<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yezid | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/yezid/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 18 Jan 2025 15:03:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Yezid | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sıffîn Savaşı  -Hakem Olayı ve Hakemlerin Durumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siffin-savasi-hakem-olayi-ve-hakemlerin-durumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siffin-savasi-hakem-olayi-ve-hakemlerin-durumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Jan 2025 15:03:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Cemel Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet Kelamında Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[hakem olayı]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Sıffin Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27560</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sıffîn Savaşı’nın en önemli evrelerinden birini bilindiği üzere tarihe Hakem Olayı diye geçen hadise teşkil etmektedir. Olayın bütün teferruatı elbette konumuzu ilgilendirmemekte ise de onda aldıkları pozisyon yönüyle bazı sahâbîler hakkında yapılan ithamlar, çalışmamız itibarıyla incelenmesi gereken meseleleri teşkil etmektedir. Bu yüzden kelâmcılarımızın il­gili konu bağlamında Hz. Ali, Hz. Muâviye, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siffin-savasi-hakem-olayi-ve-hakemlerin-durumu/">Sıffîn Savaşı  -Hakem Olayı ve Hakemlerin Durumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Sıffîn Savaşı’nın en önemli evrelerinden birini bilindiği üzere tarihe Hakem Olayı diye geçen hadise teşkil etmektedir. Olayın bütün teferruatı elbette konumuzu ilgilendirmemekte ise de onda aldıkları pozisyon yönüyle bazı sahâbîler hakkında yapılan ithamlar, çalışmamız itibarıyla incelenmesi gereken meseleleri teşkil etmektedir. Bu yüzden kelâmcılarımızın il­gili konu bağlamında Hz. Ali, Hz. Muâviye, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî ve Amr b. Âs hakkmdaki fikirleri önem arz etmektedir. Bu aşamada çok fazla ayrıntıya girilmeden, sahâbenin konumunu tayin makamında, olayın taraflarına yönelik kelâmcılarımızın kanaatleri aktarılacaktır.</p>
<p>Eş‘arî, <em>Makâlatü&#8217;l-İslâmiyyin</em> adlı eserinde Sıffîn Savaşı hak­kında tarihi mahiyette bilgiler paylaşırken konuyla ilgili yo­rumlarda da bulunur. Bu meyanda özellikle Kur’an’ın taraflar arasında hakem olarak takdim edilmesi bağlamında Hz. Muâ­viye ile Amr b. Âs’ın karşılıklı konuşmalarına ve akabinde ger­çekleşen işler ile bunlara dönük tepkilere temas eder. Ancak bu eserinde Hz. Ali ile Hz. Muâviye’nin aldığı tavra yönelik bir izah getirmez. İlgili olaylarda kilit rol oynayan bu iki zât dı­şında Ebû Mûsâ el-Eş‘arî hakkında bir övgü veya yergi bildiren bir ifade de kullanmaz. Ancak Amr b. Âs hakkında enteresan bir yorum getirir. Onun Hz. Muâviye’ye Hz. Ali’nin ordusuna karşı Kur’an’ın havaya kaldırılıp, onlara iki taraf arasında bu kitabın hakem kılınma teklifini iletme tavsiyesinde bulunma­sı, işin neticesinde karşı taraf bunu reddetse de kabul etse de bundan kendilerinin kazançlı çıkacağı şeklindeki ifadelerini değerlendirir. Onun ortaya attığı bu görüşle âdeta gayba ince bir perdenin ardından bakan bir kişi edasında fikir beyan et­miş olduğunu kaydeder.<sup>160</sup></p>
<p>Burada çalışmanın konusu açısından önemli olan kısım, Eş&#8217;arî’nin, kimilerinin ilgili fikriyle fitne ateşini harlayan kişi nazarıyla baktıkları Amr b. Âs’ın reyini herhangi bir şekilde tezyife kalkmaması, hatta bunun üzerinden onun zekâsına ve geleceği öngörmesine işaret olarak algılanabilecek ifadeler kullanmasıdır. Üstelik kendi soyu, diğer hakem Ebû Mûsâ el- Eş’arî&#8217;ye dayanmasına rağmen İmam’in bu yorumu yapabil­mesi işi, daha da dikkat çekici kılmaktadır. Sözü edilen bu durum ve ilgili yorum, Ehl-i sünnet kelâmcılarının, sahâbeyi yeren bir ifade kullanmamaya ne kadar özen gösterdiklerinin enteresan bir örneği olsa gerektir. Bunun dinî kaygı dışında bir açıklamasını bulmak kolay gözükmemektedir.</p>
<p>Eş‘arî’nin, kelâmî görüşlerinin toplandığı esere bakıldığın­da onun Hakem Olayı’yla ilgili olarak başka bazı açıklamalar daha getirdiği görülür. Bunlardan birinde Hz. Ali’nin imâine- tini reddeden Haricîlerin, bu meyanda yaptıkları işlerde hatalı olduklarını, böyle bir inkâr ve isyana hakları bulunmadığım söyler.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[161]</sup></a> Hakem Olayı’nda Hz. Ali’nin tavrı hakkında yürüt­tüğü fikirde onun Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’nin seçimi ve bu tahkim <u>işini</u> uygulamaya sokma şeklindeki yaklaşımının, kendi içti­hadına göre alınmış doğru bir karar olduğunu söyler. Bunu da ilgili tutumun fitne ateşinin sönmesine yönelik bir teşebbüs olması ile açıklar. Bu konuda kendisine muhalefet eden kişi­lerin hataya düştüklerini söyler. Burada yine aksi düşüncenin yanlışlığını izah babında, Hz. Ali’nin bu yaklaşımıyla iki grup arasında bir nevi uzlaşma sağlamaya ve isyankârlara doğruya ulaşma fırsatı sunmaya çalıştığını teyit eder.<sup>162</sup></p>
<p>Eş‘arî, Hakem Olayı’nda her ne kadar Hz. Ali’nin aldığı in- siyatifi onun ictihadi bir kararı olarak sunsa da bunu, aksi bir düşüncede (ictihaddan bağımsız karar verme) oluşacak dinî bir sıkıntıdan dolayı değil, durumu beyan için zikretmiş ol­malıdır. Zira halife konumunda olan ve bir savaş ortamında bulunan bir insanın bu mevkiine bağlı olarak aldığı anlaşma zemini arama kararının, ilgili yetkisi düşünüldüğünde, -kara­rın yanlışlığı doğruluğu bir tarafa- gayet doğal olacağı açıktır.</p>
<p>Belli ki müellif» Hâricîlerin bu karar üzerinden Hz. Ali’ye dö­nük suçlamalarda bulunup işi tekfire kadar vardırmaları, bu­nunla da yetinmeyip onu kabul eden insanların imanını da sorgulamalarından hareketle halifenin kararını daha güçlü bir pozisyona getirmek istemiştir. Burada ashabın değil tek­firi, zemmini dahi kabul etmeyen bir düşüncenin mensubu olarak ilgili yaklaşımını daha güçlü şekilde sunma gayreti de onu bu meselede ictihad vurgusunda bulunmaya sevk etmiş olsa gerektir.</p>
<p>Abdûlkâhir el-Bağdâdî de Hakem Olayı’na onay vermele­ri, hakem olarak işin içinde olmaları nedeniyle Hz. Ali, Hz. Muâviye, Amr b. Âs ve Ebû Mûsâ el-Eş‘arî hakkında onları tekfire varıncaya kadar kelâm eden mezhep ve görüşlere yer verdikten sonra Ehl-i sünnet’in meseleye yaklaşımını orta­ya koyar. Buna göre Hz. Ali, kendisine isyan edenlere kar­şı savaşması hususunda da Hakem Olayı’ndaki tavrında da doğruya ulaşmıştır. Ancak bu ikinci olayda ilgili iki hakem ise hatalı davranmıştır. Ebû Mûsâ bir, Amr b. Âs ise iki ha­talı davranış sergilemiştir. Ebû Mûsâ’nın hatası, Hz. Ali’nin zamanın en faziletli kişişi olduğunu bilmesine rağmen, onu hilâfetten soyutlamasıdır. Amr b. Âs ise hem Hz. Ali’yi hilâ­fetten azletme, hem de hilâfeti Hz. Muâviye’ye verme gibi bir işe kalkıştığı için iki yönden hatalıdır. Öte yatıdan bu hadi­sede Hz, Ali’yi ve ashabını tekfir etmesi nedeniyle Hâricîler küfre düşmüştür.<sup>163</sup></p>
<p>Hakem Olayı’ndaki yanlışlıkları açık bir şekilde ortaya koyan ve bunu hususi olarak ifade etmekten kaçınmayan Bağdâdî’nin, buna karşın, ilgili hatayı nispet ettiği zâtlara karşı en küçük bir tarizkar sıfat kullanmaması kayda değer­dir, Aslında bu yaklaşım, bir Ehl-i sünnet kelâmcısı açısın­dan gayet doğal ise de herkesin eleştirilebilir olduğu düşün­cesinden hareket eden bir insan için bu tavrı anlamak kolay değildir. Bu meseleye, Kur’an, hadis ve selefin genel tavrı üzerinden bir bakış oluşturmayıp, sadece ilgili olay özelinde bir aldatma şeklinde bakıldığında kelâmcının tavrını an- lamlandıramamak doğaldır. Ancak kelâmcı, aynı zamanda bir Islâm âlimi olarak meseleye kuşatıcı şekilde bakmak durumunda olduğundan» buna bağlı olarak da işin içerisi­ne hislerini karıştıramayacagı gibi, tarafların konumundan bağımsız bir şekilde hüküm verme pozisyonu da bulunma­dığından, üslubunu ona göre şekillendirecektir. Bu kuşatıcı bakış açısından mahrum olan, duyguları aklına galebe ça­lan, kullanacağı ifadenin başka bir bağlamda sıkıntı oluştur­masını dikkate almayan, belki daha doğru bir aktarımla bir sıkıntı doğacağının farkında olmayan kişinin, kelâmcının il­gili ihtiyatkâr ve tazimkar tavrını anlamakta zorluk çekmesi olağan bir hâl almaktadır. Bu yüzden dini etraflıca bilmeyen, dine de taalluk eder bir yerde kendi zannı doğrultusunda bir hüküm verme pozisyonunda olmayan bir Müslüman, âlim­lerin konuyla ilgili tavrını ve tavsiyelerini takip durumunda­dır. Geçmişten farklı olarak ulemanın görüşlerinin çok da itibara alınmaması,, din hakkında zaruri seviyede dahi bil­gisi bulunmayan kişilerin kendince hükümler vermesi, ma­alesef konuyu bambaşka bir zemine, bu çalışmanın mevzuu olmayan ancak bir boyutuyla onu da ilgilendiren bir ortama çekmektedir. Ancak konunun tartışılmasını başka mecralara bırakmak daha doğru olacaktır.</p>
<p>Hakem Olayını hususi bir başlık altında inceleyen Ebü’l- Muîn en-Nesefî de konuyla ilgili yaklaşımını satırlara döker. İlk aşamada bu hadisede hem kendi mezhep ulemasının hem de bütün Ehl-i sünnet ilim ehlinin Hz. Ali’yi haklı bulduğunu belirten müellif, bu zaviyeden bir kısım açıklamalar yapar. Bu olayda Hz, Ali’nin haksız olduğunu, hatta küfre düştüğü­nü ileri süren Hâricîlerin görüşünü cehalet ile niteledikten sonra bu hükmünün gerekçesini ortaya koyar. Böylesi bir fik­rin, imamet müessesesinin hikmetini ve toplumun uzlaşısm- daki işlevini bilmeyen kimselerden sadır olacağını düşünen müellif, bu meyanda bu kurumun muhtelif fonksiyonlarına işaret ettikten sonra, Hz. Ali’nin de tam da buna uygun şekil­de davrandığım belirtir. Tarafların bıkkınlığını fark eden Hz. Ali’nin tahkim ile bunun sona ereceği, kalplerin birbirine ısı­nacağı ümidinden beslendiğini, bu tavrın da tamamen ümme­te dönük bir hikmet, şefkat ve merhamet davranışı olduğunu söyler. Yine Hz. Ali’nin burada hakkın galip gelmesi ve savaşın barışa evrilmesi umudu ile hareket ettiğini belirten müellif, böylece onun imâmet görevinin gereğine göre davranmış ol­duğunu teyit etmeye çalışır.<sup>164</sup></p>
<p>Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin, Hakem Olayı özelinde de haklı gördüğü Hz. Ali’nin tavrını izah ederken bunu onun devlet başkanlığı ve savaş komutanlığı kimliğinin tezahürü olarak ele alması dikkat çekicidir. Buna göre ortada ilgili hüviyetle­rinin gerektirdiği sorumluluk,ve getirdiği yetki ile hareket eden bir halife vardır. Bu yetki de ilgili işten en az zararla kur­tulma doğrultusunda kullanılmıştır. Aslında haklı olduğu bir davada, kendi çıkarları doğrultusunda değil, Müslümanların menfaatlerini düşünerek, belki kendi haklarından da bir kı­sım tavizler verme pahasına bir işe rıza gösteren insan, takdiri hak etmekteyken, onun çeşitli suçlamalara maruz bırakılması gerçekten sıkıntılı bir bakış açısıdır. İşte Nesefî ilgili açıklama­larıyla, takdir bir tarafa, tekfire muhatap kılman Hz. Ali’nin haklılığını savunmaktadır. Konumuz açısından daha önemli olan kısmıyla bu olaydan hareketle Hz. Ali’nin, yerginin en uç noktası olan bir suçlamaya konu edinilmesini gerekçeleriyle reddetmektedir.</p>
<p>Ebû İshâk es-Saffâr da mevzu ile alakalı bilgi paylaşırken. Hz. Ali’nin neye dayanarak hakem işine onay verdiğini ve ne­ler düşündüğünü açıklar. Onun bu hususta “Karı <em>kocanın ara­sının açılmasından endişelenirseniz, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin”<span style="font-size: 15px;">165</span></em> âyetini referans aldı­ğını kaydeder. İki hakemin sözüyle fitne ateşinin söneceğini düşündüğünü belirtir. Peşi sıra iki hakem de vekili oldukları zâtı, hilâfetten azil kararı almışken, Amr b. Âs’ın, diğer ha­kem Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’yi aldatıp Hz. Muâviye’yi imam ilan ettiğini söyler. Burada her iki hakemin de hatalı olduğunu be­lirtir. Müellifin bu noktada imamın mefdul değil fadıl olması gerektiğine dikkat çekmesine bakılacak olursa o, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî&#8217;nin hatasını» en faziletli olduğunu düşündüğü Hz. Ali&#8217;nin imâmetten alınması fikrini kabul etmesinde görüyor olmalıdır. Nitekim müellif» Hz. Ali’nin, ilim, erdem ve vera gibi hususlarda Hz. Muâviye’den daha üstün olduğunu belirt­mektedir. Hz. Muâviye fazilet hususunda Hz. Ali’nin dengi de­ğilken, Ebû Mûsâ’nın bu inceliği kaçırdığını söyleyerek onun hükmünde hata yaptığını ve bundan dolayı kararının merdut olduğunu zikreder.<sup>166</sup></p>
<p>Ebü’l-Berekât en-Nesefî de benzer bilgiler paylaşır. Hz. Ali’nin, Hakem Olayı’ndaki içtihadında doğruya ulaştığını kaydeder. Her ne kadar Hâricîler, ilgili tavrından ötürü hali­feyi hatalı, hatta kâfir olarak görseler de Hz. Ali’nin doğru bir karar aldığını savunur. Bunu da Hz. Ali’yi ilgili tavra yönlen­diren sebebin şerri def etme ve kalpleri birbirine ısındırma olması üzerinden izah ederi<sup>167</sup> Aynı açıklamayı Ali el-Kârî de tekrarlar.<sup>168</sup></p>
<p>Fahreddin er-Râzî de meseleye; Hakem Olayı’nda, Hz. Ali’nin buna rıza göstermesini, onun imâmetinden şüphe et­tiği, ancak imâmetini sürdürdüğü şeklinde yorumlayan Hâ- ricîlerin yaklaşımına cevap mahiyetinde değinir. Ona göre Hz. Ali’nin Hakem Olayı’na razı olması, kendi askerinde (Hâ- ricîlerin) gördüğü aldanma, yılgınlık, zaaf ve bu işin kabulü hususunda gösterdikleri ısrar nedeniyledir.<sup>169</sup> Dolayısıyla bu durumu Hz. Ali’nin sanki cân-ı gönülden kabul ettiği izleni­mi uyandırmak, buradan da onun imametine halel getirmek doğru olmaz.</p>
<p>Öte yandan Râzî’nin yaptığı bu açıklamadan anlaşıldığı kadarıyla Hz. Ali, içerisinde bulunduğu ortamı itibara alarak</p>
<p>Hakem Olayını kabul etmiştir. Açıkçası bu izah tarzı, daha önce ismi geçen kelâmcıların açıklamalarına zıt değilse de onlardan farklıdır. Kelâmcilarda daha çök tarafların birbiri­ne ısmdırılması amacı öne çıkarken Râzî’de Haricîlerin duru­mundan emin olunamamanın getirdiği endişe temel sebep olarak sunulmaktadır. Her ikisinin de geçerli bir neden olma­sının önünde bit engel yoksa da Râzî’nin aktardığı gerekçe­nin, diğer sebebi nispeten geri plana ittiği açıktır.</p>
<p>Teftâzânî ise tarafların hükmüne değinmeksizin Sıffîn Sa- vaşı’nda iki grubun Ebû Mûsâ el-Eş‘arî ve Amr b. Âs’ın hilâfet işi hususundaki hakemliklerine ve verecekleri karara rıza gös­terecekleri noktasında uzlaştığını belirtmekle yetinir. Sonra­sında Hâricîlerin, Abdullah b. Vehb önderliğinde bir araya ge­lip toplandıklarını ve işin Nehrevân Savaşı’na kadar gittiğini kaydeder.!<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[170]</sup></a></p>
<p>İbrâhim el-Bikâî ise konuya dair yaptığı açıklamada Ha­kem Olayı’nın başlangıcım Hz. Muâviye’nin talebine bağlar. Bu noktada Hz. Ali’nin irade beyanını beklemeden ordusunun büyük çoğunluğunun bü teklifi benimseyerek savaşmaktan geri durduklarını belirtir. Her iki tarafın kendi hakemlerini belirledikten sonra, Hz. Muâviye tarafını temsil eden Amr b. Âs’ın, muhatabı olan Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’yi aldatıp; onun Hz. Ali’den aldığı velayet hakkını, öyle anlaşmadıkları hâlde, Hz. Muâviye’ye bıraktığını söyler. Peşi sıra gelişen olaylara da deği­nen müellif, Tahkim Hadisesi’nde bireysel olarak adı geçen as­hap hakkında bir yorum getirmez, Ancak burada Amr b. Âs’ın eylemi için “hud‘a” tabirini kullanmaktan çekinmez.<sup>171</sup></p>
<p>Kelâm eserlerinde Cemel Savaşı’na nispetle daha muhtasar şekilde ele alman Hakem Olayı açıkçası bünyesinde taşıdığı “aldatma” durumundan ötürü hatalı ve doğrunun daha rahat ayırt edilebildiği bir görüntü arz; etmektedir. Bu olayda hatalı ve doğru tavır alan, belki diğer bir ifadeyle hata yapan veya ya­panlar, topluluk düzeyinde değil daha çok kişi özelinde ortaya konulmaktadır. Buna bağlı olarak Cemel ve Sıffîn Savaşların-da yapıldığı gibi burada Hz. Ali’nin safında ve karşısında olan-]lar şeklinde bir haklı-hakslz ayrımına başvurulmamaktadır. Burada hatalı konumda bulunduğu bildirilen temel kişi olarak Amr b. Âs’ın adı geçmektedir. Onun bu süreçte aktif bir rol I alması isminin çokça kullanılmasına zemin hazırlamıştır.</p>
<p>Amr b. Âs’ın sahâbî vasfını taşıması, Ehl-i sünnet kelâmcılarını, onun hatalı olduğunu beyan etmekten alıkoymamıştır. I Ancak Amr b. Âs’ın bu hüviyeti, hiçbir sahâbî hakkında kötü  konuşmama prensibini şiar edinen kelâmcıların meseleyi aktarış biçimini etkilemiştir. Onunla aynı durumda ancak farklı konumda (sahâbî olmayan) bir kişi olsa, muhtemelen kelâm- cıların hadiseyi izahı daha farklı bir havaya bürünecek ve bir kısım eleştiriler ortaya çıkacak iken söz konusu zâtın sahâbî olması, ifadelerin daha titiz şekilde seçilmesine neden olmuş­tur. İşte bu durum tam da kelâmcıların ashaba bakış açılarım yansıtmaktadır. Her ne kadar bu meselede, tıpkı ashabı ilgi­lendiren diğer konularda olduğu gibi kendisine hata yapılan zât da bir sahâbî olsa dahi bu durum doğru tavır sergilediğine inanılan sahâbenin savunusunu, asla karşı tarafı yaralayıcı bir şekle büründürmemektedir. Zira hedef alınacak ve yerilecek zât da bir sahâbî olacaktır. Eğer burada aksi tavır takınılarak Hz. Ali’nin karşısında yer alanlara ağır yergilerde bulunula­cak olsa bu durum açıkçası Ehl-i sünnet’i Şîa konumuna geti­recektir. İşte bu yüzden kelâmcılarımız, hiçbir zaman itidali kaybetmemiş ve hangi durumda olurlarsa olsunlar ashabın hiçbirisine yergi içerikli bir ifade kullanmamışlardır. Bunun en tipik örneklerinden birini de herhalde bu hadise özelinde Amr b. Âs teşkil etmektedir.</p>
<p><strong>Sıffîn Savaşı ve Sonrasında Tarafların </strong><strong>Durum ve Hükümleri</strong></p>
<p>Sıffîn Savaşı’nda daha çok Hz. Ali ile onun karşısında yer alanların dinî çerçevedeki durumunu incelemeyi hedef edi­nen bu bölümde haklı ve hatalı olanların kimler olduğu, İmam olan zâtın, muhaliflerini nasıl gördüğü, onların ve halifenin neye göre hareket ettikleri, onlar hakkında han­gi sıfatların kullanılıp kullanılamayacağı, Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’den sonraki konumu gibi hususlara değinilecektir. Sıf- fîn Savaşı’nın kelâm alanını ilgilendiren konuları da zaten bunlardan teşekkül etmektedir. Bu meseleler, kelâmcıların ifadelerine göre aktarılacağı için onların işleniş yoğunluğu elbette birbirinin aynı olmayacaktır. Burada asıl amaç yine ilgili savaşta aldıkları tavırdan hareketle ashaba yergi vesile­si çıkarılmasının önüne geçmek olduğu için sahâbîlerin ic- tihadi yetkinlikleri, tam da kelâmcıların yaptıkları gibi öne çıkarılacaktır.</p>
<p>Ehl-i sünnet kelâmcıları, ashabın kendi aralarındaki çekişmelerde onların konumunu belirlerken müctehid ol­duklarına sıklıkla atıf yapmaya özen gösterirler. Kelâmcı- lar tarafindan ortaya konulan bu tavır, grupların haklılığı ve haksızlığını tespit etmeye engel olmaz, sadece haksız gördükleri taraf hakkında kullanılabilecek ifadenin dozajı­nı belirlemeye yardımcı olur. Diğer bir ifadeyle kelâmcılar, müctehid konumunda gördükleri sahâbîler hakkında onların ictihadlarmda haksız olduklarını beyanın ötesine geçmezler. Belki buna bazen Hz. Muâviye ordusu hakkında kullanacak­ları âsi/bâgî ifadesi eşlik eder. Ancak genel tablo değişmez ve ashaba izafe edilen ictihad yetkinliği, kelâmcıların onlarla ilgili yaklaşımlarında devreye sokacakları en önemli koruma kalkanına dönüşür. Bu türden geliştirdikleri izah ile kelâm- cılar, ashaba yöneltilecek yergi ifadelerinin önüne geçmeye çalışırlar.</p>
<p>Meselenin izahında, vurgulandığı üzere, ashabın mücte­hid oldukları bilgisi çok önemli olduğu için burada daha çok Sıffîn Savaşı kast edilerek yapılan ve ashabın aldıkları karar­ları ictihad melekeleri ile belirlediklerini ortaya koyan bir tasnif ile asıl mevzuya giriş yapmak uygun olacaktır. Bu tas­nif, Eş‘arî anlayış doğrultusunda manzum bir akaid risâlesi kaleme alıp daha sonra onu geniş şekilde şerh eden İbrahim el-Lekânî’ye aittir. Müellif burada önce ashap arasında zuhur eden savaşların sebebi meyanındaki olayların karışık veçhele­ri bulunduğunu, bu karışıklığın onların ictihadlarını da farklı şekillerde etkilediğini ve bu manada üç eğilimin ortaya çık­tığını kaydeder. Buna göre ashabın bir kısmı, ictihadlarının neticesinde hakkın (iki savaşan grup arasında) bir tarafta oldu­ğu ve onların karşımdakilerin bâgî konumunda bulunduğu kanaatine ulaştı» Bu durumda ilgili görüşe erişen kişinin hak bildiği tarafa yardım, inancına göre bâgî pozisyonunda kalan grupla harp etmesi üzerine vâcip oldu. İşte ashabın bir kısmı buna uygun şekilde davrandı. İçtihadında bu neticeye ulaşan kişinin inancına göre bâgî durumunda olan kimseler karşısın­da adil imama yardımdan uzak kalması helal değildir.172</p>
<p>Lekânî’nin, içtihadında farklı neticelere ulaşan gruplar arasında zikrettiği ikinci akım ise tamamen aksi bir neticeye varır. İçtihadı ona, hakkı, karşı tarafta gösterir. Bu durumda ona düşen haklı gördüğü gruba destek olmak ve karşı tarafla savaşmaktır. Üçüncü grupta yer alanlarda ise olay/hakh-hak- sız, kendi ictihadları çerçevesinde açıklığa kavuşmaz. Buna bağlı olarak da bû grupta yer alanlar, taraflardan birini öte­kine tercih edemez. İki gruptan da ayrı kalır ve onlara yanaş­maz. İşte bu uzak kalma da onun üzerine vâcip olan tavırdır. Zira kendi katında bir sebep teşekkül etmedikçe Müslüman bir grupla savaşmaya kalkışmak helal olmaz. Bu grupta yer alan kişilerden birinde tercih oluşsa ve hakkı temsil babında taraflardan birini diğerinin önüne geçirse bu durumda ona da haklı olan tarafa yardım ve karşı grupla harpten geri kalmak helal olmayacaktır!<sup>173</sup></p>
<p>Lekânî’nin kendisinden çokça istifade ettiği Teftâzânî de burada hususi olarak üçüncü grubun içtihadı hakkında fikir beyan eder, Sa‘d b, Ebû Vakkâs’ı temel alıp onun yanına Saîd b. Zeyd, Üsâme b. Zeyd, Abdullah b. Ömer ve onlar gibi hare­ket eden kimseleri yerleştiren müellif, bu kişilerin Hz. Ali’ye fiilî olarak destek olmamaları ve savaşlarında onun yanında bulunmamalarının, îmam’ın hilâfetine dönük itiraz yahut üzerlerine vâcip olan itaatten geri kalma anlamına gelmedi­ğini kaydeder. Bunu, ilgili zevatın, imama fiilî isyan gibi bir eylemin içerisine dâhil olmamaları üzerinden açıklar. Onların bu tercihlerinde Hz. Peygamberin (sas) fitne zamanı insanları pasifliğe/tarafsızlığa yönlendiren hadislerinin etkin olduğunu söyler. Nitekim müellifin verdiği bilgiye göre Muhammed b. Mesleme, Hz. Peygamberin (sas), kendisinden fitne çıktığında kılıcını kırıp yerine tahta bir kıhç geçirme hususunda söz al­dığını belirtmiştir.<sup>174</sup> Yine Sa‘d b. Ebû Vakkâs, Efendimiz’den (sas), fitne çıktığında oturanın ayaktakinden; ayaktakinin yürüyenden; yürüyenin koşandan hayırlı olduğu<sup>175</sup> yönünde rivayette bulunmuştur.<sup>176</sup></p>
<p>Müellifin aktardığı bilgiler konuyla daha bağlantılı hâle ge­tirildiğinde, kimi sahâbîler, daha farklı malumata sahip olma­larının etkisiyle, daha farklı bir ictihad geliştirmişlerdir. Söz konusu üçüncü grubu temsil eden tarafsızların aldıkları bu tavırda, zikri geçen hususlar etkin olmuştur. Sonuç itibarıyla bu da bir ictihad ürünü olduğu için, o tavrı bir fısk sebebi ad­detmek mümkün değildir. Diğer iki yaklaşım da aynı kaynağa dayandığı için onlar hakkında da bunun dışında bir yorum yapmak doğru olamaz.</p>
<p>Lekânî, Cemel ve Sıffîn savaşlarında ashabın içtihadı doğ­rultusunda ulaşabilecekleri ve buna bağlı olarak takınacak­ları tavrı aktardıktan sonra ilgili seçenekleri doğrudan onlar üzerine uygular. Müellife göre olaylara zikredilen bu çerçeve içerisinde bakıldığında ashabın mazur ve mecur olduklarının anlaşılacağını kaydeder. Belli ki müellif bu yorumu yaparken sahâbîler, ister Hz. Ali’nin yanında, ister karşısında isterse tarafsız kalsın, her türlü kararda ictihadlarma göre hareket ettikleri için onların hataya düşeninin dahi bir ecre ulaşacak­larını ifade etmektedir. Müellif, burada durumun neticesini Ehl-i sünnetin bir ittifak noktasını tespit ile kesinleştirmek  istemektedir. Ona göre ashabın hiçbiri (sonuç itibarıyla savaşlarda aldığı tavır bağlamında günahkâr olmadıkları için) şehadetleri, rivayetleri ve adaletteki kemaliyetleri itibarıyla bir  eksiklik ile malul tutulamazlar.<sup>177</sup></p>
<p>Lekânî’nin genel bir perspektif içerisinde çizmiş olduğu bu tablo, başta Sıffin Savaşı olmak üzere ashabın aldığı tavır her ne ise bunun kendi çerçevesinde doğruyu yansıttığını ortaya koymaktadır. İki taraftan birinde yer alma veya pasif kalma şeklinde özetlenebilecek üç farklı tavrın her birinin doğruyu yansıtmasını sağlayan sistem ise ictihaddan başka bir unsur değildir. İşte ashabın kendi ictihadları doğrultusunda birbirin­den farklı tavır almaları, onların bu melekelerine dayandığı için ashap hakkında kullanılabilecek en ağır ifade “hataya düşmek” tabiri olacaktır. Anlaşıldığı kadarıyla Sıffîn Sava­şı tam manasıyla pişmanlık barındırmadığı için burada öne çıkarılacak husus sahâbîlerin müctehid kimliği olacaktır. Bu hüviyet, onları adaletsizlik gibi kötü bir duruma düşmekten koruyacağı gibi, onlara yergide bulunulmasının da önüne ge­çecektir.</p>
<p>Burada Ehl-i sünnet kelâmcılarının, Hz. Ali’nin karşısında yer alan sahâbîleri özellikle içtihadında hatalı şeklinde anma­larının özel sebebi de önem arzetmektecjir. İşte bu minvalde­ki bir izahı Osmanlı âlimi Kestelî yapacaktır. Müellif, bunun nedenini karşıt görüşün yahut bir itirazın ortaya konuluşu sırasında aktarmaktadır. Müellife göre kimileri şöyle bir id­dia ortaya atmaktadırlar: Ashaptan bir grup Hz. Ali’ye destek olmak bir tarafa, ona isyan edip onunla harbe tutuşmuştur. Sahâbî olmayan diğer kimi Müslümanlar da onlarla aynı safı paylaşmıştır. Cejnel ve Sıffîn gibi savaşlarda örneği görülen bu harpler Hz. Ali’nin hilâfetinin geçerli/sahih olmadığına delalet etmektedir. Eğer mesele böyle değerlendirilmezse o sahâbîler dalalet ve fişka düşmüş olurlar. İşte müellife göre bu itiraza cevap vermek için kelâmcılar, ilgili hususa işaret etmekte,bunun hilâfet hususundaki bir tartışmaya mebni olarak orta­ya çıkmadığını, söz konusu çatışmaların ictihaddaki hatadan neşet ettiğini vurgulamaktadırlar. Buna göre Hz. Muâviye ve taraftarları Hz. Osman’ın katillerinin kısasını talep etmişler, (Hz. Ali’nin buna yanaşmadığını, hatta onların bir kısmı) Hz. Ali’nin Hz. Osman’ın şehadeti işine meylettiği düşüncesini ortaya atmışlardır. İşte bu fikirden hareketle ilgili mücadele­lerine kalkışmışlardır. Onlar ictihadlarında hata yaptıkların­dan fisk yahut dalalete nispet edilmezler.178</p>
<p>Kestelî&#8217;nin yorumlarından hareket edildiğinde kelâmcı- ların, Hz. Ali’nin karşısında yet alan sahâbîlerin, müctehid olduklarına yönelik yaptıkları vurgunun altında, aksi bir görüşün ya Hz. Ali’nin imametini sıkıntılı hâle getireceği yahut sahâbîlerin sapkın ve fâsık olmaları neticesi vereceği endişesinin yattığı anlaşılmaktadır. Bu kabuller ise bambaş­ka sıkıntılara kapı aralayacağı için kelâmcılar, ashabın icti- had melekesine ısrarla atıf yapmışlardır. Bu yorum elbette, ashabın ehil olmadığı bir mevkie konumlandırıldığı gibi bir manaya gelmemektedir.</p>
<p>Buraya kadar genel bir perspektifle sunulan tabloya uy­gun hususi aktarım örneklerini Ehl-i sünnet kelâmcıları eserlerine dercetmişlerdir. Onlardan biri olan Eş‘arî, ilgili an­layış doğrultusunda Cemel Savaşı’ndaki taraflarla ilgili söyle­diğini burada Hz. Ali ile Hz. Muâviye hakkında da tekrarlar. Allah’ın razı olmasını temenni ettiği bu iki zâtın müctehid olduklarına işaret ettikten sonra onların tevil ve ictihadla- rıyla hareket etmelerinden ötürü bir yergiye konu olmaya­caklarını belirtir?<sup>791</sup></p>
<p>Eş‘arî, bir yerde ise Hz. Ali’nin hem Cemel hem de Sıffîn savaşlarına temel teşkil eden ilgili içtihadına atıf da yapar. Hz. Osman’ın bir here ü merc içerisinde şehit edilmesinden, dolayısıyla bir belirsizlik ve kargaşa/fitne ortamının hâkim olmasından dolayı Hz. Ali’nin kendi içtihadı doğrultusunda bu grupla savaşa girişmediğini ifade eder. Bu içtihadında haklı olduğunu ilave etmeden geçmez.<sup>180</sup></p>
<p>Eş&#8217;arî, başka bir yerde Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’ye muhalefet tavrını daha kapsamlı bir şekilde ele ahr. tikin yine Hz. Muâviye&#8217;nin kendi içtihadına göte hareket ettiğini belirtir, ancak hemen ardından bu kez adil bir imam pozisyonunda olan Hz. Ali&#8217;ye karşı huruç etmesi itibarıyla bu içtihadının hatalı, bâtıl ve münker bir iş durumunda olduğunu kaydeder. Burada göz­den kaçırılmaması gereken tavrı yeniden teyit ile bu işin, müctehid olan bir kişinin ictihad alanına giren bir konuda ortaya koyduğu bir fikrin sonucu olduğunun altını çizer. Bu yüzden onun hakkında fasık, kâfir gibi ifadeler kullanılamayacağını, bu işi, biri doğruya ulaşan, diğeri hataya düşen iki hâkimin ihtilafı gibi değerlendirmek gerektiğini vurgular.<sup>181</sup></p>
<p>Ehl-i sünnet kelâmının iki ekolünden birinin liderliği ken­disine nispet olunan İmam Eş‘arî’nin konuyla ilgili fikirleri, onun sistemini benimseyen ilim adamları tarafindan da genel anlamda takip edileceği için önem arz etmektedir. Baştan iti­baren vurgulandığı üzere Eş‘arî de Hz. Ali’yi bu savaşta haklı olan tarafı temsil eden kişi olarak görmesinin neticesinde ha­lifenin karşısında yer alanları da tavsif etmek durumunda ka­lınca onları “içtihadında hatalı” şeklinde vasıflandırmaktadır. Aslında ilgili nitelendirmenin ne anlama geldiği, temel İslâmî düsturları bilen kişilere malum olsa da müellif, bu hükmü açık bir şekilde ortaya koymakta, müctehid vasfına sahip olup da ictihad yapan kişinin bu içtihadı neticesinde küfre-fıska nispet edilemeyeceğini dile getirmektedir. Aynı zamanda söz konusu tavsif, Hz. Ali ile savaşan ashaba bu sebep üzerinden bir yergide bulunulamayacağı amacına da hizmet etmektedir. Bu amacın aynı zamanda Ehl-i sünnet kelâmcılarının ashap konusuna kelâm eserlerinde yer vermelerinin de temel gaye­sini teşkil ettiği bilinmektedir.</p>
<p>Bâkıllânî de önce genel anlamda sahâbe arasında cereyan eden elim olaylar hakkında alınması gereken tavra işaret et­tikten sonra meseleyi Hz. Ali’nin durumuna getirir. Bu manada onların arasındaki çekişmeler hususunda Müslümanların ken­dilerini geri tutmaları gerektiğini söyler. Bütün sahâbîler için rahmet dileyip» onları övgüyle anacaklarını belirtir. Sahâbîle- rin kurtuluşa, Allah’ın rızasına, emniyetine, cennetine ulaş­masını temenni edeceklerini kaydeder. İlgili hadiselerde Hz. Ali’nin içtihadında isabet ettiği için iki ecir alacağını, yine ictihadları ile hareket eden (onun karşısında bulunan diğer) ashabın ise bir ecre ulaşacağını belirtir. Bunu da malum oldu­ğu üzere, hususi olarak zikretmezse de Hz. Peygamber’in (sas), içtihadında isabet eden kişiye iki, hata edene bir ecir vaadinde bulunan hadisinden hareketle ortaya koyar. Bu noktada müel­lif, içtihadında hataya düşenleri kastederek, onlara yönelik bir fisk ve bid‘at töhmetinde bulunulamayacağını teyit eder.<sup>[182</sup></p>
<p>Bâkıllânî, ashap hakkında böyle bir kanaat izhar etmesinin gerekçesini, yani kanıtlarını açıklarken bazı âyet ve hadisler­den istidlalde bulunur. <em>“Allah, onlardan razı olmuş, onlar da Al­lah’tan razı olmuşlardır”<sup>183</sup> ve “Şüphesiz Allah, ağaç altında sana biat ederlerken inananlardan hoşnut olmuştur”<sup>184 </sup></em>âyetlerinin muhatabı olarak sahâbîleri göstermek suretiyle iki delile yer verdikten sonra üçüncü kanıtı da aktarır. Burada Hz. Peygamber’in (sas) “İçtihadında doğruya ulaşan hâkim iki, hataya düşen bir ecir alır&#8221;185  hadisine atıfta bulunur. Mezkûr hadis üzerinden bir mukayese de yapar. Bugün bir hâkim dahi içtihadına karşı bir ecir aldığına göre, kendisinin Allah’tan, Allah’ın kendisinden razı olduğu ashabın herhalde bundan daha kötü bir durumda olamayacağını ifade eder.<sup>186</sup></p>
<p>Bâkıllânî, sahâbîler hakkında kötü konuşulmayıp, onlar için hep iyilik temennisinde bulunulmasının gerekliliğine dair, iki hadisten dolaylı şekilde istidlal yapar. Buna göre Hz. Pey­gamber Efendimizin (sas), torunu Hz. Haşan için “Benim bu oğlum seyyiddir. Allah, onunla Müslümanlardan iki büyük grubun arasını düzeltecektir”<sup>187</sup> şeklinde kullandığı ifadede geçen “büyüklük” her iki tarafa da nispet edilmiş, onlardan her iki grubun da Müslümanlığının sıhhatine işaret buyrul- muştur. Dolayısıyla ona göre haklarında bu ifadeler kullanı­lan kişilere ta‘n etmek doğru olamaz. Müellifin bu noktada yer verdiği ikinci hadis ise “Ashabım arasında bazı kötülük ve fitneler çıkacaktır ki, Allah, bunları onlara bağışlamıştır. Bunda günaha düşen kimi kimseler olacaktır.”<sup>118</sup> mealindedir. Belli ki, müellif bu ifadeden; onların arasında cereyan eden çekişmelerden asıl zararlı çıkan kişilerin, ilgili olaylar hakkında ulu orta konuşan ve kimi sahâbîleri yeren kimseler olduğu sonucunu çıkarmaktadır. Müellif bu noktada yine son zikrettiği hadisle bağlantılı şekilde bir âyete daha atıf yapar. Bu manada “Biz, <em>onların kalplerindeki kini söküp attık. Artık onlar sedirler üzerinde, kardeşler olarak karşılıklı otururlar”<sup>189</sup></em> mealin­deki İlâhî kelâmdan hareketle Allah’ın, sahâbeye kalplerin­deki kini çıkarma vaadinde bulunduğunu belirtir.<sup>190</sup> Dola­yısıyla kendi içlerinde birbirlerine karşı öfkelerini yenmiş kimseler üzerinden kindar yorumlar getirmenin anlamı olmadığını vurgulamış olur.</p>
<p>Abdülkâhir el-Bağdâdî ise konuyla ilgili görüş beyan et­tiği yerlerden birinde Hz. Muâviye’nin ordusu hakkmdaki düşüncesini dile getirir. Onların, âsi/bâgî pozisyonunda ol­duklarını söyleyen müellif bunu Hz, Peygamberin (sas), Hz. Ammâr’a hitaben “Seni âsi bir grup öldürecek”&#8221;<sup>191</sup> şeklindeki ifadeleri üzerinden delillendirir. Bu noktada hemen bir kayıt düşerek, Hz. Peygamberin (sas), Hz. Muâviye’nin safındaki­leri tekfir etmediğine dikkat çeker. Yine Hz. Ali’nin onlar hakkında “Kardeşlerimiz bize âsi oldular.” şeklinde bir ifade kullanmasını ve ordusuna onları takip etmeme, yaralılarını öldürmeme emri vermesini de onların sadece âsi oldukları yönündeki görüşüne delil kılar. Şayet âsiler bu tavırlarıyla küfre düşmüş olsalar Hz. Ali’nin onların öldürülmesine izin vereceğini ekler. Peşi sıra Hz. Ali ile mücadeleye girişen zevat hakkında farklı kanaat bildiren diğer mezheplerin görüşleri­ni aktarır.<sup>192</sup></p>
<p>Abdülkâhir el-Bağdâdî’nin, Hz. Muâviye’nin yanında yer alanlarla ilgili âsi ifadesinin kullanılabileceğine dönük gö­rüşünü temellendirme aşamasında zikrettiği ilk delil ondan sonra da sıklıkla dile getirilecektir. Aynı zamanda Hz. Pey­gamberdin (sas) haberi mûcizeleri arasında yer alan ilgili ne­bevi hitaptaki âsi ifadesi, gerçekten de iki yönlü bir delil içer­mektedir. Bunlardan ilki Hz. Alî’nin meşru halife olması ve ilgili savaşta haklı tarafı temsil etmesi, İkincisi ise buna bağlı olarak onun karşısında yer alan topluluğun davasında haksız olup, âsi pozisyonuna düşmesidir. Müellif; burada muhteme­len âsi ifadesinin çağrıştırdığı kötü anlamın sınırlarını çizme amacıyla bunun küfür derekesine varmayacağını hassaten de vurgulamaktadır.</p>
<p>Kuşeyrî de ilgili akaid risalesinde konuya dair kısa bir açık­lama yapar. Hz. Muâviye hakkında getirdiği bu açıklamasında onun giriştiği mücadelesinde hatalı olduğunu, haklı olan ta­rafı Hz. Ali’nin temsil ettiğini, ancak bu durumun Hz. Muâ- viye’yi fâsık addetme gerekçesi kılınamayacağını belirtir. Bu noktada onun durumunun Allah’a bırakılacağını, sahâbîliği- nîn ise reddedilemeyeceğini kaydeder.<sup>193</sup> Müellifin burada Hz. Muâviye hakkında fâsık tabirinin kullanılamayacağı yönün­deki ifadesi, doğal olarak onun için kâfir kelimesinin hiçbir şekilde istimal edilemeyeceği anlamını içermektedir.</p>
<p>Adudüddin el-îcî’nin, Şia’nın Hz. Ali ile savaşanları kâfir gördüğü, ona muhalefet edenlerin kâfir mi fâsık mı olduğu hususunda ihtilaf ettikleri şeklinde aktardığı bilgiye bakıla­cak olursa,<span style="font-size: 15px;">194</span> Kuşeyrî gibi Ehl-i sünnet kelâmcılarının, neden özellikle Hz. Muâviye ve Cemel Savaşı’nda Hz. Ali’nin karşısı­na geçen sahâbîlerin kâfir ve fâsık olmadıkları yönünde görüş bildirdikleri ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Konuya dair farklı açıklamalar getiren Cüveynî de bunlar­dan birinde Hz. Muâviye’nin konumuna dair önemli ifadeler kullanır. Her ne kadar o, Hz. Ali ile bir savaşa kalkışmışsa da bundan; onun imâmetini inkâr gibi bir fikre varılamaya­cağını belirtir. Bu hükmünü izah ederken onun söz konusu mücadeleye kendi nefsi için değil, Hz. Osman’ın katillerine yönelik talebine ulaşmak için giriştiğini belirtir. Ancak bu talebinde haklı olduğunu zannetse/düşünse de ilgili tavrıyla hataya düştüğünü kaydeder. Buna bağlı olarak da karşısındaki Hz. Ali’nin davasında haklı olduğunu teyit eder.<sup>195</sup> Bü hususta Gazzâlî de Hz. Muâviye’nin kalkıştığı işte, kendine göre bir yorumu ve zannı bulunduğu yönünde düşünmek gerektiğini vurgulayarak,<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[196]</sup></a>’ bunun nefsani bir arzunun tatmini olarak görülmemesini salık verir.</p>
<p>Bu konuda Cüveynî’nin doğrudan; Gazzâlî’nin ise dolaylı olarak Hz. Muâviye’nin Sıffîn Savaşına nefsani arzuları doğrul­tusunda girmediği yönündeki açıklama yahut imaları dikkat çekicidir. Belli ki her iki kelâmcı da Hz. Muâviye hangi suç­lamaya muhatap ise tam da onu yıkmaya çalışmaktadır. Bu noktada Gazzâlî’nin konuyla ilgili nasıl “düşünülmesi gerek­tiğini” ifade etme biçiminden yola çıkıldığında, kelâmcıların mesele hakkında başka farklı yorumlar getirilmesinin elbette mümkün olduğunu, ancak hem ictihad gerçekliğinden hem de hüsnüzan prensibinden hareketle, Hz. Muâviye hakkında bir yergide bulunulmaması gerektiğini ortaya koydukları an­laşılmaktadır.</p>
<p>Nitekim bugün Türkçede, aralarındaki mücadelelerden ha­reketle ashabı, kelâmcıların ortaya koyduğu portreden bam­başka bir portreye yerleştirir şekilde pek çok çalışma kaleme alınmaktadır. Gelenekteki bilgileri sorgulayıcı ve eleştirici surette yazılan bu çalışmaların bir kısmı doğal olarak geçmiş ashap telakkisini bambaşka bir surete büründürmektedir. Sahâbe algısını sadece bu türden çağdaş çalışmalar üzerin­den şekillendiren bir bireyin, zihninde pak bir sahâbe imajı oluşturması pek mümkün gözükmemektedir. İşte burada kla­sik Ehl-i sünnet kelâmcıları, bu olaylarla alakalı olarak ashap hakkında yaptıkları değerlendirmelerden farklı bir kısım mü­talaaların gündeme getirilebileceğini ihsasla birlikte bu yolu sakıncalı bulmakta ve bu hususta Müslümanlara emniyetli yolu tavsiye etmektedirler. Artık burada tercih okuyucuya kal­maktadır. Bu hususta okuyucunun en azından, klasik anlayış­taki sahâbe algısını da bilmesi ve bir karşılaştırma yaparak bir karara varmasının daha doğru olduğunu söylemek mümkün gözükmektedir.</p>
<p>Öte yandan Cüveynî hem Cemel hem de Sıffîn savaşlarını kapsayacak şekilde Hz. Ali’nin karşısına geçen kimseler hak­kında genel bir yargıda da bulunmaktadır. Bu meyanda o, Hz. Ali’nin davasında haklı, onunla savaşa kalkışanların bâgî po­zisyonunda olduklarını belirtir.<span style="font-size: 15px;">197 </span>Yine Mütevelli ile İbn Bezî- ze de Hz. Ali’nin karşısında savaşa girişenleri bâgî şeklinde nitelendirir.198 Aynı nitelendirmeyi Âmidî de ilgili grup hak­kında kullanır. Bunu da İmamla savaşmayı helal kılacak bir durumun olmaması ile açıklar.<sup>199</sup></p>
<p>Bu hususta Cüveynî şârihi İbn Meymûn ise ilgili kişilerin neden bâgî şeklinde tavsif edildiklerinin daha geniş bir izahı­nı yapar. Buna göre ilgili zevat, Hz. Ali’ye biat etmişler, sonra­sında buna bir hakları yokken onunla savaşa tutuşmuşlardır. Diğer bir ifadeyle onları bu davranışlarında haklı gösterecek bir hâl yoktur. Bir İmama, hele de imamet şartlarını taşıyan bir halifeye biat edildiğinde bu eylemi boşa çıkarmak ve isyana kalkışmak doğru görülemez. Bununla birlikte ilgili davranışlarıyla hata edip, ictihadlarinda yanılmış olsalar da onların, bu harekete, hayır umudu ve doğruluk kastıyla giriş­tiklerini kabul etmek gerekir.200 Müellifin ilgili açıklamaları Cemel Savaşı’na daha uygun gözükse de çoğu yönden onu Sif­tin Savaşı’na da teşmil etmek mümkündür. Nitekim o, Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’ye muhalefet etmesinin altında, onun Hz. Osman’ın kanını talepte kendini haklı zannetmesinin yattığı­nı söyler.201 Mütevelli ise bu hususta kapsamı daha geniş tutar. Bu meyanda ictihadlarında hata ederek Hz. Ali ile savaş durumuna gelen kimselerin, bu davranışlarının Hz. Osman’ın katli hadi­sesinde, Hz. Ali’nin, onun katillerini öldürme imkân ve kudre­ti varken buna yanaşmadığı şeklindeki düşüncelerinden neşet ettiğini belirtir.<sup>202</sup> Savaşın çıkma nedeni hakkında benzer bir yorum getiren Bikâî de Hz. Muâviye’nin, Hz. Osman’ın kanım talep ettiğini, onun katillerinin Hz. Ali ordusunda bulunduğu­nu düşündüğünü, onların teslimi hâlinde ona biat edeceğini bildirdiğini belirtir. Bunun dışında biat etmeme mey anında bir sebep göstermediğini söyler.<sup>203</sup></p>
<p>Bikâî bu yorumuyla, Hz. Muâviye’nin aslında hilâfet iddiası ile ortaya çıkmadığını, ihtilafların tamamen işte bu kısas tale­bine bağlı olarak zuhur ettiğini belirtmektedir. Aslında, son­raki aşamada iş, Hz, Muâviye’nin imâmeti ile nihayete erdiği için konuya ileriki bir zaman diliminde bakanların zihninde onun hilâfet iddiasıyla isyana kalkıştığı izlenimi uyanmakta­dır, Tabii bu intiba konuyu daha sıkıntılı bir yere, bir yandan Hz. Ali’nin hilâfetinin meşruiyetinin sorgulanmasına, diğer yandan Hz, Muâviye’nin hareketinin daha güçlü şekilde eleş­tirilmesine götüreceği için kelâmcılar savaşın hilâfet kavgası olmadığına dönük izahat getirmektedirler. İşte Bikâî’nin konu­yu sunuş biçimi de bunun tipik bir örneğini teşkil etmektedir.</p>
<p>Eş‘arî âlimlerden Ebû Bekir İbnü’l-Arabî de kelâm eserin­de Sıffîn Savaşı da dâhil olmak üzere ashabın taraf oldukları harpler için genel bir tespitte bulunur. Hiçbir sahâbînin ilgili savaşlarda hevasına göre hareket etmediğini, dünyevî bir çı­kar peşinde koşmadığını» işlerin tamamen sorumluluklarını yerine getirme saikiyle kendi ictihad ve tevilleri doğrultusun­da gerçekleştiğini dile getirir. Bu aşamada <em>“Onlar bir ümmetti, </em>gelip geçti. <em>Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir Siz onların yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup><strong>[204]</strong></sup></a> </em> âyetine atıf yaparak, ashabın ilgili davranışlarının, sonradan gelen in­sanlarca bir ta&#8217;na konu yapılmasının doğru olmayacağım ima eder.<sup>205</sup></p>
<p>Müellifin, konuyu işlerken atıf yaptığı âyetin mantuku ve meselenin bağlamı dikkate alındığında, ilgili mücadele­lerinden hareketle ashaba yergide bulunmanın kişiye hiçbir şey kazandırmayacağı vurgusunun öne çıktığını söylemek mümkündür. Mademki herkes sadece kendi yaptığı işlerden mesuldür, kendisinin sorumlu olmadığı hususlara, başkasının hakkına girer şekilde, müdahil olması kendisine bir şey ka­zandırmaz. Daha ötesi üzerine başka bir yük almış olur. Bu ise akıllı bir insanın işi değildir. O hâlde kişi, konuştuğunda vebale gireceği meselelere dalmamalı, meşhur ifadesiyle ya ha­yır konuşmalı yahut susmalıdır. Hele de konu sahabe olunca bu tavra daha çok dikkat etmeli ve ilgili kurala daha titiz bir şekilde uymalıdır.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak Fahreddin er-Râzî ise Hz. Ali&#8217;nin Hz. Osman’ın katillerine kısas uygulamamasının dördüncü hali­fenin imametine leke sürdüğü yönündeki iddiayı ele alırken genel eğilime uyarak içtihada atıf yapar. Bu doğrultuda müel­lif, kısası gerektiren şartların, ictihad farklılığına göre değişe­bileceğini belirttikten sonra mezkûr hadisede onun içtihadına göre kısas şartlarının oluşmamış olmasının imkânına işareti eder.206</p>
<p>Amidî ise dolaylı şekilde yaptığı açıklamada işin ictihad 1 boyutunu daha teknik surette ortaya koyar. Şia’nın Hz. Ebû Bekir’in imâmetini ret sadedinde dile getirdikleri açıklamala­ra cevap verirken bir vesileyle müctehid olmanın kişiyi, ilgili düşüncesinde nasıl bir konuma yerleştireceğini açıklar. Buna göre müctehid, zannının kendisini ulaştırdığı şeyle muaheze olunur. Müctehidin içtihadında ulaştığı görüş, Allah’ın onun hakkındaki hükmünü tayin eder, diğer bir ifadeyle içtihadının gerektirdiği iş, onun kendisinden sorgulanacağı iş durumuna gelir.<sup>207</sup> İşte müellifin söz konusu yorumu, Hz. Ali ile savaşan sahâbîlere uygulandığı zaman ortada bir günah/fısk gibi bir durum teşekkül etmemiş olmaktadır.</p>
<p>Konuyla ilgili olarak îbn Bezîze ise Eş‘arî’nin daha önce Hz. Âişe’nin Hz. Ali’den daha faziletli olmadığı, bu meyanda onun kalkışmasını bu düşüncesine mebni yaptığı gibi bir fikir üre- tilemeyeceği şeklindeki ilgili görüşünü burada Hz. Muâviye’ye uyarlar. Bu meyanda Hz. Ali’nin hilâfete liyakat boyutuyla ge­nel anlamda tüm insanlardan, hususi planda ise Hz. Muâviye’den önde olduğunun altını çizer. Böylece âdeta Hz. Muâviye’nin ilgili isyanının, bu düşünce üzerinden normal (hatadan berî) bir davranış olarak görülemeyeceğini ihsas etmiş olur.<sup>208 </sup>Böylece yine aynı zamanda Hz. Muâviye’nin, hilâfet iddiasıyla ortaya çıkmadığını ve Hz. Ali’nin imâmeti hususunda bir te­reddüt bulunmadığını ima etmiş olur.</p>
<p>Fıkıh ve biyografi alanında daha ön planda olsa da Eş‘arî anlayış doğrultusunda akaid eserleri de kaleme alan meşhur âlim Tâceddin es-Sübkî ise bütün bu ihtilaflara dair görüşünü bir cümleyle özetler. O, ilgili savaşlarda taraf olan sahâbîle- rin hepsinin mecur olduğunu belirtir. Böylece, her müctehi­din, doğruya ulaşsın yahut ulaşamasın, ecre nail olduğunu vurgulamış olur.<sup>209</sup> Şâfıî fakihi olmakla birlikte akaid alanın­da şerhi bulunan Şihâbeddin Ahmed er-Remlî (öl. 844/1441) de ashabın kendi aralarındaki mücadeleler hakkında sükût ede­ceklerini beyan ettikten sonra onların hepsini mecur olarak gördüklerini kaydeden Böylece dolaylı bir şekilde sahâbenin müctehid olduğunu ve her müctehidin de doğruya ulaşsın ya­hut ulaşanlasın, ilgili kararından ötürü bir ecre nail olduğunu belirtmiş olur.210</p>
<p>Söz konusu yorumlar her ne kadar burada özel olarak in­celenen Sıffin Savaşı’na tahsis edilmese de bu izahatın daha çok ilgili harp kastedilerek yapıldığı malumdur. Burada elbet­te işin içine Cemel Savaşı ve buna katılanlar da girmektedir. Açıkçası Hz. Ali’nin karşısında yer alınması itibarıyla her iki savaş eşit konumda olsa da ilkinin (Sıffin) sonuçlarının daha sıkıntılı olması ve diğerinden farklı olarak onda zahiren tevbe hadisesinin bulunmaması onu daha öne çıkarmakta ve ashap arasındaki mücadeleler denildiğinde ilk akla kronolojik sıray­la değilse de vahameti itibarıyla Sıffin Savaşı gelmektedir. Bu yüzden bu çalışmada ulemanın söz konusu yorumları, Sıffin Savaşı konusunun altına derç edilmektedir.</p>
<p>Öte yandan burada mezkûr iki zâtın yorumlarının doğal neticesi ise açıktır. Bir kişinin yapmakla, değil günaha girmek sevaba bile ulaştığı bir iş üzerinden yergiye maruz bırakıl­ması kabul edilemez. Diğer bir ifadeyle bir işin, kişinin hem ecre ulaşmasına hem de yerilmesine aracı olması mümkün değildir. Mademki, söz konusu sahâbîler müctehid kimlikle­rinden ötürü ilgili tavırlarıyla ecre nail olmuşlardır, o hâlde bu durum onların aleyhine kullanılamaz ve onlar bu sebep­le bir ta‘na konu edinilemezler. Meselenin sunuluşunda dik­kat çeken bir diğer husus, övgüye layık olmak ile ecre nail olmanın birbirinden ayrılmasıdır, Burada içtihadında hatalı görülen sahâbîler, bir övgüye mazhar kıhnmasa da ecre layık görülmektedir. Ashabın hatalı ictihadlan, kendilerini methemedar yapmasa dahi yergiye de manız bırakmamaktadır. Bir kelâmcı açısmdan en önemli ayrıntılardan biri de tam olarak bu husustur.</p>
<p>Şemseddin el-İsfahânî de Tûsî’nin kelâm alanındaki eserini şerh ederken metin sahibinin Hz. Ali ile harp edenlerin kâfir, ona muhalefet edenlerin fâsık olduğu yönündeki ifadelerini izah aşamasında görüşlerini ortaya koyar. Öncelikle Şia’nın, bu hususta Hz. Peygamber’in, (sas) Hz. Ali’ye “Seninle savaş­mak benimle savaşmaktır.” şeklindeki (varlığını iddia ettik­leri) hitabını esas aldıklarım, Hz. Muhammed (sas) ile savaşan kâfir olduğuna göre Hz. Ali ile savaşanın da aynı akıbeti pay­laşacağını ileri sürdüklerini belirtir. Peşi sıra kendi düşünce­sini izah eden müellif, Hz. Ali ile savaşanların açıkça hatalı olduklarını, eğer bunlar savaşa şüpheye bağlı girmişlerse âsi bir topluluk durumunda olacaklarını. önceki üç halifeye karşı yapılan savaş için de aynı durumun geçerli olacağını söyler. Harp ile muhalefetin arasını ayıran müellif, burada eğer bir ictihad söz konusu İse ilgili hatanın, hsk durumuna gelme­yeceğini, ictihad yok ise bu kez o hatanın fısk pozisyonuna geleceğini kaydeder, içtihadın olduğu yerde fışkın olmamasını ise icthaddaki hatanın fösıkhğa sebebiyet vermemesi ile izah eder.<sup>211</sup> Tûsî’nin diğer bir şârihi olan Ali Kuşçu da muhteme­len İsfahânî’den yararlanarak Şîa adına aynı delili kullanır, Hz. Ali’ye dönük muhalefet noktasında aynı ictihad ayrımını yapar ve aynı hususları teyit ederi<sup>212</sup></p>
<p>Sahabe hakkında en detaylı açıklamaları getiren Teftâzânî de bu duruma uygun şekilde konuyla ilgili muhtelif izahatta bulunur. Bu görüşlerinden birinde Hz. Ali’nin karşısına geçen kimselerin bunu hilâfet iddiasından dolayı yapmadıklarını, burada sadece içtihadı hatadan bahsedilebileceğini söyler. Ay­rıca seleften, Hz. Muâviye ve onun yamnda yer alan kimsele­re lanet edilebileceği meyamnda bir aktarım bulunmadığını belirtir. Sonuç itibarıyla onların en fazla, meşru imama karşı isyan tarzında bir yanlışa düştüklerini ifade eder. Bunun ise laneti gerektirmediğinin altını çizer. Müellif, bir yerde Hz. Muâviye ve ondan sonra gelenlerin halife değil, melik olduk­ları bilgisini de ilave eder.<span style="font-size: 15px;">213</span></p>
<p>Bu aşamada belirtmek gerekir ki Hz. Muâviye ile başlatılan melikliğin, halifelikten farkının ne olduğuna yönelik kelâm kitaplarında çok fazla açıklama yer almasa da Mâlikî âlim îbn Hâcib’in akaidine yazdığı şerhinde Ebû Abdullah Muhammed b. Ebü’l-Fazl Kasım (öl. 916/151041) konuyla ilgili bir izah ge­tirir. Müellif, hilâfette aranan şartları taşıyan kimsenin ha­life, taşımayanın ise melik olduğunu söyler. Kimilerinin ise müreffeh şekilde yaşayanlardan bile daha fazla dünyadan pay alanların (daha şaşalı yaşayanların) melik; dünyada fakirler gibi hayat süren kişilerin ise halife olduğu yönünde kelâm et­tiklerini belirtir. Bu noktada hemen vurgulamak gerekir ki, müellif, ilgili açıklamaları Hz. Muâviye’nin ismini anarak yap­mazsa da onun melik olduğunu ihsas eder.<sup>214</sup></p>
<p>Konuyla ilgili açıklamalarını sürdüren Teftâzânî’nin, Hz. Ali’nin, ilk aşamada imâmeti kabul etmemesini izah aşama­sında sabık halifenin şehadeti olayının vahameti/zorluğu gibi bir gerekçeye yer vermesi oldukça önemlidir. Bu durum, âdeta daha sonra kendisine yöneltilecek suçlamaları, Hz. Ali’nin ön­gördüğünü ihsas etmektedir. Müellif daha sonra Hz. Ali’nin, sabık halifenin katil zanlılarına hemen kısas uygulamaması­nın nedenini açıklarken de iki muhtemel gerekçeye değinir. Onun ya bu topluluğun gücünden yahut bâgî konumunda olan kimselerin cana ve mala verdiği zarar nedeniyle muaheze edilmeyeceği düşüncesinden dolayı kısas işini hemen hallede­mediğini yahut hâlletmediğini belirtir.215</p>
<p>Teftâzânî başka bir eserinde Hz. Ali’nin Hz. Osman’ın kanı için gereken kısası hemen icra etmeme tavrının gerekçelerini daha ayrıntılı şekilde açıklar. Hz. Ali’nin, o kişilerin gücü ve çokluğundan, kanlarını isteyenlere karşı isyana kalkışacaklarından ve buna bağlı olarak fitne ateşinin harlanmasmdan endişe ile infazı ertelemiş olabileceğini söyler. Yine âsilerin açık bir güç ve kabul etmedikleri işlerden birini/birkaçmı yaptığı I gerekçesiyle halifenin kanının helal olduğu yönündeki fasit tevillerini görüp, kimi müctehidlerin savunduğu üzere, adil imama teslim olan âsilerin, daha önceki mal itlafları ve kani dökmelerinden ötürü sorguya çekilmeyecekleri gibi bir düşünceyle de kısası icra etmemiş olabileceğini kaydeder.<span style="font-size: 15px;">216</span> Yine  Teftâzânî’nin <em>Tehzîbü’l-mantık ve’l-kelâm</em> eserinin şârihi Abdullah el-Yezdî de müellifin başka eserinde dile getirmiş olduğu yukarıdaki görüşleri neredeyse aynı ifadelerle aktarır.217</p>
<p>Teftâzânî, başta Sıffîn Savaşı olmak üzere Hz. Ali’nin ve karşısındaki kişilerin durum ve hükmünü de açıklar. Hz. Ali’<u>nin</u> Cemel ve Sıffîn savaşlarının yanı sıra Hâricîlerle yaptı­ğı harpte de (Nehrevân) haklı olduğunu zikreder. Muhalifleri­nin ise ne kâfir ne de fâsık, sadece bâgî olduklarını kaydeder. Fâsık olmamalarını ortada bulunan şüphe ile izah ederse de şüphe ile ne kastettiğini ortayâ koymaz. Nihayet bu şüpheden dolayı Şam ehline (Muâviye ashabına) lanetin caiz olmadığı­nı vurgular.218 Teftâzânî bir başka eserinde ise bu şüpheden kastettiği manayı ortaya koyan bir izah geliştirir. Hz. Muâvi- ye’nin, Hz. Ali ile olan çekişmesinin onun imâmetine yönelik olmadığını, sadece Hz. Osman’ın katillerinin kısasından önce ona biatinin vacip olup olmadığı hususunda tereddüt/şüphe yaşadığını ihsas eder,<span style="font-size: 15px;">219</span> Böylece onlara bir fısk ithamında bulunulmamasmın gerekçesini izah etmiş olur.</p>
<p>Teftâzânî, haksız tarafın hükmüne Şerhu’I-Makâsıd adlı ese­rinde de değinir. Meşru imama, Hz, Osman’ın katillerinin kı­sasının terk edildiği şüphesiyle karşı gelen muhaliflerin, âsi konumunda olduklarını söyler. Bunu, hususen Ammâr b. Yâsir hakkında söylenen meşhur hadisin yanı sıra Hz. Ali’nin muha­lifleri “Kardeşlerimiz bize isyan ettiler.” şeklinde anması ile te- mellendiririr. Onlar hakkında kâfir, fâsık, zalim gibi ifadeler kullanılmayacağını belirtirken de bunu onların bâtıl olsa da bir tevil/ictihadlarının bulunmasına bağlar. Bu noktada onlar için en fazla “içtihadında hatalı” ifadesinin kullanılacağını, bu durumun ise kişiyi değil kâfir, fâsık dahi yapmayacağını belirtir. Nitekim Hz. Ali’nin de (Hz. Muâviye ve ordusunu kast ile) Şam Ehline laneti yasakladığını ve onları kardeşlerimiz şeklinde andığını yeniden teyit eder.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[220]</sup></a></p>
<p>Teftâzânî, imam nasbinin vâcip olmadığı fikrini temellen­dirmek adına hilâfetin otuz yıl süreceği muhtevasındaki meş­hur hadisten<span style="font-size: 15px;">221</span> hareket ederek Hz. Muâviye ve ondan sonra gelenlerin imam veya halife değil melik ve emir olacağı, bu durumda (imam seçilmediği için) vacibin terk edilmiş bulu­nacağı, hâlbuki ümmetin dalalet üzere birleşmeyeceğinin bildirildiği şeklindeki iddiayı ele alırken de Hz. Muâviye’nin durumunu ilgilendiren bir yorüm yapar. Bu manada ilgili ha­disin âhâd olduğunu, ayrıca onu “kâmil anlamda hilâfet” ma­nasına yormanın mümkün olduğunu kaydeder. Bu durumda müellifin, Hz. Muâviye’yi, hilâfeti kâmil düzeyde olmayan kişi olarak değerlendirdiğini söylemek mümkün gözükmektedir. Her ne kadar onun buradaki amacı imam seçiminin vâcip ol­madığı iddiasını reddetmek olup, konunun doğrudan Hz. Muâ­viye ile bir ilgisi olmamasına rağmen ilgili cevabın içeriğinden böyle bir sonuç çıkmaktadır,<sup>222</sup></p>
<p>Öte yandan Teftâzânî, daha çok Hz. Ali’nin, yaptığı bütün savaşlarda (Cemel, Sıffîn ve Nehrevân) haklı olduğu manası­nı teyit için kullanılan hadis veya hadisleri onun hilâfetinin meşruiyetini temellendirmek için de kullanır. Burada hilâfe­tin otuz sene olduğu, Hz, Ali ile; anlaşmayı bozan, dinden çı­kan ve haksızlık yapanların savaşacağı,<span style="font-size: 15px;">223</span> Hz. Ammâr’ın âsi bir grup tarafından öldürüleceği muhtevasındaki hadislerin vurgulandığı üzere dördüncü halifenin imametinin hak olduğunu teyit için zikreder. Konuyla bağlantılı olarak Cüveynî’den bir pasaj da paylaşan Teftâzânî, bu meşhur kelâmcının; Hz. Ali’nin imâmetinde icma bulunmadığı iddiasının itibara  alınmayacağı, onun hilâfetini kimsenin reddetmediği, ilgili  fitnenin başka bazı sebeplere mebni çıktığı yönünde kelâm ettiğini belirtir.224</p>
<p>Teftâzânî, eserinin ileriki bölümlerinde bunları ayrıca Hz. Ali’nin bütün savaşlarında haklı tarafı temsil ettiği manasını teyit için de kullanır. Hz. Peygamberin (sas), Hz. Ali’ye hitaben onunla; anlaşmayı bozanların (nâkisûn), dinden çıkan­ların (mârikûn) ve haksızlık yapanların (kâsıdûn) savaşacağı şeklinde kullandığı ifadelerin muhataplarını sırasıyla Cemel, Nehrevân ve Sıffîn Savaşlarında onun karşısına geçenler ola­rak gösterir. Sonrasında o savaşlar hakkında bilgiler veren müe<u>llif</u>, üçüncü grubu Hz. Muâviye ve onun tâbileri olarak ta­yin ettikten sonra, onların halifeye biat ve onun itaati altına <u>gir</u>mek şeklinde doğru bir tavra yanaşmadıklarını belirtir. Bu grubun kendilerince Hz. Ali’nin, Hz. Osman’a yardımdan geri durmak suretiyle aslında, onun katillerine destek olması ve bu katilleri kendine bağlı kimseler arasında tutması üzerin­den ilgili tavrı geliştirdiklerini belirtir. Sıffîn Savaşı da dâhil olmak üzere Hz. Ali’yi tüm savaşlarında haklı kılan unsurun, onun imâmetinin meşruiyetine dayandığını kaydeder. Kaldı ki düşmanlarının dahi, Hz. Ali’nin zamanının en faziletlisi ve imâmete en ehil kişisi olduğu hususunda itiraflarının bulun­duğunu vurgular?<sup>225</sup></p>
<p>Teftâzânî, bu konuda Şia’nın yaklaşımını özel olarak ele alıp ona bir eleştiri de getirir, Onların Hz, Peygamber’in (sas) Hz, Ali’ye hitaben kullandıklarını söylediği “Seninle harp be­nimle harptir” ifadelerinden, imama itaatin vacip, bunu terk etmenin fısk olduğu, dolayısıyla Hz. Ali ile savaşanların kâfir, ona muhalefet edenlerin ise fâsık olduğu görüşünü ortaya attıklarını belirtir. Onların bu fikrini, tevil/ictihada daya­nan eylem ile böyle olmayan davranışın: arasını ayıramama cehaletine bağlar ve bunu (hadsiz bir) cüretkârlık olarak niteler. Belki, Hz. Ali’yi kâfir addetmelerinden ötürü Hâricîlere kâfir denmesi mümkün ise de bunun başka bir konu olduğunu kaydederek meselenin tartışılmasını başka mec­raya bırakır.<span style="font-size: 15px;">.226</span></p>
<p>Teftâzânî&#8217;nin, burada Şîa adına yet verdiği görüşlerin ana kaynağı, imâmet ve sahâbe meselesinde hedef tahtasına koy­duğu Tûsî’dir. Müellif, bu konuda Şia’nın genelleyici bir tavır ile ulaştığı hükmü eleştirmektedir. Buna göre meşru halifeye itaatin vâcip, bu duruma bağlı olarak ona isyanın fısk hük­münü alması hususunda bir sıkıntı yoksa da âsi durumuna gelen herkesi aynı kefeye koyup hepsi hakkında ortak bir hüküm vermek doğru değildir. Böylesi bir hüküm cehalet ürünüdür. Burada çoğu kez yanıltıcı olan genellemeye başvu­rulması ve bunun üzerinden isyankârın ictihad melekesinin bulunup bulunmadığı üzerinden ayrıma gidilmemesi yanlış hükme varılmasına neden olmuştur. O hâlde ictihad ehli olup da içtihadına mebni Hz. Ali’ye isyana kalkışan sahâbîler en fazla âsidir. Onlara Şia’nın iddia ettiği gibi kâfir demek bir tarafa fâsık dahi denilemez. Hz. Ali ile savaşmasından ötürü fâsık olacak grup, ictihad yetkinliği bulunmadan böyle bir isyana kalkışan kimselerdir.</p>
<p>Öte yandan ilmin bir ayrım/temyiz işi olduğu; olayın, or­tamın ve kişilerin değişmesine bağlı olarak hükmün farklıla­şabileceği dikkate alındığında, Teftâzânî’nin, muhataplarını cehalet ile nitelendirmesi anlamını bulmaktadır. İslâm bir suçu işleyen herkesi elbette suçlu görmekte, bu noktada ki­şinin zenginliğini, asaletini ve şöhretini asla itibara alma­makta, hatta bu hususta Hz. Peygamber (sas) özelinde olduğu gibi çok büyük bir hassasiyet göstermekte ise de bu durum ilgili fiili işleyen kimseler arasında hiçbir noktada ayrım yapılmayacağı anlamına gelmemektedir. Nasıl bir zaruret ortamında haram mubah hâle gelebiliyor, bir hırsız yeri gel-diğinde, zeminin bir gereği olarak cezadan muaf tutulabiliyorsa başka bir suçun failleri arasında da bir ayrım yapılması mümkündür. Ortada güçlünün (zengin, asalet, şöhret) haklı kılınması gibi bir dutum olmadığı ve birilerine sırf maddî gücünden dolayı pozitif ayrımcılık yapılmadığı için bir sıkıntı olmamalıdır. Bu mesele üzerinden gidildiğinde ictihad mele­kesine sahip olarak hatalı bir işe kalkışan kişi ile bu yeteneği haiz olmadan aynı işe teşebbüs eden kimsenin aynı hükmü <u>almama</u>sı gayet tabiidir. O hâlde müctehidlik makamını ihraz eden ashap, bu durumlarına mebni Hz. Ali’ye isyan ettikleri iç<u>in</u> sadece âsi, bu mevkiden payı olmadığı hâlde isyana kalkı­şan diğerleri ise fâsıktır.</p>
<p>Teftâzânî, tarafların içtihadı hakkında verilen doğru ve yanlış kararını sorgulayan bir soruya da cevap verir. Önce iti­razı nakleder. Buna, göre Hz. Ali’nin, ilim, fazilet ve ictihadi yetkinlik hususunda devrinin en önde gelen kişisi olduğunda şüphe yoktur. Ancak bu savaşa zemin hazırlayan ictihadi ko­nuda Hz. Ali’nin, isyankâra kısas olmayacağı veya ancak gücü­nü yitirdiğinde kısas uygulanacağı şeklindeki içtihadının doğ­ru; kısasın (hemen vâcip) olduğunu düşünenlerin içtihadının ise hatalı olduğu nasıl bilinmektedir? Ortada imama isyana kalkışan bir topluluk ve onların bir Müslüman’ı öldürmesin­den dolayı aleyhlerine kısas talep eden bir grup vardır. (Bu durumda kısasın vücûbiyetine hükmedenlerin içtihadı neden yanlıştır?)227</p>
<p>Teftâzânî, ilgili itirazı bu ifadelerle aktardıktan sonra ona cevap verir. Buna göre ilgili meseleye ait olan kısmıyla Hz. Ali’den farklı düşünenlerin içtihadındaki hatanın kesinliğine hükmedilmemektedir. Burada yanlış görülen anlayış, onların Hz. Ali’nin, bizatihi katillerin kim olduğunu bildiği ve onla­ra kısas uygulamaya güç yetirdiği şeklindeki fikridir. Müellif işte bu görüşü yanlış bulmaktadır. Zira müellife göre ortada on bin silahlı insan vardır ve her biri kendilerinin tümüyle Hz. Osman’ın katilleri olduğunu haykırmaktadır.228 Müellifin mezkûr yorumundan anlaşıldığı kadarıyla karşı tarafı haksız yapan iş» ilgili ortamı dikkate almadan bit fikrin mutlak şekil­de peşinden gidilmesidir. Bu tablodan hareket edildiğinde ise içtihadında haklı olan kişi Hz. Ali’dir.</p>
<p>Teftâzânî haklı olan tarafı tayin ettikten sonra bu hususta feridı bir görüş savunan Amr b. Ubeyd ile bir tarafın haklı, ancak onun kim olduğunun bilinemediğini ileri süren Vâsıl b. Atâ&#8217;nm yanlış düşünceye kapıldıklarını belirtir. Müellif bu noktada her müctehidin doğruya ulaşmış olduğu teziyle iki tarafi da haklı gören anlayışı da reddeder. Bunun doğru olma­sı için, iki tarafın da şartlarını taşır bir şekilde dinde müctehid olması gerektiğini, yoksa kendince şüphe tahayyül eden ve fasit tevillere başvuran kişilerin bu kapsam (ictihad eden içtihadında doğruya ulaşmıştır) altında değerlendirilemeye­ceğini söyler. Bu yüzden .çoğunluk ilim ehlinin İslâm’da ilk âsinin Hz. Muâviye olduğu, Hz. Osman’ı katleden kişilerin ise şüpheleri itibara alınacak türden olmadığı ve dahi kuşkuları ortadan kaldırıldığı hâlde azgınlıklarında ısrar ettikleri için, âsi değil, zalim ve mütekebbir oldukları görüşünü savunduk­larını kaydeder.<span style="font-size: 15px;">.229</span></p>
<p>Teftâzânî’nin konunun anlaşılması noktasında düştüğü bu kayıt önemlidir. Buna göre ilgili savaşlarda ve mücadelelerde kişiyi fısk konumundan uzaklaştıracak husus ictihad iddia­sı değil gerçekten bu makama hakkıyla nail olduktan sonra yapılan ictihaddır. Müellifin bu görüşü sahâbîlere yönelik bir suizan değil, aksine bir hüsnüzandır. Zaten daha önce geçti­ği üzere Hz. Osman’ın şehadetine adı karışanların içerisinde sahâbî yoktur. Dolayısıyla burada müctehid makamında bulu­nup da ictihad eden ve buna göre ilgili olaya müdâhil olan bir kişi bulunmamaktadır. Sahâbenin dâhil olduğu olaylar Cemel ve Sıffîn Savaşlarıdır. Bunlarda ise ashap, kendi ictihadları doğrultusunda hareket etmişlerdir. Bu yüzden onlarda içtihadında hata eden sahâbî de doğruya ulaşan sahâbî de me-curdun Burada Teftâzânî’nin ilgili açıklamaları içtihadında  hataya düşen gerçek müctehidin bundan sevap almasına değil; bu makama sahip olmadan bir işe kalkışan kişilerin kötü  fiillerinin ictihad üzerinden aklanmasına tepkidir.</p>
<p>Konuyla ilgili meşhur Eş‘arî kelâmcı Seyyid Şerif el-Cürcânî’nin getirdiği açıklama ise ilave bir izaha muhtaçtır. Cürcani, Adudüddin el-îcî’nin <em>el-Mevâkıf</em> adlı eserine yaptığı şerhte, metin sahibinin, meşru imam konumunda olmalarından do­layı Hz. Osman ve Hz. Ali’ye karşı girişilen eylemlerin (kati, savaş) haram olduğu ve buna kalkışanların hatalı oldukları yönündeki ifadelerini açıklarken Bâkıllânî’nin bu işi hata dü­zeyinde bırakıp, o muhaliflere fısk nispet etmediğini belirtir. Ancak Şia’nın ve kendi ashaplarından pek çok kişinin, onlara fısk izafe ettiklerini söyler. Diğer izahlarla birlikte düşünüldü­ğünde onun, pek çok Eş&#8217;arî ilim adamının, kendilerini fişka nispet ettiği kimselerden kastı, sahâbî olmayan muhalifler olsa gerektir.<sup>230</sup></p>
<p>Eş&#8217;ariyye’nin önemli kelâmcılarmdan olan Muhammed b. Yûsuf es-Senûsî ise ashabın mücadeleleri meyanında değil, on­ların kelâmî meselelerle ilgilenmediğinden hareketle kelâm ilmini yok sayan düşünceye cevap aşamasında sahâbenin iç­tihadı yetkinliğine dair fikir beyan eder. Açıkçası Sıffîn Sava- şı’nda Hz, Ali’nin karşısında yer alanların fâsık değil, sadece bâgî olduğu yönündeki açıklamaların temel dayanağı ashabın ictihad melekeleri olduğu için burada müellifin, bütün sahâbî- lerin ictihadi yetkinliğe sahip olduğuna dair izahatı büyük bir önemi haizdir.</p>
<p>Senûsî, ilgili açıklamasında ashabı yıldızlara benzeten hadisin içeriğinden, onların tüm mahlûkata imam olacak konumda oldukları, bunun yolunun ise ictihadda yüksek bir mevkide bulunmaktan geçtiği şeklinde bir yorum çıkarır.</p>
<p><em>Böylece</em> ashabın yüksek tabakada mtictehid olduklarını ifade etmiş olur. Senûsî, bu hoktada, mukallidin imanının geçerli­liği görüşünü teyit için, aksi bir düşüncede sahâbe ve tâbiînin çoğunun tekfirinin gerekeceği, zira onların çoğunluğunun ilgili delilleri bilmediği şeklinde görüş beyan ettiğini söyledi­ği Fahreddin er-Râzt&#8217;yi de eleştirin Bunun çirkin bir söz olup şeytan vesvesesiyle ortaya atıldığını savunur.231</p>
<p>Senûsî, ilgili delilleri bilmediği için ashabın mukallit gö­rülmesine karşı çıkarken bunu söz konusu kanıtların mutlaka mantıksal kalıplarla, müteahhirîn kelâmcıların ıstılah! tabir­leri ile bilinmesinin gerekli olmaması ile izah eder. Bu man­tıksal formların, mütekaddimîn diye bilinen kelâmcılarda da bulunmadığını, önemli olanın hakkın kati şekilde bilinmesi olduğunu, bunun lafızla yahut lafızsız, terkipli yahut terkip- siz gerçekleşmesine bakılmayacağını söyler. Maksat (hakkın kati şekilde bilinmesi) hâsıl olduktan sonra, fazlasına gerek bulunmadığını, zeki ve kutsi ruhların/nefisleriri bu tür ıstılah ve terkiplere ihtiyaç duymayacağını, diğerlerinin (ıstılah ve terkiple) elde ettiği bilginin bu nefislere nispetle, bütün deniz­lerdeki bir <u>damla</u> gibi olduğunu vurgular. Böylece ashabın, her ne kadar hakkı, ıstılah ve terkip yoluyla öğrenmemiş olsa da bu hakka ulaşmış olduklarından onların mukallit görüleme­yeceğini belirtmiş olur.<sup>232</sup></p>
<p>Senûsî, başka bir akaid eserinde de konuyla ilgili fikrini benzer içerikte ortaya koyar, ancak bu kez herhangi bir isim vermeden açıklama getirir. Ashabın akaid delillerini bilme­diği, onların bu meyandaki bilgilerinin taklit seviyesinde ol­duğu şeklindeki görüşün, bir vehim ürünü olup, iftira, yalan ve kişiyi ashabı yerenlere yönelik yapılan tehdidin muhatabı kılacak bir iş olduğunu belirtin Ashabın konumunu düşürür şekilde yapılan bu yorumun, akıl ve nakil tarafından yanlış- lığı/rezilliği ortaya çıkarılabilecek ve sahibini bid’atçı kılacak hatalı bir fikir olduğunu savunur. Bunu da ashabın; her türlü kemalî nitelikte, özellikle de Allah’ı bilmek hususunda, diğer kimselerin önünde bulunmaları ile izah eder.233</p>
<p>Senûsî’nin ilgili yorumları ashabın mücadeleleri meyanın- da değerlendirildiğinde onun sahâbîleri yetkin müctehidler olarak görmesi hasebiyle, bu topluluğa aralarındaki söz ko­nusu çekişmelerden hareketle küfür, fısk yahut bid‘at izafe edilmesine karşı çıktığını söylemek mümkün gözükmektedir. Açıkçası ilgili mücadelelerde ashabın müctehidliğine bu den­li vurgu yapılıyorken bu çekişmelerin söz konusu edilmediği yerlerde onları taklid ehli olarak görmek bir sıkıntıdan uzak olamaz. Bu yönüyle Senûsî’nin yaklaşımı doğru gözükmekte­dir</p>
<p>Bu durumda Fahreddin er-Râzî’ye isnat edilen görüş ha­kikat ise bir açıklama yapmak gerekmektedir. Buna göre şa­yet Râzî, ilgili mücadelelerde ashabın müctehidliğine vurgu yapmış ise çoğunluk itibarıyla ashabın taklid ehli olduğu yö­nündeki açıklaması izaha muhtaç olacaktır. Zira böylesi bir tavırda, ilgili iki görüş arasında bir tezat belirecek ve mücade­leler hakkında kullanılan ictihad vurgusu; tamamen insanları ashabı kötülemekten uzak tutmak emeline matuf, hakikati olmayan bir söz pozisyonuna getirecektir. Şayet Râzî, müca­deleler hakkında bu tür bir ictihad vurgusunda bulunmadıy­sa, (Hz. Ali için kullandığını biliyoruz) müctehid olmadıkları, en azından müellif tarafından müctehid kabul edilmedikleri için, bu mücadeleler meyanında Hz. Ali’ye muhalefet eden ashap hakkında daha ağır bazı ifadelerin (-hâşâ- fâsık gibi) kullanılması gündeme gelebilecektir. O hâlde Râzî, ya. ashabı kelâmî deliller bağlamında, çoğunluğu itibarıyla müctehid ol­mayan kişiler olarak görüyor olmalıdır. Bu durumda, diğer sa­hada (kısasın her koşulda uygulanması gerektiği gibi) ashabın müctehidliği önünde bir engel olmaz. Yahut da Râzî, savaşa dâhil ftan sahâbîleri müctehid olarak görüyor olmalıdır. Bu durumda da yine bu mücadeleler meyanında ashabın fişka nis­pet edilmeyeceği görüşü bir sıkıntıya maruz kalmayacaktır.</p>
<p>Ancak sonuç itibarıyla kabul etmek gerekir ki, ashabın tümünün, genel anlamda özel bir konu tahsisine gitmeden, müctehid olarak kabulü daha doğru ve tutarlı gözükmektedir. Böyle bir anlayışta mücadelelerinden hareketle ashabın gelişigüzel bir şekilde eleştirilmesinin önü de daha güçlü bir şekilde ka­patılmış olacaktır.</p>
<p>Konuyla ilgili açıklamalarında Ibn Ebû Şerîf ise Hz. Muâ- viye&#8217;nin, amcasının oğlu olan Hz. Osman’ın katillerinin, ken­dilerine teslimi amacıyla bu işe kalkıştığını söyler.<sup>[234</sup> Başka bir eserinde ise İbn Abdülberr’e dayandırarak Hz. Ali’nin bi- atmda ensar ve muhacir, bir grup hariç fikir birliğinde iken, Hz. Muâviye’nin bu biattan geri kaldığını ifade eder. Müellif bu paylaşımı yapmakla birlikte hemen ardından Hz. Muâvi­ye’nin, hilâfet hususunda Hz. Ali ile bir çekişme içerisinde olmadığım, söz konusu tavrının Hz. Osman’ın, amcaoğlu ol­masına mebni onun kısas hakkını talep hususundaki içtiha­dına dayandığını kaydeder. Hz. Osman’ın karililerinin hemen teslimini istediğini ve bunun gerçekleşmesi hâlinde ona biat edeceğini söylediğini belirtir. Hz. Ali’nin işe oldukça kalabalık olan ve ordunun içerisine karışmış bulunan bu grubun tesli­minin, imâmet makamını zora sokacağı ve fitneyi tetikleyece- ği endişesi taşıdığını söyler. Buna bağlı olarak işin ertelenmesi taraftarı olduğunu vurgular.<sup>235</sup></p>
<p>Tasavvuf! boyutu ön planda olsa da itikadî alanda da eser kaleme alan Şa‘rânî de kelâm eserinde, Ehl-i sünnet’in, asha­bın tümünün, fitne olaylarına karışanı, karışmayanı ile adil kimseler olduğu hususunda ittifak ettiğini beyandan sonra, onlara hüsnüzan beslenmesi ve ilgili hadiselerin, içtihada yo­rulması gerektiğini kaydeder. Peşi sıra her müctehidin musîb veyahut da biri musîb diğeri hatalı olsa da bu İkincisinin dahi mazur hatta mecur olduğunu vurgular.<sup>236</sup> Böylece Sıffîn Sava- şı’nda karşı saflarda yer alan sahâbîlerin hükmünü de dolaylı olarak ifade etmiş olur.</p>
<p>Tasavvufi kimliğine karşın akaid alanında eser vermiş bir diğer zât olan OsmanlI âlimi Abdülmecîd-i Sivâsî de “Kim ashabıma lanet ederse Allah’ın, meleklerin ve tüm insanla­rın laneti onun üzerine olsun’<sup>,|237</sup> hadisinden telmihle Hz. Muâviye hakkında suizanda bulunmak ve ona dil uzatmak­tan kaçınmak gerektiğini belirtir. Onun vahiy kâtibi olup Bey&#8217;atürrıdvân’a katılması itibarıyla Allah’ın rızasına ulaşma müjdesine nail bulunduğunu, hakkında aktarılan ifadelerin çoğunun Şiî kaynaklı olduğunu kaydeder. Dolayısıyla onlar­dan hareketle bu zâta yergide bulunulmamasını salık verir.<sup>238</sup></p>
<p>Teftâzânî şerhine yaptığı hâşiyesinde İsâmuddin el-İsferâ- yinî (öl. 945/1538) de metin sahibinin, Hz. Muâviye de dâhil olmak üzere Hz. Ali’ye yapılan muhalefetin altında onun imâmetine dönük bir itiraz olmadığı yönündeki ifadesini açıklarken burada nefsani arzu veya başka bir saike göre alı­nan bir tavır değil, içtihada göre şekillenen bir davranış bu­lunduğunu vurgular. O, bu noktada neden ictihadda hataya sürekli atıf yapıldığının izahı meyamnda bir açıklama da ge­tirir. Bu atıfları Hz. Muâviye ve onunla birlikte hareket eden ashap ile Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Hz. Âişe’ye yöneltilebilecek yerginin önüne geçme düşüncesine bağlar. Tabii bunu, öyle olmadıkları hâlde ashabın ilgili şekilde gösterildiklerini ima babında değil hakikatin, daha aşikâr hâle getirilmesi bağla­mında ortaya koyar.<sup>239</sup></p>
<p>İsferâyînî, bu mücadeleler meyamnda ortaya atılan bir iddiayı ise reddeder. Önce ilgili tezi ortaya koyar. Buna göre ilgili çekişmenin kökeninde, kişinin dinî bir hususta hak gö­rüp de imamın hak/doğru görmediği ve o hakkın gereğini yerine getirmediği bir işte, bu hakkın talebi için halife ile sa­vaşın cevaziyetine delalet eden bir şüphe vardır. Söz konusu çekişmede bu iş, Hz. Osman’ın katillerinin kısası meselesidir. Hz. Muâviye, burada kısasın vâcipliğine inanmaktadır. İşte tarafı olduğu bu çekişmede o, hilâfet makamını değil, kısasın ifasını talep etmektedir Müellif, bu ifadelerle aktardığı ilgili iddiayı kabul etmez ve bunun bâtıllığı açık bir görüş olduğunu savunur. Bu noktada Hz. Muâviye ve Hz. Zübeyr’in, mücade­lesinin Hz. Ali’nin hilâfetine dönük olduğunu, böyle olmasa, Hz. Muâviye’nin, halifenin hükümlerine boyun eğmesi gere­kip (sadece) Hz. Osman’ın katillerinin kısasını talep edeceğini belirtir.<sup>240</sup></p>
<p>Müellifin başka kelâmcılarda pek görülmeyen tarzda yap­tığı bu açıklama, onun diğer izahatı ile birlikte değerlendiril­diğinde, muhtemelen o, Hz. Muâviye’nin, Hz. Ali’nin imâmete layık olmadığı gibi bir düşünceyle hareket etmediğini savun­makta, ancak ona yönlendirdiği muhalefetinin, her ne kadar Hz. Ali’nin halife iken uygulaması gereken bir işi yapmaması­na mebni olsa da bunun dolaylı olarak onun hilâfetine de bir çekince olduğu manasına geldiğini düşünmektedir. Müellifin burada Hz. Muâviye’nin Sıffîn Savaşı’nı açık şekilde kazanacak olsa, bunu hilâfeti ile taçlandıracağı gibi bir anlamı kastetmesi de muhtemel gözükmektedir.</p>
<p>Konuyla ilgili getirdiği açıklamalarda Abdullah el-İsfahânî ise itidali elden bırakmaz. Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasında çı­kan savaşlarda, genel anlamda iki tarafın (sahâbe olması itiba­rıyla) eşit olduğunu, onların birbirlerini tekfir etmediklerini, bu yüzden kimsenin de bir cehalet ve yergi duygusuyla aksi bir hüküm veremeyeceğini belirtir. Hz. Ali’nin içtihadında doğru olduğunu, hilâfeti süresince bu makama ondan daha layık kimse bulunmadığını, Hz, Muâviye’nin ise buradaki ilgi­li içtihadında hataya düştüğünü belirtir. Müellif, bu durumun bir kınama vesilesi yapılmayacağını göstermek istercesine, as­habın tümüne sevgi besleyip onların zümresinde haşrolunma duasını eklemeden geçmez.<sup>241</sup></p>
<p>Konuyla ilgili anlayışını ortaya koyan İbrahim el-Bikâî ise Hz. Ali’nin haklı olduğunu düşündüğü olaylarda, Hz Ali’yle savaşan grubun bâgî şeklinde anılabileceğini savunur. Bikâî, Siffin Savaşı’nda Hz. Ali’nin haklı olduğunu, ona burada mu­halefet etmenin bağy olduğunu belirttikten sonra bu duru­mu Hz. Ali’nin ordusunda bulunan Hz. Ammâr’ın şehadeti ile açıklar.242</p>
<p>Zekeriyyâ el-Ensârî de Teftâzânî şerhine yazdığı hâşiyesin- de Hz. Muâviye’nin isyana kalkışmasının bir hilâfet iddiasına değil, ictihadi bir tavır farklılığına dayandığını teyit ettikten sonra bu içtihadının ana temalarını aktarır. Hz. Muâviye’nin burada aralarındaki amca çocuğu olma ilişkisinden hareketle Hz. Osman’ın kanını, onun katillerinin teslimini talep ettiği­ni, bu teslimin sağlanması hâlinde biat edeceğini, katillerin aşiretlerinin kalabalıklığının bu teslimin gecikmesine neden olmaması gerektiğini bildirdiğini söyler.<sup>243</sup></p>
<p>Ensârî’nin, Hz. Muâviye adına sunduğu bakış açısının doğ­ru kabul edilmesi hâlinde, mezkûr sahâbî, Hz. Ali’nin kısasın ertelenmesi meyanındaki esas gerekçesini reddetmektedir. Bu aktarım biçiminden, sanki Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’nin yakla­şımını ilgili gerekçesiyle bildiği ve buna bağlı olarak da düştü­ğü hususi bir kayıtla o gerekçenin, kısasın tehirini makul hâle getirmeyeceği yönünde bir cevap verdiği ihsas olunmaktadır. Açıkçası diğer zevatta pek de görmediğimiz surette yapılan bu açıklamanın hakikate ne ölçüde tekabül ettiğini bilmek mümkün değilse de enteresan olduğu muhakkaktır.</p>
<p>Nûreddin el-Yûsî ise ashabın, Hz. Ali ile savaşına bağlı ola­rak adalet vasfını yitirdiği şeklindeki görüşü ret aşamasında onları yine ictihad üzerinden bu durumdan uzak tutmaya ça­lışır. Bu savaşın bir düşmanlığa mebni değil, ictihadi anlayışa bağlı olarak ortaya çıktığını, ancak bu ictihad sahiplerinin hata ettiklerini, zira Hz. Ali’nin hak imam olduğunu belirtir. Müctehidin, hatasından dolayı günaha girmek bir tarafa ecre nail olduğunu vurgular.<sup>244</sup></p>
<p>Yûsî konuyla ilgili önemli bir tespit daha yapar. Sahâbîlerin de ilgili hususlarda diğer kimselerden farklı olmadığı yönün­deki itirazı reddederek, bunun naslâra aykırı olduğunu kayde­der. Hz. Peygamberin (sas) hangisine uyulsa doğru yola erişi­leceğini bildirdiği ve bu şekilde tümünü tezkiye ettiği ashap hakkında kalkıp da değil sahâbe, onların kölesi derecesine bile erişemeyen kişilerden birinin tezkiyesi ile ashabın ada­letini tespitin herhalde söz konusu edilemeyeceğini belirtir. Efendimizin (sas) tümünü tezkiye ettiği ashabı bu boyutuyla sorgulamaya kalkışmanın büyük bir iş/cüret olacağını kayde­der.<sup>245</sup> Böylece ashapla diğer insanların adalet vasfını tayinde fark olmadığı görüşünü reddetmiş olur.</p>
<p>Konuyla ilgili getirdiği açıklamada İbn Kâvân da ashap arasındaki çatışmaların, Hz. Ali’nin imametini tanımama nedeniyle değil, aralarındaki ictihad farklılığından neş’et ettiğini belirtir.<sup>246</sup> Abdullah Yezdî ise Hz. Muâviye de dâhil olmak üzere İmam’a muhalefet edenlerin hükmünü açıklar. Öncelikle bütün bu mücadelelerinde hak imam konumunda bulunmasından ötürü Hz. Ali’nin karşısına geçenlerin haksız olduğunu vurgular. Kaldı ki düşmanlarının da onu zamanının en faziletli ve imâmete en layık kişisi olarak gördüğünü belir­tir. Bu noktada muhaliflerin hükmünü belirleyen müellif, on­ların kâfir, fâsık, zalim değil sadece bâgî olduğu bilgisini teyit eder. Bunun gerekçesini ise her ne kadar bâtıl bir tevil de olsa, bir ictihadlarının bulunması üzerinden açıklar. Nitekim Hz. Ali’nin de ashabını, Şam Ehline lanet etmekten sakındırdığı­nı ve onları “Kardeşlerimiz bize isyan etti.” şeklinde andığını vurgular.<sup>247</sup></p>
<p>Konuyla ilgili izahında pek çok kaynaktan istifade et­tiği görülen Lekânî’nin fikirlerine geçmeden önce burada Teftâzânî’den yaptığı bir alıntıyla başta Hz. Muâviye ol­mak üzere Hz. Ali ile harp eden ashabın konumuna dair kelâmcıların kullandıkları ifadelerle kime reddiye yaptık­larını açık ve keskin şekilde ortaya koyan bir paylaşımına yer vermek uygun olacaktır. Müellife göre Teftâzânî’nin ifadelerinde, Hz. Ali ile savaşanları kâfir gören, ona mu­halefet edenleri mutlak şekilde fâsık addeden, bu noktada Hz. Ali’nin kendisine isyan edilmesi fisk olan bir imam ko­numunda bulunmasından istidlale kalkışan Şîa’ya ret ima­sı vardır. Şia’nın bu görüşü, tevil/ictihad olan ile olmayanı birbirinden ayıramayan cahilane bir tavır ve hadsiz bir fikir olmanın ötesine gidemez.<sup>248</sup></p>
<p>Konuyla ilgili kendisi de zengin açıklamalar getiren Lekânî, bunlardan birinde hem Cemel hem de Sıffîn savaş­larının kopmasında temel etken olan Hz. Osman’ın katilleri­nin kısasının ertelenme nedenini veciz biçimde aktarır. Hz. Ali’nin, burada o katillerin gücünü, çokluğunu ve kanlarını isteyenlere karşı isyana kalkışma arzusunu gördüğünü belir­tir. Buna bağlı olarak fitne ateşinin harlanmaması amacına matufen kısas işlemini ileriye attığını söyler. Nitekim müel­lif, bu katillerden bahsederken onların Medine şehrini istila edip, halkı kırma emeline de atıf yaparak aslında bu grubun ne kadar tehlikeli olduğunu vurgular.<sup>249</sup></p>
<p>Lekânî, Hz. Ali’nin âsilere bakışını hususi şekilde de beyan ederek, halifenin onların açık gücünü ve yanlış iş­lere kalkışan kişinin kânının helal olduğu şeklîndeki fasit tevillerini bildiğini belirtir. Bu noktada müellif daha çok Hanefî-Mâtürîdî kelâmcıların kullanacağı bir argümandan esinlenerek, kimi müctehidlerin, adil imama teslim olan is­yankârların, mal telef etme ve kan akıtma şeklindeki geç­mişe dönük eylemlerinden sorguya çekilmeyeceği gibi bir fikirleri olduğunu söyler.<sup>250</sup> Böylece Hz. Ali’nin de bu türden bir içtihadının bulunabileceğini ve bu sebeple, ilgili katillere karşı kısas yoluna başvurmamış olabileceğini ima eder.</p>
<p>Açıkçası Lekânî nin ilk başta zikrettiği gerekçeler man­zumesi ile sonrasında aktardığı nihai temel gerekçenin aynı anda doğru olması zor gözükmektedir. Zira ilk gerekçe silsile­si, kısasın tehirinin nedenlerini izah etmekte iken, sonuncusu (teslim olan isyankârın muaheze edilmeyeceği) ise kısasın düş­tüğünü ortaya koymaktadır. Ancak nihai planda o kati zanlı­ları bir kısasa tâbi olmadıkları için, hangi gerekçenin doğru olduğunu tespit etmek mümkün değildir. Bu yüzden müelli­fin her bir muhtemel gerekçeye yer vermesi anlaşılabilir bir husustur. Belli ki bu noktada müellifin farklı kaynaklardan yararlanması da o gerekçelerin birbirini teyit edip etmemesi­ne bakılmaksızın ayrı ayrı sunulmasına zemin hazırlamıştır.</p>
<p>Lekânî, Sıffîn Savaşı’nın patlak Verme sebebi meyanında Hz. Muâviye ve Amr b. Âs’ın yaklaşımını da açıklar. Bu görüşü, zan şeklinde niteleyerek onun yanlışlığına telmihte bulunan müellif, bu grubun Hz. Ali’nin, Hz. Osman’a gereken yardımı yapmamak suretiyle aslında bu kati olayına destek olduğu gibi bir düşünceye kapıldıklarını belirtir. Burada ilgili isimlerin, o katillerin âdeta Hz. Ali ile iltisaklı hâle geldiklerini düşündük­lerini söyler. Bu şekilde onların arasında çıkan Sıffîn Harbi’nin aylarca sürdüğünü kaydeder.<sup>251</sup></p>
<p>Lekânî’nin buradaki izahı da Hz. Osman’a yeterince destek verilmemesinin, aslında onu öldürenlere dolaylı destek anla­mına geldiği görüşünü Hz. Muâviye ve yanındaki kişilere nis­pet etmesi itibarıyla önem arz etmektedir, Kimi kelâmcılar da benzer telmihlerde bulunursa da bunun çok yaygın olmadığı­nı belirtmek gerekir. Şayet Hz, Muâviye ve taraftarlarının Hz. Ali hakkında böyle bir düşüncesi varsa bu iddia daha önce Hz. Ali’nin halifeye yardım teklifinde bulunduğu, evlatlarını onun yanma gönderdiği üzerinden cevaplandırıldığı için ona ayrı­ca bir karşılık vermeye gerek yoktur. Ancak bu noktada Hz. Muâviye’nin ilgili düşüncesinin, sanki Hz. Ali’nin kısası erte­leme yahut belirsizlik nedeniyle uygulamama kararı almasın- dan dolayı tetiklendiği anlaşılmaktadır. Buna bağlı olarak da kısasın uygulanmaması ise âdeta bir önceki davranışın (Hz. Osman’a destek olmama) devamı olarak algılanmış olmalıdır. Tabii bütün bu yorumlar Hz. Muâviye’nin duygularına göre hareket ettiği gibi bir anlama gelmemekte, sadece içtihadında bunların da belli belirsiz bir etkisinin bulunabileceğini ihsas etmektedir</p>
<p>Lekânî bir vesileyle Hz. Muâviye’nin imâmeti hakkında da fikir bildirir. Hz. Ali’nin yaşadığı müddetçe hiç kimsenin hiç­bir yerde hilâfet hakkı olmadığını ifade ile ona yönelik aksi bir tezin anlamı bulunmadığım belirttikten sonra Hz. Muâvi­ye’nin, sonraki dönemde ifa ettiği imâmet görevinin meşrui­yetine temas eder. Onun fazıl, adil ye necip sahâbîlerden biri olduğunu kaydeder: İlgili savaşlarda iki tarafın da kendince doğruluğuna inandığı hususlar bulunduğunu, hepsi de (sahâbî- ler özelinde) adaletli ve söz konusu çekişmelerde ictihad sahibi olduklarından, mezkûr savaşların onların adaletine zarar ver­mediğini belirtir. Nasıl onlardan sonra gelen ictihad ehlinin, hem söz konusu hadiselerde hem de diğer kimi meselelerde, ihtilaf etmeleri kendilerine eksiklik getirmiyorsa müctehid olan ashabın kendi ictihadlarma göre bir karar benimseyip onun üzerinden gitmelerinin de onlara eksiklik getirmeyece­ğini zikrederi<sup>252</sup></p>
<p>Lekânî, ilgili durumun içtihadında doğruya ulaşanı gös­termeye engel teşkil etmediğini ortaya koyarcasına Hz. Muâ­viye’nin içtihadında hata ettiğini de söyler. Ancak her müctehidin musîb/doğruya ulaşmış olduğunu belirtmenin de mümkün olduğunu ihsas ile bu durumda bir müşkül kalmaya­cağını vurgular. Eğer, müçtehidlerden biri isabetli denilirse iç­tihadında hatalı olanın da tıpkı fürû meselelerde olduğu gibi, bir kusuru bulunmadığından günahkâr değil, mecur olacağını kaydeder.<sup>253</sup> İbn Kadı Aclûn da akaid eserinde tarafların ictihadi yetkinliği vurgusuyla, hatalı olanın mecur olacağı bilgisini teyit eder.<sup>254</sup></p>
<p>Lekânî’nin bu son izahlarında da bütün ictihadları, doğ­ruluğu yanlışlığı bir tarafa, ictihad olması itibarıyla yakın­laştırdığı görülmektedir. Bu ictihadlar her neye mâl olursa olsun özü itibarıyla aynı noktada buluşmakta ve onların hepsi bir değer ifade etmektedir. Burada kimi zevatın, bu kadar cana mâl olan bir savaşın ortaya çıkmasında yanlış kararlarıyla etkin olan kişilere yönelik karalayıcı ifadeleri, söz konusu bakış açısı karşısında anlamını yitirmekte ve bir içtihadın neticesinin ağır olmasının, ictihad sahibini yergiye müstahak kılmayacağını ima etmektedir. Bu bakış açısının duyguları değil, akıbeti (ahireti) esas aldığı açıktır.</p>
<p>İbrahim el-Bâcûrî ise Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasında ger­çekleşen savaşta ashabın yaptıkları ictihad doğrultusunda üç kısma ayrıldığını belirtip önce bunları sayar. Hakkı; bir kısmının Hz. Ali’de, bir kısmının Hz. Muâviye’de ve bir kıs­mının da tevakkufta gördüğünü kaydeder. Ulemanın onların içtihadında doğruya ulaşana iki, yanlışa düşene bir ecir ve­rileceği görüşünü savunduğunu kaydeder. Allah ve resulü­nün onların adaletine şahitlik ettiğine hassaten dikkat çeker. Müctehid olmalarından hareketle, onların (yanlışa düşenleri olsa da) adaletine halel gelmediğini söyler. Bu yüzden onlarla ilgili konuşurken hüsnüzandan ayrılınmaması gereğine işa­ret eder.<sup>255</sup></p>
<p>Ebû Muhammed Yûnus eş-Şeybânî de <em>Aladetü’ş-Şeybânî</em> adlı manzum eserinde bu hususa temas ile ashabın kendi arasın­daki mücadeleler hakkında sükûtu tercih edeceklerini, taraf­ların içtihadi yetkinliği haiz olduklarını, bu savaşlarda öldü­renin de öldürülenin de cennette olacağına dair haberlerin bulunduğunu, bu ve diğer aktardığı hususların dört mezhep imamının da inancı olduğunu zikreder.256</p>
<p>Açıkçası müellifin, iki yapraklı manzum akaid risalesinde bu hususa atıf yapabilmesi, meselenin, ne kadar ciddiye alın­dığını göstermesi bakımından kayda değerdir. Söz konusu beyitler, kişinin bu mücadeleler meyanında yaptığı eleştiriler yahut yergilerin, anlamsızlığını ortaya koyması bakımından önemlidir. Zira nâzımın ifadelerine göre kınanan kişiler de cennet ehlidir. Eğer ortada bir suç varsa bir af da vardır. Affa medar olan bir davranışın hiçbir şekilde mutlak bir surette kınamayı gerektirmeyeceğini söylemek mümkün değilse de bu affa konu olan insanların, Müslümanların, kendilerine tazim etmekle emrolundukları sahâbîler olması, ilgili yergi ifadelerini -gerektireceği vebal bir tarafa- hiç değilse anlamsız kılmaktadır.</p>
<p>Mâtürîdî kelâmcılar dâ konuyla ilgili görüşlerini ortaya ko­yarlar. Bu zatlardan biri olan Ebû Şekûr es-Sâlimî, ilgili açıkla­malarında kimi zaman diğer kelâmcıların dikkat çekmediği enteresan tespitler yapar. Onun aktarımına göre Ehl-i sünnet, Hz. Ali henüz hayatta iken emirlik davasına kalkan Hz. Muâ­viye ve yanındaki ashabın hatalı; meşru halifeyle savaşması itibarıyla da âsi olduklarını savunmaktadır. Burada devreye giren müellif, onların “hatalı” şeklinde nitelendirilmelerini, müctehid olarak ictihadi bir meselede karar almaları, ancak bunu ictihad vakti olmayan bir zamanda ortaya koymaları ile açıklar. Zira ona göre Hz. Muâviye, Hz. Ali’den sonra hüâ- fet makamına geçmeye ehil bir kişidir. Şayet öncesinde Hz. Ali’nin hilâfeti olmasaydı, bir Kureyş mensubu olarak Hz. Muâviye’nin hilâfeti de sahih olacaktı. Hz. Peygamberin (sas), başa geçtiğinde halka yumuşak davranması yönünde Hz. Muâviye’ye yaptığı nasihat/emir de,<sup>257</sup>onun kalbinde hilâfete layık bir kişi olduğu inancını ortaya çıkarmıştır. Bu yüzden o, emir­lik iddiasında bulunmuştur, Sonuç itibarıyla Hz. Muâviye hilâ­fete layık olması boyutuyla ilgili tavrında doğruya ulaşmış, an­cak hilâfet ve biat Hz. Ali’nin üzerinde iken bu işe kalkışması nedeniyle hataya düşmüştür. Ondan daha faziletli ve hilâfete daha layık olan Hz. Ali zamanında imâmet ne kendisi ne de</p>
<p>Kureyş’in diğer fertleri için söz konusudur. Bu hak, diğerlerine ancak Hz. Ali sonrasında geçer.258 İşte müellife göre Hz. Muâ- viye, bunun vaktini tayin edemediği için hatalıdır.</p>
<p>Sâlimî’nin ilgili açıklamalarında Hz. Muâviye’nin de aslın­da imamete layık olduğuna dönük Özel vurgularda bulunma­sı dikkat çekicidir. Müellif her ne kadar, Hz. Muâviye’yi ilgili iddiası üzerinden hatalı bulsa da; itirazını iddianın kendisine değil, zamanına hasretmektedir. Bu bakış açısı, nihai planda diğer kelâmcılardan çok farklı bir yere oturmasa dahi, sözü edilen vurgular, başka kelâm âliminde bu denli yoğun değil­dir. Bu aktarım biçimi, Hz. Muâviye’ye dönük olası eleştirilere set çekme yahut azaltma amacına matuf olsa gerektir.</p>
<p>Sâlimî, konuyla ilgili açıklamalarını sürdürür. Artık Hz. Muâviye ve ordusuna neden bâgî denileceğini açıklar. İlgili âyette birbirleriyle savaşan iki mümin gruptan birisinin bâgî şeklinde anılmasını<sup>259</sup> söz konusu kanaatinin gerekçesi yapar. Hak üzere bulunmayan topluluk âsi şeklinde zikredildiğine göre Hz. Ali’nin karşısındaki bu grubun bâgî olacağını söyler. Yine diğer kelâmcılar gibi Hz. Ammâr’a dönük nebevî hadisi de bir başka delil olarak sunar. Buna bağlı olarak Hz. Peygam­berin (sas), onları bâgî şeklinde isimlendirdiğini vurgular. Bu­rada zikri geçen son âyette her iki grubun mümin şeklinde anılmasından hareketle, haksız olan tarafa kâfir veya fâsık denilemeyeceğinin de altını çizer. Hz. Peygamberin (sas), Hz. Hasan’ın iki mümin grubun arasını düzelteceği mealindeki hadisini de<sup>260</sup> yine âsi grubun kâfir ve fâsık olarak isimlen- dirilemeyeceğine delil yapar. Ancak bu hadisi aynı zamanda yine Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’den sonra hilâfet hakkı bulundu­ğuna kanıt olarak da kullanır. Bunu da Efendimizin (sas) iki grup (Hz. Muâviye-Hz. Haşan) arasında sulhun cevazım haber vermesi, bu sulhten sonra Hz. Muâviye’nin adil bir kişi pozis­yonuna geçmesi ile gerekçelendirir.<sup>261</sup></p>
<p>Sâlimî’nin mezkûr açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla ] Sıffîn Savaşı nedeniyle bâgî konumunda bulunan Hz. Muâvi­ye’nin bu durumdan kurtulması, Hz. Hasan’ın sahip olduğu hilâfet hakkını, ona devretmesiyle gerçekleşmiştir. Açıkçası kimi kelâmcıların, sahâbîlerin herhangi bir savaş nedeniyle adaletlerini yitirmedikleri yönünde yaptıkları açıklamalar dikkate alındığında Sâlimî’nin bu hilâfet hakkının devrine bağlı olarak Hz. Muâviye’nin adil bir kişi mevkiine geçtiği şek­lindeki izahı, farklı gibi duruyorsa da bunu mutlaka Hz. Muâ­viye’nin Sıffîn Savaşı ile adalet vasfını yitirdiği gibi bir anlama yormak gerekli değildir. Muhtemelen müellif, Hz. Muâviye’nin adil kişi konumuna geçmesi tabirini, öncesinde adil olmadı­ğı gibi bir manayı ihsas etmek için değil artık imâmetini sı­kıntılı hâle getiren bir vaziyetin kalmaması anlamını ortaya koymak için kullanmıştır. Nitekim onun, diğer kelâmcılardan daha güçlü bir şekilde Hz. Muâviye’yi tebcil etme gayretine <u>gir</u>mesi de bu hususu teyit etmektedir.</p>
<p>Sâlimî, Hz. Muâviye ve ordusunun neden bâgî olduğu hâl­de fâsık şeklinde tesmiye edilmediğine dair başka bir delil de getirir. İlkin burada bâgînin şehadetinin ittifakla makbul olduğuna atıf yapar. İkinci olarak bâgînin bir yoruma/tevile bağlı bir şekilde ilgili işe giriştiğine, nihai planda bu iddia­sında şüphe bulunsa da tevilinin baki olduğuna işaret eder. Onun söz konusu tevilinde hata olduğunu, ancak hatanın büyük günahlardan olmadığını, dolayısıyla kâfir yahut fâsık olarak anılmasına gerek bulunmadığını kaydeder. Müellif, Hz. Muâviye’nin yanına; Hz. Ali’nin karşısına çıkmış Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Hz. Âişe’yi de ekleyerek onlar hakkında ortak bir ifade de kullanır. Fıkıh bilgilerinden ve diyanetlerinden hareketle onlarda fışkı gerektirecek ve bunda ısrar edecek bir durum vehmedemeyeceklerini belirtir. Ayrıca bâgînin namaz, cuma, hac ve kaza görevi üstlenmelerinin cevazından yola çı­karak bu durumu, onlara fâsık denilemeyeceğine başka bir delil yapar.<sup>[262</sup>l</p>
<p>Sâlimî, Hz. Muâviye’nin tevbe edip etmediğine de temas eder. Onun Hz. Ali yaşarken tevbe etmese de Hz. Ali’nin onunla sulh ettiğinin unutulmaması gerektiğini hatırlatır. Buradan hareketle Hz. Muâviye’ye lanet etmenin caiz olma­yacağını vurgular. Bu hükmünü Hz. Ali’nin lanete müstahak olan kişiyle sulh yapamayacak olması ile gerekçelendirir.<sup>263 </sup>Sâlimî&#8217;nin Hz. Muâviye’ye lanet meselesini gündeme getir­mesinin nedeni, belli ki bunu yaptığını söylediği Şîa’ya red­diyedir. Nitekim o, ilgili kelâm eserinin ileriki bölümlerinde Şîa’ya nispet edip de bid‘at olarak nitelendirdiği görüşler ara­sında onların Hz. Ali’ye karşı isyan eden Hz. Muâviye, Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Hz. Âişe’ye laneti vâcip görmeleri mad­desini de saymaktadır.<sup>264</sup></p>
<p>Sâlimî’nin söz konusu yorumlarında dikkat çeken temel husus, Hz. Muâviye’nin bu işten ötürü nedamet getirmedi­ğini beyan etmesidir. Diğer kelâmcılar, Cemel Savaşı’nda Hz. Ali’nin karşısında yer alanların tevbe ettiklerini ısrarla vurgulayıp, Sıffîn Savaşı’nda genelde böyle bir tevbenin ger­çekleşip gerçekleşmediğine dönük açıklama getirmezlerken müellifin, bu ikinci olayla ilgili bir tevbenin bilinmediğini açık bir şekilde ortaya koyması kayda değer bir husustur. Ta­bii Sâlimî, ilgili hususu özel olarak zikrederken bunu asla Hz. Muâviye’ye dönük bir şaibe şeklinde sunmaz. Nitekim müellif, bu vurgusunu takiben Hz. Ali’nin onunla yaptığı sulha atıfta bulunarak, önce onun tevbesinin bilinmemesî- nin kendisini bir yergiye müstahak kılmayacağını ima eder, ardından ona lanet edilmeyeceğini doğrudan dile getirir. Do­layısıyla o da Hz. Muâviye’nin bir ta‘na konu edinilmeyeceği hususunda diğer kelâmcılara uymuş olur.</p>
<p>Sâlimî, konuyu başka bir bölümde yine Hz. Muâviye’ye getirdikten sonra, onun oğlu Yezîd’den farklı bir durumda ol­duğunu beyan sadedinde, kendisinin fişka düşmemiş, dindar bir insan olduğunu kaydeder. Bunu yine, Hz. Ali’nin onunla sulh yapması ile gerekçelendirir. Mütedeyyin olmasa, onunla sulh yapılmayacağım özellikle zikreder. Onun için ancak bağy durumundan bahsedilebileceğini, hak iddiasıyla ortaya çıktığını, Hz. Ali’den sonra insanlar arasında adaletli davrandığını, hem din hem de insanlara dönük muamelelerinde hak bir imam konumunda bulunduğunu ifade eder. Müellifin ilgili yorumlarından anlaşıldığına göre, Hz. Muâviye’nin temel ha­tası, hilâfet iddiasını Hz. Ali zamanında ortaya atmasıdır.<sup>265</sup></p>
<p>Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasında cereyan eden hadiselerin hükmü hakkında konuşan Ebü’l-Yüsr el-Pezdevî de genel anla­yışa uyar. Hz. Ali’nin yaşadığı müddetçe halife olduğunu, bu meyanda ilgili çekişmelerde Hz. Ali’nin hak, Hz. Muâviye’nin bâtıl/yanlış yol üzere bulunduğunu beyandan sonra yine he­men bu hükmüne şerh düşer. Burada Hz. Muâviye’nin yorum ehh/müteevvil-müctehid olduğunun hatırdan çıkarılmaması gerektiğine işaret eder. Kalkıştığı bu iş ile Hz. Muâviye’nin imandan çıkmadığı gibi, onunla hareket eden kişilerin de bu dairede kaldığını vurgular. Hz. Muâviye’nin davasında haksız <u>olma</u>sını ise kendisine Hz. Peygamberin (sas) “Seni âsi bir ka­vim öldürecek.” dediği Ammâr b. Yâsir’in, Hz. Muâviye ordusu tarafindan şehit edilmesi ile açıklar. Hz. Peygamber (sas), Hz. Muâviye’yi bâgî şeklinde anmışken, hem onun hem de Hz. Ali’nin aynı dönemde meşru halifeler olarak görülemeyeceği­ni söyler. Ashabın Hz. Ali’nin imâmeti üzerindeki icmamın da bu hükmü teyit ettiğini ilave eder.<sup>266</sup></p>
<p>Ebü’l-Muîn en-Nesefî de farklı eserlerinde konuyla ilgili yaklaşımını ortaya koyar, <em>Kitabü&#8217;t-temhîd</em> adlı eserinde Hz. Ali ile kimi sahâbîler arasında cereyan eden olayların izahına gi­rişmese de dolaylı olarak kimin haklı olduğunu ihsas eden bir ifade kullanır. Söz konusu hadiselerin imâmeti daha önceden sübut bulmuş Hz. Ali’nin hilâfetinin meşruiyetine halel getir­meyeceğini söyleri<sup>267</sup> <em>Tebsıratü’l-edille</em> isimli eserinde de yine <em>Hz.</em> Ali’nin neden haklı olduğunu açıklar. Burada yine onun imâmetinin sübut bulduğuna atıf yapan müellif, bu durum­da diğer insanlara düşenin, ona bağlanmak ve itaat etmek olduğunu belirtir. Bu noktada imamın, gereken uyarıları yap­tıktan sonra hâlen itaate yanaşmayan âsilerle savaşma hakkı bulunduğunu, bu meyanda onlarla harp etmesinde Hz. Ali’nin haklı olduğunu kaydeder.<sup>268</sup></p>
<p>Ebü’l-Muîn en-Nesefî yine bu mücadelede Hz. Ali’nin haklı olduğunu ifade ettiği bir yerde bunu; onun imam seçilmesi­nin meşruiyeti, ilim, cesaret ve İslâm’a girmede öncelik gibi hususlarda Hz. Muâviye’den üstün olması ile izah eder. Bu du­rumda Hz. Muâviye’nin ilgili davranışının hatalı olduğunun aşikâr olduğunu belirtir. Ancak ilgili davranış bir tevile/ictiha- da dayandığı için, onun fâsık addedilmeyeceğini kaydeder. Ne onun ne de Cemel Savaşı’nda bir ictihad farklılığına mebni Hz. Ali’nin karşısına çıkanların kâfir ve fâsık olmayacağını söyler. Nitekim Hz. Ali’nin onlar hakkında “Kardeşlerimiz bize isyan ettiler/bâgî oldular” şeklinde bir ifade kullandığını vurgular?<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[269]</sup></a></p>
<p>Ehl-i sünnet’in genel anlamda Hz. Ali ile savaşa kalkışan sahâbîlerin fısk değil, hata ile malul bulundukları yönünde yaptıkları vurguyu onların müctehid olmaları üzerinden açık­ladıkları hususunun bir örneğini de Ebû’l-Muîn en-Nesefî ser­gilemeye devam eder. Doğrudan bu meseleyle alakalı değilse de onunla bağlantılı şekilde Hz. Ömer’in kendisinden sonra seçilecek halifenin tespiti meyanında halife adayları arasın­da isimlerini zikrettiği Hz. Osman ile Hz. Ali’nin, bu noktada kendilerine yönelik bir soruya verdikleri cevaba dair Ebû’l- Muîn en-Nesefî’nin ictihadla bağlantılı getirdiği yorum dikkat çeker. Halife seçilirse Allah’ın kitabı, peygamberin sünneti, önceki iki halifenin yolu üzerine gidip gitmeyeceği sorulan Hz. Osman’ın buna olumlu cevap verirken; Hz. Ali’nin Kur’an ve sünnetten sonra kendi içtihadına göre hüküm vereceği şeklinde cevaplamasını yorumlayan Nesefî, onların ictihad anlayışındaki farklılığa işaret eder. Buna göre Hz. Ali, müctehidin, içtihadına teb&#8217;iyyetini vâcip görüp başka bir müctehidi taklit etmesine karşı çıkmaktadır. Hz. Osman ise bir müctehidin, kendisinden daha fakih, din yollarını ve kıyas vecihlerini daha iyi bilen bir müctehidi taklit etmesini ve kendi içtihadını terk ile ona uymasını caiz görmektedir.270 Ebü’l-Berekât en-Nesefî ile Bâbertî gibi diğer Mâtürîdî kelâmcılar da bu paylaşıma aynı hususu ispat için yer verirler.271 Teftâzânî ise bu olayı, sadece Hz. Ömer’in şehadeti sonrası halife seçim sürecinin bir parçası olarak aktarır. Ancak o da özellikle Hz. Osman’ın, bir müctehidin kıyas yollarını kendisinden daha iyi bilen başka bir müctehidi taklit etmesini caiz gördüğü yoru­munu eksik etmez.<sup>272</sup></p>
<p>Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin, halife seçilirse seleflerinin yo­lunu izleyeceğini, dolayısıyla bir yönüyle onları taklit edece­ğini söyleyen Hz. Osman’ın ilgili ifadelerini, ashabın müctehid olduğu yönündeki Ehl-i sünnet anlayışına uygun şekilde yorumlaması kayda değerdir. Bu izah biçiminden sahâbîlerin müctehid olduğu anlayışının Ehl-i sünnet için ne kadar önem­li olduğu hususu ortaya çıkmaktadır. Bu anlayış sahâbîler hakkında tazimkar ifade kullanılması, onların hatalı şekilde dâhil oldukları elim hadiselerde dahî değil küfre, fişka bile nispet edilmemeleri ve mümkün mertebe bu olaylarla ilgili konuşmaktan geri durulması şeklindeki telakkilerin de te­melini oluşturmaktadır. Bu yüzden ulema, sahabenin kendi içtihadından feragat edeceğini ihsas ettiği yerde dahi, bunu ictihad konusundaki ictihad farklılığına bağlama yoluna gitmiştir.</p>
<p>Sahâbîlerin fâsık addedilemeyeceği hususuyla bağlantılı enteresan bir açıklama daha yapan Nesefî, ilk aşamada Ebû Hanîfe’nin testideki nebizin haram kabul edilmesinin, onu içtiklerinde şüphe bulunmayan ashabın büyüklerinin fişka nispet edilmesi anlamına geleceği görüşünde bulunduğunu belirtir. Daha sonra konuyu ashap arasındaki mücadelelerle bağlantılı hâle getiren müellif, sahâbeyi fişka nispet etmenin bid’at ve kişiyi Ehl-i sünnet dairesinden çıkaracak bir düşünce olduğunu söyler. Böylece ashabı fâsık görmenin, kişiyi bıd‘at ehli kılacağını belirtmiş olur.273 Muhtemelen Ebû Hanîfe’nin bu tip hassasiyetlerinden olsa gerek Ebû Şekûr es-Sâlimî, bir grup fiıkahanın sahâbe hakkında İmam’dan daha güzel söz söyleyen kimse bulunmadığı yönünde kelâm ettikleri bilgisini paylaşır?274</p>
<p>Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Hz. Ali’ye muhalefet edenlere “bâgî” .enilip denilemeyeceği hususunda Ehl-i sünnet kelâmcılan- nın görüş ayrılıklarına da değinir. Buna göre onların bir kıs­mı, Hz. Muâviye’ye bu ismin kullanılamayacağını savunurlar. Bu fikirlerini de; içtihadında hata yapana verilecek isimler ara­sında bâgî gibi bir ismin bulunamayacağı ile açıklarlar. Ehl-i sünnetin diğer bir bölümü ise bu ismin kullanılabileceğini düşünürler. Bunu da Kur’an’da birbiriyle savaşan iki mümin grubun uzlaşısına dönük teşebbüslerden sonra karşısındakine saldıran için “bagy” ifadesi kullanılması ile açıklarlar. Ayrıca daha sonra Hz. Muâviye ordusu tarafından şehit edilecek olan Hz. Ammâr’a hitaben Hz. Peygamberin (sas) “Seni bâgî bir top­luluk katledecek.” şeklinde bir ifade kullanmasına atıf yapar­lar. Yine Hz. Ali’nin kendisiyle savaşan kimselerin eylemini “bagy” şeklinde anmasından istidlalde bulunurlar. Müellif bu paylaşımı yaptıktan sonra Ehl-i sünnet’in her iki grubunun da o muhalif tarafa fâsık denilemeyeceği hususunda fikir birliği­ne vardıklarını da ilave eder. Müellif nihayet, Hz. Muâviye için bâgî adının kullanılamayacağını savunanların; Hz. Peygam­berin (sas) Ammâr’a “seni bâgî bir topluluk katledecek” şek­linde yapılan istidlale karşı cevaplarını da aktarır. Bu manada onların buradaki &#8220;bâgî&#8221; ifadesinin “Hz. Osman’ın kanını talep edenler” anlamına geldiğini belirtip, bunun, Hz. Muâviye’ye bâgî denilebileceğine delil olarak kullanılmayacağını ima ek­tiklerini söyler.275</p>
<p>Ebû’l-Muîn en-Nesefînin kim olduğunu belirtmeden zik­retmiş olduğu Hz. Muâviye hakkında bâgî ifadesinin de kulla­nılmayacağı şeklindeki görüş, ashaba dönük tazimkar tavrın daha güçlü bir yansıması olsa gerektir. “Bağy” kelimesi ecvef fiilden geldiğinde onun fail kalıbının manası “isyankâr”; na­kıs fiilden geldiğinde onun fail formunun anlamı “isteyen”dir. îşte burada Hz. Muâviye ve ashabına âsi dahi denilmeyeceği görüşünü savunan kimseler bu ikinci kalıbı esas almaktadır­lar. Bu durumda kelime, tamamen vaziyeti bildirme kabilin­den bir anlam ifade etmekte ve herhangi bir yergi içermemiş olmaktadır. Ancak kelâmcıların genel eğilimine bakıldığında bu kelimenin daha çok âsi şeklinde anlaşıldığını belirtmek gerekir.</p>
<p>Nitekim Ali el-Kârî de Hz. Ali’nin karşısında duranlara âsi denilip denilemeyeceği hususunda Ehl-i sünnet’in iki farklı görüşe yöneldiğini beyan ettikten sonra, sahih olanın, onlar hakkında bâgî ifadesinin kullanılması olduğunu söyler. Bunu da Hz. Ammâr’a yöneltilmiş ilgili hitabın gereği olarak sunar. Hz. Muâviye’ye hatalı denilse de “fasık” denilemeyeceğini de ayrıca teyit eder.&#8217;<span style="font-size: 15px;">276</span></p>
<p>Mâtürîdî kelâmcı Ebû îshâk es-Saffar da Hz. Muâviye’nin de dâhil olduğu Hz. Ali’ye muhalefet edenler hakkında “hatalı” ifadesini kullanır, işin içerisinde yorum farklılığı olduğu bil­gisini teyit eder. Muhtemelen böyle bir yorum farklılığına bi­naen iki mümin grup arasında savaş olabileceğini (tasdikleme anlamında değil) telmih için iki mümin cemaat arasında savaş çıktığında onların aralarının düzeltilmesi içeriğindeki âyete<sup>277</sup>&#8216; atıf yapar. Yine Efendimiz’in (sas) “Ben Kur’an’ın inişi için nasılsavaştıysam, aranızda Kur’an’ın tevili için savaşacak olan da vardır*<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[278]</sup></a>’ hadisine işaret edip bundan Hz. Ali’nin maksut ol­duğunu söyler. Hz. Ali’nin ise “Ben, anlaşmayı bozan, haksız davranan ve dinden çıkanlar ile savaşmakla emrolundum”’<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[279]</sup></a>’ şeklinde bir ifade kullandığını belirten müellif, sonraki dö­nem kimi zevatın, haksız davranan ile Hz. Muâviye’nin mak­sut olduğu yönünde yorum yapsalar da ilgili üç niteliğin hep­sinden de Hâricîlerin maksut olduğu görüşünün daha doğru olduğunu zikreder. Bu noktada ashap hakkında kötü bir dil geliştirilemeyeceği esasını da ilgili hükmüne gerekçe yapar.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[280</sup></a></p>
<p>Diğer bir Mâtürîdî kelâmcı Haşan b. Ali el-Makdisî ise Saf- far’ın Hz. Ali’ye izafe ettiği sözü, ona hitaben yapılmış ne­bevi bir ifade olarak nakleder. Sonrasında müellif, ilave bir izah getirmeden, haksız davranan ifadesinden Hz. Muâviye ve ashabının murat edildiğini savunur. Peşi sıra Hz. Ali’nin ilgili kısas taleplerini uygulayamamasını ya âsilerin kalabalıklığından doğan sıkıntı ile buna imkân bulamaması yahut da fitnenin harlanmasından endişe duyması ile açıklar.<span style="font-size: 15px;">281</span></p>
<p>Mâtürîdî âlimlerden Muhammed b. Ebû Bekir er-Râzî de ashap arasındaki mücadeleler hakkında sükûtu tavsiye ettik­ten sonra tarafların durumunu ve hükmünü kısaca açıklar. Buna göre ilgili mücadele bir ictihad farklılığına mebni çık­mıştır. Bu noktada Hz. Muâviye’nin imâmet iddiası yoktur. Ancak bu durum onun huruç şeklinde yaptığı içtihadında hatalı olduğu gerçeğini değiştirmez. Hz. Ali sadece bu olayda değil, harbinden sulhuna yaptığı bütün işlerde doğru olan tarafı temsil etmektedir. Aksini iddia eden Hâricî bir anlayı­şı savunmuş olur.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[282]</sup></a>’ Aslında Hâricîlerin de Cemel ve Sıffîn savaşlarında Hz. Ali’yi haklı taraf olarak gördüğü dikkate alındığında müellifin ifadesini Hakem Olayı ile Nehrevân Savaşı’na yormak gerekir.</p>
<p>Habbâzî de Hz. Muâviye’nin tavrını ictihad farklılığına bağlayarak bundan hareketle onun hakkında kötü kelâm edilemeyeceğini vurgular.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[283]</sup></a>’ Yine bir diğer Hanefî âlim Ahmed el-Gaznevî de kelâm eserinde Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasın­daki hadiseleri» ictihad farklılığıyla izah eder. Hz. Ali’nin, Hz. Muâviye karşısında sergilediği savaş» sülh/hakem ve diğer il­gili davranışlarında haklı olduğunu teyit eder. Burada Hz. Ali hakkında kullanılan “kerremallâhu vechehû” niyaz ifadesini hem dua hem de ilgili işlemlerinde bir manada Allah’ın onun yüzünü ak çıkarması bağlamında kullanır. Bununla birlik­te her müctehidin, içtihadında (bir yönüyle) musîb olduğuna dair bir aktarım yapar. Hemen ardından tarafların içtihadın­daki hareket noktalarına işaretle Hz., Âli’nin; aşiretlerinin kalabalıklığı, kendi ordusu içerisinde yer almaları dolayısıyla daha ilk aşamada hilâfeti tehlikeye atacakları düşüncesiyle Hz. Osman’ın katillerine yönelik kısası erteleme kararı aldı­ğım ifade eder. Hz. Muâviye’nin ise; işledikleri korkunç ci­nayete karşın o katillerin cezasının ertelenmesinin, kişinin imâmetten azlini gerektirecek kadar yanlış bir tavır olduğu fikrini savunduğunu söyler. Müellif, hangisini tercih ettiğini belirtmeksizin, kimilerinin bu olayda sadece doğruya ulaşan bir kişi olduğu görüşüne gittiklerini de belirtir. Hz. Ali’nin hatası görülmediğinden burada zaruri olarak karşı tarafın yani Hz. Muâviye’nin hatalı olduğunun sübut bulduğunu kaydeder.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[284]</sup></a>!</p>
<p>Konuyla ilgili açıklamasında Ebü’l-Berekât en-Nesefî de Hz. Ali’nin Cemel ashabı ve Haricîlerle mücadelesinin yanı sıra Hz. Muâviye ashabı ile yaptığı savaşta da haklı tarafı tem­sil ettiğini vurgular, Bunu da Hz. Ali’nin imâmetinin sübut bulup, bunun diğerlerinin ona bağlanması ve yeniden ona itaati gerektirmesi üzerinden açıklar. Halifenin, karşısında­kiler! itaate çağırma ve onların yanlış görüşlerini açıklama ^kabinde halen bir itaat gerçekleşmezse onlarla savaşmasının meşru olacağını vurgular. Böylece konumuz açısından önemli olan kısmı ile Hz. Ali’yi ilgili hareketlerinde haklı, karşısında­kileri ise haksız göstermiş olur.<sup>285</sup></p>
<p>Öte yandan Ebü’l-Berekât konunun bir yerinde bir vesiley­le diğer kelâm kitaplarında pek rastlanmayan bir yorum da yapar ve savaşta haksız konumda bulunan Hz. Muâviye’nin de (Cemel Savaşı’nda Hz. Ali’nin karşısına geçenler gibi) duru­mundan pişmanlık duyduğunu ifade eder. Sonrasında ise diğer kelâmcılarda örneği görüldüğü üzere Hz. Muâviye’nin kendi yorumuna mebni bu savaşa giriştiğini, ancak onun bundan dolayı fasık durumuna düşmediğini belirtir.<sup>286</sup></p>
<p>Selefi Ebü’l-Muîn en-Nesefî gibi Ebü’l-Berekât en-Nesefî de Hz, Ali’nin karşısında yer alanların bâgî şeklinde isimlendiri­lip isimlendirilmeyeceği hususunda ihtilaf olduğunu belirtir. Bu isimlendirmeye karşı çıkanların bunu; içtihadında hataya düşenler hakkında böyle bir tesmiye yapılmayacağım gerek­çe gösterip, Hz. Muâviye’ye de bu ismin kullanılmayacağım ifade ettiklerini vurgular. Diğer grubun ise Ammâr b. Yâsir’e dönük kullanılan mezkûr hitap ile Hz. Ali’nin, muhaliflerim isyankâr şeklinde adlandırmasından hareket ettiklerini söy­ler. Ancak burada hangi görüşünü tercih ettiğini belirtmez.<sup>287</sup></p>
<p>Mâtürîdî kelâma Signâkî de konuyla ilgili farklı açıklama­lar getirir. Bunlardan birinde Hz. Osman’ın katilleri arasında bulunduğunu söylediği bazı isimlere yer verdikten sonra olu­şan fitne atmosferine dikkat çeker. Bu meyanda o katillerin de yer aldığı grubun (hilâfetin kendilerine verilmemesi hâlinde) Medine’yi istila edip halkı öldürme niyetinde bulunduklarını söyler. Ashabın bu fitne ortamında Hz. Ali’ye yaptıkları ima­met teklifini onun başlangıçta kabul etmediğini, sonrasında ümmetin ve hilâfet yurdunun korunması gerekliliği üzerin­den ikna edildiğini vurgular.<sup>288</sup></p>
<p>Siğnâkî, Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasındaki çekişmelerin, ilk zâtın imâmetinin sübut bulmasından sonra ortaya çıktı­ğından hareketle, bu mücadelelerde meşru halifeyi haklı gö­rür. Yine fazilet, ilim, cesaret, İslâm’a giriş zamanı ve diğer kimi özellikler noktasında Hz. Ali’nin Hz. Muâviye’ye üstün­lüğünün de bu çekişmelerde Hz. Muâviye’nin hatalı olduğu­nu açıkça gösterdiğini belirtir. İlgili tasarruflarını, ictihad ve tevile bağlı olarak gerçekleştirdiği için Hz. Muâviye’nin fâsık addedilemeyeceğini söyler. Yine iki tarafın komutası altında hareket eden diğer sahâbîlerin de bunu bir tevile bağlı olarak yaptıkları için ilgili davranışlarıyla kâfir veya fâsık olmaya­caklarını kaydeder. Nitekim Hz. Ali’nin de onları sadece bâgî ifadesiyle andığını, ayrıca Hz. Talha’nın oğluna da babası­nı kastederek her ikisinin (Hz. Ali ve Hz. Talha) “Biz, <em>onların kalplerindeki kini söküp attık. Artık onlar sedirler üzerinde, kardeşler olarak karşılıklı otururlar.<sup>289</sup></em> âyetinin kapsamı altına girdikleri yönünde kelâm ettiğini hatırlatır.<sup>290</sup></p>
<p>Siğnâkî, Hz. Ali’nin haklılığını Hz. Peygamber’den (sas) nakledilen kimi ifadeler üzerinden de teyit etmeye çalışır. Efendimiz’in (sas), Hz. Ali’ye kendisinin, ahdini bozan ve zul­me sapanlar tarafından öldürüleceğini söylediğini, yine hilâ­fetin otuz yıl süreceğini bildirdiğini, bu sürenin de Hz. Ali’nin şehadetiyle sona erdiğini kaydeder. Yine Hz. Peygamber’in (sas) bâgîler tarafından öldürüleceğini haber verdiği Ammâr b. Yâ- sir’in Hz. Ali’nin sancağı altında şehit edilmesinin de dördün­cü halifenin, ilgili olaylarda haklı tarafı temsil ettiğini göster­diğini vurgular.<sup>291</sup></p>
<p>Bâbertî de Tûsî’nin Şiî iddialar temelinde ortaya koydu­ğu görüşleri çürütürken konu ile ilgili fikrini bildirir. Müte- vatir şekilde gelen haberler imamların masum, diğerlerinin ise bu nitelikten uzak olduğu, ayrıca imamların kemal sıfat­larla muttasıf bulunduğu hususunu ortaya koyduğu için Hz.Ali ile savaşanların kâfir, ona muhalefet edenlerin fâsık ol­duğu yönündeki iddiayı reddeden müellifi ilkin bu tevatür iddialarının gerçeği yansıtmadığını söyler. Peşi sıra Hz. Ali ile savaşanlar, bu işe bir şüpheye mebni girdikleri için, bu­nun âsi grubun hatalı olması şeklinde değerlendirileceğini söyler. Böylece Hz. Muâviye ve onunla birlikte olan ashabın ictihad melekesine atıf yapmış, ancak onları aynı zamanda bâgî şeklinde anmış olur. Nitekim söz konusu hükmün di­ğer hulefâ-yı râşidîn ile savaşanlar için de geçerli olduğunu savunan müellif, bir içtihada mebni muhalefete geçen asha­bın fişka nispet edilmeyeceğini, zira ictihadi hatanın böylesi bir hükmü (fâsık) gerektirmeyeceğini belirtir. Ancak burada ictihadi yetkisi olmayan kişilerin ise ilgili isyanlarıyla fâsık olacaklarını kaydeder.<sup>292</sup></p>
<p>Mâtürîdî kelâmcılarından Haşan b. Ali el-Makdisî de Ebü’l- Muîn en-Nesefî’nin <em>Bahrü’l-kelâm</em> adlı eserin yaptığı şerhte konuyla ilgili bazı bilgiler verir. Fitne ortamında ölen Hz. Os­man’ın şehadeti öncesinde büyük kalabalığın toplandığını, Eşter en-Nehâî liderliğinde Kûfeliler, Abdurrahman b. Üdeys öncülüğünde Mısırlılar, ayrıca Süveydân b. Hamrân, Muham- med b. Ebû Bekir gibi isimlerin onun (evini) muhasara ettik­lerini belirtir.293</p>
<p>İbnü’l-Hümâm da genel kanı doğrultusunda fikir beyan eder. Hz. Muâviye’nin ilgili karşı duruşunun, imâmete Hz. Ali’den daha layık olduğu düşüncesinden kaynaklanmadığı­nı ifade ile bunun, Hz. Osman’ın katillerine kısas talebine dayandığını zikreder. Hz. Ali’nin aksi yöndeki içtihadının gerekçelerini açıkladıktan sonra muhtemelen onu böyle bir kanaate sevk ettiğini düşündüğü bir hadiseye yer verir. Fit­ne ortamının önüne geçmek için katillerin sonraki aşamada yakalanıp cezalandırılmasını savunan Hz. Ali’nin, Cemel gü­nünde, Hz. Osman’ın katillerinin ordudan çıkması yönünde yaptığı nidanın akabinde bunların bir kısmının ona isyan ve onu öldürmeye teşebbüs etmelerinin, ilgili düşüncesini güç­lendirdiğini belirtir.’<sup>294</sup></p>
<p>İbnü&#8217;l-Hümâm’ın meselenin izahında zikrettiği bir husus dikkate alındığında, Hz. Ali’nin bir aşamada Hz. Osman’ın katil zanlılarını tespit ve cezalandırma fikrine sıcak baktığı anlaşılmaktadır. Müellifin ifadeleri temel alındığında, Hz. Ali, belki de karşı cenahın derhal kısas yapılması taleplerini bir müddet sonra dikkate almış, bunun gereğini yerine getirmek için adım atmış, ancak bunun pek de uygulanabilir bir iş ol­madığını fiilen tecrübe etmiştir. Onun bu tavrının kendisinin neden hemen kısas uygulanmasına taraf olmadığını muha­liflerine daha yakından gösterme emeline matuf olması da mümkündür. Öte yandan İbnü’l-Hümâm burada her ne kadar Hz. Ali’yi sonradan âdeta görüş değiştirmiş şeklinde sunsa da halifenin, o bilindik kısası erteleme fikrine, bu teşebbüsten sonra ulaşmış olması da makul gözükmektedir.</p>
<p>İbnü’l-Hümâm’ın Hz. Ali’nin ilgili içtihadının gerekçesi meyanında zikrettiği hususun daha geniş bir açılımını, onun eserini şerh eden İbn Ebû Şerif yapar. Buna göre Hz. Osman’ın katline teşebbüs edenler Mısır ehlinden oluşan bir grup olup, onların sayısı farklı rivayetlere göre beş yüz, yedi yüz yahut bin kişiye varmaktadır. Yine bu topluluğa Küfe ve Basra’dan gelen gruplar da katılmıştır. Bu noktada, aşiretleriyle birlikte sayının on bine ulaştığı yönünde rivayetler de bulunmaktadır. İşte Hz. Ali’yi bu topluluğu karşı tarafa teslimden alıkoyan hu­sus tam olarak bu durumdur,’<sup>295</sup></p>
<p>İbnü’l-Hümâm, Hz. Ali’nin ilgili içtihadının muhtemel bir nedenine daha işaret eder. Bunu daha çok Hanefî-Mâtürîdî anlayış doğrultusunda ortaya koyar. Buna göre Hz. Ali, bel­ki de Hz. Osman’ın katillerini, kimi eylemlerinden hareket­le onun kanının helal olduğuna dair yaptıkları fasit bir tevil/ yorum üzerinden ilgili eyleme hataen ve cehaletle kalkışmış kişiler olarak görmüştür. Bu noktada bâgî, adil imama boyun eğdiğinde Ebû Hanîfe ve diğer kimi zevatın savunduğu bir yoruma göre, verdiği zarardan/itlaftan muaheze olunmaz. Müellif bu noktada alimlerin çoğunluğunun savunduğu di­ğer görüşün daha uygun olduğunu, bu meyanda ilgili ulema­nın, onları bâgî değil zalimler topluluğu olarak gördüğünü, bunu da onların şüphelerinin muteber olmaması, kuşkuları giderildiği hâlde bunda ısrar etmeleri ve kendince zan icat eden herkesin müctehid olmadığı üzerinden açıkladıklarını belirtir.<sup>296</sup> Müellif burada ulemanın çoğunluğu ile kimleri kastettiğini açıklamasa da söz konusu fikrin daha önce geç­tiği üzere Teftâzânî tarafından özellikle savunulduğu bilin­mektedir.</p>
<p>İbnü’l-Hümâm burada kendisinin katılmadığını belirtti­ği düşünceyi aktarırken Cemel ve Sıffîn savaşlarına iştirak eden sahâbîlerin müctehid oldukları, dolayısıyla farklı gö­rüşlere ulaşabilecekleri, bu doğrultuda onlara yönelik bir yergiye kalkışılmaması gerektiğine değil, Hz. Osman’ın katil zanlılarının ictihadi yetkinliği bulunmadığına atıf yapmak­tadır. Böylece müctehid olan tarafların ulaştıkları ilgili görü­şe iştirak edilsin yahut edilmesin, buna anlayışla yaklaşılma­sı lüzumundan farklı olarak sahâbî olmayan, dolayısıyla bir ictihad melekesi bulunmadan yanlış işlere kalkışan kişilere zalim ifadesinin kullanılabileceğini belirtmektedir.</p>
<p>İbnü’l-Hümâm, Hz. Muâviye’nin, Hz. Ali’nin vefatından sonraki durumunu da inceler. Öncelikle Ehl-î sünnet’in onun iktidarını hilâfet değil, saltanat olarak görme husu­sunda ittifak, ancak bunun meşruiyeti noktasında ihtilaf ettiklerini belirtir. Buna göre ulemanın bir kısmı, Hz. Muâ­viye’nin imam/halife olduğunu savunmuş, kimisi ise Hz. Peygamberin (sas), kendisinden sonra hilâfetin otuz yıl olup, sonrasında ısırıcı meliklik dönemine geçileceği muhteva­sındaki hadisinden yola çıkarak onu imam görmemiştir. Bu otuz yıl Hz. Ali’nin vefatı ile dolmuştur. Müellife göre Hz. Ali’nin öldürülmesinden sonra Hz. Muâviye’nin imamlığına  hükmedenlerin görüşünü; Hz. Hasan’ın, babasının vefatından kısa süre sonra imâmet hakkını Hz. Muâviye’ye devretmesini itibara aldıkları şeklinde düşünmek gerekir. Hz. Hasan’ın bu hakkını teslimden sonra dahi Hz. Muâviye’yi imam görmeyen­lerin düşüncesini ise; Hz. Hasan’ın bunu devretme mecburiye­tinde kalması, bu işlem olmasa savaş ve kan dökülmesi süre­cek iken kendisinin bu vaziyeti uygun görmediği için hakkını teslim ettiği şeklinde bir anlayış geliştirdiklerini var saymak gerekir.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[297]</sup></a></p>
<p>İbnü’l-Hümâm’ın Hz. Muâviye’nin imâmeti hakkında vur­guladığı hususlardan birinin somut bir örneğini Akhisârî ver­mektedir. O. meliklerin ilki ve en hayırlısı olarak nitelediği Hz. Muâviye’nin hak/meşru bir imam olduğunu beyandan sonra bunu, Hz. Hasan’ın imâmeti ona bırakması ile gerek- çelendirmektedir. Hz. Hasan’ın babasının ölümünden sonra Irak halkının kendisine biat ettiğini belirten müellif, bundan altı ay sonra kendi isteğiyle imâmet hakkından feragat edip bunu Hz. Muâviye’ye bıraktığını ve ona biat ettiğini zikreder.<sup>298</sup>Müellifin burada Hz. Muâviye’nin imâmetine halel gelmemesi adına özellikle biatin gönüllü şekilde gerçekleştiğini belirtme­si dikkat çekici, tam da Îbnü’l-Hümâm’ın işaret ettiği hususa uygun bir ifade tarzıdır.</p>
<p>Mâtürîdî kelâmcılarından Hayâli*nin konuyla ilgili oldukça kısa ifadesi ise sanki Hz. Muâviye’nin, Hz. Ali’yi, imâmet hu­susunda bu işe en layık kişi görmediği manası ihsas etmekte­dir. ilgili ifadelere göre ashap genel anlamda Hz. Ali’nin, (Hz. Osman’ın vefatından sonra) zamanının en faziletlisi olduğu hususunda ittifak etmişken, Hz. Muâviye, bu yaklaşıma mu­halefet ile kendi hilâfetini düşünmüştür. Ancak bunda hata etmiştir. Müellif, bu noktada Hz. Muâviye’nin, Hz. Ali’nin kar­şısına geçmesini, Hz. Osman’ın kanım talep etme şeklinde ak­tarmaz. Ancak onun böyle bir nakle başvurmaması elbette bu hususu reddettiği anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte vurgulandığı üzere müellifin ifadelerinden, Hz. Muâviye’nin en azından Hz. Ali’nin insanların en faziletlisi olduğu fikrine katılmadığı anlaşılmaktadır.299</p>
<p>Şayet burada Hayâlî’nin ifadeleri, Hz. Muâviye’nin hilâfet iddiasıyla ortaya çıktığı gibi bir anlam üzerinden algılanacak­sa bunu onun imâmet iddiasının zamanını tayin edememe şeklindeki bir hataya düştüğü üzerinden okumak gerekir. Mü­ellifin, Hz. Muâviye’nin sonraki süreç de dâhil olmak üzere bu makama hiçbir zaman layık/ehil olmadığı yönünde bir ifadesi bulunmadığına göre, onun yukarıdaki izahlarını, belirtildiği şekilde yorumlama önünde bir engel yoktur. Bu durum müel­lifin, diğer kelâmcıların pek de kullanmadığı bir ifade biçimi­ni seçtiğini belirtmeye engel değildir.</p>
<p>Bahâeddinzâde de ashap arasında çıkan savaşların bir kıs­mının ictihadi olduğunu beyan sonrasında muhtemelen bu duruma örnek olması için Sıffîn Savaşı’nın adını anar, işbu harbin, Hz. Muâviye ve ordusunun isyanıyla patlak verdiğini belirtir. Onun yanında sahâbenin büyüklerinden ve ilim eh­linden olan zevatın yanı sıra Amr b. Âs’ın da bulunduğunu kaydeder. Bu savaşın yanma Cemel ve Nehrevan Savaşlarını da ekleyen müellif, hepsinde Hz. Ali’nin haklı olduğunu vur­gular. Daha önce geçen ve Hz. Ali ile; anlaşmayı bozan, haksız davranan ve dinden çıkanların savaşacağı yönündeki hadis ile onun faziletine, ilim-amel üstünlüğüne ve yaptığı güzel işlere atıfla bu hükmünü ispatlamaya çalışır.<sup><a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[300]</a></sup>!</p>
<p>Taşköprizâde de kelâm eserinde konuyla ilgili fikirlerini beyan ederken Ehl-i sünnetin yaklaşımına ışık tutar. Buna göre Hz. Ali ile savaşan Hz. Muâviye ve ashabı bâgî konumun­da bulunmaktadır. Zira Hz. Ali, ondan daha faziletli ve imâ- mete daha layık bir kişi olarak zaten hilâfeti elinde tutmakta idi. Ayrıca Ammâr b. Yâsir’le ilgili nebevi haber de aynı duru­mu teyit etmektedir. Ancak ictihadi alanda ictihadlarına göre hareket ettikleri için bu muhaliflere fısk nispet edilemez.</p>
<p>Müellifin sonraki ifadelerine bakılacak olursa ilgili ictihaddaki hata, onun vaktinin yanlış seçilmesinden kaynaklanmaktadır. Zira Hz. Muâviye de Hz. Ali’den sonra bu işe ehildir. Çünkü o da Hz. Peygamber’in (sas), “Kureyş’ten olma” şeklinde tayin ettiği hilâfet şartını taşımaktadır. Ayrıca rivayetlere göre Hz. Peygamber (sas) bir keresinde ona “Ümmetin işini üzerine aldığında onlara yumuşak davran”<sup>301</sup>buyurmuştur. İşte mü­ellife göre tüm bunlar, Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’den sonraki dönemde imam olma makamında bulunduğunu gösterir.<sup>302</sup></p>
<p>Taşköprizâde, Hz. Muâviye ve yanındakilerin isyanlarına bağlı olarak bâgî olmalarını izah sadedinde, fısktan uzak ol­duklarım özellikle vurgular. Burada bağy ehlinin şehadetinin makbul olduğunu, hatalarının, din ve büyük günah sahasın­da değil, sadece ictihad makamında ortaya çıktığını vurgular. Yine Hz. Peygamber’in (sas), Hz. Kasana dönük olarak onun iki mümin grubun arasını düzelteceği şeklindeki hitabından hareketle onun Hz. Muâviye ile sulh ettikten sonra bu ikinci zâtın adil pozisyonuna geldiğini belirtir. Hz. Ali’nin de onunla sulh yapmasına antla, fâsık kimseyle sulha varılamayacağını beyan ederek, bundan yine Hz. Muâviye’nin fâsık olmadığı sonucunu çıkarır. Nihayet ona lanetin kabul edilemeyeceğini vurgular.*<sup>303</sup></p>
<p>Taşköprizâde’nin bu izahları, kendisinden ne kadar etki­lendiği bilinmez, Mâtürîdî kelâmcılarından Sâlimî’yi hatırlat­maktadır. Kullanılan deliller, ifade biçimi çok büyük ölçüde Sâlimî’ye benzemektedir. Belli ki Taşköprizâde de Hz. Muâvi­ye’nin, hilâfet iddiasındaki hatasını, zaman tayinindeki kusu­ru ile özdeşleştirmektedir. Buna bağlı olarak da onun özünde böyle bir makama layık olmadığı gibi bir iddianın ileri sürü­lemeyeceğini savunmaktadır. Anlaşıldığı kadarıyla bu düşün­cesini de Hz. Peygamber’in (sas) onun hakkında doğrudan ve Taşköprizade başka bir yerde Hz. Ali’nin, hemen kısas yo­luna gitmemesinin nedenini de izah eder ve pek çok kelâmcı gibi, bu hadiseye iştirak eden ayaktakımının fitne ortamını daha da alevlendirmesinden endişe ettiğini söyler. Yine bu­rada daha çok Mâtürîdî ulema tarafından dile getirilen ih­timale yer vererek Hz. Ali’nin, teslim olan âsilerin, önceki yaptıklarından dolayı muahezeye tâbi tutulmayacağı yönün­de içtihadının da bulunabileceğini söyler.<sup>304</sup> Onun burada zikrettiği ilk maddenin, kısasın ertelenmesi; İkincisinin ise kısasın terettüp etmemesi, belki de düşmesi meyanında ol­duğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Taşköprizâde bazı sahâbîlerin Hz. Ali’ye yardımcı olma­malarının, ona itaatten geri durma, diğer ifadesiyle isyan etme düşüncesiyle bir ilişkisi olmadığını, bunun tamamen fitne günlerinde uzlette kalmanın onlara daha iyi gelmesi ile bağlantılı bir hadise olduğunu söyler. Onların bu fitne ortamında kılıç yerine asâlarını tercih ettiklerini ima eder.<sup>305 </sup>Müellifin bu kişilerden kastının da daha önce isimleri anılan Sa‘d b. Ebû Vakkâs ve Abdullah b. Ömer gibi sahâbîler olduğu açıktır. Bu izahatı, hem onların ictihad neticesinde ulaştık­ları görüşe hem de halife ile aynı safta yer almamalarının, onun imametini ret yahut karşı safa geçme anlamına gelme­diğine işaret olarak okumak mümkündür.</p>
<p>Nihai olarak Taşköprizâde, Cemel, Nehrevân ve Sıffîn Sa­vaşlarının adlarım andıktan sonra Hz. Peygamber’in (sas), Hz. Ali ile savaşan kişileri, anlaşmayı bozan, dinden çıkan ve haksızlık yapanlar şeklinde nitelediğini belirtir, Böylece üç savaşı, yine aynı sırayla üç grupla eşleştirmiş olur. Ancak he­men ardından yine ilgili ihtiyatlı yaklaşımı hatırlatarak, Hz. Ali ile savaşan kimselerin haksız ve bâgî pozisyonunda olsalarda kâfir ve fâsik olmadıklarını beyan eder Müellif burada özel bir ayrım yapmasa da kâfir olmama vasfını, savaşan bütün muhalif kesime, fâsik olmama niteliğini, ashap dışındaki zevata! veriyor olmalıdır.<sup>306</sup>&#8216;</p>
<p>Ali el-Kârî ise sadece Hz. Muâviye bağlamında değilse de onu da işin içerisine katarak kullandığı bir ifadede ashabın Hz.  Osman zamanındaki fitne ve Hz. Ali dönemindeki olaylar öncesinde adil/güvenilir oldukları gibi, sonrasında da adil olduk­larını vurgular. Böylece ilgili niteliği haiz olan sahâbîlerin, işbu sıfatlarını hiçbir zaman kaybetmediklerini belirtmiş olur. Buna bağlı olarak fitne zamanındaki hadiseler üzerinden onları karalayıcı şekilde anmanın doğru olmadığını ihsas etmiş olur.<sup>307</sup></p>
<p>Öte yandan Ali el-Kârî de Hz. Ali’ye muhalefet edenlerin, bunu, kendilerinin imâmete daha layık olduğu düşüncesiyle yapmadıkları hususunu teyit eder. Yine muhaliflerinin ictihad hususunda hataya düştüklerinin altını çizer. Kim olduğunu be- lirtmeksizin bazılarının burada Hz. Ali’yi, Hz. Osman’ın şeha- detine meyletmekle bile suçladıklarını kaydeder. Nihai olarak muhaliflerinin ictihadlarındaki hatalarının onları dalalet veya fısk ile suçlama hakkını kimseye vermediğini ihsas eder.<sup>308</sup></p>
<p>Ali el-Kârî, diğer pek çok kelâmcı gibi Ammâr b. Yâsir hakkında kullanılan ifadeyi Hz. Ali’nin içtihadında doğruya ulaştığının kanıtı olarak kullanırken enteresan bir izahta da bulunur, (Muhtemelen Hz. Peygamberin (sas) Hz. Ammâr hak- kındaki ifadesiyle bağlantılı olarak) Hz. Muâviye ya da onun taraftarlarından birinin, Hz, Ammâr’ı savaşa sürüklemesinden hareketle bu sahâbînin asıl katilinin Hz. Ali olduğu yönündeki ifadesine halifenin verdiği cevabı aktarır. Buna göre Hz. Ali, ilgili ifadeyi duyunca ona, bu durumda Hz. Peygamberin (sas) de amcası Hz. Hamza’nın katili olduğu yönünde karşılık verir.<sup>309</sup></p>
<p>Ali el-Kârî’nin burada paylaştığı anekdot ilginçtir. Şayet rivayetin sıhhati hususunda bir sıkıntı yoksa muhtemelen sonraki süreç içerisinde Hz. Muâviye, kendisinin (içtihadında) haksızlığını ortaya koyan nebevî haberi duyunca bunun reddi yoluna gitmemiş, onu Hz. Ali’yi zor durumda bırakacak şekil­de tevil etmiştir. Hz. Peygamberin (sas) ilgili ifadesinin zahi­rinde bir sıkıntı, buna bağlı olarak bir tevil zarureti yok iken Hz. Muâviye’nin getirdiği açıklama âdeta Hz. Ali’ye bir cevap hakkı doğurmuştur. O da bu hakkını kullanırken ilgili bakış açısının doğru kabul edilmesi hâlinde Uhud Savaşı’nda şehit olan Hz. Hamza’yı savaş meydanına getiren kişi olması itiba­rıyla Efendimizin (sas) de zan altında kalacağını ima etmiştir. Böylece ikinci durumun yanlışlığını, ilk iddianın yanlışlığına delil yapmıştır.</p>
<p>Osmanlı âlimlerinden Kâfî el-Akhisârî de içerisine Hz. Muâviye’nin de dâhil olduğu ashap arasında yer alan Hz. Ali’ye muhalefet edenlerle ilgili fikrini ayni doğrultuda paylaşır. Bu muhalif olan ve Hz. Ali ile savaşan kişilerin, ilgili kararı ken­di ictihadlarına göre aldığını, müctehidin hatalı da olsa ilgili içtihadından ötürü muaheze edilemeyeceğini söyler. Burada kapsamı geniş tutarak ilave bir açıklama daha yapar ve dört halifeden hangisine muhasamat yapıldıysa, bunu yapan kişi­nin içtihadında yanlış olduğunun altını çizer.<sup>310</sup></p>
<p>Müellifin burada Hz. Ali’ye muhalefet edenleri işin içerisi­ne aldığı kesinse de bununla başka kimleri kastettiği meçhul­dür. Belli ki müellif, meseleyi temel bir ilke doğrultusunda ele almakta ve hulefâ-yı râşidînin hepsinin imametinin meşru ol­duğunu, ortada bunu yıkacak bir durum bulunmadığını, dola­yısıyla onlara karşı girişilecek/girişilmiş mücadelenin hükmü­nün aynı olacağını vurgulamaktadır. Burada ilgili paralelliği sadece halifelerin konumu açısından değil, onların karşısına geçecek/geçen kişilerin sahâbe olması üzerinden de kurmak gerekir. Nitekim Ali el-Kârî de bunu yapmaktadır..</p>
<p>Konuyla ilgili fikirlerini bildiren Şirvânî de Hz. Muâviye’nin Hz. Ali’ye muhalefetinin altında imâmet hususunda,  kendisinin ondan daha liyakatli olduğu gibi bir düşüncesinin yatmadığını, bunun Hz. Osman’ın varisleri olarak onun katillerinin kısas edilmesi talebinden kaynaklandığını ima eder. Buna karşı Hz. Ali’nin ise Hz. Osman’ın katillerinin, aşiretlerinin kalabalıklığı, ordunun içerisine karışmış olmaları ve güç sahibi bulunmalarından harekette, onlara ilgili ortam-da uygulanacak kısasın fitneyi körükleyeceği ve savaş ateşini tutuşturacağı endişesiyle kısası ertelemenin daha doğru olduğu görüşünde bulunduğunu kaydeder. Peşi sıra Hz. Muâviye’nin aksi yöndeki içtihadını daha açık hâle getiren müellif, onun ise katillerin işledikleri büyük cürme karşılık görmemelerinin, onları meşru halifeye karşı daha cüretkâr hâle getireceği endişesini taşıdığını ve ilgili cezaların İmam tarafından ihmal edilemeyeceği fikrini savunduğunu belir­tir?<sup>311</sup> İbnü’l-Hümâm da Hz. Ali’nin aldığı tavrın gerekçesini aynı şekilde aktarır.<sup>312</sup></p>
<p>Şirvânî’nin Hz. Muâviye adına zikretmiş olduğu bu işe ka­rışanları cezalandırmamanın onları şımartacağı şeklindeki görüş dikkat çekicidir. Aslında mesele sadece ceza vermekten ibaret olsa, muhtemelen ilgili içtihada dönük tepkiler daha olumlu olacak ve Hz. Muâviye’nin içtihadında hata yaptığı vurgusu daha alt bir sınıra çekilecektir. Ancak burada iste­nen cezanın kısas olması, bunun için ise kesin tespit yapmak gerekirken ortamın bu tür bir teftişe uygun olmaması, ilgili içtihadı nispeten daha sıkıntılı hâle getirmektedir. Burada meseleye iki farklı ictihaddan hangisinin daha doğru olduğu yönünde bakıldığında nihai planda Hz. Ali’nin ilgili kararının ortama daha uygun olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Şirvânî bu aşamada ulemanın Hz. Muâviye’nin hükmünü de ilgilendirir şekilde ortaya koyduğu görüşleri de aktarır. Buna göre aralarında Eş‘arîlerin (bir bölümünün de) yer aldı­ğı grup, (yetkinliği bulunup da) ictihad eden herkesi doğruya ulaşmış kabul eder. Zira içtihada medar olan alanda şer&#8217;î ma­nada bir kesinlik yoktur. Bu durumda Hz. Ali de Hz. Muâviye de (isabetli bir yolda olduğu için) içtihadında “musîb/doğru yolda” kabul edilir ve bundan dolayı bir ecre nail görülür. Di­ğer kesimde yer alan ulemaya göre, her hadisenin Allah için belirli bir hükmü vardır, ancak bunun delili, ulema katında zannîdir. İşte müctehid o hükme ulaştığında isabet, ulaşama­dığında ise hata etmiş kabul edilir. Meselenin kapalılığından ötürü müctehid, doğruya ulaşmakla mükellef değildir. Bu yüzden hata eden de mazur hatta mecurdur. Bundan anlaşıl­dığına göre ictihadında hata eden de doğruya ulaşan da olur, dolayısıyla doğruyu bulan sadece bir görüştür/ictihaddır.<sup>313</sup></p>
<p>Bu noktada ictihadla ilgili aktardıklarını Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasındaki meseleye uyarlayan Şirvânî, Hz. Ali’nin iç­tihadında doğruya ulaşmış olduğunda tereddüt etmeyeceğini vurgular. Bu hükmünü de Hz. Ali’nin sezgisinin kuvvetine, Hz. Peygamber’den (sas) istifadesinin çokluğuna, kelâm, fıkıh, tefsir, tasavvuf, sarf ve nahiv gibi hem usul hem de fürû alan­larda rehberliğine müracaat edilmesine, ilim ve tasavvuf silsi­lelerinin onda son bulmasına, alanında otorite olan insanlara yönelik aktardıklarına dayandırır.<sup>314</sup></p>
<p>Bu yorumuyla Şirvânî, böylesine geniş bir İlmî birikime sa­hip olan zâtın içtihadının diğer görüşe nispetle doğruya daha yakın durduğunu hatta doğruyu temsil ettiğini vurgulamış olur. Bu noktada müellifin Hz. Ali hakkında zikrettiği tavsif­lerin neredeyse tamamen onun İlmî kimliğini öne çıkaran nitelemeler olması dikkat çekicidir. Açıkçası bir kişinin karar alma mekanizması ile bilgisinin zenginliği arasında genel anlamda bir kesişmenin olması, müellifin Hz. Ali’nin ictihadında haklılığını savunurken neden onun İlmî birikimine bu denli yoğun bir atıfta bulunduğunu da açıklar bir mahiyet arz etmektedir. Elbette bu durumun aksini gösteren bazı örnekler bulmak mümkünse de bunlar, ilgili paralelliği yıkacak güçte olmayacaktır.</p>
<p>Mehmed el-İzmîrî de konunun izahında Hz. Ali’ye karşı girişilen isyanların kaynağının onun hilâfetinin meşruiyetine  dönük olmadığını, bunun tamamen ictihad farklılığı üzerine temerküz ettiğini belirtir. Nitekim Hz. Muâviye ve onunla bir­likte hareket edenlerin Hz. Ali’nin, zamanının en faziletli ve imâmete en layık kişisi olduğunu itiraf ettiklerini söyler. Hz. Muâviye’nin böyle bir işe kalkışmasının, Hz. Osman’ın katille­rine yönelik kısasın terk edildiği şüphesi üzerine mebni oldu­ğunu teyit eder.<sup>315</sup> İş, ictihadi bir hata kaynaklı olarak, imama teb&#8217;iyyetten ayrılma ve isyanın ötesine gitmediği için, ne Hz. Muâviye’ye ne de onun ashabına lanet edileceğini belirtir.<sup>316</sup></p>
<p>Mehmed el-İzmîrî, enteresan bir şekilde ashap hakkında sadece güzel konuşulacağını beyandan sonra, Hz. Ali ile mu­halifleri arasında çıkan savaşlarda sıklıkla atıf yapılan ashabın müctehid olduğu bilgisine dikkat çekip peşi sıra genel mahi­yette ictihaddaki isabet ve hata konusunu detaylıca ele alır. Burada konuyu ashap üzerinden incelemese de aslında onlar­la da bağlantı kurulabilecek açıklamalar getirir. Bu meyanda katilik bildirmeyen fürû alandaki bir ictihadda doğrunun bir olup olmadığı hususunda ihtilaf varsa da kelâmın temel mese­lelerinde (âlemin hâdisliği, peygamberler gönderildiği) ve yine katilik bildiren temel fürû konularda hak bir tane olduğu için isabet edenin de bir İtişi olduğunda ittifak edildiğini söyler. Kesinlik bildirmeyen fürû alanda, ictihaddan önce Allah’ın onda muayyen bir hükmü bulunmadığını savunan Eş‘ariy- ye’nin, her müctehidi musîb gördüğünü belirtir. Mâtürîdîlerin çoğunluğunun bu alanda Allah katında muayyen bir hüküm olduğu ve bunun için bir işaret bulunduğu fikrini savundukla­rını kaydeden Ancak bu aşamadan sonra Mâtürîdî âlimlerden bir kısmının, işin kapalılığı ve gizliliğinden ötürü, müctehi- din isabet gibi bir yükümlülüğü olmadığını, bu yüzden hataya düşenin mazur ve mecur olduğunu savunduğunu belirtir. Di­ğer bir kısım Mâtürîdî âlimin ise kişinin ictihadi alanda doğ­ruyu taleple mecur olacağı» ancak hata eder ve zannı galibinde başka bir hüküm öne çıkarsa onunla mükellef olup amel ede­ceği görüşünü benimsediklerini vurgular.317</p>
<p>İzmîrî’nin ilgili açıklamaları sahâbîlerin Sıffîn Savaşı gibi kendi aralarında giriştikleri mücadeleleri ile bağlantılı hâle getirildiğinde, bunlara kendi ictihadları doğrultusunda giren ashabın hatalı olanlarına verilecek hüküm, bir yönüyle aynı kalsa da diğer bir yönüyle değişecektir. İlgili savaşlar meyanın- da hem Eş‘arîler hem Mâtürîdîlerce içtihadında isabetli olan da hatalı davranan da bellidir. Ancak ilk grup, her müttehidi, ictihad melekesine sahip olup ictihadda bulunduğu için, bu yönüyle (ulaştığı görüşün hatalı olmasından bağımsız) musîb görmektedir. İkinci grup ise ictihadda hatalı olanı mecur gör­se de sırf ictihad yaptığı için bu yönüyle onu musîb olarak ad- landırmamaktadır. Bu yorumun genel geçer bir kaide olarak aktarılması belki tartışmaya açık ise de onun önemli ipuçları barındırdığını söylemek mümkündür.</p>
<p>Osmanlı âlimlerinden Muhammed et-Tokâdî de Hz. Ali’nin Hz. Muâviye ve Şam ehli hakkında kullandığı “Kardeşlerimiz bize isyan ettiler.” ifadesinden hareketle, içtihada bağlı olarak gerçekleşen işler hakkında dikkatli olmayı salık verir. Bura­da her iki tarafın da mecur olduğunu söyler. Hz. Muâviye ve onun durumunda olan kişilere lanet edilebileceği meyanında seleften aktarılan bir rivayet bulunmadığını, bu durumun da vurgulandığı üzere, hata etse dahi müttehidin günahkâr ol­maması ile izah edildiğini kaydeder.<sup>318</sup></p>
<p>Ûşî şârihlerinden Muhammed el-Antâkî de benzer vurgu­lar yapar, ardından halkı özel olarak ikaz eder. Başta Hz. Ali ve Hz. Muâviye olmak üzere ashap arasındaki çekişmelerin bir şüphe ve ictihad üzerine mebni olması itibarıyla tevil ve yo­rumlarının bulunduğunu, onlardan hiçbirinin bu çekişmeler nedeniyle adalet vasfını yitirmediklerini belirtir. Bu aşamada kimi kıssacıların vaazlarında güya ashabın değerini yücelt­mek amacıyla aktardıkları, ancak aslında onların yergisi ve değerlerinin düşmesi anlamına gelen hikâyelere aldanılma- ması gerektiğinin altını çizer. Bunlara karşı uyanık olunma­sını salık verir.<sup>319</sup></p>
<p>Müellifin ikaz yaptığı yere bakılacak olursa o, bununla herhalde bir ashabı yüceltirken diğerinin kadrini alçaltma an­lamına gelen bazı aktarımlara tepki gösteriyor olsa gerektir. Gerçekten de ilgili anlatılarda dikkatli davranılmadığında, kelâmcıların hassasiyetle üzerinde durdukları ashabın hiçbiri hakkında yergi içerikli konuşulmayacağı yönündeki ikazları devre dışı kalabilmektedir. Muhtemelen bu mücadeleler hak­kında sükûtun tavsiye edilmesinin temel gerekçesi de ilgili tehlikelere düşmekten sakındırmaktır. Tabii burada müellifin ilgili ikazının kendi yaşadığı döneme ait daha hususi bir ge­rekçesinin olması da elbette mümkündür.</p>
<p>Hızır Bey’in manzum akaid risâlesini şerh eden Muham­med el-Kazvînî de nispeten daha zengin bir izah biçimiyle ko­nuyu aydınlatır. Hz. Ali’nin zamanının en faziletli, hilâfete en layık kişisi olduğunu vurgulayan müellif, ona karşı sergilenen muhalefet tavrının, onun hilâfetine değil, ictihadi bir mese­ledeki tutumuna karşı olduğunu belirtir. Meselenin ictihadi bir yorum farklılığına dayandığım yeniden teyit eden müellif, burada hem Hz. Ali’ye isyan edilmesinin hem de onun hilâfe­tine dönük bir kalkışma olmamasının arasında bir zıtlık/tezat  olunmadığını kaydeder. Bu noktada ilgili isyanların sahâbî olanlar ile olmayanlar arasında farklı bir hüküm doğurma­sının temelinde, ashabın ictihadi yetkinliğinin olduğunu zikreder. Buna bağlı olarak ashabın içtihadında hata etse de bunun affolunacağını söyler. Vurguladığı hüsüsları sonrasında doğrudan Hz. Muâvîye’ye Uygulayan müellif, onun içtihadın­da hata ettiğini, ancak onun ashap arasında tefrika çıkardığı düşüncesiyle tevbe ettiği yönünde kimi aktarımların da bu­lunduğunu ekler.320</p>
<p>Cemel Savaşı’nda Hz. Ali’nin karşısında yer alanlardan farklı olarak Sıffîn Savaşı’nda bu muhalefeti sergileyen Hz. Muâviye’nin tevbe etmiş olduğuna dair çök fazla bir vurgu­nun olmadığı, en azından bunun azınlıkta kaldığı, düşünce­leri aktarılan kelâmcıların ifadelerinden anlaşılmaktadır. Bu noktada o azınlık içerisinde yer alan Kazvînî’nin söz konusu tevbeyi de ashap arasında ayrılık çıkarmaya hasretmesi dikkat çekicidir. Burada bir niyet okumasına girişmek doğru olmaz­sa da eğer ilgili aktarım sahihse tevbe sanki Hz. Ali’ye isyan edilmesine değil de sahâbîlerin farklı kutuplara ayrılmasına zemin hazırlanmasına karşı yapılıyor gibi anlaşılmaktadır. Ancak bu noktada tevbe edilen hususun bir gereği olarak sa­vaşa <u>katılm</u>aktan dolayı pişmanlık duyulmasının da kuvvetli bir ihtimal olduğu vurgulanmalıdır.</p>
<p>Konuyla ilgili yaklaşımını ortaya koyan Osmanlı âlimi Abdülbâkî Arif de ilgili kelam eserinde, Hz. Ali ile Hz. Muâ- viye’yi karşı karşıya getiren işin, mücerret bir tartışmadan ibaret olmayıp meselenin ictihad farklılığından kaynaklandı­ğım söyler. Hz. Ali’nin, Hz. Osman’ın katillerini karşı tarafa teslim etmenin, hilâfetin düzenine zarar vereceği endişesini taşıdığını ve bu yüzden hesaplaşmayı ileri bir tarihe atmayı düşündüğünü kaydeder, Burada Hz, Muâviye ise aksi bir görüş­te olduğu için işin savaş alanına taşındığını söyler. Bunlarda dünyevî emelin söz konusu olmadığını vurgular,<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[321</sup></a></p>
<p>Müellifin burada sahabenin ictihad yetkinliği ve buna bağ­lı olarak bir karar aldıkları şeklinde yaptığı vurgunun karşı­sına dünyevî emeli geçirmesi dikkat çekicidir. Belki de bunu ilgili iki durumu karşı karşıya getirme şeklinde değil de akla takılabilecek bir vehmi ortadan kaldırma amacı üzerinden de­ğerlendirmek daha doğrudur. Zira içtihadın girdiği yere dün­yevî emelin giremeyeceğini söylemek çok da gerçekçi değildir. Ancak bu noktada olaya dışarıdan bakan insanların bir niyet okumasına girişerek, alınan ilgili kararın bir menfaate dayan­dığını ileri sürmesi bir iddia olmanın ötesine geçmeyecektir. Aksi ihtimalin de bulunduğu bir yerde konuyu kötüye yormak suizan tehlikesi taşıdığı için tasvip edilebilir bir tavır olma­yacaktır: Üstelik işin içerisine naslar tarafından tebcil edilen ve yaşantılarıyla taşıdıkları ahlâkî erdeme ait çeşitli örnekler sergileyen sahâbenin girmesi bu suizan tehlikesinin boyutla­rım çok daha güçlü bir hâle getirmektedir. O hâlde sahâbe hakkında geliştirilecek düşünce ve sözlere dikkat edilmelidir. İşte kelâmcıların yaptıkları da bu konuda Müslümanları uyar­maktan ibarettir.</p>
<p>Osmanlı âlimi Uryânî Osman Efendi de ilgili hatasına rağ­men Hz. Muâviye’nin bunda mazur hatta mecur olduğunu söyler.<sup>322</sup>Ebü’l-Müntehâ ise Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasındaki çekişmeleri ictihad farklılıgna bağlamakla yetinir, ilave bir açıklama getirmezse de belli ki, bununla, en azından onlar­dan hiçbirine fâsık demlemeyeceğini ihsas eder.<sup>323</sup> Aynı ifade biçim ve tavrını Muhammed Ali b. Allan da sergiler. Ayrıca her birinin mecur olacağını belirtir.<sup>324</sup> Konuya dair açıkla­ma getiren Şeyhzâde ise Hz. Muâviye ve yanındakilerin Hz. Ali’ye biattan geri kaldıklarını söyler, Hz. Muâviye ve sonra­kilerin halife değil melik olduğunu kaydeder. İmam Şâfiî’den hulefâ-yı râşidînin beş kişi olduğu, beşincisinin de Ömer b. Abdülazîz olduğu yönünde bir rivayet bulunduğunu söyler. Kaynak olarak Demîrî’nin Fevdidini gösterir.i<sup>325</sup></p>
<p>Dâvûd-i Karsı ise bu konuda açıkçası zahiren birbiriyle çe­lişen iki ifade kullanır. Önce Hz. Muâviye’nin, Hz. Osman’dan sonra hilâfet iddiasında bulunmakla hata ettiğini söyler. Daha sonra Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasında çıkan harp ve çekiş­melerin, Hz. Ali’nin imâmet hakkına dönük bir tartışmadan değil, ikinci zâtın içtihadındaki hatasından kaynaklandığını ifade eder. Müellif, sanki ilk aşamada Hz. Muâviye’nin, Hz. Ali’ye muhalefetinin bir imâmet iddiası taşımazken sonrasın­da işin bu raddeye, yani hilâfet iddia etmeye geldiğini ihsas eder gibidir.326</p>
<p>Reyhâvî de aralarında Hz. Muâviye’nin de bulunduğu Hz. Ali’nin karşısına geçen herkesi kast ile ayrışmanın ictihad farklılığından kaynaklandığını teyit eder. Bununla Hz. Ali’nin imâmetinde şüphe oluşmadığını, muhaliflerinin, hilâfet iddi­asıyla ortaya çıkmadığını beyan etmeyi amaçlar.<sup>1327</sup></p>
<p>Reyhâvî aynı hususu, daha sonra da teyit eder. İlgili mü­cadelelerinin neticesinde (ictihad yetkinliğine) bağlı olarak onların mecur olduğunu kaydeder. Seleften kimsenin Hz. Muâviye ve onun durumunda olan sahâbîler hakkında gelişi­güzel şekilde konuşulabileceği yönünde kelâm etmediklerini dile getirir. Onlar için kullanılabilecek en ağır ifadenin bağy ve huruç yani isyan olduğunu vurgular. Ancak burada diğer kelâm eserlerinde pek görülmeyen bir şekilde bu isyanın fîsk olduğunu, günahın ise kişiyi dinden çıkarmayacağım kayde- der.<sup>328</sup> Fışkın kişiyi dinden çıkarmadığı bilgisi Ehl-i sünnet’te zaten ortak bir kabul ise de müctehid konumunda olan kişiler için bu kavramın kullanılması çok fazla rastlanılır bir durum değildir. O hâlde müellifin ilgili fısk tabiri, ashabın dışındaki kişilere dönük bir ifade olmalıdır.</p>
<p>Son dönem Osmanlı ilim ehlinden olduğu anlaşılan Abdul­lah Ferdî ise bir noktada genel eğilime aykırı, başka bir nok­tada uygun düşen bir açıklama getirir. Ashabın, zamanının imâmete en layık ve en faziletli kişisi olarak gördükleri Hz. Ali’ye biat ederek, onun hilâfetini tayin ettiklerini, ancak Hz.Muâviye’nin bu tavra muhalefet ile kendi reyi doğrultusun­da kendi adına hilâfet iddiasında bulunduğunu kaydeder. Bu şekilde önceki ulemadan farklı bir görüş ortaya atsa da son­rasında onlarla aynı fikir çerçevesinde, Hz. Muâviye’nin ilgili tavrında hata etse dahi bunda mazur hatta mecur olduğunu belirtir.329</p>
<p>İslâm tarihinde oldukça önemli bir sonuç silsilesi doğurma­sı itibarıyla hakkında pek çok kelâm edilen Sıffîn Savaşı’nın kelâm sahasını ilgilendiren neticeleri de olmuştur. Böylesi büyük kırılmalara neden olan ve bir kısım itikadî fırkaların doğmasına zemin hazırlayan bir hadisenin kimi inanç mese­leleriyle bağının olması gayet anlaşılabilir bir durumdur. Sıf- fîn Savaşı’nın bu çalışma itibarıyla önemli olan kısmını ise ona katılan ashabın hükmünü tayin ve verilen bu hükmün neye göre ve kime karşı belirlendiğini tespit aşaması teşkil etmektedir. Bir tarafta Müslümanların temel iki kaynağı olan Kur’an ve sünnette ashaba yönelik tebcil ifadeleri, diğer ta­rafta zahiren bu ifadeleri sıkıntıya sokar gibi gözüken bazı durumlar vardır. İşte Ehl-i sünnet kelâmcıları, hiçbir çelişki barındırmadığına ve ilki mutlak şekilde, İkincisi ise ilkinin bildirmesine bağlı olarak geleceği de bildiğine inandıkları iki kaynağın haberlerine zıt düşmeme endişesiyle konuyla ilgili açıklamalar getirmişlerdir. Bunun en önemli safhalarından biri ise Sıffîn Savaşı’nda ashabın kendileri için seçtikleri ko­numun izahı olmuştur.</p>
<p>İnanç meselelerinin, sosyal ve siyasî atmosferden bağım­sız bölümleri elbette var ise de bunların bir kısmının ileriki zaman ve zeminde baş gösteren sıkıntılar karşısında alınan tavır ve geliştirilen düşüncelerle de bağlantılı olduğu açıktır. Sıffîn Savaşı temel olarak Hâricîlik ve Şîa gibi mezheplerin teşekkülünde önemli bir paya sahip olmakla kalmamış, özel­likle mezkûr iki mezhebin daha çok bu savaştan hareketle sahâbîler hakkında itidalden uzak şekilde ortaya attıkları dü­şüncelerin tenkidi gibi bir tavır alınmasını da zaruri kılmıştır.</p>
<p>Bu doğrultuda Ehl-i sünnet kelâmcılan ashabı, naslara aykırı şekilde konumlandıran anlayışlara cevaplar vermişler ve bu noktada mesailerinin önemli bir kısmını Sıffîn Savaşı’nda sahâbîlerin bir zemme vesile kılınacak davranışlarının bulun­madığını izaha harcamışlardır.</p>
<p>Ehl-i sünnet kelâmcılan, ashabı bu savaşta tebrie ederken daha çok onların ictihad melekesine atıfta bulunduktan için bu husus önem arzetmektedir. Kelâm ehli, ashabın hepsini müctehid konumunda addetmek suretiyle Sıffîn Savaşı başta olmak üzere ilgili mücadelelerde zahiren beliren sıkıntıların üstesinden gelmeye çalışmışlardır. Kelâmcılar, ashabın mü­ctehid olduğu bilgisine sıklıkta atıf yapmalarına karşın, on­ların neden bu şekilde kabul edilmesi gerektiğine çok fazla değinmemişlerdir. Bu hususa değinen ilim ehli ise ilgili bilgi­ye, kelâmın meşruiyetini ashabın bu atanla iştigal etmemeleri üzerinden reddetmeye çalışan kimselere bir cevap mahiyetin­de temas etmişlerdir.</p>
<p>Muhtemelen kelâmcılar başka bir alanın konusu olarak de­ğerlendirdikleri için bu bahis üzerinde pek durmamışlardır. Ancak onların ashabı neden müctehid olarak kabul ettiklerini tahmin etmek çok da zor olmasa gerektir. Belli ki kelâmcılar, Kur’an’ın inişine şahitlik eden, Hz. Peygamber ile (sas) vakit geçirip onun aktardıklarım dinleyen, hareketlerini gözlemle­yen ve tepkilerini ölçen kimseler otan sahâbîlerin, dinin temel iki kaynağından, sonrakilere nasip olmayacak şekilde bilgi elde etmelerinden yola çıkmışlar ve ilgili atmosferde yaşayan bu insanları müctehid olarak görmüşlerdir. Ayrıca bir içtiha­da dayalı olmadan giriştikleri işler, ashabı kendi nefsine göre hareket eden kimseler konumuna getireceği, hâlbuki onların böylesi insanlar olmadıklarının çok güçlü kanıtlan bulundu­ğu için de kelâmcılar, onları dinî bilgileri doğrultusunda ha­reket edip buna göre konum alan müctehid kimseler olarak sunmuşlardır.</p>
<p>Kelâmcılar, başta Sıffîn Savaşı olmak üzere ilgili mücade- lelerde bireysel olarak bir sahâbî veya oldukça sınırlı sayıdaki sahâbî grubu üzerinden özel şekilde açıklama yapmanın zor­luğunun ya da konuya dair bütün bilgilere ulaşmanın imkân­sızlığının da etkisiyle, bütün sahâbîlere teşmil edilebilecek ictihad melekesini ön plana çıkarmışlardır. Aslında her insanın aldığı kararlarda, özellikle bu denli güçlü tesirler bırakacak hadiselerde, kendilerince tutunup yapıştıkları gerekçeler var ise de bunlara başka nefsani arzuların karışmasını engelle­meleri çok da kolay değildir. İşte bu noktada ashabı diğer in­sanların önüne geçiren husus, onların nefisleriyle mücadelede çok daha etkin olmalarıdır. Bu duruma Kur’an ve hadislerin de onları tebcil etmesi eklenince kelâmcılar nefsi, hevası, ik­bali için değil, dinde öğrendikleri üzerinden karar alan müctehid ashap portresi çizmişlerdir. Bu elbette hakikate aykırı bir tablo değil, onların gerçek yüzünü bilmeyen kişilere karşı gösterilen hakiki bir surettir. Sahâbîleri masum insanlar ko­numuna getirmeyen, onlardan ictihadlarında hatalı olanların durumunu tespit eden bu müctehid ashap tablosunu karala­manın ve onları sıradan bir Müslüman olarak göstermenin bir anlamı yoktur.</p>
<p>Öte yandan kelâmcılar, çizdikleri bu müctehid sahâbe portresinin semeresini hemen ilgili ifadelerine de yansıtmış­lar ve Sıffîn Savaşı’nda Hz. Ali’nin karşısında yer alan ashabın kâfir, fâsık, bid‘atçi durumuna geçmediklerini ısrarla vurgula­mışlardır. Bu vurguların altında özellikle Şia’nın tam da ilgili sebepten ötürü sahâbîlerin bir kısmını tekfir etme anlayışına bir cevap verme endişesinin yattığı açıktır. Bunda, sıklıkla vurgulandığı üzere Kur’an ve hadiste ashap hakkında zikre­dilen nitelemelere uygun bir tasvir ortaya koyma, belki daha doğru bir ifadeyle ilgili naslara muhalefet etmeme düşüncesi­nin de etkili olduğu muhakkaktır,</p>
<p>Kelâmcıların Hz. Ali’ye muhalefet noktasında birleşen Cemel ve Sıffîn savaşları ile onların sonuçları üzerinden açık­lama getirirlerken İkincisine daha yoğun bir şekilde temas etmeleri de dikkat çekmektedir. Bunu, İkincisinde hatalı ko­numda olanların tevbesinin çok net şekilde bilinmemesi ve buna bağlı olarak onda suizan makamına daha uygun bir at­mosferin bulunması üzerinden izah mümkündür. Ayrıca ilk savaştan sonra Hz. Ali’nin hilâfeti devam etmişken, İkincisi­nin neticesinde artık melikliğe evrilecek bir sürecin başlaması da bu kesafeti izah etmektedir. Her ne kadar bu iki savaşın işleniş yoğunluğu farklı olsa da kelâmcılar, son kertede aynı neticeye ulaşmışlar ve ashabın hiçbir şekilde bu savaşlar üze­rinden yergiye konu edinilemeyecekleri ve hepsinin müctehid oldukları hususunda fikir birliğine varmışlardır.</p>
<p>İbrahim Bayram &#8211; Ehl-i Sünnet Kelamında Sahabe,syf:293-368</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[161]</a> İbn Fûrek, <em>Makâlâtü’ş-Şeyh Ebil-Hasan el-Eş&#8217;ari,</em> 194.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[162]</a> İbn Fûrek, <em>Makâlâtü&#8217;ş-Şeyh Ebil-Hasan el-Eş&#8217;afl,</em> 195.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[164]</a> Nesefî, <em>Tebsıratü&#8217;l-edille,</em> 2/508-509.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[165]</a> en-Nisâ4/35.</p>
<p>{166] Saffâr, <em>Telhîsü&#8217;l-edille li-kavâidi’t-tevhîd,</em> 2/838-839.</p>
<p>(167], Ebü’l-Berekât en-Nesefî, <em>Şerhıı’l-&#8216;Umde,</em> 506.</p>
<p>{168] Ali el-Kârî, <em>Minehü’r-ravzi’l-ezher,</em> 200.</p>
<p>{169] Fahreddin er-Râzî, “Meâlimu usûli’d-din”, 686.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[170]</a> Teftâzânî, <em>Şerhu&#8217;l-Makâsıd,</em> 5/307.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[171]</a> İbrâhim el-Bikâî, <em>en-Nüket ve&#8217;l-fevâid,</em> 653.</p>
<p>172.Lekânî. <em>Umdetü’l-mürîd,</em> 2/1137.</p>
<p>173.Lekânî, <em>Umdetü&#8217;l-mürîd,</em> 2/1137.</p>
<p>174.Bu yöndeki bir ifade için bk. îbn Mâce “Fiten&#8221;, 10.</p>
<p>175.Buhârî, &#8220;Fiten”, 9; Müslim, &#8220;Fiten&#8221;, 10.</p>
<p>176.Teftâzânî, Şerhul-Makâsıd, 5/306.</p>
<p>177.Lekânî, <em>Umdetü’l-mürîd,</em> 2/1137.</p>
<p>178.Kestelî, <em>Hâşiyetü’l-Kestelî,</em> 180-181.</p>
<p>179.Eş‘arî, <em>el-İbâne, 260.</em></p>
<p>180.İbn Fûrek, <em>Makâlâtü’ş-Şeyh,</em> Eş&#8217;arî bir başka yerde Hz. Osman’ın katilleri dışında Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Hz. Hüseyin’in katillerini de kâfir değil, fasık olarak değerlendirir. Bk. İbn Fûrek, Makâlâtü’ş-Şeyh, 196.</p>
<p>181.İb Fûrek, <em>Makâlâtil&#8217;ş-Şeyh Ebi&#8217;l-Hasan el-Eş&#8217;afî,</em></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[182]</a> Bâkıllânî, <em>el-İnsâf,</em> 64,</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[183]</a> el-Mâide 5/119.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[184]</a> el-Feth 48/18.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[185]</a> Buhârî, “Ftisâm”, 13, 21; Müslim, “Akzıye”, 15</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[186]</a> Bâkıllânî, <em>el-İnsâf, 64.</em></p>
<p>187.Buhârî, “Fiten”, 20; “Sulh”, 9.</p>
<p>188.Hz, Peygamber’in, kendisinden sonra ashabının zellelerinin olacağı, ken­disiyle olan geçmişlerinden dolayı Allah’ın bunları onlara bağışlayacağı t içeriğindeki hadisi için bk. Ebü’l-Abbas Muhibbüddin Ahmed b. Abdullah Muhibbüddin et-Taberî, <em>er-Riyâzü’z-nazire fi menâkıbil-aşere,</em> 1/23.</p>
<p>189.el-Hicr 15/47.</p>
<p>190.Bâkıllânî, <em>el-İnsâf, 65.</em></p>
<p>191.Müslim, “Fiten”, 18.</p>
<p>[192. Abdülkâhir el-Bağdâdî, <em>Usûlü’d-dîn,</em> 290-291.</p>
<p>[193] Kuşeyrî, “el-Lüma‘ fi’l-itikâd”, 172.</p>
<p>[194] Îcî, <em>Cevâhiru&#8217;l-kelâm,</em> 54a.</p>
<p>[195] Cüveynî, <em>Luma&#8217;ü&#8217;l-edillefî kavâ’id-i ‘Akaidi Ehl-i Sünne vel-Cemaa,</em> 129.</p>
<p>[196] Gazzâlî, <em>el-İktisâdfi’l-i&#8217;tikâd,</em> 153.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"></a>[197] Cüveynî, <em>Kttabü’l-İrşâd,</em> 433.</p>
<p><span style="font-size: 15px;"><i>198.Mütevelli,el Gunye,187-188;Mütevelli,el Muğni,65; İbn Bezize, el-is&#8217;ad fi şerhilirşad,599.</i></span></p>
<p>[199] Âmidî, <em>Gâyetü&#8217;l-merâm,</em> 390.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"></a>[200] İbn Meymûn, <em>Şerhü’l-İrşâd,</em> 672.</p>
<p>[201] İbn Meymûn, <em>Şerhül-İrşâd,</em> 672.</p>
<p>[202] Mütevelli, <em>el-Ğunye,</em> 187-188; Mütevelli, <em>el-Muğnî,</em> 65.</p>
<p>[203] İbrahim el-Bikâî, <em>en-Nüket vel-fevâid,</em> 655.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[204]</a> el-Bakara 2/134.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[205]</a> Ebû Bekir Îbnü’l-Arabî, <em>el-Kitâbü’l-mütevassıtfi&#8217;l-itikâd,</em> 472-473.</p>
<p>206.Fahreddin er-Râzî, “Meâlimu usûli’d-din&#8221;, 686.</p>
<p>207.Seyfeddin el-Âmidî, <em>Ebkârul-efkârfî usûli&#8217;d-dîn,</em> 3/544.</p>
<p>208.İbn Bezîze, <em>el-îs‘âdfi şerhi&#8217;l-îrşâd,</em> 599-600.</p>
<p>209.Tâceddin es-Sübkî, <em>Usûlü’d-dîn,</em></p>
<p>210.Şihâbeddin Ahmed er-Remlî, <em>Tuhfetü&#8217;l&#8217;behiyye fi şerhi Alâdeti’l-hezeliyye,</em> 116b,</p>
<p>|211) Şemseddin eHsfahâni. Test&amp;dül-hzvâid <em>fi şerhi Tecrûh&#8217;l-akâid,</em> 2/1163-1164.</p>
<p><strong>|212| Ali Kuşçu.-eş-şerhul cedid ale&#8217;t tecrid </strong>335a.</p>
<p>213.Teftâzânî, <em>Şerhu&#8217;l-Akâidi&#8217;n-Nesefiyye,</em> 96,102-103.</p>
<p>214.Ebû Abdullah Muhammed el-Bekkî et-hınûsî, Tahrini’l-metdltb limâ tedammenet- <em>hu akidetü Ibni&#8217;l-Hâcib,</em></p>
<p>215.Teftâzânî, <em>Tehzibü&#8217;l-mantık ve’l-kelâm,</em> 127,</p>
<p>216.Teftâzânî, <em>Şerhu’l-Makâsıd,</em> 5/305&#8217;306.</p>
<p>217.Abdullah el-Yezdî, <em>Şerhu Tehzîbi’l-mantık ve’l-kelâm,</em></p>
<p>218.Teftâzânî, <em>Tehzîbü&#8217;l-mantık ve’l-kelâm,</em></p>
<p>|219] Teftâzânî, <em>Şerhü’l-Makâsıd,</em> 5/255.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[220]</a> Teftâzânî, <em>Şerhu’l-Makâsıd,</em> 5/308.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[221]</a> Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 8; Tirmizî, “Fiten”, 48.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[222]</a> Teftâzânî, <em>Şerhü’l-Makâsıd,</em> 5/238-239,</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[223]</a> Heysemî, <em>Mecmau&#8217;z-zevâid,</em> 15/179, hadis no 12087,</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"></a>1224] Teftâzânî, <em>Şerhu&#8217;l-Makâsıd,</em> 5/289.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[225]</a> Teftâzânî, <em>Şerhu&#8217;l-Makâsıd,</em> 5/307-308.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"></a>[226] Teftâzânî, <em>Şerhu&#8217;l-Makâsıd,</em> 5/308.</p>
<p>[227] Teftâzânî, <em>Şerhul-Makâsıd,</em> 5/308-309.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[228</a> Teftâzânî, <em>Şerhu&#8217;l-Makâstd,</em> 5/309.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">229]</a> Teftâzânî, <em>Şerhu’l-Makâstd,</em> 5/309.</p>
<p>230.Cürcânî, <em>Şerhu&#8217;l-Mevâkıf, 3/644.</em></p>
<p>231.Muhammed es-Senûsî, <em>Şerhü&#8217;l-Akîdetirkübrâ,</em> 51-52.</p>
<p>232.Muhammed es-Senûsî, <em>Şerhü’l-Akîdetil kübra,52,</em></p>
<p>233.Muhammedifs-Senûsî, el-Akîdetü&#8217;l-vustâ ve <em>şerhuhâ,</em> 55-56.</p>
<p>234.İbn Ebû Şerîf, <em>el-Müsâmere, 266.</em></p>
<p>235.İbn Ebû Şerîf, <em>el-Ferâ’idfî halli Şerhi’l-&#8216;akâid,</em></p>
<p>236.Şa&#8217;rânî, <em>el-Yevâlât ve’l-cevâhir,</em> 444-445.</p>
<p>237.Taberânî, <em>el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-kebîr,</em> 12/142, hadis no 12709.</p>
<p>238.Abdülmecîd-i Sivâsî, <em>Dürer-i akâid,</em> 64a-64b.</p>
<p>239.Ebû İshâk İsâmüddin el-İsferâyînî, <em>Haşiye ala Şerhil-Akâid lil-Fâzıl el-îsâm,</em></p>
<p>240.İsferâyînî, <em>Haşiye ala Şerhi’l-Akâid,</em></p>
<p>241.Abdullah el-İsfahânî, <em>Nûru&#8217;l-akâid,</em> 41b-42a,</p>
<p>242.İbrahim el-Bikâî, <em>en-Nüket vel-fevâid,</em></p>
<p>243.Zekeriyyâ el-Ensârî, FethuTilâhi&#8217;l-mdrid, 44a.</p>
<p>244.Nûreddin el-Yûsî, Havâşi’l-Yûsî <em>alâ şerh-i kübrâ</em> es-Senûsî, 3/478.</p>
<p>245.Nûreddin el-YÛsî, <em>Havâşi’l-YÛsî ala şerh-i kübrâ es-Senûsî,</em> 3/478-479</p>
<p>[246] İbn Kâvân, <em>Şerhül-Akâidi’l-Adudiyye,</em></p>
<p>247.Abdullah el-Yezdî, <em>Şerhu Tehzibi&#8217;l-mantık ve&#8217;l^kelâm,</em></p>
<p>248.Lekânî, <em>Umdetül-mürîd,</em> 2/1130,</p>
<p>249.Lekânî, <em>Umdetü&#8217;l-mürid,</em> 2/1128.&#8217;</p>
<p>250.Lekânî, <em>Umdetül-münd,</em> 2/1129.</p>
<p>251.Lekânî, <em>Umdetü&#8217;l-mürid,</em> 2/1129.</p>
<p>252.Lekânî, <em>Umdetü’l-rnürîd,</em> 2/1136-1137.</p>
<p>253.Lekânî, <em>Umdetü&#8217;l-mürid,</em> 2/1137.</p>
<p>254.İbn Kâdî Aclûn, <em>BedVu&#8217;l-me&#8217;ânîfî Şerh-i Alâdeti’ş-Şeybâm,</em></p>
<p>255.Bâcûrî, <em>Şerhu Cevhereti’t-tevhîd,</em></p>
<p>256.[Yûnus eş-Şeybânî], <em>Akîdeti-ş-Şeybânî</em></p>
<p>257.Bu-ifade Ahmed b. Hanbel’in Müsnedi’nde “Ey Muâviye işi/emri üzerine aldı­ğında Allah’tan kork ve adil ol&#8221; şeklinde geçmektedir. Bunda da sonuç itiba­rıyla Hz. Muâviye’nin idareci olacağına yönelik bir işaret vardır. Bk. Ahmed b. Hanbel, <em>Müsnedü&#8217;l-İmâm Ahmed b. Hanbel,</em> 28/129, hadis no 16933.</p>
<p>258.Sâlimî, <em>Temhîd,</em></p>
<p>259.el-Hucurât 49/18.</p>
<p>260.Buhârî, “Sulh”, 9; “Menâkıb”, 25.</p>
<p>261Sâlimî, <em>Temhîd,</em> 182-183.</p>
<p>262.Sâlimî, Temhîd, 183.</p>
<p>263.Sâlimî, <em>Temhîd,</em></p>
<p>264.Sâlimî, <em>Temhîd, 197.</em></p>
<p>265.Sâlimî, <em>Temhîd,184</em></p>
<p>266.Pezdevî, <em>Usûlü’d-dîn,203</em></p>
<p>267.Nesefî, <em>Kitabü’t-temhîd, 406,</em></p>
<p>[268] Nesefî, <em>Tebsıratül-edille,</em> 2/498.</p>
<p>[269] Hz. Ali’nin, Hz. Talha’nın oğluna da “Ben ve baban ‘Biz, onların <em>kalplerindeki kini söküp attık. Artık onlar sedirler üzerinde, kardeşler olarak</em> karşılıklı otururlar.’ (el- Hicr 15/47) âyetinin ehliyiz/altma girmekteyiz.&#8221; şeklinde bir ifade kullandığını belirtir. Nesefî, Tebsıratül-edille, 2/504-505.</p>
<p>[270] Nesefî, <em>Tebsıratül-edille,</em> 2/485.</p>
<p>[271] Ebü’l-Berekât en-Nesefî, <em>Şçrhu’l-Vmde,</em> 499-500; Bâbertî, <em>Şerhu’t-tecrid,</em> 153b.</p>
<p>272] Teftâzânî, <em>Şerhu&#8217;l-Makâsıd,</em> 5/288.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[273]</a> Nesefî, <em>Tebsıratü&#8217;l-e dille,</em> 2/511.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[274]</a> Sâlimî, <em>Temhîd,</em> 179.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[275]</a> el-Hııcurât 49/9.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[276]</a> Altel-Kârî, <em>Minehü&#8217;r-ravzi&#8217;l-ezher,</em> 200.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[277]</a> el-Hucurât 49/9.</p>
<p>[278] Heysemî, <em>Mecmau’z-zevâid,</em> 18/3)2, hadis no 14763.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a>[279] Heysemî, <em>Mecmau’z-zevâid,</em> 15/179, hadis no 12087.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a>[280] Saflar, <em>Telhîsü&#8217;l-ediUe li-kavâidi’t-tevhîd,</em> 2/835-837.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a>[281] Haşan b. Ebû Bekir el-Makdisî, <em>Gâyetü’l-merâm, &#8216;Tl&amp;m.</em></p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a>[282] Muhammed b. Ebû Bekir er-Râzî, Şerhu <em>Bed’iûmâlî,</em> 296-297.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a>[283] Habbâzî, <em>el-Hâdîfî usulid&#8217;d-dîn,</em> 297.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a>[284] Ahmed el-Gaznevî, <em>Usûlü’d-dîn,</em> 292-295.</p>
<p>285.Ebü’l-Berekât en-Nesefî, <em>Şerhu&#8217;l-&#8216;Umde,</em> 502-503.</p>
<p>286.Ebü’l-Berekât en-Nesefî, <em>Şerhu’l-&#8216;Umde, 504.</em></p>
<p>287.Ebü’l-Berekât en-Nesefî, <em>Şerhu’l-‘Umde,</em> 504-505.</p>
<p>288.Signâkî, “et-Tesdîd fî şerhi’t-temhîd”, 955-956.</p>
<p>289.el-Hicr 15/47.</p>
<p>|290] Siğnâkî. “et-Tesdîd fi şerhi&#8217;t-temhîd”, 958/959.</p>
<p>(291) Siğnâkî, “et-Tesdîd fî şerhi’t-temhîd”, 959.</p>
<p>[292 Bâbertî, <em>Şerhü’t-Tecrîd,</em> 156b.</p>
<p>293.Haşan b. Ebû Bekir el-Makdisî, <em>Gâyetü’l-merâm fi şerhi Bahrilkelâm, 773.</em></p>
<p>294.İbnü’l-Hümâm, <em>el-Müsâyere,266</em></p>
<p>295.İbn Ebû Şerif, <em>el-Müsâmere,</em> 266-267.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[296]</a> İbnü’l-Hümâm, <em>el-Müsâyere, 267.</em></p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a>|297| İbnûTHumâm <em>d-Mûsâyere.</em> 268-269.</p>
<p>|298) Akhisârî. Nürul-yakm jî <em>usüh’d-dm,</em> 61b.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[299]</a> Hayâli. ŞerPıu’l-AİIâmeti <em>el-Hayâlî ale&#8217;n-Nûniyye,</em> 392.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[300]</a> İbn Bahâüddin, <em>el-Kavlul-fasl,</em> 305.</p>
<p>(301] Bu iride Ahmed b. Hanbel&#8217;in Mûsned’inde “Ey Muâviye işi/emri üzerine aldı­ğında Allah’tan kork ve adil ol’ şeklinde geçmektedir. Bk. Ahmed b. Hanbel, i <em>Mûsnedû&#8217;l-İmâm Ahmed b. Hanbek</em> 28/129. hadis no 16933.</p>
<p>|3O2 ] Taşköprizâde Ahmed Efendi. “el-Meâlim fi ümi’l-kelâm”, 419.</p>
<p>]303| Taşköprizâde Ahmed Efendi. ’el-Meâlım fi ümi’l-kelâm*. 419. dolaylı şekilde kullandığı ifadeleri, Hz. Ali’nin onunla ilgili muamelesi ve Ehl-i sünnet katında genel anlamda kabul gö­ren halifenin Kureyşli olma şartını taşıması ile temellendir- mektedir</p>
<p>[304] Taşköprizâde Ahmed Efendi, “el-Meâlim fî ilmi’l-kelâm”, 423*</p>
<p>[305] Taşköprizâde Ahmed Efendi, “el-Meâlim fî ilmi’l-kelâm”, 423.</p>
<p>306.Taşköprizâde Ahmed Efendi, “el-Meâlim fî ilmi’l-kelâm”, 423.</p>
<p>307.Ali el-kârî, Minehü&#8217;r-ravzi&#8217;l-ezher, 209.</p>
<p>308.Ali el-Kârî, <em>Minehü’r-ravzl&#8217;l-ezher,</em> 192-193.</p>
<p>309.Ali el-Kârî, <em>Minehü&#8217;r-ravzi&#8217;l-ezher,</em></p>
<p>310.Akhisârî, <em>Nûru&#8217;l-yalârıfiusûli’d-dm,</em> 60a</p>
<p>311.Şirvânî, <em>Şerhu kavâidi&#8217;l-akâid,</em> 228-229. Hz. Muâviye’nin imâmet hususunda kendisini Hz. Ali’den daha üstün gördüğü için onun karşısına çıkmadığı düşüncesiyle bağlantı kurulabilecek bir paylaşıma Ali el-Kârî yer verir. Bu doğrultuda Hz. Ali’nin mi yoksa Hz. Muâviye’nin mi daha faziletli olduğu sorusuna muhatap kalan Ebû’t-Tufeyl’in buna; “Muâviye, Ali ile eşit olma­ya razı olmaz da ondan daha fazüetli olmaya mı tamah eder.” şeklinde bir karşılık verdiğini kaydeder. Bk. Ali el-Kârî, Şerhul-Emâlî (İstanbul: Matbaa-i Âlem, 1319), 25.</p>
<p>312.İbnü’l-Hümâm, <em>el-Müsâyere, 266.</em></p>
<p>313.Şirvânî, <em>Şerhu kavâidi&#8217;l-akâid,</em></p>
<p>314.Şirvânî, Şerhu <em>kavâidi&#8217;l-akâid,</em></p>
<p>315.Mehmed el-İzmîrî, <em>ez-Zübdefî ilmi&#8217;l-kelâm,</em> 164b-165a.</p>
<p>316Mehmed el-İzmîrî, <em>ez-Zübdefi ilmi&#8217;l-kelâm,165</em></p>
<p>317 Mehmed el-İzmirî, <em>ez-Zübde fi ılmil kelâm,</em> 166a-166b</p>
<p>318] Muhammed et-Tokâdî, <em>Şerhü’l-emâlî,</em> 43a-43b.</p>
<p>(319) .Muhammed el-Antâkî, Şerhli <em>bed’i’l-emâlî,</em> 70b.</p>
<p>[320] Muhammed el-Kazvînî, Şerhu’I-kasîdeti&#8217;n-nûniyye, 38b-39a.</p>
<p>[321] Abdülbâkî Arif Efendi, Menâhicü&#8217;l-Uşûli’d-Dmij^e, 79b.</p>
<p>322.Uryanî Osman Efendi, <em>Şerhü&#8217;l-Kasîdeti&#8217;n-nûniyye,</em></p>
<p>323.Ebü’l-Müntehâ, “Şerhü’l-Fıkhi’l-ekber”, 70.</p>
<p>324.Muhammed Ali es-Sıddîkî, <em>Şerhü’l-Fıkhi’l-ekber,</em></p>
<p>325.Şeyhzâde Abdürrahîm el-Amâsî, <em>Şerhu Akâidi’t-Tahâvî,</em> 76a-76b.</p>
<p>326.Dâvûd-i Karsı, <em>Şerhü’l-Kasîdeti’n-nûniyye,</em> 130,</p>
<p>[327] Reyhâvî, <em>Nuhbetü’l-leâlî,82</em></p>
<p>[328] Reyhâvî, <em>Nuhbetü’l-leâlî,</em> 87-88.</p>
<p>[329] Abdullah Ferdî, <em>Şerhül-Kasîdeti&#8217;n-nûniyye,</em> 73a-73b</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"></a></p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"></a></p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a></p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a></p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siffin-savasi-hakem-olayi-ve-hakemlerin-durumu/">Sıffîn Savaşı  -Hakem Olayı ve Hakemlerin Durumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siffin-savasi-hakem-olayi-ve-hakemlerin-durumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)&#8217; a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:3</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum3/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum3/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Dec 2024 06:22:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Kızıldaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Süfyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Aişe ve Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Hz.Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Hz.Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Vali Eşter]]></category>
		<category><![CDATA[Muaviye ve sahabelik]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27539</guid>

					<description><![CDATA[<p>İtham: Ziyad bin Ebihi&#8217;yi kendi nesebine katmış olması Babasının tam olarak kim olduğu belli olmayan Ziyad&#8217; a, Ziyad b. Ebihi yani babasının oğlu denmekte idi. Muaviye (radıyallahu anh) onu kendi soyuna katmış ve ismini Ziyad b. Ehi Süfyan olarak koymuştur. Ziyad b. Ebihi, Müminlerin Emiri Ali (radıyallah u anh)&#8217;ın Horasan valisi olarak görev yapıyordu ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum3/">Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)’ a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:3</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İtham:</strong> Ziyad bin Ebihi&#8217;yi kendi nesebine katmış olması Babasının tam olarak kim olduğu belli olmayan Ziyad&#8217; a, Ziyad b. Ebihi yani babasının oğlu denmekte idi. Muaviye (radıyallahu anh) onu kendi soyuna katmış ve ismini Ziyad b. Ehi Süfyan olarak koymuştur. Ziyad b. Ebihi, Müminlerin Emiri Ali (radıyallah u anh)&#8217;ın Horasan valisi olarak görev yapıyordu ve Ali (radiyalluhu anh)&#8217; ın en samimi adamlarından ağzı laf yapan hitabeti güçlü birisiydi. Ali (radıyallah anh) döneminde, Muaviye (radıyallah anh), Ziyad&#8217;ı kendi yanına çekmek için çok uğraşmış, birçok yollar de nemiş, fakat bunu başaramamıştır. Ancak Müminlerin Emiri Ali (radıyallah anh)&#8217;ın şehit düşmesi üzerine, Muaviye (radıyallah u anh), onu yanına çekmek için artık çok güzel bir fırsat bulmuştu. Muaviye (radıyallah u anh), Hasan (radıyallah u an) ile barış yaptıktan sonra, artık Ziyad ile barışma ve onu kazanma yolla rını denemeye başladı. Bu meseleyi çözmesi için Muğire b. Şube (radıyallah u anh)&#8217;ı görevlendirdi. Çünkü Ziyad&#8217;ı ikna ederek, Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;a biat etmesini ve onun emrinde hizmet vermesini sağlayabilecek tek kişiydi. M uğire (radıyallah u anh)&#8217;ın bunu başarması da ayrıca Muaviye&#8217;ye en büyük bir hizmet oluyordu. Nesebi karışık olan Ziyad&#8217;ı, Ebu Süfyan&#8217;ın oğlu olarak kabul ederek Hazreti Muaviye Ziyad&#8217;ı kendisine bağlamış oldu. Bu hareketi ile de İslam&#8217;ın haram kıldığı kişinin babasından başka bir kişiye neseb iddia etmesi yasağını da çiğnemiş bulundu.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Ziyad b. Ebihi&#8217;nin annesi Sümeyye adında bir cariyedir. Ziyad&#8217;ın annesi Sümeyye, Haris b. Kelde es-Sekafi&#8217;nin kölesiydi. Haris onu azatlı kölesi Ubeyd es-Sekafı ile evlendirmişti. Sümeyye, Ziyad&#8217;ı Taifte, Taif halkı müslüman olmadan önce kocası Ubeyd es-Sekafı&#8217;nin yatağında doğurdu. 877 Ziyad&#8217;ın annesi Sümeyye cahiliyye döneminde kapısına bayrak dikerek zina yapanlardandı ve Ziyad da bu zinalardan birinden ötürü dünyaya gelmiştir. Kaynaklarda adı bazen Ziyad b. Sümeyye878 , bazen Ziyad b. Ubeyd879 ve bazen de Ziyadu&#8217;l Emir880 diye geçmektedir. Bazı kaynaklarda da Ziyad b. Ehi Süfyan881 diye zikrolunmaktadır. Ancak genel olarak Ziyad b. Ebihi882 (babasının oğlu) diye geçmektedir. Bunun da sebebi, babasının kesin olarak kim olduğunun bilinmemesinden ileri gelmektedir. 883 Cahiliyye döneminde birden fazla kişi fahişe bir kadınla beraber olurdu. Kadın bu ilişkiler sonucunda eğer hamile kalır ve doğurursa, bu dönemde kimlerle cinsel ilişkiye girmişse, çocuğu bunlardan istediği birine nispet eder ve o da o çocuğu sahiplenirdi. Nitekim Ziyad&#8217;ın Ebu Süfyan&#8217;ın nesebine ilhak meselesi de bu cahiliyye adetlerinin bir uzantısı olarak görülmüştür. Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ın Ziyad&#8217;ı babası Ebu Süfyan&#8217;ın nesebine katması, Ebu Süfyan&#8217;ın Sümeyye ile bir araya geldiğini ispat eden pek çok delile binaendir. Zaten Ebu Süfyan&#8217;ın kendisi de Ali (radıyallah u anh)&#8217;ın da bulunduğu bir mecliste bunu itiraf etmişti ki bu itiraf olayı, Ömer (radıyallah anh) döneminde Ziyad, büyüyüp gelişen bir delikanlı olduğunda gerçekleşmiştir. 884</p>
<p>Zaman zaman Ebu Süfyan&#8217;ın, Ziyad&#8217;ın kendi çocuğu olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. 885 Muaviye (radıyallah u anh) hilafet makamına geçince, Ziyad adına bu nesebe Ebu Meryem es-Seluli (radıyallah anh) şahitlik etmiştir. Bu zatın kendisi de sahabidir. Cahiliye döneminde Taif şehrinde şarap ticareti ya parmış. Ebu Süfyan ile Sümeyye&#8217;yi bir araya getiren de bu zattır ki böyle durumlar cahiliye döneminin alışılagelmiş adetlerindendi. 886 Ziyad&#8217;ın Ebu Süfyan&#8217;ın nesebinden olması iddiası etrafta o kadar yayılmıştı ki, hatta Basra halkından birileri Muaviye(radıyallahu anh), Ziyad&#8217;ı babasının oğlu olarak ilan etmezden önce de bu hususta Ziyad lehine şahitlik etmişti. 887 Hazreti Muaviye&#8217;nin, Ziyad&#8217;ı babasının nesebine dahil ettiği ne dair sahih ve kesin bir rivayet yoktur. Kaldı ki zaten Muavi ye&#8217;nin kendisi &#8220;Çocuk üzerinde doğduğu yatağa aittir ve zina eden için ancak mahruniyet (recmetme) vardır. &#8220;888 hadisinin ravilerinden biridir. 889 Bu hadisin ravilerinden biri olan Hazreti Muaviye&#8217;nin kendisinin de rivayet ettiği hadisin hükmüne aykırı bir eylemde bulunması düşünülemeyeceğine göre Ziyad&#8217;ın nese binin Ebu Süfyan&#8217;ın nesebine ilhakı konusundaki töhmet Ziyad b. Ebihi&#8217;nin kendisine dönmektedir. Çünkü nesebini Ebu Süfyan&#8217;ın nesebine ilhak eden bizzat kendisidir. Nitekim Müslim&#8217;in Ebu Osman en-Nehdi 890 kanalıyla rivayet ettiği hadis buna delildir. Hadise göre Ebu Osman diyor ki: &#8220;Nesep iddia edilince, ben Ebu Bekre&#8217;ye gittim ve ona dedim ki: Nedir bu yaptığınız? Benim Sad Ehi Vakkas (radıyallah anh)&#8217; tan dinlediğime göre, Nebi (aleyhisselam); &#8216;Kim İslam &#8216;da bile bile öz babasından başka birinin kendi babası olduğunu iddia ederse o kimseye cennet haramdır.&#8221; buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekre &#8216;Ben de bunu Rasulullah (aleyhisselam)&#8217;den işittim.&#8221; dedi. 891</p>
<p>İmam Nevevi, bu hadisle ilgili açıklamasında diyor ki: &#8220;Bunun manası, Ebu Osman en-Nehdi&#8217;nin Ebu Bekre&#8217;yi kınamış olmasıdır. Ziyad, Ebu Bekre ile anne bir kardeştirler. Ziyad,Ziyad b. &#8216;Ubeyd es-Sekafi olarak bilinmektedir. Sonra Muaviye b. Ehi Süfyan (radıyallahu anhuma) Ziyad&#8217;ın nesebini ilhak iddiasında bulunmuş ve onu babası Ebu Süfyan&#8217;ın nesebine katmış tır. İşte bunun içindir ki Ebu Osman gidip Ebu Bekre&#8217;ye, &#8220;Nedir bu yaptığınız?&#8221; diye sormuştur. Çünkü Ebu Bekre de bu durumu kınayan ve kabul etmeyen biriydi. Bunun için (kardeşi) Ziyad&#8217;ı hecretmiş ve bir daha onunla konuşmamak üzere yemin etmiş tir. Belki de Ebu Osman&#8217;a, Ebu Bekre&#8217;ye bu sözü söylediği zaman Ebu Bekre&#8217;nin bu durumu kınayıp kabul etmediği bilgisi ulaşmamıştı. Yahut da Ebu Osman &#8220;Nedir bu yaptığınız şey?&#8221; sözü ile şunu kastetmiş olabilir: &#8220;Kardeşin Ziyad&#8217;dan kaynaklanan bu iş ne kadar çirkin, sonuç ve ceza itibarıyla da ne kadar büyük azap gerektiren bir durumdur. Çünkü Rasüllah (aleyhisselam) bu işi yapan kimseye cenneti haram kılmıştır. &#8220;Lemma Uddu&#8217;iye Ziyadun yani Ziyad&#8217;a nesep iddia edilince&#8221; sözünde dal harfinin harekesini damme, ayn harfinin harekesini ise kesre olarak zabtetmek suretiyle işi yapan fail isimlendirilmemek üzere mebni (meçhul) kılınmıştır. Yani Ziyad&#8217;ın nesebinin ilhakı iddiasında Muaviye bulunmuştur. Hafız Ebu &#8216;Amir el-&#8216;Abderi&#8217;nin hattının bulunduğu bir nüshada bu lafız dal ve ayn harfinin fetha olarak zabtıyla &#8220;İdde&#8217;a Ziyadun&#8221; şeklinde gelmiştir. Buna göre nesep iddiası eyleminde bulunan Ziyad&#8217;ın kendisidir. Bu zabt şeklinin kabul edilebilir bir yönü vardır ki, buna göre Muaviye (radıyallah u anh) Ziyad&#8217;ın nesebi iddiasında bulunmuş Ziyad da onu bu iddiasında tasdik etmiştir. Böylelikle Ebu Süfyan (radıyallahu anh)&#8217;ın oğlu olduğu iddiasında bulunan kişi Ziyad&#8217;ın bizzat kendisi olmuştur ki Allah en doğrusunu bilir.892</p>
<p>Neseb iddiasında bulunan kişinin Hazreti Muaviye değil de Ziyad&#8217;ın olduğu hususunu güçlendiren delillerden bir diğeri de Hafız Ebu Nu&#8217;aym&#8217;ın Ziyad b. Ebihi&#8217;nin biyografisinde zikrettiği şu sözdür: &#8220;Ziyad b. Sümeyye: Ebu Süfyan&#8217;ın nesebine ilhak iddiasında bulunmuş böylece ona nispet edilmiştir.&#8217; 893 Bütün bu hususlar iddia edenin Muaviye değil, Ziyad olduğunu göstermektedir. İşte bundan dolayı kardeşi Ebu Bekre (radıyallahu anh) onu hecretmiştir ki Allah en doğrusunu bilir.&#8221;894 Muaviye (radıyallah u anh) Ziyad&#8217;ın nesebe ilhakı hakkında şöyle demiştir: &#8220;Allah&#8217;a yemin ederim ki, Araplar cahiliyye döneminde neseben benim onların en şereflisi olduğumu çok iyi bilirdi. 895 İslam ise bendeki bu şerefi kat kat daha arttırmıştır. Ben Ziyad ile azdan çoğa ermediğim gibi onunla zilletten şerefe de yükselmedim. Fakat ona ait olan bir hakkı bildim (öğrendim) ve onu konması gereken,hakkettiği yere koydum.&#8221;dedi.&#8221; 896 Bütün bu rivayetlerden öyle anlaşılıyor ki Ziyad&#8217;ın bu nesep iddiası, Hazreti Muaviye&#8217;nin onu kendi yanına çekmek için ortaya attığı veya Hazreti Muğire ile arasında kurduğu bir taktik değil; öteden beri bilinen eski bir iddiadır. Ziyad&#8217;ın Hazreti Muaviye&#8217;ye biatini bu şarta bağlaması gibi Muaviye ile Ziyad arasında geçen danışıklı dövüş olduğu şeklindeki iddialar tamamen bu olayı nakleden bazı ravilerin kendilerinden uydurup ileri sür dükleri iddialardır. 897</p>
<p>Medine halkının İmamı olan İmam Malik Muvatta adını verdiği eserinde Ziyad&#8217;ın ismini, Ziyad b. Ehi Süfyan olarak ver mekte, Ziyad b. Ebihi dememektedir. 898 Nitekim başka imamların da aynı uygulamada bulunduklarını görüyoruz. 899 İbnu&#8217;l &#8216;Arabi, İmam Malik&#8217;in bu konuyla ilgili uygulaması hakkında şöyle demektedir: &#8220;Bu kitap, Abbasiler döneminde derlenmiştir. Yani artık devlet ve iktidar gücü Abbasilerin elindeydi. Buna rağmen Abbasiler İmam Malik&#8217;den bu ismi kendi istedikleri doğrultusunda değiştirmesini istemedikleri gibi onu bu konuda kınamadılar da. Çünkü onlar ilim ve marifet sahibi insanlardı. Ziyad&#8217;ın bu meselesinin ilim ehli nezdinde ihtilaflı olduğunun f arkındaydılar. Zira ilim ehlinden bir kısmı, Muaviye (radı yallahu anh) &#8216; ın, Ziyad&#8217;ı babası Ebu Süfyan&#8217;nın oğlu olarak kabul etmesini caiz görürken, kimisi de buna karşı çıkmıştır. Bundan dolayı buna karşı çıkanların itirazlarına mahal kalmamıştır. &#8220;900 Öte yandan İmam Malik&#8217;in Ziyad&#8217;ın nesebini Ebu Süfyan&#8217;ın oğlu olarak göstermesi, hiçbir kimsenin kavrayamayacağı pratik bir zekanın eseridir. Çünkü Ziyad&#8217;ın Ebu Süfyan&#8217;a nispeti ihtilaflı bir mesele olduğuna ve bu meseledeki hüküm iki vecihten birisi ile neticelendiğine göre bizim için bu görüşten dönüş yoktur. Zira kadının ihtilaflı bir meselede, görüşlerden biri ile hükmetmesi onu yürürlüğe koyar ve hilafı ortadan kaldırır ki en doğrusunu bilen Allah&#8217;tır. &#8220;901</p>
<p>Eğer &#8220;Sahabeniçin bu konuda Muaviye&#8217;yi eleştirmiştir?&#8221; denirse, biz de buna cevap olarak deriz ki: &#8220;Çünkü bu ictihadi bir meseledir de ondan.&#8221;902 Kaldı ki, Muaviye (radıyalluhu anh) Ziyad&#8217;ın babasının nesebine ilhak edilmeyi hak ettiği hususunda yeterince ikna olmuştu. Çünkü o bu meseleyi babasından mutlaka duymuştur. Bunun içindir ki, Muaviye (radıyallahu anh), yaptığı işin sıradan bir şey olmadığını, mutlaka yerine getirilme si gerekli olan zorunlu bir iş olduğunu biliyordu ve bunun şuurunda olan biriydi. Hiç şüphesiz bu işin böyle olduğu dönemin insanları tarafında da biliniyordu. Burada sadece Muaviye (ra dıyallah u anh)&#8217;ın yaptığı tek şey, onu böylece ispatlamak ve Ziyad&#8217;ın babasının oğlu yani kardeşi olduğunu gerçekçi bir şekilde ortaya koymaktan ibaret bulunuyordu. 903</p>
<p>İşte iddia sahiplerinin Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ı kınama konusu ettikleri mesele bundan ibarettir.</p>
<p><strong>İtham:</strong> Sahabi Hucr b. Adiyy el-Kindi, Muaviye (radıyallah anh)&#8217;ın emriyle katledilmiştir.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Hucr b. Adiyy, Ali b. Ehi Talib (radıyallahu anh)&#8217;ın tebasın dan ve onunla birlikte Sıffin&#8217;de savaşanlardandı. Hucr b. Adiyy ve arkadaşları, Osman (radıyallahu anh)&#8217;ın aleyhine konuşurlar, ona kötü ve haksız sözler sarfederler, idarecileri kolayca eleştirirler, idarecileri inkarda acele ederler, hatta bu hususta aşırı giderler, Ali&#8217;nin taraftarlarını tutarlar ve dinde müsamahasız olurlardı.904</p>
<p>Hasan (radıyallah anh), Muaviye (radıyallah anh)&#8217;ın lehine yönetimden çekilip, idare Hazreti Muaviye&#8217;ye geçince Hazreti Muaviye, Kufe valiliği görevine önce Muğire b. Şu&#8217;be (radıyallahu anh)&#8217;ı, Muğire&#8217;nin vefatından sonra da Ziyad b. Ebihi&#8217;yi getirmiştir. Küfeliler, Ömer (radıyallah anh) döneminde Sad (radıyallah anh)&#8217;ın yönetimini beğenmeme, Hazreti Ali&#8217;yi yardımsız bırakma, Hazreti Hasan&#8217; a vefasızlık yapma gibi kötü vasıflarla maruftular. Velid b. Ukbe (radıyallah anh)&#8217;ın ve Ebu Musa elEş&#8217;ari (radıyallah anh)&#8217;ın yönetimlerinden hoşnut olmayıp eleştirenler de onlardı. Hiç kimse onları kılıç kuvveti olmaksızın razı edememişti. Muğire b. Şu&#8217;be (radıyallah anh) Kufe valiliği süresince Hucr b. Adiyy&#8217;i ve arkadaşlarını idare etmiş, onlara karşı yumuşak ve affedici olmuş, onların eleştiri, inkar ve protestolarına ses çıkarmamış, onlara nasihatten geri durmamıştır. Ancak Muğire&#8217; nin vefatından sonra da Ziyad bin ebi Süfyan Kftfe valiliğine atanmıştır.905 Ziyad da önceleri Muğire b. Şu&#8217;be (radıyallah anh) gibi Hucr b. Adiyy&#8217;i ve arkadaşlarını idare etmiş, onların eleştiri, inkar ve protestolarına ses çıkarmamış, onlara nasihat-ten geri durmamıştır.906</p>
<p>Bir cuma günü Ziyad insanlara cuma hutbesi vermeye başladı. Hutbeyi uzatınca Hucr b. &#8216;Adiyy kalkarak &#8220;Namaz, namaz!&#8221; dedi. Ziyad hutbesine devam etti. Hucr b. &#8216;Adiyy ayağa kalkıp Ziyad&#8217;ı taşladı. Hucr b. &#8216;Adiyy&#8217;in yandaşları da cuma günü insanlara hutbe okumakta olan Ziyad&#8217;ı taşlamaya başladılar.</p>
<p>Ziyad olanları Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;a rapor etti. Hazreti Muaviye, Hucr b. &#8216;Adiyy&#8217;in öldürülmesini emretti. Çünkü Hucr bir fitne başlatmıştı.907 Muaviye (radıyallahu anh) da fitnenin kökünü daha işin başında kazımak istemişti. Bu nedenle Aişe (radıyallahu anha), Hazreti Muaviye&#8217;ye Hucr b. &#8216;Adiyy&#8217;i neden öldürdün?&#8221; diye sorduğunda Muaviye (radıyallahu anh) ona cevaben: &#8220;Allah&#8217;ın huzurunda karşılaşana kadar beni ve Hucr&#8217;u bırak. &#8220;908 diye haklı sebebleri olduğunu kast etmişti. Bu olay göstermektedir ki, Muaviye (radıyallahu anh) Hucr b. &#8216;Adiyy&#8217;in ölüm emrini sebepsiz yere vermemiştir. Muaviye (radıyallahu anh) şahitlerin bizzat kendi huzurunda, Şia&#8217;nın kışkırtmalarıyla Hucr b. Adiyy&#8217;in ve taraftarlarının lrak&#8217;a vali olarak atadığı Ziyad&#8217;a karşı ayaklandıkları hatta Cuma hutbesinde onu fütursuzca taşladıkları yönündeki şahitliklerinden sonra &#8220;müminlerin emiri&#8221; sıfatıyla olaya müdahele etmek zorunda kalmıştır. Zira Hucr b. &#8216;Adiyy ve taraftarlarının sergilediği bu tavır, müminlerin emirine isyan etmek, ona olan biatlerini bozmaktan başka bir anlam taşımamaktaydı. Rasulüllah (aleyhisselam)&#8217;in böyleleri hakkında verdiği hüküm de gayet açıktı: &#8221;İdari işiniz tek bir adam üzerinde birlik iken, sizlere biri gelir de birliğinizi parçalayıp gücünüzü kırmak yahut topluluğunuzu bölmek isterse onu derhal öldürün.&#8221;909 başka rivayette şöyle gelmiştir:</p>
<p>&#8220;Muhakkak ki ileride birtakım fitneler ve işler zuhur edecek. Her kim bu ümmetin idari işi birlik ve beraberlik halinde iken onu fırka fırka bölmek isterse, kim olursa olsun o bölücü kişiyi kişiyi (öldürün).&#8221;910</p>
<p>&#8220;Bu hadislerde, meşru&#8217; devlet başkanına karşı isyana kalkışanın veya müslümanların siyasi birliklerini parçalamak yahut gücünü kırmak isteyenin öldürülmesi emri açıkça ifade edilmiştir. Böyle bir kimse öncelikle bu eyleminden nehy olunur. Eğer vazgeçmezse ona karşı kıtal yapılır. Şerri, öldürmekten başka bir yolla def edilemezse öldürülür, kanı da heder olur.&#8221; 911 İşte o dönemin &#8220;müminlerin emiri&#8221; ve &#8220;İslam devletinin başkanı&#8221; sıfatlarıyla Muaviye (radiyallahu anh) &#8216; ın yaptığı da buydu. 912 Bu konuda söylenecek en güzel ifade; eğer Hucr sadece sözlü sataşma ile yetinseydi esasen Hazreti Muaviye, Hucr&#8217;u öldürmek niyetinde değildi. Fakat o bununla yetinmedi ve işi fiili başkaldırıya kadar vardırdı.913 Bu noktada iddia edilen bir iftira vardır ki, ehl-i sünnette tefrikacılıkla nam salmış adamların bu iddiayı hakikat gibi yansıttığını görmekteyiz. Taberi&#8217;de geçen asılsız bir rivayete göre Hazreti Muaviye, öldürmeden önce Hucr&#8217;a son bir kez hak tanımış ve Sahabeye söverse affedileceğini söylemiştir. Hucr ise bunu reddederek öldürülmüştür.914 Bu iftirayı hakikat belleyip Allah Rasulünün ashabına dil uzatanlar yüksek tirajlı eserleri ile milletimizi zehirlemekten geri durmuyorlar.</p>
<p>Hz. Muaviye (Radıyallahü Anh)&#8221;Eğer denilirse ki; Muaviye (radıyallah anh), Hucr b.&#8217;Adiyy&#8217;i Ziyad&#8217;ın sözüyle zalimce ve esir olarak öldürmüştür. Biz buna cevaben deriz ki: &#8216;Biz Hucr&#8217;un öldürüldüğünü biliyoruz.Ancak bu konuda ihtilaf etmiş haldeyiz. Şöyle ki bir kısım Muaviye (radıyallalahu anh) onu zulmen öldürdü derken diğer bir kısım hak olarak öldürdü demiştir.</p>
<p>Denilirse ki: &#8216;Öldürülmesini gerekli kılan bir durum yoktu ve aslolan Muaviye&#8217;nin onu zulmen öldürdüğüdür.&#8217; Deriz ki:</p>
<p>&#8216;Aslolan imamın (onu) öldürmesinin hak olmasıdır. Bu öldürmenin zulümle olduğunu iddia edenin delil getirmesi gerekir. Fakat söylenildiğine göre Hucr, inkar edilmesi gereken bazı işleri Ziyad&#8217;ın yaptığını görünce onu taşlamış ve ona olan biatini bozmuştur. İnsanlar arasında fitne çıkarmak istemiştir. Muaviye(radıyallah anh) da bu yaptıklarından sonra Hucr&#8217;u yeryüzünde bozgunculuk yapmak için çalışan kimselerden biri olarak görmüştür. Muaviye (radıyallah anh) hac ettiğinde Aişe (radıyallahu anha) onunla Hucr&#8217;un durumu hakkında konuşmuştur.</p>
<p>Bu konuşma sırasında Muaviye (radıyallahu anh), Aişe (radıyallahu anha)&#8217;ya: &#8220;Allah&#8217;ın huzurunda karşılaşana kadar beni ve<br />
Hucr&#8217;u bırak.&#8221; demiştir.Siz Ey Müslümanlar topluluğu! Allah&#8217;ın huzurunda adil, emin, seçilmiş ve mekin olan dostları Muhammed (aleyhiselam) ile beraber duruncaya dek Muaviye ve Hucr&#8217;u bırakmanız sizin için daha evladır. Bilmediğiniz bir iş hakkında siz siz olun, ne konuşun ne de o işe girin. Ne oldu da size işitmez oldunuz?&#8221;915 Muaviye (radıyallah anh)&#8217;ın Aişe (radıyallahu anha)&#8217;ya Hucr hakkındaki savunmasını açıklayan şu rivayetler meseleyi vuzuha kavuşturmaktadır:</p>
<p>&#8220;Hucr&#8217;a ve ashabına gelince ben bir işten korktum ve insanların kanlarının akacağı ve Allah &#8216;ın muharrematının helal kılınacağı bir fitnenin çıkmasından endişe ettim. Sen beni korkutuyorsun. Ey Aişe! Beni bırak da Allah bana istediğini yapsın. Bunun üzerine Aişe (radıyallahu anha): Vallahi seni bıraktım, vallahi seni bıraktım, vallahi seni bıraktım, dedi. &#8220;916&#8221;Ey müminlerin annesi! Ben, hayatta bırakıldığı takdirde insanları fesada sürükleyecek bir adamın öldürülmesini, hayatta<br />
bırakılmasından daha hayırlı bulduğum ve bunu da insanların yararına saydığım için onu öldürdüm, der. &#8220;917</p>
<p>Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın Hucr&#8217;u öldürme hususunda hata ettiğini kabul etsek bile bu durum Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;a sataşmamızı gerektirmez. Çünkü içtihada dayanarak hatayla adam öldürme hususunda Muaviye (radıyallahu anh) yalnız değildir. O&#8217;nun çok öncesinde Halid b. el-Velid ve Usame- b. Zeyd (radıyallah u anhuma) gibi iki seçkin sahabi de aynı hatayı işlemiştir. Halid b. el-Velid (radıyallahu anh)&#8217;ın kıssasını Buhari Abdullah İbn Ömer (radıyallahu anhuma)dan rivayet etmiştir. Bu kıssaya göre Cezimeoğulları &#8220;müslüman olduk&#8221; kelimesi yerine &#8220;şirkten çıktık, şirkten çıktık&#8221; kelimesini söylemişlerdir. Bunun üzerine Halid b. el-Velid bir kısmını öldürmeye bir kısmını da esir etmeye başlamıştır. Hatta birlikteki her askerin, elindeki esiri öldürmesini de emretmiştir. Rasulüllah (aleyhisselam) bunu duyunca iki kere</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım ben Halid&#8217;in işlediği bu işten sana sığınıyorum&#8221; şeklinde dua etmıştır.918</p>
<p>İbn Hacer bu hadisin şerhinde şöyle der: &#8220;Hattabi demiştir ki: &#8220;Peygamber (aleyhisselam)&#8217;in -Halid&#8217;i içtihad ettiği için cezalandırmamakla birlikte- onun işlediği bu fiilden kendisinin ber&#8217;i ve uzak olduğunu söylemesindeki hikmet bu konuda kendisine izin vermediğinin bilinmesidir. Zira O, bazılarının Halid&#8217; in bu hareketi Rasulullah&#8217;ın izniyle yaptığı inancına kapılabileceklerinden korkmuştur. Bir de bundan sonra Halid&#8217; den başkasının onun bu uygulamasını yapmaya kalkışmasını önlemek istemiştir. Bu konuda ortaya çıkan sonuç şudur: &#8220;Rasulüllah (aleyhisselam)&#8217;in bu fiilden uzak olduğunu belirtmesi, onu işleyenin günaha girmiş olmasını gerektirmediği gibi, kendisine mali ceza yüklemeyi de gerektirmez.; çünkü hata eden kimsenin günahı kaldırılmıştır. &#8220;919</p>
<p>Usame b. Zeyd (radıyallahu anhuma)&#8217;nın kıssasına gelince o, düşmanını kelime-i şehadet getirdikten sonra &#8220;kılıcımdan korktuğu için kelime-i şehadet getirdi&#8221; iddiasıyla öldürmüştür. Bunun üzerine Peygamber (aleyhisselam) ona: &#8220;Ey Usame! Adamı La ilahe illallah dedikten sonra mı öldürdünr demiştir. Bu hadisi Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.920 Halid b. el-Velid ve Usame b. Zeyd (radıyallahu anhuma) &#8216;dan sadır olan bu öldürme eylemleri heva, asabiyet ve zulüm sonucunda değil, içtihad neticesinde meydana gelmiş hatalardır.Nitekim Muaviye (radıyallahu anh) Hucr&#8217;u öldürttüğüne pişmanlık duymuştur. Bir rivayete göre Aişe Annemiz, Hucr konusunda Abdurrahman bin Haris&#8217;i aracı olarak Hazreti Muaviye&#8217;ye gönderir. Ancak Abdurrahman oraya vardığında Hucr&#8217;un öldürüldüğünü öğrenir. Bunun üzerine Abdurrahman, Hazreti<br />
Muaviye&#8217;ye: &#8220;Baban Ebu Süfyan&#8217;ın sende var olan hilmi ve yumuşaklığı nereye kaybolup gitti?&#8221; diye sorar. Hazreti Muaviye&#8217;de cevaben: &#8220;Kavmimde senin gibi halim ve değerli kişileri kaybettğimden bu yana kayboldu&#8221;der.921Zehebi der ki922 Muaviye bu yaptığından pişmanlık duyduğunu ifade etmek istiyordu.923</p>
<p>Hucr&#8217;un öldürülmesindeki mazaretler geçerli olsa da bu, Hazreti Muaviye&#8217;nin öfkesinin ve katı davranışının neticesinde<br />
oluşan bir iştir. Hazreti Muaviye&#8217;ye yakışan hilmi ve yumuşaklığı gereği Allah Rasülü&#8217;nün ashabından birine müsamahakar<br />
davranmaktı. Hazreti Muaviye, Hucr&#8217;un ölümünü emretmesinden çok pişmanlık duymuş ve rivayet edildiğine göre ölüm döşeğinde de bunu şöyle dile getirmiştir:</p>
<p>&#8220;Benim için bir tek gün var ki o da Hucr bin Adiy&#8217;in günüdür.&#8221;924 Bu sözleri ile Hazreti Muaviye Hucr&#8217;u unutamadığını<br />
dile getırmıştır.925Ayrıca Hucr b. Adiyy&#8217;in sahabi mi, tabii mi olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. İlim ehlinin çoğunluğuna göre Hucr,sahabi değil, tabiindir. Şeyhu&#8217;l-İslam İbn Hacer şöyle demektedir: &#8220;Buhari, İbn Ehi Hatim&#8217;in babasından nakline göre babası Ebu Hatim er-Razi, Hafife b. Hayyat ve İbn Hibban onu tabiiler arasında zikretmişlerdir. Yine İbn Sad onu tabiilerin Küfe ehlinden olanlarının ilk tabakasında zikretmiştir.926</p>
<p>Hucr b. Adiyy&#8217;in sahabi olduğunu kabul etsek bile bize düşen Sahabenin arasında çıkmış anlaşmazlıklar hakkında ileri geri konuşmamak, aralarında vuku bulmuş ayrılıklara dalmamaktır. Aksine Allah&#8217;ın onlara rahmet etmesini dileyerek onlara karşı<br />
hürmetkar olmalı ve onların adaletlerini tasdik etmeliyiz. 927</p>
<p><strong>İtham:</strong> Yezid&#8217;in, içki içen, fasık bir kimse olduğu iddia edilmesine rağmen Hazreti Muaviye&#8217;nin onu veliaht tayin etmesi</p>
<p><strong>Cevap:</strong>Yezid&#8217;in şahsı hakkında çalgı çalmak, içki içmek, şarkı söylemek, ipek giymek, ava gitmek, oğlanlar ve şarkıcı cariyeler edinmek, köpek bulundurmak, koçları birbirleriyle tokuşturtmak, ayı bulundurmak ve maymunlarla oynamak, kötü sözler söylemek gibi fısk içerikli davranışları olduğu iddiaları928 sahih senedle sabit olmamıştır. 929</p>
<p>İbn Kesir bu rivayeti &#8220;Rivayet olunduğuna göre&#8221; diyerek nakletmiş ve sonra şöyle demiştir: &#8220;Bunun doğruluğunu en iyi Allah bilir.&#8221; İbn Kesir&#8217;in &#8220;Rivayet olunduğuna göre&#8221; ve &#8220;Bunun doğruluğunu Allah bilir.&#8221; sözleri bu rivayetin kendi nazarında zayıf olduğunu açıkça göstermektedir.930</p>
<p>Yezid&#8217;in fıskını ortaya çıkaran güvenilir bir rivayetin olmamasının yanında onun fasık olmadığını isbat eden bir takım sahih nakiller mevcuttur:</p>
<p>&#8220;Bir gün Muhammed b. el-Hanefıyye (Muhammed b. Ali b. Ehi Talib) Dımaşk&#8217;ta kaldığı zamanlardan birinde Yezid b. Muaviye&#8217;nin huzuruna girdi. Yezid ona çokça ikramda bulunurdu. Mecliste Yezid ona şöyle dedi: &#8216;Ey Eba&#8217;l-Kasım! (Muhammed b. el-Hanefıyye) Eğer benim inkar edeceğin kötü bir ahlakımı görmüşsen ben bunu bırakır, bana gösterdiğin ,güzel ahlaka yönelirim.&#8217; Bunun üzerine Muhammed b. el-Hanefıyye, Yezid&#8217;e şu cevabı verdi: &#8216;Allah&#8217; a yemin ederim ki senden kötü bir şey görsem seni bundan nehyetmekten başka yolum kalmaz ve sana bu konuda Allah için hakkı haber vermekten asla geri durmam.Çünkü Allah ilim ehlinden insanlara hakkı açıklamalarına ve onlardan hakkı gizlememelerine dair söz almıştır. (Ey Yezid) Ben senden hayırdan başkasını görmedim.931</p>
<p>Medineliler, Yezid&#8217;in yanından döndükten sonra Muhammed b. el-Hanefıyye&#8217;ye gidip Y ezid&#8217;i halifelikten azletmesini istemişlerdi. Muhammed b. el-Hanefıyye bu isteği reddetti. İbn Muti&#8217;: &#8220;Yezid b. Muaviye içki içiyor, namaz kılmıyor, Kitab&#8217;ın hükmü dışına çıkıyor.&#8221; dedi. Muhammed b. el-Hanefıyye: &#8220;Bu söylediklerinizi ben onda görmedim. Yanına gittim. Orada durdum. Namaza devam ettiğini, hayır peşinde olduğunu gördüm.&#8221; dedi. &#8220;Sana karşı yapmacık hareketlerde bulunmuş.&#8221; dediler.</p>
<p>Muhammed b. el-Hanefıyye: &#8220;O, benden korkacak veya benden bir şey umacak durumda değildir ki bana karşı huşulu olduğunu göstersin. Onun içki içtiğini nereden biliyorsunuz, bizzat gördünüz mü? Eğer görmüşseniz demek ki, siz de onun ortaklarısınız. Görmemişseniz o zaman bilmediğiniz hususta şahitlik yapmanız size helal olmaz.&#8221; dedi. Onlar da: &#8220;Görmemişsek bile bu bize göre bir gerçektir.&#8221; dediler. Muhammed b. el-Hanefıyye &#8220;Allah şahitlik yapabileceklerin bu tutumunu reddeder.&#8221; dedi ve şu ayeti okuyarak: &#8220;Allah&#8217;ı bırakıp da taptıkları putlar, şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.&#8221; (Zuhruf, 43/86). Ben sizin işinizde yokum, dedi. Onlar: &#8220;Belki de sen, senden başkasını başımıza emir yapmamızdan hoşlanmıyorsun. Öyleyse seni başımıza emir yapalım.&#8221; deyince Muhammed b. el-Hanefıyye: &#8220;Beni kendisine karşı kışkırttığınız adamla savaşmayı, ne amiriniz ne de memurunuz olarak helal saymıyorum.&#8221; dedi. Onlar: &#8220;Ama babanla omuz omuza vererek bunlara karşı savaştınız.&#8221; dediler. Muhammed b.el-Hanefıyye: &#8220;Babam gibi birini bana getirin. O zaman babamın idealleri uğruna bunlarla savaşayım.&#8221; dedi. Onlar: &#8220;Oğulların Ebü&#8217;l-Haşim ve el-Kasım&#8217;a gelip bizimle bunlara karşı savaşmaları için emir ver.&#8221; dediler. O: &#8220;Eğer oğullarıma bu emri verirsem ben de savaşırım.&#8221; dedi. Onlar: &#8220;O zaman bizimle beraber bulun ki, insanları bunlara karşı savaşmaya teşvik edersin.&#8221;O: &#8220;Fesübhanallah! Kendim yapmayacağım ve uygun görmeyeceğim bir işi yapmaları için emir mi vereceğim? Eğer böyle yapacak olursam, Allah için Allah&#8217;ın kullarına nasihat vermiş olmam.&#8221; dedi. Onlar: &#8220;Seni buna zorlasak da mı yapmazsın?&#8221; deyince O: &#8220;O zaman ben de insanlara karşı Allah&#8217; a takvalı olmalarını emrederim. Yaratıcıyı&#8217; gazaplandırmak pahasına yaratılanı memnun etmemelerini söylerim.&#8221; dedi ve böyle söyledikten sonra Muhammed b. el-Hanefiyye ayrılarak Mekke&#8217;ye gitti.932</p>
<p>Bu ve benzeri rivayetler göstermektedir ki, Y ezid&#8217;in şahsı hakkında bu tür isnad ve iftiralar gerçek dışıdır. Allah&#8217;ın her şeyi en iyi şekilde bildiğini söyleriz. Muhammed b. el-Hanefıyye rivayetinin zahiri, Yezid hakkındaki bu türden isnad ve iftiraları reddetmektedir.933</p>
<p><strong>a)</strong> Yezid&#8217;in Ahlak Seciyesi</p>
<p>Yezid, babasının hilafeti döneminde pek çok sahabi ile görüşme fırsatı bulmuş ve almış olduğu saray terbiyesine ve ahlakına ashab-ı kiramla görüşmelerinde de şahit olunmuştur:Abdullah b. Abbas (radıyallahu anhuma), Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın yanına gelmiş, Muaviye de oğlu Yezid&#8217;e, gelip İbn Abbas&#8217;a Hasan (radıyallahu anh)&#8217;ın ölümü sebebiyle taziyelerini sunmasını emretmişti.Yezid, İbn Abbas (radıyallahu anhuma)&#8217;nın yanına geldiğinde ona hoş geldin, dedi ve ikramda bulunup yanına oturdu. İbn Abbas, onun biraz daha yukarıda oturmasını isteyince Yezid kabul etmedi ve şöyle dedi: &#8220;Ben, taziyelerini sunan bir adamım.</p>
<p>Tebrik sunan biri değilim. Onun için taziyelerini sunan bir adama yaraşır bir yerde oturmam gerekir.&#8221; Böyle dedikten sonra Hasan (radıyallah anh)&#8217;tan söz açtı ve şöyle dedi: &#8220;Allah, Muhammed&#8217;in babası Hasan&#8217;a rahmet etsin. Ona bol bol versin. Allah, senin ecrini ve sevabını çoğaltsın, taziyeni de güzelleştirsin, musibetinin yerine senin için daha hayırlı bir mükafat ve daha iyi bir akıbet versin.&#8221; Yezid, İbn Abbas&#8217;ın yanından kalkıp gideceği zaman İbn Abbas (radıyallahu anhuma) ona: &#8220;Harboğulları gittikleri zaman insanların yumuşak huyluları da (alimleri de) gitmiş olurlar.&#8221; dedi ve sonra da şu şiiri okudu:</p>
<p>&#8220;İnsanların gizliliklerini görmezden gelir bunlar, onların gizliliklerinden söz etmezler. Akıl mirasının ilk aslı bunlardır.&#8221;934</p>
<p><strong>b)</strong> Veliaht olarak Yezid&#8217;in tercih edilmesi:</p>
<p>Hazreti Muaviye, geride zikretmiş olduğumuz veliaht tayini mevzusuna karar verdiğinde hem Ümeyyeoğulları&#8217;nın baskısı<br />
hem de kendi tercihi ile oğlu Yezid&#8217;de karar kılmıştı. Bu vazifeye Yezid&#8217;i seçmiş olması, Yezid&#8217;in zeki ve başarılı icraatlere imza atmasından kaynaklanmakta idi. Yezid&#8217;in meziyetlerine dair şu rivayetler misal verilebilir:</p>
<p>Yezid&#8217;in annesi Meys(ın binti Bahdel el-Kelbiyye, bir gün oturmuş, küçük yaştaki Yezid&#8217;in saçlarını taramaktaydı. Babası Muaviye (radıyallah anh) da gözde karısı Fahite binti Karaza ile balkonda oturmakta onları seyretmekteydi. Meysun, saç tarama işini bitirdikten sonra Yezid&#8217; e baktı. Onu çok sevip beğendi ve alnından öptü. Yezid, yürümeye başladı. Fahite de onu gözüyle takip ediyordu. Sonra Yezid&#8217;e: &#8220;Allah senin annenin bacaklarının siyahlığına lanet etsin&#8221; dedi. Muaviye (radıyallah anh) da ona şu karşılığı verdi: &#8220;Vallahi Yezid, senin oğlun Abdullah&#8217;tan daha iyi, daha hayırlıdır (Abdullah, Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın Fahite&#8217;den doğan oğlunun adı olup, ahmak bir çocuktu). Bunun üzerine: Fahite: &#8220;Hayır vallahi, sen Yezid&#8217;i oğlum Abdullah&#8217;a tercih ediyorsun.&#8221; dedi. Muaviye (radıyallahu anh) cevap olarak: &#8220;Ben bunu sana açıklayacağım ve şuradan kalkmadan sen bunun gerçek olduğunu anlayacaksın.&#8221; dedi.</p>
<p>Bundan sonra oğlu Abdullah&#8217;ı çağırdı ve ona şöyle dedi: &#8220;Mecliste bulunduğun şu anda benden ne istersen sana vereceğim, dile benden ne dilersen.&#8221; Abdullah: &#8220;Bana maharetli bir köpek ve bir de eşek almanı istiyorum.&#8221; dedi. Muaviye (radıyallah anh): &#8220;Oğlum zaten sen eşeğin tekisin. Sana ne diye eşek satın alayım? Haydi kalk ve buradan git!&#8221; dedi. Bundan sonra Muaviye (radıyallah anh), Abdullah&#8217;ın annesi Fahite&#8217;ye: &#8220;Nasıl, gördün mü?&#8221; dedi. Sonra da Yezid&#8217;i çağırdı ve ona şöyle dedi: &#8220;Şu anda benden ne dilersen sana vereceğim. Dile beriden ne dilersen.&#8221; Yezid, babasının huzurunda temenna etti, sonra doğrulup şöyle dedi: &#8220;Mü&#8217;minlerin emiri babamı bu yaşa kadar yaşatan ve onu bu makamda bana gösteren Allah&#8217;a hamd olsun. Senden dileğim, beni kendine veliaht etmendir. Ayrıca bu yaz beni Müslümanlarla gazaya göndermen ve gaza dönüşünde hacca gitmeme izin vermen, Müslümanlara beni hac emiri olarak tayin etmen, Şamlıların maaşlarına onar dinar zam yapman ve bunu da benim tavassutumla gerçekleştirmen, Cümah oğulları, Sehm oğulları ve Adiyy oğullarının yetimlerine maaş bağlamandır.&#8221; Muaviye (radıyallah anh): &#8220;Adiyy kabilesinin yetimlerinden sana ne?&#8221; dedi. Yezid ise: &#8220;Hayır, onlar benimle ittifak kurdular. Benimle antlaşma yaptılar ve evime geldiler.&#8221; diyerek mukabelede bulundu. Muaviye (radıyallah anh): &#8220;Öyleyse bütün isteklerini kabul ettim. Dileklerini yerine getirdim.&#8221; dedikten sonra Muaviye (radıyallah anh) Yezid&#8217;in yüzünü öptü, sonra da karısı Fahite binti Karaza&#8217;ya şöyle sordu: &#8220;Nasıl, gördün mü?&#8221; Fahite: &#8220;Ey mü&#8217;minlerin emiri, beni de Yezid&#8217;e vasiyet et, bana sahip çıkmasını söyle. Sen onu benden daha iyi tanıyorsun.&#8221; dedi. Muaviye (radıyallahu anh), karısı Fahite&#8217;nin isteği üzerine ölümünden sonra kendisine iyi davranması ve iyilik etmesi için<br />
Yezid&#8217;e vasiyette bulundu.935</p>
<p>Başka bir rivayette anlatıldığına göre Yezid, babasının kendisine: &#8220;Dile benden ne dilersen&#8221; demesi esnasında babasına şöyle demiştir: &#8220;Beni ateşten azad et ki, Allah da seni ateşten azad etsin.&#8221; Muaviye (radıyallahu anh): &#8220;Bu nasıl olacak?&#8221; diye sorunca Yezid şöyle karşılık verdi: &#8220;Ben okuduğuma göre anladım ki, İslam ümmetinin yöneticiliğini yapan ve bu görevi üç gün sürdüren bir halifeyi Allah, cehennem ateşine haram kılar, onu ateşte yakmaz. Bunun için senden sonra halife olmam şartıyla beni veliahd yap.&#8221; Muaviye (radıyallah u anh), Yezid&#8217;in bu isteğini yerine getirdi.&#8221; 936 Başka bir rivayette anlatıldığına göre Muaviye (radıyallahu anh), oğlu Yezid&#8217; e şu vasiyeti yapmıştır:&#8221;Medineli bir dostum vardır. Ona ikramda bulun.&#8221;<br />
&#8211; O kimdir?<br />
&#8211; Abdullah b. Ca&#8217;fer&#8217;dir. Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın vefatından sonra Abdullah b. Ca&#8217;fer, yanına geldiğinde Yezid ona,<br />
babasının verdiğinden kat kat fazla armağan verdi. Babası ona altı yüz bin dirhem armağan verirdi, ama Yezid ona bir milyon<br />
dirhem verdi. Bu durumu gören Abdullah b. Ca&#8217;fer: &#8220;Anam babam sana feda olsun.&#8221; deyince Yezid, ona bir milyon dirhem daha verdi. Bunun üzerine Abdullah b. Ca&#8217;fer: &#8220;Vallahi senden sonra artık hiç kimseye, anam babam feda olsun, demeyeceğim.&#8221;<br />
Dedi.<br />
Abdullah b. Ca&#8217;fer, iki milyon dirhemi alıp Yezid&#8217;in yanından çıktığında kapı önünde çökmüş Horasan develerini gördü.</p>
<p>Bu develer, Yezid&#8217;e Horasan&#8217;dan hediye olarak getirilmişlerdi.Abdullah b. Ca&#8217;fer tekrar Y ezid&#8217;in yanına döndü ve ondan binip hac ve umreye gitmek için üç deve istedi. O esnada Yezid&#8217;in yanına bir heyet gelmişti. Yezid, mabeyincisine: &#8220;Kapıda duran Horasan develeri nereden geldi?&#8221; diye sordu. Y ezid&#8217;in o develerden haberi yoktu. Mabeyinci de şöyle cevap verdi: &#8220;Ey mü&#8217;minlerin emiri! Bu dört yüz Horasan devesi bize Horasan&#8217; dan hediye getirildi. Bunlar çeşitli güzel mallarla yüklüdürler.&#8221; Yezid mabeyincisine: &#8220;Onları yükleriyle birlikte Abdullah&#8217;a ver.&#8221; diye emir verdi. Bu hadise üzerine Abdullah b. Ca&#8217;fer şöyle diyordu:<br />
&#8220;Yezid hakkında ne güzel kanaat beslediğim den, insanlar artık beni kınayacaklar mı?&#8221;<br />
İbn Kesir bütün bu rivayetleri aktardıktan sonra şöyle demiştir: &#8220;Yezid&#8217; de cömertlik, yumuşak huyluluk, fasih konuşma,<br />
şiir, şecaat ve yönetimde güzel görüş gibi övgüye layık özellikleri vardı. Yakışıklı ve iyi geçimli bir kimseydi.&#8221; 937 Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın oğlu Yezid&#8217;i veliaht tayin etmesine neden olan bu siyasi, sosyal ve Yezid&#8217;in şahsıyla ilgili şahsi sebepler ve alimlerin bu konuyla ilgili sözleri hakkında daha geniş bilgi için bkz. Dr. Muhammed b. Abdülhadi b. Rezzan eşŞeybani, Mevakıfu J-Muaraza fi Hilafeti Yezid b. Muaviye (s.1 26-1 36, 1 41-153) 938</p>
<p><strong>İtham:</strong> Abdurrahman bin Halid bin Velid&#8217;in, Yezid&#8217;e tehdit olmaması için Hıristyan bir doktor vasıtası ile zehirletilerek öldürülmesi Bazı tarihçilere göre yıldızı parlayan ve fetihlerden ötürü Şamlıların kalbini kazanan Abdurrahman&#8217;ı Hazreti Muaviye bir tehdit olarak görmüş ve halkın ona meyletmesinden çekinerek onu özel doktoru ve Hıristiyan olan İbn Essal&#8217;e zehirleterek öldürtmüştür.939 Başka bir rivayete göre de Hazreti Muaviye Şamlılara kendisinden sonra kimin yerine geçmesini uygun gördüklerini sorar Şamlılar da Abdurrahman&#8217;ı tavsiye ederler. Hazreti Muaviye bu olayı uzun süre içinde bir kuşku olarak tutar ve Abdurrahman&#8217;ın hastalandığını öğrenince doktorunu ona yollayarak zehirletir.940</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu iki rivayet senet bakımından zayıf olup delil teşkil edemez. İbn Kesir Abdurrahman&#8217;ın ölümünü şöyle zikretmiştir: &#8220;İbn Essal adındaki bir adam Hum us topraklarında zimmet başkanıydı. Bu adam içinde zehir olan bir şerbeti Abdurrahman&#8217;a içmesi için vermiş o da içtikten sonra ölmüştü. Bazıları onun bu işi Hazreti Muaviye&#8217;nin emriyle yaptığını söylemişlerse de bu haber doğru değildir.941</p>
<p>Bu iddiaların senet kadar metinleri de doğru ve hakikat olmasa gerektir; zira Hazreti Muaviye şayet Abdurrahman&#8217;ın parlamasından rahatsız olmuş olsa idi elinde onu azletme yetkisi vardı. Nitekim Abdurrahman&#8217;dan daha güçlü karakterleri azlettiği tarihte sabittir. Halife olan bir zat emri ve karizmasının gölgesi altında olan bir komutanı neden azletmek varken öldürmeyi tercih etsin ki? Nitekim Hazreti Muaviye Abdurrahman&#8217;ın vefatından sonra oğlu Halid&#8217;i ordularının başına başkomutan olarak atamıştır. İddia edildiği gibi Hazreti Muaviye Abdurrahman&#8217;ın yükselişinden korksa idi, öldürdüğü zatın oğlunu başkomutan olarak tayin eder miydi? Bir diğer zanda iddia edildiği üzere Hazreti Muaviye, oğlu Yezid&#8217;i veliaht olarak ilan etmesine Abdurrahman&#8217;ın karşı çıkacağını düşünmüş ve Yezid&#8217;in yerini sağlama almak adına Abdurrahman&#8217;ı öldürtmüştür:.942 Bu iddia da zan ve yalan içermektedir ki; Hazreti Muaviye&#8217;nin böyle bir endişesi neden olsun, zira Abdurrahman Hicri 46 yılında vefat etmişken943 Yezid&#8217;in veliaht tayin edilmesi onun vefatından tam on sene sonra 56 yılında olmuştur. 944</p>
<p>Sahih olmayan ve tahkik edilse hakikatten çok uzak olduğu anlaşılan rivayetler üzerinden celil bir sahabiyi tan etmek, hasetten ve çıkarından ötürü adam öldürdüğünü iddia etmek ne büyük bir cürümdür. Bundan Allah&#8217;a sığınırız.</p>
<p>Burak Kızıldaş &#8211; Sahabe Kapısının Kulpu Hz.Muaviye(r.a),syf:255-349</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>678 Taberi, Tarih u&#8217;r-Rusül ve J-MülUk, 1/5.</p>
<p>679 İbn Hacer, Lisanu&#8217;l-Miı.an, thk. Abdülfettah Ebu Gudde, MektEbu&#8217;l Matbuati&#8217;l-İslamiyye, Halep, (2002), 3/75.</p>
<p>680 Mehmet Azimli, Hasan ve Muaviye (Farklı Okumak), Ankara Okulu Yay., Ankara, (2016), arka kapak yazısı.</p>
<p>681 Ahmet Akbulut, Sahabe Devri Siyasi Ha diselerinin Kelami Problemlere Etkisi, Birleşik Yay., İstanbul, (1992), s. 28.</p>
<p>682 Buhari, &#8220;Fiten&#8221;, 20.</p>
<p>683 Mehmet Azimli, a.g.e., s. 73.</p>
<p>684 İbn Asakir, Tarih u Medineti Dımaşk, 59/208-209; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n Nihaye, 11/449.</p>
<p>685 Sadi Baba, Emir Muaviye Sahabe mi?, nşr. Birleşik Dağıtım, İstanbul, ( 1996), s. 198-199.</p>
<p>686 Sadi Baba, a.g.e.� s. 208.</p>
<p>687 Alusi, BuluguJ- Ereb fi Ma rifeti Al;ıvaJiJ-&#8216;Arab, thk. Muhammed Behcet el Esri, Darü&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, Beyrut, 2009), 1/307-308.</p>
<p>688 Belazuri, Ensabul-Eşraf, 1/133.</p>
<p>689 İrfan Aycan, Saltanata Giden Yolda Muaviye bin ebü Süfyan, s. 24.</p>
<p>690 Sadi Baba, Emir Muaviye Sahabe mi?, s. 144.</p>
<p>691 Mesudi, Mürucuz-Zeheb, 3/50, İbn Kuteybe, el-İmame ve &#8216;s-Siyase, 1/93-94.</p>
<p>692 İbn Esir, Üs düJ-Gabe fi Ma &#8220;rifrti&#8217;s-Sahabe, 5/201; Zehebi, Siyeru A &#8216;famin Nübe/a, 3/120; İbn Sa&#8217;d, Kitabü&#8217;t-Ta bakatiJ-Kebir, 6/16.</p>
<p>693 Müslim, &#8220;Hac&#8221;, 33; Ebu Davud, &#8220;Menasik&#8221;, 34; &#8220;Merve lafzı olmaksızın&#8221;, Buhari, &#8220;Hac&#8221;, 127; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 16394.</p>
<p>694 Müslim, &#8220;Hac&#8221;, 56; Ebu Davud, &#8220;Menasik&#8221;, 79.</p>
<p>695 Nesai, &#8220;Menasiki&#8217;l-Hac&#8221;, 24.</p>
<p>696 İbn Hacer el-Heytemi, Ta dhiruJ Cenan ve J-Lisan, s. 62.</p>
<p>697 İbn Hacer el-Heytemi, a. g. e. , s,38.</p>
<p>698 Müslim, &#8220;Hac&#8221;, 23.</p>
<p>699 Kafirden kastın iki ihtimali olabilir, Birincisi, Maziri ve bazılarına göre iskan etmektir. Sa&#8217;leb, bunun köyde yaşamak manasına geldiğini söylemiştir. Bu takdir de rivayetin manası, Muaviye o zaman Mekke&#8217;de yaşardı, demektir. İkinci ihtimale göre, küfürden murat kelimenin zahiri manası, yani Allah&#8217;ı inkardır. Kadı Iyad gi bi pek çok muhaddisin tercihi budur. (Nevevi, Sahihu Müslim bi Şerhi&#8217;n-Nevevi, 4/465)</p>
<p>700 İbn Hacer, el-İsabe flt-Temyizi&#8217;s-Sahabe, 10/228.</p>
<p>701 İbn Esir, Üs düJ-Gabe fi Ma &#8216;rikti&#8217;s-Sahabe, 5/201.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>702 İbn Hacer el-Heytemi, Fedailu Muaviye (Tadhirul-Cenan), s. 63, Mahmud Sakir, Muclviye b. ebu Süfyan (radıyallahu anh) ve Usratuhu s.67.</p>
<p>703 Zehebi, Siyeru A &#8216;Jami&#8217;n-Nübela, 3/ 122.</p>
<p>704 Müşrikler arasında Medine havasının Müslümanları hasta ve zayıf düşürdüğü söylentisinin yayılması üzerine Nebi (aleyhisselam) Müslümanlara tavafın ilk üç şavtında remel (çalımlı yürüme) ve ıztıba (ihramda sağ pazuyu açık gösterecek şe k ilde örtüyü açmak) yapmalarını emretmiştir (Buhari, Hac, 55; Müslim, Hac, 240)</p>
<p>705 İbn Sa&#8217;d, Kitabü&#8217;t-Tabakatil-Kebfr, 6/16.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>706 İbn Asakir, Ta.rihu Medineti Dimaşk, 59/145; Zehebi, Siyeru A 1ami &#8216;n-Nübela, 3/143; İbn Kesir, el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 11/430-431.</p>
<p>707 Zehebi, el-Kaşif fi Marifeti men leh u Rivayetun fi Kütübis-Sitte, thk. Boran Ed-Dennavi, Daru&#8217;l-Kütübi1-İlmiyye, Beyrut, (2007), 1/261, No. 512).</p>
<p>708 Abdülmuhsin b. Hamed el- &#8216;Abbad el-Bedr, el-İntisar li &#8216;s-Sahabeti 1-Ahyar fi Reddi Ebatıli Hasen el-Maliki, s. 92-93).</p>
<p>709 Zehebi, Siyeru A 1ami &#8216;n-Nübela, 12/ 435.</p>
<p>710 Abdulmuhsin b. Hamed el- &#8216;Abbad el-Bedr, a.g.e., s.93.</p>
<p>711 İbn Teymiyye, Mecmaul Fetava, nşr. Muhammed b. Hüseyin b. Said Al-i Sefran Kahtani,(Mektebetü&#8217;r-Rüşd, Riyad, (2005), 4/458, 459.</p>
<p>712 &#8220;Muaviyenin faziletleri hakkında hiçbir sahih hadis yoktur. &#8220;el-Firuzabadi, Sifru&#8217;s-Se&#8217;ade, nşr. Abdülaziz İzzeddin Es-Seyravan, Beyrut, (1988), s. 143.</p>
<p>713 &#8220;Vitir namazını tek rekat olarak kıldığı için, İbn Abbas (radıyallahu anhuma)&#8217;ya şikayet edildiğinde, İbn Abbas, &#8220;O fakihtir.&#8221; demiştir. (Buhari, &#8220;Fedai&#8221;l, 28).</p>
<p>714 Eserin isnadındaki Ya&#8217;kub b. Yusuf &#8220;mechulu1-hal&#8221; bir ravidir. (İbn Kayyim el Cevzi, el-Menaau&#8217;l-Münif fi&#8217;s-Sahih ve&#8217;d-Daif, thk. Yahya b. Abdullah es-Semali, Mecmuu&#8217;l-Fıkhi&#8217;l-İslami, Cidde, (2007), s. 78).</p>
<p>715 Zehebi, Siyeru A1amilı-Nübela ; 3/132; Şevkani, el-FevaiduJ-1lfecıııu&#8217;a s. 407.</p>
<p>716 Abdulaziz b. Ahmed, en-Nahiyetu an Ta&#8217;ni Emiri1-Müminin Muaviye s. 110</p>
<p>717 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, iV, 127, Fedailu&#8217;s-Salıabe, no. 1748; İbn Kesir, el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 11/404; Zehebi, Siyeru A 13.mi&#8217;n-Nübe/a, 3/12, İbn Asakir, T arihu Medineti Dımaşk, 59/85.</p>
<p>718 Ravi zinciri, Muaviye b. Salih + Yunus b. Yusuf+ Haris b. Ziyad + Ebu Ruhm es-Semai + I&#8217;rbad. Raviler &#8220;sika/güvenilir&#8221; olup, yalnız Haris b. Ziyad için, &#8220;leyyinu&#8217;l-hadis/hadiste gevşek&#8221; denmiştir. (İbn Hacer el-Askalani, Ta .krib u&#8217;t-Tehzib, 1/210). &#8220;Leyyinu&#8217;l-Hadis&#8221; zayıftan kuvvetliye doğru sıralandığında &#8220;cerh&#8221; terimlerinden ilkidir. Adalete en yakın mertebedir. Darekutni&#8217;ye göre ravinin adaletine zarar vermezse de rivayetin terk edileceğini söyleyenler de olmuştur. Gevşeklikten daha çok ezber kuvvetinin zayıflığı kast edilmiştir. Başka tarikler olduğunda rivayetin zikrinde beis görülmemiştir.</p>
<p>719 Tirmizi, &#8220;Menakib&#8221;, 3842; İbn Sa &#8216;d, Kitabü&#8217;t-TabakatiJ-Kebir, 7 /292; Ahmed b. Hanbel, Müsned, iV, 216-17895; Buhari, et-T:irih uJ-Kebir, 5/240-791; Taberani, el-Mucem ul-Evsat, thk. Ebu Muaz Tarık b. İvadullah b. Muhammed, Abdülmuhsin b. İbrahim Hüseyni Ebu&#8217;l-Fadl, Darü&#8217;l-Haraıneyn, Kahire, (2005), 656; Hatib el-Bağdadi, Tarih u1-Bağdad, 1/207; Beğavi, Mu &#8216;cemu&#8217;s-Salıabe, 1948; İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 25/231.</p>
<p>720 İbn Hacer, FethuJ-Bari Şerh u Sahihi1-Buhari, 7 /130.</p>
<p>721 İbn Hacer el-Heytemi, Ta thiruJ-Cenan, s, 11.</p>
<p>722 İbnu&#8217;l-Cevzi, Te/Jpl; u Fiiht1mi EhliJ-Eser fi &#8216;Uyılni&#8217;t:-TarifJ ve&#8217;s-Siyer, nşr. Ali Hasan, Kahire, (1975), s. 400.</p>
<p>723 Buharı, et- TahiruJ-Kebir, 5/240.</p>
<p>724 Mizzi, TehzibuJ-Kemal, 1/338; Zehebi, Siyeru AJami&#8217;n-Nübela; 14/129; İbn Hacer, Tehzibu&#8217;t- Tehzib, 1/36, Feth uJ-Bari Şerh u SahihiJ-Buhari, 7 /131.</p>
<p>725 Mizzi, TezhibuJ-KemaJ, 1/338-339, Zehebi, TezkiretüJ-Huffaz, thk. Abdur rahman b. Yahya el-Me&#8217;lemi, Dairetu&#8217;l-Mearifı&#8217;l-Osmaniyye, (2008), 2/700, Siye ru &#8216;Alami&#8217;n-Nübela ; 14/132, İbn Hacer, TehzibuJ-Tehzib, 1/36.</p>
<p>726 Abdulaziz b. Ahmed, en-Na/ıiyetu an Ta &#8216;ni EmiriJ-Müminin Muaviye, thk. Ahmed b. Abdulaziz b. Muhammed, nşr. Geras, Kuveyt, (2000), s. 49.</p>
<p>727 Amr Abdülmunirn Selim, Ka vaidu Hadisiyye ve YeliheTahsilu Ma Fate et Tahdis bi Ma Kile La Ya sıhhu fihi Hadis, nşr. Mektebetu1-Umreyni&#8217;ilrniyye, 2000, s. 219.</p>
<p>728 Müslim, &#8220;Birr&#8221;, 96.</p>
<p>729 Müslim, &#8220;Birr&#8221;, 88.</p>
<p>730 Müslim, &#8220;Birr&#8221;, 88.</p>
<p>731 Nevevi, SahUıu Müslim bi Şerhi&#8217;n-Nevevi, 6/156.</p>
<p>732 Zehebi, Siyeru AJami&#8217;n-Nübela ; 3/123-124; İbn Hacer el-Heytemi, Ta thiruJ Cenan, s. 106.</p>
<p>733 Abdulaziz b. Ahmed, en-Nahiyetu an Ta &#8216;ni EiiıiriJ-Müminin Muaviye, s. 58.</p>
<p>734 Ebu Ya&#8217;la, el-Müsned, thk. Hüseyin Selim Esed, Darü&#8217;l-Me&#8217;mun li&#8217;t-Türas, Dımaşk, (2009), no. 6820.</p>
<p>735 Ebu Ya1a, el-Müsned, 7420; Hakim, el-Müstedrek, 4/480.</p>
<p>736 El-Heysemi, Mecmuu&#8217;z-Zevaid ve Mebnii7-Fevaid, thk. Muhammad Abdul kadir Ahmed Ata, Daru&#8217;l-Kütübi1-İlmiyye, Beyrut, (2009), 10/64.</p>
<p>737 İbn Hacer el-Heytemi, Fedailu Muaviye (TadhiruJ-Cenan), s. 109-110.</p>
<p>738 Tirmizi, &#8220;Tefsir&#8221;, 85; Taberi, Gami&#8217;u7-Beyan, no, 37714, Kadr Suresi 3 nolu ayetin tefsiri; Taberani, el-Mu &#8216;cemuJ-Kebirr, no, 2754; Haklın, el-Müstedrek, 3/170-171, 175; Beyhaki, Delailü&#8217;n-Nübüvve, 6/509-510; İbnu1-Esir, Üsdü7-Gabe f i Ma &#8216;rifeti&#8217;s-Sahabe, 2/ 19; Mizzi, TehzibuJ-Kemal, 32/ 428.</p>
<p>739 İbn Esir, Camiu&#8217;l-Usul nıin Ehadisi&#8217;r-Rasul, thk. Mahmud el-Arnavud, Daru İbni&#8217;l-Esir, Beyrut, (1991), 2/268, no. 881.</p>
<p>740 el-Mübarekfuri, Tulıfrtü1-Ahzevi, 9/281; 282.</p>
<p>741 Tirmizi, &#8220;Tefsir&#8221;, 85.</p>
<p>742 İbn Kesir, TefsiruJ-KuraniJ-&#8216;Azim, 8/412, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 11/140; el Mübarekfuri, Tuhfetü1-Ahvezi, 9/281.</p>
<p>743 İbn Kesir, Te!Slru1-Kurani1-&#8216;Azim, 8/412.</p>
<p>744 İbn Hacer el-Heytemi, Fedailu Muaviye (Tadhiru1-Cenan), s. 109, Ali el-Kari, Mirkatü1-Mefatih, 11/140.</p>
<p>745 İrfan Aycan, Saltanata Giden Yolda Muaviye bin ebu Süfyan, s. 93; 94.</p>
<p>746 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül ve 1-Mülük, 5/333-335, 342-345; İbn Kuteybe, el-İma me ve s-SiyaseJ 1/30.</p>
<p>747 Taberi, Tarih u&#8217;r-Rusül ve 1-Müluk, 5, 345, İbn Esir, el-Kamil fl&#8217;t-Tarih, 3/ 79.</p>
<p>748 İbn Sa&#8217;d, Kitti.bu Ta bakatiJ-Kebir, 3, 49, İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, Osman&#8217;ın hal tercemesi, s. 396.</p>
<p>749 Diyarbekri, Tarih u1-Hamis fl Ahvali Enfesi Nefis, nşr. Abdullah Muhammed el-Halili, Daru&#8217;l-Kütübi1-İlmiyye, Beyrut, (2009), 2/263.</p>
<p>750 İbn Sa&#8217;d, a.g. e., 3, 48.</p>
<p>751 Taberi, Tarih u&#8217;r-Rusül ve l-Mülük, 15, 387.</p>
<p>752 Buhari, &#8220;Fedailü&#8217;s-Sahabe&#8221;, 6; İbn Hacer, Feth uJ-Bari Şerh u SahihiJ-Buhari, 7/65-67.</p>
<p>753 Taberi, Tarih u&#8217;r-Rusül ve J-Mülük, 15, 298; İbn Kuteybe, el-İm ame ve s-Siyase, 1/38-39; İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, Osrnan&#8217;ın hal tercernesi, s.407-408.</p>
<p>754 Taberi, T:irı1ıur-Rusül vel-Mülak, 7 /368, 369; İbn Esir, el-Kamil Ot-Tarih, 3/80-85.</p>
<p>755 Taberi, T:irih ur-Rusül veJ-Mülak, 4/368, 369; İbn Esir, el-Kamil fit-Tarih f ı &#8216;t-Tarih, 3/ 85.</p>
<p>756 Taberi, T:irihur-Rusül ve J-Mülıik, 4/356; İbn Asakir, T:irihu Medineti Dı maşk, Osman hal tercemesi, s.379, 380.</p>
<p>757 İbnu1-Esir, el-Kamil fi&#8217;t- Tarih fı&#8217;t-Tarih, III, 85.</p>
<p>758 Kuşatma kırk gece sürdü, isyancıların tüm konaklama süresi ise yetmiş gecedir. (Taberi, a.g. e.J 4/385.)</p>
<p>759 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül veJ-Mülük, 4/388-389.</p>
<p>760 İbn Asakir, Tarih u Medineti Dımaşk, Osman&#8217;ın hal tercemesi, s. 380-381.</p>
<p>761 İbn Kuteybe, el-imame ve &#8216;s-Siyase, 1/113.</p>
<p>762 Cüveyni, Lüma&#8217;u 7-Edille fi Akaidi Ehli&#8217;s-Sünne, nşr. Daru&#8217;z-Ziya, Kuveyt, (2018), s. 115.</p>
<p>763 İbn Teymiyye, Mecmu&#8217;ul-Fet:iva, 35/72-73.</p>
<p>764 İbn Hacer el-Heytemi, es-SavaJkuJ-Muhrika, s. 325.</p>
<p>765 İbn Kuteybe, Te &#8216;vilu MüşkiliJ-Kuran, thk. Sa&#8217;d b. Necdet Ömer, Müessesetü&#8217;r Risale, Beyrut, (2015), s. 32.</p>
<p>766 Tahrici geride geçmişti.</p>
<p>767 İbn Hacer, FethuJ-Bari Şerh u SahihiJ-Buhari, 13/72.</p>
<p>768 Nevevi, Sahihu Müslim bi Şerhilı-Nevevi, 18/11.</p>
<p>769 Zehebi, Siyeru AJami&#8217;n-Nübela, 8/209-210.</p>
<p>770 İbn Haldun, Mukaddime, 1/238.</p>
<p>77 1 Dr. Taha Hüseyin, el-Fitnetül-Kübra, nşr. Hindavi, (2012), 4; Ahmed Muhammed Havf, Edebu&#8217;s-Siyaseti fi1-Asri7-Emevi, nşr. Darul-Kalem, Beyrut, (2019), s.21, Akkad, Muaviye b. ebU Süfyan fiJ-Mizan, Darul-Kitabi&#8217;l-Benani, Beyrut, s.100.</p>
<p>77 2 İbn KesirJ el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 7 /237; Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül ve J-Mült1k, 4/488.</p>
<p>773 Taberi, a.g.e.J 4/ 472.</p>
<p>774 Taberi, a.g.e., 4, 530.</p>
<p>775 Taberi, TarUıur-Rusül ve JMülıJk, 5, 27.</p>
<p>776 İbn Kesir, el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 8 23; Taberi, a.g.e.J 5/87.</p>
<p>777 Taberi, a.g.e., 5/87-88.</p>
<p>778 Taberi, a.g.e., 5, 103-105.</p>
<p>779 Taberi, a.g.e., 5, 105-106.</p>
<p>780 Yakut, Mu&#8217;cemüJ-Büldan, &#8220;Celil maddesi&#8221;, Daru&#8217;s-Sadır, Beyrut, (2010</p>
<p>781 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül veJ-Mülük, 5/95-96.</p>
<p>782 Kindi, Vüla tü Mısr ve Küdatüha, nşr. İhsan Abbas, Beyrut, (1972), s. 25-26, İbn Kuteybe, Uyunu1-Ahbar,1, 25</p>
<p>783 Taberi, a.g.e., 5/95-96</p>
<p>784 İbn Kuteybe, Uy t1nu1-Ahb;ir, nşr. Daru1-Küttabi&#8217;l-Arabi, Beyrut, ( 1925), 1/201; Kindi, a.g.e., s. 25.</p>
<p>785 İbn Tağriberdi, en-Nucumu&#8217;z-Zahire fi Mulüki Mısr veJ-KaJıire, nşr. Darü&#8217;l Kütüb ve&#8217;l-Vesaikü&#8217;l-Kavrniyye, Kahire, (2006), 1/104-105; Hamdi Şahin, ed Devletü 7-Emeviyye el-Müfrera &#8216;aleyha, s. 97-103.</p>
<p>786 Belazuri, FutuhuJ-Büldan, s. 229; Yakubi, et-Tarih, 2/194; Taberi, Ta.rih u&#8217;r RusülveJ-Mülük, 5/ 105; İbn Tağriberdi, en-Nücumu&#8217;z-Zahire, 1/166.</p>
<p>787 Makrizi, el-Mevaiz ve &#8216;l-İ&#8217;tibar bi-Zikri &#8216;l-Hıtat ve &#8216;l-Asar, thk. Eymen Fuad Seyyid, Müessesetü&#8217;l-Furkan li&#8217;t-Türasi&#8217;l-İslam, Londra, (2002), 1/300; İbn Tağriberdi, a.g.e., 1/104.</p>
<p>788 Kindi, Vülatü Mısr ve Kudatüha, s.25.</p>
<p>789 Ali İmran, 61.</p>
<p>790 Müslim, &#8220;Fedail&#8221;, 32.</p>
<p>79 1 Müslim, &#8220;Fedail&#8221;, 38.</p>
<p>79 2 Taberi, Tarih u&#8217;r-Rusül ve1-Mülr1k, 3/218; İbnu&#8217;l-Esir, el-Kamil fit-Tarih, 3/326.</p>
<p>793 İbn Sa&#8217;d, Kitabü&#8217;t-Tabakati1-Kebir, 5/307; Ebü Nu&#8217;aym, Hilyetü1-Evliya, 5/322; İbn Asakir, Tarih u Medineti Dımaşk, 50/96; Zehebi, Siyeru A1amiiı Nübela, 5/174, Tarihu1-İslam, 3/332, 1439.</p>
<p>794 Nevevi, Sahihu Müslim bi Şerhi&#8217;n-Nevevi, 15/ 175-176.</p>
<p>7 9 5 İbn &#8216;Adiyy, el-Kamil fi Du&#8217;afai&#8217;r-Rical, 6/210.</p>
<p>796 İbnu&#8217;l-Cevzi, el-Mevzuat, 1/305.</p>
<p>797 Zehebi, Mizanul-l&#8217;tidal, 3/ 419, no. 6992.</p>
<p>798 Abdulaziz b. Ahmed, en-Nahiyetu an Ta ni EmiriJ-Müminin Muaviye, s. 45.</p>
<p>799 Kurtubi, el-Mufhim lima Uşkile min Telhisi Kitabi Müslim, thk. Muhyiddin Dib Mistu, Ahmed Muhammed Seyyid, Yusuf Ali Bidevi, Mahmud İbrahim Bezzal, Daru İbn Kesir, Beyrut, (2008), 6/278.</p>
<p>800 Belazuri, Ensabul Eşraf, 3/295.</p>
<p>801 İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 13/284; Mizzi, TehzibuJ-Kema.l, 6/253; İbn Kesir, el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 11/208-209.</p>
<p>802 İbn Hacer el-Heytemi, es-SavaJkuJ-Muhrika &#8216;ala Ehli&#8217;r-Rafdi ve ö-Dalali ve z Zendeka, s. 216-217.</p>
<p>803 Zehebi, MizanuJ-İ&#8217;tidal, 4/324-325, no. 9311; İbn Hacer, Lisanu-Mizan, 6/209-211, no. 740.</p>
<p>804 Tirmizi, &#8220;Zekat&#8221;, 18, no. 645.</p>
<p>805 Zehebi, el-Kaşif fi Marifeti men leh u Rivayetun fi Kütübi&#8217;s-Sitte, thk. Boran Ed-Dennavi, Daru&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, Beyrut, (2007), 2/388 no. 6347</p>
<p>806 İbn Hacer, Takribu&#8217;t-Tehzib, s. 1081, no. 7813.</p>
<p>807 İbn Kesir, el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 11/208-209.</p>
<p>808 İbn Haldun, Kitabu1-lber (Tarih), 1/969.</p>
<p>809 İbn Arabi, el-A vasım mineJ-Kavasım, s. 143-144.</p>
<p>810 İbn Hallikan, Vetayatü1-A &#8216;yan ve Enbau Ebnai&#8217;z-Za.man mimma Sebete bi&#8217;n Nalfi evi&#8217;s-Sema&#8217;ev Eşbetehü1-:Ayan, nşr. İhsan Abbas, Beyrut, (1972), 2/54.</p>
<p>811 Ahisi, Sabbu1-&#8216;Azab &#8216;ala men Sebbe1-Ashab, s. 272-273</p>
<p>. 812 Mizzi, Tehzibu1-Kemal, 23/510; Zehebi, SiyeruAJami&#8217;n-Nübela; 5/272.</p>
<p>813 Tirmizi, &#8220;Ahkam&#8221;, 12, no. 1341.</p>
<p>814 İbn Ehi Şeybe, el-Musannef, no. 23166; İbnu&#8217;t-Türkmani, el-Cevheru&#8217;n-Naki f i&#8217;r-Reddi aleJ-Beyhajd, Meclis-il Dairat maarifı&#8217;n-Nizamiyye, Hindistan Hay darabat, 10/175; Tehanevi, /Jau&#8217;s-Sünen, thk. Muhammed Taki Osmani, nşr. İda ratu1-Kur&#8217;an ve1-Ulumi&#8217;l-İslamiyye, (1997), no. 5109.</p>
<p>815 Tahavi, Şerhu Me&#8217;ani&#8217;l-Asar, thk. Muhammed Zehra Neccar, Alemü&#8217;l-Kütüb, Beyrut, (2006), 4/148; Tehanevi, a.g.e., no. 5111.</p>
<p>81 6 Malik, el-Muvatta, no. 844; Tehanevi, a.g.e., no. 5112.</p>
<p>817 İbn Hazın, el-MuhaDa, thk. Ahmed Muhammed Sakir, Mektebetu Dari&#8217;t Türas, Kahire, (2005), 8/489; İbnu&#8217;t-Türkmani, a.g.e., 10/175.</p>
<p>818 Abdürrezzak, el-Musannef, 10/175; Tehanevi, i1aus-Sünen, no. 5110.</p>
<p>819 Malik, el-Muvatta, no. 844; Tehanevi, a.g.e., no. 5113, 5114.</p>
<p>820 Müslim, &#8220;Akdiye&#8221;, 3; Ebu Davud, &#8220;Akdiye&#8221; 21.</p>
<p>82 1 İbn Rüşd, Bidayetü1-Müctehid, thk. Ebu Abdurrahman Abdulhakim b. Mu hammed, el-Mektebetü&#8217;t-Tevfıkiyye, Kahire, 3/456, 459.</p>
<p>822 SuyCıti, Tarih uJ-Hulefa, s. 175; Zehebi, Siyeru AJami&#8217;n-Nübela� 3/157; İbn Kesir, el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 11/ 463.</p>
<p>823 İbn Hazın, Meratibü&#8217;l-icma, nşr. Daru Zcihidi&#8217;l-Kudsi, Mısır, (1985), s. 157.</p>
<p>824 Buhari, &#8220;Tefsirü1-�ur&#8217;an&#8221;, 5/9, &#8220;Nikal)&#8221;, 8; Müslim, &#8220;Nika.Q.&#8221;, 11.</p>
<p>825 Abdülğani el-Guneyrni el-Meydani, el-Lübab fi Şerhi&#8217;l-Kitap, thk. Beşşar Bekri Arabi, Daru1-İrşad, İstanbul, (2016), 2/330.</p>
<p>826 Aydın Taneri, &#8220;Hadım&#8221;, DİA, XV, 3-4.</p>
<p>828 Dr. Halid el-Gays bu ganimet konusunda bir araştırma yap mış ve şöyle bir açıklama getirmiştir.829 Şayet Hazreti Muaviye&#8217; nin Kur&#8217;an&#8217;ın bu emrine rağmen ganimetin dağıtılmamasını is</p>
<p>827 Mevdudi, Hilafet ve Saltanat, (çev/ Ali Genceli s. 179)</p>
<p>828 İbn Abdulber, el-İstiab fi Ma &#8216;rifeti1-Ashab, 1/357; İbn Esir, el-Kamil fi&#8217;t-Tarih, 2/476.</p>
<p>829 Sallabi, Muaviye bin Ehi Süfyan, s. 348.</p>
<p>830 Yahya b. İbrahim, Merviyya tu Ebi Muhnif fi Tarihi&#8217;t-Taberi, s. 352.</p>
<p>831 Sallabi, Muaviye bin Ebi Süfyan s. 349.</p>
<p>832 Cahız, et-Tac fi Ahlaki&#8217;l-Müluk, nşr. Dr. Ömer Tabba&#8217;, Daru1-Erkam, Beyrutı s. 146.</p>
<p>833 Cehşiyari, el- Vüzera veJ-Küttab, s. 24.</p>
<p>830 Yahya b. İbrahim, Merviyya tu Ebi Muhnif fi Tarihi&#8217;t-Taberi, s. 352.</p>
<p>831 Sallabi, Muaviye bin Ebi Süfyan s. 349.</p>
<p>832 Cahız, et-Tac fi Ahlaki&#8217;l-Müluk, nşr. Dr. Ömer Tabba&#8217;, Daru1-Erkam, Beyrutı s. 146.</p>
<p>833 Cehşiyari, el- Vüzera veJ-Küttab, s. 24.</p>
<p>834 Dr. Şükrü Faysal, el-Mecmüatu1-İslamiyye fi KarniJ-Evvel, nşr. Daru&#8217;l Küttabi1-Arabi, Mısır, (1952), s. 80.</p>
<p>83 5 Taberi, T:irihu&#8217;r-Rusül ve1-Mülükve &#8216;l-Müluk, 3/514.</p>
<p>836 Hamdi Şahin, ed-Devletu1-Ümeviyye el-Müftera Aleyha, s. 350.</p>
<p>837 Mevdudi, Hilafet ve Saltanat, (çev, Ali Genceli s. 179).</p>
<p>838 Buhari, &#8220;Hace&#8221;, 44, &#8220;Meğazi&#8221;, 48, &#8220;Feraiz&#8221;, 26; Müslim, &#8220;Feraii&#8217;, l; Ebu Davud, &#8220;Feraiz&#8221;, 10; Tirmizi, &#8220;Feraiz&#8221;, 15.</p>
<p>839 Malik, Muvatta, Feraiz, 12, 1233; İbn Şeybe, el-Musannef, no. 31438; Said bin Mansur, es-Sünen, no. 142-143.</p>
<p>840 İbn ehi Şeybe, Musannef, no. 31448.</p>
<p>841 Said bin Mansur, es-Sünen, no. 145.</p>
<p>842 Said bin Mansur, a.g.e., no. 146.</p>
<p>843 İbn ehi Şeybe, Musannef no. 31450; Ebu Davud, &#8220;Feraii&#8217;, 2912; Beyhaki, Sünen, 254-255.</p>
<p>844 Said bin Mansur, es-Sünen, no. 145.</p>
<p>845 İbn ehi Şeybe, a.g.e., no. 31451 Said bin Mansur, a.g.e., no. 147.</p>
<p>846 Nevevi, Minha.cu&#8217;t-TaJibin ve Um detu7-Muttek&#8217;in, thk. Muhammed Mu hammed Tahir Şa &#8216;ban, Daru&#8217;l-Minhac, Beyrut, (2005), 4/11-52.</p>
<p>847 Ebu Davud, &#8220;İmare&#8221;, 26; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 341.</p>
<p>848 Ebu Davud, &#8220;Feraii&#8217;, 10; Ahmed b. Hanbel, V, 230, 236.</p>
<p>849 Buhari, &#8220;Cenaii&#8217;, 79.</p>
<p>85 0 Detaylı bilgi için bkzJ Prof. Dr. Bünyamin Erul, Sahabenin Sünnet Anlayışı, s. 431-434. 851 Tahanevi, /Jaus-Sünen, 18/329-330.</p>
<p>852 Taberi, Tarilı ur-Rusül veJ-Müluk, 3/532.</p>
<p>853 İbn Haldun, Mukaddime, s. 243 &#8211; 244.</p>
<p>854 Zehebi, Tarih uJ-islam, 2/295; Suyüti, Tarih uJ-Huleta ; s. 182; İbn Hacer el Heytemi, es-Sava &#8216;ikuJ-Muhrika, s. 335.</p>
<p>855 İbn Arabi, el-Avasım mineJ-Kavasım fi Tahkiki Mevakıfi&#8217;s-Sahabe, s. 148; İbnu&#8217;l-Esir, el-Kamil fit- Tarih, 3/354.</p>
<p>856 İbn Sa&#8217;d, Kitabu Tabakati&#8217;l-Kebir, 7 / 47, no. 29259; Buhari, et- TarihuJ-Kebir, 8/ 422-423, no. 3566, 8/296, no. 12903; İbn Abdilberr, el-İstiab il Ma reifetiJ Ashab, 4/14, no. 2841; İbn Arabi, el- &#8216;Avasım mineJ-Kavasım fi Tahkiki Me vakıfis-Sahabe, s. 151; İbnu&#8217;l-Esir, ÜsdüJ-Gabe il Marifeti&#8217;s-Sahabe, 5/483, no. 5640; İbn Hacer, el-İsabell Temyfzis-Sahabe, 1/236-237, no. 194.</p>
<p>85 7 Belazuri, EnsabuJ-Eşraf, 4/289-290. 858 İbn Kesir, el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 11/477.</p>
<p>85 9 Muhibbbuddin el-Hatib, el-A vasım mineJ-Kavasım, (s. 144, 2 no1u dipnot).</p>
<p>860 İbn Asakir, Tarih u Medineti Dımaşk, 28/26.</p>
<p>861 Mustafa İslamoğlu, İmamlar ve Sultanlar, s. 80.</p>
<p>862 Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 220, no. 21919, 21923; Nesai, Sünenü1-Kübra, no. 8099.</p>
<p>863 Buhari, &#8220;Ahkam&#8221;, 51; Müslim, &#8220;İmaret&#8221;, 5-9; Tirmizi, &#8220;Fiten&#8221;, 46.</p>
<p>864 İbn Kesir, el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 8/135.</p>
<p>865 İbn Hacer, FethuJ-Bari Şerh u SahihiJ-Buhari, 8/180</p>
<p>866 Abdulaziz b. Ahmed, en-Nahiyetu an Ta &#8216;ni EmiriJ-Müminin Mwiviye, s. 45.</p>
<p>867 İbn Haldun, Mukaddime, 2/188.</p>
<p>868 İbn Haldun, a.g.e., 2/188.</p>
<p>869 İbn Teymiye, Mecm uu Fetava, 25/27.</p>
<p>870 Sallabi, Muaviye bin ebi Süfyan, s. 522.</p>
<p>871 İbn Kesir, el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 11/663.</p>
<p>872 Sallabi, a.g.e., s. 528.</p>
<p>873 Taberi, Tarihur-Rusül veJ-Mülük, 3/232; İbn Esir, el-Kamil fi&#8217;t-Tarih, 3/337; İbn Kesir, el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 11/ 428.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>874 İbn &#8216;Adiyy, el-Kamil fi Du&#8217;afai &#8216;r-Ricil, 6\2110.</p>
<p>87 5 İbnu&#8217;l-Cevzi, el-Mevduat, 1 \305. 876 Zehebi, Mizanu 7-i&#8217;tidal, s. 125, no. 370.</p>
<p>877 İbn Sa &#8216;d, Kitabu Ta bakati7-Kebir, 7 /69-70; İbn Abdülberr, el-ltis ab fJ Ma &#8216;rifeti 1-Ashab, 2/99-105; İbn Esir, Üsdr11-Gabe il marifetis-Sahabe, 2/336337; İbn Hacer, el-İsabe fJ Temyizi &#8216;s-Sahabe, 2/527-528.</p>
<p>878 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül ve1-Mülr1k, 3/195, 238, 256, 264, 346, 467; İbn Esir, Üsdr11-Gabe fi marifetis-Sahabe, 2/336-337; Salih Muhammed er-Revadıyye, Ziya d b. Ebihi ve Devruhu fiJ-Hayati 1- &#8216;Amme, s. 31.</p>
<p>879 İbn Sa &#8216;d, Ki tabu Ta bakatiJ-Kebir, 7 / 69; İbn Abdülberr, el-lsti&#8217;ab fi Ma &#8216;rifeti 1Ashab, 2/99; İbn Hacer, el-İsti.be fl Temyizi &#8216;s-Sahabe, 2/522.</p>
<p>880 İbn Sa &#8216;d, a.g. e., 7 /69; Salih Muhammed er-Revadıyye, a.g. e., s. 31.</p>
<p>881 Halife b. Hayat, Tarih u Halife b. Hayya t, s. 191; İbn Abdülberr, el-İsti ab fl Ma &#8216;rifeti 1-Ashab, 2/99-105.</p>
<p>882 Taberi, a.g.e., 3/151; İbn Hacer, el-İsti.be fJ Temyizi &#8216;s-Sahabe, 2/527-528; Salih Muhammed er-Revadıyye, a.g.e., s. 32</p>
<p>883 es-Safedi, el- Va fi bi J- Vekyat, 15/32; Salih Muhammed er-Revadıyye, a.g.e, s. 32.</p>
<p>884 Mes&#8217;udi, Mun1cu &#8216;z-Zeheb, 3/14, 15; Hamdi Şahin, ed-Devletü J-Emeviyye el Müftera &#8216;aleyha; s. 195.</p>
<p>885 İbn Teymiyye, Mecmu &#8216;u&#8217; 1-Fetava, 20/267.</p>
<p>886 İbn Esir, el-Kamil fi &#8216;t- Tarih, 3/301.</p>
<p>887 Taberi, Tarihu&#8217;r-RusülveJ-Mülak, 3/195.</p>
<p>888 Buhari, &#8220;Feraii&#8217;, 18; Müslim, &#8220;Rada &#8216; &#8220;, 36.</p>
<p>889 İbn Hacer, FethuJ-Bari Şerh u SahihiJ-Buhari, 12/39.</p>
<p>890 Ebu Osman en-Nehdi&#8217;nin tam adı Abdurrahman b. Mili b. Amr b. Vehb&#8217;dir. Muhadram olup tabiiinin büyüklerindendir. Hicri 95 yılında vefat etmiştir. Bkz. İbn Hacer, Tehzibu Tehzıô, 6/246-247, Takribu &#8216;t-Tehzib, s. 601.</p>
<p>891 Buhari, &#8220;Feraii&#8217;, 29; Müslim, &#8220;İman&#8221;, 114, 115.</p>
<p>892 Nevevi, Sahihu Müslim bi Şerhi&#8217;n-Nevevi, 2/52-53.</p>
<p>893 Ebu Nuaym, Ma &#8216;rifetü &#8216;s-Sahabe, 3/121.</p>
<p>894 Dr. Halid el-Gays, Merviyyatu Hilafeti Muaviye fi Tarı1ıi&#8217;t-Taberi, s. 372-379.</p>
<p>89 5 İbn Hacer el-Heytemi, Ta thiruJ-Cinan, s. 12.</p>
<p>896 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusülve1-Mülük, 3/195; İbn Esir, el-Kamilfi&#8217;t-Tarih, 3/299300.</p>
<p>897 Hamdi Şahin, ed-Devletül-Emeviyye el-Müfteni &#8216;aleyha, s. 196.</p>
<p>898 İmam Malik, Muvatta, Hac, 511/277.</p>
<p>899 Buhari, &#8220;Hac&#8221;, 109; İbn Eb u Şeybe, Musannef, 6/23, 30533; Tahavi, Şerh u Me ani7-Asar, 2/264; Darekutni, es-Sunen, 4/56; Haklın, el-Müstedrek, 3\442; Beyhaki, es-Sünenü&#8217;l-Kübra, 5/233-234.</p>
<p>900 İbn Arabi, el- &#8216;Avasım mine &#8216;1-Kavasım, s. 168; Hamdi Şahin, ed-Devletü &#8216;1Emeviyye el-Müftera &#8216;aleyha, s. 196.</p>
<p>90 1 İbn Arabi, a.g.e.J sJ 163; Muhammed Salih Ahmed el-Garsi, Fa slu &#8216;l-Hitab fi Mevakıfi &#8216;1-AshabJ nşr., Darü&#8217;l-Kalem, Dımaşk, (2006), s. 141.</p>
<p>902 İbn Arabi, el- :4 vasım mine &#8216;1-Kavasım, s. 161.</p>
<p>903 İbn Arabi, a.g.e., s. 157-163; Sallabi, Muaviye b. Ebu Süfyan Şahsıyyetuhu ve &#8216;Asruh, s. 319-322.</p>
<p>904 İbn Kesir, el-Bidaye ve &#8216;n-Nihaye, 11/239.</p>
<p>905 İbn Kesir/ el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /229-230.</p>
<p>906 İbn Sa&#8217;d, Kitabu TabakJti7-Kebir, 6/242-243; Zehebi, Siyenı A &#8216;lamİ &#8217;11-Nubela, 3/464-465; İbn Kesir/ a.g.e., 1 1 /230-231, 237-238.</p>
<p>907 Zehebi, Siyeru A &#8216;Jami&#8217;n-Nübela, 3/ 463-466; İbn Hacer, el-isabe fi Temyizi sSahabe, 2/33 &#8211; İbn Sa&#8217;d, a.g.e., 6/24 1-244; İbn Abdülberr, el-lstiab fi Ma &#8216;rifrti 1-<br />
Ashab, 1/3809-39 1; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /228-244; İbn Hacer,<br />
a.g.e., 2/32-34.<br />
908 Taberani, el-Mu&#8217;cemu1-Kebir, 723; Beyhaki, Delailu &#8216;n-Nübüvve, 6/457; İbn<br />
Abdülberr, a.g.e., 1/390; İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 1 2/229.<br />
909 Müslim, &#8220;İmarat&#8221;, 14</p>
<p>910 Müslim, &#8220;İm:lrat&#8221;, 14</p>
<p>911 Nevevi, Sahihu Müslim bi Şerhi&#8217;n-Nevevi, 1 2/241.</p>
<p>912 Abdulaziz b. Ahmed, en-Nalıiyetu an Ta&#8217;ni Emiri1-Müminin Muaviye, s. 150.<br />
913 Muhammed el-Gays, Merviyyatu Hilafeti Muaviye, s. 435.<br />
914 Mustafa İslamoğlu, İmamlar ve Sultanlar, s. 87.</p>
<p>915 İbn Arabi, el- &#8216;.A vasım mine l-Kavasım, s. 1 42-1 43.</p>
<p>916 İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 1 2/230; Dr. Halid b. Muhammed elGays, Merviyyatü Hilafeti Muaviyeti Tarihi &#8216;t-Taberi, s. 440.<br />
917 İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 1 2/229; İbn KesirJ el-Bidaye venNihaye, 1 1 /298-99.</p>
<p>918 Buhari, &#8220;Meğazi&#8221;, 58.</p>
<p>919 İbn Hacer, Fethul-Bari Şerhu SahihiJ-Buharf, 1 3/194.</p>
<p>920 Buhari, &#8220;Meğazi&#8221;, 45; Müslim, &#8220;İman&#8221;, 1 58.</p>
<p>921 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül veJ-Müluk, 5/1 95.<br />
922 Zehebi, Siyeru A 1ami &#8216;n-Nübela, 3/ 465.<br />
923 Sallabi, Muaviye bin ebU Süfyan, s. 234.<br />
924 Taberi, a.g.e., 5/ 1 95.<br />
925 Sallabi, a.g.e./ s. 234.<br />
926 İbn Hacer, el-İsabe fi Temyizi &#8216;s-Sahabe, 2/33.</p>
<p>927 Necmi Sarı, Muaviye b. Ebu Süfyan Müdafaası, (tere. en-Nahiyetu an Ta&#8217;ni<br />
EmiriJ-Müminin Muaviye) s. 269-277.</p>
<p>928 İbn Kuteybe, el-İmame ve&#8217;s-Siyase, 1/ 163; Ya&#8217;kubi, Tarih, 2/220; Mes&#8217;udi,<br />
Murucu&#8217;z-Zeheb, 3/77.</p>
<p>929 İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /650, 659.</p>
<p>930 Necmi Sarı, Muaviye b. Ehi Sufyan Müdafaası, s. 278.</p>
<p>931 Belazuri, EnsabuJ-Eşraf, 5/ 1 7.</p>
<p>932 İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /6 15, 653-654; Belazuri, EnsabuJ-Eşraf,<br />
3/471; Zehebi, TarihuJ-İslam, 2/478; Dr. Muhammed b. Abdülhadi b. Rezzan eşŞeybani, MevakıfuJ-Mu&#8217;araza fi Hilafeti Yezid b. Muaviye, s. 384.</p>
<p>933 Necmi Sarı, Muaviye b. Ehi Sufyan Müdafaası, s. 282.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum3/">Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)’ a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:3</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum3/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)&#8217; a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Dec 2024 06:22:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Kızıldaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Süfyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Aişe ve Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Hz.Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Hz.Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Vali Eşter]]></category>
		<category><![CDATA[Muaviye ve sahabelik]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27537</guid>

					<description><![CDATA[<p>İtham: Muaviye baş olma iddiasıyla Ali (radıyallabu anb)&#8217;ın halifelik makamına göz dikmiş, Ali (radıyallah u anh) kendisini Şam valiliği görevinden aldığı için ona biat etmemiş hatta onunla savaşmıştır. İbnu&#8217;l-Kevva&#8217;nın Ebu Musa el-Eş&#8217;ari&#8217;ye şöyle dediği kayıtlıdır: &#8220;Şunu bil ki Muaviye, Mekke&#8217;nin fethiyle İslam&#8217;a girmiştir, babası da hiziblerin başıdır. Muaviye şuraya başvurmadan halifelik iddiasında bulunmuştur. Eğer Muaviye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum2/">Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)’ a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İtham:</strong> Muaviye baş olma iddiasıyla Ali (radıyallabu anb)&#8217;ın halifelik makamına göz dikmiş, Ali (radıyallah u anh) kendisini Şam valiliği görevinden aldığı için ona biat etmemiş hatta onunla savaşmıştır. İbnu&#8217;l-Kevva&#8217;nın Ebu Musa el-Eş&#8217;ari&#8217;ye şöyle dediği kayıtlıdır: &#8220;Şunu bil ki Muaviye, Mekke&#8217;nin fethiyle İslam&#8217;a girmiştir, babası da hiziblerin başıdır. Muaviye şuraya başvurmadan halifelik iddiasında bulunmuştur. Eğer Muaviye seni tasdik ederse görevden azli helal olur, yok eğer seni yalanlarsa bu takdirde senin onunla konuşman haram olur.761</p>
<p><strong>Cevap: </strong> Bu batıl bir iddiadır; zira Muaviye (radıyallah anh)&#8217;ın Ali (radıyallah u anh)&#8217;tan haksız yere katledilen amcasının oğlu Osman (radıyallah anh)&#8217;ın öcünü almaktan başka bir talebi olmamıştır. Bunun için de Ali (radıyallahu anh)&#8217;tan, Osman radıyallah anh)&#8217;ın katillerine kısas uygulamasını eğer buna güç yetiremiyorsa bu katilleri kendisine teslim etmesini istemiş, Ali (radıyallah anh)&#8217;ın bunlardan birini yapması durumunda da ona biat edeceğini açık bir dille ifade etmiştir. Ancak Ali (radıyallah anhı) bu iki talebi de reddedince olanlar olmuştur. İmamu&#8217;l-Haremeyn el-Cüveyni bu konuda şöyle demektedir: &#8220;Muaviye (radıyallah anh) her ne kadar Ali (radıyallah anh) ile savaştıysa da onun halifeliğini inkar etmediği gibi halifeliği kendi nefsi için iddia da etmemiştir. O kendisinin isabet ettiğini sanarak yalnızca Osman (radıyallah anh)&#8217;ın katillerini talep etmıştı ancak hata etmıştı.&#8221;762 &#8220;Muaviye (radıyallahu anh) halifelik iddiasında bulunmadı. Zaten Ali (radıyallah anh) ile savaştığı vakit halife olarak ona biat etmiş de değildi. Muaviye (radıyallahu anh) ne kendisinin halife olduğu ne de halifeliği hak edenin kendisi olduğu iddiasıyla savaşmış da değildi. Herkes Ali (radıyallah anh) in halifeliğini ikrar ediyordu. Muaviye (radıyallah anh) da Ali (radıyallah anh) hakkında kendisine soru soranlara verdiği cevaplarda O&#8217;nun halifeliğini ikrar ediyordu.</p>
<p>Bunun yanı sıra yandaş taraflardan her grup halifelik konusunda Muaviye (radıyallah anh) in Ali (radıyallah anh) a denk olmadığını ve Ali (radıyallah u anh) halife olarak bulunduğu sürece Muaviye(radıyallahu anh) in halife olamayacağını ikrar ediyordu. Çünkü Ali (radıyallah anh) in üstünlüğü, önceliği, ilmi, dini, cesareti ve diğer faziletleri, hepsinin nezdinde gayet açık ve maruftu. Tıpkı Ali (radıyallah anh) in kardeşleri Ebu Bekir, Ömer, Os man (radıyallah anh) ve diğerlerinin üstünlükleri gibi.&#8221;763 İbn Hacer el-Heytemi ise şöyle demektedir: &#8220;Ehl-i Sünnet ve&#8217;l-Cemaat&#8217;in itikadi prensiplerinden biri de şudur: Ali ile Mua viye (radıyallah anh) arasında cereyan eden savaşlar, daha önce de geçtiği gibi Ali (radıyallah anh) in halifeliğe daha layık olduğu hususundaki icma nedeniyle Muaviye (radıyallah anh)&#8217; ın halifelik konusunda Ali (radıyallah anh) ile çekişmesi sebebiyle meydana gelmemiş, fitne de bu nedenle kopmamıştır. Aksine fitnenin kopuş sebebi, Muaviye&#8217;nin Osman (radıyallah u anh)&#8217;ın amcasının oğlu olması dolayısıyla Muaviye (radıyallah u anh) ve beraberindekilerin Ali (radıyallahu anh) tan, Osman (radıyallah anh) in katillerini kendilerine teslim etmesini talep etmeleri Ali (radıyallah u anh) in ise bundan kaçınmış olmasıdır.&#8221;764 Ayrıca iddianın geçtiği el-İmame ves-Siyase adlı eserin İbn Kuteybe&#8217;ye ait olmadığı hususunda muhakkik alimler arasında görüş birliği vardır. Dolayısıyla bu kitabın İbn Kuteybe&#8217;ye nispeti de doğru değildir.&#8221;765</p>
<p><strong>İtham:</strong> Ammar (radıyallahu anh)&#8217;a &#8221;Seni haddi aşan bir grup katledecek.&#8221;766 hadisi ve bundan ötürü Hazreti Muaviye&#8217;nin baği sayılması.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> &#8220;Ammarı baği bir topluluk katledecektir. &#8220;hadisi bu savaşlarda isabet eden tarafın Ali (radıyallah u anh)&#8217;ın olduğunu göstermiştir; çünkü Ammar (radıyallah u anh)&#8217;ı Muaviye (radıyallahu anh) tarafı öldürmüştür. Ehl-i Sünnet&#8217;in cumhuru Allah u Teala&#8217;nın &#8220;Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa&#8221; (Hucurat, 49/9) ayetinden dolayı Ali (radıyallahu anh)&#8217;ın yanında savaşanların isabetli oldukları görüşündedirler. Ali&#8217;ye karşı savaş açanların baği oldukları kesindir. Ehli Sünnet Hazreti Ali&#8217;yi isabetli görmekle birlikte olaya karışanların hiçbirinin kınanmayacağı konusunda müttefiktirler. Yalnızca içtihat edip hata etmiş olduklarını söylerler.767 Sünnet ve hak ehlinin mezhebi, Sahabehakkında iyi zanda bulunmak, aralarında vuku bulan anlaşmazlıklardan uzak dur mak, onların aralarında meydana gelen savaşları güzel şekilde tevil etmektir. Şöyle ki, onlar bu hususlarda müçtehid olup tevilde bulunmuşlar, bunu yaparken de ne günah işlemeyi ne de sırf dünyalık peşinden koşmayı amaçlamışlardır. Aksine onlardan her bir grup, kendisinin haklı, muhalifinin ise baği olduğuna, bu nedenle de Allah&#8217;ın emrine dönünceye dek onunla savaşmak gerektiğine inanmıştır. Onların bir kısmı isabet etmiş, bir kısmı ise hata etmiş ancak hatası mazur görülmüştür. Çünkü bu içtihaddan kaynaklanmış bir hatadır ve müçtehid hata yaptığında üzerine herhangi bir günah yoktur. Bu savaşlarda haklı ve isabetli olan Ali (radıyallah u anh) idi. Bu, Ehl-i Sünnet&#8217;in görü şüdür. Bu olaylar karışık meselelerdir.</p>
<p>Hatta Sahabeden bir topluluk bu olaylar karşısında hayrete düşmüşler, bu nedenle her iki gruptan uzakta kalmışlar, savaşa iştirak etmemişler ve hakkın kimden taraf olduğunu gerçekten bilememişlerdir. Bunun neticesinde de muhaliflere karşı Ali (radıyallah u anh)&#8217;a yardımda gecikmişlerdir.&#8221;768  Muaviye (radıyallah u anh) ile birlikte savaşanlar, müminler den bir grup olup İmam Ali (radıyallah anh)&#8217;a karşı haddi aşmışlardır ki &#8220;Seni baği bir topluluk katledecektir.&#8221; hadisiyle sabittir. Allah&#8217;tan, her iki taraftan da razı olmasını ve bizleri, kalplerinde müminlere karşı hiçbir kin bulunmayan kimselerden kılmasını diliyoruz. Bununla beraber Ali (radıyallah u anh)&#8217;ın kendisiyle beraber savaşanlardan daha faziletli ve hakka daha layık (yakın) olduğu hususunda ise hiçbir şüphe duymuyoruz.769 Her ne kadar Ali (radıyallah anh) haklı idiyse de bu hususta Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ın kastı batıl peşinde koşmak değildi. Onun maksadı sadece hak idi ama hata etmişti. Bunların tümü (esas itibariyle değilse bile) maksatları itibariyle hak üzere bulu nuyorlardı. 770</p>
<p><strong>İtham:</strong> Hazreti Osman&#8217;ın katillerini bahane edip hilafeti ele geçiren Hazreti Muaviye&#8217;nin başa geçtikten sonra katillerden intikam almak için bir şey yapmaması) Muaviye&#8217;yi kendi amaçlarına ulaşmak için Osman&#8217;ın katledilmesini perde edinmekle, hedefleri gerçekleşip Müslümanların halifeliğini elde edince de susup Osman&#8217;ın kısasını istemekten vazgeçmekle ve kısası uygulama hakkına sahip güçlü yönetici konumunda olduğu halde katiller meselesini bir kenara bırakmakla suçluyorlar.771</p>
<p><strong>Cevap:</strong>  Hazreti Osman&#8217;ın isyancıları yüzlerle ifade ediliyordu. Kimi isyana liderlik edip öldürme işini yapanlardı, kimi de Hazreti Osman&#8217; a karşı tiksindirici propagandanın havası içine sürüklenenlerdi. Bir şey emretmeden ve nehyetmeden sessiz kalanlar da vardı. Fitneden uzak durup Medine&#8217;den ayrılan ve işin Mü&#8217;minlerin Emiri&#8217;ni katletme haddine varacağını asla zannetmeyenler de vardı. İsyancılar özenli ve ayrıntılı bir şekilde belirlenmemişti, tamamı şahıs olarak da tanınmıyordu ama liderleri tanıdık ve meşhur kişilerdi. Hesaba çekilmesi ve kısas uygulanması gereken kişiler bu liderlerdi. Zaten Hazreti Muaviye&#8217;nin kısas talep ettiği kişiler: Eşter en-Nehai, Muhammed b. Ehi Bekir, Muhammed b. Ehi Huzeyfe, Kinane b. Bişr, Abdurrahman b. Udeys el-Belevi gibi kimselerdi. Hazreti Ali&#8217;nin devrinde onların gücü açıktı,otoriteleri sağlamdı. Kanını talep etmek de öldürülen kişinin velisinin hakkıydı, Allah da ona yardım vaadinde bulunmuştu. Katilleri ele geçirdiğinde onları affetmek de onun hakkıydı. Buna göre Hazreti Muaviye, Hazreti Osman&#8217;ın katillerine kısas uygulanması talebinde bulunmuş ve bunun için savaşmıştır. Sonunda bu isyancılardan cesaret, açık güç ve kuvvet sahibi birçokları, halifenin intikamını talep eden Hazreti Muaviye&#8217;nin ve başkalarının yaptığı savaşlarda yok edilmiştir. Talha, Zubeyr ve Aişe (radıyallahu anhum)&#8217;un ordusu, Basra&#8217; da Hukeyrn b. Cebele, Zureyh b. Abbad el-Abdi başta olmak üzere Osman&#8217;ın katillerinden yedi yüz kişiyi öldürmüştü.772 Hazreti Osman&#8217;ın katilleriyle Talha, Zubeyr ve Aişe (radıyallah u anhum)&#8217;un ordusu arasında yaşanan bu şavaşta öldürülmeyenleri kendi kabileleri yakalayıp köpek getirir gibi Talha ve Zubeyr (radıyallahu anhuma)&#8217;ya getirmişler ve bunlar öldürülmüşlerdir. Bu nedenle tüm Basra halkından Talha ve Zubeyr&#8217;in eliyle öldü rülmekten kurtulan sadece Sadoğulları&#8217;nın koruduğu Hurkus b Zuheyr es-Saa&#8217;di gözden kaybolabildi.773 Cemel savaşında isyancılardan biri olan Alba&#8217; b. Heysem, Basra kadısı olan Amr b. Yesrib&#8217;i eliyle öldürüldü.774</p>
<p>Sıffın savaşında Ali (radıyallah u anh)&#8217;ın ordusu içinde Hazreti Osman&#8217;ın katillerinden ve ona karşı isyan edenlerden birçok kişi vardı. Cündeb b. Zuheyr el-Gamidi, vali Velid b. Ukbe&#8217;ye karşı insanları kışkırtan ve Hazreti Osman&#8217; a karşı insanları isyana teşvik eden Ebu Zeyneb b. Avf b. Haris el-Ezdi gibi önde gelen isyancı liderlerden bir kısmı Şamlılarla yaptıkları Sıffın savaşında öldürüldü. 775 Sonra tahkimin akabinde Hazreti Osman&#8217;ın Iraklı katillerin den hayatta kalanların birçoğu Hazreti Ali&#8217;ye baş kaldırıp onu tekfir etmeye başladılar, Ali (radıyallah u anh) da onlarla Nehre van&#8217;da savaştı, kaçanlar dışında kimse kurtulmadı. Talha ve Zu beyr (radıyallahu anhuma)&#8217;nın eliyle öldürülmekten kurtulan Hurkus b. züheyr es-Sadi 776 ve Şureyh b. Evfa, o gün öldürülen isyancılar arasındaydı.777 Geriye Osman&#8217; a karşı ayaklananların büyüklerinden üç kişi; Muhammed b. Ehi Bekir, Kinane b. Bişr ve Muhammed b. Ehi Huzeyfe kaldı. İlk ikisi, hicri 38 yılında Hazreti Amr b. el-As&#8217;ın komutasında Mısır&#8217;a saldırdığında öldürüldü. 778 Aynı zamanda Hazreti Muaviye&#8217;nin dayısının oğlu olan Muhammed b. Ehi Huzeyfe ise daha önce H. 36 yılında Amr b. el As&#8217;ın Mısır hücumu sırasında öldürülmüştü. Amr b. el-As&#8217;ın ordusunun H. 38 yılında onu esir alıp Şam&#8217;a gönderdiği, tutuklu bulunduğu yerden kaçtığı ama Şam askerlerinden birinin onu ele geçirip öldürdüğü de söylenmiştir. 779 Şam&#8217;da ise Mısırlı isyancıların lideri Abdurrahman b. Udeys el-Belevi, Zirta bedevilerden biri ile karşılaşmış, bedevi onunla tanışıp Hazreti Osman&#8217; ın katillerinden olduğunu öğrenince onu öldürmüştür. 780 Bu isyanın en bariz adamı Eşter en-Nehai, Hazreti Ali&#8217;nin Mısır&#8217;a vali olarak gönderdiği hicri 38 yılında öldürülmüştür.</p>
<p>Hazreti Muaviye&#8217;nin Eşter&#8217;e zehirli bal şerbeti ile suikast yapacak birini Kulzum&#8217;a gönderdiği de söylenmiştir. 781 Bunu yapmışsa ona kısas uygulama konusunda delili ve gerekçesi vardı. Bununla birlikte Eşter en-Nehai&#8217;nin Kulzum&#8217;da öldüğünü belirten ve bu hususta Hazreti Muaviye&#8217;nin bir müdahelesi olduğunu zikret meyen başka rivayetler de nakledilmiştir. 782 Bunun nedeni ya gizli bir görev olmasıdır veya aslında böyle bir şey olmamıştır. Belki de adam eceliyle öldü de kendisine kin besleyenler rahatladı. Eşher en-Nehai&#8217;nin öldürülmesine sevinmek Muaviye ve Şam halkının hakkı 783 olmasına rağmen bu ölüme Ali b. Ehi Talib&#8217;in de sevinerek &#8220;rahatladık&#8221; dediği rivayet edilmiştir. 784 Hicaz&#8217;da ise bu haberi Aişe (radıyallahu anha) sevinerek karşıladı; zira daha öncelerde &#8220;Allah&#8217;ım! Oklarından birini ona at&#8221; diye beddua ediyordu. 785</p>
<p><strong>İtham:</strong> Hazreti Muaviye&#8217;nin Eşter&#8217;i öldürmesi veya ölümüne sevinmiş olması Hazreti Ali, Hazreti Muaviye ile eyaletler üzerindeki hakimiyet mücadelesini sürdürdüğü esnada Mısır üzerinde Hazreti Muaviye&#8217;ye karşı koyması üzerine Eşter en-Nehai&#8217;yi yollamıştı. Eşter, isyancıların başındaydı ve Cem el ile Sıffin vakalarında çatışma taraftarı olması ile tanınmaktaydı.</p>
<p>Eşter Mısır&#8217;a varmadan yolda Muaviye&#8217;nin emrı uzerine kendisine verilen zehir katılmış bir bal neticesinde öldü. 786 Eşter&#8217; in ölüm haberi Şam&#8217;a iletildiğinde Hazreti Muaviye&#8217;nin &#8220;Allah&#8217;ın baldan askeri vardır.&#8221; dediği rivayet edilir. 787 Cevap: Bir önceki eleştirinin cevabında zikredildiği gibi Eşter&#8217;in kim tarafından öldürüldüğü bilinmemektedir. Şayet Hazreti Muaviye böyle bir şeyi azmettirdi ise de zaten Hazreti Osman&#8217;ın cinaye tinden ötürü Eşter kendisine kısas yapılması gerekenlerdendi. Bu durumda Hazreti Muaviye kınanacak değildir. Eşter&#8217;in ölü müne sevinmiş olduğu doğru kabul edilmişse de bundan ötürü de kınanacak değildir; zira Eşter&#8217;in ölümünden Hazreti Ali dahi memnun olmuş idi.788</p>
<p><strong>İtham:</strong> Hazreti Muaviye&#8217;nin Hazreti Ali&#8217;ye sövmeye teşvik etmesi ve Hazreti Sad bin ebi Vakkas&#8217; a, Ali&#8217;ye niçin sövmüyorsun diye sorması Kiminde doğrudan sövmeyi teşvik edip kiminde ise sövmeye kapı aralamakla itham edilen Hazreti Muaviye hakkındaki rivayetler şöyledir: Muaviye b. Ehi Süfyan Sad&#8217;a emir verdi ve: &#8220;Ebü&#8217;t-Türab&#8217;a sövmekten seni ne menetti?&#8221; dedi. O da: &#8220;Benim söyleyeceğim üç şey var ki; bunları onun için Resülüllah (aleyhisselam) söylemiştir. Bundan ötürü ben ona asla sövemem. Bu üç şeyden birinin benim olması bence kızıl develerden daha makbuldür. Ben Resülüllah (aleyhisselam)&#8217;ı gazalarından birinde onu yerine bıraktığı, Ali de ona: &#8216;Ya Resülallah! Beni kadın ve çocuklarla beraber mi bıraktın?&#8217; dediği zaman; &#8216; Benden Musa ya nisbetle Harun yerinde olmana razı değil misin? Şu kadar var ki, benden sonra Peygamberlik yoktur. &#8216;buyururken işittim. Hayber gününde de: &#8216; Bu sancağı mutlaka Allah ve Resulünü seven, Allah ve Resulü de kendisini seven bir zata vereceğim. &#8216;buyururken işittim. Biz sancak için hepimiz uzandık. Fakat o: &#8216;Bana Ali&#8217;yi çağırın!&#8217; buyurdu. Ali gözlerinden rahatsız olduğu halde getirildi. Re sülüllah (aleyhisselam) onun gözüne tükürdü ve sancağı kendi sine verdi. Allah da ona fethi müyesser kıldı. Şu ayet: &#8216;De ki: Gelin, bizim ve sizin çocuklarınızı çağıralım &#8216; 789 inince Resülüllah (aleyhisselam) Ali&#8217;yi, Fatıma&#8217;yı ve Hasan&#8217;la Hüseyin&#8217;i çağırarak: &#8216;Allahım! Benim ailem bunlardır.&#8217;790 buyurdu.790 Sehl b. Sad (radıyallah u anh) şöyle demiştir: &#8220;Mervan aile sinden bir kimse Medine&#8217;ye tayin edilmişti. Bu vali (bir gün) Sehl b. Sad&#8217;ı çağırdı ve ona Ali&#8217;ye sövmesini emretti. Sehl ise sövmekten çekindi. Bunun üzerine vali ona: Sövmekten çekindiğinde: Allah Ebu Türab&#8217;a lanet etsin deyiver, dedi . . . . &#8220;791 Bir başka rivayet ise şöyledir: Muaviye (radıyallahu anh) Muğire b. Şu&#8217;be (radıyallah u anh)&#8217;ı Küfe valiliğine tayin ettiğin de yanına çağırıp ona şunları söylemişti:</p>
<p>&#8221; . . . Bununla birlikte bazı şeyleri tavsiye etmekten de kendimi alamıyorum. Ali&#8217;ye sürekli olarak sövmeyi ve onu kötülemeyi ihmal etmeyeceksin. Osman&#8217; a da sürekli rahmet okuyup mağfıret dileyeceksin.&#8221;792 Ümeyyeoğullarının (Emevi devletinin) yöneticileri Ömer b. Abdülaziz&#8217; den önce Ali (radıyallah u anh)&#8217; a söver sayarlardı. Ömer b. Abdülaziz halife olunca bu duruma son verdi. Şair Küseyyir &#8216;Azze el-Huza&#8217;i bu durumu şu beyitlerle ifade etmiştir: &#8220;İdareyi ele aldın, Ali&#8217;ye sövüp saymadın, masum ve suçsuzu korkutmadın, mücrimin (Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ı kastediyor) sözüne tabi olmadın. Apaçık hakla konuştun, zaten Hüda&#8217; nın ayetlerinin açıklaması ancak konuşmayla olur. Söylediğil} iyiliği bizzat yaptığınla doğruladın. Öyle ki her müslüman bundan razı olarak kuşluk vaktine (sabaha) çıktı.&#8221; 793</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu sözünde Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın Sad b. Ehi Vakkas (radıyallah u anh)&#8217;a, Ali (radıyallah u anh)&#8217;a sövmesini emrettiğine dair açık bir ifade yoktur. Sadece Sad&#8217;a, Ali (radıyallahu anh)&#8217;a sövmekten kendisini alıkoyan şeyin sebebini sormuştur. Sanki Muaviye (radıyallahu anh) Sad&#8217;a şöyle demiştir: &#8220;Sen takvan nedeniyle veya korktuğun için ya da başka bir sebep dolayısıyla mı Ali&#8217;ye sövmekten geri durdun? Eğer takvan nedeniyle ve Ali&#8217;yi yüceltmek gayesiyle ona sövmekten geri durduysan sen isabet etmiş ve güzel davranmışsın Yok eğer başka bir nedenden ötürü Sad, Ali&#8217;ye sövmekten geri durduysa bunun başka bir cevabı vardır.&#8221; Belki de Sad b. Ehi Vakkas (radıyallah anh) o anda Ali (radıyallah u anh)&#8217;a söven bir topluluğun içindeydi ve onlarla birlikte Ali (radıyallahu anh)&#8217;a sövmedi. Ancak onların yaptıklarını inkar etmekten de aciz kaldı veya onların bu yaptıklarını in kar etti. Bunun üzerine Muaviye (radıyallah anh) ona bu soruyu sordu.</p>
<p>Bazıları da şöyle demişlerdir: Bunu başka bir şekilde te&#8217;vil etmek de mümkündür. Şöyle ki Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ın sözünün manası şudur: &#8220;Ali (radıyallah anh)&#8217;ın görüşünde ve içtihadında hatalı olduğunu söylemekten buna mukabil insanlara bizim görüş ve içtihadımızın güzel (doğru) olduğunu ve onun hata ettiğini göstermekten seni alıkoyan şey nedir?&#8221;794 Hazreti Muaviye&#8217;nin Hazreti Muğire&#8217;ye Hazreti Ali için söv meyi teşvik ettiğini haber veren rivayet; ravi Ebu Mihnef Lut b. Yahya nedeniyle çok zayıftır. Ebu Mihnef Lut b. Yahya ise çok vahi, yalancı ve aşırı Şii bir kişidir. Şiilerin haberlerinin sahibi (nakledeni) aşırı bir Şii&#8221; 795, &#8220;güvenilir değil&#8221;, &#8220;metrukul-hadis&#8221;, &#8220;ahbari da&#8217;if-kıssacı zayıf&#8217;796 demişlerdir.&#8221; &#8220;Ahbari talif-kıssacı mahvolmuş, çok zayıf, asla kendisine güvenilmez.797&#8221; ibaresi kullanılmıştır. Taberi&#8217;nin bu rivayetini kabul etmek mümkün değildir, İbnu&#8217;l-Esir&#8217;in bu rivayeti Taberi&#8217;den nakli ise, herhangi bir isnad zikretmediğinden dolayı delil ve mesned olmaktan uzaktır.</p>
<p>Müslim&#8217;in diğer rivayetinde ise Medine&#8217; ye tayin edilen ve Sehl b. Sad&#8217;ın Ali&#8217;ye sövmesini emreden bu valinin Mervan ailesinden biri olduğunu açıkça belirtmektedir. Zaten Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ın Mervani değil, Süfyani olduğu herkesin malumudur. Öyleyse bu hususu Muaviye (radıyallah anh) ile ilişkilendirmek akıllı adamların işi değildir.798 Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın akıllı, dindar, yumuşak huylu ve yüksek ahlak sahibi bir şahsiyet olarak tanımlandığı da ortadayken O&#8217;nun Ali (radıyallah anh) hakkında lanet ve sövme içeren açık ifadeler kullanmış olması mümkün değildir. O&#8217;nun Ali (radıyallahu anh)&#8217; a lanet ettiğine veya ona sövdüğüne dair kendisinden rivayet edilen haberlere gelince bunların ekserisi yalan olup sahih değildir. Bu konuda rivayet edilen en sahih haber kendisinin Sad b. Ehi Vakkas&#8217;a söylediği &#8220;Seni Ebu Türab&#8217;a sövmekten alıkoyan nedir?&#8221; sözüdür. Bu sözde ise sövmeye dair açık bir ifade yoktur.</p>
<p>Bu ifade sadece Sad&#8217;ın Ali (radıyallah u anh)&#8217;a sövmekten geri durma sebebine dair bir sorudur. Bunun sebebi de Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın Ali (radıyallahu anh)&#8217;a sövmeyi öngörenler veya aksini öngörenleri ortaya çıkarmak istemesidir. Nitekim bu Sad&#8217;ın cevabında da açıkça görülmektedir. Muaviye (radıyallah u anh), Sad (radıyallah anh)&#8217;ın cevabını duyunca susmuş, söylediğini kabul etmiş ve hak edene hakkını teslım etmıştır.799 Emevilerin Ömer bin Abdülaziz gelene kadar minberlerden Hazreti Ali&#8217;ye ve ehl-i beyte sövdükleri iddiası, Şia kaynaklı bir rivayet olup iftiradır. Geride bu mesele ile ilgili birkaç defa izahat yapılmıştı. Bu başlıkta ise bir anekdot vermekle iktifa edeceğiz. Ömer bin Abdülaziz&#8217; e kadar sövüldü iddiası gerçek ise bu durumda Ömer bin Abdulaziz&#8217; den önce halife olan Velid b. Abdülmelik&#8217;in de sövmüş olması icab eder. Oysaki Velid&#8217;in inşa ettirdiği Şam Emevi Camii&#8217;nde bir duvarda yazılı olan hat süslemesi halen daha yerinde mevcuttur. Bu duvar yazısı bile tek başına bu iddiayı yalanlamaya yeter. Emevilerin Camisindeki duvar yazısı şöyledir: &#8220;Nebi (aleyhisselam)&#8217;dan sonra insanların en üstünü Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra da Ali&#8217;dir. Radıyallahu anhum ecmain.&#8221;</p>
<p><strong>İtham:</strong> Hazreti Muaviye&#8217;nin Hasan b. Ali (radıyallahu anhuma)&#8217;nın zehirlenmesini emretmesi Tarih kitaplarımıza geçen iftiraların belki de en büyüğü bu iddiadır. Şii taraftarların gütmüş olduğu bu propagandanın kitaplarımıza yerleşmiş hali şöyledir:</p>
<p>&#8220;Muaviye, kendisine verdiği zehirli şerbeti Hasan (radıyallahu anh)&#8217;a içirmesi için Hasan (radıyallhu anh)&#8217;ın hanımı 1olan Hind&#8217; e yüz bin dirhem verdi.O da bunu yaptı.&#8221;800</p>
<p>Ca&#8217;de binti el-Eş&#8217;as b. Kays el-Kindi Hasan (radıyallahu anh)&#8217; ın nikahı altındaki bir hanımıydı. Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ın oğlu Yezid, Ca&#8217;de&#8217;ye &#8220;Hasan&#8217;ı zehirle, o öldükten sonra ben seninle evlenirim&#8221; dedi. O da bunu yaptı. Hasan (radıyallah u anh) ölünce Ca&#8217;de, Yezid&#8217;e haber yollayarak vaat ettiğini yapmasını istedi. Bunun üzerine Yezid ona şöyle dedi: &#8220;Allah&#8217; a yemin ederim ki, biz seni Hasan&#8217; ın hanımı olmana rıza göstermezken bizim hanımımız olmana mı rıza göstereceğiz. 801</p>
<p>Zehirlenme işinin azmettiricisi hakkındaki ihtilafların yanı sıra kaynaklarda kesin bir nakille anlatıldığı üzere Hasan b. Ali (radıyallah u anhuma) ya defalarca zehir içirilmiş, her defasında da Allah&#8217;ın izniyle ölümden kurtulmuştu. Nihayet sonuncu se ferde Hasan b. Ali (radıyallahu anhuma)&#8217;ya çok güçlü bir zehir içirilmiş bu yüzden kırk gün kadar şiddetli bir şekilde hastalanmış, bunun netıcesınde de vefat etmıştır.802</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Zehirlemenin azmettiricisi olarak Hazreti Muaviye&#8217;nin olduğuna işaret eden rivayetlerden zikrettiğimiz ilkinin el-Heysem b. &#8216;Adiyy et-Tai Ebu Abdirrahman el-Müncibi sonra el-Kufi&#8217;dir. Cerh- tadil eserlerinde bu şahıs yalancı olarak zikredilmiştir; &#8220;güvenilir değil, yalan söylerdi&#8221;, &#8220;yalancı&#8221;, &#8220;metruku&#8217;l-hadis&#8221;, &#8220;münkerü&#8217;l-hadis&#8221;, &#8220;metrukul-hadis, yeri el-Vakıdi&#8217;nin yeridir.&#8221;, &#8220;yalancı, kendisini bizzat ben gördüm&#8221;, &#8220;Mekke&#8217; de ikamet etti, yalan söylerdi&#8221; gibi tanımlar yapılmıştır. 803</p>
<p>İkinci rivayetteki ravi İbn Cu&#8217; dube hakkında ise; &#8220;Hadis ehli nezdinde zayıftır.&#8221;804 &#8221;Terk edilmiştir.&#8221;805 Malik ve diğerleri(İbn Ma&#8217;in Nesai ve Ahmed b. Salih el-Mısri gibi) onun yalancı olduğunu söylemişlerdir.&#8221;806</p>
<p>Muaviye (radıyallahu anh), Hasan (radıyallahu anh)&#8217;a zehir içirmeleri için bazı hizmetçilerine ödül vadetti ya da Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ın oğlu Yezid, Hasan (radıyallah u anh)&#8217;ın hanımı Ca&#8217;de&#8217;ye &#8220;Hasan&#8217;ı zehirle, o öldükten sonra ben seninle evlenirim, dedi&#8221; şeklindeki rivayetler için İbn Kesir; &#8220;Bana göre bu sahih bir rivayet değildir. Hele Yezid&#8217;in babası Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın böyle bir şey yaptığını zikreden rivayet hayli hayli zayıftır.&#8221;demıştır. 807  &#8220;Muaviye, Hasan&#8217;ın hanımı Ca&#8217;de binti el-Eş&#8217;as ile birlikte Hasan&#8217;ı zehirlemiştir.&#8221; şeklinde nakledilen rivayete gelince, bu Şia&#8217;nın uydurduğu hadislerdendir. Haşa! Muaviye&#8217;nin böyle bir &#8216; şey yapması imkansızdır. 808</p>
<p>Rivayetlerin tamamının sahih olduğunu bir an kabul etsek dahi zehirleme işleminde birden fazla iddia ve isim vardır; bu durumda kimi bu cinayetle suçlayacağız ? Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ı mı yoksa oğlu Yezid&#8217;i mi, yoksa Ca&#8217;de binti el-Eş&#8217;as&#8217;ı mı, yoksa Hasan (radıyallahu anh)&#8217;ın bazı hizmetçilerini mi, yoksa Hind binti Süheyl b. &#8216;Amr&#8217;ı mı? &#8220;Hasan&#8217;ı zehirleten Muaviye&#8217;dir&#8221; denilirse buna cevaben deriz ki: Bu iki yönden imkansızdır. Birincisi: Hasan (radıyallahu anh) hilafeti kendisine teslim ettiği için Hazreti Muaviye&#8217;nin ondan korkmasını gerektirecek bir sebep yoktu. İkincisi: Bu durum Allah&#8217;tan başkasının bilemeyeceği gaybi bir olaydır. Nasıl olur da bu olayı hiçbir delil olmadan Allah&#8217;ın kullarından birinin üzerine yıkarsınız? Oysaki bu olay, herhangi bir haberi nakledenin nakline güvenemeyeceğimiz, heva ve nefis sahibi bir kavmin bulunduğu uzak (geçmiş) bir zamanda, fitne ve asabiyet halinin yaygın olduğu bir ortamda gerçekleşmiştir. Öyle ki o olayı yaşa yanlardan her biri dostuna hak etmediği şeyleri nispet etmiştir. Hal böyle olunca da bu dönemde dolaşan haberlerden sadece saf olanları kabul edilmiş, kesin bir surette adil olanlardan başkasından da haber dinlenmemiştir.&#8221;809</p>
<p>Netice olarak, gece oduncuları diye tabir edilen tarihçilerin kitaplarını doldurduğu rivayetlerle iftiralara bel bağlayıp, yalan üzerine itikat kurmaktan insanları sakındırmalıyız. Hem Hazreti Muaviye&#8217;yi cinayetle itham eden bu rivayet, Hazreti Hüseyin&#8217;i de itham etmektedir. Öyle ya abisinin zehirlenmesini emreden Hazreti Muaviye ise, neden abisinin kanını talep etmeyip sessiz kaldı ve dahi ölene kadar halifenin kendisine verdiği ikramları geri çevirmedi ? Cinayetin azmettiricisi belli olmuş olsa idi Hazreti Hüseyin&#8217;i abisinin kanını talep etmekten ne geri koyabilirdi ki?</p>
<p><strong>İtham:</strong> Hazreti Muaviye&#8217;nin, Hasan (radıyallahu anh)&#8217; ın vefatına sevinmesi İbn Abbas radıyallahu anhuma Şam&#8217; daydı. Bir gün Muaviye radıyallahu anh&#8217;ın yanına girdi. Muaviye ona: &#8220;Ey İbn Abbas! Ehl-i beytinde ne oldu, biliyor musun?&#8221; dedi. İbn Abbas (radıyallahu anhuma): &#8220;Hayır ne olduğunu bilmiyorum. Ancak ben seni sevinçli görüyorum. Bana (sevincinden) tekbir getirdiğin ve secde ettiğin haberi ulaştı.&#8221; Dedi. Bunun üzerine Muaviye (radıyallahu anh): &#8220;Hasan vefat etti.&#8221; dedi. 810</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İmam Alusi&#8217;nin beyanı ile tarihçiler, doğruyu ve yanlışı ayırt etmeyerek sahih, uydurma ve zayıfı birbirlerinden ayırt edeme yen her rivayeti zikrederen gece odunlarıdır. Tarihçilerin Mua viye (radıyallah u anh)&#8217;ın vefatından sonra Hazreti Ali&#8217;ye sövdüğüne, onun hakkında izhar ettiği şeyleri açığa çıkardığına ve onun durumu hakkında kötü konuştuğuna dair zikrettikleri haberler, itimat edilmemesi veya iltifat edilmemesi gereken haberlerdendir. 811 Gece oduncuları (hatıbu leyi) tabirinin muhaddisler nazarın da ne anlama geldiğini Abdülkerim el-Cezeri&#8217;nin Süfyan b. &#8216;Uyeyne&#8217;ye söylediği şu söz ne kadar güzel göstermektedir. Abdülkerim el-Cezeri dedi ki: &#8220;(Süfyan!) gece oduncusunun ne olduğunu biliyor musun? Süfyan cevaben dedi ki: Hayır bilmiyorum ancak bunu bana haber vermelisin. Abdülkerim el-Cezeri dedi ki: Bu, geceleyin odun toplamak üzere araziye çıkan (karanlıkta görmediğinden dolayı) eli yılana değdiği için yılan tarafın dan öldürülen kimsedir. İşte bu, ilim talebesi için getirilmiş bir misaldir. Çünkü ilim talebesi gücünün yetmediği ilmi yüklendiğinde bu ilim onu öldürür. Tıpkı yılanın gece oduncusunu öldürdüğü gibi.&#8221;812 Bu rivayet de itimat edilmeyecek yalan bir nakildir.</p>
<p><strong>İtham:</strong> Mahkemede yemini davalı yerine davacıdan isteyerek bidat işlemiş olması Mahkemelerde iddia sahibi delil getirmekle, iddiayı yalanla yan kimse ise yemin etmekle mükelleftir. Resulullah (aleyhis selam) &#8221;Beyyine davacı üzerine, yemin de da valı üzerine düşer. &#8221; buyurmuştur. 813 Hazreti Muaviye&#8217;nin aleyhine bidat işlediği ithamı ile zikre dilen rivayetler ise şöyledir: Bir şahidin şehadetiyle birlikte (davacının) yemini ile hüküm vermek bir bid&#8217;attir. Bu hükmü veren ilk kişi Muaviye&#8217;dir. 814 Muaviye bir şahidle birlikte (davacının) yemini ile hüküm veren ilk kişidir. O zamana kadar ise uygulama böyle değildi. 815 İbn Şihab ez-Zühri, İbn Ehi Zi&#8217;b&#8217;in &#8220;Bir şahidin şehadetiyle birlikte (davacının) yemini&#8221; hakkındaki sorusuna şöyle yanıt vermiştir: &#8220;(Sünnette) bunu bilmiyorum. Muhakkak ki bu bir bid&#8217;attir. Bu hükmü veren ilk kişi Muaviye&#8217;dir.&#8221;816 Bir şahidle birlikte (davacının) yemini ile hüküm vermek insanların sonradan ortaya attıkları bir bid&#8217;attir. Bu hükmü veren ilk kişi Muaviye&#8217;dir. 817</p>
<p>İbn Şihab ez-Zühri, Ma&#8217;mer&#8217; b. Raşid&#8217;in &#8220;Bir şahidle birlikte (davacının) yemini&#8221; hakkındaki sorusuna şöyle yanıt vermiştir: &#8220;Bu insanların daha sonradan ihdas ettikleri bir şeydir. İlla da iki şahit gereklidir.&#8221;818&#8243;Bu konudaki ilk hüküm iki şahidden başkasının kabul edil meyeceğiydi. Bir şahidle birlikte (davacının) yemini ile hüküm veren ilk kişi Abdülmelik b. Mervan&#8217;dır. 819</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İki şahit bulunmadığı zamanda bir şahidin şahitliği ile hükmetmek, Hazreti Muaviye&#8217;nin çıkardığı bir bidat değil; bizzat Efendimiz (aleyhisselam)&#8217;ın da buyruğudur: &#8220;Rasulullah ( aleyhisselam) (iddia sahibi iki şahid bulamazsa) bir yemin ve bir şahid(in yeterli olacağın)a hükmetmiştir.820 Bazı eserlerde bu yönde ilk hüküm veren kişi olarak Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ın zikredilirken bazı kaynaklarda ise Abdülmelik b. Mervan&#8217;ın zikredilmesi bu meselenin tahkik edilmeden Hazreti Muaviye&#8217;ye itham sebebi bulmak isteyenlerin bir yanlış anlaması olduğunu da göstermektedir. Sahabe ve tabiun arasında tek kişinin şehadeti veya davalının yemini ile hükmedenler de olduğu gibi müctehid imamların da çoğunluğu bir şahid ve davaya verilecek yemin delilleri ile hüküm Verilebileceğine hükmetmişlerdir. Hanefiler, ayetlerde iki şahidin öngörüldüğünü, bu olmadığı takdirde, davalıya yemin teklif etme hükmünün hadisle sabit bulunduğu görüşünü benimserken Şafi ve Malikiler tek şahidin şehadetini kafi görmüşlerdir. 821</p>
<p><strong>İtham:</strong> İğdiş (hadım) edilmiş er kekleri ilk defa hizmetçi olarak kullanan Muaviye&#8217;dir. 822,</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Şeriat bir erkeğin kendi isteğiyle veya isteği dışında hadım edilmesini yasaklayıp haram kılmıştır. Bu konuda İslam alimleri arasında icma vardır. Hadım edilecek kişinin hür veya köle, müslüman veya gayri müslim oluşu bu hükmü değiştirmez. 823 Nebi (aleyhisselam) ile savaşlara katılan ve uzun süre ailelerinden uzak kaldıkları için cinsi arzu duyan bazı müslümanlar bu arzularına gem vurabilmek amacıyla hadım olma izni istemişlerse de Nebi (aleyhisselam) buna müsaade etmemiştir. 824 Başkası tarafından iğdiş (hadım) edilmiş erkekleri hizmetçi edinmek mekruh görülmüştür. 825 Hadım edilmiş hizmetlilerden sadece yaşı ileri olanları826 hizmette kullanan Muaviye (radıyallahu anh) yapmış olduğu bu amel ile fıkhi bir tercih yapmıştır denilebilir ki; zaten kendisi fakih yani müçtehittir.</p>
<p><strong>İtham:</strong> Ganimet Taksiminde Kur&#8217;an&#8217;ın Hükmüne Uymaması Horosan&#8217;da Eşel Dağı Gazvesi&#8217;nde Müslümanlar çok fazla ganimet elde etmişti. Kur&#8217;an&#8217;ın emrine göre ganimetin beşte biri beytu&#8217;l-malın, kalanlar da gazaya katılan askerlerin idi. Bu ga zada ise Hazreti Muaviye, altın ve gümüşün ayrılarak kendisine gönderilmesini kalan ganimetin beşte dördünün de askerlere da ğıtılmasını emretmişti. Böylece Kur&#8217;an&#8217;a ve sünnete muhalafet etmiş oluyordu.827</p>
<p><strong>Cevap: </strong> Vali Ziyad, ganimetler elde ettiğini duyduğu komutan Hakem&#8217;e mektup yazarak, Müminlerin Emiri&#8217;nin altın, gümüş ve değerli şeylerin kendisine gönderilmesini emrettiğini belirten bir mektup yazmıştır. Hakem de Ziyad&#8217;a cevaben bir mektup yazmış ve Müminlerin Emirinin değil, Allah&#8217;ın kitabındaki hükme uyacağını belirterek ganimetleri askerler arasında taksim et mişti. İbn Abdülberr, İbnu&#8217;l-Cevzi, İbnu&#8217;l-Esir ve İbn Kesir gibi alimler, söz konusu altın, gümüş ve değerli eşyalarda Hazreti Muaviye&#8217;nin talebi olup dağıtılmamasını emrettiğini zikretmişlerse de bu haberin sahih bir kaynağı yoktur. İbn Kesir, altın ve gümüşün beytu&#8217;l-mala gönderilmesinin emredildiğini de zikretmıştır.</p>
<p>Dr. Halid el-Gays bu ganimet konusunda bir araştırma yapmış ve şöyle bir açıklama getirmiştir.829 Şayet Hazreti Muaviye&#8217;nin Kur&#8217;an&#8217;ın bu emrine rağmen ganimetin dağıtılmamasını istediği rivayetin sahih olduğunu kabul edecek olursa bunun sebebini şöyle yorumlayabiliriz:</p>
<p>• Muaviye (radıyallah u anh) kendisine gönderilecek olan ganimetin beşte birlik kısmının altın ve gümüşten gönderilme sini istemiş olabilir.</p>
<p>• Hazreti Muaviye elde olunan ganimetlerin beşte birinin veya tamamının dokunulmadan Hindistan&#8217; a götürülerek orada daha yüksek bir fiyata satılmasını daha sonra da elde edilen yüksek kar ile birlikte bunun beşte birinin kendisine gönderilmesini kalanının askerler arasında taksim edilmesini istemiş olabilir. 830</p>
<p>• Beytu&#8217;l-malde gözle görülür bir eksilme meydana gelmiş olabilir. Hazreti Muaviye de Hakem&#8217;in askerlerinin elde ettiği ganimetlerin belli bir süre de olsa ödünç olarak beytul-male aktarılmasını istemiş olabilir. Komutan Hakem, eğer rivayet sahih ve gerçek ise Kur&#8217;an&#8217;ın hükmüne uymak için ganimetleri hemen taksim etmek istemiş ve halifenin bu emrine uymak istememiş olabilir. 831</p>
<p><strong>İtham:</strong> Nevruz ve Mihrican günlerinde hediyeleş meyi ihdas etmesi</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Mecusiler, Nevruz ve Mihrican günlerinde kendi valilerine hediyeler takdim ederlerdi. 832 Hazreti Muaviye&#8217;nin, Sevad halkının bu iki günde hediye vermelerini talep ettiği ve bundan hazinenin yıllık 10.000 dirhem gelir elde ettiği rivayet edilmiştir.833</p>
<p>Bu iki bayramda Perslilerin valilerine hediyeler takdim etmesi çok eski bir adetleri olup, Sasani İmparatorluğu&#8217;nda mali sistemin bir parçası haline gelmişti. 834 Bu hediyeler Hazreti Ebu Bekr&#8217;in hilafetinde gündeme gelmiş, verilen hediyelerin alınıp alınmamasını Halid bin Velid (radıyallah u anh) sorunca halife hazretleri hediyeleri kabul etmesini ve zorunlu cizye hesabına eklemesini emretmiştir. 835 Böyle bir ödeme Hazreti Osman döneminde de gündeme gelmiş ve reddedilmemiştir. Hazreti Muaviye&#8217;ye kadar bu ödemeler Fars milletinin yaşadığı vilayetlerin valilerine kalırken, Hazreti Muaviye bu ödeneği düzenletip beytu&#8217;l-male aktarmıştır. Bununla da İslam Devleti&#8217;ne sabit ve düzenli bir gelir kazandırmıştır. 836 Kendisinden evvelki raşid halifelerin de kabul ettiği bir hediyeyi kabul edip hem de bunu hazineye gelir olarak kazandıran Hazreti Muaviye, iftiracıların tutumu ile bu vakada itham edilmişse de bu ithamın yersiz olduğu göz önündedir.</p>
<p><strong>İtham:</strong> İslam&#8217;da yasak olan Müslüman&#8217;ı kafire varis kılması 837 Nebi (aleyhisselam); &#8221;Müslüman kafire,, kafir de müslümana mirasçı olamaz&#8217; 838 buyurmuşlardır. Ömer, Osman, İbn Mesud ve Ali (radıyallah u anhum) gibi Sahabenin fetva ile yetkili olan larının da bu şekilde fetva verdikleri rivayet edilmiştir. 839</p>
<p>Dört halife döneminde Müslüman birisi kafire mirasçı olamazken, Muaviye halife olunca Müslüman&#8217;ı kafire mirasçı kıldığı halde, kafiri Müslümana mirasçı kılmamıştır. Ömer bin Abdülaziz dönemine kadar bu böyle devam etmiş, Ömer bin Ab dülaziz ise ilk sünnete (uygulamaya) dönmüştür. 840</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Hazreti Muaviye&#8217;nin kafir birine Müslüman&#8217;ı varis kılması meselesi şöyle rivayet edilmiştir; &#8220;İslam&#8217;a girmeleri halinde babalarının mirasından mahrum kalacak olmaları Arapların İslam&#8217; a girmelerine engel teşkil ettiği haberi Hazreti Muaviye&#8217;ye ulaşınca O; &#8216;Biz onlara varis oluruz; ama onlar bize varis olamazlar.&#8221; buyurdu.  841 Başka bir rivayette ise bu mesele şöyle zikredilmiştir; Muaviye&#8217;ye bir adam gelmiş ve &#8216;Ne dersin, İslam bana zarar mı verir fayda mı?&#8217; diye sormuş, Muaviye de &#8216;Elbette fayda verir, ne var?&#8217; deyince adam; babasının Hıristiyan olduğunu ve öyle öldüğünü, kendisinin ise Müslüman olduğunu ve kardeşlerinin de &#8216;Biz babamızın mirasına senden daha fazla hak sahibiyiz&#8217; de diklerini anlatmıştı. Bunun üzerine Muaviye derhal onun kardeşlerini çağırmış ve onlara babalarının mirasını eşit olarak paylaşmalarını emretmiş ve sonra da hem Ziyad&#8217;a hem de Şurayh&#8217;a &#8220;Müslümanı kafire varis yapın, fakat kafiri Müslümana varis yapmayın&#8221; şeklinde ferman göndermiştir. 842 Sahabeden Muaz bin Cebel (radıyallah u anh)&#8217;ın da böyle bir fetva·verdiği bilinmektedir. Yemen&#8217; de iken Muaz bin Cebel&#8217;e bir Yahudi&#8217;nin öldüğü ve geride Müslüman bir kardeşinin kaldığı bu durumda mirasın ne olacağı arzedilince Hazreti Muaz; &#8220;Ben Rasulullah&#8217;tan &#8216;İslam artar, eksilmez&#8217; buyurduğunu işittim&#8221; diyerek onu varis kılmıştır. 843 İki güzin sahabi de birbirinden bağımsız olarak aynı içtihatta bulunduğu halde Hazreti Muaviye&#8217;nin sünneti değiştirdiği ithamının siyasi bir çekişmenin propagandası olduğu aşikardır. Tabiundan Mesruk b. El-Ecda Hazreti Muaviye&#8217;nin bu hükmü için şöyle demiştir; &#8220;İslam&#8217; da bundan daha güzel bir hüküm ihdas edilmiş değildir. &#8220;844</p>
<p>Yine Tabiundan Abdullah bin Makıl bu meseleyi şöyle değerlendirmiştir; &#8220;Rasulullah&#8217;ın ashabının verdiği hükümlerden sonra, İslam&#8217;da bence Muaviye&#8217;nin bu hükmünden daha güzel bir hüküm ihdas edilmemiştir. Çünkü tıpkı onların hanımlarıyla nikah bize helal olduğu halde, Müslüman hanımlarla onların nikahlanması helal olmadığı gibi, biz onlara mirasçı oluyoruz ama onlar bize varis olamıyorlar.&#8221;845 Müslüman ile gayr-ı müslimin birbirine mirasçı olamayacaklarına dair, Hazreti Peygamberden sadır olmuş açık bir nas ve uygulama mevcutken ve aynı hüküm hakkında bütün sahabe ittifak etmişken846 adı geçen iki sahabinin bu içtihatları nasıl açıklanacaktır? Hazreti Muaviye&#8217;nin bu içtihadı, hareket noktası itibarıyla, Hazreti Peygamberin Taifli Sakif Kabilesi&#8217; ne gösterdiği toleransa benzemektedir. Zira Sakifliler İslam&#8217;a girerken zekat vermemeyi ve cihada iştirak etmemeyi şart koşmuşlar, Hazreti Peygamber de onların Müslüman olduktan sonra kendiliklerinden zekat ve recekleri ve cihada iştirak edecekleri temennisini dile getirerek bunu kabul etmiş847 zekat ve cihad gibi Kur&#8217;an&#8217;ın ısrarla üzerin de durduğu iki mühim vecibenin, onların İslam&#8217;a girmelerine engel olmasına izin vermemiştir. &#8220;İslam arttırır, eksiltmez&#8221;848 ve &#8220;İslam yücedir, onun üzerine yücelinmez&#8221; 849 hadis-i şeriflerinden yola çıkarak Muaz bin Cebel ve Muaviye (radıyallah u anhuma)&#8217;nın içtihatları, bu deliller miras konusu ile alakalı değilse de Müslümanların maslahatı gereği bu cüzi meseleye, İslam artar hadisini külli bir usul kaidesi olarak kabul edip yaklaştıkları görülmektedir. Bu ictihatın neti cesinde diğer sahabilerin olumlu ya da olumsuz herhangi bir tepkisine rastlayabilmiş değiliz. Öyle anlaşılıyor ki Sahabe, bu yeni hüküm karşısında susmayı yeğlemiştir. 850 İmam Tahanevi bu meseleyi şöyle izah etmıştır: Hazreti Muaviye ve Hazreti Muaz&#8217;ın bu uygulaması, batıl dinlerini terkedip kafir akrabalarından ayrılan, İslam&#8217;a girip topluma katılan insanların kalplerini kazanma, onları ısındırma babından olup, mirasçı kılma babından olmadığı, ilerleyen zamanlarda insanların bu uygulamayı mirasçı kılma haline getirdiklerini Ömer b. Abdülaziz&#8217;in ise durumu ilk uygulamaya çevirdiğini söylemektedir. 851</p>
<p><strong>İtham:</strong> İlk defa oğlunu kendi yerine geçiren (veliaht tayin eden) O&#8217;dur.&#8221;</p>
<p><strong>Cevap:</strong> &#8220;HİLAFET&#8221; bölümünde zikrettiğimiz üzere halifenin hangi şekilde seçilmesini emreden bir nas yoktur. İlk dört halifenin vazife başına gelişine bakacak olunursa sırasıyla; Ebu Bekir (radıyallah u anh) Nebi (aleylıisselam)&#8217;ın işareti üzere ashabın tamamının seçimi ile, Ömer (radıyallah anh) Hazreti Ebu Bekr&#8217; in ataması ile, Osman (radıyallah u anh) Hazreti Ömer&#8217;in seçmiş olduğu 6 kişilik heyetten diğer heyet üyelerinin seçimi ile, Ali (radıyallah u anh) ise isyancıların kendisini halifeliği kabul etmeye zorlaması ile seçilmiştir. Hazreti Ömer, kendisinden sonraki halifeyi seçecek heyete oğlu Abdullah (radıyallahu anh)&#8217;ı oyların eşit çıkması durumun da belirleyici oyu kullanmak üzere tayin etmiş; onun hilafet gibi ağır sorumluluğu bulunan bu görevi taşıyabilecek bir güce sahip olmadığını bildiğinden aday göstermemiştir. Oğlu Abdullah için &#8220;Hanımını boşayamayan, boşamaktan aciz bir kişiyi Halife seçmem&#8221; 852 diyerek onun halifelik için yeterli olmadığını dillendirmiş olmaktaydı.</p>
<p>Dikkat ediniz Hazreti Ömer, oğlu Abdullah&#8217;ı hilafetin babadan oğula geçmesinin yasak olmasından ötürü değil, yeterli görmediği için seçmemiştir. Böyle bir tayinin caiz olmaması durumunda oğlunun yeterliliğini dahi sorgulamadan konuyu kapata bilirdi. Hazreti Muaviye&#8217;yi hilafeti oğluna bıraktığı için eleştiren ilk zümre, hilafetin Hazreti Ali&#8217;nin oğullarında olması gerektiğini iddia eden Rafızilerdir. Hilafetin Emevileşmesinden ötürü şikayet edenler, hilafetin Alevileşmesi propagandası gütmüşlerdir. Ehli Sünnet dahi bu propagandadan nasibini almış ve daha evvel Hazreti Ebu Bekr&#8217;in Hazreti Ömer&#8217;i kendisi hayatta iken tayin etmesi gibi Hazreti Muaviye&#8217;nin Yezid&#8217;i tayin etmesini, sanki İslam&#8217;ın temel unsurlarından birini yıkılmışçasına eleştiri ye tutmuştur. Eğer eleştirilen nokta babadan oğula hilafetin geçmesi ise Hazreti Hasan&#8217; a babasının vefatından sonra biat edilmesini nereye koyacağız ki ashabın ekserisi Hazreti Hasan&#8217; a biat etmiş ve kimse bu hilafeti yadırgamamıştı. Eleştiri, bizzat Hazreti Muaviye&#8217;nin hayatta iken birini tayin etmiş olması ise bu da önceki halifelerden Hazreti Ebu Bekr&#8217;in yolu idi.</p>
<p>Tayin edilen kimsenin oğlu olması eleştirilecekse, halifenin kendi evladını tayin etmesini yasaklayan bir nas da mevcut değildir. Geriye ise eleştiri sebebinin Yezid&#8217;in hilafete ehil olmaması öne sürülebilir ki bunu da incelemek gerekmektedir. Yezid, hilafete kendisinden daha layık kişiler olduğu halde veliaht ilan edilmiştir, Muaviye (radıyallah u anh) bundan dolayı hata işlemiştir denilebilir. O günün siyasi ve sosyal şartları bir arada düşünüldüğü takdirde Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ın o dönemin vazgeçilmez unsuru olan güçlü kabilecilik (asabiyet) anlayışından isitfade ederek ümmetin birlik ve dirliğini muhafaza etmek için oğlu Yezid&#8217;i kendi yerine veliaht olarak tayin etmekten başka çaresi yoktu. İbn Haldun bu vakayı şöyle özetler: Birliğin bozulmasından korkan Muaviye (radıyallah anh) Yezid&#8217;i veliaht tayin etmişti. Zira Emevioğulları, iktidarın ve hakimiyetin kendilerinden başkasına devir ve teslim edilmesine rıza göstermeyecek bir durumda bulunuyorlardı. Şayet başka birini veliaht yapmış olslaydı, ihtilafa düşer ve ona karşı çıkarlardı. Ayrıca Emevioğulları Yezid&#8217;in salih ve dürüst bir kişi olduğunu düşünüyorlardı. Bu hususta hiçbir kimse şüphe edemez. Zanne dilmemelidir ki, Muaviye (radıyallah anh) ve diğerleri fasık olduğunu bile bile Yezid&#8217;i veliaht tayin etmişlerdir. Haşa Muaviye (radıyallah anhı)&#8217;i bundan tenzih ederiz.&#8221;</p>
<p>Lakin başkasını değil de oğlu Yezid&#8217;in veliahtlığını tercih etmeye Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ı sevkeden sebep sadece, o zaman meseleleri halletme ve karara bağlama yetkisine sahip olan Emevilerin Yezid üzerinde ittifak etmeleri suretiyle halkın bir araya gelmelerini ve arzularını birleştirmelerini temin etmekten ibaretti. Zira Kureyş&#8217;in, bütün Müslümanların ve bunların için den galebe çalanların asabesi ve özü olarak, Emeviler, o vakit ondan başkasının halife olmasına razı olmazlardı. Bu sebeple Muaviye (radıyallah anhı), bu makama daha layık oldukları zannedilenleri bir yana bırakarak Yezid&#8217;i tercih etti. Şari&#8217; nazarında önemli bir husus olan &#8216;ittifakı temin etme ve değişik arzuları bir noktada toplama&#8217; konusuna bianen daha layık olandan vazgeçerek layık olanı veliahtlığa tayin etti. Muaviye (radıyallah u anh) hakkında bundan başka bir şey düşünülemez. Adaleti, dürüstlüğü ve Sahabeden oluşu, başka türlü hareket etmesine manidir. İleri gelen Sahabenin bu hadiseye şahit olmaları ve onun karşısında sessiz kalmaları, onda herhangi şüpheli bir durumun bulunmadığının delilidir. Zira ashab, haksızlık karşı sında susacak kimselerden değillerdi. Muaviye (radıyallah u anh) da, izzetine ve büyüklüğüne bakıp da hakkı kabul etmeyenlerden değildi. Bunların tümü de çok yüce insanlardır, böyle şeylere tenezzül etmezler. Zaten bunu yapmalarına adaletleri ve dürüstlükleri manidir. 853</p>
<p>Hazreti Muaviye&#8217;nin oğlunu veliaht tayin ederken yapmış olduğu şu dua da niyetinin ne olduğunu bize izhar etmektedir: &#8220;Ey Allahım! Eğer ben Yezid&#8217;i onda gördüğüm üstün meziyetlerden dolayı veliaht tayin etmişsem benim bu emelime (arzuma) onu ulaştır ve ona yardım et. Yok eğer onu veliaht tayin etmeye beni, babanın çocuğuna duyduğu sevgi yöneltmişse ve o benim bu tercihime ehil ve layık değilse bu makama erişmeden önce onun canını al.&#8221; 854 Muaviye (radıyallah u anh) Medine mescidinde oğlu Yezid&#8217;i veliaht tayin ettiğine dair okuduğu bir hutbede, Allah&#8217;a hamd ve senada bulunduktan ve Yezid&#8217;i övdükten sonra şöyle demiştir: &#8220;Benim sizin hakkınızda nasıl davrandığımı, akrabalık hu kukunu nasıl koruyup gözettiğimi ve size olan iltifatlarımı gördünüz. Yezid sizin kardeşinizdir ve amcanızın oğludur. Ona hilafet ile biat etmenizi arzu ediyorum. Böylece o halife olduğunda sizlerde onun yardımcıları olarak istediklerinizi azleder, isteme diklerinizi tayin eder, zekat ve haracı toplar, arzu ettiğiniz gibi taksim edersiniz. Bu konularda Yezid size asla muhalefet etmeyecek ve size uyacaktır.&#8221; Onlar, Muaviye&#8217;nin bu sözlerine karşı susmuşlar, o ise: &#8220;Neden bana cevap vermiyorsunuz?&#8221; diye sor muş ve bu sözünü iki defa tekrarlamıştır. 855 Humeyd b. Abdurrahman şöyle demiştir: &#8220;Yezid b. Muaviye halife olarak tayin edilince Rasulüllah (aleyhisselam)&#8217;in ashabından adı Useyr (veya Yüseyr) olan birinin yanına girdik. O sahabi bize şöyle dedi: Siz &#8216;Yezid b. Muaviye&#8217;nin, ümmeti Muhammed&#8217;in en hayırlısı olmadığını, yine bu ümmetin fıkıh bakımından en fakihi, şeref bakımından da en şereflisi olmadığını&#8217; söylüyorsunuz ki ben de aynen böyle söylüyorum. Fakat Allah&#8217;a yemin ederim ki, ümmeti Muhammed&#8217;in cemaat olarak bir arada toplanması fırka fırka olup ayrılmalarından bana daha sevimli gelir.856 Sahabenin bu beyata rıza göstermesi ve kabul etmesi Yezid&#8217;in hilafetinin geçerli olduğunu ispat etmektedir.</p>
<p>Belazuri ise, Abdullah b. Abbas (radıyallah u anhuma)&#8217;nın Yezid&#8217;in faziletine dair şahitlik ettiğini ve ona biat ettiğini rivayet etmiştir. 857 Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın sağlığında Yezid&#8217;in veliahtlığı için biat alındığında Hüseyin, Abdullah b. ez-Zübeyr, Abdurrah man b. Ebi Bekir, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas (radıyallahu anhum) ona biata yanaşmayanlardandı. Hicretin altmışıncı senesinde Muaviye (radıyallah u anh) vefat edip Yezid&#8217;e halifelik için biat edildiğinde Abdullah b. Ömer ile Abdullah b. Abbas ona biat ettiler; ancak Hüseyin ile Abdullah b. ez-Zübeyr muhalefete devam ettiler. Medine&#8217;den çıkıp Mekke&#8217;ye gittiler ve orada ikamet ettiler. 858 Yezid&#8217;in hilafeti sahih ve makbuldür. Halife olabilecek bir kimseyi halife tayin ettiği için de Hazreti Muaviye sünnet üzere olan hilafeti krallığa çevirmekle itham edilemez, bu açık bir bühtandır. Eğer bir kimsenin hilafet makamına ehil ve layık olmasının ölçüsü ahlak ve siretlerinin toplamında Ebu Bekir ve Ömer (ra dıyallah u anhuma)&#8217;nın ulaştıkları makam ve mevkiye ulaşmasıysa; Ömer b. Abdülaziz de dahil İslam tarihinde bu makama ulaşan hiçbir kimse yoktur. Eğer imkansızı .arzularsak ve başka bir Ebu Bekir ve başka bir Ömer&#8217;in yeniden zuhur edeceğini farz etsek bile, Allah&#8217;ın Ebu Bekir ve Ömer (radıyallahu anhuma) için hazırladığı siyasi ve sosyal ortamın aynısı hiçbir surette başka bir kimse için hazırlanamaz. Yok eğer hilafet makamına ehil ve layık olmanın ölçüsü siret ve yaşantıda ki istikamet, şeriatın hurumatını ayakta tutmak, ahkamıyla amel etmek, insanlara adaletle muamele etmek, onların maslahatlarını dikkate almak, düşmanlarıyla cihad etmek, davetleri için ufukları genişletmek, hem bireylerine hem de cemaatlerine yumuşak davranmaksa, hayatında ki haberler açığa çıktığı ve insanlar vakıf olduğu gün şu açıkça ortaya çıkar ki; Yezid, İslam tarihinin övgüyle işlerinden söz etmekten kaçınamayacağı, sena ve övgüyle onları yüceltmekten geri duramayacağı pek çok halifeden daha aşağı bir mekan ve mev kide değildir.&#8221;  859</p>
<p>Muaviye radıyallahu anh, vefat edeceği zaman oğlu Yezid&#8217;e şu vasiyeti yaptı: &#8220;Ey Yezid! Allah&#8217; tan kork, ona karşı gelmekten sakın. Ben bu yönetim işini senin için düzene soktum ve yapabildiğim kada rıyla düzenli bir idare kurdum. Eğer bu hayırlı olursa ben bu nunla çok mutlu olurum, aksi takdirde çok mutsuz olurum. İnsanlara merhametle muamele et. Aleyhimde söylenen ve seni rahatsız eden bir sözü insanların söylediklerini duyarsan bunu duymazdan gel, aldırma ki, yaşantın rahat olsun. Halkın da sana iyi davransın. Sakın kimseyle münakaşaya girişme. Öfkelenme. Aksi takdirde hem kendini, hem halkını mahvedersin. Şerefli ve seçkin kimselere hakarette bulunma, onlara karşı kibirli davranmaktan sakın. Onlara -sende gevşeklik ve zaaf görmeyecekleri kadar- yumuşak davran. Onları, halılarının üzerinde oturt, yakınına getir, meclisinde onlarla beraber otur. Onlar, bu durumda senin hakkını bilecekler, kıymetini takdir edeceklerdir. Onlara hakaret etme, onları küçümseme, aksi takdirde onlar da seni küçümserler, hakkını tanımazlar ve aleyhinde konuşup, sana zarar verirler.</p>
<p>Bir işi yapmaya karar verdiğin zaman yaşlı, tecrübeli, hayırlı, iyi ve büyük kimseleri, takvalıları çağır. Onlarla istişare yap. Fikirlerine muhalefet etme. Çünkü doğru görüş, sadece bir kimsenin kalbinde değildir. Seni uygun gördüğün bir işe sevk ettiği zaman, sana fikir veren kimselerin fikirlerine uy. Vereceğin kararları kadınlarından ve hizmetçilerinden sakla. Karar verdin mi paçaları sıva, askerlerini gözet, kontrol altında tut, kendi nefsini ıslah et ki, insanlar da sana karşı iyi davransınlar. Senin hakkında aleyhte konuşmalarına fırsat verme. Çünkü in sanlar, şerre çabucak yönelirler. Namazları cemaatle kıl. Cemaatte hazır bulun. Eğer bu tavsiyelerimi yerine getirirsen, insanlar senin hakkını bilir ve kadrini takdir ederler. Böylece memleketin büyür. Sen de insanların nazarında büyürsün. Medinelilerin ve Mekkelilerin şereflerini tanı. Çünkü onlar, senin aslın ve aşiretindirler. Şamlıların da şereflerini muhafaza et. Çünkü onlar, sana itaat eden kimselerdir. Diğer şehirlerin ahali sine mektuplar yaz ve mektuplarında onlara iyi davranacağına dair söz ver. Bu, onların emellerini uzatır ve sana umutla bakarlar. Köylerden ve mahallelerden sana heyetler gelirse onlara ihsanda bulun ve ikram et, çünkü onlar arkada bıraktıkları cemaatlarının temsilcisidirler. İftiracıların ve hilekarların sözlerine kulak asma. Doğrusu ben, öylelerini kötü vezirler olarak görk 860</p>
<p><strong>İtham:</strong> Hazreti Muaviye hilafeti krallığa çevirmiştir. Hazreti Muaviye veliaht tayini ile &#8220;Nebevi hilafeti bitirip, sultani hilafeti&#8221; 86 1 başlatmıştır. Nitekim şöyle buyurulmuştur: &#8220;Ümmetim içinde benden sonra halifelik otuz senedir. Sonra bunun ardından krallık vardır.&#8221;862</p>
<p><strong>Cevap:</strong> &#8220;Hilafet&#8221; bahsinde bu rivayetin izahını yapmaya gayret etmiş ve de rivayetin otuz yıldan sonra gelenlerin halife olamayacağı manasına gelmediğinden bahsetmiştik. Nitekim bir rivayette Efendimiz (aleyhisselam) şöyle buyurmuştur: &#8216;Sizin başınıza ümmetin hakkında ittifak edeceği on iki halife olduğu sürece bu din ayakta kalmaya devam edecektir.&#8221;863 Otuz yıldan maksat kendisinde melikliğin karışmadığı nebevi hilafettir. Hazreti Muaviye&#8217;nin hilafeti ise rahmetle birlikte melikliğin bir miktar karıştığı hilafettir. Nitekim Hazreti Muaviye&#8217;nin şöyle dediğini İbn Kesir 864 rivayet etmiştir: &#8220;Ben meliklerin ilkiyim ve son halifeyim.&#8221;865</p>
<p>Biz Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ın her ne kadar ilim, vera ve adalet sahibi olsa da diğer dört halifeden ilim, vera ve adalet bakımından daha aşağı seviyede bulunduğunu itiraf ediyoruz. Nitekim evliyalar ve hatta melekler ve peygamberler arasında bile benzer farklılıklar görürsün. Muaviye&#8217;nin emirliği her ne kadar ashabın icmaı ve hilafeti bizzat Hasan (radıyallah u anh)&#8217;ın ona teslim etmesiyle sahih ise de kendinden öncekilerin halifelik yönetimi üzere de değildir. Mübahlar konusunda kendisinden önceki dört halife sıkı davrandıkları halde Muaviye (radıyallah u anh) geniş davranmıştır. İyilerin iyilikleri, mukarrebinin kötü lükleridir. Belki de Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın mübahlar konusunda böyle geniş davranması, -bildiğin üzere diğer zamanlarda bulunmasa da- o zamanın sair insanlarının azimlerindeki kusurdur. Dört halifenin ibadetler ve muamelat konusunda tercih edilmesinin nedeni ise gayet açıktır. 866</p>
<p>Hazreti Muaviye&#8217;yi de hulefa-i raşidin arasında saymak ve onunla ilgili haberleri onlarınki ile beraber nakletmek hakkaniyet gereğidir. Zira o, fazilet, adalet ve nebevi sohbete iştirak konusunda onlardan hemen sonra gelmektedir. Tarihçilerin Hazreti Muaviye&#8217;yi onlardan ayrı zikretmesinin sebebi ise hilafeti şura ile değil de galabe çalmak neticesinde elde etmesidir. 867 Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın hilafeti, Allah Rasülü&#8217;nün hilafetine ters sayılan şurasız ve despot bir hilafet değildi. 868 O iş lerinde ulemaya danışır ve şura neticesinde hükmederdi, bu yüz den Raşit Hilafete en yakın dönem şüphesiz Hazreti Muaviye&#8217;nin hilafeti idi. 869</p>
<p>Hazreti Muaviye, şayet veliahtlık müessesini getirerek Müslümanların birlik ve beraberliğinin dağılmasını engellemeyi amaçlamışsa bu durumda inşaallah ecir almış olur. Şayet vazifeyi oğluna değil de o dönemde yaşayan ve bu vazifeyi yerine getire bilecek olan bir sahabiye bırakmış olsaydı, daha isabetli bir iş yapmış olurdu, zira buna imkan ve gücü de vardı. 870 Yezid&#8217;i veliaht tayin ederek en doğruyu yapmadığı ortada olsa da tam manası ile babadan oğula doğru seyreden bir krallık ihdas edilmiş de değildir; zira Hazreti Muaviye&#8217;nin kendi ismini taşıyan torunu, yani Yezid&#8217;in oğlu Muaviye, 20 gün veya 3 ay gibi kısa süren hilafetinin sonunda insanlara hilafeti bırakmak istediğini açıklamıştır.</p>
<p>2. Muaviye: &#8220;Ey insanlar, bildiğiniz gibi başınıza idareci olarak ben getirildim. Oysa ben bu görevi yerine getirecek güce sahip değilim, istiyorum ki Ebu Bekr&#8217;in görevi Ömer&#8217;e bıraktığı gibi bende benden daha güçlü birine bu görevi bırakayım, ya da Ömer b. Hattab&#8217;ın bu hizmete birini getirmesindeki gibi şuraya tevdi edeyim. Ben sizin için üstlendiğim bu görevi bıraktım. İçinizden bu işi yüklenecek yok mudur? Kendiniz adına bu işi en iyi kim yürütecekse bu işe onu getirin.&#8221; dedi ve hastalığı vefata ulaşana kadar evinden çıkmadı. 871</p>
<p>Görüldüğü gibi babadan oğula olan vesayet bitmiş ve iddia edildiği gibi Kayser/Kisra melikliği son bulmuştu. Hilafet-me liklik meselesini incelerken adaleti elden bırakmamak lazım gelir ki; raşid halifeler dönemindeki halife seçim sistemini devam ettirmeye ümmet güç yetirememiş ve asabiyet ağır basarak hilafet tekrar Şamlıların ağırlığı ile Emeviler&#8217;de kalmıştı. 872</p>
<p><strong>İtham:</strong> Hasan el-Basri, Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ı kınama sade dinde şöyle demiştir: &#8220;Muaviye (radıyallahu anh)&#8217; da dört özellik vardı ki, bu dördü değil de bunlardan sadece birisi bile onda olmuş olsaydı onu helak etmeye yeterdi:</p>
<p>• Bu ümmetin içinde Rasulüllah (aleyhisselam)&#8217;in ashabın dan ve faziletli insanlardan pek çok kimse kalmasına rağmen ümmetin başı olma görevini kılıç zoruyla hatta şuraya bile baş vurmadan almış olması.</p>
<p>• Kendisinden sonra sarhoş, içkici, ipek giyip çalgı çalan oğlu Y ezid&#8217;i veliahd edinmesi.</p>
<p>• Rasulüllah (aleyhisselam) &#8220;Çocuk üzerinde doğduğu yatağa aittir ve zina eden için ancak mahrumiyet (recmetme) vardır. &#8221; buyurduğu halde Ziyad&#8217;ı kendi nesebine katması,</p>
<p>• Hucr b. Adiyy ve adamlarını öldürmesi. Hucr&#8217;dan dolayı Muaviye&#8217;nin vay çekeceğine! Hucr&#8217;dan ve Hucr&#8217;un adamlarından dolayı Muavıye&#8217;nın çarptırılacagı ceza ne dehsettir.873</p>
<p><strong>Cevap:</strong>  Rivayette geçen dört iddianın ilki Hazreti Hasan&#8217;ın hilafeti devretmesi başlığında izah edildiğine göre hilafetin şurasız alınmadığı aşikardır. Diğer üç iddiayı ilerleyen başlıklarda müstakil eleştiri olarak zikredeceğimiz için bu eleştiriye cevap olarak rivayetin sıhhatini açıklamamız kafi gelecektir: Taberi bu haberi Ebu Mihnef  es-Sak&#8217;ab b. Züheyr el-Ezdi el-Kufi yoluyla Hasan el-Basri&#8217;den rivayet etmiştir. Bu haber, isnadı çok zayıf olduğu için sakıt bir haberdir. Çünkü isnaddaki</p>
<p>Ebu Mihnef Lut b. Yahya çok vahi, yalancı ve aşırı Şii bir kişidir. Hakkında &#8220;Şiilerin haberlerinin sahibi (nakledeni) aşırı bir Şii&#8221;874 derken &#8221;yalancı&#8221;875 Ahbari talif-kıssacı, mahvolmuş,çok zayıf,asla kendisine güvenilmez.&#8221;876 denmiştir.  Bu rivayetin Hasen-i Basri (rahimehullah)&#8217;a isnadı sahih olmadığı için böyle bir itham üzerinden konuşmaya lüzum yoktur.</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="a4c2lUtCPj"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum3/">Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)&#8217; a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:3</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)&#8217; a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:3&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum3/embed/#?secret=fwgca9mZeF#?secret=a4c2lUtCPj" data-secret="a4c2lUtCPj" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum2/">Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)’ a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)&#8217; a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Dec 2024 06:22:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Kızıldaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Süfyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Aişe ve Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Hz.Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Hz.Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Vali Eşter]]></category>
		<category><![CDATA[Muaviye ve sahabelik]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27526</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Tarihi vakaların yalancı ravilerin uydurma haberleri ile hakikatten koptuğu bir gerçektir ki bu rivayetlerin doğruluğunu araştırmadan yapılan okumalar neticesinde günahsız insanların haksız eleştirilere mahkum kaldığı da bilinmektedir. Tarih, nitekim senet ilmiyle alakalıdır ve vakaları aktaran insanların güvenilirliliği neticesinde yaşanan olayların gerçekliği ve keyfiyeti ortaya çıkmaktadır. Tıpkı hadis rivayetlerinde olduğu gibi tarihi nakillerde bulunan ravi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum1/">Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)’ a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Tarihi vakaların yalancı ravilerin uydurma haberleri ile hakikatten koptuğu bir gerçektir ki bu rivayetlerin doğruluğunu araştırmadan yapılan okumalar neticesinde günahsız insanların haksız eleştirilere mahkum kaldığı da bilinmektedir. Tarih, nitekim senet ilmiyle alakalıdır ve vakaları aktaran insanların güvenilirliliği neticesinde yaşanan olayların gerçekliği ve keyfiyeti ortaya çıkmaktadır. Tıpkı hadis rivayetlerinde olduğu gibi tarihi nakillerde bulunan ravi zinciri incelenmez, güvenilir olmayan bir ravinin bulunduğu rivayet hüküm dışı bırakılmazsa aktarılan her nakille tarih çelişkiler ve yalanlar yumağı halini alır. Unutulmamalıdır ki tarih kitapları aktardıkları her rivayetin sahihliğini tesbit etmez. Nitekim Taberi, Tarih u&#8217;r-Rusül vel Müllük adlı eserinde bu meseleyi şöyle zikretmiştir: &#8220;Bu kitabımızı okuyan ve duyanın karşı çıkıp ve çirkin göreceği nakiller bulunabilir. Ancak bilinmeli ki bunlar bizim tarafımızdan ortaya atılmış rivayetler olmayıp bizden önceki bazı nakilcilerden bize ulaşmıştır. Biz de bunları olduğu gibi naklettik.</p>
<p>Biz bu kitabımızdaki rivayetleri delil olarak telakki edip bunlarla huccette bulunmayı kast etmedik.&#8221; 678 Nakilciler, kendilerine ulaşan rivayetleri dönemin mirası telakki edip bir sonraki nesle aktarmışlar ve bu naklettiklerinin hükmünü de onlara bırakmışlardır. Nitekim Hafız ibn Hacer bu meseleyi izah ederken şöyle demiştir: &#8220;İlk dönem hadis Hafızları, mevzu hadisleri nakletmek istediklerinde hadisin senedini zikretmekte iktifa ederlerdi. Zira onlar hadisi senediyle zikrettiklerinde sorumluluktan kurtulduklarına ve hadisin sıhhat açısından değerlendirilmesini senede havale ettiklerine inarııyorlardı.&#8221; 679</p>
<p>Sonraki yıllarda rical ilminden mahrum olanlar bu nakilleri hükümlerini bilmeden aktarmaya devam etmiş ve bu rivayetleri hakikat zannıyla kullananlar tarihte pek çok vakayı olduğundan farklı yorumlamışlardır. Hafız İbn Kesir gibi muhaddisler tarihi senetlerin sıhhatini de zikrederek naklettikleri için onların eserleri tarihi doğru okumak açısından daha güvenilirdir. Senetlerin hükümleri olmadan yalnızca nakil yapan eserlerin senet tahlili yapılmadan okunması ve üzerine hüküm bina edilmesi ise okuyucuları yanlış bir nakli doğru gibi inandırıp, tarihi hatalı öğrenmeye ve tarihi şahsiyetleri yersizce eleştirmeye sevk edebilmektedir. Aşağıdaki iki paragraf, bir profesörün Hazreti Muaviye konusunda tarihi okurken takınmamızı tavsiye ettiği tavrı göstermektedir. Bu profesörün tarihi kendi tabu ve sınırları içerisinde incelemek için rivayetlere zannı üzere hüküm verdiğini müşahede ettiğimi esefle söylemekten geri duramayacağım. &#8220;Muaviye ne tarihin en büyük zalimidir ne de sahabi olduğu için dokunulmaz, yanılmaz biri olabilir. Onun yaptığı zulümler, hilekarlıklar ve yağmalar tarihen sabittir. Ancak onu bütün kötülüklerin merkezine oturtmak ne kadar yanlış ise, tam tersine onun sahabi olduğu için yanlış yapsa da kurtulduğunu söyleyebilmek, yaptığı her eylemi onaylamak veya bir kılıf bularak savunmak da doğru değildir. Esasen tarih fotoğraf çekmektir. Doğrusunu eğrisini düzeltmeye çalışırsak tarihe tabir yerindeyse fotoshop veya rotüş yapmış oluruz.</p>
<p>Bu durumda tarihi doğru anlatmış da olmayız ve sonuçta bu şekildeki bir tarihten ibret de alınamaz. Müslümanların tarihini etkileyen ve yönlendiren bu dönemi iyi anlamak gerekir. Çünkü bu dönemden sonra Müslüman kimliği yerine mezhebi kimlik geldi ve gerçek tarihi tablo tahrif oldu.&#8221; 680 Tarih rivayetlerini incelerken hepimizi bağlayıcı unsur olan hadis usulündeki rical ilmine bağlı kalmak durumundayız. Eğer sabitemiz ravilerin rical ilmindeki hükümleri olmaz da hevamız olursa, mezkur profesörün yaptığı gibi nakil Buhari&#8217; de dahi geçse buna uydurma demek hatasına düşebiliriz. Mezkur profesörün tarihi vakalara ve rivayetlere yaklaşımına misalen iki iddiasını söyleyebiliriz. Yazara göre geride tahrici geçen &#8220;otuz yıl hilafet&#8221; hadisi, ashabı kiramın aralarında geçen siyasi hataları örtmek için uydurulmuştur. 681 Yine yazar Hazreti Hasan&#8217;ın hilafeti devretmesini anlatırken, Nebi (aleyhisselam)&#8217;ın &#8220;Bu oğlum seyyiddir . . .. &#8221; 682 rivayeti için Hazreti Hasan&#8217;ı iyimser göstermek adına uydurulduğunu iddia etmiştir. 683</p>
<p>Tarih fotoğraf çekmektir diyen yazara sormamız icab eden şey şudur; siz Buhari kaynaklı bir rivayeti dahi, tarihi okumak istediğiniz şekle uymuyor diye uydurma kabul ediyorsunuz, sizi bağlayıcı olan ve rivayetleri olduğu gibi kabul etmemizi sağlayacak usulünüz acaba nedir? &#8220;Farklı Okumak&#8221; başlığı ile kaleme aldığınız kitabınızda Hazreti Muaviye kötü ve hırsı için her şeyi yapan siyasi bir karakter olarak zikredilirken, uydurma rivayetleri ayıklayarak Hazreti Muaviye&#8217;yi olduğu gibi ve bir sahabi olarak zikretmeye gayret eden bizlere de &#8220;onu aklamak için rivayetleri fotoshop yaptığımız&#8221; ithamınızı nereye koyacağız? Evet, Hazreti Muaviye&#8217;yi yalancı ravilerin iftiralarından aklayıp, hatasını ispat eden sahih rivayetlere denk geldiğimizde de bir sahabi olarak kendisi hakkında hüküm vermek yetkisine yeltenmeden onu Rabbisine bırakmayı ve sahabi olduğundan yalnızca hayırla yad etmeyi vazifemiz bilerek ona yöneltilen eleştirilere cevap vermeye gayret ettiğimiz bu bölümü istifadenize takdim ediyorum. Bu bölümde tarihten günümüze kadar Hazreti Muaviye&#8217;nin aleyhine yöneltilen 29 ithamın cevabını vermeye gayret ettik. Tevfik Allah&#8217;tandır. s İbnu&#8217;l-Mübarek demiştir ki: “Muaviye Radiyallahu anhu bizim katımızda öyle bir mihnettir ki, kimin ona göz ucuyla baktığını görürsek, onu sahabilere karşı kötü söz söylemekle itham ederiz.” 684</p>
<p><strong>İtham:</strong> Emir Muaviye Sahabe mi?</p>
<p>Bu soru aynı zamanda Kadiri Şeyhlerinden Sadi Baba isimli bir zatın bu isimde kaleme aldığı 214 sayfalık bir kitabın ismidir. İlmi tetkikten uzak bir şekilde yazılan bu kitapta küfür üzere öldüğüne dair ehli sünnetin icması olan Ebu Talip &#8220;hazret&#8221; sıfatı ile zikredilirken, Hazreti Muaviye, Emir Muaviye diye zikredilmiştir. Kitabın sonunda ise &#8220;Emir Muaviye&#8221; hakkında müellif şu yargıya varmaktadır:</p>
<p>Marizi Hz.nin tarifi (ile Sahabe): &#8220;Sahabe adildir demekle, Rasulullah&#8217;ı yalnız bir gün gören yahut arasıra ziyaret eden yahut bir iş için gelip Rasulullah&#8217;ın yanından hemen savuşup giden her ferdi kastetmiyoruz. &#8216;İnanan, destekleyen, ona saygı göste ren, ona yardım eden ve onunla beraber indirilen nura uyanlar işte felaha erenler onlardır.&#8217; ayeti kerimesi ali ve yüksek anlamıyla Rasulullah&#8217;a arka çıkmış, davasını desteklemiş yardım etmiş, Rasulullah&#8217;a eksiksiz tabi olmuş, ittiba etmiş yüksek seviyeli zatlardır.&#8221; demiştir. (Buhari c. 1 S. 23-24) Hakikati bütün ağırlığı ve çıplaklığı ile ortaya koyan bu tariftir. Bu değer ölçüsüne, müellefe-i kulubtan olan Muaviye&#8217;yi ve Ebu Süfyan ailesini vurursak Sahabe kapsamının dışında kaldıklarını rahatlıkla görürüz. Şimdiye kadar bize Emir Muaviye ve ailesinin Sahabeliğini nas gibi, farz gibi Allah Rasulü&#8217;nün emriymiş gibi, ehli sünnet ve&#8217;l-cemaat görüşü, akidesi budur diye kabul ettirmişlerdir. Tarih ve siyer ve bu mevzu ile ilgili hadis ve diğer kitapları karıştırdığımız vakit Emevi ailesinin, Rasulullah ve Sahabesiyle İslamın hayata taşınmaması için yaptıkları mücadeleyi okuyor, görüyor ve anlıyoruz. Heyhat! Bunlar Rasulullah&#8217;ın Sahabesidir diye korkumuzdan eleştiri yapmak değil, içimizden tan edici bir şey geçse belki yüz defa tevbe istiğfar edip, Ya Rabbi! İçimden Muaviye ve hempalarına kötü bir şey geçmesin diye dua ve niyaz ediyoruz. Fakat okuyup araştırdıkça bakıyoruz ki iş hiç de öyle değil. Muaviye isminin önüne &#8220;Hz.&#8221; lafzını koymaları, Sahabelik ve müctehidlik sıfatı takmaları, Muaviye ve ailesinin yaptıkları bütün zulüm ve rezaletleri örtmüştür. Bu niçin böyle olmuştur? Bunun ana sebebi: Böyle bir siyasetin o zamanki yöneticilerin çıkarlarına, menfaatlerine uygun gelmiş olmasıdır.</p>
<p>&#8230; Muaviye İslam Cumhuri yönetim şeklini monarşiye çeviren İslamın meşru halifesine isyan eden ilk kişi olmuştur. 685</p>
<p>23 senelik devr-i saadetin yaklaşık yirmi bir buçuk senesini İslamın amansız düşmanı olarak geçirmiş ve İslam olduktan sonra da müellefe-i kulub fonundan maaş almış bir ailenin mensubu nasıl, hangi ilmiyle, hangi ihlas ve irfanıyla ictihad yapabilmiş ve Sahabe sayılmıştır? 686</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Çalışmamızın ilk bölümünde &#8220;Bir Şahsın Sahabi Olduğunun Tesbiti&#8221; adlı başlıkta bir zata sahabi diyebilmenin şartlarını zikretmiştik. Hakkında hadis-i şerif varid olan, ashabın tamamının kendisinin sahabi olduğunu ikrar ettiği Muaviye (radıyallahuanh) sahabidir ve hatta Sahabenin üst tabakasından dır. Hazreti Ali&#8217;ye isnat ettikleri tarikat silsilelerinin etkisi ile Hazreti Muaviye&#8217;yi tan etmeyi ve hatta ona hakaret etmeyi ritüel haline getiren bazı tarikatların ehl-i sünnete uymayan bu tutumlarından Allah&#8217; a sığınırız.</p>
<p><strong>İtham:</strong> Muaviye, Hazreti Ali ile savaştığında aslında sülalesinin öcünü almakta idi. Haşim bin Abdimenaf Kureyş&#8217;in liderliğini yapmakta idi. Kardeşi Abdişems ölünce oğlu Ümeyye nüfus ve zenginliğine güvenip amcası ile arasını açarak onunla rekabete girmişti. Girdiği rekabeti kaybederek Hicaz&#8217;ı terk ederek on yıl kalmak üzere Şam&#8217;a yerleşti. Tarihte böylece Hazreti Muhammed&#8217;in dedesinin babası olan Haşim ile Muaviye&#8217;nin dedesinin babası olan Ümey ye arasındaki ilk düşmanlık ve mücadele başlamış oluyordu. 687 Ümeyye Şam&#8217;dan döndükten sonra vefatı ile yerine oğlu Harb geçmişti. Harb, Abdulmuttalib bin Hişam&#8217;ın yakın dostu idi; lakin Abdulmuttalib Harb&#8217;ten öldürmüş olduğu bir Yahudi için diyet talep edip aldığında araları açılmıştı. 688 Ümeyye ve Haşim oğullarının arasının iyi olmadığı bir vetirede Haşimoğullarından Nebi (aleyhisselam)&#8217;ın peygamber olarak seçilmesi, elbette Ümeyyeoğulları arasında menfi bir tesir uyandırmış ve kendilerine İslam tebliğ edildiğinde onu kabul etmemışlerdir. 689</p>
<p>Unutmamak gerekir ki Müslümanların çoğu Emevilerden pek çok kimsenin İslam dinini sadece şahsi menfaatlerini elde etmek için kabul etmiş olduğu kanaatindeydiler. 690</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İnna lillahi ve inna ileyhi raciun! Apaçık bir iftira ve zan üzerinden itikatlarını besleyenlerin bu şerrinden Allah&#8217;a sığınırız. Hayatlarını okuduğumuzda Ebu Süfyan bin Harb (radıyallahu anh)&#8217; ın da oğlu Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın da hayatlarının Müslüman olarak geçen zamanlarında bu dine hizmet ve samimiyet içerisinde olduklarını görüyoruz. Hazreti Muaviye&#8217;nin hilafete geçmesini, ben-i Haşim&#8217;den çıkan nübüvvete karşılık meliklik ihdası ile Ümeyyeoğullarının rövanşı olarak görenler; Allah Rasulü&#8217;nün getirdiği dini Haşim oğulları&#8217;nın diğer kabilelere karşı zaferi olarak gören hastalıklı bir zihniyetin mensubu olduklarını izhar etmiş olmaktadırlar. Ne Nebi (aleyhisselam) risalet vazifesi ile Haşimoğulları adına çalışmış ne de Hazreti Muaviye Ümeyyeoğulları adına hilafeti melikliğe çevirmiştir. Bu sakat bakış açısı, yanlı ve yanlış bir şekilde tarihi okumaktan kaynaklanmaktadır ki; akıllı adamların işi bu değildir.</p>
<p><strong>İtham:</strong> Ebu Süfyan ve Muaviye (radıyallahu anhuma) tülekadandır. (Mekke&#8217;nin fetih gününde serbest bırakılıp zorla İslama girenlerdendir.)</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Tüleka olmak yani fetih gününde Allah Rasulü&#8217;nün affetmesi ile serbest kalıp sonra İslam&#8217; a girmek kötü bir vasıf değildir; zira İslam geçmişi siler. Halid bin Velid (radıyallahu anh) gibi ashaptan pek çok kişi evvela İslam&#8217;a düşmanlık etmiş, sonraları İslamla müşerref olunca İslam&#8217;a büyük hizmetler etmişlerdir</p>
<p>Tüleka kelimesi, ilerleyen yıllarda Muaviye (radıyallahu)ın öne çıkıp yıldızının parlaması ve Sıffin vakasından ötürü Ümeyyeoğullarına karşı öfkenin ortaya çıkması sonucu bir ha karet halini almış, tüleka demek öldürülmekten korkan ve gani metten pay almak için İslam&#8217; a giren demek halini almıştı. 691 Ebu Süfyan ve Muaviye (radıyallahu anhuma) ise bu tüleka tanımına dahil olmamaktadır; zira Ebu Süfyan fetih günü değil, öncesinde Efendimiz (aleyhissel;im)&#8217;ın karargahına gelerek İslam&#8217;a girmiş ve hemen halkını uzlaşmaya davet etmiştir. Hazreti Muaviye ise Mekke&#8217;nin fethinde değil; Hudeybiye yılında veya kaza umresi senesinde Müslüman olmuştur.</p>
<p>Hudeybiye yılında İslam&#8217;a girdiğini, Rasulullah (aleyhisselam) Hudeybiye&#8217;den ayrılırken O&#8217;nu tasdikleyen bir Mümin olduğunu ve ertesi sene kaza umresinde Müslüman olduğunu babasının öğrendiğini ve &#8220;Senden daha hayırlı olan oğlum, hala benim dinimdedir.&#8221; diyerek hoşnutsuzluğunu dile getirdiğini belirten Muaviye (radıyallah u anh), Müslümanlığını fetih gününde ilan ettiğini söylemiştir. 692 İbni Abbas (radıyallalı u anh)&#8217;ın Muaviye (radıyallah anh)&#8217; tan naklettiği: &#8216;Rasulullah (aleyhisselam)ı Merveae makasla tıraş ettim (saçlarını kısalttım) veya Merveae makasla tıraş edilirken gördüm. 693 rivayeti O&#8217;nun kaza umresinde iken Hazreti Peygam berin yanında bulunduğunu göstermektedir; zira Nebi (aleyhisselam) hacda iken saçlarını Mina&#8217; da kazıtmıştır. 694 Nesai rivayetinde bu nakilde &#8220;umre&#8221; kaydı da koşulmuştur ki; &#8220;Nebi (aleyhisselam) umre yapıyorken, Muaviye (radıyallahu anh) Merve üzerinde saçlarını kısaltmıştır. &#8221; geçmektedir. 695 O&#8217;nun umre kazası senesinde Müslüman olmasını kabullenme yenler, bu umrenin kaza umresi değil; Cu&#8217;rane Umresi olduğunu söylemişlerse de bu doğru değildir; çünkü Nebi (aleyhisselam) Huneyn dönüşü yatsıdan sonra çok az Sahabenin iştiraki ile Cu&#8217;rane umresini gizli yapmıştır. O sıralarda Muaviye (radıyallah anh) Sahabenin seçkinlerinden olmadığı için bu özel umreye dahil olmamıştır 696 ki bu da Muaviye (radıyallahu anh)&#8217; ın kaza umresinde bulunduğunu ispat etmektedir. 697</p>
<p>O&#8217;nun Müslümanlığının fetih sonrası olduğunu öne sürenlerin dayanmış olduğu en kuvvetli delil ise Sad b. Ehi Vakkas&#8217;ın bu meseleye olan itirazıdır: &#8220;Biz kaza umresini hac aylarında yaptık, o zaman O (Muaviye) Mekke evlerinde kafirdi.&#8221; 698 O kafirdi 699 ifadesi ile Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın fetihten sonra Müslüman olduğu görüşü desteklense de, fethe kadar Müslüman olduğunu gizleyen Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın Sad b. ehi Vakkas tarafından kafir olarak bilinmesi normal karşılanmaktadır. 700 Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ın fetihten önce Müslüman olduğunu kabul etmeyenlerin öne sürdüğü ikinci eleştiri de O&#8217;na Huneyn ganimetlerinden yüz deve ve kırk ukiyye gümüş verildiği için müellefe-i kulubdan sayılmalarıdır. 701 Oysaki O&#8217;na ga nimetten büyük pay verilmesi, kalbini İslam&#8217;a ısındırmak amacının güdüldüğünü göstermez; zira Bedir&#8217;de Müslüman olan Nebi (aleyhisselam)&#8217;ın amcası Abbas b. Abdulmuttalib (radı yallahu anh)&#8217;a da Huneyn ganimetinden büyük pay ayrılmıştır.</p>
<p>Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;a ganimetten pay ayrılması, babasının kavmi arasındaki izzet ve mertebesini gözetmek içindir. 702 Zehebi, Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;a ganimet verildiğinin doğruluğunu da eleştirerek: &#8220;Mademki Nebi (aleyhisselam) ona mal verdi; peki neden onunla nişan yapmak isteyen kadına Muaviye iyidir/ ama onun malı yoktur. &#8221; dedi diyerek bu rivayeti tartışmaya açmıştır. 703Fetih günü Mekkeliler&#8217;in şehri terk ettiği için Muaviye (ra dıyallahu anh)&#8217; ın Müslümanların yanına gelmesinin mümkün olmadığını ileri sürenlere göre O&#8217;nun Müslüman olması kaza umresinde gerçekleşmemiştir. Buna cevaben denir ki; oysaki Mekkeliler&#8217;in şehirden uzaklaşmadığı, hatta tavaf yapan Müslümanlar&#8217;ı yakinen izledikleri bilinmektedir. 704 Zaten bu umre sonrasında babasının Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın Müslüman olduğunu öğrenmesi ve de tepkisini zaten kendileri itiraf etmişlerdi. 705 Bütün bu verilerden, Muaviye (radıyallahu anh)&#8217; ın fetih öncesi Müslümanlar&#8217;dan olup ailesinin ve Mekkeliler&#8217;in baskısı yüzünden Müslümanlığını izhar edemediği görülmektedir.</p>
<p><strong>İtham:</strong> Aişe Annemiz&#8217;in Hazreti Muaviye&#8217;yi Kınadığı İddiası</p>
<p>Tabiinden el-Esved b. Yezid, Aişe (radıyallahu anha) anne mize: &#8220;Tulaka&#8217;dan birinin halifelik hususunda Rasulüllah (aleyhisselam)&#8217;in ashabı ile çekişmesine şaşırmıyor musun?&#8221; deyince Aişe anamız şöyle cevap verdi: &#8220;Bunda şaşılacak ne var ki?! O (Muaviye), Allah&#8217;ın (yeryü zündeki) sultanıdır. Allah sultanlığı iyi adama da verir kötü adama da. Firavun, Mısır halkına dörtyüz sene hükmetti. &#8221; 706</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu rivayet, Aişe (radıyallah u anha)&#8217; dan sabit değildir. Zira isnadındaki bazı raviler zayıftır. Bu ravilerden olan Eyytıb b. Ca bir b. Seyyar es-Suhaymi el-Yemami hakkında &#8220;zayıf&#8217; hükmü verilmiştir. 707 Diğer ravi el-Kasım b. Musa b. el-Hasen b. Musa &#8220;mechulu&#8217;l-hal&#8221; bir ravidir. 708 Bir diğer ravi ise Abdurrahman b. Muhammed b. Yahya b. Yasir el-Cevberi&#8217;dir. Zehebi bu zatın hal tercemesine yer vermiş ancak cerh ve ta&#8217;dil durumuna dair hakkında hiçbir şey söylememiştir. Sadece Muaviye (radıyallahu anh) hakkındaki görüşünün iyi olduğuna dair bir rivayet zikretmiştir.709 Dolayısıyla bu ravi de diğeri gibi &#8220;mechulu&#8217;l-hal&#8221; bir ravidir. 710</p>
<p>Ashaptan bir kimseyi tuleka diye itham edip faziletini düşürmeyi kast etmek doğru değildir. Çünkü fetih günü İslam&#8217;a giren bu tuleka, fetihten sonra infak edip savaşanlardır ve Allah kendilerine güzel sonucu vaat etmiştir. Çünkü onlar, Huneyn ve Taifte infak etmiş ve her ikisinde savaşmışlardır. Allah hepsin den razı olsun. 711 Rasulullah (aleyhisselam) ile beraber infak edip savaşanlar hakkındaki fazileti eserimizin ilk bölümünde zikretmiştik.</p>
<p><strong>İtham:</strong> Muaviye&#8217;nin fazileti hakkında varid olan hadisler sahih değildir.712</p>
<p>Buhari, Hazreti Muaviye ile alakalı İbn ehi Müleyke hadisini 713 zikrederken, diğer sahabilerde yaptığı, Ebu Bekr&#8217;in Fazileti gibi menkıbe veya fazileti ifadesini kullanmadan &#8220;Muaviye&#8217; nin Zikri&#8221; diye başlık vermiştir. Cevap: Bazı kaynaklarda İshak b. Rahuye&#8217;nin sözü olarak &#8220;Muaviye&#8217; nin fazileti hakkında Rasulullah (aleyhisselam)&#8217; den rivayet edilen hiçbir sahih hadis yoktur.&#8221; şeklinde aktarılan ifade İshak b. Rahuye&#8217;den sahih bir isnadla714  gelmemıştır. 715 Bu iddiayı kabul etmiş olsak dahi Hazreti Muaviye&#8217;nin fazileti hakkında varid olan hadisler sahih değildir sözü ile o rivayetlerin sahih değil de hasen veya zayıf olduğu kastedilmişse bunda bir zarar yoktur; zira bir takım ahkam ve fazilet rivayetlerinin ekserisi hasen kayıtlıdır. 716 Sahih değildir sözü ile şayet aslının olmadığı kastediliyorsa bu da doğru değildir. İbn Hanbel&#8217;in de Müsned&#8217;inde rivayet ettiği şu hadis sahih isnatla varittir ve Hazreti Muaviye&#8217;nin faziletine dair kafıdir. 717 &#8216;Allahım, Muaviyeye hesap ve kitabı öğret, onu azaptan koru. ,718 Yine İmam Tirmizi&#8217;nin &#8220;hasen&#8221; kaydı ile zikrettiği şu rivayet de onun faziletine dair makbul hadislerin var olduğunu ispat etmektedir: &#8216;Allah &#8216;ım! Muaviyeyi hidayet eden, hidayet ehli ve hidayete ehil kıl &#8221; 719</p>
<p>İmam Buhari&#8217;nin Hazreti Muaviye&#8217;nin bahsini &#8220;Muaviye&#8217;nin Zikri&#8221; başlığı ile zikretmesi, onun faziletini nakz etmek için değildir. Usame bin Zeyd dahil pek çok sahabinin fazilet veya men k ıbesini bu başlık ile zikretmiştir. Zaten Buhari bu hah baş lıklarına &#8220;Sahabe&#8217;nin Faziletleri Kitabı&#8221;nda ya da &#8220;Ensar&#8217;ın Menkıbeleri Kitabı&#8221;nda yer vermiştir. Bu da açıkça göstermektedir ki Buhari&#8217;nin maksadı bu sahabilerin faziletlerini zikretmektir. Muaviye&#8217;nin Zikri Babı, Fadailu&#8217;s-SahabeKitabı&#8217;nda 28 no&#8217;lu bab olarak geçmektedir. 720</p>
<p>Eğer denilirse ki; Buhari bu hususu &#8220;Muaviye&#8217;nin Zikri Bab&#8221;ı sözüyle tabir (ima) etmiş ve Muaviye (radıyallah u anh)&#8217;ın faziletlerini ve menkıbelerini kabul etmemiştir. Çünkü İbn Rahuye&#8217; nin de dediği gibi Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın fazileti hakkında sahih hiçbir hadis yoktur. Buna cevap olarak şöyle deNebilir: Bu ibareyle kastedilen &#8220;Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın fazileti hakkındaki hadislerden Buhari&#8217;nin sıhhat şartına uygun hiçbir hadis yoktur&#8221; ise; zaten Sahabenin ekserisi bu durumdadır, zira Sahabenin fazileti hakkındaki hadislerden de Buhari&#8217;nin sıhhat şartına uymayan pek çok makbul hadis vardır .&#8221;72</p>
<p>Buhari, Hazreti Muaviye&#8217;den toplam 8 hadis nakletmiştir ki bunların 4&#8217;ü muttefekun aleyhtir.722</p>
<p>Ayrıca Buhari et- Tahirul-Kebir adlı eserinde:</p>
<p>&#8220;Allahım! Onu hidayet eden, hidayet ehli ve hidayete ehil kıl&#8217; 723 hadisi sahih bir isnadla rivayet etmiştir.</p>
<p>Buhari&#8217;nin Hazreti Muaviye&#8217;nin faziletini kabul etmediğini iddia edenlerin zan ile hükmettiklerinin delilidir.</p>
<p><strong>İtham</strong></p>
<p>Şamlılar, muhaddis Ahmed en-Nesai&#8217;ye kendilerine Muaviye&#8217;nin fazileti ile ilgili bir hadis rivayet etmesini istediklerinde &#8220;Allah karnını doyurmasın. (hadisinden) başkasını bilmiyorum.&#8221; 724</p>
<p>Bir rivayette de Nesai &#8220;Muaviye başabaş gelmeye razı olmayıp üstünlük mü istiyor?&#8221; demiş ve bunun üzerine Şamlılar Nesai&#8217;yi dövmüşler ve hastalanıp vefat etmiştir. 725</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Şamlılar Nesai&#8217;den Hazreti Muaviye&#8217;yi, Ali (radıyallahu anh)&#8217; a karşı üstün tutmasını istemişler o da onların edepsizliklerine kızmıştır. İyi de etmiş ama haddi aşarak sahabiyi karalama vehmi uyandıracak sözler söylemiştir. İnsandır hata edebilir. 726 İmam Nesai, Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın fazileti hakkında daha önce zikrettiğimiz hadislere, muhtemelen mutalli olmamış, bu nedenle de es-Sünenü&#8217;s-Süğni (el-Mücteba) ve es-Sünenül Kübra adlı eserlerinde bu rivayetleri tahric etmemiştir. Allah en dogrusunu bilir.&#8221; 727</p>
<p>Bir ihtimal de bu &#8216;Allah karnını doyurmasın. &#8221; hadisinin bir sonraki başlıkta izah edileceği gibi zekat, ecir ve rahmet olacağı manasını kast etmiş; ancak Şamlılar bunu anlamayıp ya da Muaviye&#8217;nin Ali&#8217;den (radıyallahu anhuma) üstün olmamasını kabullenemeyip cehaletlerinin eseri olarak Nesai&#8217;yi darp etmiş lerdir.</p>
<p><strong>İtham:</strong> Efendimiz (aleyhisselam)&#8217;ın &#8220;Allah onun kar nını doyurmasın. &#8221;hadisi</p>
<p>İbn Abbas (radıyallah u anh uma) şöyle demiştir: &#8220;Çocuklarla oynuyordum. Rasulüllah (aleyhisselam) geldi. Bir kapının arkasına saklandım. Eliyle sırtıma vurdu. &#8216;Git bana Muaviye&#8217;yi çağır.&#8217; dedi. (Gidip) geldim &#8216;Yemek yiyor&#8217; dedim. Sonra bana yine &#8216;Git bana Muaviye&#8217;yi çağır.&#8217; dedi. (Gidip) geldim &#8216;Yemek yiyor&#8217; dedim.Allah onun karnını doyurmasın.&#8221; dedi.728</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Eleştiriyi iki cihette cevaplamak mümkündür:</p>
<p><strong>Birinci vecih;</strong> ilgili rivayette sanki Hazreti Muaviye, Allah Rasulü (aleyhisselam)&#8217;ın davetini ötelemiş, ısrarla yapılan çağrıyı yemek yediği için ertelemiştir. Nebi (aleyhisselam) da bundan ötürü &#8220;Allah karnını doyurmasın.&#8221; demiştir. Oysaki İbn Abbas&#8217;ın Hazreti Muaviye&#8217;yi çağırdığına dair bir karine mevcut değildir. Belki de yemek yediğini görüp, peygamberin kendisini çağırdığını söylemeden geri gelmiş olabilir. Bu yüzden de Hazreti Muaviye&#8217;nin Allah Rasulü&#8217;nü bekletip, kasıtlı bir şekilde kızdırdığını düşünmek doğru değildir. İkinci vecih; Müslim bu rivayeti &#8220;Peygamber Bir Kimseye Hak Etmediği Halde Lanet Eder Veya Söver Yahut Beddua Ederse, Bu Onun, O Kimse İçin Zekat, Ecir Ve Rahmet Olacağı Babı &#8216;nda zikretmiştir.</p>
<p>Yine aynı babda &#8221;Benim Rabbim e &#8216;Allah &#8216;ım, ben ancak bir beşerim. Hangi bir Müslümana lanet edersem veya söversem bunu onun için bir zekat ve ecir kıl&#8217; diye şart koştuğumu biliyor musun?&#8221; hadisi rivayet edilmiştir. 729 Bir başka rivayette şöyledir: &#8220;Allahım senden ahd-ü peyman alıyorum. Elbette bu ahdi bana bozmazsın. Ben ancak bir beşerim. Müminlerden hangisine eziyet eder, söver, lanet eyler, döversem bunu onun için namaz (rahmet), zekat ve kıyamet gününde onu kendisiyle sana yaklaştıracağın bir ibadet yap!&#8221;730 İmam Müslim, &#8220;karnı doymasın&#8221; hadisini zikri geçen bahta rivayet etmekle; Muaviye (radıyallah u anh)&#8217; ın bedduaya müstehak olduğu şeklinde bir anlam çıkarmamıştır. İşte bundan dolayı hadisi bu baba koymuştur, Müslim dışındaki muharricler ise bu hadisi Muaviye (radıyallah u anh)&#8217; ın menakıbından saymışlardır. Çünkü bu hadis hakikatte Muaviye radıyallahu anh için bir dua olmuştur.731</p>
<p>Bu söz &#8220;Allah canını alsın&#8221;, &#8220;İkram etmesin&#8221;, &#8220;Ana-babasına yazıklar olsun&#8221;, &#8220;İyi etmesin&#8221; anlamındaki sözler gibi Arapların söylemeyi adet ettikleri ama manası murad edilmeyen sözlerdendir. Öyle olsa bile Allah (sübhanehu ve teala) bu sözü, hadiste sahih olarak yer aldığı üzere rahmet ve yakınlık vesilesi kılar.732</p>
<p>Allah (subhanehü) Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;a aynen öyle yapmış ve yeryüzünü idare etmeyi ona nasip etmiştir. Bu da doyumun zırvesidir. 733</p>
<p><strong>İtham:</strong> Muaviye şerli olduğundan hilafete ehil değildir. . · &#8220;Arap Kabilelerinin en şerlisi Beni Ümeyye, Beni Hanife ve Sakif kabileleridir.&#8221;734 &#8220;Rasulullah&#8217;ın en çok buğz ettiği topluluk ben-ı Ümeyye idi.&#8221;735</p>
<p>Bu iki rivayet gösteriyor ki Rasülüllah, ben-i Ümeyye&#8217;ye buğz ediyor ve onları şerli olarak görüyordu. Muaviye de beni Ümeyye&#8217;dendir. O halde o da şerlilerdendir. Rasulullah&#8217;ın buğz ettiği insanların imaret ve hilafete ehliyeti olamaz. Cevap: Zikri geçen rivayet isnaden zayıftır.736 Bu iddia sahibi bu iddiası ile beraber cehaletini izhar etmiştir. Bu iddiası ile birlikte beni Ümeyye&#8217;den olan Osman bin Affan (radıyallahu anh)&#8217;ı da şerli kabul edip ümmetin onun hilafetindeki icmasını yok mu sayacaktır? Yine selahiyyeti ile meşhur Ömer bin Abdulaziz de beni Ümeyye&#8217;den olup makbul bir halifedir. Rivayet geçerli kabul edilse dahi bu rivayette beni Ümeyye&#8217; nin hepsi şerli olarak zikredilmemiştir, ekserisinin şerli olması içlerinden bazılarının salih hatta en hayırlılardan olmasına mani değildir. Osman bin Affan gibi Muaviye (radıyallahu anhuma) da bu kabileden olup ümmetin en hayırlılarından sayılmıştır.737</p>
<p><strong>İtham:</strong> Efendimiz (aleyhisselam)&#8217;ın rüyasında Ümeyyeoğullarını kendi minberinde görmesinden ötürü üzülmesi ve Allah&#8217;ın &#8220;Kadir Suresi&#8221;ni inzal ederek kendisini teselli etmesi: &#8220;Bir adam, Muaviye&#8217;ye biat etmesinden sonra Hasan bin Ali (radıyallahu anhuma&#8217;ya doğru kalktı ve &#8216;Müminlerin yüzünü kararttın&#8217; ya da &#8216;Müminlerin yüz karası&#8217; dedi. O da şöyle dedi: &#8216;Allah sana merhamet etsin, beni kınama! Peygamber (aleyhis selam)&#8217; a rüyasında Ümeyyeoğullarının kendi minberi üzerinde oldukları gösterilmişti de bu durum Rasulüllah (aleyhisselam)&#8217;ın fenasına gitmişti. Bunun üzerine &#8220;(Rasulüm) Kuşkusuz biz sana Kevser&#8217;i verdik.&#8221; (Kevser, 108/1) Ey Muhammed! -Yani cennetteki nehri (verdik.)- ayeti nazil oldu. Ve bir de &#8220;Biz onu (Kur&#8217;an&#8217;ı) Kadir Gecesi&#8217;nde indirdik .. . O Kadir Gecesi ki, bin aydan daha hayırlıdır.&#8221; (Kadr, 97/1-3) ayetleri nazil oldu. (Senden sonra Ümeyyeoğulları&#8217;nın idarede olacakları süre (bu kadar) ey Muhammed! diye teselli verilmiş oldu.)&#8221; Ravi Kasım b. el-Fadl el-Huddani &#8220;(Emeviler dönemini) saydık baktık ki, ne bir gün eksik ne de fazla; tam bin ay.&#8221; Demiş tir.738 Bu dönem seksen üç yıl, dört aydır.739</p>
<p>Hasan (radıyallah u anh)in Muaviye (radıyallahu anh)a biati Peygamber (aleyhisselam) dan sonraki otuzuncu yılın başıydı. Ebu Müslim el-Horasani eliyle devletlerinin (Emevi devleti) son bulması ise doksan iki sene sonra gerçekleşmiştir. Bundan İbnu&#8217;z-Zübeyr&#8217;in sekiz yıl, sekiz aylık halifeliği çıkartılınca geriye bin ay kalır.740 Eleştiride görüldüğü üzere Efendimiz (aleyhisselam) Emeviler&#8217;in kendi hilafetine hakim olacağını öğrendiğinde üzülmüş ve Rabbisi O&#8217;nu Kadir Gecesi gibi 83 yıl 4 ay olan bin aydan hayırlı bir mükafatla teselli etmiştir. Her ne kadar Emeviler bu süre kadar idarede kalacaksa da Kadir Gecesi Emeviler&#8217;in bu idare süresinden daha hayırlı sayılmıştır.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Kadir Suresi&#8217;nin faziletinin zikredildiği bahta rivayet edilen bu hadisin tahricinden önce içerdiği manaya dikkat etmek gere kir: Hasan (radıyallahu anh)&#8217;ın hilafeti teslim etmesi kaderin bir seyri olarak, memnuniyetsiz bir şekilde gerçekleştiği vehmedilmiş ve Ümeyyeoğulları&#8217;nın hakimiyetinin sonunun geleceği kastedilerek Emevilerin bin ay süren idaresine karşılık bin aydan daha faziletli Kadir Gecesi ile teselli olunmaktan bahsedilmiştir. Hadisi rivayet eden İmam Tirmizi: Bu hadis gariptir; bu hadisin senedinde Kasım b. Fadi&#8217; dan ve Yusuf b. Mazin&#8217; den rivayetle denilmiştir, Kasım b. Fadl el-Hudani güvenilir bir kişidir, Yusuf b. Sad meçhul bir şahıstır, bu hadisi bu lafızla sadece bu şekliyle bilmekteyiz.&#8221;demiştir.741</p>
<p>Bu rivayet, Hakim&#8217;in el-Müstedrekinde Kasım bin Fadl + Yusuf bin Mazin kanalı ile zikredilirken, Cerir et-Taberi&#8217; de ise Kasım bin Fadl + İsa bin Ma&#8217;zin kanalı ile zikredilmiştir. Bu da rivayette ıztırab olduğunu göstermektedir. Bu hadis her açıdan münker bir nakildir. Şeyhimiz İmam Hafız el-Hucce ebu&#8217;l Haccac el-Mizzi, bu hadis münkerdir demiştir. 742 Hadisin zayıf olduğunun bir başka delili de Kadir gecesinin faziletinin bin aydan evla olması, bu sürede geçen Emevi iktidarının zemmedilmesini gerektirmediğidir. Ayet, Kadir gecesinin medhi için nazil olmuştur ve Mekki bir suredir. Efendimiz (aleyhisselam) ise hicretten bir müddet sonra Medine&#8217;de iken minber edinmiştir. Mekke&#8217;de iken olmayan minberinde Ümey yeoğulları&#8217;nı görüp mahzun olması ise doğru olmasa gerektir. İbn Kesir, rivayetin münker olduğunu zikrettikten sonra ravi Kasım b. el-Fadl&#8217;ın &#8220;(Emeviler dönemini) saydık baktık ki, ne bir gün eksik ne de fazla; tam bin ay.&#8221; sözünün ise yanlış ol duğunu şöyle izah etmiştir: Muaviye (radıyallah u anh), Hazreti Hasan&#8217;ın kendisine biat etmesi ile tek başına hilafeti devraldığında sene Hicri 40 idi.</p>
<p>Bu tarihten itibaren Abbasiler&#8217;in devletlerini yıktığı tarih olan Hicri 132 senesine varana kadar Emevi iktidarı aralıksız olarak tam 92 yıl sürmüştür. Ravinin, Emevi Hilafeti&#8217;nden Abdullah bin Zübeyr (radıyallahu anhuma)&#8217;nın dokuz sene süren hilafeti bu 92 seneden çıkarma yoluna gitmesi herhalde hesap bin ay tutsun diyedir; lakin bu doğru bir hesap olmaz zira ibn Zübeyr (radıyallah u anhuma) dokuz sene kadar Hicaz ve bazı beldelerin idaresinde bulundu, Emeviler&#8217;den tam manası ile iktidar düşmüş değildi.743 Rivayetin makbul olduğunu kabul etsek dahi burada Ümey yeoğulları&#8217;nın tamamı mutlak olarak kastedilmiş sayılmaz; çünkü Osman b. Affan (radıyallahu anh), Raşid Halife Ömer b. Abdülaziz de onlardandır ve her ikisi de Ehl-i Sünnet&#8217;in icmaı ile hidayet imamıdır. Onu üzüntüye sevk eden olsa olsa Yezid b. Muaviye, Ubeydullah b. Ziyad ve Mervan b. Hakem&#8217;in oğullarından sadır olan sünnete muhalif hareketler ve ashaba verdikleri sıkıntılardır. Hasan (radıyallahu anh)in maksadı bu işin Ümeyyeoğullarına intikal etiği ve Allah katında olanın, nübüvvet yuvası halkı için çok daha hayırlı olduğudur.744</p>
<p><strong>İtham:</strong> Muaviye, Hazreti Osman muhasara edildiğin de yardım etmeyerek ölmesini ve iktidarın kendisine geçmesini bekledi. Kırk gün kadar süren isyancıların Medine&#8217;yi istilası neticesinde Osman bin Affan (radıyallah u anh) yalnız ve yardımsız bırakılmıştı. Yardımla ilgili rivayetlerde, Muaviye&#8217;nin gönderdiği kuvvetleri iki aşamalı bir engellemeye tabi tuttuğu, önce asker göndermeyi geciktirdiği, sonra da gönderdiği askerlerin komutanına Medine dışında beklemelerini emrettiği zikredilir. Nitekim Muaviye&#8217;nin göndermiş olduğu yardım kuvvetleri Medine&#8217;ye girmemiş, dolayısıyla olaylara müdahele etmeden geri dönmüşlerdir.</p>
<p>Muaviye&#8217;nin kasten böyle bir engelleme yapması, adeta Haz reti Osman&#8217;ın öldürülmesine göz yumması, onun iktidarı ele ge çirmek arzusuyla izah edilir. Bu olayda bir an için böyle bir kasıt aranmasa bile, gerek yardım kuvvetleri ile ilgili rivayetler, gerekse Muaviye&#8217;nin iktidarı ele geçirmesinden sonraki rivayetler onun Hazreti Osman&#8217;ı yardımdan mahrum bıraktığı noktasında 745 toplanmaktadır.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Hazreti Muaviye, Osman (radıyallahu anh)&#8217; ın davet ettiği Medine&#8217; deki şura meclisine katılmıştı ve bu meclise Mısır ve Irak valileri de iştirak etmişti. Hazreti Muaviye, vilayetlerde başlayan bu fitnelerin bastırılmasının şehir valilerinin sorumlulu ğunda bulunduğunu ve her bir valinin kendi şehrinden sorumlu olduğunu düşünüyordu. Şura sonrasında Medine&#8217;de Ali, Talha ve Zübeyir (radıyallahu anhum)&#8217;un da içinde bulunduğu Sahabenin ileri gelenleriyle görüştü ve Hazreti Osman&#8217;ı onların gözetimine bırakarak onun durumunu ihmal etmekten onları sakındırdı. Zira bu, konum ve itibarlarını yok edecek yeni bir durumun yerleşmesine yol açacaktı. Bu görüşü, gerçekten o zaman geleceği sezen bir görüştü. 746 Hazreti Muaviye, Medine&#8217; de bulunduğu sırada Osman (radıyallahu anh)&#8217;ın düzenlediği şura meclisinin üyelerinden duyduklarından ötürü Müminlerin Emirini kuşatan tehlike uyarısını hissedip ona şöyle dedi:</p>
<p>Ey Mü&#8217;minlerin Emiri! Güç yetiremeyeceğin kimseler üze rine saldırmadan önce benimle Şam&#8217;a gel. Zira Şam halkı yöne time bağlıdır.&#8221; Buna karşılık Osman (radıyallahu anh): &#8220;Ben burada asılacak olsam bile Allah Rasülü (aleylıisselam)&#8217; ın komşuluğunu hiçbir şeyle değişmem.&#8221; deyince Hazreti Mua viye &#8220;Ben, Medine&#8217;nin veya senin başına gelecek bir felaket için Medine halkının arasında ikamet edecek bir ordu göndereyim.&#8221; dedi. Bunun üzerine Osman (radıyallah anh); &#8220;Kendileriyle birlikte ikamet eden askerler yüzünden Medine halkına cimrilik yapıp rızıklarını az vereyim de muhacirlerin ve ensarın yurdunun halkını sıkıntıya mı sokayım?&#8221; de yince Hazreti Muaviye de: &#8220;Allah&#8217;a yemin olsun ki ey Mü&#8217;minlerin Emiri, kesinlikle ya suikastla öldürülürsün veya saldırıya uğrarsın&#8221; dedi. Osman da &#8220;Allah bize yeter, O ne güzel vekildir&#8221; dedi. Bunun üzerine Muaviye (radıyallahu anh) dışarı çıkıp o büyük Sahabe toplulu ğunu halifelerinin durumuna karşı zayıf ve bitkin davranmaya karşı uyardı, sonra Şam&#8217;a gıtti. 747 Hazreti Osman&#8217;ın emrinde yanında silah taşıyan 700 adam vardı, onlara izin verseydi isyancıları çıkarıncaya kadar onlarla vuruşurlardı.748 Bunların bir kısmı, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zubeyr, Hasan b. Ali, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Selam, Muğire b. Ahnes gibi kavimlerinin teslim etmeye asla razı ola mayacağı güçlü asabiyet bağları olanlar ve Sahabenin önde ge lenleriydi.749 Bunlar, Ümeyyeoğullarına mensub olanların dışındakilerdir. Zira Emeviler Kureyş&#8217;in en güçlü aşireti idi ve yanlarında Osman&#8217;ın mevalisi ve köleleri de vardı. Zeyd b. Sabit: &#8220;İşte ensar kapıda, istersen biz ikinci defa Allah için ensar oluruz.&#8221; deyınce hazretı Osman:savaşmak ise, hayır.&#8221; dedi.750</p>
<p>Hazreti Osman, isyancılar kendisini kuşatmışken, Abdullah b. Abbas da yardım etmek için kapısında beklerken yüksek sesle ona seslendi ve (Hacca) git. Zira sen hac mevsimindesin&#8221; deyince Abdullah b. Abbas&#8221; Allah&#8217;a yemin olsun ki Ey Mü&#8217;minlerin Emiri, cihad ve bunlar bana hacdan daha sevimli gelir&#8221; dedi. Ancak kesinlikle gideceğine yemin etti ve dediğini de yaptı.751 Kendisi sebebiyle Müslümanların kanının dökülmesi yerine kendi kanının akıtılmasını tercih etti. Hadisçiler,&#8217;Osman (radıyallahu anh)&#8217;ın bu tutumunun sırrını bize &#8220;Peygamber (aleyhisselam) onu hayatında başına gelip de sabredeceği bir belaya karşılık cennetle müjdelediği gibi Allah yolunda şehid olmakla da müjdeledi.&#8221; şeklinde açıklıyorlar.752 Hazreti Osman&#8217;ın Müslümanların arasında kan dökülmesine karşılık kendisini feda etmeyi tercih ettiğini gösteren önceki hadislere ve rivayetlere rağmen bazı tarihçi ve raviler, Hazreti Osman&#8217;ın kuşatıldığında Muaviye ve Şam halkına haber gönderip yardım istediğini, Hazreti Muaviye&#8217;nin de onu korumak için Yezid b. Esed komutasında dört bin süvari gönderdiğini, isyan cılar bu süvarilerin Medine&#8217;ye yaklaştığını öğrenince aceleyle hareket edip Hazreti Osman&#8217;a baskın düzenlediklerini ve onu öldürdüklerini belirtiyorlar. 753</p>
<p>Buna karşın başka rivayetler, Hazreti Osman yardım istedi ğinde Muaviye&#8217;nin onun başına gelecek felaketleri bekleyip destek göndermediğini, halife bunu görünce doğrudan Yezid b. Esed&#8217; e ve Şam ordusuna haber gönderip yardım istemekle yetinmeyip bu konuyla ilgili şehirlere ve Mekke&#8217;ye de mektup yazdığını, onların da destek birlikleri gönderdiğini, ancak halifeye yetişemediklerini, zira isyancılar orduların yerlerinden ayrılıp kendilerine doğru geldiğini öğrenince halifeye saldırıp öldürdüklerini naklediyor. 754 Hazreti Muaviye&#8217;nin Osman (radıyallahu anh)&#8217;ın başına gelecek felaketleri bekleyip ağırdan aldığını iddia eden rivayetler yalancı, Sebei ve Rafızi olan Muhammed b. Saib el-Kelbi, 755 Taberi&#8217;nin, Hazreti Osman hakkındaki rivayetlerini tetkik etmeden almaktan sakındırdığı ve iğrençliğinden dolayı bazı rivayetlerini zikretmeyi kerih karşıladığını belirttiği Vakıdi 756 gibi ya yalancı ya da Emevilere karşı önyargılı ravilerin tarikinden geliyor. Bizzat Osman&#8217;ın kendisi, ensara haber gönderip ailesine yardım etmelerini istediğini yalanlamıştır. Bir gün isyancılar, ona şöyle dediler: &#8220;Arkadaşların ve ailen seni koruyup savunursa onlarla savaşırız, sonun da sana geliriz.&#8221; Onlara verdiği cevapta şu ifadeler geçmektedir: &#8220;Ben sizinle savaşmayı isteseydim, ordulara mektup yazar, onlar da bana gelirlerdi veya bazı kesimlere sığınırdım.&#8221; 757</p>
<p>Ne var ki ensarın yardımlarının halifeye ulaşması, maruz kaldığı kuşatma süresinin uzaması,758 hem Medine&#8217; de hem de diğer şehirlerde destekçilerinin bulunması, bunların arasında yer alan Emevi valilerinin ona yardım edebilecek durumda olmaları üzerinde rivayetlerin çoğunun icma etmesi, tüm bunlar bizi bazı şehirlerin halifeyi korumak ve savunmak için asker gönderdiğini, ne var ki isyancılar bunu anlayınca acele edip halifeyi katlettiklerini varsaymaya ve kabul etmeye zorluyor. Bununla birlikte bu rivayetlerin Hazreti Osman&#8217;ın meşhur barışçı davranma ve kan akıtmama kararlılığıyla uyuşması için bu destek kuvvetlerinin halifenin isteği üzerine Medine&#8217;ye gelmediğini, aksine Mü&#8217;minlerin Emiri&#8217;nin maruz kaldığı şeylerden tamamen haber dar olan şehirlerin veya valilerinin girişimi veya halifenin Medine&#8217; deki bazı taraftarlarının talebi üzerine geldiğini, Mervan b. Hakem, Said b. el-As, Muğire b. Ahnes b. Şerik ve Hazreti Osman&#8217;ın köleleri gibi bazı taraftarlarının savaşılmaması emrine rağmen savaşmış olmaları gibi, bunların Hazreti Osman&#8217;ın iste memesine rağmen gerçekleştiğini farz edebiliriz.759</p>
<p>Halifenin korunması ve savunulması konusunda Hazreti Muaviye&#8217;nin kesin arzusu ve açık gayretleri vardır. İbn Asakir&#8217;in isnadıyla naklettiği rivayet, Hazreti Muaviye&#8217;nin halifeye destek güç gönderme konusundaki tavrını en açık bir şekilde ifade ediyor. Muaviye&#8217;ye haber gelince Habib b. Mesleme el-Fihri&#8217;ye ha ber gönderip; &#8220;Osman kuşatılmış, bana emirlerimi eksiksiz yerine getirecek bir adam öner&#8221; dedi. Habib &#8220;Benden başka birini bilmiyorum&#8221; deyince Muaviye &#8220;O senindir, şimdi bana senden önce göndereceğim, görüşü ve nasihati şüphe ile karşılanmayan ve insanların en hızlıları içinde yer alan bir adam tavsiye et&#8221; dedi. Habib de &#8220;Yezid b. Şüc&#8217;a el-Hımyeri, o tam o istediğin gibi dir&#8221; dedi. Zira kuşatmayla ilgili mektup kendilerine geldiği için onlar bu meseleyle ilgileniyorlardı. Muaviye o ikisini çağırdı, sonra onlara şöyle dedi: &#8220;Çabuk Mü&#8217;minlerin Emiri&#8217;nin imdadına yetişin. Ey Habib! Sen de acele et, Osman sağ iken varırsan halife odur, emir ondadır, sana ne emrederse onu uygula. Onu öldürülmüş halde bulursan onun aleyhine yardım eden hiç kimseyi sağ bırakmayıp öldüreceksin. Onun yanına ulaşmadan bir haber sana gelirse, ben görüşümü bildirinceye dek orada kal.&#8221; Sonra Yezid b. Suc&#8217;a&#8217;yı gönderdi! bin kişilik bir süvarinin başında yola çıkardı. Katırlara binip atları yedeğe almışlardı ve yanlarında üzerlerinde bayraklar olan de veler vardı. Peşlerinden de insanlara başkomutan olarak Habib b. Mesleme&#8217;yi yola çıkardı, birlikte yola çıktılar. Yezid daha hızlı gidiyordu, Hayber yakınında bir yere varınca Osman&#8217;ın ölüm haberini aldılar ve Hz. Osman&#8217;ın kanlı gömleği ile hanımı Naile&#8217;nin kesik parmaklarını Şam&#8217;a götürmekte olan Nu&#8217;man b. Beşir ile karşılaştılar. Yezid Nu&#8217;man&#8217;ı Muaviye&#8217;ye gönderdi, kendisi de Muaviye&#8217;nin Şam&#8217;a dönmeyle ilgili emri kendisine ulaşıncaya kadar orada bekledi.760</p>
<p>Bu rivayet, Şam ile Medine arasında haberlerin gidip geldiğini bildirdiği için kabule daha şayandır. Zira halifenin başına gelen musibet şartları içinde, Osman&#8217;ın kendisiyle Şam&#8217;a gelmeyi reddetmesinin veya Şam ordusunun kendisini Medine&#8217;de korumasını kabul etmemesinin ardından Muaviye&#8217;nin yaşadığı endişe, bekleme ve gözleme şartlarında bu beklenen bir durumdur. Bu rivayet, isyancıların Medine&#8217;ye inme haberlerinin Muaviye&#8217;ye geldiğini gösteriyor ama Osman&#8217;ın kendisine haber gönderdiğini zikretmiyor. Belki de bu haberler, ona ajanları veya adamları ya da Ümeyyeoğulları&#8217;ndan akrabaları vasıtasıyla ulaşmış, bunun üzerine komutanı Habib b. Mesleme&#8217;yi çağırıp onunla is tişare etmiş ve birliğin başına onu komutan atamıştır. Bu hazırlık merhalesinde acil yardım ve destek istemeksizin kuşat mayla ilgili mektup geldi, mektup sadece kuşatmaya ilişkin güvenilir ihbardı. Burada kuşatmadan kastedilen, halifenin ikinci defa kuşatılması veya evinden çıkmasının men edilip su ve yiyecek girişinin engellenmesi olup kırk gece sürmüştür. Bu süre, tabii olarak haberlerin Şam&#8217;a ulaşıp Şam destek kuvvetlerinin Medine&#8217;deki halifenin yanına gelmesi için yeterli bir müddet değildi. Muaviye, hemen komutanına öğütlerini verip eylem planını ona çizmiş ve askerlerini hızla yollamıştır. Hazreti Muaviye&#8217;nin halifeyi ölüme terk edip ondan açılan boşluğu kendi hilafeti ile doldurmak istediğini rivayet edenlerin, bu rivayetlerin tahkikinden sonra bir iftira ve zan içerisinde bulundukları anlaşılmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="0eAeyHuUIc"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum2/">Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)&#8217; a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)&#8217; a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum2/embed/#?secret=vmfUZzRtmY#?secret=0eAeyHuUIc" data-secret="0eAeyHuUIc" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum1/">Müminlerin Emiri Muaviye (radıyallahu anh)’ a Yöneltilen İthamlar ve Cevapları Bölüm:1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muminlerin-emiri-muaviye-radiyallahu-anh-a-yoneltilen-ithamlar-ve-cevaplari-bolum1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yezid bin Muaviye ve Kerbela Vakası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yezid-bin-muaviye-ve-kerbela-vakasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yezid-bin-muaviye-ve-kerbela-vakasi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Dec 2024 15:09:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Kızıldaş]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela Vakası]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27515</guid>

					<description><![CDATA[<p>1) Tarih kitaplarının hiç şüphesiz yalan ve iftira karışmış haberleri ile dolu olduğu bu elim vakanın rivayetlerini, taraftar olmadan ve senetlerini inceleyerek zikretmeye gayret edeceğiz. Hazreti Muaviye&#8217;nin vefatından başlayan ve Hazreti Hüseyin&#8217;in şehid edildiği ana kadar devam eden bu vetire, Müminlerin kederden kahrolmasına, Allah Rasülü&#8217;nün öptüğü saçların kan  dolmasına, peygamberlerini katleden geçmiş ümmetlerin ardından peygamber [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yezid-bin-muaviye-ve-kerbela-vakasi/">Yezid bin Muaviye ve Kerbela Vakası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1) Tarih kitaplarının hiç şüphesiz yalan ve iftira karışmış haberleri ile dolu olduğu bu elim vakanın rivayetlerini, taraftar olmadan ve senetlerini inceleyerek zikretmeye gayret edeceğiz.</p>
<p>Hazreti Muaviye&#8217;nin vefatından başlayan ve Hazreti Hüseyin&#8217;in şehid edildiği ana kadar devam eden bu vetire, Müminlerin kederden kahrolmasına, Allah Rasülü&#8217;nün öptüğü saçların kan  dolmasına, peygamberlerini katleden geçmiş ümmetlerin ardından peygamber evladının katledilerek onların izlerini bu ümmete bir leke olarak taşınmasına sebep olmuştur.</p>
<p>Okurlar, yıllardır milletimizin Hafızasına yerleşen kalıp ve ithamları bir kenara bırakırlarsa, insanların birbirlerine hakaret etmek için ismini bir küfür haline getirdiği Yezid&#8217;in bu vakadaki konumunu görecek ve adaletle hükmetme kapısının anahtarlarını elde edeceklerdir.Tarih boyunca ilim ve fikrin yerini, kara propaganda ve mesnedsiz sloganlar doldurmuş, insanlar hakikati araştırmak yerine toplulukların inandığı söylemlerin peşinden sürüklenmeyi tercih etmişlerdir. Bu başlıkla sizleri ilme ve hakikate davet edip, düşünmeye ve tetkik etmeye davet ediyoruz.<br />
Tevfik Allah&#8217;tandır.</p>
<p><strong>a) Hazreti Hüseyin&#8217;in Yezid&#8217;e Biat Etmeye Karşı Çıkışı</strong></p>
<p>Hazreti Muaviye&#8217;nin oğlunu veliaht olarak ilan etmesi sürecinde ashaptan birkaç kişi dışında herkesin biat ettiğini zikretmiştik. Muhaliflerden Hüseyin ve İbn Zübeyr (radıyallcihu anhuma), İbn Abbas ve İbn Ömer&#8217; in hilafına biat etmekten hep sakınmış ve Yezid&#8217;i halife olarak tanımamıştı. Bu vakanın evvelinde Hazreti Hüseyin&#8217;in yönetimle alakalı fikir ve beklentilerini izah edecek şu rivayeti inceleyebiliriz.</p>
<p>Hazreti Hasan&#8217;ın vefatından sonra Kufelilerden birkaç kişi Hazreti Hüseyin&#8217;in yanına geldi. Bu kişiler Hazreti Hüseyin&#8217;i,Hazreti Muaviye&#8217;yi görevden hall etmeye davet ettiler ve şöyle dediler:</p>
<p>&#8220;Biz senin ve kardeşinin görüşünü biliyoruz.&#8221; Hüseyin (radıyallahu anh) ise şöyle yanıt verdi: &#8220;Savaştan geri durmayı sevdiği için Allah&#8217;ın kardeşime mükafat vereceğini ümit ediyorum. Bana da zalimlere karşı cihadı sevme niyetine sahip olduğumdan ötürü Allah&#8217;ın mükafat vereceğini ümit ediyorum.&#8221; Bu görüşmeyi haber alan Mervan b. el-Hakem, Hazreti Muaviye&#8217;ye Hazreti Hüseyin hakkında şöyle bir mektup göndermiştir: &#8220;Korkarım ki Hüseyin, fitne çıkarmak için pusuya yatmıştır ve öyle sanıyorum ki onunla uzun uzadıya uğraşacaksınız.&#8221; Bunun üzerine Hazreti Muaviye de, Hazreti Hüseyin&#8217;e şöyle bir mektup gönderdi: &#8220;Allah adına söz verip ahdu peyman eden kimsenin vefakarlık göstermesi gerekir. Duyduğuma göre Kufelilerden bir topluluk, seni ihtilaf çıkarmaya davet etmiş. Daha önce de denendiği gibi Iraklılar, babana ve kardeşine karşı baş kaldırıp, düzeni bozmuşlardı. Allah&#8217;tan kork, ahde vefa göster, verdiğin sözü hatırla. Sen ne zaman bana karşı hile yaparsan, ben de sana karşı hile yaparım.&#8221;</p>
<p>Hazreti Hüseyin ise, Muaviye (radıyallahu anh) &#8216;a şöyle bir mektup gönderdi:  &#8220;Mektubunu aldım. Hakkımda sana anlatılan şeylerle ilgim yok. Ben o şeylerden başkasına layığım. İyiliklere ancak Allah yol gösterir. Ben seninle savaşmak ve sana karşı muhalefette bulunmak istemedim. Seninle cihadı terk ettiğimden dolayı Allah katında artık mazeretin olacağını da sanmıyorum.&#8221; Muaviye (radıyallah anh) hasta yatağında can çekişirken oğlu Yezid&#8217;i çağırmış ve ona vasiyetini yaptıktan sonra şöyle demiştir: &#8220;Rasulüllah&#8217;ın kızı Fatıma&#8217;nın ve Ali&#8217;nin oğlu Hüseyin&#8217;e dikkat et, çünkü o, insanların en çok sevdiği bir kimsedir. Onunla ilişkilerini düzelt, ona iyi davran ki seninle iyi geçinsin. Eğer herhangi bir kusur işleyecek olursa umarım ki babasının öldürülmüş, kardeşinin yardımsız bırakılmış olması sebebiyle ona acırsın ve ona mukabelede bulunmazsın.&#8221; Muaviye (radıyallah u anh) hicretin altmışıncı senesinin receb ayının on beşinci gecesinde vefat etti. İnsanlar Yezid&#8217;e biat ettiler. Yezid de Abdullah b. Ami b. Üveys el-&#8216;Amiri, &#8216;Amir b. Lüey ile Medine valisi el-Velid b. Utbe b. Ehi Süfyan&#8217;a haber göndererek kendisine biat etmeleri için insanlara çağrıda bulunmasını ve bu işe Kureyş&#8217;in önde gelen şahsiyetleriyle başlamasını, herkesten önce Hazreti Ali&#8217;nin oğlu Hazreti Hüseyin&#8217;in biatını sağlamasını emretti ve babası Muaviye (radıyallahu anh)&#8217; ın kendisine, Hüseyin&#8217;e yumuşak davranmasını ve onunla iyi geçinmesini emretmiş olduğunu da bildirdi. Yezid&#8217;in Medine valisi Velid gece yarısı Hüseyin ve Abdullah b. ez-Zübeyr (radıyallahu anhuma)&#8217;ya haber göndererek Muaviye (radıyallahu anh) &#8216;ın vefat etmiş olduğunu bildirdi ve gelip Yezid b. Muaviye&#8217;ye biat etmelerini istedi. Onlarda: &#8220;Sabahı bekleyelim ve insanların ne yaptığını görelim.&#8221; dediler. 352</p>
<p>Hüseyin (radıyallah anh), o gece bineğine atlayıp İbnu&#8217;zZübeyr ile birlikte Medine&#8217;den ayrıldılar ve: &#8220;O, bizim tanıdığımız Yezid&#8217;dir. Vallahi onun azmi ve mürüvveti yoktur&#8221; dediler. Sabah olunca insanlar Yezid&#8217;e biat için Velid&#8217;in yanına geldiler. Velid, Hüseyin ile İbnu&#8217;z-Zübeyr (radıyallahu anh)&#8217;ı arattırdı ama bulamadı. Mekke&#8217;de Hazreti Hüseyin Hazreti Abbas&#8217;ın evine, Hazreti İbnu&#8217;z-Zübeyr de Hicr&#8217;in evine yerleştiler. İbnu&#8217;z-Zübeyr insanları, Ümeyyeoğullarına karşı kışkırtmaya başladı. Sabah akşam Hüseyin&#8217;in yanına gidiyor ve onun Irak&#8217;a gitmesini tavsiye ediyor, sonra da: &#8220;Iraklılar senin ve babanın taraftarlarıdırlar.&#8221; diyordu. 945 İnsanlar, Yezid&#8217; e biat edeceklerine dair söz olarak Hazreti M uaviye&#8217;ye biat ettiklerinde Kufeliler yanlarına gelmesi için Hazreti Hüseyin&#8217;e mektup gönderiyor ve onu davet ediyorlardı, ancak o, Kufelilerin davetine icabet etmiyordu. Kufelilerden bir grup, Muhammed b. el-Hanefıyye&#8217;nin yanına giderek yanlarına gelmesi için talepte bulundular; ancak o Kufelilerin bu talebini yerine getirmedi, gidip durumu abisine anlattı. Hazreti Hüseyin de ona şöyle dedi: &#8220;Bunlar sizi vasıta edinerek dünya servetini elde etmek ve varlıklarını bizim sayemizde uzun süre devam ettirmek, ayrıca hem bizim hem de insanların kanlarını akıtmak istiyorlar.&#8221; Hüseyin (radıyallahu anh) Kufe&#8217;ye gitmek istiyordu; bazen de onlardan uzak kalmayı da istiyordu.946</p>
<p>Hazreti Muaviye&#8217;nin ölüm haberi geldiğinde Abdullah b. Ömer ve İbn Abbas (radıyallahu anhum) Mekke&#8217;de idiler. Mekke&#8217;den dönerlerken Hüseyin ve Abdullah b. ez-Zübeyr (radıyallahu anhuma) ile karşılaştılar. Hazreti Muaviye&#8217;nin vefat ettiğini ve Yezid&#8217;e biat edildiği haberini alınca Abdullah b. Ömer onlara: &#8220;Allah&#8217;a karşı gelmekten sakının. Ondan korkun, müslüman cemaati tefrikaya düşürmeyin. &#8221; diye tavsiyede bulundu. 947</p>
<p><strong>b) Hazreti Hüseyin&#8217;in Mekke Süreci </strong></p>
<p>Hüseyin (radıyallah u anh) Yezid&#8217; e biat etmemişti ve hilafete ehil olmadığını düşündüğü için biat etmemek niyetinde idi. Ehil olmayan birinin halife olmasını ve de hilafete vesayetle geçmeyi münker bir iş olarak gördüğünden bu münkeri kaldırmak ve halifeyi İslam&#8217;a uygun bir şekilde seçmek için mücadele etmek niyetinde. Bu yüzden bekleyişe ve insanların ne yapacağını izlemeye koyuldu. 948</p>
<p>Mekke, Yezid&#8217; e biat etmeyenlerin karargahı halini almadan evvel Hazreti Hüseyin&#8217;e Kufeliler&#8217;in davetleri gelmeye başlamıştı. Hazreti Hüseyin&#8217;in Abdullah b. ez-Zübeyr&#8217;e şöyle dediğini rivayet edilmiştir: &#8220;Bana bağlı olduklarına ve benimle beraber olacaklarına talakları ve kölelerinin azatlığı üzerine yemin eden 40.000 Iraklının bey &#8216;ati gelmiştir. 949 Kufelilerin daveti duyulmaya başladığında Hazreti Hüseyin, bir taraftan Kufelilerin arka arkaya gelen davetleri, diğer taraftan ise sükunetle hareket etmesini tavsiye edenlerin arasında kalmıştı. Mekke ve Medine ahalisi ona Kufe&#8217;ye gitmemesini tavsiye etmekte idiler. Ebu Seleme b. Abdurrahman bu davetlerin sonunda olanlar olunca dedi ki: &#8220;Hüseyin&#8217;in Iraklıları fitnelerini bilmesi ve yanlarına gitmemesi gerekirdi. Ancak ibnu&#8217;z-Zübeyr, onu bu hususta yüreklendirdi,ona cesaret verdı950. el-Misver b. Mahreme Hazreti Hüseyin&#8217;e şu mealde bir mektup gönderdi: &#8220;Sakın Iraklıların mektuplarına ve İbnu&#8217;z-Zübeyr&#8217; in: &#8216;Iraklıların yanına git, onlar sana yardım edecektir&#8217; demesine aldanma. Harem&#8217;den ayrılma. Eğer Iraklıların sana ihtiyacı varsa develerine binip senin yanına büyük bir kuvvetle geleceklerdir.&#8221; Allah Hüseyin&#8217;e hayır mükafat versin. O benim bu sözüme aldırış etmeyip şöyle söyledi: &#8220;Bu hususta istihare yapacağım ve Allah&#8217;tan hayır dileyecegım.951</p>
<p>Yezid, babasının tavsiye üzerine Hazreti Hüseyin konusuna hassas davranıyor ve insanların onu kullanarak bir fitnenin peşine düşmesinden endişe duyuyordu. Bundan ötürü Abdullah b. Abbas (radıyallahu anhuma)&#8217;ya bir mektup göndererek Hazreti Hüseyin&#8217;in Medine&#8217;den ayrılıp Mekke&#8217;ye gittiğini haber vermiş ve mektubunda şöyle demişti: &#8220;Öyle sanıyorum ki Hüseyin&#8217;in yanına doğululardan bazı kimseler gitmişler ve ona halifelik ümidini vermişlerdir. Sende bu hususta tecrübe ve haber vardır. Eğer böyle yapmış ise, akrabalık bağlarını koparmış olur. Sen ailenin yaşlısı ve işaretlisi kabul edilen bir kimsesin, onu ayrılık çıkarmaktan men et.&#8221; Yezid mektubunda, İbn Abbas (radıyallahu anhuma)&#8217;ya ve Mekke ile Medine&#8217;de bulunan Kureyşlil,ere şu beyitleri de yazmıştı: &#8220;Ey Süvari! Ey hızla giden güçlü deveye binen ve devesi süratli olan! Kureyşlilere duyur ki, benimle onlar arasında mesafe uzaktır. Benimle Allah&#8217;ın Hüseyin&#8217;i arasında akrabalık bağları vardır. Beytin avlusundan ki bir yerde, İlah&#8217;ın ahdini ve uyulması gereken sözü hatırlatıyorum. Kavminize böbürlenmemeyi anneniz vasıtası ile kazandırabildiniz. Öyle bir anne ki, hayatıma yemin ederim, o iffetli, iyi ve yüksek şahsiyet sahibidir. Onun faziletine hiç kimse ulaşamaz. O Rasulüllah&#8217;ın kızıdır. İnsanların en hayırlısı da bilir ki, Fatıma&#8217;nın size kazandırdığı ve başkalarına kazandırdığı faziletler vardır. Sizin, onun faziletinde payınız vardır. Ben onun alemini böyle sanıyorum. Sanmak da bazen doğru sonuca vardırır ve yolu gösterir. Bu iddialarınızdan bir gün kopacaksınız, bir gün öldürüleceksiniz. Akbabalarla yırtıcı kuşlar etlerinizi birbirlerine hediye edeceklerdir. Ey Milletimiz! Savaşı -durmuş iken- alevlendirmeyin. Barışın iplerine sarılın ve tutunun. Sizden önceki nesiller de savaşı denediler. Ümmetler onları mahvettiler. Milletinize acıyıp insaf edin. Onları perişan düşülüp mahvetmeyin. Zira perişan düşen birçok kimsenin ayağı kayar.&#8221; İbn Abbas da ona cevap olarak şu mektubu gönderdi: &#8220;Öyle umarım ki Hüseyin, senin hoşlanmadığın bir sebeple Medine&#8217;­ den çıkıp gitmiş değildir. Aranızı bulmak ve öfkeyi yatıştırmak maksadıyla her vesileyle ona öğüt vermekten vazgeçecek değilim.&#8221;</p>
<p>Bundan sonra İbn Abbas, Hüseyin&#8217;e (radıyall:ihu anhum) giderek onunla şöyle konuştu:</p>
<p>&#8220;Ey amca oğlu! insanlar senin Irak&#8217;a gideceğini kendi aralarında konuşuyorlar. Söyle bakalım, sen oraya gidip ne yapacaksın?&#8221; &#8220;Bugün veya yarın oraya gitmeye karar verdim.&#8221; &#8220;Onlar, emirlerini öldürüp düşmanlarını kovduktan, ülkelerini hakimiyetleri altına aldıktan sonra seni çağırırlarsa oraya git, ama emirleri başlarında durup hayatta, görevlileri de vergilerini toplamakta ise, buna rağmen seni çağırmışlarsa, demek ki fitne ve savaş için seni çağırmışlardır. &#8220;Ben bu hususta Allah&#8217;tan hayır dileyeceğim, istihare yapacak ve neticeye bakacağım.&#8221; Bu karşılıklı konuşmalardan sonra İbn Abbas (radıyallahu anhuma), Hazreti Hüseyin&#8217;in yanından çıktı. Ondan sonra Abdullah b. ez-Zübeyr, Hüseyin&#8217;in (radıyallahu anhum) yanına gidip şöyle dedi: &#8220;Muhacirlerin evlatları olarak bu işe onlardan daha layık olduğumuz halde işin peşini ne diye bunlar lehine bıraktığınızı bilemiyorum. Ne yapmak istediğini bana anlatır mısın?&#8221; &#8220;Kendi kendime Kufe&#8217;ye gitmeye karar verdim. Orada taraftarlarım ve ileri gelenler bana bu konuda mektup yazmış bulunuyorlar. Allah&#8217;tan hayırlısını diliyorum.&#8221; &#8220;Şayet benim de senin gibi taraftarlarım olsaydı, oraya gitmekten hiçbir şekilde vazgeçmezdim.&#8221; Abdullah b. ez-Zübeyr, ayrılıp gittikten sonra Hazreti Hüseyin şöyle dedi: &#8220;İbnu&#8217;z- Zübeyr de biliyor ki, ben burada bulunduğum sürece yönetimde kendisi söz hakkına sahip olamayacak ve insanlar benden başkasına yönelmeyecek ve başkasını bana denk tutmayacaklardır. Bu yüzden Mekke&#8217;yi kendisine bırakmam için buradan çıkıp gitmemden hoşlanıyor.&#8221;</p>
<p>Akşam olduğu zaman İbn Abbas, tekrar Hazreti Hüseyin&#8217;in yanına gelip şöyle dedi: &#8220;Ey amca oğlu! Sabretmek istiyorum ama edemiyorum. Korkarım ki, Irak&#8217;a gittiğin takdirde orada öldürüleceksin. Çünkü Iraklılar, hain bir millettir. Onlara aldanma. Iraklılar, düşmanlarını kovuncaya kadar sen bu şehirde kal. Sonra yanlarına git. Bunu da yapmayacaksan Yemen&#8217;e doğru yola çık. Orada kaleler ve dağlar arasında boğazlar vardır. Babanın da orada taraftarları vardır. Yemen&#8217;e gidersen insanlardan çekilmiş, uzlette kalmış olursun. Oradan Irak&#8217;a mektuplar yaz, propagandacılannı oraya gönder. Böyle yaptığın takdirde istediğin amaca ulaşacağını umuyorum.&#8221; Hazreti Hüseyin karşılık olarak şöyle dedi: &#8220;Ey amca oğlu! Allah&#8217;a yemin ederim ki, bana öğüt verdiğini ve benim için endişe ettiğini anlıyorum, ama Irak&#8217;a gitmeye karar verdim.&#8221; İbn Abbas (radıyallah u anlı uma) kararından dönderemeyeceği Hüseyin (radıyallahu anh)&#8217;a şöyle bir tavsiyede bulundu: &#8220;Eğer mutlaka gideceksen bari çocuklarını ve kadınlarını götürme. Allah&#8217;a yemin ederim ki, senin de Osman gibi çocuklarının, ya da kadınlarının gözü önünde öldürülmenden korkuyorum. Hicaz&#8217;ı kendisine bırakmandan ötürü İbnu &#8216;z-Zübeyr&#8217;in gözleri aydın olsun. Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah&#8217;a yemin ederim ki, eğer seni saçından ve alnından yakaladığım ve herkes etrafımızda toplanıncaya kadar seni bu şekilde tuttuğum takdirde bana itaat ederek kalacağını bilseydim, bunu gerçekten yapar ve seni yola çıkmaktan men ederdim.&#8221; Bu konuşmalardan sonra İbn Abbas, Hazreti Hüseyin&#8217;in yanından ayrıldı ve İbnu&#8217;z-Zübeyr&#8217;e rastladığında ona:  &#8220;Ey İbnu&#8217;z-Zübeyr! Gözün aydın olsun&#8221; dedi, sonrada şu şiiri okudu: &#8220;Ey kalabalıktaki kuş, artık etraf boş. Dilediğin kadar yumurtla ve öt. Canın çektikçe etrafı gagala. (Bugün avın öldürülmüştür, sana müjdeler olsun.)&#8221; Bu şiiri okuduktan sonra İbn Abbas: &#8220;İşte Hüseyin, Irak&#8217;a gidiyor ve Hicaz&#8217;ı sana bırakıyor.&#8221; dedi.952</p>
<p>Ebu Said el-Hudri, Hazreti Hüseyin&#8217;in yanına gelip şöyle dedi: &#8220;Ey Abdullah&#8217;ın babası! Ben sana öğüt veriyorum. Senin için endişe ediyorum. Duyduğuma göre KUfe&#8217;deki bazı taraftarlarınız yanlarına gitmen için sana mektuplar yazıp davette bulunuyorlar. Sakın onlara gitmeyesin, Çünkü babanın Kufe&#8217;de iken şöyle dediğini işittim: &#8216;Vallahi ben Kufelilerden bıktım, usandım, onlara kızdım. Onlar da benden bıkıp usandılar ve kızdılar. Onlarda asla vefa yoktur, onlar sayesinde kazanç sağlayan kişi, kazanç getirmeyen kumar okuyla kazanç sağlamak isteyen kişi gibidir.&#8217; Allah&#8217;a yemin ederim ki, onların herhangi bir işe niyet ve azimleri yoktur, kılıca karşıda sabır göstermezler.&#8221;953 Ashabın büyüklerinden pek çok kişi Hazreti H üseyinle defaatle görüşmüş ve onu vazgeçirmeye çalışmışlardı: Ebu Bekir b. Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam Hüseyin&#8217;e gidip şöyle dedi: &#8220;Ey amcaoğlu! Iraklıların babana ve kardeşine yaptıklarını gördün. Sen ise onların yanına gitmek istiyorsun. Onlar, dünyanın kullarıdırlar. Sana yardım sözü verenler seninle savaşacaklardır.</p>
<p>Kendisine yardım etmeyi çok istediğin kimseler, seni yardımsız bırakacaklardır. Allah aşkına nefsine mağrur olup aldanma.&#8221; Hazreti Hüseyin de Ebu Bekir&#8217;e şu cevabı verdi: &#8220;Ey amcaoğlu! Allah sana hayır mükafat versin. Allah&#8217;m takdiri mutlaka yerine gelecektir.&#8221; Ebu Bekir bunun üzerine: &#8220;Doğrusu biz Allah&#8217;a aidiz ve O&#8217;na dönücüleriz. Hüseyin için Allah katından sabır dili&#8221;dedi.954 . Abdullah b. Muti&#8217;de Hazreti Hüseyin&#8217;e şöyle diyordu: &#8220;Anam babam sana feda olsun. Hayatta kalarak bizi vücudunla yararlandır. Irak&#8217;a gitme. Allah&#8217;a yemin ederim ki, eğer Iraklılar seni öldürecek olurlarsa, bizi köle ve hizmetçi edinirler.&#8221;955 Harameyn&#8217;in naibi Amr b. Sa&#8217;id b. el-As da Hüseyin (radıyallahu anh)&#8217;a şöyle bir mektup gönderdi: &#8220;Sana doğru yolu göstermesini ve yuvarlanmakta olduğun uçurumdan seni geri çevirmesini Allah&#8217;tan diliyorum. Duyduğuma göre Irak&#8217;a gitmeye karar vermişsin. Ayrılık çıkarmaktan Allah&#8217;a sığınmam istiyorum. Eğer korkmakta isen yanıma gel, ben sana eman veririm. Sana iyi davranırım. Aramızdaki bağların kopmamasına özen gösteririm.&#8221; Hazreti Hüseyin de ona şu mektubu gönderdi: &#8220;Eğer göndermiş olduğun bu mektubunla bana iyilik yapmak ve aramızdaki bağların kopmamasına özen göstermek istemiş isen, dünyada ve ahirette hayır ve iyilik gör. İnsanları Allah&#8217;a davet edip iyi işler yapan ve &#8220;Ben Müslümanlardanım&#8221; diyen kimse ayrılık çıkarmış olmaz. Emanların en iyisi ve hayırlısı Allah&#8217;ın verdiği emandır.</p>
<p>Dünyada Allah&#8217;tan korkmayan kimse Allah&#8217;a iman etmiş olmaz. Biz, kıyamet gününde, katında bize emanı vacip kılacak bir korku ile dünyada Allah&#8217;tan korkuyoruz.&#8221;956 Iraklılardan, Hüseyin&#8217;e peşpeşe mektuplar ve elçiler geldiği sırada Müslim b. Akil&#8217;in mektubu da geldi. Müslim mektubunda Hüseyin&#8217;in, ailesi ile birlikte Irak&#8217;a gelmesini yazıyordu. Bu arada Müslim b. &#8216;Akil, Irak&#8217;ta öldürüldü. Ancak Hüseyin&#8217;in bundan haberi yoktu. O, lrak&#8217;a gitmeye karar vermişti. Müslim&#8217;in öldürülmesinden bir gün önce -ki Müslim, arefe günü öldürülmüştüHüseyin tevriye gününde Mekke&#8217;den yola çıktı. Onun çıkışını duyan halk ona acıdılar ve gelip onu yola çıkmaktan sakındırdılar. Onu sevenler ve görüş sahibi olan kimseler, Irak&#8217;a gitmemesi için tavsiyelerde bulunarak Mekke&#8217;de kalmasını isteyip babasının ve kardeşi Hasan&#8217;ın başına gelen olayları hatırlattılarsa da Hazretı Huseyın yoluna koyulmuştu.957</p>
<p><strong>c) Kufe&#8217;nin Durumu </strong></p>
<p>Hazreti Hüseyin kendisi gitmeden evvel durumlarını öğrenmek ve niyetlerini sorgulamak adına amcaoğlu Müslim bin Akil&#8217;i önden Kufe&#8217;ye göndermişti. Kufe valisi Numan bin Beşir&#8217; in yumuşak davranmasından ötürü çalışmasını rahatça yapmış ve Kufeliler&#8217;in biatını Hazreti Hüseyin için toplamış ve Kufelilerin tamamının onun safında olduğu haberini hızlıca Hazreti Hüseyin&#8217;e yollayıp acele ile Kufe&#8217;ye gelmesini tavsiye etmişti. Kufe eşrafından halife Yezid bin M uaviye&#8217;ye bağlı olanlar gelişmeleri mektupla Yezid&#8217; e bildirip Müslim bin Akil&#8217;in yaptıklarını haber verdiler. Yezid, Numan bin Beşir&#8217;i azlederek dirayeti ve baskıcı tavrı ile bilinen Basra valisi Ubeydullah bin Ziyad&#8217;ı Kufe&#8217;ye vali olarak atadı ve şu mektubla yeni vazifesini tevdi etti: &#8220;Müslim bin Akil Kufe&#8217;ye gelmiş Müslümanların birliğini bozmak adına faaliyetler yapıyormuş. Mektubumu alır almaz hemen harekete geç, adeta iğne deliğinde de olsa bulup ortaya çıkar; ya sana güven vermeli, ya onu öldürmeli ya da başka yere  surgun etmeısın, vesselam.958 Ubeydullah bin Ziyad, on adamı ile birlikte Kufe&#8217;ye gelmiş ve şehrin durumunu anlamak için kimliğini açığa çıkarmamayı tercih etmişti. Ahali tarafından tanınınca insanlara isyan etmemeleri, idareye baş kaldırmamaları noktasında nasihatte bulunmuş ve Kufe eşrafını yanına çekmeyi başarmıştı. Müslim bin Akil, Ubeydullah&#8217;ın geldiğini öğrendikten sonra saklandığı evden çıkmamış ve taraftarlarına işaretini beklemesini söylemişti.</p>
<p>Ubeydullah, Müslim bin Akil&#8217;i evinde saklayan kişinin Hani bin Urve olduğunu ajanları sayesinde öğrenip, Müslim&#8217;i teslim etmesi için Hani&#8217;yi hapse attırmıştı. Hani&#8217;nin kavmi onu öldürüldü sanarak vilayet konağını abluka altına almaya karar verdikleri esnada Müslim bin Akil&#8217; de bu karışıklıktan istifade ile adamlarına toplanmaları için işaret vermiş ve dört bin biatlısı ile şehrin kontrolünü teslim almak için vilayet konağına yürümeye başlamıştı. Ubeydullah, kuşatmayı yarmak için yanında bulunan Kufe eşrafının kendi adamlarını ikna etmesi için öne sürmüş, Suriye halkının ve idarenin gazabı ile Iraklıları tehdit etme yoluna başvurmuş ve Müslim bin Akil&#8217;in etrafından adamlarını dağıtmayı başarmış ve çatışmalar neticesinde Müslim&#8217;i yakalatarak huzuruna getirtmiş ve idam etmişti. İdam edilmeden evvel Müslim, Ubeydullah&#8217;ın adamlarından Ömer bin Sad&#8217; a vasiyet etmek için izin istemiş ve Ubeydullah da buna müsaade etmişti. Müslim, Hazreti Hüseyin&#8217;e haber göndertip, Kufeliler&#8217;in onu terk ettiğini ve asla buraya gelmemesini söylemesini vasiyet etmiş ve vasiyeti yerine getirilmişti.959 Müslim b. &#8216;Akil&#8217;in davet mektubu, kendisi öldürülmeden yirmi yedi gece önce Hazreti Hüseyin&#8217;e ulaşmıştı. Mektubun özeti şöyleydi: &#8221; İdareci, halkına yalan söylemez. Bütün Kufe halkı seninle beraberdir. Bu mektubumu okuduğun zaman yola çık, size selam olsun.&#8221; Kufe&#8217;de olan bitenden haberi olmayan Hüseyin (radıyallahu anh) ise kendisini bekleyen, itaat altına girmiş ve merkezi idareyi tanımayan bir şehre gideceği zannı ile yola çıkmış bulunmakta idi. Bütün ikazlara rağmen Hüseyin (radıyall:ihu anh) &#8216;ın şehit edileceği yer olan Irak&#8217; a doğru hareket etmesinin sebebini Amcaoğlu olan Abdullah bin Cafer bin ehi Talib&#8217;le olan yazışmasından anlıyoruz: Abdullah b. Ca&#8217;fer b. Ehi Talib de Hazreti Hüseyin&#8217;e bir mektup göndererek onu Iraklılardan sakındırdı. Onlara karşı dikkatli olmasını istedi. Onların yanına gitmemesini söyledi. Hazreti Hüseyin de cevaben şöyle bir mektup gönderdi:</p>
<p>&#8220;Ben bir rüya gördüm. Rasulüllah (aleyhisselam)&#8217;in bana bir emir verdiğine şahid oldum. Bu emri yerine getireceğim. Ancak işin sonuna varmadan bu rüyayı kimseye anlatacak değilim.&#8221;960 Bir rivayete göre İbnu&#8217;z-Zübeyr, Hazreti Hüseyin&#8217;e şöyle dedi: &#8220;Nereye gidiyorsun? Babanı öldüren, kardeşini mızraklayan bir millete mi gidiyorsun?&#8221; Hazreti Hüseyin de şöyle cevap verdi: &#8220;Falan yere gidip orada öldürülmek, benim için Mekke&#8217;de öldürülmekten daha iyidir.&#8221; 961 Bütün bu tavsiye ve ikazların devam ettiği esnada Hüseyin (radıyallahu anh) Medine&#8217;ye haber göndererek, Abdülmuttalib oğullarından bir kısmının gelmesini istedi. Bunlar: kadın, erkek, çocuk olmak üzere on dokuz kişiydiler ve Hazreti Hüseyin&#8217;in kardeşleri, kızları ve zevceleri idi. Kardeşi Muhammed b. el-Hanefiyye de bunlara katıldı. Gelip Mekke&#8217;de Hüseyin&#8217;e ulaştı. Ancak Hüseyin&#8217;e bu gidişin uygun olmayacağını söyledi. Hazreti Hüseyin ise onun bu görüşünü kabul etmedi. Muhammed b. el-Hanefiyye, çocuklarından hiçbirini Irak&#8217;a gitmek üzere harekete geçirmedi. Hazreti Hüseyin bu yüzden Muhammed&#8217;e biraz darıldı ve: &#8220;Çocuğunun öldürülmesinden korkarak yola çıkarmak istemiyorsun, öyle mi?&#8221; deyince Muhammed b. el-Hanefiyye: &#8220;Senin öldürülmeni, onların da seninle beraber öldürülmelerini istemiyorum. Benim buna ihtiyacım yok. Gerçi senin öldürülmen, onların öldürülmesine nispetle benim için daha büyük bir musibettir.&#8221; diye cevap verdi.</p>
<p>Hazreti Hüseyin ile aile efradı ve altmış Küfeli arkadaşı ile birlikte Iraklılara doğru yola çıktı. Zilhicce ayının onuncu gününde (pazartesi günü) harekete geçti. İbn Ömer (radıyallahu anhuma), Hazreti Hüseyin&#8217;in Mekke&#8217; den lrak&#8217;a doğru yola çıktığını duymuş ve peşine düşerek üç günlük mesafede ona ulaşmış ve kendisine sormuştu: &#8220;Ne yapmak istiyorsun, nereye gidiyorsun?&#8221; Hazreti Hüseyin: &#8220;Irak&#8217;a gidiyorum, işte Iraklıların mektupları ve biatları.&#8221; diyerek kendisine gönderilen mektupları İbn Ömer&#8217;e gösterdi. İbn Ömer: &#8220;Onlara gitme!&#8221; dediyse de Hazreti Hüseyin, mutlaka gideceğini söyleyince İbn Ömer şöyle dedi: &#8220;Ben sana bir hadis nakledeceğim, şöyle ki: Cebrail, Peygamber (aleyhisselam)&#8217;e geldi, onu dünya ve ahiretten birini seçmekte serbest bıraktı. O da dünyayı istemedi, ahireti seçti. Sen de Rasulüllah (aleyhisselam)&#8217;in bir parçasısın. Vallahi kıyamete kadar sizden hiçbir kimse, dünya makamlarının başına geçemeyecektir ve Allah sizin için en hayırlı olandan dolayı dünya makamlarını sizden uzaklaştırmıştır.&#8221; Hazreti Hüseyin, mutlaka Irak&#8217;a gideceğini söyleyince İbn Ömer (radıyallahu anhuma), onun boynuna sarılarak ağladı ve şöyle dedi: &#8220;Seni, öldürülmekten Allah&#8217;a emanet ediyorum. (Allah&#8217;a ısmarladık ey maktul!) Allah, seni ölümden korusun.&#8221;962</p>
<p><strong>d) Hazreti Hüseyin&#8217;in Yolculuğu</strong></p>
<p>Aile efradı ile birlikte bütün ikazlara rağmen Kufeliler&#8217;in daveti için yola çıkan Hazreti Hüseyin hakkında Yezid, İbn Ziyad&#8217;a şu mealde bir mektup göndermiştir: &#8220;Duyduğuma göre Hüseyin, Irak taraflarına yönelmiştir. Yollara gözcüleri ve silahlı adamları yerleştir. Onu zan ve töhmet altında bırakarak yakala, hapse at, ancak seninle savaşmayanlarla savaşma. Meydana gelen bütün hadiseleri bana mektupla bildir,vesselam.&#8221;963</p>
<p>Ubeydullah&#8217;ı ikaz için Mervan b. el-Hakem de şöyle bir mektup gönderdi: &#8220;Ali&#8217;nin oğlu Hüseyin sana doğru gelmektedir. O Fatıma&#8217;nın oğlu Hüseyin&#8217;dir. Fatıma&#8217;da Rasulullah (aleyhisselam)&#8217;in kızıdır. Allah&#8217;a yemin ederim ki, onu öldürüp ruhunu Allah&#8217;a teslim edecek bir kimse kesinlikle bize göre Hüseyin&#8217;den daha sevimli olamaz. Sakın ileride telafi edemeyeceğin bir harekete girişme. Nefsini fevri bir harekette bulunmaya sevk etme. Bu hareketini halk asla unutmaz. Aksi takdirde onun ünü kıyamete kadar devam eder vesselam.&#8221; Amr b. Sa&#8217;id b. el-As da , İbn Ziyad&#8217;a şöyle bir mektup gönderdi: &#8220;Hüseyin, sana doğru gelmektedir. Onun gibi biri ya azad edilir, ya da köle gibi esir alınır ve köle yapılır.964 Ubeydullah&#8217;ın sert ve katı mizacı belki bundan daha fazla ikaz edilmesini gerektirmekte idi; zira Ubeydullah kan dökerek ve taviz vermeyen katı bir tutumla devletin gücünü göstermek gayretinde olan bir idareci idi. Yezid, talimat olarak Hazreti Hüseyin&#8217;in Kufelilerle buluşmaması için önlem almasını emrederken ısrarla Hazreti Hüseyin&#8217;in kıymet ve değerine dikkat çekmeli idi; ama bunu yapmadı.</p>
<p>Hazreti Hüseyin, Mekke&#8217;den çıktığında Ten&#8217;im&#8217;e uğradı ve orada bir kervanla karşılaştı. Bu kervanı Yemen valisi Bahir b. Reysan el-Himyeri, Yemen&#8217;den Muaviye oğlu Yezid&#8217;e göndermekteydi. Kervan yükü alaçehre bitkisi ile bol miktarda elbiselerdi. Hüseyin, bu kervanı ele geçirdi ve yola devam etti. Kervandaki deve sahiplerinden develerini Kufe&#8217;ye kadar kiraladı, ücretlerini verdi.965 Hüseyin ve etrafındakiler Mekke&#8217;den çıktıklarında Abdullah b. Ca&#8217;fer, oğulları Avn ve Muhammed ile birlikte Hazreti Hüseyin&#8217;e şöyle bir mektup gönderdi: &#8220;Senden, şu mektubumu okuduktan ve gereğini düşündükten sonra Allah aşkına geri dönmeni istiyorum. Yönelmekte olduğun yerden, yani KUfe&#8217;den sana bela gelmesinden, senin öldürülmenden ve ailenin kökünün kazınmasından korkuyorum. Eğer bugün sen öldürülecek olursan İslam&#8217;ın nuru söner. Sen hidayete erenlerin bayrağı, mü&#8217;minlerin umudusun. Hareketinde acele etme. Ben bu mektubun cevabını bekliyorum. Vesselam.&#8221; Sonra Abdullah b. Ca&#8217;fer, Mekke valisi Amr b. Sa&#8217;id&#8217;e giderek şöyle dedi: &#8220;Hüseyin&#8217;e bir mektup gönder ve ona eman verdiğini, ona iyi davranacağını, dostluk bağlarına riayet edeceğini söyle, ona teminat ver. Geri dönmesini iste. Belki bu şekilde güven duyup Mekke&#8217;ye geri gelir.&#8221; Vali Amr b. Sa&#8217;id, Abdullah b. Ca&#8217;fer&#8217;e şöyle dedi:</p>
<p>&#8220;Benim adıma dilediğin şekilde bir mektup yaz, getir, altını mühürleyeyim.&#8221; Abdullah b. Cafer de vali Amr b. Said&#8217;in adına dilediği şekilde bir mektup yazdı. Sonra mektubu Amr&#8217;a götürüp mühürleterek valiye şöyle dedi: &#8220;Benimle birlikte emanını da gönder.&#8221; Vali, Abdullah ile birlikte kardeşi Yahya&#8217;yı gönderdi. İkisi Mekke&#8217;den ayrılıp yola çıktılar. Hüseyin&#8217;in yanına vardılar, ona valisinin mektubunu okudular, geri dönmesini istediler, ancak o geri dönmeye yanaşmadı ve şöyle dedi: &#8220;Ben rüyada Rasülüllah (aleyhisselam)&#8217;i gördüm. Bana bir işi yapmamı emretti. Ben o işi yapmaya gidiyorum.&#8221; Gelenler ona sordular: &#8220;Gördüğün rüya neydi?&#8221; Hüseyin dedi ki: &#8220;Ben aziz ve celil olan Rabbimin huzunına varıncaya kadar bu rüyayı kimseye 966 anlatmayacagım.</p>
<p>Hazreti Hüseyin yoluna devam etti. Batnu&#8217;r-Rumme vadisindeki Hacir mıntıkasına vardı. Orada Kays b. Müshir es-Saydavi&#8217;yi Kufelilere şu mealdeki bir mektubuyla gönderdi: &#8220;Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla. Ali oğlu Hüseyin&#8217;­ den, mü&#8217;min ve müslüman kardeşlerine selam olsun. Kendisinden başka ilah bulunmayan Allah&#8217;a hamd ederim. Şimdi Müslim b. Akil&#8217;in mektubu bana geldi. Görüşünüzün güzelliğinden, hepinizin bize yardım etmeye ve hakkımızı talep etmeye kararlı olduğunuzdan bahsediliyor. İşimizin neticesini güzelleştirmesini ve bu gayretinizden ötürü size en büyük sevabı vermesini Allah&#8217; tan diliyorum. Zilhicce ayının sekizinci gününde (terviye günü olan Salı gününde) Mekke&#8217;den çıkıp yanınıza gelmek üzere yola çıktım. Elçim yanınıza vardığında işinizi gizleyin, işi ciddiyetle muhafaza edin. Ben inşaallah bu günlerde yanınıza varacağım. Allah&#8217;ın selamı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.&#8221; Kays b. Müshir es-Saydavi, Hüseyin&#8217;in mektubunu alarak Küfe&#8217;ye gitti. Kadisiyye&#8217;ye vardığı zaman el-Husayn b. Nümeyr tarafından yakalanarak Ubeydullah b. Ziyad&#8217;ın yanına gönderildi ve öldürüldü. Hüseyin (radıyallahu anh) ise Küfe&#8217;ye doğru yoluna devam etti. Orada cereyan eden hadiselerden haberi yoktu.967</p>
<p>Hazreti Hüseyin Irak dolaylarına yaklaştığında kafilesinden bazıları Kufe&#8217; den gelenlerle karşılaşmış ve Müslim bin Akil&#8217;in öldürüldüğünü öğrenmişler ve durumu Hazreti Hüseyin&#8217;e haber vermişlerdi. O da: &#8220;Doğrusu biz Allah&#8217;a aidiz ve O&#8217;na dönücüleriz.&#8221; mealindeki ayeti defalarca okumaya devam ederken adamları kendisine: &#8220;Allah aşkına kendini koru&#8221; dediler ama O: &#8220;Müslim öldürüldükten sonra artık yaşamakta hayır yok.&#8221; dedi. Bazı arkadaşları da Hazreti Hüseyin&#8217;e şöyle dediler: &#8220;Vallahi sen Müslim b. &#8216;Akil gibi değilsin. Eğer Küfe&#8217;ye varırsan insanlar hemen senin etrafında toplanırlar.&#8221; Hazreti Hüseyin geri dönme arzusunda bulunmuş olsa bile Akil b. Ehi Talib&#8217;in oğulları hemen ayaklandılar ve şöyle dediler: &#8220;Hayır, vallahi öcümüzü almadan veya biz de kardeşimiz gibi ölmeden geri dönmeyeceğiz.&#8221; Bunun üzerine Hazreti Hüseyin yola devam etti. Bezerud mıntıkasına vardığında mektubunu Kufelilere götüren Kays b. Müshir es-Saydavi&#8217;nin de öldürüldüğünü duydu ve şöyle dedi: &#8220;Taraftarlarımız bizi yalnız bıraktılar. Bize yardım ellerini uzatmadılar. Şimdi sizden geri dönmek isteyen varsa geri dönsün. Biz, geri döneni ayıplamayacağız ve kınamayacağız.&#8221; Hazreti Hüseyin&#8217;in böyle demesi üzerine etrafındaki insanlar dağıldılar. Her biri bir tarafa gitti. Yalnız Mekke&#8217;­ den çıkarken beraberinde gelen arkadaşları yanında kaldılar. Böyle yapmasının sebebi ancak ölüme dek kendine yardım edecek olan kimselerin yanında kalmasını istemişti. &#8221; 968</p>
<p><strong>e) Hazreti Hüseyin&#8217;in Kufe&#8217;ye Giremeyeceğini Anlaması </strong></p>
<p>Ubeydullah, Kufeliler Hazreti Hüseyin&#8217;le buluşmasınlar diye baskısını artırmış, kendi idaresine bağlı kalmaları için bahşişler dağıtmış ve Kufe&#8217;ye yakın mevzilere askerler konuşlandırarak şehre girmesini ve irtibat kurmasına mani olmuştu. Hazreti Hüseyin Şeraf mıntıkasına varıp konakladığında beraberindekilere bol miktarda su alıp saklayın diye emir verdi. Sonra yoluna devam etti, günün ortasında arkadaşlarından birisi tekbir getirince ona: &#8220;Neden tekbir getirdin?&#8221; diye sordu: Adam: &#8220;Hurma ağaçlarını gördüm.&#8221; diye karşılık verdi. Fakat Esedoğullarından iki kişi: &#8220;Bu bölgede kesinlikle hurma ağacı yok.&#8221; dediler. Bu sefer Hazreti Hüseyin onlara: &#8220;Peki sizce bu nedir?&#8221; diye sorunca bu iki adam: &#8220;Atlılardan başka bir şey olduğunu sanmıyoruz. İşte atlılar geldi.&#8221; diye cevap verdiler. Hazreti Hüseyin de kendilerine: &#8220;Ben de aynı şey olduğunu sanıyorum.&#8221; dedikten sonra: &#8220;Kendisine sığınıp arkamıza alacağımız ve gelenlere karşı tek bir istikametle duracağımız bir sığınak yok mudur?&#8221; diye sorduğunda o iki kişi: &#8220;Öyle bir yer vardır, işte Zuhusm denilen yer yan tarafındadır. Sola doğru oraya gidersin. Eğer bunlardan önce oraya varacak olursan, orası tam istediğin gibi bir yerdir.&#8221; dediler. Hazreti Hüseyin oraya doğru gitti, oraya varınca çadırların kurulmasını emretti. Karşı tarafın adamları da el-Hurr b. Yezid et-Temimi komutasında geldiler. 1000 süvari idiler.</p>
<p>Bunlar İbn Ziyad&#8217;ın gönderdiği askeri birliğin öncüleri idiler. Bunlar öğle vakti gelip Hazreti Hüseyin&#8217;in karşısında durdular. Hazreti Hüseyin ve arkadaşları sarıklarını sarmış, kılıçlarını kuşanmışlardı. Arkadaşlarına kana kana su içmelerini ve atlarına içirmelerini, aynı zamanda düşmanlarına da su vermelerini emretti. Kendisi de diğerleri de kana kana suyu içtiler. Öğle vakti girdiğinde Hüseyin (radıyallahu anh), Haccac b. Mesrfık el-Cu&#8217;fı&#8217;ye emir verdi. Haccac ezan okudu. Sonra Hazreti Hüseyin, bir izar ve ridaya bürünmüş, bir çift ayakkabı giymiş olarak ortaya çıktı, arkadaşlarına ve düşmanlarına konuşma yaptı. Irak&#8217;a geliş sebeplerini anlattı. Kufelilerin imamları olmadığına, kendisinin oraya gelmesi halinde kendisine bey &#8216;at edeceklerine ve onunla omuz omuza savaşacaklarına dair mektuplar yazmış olduklarını söyledi. Sonra namaz için Ubeydullah b. Ziyad tarafından gönderilen askerlerin komutanı el-Hurr&#8217;e şöyle sordu: &#8220;Arkadaşlarına namaz kıldırmak istiyor musun?&#8221; el-Hurr: &#8220;Hayır, sen kıldır. Biz de sana tabi oluruz.&#8221; diye cevap verdi. Hazreti Hüseyin de onlara namaz kıldırdı. Sonra kendi çadırına giderek arkadaşlarıyla toplantı yaptı. el-Hurr da kendi askerlerinin başına gitti, iki taraf tetikte durmaktaydılar. İkindi vakti olunca Hazreti Hüseyin, onlara namaz kıldırdı. Namazı tamamladıktan sonra onlara hutbe irad etti. Emrini dinlemeleri, kendisine itaat etmeleri ve kendilerine zulümle muamele eden yöneticileri başlarından kovmaları için teşvikte bulundu. El-Hurr, ona şöyle dedi: &#8220;Bu mektupların ne olduğunu, bunları kimlerin yazdığını bilmiyoruz.&#8221; dedi.</p>
<p>Hazreti Hüseyin de mektup dolu iki çuvalı ortaya koydu, mektupları el-Hurr&#8217;un önüne boşalttı. Bunlardan bir kısmını okuduktan sonra el-Hurr ona şöyle dedi: &#8220;Biz bu mektupları sana yazanlardan değiliz. Yalnız bize emir verildi; seninle karşılaştığımız takdirde seni Ubeydullah b. Ziyad&#8217;a götürünceye kadar senden ayrılmayacağız, peşini bırakmayacağız.&#8221; Hazreti Hüseyin şöyle dedi: &#8220;Ölüm oraya gitmekten daha iyidir.&#8221; Böyle dedikten sonra Hüseyin, kendi arkadaşlarına: &#8220;Bineklerinize binin&#8221; diye emir verdi. Onlar ve kadınları bineklerine bindiler. Oradan ayrılmak istedikleri zaman el-Hurr ve adamları, ayrılmalarına mani oldular. Hüseyin, elHurr&#8217;e şöyle dedi: &#8220;Anan seni kaybetsin, ne yapmak istiyorsun?&#8221; Hurr de: &#8220;Vallahi bu sözü, senin üzerinde bulunduğun bu hal üzere bulunan başka bir Arap söylemiş olsaydı ona misillemede bulunurdum (kısas uygulardım), onun anasını da bırakmazdım. Ama senin anan hakkında yapabileceğimiz ve söyleyebileceğimiz bir şey yok. Elden geldiğince onu en güzel bir şekilde anmakla yükümlüyüz. İki taraf karşılıklı söz düellosunda bulundular, nihayet el-Hurr, Hüseyin&#8217;e şöyle dedi: &#8220;Ben seninle savaşmakla emrolunmadım, ancak seni Küfe&#8217;ye İbn Ziyad&#8217;a götürünceye kadar peşini bırakmamakla emrolundum. Eğer Kufe&#8217;ye gelmeye razı olmuyorsan başka bir yol tut, ancak o yol seni ne Kufe&#8217;ye getirsin, ne de Medine&#8217;ye götürsün. Sen Yezid&#8217;e bir mektup yaz. Ben de İbn Ziyad&#8217;a yazayım. İstiyorsan böyle yapalım. Belki Allah beni, seninle sınandığım bu işten kurtaracak bir yol ortaya koyar.</p>
<p>Hazreti Hüseyin, Uzeyb ve Kadisiyye yolunu tutarak sol tarafa yöneldi. el-Hurr b. Yezid de onun yanı sıra gitmekteydi. Ona şöyle diyordu: &#8220;Ey Hüseyin! Allah aşkına kendine zarar verme. Eğer savaşırsan öldürüleceğine şahitlik ederim. Öldürülürsen bence helak olursun.&#8221; Hazreti Hüseyin de şöyle karışılık  verdi: &#8220;Sen, beni ölümle mi korkutup tehdit ediyorsun? Ama ben Evs&#8217;in kardeşinin, amcası oğluna -Rasülüllah aleyhisselam&#8217;e yardıma giderken karşılaşması esnasında- söylediğini söylüyorum. Amcası oğlu ona: &#8220;Nereye gidiyorsun? Sen öldürüleceksin.&#8221; Deyince, Evs&#8217;in kardeşi şöyle cevap vermişti: &#8220;Yoluma devam edeceğim. Yiğit kimseler hayır niyet edip müslüman olarak cihad ederlerse, ölümden dolayı ayıplanamaz. Bunlar salih kimselere iyi davranır ve bizzat iyilikte bulunurlar. Yaşadıkları sürece korkudan azade yaşar ve korkuyu yere fırlatırlar.&#8221; el-Hurr bu sözleri duyunca Hazreti Hüseyin&#8217;den uzaklaştı.</p>
<p>Arkadaşlarıyla birlikte ondan uzakta olarak yollarına devam etti. Nihayet &#8216;Uzeybulhicanat mevkiine vardılar. Orada Hazreti Hüseyinle Küfe&#8217;den gelmekte olan dört kişiyle karşılaştılar. el-Hurr, gelen adamların Hazreti Hüseyin&#8217;in yanına gitmelerine müsaade etmek istemese de Hazreti Hüseyin onu böyle yapmamasını söyleyince Küfe&#8217;den gelenler Hazreti Hüseyin&#8217;in yanına vardılar. Hazreti Hüseyin de onlara şöyle dedi: &#8220;Geride bıraktığınız adamların durumunu bana haber verin.&#8221; Gelen dört Küfeli&#8217;den biri şöyle cevap verdi: &#8220;Halkın eşrafı sana karşı birleşmiştir. Çünkü onlara rüşvet verildi. Heybeleri dolduruldu. Böylece onların muhabbetleri kazanıldı. İtaatleri sağlandı, hepsi sana karşı birleştiler. Diğer insanlara gelince onların gönülleri seninle beraber ama kılıçları yarın sana karşı çekilecektir.&#8221; Hazreti Hüseyin, onlara &#8220;Size gönderdiğim elçim hakkında ne biliyorsunuz?&#8221; diye sorup öldürüldüğü haberini alınca bu cevap karşısında Hüseyin&#8217;in gözleri yaşardı ve &#8220;İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.&#8221; (Ahzab, 33/23) ayetini okuyarak şöyle dua etti:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım! Bize ve onlara cenneti nasip et. Biz ve onları rahmetinin karargahında senin gizli olan ve mü&#8217;minlerin arzuladığı sevabında bir araya getir.&#8221; Gelen heyetten bir diğeri Hazreti Hüseyin&#8217;e şöyle dedi: &#8220;Beraberindeki adamlara bak. Yanında kaç kişi var? Yanında şu küçücük gruptan başka kimse yok. Öyle sanıyorum ki, sana karşı şu karşıda gördüğüm birlikten başkası savaşmayacak olursa bunlar bile senin hakkından gelmeye yeter. Hal böyle iken Küfe dışında süvariler, piyadeler dolup taşıyor, hepsi seni yakalamayı amaç edinmişler. Hedefleri sensin. Allah aşkına Allah&#8217;ın seni Gassan ve Himyer meliklerinden, Nu&#8217;man b. el-Münzir&#8217;den siyah ve kızıl renkli herkesten koruyacağı bir beldeye gidip yerleşmek istiyorsan bunu yap. Vallahi bu durumda bize zillet asla gelmeyecektir. Ben seninle beraber yürüyeceğim. İstediğin beldeye yerleşinceye kadar seninle beraber olacağım. Sonra Tayy kabilesinin Ece&#8217; ve Selma kollarına haber gönderip adam iste. İstediğin kadar yanımızda kal. Ben, Tayy kabilesinden 10.000 kişinin sana gelip destek olacaklarını tekeffül ediyorum. Bunlar, senin uğrunda kılıçlarıyla savaşacaklardır. Allah&#8217;a yemin ederim ki onların gözleri açılıp kapandığı sürece sana asla zarar dokunmayacaktır.&#8221; Hazreti Hüseyin ona şöyle karşılık verdi: &#8220;Allah sana hayır mükafat versin.&#8221; dedi ve yolundan geri dönmedi, kararından vazgeçmedi.</p>
<p>Kufe&#8217;den gelenler onunla vedalaştı, Hazreti Hüseyin yoluna devam etti. Gece olunca Hazreti Hüseyin, hizmetçilerine, yeterince su alıp saklamalarını emretti. Su temin edildikten sonra yola devam etti. Yolda bineğinin üzerinde iken uykuya daldı. Başı önüne düştü. Sonra uyanıp şöyle dedi: &#8220;Doğrusu biz Allah&#8217;a aidiz ve O&#8217;na dönücüleriz. Alemlerin Rabbi Allah&#8217;a hamdolsun. Rüyamda bir süvarinin at üzerinde şöyle dediğini gördüm: &#8216;Bu millet yürüyüp gidiyor ama ölüm de onlara doğru geliyor.&#8217; Anladım ki ölüm haberimiz veriliyor.&#8221; Fecir doğduktan sonra arkadaşlarına sabah namazını kıldırdı, acele ile bineklerine bindiler. Sonra sol taraftan yola devam ettiler. Nihayet Ninova&#8217;ya vardılar, orada bineği üzerinde yayına yaslanmış bir süvarinin Kufe&#8217;den gelmekte olduğunu gördüler. Gelen süvari, el-Hurr b. Yezid&#8217;e selam verip Hazreti Hüseyin&#8217;e selam vermedi ve el-Hurr&#8217;e, İbn Ziyad&#8217;ın mektubunu verdi, mektupta bir kasaba-köy veya kaleye uğramaksızın Irak&#8217;a doğru gelmeleri ve İbn Ziyad&#8217;ın elçileri ve askerleri gelinceye kadar yola devam etmeleri isteniyordu.</p>
<p>Ertesi gün Ömer b. Sad b. Ehi Vakkas, 4000 askerle geldi. İbn Ziyad, İbn Sad&#8217;ı bu askerlerle Deyleme doğru gitmekle görevlendirmişti. Hazreti Hüseyin&#8217;in durumunu haber aldıklarında İbn Ziyad ona: &#8220;Hüseyin&#8217;in üzerine git, onun işini bitirdikten sonra Deylem&#8217; e git.&#8221; diye emir verdi. Ömer b. Sad kendisini bu görevden affetmesini İbn Ziyad&#8217; dan istedi ancak İbn Ziyad, ona şöyle dedi: &#8221; İstersen seni bu görevden affederim ama sana vermiş olduğum bu beldelerin valiliğini de senden alırım.&#8221; İbn Ziyad&#8217;ın böyle demesi üzerine Ömer b. Sad: &#8220;Müsaade et de durumumu düşüneyim.&#8221; dedi ve süre istedi. Bu süre zarfında her kiminle istişare yaptıysa herkes ona, Hüseyin&#8217;in üzerine gitmemesini öğütledi. Öyle ki kız kardeşinin oğlu Hamza b. el-Muğire b. Şu&#8217;be, ona şöyle dedi: &#8220;Sakın Hüseyin&#8217;in üzerine gitmeyesin. Aksi takdirde Rabbine asi olmuş ve akrabalık bağlarını koparmış olursun. Allah&#8217;a yemin ederim ki, Hüseyin&#8217;in kanı ile Allah&#8217;ın huzuruna çıkmaktansa, bütün yeryüzü hakimiyetinden mahrum kalmak senin için daha hayırlı ve daha iyidir. &#8221; Bu tavsiye üzerine Ömer: &#8221; İnşaallah böyle yaparım.&#8221; dedi. Sonra Ubeydullah b. Ziyad, onu korkutup tehdit etti.</p>
<p>Görevden azledip öldürüleceğini söyledi. Bunun üzerine Ömer b. Sad, Hüseyin&#8217;in üzerine gitti ve Hazreti Hüseyinle karşılaşıp elçisi vasıtasıyla sordurdu: &#8220;Buraya niçin geldin?&#8221; Hazreti Hüseyin cevaben: &#8220;KUfeliler yanlarına gelmem için bana mektup yazdılar. Eğer beni istemiyorlarsa, sizi bırakıp Mekke&#8217;ye dönerim.&#8221; dedi ve bu cevap üzerine Ömer b. Sad: Umarım ki Allah, beni Hüseyin ile savaşmaktan kurtaracaktır.&#8221; dedi ve bu durumu bir mektupla İbn Ziyad&#8217;a bildirdi. İbn Ziyad, ona şu karşılığı gönderdi: &#8220;Mü&#8217;minlerin takvalı, temiz ve mazlum emiri Osman b. Affan nasıl sudan yoksun bırakıldıysa sen de bunları sudan yoksun bırak. Kendileri ile suyun arasına engel koy. Hüseyin&#8217;e, beraberindeki adamlarıyla birlikte müminlerin emiri Muaviye oğlu Yezid&#8217;e biat etmelerini teklif et. Eğer böyle yaparlarsa, biz de görüşümüzü ortaya koyanz.&#8221; Bunun üzerine Ömer b. Sad&#8217;ın adamları, Hazreti Hüseyin&#8217;i ve adamlarını sudan yoksun bıraktılar. Sonra Hazreti Hüseyin, Ömer b. Sad&#8217;dan iki ordugah arasında kendisiyle bir görüşme yapmasını talep etti. İki taraftan yirmi kadar süvari toplantı yerine geldiler. Uzun uzadıya konuştular. Gecenin bir kısmı geçse de bir karara varılamamıştı. 969</p>
<p>Bir rivayete göre Hazreti Hüseyin İbn Sad&#8217;a: &#8220;Sana teklif edeceğim üç şeyden birini kabul et. Ya beni bırak, geldiğim yere geri döneyim, ya da bırak Yezid&#8217; e gideyim veya bırak da sınır beldelerinden birindeki ordulara katılayım.&#8221; dedi ve Ömer b. Sad da onun bu teklifini kabul etti. Durumu bir mektupla Ubeydullah b. Ziyad&#8217; a bildirdi. Ubeydullah b. Ziyad bu teklifi kabul ettiğini açıklayınca meclisinde bulunan Şemir b. Zilcevşen kalkıp şöyle diyerek müdahalede bulunmuştu: &#8220;Hayır, vallahi Hüseyin ve adamları senin hükmüne boyun eğmedikleri takdirde bu olmaz. Vallahi duyduğuma göre Hüseyin ile Ömer b. Sad, iki karargah arasında orta bir yerde oturup görüşüyorlar ve gece boyunca konuşuyorlarmış.&#8221; İbn Ziyad da: &#8220;Ne güzel bir görüş ileri sürdün&#8221; dedi.970 Hazreti Hüseyin&#8217;in İbn Ziyad&#8217;ın adamları ile karşılaşmasını anlatan başka bir rivayet de Ukbe b. Sim&#8217;an şöyle demiştir: &#8220;Mekke&#8217;den yola çıktığı andan öldürülüşüne kadar geçen sürede Hüseyin&#8217;in yanında bulundum. Vallahi o, her nerede ne söylediyse bütün sözlerini işittim. O, Yezid&#8217;e gitmek, ona bey &#8216;at etmek veya sınır boylarına gitmek gibi taleplerde bulunmadı. Onlardan sadece iki şeyden birini yapmalarını istedi: Ya kendisini bırakıp geri dönmesine müsaade edeceklerdi veya kendisini bırakıp açik bir alana gitmesine izin verecekler,orada insanların akıbetini bekleyecekti &#8221; 971</p>
<p>Son zikredilen rivayet Hazreti Hüseyin&#8217;in Yezid&#8217;e gitme veya sınır boylarına gönderilmesini talep ettiği rivayetlere göre kabule daha yakındır; zira Hazreti Hüseyin&#8217;in en başından beri Yezid&#8217;e muhalif olduğu ve O&#8217;nu halife olarak kabul etmediği bilinmektedir. Aynı zamanda &#8220;Hüseyin bin Ali ailesinden 18 taraftarlarından da 60 kişi ile bize geldi biz de ona İbn Ziyad&#8217;ın hükmüne teslim olmasını veya savaşmasını istedik onlar ise savaşmayı tercih ettiler.&#8221;972 rivayeti de gösteriyor ki Hazreti Hüseyin teslim olmak ve Ubeydullah&#8217;ın veya Yezid&#8217;in boyunduruğuna girmek yerine savaşmayı tercih etmiştir. Ubeydullah bin Ziyad, Hazreti Hüseyin&#8217;in bu teklifini kabul edemezdi; zira Hazreti Hüseyin bu isteğini elde ederse yeniden toparlanma ve idareye karşı yeniden güç toplamak fırsatını kazanmış olurdu. Hazreti Hüseyin&#8217;den evvel Kufe&#8217;ye gelen Müslim bin Akil&#8217;in Kufelileri Hazreti Hüseyin adına idareye isyan ettirmesini bastıran da kendisi idi, bu yüzden idarenin selameti için Hazreti Hüseyin&#8217;in biatını almak veya savaşmakla karşı karşıya bırakmalı idi.973 Ubeydullah, şayet Hazreti Hüseyin&#8217;i elinden bırakırsa insanların ona yeniden biat edeceği ve daha güçlü bir toplulukla yeni bir savaşın başlayacağını düşünüyordu. Kendince gerekçeleri bu olan Ubeydullah&#8217;ın biat ve teslim teklifi Hazreti Hüseyin tarafından reddedilince olanlar oldu ve iki cemaat arasında savaş başlamış oldu.</p>
<p><strong>f&#8217;) Kerbela&#8217;da İki tarafın Karşı Karşıya Gelmesi </strong></p>
<p>Ömer bin Sad Hazreti Hüseyinle karşılaşmamak ve mücadeleye girişmemek adına işi ağırdan almaya başlayınca İbn Ziyad, Semir b. Zilcevşen&#8217;i Hüseyin&#8217;in karşısına gönderdi ve dedi ki: &#8220;Eğer Ömer, Hüseyin konusunda geri adam atarsa Ömer b. Sad&#8217;ı öldür ve onun yerine geç. Komutanlığı sana verdim.&#8221; 974 Şemir b. Zilcevşen, Ömer b. Sad&#8217;a, Ubeydullah b. Ziyad&#8217;ın mektubunu getirdiğinde Ömer ona şöyle dedi: &#8220;Allah senin diyarını uzaklaştırsın ve getirdiğin şeyi çirkinleştirsin. Hüseyin&#8217;in talep ettiği ve benim İbn Ziyad&#8217;a arz ettiğim teklifi İbn Ziyad&#8217;ın kabul etmesine engel olan kişinin sen olduğunu sanıyorum. Vallahi doğrusu da budur.&#8221; Şemir karşılık olarak Ömer b. Sad&#8217;a şöyle sordu: &#8220;Ne yapacağını bana söyle. Bunlarla savaşacak mısın, yoksa beni bunlarla baş başa mı bırakacaksın?&#8221; Ömer b. Sad, ona şu cevabı verdi: &#8220;Hayır, şeref sana ait olmayacaktır. Bu işi bizzat ben yerine getireceğim.&#8221; Böyle dedikten sonra Ömer b. Sad, onu piyadelerin başına komutan yaptı. Ömer b. Sad, askerlere şöyle seslendi: &#8220;Ey Allah&#8217;ın atlıları! Bineklerinize binin. Size müjdeler olsun.&#8221;</p>
<p>Aynı gün ikindi namazından sonra bineklerine bindiler ve Hazreti Hüseyin&#8217;in tarafına doğru hücuma geçtiler. Hazreti Hüseyin ise, çadırının önünde kılıcına yaslanmış, uyuklamaktaydı. Kardeşi el-Abbas b. Ali, Hazreti Hüseyin&#8217;e dedi ki: &#8220;Ey kardeşim! Düşman sana doğru geliyor.&#8221; Hazreti Hüseyin de: &#8220;Onlara git, niçin geldiklerini sor.&#8221; dedi ve el-Abbas onlara yirmi süvariyle birlikte gitti ve sordu: &#8220;Neyiniz var, niçin geliyorsunuz?&#8221; &#8220;Vali İbn Ziyad&#8217;ın emri geldi. Ya onun hükmüne boyun eğeceksiniz ya da sizinle savaşacağız.&#8221; &#8220;Yerinizde durun, gidip durumu Abdullah&#8217;ın babasına (Hüseyin&#8217;e) bildireyim.&#8221; El-Abbas, Hazreti Hüseyin&#8217;in yanına döndü ama arkadaşları düşman karşısında beklemekteydiler iki taraf birbirlerine laf attılar. Birbirlerini kınayıp azarladılar. Hüseyin&#8217;in adamları, İbn Ziyad&#8217;ın adamlarına şöyle dediler: &#8220;Siz ne kötü bir milletsiniz. Peygamberimizin zürriyetini ve bu zamandaki insanların en hayırlılarını öldürmek istiyorsunuz.&#8221; Bundan sonra el-Abbas, Hazreti Hüseyin&#8217;in yanından gelip İbn Ziyad&#8217;ın askerlerine şöyle dedi: &#8220;Abdullah&#8217;ın babası (Hüseyin), bu gece geri dönmenizi, geceleyin, kendi durumunu düşünmek istediğini söylüyor.&#8221; &#8211;</p>
<p>Ömer b. Sad, Şemir b. Zilcevşen&#8217;e dedi ki: &#8220;Sen ne diyorsun?&#8221; Şemir b. Zilcevşen: &#8220;Komutan olan sensin, görüş, senin görüşündür.&#8221; diyerek kararı ona bıraktı ki Amr b. el-Haccac b. Seleme ez-Zübeydi dedi ki: &#8220;Sübhanallah! Vallahi Hüseyin değil de Deylemlilerden bir adam dahi sizden böyle bir talepte bulunmuş olsaydı, onun bu talebini uygun karşılamamız gerekirdi.&#8221; Bunun üzerine bu ertesi günü beklemek adına gece Hazreti Hüseyin ve adamlarını bıraktılar. Hazreti Hüseyin, o gece kendi ailesine vasiyetini yaptı. Gecenin ilk kısmında arkadaşlarına bir konuşma yaptı. Allah&#8217;a hamdü senada bulunduktan, Rasulüne de salatü selam getirdikten sonra fasih ve tesirli bir ifadeyle arkadaşlarına şöyle hitap etti: &#8220;Bu gece, ailesinin yanına dönmek isteyen varsa, ben ona izin vermiş oldum, çünkü şu karşıdaki düşmanın asıl ele geçirmek istediği kişi benim.&#8221; Malik b. en-Nadr &#8220;Benim borcum var, çoluk çocuğum var.&#8221; deyip gitti. Hazreti Hüseyin, onlara şöyle dedi: &#8221; İşte, gece sizi örtmüş bulunuyor, gece karanlığından istifade edip gidin. Sizden her bir erkek, benim ailemden birinin elini tutup şu gecenin karanlığında yola çıksın. Şehirlerinize gidin. Çünkü bu düşman sadece beni ele geçirmek istiyor, eğer beni yakalarlarsa, benimle oyalanır ve sizi yakalamaktan vazgeçerler. Kendi yolunuza gidin ki Allah size genişlik versin 975</p>
<p>Ertesi gün Hazreti Hüseyin, Şemir ve arkadaşlarına hitaben dedi ki: &#8220;Bırakın da yeryüzünde güven duyabileceğim bir yere döneyim.&#8221; Onlar da: &#8220;Amcan oğlunun (Yezid&#8217;in) hükmüne boyun eğmene ne engel var?&#8221; dediler. Hazreti Hüseyin de onlara şu ayet-i kerimeyi okuyarak karşılık verdi: &#8220;Musa da: Ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim, sizinde Rabbinize sığındım dedi.976</p>
<p>Bu cevaptan sonra Hazreti Hüseyin bineğini çöktürdü. &#8216;Ukbe b. Sim&#8217;an&#8217;a emir verdi. &#8216;Ukbe de bineğini yere bağladı. Sonra da Ubeydullah&#8217;ın adamlarına şöyle dedi: &#8220;Söyleyin bana, sizden bir adam mı öldürdüm ki onun kanını benden talep ediyorsunuz? Yoksa sizden birinin malını mı yedim ki onun malını benden talep ediyorsunuz? Yahut sizden birinizi yaraladım mı ki kısas talep ediyorsunuz?&#8221; Ancak karşıdakiler ona cevap vermediler. Hazreti Hüseyin devamen yine şöyle seslendi: &#8220;Ey Şebes b. Rib&#8217;i! Ey Haccar b. Ebcer! Ey Kays b. el-Eş&#8217;as! Ey Zeyd b. el-Haris! Siz bana: &#8216;Meyveler olgunlaştı, bahçeler yeşerdi, bize gel, geldiğin takdirde sen düzenli orduların başına geçeceksin.&#8217; diye mektup yazmadınız mı?&#8221; Onlar da böyle mektuplar yazmadıklarını söyleyince Hüseyin şu karşılığı verdi: &#8220;Sübhanallah! Vallahi siz yazdınız ey insanlar! Eğer benden memnun değilseniz bırakın da geri döneyim.&#8221; Kays b. el-Eş&#8217;as dedi ki: &#8220;Amcaoğullarının hükümlerine boyun eğsene! Eğer onların hükümlerine boyun eğecek olursan, onlar sana asla eziyet etmeyeceklerdir ve hoşlanmadığın bir muameleyi onlardan görmeyeceksin.&#8221; Hazreti Hüseyin ona şöyle karşılık verdi: &#8220;Sen kardeşimin kardeşisin. Haşimilerin senden Müslim b. &#8216;Akil&#8217; in kanından daha çok kan bedeli talep etmelerini ister misin? Hayır, Allah&#8217;a yemin ederim ki, ben Yezid ve taraftarlarına, alçalmış bir şekilde el uzatmam. Köle gibi onların hükümlerine boyun eğmem.&#8221;</p>
<p>Bu konuşmalardan sonra öncü kuvvetin komutanı olup Hazreti Hüseyin&#8217;in imametinde vakit namazlarını kılan el-Hurr b. Yezid; &#8220;Allah&#8217;tan korkmuyor musunuz? Bunların size yaptığı teklifleri niçin kabul etmiyorsunuz? Vallahi eğer Türkler ve Deylemliler dahi size bu teklifleri getirecek olsalardı, yine de bu teklifleri reddetmeniz size helal olmazdı.&#8221; dedi ve atının yüzüne bir şamar indirip Hazreti Hüseyin&#8217;in tarafına acelece geçti. Hazreti Hüseyin&#8217;in adamları el-Hurr&#8217;un kendileri ile savaşmak için geldiğini sandılarsa da el-Hurr Hazreti Hüseyin&#8217;e yaklaşınca kalkanını ters çevirdi ve onlara selam verdi. El-H urr karşı tarafta olmasından ötürü Hazreti Hüseyin&#8217; den özür dileyip şöyle dedi: &#8220;Eğer onların niyetlerinin bu olduğunu daha önceden bilseydim, seninle birlikte Yezid&#8217; e giderdik.&#8221; Hazreti Hüseyin, onun bu mazeretini kabul etti. Sonra el-Hurr, Hazreti Hüseyin&#8217;in askerleri önüne geçerek Ömer b. Sad&#8217;a şöyle seslendi: &#8220;Yazıklar olsun size! Rasülüllah (aleyhisselam)&#8217; in kızının oğlu Hüseyin&#8217;in size teklif ettiği şeyi niçin kabul etmiyorsunuz?&#8221; Ömer b. Sad ise: &#8220;Eğer yetki bende olsaydı kabul ederdim, diye karşılık verdi.&#8221; Sonrasında Hazreti Hüseyin&#8217;in adamlarından Zübeyr b. el-Kayn, silahını kuşanarak at üzerinde ilerledi ve düşmana şöyle hitap etti: &#8220;Ey Küfeliler! Allah&#8217;ın azabından korkun. Müslümanın Müslüman üzerine hakkı ona nasihat etmesidir. Biz, şu ana kadar ve aramızda kılıç söz konusu olmadığı sürece bir tek dinin sahipleri olan kardeşleriz. Fakat aramıza kılıç girecek olursa her şey biter ve bağlarımız kopar. O zaman biz ayrı bir ümmet, siz de ayrı bir ümmet olursunuz. Gerçek şu ki, Allah bizi de sizi de göndermiş olduğu peygamberi Muhammed (aleyhisselam)&#8217;in soyundan gelmiş olan kimselerle imtihan etmiş bulunuyor. Böylece bizim ve sizin ne yapacağımızı görmüş olacak. Sizi Muhammed&#8217;e yardımcı olmaya ve azgın oğlu azgın Ubeydullah b. Ziyad&#8217; a yardım etmemeye çağırıyoruz.</p>
<p>Siz, Ubeydullah b. Ziyad&#8217; dan kötülükten başka bir şey göremeyeceksiniz. Bunlar gözlerinize mil çeker, ellerinizi ve ayaklarınızı keser, kulaklarınızı ve burunlarınızı kopartır ve sizi hurma dallarına asarlar! Size işkence yaparlar. Sizin ileri gelenlerinizi ve kurralarınızı öldürürler.&#8221; Karşı tarafta bulunanlar, Züheyr b. el-Kayn&#8217;a hakaretler yağdırarak İbn Ziyad&#8217;a övgüde bulunduktan ve ona dua ettikten sonra şöyle dediler: &#8220;Allah&#8217;a yemin ederiz ki, senin adamını ve onunla birlikte olanları öldürmedikçe buradan ayrılmayacağız.&#8221;977 O sırada el-H urr taraf değiştirdiği için kendisine laf atanlara şöyle karşılık verdi: &#8220;Vallahi ben kendimi, cennet ile cehennem arasında serbest bırakıyorum. Fakat istersem paramparça edileyim ve ateşlerde yakılayım, hiçbir şeyi cennete tercih edemiyorum. Ey Kufe halkı! Ananız sizi kaybetsin ve sizin kaybınızdan ötürü ağlasın! Siz, Hüseyin&#8217;i yanınıza çağırdınız, gelince de onu düşmanlarına teslim ettiniz. Daha önce onun uğruna canınızı feda edeceğinizi iddia ettiniz. Ama daha sonra onu öldürmek için ona karşı saldırıya geçtiniz. Köpeklerin ve domuzların bile engellenmediği Allah&#8217; ın geniş beldelere yönelmesine engel oldunuz. Köpeklerin ve domuzların dahi içtiği Fırat&#8217;ın akarsuyunu içmesine mani oldunuz. Oysa onlar, susuzluktan bitap düşmüşlerdir. Vefatından sonra Muhammed&#8217;in soyuna ne de kötü davrandınız! Eğer bu yaptıklarınızdan hemen tevbe edip geri dönmezseniz, en büyük  susuzluk günü olan kıyamet gününde Allah size su içirmesin ve sizi susuz bıraksın.&#8221;</p>
<p>Ömer b. Sad; Eğer yetki bende olsaydı Hüseyin&#8217;in taleplerini kabul ederdim. Ancak onun bu taleplerini Ubeydullah b. Ziyad kabul etmemiştir.&#8221; dedi ve kolunu sıvayarak Hazreti Hüseyin&#8217;in tarafına bir mızrak atarak: &#8220;Bunlara ilk olarak benim mızrak attığıma şahit olun!&#8221; dedi, sonra da iki taraf birbirlerine mızrak atmaya başladılar. Ziyad&#8217;ın azatlısı Yesar ile Ubeydullah&#8217;ın azatlısı Salim ortaya çıkarak: &#8220;Bizimle mübareze yapacak kimse yok mu?&#8221; diye seslendiler. Abdullah b. &#8216;Umeyr el-Kelbi, Hazreti Hüseyin&#8217;den izin aldıktan sonra bunlara karşı çıktı, önce Yesar&#8217;ı, sonra da Salim&#8217;i öldürdü. Fakat Salim, bir darbe vurarak Abdullah&#8217;ın sol elinin parmaklarını uçurdu.</p>
<p>Abdullah b. Havze adında biri saldırıya geçerek Hazreti Hüseyin&#8217;in önüne gelip durdu ve şöyle dedi: &#8220;Ey Hüseyin! Sana cehennem ateşini müjdeliyorum.&#8221; Hazreti Hüseyin de: &#8220;Yalan söyledin. Aksine ben Rahim, şefaatleri kabul eden ve emirlerine uyulan bir Rabbin huzuruna gidiyorum. Aslında cehennem ateşine layık olan sensin!&#8221; dedi. 978 Savaş ilk başlarda mübareze şeklindeydi. Ömer b. Sad&#8217;ın ordusu Hazreti Hüseyin&#8217;in arkadaşları tarafından şiddetli bir direnişle karşılaştı. Çünkü onun savaşçıları kendilerini feda etmiş kimselerdi ve yaşama ümidleri bile kalmamıştı. Hüseyin (radıyallahu anh) başlangıçta savaşa katılmamıştı, arkadaşları onu koruyordu. Arkadaşları öldürülüp de yalnız kalınca kimse onu öldürmeye cüret edemedi.</p>
<p>Ömer b. Sad&#8217;ın ordusu adeta birbirine girmişti, hepsi onu öldürmekten korkuyordu, istiyorlardı ki bir an önce teslim olsun. Fakat Hüseyin (radıyallahu anh) hiç bir zayıflık alameti göstermiyor, bilakis görülmemiş bir şecaatle onlara karşı savaşıyordu. O anda işin çığrından çıkmasından korkan Şemir b. Zilcevşen askerlere bağırarak onu öldürmeleri için emir verdi. Bunun üzerine onun üzerine çullandılar ve Zur&#8217;a b. Şerik et-Teymi ona vurdu sonra Sinan b. Enes de yaraladı ve ba979 şını yardı. Kerbela vakası ile alakalı tarih kitaplarımız pek çok yalan haberlerle doludur. İleride izah ve ta1ilini yapacağımız gibi mesele, olanca mihneti ile birlikte pek çok da yalanı asırlara taşımıştır. Bunlardan en çarpıcı olanlarından bir nakli İbn Kesir şöyle aktarmıştır: O gün yıldızlar ortaya çıkacak derecede güneş tutulması, kaldırılan taşın altından kanın çıkması, semanın kızıla boyanması, güneşin ışınlarının adeta kan olup semayı kan pıhtısı haline getirmesi, yıldızların birbiriyle çarpışması, semanın kırmızı kan yağdırması, Beyt-i Makdis&#8217;in herhangi bir taşının kaldırılmasında altında kanın görünmesi &#8230; gibi bir çok yalan ve fahiş derecede hadis uydurmuşlardır ki, bunlar hakkında sahih hiç bir ri980 vayet bulunmamaktadır.</p>
<p><strong>2) Kerbela Sonrası Yaşananlar </strong></p>
<p>Çatışmanın sona ermesinden sonra Ömer b. Sad, kimsenin Hüseyin&#8217;in hanımlarının ve çocuklarının yanına girmemesine ve hiç birisine karşı kötülüğe tevessül edilmemesine dair emir verip Hazreti Hüseyin&#8217;in başını, hanımlarını ve beraberindeki çocuklarını İbni Ziyad&#8217;a gönderdi.981 Hazreti Hüseyin başı kesilip İbn Ziyad&#8217;a getirildiğinde elindeki değneğiyle Hüseyin&#8217;in burnuna vurarak: &#8220;Abdullah&#8217;ın babası (Hüseyin) yaşlanmış ve ihtiyarlamış.&#8221; dedi. Bir rivayete göre de Ubeydullah elindeki bir çubukla onun mübarek başını dürtmeye koyuldu ve güzelliği hakkında bir şeyler söyledi. O esnada mecliste bulunan Enes (radıyallahu anh) bu olayı zikrederken şunu da eklemiştir: &#8220;Aralarında Resulullah (aleyhisselam)&#8217;e en çok benzeyenleri o idi. Hüseyin&#8217;in saçları vesme denilen bitki ile boyalı (kınalı) idi.&#8217;982</p>
<p>Ubeydullah, Hazreti Hüseyin&#8217;in kadınları, çocukları ve aile efradı için kenarda bir ev hazırlatıp onlara erzak, harçlık ve elbiselerinin verilmesini emretmekten başka bir iyilik yapmadı. Ehli beytten Abdullah b. Cafer&#8217;in ya da İbn Ca&#8217;fer&#8217;in iki çocuğu kaçıp Tayy kabilesinden bir adama sığındılar. Adam da boyunlarını vurarak ödül almak ümidi ile kafalarını İbn Ziyad&#8217;ın yanına getirip bıraktı. İbn Ziyad da hemen harekete geçti ve onları vuran adamın boynunu ve emir verip evini yıktırdı.983</p>
<p><strong>3) Hazreti Hüseyin&#8217;in Başının Yezid&#8217;e Gittiği İddiası </strong></p>
<p>Birtakım rivayetlerde Hazreti H üseyin&#8217;in başının Yezid&#8217; e yollandığı ve Yezid&#8217;in elindeki sopa ile başı dürtüp tekebbür ettiği geçse de bu iddiayı destekleyen sahih olan bir nakil mevcut değildir. Bu meseledeki en meşhur rivayet şudur:</p>
<p>İbn Ziyad, Hazreti Hüseyin ile beraberindeki adamları öldürdüğü zaman başlarını Yezid&#8217;e gönderdi. Yezid, ilk anda buna sevinip memnun oldu ve bu sayede İbn Ziyad&#8217;ın da Yezid katında mertebesi yükseldi. Çok geçmeden Yezid, bu yapılanlara pişman oldu.&#8221; Yezid der ki: Ne olurdu, eğer eziyetlere katlansam ve tahammül etseydim de Hüseyin&#8217;i kendi konağıma yerleştirsem ve onu dilediği gibi hükümdar kılsaydım! Sırf Rasülüllah (aleyhisselam)&#8217;in hakkına riayet etmek, onun akrabalığını gözetmek ve hatırasına saygı göstermek için otoritemin gevşemesi ve iktidarımın zayıflaması pahasına da olsa bunu yapmak isterdim. Allah, Mercane&#8217;nin oğlu İbn Ziyad&#8217;a lanet etsin. Hüseyin&#8217;i o zorladı ve sıkıştırdı. Hüseyin, ondan kendisini Salıvermesini veya yanına gelmesine müsaade etmesini veya İslam ülkesinin serhat şehirlerinden birine gidip vefatına kadar orada kalmasına izin vermesini istemiş, ancak o bu teklifleri kabul etmemiş, aksine onu öldürmüştü. Onu öldürmekle beni Müslümanlar nazarında sevimsiz kıldı. Müslümanları bana karşı öfkelendirdi ve Müslümanların gönüllerine bana karşı düşmanlık duygusunu yerleştirdi. İyi kötü herkes, Hüseyin&#8217;in tarafımdan öldürülmesini büyük bir vebal sayarak bana öfke duymuştur. Ben İbn Mercane&#8217;nin oğluna ne yapayım ki? Allah, onu kahretsin ve ona gazab etsin.&#8221;984</p>
<p>Hazreti Hüseyin&#8217;in başının Yezid&#8217; e götürüldüğü meselesi, munkatı senetlerle rivayet edilmiş olup böyle bir şey sabit değildir. Hatta İbn Hacer de bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: &#8220;Eski dönem alimlerinden bir cemaat, Hüseyin (radıyallahu anh)&#8217;ın katledilme hadisesi hakkında içinde bozuk ve iyi, sahih ve zayıf haberlerin yer aldığı bazı eserler derlemişlerdir.&#8221; 985 Hatta bu rivayetlerin uydurma olduğuna işaret eden hususlar vardır. Çünkü söz konusu rivayetlerde Yezid&#8217;in (Hüseyin&#8217;in) dişlerini bir çubukla dürttüğü, orada hazır bulunan Enes b. Malik ve Ebu Berze gibi Sahabenin bu davranışa karşı çıktıkları kaydedilmektedir ki bu, bir iltibas (karıştırma)&#8217; dır. Zira bu davranışta bulunan Ubeydullah b. Ziyad&#8217;dır. Sahih rivayetlerle müsnedlerde nakledilen budur. Yani bu rivayetlerde Yezid, Ubeydullah b. Ziyad&#8217;ın yerine konulmuştur. Kuşkusuz öldürülmesini emreden de Ubeydullah b. Ziyad idi ve başı da bu şahsa götürülmüştü. Başı çubukla dürtme işinin İbn Ziyad tarafından yapıldığını belirten diğer bir husus rivayetlerde söz konusu edilen Enes ve Ebu Berze gibi sahabilerin Şam&#8217;da değil, Irak&#8217;ta bulunmalarıdır. Bu yalanları uyduranlar cahil kimseler olup görüşlerine neyi delil getireceklerini de bilmemektedirler. 986 Hüseyin (radıyallahu anh) Kerbela&#8217;da Fırat nehrine yakın bir yerde öldürülmüştür. Naaşı öldürüldüğü yerde gömülmüş ve başı Ktıfe deki Ubeydullah b. Ziyad&#8217;a götürülmüştür. Buhari&#8217;nin Sahih&#8217;inde ve başka imamların rivayet ettikleri budur.987 İbn Kesir de bu rivayetler hakkında şöyle demektedir: &#8220;Ben derim ki: Sahih rivayetlerde anlatıldığı üzere İbn Ziyad, H üseyin&#8217; in başını Şam&#8217;a göndermemiştir. 988 Hazreti Hüseyin&#8217;in başının nereye gömüldüğü konusu ihtilaflı olsa da doğruya en yakın olanı Medine&#8217;ye gönderilip, Hazreti Fatıma Annemizin kabrinin yanına defnedildiğini haber veren rivayettir.989</p>
<p><strong>4) Yezid&#8217;in Hazreti Hüseyin&#8217;in Katline Olan Tavrı </strong></p>
<p>Ubeydullah b. Ziyad, meydana gelen hadiseyi haber vermek ve Hazreti Hüseyin&#8217;in çocuk ve hanımlarının durumu hakkında kendisine danışmak için Yezid b. Muaviye&#8217;ye mektup yazdı. Haber Yezid b. M uaviye&#8217;ye ulaştığında ağlayarak şöyle dedi: &#8220;Ben, sizin Hüseyin&#8217;i öldürmeksizin itaatinizden razı olurdum. Bağıy ve isyanın sonucu budur. Allah İbni Mercane&#8217;ye (ibni Ziyad) lanet etsin, onu (Hüseyin&#8217;i) kendisinden uzak buldu (yani akrabası değildi). Şayet ben onunla karşılaşsaydım onu bağışlardım. Allah H. . . &#8216; h . 990 useyın e ra met etsın. Bir rivayette Yezid şöyle demiştir: &#8220;Eğer ben olsaydım, Mercane&#8217;nin oğlu Ubeydullah b. Ziyad gibi yapmazdım (yani Hüseyin&#8217;i öldürmezdim).&#8221; Bundan sonra Yezid, Hazreti Hüseyin&#8217;in ailesine ikramda bulunmuş ve kaybettikleri malları kat kat fazlasıyla onlara geri vermişti. Onları mahfel içine koyup develere bindirerek büyük bir koruma altında ve asayişle Medine&#8217;ye göndermişti. Hüseyin&#8217;in aile efradını konağında misafir ederken üç gün süreyle kendi ailesi, Hüseyin&#8217;in matemini tutmuştu.991</p>
<p>Yezid&#8217;in, eşlerinden biri olan Hind binti Abdullah b. &#8216;Amir b. Kureyz&#8217;e şöyle dediği nakledilmiştir: &#8221; İbn Ziyad, Hüseyin&#8217;e karşı acele edip onu katletti. Allah da İbn Ziyad&#8217;ı katletsin.&#8221; 992</p>
<p><strong>5) Yezid&#8217;in Hazreti Hüseyin&#8217;in Öldürülmesi ile Alakası Var mıydı ? </strong></p>
<p>Nakil ehlinin ittifakıyla Yezid, Hüseyin (radıyallah anh)&#8217;ı öldürme emri vermemiştir. Fakat Irak valiliğinden onu vazgeçirmesi için İbn Ziyad&#8217;a mektup yazmıştır. Hüseyin (radıyallah anh) Iraklıların kendisine yardım edeceğini ve kendisine yazdıkları mektuplardaki vaadlerine bağlı kalacaklarını zannetmişti. Bundan dolayı onlara amcasının oğlu Müslim b. &#8216;Akil&#8217;i yolladı. Onlar Müslim&#8217;i öldürüp ona hainlik edip peşinden de İbn Ziyad&#8217; a beyat edince Hüseyin (radıyallah anh) geri dönmek istedi. Ancak Ubeydullah&#8217;ın askeri birliği ona yetişti. O da bu durumda Yezid&#8217;in yanına veya serhat şehirlerinden birine gitmek veyahut da memleketine dönmek istedi. Ancak onlar kendilerine esir olarak teslim oluncaya dek onun bu isteklerinden hiçbirine ulaşmasına imkan vermediler. O ise onların bu isteklerine karşı direndi. Bunun üzerine onlar, onunla savaştılar ve sonunda Hüseyin (radıyallahu anh) şehid ve mazlum olarak katledildi.&#8221; 993</p>
<p>Pek çok tarihçinin naklettiğine göre Yezid, Hüseyin (radıyallahu anh)&#8217;ı öldürme emri vemediği gibi Hüseyin (radıyallahu anh)&#8217;ı öldürme gibi bir amacı da yoktu. Aksine babası Muaviye (radıyallahu anh)&#8217;ın kendisine Hazreti Hüseyin&#8217;e yapmasını emrettiği gibi Hüseyin&#8217;e ikramda bulunmayı ve onu yüceltmeyi tercih ediyordu. Fakat Yezid, Hüseyin&#8217;in yönetim işlerinden ve kendi yönetimine karşı çıkmasından kaçınmasını da tercih ediyordu. Hüseyin (radıyallahu anh) lrak&#8217;a gelip de Iraklıların onu yalnız başına bırakacaklarını ve Ziyad&#8217;a teslim edeceklerini anlayınca Y ezid&#8217;in yanına varmak veya vatanına dönmek veyahut da serhat şehirlerinden birine gitmek istemişti. Ancak onlar kendilerine esir olarak teslim oluncaya dek onun bu taleplerine ulaşmasına engel oldular. Hazreti Hüseyin ile savaştılar, sonunda Hüseyin (radıyallah anh) mazlum ve şehid olarak katledildi.994 İbn Kesir ise bu meselede şöyle demektedir: &#8220;Ali (radıyallah anh)&#8217;in oğlu Hüseyin (radıyallah anh)&#8217;in öldürülmesinden Yezid&#8217;in haberi yoktu. Onun bilgisi dahilinde öldürülmemişti. Belki de Yezid, bu olaydan memnun olmamıştı. Zannı galibe göre Yezid eğer katledilmesinden önce Hüseyin (radıyallahu anh)&#8217; ın yanına gidebilseydi onu affederdi. Nitekim babası Muaviye (radıyallahu anh) da ona bu şekilde vasiyette bulunmuş, bizzat kendisi de zaten bunu açıkça ifade etmişti. Yezid, sözlerinde de açıkça görüldüğü üzere Hüseyin (radıyallah anh)&#8217;ı öldürmesinden dolayı &#8216;Ubeydullah b. Ziyad&#8217;a lanet etmiş ve ona sövmüştü. Ancak yine de onu görevden azletmemiş ve cezalandırmamıştı. Onu kınayıp ayıplayan bir haber de göndermemişti. Allah en doğrusunu bilir. 995</p>
<p><strong>6) Ehli beyt Yezid Tarafından Nasıl Karşılandı? </strong></p>
<p>Hazreti Hüseyin&#8217;in çocukları Yezid&#8217;in yanına girdiklerinde Fatıma binti Hüseyin; &#8220;Rasulüllah (aleyhisselam)&#8217;in kızları esir midirler?&#8221; deyince Yezid ona şöyle yanıt verdi: &#8220;Ey kardeşimin kızı! Vallahi onların bu durumu bana, sana geldiğinden daha ağır geldi. Allah&#8217;a yemin ederim ki, eğer İbn Ziyad ile Hüseyin arasında bir akrabalık bağı olsaydı bu işe kalkışmazdı. Allah, Hüseyin&#8217;e rahmet etsin. İbn Ziyad ona karşı aceleci davrandı. Allah&#8217;a yemin ederim ki eğer ben o anda Hüseyin&#8217;in yanında olsaydım onun katledilmesine engel olabilmek için ömrümün bir kısmının eksilmesi pahasına seve seve onun katledilmesine engel olur ve onu sağ salim buraya getirirdim.&#8221;996 Sonra Yezid, Hazreti Hüseyin&#8217;in oğlu Ali ile Hüseyin&#8217;in diğer çocuklarını ve kadınlarını yanına çağırdı. Bunlar yanına geldiler, meclistekiler onlara bakıyorlardı. Yezid, Hüseyin oğlu Ali&#8217;ye dedi ki: &#8220;Ey Ali! Baban akrabalık bağlarını kopardı, hakkımı tanımadı, hükümdarlığımı elimden almak istedi ve Allah, gördüğün şeyleri onun başına getirdi.&#8221; Ali de ona şu ayet-i kerime ile cevap verdi: &#8220;Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, bir kitapta yazılmış olmasın.&#8221;997 Bunun üzerine Yezid, oğlu Halid&#8217;e: &#8220;Buna cevap ver.&#8221; dedi, ancak Halid ne cevap vereceğini bilemedi. Bunun üzerine Yezid ona: &#8220;Şöyle de&#8221; diye emir verdi: &#8220;Başımıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.&#8221;998 Yezid, bir süre sustu. Sonra kadınların ve çocuklarının getirilmesini istedi. Onların halini görünce: &#8220;Allah, İbn Mercane&#8217;yi kahretsin. Eğer onunla bunlar arasında akrabalık bağı olsaydı, bunlara acısaydı böyle yapmazdı.&#8221; dedi.999</p>
<p>Yezid, Hazreti Hüseyin&#8217;in kafilesindeki bütün kadınlara, miktarı ne olursa olsun isteklerini fazlasıyla karşılayacağını bildirerek onlara ikramda bulundu. Yanında kaldığı zaman boyunca her sofraya oturuşunda mutlaka Ali b. Hüseyin&#8217;i de davet ederek onun izzetını teslim etmıştır.1000</p>
<p>Yezid Medine eşrafından bir heyet getirterek Hazreti Hüseyin&#8217;in ailesini Medine&#8217; ye onlarla göndermek arzusunda idi. Yezid belki de Hüseyin ve zürriyetinin konumunu izhar ediyor ve Medine&#8217;ye girişleri de ihtişamlı olsun istiyordu. 1001 Heyetin Şam&#8217;a ulaşmasının ardından Yezid, Hüseyin&#8217;in hanım ve kızlarına hazırlanmalarını emretti ve kendilerine istedikleri her şeyi, hatta Medine&#8217; de dahi ihtiyaç hissetmeyecekleri şekilde istediklerini almalarını söyledi. Sonra Numan b. Beşir ve otuz atlıdan oluşan Süfyanoğullarının mevalisinden bir heyetin onlara refakat etmesini ve nerede ve ne zaman isterlerse konak yerlerinde indirip istirahat etmelerini sağlamalarını emretti.1002 Gitmeden önce Yezid, Ali b. Hüseyin&#8217; e şöyle dedi: &#8221; İstersen bizim yanımızda kalabilirsin, sana iyi davranırız ve hakkını da biliriz ve bu yapılır da.&#8221; Fakat Ali b. Hüseyin Medine&#8217;ye dönmeyi tercih etti.1003 Onlar Dımaşk&#8217;ı terkederlerken Yezid, Ali b. Hüseyin&#8217; den tekrar tekrar özür diledi ve şöyle dedi: &#8220;Allah İbni Mercane&#8217;ye lanet etsin. Vallahi benimle karşılaşacak olsaydı ve Hüseyin&#8217;in benden isteyecekleri çocuklarımın helakına sebep olsaydı bile ben elimden geleni ona verirdim. Ancak elden ne gelir ki; fakat Allah gördüğün üzere böyle takdir etmiş. İhtiyacın olan her şey ıçın bana yaz.1004</p>
<p>Sahih yollarla sabit olan Yezid&#8217;in Hazreti Hüseyin&#8217;in ehli beytine olan ikram ve ihtimamı, Şia kaynaklarında yer alan ehli beytin esir edilmesine, hatta çıplak gezdirilmesinin yalan olduğunu izhar etmektedir. Bu konu hakkında şöyle söylenmiştir: Yezid, Hüseyin&#8217;in ailesini çıplak olarak develerin sırtına bindirdi. Bu sözün aslı yoktur. Hatta bazı Rafıziler, şu iddiada da bulunmuşlardır: &#8220;Hüseyin&#8217;in aile efradı çıplak olarak develere bindiklerinde onların avret mahallerini örtmek için develerin sırtında önden ve arkadan birer tane olmak üzere bir çift deve hörgüçü o zaman develerin sırtında meydana gelmiştir.&#8221; Bu iddia da asılsızdır. 1005 Hüseyin (radıyallahu anh)&#8217;ın hanımlarının, cariyelerinin ve kız çocuklarının cariye olarak esir alındıklarına ve bu vaziyetle Küfe sokaklarında hörgüçsüz develerin Üzerlerinde taşınıp dolaştırıldıklarına dair zikredilen haberlere gelince bunlar yalan ve batıl haberlerdir. Hüseyin (radıyallahu anh)&#8217;ın çoluk çocuğunun da esir edildikleri bilinmemektedir. Aksine Hüseyin (radıyallahu anh)&#8217;ın eşleri, cariyeleri ve çoluk çocuğu Yezid&#8217;in evine girdiklerinde evde ağıt ve ağlama sesleri yükselmiş, Yezid onlara ikramda bulunmuş ve onları kendi yanında kalmakla Medine&#8217;ye gitmek arasında serbest bırakmıştı. Ancak onlar Medine&#8217;ye dönmeyi tercih etmişlerdi. Hüseyin (radıyallahu anh)&#8217;ın kesik başına yapıldığı iddia edilen şeylerden dolayı öfke ve hiddet duyma. Çünkü bu olaylar hakkında aktarılan haberlerde yalanlar bulunmaktadır. 1006</p>
<p>Burak Kızıldaş &#8211; Sahabe Kapısının Kulpu Hz.Muaviye(r.a),syf:349-394</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>945 İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 14/205-207; Mizzi, Tehzibu&#8217;l-Kema.l 6/4 13-416; Zehebi, Siyeru A &#8216;/:imi &#8216;n-Nübel:i, 3/294-295; İbn Kesir/ el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /500-502; İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 1 4/207</p>
<p>946 İbn Asakir, a.g.e., 1 4/204-205; Mizzi, a.g.e., 6/412-413; Zehebi, a.g.e., 3/293- 294; İbn Kesir, a.g.e., 1 1 /499-500.</p>
<p>947 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül ve1-Mülak, 3/272; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /469.</p>
<p>948 Hüseyin Atvan, el-Fukaha vel-Hulefa fi Asri1-Emevi, nşr. Daru1-Ciyl, Beyrut, (1991), s, 23.</p>
<p>949 İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 1 4/203; İbn Kesir, a.g.e., 1 1 /498.</p>
<p>9 5 0 İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 1 4/208; Mizzi, Tehzibu&#8217;l-Kemal, 6/41 7; İbn Kesir, el-Bidaye ven-Nilıaye, 1 1/503.</p>
<p>9 5 1 İbn Asakir, a.g.e., 14/208-209; Mizzi, a.g.e., 6/4 17; İbn Kesir, a.g.e., 1 1 /503. Hz. Muaviye (Radzyallahü Anh) 355</p>
<p>9 52 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül vel-Mülü.k, 3/294-295; Mizzi, Tehzibu 7-Kemal, 6/ 420-42 1; Zehebi, Siyeru A 7ami &#8216;n-Nübela; 3/297; İbn Kesir/ el-Bidaye venNih:iye, 1 1 /495 &#8211; 497; Fesevi, el-Ma &#8216;rik ve &#8216;t-Tarih, thk. Abdullah b. Ca&#8217;fer b. Deresteveyh en-Nahvi, Mektebetü&#8217;d-Dar, Medine, (1989), 2/297-298; Belazuri, Ensabu7-Eşraf;l/408; Taberani, el-Mu&#8217;cemu 7-Kebir, no. 2859.</p>
<p>9 5 3 İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 14/205; Mizzi, Tehzibu 7-Kem:il, 6/41 3; Zehebi, Siyeru A Jami&#8217;n-Nübela ; 3/294; İbn Kesir/ el-Bidaye ven-Nihaye, 1 1 / 500.</p>
<p>9 5 4 İbn Sa&#8217;d, Kitabu Tabakati1-Kebir, 5/ 1 10; İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 14/207; Mizzi, Tehzibu &#8216;1-Kemal, 6/41 6; İbn Kesir, el-BidJye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /502; Zehebi, Siyeru A &#8216;lami &#8216;n-Nübela; 3/296.</p>
<p>955 İbn Asakir, a.g.e., 14/205 -Mizzi, a.g.e., 6/413; Zehebi, a.g.e., 3/294; İbn Kesir, a.g.e., 1 1 /500.</p>
<p>9 56 İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 1 4/209-2 10; Mizzi, TehzibuJ-Kema/, 6/ 418; 419; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye 1 1/503; 504.</p>
<p>9 5 7 İbn Kesir, a.g.e., 1 1/494; Mizzi, a.g.e., 6/4 16-422, 427-428; Zehebi, Siyeru Alami&#8217;n-Nübela, 3/292-298.</p>
<p>9 58 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül veJ-Mülrlk, 3/301.</p>
<p>9 5 9 İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1/525; Taberi, Tarihur-Rusül vel-Mülük, 3/308</p>
<p>960 İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 14/209; Mizzi, TehzibuJ-Kemal, 6/4 1 8; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1/ 504.</p>
<p>961 İbn Ebu. Şeybe, el-Musannef, 7/477, no. 37349; Fesevi, ef-Ma &#8216;rife ve&#8217;t-Tarih, 2/753; İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 14/203; Zehebi, Siyeru A &#8216;Jami&#8217;nNübela, 3/293; İbn Kesir, ef-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 / 498.</p>
<p>962 Belazuri, Ensabu7-Eşraf, 1/412; Bezzar, el-Müsned, 3/232-233, no. 2643, 2644; İbn Hibban, el-Müsnedü&#8217;s-Sahih, no. 6968; Taberani, el-Mu&#8217;cemu7-Evsat, no. 597; Acurri, eş-Şeri&#8217;a, no. 1 668; Beyhaki, es-Sünenu7-Kübra, 7/ 100, Delailün Nübüvve, 6/470-471; İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 1 4/201, 201-202, 202; Mizzi, Tehzibu7-Kemal, 6/41 6; Zehebi, Siyeru A 7ami&#8217;n-Nübela ; 3/292, 296; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 11497; İbn Hacer, Tehzibu7-Tehzib, 2/322.</p>
<p>9 63 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül vel-Mülk, 3/293; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /508.</p>
<p>9 64 İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 14/2 10-2 12; Mizzi, TehzibuJ-Kemal, 6/4 19-422; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /504-508.</p>
<p>965 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül ve1-Mülı1k, 3/296; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /509-510.</p>
<p>9 66 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül vel-Müluk, 3/297; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /51 1 -512.</p>
<p>96 7 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül vel-Mülük, 3/301-302; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1/5 1 2-5 1 3.</p>
<p>968 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül vel-Müluk, 3/303; İbn Kesir, el-Bidaye ven-Nihaye, 1 1 /514-51 5.</p>
<p>96 9 Taberi, Ta.rihu&#8217;r-Rusül vel-Müluk, 3/305-3 1 2; İbn Kesir, el-Bidaye venNihaye, 1 1 /521 -527.</p>
<p>970 Taberi, Tarihur-Rusül vel-Mülük, 3/308; İbn Kesir, el-Bidaye ven-Nihaye, 1 1 /523.</p>
<p>971 Taberi, a.g.e., 3/3 13; İbn Kesir, a.g.e., 1 1/528.</p>
<p>972 Taberi, a.g.e., 3/325.</p>
<p>973 Hamdi Şahin, ed-Devletul-Ümeviyye el-Müftera Aleyha, s. 296</p>
<p>974 İbn Asa.kir, Tarihu Medineti Dıma$k, 14/220-22 1; İbn Kesir, el-Bidaye venNihaye, 1 1 /5 1 6-5 1 7.</p>
<p>975 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül ve1-MülıJ.k, 3/312-3 1 5; İbn Kesir/ el-Bidaye venNihaye, 11 \527-530.</p>
<p>976 Mü&#8217;min, 27</p>
<p>977 Taberi, Tarihur-Rusül vel-Mülük, 3/3 1 8-3 19; İbn Kesirf e/-Bidaye venNihaye, 1 1 /535-536.</p>
<p>978 Taberi, Tarihur-Rusül vel-Mülük, 3/322-324; İbn Kesir, el-Bidaye venNihaye, 1 1 /538-540.</p>
<p>979 Taberi, Tarıhu&#8217;r-Rusül vel-Mülük, 3/298; Mizzi, TehzibuJ-Kemal, 6/ 427-428; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye 1 1 /565-566; İbn Hacer, Tehzibu&#8217;t-Tehzib, 2/3 19 .</p>
<p>980 İbn Kesir, a.g.e., 1 1/569.</p>
<p>98 1 İbn Kesir, a.g.e., 1 1 /570</p>
<p>982 Buhari, &#8220;Fedailu&#8217;s-Sahabe&#8221;, 88.</p>
<p>983 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül vel-Mülük ve&#8217;l-Mühik, 3/300; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1/519.</p>
<p>98 4 İbnu&#8217;l-Esir, el-Kamil fi&#8217;t-Tardı, 3/439-440; Zehebi, Siyeru A 1ami &#8216;n-Nübe/a, 3/3 17, Tarihu1-İslam, 2/369; İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /651.</p>
<p>985 İbn Hacer, el-Isabe fi Temyizi&#8217;s-Sahabe, 2171.</p>
<p>986 İbn Teymiyye, Mecmuu1-Fetava, 27/469.</p>
<p>987 Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 261, Fadailu&#8217;s-Sahabe, no. 1394, 1 395; Bezzar, el-Müsned, Keşfu1-Estar, no. 2646, 2647, 2648, 2649; İbn Hibban, el-Müsnedü-sSahih, el-İhsan no. 6972; Taberani, el-Mu&#8217;cemu 1-Kebir no. 2878, 2879; İbn Hacer, Fethu1-Bari Şerhu Sahihi1-Buhari, 7 /121.</p>
<p>988 İbn Kesir� el-Bidaye velı-Nihaye, 1 1 /508</p>
<p>9 8 9 Kurtubi, Yezid, thk. Abdusselam Muhammed, nşr. Darul-Kütübi&#8217; Tezkire, 2/295; İbn Cevzi, er-Red ala 1-Mutaasıb el-Anid el-Mani &#8216;min ZemmiJ- Yezid, thk. Abdusselam Muhammed, nşr. Darul-Kütübil-İlmiyye, Beyrut, (2005), s. 46.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>990 Taberi, T:irihu&#8217;r-Rusül ve1-Mülük, 5/393; İbni Abdirabbih, el-JkduJ-Ferid, 4/381; Belazuri, EnsabuJ-Eşraf, 3/2 1 9, 220.</p>
<p>991 İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Niha.ye, 1 1 /650.</p>
<p>992 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül veJ-Müluk, 5/34 1; İbn Asakir, Tarihu Medineti Dımaşk, 62/85; İbnu &#8216;1-Esir, el-Kamil fi &#8216;t-Tarih, 3/437.</p>
<p>993 Zehebi, el-Münteka min Minhacis-Sünne s. 278; İbn Teyıniyye, Minhacu&#8217;sSünne, 4/472.</p>
<p>994 İbn Teyıniyye, Minhacu&#8217;s-Sünne, 4/457.</p>
<p>995 İbn Kesir, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1 /578.</p>
<p>996 Zehebi, Siyeru A 7ami &#8216;n-Nübela, 3/3 13 &#8211; Cevrekclni, el-Ebatil ve7-Menakir Ve&#8217;s-Sıhah ve1-Meşahir, thk. Abdurrahman Abdulcebbar el-Ferivai&#8217;, nşr. İdaratu1 -Buhusu1-İslamiyyeti ve&#8217;d-Da&#8217;veti ve1-İftai1-caıniati&#8217;s-Selefı Nibnls,1983, 1/143.</p>
<p>997 Hadid, 22</p>
<p>998 Şura, 30</p>
<p>999 Belazuri, Ensabu7-Eşraf, 3/220; Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül ve1-Müluk; J/339; İbn KesirJ el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 1 1/561-562.</p>
<p>1000 İbn Sa &#8216;d, Kitabu Tabakatil-Kebir, 5/397.</p>
<p>1001 Abdulhadi Şeybani, el-Kavlu&#8217;s-Sedid fi Siretil-Husayni&#8217;ş-Şehid, nşr. Mektebetu Kuveyt, Müberratu1-Al ve&#8217;l-Ashab, (2010), s. 1 23.</p>
<p>1002 Taberi, Tarihu&#8217;r-Rusül vel-Mülük, 5/46 1.</p>
<p>1003 İbni Sa&#8217;d, Kitabu Tabakatil-Kebir, 5/397; Zehebi, Siyeru A 7ami&#8217;n-Nübela, 4/386, 387; Taberi, a.g.e., 5/461.</p>
<p>1004 Taberi, Tarihur-Rusül vel-Mülük, 5/462. l</p>
<p>1005 İbn Kesir/ el-Bidaye ven-Nihaye, 1 1 /56 1-565; Taberi, a.g.e., 3/339-341.</p>
<p>1006 İbn Teymiyye, Minhacüs-Sünne, 4/558-559</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yezid-bin-muaviye-ve-kerbela-vakasi/">Yezid bin Muaviye ve Kerbela Vakası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yezid-bin-muaviye-ve-kerbela-vakasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bazı Sahabeler Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bazi-sahabeler-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bazi-sahabeler-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Feb 2020 12:34:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Bazı Sahabeler Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Cessâse hadîsi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hureyre]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hureyre Hakkındaki İftiralara Cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Ömer ve Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Ebubekir Hadisleri Yaktırdı mı?]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23894</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru 58: Günümüzde özellikle hadîsler hakkında şüphe saçmanın bir yolu da Ebû Hureyre aleyhinde bir iftiradan geçiyor. Söz konusu bu iftiraları açıklar mısınız? Ebû Hureyre hakkında gerçekten pek çok iddia ve iftira hem geçmişte hem de günümüzde ortaya atılmıştır, atılmaktadır. Onları madde madde şöyle sıralayabiliriz: a. Adı,ve nesebinin belirsizliği: Ebû Hureyre’nin Müslüman olmadan önceki adı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bazi-sahabeler-hakkinda/">Bazı Sahabeler Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-10947 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/sahabelerin_ozellikleri2.jpg" alt="" width="461" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/sahabelerin_ozellikleri2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/sahabelerin_ozellikleri2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/sahabelerin_ozellikleri2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 461px) 100vw, 461px" /></strong></p>
<p><strong>Soru 58:</strong> <em>Günümüzde özellikle hadîsler hakkında şüphe saçmanın bir yolu da Ebû Hureyre aleyhinde bir iftiradan geçiyor. Söz konusu bu iftiraları açıklar mısınız?</em></p>
<p>Ebû Hureyre hakkında gerçekten pek çok iddia ve iftira hem geçmişte hem de günümüzde ortaya atılmıştır, atılmaktadır. Onları madde madde şöyle sıralayabiliriz:</p>
<p><strong>a. Adı,ve nesebinin belirsizliği:</strong> Ebû Hureyre’nin Müslüman olmadan önceki adı üzerinde bir belirsizlik olduğu doğrudur. Müslüman olduktan sonra da Abdullah veya Abdurrahman b. Sahr olarak ismini değiştirildiği rivâyet edilmektedir. Bu durum, Ebû Hureyre’nin mechûl olduğu, kim olduğunun bilinmediği anlamında yorumlanmaktadır. Oysa Ebû Hureyre diye meşhûr olmuştur. Künyesiyle meşhûr olan birinin asıl isminin ihmal edilmiş olmasının veya ismi üzerinde ihtilâf edilmesinin hiçbir zararı yoktur. Künyesiyle meşhûr olan sadece Ebû Hureyre de değildir. Ebû Bekir, Ebû Ubeyde, Ebû Dücâne ve Ebû’d-Derdâ da böyledir. Meselâ Ebû’d-Derdâ’nın baba ismi üzerinde deihtilâf edilmiştir. Buna rağmen bu sahâbilerin değerinden bir şey yitirdiklerinden hiç kimse bahsetmemiştir. (Osman Güner, Ebû Hureyre’ye Yönelik Eleştiriler, s. 41; Mehmet Efendioğlu, Sahâbeye Yöneltilen Tenkitler, s. 198)</p>
<p><strong>b. Kedi sevmesinden dolayı hadîs uydurması:</strong> Ebû Hureyre, bir kadının, hapsedip doyurmadığı bir kedinin zayıf düşerek ölmesi sebebiyle cehenneme girdiğine dair bir hadîs nakletmiş- tir. (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Birr, 135) İddiaya göre Ebû Hureyre kedileri çok sevdiği için bu hadîsi uydurmuştur. Oysa Ebû Hureyre’den başka Esmâ bt. Ebi Bekir ve Abdullah b. Ömer de bu hadîsi nakletmiştir. (Müslim, Birr, 133, 134) Şimdi bu sahâbilerin de kedileri mi vardı ki, bu hadîsi uydurdular?! (Mehmet Efendioğlu, Sahâbeye Yöneltilen Tenkitler, s. 199)</p>
<p><strong>c. Karnını doyurmak için kapılarda dolaşan bir tufeyli olduğu:</strong> Ebû Hureyre, karın tokluğuna Hz. Peygamber’in yanında kalmış ve onun suffe ashâbından olmuştur. Karın tokluğuna Hz. Peygamber’le birlikte olmasını oburluk ve yemek düşkünlüğü olarak değerlendirenler vardır. Bunun için onun şeyhu’l- madire olduğu iddia edilmiştir. Bir kere şu ifade edilmelidir ki, Ebû Hureyre, fakir biridir, yer yer açlıktan dolayı baygınlık geçirdiği de olmuştur. Böyle birinin oburluğundan nasıl bahsedilebilir?! Diğer taraftan onun karın tokluğuna Hz. Peygamber’le birlikte olmasını iddia edenlerin şu nüansa dikkat etmeleri gerekir: Rivâyete göre Hz. Peygamber bir ganimet taksimi sırasında onun taksimata kayıtsız kaldığını görünce ona “Sahâbenin istediği bu ganimetten sen de istemez misin?” diye sorunca o buna, “Benim senden istediğim tek şey var, o da Allah’ın sana öğrettiği ilimden bana da öğretmendir” diye karşılık vermiştir. (İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, IV, 139) Ebû Hureyre’nin bu tavrı gösteriyor ki, dünya malına karşı bir meyli yoktur, ayrıca Peygamberle karın tokluğuna birlikte olmayı, diğer sahâbilerin ulaşamadıkları, yalnızca kendisinin ulaştığı bir meziyet olarak görmektedir. (Osman Güner, Ebû Hureyre’ye Yönelik Eleştiriler, s. 54) Ebû Hureyre kendi ifadesiyle “Muhâcir kardeşlerimiz çarşılarda alışverişle; ensâr kardeşlerimiz de ticaretle meşgul olurken Ebû Hureyre karın tokluğuna Resûlullah’tan ayrılmazdı da onların hazır bulunmadıkları meclislerde hazır bulunur, onların belleyemedikle- rini bellerdi.” (Buhârî, İlim, 43)</p>
<p>Şeyhu’l-madire meselesine gelince olayın aslı şudur: Madire, ekşimiş sütten yapılan bir çorba çeşididir. Söylentiye göre Ebû Hureyre çorbayı çok sevdiği için ona Şeyhu’l-madire denmiştir. Ebû Reyye ve Şî&#8217;a’dan bazı simalar onu böyle isimlendirmiş; bununla midesine olan düşkünlüğünü, bir çorba için yapmayacağı şey olmayacağım, dolayısıyla adaletine güvenilemeyeceğini kastetmişlerdir. Ebû Hureyre’nin Şeyhu’l-madire olarak isimlendiril- mesine de kaynak olarak Seâlİbî’nin (ö. 429) Simarul kulûb adlı eserine atıf yapmışlardır. Seâlibî, burada Ebû Hureyre’nin madi- reyi çok sevdiğini, yemeği Muâviye’nin sofrasında yiyip namazı Hz. Ali’nin arkasında kıldığını haber vermekte; bunun sebebini soranlara da Muâviye’nin sofrasında madirenin daha yağlı, Hz. Ali’nin arkasında namazın daha faziletli olduğunu gerekçe olarak söylemektedir.</p>
<p>Bu rivayetin asılsız olduğu her haliyle ortadadır. Bu rivâyetin sahabeye uzanan sağlam bir senedi olmadığı gibi başka güvenilir kaynakta nakledildiği de bilinmemektedir. Nihayetinde Seâlibî, dilci ve edebiyatçıdır. Bir tek onun nakline dayanıp sahâbeyi töhmet altında bırakmak akıl kârı değildir. Ebû Hureyre künyesiyle meşhûr olmuş, ancak madireye düşkünlüğünün anlatıldığı kadar şöhret bulduğu da söylenemez. Ayrıca bazı tarihî gerçekler de bu iddiayı çürütür. Ebû Hureyre bazı geçici görevler dışında Medine’de kalmıştır. Muâviye, Hz. Ömer’den sonra Şam’a yerleşmiştir. Hz. Ali Cemel olayına kadar Medine’de, ondan sonra Kufe’de kalmıştır. Bu durum, üç sahâbinin bir yerde madire yiyip diğer tarafta namaz kılmaya elverişli bir zamanda ve mekânda bir arada bulunamayacaklarını gösterir. En kuvvetli ihtimal Sıffîn savaşı esnasında orduların savaş halinde bulunduğu bir sırada Muâviye’nin sofrasında madire yiyip, karşı cepheye geçerek Hz. Ali’nin arkasında namaz kılabileceğidir. Ancak tarihen bilinmektedir ki, Ebû Hureyre Sıffîn savaşına katılmamış, tarafsız kalmıştır. (Mehmet Efen- dioğlu, Sahabeye Yöneltilen Tenkitler, s. 225)</p>
<p><strong>d.</strong> <strong>Geç Müslüman olması:</strong> Geç Müslüman olmak adaleti zedeleyen bir unsur değildir. Önemli olan Hz. Peygamber’e iman etmek ve o imanla ölebilmektir. Dolayısıyla bir an bile olsa Hz. Peygamber’i görüp Müslüman olan ve o imanla ölen sahâbidir. Ki böyle olan nice sahâbi vardır. Kaldı ki, Ebû Hureyre Hz. Peygamber’in yanında kendi ifadesiyle 3 yıl kalmıştır. Bu da herhalde -geç Müslüman olsa da- kısa bir zaman değildir. Humeyd b. Abdirrahman’dan rivayetle “Ebû Hureyre Hz. Peygamber’in yanında dört yıl kaldı” şeklinde bir bilgi de vardır. Ebû Hureyre’nin hicretin 7. senesi safer ayında Hayber’de Hz. Peygamber’le buluştuğu düşünülürse Hz. Peygamber’le beraberliğinin 50 ay sürdüğü söylenebilir. O zaman Ebû Hureyre’nin kendi ifadesini nasıl anlamak gerekir? Öyle anlaşılıyor ki, Ebû Hureyre’nin kendi sohbet sûresini 3 yıl olarak belirlemesi İbn Hacer’in de ifade ettiği gibi geçen 50 aylık süre içinde onun Hz. Peygamber’le ayrı kaldığı Bahreyn seferi, gazveler, hac ve umre ziyaretlerinde geçen süreler çıkartılarak yapılmış bir değerlendirme olmalıdır. (Osman Giiner, Ebû Hureyre’ye Yönelik Eleştiriler, s. 47) Esasen bu iddia ile, yani Ebû Hureyre’nin geç Müslüman olduğuyla erken Müslüman olanların fazla rivâyetİnin olmadığı, onun ise geç Müslüman olmasına rağmen çok rivâyetİnin olduğu, bunun da hadîslerinden şüphelenmeye yeter sebep teşkil ettiği ima edilmektedir. Biz çalışmamızda sahâbenin naklettiği hadîs sayısındaki farklılığın sebebiyle ilgili geniş malumat verdik. Oraya bakılmalıdır.</p>
<p><strong>e.</strong> <strong>Hz. Ömer’in Ebû Hureyre’yi dövmesi:</strong> Şîîlerin ortaya attığı bu iddiaya dayanak olarak İbn Abdirabbih’in el-İkdu’l-ferîd adlı eseri gösterilmektedir. Bir kere sahâbe için bu eser kaynak niteliği taşımaz. Diğer taraftan eserde rivâyet senedsiz olarak nakledilmiştir ki, sıhhatini tespit etmek mümkün değildir. İşin ilginç tarafı İbn Abdirabbih, rivâyetin s&#8217;onunda Hz. Ömer’in Ebû Hureyre’yi yeniden göreve iade etmek istediğini, ancak onun bunu kabul etmediğini zikreder. Şîî müellifler, bu noktayı atlamışlardır. Zira Ebû Hureyre’nin adaleti zail olmuştur iddialarını çürütmektedir. (Mehmet Efendioğlu, Sahâbeye Yöneltilen Tenkitler, s. 203)</p>
<p>Dövmenin gerçekleştiği iddialarının dışında meseleyle alâkalı bazı rivayetler bulunmaktadır. Bir kere şunu ifade edelim ki, Hz. Ömer’in ayırım yapmaksızın bazı sahâbilere karşı genel olarak eleştirel tutum takındığı bilinmektedir. Ebû Hureyre de bu tutumdan payına düşeni almıştır. Ancak Ebû Hureyre’ye yöneltilmiş özel bir tenkid söz konusu değildir. Buna göre kaynaklarda Hz. Ömer’in başlangıçta Ebû Hureyre’den hadîs rivâyetini terketmesi istediği kaydedilmektedir. Ebû Zur’a’nın naklettiği rivayette Hz. Ömer, çok hadîs naklettiği için Ebû Hureyre’ye “Ya hadîs rivâyetini terk edersin ya da seni Devs’in dağlarına sürerim!” demiştir. Ebû Hureyre daha sonraki yaşantısında Hz. Ömer döneminden bahsederken “Eğer onun zamanında bu kadar hadîs rivâyet etseydim, kırbacıyla beni döverdi” veya “kafamı kırardı” ya da “Ömer vefat edinceye kadar Peygamber şöyle buyurdu, diyemezdik, kamçıdan korkardık” şeklinde itiraflarda bulunmuştur.</p>
<p>Genel olarak bu rivayetlerden Hz. Ömer’in hadîs rivâyetinde sıkı önlemler aldığını kabul edecek olursak, bundan en fazla etkilenenin Ebû Hureyre olacağı açıktır. Ancak Hz. Ömer, onun hadîs konusundaki hassasiyetini gördükten sonra rivâyetine izin verdiği de bilinen bir husustur. Ebû Hureyre şöyle anlatıyor: Bir gün Ömer benim naklettiğim bir hadîsi duymuş ve beni çağırmıştı. Yanına vardığımda bana dedi ki: “Falancanın yanında Peygamber’le birlikteyken sen de bizimle birlikte miydin?” Ben “Evet, senin bunu niçin sorduğunu da biliyorum.” dedim. “Niçin?” dedi. Ben, “O gün Peygamber ‘Kim benim adıma yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın!’ buyurmuştu.” dedim. Ömer bunun üzerine “Peki, o zaman, git, rivâyet et!” dedi.Bütün bunları birlikte düşündüğümüzde şunu ifade edebiliriz: Hz. Ömer, Ebû Hureyre’yi dövmemiştir, tekzib de etmemiştir. Çok hadîs rivâyet ettiği için özel olarak Ebû Hureyre’yi değil, bazı sahâbileri uyarmıştır. Esasen Hz. Ömer’in bu tavrı sadece Ebû Hureyre’ye yönelik değil, sahabeye yönelik genel bir tavırdır. (Osman Güner, Ebû Hureyre’ye Yönelik Eleştiriler, s. 79</p>
<p><strong>f.</strong> <strong>Bahreyn valiliğinden azledilmesi:</strong> Hz. Ömer’in Ebû Hureyre’yi Bahreyn valiliğine atadığı bilinmektedir. Bu sırada Ebû Hureyre beytu’l-mâle el uzattığı için Hz. Ömer tarafından görevden alındığı yönünde bir iddia ortaya atılmıştır. Bu iddianın temelinde Hz. Ömer’in Bahreyn dönüşünde beraberinde getirdiği mallardan dolayı onu sorguladığına dair haberler yatmaktadır. Bilindiği gibi Hz. Ömer adalet ve halka zulüm konularında oldukça hassastır. Onun bu hassasiyetinden sadece Ebû Hureyre değil, tespit edilebildiği kadarıyla 19 görevli nasibini almıştır. Dolayısıyla bu durum, Ebû Hureyre’nin şahsına yöneltilmiş itham edici bir tavrın ötesinde yönetici olarak tayin ettiği kişilere karşı takındığı genel İdarî bir tavırdır. Kaynakların belirttiğine göre Ebû Hureyre böyle bir suçlamayla karşı karşıya kalmış, araştırma sonucu suçsuzluğu ispat edilmiştir. Onun içindir ki Hz. Ömer tekrar onu Bahreyn valiliğine atamak istemiş, ama Ebû Hureyre bunu kabul etmemiştir. (Osman Güner, Ebû Hureyre’ye Yö- nelik Eleştiriler, s. 83)</p>
<p><strong>g.</strong> <strong>Yalancılıkla itham edilmesi:</strong> Hz. Ali’nin Ebû Hureyre’yi yalancılıkla itham ettiği de ileri sürülmüştür. Ancak güvenilir hiçbir kaynakta böyle bir bilgi mevcut değildir. Bu haber Şîî imamlardan İbn Ebi’l-Hadîd’in Şerhti Nehci’l-belâğa adlı eserinde Ebû Ca‘fer el-İskafî kanalıyla herhangi bir isnâd zikredilmek- sizin nakledilmiştir. el-İskafî, mezhebî tutuculuğu ağır basan ve güvenilir olmayan aşırı Şîî bir imamdır. Dolayısıyla söz konusu haber kayda değer bir haber değildir. (Osman Güner, Ebû Hureyre’ye Yönelik Eleştiriler, s. 97)</p>
<p><strong>Soru 59:</strong> <em>Hz. Ömer’in hadîsleri yazmaktan vazgeçtiği, onları dinde delil kabul etmediği ileri sürülmektedir. Bu iddia doğru mudur?</em></p>
<p>Önce olayın aslına bakalım: Hz. Ömer, sünnete ait bilgileri yazdırmayı ve bir araya toplamayı düşünmüş, bu fikrini sahâbilere açıklamış, tasviblerini almıştır. Ancak bir ay süren istihâre sonunda kararını: “Ben hadîsleri yazdırmayı istemiştim, hatırladım ki sizden önce bir millet, kitaplar yazmışlar ve onlara önem vermişler ve Allah’ın (kendilerine göndermiş olduğu) kitabını terketmişlerdi. Allah’a yemin ederim ki ben, Allah’ın kitabını bir başka şeyle örtemem, ona gölge dü şüremem” sözleriyle bildirmişti. (Hatîb el-Bağdâdî, Takyîdü’l-ilm, Dı- meşk, 1949, s. 49)</p>
<p>Bazı kesimler bu rivâyete dayanarak sünnetin dinde delil oluşunu inkâr etmiş; bazıları da bir ilke olarak dinde sünneti kabul etse de hadîsler söz konusu olduğunda önemsiz oluşlarına vurgu yapmışlardır. Zira esas olan Kur’ân’dır. Kur’ân’ın en büyük uyarısı “kitabın arkaya atılması” konusudur. Müslüman İsrâiloğullarını Yahudileştiren en büyük amil kitaplarını arkaya atarak hükümlerini reddetmeleridir. Hz. Peygamber de “benden bir şey yazmayın” diyerek ümmetin Yahudile- şerek Kitab’ı tahrif etmesinden korktuğunu ifade etmiştir. Yukarıdaki Hz. Ömer’in ifadesi de bu durumu teyid etmektedir.Sünnetin, delil oluşunu toptan İnkâr edenlerin bu tür delilleri kullanmalarını anlamak mümkündür. Ancak hadîsi ve sünneti delil kabul edenlerin yukarıdaki rivâyetleri alıp bütünüyle Kur’ân’a yönelmemiz gerektiği, hadîslere o kadar da gerek olmadığı şeklindeki imalarını anlamak mümkün değildir. Bu anlayışın varacağı sonuç Kur’ân’la amel edilmesi gerektiği, hadîslerle amel etmeye gerek olmadığıdır. Zaten Hz. Ömer de böyle düşünmüştür. Oysa Hz. Ömer’in vurgusunu iyi anlamak gerekir. Hz. Ömer’in hadîsle asla problemi olmamıştır. Onunla ilgili diğer rivâyetleri göz önünde bulundurduğumuzda mesele daha iyi anlaşılır. Burada pek çok olmasına rağmen iki örneğe dikkat çekmek istiyoruz:</p>
<p><strong>a.</strong> Şa’bî’nin naklettiğine göre Hz. Ömer, Şureyh’i Küfe kadısı olarak tayin etmiş ve ona şöyle demiştir: “Ortaya çıkan bir meseleyi Allah’ın Kİtab’ından araştır, başkasına sorma! Allah’ın Kitab’ında yoksa Resûlü’nün sünnetinde araştır. Sünnette de yoksa re’yinle ictihâd et!” (İbn Abdilberr, Câmiu beyâni’l-ilm, I, 848)</p>
<p><strong>b.</strong> Hz. Ömer şöyle der: “Diyet akileye aittir. Kadın kocasının diyetinden hiçbir şeye vâris değildir.” Fakat Dahhâk b. Süfyân, Resûlullah’ın Eşyem ed-Dabbânî’nin karısını kocasının diyetine vâris kıldığını haber verince Hz. Ömer önceki görüşünden dönmüştür. (Ebû Dâvûd, Ferâiz, 18; Tirmizî, Diyât, 18)Görüldüğü gibi Hz. Ömer hadîsle amel etmektedir. Bir haber-i vâhid işitse bile kendi görüşünü terkedip ona uyabilmektedir. O halde Hz. Ömer’in hadîsle bu denli amel edişiyle hadîslerin yazılması karşısındaki tereddüdünü nasıl te’lif etmeli, nasıl anlamalıyız?Evvel emirde Hz. Ömer’in tereddüdü, görüldüğü üzere, sünnetin yazılması hususunda Hz. Peygamber’den gelen bir yasağa dayanmıyor. Böyle bir yasağa dayansaydi;a. Ashâbla istişare etmezdi.b. Ashâb İttifakla müsbet kanaat izhar etmez, ihtilâf ederdi.</p>
<p><strong>c.</strong> Bir ay boyu istihâreye hacet görülmezdi.</p>
<p><strong>d.</strong> Menfî olarak tecelli eden kararına gerekçe ve sebep olarak, söz konusu yasağı gösterirdi. Onun tereddüdü başka bir endişeden kaynaklanmıştır: O da Kur’ân’ın ihmale uğramasıdır. Ancak bu ihmal meselesi Kur’ân’ın yaşanmasıyla ilgili değildir. Yani Hz. Ömer Kur’ân’ın hükümlerini yaşamak istiyor da hadîslerle amel etmek istemiyor değildir. Kur’ân’ın ihmale uğraması, Kur’ân’la meşgul olamamak anlamındadır. Kur’ân’la meşgul olamamak da hükümleriyle, onu yaşamakla ilgili değil, onu muhafaza etmekle alâkalıdır. Bu noktanın altı çizilmelidir. Hz. Ömer’in endişesi Kur’ân’ı aslıyla muhafaza edebilme endişesidir. Bu konuda da Hz. Ömer ileri görüşlü olduğunu göstermiştir. Zira Hz. Ömer devrinde bu endişe son dedece makul ve yerinde bir endişedir. Henüz, Kur’ân tek nüshadır. Zaten onun zamanında kıraat farklılıklarının sebep olduğu sıkıntılar da yaşanmıştı. Geçmiş ümmetler himmetlerini kutsal kitaplarının muhafazasına tam olarak verememiştir. Aynı akıbeti bu ümmet yaşamamalıydı. Sünnetin derlenmesi, yazılması acil bir ihtiyaç değildi. Onu çok iyi anlayan, onu anlamada dersini bizzat Resûlullah (s.a.v.)’tan almış bulunan sahâbe nesli hayattadır. Sünneti herkes bilmektedir. Ayrıca şifahî olarak hadîslerin ta’lîm ve teallümü hususunda herkes iştiyaklı ve hırslıdır.</p>
<p>Hususî himmetler bu işi yürütmektedir. Yani hadîslerin ayrıca resmen yazdırılmasına ciddî bir ihtiyaç yoktur.Bir başka açıdan da şu söylenebilir: Hz. Ömer’in bu teşebbüsü, resmî bir teşebbüstür, yani resmî tedvîn işidir. Bu devir ise, bir yandan fütuhat, bir yandan da devletin teşkilatlandırılma ve müessese- leştirilme devridir. Meşguliyetlerinin bu kadar çok ve kesif olduğu bîr dönemde, çok fazla ihtiyaç duyulmayan bir meseleye el atmak, gerçekten mesaiyi dağıtacak ve daha mühim hususlara sarfedilme- si gereken himmeti azaltacaktı. Hz. Ömer’in dilinde bu, “Kur’ân’a olan himmetin azaltılması” şeklinde ifadesini bulmuştur. Dolayısıyla Kur’ân’ın aslî şekliyle muhafaza edilmesine azamî derecede gayret gösterilmeliydi.Ama ne var ki, bir müddet sonra, sünnetin yazılması işi de, olayların gelişmesiyle ciddî bir ihtiyaç hâlini alacak, o zaman mesele resmen gündeme getirilecekti. Nitekim Kur’ân’ın tedvini işi de şöyle olmuştu: Ridde harpleri sırasında birçok değerli hafızların şehid düşmesi, Kur’ân’ın kaybolabileceği endişesini doğurmuş ve Hz. Ebû Bekir zamanında iki kapak arasında bir kitap yani “Mushaf” hâline getirilmiş, bilâhare, kıraat ihtilâfları sonunda da tertip ve İmlâya müteveccih çalışmalarla hem bugünkü şekil verilmiş ve hem de çoğaltılmıştır. Rivâyetler böyle değerlendirilmezse Hz. Ömer’i yanlış anlamak ve rivâyetleri yanlış yorumlamak mümkündür.</p>
<p><strong>Soru 60:</strong> <em>Hz. Ebû Bekir’in kendi yazdığı hadîsleri yaktırdığı söyleniyor. Bu rivâyet doğru mudur?</em></p>
<p>Hadîslerin yazılması meselesinde tereddüdle ilgili ilk örnek, Hz. Ebû Bekir’den rivâyet edilmiştir. Bu rivâyet Hz. Âişe’den nakledilir: “Babam Resûlullah’tan 500 kadar hadîs yazmıştı. Bir gece hiç uyuya- madı ve yatakta döndü durdu. Bu duruma üzülerek: “Babacığım, sâna yapılan bir şikâyet veya ulaşan bir haber yüzünden mi uyuyama- dın?” dedim. Sabah olunca: “Kızım, yanındaki hadîsleri getir” dedi. Ben de getirdim. Ateş yaktırdı ve hepsini yaktı.” Sıhhati hususunda büyük muhaddis Zehebî ihtiyatı tercih etmiş ve buna “sahîh değil” demiştir. Dolayısıyla bu rivâyeti kabul etmek mümkün değildir. Sahîh olsa bile bunu -hadîsten şüphelenenlerin anladığı gibi değil- Hz. Ebû Bekir’in hadîslerin tespitinde çok hassas davrandığı, hadîste en ufak bir hata vaki olmasına gönlünün razı olmadığı şeklinde anlayabiliriz. Sahâbenin -özellikle Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ali’nin- hadîs tespitinde diğer sahâbeyi töhmet altında bırakmayı kastetmeksizin ne kadar ihtiyatlı ve hassas davrandıkları tarihen bilinen bir husustur.</p>
<p><strong>Soru 61:</strong> <em>Hıristiyanken Müslüman olan Temim ed-Dârî adlı sahâbinin dine İsrâiliyyâtlar soktuğu iddia ediliyor. Buna da Cessâse hadîsi, Deccâl ve Nüzûl-i îsâ hadîsleri delil getiriliyor. Bu iddia doğru mudur?</em></p>
<p>Temîm’in hayatına kısa bir göz atıldığında şu hususları görürüz: Temim, zengin biri olup Hz. Peygamber’le bazı gazvelere katılmıştır. Hz. Ebû Bekir’in kız kardeşiyle evlenmiştir. İbadetlere karşı hassas bir sahâbİdir. Nafile ibadetlere özellikle teheccüde çok dikkat ederdi. Kur’ân’ın cem’inde görev almış, onu güzel okumakla ün salmıştır. Kur’ân’ı Kâ’be’de hatmeden yedi kişiden biri de Temîm’dir. Hz. Ömer zamanında terâvih kıldırmak üzere imam tayin edilmiştir. Hz. Peygamber’den sonra Medine’de ilk vaaz verenin Temîm olduğunda neredeyse ittifak vardır. Hz. Ömer de Temîm’e kıssa (yani vaaz ve irşâd) anlatması için izin vermiştir. Bir ara bazı sebeplerle Temîm’in yapacağı işten endişelense dahi, sonradan onu “insanların en hayırlısı” olarak tavsif etmiştir.Temîm’in Resûlullah’tan 18 hadîs naklettiği belirtilmektedir. Temîm’in rivâyetleri konusunda en Önemli nokta, kendisinden Hz. Peygamber’in Cessâse kıssasını nakletmesidir. Temîm’den İbn Ömer, Ebû Hureyre, İbn Abbâs, Enes b.,Mâlik gibi sahâbiler de rivâyette bulunmuştur.</p>
<p>Temîm’in naklettiği Cessâse olayına gelince bunu Fâtıma bt. Kays, Hz. Peygamber’den naklediyor. Şöyle ki;Peygamber (s.a.v.), minbere çıkıp gülümsedi ve şöyle konuştu: Temîm-i Dârî bana bir olayı aktardı da ben de sevindim ve onu size anlatmak istedim. Filistin halkından bazı kimseler deniz yolculuğunda gemiye binmişler, fırtınaya yakalanan gemi onları bir süre başıboş dolaştırıp sonunda deniz içerisindeki adalardan birine atmıştı. Bir de ne görsünler çok tüylü bir yaratık! “Sen kimsin?” dediler. “Ben Cessâse’yim.” diye cevap verir. “O halde bize bildiklerinden haber ver.” dediler. O da der ki: “Ben size bir şeyler haber verecek konumda da değilim ve sizden de hiçbir haber soracak değilim.” Kasabanın biraz ötesine geldik birde ne görelim! Zincire vurulmuş bir adam! Bu adam bize “Ayn-ı Zuğar”dan bana haber verin!” dedi. Biz de dopdolu ve su akmaya devam ediyor, dedik. “Taberiye gölünden bana ha-her verin!” dedi. Bizde sularla doludur, dedik. Sonra “Ürdün ve Filistin arasındaki Beysan hurmalıklarından bana haber verin, meyve verdi mi?” dedi. Biz de “evet”, dedik. “Bana son peygamberden haber verin, gönderildi mi?” dedi. Bizde “evet” dedik. “İnsanlar o peygambere karşı nasıl davranıyorlar?” dedi. Biz de “koşuyorlar âdeta” dedik. Bunun üzerine bir sıçrayışla sıçradı ki az kaldı zincirlerini koparıyordu. Biz de “Sen kimsin?” dedik. “Ben Deccâlim.” dedi. Taybe’den başka her yere girecektir. Taybe de Medîne’dir. (Müslim, Fiten, 119; Ebû Dâvûd, Melâhim, 15) Tirmizî hadîs hakkında şöyle der: Bu hadîs Katâde’nin Şa’bî’den rivâyeti olarak hasen-sahîh-garibdir. Pek çok kimse Şa’bî’den ve Fâtıma bt. Kays’tan bu hadîsi rivâyet etmişlerdir. (Tirmizî, Fiten, 66)Bu kıssadan dolayı Temîm’i yargılamak isabetli değildir. Bu kıssayı Hz. Peygamber anlatmış, ondan da başka sahâbiler rivâyette bulunmuştur.</p>
<p>Bu kıssayı Fâtıma’dan başka Ebû Hureyre, Âişe ve Câbir gibi sahâbiler de nakletmiştir. Dolayısıyla Fâtıma bu hadîsi nakletmekle teferrüd etmemiştir. Bu durumda kıssanın yalan olması mümkün değildir. Kıssa yalan olsaydı, Hz. Peygamber’in onu nakletmesi zaten düşünülemezdi. Zira vahiy inmekte, yanlış şeyleri tashîh işi devam etmektedir. Rivâyetin hadîs tekniği açısından bir problemi yoktur. Ancak metin tenkidi yöntemleri kullanılarak bu rivâyetin reddi mümkün olabilir. Bunun için de önyargılardan uzak bulunmak gerekir. Meselâ coğrafî bilgilere dayanıp böyle bir adanın yokluğunu söyleyerek hadîsin reddedilmesi biraz acele davranıldığı anlamına gelir. Çünkü 15 asır önce olduğu anlatılan bir hadisenin geçtiği bir adanın bugün araştırılması ve bulunamadığı için yokluğuna hükmedilmesi pek makul gözükmemektedir. Çok kısa belki bir insan ömrü içinde dahi deniz ve göllerde birtakım değişikliklerin gözlenmesi mümkündür. Günümüzde meydana gelen tsunami felâketi sonrasında oluşan yeni durumlar konuyu daha yakından görmemizi sağlayabilir. (Detaylı bir tahlil için bkz. Mahmut Yeşil, “Temîm ed-Dârî ve Rivayetleri”, SÜİFD, 21, s. 92-113)Nüzûl-i îsâ ve Deccâl konusuna gelince bu rivâyetlerden dolayı Temîm’i tenkid etmek makul değildir. Zira bu hadîsler Temîm dışında pek çok sahâbi tarafından nakledilmiştir. Bu durumda Temîm’le ilgili durumu Özetlemek gerekirse şunlar söylenebilir:</p>
<p><strong>a.</strong> Temîm, adaleti sabit olan bir sahâbidir. Kimse onun adaletini reddetmemiştir.</p>
<p><strong>b.</strong> Hz. Peygamber, onun yalancı olduğunu tasdik etmemiştir; münafık olduğunu da söylememiştir. Hz. Peygamber’in, Temîm yalan söylediği halde onu tasdik etmesi mümkün değildir. Tam aksine Temîm’in bu rivâyetinin Hz. Peygamber tarafından kabul edilip anlatılması, bazı sahâbinin de bunu Resûlullah’tan duyup anlatması Temîm için bir fazilet, ayrıca bir tezkiyedir.</p>
<p><strong>c.</strong> Temîm, Resûlullah’a söylediği şeyde yalancı olsaydı, Allah bu duruma müdahale eder, işi düzeltirdi.</p>
<p><strong>d.</strong> Cessâse olayında aklı zorlayan şeylerin olduğu söylenebilir. Ancak beşer aklının her şeyi idrakten de aciz olduğu bir vakıadır.</p>
<p><strong>e.</strong> Temîm’in bazı sözlerinde eski inançlarının tesiri olduğu söylenebilir. Zaten İlâhî menşeli olmaları itibariyle söz ve inançlarda benzeşme olması gayet tabiidir. Farkında olmadan yanlış bir şey nakletse Hz. Peygamber tarafından tashîh edileceği muhakkaktır. Bizzat onun böyle yanlış bir şey naklettiği de vaki olmamıştır. Temîm’in kendi eski kültüründen naklettiğini dikkate alarak dinimizi îsrâiliyyâtla doldurduğunu söylemek için elimizde herhangi bir delil yoktur.</p>
<p><strong>Soru 62:</strong> <em>Muâviye hakkında Hz. Peygamber’in &#8220;Allah karnını doyurmasın!” dediği nakledilir. Bu durum onun adaletine gölge düşürmez mi? Ayrıca Tirmizî’nin naklettiği bir hadîste Ümeyyeoğulları tenkid ediliyor. Buna ne dersiniz?</em></p>
<p>Konuyla alâkalı rivâyet şöyledir: İbn Abbâs anlatıyor: “Çocuklarla birlikte oynuyordum. Resûlullah geldi, elini omzuma koydu ve ‘Git, Muâviye’ye söyle, bana gelsin!’ buyurdu. Gittim, döndüm ‘o yemek yiyor’ dedim. Yine bana ‘Git, Muâviye’ye söyle, gelsin!’ buyurdu. Gittim, döndüm, ‘o yemek yiyor’ dedim. Bunun üzerine ‘Allah karnını doyurmasın!’ buyurdu.” (Müslim, Birr, 96)</p>
<p>Bu hadîsten yola çıkarak Muâviye’ye ta’n edilmektedir. Oysa burada ta’nı gerektirecek bir şey yoktur. Meseleye geçmeden şunu vurgula yalım: Genelde hadîslere eleştirel yaklaşanlar bu hadîsi “îbn Abbâs daha çocuktu, nereden işin aslını hatırlayacak!” veya “İbn Abbâs Ali taraftarıdır, bu rivâyet ona yamanmış olabilir.” şeklinde düşünmemişler! Bu sonuçta iyiye alâmettir. Zira hadîsi delil almışlardır.Evet, burada ta’nı gerektirecek bir durum yoktur. Çünkü Hz. Peygamber bu ifadeyi kasıtlı/maksatlı kullanmamıştır. Peygamberimizin bu bedduaları Allah tarafından kabul edilmesini yürekten istediği beddualar değildir. Bilakis bunlar, sözü niyetsiz sevketmede Arap dilinde âdeten kullanılan, Arapların söyleyegeldikleri şeylerdir. Benzer şu ifadeler örnek olarak verilebilir: “Eli topraklanasıca!” (Ebû Dâvûd, Taharet, hd. no: 196); “Allah hayrını versin” anlamında “Yoksulluktan kurtulmayasın!” (Müslim, Hayız, 32); “Allah Allah, işe bak, Allah hayrını versin” anlamlarında “Boğazın şişip ağrısın emi!” (Buhârî, Hacc, 34) Bu ifadelerde beddua etmeye yönelik bir kasıt yoktur. Dolayısıyla Muâviye için kullanılan bu ifadede beddua kastı yoktur. (Bkz. Kâdî Iyâz, eş-Şifâ., III, 244)</p>
<p>Bu kastın olmadığı aslında rivayetten de anlaşılır. Dikkat edilirse, İbn Abbâs gidiyor, dönüyor “yemek yediğini” haber veriyor. Muâvıye’ye kendisini Resûlullah’ın çağırdığını dediği, bunun üzerine onun “Biraz beklesin! Yemek yiyorum.” gibi bir ifade kullandığı yoktur. Böyle olsa belki ta’nı gerektirecek bir durum olabilir. Ancak dediğimiz gibi İbn Abbâs onu yemek yerken görüyor, muhtemelen Resûlullah’ın emrini tebliğ etmiyor, bir şey söylemeden gelip durumu Resûlullah’a aktarıyor. İbn Abbâs ona Resûlullah’ın sözünü tebliğ etmiş olsa bile belki de acilen istenilmediğini düşünerek yemeği bitirip öyle huzûr-i saâdete gitmek istemiş de olabilir.Rivâyeti şöyle anlamak da mümkündür: Hz. Peygamber bir beşerdir. Böyle bir bedduada bulunmuş olabilir. Ama biz biliyoruz ki, sadece bu Örnekte değil, başka birkaç örnekte görüldüğü üzere Hz. Peygamber’den bir beşer olarak böyle şeyler sadır olmuştur. Örnek verelim: Resûlullah (s.a.v.)’ın yanına iki adam girdi. Onunla ne olduğunu bilmediğim bir şey konuştular da gadablandırdılar. O da kendilerine lanet ve sitem etti. Çıktıkları vakit ben: “Yâ Resûlallah! Şu iki adamın kazandığı hayırdan kim bir şey kazanabilir?” dedim. “Ne o?” buyurdu. “Sen onlara lanet ve sitem ettin!” dedim. “Sen benim Rabbi- me koştuğum şartı bilmiyor musun? Allahım! Ben ancak bir beşerim, Müslümanlardan hangisine lanet veya sitem edersem bunu onun için bir zekât ve ecir kıl, dedim.” buyurdular. (Müslim, Birr, 88)</p>
<p>Bir başka hadîste de şöyle buyrulmuştur: “Allahım! Ben ancak bir beşerim! İmdi Müslümanlardan herhangi birine sitem eder, lanette bulunur veya dayak atarsam, bunu onun için bir zekât ve rahmet kıl!” (Müslim, Birr, 89) Aynı şekilde Resûlullah “Allahım! Ben senden ahd-ü eman alıyorum. Elbette bu ahdi bana bozmazsın. Ben ancak bir beşerim. İmdi mü’minlerden hangisine eziyet eder, sebbeder; lanet eyler; döversem bunu onun için namaz, zekât ve kıyamet gününde onu kendisiyle sana yaklaştıracağın bir ibadet yap!” buyurmuştur. (Müslim, Birr, 90) Dolayısıyla bu onun için bir dua, bir rahmet ve şefkat olmaktadır.Nevevî de aynı şekilde meseleyi ele almış ve şöyle demiştir: “Muâviye, bedduayı hak edecek bir şey yapmadı. Muâviye’nin çağrılıp da gecikmesi üzerine “Allah karnını doyurmasın!” ifadesi iki şekilde anlaşılabilir: Biri, bu ifâde kasıtsız dilde cereyan etmiştir. İkincisi aslında bu ifade onun için bir duadır. Müslim de bu hadîsi bu bağlamda zikretmiş, onu Muâviye’nin faziletinden saymıştır.” {el-Minhâc* Beyrut, 1996, XVI, 371)</p>
<p>Gerçekten yukarıda zikredilen hadîslere baktığınızda Müslim’in Muâviye ile ilgili hadîsi Resûlullah’ın ona rahmet ve duası şeklinde anladığı görülür.Bazıları da hadîsi şu şekilde yorumlamıştır: Resûlullah, kıyamet günü aç kalan kimselerden olmasın diye Muâviye’ye “Allah karnını doyurmasın!” demiştir. Şayet doy ursa, kıyamet günü aç kalanlardan olurdu. Zira bir hadîste şöyle buyrulmuştur: “İnsanların dünyada en çok tok olup dolaşanları kıyamet günü açlığı en uzun sürecek olanlarıdır.” (İbn Mâce, Et’ime, hd. 3351; hasendir.)Muâviye b. Ebi Süfyân, bazılarının zannettiği gibi şerli bir insan değildir. Adil, dürüst, İslâm’a hizmet eden bir sahâbidir. Özellikle Şî‘a tarafından çok tenkid edilmiş, bunlar da günümüzde kafa karışıklığına sebep olmuştur. Özellikle bu çerçevede Sıffîn savaşı gündeme getirilmiştir. Oysa Müslümanları karşı karşıya getiren bu savaşı insanların adaletini ortadan kaldırıcı şekilde yorumlamak aceleci bir yaklaşım olur. Olayın zor bir mesele olduğu aşikârdır. Tarafları suçlamak kimseye hiçbir şey kazandırmaz. Mesele bir ictihâd işi olduğu kadar siyasetin doğasının etkili olduğu bir meseledir.</p>
<p>Bunun yanında Yezid gibi birini hilâfete getirip zorla bey’at alması da tenkide açıktır. Aslında bu da siyasetin doğasıyla ve Muâviye’nin kendine mahsus görüşleriyle ilgilidir. Bunu da “Muâviye, Yezid’in durumunu bilmiyordu; önceleri iyi bir insan, iyi bir komutandı veya siyaset dindarlık ve takva ile değil, akıl ve dirayetle yürütülecek bir iştir, düşüncesindeydi.” şeklinde yorumlayanlar vardır. Yine de benim gönlüm Yezid’i -kasıtlı olarak oraya getirmese bile- oraya tayin etmemesi gerektiği yönündedir. Meseleyi sezebilmeliydi. Hz. Ömer, oğlunu tayin etmedi, müthiş ileri görüşlü bir sahâbiydi. Muâviye de böyle yapabilirdi; yapmadı. Başka etkenler onu böyle bir düşünceye şevketmiş olabilir. Keşke ileri düşünebilsey- di! Tabii burada onu ileri düşünceli, sezgi sahibi olmadığı için adaletine güvenilmez, diyerek tenkid etmek aşırılık olur. Elbette bir insan olarak hataları olabilir, yaptığı ictihâdlarda yanılabilir. Ancak bunlar ona hakaret etmeye yeter sebep değildir. Bu noktada Şîî fanatizminin oluşturduğu algıya dikkat etmek gerekir. Ki, bu Şîî fanatizmi Hz. Aişe, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer bile tanımıyor, nerede kaldı Muâviye!</p>
<p>Tirmizî’nin naklettiği hadîse gelince şöyledir: “Yûsuf b. Sa’d’dan rivayete göre, şöyle demiştir: Haşan b. Ali, Muâviye’ye bîat ettikten sonra adamın biri kalkıp ona: “Mü’minlerin yüzünü kara ettin” veya “ey mü’minlerin yüzünü kara eden” dedi. Bunun üzerine Haşan şu karşılığı verdi: Allah seni esirgesin beni kınama. Emevîler, Peygamber (s.a.v.)’e kendi minberi üzerinde gösterilmişlerdi de bu Resûlullah (s.a.v.)’ın fenasına gitmişti. Sonra Resûlullah (s.a.v.)’a Kevser Sûresi indirilmişti. Yani cennette bir nehir kastedilmiştir. Aynı zamanda Kadir sûresi indirilmiştir. Bu sûre Ümeyyeoğulları’nın hükümranlık süresidir.Kâsım diyor ki: Biz de Emevîlerin hükümranlık sürelerini hesap ettik bunun bin aydan ne bir gün fazla ne de bir gün eksik olduğunu gördük.” (Tirmizî, Tefsîr, 97, hd. no. 3350)Tirmizî’ye göre bu hadîs garibdir. Sadece bu tarîkten bilinmektedir. Kâsım b. Fadl rivâyeti olarak aynı zamanda bu hadîsin senedinde “Kâsım b. Fadl, Yûsuf b. Mazin’den naklen” de denilmiştir. Kâsım b. Fadl el-Hudânî güvenilir bir kişidir. Abdurrahman b. Mehdî ve Yahyâ b. Saîd onun güvenilir bir kişi olduğunu söylemişlerdir. Yûsuf b. Sa’d mechûl bir şahıstır. Ayrıca Yûsuf b. Sa’d ile Yûsuf b. Mazin’in aynı kişi mi ayrı kişiler mi olduğu konusunda da bir problem vardır. (Bkz. İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, IV, 456)</p>
<p>İbn Kesîr, bu hadîsi Hakîm’in “Kâsım b. Fadl, Yûsuf b. Mazin” tarîkiyle naklettiğini belirtmiş, ardından Tirmizî’nin, Yûsuf için “meçhul” deyişini tenkid etmiştir. Ona göre Yûsuf mechûl değildir. Zira ondan Hammâd b. Seleme, Hâlid el-Hiza ve Yûnus b. Ubeyd gibi râviler nakilde bulunmuştur. Yahyâ b. Maîn de onu tevsik etmiştir. Bununla birlikte bu rivâyeti İbn Cerîr “Kâsım b. Fadl, Isâ b. Mazin” tarîkinden nakletmiştir. Bu durum hadîste ıztırabı gerektirir. Buna göre hadîs oldukça zayıftır (münker cidden). Mizzî de bunun münker hadîs olduğunu belirtmiştir. (Bkz. Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, IV, 566)Elbânî’ye göre de bu hadîs zayıftır. (Bkz. Zaîfu Süneni’t-Tirmizî, hd. no. 3350) Hadîsin sadece sened olarak değil, metin olarak da ga- rib olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte hadîsi te’vîl edenler de vardır. Buna göre rivâyette Um^yyeoğulları mutlak olarak kastedilme- miştir. Çünkü Osman b. Affan ve Ömer b. Abdilaziz de onlardandır. Hz. Peygamber’i üzüntüye sevk eden Yezid b. Muâviye, Ubeydullah b. Ziyâd ve Mervân b. Hakem’in oğullarından sadır olan sünnete muhalif hareketler, ashâba ve Ehl-i Beyt’e verdikleri sıkıntılardır. Hz. Hasan’ın maksadı, bu işin Umeyyeoğulları’na intikal ettiği ve Allah katında olanın nübüvvet yuvası halkı için çok daha hayırlı olduğudur. (Abdulaziz b. Ahmed b. Hamîd, Muâviye b. Ebi Süfyân Müdafası, s. 157)Bu cevap isabetli olsa bile hadîs zayıf olduktan sonra böyle te’vîllere gerek yoktur. Dolayısıyla Muâviye b. Ebi Süfyân’ı tenkid için bu rivâyet delil teşkil etmez.</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Günümüz Hadis Problemleri,syf.261,276</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bazi-sahabeler-hakkinda/">Bazı Sahabeler Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bazi-sahabeler-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hazreti Muaviye hakkındaki bazı suallerin cevapları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hazreti-muaviye-hakkindaki-bazi-suallerin-cevaplari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hazreti-muaviye-hakkindaki-bazi-suallerin-cevaplari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Sep 2016 10:59:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehl-i Beyt Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Nasuhi Bilmen]]></category>
		<category><![CDATA[Cemel Vakası]]></category>
		<category><![CDATA[Cemel ve Sıffin Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Hazreti Muaviye hakkındaki bazı suallerin cevapları]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye Hz.Ali'ye lanette bulunmuş mu?]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye ve Yezid'in Veliahdı]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Sıffîn Vakası]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12874</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;&#8230;. (6)    Soru: Muaviye ashabı Kiramın şahadetleri ve kitapların beyanatı veçhile Kur&#8217;anı mübînin ve Resuli A&#8217;zamın emirlerini ayak altına alarak İmamülmüslimine bagy ve isyan edip müslümanlar arasında ilk defa fitne ve fesat sokarak iki yüz küsur bin mü&#8217;minin kanlarının dökülmesine ve İmamül&#8217; müslimînin şehadetine sebep olmuş değil midir?.  Cevap: Bu sual de tahlile, tashihe muhtaçtır.;. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hazreti-muaviye-hakkindaki-bazi-suallerin-cevaplari/">Hazreti Muaviye hakkındaki bazı suallerin cevapları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><span style="color: #000080;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/hazreti-muaviye-hakkindaki-bazi-suallerin-cevaplari/652_320_a60f825d/" rel="attachment wp-att-12875"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12875" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/652_320_a60f825d.jpg" alt="Hazreti Muaviye hakkındaki bazı suallerin cevapları" width="498" height="267" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/652_320_a60f825d.jpg 560w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/652_320_a60f825d-300x161.jpg 300w" sizes="(max-width: 498px) 100vw, 498px" /></a></strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p style="text-align: left;"><span style="color: #000080;"><strong>(6)    Soru:</strong></span><br />
<span style="color: #000080;"> <strong>Muaviye ashabı Kiramın şahadetleri ve kitapların beyanatı veçhile Kur&#8217;anı mübînin ve Resuli A&#8217;zamın emirlerini ayak altına alarak İmamülmüslimine bagy ve isyan edip müslümanlar arasında ilk defa fitne ve fesat sokarak iki yüz küsur bin mü&#8217;minin kanlarının dökülmesine ve İmamül&#8217; müslimînin şehadetine sebep olmuş değil midir?. </strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"> <strong>Cevap:</strong></span></p>
<p>Bu sual de tahlile, tashihe muhtaçtır.;.</p>
<p>&#8220;Şöyle ki: Hazreti Muaviye, Kur&#8217;anı mübînin ve Resuli Ekrem&#8217;in emirlerine her veçhile itaati bir vecîbe bilen yüksek bir müslümandır, o bunlara amden muhalefet etmiş olamaz. Fakat masum olmadığı için bu hususta bazı yanlış hareketleri görülmüş olabilir. Ümmeti merhume arasında Kur&#8217;anı Kerimin ve Hazreti Peygamberin emirlerine hakkiyle riayet edip kendisinden asla hatâ, muhalef et sudur etmemiş kaç zat gösterilebilir. Ancak Allah Taalâ gafurdur, rahimdir, kullarını hemen hatâ ve muhalefetlerinden dolayı ubûdiyyeti şerefinden mahrum, islâmiyet sahasından tard etmez. Elverir ki yapılan hatâ ve muhalefet bir küfr-ü şirkten ibaret bulunmasın.</p>
<p><strong>*</strong> Hazreti Muaviyeye gelince bütün ehli sünnet uleması müttefiktirler ki, onun Hazreti Aliye karşı muhalefeti bir ictihad neticesi idi. Şöyle ki; Amca zadelerinden olan Hazreti Osman mazlûmen şehid edilmişti. Katilleri meydanda dolaşıp duruyorlardı, Hazreti Osmanın evlâdı, babalarının katilleri hakkında kısas icrasını istedikleri halde bu hükmi şer&#8217;î yerine getirilmemişti. Bunu yerine getirecek olan da — Emirülmü&#8217;minin olması cihetiyle — Hazreti Ali idi. Artık bu hususta Hazreti Osmanın evlâdına müslümanların ve bilhassa kendi amca zadelerinin müzahareti bir vazife teşkil ediyordu, aksi takdirde bir emri dinînin ayaklar altına alınmış olacağı zannedilmişti.</p>
<p>Bunun içindir ki Ümmül’mü&#8217;mînin Hazreti Aişe ile aşerei mübeş-şereden Hazreti Zübeyr ve Talha da bu emrin temini icrası için muhalefete geçmişlerdi. Deniliyordu ki: «îmam Ali &#8220;(Kerrem-allâhü veçhen), eğer imameti kübra makamını ihraz etmiş ise kuvvet ve satvet sahibi olacağından bu kısası icra etmelidir. Ve eğer bunu icraya muktedir değilse demek ki henüz îmamül&#8217;müslimîyn değildir, şayet bu kısası kasden tatbik etmiyorsa Hak Taalâya asi olmuş olacağından biz kendisine nasıl tâbi&#8217; olabiliriz?. Allhu Taalâya ma&#8217;siyyeti icap eden hususta mahlûka itaat caiz değildir.»</p>
<p><strong>  لاطاعة المخلوق عند معصية الخالق </strong>İşte Hazreti Muaviye de bunları nazara alıyor, bey&#8217;attan kaçınıyor, bir hakkı şer&#8217;înin bir an evvel yerine getirilmesini istiyordu. Biz bu hususa dâir evvelce de biraz izahat vermiş bulunuyoruz.</p>
<p>Filvaki Hazreti Ali haklı idi, içtihadında — Allahü a&#8217;lem — musîb idi, fakat hazreti. Muaviyenin içtihadı da hatâ olsa bile hakkında Afvi ilâhînin tecellisine ve belki de bu yüzden me&#8217;cur olmasına kâfi idi.</p>
<p>Binaenaleyh Kur&#8217;anı Azîmin ve Peygamberi Zîşanın emirlerine karşı Hazreti Muaviyenin riayetsizlikte bulunmuş olduğu iddia edilemez.</p>
<p><strong>*</strong> Hazreti Muaviyenin bağy-ü isyanına gelince buna dâir ileride izahat vereceğiz. Ancak burada şunu arzedelim ki: Buğy denilen hareket, bir içtihada, bir te&#8217;vile müstenit, veliyyülemrin gayrimeşrû zannedilen bir muamelesine karşı isyandan ibaret olduğu cihetle her halde mezmum bir hareket sayılmaz ve sahibi Ehli sünnetin Cumhuruna göre tefsîk edilmez. Kütübi fıkhiyemizde mufassalan yazıldığı üzere bağilerin haklarında da tamamen islâm hükümleri câri olur.</p>
<p><strong>*</strong> Sonra müslümanların arasındaki ilk fitneye gelince bunu Hazreti Muaviyeye isnat etmek, tarihe karşı bir bühtandır. Malûmdur ki, müslümanlıkta ilk fitne, Hazreti Osmanın şahadetini intaç eden ve ondan sonraki fitneleri doğuran, Mısırlı, Basralı, Kûfeli ihtilâlcilerin vücude getirmiş oldukları fitnei azî-medir.</p>
<p>Hazreti Alinin şahadetine sebep olan Hazreti Muaviye değildir. Belki İmam Alinin ordusundan ayrılmış, kendisine cephe almış ve hattâ Hazreti Aliyi de, Hazreti Muaviyeyi de tekfire cür&#8217;et göstermiş olan haricîlerdir.</p>
<p>Cemel vak&#8217;asının da Siffiyn vak&#8217;asından evvel vücude gelmiş olduğunu unutmamalıdır.</p>
<p><strong>*</strong> Tathirülcenanda deniliyor ki: «İmam Ali&#8217;ye karşı muhalefete başlamak hâdisesini yalnız Hazreti Muaviye&#8217;ye tahsis etmek, hoş görülmiyecek bir tahakkümdür. Bu hususta kendisine ecillei sahabeden ve tabiînden nice zatlar da muvafakatta bulunmuşlardır. Bilhassa mertebeleri Hazreti Muaviye&#8217;den daha yüce olan Hazreti Aişe, Hazreti Zübeyr, Hazreti Talha ve kendileriyle beraber olan sair bir kısım sahabei güzîn, İmam Ali ile mukateleye, Hazreti Muaviye&#8217;den evvel başlamışlardı. Bunların bu husustaki te&#8217;villeri, Hazreti Osman&#8217;ın katillerini vârislerinin kısasen kati ettirmelerine İmam Ali&#8217;nin mani olmuş olması idi. İşte Hazreti Muaviye&#8217;nin te&#8217;vili de bundan ibaretti. Nasıl ki o ecillei sahabe, bu te&#8217;vil ile mukateleyi mubah görmüşlerdi, Hazreti Muaviye&#8217;de bu te&#8217;vil ile bunu mubah itikad etmişti.»</p>
<p>«Bu zatlar, İmam Ali ile böyle mukateleyi mubah gördükleri halde Hazreti İmam, bunların bu butlanı kat&#8217;î olmayan te&#8217;villerine bakarak: (اخواننا بغوا علينا = Kardeşlerimiz bize karşı serkeşlik ettiler) diyerek kendilerini ma&#8217;zur görmüştü. Muhaddis ibni Ebi Şeybe bunu aenediyle rivayet etmiştir.» [Tathirülcenan, s: 75.] demek ki mukatele, şer&#8217;i müevvel üzerine vuku&#8217; bulmuştu.</p>
<p>Siffiyn vak&#8217;ası hakkında islâm âlimlerinin kanaatlarına burada biraz işaret edeceğiz.</p>
<p>Şöyle ki<strong>:</strong> Bazı zevata göre Siffiyn harbini vücuda getiren her iki taraf da müctehid, müteevvil olduğundan musîb idi. Çünkü bir çok usuliyyûne göre her müctehid, kendi içtihadını sarf ettiği için musîb sayılır. Kelâm, hadis fıkıh ulemasından bir çoklarının kanaatları böyledir. Eş&#8217;a-rîlerin ekserisi ve Hanefî, Şafiî fukahasnın bir çokları buna kaildir. Bazı zatlara göre de bu iki taraftan lâaletta&#8217;yin biri musîb idi. Kerremiyyeden bir taife buna kaildir.</p>
<p>Bir çok zevata göre de bu vak&#8217;ada Hazreti Ali musîb, Hazreti Muaviye ise bir müctehidi muhtî idi. Mezahibi erba&#8217;a ulemasından bir çokları buna kaildir, .bir kısım zatlar da demişlerdir ki: Evlâ olan, bu kıtale meydan verilmemekdi.</p>
<p>Çünkü bu bir fitne kıtali idi, Vâcib veya Mustahab bir kıtal değildi. Bunu terk etmek, iki taraf için de hayırlı idi. Şu kadar var ki, bu hususta İmam Ali, Hazreti Muaviye&#8217;den hakka daha yakındır. İmam Ahmed&#8217;in, ekseri ehli hadîsin, bir çok fukahanın ve ekâbiri sahabe ile tabiînin kavilleri de böyledir. Bunun içindir ki, ekâbiri islâmdan bir çokları bu harplere iştirak etmemişlerdir. Hattâ Imran ibni Huseyn (Radıyallâhü anh) bu iki fırkaya silâh satılmasını nehyeder, «Bu fitne zamanında silâh satmaktır» derdi. Sahabei kiramdan Üsamet ibni Zeyd, Muhammed ibni Mesleme, Sa&#8217;d ibni ebi Vakas gibi zatlar bu kanaatta idiler.</p>
<p>Binaenaleyh ehli sünnetin mezhebi, ashab arasındaki münazaattan lisanları tutmaktır. Çünkü hepsinin faziletleri sabit, muhabbet ve muvalâtı vacibtir. Olabilir ki, onların bu hususta indallah makbul olan özürleri bulunur da başkalarına gizli kalmış olur ve bunlardan bazıları tövbe etmiş, bazıları da Allahın mağferetine nail olmuş olabilir. Bunların aralarındaki münazaalara dalmak, bir çok insanların kalblerine buğz ve adavet düşürür. Artık insan bu babda muhtî, belki de âsi olur. Öyle ise insan kendi nefsine bakmalıdır[Minhaccüs sünne c: 2. s: 219.].</p>
<p>Görülüyor ya, Hazreti Muaviye aleyhinde alelitlâk ashabı kiramın şahadetleri, kitapların beyanatı mevcut değildir. Onun lehi ve yazılanlar, söylenilenler, aleyhine yazılanlardan, söylemlerden daha çoktur, bir kısım tarih kitaplarının ve bir takım ehli bid&#8217;attan bulunan gayri ilmî mezheb sahiplerinin her iki taraf lehine veya aleyhine yazdıkları şeyler ise asılsız, veya mübalâğalı birer hikâye kabilinden olduğu cihetle bu bapta bir sened olamaz.</p>
<p><strong>*</strong> İbni Teymiyye diyor ki: «Rafizî taifesi, İmam Ali&#8217;ye karşı mukateleye kıyam edenler, hakkında işi i&#8217;zam edip Hazreti Osman&#8217;ı katledenleri ise medh ederler. Halbuki, Hazreti Osman&#8217;ı katledenler hakkındaki zem ve günah daha büyüktür. Çünkü Hazreti Osmanın hilâfetinde nâs&#8217;ın ittifakı vardı.</p>
<p>Hazreti Osman bir müslimi katletmiş değildi. Bilâkis ona karşı hilâfetinden ayırmak için mukatelede bulundular. Onun velayetinde devam etmesi hakkındaki mazereti, îmam Ali&#8217;nin kendisine nâ&#8217;sın itaatim talep hususundaki mazeretinden daha kuvvetlidir.»</p>
<p>«Hazreti Osman sabr etti, nefsini müdafaada bulunmaksızın mazlûmen şehid oldu. İmam Ali ise Muaviye&#8217;nin ashabını öldürmeğe başladı. Halbuki bunlar kendisine karşı mukatelede bulunmuş değildiler. Yalnız kendisine mubayaadan imtina&#8217; ediyorlardı.»</p>
<p>«Sonra İmam Ali, Muaviye&#8217;yi azle mübaderet etti, halbuki o azle müstahak değildi. Çünkü Nebiyyi zişan hazretleri Muaviye&#8217;nin babası Ebu Süfyanı Necrana vali ta&#8217;yin etmişti. Resulullâh, ahirete irtihal buyurdu, Ebu Süfyan halâ orada vali bulunuyordu. Peygamber Efendimizin bir çok ümerası, Beni ümeyyeden idi, hattâ Mekkei Mükerremenin fethinden sonra oraya Beni ümeyyeden bir genç olan «Attab ibni Esid»i vali ta&#8217;yin etmişti.Halid ibni Saidi, Eban ibni Saidi de me&#8217;muriyetlerde istihdam buyurdu.»</p>
<p>«Bilâhara Hazreti Sıddık da, Hazreti Ömer de bunları vilâyetlerde bulundurdular. Halbuki Hazreti Ali&#8217;ye Hazreti Muaviye&#8217;yi azl etmeyip muvakkaten olsun istihdam etmesini tavsiye ettiler, «Ya Emirülmüminîn! onu bir ay kadar vali ta&#8217;yin et, sonra kendisini ebediyyen azl edersin» dediler. Fakat Hazreti Ali dinlemedi. Şüphe yok ki; onu valilikte bulundurması, onun ya istihkakından veya kalbini te&#8217;lif ve isti&#8217;taftan dolayı maslahata muvafık olurdu.»</p>
<p>«Resuli Ekrem hazretleri, îmam Ali&#8217;den afdal olduğu halde Hazreti Muaviye&#8217;den afdal olmayan babası Ebu Süfyanı vali ta&#8217;yin etmişti. Şimdi İmam Ali, Hazreti Ebu Süfyandan afdal olan Hazreti Muaviye&#8217;yi vali ta&#8217;yin etmeli değil mi idi? [Minhacüs sünne.  c: 2. s: 222.].</p>
<p>Filhakika İbni Abbas hazretleri de İmâm Ali (Kerremal-lâhü veçheh) ye bu yolda tavsiyelerde bulunmuştu. Hattâ bir kerre: «Ya Emirülmüminîn!    Senin şecaatında söz yok, fakat siyasetinde isabet görülmüyor demişti. Hattâ Hazreti Ali, kendisine karşı yapılan muhalefetleri ve bu tarzda söylenilmiş olan sözleri «Nehcül&#8217; belâğa» da münderiç bir hutbesinde şu veçhile hikâye buyurmuştur:</p>
<p><strong>وفسدتم علي رأى بالعصيان والحزلان حتي قلت قريش ان ابن ابي طالب رجل شجاع ولكن لاعلم له بالحرب</strong></p>
<p><strong>Ya&#8217;ni:</strong> İsyan ile, yardımı terk ile re&#8217;yimi bozdunuz, tâ ki Kureyş: «Ebu Talibin oğlu, şecaatli bir kişidir, fakat onun savaşa bilgisi yoktur, der oldular» [Nehcülbelâğe. s: 78. Tarihi Kâmil.].</p>
<p><strong>*</strong> Yine Şeyhul&#8217;islâm ibni Teymiyeden naklen şu sözleri de ilâve edelim: «Gerek İmam Alinin ve gerek Hazreti Muaviyenin taraftarları görünen kimseler arasında öyle zümreler var idi ki, bunlar ne Hazreti Alinin, ne de Hazreti Muaviyenin sözlerini dinlemiyorlardı. Bu iki zat, kan dökülmesine meydan vermemek istiyordu. Fakat mağlûp bir vaziyette kalmışlardı. Bir kerre fitne parladı mı, onu söndürmekten hükema âciz kalır.»</p>
<p>«İki tarafın ordularında (Esteri Nehaî), (Haşim ibni Utbe), (Abdürrahman ibni Halid), (Ebu a&#8217;verisselemi) ve benzerleri gibi kitale haris serkerdeler var idi. Bunlardan bir taife, Hazreti Osmanın intikamını almayı son derece istiyordu. Diğer bir taife de Hazreti Osmandan nefret edip duruyordu. Kezalik; bir taife, İmam Aliye yardım ediyor. Diğer bir taife de ondan nefret duyuyordu. Sonra Hazreti Muaviyenin ashabı, hassatan Hazreti Muaviye için harp etmiyorlardı. Belki başka sebeplerden dolayı savaşa başlamışlardı. Fitne kitali, cahiliyet kitali gibidir ki, ehlinin maksatları, itikatları rabt ve zabt altına alınamaz» [Minhacüs sünne. c: 2. s: 222.].</p>
<p>İşte bütün bu yazılardan anlaşılıyor ki, siffiyn badiresi, ister istemez vücude gelmiş, bundan dolayı Hazreti Ali de, Hazreti Muaviye de müteessir bulunmuştur. Artık bunun mes&#8217;uliyetini Hazreti&#8217; Muaviyeye yüklemek doğru olamaz. <strong> وكن امرالله قدراًمقدرا</strong></p>
<p><strong>*</strong> Sıffiyn harbi yüzünden iki yüz küsur bin müminin kanlarının dökülmüş olmasına gelince, bu hale elbette pek çok acınır. Bundan dolayı elbette kalblerimiz cerihadardır. Maamafih şunu da kaydedelim ki, bu mikdar pek fazla gösterilmiştir. Sıffiyn vak&#8217;asında Hazreti Alinin fırkasından yirmi beş bin, Hazreti Muaviyenin fırkasından da kırk beş bin kimse şehid düşmüştü   [Mürûcüzzeheb. Kısası Enbiya c: 7. s: 103.].</p>
<p>Maalesef İslâm tarihinde bundan daha feci&#8217; hâileler vücude gelmiştir. Yalnız Sıffiyn faciasını behane ederek bir takım ea&#8217;zima karşı hakarette bulunmaya bugün bizlerin ne hakkımız olabilir?</p>
<p><strong>*</strong> Hani, Hazreti Alinin hanedanı namına hareket eden, sonra da viche-i azimetini değiştirip Abbasîler için temin ettiği hükümet ve saltanatın kabrine uğrayarak mahv-ü münderis olan Ebu Müslimi Horasanînin dökmüş olduğu Ehli islâm kanlarını da bir düşünmeli değil midir?</p>
<p><strong>*</strong> Hangi maksatla, hangi intikam emelile hareket ettiği Hak taalâya ıyan olan Ebu Müslimi Horasanı, Abbasîler namına muharebelerde öldürdüğü müslümanlardan başka Beni Ab-basa karşı itaatlarında şüpheli olmaları behânsile altı yüz bin ma&#8217;sûmu da oklar ile, taşlar ile vura vura şehid etmiş. Bunlar müslüman değil mi idiler?. Bu faciaları îbni Esir ve sair müverrihler yazmışlardır. Ne için bu mazlum şehidlerden dolayı bîr sedayı teessüf duyulmuyor?.</p>
<p><strong>*</strong> Yine hangi hain, intikamcı kimselerin gizli ve aleni teşvikiyle idi ki Emin ile Me&#8217;mun arasında; bir hanedane mensub bu iki kardeş beyninde muharebeler devam ederek binlerce müslüman kanı seller gibi akıp gitmişti. Bunlar, «benî Ümeyyeden değil, benî Haşimden idiler. Hazreti Alinin kendi muhterem ahfadı arasında da nice kanlı muharebeler vukua gelmiş olduğu tarihçe sabittir, bu hususta <strong>(,خلاصة الكلام في بيان امراء البلد الحرام </strong>adındaki kitabı okumak kâfidir. Ne için bunlardan dolayı da bir taraf hakkında teessüf ve telehhüf sadaları yükselmiyor?</p>
<p><strong>*</strong>  Maksadımız yanlış anlaşılmasın, biz şimdi bu gibi sadaların yükselmesine asla taraftar değiliz. Allah Taalâ iki tarafın taksiratım afv buyursun. Ancak şunu demek istiyoruz ki, Sıf-fiyn badiresinin yad edilip durması; ashabı kiramdan bir kısmına adavet ve hakaret göstermek ve bu sebeple müslümanların arasına tefrika düşürmek için ötedenberi bir behâne ittihaz edilegelmiştir. Artık bu gibi hallerden vazgeçmeli, başkalarına bir gaflet eseri olarak âlet olmamalı, islâm birliğini ihlâl edecek hallerden çekinmelidir. Mazideki bir takım elîm hâdiselerden dolayı eslâfi tahkir etmekte faide yoktur. Bizim için lâzım olan geçmişten ibret almaktır. Mazideki nahoş hallerin tekerrürüne meydan vermemektir, müslümanlarm arasındaki din kardeşliğinin asarını tecelli ettirmeğe elbirliğiyle çalışmaktır.<br />
<strong>(  كونوا عبادالله اخواناً  (يدالله علي الجماعة)</strong></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>(7)   Soru:</strong></span><br />
<span style="color: #000080;"><strong> Muaviye, İmam Ali ile muhiblerine şehâdetlerinden sonra altmış dokuz sene Cum&#8217;a ve Bayram günlerinde minberlerde lâ&#8217;net etmiş ve ettirmiş midir? Bu lâ&#8217;net(لاتسبو اصحابي ومن سبهم فعليه لعنةالله) ve (  سباب المؤمن فسوف وقتاله كفر) hadisleri mucibince memnu’ değil midir?.                                              .</strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong> Cevap:</strong></span></p>
<p>Bu suale cevap vermeden evvel şunu kaydedelim ki lâ&#8217;net, ya müslim veya gayrimüslim bir kimse hakkında vaki olmuş olur. Müslim hakkındaki lâ&#8217;netten maksat, kerametten o müs-limin uzak bırakılmasından ibarettir. Nitekim<strong> (المحتكر ملعون)</strong> hadisindeki lâ&#8217;netten murat, budur, onun ebrar derecesinden mat-rudiyetidir, yoksa gaffarın rahmetinden matrudiyeti değildir. Gayri müslim hakkındaki lâ&#8217;netten murat ise onun alel&#8217;ıtlak kerametten, rahmetten, cennetten tard ve ib&#8217;ad edilmesi demektir [Ruhülbeyan: c: 1. s: 122.],</p>
<p>Seb mefhumuna gelince, bu da bir kimseyi kendisinde bulunan bir şey ile zem etmektir. Sibab ise bir şahsı kendisinde bulunmayan bir vasf ile zem eylemekten ibarettir [Camiüssagir haşiyesi, c: 3. s: 56.].</p>
<p>Kimlerin haklarında lâ&#8217;net veya seb ve şetm caiz olup olmayacağına dair ileride malûmat verilecektir.</p>
<p><strong>* Biz şimdi sualin cevabına gelelim:</strong></p>
<p>İmam Ali, kerremallahü vecheh hazretlerine şehadetlerinden sonra bizzat Hazreti Muaviyenin lânette veya sebb-ü şetm-de bulunmuş olduğu asla iddia edilemez. Zaten elimizdeki muteber tarih kitaplarında vesairede de buna dair bir sarahat yoktur. Ancak Şeyhülislâm ibni Teymiyenin yazdığına nazaran «Hazreti Ali ile Hazreti Muaviyenin taraftarları arasında muharebe vaki olduğu gibi telâun de vaki olmuştur. Bu iki taifeden her biri, diğerinin rüesasına dualarında lâ&#8217;net okumuşlar imiş» «denilmiştir ki: Bu iki taifeden her biri namazlarda diğerinin aleyhine Kunutta, bedduada bulunmuştur. El ile kıtal ise dil ile telâundan daha büyüktür. Bunların bu mütekabil hareketleri, ister günah olsun ve ister bir içtihad neticesi olarak hatâ ve sevap bulunsun tövbe etmiş, mağfireti ilâhiyeye ermiş olmalarına mani değildir, yahut evvelce yapmış oldukları hasenat sebebiyle veya uğramış oldukları mesaîb dolayısiyle bu hareketlerinin mes&#8217;uliyetinden kurtulmuş olmaları da melhuzdur.»</p>
<p>«Garibi şudur ki: Rafiziler, Hazreti Ali&#8217;ye seb&#8217;edilmesini münker gördükleri halde kendileri Hazreti Sıddika, Hazreti Ömere, Hazreti Osmana ve daha birçok sahabei kirama ve onlara muhabbet edenlere seb ve şetm etmekten geri durmazlar. Hazreti Muaviye ve onun fırkası, Hazreti Ali&#8217;yi asla tekfir etmemişlerdir, bu fazihayı haricîler irtikâf etmişlerdi. Rafizîler ise daha birçok zevatı tekfir ederek &#8220;haricîlerden şerir bulunmuşlardır»[Minhacüssünne. c: 2. s 225.].</p>
<p><strong>*</strong> Evet&#8230; Emevîlerden bazılarının hutbelerde Hazreti Ali hakkında seb etmek fezahatine cür&#8217;et etmiş oldukları tarihlerde mukayyeddir. Bu seb, öyle söğüp saymadan ibaret olacağı asla tahmin edilemez. Olsa olsa Hazreti Ali&#8217;nin harekâtını tenkitten, yaptığı muharebelerin yerinde olmadığını beyandan, Hazreti Osman&#8217;ın katillerine karşı müsameha göstermiş olduğunu iddiadan ibaret olabilir. Yoksa büyüklüğü, fazıl ve kemali bütün müslümanlarca müsellem olan bir zata karşı lâ&#8217;nette, seb ve şetemde bulunmaları kabil değildir. Buna ne zamanın, ne de zeminin hali mütehammil olamazdı.</p>
<p><strong>*</strong> Şunu da düşünmeli ki, arada bir muharebe vuku&#8217; bulmuştu, iki taraftan her biri kendisini haklı görüyordu. İhtimal ki bunlardan her biri diğer tarafı tenkid ediyor, o tarafın yolsuz hareketini, gayrı lâyık ahvalini söyliyor, hasımlarını badirelere sevk etmiş olanların azabı ilâhîye müstahık olduklarını iddia ediyordu.</p>
<p>Arada kanlar dökülmüş, bahusus Hazreti Osman gibi bir zatı âli, islâma o kadar hizmet etmiş bir halife, mazlûmen öldürülmüştü, iki taraftan her biri kendisini haklı görüyordu. Artık bunlar; kendilerinin haklı, diğerlerinin haksız, muhtî olduğunu isbat mecburiyetinde idiler. Acaba umuma karşı minberlerden verilen nutuklarda banlar mı bahis mevzuu oluyordu?. Bunlar bizce meçhul.</p>
<p>Maahaza o mübarek, kutsi tiynet İmam Ali Radıyallâhü anh Efendimiz hakkında mübalatı diniyyesi noksan bazı kimseler, böyle bir cür&#8217;ette bulunmuşlar ise bundan Hazreti Muaviye&#8217;yi mes&#8217;ul tutmaya kimsenin hakkı olamaz. Çünkü onun bu cür&#8217;ete razı ve taraftar olduğuna hükm edilemez. Bazı tarihlerin mübalâğalı yazıları ise bu hususta bir hüccet teşkil edemez.</p>
<p><strong> * Velhasıl:</strong> Hazreti Muaviye&#8217;nin Hazreti Ali&#8217;ye böyle bir seb ve lâ&#8217;nette bulunduğu ve buna muvafakat ettiği müstebeddir.</p>
<p><strong>Evvelâ:</strong> Hazreti Muaviye&#8217;nin Hazreti Ali&#8217;ye karşı ne hayatında, ne de şahadetinden sonra seb ve lâ&#8217;net ettiğine dâir ihticace salih bir rivayet yoktur. Bilâkis Hazreti Ali hakkında hürmetli bulunduğu bir çok sözlerinden, hutbelerinden anlaşılmaktadır. İmam Ali&#8217;ye isnad edilen hutbeler, nutuklar ile Hazreti Muaviye&#8217;ye nisbet edilen nutuklar, mektuplar mukayese edilirse İmam Ali Hazretlerinin Hazreti Muaviye&#8217;ye karşı daha tenkitkâr bir lisan kullanmış olduğu görülür.</p>
<p><strong>Saniyen:</strong> Hazreti Muaviye, İmam Alinin şahadetinden sonra yirmi sene kadar yaşamıştır. Vefatı hicretin altmışıncı senesine müsadiftir. Artık altmış dokuz sene kadar la&#8217;net veya seb ve şetem etmiş ve etdirmiş olduğu nasıl iddia edilebilir?. Bu bir su&#8217;i zandan ibarettri. Bilâhere böyle bir fezahata başkaları cür&#8217;et  etmiş   ise  bundan   Hazreti   Muaviye   mes&#8217;ul   değildir.<strong>ولا تزر وازرة وزراخرى</strong></p>
<p><strong>Salisen:</strong> Haziati Muaviye, hasımlarının da itiraf ettikleri veçhile son derece halım, selim, hekim, fetin bir zat idi. Muhiti de adabı şer&#8217;iyeye riayet eder, binlerce sahabei kiram ile, e&#8217;azımı tabiîn ile dolu idi. Artık böyle bir muhitde İmam Ali hazretlerine iddia edilen tarzda la&#8217;net edilmesi aklen tasavvur olunamaz. Böyle bir şeyi, değil dahî sayılan Hazreti Muaviye, ufak bir idareci bile muvafık göremez.</p>
<p><strong>Rabiyen:</strong> Hazreti Muaviye, seb ve la&#8217;net hakkındaki Ehahidi Şerifeye elbette bizlerden daha ziyade muttali, daha ziyade riayetkar idi. Buna rağmen İmam Aliye seb ve la&#8217;nete nasıl cüret edebilirdi?. O kadar fâzıl, o kadar dûrbin olan bir zat, uhrevî mes&#8217;uliyeti ve milleti islâmiyenin nazarı nefretini kazanacağını hiç düşünmez mi idi?.</p>
<p>Bu mütaleamızı teyid için büyük müctehid, müverrih İbni Ceririn tarihinde mukayyet olan bir kıssayı burada kaydedelim. Şöyle ki: Büsribni Ebi Ertat, Hazreti Muaviyenin yanında İmami Ali hazretlerine atıp tutmak istemişti. Yanlarında bulunan Ömer İbnilhattap hazretlerinin oğlu Zeyt, eline aldığı bir asa ile vurup Büsri yaraladı. Hazreti Muaviye, evvelâ  Zeyde: «Şam Ahalisinin ulusu bulunan bir ihtiyara kasdedip vurdun» dedi. Sonra da Büsre dönüp: «İmam Aliye şetm ediyorsun o, Zeydin dedesidir. Hazreti Faruğun oğlu, nasın başı üzerindedir, sen zanneder misin ki, bu dil uzatmaya o sabr eder.» dedi ve her ikisini hoşnut eyledi [Tarihül&#8217; ümem ve Elmülûk, cilt 6 sahife 187.].</p>
<p>Görülüyor ya; Hazreti Muaviye bir zatı bile darıltmak istemiyor, bunu münasip görmiyor, artık yapacağı bir seb ve şetm ile yüzlerce ehli beyti, binlerce sahabei güzini darıltmak, aleyhinde bir ceryana vücut vermek ister mi idi?</p>
<p><strong>*</strong> Doğrusu biz böyle bir suali muvafık bulmuyoruz. Bu gibi sualleri ileri süren kimseler için elzem olan, bundan on dört asır evvel ceryan etmiş bir hâdiseyi kurcalamak değildir. Belki irat ettikleri hadisleri güzelce düşünüp ashabı kiramdan her hangi birine karşı hakareti seb ve lâ&#8217;neti işrab edecek sözlerden, tenkitlerden kaçınmaktır. Hazreti Ali, sahabei kiramdan olduğu gibi Hazreti Muaviye de sahabedendir. Bunda bütün milleti îslâmiyenin ittifakı vardır. O halde Hazreti Ali hakkında lâ&#8217;net, seb ve şetm caiz olmadığı gibi Hazreti Muaviye hakkında da caiz değildir, her ikisi hakkında da bu gibi fezahatlere cür&#8217;et etmeden son derece sakınmalıdır.   Çünki hadisi şerifte:<br />
<strong>لاتسبو اصحابي ومن سبهم فعليه لعنةالله والملاءكة والناس اجمعين)</strong>buyurulmuştur [Taberanî. Savaik. s: 156.]</p>
<p>Ya&#8217;ni: «Ashabıma seb etmeyiniz, her kim onlara seb ederse üzerine Allah Talanın ve bütün meleklerin, insanların lâ&#8217;neti olsun». Bu hadîsi şerifte Ashab mutlaktır, artık Hazreti Aliye seb etmek, lâ&#8217;nete sebep olacağı gibi Hazreti Muaviyeye veya sair her hangi bir sahabeye seb etmek de lâ&#8217;netin teveccühüne sebep olacaktır. Artık zamanımızda böyle &#8220;bir seb ve şetme sebebiyet verenler de bunun ma&#8217;nevî mesuliyetini düşünsünler!.</p>
<p><strong>*</strong> Sonra [Sahihi Buharı ve müslim.<strong>] سباب المؤمن فسوف وقتاله كفر)</strong>hadîsi şerifini de<br />
yanlış anlamamak lâzımdır. Sibab, yok yere iftira kabilinden olarak bir kimseyi zem etmekten ibaret olduğu cihetle bu bir fısıktır, bir masiyettir. Fakat şüphe yok ki Ashabı kiramdan hiç biri diğeri hakkında bir içtihada, bir kanaata müstenit olmaksızın mücerret bir iftira olmak üzere böyle bir harekette bulunmuş değildir. Onların diyanetleri, ahlakca selâbetleri buna ma-ni&#8217;dir.</p>
<p>Mü&#8217;mini katl cihetine gelince bu da mutlak surette bir küfür değildir. Meselâ: Bir mü&#8217;mini hatâ tarikiyle öldürmek bir küfür değildir. Bir mü&#8217;mini kısasan öldürmek bir küfür değildir. Belki bir vecibei diniyedir. Bir mü&#8217;mini kasten öldürmek de pek büyük bir günah olduğu halde bir küfür değildir. Her hangi bir mü&#8217;minin küfürden başka her hangi &#8220;bir masiyet sebebiyle küfre düşeceği, imandan mahrum kalacağı, iddia edilemez. Böyle bir iddia, mezahibi islâmiyeye muhaliftir. Ancak bir şahıs, her hangi bir müslümanın mücerret bir müslüman olduğundan dolayı katledilmesini helâl görürse işte o zaman küfre düşmüş olur. Çünkü bu katl islâmiyete adavet, nassı Kur&#8217;anîye muhalefet eseri olduğu için küfrü müstelzimdir.</p>
<p>İşte hadîsi şerifteki katilden murad da budur. Nitekim bu hadisi şerifin şerhinde Azizî ve Hafnî merhumlar taraflarından denildiği üzere «Bir kimse bir müslüman ile haksız yere kıtali helâl görse veya bir müslümam haksız yere helâl görerek öldürse bu, bir küfr olmuş olur. Bir de bu hadisi şerifteki küfürden maksat, küfri lûgavî olabilir. Küfür kelimesi, lûgatta setr ma&#8217;nasınadir. Bir mümin ile kıtalda bulunan, ona karşı yardımı terk etmiş, ezayı mubah görmüş, nimeti hayatı örtbas etmek istemiş olacağı cihetle bu hareketine küfür denilmiş olur.Maamafih bu kıtale mübalâğa tarikiyle «Küfür» tabir edilmiş olması da muhtemeldir» [Essiracül&#8217; münîr. Cilt 2. Sahife 335.].</p>
<p><strong>*</strong> Bir kerre düşünmeli, müslümanların arasında ne kadar mukateleler vaki&#8217; olmuştur. Artık biz onlara bu mukateleden dolayı kâfir nazarile mi bakacağız?. Eğer bu kıtal, mutlaka küfr ise bu iki tarafdan vaki&#8217; olmuştur. İki taraf da müslüman olduğu halde biribirini öldürmeğe kıyam etmiştir. Artık bundan dolayı her hangi bir tarafın küfrüne nasıl istidlal olunabilir?.</p>
<p>Binaenaleyh bu gibi umumî delillere, haberi âhad kabilinden olan hadislere bakıp da dini islâmda kat&#8217;î nusûs ile sabit bulunan ahkâma muhalif hüküm vermek caiz olamaz.</p>
<p>Görülmüyor mu ki, Kur&#8217;anı mübinde:<strong> وان طاءفتان من المؤمنين اقتتلوا فا صلحوا بينهما  </strong> buyurulmuştur. «Müminlerden iki taife, birbiriyle mukatelede bulununca aralarını islâh ediniz» diye emr olunuyor. Bu iki taifeye yine mümin deniliyor. Artık mücerret kitalden dolayı müslümanların küfrüne nasıl hükmedilebilir?</p>
<p>Yüksek Fakîh Ibni Abidin merhum da (Tenbihül vülâti vel-hükkâm&#8230;) unvanlı risalesinde şöyle yazmıştır: Sahabeden birine seb veya buğz etmek küfür değildir. Fakat buna cür&#8217;et eden dalalete nisbet edilir. Çünkü îmam Ali Radiyallahü anh kendisine şatem edeni tekfir etmemiş, hattâ katil de etmemiştir.</p>
<p>«İmam Malik demiştir ki: Bir kimse, Resuli Ekrem Sallallâhü aleyhi veselleme — haşa — seb etse katlolunur, ashabına sebbetse te&#8217;dip edilir. Ebubekre, Ömere, Osmana, Muaviyeye, veya Amribnil Ase şetm etse bakılır: Eğer “bunlar dalâlette idiler” derse katlolunur, böyle demeksizin nasm muşatemesi kabilinden olarak şetm etmiş ise şiddetli surette tenkil edilir.»</p>
<p>«Ülemayi, evliyayı kati veya bunlara seb — kebairden ise de — küfür değildir. Meğer ki istihlâl, istihfaf veçhile olsun, Osman ve Ali Radiyallahü Anhümayı katledenlerin küfrüne ulemadan bir kimse kail olmamıştır. Ancak haricîler, Hazreti Osmanı katledenin, Rafiziler de Hazreti Ali&#8217;yi katledenin küfrüne kail olmuşlardır.»<br />
«Amma sahabeden birine sebbeden kimse, bil&#8217;icma&#8217; fasiktir, mübtedidir. Meğer ki bunun mubah veya sevap olduğuna veya sahabenin küfrüne mu&#8217;tekit olsun. Böyle bir kimse ise bilicma&#8217; kâfirdir» [S: 64 &#8211; 74.].</p>
<p><strong> * Velhasıl</strong>: Sıffiyn vak&#8217;ası ve emsalindeki mukateleler, müslümanlığa adavet, müslüman kanının dökülmesini istihlâl tarikiyle olmayıp  mücerret bir hükmi şer&#8217;înin yerine getirilmesi içtihadına metni caiz görülmüş olduğu cihetle bunlardan dolayı kimse tekfir edilemez. Nakledilen hadislerin onlara şümulü yoktur. Akaidi diniyemiz, böyle yanlış zehablara mani&#8217;dir.</p>
<p>&#8230;..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>(9)   Soru:</strong></span><br />
<span style="color: #000080;"><strong> Muaviye, vefatından birkaç gün evvel oğlu Yezit gibi bir zâlimi halife makamına veliyyiaht tayin edip bu habisin vasıtasiyle de Peygamber Efendimizin en sevgili evlâdı olan İmam Hüseyni on sekiz evlâdiyle şehid ettirmemiş midir?</strong></span></p>
<p><strong> Cevap:</strong></p>
<p>Malûm olduğu üzere İmam Hasan radıyallâhüanh Efendimiz, kendi arzusiyle hilâfeti Hazreti Muaviyeye devretmiş, bu devir senesine (ammül&#8217;cemaa) denilmiş, bu sayede İslâm alemindeki ihtilâf bertaraf olarak müslümanlar, dini Islâmın intişarına, fütuhatı İslâmiyenin tevalisini te&#8217;min için çalışmaya vakit bulmuşlardı. Hazreti Hasanın bu fedakârlığı, bir mucizei Nebeviye olmak üzere evvelce bir lisanı sitayiş ile tarafı Nebeviden  şöylece beyan buyrulmuştu: <strong> إن هذا ريحانتي وإن هذا ابني هذاحسى أن يصلح الله به بين فئتين من المسلمين </strong>[Hilye. Savaik. S: 82.]</p>
<p><strong>Ya&#8217;ni:</strong> Bu, benim reyhanımdır, benim bu oğlum Hasan, Seyyitdir, umarım ki Allah Taalâ bununla iki İslâm cemaatinin arasını ıslâh buyura.</p>
<p>İşte bu hadisi şerif ile bu hâdise evvelce haber verilmiş ve her iki cemaat da müslim olmakla tavsif buyrulmuştur. Nihayet Hazreti Muaviyenin ahirete intikal zamanı yaklaşmıştı, âmme riyasetini ihraz edecek bir kimseye lüzum vardı. O zaman kuvvet ve satvet de Ümiyye hanedanında idi. Bunlar, bu riyasetin başka hanedana intikalini istemezlerdi, aksi takdirde yeniden ihtilâl yüz gösterebilirdi.</p>
<p>Hazreti Muaviye ise oğlu Yezidde bir kabiliyet ve iktidar görmekte idi. Yezidin fısk ve fücur ile me&#8217;lüf olup olmadığı o zaman malûm değildi. Bilakis Yezit, ordularda kumandanlık etmiş, İstanbulun muhasarasında bulunmuş, dirayetiyle temayüz eylemşti. Kostantîniyeye ilk gazada bulunacak müslümanların mağfur olacaklarına dair, Sahih Buharîde münderiç:<strong> (اول جيش يغزواالقسطنطنية مغفورلهم)</strong> hadisi şerifi de mevcut bulunuyordu. Hattâ rivayete nazaran Yezit, bu mağfuriyet müjdesine nâiliyet için bu gazaya iştirak etmişti.</p>
<p>Etraftan bazı zî nüfuz kimselerde Hazreti Muaviyeye müracaat ederek Yezidin veliyyiahd ta&#8217;yin edilmesini tavsiyede bulunuyorlardı.</p>
<p><strong>*</strong> Vaktiyle Hazreti Alinin taraftarları, onun şehadetini müteakib bir çok ekâbiri Ashab mevcut olduğu halde muhterem mahdumu Hazreti Hasana küfede bey&#8217;at etmiş, onu pederi Ali kadrinin yerine Emirülmü&#8217;minîn intihap eylemişlerdi. Aradan yirmi sene kadar bir müddet geçmiş, binnisbe ekâbiri ashab azalmış idi. Şimdi de Hazreti Muaviyenin vefatında yerine oğlunu Şamda veliyyülemir intihab etmek istiyorlardı. Hattâ Küfe valisi «Elmüğiret ibni Şu&#8217;be» kendi mevkiini tahkim için veya başka bir maksada mebni Hazreti Muaviyeye demiştir ki: «Ya Emirülmü&#8217;minîn!. Hazreti Osmandan sonra dökülen kanları, zuhur eden ihtilâfları görmüş bulunuyorsun, Yezidin sana halef olmak kabiliyyeti vardır, onu veliyyiahd yap, sana emrihak vaki olursa o nas için bir kehfi aman olur ve sana bir halef bulunur, kan dökülmez, fitne zuhur etmez» [Tarihi kâmil: Cild: 2. Sahife: 198.].</p>
<p>İşte bu gibi tavsiyelere, düşüncelere binaen Hazreti Muaviye  Yezidi veliyyiaht ta&#8217;yin etmiş ve kendisine her taraftan bey&#8217;at merasimi yapılmıştı. Ârtık Yezidin bil&#8217;ahara yaptığı fenalıklardan dolayı Hazreti Muaviye neden mes&#8217;ul tutulsun?.</p>
<p><strong>*</strong> Muhaddislerden hafız îbni Hacer merhum, (Feth) unvanlı eserinde diyor ki: «Hazreti Muaviyenin re&#8217;yine göre hükümet makamına daha kuvvetli, re&#8217;yi ve ma&#8217;rifeti daha fazla olan bir zat, daha evvel İslâma gelmiş, diyanet ve ibadet hususunda daha ileri gitmiş zatlara takdim edilir. Çünkü bu, bir riyaseti âmmedir, umumun idaresi hususunda fazla maharet ve ma&#8217;rifete lüzum vardır. Nitekim Resulullâh sallallâhü aleyhi vesellem ba&#8217;zı gazvelerde maharetlerinden dolayı ikinci derecedeki Ashabı kiramından kumandanlar ta&#8217;yin eder bunların maiyyetlerinde en büyük Ashabmı bulundururdu. Ezcümle Kuzaa kabilelerine karşı yapılan bir gazvede Amr İbnil&#8217;as kumandan ta&#8217;yin edilmiş, kendisine muhacirlerden, ensardan üç yüz zat terfik edilmişti. Bilâhara yardımına gönderilen iki yüz zat içinde Hazreti Sıddik ile Hazreti Ömer de bulunmuştu.</p>
<p>İşte bu cihetle Hazreti Muaviye de kendisini ve ba&#8217;dehu oğlunu bu riyasete ehil görmüştü. Yoksa diğer zevatın yüksek fazilet ve diyanetlerini görmez, takdir etmez değildi.»</p>
<p>«Sahabei kiramın fukahasından olan ibni Ömer hazretleri, bu reyde değildi. Ona göre fâdil varken  mefdule bey&#8217;at edilemezdi. Meğer ki bir fitne zuhurundan korkulsun. İşte böyle bir fitne tahaddüs etmesin diye îbni Ömer radıyallahü anhüma evvelâ Hazreti Muaviyeye, badehu Yezide beyat etmiş ve bey&#8217;ati bozmadan oğlunu, men eylemiş, daha sonra da Abdülmelike beyatte bulunmuştu»   [Dehlevînin Tühfetülisna aşeriyesi. s: 34.].</p>
<p><strong> *</strong> Filhakika pek mütefekkir bir âlim, bir müverrih olan ibni Haldun da şöyle demektedir:</p>
<p><strong>«Ve kezalik:</strong> Muaviye dahi iftirakı kelime havfiyle oğlu Yezidi veliyyiahd edip kendinden sonra emri hilâfeti ana taklit ve tafvize muzdar oldu. Zira Muaviyenin kavm ve kabilesi olan Beni Ümeyye aşiretinin ekserisi, Yezkh anide ittiba&#8217; ve inkıyad edip kılâdei saltanatın gayre teslimine razı değiller idi. Şöyle ki: Eğer Muaviye, Yezidi veliyyiaht etmeyip şeriri devleti ahara tafviz edeydi, cümhuru Beni Ümeyye, kıdemi nizaa kıyam ile müslimîn beyninde fitnei azime hudusuna bais olurdu.</p>
<p>Maahaza gerek Muaviye ve gerek eşrafı Beni Ümeyye, Yeziye hüsnü zan edip tanzimi umur müslimîne salâh ve liyakatine itikat ve azm ve hezmine vüsuk ve itimat ile ol süst ahdü peymanı veliyyiahd eyledi. Ve illa Hazreti Muaviye, zümrei kibarı Ashabı kiramdan olup kâtib-üssırrı vahyi rabbani ve rakam nüvisi hitabı subhanî olmakla Yezit gibi faciri cairin fısk ve fesadı malûmı olduğu halde emaneti kübrayı hilâfeti ol haini mehine teslim etmek töhmetinden masunüssaha olduğu zahirdik [Mukaddimei ibni Haldun, c: 2. s: 21.].</p>
<p><strong>Vehlasıl;</strong> Hazreti Muaviye, Yezidin âtideki mesavisini bilemezdi ve ondan riyaseti esirgemesi, bir fitne zuhuruna sebep olabilirdi. Bütün bunlardan ve daha bilemediğimiz sebeplerden dolayı Yezidi veliyyiahd ta&#8217;yin etmiş olması melhuzdur.<br />
Maahaza Hazreti Muavîye, bir hutbesinde şöyle dua etmişti: «Ya ilâhi!. Ben Yezidi görmüş olduğum faaliyetinden dolayı veliyyiaht tayin ettim, artık sen onu umduğuma kavuştur, kendisine muin ol. Eğer onu veliyyiaht tayin etmeye beni babanın evlâdına olan muhabbeti sevk etmiş, o da ta&#8217;yin ettiğim şey&#8217;e ehil bulunmamış ise ona kavuşmadan ruhunu kabzet» [Savaikı muhrike: 134.].</p>
<p>Bu dua, müstecap olmuş, Yezit âmmed riyasetinde uzun bir müddet durmadan vefat etmiştir.</p>
<p><strong>*</strong>  Hazreti Hüseynin şehadeti mes&#8217;elesine gelince Hazretî Muaviye bundan dolayı da mes&#8217;ul değildir. Bir kere bütün tarih kitapları müttefikan yazıyorlar ki, Hazreti Muaviye, hanedanı nübüvvete ve bilhassa Hazreti Hüseyne riayet ve ta&#8217;zim edilmesi için Yezide kafi surette emir ve tavsiyede bulunmuştu. Sonra Münahicüssünnede de beyan olunduğu üzere Yezid, Hazreti Hüseyinin katli için emir vermemişti. Maamafih farz edelim ki, Hazreti Hüseyni Yezid şehit etmiştir, fakat oğlunun bu günahı, Hazreti Muaviye için bir günah olmaz.<br />
Çünkü Allah Taalâ: (<strong>ولا تزر وازرة وزراخرى)</strong> buyurmuştur.</p>
<p><strong>*</strong> Evet&#8230; Hazreti Huseyn&#8217;nin şahadeti, islâm âlemini ilel-ebed büyük bir hüzün ve teessür içinde bırakmıştır. Fakat bu hâdiseyi hissiyata kapılmaksızın muhakeme etmelidir. Denilebilir ki, Yezid Şam’dan İslâm hükümetinin riyasetini işgal etmişti, haklı olsun olmasın hiç bir hükümdar, kendi aleyhine bir kuvvetin teşekkül etmesini hoş görmez. Aksi takdirde mevkiini hasımlarına terk etmesi lâzım gelir. Sonra Yezid, babasiyle İmam Ali arasındaki muhasemat neticesinde müslümanların büyük zararlara uğramış olduklarını görmüştü. Artık yeniden böyle bir fitnenin, felâketin zuhuruna meydan verilmesi, savap görülemezdi. Beri taraftan ise Kûfeliler, Şam hükümetine karşı durmak için hazırlıklarda bulunmak istiyor, başlarında da — maksatları terviç için — Hazreti Hüseyni bulundurmak arzusunu gösteriyorlardı. Halbuki, Medinei Münevveredeki zevat, bilhassa îbni Abbas Hazretleri, halisane tavsiyelerde bulunarak: «Sakın Kûfelilerin davetine icabet etme, onlar sözlerinde durmazlar, icabında seni müdafaaya koşmazlar» diyorlardı.</p>
<p>Filhakika, Küfelilerin mahiyetleri ma&#8217;lûm idi, îmam Ali&#8217;ye ne kadar zahmet vermiş, o mübarek zatı ne kadar dilgir etmişlerdi. Hazreti Ali&#8217;nin hutbeleri buna şahiddir. Fakat Hazreti Hüseyin, yapılan tavsiyeleri dinlemedi, takdiri ilâhî, kendisini kutsal yuvasından çıkardı, Küfeye müteveccihen hareket etti. Kerbelâ sahrasında bütün ehli imanın gözlerini yaşlar, kalblerini hüzünler içinde bırakan o pek dilsûz şahadet hâdisesi vuku&#8217; buldu. Acaba bu hâdisenin bu suretle tecellisine Yezid razı mı idi?.. Onu ancak Allah Taalâ bilir.</p>
<p><strong>*</strong> Biz yine mütefekkir, müdekkik âlimlerimizin sözlerini nakl edelim. Şeyhülislâm  İbni   Teymiyye merhum diyor ki:</p>
<p>«Ehli naklin ittifakı vardır ki, Yezid Hazreti Hüseynin öldürülmesini emr etmemişti. O, ancak Hazreti Hüseyni Irak vilâyetine gitmekten men&#8217; ediniz diye îbni Ziyâde yazmıştı. Hüseyin Radıyallahü anh ise kendisine ehli ırakın yardım edeceklerini ve kendisine yazmış oldukları şeylere vefada.bulunacaklarını zannetmişti. Iraklılara amıcası oğlu «Müslim ibni Akîl»i gönderdi. Iraklılar ise Müslimi kati ve ona gadr edip îbni Ziyade bey&#8217;at ettiler. Hazreti Hüseyin, bunun üzerine geri dönmek istemişti. Fakat îbni Ziyadın tertib ettiği zâlim çete, kendisine kavuştu. Hazreti Hüseyin:</p>
<p>«Bırakınız beni, ya Yezidin yanına gideyim, veya beldeme döneyim, veyahud hududu geçeyim» dedi ise de bunlardan birini yapmasına müsaade etmediler, kendisini esir etmek istediler Hazreti Hüseyn ise bundan imtina&#8217; ederek aralarında harb vuku&#8217; buldu, O nuridîdei müslimîn mazlûmen şehid oldu. Radiyallahü Taalâ anh.»</p>
<p>«Yezid, Hazreti Hüseynin şehadetini haber alınca hanesinde ağlamış, hüzün ve keder göstermiştir. Hazreti Hüseynin harem dairesinden hiç bir kimseyi esir tutmamış, belki onun ehli beytine ikram etmiş, onları beldelerine mükerremen iade eylemiştir.» «Yezid, çok müteessir olmuş, «Allah İbni Mercaneye, yani Ubeydullah İbni Ziyade lâ&#8217;net etsin, yok, vallahi eğer Hüseyn ile aralarında bir karabeti rahmiyye bulunsa idi onu öldürmezdi, ben Hüseyni öldürmeksizin yalnız Irak ehalisinin itaatine razı idim, demiştir.»</p>
<p>«Yezid, Hazreti Hüseynin ehli beytini, en güzel teçhizat ile teçhiz ederek Medinei Münevvereye gönderdi. Şu kadar var ki Hazreti Hüseyn için intisarde bulunmadı, katilinin öldürülmesi için emir vermedi»[Minhacüssünne. c: 2. s: 226 &#8211; 249.]</p>
<p><strong>*</strong> Cevdet Paşa merhum da şöyle yazıyor: «Ba&#8217;dehu İbni Ziyad, Hazreti Hüseynin seri saadetini vesair şühedayi kerbelânın rüusi saidelerini ve nisvan ve sıbyanı Şam&#8217;a gönderdi. Zeynülabidîn dahi anlarla beraber olup ancak ellerine bilekçe ve boynuna zincir vurdurdu. Şam&#8217;a vardıklarında Zübeyr İbni Kays, Yezidin huzuruna girdi, müjde verdi, Kerbelâ vak&#8217;asının tafsilâtını bildirdi. Yezidin gözleri yaş ile doldu. «Allah İbni Sümeyye&#8217;ye lanet etsin» dedi, ve Hazreti Hüseyne rahmet okudu. «Bana gelseydi anı afv ederdim» dedi ve Zübeyre bir şey vermedi&#8230; Sonra kadınlar, Yezidin harem dairesine idhal olundular, hep saray halkı olan kadınlar gelip anlara ta&#8217;ziyet ve anlarla beraber matem ettiler ve neleri ahzu gasb olunmuş ise sordular. Zayiatlarını kat kat verdiler. Ba&#8217;dehu Yezid, Zeynel abidin Hazretlerinin demirlerini çözdü, anı yanma götürdü ve anı ve nisasını hareminde ayrıca bir daireye kondurdu, akşam sabah sofrasına davet eylerdi.&gt;</p>
<p><strong>*</strong> «Mervîdir ki Yezid, bu Kerbelâ vak&#8217;asından nâşi kulûbı ehli islâmın pek ziyade müteessir olduğunu görünce: «Allah o ibm Metcaneye lâ&#8217;net eylesin, Hüseyinin tekâlifini kabul etmeyip de ani katlettirdi ve anın katliyle nâsı bana gücendirdi, kulûbi enamda benim için adavet tohumu ekdirdi, berr-ü facir hep halk, Hüseyinin katlini izam ederek bana buğz eder oldular, dermiş» [Kısasıenbiya. s: 225-228 c: 7.].</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>(10)   Soru:</strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Muaviye, oğlunun mahiyetini güzelce anlamış olmak lâzım gelmez miydi?. Bu zâlime neden, muhabbet etti?. Neden ona temayül gösterdi?. Onu valiyyiaht yapmakla intihap usulünü ihlâl etmiş olmadı mı?. Yezidin akıbetini nurı basiretle görmeli değil miydi?.</strong></span></p>
<p><span style="color: #000080;"><strong> Cevap:  </strong>  </span></p>
<p>İnsanların mahiyetlerini, ahvali kalbiyelerini, fıtrî olan isti&#8217;datlarını, hallerinin akıbetini tamamı tamamına keşif ve ta&#8217;yin, insanlar için daima nasip olmaz. İnsanlar, böyle bir şey ile mükellef değildirler. Bunların bir kısmı gayba müteallik şeylerdir. İnsanlar ise gayba muttali&#8217; olamazlar. Resuli Ekrem Hazretleri bile Allah Taalâ bildirmedikçe gayba muttali&#8217; olamazdı. Nitekim: <strong>(لو كنت اعلم الغيب لا ستكثرت من الخير)</strong> âyeti kerimesi de bu hakikati nâtıktır.</p>
<p>Sonra insanların fikirleri, niyetleri, ahlâkî halleri vakit vakit tebeddüle uğrar, bazı kimseler, mahrûmülbidaye iken merzukün-nihaye olur, bazıları da merzukul-bidaye iken — Maazallah — mahrûmünnihaye bulunur.</p>
<p>Binaenaleyh her hangi bir kimsenin ahvalini, avakıbini evvelce keşif ve ta&#8217;yin etmek kolay, belki de mümkün değildir. Bu cihetle de hiç bir kimse böyle bir keşf ve ta&#8217;yin ile mükellef, bundan dolayı mes&#8217;ul olmaz.</p>
<p>Yezide gelince: Bunun hali de, Hazreti Muaviyece malûm değildi. Zaten o zamana kadar fena bir şöhret kazanmış bulunmuyordu. Artık Hazreti Muaviye, onun ileride bir zalim, bir gaddar olacağını keşfedememiş olabilir, bundan dolayı kendisini mes&#8217;ul görmek doğru değildir.</p>
<p><strong>*</strong> Evet&#8230; Hazreti Muaviye bu hususta da ictihadında, kanaatinde hatâ etmiş olabilir. Bu, beşeriyet muktezasıdır. Zaten peygamberlerden başka hiç bir kimse, masum, hatâdan masun değildir. Hattâ enbiyai izam hazeratı bile hakkında vahyi ilâhî bulunmayan bir kısım hâdiseler ve kararlar hususundaki icti hatlarında isabet etmeyebilirler. Şu kadar var ki, onların isabetleri vaki olmayınca hemen vahyi ilâhi ile kendilerine hakikat bildirilir. Onların ademi isabet üzere bulunmalarına imkân verilmez. Nitekim Tebük gazvesine iştirak etmemek isteyen bir takım kimselere Resuli Ekrem Hazretleri izin vermiş, onların dermeyan ettikleri mazeretleri ciddî sanmıştı. Bu bir içtihat neticesi idi. Fakat az sonra<strong>( عفاالله عنك لم اذنت لهم</strong>) âyeti kerîmesi nazil olmuş, bu izinde isabet bulunmadığı bildirilmişi idi.</p>
<p>Demek oluyor ki, en büyük nurı basirete sahip olan peygamberanı zîşan bile bazan böyle içtihatlarında lihikmetin isabetsizliğe maruz olabiliyorlar. Bu da beşeriyet muktezasıdır. Beşeriyetin, uluhiyete mahsus bir kemal ile, gayba ıttıla’ kudretiyle muttasıf olmadığına bir delildir.Artık Hazreti Muaviye de bu husustaki ademi isabetinden dolayı mazur görülmek lâzım gelmez mi?.</p>
<p>«Hazreti Muaviyenin Yezide muhabbet ve temayülüne gelince: Bu, bir fıtrat mes&#8217;elesidir. Herkes kendi evlâdını fıtratın sever, ona meyleder. Fakat onun bu muhabbeti, Yezidin zulmüne, gadrine razı olduğuna asla delâlet etmez. Zâlimlere muhabbetin ve temayülün ne suretle memnu olduğunu ilerideki sual vasıtasiyle izah edeceğiz.</p>
<p><strong>*</strong> Hazreti Muaviyenin intihap usulünü tağyir etmiş olması iddiası da tetkika, tahlile muhtaçtır. Vakıa müslümanlıkta âmme riyasetini ihraz edecek zatm intihap ile ta&#8217;yini bir esastır. Fakat bu intihap, bütün ehalii islâmiyenin iştiraki suretiyle olmak müşkil ve âdeta muhal olduğundan bu cihet, ehli hall-û akd denilen zevatın intihaplariyle, mubayaalariyle yapılagel-miştir.</p>
<p><strong> Meselâ:</strong> Hazreti Ebubekir, hastalığında bir ahdname yazarak Hazreti Ömeri veliyyiahd göstermiş, bunu hanesi önünde toplanan zevatı kirama bildirmiş, onlar da muvafakat göstermekle bu intihab yerine getirilmiştir. Hattâ Aşerei Mübeşşereden Talha Hazretleri, Hazreti Ömer&#8217;in fitretindeki şiddet ve celâdeti düşünerek Hazreti Sıddık&#8217;a hitaben: «Sen Ömerfi veliyyiahd mi ettin?. Sen var iken anın halka nasıl muamele etti,ğini gördün, yalnız kaldığı halde ne yapmaz. Allanın huzuruna vardığında raiyyeyi senden sorar.» demiş, Hazreti Sıddık da: «Rabbime mülâki olup da benden de sual ettik de: «Yarabbi! kullarının umurunu anların en hayırlısına havale ettim» diye cevap veririm demiştir [Kısasül enbiya cüz: 6. s: 484.].</p>
<p><strong>Kezalik:</strong> Hazreti Ömer de vefatından evvel, altı zattan müteşekkil bir şûra heyeti ta&#8217;yin etmiş, kendisine halef olacak zatın intihabını onlara havale eylemişti.<br />
Görülüyor ki intihabın müttefikan yapılması lâzım gelmiyor, her halde yapılan intihaba karşı böyle muhalifler de bulunabilir. Fakat hall-ü akd erbabının ekseriyetle kabul ve mubayaası kâfi görülmüştür. İmam Ali Hazretlerinin intihabı da öyle olmuştu. Zaten zamanımızda da her yerde intihablar böyle ekseriyetle yapıla gelmektedir.</p>
<p>İşte Hazreti Muaviye&#8217;de bir çok kimselerin tavsiye ve tensıbleri üzerine Yezidi veliyyiahd ta&#8217;yin etmiş, bununla beraber bütün erbabı hallü akdin, bütün valilerinin mubayaalarına, lüzum görmüş, bu mubayaa ekseriyeti âzime ile icra edilmiş, buna yanlız Hazreti Hüseyn, Hazreti Abdullah ibni Zübeyr gibi bazı zatlar muhalif kalmışlardı.</p>
<p>Evliyai umurun veliyyiahdlığı ve întihab ve mubayaası hakkındaki ahkâm, Şerhi Mevakıf, Şerhi Makasid gibi akaid kitaplarımızda mufassalan yazılmıştır. Fazla malûmat için onlara müracaat edilebilir.</p>
<p><strong>*</strong> Daha kıymetli, ma&#8217;nen daha yüksek zatlar dururken Yezidin o makama neden getirilmiş olduğuna dair evvelce malumat vermiş bulunuyoruz.<br />
<strong> Hülâsâi kelâm:</strong> Bu bir hadisei tarihiyedir ki, bir takdiri ilâhî muktezası olarak bundan bin üç yüz sene evvel vuku&#8217; bulmuştur. (Olmuş amma olmasaydı keşke) demekten başkası zaittir. Bu gün biz, bundan mes&#8217;ul değiliz, bundan dolayı kendilerine mes&#8217;uliyet teveccüh edecek kimseler var mıdır, yok mudur, bu da bizce sabit, yakinen malûm değildir. Artık bunu bahane ederek büyüklere, dine hizmetleri beynelmüslimîn. sabit olan zatlara dil uzatmamız asla doğru olamaz.<br />
<strong>  ومن سعادة تركه مالا يعنه</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Ömer Nasuhi Bilmen &#8211; Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sual ve cevapların tamamı için bkn:</strong></p>
<p>http://www.incemeseleler.com/nezih-tikadlar/58-hazreti-muaviye-hakkndaki-baz-suallerin-cevaplar.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hazreti-muaviye-hakkindaki-bazi-suallerin-cevaplari/">Hazreti Muaviye hakkındaki bazı suallerin cevapları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hazreti-muaviye-hakkindaki-bazi-suallerin-cevaplari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabe ve Tabiun&#8217;da Görülen Savaşlar Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahabe-ve-tabiunda-gorulen-savaslar-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahabe-ve-tabiunda-gorulen-savaslar-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 May 2015 10:35:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Zübeyr Hadisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemel ve Sıffin Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali ve Hz Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Ali Hadisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Hüseyin Hadisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe ve Tabiun'da Görülen Savaş Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabedeki İhtilaflar]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6866</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;Asabiyetin gereği olarak Hz.Ali ile Hz. Muaviye arasında fitne hadisesi vukua gelince, bu hususta da sahabe içtihatlarına göre hak ve doğru olan bir yol tutmuştu. Bazı kuruntulu kimselerin vehim ve mülhidlerin meylettikleri gibi yaptıkları muharebelerin sebebi dünyevî garaz ve maksat veya bâtılı tercih veya intikam hissi değildi, sadece hak olanın ne olduğu hususunda içtihatları değişiklik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabe-ve-tabiunda-gorulen-savaslar-hakkinda/">Sahabe ve Tabiun’da Görülen Savaşlar Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/83880.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6867" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/83880.jpg" alt="Sahabe ve Tabiun'da Görülen Savaşlar Hakkında" width="590" height="321" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/83880.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/83880-300x163.jpg 300w" sizes="(max-width: 590px) 100vw, 590px" /></a>&#8216;Asabiyetin gereği olarak Hz.Ali ile Hz. Muaviye arasında fitne hadisesi vukua gelince, bu hususta da sahabe içtihatlarına göre hak ve doğru olan bir yol tutmuştu. Bazı kuruntulu kimselerin vehim ve mülhidlerin meylettikleri gibi yaptıkları muharebelerin sebebi dünyevî garaz ve maksat veya bâtılı tercih veya intikam hissi değildi, sadece hak olanın ne olduğu hususunda içtihatları değişiklik göstermiş, hakkın ne olduğunu tayin hususundaki içtihadına dayanarak herbiri diğerinin düşüncesini sefihlik olarak görmüştü. İşte bundan dolayı yekdiğeriyle savaşmışlardı. Her ne kadar Hz.Ali haklı, idiyse de, o hususta Hz.Muaviye’ninkasdı bâtıl peşinde koşmak değildi. Onun maksadı sadece hak idi. Ama hata etmişti. Bunların tümü (esas itibariyle değilse bile) maksatları itibariyle hak üzere bulunuyorlardı.</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İslâmdavâki olan sahabe ve tabiûn arasındaki savaş durumudur. Malum olsun ki, bunların  ihtilafı, sadece dinî hususlarda vâki olmuş, sahih deliller ve muteber bilgi vasıtaları üzerindeki içtihattan neşet etmiştir. Müttehitler ihtilafa  düştükleri zaman, ya içtihadı meselelerde hak iki tarafın birindedir, deriz veya hepsi  de hak üzeredir, deriz. Şayet iki taraftan biri hak üzeredir, içtihadında isabetli olmayan  ise hatalıdır, dersek, bu takdirde hak üzere olan hangi tarafın olduğu hususunun  belli olmadığı konusunda icmâ vardır. O halde her iki tarafın da hak üzere olması ve isabet kaydetmiş bulunması ihtimal dahilindedir. Bunlardan hangisinin hata üzere olduğu da tayin edilemez, kestirilemez.</p>
<p>Eğer hepsi de hak üzeredir, her müctehit içtihadında isabet etmiştir* dersek, bu takdirde hata ve günahı bahiskonusu etmemek daha çok uygun olur.Sahabe ve tabiûn arasında görülen ihtilaf, olsa olsa, zannî olan dinî meselelerdeki içti hadi a ilgili bir ihtilaftır, ve hükmü de budur.</p>
<p>İslâmda vâki olan bu nevi ihtilaflar, Ali-Muaviye ve Ali,-Aişe, Zübeyr-Talha Vakıası ile Hz.Hüseyin-Yezid ve İbnZübeyr &#8211; Abdülmelik hadiseleridir.</p>
<p>İlk olarak Ali hâdisesini ele alalım: Osman katlolunduğu zaman, halk çeşitli şehirlerde dağılmış bir halde bulunduğundan Ali’nin biatında hazır bulunmamışlardı. Hazır bulunanların ise bir kısmı ona biat etmiş, diğer bir kısmı, bütün halkın bir imam etrafında birleşip üzerinde ittifak edene kadar biattan geri durmuştu. Sa‘d (b. Ebu Vak- kas), Said (b. Zeyd), Ibn Ömer, Usame b. Zeyd, Muğire b. Şu‘be, Abdullah b. Selâm, Kudamebin.Maz’un, Ebu Said (Sa‘d b. Mâlik) Hudrî, Ka‘b b. Ucre, Ka‘b b. Mâlik,</p>
<p>Numan b. Beşir, Hassan b. Sabit, Mesleme b. Mahlad, Fudale b. Ubeyd ve bunların emsali olan daha başka büyük sahabeler böyle hareket etmişlerdi. Şehirlerde dağılmış bir halde bulunanlar da Ali’ye biattan vazgeçmişler, işi kargaşaya bırakmışlar, halife olacak zatı tayin için müslümanlar arasında bir şuranın toplanmasını beklemişler ve “Ali, katillerine karşı Osman’a yardım hususunda işi ağırdan aldı ve kendisine destek olmadı” zannında bulunmuşlardır. Fakat böyle bir şeyden Allah’a sığınırız.</p>
<p>Muaviye, Ali’yi açıktan açığa kınıyordu. O, bu nevi kınamaları Ali’ye karşı ileri sürerken, sadece onun bu meselede sükut ettiğini bahiskonusu ediyordu. Böylece bir ihtilaf başgöstermiş oluyordu. Ali, kendisine yapılan biat akdinin tam ve meşru olduğuna, Nebi’nin (s.a.) yurdu ve sahabenin vatanı olan Medine’de toplanmış bulunan Müslümanların bu biat üzerinde birleşmeleri ile, bundan geri duranlar için de biata katılmak lazım geldiği kanaatında idi. Osman’ın kanını talep (katillerini idam) işini, halkın birleşmeleri ve beraberliğin sağlanması vaktine kadar tehir etti. Bu durum meydana gelip imkân hasıl olunca, katillere kısas tatbik etmeyi düşündü.</p>
<p>Diğerleri ise Ali’ye yapılan biatin tam ve meşru olmadığı kanaatında idi. Zira bir meseleyi halletme ve karara bağlama durumunda olan sahabe dört bir tarafa dağılmışlar, Medine’deki biata çok azı katılmıştı. Hall ve akd sahiplerinin ittifakı olmadan biat olmazdı, bunlardan olmayanların veya bunlardan çok az kimsenin iştirak ve kabul ettiği bir biat akdi onları bağlamazdı, onlara göre bu durumda müslümanlar başsız kalmıştır, ortada bir kargaşa, anarşi (fevza), vardır. Bu takdirde önce Osman’ın kanını talep ediyor, katillerin idamını istiyor, sonra imam tayin etmek için bir araya gelmeyi düşünüyorlardı. Muaviye, Amr b. As, Ümmü’l-müminin Aişe,</p>
<p>Zübeyr, Oğlu Abdullah, Talha, oğlu Muhammed, Sa‘d, Said, Numan b. Beşir, Muaviye b. Hudaye bu kanaatta idi. Bahsettiğimiz gibi Medine’de bulunup da Ali’nin biatına iştirak etmemiş olan sahabeler de onların görüşüne katılmışlardı. Ancak bunlardan sonra, ikinci asırda yaşamış olanlar (yani ikinci nesil) Ali’nin biatinin muteber ve meşru olduğuna ve bu biatin bütün müslümanları bağladığına ittifak ederek savunduğu kanaatlar itibariyle Ali ’nin haklı olduğunu, hatanın ise Muaviye ve onun görüşünde olanların tarafında bulunduğunu tayin ve tesbit etmişlerdir. Bilhassa Ali &#8211; talha ve Zübeyr ihtilafında bu durum daha barizdir. Zira bunlar nakil ve rivayet edildiği gibi Ali’ye biat ettikten sonra biatlarını bozmuşlardır. Bununla beraber, müctehidlerin durumunda olduğu gibi, her iki fırkanın da günaha girmemiş olduğunu ifade etmişlerdir. Bu suretle ikinci asırdaki neslin içtimai ve birinci asırdaki neslin de ikı görüşünden biri bu olmuş oldu. Nitekim böyle de bilinmekledir.</p>
<p>Ali ye (r.a.) Cemel ve Sıffın vakasında maktul düşenlerden sorulduğunda;</p>
<p>“Ruhumu kudretli elinde tutan yüce zata andolsun ki, (iki fırkaya işaret ederek), bunlardan hiç biri yoktur ki, kalbi temiz olarak ölmüş olsun da cennete girmesin”, demişti. Bunu, Taberî ve daha başkaları rivayet etmişlerdir. O halde bunlardan hiç birinin adâleti ve dürüstlüğü hususunda şüpheye düşmeyiniz, bu konuda kimseyi karalamayınız. Zira onlar (karakter ve fazilet itibariyle) bildiğiniz zevattır. Bütün söz ve fiillerinin mutlaka bir mesnedi vardır. Ehl-i sünnete göre adâletleri ve dürüstlükle¬ri tartışılamaz. Ancak Ali’ye karşı savaşanlar hakkında Mutezilenin bir görüşü varsa da, ehl-i hakdan hiç bir kimse ona iltifat etmemiş ve üzerinde durmamıştır.</p>
<p>İnsaf nazarı ile bakarsan, Osman ve ondan sonraki sahabelerin ihtilafı hususunda herkesi mazur görürsün. Ve bilirsin ki, bu hâdiseler bir fitne idi. Allah müslümanların düşmanlarım ortadan kaldırdığı, onların topraklarına ve memleketlerine bunları mâlik kıldığı, bölgelerindeki Basra, Küfe, Şam ve Mısır gibi şehirlere müslümanlar kondukları esnada, bu ümmeti bu fitne ile imtihan etmişti. Bu şehirlere gelip yerleşmiş olan Arapların ekserisi hak &#8211; hukuk tanımayan kimselerdi. Nebi’nin (s.a.) sohbetinde fazla bulunmamışlardı. Onun huyunu tam olarak benimsememişler ve içlerine gereği gibi sindirememişlerdi. Bundan kendilerinde cahiliye dönemine ait olan haksızlık yapma, asabiyet, tefahur, imanın verdiği sekinet ve vakardan uzak bulunma gibi şeyler mevcuttu. Devlet birden bire büyüyünce, Kureyş’ten, Kinane’den, Sakiften, Huzeyl’den, Hicaz halkından ve Medinelileıden ilk önce iman etmiş olan muhacirlerin ve ensarın hâkimiyeti altına girmiş oldular. Ama onların hakimiyetini kabul etmekten çekindiler, bunu içlerine bir türlü sindiremediler. Zira nesepleri, sayılarının çokluğu, İran ve Bizans’la vuruşmaları itibariyle kendilerini daha önde görmekte idiler. Bunlar Bekr b. Vâil, Abdülkays b. Rebia kabileleri ile Yemen’den Kinde ve Ezd, Mudar’dan Temim ve Kays kabileleri idi. Bunlar Kureyş’in değerini kendilerinden aşağı görüyor, onlara karşı gururlu ve kibirli davranıyor, onlara itaat konusunda bir bahane buluyor, onlardan haksızlık gördüklerini, serkeşlikleri için bir mazeret olarak ileri sürüyor, onlara karşı kendilerine yardım edilmesini istiyor, onların kendileriyle müsavi surette savaşmaktan âciz kaldıklarından ve ganimetlerin eşit olarak bölüşülmesinde hile yaptıklarından bah-sediyorlardı.</p>
<p>Bu gibi söylentiler yayılmış ve Medine’ye kadar da ulaşmıştı. Bildiğiniz zevat olan Medineliler bu söylentileri büyük ve önemli saymışlar ve bunları Osman’a duyurmuşlardı. Bunun üzerine Osman, şikâyete gelen şehirlerdeki durumu araştırıp kendisine gerçek durumu bildirecek müfettişler gönderdi. İbn Ömer, Muhammed b. Mesleme, Usame b. Zeyd ve emsali olan zevat bu maksatla şikâyete gelen merkezlere gönderildi. Bunlar, emirlerin hiçbir şeyini red ve inkâr etmediler, kendilerinde tenkit ve itham mevzuu olan bir şey görmediler, durumu gördükleri gibi Osman’a intikal ettirdiler. Fakat, şehir ve büyük merkezlerden gelen şikâyetlerin sonu gelmedi, yayılan çirkin haberler artmaya devam etti. Küfe valisi Velîd b. Ukbe şarap içmekle suçlandı. Bunlardan bir cemaat bu hususta onun aleyhinde şahitlik yaptı. Bunun üzerine Osman Velîd’i azlettikten başka kendisini had cezasına da çarptırdı. Sonra büyük merkezlerden Medine’ye gelen kalabalıklar, valilerinin azledilmelerini istediler. Ayrıca durumdan Aişe, Ali, Zübeyr ve Talha nezdinde de şikâyetçi oldular. Bunun üzerine Osman valilerden bir kısmını daha azletti, ama yine de bu meseleleri konuşan diller susmadı. Tersine, davet üzerine Medine’ye gelmiş olan Küfe valisi, geri döndüğü zaman yolu kesildi ve azledilmiş olarak geri döndürüldü. Sonra ihtilaf, Osman ve onunla birlikte Medine de bulunan ashab arasına sıçradı. Valileri azletmekten kaçındığı için kendisini şiddetle tenkit ettiler. Fakat o, valilerin dürüstlüğüne ve adâletine mâni olan haklı bir kusur bulunması hali müstesna, azle yanaşmadı. Daha sonra bunun dışında kalan Osman’ın fiilleri ve icraatı da red ve inkâr konusu edilmeye başlandı. İhtilaf buralara da intikal etti.</p>
<p>Bütün bunlar olurken Osman kendi içtihadına sıkı bir şekilde sarılmıştı. Öbürleri de böyle idi. Başıbozuk insanların toplanmasından meydana gelen bir kalabalık Medine’ye yürüdü, zahiren Osman’dan adâlet ve müsavatla muamele etmesini istiyorlardı. Ama hakikatte bunun aksi olan, onu katletme niyetlerini gizli tutuyorlardı. Bu kalabalık içinde Basra’dan, Kûfe’den ve Mısır’dan kişiler vardı. Bu hususta Ali, Aişe, Zübeyr ve Talha ve daha başkaları da onlarla beraber hareket etmişlerdi. Maksatları hâdiseleri yatıştırmak ve Osman’ı onların görüşlerine döndürmek için çalışmaktı. Osman bunlar için Mısır valisini azletti. Bunun üzerine kalabalık geri gittiyse de çok geçmeden tekrar döndüler. Ellerinde, uydurdukları sahte bir mektup vardı, iddialarına göre, bu mektubu Mısır valisine götüren bir kişinin elinde görüp almışlardı. Mektupta, şikâyetçi kişilerin Mısır’a varmaları halinde katledilmeleri, ora valisine emredilmişti. Osman bu mektuptan haberi olmadığına dair yemin etti. Öyleyse Mervan’ı bize teslim et, zira kâtibin odur, dediler. Bunun üzerine Mervan da böyle bir mektup yazmadım, diye yemin etti. Bundan sonra Osman: “Bundan fazlası hükümde yoktur” (yemin eden ve başkacada aleyhinde delil bulunmayan bir adamı size teslim edemem), dedi. Bunun üzerine Osman’ın evini muhasara ettiler, sonra geceleyin halkın dikkatsizliğinden ve uyanık olmamasından yararlanarak içeri girdiler ve Osman’ı katlettiler. Bu suretle fitne kapısı da açılmış oldu.</p>
<p>&#8221;İçine düştüğü hal itibariyle bunlardan herbirinin bir mazereti mevcuttur. Bunların hepsi de dinî hususlara önem veriyor ve dinle ilgisi bulunan hiçbir şeyi zayi etmiyor. Bu hadiseden sonra (gerçeği bulmak için) düşünmüşler ve içtihatta bulunmuşlardır. Allah, hallerine vâkıftır ve haklarında ilim sahibidir. Biz onlar hakkında hayırdan başka bir şey düşünmeyiz, sadece hüsn ü zanda bulunuruz. Zira halleri ve doğru sözleri buna şahadet etmekte ve bunu gerektirmektedir.&#8217;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüseyin konusuna gelelim: Çağında yaşamış olan herkesin nezdinde Yezid’infıskı (ve ahlâksızlığı) zahir olunca, Kûfe’dekiEhl-i beyt’in dostları (Medine’de bulunan) Hüseyin’e haber salarak, yanlarına gelmesini ve işinin başına geçmesini kendisinden istediler. Bunun üzerine Hüseyin fışkı sebebiyle Yezid’e isyan etme durumunun belirdiği kanaatına vardı. Bilhassa buna kadir olan ve gücü yeten için durum böyledir, diye düşündü. Ehliyetini ve şevketini gözönüne alarak bu kudretin kendisinde mevcut olduğunu zannetti. Gerçekten de o, zannettiği gibi hatta ziyadesiyle bu işe ehil idi. Şevket ve kudrete gelince, bu hususta galat etti, hataya düştü (Allah bu konuda da ona rahmet etsin). Zira Mudar’ın asabiyeti Kureyş’te idi. Abdülmenaf’ın asabiyeti de sadece Emevîlerde bulunuyordu. Kureyş ve diğer kabileler onların hususiyetini tanıyor ve inkâr etmiyorlardı. Bu husus sadece İslâmın  ilk  zamanlarında unutulmuştu. Çünkü halkın hârikalar, vahiy ve müslümanlara yardım ivin gelen giden meleklerle meşgul olmaları, o asabiyeti hatırdan çıkarmalarına yol açmıştı. Bundan dolayı halk ananevî işlerini ihmal etmişlerdi. Cahiliyet asabiyeti ve onun meydana getirdiği temayüller ortadan kalkmış ve unutulmuştu. Sadece himaye ve müdafaa, yani bir devleti kollama ve koruma, savunma hususunda tabiî olan asabiyet kalmıştı. Dini ayakta tutmak ve müşriklerle cihad yapmak için bu asabiyetten istifade ediliyordu. Bu asabiyete de din hâkim kılınmış, âdet (itiyat ve ananeler) tesirsiz hale getirilmişti. Nihayet nübüvvet meselesi ve yüreklere korku salan hârikalar kesilip, kısmen âdet ve ananelerin hükmü geri gelince, asabiyet eskiden olduğu gibi ve kime aitse, o biçimde avdet elti. Mudar, başkalarından çok Emevîlere itaat eder oldu. Zira daha evvel de bu hususiyet onlara aitti.</p>
<p>Bu suretle Hüseyin&#8217;in galatı ve hatası ortaya çıkmış olmaktadır. Ancak bu hata dünyevî bir mesele (olan hilafet) ile alâkalıdır. Bu gibi yerlerde vâki olan hata ona zarar vermez. Şer‘î hükümde ise yanılmamıştı. Zira meselenin şer&#8217;î ve dinî hükmü onun zannına, bağlıdır. O ise, buna kadir olacağını zannetmişti. Esasen İbn Abbas, İbnZü-beyr, İbn Ömer, kardeşi İbn Hanife’ye ve daha başkaları, Kûfe’ye gitmesi konusunda Hüseyin’i tenkit ve ikaz etmişler ve onun bu hususta yanılmakta olduğunu bilmişlerdi. O ise tuttuğu yoldan geri dönmedi. Çünkü Allah bunu böyle irade etmişti.</p>
<p>Hüseyin’in dışında Hicaz’da, Şam’da, Muaviye ile ve Irak’ta bulunan sahabeler ve bunlara tâbi olanlar, her nekadar fâsık olsa da Yezid’e isyan etmenin caiz olmadığı görüşünde idiler. Zira böyle bir hareket kargaşaya ve kan dökmeye yol açardı. Onun için bundan geri durdular ve Hüseyin’in peşinden gitmediler. Ama ona karşı da çıkmadılar ve günaha girmiştir de demediler. Zira o bir müetehid, hem de müctehidlere örnek olan bir müetehid idi. Bahiskonusu zeval Hüseyin’e muhalefet etmek ve kendisine yardımı bırakarak evlerinde oturmak suretiyle günaha girmişlerdir, demek suretiyle yanlış bir beyanda bulunmaktan sakının. Zira bunlar sahabenin ekseriyetini teşkil ediyorlardı ve Yezid’in yanında yer almışlardı. Bunlar Yezid’e karşı ayaklanmak gerektiği kanaatında değillerdi. Hüseyin Kerbela’da iken fazileti ve hakkı konusunda bunları şahit gösteriyor ve “Câbir b. Abdullah’a, Ebu Said Hudri’ye, Enes b. Mâlik’e, Sehl b. Said’e, Zeyd b. Erkem’e ve emsali zevata sorunuz”, (benim hakkımı ve faziletimi onlardan öğreniniz), diyor, ama kendisine yardım etmeyip evlerinde oturdukları, için onları red ve inkâr etmiyordu, ictihadlarına dayanarak böyle hareket ettiklerini bildiği için böyle bir yola girmiyordu. Nitekim onun hareket tarzı da kendi içtihadının neticesi idi. Aynı şekilde, hatalı bir kanaat onun katlinitasvib etmenize ve şöyle konuşmanıza sebep olmasın: “Katledilmesi doğru idi, zira her ne kadar Hüseyin içtihadında isabet üzere ise de, nihayet o da başka bir içtihada istinaden katlolunmuştur. Bu durum, Şafiî ve Maliki bir kadının (helal olduğunu ileri sürerek) nebiz içen bir Hanefîyi cezalandırmasına benzer”.</p>
<p>Bilmelidir ki, durum hiç de öyle değildir. Hüseyinin, katlolunmasıbahiskonusu zevatın içtihadına dayanmıyordu. Gerçi bu zevatın içtihadı, Hüseyin’inkine muhalif idi ama, yine de onu sadece Yezid ve yandaşları katletmişlerdi. Yezidhernekadarfâsık ise de, bu zevat ona isyan edilmesini caiz görmediklerine göre, Yezid’in fiilleri onların nazarında sıhhatli idi de diyemezsiniz. Bilinmelidir ki, fâsık olan bir kimsenin, sadece meşru olan fiilleri geçerli olur. Onlara göre isyancılarla savaşmanın şartı, âdil imamla beraber olmaktır. Halbuki bu husus bizim meselemizde mevcut değildir. İmdi Yezid’le birlik olup ve Yezid için Hüseyin’i katletmek caiz olamaz,.TamtersıneYezid&#8217;in bu hareketi, onun fâsık oluşunu tekit eden fiillerindendir. Hüseyin ise orada şehit düşmüş ve sevap almıştır. O hak ve içtihad üzere idi. Yezid&#8217;le beraber olan lama Hüseyin&#8217;in katline fiilen katılmayan) sahabe de hak ve içtihad üzere bulunuyorlardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fi Avâsımve&#8217;l-kavâsım isimli eserinde “Hüseyin, ceddinin şeriatı ile katlolunmuştur*’mânasına gelen sözler söyleşen Maliki kadısı Ebu Bekir b. Arabi bu hususla yanılmıştır. Onu böyle bir hataya sevkeden husus, âdil imam şartına dikkat etmemiş olmasıdır. Bâtıl düşüncelere sahip olan kimselere karşı savaşmak hususunda adâleti ve imameti itibariyle kendi çağında Hüseyin’den daha âdil kim vardı?</p>
<p>Ibn Zübeyr konusunu ele alalım: Hüseyin hangi görüş ve zan ile isyan etmişse, o da aynı görüş ve zan ile ayaklanmış, ama karşısındakinin şevketi ve kudreti konusundaki hatası daha da büyük olmuştu. Çünkü (İbnZübeyr’in mensup olduğu) Benuhsed kabilesi ne Cahiliye ne de İslâm döneminde Emevîlere mukavemet edememiştir. Ali karşısında Muaviye’nin hatalı olduğuna bakarak İbnZübeyr’i de o durumda görmenin yoiü yoktur. Zira Ali konusunda mevcut olan icmâ, Muaviye’nin hatalı olduğunu bize açık ve kesin bir şekilde göstermektedir. HalbukiİbnZübeyr lehinde böyle bir şey yoktur. Yezid meselesinde ise, onun fâsık oluşu, hatasını belli etmiştir. HalbukiibnZübeyr’in hasmı olan Abdülmelik, adalet bakımından insanların en büyüğü idi İmam Mâlik’in, onun fiilini hüccet sayması, adâletini göstermeye fazlasıyle yeter. İbn Abbas ile ibnZübeyr’in, Hicaz’da beraber bulundukları halde, İbnZübeyr’ebiattan vazgeçerek Abdulmelik’e biat etmeleri ise onun adâletinin başka bir delilidir. Buna ilave olarak, sahabenin çoğu İbnZubeyr’in biatinin münakid ve hukukî olmadığı görüşünde idi. Zira Mervan’ın biatında olduğu gibi İbnZübeyr’inbiatında da meseleleri halletme ve karara bağlama yetkisine sahip olan zevat hazır değildi. İbnZübeyr ise bu görüşe muhalif olan bir kanaata sahipti. Bunların tümü de müçtehid idi, hakkın hangi tarafa olduğu belli değilse de zahir itibariyle hepsini hak üzere saymak gerekir. Verdiğimiz bilgiler böylece tesbit edildikten sonra, İbnZübeyr’inkatlolunması fıkıh kaidelerine ve kanunlara da uygun düşer. Bununla beraber maksadı ve hakkı araştırması itibariyle o bir şehit idi, yaptığı işten sevap almıştır.</p>
<p>Sahabe ve tabiûndan olan selefin fiillerini böyle yorumlamak ve anlamak gerekir. Onlar bu ümmetin en hayır!ilandır. Şayet onları ithamlara maruz bırakırsak, adaleti kime tahsis edeceğiz? Onlar dürüst değilse, dürüst insanı nerede bulacağız? Halbukı Resûlüllah (s.a.) “En hayırlı  nesil benim neslim, sonra onları takib eden nesildir”, buyurmuş ve bunu iki veya uç kere tekrar ettikten sonra “Bundan sonra yalan ve sahtekârlık her tarafa yayılır”, demiş, bu suretle adalet ve dürüstlük mânaya gelen “hayırlı olma” hususunu birinci nesle, sonra onları takip edenlere tahsis etmiştir. Kendinizi veya dilinizi onlardan herhangi birine sataşma durumuna alıştırmaktan  sakınınız. Onlardan vâki olan şeylerden hiç birinde, şüphelenmek suretiyle kalbiniz müşevveş olmasın, mümkün olduğu nisbette onlar için hak olan yollar ve yöntemler bulunuz, söz ve davranışlarını, doğru olacak şekilde ve hüsn ü zan dahilinde izah ediniz. Çünkü insanlar içinde buna en fazla layık olanlar onlardır. Onların ihtilafı mutlaka bir delile dayanmaktadır. Katletme ve katlolunma gibi durumları ya cihad yolunda veya hak olanı izhar uğrunda vâki olmuştur. Bununla beraber, onlar-dan birini kendine imam, rehber ve delil seçerek ona uysun diye, onların ihtilafları, kendilerinden sonraki ümmet mensuplarından her birine rahmet olmuştur. Bunu iyi anlayınız. Mahlukatında ve mükevvenatındaki Allah&#8217;ın hikmetini kavrayınız. Biliniz ki, O her şeye kadirdir, dönülecek ve sığınılacak makam odur, Allah en iyisini bilir?</p>
<p>İbn Haldun,Mukaddime,cild:1</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabe-ve-tabiunda-gorulen-savaslar-hakkinda/">Sahabe ve Tabiun’da Görülen Savaşlar Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahabe-ve-tabiunda-gorulen-savaslar-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
