<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yol | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/yol/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 12 Feb 2024 09:18:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Yol | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yürüyen Kendine Gider</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Feb 2024 09:17:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Yürümek]]></category>
		<category><![CDATA[Yol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26862</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir metni okurken zihin başka yollara dalar. Yol, bir güzergahtan öbürüne bir duraktan diğerine akıp gider ve yolun hiçbir merhalesi yekdiğerine benzemez. Okuma yürüyüşünün her safhasında farklı duyguların eşliğinde yürür zihin. Huzursuz, keyifli, sıkıcı, dingin, huşu içinde, kararsız, emin, cesur, ürkek. Aniden aydınlanan, atılgan, saldırgan, sorgulayan, hatırlayan. Her hâl, kendi yürüyüşünü yaratır. Mesele, bir yol [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/">Yürüyen Kendine Gider</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-22003 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus.jpg 678w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p dir="ltr">Bir metni okurken zihin başka yollara dalar. Yol, bir güzergahtan öbürüne bir duraktan diğerine akıp gider ve yolun hiçbir merhalesi yekdiğerine benzemez. Okuma yürüyüşünün her safhasında farklı duyguların eşliğinde yürür zihin. Huzursuz, keyifli, sıkıcı, dingin, huşu içinde, kararsız, emin, cesur, ürkek. Aniden aydınlanan, atılgan, saldırgan, sorgulayan, hatırlayan. Her hâl, kendi yürüyüşünü yaratır. Mesele, bir yol bulmaktan ziyade yürümeye başlamaktır. Zordur yürümek. Daha zor olanı ise yürüyüşü istikrar zeminine oturtmak ve onu korumaktır. Yoldaki eksikliklerden yahut yolda olmayan şeylerden şikâyet etmektense yolun içindekileri, yolda olmasını arzu ettiğimiz şeylerle ilişkilendirerek yeni yürüme biçimleri geliştirmektir, İlk adımdan sonra biçim de kendiliğinden gelir. Yolun poetikası yürürken oluşur, öğrenilir.</p>
<p dir="ltr">Usul esası, yordam yolu içkin olduğundan biçim içeriğe dahildir. Okumak, metinde olmayanı aramak değil, metnin içinde olanlarla o metne dâhil olmasını arzuladığımız şeyleri birlikte düşünebilmek ve buradan yeni bir yol açabilmektir. Okur, eserden aldığı çağrışımlarla çoğalarak yürür. Her okumanın üstünde başka bir okuma, her yürüyüşün içinde başka anlamların enginliğine çıkaran keşifler vardır.</p>
<p dir="ltr">Yürüyenin mutluluğu, yolun zorluğuna rağmen ruhunu dış dünyanın dayatmalarından kurtarmış olmasındandır. Yürüyen, kendi iç ahengini kurarak zihninin dalgalarıyla meşgul olmayı öğrenir. Yürüyen, başarısızlık ihtimalini kendi yolunda bir engel olarak görmez. Bir fikre saplanıp kalmaz. Bilir ki yolda karşılaşacağı engeller ve yolun getireceği meşakkat onun kendini araması, bulması ve nihayetinde kendindeki boşlukları doldurması için bir basamaktır. İnsan karşılaştığı güçlük ve zorlukları, kendini ileriye taşıyacak bir vasıtaya dönüştürebilir. Yürüyenin, bir şeyler yapacağına dair inancı, kendi içindeki kaynaktan doğuyorsa biraz çabayla üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yoktur. Üstesinden gelmek bir şeyi başarmak, onu yenmek, alt etmek demek değil; yapamadığı bu şeyi kabullenerek başka yollar aramaktır, Başarmaktan daha büyük bir şeydir bu.</p>
<p dir="ltr">Yolda, yürüyenin dikkatini dağıtan başkalarına ait izler olabilir. Başkaları burada çok önceden yürümüş, yol almış, iz bırakmış olabilir. Yol herkesindir, her gidenindir. Herkes yola erişebilir, onu dilediği gayeye varmak için yürüyebilir. Yolun özgeliği, insanda bıraktığı duygudur. Bir kitabı herkes okur ama kitabın yankısı herkeste aynı olmaz. Aynı yolda kaç kişi yürümüş, kaç kişi burada durmuş olursa olsun, yola yeni başlayan bir yürüyüşçü için bu eylem, şu anda ilk kez gerçekleşir. Yol, bürün unsurlarıyla aynıdır ama yürüyenin hâli itibariyle herkese farklı surederde görünür.</p>
<p dir="ltr">Okunacak kitabın çokluğu, iyi kitapları okumaya zamanın yetmeyeceği düşüncesi, okurun en büyük kaygısıdır. Okur, kitap bolluğunun ve fetişizminin baskısı altındadır. Elindeki kitap henüz bitmemiş, onun bütünlüğü kavranmamışken başka kitapları okuma derdine düşmek, okuma eylemini yaralar. Okur, yürüdüğü yolu, aldığı mesafeyi yürüyemediği yolların telaşıyla heba eder. Sevilen şeye duyulan taşkınlık, insanı güç yetiremeyeceği noktalara getirir. Sevilen şey artık bir yanıyla eziyet veren, bir türlü hızına erişilemeyendir. Bir kitabı aceleyle bitirip soluklanmadan diğerine başlayan okur, okuduklarına dair ifade edebileceği bir görüş edinmez, boşa kürek çeker. Yol, kuytusundaki hazineleri sadakatli yürüyüşçülere gösterir. Koşar adım giden veya yolu yarıda bırakan, yoldan hiçbir kazanım elde edemez ve yolun hiçbir detayını hatırlayamaz. Yolu yol yapan detaylar şöyle dursun yolun genel hatlarını da tam manasıyla göremez.</p>
<p dir="ltr">Yavaşlık, yürüyene derin bir odaklanma imkânının yanı sıra birden fazla şeyi aynı anda düşünme, birden çok işi aynı anda yapma imkânı verir, Yapılması gereken işler, bir süreliğine askıya alınsa da ck ve yan işlerin birçoğu bitirilir. İnsanın sistematik bir erteleyici olması, yürümeyi aksattığı anlamına gelmez. John Perry önce çalıştığı projeyi savsaklar, sonra dönüp geriye baktığında birden çok işi kotardığını fark eder. Bunun üzerine vardığı sonuca göre diğer bazı işleri yapmayarak da insan, çok fazla işin üstesinden gelebilir.&#8221;1 Böylece, asıl işini yapma konusunda iyi bir teşvik ile kendine motive edebilir.</p>
<p dir="ltr">Yürüyenin yavaşlaması geride kalmak, ihmal etmek, hız kesmek fiillerinin dışındadır. Çok okuyan biri, kendisinden daha az okuyan birinden ileride olduğunu savunabilir mi? Hızlı okuyanın, yavaş okuyandan daha iyi anladığı düşünebilir mi? Çokluk ve yavaşlığı insanın kendi yürüyüş tarzı ve iç kapasitesi belirler. Yavaşlık, hızlı hareket ettiğinde göremeyeceği güzellikler verir insana, Anlam, katmanlarını ancak kararlı bir hızda yürüyenlere açar, Kitaplar, bir çırpıda yazılmazlar, ince ince dokunurlar. Bu yüzden “yazıldıkları gibi incelikli ve vakur bir şekilde okunmalıdır” 2 kitaplar.</p>
<p dir="ltr">Zenon Paradokslarından olan “Akhilleus ve Kaplumbağa Paradoksu” tam da bu bahiste hatırlanmalıdır.</p>
<p dir="ltr">Paradoksa göre bir kaplumbağa ile yarışan Akhilleus, çok iyi bir koşucudur. Hız konusunda herkese meydan okuyacak kadar kendine güveni tamdır. Kaplumbağanın kendisinden yüz metre ileriden başlamasına müsaade eder. Akhilleus yüz metre koştuğunda kaplumbaganın başlamış olduğu noktaya gelir. Kaplumbağa bu sürede henüz çok az bir mesafe almıştır. Akhilleus&#8217;un kaplumbağanın varmış olduğu noktaya her varışında, mesafeyi her kat edişinde ve turu her tamamlayışında kaplumbağa sadece az bir mesafe kaydeder ve önünde daha gitmesi gereken uzun bir yol olur. Bu yavaşlık yüzünden kaplumbağa yerinde saymış gibidir. Paradoksun ima ettiği şey, Akhilleus&#8217;un kaplumbağayı hiçbir zaman geçemeyecek olmasıdır. Çünkü yavaşlığın baş edilemez bir hızı vardır.</p>
<p dir="ltr">Sakin bir yürüyüşle anlayarak, kendiyle tartışarak okumayı seçen okur, kendi okuma yolunda bir süküt direnişi başlatır. Sevilen şeyler, dinginlikle icra edilir. Okumak haddizatında ince bir iştir. Niceliği önemseyen okur, yolda kaç adım attığına odaklanır. Okumaktan ne umduğunu kendine soran okursa yolu tetkik etmekle meşguldür. Hangi yönün nereye çıkacağı, hangi durakta neyle karşılaşacağıyla ilgilidir. Yoksa bir kitabın kendisine açacağı pencereleri başka türlü bulması mümkün mü? Okurun kendi yollarını bulması, uğrak noktalarını kaydetmesi, serinlediği gölgelerde, oturduğu banklarda, oyalandığı duraklarda neler gördüğünü anlatması gerekir. Ne kadar anlatırsa anlatsın, kendini ait hissettiği yolun gizlerini, gizemlerini yine yalnızca kendisine açar.</p>
<p dir="ltr">Genç okura yol haritası çizmek ya da safi okura tecrübelerini anlatmak isteyen yazar, ne kadar anlatırsa anlatsın tecrübenin tecrübe edildiği o ânın biricikligini paylaşamaz. Yazma serüveninin her ânı kendine özgüdür. Okur, yazarı yakaladığı nispette esere nüfuz eder. Okur, kulağını hikâye edenden çektiğinde, gözkerini kitaptan ayırdığında artık kendisi için yeni bir yürüme tecrübesi, yeni bir yol hikâyesi başlar. İnsan, kendi varlığının katmanlarına kendi yolundaki sessizlik ve o sessizlikteki manayla erişebilir. Sessizliği dinleyebilen, duyabilen ve onun sağladığı esenliği hissedebilen kimse, iyi bir yürüyüşçüdür. Okumanın harcı da hazzı da sessizliğin müziğindedir. Bu müziğin ritmine göre yürümeye can gelir.</p>
<p dir="ltr">Yolların içinde fark edilmeyi bekleyen, gizli başka yollar vardır. Görünse de görünmese de, bulunsa da bulunmasa da bu gizli yollar, içten içe orada varlığını sürdürür. Okurun zihni tecrübesi, inceliklere aşinalığı arttıkça bu tali yolları ustalıkla görür. Belirli bir tema etrafında örülmüş gibi görünen ama odaklandığı konuları ikincil temalarla derinleştiren kitapların zihninde yarattığı helezoniden hoşlanır. Baş döndürücü bir kafa karışıklığıyla birlikte zihninin derinliğini keşfeder. Bu muhteşem paradoksu, hıza teslim olmayan okur yaşar.</p>
<p dir="ltr">Belli bir niyeti, maksadı, yönü olmayan yürüyüşlerin soluğu en kuçuk puruzde, ilk sorunlu alanda kesilir. Bovle yuruyuşler insana usanç verir. Bir tema üzerinde yoğunlaşmayan, okuduklarından kendine başlıklar çıkarmayan, dikkaderinin altını çizmeyen, ruha çentik artmayan yuruyüşler oldukça kısır ve verimsizdir. <u>Dikkat</u>, yönü ve ereği olan okumalarla ışıldar. Henry David Thorcau, dikkatle ve dikkatli iş seçimiyle tüm insanların iyi birer gözlemci ve öğrenci hâline gelebileceğini söyler. 3 Dikkar, yürüyüşünde kararlı olmakla ilgilidir. Biri Hiçbiri Binlercesi romanının karakteri, nereye gideceğini bilmese de yürüme tutkusunu hiç yitirmez. Öylece durakalsa da yürür. Ruhu dünyalarla, çakıl taşlarıyla doludur. Ruhunda, tecrübenin her rengi kök salmış, duyarlığı binbir tecrübeyle olgunlaşmıştır.Kendisini geçip ilerleyenler, kendinden daha çok şey biliyormuş gibi görünen kayıtsızlardır. Onlar arak yaya değildir, kendi arabalarını sürmektedir. Kendisininse kendini bağlayan dizginleri ve at gözlükleri yoktur “4 Ayaklarını yerden kesen, kendini hızla bir yere götüren bir aracı yoktur. Onlardan daha keskin ve iyi gören gözleri, hisseden bir kalbi, düşünen bir aklı, bir türlü yerinde durmayan, kendini yetersiz gören, yeniliğe açık bir zihni ve ufku vardır. Yürüyenin vicdanı genç kalır. Arayışa, yeniliğe açık olur. Yürüyen, kendini içinde bulunduğu zamana ait hissetmese bile bu zamanın dilini yakalar, sorunlarına eğilir. Yeni bir konuşma dilini öngörür. Üslubunu ve düşünme sistematiğini buna göre tazeler. Fiziksel olarak yürümekten mahrum kalanlar, kitaplar boyunca, kitapların içinde yürür. Yol düşçüsü, dış dünyanın kendisindeki varlığını azaltukça içsel değerlerindeki yükselişin farkına varır. İnsanın esas meselesi kendini konumlandıramamasıdır. Her yürüyüşçünün cevabını aradığı soru, kendini nerede ve nasıl konumlandıracağıdır.</p>
<p dir="ltr">Elektronik sınırların çerçevelediği modern dünya, insanı bedeni ve hissi her türlü hareketten yoksun bırakır. Bu dünyada hem ruh hem beden âtıl kalır. Aynı anda pek çok iş yaptığı duygusuna kapılan insan artık hem her yerde hem de hiçbir yerdedir. Hem kitabını okuyan hem de dijital ortamı yoklayan okurun yürüyüşü, her yönüyle özensiz, eksikli gediklidir.</p>
<p dir="ltr">Okumak, insanın kendisiyle olan bağını pekiştirir. Kendilik alanını genişletir. İnsan yürüyüşüyle kendini budar, Fazlalıklarından, olmamış, kekre yanlarından arınır. Kendine yeni kanallar, yollar, pencereler açabilen dışarıdaki değişime mukavemet gösterebilir yalnızca, Bütün mesele, hızın sürükleyici tahakkümüne rağmen insanın sevdiği şeylerin hakkını verebilecek bir yavaş</p>
<p dir="ltr">lıkta durma direncini gösterebilmesidir. Yavaşlama zamanı, insanın başka yollarda yürümek üzere hız aldığı bir soluklanma ânıdır. Dijitale endeksli zaman algısı, boşluğa ve yavaşlığa tahammul edemez.Anaayfadaki sürekli akış, kesintisiz iletişim, aranılan her şeyin bir arama butonu yakınlığında olması, insanın yavaşlığa tahammülünü kırar. Dijital ortam anlarısal bir zaman dilimidir orada söz konusu olan. 5</p>
<p dir="ltr">Yeni bir gelişme var mı dürtüsüyle ikide bir kontrol edilen sosyal ağlardan geriye bölünmüş, parçalanmış, hiçbir anlam bürünlüğü olmayan bir zaman dilimi kalır. Zihnen ve bedenen bir şeye odaklanmak arık az rastlanılan, olağanüstü bir durumdur. Bu mecrada boşluğa yer yoktur. İnsan, kendi kimliğiyle orada bir kişi/kimse olarak değil, kullanıcı olarak yer alır. Kullanıcılar ancak aktif paylaşım ve erkileşimleriyle var olabilir.</p>
<p dir="ltr">Okuduklarıyla dijital ortamda kendine bir varlık alanı açmak isteyen kullanıcı, yeterli ilgiyi görmediğinde okumaya yönelik tavrı nasıl etkilenir? Yahut tam tersi. Okumalarıyla dikkar çeken birisi, aldığı etkileşim üzerine dijital mecraya karşı konulmaz bir çekimle yöneldiğinde okuma eyleminin kendisiyle ilgisi nasıl olacaktır? Birincisinde kendini değersiz hisseden bir okur profili, ikincisinde okumayı küstahlık ve kibre dönüştürebilme potansiyeli söz konusudur. Okuyan insan, bir şeyin ardına, bir yolun zahmetine düşer. Zihni daima meşguldür. Meşguliyeti insanı bir yere taşır. Bazı insanların meşgalesi, ne uğruna diye sorgulayan bir varlık sancısıdır. Bazı okumalar, takatsiz bırakan bir yorgunluğun izlerini taşır. İncelemek, irdelemek, araştırmak, sorgulamak gibi düşünceyi zenginleştiren bürün eylemler, okuru nihayetinde görüş sahibi kılar,</p>
<p dir="ltr">Düşünen kişi araştırır ve gücü yettiği ölçüde görüşünün karşıtlarını, gayesini, neye dayandığını temellendirir. 6Bu sebeple düşünme yorgunluğu, yürünen onca yolun insanda bıraktığı yorgunluk gibi fiziksel yorgunlukla aynıdır. Fiziksel yorgunluğun istirahati kolaydır. Düşünmenin yorgunluğuysa istirahati mümkün kılmaz. Bir yerde insanı dermansız bırakır. Kendi zihninin ve kalbinin emeğiyle, yordamıyla yürüyen, kendi akıl ve hissiyatının sınırlarını görür. Kendi aklıyla yürüme cesareti gösteren hakikaten öğrenir ve öğrenmenin hakkını verir.</p>
<p dir="ltr">Bir kılavuzun rehberliğinde öğrenmek güzeldir. Sürekli muhatabının fikrine katılan, salt dinlemekle yetinen, soru sormayan zihin artık konfora alışır, temel meseleler arasında bağlantı kuramaz hâle gelir. Öğrenilenler bir biçim, form ve üsluba dönüşürse düşünce var olabilir. Kitabın kendisine verdikleriyle kendi düşünce rotasını çizemeyen okur, düşünme yeteneğini yiçirir, Salt alıcıdır artık. Kitap karşısında edilgin, durgun ve tepkisizdir. Bahar uyandığında yolumuza çıkan sümbüller, erguvanlar, morsalkımlar, karahindibalar içimizde bir coşku meydana getirir. Suya atılan taşın, suyun yüzeyinde oluşturduğu iç içe yuvarlak dalgalar gibi genişleyerek duygular, düşünceler, hatıralar birbiri ardınca çıkagelir. İç coğrafyamıza doğru ruhumuzun yüz ölçümünü yeniden öğrendiğimiz bir yürüyüş başlar. Dışına doğru yürüyene yeryüzü genişler. Yürümek en çok da hayreti diri tutar, hayret de öğrenme arzusunu.</p>
<p dir="ltr">Bütün büyük sanatçılar, sıkı eserler ve kült kitaplar, içimizdeki bir şeye muhakkak dokunur. Bizi rutinden çıkarır. İnsanı bir şeyler yapma isteğiyle doldurur. Bu dünyada bir ayak izi, el izi, bir söz izi bırakma arzusunu onlar ateşler. Hayli yürüme tecrübesi olan insan, güzelliği görür. Göz, güzelliğe degince, güzellik hayreti uyarınca hayat bambaşka bir manaya bürünür.</p>
<p dir="ltr">Güzelliği yalnızca görmek yetmez. Güzellik anlaşılmak da ister. Kendisiyle duygu bağı kurulsun, özü bilinsin ister. Tecrübelerinde derinleşenler, güzelliğin manasını kavrayabilir. Okuma tecrübesi zengin olanlar, her kitap hakkında kolaylıkla konuşmaktan sakınırlar. Kalıcı, seçkin eserler üzerine söz söylemek ve mümkünse yalnız onlara dikkat çekmek isterler. Yol hâlini bilen, yürüyenin hâlinden anlar. Bir eserin ardında nasıl bir zihni ve entelektüel emek ile birikim olduğunu bildiğinden onu değersizleştirecek bir cümle kurmaktan çekinir, Çünkü okumak, en çok da had ve hududun bilinmesidir.</p>
<p dir="ltr">Kültür, zaman, eğitim, yaş gibi kimi farklılıklardan ötürü insan bazı yolları yürümemiş olabilir ama o yolu yürüyenlerin, zor geçitleri aşanların tecrübelerini gözlemleyebilir, dinleyebilir. Hiç Sait Faik okumamış birisi, Sait Faik okumuş, onun kitaplarından beslenmiş bir yazarın izini sürerek, o yazar ve eser üzerinden Sait Faik&#8217;e varabilir. Herhangi bir temanın etrafını örmek, onda derinleşmek için yapılan okumalar da tali yollardan anayola çıkarır okuru. Varoluşçu herhangi bir edebi metnin izinin sürülmesi okuru illa ki Sartre&#8217;a, Camus&#8217;ya, Gide&#8217;e götürecektir.</p>
<p dir="ltr">Yürümek, bitimsiz bir verimdir. Her okur ama gözü keskin, ama ürkek birer yolcudur. Yolcu, yolun kendisini götüreceği yerlere gönüllü olarak gider. Bazen de mecburiyetler yüzünden gider. Mecburi geçitler de çıkar önüne, yüksek duvarlar da. Bazı köprüler yolunu kolaylaştırır, adres sorduğu yolcular da. Oradan gitmeyi tasarlamadığı hâlde bazı eserler, okuru oraya sürükler. Böyle yolculuklar, öğretici ve kalıcıdır. Bir eserin nasıl kritik edileceği ara yolculuklarla daha iyi öğrenilir.</p>
<p dir="ltr">Yürüyüşünde samimi olmayanlar için hiçbir yol, ötekinden daha iyi değildir. Onlar hangi kitaba yönelseler, ondan verim alamaz; kitaptan kitaba konsalar yine de yolu tamamlayamazlar. Ne kadar çok okuduğumuz değil, yola ne kadar yoğunlaştığımız önemlidir. Yoğunlaşma derinleşmedir, yükselmedir. En düz, en basit görünen yollar, yüründükçe karmaşıklaşır. İnsana düşen yolda olmaktır.</p>
<p dir="ltr">Yol unutuştur. Nereye nasıl yürüyeceğimizi hatırlamak için her seferinde başlangıç noktasına geri döneriz. Yolun ustası nasıl olunur diye yeniden çırak oluruz. Yürümek, ruhu mütemadiyen tazeler. Her yürümenin kendi saari, zamanı ve kendine mahsus bir ritmi vardır. Her yürüyüş, birbirini etkiler, birbirine bağlanır yahut birbirinden ayrılır. Yürümeyi anlamak, anlamlandırmak için ona dair düşünmek yetmez. Yürümek üzere attığımız her adımda nerede durduğumuzu da anlamamız gerekir. Yürümeye dair sorular sormak ama en önemlisi de kendi yürüyüşümüzü mütalaa etmek, bizi kaçınılmaz olarak kendimize döndürür. Yürüyen kendine gider. Yürümeyi bırakan ruh, kendini ifade edemez ve ölür.</p>
<p dir="ltr">Yolun sınırları vardır. Yürümenin sınırları yoktur.</p>
<p dir="ltr">İnsan yürümeyi bıraktığı anda yolun sınırlarına ge miş olur. Okur, kitabı okumayı ve anlamayı bıraktığı yerde sınıra gelir, yürüyüşünü durdurur. Arayan yoldadır. Okuyan yürür, yürüyen okur. Kendini dar bir alana mahküm eden, kendine yeten insan ne kitaba ihtiyaç duyar ne yola.</p>
<p dir="ltr">Hayat, insanın yaşama biçimine, tarzına göre sanat hâline geliyorsa yürümek, hayatı sanat kılan en birinci eylemdir.</p>
<p dir="ltr">Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Güzelin Serzenişi,syf:124-136</p>
<p dir="ltr"><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p dir="ltr">1.John Perry, Erteleme Sanatı “Oyalanma, Savsaklama ve Kaytarma Rehberi”, Çev. Elvan Kıvılcım, Sel Yayınları, İstanbul.</p>
<p dir="ltr">2.Henry David Thorcau, Halden Ormanda Yaşam, Çev: Figen Kıyak, Dorlion Yayınları, s. 101.</p>
<p dir="ltr">3.Henry David Thoreau, Halden Ormanda Yaşam, Çev. FieGn Kıyak, Dorlion Yayınları, Ankara, Haziran 2020, s. 99.</p>
<p dir="ltr">4. Huigi Pirandello, Biri Hiybiri Binlercesi, Çev: Şadan Karadeniz, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul, 2020, s. 11.</p>
<p dir="ltr">5.Byung Chul Han, Kapitalizm ve Ölüm Dürtüsü, Çev: Çağlar Tanyeri, İnka Yayınları, İstanbul, 2021.</p>
<p dir="ltr">6. Farabi, Kategoriler ve Retorik, Tercüme: Ali Tekin, Klasik Yayınları, İstanbul, 2019, 5. 68</p>
<p dir="ltr">The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/">Yürüyen Kendine Gider</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yuruyen-kendine-gider/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yön, Yol ve Yolcu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yon-yol-ve-yolcu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yon-yol-ve-yolcu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Apr 2023 12:11:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<category><![CDATA[Yön]]></category>
		<category><![CDATA[Yol]]></category>
		<category><![CDATA[Yolcu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26340</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amerika kıtasını keşfeden Kristof Kolomb’un hikâyesi ilginçtir. Önce bilmeliyiz ki Amerika zaten oradaydı ve üzerinde insanlar yaşıyordu. Demek ki Amerika keşfedilmedi, Avrupalılar orayı ilk kez gördüler. Zaten Batı her konuda her işi önce kendisinin yap­tığı algısını yerleştirmeye çalışır. Bununla diğerlerine üstünlük kurmaya çalışır. İlginç olan şu ki Kolomb bilerek değil yanlış­lıkla Amerika’ya ulaştı. Çünkü Kolomb, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yon-yol-ve-yolcu/">Yön, Yol ve Yolcu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-14776 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sessiz-cennetler-2.jpg" alt="" width="531" height="298" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sessiz-cennetler-2.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sessiz-cennetler-2-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 531px) 100vw, 531px" /></p>
<p>Amerika kıtasını keşfeden Kristof Kolomb’un hikâyesi ilginçtir. Önce bilmeliyiz ki Amerika zaten oradaydı ve üzerinde insanlar yaşıyordu. Demek ki Amerika keşfedilmedi, Avrupalılar orayı ilk kez gördüler. Zaten Batı her konuda her işi önce kendisinin yap­tığı algısını yerleştirmeye çalışır. Bununla diğerlerine üstünlük kurmaya çalışır. İlginç olan şu ki Kolomb bilerek değil yanlış­lıkla Amerika’ya ulaştı. Çünkü Kolomb, Ispanya’dan kalkıp ba­tıya doğru gidince doğrudan Hindistan’a ulaşacağını sanıyordu. O yüzden vardığı yere “Hindistan” anlamında <em>“Indies”</em> denildi. Oranm yerli halkına da “Hintli” anlamında <em>“indian”</em> denildi.</p>
<p>Bu hikâye bize şunu gösteriyor: İnsanın yönü yanhş olunca yolu da yanlış oluyor. Eğer yönünü bilmiyorsan hiçbir pusula veya harita seni menziline ulaştıramaz. Bu insanlar için böyle. Ama toplumlar için de böyle. Yönünü şaşıran toplumların yaptıkla­rı işler de yönsüz olur. Bizim de Müslümanlar olarak iki asırdır yönümüz bozuk. O yüzden yolumuz da bozuk. Hâlbuki kulun yönü Hak’tır, yolu da Hak’tır.</p>
<p>Aslında yerini yurdunu bilmede, yönünü ve yolunu tayin et­mede müminlerin çok titiz olması gerekir. Çünkü kul, “mü­minin miracı” diye vasfedilen namazı kılmak için dünyanın neresinde olursa olsun kıble yönünü bilmek zorundadır. Dola­yısıyla mekândaki yönü konusunda bilinçlidir. Mümin zaman konusundaki yönü konusunda da bilinçlidir. Çünkü namaz vakitlerinden orucun başlama vaktine, hac zamanından zekât verilecek zamana kadar sürekli zamanı kollamak zorundadır.</p>
<p>Maalesef iki asırdan beri bu bilinç yavaş yavaş kayboldu. Fıtrî bir mekân ve zaman anlayışının yerine Batı’yı esas alan yapay bir mekân ve zaman anlayışı benimsendi, öyle ki bugün kendimi­zi içinde saydığımız harita ve saat bile Londra’ya göre ayarlıdır. Yani biz aslında İngiliz’in dünyasında yaşıyoruz. Bunu kendimiz, kendi elimizle yaptık. Kısacası iki asırdır yönümüzü, yolumuzu şaşırmış durumdayız. Bazı örneklerle açıklayayım&#8230;</p>
<p>Osmanlı’da yönün şaşmaya başladığına dair en güzel örnek Be­yazıt Meydanı ve çevresindeki yapılardır. Meydanın merkezi Beyazıt Camii’dir. Bu caminin yapılışından üç asır sonra onun yakınma Harbiye Nezareti binası yapılır. Bu binanın giriş kapı­sı ise kıbleye dönük değildir, 45 derece daha güneye doğrudur. Nadiren görülen bir şeydir bu. Çünkü müminlerin mahalleleri, sokakları ve evleri dahi genellikle kıbleye doğru yöneliktir. Şaş­ma burada bitmiyor. Osmanlı’yı Batı’nın kölesi hâline getiren Batı kafalı isimlerin başında gelen Mustafa Reşid Paşa’nın tür­besi aynı camiin haziresindedir. Ama bu yapı da kıbleye doğru değil, ondan 45 derece daha sağa doğru inşâ edilmiştir. Üstelik bir İsviçreli mimar olan Fossati tarafindan. Bu meydan o yüzden o gün bugün düzen tutmaz. Bizim de Hak yönümüz kaybolunca bütün düzenimiz bozuldu. Bunun başka bir çarpıcı örneği Top- kapı ve Dolmabahçe sarayları arasındaki büyük farktır. Topkapı Sarayı ne kadar mütevâzı, doğal, organik, samimi ve bizden ise Dolmabahçe Sarayı da o kadar bize yabancı, mütekebbir, göste­rişçi, uyduruk ve riyâkârdır. Hâlbuki Topkapı’da en güçlü, Dolmabahçe’de ise en zayıf sultanlar ikamet etmiştir.</p>
<p>Yönsüzlüğün ve yolsuzluğun sonu köksüzlüktür. Geçenlerde te­levizyonda seyircilerin dinî sorularını cevaplayan bir hocayı sey­rettim. Yayına bağlanan bir seyirci kabir azabına inanmadığını söyledi. Hoca da kabir azabının hak olduğunu âyetlerle, sonra hadislerle açıkladı. Ama sonra şunu ekledi: “Millet olarak asırlar­dır sahip olduğumuz böyle değerleri inkâr etmemeliyiz.” Yani bu hocaya göre kabir azabına itikat en nihayet “millî kültürün bir parçasıymış. Dikkat ederseniz bu gibi söylemlere çok sık rastlı­yoruz. Sevgili dostlar, dinimiz bir millete, bir kültüre, bir ırka, bir bölgeye» bir devre, bir devlete, bir topluma has değildir. İnancı­mızın temeli bunlar değildir. Belki bunların bir kısmı inancımı­zın doğurduğu şeylerdir. İnancımızın temeli Allah (cc) ve Resû- lünün (sav] beyanı ve Rabbânî âlimlerin yoludur. O zaman yerel âdetler veya kültürün içerdiği şeyler inancımızın üstünde değil ona tâbi olunca kıymet kazanır. Yani kültür, medeniyet, gelenek, ne derseniz deyiniz hepsi dine tâbidir. Din onlara tâbi değildir. Dinimiz bir aksesuar, bir eklenti, bir parça değildir. Her şeydir, bütündür, asildir.</p>
<p>Yönsüzler dini kültür olarak kabul ederler. Dini toplumun da­yandığı bir temel, bir kültürel zenginlik unsuru, işe yarayan bir unsur olarak görürler. Din île siyasi veya toplumsal şartlar ça­tıştığında dini devre dışı bırakırlar. Okullara 1980 ihtilalinden sonra Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi kondu. Zira bu kafada olanlar için dinin kendisi lazım değildi, kültürü yeterliydi. Ah­lâkın kendisi işlerine gelmezdi, bilgisi yeterliydi. Bundan ötesi aşırılık olurdu ve düzeni bozardı.</p>
<p>Dinimizi anlamada ve anlatmada yönsüzlüğümüz itikadı da bo­zuyor. Başta bahsettiğimiz Batıya karşı aşağılık kompleksi “ila­hiyat” denilen alanı işgal etmiş durumda. Meselâ bir ilahiyatçı rahatça Kur’ân’daki kıssaların gerçek olmak zorunda olmadığını yazabiliyor, söyleyebiliyor. Kendisini uyaranlara da kendisinin dinî bir “görüş” ortaya koyduğunu söyleyebiliyor. Üstüne üst­lük bu bâtıl görüşünü bir Alman teologun Incil’deki kıssaların efsane olduğuna dair yaklaşımını taklit ederek oluşturduğunu da pervâsızca ekleyebiliyor.</p>
<p>Bazıları da Batılı izahları esas alarak Kur’ân’ı doğrulamaya ça­lışırlar. Batılı bilim adamlarının yaptığı araştırma sonuçlarına dinimizden dayanak bulmak için uğraşırlar. Meselâ orucun, abdestin, zekâtın Batılı anlayışa göre ne kadar sağlıklı olduğunu göstermeye çalışırlar, ölçüleri tersine dönmüştür. Yani ortaya konan sözlerin ve işlerin Allah’ın (cc) ve Resûlünün [sav] yolu­na uygunluğuna değil, Allah (cc) ve Resulünün [sav] yol<u>unun </u>Batılıların söyledikleri ve yaptıklarına uygunluğuna bakarlar. Kı­sacası dinin hayatı değil, hayatın dini belirlemesine yol açarlar.</p>
<p>Yönümüzü ve yolumuzu unutmamızla beraber kişiliğimiz de berhava oldu. Bunu “hüviyet” kelimesi yerine konan “kimlik” kelimesinde görebiliriz. Bildiğimiz gibi “kim?” bir soru edatıdır. Yani müphemlik, belirsizlik bildirir. Biz bu kelimeyi tuttuk, net bir anlamı varmış gibi isim yaptık. Yani “kimlik” demek, aslın­da “Ben kim olduğumu bilmiyorum, sen söyle!” demektir. Bunu siyasetten sanata her alanda görüyoruz. Meselâ kendi tarihimizi, sanatımızı, hatta dinimizi Batılıların kitaplarından öğrenmeye çalışan çoktur. Burada bir hatıramı nakledeyim. Bilkent Üniver­sitesinde doktora yaparken büyük tarihçi merhum Halil înalcık’ın da üniversitede olduğunu öğrendim. Hemen odasına gi­dip tanışmak istedim. Sohbet sırasında Halil Hoca şöyle söyledi: “Osmanlıca bilmeden Osmanlı tarihini bilmek mümkün değil. 0 zaman Batılıların anlattığı tarihe mahkûm oluruz. Onlar ise hep yalanla iş görürler.”</p>
<p>Bu gerçeği ABD’de yüksek lisans yaparken de gördüm. Aldığım derslerden birisi Devletler Tarihi idi. Bunu veren hoca, alanın­da üstad kabul edilen Çek asıllı bir profesördü. İlk derste bize ders programını dağıttı. Baktım, devletler tarihi Eski Yunan ile başlıyor, ABD ile bitiyordu. Osmanlı’dan hiç söz yoktu. Elimi kaldırdım, hocaya sordum: “Profesör, burada yazmadığınız bir devlet var. O öyle bir devlet ki buradaki hemen bütün Avrupa­lı devletlerin tarihini üç asır boyunca etkilemiş. Bana o devlet hangisi olduğunu söyler misiniz?” Adam acı bir şekilde tebes­süm etti: “Evet, anladım sizi. Siz Osmanlı’dan bahsediyorsunuz.” Ben de “Evet, Osmanlı neden programda yok?” dedim. Profesör: “Doğrudur, biz Batılılar Osmanlı’yı görmezden geliriz. Nitekim meşhur Fransız tarihçi Braudel’in bir sözü vardır: ‘Osmanlı, Av­rupa tarihinin kara deliğidir’ diye.” dedi. Ben de bunun üzerine profesöre o zaman Osmanlı üzerine bir ders yapmak istediğimi söyledim ve nihayet yaptım.</p>
<p>îşin bir de öteki tarafı var. Kendi yön ve yolumuzdan bahse­denler bir asırdır uydurulan bazı klişelere hapsolmuş durumda.Meselâ medeniyetimizin büyüklüğüne örnek olarak meşhur ca­mileri örnek veriyorlar. Ama o camilerin bir yapı olmanın öte­sinde bir mescid, Allah’ın evi olduğunu unutuyorlar. Caminin, sebilin, çarşının mimarisinden bahsederken orada nüfuz etmiş kulluktan, fıkıhtan, edebden, düşünceden, incelikten, bilimden bahsetmiyorlar.</p>
<p>Yönümüz şaşınca yolumuz da şaştı. Allah’a giden sırat-ı müs­takim terk edildi. Uyduruk ideolojilerin, menfaatin üstüne giy­dirilen dâvâların, ikiyüzlülüğün yolları yol olarak benimsendi. Yön kaybolunca yol, yol kaybolunca ise yolcu kaybolur. Yani iki asır evvelinden başlayarak sadece gücümüzü değil kişiliğimizi de kaybettik Kişiliğimiz zayıf olunca ne itibar buluyoruz ne itibar görüyoruz. Düşüncede, kavramlarda, işimizde, gücümüzde ma­alesef ya anlamını bilmediğimiz şeylerin kalıpçılık yapıyoruz ya da Batı’da ne varsa sormadan bakmadan taklit ediyoruz.</p>
<p>Biz kendimiz değiliz, kendimiz olamıyoruz. Çünkü kendimize yani kulluğa değer, önem, öncelik vermiyoruz. İki asırdan beri Batı’nın yönünde, onun yolunda ilerlemeye çalışıyoruz. Ama so­rarsanız kendi yolumuzun yolcusuyuz. Hayır, öyle değiliz.</p>
<p>Velhâsılı kelâm, artık tekrar Hak yöne yönümüzü dönelim. Hak yolun yolcusu olalım. Her işimizde, her düşüncemizde Hakk’m murâdını ve rızasını, O’nun kutlu Resûlünün [sav] Sünnetini ter­cih ve takip edenlerden olalım. Olalım ki dünyada ve mahşerde kaybedenlerden olmayalım.</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin &#8211; Sözler ve İzler,syf:105-109</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yon-yol-ve-yolcu/">Yön, Yol ve Yolcu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yon-yol-ve-yolcu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
