<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Üzüntü | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/uzuntu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 03 Jun 2026 17:01:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Üzüntü | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İhsanın Ahlâkî Motivasyonu: Fahreddin er-Râzî Açısından Bir Çözümleme</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ihsanin-ahlaki-motivasyonu-fahreddin-er-razi-acisindan-bir-cozumleme/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ihsanin-ahlaki-motivasyonu-fahreddin-er-razi-acisindan-bir-cozumleme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 17:01:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[Acı]]></category>
		<category><![CDATA[Üzüntü]]></category>
		<category><![CDATA[Dâ'î kavramı]]></category>
		<category><![CDATA[Eylem]]></category>
		<category><![CDATA[Fahreddin er-Râzî]]></category>
		<category><![CDATA[Haz]]></category>
		<category><![CDATA[sevinç]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Cengiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28132</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Yunus Cengiz Gündelik birçok davranışımızı yarar elde etme ve zarardan kaçınma çerçevesinde ele alabiliriz. Bir organizma olarak hayatı idame ettirmek için yaptığımız eylemlerin yanı sıra sosyal bir varlık olarak kördüğümüz ilişkilerin en azından önemli bir kısmım yarar elde edeceğimiz ya da zararı öteleyeceğimiz düşüncesiyle yaparız. Hatta farkında olmadan yapılan el kol hareketlerinin bile bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ihsanin-ahlaki-motivasyonu-fahreddin-er-razi-acisindan-bir-cozumleme/">İhsanın Ahlâkî Motivasyonu: Fahreddin er-Râzî Açısından Bir Çözümleme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><em>Yunus Cengiz</em></p>
<p>Gündelik birçok davranışımızı yarar elde etme ve zarardan kaçınma çerçevesinde ele alabiliriz. Bir organizma olarak hayatı idame ettirmek için yaptığımız eylemlerin yanı sıra sosyal bir varlık olarak kördüğümüz ilişkilerin en azından önemli bir kısmım yarar elde edeceğimiz ya da zararı öteleyeceğimiz düşüncesiyle yaparız. Hatta farkında olmadan yapılan el kol hareketlerinin bile bir zevk almaya ya da acıdan uzaklaşmaya matuf olduğunu fark ettiğimizde bilinçli veya bilinçsiz olarak gerçekleştirilen birçok eylemin temelinde haz ve acı gibi zihinsel hallerin olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Ne var ki birtakım davranışları haz ve acı temelinde izah etme­nin güçlüğü de ortadadır. Bunların başında, görünürde hiçbir çıkar edinme amacının söz konusu olmadığı başkasına iyilik yapmak gibi fedakârlıklar gelmektedir. Neredeyse tüm insanlara şamil kılınabi­lecek şekilde insanın doğasında diğer türdeşlerine karşı merhamet duygusunun yer alması ve çektiği acıdan başkasını kurtarmak gibi bir hissiyatın olması bizi bu olguyu izah etme sorunuyla karşı karşı­ya getirmektedir.</p>
<p>Vicdan olarak ifade edilen bu hissi çözümlemeye katkıda bulun­mak bu çalışmanın gayesidir. Bu çalışmada Fahreddin er-Râzî’nin (ö. 606/1210) kişiyi fedakârlık yapmaya sevk eden motivasyon hakkın­da söylediği ifadeler çözümlenmekte ve bu konunun ahlâkî bilinç anlamında kullanılan vicdan ile ilişkisi kurulmaktadır. Amacımıza uygun olarak er-Râzî’nin ihsan olarak ifade ettiği fedakârlığın, yani görünürde eyleyene hiçbir yarar kazandırmayan eylemlerin bilişsel arka planını bilgi ve ahlâk yönüyle ele alacağız.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî, eyleyeni her tür bedensel harekette bulun­maya sevk eden ilkenin, yarar ve zarar farkındalığı olduğunu söy­lemektedir. Bu demektir ki ister bilinçli olarak yarar edinmek ya da zarardan kaçınmak için yapılan eylemler olsun, isterse de başka­sından yarar beklemeden yapılan eylemler olsun tüm eylemlerin temelinde yarar ve zarar algısı vardır. Dolayısıyla başkasına yapılan her tür iyiliğin ve fedakârlığın temelinde kişinin kendisindeki bir zararı def etmesi ya da bir yarar edinmesi yatmaktadır. Karşılığın­da bir yarar beklemeden yapılan iyilik eylemleri Fahreddin er-Râzî tarafından ihsan olarak ifade edilmektedir. Buna göre ihsan, her tür tanımlamadan önce bir eylemdir ve ahlâkî olarak değer edin­miş bir eylemdir.</p>
<p>Yukarıdaki çerçeveye uygun olarak bu çalışmanın birinci kıs­mında eylemlerin ortaya çıkış koşullarını, onları sağlayan bilgisel ve duygusal halleri; ikinci kısımda daha özel bir etkinlik olarak İhsanı sağlayan bilişsel motivasyonu ve onun vicdanla ilişkisini, sonuç ve değerlendirme kısmında ise Fahreddin er-Râzî’nin ihsan ve vicdan bağlanımda ortaya koyduğu düşüncenin sınırlılıklarını ve bizlere sağlayabileceği perspektifleri ortaya koymaya çalışacağız.</p>
<p><strong>Genel Olarak Eylemlerin Motivasyonu</strong></p>
<p>İhsanın meydana gelişini izah etmeden önce, ilkin herhangi bir eylemin ortaya çıkmasını sağlayan motivasyonu ele almak gerekir. Fahreddin er-Râzî eylemleri sağlayan motivasyonu genel olarak haz, acı, sevinç ve üzüntü gibi duyguların farkındalığıyla izah etmektedir. Dolayısıyla bir taraftan duygular eylemlerin hazırlayıcı sebebiyken; diğer taraftan bilgisel edimler duyguların farkındalığını sağlamakta ve eylemin sevk edicisi olmaktadır.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî ahlâkî değerlendirmeye konu olan tüm ey­lemlerin temelinde) onlara ilişkin iyi ve kötü yöndeki farkındalığın yattığını ve böylece kişinin yönelimde bulunduğunu söyler.1 Bunun anlamı şudur: Bir eylemi yapmadan önce eyleyenin zihinde yapı­lacak eylemin değersel niteliğine ilişkin idrak oluşun Bu şekildeki bir idrakten sonra eyleyende, eylemi yapmak ya da ondan kaçınmak doğrultusunda zorunlu olarak bir yönelim gerçekleşir.2</p>
<p>Değersel niteliklerle iyi ve kötü ile onların içerikleri olan yarar ve zarar kastedilmektedir. Kelâma selefleri gibi Fahreddin er-Râzî de yarar ve zarar kavramlarım haz ve acı kavramlarıyla izah eder.3 Buna göre yarar, ya (i) haz veya sevinçtir ya (ii) bunları sağlayan araçlardır ya da (iii) acı ve üzüntüyü ortadan kaldıran durumlardır. Paralel bir şekilde zarar ise ya (i) acı veya üzüntüdür ya (ii) bunları sağlayan araçlardır ya da (iii) haz ve sevinci azaltan durumlardır.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[4]</sup></a> Haz ile beş duyu organının zevk veren bir nesneyle karşılaşılması kastedilmektedir. Acı ile ise duyu organın başka nesnelerle karşılaş­masının akabinde oluşan hoşa gitmeyen durum kastedilmektedir. Diğer kelamcılarda olduğu gibi sevinç ve üzüntü bu düşüncede de hayalî ve düşünsel tasavvurda gerçekleşen zevk ve zevksizliği karşı­lamaktaysa da er-Râzî’nin sevinç yerine hayalî zevk ve aklî zevk kav­ramlarını da dile getirdiğini vurgulayalım.5</p>
<p>Ona göre pratik ve teorik etkinliklerimizin üç tür amacı vardır: Duyusal haz, hayalî haz ve aklî haz. Duyusal haz beslenme, giyinme, mesken edinme, cinsel ilişkide bulunma gibi duyu organlarıyla yapılan edimlerden meydana gelen hazlardır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[6]</sup></a> Hayalî hazlar büyüklenmekten, riyasetten, sözünü dinlet­mek, emretmek ve sakındırmaktan hâsıl olan hazlardır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[7]</sup></a> Aklî hazlar ise eşyanın hakikatine vakıf olmak ve onu bilmekten hâsıl olan hazlardır.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[8]</sup></a> Fahreddin er-Râzî birçok eserinde eylemlerin amacını haz ve sevinç olarak ifade etmektedir. Kelâmı literatürde ise hazzın duyu organlarının karşılaşmasıyla oluşan bir zihin durumu olduğunu; se­vincin ise duyusal fiillerle değil tahayyül ve fikretmekle oluştuğunu dikkate aldığımızda hayalî hazlar ile aklî hazların sevince karşılık geldiğini tespit edebiliriz.</p>
<p>Her eylemin mutlaka iyi ve kötü algısı temelinde başladığı vur­gulandığına göre bu iki yargının ne olduğunu izah etmek gerekmek­tedir. Fahreddin er-Râzî’nin düşüncesinde <em>maslahat</em> ile aynı anlama gelen iyi, yarar içerikli kavramlarla; <em>mefsedet</em> ile aynı anlama gelen kötü ise zarar içerikli kavramla izah edilmektedir. Buna göre eyle­yenin yararlı olduğuna, yarara aracı olduğuna ya da zararı kaldırdı­ğına inandığı eylemler iyiyi; zararlı olduğuna, zarara aracı olduğuna ya da yararı ortadan kaldırdığına inandığı eylemler ise kötüyü ifade etmektedir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Hemen belirtelim ki eyleyenin bu kanaati bir zan dü­zeyinde olabileceği gibi inanç ve bilgi düzeyinde de olabilmektedir. Dolayısıyla burada iyi ve kötü, eylemin özüyle ilgili değil, eyleyenin onu nasıl gördüğüne ilişkin bir yargılamadan hareketle değerlen­dirilmektedir. Diğer taraftan ise Fahreddin er-Râzî iyi ve kötünün iç içe olmasını gerekçe göstererek, eylemlerin ortaya çıkışım ya da eylemden kaçınılmasını sağlayan saikin salt iyi veya kötü olmadığını özellikle teyit etmektedir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[10]</sup></a> Sonuç itibariyle hangi açıdan düşünür­sek düşünelim bu düşüncede eyleyenin, zihninde gerçekleşen değersel yargılarla eyleme motive edildiği ve bir eylemin kendinde iyi ve kötü olmasının değil, kişinin iyi veya kötü yöndeki baskın kanaa­tinin onu eyleme yönelttiği sonucuna varılmaktadır.</p>
<p>Eyleme sevk eden saikin kişinin kanaati ve algısı olduğuna göre idrak konusunu daha netleştirmemiz gerekmektedir. Fahreddin er- Râzî’nin düşüncesinde idrakin bir nesneye ya da edime ait tek bir form değil; farklı formların birbirleriyle İlişkisinin zihin tarafından kurgulanması olarak anlaşıldığını söyleyelim.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[11]</sup></a> Eyleme geçmek söz konusu olduğunda eylemin konusu ile eylemden alınması muhte­mel olan haz, acı, sevinç ya da üzüntü formlarından birisi arasında izafet ilişkisinin gerçekleşmesi gerekmektedir. Fahreddin er-Râzî söz konusu izafeti “da î” (güdü) kavramıyla karşılar.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>Buna göre bir ey­lemin iyi ve kötü olmasına ilişkin yargı eyleyeni eyleme çağırmakta ve onu güdülemektedir. er-Râzî’nin düşüncesinde bu işlem, eyleme ilişkin haz, acı, sevinç ya da üzüntü formlarından birisinin eylemin konusuyla zihin tarafından ilişkilendirilmesi edimidir. Formların birbirlerine izafetini idrak için şart koşması bundan kaynaklanmak­tadır. Bu yüzdendir ki er-Râzî, tasavvurâtın değil tasdîkâtın eyleyeni yönlendirdiğini vurgulamaktadır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[13]</sup></a> Çünkü tasavvur bir nesnenin ya da edimin formunun zihinde tebellür etmesi anlamına gelirken; tasdîkât birkaç form arasındaki ilişkinin kurulması yoluyla yargının ve­rilmesi anlamına gelmektedir. Duyusal, hayalî ya da düşünsel temel­lerde gerçekleşebilen bu yargının zan, inanç ya da bilgi gibi çeşitleri olabilmektedir. Bu demektir ki eyleme sevk eden iyi ya da kötü yar­gısı bilgi düzeyinde olabildiği gibi kam ve zan düzeyinde de olabilir.</p>
<p>er-Râzî daha açık bir izahın olması için bu yargıların kişiyi eyle­me çağıran sözler gibi olduğunu söyler.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[14]</sup></a> Fahreddin er-Râzî’nin bu yargısı zihinsel durumlar ve söz arasında kurulan ilişkiyle düşünül­düğünde daha anlandı olur. Esasında Eşarî teoride zihinden geçen tüm his ve düşünceler birer söz olmak durumundadır. Buna göre söz olmadan bir şeyin ya da bir eylemin kurgulanması mümkün de­ğildir. Zihinsel hallerin birer söz olarak düşünülmesi insanın bilgi yönünden dışarıya kesinkes bağlı görüldüğünü gösterdiği gibi kişi­nin eyleme motive olmasında dışarıya ve dışarıdan gelecek hazza ve acıya bağlı olduğunu da ima etmektedir.</p>
<p><em>Dâ&#8217;î</em> kavramı 9. yüzyıldan beri Müslümanların gündeminde olan bir kavramdır. Eylemin ortaya çıkışının izah edilmesi bağla­mında bu kavram iradeyi sağlayan yönlendirici neden anlamında kullanılmaktadır. Bu dönemin bir kısım düşünürleri arzunun ken­disini bu kavramla karşılarken; bir kısmı ise hazza ilişkin bilgi için bu kavramı kullanmışlardır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[15]</sup></a> 10. ve 11. yüzyıllarda bu kavrama ilişkin değerlendirmeler artmaya başlamıştır. Nitekim Mutezilî teorisyen Kâdî Abdülcebbâr (ö. 415/1025), bu kavramı detaylı bir şekilde ele almaktadır. Fahreddin er-Râzî’nin söyledikleri ile onun dile getirdikleri önemli oranda uyuşmaktadır. Yine de zorunluluk ve özgürlük fikri açısından farklı teorilere sahip olmalarından do­layı ayrıntılarda bu kavramla ilgili fikirleri farklılaşmaktadır. Ni­tekim Kâdî Abdülcebbâr eyleme çağıran şeyin zan, inanç ve bilgi olmadığını bu hallere sahip olan bilen özne <em>(el-âlim)</em> olduğunu söylerken;<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[16]</sup></a> Fahreddin er-Râzi ise bu hallerin kendisini eyleme çağıran saik olarak düşünmektedir.</p>
<p>İki kelama arasındaki farkın sebebini şu şekilde izah edebiliriz: Zihinsel hareketlerin kendisini yönlendirici neden olarak görmek, eyleyenin bilinçli olması ve seçim sahibi olmasından bağımsız ola­rak onların birbirleri üzerinde etkili olduğunu düşünmek anlamına gelirken; bilen olmayı neden olarak görmek, öznenin sürecin her aşamasında tasarruf sahibi olduğunu söylemek anlamına gelmek­tedir. Bu yüzdendir ki er-Râzî bilgi ve diğer zihinsel etkinliklerin zorunlulukla gerçekleştiğini; Kâdî Abdülcebbâr ise tevellütle vuku bulduğunu söylemektedir. Bu şekildeki iki düşünceyi eylem felse­fesinin kavramlarıyla söylersek Kâdî Abdülcebbâr eyleyen-nedenciliği, Fahreddin er-Râzî ise olay-nedenciliği savunmaktadır. Nitekim varılan bu sonuçla uyumlu olarak Kâdî Abdülcebbâr açısından ira­denin bilen-öznenin yargısına uygun düşecek şekilde gerçekleşmesi zorunlu değilken;<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[17]</sup></a> Fahreddin er-Râzî’ye göre eyleyeni eyleme çağırma hali gerçekleştiğinde bunun ardından iradenin oluşmaması mümkün değildir.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[18]</sup></a></p>
<p>Değer nitelemeleriyle eylem arasında izafetin bilinçli olarak kurulmasını eyleme sevk etmenin bir koşulu olarak görmeyen Fah- reddin er-Râzî, tıpkı İbn Sînâ (ö. 428/1037) gibi idrak ile bilinci birbirinden ayırır. Bu iki düşünüre göre idrak bir şeydir; idrakin farkında olmak ise başka bir şeydir.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[19]</sup></a> Bu açıdan eylemin oluşmasını sağlayan saik olan iyi ve kötü idrakinin bilinçli/farkındalıkla olma­sı daî olmanın bir koşulu değildir. Buna göre da î bilinç dâhilinde olabileceği gibi bilinçdışı da olabilir. İbn Sina’nın bazı örneklerine de referansta bulunan Fahreddin er-Râzî konuyu birtakım misaller­le somutlaştırır. Örneğin uykuda iken sağa ve sola dönme hareketi vuku bulan acının bilinçdışı olarak idrak edilmesinden dolayı ger­çekleşmektedir. Aynı şekilde havayı teneffüs etme, parmaklarla oy­nama ve uyurgezer olarak yapılan eylemler ve farkında olunmadan yapılan diğer tüm bu hareketler için Fahreddin er-Râzî açısından durum değişmemektedir. Hepsinin oluşmasında yarar ve zarar algısı yönlendirici bir neden olarak işlev görmektedir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Fahreddin er-Râzî’nin yarar ve zarar içerikli motivasyonu eylem­lerin oluşmasında belirleyici olarak görmesinin sebebi, insanın doğası gereği en temel gayesinin kendi varlığını korumak ve devamlılığını sağlamak olmasıdır. İnsanın varlığını korumayı sadece bedenini koru­mak olarak değil bunun yanı sıra saygınlığı, hâkimiyeti, sosyal konumu ve ekonomik refahı da dâhil kendisini kemale ve mutluluğa erdirecek her türlü yönünü garantiye almak olarak görmek gerekir. Bu düşüncede insanın farklı türden istek ve tutkular içinde olmasının sebebi bunları korumak ve geliştirmektir. Rousseau’dan esinlenerek varlığını korumayı özsevgi olarak konumlandırırsak<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[21]</sup></a> kişi istek ve tutkularıyla sadece varlığım korumamakta; aynı zamanda varlığını kolaylaştıracak aracıları da sevmektedir.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî yararı kendinde yarar ve başka bir şeye aracı olan yarar şeklinde tasnif ederken bunu kastet­mektedir.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[22]</sup></a> Kişinin sadece bedensel varlığını korumayı değil bütün yönleriyle kemal haletinde olma arzusu içinde olmanın bir sonuca olarak toplumda iyi bir mevkide olmak istemesini de özsevginin ileri bir aşaması olarak, yine Rousseau’dan hareketle özsaygı şeklinde ifade edebiliriz.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[23]</sup></a> Bu durumda özsevgiyi genel anlamda kişinin var olması­nı sürdürme çabası olarak; özsaygıyı ise sosyal konumunu iyileştirme gayreti olarak düşünmek gerekmektedir.</p>
<p>Görülüyor ki Fahreddin er-Râzî’nin düşüncesinde öznenin ya­pılacak eyleme ilişkin zevk ve zevksizlik hali içinde olması ve bunu idrak etmesi onu eylemin istenmesine sevk etmektedir. Genel ola­rak eylemleri saptayan motivasyonu bu şekilde betimledikten daha özel planda değerlendirilmesi gereken ihsan etkinliğine geçebiliriz.</p>
<p><strong>İhsanın Motivasyonu</strong></p>
<p>Başta dile getirdiğimiz ve Fahreddin er-Râzî’nin temel ilkelerinden olan “Tüm eylemler iyi ve kötü algısının akabinde oluşan arzuyla gerçekleşmektedir” prensibini hatırlamakta fayda olduğu gibi ihsa­nın da bir istisna olmadığını söylemek gerekir.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[24]</sup></a> Bu durumda sorul­ması gereken sorular şunlardır: İnsanı ihsanda bulunmaya, fedakâr­lık yapmaya sevk eden nedir? İhsan da yarar ve zarar içerikli olarak oluştuğuna göre ondaki haz, acı, sevinç ve üzüntü içeriği ne anlama gelmektedir? Son olarak, ihsan da bu tür bit motivasyonla gerçekleş­tiğine göre onu diğer eylemlerden ayıran nedir?</p>
<p>Fahreddin er-Râzî, ihsan eyleminin anlaşılmasını sağlayan bir örnek verir. Onun vicdan düşüncesinin genel çerçevesini ortaya ko­yan bu örnekte, hiç kimsenin etrafta olmadığı tenha bir yerde yapı­lan ihsan eyleminin saikleri gündeme getirilin Bu örneğe göre böyle bir ortamda yolunu şaşırmış yaşlı ve kör birisine, tanrıtanımaz ve ahiret düşüncesine sahip olmayan biri tarafından yapılan iyiliğin se­bebi soruşturulmaktadır.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[25]</sup></a> işin sorunsallaştırılan tarafı şudur: Böy­le bir kişinin yaptığı iyilikten dolayı karşıdan yarar beklemesi, öte bir âlemde ödül alması, başkalarından övgü alması veya Tanrı’nın sevgisini kazanması söz konusu bile olmadığına göre onu ihsanda bulunmaya sevk eden nedir?</p>
<p>Fahreddin Râzinin bu soruya yanıtı şudur: Acıdan kurtulmak ve acıyla karşı karşıya gelmemek insanın temel bir amacıdır. Hat­ta haz almak bile insanoğlu için müstakil bir gaye değildir. Çünkü haz almak acıdan kurtulmak anlamına gelir. Acı ve üzüntü ihtimali arttığında kişide bundan kurtulmaya yönelik bir eğilim oluşur. Yine insanoğlu bu şekildeki güçlü saikten dolayı başkasında acı ve üzüntü mülahaza ettiğinde kendisine yönelir ve kendisinin de bu durumda olabileceğini tasavvur eder. Bu tasavvur onu yaşadığı içsel sıkıntıdan kurtulmaya çağırır ve kişi bundan dolayı da harekete geçerek karşı­sındaki kişiyi içinde bulunduğu sıkından kurtarmaya yönelir. Do­layısıyla yapılan ihsanın asıl sebebi başkasına yarar sağlamak değil; kendisini zarardan uzaklaştırmaktır.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[26]</sup></a> Görüldüğü gibi Fahreddin er-Râzî ihsana ilişkin izahlarında başta belirtilen yarar elde etme ve zarardan kaçınma gayesinin tüm eylemlerin motive edici unsurla­rı olması düşüncesinden vazgeçmediği gibi tam da buna uygun bir izah getirerek ihsan ve fedakârlığın bile kendine yarar sağlama ve za­rardan kaçınma tasavvuruyla gerçekleştiğini söylemektedir.</p>
<p>Açıktır ki tüm insanları türdeşlerinde gördüğü sıkıntılar karşı­sında yukarıdaki örnekte olduğu gibi davranmazlar. Bunun sebebini er-Râzî’nin genel prensibi açısından yorumlamak nispeten kolaydır. İhsan etkinliğine geçmenin birtakım külfetler getirdiğini ve meşak­katle karşı karşıya bıraktığını bu yüzden de insanın rahatını bozmak istemediğini söyleyebiliriz. Nitekim er-Râzî de seçenekler karşısın­da kalması durumunda kişinin kendisine uygun gördüğü şeyi tercih ettiğini, sırf iyilik olanın tercihe pek de konu olmadığını söylemek­tedir.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[27]</sup></a> Ayrıca tüm eyleyenlerin aynı olay karşısından yarar ve zarar açısından aynı değerlendirmeyi yapmayacaklarım hesaba katmak gerekir. Nitekim Fahreddin er-Râzî yarar ve zarar bilgisinin nesnel­liğini savunan Ebu’l-Hüseyin el-Basrî’yi (ö.436/1044) eleştirirken insanları eyleme sevk eden şeyin yarar ve zararın kendisi değil bun­lara ilişkin algı olduğunu dile getirmektedir. Dolayısıyla bu algının herkeste farklı olduğunun ve herkesin aynı şeyden eşit bir şekilde haz almadığının, yarar elde etme ile zarardan kaçınma yollarının tüm insanlarda aynı olmamasının hesaba katılması gerekmektedir.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[28]</sup></a> Bu şekilde düşünüldüğünde insanların fedakârlığı gerektiren eylem­ler karşısında takındığı farklı tavırlar daha iyi anlaşılmaktadır.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî’nin bu düşüncesinde izah edilmeyi bekleyen bir takım hususlar daha vardır. Birincisi günümüzde vicdan olarak  karşılığını bulan ve Fahreddin er-Râzî’nin düşüncesinde ise “da îye- tul-ihsân” olarak ifade edilen ihsana sevk eden farkındalığın kayna­ğı hususudur. İkincisi bu farkındalığın rasyonel izahı meselesidir. Üçüncüsü ise söz konusu rasyonel bir izah getirilmeye çalışılan bu değerlerin kaynağının saptanması sorunudur. er-Râzî’nin metinle­rinde bu hususların izahı şu şekilde karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî, ahlâkî bilinci sağlayan böylece ihsanın ya­pılmasını ortaya çıkaran özel bir iç kuvvenin ya da makul bir izahı olmayan bir iç sesin varlığına yer vermez. Dolayısıyla diğer eylemler ne şekilde gerçekleşiyorsa ihsan ve fedakârlık gibi eylemler de bu şekilde gerçekleşmektedir. O yüzden Batılı metinlerde ifadesini daha çok bulduğumuz iyiye yönelten İç ses ve insanın doğasında bu­lunup da iyiye sevk eden güç gibi vicdan içeriklerinin, er-Râzî’nin düşüncesine yabancı olduğunu ve onun eserlerinde bir karşılığının olmadığını söyleyebiliriz. Daha önce belirtildiği gibi onun düşünce­sinde ahlâkî bilinç duyusal tecrübeyle birlikte eylemin formu ile haz ve acı formları arasındaki ilişkinin kurulması ya da sevinç ve üzüntü içerikleriyle eylem arasında tahayyül ve taakkul yoluyla ilişkinin ku­rulmasıyla gerçekleşmektedir.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî’nin epistemolojisinde bilgisel sonuçlar zo­runlulukla oluşmaktadır. Bu demektir ki formlar arasında ilişki kurma tecrübesi, tümüyle -en azından sonucu itibariyle- insanın etkinliğinin eseri değildir.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[29]</sup></a> Bu yüzden eyleme sevk eden bilincin nihayet bulması insanın bir edinimi olmamaktadır. Bu yüzdendir ki er-Râzî, eyleme sevk eden saikleri <em>(dâ&#8217;î)</em> taksim ederken, Tanrı’nın yaratmasıyla oluşanlar ve insanın vaki kılmasıyla oluşanlar olarak ikiye ayırmaktadır.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Buna göre belirli bir eylemin ahlâkî algısı, in­sanın farkında olduğu bir iradesinin eseri olabileceği gibi; bilinçdışı olarak ve kendi tercihinin bir eseri olmadan da zihninde oluşabilmektedir. Nitekim yukarıda belirtildiği gibi, Fahreddin er-Râzî’nin İbn Sînâ’ya gönderme yaparak verdiği örneklerden de anlaşıldığı gibi yarar ve zarar algısının eyleme sevk etmesi için bu algının bi­lincinde olunması gerekli değildir. Aynı dutum ihsan ve fedakârlık için de geçerlidir. İhsanda bulunma anında eyleyen, bilinçli olarak ve tefekkürün yönlendirmesiyle böyle bir etkinlikte bulunabileceği gibi kendisinin de farkında olmadığı bir şekilde bilinçten bağımsız olarak zihinde gerçekleşen tahayyülle birlikte oluşan kendi içindeki bulunan acıyı def etme halinin yönlendirmesiyle de bu eylemi ger- çekleştirebilmektedir.</p>
<p>Buradan hareketle Fahreddin er-Râzî’nin düşüncesinde ihsanı sağlayan hazzın çeşidinin duyusal, hayalî yahut aklî hazlardan han­gisi olduğunu saptayabiliriz. Daha önce belirtildiği gibi yarar ya haz ya da sevinç içeriklidir. er-Râzî’nin düşüncesinde hazzın, karşılaşma anıyla ilgili olduğunu ve ilk anda gerçekleşen idrakle sınırlı olduğu­nu<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[31]</sup></a> düşündüğümüzde İhsanı ya da fedakarlığı sağlayan motivasyo­nun duyusal hazzın idraki olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim Fah­reddin er-Râzî’nin yukarıdaki tasnifinde duyusal hazlar için yaptığı izahlarda “başkasına yardım etmeyi” çağrıştıran bir açıklaması bu­lunmamaktadır. O, duyusal hazları dile getirirken beslenme, cinsel ilişkiye girme ve mesken edinme gibi etkinliklerin sağladığı zevkler­den söz etmektedir.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Aklî hazlar ihsan eylemine motive eden muhtemel ikinci bir un­sur olarak karşımızda durmaktadır. Fahreddin er-Râzî aklî hazların hayatı kolaylaştıran pozitif bilimler ile mantık, teoloji ve astronomi gibi teorik ilimlerle oluştuğunu düşünmekte ve eşyanın özünü an­laşılır kılan tüm bilgilerin bu tür hazları sağladığını söylemektedir.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[33]</sup></a> Aslında aklî hazları fedakârlığın motive edici unsuru olarak görmek için birçok sebep vardır. Neticede karşılıksız başkasına yardım etme­nin ahlâkî ve aklî bir erdem olduğunu gerekçe göstererek bu erdemi yerine getirmenin aklî bir hazzı sağlayacağını söylemek mümkün­dür. Ne var ki Fahreddin er-Râzî’nin izahlarına bakıldığında ihsanın aklî hazlarla motive edildiğini çıkarsamak doğru değildir.</p>
<p>Birincisi, aklî hazların fiilî kaynaklarını izah ettiği eseri olan <em>Risâalü Zemmi lezzâti’d-dünyâ</em> isimli eserinde başkasına yardım etme ile aklî hazlar arasında birbirlerini gerektiren bir ilişki kurulmamaktadır. İkincisi, aklî etkinliklerin önemli bir kısmı tümel yargılar temelinde gerçek­leşmekte olup Fahreddin er-Râzî, bu tür yargıların bireysel yöneli­min sevk edicisi olamayacağını söylemektedir.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[34]</sup></a> Diğer bir husus ise şudur: İhsan kapsamına giren etkinlikler Fahreddin er-Râzî’ye göre yardım edilen kişinin karşılaştığı sıkıntıya benzer bir durumun ken­disinin de başına gelme ihtimalinin oluşturduğu huzursuzluktan kaynaklanan motivasyonla meydana gelmektedir. Dolayısıyla bura­da söz konusu olan bir bilgi değil; eyleyenin geleceğe ilişkin zannı veya kurgusudur.</p>
<p>Eyleyeni ihsan eylemine motive eden unsuru tespit etmek için son olarak hayalî bazlardan söz etmek gerekir. er-Râzî eserlerinde geleceğe ilişkin zihinsel durumları tahayyül içerikli olarak ifade et­mektedir. Nitekim onun düşüncesinde umut, olması istenen bir şe­yin tahayyül edilmesi, korku umudun yokluğu, ümit (ümniyye) ise olması durumunda bir şeyden haz alınacağına hüküm verilmesi, bu işin tahayyül edilmesi ve şehvet duyulması olarak izah edilmekte­dir.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[35]</sup></a> Bu durumda gelecekte muhtemel olan bir üzüntünün bilinçli ya da bilinçdışı olarak idrak edilmiş olmasından kaynaklandığım dü­şündüğümüzde ihsanın hayal içerikli bir etkinlik olduğu sonucuna varabiliriz. Gelecekte karşılaşılacak bu acının def edilmesi için ihsa­nın vuku bulduğunu düşündüğümüzde de bu eyleme yönlendiren zihin halinin sevinç, yani hayalî haz olduğu sonucuna varabiliriz.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî, <em>Risâletü Zemmi lezzâti&#8217;d-dünyâ</em> eserinde ha­yalî hazları izah ederken bu hazları riyasetle ilişkilendirir. Bu bağ­lamda kişinin sözünü dinletmesi, emretmesi ve sakındırması gibi etkinliklerinin eyleyene verdiği hazlardan söz eder.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[36]</sup></a> Bütün bu ör­neklerle ya da izahlarla hayalî hazzın insanın baskın olma ve hâkim olma duygusuyla oluştuğu ifade edilmek istenmektedir. Ona göre insanın mutlak gayesi kemale ermektir. Hüküm altında olmak noksanlık taşımak anlamına geldiğine göre insanın gayesinin baskın olmak olduğu sonucu çıkar.<sup>37</sup> Sözü edilen eserde hayalî hazlar izah edilirken konunun yardım etmeye, cömertçe davranmaya getirilmesi fedakarca yapılan davranışların motivasyon kaynağı olarak ha­yalî hazların görüldüğünü ima etmektedir.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[38]</sup></a> İhsan eylemini hayalî hazlarla ilişkilendirdiğimizde Fahreddin er-Râzî’nin konuya yakla­şımında net olarak kendisini gösteren hayalî haz ile baskın olma ara­sındaki münasebetin bir benzerini iki açıdan ihsan ile başlan olma arasında da kurabiliriz.</p>
<p>Şöyle ki, birincisi, Fahreddin er-Râzî’nin düşüncelerinden anlaşıldığı kadarıyla ihsan eyleminde kişi, içindeki huzursuzluğu gidermeye çalışmakla türdeşinde müşahede ettiği sı­kıntının eseri olarak hayalinde canlanan temsilin zarar verdiği zihin­sel bütünlüğü tekrar onarma ve duruma hâkim olma gayretindedir. İkincisi ise er-Râzî’nin genel bir prensip olarak vurguladığı “Başkası hakkında tasarrufta bulunmak kemal sıfatındandır.”<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[39]</sup></a> er-Râzî’nin terminolojisinde tasarrufun var olan bir yapıyı çözümlemek, bir şeyler katmak ve başka yapılarla ilişkilendirmek anlamında olduğu­nu hatırda tutarak diyebiliriz ki ihsan etkinliği başkasının hayatında tasarrufta bulunmak, eylemini yönlendirmek ve zihinsel dünyasın­da farklı türden motivasyonların oluşmasını sağlamaktadır ki böyle bir çözümleme, yapılan hasbi yardımların doğal sebeplerini izah et­mektedir.</p>
<p>Bu yorumu doğru kabul ettiğimizde ise bir paradoksla karşı karşıya kalmaktayız. Çünkü Fahreddin er-Râzî “İnsanlardan hiçbiri kendisine yarar sağlama ve yapacağı yardımı kendisine yarar sağ­lamaya aracı kılma dışındaki bir sebepten dolayı başkasına yardım etmez”<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[40]</sup></a> ifadelerini dile getirir. Başkasına yardım etmenin insanın doğasında yer almadığım da şu şekilde izah eder: İnsanın başkasına hizmet etmesi özü itibariyle istenen bir şey değildir, geçici bir sebep­ten <em>(el-a‘râzul-mufânka)</em> talep edilen bir şeydir. Bu yüzden insanla­rın başkalarına yardım etmesi sürekli ve çoğunlukla değildir. Özü olarak sevilmeyen olmasının sebebi insanın başkasına hizmet et­mesidir. Hizmet eden olmak noksanlığın bir ifadesi olduğundan ve noksanlık kemale erişmenin peşinde olan insanın rağbet edebileceği bir şey olmadığından başkasına hizmet etmek, istenen bir şey de­ğildir.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Görüldüğü gibi bizim yorumumuz er-Râzî’nin bu ifadeleri ile çelişiyor gibi görünmektedir. Çünkü biz insana yardım etmenin tasarrufta bulunmak anlamına geldiğini ve bu yüzden insan hâkim­liğini sağladığım gerekçe göstererek sevilen bir şey olduğunu söyler­ken er-Râzî tam tersine hizmet etmenin doğası itibariyle noksanlık olduğunu ve bu yüzden sevilmeyen bir şey olduğunu söylemektedir. Ancak her iki yorumu telif etmenin yolu vardır. Şöyle ki gerçekten de başkasıyla olan ilişkilerimiz hâkim olma güdüsüyle gerçekleş­mekte ve bu hükümranlık hayalî bir zevk sağlamaktadır. Bu yüzden de gidişatta tasarrufumuzu sağlayan yardım etkinlikleri sevilen bir tabiata sahipken; özne tarafindan edilgenlik olarak yorumlanan hiz­met etme durumları hoş karşılanmamaktadır. Bu durumda Fahred­din er-Râzî’nin genel olarak belirttiği kural değişmemektedir: İnsan hizmet etmeyi vesile edinerek kendisine yarar sağlamak ister.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Fahreddin er-Râzî’nin düşüncesinde ihsanda bulunmak arızî bir durum olduğu için onu sağlayan motivasyon çabucak kaybolmakta­dır.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[43]</sup></a> Çünkü özü gereği değil özdeki bir durumun telafisi için yapı­lan bir etkinliktir. Bu durumda yardıma muhtaç olan birisine yardım etme konusunda gösterilen tereddüdü fedakârlığı gerçekleştiren motivasyonun arıziliğine bağlamak gerektiği gibi fedakârlık ve vic­dan gibi ahlâkî bilinç durumlarının neden tahayyül ile ilişkilendirilmesi gerektiği de anlaşılır. Çünkü hayal bir kurgudur ve aklî etkinlik­le karşılaştırıldığında süreğen bir şey değildir. Hayal doğası itibariyle sınırlanmaya gelmeyen, çerçevesi netleştirilemeyen bir duygulanım halidir. Ihsanı sağlayan motivasyonun çabucak kaybolması onun gü­cünün ve etkisinin de az olduğunu göstermez. Nitekim insanların refleksif olarak başkalarını kurtarmak için gösterdikleri fedakârlık­ların haddi hesabı yoktur. Fahreddin er-Râzî’nin düşüncesinde bu tür vakaların gerçek sebebi yine kendine yarar edinme kastıdır. Ona göre bir hazzın zail olması korkusu sebebiyle oluşan acıların gücü ve etkisi<sub>;</sub> hazzın kendisinden daha fazladır.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[44]</sup></a> Dolayısıyla kişi sahip ol­duğu hazzı gelecekte kaybedebileceğini fark ettiği için kendisini ra­hatsız eden ve başkalarında görülen olumsuzlukları kaldırmaktadır.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî’nin dile getirdiği ve insanı yardım etmeye sevk eden bu şekildeki zihinsel hâli modern anlamda vicdan kav­ramıyla karşılayabiliriz. Bu durumda başkasına iyilik yapmaya yön­lendiren ahlâkî bilinç anlamındaki vicdan onun eserlerinde geçen <em>dâ&#8217;iyetul-ihsana.</em> karşılık gelmektedir.<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[45]</sup></a> Fahreddin er-Râzîye göre insanı eylem yapmaya sevk eden iki yönlendirici neden vardır. Bun­lardan biri olan <em>dâ&#8217;iyetü&#8217;l-hâce</em> kişinin gereksinimlerinin farkında ol­ması ve bunları temin etme durumunda edineceği yararı fark etmesi anlamındadır. <em>Dâ&#8217;iyetul-ihsan</em> ise kişinin başkasına yardım etme­sini sağlayan farkındalık anlamına gelmektedir. Fahreddin er-Râzî bu şekilde iki farkındalığı ayırıyorsa da yukarıdaki veriler dikkate alındığında bu iki farkındalık çeşidinin iç içe olduğu görülmektedir. Nitekim ifadelerinden açıkça anlaşıldığı gibi eyleyen ihsanda bu­lunduğunda başkasına yarar sağlıyor görünmesine rağmen gerçek­te kendisindeki bir noksanlığı gidermenin peşindedir. Bu durum­da <em>dâ&#8217;iyetul-ihsanın</em> bir tür <em>daiyetul-hâce</em> olduğunu söyleyebiliriz. Fakat başkasına yapılan iyiliğin dışarıdan bir yarar sağlama eylemi olamadığım kişinin zihninde yer alan bir eksikliği gidermeye matuf olduğunu dikkate alırsak bu yönüyle her iki motivasyon birbirinden ayrılmış olur.</p>
<p>Vicdanı bir duygulanım hali olarak kabul ettiğimizde ve bu duy­gunun etkinlikle değil edilgenlikle meydana geldiğini düşündüğü­müzde Fahreddin er-Râzî’nin fedakârlığın motivasyonu ile tahayyül arasında kurduğu münasebet, vicdanın duygu yönünü açığa çıkar­maktadır. Vicdanın edilgen bir ruh hali olması ve aniden zihinden geçmesi onun aklî bir çıkarımın eseri olmadığını göstermekte ve onu bir tahayyül olarak konumlandırmaktadır. Onun bir iç ses ola­rak düşünülmesi de ondaki bu edilgen yönü göstermektedir.</p>
<p>Görüldüğü gibi Fahreddin er-Râzî’nin vicdan ve ihsan düşün­cesini anlamak için tahayyül gibi duygulanımları referans olarak göstermek gerekir. Ancak böyle bir çözümlemeden entelektüel et­kinliklerin ahlâkî bilinç üzerinde etkili olmadığı ve tahayyülün ba­ğımsız bir ruh hali olduğu anlaşılmaz. Tam tersine adalet ve doğ­ruluk gibi temel değerlerin vicdanî inisiyatifi karakterize ettiği bu gibi değerlerin bir taraftan duygulanım halleriyle diğer taraftan aklî etkinlikle eşgüdümlülük ilişkisi içinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu sonuca varabilmek için vicdan/ihsan ve değer arasındaki sıkı mü­nasebeti izah etmek üzere Fahreddin er-Râzî’nin epistemolojisinin genel karakterini yansıtan ve eserlerinde sıklıkla vurgulanan bilgi ve duygu diyalektiğini hatırlamakta fayda vardır.</p>
<p>Duyum olsun tahayyül olsun ya da düşünme olsun tüm idrak hallerinin yönelimsel bir karakterde cereyan ettiğini söyleyen Fah­reddin er-Râzî açısından tüm idrak olayları “bir şeyden bir şeye” tarzında meydana gelir. Bunun anlamı şudur: Bilen-özne bir şeyi idrak etmezken içinde bulunduğu bilgisel durumdan çıkmak iste­yip başka bir bilgisel duruma varmayı istemektedir. Sadece nazarî konularda değil tüm algılar için bu geçerlidir. Görülmeyen bir şey fark edilmekte, duyulmayan bir şey fark edilmektedir. er Râzî’nin söylediklerini modern zihin felsefesinin ifadeleri ile söylersek tüm zihin olayları “bir şeyden bir şeye olarak” gerçekleşmektedir.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[46]</sup></a> Bu da idrakin yönelimsel karakterini göstermektedir.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[47]</sup></a> İdrak etmek bir yönelim hali olduğuna göre bilen özne her bir bilgi nesnesine yö­neldiğinde zevk ve acının oluşturduğu motivasyonla yönelecektir. Çünkü bu düşüncede tüm yönelimleri arzu ya da nefret önceler. Bu­radan hareketle genel anlamda eylemlerin ortaya çıkışı ile bilginin oluşması arasında bir fark görmeyen Fahreddin er-Râzî idrakin de korku, haz ve acı gibi duyguların eşgüdümüyle zihinde yerini aldığım düşünmektedir.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[48]</sup></a></p>
<p>Tekrar İhsanı sağlayan motivasyon durumuna dönecek olursak Fahreddin er-Râzînin bu motivasyonu hayalin bir eseri olarak gör­mesi entelektüel faaliyetin ya da aklî ilkelerin bu oluşumda bir etkisi­nin olmadığını gösterip göstermediğinin yanıtını bulmaya çalışalım. Bu sorunun en net izahım adalet ve ihsan arasında cereyan eden mü­nasebette bulmaktayız. Fahreddin er-Râzî’nin anlayışında &#8220;adaletin iyi olması” haz ve acı tecrübesi gibi duygusal tecrübeden azade bir aklî çıkarım değildir. Yani Platoncu tarzda adaletin bir değer olması ruhta verili değildir. Ancak yine de “adaletin iyi oluşu” zorunlulukla akıl tarafından bilinen bir ilke olmasına rağmen onun bu hale gel­mesi haz, acı, hüzün ve sevinç gibi duyguların işlerlik kazandığı bir tecrübeden sonra meydana gelmektedir.</p>
<p>Kişi hayatı boyunca yaşa­dığı tecrübelerin ardında kendisine adil bir şekilde davranılmasının ona haz ve sevinç sağladığım tersi durumun ise ona acı ve hüzün getireceğini bilir ve bu şekildeki deneyimin sonunda adaletin iyiliği­ne hükmettiği gibi başkalarının adaletsizliğe uğraması durumunda kendisinin de aynı durumla karşı karşıya gelebileceğini hesaba ka­tarak haksızlıktan nefret eder.<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[49]</sup></a> Zulmetmenin kötülüğü bağlanım­da yapılan izahın bir benzerini Fahreddin er-Râzî yalan söylemenin kötülüğü için de yapar: Yalan bir haberi duyan kişi buna binaen bazı kanaatlere varır. Belki de birçok düşünceyi bunun üzerine kurar. Bu haberin yalan olduğu ortaya çıktığında üzerine inşa ettiği tüm plan­ları boşa girer, Böylece yararsız boş bir işin meşakkatine girer. Ve bu sebeple içine üzüntü ve hüzün girer. Tabiat bundan nefret eder ve kişi yalanın kötü olduğuna hükmeder.<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[50]</sup></a></p>
<p>Rousseau’nun ifadelerin­den yardım alarak Fahreddin er-Râzî’nin söylediklerini yorumlarsak adalet ve iyilik yalnızca soyut sözcükler, aklın oluşturduğu an tinsel varlıklar değil; duygulanımlarımızın gelişmesi sonucunda oluşmuş olan düşünsellikle iç içe olan zihinsel varlıklardır.<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[51]</sup></a> Sonuç olarak Fahreddin er-Râzî’nin düşüncesinde birtakım eylemlerin tümel bir ilkeyle iyi ya da kötü olduğu kendiliğinden bilinir. Örneğin zulmün kötülüğü ve adaletin kötülüğü bu şekildedir. Kendi ifadesiyle nef­sin veya aklın doğası gereği yöneldiği ve kaçındığı durumlar vardır. Ancak dikkat etmek gerekir ki bu tür tümel değerlendirmeler biz­zat kendilerinden dolayı değil; yarar ve zarar sağlamaları açısından bu şekilde değerlendirilmektedir. Dolayısıyla adalet, ahlâkî bir ilke olarak akılda yer almasından dolayı değil; nefse uygun gelmesinden dolayı, yani ona sevinç verdiğinden dolayı iyi olmakta; zulüm ise ne­fis ve aldı üzüntüyle karşı karşıya bıraktığından dolayı kötü olmak­tadır.<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>Zulümden nefret etmek bir yana bundan hoşnut insanların da ender olmadığını düşündüğümüzde ve buna uygun eylemlerin kötülüğünün saf akılda yer almadığını söylediğimizde tıpkı adalet nosyonunu izah ettiğimiz gibi başlangıcını duyusal tecrübede bulan ve entelektüel seviyede zemin bulmaya değin devam eden haksızlık kategorisine giren eylemlerin izah edilmesini Fahreddin er-Râzî’nin düşüncelerine uygun olarak iki şekilde izah edebiliriz: Birincisi zul­meden ve bunu alışkanlık haline getiren kişi sahip olduğu mevkiin verdiği güce ve saltanata dayanarak ileride kendisinin de haksızlığa uğrayabileceğini düşünmemektedir. Bu yüzden başkasının başına gelen zulüm hakkında düşünmek ve bunu kendi geleceği baklanda­ki bir kurguya yerleştirmek kolay olmamaktadır. “İnsan başkasının mutsuzluklarından, ancak bunlardan kendini bağışık sanmıyorsa acı duyar” diyen Rousseau’nun dediği gibi kralların uyruklarına karşı acımasız olmaları hiçbir zaman sıradan halktan biri gibi düşünme­diklerinden dolayıdır. Zenginlerin yoksullara karşı merhametsiz olmalarının sebebi yoksul olmaktan korkmadıkları içindir. Soylula­rın halkı bu kadar küçük görmelerinin sebebi halk tabakasıyla bir olmayacaklarını düşünmeleridir.<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[53]</sup></a></p>
<p>Bununla birlikte zulmeden hiçbir kişi zulmetmenin iyi bir eylem olduğunu söylemez. “Çünkü” der Fahreddin er-Râzî “Zalim kişi şayet zulmün iyi olduğunu söylese bu durumda başkalarının da kendisine zulmetmesini olumlamış olur ki bu hem kendisinin hem malının hem de çocuklarının emniyette olmaması anlamına gelir. Zulmü iyi göstermenin kendisine acı ve üzüntü getireceğini ve bunun yolunu açacağım bildiği için o da zul­mün kötü olmasına hükmeder.”<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[54]</sup></a> İkincisi zulmetmek de her eylem gibi kendisinin karşılaşacağı bir acıyı ötelemek, elindeki hazzı koru­mak ya da bu eylem vesilesiyle hazzı sağlayan araçlar edinmek için gerçekleşmektedir. Görüldüğü gibi ister adil isterse de zalim davran­mak olsun her iki tavrı sağlayan motivasyonun kaynağı Fahreddin er-Râzî’nin düşüncesinde değinmemektedir.</p>
<p>Ancak izah edilmesi daha güç başka durumlarla da karşılaşmak­tayız. Başkalarının içinde bulunduğu sıkıntılardan hoşnut olan ve bundan zevk alan insanlar da yok değildir. er-Râzî’nin verdiği ör­nekle izah edersek, meydanda çarpışan ve birbirlerini öldürmeye çalışan insanları seyretmekten zevk alan melikleri düşündüğümüz­de vicdanın neden harekete geçmediğini, seyreden kişinin neden üzüntüye kapılıp da müdahale etmediğini anlamak daha zordur. Fahreddin er-Râzî böyle kişilerin bu tür olaylardan zevk almalarını ve üzüntüye kapılmamalarını kötü bir doğaya ve katı bir kalbe sahip olmalarına bağlar.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[55]</sup></a> Buna göre insanı iyiliğe teşvik eden sadece ha­yat tecrübesi değildir. Ayrıca tüm insanlar yaratılışı itibariyle aynı eğilimlere ve yatkınlıklara sahip olarak dünyaya gelmemektedir. Ne var ki er-Râzî’nin bu yorumu da sorunu çözmeye yalan durmamak­tadır. Çünkü onun genel tavrından anlaşıldığı üzere tikel eylemler tümel mahiyette olan eğilimlerin ve iradelerin değil; belirli ve birey-</p>
<p>sellik arz eden bir unsurun eseri olabilirler. Oysaki belirli bir andaki zulmetme eyleminden hoşnut olma doğuştan ve verili bir tabiata bağlandığında belirli bir yönelimin tümel karakterdeki bir olgu ile oluştuğu düşünülür ki bu, Fahreddin er-Râzî’nin kabul edebileceği bir şey değildir. Elbette ki bu düşünce Fahreddin er-Râzî’nin insa­nın doğasını hatta öznel karakterini reddettiği anlamına değil; or­ganizmadaki hareketlerin oluşması için tabiatın yanı sıra bu tabiatı bireysel bir yönelime eviren idrak, iştah ve kudret gibi eylem me­kanizmasını çalıştıran bireysel unsurları gerekli gördüğü anlamına gelmektedir.</p>
<p>Doğa ve tikel yönelim arasında kurulan ilişkinin nerdeyse ay­nısını aklî tümel ilkeler ile tikel irade arasında da görmekteyiz. Pek çok klasik düşünür gibi Fahreddin er-Râzi’nin epistemolojisinde de çıkarımların gerçekleşmesi tikel eylemlerin tümel bir ilkeyle ilişkilendirilmesiyle mümkün olmaktadır. Haliyle tikel eylemler tek baş­larına nihai anlamda bilgisel değer ifade etmezler. Bu gerekçelerden hareketle er-Râzi, ihsanın nedenine ilişkin Mutezilî düşünürlerin­den Ebu’l-Hüseyin el-Basrî’nin izahlarına itiraz etmek ister. el-Basrî’ye göre kişiyi ihsan etmeye yönelten şey akılda karar kılmış olan ihsanın iyiliği ilkesidir. Ona göre ihsan etmek akılda karar kılmış olan iyi bir eylemdir. İhsanın iyi olması akıl tarafından zorunlukla bilinir.</p>
<p>İhsan eden kişi ihsanın iyi olduğunu akılla bildiğinden dola­yı eyleme geçmektedir.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[56]</sup></a> Oysa Fahreddin er-Râzî açısından durum farklıdır. er-Râzî ihsan ve adalet gibi değerlerin tabiatın ve aklın eğilim duydukları arasında yer aldığım ve bunda kuşku olmadığını özellikle belirtir.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[57]</sup></a> Ona göre akılda yer edinmiş birtakım genel ilke­ler vardır ve bunların doğruluğu akıl tarafından zorunlulukla bilinir. Ancak zorunlulukla bilinmesi onların tecrübe edilmeden bilindikle­ri anlamına gelmez. Ona göre bu ilkeler söz gelimi ihsanın iyi olması haz, acı, üzüntü ve sevinç gibi birtakım tecrübeden sonra akılda yer edinmektedir. Dolayısıyla er-Râzî bir şeyden zevk alınmadıkça onun hakikatinin anlaşılmayacağını söyler.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[58]</sup></a> Bu itibarla adalet ve ihsan akılda yer edinen değerler olsa bile onların iyiliğinin aklî bir hakikat hale gelmesi zevk ve zevksizlik gibi bir tecrübeden sonra gerçekleşmektedir.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî genel bir ilkenin hiçbir zaman kişiyi eyle­me yöneltemeyeceğini söyler. Buna göre belirli bir eylemin belirli koşullarda gerçekleştiği düşünüldüğünde kişiyi eyleme sevk eden bilinç durumunun da tikel ve belirli bir yönde olması gerekir. Bu demektir ki kişiyi ihsanda bulunmanın iyi olması gibi genel bir ilke değil; belirli bir eylemin kişiye yarar sağlaması ve onu zarardan koruması harekete geçirebilmektedir. Görüldüğü gibi Fahreddin er-Râzî birtakım genel eğilimlerin insanın doğasında olduğunu kabul ediyorsa da bunların bir eylemin saiki olmalarını baştan beri vurgulanan yarar ve zarar içerikleriyle izah etmektedir. Esasında onun düşüncesinde tümel eğilimler ya da ilkeler bir eylemin gaye­si olmaktan uzaktırlar. Onların oluş sürecine girmelerini sağlayan onlara ilişkin tikel bir yargıdır. Bu bağlamda ihsan etkinliğini dü­şündüğümüzde, onun insana yerleştirilen genel eğilimler ve ilke­lerle vuku bulduğunu düşünmek yanlış olacaktır ya da en azından eksik olacaktır.</p>
<p>Fahreddin er-Râzî, genel bir ilkenin kişiyi bireysel bir yönelime sevk edemeyeceği konusunda İbn Sînanın etkisindedir. Nitekim İbn Sînâ organların hareketiyle gerçekleşen fiillerin başlangıcında tümel birtakım ilkelerin olabileceğini ancak organlardaki güçlerin hare­kete geçirilebilmesinin tümel şeklindeki ilke ve niyetlerin tahayyül yoluyla teke indirilmesine bağlı olduğunu söylemektedir.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[59]</sup></a> Tümel bir niyetin tikel olanla sınırlandırılması konusundaki bu zorunluluk, İbn Sînâ tarafindan bir bütün olarak niyet ile bireyselleştirilmiş olarak niyet arasında da görülmektedir. Nitekim ona göre belirli bit yol kat etmek isteyen birisini düşündüğümüzde yerine getirilmek iste­nen yolculuk birçok eylemden oluşmaktadır ve bu eylemler yerine getirilirken, adımlar atılırken ya da güzergâh değiştirilirken tahayyül yoluyla niyet tekrar tekrar yemlenmektedir.<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Fahreddin er-Râzî’nin düşüncelerinden hareket edildiğinde vic­danı ya da İhsanı alışkanlığa dönüştürmek pek mümkün olmamak­tadır. Söz gelimi cömertlik üzerinden ahlâkî bilinci ele aldığımızda Fahreddin er-Râzî’nin şu açıklamaları iyilik yapmak ve yapmamak arasındaki tercihin insan için sürekli olduğunu göstermektedir: Cö­mertlik bir taraftan kişinin mala bağındı olmadığını ve malın varlığı ve yokluğunun onun için önemli olmadığını göstermesi açısından iyidir. Diğer taraftan ise malın elinden çıkması ve gücünün azalması anlamına geldiği için ve gücün eksilmesi haddi zatında istenmeyen bir şey olduğu için cömertlik tercih edilmemektedir, insanlar bu iki durum arasında tereddüt ederler, insan doğası gereği övülmek ve kendisinden iyi bir şekilde söz edilmesinden hoşlanır. Ancak gücü­nün azalmasından da hoşlanmaz. Bu yüzden insanlar hep tercih et­mek durumunda kalırlar. Bazıları birincisini bazdan İkincisini tercih eder.</p>
<p>Bazıları da ikisinin arasını cem etmek isterler ve verdiklerine karşılık övülmek isterler. Ancak zamanı geldiğinde bunu görme­diklerinde derin bir üzüntüye kapılırlar.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[61]</sup></a> Bazı insanlar başkalarına iyilik kapılarım kapatırlar bazdan da bunu açık tutarlar. Başkalarına kapattıklarında ve insanlar ona iltifat etmediklerinde ve kötü olarak tavsif ettiklerinde yokluğa mahkûm olurlar. Kapılarım açtıklarında ise herkese iyilik yap malan mümkün olmadığından iyilik yapma­dıkları kimseler onlara düşmanlık beslerler ya da iyilik yaptıkları halde bunu sürdürmediklerinde haz alma inkıtaa uğradığından bu kimseler onlara öfke bilerler.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[62]</sup></a></p>
<p>İnsanın doğası, fıtratı ve karakteri gibi insan davranışlarının kolaylıkla oluşmasını sağlayan temeller Fahreddin er-Râzî tara­fından reddedilmez.<a href="#_ftn69" name="_ftnref69"><sup>[63]</sup></a> Nitekim yukarıda verilen katı kalpli melik örneğinden anlaşıldığı gibi insanın doğuştan sahip olduğu karak­terin eylemler üzerinde etkili olduğu da söylenmektedir. Yine de bu düşünceye göre doğa, fıtrat ve alışkanlık gibi eğilimlerin arka planım oluşturan unsurlar tabiatı icabı tümelliği ifade ederler bu yüzden onların belirli bir davranışla ilişkilenmeleri tikel bir yö­nelimi gerektirir ve bu yönelim farkında olsun ya da olmasın kâr ve zarar muhasebesinin ardında oluşacağı için eyleyen her bir se­ferinde tereddüt anıyla karşı karşıya olduğundan tercih yapmak durumunda kalacaktır. Fahreddin er-Râzî’nin alışkanlığın ahlâkî eylemler karşındaki mesafeli tavrım ve her bir eylemin tereddüt ve tercihle gerçekleşeceğine ilişkin ısrarını onun şu izahıyla ilgili görebiliriz: İnsanın duyusal keyfiyetlere ilişkin farkındalığı oluş amudadır. Beka haletinde ise farkındalık kalmaz. Bu yüzden de duyusallardan hâsıl olan haz sadece oluş anındadır.</p>
<p>Devamında ise haz duyulmaz; bu sebeple insan farklı hazları temin etme yoluna girer. Bu sebeple dünyadaki tüm hazineler onun olsa sadece elde etme anında haz alır. Onları temin ettikten sonra başkasını elde et­meye koyulur ya da onları arttırmanın yollarını arar. Bu hırs dola­yısıyla içinde bir acı oluşur.<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[64]</sup></a> Buna göre eylemler haz ve acı içerikli motivasyonla meydana geldiğinden ve her bir eylemin başlaması durumunda bu içeriklerin yenilenmeleri gerektiğinden hatta aynı koşulların devam etmesi durumunda bile aynı zevki verecekleri kesin olmadığından süreğen bir hale dönüşmeleri mümkün olma­maktadır. Bu da kişin pratik hayatının sürekli bir şekilde tereddüt ve tercih halinde kalmasını gerektirmektedir.</p>
<p><strong>Değerlendirme ve Sonuç</strong></p>
<p>Çalışmamızın bu safhasında Fahreddin er-Râzî’nin vicdan ve ihsan düşüncesinin ne tür sınırlılıklar ve biz modern okuyucular için ne tür perspektifler sağladığını ele almaya çalışacağız.</p>
<p>İhsan dâhil tüm eylemleri yarar ve zarar içerikli bir motivasyonla izah eden Fahreddin er-Râzî’nin bu içerikleri bedensel temelli olan haz ve acıyla izah etmesinden, onun fizyolojik süreçlerdeki nedensel ilişkilerin paralel bir izahım insanın iç dünyası için de geçerli kıldığı anlaşılmaktadır. Bunun sonucu olarak biyoloji bağlanımda izah ede­bileceğimiz değişimlerin kendilerini olmasa bile onların farkındalıklarını iradenin temel belirleyeni kılması, özgürlük sorunsalım ortaya çıkarmakta ve vicdanı hür insan profilini riske etmektedir. Çünkü Fahreddin er-Râzî’nin çizdiği profile sahip olan insan ne yaparsa yap­sın kendisini haz ve acı ile onların tasavvur haline gelmiş sevinç ve üzüntü haletlerinden kurtaramaz. Bu da sadece eylemlerin değil insa­nın en özgür edimi olarak yorumlanabilecek bilme etkinliğini hatta zi­hinde oluşan aklî zorunlu ilkelerinin bile biyolojinin oluşturduğu me­kanizmadan kaynaklı olmasını gerektirmektedir. Nitekim Fahreddin er-Râzî farklı eserlerinde, oluşmak üzere olan bir bilme etkinliğinde bilmeye konu olan şeyin henüz bilen öznenin zihninde bulunmadı­ğını, dolayısıyla ona ait tasarınım kendi eseri olmadığını söylemekle insanın bilgideki etkinliğinin özgürce olmadığını savunmaktadır.</p>
<p>Diğer taraftan Fahreddin er-Râzi’nin ihsan ve vicdan düşüncesi teolojik bir temelde zemin bulsa da kullandığı dil itibariyle psiko­loji ve biyolojiden destek alması hatta buna dayanan bir epistemo­lojiden hareket etmesi onu aynı gelenek içerisinde yer alan Eşarî düşünürlerden ayırmaktadır. Bu yöntem ona haz, acı ve sevinç gibi duygulanımları, adalet ve doğruluk gibi değerleri, vicdan ve tahay­yül gibi bilişsel motivasyonlar arasındaki ilişkiyi çözümlemeyi sağ­lamaktadır.</p>
<p>Bu çözümlemenin elbette eksik tarafları vardır. Özellikle ta­hayyüle dayanan vicdanî hareketlerin ne ölçüde ve ne şekilde aklî ilkelerle diyalektiğe girdiği onun izahlarında hâlâ açığa kavuşmuş değildir. İnsanın gayesi olarak belirlenen üç haz türünden aklî bâz­ların sadece ilmi faaliyetlerle sınırlı olarak izah edilmesi ve bu haz türünün pratik boyutunun ihmal edilmesi bu söylediklerimizin bir göstergesidir. Yine de tahayyül ve pratik saha arasında kurulan sıkı ilişki bile Fahreddin er-Râzî’yi duygu felsefesi bağlamında başarılı ve analizlerini düşünülmeye değer kılmaktadır.</p>
<p><strong>Editör:Yunus Cengiz,Selime Çınar &#8211; İslam Düşüncesinde Vicdan Kavramı,syf:197-223</strong></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s, 17,21; VII, s. 115.</p>
<p>2 Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 9,23.</p>
<p>3 Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 21-25,</p>
<p>4 Fahreddin er-Râzî, “Risâletü Zemmi lezzâti’d-dünyâ”, s. 213.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[5]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 21-25.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[6]</a> Fahreddin er-Râzî, &#8220;Risâletü Zemmi lezzâti’d-dünyâ”, s. 214-229.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[7]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü Zemmi lezzâti’d-dünyâ”, s. 212-213.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[8]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü Zemmi lezzâti’d-dünyâ’, s. 213.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[9]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 21-25.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[10]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 9.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[11]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 9,23; I, s. 323-330; II, 302; Nihâyetü’ I-ukûl, II, s. 143; Mebâhisu’l-Meşrikiyye I, s. 325-331; Şerhu’l- İşârât ve’t-Tenbihât, s. 193-196.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[12]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 9-60.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[13]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 13.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[14]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, İII, s. 9.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[15]</a> Eş’arî, Makâlât, I, s. 93,94.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[16]</a> Kâdî, Muhit, I, &amp; 70; Kâdî, el-Muğni, VI I/188; VIII, s. 45; XI, s. 159, 163.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[17]</a> Kâdî, el-Muğni, VI/1I, s. 9; Şerhu Usûli&#8217;l-hamse, s. 438.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[18]</a> Söz konusu iki kelamcı arasındaki farkın konuyla ilgili olarak kendisini gösterdiği diğer bir husus şehvet ve irade arasındaki ilişkidir. Mu‘ tezilî düşünür şehveti bir tür irade olarak görmeyip arzunun irade üzerinde belirleyici bir özelliğinin olmadığını savunurken; Eş arî düşünür eyleme ilişkin iyi ve kötü yargısının arkasından arzunun (şehvet) ya da nefretin oluşacağını ve bu yönelimin iradenin kendisi olduğunu söylemektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[19]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 42-55; tbn Sînâ, el-İşârât ve’t-tenbihât II, s. 449-450.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[20]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 42-55; tbn Sînâ, el-İşârât ve’t-Tenbihât, II, s. 449-450.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[21]</a> Rousseau, Emile, s. 284.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[22]</a> Fahreddin er-Râzî, Me tâlibu’l-âliye, III, s. 22; Kitâbu’n-Nefs, s. 20.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[23]</a> Rousseau, Emile, s. 284.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[24]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu&#8217;l-âliye, III, s. 343.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[25]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 350.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a>26 Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 350.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[27]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 25.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[28]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 60.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[29]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, IX, s. 38,42,43,106,107; Muhassal, s. 103; Nihâ- yetü’l-ukûl, s. 181-188.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[30]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 61.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[31]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü Zemmi lezzâti’d-dünyâ’ s. 238.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[32]</a> Fahreddin er-Râzî, &#8216;Risâletü Zemmi lezzâti’d-dünyâ” s. 213-215.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[33]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü Zemmi lezzâti’d-dünyâ”, s. 251.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[34]</a> Fahreddin er-Râzî, Şerhu’l-İşârât ve’t-tenbihât, s. 280.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[35]</a> Fahreddin er-Râzî, el-Mebâhisu L-meşRIkiyye, II, s. 426.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[36]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü Zemini lezzâti’d-dünyâ’ s. 212-213.</p>
<p>37.Fahreddin er-Râzî, “Risâletü zemmi lezzâti’d-dünyâ”, s. 234.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[38]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü zemmi lezzâti’d-dünyâ” s. 240.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[39]</a> Fahreddin er-Râzî, ‘‘Risâletü zemmi lezzâti&#8217;d-dünyâ” s. 230.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[40]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü zemmi lezzâti’d-dünyâ” s. 230.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47">[41]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü zemmi lezzâti’d-dünyâ”, s. 234.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[42]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü zemmi lezzâti’d-dünyâ’ s. 234.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[43]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü zemmi lezzâti’d-dünyâ’, s. 234.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[44]</a> Fahreddin er-Râzî, “ Risâletü zemmi lezzâti’d-dünyâ&#8221; s. 237.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[45]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 65.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[46]</a> Searle, Bilinç ve Dil, s. 123; Zihnin Yeniden Keşfi, s. 217.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[47]</a> Fahreddin er-Râzî, Muhassal, s. 109.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[48]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, VII, s. 282; Mebâhisu’l-meşrikiyye, I, s. 321; II, s.243.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[49]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 346-350.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[50]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 349.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[51]</a> Rousseau, Emile, s. 320.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[52]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’ L-âliye, HI, s. 349.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[53]</a> Rousseau, fi mile, s. 302.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[54]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 349.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[55]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, İÜ, s. 351.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[56]</a> Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, IH, s. 343; Basri’nin görüşleri ve Fahreddin er-Râ­zi’nin ona yönelttiği eleştiriler için bkz. Shihadeh, Fahreddin er-Râzî’nin Gayeci Ahlâkı, s. 97.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"></a>57 Fahreddin er-Râzî, Metâlibu’l-âliye, III, s. 350.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[58]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü Zemmi lezzâti’d-dünyâ” s. 232.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"></a>59 İbn Sînâ, el-İşârât ve’t-Tenbihât, II, s. 447-448; Ilmu’n-nefs, s. 204.</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66">[60]</a> İbn Sînâ, el-İşârât ve’t-Tenbihât, II, s. 445; Tûsî, Şerhu’l-Işârât, II, &amp; 445.</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67">[61]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü zemmi lezzâti’d-dünyâ”, s. 240.</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68">[62]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü zemmi lezzâti’d-dünyâ”, s. 241.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69">[63]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü zemmi lezzâti’d-dünyâ”, s. 242; Metâlibu’l-âliye, III, s. 31;IX, s. 37.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70">[64]</a> Fahreddin er-Râzî, “Risâletü zemmi lezzâti’d-dünyâ&#8221; &amp; 238.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Ebû’l-Hasan el-Eş’ârî, <em>Makâlâtü&#8217;l-İslâmiyyîn,</em> nşr. Muhammed Muhyu’d- dînAbdu’l-Hamîd, (Kâhire: Mektebetu’n-Nahdeti’l-Mısriyye, 1950).</p>
<p>İbn Sînâ, <em>Kitâbü&#8217;ş-Şifâ: et-Tabi&#8217;iyyât: tlmu&#8217;n-Nefs,</em> nşr. Jan Bakos, (Prag: Editions de lAcaddmie Tch£coslovaque des Sciences, 1956).</p>
<p><em>__ jAhvâlun-nefs: Risâlefi&#8217;n-nefs ve bekâihâ ve me&#8217;âdihâ,</em> nşr. Ahmed Fu ad el-Ehvânî, (Kahire: Dâru ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye, 1952).</p>
<p>___ , Kitâbu n-Necât fi’l-hikmeti’l-mantıkiyye ve’t-tabî‘iyye ve’l- ilâhiyye, nşr. Mâcid Fahrî, (Beyrut: Dâru’l-âfâki’l-cedîde, t.y.).</p>
<p><em>, el-îşârât ve&#8217;t-tenbihât,</em> nşr. Süleyman Dünya, (Kahire: Dâru’l- Marife, 1983).</p>
<p><em>&#8216;___ , el-Muğnîft ebvâbi&#8217;t-tevhîd ve&#8217;l-adl VI/I: et-Ta&#8217;dil ve&#8217;t-tecvîr,</em> nşr. Mahmud Muhammed Kâsım, (Kahire: Dâru’l-Mısriyye li’t-te’lîf ve’t- terceme, t.y).</p>
<p><em><u>,</u> el-Muğnî fi ebvâbi&#8217;t-tevhîd ve&#8217;l-adl VI/II: el-İrâde,</em> nşr. Mahmud Muhammed Kâsım, (Kahire: Dâru’l-Mısriyye li’t-te’lîfve’t-terceme, ty.).</p>
<p><em>___ , el-Muğnîft ebvâbi&#8217;t-tevhîd ve&#8217;l-adl VIII: el-Mahlûk,</em> nşr. İbrahim Medkûr, (Kahire: Dâru’l-Mısriyye li’t-te’lîfve’t-terceme, t.y.).</p>
<p><em>___ , el-Muğnîft ebvâbi&#8217;t-tevhîd ve&#8217;l-adl XI: et-Teklîfj</em> nşr. Muhammed Alî en-Neccâr, (Kahire: Dâru’l-Mısriyye li’t-te’lîf ve’t-terceme, t.y.).</p>
<p><em>, el-Mecmu&#8217;u&#8217;l-Muhît bi&#8217;t-teklîf</em> (İbn Metteveyh tarafindan derlenmiştir), nşr. Ömer es-Seyyid Azmi, (Kahire: Dâru’l-Mısriyye, ty).</p>
<p><strong><em>__  Şerhul-Usûlil-hamse,</em></strong><strong> (Kahire: Mektebetü Vehve, 1965).</strong></p>
<p>Fahreddin, <em>Kitâbun-Nefs ve&#8217;r-rûh</em> ve <em>şerhu kuvâhümâ,</em> nşr. Muhammet! Sağir Haşan Ma&#8217;sûmi, (İslamabad: The Islamic Research Institute, 1968).</p>
<p><em>—_____ , el-Metâlibul-âliye mine&#8217;l-ilmi&#8217;l-ilâhi,</em> nşr. Ahmed Hicâz!,</p>
<p>(Beyrut: Dâru’l-kitâbi’l-Arabi, 1987).</p>
<p><em>_ , el-Mebâhisubtneşrıkiyyefi ihni&#8217;l-ilâhiyyât ve&#8217;t-tabt&#8217;iyyât,</em> (Kum: Intişârâtu beydâr, 1411).</p>
<p><em>__ , Muhassalü efkâril-mütekaddimîn veTmüteahhirtn mineT felAsefeti vebmütekellimîn,</em> nşr Taba Abdürraûf Sad, (Kahire: Mektebetü’l-külliyyâti’l-ezheriyye, ty.).</p>
<p><em><u>,</u></em><em> Nihâyetubukûl fi dirâyetil-usûl,</em> nşr. Said Abdullatif Fevde, (Bcyrût: Dâru-zehAir, 201$).</p>
<p><em>Şerhu l-lşârât ve’t*tenMhât, (İstanbul: DAru^taVaÜ^Amin,</em>1290).</p>
<p><u>,</u> Şerhu Uyûnfl-hıkme. (Tahran; Müessesetüs-sAdık, 1415).</p>
<p><u>,</u> &#8220;RisAletü zemmi leaühddunyâ* <em>The Teleological Ethics of Fakhr al-Dtn abRdzl içinde,</em> cd. Ayman Shihadeh, (Boston: Brill, 2006).</p>
<p>Rousseau, Jean-Jacues, tmile, çev. Yaşar Avunç, (İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2016).</p>
<p>Searle, John R., <em>Edinç</em> ve <em>Dil,</em> çev. Muhittin Macit, (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2005).</p>
<p><em>___, Zihnin Yeniden Keşfi,</em> çev. Muhittin Macit, (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2004).</p>
<p>Shihadeh, Ayman, <em>Fahreddin er-Râzf nin Gayeci Ahlâkı,</em> Çev. Selime Çınar Kübra Şenel, (İstanbul: Nobel Yayıncılık, 2016).</p>
<p>Tûsî, Nasîrüddîn, Şerhu* 1-İşârât ve’t-tenbihât, nşr. Süleyman Dünya, (Kahire: Dâru’l-Ma’rife, 1983).</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ihsanin-ahlaki-motivasyonu-fahreddin-er-razi-acisindan-bir-cozumleme/">İhsanın Ahlâkî Motivasyonu: Fahreddin er-Râzî Açısından Bir Çözümleme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ihsanin-ahlaki-motivasyonu-fahreddin-er-razi-acisindan-bir-cozumleme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Carl Gustav Jung &#8211; Kırmızı Kitap  (Alıntılar)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jun 2023 15:58:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Üzüntü]]></category>
		<category><![CDATA[Carl Gustav Jung]]></category>
		<category><![CDATA[Kırmızı Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26456</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bir gece ve bir gün geçti ve yine gece olunca çevreme bakındım ve ruhumun duraksadığını, beklediğini gördüm. O zaman ona seslendim:70 &#8220;Nasıl, hala burada mısın? Bulamadın mı bana ait olan sözleri ya da yolları? İnsanoğlunu, yeryüzündeki ruhunu nasıl onurlandırıyorsun? Senin için neyi taşıdığımı ve çektiğim eziyeti, kendimi nasıl harcadığımı, nasıl önüne serilip kıvrandığımı, sana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/">Carl Gustav Jung – Kırmızı Kitap  (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-26458 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap-240x300.webp" alt="" width="240" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap-240x300.webp 240w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap-600x749.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap.webp 640w" sizes="(max-width: 240px) 100vw, 240px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir gece ve bir gün geçti ve yine gece olunca çevreme bakındım ve ruhumun duraksadığını, beklediğini gördüm. O zaman ona seslendim:70 &#8220;Nasıl, hala burada mısın? Bulamadın mı bana ait olan sözleri ya da yolları? İnsanoğlunu, yeryüzündeki ruhunu nasıl onurlandırıyorsun? Senin için neyi taşıdığımı ve çektiğim eziyeti, kendimi nasıl harcadığımı, nasıl önüne serilip kıvrandığımı, sana kanımı verdiğimi anımsa! Sana bir yükümlülük vereceğim:</p>
<p>İnsanoğlunu onurlandırmayı öğren çünkü insana vaat edilen, süt ve balın aktığı ülkeyi gördüm.71</p>
<p>&#8220;Vaat edilen sevginin ülkesini gördüm.<br />
&#8220;O ülkedeki güneşin görkemini gördüm.<br />
&#8220;Yeşil ormanları, altın bağları ve insanların köylerini gördüm.<br />
&#8220;Sonsuz karlı asma tarlaları olan yükselen dağları gördüm.<br />
&#8220;Yeryüzünün bolluğunu ve zenginliğini gördüm. &#8220;Gördüğüm insanın zenginliğinden başkası değildi.</p>
<p>&#8220;Sen, ruhum, insanları kurtuluşun için çalışmaya ve eziyet çekmeye zorluyorsun. Bense senin aynı şeyi insanoğlunun yeryüzündeki zen ginliği için yapmanı istiyorum. Kulak ver! Hem kendi adıma hem de insanlık adına konuşuyorum çünkü bizim gücümüz ve zaferimiz senin, krallık ve vaat edilmiş ülkemiz senin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>&#8220;insafsızlık yapmayacağım ama bana ait olanı bana ver&#8221; dedim, &#8220;ve ondan gereksinim duyduğun için dilen. Nedir o? Söyle!&#8221;</p>
<p>&#8220;Eyvah, onu ne saklayabilirim ne de gizleyebilirim! O sevgidir, sıcak insan sevgisi, kan, sıcak kırmızı kan, yaşamın kutsal kaynağı, ayrılmış ve özlem duyulan her şeyin birleşmesi.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sabır ve suskunluk postunu geçir başına, otur ve bırak işini görsün. Bir şeyler ortaya çıkarırsa harikalar yaratır. O zaman meyve veren ağaçların altında oturursun.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Henüz günlerin akşamı olmadı.<br />
En kötü en son gelir.<br />
İlk vuran yelkovan en iyi vurur.<br />
En derin kuyulardan anlamsızlık boşanır, Nil gibi bereketli.<br />
Çiçekler solana dek kokar.<br />
Olgunluk baharın en son deminde gelmeli, yoksa hedefini ıskalar:&#8217;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>R: &#8220;Hissediyorum. Yeryüzünün ağırlığı içime işliyor, ıslak soğuk kefen gibi sarıyor beni, geçmiş acıların kasvetli üzüntüsüyle eziliyorum:&#8217;</p>
<p>B: &#8220;Yeryüzünün dumanlarına, karanlığına inme. Üzerinde çalışmaya devam ediyorum ve güneş gibi kalmanı isterim. Yoksa aşağıda, yeryüzünün karanlığında yaşama yürekliliğini yitiririm. Sesini işiteyim yeter. Seni bir daha ete kemiğe bürünmüş görmek istemiyorum. Bir şey söyle! Derinliklerden, belki de korkunun içime aktığı yerden:·</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Anlaşılmak mı istiyorsun? Bize de tek bu gerek zaten! Kendini anla, o zaman yeterince anlaşılmış olursun. O iş seni yeterince oyalar. Anasının kuzusu olan anlaşılmak ister. Sen kendini anla.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yeryüzünün kralı olmak mı istiyorsun? Gururlu özgür erkekleri sürgün etmek, güzel kadınlara büyü yapmak, kaleleri parçalamak, eski katedrallerin karnını mı deşmek istiyorsun? Sersem şey, kafa sına su otu geçirmiş miskin, böcek gözlü kurbağa! Bir de benim oğlum olduğunu mu söylüyorsun? Sen benim oğlum değil, şeytanın dölüsün. Şeytanın babası ruhumun rahmine girdi ve sende ete kemiğe büründü.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Her şeyin başlangıcı sevgidir ama şeylerin varlığı yaşamdır.&#8221; Ne müthiş bir ayrım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsan sevgiyi güzel sözlerle anlatabilir. Ya yaşamı? Yaşam sevginin üzerinde duruyor. Sevgiyse yaşamın kaçınılmaz anası. Sevgi yaşama dayatılmalı, asla yaşam sevgiye değil. Sevgi ızdıraba konu olsun, yaşam değil. Sevgi yaşama gebe olduğu sürece, ona saygı duyulmalı ama yaşamı kendi içinden doğurduysa, boş bir kılıfa dönmüştür ve geçicilikte tükenir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Göksel sevgi bütünüyle güzel olacaktır. Oysa biz insanız ve işte insan olduğumuz için tam da bütün ve bütünüyle olgunlaşmış bir insan olmayı koydum ben de aklıma,&#8221;</p>
<p>Ku: &#8220;Sen bir ideologsun:&#8217;</p>
<p>B: &#8220;Ahmak kuzgun, çekil git!&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>&#8220;Sevgi asla bitmez:&#8217;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Kalk öyleyse, karanlığın ve kokuşmuşluğun oğlu! Döküntülere ve sonrasız lağım çukuruna nasıl da sıkı tutunuyorsun! Senden korkmuyorum ama senden nefret ediyorum. Sen içimde suçlanacak her şeyin kardeşisin. Bugün ağır çekiçler seni dövecek ki tanrıların altınları bedelinden fışkırsın. Zamanın doldu, yılların sayılı ve bugün kıyamet günün tuzla buz oldu. Kabuğun paramparça olsun, ey Altın, tohumunu elleri mizle tutmak istiyoruz ve onu kaygan çamurdan kurtarmak istiyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Gün ancak en karanlık geceden sonra gelecek. O zaman ışıkları kapayın ve sessizliğini koruyun ki gece karanlık ve sessiz olsun. Güneş bizim yardımımız olmadan doğar. Ancak en karanlık hatayı bilen ışığın ne olduğunu bilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Veren kendini güçlü sanıyor. Vermenin erdemi zorbanın gök mavisi yeleği. Sen bilgesin, Ey Lahmonn sen vermiyorsun. Sen bahçenin çiçek açmasını ve her şeyin kendi içinden büyümesini istiyorsun.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Senin bir seven olduğunu göremedim. Şimdi gözlerim açıldı ve ruhunun sevgilisi olduğunu, hazinesini kaygıyla ve kıskançlıkla koruduğunu görebiliyorum.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>R: Bekle, gözlerini ve kulaklarını açık tut.&#8221;<br />
B: &#8220;Ürperiyorum ama nedenini bilmiyorum.&#8221;<br />
R: &#8220;Bazen insanın ürpermesi gerekir önce, en büyüğü beklerken.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Çekingen ol sözlere, onlara değer ver, güvenli sözleri, aldatmacasız sözleri al, onları birbirine dolandırma ki ağ olmasın çünkü tuzağına düşen ilk sen olursun.&#8217;97 Sözlerin anlamı vardır çünkü. Sözlerle alt-dünyayı yukarı çekersin. Söz, en değersiz ve en görkemli. Sözlerde boşluk ve doluluk birlikte akar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ham güç bir kez peşine düştü mü hiçbir şeyin yardımı olmaz. Kötülük bir kez seni acımasızca ele geçirdi mi hiçbir baba, hiçbir ana, hiçbir hak, hiçbir duvar ve kule, hiçbir zırh ve koruyucu güç yardımına gelmez. Güçsüz ve perişan olur, kötülüğün üstün gücünün eline düşersin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Seviyoruz ve sevileni yaşıyoruz yasana sadık kalarak. Bize gel, biz ki kendi istemimizle istiyoruz. Bize gel, biz ki seni kendi tinimizden anlıyoruz. Bize gel, biz ki seni kendi ateşimizle ısıtacağız. Bize gel, biz ki seni kendi sanatımızla iyileştireceğiz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yalnızca keyfime bakarsam, bu başkalarına hak edilmemiş sıkıntı verir. Yalnızca yaşarsam insanlardan çok uzaklaşırım. Beni artık göremezler ve gördüklerinde de şaşırır, donakalırlar. Oysa ben kendim aslında sadece yaşıyorum, yeşilleniyorum, çiçek açıyorum, soluyorum, hep aynı noktada duruyorum bir ağaç gibi ve bırakıyorum üzerimden sakince geçip gitsin insanların acıları ve neşeleri. Yine de kendini insan yüreğindeki uyuşmazlığın dışında tutamayacak bir insanım ben.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Denge aynı anda yaşam ve ölümdür. Yaşamın tamamlanması için ölümle denge uygundur. Ölümü kabul edersem ağacım yeşillenir çünkü ölen yaşamı arttırır. Dünyayı saran ölüme dalar sam tomurcukların açılır. Yaşam ne çok ölüme gerek duyuyor!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yalnızca keyfime bakarsam, bu başkalarına hak edilmemiş sıkıntı verir. Yalnızca yaşarsam insanlardan çok uzaklaşırım. Beni artık göremezler ve gördüklerinde de şaşırır, donakalırlar. Oysa ben kendim aslında sadece yaşıyorum, yeşilleniyorum, çiçek açıyorum, soluyorum, hep aynı noktada duruyorum bir ağaç gibi ve bırakıyorum üzerimden sakince geçip gitsin insanların acıları ve neşeleri. Yine de kendini insan yüreğindeki uyuşmazlığın dışında tutamayacak bir insanım ben.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Denge aynı anda yaşam ve ölümdür. Yaşamın tamamlanması için ölümle denge uygundur. Ölümü kabul edersem ağacım yeşillenir çünkü ölen yaşamı arttırır. Dünyayı saran ölüme dalar sam tomurcukların açılır. Yaşam ne çok ölüme gerek duyuyor!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Susamış çöl bizi çevreliyor olsa da senin yaşayan suyla akan görünmez deren var burada.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir ağacın altında oturup duran için akıp giden zaman nedir ki?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>O: &#8220;Yanılıyorsun. Ben çok sıradanım.&#8221;<br />
B: &#8220;Buna inanamam. Ruhunun gözündeki ifadesi ne kadar güzel ve hayran olunası. Seni özgür bırakacak adama ne mutlu, kıskanılacak biri o.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Düşünmeye gidiyorsan yüreğini de yanına al. Sevgiye gidiyorsan başını da yanında götür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir insan olarak insanlığın bir parçasısın ve dolayısıyla, insanlığın bütünüymüşsün gibi bütün insanlıkta payın var. Sana karşıt olan insa nı alt edip öldürdüğünde içindeki o insanı da öldürürsün ve yaşamının bir parçasını katledersin. Bu ölünün tini peşini bırakmaz ve yaşamının neşe bulmasına izin vermez. Yaşamaya devam etmek için bütünlüğüne gereksinimin var.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Geçmişi bir anahtarla kilitliyorum ve bir diğeriyle geleceği açıyorum. Bu da dönüşmem yoluyla gerçekleşiyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsanın özlemini kabullenmesi küçük bir şey değil. Bunun için birçoklarının dürüst olmaya özel bir çaba harcaması gerekir. Bir çokları özlemlerinin nerede olduğunu bilmek istemez çünkü bu onlara olanaksız ya da çok sıkıntılı görünür. Yine de özlem yaşama giden yoldur. Özleminizi kabul etmezseniz kendinizi izleyemez, başkalarının size gösterdiği yabancı yollara girersiniz. O zaman da kendi hayatınızı değil, yabancı bir hayatı yaşarsınız. Oysa sizin hayatınızı sizden başka kim yaşayabilir?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yetersizliği ile yaşamayı öğrenen çok şey öğrenmiştir. Bu bizi daha büyük yükseklerin dilediği en küçük şeylere ve bilge eksikliğe değer vermeye yöneltecek. Bütün kahramanlık silinirse insanlığın sefaletine, hatta daha beterine düşeriz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Olan olaylar hep aynıdır. Oysa insanın yaratıcı derinlikleri her zaman aynı değildir. Olaylar hiçbir şey göstermez, yalnızca bizi gösterir. Olayların anlamını biz yaratırız.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İsteğin yaratıcı gücü neredeyse orada toprağın kendi tohumu filiz verir ama beklemeyi unutma. Yaratıcı gücün dünyaya döndüğünde ölü şeylerin altında ve içinde nasıl hareketlendiğini, nasıl büyüyüp serpildiklerini ve düşüncelerinin zengin ırmaklara aktığını görmedin mi? Yaratıcı gücün şimdi ruhun yerine dönerse ruhunun nasıl yeşerdiğini ve tarlasının harika meyveyi verdiğini göreceksin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsanın kendiyle olması yalnızlık mı? Yalnızlık ancak benlik bir çöl olduğunda gerçek. Çölü bir bahçe çevirmem de mi gerekiyor? Terk edilmiş topraklarda mı oturmalıyım? Vahanın esintili büyülü bahçesini mi açmalıyım? Beni çöle yönelten ne ve orada ne orada ne yapmam gerekiyor? Ruhum benimle konuştu ve şöyle dedi: &#8220;Bekle:&#8217; Acımasız sözü duydum. Azap çöle ait.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Seni sevmeyi öğrenmeliyim.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İçimde yükselen telaşı affet. Yine de benden bunu yapmamı istiyorsun. Ne tuhaf şeyler oluyor bana? Sallanan köprülere gittiğimi yadsıyamayacak kadar çok şey biliyorum. Beni nereye götürüyorsun? Bilgiyle tepeleme dolmuş aşırı endişemi bağışla. Ayağım seni izlemekten çekiniyor. Yolun hangi pusa ve karanlığa çıkıyor?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Şu ana dek yaşanmamış kalanı yaşamak zorunda olmamak için kendinden kaçar gibisin.56 Oysa kendinden kaçamazsın. O hep seninle ve tamamlanmak istiyor. Bu isteğe karşı kör ve sağır taklidi yaparsan kendi kendine kör ve sağırmış gibi yapmış olursun. Bu şekilde yüreğin bilgisine hiçbir zaman ulaşamayacaksın.</p>
<p>Yüreğinin bilgisi yüreğinin nasıl olduğudur. Kurnaz bir yürekten kurnazlığı bilirsin.<br />
İyi bir yürekten iyiliği bilirsin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Kalbin bilgisi kitaplarda değildir ve hiçbir öğretmenin ağzında bulunmaz, karanlık topraktan biten yeşil tohum insanın içinden büyür. Bilginlik bu çağın tinine aittir ama bu tin düşü hiçbir açıdan kavrayamaz çünkü ruh bilginliğin olmadığı her yerdedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Dostlarım, ruhu beslemek bilgeliktir, yoksa yüreğinizde ejderler ve şeytanlar beslersiniz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Elini ver bana, benim neredeyse unutulmuş ruhum. Hayat beni sana geri getirdi. Yaşadığım tum mutlu ve tüm üzgün saatler için, her neşe ve her keder için hayata teşekkür edelim. Ruhum, yolculuğum seninle devam edecek. Seninle dolaşacağım ve ıssızlığıma yükseleceğim.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Konuşmam kusurlu. Sözlerle ışıldamak istediğimden değil, o sözleri bulmak olanaksız olduğu için imgelerle konuşuyorum. Derinlerden gelen sözleri başka hiçbir şeyle ifade edemem.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sevgiye sadık kalmak zor çünkü sevgi bütün günahların üzerinde duruyor. Sevgiye sadık kalmak isteyen günahı da alt etmek zorunda. İnsan günah işlediğini o kadar kolay gözden kaçırır ki &#8230; Sevgiye sadık kalmak için günahı alt etmek zordur, o kadar zor ki ayaklarım çekiniyor harekete geçmekten.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sevgiye sadık kalmak zor çünkü sevgi bütün günahların üzerinde duruyor. Sevgiye sadık kalmak isteyen günahı da alt etmek zorunda. İnsan günah işlediğini o kadar kolay gözden kaçırır ki &#8230; Sevgiye sadık kalmak için günahı alt etmek zordur, o kadar zor ki ayaklarım çekiniyor harekete geçmekten.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>B: &#8220;Sevgin için sana minnettarım. Sevgiden söz ettiğini duymak ne güzel. Bir müzik ve eski, uzak bir sıla. Bak güzel sözlerin gözlerimi ya şarttı. Önünde diz çökmek ve ellerini yüzlerce kez öpmek istiyorum çünkü bana sevgi vermek istiyorlar. Aşktan ne güzel bahsediyorsun. Sevgi üzerine ne kadar konuşulsa insan daha fazlasını duymak istiyor.&#8221;</p>
<p>S: &#8220;Neden sadece sözler? Ben senin olmak istiyorum, bütünüyle, tamamen senin.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>R: &#8220;Hoşnut ol ve bahçeni alçakgönüllülükle işle.&#8221;</p>
<p>B: &#8220;Öyle yapacağım. Ölçülemez olanın büyük değil, küçük bir parçasını fethetmeye değdiğini görüyorum. Bakımlı küçük bir bahçe bakımsız büyük bir bahçeden yeğdir. Ölçülemezle karşılaştırıldığında iki bahçe de eşit derecede küçüklük, ama bakımları eşit değil.&#8221;</p>
<p>R: &#8220;Makasını al ve ağaçlarını buda.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yardım et bana ki kendi bilgimle boğulmayayım. Bilgimin doluluğu beni üzerime çökmekle tehdit ediyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>B: &#8220;Söylediklerinden sonra sessiz kalmam gerekiyor sanırım ama yapamam; benden gittiğini görmek yüreğimi kanatıyor.&#8221;</p>
<p>O: &#8220;Bırak gideyim. Sana yenilenmiş bir biçimde döneceğim. Güneşi görüyor musun, nasıl da batıyor dağların ardında kıpkızıl. Bugünün işi yapıldı ve yeni bir güneş dönüyor. Neden bugünün güneşine ağıt yakıyorsun?&#8221;</p>
<p>B: &#8220;Gece çökmek zorunda mı?&#8221;</p>
<p>O: &#8220;Günün anası o değil mi?&#8221;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/">Carl Gustav Jung – Kırmızı Kitap  (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebû Zeyd el-Belhî&#8217;nin Beden ve Ruh Sağlığı İsimli Eserininin -Ruh Sağlığı- Bölümü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebu-zeyd-el-belhinin-beden-ve-ruh-sagligi-isimli-eserininin-ruh-sagligi-bolumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebu-zeyd-el-belhinin-beden-ve-ruh-sagligi-isimli-eserininin-ruh-sagligi-bolumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Jan 2022 06:49:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Üzüntü]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Beden ve Ruh Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Zeyd el-Belhî]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[panik]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[tasa]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25845</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; ESER VE MÜELLİFİ HAKKINDA Kitabın içeriğinde zaman zaman kendisinden nakiller yaptığımız ve 9 &#8211; 1 0 . Yüzyıllarda yaşayan filozof- tabip Ebu Zeyd el-Belhi&#8217;nin Türkçe&#8217;ye Beden ve Ruh Sağlığı olarak tercüme edilen eserinin Ruh Sağlığına ayrılan ikinci bö­lümünü buraya alıntılıyoruz. Zira kitapta şu ana kadar nakledilen ve verilen bilgiler genellikle beden sağlığı ile ilgiliydi. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-zeyd-el-belhinin-beden-ve-ruh-sagligi-isimli-eserininin-ruh-sagligi-bolumu/">Ebû Zeyd el-Belhî’nin Beden ve Ruh Sağlığı İsimli Eserininin -Ruh Sağlığı- Bölümü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img decoding="async" class=" wp-image-25876 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/indir-300x164.jpg" alt="" width="446" height="244" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/indir-300x164.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/indir.jpg 303w" sizes="(max-width: 446px) 100vw, 446px" /></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ESER VE MÜELLİFİ HAKKINDA</strong></p>
<p>Kitabın içeriğinde zaman zaman kendisinden nakiller yaptığımız ve 9 &#8211; 1 0 . Yüzyıllarda yaşayan filozof- tabip Ebu Zeyd el-Belhi&#8217;nin Türkçe&#8217;ye Beden ve Ruh Sağlığı olarak tercüme edilen eserinin Ruh Sağlığına ayrılan ikinci bö­lümünü buraya alıntılıyoruz. Zira kitapta şu ana kadar nakledilen ve verilen bilgiler genellikle beden sağlığı ile ilgiliydi. Ebu Zeyd el-Belhi&#8217;nin ruh sağlığı hakkında yazdıklarının nakledilmesiyle okuyucu İslam medeni­ yetinde gerek beden sağlığı gerekse ruh sağlığı ile ilgili üretilmiş bilgileri bir bütün olarak görme imkanına ka­vuşacaktır. Ebu Zeyd el-Belhi pek konuda öncü bir he­ kimdir. Ruh sağlığı ile ilgili yazdıklarının kendi zama­nında bir ilk olması itibariyle bu konuda öncü olması bir tarafa ortaya koyduğu görüşlerin bugünkü psikoloji/psi­kiyatri bilgileriyle şaşırtıcı benzerlikleri olduğunu tanın­mış psikiyatrist Prof. Dr. Medaim Yanık dile getirmiştir.84 Bu öncü fikirleri sebebiyle el-Belhi&#8217;nin kitabının burada okuyucuların dikaktine sunduğumuz ruh sağlığı ile ilgili olan bölümü İngilizce, Norveççe ve Rusça gibi dillere de çevrilmiştir.</p>
<p><strong>RUHUN MASLAHATLARININ DÜZENLENMESİNE OLAN İHTİYAÇ</strong></p>
<p>Kitabın birinci kısmında bedenin maslahatlarının düzen­lenmesi hususunda bilinmesi ve yapılması gerekenleri, eğer sağlıklı ise bu sağlığın korunmasının nasıl olacağını ve maruz kaldığı hastalıklar sebebiyle sağlığını kaybet­mişse de tekrar nasıl kazanacağını genel bir şekilde ifade ettik. O kısmı okuyan kimse bedenin sıhhatini korumak ve selametini sürdürmek için gıda ve ilaçlar hususunda yapması gerekenleri bilir.</p>
<p>Bu kısımda ise ruhun maslahatlarının düzenlenme­sinin nasıl yapılacağı, doğru ve dengeli bir şekilde ruhi güçlerin nasıl korunacağı ve insan ruhuna arız olan ruh­sal rahatsızlıklardan85 kurtulmanın nasıl olacağı hakkın­ da bilgiler vermeyi hedefliyoruz.</p>
<p>İnsan beden ve ruhtan müteşekkil olmasından dolayı her ikisinde de sağlık ve hastalık, düzenlilik ve bozukluk gibi haller bulunmakta ve bunların her birisinin ona nis­bet edilen rahatsızlıklar sebebiyle sağlığı bozulmaktadır.</p>
<p>Bedenin maruz kaldığı ve sağlığını bozan rahatsızlık­lar, humma, baş ağrısı ve bedenin her bir organında mey­ dana gelen ağrılardır. Ruhsal rahatsızlıklar ise öfke, gam, korku ve aşırı üzüntü ve bunların benzerleridir.</p>
<p>Ruhsal rahatsızlıklar insanın başına bedensel ra­hatsızlıklardan daha çok gelir. Çünkü bedenin maruz kaldığı hastalıklardan insan tek tek kurtulabilir, hatta ömrünün çoğunda bedensel hastalıklara veya geneline nerdeyse hiç yakalanmaz. Fakat bütün hallerinde üzün­tü, öfke veya tasa hissetmediği bir durum olmadığı için insan çoğu zaman ruhsal rahatsızlıklardan acı çeker. Ancak bunlardan etkilenme derecesi herkeste aynı de­ğildir. İnsanlar bu hallere maruz kalma hususunda farklı farklıdırlar. Çünkü her insan, yaratılışındaki zayıflık ve kuvvetlilik durumuna ve mizacına göre bunlardan etki­lenir. Kimileri hızlı öfkelenir kimileri yavaş, yine kimile­ri korkunç bir şeyle karşılaşınca aşırı bir şekilde korkar, kimileri ise sabırlı ve soğukkanlıdır. Benzer şekilde, bu problemlere maruz kalma hususunda kadınlar, çocuklar ve zayıf tabiatlı kimselerin durumları güçlü tabiata sahip erkeklerden farklıdır. Ancak bu hallerden az veya çok, zayıf veya güçlü, herkes bir şekilde nasibini alır.</p>
<p>Bu yüzden hiç kimse ruhun maslahatları ile ilgilen­mekten ve başına geldiğinde kendisini endişeye iten ve hayatı çekilmez kılan bu hallerden kurtulmak için çalış­ maktan uzak duramaz. Bahsedilen ruhi rahatsızlıklar, insana acı verip hastalandıran ve onu sıkıntılı durumlara sokan bedensel hastalıkların benzeri olurlar.</p>
<p>Tabiplerin tıp, bedenin maslahatları ve yakalandığı hastalıkların tedavisi konusunda yazdıkları kitaplarda ruhi problemlerden bahsetmeleri adet olan işlerden de­ğildir. Çünkü ruhsal rahatsızlıklar tabiplerin sanatının cinsinden değildir ve ruhsal hastalıkların tedavisi onla­rın hastalara uyguladıkları kan alma veya ilaç içirme gibi yollarla olmaz. Ancak, tabipler bunları kitaplarında açık­lamasalar ve onların adetinde böyle bir şey olmasa da bedenin maslahatlarının düzenlenmesine, ruhun masla­ hatlarının düzenlenmesini de ilave etmek doğru bir iştir. Hatta ruhun sağlık/hastalık sebeplerinin bedenin sağlık/ hastalık sebepleriyle ile iç içe olmasından dolayı buna şiddetli bir ihtiyaç vardır ve faydası da büyüktür. İnsanın hayatının devamı ruhu ve bedeni iledir. İnsani fiillerin meydana gelmesi için bu ikisi bir arada olmadan insanın bekası düşünülemez. Dolayısıyla beden ve ruh meydana gelen musibetler ve maruz kaldıkları acılarda ortaktırlar. Nasıl ki, beden hastalanıp acı ve elem duyduğunda bu, anlamak, bilmek ve bunun dışındaki ruhi güçlerin işleri­ni olması gerektiği gibi yapmasını ve bu acılarla insanın ruha eziyet veren ve endişelendiren şeyleri yok edecek işleri yapmaya kendisini vermesini engelliyorsa, ruhtaki bu durum da insanın bedeni lezzetlerden zevk almasını ve bunları olması gerektiği şekilde yapmasını engeller. Bu şekilde insan yaşamının huzuru bozulur, hayatı zehir olur, hatta bazen bu ruhi acıların ağır yükü bedeni hasta­lalıklara sebep olur.</p>
<p>Durum bu şekildeyse her insanın, özellikle de rahat­ sız edici ruhsal problemlere sık sık maruz kalan kimse­lerin, ruhi rahatsızlıklarla karşılaştığında bunları nasıl yok edeceği veya etkilerini azaltacığı hakkında yapılacak düzenlemeleri bilmeye ihtiyacı vardır. İnsan eğer bede­nin maslahatlarına ilave olarak bir de ruhi maslahatlar hakkındaki bilgileri tek bir kitapta toplanmış bulur ve bu bilgiler, bu konularda ihtiyaç duyduklarını öğrenme imkanı verirse, ruhsal rahatsızlıklardan başına bir şey geldiğinde bu bilgilerle kendisini tedavi eder. Öğüt ve­ren ve doğruları gösteren bilgelerin kitaplarında bu ko­nulardaki dağınık olan bilgileri aramaya ihtiyaç duymaz. Belki de insan bu konuda ihtiyacı olan bilgilerin hepsini bir arada bulabileceği ve ihtiyaç duyduğunda müracaat edeceği bir kitap bulamayabilir. Bu tür bilgilerin olduğu kitapları bulmanın zor olduğu ve bedenin maslahatları­nın düzenlenmesi, sağlığının korunması ve hastalanınca tekrar sağlığının kazanılması konularının işlendiği kitap­ları bulmak kadar kolay olmadığı bilinmektedir. Çünkü beden sağlığı hususunda tabiplerin yazdıkları kitaplar çoktur. Bizim kitabımızda yaptığımız gibi hem özet hem de tavsiyeler ve hatırlatmalar şeklinde kolay bir yol be­nimsemeseler de, açıklamalı olarak çok şey yazılmıştır. Fakat ruhun maslahatları hakkında bizden önce konuyu yeterli miktarda ve tam olarak açıklamış bir kimse bil­miyoruz. Dolayısıyla bu konuda bilgimiz çerçevesinde konuşacağız. Başarı Allah&#8217;tandır.</p>
<p><strong>RUH SAGLIGININ KORUNMASI</strong></p>
<p>İnsan bedeninin sağlıklı ve hasta olması gibi ruhunun da sağlıklı ve hasta olması vardır. İnsan ruhunun sağlık­lı hali onun güçlerinin sakin olması; öfke, endişe, tasa, korku ve bizim yeri gelince zikredeceğimiz diğer ruh­sal rahatsızlıklardan birisinin alevlenmemesi ve üzerin­ de baskın olmamasıdır. Ruhun bu tür rahatsızlıklardan sükunette olması onun sıhhat ve selametidir. Bedenin sıhhat ve selametinin kan, sevda, safra ve balgam hıltla­rının (hümorlar) her birinin sakin bir durumda olması, dengenin bozulup birinin diğer hıltlara baskın olmaması olduğu gibi. Bedenin maslahatı bölümünde önce beden sağlığının korunmasıyla başlanıp, eğer hasta olursa sağ­lığın tekrar kazanılmasıyla devam edilmesi gerektiği gibi ruhun maslahatında da önce sağlığının korunmasıyla başlamak gerekir. Ruh sağlığının korunması ruhun güç­lerinin sükunu ile olduğundan ruhsal sağlığını korumak isteyen kimse ruhi güçlerinin sakin halini sürdürmeye ve bunların birisinin alevlenip dengeli halinin bozulmama­ sına çalışmalıdır.</p>
<p>Bedenin sağlığı iki yönden korunur. Birincisi: Bedeni dışarıdan arız olan soğuk, sıcak ve acı veren sıkıntılardan korumak. İkincisi: Bedeni içeriden oluşan musibetlerden korumak. Bu da vücuttaki bir hıltın diğerine baskın ol­mayıp bütün hıltların dengeli bir halde olmalarıyla gerçekleşir. Bu ise gıdaların dengeli alınması, faydalı olanla­rın yenilmesi, zararlı olanlarından kaçınılması ve kitabın birinci kısmında beden sağlığını koruma hususunda bahsettiklerimizin yapılmasıyla olur.</p>
<p>Aynı şekilde ruh sağlığının korunması da iki yönle olur.</p>
<p>Birincisi: Ruhun dış arazlardan korunmasıyla, yani insanın işittiğinde ve gördüğünde öfke, gam, aşırı üzün­tü, korku veya bunlara benzer ruhi güçlerini harekete geçirip ruhu endişelendiren ve tasalandıran şeylerden uzak durularak olur. İkincisi: Yukarıda bahsedilen öfke, gam, aşırı üzüntü, korku gibi sonuçları doğuracak şeyler hakkında düşünmek olan iç arazlardan korunarak olur. İnsan bunları düşündüğünde kalbi onlarla meşgul olur ve zihni dağılır/bölünür.</p>
<p>Bunları yapmak ancak iki şekilde mümkün olur.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> İnsan, ruhunun selamette olduğu ve ruhi güçlerinin sakin olduğu zamanda kalbine şunu anlatma­lıdır ki, dünya hallerinin tabiatı ve dünyadaki temel esas şudur: Hiç kimse dünyadaki istekleri ve arzularına her­ hangi bir bir sıkıntı ve zorluğa maruz kalmadan temenni ettiği ve arzuladığı şekilde ulaşamaz. Dünyanın tabiatı­nın bu şekilde devam ettiğini, adet olanın bu olduğunu kalbine bildirmeli ve dünyadan onun yapısının aslında olmayan şeyleri istememelidir. Bu bilgisinden dolayı in­ sanlarla olan ilişkilerinde her şeyi detaylarıyla inceleme­meli, sevdiği ve isteği şekilde gerçekleşmeyen olaylardan göz yumulması mümkün olanları görmezlikten gelme­lidir. Ruhunu her işittiği ve gördüğü küçük şeylere ve sevmediği basit şeylere kızmaya ve memnuniyetsizliğe alıştırmamalıdır. Çünkü ruh bu küçük problemlere ta­hammül etmeye ve sakin bir şekilde karşılamaya alışırsa,aniden ortaya çıkan daha büyük ve daha önemli sıkıntı­lara tahammül etmek onun adeti olur.</p>
<p>Onun bu hali, küçük sıkintılara katlanmanın başına geldiğinde daha büyük sıkıntılara katlanmasına bir vesile olması için kendisini soğuk, sıcağın küçük sıkıntıları ve musibetlerin acılarına tahammül etmeye ve bunlardan aşırı üzüntü göstermeyi terk etmeye alıştıran kimse gibi olur. Bu, bedenlerin eğitilme yolu, diğeri de ruhların eği­tilme yoludur.</p>
<p><strong>İkincisi ise:</strong> Ruhunun yapısını ve başına gelen acı ve­rici şeylere tahammül derecesini bilmelidir. Her insanın kalbinin zayıflık ve güçlülük, gönlünün genişlik ve dar­lık miktarı vardır. Bazı ruhlar vardır ki büyük olaylar ve şartlara dayanıklı olup başına bir şey gelince ona etki edip gücünü zayıflatmaz. Önemli birçok işlere gönlü ge­ niş/tahammüllü olup hepsine zaman ayırıp ilgilenebilir ve bunların etki ve acılarını azaltacak çareler bulabilir. Kimi ruhlar ise başına aniden bir felaket geldiğinde di­renç gösteremez/teslim olur, bu problemler onu dehşete uğratır, şaşırtır, onlarla ilgilenmesini ve bu problemler­ den çıkış yolu bulmasını engelleyecek şekilde dayanma güç ve kuvvetini yok etme derecesine getirir. Hatta onu, arkasından bedeninde zararlı bir hastalık oluşacak bir hale götürür.</p>
<p>İnsan, tabiatını, onun dayanma gücünün sınırlarını ve başına gelen işleri tek başına halledebilme gücünü bilir­ se, ister sultan isterse yönetilen sınıfından olsun hayat­taki istekleri ve hedeflerinde düzenlemeleri ona göre ya­ par. Kendisini büyük işlere tahammüllü ve başına gelen büyük talihsizliklere karşı güçlü görürse bu işlere girişir. Eğer hedef ve isteklerinde ruhsal bünye ve yapısını nazik ve terkibini zayıf görüyorsa, ruhları güçlü, gönülleri ge­ niş ve tabiatları sağlam olan kişilerin yapacağı ve üstlene­ceği tehlikeli işlerden kaçınır.</p>
<p>Bu hususta yapacağı tercih, hayattaki hedefleri ve isteklerinden birçok şeyi kaçırmakla birlikte ruhunun selameti, kalbin rahatı ve huzurunu daha çok seven ve bu kalp rahatlığı ve huzurunu, kendisini tehlikeye ata­rak arzu ve beklentilerinden büyük paylar almaya tercih eden kimse gibi olmalıdır. Çünkü bu kimse ruhsal ya­pısının zayıflığından dolayı isteklerini elde edemeyince veya sevdiğinin aksi bir durum oluşunca canı sıkılır ve bu durum için üzülür, endişelenir. Dolayısıyla bu halin bedeni ve ruhunda büyük zararlara yol açmasından gü­vende olmaz.</p>
<p>Kim açıkladığımız iki bölümde -istekleri ve hedefle­rinde- bu yola uyarsa hayatı güzelleşir, rahatı devam eder, ruh sağlığından en büyük payı alır ve ruh sağlığını korur. Böylece dünyadaki mutluluğu tam olur. Çünkü dünya­daki mutluluğun kemali ancak beden ve ruhun sağlığı, rahatlığı ve insan dünyada yaşadığı sürece bu ikisinin sıkıntı ve hastalıklardan uzak olmasıyla gerçekleşir. İn­san istekleri ve hedeflerinde bu yola aykırı davrandığı za­man, kendisini endişelendirecek ve tasalandıracak ruh­sal problemlere maruz kalır, hayatı çekilmez, yaşantısı mutsuz olur. Tıpkı kendisini dış etkenlerin zararlarından korumayan, yeme-içme ve diğer bedensel ihtiyaçlarda bedenin gücünün kaldırabileceğinden fazlasını alanların bedensel hastalıklara maruz kalmaları gibi.</p>
<p><strong>&#8220;&#8216; KAYBEDİLDİĞİNDE RUH SAGLIĞINI TEKRAR KAZANMA YOLU</strong></p>
<p>İnsan tabiatının öfke, tasa, korku vb. ruhsal arazlardan biri harekete geçmeksizin ruh güçlerini sakin bir şekil­ de koruması mümkün olmadığından, ruh sağlığının korunması hakkında söylediklerimiz her zaman ve her durumda gerçekleşmeyebilir. Çünkü dünya, keder ve hü­zün dünyası, iniş çıkışların, felaketlerin mekanıdır. İnsan dünyada yaşadığı sürece ruh, isteklerinin tersi, sevdik­lerinin karşıtı olan talihsizlikler ve kötü olaylarla karşı­laşmaya devam eder. Diğer taraftan bedeni olarak da or­ganlarına acı ve eziyet verecek bedensel rahatsızlıklardan kurtulamaz. Çoğu zaman bu rahatsızlıkların büyüklerin­ den güvende olsa bile küçüklerinden selamette olmaz.</p>
<p>Hatta insan ardarda ruhsal rahatsızlıklara bedensel rahatsızlıklardan daha fazla maruz kalır. Çünkü insan bazen uzun süre hiçbir organında acı ve ağrı olmadan hayatını sürdürür. Fakat onun kızmadığı, hüzünlenme­diği, gam ve kederi olmadığı bir gün neredeyse yoktur. Bunun sebebi; ruhun cevherinin nazil olması, durumu­nun hızlı bir şekilde değişimi ve bir halden diğerine dö­nüşümünün çok olmasıdır.</p>
<p>Daha önce açıkladıklarımızdan dolayı insan, ruh sağ­lığı hususunda, ruhun güçlerinden bir gücün harekete geçmemesi için onu gözetmesi ve eğer onlardan biri­ si alevlenirse de onu sakinleştirmesi ve en üstün haline döndürmesi gerekir.</p>
<p>Ve nasıl ki; bedene bir ağrı ve acı isabet edince bunun tedavisi bu bozukluğu düzeltecek ve acıyı alacak bedene benzer, aynı cinsten olan cismani gıda ve ilaçlarla oluyor­sa, aynı şekilde ruha bir rahatsızlık isabet ederse bunun tedavisi de ona benzer ruhani bir ilaçla olur.</p>
<p>Vücudun tedavisinin, ya beden için uygun olmayan yiyecek ve içeceklerden kaçınılarak içeriden veya daha önce açıkladığımız gibi gıda ve ilaçlar kullanılarak dışa­rıdan olduğu gibi, aynı şekilde ruhun tedavisi de ya insa­nın kendisine arız olan problemi yok etmek ve harekete geçmiş olan duyguyu sakinleştirmek için kendi ruhun­ dan harekete geçirdiği bir düşünce ile içeriden, ya da baş­ kası tarafından yapılan ve ruhun güçlerinden alevlenmiş olanların sakinleştirilmesi ve sağlığı/dengesi bozulmuş olanların düzeltilmesinde etkili olacak öğütlerle dışarı­ dan olur.</p>
<p>Ruh sağlığı ile ilgilenen kimsenin, hayatını çekilmez yapacak, aşırı olması halinde ve yiyecekler ve içecekler­ den bunu tetikleyecek dış etkenler de olursa bazen be­densel rahatsızlıklara götürecek kötü ruhi rahatsızlıklar kendisine musallat olmaması için bu iki yolla sürekli ru­hunu koruyup gözetmelidir.</p>
<p>İnsanın bedeni hastalıklarının tedavisini yapacak bir doktorun bulunması, kendisinin perhiz yaparak ve bede­nini kontrol altına alarak içeriden verdiği destekten çoğu zaman daha faydalı ve getirileri daha fazladır.</p>
<p>Aynı şekilde ruhi problemlerde de insanın dışarıdan aldığı öğütler iki yönden daha faydalı ve daha etkindir.</p>
<p>İnsan dışarıdan yapılan telkinleri kendi ruhundan ge­lenlerden daha çok kabul eder. Çünkü kendi görüşü çoğu geçmiştir.</p>
<p>İnsan ruhi rahatsızlıklardan bir rahatsızlığın alevlen­diği vakitte onun verdiği sıkıntılarla meşguldür. Bu ra­hatsızlık onun düşüncesi ve azmine galip gelmiştir. Bu yüzden onun işlerini düzenleyecek, bozulmuş olanları düzeltecek birisine muhtaç haldedir. İnsanın bu durum­daki hali, hastalanan ve bu hastalığın onu meşgul etme­ sinden dolayı kendisini tedavi edemeyip başka bir doktora ihtiyaç duyan doktorun hali gibidir.</p>
<p>Yukarıda açıkladıkladığımız sebeplerden dolayı basi­retli sultanların, kendilerinde öfke, endişe ve aşırı üzüntü gibi ruhi arazlar heyecanlandığında, onları öğüt ve na­sihatlerle tedavi edecek hakimler ve bilge kimseleri hu­zurlarında bulundurmak adetlerindendi. Bu nasihatleri dinleyip gereklerini yaparak faydalanıyorlardı. Sarayda, bedensel hastalıklara yakalandıklarında onları gözeten uzman tabipler olduğu gibi hakimler ve bilgeler de olu­yordu. Çünkü onlar bu iki gruba da ihtiyaç olduğunu ve bu iki gruptan her birine olan ihtiyacın, kendi sahalarıyla ilgili hastalıkların özüne uygun ve onun cinsinden ilaç ve gıda vermekte diğerine olan ihtiyaca eşit olduğunu bili­yorlardı.</p>
<p>İnsanın başına ruhsal bir rahatsızlık geldiğinde dışa­rıdan aldığı psikolojik destek kendisi için daha faydalı ve kazançlı olsa da, bu rahatsızlıklardan birisi alevlendi­ğinde onu yok etmek için kendi düşünceleriyle yaptığı telkinlerle iç destek sağlamaktan da geri durmamalıdır. Bunları ruhunun sağlıklı olduğu, onun güçlerinin sükun­ da olduğu zamanda toplar ve hafızasında saklar ki, dışa­rıdan kendisine öğüt veren bir vaiz olmadığı zamanlarda bunları hatırlasın ve kendi ruhuna öğüt versin. Bu kimse, bedensel hastalıklar konusunda ihtiyatlı olup sağlıklı ol­duğu vakitte bazı ilaçları toplayıp evde bulunduran ve bir hastalığa maruz kalıp doktor bulamayınca faydalanmak ve hastalığı yok etmek için bu ilaçları kullanan gibidir. Bu yüzden kitabın bu kısmında, bir sonraki bölümde tek tek sayacağımız ruhi hastalıkların tedavisinde ihtiyaç ha­linde kullanılması gereken tavsiyeleri toplamamız gere­kir. İnşaallahu Teala bunlardan istifade edilir.</p>
<p>Biz daha önce ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde nasıl bir düzenleme yapılacağını açıklamıştık. Bundan sonra yapmamız gereken bu hastalıkların neler olduklarını tek tek açıklamaktır. Tabipler de kitaplarının başında beden­ sel hastalıkları tek tek sayıp mahiyetlerini açıkladıktan sonra dönüp bunların her birisinin nasıl tedavi edilece­ğini açıklarlar.</p>
<p>Ruha nispet edilen şeyler çoktur. Bunlardan kimileri akıl, anlama ve ezberleme gibi üstün güçlerdir, diğerle­ri ise bu saydıklarımızın zıddı olan hakir/düşük görülen güçlerdir. Bunlardan kimileri de iffet, cömertlik, kerem gibi övülmüş ahlaki vasıflar diğerleri ise bunların zıddı olan kötü ahlaki vasıflardır. Bazıları da ruha sonradan arız olan kızgınlık, korku vb. hızlı bir şekilde ortaya çıkıp sonra da kaybolan şeylerdir.</p>
<p>Bizim ruha nisbet edilen şeylerden bahsetmeyi he­ deflediklerimiz son kısım olan korku, öfke vb. meydana gelip sonra kaybolan arazlardır. Çünkü nedenleri bedene rahatsızlık veren nedenlerle bağlı/ilişkili olanlar bunlar­dır. Dolayısıyla bunlar bedeni rahatsız eder ve değiştirir veya bedene zarar olarak dönecek etkiler yapar. Bu ruhi rahatsızlıkların her birinin bedenin halini değiştirecek kadar güçlü ve açık tesirleri olduğu bilinmektedir. Mese­la çok kızmanın bazen bedende titreme ve rengin sarar­masına yol açması gibi. Korku ve paniğin de buna benzer sonuçları vardır. Hatta bu hallerin kimilerinden dolayı vücut soğur, kimilerinden dolayı ısınır ve bedende gö­rüntüsü korkunç belirtiler ortaya çıkar.</p>
<p>Bu şekilde gerçekleşen ruhsal rahatsızlıklardan biri bulunması halinde beden sağlığı ile ilgilenen kimsenin, bu heyecanlanan rahatsızlığı sakinleştirme ve ruhundan uzaklaştırma hususunda, kendisini onun vereceği zarar­ dan koruyacak ve ihtiyacını karşılayacak düzenlemeler yapması gerekir.</p>
<p>Bütün bu acı veren rahatsızlıkların başı olan ve on­ların kaynağı gibi olan problem tasadır. Tasa, ruhsal ra­hatsızlıkların hepsinin başlangıcıdır ve onların hepsiyle birlikte bulunur. Mesela öfkeli kimse önce bir şeye tasa­lanır sonra bunun yüzünden sinirlenir. Aşırı üzülen ve korkanın durumu da aynı bu şekildedir.</p>
<p>Tasanın zıddı ise sevinçtir. Sevinç, insana rahatlık ve mutluluk veren her şeyin aslıdır. Ruhun arazlarından olan tasa insanın başına gelen her sıkıntı ve musibetle birlikte bulunur. Sevinç ise insanın sevdiklerinden elde ettiği her şeyle birlikte olur. Tasa, ruh hastalığının en güçlü nedenlerinden, sevinç ise ruh sağlığının en güç­lü sebeplerindendir. Bu yüzden bedeninin maslahatı ile ilgilenen kimselerin vücudunu hastalıklardan kurtarma­ ya ve sıhhatli olmaya çalışması gerektiği gibi, ruhunun maslahatı ile ilgilenen herkesin de tasadan kurtulması ve sevinçli olması gerekir.</p>
<p>Ruhun güçlerinde tasadan doğan rahatsızlıklardan birisi öfkedir. Öfke, insanın sükunetini bozmak, endişe­lendirmek, vücudunda kanı harekete geçirmek, rengini değiştirmek ve bedeninde düzensiz hareketler meydana getirmek hususunda diğer ruhsal rahatsızlıkların yapa­mayacağı etkiler yapar, hatta insanı deli suretine sokar. Bazen -öfkeden çılgına döndüğü zaman- bedeni öyle ısıtır ki, arkasından kalbi kaplayıp ona hakim olan bir hararet, yani humma hastalığı meydana getirir.</p>
<p>Ruha arız olan problemlerden bir diğeri feza&#8217;dır.86 Bu, insan bir şeyden korktuğu zaman başına gelir. Korku pa­niğin başlangıcıdır, panik ise onun aşırı halidir ve panik güçlendiğinde çoğunlukla insanda endişe oluşur ve ka­nın bedenin dış yüzünden iç taraflara gitmesinden dolayı rengi sararır. Elleri ve ayakları, kontrol edemeyecek ve işlerini yapamayacak şekilde titrer. Öyle dehşete düşü­rür ve şaşkınlığa uğratır ki insan kendisini panikleten bu şeyden kurtulmak için bir şey yapmaktan dahi aciz olur. Böyle bir durumda vücudundaki ahlatın (hümorların) düzensizleşmesi ve dengeden çıkmasıyla bazen başına güçlü bir bedensel rahatsızlık gelir.</p>
<p>Başlangıcı korku olan panik, insanın düşündüğü ve bu düşündüğü şeyi hayal etmek onu korkutan veya gör­ düğünde manzarası onu dehşete düşüren bir şeyden ya da şiddeti ve gürültüsünden dolayı tahammül edemeyip kalbi ürperen bir sesten veyahut arkasında sıkıntılı ve korkutan bir sonucun olduğu bir haberden kaynaklanır. İnsan bunlardan panikler, ruhunun hali değişir, hatta yu­karıda bahsettiğimiz ve ona benzer bir hale sebep olur.</p>
<p>Ruhsal rahatsızlıklardan bir diğeri ceza&#8217;dır.87 Bunun sebebi insanın sevdiklerinden; ailesinden birisini veya malını mülkünü yahut bunların yerini tutan sevdiği ve kıymet verdiği başka bir şeyi kaybetmesidir. Onu kaybetmekle ruhu acı duyar ve bu sebeple üzülür, sonra bu üzüntü iyice artınca hüzün olur. Hüznün üzüntü ile olan durumu paniğin korkuyla olan durumu gibidir. Paniğin korkunun şiddetli hali olması gibi hüzün de üzüntünün şiddetli halidir.</p>
<p>Hüzün insan üzerinde onu telaşlandıran ve sabrını yok eden korkunç etkiler yapar. Hatta bu kimse yüzüne tokat atmak, saçını başını yolmak, bağırıp çağırmak, el­biselerini parçalamak gibi, delilikle birlikte bulunan ha­reketler ve ondan akıl ve utanmanın kaybolup gittiğini gösteren bir benzeri olmayan işler yapar. Bu, çoğu zaman insan bu haldeyken alevlenen ve düzelmesi zor ve tedavi­ si yorucu bedensel hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olur.</p>
<p>Ruhi rahatsızlıklardan bir diğeri ise insanı telaşlandı­ran vesvesedir.88 Vesveseden kötü düşünceler doğar ve bunlar insanın hayatını zehir eder. Bu kötü düşünceler­den dolayı insanın, bedenin zevk aldığı bir şeyi olması gerektiği gibi yapması neredeyse mümkün olmaz. İşte bu, iç konuşmalar denilen rahatsızlıktır.</p>
<p>Bu saydıklarımız bedene zarar veren şeylerle bağlı/ ilişkili olan ve bazen bedensel hastalıklara sebep oldu­ğunu söylediğimiz ruhsal rahatsızlıklardır. Bunlar insa­nın organlarında alevlenen, dolayısıyla bedene acı veren, rahatsız eden, onun gıdaları ve bedensel ihtiyaçlarını al­masını ve bunlardan zevk duymasını engelleyen ağrıla­rın benzeridir.</p>
<p>Bedeni maslahatlarda, ağrıları yok eden ilaçlar ve şifa veren şuruplarla bedenden bunları uzaklaştırmaya ihti­yaç duyulduğu gibi, benzer şekilde ruhun ağrıları ve acı­ları olan bu rahatsızlıkları da daha önceki bölümde tarifini verdiğimiz ve nasıl olacağını açıkladığımız ilaçlarla tedavi etmek ve sıkıntılarından kurtarmak gerekir.</p>
<p>Gelecek bölümde inşallah biz bu rahatsızlıkların her­ birinin tedavisi için neler yapılması gerektiğini açıklaya­ cağız.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong>ÖFKENİN KONTROL EDİLMESİ VE UZAKLAŞTIRILMASI</strong></p>
<p>Bahsettiğimiz ruhsal rahatsızlıklardan ilk önce başlama­mız gereken öfkedir. Çünkü o, insanın başına çok gelen ve sıkıntısını çektiği bir rahatsızlıktır. Hatta eğer bu kim­se yüksek yöneticilerden ve idarecilerdense; hizmetçileri, tebası ve etrafındaki yakın olan insanlarla muaşeretin­ den, eğer sultan ise; etrafındaki kimselerin itaatsizliği ve edepsizliklerine maruz kalmasından dolayı sık sık öfke­lenir. Özellikle de bu insan tabiat olarak sinirli, taham­mülsüz, öfkesi hızlı bir şekilde alevlenen birisiyse. İyice öfkelenen kimse eğer insanlara her şeyi yapmaya gücü olan bir sultan veya bazı insanlar hakkında karar verme yetkisinde olan bir idareci ise, öfkelendiği kimseyi ceza­landırdıktan sonra pişman olacağı olaylar çoğalmaması ve hayatının zehir olmaması için öfkeden uzak durmalı ve kurtulmalıdır. Açıkladığımız sebebe binaen, öfkenin sonucunda düşünmeden yapılacak hareketlerden kaçın­ maya, öfkeyi ruhundan uzaklaştırmaya ve bu konuda ru­hunu eğitmeye en çok ihtiyaç duyanlar sultanlardır.</p>
<p>Öfkenin zararlarını yok etmek isteyen kimse bu ko­nuda hem dışarıdan bir desteğe hem de içeriden bir yardımcıya ihtiyaç duyar. Bu konuda dışarıdan alacağı destek, kendisine kızgınlık geldiğinde onlardan aldığı öğütlerle öfkesini yatıştırmak için etrafındaki kimseler­ den özel bir grup oluşturur. Bunlar kendisine bu hususta nasihat eder, doğruları gösterir, affetmenin üstünlüğün­den ve bunu yaptığında dünyada yapılacak övgülerden ve ahirette alacağı sevaptan bahsederler. Sultan onlara kendisinin ceza vermesinden korkan kimseler için ara­cılık yapmalarına da izin verir. Bu, çok öfkelendiği ve kendisine hakim olamayıp öfkenin tahrikine direnmek­ten aciz olduğu zamanlarda faydalanacağı bir yoldur. Alevlenmiş öfkenin aracılarla yatıştırılması, tencerenin fokurdamasının üzerine soğuk su dökülerek sakinleşti­rilmesi gibidir.</p>
<p>Faziletli sultanların genel ve özel meclislerine bu işi yapacak kimseler getirmeleri adetlerindendir ve bundan büyük faydalar elde ederler.</p>
<p>Öfkelenen kimsenin alacağı iç yardım ise yeri gelince hatırlaması ve ders çıkarması için aklında önceden ha­ zırlayacağı düşüncelerdir.</p>
<p>Bunlardan birisi: Öfkenin kuvvetli olmadığı ve ruhu­nun sükunette olduğu zaman, öfkeyi ilk ortaya çıktığında kontrol altına almaz da öfkenin kendisine hakim olması­na izin verirse, daha sonra bunu yok etmeye gücü yetme­yeceği ve fırsatı kaçırıp işin kendi kontrolünden çıkaca­ğını düşünmesidir. Bu konuda onun örneği, yangın yeni başladığında kolayca kontrol altına alınırken, büyümesi­ ne izin verilirse söndürülmesinin zor olduğu hatta belki de söndürülemeyip içindeki her şeyi yaktığıdır. Yine asi atlara binen kimse ilk başta dizginleri çekerse onu kont­rol altına alması mümkün olur, fakat asilikte direninceye kadar bırakırsa onu durdurmaktan aciz kalır. Bu düşün­ ce insanın zihninde olursa öfkenin harekete geçtiğini hissettiği zaman, çok fazla öfkelenmeden bunu hatırlar ve kendisini kontrol altına alma hususunda bu düşünce zihninde olmadığı zaman yapma imkanı olmayan şeyleri yapar.</p>
<p>Başka bir düşünce: İnsan, şiddetli öfkeden dolayı in­ sanların vücutlarına verdikleri zararları ve bazen bunun ardından hararet cinsinden tedavisi zor olan hastalıkları harekete geçiren sıcaklık, titreme, endişe gibi kötü be­lirtileri düşünmelidir. Dolayısıyla başkalarını cezalan­dırarak ve onlara acı vererek intikamı almak ve kötülük yapmak isterken önce kendisine zarar vermekle başlayıp bunun sonucunda başkasına vermek istediği acıdan, zor­luk ve şiddet bakımından daha fazla olan bir hastalığa yakalanmaya razı olmamalıdır. Eğer bunu öfkenin ilk olarak hareket geçtiği zaman düşünürse nefsini kontrol altına almakta kendisine açık bir fayda verir.</p>
<p>Yine sonuçlarını düşünmeden öfkenin hiddetiyle akıl­larına gelen şeyleri yapan sultanlar ve diğer kimselerin dini ve dünyevi işlerinde gördükleri büyük zararları dü­şünmelidir. Kendilerine verdikleri bu zararlardan dolayı kaçırdıkları şeyleri telafi etme imkanları da yoktur. Do­layısıyla bunun ardından kendilerine faydasız pişmanlık­lar ve üzüntüler gelir. İnsan bunları düşünerek başkaları hakkında anlatılan kötü şeyleri yapmaya razı olmamalı­dır. Öfke gücünün çağırdığı şeyleri yapma hususunda; iş­lerinde acele etmeyen, yaptığı ve kaçındığı işler hakkında bilgili olan ve pişman olacağı şeyler yapmaya girişmeyen kimse gibi olmak için ruhunu öfkenin gücünü kontrol altına almaya sevkeder. İnsan bu konuları öfkelenmeye başladığını hissedince düşünürse nefsini kontrol altına almak için bundan faydalanmayı hak eder.</p>
<p>Başka bir düşünce: Hilmin89 fazileti ve onun insani fa­ziletlerin arasındaki yerini düşünmelidir. Hilm sıfatının sultanların, insanların önde gelenlerinin ve büyüklerinin övüldüğü en şerefli övgülerden birisi olduğunu, kıymet olarak en yüksek olduğunu, bilimle öfkenin hiddetini söndüren ve insanları affedenlerin arkasından baki kalan güzel hatıralar ve övgüleri düşünmelidir. Ve yine öfkenin arzusuyla yaptığı ve aldığı intikamla, hilm ve sükunet­le davranarak kendisine kazandıracağı övgüler ve nail olacağı o üstünlükleri düşünmelidir. Bunları düşünür­se, kendisini unutulmaz yapacak olan hilmin, öfkesini dindirmek için yaptığı ve kendisine hiçbir fazilet ka­zandırmayacak, bilakis kötülükler kazandırıp ardından pişmanlık doğuracak olan işlerden daha değerli ve daha fazla kazanç getireceğini anlar. Eğer bu düşünce, öfkenin alevlenmeye başladığında aklına gelirse, ondan faydalan­ maktan mahrum olmaz.</p>
<p>Bir diğeri: Şiddetli intikam ve hızlı bir şekilde caza­landırmanın görevliler ve hizmetçilerin kalplerini idare­cilerden, halkı da sultandan nefret ettiren bir şey oldu­ğunu düşünmelidir. Bu cezalar onları ilk başta görünüşte boyun eğmeye ve itaat etmeye götürse bile içlerinde kin ve gizli nefret oluşturur. Fakat affetmek ve bazı hataları görmemek halka sultanı, hizmetçi ve görevlilere idareciyi sevdirir ve onların kalplerine sevgi ve şefkat yerleştirir. Dolayısıyla onların itaati içerden gelir ve isteyerek olur. Fakat diğerlerinin itaati sadece dışarıdan olur. İdareciye içten itaat edenler, bunu bilsin veya bilmesin onun bekçi­leri ve korumalarıdır. Sadece görünüşte itaat edenlerden ise idarecinin kendisini koruması gerekir. Bu iki durum arasındaki fark açıktır. Düşünenler için bu iki menzile arasında gizli olmayan bir üstünlük olduğu görülür. Bu hususu düşünmenin öfkenin yok edilmesinde açık bir faydası vardır.</p>
<p>Bir diğeri ise insan şunu düşünmelidir: Emri altında­ kiler veya malik olduğu ve onlar hakkında karar verme­ si mümkün olanlardan birisine kızan kimse, eğer bunu yapabilecek güçteyse onları istediği zaman cezalandırması mümkündür. O halde onun aşırı öfkelenmesi ve bu öfkeyle kendisine acı vermesinin bir manası yoktur. Bilakis yapması gereken ruhundaki aşırı öfke ve endişe­yi sakinleştirmesi ve yapmak istediğini öfkesi yatışınca yapmasıdır. Öfkesi yatıştıktan sonra da onu öfkelendiren kimsenin yaptığı işi düşünmeli, ona sadece hak ettiği ve gerektiği kadar ceza vererek insaflı davranmalıdır. Bu şe­kilde hareket ederse iki özelliği kendisinde toplar: Hilim ve işlerinde aceleci olmama rütbesi kazanmak, diğeri ise değiştirmek ve engellemek istediği şeyleri kendisinin ter­cih ettiği zaman yapmak. Bu yüzden soylu ve asil sultan­lardan birisi bu konuda zikrettiklerimizin hepsini içine alan bir söz söylemiştir: Sözüm geçenlere neden öfkele­neyim ki! Ve sözüm geçmeyenlere neden öfkeleneyim ki!90 Bu düşünce eğer akılda tutulursa öfkenin şiddetini yok etmekte yardımcı olur.</p>
<p>Bir diğeri: Görevliler ve hizmetçilerden birisi beğen­mediği bir iş yaparsa bunun gayesinin onun gücünü küçümsemek ve düşmanlık yapmak olmadığını düşün­mesidir. Çünkü görevlilerin idarecilere, küçüklerin bü­yüklere böyle bir şey yapması mümkün olan şeylerden değildir. Bilakis tebasından birisini hata yapmaya iten, ya kontrol edemediği bir arzunun nefsine galip gelip kötü görülen bir iş yapması, ya da arzusunun yapmaya ittiği bir ihmalkarlıktır. Bu tür hatalar, ne olağandışı ne de kı­nanan bir hata değildir. Çünkü gerek sultanlar gerekse halkın veya gerek idareciler gerekse onların altında ça­lışanların böyle hatalardan beri olanı neredeyse yoktur. Bu kimse cezalandırılma yerine, nefsinin zayıflığı ve ar­zularının baskın olmasından dolayı acınmalı ve merhamet edilip affedilmelidir. Eğer öfkelenen kimse bu ma­nayı düşünürse kalbi yumuşar, öfkesi yatışır ve intikam almak istediği kişiye merhametle davranır. Bu düşünce de, öfkenin heyecanını teskin etmeye ve öfkeden dolayı yapılacak kötülükleri engellemeye yardımcı olur.</p>
<p>Yine şunu düşünmelidir: Cezalandırılmak istenen bir kötülük, ihmalkarlık, nefsin arzusuna uyma ve görevi yerine getirmeme yoktur ki, cezalandırmak isteyen kişi düşündüğünde, karşı çıktığı işleri kendisinin de yaptığı­nı görmesin. Eğer onun üstünde kendisini gözetleyen ve teftiş eden birisi olsaydı, emri altındakilere yapmak iste­ diklerini o da ona yapardı. Dolayısıyla bu düşünce zih­nindeyken, başkalarıyla ortak olduğu ve eğer kendisinin üstünde bir idareci olursa, diğerlerine vermek istediği cezayı kendisinin de hak ettiği bir işten dolayı öfkesinin artmasına razı olmamalıdır. Çünkü bu, adalet ve insafın sınırlarının dışına çıkmak olur. Eğer insan öfkenin ha­reketlenmeye başladığını hissettiğinde bu manayı düşü­nürse, onu kontrol etmeye ve güçlenmesini engellemeye yardımcı olur.</p>
<p>Öfkenin şiddetini yok etmek için çarelerden birisi: Eğer kızdığı kimse ona yakın olan, hizmet eden birisiyse ikisinin arasında geçmişteki halleri ve eğer varsa hatıra­ları hatırlaması gerekir. Bunlar, o kimseye karşı yumuşa­ masanı sağlar ve öfkesinin şiddetini sakinleştirir. Çünkü özellikle kızdığı kimse bu yakınlıkla birlikte bir de güzel tabiatlı ve saygın kişilikli bir kimseyse, geçmişte yaptığı güzel işlerden dolayı yapılan kötülüğü affetmesi gerekir.</p>
<p>Öfkenin kötü sonuçlarını engellemek için diğer bir yol öfkelendiği kişiyi görmemektir. Çünkü onu görmesi ona olan kızgınlığını artırır. Bilakis onu öfkelendiren se­bebi engellemek için kızdığı kimseyi yanından uzaklaş­tırıp, cezalandırmak için bir müddet beklemesi daha iyi­dir. Çünkü bir şeyin üzerinden günler geçerse, bu onun gücünü zayıflatır ve ağır ağır yok eder. Eğer öfkenin üze­rinden günler geçerse onu azaltır, eğer üzüntünün üze­rinden günler geçerse onu unutturur ve acısını hafifletir.</p>
<p>Daha önce açıkladığımız öğütleri insan kalbine yer­leştirir ve öfkelenmeye başladığını hissettiğinde hatırlar­sa öfkesini bastırır ve İnşaallahu Teala kendisini öfkeye teslim eden kimsenin işlediği suçlardan onu kurtaran bir ilaç olur.</p>
<p>Bedene verdiği acılar ve aşırı olması halinde bedene ve­receği zararlardan korkulan ruhi rahatsızlıklardan korku ve paniğin yerini daha önce zikretmiş ve şöyle demiştik: Panik korkunun aşırı halidir; çünkü insan her korktuğu şeyden paniklemez, fakat korkutan şeylerden gördüğü, duyduğu veya düşündüğü bir şey korkusunu daha da ar­tırırsa onu paniklemeye iter.</p>
<p>Üstelik panik ancak yakın bir zamanda olmasını bek­lediği veya düşündüğü şeylerden olur. İnsan uzun bir müddet sonra olacak şeyleri düşünürse sadece üzülür, fa­ kat nefsini meşgul edecek şekilde şiddetli bir korku duy­maz. Bunun örneği insanın yaşlanacağını ve sonra öle­ceğini düşünmesidir. Bu iki konu insanın aklına gelirse üzülür, fakat bu onu kaygılandıracak veya panikletecek dereceye ulaşmaz. Aynı şekilde insan kendisinden uzak bir yerde korkunç bir şeyin olduğunu işitirse bu, yakı­nında ve göreceği bir yerde olmadıkça fazla korkmaz.</p>
<p>İnsanın korktuğu şeyler çoktur ve cinsleri farklıdır. Mesela makam sahibi birisinin görevinden azl edilmek, zengin birisinin fakir olmak vb. insanın başına gelme­ sinden korktuğu durumlar bunlara örnektir. Fakat insa­nı, ölmek ve şiddetli elem gibi yakında başına gelmesini beklediği bir olay gibi hiçbir şey korkutmaz. İşte insanı kaygılandıran, panikleten ve açıkça görülecek şekilde şeklini değiştiren korku budur. Aynı şekilde ağır bir şe­yin düşmesiyle çıkan ses, şimşek çakması, zelzele vb. ses­ler, ölmüş ve yaralanmış insanlar vb. manzaralar görmek, yakın bir zamanda başına geleceğini vehmettiği sıkıntılar insanı aşırı şekilde korkutur. Bunların hepsi insanı endi­şelendirir ve dehşete düşürür.</p>
<p>İnsanların tabiatları korku ve panikten etkilenme hu­susunda farklı farklıdır. Çünkü insanlardan bazıları an­sızın böyle bir şeyle karşılaştıklarında, bünyelerinin güç­lülüğünden dolayı kalpleri etkilenmez. Bazıları da, böyle bir şeyle karşılaşırsa aniden aşırı bir şekilde korkar. Bu, o insanın tabiatının zayıf ve ruhunun hızlı bir şekilde dö­nüşüme uğramasından dolayıdır. Bu durum insanlarda olduğu gibi atlarda vd. birçok hayvanda da görülür. Biz, birçok hayvanın gördüğü ve duyduğu şeyden tabii olarak korktuğunu görürüz, hatta bazen ondan ürker ve titrer, bazen de kaçar.</p>
<p>Bu hususta insanın aniden hissettiği korkuların bir çaresi yoktur. Çünkü bu, insanın tabiatındandır. Ruhun eğitilmesi ve terbiye edilmesiyle çaresi bulunacak olan korkular ise teskin edilmesi için çarelerinin açıklanması gereken korkulardır.</p>
<p>Bu çarelerden birisi: İnsanın, hoşlanılmayan şeylerin olmasını beklemenin, bazen onların meydana gelmesin­ den daha zararlı olduğunu düşünmesidir. Çünkü korku­ lan şeylerin çoğu zararsızdır. Bu yüzden, &#8220;Korktuklarının çoğu sana zarar vermez:&#8217; demişlerdir. Yine &#8220;Korkuların çoğu gerçek olmayanlardır:&#8217; denilmiştir. Bilge kimseler insanın başına gelmesinden çekindiği korkunç şeyleri toprağın üstünde oluşan sise benzetirler. İnsan onu karşı­ dan, içinde nefes alınamayan ve içindeki insanları gözün göremeyeceği yoğun bir cisim zanneder. Fakat yaklaşıp içine girince bunun geride bıraktığı ve içinde nefes al­manın mümkün olduğu havaya benzediğini görür. Onla­rın açıkladıkları bu durum tecrübeyle var olan birşeydir. Şöyle ki; herkesin başından ıstırabına katlandığı sıkıntılı haller geçmiştir. Bu kimse o hal başına geldiğinde bunun daha önceden korktuğu ve çekindiği şekilde olmadığını görmüştür. Böylece başına gelmesini beklediği yeni kor­kuların halinin de başından geçenlere benzediğini bilir. Aynı şekilde başlarına sevilmeyen şeyler gelip bunlara tahammül eden ve çektikleri acıları umursamayan kim­selerin hallerinden de ders alır. Bu hususta hükmün aynı yönde devam ettiğini görür. Dolayısıyla insanın bu hu­susları düşünmesi ruhundan korkunun zararlarını uzak­laştırmasına yardımcı olur.</p>
<p>Bu çarelerden bir diğeri: Eğer korkulan şey ondan kurtulmak için çarelerin olduğu bir şeyse, korktuğu ve kaçındığı duruma düşmesine sebep olmaması için kor­kunun ruhuna yerleşmesini engellemek için çalışmalı­dır. Çünkü insan bir şeyden çok korkarsa bu korku onu dehşete düşürür, şaşırtır ve ondan kurtulmak için çareler aramasını engeller.</p>
<p>Bir diğer çare ise: Korkunun zararını uzaklaştırmak için öfke gücünün yardımını almalıdır. Bu da şöyle olur: İnsanın korkması ve paniklemesi ruhun zayıflığı ve kor­kaklığının göstergesidir. Bu durum kadınlar, çocuklar ve onlar gibi zayıf kimselere has bir şeydir. Böylece insan kendisine kızar ve korkularla karşılaştığında, sıkıntılar, meşakkatler ve zorluklara tahammül gösteremeyen, bun­larla baş edecek gücü, sabrı ve mücadele azmi olmayan kimselerin durumunda olmayı kabul etmez. Dolayısıyla bu konuda insanın gurur ve kibirden yardım almasından daha büyük bir silahı yoktur. Suç işleyen kimseleri, sul­tanların ve kralların cezalarına tahammül etmeye iten, kalplerine cesaret veren, şiddetli işkence ve acılara karşı onlara ilginç bir sabır veren, acılar içinde kıvrandırma­ yan ve bunlardan şikayet etmeyi terk ettiren şeyin, insan­daki bu gurur ve kibrin olduğu bilinmektedir.</p>
<p>Bir diğer çare: Aşırı korku hissetmenin eşyayı haki­ katiyle bilmeyen, korkunç şeyler görerek görme ve duy­maktan korktuğu şeyleri çok dinleyerek işitme tecrübesi olgunluğa erişmemiş tecrübesiz kimselerin işi olduğunu düşünmesi gerekir. Ne zaman ki onun bilgisi genişler, tecrübeleri çoğalırsa, deneyimsiz çocukların korktuğu şeylerden korkması ve kaçması azalır.</p>
<p>Bu, insanlarda ve hayvanların çoğunda var olan bir şeydir. Biz, temyiz etme güçleri tam olarak sağlamlaşma­mış çocukların korkulmaması gereken bazı sesler, renk­ler vb. şeylerden korktuklarını görürüz. Bunun nedeni çocukların bunları tanımamaları ve zararsız olduklarını bilmemeleridir. Eğer çocuk onların ne olduğunu tam olarak bilseydi, büyüklerin onları bildiklerinden dolayı umursamadıkları gibi o da umursamazdı.</p>
<p>Yetişkin insanlardan savaş ve savaşlarda ölenleri daha görmemiş olanlar bunları ilk defa görünce çok korkarlar ve paniklerler. Fakat savaşçılardan birisi olup savaşlara gidip geldikçe böyle şeylerden daha az korkarlar, hatta bunlardan neredeyse etkilenmezler. Bu yüzden sultanlar ve diğer kimseler savaş sanatına yönlendirecekleri ço­cuklarını, ölü ve yaralıları görüp buna alışarak yetişmele­ri ve daha sonra savaşlarda gördüklerinden korkmamaları için daha küçük yaşta savaşlara götürüyorlardı.</p>
<p>Yaralar ve cerahatlara pansuman yapmak, yaraların içindekileri çıkarmak ve dağlama yapmak gibi işleri ya­pan doktorların hali de bu türdendir. Onlar ne zaman bunlara dokunup temas etmeye alışır, gözleri de bunları görmeye alışırsa, bu meslekte tecrübesiz olup bu şekilde korkunç ve iğrenç manzaralar görmeye alışmamış kim­seleri korkutan şeylerden korkmazlar.</p>
<p>Aynı şekilde denizin korkunç halleri ve dalgalarını görmeye alışkın olan denizciler ve gemiye binenlerin durumu da bu türdendir. Onlar bu görüntüleri sürekli gördüklerinden ve duyularının alışkın olmasından dola­yı bunları ilk görenler gibi korkmazlar. Yine zelzelelerin çok olduğu yerlerde yaşayanlar bununla sık sık karşıla­şınca aldırmazlar ve yaşadıkları yerlerde zelzele olma­ yanların veya uzun aralıklardan sonra olanların deprem­ le karşılaşınca korktukları gibi korkmazlar.</p>
<p>Kendisine sık sık gelen hastalık türlerine alışan kim­senin durumu da anlattıklarımıza benzemektedir. Bu kimse hastalık ilk geldiğinde şiddetli bir şekilde acı du­yar ve korkar. Fakat hastalık defalarca başına gelip sonra bundan kurtulduğunu tecrübe ettiğinde, onu fazla dik­kate almaz ve neredeyse hiç umursamaz. Bu, tecrübeler ve duyuların alışkanlığıyla alakalı bir şeydir.</p>
<p>İnsanın mahiyetini bilmediği şeyden korktuğu ve bildiği şeyden korkmadığı aynı bu temel kural gibidir. Çünkü biz gördüğü veya duyduğu bir şeyin mahiyeti­ni bilmeyen kimsenin, bunların mahiyetini bilenlerden daha fazla korktuğunu biliyoruz. Mesela Ay ve Güneş tu­tulması ve zelzelelerin sebeplerini bilenler, bilmeyenler kadar bunlardan korkmaz. Bu, daha önce bahsettiğimiz çocukların asıl olarak zararsız olan şeylerden korkmaları türündendir.</p>
<p>Bu açıkladıklarımız insanlarda olduğu gibi hayvan­ların genelinde de vardır. Biz hayvanların korkuları­nın, gördükleri şeylerin mahiyetini bilmediklerinden kaynaklandığını biliyoruz. Atların ve diğer hayvanla­rın aslan maketlerinden çekinmesi, bazı kuşların onları korkutmak için konulmuş korkuluklardan korkması ve zarar vereceğinden korktukları şeylere yaklaşmamaları gibi. Eğer onlar bu maketler ve korkulukların zarar ver­meyeceğini bilselerdi çekinmezlerdi.</p>
<p>Bu konuda tecrübelerin etkisi vardır. Hayvan korktu­ğu bir şeye yaklaştırılır ve tekrar tekrar gösterilirse ona alışır, korkusu gider ve artık onu dikkate almadan yak­laşır.</p>
<p>Fakat çocukların temyiz ve anlama gücü sağlamlaştı­ğında korkularının yok olduğu gibi, hayvanların bir şeyi bilmemekten kaynaklanan korkuları yok olmaz. Çünkü hayvanların tabiatında insanlar gibi cahilken bilgili bir hale gelmek yoktur.</p>
<p>Bu açıkladıklarımız şunu göstermektedir: Korku ve panikten kurtulmak için en etkili çare insanın eşyalar/ varlıklar hakkında bilgi ve marifetini çoğaltması, sonra gözünü onu korkutan şeyleri görmeye, kulağını da sev­mediği şeyleri duymaya alıştırmasıdır. Ruhunu, alışın­ caya kadar tekrar tekrar bunları yapmaya zorlamalıdır. Alıştıktan sonra onları umursaması azalır. Bu zorluğa tahammül etmek ruhu için bir egzersiz ve eğitim olur. Hayvanların korktukları şeylere zorla yaklaştırılarak eği­tilmesi de bu gibidir. Korktukları şeyleri defalarca görür­lerse alışırlar ve onlardaki korkma huyu ve bunun zarar­ları gider.</p>
<p><strong> ÜZÜNTÜ VE HÜZNÜN UZAKLAŞTIRILMASI</strong></p>
<p>Üzüntü ve hüznün, insanın kalbine yerleşmeleri halinde insana verdikleri zararlar hususunda ruhsal rahatsızlık­lar içinde önemli bir yeri vardır. Bu, hüzünlü kimsenin halinden, onun en kötü şekle dönüşmesinden ve hüznün ruhunu ele geçirip sabretmenin mümkün olmadığı za­man, ruhunda meydana getirdiği birçok olaydan açıkça gözlenmektedir.</p>
<p>Hüznün üzüntünün şiddetli ve aşırı hali olduğunu söylemiştik. Hüzün alevlenmiş bir ateş, üzüntü ise ale­vin bitmesinden sonra ondan arta kalan köz menzilesin­ dedir. Üzüntü, insan bedenini bitkin düşürmek, ruhun şehvet güçlerini değiştirmek, onun güzellik ve canlılığını gidermekte en çok olumsuz etki yapan bir problemdir. Bedenin nuru ve ışığı olan ruh, gam ve üzüntüyü his­settiğinde; ışık vermeyen, parlaklığı gitmiş, tutulmuş bir güneş gibi olur. Genel olarak söylersek üzüntü sevincin yaptıklarının zıddını yapar. Biz sevinçli kimsenin yüzü­nü; güleç, ümitli, güzel ve parlak, üzüntülü kimsenin yü­zünü ise bunun aksi olarak görürüz.</p>
<p>Korkunun, insanın başına bir musibet gelmesini bek­lemek sebebiyle meydana gelmesi gibi, üzüntü de geç­mişte başına gelen musibetlerden kaynaklanır.</p>
<p>Korku ve üzüntü ruhsal sorunların en güçlüleridir. Bir insanda ikisi birden toplanırsa ne hayat zevki ne de güzel bir yaşam bırakır. Eğer insan bunlardan kurtulursa güzel bir yaşamla mutlu olur ve hayattan zevk alır. Fakat insanın bu dünyada olduğu müddetçe bunlardan tama­ men ve bütün yönlerden kurtulması mümkün değildir. Çünkü dünya, üzüntü ve korkunun her zaman olacağı bir yerdir. Bunların yok olması ahiret ve cennet nimeti­nin gerekli olan şartlarından birisidir. Allah (cc.) oranın halkını &#8220;Korku ve üzüntünün olmadığı kimseler olarak&#8221; vasfetmiş ve sevdikleri her şeyin var olacağını ve sevil­meyen her şeyin zevalini bu iki kelimenin içine katmıştır.</p>
<p>Bununla beraber, bizim burada bahsetmek istediğimiz korku ve üzüntü, insanla direk ilgili olan ve onu endişe­lendirip sabrını yok edenlerdir. Dünyanın asıl tabiatında ve yapısında olan üzüntü ve korkuyu uzaklaştırmak için ise bir çare yoktur.</p>
<p>Üzüntü iki çeşittir: Birisi; sebebi bilinen üzüntüdür. İnsanın malını, ailesini veya kendisinde özel bir yeri olan sevdiği bir şeyi kaybetmesinden kaynaklanan üzüntü bu türdendir. Diğeri ise; sebebi bilinmeyen üzüntüdür. Bu, insanın kalbinde hissettiği ve çoğu zaman onu; günlük faaliyetlerinden, neşelenmekten ve dünyadaki lezzetler­ den tam bir şekilde zevk almaktan engelleyen bir sıkıntı­ dır. İnsan kendisinde hissettiği bu durgunluk ve kırgınlı­ğın sebebini de bilmez.</p>
<p>İşte sebebi bilinmeyen bu üzüntünün kaynağı beden­ sel problemlerdir. Kanın soğukluğu, temizliğinin azlığı ve asli halinin değişime uğramasından kaynaklanmakta­dır. Bundan kurtulmak için bedensel ilaç olarak alınacak gıda ve ilaçlarla kanın temizlenmesi, ısıtılması ve incel­tilmesi gerekir.91 Ruhi ilaç olarak ise, yalnız kalmayıp insanlarla konuşarak ruha sevinç veren yollar ve insanın ferahladığı ve ruhundaki sıkıntıyı uzaklaştırdığı güzel sema dinlemek vb. ruhu hoş tutan ve sevinç veren diğer vesilelerden faydalanarak çare bulunur.</p>
<p>Sebebi bilinen üzüntü ise, sevilen bir şeyin kaybedil­mesi ve istenilen bir şeye ulaşamama nedeniyle oluşan düşünceden kaynaklanır. Burada tedavisinden bahset­ meyi hedeflediğimiz üzüntünün bu çeşididir. Bu tür üzüntüden kurtulmak için biri dışarıdan diğeri içeriden olmak üzere iki çare kullanılır.</p>
<p>Dışarıdan olanı, öğüt verenlerin nasihatleri ve hatır­latmalarıyla gerçekleşir. Daha önce söylediğimiz gibi bu, ruhi rahatsızlıkların tıbbıdır ve tabiplerin bedeni hasta­lıkların tedavisinde kullandıkları ilaçların benzeridir ve onun yerine geçer.</p>
<p>İçeriden olan ise insanın ruhunu eğittiği düşünce yol­ları olup, bunları sevdiği bir şeyi kaybettiği ve istediği bir şeyi elde edemediğinde başına gelen tasa ve üzüntüyü uzaklaştırmak için bir silah olarak kullanmalıdır.</p>
<p>Bu düşüncelerden birisi: Aşırı üzüntünün arkasından gelmesi mümkün olan ve kendisine en büyük zararı ve­recek olan bedensel hastalıkları düşünmektir. Bunu bi­lirken en değerli sevgili olan ruhunun, onun dışında kay­betmekle zarar göreceği aile, mal ya da başka bir sevdiği şey olduğuna inanmasına razı olmamalıdır. İnsan belki de bütün sevdiği şeyleri, bu en büyük sevgili olan ruhu için istemektedir. Aşırı bir şekilde üzülerek ise ruhunu yok etmekte ve onun yanında diğer kaybettiklerinin furu&#8217; olduğu asıl sevgiliyi kaybetmektedir. Bunun duru­ mu kendisine sermayesinin tamamını kaybettirecek karlı bir satış yapan kimse gibi olur. Bu da en açık bir kayıp ve en büyük aldanmadır.</p>
<p>Bir diğeri: Dünyanın yapısı ve üzerine bina edildiği temeli düşünmelidir ki, bu dünyada hiç kimse sevdiği bir şeyi kaybetmeden ve elde etmek istediği her şeyi ko­layca elde ederek tam istediği ve sevdiği şekilde bir ha­ yat süremez. Eğer dünyanın hali buysa, dünyada sevdiği şeylerden ve güzel bir yaşamdan elde ettikleri onun için bir fayda ve ganimettir. İnsanın ruhunda dünyanın de­ğeri bu kadar olursa sahip olduğu her lezzetten güzel bir şekilde faydalanır ve istediği şeylerden ulaşamadıklarına fazla üzülmez. Bu dünyada yaşadığı sürece güzel bir ha­ yat sürer.</p>
<p>Bir diğeri ise şunu düşünmelidir: Eğer bir felaketle karşılaştığında buna sabretmezse bu iki felaketin en bü­yük olanıdır. Çünkü dünya istenmeyen olaylar ve fela­ketlerle doludur. İnsan, bunlara tahammül etme gücünü azımsayacak olursa peşpeşe gelen felaketler bu taham­mülsüzlüğü artırır. Eğer ruhunu aşırı üzüntüyü terk et­ meye alıştırır bu konuda onu eğitirse, ruhuna gelecekteki musibetlerin inmesi engeller. Dolayısıyla sabrının az ol­masıyla tek bir felaketi birçok felakete dönüştürmeye razı olmaz, bilakis mutluluğunu tamamlamak için karşılaştı­ğı birçok felaketi, tek bir felaket yapan kimse olmak ister.</p>
<p>Bunlardan bir diğeri şunu düşünmesidir: Kişinin ba­şına gelen hadiseler karşısında kendisini üzüntü ve hüz­ne teslim etmek çocuklar ve kadınlar gibi zayıf ve korkak kimselerin yaptığı bir şeydir. Başlarına gelen felaket ve çilelere sabretmek ise, kendilerinden sonra nakledile­ gelen haberler bırakan kararlı ve kemal ehli kimselerin seçtiği bir yoldur. Böylelikle onların arkasından güzel sözler ve övgüler kalır. Dolayısıyla insan kemal, üstünlük ve sabır ehlinin bu şerefli yolu yerine aciz ve noksanların kötülenen yolunu seçmeye razı olmamalıdır.</p>
<p>Bir diğeri şunu düşünmelidir: Eğer daha önce zikret­tiğimiz gibi asi olan insanın kendi canı ise ve sevdiği her şeyi onun için istiyorsa ve onun bekası için gerekli her türlü zorluğa katlanıyorsa, ruh selamette ve hayatta ol­duktan sonra onun dışındakilerin -yani kayıpların- hepsi küçüktür. Bu yüzden başına gelenlerden dolayı çöküntü­ ye uğramak ve şiddetli üzüntü hissetmek gerekmez.</p>
<p>Bunlardan bir diğeri şunu düşünmesidir: Bu dünya­ da başına gelen felaketler kendisinden önce gelenlerin ve kendi asrındakilerin de başına gelmiştir. Onlar bu ko­nuda kendisine ortaktırlar, bu felaketlerden onun aldığı kadar veya daha fazla nasip almışlardır. Eğer üzüldüğü husus insanlar arasında ortak bir şeyse, o konuda şiddetli bir şekilde üzülmemelidir. Çünkü insan sevmediği şeyle­ rin başkalarının da başına geldiğini gördüğü zaman bu konuda kendisine ortaklar bulduğu için onu fazla umur­samaz. Bu duygu insanın tabiatındandır.</p>
<p>Bir diğeri şunu düşünmelidir: Can bedende olduğu sürece şu anda başına gelen felaketten daha büyüğü de gelebilirdi. Bu küçük musibet ile büyüğünden kurtulduy­sa onun başına gelen kötü durum, şükredilmesi gereken bir nimetin yerini alır. Dolayısıyla başına gelen bu küçük musibet büyüğüne kıyasla üzülmek yerine sevinilmesi gereken bir kazanç olur.</p>
<p>Bir diğeri: Kaybettiklerinden sonra kendisine kalan başta nefsi (canı) olmak üzere diğer nimetleri düşünme­ si gerekir. Şimdi sahip olduğu nimetleri de, daha önce kaybettikleri gibi kaybedebilirdi. Dolayısıyla kendisine kalan sevilen fıtneleri92 düşünür ve kalan bu nimetleri ruhuna sık sık gösterirse, kendisini teselli eden bir sevinç elde eder ve kaybettiklerinin üzüntüsünü yok eder. Bu düşünceyle tasa mutluluğa, üzüntü sevince dönüşür.</p>
<p>Bir diğeri şunu düşünmelidir: Başına gelen bir fela­ketten ortaya çıkan üzüntüyü, gelecek günlerin teselli etmesi ve bu üzüntüden onu kurtarması gerekir. Üzüntünün en zor vakti meydana geldiği vakittir, bundan son­raki vakitler daha kolay geçer ve felaketin sıkıntıları daha hafif olur. Sıkıntı veren şeylerin yok olacağını düşünmek insana hızlı bir mutluluk verir.</p>
<p>İnsanın başına felaketler geldiğinde onlardan mey­ dana gelen üzüntü ve kederi uzaklaştırmak için insanın faydalanacağı bu fikirler, onlardan kurtuluş çareleridir ve İnşaallah bunların kullanılmasında açık bir fayda vardır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong>İÇ KONUŞMALAR VE VESVESEDEN KURTULMAK İÇİN ÇARELER</strong></p>
<p>Daha önce zikrettiğimiz gibi iç konuşmalar ve vesvese ruhsal rahatsızlıklardandır. Vesvese, ruhi rahatsızlıkların içinde insana en çok acı veren ve etkisi en güçlü olandır.</p>
<p>Vesvese, daha önce söylediğimiz gibi ruhsal arazlar­ dan birisi olsa bile tamamen ruhsal bir rahatsızlık değil­dir. Bilakis onun oluşmasında bedensel rahatsızlıkların da ortaklığı vardır. Bunun sebebi ise tasa, öfke, korku ve hüzün gibi ruhi rahatsızlıklara zaman zaman, hatta çoğu zaman maruz kalmayan bir insan yoktur. Fakat iç konuş­ma dediğimiz bu rahatsızlık özel bir rahatsızlıktır. Birçok kimse belki de ömrü boyunca bunun sıkıntısıyla hiç kar­şılaşmaz. Ancak bu, vesvese ve iç konuşmanın bu kim­selerde hiç olmayacağı manasında değildir. Çünkü diğer saydığımız ruhi arazlar gibi vesvese de bütün insanlarda ortaktır. Bilakis bunun manası, insanı korkmaması gere­ken şeylerden korkutan, hayatını zehir eden şeyler dü­şünmesine sebep olan, zihnini meşgul eden ve acı veren rahatsızlıklarının herkeste olmamasıdır. Bu yüzden bu öyle bir rahatsızlıktır ki bedenler de buna ortaktır dedik. Ancak vesveseden, bedensel rahatsızlıkların bedene ver­diği zarardan korkulduğu gibi korkulmaz. Çünkü beden­ sel rahatsızlıklar insanı vesveseye itmesi muhtemel ağrı ve acılardır, fakat vesvesenin bu yönden bedensel ağrıla­rın verdiği gibi bir sıkıntısı yoktur.</p>
<p>Bu rahatsızlık bazen insanın tabiatından kaynaklanır ve doğumda meydana gelen deliller bunu gösterir. Başka bir zaman da ise bilmediği bir şeyin başına gelmesi gibi olur ve alışılmamış bir şekilde meydana gelir.</p>
<p>İnsanın yaratılışı ve tabiatından olan vesvese ömrü boyunca onunla birlikte olsa da, tabiatına yabancı olan­ dan daha güvenlidir. Çünkü tabiatına yabancı bir şekilde gelen zorlukla ve güçlü bir şekilde gelir. Tahammül edil­meyecek kadar şiddetlenmesi ve artmasından da güven­ de olunmaz. Fakat tabiatından olan vesvesenin artması mümkün değildir, bilakis her zaman alıştığı bir şey gibi­dir. Bu tür vesvese insan başka önemli meselelerle meş­gul olunca vicdanından gider, sonra meşgul olduğu işi bitirince tekrar döner.</p>
<p>Bu rahatsızlık hakkında söylediklerimiz ve onun insa­nın başına bazen tabiatından bazen de tabiatına yabancı bir şekilde gelmesi, insanın bedenine arız olan bedensel hastalıklara benzemektedir. Hastalıklardan kimileri in­ sanın mizacından, bedeninin terkibi ve yaratılışının as­lından kaynaklanır ve zaman zaman kendisine gelmesi ve çokça başına gelmesinden dolayı alıştığından insanın tabiatı gibi olur. Mesela insanın doğuştan gelen tabiatı sebebiyle sıkıntı çektiği baş ağrısı, mide ağrısı, kulak ağ­rısı veya diğer ağrılar gibi. İnsana sıkıntı veren bu ağrı­lar gelmeye devam eder, sonra ilaçla yok olur veya kendi kendine sakinleşir. İnsanın başına sık sık gelen bu türden ağrılar, alışık olmadığı ve ona yabancı olan ağrılardan daha güvenlidir.</p>
<p>İnsanın tabiatından meydana gelen ve huyu olan ves­vese sevda mirrasının tabiatından kaynaklanır. Çünkü insana sıkıntı veren iç konuşmaları ve kötü düşünceleri doğuran, insandaki çeşitli havatır ve vesveseleri uyandı­rıp tahrik eden odur. Sevda mirrası insanın üzerine iki şekilde baskın olur: Sevda, insanın ilk yaratılışında toprak tabiatına sahip kuru ve soğuk olan bu hıltın, beden ve ahlak özellikleri üzerindeki etkisinin diğer hıltlardan daha fazla olmasından dolayı onun mizacı olur.</p>
<p>İkinci şekilde ise sevda, insanın yaratılışının başlan­gıcındaki tabiatı olmayıp, sevdaya dönüşen balgam dola­yısıyla baskın olur. Bu durum insanın ilk yaratılışındaki mizacının safra ve balgamdan mürekkep olması halinde gerçekleşir. Safra, balgam üzerinde sıcaklığıyla etki ya­parak kuruluk meydana getirir ve balgam sevda hıltına dönüşür. Çünkü balgamın asıl tabiatı soğuk ve nemdir, fakat safra mirrası ona etki yapar ve kurutursa sevda ta­biatına dönüşür ve insanda kötü düşünceler ve iç konuş­malar meydana getirir.</p>
<p>Ancak bu şekilde oluşmuş sevdanın sebep olduğu ves­veselerin kuvveti ve şiddeti halis (saf) sevda tabiatının oluşturduğu vesveselerin derecesine ulaşmaz. Çünkü o türden olan sevda, cevheri ve insanın yaratılışının aslın­dandır. İkinci tür ise cevheri değil, sonradan oluşmuştur.</p>
<p>İnsandaki asli sevda mizacı bunu gösteren alametlerle bilinir. Bunlar, bedenin yaratılışındaki yapısının şu özel­likleridir: Kemikler dolgun, sinir sistemi güçlü, kuru bir cilt, kan koyu, saçı az, vücut yapısı düzgün, soluk renkli, ahlakı sert, asık suratlı, sürekli düşünceli, fazla konuş­ mayan, ağır hareket eden, hızlı öfkelenmeyen fakat öf­kelenince öfkesi kolay kolay geçmeyen, hatta kin tutan, bir kimseyle arası açıldığında razı edilmesi ve eski haline dönmesi kolay olmayan, merhametsiz, birisine kızdığın­ da tekrar samimi olması zor olan.</p>
<p>Vesvesenin arız olduğu kimsede bu sıfatların aksi özellikler olursa; yani bedeni gevşek, sinirler zayıf/gev­ şek, yumuşak tenli, güleryüzlü, konuşmayı seven, insan­larla dostluğu ve sevgiyi tercih eden, öfkeden rızaya, rı­zadan öfkeye hızlı bir şekilde dönen, işlerinde sebatsızlık, katı kalpli ve kaba olmayıp yumuşak kalplilik gibi özel­likler, balgam ve safradan oluşmuş tabiatın özellikleridir. Bu kimsede meydana gelen vesvesenin sebebi asli sevda değil, bilakis sonradan oluşmuş sevdadır. Bu durumda onun vesvese ve iç konuşmadan duyacağı acılardan daha az korkulur. Çünkü kötü düşünceler ancak safra ve sevda mirrasının tabiatlarından oluşan ve vesvesenin ana un­ suru olan kurulukla güçlenir.</p>
<p>Bu tabiata sahip kimsenin asıl mizacı balgami nem­dir. Bu nem ise insanda kötü düşüncelerin aşırı bir şekle dönüşmesini ve giderek kötüleşmesini engeller. Ancak şu da bilinmelidir ki, bu tür vesvesede iş daha kolay olsa da yine de bununla imtihan olunan kimseye verdiği sıkıntı şiddetlidir. Çünkü vesvese ruhta, daha önce bahsettiği­miz diğer ruhi rahatsızlıklardan daha fazla meydana ge­lir.</p>
<p>Vesvesenin zorluklarından bir diğeri, öfke, korku, pa­nik ve keder gibi bilinen bir sebepten dolayı alevlenip, buna neden olan şey ortadan kalktığı vakit giden bir ra­hatsızlık değildir. Mesela öfkelendiği kimseden intikamı­nı alınca veya onu kızdıran şeyin üzerinden uzun zaman geçince; öfkesi geçen, ruhu sakinleşen ve ondan bir sıkın­tı görmeyen kimsenin durumu gibi değildir. Aynı şekilde korkan kimse, onu korkutan şey kalbinden yok oldu mu korkusu geçer ve ruhi huzur ve güven hissine geri dö­ner. Bazen meydana gelip bazen yok olan açıklanan diğer ruhi rahatsızlıkların hükmü de bu şekildedir. Bunların her biri insana uzun zaman sonra ancak bir defa gelir ve bazen ömrünün büyük bir kısmında bunların çoğundan güvende olur. Nitekim her zaman insanın başına, ne onu huzursuz edecek şekilde öfkelendiren, ne de aşırı bir şe­kilde korkutan olaylar gelir. Bu yönden o rahatsızlıklarda iş daha kolaydır.</p>
<p>Fakat şimdi bahsettiğimiz iç konuşmalar ve vesvese­nin sebebi bilinmemektedir ve onu gerektiren gerçek bir sebep de yoktur. Bu ancak, daha önce bahsettiğimiz gibi insanların bazısının tabiatında doğuştan olan bir şeydir. Bundan muzdarip olan kimsenin çektiği sıkıntıların, ha­kikati olmayan kötü bir düşünceden olduğunu gösteren belirti vardır. Bu rahatsızlığın iç konuşma diye isimlendi­rilmesinin sebebi de insana ruhunun, kalbin vesveseleri olan şeyleri konuşmaya sürekli devam etmesidir.</p>
<p>Bu düşünceler ve vesveseler de bazen insanın sevdiği ve temenni ettiği şeyler cinsinden olur bazen de korktu­ğu şeyler cinsinden olur. Sevdiği ve temenni ettiği şeyler cinsinden olanların birisi; insanın arzuladığı bir şeyi aşırı sevmesi, kalbini ona bağlaması, her zaman onu düşün­mekle meşgul olması ve her an aklına onun gelmesidir. Dolayısıyla bu, insanı başka bir şey düşünmekten, işleri­nin çoğunu yapmaktan ve hayatın zevklerinden ihtiyaç­larını almaktan engeller.</p>
<p>Korktuğu cinsten olan vesveseler ise; insana ruhunun, yakında belki de korktuğu bir şeyin başına geleceğini ve bundan daha kötü olanı ise, hayatına ve bedenine bir sı­kıntının isabet edebileceğini söylemesidir. Bu tür korku­lar, korkuların en zoru ve en şiddetli şekilde kalbe yerle­şip ona hakim olanıdır. Çünkü insan için hayatı ve kendi canından daha kıymetli bir şey yoktur. Dolayısıyla haya­ tına bir şey olmasından korktuğunda bu korku, kalbini her şeyden çok meşgul eder ve düşüncesine hakim olur.</p>
<p>Bu yüzden bu tür iç konuşmalar insanın sevdiği şeyler cinsinden olan iç konuşmalardan daha zor olur. Çünkü sevilen bir şeyin temenni edilmesinde büyük bir zevk vardır. Fakat insanın sevilmeyen bir şeyin başına gelme­ sinden korkması ise ruha acı ve sıkıntı verir. Bu yüzden bu tür iç konuşmalar daha zordur dedik.</p>
<p>Bu tür vesvesenin insana verdiği zararlardan bir diğe­ri, insan korktuğu şeyi, bunun olması uzakken yakında olacak şey yerine koymasıdır. Dolayısıyla insan her za­man sanki onu gözlemliyor ve olmasını bekliyor gibi dü­şünür. Bu da onu diğer insanların aldığı şekliyle lezzetler­ den ve iştah duyduğu şeylerden zevk almaktan ve doğal ihtiyaçlarını karşılamaktan alıkoyar. Bu sebeple yapması gereken bir işle her meşgul olmak istediğinde veya ne­şeleneceği bir konuşma dinlemek istediğinde, ruhu onu korkutan iç konuşmalara sıçrar, aklı oraya kayar. Bu tür vesveselerin başına gelmesi insanı zevk aldığı şeylerden olması gerektiği gibi tam bir zevk almaktan ve bir ko­nuşmayı sonuna kadar anlamaktan alıkoyar. Bu yüzden çoğu zaman zevkleri berbat olur ve bunlardan hiçbir şeyi gerektiği gibi tamamlama ve gerçek manada faydalanma imkanı olmaz. Onun bu sıkıntıları çekerkenki hali, uy­kusunda korkulu rüyalardan acı çekenin hali gibi olur. Vesveseler de korkulu rüya cinsindendir.</p>
<p>Ancak insanların kimisi bu rahatsızlıktan uykuda iken acı çeker. İnsana uykusunda onu korkmuş ve pa­niklemiş veya endişeli halde uyandıran korkunç rüyalar gösterilir. Rahat, sakin bir şekilde tam olarak uykusunu almak neredeyse hiç mümkün olmaz.</p>
<p>Kimileri de, bizim özelliklerini saydığımız kimse­ler gibi, sıkıntıyı uyanıklık halinde çekerler. Vesveseli­ler diğerlerine uyurken tahayyül edilen iç konuşmaları uyanıklık halinde tahayyül ederler. Akıllarına gelen bu düşüncelerden korkarlar. Kötü düşüncelere &#8211; olumsuz düşünceler- sahip kimsenin başına gelenler uyanıklık konuşmaları olurken, korkunç rüyalar görenlerin başına gelenler ise uyku konuşmaları olur.</p>
<p>Bu rahatsızlığa yakalanmış olanlara has diğer bir özel­lik ise; bunlar nefisleri/hayatları hakkında olumsuz dü­şüncelere sahip olup, korkulmaması gereken şeylerden korktukları gibi, aynı şekilde bütün işlerine de olumsuz tarafından yaklaşırlar. Bunların başına iki iki şekilde muamele edilebilmesi mümkün olan bir şey geldiğinde düşünceleri ve evhamları bu iki yönden daha kolay ve umutlu olan yerine hemen, daha korkunç ve daha zor olana kayar. Başlarına gelen talihsizlikler ve özellikle de bedenlerine isabet eden hastalıklar hakkında düşüncele­ri olumlu değil olumsuz olur ve en kötüsünü düşünürler. Herşeyde kalplerini daha çok meşgul eden, daha çok sı­kıntı veren, sağlık ve selamet düşüncesi ve güzel beklen­ tilerden en uzak şeylere meylederler.</p>
<p>Eğer bu rahatsızlık, kendisine bu tür vesveseler gelen kimseye bu kadar büyük bir zarar veriyorsa, o kimsenin ruhundan bu hastalığın acı ve sıkıntılarını uzaklaştır­manın çaresini bulmak için ciddi bir şekilde gayret et­mesi ve imkanlar nispetinde bütün gücüyle çabalaması gerekir. Aynı bedenindeki bir hastalıktan şikayet edenin bundan kurtulmak ve sağlığına kavuşmak için ciddi bir şekilde çalışması ve bunun için birçok çeşit ilaçlar ara­ması gerektiği gibi.</p>
<p>İnsanın, vesvesenin bazı insanlarda tabiatlarından kaynaklandığı ve bunu yok etmenin bir yolu olmadığı düşüncesine kapılması bunun çaresini aramaya engel olmamalıdır. Çünkü bu düşünce doğru değildir. Bilakis şuna kesin olarak inanmalıdır ki, Allah ( cc.) bedenler­ de ve ruhlarda meydana gelen her hastalığın ilacını da yaratmıştır ve onlarda oluşan her acının bir şifası vardır. Nitekim bir ilaç hastalıkla karşılaşınca şu iki neticeden birisini verir: Bu hastalık ruhi veya bedensel olsun ya onu tamamen yok eder ve insan ondan kurtulur ya da onun gailesini ve sıkıntısını azaltır ve bu azaltma hastalı­ğın bir kısmının izalesini sağlar. Sıkıntı veren şeylerin bir kısmının yok olması, tamamen var olmasından daha hayırlıdır. İlaç kullanılmaması halinde ise hastalık devam eder ve daha da artar.</p>
<p>Daha önce söylediğimiz gibi bedensel hastalıkların bedensel ilaçlarla iyileştirilmesinin gerekliliği gibi, ruh­sal rahatsızlıkların da ruhsal ilaçlarla tedavi edilmesi gerekir. Ruhsal tedavi ise ya öğütler ve hatırlatmalarla olur veya insanın ruhunu eğittiği ve bunu korkuların ve üzüntülerin zararlarını nefsinden uzaklaştırmak için bir silah olarak kullandığı düşüncelerle olur. Vesvese ve iç konuşmalar da ruhi bir problem olduğu için bizim üze­rimize düşen bu rahatsızlıklardan kurtulmak için gerekli çareleri açıklamaktır.</p>
<p>Bunları yok etmek ve azaltmak için çarelerin bazı­ları insan ruhunun içinden, bazıları ise dışarıdan olur. Vesveseyi yok etmek için dışarıdan alınan yardımlardan birisi, bu kimsenin yalnız kalmaktan kaçınması gerekir. Çünkü yalnızlık insanın aklında birçok düşünceyi ve iç konuşmaları uyandırır ve harekete geçirir. Çünkü ruhun güçlerinin ya dışarıdan ya içeriden işini yapması gerekir. Dışarıdan olan işi insanın diğer insanlarla bir araya gel­mesi, konuşması, onlarla görüşmesi ve diğer gerekli olan konuşma bölümleridir. İçeriden olan işi ise ruhunda meydana gelen ve aklına gelen fikirlere yönelip bu şeyler hakkında düşünmektir. Dolayısıyla ruhun eğer dışarıda yapacak bir iş olmazsa düşünmekle meşgul olması gere­ kir, özellikle de ruh zeki ve nazik tabiatlı ise.</p>
<p>Eğer insan yalnız kalıp düşünceleriyle baş başa kalırsa ruhu onu vesveselere götürür ve bunlardan duyduğu acı yalnızlık halinde daha fazla olur. Fakat insanlarla konu­şarak kendisini meşgul ederse vesveseler azalır ve vicda­nında güçlü bir etkisi olmaz. Bu yüzden yalnızlık kötü­lenmiş ve insanın toplum içinde yaşaması, konuşarak ve güzel sohbetler yaparak insanlarla beraber olması güzel bulunmuştur.</p>
<p>İnfırad ve yalnızlık ancak, ya sultan ve devlet başkanı­nın devletin yararına olan düzenlemeleri düşünmesi için, ya da bilgelerin çeşitli ilimlerden yeni bir ilim üretmeleri ve telif etmeleri için, ya da nüsk ve ibadet ehli kimsele­rin Allah&#8217;a münacat ve ibadet etmeleri için iyi görülür. Bu yönlerin dışındaki bir yalnızlık kötülenmiştir. Çünkü bu, insanı hiçbir faydası ve getirisi olmayan düşüncelere götürür.</p>
<p>Allah (cc.) insanda kendi cinsleriyle olan sosyallik yaratmış olduğundan insana toplu yaşamı sevdirmiş ve onun azmini bununla sınırlamıştır. Ve toplu yaşamı onu sevindiren, tasa ve üzüntülerini teselli eden bir vesile kılmıştır. Dolayısıyla sosyal yaşamı terkedip yalnızlığa meyledenlerde bu ancak hemcislerindeki sosyal yaşama meyilli olmaktan ayrıldıkları, insan tabiatındaki bir tür noksanlıktan ve terkip bozukluğundan kaynaklanır.</p>
<p>Bu ahlak, yani hemcinsleriyle bir arada yaşamayı sev­mek, tabiatları daha iyi, daha üstün ve daha sakin olan hayvanlar ve kuşlarda da vardır. Fakat kaplan gibi yalnız­ lığı seven hayvanların tabiatları ise vahşi ve serttir.</p>
<p>Sosyallikte olan fayda ve başarıdan dolayı insana iş­lerinde ve yolculuklarında yalnızlık kötü gösterilmiştir, hatta &#8220;Tek olan şeytandır:&#8217; denilmiştir. Arkadaş ve dost­ları olmadan yalnız başlarına yola çıkıp çöllere giren kim­selerin başına gelen afetler; kimilerinin yolu kaybetmesi, kimilerinin öldürülmesi, kimilerinin başına büyük bir musibet geldiği onlardan gelen haberlerde zikredilmiştir. Bu yüzden vesveseli kimsenin kendisine kötü düşünceler ve kötü kuşkular musallat olmaması için tek kalmaktan ve yalnızlıktan kaçınması gerekir.</p>
<p>Vesveseden uzak durmak için bir diğer çare boş kal­ maktan kaçınmaktır. Çünkü boş kalmak, aklına kötü ve olumsuz düşünceler gelen kimsenin bu düşüncelerden acı duymasını artıran yalnızlığın benzeridir. Dolayısıy­la insanın meşgul olacağı ve günlerini geçireceği bir işi olması lazımdır. İnsan ruhu dışarıda uğraşacağı bir iş ol­madığı zaman kendi içinden bir şeylerle meşgul olmaya yönelir. O da düşünmektir. Nitekim bu kimse boş kalırsa kendisine acı veren düşüncelere döner.</p>
<p>Yine, bu rahatsızlıktan şikayetçi olan kimsenin her­ hangi bir işle devamlı meşgul olması gerekir. Eğer halk­ tan birisiyse işlerine devam etmesi ve hayatını kazanma­ ya önem vermesi, eğer sultansa ülkesinin yararına olan şeylere yönelmesi, bunları düşünmesi, sağlam bir düzenleme yapması, kararlar alması gerekir. Bu tür işlerden bıkarsa gece ve gündüzden artan vakitlerini yeme içme, cinsellik, ruhun güçlerini harekete geçiren sema, güzel ve hoş suretlere bakmak gibi zevklerden arzuladıklarıyla vaktini geçirir. Çünkü bunların her birisinin insana acı veren, onu rahatsız eden vesvese ve havatırı düşünmek­ ten uzaklaştırmada bir payı vardır.</p>
<p>Bu zevklerle duyularını meşgul etme hususunda ise bunların kalbini daha çok meşgul etmesi ve onlara olan arzusunun daha güçlü olması için insan her zaman bun­ları yenilemelidir. Çünkü vesvese rahatsızlığı olan kim­senin tabiatında, bir işten çabuk bıkmak ve ruhun arzu­larından yaptıklarından hızlı bir şekilde yüz çevirmek vardır. İnsan keyif aldığı çeşitli zevklerden bıkarsa ruhu bundan hızlı bir şekilde yüz çevirir, terk eder ve alıştığı olumsuz düşüncelerle meşgul olmaya döner. Bu zevkleri sürekli yenilerse bunlardan her yeni lezzetin onu bıktı­ran sıkıntıları yok etmekte bir payı olur. Böylece günleri­ni geçirmiş, düşünmeyle acı çekmeye alışmış olan kalbi­ni teskin etmiş olur.</p>
<p>Vesveseden kurtulmak için başvurulan çarelerden bir diğeri; insan etrafındaki kimselerin içinden sevgi ve şefkatine güvendiği kimselerden kendisine özel bir dost grubu seçmeli ve nefsine gelen düşünceleri bunlara an­latmalı ki, onlar ruhunun vesveselerinin gerçek olmadı­ğını ve hayaline getirdiği kötü düşüncelerin boş olduğu­ nu ona bildirsinler. Bu nasihatlarla, olumsuz düşünceleri kontrol altına alma noktasında elde ettiği fayda, bedensel rahatsızlığa düçar olan kimsenin, hastalığıyla mücadele eden tabibe güvenmesi gibidir. Doktor o kimseye bu has­talıktan kurtulma ve sağlığına kavuşma ümidi vermekte ve hastalığı hafifletmektedir.</p>
<p>Buraya kadar bahsettiklerimiz bu hastalığa maruz kalmış kimsenin iyileştirilmesinde uygulanması gereken vesilelerin, dışarıdan alınan destek kısmıdır. İnsan olum­suz düşüncelerini kontrol etmek ve bunların meydana getirdiği etkileri azaltmak ve yok etmek için bu dış des­tekten yardım alır.</p>
<p>İçeriden yardım alması gereken çareler ise: Bu ves­veseler ve havatırlar kendisine geldiğinde onları yatıştı­racak düşünceler hazırlamaktır. Bu, iddia ettiği bir şey hususunda muhalif görüşe sahip kimseyle tartışanın du­rumu gibi olur. Bu kimse hasmının geçersiz bir görüşe tutunduğunu görünce o sözü asılsız çıkaracak ve iddiası­nı geçersiz kılacak bir delil sunar. Aynı şekilde vesveseye karşı düşünceler hazırladığında, kendi ruhuna karşı, yine kendi ruhundan onun söylediklerine karşı çıkan ve has­mının söylediklerini çürüten bir tartışmacı tayin etmiş olur.</p>
<p>Bu düşünceler de iki çeşittir: Birisi, bedeninde has­talıklar ve ağrılar olmadığı sağlıklı zamanında ruhuna hatırlatmalar yapmak için hazırladığı düşünceler. İkin­ cisi ise, kötü düşüncelerinden dolayı büyüyen küçük bir rahatsızlık gibi, bedenine isabet eden bir hastalığa maruz kaldığında ruhuna sunmak için hazırlayacağı düşünce­lerdir. Bu hastalık hususunda düşüncesi en kötü evham­ lar ve kuşkulara gidip hastalığının daha da artmaması ve onun verdiği sıkıntıdan dolayı tasa ve endişesinin şiddet­lenmemesi için bu düşünceleri kullanır.</p>
<p>Sağlıklı olduğu vakitte hazırlaması gereken fikirlerden biri insanın şunu düşünmesidir: Eğer zor hastalıklar, sal­gın hastalıklar, korkunç savaşlar ve bunlar gibi arasında kalıp kendisine bir sıkıntı vermeyeceğinden güvende ol­madığı nedenler gibi, yakın bir zamanda bunların olm­asını gerektirecek sebepler olmadıkça, aklına gelip kendisi hakkında olumsuz düşünmesine sebep olan ve korkutan şeyler, insanın ruhunda bilinen bir sebep olmaksızın ha­rekete geçen ve sıkıntı çektiği bir çeşit vesvesedir.</p>
<p>İnsanlardan gelen bilgiler vesvesenin batıl ve boş ol­duğuna tanıklık etmektedir. İnsanın bu vesvese ile ha­ yatını zehir etmemesi ve bunun onu düşünmesi daha gerekli olan konuları düşünmekten alıkoymaması için vesveseyi dikkate almaması, ona vicdanına yerleşme ve kökleşme imkanı vermemesi gerekir.</p>
<p>Vesvese, bazen bir mirranın93 insanda baskın ve çok olmasından kaynaklanır, bazen de insanın dünya ve ahi­ rette elde edeceği şeylere zarar vermeyi üstlenen şeytan tarafından olur. Hangi yönden olursa olsun, vesvesenin herhangi bir getirisi ve ürünü olmayan bir şey olduğu gerçeği bilinirse insanın yapması gereken şey, vicdanında harekete geçtiği vakitte ona dönüp bakmaması, dikkate almamasıdır. Bu düşünceyi vesvese ile mücadele ettiği si­lahlardan birisi yapmalıdır.</p>
<p>Vesvese ile mücadele yollarından bir diğeri, onu vic­danından atmak için akıl gücüyle mücadele etmektir. Eğer insanın kalbine kendi canı ve hayattaki ihtiyaçları hakkında olumsuz bir düşünce gelir ve sonra da kendi kalbini meşgul eden şeyin, farklı -sosyal- tabakalarıyla diğer insanların kalbini meşgul etmediğini, kendisinin dikkate aldığı şeyi umursamadıklarını ve onu korkutan şeyden korkmadıkları görürse, aklına gelen bu olumsuz düşüncenin bir aslı, esası yoktur. Bu, daha önce bahsedi­len vesvesenin bir çeşididir. Çünkü insanlar, daha önce saydığımız belalar gibi, yakın bir zamanda başlarına gele­cek gerçek korkulardan doğal olarak rahatsız olur ve en­dişelenirler. Dolayısıyla insan eğer kendi ilgilendikleriyle diğer insanların ilgilenmediklerini görürse bu düşünce onun aklına gelen olumsuz düşünceler ve kötü şüphelere karşı getirdiği akli delillerden bir delil olur.</p>
<p>Bunlardan bir diğeri şunu düşünmesidir: Eğer apaçık bir şekilde bunu gerektirecek bilinen bir sebep yokken insanın ruhuna kötü şüpheler ve olumsuz düşüncelerden birisi gelir ve sonra çoğu zaman tekrar tekrar gelip git­ meye devam ederse bu, tabiatından ve bedeninin miza­cından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla insanın, tabiatıy­la iç içe olan ruhsal rahatsızlıklardan korkmaması ve onu dikkate almaması gerekir. Aynı bedensel rahatsızlıklarda adet olduğu üzere, insan alışkın olduğu ve tabiatından kaynaklandığını bildiği bedensel rahatsızlıklarla nere­deyse hiç ilgilenmez. Çünkü mizacından ve doğuşundan gelen bedensel bir rahatsızlıkla imtihan olunmayan kim­se çok az bulunur. Dolayısıyla insan bir rahatsızlığın ken­disine genel hallerinde çok geldiğini ve sonra da ondan, insanı tahammül etmekten aciz bırakan büyük bir zarar gelmediğini görüp zararlarından güvende olduğunu tec­rübe edince kalbine bundan zarar görmeyeceğini hisset­tirir, buna fazla önem vermez ve acısına tahammül eder. Aynı şekilde insan bu vesveselerin, tabiatı ve mizacın­ dan kaynaklandığını ve gailesinin hafif olduğunu bilir­ se, tabiatından kaynaklanan bedensel rahatsızlıklardaki gibi, ondan korkmamalıdır. Bu durum, kötü tabirlerin­ den korktuğu korkunç rüyalardan acı çekenlerin haline benzemektedir. Bu tür rüyalar görmeye alışkın olmayan birisinin böyle bir rüya görünce bundan korkması ve kalbinin bununla meşgul olması kötü görülmez. Fakat korkunç rüyalar görmek adeti olan, bu konuda tecrübesi çok olan ve bunların ardından kötü bir tabir ortaya çık­ mayan kimse, bunun mizacı ve tabiatından kaynaklan­dığını bildikten sonra bu korkulu rüyaları fazla dikkate almamalıdır. İşte bu da insanın kötü düşüncelerine karşı koyduğu fikirlerin bir diğeridir.</p>
<p>Bir diğer düşünmesi gereken husus; Allah (cc.) bu dünyada yarattığı nebatat, hayvanlar ve bunların dışın­daki her şeyin oluşumu ve bozulması, büyüyüp yetişmesi ve eriyip yok olması için sebepler yaratmıştır. Bu saydık­larımızdan hiçbirisi onun sağlam olması için daha önce bir neden olmadan sağlam kalmaz ve bozulan hiç bir şey de onun bozulması için önceden bir neden olmadan bozulmaz. Dünyanın düzeni bu temel esas üzerine bina edilmiştir ve bu hala da devam eden bir kuraldır. Bunun doğruluğu cemadat, nebatat ve hayvanlar itibara alındı­ğında müşahede ile sabittir.</p>
<p>Bunun örneği; biz, bir temel üzerine bina edilmiş olup kendi zatından onu çatlatan, yıkan bir şey olmadan veya yıkılmadan önce çok zayıf bir duruma gelip de dışarıdan birisi tarafından yıkılmadıkça aniden yıkılan bir yapıyı kesinlikle görmedik.</p>
<p>Yine aynı şekilde, fitili yanmamış, gazyağı bitmemiş, fitilini yağa boğacak kadar çok veya onu kurutacak kadar az konulmayıp fitilin ihtiyaç duyduğu miktar kadar gaz­ yağı konulan ve dışarıdan su dökülerek veya rüzgarla ya da üflemeyle veyahut bunun dışındaki bir yolla söndü­rülmedikçe, yanmakta olan bir lambanın kendi kendine sebepsiz söndüğünü görmedik.</p>
<p>Ömrünün sonunda insanın başına mutlaka gelecek yaşlılık ve ölüm vakti gelmedikçe, ona dışarıdan veya içerden bir problem isabet etmeden bir insanın hayatının aniden son bulması mümkün değildir. Yukarıda ver­diğimiz örnekteki lamba hayattır, lambanın fitili beden, gazyağı gıda, lambayı söndüren şeyler insana dışarıdan isabet eden soğuk, sıcak, vurma, çarpma, yaralama vb. afetlerdir. Eğer insan kendisini dışarıdan gelen bu afetlerden korur, bedeninin gıdasını, içececeğini ve hayatın doğal ihtiyaçlarını en güzel şekilde düzenlerse ve lam­badaki fitilin benzeri olan vücudu aşırı ihtiyarlıktan son bulmazsa, hayatının yarıda kesilmesi için bir neden yok­ tur ve bu akli olarak da mümkün değildir. Tıpkı lamba­nın ışığının, onun sönmesini gerektirecek açıkladığımız sebepler olmadıkça sönmediği gibi. Bu düşünce de insa­nın yaşamı ve hayatının devamı hakkında aklına gelen kötü düşüncelere karşı koyacağı bir fikir olur.</p>
<p>Bir diğeri şunu düşünmesidir: Sebepler ve illetlerle oluşmuş her şey, onun tabiatının üzerine bina edildiği temel, üstün bir teşhisle tesbit edilerek, yaşam süresinin uzun veya kısa olacağı, onu yok edecek olayların etki­sinin hızlı mı yoksa yavaş yavaş mı olacağı bilinebilir. Kendi terkip ve oluşumunda bunun gösterge ve işaretleri vardır.</p>
<p>Bunun örneği şudur: Direkleri güçlü, temelleri sağ­lam, duvarları kalın, tuzlu ve kumlu olmayan katıksız saf çamur/topraktan yapılmış bir bina gördüğümüzde, dışarıdan yapısını bozacak nedenler olmadığı sürece bu­nun yapılışından, zayıflama ve yıkılma nedenlerinin ona yavaş yavaş etki edeceği ve ömrünün uzun olacağı so­nucunu çıkarırız. Aynı şekilde insanın bekası hakkındaki beklentiler veya hayatı hususunda korkulacak şeyler bu tür alametlerle bilinebilir. Bu alametler de ya bedensel ya da ruhsal olur.</p>
<p>Tabibin, insanın fiziki yapısı ve oluşumundan zayıf veya güçlü olduğunu veya ömrünün uzun veya kısa ola­ cağını bilmesi, bedenden anlaşılan göstergelerin örneğidir. Tabip, bir insanın sindirim organlarının zayıf oldu­ğunu, iyi bir şekilde işini yapmadığını, organlarının zayıf bir terkipte olduğunu ve çok hastalandığını gördüğü za­man, o kimsenin ömrünün uzun olmayacağı sonucunu çıkarır. Vücut yapısının özelliklerinin bunların zıddı ol­duğunu gördüğü zaman ise; yani güçlü kuvvetli, sindirim organlarının güçlü ve besinleri iyi hazmettiğini görürse bundan, bu bünyenin gerektirdiği uzun ömürlü olacağı görüşüne varır.</p>
<p>Ruhsal yönden anlaşılmasına ise; müneccimlerin, krallar ve diğer kimselerin doğum tarihlerinden onların ömürlerinin uzun veya kısa olacağını çıkarmaları örnek­ tir. Bu sanat kıymeti yüksek, fakat tehlikesi büyük bir sanattır. Farklı ülkeler ve milletlerden insanlar bu ilimle ilgilendiler ve uyguladılar. Onlar bu ilmin temel esasla­rında ittifak halindedirler, bu esasların doğruluğuna dair delil getirdiler sonra bu esaslardan alt dallar istihrac etti­ler.94 Ülkelelerinin bu farklılığıyla birlikte, onların aslı ve esası olmayan bir ilim üretmekte ittifak ettikleri zannına kapılmamak gerekir.</p>
<p>Bunların yıldızlara dayanarak verdikleri hükümlerin birçoğunda hata yapmaları mümkünken en üstün yerle­ rinde hata yapmaları mümkün değildir. Çünkü onlar bu haberleri, ya yalan ve hatanın mümkün olmadığı vahiy­ den alınmış usullere veya üzerinde ittifak edilmiş akli çı­karımlara -aynı şekilde batıl üzerine ittifakları mümkün değildir- dayanan usullere döndürürler. Eğer bu sanatın durumu bahsettiğimiz gibi ise ve bunun hükümlerinden bir kimsenin ömrünün uzunluğunu veya elde edeceği farklı mutlulukları gösteren bir anlam çıkarılmışsa; insan bu konuda mutmain olmalı ve ona olan güveni sağlam olmalıdır.</p>
<p>İnsanın, bedeni ve ruhundaki deliller uzun ömürlü olacağını gösterir ve bedeni asli bünyesinde hastalıklı değil, bedeni güçleri yeme, içme ve cinsellik ihtiyaçları­nı karşılamaktan uzak değilse, ruhundaki delillerden ise ömrünün kısa olduğuna işaret eden bir talihsizlik yoksa, bunu gerektirecek bir sebep ve buna işaret edecek manalar olmayan bir şey için korkmasına ve olumsuz düşün­mesine gerek yoktur. İşte bu düşünce sıkıntı veren ves­veseler ve insanı korkutan düşüncelere karşı koymakta yardımcı olan bir fikir olur.</p>
<p>Hastalandığında hazırlaması gereken düşünceler ise şunlardır: Vesveseye mübtela olan kimsenin, kötü ve olumsuz düşüncelere sahip olmasından dolayı, az bir hastalığı çok gördüğünü, küçük hastalığı büyüttüğünü söylemiştik.</p>
<p>Bu kimsenin tabiat ve onun gücü hakkında düşünme­ si gerekir. Allah (cc.), mahlukatından her şahsın takdir ettiği vakte kadar bu dünyada kalmasını planladığı için insanların ruhlarını bedenlerine mükemmel bir şekilde yerleştirmiş ve daha güçlü olmayacak şekilde birbirine kenetlemiştir.</p>
<p>Bu yüzden her canlının ruhunun, daha fazla olmayacak bir şekilde içinde bulunduğu bedeni sevdiğini görür­ sün. Hatta bu sevgiden dolayı insan vücuduna; dövülme, kırık, yara bere, parçalanma gibi ağır felaketler, olağan­ dışı acılar ve ağrılar isabet eder de, ruh yine bunların hepsine tahammül eder ve o bedenle yaşamını sürdürür. Aynı şekilde şiddetli açlık, susuzluk ve insanın aklını ba­şından alan, duyu organlarının çalışmasını engelleyen ve yaşamının kaynağı olan gıdaları almaktan alıkoyan uzun süreli hastalıklar isabet eder. Fakat yine de ruh, bedene olan sevgisinin güçlülüğü ve onunla olan bağının sağ­lamlığından bedenle kalır, onunla yaşar.</p>
<p>İnan tabiatı, hayata güçlü bir şekilde tutunmasından dolayı bütün bu zorluklara tahammül eder. Bedenden hastalıkları uzaklaştırma konusunda çabalayan da işte bu tabiattır. Hatta eğer insanlara isabet eden ve tabiple­rin muayene için gittikleri zor hastalıkların iyileşme ne­denlerine bakılsa, bu insanların hastalıktan, ancak birkaç istisna dışında, doktorun ilacıyla değil bilakis doktorun tabiata ve tabiatın bu acıdan kurtulmak için gösterdiği çabaya verdiği destek ve yardımla iyileştiği görülür.</p>
<p>Bunun delili ise; tabiplerin bulundukları yerlerden uzak olan ve hastalık esnasında ya da hastalıklar gel­meden perhiz yapmayıp yiyecek ve içeceklerin güzel olanlarından iştah duydukları her şeyi yiyip içenlerin durumlarıdır. Bunların büyük bir kısmı aşırı bir şekilde yaşlanmadıkça ve onları yok edecek kapsamlı bir sal­gın hastalık olmadığı sürece hastalıklarından iyileşirler. Bunda, tabiatın yaptığı işin ne kadar güçlü olduğu ve be­denle ruh arasında ince bir kenetlenme olduğunun delili vardır. Bu yüzden insanın kalbinin, başına gelen her has­talığın uzun süre kalıp kendisini bırakmayacağına veya onu yok edeceğine meyletmemesi gerekir. Göğsündeki vesveselerden acı çeken kimsenin bu düşünceyi vesve­selere karşı yardım aldığı bir silah edinmesi ve hastalığa yakalandığında bunu kullanması gerekir.</p>
<p>Bir diğeri de bu bahsettiğimize benzer bir şeyi düşün­mektir. O da; Allah (cc.) bu dünyanın imareti ve takdir ettiği vakte kadar dünya ehlinin orada kalmasını istedi­ğinde genel olarak oradaki sağlık ve selamet sebeplerini ölüm ve yok olma sebeplerinden daha fazla kıldı. Eğer durum böyle olmasaydı ne halkın işlerinin bir kıvamı olur ne de onların maslahatları için bir düzen olurdu.</p>
<p>Bu, insanların halleri itibara alındığında varlığı müşa­hede ile bilinen bir şeydir. Nitekim biz ruhları, bedenleri ve organları sağlık ve selamette olanların müzmin has­talıklı, sağır, dilsiz ve kör ve yatalak, kötürüm gibi sakat ve özürlülerden daha çok olduğunu görmekteyiz. Hatta bu engellilerin adedi sayılsa engelli olmayanların içinde neredeyse fazla görülmeyecek bir orandadırlar.</p>
<p>Aynı şekilde yaşamlarını sürdürmek için gerekli yiye­cekleri olmayan fakirler ve ihtiyaç sahiplerinin sayıları, yeterli besinleri olanlara nispetle çok azdır.</p>
<p>Aynı şekilde uzun zaman sonra gelmesinden dolayı ona kıyas yapılmayacak ve itibara alınmayacak şekilde dünyadaki nadir olaylardan olan kapsamlı bir veba gibi bir şey olmadıkça, hastalıklardan ölenlerin sayısı iyile­şenlere nispetle çok azdır. Bu yüzden iyice yaşlanmamış bir kimse hastalığa yakalanırsa ruhu, dünyadaki daha çok olan şeye ve dünyanın onlar üzerine bina edildiği ge­nel kurallara meyletmelidir. Bu düşünce insanın sıkıntı veren vesveseler ve kötü şüphelere karşı çıktığı fikirler­ den birisi olur.</p>
<p>Bir diğer düşünmesi gereken husus: Allah (cc.) insanı öyle bir şekilde yaratmıştır ki, bu yaratılışla beden ve ru­huna arız olan hastalıklardan selamette olması mümkün değildir. Fakat lütfu ve merhametiyle de her hastalığa bir deva verdi ve bu ilaçları bitki çeşitleri, hayvan bedenleri­nin kısımları ve bu dünyanın altında ve üstünde yarattığı diğer şeylere dağıttı. Sonra kullarından bazılarını, ilaç­ların satıcılarda toplanması için bu ilaçları takip etmesi, arayıp bulması, uzak yerlerden, karadan, denizlerdeki adalardan, deniz kıyılarından, dağların tepelerinden, de­nizlerin ve nehirlerin altından, yerleşim yerleri ve çarşı­lara getirmesi için görevlendirdi.</p>
<p>Sonra başka birilerine tıp sanatının üretilmesine önem vermeyi ilham etti. Zira konu hakkında düşünen kimse,tıp sanatının ilk bilgilerinin semadan gelen vahiyden ya da vahiy konumunda olan ilhamdan alındığından şüphe etmez. Onlar bu sanatın gücüyle, korunmuş ilginç ağır­lıkları ve ölçüleri ince/hassas miktarlarıyla ilaçları terkip etmişler ve sonradan gelenler için kitaplarında yazarak ölümsüzleştirmişlerdir.</p>
<p>İnsan, bu iki grubun; ilaçların ham maddelerini top­layanlar ve terkip edenler, yaptıklarının hiçbir faydası olmayan boş veya anlamsız işler olduğu zannetmemeli­dir. Bilakis bu işler Allah (cc.)&#8217;ın, onlara gösterdikleri ve ilham ettikleriyle insanlara faydalı olmaları için yaptığı bir görevlendirmedir. Eğer durum bu şekildeyse ilacıyla karşılaşan her hastalığın şifa bulması ve ilacın hastalığı iyileştirmedeki konumu yemeğin açlığı, suyun susuzluğu gidermedeki konumu gibi olması gerekir. Çünkü gıdayı yaratan, ilacı yaratandır. Bu ikisi insanın selamet ve var­ lığını sağlayan iki nedendir.</p>
<p>Şunun bilinmesi gerekir ki, insan iyice yaşlanmamış ve şu üç yönden birisiyle salgın bir hastalığa itilmemişse hastalıktan şifa bulmak onu güçlendirir:</p>
<p>Ya sıhhatli olduğu vakitte yiyip içtiklerini ne olduk­larına, ne zaman ve ne kadar aldığına dikkat etmeden alıyordur. Dolayısıyla vücudunda, yanlış beslenme ve te­davinin ihmal edilmesiyle, zor ve tedavisi güç hastalıkla­ra sebep olan artıklar toplanır.</p>
<p>Ya da bir hastalığa yakalandığında onu hemen tedavi etmez ve hastalığın üzerinden uzun süre geçince de bu­nun telafisi mümkün olmaz ve kişiyi ölüme götürür.</p>
<p>Veya kendisine verilen perhizleri yapma konusunda nefsini kontrol altına alamaz ve zararlı şeyleri yer. Bu gı­dalardan dolayı hastalığı artar ve bu şekilde yaparak ta­biata ve doktora karşı, hastalığı desteklemiş olur. Sonuç olarak da şifa bulmayı ve sağlıklı olma fırsatını kaçırır.</p>
<p>Eğer insanın durumu bunun zıddı olur, sağlıklı olduğu zamanlarda bedeninde katı ve yapışkan artıkların oluş­ maması için yeme içmesini güzel bir şekilde düzenler, bu artıklardan az bir miktar toplanıp hasta olduğunda ise hastalık iyice ciddileşip kötüleşinceye kadar beklemeyip hızlı bir şekilde tedavi olur, doktorun ona söylediklerini yapar, kendisine zararlı olan ve hastalıklarını artıran yiyecek ve içeceklerden kaçınırsa, eğer iyice yaşlanmadıysa ve dışarıdan bir hastalık kendisine bulaşmadıysa bu kim­senin şifa bulacağına hükmedilir.</p>
<p>Aklına olumsuz düşünceler ve kötü şüpheler gelen kimse bunların sıkıntılarını uzaklaştırmak için bu bah­settiğimiz vesileleri düşünmelidir. Bunlar kötü düşün­celerin verdiği sıkıntılara karşı yardım alması gereken çarelerdir. Bunları sağlıklı ve hasta olduğu zamanlarda aklında bulundurur ve yardım alırsa, vicdanından bu ruhsal hastalığı uzaklaştırmak veya gücünü zayıflatmak hususunda İnşaallahu Teala fayda görür.</p>
<p>Hamdolsun Allah&#8217;ın ihsanı, gücü, hükmü, kazası ve isteği ile bu kısım ve aynı zamanda kitap tamamlandı. Ve sallallahu ale seyyidine Muhammedin nebiyyi&#8217;l üm­ miyyi ve alihi ve ıtratihi ve sahabetihi el-muhtarin min beriyyetihi. . .</p>
<p>Muhammet Uysal &#8211; İslam ve Osmanlı Tıbbına giriş,syf:222-279</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>84 Bkz.el-Belhi,BedenveRuhSağlığı,s. 13-24. 222</p>
<p>85 Müslüman alimler tarihte nefsin mahiyeti, nefis ve ruhun aynı olup olmadı­ ğını konusunu tartışmışlardır. Bu tartışmalar bizim konumuz olmadığı için nak­ letmenin gereği yoktur. Burada müellifin bazen &#8220;el-emrazu&#8217;n-nefsaniyye&#8217;: bazen &#8220;el-a&#8217;razu&#8217;n-nefsaniyye&#8221; olarak ifade ettiği problemlerden kasıt ve açıklamaya çalıştığı meseleler, bizim bugün psikoloji, psikiyatri ve psikosomati tarafından incelenen ruhi rahatsızlıklardır. Bu sebeple bu kelimenin geçtiği yerlerde nefsi rahatsızlıklar olarak değil ruhi rahatsızlıklar olarak ifade edilecektir.</p>
<p>86 Feza&#8217; aşırı korkuyu ifade etmektedir. Bundan sonra metinde panik olarak kar­şılanacaktır.</p>
<p>87 Ceza&#8217; aşırı üzüntüyü ifade etmektedir. Fakat müellifin açıklamalarından bu­nun bir sabırsızlık hali olup feryat figan etmek manasında, üzüntülü olayla ilk karşılaşıldığında verilen bir ilk tepki olduğu anlaşılmaktadır. Arapça kelimeyi tam karşılamasa da normal üzüntüden ayrılması için hüzün olarak tercüme edil­miştir.</p>
<p>88 Vesvese psikolojide saplantı, takıntı ve obsesyon gibi kelimelerle ifade edil­mektedir. Metinde geçen vesvese okuyucunun zihninde anlamı bilinen bir kelime olduğundan olduğu gibi bırakılacaktır.</p>
<p>89 Yapılan hataları cezalandırmayıp affetmek.</p>
<p>90 Burada kitabın orjinalindeki asıl ifade &#8220;Ma.lik olduklarıma neden ötkeleneyim ki!&#8221; şeklindedir. Bu da, insanın o zamanın toplumsal şartlarındaki konumuna göre, elinin altında olan ve onlar haknda kararlar verdiği köleler, hizmetçiler, aile, emri altındaki idareciler vb. birçok kimseyi kapsamaktadır. Müellifin öfke bölümünde özellikle sultanlara ve idarecilere hitap etmesi, öfkelendiklerinde et­ rafındaki insanlara büyük zararlar verme gücünde olmaları sebebiyledir.</p>
<p>91 Eğer Ebu Zeyd&#8217;in bu tür üzüntünün kaynağı hakkında yaptığı tesbit doğruysa, bu rahatsızlığın daha da artmaması için geleneksel tıpta kanı kirleten gıdalardan kabul edilen patlıcan, mercimek ve dana eti gibi gıdaların mümkünse tamamen terk edilmesi, alışkanlıklardan dolayı terk edilemiyorsa tüketiminin en aza indi­ rilmesi gerekir. Ayrıca zeytinyağı en etkili kan temizleyici gıdalardandır.</p>
<p>92 Mallar,çolukçocukvb.nimetler.</p>
<p>93 Daha önce bahsettiği sevda mirrası. 270</p>
<p>94 Yıldız biliminden bu tür sonuçlar çıkarılıp çıkarılamayacağı tartışmalı bir ko­ nudur. Müellifin de belirttiği gibi bu bilime dayanılarak ortaya konan haberlerin çoğu hatalıdır. Çoğu hata olan bir bilime bu konularda itibar edilmesi mümkün değildir. Özellikle de tıpkı geleneksel tedavi konusunda olduğu gibi, günümüzde bu bilgilerin doğrusunu yanlışından ayırabilecek gerçek uzmanlarının olup ol­ madığının bilinemezken bu bilgilerin itibara alınması insana daha fazla vesvese verir. Müellif hakkında araştırma yapanlar kendisinin de yıldızbilimine ait dü­ şüncelerinin bir kısmından döndüğünü nakletmektedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-zeyd-el-belhinin-beden-ve-ruh-sagligi-isimli-eserininin-ruh-sagligi-bolumu/">Ebû Zeyd el-Belhî’nin Beden ve Ruh Sağlığı İsimli Eserininin -Ruh Sağlığı- Bölümü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebu-zeyd-el-belhinin-beden-ve-ruh-sagligi-isimli-eserininin-ruh-sagligi-bolumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üzüntüyü Giderme Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 09:00:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Üzüntü]]></category>
		<category><![CDATA[Üzüntüyü Giderme Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Bekir er-Râzî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14067</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebû Bekir er-Râzî &#160; Ebû Bekir Muhammed ibn Zekeriya el-Râzî, 250/865 yılında Rey şehrinde doğ­muştur ve aynı şehirde 312/925 yılında vefat etmiştir. Râzî ilim öğrenmek için pek çok yeri dolaşmış ve tıp, felsefe, kimya ve astronomi alanlarında eğitim görmüştür. Rey ve Bağdat hastanelerinde başhekimlik yapmıştır. Râzi’nin eserlerinin büyük bir kısmını tıp alanında yapmış olduğu çalışmalar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/">Üzüntüyü Giderme Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/uzuntukeder2/" rel="attachment wp-att-14069"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-14069" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/uzuntukeder2.jpg" alt="" width="702" height="355" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/uzuntukeder2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/uzuntukeder2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/uzuntukeder2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 702px) 100vw, 702px" /></a>Ebû Bekir er-Râzî</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ebû Bekir Muhammed ibn Zekeriya el-Râzî, 250/865 yılında Rey şehrinde doğ­muştur ve aynı şehirde 312/925 yılında vefat etmiştir. Râzî ilim öğrenmek için pek çok yeri dolaşmış ve tıp, felsefe, kimya ve astronomi alanlarında eğitim görmüştür. Rey ve Bağdat hastanelerinde başhekimlik yapmıştır. Râzi’nin eserlerinin büyük bir kısmını tıp alanında yapmış olduğu çalışmalar oluşturmaktadır. Felsefi eserlerinin büyük bir kısmı günümüze ulaşmamış olduğu için bu konudaki görüşlerini net bir şekilde ifade etmek güçtür. Fakat genel olarak metafizik, teoloji ve ahlak felsefesi üzerine yoğunlaştığını söyleyebiliriz. En meşhur eseri tıp alanındaki El-Hâvi&#8217;dir ve</p>
<p>Latince başta olmak üzere on bir dile çevrilmiştir. Et-Tıbbur-rûhanî (Ruh Sağlığı) adlı eseri de ahlak anlayışına dair önemli bir kaynaktır. Bu eserin bir diğer önemli yönü ise psikolojiye dair görüşlerini barındırmasıdır. Kalbin afetlerini ve hastalıklarını tespit etme ve bunları tedavi etme yollarını izah eden bir ilim olarak Et-Tıbbu r-rûhanî adlı eserini kaleme almıştır. Aşağıda bu eserden seçilen &#8220;Üzüntüyü Giderme Hakkında&#8221; başlıklı bir bölüm sunulmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Heva, akıl vasıtasıyla sevilen bir arkadaşın kaybedilmiş olması halini tasavvur ettiğinde hemen üzüntü meydana gelir. Biz üzüntün akıldan kay­naklanan bir anormal durum mu, yoksa nevadan kaynaklanan bir anormal durum mu olduğunu ortaya koymak için uzun ve ayrıntılı bir tartışmaya ihtiyaç duyarız. Fakat biz bu kitabın başında, burada ulaşmaya çalıştığımız amaç için zorunlu olanın dışındaki tartışmalara girmeyeceğimizi ifade et­miştik. Bundan dolayı bu konunun tartışılmasını bir kenara bırakarak bu kitapta kastedilen ve ulaşılmak istenen hedefe doğru ilerleyeceğiz. Ancak şu kadar var ki, çok az bir felsefî bilgiye sahip olan kimse bile, bizim bu tartışmanın başında yapmış olduğumuz üzüntü tanımından mantıki olarak bu düşünceyi çıkarabilir. Şimdi biz bunu bir tarafa bırakarak bu kitapta ula­şılmak istenen gayeye yöneleceğiz.</p>
<p>Üzüntü aklı ve düşünceyi bulandırdığında ve bedenle ruha elem verdi­ğinde onu gidermemiz, ya da mümkün olduğu oranda azaltmamız, zayıflat­mamız gerekir. Bu ise iki farklı şekilde olabilir. Birincisi, henüz daha meyda­na gelmeden önce ya hiç meydana gelmemesi, ya da meydana gelecekse bile mümkün olduğu oranda az olması için üzüntüye karşı tedbir almak suretiy­le ondan korunmakla olur. İkincisi ise, meydana geldiğinde tamamını, ya da mümkün olan en çok miktarını ortadan kaldırmak ve meydana gelmemesi veya meydana gelecekse bile az ve zayıf olması için önlem almaktır. Bu ise, ancak şimdi ifade edeceklerimi dikkate almakla başarılabilir.</p>
<p>Üzüntünün, sevilen bir şeyin kaybedilmesinden dolayı olması; insan­ların sevilen şeylere sıra ile sahip olmalarından ve yine sevilen şeylerin, oluş ve bozuluşa konu olmalarından dolayı, kaybedilmemelerinin müm­kün olmaması dolayısıyla, insanların en fazla üzülenlerinin en çok sayı­da sevdiği olanın ve onları çok sevenin olması gerekir, insanların en az üzüntüye sahip olanları da durumu bunun tam tersi olanlardır. O halde akıllı kimsenin, kaybedilmeleri halinde üzüntüye neden olan şeylerden uzak durarak üzüntünün meydana gelmesine sebep olan bağı ortadan kaldırması ve sevilen şeylerin var oldukları sürece verdikleri hazza al­danmaması, aksine kaybedildiklerinde elde edilen elemi hatırlaması ve düşünmesi gerekir.</p>
<p>Eğer bir kişi, kaybedilmesi durumunda meydana gelecek olan üzüntü­den korkarak sevgili edinmekten kaçman ve bu konuda önceden tedbir alan kişinin, bu şekilde hareket etmek suretiyle sadece üzüntüyü öne almış ola­cağını söylerse, ona, eğer böyle bile olmuş olsa, söz konusu kişinin içine düşmekten korktuğu şeye denk olmayan bir şeyi öne almış olduğu söylenir. Çocuğu olmayan kişinin üzüntüsü, çocuğu olup da kaybedenin üzüntüsüne denk olmaz. -Çocuğu olmayan kişi, çocuğu olmadığı için üzülmeyen ve bu duruma aldırmayanlardan farklı bir şekilde çocuğu olmadığı için üzülen bir kişi bile olsa durum değişmez-. Yine sevgilisi olmayanın üzüntüsü, sevgilisi olup da kaybedenin üzüntüsünün yanında hiçbir şeydir.</p>
<p>Bazı filozoflardan şöyle bir olay nakledilir: Bir filozofa “keşke bir çocu­ğun olsa” denilince o, “ben üzüntü ve ıstırap içindeki bedenimi ve ruhumu ıslah etmeye çalışıyorum da neredeyse ona bile gücüm yetmiyor. O zaman onlara tekrar bir benzerini nasıl ekleyeyim” diye cevap verir. Bir keresinde ben, çocuğunu kaybettiği için aşırı derecede elem duyan, bundan dolayı da benzer bir elemle karşılaşmasına neden olacak başka bir çocuğunun olma­sından korkarak kocasının yanma gitmekten kaçman bir kadın gördüm.</p>
<p>Sevgiliye sahip olmanın insanın tabiatına uygun olmasından, onu kaybet­menin de aykırı olmasından dolayı, sevilen bir şeye sahip olma neticesinde bir haz hissedilmezken kaybetmekten dolayı elem hissedilir. Bundan dolayı uzun süre sağlıklı olan bir kişi bu şekilde sıhhatli olmasından dolayı haz hissetmezken, organlarından biri hasta olduğunda hemen orada şiddetli bir elem duyar, insan açısından bütün sevilen şeyler aynen bunun gibidir. Çün­kü sevilen şeyler uzun süre var olduklarında insan onlara sahip olduğu için herhangi bir haz hissetmezken kaybettiğinde hemen şiddetli bir elem hisse­der. Bundan dolayı bir kimse, uzun süre güzel bir çocuğa ve aileye sahip ol­maktan haz alsa ve sonra da her ikisini kaybetse, o bir günde, hatta bir saatte daha önce onlara sahip olmaktan dolayı elde etmiş olduğu hazdan daha fazla elem hisseder. Bu, tabiatın uzun süre zevk almayı kendi hakkı olarak, hatta hakkından bile daha az olarak saymasından ve tabiatın, hazza olan sevgisi ve iştiyakı dolayısıyla, bu halde bile, sahip olduklarını çok az bulmasından ve daima daha fazlasına sahip olmayı istemesinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Durum böyle olunca, -yani sevilen şey var olduğu sürece alman haz ve zevk zayıf, belirsiz ve az; kaybedildiğinde duyulan üzüntü, ıstırap ve elem ise hissedilir, büyük ve yıkıcı olmakta iken- yapılacak olan şey, sevilen şey­den, eziyet verici üzüntüye neden olan kötü sonuçlarını azaltmak veya ta­mamen yok etmek için, kurtulmak ya da ayrılmaktır. Bu, bu konuda ulaşıla­bilecek olan en yüksek mertebe ve üzüntü veren şeyleri ortadan kaldırmak için en kesin çözümdür.</p>
<p>Bundan sonra ise insan, sevdiği şeylerin kaybolmasını zihninde canlan­dırması, tasavvur etmesi; bu düşünceyi devamlı zihninde muhafaza etmesi; sevdiklerinin değişmeksizin daima aynı hal üzere kalmalarının mümkün olmadığını bilmesi ve belanın geleceği güne karşı bir an bile bunu hatırla­maktan, dayanıklılığını ve kararlılığını artırmaktan vazgeçmemesi gerekir. Bu, var oldukları sürece sevilen şeylerin var olmalarına olan güven, itimat ve alışkanlığın az olmasından; buna karşın musibetleri henüz daha meydana gelmeden önce tasavvur etmek suretiyle nefsi onlara karşı alıştırmanın ve onları nefiste canlandırmanın çok olmasından dolayı, musibetler meydana geldiğinde üzüntünün az olması için nefsi hazırlama, tedrici olarak eğitme ve kuvvetlendirmedir. Bu konuda şair şöyle söylemektedir:</p>
<p>—  İhtiyatlı kimse meydana gelmeden önce musibetleri nefsinde tasavvur eder.</p>
<p>—  Aniden meydana gelirse, nefsinde bir benzeri olduğu için korkmaz.</p>
<p>—  İşin nereye varacağını görür ve sonda yapacağını başta yapar.</p>
<p>Bununla birlikte, heva ve hazza aşırı derecede meyilli, düşkün olan ve daha önce ifade ettiğimiz iki öğüde uyma noktasında da kendisine güvenme­yen kimsenin, kendisini sevdiği şeylerin birisi ile tatmin etmeye çalışması, onu zorunlu ve yeri doldurulamaz bir şey olarak kabul etmesi gerekmez. Ak­sine birisi yok olduğunda onun yerine diğerin geçmesi için sevdiği şeyin çok olması gerekir. Bu şekilde onlardan herhangi birini kaybettiğinde duyduğu üzüntü ve elemin az olması da mümkün olur.</p>
<p>Bu, üzüntünün meydana gelmemesi için önceden alınması gereken ted­birlerin bir özetidir. Şimdi biz, meydana gelen üzüntüyü azaltan ve ortadan kaldıran şeylerden bahsedeceğiz.</p>
<p>Akıllı kimsenin bu âlemdeki şeylerin oluş ve bozuluşa konu olduklarını düşünerek ve âlemdeki unsurların sabit ve devamlı aynı halde kalan değil, sürekli değişen ve çözülen olduklarını, daha doğrusu hepsinin sona eren, yok olan ve dağılan şeyler olduklarını görerek onlardan herhangi birinin aniden yok olmasından dolayı çok fazla etkilenmemesi, aksine onların yok olmalarının kaçınılmaz olduğunu düşünerek onlarla beraber olduğu süreyi bir kazanım olarak kabul etmesi ve onlardan faydalanmış olmayı da kazanç sayması gerekir. Böyle düşündüğü takdirde, dünyadaki herhangi bir şeyin yok olması ona çok korkunç ve önemli görünmez. Çünkü ona göre bu, er ya da geç olması gereken bir şeydir. Sevdiği şeyin devamlı olarak var olmasını isteyen kişi olması mümkün olmayan bir şeyi istemiş olur. Olması mümkün olmayan bir şeyi isteyen de, böylece kendisine üzüntü getirmiş ve akıldan ayrılarak hevaya tabi olmuş olur. Bundan başka hayatın devamı için zorun­lu olmayan şeylerin yok olması da sonsuz üzüntü ve kedere neden olmaz.</p>
<p>Çünkü kaybedilenin yerine hemen onun teselli olmasına ve kaybettiğini unutmasına neden olan başka bir şey geçer. Bunu müteakiben de yaşamı söz konusu musibetten önceki durumuna geri döner. Biz, başlarına büyük belalar gelen nice insanların tekrar önceki normal hayatlarına geri dönerek yaşamlarından baz aldıklarını ve hallerinden memnun olduklarını gördük.</p>
<p>Bundan dolayı akıllı kimsenin, başına bir musibet geldiğinde bu halden normal hayata geçişini hızlandırması için, nefsine bu halden kurtulduktan sonra gideceği hali hatırlatması; nefsini o hayata doğru teşvik etmesi, yönlen­dirmesi ve kendisini mümkün olduğu oranda meşgul ederek dikkatini başka tarafa yöneltmesi gerekir. Yine aynı şekilde; akıllı kimsenin, kendisi gibi baş­larına bu tür belalar gelen insanların çok olduklarım, neredeyse musibetten uzak olan hiçbir kimsenin bulunmadığını, insanların başlarına musibet gel­dikten sonraki halleri ile kendilerini teselli ettikleri farklı yolları hatırlaması ve başına bir musibet geldiğinde kendisini nasıl teselli edeceğini ve durumu­nun nasıl olacağını düşünmesi üzüntüyü hafifleten, azaltan unsurlardandır.</p>
<p>Ayrıca eğer insanların hem nitelik, hem da nicelik yönünden en çok üzü­lenlerinin sevdikleri çok fazla olanların ve sevdiklerini çok fazla sevenlerin oldukları doğru olsa bile, insan sevdiklerinden birini kaybettiğinde üzüntü­sü de onun miktarınca azalır ve nefsini ilerde olacak olan korkudan ve daimi üzüntüden de kurtarır. Yine bu durumda onun sonradan olacak olan olayla­ra karşı tahammül gücü artar. Böylece sevdiği bir şeyi kaybeden kişi, hevası istemese de, hakikatte bir fayda elde etmiş ve nefsini sakinleştirirken elem hissetmiş bile olsa, sonuçta rahatlamıştır. Şair bunlara benzer düşünceleri şu şekilde ifade etmektedir:</p>
<p><em>Hayatıma yemin olsun ki, ey efendimiz, eğer seni kaybedersek,</em></p>
<p><em>Bizim sığınacağımız yer, hüzün ve acı mağarasıdır.</em></p>
<p><em>Fakat yine de senden ayrılmamız bize tek bir şey sağlayacaktır.</em></p>
<p><em>O da, ne kadar güçlü olsa bile, felâketlere karşı metanetli olmaktır.</em></p>
<p>Aklın isteklerine uyup hevanın isteklerine karşı çıkan kendine hâkim ki­şinin üzüntüden kurtulmasının yolu tektir. O da, akıllı kimsenin kendisine zarar veren bir halde kalmayı tercih etmemesidir. Bundan dolayı o, hemen kendisine musallat olan üzüntünün nedeni üzerinde düşünür. Eğer üzün­tünün nedeni, ortadan kaldırılması mümkün bir şey ise, o zaman üzülmek yerine söz konusu nedeni ortadan kaldırmak için çareler aramaya başlar. Yok eğer üzüntünün nedeni ortadan kaldırılması mümkün olmayan bir şey ise, hemen dikkatini başka yöne çevirerek onu unutmaya, düşüncesinden ve nefsinden çıkarıp atmaya çalışır. Onun bu şartlarda kederlenmeye devam etmesini isteyen akıl değil hevadır. Çünkü akıl insanı, şimdi veya gelecekte bir fayda elde edeceği yöne doğru yöneltir. Hâlbuki üzüntüden hem şu anda hem de gelecekte zarardan başka bir şey elde edilmez. Mükemmel akıl sahi­bi insan, akim prensiplerinden başka bir şeye tabî olmadığı gibi, makul bir nedeni olmadıkça da, devamlı olarak bir halde kalmaz ve kendisini bunun dışında hareket etmeye sevk ettiğinde de hevaya tabî olmaz, boyun eğmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ebû Bekir Râzî, et-Tıbbu’r-rûhânî, çeviren: Dr. Hüseyin Karaman, İstanbul İz Yayıncılık, s.</p>
<p>105-111</p>
<p>Bize Yön Veren Metinler,Cilt.1</p>
<p>Derleyen:Alev Alatlı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/">Üzüntüyü Giderme Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/uzuntuyu-giderme-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
