<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zekeriya Güler | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/zekeriya-guler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 01 May 2020 11:11:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Zekeriya Güler | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Prof.Dr.Zekeriya Güler &#8211; Hadis Günlüğü &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 May 2020 11:11:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[Az da olsa devamlılık]]></category>
		<category><![CDATA[Şaka]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis İlminin Şümulu]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis İlminin Gayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Duyulan İhtiyaç]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin fonksiyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Güler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24310</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir İhtisas Dalı Olarak Hadis İçinde bulunduğumuz asırda, ihtisaslaşma hızla yayılmış ve “ihtisâsa hürmet esastır” anlayışı saygınlık kazanmıştır. Şüphesiz bu durumun bir takım avantajlar yanında dezavantajlar yaşadığı ve yaşattığı görülmüştür, görülmektedir. Araştırma sâhası dışına çıkarak konuşan veya yazan eski-yeni nice âlimlerin müşkil ve gülünç duruma düştükleri çok olmuştur. “Adam, ihtisâsı dışına çıkıp konuştuğu zaman işte [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/">Prof.Dr.Zekeriya Güler – Hadis Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69515430">
<div class="baslik"><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24311 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/select-189x300.jpg" alt="" width="251" height="398" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/select-189x300.jpg 189w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/select.jpg 400w" sizes="(max-width: 251px) 100vw, 251px" /></strong></div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Bir İhtisas Dalı Olarak Hadis</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>İçinde bulunduğumuz asırda, ihtisaslaşma hızla yayılmış ve “ihtisâsa hürmet esastır” anlayışı saygınlık kazanmıştır. Şüphesiz bu durumun bir takım avantajlar yanında dezavantajlar yaşadığı ve yaşattığı görülmüştür, görülmektedir.</p>
<p>Araştırma sâhası dışına çıkarak konuşan veya yazan eski-yeni nice âlimlerin müşkil ve gülünç duruma düştükleri çok olmuştur. “Adam, ihtisâsı dışına çıkıp konuştuğu zaman işte böyle acâib-garâib şeyler söyler!”53 diyen meşhur hadis âlimi İbn Hacer Askalânî (v. 852/1448) bu noktaya işaret eder. Onun, Kirmânî (v. 786/1384) gibi bir hadis âliminin hadis usûlü ile ilgili yaptığı teknik bir hata üzerine bu serzenişte bulunduğu düşünülürse, konu daha da bir önem kazanıyor demektir.</p>
<p>Muhammed Hamîdullah’ın (v. 2002) yaptığı şu tesbit ve mukâyese gayet yerindedir:“Nasıl tababet, mimari, fizik vs. uzun bir çıraklık isteyen ihtisas kolları ise, din ve hukuk için de mesele aynıdır. Bu mevzuda da ne maceraperestlere ne de amatörlere salâhiyet tanınır”54.</p>
<p>Erol Güngör (v. 1983) tarafından yapılan şu sosyolojik tahlil de aynı noktayı vurgular:“Ulemânın taşlaşması karşısında uzun yıllardan beri dinle ilgili konularda herkes kendini söz sahibi görmeye başlamış, belki buna mecbur olmuş bulunuyor. O kadar ki, Türkiye’de eski yazı bilen kimseler bile kendilerini İslâmiyet üzerinde salâhiyetli görmeğe başlamış, üstelik yeni nesiller onların gerçekten birer din mütehassısı olduğu fikrine kapılmıştı. Ulemâ sınıfının say gıdeğer bir sosyal grup olarak aramızdan çekilmesinden bu yana sâdece eli kalem tutan değil, ayağı iktidarda olan politikacılar da birer din reformcusu veya müctehid hüviyetinde ortaya çıkmaya tereddüt etmediler”55</p>
<p>****</p>
<p>53 İbn Hacer, Fethul-Bârî, III, 683. Mısırlı hadis ve fıkıh âlimi Ahmed Muhammed Şâkir (Kelimetü ’l-hakk, s. 131), bu cümleden “hakîmâne bir söz, eşine nâdir rastlanan bir hikmet” diye sözeder.</p>
<p>54 Hamîdullah, Kuran Tarihi, s. 34. Dilimizde “ne &#8230; ne&#8230;” den sonra gelen fiil olumlu olarak kullanılır. Nakil yapılan tercüme eserde “tanınmaz” şeklinde olumsuz geçmesine rağmen burada “tanınır” şeklinde verilmesi uygun görülmüştür.</p>
<p>55.Güngör, îslâmın Bugünkü Meseleleri, s. 239-240.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69514575">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="baslik"><strong>Sünnetin Fonksiyonu</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hadis ve sünnetin, Kur’ân-ı Kerîm karşısında başlıca dört fonksiyon icra ettiği kabul edilir: Tekîd, tebyîn, teşri ve tatbik. Muhaddislerin de içinde bulunduğu âlimler arasında kabul gö ren bu tasnifin özetle açıklanmasında fayda vardır.</p>
<p><strong>a) Te’kîd:</strong> Hadis ve sünnetin, perçinlemek, desteklemek ve altını çizmek anlamına gelen bu vazifesi, Kur anda zikredilen bir hüküm ve muhtevayı aynı veya benzer mânaya gelen ifadelerle vurgulamaktan ibarettir.</p>
<p>Mesela Kuran, “Birbirinizin mallarını haksız şekilde yemeyin!”49 talimâtını verir. Rasûl-i Ekrem de “Hiçbir Müslümanın malı, kendi gönül rızası olmadan helâl olmaz”50 buyurarak ilgili âyeti te’kit ve teyit etmiş olur.Bu fonksiyon, sünnetin Kuranın muhatapları üzerinde icra ettiği eğitime yönelik tesir bakımından değerlendirilme-lidir.</p>
<p><strong>b) Tebyîn:</strong> Sünnetin, Kuran’da geçen bir hükmü ihtiyaca binâen açıklaması demektir. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerin tatbik şeklini açıklayan hadisler, sünnetin bu vazifesini gösterir.</p>
<p>Yukarıda verilen rivâyette görüldüğü üzere, Rasûl-i Ekrem’in, âyetinde geçen zulüm kelimesinin şirk mânasına geldiğini söyleyerek tefsir etmesi, bu madde ile alâkalı bir misaldir. Buna banzer misaller hayli fazladır. Zaten, sünnetin fonksiyonu daha çok tebyin sâhasında göze çarpmaktadır.</p>
<p>İmam Ebû Hanîfe’nin (v. 150/767) “Eğer sünnet olmasaydı, hiçbirimiz Kuranı anlamazdık!” şeklindeki sözü, sünnetin daha ziyade bu kısmıyla alâkalı olmalıdır.</p>
<p><strong>c) Teşri:</strong> Kur anın hiç temas etmediği, herhangi bir hüküm veya düzenleme getirmediği bir mevzuda sünnetin hüküm ortaya koyması demektir.Mesela nineye ve baba tarafından akrabaya düşecek miras, alkollü içki kullanana verilecek ceza, yırtıcı hayvanların, karga ve şahin gibi tırnaklı kuşların etlerinin haram olması, şüf’a hakkı ile ilgili hükümler bizzat sünnet tarafından belirtilir. Halbuki bu mevzuların hiçbirisi Kur’an’da yer almaz.</p>
<p>Esasen Rasûlullah’ın (s.a.v), Yüce Kur’an’ın umumî prensipleri ışığında bir şeyin helâl-haram olup olmadığını söyleme salâhiyeti yine Kuranın şu açık beyanına dayanır:“O Peygamber onlara temiz ve hoş şeyleri helâl, pis ve çirkin şeyleri haram kılar”51.</p>
<p><strong>d) Tatbik:</strong> Hz. Âişenin ifadesiyle, “Ahlâkı Kuran olan Hz. Peygamber”, hep Kur an ile hemhâl olmuş, onun iman, ibadet ve ahlâk esaslarını hayat tarzı olarak uygulamış ve ümmetine örnek olmuştur. Muallim Nâcî (1849-1893), Rasûlullah’ın (s.a.v) Kuran ile olan münasebetini şöyle terennüm etmiştir:</p>
<p>“Hüsn-i Kurân’ı görür insan olur hayrân sana<br />
.Dest-i kudretle yazılmış hilyedir Kur’ân sana”.</p>
<p>49 Bakara 2/188</p>
<p>50 Ebû Dâvud, Menâsik, 56.</p>
<p>51 A’râf7/157</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69513569">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Aslında Rasûlullah’a (s.a.v) âidiyeti kesin olarak tesbit edilen bir hadisin son tahlilde Kuran ile tezat halinde olması mümkün değildir. Kurana rağmen yani, onun esaslarına muhalif düşecek şekilde sünnetin bir beyanda bulunması veya bir hüküm koyması düşünülemez&#8230;</p>
<p>Ne var ki, Kur’an-sünnet münasebetinde, İlâhî murâdın ve nebevi maksadın tam olarak tesbit edilmesi gerekmektedir.Görünüşte aralarında zıtlık bulunan bazı âyet ve hadislerin, mâna ve maksatlarının keşfedilmesiyle birlikte onların problem olmaktan çıktıkları görülür.</p>
<p>Hadis âlimi îbn Huzeyme’nin (v. 311/923) özgüven yüklü şu mesajı, bu yüzden anlamlı olmalıdır: “Rasûlullah’tan sahih isnadla birbirine zıt iki hadis rivâyet edildiğini bilmiyorum. Kim böyle iki hadis biliyorsa, getirsin de aralarını telif edeyim!”.</p>
<p>Hz. Ömer’in, Kur’an’ın müteşâbih âyetleri karşısında izlenecek yönteme dair şu uyarısı da unutulmamalıdır:“Sizinle Kur’an’ın müteşâbihlerini tartışacak insanlar gelecektir. Onları sünnetlerle durdurun (ilzam edin). Zira sünnet ashâbı (ehl-i hadîs) Allah’ın kitabını daha iyi bilmektedir”(Dârimî, Mukaddime, 17.)</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69513042">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Sünnetin sahibi olan Hz. Peygamber, Kuran vahyini Yüce Allah’tan alan, onu ümmetine ulaştıran (mübelliğ), açıklayan (mübeyyin-müfessir), öğreten ve eğiten (muallim-mürebbî) bir elçidir. Son İlâhî mesaj, onun şahsiyetinde tecessüm etmiş, hayata geçirdiği vahiy sâyesinde o canlı bir Kuran, insanlık için bir örnek ve model olmuştur.Bu itibarla, “Peygamber dinlenmeden ve onun sünnetine tâbi olunmadan İslâm’ı yaşamak” iddiası, hiçbir değeri olmayan yanlış bir düşüncedir. Elçisiz ve sünnetsiz bir İslâm tasavvuru mümkün değildir.</p>
<p>Allah Teâlâ, “Ey insanlar! Sizi de sizden evvelkileri de yaralan Rabbinize ibadet edin”29, “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, sizi O’na yaklaştıracak vesile arayın”30 ve “Allah nezdinde sizin en üstün olanınız, en takvâlı olanınızdır”31 buyurur. Bu âyetlerde, Allah’a yaklaştıran ibadet ve takvânın mahiyeti şüphesiz Rasûlullah (s.a.v) tarafından açıklanabilir.</p>
<p>Yine Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen namaz, oruç, zekât ve hac ibadetlerinin yerine getiriliş şekli, kabir/ berzah hayatı, düzenli ve huzurlu bir aile hayatı için gerekli ölçüler ve davranış biçimleri, Rasul-i Ekrem’in sünnetiyle öğrenilebilir. Ayrıca, sosyal, idârî ve ticârî ilişkileri düzenleyen birçok hüküm ve prensip hakkında geniş bilgi, yine sünnet sayesinde elde edilebilir.</p>
<p>29.Bakara 2/21<br />
30.Mâide 5/35<br />
31 Hucurât 49/13</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69512537">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Sünnete Duyulan İhtiyaç</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Muâz b. Cebel’in (r.a) ashabından rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v) Muâz’ı görevli olarak Yemene göndermek istediğinde şöyle buyurdu:</p>
<p>-Muâz, önüne bir dava geldiğinde nasıl hüküm verirsin? Muâz,</p>
<p>-Allah’ın kitabı ile hüküm veririm, dedi. Rasûlullah (s.a.v),</p>
<p>-Peki Allah’ın kitabında bulamazsan? suâlini sordu. O,</p>
<p>-Rasûlullah’ın sünnetiyle, cevabını verdi. Rasûlullah (s.a.v),</p>
<p>-Peki Allah’ın kitabında da Rasûlullah’ın sünnetinde de bulamazsan? deyince Muâz,</p>
<p>-O zaman reyimle ictihad ederim ve bundan geri durmam, dedi.</p>
<p>Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) onun göğsüne vurdu ve şöyle buyurdu:</p>
<p>-Rasûlullah’ın elçisini, Rasûlullah’ı hoşnut eden şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun!</p>
<p>Ebû Dâvud, Akdıye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3; Dârimî Mukaddime, 20; Ahmed b. Hanbel, V, 230, 236, 242.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69482587">
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Hadis İlminin Gayesi</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hadis ilminin gayesi, sahih/ sâbit olanını olmayandan tefrik etmek ve Hz. Peygamber’i kendisine yapılan yakıştırmalardan tenzih etmektir. Bu demektir ki, hadis ilminin asıl hedefi, doğru olan rivâyeti tesbit etmek ve onu sağlıklı biçimde uygulamaya hazır hale getirmektir. Yani nakledilen sözün Rasûl-i Ekrem’e diyetini ortaya koymak; ait ise gereğini, mâna va maksadını tesbit etmek, ait değil ise, söylemediği bir sözü Rasûl-i Ekrem’e isnad etme cinayetinden sakınmak ve sakındırmaktır. Hadis ilmi, kendisine bağlı bütün disiplinlerle birlikte işte bu gayeye hizmet eder.Müekked sünnet hatta farz-ı kifâye olarak görülen hadis ilmindeki isnad sistemi, mes’uliyet duygusunun bir tezahürü olarak işte bu hizmeti gerçekleştirmek için doğmuş ve gelişmiştir.</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69482266">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Hadis İlminin Şümulu</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hatîb Bağdâdî (v. 463/1071), hadis ilminin şümul sâhası hakkında şu bilgileri verir:</p>
<p>“Hadis, usûl-i tevhid, vaad-vaîd, sıfâtullah, cennet ve cehennem tavsifi, ehl-i cennet için hazırlanan mükâfat ve ehl-i cehennem için verilecek ceza, Allah’ın yerlerde ve göklerde yarattığı ilginç varlıklar, melekler âleminin sıfat ve mâhiyeti hakkında bilgiler ihtiva eder. Hadiste peygamberlerin kıssaları, zâhitlerin ve Allah dostlarının haberleri vardır. Edip ve hatiplerin vaazları, fakihlerin sözleri, Arap ve Acem meliklerinin siretleri, geçmiş ümmetlerin hayat hikâyeleri ordadır.</p>
<p>.Rasûlullah’ın (s.a.v) gazvelerinin ve seriyyelerinin açıklaması, verdiği hüküm ve fetvâları, konuşmaları, hutbe ve vaazları, mucizeleri, nübüvvetini gösteren her türlü hali ordadır. Hanımları, çocukları, damatları ve ashabı, onların faziletleri, ibretâmiz hatıraları, ahbâr ve menâkıbı, yaşadıkları ömürleri ve neseplerine dair bilgiler hep ordadır. Kur’ân-ı Azîm’in tefsiri, ondaki haber ve hikmetli zikri orada bulursun. Sahâbenin ahkâma dair sözleri ve bilâhare onlardan herbirinin sözüne kâil olan müctehid imamların ortaya koydukları bilgi yine ordadır”7.</p>
<p>Bu demektir ki, hadis ilminin konusu Hz. Peygamber’dir. Teknik tabirle bu, râvi (hadisi rivâyet eden) ile mervî (rivâyet edilen hadis) demektir. Hadis ilminin gayesi ise, bazı hadisçi- ler tarafından “iki cihan saâdetine ulaşmak” şeklinde özetlenir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69482013">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hadis lügatte, “söz, haber, sonradan olan, yeni” gibi mânalara gelir. Hadisin, terim olarak yaygınlık kazanmış olan tarifi ise, Rasûlullah’ın (s.a.v) sözü, fiili, takriri yani, sahâbenin yaptığını görüp de reddetmediği hareket ve davranışları (kabul, takrir ve tasvibi), yaratılışı (fıtrî-fizyolojik özellikleri) veya ahlâkı ile ilgili intikal eden her türlü bilgi demektir.</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69481746">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Dinin, İslâm âlimleri arasında hüsn-i kabul gören şu tarifi hayli meşhurdur: “Din, akıl sahibi insanların kendi tercih ve ihtiyarlarıyla bizzat hayırlı olan şeylere götüren, buna bağlı olarak hem dünyada hem âhirette huzur ve saâdet bahşeden İlâhî bir kanundur”.</p>
<p>İslâm dininin, iki temel kaynağının birisi Kur’ân-ı Kerîm, diğeri ise Hadîs ve Sünnet’tir. Hatta sahâbe ve tâbiîn neslinin telakkisine göre hadis ilmi dindir. Şu söz onlara aittir: “Hadis ilmi demek din demektir. O halde dininizi kimlerden alıp naklettiğinize iyi bakın!”.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div>
<p>İbn Abbâs’tan (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Beş şeyden evvel beş şeyi fırsat bil: Ölümünden evvel hayatını, hastalığından evvel sağlığını, iş ve meşguliyetinden evvel boş vaktini, yaşlılığından evvel gençliğini ve fakirliğinden evvel zenginliğini.<br />
****</p>
<p>Hâkim, Müstedrek, IV, 306; Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, 1,48; Münâvî, Fey- dul-Kadîr, II, 16. Irâkî, hadisin senedinin hasen olduğu kanaatindedir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>en-Nu’mân b. Beşîr’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlul- lah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte müminlerin durumu, insan bedenine benzer. Ondan bir uzuv rahatsızlandığında, bedenin diğer uzuvları uykusuzluk, ağrı ve ateşle ona ortak olurlar”</p>
<p>Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66; Ahmed b. Hanbel, IV, 270.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah b. Mesud’dan (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez”.</p>
<p>Bir adam, “İnsan, elbisesinin güzel, pabuç ve ayakkabısının güzel olmasını ister/ sever” deyince, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:“Allah güzeldir (cemîl), güzelliği (cemâl) ister/ sever. Kibir ise, hakkı kabul etmemek ve halkı aşağılamaktır”421<br />
&#8230;&#8230;</p>
<p>Hadis-i şeriften, sanatçının/ sanatkârın, sanat kabiliyetini meşru çerçevede ve mütevazı üslûpla toplumun fertleriyle paylaşması, hiçbir zaman kibir ve gurura kapılmadan sanat faaliyetlerini yürütmesi gerektiği mesajı anlaşılır. “Cemâle bakma kemâle bak” veya “Sûrete bakma sîrete bak” atasözünün çağrıştırdığı nüktelerden birisi de bu nokta olmalıdır.Bu yüzden günümüz dünyasında, fazla pohpohlanıp şımar- tıldığından ve asla kaldıramayacağı şöhrete kavuşturulduğun- dan, halkı aşağılayanların, dinî, millî ve mânevî değerleri hiçe sayanların, kadınlaşan erkek ya da erkekleşen kadın tabiatların sanatçı/ sanatkâr kimliğine sahip olamayacakları açıktır. Müslüman, edep ve ahlâk fukarâsı bu tipleri şu âyet-i kerîme ışığında değerlendirmek durumundadır:</p>
<p>“İnsanlar arasında çirkinliğin (hayâsızlık ve edepsizliğin) yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da âhirette de çetin bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz”(Nur,19)</p>
<p>****</p>
<p>421.Müslim, îman, 147; Tirmizî, Birr, 61; Ahmed b. Hanbel, 1,399, IV, 133,134,151;Yahyâ b. Maîn, Târih, III, 25; îbn Hıbbân, Sahih, XII, 280.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah b. Ömer’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Herbiriniz birer çobandır ve herbiriniz güttüğünden sorumludur. Devlet adamı çobandır ve idaresi altında bulunanlardan sorumludur. Erkek, aile fertlerinin çobanıdır ve onlar dan sorumludur. Kadın, kocasının evinde çobandır ve çocuklarından sorumludur. Hizmetçi/ işçi, efendisinin/ işverenin malının çobanıdır ve ondan sorumludur. Adam babasının malının çobanıdır ve ondan sorumludur. Hâsılı herbiriniz birer çobandır ve sürüsünden sorumludur”</p>
<p>Buhârî, Cuma, 11, Ahkâm, 1, Nikah, 81; Müslim, imaret, 20; Ebû Dâvud, İmâret, 1, Tirmizî, Cihad, 27; Ahmed b. Hanbel, II, 5.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Ömer b. es-Sâib’den rivâyet edilen şu örnek de dikkate şâyandır:“Rasûlullah (s.a.v) otururken süt babası çıkageldi. Rasûlullah hemen elbisesinin bir tarafını ona serdi ve üzerine oturdu. Sonra süt annesi geldi. Elbisenin öbür yarısını da süt annesine serdi ve üzerine oturdu. Daha sonra (erkek) süt kardeşi gelince de ayağa kalktı ve onu önüne oturttu”(.Ebû Dâvud, Edeb, 120.)</p>
<p>Kadın-erkek her Müslüman, Rasûlullah’ın (s.a.v) bu tabii hâlini, tevazu ahlâkını ve nezâket anlayışını önemli bir görgü kuralı (âdab-ı muâşeret) olarak benimsemeli ve sosyal hayatında uygulamalıdır. Gündelik hayatta, işi icabı devlet dairelerine uğrayan vatandaşlar, çoğu kez asık suratlı, sert tabiatlı ve işi formaliteye boğan memurlarla muhatap olabilmektedirler. Halbuki devlet memurları, her türlü alâka ve hizmete lâyık olan insanın ve toplumun işini yerine getirmekle yükümlü tutulan ve onlara hizmet etmeleri emredilen kimseler demektir.</p>
<p>Bilinmelidir ki, güç ve iktidarı ellerinde tutanlara yaltaklanmak, güçsüzlere ve zayıflara zorbalık etmek, hem ahlâkî bir zaaf, hem de ciddi bir şahsiyet problemidir.Bu yüzden, tayin veya seçimle iş başına getirilerek kendilerine geçici hizmet makamı emanet edilen, ancak ahlâkî olgunluğa erişemediğinden, varlık sebebini kendisine borçlu bulunduğu vatandaşın yüzüne bile bakmak istemeyen soğuk ve öfkeli idareciler, Rasûl-i Ekrem’in bu ahlâkına çok daha muhtaç durumdadırlar.</p>
<p>Gerçi, içgüdüye bağlı fıtrî (doğuştan gelen) ahlâk ve karakteri değiştirmek zordur. Ancak, insanın kendisini hesaba çekmesiyle, otokritikle, eğitimle, işgal edilen makamın geçici olduğunu, emeklilik veya ölümle dünyevî imkanın sona erdiğini düşünmekle, bir çok kötü alışkanlık ve olumsuz davranıştan kurtularak erdemli insan olması mümkündür.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Mizahın, hiçbir zaman asıl gaye değil, mubah ve meşru bir vasıta olarak görülmesi gerekir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu tesbi- ti, bu noktaya işaret etmesi bakımından kayda değer nitelik taşır:</p>
<p>“Mizah, meslek olmamak şartıyla güzeldir. Onu her şeyin yerine koyduğunuz zaman, kâinat bir sırıtmadan ibaret kalır”.</p>
<p>“Latîf olsa latife hoştur elbet,<br />
Velâkin hâriç olmaya edepten”.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Yaşlı bir kadın Peygamber’in (s.a.v) yanına gelerek, “Yâ Rasû- lallâh! Beni cennete koyması için Allah’a dua et” dedi. Peygamber (s.a.v) ona “Yaşlı kadın cennete giremez” deyince, (latifeyi farkedemeyen) kadın üzülüp ağladı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v), “Ona haber verin, yaşlı olarak cennete girmez. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz biz onları yepyeni bir hayatta tekrar var etmiş olacağız ve onları sevgi dolu, uyumlu bakire eşler olarak yaratacağız”385.</p>
<p>Rasûl-i Ekrem’in ve ashâb-ı kirâmın yukarıdaki söz, hareket ve davranışları, meşru ve makul çerçevede yapılan ölçülü şakalaşmaların mümkün olduğunu gösterir.Ne var ki, latifelerin kıymeti latif olmasıyla ölçülür. Aslı olmayan komik ve yalan sözlerle, vakarı yok eden yüz kızartıcı konuşmalarla veya müstehcen fıkralarla muhatapları dinlendirme veya eğlendirme düşüncesi, İslâm ahlâkıyla bağdaşamaz, bağdaşmamaktadır. Çünkü sınırı aşan ve aşırıya kaçan mizâh anlayışı kahkaha ile çok gülmeyi beraberinde getirir. Çok gülmek ise insanın gönül dünyasını zayıflattığı gibi, vakarını da yok eder. Nitekim şu hadis, bu noktaya ışık tutan uyarılardan birisidir:</p>
<p>“Yazıklar olsun, topluluğu güldürmek için konuşup yalan söyleyen kimseye, yazıklar olsun, yazıklar olsun!”386.</p>
<p>*****</p>
<p>385.Tirmizî, eş-Şemâil el-Muhammediyye, s. 117-118; Gazzâlî, İhya, III, 184.Âyet için bkz. Vâkıa 56/35-37. Haşan Basrî’den hadisi tnürsel olarak tahriç ettiğini söyleyen Irâkî, Îbnü’l-Cevzî nin el-Vefada. zayıf senedle Enes’den müs- ned olarak rivâyet ettiğini belirtir.</p>
<p>386.Ebû Dâvud, Edeb, 80.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Kişinin mâlâyaniyi terk etmesi, onun Müslümanlığının güzelliğindendir”<br />
***</p>
<p>Muvatta’, Husnü’l-huluk, 3; Tirmizî, Zühd, 11; îbn Mâce, Fiten, 12. Tirmizî, hadisin Ebû Seleme &#8211; Ebû Hureyre &#8211; Peygamber (s.a) tarikine yer verdikten sonra, ez-Zührî &#8211; Ali b. Hüseyin vasıtasıyla gelen tarikin daha sahih olduğunu kaydeder.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Aç canavara karşı tahabbüb (muhabbet göstermek), merhametini değil iştihâsını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.(Said Nursi)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Geniş imkan ve iktidar sahibi olduklarından çok harcayan ve çok tüketen kimseler, Hz. Ömer’in aldığı şu karardan bir ibret dersi çıkarmalıdır:</p>
<p>Ömer b. el-Hattâb (r.a), tereyağı ile ekmek yerken bedevi bir adamı sofrasına davet etti. Adam ekmeğini tabağın dibindeki yağa sürüp (iştahla) yemeye başladı. Hz. Ömer, “Sen katığı olmayan birine benziyorsun” deyince, adam “Vallahi şu zamandan beri tereyağı yemedim ve onun yenildiğini de görmedim” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Halk eski refah ve bolluk günlerine kavuşuncaya kadar tereyağı yemeyeceğim” dedi336. Ayrıca onların, yaklaşık elli yıl önce dile getirilen şu tesbit üzerinde düşünmeleri gerekir:</p>
<p>“Eskiden ekser İslâm aç değildi; tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır; telezzüze ihtiyar yoktur”337.</p>
<p>336.Muvatta’, Sıfatu n-Nebî, 10.</p>
<p>337 Saîd Nursî, a.g.e., I, 574.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69867898">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Mehmed Akif Ersoy’un, marifet (bilgi, talim) ile faziletin (eğitim, değer, terbiye) milletlerin maddî-mânevî gelişiminde vazgeçilmez bir kudret olduğunu dile getiren şu şiiri önemlidir:</p>
<p>“Çünkü milletlerin ikbali için evladım,<br />
Marifet bir de fazilet&#8230;<br />
İki kudret lazım. Şimdi, Âsim, bana müfrit de, ne dersen de,<br />
Marifetten de cüdâ Şark, o faziletten de”.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69867250">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ebû Hureyre’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:“Şayet ben (farz ı muhal) birinin birine secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim”(Tirmizî, Radâ’, 10.)<br />
&#8230;..<br />
Kadının kocasına secde etmesi, hakikî mânada anlaşılamaz, anlaşılmamalıdır. Bu ifadenin, aile efrâdı için maddî-mânevî her türlü meşakkate katlanan kocaya saygının gereğini, ona itaat ve teslimiyetin değerini vurgulamak için kullanılan edebî bir sanat, son derece mübâlağalı bir üslup olduğu izahtan varestedir312. Hadisin tercümesinde, parantez içinde “farz-ı muhal” denilerek kayıtlama cihetine gidilmesinde, İmam Ebû Hanîfe tarîki yanında, bu nokta-i nazarın da rolü olmuştur.Kadını kocasının kölesi gibi görmek ve onun kocasına secde etmesini beklemek, fevkalâde yanlış bir düşüncedir. Allah Teâlâ’yı tazim ve tevhid konusunda hassas olan kadın-erkek hiçbir selef-i sâlihin hayatında böyle bir düşünce ve davranış sergilendiği görülmemiştir. Böyle bir hareketin tevhidi zedeleyeceği, onun rûhuyla bağdaşmayacağı ve akl-ı selîm sahibi insanı rencide edici bir uygulama olacağı açıktır.</p>
<p>Bahse konu olan hadis, İslâm dininin kadınlara kazandırdığı hakları istismar eden veya kendilerine tanınan hürriyet havasını kötüye kullanan kadınları uyarı özelliği taşımaktadır. Çünkü şirki kökten reddeden tevhid dini, mutlak kudret sahibi Allah’tan başka bir varlığa secde edilmesini yasaklamış, birer fani varlık olan insanların birbirlerine secde etmelerine izin ver memiştir. Bu itibarla, hangi makamda olursa olsun diri veya ölü hiçbir insana/ mahlûka kadın veya erkek bir müminin secde etmesi, tezellül derecesinde, iki büklüm vaziyette izzet ve şerefini düşürmesi kabul edilemez.</p>
<p>Rasûl-i Ekrem’e nisbet edilen tabirle, “Mü minin, kendini zelil etmesi yakışık almaz”313. Kemâl-i inkıyâd anlamında secdeye layık olan varlık, ancak Allah Teâlâ’dır. Mutlak kudret sahibi Rabbimiz ve Onun Elçisi hiçbir kadının kocasına secde etmesini emretmediği gibi, bunun yapılmasına da izin vermemiştir.</p>
<p>Rasûlullah (s.a.v) bahse konu olan hadisiyle, kadınların kocalarını mutlu etmeleri, onların meşru taleplerini yerine getirmeleri ve onlarla iyi geçinmeleri gerektiği mesajını vermektedir. Nitekim içinde yine “secde’nin söz konusu edildiği başka bir hadisin sonunda şu cümle yer alır:</p>
<p>“Canımı elinde tutan Allah a yemin ederim ki, kadın kocasının hakkını yerine getirmedikçe Rabbinin hakkını yerine getirmiş olmaz”314.</p>
<p>Hadis-i şerifin sonunda kocaya secdenin (itaatin) gerekçesi olarak zikredilen “Çünkü Allah kadınlar üzerine kocalar için bir hak koymuştur” ifadesi, şu âyet-i kerîmeye işaret etmelidir:</p>
<p>“Erkekler, kadınların sorumlu yöneticisi ve koruyucusudur. Zira Allah insanlardan kimini kimine üstün kılmıştır. Ayrıca erkekler (eşlerine) mallarından harcamaktadır. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır”315.“Kadınlar, erkeklerin benzerleri ve öteki yarılarıdır”316 hadisi, evliliğin nihâî gayesinin, iki insanın huzur ve saadeti olduğunu düşündürür.</p>
<p>Evlilik kurumu, huzur ve saadetin köklü ve devamlı olabilmesi için eşlerden karşılıklı fedakârlık bekler. Tencere kapağa denk gelsin diye hep kadından fedakârlık istemek bir zulüm olduğu gibi, tek taraflı olarak kadının kocasını mutlu etme ve ona itaat etme görevi ileri sürülerek bunun “Allah’ın emri” olduğunu söylemek de apaçık bir istismar olur. Erkek de “Allah’ın emri” olarak karısını mutlu etmekle görevlidir.</p>
<p>Evlilik kurumunun sağlıklı yürüyebilmesi, her iki tarafın birlikte göstereceği anlayış ve nezakete bağlıdır.Asr-ı saâdetten bu güne ışık tutan şu beyanlar, iyi bir Müslüman kadının, kocasının maddî-mânevî başarısına ve kazancına önemli ölçüde katkı sağladığını göstermektedir:Ashâb-ı kirâmdan Sevbân (r.a) diyor ki: “Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara elem verici bir azabı müjdele!” âyeti nazil olduğunda Rasûlullah (s.a.v) ile beraber bir yolculukta bulunuyorduk.</p>
<p>Sahâbeden bazıları, “Âyet, altın ve gümüş hakkında indirildi. Hangi malın daha hayırlı olduğunu bilseydik de onu edinseydik!” deyince, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:“En hayırlı mal (değer), zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve imanı hususunda mümine yardımcı olan sâliha bir eştir”317.</p>
<p>“Allah kime sâliha bir kadın nasip ederse, dinin yarısında (bireysel ve toplumsal hayatta dinin hükümlerini uygulamada) ona yardım etmiştir. Artık diğer yarısında da Allah’tan korkup sakınarak görev ve sorumluluklarını yerine getirsin”318.</p>
<p>******</p>
<p>312 Bkz. Aliyyü’I-Kârî, Mirkât, VI, 401; Mübârekpûrî, Tuhfetu’l-ahvezî, IV,323</p>
<p>313.Tirmizî, IV, 522; İbn Mâce, II, 1332; Ahmed b. Hanbel, V, 405.</p>
<p>314 İbn Mâce, Nikah, 1.</p>
<p>315 Nisâ4/34</p>
<p>316 Ebû Dâvud, Tahâret, 95; Tirmizî, Tahâret, 82; Dârimî, Vudû, 76; Ahmed b. Hanbel, VI, 256.</p>
<p>317 Tirmizî, Tefsir, 9; İbn Mâce, Nikah, 5; Ahmed b. Hanbel, V, 278.</p>
<p>318 Hâkim, Müstedrek, II, 175.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69866167">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Muhammedün beşerun lâ ke’l-beşer,<br />
Bel huve ke’l-yâkûti beyne’l-hacerBeyit şu mânaya gelir: “Muhammed bir beşerdir. Alelâde beşer gibi de değildir. Aksine O, taşlar arasında yâkut gibidir”.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69605668">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>“Az da olsa devamlılık” anlayışı, aşırı hırs ve yersiz rekabetten uzak okuma alışkanlığı, ilim ve düşünce hayatında başarılı olmak için de geçerlidir. Tıpkı amel ve icraat gibi, okumak ve düşünmek de dâimi bir süreçtir. Şu uyarı dolu tesbitlerin burada dikkatlere sunulmasında fayda var:</p>
<p>“Büyük îslâm feylesofu îbn Sina, dünyaca meşhur olan Kitâbü’ş-şifâ’sını hergün, sabah namazından sonra Bağdat’taki bir caminin büyük kandili altında oturarak, kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle vücuda getirmiştir. Meşhur İngiliz feylesofu Spencer, muazzam eserlerini, günde iki saat çalışarak yazmıştır. Her sene bin, bin ikiyüz sahifelik eser veren Fransız edibi Emil Zola’ya bu muvaffakiyetinin sırrını sormuşlar: Hergün yalnız üç saat çalışır ve yazarım demiş263. Çalış, fakat haris olma. Haris insan, ciğer bulaşmış eğeyi yalayan aç kedi gibidir, dilinden akan kanı yalar da bilmez. Çalış, daima çalış, fakat hırsı bırak. Zira hırs, verimli çalışmanın, sağlık ve saadetin düşmanıdır”264.</p>
<p>***</p>
<p>263.Başgil, Gençlerle Başbaşa, s. 68.</p>
<p>264 Başgil, a.g.e., s. 74.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69523614">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İlim hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın tesbitinde mihenk taşıdır. Tahsil edilen faydalı ilim, sahibi için olduğu kadar canlı-cansız bütün varlıklar için rahmet ve bereket kaynağıdır. Faydalı ilim, insanın maddî-mânevî dünyasına katkı sağlayan ve pratik kıymet taşıyan bir nimettir. Faydasız bilginin ise, hafızaya yük olduğu hatta işe yarar bilgilerin unutulmasına yol açtığı bilinir. Bundan dolayı Rasûl-i Ekrem, “Allahım, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım!”(Müslim)diye dua ederek ümmetine yol göstermiştir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69523437">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah b. Ömer’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:“Kim Allah’tan başka bir gaye için ilim öğrenir veya onunla Allah’tan başka bir maksat peşinde olursa, cehennemdeki yerine hazırlansın!”(Tirmizî, îlim 6. Tirmizî, hadisin senedinin hasen-garib olduğunu söyler.)</p>
<p>AÇIKLAMA</p>
<p>“Rabbim, benim ilmimi artır!”120 âyetinin muhatabı olarak ilim yolcusu, mâhiyeti ne olursa olsun kazandığı ilim ve mesleği, bütün bir beşeriyetin maddî-mânevî inkişafı için seferber etmelidir. Allah’ın rızasına ermek, ancak bu niyet ve gaye ile gerçekleşir. Aksi halde ilim yolcusu, kendisini, söz konusu hadisin ifade ettiği tehdit karşısında bulur.</p>
<p>Şüphesiz bu şuur haliyle tahsil edilen ilim, hayatı anlamlı kılacak, sahibine hizmet ve tevazu ahlâkını kazandıracak ve ona “Her bilgi sahibinin üstünde bir bilen vardır”121 ve “İşte siz böyleşiniz. Haydi, bildiğiniz konular üzerinde çekişip dururdunuz. Peki bilmediğiniz şeyler üzerinde ne diye çekişiyorsunuz? Halbuki Allah bilir, siz bilmezsiniz”122 âyetlerinde ifadesini bulan haddini bilme edebini öğretecektir.<br />
&#8230;.</p>
<p>****</p>
<p>120 Tâhâ 20/114</p>
<p>121 Yûsuf 12/76</p>
<p>122.Âl-i îmrân 3/66</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69522894">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p>Açıktır ki, eğitimin gayesi insanı en mükemmel şekilde yetiştirmek ve onu insan yapmaktır. Dinin, &#8220;akıl sahibi insanların kendi tercih ve ihtiyarlarıyla bizzat hayırlı olan işlere sevkeden, buna bağlı olarak hem dünyada hem âhirette huzur ve saadet bahşeden İlâhî bir kanun” şeklindeki tarifi hayli meşhurdur. Bu tarifte görüldüğü gibi din eğitimi, insanın insan üzerine hâkimiyet kurma girişimini kökten reddeder.</p>
<p>“Dünyadaki bütün kötülüklerin temeli” diyor Mevdûdî (v. 1979), “doğrudan veya dolaylı olarak, insanın insan üzerine hâkimiyet kurmasıdır. İnsanlığın bütün felâketlerinin sebebi bu idi ve şimdi de aynı şey insanlığa hadsiz hesapsız sefâlet getirmiş bulunan bahtsızlıkların ve kötülüklerin başlıca sebebi olarak durmaktadır. Allah elbette ki insan tabiatının bütün sırlarına vâkıftır. (&#8230;) Tarih bize hiçbir şüpheye yer vermeden gösteriyor ki, eğer Allah’a inanmazsanız, düşünce ve davranışlarınızda onun yerini sun’î bir ilâh alacaktır”118</p>
<p>118 Güngör, İslâmın Bugünkü Meseleleri (Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî, Islâm’da Siyaset Anlayışı başlıklı ek), s. 291-292.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69522293">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah îbn Mes’ûd (v. 32/652) der ki:</p>
<p>“Sahâbe, kalp yönünden ümmetin en iyisi, ilim bakımından en derini ve (davranış açısından) insanların en külfetsizi idi. Siz âlimleri çok, hatipleri (çok konuşanları, kıssacı ve lafazanları) az olan bir devirde yaşıyorsunuz. Sizden sonra âlimleri az, hatipleri çok olan bir zaman gelecektir. Kimin ilmi çok, konuşması da az olursa o memduhtur, her türlü övgüye ve takdire layıktır. İlmi az olduğu halde çok konuşan kimse ise mezmumdur, yergiyi ve tenkidi hak etmiştir”109.</p>
<p>Şu selef sözü de tahsil ettiği ilmi hayata geçirmesi gerekirken, lüzumsuz polemik yapan, münakaşa ve cedele dalan kimsenin hayırsız olduğunu öğretir:</p>
<p>“Allah bir kuluna hayır dilediğinde ona amel kapısını açar ve cedel kapısını kapatır. Allah bir kuluna şer dilediğinde de ona amel kapısını kapatır ve cedel kapısını açar”110.</p>
<p>Rasûl-i Ekrem, “Allah, hakkında hayır dilediği kimseye dinde derin bir anlayış verir”111 buyurarak İslâmî ilimlerde derinleşmenin önemine dikkat çeker.</p>
<p>*****</p>
<p>109 îbn Receb, Fadlu ılmi’s-selef alâ ılmi’l-halef, s. 41.</p>
<p>110 îbn Receb, a.g.e., s. 34.</p>
<p>111 Buhârî, İlim, 10; Müslim, İmaret, 175; Tirmizî, îlim 4; îbn Mâce, Mukaddime, 17.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69522008">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hadisin bazı tariklerinde geçen “Çin’de de olsa ilim talep ediniz” kısmı ise, cerh-ta’dîl otoritelerinin neredeyse hepsi tarafından mevzû/ asılsız kabul edilir. Beyhakî (v. 458/1065)106 gibi onun zayıf olduğu görüşünde olan muhaddisler de vardır.</p>
<p>Şüphesiz bu noktada, “Hikmetli söz müminin yitiğidir. Nerede bulursa onu almaya daha layıktır”107 hadisinin dikkate alınmahalk arasında meşhur fakat kaynak değeri tartışmalı olan “Çin’de de olsa ilim taleb ediniz” tarzındaki haberi tekrarlayıp durmaktan çok daha güzel olacaktır. Kaldı ki, mâna itibariyle hikmet hadisi ondan daha şümullüdür.</p>
<p>****</p>
<p>107.Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Zühd, 15. Râvilerden İbrahim b. el-Fadl el-Medenî el-Mahzûmî, zabt yönüyle zayıf görüldüğünden hadisin senedinin hasen olduğu anlaşılır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69521449">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>İstikâmet, sırât-ı müstakim üzere olmak; sebatla doğru yolu izlemek, tevhidden sapmamak ve Allah’a kulluğu ilke olarak benimsemek demektir. Sırât-ı müstakim, Muhammed ümmetini diğer din mensuplarından, diğer felsefî ve ideolojik akımlardan farklı kılan en önemli niteliktir. Şüphesiz bu nitelik, sağa sola yalpalamadan apaçık ve berrak şer’î-ahlâkî çizgiyi takip etmekle korunabilir.</p>
<p>Hüsn-i niyet, doğru ve dürüst muamele, büyük günahlardan kaçınmak ve küçük günahlarda ısrar etmemek gibi hususlar, istikametin temel unsurlarıdır.İstikâmet hususunda gerekli titizliğin gösterilmemesi halinde ise savrulma (inhiraf ve ilhad) gibi olumsuz gelişme yaşanır. İlhad, hak ve istikâmetten sapmak demektir. Bu da doğrudan küfür olmamakla beraber, dolaylı olarak inkâra götüren bir harekettir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69521290">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>İnsan, ruh ve beden olmak üzere mâna ile maddeden meydana gelmiştir. Hava, su, ekmek gibi zarurî ihtiyaçlar, onun biyolojik varlığı için neyi ifade ediyorsa, iman, ibadet ve irfan hayatı da ruh için onu ifade eder. Onlardan birinin ihmal edilmesi, dengenin bozulması ve orta yolun aşılması/ aşınması demek olacaktır.</p>
<p>İslâm hukuk sisteminde, işlenen suç ve günahlardan ötürü verilen cezaların hikmetlerinden birisi, söz konusu dengenin korunması ve orta yolun gözetilmesi olmalıdır. Toplumun birlik ve beraberliği, sosyal barış, huzur ve dayanışma da ancak bu sâyede mümkündür. Allah ve Elçisi konusunda iman zaafı, önce ahlâkî çözülmeyi sonra da hukukî problemleri beraberinde getirecektir.</p>
<p>Nitekim Ali b. Ebî Tâlib (r.a) şöyle der: “Güzellikler üçtür: Allah’a iman, dinde derin anlayış, iyi (sâliha) kadın. Çirkinlikler de üçtür: Allah’ı inkâr, dini eksik anlamak ve ondan uzaklaşmak, kötü kadın”76.</p>
<p>Bilinmelidir ki, Yüce Yaratıcı ile alâkasını kesen insan mutlaka sapar ve hem kendini hem de içinde yaşadığı toplumu tüketir. Fransız düşünür Albert Camus’nün (v. 1960) şu sözü77, bahis konusu güzelliklerin yerini çirkinliklerin alması durumunda nelerin yaşanabileceğini çarpıcı şekilde dile getirmesi bakımından kayda değer niteliktedir:</p>
<p>“Mâverâ ile göbek bağını koparan bir dünyanın insanı ya intihar eder ya isyan!”.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69520961">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Enes b. Mâlik’ten (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Üç şey vardır ki, onlar kimde bulunursa imanın halâve- tini/ lezzetini hissetmiş olur: Allah ve Rasûlünün, kendisine başkalarından daha öncelikli gelmesi, kişiyi ancak Allah için sevmesi, Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra ateşe atılmayı istemediği gibi tekrar ona (geldiği küfür bataklığına) dönmeyi istememesi.(Müslim,iman 67)</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69520634">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hâsıl-ı kelam, ulûhiyet, nübüvvet ve âhiret (meâd) gibi temel akidesi (inanç esasları) olan İslâm dini, fert ve toplum hayatında bunların tezahürlerini aktif olarak görmek istemektedir. Namaz, oruç, zekât, hac gibi vecîbeler, insanı maddî-mânevî her türlü günahtan uzak tutan ve onun kötülüğe meyilli yapısını iyiliğe yönlendiren amel ve ibadetlerdir. Rasûl-i Ekrem’in eğitiminden geçen her bir sahâbî tarafından dile getirilen, “Namaz kılmak, zekât vermek ve her Müslümana samimi davranmak üzere biat ettim” sözü, asr-ı saadete has bir sözleşme metni değil, bütün İslâm ümmetini içine alan bir amel ve ahlâk ölçüsüdür.Bu itibarla İslâm, hiçbir zaman dini sosyal hayattan tecrit eden seküler dünya görüşünü, gönül ve vicdanlara hapsolunan pasif bir inanç anlayışını benimsememiştir.</p>
<p>Erol Güngör’ün (v. 1983), İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasında yaptığı şu mukayese dikkate şâyandır:</p>
<p>“İslâm, insanın dünyasını maddî ve manevî veya Kayserin sâhası ile İsâ’nın sâhası diye ikiye ayırmamıştır. Başka bir ifade ile, İslâm insanı maddî ve manevî bütünüyle kavramaya çalışan, onu topyekün ele alan bir sistemdir. Bu yüzden İslâm Hıristiyanlıktaki manâsıyla laik değildir. İslâm’da laiklik daha ziyâde vicdan hürriyeti şeklinde ortaya çıkmaktadır. Hıristiyanlıkta insanın günlük hayatına ait bâzı hükümler bulunmakla birlikte bunlar zamanla tamâmen geri plana atılmış, âdeta unutulmuştur. Halbuki İslâm daha başlangıcında hem inanç ve ibadete, hem günlük hayatın gidişine ait hükümler getirdi ve bu hükümler uzun yıllar, yüzyıllar içinde uygulandı, geliştirildi, bir hukuk külliyâtı meydana geldi”(.Güngör, Islâmın Bugünkü Meseleleri, s. 58.)</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69517454">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hadis ihtisâsına niyet eden ilim talibi, her şeyden evvel kendi sâhasını çok iyi öğrenmelidir. Çünkü kendine has usûlü, tarihi, dili, terminolojisi ve literatürü olan hadis ilmi, orijinal bir disiplindir. O, tefsir, fıkıh, kelâm, siyer, ahlâk/tasavvuf gibi ilim dallarının beslendiği temel kaynaktır.</p>
<p>“Hadîs” diyor, Bediuzzaman Said Nursî (v. 1960)56, “maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir”.</p>
<p>Hadis ilmi, eğitim, tıp, hukuk, tarih, felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi bilim dalları için önemli ölçüde malzeme sunmaktadır. Bu itibarla, Kuranın yanı sıra Sünnet’in hareket noktası ka bul edilmesi halinde, İslâm araştırmalarında doğru ve sağlıklı sonuçlar alınacaktır. Aksi halde araştırma faaliyeti eksik kalacak ve hata ihtimalleri artacaktır.</p>
<p>Tabii böyle bir durumda yapılan araştırma, tenkitlerin boy hedefi olacaktır. Zira altı çizilen usûl kâidelerinden birisi şudur: “Çürük temel üzerine bina edilen şey, aynen onun gibi çürüktür (Mâ buniye ale’l-fâsidi fehuve fâsidun misluh)”.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69515430">
<div class="ust"></div>
<div></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69481746">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/">Prof.Dr.Zekeriya Güler – Hadis Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadislerin Anlaşılmasında Rivayet-Dirayet Bütünlüğü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-anlasilmasinda-rivat-dirayet-butunlugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-anlasilmasinda-rivat-dirayet-butunlugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Oct 2017 18:32:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis-Fıkıh İlişkisi ve Fıkhu’l-Hadîs]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Anlaşılmasında Rivat-Dirayet Bütünlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Rivâyet ve Dirayet]]></category>
		<category><![CDATA[Rivâyet- Dirâyet Bütünlüğünü İhmalin Neticesi]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Güler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18264</guid>

					<description><![CDATA[<p>30 I. Giriş Temel Islâm bilimlerinde, özellikle hadis ilminde nakil, rivâyet ve hafıza ile birlikte akıl, dirâyet ve muhakemenin önemi tartışılmaz. Hadis metinlerinin, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) muradına mutabakat arz edecek şekil­de anlaşılması ve yorumlanması, sahabe devrinden günümüze birçok âlim için sürekli bir zihnî meşguliyet olmuştur. Hicrî ikinci ve üçüncü asırlarda müctehid imamların gösterdikleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-anlasilmasinda-rivat-dirayet-butunlugu/">Hadislerin Anlaşılmasında Rivayet-Dirayet Bütünlüğü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><sup><a href="http://ilimcephesi.com/hadislerin-anlasilmasinda-rivat-dirayet-butunlugu/indir-1-98/" rel="attachment wp-att-18270"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18270" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/indir-1.jpg" alt="" width="304" height="166" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/indir-1.jpg 304w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/indir-1-300x164.jpg 300w" sizes="(max-width: 304px) 100vw, 304px" /></a></sup></strong></p>
<p><strong><sup>30</sup></strong></p>
<p><strong>I. Giriş</strong></p>
<p>Temel Islâm bilimlerinde, özellikle hadis ilminde nakil, rivâyet ve hafıza ile birlikte akıl, dirâyet ve muhakemenin önemi tartışılmaz. Hadis metinlerinin, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) muradına mutabakat arz edecek şekil­de anlaşılması ve yorumlanması, sahabe devrinden günümüze birçok âlim için sürekli bir zihnî meşguliyet olmuştur.</p>
<p>Hicrî ikinci ve üçüncü asırlarda müctehid imamların gösterdikleri üstün gayret, Râmhürmüzî’nin (v. 360/970) telif ettiği <em>el-Muhaddisül-fâsıl beyner-râvî vel-vâî</em> adlı eser, Gazzâlî’nin (v. 505/1111) hadisleri anlamanın esasları hakkın­da kaleme aldığı <em>Kânûnut-tevîl</em> isimli risâle ve Zerkeşî’nin (v. 794/1392), bazı sahâbîler tarafından rivâyet edilen hadislerin yanlış/ eksik anlaşılması ve yorum­lanması karşısında, Hz. Âişe’nin müdahale ederek düzelttiği konuları ihtiva eden <em>el-İcâbe li îrâdi me’stedrakethuAişe ale’s-sahâbe</em> adıyla yaptığı derleme, muâsırlardan Muhammed Gazâlî’nin (v. 1416/1996) <em>es-Sünnetun-nebeviyye beyne ehlıl-fıkh ve’l-hadis</em><sup>31</sup> ve Yusuf Karadâvî’nin <em>Keyfe neteâmelu maaş-sünneti n-nebeviyye</em> adlı kitapları söz konusu zihnî meşguliyetin birkaç tezahüründen ibarettir. Bunlardan Râmhürmüzî’nin <em>el-Muhaddisul-fâsıl\</em> ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü usûl-i ha­disin ilk sistematik ürünlerinden sayılan bu eser, isminden de anlaşılacağı üzere, rivâyet-dirâyet ilişkisini konu edinmiş ve nakil-akıl İkilisinin olmazsa olmazlığını vurgulamıştır. O, rivâyet ile dirayeti şahsında toplayan âlimlerin faziletini müskil bir başlık altında işlediği<sup>32</sup> gibi, rivâyetle birlikte dirayet ilminin ehl-i hadise has bir iş olduğunu ayrı bir bölümde ele almıştır.<sup>33</sup></p>
<p>Esasen, Râmhürmüzî’nin şu tespiti, “Hadislerin Anlaşılmasında Rivâyet- Dirâyet Bütünlüğü” unvanım taşıyan bu makale için ilham kaynağı olmuştur:</p>
<p>“Hadis ile fıkıh (tefakkuh, ince anlayış, hüküm çıkarma tekniği ve istinbât melekesi) birlikte oldukları zaman tekemmül eder, birbirlerinden ayrıldıkları za­man ise noksan kalırlar (*).”<sup>34</sup></p>
<p>Konunun sınırlandırılmasına yardımcı olan ve makalenin kavramsal çerçe­vesinin oluşturulmasında rol oynayan bu sözün açılımına geçmeden önce, araş­tırmamızın anahtar terimleri olan rivâyet ve dirâyetin hadis tarihinde yüklendik­leri mânayı kısaca arz etmek uygun olacaktır.</p>
<p><strong>II.    Rivâyet ve Dirayet</strong></p>
<p>Hicrî sekizinci asırdan itibaren hadis ilminin, rivâyetu-l-hadîs ilmi (ılmu rivâyeti’l-hadîs/ ılmu’l-hadîs rivâyeten) ve dirâyetu-l-hadîs ilmi (ılm-u dirâyeti’l- hadîs/ ılmu’l-hadîs dirâyeten) tarzmda bir tasnife tabi tutulduğu görülmektedir. Aslrnda tarih itibariyle rivâyet ve dirayet kavramlarının kullanımı, hicretin ilk asırlarına uzanacak kadar eskidir. Nitekim bu konuda Peygambere (s.a.v) nis­pet edilen bir hadis de bulunmaktadır: “Dirâyet ehli (durât) olun, rivâyet ehli (ruvât) olmayın. Fıkhım bildiğiniz bir hadis, rivâyet ettiğiniz bin hadisten daha hayırlıdır.”<sup>35</sup> Bu hadisin teknik anlamda <em>sahih</em> olup olmadığı tartışması bir yana, hadis, ilk asırların gündemini meşgul eden bir problemi günümüze taşıması ve bize mesaj vermesi bakımından bir değer ifade etmektedir.</p>
<p>Hadis ilmini “rivâyetü’l-hadîs”ve “dirâyetü’l-hadîs” tarzında ayrı ayrı ele alıp, mantıkçıların metodunu kullanarak ilk tarif eden kimsenin bir ilimler tarihçisi olan İbnüd-Ekfânî (v. 749/1348) olduğu tespit edilebilmiştir.<sup>36</sup> Meslekten bir hadisçi olmayan İbnü’l-Ekfânî’nin sistematize ettiği bu tarife göre; rivâyetü’l- hadîs ilminde “Peygamberin (s.a.v) söz, fiil ve takrirlerinin nakil, zabt ve tespi­ti ele alınırken, dirayetti 1-hadıs ilminde rivayetin nevi ve hükümleri, râvilerin şartları, merviyyâtın sınıfları ve mânalarının çıkarılması (istihraç)” söz konusu edilmektedir.<sup>3</sup>&#8216; Suyûtî (v. 911/1505), İbnu&#8217;l-Ekfânî’nin bu tasnif ve tarifini ese­rine almış<sup>38</sup>, onu takip eden hemen bütün hadisçilerde de kısmen veya tamamen aynı bakış açısı hâkim olmuştur.</p>
<p>Yine bu bakış açısının zemin hazırladığı yaygın kanaate göre sahîfe, cüz, fevâid, emâlî gibi ilk devir hadis mecmuaları, müsned, mu’cem, musannef, sahih, câmi, sünen gibi hadis kitâbiyâtı, rivâyet ilminin (furû-i hadis) kay­nakları olarak teşekkül ederken, ılelu’l-hadîs, ihtilâfu’l-hadîs, esbâbu vurûdi’l- hadîs, garîbu’l-hadîs, nâsihu’l-hadîs, nakdu’r-ricâl (cerh-ta’dîl), esmâu’r-ricâl ve tabakât çalışmaları da dirâyet ilminin (usûl-i hadis) mahsûlleri olarak vücut bulmuştur. Hemen belirtmek gerekir ki ihtilâfu’l-hadîs, esbâbu vurûdi’l-hadîs, garîbu’l-hadîs ve nâsihu’l-hadîs disiplinleri, dirâyetü’l-hadîsi doğrudan ilgilen­dirmiş ve hadis metinlerinin anlaşılması, yorumlanması ve hayata geçirilmesin­de önemli rol oynamıştır.</p>
<p>Görüldüğü üzere “ılmu’l-ahbâr” ve “ılmu’l-âsâr” adıyla bilinen rivâyetu’l-hadîs ilmi ve “ulûmu’l-hadîs”, “mustalahul-hadîs” ve “ılmu usûli’l-hadîs” ismiyle maruf olan dirâyetü’l-hadîs ilmine ilişkin ortaya çıkan söz konusu kategorik ve termino­lojik gelişme, sonraki dönem (müteahhirîn) âlimlerinin ürünüdür. Ancak sonraki dönem âlimlerinden yine bir ilimler tarihçisi olan Taşköprülüzâde (v. 968/1561) tarafından yapılan şu tarifin daha isabetli olduğu kanaatini taşımaktayız:</p>
<p>“Rivâyetu’l-hadîs ilmi, zabt ve adalet yönünden râvilerin hallerini, ittisal ve inkıtâ bakımından da senedin durumunu tetkik ederek hadislerin Rasûlullah’a (s.a.v) ulaşmasını konu edinen bir ilimdir.<sup>39</sup> Dirâyetü’l-hadîs ilmi ise, Arap dili kâidelerine ve şer’î kriterlere dayanarak Peygamberin (s.a.v) ahvâline mutabık olarak hadis metinlerinden anlaşılan mâna, murad ve maksattan bahseden ilimdir.”<sup>40</sup></p>
<p>Taşköprülüzâde, dirâyetü’l-hadîs ilmine esas teşkil eden kaynakların Kur’ân ve sünnet, fıkıh ilmi ve Peygamber’in (s.a.v) hayatıyla alâkalı rivayetler bilgisi<sup>41</sup> oldu­ğunu da belirtmektedir. Taşköprülüzâde’nin rivâyet-dirâyet yaklaşımı, makale baş­lığında kullandığımız dirâyetile neyi kastettiğimizi yansıtması ve dirâyetü’l-hadîs terimine berraklık kazandırması bakımından önem arz etmektedir. Taşköprülüzâde tarafından yapılan bu tarif, orijinal ve isabetli bulunmuş olacak ki ünlü bibliyograf ve ilimler tarihçisi Kâtib Çelebi’nin (v. 1067/1656) tercihine mazhar olmuş, muâsır Ezher âlimlerinden Ebu 1-Fadl Abdullah el-Gumârî’nin <em>Tevcîhul-ınâye li tarifi ılmıl-hadîs rivâyeten ve dirâyeten </em>adlı müstakil bir eser yazmasına malzeme teşkil etmiştir. Kâtib Çelebi, hadis ilmini “Peygamber’in (s.a.v) sözlerinin, fiillerinin ve hallerinin bilindiği ilim”<sup>42</sup> şeklinde tarif ettikten sonra, rivâyetü’l-hadîs ve dirâyetü’l- hadîsin tariflerini Taşköprülüzâde’den aynen nakletmiştir. Gumârî, Ibnu’l-Ekfânî ve Suyûtî çizgisini tenkit etmiş, Taşköprülüzâde’nin tarifini esas alarak konu hak­kında Ezher ulemâsı huzurunda bir konferans vermiş, onların tasvibini almış ve bundan hareketle de söz konusu eserini yazmıştır. O, şöyle demektedir:</p>
<p>“Bütün bunlardan, rivâyetü’l-hadîs ilmi ile dirâyetü’l-hadîs ilmi arasında­ki fark vuzuha kavuşmuş olmaktadır: Rivâyetü’l-hadîs ilminin konusu, kabul ve red yönünden râvi ile mervîdir. Dirâyetü’l-hadîs ilminin konusu ise, anla­şılması (fehm) ve kendisinden hüküm çıkarılması (istinbât) yönünden hadis metinleridir.”<sup>43</sup></p>
<p>Bu tasnif ve tarife göre, rivâyetü’l-hadîs ilmi, sonraki dönem hadisçile- ri tarafından “kabul ve red yönünden râvi ile mervînin hallerini ortaya koyan kaideler ilmi” şeklinde tarif edilen dirâyetü’l-hadîs ilmine, dirâyetü’l-hadîs ilmi ise fikhu’l-hadîse tekabül etmektedir.</p>
<p>Dirâyetü’l-hadîs konusuna değinen Mehmet Görmez de<sup>44</sup> İbnu’l-Ekfânî ve Suyûtî çizgisini tenkide tabi tutmuştur. Aslında biz, kendisine yöneltilen tenkitlerde Ibnu’l-Ekfânî’ye biraz da haksızlık edilmiş olduğunu düşünüyo­ruz. Çünkü ona yöneltilen tenkitlerin odak noktası, dirâyetü’l-hadîs ilmini taril ederken onun, hadislerin mânalarının anlaşılması ve onlardan hüküm çıkarılma­sını dikkate almaması olmuştur. Oysa İbnu’l-Ekfânî, elimizdeki matbu kendi eserinde yaptığı tarifte “ve’stihrâcu maânîhâ” diyerek dirâyetü’l-hadîs ilminin istinbât fonksiyonuna işaret etmiş olmaktadır. Şu var ki onun eksik bıraktığı nokta, istihraç/ istinbât fonksiyonunu öne çıkararak altım çizmemek olmuştur. Ancak Ibnu’l-Ekfânî’nin tarifini nakleden Suyûtî, onun kullandığı “ve’stihrâcu maânîha” tabirini gözden kaçırarak eserinde zikretmemiştir. Bu tespitimizle, -şa­yet eserin yazma nüshası matbu olanıyla aym ise- İbnu’l-Ekfânî’nin mağduriye­tine Suyûtî’nin sebep olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır.</p>
<p>Esasen, Taşköprülüzâde’nin tasnif ve tarifini esas alan bakış açısı, ilk asırla­rın rivâyet-dirâyet telakkisiyle de mutabakat arz etmektedir. İmam Muhammed Şeybânî (v. 189/804), “Hadisle amel ancak re’y (dirâyet, tefakkuh) ile, re’y de an­cak hadis (rivâyet) ile istikamet kazanır”<sup>45</sup> derken, Hâkim Nîsâbûrî (v. 405/1014) de “Fıkhu’l-hadîs (dirâyet), bu ilimlerin semeresidir. Şeriatın, varlığını devam ettirebilmesi de buna bağlıdır”<sup>46</sup> demektedir. Ayrıca fıkhu’l-hadîsi eserinde müs­takil bir başlık altında ele alan Hâkim, bununla dirâyetu’l-hadîs’i kastetmiş olsa gerektir. Çünkü “bilmek, anlamak, iyice kavramak” mânalarına gelen dirâyet, fikh/ tefakkuh kelimesinin müterâdifi durumundadır. Bu itibarla fıkhu’l-hadîs, hadis-fikıh ilişkisi açısından ayrı bir önem kazanmış olmaktadır.</p>
<p><strong>III.  Hadis-Fıkıh İlişkisi ve Fıkhu’l-Hadîs</strong></p>
<p>Giriş’te Râmhürmüzî’nin (v. 360/970), makalemizin çerçevesinin çizilme­sine ışık tutan tespitini nakletmiştik. Hadis-fıkıh ilişkisinin ve rivâyet-dirâyet dengesinin nasıl tesis edilmesi gerektiği problemine çözüm yolu gösteren bu tes­piti tekrarlamak istiyoruz:</p>
<p>“Hadis ile fikıh/ tefakkuh birlikte oldukları zaman tekemmül eder, birbirle­rinden ayrıldıkları zaman ise noksan kalırlar.”<sup>47</sup></p>
<p>Eserinin hemen girişinde Râmhürmüzîye bu tarihî sözü söyleten gerçek, şüphesiz onun gördüğü dengesizlik, bazı râvilerin dirâyetten kopuk mücerred bir rivâyet anlayışı, bazı fakihlerin de rivâyetten uzak mücerred bir dirâyet dü­ şüncesi olmuştur. Râmhürmüzî’nin Süfyân es- Sevrî’den (v. 161/777) naklettiği “Helal ve haramı, ilimde meşhur (dirâyet ve tefakkuh tarafı) olanlardan al/ öğ­ren, diğerlerini ise şeyhlerden/ râvilerden!”<sup>48</sup> tarzındaki nasihat veya Ebû Asım en-Nebîl’den (v. 212/827) rivâyet ettiği “Hadiste dirâyetsiz imamlık, düşük bir imamlıktır”<sup>49</sup> şeklindeki uyarı, onun, söz konusu tespitiyle vermek istediği mesa­ja açıldık getirmektedir. Yine onun, Abdullah b. Hâşim et-Tûsî’den naklettiği şu bilgi de önemlidir: “Biz, Vekî’in huzurunda bulunuyorduk. O bize:</p>
<p>-(İki isnad silsilesinden); A’meş &#8211; Ebû Vâil &#8211; Abdullah b. Mesud mu yoksa Süfyân — Mansûr — İbrâhim &#8211; Alkame &#8211; Abdullah b. Mesud mu sizin için tercih sebebidir? diye sordu. Biz de:</p>
<p>-A’meş’in Ebû Vâil’den yaptığı rivâyet daha makbuldür, diye cevap verdik. Bunun üzerine Vekî:</p>
<p>-(Sübhânellâh!) A’meş şeyhtir, Ebû Vâil de şeyhtir. Süfyân, Mansûr, İbrâhim, Alkame ve Abdullah ise, bunların hepsi birer fakihtir. (Fakihlerin alıp kullandığı bir hadis, şeyhlerin/ nâkillerin kullandığı bir hadisten daha iyidir, dedi.”<sup>so</sup></p>
<p>Aktardığımız sözlerde geçen “şeyh” kavramının, mücerred muhaddis, râvi ve nâkil mânasında, yani rivâyede meşgul olan ve duyduğu hadisi nakletme vazife­sini üstlenen kimse<sup>51</sup>, “fakih” kavramının ise rivâyetten haberdar olmakla birlik­te, onun nasıl anlaşılması ve yorumlanması gerektiğini bilen kimse mânasında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Şeyhin hâkim vasfı hıfz ve nakildir. Hocasından devraldığı rivâyet mirasım öğrencisine aynen nakledebilen bir şeyh, yüklendi­ği misyonu yerine getirmiş demektir. Dirâyet vasfını hâiz olması gereken fakih ise, zuhur eden fikhî-hukûkî problemi çözmesi beklenen, istinbât melekesi ve ictihad ehliyeti olan bir merci durumundadır. Şüphesiz böyle bir kimse, aynı zamanda hadisleri bilmek ve değerlendirmek zorundadır. “Kişi ne zaman fetva verir?” suâline muhatap olan Abdullah İbnul-Mübârek’in (v. 181/797), “Eser (rivâyet)de ilim sahibi, re y (dirâyet)de de basiret ehli olduğu zaman” tarzında verdiği cevap<sup>52</sup> da bunu göstermektedir. Ayrıca, yargı ve fetva makamında bulu­nacak olan müctehidin, ahkâm hadislerini bilmesi gerektiği hususunda ulemânın ittifakı vardır.<sup>53</sup> Müctehid imamın bir hadisi delil olarak kullanmasının (istidlal), o hadisin kuvvet kazandığı (tashih ve takviye) mânasını taşıdığını ifade eden fakihlerin<sup>54</sup> hareket noktası da bu olsa gerektir. Yine hadislerin sened tenkidini daha çok muhaddislerin, metin tenkidini ise (muhaddis) fakihlerin yaptığı fikri<sup>55</sup> de bu yüzden olmalıdır.</p>
<p>Aslında rivâyet bakımından güçlü altyapısı olmayan bir fakihin, dirâyet açı­sından da zayıf kalması kaçınılmaz bir sonuçtur. “Fakih, hadis sahibi olmadığı zaman topal olur.” diyen Ebû Arûbe el-Harrânî’nin (v. 318/930)<sup>56</sup> sözü bu ze­minde düşünülmelidir. Böyle bir kimse, Zehebî’nin (v. 748/1347) benzetmesiy­le<sup>57</sup>, henüz tüylenmediği ve gelişimini tamamlamadığı halde uçma teşebbüsünde bulunan bir kuş yavrusu mesabesindedir. “Fakih” kavramı ile yalnız furûu bilen kimsenin kastedilmediği<sup>58</sup> de açıktır. Çünkü bilgi kaynağı fetâvâ literatürü veya müdellel olmayan fıkıh kitâbiyâtı olan ve mesned itibariyle onların muhtevâsını hiç tahkik etmeden olduğu gibi nakleden mukallid bir âlim, fıkhın gereği olan istinbât, itibar, tedebbür, muhakeme ve mukayese imkânlarından âciz kalmakta­dır. İşte bu noktada hadis-fikıh ilişkisi veya muhaddis-fakih iş birliğinin önemi tebellür etmektedir. Hanefî hadis ve fikıh âlimi Keşmîrî’nin (v. 1352/1933) şu tespiti bu bakımdan önemlidir:</p>
<p>“Birçok mesele fikıh (kitapların) da mevcut değildir. Halbuki hadis o me­seleye temas etmiştir. Kim dinin tamamının fikıh (kitapların)da bulunduğunu ve fikhın dışında hiçbir şeyin kalmadığını iddia ederse, o doğrudan sapmıştır.”<sup>59</sup></p>
<p>Bu demektir ki “Fıkıh ilminde halledilmeyen bir mesele yoktur; ortaya çıkan her meselenin cevabı fıkıh, fetva veya ilmihal kitaplarında mevcuttur. Hadis kay­naklarına müracaat etmeye lüzum da yoktur. Hadisler yalnız teberrüken okun­malıdır.” şeklinde özetlenebilecek bir fikir, İlmî zihniyetten uzak ve mesnedsiz bir iddia olmaktadır. İmam Buhârî (v. 256/869), hocası Ali İbnu’l-Medînî’nin (v. 234/848) şöyle dediğini nakleder: “Hadislerin mânasını anlamak (fekâhet, te­fakkuh) ilmin yarısıdır. Ricâl bilgisi de ilmin öteki yarısıdır.”<sup>60</sup> Bu sözün ilk cüm­lesinde geçen “tefakkuh” fıkhu’l-hadîs’i/ dirâyet ilmini, “ricâl bilgisi” de rivâyet ilmini çağrıştırmaktadır.</p>
<p>Fıkhu’l-hadîs, hadislerin mâna ve maksadına nüfuz etmek suretiyle doğru olarak anlama (fehm) faaliyeti ve onlardan sıhhatli bir şekilde hüküm çıkarma (istinbât) tekniği demektir.<sup>61</sup> Başka bir deyişle fikhul-hadîs, murad-ı nebeviyi tespit noktasında sarfedilmesi gereken ciddi gayreti ifade eden hadis ilim dalıdır. Derin tefekkür ve basîret isteyen bu ilim dalında, “münakaşa edilen konular geniş Kur’ân ve hadis kültürü, fıkhî yeterlilik ve hazırlık yardımıyla çözüme kavuşur.”<sup>62</sup> Ne var ki tarih boyunca en yüce ilim (ecellu’l-ulûm)<sup>63</sup> ve en şerefli ilim (eşrefu’l- ulûm)<sup>64</sup> şeklinde telakki edilegelmiş hadis ilimlerinin en şerefli ilim dalı olarak hüsn-i kabul görmüş olan fıkhu’l-hadîs, henüz müstakil bir disiplin hüviyeti kaza­namamış, metodolojisi gelişememiş ve özel bir literatürü oluşamamıştır. Bu yüzden de fıkhu’l-hadîs’in en şerefli olma özelliği daha çok teoride kalmış ve tarih içinde icra etmesi gereken fonksiyon sistematik şekilde pratiğe geçirilememiştir. Ancak bir nevi hadis felsefesi demek olan bu ilmin, daha ziyade hadis şerh kitâbiyâtı için­de müteferrik vaziyette işlendiği bir vâkıadır. Ebû Cafer et-Tahâvî’nin (v. 321/933) <em>Şerhu maâni’l-âsârı,</em> Ebû Süleymân el-Hattâbî’nin (v. 388/998) <em>Maâlimus-sünen’i </em>İbn Hazm’m (v. 456/1063) <em>el-Muhallâ</em>sı ve İbn Abdilberr’in (v. 463/1070) <em>et- Temhîdı<sup>6S</sup></em> bu konuda hemen ilk akla gelen örnekler durumundadır.</p>
<p>Fıkhu’l-hadîse ihtimam gösteren; hadis-fikıh, rivâyet-dirâyet, menkûl- mâkul ve nakil-nazar İkilisini şahsında toplamış olan muhaddis fakihler, her za­man imtiyaz görmüş, fikir ve tahlilleri umumiyetle tercihe şâyan görülmüştür. Onların tavsifinde, “men cemaa beyne’r-rivâye ve’d-dirâye”<sup>66</sup>, “el-câmiûn bey­ne sınâateyi’l-hadîs ve’l-fikh”<sup>67</sup>, “fiıkahâu’l-hadîs”<sup>68</sup>, “fukahâu’l-muhaddisîn”<sup>69</sup>, “fukahâu ehli’l-hadîs”<sup>70</sup> ve “ehlu’l-fikh fi’l-hadîs”<sup>71</sup> gibi unvanların kullanılması, söz konusu imtiyaz ve tercihin ifadesidir.</p>
<p>Gerçekten de fikhu’l-hadîse ihtimam gösterebilen âlimler, hadis ve sün­netin mazide kalmış ve uygulamadan uzak bir tarih değil, evrensel ve dinamik bir hayat tarzı olduğunu göstermişler, yaşadıkları çağın problemlerine ışık tu­tan alternatif çözümler getirmişler ve ümmetin yolunu aydınlatmışlardır. Çünkü nebevi talimâtın hukuk ve mantığının temelinde insana hizmet faktörü, onun rûhî ve bedenî gelişimi, eğitimi ve ihtiyacı yatmaktadır. Muhaddis el-A’meş’in (v. 148/765), “Sizler doktorsunuz, bizler ise eczacıyız”<sup>72</sup> diye hitabettiği imam Ebû Hanîfe ye (veya Ebû Yûsuf’a) olan hayranlığım açığa vurması bu yüzden, yani onun problemlere çözüm yolu arayışından ve insana olan hizmet anlayışından olsa gerektir. Yine, nassın ruhu ile lafzının bağdaştırılamaması halinde maslahat düşüncesine istinâden, özellikle Hanefî fakihleri tarafından istihsân delili kulla­nılarak lafzın dışında bir uygulamaya gidilmesi<sup>73</sup> aynı gerekçe ile açıklanabilir.</p>
<p>Ne var ki bu vasıftaki âlimlerin her asırda sayı bakımından az olduklarını öğrenmekteyiz. Tabiînden Enes b. Şîrîn anlatıyor: “Küfeye vardım, orada ha­dis tahsil eden dört bin kişi gördüm. Ama onların    ancak dört  yüzü fakih idi.”<sup>74</sup></p>
<p>Bu  vakayı değerlendirmeye tabi tutan Abdülfettah Ebû Gudde   (v.   1417/1997) şöyle demektedir: “Bu hâdise, (muhaddis) fakihin vazifesinin çok ağır olduğu­nu ve buna bağlı olarak da onların sayılarının (mücerred) nakil ve râviler kadar fazla olmadığını göstermektedir.”<sup>75</sup> Meşhur bir muhaddis olan “Abdurrezzâk b. Hemmâm es-Sananî’nin (v. 211/826) fikıh tarafı var mıdır?” suâline<sup>76</sup> muha­tap olan Ahmed b. Hanbel’in (v. 241/855) verdiği cevap da söz konusu vak ayı destekler mahiyettedir: “Ehl-i hadiste fikıh/ tefakkuh gayet azdır.”<sup>77</sup> Arala­rındaki teâruz sebebiyle topladığı hadisler karşısında ne yapacağını bilemeyen İbn Vehb’in (v. 197/813), “Şayet Allah bizi Mâlik ve el-Leys ile kurtarmasaydı sapardık.”<sup>78</sup>diyerek amele elverişli hadisler konusunda kendisine rehberlik eden İmam Mâlik (v. 179/795) ve el-Leys’i (v. 175/791) minnet ve şükran duygusuy­la anması veya İmam Şâfiî’nin hocalarından Vekî b. el-Cerrâh’ın (v. 197/812) “Eğer Câbir el-Cu’fî olmasaydı Kûfeliler hadissiz, Hammâd da olmasasaydı fıkıhsız kalırlardı”<sup>79</sup> şeklindeki tespit ve müşahedesi yahut meşhur cerh-ta’dîl âlimi Basralı muhaddis Yahya b. Saîd el-Kattânının (v. 198/813) ahkâm istinbâtında pek varlık gösteremeyip İmam Ebû Hanîfe’nin fetva ve içtihadını esas alması<sup>80</sup> da bu zeminde mütalaa edilmelidir.</p>
<p>Demek oluyor ki tek başına muhaddis-hâfiz unvanı, fakih/ müctehid sevi­yesinin elde edilmesine imkân vermemektedir.<sup>81</sup> Ancak kabul edilmelidir ki fakih/ müctehid unvanını kazanamayan muhaddisin/ hâfızın dikkatle duyduğu, okuduğu ve ezberlediği on binlerce hadis sayesinde çok yönlü bilgi ve birikime ulaştığı, ana hatlarıyla başta Kur’ân tefsiri olmak üzere, akide, hukuk, ahlâk, eğitim, iktisat, siyaset, tarih, sosyoloji ve psikoloji gibi ilim dallarında çok yönlü bilgi ve birikime sahip olduğu da bir gerçektir. Bu itibarla, “sünnetin kapsadığı alanlarla ilgili çağdaş disiplinler ve özellikle sosyal bilimler ile hadis ilmi ara­sında ortaklaşa çalışmaların başlatılması gerekmektedir”<sup>82</sup> şeklinde ifade edilen görüş ciddiye alınmalıdır. Şüphesiz bu durum, ehl-i hadîsiçin bir meziyet ve bir kıymet olarak görülmelidir. Tabii bu meziyet ve kıymet, hadislerin anla­şılmasına gösterilen ihtimamla mütenasip bir keyfiyet arz etmektedir. Hatîb Bağdâdî’nin (v. 463/1070), <em>Şerefu ashâbıl-hadîs&#8217;inde </em>ehl-i sünnet dünyasının muhaddis sözcüsü sıfatıyla isbatlamayı hedeflediği şu inancı da kanaatimizi teyid etmektedir:</p>
<p>“İslâm’ın öğrenilebileceği en sağlam kaynak hadis ilmidir. Hadislerde İslâm kültürünün her dalıyla ilgili bilgi vardır. Bu hadisleri derleyen, bizzat uygulayan ve başkalarına öğretenler, bu suretle de, gerçek İslâm kültürünü yok olmaktan kurtaranlar hadisçilerdir. Dolayısıyla onlar, İslâm âlimlerinin en ön safında yer almaya hak kazanmışlardır.”<sup>83</sup></p>
<p>Fıkhu’l-hadîs için pratik değeri de bulunan bir misal vermek istiyoruz. Meymûn b. Mihrân (v. 117/734) anlatıyor: Su içerken beni Ömer b. Abdülazîz gördü. Nefes alıp vermek için ben suyu ara vererek içmeye başlamıştım. Ömer b. Abdülazîz bana: “Rasûlullah (s.a.v) su kabına soluyarak içmeyi yasaklamış­tır. Eğer su kabının içine solumazsan, istersen bir nefeste iç/ içebilirsin!” dedi. Bu hâdiseyi nakleden Endülüslü Mâliki fakih ve muhaddis İbn Abdilberr (v. 463/1070) şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Ömer b. Abdülazîz’in konu hakkındaki sözü, sahih ve ince bir anlayıştır, (el-fikhu’s-sahîh)”<sup>84</sup> İbn Abdilberr, suya nefes vererek içmekle ilgili yasağın, Zâhirîlerin iddia ettikleri gibi tahrimen de­ğil, edeben olduğunu da ifade etmektedir.</p>
<p><strong>IV.   Rivâyet- Dirâyet Bütünlüğünü İhmalin Neticesi</strong></p>
<p>Hadislerde lafzı ve zâhirî mânanın bir prensip olarak benimsenmesi, onların sevk gayesinin, mâna ve maksadının gözardı edilmesi, tarih boyunca özellikle ibn Hazm’ın yaşadığı hicri beşinci asırda ciddi münakaşa ve ihtilaflara sebep olmuştur. Burhansız olarak haberin zâhirinin dışına çıkılarak yapılan tevili zann olarak niteleyen İbn Hazm (v. 456/1063)<sup>85</sup>, nassların lafız ve zâhirine bağlılığı bir usûl kâidesi olarak tatbik etmiş, bunu kabul etmeyen muhaliflerini -ki onların başında Hanefîler gelmektedir- sert bir dille suçlamıştır. Aslında bu nevi mü­nakaşa ve ihtilaflar sahâbe devrinde de görülmektedir. Mesela, Ahzâb/ Hendek muharebesi dönüşünde Peygamber’in (s.a.v) “Benû Kurayza’ya varmadan hiçbir kimse ikindi namazını kılmasın!” talimâtına rağmen, ikindi vaktinin girdiğini gören bazı sahâbîler, “Oraya varmadan namaz kılmayız” derken, diğer bir kıs­mı da “Bilakis kılacağız. Bu bizden istenmedi. (Hz. Peygamber’in maksadı sizin anladığınız gibi değildir)” diyerek yolda namazlarını eda etmişlerdi. Bu farklı anlayış/ ictihad bilâhare Peygambere (s.a.v) arz edilmiş fakat o, her iki grubu da ayıplamamıştı.<sup>86</sup> Bu hadise münasebetiyle İbn Hazm’ın söylediği şu söz ilginçtir: “Şayet biz Benû Kurayza gününde bulunsaydık, oraya varmadan gece yarısından sonra da olsa ikindi namazını kılmazdık.”<sup>87</sup> İbn Hazm’ın bu ifadesi, zâhirî telak­kinin bir sistem olarak benimsenmesi ve uygulanması konusunda onun müsa- mahasız ve radikal tavrını ortaya koyması bakımından da önemlidir.</p>
<p>Sahâbe devrinde görülen bir diğer misal de şudur: Peygamber (s.a.v) hac mevsiminde Minâ’dan Mekke’ye gelirken Ebtah veya Muhassab adı verilen mev­kide inip konaklamıştı. Bundan hareketle Ebû Hureyre ve Abdullah b. Ömer, söz konusu konaklamanın bir ibadet olduğu kanaatine varmışlar ve bunu haccın bir sünneti olarak görmüşlerdir. Hz. Aişe ve Abdullah b. Abbas ise Rasûlullah’ın (s.a.v), adı geçen mevkide konaklamasını bir tesadüf eseri olarak değerlendir­mişler ve haccın sünnetlerinden sayılmayacağını ifade etmişlerdir.<sup>88</sup></p>
<p>Rivâyet-dirâyet bütünlüğünün sağlanamaması, hadislerin doğru olarak an­laşılmasını engellemiş ve onların uygulanmasını güçleştirmiştir. Birkaç misal vermek suretiyle konuyu açıklamak istiyoruz:</p>
<p><strong>1.   </strong> Amr b. Şuayb babasından, o da dedesinden şunu rivâyet etmiştir: Rasulullah (s.a.v) Cuma günü namazdan önce halkalar halinde oturmayı yasakladı.”<sup>89</sup></p>
<p>Hadis metnindeki “hılak” kelimesini “halk” (traş olmak) şeklinde okuyan ve anlayan bir şahıs, hadisle amel düşüncesiyle Cuma namazından önce kırk sene başını traş etmemiştir. Halbuki hadis, Cuma cemâatini izdiham ve sıkıntıya sokan ilim ve müzakere halkalarının teşkilini yasaklamıştır.<sup>90</sup> Hadiste geçen “hı- lak”, “haleka” kelimesinin çoğuludur. Hadisin bir diğer rivâyetinde ise “tahalluk” (halka halka oturmak) şeklinde vârid olmuştur.<sup>91</sup></p>
<p><strong>2.   </strong> Ebû Hureyre’den rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyur­muştur: “Kim taşla temizlenirse, tek sayılı taş kullansın!”<sup>92</sup></p>
<p>Hadisin orijinal metnindeki “itâr” (tek yapmak) kelimesi, “vitr” kökünden gelmektedir. Dolayısıyla mezkûr hadisi, “Kim taşla temizlenirse, hemen vitir kılsın!” tarzında anlayarak def-i hâcetten sonra abdest almaksızın vitir namazı kılan ve hadisçi olduğu söylenen bir şahıs çıkabilmiştir.<sup>93</sup>Halbuki hadisin ter­cümesinde de belirtildiği üzere “itâr”, özellikle suyun az bulunduğu veya hiç olmadığı zamanlarda kullanılan taşın bir, üç, beş gibi tek yapılması demektir. Şâfıî fakih ve muhaddis el-Hattâbî’nin (v. 388/998) de söylediği<sup>94</sup> gibi hadis, temizlikte esas olan su ile ruhsat olan taşlar arasında muhayyerliği ifade etmektedir. Bu izah, su ile temizlik imkânı olduğu halde -üstelik kanalizasyon tıkanıklığına yol açma pahasına- taş kullanmanın, hadisin mâna ve maksadıyla ruh ve hikmetiyle bağdaşmayan bir uygulama olduğunu göstermesi bakımından da önem arz etmektedir.</p>
<p>Verilen her iki misal de İbnu’l-Cevzî’yi (v. 597/1200) haklı çıkarmaktadır. O, hadislerin yalnız hıfzıyla yetinip onların anlaşılması için gayret sarfetmeyen hadisçilerin, taşıdıklarının ne olduğunu bilmeyen hamallar (zevâmilu esfâr) diye tenkit edildiklerini ve onların İblis tarafından aldatıldıklarını zikretmektedir.<sup>95</sup></p>
<p><strong>3.   </strong> Abdullah b. Ömer (r.a) diyor ki: Peygamber (s.a.v) son zamanlarında bize yatsı namazını kıldırdı. Selam verince ayağa kalktı ve “Bu gecenizi görüyorsunuz ya! İşte bu geceden itibaren yüz yıl sonra yeryüzünde olanlardan hiç kimse kal­mayacaktır” buyurdu.<sup>96</sup></p>
<p>Mısırlı düşünce adamı Ahmed Emin (v. 1954), İmam Buhârîden “Yüz yıl sonra yeryüzünde nefes alan hiçbir cardı kalmayacaktır” şeklinde naklettiği bu hadisin, tarihî realiteyle bağdaşmadığı gerekçesiyle sahih olmadığını söylemek­tedir. Buhârî’nin hadis ilmindeki otoritesini kabul eden yazar, onun hatasının metin tenkidini ihmal edip sened tenkidiyle iktifa etmesinden kaynaklandığını da ilave etmektedir.<sup>97</sup> Buhârî’nin <em>Sahih</em><sup>1</sup>inde yer alan metinle Ahmed Eminin verdiği metin mukayese edilecek olursa, aralarındaki lafız farkı hemen görülecek­tir. Buhârî metninde geçen “gece” kelimesi ve “bu geceden itibaren” diye tercüme edilen “minhâ”daki “gece”ye râci zamir ve diğer rivâyette zikredilen “bugün” lafzı, yazarın naklettiği metinde bulunmamaktadır. Öyle anlaşılıyor ki yazar, Buhân yi referans göstererek tenkit ettiği hadisi ikinci el bir kaynaktan almıştır. Halbuki o, peşin hükümden uzak olarak, üstelik hiçbir şerhe ihtiyaç duymaksızın doğru­dan Buhârî ye başvurup rivâyet-dirâyet bütünlüğü içinde konuya bakabilseydi, bu yüzden Buhârî’yi tenkit cüretinde bulunmayacaktı. Ayrıca o, aynı yerde geçen hadisin şu tarikini görme imkânı bulsaydı, belki de yanlış değerlendirme yapma­yacak ve lüzumsuz yere gündemi meşgul edenlere öncülük etmeyecekti:</p>
<p>Abdullah b. Ömer (r.a) anlatıyor: Peygamber (s.a.v) son zamanlarında bize yatsı namazım kıldırdı. Selam verince ayağa kalktı ve “Şu gecenizi görüyorsunuz ya! İşte bu geceden itibaren yüz yıl başında, bugün yeryüzünde olan kimselerden hiçbiri kalmayacaktır” buyurdu. Bunun üzerine insanlar, hadiste zikredilen “yüz yıl” tabiri hakkında kendi aralarında yapılan konuşmalara bakarak, Rasûlullah’ın (s.a.v) bu sözünü yanlış anladılar.<sup>98</sup> Halbuki Peygamber (s.a.v), “Bugün yerzünde olan hiçbir kimse (yüz yıl sonra) kalmayacak” sözüyle yüz yıl sonra sahâbe kuşa­ğının son bulmasını kastetmektedir.<sup>99</sup></p>
<p>Gerçekten, Rasûl-i Ekrem’in haber verdiği gibi çıkmış, vefatından bir ay önce işaret ettiği hâdise, tam yüz yıl sonra tahakkuk etmiştir. Çünkü son sahâbî Ebut-Tufeyl Âmir b. Vasile, hicrî 110 tarihinde vefat etmiştir.<sup>100</sup></p>
<p><strong>4.   </strong> Enes b. Mâlik diyor ki: (Üvey babam) EbûTalha’nın bir oğlu ölmüştü. O sıra­da kendisi dışarda bulunuyordu. Karısı Ümmü Süleym oğlunun öldüğünü görünce, onu yıkayıp kefenledi ve evin bir tarafına koydu. Derken Ebû Talha geldi ve:</p>
<p>-Çocuk nasıl oldu? diye sordu. Karısı:</p>
<p>-Sakinleşti; ben onun istirahat etmiş olmasını umuyorum, dedi. Nihayet sa­bah olunca kocası boy abdesti aldı.<sup>101</sup> Ebû Talha dışarı çıkmak isteyince, karısı ona çocuğun öldüğünü haber verdi. Kocası Ebû Talha Peygamber (s.a.v) ile bir­likte namaz kıldı. Sonra olup bitenleri Peygambere (s.a.v) anlattı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v):</p>
<p>-Umarım Allah Teâlâ bu gecenizi sizin için bereketli kılmıştır, buyurdu.<sup>102</sup></p>
<p>Bu hâdisenin, reenkarnasyon için bir delil olarak kullanıldığını görmekteyiz, kıyaslama imkânı vermesi bakımından, söz konusu yorum ve değerlendirmeyi -tekrara rağmen- aynen aktarmak istiyoruz:</p>
<p>“Enes b. Mâlikin anlattığı şu olay, Ümmü Süleym’in zekâ, kavrayış ve Allah a teslimiyeti kadar, bir reenkarnasyon delili olarak da kaynaklarda yer almış bulunmaktadır. Küçük bir yavrusu ölmüştü Ümmü Süleym’in. O sırada dışarda olan baba Ebû Talha eve geldiğinde küçüğün nerede olduğunu sordu. Anne: ‘Komşu bir süre için aldı, sonra getirecek.’ diye cevap verdi. Akşam oldu. Ümmü Süleym, çok güzel bir sofra hazırladı. Yenildi, eğlenildi ve karı-koca gidip yattı­lar. Sabahleyin kocasının karşısına dikilen Ümmü Süleym şöyle konuştu: ‘Yav­rumuz, onu bize gönderen kudret tarafından ait olduğu yere çağrıldı. Bir süre sonra tekrar gelecektir.Bu geceki temasımızda o bize tekrar iade edildi. Üzülme ve sesini çıkarma.’ Haber Hz. Peygambere ulaştığında O şöyle buyurmuştur: ‘Allah onların o gecelerini ve o gece onlara verileni mübârek kılsın.’ Dokuz ay sonra Ümmü Süleym nur topu gibi bir yavru doğurdu ve adı Hz. Peygamber tarafından kondu: Abdullah.”<sup>103</sup></p>
<p>Halbuki burada anlatılan hadisenin reenkarnasyonla hiçbir ilgisi yoktur. Hadisin, reenkarnasyonun delili olarak anlaşılması, onun, özünden uzaklaştırıl­ması ve bağlamından koparılması demek olduğu gibi, aynı zamanda açık/ düz metnine ait mâna ve muhtevâdan tecrit edilmesi demektir.</p>
<p>Yazarın, dipnotta referans gösterdiği kaynakları dikkatle gözden geçirdiği­miz halde, özellikle “Bir süre sonra tekrar gelecektir &#8220;şeklinde yapılan çeviriye tekabül eden bir ibareye rastlayamadık Ancak öyle anlaşılıyor ki söz konusu yanlış anlama ve yapılan tuhaf yorum, gösterilen referanslarda geçen “istercea” fiiline farklı bir anlam yüklenmesinden ve konunun rivâyet-dirâyet bütünlüğü içinde ele alınmamasından kaynaklanmış olmalıdır.</p>
<p>Burada, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak maksadıyla, yazarın kul­landığı kaynakları nazarı itibara alarak hadiseyi özetlemek uygun olacaktır: Kü­çük oğlunun ölümü karşısında üstün sabır ve metanet ahlâkı gösteren Ümmü</p>
<p>Süleym, “Benden önce hiç kimse ölüm haberini kocam Ebû Talha’ya iletmesin!” diyerek çevresini uyarmıştı. Nihayet oruçlu olduğu anlaşılan Ebû Talha evine dönmüş ve karısı ona iftar yemeği hazırlamıştı. İlişkiden sonra karı-koca arasın­da şu konuşma olmuştu: Ummü Süleym:</p>
<p>-Ebû Talha! Komşunun diğer bir komşudan bir emanet aldığını farz et. Emanetin asıl sahibi olan kimse, onu almak üzere komşusuna gittiğinde, kom­şunun geçici bir süre için yanma aldığı emaneti kendinin sanıp vermemesi halinde veya emaneti iade etmeyi ağır bulan kimse hakkında ne düşünürsün? Ebû Talha:</p>
<p>-Bu olacak şey değildir. Bu çirkin davranışıyla komşu emanete hıyanet etmiş olur. Emanet asıl sahibine verilmelidir. Ümmü Süleym:</p>
<p>-Kuşkusuz senin oğlun da Allah katında bir emanet idi. Şimdi Allah onu geri aldı, ruhunu kabzetti. Bunun üzerine Ebû Talha:</p>
<p>-İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn,<sup>104</sup> dedi.<sup>105</sup></p>
<p>Görüldüğü üzere, konuşmanın sonunda yer alan “istercea” fiili “O, geri ge­lecektir.” şeklinde anlaşılmış ve bu, başlık yapılarak reenkarnasyon için kulla­nılmıştır. Oysa bu Arap diline de aykırı düşmektedir. Çünkü lügatte, “verilen bir şeyin iadesini istemek” anlamında bir mef’ul ile birlikte müteaddî olarak kullanılan “istercea” fiili, ölüm gibi bir musibet haberinin ardından “innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn” diyerek teslimiyet göstermek mânasına da gelmektedir.<sup>106</sup> Rivâyetteki “istercea”mn fâilinin ölen çocuk değil, babası Ebû Talha olduğu da açıktır. Nitekim rivâyetin aynı kaynaklarda zikredilen başka bir versiyonunda, “Ebû Talha Allah’a hamdü senâda bulundu ve ‘innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn dedi” şeklinde net bir ifade mevcuttur. Ölen çocuğun hamdetmesi ise muhal bir şeydir. Ayrıca yazarın, “Komşu bir süre için aldı, sonra getirecek.” tarzında verdi­ği cümle, orijinal metinle<sup>107</sup> mukayese edilecek olursa, yapılan çevirinin aceleye getirilmiş olduğu da görülecektir.</p>
<p>Rivâyet-dirâyet bütünlüğünü ihmal ve ihlalden doğan yanlışlan gösteren misalleri çoğaltmak mümkündür. Makalenin hacmi gereği kısa tutmaya çalış­tığımız bu misallerin, rivâyet-dirâyet bütünlüğünün ne derece zarurî olduğunu yansıttığım düşünüyor ve bu kadarla yetinmek istiyoruz.</p>
<p><strong>V.    Sonuç</strong></p>
<p>Hadis ilminin mücerred rivâyetten ibaret olduğunu söylemek doğru ol­madığı gibi, onun mücerred dirayetten ibaret olduğunu söylemek de mümkün değildir. Rivâyet-dirâyet birlikteliği hadis ilmini teşkil etmekte; birinin ihmali hadisin anlaşılması ve hayata geçirilmesi konusunda ciddi birtakım problemlere sebep olabilmektedir. Bir başka deyişle, rivâyet ile dirâyet, bir bütünün ayrılmaz iki parçası olarak düşünülmelidir. Özellikle, aralarında teâruz/ ihtilaf bulunan müşkül rivayetlerin tahlilinde yalnız naklin veya aldın esas alınması, vasat üm­metin mutedil dininin sınırlarım zorlayacak, ifrat veya tefriderin ortaya çıkma­sına yol açacaktır.</p>
<p>Bu durumda, ciddi bir hadis nosyonu ve altyapısı kazanamamış bir aklın, hadisleri değerlendirmede zayıf kalacağı açıktır. Aldığı eğitim ve kültüre paralel zihni şekillenen, sık sık görüş değiştiren, tecrübesiz ve istikrarsız bir aklın, bu konuda çok <u>daha</u> zayıf kalacağı ortadadır. Şüphesiz, akılcılık-mantıkçılık nasıl bir ifrat ise, bir bakıma zâhirî ekolün günümüze yansıması demek olan ve la- fizalık eğilimi göstererek genellikle yüzeysel bir bakış açısına sahip olan çağdaş Selefi hareketin anlayışıda ifrattır. Bu ise, konunun mecrasından saptırılması ve mahiyetinin değiştirilmesi demektir.</p>
<p>Bu yüzden, teknik mânada sahih olan bir nakil karşısında aklın idrak sınırı­nın iyi tespit edilmesi gerekir. Şüphesiz burada akıldan maksat, bir bilgi kaynağı olan selim aklın kanunlarıdır. Buna göre, Rasûlullah’a (s.a.v) aidiyeti tam olarak<sup>1</sup>08 ısbat edilen bir rivâyetin, selim akim kanunlarıyla çeliştiği söylenemez. Ayrıca altım çizerek söylemek gerekir ki hakka isabet edebilmek ve doğruyu tespit ede­bilmek için aklın yanı sıra, naklin ihatalı olarak bir bütünlük içinde bilinmesi son derece önemlidir. Bu noktada, İmam Gazzâlî’nin (v. 505/1111), şeytanın yiyeceği, havz ve berzah âlemi hakkında kendisine yöneltilen suâl karşısında, “Benim hadis ilminde sermayem azdır, kayda değmez. Havz (ve benzeri meseleler) ancak mücerred nakille bilinir. O halde bu konuda hadislere müracaat edilmelidir”<sup>109</sup> tarzında verdiği cevap ibretâmizdir.</p>
<p>Esasen, hadislerin hem sened hem de metin bakımından tam olarak de­ğerlendirilebilmesi için kişide hadis melekesinin teşekkül etmesi gerekir. Bu da bir ömrün hadis ilmine tahsis edilmesi demektir. Nitekim imam Müslim (v. 261/874), “Hadis mesleği, sahih ve sakim hadislerin tespiti yalnız ehl-i hadise aittir. Çünkü rivâyetleri hıfzedenler ve bilinler onlardır, başkaları değil!”<sup>110</sup> der­ken, Şâfıî fikıh ve hadis âlimi el-Beyhakî (v. 458/1065) de şöyle demektedir: “Hadisin sahihini sakiminden temyiz edebilme bilgisi, yalnız ricâl ilmiyle/ sened tenkidiyle elde edilmez. Ancak ehl-i hadisin meclisinde bulunarak onlardan çok miktarda hadis dinlemekle, müzakerelerle, onların kitaplarını gözden geçirmek­le ve onların rivâyetlerine vâkıf olmakla bu meleke kazanılır. Artık o hale gelir ki bir hadis onların dışında kalacak olsa, onu da tanır. İşte, büyük hadis imamı Abdurrahman İbn Mehdinin (v. 197/812) işaret ettiği seviye budur. O, kendi­sine tevcih edilen, “Hadislerin sahih olanım, hatalı olanından nasıl ayırıp tanı­yorsun?” suâline, “Doktorun mecnunu/ hastayı tanıdığı gibi!”cevabım vermiştir.<sup>111</sup></p>
<p>Yine Abdurrahman İbn Mehdî’nin, “Hadisin illetlerini tanımak (görünme­yen gizli kusurlarını keşfetmek) bir ilhamdır. Hadisin illetli olduğunu söyleyen âlime, ‘Bunu nereden söyledin?’ diyecek olsan, onun nezdinde bir hüccet yoktur”<sup>112</sup> ifadesinden sonra, “Bize göre, bu hususta hüccet; hıfz, fehm ve marifettir” diyen Hâkim en-Nîsâbûrî (v. 405/1014) de sözü edilen hadis melekesine işaret etmiş olmalıdır.</p>
<p>Teori geliştirmekten ziyade, mevcut durumu tespit ederek rivâyet-dirâyet bütünlüğüne dikkat çekmeyi hedeflemiş olan bu makalemiz, er-Râmhürmüzî’nin Giriş’teki şu ifadesini perçinlemiş bulunmaktadır:</p>
<p>“Hadis ile fikıh/ tefakkuh birlikte oldukları zaman tekemmül eder, birbirlerin­den ayrıldıkları zaman ise noksan kalırlar ().”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof.Dr.Zekeriya Güler – Hadis Tetkikleri,syf:23-41</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>30 <em>İlam Araştırma Dergisi,</em> Yıl 1996, Cilt: I, Sayı: 2,8.113-131.</p>
<p>31 Eser, müellifin Cezayir’de bulunduğu sırada çağdaş selefi harekete yazdığı bir reddiye niteli­ğindedir.</p>
<p>32   Râmhürmüzî, <em>el-Muhaddisül-fâsıl,\</em> s. 238-266.</p>
<p>33 Râmhürmüzî, <em>a.g.e.,%.</em> 312-329.</p>
<p>34 Râmhürmüzî, <em>a.g.r,s.161.</em></p>
<p>35 Hatib el-Bağdadi, <em>el-Fakih ve&#8217;l-mütefakkih,</em> II, 80.</p>
<p>36 Gumârî, <em>Tevcihu’l-inâye,</em> s. 10; Çakan, “Dirâyetü’l-hadîs”, <em>DİA,</em> IX, 366.</p>
<p>37 Îbnu’l-Ekfânî, <em>îrşâdul-kâsıd,</em> s. 41,43.</p>
<p>38   Suyûtî, <em>Tedribu&#8217;r -râvî,</em> 1,40.</p>
<p>39-Taşköprülüzâde, <em>Miftâbu&#8217;s-saâde</em>, II, 52.</p>
<p>40 Taşköprülüzâde, <em>a.g.e.,</em> II, 113.</p>
<p>41 Bu izaha göre, siyer ilmi fikhu’l-hadîs’in malzemesi olmaktadır,</p>
<p>42 Kâtib Çelebi, <em>Keşfuz-zunûn,</em> 1,635.</p>
<p>43   Gumârî, <em>a.g.e.,</em> s. 13.</p>
<p>44   Bkz. Görmez, <em>Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu,</em> s. 100.</p>
<p>45   Serahsî, <em>Usûl,</em> II, 113; Pezdevî, <em>Usûl,</em> 1,60.</p>
<p>46   Hâkim, <em>Mariftü ulûmil-hadis,</em> s. 63.</p>
<p>47 Ramhürmizî, 161.</p>
<p>48   Râmhürmüzî, <em>a.g.e.,s</em> .406,407; Hatîb, <em>el-Kifâye,</em>  s. 134.</p>
<p>49   Râmhürmüzî, <em>a.g.e.</em> s. 253.</p>
<p>50   Râmhürmüzî, <em>a.g.e.,s.</em> 238; Hâkim,<em>a.g.e.,</em>s.11,49(parantez içinde verilen cümleler Hâkim’in rivâyetinde mevcuttur); Hatîb, <em>a.g.e.,</em> s. 436; Suyûtî, a.g.e., 1,25.</p>
<p>51   Cezâirî, <em>Tevcîhu n-nazar,</em> II, 908.</p>
<p>52   Abdulmecîd Mahmud, <em>el-İtticâhât</em>, s. 59.</p>
<p>53   Nevevî, <em>Şerhu Sahih-i Müslim</em>, 1,4.</p>
<p>54 îbn Âbidîn, <em>Reddul-muhtâr,</em> IV, 57; Tanevî, <em>î’lâus-sünen,</em> III, 61.</p>
<p>55   Kevserî, <em>Makâlât</em>, s. 57</p>
<p>56   Hatîb, <em>Şeref,</em> s. 70.</p>
<p>57   Zehebî, <em>Siyeru a&#8217;lami&#8217;n-nübelâ,</em> XVIII, 191.</p>
<p>58 Ali el-Kârî,Mirkat,1,511, Ali el-Kârî (v. 1014/1605), Hz. Ali’nin Rasûl-i Ekrem’den (s.a.v) rivâyet ettiği şu hadisin şerhi münasebetiyle bu tespitte bulunmuştur: “Dinde fakih olan ne iyi adamdır; şayet ona ihtiyaç duyulursa fayda verir. İhtiyaç duyulmaması halinde ise kendine taydaşı dokunur (dinini bilerek ve bilinçli olarak yaşama imkânı bulur)”.</p>
<p>59   Keşmîrî, <em>Feydul-Bâri</em>, II, 10.</p>
<p>60   Râmhürmüzî, <em>a.g.e.,</em>s. 320; İbn Teymiyye, <em>Minhâcu’s-sünne,</em> IV, 115.</p>
<p>61   Fıkhu’l-hadîs için bkz. Güler, <em>Münakaşalar,</em>        s.185;Görmez,<em>a.g..,s.</em> 102; a.mlf., “Fıkhu’l-hadîs”,<em>DİA,</em> XII, 547.</p>
<p>62 Koçkuzu, <em>Hadis İlimleri ve Hadis Tarihi,</em> s. 94.</p>
<p>63   Nevevî, <em>a.g.e.,</em> 1,4.</p>
<p>64   Kâtib Çelebi, <em>a.g.e.,</em>1,636-637.</p>
<p>65 Endülüslü Zâhirî âlim İbn Hazm’ın, “hâfızu’l-garb&#8221; unvanıyla tanınan hemşehrisi İbn Abdilberr hakkında söylediği “Fıkhu’l-hadîs sahasında, bizim arkadaşımız Ebû Ömer (İbn Abdilberr) in <em>et-Temhid’in</em> gibisini asla bilmiyorum” (bkz. Zehebî, <em>Tezkiratü&#8217;l-huffâz,</em> III, 1129; Kettânî, <em>er- Risâletü’l-müstatrafe,</em> s. 113) tarzındaki övgü ve takdir ifadesi bunun açık bir delilidir.</p>
<p>66   Râmhürmüzî, <em>a.g.e.,</em> s. 238.</p>
<p>67   Leknevî, <em>el-Ecvibetul-fâdile</em>, s. 220.</p>
<p>68   Hattâbî, <em>Maâlimus-sünen,</em> III, 687.</p>
<p>69   Mübârekpûrî, <em>Tuhfetul-ahvezî</em> (Mukaddime), 1,427.</p>
<p>70   İbn Receb, <em>Fadlu ılmis-selef,</em> s. 32.</p>
<p>71   İbn Teymiyye, <em>a.g.e.,IV,</em> 115.</p>
<p>72   İbn Abdilberr, <em>Câmiu beyâni’l-ilm,</em> II, 131.</p>
<p>73   Bkz. Dönmez, &#8220;İslam Hukukunda Müctehidin Nasslar Karşısındaki      Durumu&#8221;, s.42.</p>
<p>74   Râmhürmüzî, <em>a.g.e.,</em> s. 560.</p>
<p>75 Ebû Gudde, <em>el-İsnâd,</em> s. 68. Müellif bu değerlendirmeyi hocası Muhammed Zâhid el-Kevserî’den (v. 1371/1952) de nakleder. Bkz. Leknevî, <em>er-Raf&#8217;u ve’t-tekmil,</em> s. 322- 323 dn.</p>
<p>76 Suâli soran şahıs Muhammed b. Yezîd el-Müstemlî’dir.</p>
<p>77 îbn Ebî Ya’lâ, <em>Tabakâtul-Hanâbile,</em> 1,329 ; Ebû Gudde, <em>el-isnâd,</em> s. 68. İbn Cerîr et-Taberî’nin (v. 310/922) Ahmed b. Hanbel hakkındaki tespiti de enteresandır: “O ancak hadis adamıdır, fikıh adamı değil!”. Bkz. Abdulmecîd Mahmud, <em>a.g.e.,</em>s. 132. Ancak bu tespite tamamen iştirak etmek zordur. Nitekim hadislerin muhtelif tariklerinin müzakere edildiği bir hadis meclisinde, îshâk b. Râhûye’nin (v. 238/852) “Şu hadisin mâna ve maksadı nedir? Tefsiri nedir? Fıkhı nedir?&#8221; şeklin­deki suâli karşısında Ahmed b. Hanbel dıjnnda orada bulunan muhaddislerin suskun kalmalan (bkz. İbn Ebî Hâtim, <em>el-Cerb,</em> 1,293; Ebû Gudde, <em>a.g.e.,s.</em> 66) fikrimizi desteklemektedir. Ayrıca Ebû Hâtim er-Râzî (v. 277/890), Ahmed b. Hanbel ile Ali b. el-Medinî’nin rivâyette birbirine yakın, fakat Ahmed b. Hanbefin Ali b. el-Medînî’den daha fakih olduğunu, Ebû Zür&#8217;a er-Razi (v 264/878) de Ahmed b. Hanbel’in îshâk b. Râhûye’den hem rivâyet hem de fıkıh bakımından daha kuvvetli olduğunu söylemektedir. Bkz. İbn Ebî Hâtim, <em>a.g.e.,</em>1,294.</p>
<p>78   Avvâme, <em>Eserul-hadis</em>, s. 63.</p>
<p>79   Tirmizî, <em>Sünen</em>, V, 741.</p>
<p>80 Zehebî, <em>Tezkiratü&#8217;l-huffaz,</em> 1,307; îbn Hacer, <em>Tehzibut-Tehzib,</em> X, 450.</p>
<p>81 Ebû Gudde, <em>a.g.e.,</em>s. 67.</p>
<p>82 Kırbaşoğlu, <em>İslam Düşüncesinde Sünnet,</em> s. 128.</p>
<p>83 Hatib, <em>Şeref,</em> s. 8 (Hatiboğlu’nun mukaddimesi).</p>
<p>84 İbn Abdilberr, <em>et-Temhid,</em> I, 395-397. Halife Ömer b. Abdülazîz’in (v. 101/719) “hafız, allâme,müctehid olduğunu söyleyen Zehebî (bkz. <em>Siyeru a&#8217;lâmi&#8217;n-nübelâ,</em> V, 114), onun, <em>mubaddis-fakih</em> vasfına işaret eder.</p>
<p>85   İbn Hazm, <em>el-İhkâm,</em> II, 129.</p>
<p>86   Buhârî, Salâtü’l-havf, 5; Müslim, Cihâd, 69. Müslim rivâyetinde “öğle namazı&#8221; şeklindedir.</p>
<p>87 İbn Hazm, <em>a.g.e.,</em>III, 27.</p>
<p>88 Bkz. Müslim, Hac, 337,339,341; Ebû Dâvud, Mcnâsik, 86; Dihlevî, <em>Huccetullâhi&#8217;l-baliğa,1-142</em></p>
<p>89 Ahmed b. Hanbel, II, 179. Hadisin isnadı <em>hasen</em> görülür.</p>
<p>90 İbnü’l-Cevzî, <em>Telbisu Îblîs,</em> s. 149; Kevserî, <em>Te’nîbu’l-Hatib,</em> s. 12-13.</p>
<p>91 îbnu’l-Esîr, <em>en-Nihâye,</em> I, 426. Ebû Dâvud ile Nesâl’nin <em>Sünen</em> adlı eserlerinde “tahalluk” diye geçer.</p>
<p>92 Buhârî, Vudû, 25; Ebû Dâvud, Tahâret, 19; Tirmizî, Tahâret, 21; Nesâî, Tahâret, 38; îbn Mâce, Taharet,23; Dârimî, Vudû,5; Muvatta, Tahâret,4; Ahmed b. Hanbel, II,236.</p>
<p>93 Abdulazîz el-Buhârî, <em>Keşful-esrâr</em>, 1,60; Kevserî, <em>a.g.e.,s.</em> 12.</p>
<p>94 Hattâbî, <em>Maâlimu’s-sünen,</em> 1,33.</p>
<p>95 İbnü&#8217;l-Cevzî, <em>a.g.e.,s.</em> 148.</p>
<p>96   Buhârî, İlim, 41; Mevâkıt, 20; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 217; Ahmed b. Hanbel, II, 131.</p>
<p>97   Bkz. Ahmed Emin, <em>Fecru&#8217;l-îslâm,</em> s. 218.</p>
<p>98 Mesela onlardan bir kısmı hadisten, yüz yıl sonra kıyâmetin kopacağı mânasını çıkarmıştı. Bkz. İbn Hacer, <em>Fetbu’l-Bâri,</em> II, 75. Nitekim Ahmed Emin de öyle anlamış olmalı ki, hadisin tarihî gerçeklere aykırı olduğunu söyleyebilmiştir.</p>
<p>99 Buhârî, Mevâkıt, 40; Ebû Dâvud, Melâhîm, 18;Tirmizî, Fiten, 64; Ahmed b. Hanbel, II, 88,121.</p>
<p>100 İbn Hacer, <em>a.g.e.,11,</em>75.</p>
<p>101 Hadisin başka bir rivâyetinde, “Kadın kocası Ebû Talha’ya sofra hazırladı ve yemeğini vedi. Sonra kadın koku süründü ve kocasıyla yaptığı münasebet neticesinde bir çocuğa hamile kaldı&#8221; şeklinde teferruat bulunmaktadır. Bkz. Ahmed b. Hanbel, III, 287.</p>
<p>102 Buhari, Cenaiz, 42, Edeb, 116.</p>
<p>103 Öztürk, <em>Asrıaadetin Büyük Kadınları</em>, §. 218.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>104 “Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz” mânasına gelen cümle, âyetten (el-Bakara 2/156) bir parçadır.</p>
<p>105 Bkz. İbn Sa’d, <em>Tabakât,</em> VIII, 432-434; Ebû Nuaym, <em>Htlyetü&#8217;l-evliyâ,</em> II, 57.</p>
<p>106 Bkz. İbnui-Esîr, <em>en-Nihâye,</em> II ,202; İbn Manzûr, <em>Lisânul-Arab</em>, VIII, 117.</p>
<p>107 Söz konusu metni yukarda tercüme etmiş bulunmaktayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>108 Bu vurguyla, mâna ile rivâyet gerçeğine bağlı olarak, hadis metinlerinde görülen tearuz ve ihtilafın bir şekilde giderilmesine de dikkat çekmek istiyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>109 Gazzâlî, <em>Kânûnut-te’vîl,</em> s. 132.</p>
<p>110 Müslim, <em>Kîtâbut-Temyiz,</em> s. 218.</p>
<p>111 Beyhakî, <em>Marifetii’s-sünen,</em> 1,144.</p>
<p>112 Hâkim, <em>Ma&#8217;rifetü ulûmi&#8217;l-hadis,</em> s. 113.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-anlasilmasinda-rivat-dirayet-butunlugu/">Hadislerin Anlaşılmasında Rivayet-Dirayet Bütünlüğü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-anlasilmasinda-rivat-dirayet-butunlugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebu Reyye&#8217;nin &#8221;Adva Ales&#8217;s Sünne el-Muhammediyye&#8221;Adlı Eserine Bir Değerlendirme</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebu-reyyenin-adva-aless-sunne-el-muhammediyyeadli-eserine-bir-degerlendirme/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebu-reyyenin-adva-aless-sunne-el-muhammediyyeadli-eserine-bir-degerlendirme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Oct 2017 18:20:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Reyyenin Bazı Görüşleri ve Bunlara Verilen Cevaplar:]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Reyye]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Reyye'nin ''Adva Ales's Sünne el-Muhammediyye''Adlı Eserine Bir Değerlendirme]]></category>
		<category><![CDATA[Goldziher]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri”]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Güler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18262</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri Kur an-ı Kerîm, Hz. Peygamberin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetine it- tiba etmenin lüzum ve önemini bariz bir şekilde açıklar: “Rabbin hakkı için, onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılmadıkça, sonra da verdiğin hü­kümden dolayı hiçbir sıkıntı duymadan sana bütün teslimiyetleriyle baş eğme­den imân etmiş olmazlar”(Nisâ 4/79), “Allah ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-reyyenin-adva-aless-sunne-el-muhammediyyeadli-eserine-bir-degerlendirme/">Ebu Reyye’nin ”Adva Ales’s Sünne el-Muhammediyye”Adlı Eserine Bir Değerlendirme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ornek-ehl-i-sunnet-muslumani/20149031503-b/" rel="attachment wp-att-17846"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17846" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/20149031503-b.jpg" alt="" width="570" height="270" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/20149031503-b.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/20149031503-b-300x142.jpg 300w" sizes="(max-width: 570px) 100vw, 570px" /></a></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p><strong>Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri</strong></p>
<p>Kur an-ı Kerîm, Hz. Peygamberin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetine it- tiba etmenin lüzum ve önemini bariz bir şekilde açıklar: “Rabbin hakkı için, onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılmadıkça, sonra da verdiğin hü­kümden dolayı hiçbir sıkıntı duymadan sana bütün teslimiyetleriyle baş eğme­den imân etmiş olmazlar”(Nisâ 4/79), “Allah ve Rasûl’u bir işe hüküm verdiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için, kendi işlerinden dolayı Allah ve Peygamberin hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur”(Ahzâb 33/36) ve “Rasûl size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da vazgeçin”(Haşr 59/7).</p>
<p>Rasûlullah’ın (s.a.v) da konu ile alâkalı ikaz mahiyetinde hadisleri bulun­maktadır. Burada Kur’an’ın kat’iyyeti yanında, mütevâtir olmayan hadislerin zann ifade etmesi gerekçesinden hareketle ileri sürülen ve “Kur’ân ile yetinme” gibi bir akıma/ probleme işaret eden bir hadisi zikretmek istiyoruz: “Sizden bi­rinizi, karnı tok koltuğuna kurulmuş, benim emir ve yasaklarıma ait bir şey ken­disine geldiği zaman ‘Biz onu bunu bilmeyiz, Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız’ derken bulmayayım!”<span style="font-size: 13.3333px;">(1)</span></p>
<p>Rasûlullah’a (s.a.v) itaatin lüzum ve önemini belirten bu âyet ve hadisler Kur’ândan sonra sünnetin teşride ikinci kaynak olduğunu göstermektedir. Cumhur ulemâ, sünnetin Kur’ân karşısındaki işlevini/ konumunu şu şekilde tespit etmişlerdir: a) Sünnet, Kur’ân ın getirdiğini teyid eder.</p>
<p>b)Sünnet, Kur’ân’da açıklaması yapılmamış mücmel mevzuları tebyin eder.</p>
<p>c)Sünnet, Kur’ân’da hükmü bulunmayan bir konuda hüküm koyar.<span style="font-size: 13.3333px;">(2)</span></p>
<p>Kur’ân-sünnet münasebeti konusunda Fazlur Rahman (v. 1988) da şu gö­rüştedir: “Artık tek gelenek sözlü sünnettir, zira yaşayan sünnet, mevcut olduğu sürece, geçerliliğini artık hadisten almaktadır ve Hz. Peygamber’le (s.a.v), aynı zamanda Islâm ümmetine tebliğ edilip onun tarafından anlaşılan Kur’ân’la, te­melli bir biçimde irtibat sağlamanın tek yolu hadisten geçmektedir. Çünkü ha­dis, bir bütün olarak bir tarafa atılsaydı, Kur’ân’ın tarihiliğine ait olan temel, bir vuruşta ortadan kaldırılırdı.”<span style="font-size: 13.3333px;">(3)</span></p>
<p>Hadis ilmi, tefsir, fıkıh, siyer-tarih ve kelâm gibi diğer İslâmî ilim dalları için bir kaynak durumundadır. Bu sebeple hadis ilimleri, asırlar boyunca en geniş ve şümullü çalışmalara sahne olmuştur.<span style="font-size: 13.3333px;">(4)</span></p>
<p>Rasûlullah’ın (s.a.v) sohbet, talim ve terbiyesiyle yetişen, Rabbânî rızâya mazhar olan ve bir kısmı henüz dünyada iken cennede müjdelenen sahâbe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn, sünneti muhafaza mevzuunda misli görülmemiş hassa­siyeti göstermişler, hadis, fetva ve ictihadların sonraki nesillere intikalinde görev ve sorumluluklarım hakkıyla yerine getirmişlerdir.</p>
<p>Eyyûb es-Sahtiyânî el-Basrî’nin (v. 131/748), “Bir hadis naklettiğin zaman ‘Bırak şunu, bize Kur’ân’dan bahset’ diyen kimse bil ki dalalettedir”<span style="font-size: 13.3333px;">(5)</span> şeklinde­ki önemli ikazı, İmam Ebû Hanîfe’nin (v. 150/767) “bırak şu hadisleri” diyerek itiraz eden birine Eğer sünnet olmasaydı hiçbirimiz Kur’ânı anlamazdık!”<span style="font-size: 13.3333px;">(6)</span> şeklinde gösterdiği tepki, Süfyan es-Sevrî’nin (v. 161/777) “Hadis talebi ve tahsilinden daha üstün amel bilmiyorum”<span style="font-size: 13.3333px;">(7)</span> ve İmam eş-Şâfıî’nin (v. 204/819) “Hadis ehlini gördüğüm zaman, sanki Peygamber’i (s.a.v) görmüş gibi oluyorum <span style="font-size: 13.3333px;">(8)</span> diyerek hadis ve hadis ilim dallarına verdikleri önem, söz konusu ilimlerin zabt, tedvin, tasnif ve intikali için birer teşvik unsuru olmuştur.</p>
<p>Katil ve fitnenin zuhurundan önce hadis rivâyeti esnasında sened ve râvilerin durumu sorulmadığı halde, yalan isnad ve vaz’ (hadis uydurma) hareketinin baş­ladığı zamanlarda sened ve râvilerin durumunun sorulması, isnad zincirinin araştırılması, ehl-i hadisin konuya dair ciddiyetinin göstergesidir. Onların bu davranış ve uygulamaları, hadis ilim dallarında cerh ve ta’dîl ilminin doğuşuna zemin hazırlamış, zuafâ, sikât, tabakât, tarîhu’r-ruvât ve tezkira gibi râvilere ait biyografi kitaplarının telifine sebep olmuştur.</p>
<p>Üzülerek kaydetmek gerekir ki hayırlı nesil sahâbe devrinden sonra hadis ve sünnet çevresinde oluşturulan bir takım şüphe ve tereddütler<span style="font-size: 13.3333px;">(9)</span>, asrımızda da canlılığını muhafaza etmektedir. Söz konusu şüphe ve tereddütlerde, müs­teşriklerin ve onlardan etkilenen bazı Müslüman ilim ve fikir adamlarının payı oldukça büyüktür.</p>
<p>İslâm tarihi çalışmalarıyla temayüz eden Avusturyalı müsteşrik Aloys Sprenger (v. 1893) ve onun halefi olan Ignaz Goldziher’in (v. 1921) hadis il­minin ilk yazılı malzemelerini teşkil eden kitâbetu’l-hadîs ve bunu takip eden tedvin<span style="font-size: 13.3333px;">(10)</span> ve tasnif<span style="font-size: 13.3333px;">(11)</span> dönemlerine farklı bakışları, bazı çevrelerde sünnete olan güveni sarsacak kadar etkili olmuştur. Başta I. Goldziher olmak üzere müşteşriklerin iddialarından birisi şudur:</p>
<p>“Gerek sünneti tedvine teşvik eden ve gerekse bundan meneden hadisler, bir taraftan ehl-i hadisin,diğer taraftan ehl-i reyin birbirine zıt olan kanaatlerini te- yid eden sözler uydurmak üzere giriştikleri yarışların bir neticesidir. Ehl-i hadis, hadislerin sıhhati ve onlarla ihticac hususunda ellerinde bir delil bulunması için hadislerin yazılmasının cevâzına kâil oluyor. Ehl-i rey ise aksine hadisin sıhhati­ni ve onunla ihticacı inkâr edebilmek için hadislerin yazılmaktan nehyedildiğini ve yapılmadığını ileri sürüyor.”<span style="font-size: 13.3333px;">(12)</span></p>
<p>“Nedense bir defa tasavvur etmiş olduğu neticeye varmak için bazı garip izahları vardır” diyerek, I. Goldziher’in hareket noktasının peşin fikir ve şartlı yaklaşımdan kaynaklandığını tespit eden M. Fuad Sezgin, konu ile alakalı tezat teşkil eden görüşlerini söz konusu ederek onu tenkit etmektedir.<span style="font-size: 13.3333px;">(13)</span></p>
<p>“Genellikle Peygamber (s.a.v), sahâbe ve tâbiîn devrinde yazılmış olan kü­çük çaptaki ve az sayıda hadis ihtiva eden mecmualar” anlamında <em>Sahîfeler, </em>hadis müdevvenâtının temelini teşkil etmiş ve tasnif döneminin mahsûlü olan bazı hadis literatürünün içinde bize kadar ulaşmıştır:</p>
<p>a)    Alî b. Ebî Tâlib’in (v. 40/660) <em>Sahi/esi</em>,(14)</p>
<p>b)   Semura b. Cündeb’in (v. 60/679) <em>Sah fesi,</em> Ahmed b. Hanbel’in <em>Müsned&#8217;inde </em>(V, 7-23),(15)</p>
<p>c)    Abdullah b. Amr b. el-Âs’ın (v. 63/682) <em>Sahîfesı,</em> Ahmed b. Hanbel’in <em>Müsned</em>inde (II, 158-226),(16)</p>
<p>d)   Câbir b. Abdillah’ın (v. 78/697)sahifesi,Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde(III, 292-400)<span style="font-size: 13.3333px;">(17)</span> yer almaktadır.</p>
<p>Müstakil  aslî hüviyetiyle bize kadar gelebilmiş hadis mecmualarının en eskisi, Hemmâm b. Münebbih’in (v. 101/719) sahîfesidir. Bizzat Ebû Hureyre (v. 58/677/) tarafından talebesi Hemmâm b. Münebbihe arzedilen<span style="font-size: 13.3333px;">(18)</span> ve yazma birkaç nüshası bulunan <em>Sahife,</em> Muhammed Hamîdullah tarafından Berlin ve Şam nüshaları esas alınarak ilk defa Mecelletü’l-Mecmaı’l-Arabi’de neşredil­miştir. 132 hadis ihtiva eden bu son derece önemli <em>Sahife</em>, <em>Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahîfetü Hemmâm b. Münebbih</em> adıyla dilimize de kazandırılmıştır.</p>
<p>Bu çalışmalar, “sömürgeciliğin keşif yolları” diye tavsif edilen müsteşriklerin ve onların Islâm ülkelerindeki dâî ve sözcülerinin iddia ettikleri gibi, sünnetin, tedvin dönemini içine alan hicri ikinci asırda yalnız şifahî rivayetler kanalıy­la tespit ve takyid edilmeyip aksine birinci asırda sahâbe ve tâbiîn râvilerinin, hadislerin yazıya geçirilmesinde (kitâbetu’l-hadîs) mesai sarfettiklerini göster­mektedir. Nitekim konuya şu bilgileri vermektedir: “İsnadın hadis metinlerinde görülmesi muhtemelen I/VII. yüzyılın sonlarına rastlar. Bu tarih aynı zamanda tedricen hadisin resmen yazdı bir disiplin olarak bütünüyle ortaya çıktığı tarihtir. Bununla birlikte II/VIII. yüzyılda resmî bir disiplin olmadan önce, hadislerin yazılı hale getirilmesi olayının hiç değilse takriben 60-80/680-700 yıllarından itibaren mevcut olduğu hususunda kuvvetli, doğrudan doğruya ve dolaylı deliller bulunmaktadır. ”<span style="font-size: 13.3333px;">(19)</span></p>
<p>“<strong>Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri” başlıklı bu Giriş’ten sonra konuya geçebiliriz.</strong></p>
<p>“Advâun ale’s-Sünne el-Muhammediyye”</p>
<p>Hadis tarihi ve sünnet konusunda farklı anlayış, yorum ve düşünceleri olan Mahmûd Ebû Reyye’nin bazı iddiaları ve bunlara verilen cevaplara geçmeden önce, yazarın <em>Advâun ale&#8217;s-Sünne el-Muhammediyye </em> adlı eserinden söz etmek yerinde olacaktır.</p>
<p>Arabistanlı genç araştırmacı Muhammed Tahir Hakîm, Ebû Reyye hak­kında şu kısa bilgiyi verir: “Çağdaş Mısırlı bir yazardır. Hür düşünce ve İlmî araştırma adı altında sünneti yermesi ve aşırı derecede sapmasıyla tanınmıştır Yakın geçmişte (1970) öldü.”<span style="font-size: 13.3333px;">(20)</span></p>
<p>Onun hakkında Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî’nin şu tespiti de dikkat çekicidir: “Ebû Reyye’nin, hadis ve hadisin tarikleri bir tarafa, İslâm’ın temel prensip ve kâidelerini de bilmediğini ifade eder.”<span style="font-size: 13.3333px;">(21)</span></p>
<p>Birkaç kez basılan <em>Advâ</em>, yazarı tarafından gözden geçirilerek ilaveli 3. bas­kısı Mısır’da Dâru’l-maârif matbaasında yapılmıştır. Tahâ Hüseyin’in tanıtım ve takdimini yaptığı eser 422 sahifedir. Kitap, <em>Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması </em>(Hadis Müdafası) adıyla Muharrem Tan tarafından dilimize de tercüme edil­miştir. Yöneliş Yayınları (İstanbul 1988) arasında çıkan bu kitap 440 sahifedir.</p>
<p><em>Advâ,</em> ilk neşredildiğinde özellikle Arap-İslâm âleminde büyük yankı uyandır­mış, birçok müellif tarafından hadisi müdafaa adına ciddi reddiyelerin yazılmasına sebep olmuştur. Reddiye olarak görebildiğimiz çalışmaların bir kısmı şunlardır:</p>
<p><strong>1.   </strong> Mustafa es-Sibâî, <em>es-Sünne ve mekânetühâfit-teşrîî ’l-lslâmî,</em> Kahire 1961.</p>
<p><strong>2.   </strong> Muhammed Abdurrezzâk Hamza el-Mekkî, <em>Zulumâtü Ebî Reyye emâme Advâıs-sünnetıl-muhammediyye,</em> Kahire 1379.</p>
<p><strong>3.   </strong> Abdurrahman b. Yahya el-Yemânî el-Muallimî el-Mekkî, <em>el-Envâr el- kâşife limâ fi Kitâb-ı Advâ ale&#8217;s-sünnetıl-muhammediyye mine&#8217;z-zelel ve&#8217;t-tadlîl ve&#8217;l-mucâzefe,</em> Kahire 1378. Abdülmün’ım Sâlih el-Alî el-Izzî, “bana göre reddi­yelerin en mükemmeli budur.” demektedir.<span style="font-size: 13.3333px;">(22)</span></p>
<p><strong>4.   </strong> Abdülmün’ım Salim el-Alî el-Izz<em>i, Difâ’an Ebî Hureyre,</em> Bağdat 1973.</p>
<p><strong>5.   </strong> Muhammed Acâc el-Hatîb, <em>Ebû Hureyre râviyetul-Islâm</em>, Mektebetu Vehbe, 1982.</p>
<p><strong>6.  </strong>  Muhammed Ebû Şehbe, <em>Difa anıs-sünne ve reddu şübehıl-müsteşrikîn ve’l-küttâb el-muâsırîn ve beyânuş-şübeh el-vâride ale&#8217;s-sünne kadîmen ve hadisen ve redduhâ redden ılmıyyen sahîhan,</em> Kahire 1967.</p>
<p><strong>7.  </strong>  Muhammed Tahir Hakîm, <em>Sünnetin Etrafındaki Şüpheler</em> (çev. Hîüseyin Aslan), Pınar Yayınları, İstanbul 1985.</p>
<p><strong>8.   </strong> Muhammed Mustafa el-A’zamî, <em>Dirâsât fi&#8217;l-hadis ve târih-i</em>  <em>tedvinib</em>, Beyrut 1980<span style="font-size: 13.3333px;">(23)</span>.</p>
<p><strong>Ebû Reyyenin Bazı Görüşleri ve Bunlara Verilen Cevaplar:</strong></p>
<p><strong>a) </strong>  <strong> Ebû Reyye:</strong> Sarih aldın kabul edemeyeceği ve sahih ilmin isbat edeme­yeceği birçok hadisin tefsir, tarih gibi kitaplarda bulunması, bu eserin <em>(Advâun ales-sünnetîl-muhammediyye)</em> telif sebebi olmuştur.”<span style="font-size: 13.3333px;">(24)</span></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Söz konusu kitaplar, hadislerin tedvinini esas alan ana kaynaklar de­ğildir. Hadislerin değerlendirilmesinde ölçü olabilecek kaynak, ihtisas ve tahkik ehli olan muhaddislerin eserleri olmalıdır.<span style="font-size: 13.3333px;">(25)</span></p>
<p><strong>b)   Ebû Reyye:</strong> Güçlü Arap dili ve edebiyatçılarının kullandıkları kelime veya cümleleri okuduğum zaman belâğat ve fesahatinden dolayı hayretle sarsıldığım halde, Nebiye nispet edilen bazı sözlerde bu özelliği görmedim. Bu tür sözler, “dâd” harfini en beliğ ve en fasih bir şekilde telaffuz eden, en güzel bir şekilde doğ­ruya davet eden bir Peygamberden (s.a.v) nasıl çıkabilir, diye dehşetle karşıladım.<span style="font-size: 13.3333px;">(26)</span></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu durum garîb, zayıf ve münker rivâyetlerde olabilir. Sahih rivâyetlerde ise fesâhat ve nübüvvet nurları mevcuttur. Bu noktada kriter, Ebû Reyye gibilerin değil, güçlü filologlar, edipler, derin ve ciddi âlimlerin zevkidir. “Ağzı acı olan kimse, tadı ve soğuk suyu acı bulur.” Muallim ve mürebbî olan Nebî, bazı hallerde kabilelerin konuştuğu lehçelerden şâz lafızları da kullana­rak anlayabilecekleri şekilde konuşurdu. Kaldı ki “belâğat” denilen şey, kelâmın muktezâ-i hale mutâbık olmasıdır. Rasûlullah (s.a.v) da bu durumu göz önünde bulundurarak bazen yaygın olmayan mahallî kelimeler kullanırdı.<span style="font-size: 13.3333px;">(27)</span></p>
<p><strong>c) </strong>   Ebû Reyye: Peygamber (s.a.v), Kur an vahyi için kâtipler edindiği halde hadisler için edinmemiştir.<span style="font-size: 13.3333px;">(28)</span> Sahih hadisler, hadislerin yazılmasını yasaklamak­tadır. Kitâbetü’l-hadîs (hadislerin yazıya geçirilmesi), Peygamberin (s.a.v) vefa­tından 100 yıl sonra II. asırda gerçekleşmiştir.<span style="font-size: 13.3333px;">(29)</span></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Sahabe devrine ait yazılı bazı hadis mecmuaları zamanımıza kadar ge­lebilmiştir. Hadislerin yazılmasıyla alâkalı aralarında teâruz ve tenakuz görülen sahih rivâyeder bulunmaktadır. Ebû Said el-Hudrî (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyur­duğunu nakleder: “Benden Kur’ân’dan başka hiçbir şey yazmayınız. Kur andan başka bir şey yazmış olan yazdığım derhal silsin. Ama (yazmaksızın) benden hadis rivâyet ediniz. Bunda bir zorluk ve bir sakınca yoktur. Bile bile kim bana isnad ederek yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın.”<span style="font-size: 13.3333px;">(30)</span>Bizzat Ebû Said el-Hudrî, “Biz, te- şehhüd ve Kur’ândan başka bir şey yazmazdık”<span style="font-size: 13.3333px;">(31)</span> demektedir.</p>
<p>Buna mukâbil Abdullah b. Amr (r.a) diyor ki: “Rasûlullah’tan (s.a.v) işitti­ğim her şeyi ezberlemek maksadıyla yazıyordum. Kureyş beni bundan nehyetti ve “Rasûlullah (s.a.v) gazap ve rızâ (kızgınlık ve sükûnet) hallerinde konuşan bir insan iken sen ondan duyduğun her şeyi yazıyor musun?” dediler. Bunun üze­rine yazmaktan vazgeçtim. Durumu Rasûlullah’a (s.a.v) arz ettim. Parmağıyla işaret ederek: “Yaz, camın elinde olan Allah’a yemin ederim ki bundan haktan başka bir şey çıkmaz” buyurdu.<span style="font-size: 13.3333px;">(32)</span> Ayrıca Hz. Peygamber’in (s.a.v) “İlmi yazı ile kaydediniz”<span style="font-size: 13.3333px;">(33)</span> buyurduğu sabittir.</p>
<p>Hadislerde müteârız görünen kitâbetü’l-hadîs meselesini izah için cumhur, sünnetin sünnetle neshedilmesi keyfıyyeti üzerinde durmuştur. Buna göre ya­zılmasına izin veren hadis, yasaklayan hadisten sonra vârid olmuştur. Nitekim el-Hattâbî (v. 388/998), “Nehyin önce olması kuvvetli ihtimaldir. Son durum yazıya izin vermektedir. Peygamberin (s.a.v) Kur’ân âyetleriyle karışıp okuyanı şaşırtmaması için Kur’ân’la birlikte hadislerin aynı sahîfeye yazılmamasını söyleyenler de olmuştur. Ama bizzat yazıya geçirilmesinin yasaklanması söz konusu değildir. Kaldı ki Rasûlullah (s.a.v) ümmetine tebliği emretmiştir. Bu gerçeği selef&#8217;-halef hiçbir âlimin inkâr etmemesi, hadisin yazılmasının cevazını gösterir”<span style="font-size: 13.3333px;">(34)</span> diyerek probleme açıklık getirmektedir.</p>
<p>Hatîb el-Bağdâdî (v. 463/1070), Safvân ve el-Evzâî’den “Bu yüce ilmi ağız­dan almak suretiyle müzakere ediyorlardı. Kitaplara geçince nuru gitti ve ehil ol­mayanlara intikal etti” şeklinde sözler naklettikten sonra, hadislerin yazıya geçi­rilmesi ve bunu takip eden tedvin döneminin tabii gelişimini şöyle değerlendirir:</p>
<p>“Hadislerin yazıya geçirilmesi, bir müddet nâhoş karşılandıktan sonra, geniş çapta tatbik sahası buldu ve ehl-i hadis, hadisleri sahîfeler halinde tedvin etmeye başladı. Çünkü rivâyetler yayılmış, isnadlar uzamış, ricâlin isim, künye nispetleri çoğalmış, sened ve metinlerin ifade tarzı muhtelif şekiller almış, netice itibariyle insan hafızası şu saydıklarımızı zabtedebilmekten âciz kalmıştı. Durum böyle olunca şu zamanda yazılı hadis ilminin, sadece hafızaya dayanan ilimden daha sağlam olduğu hakikati ortaya çıktı. Kaldı ki Rasûlullah (s.a.v), hafızası zayıf olanlar için hadislerin yazılması konusunda izin vermişti. Sahâbe, tâbiîn ve bun­ları takip eden nesillerin tatbikatı da bu şekilde devam etmişti.<span style="font-size: 13.3333px;">(35)</span></p>
<p><strong>d)   Ebû Reyye</strong> Zehebî’den (v. 748/1347) şu hâdiseyi nakleder:</p>
<p>“İbn Ebî Müleyke el-Mekkî’nin (v. 117/735) mürsel rivâyetlerinden biri de şudur: Ebû Bekir es-Sıddîk, Nebînin vefatından sonra sahâbeyi toplayarak şöyle demiştir: “Siz Rasûlullah’tan (s.a.v) ihtilaf ettiğiniz hadisleri rivâyet ediyorsunuz. Sizden sonrakiler daha çok ihtilaf edeceklerdir. Öyleyse Rasûlullah’tan (s.a.v) hiçbir hadis rivâyet etmeyin. Size bir şey soran olursa ‘Sizinle bizim aramızda (önümüzde) Allah’ın kitabı var, onun helalini helal, haramını da haram kabul ediniz’ deyin.”<span style="font-size: 13.3333px;">(36)</span></p>
<p>Ancak Zehebî bu hâdiseyi verdikten sonra şu değerlendirmeyi yapar: “îbn Ebî Müleyke’nin rivâyeti, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın maksadının rivâyet kapısını kapatmak değil, haberlerde tesebbüt ve taharri olduğunu gösterir. Çünkü Ebû Bekire ninenin (cedde) mirastaki payı sorulduğu vakit, hükmünü Kur’ân’da bulamayınca sünnette olup olmadığını araştırır. Nihayet kendisine ilgili hadisi rivayet eden sika râvi ile yetinmeyip yanında başka birinin bulunup bulunma­dığını sorarak başka bir sikanın da desteğini almak istemiştir.’’(37) O, (hadisi bir tarafa bırakarak) Haricîlerin dediği gibi ‘Allah’ın kitabı bize yeter’dememiştir.”<span style="font-size: 13.3333px;">(38)</span></p>
<p>Bu örnek gösteriyor ki Ebû Reyye kaynaklardan nakil ve iktibasta bulu­nurken daha çok kendi görüş ve anlayışını destekler mahiyette olan rivayetleri malzeme olarak kullanırken, söz konusu haber ve rivâyetleri değerlendirmeye tabi tutan müellifin yorum ve izahını gözardı etmektedir.</p>
<p><strong>e)    Ebû Reyye:</strong> “Kim bana bile bile (müteammiden) yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisini okuduğunda doğruluğu emreden ve yalanı şiddetle yasaklayan bir Peygamber’den (s.a.v) sâdır olamayacak şu “bile bile ” kaydından dolayı şaşırıp kaldım. Çünkü “kizb”, bir şeyi vâkıanın hilâfına haber vermektir. Kasden olsun-olmasın değişmez.<span style="font-size: 13.3333px;">(39)</span> Bu hadisin ma­hiyetini uzun süre araştırdıktan sonra, “müteammiden” kelimesinin, sahâbe bü­yüklerinin rivâyetleri arasında gelmediğini gördüm. Böyle olunca bu kelime, hata, vehim, galat veya sû-i fehimden kaynaklanan eksik rivâyetlerinde mesned kullanmak üzere (&#8230;) ya idrâc yoluyla hadise girmiş ya da hadis uyduranlar tarafından ilave edilmiştir ki onlar bunu, insanların kendilerine güvenmelerine ve sözlerine dayanak olması için kasıtlı olmayan uydurmalarda yaptıklarına delil getireceklerdir.<span style="font-size: 13.3333px;">(40)</span></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Hadis, “müteammiden” kaydı olmaksızın (*) ve bunu des­tekleyen (*=rivâyetiyle sahâbe büyükleri ve diğerlerinden geldiği gibi, “müteammiden” kaydıyla(*)ve bunu destekleyen(*)&#8221; rivâyetiyle de -tevâtür derecesinde- gelmiştir.<span style="font-size: 13.3333px;">(41)</span> Hadiste geçen “müte­ammiden” lafzının sahih olduğunu ifade eden el-Elbânî<span style="font-size: 13.3333px;">(42)</span>, Ebû Reyye’yi şiddetle tenkit eder: “<em>el-Advâ</em> adlı kitabın yazarının, ‘müteammiden’ lafzını inkâr etmesi, yalnız hadisi ve hadis tariklerini bilmediğini göstermez, aynı zamanda şeriatın temel prensip ve kaidelerini bilmediğini de gösterir.”</p>
<p><strong>f)     Ebû Reyye:</strong> Buhârî -ki hadis ricalinin şeyhidir, kitabı cumhur nezdinde şöhret bulduğu gibi- Allah’ın kitabından sonra en sahih kitaptır ve ha­disleri mâna yoluyla rivâyet etmiştir.<span style="font-size: 13.3333px;">(43)</span> Hatıb el-Bağdâdî, Buhârî’den şunu nakleder: “Nice hadisler var ki Basra’da duydum, Şam’da yazdım; Şam’da duy­dum, Mısır’da yazdım, Buhâri’ye “Ey Ebû Abdillah tamamıyla mı?” şeklinde soru soruldu. Bu soru üzerine Buhârî sükût etti.<span style="font-size: 13.3333px;">(44)</span> Halbuki mâna ile hadis rivâyetinde din, dil ve edebiyat açısından büyük zararlar meydana gelmiştir. Böylece onlar, takdim-tehirle nazmı bozulan, lahin veya hata isabet etmiş olan hadisleri rivâyet etmeyi ve hadisin bir kısmını alıp bir kısmını almamayı ken­dilerine mubah gördüler.<span style="font-size: 13.3333px;">(45)</span></p>
<p>Cevap: Mâna ile hadis rivâyetini (er-Rivâye bi’l-ma’nâ) sahâbeden Hz. Alı, İbn Abbas, Enes b. Mâlik, Ebud-Derdâ, Vasile b. el-Eska’ ve Ebû Hureyre ile tâbiînden Haşan el-Basrî, eş-Şabî, Amr b. Dinâr, İbrâhim en-Nehaî, Mücâhid ve İkrime gibi zatlar câiz görmüşlerdir. Tâbiînden İbn Şîrîn, el-Kâsım b. Mu­hammed, Racâ b. Hayve ise lafzan rivâyet hususunda titiz davranmışlardır.<span style="font-size: 13.3333px;">(46)</span></p>
<p><strong>g)    Ebû Reyye:</strong> Mâna ile rivâyeti câiz görenlerin gerekçeleri şudur: Sahâbe, yazmaksızın ve tekrar etmeksizin hadisleri dinlerler, birkaç yıl sonra onu rivâyet ederlerdi. Herkes bilir ki bizzat metin (kolayca) zabtedilmez, sadece mânası ka­lır. Bunun yanında, hâdise tek olduğu halde, muhtelif lafızlarla vârid olan ha­disler de çoktur. Bütün bunlar, mâna ile naklin cevâzını göstermektedir. Kaldı ki Kuran lafzında olduğu gibi, hadis lafzıyla ibadet edilecek de değildir. Mâna zabtedilebilirse maksud olmayan lafızların kaybolması zarar vermez.<span style="font-size: 13.3333px;">(47)</span> Ebû Reyye, “Acaba zabtedildi mi, heyhat!”<span style="font-size: 13.3333px;">(48)</span> diyerek şüphe ve tereddüdünü de izhar etmektedir.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Fehim ve idrak seviyeleri farklı olmakla birlikte sahabenin benzeri görülmemiş sağlam/ parlak hafızaya sahip olmaları, nebevi terbiye ve hasletle­rin kazandırdığı şuur haliyle dini kendilerinden sonraki nesillere nakil ve tebliğ gayretleri, söz konusu şüphe ve tereddütlere mahal bırakmamaktadır. Kaldı ki unutan, eksik veya yanlış hatırlayan sahâbî râviler, bilen diğer sahâbîler tara­fından ikaz ediliyordu.<span style="font-size: 13.3333px;">(49)</span> Burada, kısmen veya tamamen zabtedilemediğinden dolayı zamanımıza kadar gelememiş hadisler sebebiyle, “din gereği gibi açık­lanamamıştır”, şeklindeki mukadder bir soru veya itiraz da yersizdir. Kur’ân, Allah tarafından muhafaza edildiği gibi, dini anlamamıza imkân verecek kadar kâfi derecede sünnet de muhafaza edilmiştir. Nitekim İbn Hazm (v. 456/1063), “Zikri biz indirdik biz, onu koruyan da biziz”<span style="font-size: 13.3333px;">(50)</span> âyetinde geçen “zikr” kelimesinin sünnete de şâmil olduğunu belirterek<span style="font-size: 13.3333px;">(51)</span> konunun önemine işaret etmektedir.</p>
<p><strong>h)   Ebû Reyye:</strong> Muhaddisler, sened tenkidine önem verdikleri halde, metin tenkidine önem vermemişlerdir.<span style="font-size: 13.3333px;">(52)</span> Hadis imamlarının birçoğu metin tenkidi­ne temas etmiştir. Ancak bunlar, sened tenkidine temas edenlere nispetle gayet azdır.<span style="font-size: 13.3333px;">(53)</span></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu konuda Subhî es-Sâlih şu bilgileri vermektedir:</p>
<p>“Muhaddislerin mevzu hadisin alâmetleri olarak saydıkları bütün deliller metinlerle ilgilidir: Gramer hatası ve ifade bozukluğu, aklın prensiplerine ve hisse aykırılık, va’d ve vaîd konularındaki ölçüsüzlük ve aşırılık, hadisin beliğ ifadesinin, usûlcülerin veya kelâmcıların kapalı ve anlaşılması güç sözlerine benzemesi, devlet idaresine hâkim olan zümreye yaklaşmak arzusuyla uydurul­muş olması. İşte bütün bunlar Peygambere (s.a.v) yakışmayan sözlerin onun hadisleri arasına sokulması itibariyle hadis metnini ilgilendiren hususlardır. Bütün bunlar bizi zarûrî bir neticeye götürmektedir: Bu durumlar karşısında muhaddislerin daha çok sened üzerinde mi yoksa metin üzerinde mi durduklarını tayin etmek gerekirse, kesin olarak söylenecek söz, onların metin üze­rinde daha çok durduklarını beyan etmek olacaktır;çünkü sened bizi asıl söze ye metne götüren bir vesileden ibarettir. Bütün bunlara her çağda râvilerin takvaları, hadis öğrenmek için katlandıkları sıkıntılar, hadisin değerini hak­kıyla anlayışları, hadisleri dinin temeli kabul etmeleri ilave edilecek olursa di­yebiliriz ki muhaddislerin icat ve tatbik ettikleri böylesıne hassas bir metodun tarihte bir eşi ve benzeri yoktur.<span style="font-size: 13.3333px;">(54)</span></p>
<p>ibn Şâhîn el-Bağdâdî’nin (v. 385/995) şu değerlendirmesi, metin tenkidi için bir örnek teşkil etmelidir: Rasûlullah (s.a.v), “Sizden biriniz su içtiği zaman bir nefesle içsin.” Enes b. Mâlik ise Rasûlullah’ın (s.a.v) her yudumda besmele çekerek üç defada su içerken ve en sonunda da Allah’a hamdederken gördüğünü rivâyet etmektedir. Burada Enes b. Mâlik rivâyeti, önceki hadisi neshetmiş olsa gerektir. Çünkü bu durum, Rasûlullah’ın (s.a.v) ahlâkına, onun yaşayış ve dav­ranış tarzına daha uygundur. Önceki hadisin isnadı daha sahih olsa da bu böyle olmalıdır.<span style="font-size: 13.3333px;">(55)</span></p>
<p><strong>ı) Ebû Reyye:</strong> “Hadis ricâli, Ebû Hureyre’nin sadece 1 yıl 9 ay Peygamber e (s.a.v) musâhabet etmesine rağmen, Peygamberden (s.a.v) en çok hadis rivâyet eden bir sahâbî oluşunda ittifak etmişlerdir. îbn Hazm (v. 456/1063), Bakı b. Mahled’in <em>Müsned inin</em> ihtiva ettiği 5374 Ebû Hureyre hadisinden 446 adedi­ni Buhârî’nin rivâyet ettiğini kaydetmektedir.”<span style="font-size: 13.3333px;">(56)</span> “Ebû Hureyre -diğer sahâbîler gibi- muhabbet ve hidâyet için Rasûlullaha (s.a.v) musâhabet ettiğini söyleme­miş, ancak karın tokluğuna onun yanından ayrılmadığını söylemiştir.”<span style="font-size: 13.3333px;">(57)</span></p>
<p>I.Goldziher de Ebû Hureyre hakkında şunları söyler: “Gevezelik etmek­le itham edenlere karşı kendisini bazen müdafaya mecbur kalmıştır. Bu haller münekkitleri büsbütün kuşkulandırmış ve şüpheciliğe götürmüştür. Fakat şunu da hesaba katmamız lazımdır ki kendisine isnad edilmiş olan hadislerin çoğu<span style="font-size: 13.3333px;">(58)</span>, sonraları uydurularak onun namına izafe edilmiştir.”<span style="font-size: 13.3333px;">(59)</span></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Muhammed Acac el-Hatîb’in yaptığı anıştırmanın sonucuna göre, Ebû Hureyre, Rasûlullah’ın (s.a.v) sohbetiyle 4 yıl 33 gün müşerref olmuştur.&#8221;(60)</p>
<p>Ebû Hureyre hakkında iddia edilen “gevezelik etmeksin kaynaklardaki kar­şılığı <em>el-İksâr</em> kelimesidir. Bu kelime lügatte “gevezelik etmek” mânasına gelmekle birlikte burada “çok hadis rivâyet etmek” anlamındadır. Dolayısıyla ter­cüme eksik ve yanlıştır.</p>
<p>Bizzat Ebû Hureyre (r.a), çok hadis rivâyet etmekten dolayı kendisine yönelik suçlamayı şöyle cevaplandırmıştır: “insanlar, ‘Ebıi Hureyre çok hadis rivâyet ediyor’ deyip duruyorlar. Halbuki Allah’ın kitabında şu iki âyet olma­saydı tek bir hadis rivâyet etmezdim.” Sonra Ebû Hureyre, “Şüphesiz indirdi­ğimiz o açık açık âyetlerimizi ve doğruyu -biz kitapta onu insanlara çok açık bir şekilde bildirdikten sonra- gizleyenler yok mu? İşte onlara hem Allah lanet eder hem de lanetçiler lanet eder. Ancak tevbe edenler, durumlarını düzel­tirler ve (hakikati gizlemeyip) iyice açıklayanlar başka. Ben artık onların gü­nahlarından geçerim. Ben tevbeyi en çok kabul edenim, en çok esirgeyenim”<span style="font-size: 13.3333px;">(61)</span> âyetlerini okuyarak şöyle derdi: “Muhâcir kardeşlerimiz çarşılarda alışveriş, Ensâr kardeşlerimiz de malları, bahçe ve arazileriyle meşgul olurlarken Ebû Hureyre, boğaz tokluğuna Rasûlullah (s.a.v) ile beraber olur, onların buluna­madıkları meclislerde hazır bulunur ve onların belleyemediklerini bellerdi.”<span style="font-size: 13.3333px;">(62)</span></p>
<p>Ayrıca Ebû Hureyre, Rasûlullah’ın (s.a.v) huzurunda dua ederken “Allahım senden unutulmayan ilim istiyorum.” niyazında bulunmuş, Rasûlullah (s.a.v) da bu duaya “Amîn” demiştir.<span style="font-size: 13.3333px;">(63)</span> Ebû Hureyre’nin kendi sözünde yer alan “ka­rın tokluğu (*) veya (*)” ifadelerinden Rasûlullah’a (s.a.v) mülâzemet sebebi olarak -Ebû Reyye’nin iddia ettiği gibi- karın doyurma mânasını çıkarmak mesnedsiz bir iddiadır. en-Nevevî (v. 676/1277), îbn Hacer el-Askalânî (v. 852/1448) ve el-Aynî (v. 855/1451) gibi hadis otoriteleri, “karın tokluğu”ndan maksat mal ve yiyecek biriktirmek, geçim sağlamak değil, kendi günlük azık ve yiyeceğiyle iktifa (*) etmesidir, şeklinde izah etmişlerdir.<span style="font-size: 13.3333px;">(64)</span> Ebû Hureyre’nin “ketm-i ilim” endişesinden kaynaklanan tebliğ şuur ve duygusu, onun gayesinin karın doyurmak gibi maddî bir hedef olmadığını göstermektedir.</p>
<p><strong>Netice</strong></p>
<p>“Ebû Reyye’nin <em>Advâ ale’s-Sünne el-Muhammediyye</em> Adlı Eseri Üzerine Bir Değerlendirme” başlıklı bu makalede, bir giriş hüviyetinde dinin kaynağı olarak hadis ve sünnetin yeri ve önemine dikkat çekilmiş, yazarın bazı iddiaları “Ebû Reyye’nin Bazı Görüşleri ve Bunlara Verilen Cevaplar” alt başlığı altında değer­lendirmeye çalışılmıştır.</p>
<p>Hadis âlimlerinin gösterdikleri cehdü gayret sonunda elde edilen müsbet neticelere rağmen, hadis ve sünnet etrafında şüphe ve tereddüderin devamlı gündeme getirildiği görülmektedir. Asrımızda da “Hadis Müdafaası” adı altın­da, bazı râvi ve hadis imamlarını yalancılık ve uydurmacılıkla itham edecek kadar aşırıya kaçan Ebû Reyye gibi bazı yazarlar, bu akımı devam ettirmektedirler. Sünnetin iptaline yönelik oryantalist zihniyete hizmet eden bu tür eleştiri ve olumsuz yaklaşımlar, esasen Kur’ân’ın doğru olarak anlaşılmasının ve dolayısıyla Müslüman toplumların yaşayan Kur’ân ve yaşayan sünnet haline dönüşmesinin önünde ciddi bir problem oluşturmaktadır. Çünkü Kur’ân’ın Rasûlullah’ın (s.a.v) şahsında fert ve toplum hayatına aktarılması demek olan sünnetin ihmal edilme­si, Kur’ân’m anlaşılmasında zihnî bir kargaşa ortamının hazırlanmasına zemin hazırlayacaktır.</p>
<p>“el-Masâdır ve el-Merâci” başlığı altında sıraladığı bibliyografyadan da anlaşılacağı üzere Ebû Reyye kitabını, mahtut-matbu çok sayıda kaynağı kul­lanarak hazırlamıştır. Ancak, onun bazı rivâyet ve tarihî vak’aları naklederken bir bütünlük içerisinde değil, daha çok kendi görüş ve anlayışını destekler ma­hiyette olan kısımlara yer verdiği görülmektedir. Dolayısıyla bazı meselelerde tarihî malzemeleri işleyiş tarzı şartlı olduğu gibi, ilmî usûl ve objektiflikle de bağdaşmamaktadır.</p>
<p>Ebû Reyye’nin büyük ölçüde Reşid Rıza <em>(bkz. Advâ,</em> s. 48,86,131,137,174, 201,206,283, 398,410), Ahmed Emin <em>(bkz..Advâ,</em> s. 146,148,177) ve başta I. Goldziher olmak üzere bazı müsteşriklerden etkilendiği açıktır. Mekkeli âlim Muhammed Abdürrezzâk Hamza <em>Zulümât-ü Ebî Reyye adlı eserinde,</em> I. Golziher için “Adüvvullah”, Ebû Reyye için de “Adüvvü’s-sünne” lakabını kullanır.</p>
<p>Esasen kitapta tenkide medar pek çok görüş ve mesnetsiz iddia bulunmak­tadır. Bu itibarla, üzerine yazılan reddiyeler de dikkate alınarak yüksek lisans veya doktora seviyesinde akademik bir çalışmanın yapılması faydalı olacaktır. Hadis tarih ve ricâlinin sağlam temellere dayandığını bir kez daha gösterebilmek için, ağırbaşlı, ciddi ve yeni çalışmalar yapmak üzere özellikle genç akademisyen­lere büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof.Dr.Zekeriya Güler – Hadis Tetkikleri,ifav,syf:299-314</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p><em>Selçuk   Üniversitesi  İlahiyat Fakültesi        Dergisi,XA&#8217;.</em> 1991, Sayı: 4, s. 187-201. Burada makale başlığın­da eserin adı sehven “Advâ Ale&#8217;s-Sünne en-Nebeviyye&#8221;şeklinde geçmiştir</p>
<p>1 EbûDavud,Sünnet, 5;îmâre,33;Tirmizî, İlim,10;îbnMâce,Mukaddime,2;Dârimî, Mukaddime, 49; Ahmed b. Hanbel, II, 367; IV, 131,132; VI, 8; Şâfiî, <em>er-Risâle</em> (thk. Ahmed Muhammed Şâkir), Kahire 1940, s. 403,404; Dârekutnî, <em>Sünen</em>, Kahire 1966, IV, 287.</p>
<p>2 Şâfiî, <em>er-Risâle,</em> s. 91-92; İbn Abdilberr, <em>Câmiu beyâni’l-ılm vefadl&#8217;th</em>, Kahire 1968, II, 230-235.</p>
<p>3 Fazlur Rahman, <em>îslâm</em> (çev. Mehmet Dağ &#8211; Mehmet Aydın), İstanbul 1981, s. 82-83.</p>
<p>4 Yüksek Lisans Tezi olarak tarafımızdan hazırlanan ve matbu-mahtut yaklaşık 1300 kitâbiyat ih­tiva eden <em>Hadis Bibliyografyası Doğuf ve Gelişimi</em> (I-IV/VII-X) adlı araştırma, bu gerçeği gösteren çalışmalar arasındadır.</p>
<p>5 Hâkim, <em>Ma&#8217;rifetu ulûmi’l-hadîs,</em> s. 65; Suyûtî, <em>Miftâhu&#8217;l-cenne Ji’l ihticâci bi&#8217;s-sünne</em>, thk. Mustafa Abdulkadir Atâ, Beyrut 1987, s. 52.</p>
<p>6   Bkz. Kişimi, <em>Kavâidut-tahdis,</em> s. 307; Keşmîrî, Muhammed Enver, <em>Feydu’l-Bârî alâ Sabihı&#8217;l- Buhâri,</em> Beyrut, ts., 1,229. Krş. Şa’rânî, Abdülvehhâb, <em>Mizân,</em> Mısır 1304, s. 53,60.</p>
<p>7   İbn Abdilberr, <em>a.g.e.,</em> 1,56; Kettim, <em>er-Risâle el-mustatrafe</em>, İstanbul 1986, s. 219.</p>
<p>8   Kettinî, <em>a.g.e.,</em> s. 221.</p>
<p>9    Tarih boyunca eski-yeni hadis inkarcıları veya şüphecileri hakkında bkz. Fazlur Rahman, <em>isâm,</em> s. 78,82,315 vd.</p>
<p>10    Tedvin: Muhtelif sahibîler tarafından rivâyet edilmiş ve dağınık halde bulunan hadislerin, kitap­larda toplanmasını ifade eden dönem.</p>
<p>11-    Tasnif,belli bir sisteme göre düzene konulmamış olan müdevven hadislerin, müsnedlerde oldugu gibî sahibi râvilerinin isimleri altında bir araya getirilmesi veya musanneflerde olduğu gibi beli Bab ve konular, <em>ören</em> telif edilmesini ifade eden dönem.</p>
<p>12 Bkz. Subhi es-Sâlih, <em>Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları</em>, çev. M. Yaşar Kandemir, Ankara 1973, s. 28 (Goldziher, <em>Etüdes Sur la Tradition İslamique,</em> p. 245-250’den naklen).</p>
<p>13 Bkz. Sezgin, M. Fuad, <em>Buhârî’nin Kaynaklan Hakkında Araştırmalar,</em> İstanbul 1956, s. 11 vd. Müsteşriklerin İslâm araştırmaları karşısındaki tutum ve davranışlarını tasvir etmek üzere şu Arap şiiri hatırlatılır: “Onlar benden bir sürçme gördükleri zaman sevinçten uçarlar. Din ve millete faydalı gördükleri şahısları da yerin dibine geçirirler..</p>
<p>14 Buhârî ve Müslim tarafından da rivâyet edilen <em>Sahîfe&#8217;y</em>i Rif’at Fevzi Abdülmuttalib, <em>Sabifetu Ali b. Talib  an Rasûlillah (s.a.v) dirâseten tevsîkıyyeten fıkhiyyeten</em> adıyla neşretmiştir. (Birinci baskı, Dâru’s-Selâm, 1986)</p>
<p>15 Sezgin, <em>Tarihut-turâs el-arabî</em> (GAS), Mısır 1977,1,120.</p>
<p>16 Sezgin, <em>a.g.e.,</em> I, 119. Muhammed Seyfıiddin Aliş&#8217;in “Müsnedu Abdillah b. Amr el-As ve Sahifetuhû es-sâdıka” isimli master çalışması mevcuttur, (bkz. Muhammed Acâc el-Hatîb <em>Usûlul-badîs,</em> Lübnan 1967, s. 194,462)</p>
<p>17 Sezgin, <em>a.g.e.,</em> 1,120-121.</p>
<p>18 Muhammed Acâc, Hemmâm’ın Ebû Hureyre&#8217;den yazdiğın, kaydeder (bkz. <em>Usûlul-hadis</em> » 200-</p>
<p>19; <em>Ebû Hureyre râviyetû İslâm,</em> Mektebetü Vehbe, 1982, s. 115 vd.</p>
<p>20 Bkz. Fazlur Rahman, <em>İslâm,</em> s. 66.</p>
<p>21 Bkz. <em>Sünnetin Etrafındaki Şüpheler,</em> çev. Hüseyin Aslan, Pınar yayınları, İstanbul 1985, s. 68 dn,</p>
<p>22 Elbânı, <em>Silsiletul-ehâdis ed-dâife,</em> 1,11 dn.</p>
<p>23 Bkz. Abdülmün’ım Sâlih el-Alî el-Izzî, <em>Difâ&#8217; an Ebu Hureyre</em>, Bağdat 1973, s. 10.</p>
<p>24 Eserin 20 sayfası (s. 21-41) doğrudan konuyla ilgili olup Abdullah Aydınlı tarafından “Sünnetin Geçmişte ve Günümüzde İhmali Meselesi” adıyla tercüme edilmiştir. (Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 8. Sayı, Erzurum 1988)</p>
<p>25 Ebû Reyye, <em>Advâunale’s-sünneti’l-muhammediyye ev difâul-hadis</em>, Üçüncü baskı, Kahire, s. 19.</p>
<p>26 Sıbâî, <em>es-Sünne ve mekânetühâfıt-teşrîı&#8217;l-islâmî</em>, Kahire 1961, s. 283 vd; Muhammed Abdurrezzak Hamza, <em>Zulümâtü Ebî Reyye emâme Advâı ’s-sünneti’l-muhammediyye,</em> Kahire 1379, s. 7.</p>
<p>27 Ebû Reyye, <em>Âdvâ,</em> s. 19.</p>
<p>28 Muallimi, <em>el-Envâr d-kâfifi,</em> Kahire 1378,<sub>5</sub>.8-9; Muhammed Abdurrezzâk Hamza, <em>Zulumat.</em> s. 8-9.</p>
<p>29 Ebû Reyye, <em>Advâ,</em> s. 20,46,52.</p>
<p>30 Ebû Reyye, <em>Advâ,</em> s. 23.</p>
<p>31 Müslim, Zühd, 72; Ahmed b. Hanbel, III, 12,21,39,65.</p>
<p>32 Ebû Dâvûd, İlim, 3.</p>
<p>33 Ebû Dâvûd, İlim, 3. Ahmed Muhammed Şâkir, hadisin <em>sahih</em> olduğunu söyler.</p>
<p>34 İbn Abdilberr, <em>Câmiu beyâni’l-ilm,</em> I, 86; Hatîb el-Bağdâdî, <em>Takyidul-ilm,</em> thk. Yûsuf el-Iş, Beyru t1974, s. 68-72,88,92,96,97.</p>
<p>35 Hattâbî, <em>Maâlimü&#8217;s-sünen şerhu Sünen-i Ebî Dâvûd,</em> İstanbul, 1981, IV, 61. Başka izah ve çözüm yolları için bkz. Râmhürmüzî, <em>el-Mubaddisü&#8217;l-fâsıl,</em> Beyrut 1971, s. 385 vd.</p>
<p>36 Hatîb el-Bağdâdî, <em>Takyidü’l-ilm,</em> s. 64 vd.</p>
<p><em>37Advâ,</em> s.46-53.</p>
<p>38 Ninenin mirastaki 1/6 (südüs) payını rivâyet eden sahâbi el-Muğîra b. Şu’be ile Muhammed b. Mesleme’dir. Rivâyet için bkz. Ebû Dâvud, Ferâiz, 5;Tirmizî, Ferâiz, 10,11; Ibn Mâce, Ferâiz, 4.</p>
<p>39 Zehebî, <em>Tezkiratul-huffâz,</em> Haydarâbâd 1956,1,3.</p>
<p>40 Ebû Reyye, <em>Advâ,</em> s. 19 vd.</p>
<p>41 Ebû <em>Reyye, Advâ,</em> s. <em>22</em>,61 vd.</p>
<p>42 Hadis için bkz. Buhârî, İlim, 38.</p>
<p>43 Elbânî, <em>Silsiletü’l-ehâdis ed-daife,</em> 1,11 dn.</p>
<p>44 Ebû Reyye, <em>Advâ,</em> s. 21.</p>
<p>45 Ebû Reyye, <em>Advâ,</em> s. 92 dn.</p>
<p>46 Ebû <em>Reyye, Advâ,</em> t. 21-22.</p>
<p>47 Bkz. Ebû Reyye, <em>Advâ,</em> t. 77-80,</p>
<p>48 Ebû <em>Reyye, Advâ,</em> t. 80,</p>
<p>49 Ebû <em>Reyye, Advâ,</em> 8. 80 dn.</p>
<p>50 Zerkeşî’nin (v. 794/1391) bu meseleleri konu alan <em>el-İcâbe li îrâdi mâ istedrakethu Âişe ales-sahâbi </em>adlı önemli bir telifi mevcuttur.</p>
<p>51 Hicr 15/9</p>
<p>52 Bkz. İbn Hazm, <em>el-İhkâm,</em> Beyrut 1985,1, 96-97.</p>
<p>53 Ebû Reyye, <em>Advâ,</em> s. 17,285,289.</p>
<p>54 Ebû R<em>eyye,Advâ,</em> s. 292.</p>
<p>55 Subhi es-Sâlih, <em>Hadis İlimleri,</em> s. 246-247.</p>
<p>56 îbn Şâhîn, <em>Nâsihu’l-hadis ve memûhuh,</em> Reşid Efendi Kütüphanesi (İstanbul), No: 120, v.210a.</p>
<p>57 Ebû <em>Reyye, Advâ,</em> t. 200-201.</p>
<p>58 Ebû Reyye, <em>Advâ,</em> s. 197.</p>
<p>59 Ebû Hureyre’ye isnad edilen bazı hadisler mevzudur.(bkz.Sıbai,es-Sünne,s.339)</p>
<p>60 I. Goldziher,&#8221;Ebû Hureyre&#8221;, MEB İslam Ansiklopedisi <em>(İA),</em> IV, 32.</p>
<p>61 Acâc, <em>Ebû Hureyr erâviyetü&#8217;l-islâm</em>, s. 172.</p>
<p>655 Bakara 2/159-160</p>
<p>656 Buhârî, İlim, 42; İtisâm, 21, Büyü, 1, Hars, 21; Müslim, Fezâilüs-sahâbe, 159-160; Ahmed b. Hanbel, II, 240,274.</p>
<p>657 Bkz. İbn Hacer, <em>Fethul-Bârî </em>el-Mektebe es-selefiyye, 1,215.</p>
<p>658 Bkz. Abdülmün’ım Sâlih el-Izzî, <em>Difa’ an  Ebi Hurevre</em> ,s. 74;Sıbai,es-Sünne,s.314 vd;Muhammed  Abdurrezzâk Haraza, <em>Zulümat,</em> s. 177-178;Muhammed Acac,Ebu Hureyre  <em>râviyetul-islâm, s.</em> 173-174.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-reyyenin-adva-aless-sunne-el-muhammediyyeadli-eserine-bir-degerlendirme/">Ebu Reyye’nin ”Adva Ales’s Sünne el-Muhammediyye”Adlı Eserine Bir Değerlendirme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebu-reyyenin-adva-aless-sunne-el-muhammediyyeadli-eserine-bir-degerlendirme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadis Araştırmalarında Dikkatsizlik Problemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hadis-arastirmalarinda-dikkatsizlik-problemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hadis-arastirmalarinda-dikkatsizlik-problemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Oct 2017 14:15:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Hadis Araştırmalarında Görülen Hatalar]]></category>
		<category><![CDATA[dirâyetu’l-hadîs]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis Araştırmalarında Dikkatsizlik Problemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hayri Kırbaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Emin Özafşar]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Ziya Keskin]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Güler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18119</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Prof.Dr.Zekeriya GÜLER “Allâh’ın kitâbı hakkında bilmediğim bir şeyi söyleyecek olursam, hangi yeryüzü beni üzerinde taşıyabilir ve hangi gökyüzü beni gölgelen-direbilir?”(Hz. Ebû Bekir) “Ben biriyle münâzara ettiğimde mutlaka şöyle demişimdir: Allâhım, hakkı onun kalbinde ve dilinde göster/söylet. Şayet hak benimle beraber ise o bana tabi olsun, hak onunla beraber ise ben ona tabi olayım!&#8221;(İmam Şâfiî) Hüseyin Kâzım Kadri (v. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadis-arastirmalarinda-dikkatsizlik-problemi/">Hadis Araştırmalarında Dikkatsizlik Problemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<div><a href="http://ilimcephesi.com/sunnetin-gecmiste-ve-gunumuzde-ihmali-meselesi/17483-645x3301/" rel="attachment wp-att-17986"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-17986" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17483-645x3301.jpg" alt="" width="444" height="227" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17483-645x3301.jpg 645w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17483-645x3301-600x307.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/17483-645x3301-300x153.jpg 300w" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" /></a></div>
</div>
<div></div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof.Dr.Zekeriya GÜLER</p>
<p><em>“Allâh’ın kitâbı hakkında bilmediğim bir </em><em>şeyi söyleyecek olursam, hangi yeryüzü beni üze</em><em>rinde taşıyabilir ve hangi gökyüzü beni gölgelen-</em><em>direbilir?”(</em>Hz. Ebû Bekir)</p>
<p><em>“Ben biriyle münâzara ettiğimde mutlaka </em><em>şöyle demişimdir: Allâhım, hakkı onun kalbinde </em><em>ve dilinde göster/söylet. Şayet hak benimle bera</em><em>ber ise o bana tabi olsun, hak onunla beraber ise </em><em>ben ona tabi olayım!&#8221;(İ</em>mam Şâfiî)</p>
<p>Hüseyin Kâzım Kadri (v. 1353/1934), dikkat kelimesi hakkında “ İ<em>ncelik,bârîkî, </em><em>zihnin bir şeye intıbâkı, zihnin tefehhümde kendi nefsine ric’ati, sırf zihin etmek, ihtimam ile nazar, (felsefede) zihnin şuur ve irâde ile münhasıran bir şeye taalluku”1 şeklinde açıklama getirdikten sonra, aynı kökten gelen tedkîk için de “dikkatle ve inceden inceye araştırmak, tefahhus etmek, isbâtü’d-delîl bi’d-delîl</em>” ifadesini kullanır.</p>
<p>Zeki Velidî Togan (v. 1390/1970)2, Batı ile Doğu arasındaki alâmet-i fârıkayı açıklarken, <em>yaratma zihniyeti</em>nin Batı’da, <em>aşağılık ruhu</em>nun da Doğu’da meydana geldiği fikrinden hareket ederek, Batı’nın elde ettiği <em>yaratma zihniyeti</em>nin; medeniyet, bilim ve  teknolojinin ortaya çıkışında belirleyici iki miyarın/unsurun olduğunu vurgular: Birisi,<em>müstakillen vücuda getirilen eser,</em>diğeri ise <em>dikkat’</em>tir. O, <em>dikkat </em>miyarı/unsuru üzerine şu tahlilde bulunur:</p>
<p>“<em>El-Bîrûnî, Yunanlılarda bulunan bu dikkat hususun(un) İslâmlarda bulunmadığından </em><em>şikâyet etmekte, hatta dikkatsizliği ‘bu bizim kavmin umumî eksikliğidir’ diye vasıflandırdıktan sonra, ‘şöyle ki, yazıları tashih etmek ve aslı ile karşılaştırmak hususunda bize hâkim olan dikkatsizlik yüzünden böyle yazma eserlerin varlığı ile yokluğu müsavi oluyor, hatta böyle kitapların içinde mündereç malûmatı bilip bilmemenin ehemmiyeti bile kalmıyor&#8230;’ (demektedir). </em></p>
<p><em>Dikkat, ırkî hususiyet değil, i’tiyad ve terbiye neticesidir; fakat dikkatsizliğe alışmış olan kavimlerde </em><em>taammümü zaman ve ihtimam ister; İslâm milletleri aldırış etmezler, dikkat ve itinanın ehemmiyeti hususunu takdirde geç kalır ve bunu yeni nesillere hususi terbiye ile aşılamak çaresine girişmezlerse, bilhassa teknik ilimler sahasında, daima Garbın gerisinde kalacaklardır</em>”<em>3</em>.</p>
<p>Togan,dikkat mahsulü, müstakil ve orijinal eser meydana getirebilmek için nasıl ve ne zaman muvaffak olunacağı suâline de şu cevabı verir: “<em>Herhalde içtihad yollarının kapalı kalmasında başlıca âmil olan askerî idare sisteminden demokrasiye geçmek bu işi kolaylaştıracaktır</em>”<em>4</em>.</p>
<p>İslâm târihinin ilk asrına kadar uzanan kaynakların ilmî usüllere göre neşredilmemesi ve onların muhtevâlarının ilmî ölçüler içinde değerlendirilmemesi halinde meydana gelecek vahim sonuçlara işaret eden Mehmed Said Hatiboğlu’nun şu ifadeleri de dikkat çekicidir:</p>
<p>“<em>Allâh’ın son peygamberinin insanlığa bıraktığı kültürel mîras diyebileceğimiz sünnet’in yazıyla tesbiti işi, bizzat O’nun hayatında başlamış ve küçük defterler hâlinde ilk meyvelerini veren bu mubârek faâliyet, birkaç asır sonra binlerce cildi bulan bir seviyeye ulaşmışdır ki, İslâm kültür dâiresi dışında bunun bir benzerini bulabilmek herhalde muhaldir. Meselâ IV./X. Asrın Asyalı bir muhaddisi, Neysâbur’lu Mâsercisî’nin (ö.365/975) yüzelli cild tutan 1300 cüzlü Musned-i Kebîr vücûda getirmiş olması (Sem’ânî, XII,36; Nubelâ, XVI,288) bu işin azametini göstermeye yeterlidir.</em></p>
<p><em>Ne var ki, bugün, binlerce müslüman âlimin on dört asırlık son derece zengin ilmî çalışmaları ismen az çok bilinebiliyorsa da, bunların mevcud olanlarından hiç olmazsa en mühimlerinin baskıları henüz tamamlanabilmiş olmadığı gibi, basılanlarının da ilmî tesbitleri bütüniyle yapılabilmiş değildir. Özellikle İslam dünyasının geleceği bakımından mutlak doldurulması gereken bu boşluk ortada kaldıkça, İslâm adına konuşabilmek pek mümkün olmadığı gibi, İslâmın ilk yıllarına kadar inen kaynakları okumadan, onların muhteviyâtını ilmî ölçüler içinde değerlendirmeden ortaya atılacak her iddiânın, İslâma hizmetten ziyâde, yeni müşkiller doğurması bakımından zararlı olması gâyetle mümkündür. Böyle bir menfî katkıya ortak olmamanın tek yolu, hiç olmazsa yüksek araştırma kurumlarında çalışan her ilim adamının, her türlü peşin hükümden uzak kalarak, kaynakları doğru anlamaya, onlardan doğru sonuçlar çıkarmaya çalışması ve bunları tanıtmasıdır</em>”<em>5</em>.</p>
<p>Yer verilen tespit ve değerlendirmelerde ifadesini bulduğu üzere, İslâm târih ve medeniyetine ait yazılı vesikaların, hadis ilmine dair matbu ve mahtut eserlerin dikkatle okunması sonucunda <em>gelişme, </em>dikkatsiz okunması durumunda ise <em>gerileme </em>kaçınılmazdır. Bu temel ilkeye rağmen, bazı yeni araştırmalarda hiç de küçümsenmeyecek derecede bir <em>dikkatsizlik problemi </em>yaşandığı görülmektedir. Kanaatimizce bu durum, İslâm dünyasının geleceği bakımından menfî bir katkıya ortak olmak demektir. Bu itibarla, <em>“Böyle bir menfî katkıya ortak olmamanın tek yolu, hiç olmazsa yüksek araştırma kurumlarında çalışan her ilim adamının, her türlü peşin hükümden uzak kalarak, kaynakları doğru anlamaya, onlardan doğru sonuçlar çıkarmaya çalışması ve bunları tanıtmasıdır”</em>diyen Hatiboğlu, problemin çözüm yoluna da işaret etmiş olmaktadır.</p>
<p>Bu makalede, Mehmet Emin Özafşar, M. Hayri Kırbaşoğlu, Yusuf Ziya Keskin gibi meslektaşlarımızdan örnekler verilerek, hadis araştırmalarında/okumalarında dikkat unsurunun önemi vurgulanacak, dikkatsizliğin yol açtığı yanlış yorum ve anlayışlar dikkatlere sunulacaktır. Hemen belirtilmelidir ki, dikkatlere sunulacak olan hata örnekleri, söz konusu araştırmalar; kitap veya makaleler eleştirel metodla baştan sona okunarak tespit edilmiş değildir. Bunlar, merak edilen bazı bölümlerin okunması neticesinde, soru işareti bırakan bazı bilgilerin dipnotlardaki referanslarıyl mukayese edilmesinden ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Mukayese esnasında, neredeyse müelliflerin kullandıkları kaynaklarla iktifa edilmiştir. Tabii dikkatlere sunulacak olan hata örnekleri, sadece bunlardan ibaret değildir. Söz gelimi, birinci sırada verilecek olan örnekler, ilgili kitabın iki konusu;<em>el-Hudûdu Teskutu bi’ş-Şubuhât </em>(ki kitabın yaklaşık on sayfasıdır) ve <em>Dirâyet Kavramı ve Hadîs Metinleri </em>(ki yaklaşık beş sayfadır) ile sınırlı tutulmuştur. Bu demektir ki, söz konusu kitapta daha başka hata örneklerinin ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Nitekim bizi işkillendirdiğinden incelenmesini gerekli gördüğümüz bazı yorum ve anlayışlar, bu gerçeğin ipuçlarını verir mahiyettedir.</p>
<p><strong>1-ÇAĞDAŞ HADİS ARAŞTIRMALARINDA GÖRÜLEN HATA ÖRNEKLER</strong></p>
<p><strong>1</strong>. Mehmet Emin Özafşar şöyle demektedir:</p>
<p>“<em>Diğer taraftan, sonraki dönem kaynaklarda yer alan dirâyetu’l-hadîs tarifinden ne kastedildiği de pek iyi anlaşılamamaktadır. Meselâ, Taşköprülüzâde (959-1030/1552-1621) bu kavramı şöyle tanımlar:</em></p>
<p><em>“Bu, Arap dili kaidelerine ve şeriat esaslarına dayanarak, Peygamber’in (s.a.) ahvaline </em><em>de uygun olarak, hadîs lafızlarının anlamını ve onlardan ne kastedildiğini anlamak için yapılan tetkiktir. Konusu ise, inanç ve maksadına binaen delaleti bakımından Peygamber’in (s.a) hadîsleridir.” (Taşköprülüzâde, Miftâh,II/113) </em><em>Ancak, yapılan bu tarif ve açıklama ile hadîs ilminde ifadesini bulan dirâyet teriminin en küçük bir ilgisi yok gibidir. </em><em>Taşköprülüzâde’nin yaptığı tarif ve açıklamalar, onun ancak fıkıh ve fıkıh usûlüne ait bir kavram olabileceğini gösterir. Nitekim Tânevî de böyle demiştir (Tânevî,Keşşâf, I/28-30).</em></p>
<p><em>Kannûcî (1307/1889) de bu kavram ile ilgilenmiş, rivâyetlerin nisbet ve delaletine yönelik diğer hususları saydıktan sonra Şemseddin b. Ekfânî es-Sehâvî’ye ait (902/1496) şu tarifi nakletmiştir:</em></p>
<p><em>“Dirâyetü’l-Hadîs ilmi, kendisiyle; rivâyet çeşitleri, hükümleri, rivâyet şartları ve </em><em>merviyyâtın sınıflarının tayin edildiği, aynı zamanda, anlamlarının tesbit edildiği bir ilimdir. Bu ilimde de, tefsir ilminde ihtiyaç duyulan; lüğat, nahiv,sarf, maânî, beyan, bedî’ ve usûl ilimlerine ihtiyaç duyulur. Ayrıca, râvîlerin tarihini bilmeye de gerek vardır.</em>” (Kannûcî, Ebced, II/285)</p>
<p><em>Bu tarifte, rivâyet ve dirâyet konusu birlikte ele alınmaya çalışılmıştır. Ancak, rivâyetlerin anlamını tesbite yönelik olarak hadîs ilminde hangi kriterlerin belirlendiğini merak etmemek elde değildir</em>”6.</p>
<p>Aynı sayfadan alınan bu paragraflarda yer alan eksik ve yanlışları maddeler halinde göstererek bir değerlendirme yapmak istiyoruz:</p>
<p><strong>a) </strong>Taşköprülüzâde tarafından yapılan dirâyetü’l-hadîs teriminin tarifini yeniden düşünmekte fayda vardır. Hakkında, ‘<em>hadis ilminde ifadesini bulan dirâyet teriminin en küçük bir ilgisi yok gibidir. Onun ancak fıkıh ve fıkıh usûlüne ait bir kavram olabileceğini gösterir</em>&#8216; tenkidi yapılan tarif ve açıklamanın tekrar okunması durumunda daha iyi anlaşılabileceği kanaatini taşımaktayız.</p>
<p>Dirâyetü’l-hadîsin tarifini yine müellif Taşköprülüzâde tarafından yapılan rivâyetü’l-hadîsin tarifiyle birlikte düşünmek daha isabetli olacaktır:</p>
<p>“<em>Rivâyetü’l-hadîs ilmi, zabt ve adalet yönünden râvîlerin hallerini, ittisal ve inkıta’ ba-</em></p>
<p><em>kımından da senedin durumunu tetkik ederek, hadislerin Rasûlullâh’a (s.a.) ulaşmasını konu edinen bir ilimdir7. Dirâyetü’l-hadîs ilmi ise, Arap dili kâidelerine ve şer’î esaslara dayanarak,Peygamber’in (s.a.) ahvâline uygun olarak, hadis metinlerinden anlaşılan mâna, murad ve maksattan bahseden ilimdir</em>”<em>8</em>.</p>
<p>Bu tarifin, yine önemli bir ilimler tarihçisi olan Kâtib Çelebî (v. 1067/1656)9 ta rafından orijinal bulunarak aynen benimsendiği görülmektedir. Ayrıca, Taşköprülüzâde’nin yaptığı tarif muâsır hadis alimi Ebu’l-Fadl Abdullah b. Muham med el-Gumârî (v. 1413/1993) için de ilham kaynağı olmuştur. O, söz konusu tarifi esas alarak konu hakkında Ezher ulemâsı huzurunda bir seminer vermiş, büyük bir alâka uyandırarak onların kabul ve tasviplerini almıştır. el-Gumârî, gördüğü teşvik üzerine <em>Tevcîhu’l-ınâye li ta’rîfi ılmi’l-hadîs rivâyeten ve dirâyeten </em>(Medîne 1411) adlı bir eser/risâle vücuda getirmiştir. Onun, <em>mâ nahnu fîh</em>imiz olan terimler hakkında kullandığı ifadeleri buraya nakletmekte fayda görüyoruz: <em>“&#8230; Bütün bunlardan, rivâyetü’l-hadîs ilmi ile dirâyetü’l-hadîs ilmi arasındaki fark vuzuha kavuşmuş olmaktadır: Rivâyetü’l-hadîs ilminin konusu, kabul ve red yönünden râvî ile mervîdir. Dirâyetü’l-hadîs ilminin konusu ise, anlaşılması (fehm) ve kendisinden hüküm çıkarılması (istinbât) yönünden hadis metinleridir</em>”10.</p>
<p><strong>b) </strong>Taşköprülüzâde’nin (veya Taşköprîzâde) vefat tarihi 1030/1621 değil,968/1560’dır.</p>
<p><strong>c) </strong>Kannûcî’den naklen <em>Şemseddin b. Ekfânî es-Sehâvî’ye ait (902/1496) </em>şeklinde verilen bilgide bir iltibas bulunmaktadır. Her şeyden önce bu alim, Kannûcî11 tarafından bir vefat tarihi verilmeksizin Şemsüddîn el-Ekfânî es-Sehâvî ﻦﻳﺪﻟا ﺲﴰ ﺦﻴﺸﻟا لﺎﻗوىوﺎﺨﺴﻟا ﱐﺎﻔﮐﻻا şeklinde zikredilmektedir. Aslında bu alim, İbnu’l-Ekfânî diye şöhret bulan ve i<em>rşâdu’l-kâsıd ilâ esne’l-makâsıd12 </em>adlı eserin müellifi Şemsüddîn Ebû Abdillah Muhammed b. brâhîm b. Sâid el-Ensârî es-Sancârî’den (v. 749/1348) başkası değildir. es-Sancârî يرﺎﺠﻨﺴﻟا nisbesi, hat/zabt benzerliği sebebiyle es Sehâvî يوﺎﺨﺴﻟا şeklinde okunmuş olmalıdır. Şu halde bu alimin, <em>el-Makâsıdu’l-hasene </em>adlı meşhur eserin müellifi Şemsüddîn Muhammed b. Abdirrahman es-Sehâvî (v. 902/1496) ile karıştırıldığı açıktır. Dolayısıyla Sehâvî’ye nisbet edilerek nakledilen dirâyetü’l-hadîs tarifinin İbnu’l-Ekfânî’ye ait oluşunda şüphe yoktur13. Bu hatanın, bilgiyi doğrudan birinci el kaynaktan nakletme yerine ikinci el kaynaktan aktarmaktan meydana geldiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>d) </strong>“<em>Bu tarifte, rivâyet ve dirâyet konusu birlikte ele alınmaya çalışılmıştır. Ancak, rivâ </em><em>yetlerin anlamını tesbite yönelik olarak hadîs ilminde hangi kriterlerin belirlendiğini merak etmemek elde değildir</em>” şeklindeki son parağraf da düşündürücüdür. Her şeyden önce,tarifi yapan İbnu’l-Ekfânî tarafından rivayet ve dirayet konusu birlikte ele alınmaya çalışılmamıştır. O, hadis ilmini “ılmu rivâyeti’l-hadîs” ve “ılmu dirâyeti’l-hadîs” diye taksim ederek ayrı ayrı tarif yapmıştır. Onun tarafından yapılan rivâyetü’l-hadîs ilminin tarifinde “<em>Peygamber’in (s.a) söz, fiil ve takrirlerinin nakil, zabt ve tesbiti</em>” ifadesi yer alırken14, dirâyetü’l-hadîs ilminin tarifinde ise “<em>rivayetin nevi ve hükümleri, râvîlerin şartları, merviyyâtın sınıfları ve onların mânalarının çıkarılması (istihrâcu maânîhâ)”15 </em>dile getirilmektedir. Dikkat edilirse aslında burada İbnu’l-Ekfânî, dirâyetü’l-hadîs ilminin istihraç/istinbat fonksiyonuna işaret etmektedir. Bu fonksiyonun, “rivâyetlerin anlamını tesbit” şeklinde ifade edilmesi, metnin mana ve maksadını tam olarak yansıtmamaktadır.</p>
<p>Kaldıki, meslekten bir hadisçi olmayan ve bir ilimler tarihçisi olarak bilinen İbnu’l-Ekfânî’den daha fazlası beklenemez, beklenmemelidir. O, yaşadığı hicrî sekizinci asrın sunduğu imkan ve şartlarda, kendi çapında vazifesini yapmış ve devraldığı ilimler tarihi mirasını geliştirerek sonraki nesillere aktarmıştır. Ancak meslekten hadisçi olan çağdaş araştırıcılardan, dirâyetü’l-hadîs / fıkhu’l-hadîs disiplininin kazandırdığı bilgi ve birikimle metodoloji sorunu aşılıp yeniden düşünmek suretiyle ciddi tahliller beklenebilir, beklenmelidir.</p>
<p>Bunun için de üzerinde titizlikle durulması ve uygulanması gereken şey, eleştirel metodun yanı sıra, istifade amaçlı okuma ve dikkatli-ihatalı araştırma yöntemidir. Doğrusu, rivayetlerin anlamını tesbite yönelik olarak hadis ilminde hangi kriterlerin belirlendiği müstakil bir araştırma konusudur.Fakat, müstakil bir araştırma imkanı olmasa bile işaret edilen araştırma yöntemi sayesinde, merak edilen söz konusu kriterler kolaylıkla görülebilecek ve özellikle muhaddis-fakih ulemâ tenkit edilirken daha dikkatli olunması gerektiği anlaşılabilecektir.</p>
<p>Ayrıca, İbnü’l-Ekfânî’in tarifinin, önemli bir hata yapılarak kendisine nisbet edildiği Sehâvî (v. 902/1496), satır aralarında hissettirilen sitemi haketmese gerektirÇünkü, büluğ öncesi dönemden itibaren İbn Hacer el-Askalânî’ye (v. 852/1448) öğrencilik yapmış olan Sehâvî, çok yönlü ilmî şahsiyeti ve fıkhu’l-hadîs tecrübesiyle muhaddis-fakih unvanına liyakat kesbetmiş bir alimdir16. Onun, problem görülen konularda nasıl bir çözüm yolu bulduğunu gösteren pek çok örnek vermek mümkündür. Bu makalenin hacmı buna imkan vermemektedir. Ancak, matbu-mahtut eserlerinin süratle gözden geçirilmesi bile onun dirayetine, ehliyet ve liyakatine tanıklık edecektir.</p>
<p>Yine aynı meslektaşımızdan iki misal daha vermek suretiyle bu noktanın e hemmiyetine dikkat çekmekte fayda vardır.</p>
<p><strong>2-</strong>Mehmet Emin Özafşar şöyle demektedir:</p>
<p><strong>a) </strong>“<em>Ne var ki, İbn Hazm (456/1036) bu konudaki rivâyetlerin17 hiç birini sahîh bul</em><em>mamış, İbn Mesûd’a nisbet edilenin de, irsâl dolayısıyle sahîh olamayacağını ifade etmiştir (ibn Hazm, Muhallâ, XII/59)18. Kâsım b. Abdurrahman’ın, dedesi bn Mesûd’u işitmediği söylenmiştir (Tabarânî, a.g.e., IX/192 (dip not:33. Mecmau’z-zevâid, VI/284).</em></p>
<p><em>İbnu’l-Humâm ve Tânevî de hadisin mürsel olduğunu kabul etmektedirler.” (İbnu’l- Humâm, Fethu’l-kadîr, V/248-249; Tânevî, lâu’s-sunen, XI/573)i</em>ktibas edilen bu parağrafta19, ibnü’l-Hümâm (v. 861/1456) gibi muhaddis-fakih20 bir alimden nakledilen bilginin, yanlış anlamalara ve değerlendirmelere sebep  olacak şekilde eksik verildiği görülmektedir. Bunu gösterebilmek için İbnü’l-Hümâm’ın ifadelerini tercüme ederek olduğu gibi buraya nakletmek gerekecektir. O,şöyle demektedir:</p>
<p>“Bahse konu olan (haddin şüphe ile düşürülmesine dair) hadisin, Beyhakî’nin el-Hılâfiyyât’ında Ali (r.a.)’den zikredildiği ve onun merfû olarak hıfzedilmediği söylenir. Halbuki bu hadis, Ebû Hanîfe’nin Müsned’inde Miksem’in İbn Abbâs (r.a.)’dan naklen Rasûlullâh’ın (s.a) ‘Hadleri şüphelerle düşürünüz/kaldırınız’ buyurduğu şeklinde yer almaktadır. (&#8230;) İbn Hazm, ashâb-ı zâhiriyye’den sübut bulduktan sonra haddin bir şüphe ile düşürülemesinin helal olmadığını nakletmekte ve hadlerin şüphelerle düşürülmesiyle ilgili mezkur haberleri tenkide tabi tutarak onların Rasûlullah’tan (s.a) rivâyet edilmeyip aksine kıymetsiz tariklerle bazı sahâbîlerden geldiğini ve Abdurrezzâk’ın rivâyet ettiği İbn Mes’ûd’dan gelen hadisin de irsâl (mürsel olmak) ile muallel olduğunu söylemiştir. (&#8230;) Biz de diyoruz ki, irsâl, hadisin sıhhatini yaralar nitelikte bir kusur (kâdih) değildir. Bu konuda mevkuf haber, merfû hükmündedir.</p>
<p>Zira sübut bulduktan sonra gerekli olan cezayı bir şüphe ile düşürme, aklın icabına ters düşer. Aksine aklın gereği, sübutun gerçekleşmesinden sonra had cezasının bir şüphe ile kaldırılmaması yönündedir Bir sahâbînin bu kabil yerlerde zikrettiği haber, onun merfû olduğuna hamledilir. Ayrıca, hadlerin şüphelerle düşürüleceği hususun- da fukaha topluluğunun bir icmâının olması yeterli sebeptir. Bundan dolayı bazı fakihler, bahis konusu hadisin müttefekun aleyh21 olduğunu söylemiştir. Ayrıca üm met bu hadisi telakki bi’l-kabul eylemiştir”<em>22</em>.</p>
<p>Hemen görüleceği üzere İbnü’l-Hümâm, ilgili rivayeti değerlendirirken İmam Ebû Hanîfe (v. 150/767) tarafından kabul gören <em>merfû-müsned </em>tariki23 dikkatlere sunarak konuya başladıktan sonra Zâhirîler’in yorum, görüş ve delillerine yer vermektedir.</p>
<p>Ardından da o, İbn Hazm’ın dile getirdiği <em>irsâl </em>meselesine açıklık getirerek onun yö- nelttiği tenkitlere cevap vermekte ve bahis konusu hadise sened ve metin bakımın dan sahip çıkmaktadır.</p>
<p><strong>b) </strong><em>“&#8230;Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç hiç kuşkusuz, haddin düşürülmesi için çare</em><em>ler aranmasıdır. Malumdur ki, soruların hepsi, haddi düşürmeye yöneliktir ve, had sâbit olduktan sonra yöneltilmiş sorulardır. Çünkü sanıklar açık bir şekilde ıkrarda bulunmuşlardır. Bu eserlerden ve “şüpheden dolayı, haddi düşürün,” sözünden anlaşılan da budur. Bu esas, şeriat nazarında kesin olarak sâbit olan bir kuraldır&#8230; Dolayısıyla, <strong>artık onu kimin söylediği önemli değildir</strong>.” (ibnu’l-Humâm, a.g.e, V/249)24. </em>Naklettiğimiz bu tercüme metnin, vurgusu bize ait olan son cümlesi vahim olduğu kadar da ibret âmizdir. Vahim ve ibret âmizdir, çünkü yanlış tercüme edilen cümle üzerine şu önemli hüküm bina edilmektedir:</p>
<p>“İ<em>bnu’l-Hümâm, ceza davalarında takip edilen sorgulama yönteminin tabîî sonucunun,rivâyette formüle edilen espri olduğunu tesbit ettikten sonra, <strong>artık haberin formülasyonunun kime ait bulunduğunun önemi kalmadığının da açıkça altını çizmiştir</strong></em>”25.</p>
<p>Tabiî yapılan yanlış tercüme ve yorumun hemen ardından gelen sonuç cümleleri arasında, <em>“Haberin formülasyonu sahâbeye aittir”26 </em>tarzında gelebilecek bir hükümcümlesini artık tahmin etmek pek de zor olmayacaktır.Yapılan yanlışı gösterebilmek için, tercüme edilen söz konusu parağrafı yarısından itibaren yeniden tercüme etmek istiyoruz:</p>
<p><em>“&#8230;Bu eserlerden/haberlerden ve O’nun (Hz. Peygamber) ‘hadleri şüphelerle düşürü-</em></p>
<p><em>nüz/kaldırınız’ sözünden elde edilen netice budur. Böyle olunca, şeriat cihetinden bu mâna ve muhtevânın sübutu kesindir. Öyleyse bunda şüphe etmek, zarûrî (kabulü zorunlu) bir şeyde şüpheye düşmek demektir. <strong>O halde onu dile getirene artık dönüp bakılmaz ve ona itimat edilmez</strong></em>”27.</p>
<p>Bold olarak verilen cümlenin orijinal ibaresi şöyledir:ﻪﻴﻠﻋ لﻮﻌﻳ ﻻو ﻪﻠﺋﺎﻗ ﱄا ﺖﻔﺘﻠﻳ ﻼﻓ .Arap dili açısından bu iki cümleyi <strong>“artık onu kimin söylediği önemli değildir” </strong>şeklinde anlamak mümkün değildir. barenin siyak ve sibâkı buna izin vermeyeceği gibi, Arap dilinin yapısı böyle bir anlamın çıkarılmasına da imkan tanımayacaktır.</p>
<p>Tarafımızdan yapılan tercümede görüleceği üzere, yanlış anlaşılan son iki cümleden hemen bir önceki cümle, <em>“Öyleyse bunda şüphe etmek, zarûrî (kabulü zorunlu) bir şeyde şüpheye düşmek demektir” </em>ىروﺮﺿ ﰲ ﺎﮑﺷ ﻪﻴﻓ ﻚﺸﻟا نﺎﮑﻓ şeklinde geçmektedir.</p>
<p>Şüphesiz bu cümle, metnin, özellikle de yanlış tercüme edilen son iki cümlenin doğru anlaşılmasında önemli ipuçları vermektedir. Ne var ki, yalnızca bu cümle üç nokta ile geçiştirilebilmiştir. Halbuki bu cümlesiyle İbnü’l-Hümâm’ın (v. 861/1456), hadlerin bir şüphe sebebiyle düşürülmesi konusunda gelen rivayeti sened ve metin bakımından tenkit ederek onun ceza hukuk sisteminde uygulanmasına karşı çıkan İbn Hazm’a (v.456/1063) bir eleştiri ve göndermede bulunduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bu tesbitimizle, yanlış anlama/tercüme üzerine kurulan <strong>“İbnu’l-Humâm (&#8230;) </strong><strong>artık haberin formülasyonunun kime ait bulunduğunun önemi kalmadığının </strong><strong>da açıkça altını çizmiştir” </strong>tarzındaki sonuç cümlesinin, “çürük temel üzerine bina edilen şey de aynen onun gibi çürüktür” ﻪﻠﺜﻣ ﺪﺳﺎﻓ ﻮﻬﻓ ﺪﺳﺎﻔﻟا ﻰﻠﻋ ﲎﺑ ﺎﻣ fehvâsınca artık temelsiz kaldığı ve hiç bir kıymet taşımadığı <em>altı çizilerek </em>ortaya çıkmış bulunmaktadır.</p>
<p><strong>3-</strong>M. Hayri Kırbaşoğlu şöyle demektedir:</p>
<p>“<em>Hatta bazı rivayetlerde istismarın izleri o kadar açıktır ki, daha ilk bakışta bunların Hz.Peygamber’e ‘söylettirildiği’ kolayca anlaşılmaktadır. Mesela, Tirmizî tarafından rivayet edilen“Mu’âviye’yi sadece ve sadece hayırla anın.” ve “Allahım, onu (Mu’âviye) hidayete (doğruya) erdiren ve hidayete erdirilmiş biri kıl; ona doğru yolu göster.” hadisleri (İbnu’d-Deyba’, Teysîru’l-vusûl, III, 256, hadis no:1,3), bu kabil açık istismar örnekleridir. Onun ne kadar doğru olduğu ve başkalarını ne kadar doğru yola ilettiği, icraatlarının ne ölçüde İslami ruha ve prensiplere uygun düştüğü soruları bir ‘sahabi’ olan Mu’âviye’nin ictihad hatası(?) olarak meşrulaştırılamayacak kadar açık bir şekilde hâlâ ortada durmaktadır (Mu’aviye ve dönemine dair en son değerlendirmeler için bkz. rfan Aycan, Saltanata Giden Yolda Muaviye b. Ebî Süfyan, Ankara 1990)</em>”28.</p>
<p>Bu parağrafta şu hatalar göze çarpmaktadır:</p>
<p><strong>a) </strong>Hakkında “daha ilk bakışta Hz. Peygamber’e ‘söylettirildiği’ kolayca anlaşılmaktadır” yargısında bulunulan Tirmizî kaynaklı “Mu’âviye’yi sadece ve sadece hayırla anın” hadisinin, Tirmizî tarafından Hz. Peygambere ‘söylettirildiği’ değil, aksi- ne daha ilk bakışta ‘söylettirilmediği’ kolayca anlaşılmaktadır. Bunu görebilmek için söz konusu hadisin metnini tamamen nakletmek yerinde olacaktır.</p>
<p>Ebû drîs el-Havlânî anlatıyor: Ömer b. el-Hattâb, Umeyr b. Saîd’i Humus’tan azledince Muâviye’yi (oraya) vali tayin etti. Halkın, “(Halife Ömer) Umeyr’i azletti ve Muâviye’yi vali olarak tayin etti!” şeklindeki söylentileri üzerine (vazifeden azledilen) Umeyr şöyle dedi: “Muâviye’yi ancak hayırla yâdedin. Zira ben Rasûlullâh’ın (s.a.) ‘Allâhım, onunla hidayete erdir!’ dediğini işittim”29.</p>
<p>Görüldüğü üzere, “Muâviye’yi sadece ve sadece hayırla anın” ﻻا ﺔﻳوﺎﻌﻣ اوﺮﮐﺬﺗ ﻻ ﲑﲞ cümlesi, Rasûlullâh’a ait bir hadis değildir. Söz konusu cümlenin, görevden alı- nan eski Humus valisi Umeyr’in sözü olduğu açıktır. Çünkü ilgili sözün sahibi metin- de açık olarak “Umeyr”لﺎﻘﻓﲑﻤﻋ geçmektedir. Burada, nahiv ilmindeki teknik tabiriyle fiilin fâili (Umeyr), müstetir zamir değil, ism-i zâhirdir. Kaldıki fâilin müstetir olması halinde bile siyak-sibak yardımıyla zamirin merciinin tespit edilmesi gerekir.Ayrıca, eski Humus valisi Umeyr’den gelen söz konusu rivayet, sened bakı- mından bizzat Tirmizî tarafından <em>garîb </em>(ferd hadis) olarak değerlendirilmiş ve râvîlerden Amr b. Vâkıd’in <em>zayıf </em>görüldüğü dile getirilmiştir30.</p>
<p><strong>b) </strong>“<em>Allahım, onu (Mu’âviye) hidayete (doğruya) erdiren ve hidayete erdirilmiş biri kıl; </em><em>ona doğru yolu göster.” </em>şeklinde verilen Tirmizî kaynaklı hadisin31 son cümlesinde bir tercüme hatası bulunmaktadır. “Ona doğru yolu göster” tarzında tercüme edilen dua cümlesi, “onunla doğru yola ilet/erdir” şeklinde olmalıdır. Çünkü hadisin metni “&#8230;ve’hdihî” هﺪﻫاوdeğil, “&#8230; ve’hdi bihî” ﺪﻫاوﻪﺑşeklindedir. Nitekim aynı cümle kalıbı,yukarıda geçen Umeyr rivayetinin sonunda da yer almaktadır. Bu demektir ki hedâ fiilinin mef’ulü <em>sarih </em>değil, bâ harf-i cerri ile <em>gayr-i sarih </em>olarak kullanılmıştır. Bu kullanım, Kur’an âyetlerinde de mevcuttur32. Kaldıki hadisin metninde <em>hidayet sebebi </em>olmak gibi bir meziyetin, Muâviye b. Ebî Süfyân’a tahsis edilerek insanı yadırgatacak bir ipucunun (karine) bulunmadığı da ortadadır. Çünkü <em>hidayet sebebi </em>olmak, şahsa özel bir durum değil, evrensel bir niteliktir. Nitekim Rasûl-i Ekrem’in, Hayber fethi münasebetiyle Hz. Ali’ye hitaben “Vallâhi, Allâh’ın seninle bir adamı hidayete erdirmesi  senin için kızıl develerden daha hayırlıdır”33 şeklindeki talep ve temennisi, onun şahsında tüm ümmeti alâkadar eden genel bir davet ilkesidir.</p>
<p>Şüphesiz Muâviye b. Ebî Süfyân <em>masum </em>değildir. Aralarında derece farkı olmakla birlikte34, diğerleri gibi o da hatasıyla-savâbıyla bir sahâbîdir ve müsbet veya menfi icraatlarının hesabı âhirette sorulacaktır. Sadece peygamberlerin <em>ismet </em>sıfatıyla muttasıf oldukları; yanlış bir hareket veya isabetsiz bir ictihadın ardından onların vahiyle düzeltildikleri bilinen bir husustur. Dolayısıyla, Tâif ziyaretinde oranın ayak- takımının zulüm ve hakaretine maruz kaldığı halde, “Allâhım, kavmimi doğru yola erdir” diyerek onlar için hidayet duasında bulunan Rahmet Peygamberi’nin, Muâviye Ebî Süfyân hakkında sarfettiği dua cümlesi, taşıdığı mâna itibariyle garip karşılan- mamalıdır. Rasûlullâh’ın (s.a.), “hidayete erdiren ve hidayete erdirilmiş” (hâdiyen mehdiyyen) şeklinde ifadesini bulan dua cümlesi, Cerîr b. Abdillah gibi bazı sahâbîler için de vârid olmuştur35.</p>
<p><strong>4-</strong>Yusuf Ziya Keskin şöyle demektedir:</p>
<p>“ <em>ki Yahudi’nin recmi, kanaatimizce Hz. Peygamber’in Medine’ye geldiği ilk yılın sonları veya ikinci yılın başlarında meydana geldiğine göre, Mâiz’in recmi bu tarihlerden bir müddet sonra olmalıdır &#8230;Bununla birlikte müteahhir tarihçilerden Diyârbekrî (v. 990/1582), Mâiz b.Mâlik’in recmini hicri dokuzuncu yılın olayları arasında zikretmiştir (Diyârbekrî, Hamîs, II,139). Kanaatimizce hicri dokuzuncu yıl uzak bir ihtimaldir. Çünkü rivayetlere göre Mâiz b.Mâlik’in recmedilmesi olayına şahit olan Nasr b. Dehr, hicri 7. yılda meydana gelen Hayber savaşı sırasında şehit edilmiştir. Nasr’ın Mâiz’i recmedenler arasında bulunduğu sabit ise, Mâiz’in recmedilmesi hicri yedinci yıldan önce olmalıdır. Nur suresi de bazı alimlere göre hicri 6.yılda nazil olduğuna göre, Mâiz’in recmi ile Nur suresindeki celde ayetinin iniş tarihleri birbirine yakındır</em>”36.</p>
<p>Bu tespit ve değerlendirmede iki önemli hata göze çarpmaktadır:</p>
<p><strong>a) </strong>Mâiz b. Mâlik’e tatbik edilen recm cezasının tarihi belirlenmeye çalışılırken târihçi Diyârbekrî’ye haksızlık edilerek ona gereksiz bir tenkit yöneltildiği açıktır. Çünkü referans gösterilen yerde Diyârbekrî’nin, Mâiz b. Mâlik’in recmedilmesini hicrî dokuzuncu yılın vak’aları arasında zikrettiğine dair bir bilgi mevcut değildir. Orada yalnız Mâiz ile zina eden kadının recmedildiği zikredilmektedir. şlediği suç ve günahı Mâiz gibi ikrar ve itiraf ederek Rasûl-i Ekrem’den kendisini temizlemesini isteyen ve hamile olduğunu hatırlatan Cüheyneli/Ğâmidli kadın, Rasûl-i Ekrem tarafından geri çevrilmiş, çocuğunu doğurması hatta onu emzirip sütten kesmesi istenmişti. Nihayet kadının recmi hicrî dokuzuncu yılda gerçekleşebilmiştir. Bu durumda Mâiz’in ondan bir kaç yıl önce recmedildiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>b) </strong>Mâizi recmedenler arasında bulunan Nasr b. Dehr’in hicrî yedinci yılda Hayber savaşı esnasında şehit olduğuna dair bilgi İbnü’l-Esîr’den (<em>Üsdü’l-ğâbe, </em>V, 16) nakledilmektedir37. Halbuki kaynak olarak gösterilen yerde Nasr b. Dehr’in şehit olduğu söz konusu edilmemektedir. Sadece orada Âmir b. el-Ekva’ın Hayber günü şehit olduğu haberi yer almaktadır. Nasr b. Dehr ise onun şehadet haberini nakleden bir râvî durumundadır. Görebildiğimiz kadarıyla Nasr b. Dehr, Hayber şehitlerinin sıralandığı listede geçmemektedir38.Bahse konu edilen hatalar, ilgili metinlerin dikkatten uzak bir şekilde okunma- sından ve aceleye getirilerek eksik tercüme edilmesinden kaynaklanmış olmalıdır.Tabii yanlış okunan metinler üzerine bina edilen hükümler de kendiliğinden geçersiz olacaktır.</p>
<p><strong>2-HATALARI ASGARİYE İNDİRME İMKANI</strong></p>
<p>Maddeler halinde sıralanan <em>çağdaş hadis araştırmalarında görülen hata örnekleri</em>n- den hareketle, muayyen bir atıf yapmaksızın şu genel tespit ve değerlendirmelerde bulunmak istiyoruz:</p>
<p><strong>1-</strong>Şüphesiz, telif veya tercüme olsun hatasız ve kusursuz bir çalışma yapmak adeta imkansızdır. Hz. Âdem’e isnad edilen unutma fiilinden39 ötürü, “İlk insan ilk unutandır” ( ﻰﺳﺎﻨﻟا لوا سﺎﻨﻟا لوا ) veya “nsan hata ile nisyandan mürekkeptir” sözü birer darb-ı mesel olmuştur. “Her insanın sözü alınabilir de, terk edilebilir de. Şu kabrin sahibi (Hz. Peygamber) bundan müstesnadır” diyen mam Mâlik (v. 179/795) ile “Kitâbullah olan Kur’ân’dan başka hiçbir kitap hatadan sâlim değildir” diyen İbn Teymiyye (v. 728/1327) bu noktayı vurgulamışlardır. Ne var ki, hataları asgariye in dirme imkanı her halükarda vardır.</p>
<p>Özellikle münakaşa konusu meselelerin tahlili daha da bir dikkat ve hassasiyet istemektedir. Bu tür konuların sözlü veya yazılı olarak tartışılması esnasında riayet edilmesi gereken maddî-mânevî/rûhânî bazı esaslar; âdap ve ahlak kaideleri vardır. Şüphesiz onların başında, ön yargıdan uzak bir şekilde metinlerin okunması, anlaşılması ve yorumlanması gelmektedir. Bu esasın göz ardı edilmesi durumunda metnin doğru okunması, sağlıklı anlaşılması ve makul yorumlanması mümkün değildir.</p>
<p><strong>2-</strong>Münakaşa konularında, farklı görüşte olan akademisyenlerin ciddiye alınması ve onların vardığı sonuçların delilleriyle birlikte nazarda tutularak değerlendirilmesi akademik nezaketin gereğidir. Gösterilen bu nezaket sayesinde araştırmacı,kendisini test etme ve sorgulama imkanı da bulmuş olacaktır. mam Şâfiî’nin (v.204/819) ilim meclislerinde takip ettiği şu münâzara edebi, duygu ve düşünce yönünden günümüz akademisyenleri için bir numûne-i imtisal olmalıdır:</p>
<p>“<em>Ben biriyle münâzara ettiğimde mutlaka şöyle demişimdir: Allâhım, hakkı onun kalbinde ve dilinde göster/söylet. Şayet hak benimle beraber ise o bana tabi olsun, hak onunla beraber ise ben ona tabi olayım!”40.</em></p>
<p><strong>3-</strong>Yüce Kur’ân41, takvâ, sadâkat ve teslimiyetle kendisine yaklaşan iman etmiş okuyucuları için rehber ve şifâ kaynağı olduğunu, gerçekleri duymazlık tan/görmezlikten gelen inanmayanlara ise kapalı olup onlara uzaktan seslenildiğini haber vermektedir. Bu demektir ki Kur’ân, kalpleri mühürlenmiş ve basiretleri ka panmış inatçı kâfirlerden ümidini kestiği gibi, sahip olduğu zihniyet ve düşünceyi onaylatmak üzere peşin hükümle hareket ederek aradığını bulmaya çalışan okuyucu tiplerine de bağrını açmayacaktır. Çünkü bu yöntemde hüsn-i niyete dayalı bir haki kat arayışı değil, tersine ideolojik okuma ön plandadır. Bu durum bize, muhaddisler tarafından Rasûlullah’a (s.a.) âidiyeti ittifakla tespit edilen hadislerin aynı yöntemle okunması durumunda da benzer problemin yaşanacağını düşündürmektedir.Şüphesiz, isnad/sened gerçeği ve onun yüklediği sorumluluğa rağmen, birçok haber kasıtlı veya kasıtsız daha ilk asırlarda Rasûlullâh’a (s.a.) nisbet edilebilmiştir.</p>
<p>Asılsız hadis rivayet edenlerin varlığı ve bunun doğurduğu tehlike kendilerine hatırla- tılarak, <em>“Sahihini sakiminden nasıl tefrik ediyorsunuz?” </em>suallerine muhatap olan Abdurrahman İbn Mehdî’nin (v. 197/812) <em>“Hekimin mecnunu/hastayı tanıdığı gibi ben de onu tanırım”42 </em>tarzındaki sözü ile Ebû Hâtim er-Râzî’nin (v.277/890), <em>“Ümmetin alimleri sahihini sakiminden tefrik edeceklerdir” </em>şeklindeki vakur cevabı, kaynak değeri itibariyle <em>hadis </em>disiplininin ilimler tarihindeki yerini göstermesi bakımından önemli birer belge olsa gerektir.</p>
<p>Aynı şekilde, sözü edilen gelişmelerden son derece rahatsız olan bir zâtın sorduğu <em>“Şu mevzu hadislerin hali ne olacak?” </em>suâline Abdullah İbnu’l-Mübârek (v. 181/797), <em>“Bu sâhanın otoriteleri yaşamaktadır ve yaşayacaklardır!” </em>( ةﺬﺑﺎﻬﳉا ﺎﳍ ﺶﻴﻌﺗ 43 tarzında rahatlatıcı bir cevap vermiştir. Ardından onun, şu âyeti okuduğu da rivayet edilmiştir: <em>“Zikri biz, evet biz indirdik. Onu muhafaza edecek olan da elbette biziz”</em>44. Abdullah İbnu’l-Mübârek’in kendinden emin bir şekilde verdiği bu cevaptan -şayet cevabın ardından söz konusu âyeti okuduğu sâbit ise- onun, Kur’ân’ın yanı sıra sünnetin de ilâhî teminat altında olduğu kanaatini taşıdığı anlaşılmaktadır. Onun bu kanaati,bilahare bazı hadis alimleri için ilham kaynağı olacak ve sistematik hale getirilecektir.</p>
<p>Mesela onlardan birisi Endülüslü zâhirî muhaddis İbn Hazm (v. 456/1063)’dır. Gerçi söz konusu âyetin yorumunda onun45, İbnü’l-Mübârek’ten nakilde bulunarak doğrudan ondan etkilendiğini henüz tesbit edebilmiş değiliz. Ancak onun, ilgili âyette geçen <em>zikr </em>kelimesinin, Kur’ân olsun Sünnet olsun <em>şeriat</em>ı içine aldığı fikrinde olduğunu bilmekteyiz.</p>
<p>Doğrusu, hadis metinlerinin zabtına gösterilen ihtimam, Kur’ân âyetlerinin muhafazasına gösterilenle bir değildir. Rasûl-i Ekrem’e ait hadislerin bir çoğunun, selef-halef cumhurun kabul ettiği mâna rivayeti ile nakledildiği bir vâkıadır. Kur’ân ise nazmıyla mütevâtirdir. Usulcülerin tabiriyle, “bilâ tevâtür menkul Kur’ân değildir”. Ancak, dini doğru bir şekilde anlayıp hayata geçirme noktasında, delil olabilecek hadislerin kafi miktarda günümüze kadar ulaştığı da târihi bir hakikat olsa gerektir. Hatta hadis kitâbiyatı dışında, Ebû Hanîfe, Mâlik, Ca’fer es-Sâdık, el-Evzâî, eş-Şâfiî, gibi ilk dönem müctehid imamlar tarafından imla edilen/intikal ettirilen fıkıh literatü-ründeki hadislerin değerlendirilmesi, hadis araştırmalarında konunun daha kapsamlı ve daha sağlıklı ele alınarak hataların asgariye indirilmesi açısından önem taşımalıdır.</p>
<p>İbn Teymiyye’nin şu tesbiti belki bu çerçevede mutalaa edilebilir<em>: “Hadis mecmualarının cem edilmesinden önceki devrin müctehid imamları, müteahhirûna nisbetle sünneti daha çok biliyorlardı. Çünkü onlar nezdinde sahih olan ve onlara ulaşan bir çok hadis, bazen bize meçhul râvîden veya munkatı bir isnad ile ulaşabilmekte yahut bütünüyle ulaşamamaktadır”</em>46. Tabii İbnTeymiyye’nin, hadis araştırıcısını ihtiyata sevkeden bu tesbiti, <em>“Meşhur müctehid imamların muttali olamadıkları hadis yoktur. Onlar, sonraki nesillere çözümü gereken hiçbir </em><em>mesele bırakmamışlardır” </em>tarzında seslendirilen bir iddia/zihniyet için malzeme niteliğitaşımamalıdır. Her şeye rağmen onların görme/ulaşma imkanı bulamadıkları hadislerin varlığı ve öncekilerin sonrakilere çözümü için çok şey bıraktığı (ﺮﺗ ﻢﮐﺮﺧﻼﻟ لوﻻا ك) bilinen bir husustur.</p>
<p><strong>4-</strong>Hz. Ebû Bekir’in, “Allâh’ın kitâbı hakkında bilmediğim bir şeyi söyleyecek olursam, hangi yeryüzü beni üzerinde taşıyabilir ve hangi gökyüzü beni gölgelendirebilir?” sözü meşhurdur47. Hadis araştırıcısı, hadisler için de benzer hassasiyet göstererek yanlış anlam yüklemekten ve tuhaf yorum yapmaktan kaçınmalıdır. Hz. Ebû Bekir’in söz konusu hassasiyeti, bazı hadis metinlerinde ortaya çıkan anlama zorluğunun/probleminin aşılmasında, bir prensip olarak <em>tevakkuf</em>un ciddiye alınması gerektiği mesajını da vermektedir. Tevakkuf, müşkil bir meselede/hükümde tercihi zorunlu kılan sebepler; şer’î-aklî deliller olmadıkça hemen sonuca ulaşma yerine, başka delil ve karine aramak, bulunmaması halinde de durmak ve kesin hükme varmamak, anlaşılmasını ve yorumlanmasını ertelemek/zamana bırakmak demektir48.</p>
<p><strong>5-</strong>Araştırmacının, gündelik hayatın oyalayıcı ve yıpratıcı gelişmelerinden kendisini imkan nisbetinde tecrit ederek, ruhen ve bedenen zinde bir şekilde akıl ve hafıza gücünü ilmî mesâiye teksif etmesi, başarı kapısını açacak yedek anahtarlardan birisi olmalıdır. İslâm târihinde siyasi otorite tarafından, ilim ehlini zihnen meşgul eden olumsuz gelişmelerin önüne geçilmesi için onlara maaş tahsis edildiği görülmektedir. Mesela, Halife Ömer b. Abdilaziz (v. 101/719), Humus valisine hitaben yazdığı mektupta şu talimat mevcuttur: <em>“Ehl-i salâha beytü’l-malden kendilerine kafi gelecek kadar maaş tahsis edilmesi hususunda emir ver. Böylelikle onları hiçbir şey, Kur’ân tilavetinden ve taşıdıkları hadislerden alıkoymasın!”49. </em>Ömer b. Abdilaziz gibi titiz bir yönetici tarafından alınan bu tedbirin, halkı doğru bilgilerle aydınlatmaktan sorumlu ilim, irfan ve hikmet adamlarının ekonomik sebeplerle dikkatlerinin dağılmasını önlemeye matuf bir uygulama olduğu açıktır.</p>
<p><strong>6-</strong>Okunan metni anlama problemi, önemli bir hata sebebi olarak kendisini göstermektedir. Daha da önemlisi, yanlış tercüme edilen metin üzerine görüş- ler/hükümler bina edilmesidir. Anlama probleminin, Arap dili ve edebiyatının incelik- lerini bilip bilmemekle yakından münasebeti vardır. İbn Teymiyye (v. 728/1327), Arapça’nın akıl, din ve ahlak üzerinde son derece etkili olduğunu, ümmetin ilk nesil lerine benzeme ve onlara açılma hususunda önemli rol oynadığını belirttikten sonra şöyle demektedir: <em>“Arap dilinin kendisi dindendir. Onu bilmek farzdır, vaciptir. Zira Kitap ve Sünnet’i anlamak farzdır. O da sadece ve sadece Arap dilini anlamakla/bilmekle anlaşılır. Vâcibin ancak kendisiyle tamam olduğu şey de vâciptir”50.</em></p>
<p>Arap dili-din münasebeti, Şâtıbî (v. 790/1388) tarafından daha belirgin şekilde dile getirilir. O, Arapça olan şeriatı hakkıyla anlayabileceklerin ancak Arap dilini hakkıyla anlayanlar olabileceğini vurguladıktan sonra şu tasnifin altını çizmektedir: Arapça’yı anlamada mübtedi olan, şeriatı anlamada da mübtedidir. Arapça’yı anlamada vasat olan, şeriatı anlamada da vasattır. Vasat, son/zirve noktaya ulaşmamıştır. Arapça’da zirve noktaya ulaşan kimse, şeriatta da öyle olur. Sahâbenin ve Kur’ân’ı anlayan diğer fasih kimselerin anlaması hüccet olduğu gibi, artık onun Arapça metinleri anlaması da hüccet olur&#8230; Anlama problemi/eksikliği olan kimse hüccet sayılmayacak ve onun sözü makbül olmayacaktır. O halde Arapça konusunda, el-Halîl, Sîbeveyh, el-Ahfeş, el-Cermî ve el-Mâzinî gibi dil otoritelerinin seviyesini yakalamak zorunludur”<em>51</em>.</p>
<p>Arapça’nın, başta hadis olmak üzere temel İslâm bilimleriyle olan münasebeti, Ali Osman Koçkuzu tarafından yirmi yıl önce aynı hassasiyetle ele alınır. O, “<em>Hadis </em><em>mütehassısının alması gereken formasyon ve yapması gerekli ön hazırlıklar” </em>başlığı altında<em>niyyet dürüstlüğü, Kur’an’ı bilmek, Arap dili ve edebiyatı, bazı İslâmî ana ilimler, ilmî usullere uygun neşredilmiş eser </em>ve <em>tam teşekküllü kütüphâne </em>şeklinde sıralanan maddeleri altbaşlıklar halinde işler. Onun, <em>Arap dili ve edebiyatı </em>ile alakalı İbn Teymiyye ve Şâtıbî’nin yukarıda söylediklerini perçinleyen görüşünü buraya aktarmakta fayda mülahaza ediyoruz: <em>“Bu şart, Arapça ana dili olan kimseler için de varittir.İslâmî ilimler mensubu olan kişi, Arapça kendi dili de olsa onu gerektiği şekilde geliştirmeli, Arapça ana dili olmayanlar da mükemmel tarzda onu öğrenmelidir. “Arapçanın bilinmesi” deyince biz, çeşitli ülkelerde, ondört asırdan beri yazılmış eserleri anlama melekesini kastediyoruz. </em></p>
<p><em>Aslında bilmek; okumak, anlamak, konuşmak ve yazmakla gerçekleşecektir. Bunlardan konuşma ve yazmayı ikinci planda görerek diyoruz ki; hadisle uğraşacak kişi, Arapçayı her devri ve her coğrafyayı kuşatacak bir ihata ile bilmelidir. Okuduğunu anlamayan; dilin özelliklerine, edebiyatına, edebî sanatlarına vâkıf olmayan kişi; okuduğu metinlerden, Allah Elçisi’nin söylemediği ve kastetmediği mânaları çıkaracaktır. Bu ise, Hz. Peygamber’e iftiradır. Din böyle anlaşılamaz. Vasat bir Arapça ile ve vasatın altındaki dil bilgileriyle, hadis sahasında hizmet olamayacağı gibi, diğer İslâmî ilimleri anlamak da mümkün değildir”52.</em></p>
<p><em>Doğrusu, meslektaşlarımız hakkında dil merkezli bir altyapı eksikliğini düşün-mek bile istemiyoruz. Esasen, müşkil ibarenin anlaşılması filolojik tahlile; ibret veitibara muhtaçtır. Ne var ki, pek de müşkil olmayan ibarelerde göze çarpan açık hata-lar oldukça düşündürücüdür. Dikkatsiz bir şekilde üstünkörü okumadan kaynaklan-mış olmasını ümit/tahmin ettiğimiz bu hatalar, düşündürücü olduğu kadar da üzücü-dür. Çünkü bu durum, hiçbir pratik fayda sağlamadığı gibi, boşu boşuna gündemimeşgul etmekte ve lüzumsuz tartışmalara zemin hazırlamaktadır. 7. Muhtemel hataların önüne geçebilmek için, çok yazma yerine çok okuyup vede çok düşünüp az yazma önemli bir tedbir prensibidir.</em></p>
<p><em>İbn Hazm’ın53yönelttiği sened ve metin tenkidi bir yana, Hz. Ömer’e nisbet edilen“Kur’ân’ı tecrid edin veRasûlullah’tan (s.a) rivayeti aza indiriniz” tarzındaki talimatın arka planında, çok hadis rivayet etmek suretiyle hataya düşme veya Rasûl-i Ekrem’in hadis ve sünnetini doğru anlama endişesi yatmaktadır54. Çünkü onun, ihtiyaç anında dikkat/tesebbüt mahsulübir hadis rivayetini kabul ettiği bilinmektedir.8. Çalışmaların aceleye getirilmeden sükûnetle yapılması, zuhuru muhtemelbir çok hatanın önünde en büyük engel olacaktır. Bu demektir ki, ilmî araştırma,zamanı kullanmada bile ifrat ve tefritten uzak orta bir yol istemektedir. Çünkü gerekifrat/teşeddüt, gerekse tefrit/tesâhül bir yerde konunun mahiyetini değiştirmek de-mektir. Peyami Safa’nın şu edebî ifadeleri bu noktayı aydınlatmaktadır: “Canı tez,velût, çalışkan ve yaratıcı adam, şimdinin içindeki imkânları kaçırmak istemeyendir&#8230;Her şimdi-nin içinde bir fırsat gizlidir. Boşuna geçen şimdiler kaçırılmaz fırsatlardır&#8230;Fakat bazı canı çok tezadamlar, şimdiyi hırpalarlar. </em></p>
<p><em>Öteki şimdilere bölünmesi lâzımgelen bir işi hep bir şimdiye yükler-ler. Geciktirmek kadar bu da şimdiye hürmetsizliktir. Tereddüdün felce uğrattığı adamla aklınaesenin, ilcâsının esiri olan adam da farksızdır: Biri şimdiyi geciktiriyor, öbürü şimdiyi aceleye sokuyor”55. </em></p>
<p><strong><em>SONUÇ </em></strong></p>
<p><em>Hadis araştırmalarında dikkatsizlik problemi konulu bu makale, çağdaş hadis araştırmalarında görülen hata örneklerinden yola çıkarak, hataları asgariye indirme imkanını ana hatlarıyla ortaya koymuş bulunmaktadır. Yapılan tespit ve değerlendimelerden hareketle, sonuç olarak şunları söylemek mümkündür: Şüphesiz, akademik çalışmalarda tenkitçi zihniyet ve eleştirel metot önemli-dir. Çalışmaların ancak yapıcı tenkitlerle tekemmül edebildiği târihî bir tecrübedir. Birtezin alternatifini üretebilmek için de tenkitçi zihniyete ihtiyaç vardır. Prensip olarak,Kur’ân dışında hiçbir kitap eksiksiz olamayacağına göre, onbeş asırlık İslâm ilim mirasında ve hadis külliyâtında dikkatten kaçan hususlar; düzeltilmesi gereken yan-lışlar, ayıklanması lazım gelen yerler ve tercihi zorunlu kılan haller mutlaka olacaktır.Çünkü, hâfıza-i beşer nisyân ile malüldür.Ancak, genelde İslâmiyât/İslâm ilimleri, özelde hadis araştırıcısı, sahip olduğu zihniyet ve düşünceye destek arayışından yola çıkmamalıdır. </em></p>
<p><em>Aksine o, her türlü </em>peşin hükümden uzak kalarak, okuduğu metinlerin kendilerini olduğu gibi ifade etmelerine fırsat vermelidir. Çünkü hiçbir kitap/müellif, kendisiyle konuşmakta olan okuyucu/araştırıcı tarafından baskıya maruz kalmak istemediği gibi, buna tahammül de edemez. Bunun için de ilmî zihniyetin gereği ihmal edilmeksizin <em>istifade amaçlı okuma </em>yöntemi büyük önem taşımaktadır. Aslında bu, “zihin ve fikir dindarlığı” demektir.</p>
<p>Bu yöntem hikmetin de kendisidir. Çünkü hikmet, <em>“gerekeni, gereken vakitte ve gerektiği şekilde yapmaktır” </em>(fi’lu mâ yenbağî fi’l-vakti’llezî yenbağî ve ale’ş-şekli’llezî yenbağî). Hikmetten uzak ve ilmî zihniyetle bağdaşmayan bir araştırma yönteminin,giderek -bilerek veya bilmeyerek- zihin dünyasında tasavvur edilen bir plan ve projeyi okunan metne söyletme/onaylatma gibi garip bir tutum ve davranışa itmesi kaçınılmazdır. Böyle bir araştırma, yapılacak bir mukayese çalışmasıyla birlikte objektif tahlil yapıldıkça değerini kaybedecektir. Tabii bu durum, okuyucuyu gereksiz yere zihnen meşgul etmiş ve doğru bilgilenme konusunda zaman kaybına da yol açmış olacaktır. Bu itibarla hadis araştırmaları, aceleye getirilmeden tam bir dikkat ve vukufla yapılmalıdır. Dikkat ve vukufla yapılan tahkik mahsulü bir araştırmanın sonucu-na da katlanılmalıdır.</p>
<p>Hadislerin doğru bir şekilde anlaşılması ve yorumlanması için gayret kemerini kuşanmaktan daha tabii bir şey olamaz. Ne var ki, rehber irade Rasûl-i Ekrem’e aidi- yeti isnad açısından tam olarak tespit edilen hadislerin mâna ve maksadı keşfedil- meye çalışılırken çok daha gayretli, dikkatli ve temkinli olmak gerekmektedir. Şüphe siz, Kur’an âyetleri gibi hadis metinlerinin de <em>istismar </em>edildiği târihî bir realitedir. NE var ki, rivayet-dirayet bütünlüğü çerçevesinde, <em>yeniden düşünmek </em>ve makul yorumlar yapılmak suretiyle <em>istismara elverişsiz münbit toprak</em>a dönüştürme imkanı olan hadislerin, <em>metin tenkidi </em>gerekçesiyle hemen reddedilmesi ana bünyede telafisi imkansız tahribat yapacaktır. Böyle bir durumda, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma tehlikesi göz ardı edilmemelidir. Ayrıca, “kendi kalesine gol atan futbolcuyu seyirci affetmez” esprisi de unutulmamalıdır.</p>
<p>“Üslûb-i beyân aynıyle insandır” vecizesi gereğince, nezih bir üslupla ortaya konabilecek ağırbaşlı ve üstün gayret mahsulü hadis araştırmaları, Rasûl- Ekrem’in yaşadığı asr-ı saâdet ikliminden günümüz insanına rahmet esintileri taşıyacak ve sünnetin evrensel planda kâbil-i tatbik bir değerler dizisi olduğunu göstererek müslümanlığı hayata açma noktasında hayli etkili olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>http://isamveri.org/pdfdrg/D02420/2002_2_1/2002_1_GULERZ.pdf</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1  Kadri, Hüseyin Kâzım, <em>Türk Lugatı, İ</em>stanbul 1928, II, 746.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>2 Togan, Zeki Velidî, <em>Tarihte Usûl</em>, İstanbul 1981, s. XVIII, XXII.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>3 Togan, age., s. XXIII.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>4 Togan, age., s. XXIV.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>5Hatiboğlu, Mehmed Said, Müslüman Âlimlerin Buhârî ve Müslim’e Yönelik Eleştirileri (slâmî Araştırmalar, cilt:10, sayı:1-2-3), Ankara 1997, s. 1. Ali Osman Koçkuzu da (bkz. <em>Hadis limleri ve Hadis Tarihi</em>, s-İtanbul 1983, s. 390-392) ilmî usullere uygun neşredilmiş eser başlığı altında aynı noktaya dikkat çeker.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>6 Özafşar, Mehmet Emin, <em>Hadîsi Yeniden Düşünmek </em>(<em>Fıkhî Hadîsler Bağlamında Bir nceleme</em>), s. 188-189. Aslı,“Fıkhî Hadisler ve Değerlendirilmesindeki Esaslar” adlı doktora tezi (Ankara 1995) olan kitabın, yeniden gözden geçirilerek Ankara Okulu Yayınları tarafından gerçekleştirilen ikinci baskısı (Ankara 2000) esas alınmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>7 Taşköprülüzâde, Ahmed b. Mustafa, <em>Miftâhu’s-saâde ve Misbâhu’s-siyâde fî mevdûâti’l-ulûm</em>, Beyrut 1405/1985, II, 52. Tarif, eserin Kemâleddin Mehmed Efendi tarafından Osmanlı Türkçesi ile yapılan tercümesinde (<em>Mevzûâtü’l-ulûm</em>, İstanbul 1313, I, 507) şöyle geçer: “Bu bir ilimdir ki, anda ehâdîs-i şerîfenin Hazreti Rasûl’e aleyhissalâtü vesselâm ittisâlinin keyfiyyetinden bahs olunur, ahvâl-i ruvâtı</p>
<p>haysiyyetinden zabt ve adâlette. Ve dahî senedin keyfiyyet-i ittisâl ve inkıtâı haysiyyetinden ve bunların gayri ahvâlinden ki, her birini nukkâd-ı ehâdîs bilirler”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>8 Taşköprülüzâde, age., II, 113. Tarifin, Osmanlı Türkçesi ile yapılan tercümesi (<em>Mevzûâtü’l-ulûm</em>, I, 575-576) şöyledir: “Bu bir ilimdir ki, anda elfâz-ı hadîsden mefhûm ve andan maksûd olan ma’nâdan bahs olunur, kavâid-i arabiyyet ve zavâbit-i şerîat üzere mübtenî ve Nebî aleyhisselâmın ahvâl-i şerîfesine mutâbık olduğu halde”.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>9 Kâtib Çelebi, <em>Keşfu’z-zunûn an esâmi’l-kütüb ve’l-funûn</em>, İstanbul 1971, I, 635.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>10 Gumârî, <em>Tevcîhu’l-ınâye</em>, s. 13.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>11 <em>Ebcedu’l-ulûm </em>(<em>el-veşyu’l-merkûm fî beyâni ahvâli’l-ulûm</em>), Beyrut, ts., II, 285.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>12 Eser, Jan Just Witkam tarafından mukaddime ve notlarla birlikte 1989’da Leiden’de basılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>13 Aslında, İbnü’l-Ekfânî’nin söz konusu tarifi daha önce tarafımızdan ele alınarak dikkat çekilmişti (bkz.Güler, Zekeriya, <em>Hadislerin Anlaşılmasında Rivâyet-Dirâyet Bütünlüğü </em>(lam Araştırma Dergisi, cilt: 1, sayı: 2,İstanbul 1996), s. 114</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>14 İbnu’l-Ekfânî, i<em>rşâdu’l-kâsıd</em>, s. 41.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>15 İbnu’l-Ekfânî, age., s. 43.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>16 Bu konuda geniş bilgi için Adil Yavuz tarafından hazırlanan “<em>Muhammed b. Abdurrahman Sehâvî ve elMekâsıdu’l-Hasene” </em>(Konya 1993) adlı yüksek lisans tezine bakılabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>17 “Hadleri şüphelerle düşürünüz/kaldırınız” ve buna benzer rivayetler kastedilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>18 Burada, Muhallâ’yı tahkik eden Abdulğaffâr Süleyman’ın, başka tariklerini zikretmek suretiyle bahis konusu rivayetin sıhhatine dair düştüğü dipnot değerlendirilmeliydi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>19 Özafşar, age., s. 166</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>20 Hanefî fakihi, usul ve kelâm âlimi olan İbnü’l-Hümâm’ın hadis ilmindeki ehliyet ve liyakati için bkz.Aydın, Hakkı, <em>Sivaslı Kemaleddin İbn-i Hümam ve Tahrîri</em>, Sivas 1993, s. 91-102; Koca, Ferhat, “ibnü’l- Hümâm”, DA, XXI, 88.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>21 Aynî (bkz. <em>el-Bidâye fî şerhı’l-Hidâye</em>, Dâru’l-fikr 1400/1980, V, 392), bahis konusu hadis için Hidâye şârihlerinden Hanefî fıkıh âlimi el-Kâkî’nin (v. 749/1348) “müttefekun aleyh telakkathu’l-ümmetü bi’l-kabûl” ifadesini taaccüple karşılar. Burada kullanılan “müttefakun aleyh” ifadesi, teknik bir tabir olarak</p>
<p>“Buhârî ve Müslim’in ittifak ettiği hadis” değil, müctehidler arasında “ittifakla amel konusu olan hadis”mânasında kullanılmış olmalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>22 İbnü’l-Hümâm, Kemâlüddîn Muhammed b. Abdilvâhid es-Sîvâsî el-skenderî, <em>Şerhu fethı’l-Kadîr</em>, Beyrut,ts., V, 31-32. Krş. Güler, Zekeriya, Zâ<em>hirî Muhaddislerle Hanefî Fakihleri Arasındaki Münakaşalar ve ihtilaf Se-bepleri, </em>Ankara 1997, s. 131; Özafşar, age., s.170. Meslektaşımızın burada, İbnü’l-Hümâm’ın, meseleyi tahlil etmeye başlarken “<em>ve nahnu nekûlu inne’l-irsâle lâ yakdehu</em>” diye kullandığı anahtar cümleyi adeta görmezlikten gelerek onu takip eden cümleden alıntıya başlaması da ilginçtir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>23 Hadisin Ebû Hanîfe’den gelen bu tariki için bkz. Hârezmî, Ebu’l-Müeyyed Muhammed, <em>Câmiu’l-mesânîd,Beyrut, </em>ts., II, 183;Şevkânî, Muhammed b. Ali, <em>Neylu’l-evtâr min ehâdîs-i seyyidi’l-ahyâr şerhu munteka’l-ahbâr</em>, Beyrut 1973, VII, 272; Avvâme, Muhammed, <em>Eseru’l-hadîsi’ş-şerîf fî ihtilâfi’l-eimmeti’l-fukahâ</em>, Kahire</p>
<p>1407, s.145; Güler, age., s.132. Görebildiğimiz kadarıyla İbn Hazm, bu tarikten hiç söz etmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>24 Özafşar, age., s. 171.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>25 Özafşar, age., s. 171.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>26 Özafşar, age., s.171.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>27 Aslında metnin doğru tercümesi, tarafımızdan ikmal edilen doktora tezinde (Konya 1992) bulunmakta-dır (bkz. Güler, age., s. 131-132).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>28 Kırbaşoğlu, <em>stismara Elverişli Münbit Toprak: Hadisler </em>(slâmiyât, Temmuz-Eylül 2000, cilt: 3, sayı: 3), s.129.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>29 Tirmizî, Menâkıb, 47; İbnü’d-Deyba’, Teysîru’l-vusûl, III, 339.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>30 Tirmizî, Menâkıb, 47. Zehebî de (bkz. <em>Mîzânu’l-i’tidâl fî nakdi’r-ricâl</em>, Beyrut 1963, III, 292) Basralı râvî Amr b. Vâkıd’in münker haber getirdiğini ve onun maruf olmadığını söyler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>31 Tirmizî, Menâkıb, 47; Ahmed b. Hanbel, IV,216; İbnü’d-Deyba’, age., III, 340.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>32 Mesela bkz. A’râf 7/159, 181, Yûnus 10/9,Enbiyâ 21/73, Şûrâ 42/52</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>33 Buhârî, Cihâd, 102, 143, Fedâilu ashâbi’n-nebî, 9, Meğâzî, 38; Müslim, Fedâilu’s sahâbe, 34; Ahmed b.Hanbel, V, 333.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>34 Hadîd 57/10</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>35 Bkz. Buhârî, Cihâd, 154, Meğâzî, 62, Deavât, 19, Edeb, 68; Müslim, Fedâilu’s-sahâbe, 135,137; ibn Mâce, Mukaddime, 11; Ahmed b. Hanbel, IV, 362, 365. Aynı ifadenin, Hz. Ali hakkında kullanıldığı da görülür (bkz. Ahmed b. Hanbel, I, 109).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>36 Keskin, Yusuf Ziya, <em>Recm Cezası –Âyet ve Hadis Tahlilleri</em>-, İstanbul 2001, s. 214-215. Krş. s.184, 318.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>37 Bkz. Keskin, age., s.184</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>38 Tespit ve değerlendirme için bkz. Müslim, Cihâd, 123-124; İbn Hişâm, Ebû Muhammed Abdülmelik el-Hımyerî el-Maâfirî, <em>es-Sîratü’n-nebeviyye </em>(thk. Tâhâ Abdurraûf Sa’d), Beyrut 1411, IV, 297-298; Nevevî,</p>
<p>Ebû Zekeriyyâ Yahyâ Muhyiddîn, <em>Şerhu sahîh-i Müslim</em>, Kahire 1412/1991, XII, 232 Zehebî, <em>Târîhu’l-islâm</em>: Meğâzî, Beyrut 1407/1987, s. 409.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>39 Tâhâ 20/115</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>40 İbn Abdisselâm, zzüddîn Ebû Muhammed Abdülazîz, <em>Kavâıdü’l-ahkâm fî masâlihı’l-enâm</em>, Beyrut 1980, s.160.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>41 Fussilet 41/44; Bakara 2/2</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>42 Beyhakî, Ebû Bekr Ahmed, <em>Ma’rifetü’s-sünen ve’l-âsâr</em>, Kahire 1412, I, 144.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>43 İbn Abdilberr, Ebû Ömer Yûsuf en-Nemerî el-Kurtubî, <em>et-Temhîd li mâ fi’l-</em></p>
<p><em>muvatta’ mine’l-maânî ve’l-esânîd,</em>Mağrib 1387, I, 60; Suyûtî, Celâlüddîn Abdurrahman, <em>Tedrîbu’r-râvî fî şerhı takrîbi’n-Nevevî</em>, Beyrut 1405, I,</p>
<p>238; Ahmed Muhammed Şâkir, <em>el-Bâisü’l-hasîs şerhu ihtisâr-i ulûmi’l-hadîs</em>, Beyrut, ts., s.87. Söz konusu cevabın ardından okunan âyet Temhîd’de zikredilmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>44 Hicr 15/9</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>45 Bkz. İbn Hazm, Ebû Muhammed Ali, <em>el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm</em>, Kahire 1404, I, 95, 114, II, 201, III, 346, VI,261. Hatîb Bağdâdî de (bkz. <em>er-Rıhle fî talebi’l-hadîs </em>(thk. Nureddin Itr), Beyrut 1395/1975, s.223) Allâh’ın,söz konusu âyetle bulunduğu vaadi gerçekleştirmek için ehl-i hadîsi vesile kıldığını söyler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>46 İbn Teymiyye,Takıyyüddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed el-Harrânî, <em>Raf’u’l-melâm ani’l-eimmeti’l-a’lâm</em>, Beyrut 1390, s. 24.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>47 Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm’ın (v. 224/838) Fedâilu’l-Kur’ân adlı eserinde naklettiği bu söz için bkz.İbn Hazm, el-hkâm, VI, 213; Suyûtî, Celâlüddîn Abdurrahman, <em>el-tkân fî ulûmi’l-Kur’ân</em>, Beyrut 1398/1978, I, 149.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>48 “<em>Kadın Akıl ve Din Bakımından Eksik midir</em>” başlıklı makalemizde (Mehir, Yaz 1998, sayı: 2, s. 21) geçen tevakkuf tabiri burada olduğu gibi genel/geniş anlamda kullanıldığı halde, meslektaşlarımızdan Ali Osman Ateş (bkz. <em>Hadis Temelli Kalıp Yargılarda Kadın, İ</em>stanbul 2000, s. 204-205), “<em>Ayrıca burada bir tevakkuf da söz konusu olmamalıdır. Çünkü tevakkuf, birbirine zıt ve sıhhat açısından eşit durumda olduğu için aralarında herhangi bir tercih imkânı olmayan hadisler arasında olur. Burada ise, birbirine zıt ve sıhhat açısından aynı derecede bulunan rivâyetler söz konusu değildir&#8230;Öte yandan bu tür problemli rivayetlerin halli için çok uzun süre geçmiştir.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>14-15 asırdır gelip geçen bir kısım slâm âlimleri, bunları çözmemiş, çözememiş, bir nevî çözümsüzlük olan tevakkufu tercih etmiş, çözümü hep geleceğin âlimlerine havâle etmişlerdir. Bu anlayışta olan her nesil günümüze kadar bu şekilde davranarak gelmiştir. Bu tutum ve anlayışla herhalde, halledilemeyen, çözülemeyen meseleler çözüm için Kıyâmeti bekleyecek gözükmektedir.” </em>demek suretiyle, <em>tevakkuf</em>u hadis usulünde özel/dar anlamda kullanılan teknik terim sanmış ve bunun üzerine yanlış yorumlar yaparak haketmediğimiz tenkitlerde bulunmuştur. Üstelik orada tarafımızdan kullanılan <em>tevakkuf </em>tabiri, daha anlaşılır kılmak için <em>tevakkuf terbiyesi </em>şeklinde kayd-i ihtirâzî ile kullanılmıştır. Bu kullanım, tabirle neyin kastedildiğinin de bir göstergesidir. Söz konusu tenkitlere ilişkin yapılabilecek kapsamlı bir değerlendirmeyi daha geniş bir zemine havale etmek istiyoruz.</p>
<p>Ancak hemen belirtilmelidir ki, meslektaşımız tarafından bu noktada bir dikkatsizlik örneği sergilendiği açıktır. Bizim, ciddiye alınmasını istediğimiz <em>tevakkuf</em>un esprisinde, ileri sürülen -biraz da istihzâ ve istihfaf taşıyan- çözümsüzlük veya kıyâmeti beklemek gibi bir problemin olmadığı da bilinmelidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>49 Hatîb, Ebû Bekir Ahmed b. Ali el-Bağdâdî, <em>Şerefu ashâbi’l-hadîs </em>(thk. Mehmed Saîd Hatîboğlu), Ankara 1971, s. 64.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>50 İbn Teymiyye, i<em>ktizâu’s-sırâtı’l-müstakîm</em>, s. 207. Krş. İbn Hazm, İhkâm, II, 216. mam Şâfiî de (bkz. <em>er-Risâle </em>(thk. Ahmed Muhammed Şâkir), Beyrut, ts., s. 42 vd.) Arap dili-din münasebetine dikkat çeker.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>51 Şâtıbî, Ebû İshâk brâhim b. Mûsa, <em>el-Muvâfakât fî usûli’ş-şerîa</em>, Dâru’l-ma’rife, 1395/1975, IV, 115</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>52 Koçkuzu, age., s. 385-386.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>53 Bkz. İ<em>hkâm</em>, II, 256.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>54 Bkz. Beyhakî, age., I, 58-59.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>55 Peyami Safa, <em>Seçmeler </em>(Hazırlayanlar: Faruk K. Timurtaş-Ergun Göze), İstanbul 1970, s. 266.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<div></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadis-arastirmalarinda-dikkatsizlik-problemi/">Hadis Araştırmalarında Dikkatsizlik Problemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hadis-arastirmalarinda-dikkatsizlik-problemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
