<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>yazı | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/yazi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 13:49:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>yazı | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ahmed Güner Sayar &#8211;  A.Süheyl Ünver’le Sohbetler (7. XII. 1968 &#8211; 25. XII. 1985)  -Notlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-guner-sayar-a-suheyl-unverle-sohbetler-7-xii-1968-25-xii-1985-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-guner-sayar-a-suheyl-unverle-sohbetler-7-xii-1968-25-xii-1985-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Nov 2021 14:27:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amiş Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Şöhret]]></category>
		<category><![CDATA[Şahsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[meşgale]]></category>
		<category><![CDATA[misafir]]></category>
		<category><![CDATA[Süheyl Ünver]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[tenkit]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25653</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kimse vazifesini tam yapmıyor.Kimse, bu yüzden bahtiyar olamıyor. Sayfa 165 Zengin deniyor amma, serveti kendinden değil. Sayfa 70 Amiş Efendi&#8217;den dedemin kaydettiği bir diğer sözünü bana yazdırdı, kendisi de yazdı: “Olan olmuş, olacak da olmuştur. Olacak bir şey yoktur.” Sonra, bu sözün altına dedemin düştüğü notu okudu: “Amiş Efendi, 20 Şaban 1338 (9 Mayıs 1920&#8217;de [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-guner-sayar-a-suheyl-unverle-sohbetler-7-xii-1968-25-xii-1985-notlar/">Ahmed Güner Sayar –  A.Süheyl Ünver’le Sohbetler (7. XII. 1968 – 25. XII. 1985)  -Notlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25654 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/a-guner-sayar-sohbetler-1634038429-191x300.png" alt="" width="306" height="481" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/a-guner-sayar-sohbetler-1634038429-191x300.png 191w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/a-guner-sayar-sohbetler-1634038429.png 638w" sizes="(max-width: 306px) 100vw, 306px" /></p>
<p>Kimse vazifesini tam yapmıyor.Kimse, bu yüzden bahtiyar olamıyor.</p>
<p>Sayfa 165</p>
<hr />
<p>Zengin deniyor amma, serveti kendinden değil.</p>
<p>Sayfa 70</p>
<hr />
<p>Amiş Efendi&#8217;den dedemin kaydettiği bir diğer sözünü bana yazdırdı, kendisi de yazdı:</p>
<p>“Olan olmuş, olacak da olmuştur. Olacak bir şey yoktur.”</p>
<p>Sonra, bu sözün altına dedemin düştüğü notu okudu: “Amiş Efendi, 20 Şaban 1338 (9 Mayıs 1920&#8217;de irtihal ettiler.” Bunun üzerine Süheyl Bey:</p>
<p>“Demek elli sene olmuş,” dedi ve bir an gözleri daldı, gitti. Daha sonra bana Amişname&#8217;den yazdırmaya devam etti. Bu sohbetimizde, Amiş Efendi&#8217;den yazdırdığı son söz şu idi:</p>
<p>“Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.”</p>
<p>Sayfa 56</p>
<hr />
<p>Sokrat&#8217;ın bir sözü:&#8221;Bu dünyanın en huysuz kadını ile evlendim.Bu suretle öbür insanlarla geçinmeyi öğreniyorum.&#8221;</p>
<p>Sayfa 341</p>
<hr />
<p>Eskiler, “Hazır ol cenge, istiyorsan sulh ü salah” demişler.Silahlanmak, harb için değil, düşmana, ne kadar kuvvetli gunu göstermek içindir. Yahya Kemâl&#8217;den işittim: “Filistini 400 sene, patlamayan bir topla idare ettik.” Medeni saydıgımız Fransızlar, 25 sene zor kalmışlar. Neden, 400 sene? Çunkü adaletle hükmetmişiz. Balkanlar&#8217;da beş asırdan fazla kaldık.Çünkü &#8216;sen Bulgarsın, sen Sırpsın&#8217; diye ayırmadık, adaletle hükmettik. Türklerin meziyeti şu: Suriye&#8217;ye giriyor, ama programını yapıp giriyor ve dört asır kalıyor. Kanuni, Macaristan fesadına mâni olmak için, 150 seneliğine şurayı fethedin diyor ve programını yapıyor. Bizim çalışmalarımız da, târihin bu noktalarını kavramakla, programına kavuşmuş oluyor. Türklerin yaptığı topların üzerinde, gayet güzel desenler vardır. Ben, bunları topladım. Velhâsıl, insan kadar kendi aleyhine çalışan bir mahlük yok!”</p>
<p>Sayfa 347</p>
<hr />
<p>Meşgalenin değişmesi, talebeyi dinlendirir.&#8221;</p>
<p>Sayfa 111</p>
<hr />
<p>“Bu memleketin rûhen ilerlemesi için, çocuk terbiye etmeyeceksiniz. Çocuk terbiye edilmez, ama anne ve babayı terbiye ediniz.”</p>
<p>Defterlere yazmayın, kâğıtlara yazın.Tasnif edin. İlim tasniften ibarettir.</p>
<p>Sayfa 245</p>
<hr />
<p>İnsan ef&#8217;alinden mesuldür, efkârından değil.</p>
<p>Sayfa 62</p>
<hr />
<p>&#8220;&#8230;Siyaseti bilin, ama siyaset yapmayın.&#8221;</p>
<hr />
<p>Kader, insanı bedbaht etmez.İnsan, kendi kendisini perişan eder.</p>
<p>Sayfa 45</p>
<hr />
<p>Biz, sevilecek bir milletiz, ama çok düşmanimız var.</p>
<p>Sayfa 227</p>
<hr />
<p>“Sen, sen oldun, ben, ben oldum</p>
<p>Ne sen umdun, ne ben umdum</p>
<p>Sen, ben oldun, ben, sen oldum</p>
<p>Hem sen ondun, hem ben ondum”</p>
<hr />
<p>| “Arapça bir söz: “Kanaat bir yaydır, hâdisat oktur, hedef insandır, atan da Allah&#8217;tır. Eynel mefer, nereye kaçıyorsun?”</p>
<p>Sayfa 310</p>
<hr />
<p>Alemin önem vermediği şeyleri öğreneceğiz. Ama susmasını da bileceğiz. Bunları yaparsak, geçmiş insanları daha iyi anlarız. Bizde merak hastalığı yok.”</p>
<p>Sayfa 292</p>
<hr />
<p>“İnsanın kendini batırmak için yapmadığı şey kalmamıştır. “Bende talih var mı?” demeyin. Böyle derseniz, ruhen sağlıklı bir insan olmazsınız. Kendimize iyi telkinde bulunalım. İnsan demek, başkalarını da düşünen insan demektir. Güzel telkinleri herkes için yapalım.”</p>
<p>Sayfa 291</p>
<hr />
<p>“Şahıs olmaktan kurtulun, şahsiyet olun. Peygamber Efendimiz, şahıs değildi, şahsiyetti. İslâmiyet, bu örnek şahsiyetten ibarettir.”</p>
<p>“Kendi kendinizi onore ediniz. Kendinize dönünüz. Kendinizle meşgul olun. Kimsenin sizin hakkınızdaki söyledikleriyle meşgul olmayın. Kendinize verdiğiniz değeri belli etmeyin.”</p>
<p>“Goethe&#8217;den: “Çağımızın ahlâksızlığından ne şikâyet ediyorsunuz. Daha iyi değil mi? Siz ahlâklı olunuz. İtibarınız daha da artar.”</p>
<p>Sayfa 133</p>
<hr />
<p>“Yılan, bir insanı sokmadan evvel, bir tereddüt anı geçirir, sokmaya karar verince sokarmış. Hekim de böyle! Bir hastaya ilaç vermezden evvel, düşünür, bir tereddüt anı geçirirmiş.”</p>
<p>“Her büyük insanın ömrü üzerinde durmak lâzım.”</p>
<p>Sayfa 139</p>
<hr />
<p>Bal, demekle tadı duyulmaz, tatmak lazım.</p>
<hr />
<p>&#8216;Eskiden gece hayatı yokmuş.Herkes, sabah namazına kalkıyor.Bütün gün kendisinin oluyor.&#8221;</p>
<p>Sayfa 144</p>
<hr />
<p>Şöhret afettir.Arap sözü.Öğrenmeye ağırlık verin.Öğrenmeniz arttıkça, tevazuunuz çoğalsın.</p>
<p>Sayfa 228</p>
<hr />
<p>Avrupalılar diyor ki:Siz kanunu ekmek çıkarir gibi çikariyorsunuz.Kanun çokluğu, o memleketteki karişikliği gösterir.</p>
<p>Sayfa 433</p>
<hr />
<p>Velhâsıl Müslüman demek, rabıtalı insan olmak demektir.</p>
<p>Sayfa 66</p>
<hr />
<p>Ne olaydı da, hocalarımızdan bir parça alabilseydik.Şahıs oluyoruz da şahsiyet olamiyoruz.</p>
<p>Sayfa 491</p>
<hr />
<p>“Size, taş ile gelene siz, ay ile gidiniz.”</p>
<p>“Âşıkta keder neyler,<br />
Gam halk-ı cihanın”</p>
<p>Bu söz, Şeyh Galip&#8217;ten. Yani, gam avama mahsustur.”</p>
<p>Sonra, bana döndü:</p>
<p>“Hadi gel de sen gamlan! Bak, Küçük Hüseyin Efendi, ne buyuruyor: Allah var, gam yok!? Abdülhak Hamid&#8217;e bir kitap hediye etmişler. Demiş ki: “Hazinemizle, tasadduk ve iftihar<br />
ederim.&#8217; Babam Mustafa Enver Bey de; &#8216;Laf biliyorsan laf söyle, bilmiyorsan süküt et. Seni, bir adam sansınlar,&#8217; dermiş.”</p>
<p>Sayfa 483</p>
<hr />
<p>Bakın, bundan 100-150 sene önce, İstanbul&#8217;da bir anane vardı. Namaz kılmayan kişi için; &#8216;o namaz kılmıyor&#8217; denmez, O, Kuruçeşme&#8217;den abdest alır, İhmâl Paşa Camii&#8217;nde kılar, denilirdi. İşte, biz bugünlerde bunları konuşamaz olduk. O nedenle benim, herkese karşı bir kırıklığım vardır,”</p>
<p>Sayfa 477</p>
<hr />
<p>İnsanın kafasına hâkim olabilmesi için, çeşitli konularla meşgul olacak. Herkes, kendi hayat programını çizecek. Onun için, kabiliyetlerini ve eğilimlerini iyi tanıyacak. Kimse, kimseye kabiliyet veremez.”</p>
<p>“Ben, size hayat felsefemi vereyim: Hiçbir söz benim değildir. Elimde bir zarf var. Onun başlığı şöyle. “Yetişmemde Payı Olanlar” Tanrı&#8217;nın nazarında, talebe hocadan büyüktür. Bu benim sözüm değil! Çalışarak talebenin karşısına çıkma. Sen onlara tâbi ol. Onlar sana istediklerini söyletirler.”</p>
<p>Sayfa 219</p>
<hr />
<p>“Ben de meslek sahibiydim. Muayenehanem vardı. Kapatalı 30 yıl oldu. Bugün beni ne yaşatıyor? Meşgalelerim beni yaşatıyor. Çocukluğumda işittiklerimi yazmamıştım. Şimdi onları, bu yazma terbiyemizin olmadığı zamanda öğrenip de yazamadıklarımı yazıyorum. Eskiden bana bu telkini yapmamışlardı. Andre Gide de benim hocalarımdan biridir. Bakın ne diyor: “Anılarınızı bir yere kaydedin ki, onları ölümden kurtarmış olursunuz!” O, hangi milletten, yaşıyor mu? Bunu bilmiyorum, ama bu sözünü çok benimsedim. Şimdi size, Fatih&#8217;ten bir misal vereyim: Fatih, öyle bir yeri zapt ediyor ki, İstanbul, Şark Hristiyanlığı&#8217;nın merkezi. Hristiyanlar ikiye bölünmüşler. Bu onların zayıflamalarına sebep olmuştur. Fatih&#8217;in de iki meclisi var. İlkinde, âlimler ve sanatkârlar bulunuyor. İkincisi ise, harp meclisi. Burası, askerlerden müteşekkil. Fatih, bunlarla dolaşıyor, ama ilme ve âlime daha çok kıymet veriyor. Kafasında şu var: Bir Müslüman devleti kurmak. Şu kararı veriyor: salı günü İstanbul&#8217;u alıyor. Ancak, cuma gününe kadar, sokak aralarında çarpışmalar sürüyor. Şehid olan askerlerin durumu Fatihe sorulunca, diyor ki; şehid oldukları mahalle gömün. Şimdiki İstanbul&#8217;da, bazı sokaklarda karşımıza çıkan tek mezarlar vardır, Halkımız, bunlara evliya muamelesi yapmış. Ben, bunun kitabını hazırladım. Fatih, bu ölülerle İstanbul&#8217;u kısa bir zamanda Müslüman-Türk şehrine döndürmüştür.”</p>
<p>Sayfa 471</p>
<hr />
<p>“Şimdi, sağ elimin iki parmağını görüyorsunuz. Bakınız, hareket ettiriyorum. Şu yöne veya bu yöne. Ama benim bu hareketi nasıl yapıldığını açıklayabilmem, bir cilt kitap demektir. Buna göre, vücudumuzu düşünün. Vücut hareketinin tam açıklanması, ne kadar cilt kitap eder? Biz, bu muazzam hareketin ve varlığın haberinde bile değiliz. İnsan kadar, kendisine nankör davranan varlık yok. Şu anda, vücudumuzda neler oluyor da bilmiyoruz.”</p>
<p>Sayfa 524</p>
<hr />
<p>Fallahü hayrün hafizün ve Hüve erhamürrahimin&#8217;i günde bir defa okur, sokağa çıkarım. Öğrenmeye meraklı kimseler, herkesten fazla korunmuştur. Bilgisi onu korur.”</p>
<p>Sayfa 464</p>
<hr />
<p>“Sultan Abdülaziz, padişahlıktan bıkar ve Mısır Çarşısı&#8217;nda bir dükkânı olmasını ve onu her gün açıp, akşama kadar meşgul olup alışverişle iştigal etmeyi, akşamleyin de kapatmayı istermiş. “O günkü kazancımla, çocuklarımın ve evin ihtiyacını iki mendile doldurup, evime yürüyerek gitseydim, ev halkı beni karşılasaydı. Ben de onların önünde, mendilleri açıp, pişen yemekten yemeyi, sonra da istirahate çekilmeyi düşlerdim,&#8217; dermiş.”</p>
<p>Sayfa 110</p>
<hr />
<p>Üniversitede ilim yok.Oku, oku anlat.Hiç kimse, kendisinden, muktesabatından söylemiyor.</p>
<p>Sayfa 429</p>
<hr />
<p>Tenkit etmeye değil, yanlışları düzeltmeye geldik.</p>
<p>Sayfa 183</p>
<hr />
<p>“Yazı çeşitleri: Sülüs, nesih, tâlik, rikâ.<br />
Sülüs yazısı, yazının anası imiş.<br />
Nesih yazısı, yazının hemşiresi imiş.<br />
Tâlik yazısı, oğlu imiş.<br />
Rikâ yazısı, yazının hizmetkârı imiş.”</p>
<p>Sayfa 212</p>
<hr />
<p>Hülâsa, Süheyl Ünver&#8217;in sohbetleri, akıl almaz bir çalışkanlığın ürünü olup, bir şehrin, bir medeniyetin, Türk kültür ve irfan hayatının en doğal ve olgun meyvelerini yarınlara taşıyacak rasyonel-irrasyonel bilgi pınarlarıdır. Bu pınarlar, arzu ve ihtiyaç duyanların emrine sunulmuştur. Dileyen, istediği pınardan içebilir. Ancak, her iki pınardan dengeli ve tartılı istifade etmek, daha doğru olacaktır. Süheyl Ünver, bu muhteşem bilgi birikimini teklifsizce bizlere sunmaktadır. Bu duygularla, kerimesi Gülbün Mesara Hanım&#8217;a gönderdiği “Vasiyetnamem” başlıklı bir notunda hepimize şöylece seslenmektedir:</p>
<p>“,..Beni sakın öldü sanmayın. Bütün hayatımın yaşanmış seneleri, Süleymaniye Kütüphanesi&#8217;nde, Türk kültürü arşivimle, binlerce not ve hatıra defterlerimin içinde. Mündericat ve resimlerim emrinize amade. Ben, hayatımda, Tanrımın lütfu, büyüklerim, eş ve dostlarımın teveccüh ve dualarıyla cidden bahtiyar bir insanım. Ama Süleymaniye ve Ankara&#8217;daki arşivimden programlı uğraşıların lüzumuna dair konuşun. Kabir ziyaretlerine lüzum yok. Benim yazdıklarımdan da bahsetmeyin. Seçtiğim konular üzerinde, laf olsun diye de konuşmayın. Onları ve şimdiye kadar akledemiyerek, üzerinde durmadığım ilginç konularımı bensiz olarak benimseyin. Boş vakit geçirmeyip, benim gibi her şeyi değerlendirin. İnanın ki, diğer insanları bıktıracak kadar çok yaşarsınız. Boş geçen her vakit, sizleri ölüme götürür, acıyın kendinize.”</p>
<hr />
<p>“Misafir de kim oluyor? Ben, bu dünyaya bir defa geliyorum. Evlerimizde bir misafir odası yapıp, kendimizi kendi evimizde rahatsız ediyoruz. Tanzimat&#8217;la bu âdet Türkiye&#8217;ye geldi. Cihangir&#8217;de eniştem Hasan Rıza Bey&#8217;in evini merak etüm. Onun evinde misafir odası yok. Şimdi bu kalıbı değiştirmekle, sistemi sarstık ve bu sarsıntıyı geçirmekteyiz.”</p>
<p>Sayfa 511</p>
<hr />
<p>“Dünyayı, eğer bir eşeğe benzetecek olursak, onu taşımayın. Dünyanın mihnetini benimseyin ve o eşeğin üzerine çıkıp bacaklarınızı sallayın.”</p>
<p>Sayfa 87</p>
<hr />
<p>İçinde irfan nûru olmayanlara dışarıdan verilen nasihatin faydası yoktur.</p>
<p>Sayfa 428</p>
<hr />
<p>“Çok veren, çok bilir derler. Öğretmek beni memnun etti. Öğrenmediğim gün, hasta oldum. Öyle bir hastalık ki, öğrendikçe geçen bir hastalığa düçar oldum.”</p>
<hr />
<p>“Hayatta güçlüklerle yol alınabileceğini insan anlamalı. Başka türlü olmaz.”</p>
<p>Sayfa 375</p>
<hr />
<p>“Cumhurbaşkanı&#8217;nın etrafında abur-cuburlar var. Beni yanaştırmıyorlar. Memleket ilerliyor, ama bağırsağı bozuk ya da kulağı akıyor. O hâle geldik.”</p>
<p>Sayfa 506</p>
<hr />
<p>Türbedar Ahmed Amiş Efendi Hazretleri bunu çok söylerlerdi:Bir şeyi seveni seven, o şeyi de sevmiştir.&#8221;</p>
<p>Sayfa 119</p>
<hr />
<p>“Yavuz Sultan Selim&#8217;e dünya haritasını göstermişler. Yavuz, haritayı görünce şöyle demiş: “Bu dünya, bir padişaha yetecek kadar büyük değilmiş.” Yavuz bu! Söyler. Bunu târihler yazmıyor. İlmin dedikodusu bu!” | |</p>
<p>Sayfa 468</p>
<hr />
<p>“Hayatta her şeyi mesele yapmaya gelmedik. Her şeyi mesele yapmayın. Ama bunu da bir yerde söylemeyin. “Başına gelsin de gör,&#8217; derler.”</p>
<p>Hocam&#8217;a veda ederken; “Efendim! Bizler sizin fakiriniziz,” deyince, Hocamız da:</p>
<p>&#8220;Ben de sizin fakirinizim,” dediler.</p>
<p>Sayfa 67</p>
<hr />
<p>“Mezarlarımızda neler var? İstanbul&#8217;un yedi tepesinde tekkeli ve büyük veliler var. Fatih&#8217;te mühim fıkıh âlimlerinin mezarları var. Fındıkzâde&#8217;de, Beşikçizâde Tekkesi&#8217;nde Beypazarlı Ali Efendi mezarı var. Sonra Kocamustafapaşa&#8217;da Sümbül Efendi mezarı, Tepebaşı&#8217;ndan Kasımpaşa&#8217;ya inerken, iki mezar taşı var. Mezar taşları kafa kafaya vermişler. Eyüp Sultan&#8217;da âlimler, fazıllar, kumandanların mezarları var. Gümüşsuyu&#8217;nda, Saray&#8217;a mensup olanların, Kasımpaşa&#8217;da denizcilerin mezarları var.”</p>
<p>Sayfa 112</p>
<hr />
<p>“Ona buna göz koyacağınıza, Türk kültür ve sanatını ilgilendiren konulara göz koyunuz. Her şeyi öğreneceğiz. Başka türlü hayatımız, bu seyran-ı münevverlikten ileriye gitmez.”</p>
<p>Sayfa 177</p>
<hr />
<p>Bursalı Hocazâde bakın ne diyor: “İlim üçtür: Birincisi; metinler. Söylenir ve yazılır. Ikincisi; bu metinlere birtakım izahlar, haşiyeler yapılmıştır. Bunlardan bahsedilebilir. Bunlar da metinler kadar değerlidir, önemlidir. Üçüncüsü; ilmin kıylükali (dedikodusu). Söylenir, ama yazılmaz.”</p>
<p>Sayfa 410</p>
<hr />
<p>“&#8221;İnsan&#8217; büyük adam olmalı. Bunu kimse bilmemeli. Büyük adamım diye ortaya çıkan şarlatan olur. Bak, Amiş Efendi ne güzel söylemiş “Sen bin kuvvetli ol da, seni bir kuvvetli sansınlar. Aksi daha fena!”</p>
<hr />
<p>Amiş Efendi&#8217;den sözler yazdırdılar. Bunlardan bir tanesini sohbet notlarıma kaydettim. Amiş Efendi buyuruyor ki:</p>
<p>“Adem&#8217;e inen ilk suhuf, birden dokuza kadar rakamlar. İkincisi hendese, üçüncüsü ise mimaridir. Onun için hesap kıyamete kadar terakki edecektir.”</p>
<p>Sayfa 75</p>
<hr />
<p>“Mecdi Efendi&#8217;nin divanında bir şiirinde geçen bir beyit vardır:</p>
<p>“Yanar elbette sahn-ı sinesinde âteş-i sevdâ</p>
<p>Nigâhımdan çıkan bir şûle kalb-i yâre düşmüştür”</p>
<p>Sayfa 96</p>
<hr />
<p>Süheyl Hocamız&#8217;ın ziyaretinde kaydettiklerim:</p>
<p>“Sokrat demiş ki: “Herhangi şartlar dahlinde olursa olsun, behemehil evlenin. İyi bir kadına düşerseniz, mesut olursunuz. Benim gibi, kötü bir kadına düşerseniz, filozof olursunuz.”</p>
<p>“Bir hasta doktora gitmiş. Doktor hastayı sinirli bulmuş. Doktor bu sinirli hastasına demiş ki: “Filan yerde bir komik var, ona git, oyunlarında bulun. Eğlenir ve iyi olursunuz, deyince; hasta, bunun üzerine “o komik benim? demiş.”</p>
<p>Sayfa 96</p>
<hr />
<p>“Bir adam, Beyazıt Meydanı&#8217;nda &#8216;budalalar” diye bağırmış. Duyan, meydana gelmiş, meydan dolmuş. Adam demiş ki: Amma da çokmuşsunuz.” Ben, bunu Mekteb-i Tıbbiye&#8217;de iken duymuştum. Belki bunlar, memleketimizin konuşulmayan döküntülerinden, ama tespit etmek lâzım.”</p>
<p>Sayfa 470</p>
<hr />
<p>&#8220;Bir ingiliz diyor ki: &#8216;Bir milleti içindem yok etmek isterseniz, onlara nemelazımcılığı aşılayın.&#8221;&#8216;</p>
<p>Sayfa 109</p>
<hr />
<p>Bugünkü ziyaretimde Süheyl Hocam, öğrencilerine 1910 yilında eniştesi Hattat Hasan Rıza Efendi&#8217;den bizzât duyduğu şu fıkrayı anlattı:</p>
<p>“Bir kadı, mazûl olmuş, evinde oturuyor. O zaman mazûl olanlara maaşının yarısı veriliyor. Kadı efendi, bu yarı maaşla evini geçindiremiyor, hanımı da üzülüyor. Eşi, bir gün mahallede bulunan bir şeyhe müracaatla, onun duasını almasın; istiyor. Bu zâtın duası makbulmüş, işine kavuşabilirmiş. Kadı razı oluyor ve şeyhi görmeye gidiyor. Elini öpüyor, duasını istiyor. Şeyh Efendi de bu işini kaybetmiş kadı için dua ediyor ve duasını şöyle bağlıyor: “Ya Rabbi! Erler, pirler yüzü suyu hürmetine, bu mazül olmuş kulunun işine iadesini, senden tazarru ve niyaz ederim. Fatiha,” diyor. Evine döndüğünde, kadı efendiye mübaşir, yeni tayinini müjdeliyor. Kadı sevinçli. Yeni yerinde kadılığa başlıyor. Ancak, birkaç sene sonra, gene işini kaybediyor. Tekrar şeyh efendiye gidiyor, durumunu arz ediyor, yeniden işine kavuşması için kendisine dua edilmesini istiyor. Şeyh efendi, dua ediyor ve duasını “Ya Rabbi! Puştlar, pezevenkler yüzü suyu hürmetine mazül bu kulunun işine kavuşmasını senden tazarru ve niyaz ediyorum.” diyor. Kadı efendi evine dönüyor, bu defa da mübaşir, ona yeni işini tebliğ ediyor. Durumdan kimseyi haberdar etmeyen kadı efendi, doğruca kendisine dua eden şeyhe koşuyor. Ona iki durumun farkını soruyor. Şeyh efendi de; “Evladım! Senin bu işlere aklın ermez. İlkinde erler, pirler üzerine dua ettim. Allah&#8217;ın bunlarla arası iyi idi. İkincisinde ise, puştlar, pezevenkler üzerine dua ettim. Şimdi Allah&#8217;ın onlarla arası iyi. Dolayısıyla onlardan yardım talebinde bulundum.&#8221; diyor.”</p>
<p>Sayfa 120</p>
<hr />
<p>“Canla gönülle seni o kadar sınadım, beğendim ki, nihayet canla gönülle adamakıllı benimsedim ve sevdim. Gözle senin yüzünü görmesem ne gam? Çünkü senin yüzünü can aynasında gördüm ben.”</p>
<p>Sayfa 119</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-guner-sayar-a-suheyl-unverle-sohbetler-7-xii-1968-25-xii-1985-notlar/">Ahmed Güner Sayar –  A.Süheyl Ünver’le Sohbetler (7. XII. 1968 – 25. XII. 1985)  -Notlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-guner-sayar-a-suheyl-unverle-sohbetler-7-xii-1968-25-xii-1985-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Turan Karataş &#8211; Bir Okurun Notları  -Alıntılar-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turan-karatas-bir-okurun-notlari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turan-karatas-bir-okurun-notlari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 26 Mar 2021 16:08:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir]]></category>
		<category><![CDATA[Turan Karataş]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24996</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Asıl şu öneride görüyorum mutluluğun değilse de huzurlu ve sıhhatli yaşamanın yolunu. “Şiddetli ve sevimsiz heyecanlar”dan kaçınarak “günde en az iki saat açık havada hızlı hızlı hareket etmelidir.” Bir türlü beceremediğim şu kural da önemli: Ne geçmişe takılıp kalmak ne salt geleceğe bağlanmak. Gelecek için duyduğumuz endişeler, yaptığımız onlarca plan ve sürekli onlara gidip [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turan-karatas-bir-okurun-notlari-alintilar/">Turan Karataş – Bir Okurun Notları  -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-25001 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/03/0001907701001-1-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/03/0001907701001-1-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/03/0001907701001-1.jpg 385w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Asıl şu öneride görüyorum mutluluğun değilse de huzurlu ve sıhhatli yaşamanın yolunu. “Şiddetli ve sevimsiz heyecanlar”dan kaçınarak “günde en az iki saat açık havada hızlı hızlı hareket etmelidir.” Bir türlü beceremediğim şu kural da önemli: Ne geçmişe takılıp kalmak ne salt geleceğe bağlanmak. Gelecek için duyduğumuz endişeler, yaptığımız onlarca plan ve sürekli onlara gidip durma ya da geçmişe duyduğumuz özlem ve oraya takılıp kalma, ânı ıskalamamıza sebep olur. Hayat bilgeliğine kavuşmak için dikkatimizi daha çok mevcut âna, kısmen de geçmişe ve geleceğe bahşetmemiz gerekiyor. Doğru ölçüyü tutturanların sayısı çok azdır diyor Schopenhauer. Zaten mutlu olanlar da azınlıkta değil midir?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İbrahim Tenekeci&#8217;nin yazılarından ben kendi adıma şu dersleri çıkardım: İslam&#8217;ın dışında bir iyilik, içinde de bir kötülük aramayalım; Müslüman ahlâkın yanına nezaketi, maneviyatın yanına da samimiyeti koyalım; insan tarafımızı güçlendirelim; işbirliği yerine kader birliği yapalım; onurlu / insanca yaşamak için “tehlike”yi göze alalım; ödül verelim, ödün vermeyelim; mahremiyete saygı duyalım, gizliliğe değil; gölgede kalmayalım ki gölgemiz olsun; mesuliyetimiz varsa vicdanımız da var demektir; kişisel gelişim insanları bencil yapmaktan başka bir işe yaramıyor; her isteyene verenden bir şey istememeli; şu dört kavrama tekrar sarılmamız gerekiyor: hakkaniyet, merhamet, mesuliyet, ciddiyet&#8230;</p>
<p>Yazarın “yorgunluklarına çok şey borçlu olduğunu” anlıyoruz yazdıklarından. Yaşadıklarından, gördüklerinden, en çok da okuduklarından yazılarına koyduğu onca kıymetli görüş, tespit ve düşünce var. Söz gelimi, Ataullah İskenderi&#8217;den şu hikmeti naklediyor: “İnsan istediği şeylerin kölesidir. İstemediği şeylere karşı ise alabildiğine özgürdür.” Şu veciz söz de İskenderi&#8217;den nakledilmiş: “Söylenen her sözün üzerinde, içinden çıktığı kalbın elbisesi vardır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Âdem&#8217;e telmihen dünya, evet, “kovulmuşların evi”dir. Yazar, “Şu kocaman dünyanın, aslında insanın kendi küçük çevresinden çok daha fazlasını barındırmadığına, barındıramayacağına inanıp, hayatı hep uzak bir yerde arama gafletinden kurtulabilirdim.” (s. 92) derken asıl bizi biz yapan şahsiyetimizin barındığı kalp ülkemize yönelmemizi, onunla yetinmemizi salık vermiş olmuyor mu? Nihayet, doymak bilmeyen insanoğlunun dünyayı medeniyet nâmıyla getirdiği noktaya dair müthiş bir tespit: “Üzerinde kurduğumuz bu tümörlü uygarlık, omuzlarından yılanlar çıkan esatir kahramanına benzedi sonunda, Onu her gün insanlığımızla doyurmazsak, çattığımız bu karmaşık mekanizma hışımla üzerimize çökecek; bunu biliyoruz. Kendi canlılığımızdan vererek canlılığını koruyoruz kurduğumuz düzenin. Bir insan nefesi almak için duraklayanı çiğneyip geçiyoruz; çünkü durmak yasak. Ya işe yaramaz bir fazlalık olarak görüyoruz koşuda ayaklarımıza takılanları ya da takılırsak beraberinde ezileceğimiz bir engel. Daha da kötüsü, &#8216;çekilecek bir kenar? da kalmadı hırsımızın kıyısında&#8230;” (s. 107)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Her vücut bir mekâna, her mekân da bir yöne gereksinim duyar. Mustafa Aydoğan, konuyu muhkem bir zemine oturtmak için, Peygamberimizin “İslam beş şey üzerine kuruludur” cümlesiyle başlayan buyruğunu İbn Arabi&#8217;nin muhteşem yorumuyla naklediyor. Hz. Peygamber, “böylece İslam&#8217;ı bir yapıya dönüştürmüştür” diyor İbn Arabi. “ “Allah&#8217;tan başka ilâh olmadığına tanıklık etmek. İşin kalbi budur. &#8216;Muhammed&#8217;in O&#8217;nun peygamberi olduğuna tanıklık etmek” kapının teşrifatçısı, &#8216;namaz kılmak” sağ yön, &#8216;zekât vermek&#8217; sol yön, &#8216;oruç tutmak&#8217; ön taraf, “hacca gitmek&#8217; arka taraftır.” (Fütuhât-ı Mekkiyye, Çev: Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Y., 2006, C. 3, s. 43.) Demek ki, vücut, “kalübelâ”da verilen sözü yerine getirmek üzere ruhun ikamet ettiği geçici bir mekândır. Bu mekânın da mutlak yönlere ihtiyacı vardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Önümde ümidimi yeşerten bir kitap var. Hayli kapsamlı, iddialı ve emek mahsulü bir çalışma. Osmanlı Entelektüel Geleneği isimli bu mühim kitabın, evvela adındaki “entelektüel” sözcügüne itiraz edesim geliyor. Bu kavram, bizim düşünce geleneğimizi, birikimimizi nitelemeye yetmiyor, “mütefekkir”in yerini tutmuyor. Batılı bir terim entelektüel. Osmanlı, “müfekkir” yahut “mütefekkir” tesmiye etmiş. Bugünkü Türkçede “düşünür” diyoruz. Bana öyle geliyor ki, “entelektüel”, Osmanlı düşüncesini inşâ veya tevarüs etmiş bir şahsiyeti zihinde canlandırmıyor, o</p>
<p>muazzam birikimi temsil de edemiyor. Modern / Batılı bir dönemde 19. asırda yetişmiş Ahmet Cevdet Paşa&#8217;ya, onun içinde var olduğu ve / veya inşâ ettiği düşünce külliyatına bile “entelektüel” diyemeyiz. Çalışmanın içinde de yer yer zikredildiği gibi, “Osmanlı Tefekkür Tarihi” adı, kitabı daha doğru tesmiye ederdi kanaatindeyim.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir yineleme; Ahmet Hamdi Tanpınar, döneminin eserlerini en iyi kavrayacak ve anlatacak her türlü birikime sahip bir edebiyat adamıdır. Salt edebiyat eserlerine değil, güzel sanatların diğer şubelerinde ibda edilen eserlere dikkati de fevkalade önemlidir. Bir estet olarak Tanpınar&#8217;ın eleştirel bakışını her hâlükârda önemsemek durumundayız. Bununla birlikte Mehmet Erdoğan&#8217;ın şu tespitine de kulak vermeliyiz: “Ahmet Hamdi Tanpınar&#8217;ın dünya görüşü eleştirel temeller üzerine kuruludur; peşin inançları ya da kesin kabulleri yoktur. Bütün düşünce ve inançlara, onlarıtartarak ve sorgulayarak yaklaşır. Bu yüzden kendi içinde sürekli değişkendir, değişmeyen ise ilkeleri ve değer yargılarıdır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>“Bir çiçek tarlasından gelen kokular gibi, bu kitaplardan bin fikir, bin his, bin ses öyle müessir bir surette yayılır ki bu şiiri tarife imkân kalmaz. Sevilen saçlar gibi hafızayı ta&#8217;tir eden şiirler ve öpülen güzel gibi ruha sıcak akan felsefeler ve kadın sineleri kadar müskir kitaplar baş döndürmez de ne yapar?”(Şinasi)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Terbiye ve tedrisin asıl gayesi iman sahipleri, mutekidler yetiştirmektir.(Şinasi)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Az roman telif ettiğine hayıflandığım iki yazardan biridir Abdülhak Şinasi Hisar; diğeri de Ahmet Hamdi Tanpınar&#8217;dır. Bu geçmiş zaman efendisinin, bu görkemli köşkler ve yalılar müellifinin birbirini âdeta tamamlayan ya da biri diğerinden ateş alan, tabir caizse rol çalan üç güzel romanının tadı damağımdadır. Hem Fahim Bey ve Biz, hem Çamlıca&#8217;daki Eniştemiz, hem de Ali Nizami Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği tam bir üslup abidesidir. Her üç romanı da okudukça o tadına doyulmaz kelime ışıltısını, cümle rayihasını, anlam çeşitlenmesini satır satır içinize çekersiniz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Geçmişe bakışı da kolay anlaşılır değil Ataç&#8217;ın. Divan şiirini ne kadar sevdiğini, o şiirin örneklerinden yüzlerce beyit ve mısra hafızasında gezdirdiğini bildiğimiz Ataç, her fırsatta, “eski defterleri kapatalım” der gibi kolayca, acımadan, sorumluluk duymadan, bir cümle ile yok sayar geçmişin değerlerini: “Kapatmalıyız artık halk şairlerinin cönklerini, divanları kapattıgımız gibi onları da kapatmalıyız.” (s. 107)</p>
<p>“Fuzuli diye, Nedim diye, Âşık Ömer, Dertli diye tepinirsek”, bu topluma Batılı sanat anlayışını, onun öncülerini getiremeyeceğimize inanır. Geleneğimize bağlanmayı âdeta yasaklar. Yok, hakkını inkâr etmeyelim; epeyce tartıştıktan sonra, redd-i miras ettikten sonra, Şu kadarını kabul etmekten kaçamaz: “Bir toplumun sanatı geleneklerden büsbütün sıyrılamaz, kurtulamaz. En yeni, en yaratıcı, en eşsiz sanat adamı dahi bir yandan, belki kendisinin bilmediği bir yandan, geleneğe bağlıdır, eserinde toplumun damgası vardır, o damga da yüzyıllar ötesinden gelir.” (s. 110)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ataç&#8217;ın dil tutumu, sanırım en iyi Dergilerde&#8217;yi okuyunca anlaşılır. Beş yıl içinde nasıl bir yöne doğru gittiği, en çok hangi kelimelere karşı çıktığı, dilini nasıl “arılaştırdığı” bu kitaptaki yazılarında açıkça görülmektedir. Söz gelimi, başlangıçta şiir, sanat, kelime gibi terimleri kullanan Ataç, giderek bunları da atmış, yerlerine hiç de manalı olmayan “yır”, “dörüt”, “tilcik”i kullanır olmuştur. Belki bu yüzden, başlangıçta tatlı tatlı okunan değiniler, tartışmalar giderek âdeta “taka tuka” bir söyleyişe dönmüş.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şair ve yazarların eleştiri yazıları, ortaya koyduğu isabetli tespitler / belirlemeler, vardığı olumlu sonuçlar / çıkarımlar için mi kıymetlidir? Yoksa yazının biçeminden, anlatım kıymetinden, yazılma gücünden mi? Burada tetik durmak gerekir. Elbette sanatçının güçlü sezgisi, karşısına aldığı edebiyat yapıtının kolay kolay görülemeyecek ayrıntılarını, önemli önemsiz taraflarını bulup çıkarabilir. Üslup sahibi bir sanatkâr, sözü etkili bir zarf içinde söyleyecektir. Ne var, bize sunduğu hükümleri ihtiyatla karşılasak iyi olur.</p>
<p>Haklarını niye inkâr edelim, hakikati niçin nihan bırakalım; cumhuriyetten sonraki dönemde edebiyatımızda sanatkarlığıyla eleştirmenlik uğraşını at başı veya beraber götüren isimler yok değil. Bunların başında Ahmet Hamdi Tanpınar geliyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eleştirinin göründügünden daha güç bir iş olduğunu, sorumluluk gerektirdiğini, Batı düşünce ve edebiyat tarihinden verdiği örneklerle anlatır. “Efendi babamız”ın, bir cümlesi manidar: “Düşünmelidir ki, kudemâdan muasırine kadar, on binlerce değil gerçekten yüz binlerce müellifin gelmiş oldukları hâlde, tarih bize kudemadan, yenilerden (&#8230;) topu topu birkaç müntekid haber verebiliyor.” (Ahbar-ı Âsâra Tamim-i Enzar, Haz.: Nüket Esen, İletişim Y., 2003, s. 78.)</p>
<p>Yazmak ve okumak, birbirlerini tamamlayan, fakat daha çok birincisi ikincisinin süreği farklı iki uğraştır. Yazarlar ve eleştirmenler / akademisyenler arasında birbirlerinin sınırlarına müdahale etmekten kaynaklı tartışmalar görmekteyiz. Sadece, eleştirmenler sanatçıları eleştirmemiş, bunun aksi durumlar da var.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şiir Yazanlara Altın Ögütler</p>
<p>Zarifoğlu, şiire yeni başlayanlardan nasıl olmalarını ve neler istiyor? Görebildiklerimi, önemli bulduklarımı çıkarmaya çalıştım:</p>
<p>1.Samimi olmak, yapmacıklığın tuzağına düşmemek.</p>
<p>2.Merhametli olmak, “şiire merhametle muamele etmek”.</p>
<p>3.Öfkeden uzak durmak. (“Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın.” Alın, altın bir öğüttür bu.|</p>
<p>4.Gurura, kibre kapılmamak. İçinde nefsimizin ve şeytanın payı olmayan bir hâle kavuşmak.</p>
<p>5.Sabırlı olmak; “kalemin şiire arzusu” olduğu zamanı ve şiirin olgunlaşmasını beklemek. “Oldu” deyip bırakmamak.</p>
<p>6.Bilgili / donanımlı olmak. Salt entelektüel değil, basiretli de olmak.</p>
<p>7.Şiire okuyucu payı bırakmak yani her şeyi söylememek.</p>
<p>8.Klasiği bilmek, geçmişten bugüne söylenenlerden haberli olmak. “Klasik iyi modernin emin bir kapısıdır.”</p>
<p>9.Fanteziye ve gelip geçiciye (moda olana) kapılmamak.</p>
<p>10.Düzyazı havasından uzakta tutmak şiiri.</p>
<p>11.Vecize ve nükteden kaçınmak.</p>
<p>12.Tekerlemeye yüz vermemek. “Tekerleme zor iştir, çok zekice ve ustaca yapılınca başarılı olabilir.” (s. 52)</p>
<p>13.Yeni birtakım imajlar (siz imge kabul edin) bulmak.</p>
<p>14. Şiire “ılık kafiyeler” koymak. (Bu tabiri ilk kez Zarifoğlu&#8217;nda gördüm. Ne kadar tatlı ve haklı bir ifade. Ne esiri olmak kafiyenin ne de onu şiirden dışlamak. “Ilık kafiyeler” bulmak; basmakalıp, soğuk, hazırlop örneklerden uzak durmak. “İmajlarla ve ılık kafiyelerle besleyin?” şiiri diyor; yalnız, en zorlama imajların bile hayatta karşılığı olmalıdır, kaydını düşerek.|</p>
<p>15. İdeolojik önyargıdan beri olmak ve şiiri kurtarmak.</p>
<p>16. Bir edebiyat ailesi içinde bulunmak, birçok yerde birden görünmemek.</p>
<p>17. Sözlük okumak. (Bunu birkaç yerde yineliyor.)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir başka söyleyeceğim şu, anladığım kadarıyla, şiirle uğraşacak, şiir söyleyecek / yazacak her Türk genci, Okuyucularla&#8217;nın yani Zarifoğlu&#8217;nun rahle-i tedrisinden geçmeli. Başka yerlerde göremeyeceğiniz türden tespitler bulacaksınız bu kitapta. Şiirin öğretilebilir olan teknik özelliklerine, doğum / oluşum sürecine ilişkin bulunmaz tecrübeler aktarılıyor okuyuculara. Bunları söyleyen sıradan bir adam değil kuşkusuz. İyi bir şairin, “yürek safında bir şair”in bilgisiyle, deneyimiyle harmanlanıp söyleniyor şiire dair sözler&#8230;</p>
<p>Okuyucularla&#8217;dan, Cahit Zarifoğlu&#8217;nun poetik görüşlerini bütünlüklü olarak çıkarabilirsiniz. Söz gelimi, iyi şiirin ortaya çıkış sürecinde neler neler yapılabilir? Değişik vesilelerle farklı biçimlerde anlatıyor İşaret Çocukları şairi, usanmadan.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şunu gördüm; ne kadar umut dolu ve umudu çoğaltan ne büyük bir coşkuya sahip Zarifoğlu. Daha önemli bir haslet, ne kadar sabırlı. Yüzlerce okuyucu mektubunu, onlardan gelen değerli değersiz kalem tecrübelerini -“iyileri” diye seçip dergiye veya yazıları arasına koyduklarına bakarsak tahammülü güç bir işnasıl bıkmadan okudu ve cevaplar yazdı, değerlendirdi her birini&#8230; Bir yerde, “mektubunuzu on kere okumak zorunda kaldım” diyor. Bu iş, bir derviş sabrı gerektirir ancak.</p>
<p>Eğer Okuyucularla&#8217;yı okumamışsanız, Cahit Zarifoğlu&#8217;nun şiirlerinden yansıyan çizgilerle veya onu tanıyanların naklettikleriyle zihninizde oluşmuş veya oluşacak imaj, her hâlükârda eksiktir. Onda farklı çehreler, çeşitli katmanlar var. Zengin maden yatakları gibi, derinlerine inildikçe, kıymetleniyor. Yanılmıyorsam, onun kişilik özelliklerinin en belirgin yansımaları bu kitabındaki yazılarında görülüyor. Bizlere en açık penceresi, Okuyucularla.</p>
<p>Hilmi Yücebaş&#8217;ın derlediği Hiciv ve Mizah Edebiyatı Antolojisi&#8217;nde (1976), Hoca&#8217;ya yakıştırılan şöyle bir fıkra da var: Hayret Efendi, bir kahvenin önünde nargile içiyormuş. Sokaktan geçen bir kadın, ne sebeple ise Hoca&#8217;nın yüzüne teyellemeden fazlaca bakıvermiş. Hoca kızmış, “Ne bakıyorsun be kadın” demiş. Kadının cevabı, Hayret&#8217;ten intikam almak isteyen bir muarızın “uydurması” olmalı. “Gözlerimden biri bir günah işledi de” demiş kadın, “ona ceza vermek için senin yüzüne bakıyorum.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Son Asır Türk Şairleri&#8217;nde bulunan parçalar arasında heceyle söylenmiş bir şiircik de var. İlk iki dörtlüğü bana içli göründü: “Geldi bir hâle gönül / Gelmez hayâle gönül / Arzülar hep yandı da / Kaldı bir nâle gönül // İnleyim dinle gönül / Dinleyim inle gönül / İmil imil yanalım / Şöyle seninle gönül”</p>
<p>Hayret Efendi&#8217;nin, kadınlardan hazzetmediği hatta nefret ettiği rivayet edilir. “Kadınları o kadar sevmem ki, şarabı bile adına “üzüm kızı&#8217; dedikleri için içmem” manasına gelen bir beyit söylemiştir. Yine de ömrünün son deminde evlenmiş.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ali Kemal hatıralar bohçası Ömrüm&#8217;de (1913), Hayret Hoca&#8217;nın faziletli bir kişi ve “şayan-ı hürmet” olduğunu kaydediyor. Hele, Arapçadan Türkçeye tercümede benzeri yoktu, diyor. Ama aynı Ali Kemal, “Süpürür ortalığı sevgili bir cübbesi var” diyerek Hoca&#8217;nın kıyafetiyle eğleniyor.</p>
<p>Sadece benbenliği değil, merdâne ve garip tavırları da var Hoca&#8217;nın. Söz gelimi, Maarif Nezareti&#8217;nde Encümen-i Teftiş ve Muayene azası iken basılma izni için bakması istenilen Namık Kemal&#8217;in tarih kitabına “tab&#8217;ı caizdir” yerine, alışılmamış daha hoş olanı “caiz değil, tab&#8217;ı müstahabdır” yazacaktır. Kandiye İdadi Mektebi&#8217;ndeki edebiyat muallimliğinden istifasının gerekçesi de çok hoştur. “Talebenin kendi lisanları olan Rumcayı altı seneden beri lâyıkıyla öğrenemedikleri hâlde Arapçayı bir senede öğrettiğini; hiçbirinin &#8216;teşekkür ederim&#8217; bile demedigini, böyle nankörlere ilim tedrisinin şer&#8217;an caiz olmadığını ve istifa ettiğini” söyler.</p>
<p><strong>Acabiyülgarayip Bir Âdem: Hoca Hayret</strong></p>
<p>İnsanlar vardır; yaşarken ne kadar heybetli, azametli, hürmetli, renkli ve cazibedâr bir hayata maliktirler. Mevkileri, meziyetleri, etkileri, sohbetleri hatta sataşmaları bile imrenilesidir. Yapıp ettikleri; muhiplerince gıptayla, sevmeyenleri tarafından da hasetle anlatılır. Eyvah ki eyvah, yazıya emanet edilmiş pek az eserleri bulunduğundan, bunlar da gözlerden nihan olduğundan, bu nevi adamlar ölünce yıldızları da söner. Işıkları kararır, Gölgesi yeryüzüne düşmediği için, varlığı da kimsenin aklına düşmez olur artık. Arayanı, hatırlayanı kalmaz. Bir hatıracığın içinde yahut eski bir gazete, dergi derleminde ya da köhne bir ansiklopedinin sayfasında karşılaşırsınız. Kimileri daha şanslıdır, bir iki kadirbilirin kalemine konu olmuştur.</p>
<p>Huzurunuza çıkaracağım Hoca Hayret Efendi (1848-1913), ömrünün parlak devrinde öbek öbek tanıyanları olan şöhretli bir simadır. Sözünün ve kaleminin tesirli olduğu, içinde bulunduğu meclislere sözün ışıltısını düşürdüğü zamanlarda Babıâli&#8217;de yani matbuat âleminde ve edebiyat dünyasında hemen herkes onu tanır, biraz da çekinirmiş. Şimdi ise aynı camiada ve akademinin ilgili sahalarında onu bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçer mi, bilemiyorum.</p>
<p>Topçu. İnsanda ilahi bir cevher olarak bulunan merhametin, ne namazın rekâtlarında ne de haccın tavaf hareketlerinde bulunabileceğini; “o ilahi sırr”ın “asırların yetimi olan milyonlarca sahipsiz çocuğun bükülmüş boyunlarında ve örselenmiş kalplerinde barın”dığını söylüyor. Sonra özel bir öğüt veriyor, “Yaptığın teşebbüsleri fazla zorlama. Sükün ile bekle. Kaderin tertibini mümince karşılamak üzere Allah&#8217;a tevekkül et.” Öğrencisinin ümitsizliğe düştüğünü gördüğü demlerde bu kabil hatırlatmaları diğer mektuplara da serpiştirir: “Yeis ve fütur en büyük felakettir, maazallah imansızlığa götürür. (&#8230;) Varlıkta şükretmenin pek kolay, velinin tabiriyle Horasan köpeklerinin dahi yaptığı şey olduğunu bilirsin. /&#8230;/ Hem Allah&#8217;tan başkasının gerçek var olmadığı bu âlemde neye küsüp neye yanalım?”</p>
<p>Su içtiği pınarı, süt emdiği bağırı unutmayan vefalı insanlar vardır. M. Orhan Okay, bu asil zümredendir. Daha önce Silik Fotoğraflar&#8217;da, sadece kendisinin değil, neslinin hatta insanımızın Üzerinde emeği olan ilim, sanat, edebiyat sahasında kıymetli şahsiyetleri anlatmıştı. Sonra hocası Mehmet Kaplan&#8217;ın mektuplarını, hatıralar ışığında açıklamalarla neşretti. Şimdi de Türkiye&#8217;nin yetiştirdiği düşünen kafalardan biri olan “millet mistiği” Nurettin Topçu&#8217;nun kendisine yazmış olduğu on sekiz mektubu, yine döneme ilişkin yaşamalarla, izahlarla bir kitap zarfı içinde okurun huzuruna çıkardı. Anadolu&#8217;dan Hatıralarla Nurettin Topçu&#8217;nun Mektupları (Ank. Cümle Y.), anlatımı tatlı bir kitap olmuş.</p>
<p>Hocam diye söylemiyorum, Orhan Okay, ne yazsa okunur. Akademik camiada, böyle her yazdığı okunan hoca azdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şimdiye kadar biyografi türünde yüzlerce kitap gördüm / sayfalarını çevirdim; onlarcasını okudum, akademik ortamlarda “üretilenler”in bir kısmını incelemek zorunda kaldım; ben de yüksek lisans ve doktora tezi olmak üzere iki hayat öyküsü yazdım. İtiraf etmeliyim ki, hem kendi yazdıklarımda hem de okuduklarımın çoğunda, Mehmet Birgül&#8217;ün üslubunun tadını bulamadım. Bu tatlı, özgün anlatımından dolayı gıbta ettim yazara. Hele akademiden dahası uzak taşradaki küçük, yeni bir üniversiteden böyle halâvetli üslup sahibi bir yazarın çıkmış olmasına da ayrıca sevindim.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turan-karatas-bir-okurun-notlari-alintilar/">Turan Karataş – Bir Okurun Notları  -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turan-karatas-bir-okurun-notlari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
