<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cin/Şeytan/Melek | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/akaid/cinseytanmelek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 07 Jun 2019 14:55:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Cin/Şeytan/Melek | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yazıcı Meleklerin Amelleri Yazması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yazici-meleklerin-amelleri-yazmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yazici-meleklerin-amelleri-yazmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Jun 2019 14:55:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cin/Şeytan/Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<category><![CDATA[Kaf 17.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kiramen Katibin]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıcı Meleklerin Amelleri Yazması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22534</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kaf,17:&#8221;İnsanın sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptığını) alıp kaydeder.&#8221; Yani insanın yanında duran o iki alıcıyı hatırla yahut iki alıcıyı koru veyahut iki alıcıdan sakın! Bunlar senin yaptıklarını ve söylediklerini gözetleyen iki melektir. Çünkü onlar senin yaptıklarını ve söylediklerini senden alır, onları senin aleyhinde olmak üzere muhafaza eder ve yazarlar. Cenâb-ı Hak bunu söylüyor ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yazici-meleklerin-amelleri-yazmasi/">Yazıcı Meleklerin Amelleri Yazması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/dört_büyük_melek_1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-22546 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/dört_büyük_melek_1.jpg" alt="" width="522" height="264" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/dört_büyük_melek_1.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/dört_büyük_melek_1-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/dört_büyük_melek_1-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 522px) 100vw, 522px" /></a></p>
<p>Kaf,17:&#8221;<em>İnsanın sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptığını) alıp kaydeder.&#8221;</em></p>
<p>Yani insanın yanında duran o iki alıcıyı hatırla yahut iki alıcıyı koru veyahut iki alıcıdan sakın! Bunlar senin yaptıklarını ve söylediklerini gözetleyen iki melektir. Çünkü onlar senin yaptıklarını ve söylediklerini senden alır, onları senin aleyhinde olmak üzere muhafaza eder ve yazarlar. Cenâb-ı Hak bunu söylüyor ve insanların başında, yaptıklarını ve söylediklerini kaydedip koruyan ve onları sürekli kontrol eden meleklerin bulunduğunu haber veriyor. Eğer Allah Teâlâ, insanların bütün davranışlarını ve sözlerini koruyor ve biliyorsa, meleklerin korumalarının, yazmalarının veya yazmamalarının yüce Allah hakkında ne anlamı vardır? Ancak meleklerin, insanların bütün amellerini kaydetme ve yazmalarında çeşitli hikmetler vardır.</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> insanlar konuştukları ve yaptıkları her İşte sürekli dikkatli ve uyanık olmalarını sağlar Nitekim dünyada başında bir şahit, bir koruma ve bir murakıp bulunduğunu bilen insan, daima dikkatli davranır, içinde sürekli bir endişe hisseder. Bu da insan için daha uyarıcı ve yanlıştan vazgeçmeye daha güçlü bir davetçidir.</p>
<p>Aynen bunun gibi İnsan, başında bir muhafızın bulunduğunu ve onun da her yaptığını yazdığını, bu yazılanları da Allah Teâla nın huzurunda okumakla yükümlü olduğunu bilirse, Allah’ın huzurunda mahcup olmaktan çok utanır. İşte bu, insanı yanlıştan vazgeçirmekte son derece etkili bir yoldur. Yoksa yazılı olsun olmasın bunları Allaha sayıp dökmenin bir anlamı yoktur, çünkü Allah, zaten onları sebepler vasıtasıyla değil zatıyla bilmektedir. Bu aynı zamanda, Rabbim ne yanılır ne de unutur”26 mealindeki âyetin de yorumudur. En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p><strong>İkincisi</strong>, âdemoğlunun amellerini saklamaları ve yazmaları, meleklerin imtihanı konusundaki hikmetlerden biridir. Allah melekleri bununla imtihan ediyor ve onlara bu emri veriyor. Cenâb-ı Hakk’ın meleklerden dilediğini teşbih ve tâzim etmekle, dilediğini rükû yapmakla, dilediğini secde etmekle, dilediğini arşı ve kürsüyü taşımakla, dilediğini âdemoğlunu korumakla, dilediğini bulutlan sevketmek ve âdemoğlunun faydasına olacak şekilde yağmuru yağdırmakla imtihan etme hakkı vardır.</p>
<p>Bütün bunlar ibadet ve kulluğun gereğidir; Cenâb-ı Hakk’ın rükû, secde, teşbih, tekbir ve tehlil ile imtihan ettiği kişileri, kendi menfaati için değil, ancak herkesi dilediği işlerle ve dilediği konularda imtihan ettiği, şekli ve mahiyeti farklı olsa da hepsinin ibadet ve kulluğun gereği olduğu bilinsin diyedir. İşte Allah Teâlanın meleklere, âdemoğlunun amellerini ve sözlerini saklayıp yazmalarım emretmesinin hikmeti bu dur. En doğrusunu Allah bilir. 0 amelleri ve sesleri korumak ve yazmak, rükû, secde, kıyam, tekbir veya tehlil ve benzeri ibadetleri yerine getirmekle emrolunan meleklerin yaptıklarından daha zorlu bir imtihandır. Âdemoğlunun ibadetleri yerine getirmek ve haramlardan kaçınmaktan ibaret olan imtihanlarından da zordur. Çünkü bütün yaratılanlar sadece tek bir amelin mahiyetini bilmek için bir araya gelseler bile buna güçleri yetmez. Dolayısıyla bu açıklama, ihtimal dâhilinde olan bir yorumdur.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> Cenâb-ı Hak âyette meleklere, insanların amellerini yazmalarını ve onların sağında ve solunda oturmalarını haber vermektedir. Halbuki insanlardan hiçbiri onları ve yazdıklarını görmemiş, yazarken çıkan sesleri de duymamıştır. Allah, insanların kalplerinde sakladıkları düşünceleri ve meleklerin yazdıkları her seyi bilmesine, melekleri bize gösterme kudretine sahip olmasına ve onlar görülebilen cisimler olmalarına rağmen onları görebilme gücünü bize vermemiştir. Bu da Allah Teâlâ&#8217;nın kudretinın her istediğini yapabilecek yetkinlikte olduğunu bilmeleri içindir. Allah Teâlâ bütün yaratıklarının kuvvetini onların kuvvetine denk yapmadı, başkalarının görme kabiliyetini de onların görme kabiliyeti gibi yaratmadı.Görebilme gücü, zamanların ve şahısların değişmesiyle farklılık arzeder. Çünkü melekler bizi görüyorlar, ama her ne kadar görülebilecek cisimlere sahip olmalarına ve birbirlerini görmelerine rağmen biz, onları dünyada göremiyoruz. Sonra Cenâb-ı Hak o kitabın ahirette görüleceğini haber vermektedir: &#8220;Kıyâmet gununde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kıtap çıkaracağız&#8221;.27</p>
<p>Buna göre insan dünyada her ne kadar onu göremiyorsa da âhirette o kitabı görecek. Aynı şekilde âhirette melekleri de görecek. Çünkü insan bünyesi bu konuda dünyada birtakım zaaflar ve perdelerden dolayı bazı şeyleri kaldırmaya müsait değildir. Fakat âhirette bu bünyenin daha güçlü olması muhtemeldir, bu sayede âhirette onları görebilecektir. Bu gerçek, Mutezilenin, Allah&#8217;ı görmeyı inkâr etmelerini de çürütmektedir; meleklerin dünyada değil de âhirette görüldükleri gibi eğer Allah görülecekse her yerde görülür, Allah’ı görmek de bunun gibidir.</p>
<p>[İbn Mesüd’un (ra) kırâatinde bu âyet şöyledir: *Onun kıraatine göre bu âyetin tek bir yorumu vardır, o da şudur: Ademoğlunun yaptıklarını ve söylediklerini iki melek alır. Genel kırâate göre ise âyet iki şekilde yorumlanır.</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> insanın söz veya fiil olarak yaptıklarını iki melek kendisinden alırlar.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> insanın yaptıklarını meleklerden biri alır, diğer melek de ondan alır.</p>
<p>Ebü Ümâme’den (ra.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Sağ taraftaki melek, soldakinin güvencesidir; kul bir kötülük yaptığı zaman sağdaki melek öbürüne, bekle der. O da yedi saat bekler ,eğer kul Allah’tan bağışlanma dilerse melek onu yazmaz, bağışlanma dilemezse sadece bir günah olarak yazar&#8221;28. Her ne kadar kulun yaptıklarını her iki melek görüyor ve alıyorlar ise de sadece birinin yazıyor olması da mumkündür, çünkü başka bir âyette meâlen şöyle buyurulmaktadır: &#8220;Arkadaşı (melek), ‘İşte hep beraber olduğum şahıs burada’ der&#8221;29. Burada Allah bahsedilen melek için iki arkadaşı değil, bir arkadaşı ifadesini kullanmakladır. Bununla birlikle İbn Abbâs’ın (r.a.), ‘Biri sağında diğeri solunda olmak üzere insanın iki yazıcısı vardır, her ikisi de insanın iyiliklerini ve kötülüklerini yazar, sonra yazdıklarını her pazartesi ve perşembe günü birlikte üstlerinde bulunan meleklere arzederler, onlar da sevaba veya günaha konu olanları tespit ederler, diğerlerini ise atarlar’’&#8221;30 sözüne dayanarak her iki alıcı meleğin yazmış olmaları da mümkündür.</p>
<p>Yine İbn Abbâs’tan (r.a.) ve diğer müfessirlerden rivayet edildiğine göre iki melek iyilikleri ve kötülükleri yazarlar, diğer yaptıklarını ise yazmazlar. Ancak âyetin zahiri, onların her söyleneni yazdıklarını ifade etmektedir: “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!” Ancak şöyle denilebilir: Meleklerin yazdığı sözden maksat, insanın sevaba ve günaha sebep olan sözleridir, nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurulmaktadır: “Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir günah bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!”’31</p>
<p>Yani yapılanların mutlak mânada küçük ve büyük olanını değil, günahın büyük ve küçük olanını da yazmış. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra amelleri kavrayan meleklerin iki kişi olması, hukukî davalarda iki kişinin şahitliğinin istenmiş olmasından dolayı olabilir, çünkü bu İki melek de âhirette şahitlik yapacaklar.İnsanın sağında solunda oturmuş iki alıcı vardır. İbn Kuteybe şöyle dedi: Burada oturmuş sözü tekil olarak belirtilmiştir, ancak her iki meleği de kapsamaktadır. Âyet sadece birini belirtmekle yetinmiş, ama diğerini de içine almaktadır. Ebû Avsece şöyle dedi: Âyette oturmuş anlamına gelen “kaîd” kelimesi, mufâale babından olup birlikte oturmuş mânasına gelmektedir, nitekim “kaîdî” ve “celîsî” , yani yandaşım ve yoldaşım denilir. En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p>İmam Maturidi &#8211; Te&#8217;vilat&#8217;ul Kur&#8217;an,cild.14,syf.117,120</p>
<p>26.Taha,52</p>
<p>27.-İsrâ. 17/13.</p>
<p>28.Taberâni. el-Mu&#8217;cemu&#8217;l-kebîr, Vlll, 191.</p>
<p>29.Kâf, 50/23.</p>
<p>30.“O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!” (Kâf, 50/18) meâlindeki âyetin tefsirinde İbn Abbâs’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: İyiliklerin kâtibi insanın sağında bulunur ve yaptığı iyilikleri yazar. Kötülüklerin kâtibi de insanın solunda bulunur. İnsan bir iyilik yaptığı zaman sağdaki melek onu on katı ile yazar, kötülük yaptığı zaman ise sağdaki melek soldakine şöyle der: Yazma, teşbih getirinceye yahut istiğfar edinceye kadar bekle! Perşembe günü gelince, karşılık verilmesi gereken iyiliğini ve kötülüğünü yazar, diğerlerini atar. Sonra yazdıklarını ana kitaba arz eder, orada da aynı şeyin yazılı olduğunu görür (Süyûtî, ed-Dürrü&#8217;l-mensur\ VII, 594).</p>
<p>31.El-Kehf, 18/49.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yazici-meleklerin-amelleri-yazmasi/">Yazıcı Meleklerin Amelleri Yazması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yazici-meleklerin-amelleri-yazmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre Dairdir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Oct 2017 18:29:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cin/Şeytan/Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh/Cisim]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Haşr]]></category>
		<category><![CDATA[Melaike]]></category>
		<category><![CDATA[Melaike'nin ispatı]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh'un İspatı]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Bekası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18024</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Dokuzuncu Söz &#160; اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ۞ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir. Mukaddime Melaike ve ruhaniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamak’ında beyan edildiği gibi: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/">Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre Dairdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/images-1-72/" rel="attachment wp-att-18025"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18025" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-1.jpg" alt="" width="259" height="194" /></a></h2>
<h2>Yirmi Dokuzuncu Söz</h2>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجٖيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ</strong></p>
<p><strong>تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ۞ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖى</strong></p>
<p>Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir.</p>
<h3>Mukaddime</h3>
<p>Melaike ve ruhaniyatın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir, denilebilir. Evet, On Beşinci Söz’ün Birinci Basamak’ında beyan edildiği gibi: Hakikat kat’iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki zemin gibi semavatın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler, o semavata münasip bulunsun. Şeriatın lisanında, pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere melaike ve ruhaniyat tesmiye edilir.</p>
<p>Evet, hakikat böyle iktiza eder. Zira şu zeminimiz, semaya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zîşuur mahluklarla doldurulması, ara sıra boşaltıp yeniden yeni zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder belki tasrih eder ki: Şu muhteşem burçlar sahibi olan müzeyyen kasırlar misali olan semavat dahi nur-u vücudun nuru olan zîhayat ve zîhayatın ziyası olan zîşuur ve zevi’l-idrak mahluklarla elbette doludur. O mahluklar dahi ins ve cin gibi şu saray-ı âlemin seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları ve şu saltanat-ı rububiyetin dellâllarıdırlar. Küllî ve umumî ubudiyetleri ile kâinatın büyük ve küllî mevcudatın tesbihatlarını temsil ediyorlar.</p>
<p>Evet, şu kâinatın keyfiyatı, onların vücudlarını gösteriyor. Çünkü kâinatı hadd ü hesaba gelmeyen dakik sanatlı tezyinat ve o manidar mehasin ile ve hikmettar nukuş ile süslendirip tezyin etmesi; bilbedahe ona göre mütefekkir ve istihsan edicilerin ve mütehayyir takdir edicilerin enzarını ister, vücudlarını talep eder.</p>
<p>Evet, nasıl ki hüsün elbette bir âşık ister, taam ise aç olana verilir. Öyle ise şu nihayetsiz hüsn-ü sanat içinde gıda-i ervah ve kut-u kulûb; elbette melaike ve ruhanîlere bakar, gösterir. Madem bu nihayetsiz tezyinat, nihayetsiz bir vazife-i tefekkür ve ubudiyet ister. Halbuki ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu hikmetli nezarete, şu vüs’atli ubudiyete karşı, milyondan ancak birisini yapabilir.</p>
<p>Demek, bu nihayetsiz ve çok mütenevvi olan şu vezaif ve ibadete, nihayetsiz melaike envaları, ruhaniyat ecnasları lâzımdır ki şu mescid-i kebir-i âlemi saflarıyla doldurup şenlendirsin.</p>
<p>Evet, şu kâinatın her bir cihetinde, her bir dairesinde, ruhaniyat ve melaikelerden birer taife, birer vazife-i ubudiyetle muvazzaf olarak bulunurlar. Bazı rivayat-ı ehadîsiyenin işaratıyla ve şu intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki: Bir kısım ecsam-ı camide-i seyyare –yıldızlar seyyaratından tut tâ yağmur kataratına kadar– bir kısım melaikenin sefine ve merakibidirler. O melaikeler, bu seyyarelere izn-i İlahî ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler ve o merkeplerinin tesbihatını temsil ederler.</p>
<p>Hem denilebilir: Bir kısım hayattar ecsam –bir hadîs-i şerifte “Ehl-i cennet ruhları, berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve cennette gezerler.” diye işaret ettiği طُيُورٌ خُضْرٌ tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar– bir cins ervahın tayyareleridir. Onlar bunların içine emr-i Hak’la girerler, âlem-i cismaniyatı seyredip o hayattar cesetlerdeki göz, kulak gibi duyguları ile âlem-i cismanîdeki mu’cizat-ı fıtratı temaşa ediyorlar. Tesbihat-ı mahsusalarını eda ediyorlar.</p>
<p>İşte nasıl hakikat böyle iktiza ediyor, hikmet dahi aynen öyle iktiza eyliyor. Çünkü şu kesafetli ve ruha münasebeti az olan topraktan ve şu küdûretli ve nur-u hayata münasebeti pek cüz’î olan sudan, mütemadiyen hummalı bir faaliyetle, letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi’l-idraki halk eden Fâtır-ı Hakîm, elbette ruha çok lâyık ve hayata çok münasip, şu nur denizinden ve hattâ şu zulmet bahrinden, şu havadan, şu elektrik gibi sair madde-i latîfeden bir kısım zîşuur mahlukları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır.</p>
<h3>Birinci Maksat</h3>
<p>Melaikenin tasdiki imanın bir rüknüdür. Şu maksatta dört nükte-i esasiye vardır.</p>
<h4>Birinci Esas</h4>
<p>Vücudun kemali, hayat iledir. Belki vücudun hakiki vücudu, hayat iledir. Hayat, vücudun nurudur. Şuur, hayatın ziyasıdır. Hayat, her şeyin başıdır ve esasıdır. Hayat, her şeyi her bir zîhayat olan şeye mal eder. Bir şeyi, bütün eşyaya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey-i zîhayat diyebilir ki: “Şu bütün eşya, malımdır. Dünya, hanemdir. Kâinat, mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasıl ki ziya ecsamın görülmesine sebeptir ve renklerin –bir kavle göre– sebeb-i vücududur. Öyle de hayat dahi mevcudatın keşşafıdır. Keyfiyatın tahakkukuna sebeptir. Hem cüz’î bir cüzü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüze sığıştırmaya sebeptir. Ve hadsiz eşyayı, iştirak ve ittihat ettirip bir vahdete medar, bir ruha mazhar yapmak gibi kemalât-ı vücudun umumuna sebeptir. Hattâ hayat, kesret tabakatında bir çeşit tecelli-i vahdettir ve kesrette ehadiyetin bir âyinesidir.</p>
<p>Bak hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetimdir, garibdir, yalnızdır. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka kâinatta ne varsa o dağa nisbeten ma’dumdur. Çünkü ne hayatı var ki hayat ile alâkadar olsun, ne şuuru var ki taalluk etsin.</p>
<p>Şimdi bak küçücük bir cisme, mesela bal arısına. Hayat ona girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebet tesis eder ki bütün kâinatla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebatatlarıyla öyle bir ticaret akdeder ki diyebilir: “Şu arz, benim bahçemdir, ticarethanemdir.”</p>
<p>İşte zîhayattaki meşhur havass-ı zahire ve bâtına duygularından başka, gayr-ı meş’ur sâika ve şâika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser envaıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübadele ve tasarrufa sahip olur.</p>
<p>İşte en küçük zîhayatta hayat böyle tesirini gösterse elbette hayat, tabaka-i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki hayatın ziyası olan şuur ile akıl ile bir insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi o zîhayat kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve ruhiyede ve cismaniyede gezer. Yani, o zîşuur ve zîhayat manen o âlemlere misafir gittiği gibi o âlemler dahi o zîşuurun mir’at-ı ruhuna misafir olup irtisam ve temessül ile geliyorlar.</p>
<p>Hayat, Zat-ı Zülcelal’in en parlak bir bürhan-ı vahdeti ve en büyük bir maden-i nimeti ve en latîf bir tecelli-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezih-i sanatıdır. Evet, hafî ve dakiktir. Çünkü enva-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat ve o hayat-ı nebatın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nema bulması, o derece zahir ve kesrette ve mebzuliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakikati, hakiki olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.</p>
<p>Hem hayat, o kadar nezih ve temizdir ki iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffaftır. Dest-i kudret, esbabın perdesini vaz’etmeyerek doğrudan doğruya mübaşeret ediyor. Fakat sair şeylerdeki umûr-u hasiseye ve kudretin izzetine uygun gelmeyen nâpâk keyfiyat-ı zahiriyeye menşe olmak için esbab-ı zahiriyeyi perde etmiştir.</p>
<p><em>Elhasıl</em>, denilebilir ki hayat olmazsa vücud, vücud değildir; ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyasıdır. Şuur, hayatın nurudur.</p>
<p>Mademki hayat ve şuur, bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve madem şu âlemde bilmüşahede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinatta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Madem şu bîçare perişan küremiz, sergerdan zeminimiz, bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevi’l-hayat ile zevi’l-ervah ile ve zevi’l-idrak ile dolmuştur. Elbette sadık bir hads ile ve kat’î bir yakîn ile hükmolunur ki şu kusûr-u semaviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi güneşin ateşinde dahi o nurani sekeneler bulunur. Nâr nuru yakmaz, belki ateş ışığa meded verir.</p>
<p>Madem kudret-i ezeliye bilmüşahede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîruhu halk eder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesifeyi, hayat vasıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı her şeyde kesretle serpiyor ve şuur ziyasıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette o Kadîr-i Hakîm bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle; nur gibi esîr gibi ruha yakın ve münasip olan sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, camid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ manalardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halk eder ki hayvanatın pek çok muhtelif ecnasları gibi pek çok muhtelif ruhanî mahlukları, o seyyalat-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melaike, bir kısmı da ruhanî ve cin ecnaslarıdır.</p>
<p>Melaikelerin ve ruhanîlerin kesretle vücudlarını kabul etmek ne derece hakikat ve bedihî ve makul olduğunu ve Kur’an’ın beyan ettiği gibi onları kabul etmeyen, ne derece hilaf-ı hakikat ve hilaf-ı hikmet bir hurafe, bir dalalet, bir hezeyan, bir divanelik olduğunu şu temsile bak, gör:</p>
<p>İki adam; biri bedevî, vahşi; biri medeni, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medeni muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki o hane; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acib bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hanenin etrafı da zîruh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medar-ı taayyüşü ve hususi şerait-i hayatiyeleri vardır ki onların bir kısmı âkilü’n-nebattır, yalnız nebatat ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı âkilü’s-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hali görüyorlar. Sonra bakıyorlar ki uzakta binler müzeyyen saraylar, âlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs’atli meydanlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyahut göz zayıflığıyla veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle; o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem şu perişan hanedeki şerait-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşi bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbaba binaen görünmediklerinden ve buradaki şerait-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar sekenelerden hâlîdir, boştur, zîruh içinde yoktur.” der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht! Şu hakir, küçük haneyi görüyorsun ki zîruh ile amelelerle doldurulmuş ve biri var ki bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Zîhayat ve zîruh ile doldurulmuştur.</p>
<p>Acaba hiç mümkün müdür ki şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın, şu sanatlı sarayların onlara münasip âlî sekeneleri bulunmasın? Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerait-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözünün kabiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile sana görünmemeleri, onların olmamalarına hiçbir vakit delil olamaz.</p>
<p>Adem-i rü’yet, adem-i vücuda delâlet etmez. Görünmemek, olmamaya hüccet olamaz.</p>
<p>İşte şu temsil gibi ecram-ı ulviye ve ecsam-ı seyyare içinde küre-i arzın hakaret ve kesafeti ile beraber bu kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı olması ve en hasis ve en müteaffin cüzleri dahi birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynat olması, bizzarure ve bilbedahe ve bi’t-tarîkı’l-evlâ ve bi’l-hadsi’s-sadık ve bi’l-yakîni’l-kat’î delâlet eder, şehadet eyler, ilan eder ki:</p>
<p>Şu nihayetsiz feza-yı âlem ve şu muhteşem semavat, burçlarıyla, yıldızlarıyla zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, rayihadan, kelimattan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sair seyyalat-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara, şeriat-ı garra-yı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâm, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan “Melaike ve cânn ve ruhaniyattır.” der, tesmiye eder.</p>
<p>Melaikenin ise ecsamın muhtelif cinsleri gibi cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve ruhaniyat dahi onların da pek çok ecnas-ı muhtelifeleri vardır.</p>
<p><strong>Şu nükte-i esasiyenin hâtimesi:</strong></p>
<p>Bi’t-tecrübe, madde asıl değil ki vücud ona münhasır kalsın ve tabi olsun. Belki madde, bir mana ile kaimdir. İşte o mana, hayattır, ruhtur.</p>
<p>Hem bilmüşahede madde, mahdum değil ki her şey ona ircâ edilsin. Belki hâdimdir, bir hakikatin tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatin esası da ruhtur.</p>
<p>Bilbedahe madde hâkim değil ki ona müracaat edilsin, kemalât ondan istenilsin. Belki mahkûmdur, bir esasın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esas; hayattır, ruhtur, şuurdur.</p>
<p>Hem bizzarure madde lüb değil, esas değil, müstekar değil ki işler ve kemalât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyya bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir surettir.</p>
<p>Görülmüyor mu ki gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hal gösteriyor ki maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüd ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecelli ediyor.</p>
<p>İşte hiç mümkün müdür ki bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhatı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve zîşuurlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki şu maddiyat ve âlem-i şehadetteki mananın ve ruhun ve hayatın ve hakikatin şu hadsiz tereşşuhatı ve lemaat ve semeratının menabii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine ircâ edilip izah edilsin. Hâşâ ve kat’â ve aslâ! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemaat gösteriyor ki: Şu âlem-i maddiyat ve şehadet ise âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.</p>
<h4>İkinci Esas</h4>
<p>Melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin sübutuna ve hakikatlerinin vücuduna bir icma-ı manevî ile –tabirde ihtilaflarıyla beraber– bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil, bilerek bilmeyerek ittifak etmişler denilebilir.</p>
<p>Hattâ maddiyatta çok ileri giden hükemanın meşaiyyun kısmı, melaikenin manasını inkâr etmeyerek “Her bir nev’in bir mahiyet-i mücerrede-i ruhaniyeleri vardır.” derler. Melaikeyi öyle tabir ediyorlar.</p>
<p>Eski hükemanın işrakiyyun kısmı dahi melaikenin manasında kabule muztar kalarak, yalnız yanlış olarak “Ukûl-ü Aşere ve Erbabü’l-Enva” diye isim vermişler.</p>
<p>Bütün ehl-i edyan “melekü’l-cibal, melekü’l-bihar, melekü’l-emtar” gibi her nev’e göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhamı ve irşadı ile bulunduğunu kabul ederek o namlarla tesmiye ediyorlar.</p>
<p>Hattâ akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemadat derecesine manen sukut etmiş olan maddiyyun ve tabiiyyun dahi melaikenin manasını inkâr edemeyerek (Hâşiye<a href="http://www.hizmetvakfi.org/risaleinur/yirmi-dokuzuncu-soz/#_ftn1" name="_ftnref1"><u>[1]</u></a>) “Kuva-yı Sâriye” namıyla bir cihette kabule mecbur olmuşlar.</p>
<p>Ey melaike ve ruhaniyatın kabulünde tereddüt gösteren bîçare adam! Neye istinad ediyorsun? Hangi hakikate güveniyorsun ki bütün ehl-i akıl, bilerek bilmeyerek melaikenin manasının sübutuna ve tahakkukuna ve ruhanîlerin tahakkukları hakkında ittifaklarına karşı geliyorsun, kabul etmiyorsun? Mademki Birinci Esas’ta ispat edildiği gibi hayat mevcudatın keşşafıdır, belki neticesidir, zübdesidir. Bütün ehl-i akıl, mana-yı melaikenin kabulünde manen müttefiktirler ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîruhlarla şenlendirilmiştir. Şu halde hiç mümkün olur mu ki şu feza-yı vesîa sekenelerden, şu semavat-ı latîfe mutavattinînden hâlî kalsın?</p>
<p>Hiç hatırına gelmesin ki şu hilkatte cari olan namuslar, kanunlar kâinatın hayattar olmasına kâfi gelir. Çünkü o cereyan eden namuslar, şu hükmeden kanunlar; itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır, ademî sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melaike denilen ibadullah olmazsa o namuslara, o kanunlara bir vücud taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat-i hariciye olamaz. Halbuki hayat, bir hakikat-i hariciyedir. Vehmî bir emr, hakikat-i hariciyeyi yüklenemez.</p>
<p><strong><em>Elhasıl</em></strong>, madem ehl-i hikmetle ehl-i din ve ashab-ı akıl ve nakil manen ittifak etmişler ki mevcudat, şu âlem-i şehadete münhasır değildir. Hem madem zahir olan âlem-i şehadet, camid ve teşekkül-ü ervaha nâmuvafık olduğu halde bu kadar zîruhlarla tezyin edilmiş. Elbette, vücud ona münhasır değildir. Belki daha çok tabakat-ı vücud vardır ki âlem-i şehadet onlara nisbeten münakkaş bir perdedir. Hem madem denizin balığa nisbeti gibi ervaha muvafık olan âlem-i gayb ve âlem-i mana, ervahlar ile dolu olmak iktiza eder. Hem madem bütün emirler, mana-yı melaikenin vücuduna şehadet ederler.</p>
<p>Elbette bilâ-şek velâ şüphe, melaike vücudlarının ve ruhanî hakikatlerinin en güzel sureti ve ukûl-ü selime kabul edecek ve istihsan edecek en makul keyfiyeti odur ki Kur’an, şerh ve beyan etmiştir. O Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan der ki: “Melaike, ibad-ı mükerremdir. Emre muhalefet etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar. Melaike, ecsam-ı latîfe-i nuraniyedirler. Muhtelif nevilere münkasımdırlar.”</p>
<p>Evet, nasıl ki beşer bir ümmettir, “kelâm” sıfatından gelen şeriat-ı İlahiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de melaike dahi muazzam bir ümmettir ki onların amele kısmı “irade” sıfatından gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir-i Hakiki olan kudret-i Fâtıranın ve irade-i Ezeliyenin emirlerine tabi bir nevi ibadullahtırlar ki ecram-ı ulviyenin her biri onların birer mescidi, birer mabedi hükmündedirler.</p>
<h4>Üçüncü Esas</h4>
<p>Mesele-i melaike ve ruhaniyat, o mesaildendir ki tek bir cüzün vücudu ile bir küllün tahakkuku bilinir. Bir tek şahsın rü’yeti ile umum nev’in vücudu malûm olur. Çünkü kim inkâr ederse külliyen inkâr eder. Bir tekini kabul eden, o nev’in umumunu kabul etmeye mecburdur. Madem öyledir, işte bak: Görmüyor musun ve işitmiyor musun ki bütün ehl-i edyan, bütün asırlarda, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar melaikenin vücuduna ve ruhanîlerin tahakkukuna ittifak etmişler ve insanın taifeleri, birbirinden bahsi ve muhaveresi ve rivayeti gibi melaikelerle muhavere edilmesine ve onların müşahedesine ve onlardan rivayet etmesine icma etmişlerdir.</p>
<p>Acaba hiçbir fert melaikelerden bilbedahe görünmezse hem bilmüşahede bir şahsın veya müteaddid eşhasın vücudu kat’î bilinmezse hem onların bilbedahe, bilmüşahede vücudları hissedilmezse hiç mümkün müdür ki böyle bir icma ve ittifak devam etsin ve böyle müsbet ve vücudî bir emirde ve şuhuda istinad eden bir halde müstemirren ve tevatüren o ittifak devam etsin.</p>
<p>Hem hiç mümkün müdür ki şu itikad-ı umumînin menşei, mebâdi-i zaruriye ve bedihî emirler olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki hakikatsiz bir vehim; bütün inkılabat-ı beşeriyede, bütün akaid-i insaniyede istimrar etsin, beka bulsun. Hem hiç mümkün müdür ki şu ehl-i edyanın, bu icma-ı azîmin senedi; bir hads-i kat’î olmasın, bir yakîn-i şuhudî olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki o hads-i kat’î, o yakîn-i şuhudî, hadsiz emarelerden ve o emareler, hadsiz müşahedat vakıalarından ve o müşahedat vakıaları, şeksiz ve şüphesiz mebâdi-i zaruriyeye istinad etmesin. Öyle ise şu ehl-i edyandaki bu itikadat-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevatür-ü manevî kuvvetini ifade eden pek çok kerrat ile melaike müşahedelerinden ve ruhanîlerin rü’yetlerinden hasıl olan mebâdi-i zaruriyedir, esasat-ı kat’iyedir.</p>
<p>Hem hiç mümkün müdür, hiç makul mudur, hiç kabil midir ki hayat-ı içtimaiye-i beşeriye semasının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiya ve evliya, tevatür suretiyle ve icma-ı manevî kuvvetiyle ihbar ettikleri ve şehadet ettikleri melaike ve ruhaniyatın vücudları ve müşahedeleri, bir şüphe kabul etsin, bir şekke medar olsun. Bâhusus onlar şu meselede ehl-i ihtisastırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ihtisas, binler başkasına müreccahtırlar. Hem şu meselede ehl-i ispattırlar. Malûmdur ki iki ehl-i ispat, binler ehl-i nefy ve inkâra müreccahtırlar. Ve bilhassa kâinat semasında daim parlayan ve hiçbir vakit gurûb etmeyen âlem-i hakikatin Şemsü’ş-şümus’u olan Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın ihbaratı ve risalet güneşi olan Zat-ı Ahmediye’nin (asm) şehadatı ve müşahedatı, hiç kabil midir ki bir şüphe kabul etsin.</p>
<p>Madem tek bir ruhaniyatın vücudu, bir zamanda tahakkuk etse şu nev’in umumen tahakkukunu gösteriyor. Ve madem şu nev’in vücudu tahakkuk ediyor. Elbette onların suret-i tahakkukunun en ahseni en makulü en makbulü; şeriatın şerh ettiği gibidir, Kur’an’ın gösterdiği gibidir, Sahib-i Mi’rac’ın gördüğü gibidir.</p>
<h4>Dördüncü Esas</h4>
<p>Şu kâinatın mevcudatına nazar-ı dikkatle bakılsa görünür ki cüz’iyat gibi külliyatın dahi birer şahs-ı manevîsi vardır ki birer vazife-i külliyesi görünüyor. Onda bir hizmet-i külliye görünüyor.</p>
<p>Mesela bir çiçek, kendince bir nakş-ı sanatı gösterip lisan-ı haliyle esma-i Fâtır’ı zikrettiği gibi küre-i arz bahçesi dahi bir çiçek hükmündedir. Gayet muntazam küllî vazife-i tesbihiyesi vardır. Nasıl ki bir meyve, bir intizam içinde bir ilanatı, tesbihatı ifade ediyor. Öyle de koca bir ağacın heyet-i umumiyesiyle gayet muntazam bir vazife-i fıtriyesi ve ubudiyeti vardır. Nasıl bir ağaç yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimatı ile bir tesbihatı var. Öyle de koca semavat denizi dahi kelimatı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Fâtır-ı Zülcelal’ine tesbihat yapar ve Sâni’-i Zülcelal’ine hamdeder ve hâkeza…</p>
<p>Mevcudat-ı hariciyenin her biri, sureten camid, şuursuz iken gayet hayatkârane ve şuurdarane vazifeleri ve tesbihatları vardır. Elbette nasıl melaikeler bunların âlem-i melekûtta mümessilidirler, tesbihatlarını ifade ederler; bunlar dahi âlem-i mülk ve âlem-i şehadette o melaikelerin timsalleri, haneleri, mescidleri hükmündedirler.</p>
<p>Yirmi Dördüncü Söz’ün Dördüncü Dal’ında beyan edildiği gibi şu saray-ı âlemin Sâni’-i Zülcelal’i, o saray içinde istihdam ettiği dört kısım amelenin birincisi: Melaike ve ruhanîlerdir. Madem nebatat ve cemadat bilmeyerek ve bir bilenin emrinde gayet mühim, ücretsiz hidemattadırlar. Ve hayvanat, bir ücret-i cüz’iye mukabilinde bilmeyerek gayet küllî maksatlara hizmet ediyorlar. Ve insan, müeccel ve muaccel iki ücret mukabilinde o Sâni’-i Zülcelal’in makasıdını bilerek tevfik-i hareket etmek ve her şeyde nefislerine de bir hisse çıkarmak ve sair hademelere nezaret etmek ile istihdam edilmeleri, bilmüşahede görünüyor. Elbette dördüncü kısım, belki en birinci kısım olan hizmetkârlar, ameleler bulunacaktır.</p>
<p>Hem insana benzer ki o Sâni’-i Zülcelal’in makasıd-ı külliyesini bilir bir ubudiyet ile tevfik-i hareket ederler. Hem insanın hilafına olarak hazz-ı nefisten ve cüz’î ücretlerden tecerrüd ederek yalnız Sâni’-i Zülcelal’in nazarı ile emri ile teveccühü ile hesabı ile namı ile ve kurbiyetiyle ihtisas ile ve intisap ile hasıl ettikleri lezzet ve kemal ve zevk ve saadeti kâfi görüp hâlisen muhlisen çalışıyorlar.</p>
<p>Cinslerine göre kâinattaki mevcudatın envaına göre vazife-i ibadetleri tenevvü ediyor. Bir hükûmetin muhtelif dairelerde, muhtelif vazifedarları gibi saltanat-ı rububiyet dairelerinde vezaif-i ubudiyeti ve tesbihatı öyle tenevvü ediyor. Mesela Hazret-i Mikâil, yeryüzü tarlasında ekilen masnuat-ı İlahiyeye Cenab-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle bir nâzır-ı umumî hükmündedir. Tabir caiz ise umum çiftçi-misal melaikelerin reisidir. Hem Fâtır-ı Zülcelal’in izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle umum hayvanatın manevî çobanlarının reisi, büyük bir melek-i müekkeli vardır.</p>
<p>İşte madem şu mevcudat-ı hariciyenin, her birisinin üstünde, birer melek-i müekkel var olmak lâzım gelir. Tâ ki o cismin gösterdiği vezaif-i ubudiyet ve hidemat-ı tesbihiyesini âlem-i melekûtta temsil etsin, dergâh-ı uluhiyete bilerek takdim etsin. Elbette Muhbir-i Sadık’ın rivayet ettiği, melaikeler hakkındaki suretler gayet münasiptir ve makuldür.</p>
<p>Mesela, ferman etmiş ki: “Bazı melaikeler bulunur, kırk başı veya kırk bin başı var. Her başta kırk bin ağzı var, her bir ağızda kırk bin dil ile kırk bin tesbihat yapar.” Şu hakikat-i hadîsiyenin bir manası var, bir de sureti var.</p>
<p>Manası şudur ki: Melaikenin ibadatı hem gayet muntazamdır, mükemmeldir hem gayet küllîdir, geniştir.</p>
<p>Ve şu hakikatin sureti ise şudur ki: Bazı büyük mevcudat-ı cismaniye vardır ki kırk bin baş, kırk bin tarz ile vezaif-i ubudiyeti yapar. Mesela, sema güneşlerle, yıldızlarla tesbihat yapar. Zemin tek bir mahluk iken, yüz bin baş ile her başta yüz binler ağız ile her ağızda yüz binler lisan ile vazife-i ubudiyeti ve tesbihat-ı Rabbaniyeyi yapıyor. İşte küre-i arza müekkel melek dahi âlem-i melekûtta şu manayı göstermek için öyle görülmek lâzımdır.</p>
<p>Hattâ ben, mutavassıt bir badem ağacı gördüm ki: Kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım, kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım, kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar-ı hikmetle dikkat ettim, her bir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve sanatları gördüm ki her biri Sâni’-i Zülcelal’in ayrı ayrı birer cilve-i esmasını ve birer ismini okutturuyor.</p>
<p>İşte hiç mümkün müdür ki şu badem ağacının Sâni’-i Zülcelal’i ve Hakîm-i Zülcemal’i, bu camid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun manasını bilen, ifade eden, kâinata ilan eden, dergâh-ı İlahiyeye takdim eden, ona münasip ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?</p>
<p>Ey arkadaş! Şuraya kadar beyanatımız, kalbi kabule ihzar etmek ve nefsi teslime mecbur etmek ve aklı iz’ana getirmek için bir mukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi bir derece fehmettin ise melaikelerle görüşmek istersen hazır ol. Hem evham-ı seyyieden temizlen. İşte Kur’an âlemi kapıları açıktır. İşte Kur’an cennet<strong>i مُفَتَّحَةُ الْاَبْوَابُ </strong>dır<strong>;</strong> gir bak. Melaikeyi o cennet-i Kur’aniye içinde güzel bir surette gör. Her bir âyet-i Tenzil, birer menzildir. İşte şu menzillerden bak:</p>
<p><strong>وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا ۞ فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا ۞ وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا ۞ فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا ۞ فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا ۞</strong></p>
<p><strong>وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ۞ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا ۞ وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا ۞ فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا ۞ فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا ۞</strong></p>
<p><strong>تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فٖيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ ۞ عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَ يَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ</strong></p>
<p>Hem dinle:<strong> سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ ۞ لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِهٖ يَعْمَلُونَ </strong>senalarını işit.</p>
<p>Eğer cinnîlerle görüşmek istersen<strong> قُلْ اُوحِىَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ </strong>surlu sureye gir, onları gör, dinle ne diyorlar? Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki:</p>
<p><strong>اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا ۞ يَهْدٖٓى اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِهٖ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًا</strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi &#8211; Sözler/Yirmidokuzuncu Söz</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/">Beka-i Ruh ve Melaike ve Haşre Dairdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/beka-i-ruh-ve-melaike-ve-hasre-dairdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meleklerin Vasıfları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/meleklerin-vasiflari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/meleklerin-vasiflari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 17:40:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cin/Şeytan/Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Meleklerin Vasıfları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15016</guid>

					<description><![CDATA[<p>Meleklerin vasıflarına gelince, bunlar birkaç yöndendir: 1) Melekler, Allah&#8217;ın elçileridirler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: &#8220;Melekleri elçiler yapan (Allah&#8217;a hamdolsun)&#8221;(Fatır, 1) &#8220;Allah, melekler içinden elçiler seçer&#8221;(Hacc, 75) ayetinin meleklerden sadece bir kısmının elçi olduğuna delalet ettiği söylenirse bunun cevabı şudur: Âyetteki harf-i cerri teb&#8217;îz (kısmîliği ifade etmek) için olmayıp beyan (açıklama) içindir. 2) Onlar, Allah&#8217;a [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/meleklerin-vasiflari/">Meleklerin Vasıfları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/meleklerin-vasiflari/652_320_67c169cb-risale-i-nurda-meleklerin-varliginin-delilleri-2/" rel="attachment wp-att-15089"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15089" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/652_320_67c169cb-risale-i-nurda-meleklerin-varliginin-delilleri.jpg" alt="" width="524" height="241" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/652_320_67c169cb-risale-i-nurda-meleklerin-varliginin-delilleri.jpg 652w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/652_320_67c169cb-risale-i-nurda-meleklerin-varliginin-delilleri-600x276.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/652_320_67c169cb-risale-i-nurda-meleklerin-varliginin-delilleri-300x138.jpg 300w" sizes="(max-width: 524px) 100vw, 524px" /></a></p>
<p><strong>Meleklerin vasıflarına gelince, bunlar birkaç yöndendir:</strong></p>
<p><strong>1)</strong> Melekler, Allah&#8217;ın elçileridirler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: &#8220;Melekleri elçiler yapan (Allah&#8217;a hamdolsun)&#8221;(Fatır, 1) &#8220;Allah, melekler içinden elçiler seçer&#8221;(Hacc, 75) ayetinin meleklerden sadece bir kısmının elçi olduğuna delalet ettiği söylenirse bunun cevabı şudur: Âyetteki harf-i cerri teb&#8217;îz (kısmîliği ifade etmek) için olmayıp beyan (açıklama) içindir.</p>
<p><strong>2)</strong> Onlar, Allah&#8217;a yakındırlar. Bu yakınlığın mekan ve cihet itibarı ile olması imkansız olduğuna göre, geriye bunun şeref itibarı ile olması ihtimali kalır. Cenab-ı Hakk&#8217;ın: &#8220;Allah&#8217;ın yanında bulunanlar, Ona ibadetten büyüklenmezier&#8221;(Enbiya, 19); &#8220;Daha doğrusu onlar, ikrama nail olmuş şerefli kullardırlar&#8221;{Enbiya, 26) ve &#8220;Onlar gece gündüz Allah&#8217;ı teşbih ederler, bunda hiç gevşeklik göstermezler&#8221;(Enbiya, 20) ayetlerinde anlatılan budur.</p>
<p><strong>3</strong>) Onların itaat ile vasfedilmeleri. Bu da birkaç bakımdandır.</p>
<p><strong><em>a)</em></strong> Cenab-ı Allah, onlardan şöyle dediklerini nakleder: &#8220;Biz, seni hamdinle teşbih ve takdis ediyoruz&#8221; (Bakara, 30).</p>
<p>Bir başka ayette ise şöyle buyurulur: &#8220;Bizler saf saf olanlarız, bizler Allah&#8217;ı teşbih edenleriz&#8217; (Saffat, 165).</p>
<p>Cenab-ı Allah, bu hususta onları yalanlamamıştır. Böylece meleklerin sürekli ibadet ettikten sabit olmuştur.</p>
<p><em><strong>b)</strong></em> Onların, Allah&#8217;ı ta&#8217;zim ederek, O&#8217;nun emrine hemen koşuvermeleridir. Bu, Cenab-ı Hakk&#8217;ın: &#8220;Bunun üzerine, bütün melekler hemen secde ettiler&#8221;(Hicr, 30) ayetinin anlattığı haldir.</p>
<p><strong><em>c)</em></strong> Onlar, Allah&#8217;ın bir vahyi ve emri olmadıkça hiçbirşey yapmazlar. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: &#8220;Bunlar, sözleri ile asla Allah&#8217;ın önüne geçmezler. Onlar Allah&#8217;ın emri ile hareket ederler&#8221;{Enbiya, 27). 4)</p>
<p><strong>Onların kudret ile vasfedilmeleridir ki bu da birkaç yöndendir.</strong></p>
<p><strong>a</strong>) Sayıları sekiz olan Arş&#8217;ın taşıyıcıları Arşı ve Kürsi&#8217;yi taşırlar, sonra Arş&#8217;tan daha küçük olan Kürsi, yedi kat göğün tamamından daha büyüktür. Çünkü Cenab-ı Allah: &#8220;Allah&#8217;ın Kürsî&#8217;sigökleri ve yeri kuşatmıştır&#8221;(Bakara, 255) buyurmuştur. Buna göre,sen meleklerin nihayetsiz güç ve kuvvetine bak!..</p>
<p><strong>b-</strong> Arş&#8217;ın yüksekliği vehimlerin ihata edemiyeceği bir şeydir. Buna Cenab-ı Allah&#8217;ın: &#8220;Melekler ve rûh O&#8217;na mikdan ellibln sene olan bir günde akarlar&#8221;(Meâric, 4) ayeti delalet eder. Sonra melekler, son derece güçlü oldukları için, oradan bir anda inebilirler.</p>
<p><em><strong>c-</strong></em> Allah&#8217;ın; &#8220;Sûra (birinci defa) üfürülünce, Allah&#8217;ın diledikleri hariç, birden göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölür. Sonra sûra ikinci kez üfürülür. O zaman bir de bakarsın ki, (ölüler) ayağa kalkmış, bakmıp duruyorlar &#8220;(zümer, 68) ayetinde ifade ettiği gibi, sûrun sahibi olan İsrafil (a.s.) o kadar güçlüdür ki, sûra bir üflemesiyle göklerde ve yerde olan herkes ölür. İkinci bir üfleyişiyle de, herkes yeniden dirilir. Sen onun bu gücünün azametini var düşün!</p>
<p><em><strong>d</strong></em>) Cebrail (a.s.) Lût kavminin dağlarını ve beldelerini bir defada yerinden sökebilecek bir kudrete sahiptir.</p>
<p><strong>5)</strong> <strong>Meleklerin korku ile vasfedilmeleridir. Buna birçok husus delalet eder:</strong></p>
<p><strong><em>a)</em></strong> Onlar çok ibadet etmelerine ve kesinlikle küçük günahlara da yönelmemelerine rağmen, sanki ibadetleri bir günahmış gibi, korkar ve ürperirler. Bu hususta Cenab-ı Allah; Kendilerine kahir olan Rablerinden korkarlar &#8220;(Nahl, 50). ve: &#8220;Onlar Allah&#8217;ın korkusundan titrerler&#8221;(Enbiya, 28) buyurmuştur.</p>
<p><em><strong>b)</strong></em> Bu, Allah&#8217;ın şu ayetinde anlatılan husustur: &#8220;Kalblerinden korku giderildiği zaman, &#8220;Rabbiniz ne buyurdu?&#8221; der. Onlar, &#8220;Hakkı&#8221; derler. O, çok yüce, çok büyüktür &#8220;(Sebe, 23). Bu ayetin tefsirinde rivayet edildiğine göre, Cenâb-ı Hak vahyi bildirdiği zaman, onu semavat ehli, zincirin çıplak bir kayaya çarptığında çıkardığı ses gibi işitirler ve korkuya düşerler. Vahiy sona erdiğinde, birbirlerine, &#8220;Rabbimiz ne dedi?&#8221; derler, Hak dedi, O yücedir, büyüktür&#8221; diye cevap verirler.</p>
<p><em><strong>c)</strong></em> Beyhakî, &#8220;Şuabu&#8217;l-İman&#8221; da İbn Abbas (r.a.)&#8217;ın şöyle dediğini rivayet fitti: &#8220;Resulullah (s.a.s.) bir yerde bulunuyordu; yanında da Cebrail (a.s.) vardı. Birden semanın ufku yarıldı; Cebrail (a.s.) sinmeye ve küçülmeye başlayarak, iyice yere yapıştı. Derken, Hz.Peygamber&#8217;in önünde bir melek belirerek, şöyle dedi: Ey Muhammed, Rabbin sana selâm ediyor ve seni, melîk, yani hükümdar bir peygamber olmak ile insan bir peygamber olman arasında muhayyer bırakıyor. Peygamber {s.a.s.) etiyle, Cebrail (a.s.)&#8217;in mütevazıliğine işaret ederek, &#8220;Anladım ki o, bana nasihat ediyor; bunun üzerine ben de, &#8220;kul olan bir peygamber olmayı tercih ederim&#8221; dedim. Bunun üzerine melek göğe yükseldi.. &#8220;Ey Cebrail, bu hususta sana sormak istedim, fakat senin, sana bunu sormaktan beni alıkoyan o halini gördüm.. Ey Cebrail, O kimdi? dedim.</p>
<p>Cebrail, &#8220;O İsrafil idi; Allah onu yarattığı gün o Allah&#8217;ın huzurunda idi. O, bakışlarını yerden kaldıramaz. Çünkü, onunla alemlerin Rabbı arasında yetmiş nur bulunmaktadır. O nurların her biri, kendisine yaklaşan her şeyi yakar. İsrafil (a.s.)&#8217;in önünde Levh-i Mahfuz bulunmaktadır. Cenab-ı Allah, gökteki veya yerdeki herhangi bir şey hakkında O&#8217;na izin verdiğinde, bu Levh, onun alnının hizasına kadar yükselir, o da Levh&#8217;a bakar; eğer bu benimle alakalı bir iş ise, onu bana emreder; Mikail (a.s) ile ilgili bir şey ise, O&#8217;na emreder; eğer ölüm meleğinin işi ise, ona emreder&#8221; dedi.</p>
<p>Ben de &#8220;Ey Cebrail, senin işin neyle ilgilidir?&#8221; deyince, o &#8220;Rüzgarları ve orduları idare ederim&#8221; dedi. Mikail (a.s.)&#8217;in işi nedir? dedim, &#8220;Bitkileri idare eder&#8221; dedi. Ölüm meleğinin işi nedir? dedim, &#8220;Canlan alır; öyle sanıyorum ki, İsrafil ancak kıyamet için indi; bende müşahade etmiş olduğun o hal de, kıyametin kopmasından duyduğum korkudandır.&#8221;</p>
<p>Meleklerin vasfı hususunda Allah&#8217;ın ve Resulullah&#8217;ın sözünden sonra, müminlerin emiri Ali (k.v)&#8217;nin sözünden daha yüce ve daha ulu bir söz yoktur. O, hutbelerinin birinde şöyle demektedir:&#8221; Sonra Cenab-ı Allah, yüce göklerin arasını ayırdı&#8230; Onları her çeşit meleklerle doldurdu&#8230; O meleklerden bir kısmı rükusuz secde etmektedirler; bir kısmı, doğrulmaksızın rükû etmektedirler, bir kısmı hiç yerlerinden ayrılmaksızın saf tutmaktadırlar, bir kısmı, uzanmaksızın Allah&#8217;ı teşbih etmektedirler. Onların ne gözleri uyur, ne akılları yanılır, ne bedenleri gevşer, ne de unutma gafletine düşerler!..</p>
<p>Onlardan kimi de, Allah&#8217;ın vahyinin eminleri, peygamberlerine konuşan diller, Allah&#8217;ın emri ve hükmüyle gelip giden meleklerdir. Kimi, Allah&#8217;ın kullarının muhafızları, cennet kapılarının bekçileridir. Kiminin ayakları süfli yeryüzünde, boyunları ise en yüksek semaları delmiş, uzuvları mıntıkaları aşmış, omuzlan Arş&#8217;ın direklerine münasib, Allah&#8217;ın huzurunda bakışları eğik, onlarla Arş arasına izzet perdeleri ve kudret örtüleri çekilmiş olduğu halde, onlar kanatlarıyla örtünürler, Rablerini tasvir etme vehmine düşmezler, Allah&#8217;a mahlûkatın sıfatlarını vermezler. O&#8217;nu ne mekanlarla sınırlar, ne de O&#8217;na nazirelerle işarette bulunurlar.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 2/240-242.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/meleklerin-vasiflari/">Meleklerin Vasıfları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/meleklerin-vasiflari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Melaike&#8217;nin Sınıfları, Büyük Melekler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/melaikenin-siniflari-buyuk-melekler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/melaikenin-siniflari-buyuk-melekler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 17:38:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cin/Şeytan/Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Melekler]]></category>
		<category><![CDATA[Melaike'nin Sınıfları]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15013</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cenab-ı Hak, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de meleklerin sınıflarını ve vakıflarını zikretmiştir. Meleklerin kısımlarına gelince,bunlardan Birinci kısım: Arşı taşıyan meleklerdir ki Allah Teala onlar hakkında şöyle buyurur: &#8220;O gün Rabbinin Arşını (gökteki meleklerin) üstünde bulunan sekiz (melek) yüklenir&#8221;(Hakka, 17). İkinci kısım: Allah&#8217;ın: &#8220;Melekleri, Rablerini hamd ile tesbih ederek Arşın etrafını kuşatmış halde görörsün&#8221;(Zümer. 75) ayetinde haber verdiği gibi, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/melaikenin-siniflari-buyuk-melekler/">Melaike’nin Sınıfları, Büyük Melekler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/melaikenin-siniflari-buyuk-melekler/attachment/209080/" rel="attachment wp-att-15086"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15086" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/209080.jpg" alt="" width="483" height="242" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/209080.jpg 880w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/209080-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/209080-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/209080-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/209080-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 483px) 100vw, 483px" /></a></p>
<p>Cenab-ı Hak, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de meleklerin sınıflarını ve vakıflarını zikretmiştir. Meleklerin kısımlarına gelince,bunlardan</p>
<p><strong>Birinci kısım:</strong> Arşı taşıyan meleklerdir ki Allah Teala onlar hakkında şöyle buyurur: &#8220;O gün Rabbinin Arşını (gökteki meleklerin) üstünde bulunan sekiz (melek) yüklenir&#8221;(Hakka, 17).</p>
<p><strong>İkinci kısım</strong>: Allah&#8217;ın: &#8220;Melekleri, Rablerini hamd ile tesbih ederek Arşın etrafını kuşatmış halde görörsün&#8221;(Zümer. 75) ayetinde haber verdiği gibi, &#8216;Arş&#8217;ın etrafını kuşatmış olan melekler.</p>
<p><strong>Üçüncü kısım</strong>: Meleklerin en büyükleridir ki, Cenab-ı Hakk&#8217;ın: &#8220;Kim Allah&#8217;a, Allah&#8217;ın meleklerine ve peygamberlerine, Cebrail&#8217;e ve Mikail&#8217;e düşman olursa, bilsin ki Allah kâfirlerin düşmanıdır&#8221;(Bakara,98) ayetinde haber verdiği gibi, Cebrail ve Mikail (a.s.) bunlardandır.</p>
<p><strong>Sonra Hak Teala, Cebrail (a.s.)&#8217;i bazı vasıflarla nitelemiştir:</strong></p>
<p><strong>a)</strong> O, peygamberlere Allah&#8217;ın vahyini getirendir. Bu hususta Cenab-ı Hak, &#8220;O (Kur&#8217;an&#8217;ı), kalbine Ruhu&#8217;l Emin (Cibril) indirdi.(şu&#8217;arâ, 193) buyurmuştur.</p>
<p><strong>b)</strong> Allah Teala, Cebrail (a.s,)&#8217;i Kur&#8217;an&#8217;da diğer meleklerden önce zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: &#8220;De ki: Kim Cebrail&#8217;e düşman olursa&#8230;&#8221;(Bakara, 97). Çünkü o, vahiy ve ilmi getiren, Mikail ise rızıkları ve gıdaları dağıtan melektir. Manevi bir gıda olan ilim, bedeni gıdadan daha şereflidir. Bu sebeble de Cebrail&#8217;in, Mikail&#8217;den daha şerefli olması gerekmiştir.</p>
<p><strong>c</strong>) Allah Teala, Cebrail (a.s.)&#8217;i, kendisinden hemen sonra zikretmiş ve &#8220;Hiç şüphesiz, Allah, Cebrail ve salih müminler O Peygamberin yardımcisıdır&#8221;(Tahrim, 4) buyurmuştur.</p>
<p><strong>d</strong>) Cenab-ı Hak, onu &#8220;Ruhu&#8217;l Kudüs&#8221; diye isimlendirerek, Hz. İsa (a.s.) hakkında şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Hani ben, seni Ruhu&#8217;l-Kuds ile güçlendirmiştim&#8221;{Maide, 110).</p>
<p><strong>e</strong>) O, üzerlerinde alametleri olan bin melek ile Allah dostlarına yardım etti, düşmanlarını da kahretti.</p>
<p><strong>f)</strong> Allah Teala, Cebrail (a.s.)’ı: &#8220;O (Kur&#8217;an) çok şerefli, çetin bir kuvvet sahibi, &#8216;Arş&#8217;ın sahibi (Allah) yanında çok itibarlı, orada kendisine itaat edilen ve güvenilir bir elçinini (getirdiği) kelamdır&#8221;(Tekvir. 19-21) buyurarak altı sıfatla övmüştür. Cebrail (a.s.)&#8217;in elçilik görevi, onun bütün peygemberlere Allah&#8217;ın elçisi olmasıdır. Buna göre bütün nebi ve resuller, Allah katında Cebrail (a.s.)&#8217;in ümmeti ve iyi dostları mesabesindedirler. Çünkü Cenab-ı Hak Cebrail (a.s.)&#8217;i kendisi ile, en şerefli insanlar olan peygamberler (a.s.) arasında vasıta yapmıştır.</p>
<p>Cebrail (a.s.) kuvvetlidir. Çünkü O, Lut kavminin şehirlerini göğe kaldırıp altını üstüne getirmiştir; Allah katında itibarlıdır, zira, Allah: &#8220;Hiç şüphesiz Allah, Cebrail ve salih müminler, O (Peygamberin)&#8217;nun yardımcısidır&#8221;(Tahrim, 4) ayetinde, onun adını kendi isminden sonra getirmiştir; O, itaat edilendir, çünkü, meleklerin önderi ve lideridir. Onun güvenilir (emin) olmasına da Cenab-ı Hakk&#8217;ın: &#8220;O (Kur&#8217;an&#8217;ı) senin kalbine, inzar edicilerden (uyaranlardan) olasın diye, Ruhu&#8217;l-Emin (Cebrail) indirdi (şu&#8217;ara,193) ayeti delalet eder. Meleklerin diğer büyükleri de İsrafil ve Azrail (a.s.)&#8217;dir. Onların varlıkları hadîs ile sabit olmuştur.</p>
<p>Yine hadisle sabit olduğuna göre, Azrail, Cenab-ı Hakk&#8217;tn: &#8220;De ki: Sizleri, sizler için görevlendirilmiş olan ölüm meleği öldürür. &#8220;{Secde, 11) ayetinde bildirdiği ölüm meleğidir. Allah Teala&#8217;nın: &#8220;Sizden birisine ölüm geldiği zaman, elçilerimiz onun canını alır&#8221;(En&#8217;am, 61) ayetine gelince, bu, ruhları almakla görevlendirilmiş başka meleklerin varlığına delalet eder. Ölüm meleğinin ise ruhları almakla görevlendirilmiş melekler gurubunun lideri olması caizdir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: &#8220;Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarım alırken bir görmeliydin&#8221;{Enfal, 50).</p>
<p>İsrafil (a.s.)&#8217;e gelince hadisler onun, &#8220;Sûr&#8217;un sahibi&#8221; olduğuna delalet etmektedir ki Cenab-ı Allah bu hususta şöyle buyurmuştur: &#8221;Sûra (birinci defa) üfürülünce birden Allah &#8216;m diledikleri hariç, göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölürler. Sonra sûra ikinci kez üfürülür. O zaman bir de bakarsın ki (ölüler) ayağa (kalkmış) bakınıp duruyorlar&#8221;(Zümer, 63).</p>
<p><strong>Dördüncü kısım:</strong> Cennet melekleridir. Cenab-ı Hak: &#8220;Melekler her kapıdan onların yanına girerek, &#8216; &#8216;Sabrettiğiniz için, selam size. Burası, dünyanın en güzel bir sonucudur&#8221; derler&#8221;(Rad, 23-24) buyurur.</p>
<p><strong>Beşinci kısım</strong>: Cehennem melekleridir. Bu hususta Cenab-ı Allah şöyle buyurur, , cehennem üzerinde vazifeli ondokuz (melek) vardır. &#8220;Biz o ateşin bekçiliğine meleklerden başkasını memur etmedik&#8221;(Müddessir, 30-31). Bu meleklerin başkanları, Allah Teala&#8217;nın: (Cehennem ehli): Ey Malik, Rabbin bizim işimizi bitirsin (bizi öldürsün) &#8221; diye çığrışırlar&#8221;{Zuhruf,77), ayetinde işaret ettiği gibi, Mâlik isimli melektir. Bunların hepsine ise, Cenab-ı Hakkın da: &#8220;O, kendi meclisini çağırsın, biz de Zebanileri çağırırız&#8221; (Alak, 17-18) buyurduğu gibi, &#8220;Zebani&#8221; denir.</p>
<p>Altıncı kısım: İnsanlar için görevlendirilmiş olan meleklerdir. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;(İnsanın) sağında ve solunda oturan (iki melek) vardır. O insan ne zaman bir söz söylese, yanında hazır bir gözcü vardır&#8221;(Kâf, 17-18); &#8220;Onun (ve her İnsanın) önünde ve arkasında kendisini Allah&#8217;ın emriyle gözetleyecek ta&#8217;kibci (melekler) vardır&#8221;(Ra&#8217;d, 11) ve: &#8220;O Allah kulları üzerinde kahir (kudret sahibi)dir ve size bekçi melekler yollar&#8221;(En&#8217;am, 61).</p>
<p><strong>Yedinci kısım</strong>: Amelleri yazan melekler. Bu, Allah&#8217;ın: &#8220;Muhakkak ki sizin üzerinizde bekçiler, her yaptığınızı bilen şerefli kâtibler vardır&#8221;(infitar, 10-12) ayeti ile bildirdiğidir.</p>
<p><strong>Sekizinci kısım</strong>; Bu dünyanın işleri ile görevlendirilmiş olan meleklerdir ki, Cenab-ı Allah&#8217;ın: &#8220;Saf saf dizilenlere yemin olsun&#8221;{Saftat, 1); &#8220;Savurdukça savuranlara, derken bir yükü taşıyanlara, sonra kolayca akıp gidenlere derken iş bölümü yapan (melek)&#8217;lara yemin olsun ki&#8230; (Zariyat, 1-4) ve &#8220;Boğulmuş ruhları ta derinliklerden söküp (alan meleklere) yemin olsun &#8230;&#8221;(Naziat, 1) ayetlerinde anlatılan melekler bunlardır.</p>
<p>İbn Abbas (r.ahm)&#8217;ın söyle dediği rivayet edilmiştir. Allah Teala&#8217;nın hafaza meleklerinden (insanlara bekçilik yapan meleklerden) başka melekleri de vardır ki bunlar her düşen ağaç yaprağını kaydederler. Sizden birinize çölde bir sıkıntı ve darlık gelirse şöyle seslensin: &#8220;Ey melekler! Allah&#8217;ın kullarına yardım ediniz ki Allah da sizlere merhemet etsin.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 2/236-240.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/melaikenin-siniflari-buyuk-melekler/">Melaike’nin Sınıfları, Büyük Melekler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/melaikenin-siniflari-buyuk-melekler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytan Nasıl Vesvese Verir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytan-nasil-vesvese-verir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytan-nasil-vesvese-verir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Apr 2017 13:23:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cin/Şeytan/Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan Nasıl Vesvese Verir?]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan'ın Varlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytanları Cisim Olarak Düşünenler]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14619</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birinci Soru: Şeytanın, insanın uzuvlarının içine girip, ona vesveseler atabilmesi nasıl düşünülebilir? Bu makul müdür? Cevap: Alimlerin melekler ve şeytanlar hakkında iki görüşü bulunmaktadır: Birinci Görüş: Allah&#8217;ın dışında bulunan varlıklar, aklî taksimata göre üç kısımdırlar: 1) Mütehayyiz (mekân tutmuş), 2) Mütehayyiz varlığa hulul etmiş, 3) Ne mütehayyiz ne de mütehayyize hulul etmiş olmayan. Bu üçüncü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytan-nasil-vesvese-verir/">Şeytan Nasıl Vesvese Verir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/seytan-nasil-vesvese-verir/i26-2/" rel="attachment wp-att-14672"></a></p>
<p><strong>Birinci Soru:</strong> Şeytanın, insanın uzuvlarının içine girip, ona vesveseler atabilmesi nasıl düşünülebilir? Bu makul müdür?</p>
<p><strong>Cevap</strong>: Alimlerin melekler ve şeytanlar hakkında iki görüşü bulunmaktadır:</p>
<p><strong>Birinci Görüş:</strong> Allah&#8217;ın dışında bulunan varlıklar, aklî taksimata göre üç kısımdırlar:</p>
<p><strong>1)</strong> Mütehayyiz (mekân tutmuş),</p>
<p><strong>2)</strong> Mütehayyiz varlığa hulul etmiş,</p>
<p><strong>3)</strong> Ne mütehayyiz ne de mütehayyize hulul etmiş olmayan.</p>
<p>Bu üçüncü kısmın mevcut olduğunu söylemenin yanlışlığına dair kesin bir delil bulunmamaktadır. Aksine, doğru olduğunu kabule dair pekçok delil mevcuttur. İşte, ervah (ruhlar) olarak isimlendirilenler, bu kısma dahildirler. Bu ruhlar eğer temiz ve mukaddes iseler, kudsî ruhlar alemindendirler ki, bunlar meleklerdir. Ama habis, serlere, bedenler âlemine ve karanlık mekânlara davet ediyor iseler, onlar da şeytanlardır.</p>
<p><strong>Bunu iyice kavradığın zaman deriz ki:</strong> Bu duruma göre şeytan, bedenin içine girme ihtiyacını duyan bir cisim değildir; aksine o, fiilferi habis ve kötü, şer ve kötülük üzere yaratılmış olan ruhanî bir cevherdir. İnsan nefsi de bunun gibidir. Bu duruma göre, bu ruhlardan herhangi bir şeyin, herhangi birisinin, insani nefs cevherine çok çeşitti vesveseler ve batıl şeyler atıvermesi uzak bir ihtimal değildir. Alimlerden birisi bu konuda, ikinci bir ihtimal daha zikretmiştir ki, bu da şudur; Beşerin nefs-i natıkaları çeşit bakımından muhteliftirler. Onlar, çok çeşitli grupturlar. Onlardan her kısım, bizzat semavî ruhlardan birinin yönetimi altındadır. Beşerî nefislerin bir grubu, güzel ahlâklı, fiilleri iyi, mutluluk, sevinç ve kolaylıkla muttasıftırlar. Bunlar, semavî ruhlardan muayyen bir ruha müntesiptirler. Bu nefislerin diğer grubu ise, hiddet, kuvve-i gazabiyye, katılık, herhangi bir şeye aldırmamak ile muttasıftırlar. Bunlar ise, semavî ruhlardan başka bir ruha müntesiptirler.</p>
<p>İşte bu beşerî ruhlar, o semavî ruhların çocukları, onlardan meydana gelmiş yavrular ve onlardan neşet etmiş dallar gibidirler. Onu kendi maslahat ve faydasına olan şeyle irşâd etme işini üstlenmiş olan, işte bu semavî ruhtur. Uyku ve uyanıklık hallerinde onlara ilhamlar veren işte odur!.. Kudema (önceki) alimler bu semavî ruha, et-tabilu&#8217;ttâm !(eksiksiz-kusursuz tabiat) adını veriyorlardı. Şüphesiz, asııl ve kaynak olan bu semavî ruhun, pekçok dalları ve sayısız şubeleri bulunuyor.</p>
<p>Bunların tamamı da, bu insanın ruhu cinsindendir. Bunlar, birbirlerine benzediklerinden ve aynı cinsten olduklarından dolayı da, kendilerine uygun düşen ameller ve karakterlerine münasip olan fiiller konusunda birbirlerine yardım etmektedirler. Sonra bunlar hayırlı, temiz ve güzel iseler, melektirler ki, bunların yardımına &#8220;ilham&#8221; adı verilir; eğer kötü, habîs ve amelleri de çirkin ise, bunlar şeytanlardırlar ki, onların bu iane ve yardımlarına &#8220;vesvese&#8221; adı verilir.</p>
<p>Alimlerden birisi, bu konuda üçüncü bir ihtimal daha zikretmiştir: Buna göre, beşerî nefisler ve insanî ruhlar, bedenlerini terkettikleri zaman, o bedenlerde kesbetmiş, kazanmış oldukları o sıfatlar konusunda kuvvetlenmiş ve bu hususta mükemmelleşmiş olurlar. Ayrılan nefsin terkettiği bedene benzeyen başka bir bedende, o ayrılan nefse benzeyen başka bir nefis meydana geldiği zaman ise bu beden ile, daha önce, onu terketmiş olan nefsin bedeni olan o şey arasında bulunan benzerlikten dolayı, ayrılmış olan o nefis ile bu bu beden arasında bir tür münasebet ve alâka meydana gelir.</p>
<p>Böylece de, ayrılmış olan o nefsin bu bedenle sıkı bir münasebeti olmuş olur. Bundan dolayı da, daha önceki ayrılmış olan nefis, bu bedene tutunmuş olan nefse benzerlikten dolayı, fiil ve hallerinde yardımcı ve destekçi olmuş olur. Sonra bu, hayır ve bereket konularında olursa, bir ilham; şer konularında olursa, bir vesvese olmuş olur.</p>
<p>Binâenaleyh bütün bunlar maddeden ve mekân tutmaktan uzak, kudsî, ruhanî birtakım varlıkların, cevherlerin varlığının kabul edilmesi görüşüne dayanan, muhtemel birtakım izahlardır. Temiz ve pis ruhların varlığıyla ilgili hüküm, kadîm felsefecilerin üstadları nezdinde de muteber ve yaygın bir görüştür. Binâenaleyh onların, bu tür şeyleri, bizim şeriatimizin sahibi olan Hz. Muhammed nezdinde de kabul olunmasını yadırgamamaları gerekir.</p>
<p><strong>Şeytanları Cisim Olarak Düşünenler</strong></p>
<p><strong>İkinci Görüş:</strong> Bu &#8220;Şeytanların, mutlaka cisim olmaları gerekir&#8221; şeklindeki görüştür. Biz diyoruz ki: Böyle olması halinde onların, kesif (katı) maddeler olduğunun söylenmesi imkânsız olur. Aksine onların, latîf birtakım cisimler olduğunu söylemek gerekir ki, Allah Teâlâ onları çok özel bir biçimde halketmiştir. Bu da, onların latîf olmalarının yanı sıra, dağılmayı, parçalanmayı, bozulmayı ve yok olmayı kabul etmemeleridir. Latîf olan kütlelerin, kesif olan maddelerin içine girmesi uzak ihtimal sayılmaz. Baksana, insan ruhu, latîf bir cisimdir. Ama o, buna rağmen, insanın batınının derinliklerine nüfuz edebilmiştir.</p>
<p>Binâenaleyh, insan bunları düşündüğünde, pekçok çeşit latîf cisimlerin, insanın içine girebilmesini nasıl imkânsız görebilir? Ateşin kütlesi, kömürün kütlesine; gül suyu, gül yaprağına; susam yağı, susamın maddesine sirayet etmemiş midir? İşte olay, burada da böyledir. Bütün bu anlattıklarımızla, cinlerin ve şeytanların varlığını kabul etmenin, akılların imkânsız göremiyeceği ve delillerin iptal edemiyeceği bir hakikât olduğu; inkârda ısrar etmenin de, ancak bir cehaletin ve akıl noksanlığının neticesi olduğu ortaya çıkmış olur.</p>
<p>Şeytanların varlığına dair, hüküm genel olarak sabit olunca, biz deriz ki, daha uygun ve () gerçek olan şöyle denilmesidir: Bu görüşe göre melekler, nurdan; şeytanlar ise dumandan ve alevden yaratılmışlardır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, İblisi de, daha önce çok zehirleyici olan ateşten yarattık&#8221; (Hicr, 27) buyurmuştur. Bu söz, felsefecilerin otoriteleri nezdinde de meşhur olan görüştür. Binâenaleyh onu, şeriatimizin sahibi olan Hz. Muhammed bildirdiğinde, akıldan uzak sayıp kabul etmemek nasıl uygun düşebilir?</p>
<p><strong>İkinci Soru:</strong> Niçin şeytan, &#8220;O halde kusuru bana yüklemeyin, kendinizi kınayın&#8221; demiştir? Halbuki şeytanın kendisi de, o batıl vesveseye yönelmesinden dolayı kınanmıştır.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Şeytan bu ifadesiyle, &#8220;yaptıklarınızdan dolayı beni kınamayın. Kendinizi kınayın, zira sizler, sizin için Alla ´ın hidâyetini sağlayan şeyden yüz çevirdiniz&#8221; manasını kastetmiştir.</p>
<p>Daha sonra Cenâb-ı Hak, şeytanın &#8220;Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz&#8221; dediğini nakletmiştir</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 13/ 541-542</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytan-nasil-vesvese-verir/">Şeytan Nasıl Vesvese Verir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytan-nasil-vesvese-verir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir Azabı ve Münker-Nekir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 11:49:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cin/Şeytan/Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[BeyâzîzâdeAhmed Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı ve Münker-Nekir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6432</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebû Hanîfe el-Fıkhu’l-ekber’de dedi ki;Kabirde ruhun kula iade edilmesi, kabrin sıkıştırması ve azabı bütün kafirler ve müslümanlardan günahkâr olanların bir kısmı için haktır, mümkündür ve vakidir. Ebû Hanîfe el-Vasiyye’de dedi ki: Hakkında hadisler bulunması dolayısıyla kabirde, Münker ve Nekir’in sualleri hak ve vakidir. el-Fıkbul-ebsat’ta ise şöyle dedi: Kim kabir azabını tanımıyorum, derse o, helâk olacak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir/">Kabir Azabı ve Münker-Nekir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6433" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images4.jpg" alt="Kabir Azabı ve Münker-Nekir" width="348" height="217" /></a></strong></p>
<p><strong>Ebû Hanîfe el-Fıkhu’l-ekber’de dedi ki;</strong>Kabirde ruhun kula iade edilmesi, kabrin sıkıştırması ve azabı bütün kafirler ve müslümanlardan günahkâr olanların bir kısmı için haktır, mümkündür ve vakidir.</p>
<p><strong>Ebû Hanîfe el-Vasiyye’de dedi ki:</strong> Hakkında hadisler bulunması dolayısıyla kabirde, Münker ve Nekir’in sualleri hak ve vakidir. el-Fıkbul-ebsat’ta ise şöyle dedi: Kim kabir azabını tanımıyorum, derse o, helâk olacak olan pis Cehmiyye zümresindendir. Çünkü o, Yüce Allah&#8217;ın kabir azabını kastederek: &#8220;Onlara iki defa azap edeceğiz”ve &#8220;Zulmedenler için bundan ayrı bir azap daha vardır.&#8221;sözlerini inkâr etmektedir. Eğer bir kimse derse ki &#8220;Ben ayete inanıyorum fakat onun te’vil ve tefsirine inanmıyorum&#8221; küfre girer. Çünkü Kuran’dan bazı ayetlerin tevili, tenzilinin aynıdır. Eğer onu inkâr ederse kafir olur.</p>
<p>Ebû Hanîfe Harisi ve Belhî’nin rivayetlerinde dedi ki; Bana Alkame b. Mersed, Sa’d b. Ubeyde’den, o Berâ b. Âzib’den (r.a) rivayet etti;</p>
<p><strong>Hz. Peygamberim (s.a.v) şöyle buyurduğunu söyledi:</strong> “Mümin kabre konulduğu vakit ona melek gelir, oturtur ve “Rabbin kim?&#8221; diye sorar. O, “Allah” der. “Peygamberin kim?&#8221; diye sorar, “Muhammed” der. “Dinin ne?” diye sorar, o, “Islâm” der. Kabri genişletilir ve cennetteki mekânını görür. Ölü kafir ise melek onu oturtur ve: “Rabbin kimdir?” diye sorar, o bir şey kaybetmiş gibi “hah! Bilmiyorum” der. “Melek:   Peygamberin kimdir?” diye sorar. O, bir şey kaybetmiş gibi “hah! Bilmiyorum” der. Melek: “Dinin nedir?” diye sorar, o bir şey kaybetmiş gibi “hah! Bilmiyorum” der. Bunun üzerine kabri daraltılır ve cehennemdeki yerini görür. Sonra ona cinlerin ve insanların dışında her şeyin duyacağı bir darbe vurur.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v) bu sözlerden sonra: “Allah kesin bir söz ile inananları dünya ve ahirette sabit kılar ve zalimleri sapıttırır. Allah dilediğini yapar.” ayetini okumuştur.</p>
<p><strong>Ebû Hanîfe dedi ki:</strong> Bana Heysem b. Habib es-Sayrafı, Hasan el- Basrî’de, Ebû Hüreyre&#8217;den, Hz. Peygamberden (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Kim Cuma günü ölürse, kabir azabından korunur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Beyâzîzâde</em>Ahmed Efendi,Ebu Hanife&#8217;nin İtikadi Görüşleri</p>
<p>M.Ü. İLAHİYAT FAK. VAKFI</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir/">Kabir Azabı ve Münker-Nekir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-azabi-ve-munker-nekir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bütün Melekler Günahsızdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/butun-melekler-gunahsizdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/butun-melekler-gunahsizdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 22:00:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cin/Şeytan/Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[İblis Kıssası]]></category>
		<category><![CDATA[Hârût ile Mârût Kimseye Büyü Öğretmedi]]></category>
		<category><![CDATA[Hârût ile Mârût Melek mi]]></category>
		<category><![CDATA[Hârut ve Mârût Kıssası]]></category>
		<category><![CDATA[Hârut ve Mârût Kıssasının Mâhiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3638</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bazı âlimler ise, meleklerin masum okluğunu gösteren bu ve ben-zeri avdetlerin  sadece onlann peygamberleri ve Cenâb-ı Hakk a yakın mertebede bulunanlarıyla ilgili olduğunu söylemişlerdir. Diğer meleklerin mâsum olmadığını söylerken de tarihçilerin ve müfessirlerin, meleklerin de günah işlediğine dâir zikrettiği bazı rivayetlere dayanmışlardır. İnşallah biz bu rivayetleri az sonra bu bahiste ete ahp değerlendireceğiz. Ancak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/butun-melekler-gunahsizdir/">Bütün Melekler Günahsızdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/peygamber-efendimize-saygi-ve-hurmet-gostermek/sifa-i-serif-serhi_1/" rel="attachment wp-att-10728"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10728" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1.jpg" alt="peygamberler küçük günah işler mi" width="358" height="444" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1.jpg 403w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1-242x300.jpg 242w" sizes="(max-width: 358px) 100vw, 358px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bazı âlimler ise, meleklerin masum okluğunu gösteren bu ve ben-zeri avdetlerin  sadece onlann peygamberleri ve Cenâb-ı Hakk a yakın mertebede bulunanlarıyla ilgili olduğunu söylemişlerdir. Diğer meleklerin mâsum olmadığını söylerken de tarihçilerin ve müfessirlerin, meleklerin de günah işlediğine dâir zikrettiği bazı rivayetlere dayanmışlardır. İnşallah biz bu rivayetleri az sonra bu bahiste ete ahp değerlendireceğiz.</p>
<p>Ancak burada şu kadarını söyleyelim ki, bütün meleklerin masum ve günahsız okluğu görüşü en doğru görüştür. Melekler, Allah katında yüce mertebelere sahiptir. Onlar kendilerini bu mertebeden aşağı düşürecek kusurlardan münezzehtir.</p>
<p>Bir hocamızın kitabında bu konuda şöyle dediğini gördüm: Bütün meleklerin masum ve günahsız olduğuna dâir bu kadar âyet ve hadis varken, bir âlimin bu konuda aynca söz söylemesine gerek yoktur.</p>
<p>Ben de şöyle diyorum: Bundan önceki bahiste peygamberlerin gü-nahlardan korunduğuna dâir söylediğimiz şeyler (üç fayda başlığıyla an-latılanlar). meleklerin günahsızlığı konusunda da geçerlidir. Şu farkla ki, peygamberlerin sözlerine ve davranışlarına ittibâ etmek gerekli olduğu hâlde, meleklerin söz ve davranışları hakkında bilgimiz olmadığı için onlara uymakla yükümlü değiliz.</p>
<p><strong>Hârût ve Mârût Kıssası</strong></p>
<p>Bütün meleklerin günahsız olmadığını söyleyenlerin ileri sürdüğü de-bilerden biri Hârût ve Mârût kıssasıdır. Onlar, Hârût ve Mârût hakkında tarihçilerin söylediği ve bazı müfessirlerin naklettiği bilgilere dayanır, Hz Alî ile Abdullah ibni Abbâs tan rivâyet edilen onlara dâir haberleri ve imtihan edilişlerini zikrederler.</p>
<p>Ey okuyucu! Allah seni rızâsına uygun işler yapmaya muvaffak kılsın! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden bu konuya dâir nakledilen sahîh veya zayıf hiçbir rivâyet yoktur.(İbn Kesir,Tefsirul Kuranil Azim,1,354)</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Bu konuda Ahmed ibni Hanbelin Müsnedinde ve İbni Hibbâmn es-Sahih&#8217;inde ve daha başka hadis kitaplarında nakledilen şöyle bir rivâyet vardır: Abdullah ibni Ömer radıyailahu anhümânın Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemden rivâyet ettiğine göre Allah Teâlâ Hz. Âdem’i yeryüzüne indirince melekler O’na: “Ey Rabbimiz! Biz Seni hamdederek tesbîh ve takdis edip dururken. orada bozgunculuk edip kan dökecek birini mi ya-ratacaksın?’ demişler; Allah da onlara: Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurmuştu.”’ O zaman melekler: “Ey Rabbimiz! Biz sana Âdemoğlu’ndan daha itaatkarız&#8221; deyince Cenâb-ı Hak meleklere: “öyleyse içinizdeki en değerli meleklerden ikisini seçiniz de onlar yeryüzüne indirilsin, o zaman onların ne yapacağına bakalım” buyurdu. </em></p>
<p><em>Melekler Hârût ile Mârût’u seçtiklerini söyleyince onlar yeryüzüne indirildiler. Bunun ardından Zühre yıldızı (Çoban yıldızı) en güzel kadın kılığına sokuldu ve onların karşısına çıkarıldı. Zühre, Hârût ile Mârût&#8217;un yanma gelince, bunlar ona sahip olmak istediler. O da: “Siz Allaha şirk koşmadıkça istediğinizi yapmam!” dedi. Onlar da: “Biz aslâ Allah’a şirk koşmayız.” dediler. Zühre onların yanından ayrıldı, kucağında bir çocukla birlikte geri döndü. Onlar yine Zühre ile beraber olmak istediler. Bu defa Zühre: “Siz bu çocuğu öldürmedikçe istediğinizi yapmayacağım!” dedi. Onlar yine: “Vallahi biz onu kesinlikle öldürmeyiz.” dediler. Zühre tekrar onların yanından ayrıldı ve bir kadeh içkiyle geri döndü. </em></p>
<p><em>Hârût ile Mârût yine ona sahip olmak istediler. O zaman Zühre: “Şu içkiyi içmedikçe isteğinizi yerine getirmem!” dedi. (İçki içmenin daha hafif bir günah olduğunu düşünen) Hârût ile Mârût o içkiyi içip sarhoş oldular. Zühre ile ilişkide bulundular, o çocuğu da öldürdüler. Hârût ile Mârût ayılıp kendilerine gelince, kadın onlara: “Kesinlikle yapmayız dediğiniz şeylerin hepsini sarhoş olunca yaptınız!” dedi. Bunun üzerine Hârût ile Mârût dünya azabı ile âhiret azabından birini seçmekte serbest bırakıldılar, onlar da dünya azabını tercih ettiler.”</em></p>
<p><em>Bu rivâyeti değerlendiren âlimler, özellikle de îbni Kesîr Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden böyle bir rivâyetin gelmediğini söylemiş, Abdullah ibni Ömer’in bunu Peygamber Efendimiz’den değil, İsrâiloğullarından kıssalar nakletmesiyle bilinen Kâ‘bü’l-Ahbâr’dan rivâyet ettiğini ve bu rivâyetin doğru olduğunu söylemişlerdir</em>.</p>
<p>Ayrıca bu mesele kıyasla halledilebilecek bir konu da değildir.</p>
<p>Hârût ve Mârût hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen olayın yorumu hakkında müfessirler ihtilâf etmişlerdir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Bu olay Kur an-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: “Onlar, Süleymân’ m saltanatı konusunda şeytanların uydurduğu yalanlara uydular. Oysa Süleymân hiçbir zaman kâfir olmadı. Fakat insanlara büyü yapmayı, Bâbil’de Hârût ve Mârût adlı meleklere indirilen bilgileri öğreten o şeytanlar kâfir oldular. Halbuki o iki melek: “Biz insanları denemek için gönderildik, sakın büyü yaparak kâfir olma!” demeden kimseye bir şey öğretmezlerdi.</em></p>
<p><em>Onlar ise bu iki melekten karı ile kocanın arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Oysa onlar Allah’ın izni olmadıkça o büyü ile hiç kimseye zarar veremezler. Fakat onlar kendilerine yarar değil zarar getirecek şeyleri belliyorlardı. Ve elbette onlar, büyüyü satın alan kimselerin âhirette hiçbir nasibi olmadığını da çok iyi biliyorlardı. Kendilerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar. Keşke bunu da bilselerdi.(Bakara,102) Kâdî İyâz, bu âyet-i kerîmeyi bahsimizin ilerleyen kısımlarında tefsir edecektir.</em></p>
<p>Bu konuda müfessirlerden birinin söylediğini diğeri kabul etmemiş, bir kısmının söylediğini de birçok Selef âlimi kabul etmemiştir. Konuyu bu bahiste geniş bir şekilde ele alacağız. Bu konudaki haberler Yahudilerin uydurmaları olup onların kitaplarından nakledilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de onların bu konuyu uydurup Süleymân aleyhisselâma nisbet ettiklerini ve onu kâfirlikle suçladıklarını bildirmiştir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Yahudiler Hz. Süleymân’ı hiç sevmezlerdi. Onun Resûl-i i Ekrem’in dediği gibi bir peygamber değil, büyü ile olağanüstü güçler elde eden, hayvanlara ve cinlere söz geçiren bir hükümdâr olduğunu ileri sürerlerdi. Bunun sebebi, Hicr sûresinin 18. âyetinde belirtildiği üzere şeytanlar, Allahın emirlerini birbirine aktaran meleklerden j kulak hırsızlığı yaparak yarım yamalak duydukları bir şeye yüz yalan katarak onları kâhin dostlarına iletirlerdi. Onlar da gaybdan haber veriyoruz diye insanları kandırırlardı.  Süleymân aleyhisselâm onların sırlarının ya- j zıh olduğu bilgileri ele geçirdi ve bunları tahtının altına gömdü. Onun vefatından sonra şeytanlar, bu gömülü bilgileri ortaya çıkardılar ve onu insanlara “Süleymânın  eşsiz hâzinesi (büyüsü)” diye sundular.  Âyette Allah Teâlâ, onların bu iddialarının hiçbir kıymeti ve esası bulunmadığını belirtmektedir.</em></p>
<p>Hârût ve Mârut kıssasında birçok çirkinlik bulunmaktadır. İnşallah biz bu çirkinlikleri ortaya çıkaracağız ve olayın üzerindeki perdeyi kaldıracağız.</p>
<p><strong>Hârut ve Mârût Kıssasının Mâhiyeti</strong></p>
<p>Âlimler ve müfessirler bu kıssada birçok bakımdan ihtilâfa düşmüşlerdir:</p>
<p>İlk ihtilâf ettikleri şey, Hârût ile Mârût’un iki melek mi, yoksa iki insan mı olduğu konusudur.</p>
<p>Âyet-i kerîmedeki “iki melek” ifâdesiyle kastedilen Hârût ile Mârût mudur?</p>
<p>Âyet iki melek anlamında “melekeyn” diye mi, iki padişah anlamında “melikeyn” diye mi, yoksa her iki şekilde birden mi okunacaktır?</p>
<p>Yine “vemâ ünzile ale’l-melekeyni” âyeti ile “vemâ yüallimâni min ahadin&#8217; âyetlerindeki “mâ” harfleri nâfiye midir, yoksa mevsûle midir?</p>
<p><strong>Şerh</strong>&#8220;“<em>Mâ” harfleri nâfiye olursa, meleklere sihir indirilmediği ve onların kimseye sihir öğretmediği anlamı çıkar; mevsûle olursa, onlara sihir indirildiği ve insanlara sihir öğrettikleri anlamı çıkar.</em></p>
<p>Müfessirlerin büyük çoğunluğu şöyle demiştir: Allah Teâlâ insanları iki meleğin onlara sihir öğretmesi yoluyla imtihan etmiştir. Buna göre sihir yapmak insanı dinden çıkarır; sihir yapmanın helâl olduğunu düşünerek sihir öğrenip yapanlar kâfir olur; sihir öğrenip yapmayanlar ise hayatlarını mümin olarak sürdürürler.  Nitekim Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de, meleklerin büyü yapmayı öğrenmek isteyenlere;</p>
<p>“Biz insanları denemek için gönderildik, sakın büyü yaparak kâfir olma!”  dediklerini belirtmektedir. Melekler sihir öğrenmeye gelen insanlara sihri öğretmeden önce onları şöyle uyarırlardi:</p>
<p>“Sakın sihir öğrenip yapmayın! Sihir, kan kocayı birbirinden ayırır; sihir hilesine başvurmayın: Bakınız bu sihir çok kötü bir şeydir, sakın sihir yapıp da kâfir olmayın!” derlerdi.</p>
<p><strong>Hârût ile Mârût Kimseye Büyü Öğretmedi</strong></p>
<p>Şu hâle göre bu iki meleğin sihrin kötülüğünü anlatarak insanları uyarmaları, Allah’ın emrini uygulamaktan ibarettir. Onların Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine emrettiği şeyi yapması günah değildir. Başkalarının sihri öğrenip yapmaları ise kendileri için bir imtihândır.</p>
<p>Tebe-i tâbiîn âlimlerinden Abdullah ibni Vehb’in  rivâyet ettiğine göre, bazı kimseler, tâbiîn âlimlerinden Hâlid ibni Ebî îmrân’ın yanında Hârût ile Mârût’tan bahsettiler ve onların insanlara büyü yapmayı öğrettiklerini söylediler. Bunun üzerine Hâlid ibni Ebî İmrân: “Biz o melekleri böyle bir şey yapmaktan tenzîh ederiz.” dedi. O zaman orada bulunan biri Bakara sûresinin 102. âyetini okuyarak, “Hârût ile Mârût’a indirilen bilgilerden” söz edince, bu ünlü âlim ona cevap olarak: “O meleklere böyle bir bilgi indirilmedi.” dedi.</p>
<p>Görüldüğü üzere Hâlid ibni Ebî İmrân&#8217;ın yanında bulunan kimseler. Hârût ile Mârût’un, kendilerinden sihir yapmayı öğrenmek isteyenlere büyünün küfür olduğunu söylemek ve Allah Teâlâ’nın insanları sihir ile çetin bir imtihâna tâbi tuttuğunu belirtmek şartıyla isteyenlere sihir yapmayı öğretmelerine izin verildiğini söylüyorlar, Hâlid ibni Ebî İmrân da onlara, Hârût ile Mârût’un kimseye sihir öğretmediğini kesin bir dille ifâde ediyor. Hâlid ibni Ebî Imrân çok büyük bir âlim olarak o iki meleği büyük günah işlemekten tenzîh etmişken, biz onları konuyla ilgili haber ve hikâyelerde anlatıldığı şekilde küfre düşecek işler yapmaktan nasıl tenzîh etmeyiz?</p>
<p>Hâlid ibni Ebî İmrân’ın “vemâ ünzile ale’l-melekeyni” âyetindeki “mâ” harfini nâfiye (olumsuzluk edâtı) kabul ederek âyeti: “O meleklere böyle bir bilgi indirilmedi” şeklinde açıklaması Abdullah ibni Abbâs radıyallahu anhümâdan nakledilmektedir.</p>
<p><strong>Bu Kıssanın En Uygun Tefsiri</strong></p>
<p>Endülüslü kırâat âlimi Ebû Muhammed Mekkî bin Ebî Tâlib  de (v. 437/1045) der ki:</p>
<p>&#8211;</p>
<p>“İbni Abbâs’tan nakledilen bu görüşe göre,&#8221;vema unzile alalmelekyni bibabil harute vemarut&#8221;âyetindeki ‘mâ’ harfi olumsuzluk edâtı (nâfiye) kabul edildiği takdirde,“Süleymân hiçbir zaman kâfir olmadı.”</p>
<p>ifâdesini şöyle anlamak gerekir: Şeytanların uydurduğu, Yahudilerin de onlardan öğrenip yaptığı sihri Hz. Süleymân hiçbir zaman yapmadı ve dolayısıyla küfre girmedi. “Meleklere indirilen bilgiler” âyetinde sözü edilen melekler Cebrâil ile Mîkâil’dir. Yahudiler sihri getiren meleklerin Cebrâil ve Mîkâil olduğunu ileri sürmüşler, sihri hazırlayıp Hz. Süleymân’ın tahtının altına gömmüşler, sonra da onun saltanatını sihirle yürüttüğünü iddia etmişlerdir. Allah Teâlâ ise Yahudilerin yalan söylediğini âyet-i kerîme ile ortaya koymuştur. ”</p>
<p>Sihir yapmayı öğretenlerin şeytanlar olduğu âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyurulmaktadır: “Bâbil’de Hârût ve Mârût adlı iki meleğe indirilen bilgileri öğreten o şeytanlar kâfir oldular.”</p>
<p><strong>Hârût ile Mârût Melek mi, İnsan mı?</strong></p>
<p>Bazıları âyette zikredilen Hârût ile Mârût’un iki melek değil, sihir öğrenen iki adam olduğunu söylemiştir.</p>
<p>Ünlü tabiîn âlimi Hasan-ı Basrî de (v. 110/728) “vemâ ünzile ale’l-me- lekeyni” âyetini “melikeyni” şeklinde okuyarak Hârût ile Mârût’un Bâbilli iki zâlim kral olduğunu söylemiştir. Bu okuyuşa göre “mâ” harfi nâfiye (olumsuzluk edatı) değil mevsûle olmuş olur.</p>
<p>Ashâb-ı kirâmdan olan Abdurrahman ibni Ebzâ  da (v. 70/689 civan) &#8220;melekeyni” kelimesini “melikeyni” şeklinde okumuş ve o bu meliklerin Hz. Dâvûd ve Süleymân olduklarını söylemiştir. Bu durumda “mâ” yine nâfiye (olumsuzluk edatı) olmuş olur.</p>
<p>Tefsir âlimi ve Hanefî fakihi Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin (v. 373/973) söylediğine göre o iki adam (o iki melik), Isrâiloğulları’ndan iki kraldı ve Allah Teâlâ onların yüzünü başka bir şekle soktu (meshetti).</p>
<p>Kelimenin “Melekeyni” şeklinde okunması meşhûr, ancak “melikeyni” şeklinde okunması kabul görmeyen (şâz) bir kırâat şeklidir. Bu âyetin, yukarıda geçtiği üzere Ebû Muhammed Mekkî bin Ebî Tâlib in söylediği şekilde tefsir edilmesi uygundur. Çünkü bu yorum, melekleri günah işle-mekten tenzîh eden, onların hiçbir kötülük yapmayacağını belirten ve onların tertemiz olduğunu ortaya koyan bir yorumdur. Nitekim Allah Teâlâ melekleri “tertemiz”,  “saygın ve itaatkâr”,  “hiçbir emrinde Allah&#8217;a isyân etmeyen” varlıklar diye nitelemiştir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Yukarıdan beri söylenenleri Aliyyul-Kârî şöyle özetle­ttin Âlimlerimiz;</em></p>
<p><em>Ayet-i kerîme “melekeyn” diye okunduğunda, Hârût ile Mârût’un kastedildiğini söylemişlerdir (Bu durum­da “mâ” mevsûledir).</em></p>
<p><em>* Âyet-i kerîme “melekeyn” diye okunduğunda Cebrâil ile Mîkâilin kastedildiğini söylemişlerdir (Ancak bu durumda “mâ” nâfıyedir).</em></p>
<p><em>*Âvet-i kerime “melikeyn” diye okunduğunda Hz. Dâvûd ile Hz. Sülevmânın kastedildiğini söylemişlerdir (Bu durumda da “mâ” nâfıyedir.)(Nesimü&#8217;r riyaz(Ata),VI,14)</em></p>
<p><em>Şifâ-i Şerif şârihlerinden Şihâbüddîn el-Hafâcî, melekle­rin mâsûmiyeti bahsinin sonunda, Kâdî îyâz’ın “Bu ko­nuda güvenilir hiçbir rivâyet olmadığına” dâir görüşü­ne itiraz etmektedir. İbni Hacer el-Askalânî ile İmâm Süyûtînin Hârût ile Mârûta dâir rivâyetleri inceledik­lerini ve bunlar arasından senedi sahih rivâyetler tesbit ettiklerini hatırlatmakta, meleklerin hiçbir günah işle­meyeceğini, yalnız burada farklı bir durum söz konusu olduğunu belirterek şunları söylemektedir: Allah Teâlâ meleklere yeryüzünde bir halîfe yaratacağını söylediği zaman onlar işin mâhiyetini anlamak üzere: “Biz Seni hamdederek teşbih ve takdis edip dururken, orada boz­gunculuk edip kan dökecek birini mi yaratacaksın?” de­mişler, Cenâb-ı Hak da onlara: “Şâyet insandaki şehvet duygusunu size de versem, siz de onlar gibi olursu­nuz” buyurmuş, meleklerin buna hayret etmeleri üze­rine, Allah Teâlanın bunu denemek için aralarından iki melek seçmelerini istemiş, Hârût ile Mârût bunun üzerine seçilmiş, onlar insan kılığına sokularak kendi­lerine şehvet duygusu verilmiş, yeryüzüne indirildikle­ri zaman da Zühre’yi görünce imtihânı kaybetmişlerdir.</em></p>
<p><em>Denemeye tâbi tutulan Hârût ile Mârût o sırada beşer özelliğine sahip oldukları için, onların hatâsı melekle­re mâledilemez.</em></p>
<p><strong>İblis Kıssası</strong></p>
<p>Meleklerin günah işlediğini söyleyenlerin öne sürdüğü hususlardan biri de İblis kıssasıdır.  Onlar İblîs’in meleklerden, meleklerin başkanlarından. Cennet in bekçilerinden biri olduğunu, buna benzer başka meziyetlere de sahip bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Şeytanın meleklerden olduğunu söylerken de “O zaman meleklere ‘Âdem’e secde edin&#8217; dediğimizde Iblis&#8217;ten başka hepsi derhal secdeye kapandı.”  âyetindeki ‘iblis ten başka hepsi&#8221; şeklindeki istisnaya dayandılar. Âlimler, İblîs’in meleklerden olduğu konusunda da ittifak etmediler; hattâ âlimlerin büyük çoğunluğu bu görüşü reddettiler. Her biri tabiîn neslinin ünlü âlimlerinden olan Hasan-ı Basrî . Katâde bin Diâme es-Sedûsî ve Zeyd ibni Eşlem : “Hz. Âdem insanlann atası olduğu gibi, İblîs de cinlerin atasıdır&#8221; dediler.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Ayet-i kerîmede İblîs hakkında: “O cinlerdendi” buyurulması, İblîs’in Hz. Âdem’e neden secde etmediğini belirtirken: “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” demesi, İblîs’in nûrdan yaratılan meleklerin cin-sinden olmadığını göstermektedir. Resûl-i Ekrem de bu konuyu şöyle aydınlatmıştır: “Melekler nûrdan, cinler saf bir ateş alevinden &#8216;Rahmân 55/15&#8217;Âdem de size bildirilen şeyden (topraktan) yaratılmıştır” (Müslim, Zühd 60). Melek ile şeytan arasındaki önemli farklardan biri de meleğin üreyip çoğalmaması, yani zürriyetinin olmamasıdır. Şeytana gelince, onun soyunun hangi yolla meydana geldiği âyet ve sahîh hadislerde belirtilmemekle beraber, üreyip çoğaldıkları insanoğluna hitap eden şu âyet-i kerîmede ifâde buyurulmaktadır: “Onlar size düşman iken, Beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz?”</em></p>
<p>Tabiîn neslinin ünlü âlimlerinden Şehr ibni Havşeb (v. 100/718) şöyle demiştir:</p>
<p>İblîs, bozgunculuk yaptıkları zaman, meleklerin yeryüzüne kovduğu cinlerdendi. Arapça’da, aynı cinsten olmayan şeyler arasında da istisna yapılabilir. Nitekim Allah Teâlâ Hz. îsâ’yı öldürdüklerini sanan kimselerden söz ederken ‘Bu konuda zan ve hayallerinin peşinden gitmekten başka hiçbir bilgileri yoktur’4 buyurmak sûretiyle, bilgi ile zan aynı cinsten olmadığı hâlde onlar arasında istisnâ yapmıştır.“</p>
<p>Meleklerin mâsum varlıklar olmadığını ileri sürenlerin rivâyet ettiği şöyle bir haber vardır: Meleklerden bir gurup Allah’a isyân ettiği zaman yakıldılar. Yine meleklerden bir guruba Hz. Adem’e secde etmeleri emredildiğinde ona secde etmekten kaçındılar, onlar da aynı şekilde yakıldılar. Daha sonra Hz. Âdem’e secde etmeyen bir başka gurup da yakıldı. En sonunda Kur ân-ı Kerîm de haber verilen olaydaki melekler ona secde etti, fakat Iblîs secde etmedi.</p>
<p>Bu haberin aslı, esası yoktur. Sahîh rivâyetler bunların hiçbir dayanağının bulunmadığını göstermektedir. Aklı başında olanlar böylesi haberlere dönüp bakmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir) &#8211; cilt:3,sayfa;183-193</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/butun-melekler-gunahsizdir/">Bütün Melekler Günahsızdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/butun-melekler-gunahsizdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
