<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>varoluş | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/varolus/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 19 Jan 2022 07:20:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>varoluş | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Varoluşun Merkezini ve Bütünlüğünü Hatırlama Zamanı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varolusun-merkezini-ve-butunlugunu-hatirlama-zamani/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varolusun-merkezini-ve-butunlugunu-hatirlama-zamani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Jan 2022 07:20:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Türker]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[ben idraki]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[varoluş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25904</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Ömer Türker Bir sinek bir kartalı kaldırdı vurdu yere Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu Yunus Emre İnsanlığın büyük salgınlarla imtihanı yeni bir vaka değildir. Kadim çağlardan beri toplu ölümlere yol açan ve kapsandı karantinaları gerektiren hastalıklar hep var olagelmiştir. Fakat yaşadığımız çağda ulaşım ve iletişim imkanlarının alabildiğine artması, acıyı da sevinci [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varolusun-merkezini-ve-butunlugunu-hatirlama-zamani/">Varoluşun Merkezini ve Bütünlüğünü Hatırlama Zamanı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25914 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/1_JbD4eAKHA_PjvuYBprDc_w-300x169.jpeg" alt="" width="428" height="241" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/1_JbD4eAKHA_PjvuYBprDc_w-300x169.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/1_JbD4eAKHA_PjvuYBprDc_w-600x338.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/1_JbD4eAKHA_PjvuYBprDc_w-768x432.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/1_JbD4eAKHA_PjvuYBprDc_w-1024x576.jpeg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/1_JbD4eAKHA_PjvuYBprDc_w.jpeg 1280w" sizes="(max-width: 428px) 100vw, 428px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Ömer Türker</em></p>
<p>Bir sinek bir kartalı kaldırdı vurdu yere<br />
Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu</p>
<p>Yunus Emre</p>
<p>İnsanlığın büyük salgınlarla imtihanı yeni bir vaka değildir. Kadim çağlardan beri toplu ölümlere yol açan ve kapsandı karantinaları gerektiren hastalıklar hep var olagelmiştir. Fakat yaşadığımız çağda ulaşım ve iletişim imkanlarının alabildiğine artması, acıyı da sevinci de ken­di kabına sığmaz hâle getirdi. Olayların şiddeti ve etkisi arasında pek çok kere nispetsizlik görülmeye başlandı. Bu bağlamda pek çok hastalığa nispetle daha az ölümcül olmasına rağmen COVID-19 hastalığı da yol açtığı ölüm oranıyla mukayese edilemez bir etki gösterdi. Hastalığın yol açtığı korku ve tedirginlik, hem hızla akan hayatı so­ğuttu hem de insan ilişkilerindeki elektriği, toprağa ve betonlara hapsetti.</p>
<p>Kuşkusuz bu süreç, hayatın bütün alanlarında etkili olması nedeniyle çok değişik açılardan değerlendirilebilir. Hastalık ve karantina sürecinde bilimin iktidarının insan hayatına vasıtasız şekilde müdahil olabilecek seviyeye ulaşması, siyasetin kitleleri kontrol mekanizmasının ikna gücüyle desteklendiği takdirde hiçbir rejimin başarama­yacağı noktalara ulaşabilmesi, iktisadi hayatın küresel ölçekte etkilenmesi, virüsün yayılmasına ilişkin komplo teorilerinin süper güç kavramının delaletini etkileyecek potansiyele sahip olması, “virüs mutasyon geçirdi” cüm­lesiyle evrim teorisinin farklı dünya görüşüne sahip in­sanların gündelik dilinde sarsılmaz bir yer edinmesi ve bir çırpıda sayamayacağımız daha pek çok sonuç zikredilebi­lir. Bu yazıda genel olarak salgınların ortak özelliğinden hareketle kısa bir değerlendirme yapılacaktır.</p>
<p>İnsanlık tarihinde bilinen salgınların ortak bir özelliği vardır: Birbirinden oldukça uzak bölgelerde yaşayan, farklı fertler ve milletler, benzer bir tedirginlik ve endişeyi yaşar. Felaket olarak algılanan durumlar genelde -değişik miktarlarda olmakla birlikte- bir tür ölümle yüzleşme veya ölümü hatırlama tecrübesidir. Bu sebeple tedirgin­lik ve endişe, insanda bir ayıklık veya farkındalık oluştu­rur. Bu ayıklık ve farkındalık, hayatın koşturmaları içinde gizlenen insani bütünlüğün bir yandan parçalılığını diğer yandan kırılganlığını gösterir. Aslında benliğin idrak eden öznesi olarak zihin, kendisi dışındaki her şeye kendisin­den gider ve her şeyden yine kendisine gelir. Kendisiyle ir­tibatım kuramadığı hiçbir şeyi kavrayamaz, adlandıramaz ve idrak ettiği varlık alanının bir parçası haline getiremez. Bu sebeple hayat, kelimenin tam anlamıyla bölünmez bir bütünlük arz eden “ben” idrakinin hükümranlığında seyreder. Öyle ki kimlik bölünmesinin yaşandığı marazi durumlarda dahi idrak eden özne kendisini yekpare bir bütünlük ve adeta eksiklik barındırmayan bir tamlıkla kavrar. Ben idraki, hareket ve değişime açık bir mantıksal mevcudiyete sahiptir. Bu bakımdan benlik kavramında toplanan bütünlük, tuhaf bir şekilde daima şahsi hayatın merkeziliğini ifade eder. Her şey ben’in etrafında döner yahut sıralanır. Şahsi benlik, adeta âlemin merkezidir ve diğer bütün nesneler, bu merkezden sonsuza uzanan çizgileri andırır. Fakat bu durum, bir ferdin “Ben âlemin merkeziyim” gibi önerme formuna dökülmüş bir idrak tarzında değildir. Daha ziyade var oluşa dair farkındalığın, ferde yüklediği bir zorunlu merkeziyet halidir. Bu se­beple şahsi benlik, kendisi için var olan bir mevcut gibidir.</p>
<p>Bu durum, içtimai hayatın bütününü temsil eden ma­nevi bir şahsiyet olarak insan seviyesinde düşünüldüğün­de onu var oluşun merkezine yerleştirir, maddi dünyanın şartlarını insan hayatının bir parçası haline getirir ve her şeyi insani benliğin mantıksal bütünlüğünün varlık ve idamesi için araçlara dönüştürür. İnsanın her şeyin mer­kezinde olduğu yolundaki görüşler de gerçekte buradan destek alır. Öyle ki insanın her şeyin merkezinde olduğu düşüncesi, birbirinden son derece farklı ekoller tarafın­dan ve yine birbirinden çok farklı maksatlarla savunulabi­lir. Bir sofist, insan için hiçbir bilgi imkanı bulunmaması anlamında insanın her şeyin ölçüsü olduğunu savunur. Bir mistik veya mutasavvıf, mutlak hakikatin tezahür et­tiği veya Tanrı’nın tecelli ettiği en yüksek temsilin insan olduğunu düşünerek insanın kemalini varlığın kemali sa­yabilir, insanı var oluşun merkezine koyabilir. Kantçı bir düşünür, insanın kendisinden başka bir şeyin hakikati­ni bilme imkanı bulunmadığı gerekçesiyle onu her şeyin merkezine koyabilir. Fakat “ben idraki’nin her bir insan ferdi için zorunlu bir merkez oluşu ile benlik idrakinden bağımsız bir nesne olarak insanın varoluşun merkezinde olması tamamıyla farklı şeylerdir. Benliğin merkeziliği, zorunlu bir varoluş durumunu ifade ederken insanı varoluşun merkezine koymak ahlaki bir tercihi ifade eder. Birinci durumdan ikinci duruma geçiş, doğal bir akıl yü­rütme süreci değil, muhtemel hayat tarzlarından birini diğerlerine tercih ederek hayatın bütününe ilişkin bir değerler hiyerarşisi oluşturma ameliyesidir. Diğer deyiş­le birinci durum doğal iken ikinci durum inşaidir. Birin­ci durum için insan olarak var olmak yeterli iken ikinci durum iradeye ihtiyaç duyar ve iradenin şartlar doğrul­tusunda kullanılmasını gerektirir. Birinci durumda idrak güçlerinin işlevlerini yerine getirmesi ve insanın kendisi dışındaki şeylerin bilgisel formlar olarak insana katılması gerekir, ikinci durumda ise insanın doğal varlığını çevre­leyen unsurların ve şartların irade sayesinde insani bü­tünlüğün bir parçası haline getirilmesi, maksada uygun yorumlanması ve insanın bir uzantısı olarak görülebilme­si gerekir. Birinci olmadan İkincinin olması imkansızdır. Lâkin ikinci durumun farklı tarzlarda inşa edilmesi müm­kündür, zira böyle bir şey insan iradesine bağlıdır.</p>
<p>Her iki durumun da insani bütünlüğe dayalı olması, bir yanılgının da kapısını aralar: Külli varlık anlamının bir parçası olarak var olan insanın, şahsi ve içtimai idrak­te varlığın bütünü olarak muamele görmesi. Bu sebeple hem Yunan medeniyetinde sistemli hâle gelen felsefi bilimlerde hem de İslam medeniyetinin erken dönemin­de kurulan dini bilimlerde, insanın şahsi bütünlüğünü temsil eden doğal varlığının yer aldığı varlık seviyesi ile bu bütünlüğün bir uzantısı olarak meydana gelen eylemlerin varlık seviyesi özenle ayrıştırılmıştır. Buna göre teorik (nazari) felsefe bilimleri, insan iradesinden bağımsız var­lığı incelerken pratik (amelî) felsefe bilimleri insan ira­desiyle meydana gelen varlığı inceler. Teorik bilimlerde cismani nesnelerden başlayarak metafiziğe ulaşan araş­tırmada insanın mevcutlar arasındaki konumu tespit edi­lir. Pratik bilimlerde ise teorik bilimlerde tespit edilen ko­numa uygun bir varoluş halinin nasıl olabileceği ve hangi durumlarda sapmaların olacağı belirlenir. Benzer şekilde dini bilimler arasında teorik bilim işlevi gören kelamda te­orik felsefeye benzer şekilde cismani mevcutlardan Tanrı’ya uzanan bir araştırma yapılarak insanın mevcutlar arasındaki konumuna ilişkin bütün hayatı yönetecek külli bir kavrayışa ulaşılır. Pratik bilim işlevi gören fıkıhta ise bu kavrayışa uygun bir amelî hayatın ayrıntısı belirlenir. Her iki bilimler grubunda da insan mevcutlar grubunun bir parçası olarak değerlendirilir. Nitekim insan varlığı­nın, genel varlık anlamının bir parçası olduğu önermesi, bütün nazari bilimlerin hem temelini hem de gayesini oluşturur. Fakat önerme, birleşik bir yapıya sahip oldu­ğundan zaman zaman bu temel ve gaye gizlenebilir.</p>
<p>İnsanın kendisine ve diğer nesnelere ilişkin bütün araştırmaları ve bilme çabaları, öncelikle insanın kendi varlığına ilişkin -kuşku duyulabilse de nihai tahlilde aksi alınamaz olan- idrakinden yola çıkar. Bu idrakte tazammun edilen genel varlık anlamı, insanın kendi varlığı olarak özelleşerek garantisini bizzat idrak eden öznenin kendisine dair bedihi idrakinden alır. Araştırma süreci; metafizik, kelam ve tasavvuf gibi külli disiplinlere vardığında genel varlık anlamı insanın varlığını da temel­lendirecek şekilde külli ve soyut olarak kavranır. Bu nihai kavrayış, bir yandan insan idrakinin hakikatini temellen­dirir, diğer yandan da insandaki ben idrakinin merkezi­liğini yeniden tanımlayarak onu daha kuşatıcı bir varlık anlamının parçasına dönüştürür. İdrakin hakikatini te­mellendirme, şeylerin gerçekliğine dair kuşkuların yerini aksi alınamaz bir yakine bırakmasıdır. Diğer deyişle varlık yüklemi, insanın kendisinden kendisi dışındaki her şeye taşınır ve varlık külli bir kaba dönüşür.</p>
<p>Dönüşümün en önemli tarafı, kuşatıcı ve külli olan varlık anlamının kendisi dışındaki, insan da dahil, bütün mevcutların akıl tarafından tekil anlamlar olarak kavran­masıdır. Dahası bu tekil anlamlar, salt kendileri olmaları bakımından herhangi bir değere sahip görünmezler. Zira varlık olmak bakımından, varlığın kendisi mutlak bir de­ğer olabilir. Belirli taayyünler olarak tekil anlamlar, varo­luştan bakımından mutlak varlığın değerini hamil olsalar da saf kendilikler ve yalın anlamlar olarak düşünüldük­lerinde belirli bir değeri temsil edemezler. Zira varlıktan bağımsızlaştıklarında kendi tekilliklerine hapsolan bilgi­sel suretlere dönüşürler. Bu bakımdan tek tek mevcutları belirli bir değere sahip kılan şey, onların içinde bulundu­ğu izafetler ağıdır.</p>
<p>Bir şeyin içinde bulunduğu ilişki ve izafetler ağı, onda tahakkuk eden varlık anlamının hem taayyüne bakan imkanlarını barındırır hem yokluğa bakan imkansızlık­larım barındırır. İmkanlar, bir anlamda tahakkuk eden külli varlık anlamının değişik taayyünlerle devamını ifa­de ederken; imkansızlıklar külli varlık anlamının taayyün edeceği yönleri değiştirir ve tekil anlamı varlıkla nitelen­mekten mahrum kılar. Aslında varlığa ve yokluğa bakan yönlerin yönelişe göre yer değiştirdiği de söylenebilir. Çünkü imkan ve imkansızlıklar mutlak değildir. Bir an­lamın içinde bulunduğu izafetler ağının sıklet merkezi değişkendir ve hangi yön baskın gelirse o yönde açılan imkanlar diğer yönlerin imkanlarım kapatır ve imkansız­lığa dönüştürür. İmkanın ve imkansızlığın göreceli olarak mutlaklık kazanması, ancak anlamın bizzat varlığının veya kendisinin dikkate alınmasıyla olur. Anlamın ken­disi, izafetler ağında bulunması nedeniyle ona eklenen özelliklerden önceliklidir. Yalnızca bu öncelik nedeniyle anlamın kendisi bakımından sahip olduğu imkan ve im­kansızlıklar, diğerlerine nispetle mutlaklık kesp eder.</p>
<p>Bu bağlamda insan, pek çok izafetin çevrelediği bir anlamdır. Onun bu izafetlerle teması, idrak güçleri aracılığıyla gerçekleşir. İdrak güçleri içinde sadece insanın ken­disini oluşturan ve mahiyetine tekabül eden güç, diğerle­rine nispetle asalet ve önceliğe sahiptir. Bu sebeple insan için akıl veya nefs (ruh) cihetinden açılan imkanlar, diğer kuvvelere nispetle açılan imkanlar karşısında mutlak bir değere sahiptir. Diğer bütün idrak güçleri; ana güçle varlık kazandığından onlar kanalıyla açılan imkanlar, ana güç kanalıyla açılan imkanların uzantısı veya onlarla uyumlu olduğu takdirde mutlak değere sahip olabilir. Aksi halde yani diğer güçlerin imkanları, asalet ve öncelik kazandığı takdirde insanın kendisini süreç içinde imkansızlıklara boğan ve süreklilik hakkını gasp eden bir konuma yük­selirler. Fakat bu durum, diğer güçlerin sağladığı imkan­ların insanın içinde bulunduğu izafetler ağı bakımından peşinden koşulmaya elverişli olmayan durumlar olduğu anlamına gelmez. Çünkü insanın imkanlarını yöneten iki temel ilke, ihtiyaç ve hazdır. Bu ilkelerin bir şekilde tahak­kuk ettiği her durum, ferdin peşinden koşmasına değer bir vaatte bulunur. Asli gücün sağladığı imkanların asalet ve önceliği, daha ziyade var oluşun derinliğini kavramak ve bu kavrayışla varlığın mutlaklığına karışarak süreklilik kesp etmeye matuftur. Bu sebeple insani değerlerin esas itibarıyla bu yönlere göre belirlenmesi, ihtiyaç ve haz ilke­lerinin bu asalet ve önceliğe göre tanımlanması beklenir. Bu bakımdan ameli hayatı düzenleyecek ahlaki ve huku­ki ilkelere kaynaklık eden şey, mutlak varhğa dair idrak ile onun belirli taayyünlerine dair idrak arasında kurulan bağdır. Değerler ise bizzat bu tekil taayyünlerin izafetle­rinin dikkate alman yönlerine bağlı olarak tahakkuk eder. Hangi türden ilişki ve izafetlerin dikkate alındığı sorusu­na verilen cevap, ne türden ahlaki ve hukuki bir düzenin tercih edildiğini de gösterir. Bu noktada meselenin doğru anlaşılabilmesi için dikkat edilmesi gereken birkaç temel ilke vardır.</p>
<p>Genel seviyede insan hayatını şekillendiren daha özel seviyede de ahlaki ve hukuki değerlerin te­melinde bulunan izafetler, bizim için icat edilen şeyler değil, keşfedilen veya fark edilen şeylerdir. İnsan iradesi inşa edici bir yapıya sahiptir, fakat insani inşalar muhtemel durumlar arasında hem eskinin tekrarı veya farklı bir yorumu olabilen tercihlerden oluşabilir hem de ilk kez fark edilen ilişki ve izafetlerin ifşası olabilir. Bu bağlamda irade, daima verili imkanların gizlediği izafetlerle ilgilidir. Lâkin “verili” kelimesini, orada mevcut olmakla birlikte bizden gizlenen sabitlerle sınırlı düşünmek meseleyi yanlış anlamaya sebep olur. “Verili” kelimesinin insani tecrübede daha derin bir anlamı vardır. Zira daha önce hiç fark edil­memiş izafetlerin keşfi, sonuçlarını bizzat keşfe­denlerin dahi tam olarak öngöremeyeceği başka izafetleri içinde saklar. Yani verili olan imkanlar, aslında insani teveccühün eksikliğinden ötürü hiçbir şekilde “verilmemiş” olabilir. Bu durum, insani ısrarın sürekliliğine bağlı olarak yeni ve farklı idraklere açık ve böyle olduğu ölçüde de ye­nilikler ve farklılıkları içeren bir yaşam tecrübesi­ne yol açar. Özellikle de insani varlık alanının bir parçası olarak teknoloji alanında bu durum açıkça gözlenir. Yani insan iradesi, varoluşun dinamik yapısının bir parçasıdır ve hem kendi varlığını bir form olarak verili bulur hem de bu formun içeriği­ni oluşturacak imkanları ve izafetleri verili bulur, imkanların ve izafetlerin bir kısmı, orada bulun­ması ve fert için zaten maddi ve manevi hayatını kuran unsurlar olması anlamında verilidir. Belirli bir çevrede dünyaya gelmek, bir aileye, millete, dine, devlete mensup olmak, belirli ekonomik ge-</p>
<p>liri bulunan sınıfta yetişmek, bir dilin ve çevrenin koşullarını kesp etmek vb. insanın başlangıçta kendi isteğinden ve iradesinden bağımsız olarak verili bulduğu olgu veya durumlardır. İmkanların ve izafetlerin bir kısmı ise orada hazır halde bu­lunmayan, insanın kimi zaman farkındalıkla kimi zaman da farkında olmadan karşılaştığı, gözledi­ği, birisi dile getirdiğinde fark ettiği veya bizzat insanın tercihlerinin ve inşalarının türevi olarak ortaya çıkan yeni durumların tazammun, ima ve ifşa ettiği şeylerdir. İmkan, daima ilgi ve yöneli­şe muhtaçtır. İlgi ve yöneliş ise eskilerin deyişiyle <em>sübûtî</em> veya <em>vücûdî</em> şeylere doğru olabilir. Mutlak yokluğa teveccüh, şayet varsa ancak ilahi bir kud­retin vasfı olabilir ve insani tecrübeye tamamen yabancıdır. Böyle bir teveccüh insanı yalnızca kö­türümleştirir, maddi ve manevi gücünü tüketir. Varoluşun, insana kademeli olarak açılan dinamik bir yapısı vardır. İnsani yöneliş, bir yandan bu ya­pıyı çözmeye müheyyadır. Merak duygusu, hakiki ihtiyaçlarla birlikte tutku ve kabiliyet bir araya ge­lerek beklenmedik sonuçlar elde eder. Diğer yan­dan insani yöneliş; ifşa olan imkanları, ilişkileri ve izafetleri yönetmekle sorumludur. Zira insan olmak, varoluş durumlarının tamamının ahlakını oluşturmayı gerektirir. İnsan, olumlu ve olumsuz anlamda ahlaktan yoksun bir varoluşu sürdürmeye elverişli değildir. Dolayısıyla kademeli olarak ifşa olan varoluşun, dinamik yapısına uygun bir ahlaki hayat tesis etmek zorunludur. Bu bağlamda ahlak, bütün insani var oluşun temelinde bulunur ve her türlü insani uygulama kabul edilen ahlaki ilkelerin bir uzantısı olarak var olur. Fakat bu durum iki yeni sorunla yüzleşmeyi gerektirir.</p>
<p>Birinci sorun; olay, olgu ve durumun ahlakını oluşturma sadedinde olanın ontolojisine ilişkin nasıl bir karara varılacağıdır. Var olan tam olarak nedir? İnsan fiillerinin ve insanın içinde bulunduğu izafet ve ilişkilerin ne anlamda varlığından bahsedilebilir? İzafetler ve ilişkiler ile bu izafet ve ilişkiler içinde bulunduğunu düşündüğümüz fertler arasında makul bir ayrım yapılabilir mi? Bu soruların cevabını bir çırpıda vermek güçtür fakat şu kadan söylenebilir: Nesneler, olgular ve olaylar, birer anlam olarak mevcutturlar. Anlamlar, ne birbirlerine irca edilebilirler ne de izafet ilişkilerinden bağımsız var olabilirler. Şayet insan idraki, bir anlamı içinde bulunduğu ilişkiler ağından soyutlayarak müstakil bir mevcudiyet olarak kavrarsa o anlamı kendisi için var etmiş ve ilişkiler ağındaki kabiliyetlerini kendinde sübutunda gizlemiş olur. Fakat İbn Sina’nın söylediği gibi anlamın dışta var oluşu ile insan zihninde var oluşu, kendisi olması bakımından aynıdır, sadece varlık seviyesi bakımından farklı özelliklere konu olur. Burada varlık seviyesindeki farklılıklar, etki ve edilgi şartlarından kaynaklanır. Bunun sebebi, insan idrakinin bir anlamı temaşa etmesinin gerçekte o anlamla bir etki-edilgi ilişkisine girmesinden ibaret olmasıdır. Yani anlamın dışta bulunuşu ile zihinde bulunuşu, etki-edilgi ilişkile­rini zorunlu kılar ve iki bulunuş arasındaki fark, anlamın farklı etki-edilgilere konu olmasından ibarettir. Dolayısıyla aklın bir anlam ile karşılaş­ması, kendisinin bir anlam ferdi olarak o anlam ile izafete girmesinden öte bir manaya gelmez. Çünkü aklın bir anlamı idraki, onu var kılması de­ğil kendinde varlığına tanık olmasıdır. Fakat akıl anlamı idrak ettiğinde onu bizzat kendisi için var eder, zira ancak bildiği takdirde onunla izafet ve ilişki kurabilir. Kuşkusuz yapay nesnelerde durum farklıdır. Çünkü yapay nesnelerde anlamın ken­dinde varlığı ile aklın onu bilmesi aynıdır. Mesela dünyadaki bütün insanlar yok olsa, bütün bilgisa­yarlar da yok olur.</p>
<p>Birer anlam olması itibarıyla şeylerin kendileri ile onların ilişkileri arasında var olmak bakımından fark yoktur. Fark, varlık anlamının tahakkuk et­mesinin şartlarında ve sürekliliğindedir. Zira var oluşun kendisinde bir derecelenme bulunamaz. Varlık anlamı, haddi zatında böyle bir derecelen- meye elverişli değildir, çünkü bir şey varsa yok değildir, yoksa var değildir, ikisi arasında bir dere­celenme bulunamaz. Evet, varoluşun farklı halleri vardır ve bu hallerde bulunan şeyler arasında bir far<u>klılık</u> olur ama bu farklılık, bir yüklem olarak varlığın kendisinde olamaz. Fakat bu durum, var­lık (vücûd) yüklem olduğu takdirde, yani şeyin kendisi ile varlığı ayrıştırılabildiği takdirde böyle- dir. Şayet şeyin varlığı ile kendisi özdeş ise varoluş seviyelerindeki farklılıktan bahsetmek anlamlı değildir. Zira varlığın kendisi olmak, bütün etki ve edilgi ilişkilerine, izafetlere ve anlamların ta­hakkuklarına temel dayanak olmak demektir. Bu bağlamda Mutlak Varlık (varlığın mutlaklığını kastetmiyorum) anlamlardan biri değil, bütün anlamların nihai hamilidir.</p>
<p>Bir şeyin idrak eden özneden bağımsız olması veya idrak eden özneye bağımlı olması, var olma şartlarıyla ilgilidir. İster özneden bağımsız ister özneye bağımlı olsun ancak mutlak bir öznenin bildiği anlam olduğu takdirde şeyler, izafetler ve ilişkilerin varlığından bahsedilebilir. Bir örnekle mesela açıklamak mümkündür. Bir insan ferdinin varlığı, ne kendi idrakine ne kendi iradesine bağ­lıdır. İdrak ve hareket güçleri, insan bir fert olarak tahakkuk edince fiilen meydana gelir. Görme, işit­me ve dokunma gibi dış duyular ve hayal, vehim ve hafıza gibi iç duyular yoluyla gerçekleşen idrak­lerin varlığı ise insan ferdine bağımlıdır. İdrakin nesneleri arasında da fark bulunur. Mesela su­yun tatlı veya acı oluşu, bir meyvenin ekşi oluşu, manzaranın göze hoş gelmesi, insan mizacına ve algı şartlarına bağlıdır. Dolayısıyla böylesi algılar, insani özne ile algı nesnesi arasındaki ilişkiden doğar. Birer anlam olarak varlıkları da bu ilişkiye dayalıdır. Bunlar yok değildir, vardırlar fakat var­lıkları idrakin nesnesiyle ilişkisinin türevidir. Tah­lili yanılsamalara taşımak da mümkündür. Ateşli has<u>talığın</u> etkisiyle veya psikolojik bir rahatsızlığı nedeniyle karşısında bulunmayan şeyleri gören kimsenin gördükleri bir yanılsamadır. Fakat bu yanılsama, onun iç duyularında tahakkuk etmiş bir idrak olmadığı anlamına gelmez. Gördükleri sadece kendi vehminde veya hayalinde bulunan suretlerdir. Bu suretlerin, onun idrak güçlerinden bağımsız bir varlığı yoktur ama idrak gücünde vardırlar. Bu sebeple de gördüğü suretler, hem onun hayatını etkileyerek nesnelerle ilişkisini ve yargılarını yönlendirir hem onun hastalığının teşhisinde ve tedavisinde fayda sağlayabilir. Do­layısıyla bu suretler de birer anlamdırlar. Lâkin onların varlıkları tamamıyla algıda tahakkuk eder ve etki-edilgi ilişkileri de bu tahakkuk şartlarına bağlı olarak çeşitlenir.</p>
<p>Yanılsamadan geriye doğru, bizzat tek tek nesne olarak algıladığımız şeylere ilerlediğimizde de as­lında durum değişmez. Olaylar ve olgular zaten bir ilişkiler ağı olarak tahakkuk eder. Bu ilişkiler ağını taşıyor görünen tek tek nesneler de aynı şekilde aşağı indiğimizde başka nesnelerin taşı­dığı ilişkiler ağında tahakkuk eden anlamlara dö­nüşürler. Fertler de aynı şekilde belirli şartlarda tahakkuk eden anlamlar olarak taayyün ederler. Böylesi bir gidişin nihai durağı, Varlık anlamının kendisinden başka bir şeye çözünemez olan yalın­lığıdır. Kuşkusuz bu geriye gidiş, nihai anlamda var olanın bizzat Varlık olduğunu gösterir. Fakat aynı durum, geriye gidişteki bütün duraklarda gördüğümüz şeylerin var olmadığını değil, tam tersine Varlık ile var olduğunu ve her şeyin birer anlam olarak gerçekliğe sahip olduğunu gösterir. Bu durum, bir otomobil anlamının pek çok ak­şamın bir araya gelmesiyle oluşan tek bir anlam olmasına benzer. Otomobilin anlamı, ne akşam­dan herhangi birine irca edilebilir ne o akşamdan bağımsız olarak da tahakkuk edebilir ne de onlar arasında bölüşebilir. Fakat anlam, yekpare bir şey olarak tahakkuk eder. Diğer anlamlar da böyledir; anlamlar arasındaki farklar, yalnızca izafetler ve ilişkiler ağının farklılığı sebebiyle etki-edilgi iliş­kilerindeki farklılıktan kaynaklanır.</p>
<p>Anlamların gerçekliği de tahakkuk seviyesine bağlıdır. Bu bağlamda var olmak ile gerçek olmak aynı değildir. Var olmak, dereceli bir şey değildir. Hangi seviyede olursa olsun bir şey var olduğun­da genel varlık yüklemiyle nitelenir. Fakat gerçek­lik, dereceli bulunuşa sahiptir. Bir insan ferdinin gerçekliği, onun dışta tahakkuk etmesiyle sahip olduğu etki-edilgi ilişkilerine göre taayyün eder. O ferdin bir hastalık halinde gördüğü sanrılar da aynı şekilde gerçeklik sıfatını haizdir fakat bunla­rın gerçekliği, algıda tahakkuk etmesi ve bu saye­de girdiği etki-edilgi ilişkilerine göre taayyün eder. Dolayısıyla gerçeklik seviyesi de bu tahakkukla sınırlıdır. Gerçeklik seviyelerinin farklılığı, nihai Varlık anlamının etki-edilgi ilişkisi şeklinde ifşa olan tazammunlarını ifade eder. Tam da burada ikinci sorunla karşılaşırız.</p>
<p>İkinci sorun ise doğrudan insan iradesine bağlı olan insan fiillerinin ahlaki değerinin nasıl belirleneceğidir. Bir eylemimizi ahlaklı veya ahlaksız kılan şey nedir? Şayet eylemler de birer anlam olarak tahakkuk ediyor ve bütün anlamlar da tahakkuk seviyelerinde gerçeklik kazanıyorsa bir eylemi erdemli ve erdemsiz kılan şey nedir? Bizim için değerli olan şeye nasıl karar verilecek­tir? Değerli, yararlı ve elverişli kelimeleri arasın­da gerçekten bir fark olabilir mi? Dahası ben’den bize geçişi mümkün kılan nedir? Bu sorulan ço­ğaltmak mümkündür ve ayrıntılı olarak değer­lendirilmesi gerekir. Fakat kısa bir cevabı şudur: Anlamlar tahakkuk ettiği seviyeye bağlı olarak farklı yönlere sahiptir. Bu yönler aynı zamanda anlamların kabiliyetlerini ifade eder. Sadece yön­ler ve kabiliyetler olmaları bakımından yönler de değerden bağımsızdır. Değer, bir anlamın sahip olduğu bir yön ve kabiliyetin onun gerçeklik sevi­yesine yaptığı etkide ortaya çıkar. Burada temelde iki katmanlı bir yapı vardır. Birincisi şudur: Sözü edilen yönlerin bir kısmı, tahakkuk ettiği gerçek­lik seviyesinde hangi anlamın yönüyse varlığını ondan alır. Bir kısmı ise anlamın varlığını müm­kün kılar. Başka bir deyişle bir anlamın varlığı, bazı yönlerin var olmasını sağlar. Buna mukabil bazı yönler, anlamın sürekliliğini temin eder. Bu kabil yönler, aslında anlamın belirli bir seviyede tahakkukunu sağlayan yönlerdir ve daha derinde bulunan bir anlamlar öbeğiyle kaimdirler.</p>
<p>Bu iki grup yönün etki-edilgi ilişkisinde kazandığı de­ğerler, daima farklı uçlan temsil eder. Varlığını anlamdan alan yönler, değer olarak daha aşağıda, anlamın varlığını mümkün kılan yönler, değer olarak daha üstte bulunur. Fakat hangi yönlerin tam olarak böyle olduğu müstakil bir araştırmaya ihtiyaç duyar. Çünkü yönlerin bireyselliğini tespit oldukça zordur. Mesela beslenme, canlı fertleri olarak tahakkuk eden anlamların varlığını idame ettirmeyi sağlar. Ama aşırı beslenme; beslenme olmaktan çıkar, oburluğa dönüşür ve fiili olduğu anlamın varlığını idame ettiren değil, nihai tahlil­de yok eden bir işlev görmeye başlar. Bunun sebe­bi, tek bir isimle adlandırılıyor olmasına rağmen hayatı idame ettirmeyi sağlayacak gıdanın alın­ması ile hazzın kontrolsüzlüğü nedeniyle gıdanın alınması, tamamıyla başka yönlerdir. Kendi ha­yatımızda bunun pek çok örneğini bulabiliriz. Bu katmanla ilişkili olan ikinci bir katman da şudur: Anlam bir yönünü veya kabiliyetini ifşa ettiğinde bu ifşa, onun gerçeklik seviyesi daha düşük an­lamlarla irtibatını teyit edebileceği gibi daha yük­sek seviyeli anlamlarla irtibatını da teyit edebilir. Yani izafet ve ilişkiler hareketli yapılardır. Hangi kabiliyet ve yönün öne çıktığına bağlı olarak ha­reketin hem gerçekleştiği vasat hem de yönü de­ğişir. însan için neyin değerli olduğu da genel bir anlam olarak varlık yükleminin süre<u>klili</u>ğine bağlı olarak belirlenemez. Çünkü genel varlık yüklemi, sadece dışta sübutu bildirir ve gerçeklik düzeyi de yalnızca zihindir. Bu sebeple değer tespitinde esas ölçüt, tekilliği ve tümelliği aynı anda tazammun eden Mutlak Varlık anlamına yaklaşıp uzaklaş­maktır. Dolayısıyla ahlakiliğin nihai ölçütü, fizik­sel değil, metafizikseldir.</p>
<p>Bu açıklamalar, aynı zamanda insan için asli olanın metafizikse! olduğunu, fiziksel olanın izafi ve ilişkisel ol­duğunu ifade eder. Kuşkusuz bir anlam izafet ve ilişkiler ağında var olduğundan izafi ve ilişkisel olan da varlığın mutlaklığına konu olmayı temin eder. Fakat herhangi bir nesne, nihai anlam olmadığı sürece sadece konu değildir, konu olmasından daha fazlaca yüklemdir. Bu bağlamda insanın konu olarak taşıdıkları ile yüklem olarak tazam­mun ettiği şeyler farklıdır. Konu olarak taşıdıklarının sı­nırlılığına karşın yüklem olarak tazammunları, sayılama­yacak durumdadır. Ahlaki ve siyasi erdemsizlikler; insa­nın sadece konu olarak görülmesinden, bir yüklem olarak tazammunlarının yok sayılmasından kaynaklanır. Aslın­da bir varlık ferdi olarak insana yönelik en büyük tehdit de budur. İşte insanın bu konumunu tehdit eden korkular ve endişeler, ben idrakinin hem merkeziliğini ve bütün­lüğünü sorgulamaya açar hem de bir yüklem olarak ben­liğin tazammunlarını tefekküre kapı aralar. Bu sebeple felaketler dinen bir imtihan vesilesi sayılmıştır. Herhalde imtihanda sınanan şey insan bünyesinin şiddete dayanık­lılığı değil, varoluşunun farkında bir anlam olarak insa­nın, Mutlak Varlıkla irtibatını tezekkür edip edememe­sidir. Sadece salgınlar değil, bireysel olarak yaşadığımız ve yaşayacağımız bütün sıkıntılar, insanın gerçekte bir konu değil, yüklem olduğunu ifade eder. Varoluşta mer­kez, bütün cümlelerimizin öznesi olan benliğimiz değil, bütün oluşların nihai hamili olan Varlık’tır. Yapılan bütün uygulamalar, hangi alanda olursa olsun, böylesi bir ilkeye bağlandığı takdirde insanın hakikatine ve gerçeklik sevi­yesine bir katkı olarak tahakkuk eder. Dolayısıyla insan için süregiden vakit, Mutlak Hakikat karşısında haşyet ve O’na kulluk vaktidir. Bundan bütün sapmalar, insanın za­man dışında olması ve kendi tahakkuk ettiği gerçeklikten uzaklaşmasından ibarettir.</p>
<p>Editör:İbrahim Halil Üçer &#8211; Gerçekçiliğe Yeni Bir Çağrı (Salgın Günlerinde Felsefe),syf:55-71</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varolusun-merkezini-ve-butunlugunu-hatirlama-zamani/">Varoluşun Merkezini ve Bütünlüğünü Hatırlama Zamanı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varolusun-merkezini-ve-butunlugunu-hatirlama-zamani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ali Ömer Akbulut &#8211; Hû Konşu &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ali-omer-akbulut-hu-konsu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ali-omer-akbulut-hu-konsu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 May 2020 11:27:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Ömer Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Asliyetimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Elest bezmi]]></category>
		<category><![CDATA[Hû Konşu]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kâmil insan]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[teneffüs]]></category>
		<category><![CDATA[varoluş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24314</guid>

					<description><![CDATA[<p>İrfanın varlıktan devşirdiği diriltici nefeslenme, İnsan’ı hep harikuladeliğiyle görünür kılmıştır bu diyarda. İnsan; kardeşleriyle birliğinde, muhabbetinde, yapıp eylediklerinde, imar ettiklerinde, taşında toprağında, dahası tarlaya soğan dikişinde; her türlü hâl içinde bu eşsiz güzelliğiyle seyr olunmuştur. Ve [hâlâ baki kalanla bu kubbede] seyrine doyulmamıştır bu güzelliğin. Hâkim söylemin yeteneksizliği onu ifadeden acizdir. İnsanlık macerası, gecesi de, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-omer-akbulut-hu-konsu-alintilar/">Ali Ömer Akbulut – Hû Konşu ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69790027">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-24315 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-300x225.jpg" alt="" width="348" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-768x576.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-1024x768.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH.jpg 1200w" sizes="(max-width: 348px) 100vw, 348px" /></p>
<p>İrfanın varlıktan devşirdiği diriltici nefeslenme, İnsan’ı hep harikuladeliğiyle görünür kılmıştır bu diyarda. İnsan; kardeşleriyle birliğinde, muhabbetinde, yapıp eylediklerinde, imar ettiklerinde, taşında toprağında, dahası tarlaya soğan dikişinde; her türlü hâl içinde bu eşsiz güzelliğiyle seyr olunmuştur. Ve [hâlâ baki kalanla bu kubbede] seyrine doyulmamıştır bu güzelliğin. Hâkim söylemin yeteneksizliği onu ifadeden acizdir.</p>
<p>İnsanlık macerası, gecesi de, gündüzü de aydınlık olan bu diyarda başlamıştır. Lakin insan; bilginin ve anlamın, aklın ve zekânın, tekniğin ve sayılamanın doygunluklarına ulaştıkça harikulade güzelliğinden beslendiği bu diyarda sadakatle huzurda bulunmaktan ve can sunan nefesiyle varlığın içine sinmiş asli temayı sürdürmekten çıkmış, ona el yordamıyla devşirdiğini zannettiği rengini ve şeklini vermeye kalkmıştır. O eşsiz diyar sırra kadem basıp gölgelere bürünmüş ve can suyundan yoksun çak çak olup kuruyup gitmiştir yer. Çölde, bir kol çengiye durmuştur şimdi aklı evvel kişioğlu.</p>
</div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69683895">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Rûhunla karşı karşıya kaldım o med günü,<br />
Şekvânı dinledim, ezelî muztarip deniz!<br />
Duydum ki rûhumuzla bu gurbette sendeniz.<br />
Dindirmez anladım bunu hiçbir güzel kıyı;<br />
Bir bitmeyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.”</p>
<p>Yahya Kemal</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69679824">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>“Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir,” diyor Sokrates. Lakin “bilmediğim” sözü “şimdilik” gibi bir ima taşıyor, az sonra bilebilirim [mi?] o zaman. Kendi kendini nakzeden bir şey olur ama bu. Burada ancak bilememenin bilgisi vardır: “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilemediğimdir,” olmalıydı doğrusu. Bilememenin bilgisi, bilgiyi imkansızlaştıran, yok eden bir bilme. “Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz,” demiş irfan ehli. Ne kadar çabalasam da bilemeyeceğim. Bu hiçlik bilgisidir, bir yok bilme, a’ma… Dilsiz kulaksız bir bilme…</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69679636">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Nasılsınız; haliniz, ahvaliniz nicedir?” diye sorulduğunda “İyiyim,”demek açık bir bilginin işaretidir; “ne olduğumu biliyorum.” “Ne olduğu”nu bilmek kendine, kendi haline ve varlığa topyekûn hâkim bir bilgi demektir ki herkes için pek mümkün görünmemektedir, hele “bir çırpıda söylemek” adeta imkansızdır. Bunu bir sağlık sorusu olarak almak yersiz bir alışkanlıktır. Zira sağlığı da içine alan genel bir hal ve varlık sorusudur bu. Bu “iyiyim”in önüne “elhamdülillah, şükür, hamdolsun” ifadeleri getirerek söyleyenler de olabilir ki bu şükür ifadeleri bir bilinmezliğe bağlar sözü. Nüfuz edemediği bir koruma altında oluşu ifade eder en basitinden. Bu bilinmezlik ardından nasıl “iyiyim” gibi çok “bildik” bir ifade gelebilir? Yalnız şükür ifadelerinde bulunmak, bahşedilenin huzuruyla sadakattir.</p>
<p>Zuhurata tabi olmanın, bilmezliğiyle merak içinde bahşedilecek olanın müşahedesine açık olmanın, müşahedesinde samimi ve sadık olmanın ifadesidir. Bıçkın Anadolu insanının “Yuvarlanıp gidiyoruz” sözü ise, basit bir ifadeymiş gibi küçümsemeyle karşılanır, oysa “ne olup bittiğine dair pek bir fikrim yok, halden hale geçip duruyoruz, gücüm dışında bir gidişat var, vallahi bilmiyorum” demenin arifçesidir bu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69693826">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69700288">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Âlemin yaratılışındaki gaye kâmil insandır. Âlemin anlamıdır kâmil insan. Hakk ve âlem arasındaki “geçit varlık”tır. Nefs, Rahmânî Nefes’ten istiare olarak varlığın mahiyeti üzere bereketlenmektir. “&#8230;Nefsini aydınlığa çıkaran kurtulmuş, onu karanlıkta bırakan/örten kaybetmiştir.”* Açıklıkta görünen nefis Rahmete uğramış, rahmet edilmiş, Rahîm Olan’ın nefesiyle can bulmuş; merhûm** olmuştur. Merhûm, bilginin örtülerinden kurtulmuş, her dem bizi yeniden doğurup canlandıracak bir sevgiye tutulmuş, şefkatle kendine ve âleme Rahîm olmuştur artık. Merhûm hep “şeb-i arûs”14tadır işte o zaman. Şu halde Rahmet nefesini soluklama, merhûmiyet [ölüm] sürekli yaşanan bir haldir. “Her insan, her an ölümü zevkeder.”***</p>
<p>*.Kur’an; Şems; 9, 10.]</p>
<p>(**) Ölen için “artık yok” anlamında kullanılır olmuş bu kelime Anadolu irfanının şaheserlerinden biridir aslında. Ölüm, rahmetin dokunuşu olduğu gibi, ölen de tam da İbn Arabî hazretlerinin işaret ettiği duruma bizzat uyarak; rahmet dilenen değil “Rahmetli” olmuştur. “Rahmetli” ehli arasında özellikle bir önceki hâle atıf için nezaket içinde kullanılan bir ifadedir aynı zamanda.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69695285">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hayatta kaldığımız sürece hakikatin izini sürebileceğimizin de bir işaretidir. Burada insana düşen “olduğu yerde olmak”tır aslında. Neden’i, niçin’i bırakıp “burada” olmak:</p>
<p>“Gül niçin’sizdir, açar çünkü açar</p>
<p>Kendisini umursamaz, görülme arzusu yoktur”114</p>
<p>Burada olmak, olduğu yerde olduğu gibi olmak, sadakatle zuhurat keyfıyetine teslim olmak; asliyetiyle, varlığının özüyle özgüleyici bir zevk ve şevke düşürür:</p>
<p>“İşte şurada yeryüzünde gördüğün gül var ya Ta ezelden beri işte öylece açmıştır Allah’ta”</p>
<p>Varlık özüne özgüleyici işaretlerin izine insanı düşürebilecek zevk ve şevk, Sevgisi Sonsuz’un rahmet lütuflarından olarak âlemlerin güzellikleriyle de rızıklandırir kalbi, Sonsuz Güzellik tecellisiyle de:</p>
<p>“Bütün Mülk’ü ile birlikte Allah’ı ihata eder kalbin,<br />
Yüzünü O’na çevirip, bir gül gibi açıldığın zaman.”116</p>
<p>Sonsuz Güzellik tecellisinin çiçek gibi kalpte açılışı âlemlerin konukluğuna çağırır insanı, bütün varolanla hemdem olur kalp, şefkatle sarıp sarmalar onları ve kendi gözünden bile sakınır. Sevgisi Sonsuz’un var tutucu ve güzellik verici rahmeti hiç eksik olmasın diye üzerlerinden ihtimamla titrer onlar için. Bu sevgiyle dolup taşmış bir kalbin vecdi, insanı nedensiz, niçinsiz fıtri ahenkle burada tutan vicdanıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69679255">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Neyi ediyorsan ümit,ölü neye teşneysen o kalır el’inde, [d]il’inde. Gönlü güzel olanın seyr’i de güzel olur. Gönlü heva ve tamahla deprenenin seyr’inden ne olur? Gözesinin her açılış ve kapanışına sadakatle gözünü diken, seyr’in hiçbir renginden yüksünmeden iz sürme şevkine düşen için vardır her daim bir nasip, bir zuhurat. Ehli desin diyeceğini şu hâlde:</p>
<p>“[&#8230;] Sen kapsın; Bense Benim. Öyleyse sen Beni sende arama, yoksa boşuna yorulursun! Fakat Beni senin dışında da arama, yoksa rahata eremezsin! Beni aramaktan da vazgeçme, yoksa mutsuz olursun! Öyleyse Bana kavuşuncaya kadar Beni ara ki yükselesin! Fakat bu arayışında edepli ol! Yola başlangıcın esnasında hazırlıklı ol! Aramızdaki farkı iyi ayırt et! Hiç kuşkusuz sen Beni müşahede edemezsin; sen anacak kendi varlığım (Ayn) müşahede edersin! O hâlde bu ortaklık sıfatında dur; yoksa bir kul ol ve ‘idraki idrakten acizlik de bir idraktir’56 de ki bu hususta &#8216;Atik’e57 ilhak olasın ve herkesten ikram gören “Sıddık’58 olasın!”59</p>
<p>****</p>
<p>55. İbn Arabi, Harflerin İlmi. çev.: Mahmut Kanık. Asa Yayınları, Bursa 2000. s. 215.</p>
<p>56. Hz. Ebu Bekir’e nispet edilen söz.</p>
<p>57. Hz. Ebu Bekir’in lakabı.</p>
<p>58. Hz. Ebu Bekir’in bir niteliği.</p>
<p>59. İbn Arabi, Harflerin ilmi, s. 45.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69677696">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Aslî kendilik’imizin hayaliyle canhıraş koşuşturmalar, âlemlerin dört bir yanında çarh vurup her varolanla bir dem cem olup çark atmak bizi kendimizle; şiirimizle buluşturur. Bu bizi sıla’mıza, varoluş çağlayanımızın gözesine, yurdumuza döndürür. Döneriz; kendimize, en yakınımıza, şahdamarımıza koşarak düşeriz. Kendi kanımıza karışır, kendi damarlarımızda akarız. Evrenlerin şarkısına eşlik eden insanın dansı; aslî kendilik’imize iştiyakla çırpınan [şiire] özgü[r] koşu kendi[nihayeti]ne gelir böylece.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69684064">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Harikulâde şeylerle kuşatılmış bu harikulâde evrende, harikulâde bir varlık olarak hayretimiz hep artıyor, ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Ne tuhaf? Varlık her dem yeni bir iş ve oluşta olduğu için bir önce söyleyip işittiğiniz, hissettiğiniz uçup gidiyor. Artık ne sizin söylemeye çalıştığınız var, ne söylediğiniz. Varlık her dem, her olanı bünyesinde sırlayan bir harikulâdelikle yepyeni güzellikler katıyor âleme. Bir yok oluş ve yeniden oluş değildir bu. Hep BİR şeye, bir açıklığa doğru olagelen ve olagiden bir sürekli süreksizliktir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Hayalin yâr ve yoldaştır uykuda bana<br />
Bu uykudan ey sevgili hiç uyandırma</p>
<p>Değil mi ki sayısız gözcün var senin<br />
Gözcüsüz bir hayal birak geç bana.</p>
<p>Ahmed Gazzali,Aşkın Halleri,s.91</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69684064">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Teneffüsün güçlü ve sağlıklı olmasının en önemli gereksinimlerinden biri de gözün nazar ettiği/bakışını doğrulttuğu alanı hakiki haliyle/basiretle görebilmesidir. Bu ise “okuma”dır. Bu tarz bir okuma, kendi olmaklığımızı/şahsiyet kesbetmemizi tetikler. Ma’rifetsiz ben’in işi değildir bu. Kendilik bilgisine/ma’rifete sahip olmayan kişioğlu, gerçekten uzak, gölge/sanal, fâni dünyalara hapsolmuş, taktığı maskeyle kâh gülen, kâh ağlayan bir oyuncu gibidir. Yalnızca âlemden benliğimize, benliğimizden âlemlere yüzünü döndüren kendilik bilgisi/ma’rifetiyle, sözün/yazının hakkaniyete tanıklığını kritik eder/eleştirir ve fıtratın evi, hakikatin nazargâhı kalbimizi mutmain eden anlama katılır, yakîn sahibi oluruz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kendi ölümüne bile açık bir kalple yönelmek şefkattir. Her tür bağdan/maddeden, cismaniyetten, “imek varlık” oluştan, elhasıl tüm yaşamsal kayıtlardan gözünü kırpmadan sıyrılabilecek feraseti göstermektir şefkat.[24] Şefkat, kendinde kendi ölümünü sürekli taşıma irfanıdır. Bunun için bilgiye sahip olabileceğini ve üretebileceğini “zann”eden bir akıldânelikten uzak olmak gerekir. Öğretilir olmaya açık olarak, öğrenebilir olmanın “yürekten” hazırlığıyla “yed-i kudretinde” bulunduğu ilahî zuhurun farkında olmak halidir bu: “Farkında ol; Allah sana öğretir.”[25]</p>
<p>****</p>
<p>24.Ölmeden önce ölünüz.” Hz. Muhammed [sav].</p>
<p>[25]Bakara; 282.[Kur’an]</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bilinmeyenden geldik, görünmeyenden. Şimdi bilinmeyeni bilmek, görünmeyeni görmek istiyoruz. Lakin varsa muradımıza erme imkânı görünmeyene, bilinmeyene dahil olmak, dönmek anlamına geliyor bu. Kendine dönmek, dil’i dönmek, eve dönmek.[24] Bunun için hal ve yol bilmeli. Evinin yolunu bilen kişinin yürüdüğü yoldur şefkat; eve götüren yol. Eve vardığında huzur ve sükûna erecektir. Eve vardığında artık kendi yalın hakikati içindedir. Geldiği yere, yola ait her şeyden soyunup dökünmenin, arınmanın yeridir ev. Kendi, sadece kendi olarak ikamet edeceğin yer. Yalın halde insan olarak. Bu gözümüzü göğe dikerek beklememiz gereken, iştiyakla gözlenecek bir hakikattir. Yâr’den, Yurt’tan ayrıldık bir kez.[25] Sıla hasretiyle yanıp kavruluyoruz. Hz. Peygamber; “İnsanlar arasına karışıp halkın içerisinde yaşamak buyurulmamış olsaydı bana, iki gözümü bu göğe diker, Tanrı canımı alana dek bakakalırdım,” buyuruyor.</p>
<p>****</p>
<p>26.Dönmek ve terk etmek arasındaki tehlikeli fark.”a dikkat!</p>
<p>[27]“Biz o mutlu birliği, kelimenin tek anlamıyla Varlığı kaybetmişiz, onu elde etmemiz için de önce kaybetmemiz gerekiyordu… Tabiatla bozuşmuşuz… Bazen dünyayı her şey ve kendimizi bir hiç görüyoruz, yine bazen kendimiz her şeyiz de dünya bir hiç imiş sanıyoruz.”Hölderlin, Hyperion II, Önsöz, s. 113, MEB.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Olan olduğu haliyle bir şey söylemiyor; söylemedikleriyle açık etmedikleriyle var söz. İşte burada şiir çıkıyor karşımıza. Bilgi, söz, logos kendini şiir halinde yok ediyor, hiçleştiriyor. Şiir dilin evi oluyor. Bilemeyen bilme rü’yetin, görülen rü’yanın ifadesi olarak remizler ve semboller halinde şiirde lemean ediyor. “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar,” fehvasınca bir rüya içindeyiz demektir. Rüyada görülen gördüğünün kendisi değildir; öyle görünmekte, kendini öyle göstermektedir.</p>
<p>Yaygın olduğu gibi rüyada görülen süt, süt değildir ilimdir mesela. O zaman şeylerin oldukları, göründükleri gibi müşahedesi bize hakikati vermemektedir. Hiçbir şey hakiki kimliğiyle varolmuyor demektir bu. Kim olduğumuz, ne olduğumuz, nerede olduğumuz sorusu hep askıda kalacaktır işte. Söyleyebileceğin, bilebileceğin bir şey yok. Denildiği gibi sadece kendi gördüğünü, kendi zevkî müşahedeni söyleyebilirsin hepsi bu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Asliyetimiz, kendilik’imiz insan oluşumuz içerisinde işlerlik halindedir. Varlık’ın şefkati varolanlar üzerinden asla eksilmez. Varolanlar varoluşlarını da, birlikte hayatta oluşlarını da şefkat üzere, şefkat içerisinde sürdürürler. Şefkat; hem kendi anlamına, hem de yöneldiği şeyin anlamına er[dir]en, “kendi”ni ve “ötekini” anlayıp benimseyebilen, aynı bütünün parçaları olarak görebilen bir haldir. Yalın haliyle kendilik’imizle buluşturur şefkat, orada hesap kitap işlemez. Şefkat “yaratıldığımız” gibi pür, üryan insan olma hâlidir. Bu varolanlarla birlikteliğimizin şekline yansımaktan tutun da; evden hayata [hayat evin kapısının açıldığı avludur aynı zamanda irfanımızda] çıkarken hangi adımla çıkacağınıza, yürüyüşünüze, konuşmanıza, gülmenize, ağlamanıza, gönülden geçecek şeylere, elhasıl her hâlimize, her durumumuza yansımalıdır.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Varoluş sürekli yenilenir.7 Hep yepyeni varoluşluklarda, yeni tecellilerdeyiz. İnsan “aslî kendilik”ine (A’yân-ı sâbite) nüfuz eden İlâhî İsimler’e iştiyakla bağlıdır. Hakikî insanî hâl, Rabbi Rahîm’in merhametiyle bağışladığı hayat veren nefesiyle zuhur eder. İlâhî İsimler’in her an, her dem yeniden tecellisiyle insan “aslî kendilik”ine, kemâle erer. “Bütün İlâhî İsimler [de] insanî hakikati isterler.”8 İsimlerin en seçkin parçasıdır insan. Rabbi Rahîm’in var edici Rahmânî Nefes’ini nefislere nefeslemesiyle varlık açığa çıkar. Füsûs’ta varlıklara “Rahmânî Nefes” diyor İbn Arabî.9 Rahmânî Nefes’teki belirme ve varlıkların kaynaklarına da “kelimeler.” Peygamberlere “Kelimetullah” denilmesi de buradandır, diyor.</p>
<p>“Gizli Hazine” ezelden beri Zat’ta varolan “aslî kendilik[ler]de (A’yân-ı sâbite)” saklı kalmış İlâhî İsimler’in bilinmeyiş hüznünü Rahmânî Nefes’le salıvermiş, bu soluklanış tekil varlıkların tümünü varoluşa uyandırmıştır. Rahmân, Allah’ın en büyük ismidir ve Allah’ın bütün yaratıklarına koşulsuz merhameti demektir. Allah’ın bir şeye rahmet etmesi esasta ona varlık vermesidir ve Rahmân isminin hâli aslisi de eşyaya varlık vermektir. Nefesi Rahmânî, her şeyi var etmekle âleme engin bir rahmeti ve iyiliği de kazandırmıştır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Sevgiyi dertli ve tutkun olandan başkası bilmez<br />
akıl, vehim gibi ona erişmekten uzaktır.</p>
<p>Davûd el Kayserî</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hikmet sahibi kişi hikmetten bahseden yahut ondan faydalanan değildir; hikmet sahibi kişi kendisi farkında olmasa bile hikmetin yönettiği kimsedir.”</p>
<p>İbn Arabi</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8220;Tehlikeye ne denli yaklaşirsak, çareye götüren yollar da o denli aydınlanmaya başlar.&#8221; (Heidegger) Çünkü, &#8220;Tehlikenin olduğu yerde, koruyucu güç [de] serpilip gelişir.&#8221; (&#8220;Hölderlin)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69674817">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbn Arabî, insanın aldığı ilk sûretin İlahî Misâk’ta olduğunu söyler.[16] Buradan başlayarak sürekli devr’le değişmez olan, hakiki kendiliğimize ereriz. Her ölüm yeni bir sûrettir. İbn Arabî’ye göre; “ölümdeki uyanış ilk uyanıştır. Dirilişte tekrar uyanılacaktır [Rüyada olanın uyanması]. Berzah sürekli gelişme yeridir, dirilişe hazırlanılır.” Uyanmak arzusu tereddütsüz oluşa sokar bizi. Ölüm; tavuk yavruları arasına karışan ördeğin hâlidir. Anne tavuk ne kadar korkarsa korksun yavru ördek suyu görünce korkusuzca hemen suya dalar.[17]</p>
<p>******</p>
<p>16.William Chittick, Varolmanın Boyutları, İnsan Yayınları, s.347.</p>
<p>[17]Şemsi Tebrizî, gözü pek derviş coşkuyla varlık hakikatine dalıp o deryada sadakatle yüzüşünün başlangıç ahvalini şöyle anlatır: “Henüz ergenlik çağına girmemiştim. Aşk deryâsına daldım mı, hiçbir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim, günlerce açlığa susuzluğa katlanırdım. Bir gün babam bana çıkıştı: ‘Oğlum, ben senin hâlinden bir şey anlamıyorum; bunun sonu nereye varacak? Bu davranışlar seni felâkete götürecek,’ dedi. Ben ona şu cevabı verdim: ‘Baba! Seninle benim, babalık ve evlâtlık münâsebetlerimiz neye benzer bilir misin? Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyla beraber bir de ördek yumurtası koysalar; vakti gelince civcivler çıkar. Bu civcivler hep birlikte analarının arkasına düşüp giderler. Yolda bir göl kenarına rastladıklarında, ördek yumurtasından çıkan civciv, hemen kendisini suya atar. Bunu gören tavuk, eyvâh yavrum boğulacak der ve çırpınmaya başlar. Hâlbuki ördek yavrusu neşe içinde yüzmektedir. İşte seninle benim aramdaki fark da böyledir.”Şemsi Tebrizî, Makâlât.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69676210">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Anadolu’da halk arasında “ölüm iyiliği” tabir edilen bir durum var. Huzur ve sükûn içinde ölüme yol almak, ölümü karşılamak… İşte bu “ölüm iyiliği” şiirdir. Şiir, insanın göz nuruyla işlediği kadim gergefi şefkatle söküp söküp yeniden örmektir. Bu sökülüp yeniden örülme sürekli oluş ve ölüm halidir. İbn Arabî’nin işaret ettiği ölüm ve doğumun bir kez değil, birçok kez vuku bulacağı hakikati bunu ifade eder. Yaratıldığımız gibi insan olma hakikatine sadakat sözümüz [şiir] bizi şefkatle “kendilik”imize açar, hakikati hâl’imiz zuhur eder. Bu hakikati hâl ile zuhur eden insan oluş ölümle uyanışa, [yeniden] doğuşa ve başlangıca döner. Her bağdan azade yalın haliyle insanlık hâlidir, üryan kalıştır bu.[28]</p>
<p>****</p>
<p>28.Dirilirler dirilirler gelirler” diyen Karacaoğlan bakın ne söyler:</p>
<p>“Üryan geldim gene üryan giderim Ölmemeye elde fermanım mı var Azrail gelmiş de can talep eyler Benim can vermeye dermanım mı var”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69799499">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8220;Tehlikeye ne denli yaklaşirsak, çareye götüren yollar da o denli aydınlanmaya başlar.&#8221; (Heidegger) Çünkü, &#8220;Tehlikenin olduğu yerde, koruyucu güç [de] serpilip gelişir.&#8221; (&#8220;Hölderlin)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69694675">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Konuşma [ve yazma] insana ait bir tasarım değildir. Söz, İlâhî Rahmet’in her şeyde olduğu gibi insanı da insan olmaklığında devamlı kılan nefesidir. İnsanı insan olmaklığında tutarken zuhur eden söz, İlâhî Rahmet’in nefesi’nin bizatihi bir niteliği değildir. Bilakis O’nun insanı insan olarak tutmaktaki merhametinin kesintisizliğidir. Insan bunu fark edip buna dâhil olduğunda ve sadakatle bu zuhura hizmet ettiğinde söz üzerinde hakikatin izini taşıyabilir. Elhasılı insanın sözü kendine ait değildir, ona sahip çıkamaz. Sözün ait olduğu Kelami coğrafyı İlâhî Rahmet&#8217;in varolanları varoluşla tutan nefesinin merhamet serpilmesidir. Söz ancak böyle yerini bulur. Hakerenlerin “Bana yazdırıldı, bana söyletildi.&#8221; kabilinden ifadeleri bu hakikatin işaretidir, başka bir iddia taşımaz. Sözde hakikatin izinin görüntüsü ise insanın kendi şahsiyetine göre şekillenir. Herkes onu kendi rengiyle bezer:</p>
<p>“Ete kemiğe büründüm.<br />
Yunus diye göründüm.”(Yunus Emre)</p>
<p>Şu hâlde Rahmani Nefes’in merhametine haiz bir söz için harici her türlü kanaat ve beklentiden kaçınmak gerekir. Bir tür zekâ, akıl, bilgi hattı bilim ve mantık iştihasına kapılmak hakikat izinin kendini geri çekmesine sebep olur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69678300">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kendin değilsen dünya engeldir sana hep, sınırlandırıp durur seni. Dünyanın sınırlı, duvarın ötesini göstermeyen yapısı yaygın kanının aksine dünyevi yönelimlerde bir genişlik, fazlalık ya da tamlık sağlamaz. Zevkiniz, hazzınız da o kadardır ancak, gıdım gıdım alırsınız sefasını. Ancak kendilik tam olursa açılacaktır dünyanın menfezleri. Dünya, sınırlandıran güçleriyle sahneden çekilir işte o zaman. İnsani tamlığın, kemalin rahmetle beslenen kendilik hâli hayatiyeti başlar. Rahmetin dilini çözen, merhametin sökün edeceği bir kelime bulmalı, bir kelime olmalı, şefkatin şahikası olacak bir kelimeye sığınmalıdır bunun için.</p>
<p>Öyle bir kelime olmalı ki, hem sesi, hem görüntüsü, hem tınısı olmalı. Kelime işitilip, hissedilip görülünce kâinatın tenine, tinine değmiş gibi olmalı. Varlığı başlatan o sonsuz, sonrasız sesin bahşettiği temaya tutunmalı. İşte bu kelimenin kendisini değiştirmeden yer alabileceği tek yerdir şiir. Söylenen her kelime şiirden eksiltir, 0 “tek kelime” belirinceye dek.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69695783">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İlâhî Rahmet’in varolanı yeryüzünde “olduğu yerde olduğu” gibi var tutucu nefesinin insanda tecellisi vicdandır. Vicdan, yeryüzünde yaratıldığın gibi “insan” olarak bulunuşun varlık özüyle [a&#8217;yân-ı sâbite] buluşmasından doğan vecd hâlidir. Vicdan insanın kendisiyle buluşup şahsiyete erme coşkusudur. İnsana kendi ve öteki hakkında doğruyu söyletip, doğru davranmasını sağlayan bu kendilik coşkusu; varlık özüne özgüleyen vicdan[ı]dır. Kendilik coşkusu sevginin kemalidir. Bu sevgi ya Yâr’in huzuruyla ya da Yâr’in huzurunun hayaliyle doğan vecd’dir ki, giderek belki de yokluk dışında nefes alacak bir yerin kalmaz:</p>
<p>“Değil mi ki bir şey kırar hayalin kolunu kanadını<br />
Ezer her türlü kavrayışı da temessülü de,”117</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69682118">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her an yeni şeyler söylemelisin. Kaldı ki, insanın kendi varlık keyfiyeti de her an yeni bir oluş ve mahiyet an eder. Zira, “Her can [her an] ölümü zevkeder.”64 Her insan bir önceki hâliyle tamamlanıp biten ve yepyeni bir hâl ile devam edendir. Bu sürekli ölüm hâli sürekli yenilenme, yeniden doğmadır. Şu hâlde “ölümü zevkediş” sürekli canlılıktır. İşte varolana varlığınca nüfuz etmiş can özü rüzgârının bağışladığı âb-ı hayat budur.</p>
<p>Varlık’m can bağışlayan rüzgârı hiç kesilmemelidir. Şayet kesilirse insana ait tüm söylenmelerin katmanları insanın üzerine çöküverir. Bazen söylenmelerin sızlanan sünepeliği o rüzgârı kesmek ister. Gaflet uykusundayken çıkagelir Varlık teneffüsü; söylenmelerle dokunan bilgelik perdesini yıkmak için. Söylenmelerin bilge gafletine bir can vuruşu gerekir“. Öze özün bir parçasıyla, söylenmeye kelamın içinden bir vurguyla vurmalıdır. Bu, sözü, kelamın can veren söyleyişine, şiirin teneffüsüne döndürecektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69699054">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbrahimî hakikatin 20. yüzyıl nefesleyicisi Said Nursî bu yaklaşımı sürdürerek derinleştirir ve keskinleştirir; kanı koyultan şerbet gibi. İbrahim (as)’ın temsil ettiği Şefkat hakikatidir; tefekkürle birlikte yol sürer, der. Varlık için yol vermiş Rahmet; fena bulmuş, aslolmuş, beka üzre Hakk’a ermiştir. Şefkat üzre&#8230; Hayranlık ve hayretten doğan, şiddetli aşk ile başlayan Hakk ile kul arasındaki sevgi ve yakınlık, kulun fenaya erip Hakk’ta beka bulmasıyla Şefkate dönüşür, şefkat kaplar her şeyi. Her şey O’dur. Kulun varlık gerçeğinin fenafillah makamında sabit ve baki olması Şefkat’tir. Varıp dönecekse de halka kul, şefkat ile, şefkatten, şefkatle, şefkat için, şefkate döner. Şefkat; kurtarıcı, erdirici, fena kılıp beka buldurucudur. Kulun Hakk’a erişi, Hakk’ın kula sirayetidir. Şefkat zamanı İbrahim (as)’ın zamanıdır: Oğlunu hakikate kurban eder. Rahmani nefesin esintisine uğramış, İlâhî İsimler’in tecellisine mazhar olmuş âdemoğlu nesnesi olduğu Rahmeti saçıverir varlıkların üzerine; şefkatle teneffüs eder durur Rahmânî Nefesi.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69683592">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Kapısız Köy”ler de varmış ya eskiden, mülkiyetin geçmediği mekânlarmış bunlar kadîm zamanlarda. Şimdi kentin bedene, mülke batmış sağanağından kurtulmak için evine sığınmak üzere geliyorsun, sığınacak ev yok ortada; “kapısız köy”ler tarumar. Kent bırakmıyor peşini, her şeyi benzeterek kendine. Çocuklar oyunlarından çıkıyorlar. Uzatmalı belki kırdaki geziyi, çocuk oyunlarına karışmalı, uzaklaşmalı çocukların oynamadığı sokaklardan. En insan yanımız çocuk yanımızdır zira. Dürr-i meknûn; saklı öz, o çınlayıp duran hafıza insanlığın son nüvesi gibi sahih kalmalı sözde. Sözü de “büyütmemeli”, aşmalı üstünden, iyice bir açılsın şöyle görüş alanımız. Evveli ve ahiriyle bir bütün olarak insan’ın hayatının, o asude bahar ülkesinin, o özge diyarın dilinin delisi olan bir şiir sökülsün sadrımızdan, canlara şifa olsun. Suyun gözü; kaynağı çağıldasın üstümüzden, fıtratın kokusu sinsin tenimize…</p>
<p>Ve işte; o delişmen şiirle coşmalı, öyle yürekten, öyle gür çağırmalı ki Hasretliğimizi/Yâri; her şey önümüzde işte, her şey yerli yerinde.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69702476">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yeryüzü konukluğu, vatandan uzak garip göçmenlere türlü kıyafetler sunar; hazırlıklı olsunlar diye gurbetin bilinmezliklerine. Mavi gökler altında yeryüzü insanı korur, gözetir daim; hep “kendi”nde kalsın için. Lakin insan gözü açılınca biraz, bu koruma sayesinde sağı solu azıcık fark etmeye başlayınca başlar hem kendine, hem çevresine nizamat vermeye. Oysa dünyada olanların hakikatini dünya gözüyle görebilmek için dünya kadar bir görüş açısı, dünyayı kuşbakışı görecek bir kamera olması gerekir. Zira “dünyalı” size yalnız bir yönüyle görünür. Her zaman, zemin; her bakış, bakış açısı; her durum, her hâl ve an nazarı celbedip belirleyen tek yönlü bir görüş oluşturur. Her bakışta gördüğünüz bir görmediğiniz demektir. Bakışa değen bakışı kaplar ve oluşan tek boyutlu bir görüntüdür. Bu tek boyutlu görüşe rağmen hakikati görüp bildiğini zannederek hâl-i hayatım buna göre tanzime kalkan, çevresini de bu nizama uydurmaya çalışan insan “kendi”nden uzaklaşır. Kendini kaybedip, kendinden geçer böylece.</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69702476">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69700567">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hayâl âlemi, berzah ve âlem-i misâl [benzeşimler evreni] olarak da isimlendirilir. Ancak buradaki hayâl gündelik algılarımız içerisinde ifadesini bulan görünenler [şehâdet/mülk] dünyasına ait tümüyle psişik [zihni] sanı ve kuruntulardan oluşan hayâl değildir. Romantik, sembolik ya da sürrealist imalar taşımadığı gibi, yanlışlıkla ruh diye adlandırılan duyusallık ve zihinsellikten [ki yanlış biçimde çoğu zaman şiirin buralardan çıktığı söylenir] de tamamen farklıdır. Bunlar da hayâle aittirler; cüz’ilikler olarak, ancak hayâl bunlardan ibaret değildir. Bunlar sadece nefse ait cismani gözle görülen “bitişik hayâller” arasında sayılabilirler.</p>
<p>Hayâl ilminin bir suretler ilmi ve bağlanma vasıtası olduğunu söyleyen İbn Arabî devamla şöyle der: “Duygular o âleme yükselir, mânâlar o âleme iner; bu, vatanından kesinlikle ayrılmaz; her şeyin meyvesi oraya gelir. O, bir iksir sahibidir; mânânın üzerine o iksiri taşır ve hangi sureti dilerse, mânâyı o suretle somutlaştırır [&#8230;] Tam bir tasarrufla müşahede edilen bir âlemdir. Cisimlerle mânâların kaynaştırılıp birleştirilmesi ona aittir.”16</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69799499">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8220;Tehlikeye ne denli yaklaşirsak, çareye götüren yollar da o denli aydınlanmaya başlar.&#8221; (Heidegger) Çünkü, &#8220;Tehlikenin olduğu yerde, koruyucu güç [de] serpilip gelişir.&#8221; (&#8220;Hölderlin)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69703926">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hakikat hep açıktır, herkese. İnsan ise perdedir, kendisiyle perdelenmiştir. İnsan ile hakikat arasındaki en yüksek duvar yine kendisidir. İnsan, kendisinin en büyük engelidir. İnsanın hakikate açılışı ancak kendine rast gelişiyle mümkün olacaktır. Dünyanın köşe bucaklarında kendisiyle karşılaşmalıdır insan.</p>
<p>İnsan yalınlıkta bulmalıdır kendini. Yalınlık, kendin kadar olmaktır. Kendindeni saçmak, cümle âleme açık olmaktır. Paylaşmak, mütekabiliyet ve herkes için rahmet isteğidir. Kendinle olmanın, kendinde olmanın zenginliği ve zevkidir.</p>
<p>İnsan arta kalandır. Yaptığından, söylediğinden, yazdığından arta kalan. “Arta kalan” fazlalıkların hepsi çıkarıldığında, düşüldüğünde kalandır. Arta kalan, bir eşlik edişte, denklikte, eşlik edişi netleştirecek denkliğe ulaştıran çıkarımdır, eksiltmedir. Arta kalan, tüm gereklilikler, lüzumlu olanlar yerine koyulduktan sonra kendinde bulunandır. Arta kalan, bütünleyen, tamlığa ulaştıran, o şeyi yalnızca kendi kılan, hâkim olduğunda kendini gösterendir. Arta kalan, insan insan olarak kaldığında “insan kalan”a varan, ona eren aşk ve sanattır, oyun ve çağrıdır. Arta kalamayan insan&#8221;kendine&#8221; eksik kalandir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69688554">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ne harikulâde bir kelimedir şu “bitmek” kelimesi. Elde bir şey kalmamış [bitmiş], takat kesilmiş [bitim], tam sona [bitme] gelmişken, birdenbire [bitiverme] bir umut uçverir [biter], bu harikulâde oluş ve güzellik karşısında kendinizden geçer [biter] bitme[z] tükenmez bir saadete erişirsiniz. Bu şiir değil de nedir? En “basit” en yalın insani hâl bile şiirdir. Buna karşın şiirden bunca uzaklık nedendir?</p>
<p>Şiir bizden ne ister? “Temiz bir kalp” ister. “Temiz bir kalp” bir çırpıda söyleniverecek bir hâl değildir. Asliyete sadakat gerektirir. Fıtrata, varoluştan taşıdığımız “kendilik hakikati”ne uygunluk içinde olmaktır. Kalp kendine ait olan, asli olandan başka bir şey barındırmadığında temizdir. Kalp, akıl dâhil insanı insan kılan her şeyin mahallidir. “Akledecek [olan] kalp”tir, [Kur’an; Hacc, 46], görüşü keskinleştirecek olan odur, kalp körleşirse [Kur’an; Hacc, 46] insan olmanın bütün imkanları yitirilmiş demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69685075">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evrende bizi çepeçevre kuşatan, nazarımızı celbeden onca harikuladelik varken ümitsizliğe düşmek insana yakışmaz. Tabiatla bozuşmuşuz gerçi, Varlığı; o mutlu birliği kaybetmişiz. Sadrımızda saklı kalsa da aklımız ve zihnimiz, hatta efkârımız “olduğu şey olarak neyse o olmak”lıktan çoktan uzaklaşmış bir “ben”e sahip çıkıyor artık. Fıtri ve tabii oluş çocuklukta nispeten kendini koruyabilse de sosyal serüven başlar başlamaz içine sürüklenilen “yaşam alanı” sürekli gündelik kültürel formlar sergiliyor ve insan gelir-gider hesabıyla “benlik” üretme yoluna koyuluyor.</p>
<p>Bilinmeyenden gelen göçmen kuşlar olarak sıla hasretiyle yanıp tutuşanlar için “kendini bilmek” arzusu hep işlerlik hâlinde aslında. Lakin “kendini bilmek,” arzusunun insanı inşa konusunda kilit rolü oynayan bir ilke olduğunu öne sürmek durumunda bile, bunu yaşadıklarından gelir-gider hesabıyla bir “benlik” oluşturmak şeklinde tasavvur etmenin kişiyi “kendi” olmaya götüreceği şüphelidir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69683126">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yağmur denizlerden çıkar, buharlaşarak göğe yükselir, bulutlarda tekrar yoğunlaşır ve sonunda asıl kaynağıyla birleşmek için saf bir istiridye tarafından gizemli bir inciye dönüştürülerek tekrar denize döner. İşte şiir eliyle insanın yolculuğu böyledir. Önce hayat verici bir şifa olsun için rahmetle yeryüzüne iner nisan yağmuru gibi, sonra âlemlerdeki bütün can suyunu, rahmeti toplar gizemli bir inci gibi sunar varlığa şiir. Bana düşünü söyle, sana şiirinden söyleyeyim! Âlemlerin özene bezene işlendiği dürr-i meknûn’dur bu şiir. Önce âlemler işlenir ondan, sonra âlemler işleye işleye özüyle buluşur onun:</p>
<p>“Bilgil kim Hak sübhanehu ve te’alâ bu âlemleri halk etmek diledi. Evvel bir taş cevher yaratdı, ululuğu yerlerden ve göklerden yüce idi. Pes diledi ki yerleri ve gökleri yarada. Ol taşa nazar eyledi. Ol taş, Hak hazreti heybetinden harekete gelip eridi, su oldu. Çalkandı, mevclendi, köpüklendi. Duhanı ve buharı çıkdı havaya girdi. Yeller peydâ oldu. Hak te’alâ ol buhardan gökleri yaratdı, biri biri üzerine yedi kat eyledi ve ol köpüğü dondurdu, yerleri yaratdı ve ol mevcleri dağlar, dereler, tepeler eyledi. Ol yelleri cem eyledi suyun altına kodu….” [Yazıcıoğlu Ahmed-i Bîcân,Dürr-i Meknûn, Çevirimyazı ve Notlar: Necdet Sakaoğlu, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999, s. 23.]</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69698275">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nefs, öz’ün teneffüsüdür. Nefs, öz’ü tezahür ettirme, karanlıktan aydınlığa çıkarma yoludur. İnsani öz’ün varolabilmesi, bir şahsiyet olabilmesi; ortaya çıkması, görünürleşmesi, yücelip yükseltilmesi, aydınlanması, tecrübe edilebilir oluşu ancak Nefs’in teneffüsüyle, Nefs’i teneffüsle/soluklamayla mümkündür. Nefs’in teneffüsü/Nefs’i teneffüs bilinçli bir yoldalıktır; özügürleşmedir. Dıştaki serin havanın içe alınması; içteki sıcak, sarmalayıcı havanın dışa verilmesi: Büyük Bütün’e katılma; büyük bütün’ün aynası; kendisi olma.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69677364">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Ben seherin nûru, akşamın nefhasıyım.<br />
Ben ormanın iniltisi, dalgaların sesiyim.<br />
Ben direk, dümen, süvari ve gemiyim.<br />
Ben geminin parçalandığı kayayım.<br />
Ben kuşçu, kuş ve tuzağım…<br />
Ben resim, ayna, ses ve aks-i sadâyım.<br />
Ben sükût, düşünce, dil ve sesim.<br />
Ben neyin sadâsıyım.<br />
Ben insanın rûhuyum.<br />
Ben taşlarda kıvılcımım.<br />
Ben madenlerdeki altın damarıyım.<br />
Ben gül ve gülün hayran bıraktığı bülbülüm.<br />
Ben tabib ve hasta, zehir ve ilacım.<br />
Tatlılık ve acılık, bal ve zakkumum.<br />
Ben şehir ve muhafızı, muhasırı ve duvarıyım.<br />
Ben bütün varlıkların zinciri,<br />
âlemlerin dâiresi,<br />
yaratılmışların mertebesiyim.”</p>
<p>Mevlâna</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69677045">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hayretle başlayan tanıma iştiyakımız hayranlığa ve sükûnete dönüşmeden kurcalamaya başlarız yanımızı, yöremizi. Aslî kendilik’imizden getirdiğimiz sırrı arayıp dururuz bir ömür. Ondan bir işaret, bir îmâ görebilmek için çaresizce koşuşturur, her şeye sarılıp dururuz. “Hûbdan hûba düş”er39, her güzellikte bir iz ararız ondan. Kaybımızın izlerinde sürecek sonsuz koşumuz. Sıla’ya hasret koşusunu engelleyen bağlardan kurtulup özgür40 koşuyu sürdürmeliyiz. Kelimeler çağlayıp dökülmeli asli yurdun gözesinden. Zira kelam [ve şiir]; Rahmân’ın Nefesi’nden sonsuz kelimeler olarak bizi ayn’ımızla, aslî kendilik’imizin izleriyle buluşturur. Bundandır; dili çözülür çözülmez şiir söyler çocuk. Çünkü sıla’dan getirdiği de taptazedir.</p>
<p>****<br />
39.Şu benim dîvâne gönlüm,<br />
Yine hûbdan hûba düştü.”</p>
<p>Kul Yusuf</p>
<p>(40) “Ey oğul, bağı çöz, özgür ol!”<br />
Mevlâna</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69794064">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Gördüğümüz, hatta deneyimlediğimiz şeyler, kimi unsurlariyla &#8220;belli bir biçimde&#8221; eşyaya &#8220;yaklaşma&#8221; mımızı sağlasa bile; bu yaklaşık olarak, yanlışlıkları da barındırabilecek bir yaklaşmadan [yaklaşım] ibarettir. Bu yaklaşık yaklaşmalar, “eşyanın kendi hakikatiyle gösterilmesini isteme,” fehvasınca, eşyanın künhünü bize veremez. Bilme ve malumat edinme özelliği insanın mahiyetine ve bedenine bahşedilenlerle gerçekleştiğinden zaten sınırlıdır. Öte yandan hem insanın kendisi bahşedilen tüm unsurlarıyla ve hem de eşya varoluşta tutan özellikleriyle âlemlerin [evrenlerin] her unsuruyla bağ içindedir, ortak bir seyr’e sahiptirler. Alemleri bütünüyle kuşatmak insan idrakini aşar. İdraki aşan diğer bir husus ise eşyanın künhü ve insanın asliyeti meselesidir. Varolanların İlâhî konulduktaki asliyetleri onlarin künhüdür. Bu zorunlu olarak İlâhî Zât alanına götürür ki, burada değil bilmek, bir fıkre kapılabilmek bile imkânsızdır. İdrak ettiğimiz şey, idrakimizin aczini idraktir&#8217;9&#8242;. Bu acziyet ve bilgiden fukaralık bizim felahımız ve huzurumuzdur.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69793564">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbn Abbas’ın “Gökten bir su indirdik.”189 ayetinde suyu ilim olarak yorumladığı gibi,190 hakikate ulaşma isteğini de barındıran ilim deniz olarak tabir edilir. Hakikate açılan bu uçsuz, bucaksız ilim denizini tüketmek ve kuşatmak imkânsız olduğu ve kolayca seyr’ediıeoek bir yolculuk olmadığı için, insan kıyıda olup “kumda oynamaya,” daha azimlidir. Kıyıda gözüne değenlerden ve kendi kelimelerinden yaptığı kumdan kaleleriyle daha güvende olacağını düşünür. Giderek kumdan kaleleri öyle murassa görünmeye başlar ki, yeryüzü krthğı ve bir çeşit varoluşsal vazgeçilmezlik bile ilan edebilirler.</p>
<p>Bilgi, her şeyi bir çırpıda gördüğümüz, her şeyin “bizim gördüğümüz”den ibaret olduğu duygusuna da kapatabilir insanı. Kendi görmesine odaklanan, görüşe sunulanı görüşe sunuluşuyla neyse o olarak görme basireti olan‘ n‘azar”dan uzaktır. İnsani basireti“ &#8216;cehaletten kurtulmak, bilgiyi istemek, ” gibi makul gerekçelerle ve hiç hissettirmeden elden alıp görüşü körleştiren ve eşyanın hakikatini neyse o olduğuyla fark ettirecek “görü”den [düşünme, nazar] uzaklaştıran “kör şeytan” işte budur.</p>
<p>*****</p>
<p>189. Kur’an; Hicr, 22.</p>
<p>190. Dâvud El-Kayserî, Ledünnî İlim ve Hakiki Sevgi, çev.: Prof. Dr. Mehmet Baylidar, Kurtuba Kitap, İstanbul 2011, s. 35.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69703926">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Hakikat hep açıktır, herkese. İnsan ise perdedir, kendisiyle perdelenmiştir. İnsan ile hakikat arasındaki en yüksek duvar yine kendisidir. İnsan, kendisinin en büyük engelidir. İnsanın hakikate açılışı ancak kendine rast gelişiyle mümkün olacaktır. Dünyanın köşe bucaklarında kendisiyle karşılaşmalıdır insan.</p>
<p>İnsan yalınlıkta bulmalıdır kendini. Yalınlık, kendin kadar olmaktır. Kendindeni saçmak, cümle âleme açık olmaktır. Paylaşmak, mütekabiliyet ve herkes için rahmet isteğidir. Kendinle olmanın, kendinde olmanın zenginliği ve zevkidir.</p>
<p>İnsan arta kalandır. Yaptığından, söylediğinden, yazdığından arta kalan. “Arta kalan” fazlalıkların hepsi çıkarıldığında, düşüldüğünde kalandır. Arta kalan, bir eşlik edişte, denklikte, eşlik edişi netleştirecek denkliğe ulaştıran çıkarımdır, eksiltmedir. Arta kalan, tüm gereklilikler, lüzumlu olanlar yerine koyulduktan sonra kendinde bulunandır. Arta kalan, bütünleyen, tamlığa ulaştıran, o şeyi yalnızca kendi kılan, hâkim olduğunda kendini gösterendir. Arta kalan, insan insan olarak kaldığında “insan kalan”a varan, ona eren aşk ve sanattır, oyun ve çağrıdır. Arta kalamayan insan&#8221;kendine&#8221; eksik kalandir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69690720">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Elest bezmindeki Rabbanî lütfun kabımızı doldurduğu güzellikler ve sevgiyledir insanın yeryüzündeki şairane ikameti. Elest bezmindeki sevgi ve merhamet dolu selamm letafetini arar durur insan. Fatih Sultan Mehmet’in hocası şair Ahmet Paşa’yı söyleten de budur:</p>
<p>“Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr<br />
Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim!”</p>
<p>Bu mestaneliğe canhıraş yangısını sunar Mehmet Akif:</p>
<p>“Ezelden âşinânım ben, ezelden hem zebânımsın<br />
Berâber ahde bağlandık, ne olsan yâr-ı cânımsın<br />
Ne olsam zerrenim, kalbimde hâlâ çarpar esrârın<br />
Gel ey cânân, gel ey can, kalmasm ferdâya dîdârın.”</p>
<p>“Bir aşk oluver[miş]di[r] aşinalık.”92 O latif sesi, o sevgi ve merhameti arayarak başsız, ayaksız dönüp duruyoruz yeryüzünde şimdi çevgan topu gibi. Bütün insanların isteği fıtrattan gelen bu mutluluk, biraz güven ve biraz neşedir. Her şey böyle başlar. İstediğimiz şey[ler] yön verir hayatımıza. Başlangıcın derunumuzdaki sevki ve çocukluğun fıtri bilgeliğiyle her yere, her şeye koşturur, hep o çağrıyı işitip söyleşmek için yaşar dururuz. Koşuşturduğumuz, değdiğimiz, dokunduğumuz, gördüğümüz, işittiğimiz&#8230; Her şey o ezelî sesin insan kılan tınısını değirir kulaklarımıza; her şahitlik fer olur gözlerimize, hatıramızdaki her hayal, her imge aidiyetimize sadakatle insanlık durumumuzu perçinleştirir ve söyleşmenin cevşeni, insaniyet kollayıcısı şairane ikamet sürer yeryüzünde.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69689955">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Elest bezminde91 sevgiyle dolmuştur insan, elest.bezminde mutluluk ve neşeyle. Bu ebedi başıhoşluğun, bu ebedi: zevkin bozulmasını kim ister? Bunun için ağlar, bunun için güleriz yeryüzü konukluğunda. Ağlarız, bu letafetten uzak düştüğümüz için; güleriz, o latif hitabın yankısı hâlâ kulaklarımızdadır. Başlayan Varlık coşkusunu hemen şakımak için, gümrah ırmaklar gibi çağlaya çağlaya “Evet, evet!” diye aşkla çırpınan Kalbi Muhammedî’nin neşvesi hâlâ zamîrimizi beslemektedir. Bu Varlık coşkusu Mevlanâ’nm dilinde semaya evrilerek şöyle dile gelir:</p>
<p>“Bir çağrı ulaştı Hiçliğe: Evet Evet (Belâ) dedi Hiçlik<br />
Adımımı o tarafa atacağım, taze, yeşil, kıvançla!<br />
Elest’i duydu; koşarak sarhoş geldi,<br />
Hiçlik idi de lâlelerde, söğütlerde, fesleğenlerde Varlık oldu.”</p></div>
</div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69689236">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsan zarif bir varlıktır, eşrefi mahlukat’tır. Önü de, sonu da güzelliktir. Güzel’den gelmiştir; yolu da, varışı da Güzel’edir. Ana rahmine konukluğuyla birlikte âlemlerin, varlığın sırrı emanet edilen insan, doğumundan itibaren bu sırrı derununda saklar. Bir îması bin mânâ taşır. Bu bahçeden insanın devşirdiği sözler “şahsiyet kesbetmiş” [kimlik kazanmış değil] harf ve kelimelerden oluşur. Harf ve kelimeler her biri başka bir âlem olan, kendilerine ait hayatları bulunan varlıklardır. Rahmani Nefes’in rayihasıyla tebellür eden, doğan harfler “İsevî bir ilimdir,” der İbn Arabî. Hayatın ruhu olan ve kalbin en derin yerinden çıkan Diriltici Nefes’dir yani Harfler. Her biri bir âlemdir. Kendi asliyetleriyle görünür oldukları, yükselip ortaya çıktıkları, şahsiyet oldukları zaman kalb onları Şiir[le] terennüm eder. İnsanlar [da] özünü gürleştirmesi, kendilik’ini nefesleyerek aslî “kelimesini” bulması gereken harflerdir. Şöyle der İbn Arabî:</p>
<p>“Kâinatın harflerini oku<br />
Çünkü biz de bir zamanlar yüce harfler idik<br />
Şimdi aşağıya indik<br />
Kâinatın harflerini oku<br />
Zira bu harfler sana<br />
Okunmak üzere gelmiş birer mektuptur.”</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-omer-akbulut-hu-konsu-alintilar/">Ali Ömer Akbulut – Hû Konşu ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ali-omer-akbulut-hu-konsu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
