yaranmaya çalışan, maşalık yapan, kuyruk sallayan ve yaltaklanan şimdiki alçak hokkabazlara ne diyeceksiniz?&#8230; Zâlim avcıların cins köpeklerine ne söyleyeceksiniz?.. Demek, <strong>orta çağlarda doğmatik ve mitolojik zihniyet hâkim olduğu için, o zamânki veya o zamâna yakın olan âlimler doğru ve gerekli bir işi gerçekleştiremediler. Bu hurâfelerin hurâfeliğini tesbit edemediler. Ettilerse de i&#8217;lân edemediler? </strong>Öyle mi?..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Onları, küfür otoriteleri olan zâlim avcıların sadık köpekliğini hayatının vazgeçilmez ğâyesi bilen, sâhibinin sesi çorbacı şaklabanlar mı sanmıştınız, yoksa?&#8230;Onları, dünyaları için, hatta bir hiç uğruna, harcamadığı, satmadığı, hatta hibe etmediği bulunmayan, hatta sırtlanmadığı alçaklık bırakmayan alçaklara mı benzettiniz, yoksa?&#8230;Onlar, dinlerine zarar dokunur korkusuyla dünya ve dünyalıklardan uzak olmak yüzünden can verdiler, şimdinin onlara çamur atan çamurlarıysa dünyayı elde etmek için şahsiyetlerini ve îmânlarını vermekteler…Ya, <strong>şirk ve putperestlik doğmatizmi ve mitolojisi</strong> atmosferinde yaşayıp, onların patronlarının âzâd kabûl etmeyen köleliğini benimseyen, hazmeden ve <strong>içselleştiren </strong>âlimlikle alâkası olmayan <strong>ilim</strong> değil de <strong>bilim adamları</strong>(!)… Onların doğruyu tesbît ve i&#8217;lân edebilme şansları ne kadardır, dersiniz?.. Mütaffiflik yapmadan,<a name="_ftnref71"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn71"><strong>[71]</strong></a> kara çalmakta olduğunuz kimselere karşı kullandığınız ölçü ve terazinizle bunu da bir ölçüp tartınız isterseniz… “Bize Allah yeter. O ne güzel vekîldir…”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia</strong>:Hz. Îsâ&#8217;nın <strong>Nüzûl</strong>’üyle ilgili hadîslerin son derece problemli, hatta Hz. Peyğamber&#8217;e aidiyeti kuşkulu oldukları, bunların büyük ihtimalle, Yahudi ve Hristiyan kültürü başta olmak üzere, çevre kültürlerden etkilenerek ortaya atıldıkları da söylenebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb</strong>:İsbâtı olmayan, delîli bulunmayan süflî ve câhilce bir tahmin… İlim ve akıl ölçüleriyle alâkası olmayan vehim ve hayâl mahsûlü bir zırva…<strong> Kahrolsun </strong>(ileri seviyede zanna dayalı)<strong> çokça yalan söyleyenler</strong>!&#8230;<a name="_ftnref72"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn72"><strong>[72]</strong></a>Müslümanım diyen ve mümkin mertebe İslâm’ı yaşamaya çalışan bir kimseye, <strong>senin, dinsizlerin, îmânsızların, namussuzların, itlerin ve ipsizlerin atmosferi içinde olmakla, onlardan te’sîrlenerek onlardan olma ihtimalin var</strong> deyip buna dayalı hüküm verene ne denir? Şu delîlden doğmayan mücerred ihtimâlin hangi ilmî kıymeti olabilir?Bu rivâyetlerin Yehûdî kültüründen te&#8217;sîrlenerek ortaya çıkmadığı, aksine, <strong>O</strong>,<strong> öldü ve gelmeyecek</strong>inancının Yehûdîliğin has görüşü olduğu, âyetlerle, hadîslerle, Ümmet&#8217;in inancı, târîhi hakîkatler ve akl-ı selîm ile kesin bir şekilde bilinmektedir. Şurada yapılmakta olan,<strong>yavuz hırsızın ev sahibini yakalaması</strong>dır; başkası değildir.Mevzû&#8217; ile alâkalı hadîs rivâyetlerinin Hristiyan kültürünün te’sîri ile yapılmadığının kat’î delîllerinden birisi de şu rivâyetlerde yer alan ve Hristiyanların, <strong>yem olarak harcanması</strong> düşünülemeyecek seviyede kendilerince vazgeçilmez olan (bâtıl) inançlarını temelinden yıkan açık ifâdelerdir.Kaldı ki, Hristiyanlık’ta bozulmamış doğrular bulunabileceği gibi, kısmen veya büyük ölçüde değiştirilerek bozulan doğru kırıntıları da bulunabilir. Her şeyde olduğu gibi, bunun da temel ölçüsü, kesin ve son belirleyici Kur’ân ve Sünnet’tir. Zîrâ;<strong>Şübhesiz ki; o </strong>(Kur’ân), <strong>elbette bir kavl-i fasldır</strong><a name="_ftnref73"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn73"><strong>[73]</strong></a>. <a name="_ftnref74"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn74"><strong>[74]</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Geçmiş Yehûdî ve Îsevî Şerîatları hakkında bizim Şerîatımızın hükmü nedir? </strong>O Şerîatlerin (hükümler, emirler ve yasakların) Allah celle celâlühû’dan olduğu, ya Kur’ân ve Sünnet&#8217;le sâbittir, ya da değildir.<strong> Sâbit ise, </strong>Kur’ân ve Sünnet onların Allah celle celâlühû’dan geldiğini ve hak olduğunu tasdîk eder. Mü’minler de onlara îmân eder, onların Hak&#8217;dan geldiğini ve hak olduğunu kabûl ve tasdîk ederler.Kur’ân ve Sünnet, Hak’tan geldiğini ve hak olduğunu tasdîk ettiği o şeraitlerin, ya o zamânla sınırlı olduğunu, Ümmet-i Muhammed zamânı için ise hükmün başka olduğunu bildirir, yâhud da bildirmez. <strong>Yani, </strong>Kur’ân ve Sünnet, <strong>o geçmiş Şeriatleri</strong>,<strong> Ya nesheder</strong>,<strong> veya neshetmez</strong>.<strong> Neshetmezse</strong>,O Şerîatler bizim de Şerîatımız olur.<strong> Neshederse</strong>,Ya tamamen nesheder veya kısmen nesheder.<strong> Tamâmen neshederse</strong>,O şerîatler, artık, ilâhî irade ile, <strong>hükmü belli bir zamânla sınırlı kılınan ve tatbîk müddeti sona erdiği sâhibince haber verilen </strong>hak Şerîatler olmakla, bizim için, mer’iyyetten (yürürlükten) kalkmış olur.<strong> Kısmen neshederse</strong>,Neshedilen miktarının hükmü ilâhî irade ile sona ermiş, neshedilmeyen miktarı ve kısmı ise bizim de şerîatimiz olarak kalmış olur.Allah celle celâlühû’nun iradesine ambargo koyup, <strong>Nesh olmaz</strong> diyen ve bunu, Kur’ân&#8217;ın diğer kitâbları <strong>Musaddık</strong>/tasdîk edici oluşuyla çelişkili gören Abduh ve Reşîd Rızâ gibi hasta beyinli ve yürekli -esasen muhâtab alınmaya bile değmeyecek- kimseler olup, İslâm düşmanı siyaset odaklarının maşalarıdırlar. Ne var ki, avâmı ve bilgisizleri de hesaba katmak lâzım oluyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Başka bir ifâdeyle</strong>,Geçmiş Şerîatler Kur’ân ve Sünnet&#8217;le <strong>ya çelişirler veya çelişmezler</strong>.<strong> Çelişirlerse</strong>,Onları kabûl etmez, reddederiz.<strong>Çelişmezlerse</strong>,Ya Kur’ân ve Sünnet kanalıyla gelirler, ya başka kanallarla gelirler.Kurân ve sâbit Sünnet kanalıyla gelirler ve <strong>hükümlerinin müddetinin sona erdiği</strong> yine Kur’ân ve Sünnet’le bildirilmişse, onlar bizim Şerîatimiz olmazlar. Kur’ân ve Sünnet’le<strong>müddetlerinin sona erdiği </strong>açıklanmazsa, o zamân onlar bizim de Şerîatimiz olurlar.<strong>Kur’ân ve Sünnetle gelmezlerse</strong>,Onları ne inkâr ederiz ne de kabûl ederiz. Haklarında susarız. Zîrâ,“<strong>Ehl-i Kitâbı ne tasdîk ediniz ne de yalanlayınız</strong>”<a name="_ftnref75"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn75"><strong>[75]</strong></a>emrinin muhâtablarıyız.<strong> Îsâ aleyhisselâm öldü ve gelmeyecek</strong> inancının ilk ve asıl sâhibleri olan Yehûdîlerin kültürünün, hatta zâlim siyâsetinin te’sîri altındaki zavallılara ve<strong>paragöz karagözler</strong>e ya ne demeli?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong>Yine konuyla ilgili bazı hadîslerde Mesîh&#8217;in Deccal&#8217;i öldüreceği, adaletle hükmedeceği, yeryüzüne güvenliğin hakim olacağı, dolayısıyla aslanların develerle, kaplanların ineklerle, kurtların koyunlarla bir arada yaşayacağı, bebeklerin ellerini yılanların ağzına sokacakları, ama yılanların onları sokmayacakları anlatılmaktadır.M.Ö. VIII. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Benî İsrail peyğamberlerinden İşaya&#8217;nın kitâbında kurtarıcı Mesîh hakkında anlatılanlar da neredeyse aynıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb: </strong>Şu mübtezel ifâdeler bize, bir takım âyetleri hatırlattı.<strong> …Ve </strong>(O Muhammedü’l emîn aleyhissalâtu vesselâm birileri tarafından) <strong>öğretilen bir mecnûndur, dediler</strong>.<a name="_ftnref76"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn76"><strong>[76]</strong></a><strong>Kâfirler diyeceklerdir ki, bu, sadece, geçmişlerin masalları ve uydurmalarıdır</strong>. (mitolojik haberlerdir.)<a name="_ftnref77"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn77"><strong>[77]</strong></a><strong> Onlara, Rabbiniz ne indirdi, denildiğinde, öncekilerinin</strong>(mitolojik) <strong>masallarıdır, dediler.</strong><a name="_ftnref78"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn78"><strong>[78]</strong></a><strong> Bu, öncekilerin </strong>(mitolojik) <strong>uydurmalarından başka bir şey değildir.</strong><a name="_ftnref79"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn79"><strong>[79]</strong></a><strong> Dediler ki, </strong>(Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem) <strong>onları yazdı.</strong><a name="_ftnref80"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn80"><strong>[80]</strong></a>Hâsılı, şu <strong>mitolojiklik</strong> ve <strong>uyduruk masal </strong>sözü tanıdık bir söz, âşinâ olduğumuz bir suçlama…Şu sözü ve karalamayı, kâfirler ve müşrikler, geçmişten günümüze, sürekli Kur’ân için kullanageldiler. Bu vasfı hak eden sözler çok çeşitli olsa da, onlar bunu hemen hemen sadece Kur’ân ve Sünnet için kullandılar. Şimdilerde ise, Müslüman olduğunu iddia eden ve Müslümanlardan, hatta âlimlerinden olduğu zannedilen kimselerce sahîh, hatta Mütevâtir Sünnet ve Ümmet&#8217;in icmâı ile sâbit i’tikadları için kullanılmaktadır.Ellerinde, beş para etmeyen akıllarından başka bir mesned, ucu müsteşriklere dayanan şeytânî ve bâtıl vesveselerden başka hiçbir dayanacakları şeyleri de yoktur. Ama hayâ etmeden kesin ifâdeleri kullanmaktan da geri kalmamaktadırlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evet, âlimlerce tesbît edilen bir takım uydurma rivâyetler, hakîkaten<strong>geçmişlerin</strong> veya<strong> şimdikilerin uydurmalarından</strong>dır. Lâkin bunun tesbîti ve ta’yîni için sağlam ilmî ve aklî ölçüler olmalı.Şâyet şu noktada elimizde bir ölçü bulunmaz da, uğraşmakta olduğumuz câhillerin <strong>ölçüsüzlük ölçüsü</strong>yle hareket edecek olursak, iş, içinden çıkılmaz hâl alır. Şu ifâde ve suçlama birilerince Kur’ân için de kullanılır hâle gelir. Öyleyse, bu ölçünün ne olduğuna cevâb vermeden önce, ne olmadığına iyi dikkat etmeliyiz.Bu ölçüler; Küfür cephesinin kurduğu ve geliştirdiği müesseselerde ekilen, çimlenen ve büyütüldükten sonra, müsteşriklerin rahlesinde, onların solukları altında, onlara âid fikirlerle ve anlayışlarla yetiştirilen beslemelerin tesbît ettiği ölçüler olamaz. Bu ölçülerin ne olacağında ise aklı başında ilim sâhibi Mü’minler tereddüt etmezler. Bunlar elbette Ehl-i Sünnet’in Rebbânî âlimlerinin eserlerinin gösterdiği ölçülerdir. Hakkın hikmetine bakın ki, İslâmî hakîkatlere karşı harb i’lân eden müsteşrik tohumlarının tamamının, makamları, mevkileri ve rütbeleri ne olursa olsun, akılları ve gözleri, önlerine konulmuş çanakta&#8230; Kafalarında sekiz yaşındaki çocuğun bile akıl ve muhâkemesi yok. İlim ise, Hak getire… Her bakımdan ümmî kimseler… Şu iddianın sahibine, <strong>Senin bu iddian yaklaşık yüz elli seneyi aşkın bir zamân önce keşişler tarafından Hindistan’daki Müslüman âlimlere karşı ileri sürülen, müsteşrikler tarafından ortaya atılan iddialarla yer yer kelimesi kelimesine aynı.</strong><a name="_ftnref81"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn81"><strong>[81]</strong></a><strong> Senin hadîsler hakkındaki, şübhe ve vesveselerin Kaitâno’nun dedikleriyle nerdeyse aynı.</strong><a name="_ftnref82"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftn82"><strong>[82]</strong></a><strong>Senin şu ölçüne göre, buna ne cevâb verirsin</strong>? şeklinde bir süâl sorulsa, ne cevâb verirdi bilemiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia:</strong> Peki Hz. Îsâ&#8217;nın <strong>Nüzûl</strong>’üne adeta dinini savunurcasına, tutkuyla ve Hz. Îsâ&#8217;nın<strong>Nüzûl</strong>’üne inanmayanlara kafir diyecek kadar hırsla savunan el-Keşmîrî, Muhammed Şefi’ ve el-Kevserî gibi çağdaş ulemâya ne demeli? Hasımlarını her vesileyle, hem de uzun bir dille eleştirmekten, hatta bununla yetinmeyip yargılamaktan ayrı bir zevk duyan el-Kevserî, bu eleştirel tavrını niye Hz. Îsâ&#8217;nın <strong>Nüzûl</strong>’üyle ilgili hadîsler karşısında sergileyememiştir? Bunun cevâbı açık ve nettir: Dogmatik, taklitçi ve katı gelenekçi zihniyet!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb</strong></p>
<p><strong>Bir</strong>:<strong> Dînini savunurcasına </strong>ifâdesi yanlış. Onlar, dinlerini ve dinlerinin kaynaklarını savunuyorlardı; <strong>ca</strong>’sı fazla. Ğayb ile alâkalı bir peyğamberî mu&#8217;cizeye îmân etmeyi ve mu&#8217;cize sâhibini savunuyorlardı. Kimse müsteşriklerin ve papazların avukatlığına soyunanların ve onlara maşalık yapanların dediklerine bakmasın…</p>
<p><strong>İki</strong>: Kevserî, <strong>hasmını her vesîleyle </strong>tenkîd etmezdi. Bu, ona atılan ve atanın suratına dönecek olan haksız bir çamur… Aksine O, hasmını çoğu kez <strong>haklı vesîleyle</strong> tenkîd ederdi. Bir beşer olarak bazen yanıldığı da olabilir. Ancak, <strong>her vesîleyle</strong> değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üç</strong>:Öyle bir zâta <strong>uzun dilli </strong>sıfatını yakıştırma edeb seviyesine karşı biz de, <strong>bu yakıştırma bir sivri dilliliktir</strong> veya <strong>çatal dilliliktir</strong> desek, bizim bu tavrımız çok mu <strong>sivri dillilik</strong> olur? Olur, diyorsanız, hadi, demeyelim.</p>
<p><strong>Dört</strong>: <strong>Hatta yargılamak</strong>&#8230; ne demek? İlmî tenkîdler, zamân zamân, hatta her zamân bir nev&#8217;i <strong>yargılama</strong>yı zâten içinde bulundururlar. İleri seviyede bir <strong>tenkîd</strong>den bahsettikten sonra, <strong>hatta yargılamak..</strong>tansöz etmek, dil bilmemeyi de gösterir. Onların bu tavrı, Mü’minler’in îmânı, İslâm&#8217;ı ve bunların kaynaklarına yapılan ğâfilce veya hâince ve alçakça hücûmun karşısında gösterilen bir <strong>dîn gayreti</strong> ve <strong>îmân hassasiyeti</strong>nden başka bir şey değildi. Doğrusu, Kevserîlere yapılan suçlama ve atılan çamur, müsteşrik tohumlarının ve küfrî düşüncelere sahib olanların <strong>doğmatikliği, taklitçiliği </strong>ve müsteşriklerin İslâm&#8217;a yapageldikleri saldırının<strong> katı gelenekçi zihniyeti</strong>nden ibârettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hem sizin yaptığınız nedir? Bütün bir Ümmet’i ve âlimlerini delilsiz yargılayıp i’dâm değil de nedir?..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddia: </strong>Hz. Îsâ&#8217;nın <strong>Nüzûl</strong>’üne dâir hadîslerin beslendiği kaynakların başında gelen Daniel ve İşaya kitâbı başta olmak üzere, İslâm öncesi din ve kültürlerin literatürü, ta İslâm öncesi dönemlerden beri var olduğu halde, muhaddislerimiz ve sâir ulemâmız, bizim burada gerçekleştirmeye çalıştığımız mukayesenin bir benzerini bugüne kadar niçin yapamamışlardır?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevâb</strong>: Cevâb basit… Bunu bilemeyecek ne var… Allah celle celâlühû’ya karşı <strong>sen bizden ahdi böyle almamıştın</strong> gibi sözlerle meydan okumakta sizin kadar cesûr ve yiğit olmadıklarından ve O’ndan korktuklarından. Resûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e de karşı gelemediklerinden, <strong>dediyse de inanmıyorum, bu bir günah ise de bu günahta ısrarlıyım</strong> diyebilecek kadar edebsiz, küstah ve dinsiz olmadıklarından… Sonra, <strong>Nüzûl</strong>rivâyetlerinin şu kaynaklardan beslendiği <strong>iddia</strong>sı, ya kısmî benzerliklerdendir, ya değildir. Değilse, ihtimallerle geçiştirilemeyecek olan bu iddianın isbâta ihtiyâcı vardır. Halbuki şu makalede bu da’vâyı isbâta yarar şeytânî vesveselerin ötesinde ilmî hiç bir dayanak göremedik. Dayanak, eğer kısmî benzerliklerse -ki sözün akışından öyle anlaşılmaktadır- bu, Kur’ân için de bahis mevzû&#8217;udur. Ona ne denilecek? Allah îmân ve akıl vere…</p>
<p>İslâm ulemâsı yapılması îcâb edeni yaptı, ısmarlananı değil. Çünki onlar, devşirilerek<strong>Ehl-i Küfr’ün Enderûnlarında yetiştirilen ve ısmarlananı yapmakla vazîfeli olan çorbacı beslemeler</strong> değillerdi. Kur’ân&#8217;daki bir çok âyet, zamân zamân aynen, zamân zamân da kısmî bir şekilde şu andaki tahrîf edilmiş Tevrât ve İncîl&#8217;in bir takım âyetlerine uymaktadır. Bu benzerlikler âyetlerin onlardan alınma olduğu ma’nâsına mı gelmektedir ve onları inkâr etmemizi mi gerektirmektedir? Hâsılı, Selef&#8217;in ve Sünnet çizgisindeki Rebbânî âlimlerin yolundan gitmeyi <strong>bilimsellik</strong>leriyle bağdaştıramadığı halde, müsteşriklerin çizgisinden sapmadan, sâdıkâne yürüyebilenlerin, ilmî, fikrî ve hatta îmânî sefâletleri ve mübtezellikleri cidden kahredici ve ibret vericidir. Anlayacağınız, Mahmûd Şeltût&#8217;un makalesi isim verilmeden değişik cümlelerle tekrâr yazılıb şerhedilmiş ve bir takım ilâvelerle uzâtılmış. Böylece, mâşâellah <strong>akademik</strong>(!) bir makâle ortaya çıkmış…</p>
<p><strong>وَصَلَّى الله عَلَىسيدنامحمد وَ عَلَى اَلِه وصحبه كلما ذكره الذاِكرون وغفل عن ذكره الغافلون</strong></p>
<p><strong> وَ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالمَين</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref1"><strong>[1]</strong></a>    Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, İslâmiyyat Dergisi, Ankara, Ekim-Aralık-2000, 111, sy, 4.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref2"><strong>[2]</strong></a>    Olup olmayacağına, denk bir nisbetle inanma.</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref3"><strong>[3]</strong></a>    Olacağına olan inanma olmayacağına inanmadan zayıf olan bir inanma.</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref4"><strong>[4]</strong></a>    Sözün ifâde ettiği ma’nânın tersinden ma’nâ çıkarmak ve delîl getirmek.</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref5"><strong>[5]</strong></a>    Doğru olmayan ma’nâ çıkarma ve delîl getirme yolları.</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref6"><strong>[6]</strong></a>    Hüccet seviyesinde delîl getirilmezler</p>
<p><a name="_ftn7"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref7"><strong>[7]</strong></a><strong>    İbn-i Teymiyye </strong>şöyle demiştir:</p>
<p>Ahkâmdaki ihtilâflara gelince&#8230; Onlar, tesbit edilemeyecek kadar çoktur. İki Müslüman bir şeyde, her anlaşmazlığa düştüğünde küsüşüp birbirinden ayrılacak olsalardı, Müslümanlar arasında ma’sûmluk da kalmazdı, kardeşlik de… Ebû Bekr ve Ömer radıyallâhu anhümâ bir çok şeyde tartışırlardı, ama, ancak hayrı murâd ederlerdi…</p>
<p>[İbn-i Teymiyye sonra, Benî Kureyza hadîsini anlattı ve şöyle dedi]:</p>
<p>Bu, her ne kadar ahkâm hakkında ise de, mühim temel îmânî mes’elelerden olmayan (ta’lî îmânî) mes’eleler de, (hükümde) ahkâma mülhaktır (katılmıştır). [İbn-i Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ:24/173], Edîb el-Kemdânî, <strong>Bid’atü Terki’l-Mezâhibi’l-Fıkhiyye</strong>/Fıkhî Mezheblerin Terk Edilmesi Bid’at’ı: 33, Dâiretü’l-Evkâf ve’ş-Şuûnü’l-İslâmiyye-İdâretü’l-İftâ ve’l-Buhûs -Kısmu’l-Buhûs. Hangi Devletin <strong>Dâiretü’l-Evkâf</strong>’ı olduğu ile kitâbın baskı yeri ve târihi belli değilse de zararı yok; kaynakları belli.</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref8">[8]</a>      <strong>Dil tahlîlleri</strong> demek istiyor. Anlarsınız ya, böylesi Avrupâî ifâdeler daha bir kültürlü olduğumuzu gösteriyor; ne edelim?</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref9"><strong>[9]</strong></a><strong>    Hadîsler metin tenkîdine tabi tutulmadı</strong>, denilmek isteniyor.</p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref10"><strong>[10]</strong></a> Daha doğrusu, -rivâyetler sahîh ve sâbitse- şeytanlarından.</p>
<p><a name="_ftn11"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref11"><strong>[11]</strong></a> [Hatîb-i Bağdâdî, <strong>Târîh-i Bağdât: </strong>12/172 ve Zehebî, <strong>Mîzânü’l İ’tidâl</strong>: 3/278]. M.Hayri Kırbaşoğlu,</p>
<p><a name="_ftn12"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref12"><strong>[12]</strong></a> [Dârekutnî, <strong>Ahbâru ‘Amr b. Ubeyd, </strong>s.12, no: 7], M. Hayri Kırbaşoğlu, Alternatif Hadîs Metodolojisi: 202-203.</p>
<p><a name="_ftn13"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref13"><strong>[13]</strong></a> [Buhârî<strong>, es-Sahîh, </strong>59….   Ahmed, <strong>el-Müsned</strong>, 3/20,27] M. Hayri Kırbaşoğlu,</p>
<p><a name="_ftn14"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref14"><strong>[14]</strong></a> Kırbaşoğlu, Alternatif Hadîs Metodolojisi:130-131.</p>
<p><a name="_ftn15"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref15"><strong>[15]</strong></a> Müslüman (!) akademisyenlerin, âlim olarak bilinen çorbacıların…</p>
<p><a name="_ftn16"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref16"><strong>[16]</strong></a> Dr. Mustafa Sibâî, <strong>Oryantalizm ve Oryantalistler</strong>, Trc:Doç.Dr. Muctebâ Uğur, Beyan Yayınları 1993.</p>
<p><a name="_ftn17"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref17">[17]</a>    <strong>Olabilir </strong>ve de <strong>olan</strong> bir şeydir.</p>
<p><a name="_ftn18"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref18"><strong>[18]</strong></a> Önceden de geçtiği gibi Abdü’l-Hayy el-Leknevî, İbn-Hacer el-Askalânî’den şöyle dediğini naklediyor:</p>
<p>Bu rivâyetin, lafızlarının farklılığı sebebiyle ta’nedilmesine/zayıflıkla tenkîd edilmesine gelince, <strong>zayıf rivâyetlerin kuvvetli rivâyetlere hiçbir te’sîri olmaz;</strong> Kıssada (Burada mes’elede) sahîh olana i&#8217;timâd edilir/dayanılır. Zaferu’l-Emânî:484</p>
<p><a name="_ftn19"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref19">[19]</a>   A’lâ:16-19</p>
<p><a name="_ftn20"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref20"><strong>[20]</strong></a><strong> Buhârî: </strong>3461,<strong> Muslim: </strong>3004,<strong> Tirmizî: </strong>2669, <strong>Ebû Dâvûd: </strong>3662</p>
<p><a name="_ftn21"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref21"><strong>[21]</strong></a> İbnü’l-Esîr, <strong>Eş-Şâfî Şerhu Müsnedi’ş-Şâfiî:</strong> 5/566.</p>
<p><a name="_ftn22"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref22"><strong>[22]</strong></a><strong> Buhârî’</strong>den naklen<strong> el-Fevzü&#8217;l-Kebîr: </strong>2/551</p>
<p><a name="_ftn23"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref23"><strong>[23]</strong></a> Abdürrazzâk, Musannef: 11/399-402.</p>
<p><a name="_ftn24"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref24"><strong>[24]</strong></a> Tefsîru Abdi’r-Rezzâk, 1/395.</p>
<p><a name="_ftn25"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref25">[25]</a>   [Fazlurrahmân, Târîh Boyunca:50], Başka bir yerden naklen.</p>
<p><a name="_ftn26"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref26"><strong>[26]</strong></a> İmâm Ebû Yûsuf, Âsâr: 207, H: 922.</p>
<p><a name="_ftn27"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref27"><strong>[27]</strong></a> <strong>Öyleyse, Nüzûl rivâyetleri uydurmadır</strong>, demek istiyor.</p>
<p><a name="_ftn28"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref28"><strong>[28]</strong></a> <strong>Tefekkür</strong> ile <strong>ilm</strong>in ve <strong>mütefekkir</strong> ile <strong>müctehid</strong>in veya <strong>fakîh</strong>in arasındaki farkı görememek, yâhud görmezden gelmek… İşte ilim ve irfan sâhasında dehşetle seyrettiğimiz saçmalıkların bir çoğunun temelinde yatan şaşkınlık ve cinnet!…Oysa, her bir müctehid ve fakîh, ayakları sağlam basan bir mütefekkir ise de, her bir mütefekkir, bir müctehid veya fakîh değildir. <strong>İlmî cehdin bezledilmesi</strong> ile <strong>fikrî cehdin bezledilmesi</strong> çok farklı şeylerdir ve netîceleri çoğu zamân tamamen veya kısmen farklı olur. Bunu hesaba katmayanlar, bu günki ilmî ve fikrî keşmekeşliğin kurbanlarından hatta mes’ullerindendirler.</p>
<p><a name="_ftn29"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref29"><strong>[29]</strong></a> [<strong>Âdet</strong>: Bir veyâhud bir takım insanların işleri birden fazla yapmalarına denir. Şu işler herkes tarafından yapılırsa buna “<strong>örf</strong>” ta’bîr edilir.], El-Müftî es-Seyyid Muhammed Âmîmü’l-İhsân el-Müceddidî el-Bereketî, Et-Ta’rîfatü’l-Fıkhiyye: 369, Karaçi/Pakistan, Üstâd Doktor Muhammed Revvâs Kal’acî, Mu’cemu’l-Fukaha: 269, Daru’n-Nefâis</p>
<p><a name="_ftn30"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref30">[30]</a>    Kalabalık da olsa akıl onların yalan üzere birleşmelerini <strong>mümkin</strong> bulur.</p>
<p><a name="_ftn31"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref31"><strong>[31]</strong></a> Ğazi Muhammed Ekrem en-Nasbûri es-Sindî, İm’ânü’n-Nazar:17-18, (Pakistan baskısı, Matbaa ve Tarih belli değil) Aynı hususa Allâme Leknevî bu yerden iktibas yaparak tenbîhte bulunmuştur: Zafer’ul Emânî/36. Mektebetü’l Matbuatü’l-İslâmiyye, Haleb.</p>
<p><a name="_ftn32"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref32"><strong>[32]</strong></a> Allâme Seyyid Abdülhâdî Necâ, Neylü’l-Emânî Fî Tevzîhi Mukaddimeti’l-Kastallânî: 14, El Matbaatü’l-Meymûniyye, Mısır Târîhsiz</p>
<p><a name="_ftn33"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref33"><strong>[33]</strong></a> Nisâ:94-95</p>
<p><a name="_ftn34"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref34">[34]</a>    <strong>Yalan dedi</strong> tâ&#8217;bîri bazen <strong>yanlış söyledi</strong> ma&#8217;nâsına kullanılır. Dolayısıyla Mü&#8217;minler şeytânî vesveselere kanmamalıdır.</p>
<p><a name="_ftn35"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref35"><strong>[35]</strong></a> Mantık ilminden haberi olanlar, <strong>i’tibârî kayıdlar</strong> mes’elesini bilirler.</p>
<p><a name="_ftn36"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref36"><strong>[36]</strong></a><strong> </strong>Şerhu’l-Muğnî:1/325-326,İm’ânü’n-Nazar: 31, Zaferü’l-Emânî: 32-33</p>
<p><a name="_ftn37"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref37"><strong>[37]</strong></a> Şerhu’l-Muğnî: 1/325-326.</p>
<p><a name="_ftn38"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref38"><strong>[38]</strong></a><strong> Bu Haber-i Âhâd hadîslerin sayısının çok olması, onları hiçbir zamân Mütevâtir derecesine çıkarmaz, olsa olsa meşhur veya müstefiz derecesine yükseltebilir</strong> şeklindeki söz.</p>
<p><a name="_ftn39"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref39"><strong>[39]</strong></a> Hadi, <strong>domuzca olan</strong>, demeyelim; efendilik bizde kalsın.</p>
<p><a name="_ftn40"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref40"><strong>[40]</strong></a> <strong>Hakîkatla mecâzın cem&#8217; edilmesi</strong> değil de <strong>Umûm-i Mecâz</strong> yoluyla.</p>
<p><a name="_ftn41"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref41"><strong>[41]</strong></a><strong> Bu, Nüzûl rivâyetlerinin uydurma olduğunun delîlidir</strong>, denilmek isteniyor.</p>
<p><a name="_ftn42"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref42"><strong>[42]</strong></a><strong> </strong>Bakara: 49.</p>
<p><a name="_ftn43"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref43"><strong>[43]</strong></a> Genel kasdedilib özel kasdedilmesi<strong>.</strong></p>
<p><a name="_ftn44"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref44"><strong>[44]</strong></a> Bütünü zikredip parçayı kasdetmek.</p>
<p><a name="_ftn45"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref45"><strong>[45]</strong></a> Bakara: 183.</p>
<p><a name="_ftn46"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref46"><strong>[46]</strong></a> Bakara: 216.</p>
<p><a name="_ftn47"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref47"><strong>[47]</strong></a> Zümer: 65.</p>
<p><a name="_ftn48"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref48"><strong>[48]</strong></a> Yâsîn: 22.</p>
<p><a name="_ftn49"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref49"><strong>[49]</strong></a> Fetih: 2.</p>
<p><a name="_ftn50"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref50"><strong>[50]</strong></a> Ancak, <strong>Ta’rîz</strong>, bazen kinâye değil de mecâz olur. Muhatabla beraber olan başka bir insanı kasdederek, muhataba,<strong>bana eziyet ettin, bileceksin! </strong>demen gibi. (<strong>Muhtasarü’l-Meânî</strong>: 189.)</p>
<p><a name="_ftn51"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref51"><strong>[51]</strong></a> [Ahmed, Buhârî, Müslim, İbn-i Mâce Ebû Saîd’den. Hâkim Ebû Hureyre’den:], <strong>el-Fethu’l-Kebîr: </strong>2/234 .</p>
<p><a name="_ftn52"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref52"><strong>[52]</strong></a> Meryem: 15<strong>.</strong></p>
<p><a name="_ftn53"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref53"><strong>[53]</strong></a> Şûrâ: 17.</p>
<p><a name="_ftn54"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref54"><strong>[54]</strong></a> Nâziât: 43<strong>.</strong></p>
<p><a name="_ftn55"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref55"><strong>[55]</strong></a> [Ahmed, Buhârî, Müslim ve Tirmizî, Câbir’den], El-Fethu’l-Kebîr: 2/347.</p>
<p><a name="_ftn56"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref56"><strong>[56]</strong></a> Neml: 59.</p>
<p><a name="_ftn57"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref57"><strong>[57]</strong></a> Ma’nâlandırmışlar ve barıştırmışlardır.</p>
<p><a name="_ftn58"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref58"><strong>[58]</strong></a> El-İşâeh: 145.</p>
<p><a name="_ftn59"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref59"><strong>[59]</strong></a> El-Kevkebû&#8217;d-Dürrî: 3/164</p>
<p><a name="_ftn60"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref60"><strong>[60]</strong></a> Takıyyüddîn el-Usmânî, <strong>Fethu’l-Mülhim Tekmilesi</strong>: 6/385-386 kısaltarak ve biraz değiştirerek.</p>
<p><a name="_ftn61"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref61"><strong>[61]</strong></a> Yani, kırk beş diyecekken beşi atarak düz hesab kırk denildiğini.</p>
<p><a name="_ftn62"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref62"><strong>[62]</strong></a> El-İşâeh:304</p>
<p><a name="_ftn63"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref63"><strong>[63]</strong></a> Âl-İmrân: 49.</p>
<p><a name="_ftn64"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref64"><strong>[64]</strong></a> Âl-İmrân: 49.</p>
<p><a name="_ftn65"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref65"><strong>[65]</strong></a> Bakara: 260.</p>
<p><a name="_ftn66"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref66"><strong>[66]</strong></a> Neml: 40.</p>
<p><a name="_ftn67"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref67"><strong>[67]</strong></a><strong> </strong>Gerçi  birilerince şu âyetlerin akademik yorumlarla(!) ve moda ta’bîrle <strong>alegorik</strong> te&#8217;vîllerle tahrîf edilmesi de ihtimalden uzak değildir.</p>
<p><a name="_ftn68"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref68"><strong>[68]</strong></a> Bakara: 118.</p>
<p><a name="_ftn69"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref69"><strong>[69]</strong></a> İsmâil Fennî, Lüğatçe-i Felsefe: 201-202</p>
<p><a name="_ftn70"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref70">[70]</a>   Luğatçe-i Felsefe: 447.</p>
<p><a name="_ftn71"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref71"><strong>[71]</strong></a> Alırken tam alıp, verirken eksik veren olmadan, çift terâzi kullanmadan.</p>
<p><a name="_ftn72"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref72"><strong>[72]</strong></a> Zâriyât: 10</p>
<p><a name="_ftn73"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref73"><strong>[73]</strong></a> Doğru ile yanlışı en mükemmel bir şekilde ayıracak olan bir söz ve hükümdür.</p>
<p><a name="_ftn74"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref74"><strong>[74]</strong></a> Târık: 13.</p>
<p><a name="_ftn75"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref75"><strong>[75]</strong></a> [Buhârî, Ebû Hureyre’den], El-Fethu’l-Kebîr: 2/551</p>
<p><a name="_ftn76"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref76"><strong>[76]</strong></a> Duhan: 14.</p>
<p><a name="_ftn77"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref77"><strong>[77]</strong></a> Enfal: 31.</p>
<p><a name="_ftn78"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref78"><strong>[78]</strong></a> Nahl: 24.</p>
<p><a name="_ftn79"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref79"><strong>[79]</strong></a> Mü’minûn: 83.</p>
<p><a name="_ftn80"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref80"><strong>[80]</strong></a> Furkan: 5.</p>
<p><a name="_ftn81"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref81"><strong>[81]</strong></a> Papazların hadîslere karşı, ileri sürdükleri <strong>isnâd ve metin tenkîdleri</strong>’nden bazısı: …<strong>İkinci Şübhe</strong>: Hadîs kitâblarını yazanlar, Muhammed(sallallâhu aleyhi ve sellem)’e âid halleri ve Ahmed(aleyhisselâm)’a âid mu’cizeleri gözleriyle görmediler. Muhammed(sallallâhu aleyhi ve selem)’in sözlerini ondan vâsıtasız işitmediler. Aksine onları Muhammed(sallallâhu aleyhi ve sellem)’in vefâtından yüz yâhud ikiyüz sene sonra kulaktan kulağa aktarılmak sûretiyle işittiler, topladılar ve yarı mikdârını mu’teber olmadıklarından attılar. <strong>Üçüncü Şübhe</strong>:Her akıllı taassubu terk edince, hadîslerin çoğunun ma’nâlarının hakîkate uymayacağını bilir. <strong>Dördüncü Şübhe</strong>:Bir çok hadîs Kur’ân’a terstir… <strong>Beşinci Şübhe</strong>:Hadîsler biribiriyle çelişmektedirler…(<strong>Rahmetüllah el-Hindî, Izhârü’l-Hakk</strong>:<strong> 361-380</strong>.) Amma ne benzerlik ve ne muazzam sâdık talebelik değil mi?!&#8230;</p>
<p><a name="_ftn82"></a><a href="http://www.darusselam.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=162:nuezul-isa-aleyhisselam-uezerinde&amp;catid=45:reddiyeler&amp;Itemid=68#_ftnref82"><strong>[82]</strong></a><strong>Kaytâni</strong>, (veyâ <strong>Kaytâno</strong> olabilir. İtalyanca telaffuzunu bilmiyoruz. Mühim de değil.) İslâm Târîhi-Medhal: 68-136 ve devâmı.</p>
<p><a href="http://www.darusselam.com/"><strong>www.darusselam.com</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nuzul-i-isa-aleyhiselam-uzerine-serdedilen-ciddiyetsiz-ve-seytani-vesveseler/">Nüzul-i İsa Aleyhiselam Üzerine Serdedilen Ciddiyetsiz ve Şeytani Vesveseler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nuzul-i-isa-aleyhiselam-uzerine-serdedilen-ciddiyetsiz-ve-seytani-vesveseler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsa (a.s.)&#8217;ın nüzulü ve Mehdi (a.s.)&#8217;in gelmesi ile ilgili açık ayet var mıdır?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/isa-a-s-in-nuzulu-ve-mehdi-a-s-in-gelmesi-ile-ilgili-acik-ayet-var-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/isa-a-s-in-nuzulu-ve-mehdi-a-s-in-gelmesi-ile-ilgili-acik-ayet-var-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jul 2015 23:31:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal]]></category>
		<category><![CDATA[İsa (a.s.)'ın nüzulü ve Mehdi (a.s.)'in gelmesi ile ilgili açık ayet var mıdır?]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Mehdi]]></category>
		<category><![CDATA[Nüzul-u İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Nüzul-u İsa ile İlgili Ayetler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8709</guid>

					<description><![CDATA[<p>Değerli kardeşimiz; Hz. İsa (as)&#8217;n tekrar dünyaya gönderileceğine dair ayetlerden işaretler vardır; Mehdi hakkında ise hadisler bulunmaktadır. Kur&#8217;an&#8217;dan Deliller I. Delil &#8220;&#8230; sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim&#8230;&#8221; Hz. İsa (as)&#8217;ın ikinci kez yeryüzüne geleceğine dair işaretler taşıyan ayetlerden ilki Al-i İmran Suresi&#8217;nin 55. ayetidir: &#8220;Hani Allah, İsa&#8217;ya demişti ki: &#8216;Ey İsa, doğrusu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isa-a-s-in-nuzulu-ve-mehdi-a-s-in-gelmesi-ile-ilgili-acik-ayet-var-midir/">İsa (a.s.)’ın nüzulü ve Mehdi (a.s.)’in gelmesi ile ilgili açık ayet var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/isik-huzmesi_659501.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8710" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/isik-huzmesi_659501.jpg" alt="sa (a.s.)'ın nüzulü ve Mehdi (a.s.)'in gelmesi ile ilgili açık ayet var mıdır?" width="378" height="378" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/isik-huzmesi_659501.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/isik-huzmesi_659501-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/isik-huzmesi_659501-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/isik-huzmesi_659501-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 378px) 100vw, 378px" /></a></div>
<div>Değerli kardeşimiz;</div>
<p>Hz. İsa (as)&#8217;n tekrar dünyaya gönderileceğine dair ayetlerden işaretler vardır; Mehdi hakkında ise hadisler bulunmaktadır.</p>
<p><b>Kur&#8217;an&#8217;dan Deliller</b></p>
<p><b>I. Delil</b></p>
<p><strong>&#8220;&#8230; sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>Hz. İsa (as)&#8217;ın ikinci kez yeryüzüne geleceğine dair işaretler taşıyan ayetlerden ilki Al-i İmran Suresi&#8217;nin 55. ayetidir:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Hani Allah, İsa&#8217;ya demişti ki: &#8216;Ey İsa, doğrusu seni Ben vefat ettireceğim ve seni Kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.&#8217; &#8220;</strong> (Al-i İmran, 3/55)</p></blockquote>
<p>Allah kıyamete kadar inkar edenlere üstün gelen ve Hz. İsa (as)&#8217;ya gerçekten tabi olan bir grubun varlığından söz etmektedir. Hz. İsa (as) hayatta iken ona uyanların sayısı çok azdı. Ve onun Allah katına yükselişinin ardından da hızla dinde dejenerasyon başladı. Sonraki iki yüz yıl boyunca da, Hz. İsa (as)&#8217;ya iman edenler (İseviler) şiddetli baskılara maruz kaldılar. Üstelik İsevilerin hiçbir siyasi gücü de bulunmamaktaydı. Bu durumda geçmişte yaşayan Hristiyanların, inkar edenlere üstün geldiklerini ve bu ayetin onlara baktığını söyleyemeyiz.</p>
<p>Günümüzde ise Hristiyanlığın özünden uzaklaştığını, Hz. İsa (as)&#8217;ın anlattığı hak dinden farklı bir dine dönüştüğünü görürüz. Hristiyanların çoğu arasında Hz. İsa (as)&#8217;ın Allah&#8217;ın oğlu olduğu şeklindeki <em>-Allah&#8217;ı tenzih ederiz-</em> sapkın inanç benimsenmiş ve teslis inancı (üçleme; baba, oğul, kutsal ruh) asırlar önce kabul edilmiştir. Bu durumda, dinin aslından iyice uzaklaşmış olan günümüz Hristiyanlarını da Hz. İsa (as)&#8217;ya uyanlar olarak kabul edemeyiz, çünkü Allah, Kur&#8217;an&#8217;ın birçok ayetinde &#8220;üçleme&#8221;ye inananların inkar içerisinde olduklarını bildirmiştir:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Andolsun, <em>&#8216;Allah üçün üçüncüsüdür.&#8217;</em> diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir İlah&#8217;tan başka İlah yoktur&#8230;&#8221;</strong>(Maide, 5/73)</p></blockquote>
<p>Bu durumda <strong>&#8220;sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim&#8221;</strong> ifadesi açık bir işaret taşımaktadır. Hz. İsa (as)&#8217;ya uyan ve kıyamete kadar yaşayacak olan bir topluluk olması gerekmektedir. Böyle bir topluluk, kuşkusuz Hz. İsa (as)&#8217;ın yeryüzüne tekrar gelişiyle ortaya çıkacaktır. Ve tekrar dünyaya gelişi sırasında bu kutlu insana tabi olanlar, kıyamete kadar inkar edenlere üstün kılınacaktır.</p>
<p>Ayrıca ayetin sonunda geçen <strong>&#8220;&#8230;Sonra dönüşünüz Banadır&#8230;&#8221;</strong> ifadesi de dikkat çekicidir. Allah Hz. İsa (as)&#8217;ya uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğini haber verdikten sonra Hz. İsa (as) da dahil olmak üzere tümünün kendisine döneceğini bildirmektedir. <strong>&#8220;Allah&#8217;a dönmeleri&#8221;</strong> ölmeleri olarak anlaşılmaktadır. Bu da, Hz. İsa (as)&#8217;ın da kıyamete yakın dönemde yeryüzüne tekrar geldikten sonra ölümünün gerçekleşeceğine bir işaret olabilir.</p>
<p><b>II. Delil</b></p>
<p><strong>&#8220;&#8230; ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>Nisa Suresi&#8217;nin 156-158. ayetlerinin arkasından Allah, 159. ayette şöyle buyurmaktadır:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Andolsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır.&#8221; </strong>(Nisa, 4/159)</p></blockquote>
<p>Yukarıdaki ayette yer alan <strong>&#8220;ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur&#8221;</strong>ifadesi oldukça dikkat çekicidir. Bu cümlenin Arapça karşılığı şu şekildedir: &#8220;&#8230; ve in min ehlil kitâbi illa leyü’minenne bihi kable mevtihi&#8221;</p>
<p>Burada bazı tefsirciler <strong>&#8220;o&#8221; </strong>zamirinin Hz. İsa (as) yerine Kur&#8217;an&#8217;a baktığını düşünmüşler ve ayete Kitap Ehlinin ölmeden Kur&#8217;an&#8217;a iman edeceği şeklinde bir yorumda bulunmuşlardır. Oysa bu ayet öncesindeki iki ayette de <strong>&#8220;o&#8221;</strong> zamiri tartışmasız bir biçimde Hz. İsa (as) için kullanılmıştır:</p>
<p>Nisa Suresi, 157. ayet:</p>
<blockquote><p><strong>Ve: &#8220;Biz, Allah&#8217;ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa&#8217;yı gerçekten öldürdük.&#8221; demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler.&#8221;</strong></p></blockquote>
<p>Nisa Suresi, 158. ayet:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Hayır; Allah onu Kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.&#8221;</strong></p></blockquote>
<p>Bu ayetlerin hemen arkasından gelen ayette kullanılan &#8220;o&#8221; zamirinin Hz. İsa (as)&#8217;dan başka bir varlığı kastettiğinin hiçbir delili yoktur.</p>
<p>Nisa Suresi, 159. ayet:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Andolsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır.&#8221;</strong></p></blockquote>
<p>Diğer taraftan ayetin ikinci cümlesinde yer alan <strong>&#8220;Kıyamet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır&#8221; </strong>ifadesi de oldukça önemlidir. Kur&#8217;an&#8217;da kıyamet günü insanın dilinin, ellerinin ve ayaklarının (Nur Suresi, 24; Yasin Suresi, 65), işitme, görme duyularının ve derilerinin (Fussilet Suresi, 20-23) kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri bildirilmektedir. Kur&#8217;an&#8217;ın şahitliği ile ilgili ise hiçbir ayet yoktur. İlk cümlenin -cümle yapısı olarak veya ayetlerin ardarda gelişi açısından herhangi bir delil bulunmamasına rağmen- &#8220;Kur&#8217;an&#8221;ı ifade ettiği kabul edilirse, ikinci cümlede yer alan &#8220;o&#8221; zamirinin de Kur&#8217;an&#8217;a işaret ettiği iddia edilmiş olur. Oysa Allah Kur&#8217;an&#8217;da bizlere bu konuyla ilgili herhangi bir bilgi vermemiştir. (En doğrusunu Allah bilir)</p>
<p>Kur&#8217;an ayetlerine baktığımızda aynı zamirin, Kur&#8217;an&#8217;a işaret ettiği durumlarda, (Tarık Suresi, 13; Tekvir Suresi, 19; Neml Suresi, 77 ve Şuara Suresi, 192-196&#8217;da olduğu gibi) ayetin öncesinde ya da sonrasında mutlaka Kur&#8217;an&#8217;dan bahsedildiğini görürüz. Ayetin öncesinde, sonrasında veya ayetin içinde Kur&#8217;an&#8217;dan bahsedilmiyorsa, bu ayetin Kur&#8217;an&#8217;ı tarif ettiğini söylemek yanlış olabilir. Ayet çok açık bir biçimde Hz. İsa (as)&#8217;ya inanılmasından ve onun inananlara şahit olmasından bahsetmektedir.</p>
<p>Ayetin manası hakkında belirteceğimiz ikinci nokta ise <strong>&#8220;ölümünden önce&#8221;</strong>ifadesinin yorumu ile ilgilidir. Bazıları bu ifadenin <em>&#8220;Kitap Ehlinin kendi ölümlerinden önce&#8221;</em> inanması anlamında olduğunu düşünmektedirler. Bu yoruma göre Kitap Ehlinden olan her kişi kendisine ölüm gelmeden Hz. İsa (as)&#8217;ya mutlaka iman edecektir. Oysa Hz. İsa (as) döneminde <strong>&#8220;Kitap Ehli&#8221;</strong>tanımlamasına dahil olan Yahudiler ona iman etmemekle kalmamış, onu öldürmek için tuzak kurmuşlardır. Daha sonra da onu öldü sanıp inkarlarını sürdürmüşlerdir. Aynı durum bugünkü Yahudiler için de geçerlidir, çünkü onlar Hz. İsa (as)&#8217;yı peygamber olarak kabul etmemektedirler. Bugüne kadar Hz. İsa (as)&#8217;ya iman etmemiş milyonlarca Ehli Kitap Yahudi yaşamış ve Hz. İsa (as)&#8217;ya iman etmeden ölmüştür. Dolayısıyla ayette söz konusu olan Kitap Ehlinin değil, Hz. İsa (as)&#8217;ın ölümüdür. Sonuç olarak, ayetlerin bizlere gösterdiği gerçek ise şudur: <em><strong>&#8220;Hz. İsa (as) ölmeden önce tüm Ehli Kitap ona iman edecektir.&#8221;</strong></em></p>
<p>Ayet gerçek manasıyla ele alındığında ise çok açık gerçeklerle karşılaşırız.<strong>Birincisi,</strong> ayette gelecekten bahsedildiği açıktır, çünkü Hz. İsa (as)&#8217;ın ölümü söz konusudur. Oysa o ölmemiş Allah katına yükselmiştir. Hz. İsa (as) dünyaya yeniden gelecek ve her insan gibi yaşayıp ölecektir. <strong>İkincisi, </strong>Hz. İsa (as)&#8217;ya tüm Ehli Kitabın iman etmesi söz konusudur. Bu da kesin olarak gerçekleşeceği bildirilen bir olaydır. Dolayısıyla buradaki <strong>&#8220;ölümünden önce&#8221;</strong> ifadesinin işaret ettiği kişi Hz. İsa (as)&#8217;dır. Kitap Ehli onu görüp bilecek, ona Müslüman olarak itaat edecek ve Hz. İsa (as) da onların durumlarıyla ilgili ahirette şahitlik edecektir. (En doğrusunu Allah bilir.)</p>
<p><b>III. Delil</b></p>
<p><strong>&#8220;Şüphesiz o, kıyamet-saati için bir ilimdir&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>Hz. İsa (as)&#8217;ın yeniden yeryüzüne döneceği ile ilgili bir başka ayet de Zuhruf Suresi&#8217;nin 61. ayetidir. Bu surenin 57. ayetinden itibaren Hz. İsa (as)&#8217;dan bahsedilir:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Meryem oğlu (İsa) bir örnek olarak verilince, senin kavmin hemen ondan (keyifle söz edip) kahkahalarla gülüyorlar. Dediler ki: <em>&#8216;Bizim ilahlarımız mı daha hayırlı, yoksa o mu?&#8217;</em> Onu yalnızca bir tartışma konusu olsun diye (örnek) verdiler. Hayır, onlar &#8216;tartışmacı ve düşman&#8217; bir kavimdir. O, yalnızca bir kuldur; kendisine nimet verdik ve onu İsrailoğullarına bir örnek kıldık. Eğer Biz dilemiş olsaydık, elbette sizden melekler kılardık; yeryüzünde (size) halef (yerinize geçenler) olurlardı.&#8221;</strong> (Zuhruf, 43/57-60)</p></blockquote>
<p>Bu ayetlerin hemen arkasından gelen 61. ayette Hz. İsa (as)&#8217;ın kıyamet saati için bir ilim olduğu belirtilmektedir:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Şüphesiz o, kıyamet-saati için bir ilimdir. Öyleyse ondan yana hiçbir kuşkuya kapılmayın ve Bana uyun. Dosdoğru yol budur.&#8221; </strong>(Zuhruf, 43/61)</p></blockquote>
<p>Bu ayetin Hz. İsa (as)&#8217;ın ahir zamanda yeryüzüne dönüşüne açık bir işaret taşıdığını söyleyebiliriz. Çünkü Hz. İsa (as), Kur&#8217;an&#8217;ın indirilişinden yaklaşık altı asır önce yaşamıştır. Dolayısıyla bu ilk hayatını<strong> &#8220;kıyamet saati için bir bilgi&#8221;</strong>yani bir kıyamet alameti olarak anlayamayız. Ayetin işaret ettiği anlam, Hz. İsa (as)&#8217;ın, ahir zamanda, yani kıyametten önceki son zaman diliminde yeniden yeryüzüne döneceği ve bunun da bir kıyamet alameti olacağıdır. (En doğrusunu Allah bilir.)</p>
<p>Bu ayette geçen <strong>&#8220;O, kıyamet saati için bir ilimdir&#8221;</strong> ifadesinin Arapça karşılığı şu şekildedir: &#8220;İnnehu le ilmun lissâati.&#8221; Bu ifadede yer alan <strong>&#8220;hu&#8221;</strong> zamirinin &#8220;Kur&#8217;an&#8221;a işaret ettiğini söyleyenler vardır. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi Kur&#8217;an için &#8220;hu&#8221; yani &#8220;o&#8221; zamiri kullanıldığında mutlaka ayetin öncesinde veya sonrasında veya ayetin içinde Kur&#8217;an&#8217;ı anlatan başka ifadeler de bulunmaktadır. Başka bir konu içinde &#8220;hu&#8221; zamiri ile Kur&#8217;an&#8217;dan bahsedilmez. Ayrıca bu ayetin öncesindeki ayete bakıldığında, orada da açıkça Hz. İsa (as) kastedilerek o zamiri kullanıldığı görülecektir:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;O, yalnızca bir kuldur; kendisine nimet verdik ve onu İsrailoğullarına bir örnek kıldık.&#8221;</strong> (Zuhruf, 43/59)</p></blockquote>
<p>Bu zamirin Kur&#8217;an&#8217;a işaret ettiğini söyleyenler ise ayetin devamında geçen<strong>&#8220;Ondan kuşkulanmayın, bana uyun&#8221; </strong>ifadesini delil olarak gösterirler. Ancak bu ifadenin öncesindeki ayetler tamamen Hz. İsa (as)&#8217;dan bahsetmektedir. Bu nedenle <strong>&#8220;hu&#8221;</strong> zamirinin bir önceki ayetlerle ilgili olması ve Hz. İsa (as)&#8217;yı anlatması daha uygundur. Nitekim büyük İslam alimleri de bu zamiri gerek ayetlere gerekse sahih hadislere dayanarak Hz. İsa (as) olarak açıklamaktadırlar. Elmalılı Hamdi Yazır&#8217;ın tefsirinde bu konu şu şekilde açıklanmaktadır:</p>
<blockquote><p><em><strong>&#8220;Muhakkak ki o saat için bir ilimdir </strong>de -saatin geleceğini ölülerin dirilip, kıyam edeceğini bildiren bir delil ve alamettir. Çünkü İsa gerek zuhuru ve gerek emvati ihya (ölüleri diriltme) mucizesi ve gerek emvatın kıyamını (ölülerin kalkışını) haber vermesi itibarıyla kıyametin vaki olacağına bir delil olduğu gibi hadiste varid olduğuna göre eşratı saattendir (kıyamet alametidir).&#8221;</em>2</p></blockquote>
<p><b>IV. Delil</b></p>
<p><strong>&#8220;&#8230; Ona Kitab&#8217;ı, hikmeti, Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i öğretecek&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>Hz. İsa (as)&#8217;ın ikinci gelişine işaret eden başka ayetler de şöyledir:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Hani Melekler, dediler ki: &#8220;Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih&#8217;tir. O, dünyada ve ahirette &#8216;seçkin, onurlu, saygındır&#8217; ve (Allah&#8217;a) yakın kılınanlardandır. Beşikte de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır. Ve O salihlerdendir. <em>&#8220;Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken, nasıl bir çocuğum olabilir?&#8221;</em>dedi. (Fakat) Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona<em> &#8220;ol&#8221; </em>der, o da hemen oluverir. Ona Kitab&#8217;ı, hikmeti, Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i öğretecek.&#8221;</strong> (Al-i İmran, 3/45-48)</p></blockquote>
<p>Ayette, Allah&#8217;ın Hz. İsa (as)&#8217;ya, Tevrat&#8217;ı, İncil&#8217;i ve bir de &#8220;Kitab&#8217;ı&#8221; öğreteceği haber verilmektedir. Bu kitabın hangi kitap olduğu kuşkusuz önemlidir. Aynı ifade Maide Suresi&#8217;nin 110. ayetinde de yer almaktadır:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Allah şöyle diyecek: &#8220;Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu&#8217;l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab&#8217;ı, hikmeti, Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i öğrettim&#8230;&#8221;</strong> (Maide, 5/110)</p></blockquote>
<p>Her iki ayette de geçen <strong>&#8220;Kitap&#8221;</strong> ifadesini incelediğimizde, bunun Kur&#8217;an&#8217;a işaret ettiğini görürüz. Ayetlerde Tevrat ve İncil dışında gönderilen son hak kitabın Kur&#8217;an olduğu bildirilmektedir. (Hz. Davud&#8217;a verilen Zebur da Eski Ahit&#8217;in içindedir) Bunun yanında, Kur&#8217;an&#8217;ın başka ayetlerinde, &#8220;Kitap&#8221; kelimesi, İncil ve Tevrat&#8217;ın yanında Kur&#8217;an&#8217;ı ifade etmek için kullanılmıştır:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Allah&#8230; O&#8217;ndan başka İlah yoktur. Diridir, kaimdir. O, sana Kitab&#8217;ı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat ve İncil&#8217;i de indirmişti.&#8221;</strong> (Al-i İmran, 3/2-3)</p></blockquote>
<p>Kitap kelimesinin Kur&#8217;an&#8217;a işaret ettiği başka ayetler de şu şekildedir:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Allah Katından yanlarında olan (Tevrat)ı doğrulayan bir Kitap geldiği zaman, -ki bundan önce inkar edenlere karşı fetih istiyorlardı- işte bilip-tanıdıkları gelince, onu inkar ettiler. Artık Allah&#8217;ın laneti kafirlerin üzerinedir.&#8221;</strong> (Bakara, 2/89)</p></blockquote>
<blockquote><p><strong>&#8220;Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik.&#8221;</strong> (Bakara, 2/151)</p></blockquote>
<p>Bu durumda, Hz. İsa (as)&#8217;ya öğretilecek olan üçüncü &#8220;Kitab&#8221;ın Kur&#8217;an olduğunu ve bunun da ancak Hz. İsa (as)&#8217;ın ahir zamanda dünyaya dönüşünde mümkün olabileceğini düşünebiliriz. Çünkü Hz. İsa (as) Kur&#8217;an&#8217;ın indirilmesinden yaklaşık ALTI YÜZ sene önce yaşamıştı. Biraz sonra detaylı olarak göreceğimiz gibi, Peygamber Efendimiz (asm)&#8217;in hadislerinde Hz. İsa (as)&#8217;ın dünyaya ikinci kez gelişinde İncil ile değil Kur&#8217;an&#8217;la hükmedeceği bildirilmektedir. Bu da ayetteki manaya tam olarak uygun düşmektedir. (Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir.)</p>
<p><b>V. Delil</b></p>
<p><strong>&#8220;Şüphesiz, Allah Katında İsa&#8217;nın durumu, Adem&#8217;in durumu gibidir&#8230;&#8221;</strong></p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Şüphesiz, Allah Katında İsa&#8217;nın durumu, Adem&#8217;in durumu gibidir&#8230;&#8221; </strong>(Al-i İmran, 3/59)</p></blockquote>
<p>ayeti de Hz. İsa (as)&#8217;ın dönüşüne işaret ediyor olabilir. Tefsir alimleri genellikle bu ayetin her iki peygamberin de babasız olma özelliğine, Hz. Adem (asm)&#8217;in Allah&#8217;ın<strong>&#8220;Ol&#8221;</strong> emriyle topraktan yaratılması ile Hz. İsa (as)&#8217;ın yine <strong>&#8220;Ol&#8221;</strong> emriyle babasız doğmasına işaret ettiğine dikkat çekmişlerdir. Ancak ayetin ikinci bir işareti daha olabilir. Hz. Adem (as) cennetten nasıl yeryüzüne indirildiyse, Hz. İsa (as) da ahir zamanda Allah&#8217;ın katından yeryüzüne indirilecek olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)</p>
<p><b>VI. Delil</b></p>
<p><strong>&#8220;&#8230;doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım gün&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da Hz. İsa (as)&#8217;ın ölümünü ifade eden bir diğer ayet ise Meryem Suresi&#8217;nde şöyle haber verilmektedir:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Selam üzerimedir; doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım gün de.&#8221;</strong> (Meryem, 19/33)</p></blockquote>
<p>Bu ayet Al-i İmran Suresi&#8217;nin 55. ayetiyle birlikte incelendiğinde çok önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Al-i İmran Suresi&#8217;ndeki ayette Hz. İsa (as)&#8217;ın Allah Katına yükseltildiği ifade edilmektedir. Bu ayette ölme ya da öldürülme ile ilgili bir bilgi verilmemektedir. Ancak Meryem Suresi&#8217;nin 33. ayetinde Hz. İsa (as)&#8217;ın öleceği günden bahsedilmektedir. Bu ikinci ölüm ise ancak Hz. İsa (as)&#8217;ın ikinci kez dünyaya gelişi ve bir süre yaşadıktan sonra vefat etmesiyle mümkün olabilir. (En doğrusunu Allah bilir)</p>
<p><b>VII. Delil</b></p>
<p><strong>&#8220;&#8230; beşikte iken de, yetişkin (kehlen) iken de insanlarla konuşuyordun&#8230;&#8221;</strong></p>
<p>Hz. İsa (as)&#8217;ın tekrar dünyaya geleceği ile ilgili bir başka delil ise Maide Suresi&#8217;nin 110. ayetinde ve Al-i İmran Suresi&#8217;nin 46. ayetinde geçen <strong>&#8220;kehlen&#8221;</strong> kelimesidir. Ayetlerde şu şekilde buyurulmaktadır:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Allah şöyle diyecek: &#8220;Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu&#8217;l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin (kehlen) iken de insanlarla konuşuyordun…&#8221;</strong> (Maide, 5/110)</p>
<p><strong>&#8220;Beşikte de, yetişkinliğinde (kehlen) de insanlarla konuşacaktır. Ve O salihlerdendir.&#8221;</strong> (Al-i İmran, 3/46)</p></blockquote>
<p>Bu kelime Kur&#8217;an&#8217;da sadece yukarıdaki iki ayette ve sadece Hz. İsa (as) için kullanılmaktadır. Hz. İsa (as)&#8217;ın yetişkin halini ifade etmek için kullanılan<strong>&#8220;kehlen&#8221;</strong> kelimesinin anlamı <em>&#8220;otuz ile elli yaşları arasında, gençlik devresini bitirip ihtiyarlığa ayak basan, yaşı kemale ermiş kimse&#8221;</em> şeklindedir. Bu kelime İslam alimleri arasında ittifakla<em> &#8220;otuz beş yaş sonrası döneme işaret ediyor&#8221;</em>şeklinde çevrilmektedir.</p>
<p>Hz. İsa (as)&#8217;ın genç bir yaş olan otuz yaşının başlarında Allah Katına yükseldiğini, yeryüzüne indikten sonra kırk yıl kalacağını ifade eden ve İbni Abbas&#8217;tan rivayet edilen hadise dayanan İslam alimleri, Hz. İsa (as)&#8217;ın yaşlılık döneminin, tekrar dünyaya gelişinden sonra olacağını, dolayısıyla bu ayetin, Hz. İsa (as)&#8217;ın nüzulüne dair bir delil olduğunu söylemektedirler.3 (En doğrusunu Allah bilir)</p>
<p>İslam alimlerinin bu yorumunun isabetli olduğu, söz konusu ayetler dikkatle incelendiğinde kolaylıkla anlaşılmaktadır. Kur&#8217;an ayetlerine bakıldığında bu ifadenin, yalnızca Hz. İsa (as) için kullanıldığını görürüz. Tüm peygamberler insanlarla konuşup, onları dine davet etmişlerdir. Hepsi de yetişkin yaşlarında tebliğ görevini yerine getirmişlerdir. Ancak Kur&#8217;an&#8217;da hiçbir peygamber için bu şekilde bir ifade kullanılmamaktadır. Bu ifade sadece Hz. İsa (as) için ve mucizevi bir durumu ifade etmek amacıyla kullanılmıştır. Çünkü ayetlerde birbiri ardından gelen <strong>&#8220;beşikte&#8221; </strong>ve <strong>&#8220;yetişkin iken&#8221;</strong> kelimeleri iki büyük mucizevi zamana dikkat çekmektedirler.</p>
<p>Nitekim <strong>İmam Taberi, </strong>Tefsir’inde bu ayetlerde geçen ifadeleri şu şekilde açıklamaktadır:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;Bu ifadeler (Maide Suresi, 110), Hz. İsa (as)&#8217;ın ömrünü tamamlayıp yaşlılık döneminde insanlarla konuşabilmesi için gökten ineceğine işaret etmektedir. Çünkü o, genç yaştayken göğe kaldırılmıştı… Bu ayette (Al-i İmran Suresi, 46), Hz. İsa (as)&#8217;ın hayatta olduğuna delil vardır ve ehl-i sünnet de bu görüştedir. Çünkü ayette, onun yaşlandığı zamanda da insanlarla konuşacağı ifade edilmektedir. Yaşlanması da ancak, semadan yeryüzüne ineceği zamanda olacaktır.&#8221;</em>4</p></blockquote>
<p><strong>&#8220;Kehlen&#8221; </strong>kelimesinin açıklamaları da, Kur&#8217;an&#8217;da yer alan diğer bilgiler gibi, Hz. İsa (as)&#8217;ın tekrar yeryüzüne gelişine işaret etmektedir. (En doğrusunu Allah bilir)</p>
<p>Tüm bu anlatılanlar Hz. İsa (as)&#8217;ın ahir zaman adı verilen dönemde yeryüzüne tekrar geleceğini ve insanları hak din olan İslam&#8217;a yönelteceğini ortaya koymaktadır. Kuşkusuz bu, Allah&#8217;ın iman edenlere büyük bir müjdesi, rahmeti ve nimetidir. İman edenlerin sorumluluğu ise, Hz. İsa (as)&#8217;yı en güzel şekilde savunup desteklemek ve onun insanları çağırdığı Kur&#8217;an ahlakını en doğru şekilde yaşamaktır.</p>
<p><b>Hadislerden Deliller</b></p>
<p>Hadis-i şeriflerde, Hz. İsa (as)&#8217;ın yeryüzüne dönüşü, dönmeden önce ve döndükten sonra gerçekleşecek çeşitli hadiseler hakkında Peygamber Efendimiz (asm) çok önemli bilgiler vermiştir. Peygamberimiz (asm)&#8217;in gelecek hakkında verdiği bilgiler &#8220;gayb&#8221; haberlerindendir. Allah ayetlerde dilediği elçilerine gayb bilgilerini vereceğini bildirmiştir:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) Ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer.&#8221;</strong> (Cin, 72/26-27)</p></blockquote>
<p>Rabbimiz Fetih Suresi&#8217;nde de Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm)&#8217;e rüyalar aracılığı ile bilgi verdiğini haber vermiştir:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram&#8217;a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı.&#8221;</strong> (Fetih, 48/27)</p></blockquote>
<p>Ayette görüldüğü gibi, Rabbimiz, Peygamberimiz (asm)&#8217;e çeşitli gayb haberleri vermiştir. Bu haberler, Peygamberimiz (asm)&#8217;e ve onunla birlikte olan salih müminlere Allah&#8217;ın büyük bir desteğidir, yardımıdır.</p>
<p>Peygamberimiz (asm), Allah&#8217;ın bildirmesiyle, kıyamet alametleri ile ilgili de birçok haber vermiştir. Hz. İsa (as)&#8217;ın ahir zamanda yeryüzüne ikinci kez gelişi Peygamber Efendimiz (asm)&#8217;in gelecekle ilgili verdiği haberler arasında önemli bir yere sahiptir. Ahir zamanla ilgili rivayetler sahih hadis kaynağı olan Kütüb-ü Sitte&#8217;nin tamamına ve ardından İmam Malik&#8217;in Muvattası, İbn Huzeyme ile İbn Hibban&#8217;ın Sahih&#8217;leri, İbn Hanbel ve Tayalisi&#8217;nin Müsnedleri gibi en muteber hadis kaynaklarına girmiştir. Bu kaynaklardan öğrendiğimize göre Peygamberimiz (asm), Hz. İsa (as) ile ilgili çok özel açıklamalarda bulunmuştur. Hz. İsa (as)&#8217;ın ikinci gelişi konusu, &#8220;tevatür&#8221; (kuvvetli haber) derecesinde bilinen bir konu olarak hadis ilmi içinde yerini almıştır.</p>
<p>Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) hadislerinde, ahir zamanda din ahlakının tüm dünya üzerinde hakim olacağını, yeryüzüne barış, adalet ve refahın hakim olacağını bildirmektedir. Peygamberimiz (asm) bu hakimiyeti Hristiyan dünyası ile İslam dünyasını birleştirecek olan Hz. İsa (as)&#8217;ın gerçekleştireceğini bizlere müjdelemektedir. Günümüzde yeryüzünde mevcut bulunan din karşıtı felsefelerin uygulamaları sonucu toplumların içine sürüklendiği durum ortadadır. Ahlaksızlık, uyuşturucu, terör, kıtlık ve diğer birçok sorun Hristiyan ve İslam dünyasının bunlarla fikri olarak mücadele için birleşmesini gerektirmektedir. Dünyanın şu anki sosyal yapısı Hristiyan ve İslam ittifakını adeta zorunlu hale getirmiştir. Hristiyanlığın dünya üzerindeki gelişmiş ülkelerde, liderler seviyesindeki etkisi de göz önünde bulundurulursa önümüzdeki yıllarda oluşabilecek bir İslam-Hristiyan ittifakının ne derece etkili olabileceği açıkça görülmektedir.</p>
<p><b>Hz. İsa (as) Hakkındaki Hadisler Tevatür Derecesindedir</b></p>
<p>Hz. İsa (as)&#8217;ın gelişi konusunda nakledilen hadisler tevatür derecesindedir. Birçok araştırmacı da alimlerimizin görüşlerinin bu yönde olduğunu aktarmaktadır. Tevatürün tanımı Büyük Lügat&#8217;ta şöyle yapılmaktadır:</p>
<p><strong>Tevatür:</strong> Kuvvetli haber, içinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemaate dayanan kuvvetli haber.5</p>
<p>İslam alimi <strong>Seyyid Şerif Cürcani,</strong> <strong>tevatür </strong>hadis kavramını şöyle açıklamaktadır:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;Haber-i mütevatir, ravileri çoklukta o dereceye ulaşan bir haberdir ki, adete göre, o kadar çok rivayetçinin yalan üzerine birleşmeleri imkansız olur. Bu durumda rivayet edilen haber hakkında lafız ve mana tutuyorsa buna,<strong> &#8220;mütevatir-i lafzi&#8221;</strong>denir. Eğer hepsinin arasında müşterek manada ittifak olmakla beraber lafızlar (sözler) arasında ihtilaf bulunuyorsa buna,<strong>&#8220;mütevatir-i manevi&#8221; </strong>denir.&#8221;</em>6</p></blockquote>
<p>Hz. İsa (as)&#8217;ın gelişinin tevatür derecesinde hadislerle bildirildiğine dair özel olarak bir eser kaleme alan büyük hadis alimi Şeyh Muhammed Enver el Keşmiri &#8220;Et Tasrih bi-ma tevatera fi nuzuli&#8217;l Mesih&#8221; isimli çalışmasında yetmiş beş tane hadise ve yirmi beş tane sahabeye ve sahabeleri görenlere ait esere yer vermiştir.</p>
<p><em>Hz. İsa (as)&#8217;ın tekrar geleceğini nakleden alimlerin başında <strong>İmam-ı Azam Ebu Hanife </strong>gelmektedir.</em> Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber adlı eserinin son bölümünde şunları bildirmektedir:</p>
<blockquote><p>
<em>&#8220;Deccal&#8217;in, Ye&#8217;cüc ve Me&#8217;cücün çıkması, Güneş&#8217;in batıdan doğması, İsa (as)&#8217;ın gökten inmesi ve diğer kıyamet alametleri, sahih haberlerde varid olduğu vech ile, haktır, olacaktır.&#8221;</em>7</p></blockquote>
<p>Hz. İsa (as)&#8217;ın yeryüzüne tekrar gelişi konusu kıyametin on büyük alametinden biridir ve birçok İslam alimi eserlerinde bu konuyu detaylı olarak ele almışlardır. Bu konudaki izahlar topluca değerlendirildiğinde Hz. İsa (as)&#8217;ın ikinci gelişi hakkında İslam alimleri arasında bir söz birliği olduğu açıkça görülür. Örneğin Es Seffarini, Levami adlı eserinde, İslam alimlerinin bu konuda ittifak halinde olduklarını şöyle ifade eder:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;Bütün ümmet, Meryem oğlu İsa&#8217;nın ineceği hususunda ittifak etmiştir. Şeriat ehlinden hiç kimse bu hususta muhalif olmamıştır.&#8221;</em>8</p></blockquote>
<p>Büyük İslam alimi Seyyid Alusi de, Ruhu&#8217;l Meani tefsirinde, -diğer İslam alimlerinin görüşlerinden örnekler vererek- Hz. İsa (as)&#8217;ın inişi konusunda cemaatin söz birliği yaptığını, bu konuda haberlerin manevi tevatür derecesine ulaşacak kadar meşhur olduğunu, Hz. İsa (as)&#8217;ın gelişine imanın vacip olduğunu açıklamıştır.9</p>
<p><strong>İmam Kevseri </strong>de Hz. İsa (as)&#8217;ın inişi ile ilgili görüşlerini şu şekilde bildirmiştir:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;Hz. İsa (as)&#8217;ın inişiyle ilgili hadis-i şerfilerdeki tevatür,<strong>&#8220;tevatür-i manevidir.&#8221; </strong>Sahih (sağlam) ve hasen (güzel) hadis-i şerifin her biri, farklı manalara delalet etmekle birlikte hepsi de Hz. İsa (as)&#8217;ın ineceği hususunda söz birliği içindedirler ki, bu, hadis ilminin kokusunu koklayan bir kimse için inkarı mümkün olmayan bir gerçektir… Mehdi ile Deccal&#8217;in çıkacağı ve Hz. İsa (as)&#8217;ın ineceği hususundaki hadis-i şeriflerin tevatür derecelerine ulaşmış olmaları, hadis ilmi ehlince asla şüphe edilecek bir husus değildir. İlm-i kelam ehlinden (inanç ilmiyle uğraşanlardan) bazısının kıyamet alametleriyle ilgili hadislere inanmanın vacip olduğunu kabul etmeleriyle beraber, bu hadislerden bir kısmının mütevatir olup olmadığı hususundaki şüpheleri ise, hadis ilmiyle ilgili bilgilerinin azlığından kaynaklanmaktadır.&#8221;</em>10</p></blockquote>
<p>Alim <strong>İbn-i Kesir</strong> ise, konuyla ilgili ayetlerin tefsirini yaptıktan ve ilgili hadisleri açıkladıktan sonra düşüncesini şöyle ifade etmektedir:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;İşte bunlar Resulullah (asm)&#8217;den mütevatir olarak rivayet edilmiştir ve bu hadis-i şeriflerde, Hz. İsa (as)&#8217;ın nasıl ve nereye ineceği hususu açıklanmıştır… Hz. İsa (as)&#8217;ın cesed-i şerifiyle dünyaya ineceği hakkında zikredilen sahih ve mütevatir hadis-i şerifler, tevile (başka şekilde yorumlanmaya) elverişli değildir. Dolayısıyla, zerre kadar imanı ve insafı olan herkesin, Hz. İsa (as)&#8217;ın yeryüzüne ineceğine inanması gerekmektedir ki, bunu ancak şeriata zıt, Allah&#8217;ın Kitabına, Resulü&#8217;nün sünnetine ve Ehl-i sünnetin ittifakına muhalif olan kimseler inkar edebilir.&#8221;</em>11</p></blockquote>
<p>Hadislerin tevatür olduğu konusunda yapılan bir diğer açıklama da şöyledir:<strong>Şevkani</strong> de İsa (as)&#8217;ın ineceğine dair hadislerin sayısının yirmi dokuza ulaştığını söyleyerek, bunları bir bir nakletmiş ve sonunda:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;Bizim naklettiğimiz hadisler görüldüğü gibi tevatür sınırına ulaştı. Bu beyanımızla şu sonuca varılıyor ki, beklenen Mehdi hakkındaki hadisler, Deccal hakkında hadisler ve İsa (as)&#8217;ın inmesine dair hadisler mütevatirdir.&#8221; </em>demiştir.12</p></blockquote>
<p>Tirmizi, Ebu Davud, Bezzaz, İbni Mace, Hakim, Tabarani ve Ebu Ya&#8217;la Musuli bu konu hakkında çeşitli sahabelerden rivayetler nakletmişler; Ali, İbni Abbas, İbni Ömer, Talha, İbni Mes&#8217;ut Ebu Hureyre, Enes, Ebu Sa&#8217;id Hudri, Ümmi Habibe, Ümmi Seleme, Sevban, Kurre bin İyas, Ali Hilali ve Abdullah bin Haris bin Cüz&#8217;e birtakım senetlerle isnad etmişlerdir.13 Bunların yanı sıra İbn-i Hacer-i Haysemi &#8220;es-Sevaik-ul Muhrika&#8221; kitabında, Şeblenci &#8220;Nur-ul Ebsar&#8221; kitabında, İbn-i Sabbağ &#8220;el-Fusul-ul Muhimme&#8221;, Muhammed es-Sabban &#8220;İs&#8217;af-ür Rağibin&#8221;, Genci-i Şafiî &#8220;el-Beyan&#8221; kitabında, Şeyh Mansur &#8220;Ali Ğayet-ul Me&#8217;mul&#8221; kitabında, Suveydi &#8220;Sebaik-uz Zeheb&#8221; adlı kitapta Hz. İsa (as)&#8217;ın gelişiyle ilgili hadislerin mütevatir olduğunu yazmışlardır.</p>
<p>Bu hadisleri Ehl-i sünnet muhaddis ve alimleri kendi kitaplarında yazmışlardır. Örneğin: Ebu Davud, Ahmed, Tirmizi, İbn-i Mace, Hakim, Nesai, Taberani, Ravyani, Ebu Nuaym-i İsfahanî, Deylemi, Beyhaki, Sa&#8217;lebi, Hameveyni, Menavi, İbn-i Meğazili, İbn-i Cevzi, Muhammed-us Sabban, Maverdi, Genci-i Şafii, Sem&#8217;âni, Harezmi, Şa&#8217;rani, Darakutni, İbn-i Sebbağ-i Maliki, Şeblenci, Muhibbuddin Taberi, İbn-i Hacer-i Haysemi, Şeyh Mansur Ali Nasıf, Muhammed b. Talha, Celaleddin Suyuti, Şeyh Süleyman-i Hanefi, Kurtubi, Bağavi ve diğer alimler bu konuya eserlerinde yer vermişlerdir.</p>
<p>Şeyh Abdülfettah Ebu Gudde de, Hz. İsa (as)&#8217;ın yeryüzüne inip Deccal&#8217;i öldüreceğine dair rivayetlerin tevatür derecesini bulduğunu belirtir.14 Hadis alimi Kettani&#8217;nin de Nazmü&#8217;l-Mütenasır isimli eserinde15 <em>&#8220;Hz. İsa (as)&#8217;ın inişinin kitap, sünnet ve icma-ı ümmet ile sabit olduğunu, bu husustaki hadislerin, ayrıca Deccal ve Mehdi hakkındaki hadislerin de mütevatir olduğunu&#8221;</em> savunduğu görülür. Tefsir alimi İbn-ü Atiyye el Gırnadi el Endülüsi&#8217;nin El Bahru&#8217;l Muhit adlı tefsirinde, <em>&#8220;Hz. İsa (as)&#8217;ın diri olduğu, ahir zamanda ineceği hususunda ümmetin ortak görüşünün bulunduğu ve bu konudaki hadislerin mütevatir olduğu&#8221; </em>ifade edilir.</p>
<p>Konu hakkında eserleri bulunan yazarların nakillerinden de anlaşılmaktadır ki hadis kaynakları çok zengindir. Dahası, Hz. İsa (as)&#8217;ın gelişinin ahir zamanda gerçekleşecek olan kıyamet alametlerinden olduğunu bildiren hadisler de Buhari, Müslim gibi ana hadis kaynaklarında yer almaktadır. Bu hadislerden bazıları şöyledir:</p>
<blockquote><p><strong>&#8220;Sizler on alameti görmedikçe hiçbir zaman Kıyamet kopmaz&#8230; Biri de İsa (as)&#8217;ın inmesi&#8230;&#8221;</strong> (Müslim, Kitabü-l Fiten: 39)</p></blockquote>
<blockquote><p><em>&#8220;Vallahi Meryem oğlu (Hz. İsa (as) Aleyhisselam), …hac yapmak veya umre yapmak yahut da her ikisini de yapmak için icabet edecektir.&#8221; </em>(Müslim, Hacc: 216, 1252)</p></blockquote>
<blockquote><p><strong>&#8220;Kıyamet on alamet görülmedikçe kopmaz: Duman, Deccal, Dabbetu&#8217;l arz, Güneş&#8217;in batıdan doğması, İsa&#8217;nın yeryüzüne inmesi&#8230;&#8221;</strong> (Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, 5. cilt, s. 362)</p></blockquote>
<blockquote><p><em>&#8220;Nefsim kudret elinde olan Allah&#8217;a yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa&#8217;nın adalet sahibi olarak inmesi yakındır&#8230;&#8221;</em> [Buhari, Kitabü&#8217;l-Büyu&#8217;: 102, Mezalim: 31, Enbiya 49; Müslim, İman: 242 (155); Ebu Davud, Melahim: 14 (4324); Tirmizi, Fiten: 54 (2234)]</p></blockquote>
<blockquote><p><strong>&#8220;İsa inecek; emirleri: &#8216;Haydi gel, bize namaz kıldır!&#8217; diyecek. Buna karşılık: &#8216;Kiminiz kiminizin emiridir. Bu, Allah&#8217;ın bu ümmete bir lütfu keremidir.&#8217; diyecek.&#8221;</strong>(Rudani, Büyük Hadis Külliyatı, 5. cilt, s. 380)</p></blockquote>
<blockquote><p><em>&#8220;Vallahi muhakkak ve muhakkak Meryem oğlu İsa inecek, hem adil bir hakem, adaletli bir hükümdar olarak inecek&#8230;&#8221;</em> (Sahih-i Müslim bi Şerhin-Nevevi, cilt 2, s.192; Kenzul Ummal, Kitabul-İman, Bab-ı Nüzul-i İsa İbn-i Meryem, 14/332)</p></blockquote>
<blockquote><p><strong>&#8220;İmamınız kendinizden olduğu halde, Meryem oğlu sizin içinize indiği zaman sizler nasıl olursunuz?&#8221;</strong> (Buhari, Enbiya 50, 3265, 3/1272; Müslim, İman: 71,155,1/136; Beyhaki, Esma ve Sıfat: 3265, 2/166)</p></blockquote>
<p><strong>İslam Alimleri Hz. İsa (as)&#8217;ın gelişini, akide (inanılan ve itikad edilen esas) konusu olarak değerlendirmektedirler:</strong></p>
<p>Ehl-i sünnetin inanç konularını açıklayan hemen tüm eserlerde, Hz. İsa (as)&#8217;ın kıyametten önce yeryüzüne geleceği, Deccal ile mücadele edip onu öldüreceği, gerçek din ahlakını dünyaya hakim kılacağı yer almaktadır. İslam alimleri, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de yer alan delilleri ve hadislerde bildirilen haberleri bir arada değerlendirerek, Hz. İsa (as)&#8217;ın dönüşüne inanmayı önemli bir inanç esası olarak kabul etmişlerdir. <strong>Ve konuyu şu şekilde açıklamaktadırlar:</strong></p>
<p><strong>1. </strong>Nisa Suresi&#8217;nin 157. ayetinde Allah,<strong> &#8220;&#8230; Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi&#8230;&#8221;</strong> diye bildirmiştir. Bu ayetle birlikte Kur&#8217;an&#8217;ın diğer pek çok ayetinde Hz. İsa (as)&#8217;ın Allah Katında diri olduğu bildirilmekte ve yeryüzüne ikinci kez geleceğine işaret edilmektedir. İslam alimleri bu konuda ittifakla, bunun aksini savunmanın hiçbir şekilde mümkün olmadığını söylemektedirler. Örneğin İbn Hazm bu ayeti tefsir ederken; <em>&#8220;Hz. İsa (as)&#8217;ın öldürüldüğünü söyleyen bir kimsenin mürted (İslam dininden dönen) veya kafir olacağını.&#8221; </em>vurgulamıştır.16</p>
<p><strong>2. </strong>Hz. İsa (as)&#8217;ın gelişi ile ilgili hadislerin, tevatür derecesinde ve bu konuda hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde açık olmaları Müslümanlar için çok önemli bir delildir. Üstelik bu konudaki hadislere karşı öne sürülebilecek -yani Hz. İsa (as)&#8217;ın yeniden gelmeyeceğini bildiren- tek bir farklı hadis dahi yoktur.</p>
<p><strong>3.</strong> Cabir İbn-i Abdullah&#8217;dan rivayet edilen <strong>&#8220;Mehdi&#8217;nin çıkışını inkar eden, muhakkak Muhammed (asm)&#8217;e indirilene küfretmiştir. Meryem&#8217;in oğlu İsa&#8217;nın inişini inkar eden de muhakkak kafir olmuştur. Deccal&#8217;in çıkacağını kabul etmeyen de muhakkak kafirdir.&#8221;</strong> hadisi de İslam alimleri tarafından kullanılan bir diğer delildir. Bu hadis, Şeyh Hace Muhammed Parisa&#8217;nın &#8220;Faslu&#8217;l Hitap&#8221;, Şeyh Ebu Bekir el Kelabazi&#8217;nin &#8220;Meani&#8217;l Ahbar&#8221;, İmam Süheyli&#8217;nin &#8220;er-Ravuzu&#8217;l Ünüf&#8221;, İmam Suyuti&#8217;nin &#8220;el-Arful Verdi fi Ahbaril Mehdi&#8221; gibi ünlü İslami kaynaklarda yer almaktadır. Ayrıca Şeyh Ebu Bekir, bu hadisin senetini de açıklamıştır: &#8220;Bize Muhammed İbni Hasen, ona Ebu Abdillah el-Huseyn İbni Muhammed, ona İsmail İbni Üveys, ona Malik İbni Ebes, ona Muhammed İbni Münkedir, ona da Cabir İbni Abdillah Hazretleri böylece bildirmişlerdir.&#8221;</p>
<p><strong>4. </strong>Hz. İsa (as)&#8217;ın gelişiyle ilgili hadisleri nakleden ravilerin çokluğu ve güvenilirlikleri de İslam alimlerinin dikkat çektikleri bir diğer husustur. Bu ravilerden bazıları şunlardır: Ebu&#8217;l Eşas es-Sanani, Ebu Rafi, Ebul Aliye, Ebu Ümametle Bahili, Ebud Derda, Ebu Hureyre, Ebu Malik el-Hudri, Cabir İbn Abdillah, Huzeyfe İbni Edis, Sefine, Katade, Osman İbnül As, Nafi İbni Keysani, Velid İbni Müslim, Ammar İbni Yasir, Abdullah İbni Abbas&#8230;</p>
<p>Tüm bu bilgiler sonucunda İslam alimleri Hz. İsa (as)&#8217;ın inişine ve gerçek din ahlakını dünyaya hakim kılacağına imanı, önemli inanç esaslarından biri olarak değerlendirmişlerdir.</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p>1. Yüce Kur&#8217;an&#8217;ın Çağdaş Tefsiri, Prof. Dr. Süleyman Ateş, 2. cilt, s. 49-50<br />
2. Elmalılı Hamdi Yazır, Tefsir<br />
3. Faslu&#8217;l-Makal fi Ref’i İsa Hayyen ve Nüzulihi ve Katlihi&#8217;d-Deccal, Muhammed Halil Herras, Mektebetü&#8217;s Sünne, Kahire, 1990, s. 20<br />
4. Taberi Tefsiri, İmam Taberi, 2. cilt, s. 528; cilt 1, s. 247<br />
5. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, Türdav, İstanbul, 2000, 3003<br />
6. Muhtasar-ı Seyyid-i Şerif, s. 46<br />
7. Fıkh-ı Ekber, Ebu Hanife, Nu&#8217;man b. Sabit (150/767), Çeviren: H. Basri Çantay, Ankara, 1982<br />
8. Levamiu&#8217;l Envaril Behiyye, es-Seffarini, 2/94-95; Nüzul-i Mesih Risalesi, Ahmet Mahmut Ünlü, Ekmel Yayıncılık, İstanbul, 1998, s.169<br />
9. Ruhu&#8217;l Meani, Seyyid Alusi, 7/60; Nüzul-i Mesih Risalesi, Ahmet Mahmut Ünlü, Ekmel Yayıncılık, İstanbul, 1998, s. 168<br />
10. İmam-ı Kevseri, Nazratün Abira, s.44-49; Nüzul-i Mesih Risalesi, Ahmet Mahmut Ünlü, Ekmel Yayıncılık, İstanbul, 1998, s. 167-168<br />
11. İbn-i Kesir, 1/578-582; Avnü&#8217;l Mabud, 11/457-464<br />
12. Sünen-i İbn-i Mace, 10/338<br />
13. Mukaddime, İbni Haldun, MEB Şark Islam Klasikleri, 2. cilt, s. 137-139<br />
14. Said Havva, 9: 445<br />
15. Nazmü&#8217;l-mütenasir fi&#8217;l-hadisi&#8217;l-mütevatir, el-Kettani Ebu&#8217;l-Fayd Muhammed b. Ca&#8217;fer el-Hasani, Halep, s.147; İslam İnancı Açısından Nüzul-i İsa Meselesi, Dr. Zeki Sarıtoprak, Çağlayan Yayınları, İzmir, 1997, s.108<br />
16. İlmü&#8217;l-Kelam, İbn Hazm, s.56-57; İslam İnancı Açısından Nüzul-i İsa Meselesi, Dr. Zeki Sarıtoprak, Çağlayan Yayınları, İzmir, 1997, s.53.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>sorularlaislamiyet.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isa-a-s-in-nuzulu-ve-mehdi-a-s-in-gelmesi-ile-ilgili-acik-ayet-var-midir/">İsa (a.s.)’ın nüzulü ve Mehdi (a.s.)’in gelmesi ile ilgili açık ayet var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/isa-a-s-in-nuzulu-ve-mehdi-a-s-in-gelmesi-ile-ilgili-acik-ayet-var-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hazreti Mehdi Hakkındaki Rivayetler &#8220;Mütevatir&#8221;dir &#8211; 1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hazreti-mehdi-hakkindaki-rivayetler-mutevatirdir-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hazreti-mehdi-hakkindaki-rivayetler-mutevatirdir-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jul 2015 15:20:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal]]></category>
		<category><![CDATA[Hazreti Mehdi Hakkındaki Rivayetler "Mütevatir"dir]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Mehdi]]></category>
		<category><![CDATA[Mütevatir Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi Hadisleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8692</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Mütevatir&#8221; ne demektir? Mehdi hakkında rivayet edilen hadislerin mütevatir olduğu hemen hemen bütün İslam alimleri tarafından kabul edilen bir gerçektir. Ancak, öncelikle &#8220;mütevatir hadis&#8221;in ne anlama geldiğini açıklamak gerekir. &#8220;Giriş&#8221; bölümünde de kısaca tarif ettiğimiz gibi, hadis bilimcilerine göre bir haber birçok kişi tarafından rivayet edilmişse ve bu ravilerin bir araya gelip haber uydurmaları, durumları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hazreti-mehdi-hakkindaki-rivayetler-mutevatirdir-1/">Hazreti Mehdi Hakkındaki Rivayetler “Mütevatir”dir – 1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1></h1>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8699" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images4.jpg" alt="Hazreti Mehdi Hakkındaki Rivayetler &quot;Mütevatir&quot;dir - 1" width="444" height="222" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images4.jpg 318w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images4-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" /></a>&#8220;Mütevatir&#8221; ne demektir?</strong></p>
<p>Mehdi hakkında rivayet edilen hadislerin mütevatir olduğu hemen hemen bütün İslam alimleri tarafından kabul edilen bir gerçektir. Ancak, öncelikle &#8220;mütevatir hadis&#8221;in ne anlama geldiğini açıklamak gerekir. &#8220;Giriş&#8221; bölümünde de kısaca tarif ettiğimiz gibi, hadis bilimcilerine göre bir haber birçok kişi tarafından rivayet edilmişse ve bu ravilerin bir araya gelip haber uydurmaları, durumları itibarıyle teknik olarak mümkün değilse buna &#8220;mütevatir&#8221; haber denilir. Mütevatir habere de &#8220;tevatür&#8221; adı verilir.</p>
<p>Bir kaynakta tevatür terimi şöyle tanımlanmaktadır:</p>
<p>&#8220;Tevatür&#8221;, kelime anlamı olarak &#8220;kuvvetli haber, içinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemaate dayanan kuvvetli haber&#8221; demektir. (Büyük Lugat-Tür-Dav, 3003)</p>
<p>Diğer çeşitli kaynaklarda da mütevatir kelimesinin anlamı şöyle açıklanmaktadır:</p>
<p>“Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün görülmeyen toplulukların birbirinden ve ilk topluluğun direk Resulullah (SAV)&#8217;dan rivayet ettiği hadisi şeriftir. Yakin (hiç şüphe edilmeyecek) bir ifade eder. Artık bu hadis hakkında &#8220;Acaba bu hadis Resulullah (SAV) tarafından söylenmiş midir?&#8221; diye bir şüpheye imkan yoktur.” (Ömer Nasuhi Bilmen, &#8220;Muvazzah İlm-i Kelam&#8221;, s. 53)</p>
<p><b><br />
&#8220;MÜTEVATİR HABER&#8221; </b>: Duyularla hissedilen bir şey hakkında yalan üzere ittifak etmeleri aklen mümkün olmayan bir kalabalığın verdikleri bir haber olup bizzat (yakini) ilim ifade eder. Böyle bir haber kat&#8217;i olarak sahih olup akideye taalluk eden meselelerde onunla amel vaciptir. (Mahmud Ebu Reyye, &#8220;Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması&#8221;, s. 300)<br />
<b>&#8220;MÜTEVATİR HADİS&#8221;</b>: Yalan üzerinde birleşmeleri adeten mümkün olmayan raviler topluluğunun (&#8220;cemm-i ğafir&#8221;), her nesilde, kendileri gibi bir topluluktan alıp naklettiği, işitme veya görmeye (&#8220;mahsûsat&#8221;) dayanan hadistir. Kesin bilgi ifade eder, amel vaciptir, reddi küfrü gerektirir, tetkik ve tenkid dışıdır.<br />
<b>Lafzen Mütevatir</b>: Bütün rivayetlerinde lafızları aynı olan hadistir ki &#8220;yok denecek kadar&#8221; azdır. &#8220;Men kezebe aleyye&#8230;&#8221; misalidir. Kayıt konmadan &#8220;mütevatir hadis&#8221; denince &#8220;lafzen mütevatir&#8221; anlaşılır.<br />
<b>Manen Mütevatir</b>: Aralarında ortak bir nokta bulunan değişik lafızlı hükümlerin, tevatür şartlarını taşıyan râvîlerce rivayet edilmesiyle ortaya çıkan &#8220;ortak manaya&#8221; denir. Mesela, 100 kadar değişik lafızlı hadisten çıkan bir mütevatir mana Resûlullah Aleyhissalatü ves`selâm`ın &#8220;ellerini kaldırarak dua ettiğidir.&#8221; (İsmail Lütfi Çakan, &#8220;Hadis Usulü&#8221;, İFAV, İstanbul 1993, s. 105-150)</p>
<p style="text-align: center;"><b>Mehdiyet Hadislerinin Mütevatir Olduğuna<br />
Dair Alimlerin İzahları</b></p>
<p>Bu konuyla ilgili çeşitli alimlerin görüşlerini aşağıda veriyoruz:<br />
<b>MUHAMMED B. RESUL BERZENCİ</b></p>
<p><b>Mehdi&#8217;nin varlığı ve ahir zamanda zuhur edeceği, Peygamber (S) ailesinden ve Fatıma (A) oğullarından oluşu, tevatür ölçüsüne ulaşan hadislerle açıklanmıştır ve bu hadisleri inkar etmenin hiçbir anlamı yoktur&#8230; </b>Tevatür ölçüsünü aşan, doğru ve açık hadislerde, Mehdi&#8217;nin Fatıma soyundan olup, dünya sona ermeden zuhur edeceği, zulüm ve haksızlıkla dolmuş olan dünyaya, adalet ve hakkaniyet getireceği, onun zamanında İsa Mesih&#8217;in gökten ineceği ve onun önderliğinde namaz kılacağı kanıtlanmış bulunmaktadır. (Muhammed b. Resul Berzenci, &#8220;el-İşaetü li Eşrat&#8217;is-Saeti&#8221;, s. 305)<br />
<b>ALAEDDİN ALİ B. HİŞAM MUTTAKİ HİNDİ</b></p>
<p>Allah&#8217;ın rahmeti sana olsun bil ki vaadedilen <b>Mehdi&#8217;nin var oluşunda hiç kuşku yoktur</b>. Üçyüz hadis ve eserle hatta daha fazlası ile bu kanıtlanmıştır. (Casim Mühelhil, &#8220;el-Burhan&#8221;, c. 1, s. 339)<br />
<b>ABDULMUHSİN BİN HAMD EL-ABBAD</b></p>
<p><b>Her Müslüman&#8217;ın, Peygamber‘in verdiği gaybi haberlere özellikle de Mehdi ve Deccal&#8217;ın zuhur edeceğine dair bildirdiği ön haberlere inanması, tasdik etmesi vaciptir. </b>Bu itibarla Mehdilik hakkındaki haberlerin çokluğu senetlerinin doğru oluşuna rağmen, onları tutarsız saymak mümkün değildir. Ancak bilgisizler, hak ile kavgalı olanlar veya onların senetlerini incelemekten aciz olanlar bu haberleri inkar ederler. Oysa o hadisleri doğrulamak Peygamber hazretlerine inanmanın bir parçasıdır. Çünkü onun sözlerini kabul etmek, ona inanmanın bir gereğidir. Ve Allah Kuran&#8217;da (Bakara Suresi, 2-4) müminleri övdüğü gaibe inanışın ta kendisidir. (Dr. Abdulmuhsin bin Hamd el-Abbad, &#8220;Mecellet&#8217;ül-Camiat-ül-İslamiyye&#8221;, yıl 1, sayı 3, s. 624-627)</p>
<p><b><br />
MUHAMMED NASREDDİN ALBANİ</b></p>
<p>Sözün özü şu ki, <b>Mehdi&#8217;ye inanmak, peygamberden aktarılan tevatür hadislere dayalı köklü bir inançtır ve ona inanmak vaciptir.</b> Çünkü Allah&#8217;ın buyruğunda (Bakara 2-4) takvalıların özelliklerinden olarak anlatılan gaibe inanmak inanışın bir parçasıdır. Cahillerden başkası bunu inkar etmez. Bu inanç kitap ve sünnette doğru kabul edilen inanışlar üzerine ölmeyi, Allah&#8217;tan diliyorum. (Muhammed Nasreddin Albani, &#8220;Mecellet&#8217;üt-Temeddün&#8217;il-İslami&#8221;, sayı 22, s. 646)<br />
<b>ŞEMSEDDİN MUHAMMED BİN AHMED SEFAREYNİ</b></p>
<p>Kıyamet gününün en büyük alametlerinden birisi de hakkında tevatür derecesini aşacak derecede hadis bulunan bir kişinin zuhur edeceğidir. İmamların sonuncusudur. Hz. peygamberden sonra peygamber olmayacağı gibi ondan sonra da imam olmayacaktır. Bu imam Fatıma oğullarındandır.</p>
<p><b>Birçok hadis hafızları, Mehdi&#8217;nin Peygamber soyundan olduğunu kabul etmişlerdir, böyle mütevatır bir konuya sırt çevirmek yakışık almaz. </b>Hak ehllinin inancına göre, Mehdi, İsa Mesih&#8217;ten ayrıdır. Mehdi, Mesih&#8217;ten önce zuhur edecektir. Bu konu Sünni bilginleri arasında onların inancından sayılacak kadar yaygınlık kazanmıştır. (Şemseddin Muhammed bin Ahmed Sefareyni, &#8220;Levaih&#8217;ül-Envar&#8217;ül-Behiyye&#8221;, c. 2, s. 74, 76, 86)<br />
<b>EBU ABDULLAH MUHAMMED B. CAFER İDRİSİ KETANİ</b></p>
<p>.<b>..Mehdi hakkındaki hadisler o kadar çoktur ki, tevatür ölçüsüne ulaşmaktadır ve bunları reddetmek uygun olmaz..</b>. Eğer uzun olacağından endişe duymasam, bu konuda bildiğim hadislerin hepsini buraya kaydederim. (Ebu Abdullah Muhammed b. Cafer İdrisi Ketani, &#8220;Nezm&#8217;ül Mütenasir min ahadis&#8217;il-Mütevatır&#8221;, s. 145 ve 146)<br />
<b>ŞEHABEDDİN AHMED B. MUHAMMED GUMARİ</b></p>
<p><b>&#8230;Mehdi&#8217;nin zuhur edeceğine inanmak vaciptir </b>, ona inanmak Peygamber&#8217;in buyruğunu doğrulamak için gereklidir. Nitekim bu konu Ehl-i Sünnet inanç kitaplarında kaydedilmiş ve kanıtlanmıştır. (Şehabeddin Ahmed b. Muhammed Gumari, &#8220;İbraz&#8217;ül-Vehm&#8217;ül Meknun&#8221;, s. 3 ve 4)<br />
<b>HASANEYN MUHAMMED MAHLUF EL-MISRİ</b></p>
<p><b>Müslümanlara sahih hadislere güvenerek Mehdi&#8217;nin ahir zamanda zuhur edeceğine tam olarak inanmalarını öğütlüyoruz. </b>Çünkü bunun aksi sözleri söyleyenlerin ne diyanet bilgileri vardır ne de gerçekte bu hadislere inanırlar. (Hasaneyn Muhammed Mahluf el-Mısri, &#8220;Seyyid&#8217;ül Beşer Yetaheddesü An&#8217;il-Mehdiyyi-Müntazar&#8221;, kitabın önsözü)<br />
<b>EB&#8217;UL-HASAN MUHAMMED B. HÜSEYİN ABURİ</b></p>
<p><b>Mehdi&#8217;nin zuhur edeceğine dair birçok raviden mütevatir hadisler nakledilmiştir. </b>Bu hadisler Mehdi&#8217;nin Peygamber ehli beytinden olduğunu, yedi yıl hüküm sürüp dünyayı adaletle dolduracağını, Mesih&#8217;in de ortaya çıkıp Deccal&#8217;i öldürmesinde ona yardım edeceğini ve Mehdi namaz kıldırırken İsa&#8217;nın onun arkasında namaz kılacağını vurguluyor&#8221; (Şemseddin Muhammed Kurtibi, &#8220;Tezkire&#8221;, s. 710)<br />
<b>EBU MUHAMMED HASAN B. ALİ EL-BERBEHARİ HANBELİ</b></p>
<p>&#8230;Ve Meryemoğlu İsa&#8217;nın gökten ineceğine, Deccal&#8217;i öldüreceğine ve <b>Muhammed oğullarından Kaim&#8217;in arkasında namaz kılacağına inanmak&#8230; </b>(Casim Mühelhil, &#8220;El-Burhan&#8221;, c 1, s. 426)<br />
<b>SAİD HAVVA</b></p>
<p><b>Araştırmacılar ahir zamanda ehli beytten bir halifenin olacağı anlaşmazlık göstermemişlerdir. İttifakla kabul edilen bu lider herkes tarafından Mehdi diye bilinenden başkası değildir. </b>Buna göre biz de geleceği bildirilen o özelliklerdeki halifeye inanıyor ve o zuhur ettiği zaman onun taraftarlarından olmaya niyetliyiz. Allah&#8217;tan bu niyetimizle bize yardımcı olmasını diliyoruz.&#8221; (Prof. Said Havva, &#8220;El-Akaid&#8217;ül-İslamiyye&#8221;, c. 2, s. 1021-1026)<br />
<b>MUHAMMED B. ALİ ŞEVKANİ</b></p>
<p>.<b>..Bunlar hiç kuşku yok ki mütevatir hadislerdir, peygamberin buyruğu hükmündedir.</b> Çünkü bu konuda içtihat yapılamaz ve kişisel hükümler geçerli değildir&#8230; <b>Buna göre Deccal ve Mesih hakkındaki rivayetler mütevatır olduğu gibi Mehdi hakkındakiler de mütevatirdir.</b> (Muhib b. Salih el&#8217;Bureyni, &#8220;Ikd&#8217;üd&#8217;Dürer Fi Ahbaril&#8217;Muntazar&#8221;, s. 14 ve 15)<br />
<b>ŞEYH HASAN ADVİ HAMZAVİ</b></p>
<p>Mehdi hakkındaki hadisler manevi tevatür ölçüsünü geçmiş, inkar edilmelerinin bir anlamı yoktur. (&#8220;Meşarik&#8217;ül-Envar&#8221;, f. 2, s. 115)<br />
<b>M. SIDDIK B. HASAN KUNUCİ</b></p>
<p><b>Fatımaoğullarından olan Mehdi hakkındaki hadisler tevatür ölçüsünden çoktur. </b>&#8220;Sünen&#8221;, &#8220;Müsned&#8221; ve &#8220;Mu&#8217;cem&#8221; kitaplarında mevcuttur. (Kunuci, &#8220;el-İzaetü&#8230;&#8221;, s. 94)<br />
<b>İBN TEYMİYE</b></p>
<p>Resulullah&#8217;dan, ahirzamanda çocuklarından ismi ismine, künyesi künyesine denk, yeryüzünü adaletle dolduracak birisinin çıkacağını haber veren <b>Mehdi hadislerinin hepsi sahihdir</b>. (İbn Teymiye, &#8220;Minhacü&#8217;s-Sünne&#8221;, c. IV, s. 291)<br />
<b>ZAHİDU&#8217;L-KEVSERİ</b></p>
<p>Mehdi, Deccal ve Mesih ile ilgili hadislerin tevatür derecesine ulaştığına dair rivayetlerde, hadis ilimleri hakkında bilgi sahibi bulunan kimselerce <b>şüphe götüren bir nokta değildir</b>. Gerçi bazı kelamcıların kıyamet alametlerine itikadın yani iman etmenin vacip olduğunu itiraf etmelerine rağmen bunlar bu konuya dair bazı hadisler hakkında şüphe uyandırmaktadırlar. Fakat bu onların hadis ilminde derinlemesine bir bilgiye sahip olmadıklarının neticesidir, başkası değil. (Muhammed Zahidul&#8217;l Kevseri, &#8220;Nazratun abire fi Mezaimi Men Yünkirü Nüzule İsa Kable&#8217;l Ahire&#8221;, s. 49)<br />
<b>MUHAMMED B. HASAN EL-ESNEVİ</b></p>
<p>Muhammed b. Hasan El-Esnevi (Menakibiş-Şafii) eserinde der ki; Mehdi hususunda, Resulullah (SAV)&#8217;den nakl edilen haberler tevatür halini almıştır&#8230; O&#8217;nun, ehli beytinden olacağı haber verilmiştir&#8230; (Muhammed B. Resul Al &#8211; Hüseyni El Berzenci, &#8220;Kıyamet Alametleri&#8221;, Pamuk Yanıları, Trc. Naim Erdoğan)</p>
<p><b>Ehl-i Sünnet İtikadına Göre<br />
Mütevatir Hadislere İnanmanın Gerekliliği</b></p>
<p>Mütevatir hadislere inanmanın gerekliliğini, mütevatir haberlerin dindeki önemini pek çok İslam alimi yazdıkları eserlerde vurgulamışlardır. Aşağıda çeşitli İslam alimlerinin bu konudaki görüşlerinden örnekleri veriyoruz:<br />
<b>ŞEHABETTİN İBN-İ HACER ASKELANİ</b></p>
<p>&#8220;Tevatür isnad ilminin konularından değildir. Çünkü isnad ilmi bir hadisin doğru olup olmadığını ravilerin kişiliğini ve vasıflarını iceleyerek ortaya koyar. Halbuki mütevatir bir haberin ricali (ravileri) incelemeye alınmaz, mütevatir hadise hiçbir sorgu yapılmadan amel etmek vaciptir.&#8221; (Dr. Subhi Salih, &#8220;Ulum&#8217;il-Hadis&#8221;, s. 151 ve 152)<br />
<b>MUHAMMED CEMALEDDİN EL-KASİMİ EL-DIMIŞKİ</b></p>
<p>&#8220;Bil ki doğrulukları ilmen isbat edilmiş bir zümre insanın rivayet ettiği hadis &#8220;Mütevatir&#8221;dir. Yani, bu kişilerin, tüm rivayet sınıflarında yalancılıkta elbirliği etmeleri ihtimali bulunmaz&#8230; Ravileri hakkında hiçbir münakaşaya girilmeden bu hadislere uyulması vaciptir.&#8221; (Muhammed Cemaleddin el-Kasimi el-Dımışki, &#8220;Kavaid&#8217;üt-Tahdis, min Fununi Mustah&#8217;il-Hadis&#8221;, s. 151)<br />
<b>NUREDDİN ATER</b></p>
<p>&#8220;Sahih veya Hasen hadislerin ravilerinde aranan adalet doğruluk gibi şartlar &#8220;mütevatir&#8221; hadis ravilerinde aranmaz. Çünkü bu hadisleri rivayet edenlerin sayısı o kadar çoktur ki, aklen bir araya gelip hadis uydurmaları mümkün olmaz. Bu nedenle hadis bilimcileri mütevatir hadisleri inceleme konusu yapmazlar. Onlara göre sadece bir hadisin doğruluğu veya geçerliliği inceleme konusu olur. Oysa mütevatir hadisin böyle bir şeye ihtiyacı yoktur&#8230; Bu ravilerinin yakin elde edilecek kadar çok oluşundandır. Bu da doğal ve zaruri bir olaydır. (Nureddin Ater, &#8220;Menhac&#8217;ün-Nakd fi Ulum&#8217;il-Hadis&#8221;, s. 405)<br />
<b>EBU ABDULLAH MUHAMMED B. CAFER İDRİSİ KETANİ</b></p>
<p>&#8220;Tüm ravileri, başında, ortasında ve sonunda normalde yalancılıkta elbirliği etmeleri mümkün olmayacak kadar çok olan haber &#8220;mütevatir&#8221;dir&#8230; Hadis bilimcileri mütevatir rivayet ravilerinin adil olmasını hatta Müslüman olmalarını bile şart koşmuyorlar&#8230; Baliğ, adil ve Müslüman sayılmaları, aynı şekilde yaşıyor olmaları gerekmiyor. Kafir, fasık, buluğa ermemiş olmaları caizdir. Herhangi bir özel sıfat taşımaları da şart koşulmamıştır.&#8221; (Ebu Abdullah Muhammed b. Cafer İdrisi Ketani, &#8220;Nezm&#8217;ül-Mütenasir min ahadis&#8217;il-Mütevatır&#8221;, s. 5-6-9)<br />
<b>EBU&#8217;S-SADAT MUHAMMED B. MUHAMMED EBU ŞOHBE</b></p>
<p>&#8220;Mütevatir haberlerde ravinini adil ve hatta Müslüman olması şart değildir. Çünkü mütevatirin kabul edilirlik gerekçesi anlatanların çok oluşudur. Nitekim bir şehir halkı bir olayın gerçekleştiğini haber verirlerse, sözleriyle kesin bilgi elde edilir.&#8221; (Dr. Ebu&#8217;s-Sadat Muhammed b. Muhammed Ebu Şohbe, &#8220;el-Vesit fi Ulumi ve Mustalah&#8217;il-Hadis&#8221;, s. 190)<br />
<b>EN-NEVEVİ</b></p>
<p>&#8220;Haber iki kısımdır: Mütevatir ve Ahad&#8230; Mütevatir haber, yalan üzere ittifak etmeleri mümkün olmayan bir kalabalığın yine kendisi gibi bir kalabalıktan naklettiği haber olup iki taraf (birinci tabaka ve ikinci tabaka) ve ortadakiler (bu ikisinin arasındakiler) eşittir. Bu kalabalık zanni olmayıp duyularla idrak edilen birşeyi haber verirler ve bu haber vermeyle yakini ilim hasıl olur. Muhakkiklerin genelinin da muvafık olduğu üzere tercih edilen görüş, tevatürün belli bir sayıyla sınırlandırılamayacağıdır.&#8221; (El-Cezairi, &#8220;Tevcihu&#8217;n-Nazar&#8221;, s. 33)</p>
<p style="text-align: center;"><b>Mütevatir Rivayetleri Reddetmenin<br />
İnkar Olduğuna Hükmeden Ehl-i Sünnet Alimleri</b></p>
<p>Buraya kadar bazı örneklerini aktardığımız ehl-i sünnet alimlerinin izahlarından, ahir zamanda Peygamber Efendimiz&#8217;in soyundan Mehdi adında mübarek bir zatın çıkacağına dair rivayetlerin mütevatir olduklarını gördük. Asılsız ve yalan olması akıl ve mantık açısından mümkün olmayan bu rivayetlere inanmanın gerekliliğini inceledik.</p>
<p>Durum böyleyken bazı İslam alimleri de, kesinlik arzetmelerinden dolayı, mütevatir hadisleri inkar etmenin doğrudan Hazreti Peygamber&#8217;i inkar etmek anlamına geleceğini belirterek, bunun da küfür olduğu şeklinde çok daha keskin bir hükme varmışlardır. Bu alimlerden bazılarının izahları şöyledir:<br />
<b>CELALEDDİN SUYUTİ</b></p>
<p>Biliniz ki: Her kim ister sözüyle, ister davranışı ile -fıkıhta belirtildiği üzere- (mütevatir hadisleri) inkar edip hüccet bilmezse kafir olur, İslam dairesinden çıkar; Yahudilerle, Hristiyanlarla ve Allah&#8217;ın dilediği grupla haşredileceklerdir. (Abdulgani Abdulhak, &#8220;Hücciyet&#8217;üs Sünnet&#8221;, s. 270, Miftah&#8217;ül Cennet&#8217;ten naklen)<br />
<b>EBU&#8217;L-FAZL ABDULLAH B. MUHAMMED EL-İDRİSİ</b></p>
<p>&#8220;&#8230;Çünkü, alimlerin aldığı karar gereğince her kim, Peygamber&#8217;den nakledilen hadisleri mütevatir olduğu kanıtlandıktan sonra, reddine dair kabul edilebilir bir gerekçe göstermeden inkar ederse kafir olur. (Ebu&#8217;l-Fazl Abdullah b. Muhammed el-İdrisi, &#8220;El-Mehdi-ül Muntazar&#8221;, s. 94, 95)<br />
<b>MUHAMMED EL-MEKKİ</b></p>
<p>Güvenilir ravilerin aktardıkları hadislerde Peygamber Mehdi&#8217;nin ahir zamanda zuhur edeceğini müjdelemiş, onun sıfatlarını ve zuhurunun belirtilerini açıklamıştır&#8230; Resulullah her kim vaadedilen Mehdi&#8217;yi inkar eder yalan sayarsa kafir olur denmiştir. (Alaaddin Ali b. Hişam Muttaki Hindi, &#8220;El-Burhan fi Alamati Mehdiyyi Ahirzaman&#8221;, c. 2, s. 865-876)</p>
<p>Aşağıdaki iki hadis de bu alimlerin vardıkları hükmü doğrular niteliktedir:</p>
<p>&#8220;Mehdi&#8217;nin çıkışını inkar eden,<br />
Muhammed&#8217;e indirileni inkar etmiştir&#8230;&#8221;</p>
<p>&#8220;&#8230;Mehdi&#8217;yi inkar eden şüphesiz kâfirdir.&#8221;</p>
<p>Bu hadisleri nakleden Ehl-i Sünnet kaynakları sırasıyla şunlardır:</p>
<p>1- <b>&#8220;Fevaid-ul Ahbar&#8221;</b>, Ebu Bekir Ahmed b. Muhammed İskafi (ölm: H. 260)</p>
<p>2- <b>&#8220;Cem&#8217;ul Ahadis-il Varide fi-l Mehdi&#8221;</b>, Hafız Ebu Bekir b. Hayseme, (ölm: H. 279)</p>
<p>3- <b>&#8220;Maani-l Ahbar&#8221;</b>, Ebu-l Bekir Muhammed b. İbrahim Kelabazi Buhari (ölm: 380)</p>
<p>4- <b>&#8220;Ravd-ul Enf ve Şerh-us Sire&#8221;</b>, Ebu Kasım Abdurrahman Süheyli (ölm: 581), c. 2, s. 431. (Malik b. Enes Muhammed b. Münkedir&#8217;den, o da Cabir&#8217;den rivayet etmiştir)</p>
<p>5- <b>&#8220;İkd-ud Durer fi Ahbar-il Mehdi-il Muntazar&#8221;</b>, Yusuf b. Yahya Makdisi eş-Şafii (ölm: 685), s. 157. <b>&#8220;Fevaid-ul Ahbar&#8221;</b>, İskafi ve <b>&#8220;Şerhu-s Sire&#8221;</b>, Ebu-l Kasım Süheyli&#8217;den naklen.</p>
<p>6- <b>&#8220;Feraid-us Simtayn&#8221;</b>, Şeyh İbrahim b. Muhammed Hamvini (ölm: 730), c. 2, s. 337, No. 585, <b>&#8220;Maani-l Ahbar&#8221;</b> Ebu Bekir Muhammed b. İbrahim&#8217;den naklen.</p>
<p>7- <b>&#8220;Lisan-ul Mizan&#8221;</b>, İbn-i Hacer Askalani (ölm: 852), c. 4, s. 147, Mısır Baskısı; s. 130, Haydarabad Baskısı, <b>&#8220;Maan-il Ahbar&#8221;</b>dan naklen.</p>
<p>8- <b>&#8220;el-Orfu-l Verdi Fi Ahbari-l Mehdi&#8221;</b>, Celaleddin Suyuti (ölm: 911), s. 161, <b>&#8220;Fevaid-ul Ahbar&#8221;</b>dan naklen.</p>
<p>9- <b>&#8220;el-Kavl-ul Muhtasar fi Alamât-il Mehdi-il Muntazar&#8221;</b>, İbn-i Hacer eş-Şafii el-Mekki (ölm: 974) s. 56, Şam, Zahiriye Kütüphanesindeki el yazmasından alınan kopya, Kum&#8217;daki Ayetullah Mar&#8217;aşi kütüphanesinde mevcuttur, (Fevaid-ul Ahbar ve Şerh-us Sire&#8217;dan naklen&#8230;)</p>
<p>10- <b>&#8220;el-Fetave-l Hadise&#8221;</b>, İbn-i Hacer-i Mekki s. 37.</p>
<p>11-<b> &#8220;el-Burhan Fi Alâmât-i Mehdi-i Ahir-iz Zaman&#8221;</b>, Muttaki Hindi (ölm: 975).</p>
<p>12- <b>&#8220;Levaih-ul Envar-il ilahiye&#8230;&#8221;</b>, Şeyh Muhammed b. Ahmet Sefarini el-Hanbeli (ölm: 1188), c. 2, Hz. Mehdi konulu &#8220;el-Faidet-ul Hamise&#8221; adlı bölümü; Hafiz İskafi&#8217;den naklen. (Adı geçen kaynakta ravi Cabir b. Abdullah&#8217;ın güvenirliği konusunda övgüyle söz edilmiştir.)</p>
<p>13-<b> &#8220;Yenâbi-ul Mevedde&#8221;</b>, Süleyman b. İbrahim Kunduzi (ölm: 1294), 78. Babın başları, Cabir b. Abdullah Ensari&#8217;den naklen.</p>
<p>14- <b>&#8220;el-İzae Li Ma Kâne ve Mâ Yekunu Beyne Yedey-is Sa&#8217;eh&#8221;</b>, Seyyid Muhammed Sıddık Kanuci Buhari (ölm: 1307) s. 137, <b>&#8220;Cem-ul Ahadis-il Varide Fi-l Mehdi&#8221; </b>İbn-i Hayseme ve <b>&#8220;Fevaid-ul Ahbar&#8221;</b> İskafi&#8217;den naklen.</p>
<p>15- <b>&#8220;El-Mehdiyyu&#8217;l Muntazar&#8221;</b>, Ebulfazl Abdullah b. Muhammed Sıddık (ölm: 1308), s. 94 <b>&#8220;Fevaid-ul Ahbar&#8221;</b>&#8216;dan naklen.</p>
<p style="text-align: center;"><b>Mehdiyet Hakkında Verilen Bazı Fetva Örnekleri</b></p>
<p>Bir önceki bölümde görüldüğü gibi, Mehdilik konusuyla ilgili hadisler tevatür derecesinde olup, hiçbir şüpheye yer bırakmadan bu konuya inanmanın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu konuyla ilgili dünyada fetva makamı olarak kabul edilen, büyük İslam alimleri tarafından oluşturulan, &#8220;Rabitat&#8217;ül-Alem&#8217;il-İslami&#8221; dairesinin, Şeyh Muhammed Muntasır el-Ketani başkanlığındaki İslami Fıkıh Kurulu tarafından verilmiş ve Şeyh Muhammed el-Kazzaz&#8217;ın imzasını taşıyan 23 Şevval 1396 (17. 10. 1976) tarihli fetvası şu şekildedir:</p>
<p>&#8220;&#8230;Çok sayıda sahabe peygamberden Mehdi hakkında hadis rivayet etmişlerdir. Örneğin Osman b. Affan, Ali b. Ebu Talib, Ümmü Seleme gibi yirmisini ben biliyorum ve onlardan başka daha birçok rivayet nakletmiştir. Ayrıca Peygamber sözü hükmünde olan sahabenin buyruğuda vardır. <b>Bu konuda içtihat edilemez ve aksi görüş belirtilemez.</b> Bu konudaki nebevi hadisler Süneni Ebu Davud, Tirmizi, İbn-i Mace ve İbni Asakir&#8217;in Tarih&#8217;i Dımışki ve diğer kitaplarda kayda geçmiştir.</p>
<p>Mehdi konusunda özel kitaplar da yazılmıştır: <b>&#8220;Ahbar&#8217;ül-Mehdi&#8221;</b>, <b>&#8220;Ebu Nuaym Kitabı&#8221;</b>, <b>&#8220;el-Vehm&#8217;ül-Meknun&#8221;</b> ve diğerleri gibi&#8230; Önceki ve bugünkü büyükler Mehdi hakkındaki hadislerin tevatür olduğuna tekit etmişlerdir: es-Sehavi &#8220;Feth&#8217;ül-Mugıys&#8217;da; İbni Teymiyye &#8220;Fetava&#8221;da ve Eb&#8217;ul-Abbas Mağrıbi &#8220;el-Vehm&#8217;ül-Meknun&#8221;da belirttikleri gibi&#8230;</p>
<p>Hafızlar ve muhaddisler, Mehdi hakkındaki hadislerin tevatür olduğuna yakin etmişlerdir. Sonuç olarak Mehdi&#8217;nin zuhur edeceğine inanmak vaciptir. Ehl-i sünnet ve cemaat inançlarından sayılmaktadır.<b>Sünnetten habersiz olan ve bidat koyuculardan başka hiçbir Müslüman bu inancı inkar etmez.</b>&#8221; (Muhammed Mehdi el-Horasan, &#8220;el-Beyan fi Ahbar-ı Sahibüzzaman Mukaddimesi&#8221;, s. 76-79)</p>
<p>Aynı şekilde, dünya çapında İslami konularda söz sahibi olan &#8220;İlim ve Fetva Konuları Daimi Kurultayı&#8221;nın, Şeyh Abdülaziz b. Baz, Şeyh Abdürrezzak Afişi, Şeyh Abdullah b. Suud ve Şeyh Abdullah b. Gadyan&#8217;ın da aralarında bulunduğu alimler tarafından verilen 2844 sayılı Mehdilik hakkındaki fetva şöyledir:</p>
<p>&#8220;Mehdi&#8217;nin zuhur edeceğini kanıtlayan rivayetler çoktur, hadis öncüleri birçok senetle bunları rivayet etmişlerdir. Ebu&#8217;l-Hasan el-Aburi, Allame Sefareyni ve Allame Şevkani gibi otoriteler bu hadislerin manevi tevatür olduğunu söylemişlerdir. Yüce Peygamber&#8217;in buyruklarında belirtilerini açıkladığı kişiden başkasını Mehdi olarak kabul etmek caiz değildir.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hazreti-mehdi-hakkindaki-rivayetler-mutevatirdir-1/">Hazreti Mehdi Hakkındaki Rivayetler “Mütevatir”dir – 1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hazreti-mehdi-hakkindaki-rivayetler-mutevatirdir-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Alimlerinin Mehdiyet Hakkındaki Görüşleri &#8211; 2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-alimlerinin-mehdiyet-hakkindaki-gorusleri-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-alimlerinin-mehdiyet-hakkindaki-gorusleri-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jul 2015 14:57:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alimlerinin Mehdiyet Hakkındaki Görüşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Mehdi Konusundaki Hadis-i Şeriflerin Kaynakları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8694</guid>

					<description><![CDATA[<p>İSLAM ALİMLERİNİN MEHDİYET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ Kütübü Sitte’de Yer Alan Mehdilik Hakkındaki Bazı Hadisler Bu bölümde, tarih boyunca çeşitli dönemlerde yaşamış İslam alimlerinin Mehdiyet hakkındaki görüşleri ve eserlerinde bu konuda aktardıkları rivayetlerden bir bölümü aktarılmaktadır. Bilindiği gibi Kütüb-ü Sitte (Altı Kitap), altı meşhur hadis kitabından oluşan hadis külliyatının tümüne verilen addır. Bu altı kitapta Peygamber Efendimiz (sav)’den rivayet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-alimlerinin-mehdiyet-hakkindaki-gorusleri-2/">İslam Alimlerinin Mehdiyet Hakkındaki Görüşleri – 2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images3.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8697" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images3.jpg" alt="İslam Alimlerinin Mehdiyet Hakkındaki Görüşleri - 2" width="502" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images3.jpg 318w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images3-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 502px) 100vw, 502px" /></a></strong></p>
<p align="center"><strong>İSLAM ALİMLERİNİN MEHDİYET</strong><br />
<strong> HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ</strong></p>
<div align="left">
<div align="left">
<p>Kütübü Sitte’de Yer Alan Mehdilik Hakkındaki Bazı Hadisler</p>
<p align="justify">Bu bölümde, tarih boyunca çeşitli dönemlerde yaşamış İslam alimlerinin Mehdiyet hakkındaki görüşleri ve eserlerinde bu konuda aktardıkları rivayetlerden bir bölümü aktarılmaktadır.</p>
<p align="justify">Bilindiği gibi <em>Kütüb-ü Sitte</em> (Altı Kitap), altı meşhur hadis kitabından oluşan hadis külliyatının tümüne verilen addır. Bu altı kitapta Peygamber Efendimiz (sav)’den rivayet edilen hadislerin doğru oldukları, bütün ehl-i sünnet alimleri tarafından tasdik edilmiştir.</p>
<p align="justify">Bu nedenledir ki Kütüb-ü Sitte ehl-i sünnet itikadına göre dinde Kuran’dan sonra gelen en önemli ikinci kaynaktır. Öyle ki alimler Kütüb-ü Sitte’nin güvenilirliğine binaen, bu külliyatta yer alan hadisleri inkar etmeyi Resulullah (sav)’i inkar etmekle eş tutmuşlardır. Kütüb-ü Sitte’de Mehdiyet hakkında pek çok hadis rivayet edilmiştir. Yalnızca Kütüb-ü Sitte’de yer alması dahi Mehdiyet konusunun, doğruluğu şüphe götürmeyen bir gerçek olduğunu ortaya koymaya yeterlidir.</p>
<p align="justify">Kütüb-ü Sitte’deki Mehdiyet ve ahir zamanla ilgili hadislerden bazı örnekleri aşağıda aktarıyoruz:</p>
<p align="justify"><strong>SAHİH-İ BUHARİ</strong></p>
<p align="justify"><em>İmam Muhammed bin İsmail Buhari (810-870)’nin sahih hadis kitabıdır. Kütüb-ü Sitte’nin en önemli kitabıdır. Ehl-i sünnet alimleri Sahih-i Buhari’yi Kuran-ı Kerim’den sonra İslam dininde en temel ikinci kitap olarak kabul etmektedirler. İçinde 7275 hadis vardır. İmam-ı Buhari bu sahih hadisleri yaklaşık 600 bin hadis-i şerif arasından seçmiş ve Sahih-i Buhari’yi onaltı senede yazmıştır.</em></p>
<p align="justify">….Ebû Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: “Geceleyin yürütüldüğüm zaman Mûsâ’ya kavuştum”. -Râvî dedi ki: Rasûlullah onu tavsîf etti.- “Bir de gördüm ki, o, Şenûe kabilesi erkeklerinden biri gibi karayağız, uzun boylu, düz saçlı bir zâttır.” Rasûlullah dedi ki: “Ben Hz. İsâ’ya da kavuştum.” Peygamber (sav) onu da tavsîf edip şöyle dedi: “<strong>Hz. İsâ, orta yapılı, sanki hamamdan çıkmış gibi al çehreliydi…</strong>“</p>
<p align="justify">…Bize Musa İbn Ukbe tahdîs etti ki. Nâfi’ şöyle demiştir: Abdullah ibn Umer (R) dedi ki: Peygamber (S) bir gün insanların arasında Deccâl Mesîh’i zikretti de şöyle buyurdu: “… Dikkat edin ki, <strong>Deccâl Mesîh’in sağ gözü şaşıdır. Onun gözü sanki salkımındaki emsalinden dışarı çıkmış, iri bir üzüm tanesi gibidir.</strong>“</p>
<p align="justify">…Bana ez-Zuhrî, Sâlim’den tahdîs etti kî, babası Abdullah ibn Umer Şöyle demiştir: Hayır Vallahi Peygamber (S) Hz. İsa için “Kırmızı (çehrelidir)” demedi. Lâkin o, şöyle buyurdu: “Ben uyumuştum, rüyâmda Ka’be’yi tavaf ediyordum. <strong>O sırada esmer, salıverilmiş düz saçlı bir kişi gördüm</strong>, iki kişi arasında onlara dayanarak iki tarafa bocalayarak sevk ediliyordu (tavafı böyle yapıyordu), <strong>başı da su damlatıyordu yâhud başı su akıtıyordu</strong>. Ben;</p>
<p align="justify">– Bu kimdir? diye sordum.</p>
<p align="justify">– Meryem oğlu’dur, dediler.</p>
<p align="justify">Ona yönelmek üzere yürüdüğüm sırada bir de kırmızı yüzlü, uzun boylu, başı kıvırcık saçlı, sağ gözü sakat, börtlek; sanki salkımındaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm tanesi. (Orada bulunanlara:)</p>
<p align="justify">– Bu kimdir? diye sordum.</p>
<p align="justify">– Bu, Deccâl’dir. dediler.</p>
<p align="justify">…Saîd ibnu’l, Müseyyeb, Ebû Hureyre (R)’den şöyle dediğini işitmiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: “<strong>Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, muhakkak ileride Meryem oğlu İsâ sizin içinize adaletli bir hakem olarak inecektir. O zaman o, salibi (haçı) kıracak haça tapınmayı kaldıracak), domuzu öldürecek (domuz eti yemenin haram olduğunu bildirecek), cizye vergisini kaldıracak, mal o kadar çoğalacak ki, hiçbir kimse mal kabul etmeyecek. Nihayet bir tek secde dünyâ ve dünyadaki herşeyden daha hayırlı olacaktır.</strong>“</p>
<p align="justify">…Bize el-Leys, Yûnus ibn Yezîd’den; o da İbn Şihâb’dan; o da Ebû Katâde el-Ensârî’nin himayesinde bulunan Nâfi’den tahdîs etti ki, Ebu Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasülullah (sav) şöyle buyurdu: “<strong>İmamınız (devlet başkanınız) kendinizden olduğu hâlde Meryem oğlu sizin içinize indiği zaman (İsâ da îmâmınıza uyduğunda) acaba sizler nasıl olursunuz?</strong>“</p>
<p align="justify">…ez-Zuhrî tahdîs edip şöyle dedi: Bana Saîd ibnu’l Müseyyeb haber verip şöyle dedi: Ebu Hureyfe (R) Rasûlullah (S)’tan şöyle buyurduğunu işitti: “<strong>Meryem oğu İsâ sizin içinize, hükmünde âdil bir hâkim olarak inmedikçe, salibi (haçı) kırmadıkça (haça tapınmayı kaldırmadıkça),</strong> domuzu öldürmedikçe (domuz eti yemenin haram olduğunu bildirmedikçe), cizye vergisini kaldırmadıkça ve mal hiçbir kimse kabul etmeyecek derecede dolup taşıncaya kadar kıyamet kopmaz.”</p>
<p align="justify"><strong><br />
SAHİH-İ MÜSLİM</strong></p>
<p align="justify"><em>Ebul-Hüseyn Müslim bin Haccac Kuşeyri (821-874)’nin sahih hadis kitabıdır. İmam Müslim, hadis alimlerinin en meşhurlarındandır. Hadislerini 300 bin hadis içinden seçmiştir. Sahih-i Müslim, Sahih-i Buhari’den sonraki en temel hadis kitabıdır. Bu iki temel kitap “Sahihayn” olarak adlandırılır.</em></p>
<p align="justify">… : Ebû Hureyre (R) den (şöyle demişdir) : Rasûlullah (S) şöyle buyurdu : “Rumlar, A’mâk yahut Dâbık mıntakalarına ininceye kadar kıyamet kopmaz. O vakit gelince Medine’den o günde yeryüzü halkının en hayırlılarından olan bir ordu Rumlara karşı çıkar. Müslüman ordusu Rumlara karşı harb nizâmında saf saf oldukları zaman, Rumlar Müslümânlara: Bizimle, bizden esîr olanlar -yahut esir alanlar- arasını boşaltın da biz onlarla harb edelim derler. Bu teklîfe karşı Müslümanlar: Hayır, Allah’a yemin ederiz ki biz sizlerle o kardeşlerimizin arasını boşaltıp açmayız derler. Ve akabinde Rumlarla muharebeye girişirler. Muharebede Müslümanların üçte biri münhezim olup kaçar ki Allah onlara ebediyyen tevbe ilham etmez. Müslüman ordusunun üçte biri öldürülür. Onlar, Allah indinde şehîdlerîn en fazîletlisidirler. Müslüman ordusunun üçte biri de fethe devâm ederler. Bunlar ebediyyen fitneye ma’rûz bırakılmazlar (yani aralarına bir fitne ve ihtilaf düşürülmez). <strong>İşte bunlar KONSTANTİNİYYE’yi (yanî İstanbul’u) feth ederler</strong>. Fethi müteâkib kılıflarını zeytun ağaçlarına asmış oldukları halde aralarında ganimetleri taksim ederlerken şeytân birdenbire onların içinde bir sayha atarak : ‘Deccâl Mesih sizin ehl ve iyâliniz içinde sizin yerinize geçip halefeniz olmuştur’ der. Bu sözler bâtıl ve yalan olduğu halde Müslüman askerler yola çıkarlar. Nihayet Şam’a geldikleri zaman çıkıp da harb için hazırlık yapmaktalar ve şaftlarını düzeltmekte bulundukları sırada birdenbire namaza ikâmet yapılır. <strong>Hemen Meryem oğlu İsa Aleyhisselâm iner ve Peygamberlerinin sünnetini alıb tâbi’ olmak için o Müslüman cemaatının yanına gelir.</strong> İşte o sırada Allah’ın düşmanı olan Deccâl Mesîh, İsâ’yı görünce tuzun suda erimesi gibi erir. Şayet Hz. İsâ onu terk edip bırakmış olsaydı kendi kendine helak oluncaya kadar erîyip gidecekti.”</p>
<p align="justify">… Huzeyfet’bnu Esid (R) dedi ki: Peygamber (S) bir gazvede idi. Bizler de ondan daha aşağı bir yerde bulunuyorduk. Derken Peygamber (sav) apansızın bizim yanımıza çıkageldi ve:</p>
<p align="justify">-Ne konuşuyorsunuz? diye sordu. Bizler:</p>
<p align="justify">-Kıyameti konuşuyoruz dedik. Peygamber (sav):</p>
<p align="justify">Daha evvel on âyet (yani alâmet) meydana gelmedikçe kıyamet kopmaz: Meşrıkda bir yer çökmesi, Mağribde bir yer çökmesi, Arab yarımadasında bir yer çökmesi olmak üzere üç tane yer çökmesi; Duhân, Deccâl, Dâbbetu’1-ard (yer hayvanı), Ye’cûc ve Me’cûc’un çıkması, Güneş’in garbdan (batıdan) doğması, Aden arazîsinin en uzak yerinden çıkıp insanları göç ettirecek olan bir ateş! buyurdu.</p>
<p align="justify">Şu’be dedi ki: Bana Abdulazîz ibn Rufey’, Ebu’t-Tufeyl’den, o da Ebû Sarîha’dan Peygamber (sav)’i zikretmiyerek bunun benzerini tahdîs etdi. Buradaki iki râvînin biri onuncu alâmet hakkında: <strong>Meryem oğlu İsâ Aleyhisselâm’ın inmesidir dedi.</strong></p>
<p align="justify">… Bunun üzerine Deccâl o kavimden geri döner gider. Müteakiben o kavim az yağmurlu bir kıtlık musibetine çatarlar. Ellerinde mallarından hiç bir şey kalmaz. Deccâl, bir harabeliğe uğrar da ona hitaben: Hazinelerini meydana çıkar! der. Akabinde o harabeliğin hazineleri balarısı cemaatlarının kendi arı beyleri arkasına tâbi’ olup gitmeleri gibi onun arkasından giderler. Sonra o, yetişkin, gençlik dolu bir civanmerd çağırır, onu kılıçla vurub iki parça hâlinde keser de parçalan bir ok atımı mesafesi kadar biribirinden ayırır. Sonra Deccal, parçaladığı genci çağırır, o da hemen yüzü parıldayarak ve güler halde yönelir gelir. Deccal bu işle meşgul bulunduğu sırada <strong>birdenbire Allah Mesih ibn Meryem’i gönderir, O da Dımaşk’ın doğu tarafındaki Beyaz Menare yanına herd boyası ile boyanmış iki parça elbise içinde ellerini iki meleğin kanadları üzerine koymuş vaziyette iner.</strong> Başını aşağıya eğince su damlatır, yukarıya kaldırdığı zaman da ondan iri inci dânesi gibi duru ve güzel bir su iner. Artık hiç bir kâfir için onun nefesinin rüzgârını diri olduğu halde bulması mümkün olmaz. Onun nefesi de gözünün göreceği yere kadar ulaşır. Müteâkiben Hz. İsa, Deccâl’ı arar; ve nihayet onu Beytu’l-Makdis’e yakın bir yer olun Babu Lurid denilen mevkide yetilerek etkisiz hale getirir. Sonra Meryem oğlu İsa Aleyhisselam’a Allah’ın Deccal şerrinden korumuş olduğu bir kavm gelir, Hz. İsa onların yüzlerine eliyle dokunup mesh eder. Ve onlara cennetdeki derecelerini söyler. Onlar bu hal üzere bulundukları sırada birdenbire Allah Hz. İsa’ya: Ben şimdi bana âid olan bir takım kullar çıkardım ki hiç bir kimsenin onlarla harb etmeğe kudred ve kuvveti yokdur. Binâenaleyh sen civarında bulunan kullarımı Tûr’da iyice muhafaza et, orasını kendileri için muhkem bir sığınak ve kal’a yap! diye vahyetti. Ve Allah Ye’cûc ve Me’cüc’u gönderir. Halbuki onlar her bir tepeden süratle yürür geçerler (el-Enbiyâ: 96) onların ilk kafileleri Taberiye gölüne uğrarlar da onda bulunan suyun hepsini içiverirler. YE’CÛC VE ME’CÛC kalabalığının sonu oraya uğrar da: ‘Yemîn olsun bir defasında burada bir su vardı’ derler. Allah’ın Peygamberi İsa ile onun yardımcıları çepçevre ihata olunurlar. Nihayet onlardan herhangi birine bir öküz başı, bugün birinizin yüz dinarından daha hayırlı olur. Müteakiben Allah’ın Peygamberi İsa ve arkadaşları Allah’a rağbet -yahut dua- ederler. Allah, düşman askerleri içine deve ve davarların burunlarında olan bir burun kurdu gönderir de neticede hepsi, bir tek nefesin ölümü gibi ölüp helak olurlar. Sonra Allah’ın Peygamberi (sav) ile onun sahâbîleri yere inerler. Artık onlar arz üzerinde YE’CÛC ve ME’CÛC fertlerinin yağlarının ve pis kokularının doldurmadığı bir karış yer bulamazlar. Allah’ın Peygamberi Hz. İsa ile onun sahabîleri Allah’a rağbet ve dua ederler…</p>
</div>
</div>
<ul>
<li>
<div align="justify">242- (155)……….: Ebu Hureyre (RA) şöyle demiştir: Resulullah (SAV) buyurdu ki: “<strong>Hayatım yed’inde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem oğlu (İsa Aleyhisselam)’ın adil bir hakim olarak sizin içinize inmesi muhakkak yakındır. </strong>O, salibi (haçı) kıracak (haça tapınmayı kaldıracak), domuzu öldürecek (domuz eti yemenin haram olduğunu bildirecek), cizyeyi kaldıracaktır. (O zaman) mal o kadar çoğalıp taşacak ki, hiç kimse mal kabul etmez olacaktır.</div>
</li>
<li>
<div align="justify">243- ……….: Ebu Hureyre (RA) dedi ki: Resulullah (SAV) şöyle buyurdu: “<strong>Allah’ a yemin ediyorum, Meryem oğlu, adil bir hakim olarak muhakkak inecek,</strong> haçı muhakkak kıracak (haça tapınmayı kaldıracak), domuzu muhakkak öldürecek (domuz eti yemenin haram olduğunu bildirecek), cizye vergisini muhakkak kaldıracaktır. (O zaman) genç dişi develer muhakkak terkolunacak, onlara rağbet edilmeyecek, bütün düşmanlıklar, buğzlaşmalar ve hasedleşmeler muhakkak zail olup gidecektir. O, muhakkak mala çağıracak (yahut insanlar mala çağrılacaklar) fakat malı hiçbir kimse kabul etmeyecektir.”</div>
</li>
<li>
<div align="justify">244- ……….: Ebu Hureyre (RA) dedi ki: Resulullah (SAV): “<strong>İmamınız (devlet reisiniz) kendinizden olduğu halde Meryem oğlu (İsa aleyhisselam) içinize indiği (imamınıza iktida ettiği) zaman acaba nasıl olursunuz?” buyurdu.<br />
</strong></div>
</li>
<li>
<div align="justify">245- ……….: Ebu Hureyre (RA) şöyle demiştir:<br />
Resulullah (SAV): “<strong>Meryem oğlu (İsa aleyhisselam) içinize indiği ve size iktida ettiği zaman sizler nasıl olacaksınız?</strong>” buyurdu.</div>
</li>
<li>
<div align="justify">246- ……….: Ebu Hureyre (RA) den: Resulullah (SAV): “<strong>Meryem oğlu (İsa aleyhisselam) içinize indiği ve sizden (birini) imam yaptığı zaman haliniz nasıl olacaktır?”</strong> buyurdu.</div>
</li>
<li>
<div align="justify">247- (156)……….: Cabiru’bnu Abdillah (RA) şöyle demiştir:<br />
Peygamber (SAV) den işittim, buyuruyordu ki: “Ümmetimden bir taife kıyamet gününe kadar hak üzerinde mukatele ederek muzaffer olmakta devam edecektir.” Nihayet Meryem oğlu İsa iner ve<strong>Müslümanların emiri ona: Gel, bize namaz kıldır, der. Bunun üzerine İsa: Hayır, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak sizin bir kısmınız diğer bir kısım üzerine emirlersiniz, der.</strong></div>
</li>
</ul>
<div align="left">
<div align="left">
<p align="justify"><strong>SÜNEN-İ TİRMİZİ</strong></p>
<p align="justify"><em>Hadis alimlerinden Muhammed bin İsa Tirmizi (824-893) tarafından derlenmiş sahih hadis kitabıdır. Altı cilttir. Tirmizi, meşhur hadis alimleri ve imamlarından olup, hadis ezberinde şöhrete ulaşmıştır. Aslen, Ceyhan Nehri’nin doğusunda bulunan “Tirmiz” şehrinin Bug köyünde doğmuş, hadis tahsili için, Horasan, Irak, Hicaz gibi yerlere seyahatlerde bulunarak, Muhammed b. İsmail el-Buhari’den ders almış ve aynı zamanda beraberce bazı hadis alimlerinden ilim tahsil etmişlerdir, Ahmed b. Hambel, ed-Daremi ve üçüncü asır hadis alimlerinden yararlanmıştır. Eş-Şemail, el-İlel, et-Tarih ve el-Camiu’s-Sahih adlı kitapları bunlardandır. Özellikle onun bu son kitabı, ehl-i sünnette büyük değere ve şöhrete sahiptir. Aynı zamanda Kütüb-ü Sitte’den de biridir. Bu kitabıyla ilgili birçok şerhler yazılmıştır. Sünen’in dördüncü cildinde, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm hakkında hadisler nakletmiştir.</em></p>
<p align="justify">Sevban (r.a)’den rivayete göre, Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ümmetim için tek korkum sapık ve saptırıcı devlet adamlarının çıkmasıdır. Sevban Resulullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu da söyledi: Ümmetimden bir cemaat Allah’ın emri tahakkuk edinceye kadar batıla galebe çalarak hak üzere devam edeceklerdir. Onları yardımsız bırakanlar onlara zarar veremeyeceklerdir.</p>
<p align="justify"><span id="more-220"></span>Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)’dan rivayete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “<strong>Ehl-i Beytimden ismi ismime benzeyen bir kişi Arapların başına geçip idarelerini eline alıncaya kadar dünyanın sonu gelmeyecektir.</strong>“</p>
<p align="justify">Abdullah b. Mes’ud (r.a)’den rivayete göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “<strong>Ehl-i Beytimden ismi ismime benzer bir kişi iş başına geçecektir</strong>.” Asım diyor ki: Ebû Salih, Ebû Hüreyre’nin şöyle dediğini bize aktardı: “<strong>Dünyanın bir günlük ömrü kalmış olsa bile o kimsenin başa geçmesi için Allah o günü uzatır.</strong>“</p>
<p align="justify">Ebû Saîd el Hudrî (r.a)’den rivayete göre şöyle demiştir: Peygamberimiz (sav)’den sonra bir olay çıkacağından korktuk ve Rasûlullah (s.av.)’e sorduk, buyurdular ki: “<strong>Ümmetimin arasında Mehdî çıkacaktır, beş veya yedi veya dokuz (şüphe eden ravi Zeyd’tir) yaşayacaktır.</strong> Ebu Saîd diyor ki: “Bu müddet nedir?” diye sorduk. Rasulullah (s.a.v) “Senedir” buyurdu, ve şöyle devam etti “<strong>Bir kimse o Hz. Mehdi (a.s.)’ye gelecek ve Ey Mehdi bana ver bana ver, diyecek Hz. Mehdi (a.s.) de onun elbisesinin eteğiyle taşıyabileceği kadar eteğini dolduracaktır.”</strong></p>
<p align="justify">Ebû Hureyre (r.a)’den rivayete göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “<strong>Canım, Kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki Meryem oğlunun adaletli bir hakem olarak size inmesi pek yakındır. O gelince haçı kıracak (haça tapınmayı kaldıracak), domuzu öldürecek (domuz eti yemenin haram olduğunu bildirecek), cizyeyi kaldıracak, mal o derece çoğalacak ki kimse onu kabul etmeyecektir.</strong>“</p>
<p align="justify">Mücemma b. Cariye el Ensari (r.a)’den işittim şöyle diyordu: <strong>“Meryem oğlu İsa, Deccâl’i “Bab-ı Lûd” denilen yerde yok edecektir.”</strong></p>
<p align="justify">… Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Sizin için korktuğum şey Deccâl’den başkadır.” Eğer Deccâl ben sizin aranızda iken çıkarsa onu sizin yerinize ben delillerle mağlub ederim. Ben aranızda yokken çıkarsa her Müslüman kendi delilleriyle kendisini savunacaktır. Ben tüm Müslümanları onun şerrinden Allah’a emanet ediyorum. “<strong>Deccâl, kıvırcık saçlı bir delikanlı şeklindedir, gözü dışarıya çıkmış şekildedir</strong>. Abdulazza b. Katan’a benzer. <strong>Sizden kim onunla karşılaşırsa Kehf Suresi’nin ilk âyetlerini okusun.</strong> Rasûlullah (s.a.v.), konuşmasına şöyle devam etti: Deccâl, Şam ile Irak arasından çıkacaktır, sağ sol her tarafı çabucak bozmaya çalışacaktır. Ey Allah’ın kulları o günleri görürseniz Allah’ın dini üzerinde kalmaya özen gösterip dininizde sebat ediniz.</p>
<p align="justify"><strong><br />
SÜNEN-İ EBU DAVUD</strong></p>
<p align="justify"><em>Hadis alimlerinden Hafız Ebu Davud Süleyman bin Eş’as Sicistani (817-888)’nin sahih hadislerden derlediği kitabıdır. Kitap, 4800 hadisten oluşmaktadır. İmam aslen İran’ın Sistan şehrindendir. Genç yaşta ilim tahsil etmek için seyahatler yapmış, Zehebi’nin, nakline göre Hicri 220 senesinde Bağdat’ta Ahmed İbn-i Hanbel’den ilim tahsil etmiştir.</em></p>
<p align="justify"><em>Birçok muhaddisten de hadis dersleri alarak büyük hadis alimlerinden biri olmuştur. Kendisinden, Tirmizi, Nesai, hatta üstadı Ahmed İbn-i Hanbel bile hadis nakletmişlerdir.</em></p>
<p align="justify"><em>Daha sonra birçok şehirde ikamet ettikten sonra, Abbasi halifelerinden el-Vasik’in daveti üzerine, Basra’ya yerleşerek burada vefat etmiştir. Onun, hadisle beraber başka konularda da eserleri bulunmaktadır.</em></p>
<p align="justify"><em>Eserleri arasında meşhuru da Kütüb-ü Sitte’den olan, “Sünen-i Ebu Davud” adıyla bilinen, Sünen’idir. Nakle göre, Peygamber-i Ekrem sallâ’llâu aleyhi ve salih’in sünnetini muhafaza etmek için yarım milyon hadis arasından bu kitaptaki hadisleri seçerek derlemiştir.</em></p>
<p align="justify"><em>Müellif bu kitabında, Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili babının “Kitabu’l-Mehdi” bölümünde; Hz. Mehdi (a.s.)’nin özellikleri, zuhurunun alametleri, zuhurundan sonra neler yapacağı konularıyla ilgili olarak, on üç hadis nakletmiştir.</em></p>
<p align="justify">Ali (b. ebi Talih) (r.a)’dan; Rasulullah (s.a)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.</p>
<p align="justify">Dünyanın ömründen sadece bir gün kalsa bile <strong>Allah (c.c) benim Ehl-i Beytimden bir adam gönderecektir. O dünyayı, (daha önce) zulümle olduğu gibi adaletle dolduracaktır.</strong></p>
<p align="justify">Ümmü Seleme (r.a) şöyle demiştir: Resululah (s.a)’ı şöyle derken işittim:</p>
<p align="justify"><strong>“Hz. Mehdi (a.s.) benim ailemden, Fatıma’nın oğullarındandır.”</strong></p>
<p align="justify">Ebu İshak’tan rivayet edildiğine göre;</p>
<p align="justify">Hz. Ali (r.a) oğlu Hasan’a bakıp şöyle demiştir:</p>
<p align="justify">“Benim şu oğlum, Resulullah (s.a)’ın isimlendiği gibi seyyiddir. <strong>Onun sulbünden adı nebimizin adından olan, ona yaratılışta değil huyda benzeyen bir adam gelecektir.”</strong></p>
<p align="justify">…Ebu Said el Hudri (r.a)’dan rivayet edildiğine göre, Rasullullah (s.a) şöyle buyurmuştur:</p>
<p align="justify">“Hz. Mehdi (a.s.) ben(im neslim)dendir. <strong>O açık alınlı ve ince burunludur.</strong> Dünyayı zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracak ve yedi sene hüküm sürecektir.”</p>
<p align="justify">Resulullah (s.a)’ın hanımı Ümmü Seleme (radıyallahu anh)’dan Resulullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:</p>
<p align="justify">“Bir halife öldüğünde kargaşa çıkacak. Medinelilerden birisi, Medine’den çıkıp Mekke’ye kaçacak. (Ama) Mekkelilerden bazı insanlar onu (bulunduğu yerden) çıkarıp, istemediği halde (Kabe’de) Rükun ile Makam-ı İbrahim arasında ona biat edecekler. Şamlılardan onun üzerine bir ordu gönderilecek, ama o ordu Mekke ile Medine arasındaki Beyda denilen yerde yere batacak. İnsanlar bunu görünce Şam’ın ebdali ile Iraklıların asaibi (Şam ve Irak’ın hayırlı salih kulları) ona gelip biat edecek. Sonra Kureyş’ten dayıları Kelb (kabilesinden) olan bir adam çıkıp, o biat edenler üzerine bir ordu gönderecek. Fakat biat edenler Ben-i Kelb’linin gönderdiği orduya galip gelecekler. Bu ordu, Kelb’in gönderdiği bir ordudur. (o zaman) Kelb’in ganimetinde hazır bulunmayana yazık!<strong>… Halife olan zat (Hz. Mehdi (a.s.)), malı taksim edecek. İnsanların bir kısmı Peygamberlerinin Sünneti ile amel edecek. İslamiyet yeryüzüne tamamen yerleşecek. (Hz. Mehdi (a.s.)) yedi sene kalıp sonra vefat edecek ve Müslümanlar namazını kılacaklar.</strong>“</p>
<p align="justify">Bize Müsedded haber verdi. Onlara Ömer b. Abîd haber vermiş. Bize Ebu Bekir, yani lbn-i Ayaş haber verdi. (H) bize Müsedded haber verdi, bize Sûfyân’dan Yahya haber verdi (H). Bize Ahmed b. İbrahim haber verdi. Bize Ubeydullah b. Musa haber verdi.</p>
<p align="justify">Bize Zaide haber verdi. (H) Bize Ahmed b. İbrahim haber verdi, bana Ubeydullah b.Mûsa Fıtri’dan haber verdi. dedi. (Rivâyetlerdeki) mâna aynıdır. Bunların hepsi Asım’dan, Asım. Zir’den o da Abdullah b.Mesudi (r.a) vasıtasıyla Rasûlullah (s.a)’den rivayet etmiştir; Rasûlullah (s.a) söyle buyurmuştur:</p>
<p align="justify"><strong>“Dünyada sadece bir gün kalsa, -Zaide, hadisinde şöyle dedi. Allah o günü uzatır da – sonra bütün raviler ittifak ettiler.- O günde benden veya Ehl-i Beytimden, adı adıma, babasının adı da babamın adına uyan bir adam gönderir.”</strong></p>
<p align="justify">Fıtr hâdisinde şu ilâve vardır:</p>
<p align="justify">O şahıs “dünyayı, zulümle dolduğu gibi, adâletle dolduracaktır”. Süfyan hadisinde şöyle dedi. Araplara, adı adıma uyan Ehl-i Beytimden biri hakim olmadıkça dünya son bulmayacak, – veya gitmeyecek-</p>
<p align="justify">Ebu Davûd der ki; Ömer ve Ebu Bekr’in (rivayetleri) Süfyân’ın (rivayetinin) aynıdır, yani son ilâve, bunların rivayetinde de vardır.</p>
<p align="justify">Ebu İshak’tan rivayet edildiğine göre;</p>
<p align="justify">Hz. Ali (r.a) oğlu Hasan’a bakıp şöyle demiştir</p>
<p align="justify">“Benim şu oğlum Rasûlullah (s.a)’in isimlendiği gibi seyyiddir. <strong>Onun sulbünden, adı Nebîmizin adından olan, ona yaratılışta değil, huyda benzeyen bir şahıs gelecektir.</strong>“</p>
<p align="justify">Hz. Ali kıssayı zikretti, “Dünyayı adaletle dolduracak…” dedi.</p>
<p align="justify">Harun şöyle dedi: Bize Amr b. Abi Kays Mutarrıf b. Tariften o ebî Hasen’den, o da Hilal b. Amr’dan şöyle dediğini rivayet etti:</p>
<p align="justify">Maveraünnehir’de el-Haris b. Harras adında bir adam çıkacak. Onun (ordusunun) önünde Mansur denilen birisi bulunacak, Kureyş’in Rasûlullah’a imkan verdiği gibi Al-i Muhammed’e (Hilâfetine) imkân verecek – veya hazırlayacak, her mü’minin ona yardım etmesi veya onun davetini kabul etmesi vaciptir.</p>
<p align="justify"><strong>SÜNEN-İ İBNİ MACE</strong></p>
<p align="justify"><em>Hadis alimlerinden Ebu Abdullah Muhammed bin Yezid (824-886)’in sahih hadis kitabıdır. İbn-i Mace, meşhur hadis imamlarından olup, hadis ilimlerini araştırmak için Gazvin’den Bağdat, Basra, Mekke, Kufe, Şam, Mısır ve Rey gibi şehirlere seyahatler yapmıştır.</em></p>
<p align="justify"><em>Tarih, tefsir ve hadis ilmi sahasında birçok eseri vardır. En meşhur kitabı, iki ciltlik Sünenü’l-Mustafa’dır ki Sünen-i İbn-i Mace olarak tanınmaktadır. Ehl-i Sünnet’in, Kütüb-ü Sitte diye anılan hadis kaynaklarından biridir. Bu kitabının, “el-Fiten” babının bir bölümünde, İmam Mehdi aleyhi’s-selâm ile ilgili hadisleri nakletmiştir.</em></p>
<p align="justify">“… Huzeyfe bin Esîd Ebî Serîha (Radıyallâhü anh)’den; şöyle demiştir:</p>
<p align="justify">(Bir gün) biz (sahâbiler) kıyamet günü (halleri) hakkında (kendi aramızda) müzâkere ederken Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (yukarımızdaki) bir odadan inip üzerimize geliverdi ve :</p>
<p align="justify"><strong>(Şu) on büyük alâmet vuku bulmadıkça kıyamet kopmayacaktır: </strong>Güneş’in batı tarafından doğması, Deccâl, Duhân, Dâbbe(tü’l-Ard), Ye’cûc ile Me’cûc, <strong>İsâ bin Meryem’in (gökten inip meydana) çıkması,</strong> biri doğuda, biri batıda ve biri Arap yarımadasında olmak üzere üç Hufûs (yâni arz’ın çökmesi) ve Ebyene’nin Aden memleketinin en uzak yerinden çıkıp insanları Mahşer (yerin)e sevkeden öyle bir ateş ki insanlar geceleyince o da onlarla beraber geceler ve insanlar öğle vakti uyuyunca o da onlarla beraber uyur.”</p>
<p align="justify">“… Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :</p>
<p align="justify"><strong>İsa bin Meryem (Muhammedi) âdil bir hâkim ve adaletli bir imâm (devlet başkanı) olarak (gökten yere) inmedikçe kıyamet kopmayacaktır. </strong>O, (indiğinde) haçı kıracak (haça tapınmayı kaldıracak), domuzu öldürecek (domuz eti yemenin haram olduğunu bildirecek), cizyeyi kaldıracaktır. Mal da o kadar çoğalacaktır ki hiçbir kimse mal kabul etmeyecektir.</p>
<p align="justify">Ali (Radıyallahu anh)’den rivayet edildiğine göre, Resulullah (Sallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:<strong>“El-Mehdi bizden, Ehl-i Beytdendir. Allah onu bir gecede ıslah eder (yani tevbesini kabul eder, veya feyizler ve hikmetlerle donatır).</strong></p>
<p align="justify">“… Abdullah (bin Mes’ûd) (Radıyallâhü anh)’den; şöyle demiştir:</p>
<p align="justify">Benim Ehl-i Beytim, muhakkak (ev halkım) benden sonra belâ, kaçırılma ve sürgüne uğrayacaktır. Nihayet beraberinde siyah bayraklar bulunan bir kavim doğu tarafından gelecek ve hayır (hükümdarlık) isteyecekler. Fakat istekleri yerine getirilmeyecek. Bunun üzerine savaşacaklar ve onlara (Allah tarafından) yardım edilecek. Bundan sonra istedikleri (hükümdarlık) kendilerine verilecek. Fakat kendileri bunu kabul etmeyip emirliği <strong>Ehl-i Beytimden bir şahsa tevdi edecekler. Bu (Emir) de insanlar yeryüzünü daha önce zulüm ile doldurdukları gibi yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Artık sizden kim o güne yetişirse kar üstünde emeklemek suretiyle de olsa onlara varsın (katılsın), buyurdu.</strong>“</p>
<p align="justify">“Siz o (ordunun başında) geleni görünce, kar üstünde emeklemek suretiyle de olsa (gidip) ona biat ediniz. <strong>Çünkü o, Allah’ın halifesi Hz. Mehdi (a.s.)’dir.” buyurdu.</strong></p>
<p align="justify">Abdullah bin el-Hâris bin Cez’iz-Zübeydi (Radıyallahu anh)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); “Doğudan birtakım insanlar çıkacak ve <strong>Hz. Mehdi (a.s.) için zemin hazırlayacak”</strong> buyurdular.</p>
<p align="justify">“… Ebû Saîd-i Hudrî (Radıyallâhü anh)’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :</p>
<p align="justify"><strong>Ümmetim içinde el-Mehdi olacaktır.</strong> (Aranızda kalması) kısa tutulursa (kalacağı süre) yedi (yıl)dır. Kısa tutulmazsa (kalacağı süre) dokuz yıldır. <strong>Benim ümmetim o devirde öyle bir refah bulacak ki o güne dek onun mislini kesinlikle bulmamıştır.</strong> Yer, yemişini (gıda ürünlerini) verecek ve insanlardan hiçbir şey saklamayacak (vermemezlik etmeyecek)tir. Mal da o gün çok birikmiş olacaktır. Adam kalkıp: Ya Mehdi! Bana (mal) ver. diyecek. Hz. Mehdi (a.s.)de : “Al,” diyecektir.</p>
<p align="justify">“… Said bin el- Müseyyeb (Radıyallahü anh)’den; şöyle demiştir:</p>
<p align="justify">Biz (müminlerin anası) Ümmü Seleme (Radıyallahü anha)’nın yanında idik. Bir ara Hz. Mehdi (a.s.) hakkında müzakere yaptık. Bunun üzerine Ümmü Seleme (Radıyallahü anha): Ben Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittim, buyurdu ki: <strong>Hz. Mehdi (a.s.), (kızım) Fatıma’nın neslindendir.</strong>“</p>
<p align="justify">“… Enes Bin Mâlik (Radıyallâhü anh)’den; şöyle demiştir:</p>
<p align="justify">Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den işittim, buyurdu ki:</p>
<p align="justify">Biz Abdulmüttalib’in çocukları cennet halkının büyükleriyiz: <strong>Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi.</strong>“</p>
<p align="justify"><strong>HZ. ALİ (RA)</strong></p>
<p align="justify">Hz. Ali (ra) meşhur divanında Hz. Mehdî ve bazı ahir zaman hadîsatından bahsetmiştir. Bu divanın Müştakzade şerhinden aldığımız bir kısmı şöyledir:</p>
<p align="justify">Tercümesi: <strong>Âyâ oğlum! (…) cûş ettiklerinde (kaynadığında, karıştığında…) Mehdî-i Âdil’e muntazır ol…</strong></p>
<p align="justify"><strong>İMAM-I RABBANİ</strong></p>
</div>
</div>
<ul>
<li>
<div align="justify">
<div align="left"><strong>…İnşaAllah tam bir şekilde Mehdi Aleyhisselam’da zuhur edecektir.</strong> Bu makamdan haber veren tabakat meşayihi azaldı… O makamın ilimlerinden ve maarifinden kelam şöyle dursun…</div>
</div>
</li>
</ul>
<div align="left">
<div align="left">
<p align="justify">İşbu makam, şu ayet-i kerimede manasını güzel bulur:</p>
<p align="justify"><strong>“Bu, Allah’ın fazlıdır; dilediğine verir. Allah, büyük fazlın sahibidir.”</strong> <em>(Cuma Suresi, 4)(“Mektubat-ı Rabbani”, c. 1, Mektup 32, s. 125)</em></p>
</div>
</div>
<ul>
<li>
<div align="justify"><strong>Gelmesi vaad olunan Hz. Mehdi (a.s.)’nin dahi rabbı (terbiyesine gelen) ilim sıfatıdır.</strong>Hazret-i Ali gibi, Hz. İsa ile münasebeti vardır. <strong>Hazret-i İsa’nın kademi Hazret-i Ali’nin başında olup bir kademi dahi Hazret-i Mehdi (a.s.)’nin başındadır.</strong></div>
</li>
</ul>
<div align="left">
<div align="left">
<p align="justify">…Geleceği vaad edilen Hz. Mehdi (a.s.), velayetin ekmeliyetini alacaktır. Bu Tarikat-ı Aliyye üzerine gelecek ve bu Silsile-i Aliyye’yi tamam ve tekmil edecektir. Zira bütün velayet nisbetleri, bu Nisbet-i Aliyye’nin altında bulunmaktadır. (“Mektubat-ı Rabbani”, c. 1, 251. Mektup, s. 550, 554)</p>
</div>
</div>
<ul>
<li>
<div align="justify">Sonra gelenlere nasıl bu hükmü yürüyebilir ki: <strong>Onlar arasında Hz. Mehdi (a.s.) aleyhisselam vardır. Resulullah (sav) Efendimiz onun kudumünü ve vücudunu müjdelemiş; şöyle buyurmuştur:</strong></div>
</li>
</ul>
<div align="left">
<div align="left">
<p align="justify"><strong>“O, Allah’ın halifesidir.”</strong><em> (“Mektubat-ı Rabbani”, c. 1, s. 814)</em></p>
<p align="justify">Muhbir-i Sadık Resulullah (sav) Efendimiz’in haber verdiği kıyamet alametlerinin hepsi haktır. Onlarda yalan ihtimali yoktur. Onlar arasında şunlar vardır:</p>
<p align="justify">Alışılmışın aksine, Güneş’in mağripten doğması. <strong>Hz. Mehdi (a.s.)’nin zuhuru</strong>, Ruhullah İsa’nın nüzulü. Resulullah Efendimiz’e ve ona salat-ü selam, Deccal’in çıkması, Ye’cuc ve Me’cuc’un zuhuru, Dabbe-i Arz’ın çıkması, Semadan bir dumanın zuhuru ile, insanları kaplayıp onlara elim bir azap ile azap etmesi. O kadar zorlanacaklardır ki, artık insanlar şöyle diyecekler: “<strong>Rabbimiz, bizden azabı aç; biz müminleriz…</strong>” (Duhan Suresi, 12)</p>
<p align="justify">Bir hadis-i şerifte şöyle gelmiştir: “<strong>Hz. Mehdi (a.s.) çıkacaktır. Başının üstünde de bir parça bulut olacaktır. Orada da bir melek bulunacak ve şöyle nida edecektir: Bu şahıs, Hz. Mehdi (a.s.)’dir; kendisine tabi olunuz…</strong>“</p>
<p align="justify">Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:</p>
<p align="justify">“Tüm olarak, yeryüzünün meliki dört tanedir… Onların ikisi müminlerden, ikisi de kafirlerdendir. Zülkarneyn ve Süleyman müminlerdendir. Nemrud ve Buhtunnasır ise kafirlerdendir. Yere, beşinci olarak Ehl-i Beytimden biri sahip olacaktır. Yani: <strong>Hz. Mehdi (a.s.)</strong>.”</p>
<p align="justify">Resulullah (sav) Efendimiz bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:</p>
<p align="justify">“<strong>Allah-ü Teala, Ehl-i Beytimden birini çıkarmadıkça dünya çökmeyecektir. </strong>Onun ismi ismime uyar; babasının ismi dahi babamın ismine uyar. Daha önce zulüm ve adaletsizlik dolduğu gibi, onun gelmesi ile dünya adalet ve hakların yerini bulması ile dolar…”</p>
<p align="justify">Bir başka hadis-i şerifte ise, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:</p>
<p align="justify">“<strong>Ashab-ı Kehf, Hz. İsa’nın yardımcıları olacaklardır.” Hz. İsa (as) Hz. Mehdi (a.s.)zamanında yere inecektir. Hz. Mehdi (a.s.), Deccal’in etkisiz hale getirilmesinde Hz. İsa’ya (as) muvafakat eder</strong>. Onun saltanatı zamanında, Ramazan ayının on dördünde Güneş tutulacaktır; o ayın ilkinde ise Ay kararacak. Bunların oluşu, adetin ve müneccimlerin hesabı hilafına olacaktır.</p>
<p align="justify">Muhbir-i Sadık Resulullah (sav) Efendimiz tarafından bildirilen, daha çok alamet vardır ki; anlatılanlardan başkadır.</p>
<p align="justify">Şeyh İbn-i Hacer, <strong>Hz. Mehdi (a.s.)’nin alametleri üzerine bir risale yazdı ki, onlar iki yüz alameti bulur.</strong></p>
<p align="justify">Vaad edilen durumu, açık bir şekilde iken, son derece cehaletlerinden ötürü bir cemaat dalalete saplandı. Sübhan Allah onlara doğru yolu göstersin. <em>(Mektubat, c. 2, 380. Mektup, s. 1162-1163 )</em></p>
<p align="justify"><strong>…Onun zuhuru, yüz başlarında olacaktır. Şu anda dahi, yüz başını, on sekiz sene geçmiş vaziyettedir.</strong></p>
<p align="justify">Hadis-i şerifte, Hz. Mehdi (a.s.)’nin alametleri hakkında şöyle anlatılmıştır: <strong>“Şark tarafında bir kuyruklu yıldız doğup aydınlık verecektir.”</strong></p>
<p align="justify">…Bu yıldızın durumu da, onun seyrine göredir. Yani: Yüzü meşrik canibine doğru. Arkası dahi, mağrib tarafınadır. Bu uzun beyazlık dahi, onun arka tarafındadır. Bu mana icabı olarak, ona kuyruk isminin verilmesi yerindedir. Onun her günkü irtifaı ise meşrikten mağribedir. Ancak o, kısri (kendine has durumunda ağırlık taşıyan) seyri ile felek-i azamın seyrine bağlıdır. Hakikat-ı hali, en iyi bilen Sübhan Allah’tır.</p>
<p align="justify">Hulasa…</p>
<p align="justify"><strong>Hz. Mehdi (a.s.)’nin zuhur zamanı yakındır. Onun zuhur zamanı olan yüz (asır) başına gelinceye kadar nice mebde’ler ve mukaddimeler zuhur edecektir. </strong>Allah ondan razı olsun. Onun zuhur mebde’leri ve mukaddimeleri, Resulullah (sav) Efendimiz’in irhasatına benzer. O irhasat, Resulullah (sav) Efendimiz’in nübüvveti zuhurundan evvel zuhura gelmiştir. Nitekim, bu manada şöyle anlatmışlardır:</p>
<p align="justify">Muhammed Resulullah’ın sureti olan Abdullah’ın nutfesi, Amine’nin rahmine düştüğü zaman, bütün putlar yüzüstü yere yıkıldılar. Bütün şeytanlar, vazifelerinden alındılar. Melekler, İblis’in tahtını alt üst edip denize attılar. Kendisine dahi kırk gün azap ettiler.</p>
<p align="justify">Resulullah (sav) Efendimiz’in doğduğu gece, Kisra’nın sarayı sallandı; on dört şerefesi yıkıldı.</p>
<p align="justify">Mecusilerin ateşi söndü. Halbuki, o ateş bin seneden beri yanardı; bu müddet içinde hiç sönmemişti.</p>
<p align="justify"><strong>Hz. Mehdi (a.s.) dahi büyüktür. </strong>Onun sebebi ile, İslam’a ve Müslümanlara büyük takviye gelecektir. Onun velayetinin dahi, zahir ve batın büyük tasarrufu vardır. Nice harika hallerin ve kerametlerin sahibi olacaktır.</p>
<p align="justify">Onun zamanında, nice hayret veren haller zuhur edecektir.</p>
<p align="justify">Üstte anlatılan manalar icabı olarak, yerinde olur ki: Onun vücudunun zuhurundan evvel, adet harici harika haller meydana gele… Tıpkı: Resulullah (sav) Efendimiz’in nübüvvetinden evvelki irhasat gibi. Bu zuhura gelen işler dahi, onun zuhur mebde’leri olalar.</p>
<p align="justify">Nitekim, anlatılan manalar hadis-i şeriflerden de anlaşılmaktadır.</p>
<p align="justify">Bilesin ki bir hadis-i şerifte, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “<strong>Küfür her yanı istila edip hükmü cemiyet içinde aşikare işlenmedikçe Hz. Mehdi (a.s.)zuhur etmez.”</strong> <em>(Mektubat, c.2, 381. Mektup, s.1169-1171)</em></p>
<p align="justify"><strong>Aradan bin sene geçtikten sonra, Hz. Mehdi (a.s.)’nin gelişi de bunun içindir.</strong> Onun mübarek kudumünü, (gelişini) Hatem’ür-rüsül Resullullah (sav) Efendimiz müjdelemiştir. <strong>Hz. İsa (a.s.) dahi aradan bin sene geçtikten sonra, nüzul edecektir… </strong><em>(Mektubat, c. 1, 209. Mektup, s. 440 )</em></p>
<p align="justify">Mümkündür ki; bu iki asrın daha hayırlı oluşu, şu itibarla olur: Allah’ın veli kullarının çok zuhuru, bid’at ehlinin azlığı, fısk ve masiyet erbabının nadirattan oluşu.. Böyle bir şeyin oluşu dahi, bu tabakadan bazı evliya ferdlerinin; o iki asırdaki evliya ferdlerinden hayırlı olmasına münafi değildir. <strong>Misal olarak Hz. Mehdi (a.s.)’yi söyleyebiliriz…</strong> (Mektubat, c.1, 209. Mektup, s. 441)</p>
<p align="justify"><strong>MUHAMMED B. RESUL AL – HÜSEYNİ EL BERZENCİ</strong></p>
<p align="justify"><strong>Büyük alametlerin ilki, Hz. Mehdi (a.s.)’nin gelmesidir… </strong>Bu hususta varid olan hadisler, çeşitli rivayetlerde olmasına rağmen pek çoktur.</p>
<p align="justify">Muhammed b. Hasan El-Esnevi (Menakibiş-Şafii) eserinde der ki; Hz. Mehdi (a.s.)hususunda, Resulullah (sav)’den nakl edilen haberler tevatür halini almıştır… Onun, Ehl-i Beytinden olacağı haber verilmiştir…</p>
<p align="justify"><strong><br />
Birinci safha: İsmi-soyu-doğumu-hilyesi-ona tabi olanlar<br />
-ondan yüz çevirenler</strong></p>
<p align="justify"><strong>İsmi</strong></p>
<p align="justify">Rivayetlerin çoğunda onun ismi ‘Muhammed’ olarak geçer; bazı rivayetlerde ise, ‘Ahmed’ diye anlatılır… Babasının adı ‘Abdullah’ tır…</p>
<p align="justify">Ebu Davud ile Tirmizi’nin İbni Mes’ut (ra) dan naklettiklerine göre, Allah’ın Resulü (sav) şöyle buyurmuştur; ‘Onun ismi ismime, babasının ismi de (babamın ismine) muvafık olacaktır’…</p>
<p><strong>Lakabı</strong></p>
<p align="justify">Onun lakabı ‘Mehdi’dir… Çünkü Allah onu doğruya hidayet etmiştir… Aynı zamanda ‘Cabir’dir… Çünkü o, Muhammed Ümmeti’nin münkesir kalplerini tedavi edecektir… Veyahut o, zalim ve cebbar kimseleri mağlup edip kahredecektir…</p>
<p align="justify"><strong>Soyu</strong></p>
<p align="justify">O, Peygamber (sav)’in Ehl-i Beytindendir… Çokça varit olan, gerçek rivayetlere göre onun bilhassa Fatıma neslinden olduğu açıklanmaktadır… Bazı rivayetlerde Abbas oğullarından olduğu ileri sürülmektedir…</p>
<p align="justify">Sonra Fatıma neslinden olduğu rivayetlerde değişik olarak varit olmuştur: Bazı rivayetler onun Hasan (ra) evladından olduğunu söylerken; diğer rivayetlerde Hüseyin (ra) oğullarından olduğunu ileri sürmüştür… Fatıma’nın nesli en çok Hasanla Hüseyin (R. Anhüma) den meydana geldiği için, bu konudaki rivayetler böyle çeşitli olmuştur.</p>
<p align="justify">Abbas oğulları hakkında da rivayetler çeşidi böyledir. Ancak, Abbas oğullarından (Hz. Mehdi (a.s.)) adını taşıyan biri bulunmuştur… Hz. Mehdi (a.s.)’den evvel Mansur gelmiştir…</p>
<p align="justify"><strong>Biat edilmesi</strong></p>
<p align="justify">Ona Mekke’de Haceri Esvedle Makam-ı İbrahim arasında Aşure gecesi biat edilecektir.</p>
<p align="justify"><strong>Hicreti</strong></p>
<p align="justify">O, Kudüsü Şerif’e hicret edecektir. Bu hicretten sonra Medine tahrip edilip vahşilerin sığınağı olacaktır. Beyti Makdis’in imarı Medine’nin tahribi hakkında hadisler varit olmuştur.</p>
<p align="justify"><strong>Hilyesi</strong></p>
<p align="justify"><strong><em>‘O, açık alınlı, küçük burunlu, iri gözlü, dişleri parlak ve seyrek bir kişidir. Sakalı sık, omzunda Peygamber (sav)’in nişanı vardır. Uylukları uzundur, rengi arap rengidir. Dilinde ağırlık vardır. Yavaş ve ağır konuştuğu zaman sağ elini sol dizine vurur. Kırk yaşındadır. Diğer bir rivayete göre otuz ila kırk yaş arasındadır. Allah’a karşı son derece boyun eğicidir, üzerinde iki pamuk abası vardır. Ahlak bakımından Peygamber (sav)’e benzer. Esmerdir. Orta boyludur. Kaşı kavislidir.</em></strong></p>
<p align="justify"><strong>Sireti</strong></p>
<p align="justify">Peygamber (sav)’in yolunda gidecek. Uyuyan kişiyi uyandırmayacak, kan da akıtmayacaktır. İhya etmedik sünnet; kaldırmadık bid’at bırakmayacaktır. Ahir zamanda aynı Peygamber (sav) gibi dinin icablarını yerine getirecektir. Zülkarneyn ve Süleyman gibi bütün dünyaya hakim olacaktır. Salibi (Haçı) kıracak (haça tapınmayı kaldıracak), domuzu öldürecektir (domuz eti yemenin haram olduğunu bildirecek). Müslümanlara bütün herşeyi geri verecektir. Yeryüzü, zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır. Her şeyi hak ve adalet ölçüleriyle eşit bir halde taksim edecektir.</p>
<p align="justify">Böylece yer ve gök sakinleri ondan razı oldukları gibi, havadaki kuşlar, ormandaki yırtıcı hayvanlar, denizdeki balıklar bile memnunluk duyacaklardır. Ümmeti Muhammed’den (sav) memnun olmadık hiç kimse kalmayacaktır. Hatta, ‘ihtiyacı olan yok mu?’ diye tellal bağırtacak; ‘İhtiyacımız yoktur’ cevabı verilecektir. Ancak bir adam gelip ‘benim ihtiyacım var’ diyecek; bunun üzerine Hz. Mehdi (a.s.)ona:</p>
<p align="justify">‘Haydi git Hazin istediğini versin’ emrini verecek. Adam gelip Hazin’e durumu anlatacak o da:</p>
<p align="justify">‘Aç kucağını’ diyecek. Kucağını açıp Hazin ona bol miktarda ihsanda bulununca adam tam bir pişmanlık içinde: ‘Muhammed Ümmetinin (sav) en gözü doymayan kişisi benim!’ deyip, Hazin’den aldığını geri vermek isteyecek. Fakat Hazin ‘biz verdiğimizi geri almayız!’ diyecek. Hülasa iyi-kötü bütün insanlar, onun zamanında görülmemiş nimete boğulacak. Gökten bolca rahmet yağacak, yerlerde bereket artacak; bütün defineleri bulacak.</p>
<p align="justify">Bütün ülkeler ona kapılarını açacaklar. Hint kralları ona boyun eğip, tüm hazinelerini Beyti Makdis’e verecekler. Her taraftan, arıların kovanlarına gelip sığındığı gibi, ona gelip sığınacaklar. İnsanlara, ilkin de olduğu gibi gökten, üçbin melek inip, muhaliflerinin yüzüne ve arkasına darbeyi indirecek. (Yani üçbin melekle yardım görecekler) Meleklerin başında Cebrail (as) sonunda Mikail (as) bulunacak.</p>
<p align="justify">Onun zamanında kurtla koyun bir arada otlayacak, çocuklar yılan ve akreple oynaşacak, insanlar bir ölçek buğday ektiklerinde karşılığında yedi yüz ölçek bulacak. Tefecilik, veba, zina, içki gibi fenalıklar kalkacak. Ömürler uzayacak, emanetler yerine teslim edilecek. Kötüler helak olacak. Ehli Beyt’e buğz eden bir fert kalmayacak. İnsanlar arasında sözü sevilecek. Allah (c.c.) onun sayesinde kör fitneyi söndürecek. Yeryüzünde emniyet ve sükun hakim olacak. Hatta bir kadın, beş kadınla birlikte aralarında hiçbir erkek olmadığı halde serbestçe korkusuz Hacca gidebilecek.</p>
<p align="justify">İsa (as)’ın da bunlardan bazılarını icra etmesi buna mani değildir. Çünkü her biri aynı şeyi yapabilirler. Aynı zamanda gelmeleri de muhtemeldir. Bu husutaki izahat ileride gelecektir.</p>
<p align="justify"><strong><br />
İkinci Safha</strong></p>
<p align="justify">Onu bize tanıtacak alametler ve gelmesinin yaklaştığını gösterecek olan işaretler…</p>
<p align="justify">Alametlere gelince;</p>
<p align="justify"><strong>Beraberinde Allah Resulünün (sav) gömleği, kılıcı, sancağı bulunacaktır. O sancak ki, Peygamber (sav)’in vefatından bugüne kadar hiç açılmamıştır. Hz. Mehdi (a.s.)’nin zuhuruna kadar da hiç açılmayacaktır. Sancağında ‘El Biat’u Lillah’, ‘Allah için biat’ ibaresi yazılı olacaktır.</strong></p>
<p align="justify">Başında bir sarık bulunacak, bu sarığın içinden bir adam çıkıp Hz. Mehdi (a.s.)’yi göstererek şöyle haykıracak: ‘İşte Allah’ın halifesi Hz. Mehdi (a.s.)! Ona uyunuz!’</p>
<p align="justify"><strong>O, kuru bir kamış ağacını kuru bir yere dikecek, anında yeşillenip yaprak verecek.</strong></p>
<p align="justify">Ondan mucize isteyecekler; o da havada uçan bir kuşa işaret edip hemen eline düşecek.</p>
<p align="justify">Gökten şöyle bir ses duyulacak: ‘Ey insanlar artık Allah cebbarları, münafık ve yardımcılarını sizden uzaklaştırdı. Ümmeti Muhammed (sav)’in en hayırlısını başınıza getirdi. Mekke’de ona katılın, o Hz. Mehdi (a.s.)’dir! İsmi de Ahmet B. Abdullah’tır. Diğer bir rivayet: ‘Size Muhammed ümmetinin en hayırlısı olan Cabir’i tayin etti. Mekke’de ona yetişin, o Hz. Mehdi (a.s.)’dir. İsmi Muhammed B. Abdullah’tır!</p>
<p align="justify">Yer altın plakları gibi ciğer parelerini dışarıya atacak. İnsanların kalpleri zenginleşecek. Yeryüzü bereketle dolacak. Kabe’nin altından define çıkacak. Bunu Allah yolunda dağıtacak. Antakya veya Taberiye gölünden ‘Tabut es-Sekine’ çıkarılacak. Omuzlanıp Beyti Makdis’te onun önüne konulacak. Yahudiler onu görünce birazı müstesna Müslüman olacaklar. İsrailoğulları’na deniz ikiye bölündüğü gibi, ona da bölünecek. Arasından rahatlıkla geçip gidecek. Horasan’dan siyah bayraklarla insanlar gelip ona biat edecekler. Meryem oğlu İsa (as) ile buluşacak, İsa onun arkasında namaz kılacak. Üzerinde Peygamber (sav)’in alameti bulunacak.</p>
<p align="justify"><strong><br />
Gelmesinin Yaklaştığını Gösterecek İşaretler</strong></p>
</div>
</div>
<ul>
<li>
<div align="justify"><strong>Fırat Nehri yarılacak altından bir dağdan altın dökülecek.<br />
</strong></div>
</li>
<li>
<div align="justify"><strong>Ramazan’ın ilk gecesinde Ay, onbeşinci gecesinde Güneş tutulacak.</strong> Dünya kurulduğu günden bu yana görülmemiş bir şekilde vaki olacak bu tutulma olayı, Ramazan ayında iki kere Ay tutulacak.</div>
</li>
<li>
<div align="justify"><strong>Her tarafı aydınlatan kuyruklu yıldız doğacak, doğudan üç veya yedi gün ardı ardına. </strong></div>
</li>
<li>
<div align="justify"><strong>Büyük bir ateş zuhur edecek,</strong> gökte karanlık görülecek, gökte alışılmış olan kırmızılığın aksine bambaşka bir kızıllık yayılacak. Yeryüzünün duyup anlayabileceği bir dille nida edilecek…</div>
</li>
<li>
<div align="justify"><strong>Şam’da ‘Harista’ denilen bir köy yerle bir olacak.</strong> Gökten Mehdi ismiyle çağrılacak, doğu ve batıda bulunan herkes bu sesi duyacak! Uyuyan uyanacak, ayakta olan oturacak, oturan ayakları üzerine dikilecek.</div>
</li>
<li>
<div align="justify"><strong>Şevval ayında ayaklanma, Zilkadede harb konuşmaları, Zilhiccede ise harb vaki olacak.</strong>Hacılar soyulacak, kanları (Cemretül Akabe) üzerine akacak. Bu saydıklarımızın bazıları vaki olmuştur.</div>
</li>
<li>
<div align="justify"><strong>Anlaşmazlıklar ve sık sık depremler vaki olacak. </strong>Gökten gelen bir ses şöyle diyecek: ‘Kulağınızı açın! Gerçek, Hz. Muhammed (sav)’in ehlindendir’ Yerden biri şöyle seslenecek: ‘Hak İsa (as) ile Abbas ehlindendir. ‘ Birincisi meleğin ikincisi ise şeytanın haykırışı olarak tezahür edecektir.</div>
</li>
<li>
<div align="justify"><strong>Fırat altından bir dağdan altın çıkacak. </strong><em>(Kıyamet Alametleri, s. 166)</em></div>
</li>
<li>
<div align="justify"><strong>Hz. Mehdi (a.s.) havada uçan bir kuşa parmağıyla işaret edecek, kuş avucunun içine düşecek… </strong>Kupkuru bir kamış çöpünü kuru toprağa dikecek, anında yeşerecek… (Kıyamet Alametleri, s. 173)</div>
</li>
</ul>
<div align="left">
<div align="left">
<p align="justify"><strong>Hz. Mehdi (a.s.) işi çok sıkı tutacak… </strong><em>(Kıyamet Alametleri, s. 175)</em></p>
<p align="justify"><strong>Sonra Allah Konstantiniyye (İstanbul’u) çok sevdiği dostlarının eliyle feth edecek.</strong> Onlardan hastalığı ve üzüntüyü kaldıracak, sonra çok geçmeden Hz. İsa inecek, Deccal’le mücadele edecek.” Bu hadisi çok uzun olarak İmam Suyuti (Cami-i Kebir’nde) serd etmiştir.</p>
<p align="justify">“Ikd’üd-Dürer”de şöyle der: “<strong>Konstantiniyye’nin</strong> yedi suru vardır. Beher sur yirmibir arşındır. Ve onda yüz kapı vardır. Şehri takip eden son surun genişliği on arşındır. O Rum denizine dökülen haliç üzerine kurulmuştur. Denizi Rum illerine ve Endülüs’e doğru uzanır gider.</p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.)sabah namazına abdest almak için denizin yanında sancağı dikecek, su ondan uzaklaşacak. Ve açılan yoldan geçip insanlara şöyle haykıracak: “Ey insanlar haydi siz de geçiniz. Cenab’ı Hak İsrailoğulları’na olduğu gibi size de denizi ikiye ayırdı.” Onlar da geçecekler. Tekbirler getirecekler bu defa sarsıntı biraz daha şiddetli olacak. Üçüncü tekbir getirişlerinde oniki burç yerle bir olacak. Oradan doğru şehre girecekler… (Kıyamet Alametleri, s. 181)</p>
<p align="justify">…Peygamberimiz (sav)’den nakledilmiştir: “Dünyaya iki mümin, iki kafir hakim olmuştur. Müminler: Zülkarneyn, Süleyman Aleyhisselam kafirler ise: Nemrud, Buhtu Nasr’dir. “Dünyaya Ehl-i Beytimden beşincisi olan Hz. Mehdi (a.s.) de hakim olacaktır.” İbni Merdüveyh İbni Abbas’dan naklediyor: “Eshab-ı Kehf Hz. Mehdi (a.s.)’nin yardımcılarıdır. Ülemaya göre onların bu zamana kadar kalmaları Muhammed Ümmetimden olmak şerefine nail olmaları içindir.”</p>
<p align="justify"><strong>Tenbih:</strong></p>
<p align="justify">Muhtelif rivayetlerde Peygamberimiz (sav)’den şöyle nakledilmiştir: “Büyük harb, Konstantiniyye’nin fethi, Deccal’in çıkması yedi ay içinde olacaktır.” Diğer bir rivayette, bu, “yedi sene” olarak geçmektedir. Ebu Davud’a göre “yedi yıl” rivayeti “yedi ay” rivayetinden daha doğrudur. (<em>Kıyamet Alametleri</em>, s. 182-183)</p>
<p align="justify"><strong>Diğer bir tenbih:</strong></p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.)’nin hakimiyet süresi hususunda çeşitli rivayetler vardır. Bazı rivayetlerde bu süre beş yahut yedi ve yahut da dokuz sene olarak geçmektedir. Bazılarında ise sadece yedi, diğer bir kısım rivayetlerde ise dokuz, başka bir rivayette: Az olursa beş, çok olursa dokuz; bazı rivayette on dokuz yıl ve birkaç ay, bazısında yirmi, bazısında yirmi dört, bazısında otuz, bazısında kırk yıl olarak geçmektedir.” Bu kırk yılın dokuzunu Rumlar ile sulh içinde geçirmiştir. İbni Hacer (<em>Elkavlül Muhtasar</em>) adlı eserinde der ki:</p>
<p align="justify">“<strong>Bu rivayetlerin hepsi zuhuru ve gücü itibarıyla doğru olabilir.</strong>” Evet İbni Hacer’in bu sözünü birkaç yönden teyid edebiliriz. Birincisi Peygamber ümmetini bilhassa Ehl-i Beytini birçok şeyle müjdelemiştir. Onların her türlü zulüm ve işkencelerinden kurtarılacaklarını anlatmıştır. Bu da ancak uzun bir müddet yapılacak olan adalete bağlıdır. Yedi ve dokuz sene gibi kısa bir süre ise buna kafi değildir. İkincisi, <strong>Hz. Mehdi (a.s.)tıpkı Zülkarneyn ile Süleyman gibi bütün dünyaya hükmedecek.</strong> Diğer ülkelerde mescitler, binalar kuracaklar, dokuz sene gibi az bir müddet, yapacak olduğu mücadelesine ve diğer işlere yetmez.</p>
<p align="justify">Üçüncüsü, onun zamanında ömürler uzayacak. Ömürlerin uzaması, onun da uzun ömürlü olmasını gerektirir. Aksi halde ömürlerin uzamasının bir anlamı kalmaz.</p>
<p align="justify">Bilindiği gibi Hz. İsa (as) nazil olacak ve Deccal’i etkisiz hale getirecek. Şurası da bir gerçektir ki, Hz. İsa Hz. Mehdi (a.s.)’den hakimiyeti almayacak; çünkü liderler Kureyş’dendir. Madem insanlar arasında bu ikisi mevcut olacak, öyleyse Hz. İsa (as) onun Emiri değil de Veziri olacaktır. Bu sebepledir ki Hz. Mehdi (a.s.)’nin arkasında namaz kılacak ve ona tabi olacaktır. Nitekim, Müslim’de Cabir’den varid olan şu hadis buna delalet etmektedir: Namaz da teehhur ettiği zaman Hz. İsa ona şöyle diyecektir: Bazınız bazılarınıza Allah bu Ümmete ikramda bulunduğu için emirlerdir. Bazı rivayetlerde varid olan: “Hz. Mehdi (a.s.)insanlara yalnız o namazı kıldıracaktır, ondan sonra İmam İsa olacaktır” sözü, buna mani değildir. Çünkü onun imam ve emirliği sabit olduktan sonra, onun Hz. İsa’yı namaza imam olarak tayin etmesi mümkündür. Çünkü onun efdaliyeti hilafetine cevaz vardır; hele fadıl, Kureyş’in gayrisinden olursa!” (Kıyamet Alametleri, s. 185)</p>
<p align="justify">…Peygamberimiz (sav)’in şu mübarek hadisi bakınız buna ne güzel ışık tutmaktadır:</p>
<p align="justify">“Size Meryem’in oğlu gayet adil bir hakem olarak geldiği, imamınız da sizden olduğu bir zaman haliniz acaba nice olur?” “İmamınız sizden olduğu…” sözü, “Adil bir hakem” sözünün İmamet anlamına geleceği vehmini ortadan kaldırmıştır. Çünkü <strong>İsa Aleyhisselam geldiği zaman Hz. Muhammed (sav)’in şeriatına tabi olacaktır.</strong> Buradaki imametten murat, namaz imameti değildir. Tevfik Allah’tan…<em>(Kıyamet Alametleri, s. 186) Muhammed B. Resul Al – Hüseyni El Berzenci “Kıyamet Alametleri” Pamuk Yayınları, Trc. Naim Erdoğan)</em></p>
<p align="justify"><strong>M. MUHYİDDİN ARABİ</strong></p>
<p align="justify">Bilin ki, Hz. Mehdi (a.s.)mutlaka çıkacaktır. Ancak yeryüzü zulüm ve işkence ile dolmadıkça; çıkmayacaktır. İşte o da böyle bir zamanda çıkacak, dünyayı doğruluk ve adalet ile dolduracaktır. Hatta dünyada tek bir gün kalsa, Allah o günü uzatacak, taki o halife gelsin. Bu, mutlaka Allah’ın Resulü’nün soyundan olacak, Hz. Fatıma evladından gelecektir.</p>
<p align="justify"><strong>Malı eşit surette dağıtacak, </strong>vatandaşları arasında adalet ile muamelede bulanacaktır. Adam kendisine gelip Ey Mehdi bana ver, diyecek. Önünde de mal bulunacak. Hz. Mehdi (a.s.)hemen önündeki maldan onun eteğine dolduracak, taşıyabildiği kadarını alıp götürecektir. Hz. Mehdi (a.s.), dinin fetret geçirdiği bir dönemde ortaya çıkacak… Adam cahil, korkak ve pinti olarak akşamlayacak, fakat alim, cesur ve cömert olarak sabahlayacaktır. Huzur ve mutluluk onunla yürüyecek. Kendisi beş, ya yedi veya dokuz yıl yaşayacaktır. Resulullah’ın izinden yürüyecektir. Onun adına hiçbir melik hata etmez.<strong> Görmediği şekilde onu doğrultur. </strong>Her görevi üzerine alır ve<strong> zayıfa düşküne yardım eder</strong>. Musibete uğrayanlara yardımcı olur. <strong>Dediğini yapar, yaptığını da söyler,</strong> şahid olacağı şeyi de bilir. Allah kendisini bir gecede ıslah eder. Rum şehrini (İstanbul’u) tekbir ile fetheder. Yanında bu sırada Hz. İshak evladından yetmişbin Müslüman bulunacaktır.</p>
<p align="justify">Dini ayakta dimdik durduracak, eski hüviyetine kavuşturacaktır. İslam’a yeniden ruh üfleyecek, zelil hale geldikten sonra onunla İslam’ı eski güçlü haline sokacaktır. <strong>O, İslam öldükten sonra İslamı tekrar diriltecektir.</strong></p>
<p align="justify">Din, böylece onun vasıtasıyla eski hüviyetini kazanacaktır.</p>
<p align="justify"><strong>Onun döneminde din tamamen rey’den arınmış olarak eski hüviyetini kazanacaktır. Vereceği birçok hükümlerde ulemanın mezheplerine muhalefet edecektir. Bundan dolayı ondan uzak duracaklardır. Zira zanlarına göre, gerçekten Allah imamlarından sonra bir müçtehid bırakmadığını kabulleneceklerdir…</strong></p>
<p align="justify"><strong>Bil ki, Hz. Mehdi (a.s.)çıktığı zaman bütün Müslüman havassı ve avamı sevineceklerdir. </strong>Hz. Mehdi (a.s.)’nin ilahi olan yani manen desteklenen adamları olacaktır. Onun davetini ayakta tutacaklar ve ona yardım edip kendisini zafere kavuşturacaklardır. <strong>Ülkeye ait bütün ağır yükleri bunlar yüklenecekler.</strong> Allah’ın Hz. Mehdi (a.s.)’ye verdiği görevden ötürü ona destek olacaklardır. Daha sonra Hz. İsa Dımaşk’ın doğusundaki Beyaz minareye inecektir. İmam yerinden geriye çekilecek, Hz. İsa öne geçecek ve insanlara namazı kıldıracaktır. İnsanlar arasında Resulullah (sav)’in sünnetiyle emredecek, haçı kıracak (haça tapınmayı kaldıracak), domuzu öldürecek (domuz eti yemenin haram olduğunu bildirecek). Allah Hz. Mehdi (a.s.)’nin ruhunu tertemiz olarak kabzedecektir.</p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.), vakti gelinceye dek gizlenecektir, vaadolunan vakti gelince de ortaya çıkacaktır. Onun şehidleri, şehidlerin en hayırlısı, güvendiği kimseleri yani vezirleriyse emin olanların en güvenceli olanlarıdır.</p>
<p align="justify">Allah, bir grup kimseyi ona vezir tayin etmiştir. Allah bu kimseleri gizlemiştir. Ben keşif ve şühud yoluyla bu hakikatlara muttali oldum. Ayrıca, Allah’ın kulları için öngördüğü şeylere de vakıf oldum. <strong>Bunlar öncü olan bazı ashab gibi önde hareket edeceklerdir. Tıpkı önde gelen sahabenin Allah’a verdikleri sözü yerine getirdikleri gibi, bunlar da aynen o sözlerini doğrulayıcı olacaklardır. </strong>Bu kimseler aynı zamanda Arap da olmayıp Acem yani yabancı olacaklardır. Arap olmamalarına rağmen Arapçadan başka bir dilde konuşmayacaklardır. Onların cinslerinden olmayan bir koruyucuları olacaktır. Bu, Allah’a hiçbir vakit karşı da gelmiş değildir. Kendisi en saf ve samimi vezirlerinden olacaktır.</p>
<p align="justify">Özellikle bu vezirler her konuda gerçek manada arif kişiler olacaklardır. Fakat bizzat Hz. Mehdi (a.s.)ise, kendisi… ve gerçek anlamda siyasetçi olacaktır. Yine bu vezirlerin belirgin bir özelliği de kendilerinin hiçbir zaman savaş meydanlarında hezimete uğramamalarıdır. Mesela Rum şehrini, İstanbul olsa gerek sadece tekbirlerle fethedeceklerdir. İlk tekbirde surların üçte biri yıkılacak, ikinci tekbirde surun üçte biri yıkılacak, üçüncü tekbirde surun kalan bölümü yıkılıp yerle bir olacaktır. Böylece bu şehri kılıçsız ve silah kullanmaksızın fethedeceklerdir. İşte bu doğrunun ta kendisidir ki zaferle kardeştir.</p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.)’nin vezirlerinin ihtiyaç duyacakları şeyler, görevlerini en iyi yapmaları için dokuz tanedir, bu şeylerde ona ulaşamaz. Bundan az da olmayacaktır. Bu şeyler sırasıyla şunlardır;</p>
</div>
</div>
<ul>
<li>
<div align="justify">
<div align="left"><strong>Keskin bir görüş,</strong></div>
</div>
</li>
<li>
<div align="justify">
<div align="left"><strong>İlka anında ilahi hitabı tanımak,</strong></div>
</div>
</li>
<li>
<div align="justify">
<div align="left"><strong>Allah’tan geleni terceme etmesini bilmek,</strong></div>
</div>
</li>
<li>
<div align="justify">
<div align="left"><strong>Emir sahiplerinin mertebe ve derecelerini bilmek,</strong></div>
</div>
</li>
<li>
<div align="justify">
<div align="left"><strong>Gazap anında merhameti bilmek,</strong></div>
</div>
</li>
<li>
<div align="justify">
<div align="left"><strong>Melik’in ihtiyaç duyacağı arzakı mahsusayı ve diğer şeyleri bilmesi,</strong></div>
</div>
</li>
<li>
<div align="justify">
<div align="left"><strong>İşlerin birbiriyle olan münasebetini bilmesi,</strong></div>
</div>
</li>
<li>
<div align="justify">
<div align="left"><strong>İnsanların ihtiyaçlarını yerine getirmede aşırılığı ve kısıtlamayı bilmesi,</strong></div>
</div>
</li>
<li>
<div align="justify">
<div align="left"><strong>Kendi özel müddeti içerisinde ihtiyaç duyduğu gaybı ilimleri bilmesi.</strong></div>
</div>
</li>
</ul>
<div align="left">
<div align="left">
<p align="justify">İşler ve hadiseler henüz meydana gelmeden, Hz. Mehdi (a.s.)Allah tarafından buna muttalidir. Zira önceden olacak olanlara hazır olması gerekiyor.</p>
<p align="justify"><strong>Hz. Mehdi (a.s.), din bakımından rey ve kıyasa başvurmaktan masumdur. </strong>Ona böyle davranması haramdır. Zira Allah’ın dini konusunda hüküm vermede Nebi yani Peygamber olan birinin kıyas yapması doğru değildir. Şayet kıyas yapmasına izin verilseydi, Allah onu peygamberin Hz. Muhammed (sav)’in diliyle bildirirdi. Ayrıca Hz. Peygamber (sav) imamlardan hiçbirisi için benim izimde yürüyecekler, hata etmeyecekler dememiştir. Bu ifadeyi sadece Hz. Mehdi (a.s.)için söylemiştir. Onun masumluğunu, halifeliğini ve vereceği hükümleri konusunda masumiyetini bildirmiştir. <em>(“Futuhat-El Mekkiye”, 366. bab, c. 3, s. 327- 328)</em></p>
<p align="justify"><strong><br />
İBN-İ KESİR</strong></p>
<p align="justify">Şuayb b. Halid’in Ebu İshak’dan rivayetine göre Hz. Ali oğlu Hasan’a bakarak şöyle demiştir: “Gerçekten benim şu oğlum, <strong>Resulullah’ın adlandırdığı gibi Seyyid’dir.</strong> Pek yakında <strong>onun sulbünden biri çıkacak,</strong> o Peygamberiniz (sav)’in adıyla isimlendirilecektir. Resulullah (sav)’e ahlakı da benzeyecek, fakat yaratılışında değil.” (İbni Kesir Nihayetü’l-Bidaye ve’n Nihaye, 1/38.)</p>
<p align="justify">Resulullah Efendimiz buyuruyor: “Dünyada bir tek günden başka gün kalmasa (Zaide’den gelen rivayette) Allah, o günü uzatır. Hatta o günde Beni veya benim Ehl-i Beytimden ismi benim ismime, babasının adı babamın adına benzeyen biri gönderilecektir.” (Fıtr hadisinde ise) “Yeryüzü zulüm ve cevr ile doldurulduğu gibi o da adalet ve doğrulukla dolduracaktır. (Süfyan hadisinde ise) “Benim Ehl-i Beytimden ismi benim ismime uygun bir Arap milletine sahip oluncaya kadar dünya gitmeyecek ve dünyanın ömrü bitmeyecektir.” (İbni Kesir, “Nihayetü’l-Bidaye ve’n Nihaye”, 1/39. Ebu Davud, “Mehdi”, 1. H. 4282, 4283. Tirmizi, “Fiten”, 52. H. 2231)</p>
<p align="justify">Bir başka rivayette ise: “Dünyada hiçbir gün kalmayıp sadece bir gün kalsa Allah, o günü uzatacaktır. Ta ki ismi benim ismime uygun Ehl-i Beytimden biri görevi üzerine alsın.” (İbni Kesir, “Nihayetü’l-Bidaye ve’n Nihaye”, 1/39. Tirmizi, “Fiten”, 52. H. 2231)</p>
<p align="justify">Resulullah buyuruyor: “Ümmetim arasından el Mehdi olacaktır. Şayet aranızda kalması kısa tutulursa yedi yıl kalacaktır. Kısa tutulmazsa kalış süresi dokuz yıldır. Benim ümmetim arasında o dönemde öyle bir bolluk olacak ki, o güne kadar böyle bir bolluk ve refah hiçbir zaman kesinlikle duyulmamıştır. Yeryüzü bütün ürünlerini verecek, onda hiçbir şey gizli kalmayacaktır. O günde mal pek çok birikmiş olacaktır. Adam kalkıp, Ey Mehdi, Bana mal ver diyecek, o da hemen al diyecektir.” <em>(İbni Kesir, “Nihayetü’l-Bidaye ve’n Nihaye”, 1/42, “İ. Maceh”, Fiten, 34, H. 4083)</em></p>
<p align="justify">Resulullah buyuruyor: “Ümmetim içerisinden el Mehdi çıkacak beş veya yedi veya dokuz yıl aralarında yaşayacak. Kendisine adam gelip, ey Mehdi bana mal ver, diyecek, Hz. Mehdi (a.s.) de onun eteğinin taşıyabileceği kadar dolduracaktır.” <em>(İbni Kesir, “Nihayetü’l-Bidaye ve’n Nihaye”, 1/43. Tirmizi, “Fiten”, 53, H. 2232)</em></p>
<p align="justify">İbni Kesir diyor ki, bu, Hasen bir hadistir. Bu hadis farklı olarak da Resulullah’dan rivayet olunmuştur. Bu hadiste, Hz. Mehdi (a.s.)’nin en fazla kalacağı müddet dokuz yıl olacağına, en az müddetinin de beş veya yedi yıl olacağına işaret edilmektedir. Ola ki malı bol bol dağıtacak olan halife bu olacaktır. Yine de en iyisini bilen Yüce Allah’tır. Bunun zamanında meyveler gayet çok olacak, ziraat istemediği kadar bollaşacak, mal alabildiğince artacaktır. O dönemde buna hiçbir güç karşı koyamayacak, din dimdik ayakta hakim olacak, hayır ve iyilikler daimi ve sürekli olacaktır. <em>(İbni Kesir, “Nihayetü’l-Bidaye ve’n Nihaye”, 1/43, 44)</em></p>
<p align="justify">“Bize Halef b. Velid, Abbad b. Abbad ve Halid b. Sa’d tahdis ettiler. Bu Zevat Ebu’l Vedak’tan o da Ebu Said’den rivayetle Ebu Said demiştir ki: “Bir adam şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki, başımıza hiç bir emir geçmiş olmasınki o, geçenden daha kötü olmasın.” Bunun üzerine Ebu Said, şöyle dedim diyor: “Şayet Resulullah’dan bir şey işitmemiş olsaydım, ben de söylenen gibi mutlaka söylerdim. Resulullah’ın şöyle dediğini işittim: “Sizin emirlerinizden bir Emir gelecek, malı öylesine bir dağıtacak ki, sayılamıyacak kadar. Ona adam gelip mal isteyecek o da al, diyecek. Gelen kimse de elbisesini yayacak, oraya malı dolduracak. Ve Resulullah üzerinde bulunduğu kalınca bir abayı sererek, adamın o zamanki halini hikaye ederek, sonra da bunun köşelerini topladı ve dedi ki işte böylece adam onu alacak ve götürecektir.”<em>(İbni Kesir, “Nihayetü’l-Bidaye ve’n Nihaye”, 1/44)</em></p>
<p align="justify">Resulullah buyuruyor: “Biz Abdulmuttalib’in çocukları, cennet halkının efendileriyiz. Ben, Hamza, Ali, Ca’fer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi.” <em>(İbni Kesir, “Nihayetü’l-Bidaye ve’n Nihaye”, 1/44. “İ. Maceh”, “Fiten”, 34. H. 4087)</em></p>
<p align="justify"><strong>İMAM ŞARANİ</strong></p>
<p align="justify">Ebu Davud’un, Ebu Said el-Hudri’den rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:</p>
<p align="justify">– <strong>Ümmetim içinde Hz. Mehdi (a.s.) bulunacaktır. </strong>Eğer kısa süre olursa yedi yıl, kısa olmazsa dokuz yıl hüküm sürecek. Hz. Mehdi (a.s.)’nin zamanında mal (yani zenginlik) artacak. Yanında da çok servet bulunacak. Biri kalkıp da:</p>
<p align="justify">– Ya Mehdi bana (biraz) yardım et, deyince o da:</p>
<p align="justify">– (İstediğin miktarı, taşıyabildiğin kadarı) al, diyecektir.</p>
<p align="justify">Ebu Davud’un rivayetindeki (başka) hadis-i şerifte:</p>
<p align="justify">– Hz. Mehdi (a.s.) ben(im neslim)dendir. Alnı geniş ve açıktır.</p>
<p align="justify">(Ebu Said el-Hurdi’den) rivayet edilen hadis-i şerifte Resul-u Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:</p>
<p align="justify">– Yemin ederim ki, bu ümmete öyle (şiddetli) belalar gelecek de kişi zulümden, gaddarlıktan kurtulmak için sığınacak bir yer bulamayacaktır. Öyle sıkıntılı bir sırada Allah Teala akrabamdan, benim hanedanımdan bir kimseyi gönderecek de onun sayesinde yeryüzü adaletle, hakşinaslıkla dolacaktır. Nitekim, (ondan önce) başkaları ile yeryüzü zulüm ve gaddarlıkla doldurulduğu gibi. Ondan (yani Hz. Mehdi (a.s.)’den) gökyüzü sakinleri (meleklerle peygamberlerin ruhları) ve yeryüzünde oturan (mü’minlerin ve canlı hayvanların) hepsi razı ve hoşnut olacaklar. (Hz. Mehdi (a.s.)’nin zamanında) gökyüzü yağmurdan hiçbir şeyi esirgemeyecek ve cömertçe bol yağdıracak.</p>
<p align="justify">Yeryüzü de bitkilerinden hiçbirini eksik bırakmayacak ve muhakkak onları kemali ile bitirip ortaya çıkaracaktır. Hatta yaşayanlar (kendilerinde bulunan nimetleri görmeleri için) ölülerin de hayatta olmalarını temenni edeceklerdir. <strong>İmam Hz. Mehdi (a.s.) bu adalet ve bolluk içinde yedi yıl, yahut da sekiz yıl veya dokuz yıl yaşayıp hükümdar kalacaktır.</strong></p>
<p align="justify">Ebu Davud’un rivayet ettiği hadis-i şerifte Allah’ın Resulü:</p>
<p align="justify">Dünya tek bir gün kalsa bile Allah Teala muhakkak o günü uzatır ve yüce Allah o günde benim neslimden yahut da <strong>Ehl-i Beytimden adı adıma, babasının adı da babamın adına uygun olan</strong>(yani Abdullah oğlu Muhamed olan) kemal sahibi bir kimseyi gönderir, buyurmuştur.</p>
<p align="justify">Bu hadisi manasıyla İmam Tirmizi rivayet ederek sahih ve hasen demiştir.</p>
<p align="justify">Aynı şekilde Tirmizi’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:</p>
<p align="justify">Dünyada ancak tek bir günden başka hiçbir zaman kalmamış olsa bile Ehl-i Beytimden bir kimsenin insanların başına geçmesi için muhakkak Allah Teala o günü uzatır. Ve o zatın önünde (yardımcı) melekler bulunacak ve İslam (dini bütün haşmetiyle) ortaya çıkacaktır. <strong>Hz. Mehdi (a.s.)’nin hazinesinde mal, servet o derece çok olacak ki</strong>, bir kişi yanına gelerek:</p>
<p align="justify">– Ey Mehdi bana yardım et, diye rica edince Hz. Mehdi (a.s.) onun elbisesinin içinde taşıyabileceği parayı avuçlayıp verecektir.</p>
<p align="justify">Hafız Ebu Nuaym’ın rivayet ettiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:</p>
<p align="justify">Ey Ehl-i Beyt! Mehdi bizdendir. Aziz ve Celil olan Allah onu bir gecede -yahut da iki günde demiştir- ıslah ve irşat edecek.</p>
<p align="justify">Mağrib’de de karışıklıklar, fitneler ve korku(lu günler) olacak. Açlık ve hayat pahalılığı alabildiğine yayılacak. Fitneler çoğalacak, insanların bir kısmı diğerlerini yiyecekler. İşte (öyle müşkül bir) zamanda Mağrip memleketinin en uzak bölgesinden ve Resul-i Ekrem Efendimiz’in muhterem kızı Fatma’nın evlatlarından bir kimse ortaya çıkacaktır. İşte o zat ahir zamanda ayaklanacak olan Hz. Mehdi (a.s.)’dir. Ve Hz. Mehdi (a.s.)’nin zuhuru da kıyamet alametlerinin ilkidir.</p>
<p align="justify">İmam Şureyk’in rivayet ettiği hadis-i şerifte:</p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.)’nin çıkmasından önce bir Ramazan içinde Güneş iki defa tutulacaktır, diye buyurulmuştur.</p>
<p align="justify">En iyisini Allah bilir.</p>
<p align="justify">İbni Mace’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadis-i şerifte Resul-u Ekrem Efendimiz:</p>
<p align="justify">Dünya(nın ömrün)den hiçbir zaman kalmayıp ancak tek bir gün kalsa bile o günde benim ailemden bir zatın (Mekke’deki Merve üzerine yükselen) Deylem Dağı’na, yahut da Deylem eyaletine ve <strong>İstanbul’a ve Roma şehrine sahip olması için Aziz ve Celil olan Allah muhakkak o günü uzatacak, buyurmuştur.</strong> Bu hadisin isnadı sahihtir.</p>
<p align="justify">İmam Mehdi sonra mahiyetindeki askerlerle birlikte Altın Kilise’ye ulaşarak içinde büyük ve çok (kıymetli, nadide) mallar ele geçirirler. Hz. Mehdi (a.s.)bu malları alıp Müslümanlar arasında eşit ve müsavi olarak taksim eder. Hz. Mehdi (a.s.)sonra Kilise’nin içinde sekinet – kuvve-i maneviye- sandığını ele geçirir. Sandığın içinde Hz. İsa’nın ucu demirli bastonuyla Hz. Musa’nın asası vardır. O asa Hz. Adem cennetten çıkarıldığı zaman onunla birlikte yere inmişti. (Bilahare) Roma İmparatoru Kayser o sekinet sandığını (Kudüs’teki) Beytü’l-Makdis’de ele geçirmiş ve içinde bulunan bütün (nadide, kıymetli) eşyalarla malları alarak Altın Kilise’ye götürmüştür. İşte o eşya şimdiye kadar Altın Kilise’nin içinde saklanmaktadır. Nihayet o eşyaları Hz. Mehdi (a.s.)tekrar oradan alacaktır…<em>(“Ölüm – Kıyamet – Ahiret ve Ahir zaman Alametleri”, Bedir Yayınevi, s. 432-448)</em></p>
<p align="justify"><strong>İBN HACER EL MEKKİ</strong></p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.)’nin geleceği, Resulullah efendimizin neslinden olacağı, dünyaya yedi sene hükmedeceği, yeryüzünü adaletle dolduracağı ve Hz. İsa (as) ile beraber çıkarak, O’nun Filistin’de (Lud) kapısında Deccalı etkisiz hale getirmesine yardımcı olacağı, bu ümmete imamlık yapıp, Hz. İsa (as)’nın O’nun arkasında namaz kılacağı” anlamındaki bütün hadisler, pek çok ravinin nakilleriyle kesinlik kazanmıştır. <strong>Sayılan bütün bu noktalar, Hz. Mehdi (a.s.)’nin hayatına ait en önemli özellikleridir.</strong></p>
<p align="justify"><strong>Hz. Mehdi (a.s.)’nin rengi Arabi, bedeni İsraili’dir. Sağ yanağı üzerinde parlayan yıldız gibi bir ben vardır. Onun hilafetinden yer ve gök ehli, hatta havadaki kuşlar bile razı olacaktır.</strong></p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.), <strong>sanki Ben-i İsrail ricalindedir, yeryüzünün hazinelerini çıkaracak</strong> ve küfür diyarını fethedecektir.</p>
<p align="justify"><strong>Rükun ve Makam arasında kendisine biat edilecektir. Hz. Mehdi (a.s.), o kadar merhametli olacaktır ki, zamanında bir kimsenin bile burnu kanamayacaktır.</strong></p>
<p align="justify"><strong>Sakalı bol ve sık olacaktır.</strong></p>
<p align="justify"><strong>Dişleri parlak olacaktır.</strong></p>
<p align="justify"><strong>İnsanlara malı ve eşyayı dağıtırken, saymadan bol bol verecektir.</strong></p>
<p align="justify">Hiçbir tarafın ondan mahfuz kalmayacağı, <strong>bir fitne zuhur edecek, bu fitne kaldığı yerden hemen başka bir tarafa yayılacak </strong>ve bu durum bir münadinin semadan seslenerek “Ey insanlar, emiriniz artık Hz. Mehdi (a.s.)’dir” demesine kadar devam edecektir.</p>
<p align="justify">Allahü Teala, İslam’ı nasıl Resulullah Efendimizle başlatmışsa, Hz. Mehdi (a.s.)ile sona erdirecektir.</p>
<p align="justify">Zulüm ve fısk’la dolu olan dünya, o geldikten sonra adaletle dolup taşacaktır.</p>
<p align="justify"><strong>Muhtelif zelzelelerin olacağı bir dönemde gönderilecektir.</strong></p>
<p align="justify">Onun devrinde, ümmetin gerek iyileri ve gerekse de kötüleri, misli asla görülmemiş şekilde, pek çok nimetlere sahip olacaktır. Çok yağmur yağmasına rağmen bir damlası bile boşa gitmeyecek, toprak bir tek tohum istemeden verimli ve bereketli olacaktır.</p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.)çıkarken başında bir sarık olacak ve bir münadi “Bu Allah’ın halifesi olan Mehdi’dir. Ona uyunuz” şeklinde nida edecektir.</p>
<p align="justify">Peygamber Efendimiz (sav), “Horasan tarafından bayraklar çıktığını gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa, o bayraklara katılınız, zira içlerinde Allah’ın halifesi Hz. Mehdi (a.s.)vardır.” buyurmaktadır.</p>
<p align="justify">O fitnelerin zuhur ettiği bir zaman aralığında gelecek ve ihsanı karşılıksız olacaktır.</p>
<p align="justify"><strong>Konstantiniyye ve Deylem dağını fethedecektir.</strong></p>
<p align="justify"><strong>İslam’ın aleyhine söylenecek bir söz bile, ona ağır gelir.</strong></p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.)’den önce, yaygın katliamların vuku bulacağı büyük bir fitne görülecektir.</p>
<p align="justify"><strong>Masum insanlar katloluncaya kadar Hz. Mehdi (a.s.) çıkmayacak </strong>ve bu katliamlara yerde ve göktekiler, artık tahammül edemez bir hale geldiğinde zuhur edecektir. Hz. Mehdi (a.s.) gelince, insanlar onu aşk ve muhabbetle kucaklayacaklardır.</p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.), bütün haramların helal sayıldığı, büyük bir fitneden sonra çıkacaktır. Hilafet, ona evinde otururken gelecek ve devrinde yeryüzünün en hayırlısı kendisi olacaktır.</p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.) çıkmadan önce, Medine’de simsiyah taşların bile kan içinde kaybolacağı büyük bir vaka olacaktır. Bu olayda, bir kadının öldürülmesi bir kamçının sallanması kadar kolay olacaktır. Ve bu olay 2 km kadar yayılacak bilahare Hz. Mehdi (a.s.)’ye biat edilecektir.</p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.) çıkmadan önce, milletler arasında ticaret ve yollar kesilecek, insanlar arasında fitneler çoğalacaktır. Muhtelif ülkelerden birçok alim birbirlerinden habersiz şekilde Hz. Mehdi (a.s.)’yi aramak üzere yollara çıkacak ve alimlerden her birisine 310 kadar insan refakat edecektir. Sonunda hepsi de Mekke de buluşurlar. Ve birbirine “Buraya niçin geldiklerini” sorduklarında hepsi de “bu fitneleri önleyecek ve Konstantiniyye’yi fethedecek olan Hz. Mehdi (a.s.)’yi arıyoruz, çünkü biz onun, babasının, anasının ve ordusunun isimlerini öğrendik” şeklinde cevap verirler.</p>
<p align="justify">Allah (c.c.) bütün insanların kalplerini onun muhabbetiyle dolduracaktır. Sonra o <strong>gündüzleri aslan, geceleri abid olan bir kavimle yürüyecektir.</strong></p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.), hiçbir bid’atı bırakmayacak ve bütün sünnet-i seniyye’yi ihya edecektir. Konstantiniyye, Çin ve Deylem dağlarını fethedecek, bu durum 7 yıl devam edecektir. Ancak onun her senesi, sizin 20 senenize bedel olacaktır. Sonra Allah-u Teala dilediğini yapacaktır.</p>
<p align="justify">O’nun zamanında kurtla koyun birarada oynayacak, yılanlar çocuklara bir zarar vermeyecektir. İnsan bir avuç tohum atacak, 700 avuç hasat edecektir. Riya, riba, zina, içki kalmayacak, ömürler uzayacak ve emanet zayi olmayacaktır. Kötüler helak olacak, Peygamber Efendimiz’e buğz edecek kimse kalmayacaktır.</p>
<p align="justify"><strong>O Güneş’ten bir alamet belirinceye kadar gelmeyecektir.</strong></p>
<p align="justify"><strong>O’nun kumandanları, insanların en hayırlısıdır.</strong></p>
<p align="justify">Yeryüzü emniyetle dolacak ve hatta birkaç kadın, yanlarında hiç erkek olmaksızın, rahatlıkla hacca gidebilecektir.</p>
<p align="justify">Çok yaygın ve sona ermesi mümkün görülmeyen bir fitne çıkacak ve bu fitne, semadan 3 kez “Emir,Hz. Mehdi (a.s.)’dir, gerçek o’dur” şeklindeki nida’ya kadar sürecektir.</p>
<p align="justify">Dünyada ismi geçecek bir halife kalmayıncaya kadar çıkmayacaktır.</p>
<p align="justify"><strong>O gelmeden önce, doğudan ışık veren bir yıldız görünecektir.</strong></p>
<p align="justify"><strong>Ramazan’da iki defa Ay tutulacaktır.</strong></p>
<p align="justify">Sema’dan bir ses, onu ismiyle çağıracak ve Doğuda Batıda hatta uykuda olan bile bu sesi duyacak ve uyanacaktır.</p>
<p align="justify"><strong>Konstantiniyye’nin fethi sırasında, sabah namazı için abdest alırken bir bayrak dikecek, deniz ikiye ayrılarak su kendiliğinden uzaklaşacak ve açılan yolu takibeden Hz. Mehdi (a.s.), karşı kıyıya geçecektir. </strong>Sonra bir bayrak daha dikecek ve diyecek ki “Ey insanlar, ibret alınız. Deniz ben-i İsrail’e nasıl yol verdiyse, bize de öylece yol verdi” ondan sonra, hepsi tekrar, tekrar tekbir getirecek ve 12 tekbirle, şehrin 12 burcu da düşecektir. <em>(“El-Kavlü’l Muhtasar fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar”, s. 15-75)</em></p>
<p align="justify"><strong><br />
ALİ BİN HÜSAMEDDİN EL MUTTAKİ</strong></p>
<p align="justify">Allah da onun muhabbetini insanların sinelerine yerleştirir. O daha sonra gündüz aslan, gece ise abid olan bir kavimle beraber olur.</p>
<p align="justify">Dani, Katade’den tahric etti. O dedi ki: Fitne içindeki insanlar kan akıtıldığı zamanda evinde oturmakta olan Hz. Mehdi (a.s.)’ye gelir ve “Bizim için kalk artık” der. O ise kabul etmez, ancak ölümle tehdit edildikten sonra onlar için kalkar. Ondan sonra artık kan dökülmez.</p>
<p align="justify">(Zamanında) Ne uykuda olan uyandırılır, ne de herhangi bir kan akıtılır.</p>
<p align="justify">Ahmed, İbni Ebi Şeybe, İbni Mace ve Nuaym b. Hammad Fiten isimli kitabta Hz. Ali’den tahric ettiler, Resulullah (SAV) buyurdu: Hz. Mehdi (a.s.)bizden Ehl-i Beyttendir. Allah onu bir gecede ıslah eder (olgunlaştırır).</p>
<p align="justify">Tabarani Kebir’inde ve Ebu Naim İbni Mes’ud’dan tahric ettiler. O dedi, Resullah (SAV) buyurdu: Ehli Beytimden ismi benim ismim, ahlakı benim ahlakım olan bir evladım çıkacak ve daha önce zulümle dolu olan dünyayı, o adaletle dolduracaktır.</p>
<p align="justify"><em><strong>Sakalı sıktır, dişleri parlaktır, yüzünde bir ben vardır. Omuzunda Peygamber (SAV)’in alameti vardır. Peygamber (SAV)’in softan bayrağı ile çıkacaktır. </strong></em>O bayrak dört köşeli olup dikişsizdir ve rengi siyahtır. O’nda bir hicr (hale) bulunur. O Resulullah (SAV)’in vefatından beri açılmamış olup Hz. Mehdi (a.s.)çıkınca açılacaktır. Hz. Allah üçbin meleği Hz. Mehdi (a.s.)’ye yardım için gönderecek ve melekler ona muhalefet edenlerin yüzüne ve arkasına vuracaktır.<strong> O yaşı otuz ile kırk arasında (kırk yaşında) olduğu halde gönderilecektir.</strong></p>
<p align="justify">İbni Ebi Şeybe, Ebi Celd’den tahric etti, o dedi ki: Bir fitne görülür, bunu diğer fitneler takip eder ve birinciler sonuncuların kılıçla çatışmaya dönüşünü kamçılar ve bundan sonra da <strong>hilafet, yeryüzünün en hayırlısı olan Hz. Mehdi (a.s.)’ye evinde otururken gelir.</strong></p>
<p align="justify">Dani, Seleme b. Züfer’den tahric etti, dedi ki: Bir gün Huzeyfe’nin yanında Hz. Mehdi (a.s.)’nin çıktığı söylendi. O dedi ki: Siz eğer aranızda Hz. Muhammed (SAV)’in ashabı olduğu halde O çıkarsa felah buldunuz. Muhakkak ki O insanların karşılaştıkları şerler sebebi ile, Gaibin (Hz. Mehdi (a.s.)’nin) kendilerine insanların en sevgilisi olmadıkça çıkmayacaktır.</p>
<p align="justify">Keza (N. b. Hammad), Ebu Hureyre’den tahric etti, Dedi ki: Açıkça Allah Teala inkar edilmedikçe Hz. Mehdi (a.s.)’ye biat edilmez.</p>
<p align="justify">Nuaym b. Hammad Fiten’inde sahih bir senetle Müslim’den nakille Hz. Ali (RA) ‘den tahric etti. Buyurdu ki: Fitneler dörtdür. Bolluk fitnesi, darlık fitnesi, keza bir fitne ve altın madeninin zikri. Sonra da Peygamber (SAV)’in soyundan birisi çıkar ve Allah onun eliyle insanların işini ıslah eder.</p>
<p align="justify"><strong>Naim, Kaab’dan tahric etti. Dedi ki: Mehdi’nin çıkışından önce, şarktan parlak kuyruklu bir yıldız doğacaktır.</strong></p>
<p align="justify">Dani şehr b. Havşeb’den tahric etti. Dedi ki, Resullah (sav) buyurdu: Ramazan’da bir seda, Şevval’de bir ses, Zilkade’de kabileler arasında savaş olur. <strong>Hacılar talana uğrar. </strong>Mina’da ölülerin çok olacağı bir savaş olur, öyleki orada taşları kan gölü içinde bırakacak kadar kan akar.</p>
<p align="justify">Naim, Şureyk’den tahric etti. Dedi ki, bana ulaştı ki: <strong>Hz. Mehdi (a.s.)’nin çıkışından önce, Ramazan’da iki kez Ay tutulması olacaktır.</strong></p>
<p align="justify"><strong>Herkes sadece ondan konuşur, onun sevgisini içer ve ondan başka bir şeyden bahsetmezler.</strong></p>
<p align="justify">Nuaym b. Hammad ve Ebil Hasenil harbi Harbiyat isimli eserlerin birinci faslında Ali b. Abdullah b. Abbas’dan tahric ettiler. O dedi ki: <strong>Hz. Mehdi (a.s.), Güneş bir alamet olarak doğmadıkça çıkmaz.</strong></p>
<p align="justify">Nuaym b. Hammad ve Hakim, Mbr b. Şuayb’dan, o babasından, babası da dedesinden tahric etti, şöyle dedi: Resulullah (sav) buyurdu: Z<strong>ilkade ayında kabileler savaşır, Hacılar kaçırılır, melhameler olur.</strong> Sahipleri (Hz. Mehdi (a.s.)) çekinir ve neticede istemediği halde Ehli Bedir sayısınca insan ona, Rükun ile Makam arasında, biat eder. Yer ve gök ehli de ondan razıdır.</p>
<p align="justify">Büyük şehirler, dün sanki yokmuş gibi helak olur. Süfyani ile ordusu kalabalık beş kabileyi istila eder.</p>
<p align="justify"><strong>ŞEYH MANSUR ALİ NASIF</strong></p>
<p align="justify">Şeyh Mansur Ali Nasıf, <em>Taç</em> isimli kitabının haşiyesinde şunları yazıyor:</p>
<p align="justify">“<strong>Selef uleması arasında olsun halef uleması arasında olsun şu husus pek çok şöhret bulmuştur. Bilinmelidir ki, ahir zamanda mutlaka bir şahıs zuhur edecektir. Bu kişi benim Ehl-i Beytimden olacaktır. Buna Hz. Mehdi (a.s.)denecektir. </strong>Bütün İslam memleketlerini ele geçirecek, her Müslüman ona tabi olacak, aralarında adaletle muamelede bulunacaktır. Dini güçlendirecek ve takviye edecektir. Daha sonra da Deccal ortaya çıkacak, Hz. İsa inecek ve Deccal’i etkisiz hale getirecektir veya Hz. İsa ile Hz. Mehdi (a.s.)birlikte yardımlaşarak Deccal’i etkisiz hale getirecektir.” Hz. Mehdi (a.s.)ile ilgili hadisleri sahabenin önde gelenlerinden ve hayırlılarından bir grup rivayet etmişlerdir. Yine muhaddislerin büyüklerinden Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace, Taberani, Ebu Ya’la, Bezzaz, İmam Ahmed b. Hanbel, Hakim (rd. hum ecmain) hazretleri tahric etmişlerdir. <em>(Ahmet Faruk, “Ka’be Baskını ve Mehdilik”, Vahdet Yayınevi, s. 21)</em></p>
<p align="justify"><strong>KADIZADE</strong></p>
<p align="justify">“Onun ismi Muhammed, babasının adı Abdullah’tır. Hz. Fatıma’nın evladından, zamanın halifesi <strong>adil bir imam, kamil bir veli, mutlak bir müceddiddir.</strong> Allah (cc.), istediği vakit onu yaratır ve gönderir. İslam dinini onunla güçlendirir. Onun hükmü altında, iki kişi hatta iki hayvan arasında bile, düşmanlık kalmaz. Her mü’min sadık veli olup, mülhidler muvahhid, zındıklar sadık alim olsa gerekir. Pek çok fetihler ve ganimetlerle, bütün Müslümanları zengin etse gerekir. Hz. İsa ile cem olsa ve Hz. İsa, Deccal’ı etkisiz hale getirse ve zımmilerden cizyeyi kaldırıp ve İslam’a girenlerin imanlarını kabul etse gerekir.”<em>(Kadızade, “Amentü Şerhi” (Sdş. M. Rahmi) s.358)</em></p>
<p align="justify"><strong>ABDÜLHAMİD B. EBİ’L-HADİD EL-MUTEZİLİ</strong></p>
<p align="justify">…İmam Ali’nin bu sözünden maksat zamanın sonuna doğru Muhammed oğullarından kıyam edecek olandır (Hz. Mehdi (a.s.))… Çünkü <strong>tüm Müslüman fırkalar, “O kıyam etmeden dünya son bulmayacaktır” diye söz birliği etmişlerdir. </strong><em>(“Şerh-i Nehc-ül Belaga”, c. 3, s. 434 ve 435. Hutbe şerhi)</em></p>
<p align="justify"><strong><br />
KUŞADALI İBRAHİM HALVETİ</strong></p>
<p align="justify">Büyük mutasavvıflardan Kuşadalı İbrahim Halveti de <strong>yazdığı mektuplarda Hz. Mehdi (a.s.)’nin yakın bir zamanda geleceğini ve vazifesini yapacağını bildirmiştir:</strong></p>
<p align="justify">“Şimdi vakitler, mukaddeme-i zuhur-i Mehdi kuddise sirruhu’dur. Yine vara vara onun vaktinde suluk gaza ile olacaktır. Şimdilik bir mevzı’da zikrolunması devam-i adet elvermez. 23 Muharrem 1260/1844</p>
<p align="justify">…Yine Hz. Mehdi (a.s.) zuhurunda kırk senesi cihat esnasında Deccal’e uyanlar, çift u çift heyetinde böyle böyle mücahade ederek Deccal ve avanesi etkisiz hale getirildiğinde bi yedi İsa aleyhisselam tertibi süluk böyle böyle değişilir… 1260/1844, <em>(Y.N.Öztürk, Kuşadalı İbrahim Halveti, s. 204-212, Fatih Yay. 1982)</em></p>
<p align="justify"><strong>MUHAMMED BİN MUHAMMED<br />
BİN MAHMUD EL HAFIZI EL-BUHARİ</strong></p>
<p align="justify">8 ve 9. Hicri asrın büyük alim ve mutasavvıflarından olan Muhammed bin Muhammed bin Mahmud el Hafızı el-Buhari yazmış olduğu <em>Faslu’l-Hitab li-Vaasli’l-ahbab </em>adlı eserine Mehdilikle ilgili uzun bir bölüm koyarak konuyla ilgili hadisleri toplamıştır;</p>
<p align="justify">“<strong>Camiu’l-usul de</strong>, kıyametin eşratı ve alametlerinden olarak zikr olunur; Mesih aleyhisselam ve Hz. Mehdi (a.s.)hakkında Cabir (ra) den rivayet olunduğuna göre Resulullah (sav) buyurmuştur ki;</p>
<p align="justify">– Ümmetimden bir taife hak uğrunda muzafferler olarak kıyamet gününe kadar savaşacaklar. Bu sırada Hz. İsa (as) iner, Müslümanların emiri ona der ki: Buyur bize namaz kıldır. O da ona der ki: Hayır, Allah’ın bu ümmete ikramı olarak sizin biriniz diğerinize amirdir. Hadisi Müslim rivayet etmiştir…</p>
<p align="justify">…<strong>Şerhu’us-sünne</strong>‘de, “eşratu’s-saa” babında Hz. Mehdi (a.s.)hakkında rivayet eder. Ebu said i’l-hudri Resulullah (sav)’ın şöyle buyurduğunu söylüyor: Resulullah bu ümmetin başına gelecek bir beladan bahisle,</p>
<p align="justify">– O belanın gelmesiyle insanın zulümden sığınacağı bir sığınak bulamadığı bir sırada Allah benim neslimden, Ehl-i Beytimden bir adam gönderecektir. Yeryüzü ondan evvel nasıl zulüm-ü cevr ile dolduruldu ise oda kıst-u adl ile dolduracaktır. Gök ve yer sakinleri ondan memnun olurlar. Sema hiçbir damlası kalmayıncaya kadar bütün yağmurunu indirir. Yeryüzü de ne kadar nebatı varsa hepsini çıkarır. Hatta ölüler bile dirilmek isterler. O böyle bir zeminde yedi sene yahut sekiz sene, yahut dokuz sene yaşar…</p>
<p align="justify">…İmam Ebu’l-Abbas el-Müğstağfiri “Delailü’n Nübüvve ve’l-Mucizat” kitabında Hz. Mehdi (a.s.)hakkında Abdullah ibn Mes’ud’a varan senetle rivayet eder: Resulullah (sav) şöyle buyurmuşlardır:</p>
<p align="justify">– Günler ve geceler tükenmeden Allah Ehl-i Beytimden ismi benim ismimden, babasının ismi babamın isminden olan bir adam gönderir. <strong>Yeryüzü nasıl zulüm ve cevr ile dolduruldu ise oda adil ile doldurulur… </strong><em>(Muhammed bin Muhammed bin Mahmud el-Hafizi el-Buhari, Faslu’l-Hitab, s.553-557 Erkam Yay. No: 45)</em></p>
<p align="justify"><strong>HZ. MEHDİ (A.S) KONUSUNDAKİ HADİS-İ ŞERİFLERİN KAYNAKLARI</strong></p>
<p align="justify">Hz. Mehdi (a.s.)’nin geliş alametleri, özellikleri ve Hz. Mehdi (a.s.) döneminde yaşanacak olaylarla ilgili hadis-i şerifler pek çok güvenilir hadis kaynağında aktarılmaktadır. Bu kaynaklardan bazıları şunlardır:</p>
<p align="justify">1. Tırmizi’nin Sünen’inde 3 tane,</p>
<p align="justify">2. Ebu Davud’un Sünen’inde 8 tane,</p>
<p align="justify">3. İbn-i Mace’nin Sünen’inde 8 tane,</p>
<p align="justify">4. Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde 12 tane,</p>
<p align="justify">5. Abdülrezzak b. Hemmam’ın el-Musannef’inde 8 tane,</p>
<p align="justify">6. İbn Ebi Şeyhe’nin el-Musannef’inde 14 tane,</p>
<p align="justify">7. İbn Hibban’ın Sahih’inde 7 tane,</p>
<p align="justify">8. Heysemi’nin Zevaid’inde 20 tane,</p>
<p align="justify">9. Suyuti’nin Cami’us Sağır’ında 8 tane,</p>
<p align="justify">10. el-Muttaki el-Hindi’nin Kenzü’l Ummal’inde 59 tane,</p>
<p align="justify">11. Hakim’in Müstedrek’inde 12 tane,</p>
<p align="justify">12. Deylemi’nin el-Firdevs’inde 7 tane,</p>
<p align="justify">13. Darekutni’nin Sünen’inde 1 tane olmak üzere, bu kaynaklarda Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili toplam 159 güvenilir hadis-i şerif bulunmaktadır.</p>
<p align="justify">Ayrıca büyük İslam alimlerinden,</p>
<p align="justify">– İbn Kesir 3,</p>
<p align="justify">– Hafız Busuri 2,</p>
<p align="justify">– Zehebi 5,</p>
<p align="justify">– Munziri 1,</p>
<p align="justify">– Azimabadi 6,</p>
<p align="justify">– Elbani 6 güvenilir hadis-i şerife eserlerinde yer vermişlerdir.</p>
<p align="justify">Bunlar Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili hadislerin bulunduğu güvenilir kaynakların sadece bir kısmıdır. Bunların dışında da daha pek çok güvenilir kaynakta Hz. Mehdi (a.s.)konusundaki hadisler ve açıklamalar vardır.</p>
</div>
<p align="justify">beklenenmehdi.com sitesinden alıntılanmıştır&#8230;</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-alimlerinin-mehdiyet-hakkindaki-gorusleri-2/">İslam Alimlerinin Mehdiyet Hakkındaki Görüşleri – 2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-alimlerinin-mehdiyet-hakkindaki-gorusleri-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz.İsa Nüzulu Kuran&#8217;a Aykırı mı ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-isa-nuzulu-kurana-aykiri-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-isa-nuzulu-kurana-aykiri-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2015 09:24:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nüzul-u İsa/Mehdi/Deccal]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.İsa Nüzulu]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.İsa Nüzulu Kuran'a Aykırı mı ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7614</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebû Hureyre’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (a.s.) şöyle bu- yurdu: “Hayatım elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Meryem’in oğlunun aranıza âdil bir hakem olarak inip haçı kırması, domuzu öt dürmesi ve cizyeyi kaldırması yakındır. O zaman mal öyle çoğalacak ki, kimse kabul etmeyecek.” Konuyla ilgili pek çok rivâyet vardır. Klasik görüşe göre mütevâtir olduğu malumdur. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-isa-nuzulu-kurana-aykiri-mi/">Hz.İsa Nüzulu Kuran’a Aykırı mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/phpThumb_generated_thumbnail.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7615" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/phpThumb_generated_thumbnail.jpeg" alt="Hz.İsa Nüzulu Kuran'a Aykırı mı ?" width="270" height="412" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/phpThumb_generated_thumbnail.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/phpThumb_generated_thumbnail-197x300.jpeg 197w" sizes="(max-width: 270px) 100vw, 270px" /></a></p>
<p>Ebû Hureyre’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (a.s.) şöyle bu- yurdu: “Hayatım elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Meryem’in oğlunun aranıza âdil bir hakem olarak inip haçı kırması, domuzu öt dürmesi ve cizyeyi kaldırması yakındır. O zaman mal öyle çoğalacak ki, kimse kabul etmeyecek.”</p>
<p>Konuyla ilgili pek çok rivâyet vardır. Klasik görüşe göre mütevâtir olduğu malumdur.</p>
<p>Önce Hz. îsâ’nın nüzûlüne yapılan itirazları belirtelim:</p>
<p><strong>a</strong>-Hz. Isâ’nın refiyle ilgili Kur’ân’da açık bir nas yoktur.</p>
<p><strong>b-</strong>Nüzûlü hakkında da sarih bir nas yoktur. Bu, Hristiyanlam inancıdır.</p>
<p><strong>c-</strong>Konuyla ilgili hadîsler mütevatir değildir. Bunlarla akîde oluşmaz. Bunlar âhad hadîstir. Metinleri muztarib; manaları münker ve çoğunun râvîleri zayıftır.</p>
<p><strong>d-</strong>Hz. îsâ’nın ruh ve bedeniyle diri olduğuna inanmak zorunlu bir şey değildir. Buna muhalefet eden kâfir olmaz.</p>
<p><strong>Şimdi bunları değerlendirelim.</strong></p>
<p><strong>a-</strong>Hz. îsâ’nın ref’ine dair Kur’ân’da deliller vardır.</p>
<p>“Hani Allâh şöyle buyurmuştu: “Ey Isâ! Şüphesiz, senin hayatı­na ben son vereceğim. Seni kendime yükselteceğim. Seni inkâr eden­lerden kurtararak temizleyeceğim ve sana uyanları kıyâmete kadar küf­re sapanların üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır. Ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.”(al-i imran,55)</p>
<p>Kahir ekseriyetin görüşü burada “dönüşünüz eveffâ”dan maksadın uyku ol­duğu yönündedir. Yani “Seni uyutacağım ve kendime yükselteceğim.” Katâde’ye göre âyette takdîm-te’hîr vardır. Yani “Seni kendime yüksel­teceğim ve (nüzûlden sonra) öldüreceğim.” Katâde, “teveffâ”yı ölüm anlamında değerlendirmiş, âyete de böyle mana vermiş. Doğrusu bu­na hiç gerek yoktur. Tevaffanın uykudaki gibi bir ölüm anlamına gel­diği söylenebilir.</p>
<p>“Vefât” kelimesi “Ölüm” ve “uyku” manasında kullanılır. Kur’ân’da şöyle geçer: “O, geceleyin sizi ölü gibi kendinizden geçirip alan (uyu­tan) ve gündüzün kazandıklarınızı bilen, sonra da belirlenmiş eceliniz ta­mamlanıncaya kadar gündüzleri sizi tekrar diriltendir (uyandırandır) ”(en’am,6)Diğer âyet şöyledir: “Ama gerçek koruyucu Allâh, insanların ruhları­nı Ölümleri  ise belirli bir süreye kadar salıverir. Muhakkak ki bunda, düşünen kimseler için ala­cak ibretler vardır.”(zümer,42) Bu sırasında, ölmeyenlerin ruhlarını ise uykuları sırasında alır. Hakkında ölüm hükmü verdiği rûhu tutar, vermediği rûhu âyetlerde “teveffâ”, uyku anlamındadır. Uy­ku hâli, ölüme benzemektedir. Bu durum teveffâ/vefât kelimesiyle ifa­de edilmiştir. Kur’ân’ın bu dilsel yapısı malumdur. Bir kelime yeri gel­diğinde 4-5 anlamda kullanılır. Nasıl ki, tevaffa burada uyku manasına geliyor, Hz. ısâ örneğinde de uyku anlamına gelmektedir.</p>
<p>“Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle göste­rildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyor. Onu kesin olarak öldürmediler. Fakat Allah onu kendisine yükseltmiştir. Allâh, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir ,”(Nisa,157-158) Bu âyet oldukça açıktır, Allâh Hz. îsâ’yı diri olarak katma yükseltmiştir. Hz. İsâ yeryüzünde ölüp defnedilmiş olsaydı ve ref ile maksat onun ruh/makamının yükseltimesi kastedilseydi, öldürme ve asmayı nefyederken kar­şıtı olarak ref in kullanılması herhalde hoş olmazdı. Zira öldürülme meşinin ve asılmamasının karşıtı diri olarak ref edilmesidir, ölmesi de­ğil. Aksi olsaydı, yani ölseydi, Allâh şöyle buyururdu: &#8216;‘Onu öldürmediler ve asmadılar. Bilakis, onu biz öldürdük.” Âyetten sadece ruhun refi nasıl çıkarılabilir! Allâh, onu öldürdükleri veya astıkları iddiala­rını boşa çıkarmak, iptal etmek için ref kelimesini kullanmıştır. Sade­ce ruhun ref i, öldürme ve asma iddialarını iptal etmez ki! Bir insan öl­dürülmüş veya asılmış olmakla birlikte ruhu Allah a yükselebilir. Ama âyet özellikle öldürülmediğini ve aşılmadığını vurgulamakta ve ardın­dan ref kelimesini kullanmaktadır. Burada ref ancak diri olarak yük­seltilmesi anlamına gelir.</p>
<p>Bunlarla birlikte Hz. îsâ’nın nüzûlüne delâlet eden âyetler de var­dır. Şöyle ki:</p>
<p><strong>1-</strong>“O, beşikte de, yetişkin çağtnda da insanlarla konuşacak, silik­lerden olacaktır,”(al-i İmran,46)</p>
<p>“Ey Meryem oğlu îsâ! Senin üzerindeki ve annen üzerindeki nime­timi düşün. Hani, seni Rûhu’l-Kuds (Cebrâîl) ile desteklemiştim. Beşik­te iken de, yetişkin iken de insanlara konuşuyordun.’’</p>
<p>Âyette geçen “kehlen” kelimesi, kendinden önceki zarfın mutealIlkına ma’tuftur. Dolayısıyla onun hükmüne dahil olur. Bu durumda mana şöyle takdir edilir: “İnsanlarla beşikte bebekken ve yetişkin ola­rak konuşacaksın.” Hz. îsâ’nın bebekken insanlarla konuşması açık bir mucizedir. Yetişkinken de konuşması böyle olmalıdır. Ancak bir insanın yetişkin, orta yaşlarında insanlarla konuşması alışılmış bir şeydir, muci­ze değildir. Bununla birlikte orta yaşlarda konuşması da bebekken konuşması gibi mucize olması gerekir. Bu mucize de tam orta yaşlarında göğe yükseltilmesi, kıyamete yakın nüzûlü ve insanlarla konuşmasıyla gerçekleşebilir. Muhaddis ve tarihçilerin çoğunluğu Hz. îsâ’nın 33 ya­şında ref edildiğini kabul etmiştir.</p>
<p><strong>2-</strong>“îsâ, sadece, kendisine nimet verdiğimiz ve Isrâiloğulları’na ör­nek kıldığımız bir kuldur. Eğer dileseydik, içinizden yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler yaratırdık. Şüphesiz o Kıyâmetin (kopacağı­nın) bir bilgisidir. (Ve innehu le-ilmun li’s-sâ’a) Artık onun hakkında as­la şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru bir yoldur.’’(Zuhruf,58-60)</p>
<p>Âyette geçen “innehu”daki “hu” zamirinin Hz. îsâ’ya raci olma­sı en uygun olanıdır. Zira bir üstteki âyet, bunu desteklemektedir. Bu durumda onun nüzûlü kıyâmetin emarelerinden olur. Başka bir oku­yuş da bu anlamı te’yid eder: “Ve innehu le-alemun li’s-sâ’a.” Yani Hz. îsâ, kıyâmetin gerçekleşmesinin alamet ve delilidir.</p>
<p><strong>3-</strong>“Ehl-i Kitâb’dan her biri, ölümünden önce ona muhakkak îmân edecektir. Kıyâmet gününde de o, onlara şâhid olacaktır.”</p>
<p>Burada “kable mevtihi” ifadesinde geçen zamirle ilgili olarak iki ihtimal vardır:</p>
<p><strong>1-</strong>Hz. Isâ’nın ölümünden önce.</p>
<p><strong>2-</strong>Ehl-i Kitâb olan insanlar ölmeden önce.</p>
<p>Taberî’nin ve çoğu müfessirin sahih kabul ettiği tevîl şöyledir: “Ehl-i Kitâb, muhakkak îsâ ölmeden önce ona inanacaktır.”</p>
<p><strong>b-</strong>Hz. îsâ’nın nüzûlü ile ilgili hadîslerin mütevâtir olmadığı iddia­sına gelince; bu, doğru değildir. Bu hadîsler, pek çok sahabîden nakledilmiş ve manen tevâtür oluşmuştur. Ancak âhad olsa bile sıhhati sabit olduktan sonra ona inanmak gerekir. Zira bu ha­dîsler, kalpte bilgi ve itminan hâsıl edecek dereceye ulaşmıştır.</p>
<p><strong>c-</strong>Metinlerin muztarib olduğu iddiası ise doğru değildir. Konuy­la alakalı bazı hadîslerde ayrıntı; bazısında ihtîsâr olabilir. Bu, onların muztarib olduğu anlamına gelmez. Ümmet, hadîslerin delâlet ettiği Hz. îsâ nın nüzûlü konusunda ittifak sağlamıştır .</p>
<p><strong>d-</strong>Hz. Isâ’nın nüzûlüyle ilgili hadîslerin inkârına gelince; bazılarına göre bu durum, insanı kâfir kılar; bazılarına göre ise kâfir kılmasa da bid’at ve dalâlet sahibi kılacağı âşikârdır. Bize göre de gerekçesiz inkâr eden kâfir olur; ancak bir te’ville (Kurana aykırı, İsrâiliyyât vb.) reddeden bid’at işlemiş olur.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-isa-nuzulu-kurana-aykiri-mi/">Hz.İsa Nüzulu Kuran’a Aykırı mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-isa-nuzulu-kurana-aykiri-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
