<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peygamber/Nübüvvet/Risalet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/akaid/nubuvvet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 06 Mar 2024 17:09:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Peygamber/Nübüvvet/Risalet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Mar 2024 17:09:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü'l-Muin en-Nesefi]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[mucize kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[mucize mahiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[olağanüstü hadise]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26901</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nesefî * çev. Fadıl Ayğan Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefî (ö. 508/1115) Tebsıratü’l-edille isimli eseriyle Sünnî bir kelam ekolü olarak Mâtürîdîliğin sistemleşmesinde önemli bir role sahiptir. Bu eserinde Nesefî, genelde peygamberliğin özelde ise Hz. Peygamber’in risâ- letinin ispatına genişçe yer ayırmıştır. Eserin ilgili bölümlerinde peygamberli­ğin imkânı ve gerekliliği, peygamberliği ispat yöntemleri ve bu bağlamda mu­cize ve türleri konularını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/">Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23408 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg" alt="" width="357" height="181" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a></p>
<p>Nesefî</p>
<p>*</p>
<p>çev. Fadıl Ayğan</p>
<p><em>Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefî (ö. 508/1115) Tebsıratü’l-edille isimli eseriyle Sünnî bir kelam ekolü olarak Mâtürîdîliğin sistemleşmesinde önemli bir role sahiptir. Bu eserinde Nesefî, genelde peygamberliğin özelde ise Hz. Peygamber’in risâ- letinin ispatına genişçe yer ayırmıştır. Eserin ilgili bölümlerinde peygamberli­ğin imkânı ve gerekliliği, peygamberliği ispat yöntemleri ve bu bağlamda mu­cize ve türleri konularını ele almıştır. Ayrıca bu konunun devamı niteliğinde olan velîlerin kerâmeti meselesine de yer vermiştir. Peygamberlik iddiasında bulunan kimseler arasında gerçek peygamberi tespit etmenin esas yöntemi Nesefî’ye göre, Allah’ın söz konusu kimsede olağanüstü bir fiil yaratmasıdır. Bu bağlamdan hareketle öncelikle mucize kavramım semantik bir tahlile tâbi tutan Nesefî, devamında mucizenin mahiyeti, peygamberliğe delil teşkil etme yönleri ve çeşitlerini ele alır. Dahası, mucizenin insanların birtakım eğitimler­le ve yeteneklerle gerçekleştirdiği sihir, büyü ve illüzyon gibi fiillerden farkım da ortaya koymaya çalışır. Nesefî, mucize konusunu Sünnî kelâmcıların temel teorisi olan Adet teorisi çerçevesinde ve Allah’ın kudreti kapsamında değerlen­direrek açıklama yoluna gitmiştir. Yine o, zorunlu nedenselliğin ve tabiatların değişmezliği fikrinin reddinin, mucizenin imkânı için zorunlu olduğu kanaatindedir. Kerâmet konusunda ise iki hususu vurgulamaktadır: Kerâmetin mu­cizeden farkı ve mucizeyi temellendirebilmek için kerâmetin varlığını inkâra gerek olmadığı. Bu iki hususta Nesefî’nin muhatabı büyük oranda Mu&#8217;tezile ekolüdür. Nesefî bu çerçevede ayrıca mucizenin tek olağanüstü hadise olmadı­ğım» bunun yanı sıra kerâmet, maûnet ve ihanet olmak üzere farklı kimseler elinde ortaya çıkan çeşitli olağanüstülüklerin var olduğunu ve bunların da birbirinden farklarının bulunduğunu izah etmeye çalışır.</em></p>
<p><strong>Peygamberlik İddiasında Bulunan Kimsenin Peygamberliğini Kanıtlayan Mucize</strong></p>
<p>[Buraya kadar ele aldığımız konulardan] Allah’ın kullarına peygamber gönder­mesinin mümkün konumunda olduğu, bunda bir imkânsızlığın bulunmadığı, ayrıca mezhebimizin muhakkik kelâmcılarına göre açıkladığım üzere <u>hikm</u>et sahibi Allah Teâlâ’nın hikmetinin gereği olması anlamında zorunlu konumunda olduğu sübut bulmuştur. Yine bu son görüşe göre açıkladığımız üzere, her ne kadar peygamberliğin varlığının kendisi zorunlu olsa da bunun, peygamberin gelmesinin mümkün olduğu bir zamandaki insanların her biri <u>hakkında</u> ve iddia edilen [peygamberliğin] söz konusu kişi için belirli hale gelmesinin aynı şekilde mümkünler konumunda olduğu da sabit olmuştur. Zira zorunlu olduğu görüşün- de olanların delili, kesin bir şekilde varlığına delâlet etse de söz konusu belirli şahıs için [peygamberliğin] varlığını gösterecek bir delil bulunm<u>a</u>m<u>akt</u>adır Du­rum böyle olduğuna göre kendisi için [peygamberlik] iddiasında bulunan herkes için [peygamberlik hususunda] onu belirleyecek bir delil gere<u>klidir</u> Çünkü [pey­gamberlik hususunda] onun belirliliği mümkünler konumundadır. Bu da ancak sübutunu gerektirecek bir delille var olabilir.</p>
<p>Bu düşünceyle Hâricîlerden İbâziyye’nin, peygamberin sözünün herhangi bir delil olmasa da kabul edilmesinin vacip olduğuna ve onu reddedenlerin o anda kâfir olduklarına ilişkin görüşünün geçersizliği bilinir. Zira yokluğu mümkün olan bir şey, ancak varlığını gerektiren bir delille sabit olur. Söz konusu delil ise &#8220;mucize” olarak isimlendirilir. Sonra bu delil kendisinde ikiye ayrılır. Şu du­rumda [mucize kavramının] kökü ve tanımı hakkında söze, iki kısmının ve mu­cizeyi gerçekleştirenin doğruluğuna delâletinin nasıl olduğunun açıklanmasına ihtiyaç duyulur.</p>
<p>[Bu kavramın] köküne gelince o, kudretin zıddı olan acizdir. Karşılık verme konusunda <em>(mu‘âraza)</em> meydan okunan <em>(tehaddı)</em> kişinin âcizliğini gösterdiği için “mucize” olarak isimlendirilmiştir. Ayrıca âciz bırakan (mu&#8217;cü) hakikatte, <em>mukdi- </em>rin kudreti ispat edenin ismi olması gibi aczi ispat edenin ismi olsa da aczi ortaya çıkaran <em>{muzhir lıl-acz)</em> mecazen bu ismi alır. Yine [Arapça yazımında] <em>mu&#8217;cize </em>kelimesinin sonuna bitişen [kapalı “te” olarak yazılan] <em>he</em> harfi, “allâme&#8221;, “nes- sâbe&#8221; ve “râviye” kelimelerinde olduğu gibi mübalağa Aesidir. Gönderilen kimsele­rin aczini bildirmede mübalağa anlamı katmak için bu kelimeye ilişmiştir.</p>
<p>Mucizenin tanımı ise felsefecilere göre tabiî ve nefsanî kuvvetlerin sınırını aşan mükemmel, cüzi, İlâhî bir fiildir. Kelâmcıların yöntemine göre ise <u>tanımı</u>, sorumluluk yurdunda <em>(dâru’t-teklîf),</em> [yani bu dünyada] peygamberlik iddiasında bulunanın doğruluğunu göstermek için meydan okunan kimsenin benzerini ge­tirmekten imtina etmesiyle birlikte <em>âdete</em> aykırı bir durumun ortaya çıkmasıdır.</p>
<p>Tanım, “sorumluluk yurdu”yla sınırlandırılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ’nın âhirette ortaya çıkaracağı olağanüstü olaylar mucize değildir. Tanımda “Pey­gamberlik iddiasında bul<u>unanın</u> doğruluğunu göstermek için” ifadesini, (i) ulû- hiyet iddia eden kişide ortaya çıkan dur<u>uml</u>arı dışarıda tutmak için kullandık. Zira -inşallah ileride açıklayacağımız üzere- böyle bir kişide âdetin dışında du­rumların meydana gelmesi mümkündür. Yine (ii) velîde ortaya çıkan durumları da dışarıda tutmak için söz konusu ifadeyi kullandık. Çünkü velîde, onun için bir keramet olarak olağanüstü olayların ortaya çıkması mümkündür. Ancak o, peygamberlik iddiasında bulunmamaktadır. Şayet peygamberlik iddiasında bu­lunsa, o anda küfre düşmüş, veliliği geçersiz hale gelmiş ve Allah&#8217;ın düşmanı olmuş olur. Bundan sonra da onda kerâmet meydana gelmez. Yine doğruluğu­nu göstermek için” sözüyle tanımı sınırladık. Zira söz konusu kişinin yalanının ortaya <u>çıkmas</u>ı için meydana gelirse o mucize olmaz. Bu durum, peygamberlik taslayan kimsenin, mucizesinin parmağının veya bu ağacın konuşması olduğu­nu iddia etmesi, akabinde de Allah Teâlâ’nın bunları bu kişiyi yalanlamak üzere konuşturması gibidir. Bu, onun için bir mucize ve doğruluğuna delil olmaz. Bi­lakis onun yalancılığına delil olur. Ayrıca tanımda “meydan okunan kimsenin benzerini getirmekten imtina etmesiyle birlikte” ifadelerine yer verdik. Zira ola­ğanüstü olay, peygamberlik iddiasında bulunan kimsede ortaya çıktıktan sonra benzer bir durum meydan okunan kişide ortaya çıkarsa, karşılık verme anında söz konusu hadise delil olmaktan çıkar. Zira o kişi davetinde yalancılığını iddia etmekte ve onun için diğerinin delilinin benzeri ortaya çıkmaktadır. Bu durum­da söz konusu hadise bir şeyin kendisine ve zıddına delil olmuş olur. Bu durum­da olan ise delil olmaz.</p>
<p>Mucizenin kısımlarına gelince, o iki kısma ayrılır: (i) İlki olağanüstü fiildir (ii) İkincisi ise olağan bir fiili yapmaktan âciz bırakmaktır. Hz. Zekerivva’nın kendisine müjdelenenin doğruluğuna delâlet eden konuşmadan men edilmesi sözü geçen durumun örneğidir. Bu da aynı şekilde hakikatte olağanüstüdür. Zira olağan olandan menedilme, olağan olanı bozma ve onun dışına çıkma anlamına gelir.</p>
<p>Mucizenin, meydana getirenin doğruluğuna delâlet yönüne gelince, biz Al­lah’ın bu iddiada bulunan kişiyi işittiğini, bu kişide meydana gelen hadisenin insanın kudretinin dışında, hatta bütün yaratılmışların kudretinin dışında ol­duğunu ve sadece Allah’ın kudretinde olduğunu biliriz. Bu durumda şayet bu kişi peygamberlik iddiasında bulunur, sonra da “Allah’ın beni gönderdiğine iliş­kin iddiamın delili, Allah Teâlâ’nın şu fiili yapmasıdır” der, bunun sonucunda Allah Teâlâ söz konusu fiili yaparsa, bu durum, yapmış olduğu olağanüstü fiille peygamberlik iddiası hususunda onun için Allah tarafindan bir doğrulamadır. Bu, iddiasının akabinde [Allah’ın] ona “Doğru söyledin” demesi gibidir. Bunun benzeri, bir insanın başkasına [elçi olarak] gönderdiği kişinin durumu gibidir. Elçi, gönderene “Seninle onun arasında gizli olan bir şeyi bana yaz” der. O da ona böyle bir yazı yazar. Böylelikle kendisine elçi gönderilen kişi, bu gizli duru­mun, gönderen dışında kimse tarafindan bilinmediğini anlar. Bu durum, elçilik iddiasında bulunan kişinin doğruluğunu gösteren gerçek bir delil olmuş olur.</p>
<p>Aynı şekilde şayet bir kimse, emanet sahibine emanet edilen kişinin önünde “Seninle ilgili olarak emanetini ondan alma konusundaki emrin hususundaki iddiamda doğruysam, bana mührünü ver” der, bunun üzerine o da verirse, bu durum, onun doğruluğuna delil olur. Bu, ona “Doğru söyledin” demesi gibidir, hatta daha anlamlıdır. Zira söz olarak söylemek, alay etme <u>anlamı</u> da taşır. Bu ise hiçbir yönden içinde ihtimal taşımayan şeylerdendir.</p>
<p>Yine söz konusu husus, şu duruma benzer: Bir kralın sarayında ülkesinin ahalisince ve memleketinde yaşayanlarca onun dışında saray ehlinden hiç kim­senin hareket ettirme gücüne sahip olmadığı bilinen bir ağaç bulunsa, sonra saray ehlinden biri, memleket ahalisinin karşısına çıksa, onlara kralın elçisi olduğunu, kralın onlara şöyle emir ve yasaklarda bulunduğunu haber verse, akabinde memleket ahalisi onun kralın elçisi olduğu hususunda onu yalanlaşa, bunun üzerine bu kişi kesin bir şekilde kralın duyacağını bildiği bir sesle “Ey kral! Sen, beni ülkendeki halkına elçi olarak gönderdin, bu şekilde elçiliği tebliğ etmemi emrettin, ben de bunu tebliğ ettim, fakat onlar elçilik hususunda beni yalanladılar, şayet sen beni göndermişsen ve beni gönderdiğin konusunda iddia ettiğim şeyde doğru isem, sarayındaki ağacı, hareketi benim doğruluğuma delâ­let etmesi için hareket ettir” diye seslenirse ve bu seslenme neticesinde belde ahalisinden görenlerin huzurunda ağaç hareket ederse, bu durum, elçinin sözü­nün doğruluğuna delil olur. Ayrıca bu durum, kralın elçiye “Elçi olarak gönder­mem hususunda iddia ettiğin şeyde doğru söyledin” veya belde ahalisine “Elçi göndermem hususunda size tebliğ ettiği şeyde bu kişi doğru söyledi” demesini işitmeleri konumundadır. Mucize konusu da böyledir.</p>
<p>Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin iddiasının akabinde olağanüstü hadisenin meydana gelmesi, bu fiili yapanın Allah Teâlâ olduğu hakkında kesin bir bilgi gerektirir. Zira buna benzer bir fiili yapmak, bir başkasının kudretinde değildir. Ayrıca bu, söz konusu kişi için O’ndan bir doğrulamadır. Dolayısıyla kesin bir şekilde onun doğruluğuna delâlet eder.</p>
<p>Buna benzer hadiselerin, peygamberlik iddiasında yalan söyleyen kimsede meydana gelmesi imkânsızdır. Bu imkânsızlığın hangi cihetle olduğu hakkında kelâmcılar ihtilaf etmiştir. Mezhebimiz âlimlerinden hikmet ve sefehin, iyilik ve kötülüğün salt akılla bilinebileceği görüşünde olanlar, imkânsızlık cihetinin şu durum olduğunu söylemişlerdir: Şayet bu olağanüstü olaylar, peygamberlik tas­layan kimsede ortaya çıksa -ki peygamberin doğruluğuna delil sadece bunlardır- bu durumda doğru olan ile yalancı, hak ile bâtıl arasında bir eşitlik söz konusu olmuş ve hakikate ulaşma yolu tamamen kapanmış olur. Bu ise hikmet dışıdır. Nitekim ilâhhk taslayan bir kişide, hakikate ulaşma yolunu kapamaması ve hak ile batıl arasında bir eşitlik gerektirmemesi dolayısıyla olağanüstü olayla­rın meydana gelmesi <u>mümkün</u>dür Çünkü onun şahsında sonradanlık <em>(hades) </em>özellikleri ve iddiasında yalancı olduğuna ilişkin deliller mevcuttur. Peygamber­lik taslayanın durumu ise böyle değildir. Çünkü zâtında onun yalancı olduğuna delil mevcut değildir. Zira o, iddiasında doğru olan kimseyle aynı özdendir (ceu- <em>her).</em> Zât b<u>akımın</u>dan aralarında bir fark yoktur. Olağanüstü olan mucize yönü dışında aralarında bir ayırıcı da söz konusu değildir. Dolayısıyla [mucizenin] yalancıda meydana gelmesinde daha önce sözü edilen hak ile bâtıl arasını eşitle­me ve hakikate ulaşma yolunun kapanması vardır.</p>
<p>Eş&#8217;arilerin çoğunluğu ve nehyin vârid olduğu şeyler dışında <em>sefehin</em> olmadığı­nı söyleyen Ehl-i hadis kelâmcıları, olağanüstü olayların yalancı olarak peygam­berlik iddiasında bulunan kimsede meydana gelmesinin imkânsızlık yönünün şu durum olduğu görüşünü benimsemişlerdir: [Yalancı kimsede] meydana gelmesi, Allah Teâlâ’nın peygamberlik iddiasında doğru olan kimsenin doğruluğuna delil getirmekten ve hak ile bâtıl arasındaki ayrımı ispat etmekten âciz kalmasını gerektirir. Allah Teâlâ’yı âciz kılmak ise imkânsızdır. Nitekim böyle bir hadiseyi ilâhlık taslayan kimsede meydana getirmesi, iddia eden kişinin şahsında yalan­cılığına delâlet eden hususlar olduğu için, Allah’ın söz konusu durumlardan âciz kılınmasını gerektirmemesi dolayısıyla imkânsız değildir.</p>
<p>Bazı Ehl-i hadis kelâmcıları şöyle demiştir: Böyle bir durumun imkânsızlık ciheti, mucizenin bizatihi doğruluğa delâlet etmesi, doğruluk dişında bir şeyde bulunmasının mümkün olmakta. Bu, mükemmel fiilin bizatihi <u>ilme</u> delâlet etmesi gibidir. Onun cehaletle bitişmesi mümkün değildir. Mucize konusu da böyledir. Bu grubun muhakkik Alimleri ise birinci görüşü benimsemişlerdir. Ba­şarıya ulaştıran Allah&#8217;tır.</p>
<p>Bu durum bilindiğine göre bundan sonra iki konudan bahsetmeye ihtiyaç du­yulur. Birincisi, genel olarak geçmiş dönemlerde peygamberliğin kesin bir şekil­de gerçekleştiği hakkındadır. İkincisi, belirleme yöntemiyle bazı peygamberlerin peygamberliğinin ispatı hakkındadır. Bu iki kısmın tamamında her bir konuda iddia ettiklerimizin doğruluğunu gerektirecek şeylerden bahsedeceğiz. (&#8230;)</p>
<p><strong>Peygamberliği İspat Eden Mucizeler</strong></p>
<p>Özel olarak bazı peygamberlerde peygamberliğin sübutuna delil, onların çoğun­da olağanüstü olaylar olarak mucizelerin meydana gelmesidir. Kayadan deve çıkması, ateşin İbrahim peygambere soğuk ve selamete dönüşmesi, asânın yıla­na dönüşmesi, rüzgâr, cin ve şeytanların kullanılması, dağların teşbih etmesi, demirin yumuşatılması, ölülerin diriltilmesi, ağaç kütüğünün inlemesi, devenin şikâyeti, zehirli kuzunun konuşması, parmakların arasından su fışkırması ve benzeri daha önce delil olma yönünü açıkladığımız üzere peygamberlik iddiala­rında doğruluklarına delil olan hadiseler bunun örneğidir. Ayrıca bu durumun sübutu, söz konusu dönemde yaşayanlar için müşahedeyle, daha sonrakiler için ise uzak memleketlerin ve geçip gitmiş milletlerin ispat edilmesinde olduğu gibi zorunlu bilgi <em>(eldlmü’z-zarûrı}</em> gerektiren mütevâtir haber yoluyladır. [Bu haber çeşidinde] ne günahkarlık ne de menfaat elde etme yoluyla töhmete yer yoktur. Zira yalan üzere birleşmesi düşünülemeyecek insanların, bizatihi yalan olan bir haber konusunda bir araya gelmeleri, mümkün değildir. Çünkü yalan sebeple­rinin farklı arzular, çeşitli görüşler, farklı amaç ve tabiatlarda yaratılan farklı insanlarda birleşmesi imkânsızdır. Bundan dolayı kendi kavminden bir adamın ölümünü anlatırken Tufeyl el-Ganevî şöyle der:</p>
<p><em>Gecenin bir bölümünde kederlendim; bana yalanlanamayan haberler geldi </em></p>
<p><em>Birbirlerini öyle desteklediler ki, hiçbir şüphem kalmadı; haber verdikleri şeyi araştıran da olmadı.</em></p>
<p>Şairin “Bize yalanlanamayan haberler geldi” dedikten sonra bunun nedenini vurgulayarak şöyle dediğini görmez misin: “Birbirlerini öyle desteklediler ki hiç­bir şüphem kalmadı; haber verdikleri şeyi araştıran da olmadı.”</p>
<p>Süveyd b. Sayfî de şöyle demiştir:</p>
<p><em>Sana kesin haberler geldi</em></p>
<p><em>Peş peşe geldiler ki kalbini çevirecek bir şey kalmadı.</em></p>
<p>Bu [şiirin delâleti] açıktır. Kitabın başında mütevâtir haberin zorunlu bilgi <em>(el-ilmü’z-zarûrî)</em> gerektirdiğine ve işiten için haber verilen şeyi gözle görülen şey gibi kıldığına ilişkin delil getirdik. Bu konuya tekrar dönmekle meşgul olma­yacağız. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Peygamberliğin ancak delil ile sabit olabildiği, [söz konusu olayın], âdet ve tabiat üzere olanı bozan bir şey olması durumunda delil teşkil etmediği, âdetin ve tabiat bakımından devam edegelenin dışında olması durumunda ise tabiat­larda değişim mümkün olmadığı için bunun imkânsız olduğu gerekçesiyle mu­cizede delilin var olmadığını iddia edenlerin itirazı, çürük bir görüştür. Şayet bu [görüşü] bir deli söylese garip karşılanır. Bu durum, daha önce geçtiği üzere sayıca çok olmaları bakımından kendilerinde bir gizliliğin olmasının mümkün olmadığı kimselerin söz konusu hadiseyi görmeleri dolayısıyladır. Onların inkâr etmiş ve şüphesiz dayanmış oldukları tabiatın dışına çıkma [durumu], duyu ile sabittir ki, [duyular] en açık bilgi kaynağı ve en yüksek bilgi yöntemidir. Böy­lelikle onların inkârları reddedilmiş ve tabiatların dönüşümünün imkânı sabit olmuş olur.</p>
<p>Şu durum bunu teyit etmektedir: Şayet onlar bu konuda aklî görünen ve akıl aracılığıyla reddine bir yol bulunmayan bir delile dayanmış olsalardı, söz konu­su durum reddedilmiş olurdu. Çünkü aklî delil, istidlâlî bilgi gerektirir. Îstidlâlî bilgide hata câiz ve m<u>ümkün</u>dür. İnkâr ettikleri şey ise hakkında hata ve yan­lışlık <u>imkânı</u> olmayan zorunlu bilgi gerektiren duyu ile sabittir. Bu durumda bu ikisinden birinin reddi gerekir. Hakkında hata ve yanlışlık imkânı olanın reddi, hakkında hata ve yanlışlık <u>imkânı</u> bulunmayanın reddinden daha uygundur, inkâr ettikleri şeyin varlı<u>ğın</u>a dair bilginin duyu ile sabit olması bunu teyit et­mektedir. Delillerinin geçersizliği de duyu ile bilinmiş olur. Geçersizliği zorunlu bir şekilde bilinen her delil, geçersiz ve delil değil, şüphe olmuş olur. Bu durum­da onlar, inkârlarım nasıl şüphe üzerine bina etmiş olmasınlar?!</p>
<p>Yine onlara şöyle deriz: Âlemde var olan her şeyin ister araz olsun ister cev­her olsun Allah’ın yarat<u>mı</u>ş olduğu şeyler olduğu ve onun yaratmak istediği şey­de kudret sahibi olduğu hususunda bizi desteklediniz. Sonra ateş, Allah’ın ya­ratmış olduğu ve onda kuruluk ve sıcaklığı yarattığı bir cisimdir. Kim onun, sı­caklık yerine soğukluğu, kuruluk yerine yaşlığı yaratmaya güç yetiremeyeceğini iddia ederse, Allah’ı acziyetle nitelemiş ve fiillerini ihtiyarî değil, zorunlu <u>kılmı</u>ş olur. Zira fiilinde özgür olan, yaptığı şeyin zıddını yapma yoluyla böyledir. Zira bu özellik ile mecbur olandan ayrılır. Allah Teâlâ’nın acziyet ve mecbur olma ile nitelenmesi açık bir cehalettir.</p>
<p>Yine Allah, bir şey olmaksızın alemi yaratmaya kadir olduğuna göre neden kayadan deve çıkarma,parmakların arasından su çıkarma, asâda canlılık var etme/yılana dönüşme, tahtanın cüzlerini ete dönüştürme ve diğer fiilleri yap­maya güç yetirmekle nitelenmesin ki?! O halde tabiatların dönüşümünü inkâr etmek, Allah’ı sıfatsız kabul etme <em>(tatil)</em> görüşünün bir neticesidir. Allah Teâlâ için yetkin bir kudretin varlığına ilişkin daha önce geçen delillerde, bu inkârcıların görüşlerini geçersiz kılacak şeyler bulunmaktadır.</p>
<p>Tabiatçıların tümünün veya büyük çoğunluğunun söylediği şu sözler bu iti­razın geçersizliğini destekleyen şeylerdendir: Alemin bütün cevherleri tek cins­tir. Onların farklılığı onlarda bulunan arazlardandır. Ateşin cevheri, sıcaklık ve kuruluk keyfiyetlerinin soğukluk ve ıslaklık ile değişimi dolayısıyla suya dönü­şebilir. Durum böyle olduğuna göre tabiatların dönüşümünün imkânı, arsızlık ve ahmaklık olmaksızın nasıl inkâr edilebilir ve Allah’ın kudretinden nasıl çıka­rılabilir?</p>
<p>Âdetin ve tabiatın dönüşümünün mümkün olduğunu, fakat bunların aynı şekilde sihirbaz ve göz boyacıların kudretinde de olduğunu iddia edenlerin söz­leri geçersizdir. Zira haklarında araştırma ve düşünmeyle el çabukluğu ve göz boyacılığın zayıflığı artar ve giderek yok olmaya yüz tutar. Çünkü göz boyacılığı tamamen bir çarpıtmadır. El çabukluğu ise bakanların gözlerini meşgul etmeye, daha sonra ise bir başka şey çıkarmaya ve el çabukluğundaki maharete dayalı­dır. Mucizenin ise araştırma ve düşünme ile kesinliği, gün geçtikçe de sübutu ve devamlılığı da artar. Sihre gelince saf şirk, sırf inkâr ve şeytanları yüceltmeye kastetme durumlarından oluşmuş kelimelerin ilişiğidir. Ayrıca sihir genellikle hayızlı kadınlar ile pis ve necis erkeklerde, Allah’ın anılmadığı zaman ve mekân­larda ortaya çıkar. Böyle bir durumda Allah’ı anmayla karşılaşılması halinde sihir ortadan kalkarak yok olur. Bundan dolayı putperest ve şirk beldelerine daha şiddetli ve açık bir şekilde nüfuz etmektedir. Bu durum, sihrin şeytanların ve kötü ruhların yardımıyla ortaya çıkması sebebiyledir. Dolayısıyla sihrin Al­lah’ı anma ve ona ibadet etme durumundan uzak olması dolayısıyla, [şeytanlar ve kötü ruhlardan] yardım isteyen kimselerin, onlara yakınlaşması, kötü fiiller yapması ve necis şeylere bulaşması gerekir.</p>
<p>Peygamberlerin durumu, bu hallere bütünüyle aykırılık teşkil eder. Zira on­lar Allah’ı anmaya ve ona yakınlaşma <em>(kurbiyet)</em> yollarının tümüne devam et­mekteydiler. Ayrıca onlar pis ve necis şeylerden temiz olmakla nitelenmişlerdir. Böylelikle ikisini yerine getirenlerin durumlarıyla mucize sihirden ayrılmak­tadır. Zira açıkladığımız üzere mucizeyi, peygamberlik iddia edende iddiasının akabinde, davetini güçlendirmek ve peygamberlik iddiasında onu doğrulamak için meydana getiren Allah Teâlâ’dır. Şayet sihirbaz ve göz boyacı bir kimse, peygamberlik iddia etse ve sözlerinin doğruluğuna delil olması için olağanüstü bir olay gerçekleştirmek istese, Allah, delillerini bâtıl olanın karşılık vermesi ve geçersiz olanın denk olmasından korumak için, [bu kimseyi] olağanüstü olay gerçekleştirmekten âciz bırakır, sihrini ve söz konusu durumdaki tuzağım ge­çersiz kılar. Bu, daha önce geçtiği üzere hak ile bâtılı birbirinden ayırmanın ve ikisini eşit kılmayı gerektiren şeyleri uzaklaştırmanın veya açıkladığımız şek­liyle bunlara yönelik Allah’ın kudretini kabul etme ve onun âcizliğini reddetme­nin hikmetin bir gereği olması dolayısıyladır. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Bu sebeple mezhep imamlarımız şöyle demiştir: Mıknatıs taşını elde eden bir kimse, dünyada mıknatısın demiri çekme özelliğini bilmeyen insanların yaşadı­ğı bir bölgeye gelse, sonra peygamberlik iddiasında bulunsa, iddiasına ve doğ­ruluğuna delil olarak da demiri çekme olayını gösterse, Allah Teâlâ, delillerini karşı konulmaktan ve hak dinini geçersiz bir şey tarafindan karşı çıkılmaktan korumak için mıknatısın bu özelliğini iptal eder. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Nitekim inat ve kibir özelliği olmayan herkes, asânın yılana dönüştürülmesi, denizin yarılması, ölülerin diriltilmesi, ayın yarılması, parmakların arasından su fışkırması ve bunun gibi diğer duyusal mucizelerin, Allah’ın dışında birinin güç yetireceği durumlardan olmadığı hususunda şüphe duymaz. Ayrıca Allah’ın dışında birisi için bunun <u>mümk</u>ün olduğu kesinlikle hiçbir akıl sahibinin aklına gelmez. O halde buna karşılık verme <em>(mu araza)</em> imkânı yoktur.</p>
<p>Bütün bunlarla, olağan düzenin <em>(âdet)</em> değiştirilmesine ilişkin peygamberlik iddia edenin gerçekleştirdiği hadiselerin, kendi türünde çalışma ve gayret etme bulunan kimselerin yapabildiği şeylerden olduğunu ve bu iddiada bulunanların, herkesin yeteneklerini sınamadıklarını söyleyenlerin sözleri geçersiz olur.</p>
<p>Yine onlara şöyle deriz: Şayet sizi [bu meselede] destekle şeydik, bu hususta çalışması, eğit<u>imi</u> ve alışkanlığı olmayan kimsede onun varlığı olağanüstü olmuş olurdu. Bu ise onlar<u>ın</u> iddialarının doğruluğuna delil olurdu. Peygamberlik id­dia edenlerin, bu konuda gayret ve alışkanlıkları yoktur. Onların bu durumunu içinde neşet et<u>tikl</u>eri kavimleri bilmekteydi. Zira doğumlarından itibaren büyü­melerine ve peyg<u>amberli</u>k iddia etmelerine kadar onların hallerim görüp müşa­hede etmişler, böyle bir durum ile meşgul olduklarım, ilgilendiklerim ve bu tür şeylere dair bilgi ve tecrübe sahibi kimselerle arkadaşlık ettiklerini görmemiş­lerdir. Bu gibi kimselerde söz konusu olayların meydana gelmesi olağanüstüdür. Dolayısıyla yeterli bir mucize olur. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Bu duruma, “Zerdüşt’te olağanüstü olayların meydana geldiği, bunların onun iddiasının doğruluğuna delil olmadığı, aynı şekilde sizin iddianızın da böyle ol­duğu” şeklinde karşılık verirlerse, onlara şöyle deriz: Bunlar tevâtürle sabit olmamıştır. Bilakis zikredilen, onun, kralın evinde kralın ve ileri gelenlerinin önünde atının ayaklarını karnına sokması, içinde ateş olan bir kabı göğsüne ve bunun ona zarar vermemesi gibi durumlar, sayıca çok insanın yanında gerçekleşmemiştir. Bu gibi haberler, haber verenin bilgisini gerektirmez. Çünkü haber verenlerin yalan üzere birleşmeleri mümkündür. Hatta kralların ve tâbilerinin çoğunun durumu, doğru olmayan haberleri yaymaktır. Çünkü bununla halklarının sakinleştirilmesi, memleketlerinin işlerinin düzenlenmesi gerçekleşmektedir. Fakat peygamberlerin nakledilen mucizeleri, yalan ihtimali olmayan ve nakledenlerin bu [yalanda] birleşmelerinin düşünülemeyeceği bir yolla aktarılmıştır. Durumu böyle olan haberler, açıkladığımız üzere zorunlu bil­gi gerektirir. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Söz konusu cevaba bütün Müslüman kelâmcılar iştirak etmişlerdir. Ümmetin bazı muhakkik âlimleri buna şöyle diyerek cevap vermişlerdir: Olağanüstü olay, imkânsız olanın değil, mümkün olanın varlığına delâlet eder. Bu sebeple ilâhlık taslayanın iddiasının doğruluğuna delil olmaz. Zerdüşt’ün iddiası, bilgisiz ve âciz bir yaratıcı düşüncesini barındırdığı için imkânsız bir iddiadır. [Bu yaratıcı­nın] kötü fikrinden, mülkünde kendisine düşmanlık eden, kendisine rakip olan, hakimiyet alanında onunla çekişen bir [diğer tanrının] varlığı ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla o, kendi fikrinin sonuçlarını bilmeyen, düşmanının galibiyeti ve hâ­kimiyeti hususunda âciz biridir. Ayrıca [bu tanrı] bunların yanı sıra kendisinde hâdisleri barındırmaktadır <em>{mahal li’l-havâdis).</em> Zira onda kötü olan fikri mey­dana gelmiştir. Bütün bunlar imkânsız, kusuru ve bozukluğu açık iddialardır. Bu gibi şeyler delil olmaz. İlâhlık taslayanın iddiasının, barındırdığı imkânsızlık dolayısıyla bu gibi delillerle doğru olamayacağı görülmez mi ki?! Yalancı peygam­berde mucize meydana gelmesinin, hak ile bâtıl arasında eşitliğe veya doğru olan iddiaya delil getirme ve hak ile bâtılı ayırma hususunda Allah’ı âciz bırakmaya götürmemesi için câiz olmaması, söz konusu durumu teyit etmektedir. İddia im­kansız değil, mümkün olduğunda iki durum arasını eşitleme ve aralarım ayırma hususunda âcizlik sabit olur. İmkânsız olması durumunda ise buna yol açacak değildir. Bu sebeple ilâhlık taslayanda olağanüstü hadisenin meydana gelmesi, imkânsız değil, imkân dâhilindedir. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Aktardığımız üzere son fırkanın, peygamberlerin getirmiş olduğu şeylerin imkânsız olduğuna ilişkin iddiaları, geçersiz bir söz, bozuk bir iddiadır. Bila­kis onlar, sırf hikmet, açık hak ve saf doğru olanı getirmişlerdir. Delil ile teyit edilmiş olmasaydı da getirmiş oldukları ve davet ettikleri şeyle meşgul olmak gerçek ve doğru olmuş olurdu. Zira bunların bir kısmı, yaratıcıya yakınlaşma, onlara bahşedilen şeylerin şükrünü eda etme konumunda şeyler, bir kısmı ahlâ­kın yücelikleri, bir kısmı âlemin varlığının devamı ve halkın sükûnunun ancak onunla gerçekleştiği erdemli siyaset, bir kısmı ise nezaket, güzel muamele ve ilişkiler türündedir. İtikadî konularda getirdikleri ise sarih aklın gerektirdiği ve zıddı durumundaki inançlara imkân bırakmadığı, bilakis bunun dışındaki bütün inançların geçersizliğine, karşısındaki bütün görüş ve dinlerin bozukluğuna şahitlik ettiği şeylerdendir. (&#8230;)</p>
<p>Bir iddiada bulunan herkesin iddiasının doğruluğu onda şu dört anlamın toplanmasına bağlıdır: (i) İlki iddianın mümkünler konumunda olmasıdır. Zira bizatihi imkânsız ve muhâl olan bir şey iddia edenin sözü ilk anda reddedilir ve delilini açıklamasına müsaade edilmez, (ii) İkincisi, iddiaya uygun bir delil getir­mesidir. (iii) Üçüncüsü, delilinde çürük olma sebeplerinin bulunmamasıdır. Zira herhangi bir şekilde delilde çürüklük imkânı bulunursa reddedilir. Çünkü ancak bizatihi sahih olan kabul edilebilir. Şu durum bunu teyit etmektedir: O, kendisi dışında bir şeyin yanı iddianın doğruluğu için ifade edilmiştir. Kendisi doğru ol­mayan bir şey ile başka bir şeyin doğrulanması imkânı yoktur, (iv) Dördüncüsü, iddia ve delilin, birinde veya her ikisinde bulunacak bir çelişkiden uzak olması­dır. Zira çelişkiye düşen kimse iddia ettiği şeyin tutarsızlığını ve bozukluğunu kabul etmiş olur. Çünkü iki zıttan birini doğruluğunu iddia etmekle o, diğerinin geçersizliğine şahitlik etmektedir. Böylelikle her birinin doğruluğuna dair iddi­asıyla, diğerinin bozukluğuna ş<u>ahi</u>tlik etme konumunda olur. Şu halde iki duru­mun her birinin bozukluğunu kabul etmiş olur. Ayrıca iddianın doğruluğunun bu hususlara bağlı olduğunda şüphe yoktur. (&#8230;)</p>
<p>[Hz. Muhammed’in durumu da böyledir.] Onun delili, iddiasına uygundur. Zira o, İlâhî bir durum iddia etmiş, insanların yeteneklerim aşan ve tabiî yete­neklerle meydana gelmeyen İl<u>âhî</u> deliller getirmiştir. Zira tabiattın işleyiş] yön­temlerini araştıranlar ve bunun altında düzenlenmesi mümkün olan veya müm­kün olmayan şeyleri bilenler, kızartılmış koyunun diriltilmesi, devenin konuş­turulması, kütüğün inleyen bir varlığa dönüştürülmesi, parmakların arasından su fışkırması fiillerinin, tabiatların sırlan kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olm<u>adığ</u>ını kesin olarak bilmektedirler. Ayın yarılması ve diğerleri de bu konuya geçtiğimizde açıklayacağımız üzere böyledir. Bu mucizeler, nefsanı kuvvelerle de gerçekleşmez. Zira nefsanî sistemle ilişik olan ya sihir ve büyünün altında veya el çab<u>ukl</u>uğu ve hilebazlık altında düzenlenir. Bu durumu bilenler, onun getirdiği mucizelerin bunların dışında olduğunu bilirler. (&#8230;)</p>
<p>Yine deliller konusunda eşitliğin, delilin onun aracılığıyla delil olamadığı su­retler bakımından değil, delilin kendisiyle delil olduğu bir mana bakımından istenmesi kendisine şüphe karışmayan ve herhangi bir şüphe barındırmayan önsel bilgilerdendir. Yine asânın yılana dönüşmesi, sert kayadan su fışkırtılma­sı, ölülerin diriltilmesi, körün ve alacalının iyileştirilmesi ve bunların dışındaki- ler, peygamberliğin doğruluğuna suretleri dolayısıyla değil, bilakis olağanüstü olmalar., yaratılmış kudretin kapsanma girmelerinin imkânsızlığı ve sadece hiç kimsenin aciz bırakamadığı, bozuk olanın geçerliliğine  ve yalancının doğruluğuna delil getirmeyen hikmet sahibi yaratıcının kudretinde bulunmaları dolayısıy­la delildirler. Mucizelerin varlığı peygamberlik iddiasının hemen akabindedir.</p>
<p><strong>Velilerin Kerametlerinin İspatı</strong></p>
<p>Velîlerin kerâmetlerinin izhar edilmesinin mümkün konumunda mı yoksa im­kânsız konumunda mı olduğu hususu, bu kabil durumlardandır. Mu‘tezile bunun mümkün olmadığını iddia etti. Çünkü şayet mümkün olsaydı mucize, kerâmetle karışır ve peygamberin peygamberliğini bilmeye götürecek bir yol kalmazdı. Bu ise imkânsızdır. Yine olağan olanın bozulması, peygamberi bilmeye ulaşma ve onunla yalancı peygamber arasında ayrım yapabilme yaran dolayısıyladır. İn­sanların buna ihtiyacı bulunmaktadır. Velîyi, velî olmayandan ayırıp bilmeye ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Ehl-i hak, bu konuda çokça hadis ve rivayetler nakledilmesinden dolayı kerâmetlerin sabit olduğunu söylemiştir. Göz açıp kapayıncaya kadar Belkıs’ın tahtını getirme hususunda Hz. Süleyman’la beraber bulunan kişinin haberi­nin yayılması, bu rivayetlerdendir. Yine şu haber de bunlar arasındadır: Hz. Ömer, Medine’de minber üzerindeyken, ordusunu Nihavend’de görmüş ve “Ey Sâriye! Dağa, dağa!” demiştir. Bunun üzerine Sâriye, yaklaşık beş yüz fersah gidiş mesafesinden bu sesi işitmiş ve dağa çıkmış, buradan düşmana karşı pusu kurmuştur. Bu olay, oranın fetih sebebi olmuştur. Hâlid b. Velîd’in zehir içtiği, fakat ona zarar vermediği, Nil nehrinin durumuna ilişkin Hz. Ömer’in haberi gibi rivayetler de böyledir. Tâbiînden ve salih kimselerden sayılamayacak kadar çok kerâmetler nakledilmiştir. Nitekim bunları inkâr eden, görünür olanı inkâr eden konumuna girer*</p>
<p>Mu&#8217;tezile bunu inkâr etmiştir. Onlar, bid‘atlarının uğursuzluğu sebebiyle bunu reddetmişlerdir. İbadetler konusundaki gayretleri ve ciddiyetlerine, iman­dan çıkma korkusuyla günahlardan şiddetle sakınmalarına rağmen mezheple­rinin geçersizliğine ve itikatlarının bozukluğuna ilişkin bundan başka bir delil olmasaydı dahi onların kerâmetleri reddetmeleri yeterli olurdu. Diğer yandan onlardan birinde kerâmet ortaya çıkmamış ve onlardan hiç kimse bunu ken­disinde görememiştir ki fikirlerinden dönsün ve bunu kabule geri dönsün. Bu durum, sadece onların bozuk itikatları sebebiyle Allah’ın düşmanları ve aşağı­lanmaya müstahak olarak kalmaları dolayısıyladır. Onların çoğu, çirkin bir sa­rılığın ağır bastığı, gözlerin yüzlerine bakmaktan hoşlanmadığı, onlarla birlikte olma Ve sohbet etmenin kalplere ağır geldiği bir halde görülürler.</p>
<p>Velîlerde bu [kerâmetlerin] meydana gelmesinin, peygamberlerin mucizele­rinin geçersizliğini gerektirdiğine ilişkin iddialarına gelince, bunlar, düşünmeden, zihinde tartmadan ve onun şehadetiyle hakkın bâtıldan ve sahihin fasitten ayrıştırıldığı bir kanun olan akla başvurmadan aklına geleni söyleyen kimsenin söylediği sözlerdir. Bu böyledir, çünkü şayet düşünse, velînin her kerâmetinin, aynı zamanda peygamberin mucizesi olduğunu bilir. Zira bunların ortaya çıkı­şıyla onun velî olduğu bilinir. Onun velî oluşu, inancında hak üzere olduğuna de­lil teşkil eder. İnancında hak üzere oluşu -ki o bu hususta peygamberine tâbi ve onun peygamberliğini ikrar etmektedir- peygamberin peygamberliğinin doğru­luğuna delil olmaktadır. Bu, söz konusu aşamalarla, peygamberin peygamberlik iddiasında, tebliğ ettiği din ve şeriat hususunda doğruluğuna delildir. Peygam­berin mucizesi ve doğruluğuna delil olan şeyi, mucizeyi geçersiz kılan ve bunun bilgisine ulaşma yoluna engel kılan kimse, cahilliğin ve aptallığın zirvesindedir.</p>
<p>Yine şöyle deriz: Bu durum, kerâmetin mucizeyle karışmasına nasıl sebep ol­sun ki?! Mucize, peygamberlik iddiasının akabinde ortaya çıkmaktadır. Velî, eğer peygamberlik iddia ederse, o anda inkâr etmiş ve Allah’a düşman olmuş olur. Bu durumda [Allah] onda kesin bir şekilde olağanüstü bir olayı meydana getirmez. Şayet velâyet iddia ederse, kendisi için iddia ettiğinde velâyeti düşer. Aynı şekil­de mucize sahibi, mucizesini gizlemez, bilakis onu izhar eder. Kerâmet sahibi ise onu gizlemeye çalışır, genellikle ona itimat etmez, bunun kendisi için kerâmet değil, <em>istidrâc</em> kabilinden olduğu hususunda korkar. Allah Teâlâ, salih kulların­dan birini, velînin kerâmetinden haberdar ederse, velî, şöhret dolayısıyla gurura kapılmaktan korkarak bu kimseye yönelir ve tam bir yalvarmayla, ondan kendisi için bu durumu gizlemesini, ifşa etmemesini ister. Aynı şekilde mucize sahibi, akıbetinden emin, değişmekten korunmuştur. Velînin durumu ise bunun aksidir.</p>
<p>[Kerâmette] bir yarar olmadığına ilişkin sözlerine karşı şöyle deriz: Zikretti­ğimiz delillerle bunun varlığı sabit olduğuna göre bundan sonra hikmet yönüne ilişkin bilgisizliğiniz, daha önce açıklaması geçtiği üzere, onun geçersizliğini ge­rektirmez.</p>
<p>Yine şöyle deriz: [Bunun] faydası, kerâmetinin Allah katından ortaya çıkma­sı ve müşahede ettiği olağanüstü olayla, inandığı peygamberin peygamberliği­nin sabit olmasıdır. Böylelikle o, mucizeyi görme ve olağanüstülüğü müşahede etme hususunda peygamberlerin çağında yaşamış biri gibi olur. Bunun yanı sıra söz konusu durum, ibadetlerde gayretkeş olmada, günahlardan kaçınmada bir âmil olmaktadır. Bunu, bu konumu kendisi için devam ettirmek, bu değerli ve yüce mevkiin, yok olmasından ve değişmesinden korumak, Allah’ın buna mutta­li kıldığı salih kulları, bu derece ve mevkiye ulaşmaları için ciddiyet ve çalışma­ya teşvik etmek üzere yapar.</p>
<p>Hakikatlere ilişkin bilgiler, sahip kimseler şöyle dedi:Olağanüstü hadisenin meydana gelmesi avamdan bir Müslümanda da olabilir. Bu, onun için kendisine yönelen bir sıkıntıdan ve kötülükten kurtulmada bir yardım olur. Bu, kerâmet değil, <em>ma&#8217;ûnet</em> olarak adlandırılır. Aynı şekilde bu tür hadiseler, ilâhlık başlayanlarda ve sihirbazlarda peygamberlik iddiası olmaksızın meydana gelir. Bundan dolayı Muhammed b. Hasen, Ebû Hanîfe’den sihirle iktidarsızlaştırılan kimsenin [doğal] iktidarsız <em>(innîn)</em> gibi olduğu görüşünü nakletmiştir. Bu, sihir yoluyla kadına karşı iktidarsızlaştırılan kimsedir. Bu tür hadiseler, kendisinde meydana gelen için <em>ihanet</em> [yani küftü ve isyanı açık kimsede, isteğinin aksine meydana gelen olağanüstü hadise] kategorisindedir. Bunlardan, olağanüstü ha­diselerin dört çeşit olduğu anlaşılmaktadır: Mucize, kerâmet, <em>ma&#8217;ûnet</em> ve <em>ihânet. </em>Bunların arasındaki farklar ise açıkladığımız hususlardır.</p>
<p><strong>Kaynak metin:</strong> Ebu’l-Mu&#8217;în en-Nesefî, <em>Tebsıratul-edille fi usûli’d-dîn,</em> nşr. Hüseyin Atay &amp; Şaban Ali Düzgün, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, 2003, c. II, s. 29-110.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ercan Alkan, M. Nedim Tan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları, Cilt 2,syf:361-374</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/">Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerin İsmet Sıfatları ve İçtihatlarında Hata Meselesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-ismet-sifatlari-ve-ictihatlarinda-hata-meselesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-ismet-sifatlari-ve-ictihatlarinda-hata-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Feb 2018 10:12:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Genç]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberin İsmet Sıfatı]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin İsmet Sıfatları ve İçtihatlarında Hata Meselesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20220</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öncelikle peygamberlerin ismet sıfatının mahiyeti üzerinde kısaca duralım: İsmet kavramı, genel olarak: &#8220;Peygamberlerin gerek sözlerinde, gerekse fiillerinde kendilerini lekeleyecek ve kıymetten düşürecek hatalardan korunmuş olmaları&#8221;(603), &#8220;sahibini, çirkin işlerden (fücûr) alıkoyan manevî bir meleke&#8221;(604) olarak tanımlanmaktadır. Râğıb el-Isfahânî ise ismetin, temelde &#8216;Allah&#8217;ın peygamberleri koruması&#8217; olduğunu belirterek, bu korumanın şu şekillerde tezahür ettiğine vurgu yapar: Peygamberlerin cevherlerini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-ismet-sifatlari-ve-ictihatlarinda-hata-meselesi/">Peygamberlerin İsmet Sıfatları ve İçtihatlarında Hata Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/peygamberlerin-ismet-sifatlari-ve-ictihatlarinda-hata-meselesi/rocks-1246838_1280/" rel="attachment wp-att-20223"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-20223" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280.jpg" alt="" width="364" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280.jpg 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/rocks-1246838_1280-1024x682.jpg 1024w" sizes="(max-width: 364px) 100vw, 364px" /></a></p>
<p>Öncelikle peygamberlerin ismet sıfatının mahiyeti üzerinde kısaca duralım: İsmet kavramı, genel olarak: &#8220;Peygamberlerin gerek sözlerinde, gerekse fiillerinde kendilerini lekeleyecek ve kıymetten düşürecek hatalardan korunmuş olmaları&#8221;(603),</p>
<p>&#8220;sahibini, çirkin işlerden (fücûr) alıkoyan manevî bir meleke&#8221;(604) olarak tanımlanmaktadır. Râğıb el-Isfahânî ise ismetin, temelde &#8216;Allah&#8217;ın peygamberleri koruması&#8217; olduğunu belirterek, bu korumanın şu şekillerde tezahür ettiğine vurgu yapar: Peygamberlerin cevherlerini arı-duru bir hale getirmek, onları bedenî ve nefsî faziletlerle mahsus kılmak, yardım, muvaffakiyet, ayaklarını ve kalplerini sâbit kılmak ve onlara sekîneti indirmek(605). Ancak buradaki ismet, peygamberleri günah işlemekten aciz bırakan bir vasıf olarak telakki edilmemiştir. Nitekim Ebû Mansûr el-Mâturîdî (ö. 333/944) &#8220;ismetin mihneti ortadan kaldırmadığını&#8221; ifade etmektedir.</p>
<p>Bunun manası ise şudur: &#8220;Peygamberlerin günahtan korunmuş olması (ismet), onları taate zorlamadığı gibi günah işlemekten de âciz bırakmaz. Ne var ki ismet, -ilâhî imtihanın gerçekleşmesi için irade/seçim hürriyeti baki kalmak şartıyla-, kulu hayır işlemeye sevkeden ve kötülük yapmaktan alıkoyan Allah&#8217;ın bir lütfudur&#8221;(606). Cürcânî de (ö. 816/1413) ismeti bu izaha göre tanımlamıştır: &#8220;İşleyebilme imkânına rağmen, günahlardan kaçınma melekesi&#8221;(607). Bu hususta İmâm Ebû Hanîfe (ö. 150/767), el-Fıkhu&#8217;l-ekber adlı eserinde şöyle demektedir: &#8220;Peygamberlerin (a.s.) hepsi, küçük ve büyük günahlardan, küfür ve çirkin işlerden münezzehtir. Ancak bir takım zelle ve hataları da olmuştur.&#8221;(608).</p>
<p>İmâm Ebû Hanife&#8217;nin bu genel yaklaşımını şerheden Aliyyü&#8217;l-Kârî (ö. 1014/1605) peygamberlerin bu ismetinin, hem peygamber olmadan önce, hem de olduktan sonra geçerli sayıldığını ifade etmektedir. Ayrıca &#8220;bir takım zelle ve hataların&#8221; da peygamberlerin hepsinden değil, bazılarından sâdır olduğunu vurgulamaktadır(609).</p>
<p>Ancak konuyu daha ayrıntılı bir şekilde ele alan eserlerde ismet konusunun iki temel noktadan ele alındığını görmekteyiz:</p>
<p><strong>1.</strong> Peygamberlerin, risalet davası ve Allah&#8217;tan alarak tebliğ ettikleri hususlarda kasıtlı bir şekilde yalan söylemekten masum oldukları konusunda bütün İslamî fırka vemmezhepler ittifak halindedir. Ancak böyle bir şeyin bir hata ve unutkanlık sonucu olabileceği konusunda ihtilâf olmakla birlikte, Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğunluğu buna ihtimal vermezler(610). Ayrıca İslam ümmetinin tamamı, peygamberlerin küfür ve şirkten masum oldukları konusunda da icma etmişlerdir. Bu konuda peygamberlik öncesi ve sonrası arasında herhangi bir fark yoktur(611).</p>
<p><strong>2.</strong> Yalan ve küfrün dışındaki günahlar ise kebâir (büyük günahlar) ve sağâir (küçük günahlar) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bunların her ikisinin ise kasıtlı veya sehven/hata ile işlenmesi gibi hususiyetleri vardır. Ayrıca küçük günahlar, çirkin/nefret ettirici günahlar ile çirkin sayılmayan günahlar olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır(612). Fakat bu tür günahlardan masumiyet konusunda –Abdülgani Abdülhalık&#8217;ın beyânına göre- altı farklı görüş bulunmaktadır.</p>
<p>Bu görüşler içerisinde Ehl-i Sünnet&#8217;in cumhurunun savunduğu görüş şudur: Peygamberlerin, büyük günah ve küçük düşürücü mahiyetteki küçük günahları mutlak sûrette kasden işlemeleri mümkün değildir. Aynı şekilde kasıtlı olarak, küçük düşürücü günahların dışındakileri işlemeleri de imkânsızdır. Ancak ikinci kısmı sehven yahut hata sebebiyle işlemiş olmaları mümkündür. Ama bu hal üzere ısrar etmez ve tasdik edilmezler. Tam tersine uyarılırlar(613). Ancak kaynaklarda büyük günahların sehven işlenebileceği görüşünün ve peygamberlerin kasıtlı olarak küçük günah işleyebilecekleri görüşünün de cumhura nisbet edildiğini görebilmekteyiz(614).</p>
<p>Öte yandan peygamberlik öncesi ismetle ilgili olarak büyük günahların sadır olmasını engelleyecek mahiyette bir delil olmadığı da ifade edilmektedir(615). Fakat bunun yanında nefret etmeyi gerektirecek küçük ve çirkin günahların da peygamberlerden sadır olamayacağı vurgulanmaktadır(616). Bir kısım alimler ise, ismet sıfatı açısından nübüvvet öncesi ve sonrası arasında bir fark olmadığını; her hâlükârda peygamberlerin ne büyük ne de küçük günah işlediklerini belirtmektedirler(617).</p>
<p>Bu itibarla şu noktayı vurgulamak gerekir: İsmet meselesi, &#8216;ulemanın büyük çoğunluğu&#8217; tarafından, bir peygamberin, &#8220;seçilmiş(618) ve insanlara örnek olacak bir elçi(619)&#8221; olarak hayatını sürdürmesi gereği itibariyle, &#8220;peygamberlik makamına zarar verebilecek&#8221; bütün günah unsurlarından arınmış olması açısından ele alınmış bir konudur. Bu noktada akla gelen ilk husus, her ne sûrette olursa olsun bu günahların &#8220;kasıtlı&#8221; olarak işlenmemesi gerektiğidir. Ancak peygamberlik makamına zarar açısından sadece kasıt değil, sehiv ve hatanın bile aklen kabul edilemediği aykırı davranış biçimleri vardır. Meselâ, bir peygambere büyük günah ve çirkin/nefret ettirici küçük günahlar, ister kasıtlı olsun ister sehiv veya hata ile olsun, ilke olarak yakıştırılmamıştır.</p>
<p>Zira bunun aksini iddiâ etmek, insanların onların peşinden gitmelerine ve peygamberliklerine inanmalarına engel teşkil eder. Bu ise risaletin anlamını ortadan kaldırır. Bu durumda geriye, sadece &#8220;çirkin sayılmayan küçük günahların sehven yahut hata sebebiyle peygamberden sadır olması meselesi&#8221; kalır ki, bu da aklen câiz olduğu gibi fiilen de vâkidir(620). Çünkü Allah&#8217;ın gayb ilminde gizlenmiş, hakkında vahiy bulunmayan bir meselede peygamberlerin içtihadının hatalı olabilmesi doğaldır ve asla ismet sıfatıyla çelişmez(621).</p>
<p>Kanaatimizce alimlerin, hata, zelle, sehiv, unutkanlık veya terk-i evlâ yahut bi&#8217;setten önce olmak gibi çeşitli şekillerde tevil ettikleri günah türleri de bu tarzdaki küçük günahlardır(622). Ayrıca İmâm Ebû Hanife&#8217;nin yukarıda naklettiğimiz konuyla ilgili özet mahiyetteki kanaatinin bu şekilde yorumlanması gerektiğini düşünüyoruz(623). Kâdî İyâz (ö. 544/1149) ise, &#8220;günah&#8221; (masiyet) kavramını kasıtlı aykırı davranış ve tutum olarak değerlendirdiği için, kasıtlı olmayan sehiv ve unutkanlık gibi halleri iki noktadan ele almaktadır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Tebliğ ve ahkamın teşriine yönelik fiillerdeki sehiv ve yanılgılar. Fukaha ve kelamcıların çoğunluğu bunun cevazı yönünde görüş belirtmişlerdir. Ancak burada peygamberlerin bu hal üzere bırakılmayıp uyarılmaları ve meselenin hükmüne vakıf kılınmaları şartından da söz edilmiştir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Tebliğ ve ahkama yönelik olmayıp ümmetin uymakla mükellef olmadığı, peygamberin kendi mahsus fiillerindeki sehiv ve yanılgılar. Mutasavvıfların dışındaki alimlerin büyük çoğunluğu bu tür yanılgıların caiz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir(624).</p>
<p>Şunu da unutmamak gerekir ki peygamberlerin bu hususlardaki hata, sehiv ve unutmaları, ilâhî hikmet icabı, beşeriyetin zaafını ve rububiyetin mağfiret yönünü ortaya çıkarmak içindir(625). Nureddîn es-Sâbûnî&#8217;nin (ö. 580/1184) bu husustaki açıklamaları gayet özlüdür: &#8220;İsmet, peygamberleri lekeleyecek ve kadrü kıymetten düşürecek şeyleri ortadan kaldırmaktır. Bütün bunlar ise Allah Teâlâ&#8217;nın, kullarından dilediğine mahsus kıldığı lütfudur. Burada bize düşen şey, onların hallerini kendi hallerimize kıyas etmemek, onları kendimize denk görmemektir.</p>
<p>Haklarında bir takım itaplar/kınayıcı ifadeler söz konusu olsa da, bu durum, onların Allah katındaki şeref ve değerlerinden dolayıdır. Ayrıca ismet ve seçkinlik hususundaki hallerini pekiştirmek ve yaratılmış her varlığın, cehalet, acziyet, zaaf, kusur ve noksanının mümkün olabileceğini göstermek içindir.Aynı zamanda mertebelerinin yüceliğine rağmen, kulluk sınırının dışına çıkmadıklarını ispat içindir.&#8221;(626). Sâbûnî&#8217;nin burada sözünü ettiği beşeriyetin zaaf ve kusurlarını, &#8220;peygamberlerin, nübüvvet döneminde, büyük ve küçük günahları kasıtlı işlemekten masum oldukları, ancak bunları sehven işlemelerinin de mümkün olduğu&#8221;(627) genişlikte anlasak bile netice değişmeyecektir.</p>
<p>Zira bu hata ve sehiv hallerinde bile peygamberlerin, o hal üzere bırakılmayıp uyarıldıkları hususu ulema tarafından açıkça vurgulanmış ve ittifakla kabul edilmiştir(628). Görebildiğimiz kadarıyla ismet sıfatının mahiyet ve alanının belirlenmesi, peygamberler açısından &#8220;peygamberlik makamı&#8221; ile &#8220;beşerîlik&#8221; gerçekleri arasında kurulacak &#8216;denge&#8217;yle alakalı bir meseledir. Zira peygamberlik makamı, her yönüyle mükemmel, ulvî ve kusursuz olmayı gerektirmekte; beşerîlik vasfı ise cüz&#8217;î irade ve aklın kullanımında, çeşitli şekillerde tezâhür eden hata ve yanılgıları mümkün kılabilmektedir.</p>
<p>Bu sebeple bir peygamberin söylediği sözleri ve sergilediği tutum ve davranışları, bu iki temel gerçeği ihlâl ve ihmâl etmeden değerlendirmek icap etmektedir. Zaten buraya kadar sıraladığımız görüşlerdeki(629) ihtilâfların temelinde de bu dengenin kurulma çabasının yattığı kanaatindeyiz. Nitekim Âmidî&#8217;nin açıklamasına göre bu tür ayrıntılardaki ihtilafların, kat&#8217;î değil zannî esaslara dayanması; olumlu yahut olumsuz kanaatlerin, buna imkân verecek zannî delillerle temellendirilmeye çalışılması(630) da bunu göstermektedir.</p>
<p>Buna göre peygamberlerin içtihatlarında masum olup olmamaları meselesini de bu denge itibariyle değerlendirmek lazımdır. Peygamberler, vahyin bizzat yönlendirici olmadığı noktalarda, bir takım içtihat ve beşerî tasarruflarda bulunabilme yetkisine sahip oldukları için, doğal olarak yanılabilme ihtimalleri de söz konusudur. Kanaatimizce ismet sıfatının bu bağlamdaki yeri, bir beşer olarak peygamberi isabetsiz içtihatta bulunmaktan korumak değil, belki bu türden içtihatların derhal düzeltilmesini; doğrusunun gösterilmesini sağlamak olmuştur.</p>
<p>Aksi halde bir peygamberle, normal bir müçtehit arasındaki farkı izah etmek mümkün olmayacaktır. Üstelik bu durum, peygamberin beşerîliği açısından da mantıklı ve tutarlıdır; eğer öyle olmasaydı, en küçük bir yanılgısı olmamış bir &#8220;beşer peygamber&#8221;den söz etmek gerekecekti ki, fiili gerçekler bunun aksini ispatlamaktadır. Dolayısıyla &#8216;peygamberlerin içtihat etmesinin asla câiz olmadığı veya içtihatlarının câiz ancak içtihatlarında hata etmekten masum oldukları&#8217; şeklindeki görüşler yerine, &#8216;içtihatta bulunmaları ve –hata üzere bırakılmamak şartıyla- bu içtihatlarında hata etmeleri mümkündür'(631) görüşünün daha ma&#8217;kûl ve beşerin kulluk hikmetine daha uygun olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim daha önce deliller kısmında zikrettiğimiz örnekler, bu hakikati açık bir biçimde desteklemektedir.</p>
<p>Mustafa Genç &#8211; Sünnet-Vahiy Ilişkisi,syf.162-168</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>603-Ebu&#8217;l-Bekâ, Külliyât, s. 645.</p>
<p>604-Bâcûrî, İbrahim, Şerhu Cevhereti&#8217;t-Tevhîd, (thc. Muhammed Edîb el-Kîlânî- Abdülkerim Tettân), Dımaşk 1392/1972, s. 274; Îcî, Adüdullah ve&#8217;d-dîn el-Kâdî Abdurrahman b. Ahmed, el-Mevâkıf fî ilmi&#8217;l-kelâm, Kahire ts., s. 366.</p>
<p>605-Râğıb el-Isfahânî¸ Müfredât, s. 504.</p>
<p>606-Beyâdî, Kemâlüddîn Ahmed el-Hanefî, İşârâtü&#8217;l-merâm min ibârâti&#8217;l-İmâm, (thk. Yusuf Abdürrezzâk), Mısır 1368/1949, s. 329.</p>
<p>607-Cürcânî, Ta&#8217;rîfât, s. 150; Ayrıca bk. Îcî, a.g.e., s. 366.</p>
<p>608-Aliyyü&#8217;l-Kârî, Muhammed b. Sultan, Minehu&#8217;r-ravdi&#8217;l-ezher fî şerhi&#8217;l-Fıkhi&#8217;l-ekber, (thk. Vehbî Süleyman Gâvcî), Beyrut 1419/1998, s. 169-171.(-)</p>
<p>609-Aliyyü&#8217;l-Kârî, a.g.e., s. 171.</p>
<p>610-Kâdi Iyâz, Şifâ, II, 109-110, 112; Îcî, a.g.e., s. 358; Teftazânî, Şerhu&#8217;l-Makâsıd, (thk. Abdurrahman Umeyra), Beyrut 1409/1989, V, 49-50; A.mlf., Şerhu&#8217;l-Akaidi&#8217;n-Nesefiyye, (thk. Ahmed Hicâzî es-Sakkâ), Kahire 1407/1987, s. 89.</p>
<p>611-Kâdî İyâz, Şifâ, II, 97-98, 112.</p>
<p>612-Îcî, a.g.e., s. 358-359; Teftazânî, Şerhu&#8217;l-Makasıd, V, 50-51.</p>
<p>613-Teftazânî, Şerhu&#8217;l-Makasıd, V, 51; A.mlf., Şerhu&#8217;l-Akâid, s. 89; Abdülhâlık, a.g.e., s. 134; Ayrıca bk. Îcî, a.g.e., s. 359.</p>
<p>614-Îcî, a.g.e., s. 359; Teftazânî, Şerhu&#8217;l-Akaid, s. 89; Cüveynî, peygamberlerin küçük günah işleyebileceklerinin aklen mümkün olduğunu söylerken, kasıt yahut sehiv-hata gibi bir kayıttan söz etmez (Kitâbü&#8217;l-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;ı&#8217;l-edilleti fî usûli&#8217;l-i&#8217;tikâd, [thk. M.Yusuf Musa- A. A. Mün&#8217;im Abdülhamîd], Mısır 1369/1950, s. 356).</p>
<p>615-Îcî, a.g.e., s. 359; Teftazânî, Şerhu&#8217;l-Akaid, s. 89.</p>
<p>616-Cüveynî, İrşâd, s. 356; Teftâzânî, Şerhu&#8217;l-Akâid, s. 89.</p>
<p>617-Kâdî İyâz, Şifâ, II, 120-121; Aliyyü&#8217;l-Kârî, a.g.e., s. 171.</p>
<p>618-İlgili âyetler için bk. Âl-i İmrân 3/32; A&#8217;râf 7/144; Hacc 22/75; Sâd 38/47.</p>
<p>619-Ahzâb 33/21; Mümtehine 60/4, 6.</p>
<p>620-Ayrıntılar için bk. Abdülhâlık, a.g.e., s. 134-138; Ayrıca bk. Kâdî İyâz, a.g.e., II, 128-130; Herârî, Şeyh Abdullah, el-Matâlibu&#8217;l-vefiyye fî şerhi&#8217;l-Akâidi&#8217;n-Nesefiyye, Beyrut 1417/1997, s. 137.</p>
<p>621-Derveze, Sîretü&#8217;r-Rasûl suvar muktebese mine&#8217;l-Kur&#8217;âni&#8217;l-Kerîm, (nşr. Abdullah b. İbrahim elEnsârî), Beyrut ts., I, 101.</p>
<p>623-Kâdî İyâz, a.g.e., II, 150; Îcî, a.g.e., s. 361; Teftâzânî, Şerhu&#8217;l-Makâsıd, V, 53; Beyâdî, a.g.e., s. 331; Abdülhâlık, a.g.e, s. 138; Ayrıca bk. Âlûsî, Rûhu&#8217;l-meânî, V/1, 265-267.</p>
<p>624-Bu noktada Şeyhul-İslâm İbn Teymiyye&#8217;nin, bir soruya cevaben: &#8220;Peygamberler, küçük günahlardan değil, büyük günahlardan masumdurlar&#8221; şeklinde, ulemanın cumhuruna nispet ettiği görüşü de (Mecmû&#8217;u&#8217;l-fetâvâ, IV, 195) bu şekilde anlamak uygun olacaktır.</p>
<p>624-Kâdî İyâz, a.g.e., II, 130-132.</p>
<p>625-Aliyyü&#8217;l-Kârî, a.g.e., s. 172.</p>
<p>626-Sâbûnî, Nureddîn, el-Müntekâ min Ismeti&#8217;l-Enbiyâ, (thk. Mehmet Bulut), İzmir 1981, İzmir Yüksek İslam Enstitüsü, (Mehmet Bulut&#8217;un Öğretim Üyeliği Tezi), s. 11, 12.</p>
<p>627-Râzî, Kitabü&#8217;l-Erbaîn fî usûli&#8217;d-dîn, (thk. Ahmed Hicâzî es-Sekkâ), Kahire ts., II, 117.</p>
<p>628-Kâdî Iyâz, a.g.e., II, 116, 127-128, 131-132; Îcî, a.g.e., s. 359; Teftazânî, Şerhu&#8217;l-Makasıd, V, 51; A.mlf., Şerhu&#8217;l-Akâid, s. 89; İbn Teymiyye, Mecmû&#8217;u&#8217;l-Fetâvâ, IV, 195; Abdülhâlık, a.g.e., s. 134.</p>
<p>629-Peygamberlerin ismeti konusunda yapılmış bir takım çalışmalar için bk. Hadîdî, Muhammed Ebû&#8217;n-Nûr, Ismetü&#8217;l-enbiyâ ve&#8217;r-redd ale&#8217;ş-şübehil-müvecceheti ileyhim, Mısır 1399/1979, Matbaatü&#8217;l-emâne; Bulut, Mehmet, Peygamberlerin İsmeti ve &#8220;el-Muntekâ min Ismeti&#8217;l-Enbiyâ&#8221;, İzmir 1981, İzmir Yüksek İslam Enstitüsü, (Öğretim Üyeliği Tezi); Sinanoğlu, Mustafa, Kur&#8217;ân-ı Kerîm ve Kitâb-ı Mukaddes&#8217;te Peygamberlerin İsmeti, Bursa 1989, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), UÜSBE; Ayrıca bk. Canan, İbrahim, &#8220;Hz. Peygamber&#8217;in Yanılması&#8221;, Sünnetin Dindeki Yeri, Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi, İstanbul 1998, Ensar Neşriyat, s. 285-328.</p>
<p>630-Bk. Âmidî, İhkâm, I, 157.</p>
<p>631-Bu görüşlerin ayrıntıları için bk. Abdülhâlık, a.g.e., s. 216-232; &#8216;Hz. Peygamber&#8217;in asla hata üzere bırakılmayacağı&#8217; prensibi için bk. Cessâs, Fusûl, III, 243; Debûsî, Takvîmu&#8217;l-edille, s. 240, 252; Ebû Ya&#8217;lâ el-Ferrâ, Udde, V, 1553; Abdülazîz el-Buhârî, Keşfu&#8217;l-esrâr, III, 383-385; Serahsî, Usûl,</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-ismet-sifatlari-ve-ictihatlarinda-hata-meselesi/">Peygamberlerin İsmet Sıfatları ve İçtihatlarında Hata Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-ismet-sifatlari-ve-ictihatlarinda-hata-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Problemli Bir Nebî &#038; Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2018 21:02:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İsmâil Âleyhisselâm’a Müstakil Bir Kitap ve Şeriât Verilmiş midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Gulam Ahmed ve Kadıyânîler]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî ile Resûl Arasında Fark Var mıdır?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî Ne Demektir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî’ye İtaat Yok mudur ?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebîlerin Hepsine Kitap Ve Şeriât İnmiş midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi ve Resul]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi'ye Itaat]]></category>
		<category><![CDATA[Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?]]></category>
		<category><![CDATA[Resule İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Risâlet Kıyamete Kadar Devam Edecek mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy Almayan Resûl Var mıdır?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19808</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillâhirrahmânirrâhiym Allah Teâlâ (c.c.) Yüce Kitâbında buyuruyor ki; “Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidâyet ve nûr vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44) Önsöz Olarak Batı dünyasında yaklaşık iki yüzyıl önce kendisini hissettirmeye başlayan ve son iki yüzyılda akıl almaz bir hızla gelişerek geldiğimiz noktada küresel egemenliğini pekiştirmiş bulunan modernizm hareketi, İslâm dünyasının aklını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/">Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/nebi-resul-1/" rel="attachment wp-att-19811"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1.jpg" alt="" width="611" height="255" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1.jpg 611w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1-600x250.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1-300x125.jpg 300w" sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /></a></em></p>
<p><em>Bismillâhirrahmânirrâhiym</em></p>
<p>Allah Teâlâ (c.c.) Yüce Kitâbında buyuruyor ki;</p>
<p><em>“Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidâyet ve nûr vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44)</em></p>
<p><strong>Önsöz Olarak</strong></p>
<p>Batı dünyasında yaklaşık iki yüzyıl önce kendisini hissettirmeye başlayan ve son iki yüzyılda akıl almaz bir hızla gelişerek geldiğimiz noktada küresel egemenliğini pekiştirmiş bulunan modernizm hareketi, İslâm dünyasının aklını başından aldı. Müslüman aydınlarda bir “kimlik krizi” şeklinde ortaya çıkan bu “öykünmeci” yaklaşım/tavır, adına “İslâm Modernizmi” dediğimiz hareketin tetikleyicisi oldu ki, bu hareket tek bir cümleyle “yanlış teşhise yanlış tedavi” olarak özetlenebilir.</p>
<p>Batı’lı oryantalistlerin, İstişrak faaliyetlerinin ve İslamoloji çalışmalarının, İslâm modernistlerinin İslâm ilim ve kültür mirasına yönelttikleri tenkidlere, o tenkidleri belirleme noktasında fikir sağladığını, kaynaklık ettiğini kim inkâr edebilir. Zirâ İslâm modernistlerinin bin dört yüz yıllık Sahih İslâm anlayışına yönelttikleri tüm tenkidlerin hangi birinin altını eşelesek, –istisnasız olarak- karşımıza mutlaka bir yada birkaç oryantalist çıkmaktadır. Bu bakımdan, bir âlimimizin de dediği gibi; “İslâm modernistlerinin bütün marifeti; Batı’nın, sömürgeciliğin keşif kolu olan oryantalistlerin çalışmalarını tercüme ederek ‘uyarlamak’tan ibarettir.”</p>
<p>Sahih İslâm anlayışında, Dinin temel varoluş alanları, belirleyiş alanları itibariyle mümkün olduğunca beşer inisiyatifini ve hata yapma, sapma ihtimali olan aklı sınırlayan, izâfîliği mümkün olduğunca sıfıra doğru indirgeyen bir anlayış var.</p>
<p>Modern İslâm düşüncesi ise tam tersini yapıyor ve diyor ki; “Dinin her sahası, temel alanları, Nasslar, sabiteleri bile insan düşüncesinin, insan aklının, algısının ürünü olarak somuta dökülür, dökülmelidir.”</p>
<p><strong>Modernizm diyor ki; “Kur’ân vahiy midir? Evet. Peki Kur’ân kime hitâb ediyor? İnsana. O halde insanın Kur’ân’dan anladığı şeydir esas olan.”</strong></p>
<p>“Tek bağlayıcı din kaynağı Kur’ân’ın metnidir” sloganıyla gündem tutmaya çalışan ve fakat yeri geldiğinde ne Kur’ân’da ne de İslâm kaynaklarında mevcut olan, geçmişte ortaya koyulmuş “bid’ât ve hurâfe” çöplüğünde bile yer alamayacak türedi söylemleri, “Ben böyle anlıyorum” basitliğiyle ayetlerden çıkardığı yorumları, kendisini izleyen takip eden topluluklara yedirmeye çalışanlar arasında bulunan bazı isimlerin ortaya attığı nevzuhûr bir retorik olan Nebî-Resûl ayrımı’dır yazımın temel konusu.</p>
<p>Bu problemli ayrımı, anlayışı ortaya atan isimlerden Abdülaziz Bayındır ve Zeki Bayraktar’ın, ne bir mantıklı tutarlı fikir örgüsü ve dirâyet ihtivâ eden, ne de kat’î, aklî ve naklî delillerle isbatı yapılmış küllî bir bakış açısı teşkil eden, işine yarayacak birkaç ayet grubunun zâhirîne giydirdiği sübjektif yorumlarından başka hiçbir dayanağı olmayan ve bu haliyle delâlet mebhaslerinin tarih içinde ortaya koyduğu görüşlerin fikirlerin kötü bir kopyası mesâbesinde olan, türlü arızalarla ve izahı te’vili mümkün olmayan birçok müşkille mâlul “Nebî &amp; Resûl” anlayışının Kur’ân’a da, Murâd-ı İlâhîye de, Murâd-ı Resûlullâh’a da, Sebîlü’l-Mü’minîn’e, dil ve mantık kurallarına da hatta modernist zevâtın mutlaklaştırmaktan keyif aldığı akla da aykırı oluşunu açık ve net bir şekilde, aklî, naklî delillerle ortaya koymaya çalışacağım inşallah.</p>
<p><strong>Bu, problemli Nebî &amp; Resûl anlayışını ilk ortaya atan Abdülaziz Bayındır olmuştur.</strong></p>
<p>Ben bu yazımda, öncelikle Bayındır’ın konu hakkındaki söylemlerini, iddialarını, görüşlerini ortaya koyduğu  -ve kendi web sitesinde de yayınlanan- ilgili yazısına(1) değinip, cevap verip daha sonra Bayraktar’ın konu hakkındaki daha geniş kapsamlı ve detaylı olarak ortaya koyduğu iddialarını ve bu konu etrafında gelişen diğer görüşlerini ele alacağım inşallah.</p>
<p>Asıl konuya giriş yapmadan önce son olarak şunu söylemek isterim;</p>
<p>Bu yazı, söz konusu problemli Nebî &amp; Resûl anlayışını ortaya atan bu zevâtı “ikna etmek” gibi bir amaç taşımıyor. Yol açtıkları büyük mefsedet ve arıza konusunda sessiz kalmanın en az o mefsedet kadar büyük vebal olduğu gerçeği karşısında bir görevi yerine getirme ve bir vebalden kurtulma saikiyle kaleme alınan bu satırlar, basiretini kaybetmemiş insanlar için hakikati gösteren bir işaret levhası olabilirse benim için maksat fazlasıyla hasıl olmuş demektir…<br />
Ayrıca; bahsi geçen zevât Sünneti, Hadisleri, Sahabe’nin, Selef-i Sâlihîn’in ve âlimlerin görüşlerini kabul etmedikleri için, konuyu Kur’ân ayetleri çerçevesinde ele alacağım.</p>
<p><strong>Nebî Ne Demektir ?</strong></p>
<p>Bayındır’ın konu ile ilgili yazısına geçmeden önce Nebî kelimesinin lügâvî ve ıstılâhî anlamlarına değinmekte fayda var;</p>
<p>Nebî kelimesinin türetildiği kök hakkında ulemâ ve lisân âlimleri, iki görüş ileri sürmüşlerdir: Birincisi, sonu hemzesiz ve şeddeli olan <em>“en-nebîyyü”</em> veya <em>“en-nebî”</em>; ikincisi, hemzeli olan <em>“en-nebîü”</em> şeklidir. Buna göre nebî kelimesi sözlükte türediği kök itibariyle iki farklı anlamı ifade etmektedir;</p>
<p><strong>1-</strong> Nebî, “büyük fayda sağlayan haber” mânasına gelen <em>“en-nebee”</em> şeklinde hemzeli bir kökten türemiştir.(2) Arapça dil kurallarına göre telaffuzu kolay olsun diye nebî kelimesinin sonundaki “hemze”, “ya” harfine dönüştürülerek <em>“en-nebî”</em> şeklini almıştır.(3) Buna göre nebî, İsm-i fâil mânasında sıfat-ı müşebbehe olan <em>“fe‟il”</em> sigasında bir kelimedir. Anlamı da “haber getiren, tebliğ eden” demektir.(4) Ebû Zekeriyyâ el-Ferrâ, İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, İbn Manzûr ve Murtazâ ez-Zebîdî gibi lügat âlimleri peygamberlerin “nebî” olarak isimlendirilmelerinin “Allah‟tan kullarına haber getirme”lerinden kaynaklandığını ifade ederler.(5) Nebî, hem fâil hem de mef‟ûl mânasında kullanılan bir kavramdır. Bu nedenle nebî kelimesi, haber anlamı taşıyan n-b-e fiilinden türediği için ism-i mef‟ûl vezninde “haber alan, kendisine haber verilen” anlamını, ism-i fâil vezninde kullanılınca da “haber veren, tebliğ eden” anlamlarını ihtiva eder.(6) Kur’ân’da bu kelimenin her iki şekilde de kullanımı mevcuttur.</p>
<p><strong>2-</strong> Nebî kelimesinin aslı büyüklük, yücelik mânalarına gelen “nübüvve, nebve veya en-nebâve” şeklindeki hemzesiz kökten gelmektedir. Çoğulu “Enbiyâ” veya “Nebîyyün”dur.(7) Nebî hemzesiz okunursa “nübüvvet, nebve, nebâve” mastarından “yüksek makam sahibi, yüce, ulu ve şerefli” anlamlarına gelir. Nebî kelimesinin bu kökten türediğini ifade edenler, Nebîlerin yaratıkların en yüce ve şerefli olmaları düşüncesinden hareket etmektedirler. Çünkü Nebîler, Allah‟ın yaratıkları arasından seçtiği en şerefli ve en üstün varlıklardır. Buna göre de Nebîler, şerefli ve yüce insan anlamına gelmektedirler. Nebînin mazhar olduğu nübüvvet makamı, kaynağı ve sonuçları itibariyle yücelik ve üstünlük ifade etmektedir. Nübüvvetin temelini oluşturan vahiy ve onun ürünü olan bilgi ve haberler, nitelik açısından diğer bilgilere ve haberlere kıyasla özel bir değere ve üstünlüğe sahiptir.(8)</p>
<p>Bu bakımdan Nübüvvet kelimesi peygamberler dışındakilerin üstünlüğünü ifade etmek için kullanılmaz. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberimiz (s.a.v.) için kullanılan “…Ve onu üstün bir makama yücelttik”(9) âyeti bu anlamı doğrulamaktadır. Ayrıca “nebî” kelimesi, yüksek yer mânasında yüksekte olan kişi için de kullanılır. Bu anlamda “nebî”, insanlardan üstün konumdadır.(10)</p>
<p><strong>Hülâsâ:</strong></p>
<p><strong>Nebî; Nübüvvet sahibi, fayda sağlayan, haber veren, doğruluğunda şüphe olunmayan, Allah’tan aldıklarını tebliğ eden kişi anlamlarına gelmektedir.</strong></p>
<p>Nebî kelimesinin mastarı “nübüet” gelir. İdğam veya ibdâl ile (nübüvvet şeklinde) kullanımı daha yaygındır. Nebî elçi olduğuna göre, nübüvvet de “Allah ile akıl sahipleri arasında, onların dünya ve âhiret sıkıntılarını gidermek amacıyla kurulan elçilik” mânasına gelmektedir.(11)</p>
<p>Nebî kelimesinin istılâhî anlamında, kullanımında ise genel olarak ulemâ arasında bir ihtilâf yoktur. Ancak ayrıntılara/detaylara inildiğinde bazı lafzî ihtilâflar görülmektedir.<br />
Ehl-i sünnet mütekellimleri genel olarak Nebî’yi, Allah Teâlâ tarafından bir melek aracılığı ile kendisine vahyedilen veya kalbine ilham olunan yahut da sâdık rüya ile uyarılan kişi(12) şeklinde tarif etmişlerdir.</p>
<p>Ehl-i sünnet i’tikâd mezheplerinden olan Eş’ârîyye’ye göre Nebî, <em>“Allah’ın, herhangi bir kavme veya tüm insanlara gönderdiği ve onu kendisine elçi olarak seçtiği, ona haber vererek insanlara tebliğde bulunmasını istediği kişiye”</em>denir.(13)</p>
<p>Mâtürîdî’lere göre ise; kısa tarifi şöyledir: <em>“Nebî, insanların talebi üzerine Allah katından haber getiren kişidir. Nebîler ya bir meleğin vâsıtasıyla vahye nail olmuşlar veya uykuda sâdık rüyâ halinde bu hal gösterilmiş yahut da kendilerine ilham edilmiş kişilerdir.”</em>(14)</p>
<p><strong>Bu tanımlardan sonuç olarak Nebî kelimesinin 3 farklı anlamı ortaya çıkmaktadır;</strong></p>
<p><strong>Nebî; haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Ve Nebîler bu 3 anlamı/vasfı da hâizdirler; haber/vahiy alandırlar, aldıkları haberi/vahyi bildirendirler ve Allah indinde yüksek makâm sahibidirler (Nübüvvet). Bu 3 ayrı hususiyet birbirini tamamlar özelliktedir.</strong></p>
<p>Bayındır’ın yazısında Nebî tanımı ile ilgili kısma gelince buraya tekrar atıf yapacağım.</p>
<p><strong>Bayındır Ve Bayraktar’ın İddiaları</strong></p>
<p>Bayındır ve Bayraktar’ın konu hakkındaki aslî/temel iddialarını, görüşlerini maddeler halinde sıralayıp daha sonra bu maddelerin her birini irdelemek, yazının daha anlaşılır hale gelmesini sağlayacaktır diye umuyorum.</p>
<p>Her iki zevâtın da konu hakkındaki –tesbit edebildiğim- ortak iddiaları, görüşleri şöyle;</p>
<p><strong>* Her Nebî Resûl’dür fakat her Resûl Nebî değildir. Nübüvvet, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bitmiştir fakat Risâlet devam etmektedir.</strong></p>
<p><strong>* Tüm Nebîlere Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir.</strong></p>
<p><strong>* Kur’ân’da birçok ayette “Allah’a ve Resûl’e itaat” zikredilmekle birlikte “Nebî’ye itaat” hiç zikredilmemektedir, bu sebeple Nebî’ye itaat yoktur. Zaten Resûl’e itaat te Allah’a itaat olduğu için, Resûl’ün bizâtihi kendisine de itaat yoktur, Kur’ân ayetlerine itaat etmek yeterlidir. Çünkü Resûl demek “elçi” demektir, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer Peygamberler sadece ayetleri/vahyi tebliğ ederken Resûl’dür. Ayetleri tebliğ görevi bitip sustuğu anda artık Resûl değil Nebî’dir.</strong></p>
<p><strong>* Nebîlik/Nübüvvet makamıdır, Resûllük/Risâlet ise sadece görevdir, makam değildir.</strong></p>
<p><strong>* Nebî sadece haber/vahiy alan demektir.</strong></p>
<p>Bu sıraladığım maddelerin/görüşlerin bazılarına bu bölümde, bazılarına da ilerleyen bölümlerde – yeri geldikçe- değineceğim inşallah.</p>
<p><strong>Bayındır Ne diyor?</strong></p>
<p>Gelelim Bayındır’ın ilgili yazısına.<br />
Bayındır (1 no’lu dipnotta verilen linkten ulaşabileceğiniz) söz konusu yazısında önce Nebî’nin tanımını yaptıktan sonra Allah Teâlâ’nın nübüvvet verdiği tüm Nebîlere bir de kitap,  hikmet ve şeriat verdiğini söylüyor ve <strong>En’âm/83</strong> ayetinde Nebîlerin adlarının sayıldığını söyleyip sonra ayetin devamında yer alan <em>“Bunların babalarını, soylarını ve kardeşlerini de seçtik; onlara doğru yolu gösterdik”</em> (şeklinde meallendirdiği) ayeti zikredip, merfû bir Hadîs-i Şerif’te, sayıları 124bin olarak bildirilen Nebîlerin her birinin <strong>En’âm/83</strong>’te ismi geçen 18 kadar Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından olduğunu/geldiğini söylüyor. Daha sonra,  (kendi deyimiyle) gelenek(!)teki <em>“Allah’tan Peygamberlere 100 (ya da 104) suhûf inmiştir”</em> görüşüne atıfta bulunup, <strong>En’âm/89</strong>ayetinin lafzından anladıklarına dayanarak bu görüşün Kur’ân’a aykırı olduğunu, her Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini, indiğini söylüyor.</p>
<p>Yazımın başında da değindiğim “Nebî’nin tanımı” konusunda Bayındır kendi yazısının 1 no’lu dipnotunda, ilgili kaynaklardan aktardığım tanıma yakın bir tanım zikrediyor. Nebî kelimesinin haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi olan anlamlarına geldiğini kendisi de söylüyor lakin bir Nebî’de bulunan bu 3 hususîyetten sadece iki tanesini esas alıp bir tanesini ise kabul etmiyor; <strong>“Bizce doğru olan şudur; Nebî haber alan demektir aynı zamanda Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Nebî haber veren demek değildir.”</strong> diyor ve bunu söylerken neye dayandığı ise meçhul. Çünkü Nebîlerin bu vasfını kabul ederse kendi retoriği çökecek. Bayındır’ın, Nebî’nin tanımı/vasıfları hakkında işine yarayan anlamlarla istidlâl edip, işini bozan anlamlarını reddetmesi elbette bir alicengizdir ve bu yaklaşımının/tercihinin hiçbir ilmî, aklî ve naklî delili yoktur. Zirâ, gelmiş geçmiş bütün ulemanın Kur’ân’a, Sünnete ve Gramer kurallarına göre ortaya koyduğu ittifaklı tanımları görmezden gelip, reddedip, kendi şahsî “bence”lerinin, “bana göre”lerinin devreye girdiği noktada, ortaya koyulan iddialar <strong>“Bayındır’ın mesnedsiz şazz görüşleri”</strong> olmaktan ileri gitmez.</p>
<p>Yazısının devamında; yaklaşık 124bin kadar Nebînin her birine kitab, hüküm ve şeriat verildiği iddiasını desteklemek sadedinde <strong>Bakarâ/213</strong> ayetini zikrediyor, aslında bu ayetin kendi iddiasını nakzettiğinin pek te farkında olmayarak.<br />
Kendi meallendirmesi ile ayet şöyle;<br />
<em>“İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan nebiler gönderdi. Onlarla birlikte doğruları gösteren kitap da indirdi ki ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm versin. Onda ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah, gerekli gayreti göstereni doğruya yöneltir.”</em> <strong>(Bakarâ/213)</strong></p>
<p><strong>Nebîlerin Hepsine Kitap Ve Şeriât İnmiş midir?</strong></p>
<p>Bayındır’ın buraya kadar zikrettiği ayetlere daha yakında bakalım;</p>
<p><strong>En’âm/89</strong> ayetine göre tüm Nebîlere ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini zikretmeden önce atıf yaptığı merfû hadîs’te geçen 124bin Nebî’nin, bu ayette ismi zikredilen 18 Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından geldiğini söylemişti, yani aynı zaman diliminde birden fazla Nebî’nin yaşadığını söylüyor, evet bu doğrudur ve bunu bildiren başka ayetler de vardır. Bayındır’a göre, aynı topluluğa gönderilmiş birden fazla Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir. Ve yine Bayındır’ın her Nebî’nin aynı zamanda bir Resûl olduğu görüşünü de dikkate aldığımızda ortaya şöyle bir manzara çıkıyor; <strong>Bir topluluğa birden fazla gönderilen Nebî/Resûl var ve bunların her birinin ayrı ayrı Kitab’ı, hükmü ve şeriati var.</strong></p>
<p><strong>Şimdi;</strong></p>
<p>Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat birbirinden farklı mıdır, aynı mıdır?</p>
<p>Eğer farklı ise, bu topluluk bu farklı Kitab ve Şeriatlerden hangisine uyacak ? Bu abesle iştigal bir durum değil midir? Allah Teâlâ, belli bir topluluğa –az ya da çok- birbirinden farklı Kitab ve Şeriat gönderir mi?</p>
<p>Eğer Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat  birebir aynı ise, birbirinin aynısı olan birden fazla Kitab ve Şeriatin her Nebî’ye ayrı ayrı inmesinin hikmeti ne ola ki? Eğer –az ya da çok- hiçbir fark yok ise, bu abesle iştigal değil midir?</p>
<p>Ya da; Aynı topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat tıpatıp aynı ise, Meselâ Hz. Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab, Hüküm ve Şeriat aynıyla Mûsâ (a.s.)’ın yanındaki ya da ondan sonra gelen Nebîler için de geçerli ve bağlayıcı ise, bu diğer Nebîlere aslında bir Kitab, Hüküm ve Şeriat inmediğinin, Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab’ı, Hükmü ve Şeriati tebliğ ettiklerinin açık bir delili, göstergesi değil midir? <strong>Mâide/44</strong> ayetinde bahsedilen husus nedir?</p>
<p>Aslında -bir Osmanlı deyimi olarak- <strong>“lafın tamamı zor anlayana söylenir”</strong>, lâkin sözümüz/merâmımız iyice anlaşılsın için bu hususu bu kadar uzatmış olsak ta, yazımızın en başında zikrettiğimiz ve <strong>bu yazının serlevhâsı niteliğindeki</strong> <em>“Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidayet ve nur vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.”</em><strong>(Mâide/44)</strong> ayeti bile tek başına merâmımızı kısa ve net olarak anlatmakta ve <strong>Bayındır’ın ve Bayraktar’ın “Her nebî’ye kitap inmiştir” şeklindeki –bir bakıma Gayr-ı metlûv vahyi inkâr edebilmeye zemin teşkil eden- bu iddiasını açıkça çürütmektedir. Apaçık ve anlaşılır olan Kur’ân’ın bu ayetinde, açık ve net bir şekilde Mûsâ a.s.’dan sonra (İsa a.s.’ın gönderilişine kadar) gelen tüm Nebîlerin Tevrat ile Yahudilere hükmettiği anlaşılmaktadır.</strong></p>
<p><strong>Mâide/44 ayeti, tüm Nebîlere müstakil bir Kitab ve şeriat verildiği iddiasının bâtıllığını apaçık ortaya koyduğu gibi, Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bir başka ve temel iddiası olan “Nebîlere itaat yoktur, çünkü Nebîler vahyi tebliğ etmezler, vahiy ile hüküm vermezler” iddiasını “Nebîler Yahudilere Tevrat ile hükmederdi” lafzıyla, açık ve net bir şekilde çürütmektedir.</strong></p>
<p>Yine Bayındır’ın –kendi meallendirdiği- <strong>Bakarâ/213</strong> ayetinde gözden kaçırdığı (ya da görmezden geldiği) <em>“Onda ayrılığa düşenler, kendilerine Kitab verilenlerden başkası olmadı”</em>cümlesinde bildirilen <em>“ayrılığa düşenler”</em>kimlerdir? Ayetin devamında bildirilen “Nebîler” mi yoksa kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk mu? Bu ayette kasdedilen <em>“Ayrılığa düşenler”</em> Nebîler ise, Bayındır dolaylı olarak bu Nebîlerin kitab konusunda ayrılığa düştüğünü, dalâlete düştüğünü söylemiş oluyor (haşâ).</p>
<p>Eğer <em>“Kitab’ta ayrılığa düşenler”</em> cümlesinde kasdedilen, kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk ise, o halde Kur’ân’da birçok yerde geçen <em>“Kendilerine Kitab verilenler”</em>cümlesinden <em>“Her Nebî’ye Kitab verilmiştir.”</em>anlamı/yorumu çıkarılamaz. “Kendilerine Kitab verilenler” sözünün, Nebîler ve Resûller bağlamında hususî bir anlam taşımadığı, çünkü ayette <em>“Ayrılığa düşenler”</em> olarak tanımlanan Yahudilerin de her birine ayrı ayrı Kitab verilmediği, bu ayetten maksadın <strong>“hususî kitab inmesi”</strong> değil, <strong>“bağlayıcılık”</strong> olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Tıpkı Müslümanlara Kur’ân’ın verilmiş, inmiş olması gibi, zirâ “Hz. Peygamber ile beraber tüm insanlığa Kitâb verilmiştir, inmiştir.” cümlesinden her bir insana ayrı ayrı hususî bir kitab indiği görüşünü çıkarmanın abesle iştigâl olacağı gibi.</p>
<p>Bayındır’ın yazısındaki tek müşkîl bunlar değil elbette. Bayındır’ın eşsiz bir “şehvetü’z-zühûr” ile, Kur’ân’ın üslûb, gramer, i’câz, belâğat gibi hususiyetlerine dikkat etmeden, Kur’ân ilimlerinin hiçbirini dikkate almadan ve hatta Kur’ân bütünlüğünü de gözardı ederek ayetler üzerinde keyfe keder imâl-i fikr etmeye, ayetlere anlam sipariş etmeye, yorum giydirmeye kalkışmasının kaçınılmaz sonucu olan birçok müşkîl’e örnek teşkil eden diğer söylemlerine değinmeye devam edelim;</p>
<p><strong>Resûllük , Risâlet Kıyamete Kadar Devam Edecek mi?</strong></p>
<p>Bayındır yazısının devamında; Allah Teâlâ’nın, nübüvvet makamına ulaştırdığı kişiler dışında başka hiçkimse için “Nebî” kelimesini kullanmadığını, buna rağmen “Resûl” kelimesini vahiy alan Nebîler ve Risâlet verdiği insanlar dışında, başka insanlar için de kullandığını söylüyor ve buna dayanarak <strong>-muhtemelen Bahâî’lerden ya da Resûl olduğunu iddia eden Reşad Halîfe namzât şahıstan aşırdığını düşündüğüm-</strong> <strong>“Her Resûl’ün Nebî olmadığı, Risâlet’in devam ettiği, Kur’ân ayetlerini olduğu gibi insanlara okuyan herkesin Allah Resûlü sayılması gerektiği” </strong>görüşünü ortaya atıyor.  Evet; Allah Teâlâ Kur’ân’da, Risâlet ve Nübüvvet vermediği normal sıradan insanlar için de yer yer <strong>“Resûl”</strong> kelimesiyle hitab etmiştir, bu doğrudur. Yanlış olan; Bayındır’ın bu doğru tesbitlere yüklediği hatalı, problemli  anlamları, <strong>“Resûllük kıyamete kadar devam edecektir”</strong>şeklindeki arızalı görüşüne refere etmeye çalışmasıdır. Belli ki, Kur’ân’ın doğru anlaşılması, Murâd-ı İlâhî’nin doğru tesbit edilmesi konusunda en önemli etkenlerden birisi olan ve Kur’ân İlimlerinde <strong>“el-Vücûh v’en-Nezâir”</strong> olarak bilinen ıstılâh ilminden Bayındır’ın haberi yok. Arapça’da, Türkçe’de ve birçok dilde olduğu gibi Kur’ân’da da eşsesli ve eşanlamlı kelimeler vardır, müşterek lafızlar vardır. Arapçada ve özellikle Kur’ân’da birçok anlamda kullanılan aynı lafızlı/müşterek fakat çok anlamlı lafızlara, yani farklı anlamlarda kullanılan fakat lafzı aynı olan kelimelere <strong>“Vücûh”</strong> denilir.</p>
<p>Lafzı farklı fakat anlamı/murâdı aynı olan kelimelereise <strong>“Nezâir”</strong> denilir. <strong>“Salât”</strong>kelimesinin Kuran’da beş vakit namaz (Bakara, 2/3), ikindi namazı (Maide, 5/106), Cuma namazı (Cuma, 62/9), cenaze namazı (Tevbe, 9/84), dua (Tevbe, 9/103), din (Hûd, 11/87), kıraat (İsra, 17/110), rahmet ve istiğfar (Ahzab, 33/56), namaz kılınacak yer (Hac, 22/40) anlamlarında kullanılması “vücuh”a bir örnektir. <strong>Sakar, nar, hutame, cahim, haviye, sair</strong> kelimelerinin ise <strong>cehennemi</strong> ifade etmek için kullanılması ise “nezâir”e bir örnektir. “Resûl” kelimesi de kullanıldığı cümleye, bağlama, zamîr’e göre değişen “vücûh” bir kelimedir. Kendisine Nübüvvet ve Risâlet verilen Peygamberlerden bahsedilen ayetlerde farklı anlamda, Mısır Kralının Yusuf a.s.’a gönderdiği habercilerden veya Belkıs’ın Süleyman a.s.’a gönderdiği habercilerden bahseden ayetlerde ise farklı anlamda kullanılmıştır. Bayındır ise bu açık ve basit farkı ya anlamayarak ya da görmezden gelerek, kendisine risâlet makâmından pay devşirmek maksadıyla ayetleri çarpıtmaktadır. Fakat Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) ve Resûllük iddia eden her şahsın Risâlet’ten pay devşirme girişimlerine karşı Allah Teâlâ  <em>“Biz senden önce gönderdiğimiz her Resûle, Allah’tan başka ilah yoktur, sadece bana ibadet edin, diye vahyettik”</em><strong>(Enbiyâ/25)</strong> buyurarak, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den önce gönderilen tüm Resûllere vahyettiğini, <strong>yani Risâlet’in ancak ve ancak Allah’ın vahyetmesi ile mümkün olduğunu apaçık ve anlaşılır şekilde bildirmiştir. Bu ayet Resûllerin Nebîler arasında seçildiğinin de bir delilidir.</strong></p>
<p><strong>Bayındır’ın (ve diğer ismi geçen zevâtın) tutulduğu bu “hızlan” durumu, belki de kendisine(kendilerine) bile itiraf edemediği; “Dinde Peygamber konumuna sahip olma” egosunun baskısıyla ortaya çıkan bir “farklılık fetişizmi” değilse, başka ne ola ki? Cehâlet mi ?</strong></p>
<p><strong>2</strong>.</p>
<p><strong>İsmâil Âleyhisselâm’a Müstakil Bir Kitap ve Şeriât Verilmiş midir?</strong></p>
<p>Bayındır yazısında, bu meselenin devamında şöyle diyor;</p>
<p><strong>“Bu âyetler, her resulün nebî olmadığını, açıkça göstermektedir. Ama eski âlimlerin çoğuna göre kendine kitap indirilen ve ayrı bir şeriatı olana resul, bir resulün kitabı ve şeriatı ile amel edene de nebî denir. Onlara göre İsmail aleyhisselama verilmiş kitap ve şeriat yoktur; öyleyse o, resul değil, nebîdir. Ama şu âyete göre o, hem nebî hem de resuldür.”</strong> diyerek  <em>“Bu kitapta İsmail’i de an, o verdiği sözde durmuştu; nebî olan resul idi.”</em> (Meryem/54) ayetini örnek gösteriyor.</p>
<p>Yeri gelmişken, Ulemâ’nın bu ayrımını kabul etmek istemeyenlerin sıklıkla dillendirdikleri <strong>İsmail a.s.’a müstakil bir Kitap ve Şeriât verilmedi ise neden Resûl olarak zikredildiği</strong> meselesini de aydınlatayım;</p>
<p>Ehl-i Sünnet Ulemâ’nın <em>“kendisine müstakil bir kitap indirilen ve ayrı/müstakil bir şeriatı olana Resûl, kendisine müstakil bir kitab ve şeriat verilmeyip bir Resûlün kitabı ve şeriatı ile amel edene de Nebî denir.”</em>şeklindeki tasnifine uymayan, Meryem/54 ayeti dışında hiçbir ayet yoktur. Bu ayette zikredilen husus ise, İsmail a.s.’ın Hicâz yarımadasındaki “cürhümîler”(15) denilen kavme, bu kavim için yeni bir şeriat olan İbrahim a.s.’ın şeriatini getirmiştir. Dolayısıyla o kavim bakımından İsmail a.s. bir Resûldür. Fakat Cürhümîlerin ilk kez muhatap olduğu bu Kitab ve Şeriat, İbrâhim a.s.’a gelen/inen Kitab ve Şeriattir.</p>
<p><strong>Nebî ile Resûl Arasında Fark Var mıdır?</strong></p>
<p>Bayındır yazısının devamında; <strong>“Nebîlik unvandır; onlar 24 saat nebîdirler; ama 24 saat resul değillerdir. Âyetleri tebliğ ederken Allah ne indirmişse onu tebliğ eder, bir hata yapmazlar. Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler. Çünkü uygulama, tebliğden farklıdır. Onların hatalarını bildiren âyetlerde resul kelimesi kullanılmaz.”</strong>diyor ve bu iddiasını delillendirmek için örnek olarak <strong>Bedir esirleri ile ilgili olan Enfâl/67-68</strong> (16) ayetini ve <em>“Ey Nebî! Allah’ın özel olarak sana helal kıldığını, neden kendine haram kılıyorsun? Eşlerinin gönlünü etmeye çalışıyorsun. Neyse ki Allah bağışlar, ikramı boldur.”</em> <strong>(Tahrim/1)</strong>ayetini zikrediyor.</p>
<p>Bayındır, kıymeti kendinden menkûl bu acâib tesbitlerinde <strong>“Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler”</strong> cümlesiyle aslında dolaylı olarak şunu ifade etmeye çalışıyor; <strong>“Hz. Peygamber(s.a.v.) Resûl vasfıyla ayetleri tebliğ ederken hiçbir şekilde hata yapmamış çünkü korunmuştur. Lâkin o ayetlerden hüküm çıkarırken ve uygularken hata yapmış olabilir ve bu hatalı hükümleri ve uygulamaları günümüze kadar ulaşmış olabilir.”</strong></p>
<p>Çünkü Bayındır, örnek verdiği bu iki ayette Hz. Peygamber (s.a.v.)’den “Nebî” hitâbıyla bahsedilmek suretiyle uyarıldığı veya düzeltildiği hakikatinin, aslında<strong>Nebî’nin de –hatadan önce veya sonra- bir şekilde hata yapmaktan korunduğu</strong>anlamına geldiğini idrâk edebilecek basîrete sahip olmadığını, bu acâib tesbitiyle ortaya koyuyor.</p>
<p>Bayındır’ın iddiasının aksine, Nebî ile Resûl arasında vazife bakımından ve dolaylı olarak kendilerine itaat bakımından bir fark olmadığını ortaya koyan <em>“İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra Allah müjdeci ve uyarıcı olarak Nebîler gönderdi.”</em> (Bakarâ/213) ve Hz. Peygamber(s.a.v.)’e hitâben <em>“Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik”(Ahzâb/45)  ayeti ve yine “Müjdeci ve uyarıcı olarak Resûller gönderdik.”</em> (Nîsâ/165) ayeti, Kur’ân’ın bütünlüğü açısında değerlendirildiğinde, ayetler arasındaki açık ve net münasebet te göz önüne alındığında, <strong>bu ayetler Resûl’e itaat ile Nebî’ye itaat’in birbirinden farkı olmadığını ortaya koymaktadır.</strong></p>
<p>Ayrıca yine; <em>“Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî…”</em> şeklinde başlayıp devam eden <strong>Â’raf sûresinin 157. Ve 158. ayetlerinde</strong>  Resûl ve Nebî kelimelerinin arada atıf harfi bulunmadan bir arada zikredilmeleri yani müterâdif kullanılmaları, itaat ve bağlayıcılık açısından aralarında bir fark olmadığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ; <em>“Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûl’ünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir”</em>(17) diyerek Allah’a ve Resûlüne isyanı nehyettikten sonra <em>“Ey iman edenler! Seslerinizi Nebî’nin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Nebî’ye yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir. Allah’ın Resûlünün huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır”</em>(18) buyurarak Nebî’nin sözünü dinlememenin cezasının ne kadar ağır olduğunu haber vermiştir. Nitekim nasıl Resûl’e imanla mükellef isek, Nebîye iman etmekle de mükellefiz.</p>
<p><strong>Bakarâ/177</strong> ayetinde geçen <em>“…men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne)”</em> lafzından bildirilen Nebîlere İman, onların varlığına ve Nebî olduklarına iman etmekten ziyâde Nebîlere inanmayı yani itaati vurgulayan bir uyarıdır. Resûle veya nebîye iman, onların Allah’tan getirdiği mesaj veya Allah adına verdiği hüküm hakkında onlara güvenmeyi ve teslim olmayı gerektirir.</p>
<p>Bir tarafta <em>“Uyarıcı olarak sizlere Nebîler gönderdik”</em>, <em>“Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik”</em> buyuran Allah Teâlâ (c.c.) var, diğer tarafta ise <strong>“Uyarıcı olarak gönderilmiş olan Nebîlere itaat yoktur”</strong>diyerek Allah’ın emirlerini ve yasaklarını, şeriati uygulamak ve insanları uyarmak ile vazifeli olan Nebîlere isyanı câiz gören arızalarla mâlul bir anlayış ortaya koyan Bayındır (ve Bayraktar) var.  İnsan aklının korunmuş ve mâsum olmadığının, tek başına ölçü alındığında her daim doğru kararlar veremeyeceğinin en güzel örneği olsa gerek Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bu ahvâli…</p>
<p>Tahrîm/1 ayeti ile ilgili hususa da değinmek gerekirse;Bayındır’ın Tahrim/1 ayetinden anladıklarına yaslanarak iddia ettiği gibi;<strong>Hz. Peygamber (s.a.v.) Nebî olarak Allah’ın helâl kıldığı birşeyi haram mı kılmıştır (hâşâ) ?</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (c.c.)’nın helal kıldığı herhangi birşeyi haram kılanın (ya da haram kıldığı birşeyi helal kılanın) kâfir olacağı, dinden çıkacağı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Nebî olarak böyle bir hata yapmış olabileceğini (hâşâ) imâ bile etmenin nasıl bir cinâyet olduğu hakikatini gözden kaçıran Bayındır’ın, bu iddiasıyla ya da imâsıyla büyük bir cehâlet örneği ortaya koyuyor oluşunu bir kenara bırakırsak, bu ayetteki durumun Din ile, Şeriat ile, hüküm koyma ile bir alakası yoktur. Bu ayette kasdedilen, vurgulanmak istenen husus; Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in helal olduğuna i’tikâd ederek bal yemekten kendi adına imtina etmesinden ibarettir.</p>
<p>Bebek iken Mûsa (a.s.)’a sütanaların sütünün haram kılınması gibi “bir şeyi elde etmekten imtina etmeyi” ifade etmektedir. Şer’î bir haram kılma olmadığı gibi zelleden kaynaklanan bir kınama ve nehyetme değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), helali haram kılmaya i’tikâd etmediği gibi, ümmete de helal olan bir şeyi haram kılmamıştır. Birilerini memnun etmek için helal olan bir şeyden imtina etmek normalde bizim hakkımızda kınanmayacak bir durum iken, Peygamber misyonu taşıyan Nebîde Ğayri metluv bir vahiy zannedilme ihtimalinden dolayı uyarılarak Kur’ân’da özellikle zikredilmiştir.  Ayrıca yanlış anlaşılma ihtimali olan bize nazaran küçük meselelerde bile Nebînin uyarılması, Nebînin de korunduğuna işarettir. Risâlet yönüyle hata yapmadan önce korunmak söz konusu iken, nübüvvet yönüyle hata yaptıktan veya unuttuktan sonra düzeltilerek korunmak söz konusudur. Bu nedenle Üsve-i Hasene özelliği muhafaza edilmiştir. Bu ayette vurgulanan bu önemli husus es geçilerek, <strong>“Bakın bu ayette Nebî helâl olan birşeyi haram kılmıştır ve bu hatasından dolayı uyarılmıştır. O halde Nebîlerin helâl-haram koyma yetkisi yoktur, Nebîlere itaat te yoktur.”</strong> gibi Nebîye de <strong>“helâli haram kılma”</strong> nisbet edilmek suretiyle Peygamberimize (s.a.v.) dolaylı yoldan küfür isnâd etmek, böyle arızalı bir yorum/anlam çıkarmak en hafif tabiriyle ahireti hebâ edecek bir akıl tutulmasıdır.</p>
<p><strong>Vahiy Almayan Resûl Var mıdır?</strong></p>
<p>Bayındır yine, bu iddiasına meşruiyet devşirmek için <strong>“Vahiy almadığı halde, sadece Nebî’ye inmiş ayetleri tebliğ eden Resûller de vardır. Bu önemli bir husustur”</strong> diyerek, <em>“Nuh’un halkı resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir)  yalancılıkla suçlamıştı”</em>. şeklinde meallendirdiği<strong>(Şuarâ/105)</strong> ayeti ve <em>“Ad halkı da resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir) yalancı yerine koydu”</em>. şeklinde meallendirdiği<strong>(Şuarâ/123)</strong> ayeti zikredip, bu ayetlerden çıkardığı manaya şöyle bir yorum getiriyor; <strong>“Nuh’un kavmine nebî resul olarak sadece Nuh aleyhisselam, Ad kavmine de Hud aleyhisselam gönderilmişti. Yalanlanan diğer resûller, o iki nebîye inen âyetleri tebliğ edenlerden başkaları değildir.”</strong></p>
<p>Bayındır, bu ayetlerden bu anlamı çıkarmayı nasıl başardı merak ediyorum açıkçası. Ayetlerde geçen “mürselîn” kelimesini “Resûlleri” yerine “Resûllerini” şeklinde meallendirerek ayetlere anlam sipariş etmesi apaçık bir alicengizdir. Bu ayetlerde geçen “el-Mürselîn” kelimesinde mecâz-ı Mürsel olduğu apaçık bellidir. Zirâ cins nev’inden “el-Mürselîn” kelimesi kullanılarak Nuh a.s. kasdedilmiştir. Yani yalanladıkları kişi Nuh a.s.’dır fakat inkâr ettikleri Nübüvvet ve Risâlet makâmıdır. Çünkü birçok müfessir, bu ayet ile ilgili bazı rivâyetlere göre Nuh a.s.’ın kavminin zındıklardan ya da brahmanlardan olduklarını zikretmiştir.  Bu kelimenin kullanılmasının sebeb-i hikmeti Nuh a.s.’a tâzim olması ve bir peygamberi yalanlayan kimsenin bütün peygamberleri yalanlamış olduğunu bildiren <strong>Fatır/4</strong>ayetine ve <strong>Âl-i İmrân/184</strong> ayetine atıfta bulunmak içindir. Nuh a.s.’ın kavmi hem Nübüvvet hususunda, hem de kendilerine kendisinden sonra Resûllerin geleceğine dair vermiş olduğu haberler hususunda Nuh (a.s)’ı yalanladılar. Nitekim bu ayetlerde kasdedilenin bu anlam olduğuna dair bütün müfessirler ittifâk halindedirler.</p>
<p>Şuarâ sûresinin devam eden ayetlerinden 117. Ayette Nuh a.s. <em>“Rabbim, kavmim beni yalanladı”</em> dediği bildirilmektedir. Eğer Bayındır’ın kasdettiği anlam doğru olsaydı 117. Ayette Nuh a.s.’ın <em>“Rabbim, kavmim kendisine gönderilen resûlleri yalanladı”</em>demesi gerekirdi.</p>
<p>Bayındır, Kur’ân’da çoğul eki gördüğü her kelimede birden fazla kişi kasdedildiğini düşünüp <em>“Nuh’un halkı resulleri yalanladı”</em>ayetinde “resulleri” kelimesi geçiyor diye <strong>“ o halde Nuh (a.s.)’ın kavmine Nuh (a.s.) dışında başka resuller de gönderilmiş olmalı”</strong> mantığını yürütebiliyorsa; <em>“Size şunlarla evlenmek haram kılındı; analarınız, kızlarınız, halalarınız…”</em>lafzıyla devam eden <strong>Nisâ/23</strong> ayetinde geçen <em>“ummehâtukum/analarınız”</em>kelimesinde kişinin birden fazla annesi olabileceğinin kasdedildiğini ya da mü’minlerin bazı vafıslarından bahseden<strong>Ra’d/21</strong> ve <strong>Nahl/50</strong>  ayetinde <em>“yahşevne rabbehum/rablerinden korkarlar”</em>kelimesinde çoğul eki kullanıldığına göre birden fazla rab kasdedildiğini (hâşâ) düşünüyor olabilir Allahu âlem…</p>
<p>Tüm ayetleri lafızları üzerinden anlama hastalığına tutulmuş ve her kelimeyi lügat anlamı üzerinde değerlendirerek sürekli<strong>“Resûl, sözlük anlamı ile elçi yani mesaj/vahiy ileten demektir, Resûle itaat te o’nun getirdiği mesaja/vahye itaattir”</strong> diyerek, bu anlam üzerine elinden geldiğince abanarak Allah Resûlü’nü aradan çıkarmaya azm-u cezmû kasd eylemiş olan Bayındır (ve Bayraktar)<em>“Muhammed, içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir”</em>.<strong>(Ahzab/40)</strong> <strong>ayetine göre Hz. Muhammed (s.a.v.)’den sonra nebî gelmeyecektir ama Resûl gelecektir, gelmek zorundadır”</strong> diyor.</p>
<p>Kur’ân’da geçen her ayeti lafız üzerinden anlamayı ve  Kur’ân’da geçen her kelimeyi de lügat anlamı üzerinden değerlendirmeyi bir metod edinen bu zevâta soralım o vakit;</p>
<p>Hindistan’da ortaya çıkan meşhur “Kadıyânîlik” akımının kurucusu olarak bilinen Mirza Gulam Ahmed Kadıyânî, 1902 yılında vahiy aldığını ilan edip bir Nebî ve Resûl olduğunu iddia etmiştir (bu konudaki itirazlara karşı da 1902 yılında “Tuhfetü’n-nedve” ve 1907 yılında “Hakîkatü’l-vahy” adıyla iki eser telif etmiştir).</p>
<p>Gulam Ahmed ve Kadıyânîler, Türkçe olarak neşredilmiş bir meallerinde Ahzâb/40 ayetinde geçen “Hâteme’n-Nebiyyîn” kelimesini ise –tıpkı Bayındır’ın ve Bayraktar’ın lafızları anlama/yorumlama ameliyesine paralel bir benzerlikle- lügat anlamı üzerinden meallendirerek yorumlamışlar ve ayeti şöyle meallendirmişlerdir;</p>
<p><em>“Muhammed, sizler gibi erkeklerin hiçbirinin babası değildir. Ancak o, Allahın Resûlüdür, hatta daha da üstündür. Yani o, Peygamberlerin mührüdür. Allah herşeyi çok iyi bilendir.”</em><strong>(Ahzâb/40)</strong></p>
<p>Kadıyânîler, meallerinde bu ayete şöyle bir not düşmüşler;</p>
<p><strong>“Bazı ulemâ ‘hâtemen nebiyyîn’ kelimelerini ‘Peygamberlerin sonuncusu’ olarak tercüme ederler. Aslında ‘hâtem’ kelimesi Arapçada ‘mühür’ anlamına gelmektedir. Mühür ise ancak tasdik etmek, onaylamak için kullanılır. Yani Hz. Resûlullâh (s.a.v.)’in mührü yani tasdiki olmadan hiçkimse peygamberlik mertebesine ulaşamaz. Bu ayetteki ‘hâtemen nebiyyîn’ sözü bu anlama gelmektedir. Bir diğer anlamına göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ Peygamberlerin en üstünü ve en iyisi demektir. ‘hâtem’ kelimesinin bir diğer anlamı da bir süs eşyası olan ‘yüzük’tür. Bu anlama göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ sözü ‘Bütün Peygamberlerin süsü’ ya da ‘Bütün peygamberlere süs veren’ demektir.” </strong>(19)</p>
<p>Şimdi;</p>
<p>Eğer Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) kendilerine aslî bir metod edindikleri<strong>“Kur’ân’daki kelimeleri, lafız ve lügat manası üzerinden anlama”</strong> ameliyesi ile ortaya koydukları bâtıl ve mesnedsiz bir te’vil olan <strong>“Ayette Nebîlerin sonuncusu diyor, Resûllerin sonuncusu demiyor, o halde Kur’ân’ı tebliğ eden herkes bir Resûldür. Ben de bir Resûlüm”</strong> iddiasına göre,  Kadiyânîlerin bu yorumunu değerlendirirsek, Bayındır’a (ve Bayraktar’a) göre bu lügâvî te’vil/yorum da tamamen doğru olmak zorundadır.</p>
<p><strong>Şimdi Bayındır’a (ve Bayraktar’a) soralım; Kadıyânîlerin lügat üzerinden bakıldığında –doğru şekilde- ortaya koydukları “Nübüvvet devam etmektedir” şeklindeki bu yorumu/te’vili sadece Kur’ân’a dayanarak kat’î bir şekilde çürütebilir misiniz? “Çürütebiliriz” derseniz, buyrun meydan sizin…</strong></p>
<p>Ezcümle;</p>
<p><strong>“Nebî’ye itaat yoktur. Res’ûl’e itaat te O’nun tebliğ ettiği ayetlere itaattir. Dolayısıyla Kur’ân ayetlerine itaat’tir. Resûl’ün bizâtihi kendisine, açıklamalarına, beyânına, örnekliğine, tefsirine, Sünnete itaat yoktur” diyerek, Peygamberi (s.a.v.), Sünneti, Sahabeyi, Ulemayı, Usûl ilimlerini tamamen devre dışı bırakıp Dini sadece Kur’ân’ın salt metnine indirgeyerek, daha sonra da o metni şahsî, sübjektif, indî, metodsuz, usulsüz bir okuma/anlama faaliyetine tâbî tuttuğunuzda, Allah’ın Kur’ân’da ne demek istediği yani murâdullah doğru bir şekilde tesbit edilemez. </strong></p>
<p><strong>Ve tabii ki böyle bir ameliyenin sonucunda, Yahudilerin ve hıristiyanların kutsal kitapları ellerinde iken o kutsal kitapları şahsî yorum ve te’villerle tahrif ederek sapıtmaları tecrübesinin tekerrürü kaçınılmaz olacaktır.</strong></p>
<p>Bunca sene delalet mebhasleri ile haşır-neşir olmuş olması gereken birisi, böyle “küllî” bir meseleyi hiçbir usûl zeminine oturtmadan, kat’i aklî ve naklî delillere dayandırmadan, bilhassa ilgili naklî delillerin tamamını bahse konu etmeden sadece bir-iki kelimenin zahir anlamı üzerine bina etmekte hiçbir sakınca görmüyorsa hem ortaya koyduğu bu arızalı nübüvvet ve risâlet anlayışı hem de bu arızalı anlayışın semeresi olarak Efendimiz (s.a.v.)’e itaatin, ittibânın ve iman etmenin herhangi bir pratik neticesi ve mantıklı bir anlamı olmaması sebebiyle bu arızanın bir sonraki durağının arızalı bir “ilâh tasavvuru” olması sonucu, hem kendisi için hem de takipçileri bakımından son derece ciddî sıkıntıların ortaya çıkması tabiî bir durum olacaktır.</p>
<p><strong>Yazımın bundan sonraki bölümlerinde; Zeki Bayraktar’ın konu ile ilgili görüş ve iddialarına, hem konu hakkında te’lif ettiği kitabı, hem de konu hakkındaki konuşmalarının, açıklamalarının yer aldığı videoları baz alarak değineceğim inşallah.</strong></p>
<h3>Şükrü Yaşar</h3>
<p>Aldığım yer:</p>
<p><a href="http://sukruyasar.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-1/">http://sukruyasar.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-1/</a></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1- <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kurana-ve-gelenege-gore-nebi-ve-resul.html">http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kurana-ve-gelenege-gore-nebi-ve-resul.html</a></p>
<p>2- Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî garîbi‟l-Kur‟ân, s. 503; Muhammed b. Manzûr, Lisânü‟l-„Arab, I, 161.</p>
<p>3- İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, es-Sıhâh: Tâcü‟l-luga ve Sıhâhu‟l-„Arabiyye, VI, 2500; Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî, Tâcü‟l-„Arûs min Cevâhiri‟l-Kâmûs, I, 122–123.</p>
<p>4- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 503, 504; Cevherî, a.g.e., VI, 2500.</p>
<p>5- Cevherî, a.g.e., VI, 2500; İbn Manzûr, a.g.e., I, 161-162; Muhammed Ali b. Ali et-Tehânevî, el-Keşşâfü ıstılâhâti‟l-fünûn, IV, 165; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.</p>
<p>6- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Adudüddin el-Îcî, el-Mevâfık fî „ilmi‟l-Kelâm, 337; Zebîdî, a.g.e., I, 122.</p>
<p>7- Cevherî, a.g.e., I, 74; Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., 503 vd.; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162-163.</p>
<p>8- Bağdâdî, Usûlü‟d-dîn, s. 153-154; Adudüddin el-Îcî, a.g.e., s. 337; Teftâzânî, Şerhu‟l-Makâsıd, V, 5; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.</p>
<p>9- Meryem 19/17.</p>
<p>10- Ebû Bekr b. Muhammed İbn Fûrek, Mücerredü Makâlâti‟ş-Şeyh Ebi‟l-Hasan el-Eş‟arî, s. 174; Seyfeddin el-Âmidî, Ebkârü‟l-efkâr fî usûli‟d-dîn, IV, 8-9; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162 vd.</p>
<p>11- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Zebîdî, a.g.e., I, 122 vd.</p>
<p>12- Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 328.</p>
<p>13- Âmidî, a.g.e., IV, 13; Teftâzânî, a.g.e., V, 5; Tehânevî, a.g.e., IV, 165.</p>
<p>14- Mâtürîdî, Te‟vîlâtü Ehli‟s-sünne, II, 295; III, 269.</p>
<p>15- Cürhümîler için bknz;<a href="http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080138">http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080138</a></p>
<p>16- Enfâl / 67, 68; “Savaş alanında  düşmanı etkisiz hale getirinceye kadar hiçbir nebinin esir alma hakkı yoktur . Siz, dünya malını (hemen elde edeceğinizi) istiyorsunuz. Allah ise Ahireti (sonrasını) istiyor. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Rumların yenildiği gün Allah’ın yardımıyla sevineceğinizi)  Allah önceden yazmasaydı, aldığınız esirlerden dolayı başınıza büyük bir felaketin gelmesi kaçınılmazdı”.</p>
<p>17- Hucûrat / 1.</p>
<p>18- Hucûrat / 2.</p>
<p>19- Kadiyânîlerin Ahzâb/40 ayeti hakkındaki yorumları/te’villeri, Ebubekir Sifil Hoca’nın ilgili bir konuşmasından iktibastır.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/">Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kainatta Görülen Hüsn-ü Sanat Dahi Risalete Delalet ve Şehadet Eder</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Dec 2017 13:06:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Kainatta Görülen Hüsn-ü Sanat Dahi Risalete Delalet ve Şehadet Eder]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah'ın Risaleti]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19484</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kâinatta görünen hüsn-ü san&#8217;at dahi risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) delalet ve şehadet eden kat&#8217;î bir delildir. Zira, şu zînetli masnuatın cemali, hüsn-ü san&#8217;at ve zîneti izhar eder. San&#8217;at ve suretin güzelliği, Sâni&#8217;de güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcud olduğuna delalet eder. Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâni&#8217;in san&#8217;atına olan muhabbetine delalet eder. Bu muhabbet ise, masnuatın en ekmeli [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/">Kainatta Görülen Hüsn-ü Sanat Dahi Risalete Delalet ve Şehadet Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300/" rel="attachment wp-att-19510"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19510" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300.jpg" alt="" width="481" height="178" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300.jpg 810w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300-600x222.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300-300x111.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300-768x284.jpg 768w" sizes="(max-width: 481px) 100vw, 481px" /></a></p>
<p>Kâinatta görünen hüsn-ü san&#8217;at dahi risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) delalet ve şehadet eden kat&#8217;î bir delildir.</p>
<p>Zira, şu zînetli masnuatın cemali, hüsn-ü san&#8217;at ve zîneti izhar eder. San&#8217;at ve suretin güzelliği, Sâni&#8217;de güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcud olduğuna delalet eder. Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâni&#8217;in san&#8217;atına olan muhabbetine delalet eder.</p>
<p>Bu muhabbet ise, masnuatın en ekmeli insan olduğuna delildir. Çünki o muhabbetin mazhar ve medarı insandır. İnsan dahi masnuatın en câmi&#8217; ve en garibi olduğundan şecere-i hilkate bir semere-i şuuriyedir. İnsan bir semere gibi olduğu cihetle kâinatın eczası arasında en câmi&#8217; ve baîd bir cüz&#8217;dür. İnsan zîşuur ve câmi&#8217; olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru küllî olur. Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür; şuuru da küllî olduğundan Sâni&#8217;in makasıdını bilir. Öyle ise, insan Sâni&#8217;in muhatab-ı hâssıdır.</p>
<p>Evet âmm ve şümullü olan nazar ve şuurunu Sâni&#8217;in ibadetine ve muhabbetine sarf ve san&#8217;atını istihsan, takdir ve teşhirine tevcih ve nimetlerinin şükrüne istimal eden bir ferd, verdiği nimetlere karşı şükür isteyen ve yarattığı mahlukatı ibadete, şükre davet eden Sâni&#8217;in has muhatab ve habibidir.</p>
<p>Ey insanlar! Zikredilen ahval ve şuunatla muttasıf olan Hazret-i Muhammed&#8217;in (A.S.M.) Sâni&#8217;in o ferd-i ferîd dediğimiz muhatab-ı hâssı olmamasına imkân var mıdır?</p>
<p>Ve tarihinizin gösterdiği nev&#8217;-i beşerden en büyük insanlar arasında, bu makama daha lâyık diğer bir şahıs var mıdır?</p>
<p>Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar!</p>
<p>Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır:</p>
<p><strong>Birinci daire:</strong><br />
Rububiyet dairesidir.</p>
<p><strong>İkinci daire:</strong><br />
Ubudiyet dairesidir.</p>
<p><strong>Birinci levha:</strong><br />
Hüsn-ü san&#8217;attır.</p>
<p><strong>İkinci levha ise:</strong><br />
Tefekkür ve istihsandır.</p>
<p>Bu iki daire ile iki levha arasındaki münasebete bakınız ki: Ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü san&#8217;at ve nimet levhasına bakıyor. Bu hakikatı gözün ile gördükten sonra, rububiyet ve ubudiyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır?</p>
<p>Ve Sâni&#8217;in makasıdına kemal-i ihlas ile hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni&#8217; ile azîm bir münasebeti ve kavî bir intisabı ve o intisab ile her iki daire reisleri arasında bir muarefe ve mükâleme ve alış-verişin olmamasına ihtimal var mıdır?</p>
<p>Öyle ise bilbedahe tahakkuk etti ki; ubudiyet reisi, rububiyetin has mahbub ve makbulüdür.</p>
<p>Ey insan! Bu süslü masnuatı enva&#8217;-ı mehasinle tezyin eden ve bütün zîhayat olanların zevklerine, iştihalarına göre bu kadar nimetleri in&#8217;am eden Sâni&#8217;in en kâmil, en cemil ve ibadetine kemal-i iştiyakla teveccüh eden ve Sâni&#8217;in mehasin-i san&#8217;atına takdir ve istihsanatıyla arş ve ferşi taraba, sevinmeye getiren ve Sâni&#8217;in ihsanatına yaptığı teşekkürat ve tekbirat ile berr ve bahri cezbeye getiren şu güzel mahluk ve masnuuna iltifat edip sözünü nazar-ı itibara almaması ve teşekküratına mukabele etmemesi ve teveccüh edip kendisiyle konuşmaması ve iktidarına göre bütün mahlukata bir imam ve mürşid yapmaması imkânı var mıdır?</p>
<p>*-*-*<br />
Said Nursi(r.h) &#8211; Mesnevi-i Nuriye(RNK) &#8211; 29</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/">Kainatta Görülen Hüsn-ü Sanat Dahi Risalete Delalet ve Şehadet Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz.Peygamber&#8217;in Risalet Yönünün Ispatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Oct 2017 19:25:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Peygamber'in Risalet Yönünün Ispatı]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Risaletin Ispatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18036</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikâyede bir yaver-i ekremden bahsedilmiş ve denilmiş ki: “Kör olmayan herkes onun nişanlarını görmekle anlar ki o zat, padişahın emriyle hareket eder ve onun has bendesidir.” İşte o yaver-i ekrem, Resul-i Ekrem’dir (asm). Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın, öyle mukaddes bir Sâni’ine böyle bir Resul-i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü nasıl güneş, ziya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/">Hz.Peygamber’in Risalet Yönünün Ispatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/14262736_611398042372143_180285230_n/" rel="attachment wp-att-18038"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18038" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n.jpg" alt="" width="473" height="314" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n.jpg 473w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-300x199.jpg 300w" sizes="(max-width: 473px) 100vw, 473px" /></a></p>
<p>Hikâyede bir yaver-i ekremden bahsedilmiş ve denilmiş ki: “Kör olmayan herkes onun nişanlarını görmekle anlar ki o zat, padişahın emriyle hareket eder ve onun has bendesidir.” İşte o yaver-i ekrem, Resul-i Ekrem’dir (asm).</p>
<p>Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın, öyle mukaddes bir Sâni’ine böyle bir Resul-i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü nasıl güneş, ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de uluhiyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki nihayet kemalde olan bir cemal, gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?</p>
<p>Hem mümkün olur mu ki gayet cemalde bir kemal-i sanat, onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin?</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki bir rububiyet-i âmmenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüz’iyat tabakatında vahdaniyet ve Samedaniyetini, zülcenaheyn bir mebus vasıtasıyla ilanını istemesin? Yani o zat, ubudiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergâh-ı İlahiye elçisi olduğu gibi kurbiyet ve risalet cihetiyle dergâh-ı İlahînin kesret tabakatına memurudur.</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki nihayet derecede bir hüsn-ü zatî sahibi, cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin? Yani bir habib resul vasıtasıyla ki hem habibdir, ubudiyetiyle kendini ona sevdirir, âyinedarlık eder. Hem resuldür; onu mahlukatına sevdirir, cemal-i esmasını gösterir.</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki acib mu’cizelerle, garib ve kıymettar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle gizli kemalâtını beyan etmek irade etmesin ve istemesin?</p>
<p>Hem mümkün olur mu ki bu kâinatı bütün esmasının kemalâtını ifade eden masnuatla tezyin ederek seyir için garib ve ince sanatlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de rehber bir muallim tayin etmesin?</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki bu kâinatın sahibi, şu kâinatın tahavvülatındaki maksat ve gaye ne olacağını müş’ir tılsım-ı muğlakını hem mevcudatın “Nereden? Nereye? Necisin?” üç sual-i müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın?</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki bu güzel masnuat ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sâni’-i Zülcelal, onun mukabilinde zîşuurdan marziyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin?</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki nev-i insanı, şuurca kesrete müptela, istidatça ubudiyet-i külliyeye müheyya suretinde yaratıp, muallim bir rehber vasıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin?</p>
<p>Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki her biri bir bürhan-ı kat’îdir ki: Uluhiyet, risaletsiz olamaz.</p>
<p>Şimdi acaba âlemde Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmdan –beyan olunan evsaf ve vezaife– daha ehil ve daha câmi’ kim zuhur etmiş? Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir? Hayır, aslâ ve kat’â! Belki o, bütün resullerin seyyididir, bütün enbiyanın imamıdır, bütün asfiyanın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlukatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.</p>
<p>Evet, ehl-i tahkikatın ittifakıyla, şakk-ı kamer ve parmaklarından su akması gibi bine bâliğ mu’cizatından hadd ü hesaba gelmez delail-i nübüvvetinden başka, Kur’an-ı Azîmüşşan gibi bir bahr-i hakaik ve kırk vecihle mu’cize olan mu’cize-i kübra, güneş gibi risaletini göstermeye kâfidir. Başka risalelerde ve bilhassa Yirmi Beşinci Söz’de Kur’an’ın kırka karib vücuh-u i’cazından bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/">Hz.Peygamber’in Risalet Yönünün Ispatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nebi ve Resul Kelimelerin Manaları ve Farkları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Jul 2017 13:27:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Cisri]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi ve Resul Kelimelerin Manaları ve Farkları]]></category>
		<category><![CDATA[Resul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16365</guid>

					<description><![CDATA[<p>NEBİ VE RESÛL KELİMELERİNİN MÂNALARI VE ARALARINDAKİ FARKA DAİR İNCELEMELER Nebî, haber mânâsına «nebe» kökünden alınmış olursa ya ism-i fâil mânâsınadır ki, peygamber olduğunu haber verici demek olur. Ta ki, peygamberliği kabul edilerek hakkında vâcip olan saygı yerine geti­rilsin. Resûllüğü de varsa Allah tarafından halka Allah&#8217;ın hükümlerini haber veren zat demek olur. Veya ism-i mef&#8217;ûl [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/">Nebi ve Resul Kelimelerin Manaları ve Farkları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/resul/" rel="attachment wp-att-16366"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16366" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/resul.jpg" alt="" width="457" height="214" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/resul.jpg 642w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/resul-600x280.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/07/resul-300x140.jpg 300w" sizes="(max-width: 457px) 100vw, 457px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>NEBİ VE RESÛL KELİMELERİNİN MÂNALARI VE ARALARINDAKİ FARKA DAİR İNCELEMELER</strong></p>
<p>Nebî, haber mânâsına «nebe» kökünden alınmış olursa ya ism-i fâil mânâsınadır ki, peygamber olduğunu haber verici demek olur. Ta ki, peygamberliği kabul edilerek hakkında vâcip olan saygı yerine geti­rilsin. Resûllüğü de varsa Allah tarafından halka Allah&#8217;ın hükümlerini haber veren zat demek olur. Veya ism-i mef&#8217;ûl mânâsınadır ki, Allah tarafından kendisine nebîliği veya bazı İlâhî hükümler haber verilen zat demek olur.</p>
<p>Yücelik mânâsına olan «nebve» den üretilmiş kabul edilirse yine ism-i fâil veya mef&#8217;ûl mânâsına olmak ihtimalleri vardır. Birinciye gö­re kendisine tabi olup saygı gösterenleri yüksek dereceye yükseltici, İkinciye göre şam yüceltilen zat mânâsına olur.</p>
<p>Resûl, Allah tarafından hükümleri tebliğ etmek için gönderilen zat mânâsınadır. Yanî ism-i mef&#8217;ûl mânâsınadır.</p>
<p>Bu kelimelerin dince mânâları bir olarak eş mânâlı kelimeler ka­bilinden oldukları veyâ mânâca farklı olmakla beraber delâlet ettikleri bir şey olarak kullanılışta eşit oldukları bazı âlimlerce kabul edilmişse de en doğrusu, büyük âlimlerin çoğunluğunun kabul ettiklerine göre mutlak umum ve husus yoluyla aralarının ayrılmasıdır.</p>
<p>Çünkü resûllerin miktarı 313 ve nebilerin toplamı 124.000 kişiden ibârettir ki, bu hadîslerde açıklanmış ve Kur&#8217;ân&#8217;da ,Ey Resûl&#8217;üm,biz Senden evvel hiç bir resûl ve hiç bir peygamber göndermedik ki, o bir şey temenni ettiği zaman&#8230;»(Hacc,52) âyetinde nebî, resûle atfedilmiştir. Atıf ise farklılık gerektirir.</p>
<p>Bu farkı belirtmek hususunda âlimlerin çoğunluğu «Resûl olan zâta kitâb indirilmesi şarttır. Ama nebî olmak için bazı İlâhi hükümlerin vahyedilmesi kâfidir.» diyorlar. Ancak İlâhî kitapların sayısının 104 ol­duğu hadîslerde geçtiği için resûllerin miktarına nisbetle üçte bir ka­dar bulunuyor. Binâenaleyh bu görüşün doğruluğunu kabul edebilmek için «O kitapların bazısı mükerrer olarak indirilmiştir.» demek gere­kiyor.</p>
<p>Doğrusu bu ihtimal pek de imkânsız görülemez. Zamanın geçmesi ile ortaya çıkan tahrifleri düzeltmek veya uyuyan kableri uyarmak için Allah&#8217;ın sözlerini yenilemek gibi önemli bir husus sebebiyle önceden bir resûle indirilmiş bulunan bazı kitap ve sahifeler sonradan başka resûllere de indirilmiş olması mümkündür.</p>
<p>Nitekim Kur&#8217;ân’ın diğer sûrelerine olan üstünlüğünü belirtmek ve­ya başka fayda ve yüce hikmetleri göstermek için Fâtiha sûresinin önce namazın farz kılındığı sırada Mekke&#8217;de, ikinci defa kıblenin Mescid-i Harâm’a çevrildiği sırada Medine&#8217;de olarak iki defa indirildiği rivâyet olunmuş ve hattâ Mesânî adıyla anılmasına bir sebep de bu inişin mü­kerrer oluşu olduğu Envâru’t-Tenzil&#8217;de kaydedilmiştir.</p>
<p>Şu kadar ki, resûllükte inmesi şart kılınan İlâhî kitâbın hükümlerin açıklanmasını içine alması gereklidir, diyorlar ki, kendisine Zebûr&#8217;un indiği Hz. Dâvûd&#8217;un da resûl olması gerekir, diye itiraz olunmasın.Çünkü Hz. Dâvûd, Süleymân ve Yûşa da dahil olarak İsrail oğul­ları peygamberlerinin hepsi Tevrat&#8217;ın hükümlerini anlatıp tebliğ etmek­le memur idiler.</p>
<p>Onların hiç biri ıstılah mânâsiyle resül değildir. Ama umûmî mânâsiyle resûllük her peygambere kullanılır. Nitekim yukarda geçen «Ey Resûlum, biz senden evvel hiç bir resûl ve hiç bir pey­gamber göndermedik ki&#8230;» âyeti buna şahâdet eder. Hattâ resûl keli­mesi de çok kere nebî mânâsına kullanılır.</p>
<p>Bir de, biz, bir peygamber göndermedik­çe azâb etmeyiz.» (İsra,15)âyeti ve benzerlerinde olduğu gibi bu kabilden olan kullanışlar lügat mânâsına göre veya umûm ve husûsu ilgisiyledir. Bun­da şüphe yoktur. Bizim sözümüz ise dînî mânasını belirtmek hususundadır.</p>
<p>Îsrâîl oğullarının peygamberlerinin vazifeleri eski hükümleri anlat­maktan ibâret olduğu için Peygamber efendimiz Muhammed ümmetinin âlimlerini onlara benzetmiştir. Zira âlimlerimizin de vazifeleri hüküm koymak olmayıp aksine, mevcut hükümleri açıklayıp anlatmaktan ibârettir.</p>
<p>Ümmetimin âlimleri Isrâil oğullarına peygamberleri gibidir.» hadîsi bu şekliyle sahîh değildir, diye âlimleri de mânâca doğru olduğunu inkâr etmezler.</p>
<p>Bazı büyük âlimler de resûlün yeni şeriat sahibi olmasını tek fark kabul etmişlerdir. Diyorlar ki: Her resûl yeni bir şerîatle gönderilir .Bu da yeni baştan bir şeriat kurmakla olduğu gibi önceki şeriatın bazı hükümlerini değiştirmekle de olur. Hattâ resûllerin çoğunluğunun re- sûllüğü bu şekildedir. Yalnız nebi olanların vazifeleri ise anlatıp teb­liğ etmekten ibaret olup hükümlerin neshine dâir kendilerine Allah ta­rafından vahiy gelmez.</p>
<p>Merhum Beyzâvî Hicr sûresindeki üyetin tefsiri sırasında bu gö­rüşü seçmiştir.</p>
<p>Kasîde-i Nûnivye&#8217;nin yazarı Celâl-zâde merhum Mevlâna Hızır Bey, Beyzâvı&#8217;nin bu seçmesine karşı «Îbrâhîm oğullarının hepsi Hz. Îbrâhîm&#8217;in şerîati ile amel edip, ona tabi idiler. Bu da yine Beyzâvî&#8217;nin Meryem sû­resindeki açıklamasiyle sabit oluyor. Bu durumda o fark Hz. Îsmâîl&#8217;in resûl olmamasını gerektirir Halbuki o, Kur&#8217;ân âyetinin delâletiyle resûldür.» diye bir itiraz ortaya atıyorsa da savunması kolaydır. Yukar­da arzedilip haber verildiği gibi İsmâîl şeriatının yeni bir şeriat sayıl­ması, Îbrâhîm şeriatının bir kaç hükmünü neshetmekle umûmî olarak yenilenip değişmesiyle de olabilir ki, bu kadarcık yenilenme ile o şe­riat müstakil bir şeriat omadığından Hz. Îsmâîl de babası Îbrâhîm&#8217;in şerîatiyle âmil idi, denilmesine bir engel bulunamaz.</p>
<p>Hele Beyzâvî«Ve kavmine gönderilmiş bir peygam­berdi.»(Meryem,54) âyetini lügat mânâsına yorarak Allah onu halka gönderdi, o da O&#8217;ndan onlara haber verdi.» diyor. Bu durumda Hz. İsmâîl&#8217;in, ıstılâh mânâsınca resûl olduğunu isbat edecek kesin bir delil bulunmaz. Resûl ol­mak ise nebi olmayı ittifakla gerektireceğine göre tercememizin bir ye­rinde geçtiği gibi daha umûmî olanın, daha sonra anılması Beyzâvî’nin bu şekilde tefsir etmesine açık sebeptir.</p>
<p>Çünkü ıstılâh mânâsına göre resûl olan zâtın nebi olduğunu ifâde etmekte açık bir fayda yoktur. Ama Allah kendisini halka gönderdi, o da hemen hükümleri tebliğ etti, sözümüzün faydalı olacağı şüphesizdir.</p>
<p>Cevheretü’t-Tevhîd şerhinde Bâcûrî merhum bununla ilgili sözleri içine alan faydalı bir makalesi olup, özetliyerek bazı önemli şeylerin ek­lenip nakledilmesi uygun görüldü:</p>
<p>Nebî kelimesinin mânâsı şu şekilde tarif edilince şartlarını içinde toplıyan ve kendisiyle ilgili olmıyan hususları dışarıda bırakan bir anlam çıkar. Denir ki: «Nebî, yaratılış itibariyle tiksindirecek şeylerden uzak bulunan hür erkeklerden İlâhî vahiy lûtfuna eren yüce zatlardır. Artık onlardan her birinin kendisine vahyedilen şerîatle amel etmesi gerekir­se de hükümleri tebliğ etmekle memur bulunanları şart değildir. İçlerin­den hüküm tebliğ etmekle memur bulunanlara resûl de denir. Bu şekilde nebî ile resûl arasında mutlak umûmîlik ve husûsilik bulunarak her re­sûl, nebî oluyorsa da her nebînin resûl olması gerekmez.</p>
<p>Bu tarifin kısımlarının faydaları şu şekilde açıklanır:</p>
<p>Körlük, baras ve cüzzam gibi halkın tiksinmesine sebep olan hasta­lıklardan uzak olmayan zât, nebî olmaz. Ama Hz. Eyyûb’un derdi ve Hz. Yâkûp&#8217;un körlüğü ile itiraz edilemez. Çünkü onların bu ârızaları, görünüşte olduğu gibi, peygamber olduktan sonra meydana gelmiş ve sonradan Allah&#8217;ın lûtfu ile birer hârika şeklinde ortadan kalkmıştır. Ken­disine tabi olmaya engel olacak ârızalar ise dâvetin başlarında olanlardır.</p>
<p>Hür erkeklerden, demekle meleklerle cinlerin hâriç olduğu gibi er­kek ve hür olmayanlar da hâriç oluyorlar.</p>
<p>Meşhur tarifteki insan deyimi kadınlan da içine aldığından bir «erkek» kaydı eklemek veya kadınlara «insâne» demek gerekir iddiâsını ortaya atmaya lüzum görülür.</p>
<p>«Çok fitneci bir kadın ki, gecenin ayı ondan utanır.» beytiyle bu iddiâ denmesine de engel değildir.</p>
<p>însan kelimesi «ins» maddesinden değil de hareket etmek mânâsına olan «nevs» den türeterek «Âdem oğullarından» kaydını da ilâve edenler vardır. Çünkü hareket etmek, cin ile meleklere, hattâ her canlıya şümûllüdür. Fakat bunlar «kârûre» kelimesinin «karâr» dan türediğini hatırlıyamamış olmalılar ki, böyle söylüyorlar. İsimlerde asıl mânânın şümülûne bakılsaydı «kârûre» kelimesi yalnız şişe mânâsında kullanılmaz­dı. Bu durumda «insân» kelimesinin türemesi «nevs» den de olsa yine her hareket edene kullanılmıyarak, «beşer» kelimesiyle eş anlamlı ol­ması zorunludur. Çünkü kelimeleri asıl çıkaranın çıkarmasına bakılır.</p>
<p>O tariften hayvanların hâriç olduğunu hatırlatmaya lüzum yoktur. Hattâ hayvan nevilerinin her birinde resûl vardır, mânâsına «Her üm­mette bir peygamber vardır.» diyen kimse kâfir sayılır.Ama -Hiç bir ümmet de yoktur ki,içlerin de Cehennem İle korkutucu bir peygamber geçmiş olmasın.» (Fatır,24)“ âyeti, insan nevinin geçen ümmetlerine dâirdir.</p>
<p>«Ricâl» (erkekler) kelimesinin cinler hakkında kullanılması câiz ise de melekler hakkında câiz değildir. Eğer Kur&#8217;ân&#8217;da»Cinden bazı erkeklere&#8230;»(Cinn,6) cümlesi olmasa idi tarifimizde insan kaydını eklemeye hâcet kalmazdı.</p>
<p>Ama Meryem, Havvâ, Âsiye, Sâre, Hâcer ve Yûhâniz(1) gibi bazı faziletli kadınların peygamber olduğunu söyliyenlerin sözü makbul de­ğildir. Nitekim Kasîde-i Emâliyenin ‘’Hiçbir kadın peygamber olmamıştır. Yine köle ve makbul olmayan harekette bulunan şa­hıs da o yüce makama ermemiştir.’’ beytinde bu mesele açıklanmıştır, aslında köle ve bir rivâyete göre siyah renkli olması sebebiyle peygam­ber değildi. Fakat kendisine hikmet verilmiş yüce bir zat olduğuna Kur’ân delâlet etmektedir.</p>
<p>Kendisi hürriyetini kazandıktan sonra bin kadar peygamberden ilim öğrenmişti.(2)</p>
<p>Bazı âlimler ise nebî ile resûl arasında şekilce bir umûmîlik ve husûsilik farkı bulunduğunu söylüyorlar. Diyorlar ki: Meleklerde de resûl bulunduğuna Kur’ân âyetleri delâlet edivor. Halbuki onlara nebî denmez.</p>
<p>Ancak«Melekleri iki şer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan, (peygamberlere gönderen)»(Fatır,1)gibi âyetlerde açıklanan meleklerin resûllülkerinin, müfessirlerin açıkladık­larına göre Allah ile peygamberler arasında elçilik ve kitab indirme hu­susunda aracılıktan ibâret kabul edilmesine, bazan da kendi cinslerine husûsî tebliğlerde bulunmaları ve iyi kullara ilham ve doğru rüya ile bazı ilimleri öğretmelerinin eklenmesine bakılırsa meleklerin resûllükleri başka mânâda oluyor.</p>
<p>Asıl konumuz olan resûl ise, insan fertlerine hükümleri tebliğ et­mekle memur edilen zât mânâsınadır.Hikmet ve hayır gereği olarak bu yüce vazife, kendi nevimizden olan peygamberlere verilmiştir.</p>
<p>Yine «Ey ve cin topluluğu! İçinizden, peygamberler gelmedi mi?»(En&#8217;am,30) âyetinden, cinlerden de, dinde bilinen mânâsiyle resûl gelmiş olduğunu çıkarmak doğru olmaz.</p>
<p>Peygamberler husûsî olarak insan nevinden geldikleri halde bu âyet­teki Allah&#8217;ın hitabında insanlarla cinler birleştirildiği için peygamber­ler hepsine birden nisbet edilmiştir. Nitekim mercan yalnız tuzlu denizden çıkarıldığı halde tatlı suyu da bulunan denizlerden inci ve mercan çık­tığı Kur&#8217;anda açıklanıyor.(Rahman,19-23) Veya peygamberler tarafından cinlere gön­derilen elçi ve vekillere lügat mânâsiyle resûl denilerek umûmî mecâz tercih edilmiştir.</p>
<p>Çünkü bu şekilde cinlerin kendilerinden elçilik yapanların bulun­duğuna “(Cinler Peygambere ve Kurana iman getirerek) döndüler, (hem imana davet, hem de iman getirmiyenleri) korkutmak üzere kavimlerine gittiler.» âyeti delâlet ediyor. Yoksa cin­lere Allah tarafından kendilerine peygamber gönderildiği yoktur.</p>
<p>Hüseyin Cisr &#8211; Risale-i Hamidiyye,syf:524-531</p>
<p>Çev:Manastırlı İsmail Hakkı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Hz. Mûsâ’nın anasının adıdır ki,«Mûsâ’nın anasına şöyle İlham ettik: &#8230;» (Kasas sûresi, âyet: 7) âyetinde geçmektedir.</p>
<p>(2)-Rivâyet edildiğine göre Hz. Lokmân’a denilmiş ki: Peygamberlerden öğ­rendiğiniz ilimleri özetleyerek nefis terbiyesine dâir en derli toplu bir va’z eder mi­siniz bize? Buyurmuş ki: Evet peygamberlerin ilimlerinden kendim için özetleyip, dünyâ ve âhiret işlerimi üzerine oturtmuş olduğum kısa bir sözü size de söyliyeyim: Sekiz şeye dikkat etmek herkese lâzımdır, ki öncekilerin ve sonrakilerin ilimleriyle amel edebilirsin:</p>
<p>Dört zamanda dört şeyi korumak; iki şeyi hatırdan çıkarmamak, iki şeyi de tamemen unutmağa çalışmak.</p>
<p>Korunacak şeyler: Namazda gönül, arasında dil, yiyip içme sırasında bo­ğaz, bir kimsenin evine girilince gözden ibârettir. Hiç hatırdan çıkmayacak olan şey­ler: Allah’ın büyüklüğü ile ölüm halidir. Unutulması gerekenler de: Bir kimseye et­tiğin iyilik ve kardeşlerinden gördüğün kötülük oluyor ki, insanın yapmış olduğu iyiliği hatırında tutması sırf iyilik ettiklerine minnet yüklemek için olur. Nitekim kendisine yapılan kötülük ve suçlan hatırladıkça öç alma fırsatını gözetler. Bu va­sıflar ise erkeklik ve şeref meziyetlerini bozar.</p>
<p>îşte bu arzettiklerimiz peygamberlerin ilimlerinin özetidir.</p>
<p>Kur’ân’ın gerçek hikmeti pek yüce tutması sebebiyle Hz. Lokman’ın adına ayrıca bir mübârek sûresi de verdir ki, kendisine verilen hikmet ve emirlerin en önemlileri o sûrede açıklanmıştır.</p>
<p>Hikmetin en başı Allah korkusu olduğu için önce ona verilmiş olan hikmetin, Allah’ın nimetlerinin şükür karşılığını yerine getirmekle her şeyi ne için yaratıldıysa oraya harcamak, bu vazifeyi tam olarak yerine getirmekten doğacak<br />
şeylerden müstağni ve pek mukaddes olduğunu kesin olarak kabul etmekten ibâret bulunduğunu anlatan«Doğrusu (peygamber değil de hikmet sahibi olan) Lokmân&#8217;a, Allah’a şükret, diye ilim ve anlayış verdik. Kim (Allah’a ibâdet sûretiyle) şükrederse ,ancak kendi nefsi için (sevabına) şükreder. Kim de nimeti inkâr ederse, şüphe yok ki Allah, (onun şükrüne) muhtaç değildir, hamdolunmaya lâyıktır.» (Lokmân sûresi, âyet: 12) âye­tiyle söze başlıyor.</p>
<p>Bundan sonra Allahın birliği ve güzel ahlâk hususlarına dâir oğluna hitâb ettiği hikmetli tavsiyeleri bir kaç âyette özetleniyor ki, hikmetle peygamberliğin gerçekte <u>iki</u>sinin de aynı yola sürüklenmekte olduğu anlaşılsın.</p>
<p>Merhûm Beyzâvî Envâru&#8217;l-Tenzîl&#8217;inde onun soyunu ve âlimlerin çoğunluğun- ca nebi olmayıp, filozof olduğunu açıkladıktan sonra din âlimlerince felsefenin ha­kikatini«însan ruhunun, nazari ilimleri öğrenip, faziletli hareketlere tam bir kabiliyet ka­zanarak gücü nisbetinde olgunlaştırılmasıdır.» sözüyle açıklamış ve Hz. Lokmân’m bazı yüce hikmetlerini sıralayıp anlatmıştır.</p>
<p>İmâm-ı Râzî de diyor ki: Filozofluk, her ameli ilme uygun olarak yapmak gücüdür. Binâenaleyh bir şeyin husûsî mâhiyetini öğrenip de fayda ve zararlarını ayırdedemiyen kimseye filozof denemediği gibi bir hakikatin şartlarını ve diğer yön­lerini bilip de ilmin gereğiyle amel etmeyen ve güzel sonuçları araştırmıyan şahıs da filozof sayılmaz. Meselâ: Yüksek yerden kendini atmakla öleceğini bildiği halde kendisini öyle bir yerden atıveren kimse filozof sayılmaz. Hattâ ölmeyip de tesâdüfen düştüğü yerin açılmasiyle paha biçilmez bir hazîneye kavuşacak olsa da bu hareketinin yine hikmet dışında tutulacağı şüphesizdir.</p>
<p>İşte bu hakikate göre Allah, Hz. Lokmân’a verdiği hikmeti, «Allah’a şükret, diye&#8230;» sözüyle tefsir buyurmuştur. Zira mâdeni ki, hikmet, hareketi ilme uydur­maktan ibâret oluyor; insan daha önemli olan şeyi bilip, ona göre davranırsa o zaman ameli ilme uygun olur ve hikmet sahibi sayılabilir. Daha önemli olabilirken onu bırakıp da önemli olanla bile uğraşsa filozof olamıyor. Gerçek nimet veren Allah&#8217;ın şükür hakkını yerine getirmek ise en önemli şey olduğundan hikmet her şeyden Önce onu gerektirmektedir.</p>
<p>Daha sonra şükür vazifesini yerine getirmekle ancak şükredenin faydalanıp, nankörlük edenin cezâsını da yine kendisinin çekeceğini deliliyle açıklama sıra­sında «Kim (Allah’a ibâdet sûretiyle) şükrederse, ancak kendi nefsi için (sevabına) şükreder. Kim de nimeti inkâr ederse, şüphe yok ki Allah, (onun şükrüne) muhtaç değildir, hamdolunmaya lâyıktır.» âyeti getiriliyor.</p>
<p>Şurası da unutulmamalıdır ki, gerçek hikmeti tefsir eden şükür emri, tek­lif emri değildir. Çünkü bu emir herkese yöneldiği için dünyada filozof olmıyan bir tek insan ferdinin bulunmaması gerekir. Aksine, âlemi yoktan var ederken Al­lahın buyurmakta bulunduğu «Ol» emri gibi yaratma emridir. Yani Hz. Lokmân’a «Allaha, şükret!» demek, «Onu nimetlere şükredici olarak yarattım.» demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüseyin Cisr &#8211; Risale-i Hamidiyye,syf:524-531</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/">Nebi ve Resul Kelimelerin Manaları ve Farkları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nebi-ve-resul-kelimelerin-manalari-ve-farklari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerin Günahlardan Masum Oluşu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-gunahlardan-masum-olusu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-gunahlardan-masum-olusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Jun 2017 10:09:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler Günahlardan Masum Oluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Günahlardan Masum Oluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Şerîf Cürcânî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15875</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bizim tercih ettiğimiz görüşe göre peygamberler peygamber oldukları zamanda mutlak olarak büyük günahlardan ve kasten küçük günahlardan masumlardır. Bizim buna dair birkaç delilimiz vardır. Birincisi: Eğer onlar günah işleseydi günah işledikleri hususta onlara tabi olmak haram olurdu. Zira günah işlemenin haramlığı bunu zorunlu kılar. Bu yani söz ve fiillerinde peygamberleri izlemek ise vâciptir. Zira bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-gunahlardan-masum-olusu/">Peygamberlerin Günahlardan Masum Oluşu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/peygamberlerin-gunahlardan-masum-olusu/mevakif-6/" rel="attachment wp-att-15918"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15918" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-5.jpg" alt="" width="247" height="316" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-5.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-5-600x770.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-5-234x300.jpg 234w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-5-768x985.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-5-798x1024.jpg 798w" sizes="(max-width: 247px) 100vw, 247px" /></a></p>
<p>Bizim tercih ettiğimiz görüşe göre peygamberler peygamber oldukları zamanda mutlak olarak büyük günahlardan ve kasten küçük günahlardan masumlardır. Bizim buna dair birkaç delilimiz vardır.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Eğer onlar günah işleseydi günah işledikleri hususta onlara tabi olmak haram olurdu. Zira günah işlemenin haramlığı bunu zorunlu kılar. Bu yani söz ve fiillerinde peygamberleri izlemek ise vâciptir. Zira bu hususta icma vardır ve yüce Allah “Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin”(Al-i İmran,31) buyurmaktadır.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Eğer peygamberler günah işleseydi şahitlikleri reddedilirdi. Çünkü faşığın şahitliğinin kabul edilmeyeceği hakkında hem icma vardır hem de âyette “Size bir fasık haber getirirse onu tahkik edin”(Hucurat,6)buyrulmaktadır. Peygamberlerin şahitliğinin reddedilmesinin yanlış olduğunda ise icma vardır. Ayrıca çabucak zail olan az dünya metaı hususunda şahitliği kabul edilmeyen kimsenin kıyamet gününe dek geçerli olan din hakkında şahitliği nasıl dinlenir!</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Eğer onlar günah işlerse iyiliği emretme ve kötülüğü menetme kuralının genelliği nedeniyle peygamberlerin zecredilmesi ve cezalandırılması gerekir. Kuşkusuz peygamberlerin zecredilmesi onlara eza vermektir. Halbuki peygamberlere eza vermek hem icmayla hem de “O kimseler ki Allah&#8217;a ve resulüne eza ederler&#8230; ”(Ahzab,57) âyeti nedeniyle haramdır.</p>
<p>Yine eğer peygamberler günah işleselerdi “Kim Allah&#8217;a ve resulüne isyan ederse onun için cehennem ateşi vardır”(Cin,23) âyetinin, “Bilin ki Allah&#8217;ın laneti zalimler üzerine olsun”(Hud,18) âyetinin, kınama ve yerme amacı taşıyan “Niçin yapmadıklarınızı söylüyorsunuz”(Saff,2) âyetinin ve “insanlara iyiliği emredip de kendinizi unutuyor musunuz!”(Bakara,44) âyetinin kapsamına girerlerdi. Bu durumda peygamberlerin cehennem azabıyla tehdit edilmiş, lanetlenmiş ve yerilmiş olması gerekir. Bütün bunlar ise icmayla yanlıştır.</p>
<p><strong>Dördüncüsü</strong>: Peygamberler günah işlemeleri halinde ümmetin asilerinden daha kötü durumda olacaktır. Çünkü onların yaptıkları günah karşılığında azapları katlanacaktır. Zira şerefçe daha üst mertebede bulunan kimse kendisine bahşedilen nimetlerin en büyüğüne isyanla karşılık vermesinden ötürü aklen ve dinen daha şiddetli azabı hak eder. Bundan dolayı hür kişinin haddi iki kattır.</p>
<p>Yine Hz.Peygamber&#8217;in (s.a.) eşlerine şöyle denilmiştir: “Siz diğer kadınlardan biri gibi değilsiniz.”(Ahzab,30) “Sizden kim apaçık bir fenalık yaparsa onun azabı katlanır.”(Ahzab,32) Mâlûmdur ki peygamberlik bütün nimetlerden daha büyüktür. Kim ona masiyetle karşılık verirse kat be kat azabı hak eder.</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong> Peygamberler yüce Allah&#8217;ın ahdine ulaşmamış ulurlar. Zira yüce Allah şöyle demektedir: &#8221;Benim ahdime zalimler ulaşamayacaktır&#8221;,.(Bakara,124)</p>
<p>Günahkar ise nefsine zulmeden demektir. Hangi ahit, peygamberlikten daha büyüktür. Ayetteki ahit, peygamberlik ahdine yorulursa dediğimiz doğrudur; imamet ahdine yorulursa peygamberlik ahdi de öncelikli olarak bu kapsama girer. Çünkü daha aşağıyı hak etmeyen, daha üstünü hak edemez.</p>
<p><strong>Altıncısı:</strong> Yine ihlassız olurlardı. Çünkü günah, şeytanın saptırmasıyla gerçekleşir. Şeytan ise ihlaslı kimseleri saptıramaz- Zira âyette Şeytan’ın sözü tasdik edilerek şöyle anlatılır: “Onların hepsini azdıracağım fakat aralarında ihlaslı kulların hariç”(Hicr,40). Oysa peygamberin ihlassız olması doğru değildir. Zira yüce Allah Hz. İbrahim, Hz. İshak ve Hz. Yakub hakkında &#8221;Biz onları daima ahiret yurdunu düşünen ihlaslı kimseler kıldık”(Sad,46).</p>
<p>Hz. Yusuf hakkında ise “0, ihlaslı kullarımızdandır.”(Yusuf,24) Ancak bu, adı geçen peygamberlerin dışındakilere İblis’in azdırmasının ulaşmadığını ve onların günah işlemediklerini göstermez gerekçesiyle reddedilmiştir.</p>
<p><strong>Yedincisi</strong> şu âyettir: &#8221;Andolsun ki iblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı da bir grup mümin hariç hepsi Iblis’e uydular”(Sebe,20). Buna göre eğer Iblis’e uyanlar şayet peygamber idiyseler ulaşmak istediğimiz sonuç budur, yok peygamber değil de başkaları iseler peygamberler de öncelikli olarak Iblis’e tabi olmamıştır. Zira peygamberler, Iblis’e tabi olmamaya diğer müminlerden daha layıktır.</p>
<p>Yahut deriz ki eğer Iblis’e uymayan fırka peygamberlerden başkaları ise peygamberlerden daha üstün olacaklardır.</p>
<p>Çünkü âyette “Sizin en üstününüz, en takvalı olanınızdır”(Hucurat,13) buyrulmaktadır. Peygamber olmayanların peygamberlerden üstün tutulması icmayla yanlıştır. Şu halde peygamberlerin Iblis’e uymadıkları ve günah işlemediklerini kesinlemek zorunludur.</p>
<p><strong>Sekizincisi:</strong> Yüce Allah mükellefleri Allah’ın grubu ve Şeytanin grubu olmak üzere ikiye ayırmıştır. Eğer peygamberler günah işleselerdi Şeytanin grubundan olurdu. Çünkü itaat eden kişi görüş birliğiyle Allah’ın grubundandır. Eğer günah işleyen de Allah’ın grubundan olsaydı taksim yanlış olurdu. Bu durumda günahkar peygamberler hüsrana uğramışlardan olurlardı. Zira yüce Allah “Bilin ki Şeytanin grubu hüsrana uğrayanlardır”(Mücadele,19) demektedir. Oysa ümmetin fertlerinden zahitler kurtuluşa erenler grubuna girmektedir. Bu takdirde ümmetin bir ferdi, pek çok peygamberden üstün olmaktadır. Oysa bu, yanlışlığı kuşku götürmez bir düşüncedir.</p>
<p><strong>Dokuzuncusu,</strong> Hz. İbrahim, Hz. Ishak, Hz. Yakub ve onların davetlerine cevap veren peygamberler hakkındaki şu âyettir: “Kuşkusuz onlar iyiliklere koşarlar”(Al-i İmran,114). “El” takısı almış çoğul, genellik bildirir. Dolayısıyla âyetteki iyilikler, fiil olsun terk olsun bütün iyilikleri içerir.</p>
<p>Yine şu âyet: “Onlar bizim nezdimizde seçilmiş iyilerdendir”(Sad,46). Bu iki söz yani seçilmişler sözü ile iyiler sözü bütün fiilleri ve terkleri içermektedir. Zira sözde istisna yapmak mümkündür. Çünkü “falan şu husus hariç seçilmişlerdendir” veya “şu husus hariç iyilerdendir” demek mümkündür. Dolayısıyla âyet, onların bütün hususlarda seçilmiş iyilerden olduğuna delalet eder. O halde onların günah işlemesi mümkün değildir.</p>
<p><strong>Şöyle denilemez:</strong> “Seçilmişlik, günah işlemekle çelişmez. Nitekim ‘Sonra kullarımızdan seçtiklerimizi kitaba varis kıldık. Onların kimisi nefsine zulmeder, kimisi orta yolu tutar kimi ise Allah’ın izniyle iyiliklerle öne geçer.’(Fatır,32) âyeti de bunun göstermektedir. Zira âyet, seçilmişleri zalim, orta yolu tutan ve öne geçen şeklinde taksim etmektedir.” Çünkü biz şöyle diyoruz: “Onlardan” kelimesindeki zamir, seçilmişlere değil, kullara dönüktür, zirs zamirin zikredilen iki şeyden daha yakma dönmesi evladır.</p>
<p>İşte bunlar, İmâm Râzî’nin el-Erbaîn ve diğer eserlerinde zikrettig masumluğun delilleridir. Yazar şöyle dedi: Sen biliyorsun ki bu âyetlerin tartışma mahalline yani peygamberlerin yanlışlıkla büyük günah işlemekten ve kasten küçük günah işlemekten masum olmalarına delaleti güçlü değildir.</p>
<p>Zira ittiba, onlardan kasten çıkan fiillerde zorunludur, yanlışlıkla çıkan fiillere değil. Kasıtta ise bizi yaptığından men etmemesi şartı vardır. Şahitliğin reddi, kasten işlenen küçük günahlar ve yanlışlıkla yapılan büyük günahla birlikte varlığını sürdüremeyen fasıklığa dayalıdır. Zecretmeye gelince bu, yanlışlıkla değil kasten büyük günah işleyen hakkında zorunludur. Büyük günahlardan kaçınan kimsenin arada bir kasten işlediği küçük günah affedilir. Diğer delilleri de derinlemesine düşün!</p>
<p>Seyyid Şerif Cürcani &#8211; Mevakıf Şerhi,cilt:3,syf:494-498</p>
<p>Türkiye Yazma Eserler</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-gunahlardan-masum-olusu/">Peygamberlerin Günahlardan Masum Oluşu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-gunahlardan-masum-olusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitab,Sünnet ve İcmaa Göre Kabr-i Şerif Ziyareti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 11:03:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Kitab]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber(a.s) Yapılan Tazim]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimizin Kabrini Ziyaret]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet ve İcmaa Göre Kabr-i Şerif Ziyareti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15494</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kur’ân-ı Kerim’de Allahü Teâlâ (meâlen) buyurdular ki: «&#8230;Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri vakit, sana gelip Allah’tan af iste­seler, Allah’ın Peygamberi de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı çok tevbe kabul edici, çok merhametli bulurlardı.» (Nisâ sûresi, âyet: 64). Bu âyet-i celile, halkın Peygamber sallallahü aleyhi ve selleme gelip nezdinde Allah’tan mağfiret istemesinin, kendisini de onlara Allah’tan, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/">Kitab,Sünnet ve İcmaa Göre Kabr-i Şerif Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/kabri-serif-mi-2/" rel="attachment wp-att-15496"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15496" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kabri-serif-mi-2.jpg" alt="" width="353" height="246" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kabri-serif-mi-2.jpg 626w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kabri-serif-mi-2-600x419.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kabri-serif-mi-2-300x209.jpg 300w" sizes="(max-width: 353px) 100vw, 353px" /></a></p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’de Allahü Teâlâ (meâlen) buyurdular ki: «&#8230;Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri vakit, sana gelip Allah’tan af iste­seler, Allah’ın Peygamberi de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı çok tevbe kabul edici, çok merhametli bulurlardı.» (Nisâ sûresi, âyet: 64). Bu âyet-i celile, halkın Peygamber sallallahü aleyhi ve selleme gelip nezdinde Allah’tan mağfiret istemesinin, kendisini de onlara Allah’tan, mağfiret dilemesinin teşvikine delâlet ediyor. Bu durum gerçi Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin hayatında vârid ol­muş ise de bu, kendisine ait bir rütbe olup tâzimi için vefatında da mevcuttur.</p>
<p>Eğer desen ki, «Onlara, mağfiret istemek için hayatında yanına geliyorlardı. Ama vefatından sonra durum böyle değildir.» Cevah olarak derim ki: Bu âyet-i celile, onların, Allah’ı tevbeleri kabul edi­ci ve merhamet edici bulmalarının şu üç şeyle ilgili olduğuna delâlet eder:</p>
<p><strong>1</strong> — Yanına gelmeleri.<br />
<strong>2</strong> — Allah&#8217;tan mağfiret istemeleri.<br />
<strong>3</strong> — Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin de onlar için Al­lah’tan mağfiret dilemesi.</p>
<p>Resûlullah’ın mağfiret talebinin, bütün Müslümanlara olduğu sabittir. Nitekim Allahü Teâlâ şöyle buyurur: «(Ey Muhammedi) Bil ki, Allah’tan başka tanrı yoktur. Kendinin, inanmış erkek ve ka­dınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah gezip dolaştığınız ve duracağınız yeri bilir.» (Muhammed sûresi, âyet: 19). îşte bu âyet-i celilenin meâli ile yukarıda bahsi geçen üç şeyden biri olan Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin her mü’min erkeğe ve her mü’mine kadına mağfiret dilemesi sabit oldu. Peygamberin huzu­runda istiğfarda bulunduklarında, Allah’a yaptıkları tevbelerinin kabul olunması ve Allah’ın onlara merhamet etmesi üç şeye(1) tekabül eder. Nisa sûresindeki mezkûr âyet-i celilede, Resûlullah’ın istiğfa­rının onların istiğfarından sonra olmasını tayin edecek hiçbir de­lâlet yoktur.</p>
<p>Hattâ âyet-i celile mücmel olup mânâ itibariyle Resûlullah’ın onlar için mağfiret dilemesinin, dileklerinden önce veya sonra olmasının mümkün olduğuna delâlet eder. Zira âyet-i celile- den maksat, Hz. Peygamber’e gelip nezdinde Allah’tan af dilemesi için onların Peygamber sallallahü aleyhi ve selleme gelerek mağfi­ret dilediği kimselerin zümresine dahil olmalarıdır. Peygamber in onlara mağfiret talebinin, kendilerine mağfiret istemelerinden son­ra olması gerektiğini söyleyebilmek için, âyette geçen «ve Resûlullah’ın onlara mağfiret dilediği» mânâsını ifade eden tâbirin, «onlar Allah’tan mağfiret diledikleri» tâbirine atfedilmesi gerekir. Fakat, «onlar Allah’a&#8230;» tâbirini, önceden geçen «Sana gelip de» mânâsına olan tâbire atfetsek, kabul ettiğimiz mezkûr mânâya da ihtiyacı­mız yoktur.</p>
<p>Bütün bu te’vil ve cevaplar, Peygamber sallallahü aley­hi ve sellemin vefatından sonra, hiçbir kimseye mağfiret talebinde bulunmayacağı ihtimaline göredir. Halbuki ileride gerek hayatında ve gerek vefatından sonra, ümmetine mağfiret dileğinde bulunma­sından bahsedeceğimiz için Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin vefatından sonra ümmetine istiğfar etmeyeceği hususundaki iddia­yı kabul etmiyoruz. Mağfiret dileği nasıl inkâr edilebilir ki, ümme­tine olan rahmet ve şefkatinin kâmil olduğu bilinen bir gerçektir. İşte bundan anlaşılır ki, kendisine Allah’tan af dilemesi için gelen kimsenin isteğini geri çevirmez.</p>
<p>Hülâsa: Bütün takdir ve ihtimallere göre, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin hayatında olsun, vefatında olsun mağfiret dile mesi için kendisine gelen kimseye âyet-i celilede geçen her üç şe­yin hasıl olduğu sabit olmuştur. Mezkûr âyet-i celile, gerçi Peygam­ber sallallahü aleyhi ve sellemin hayatında kendilerine istiğfar et­mesi için nezdine gelen muayyen kavimler hakkında nâzil olmuş(2) ise de, nuzûlünün illeti genelleştirilmek sûretiyle gerek hayatında, gerek vefatından sonra kendisinde o vasıflar mevcut olup o gâye ile nezdine gelenlere şâmildir. Âlimler bu nedenle bu âyet-i celileden Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin her iki hâletine de şâmil ol­duğunu anlayıp türbesinin ziyaretine gelen kimse, bu âyet-i celileyi okuyup kendisine Allah’tan af dileğinde bulunması müstehabdır, demişlerdir.</p>
<p>Utbi’nin bu husustaki hikâyesi meşhur olup bütün mezheb âlimleri yazdıkları menasik eserlerinde ve tarihçiler de tarih kitaplarında hikâyet etmiş, hepsi de bunun güzel ve her ziyaretçi­nin yapması lâzım gelen şeyler olduğunu kabul etmişlerdir. Pey­gamber sallallahü aleyhi ve sellemin türbesinin ziyareti, Allah’a bir mânevi yaklaşma olduğu hakkındaki hadis-i şerifleri ise, kitabı­mızın birinci ve ikinci bablarında zikrettik. O hadîsler, özel olarak Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin kabrinin ziyaret edilmesine dair delillerdir.</p>
<p>Hadîs âlimleri, sahih hadîslerde kabirlerin ziyaret edilmesi için emredildiğine dair ittifak etmişlerdir. Nitekim Pey­gamber sallallahü aleyhi ve sellem: «Ben sizi mezarları ziyaret et­mekten menetmiştim. Bundan böyle mezarları ziyaret edin.» (Müs­lim, Hz. Büreyde’den) buyurdu. Diğer bir rivayete göre, buyurdu­lar ki: «Mezarları ziyaret edin. Zira mezarlar size âhireti hatırlatır.» (İbn Mâce, Ebû Hüreyre’den). Hafız Ebû Mûsâ el-İsbahanî, «Adâb-ı ziyareti’l-Kubur» kitabında der ki: Hz. Büreyde, Enes, Ali b. Ebi Ta- lib, İbn Abbas, İbn Me’sûd, Ebû Hüreyre, Hz. Aişe, Ubeyye b. Kâ’b ile Ebû Zer (radıyallahu anhüm&#8217;den rivayet edilen hadîslerde, me­zarların ziyaret edilmesi emredilmiştir.</p>
<p>Burada Subki’nin «Şifâü’l-Sekam» adlı kitabının beşinci babın­dan nakledilen ibare sona erdi.</p>
<p>☆</p>
<p>Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarı, mezarların en mukaddesidir. Mezarları ziyaret etme hakkında vâki olan bu iki ge­nel emrin hükmüne dahildir.</p>
<p>Yine Subkî anlatıyor: Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarının ziyaret edilmesi hakkında icmaa gelince: Gerçekten Kadı îyaz yazdığı kitabm dördüncü babının evvelinde icmaı hikâyet et­miştir. öyle ise, genel ve özel delillere dayanarak Hz. Peygamber’in mezarının ziyareti matlub, tazim edilmesi de vacibtir, demiştir. Son­ra Kadı îyaz demiş ki: Ziyaret için erkeklerle kadınlar arasında hiç- bir fark yoktur. Diğer mezarların ziyaretinin ise, erkekler için müstehab olduğunu söylemiş, kadınlar için de müstehab olup olmadığı hakkında beyanda bulunmamıştır.<br />
Mezarın ziyareti hakkındaki kıyas ise, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin Cennetü’l-Bakî mezarları ve Uhud şehidlerinin mezarlarını ziyaretine kıyas edilir. Başkasının mezarı ziyaret edil­mesi müstehab olunca, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin me­zarını ziyaret etmek daha evlâdır. Çünkü ümmetin üzerinde hakkı vardır. Ona tâzim etmek vaciptir. Başkası ise mağfireti için, duâya ihtiyacı olduğu hâlde mezarı ziyaret ediliyor.</p>
<p>Nitekim, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin Bakî’deki mezarları ziyaret eylediği gibi&#8230; «Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mağfiret duasına ihtiyacı olmadığına göre, başkası ile kendisinin arasında fark var­dır.» desen, cevap olarak derim ki: Peygamber (s.a.v.)&#8217;in kabrini zi­yaret, ancak tâzim ve onunla bereketlenmek, kendisine okuyacağı­mız salât ü selâm vasıtasıyla Allah’ın rahmetine erişmek içindir. Ni­tekim biz Allah’tan talep etmekteysek de vesile mertebesi ile diğer mertebelerin kendisinde hâsıl olduğu bilindiği hâlde bizler ona sa­lât-ü selâm getirmek ve ona vesile mertebesini Allah’tan talep etmek­le emrolunduk. Lâkin Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin bunla­rı yapmaya bizi teşvik etmesinin asıl hikmeti, onun için yapacağı­mız duaya terettüb edecek Allah’ın rahmetine kavuşmamız içindir.</p>
<p>Eğer, «Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarının ziya­reti ile başkasının mezarının ziyaret edilmesi arasmda şu fark var­dır: Başkasının mezarını ziyaretten dince korkulacak bir mahzur yoktur. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarını ziyaret etmekte ise ona tâzim edilirken kendisine ibadet etmekten korku­luyor,» dersen cevabında derim ki: Bu öyle bir söz</p>
<p>dür ki, ondan in­sanın tüyleri ürperiyor. Bu konuda cahillerin aldanma ihtimalleri olmasaydı bunu zikretmeyecektim. Çünkü bunda, hayalî, fasit gö­rüşler nedeniyle şer’i delillerin delâletleriyle caiz olan bir şeyin ter­ki sözkonusudur.</p>
<p>Peygamber sallallahü aleyhi ve selemin; «Mezar­ları ziyaret edin!» diye genel hükmü taşıyan hadîs-i şerifinin tahsi­sine ve yine buyurduğu; «Mezarımı ziyaret eden kimseye şefaatim vacip olur.» kavli ile amel edilmemesine, ne Kur’ân’ın ne de sünne­tin şahid olmadıkları, bu gibi hayalî görüşlerle selef ve halef âlimle­rin icmaına muhalefet etmeye nasıl cesaret edebiliriz. Mezarının ziyareti, onu mescit edinme işine benzemeyip ona muhaliftir. Sahabiler, bu mânâyı düşünerek mezarını mescit yapmadılar. Zira bu­nun hakkında nehy olarak hadîs-i şerif vârid olmuştur.</p>
<p>Hiçbir şer’i delile dayanmadan kendi görüşlerimize göre Şeriat hükümlerini belirtmek bize câiz olamaz. Nitekim bu konuda Âllahü Teâlâ şöyle buyurdu: «Yoksa Allah&#8217;ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı vardır?» (Şura sûresi, âyet: 2i).</p>
<p>Öyle ise, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarının zi­yaretini kabul etmeyen kimse, Allah’ın izin verdiği bir şeyi, din dı­şı saydığı için kavli merduttur. Eğer bu fasid düşüncenin kapısını açarsak, sünnetlerin, hattâ birçok vaciplerin, Kur’ân’ın tamamını, açıkça dinden olan icmaı, sahabe ve tâbiîn’in ahlâkını da terkede- riz. Halbuki İslâm ulemasının hepsi ve selef âlimleri, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemi çokça tâzim etmenin vacip olduğuna itikad etmişlerdir.</p>
<p>Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hakkında yapılacak tazimin, ona karşı gösterilecek terbiyenin vacip olduğu husususun açıkça ve imâ yolu ile Kur’ân’da ve sahabilerin hayatın­da nasıl anlatılıp anlaşıldığına dikkat eden kimse, kalbi imanla do­lacak, bu fasit hayali tahkir ederek ona kulak asmaktan imtina ede­cektir. Allahü Teâlâ kendi dininin koruyucusudur. Hidayet ettiği kimse, hidayetlenir. Sapıttığı kimsenin de hiçbir hidayetçisi yoktur.</p>
<p>İslâm âlimleri, halka, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin hak­larına dair edeb ve tazimi, şer’î delillere dayanarak beyan etmekle mükelleftirler. Böyle yaptıkları takdirde, Allah’tan başkasına ibadet edilmesinden emniyet hâsıl olur. Allah, cahillerden bir kimsenin sa­pıtmasını irade ederse, hidayetine hiçbir kimsenin gücü yetmez. Nü­büvvet makamı için meşrû olan tazimden bir şey terkedip bu şe­kilde rububiyyet hakkını edâ ettiğini itikad eden kimse de, şüphe­siz Allahü Teâlâ’ya iftira etmiş ve Resûlü hakkında yapmakla emr olunduğu şeyi yapmamış olur. Nitekim tazimde ifrat ederek Sınırı tecavüz etmekle Resûlullah için rububiyyet cihetine giden kimseler de Resûlullah’a iftira etmiş, Rabları subhanehü ve teâlâ hakkında emrolundukları tâzim hakkını zâyi etmiş olurlar. Gerek Allah’ın ve gerek Resûlünün tâzimleri hususunda Allah’ın emrettiği tarzın ve sınırın korunması adâlettir. Hâlen Peygamber Efendimiz’in, meşrû olan, mezarının ziyaretinde herhangi bir mahzura (günaha) sirayet edecek hiçbir şey yoktur.<br />
Burada «Şifâü’s-Sekam» kitabının ibaresi sona erdi.<br />
. ☆<br />
Adı geçen kitap sahibi, mezarların ziyaret edilmesini hüküm ba­kımından dört kısma ayırdıktan sonra, «Bu kısımlar anlaşılınca. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarının ziyaretinde bu dört mânâ sabit olmuştur», diyerek dört mânânın beyanına geçmiş­tir.</p>
<p>Yine Subki «ölülerin, dirilerin ziyaretinden yararlanmaları ve onlara gelip erişen sevabı idrak etmeleri hakkında sayılamayacak kadar eserler vardır», diyerek mezarların ziyaretinin müstehab ol duğuna dair uzun uzadıya eserleri ve âlimlerin görüşlerini naklet­miş; «şüphesiz Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarını ziyaret etmeyi üzerine nezreden kimsenin, Şafii ile Maliki âlimleri­ne göre adağını yerine getirmesi lâzımdır» demiş ve bu görüş (adak) bahsine geçmiştir.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-i Sünnet’in Müdafaası),syf:248-253,Bedir yay.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1) Üç şeyden maksat, Nisâ sûresinin 64’üncü âyetinde meâlen geçen «Önlerin Peygamber’e gelmeleri, nezdinde Allah’tan af dilemeleri ve Resûlullah’ın da onlara Al­lah’tan mağfiret istemesidir.»</p>
<p>2) Bu âyet-i celile, münâfıklardan Bişr ile bir Yahudi’nin hakkında nâzil olmuş tur. Şöyle ki, Bişr ile bir Yahudi arasında bir dâvâ vâki oldu. Bişr, Kâ’b b. Eşrefin rüşvet yediğini bildiğinden «dâvamız için ona gidelim» dedi. Yahudi ise. Peygamber sal­lallahü aleyhi ve sellem rüşvet almadığını bildiği için «Peygambere gidelim» dedi. Bu ihtilâftan sonra. Peygambere gittiler. Yahudi haklı çıktı. Bunun üzerine münafık, «Ömer’e gidelim» diyerek Hz. Ömer’e gittiler. Yahudi, Ömer’e:<br />
— «Peygamber bana hak verdi, fakat Bişr Ömer’e gidelim diyerek size geldik* deyince&#8230; *</p>
<p>Hz. Ömer, Bişr&#8217;e:</p>
<p>— «Bu doğru mudur?» diye sordu.</p>
<p>— «Evet» dedi.<br />
Hz. Ömer:<br />
— «Biraz durun, şimdi geliyorum» diyerek içeriye gidip kılıcım aldı ve Bişrın kafasına vurarak kesti ve şöyle dedi:<br />
— «Allah&#8217;ın ve Resûlünün hükmüne razı olmayanın hakkındaki hükmüm işte bu- dur» (Hazım, Medarik ve Celâleyn tefsirlerine bak).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/">Kitab,Sünnet ve İcmaa Göre Kabr-i Şerif Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberler Hakkında Vacip Olan Şeyler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-hakkinda-vacip-olan-seyler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-hakkinda-vacip-olan-seyler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Apr 2017 12:34:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Savi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler Hakkında Caiz Olan Şeyler]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler Hakkında Vacip Olan Şeyler]]></category>
		<category><![CDATA[Resul Hakkında Muhal Olan Şeyler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15345</guid>

					<description><![CDATA[<p>59-Peygamberler hakkında emanet ve sıdk vaciptir.Bunlara fetanet sıfatını da ekle. &#8216;ve vacibun hakkihim&#8217; Resuller hakkında vacibtir. Cümlede geçen zamir resullere nisbetle tüm resullere işa­ret etmektedir. Tebliğ sıfatı dışında nebiler de resuller gibidir. Bu sıfatlar resuller hakkında hem aklen, hem de naklen va­cibtir. Ancak bu iki delilden en kuvvetli olanı naklî delildir. Bu nedenle ilerde (60. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-hakkinda-vacip-olan-seyler/">Peygamberler Hakkında Vacip Olan Şeyler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/peygamberler-hakkinda-vacip-olan-seyler/qurannew-2/" rel="attachment wp-att-15346"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15346" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/qurannew.jpg" alt="" width="419" height="196" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/qurannew.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/qurannew-600x280.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/qurannew-300x140.jpg 300w" sizes="(max-width: 419px) 100vw, 419px" /></a></strong></em></p>
<p><em><strong>59-</strong>Peygamberler hakkında emanet ve sıdk vaciptir.Bunlara fetanet sıfatını da ekle.</em></p>
<p>&#8216;ve vacibun hakkihim&#8217; Resuller hakkında vacibtir.</p>
<p>Cümlede geçen zamir resullere nisbetle tüm resullere işa­ret etmektedir. Tebliğ sıfatı dışında nebiler de resuller gibidir. Bu sıfatlar resuller hakkında hem aklen, hem de naklen va­cibtir. Ancak bu iki delilden en kuvvetli olanı naklî delildir. Bu nedenle ilerde (60. beyitte) müellif, ‘rivayet ettikleri gibi’ cümlesini kullanacaktır.</p>
<p>Emanet. Emanet, nebilerin zahirlerini ve batınları­nı; küçüklükte, büyüklükte, nübüvvetten önce ve sonra evla­nın hilafına da olsa yasaklanan şeylerden kendilerini muhafa­za etmelerine denir. Ancak nebilerden mekruh ve evla olanın hilafına olan şeyler sadır olabilir.</p>
<p>Onlardan bunların sadır olması demek, mekruh ve evlanın hilafına olan şeyleri yaptıkları kast edilmemektedir. Belki hük­mü belirleme açısındandır. Ayakta bevl etmek, ayakta su içmek ve rağbet edilen bazı şeyleri terk etmek gibi. [Yani, onlardan sadır olan şey mekruh veya evlanın hilafına olsa bile onların bunlan işlemesi, işlenen fiilin mübah olduğuna delalet eder.]</p>
<p>Haram olan şeylere gelince; icma deliliyle sabittir ki, resul­lerden haram olan şeyler sadır olmaz. Şayet deseniz ki, Hz. Yu­suf’un kardeşleri ona karşı zahiren haram işlediler, onlar Nebi değillerse bunda bir sorun yok, nebi iseler bunda sorun var.</p>
<p><strong>Buna cevabım şudur:</strong> Bunlar her ne kadar enbiya olsalar da hüküm koyucu değiller. Bu itibarla nebiler, hakikatin gerek­tirdiği şekilde ve işin batını durumuna göre hareket edebilirler.</p>
<p>Hz. Hızır (a.s.)’m gemiyi delmesi ve genç çocuğu öldürme­si, zahire göre haram ve batmî (gizli) duruma göre maslahattır.</p>
<p>Allah (c.c.), Yusuf’un kardeşlerine, bir gün Yusuf’un Mı­sır ülkesine melik olacağını, Mısır’da büyük bir makam elde edeceğini ilham veya vahy yoluyla bildirmiştir. Bu nedenle zahiri olarak haram olsa bile bazı şeyleri yapmaları onlara belli olmuştur.<br />
Bu şeyler zahirî olarak haram olsa da yapmaları batini olarak onlara vaciptir. Ki Yusuf’un Mısır ülkesine ulaşması­na vesile olsunlar. Böylece onların yaptıkları zahirî olarak haram, fakat batınî olarak yaptıklarıyla emr olunmuşlardır. Onlar hakkında Hz. Hızır’ın dediği gibi söylenir. Ayetin ifa­desiyle Hz. Hızır şöyle demişti:“Bun/arı ben kendi görüşüme göre yapmadım.” (Kehf, 82)</p>
<p>Haklarında vacib olan emanete muhalif olduğu vehmi veren naslar te’vil edilir. Şu ayetlerde olduğu gibi: “Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar”(Fetih,2) “Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı?” (İnşirah, 2-3)<br />
Bu ayetlerde geçen günahtan kasıt, ümmetin günah ve hataları (vizir)dır. Veya vizr’den kasıt, vahyin ağırlığıdır. Zira vahiy geldiğinde bu durum Peygambere çok ağırlık veriyordu, uyuyamıyordu. Allah, göğsünü genişlettiğini ve vahyin ağırlı­ğını giderdiğini ona haber veriyor.</p>
<p>Bundan sonra vahiy geldiğinde artık ona ağır gelmezdi. Veya vizr’den kasıt, meydana gelmesi farz edilen günahtır. Yani senden bir günah veya vizr sadır olursa biz onu bağışla­mışız ve senden gidermişiz.</p>
<p>*Onların sadık olmaları. Yani, verdikleri haber gerçeğe uygundur. Mizah şekliyle olsa bile. Nitekim hadiste şöyle varid olmuştur: “Ben şaka ederim ama şakalarımda da gerçek olanı söylerim.”(Taberani, Evsat, 3578)</p>
<p>Zahiri yalan olan halleri peygamberler hakkında tevil ederiz. Hz. İbrahim’in putlarla ilgili durumu gibi. Ayette şöyle buyrulmuştur: “Dedi ki: Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır.” (Enbiya, 63) Bu sözün söyleniş nedeni, kınamak, tehdit etmek ve onları küçük düşürmek içindir. Zira putların yanında Hz. İb­rahim’den başkası yoktu. Bu itibarla onların şöyle demelerinin bir anlamı olmaz: “Bunu tanrılarımıza kim yaptı?” (Enbiya, 59)</p>
<p>*Fetaneti de bunlara ekle. Resuller için vacip olan şeylere fetanet sıfatını da ekle. Fetanet, aklın zekâsı yani, yan­lış olan davayı doğru olan davadan ayırma yollarını bilmektir.</p>
<p><em><strong> 60</strong>&#8211; Allah&#8217;tan getirdikleri haberleri tebliğ etmek, geçen sıfat­lar gibi vacibtir. Bu sıfatların zıddı rivayet ettikleri gibi muhaldir.</em></p>
<p>&#8216;ve mislu za&#8217; Bunun gibi. Daha önce geçen vacibler gibi.</p>
<p>&#8216;teblihunne lima etva&#8217;Getirdiklerini tebliğ etmeleri. Allah indinden getirdiklerini [tebliğ etmeleri kendilerine vacibtir.]</p>
<p><strong>Hâsıl-ı kelam resullerin Allah katından getirdikleri şeyler üçtür:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> Tebliğ ile emr olundukları şeyler. Bundan bir harfi bile gizleyemezler.</p>
<p><strong>2-</strong> Gizlemekle emr olundukları şeyler. Bundan bir harf bile tebliğ edemezler.</p>
<p><strong>3-</strong> Gizlemeleri ve tebliğ etmeleri konusunda serbest olduk lan şeyler. Bunların bir kısmını tebliğ ederler, bir kısmını gizlerler.</p>
<p>Şayet gizlemek caiz olsaydı Nebimiz şu ayeti gizleyecekti- “(Resulüm!) Hani Allah&#8217;ın nimet verdiği, ..(Ahzab, 37) ve şu ayet: “&#8230;yüzünü ekşitti ve çevirdi(Abese, 2)<br />
Peygamberimiz nehyedilen bir şeyi yapmış olmakla hain olsaydı, nehyedilen fiil ibadet olması gerekirdi. Bu da imkânsızdir. Zira Allah kötü olanı emretmez. Allah, onlara uymamızı emretmiştir. [Şu halde peygamberler nehyedileni yapmazlar.]<br />
Nebi (hâşâ) yalancı olursa Allah’ın haberinde de yalan olması gerekirdi. Zira Allah onları mucizeleriyle tasdik etmiştir. Yalancıyı tasdik etmek de yalandır. Yalan Allah için imkânsızdır.</p>
<p>Peygamber’in beşer olması, erkek olması ve kadın ol­maması vacibtir. Hz. Meryem’in durumu ise, mu’temet olan görüşe göre o, bir sıddikadır. Ayette şöyle ifade edilmiştir: “Musa&#8217;nın annesine vahyettik.&#8221; (Kasas, 7) Buradaki vahy ke­limesinden kasıt ilhamdır. Nübüvvet vahyi değildir. Keza mu* temed görüşe göre Hz. Asiye veliyedir. [Yani kadın velidir.]</p>
<p>Peygamber’in hür olması, köle olmaması da vacibtir. Hz. Lok­manın nebi olduğu görüşüne gelince, hâlbuki o köledir. Onun köle olmasından kasıt, onun rengi esmer idi. Kölelere benzerdi.</p>
<p>Nebinin erginlik yaşını idrak etmesi gerektiği konusunda ihtilaf yoktur. Bir görüşe göre nebinin baliğ olması şart değil­dir. Bunun delili Hz. İsa ve Yahya (a.s.) hakkındaki ayetlerdir. (Meryem, 12) Bir görüşe göre, Hz. İsa ve Hz. Yahya hakkında varid olan haberler, kesin oldukları için mazi sığasıyla -mecaz olarak- gelecek zaman sığası kast edildiğine tevil edilir. Şu ayet gibi: “Allah&#8217;ın emri gelmiştir.&#8221; (Nahl, 1)</p>
<p><strong>Resul Hakkında Muhal Olan Şeyler</strong></p>
<p>*Onların zıddı.Yani daha önce geçen bu sıfatların zıddı olan; hıyanet, yalan, ahmaklık ve ketum olmak (dini emirleri tebliğ etmemek) gibi sıfatların peygamberlerde bu­lunması imkânsızdır.</p>
<p><em><strong>61-</strong> Yemek ve helal yolda nikâh ile kadınlarla ilişkide bu­lunmak gibi hususlar peygamberler için caizdir.</em></p>
<p><strong>Peygamberler Hakkında Caiz Olan Şeyler</strong></p>
<p>Yemek. Peygamberlerin yüce mertebelerine nok­sanlık getirmeyen uyku ve benzeri beşerî arazlar peygamber­ler için caiz olan şeylerdir. Ancak onların yemeleri ve uyuma­ları şehvet için değil, belki takva içindir.</p>
<p>*Kadınlarla evlenmeleri gibi. Kadın mülk edinmek suretiyle olsun, Müslüman olsun, kitabî olsun fark etmez. Ancak peygamberler Mecusi olan bir kadınla evlenemezler. Veya peygamberler hür ve Müslüman bir kadınla evlenirler.</p>
<p>*«Mertebelerine noksanlık getirmeyecek noksanlıklar» sözü­müzle delilik, cüzam, beres, körlük, muhtaçlık, kötü ahlak, neseb ve değersiz olma gibi nefret ettirici arazlar (asıl olmayan şeyler) kapsam dışı kalmıştır. Bu arazlar nebiler hakkında imkânsızdir. Hz. Şuayb’m özürlü olması tespit edilmemiştir. Hz. Yakubun gö­zündeki arıza, gözyaşından dolayı göze gelen perdedir.</p>
<p>Bu sebeple “Beşir” gelince gözyaşı durduğundan görür ol­muştur. Hz. Eyyüb un başına gelen bela -her ne kadar büyük ise de- doğru olan bu deri ile kemik arasında idi. Nefret ettirici bela değildi. Rivayetlerde meşhur olan hikâyeler nefret ettirici nitelikte olup, uydurma şeylerdir.</p>
<p>Sehv etmek, tebliğle iigili haberlerde onlar için söz konusu olamaz. Mesela kabir azabı ve kabir nimeti ile ilgili haberlerde onlar için sehiv olmaz. Tebliğle ilgili olmayan haberlerde de sehv etmezler. Zeyd’in ayağa kalktığını haber vermeleri gibi.</p>
<p>Şayet desen ki: Resulüllah (s.a.s.) hurmaları aşılayan ki­şinin fiilini tasvip ettiğini itiraf etmiş ve onlara şöyle demiştir: Böyle yapmasanız da belki meyveler iyi olur. Onlar da aşı yapma işini bıraktılar ve meyveler iyi çıkmadı.</p>
<p>Buna cevabım şudur: Bu kıssa doğruluk ve yalana ma­ruz kalan haber türünden değildir. Bu dinî bir emir ve hü­küm olmayan dünyevi bir işte “rey ve istişare” babındandır. Bu nedenle kendi adetleri gibi yapmalarını emretmiştir. Ama tebliğle ilgili olan ve ilgili olmayan fiillerde sehiv etmek caizdir. Namaza başlamada sehiv etmek gibi.</p>
<p>Unutmak ise, tebliğ etmeden önce ve tebliğ edilmesi ge­reken işlerde ister kavlî olsun ister fiili olsun mümkün değildir. Tebliğden sonra zikrettiklerini unutmaları caizdir. Zira tebliğ edilen şey tebliğden sonra ezberlenmektedir. Tebliğ edilenle amel etmesi için, kendisine tebliğ edilenin onu zapt etmesi vacibtir. Hem manen hem de lâfzen nesh edilmiş olanı unut­maları ister tebliğden önce olsun, ister tebliğden sonra olsun onlar için bir mani yoktur.</p>
<p><strong>Tenbih</strong></p>
<p>*Allah&#8217;ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan giz- liyordun” (Ahzab, 37). Ayetinde bildirilen Peygamberimizin giz­lediği şey, “Zeynebi nikâh etmendir” ilah sırrıdır. Zira Allah bunu ona haber vermiştir. Bunu gizlemesinin sebebi, Zeyd’e olan şef­katinden dolayıdır. Ayrıca insanların ‘evlat edindiği kişinin eşiyle evlendi’ sözlerinden dolayı zayıf Müslümanların fitneye düşme korkusudur. Gizlediği şeyden kasıt, Zeyneb’e karşı olan sevgisi değildir. Bu görüş, [Zemahşerî gibi] bu düşüncede olanların gö­rüşüne aykırıdır. Böyle düşünmeleri kapalı olmayan bir terbi­yesizliktir. Araştırmacı üstatlarımızdan da böyle öğrenmişizdir. Hemeziye şerhimizin “Zevcelere Tevessül Etme” bahsinde bu hususu daha uzun anlattık.</p>
<p>İmam Savi &#8211; Cevheretü&#8217;t-Tevhid Şerhi,syf:181-187</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-hakkinda-vacip-olan-seyler/">Peygamberler Hakkında Vacip Olan Şeyler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-hakkinda-vacip-olan-seyler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerin Masumiyeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-masumiyeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-masumiyeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Mar 2017 12:18:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler Günah İşler Mi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Masumiyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14213</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fahreddin er-Râzî Peki, Peygamberler hakkındaki zorunlu masumiyet ne za­man başlar? İşte, bu hususta da ihtilafa düşmüşlerdir. Bazı­ları; doğumla başlar ve ömrünün sonuna kadar devam eder, der. Çoğunluk ise; bu masumiyet peygamberlik zamanına öz­gürdür, peygamberlik süresinden önceki dönem için zo­runlu değildir, der. Bu, Allah cümlesine rahmet eylesin, çoğu arkadaşlarımızın görüşüdür. Bizim görüşümüz şudur: Peygamberler (s.a.v.) Peygam­berlik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-masumiyeti/">Peygamberlerin Masumiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="post_id_1326328" class="post_block hentry clear clearfix ">
<div class="post_wrap">
<div class="post_body">
<div class="post entry-content ">
<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/peygamberlerin-masumiyeti/attachment/53947245911/" rel="attachment wp-att-14219"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14219" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/53947245911.jpg" alt="" width="443" height="234" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/53947245911.jpg 697w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/53947245911-600x318.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/53947245911-300x159.jpg 300w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></a>Fahreddin er-Râzî</em></p>
<p>Peki, Peygamberler hakkındaki zorunlu masumiyet ne za­man başlar? İşte, bu hususta da ihtilafa düşmüşlerdir. Bazı­ları; doğumla başlar ve ömrünün sonuna kadar devam eder, der. Çoğunluk ise; bu masumiyet peygamberlik zamanına öz­gürdür, peygamberlik süresinden önceki dönem için zo­runlu değildir, der. Bu, Allah cümlesine rahmet eylesin, çoğu arkadaşlarımızın görüşüdür.</p>
<p>Bizim görüşümüz şudur: Peygamberler (s.a.v.) Peygam­berlik dönemlerinde büyük küçük hiçbir günaha kasıtlı ola­rak düşmezler, bundan masumdurlar. Ancak dalgınlık sonu­cu düşmeleri mümkündür. Masumiyetlerinin vücubunu gös­teren onbeş delili aşağıya alıyoruz:</p>
<p><strong>Birinci delil:</strong> Şayet günaha düşmüş olsalardı, bu, ümmetin günahkarlarından daha farklı bir durumun ortaya çıkma­sını zorunlu kılardı. Yani, diğer günahkarlardan daha sert bir şekilde peşin kınanmayı ve gelecekte de azabı hakketmiş olurlardı. Böyle bir sonuç mümkün olmadığına göre günah işlemeleri de imkansızdır.</p>
<p>Bu hususu şöyle açabiliriz: Al­lah&#8217;ın kullar üzerindeki nimetlerinin en büyüğü hiç şüphe­siz peygamberliktir. Böyle bir nimete mazhar olmuş kişinin günah işlemesi ise çirkinin çirkini bir durumu sergiler. Ak­lın gösterdiği yol bu. Naklin de üç açıdan bunu vurguladı­ğını görüyoruz.</p>
<p><span style="color: #333399;"><strong>Birincisi şu ayetler:</strong></span></p>
<p>&#8220;Ey peygamberin hanımları, sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz.&#8221;[8]</p>
<p>&#8220;Ey peygamberin hanımları, sizlerden biri açık bir ha­yasızlık yapacak olursa, onun azabı iki kat olur&#8230;&#8221;[9]</p>
<p><span style="color: #333399;"><strong>İkincisi;</strong> </span>zina olayında evli recmedilirken bekar olan sa­dece sopa cezasına çarptırılır.</p>
<p><span style="color: #333399;"><strong>Üçüncüsü;</strong></span> köleye verilen şer&#8217;i ceza hür şahsa verilenin yarısı kadar olur. Bütün bu kaydettiklerimizden çıkan kesin sonuç şudur ki, peygamberler şayet günah işlemiş olasalar-dı, ümmetin diğer günahkarlarına oranla durumları çok çok farklı olurdu. Hepsinin üstünde peşin bir kınanmayı ve gel­mesi kesin bir azabı hakketmiş olurlardı. Oysa bu icma ile imkansız görülen bir durumdur. Hem, hiç kimse çıkıp da; peygamber hal bakımından Allah yanında en güzel olandır, ama mertebece herkesten daha aşağı durumdadır, diyemez. Bu da gösteriyor ki, peygamberler asla günah işlemezler.</p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>İkinci delil:</strong></span> Peygamberler (salat ve selam olsun onlara) günah işlemiş olsalardı şehadetleri asla kabul edilmezdi. İşte, ayet-i kerime:</p>
<p>&#8220;Ey iman edenler, eğer bir fasık size bir haber getirir­se onun içyüzünü araştırın&#8230;&#8221;[10]</p>
<p>Ayet&#8217;in getirdiği emir açık: Fasık kişinin şehadetini ka­bul hususunda durup bir iyice emin olmak gerekiyor. Böy­le bir durumun peygamberler hakkında düşünülmesi ise imkansızdır. Şu sebeple ki, bu dünya hakkındaki şahitliği ka­bul edilmeyen bir kişinin kıyamete kadar gelmiş geçmiş dinler hakkındaki şahitliği hiç mi hiç kabul edilmez. Bura­da, ayrıca yüce Allah&#8217;ın Rasulullah (s.a.v.) hakkındaki şe­hadetini görelim, şöyle buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Böylece sizi insanlara şahit olmanız için tam ortada bulunan bir ümmet kıldık; Peygamber de size şahit­tir&#8230;&#8221; [11]Tüm peygamberlere kıyamet gününde şahitlik eden bir ki­şinin Cennette şehadetinin kabul edilmesi diye birşey düşü­nülebilir mi?</p>
<p><strong>Üçüncü delil:</strong> Onlar şayet günah işlemiş olsalardı bu ha­reketlerine engel olmak gerekirdi. Çünkü, mevcut deliller iyi­liği emretmenin ve kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmanın farz olduğunu göstermektedir. Peygamberlere engel olmak ise caiz değildir. İşte ayet-i kerime:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ı ve peygamberini incitenlere, Allah, dünyada da ahirette de lanet eder&#8230;&#8221;[12]</p>
<p>Bu demektir ki, onların günah işlemesi imkansızdır.</p>
<p><strong>Dördüncü delil:</strong> Rasulullah&#8217;ı (s.a.v.) düşünelim. Şayet günah işlemiş olsaydı, bu durumda, ya ona uymamız gere­kirdi ki, bu caiz olmazdı, ya da uymakla yükümlü olmazdık ve yine bu da caiz değildir. İşte, Allah&#8217;ın kesin buyruğu:</p>
<p>&#8220;De ki; Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin&#8230;&#8221;[13]</p>
<p>Cenab-ı Hak: &#8220;O&#8217;na uyunuz&#8230;&#8221; buyuruyor. Madem ki, O&#8217;nun günah işlemesi olayı bu iki batıl sonucu doğuruyor, o halde O&#8217;ndan böyle bir günah olayının beklenmesi müm­kün değildir.</p>
<p><strong>Beşinci delil:</strong> Şayet peygamberler (salat ve selam olsun onlara) günah işlemiş olsalardı, bu durumda cehennem aza­bı ile korkutulmaları gerekirdi. Çünkü, bu konudaki ayet hükmü açık:</p>
<p>&#8220;Kim Allah&#8217;a Ve peygamberine başkaldırir ve yasa­larını aşarsa, onu, temelli kalacağı cehenneme sokar. Ve onun için alçaltıcı bir azab vardır.&#8221;[14]</p>
<p>Öte yandan:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın laneti haksızlık yapanlaradır.&#8221;[15] hükmü gereğince ilahi laneti de hakketmiş olurlardı. Bu ise ümmetin icmaı ile batıldır. O halde günah işlemeleri de mümkün değildir.</p>
<p><strong>Altıncı delil:</strong> Onlar ki, Allah&#8217;a ibadeti ve günahlardan uzak durmayı emrederler. Şayet ibadeti bırakıp günaha sap­mış olsalardı yüce Allah&#8217;ın:</p>
<p>&#8220;Ey inananlar, yapmadığınız bir şeyi niçin söylüyor­sunuz. Yapmadığınız bir şeyi söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur.&#8221;[16] hitabı ile &#8220;İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musu­nuz!&#8221;[17] şeklindeki sert ikazına muhatap olurlardı. Bu ise anlaşıl­dığı üzere son derecede çirkin bir şeydir. Yine yüce Allah peygamberi Şuayb&#8217;ın böyle bir durumdan kendisini uzak tut­tuğunu belirten sözünü haber verir:</p>
<p>&#8220;&#8230;Size yasak ettiğim şeylerde aykırı hareket etmek is­temem&#8230;&#8221;[18]</p>
<p>Yüce Allah, İbrahim (a.s.), îshak (a.s.) ve Yakub (a.s.) gi­bi peygamberlerin sıfatlarını beyan buyururken:</p>
<p>&#8220;Şüphesiz onlar iyi işlerde yarışıyorlardı&#8230;&#8221;[19] buyurmuştur. Ayeti-i kerimede yer alan &#8220;el-Hayraf&#8217;le-limesi çoğul olup gereksiz olan herşeyden uzak durma an­lamını ifade eder. Bu da gösteriyor ki, onlar bütün ibadetleri eksiksiz yerine getiriyor ve buna karşılık bütün günah­lardan uzak duruyorlardı.</p>
<p><strong>Sekizinci delil:</strong>&#8220;Doğrusu onlar katımızda seçkin, hayırlı kimselerden­dirler.&#8221;[20] ayet-i kerimesi. Bu ayeti-i kerimede yer alan &#8220;el-Musta-feyn&#8221; ve &#8220;el-Ahyar&#8221; kelimeleri tüm fiil ve terkleri kapsamak­tadır. Öte yandan burada caiz olduğu halde herhangi bir şekilde istisnaya yer verilmemiştir. Sözgelimi; filanca şu hu­susun dışında seçkin, iyi bir kişidir, denir. Bir istisna da ol­madığı takdirde sözün içeriğinde bulunabilecek bir şeyi o sö­zün kapsamı dışında tutar. Ancak bu ayette böyle bir istis­na sözkonusu olmamıştır. Böylece, bu ayet, onların günah işleme ihtimalini ortadan kaldırıyor. Ve benzeri şu ayet-i ke­rimeler:</p>
<p>&#8220;Allah, meleklerden ve insanlardan peygamberler seçer&#8230;&#8221;[21]</p>
<p>&#8220;Şüphesiz Allah; Adem&#8217;i, Nuh&#8217;u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini alemlere tercih etti.&#8221; [22]</p>
<p>İbrahim (a.s.) hakkında da:</p>
<p>&#8220;Andolsun ki, dünyada onu seçtik, şüphesiz o ahi-rette de iyilerdendir.&#8221;[23] buyurur. Musa (a.s.) hakkında ise: &#8220;Şüphesiz ben mesajlarımla ve konuşmamla insanlar arasından seni seçtim.&#8221;[24]</p>
<p>Yine buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Güçlü ve anlayışlı olan kullarımız İbrahim, İslı ak ve Yakub&#8217;u da an. Biz onları ahiret yurdunu düşünen, iç­ten bağlı kimseler kıldık.&#8221;[25] &#8220;Sonra bu Kitab&#8217;ı kullarımızdan seçtiğimiz kimsele­re miras birakmışızdır. Onlardan kimi kendine yazık ed­er, kimi orta davranır, kimi de Allah&#8217;ın izniyle iyilikler­de öne geçer&#8230;&#8217;?[26] ayet-i kerimesiyle &#8220;seçilmişler&#8221; zalim, mu&#8217;tedil ve iyi­liklerde öne geçen şeklinde bölümlere ayrılıyor, o nedenle de seçilmiş olmak günah işlemeye engel değildir, dene­mez. Çünkü, ayette geçen &#8220;onlardan&#8221; zamiri &#8220;seçtiğimiz kimselere&#8221; cümlesine değil &#8220;kullarımızdan&#8221; lafzına aittir. Buna gerekçemiz, zamirin anılanlardan en yakın olana ait ol­ma zorunluluğudur.</p>
<p><strong>Dokuzuncu delil:</strong> Şeytandan bahsederken yüce Allah onun:</p>
<p>&#8220;Senin kudretine andolsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdıracağım.&#8221;[27]</p>
<p>sözünü nakleder. Böylece içtenlikli, ihlaslı kişiler şeyta­nın azdırmasından, saptırmasından istisna edilmiştir.</p>
<p>&#8220;Biz onları içten bağlı kimseler kıldık.&#8221;[28]buyuran yüce Allah, İbrahim (a.s.), İshak (a.s.) ve Yakub (a.s.) gibi peygamberlerin içten bağlı, ihlasii kimseler olduk­larına şahitlik etmektedir. Yusuf (a.s.) hakkında da:</p>
<p>&#8220;Şüphesiz o bizim içten bağlı kullarımızdandır.&#8221;[29]buyurmaktadır. Madem ki şeytan içtenlikli, ihlaslı kim­seleri saptıramayacağını ikrar etmekte ve Cenab-ı Hak da bunların içtenlikli, ihlaslı kişiler olduğuna şehadet etmek­te, o halde, şeytanın saptırma ve vesvese girişimleri onlara ulaşamamıştır. Bu da gösteriyor ki, onlar asla günah işleme­mişlerdir.</p>
<p><strong>Onuncu delil:</strong> Cenab-ı Hak buyuruyor:</p>
<p>&#8220;Andolsun ki, İblis, onlar hakkındaki görüşünü doğ­ru çıkartmış, inananlardan bir topluluk dışında hepsi ona uymuşlardır.&#8221;[30]</p>
<p>Burada İblis&#8217;e uymadıkları kesin bir üslûpla ifade edilen kimseler ya doğrudan peygamberlerdir, ya da onlardan baş­kaları. Şayet başkaları ise bu duruma göre peygamberlerden üstün olmaları gerekir. Çünkü, Kur&#8217;an-ı kerimde:</p>
<p>&#8220;Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O&#8217;na karşı gelmekten en çok sakınanızdır.&#8221;[31]buyurulmakta. Ancak, şu var ki, peygamber olmayanın peygamber&#8217;den üstün görülmesi icma ile batıldır. Buna gö­re ortaya çıkan kesin sonuç şu: İblis&#8217;e uymayan bu kişiler peygamberlerdir. Günah işleyen bir kişi İblis&#8217;e uymuş sayı­lacağına göre bu demektir ki, peygamberler (salat ve selam olsun onlara) hiçbir suretle ve hiçbir zaman günah işleme­mişlerdir.</p>
<p><strong>Onbirinci delil:</strong> Cenabı Hak kullukla mükellef kişileri iki bölüme ayırmıştır: Şeytanın grubu. Haklarındaki ayet hükmünü görelim:</p>
<p>&#8220;İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin ki, şey­tanın taraftarları elbette zarardadırlar.&#8221;[32]</p>
<p>Ve Allah&#8217;ın grubu. Onlar hakkındaki hüküm de şöyle: &#8220;İşte bunlar Allah&#8217;tan yana olanlardır. İyi bilin ki, kurtulacak olanlar Allah&#8217;tan yana olanlardır.&#8221;[33]</p>
<p>Hiç şüphesiz şeytandan yana olanlar onun emir ve istek­lerini yerine getirenlerdir. Şayet peygamberler günah işle­miş olsalardı, onları, şeytanın grubundan, taraftarlarından ka­bul etmek gerekirdi. Ayrıca; &#8220;&#8230;İyi bilin ki, şeytanın taraf­tarları elbette zarardadırlar.&#8221; ayeti onları muhatap almış olurdu. Öte yandan; &#8220;İyi bilin ki, kurtulacak olanlar Al­lah&#8217;tan yana olanlardır&#8221; ayeti de ümmetin ender derece­deki takva sahibi kişilerim muhatap almış olurdu ki, bu du­rumda da böylesi kişilerin peygamberlerden çok daha üstün olmaları gerekirdi. Oysa böyle bir değerlendirmenin yapı­lamayacağı açıktır.</p>
<p><strong>Onikinci delil:</strong> Allah cümlesine rahmet eylesin dostla­rımız, alimler, peygamberlerin meleklerden daha üstün olduklarını beyan etmişlerdir. Meleklerin herhangi bir şekil­de günaha yonelmeyecekleri gerçeği ise delillerle sabittir. Hakikat bu olunca şayet peygamberler günah işlemiş olsa­lardı fazilet itibariyle meleklerden daha üstün olamazlardı. Çünkü, ayet hükmü açık:</p>
<p>&#8220;Yoksa inanıp yararlı işler yapanları yeryüzünde bozguncular gibi mi tutarız? Yoksa Allah&#8217;a karşı gelmek­ten sakınanları yoldan çıkanlar gibi mi tutarız?&#8221;[34] buyurmuştur.</p>
<p><strong>Onüçüncü delil:</strong> Cenab-ı Hak Hazreti İbrahim hakkında: «Seni insanlara önder kılacağım.&#8221;(Bakara,124) buyurmuştur. Önder (imam) kendisine uyulan kişidir. Bu durumda Hazreti İbrahim günah işlemiş olsaydı işlediği bu günahda da kendisine uyulması gerekirdi, ki, bu ise bâtıldır.</p>
<p><strong>Ondördüncü delil:</strong>&#8220;Zalimler ahdime erişemezler.&#8221;[35] ayeti:&#8221;Onlardan kimi kendine yazık eder.&#8221;[36]Ayeti kerimesi hükmünce günah işleyen bir kimse ken­dine zulmetmiş demektir.</p>
<p>Bu husus yeterince anlaşıldı sanıyoruz. Ve hemen diyo­ruz ki: Yüce Allah&#8217;ın zalimlere ulaşamayacağına hükmet­tiği işbu ahd, ya peygamberlik ahdidir, ya da imamlık, ya­ni önderlik ahdi. Eğer sozkonusu olan birinci şık ise bunun­la kasdedilen bellidir, şayet ikinci şık ise kasdedilen anlam daha da açıktır. Çünkü, imamlık (önderlik) ahdî peygamber­lik ahdinden derece bakımından daha aşağıdır.</p>
<p><strong>Varılan so­nuç şu:</strong> İmamlık (önderlik) ahdi günahkara ulaşamadığına göre peygamberlik ahdi ona hiç mi hiç ulaşamaz.</p>
<p><strong>Onbeşinci delil:</strong> Huzeyme b. Sabit el-Ensari (Allah ondan razı olsun)&#8217;nin şahitlik olayı. Huzeyme bilmediği bir olay hakkındaki Allah Rasulunun iddiasının doğruluğuna şe-hadet eder ve der ki:</p>
<p>&#8220;Biz senin göklere dair verdiğin haberlerin doğruluğunu kabul ediyor ve inanıyoruz. Böyle bir kader konusunda mı inanmayacağız sana?&#8221; Duruma vakıf olan Allah&#8217;ın Rasulu onu bu şehadetinde doğruladı ve ona iki şehadet sahibi la­kabını verdi.(37) Şayet peygamberlerin günah işlemeleri müm­kün olsaydı Huzeyme&#8217;nin şehadeti de caiz görülmezdi.</p>
<p>Buraya kadar peygamberlerin masumiyetini ispat eden delilleri serdik ortaya. Şimdi de meleklerin masumiyetini gösteren delilleri zikredeceğiz&#8230;</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>[8] Ahzab: 33/32</p>
<p>[9] Ahzab: 33/30</p>
<p>[10] Hucurat: 49/6</p>
<p>[11] Bakara: 2/143</p>
<p>[12] Ahzab: 33/57</p>
<p>[13] Al-i İmran: 3/31</p>
<p>[14] Nisa: 4/14</p>
<p>[15] Hud: 11/18</p>
<p>[16] Saff: 2-3</p>
<p>[17] Bakara: 2/44</p>
<p>[18] Hud: 11/88</p>
<p>[19] Enbiya: 6/90</p>
<p>[20] Sad: 37/47</p>
<p>[21] Hacc: 22/75</p>
<p>[22] Al-i İmran: 3/33</p>
<p>[23] Bakara: 2/130</p>
<p>[24] A&#8217;raf: 7/144</p>
<p>[25] Sad: 37/45-46</p>
<p>[26] Fatır: 35/32</p>
<p>[27] Sa&#8217;d: 37/82-83</p>
<p>[28] Sad: 37/46</p>
<p>[29] Yusuf: 12/24</p>
<p>[30] Sebe: 34/20</p>
<p>[31] Hucurat: 41/13</p>
<p>[32] Mücadele: 58/19</p>
<p>[33] Mücadele: 58/22</p>
<p>[34] Mücadele: 58/22</p>
<p>[35] Bakara: 2/124</p>
<p>[36] Fatır: 35/32</p>
<p>[37] Kuzeyme b. Sâbit; Ensâr&#8217;ın Evs kabilesine mensuptur ve ilklerdendir. Oğlu Amâra anlatıyor; Peygamberimiz Efendimiz Sevâ’ b. Kays el-Muharibî&#8217;den at satın aldı.Sevâ&#8217; bu satın alma işini inkar etti. Bunun üzerine Huzeyme Allâh’ın Resulünün lehine şehadet edince Allah&#8217;ın Resûlû : «Yanımızda olmadığın halde neden bu şehadette bulundun.» diye sordu kendisine. O da: «Getirdiğin (din) e inaındım,doğruladım ve biliyorum ki sen ancak hakkı söylensin.» dedi. Bunun üzerine Allah&#8217;ın Resûlü buyurdu : «Huzeyme bir kişinin lehine de şehadet etse aleyhine de şehadet etse bu ona yeter. Bu Hadisi, Ebu Davud ve başkaları rivayet etmiştir. Buhâri&#8217;nin rivayetine göre; Onun şehadetini iki şehadet saymıştır.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div id="post_id_1326328" class="post_block hentry clear clearfix ">
<div class="post_wrap">
<div class="post_body">
<div class="post entry-content ">Kaynak:Fahreddin Razi, Rasullerin Masumiyeti, Tevhid Yayınları, İstanbul 1996</div>
</div>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-masumiyeti/">Peygamberlerin Masumiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-masumiyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
