<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türkiye Selçukluları | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/turkiye-selcuklulari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 14 Feb 2018 22:16:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Türkiye Selçukluları | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Dec 2016 13:41:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Müslüman ve Hıristiyan Halk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13417</guid>

					<description><![CDATA[<p>10. Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk Gök-Türklerde, Karahanlılarda ve Büyük Selçuklularda olduğu gibi Anadolu Selçukluları ve Beyliklerde de, eski Türk siyasî hukuk ve anlayışına göre, devlet hanedanın müşterek malı sayılıyordu. Bu anlayış saltanat mücadelelerine..ve şehzâdelerin ayaklanmalarına sebep oluyordu. Devleti idaresinde birleştiren ve rakîblerini bertaraf eden kudretli bir hükümdarın ölümü, umumiyetle, evlâtları veya kardeşleri arasında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/">Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/osman-turan/" rel="attachment wp-att-13418"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13418" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/osman-turan.png" alt="" width="307" height="452" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/osman-turan.png 436w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/osman-turan-204x300.png 204w" sizes="(max-width: 307px) 100vw, 307px" /></a></strong></p>
<p><strong>10. Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk</strong></p>
<p>Gök-Türklerde, Karahanlılarda ve Büyük Selçuklularda olduğu gibi Anadolu Selçukluları ve Beyliklerde de, eski Türk siyasî hukuk ve anlayışına göre, devlet hanedanın müşterek malı sayılıyordu. Bu anlayış saltanat mücadelelerine..ve şehzâdelerin ayaklanmalarına sebep oluyordu. Devleti idaresinde birleştiren ve rakîblerini bertaraf eden kudretli bir hükümdarın ölümü, umumiyetle, evlâtları veya kardeşleri arasında bir taht kavgasına başlangıç oluyordu. Büyük evlâdın saltanat vârisi oldu­ğuna dair yaygın bir kanaat mevcut idiyse de bizzat hükümdarlar bile buna riâyet etmiyor; lâyık ve münasip görülen bir şehzâde veliahd ilân ediliyor ve merâsim yapılıyordu. Fakat, bu takdirde bile, onların irâdesi saltanat mücâdelelerini önlemeğe kâfi gelmiyordu.</p>
<p>Bununla beraber, Selçuklulara çağdaş veya onlardan sonra gelen Beyliklerden de ayrı olarak, Anadolu’da II. Kılıç Arslan’dan itibaren merkeziyetçi devlet anlayı­ şına doğru bir tekâmül göze çarpmaktadır. Esasen devleti hanedan azasınıiı müşterek malı sayan bu eski telâkkiye karşı husûle gelen bu tekâ­ mülden önce de Türkiye’nin, daha Selçuk devletinin kuruluşundan beri, feodal bünyesinde ciddî bir değişikliğin mevcut olduğunu ve Büyük Selçuklulardan farklı bir tekâmülün başladığım gösteren mühim bir hâ­ dise vardır. Gerçekten, Büyük Selçuklulardan ayrı olarak, Türkiye Sel­ çuklularında vilâyetler genişliğinde, hukukî ve İdarî muhtariyetle birlikte, siyasî hâkimiyeti parçalayan, büyük iktâlara aslâ müsaade edilmemiştir.</p>
<p>Bu sebeple Anadolu’da vilâyet ve mahallî askerlerin başında bulunan Sü-başı (Ser-leşker) lar büyük iktâlara ve kumanda ettikleri askerlere sahip değil âmir mevkiinde idiler. Onlar küçük iktâlara sahip ve o sâyede geçmen askerlerin sadece rütbece üstün ve kumandam olup ne bu askerlere ve ne de arazilerine temellük etmezlerdi. Türkmen kabilelerinin parçalanarak Anadolu’da dağılması feodal bünyenin bozulmasına ve küçük iktâ sisteminin yerleşmesine âmil oldu ve Osmanlı tımar idaresinin de esasını teşkil ederek X IX uncu asra kadar, tekâmül edip, yaşadı. Böylece Anadolu vilâyetlerine dağılan, toprak vergileri ile geçinen ve teçhiz edilen Selçuk askerleri vilâyet merkezlerinde oturan Subaşıların kumandasında Türkler (sipâhîîer) den terekküp ediyordu.</p>
<p>Alâaddin Keykubâd devrinde ve devletin en kudretli zamanında bu ordu 100.000 kişiye yükselmiş ve 12.000 ini merkezde (Melikşâh zamanında Büyük Selçuklu ordusu 400.000 ve merkez kuvveti 46.000 asker idi.) veya sultana bağlı muhafız kuvveti teşkil etmişti. Merkez ordusu sipahilerden farklı bir menşeden gelip küçük yaşta satın alınmış Türk veya esir edilmiş Hıristiyan çocuklarının payitahtda ve büyük şehirlerdeki köle mekteplerinde (gulâm-hâne) yetiştirilmesi ile vücuda geliyor ve bunlar arasında yüksek makamları işgal eden emirler çıkıyordu, ki Osmanlı devri Yeni-çeri teşkilâtının esası da bu idi. Bunlardan &#8216;başka Anadolu Selçuklu devleti merkezinde Türk, Frank ve Gürcü ücretli askerlerinden mürekkep bir askerî kıt’a daha vardı(139). Selçuklular zamanında Anadolu’da vuku-bulan inkılâplardan biri de hususî toprak mülkiyeti, yerine devlet mülkiyeti (Mîrî) sisteminin tatbiki idi.</p>
<p>Filhakika Bizanslılar idaresinde Anadolu’da geniş topraklara sahip bulunan bir arazi aristokrasisi teşekkül etmiş; halk da ya topraksız veya toprak esiri (serf) köylüler haline gelmişti. Türk idaresiyle bu topraksız köylüler hürriyete ve toprağa kavuşmuş; eski Türk göçebe teamülüne ve îslâmın fetih hukukuna dayanan Selçuk sultanları bütün memleketi devlet mülkiyeti haline soktuktan sonra çiftçilere ancak işleyebildikleri miktarda bir toprağa tasarruf hakkı tanımışlar ve babadan evlâda intikal eden bu idare sayesinde topraksız kimse bırakmamışlar; göçebelerin ve yerlilerin iskânını sağlamışlar ve bu suretle de ziraî istihsali arttırmışlar; İçtimaî nizâmı kurmuşlar ve Anadolu’nun Türkleşmesine hizmet etmişlerdi. Selçuklular tarafından kurulan ve Osmanlılar devrinde devam eden bu mîrî toprak sistemi sayesindedir, ki Avrupa’da ve Asya’da, X X . asra kadar, mevcut bulunan toprak aristokrasisi ve topraksız halk kitleleri Türk idaresinde vücut bulmamış ve Türkiye başka memleketlerden farklı bir İçtimaî ahenk ve nizâma sâhip olmuştur(140).</p>
<p>İlk Türk istilâsı, Bizanslılar ve Haçlılarla savaşlar, X I inci asır son­larından X II. asır ortalarında kadar, Anadolu’da büyük tahribata ve bir çok yerlerin boşalmasına, istihsal ve vergilerin müthiş bir şekilde düşmesine sebep oldu. Bu devrede Türklerin çoğu henüz göçebe olduğu için de Selçuk devleti yerli halka ve çiftçilere muhtaç bulunuyordu. Bu sebeple Selçuk hükümdarları bu halkları himayeden başka işgâl ettikleri bölgelerden kendi devlet hudutları içine hıristiyanları kitle halinde tehcir ve iskân edip istihsali arttırmağa ve memleketlerini imâra çalışıyorlardı. Gerçekten I. Mes’ûd, II. Kılıç Arslan, I. Gıyâseddin Keyhusrev, Dânişmendli Yağı-basan ve Artuklu hükümdarları 10.000 den 70,000 kişiye varan halkları kendi bölgelerine nakl ve iskân etmişlerdir. Kılıç Arslan’m bir oğlu Ankara meliki Muhiddin Mes’ûd Kastamonu havâlisinde fethettiği Dadybra’dan(141)</p>
<p>Hıristiyanları çıkarıp oraya Türkleri yerleştirirken diğer oğlu Gîyâseddin Keyhusrev de, 1196 da, işgâl ettiği Menderes havzasından Hıristiyan bir halkı Akşehir bölgesine sürüp iskân ediyordu. Selçukluların ziraat ve iskân siyâseti bakımından bu hâdiseler çok güzel bir misal olarak nakle değer. Filhakika Keyhusrev sürgün ettiği bu kalabalık halkı beşer bin kişilik gruplara ayırmış; bunları ailelerine ve memleketlerine göre defterlere yazdırmış; onlara Bizans ve Haçlı muharebelerinde ıssızlaşan Akşehir bölgesinde köyler, evler, çift âletleri, tohumluk dağıtarak iskân etmiş ve bu muhacırları bir kaç yıl da vergiden muaf tutmuştu.</p>
<p>Sultan bu köylülere memleketlerine dönmek hakkım da tanıdığı halde Hıristiyanlar bu yeni vatanlarından memnun kalmış ve hattâ onlara imrenen ve Bizans idaresinde ezilen başka köylüler de Sel­çuk hâkimiyetine girmişti. Böyle bir tehcir ve iskân münasebetiyle Artuklu hükümdarı Kara Arslan’ın: “Biz bu tehcir ettiğimiz insanları esir yapacak değiliz. Bunları köylere nakl ve iskân edeceğiz; onlar da çiftliklerinde bizim için çalışacaklar” yâni istihsal yapıp vergi ödeyecekler şeklindeki sözleri bu siyâsetin başka bir güzel örneğidir(142).</p>
<p>İlk istilâ devrinde Türkleri yağmacı ve yıkıcı olarak tasvir eden Hıristiyan müelliflerinin bu buhran devresi geçtikten sonra Hıristiyanlara karşı adaletleri, şefkatleri dolayısiyle Selçukluları ve diğer Anadolu hükümdarlarını hayrete şayan medhiyelerle tanıtmalarının sebebi dinî ve malî tazyiklerinden ve Selçukluların da dinî müsamaha ve iyi idarelerinden bahsederek daha ziyade Türklere mahsus bu anlayış ve siyâsetin Anadolu’da çok dikkate şayan misallerini de verirler. Meselâ XI. Kılıç Arslan bir yandan İslâmın büyük gâzîlerinden sayılırken öte yandan Malatya Süryanî patriği Mihaele gönderdiği bir mektupta Bizans’a karşı kazandığı zaferlerin patriğin duaları sayesinde olduğunu belirtecek kadar geniş bir anlayış ve dostluk göstermiştir.</p>
<p>II. Gıyâseddın Keyhusrev’in evlendiği Gürcü, melikesinin (prensesisin) Konya sarayına, kendisine mensup papaz ve mukaddes eşya ile gelmesi ve hattâ rivâyete göre Müslüman oluncaya kadar kendisine sarayda bir ibâdethâne (chapelle) ayrılması Selçuk Türkiyesinde din hürriyeti ve müsamaha hakkında tarihte görülmemiş misallerden biridir. Selçuk sultanlarının huzurlarında türlü dinlere mensup âlimler arasında dinî ve fikrî münakaşalar yapılıyordu.</p>
<p>Gerçekten Türkler Orta-Asya’da, Uygur ve Hazar devletleri hâkimiyetlerinde, Şamanî, Budist, Manihaist, Hıristiyan, Müslüman ve Musevi cemaatlerini nasıl birlik ve ahenk içerisinde yaşatmışlarsa yeni fethettikleri Anadolu’da da türlü din ve mezhep mensuplarını aynı müsâmaha ve huzûr içinde idare etmişlerdi. Mevlânâ Celâleddin Rûmî ve Yunus Emre gibi büyük mutasavviflerin geniş bir din anlayışı ve insanlık görüşü ile meydana çıkmaları ve türlü din ve mezhep mensuplarının Mevlânâ’nın etrafında toplanması ve yükselmesi Selçuk Türkiyesine mahsus bu İçtimaî ve kültürel muhitin tabiî bir neticesi idi. Muhiddin Arabî derin, geniş veya bazan vuzuhsuz fikirlerinden dolayı başka ülkelerde tekfire uğradığı halde Konya’da en yüksek itibarı görmüş ve fikirleri Türk mutasavvifleri üzerinde derin tesirler yapmış; Bedrüddin Simâvî de Müslüman, Hıristiyan ve Musevilerden mürekkep müritleri toplamış ve sosyalist fikir ve hareketlere sebep olmuş­ tur, ki bunlar Selçuk Türkiye’sinin bünyesiyle ilgili idi(143).</p>
<p>Anadolu’da Müslüman Türkler ile Hıristiyan yerliler arasında mevcut bulunan âhenk Moğol istilâsiyle de bozulmamış ve meselâ bu sebeple bir ara hükümetsiz kalan Malatya’nın müslüman ve hıristiyan halkı, aralarında sadakat yemini yaparak, müşterek bir idare kurmuşlar ve şehrin patriğini başlarına geçirmişlerdi.(144)Bununla beraber Moğol devrinde, bir müddet, Anadolu Türkler Mısır-Suriye Türk sultanlarına ve bilhassa büyük mücâhid Baybars’a temayül eylediği ve Şamanı Moğollar da Hıristiyan halka imtiyazlı bir muamele yaptıkları için bu ahenkte bir sarsıntı başlamış ve Ermenilerin bazı taş­ kınlıkları olmuştur(145). Gazan Han’ın, îslâmiyeti kabulü üzerine, mukabele başlamış; Moğol puthâneleri ile birlikte Tebriz, Musul, Bağdad ve başka yerlerde bulunan kilise ve havralar tahribe uğramış ve nihayet Gazan şiddetli cezalarla bu hareketi durdurmuştur(146).</p>
<p>Bununla beraber Anadolu’da böyle bir tepki müşahede edilmemiş; bu suretle Moğalların Îslâmiyeti kabûl etmeleri ile bu siyâset ve hâdiseler de durmuş ve tekrar eski durum hüküm sürmüştür. Diğer İslâm ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de, Hazreti Ömer’in koyduğu esaslara göre, gayri-müslimler (zimmîler)e mahsus ayırıcı kıyafet ve yasaklara rastlanmaması ve hattâ, geniş düşüncesine rağmen, Muhiddin Arabi’nin îzzeddin Keykâvus’a bu hususta yazdığı bir mektubun bile tesir etmemesi kayda şayandır(147). Anadulu’da böyle bir durum sâdece valiliği esnasında Mehdilik sıfatını kazanan İlhanı noyan (emır)ı Timür-taş zamanında (1317-1327) husule gelmiş ve zimmîlerin hususî kıyafetleri mecburî kılınmıştır. Bundan dolayı Sel­çuk Türkiyesinde hıristiyan halkın mevcudiyeti devam etmiştir.</p>
<p>Selçuk devri kaynakları ve hususiyle vakfiyeleri en fazla türkleşen Orta Anadolu’da, Konya ve Kayseri vilâyetlerinde, mühim bir hıristiyan nüfusun ya­şadığını göstermektedir. Nitekim bir Selçuk vekâyi-nâmesi “Rûm kanunlarının en büyük faslı cizyedir” ifadesiyle X III üncü asır sonlarında hı­ ristiyanlarca ödenen vergilerin büyük bir yekûn tuttuğunu belirtir(148). Bununla beraber Ankara, Kırşehir, Yozgat Çorum, Kastamonu, Çankırı ve Eskişehir vilâyetleri Türk muhaceretinin tekâsüf ettiği, ilk Türkmenlere yurt ve otlak vazifesi gördüğü ve esasen Bizans devrinde de az meskûn bulunan bu havâlinin yerli halkı, ilk istilâ önünde, yerlerini terk ederek garba doğru çekildikleri için bu vilâyetler kesif bir şekilde türkleşmişti. X II ve X III üncü asır vakıf kayıtları da bu hususu açıkça göstermekte ve yer adları tamamiyle türkleşmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Nitekim II. Kılıç Arslan zamanında, 1173 yılında, çok az hıristiyan bulunduğu ve bu sebeple de geçim sıkıntısı çektiği için, Ankara metrepolit’i İstanbul Synode meclisine başvurarak buradan Amasra piskoposluğu gibi küçük bir yere tâyinini istemesi bu durumu güzelce ifade eder(149). Orta-Anadolu dışında kalan bölgelerde daha fazla bir hıristiyan halk yaşamakta idi. Lâkin. X III üncü asır zarfında Uçlarda yığılan ve hususiyle Moğol istilâsı önünde dalgalar halinde kaçıp sahillere yayılan Türkmenler, Anadolu beylikleri zamanında, bu Uc bölglerini de çok sür’atli ve kesif bir şekilde türkleştirdi. Öyle ki bu sâhil bölgelerinde Orta-Anadolu’ya nisbetle dahi çok daha az bir hıristiyan halk kaldı.</p>
<p>Bu sebepledir, ki Anadolu X II inci asır ortasından beri Garb kaynaklarında hep “Turquia, Turkia” (Türk-eli) adiyle kaydedilir. Halbuki ilk haçlı kaynakları bu ülkeyi henüz “Romanla” (Roma ülkesi) ismiyle anıyorlardı(150). Türkler Anadolu’ya gelmeden bir asır önce İslâmiyeti kabûl etmekle beraber, ekseriyeti göçebe olduğu için, bu hayatın icabı bu dini sathı şekilde benimsemişler ve îslâm cilâsı altında bir çok eski Şamanî yaşayış ve inanışlarını devam ettirmişlerdi. Nitekim Haçllar zamanında henüz Şamanı an’anesine göre ölülerini silâhları ile gömen Türklere rastlanmış­tır. Hattâ Anadolu’da Selçuklu sultan ve vezirlerinin cesetlerinin, X III üncü asırda bile, mumyalı olarak gömüldükleri de kayda savandır(151).</p>
<p>X III üncü asır ortalarında peygamberlik iddiasiyle ortaya çıkan Baba İshak Resûl (V. de Beauvais’de bu isim Paperissole olmuştur), Barak Baba, Sarı-Saltuk gibi Türkmen babaları Müslüman şeyhlerinden fazla eski Şaman (Kam) ların hüviyetinde gözüküyorlardı. Bu sebeple de şehirli müslümanlarla göçebeler arasında tezat husûle gelmiş; Şaman îlik bazı Türk tarikatlerine girmiş; evvelce de mevcut olmakla beraber, müzik ve Semâ’ (raks) daha yaygın dinî bir vecd unsuru olmuştur(152).</p>
<p>Selçuk devleti, bir yandan eski bir hıristiyan ülkesinde kurulduğu, öte yandan da nüfusun ekseriyetini teşkil eden göçebe Türkmenler henüz sathî bir surette İslâmlaştığı için, Anadolu’da İslâm din ve kültürünü kuvvetlendirmek maksadiyle çok büyük gayretler sarfetmiş; sultanlar Şarktan âlimler, hukukçular, tabipler, şâirler ve sanatkârlar getirtmişler; onlara medreseler, zâviyeler ve hastahâneler tahsis etmişlerdi. II. Kılıç Arslan Aksaray şehrini inşa edip orasını kendisi için askerî bir üs haline getirirken Azerbaycan’dan celbettiği âlim, şeyh, sanatkâr ve tâcirlere, sarayının etrafında, câmi, medrese, zâviye, kervansaray ve çarşılar bina etmiş idi. Bu hüviyetini muhafaza etmesi maksadiyle de şehre hıristiyan ve kötü insanların girmesine müsaade etmemişti.</p>
<p>Bu hususiyeti dolayısiyle, bu devir Anadolu şehirlerinin kendilerine mahsus unvanları arasında, Aksaray’a da Dâr uz-zafer unvanı verilmiştir(153). Esasen Selçuk sultanlarının bu gayretleri yanında İslâm dünyasının Şark ülkelerinden, bu hudut bölgesinde îslâmiyeti kuvvetlendirmek gayesiyle, pek çok din adamı da kendiliğinden geliyordu. Hele Moğol istilâsı göçebe Türkmenlerden başka pek çok ilim ve din adamı, tüccar, çiftçi ve san’atkâr şehirli unsurların da Türkiye’ye gelmesine sebep oldu. Selçuk sultanları Anadalu’da yeni bir şehir ve bölgeyi fethettikleri zaman, ilk iş olarak, orada câmi, medrese ve zâviye inşa ediyor; tüccarları, din adamlarım ve Türk nüfusunu bu yerlerde yerleştiriyorlardı. Sofular ve dervişler uclarda toplanarak hem Türkmenleri daha sağlam İslâmlaştırıyor ve hem de gazâ ruhunu canlandırıyorlardı. Bu suretle Anadolu nüfusuyle ve kültürü ile İslâmlaşıyor, fetih hâdisesi mânen de ikmâl ediliyordu.</p>
<p>Bu inkisaf sâyesinde, X III ve X IV . asırlarda, artık Türkiye’de yetişen âlimler de başka îslâm ülkelerine gidip ilmî faaliyetlerde bulunuyorlardı. İslâm kaynaklan Konya, Akşehir, Ilgın, Aksaray, Ankara, Kayseri, Sivas, Divriği, Malatya, Harput, Amid, Erzen, Bayburt, Ahlat, Mardin, Dunaysar, Meyyâfarkın, Hms-Keyfa, Siird, Aym tâb&#8230; şehirlerine mensup bir çok Türk âlimlerine dair malûmat verirler. &#8216;</p>
<p>Osman Turan-Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/">Türkiye Selçukluları, Müslüman ve Hıristiyan Halk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-musluman-ve-hiristiyan-halk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları &#8211; II. Mes’ud’un İkinci Saltanatı ve Türkiye Selçuklu Devleti’nin Sonu Dönemi-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-mesudun-ikinci-saltanati-ve-turkiye-selcuklu-devletinin-sonu-donemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-mesudun-ikinci-saltanati-ve-turkiye-selcuklu-devletinin-sonu-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2015 19:44:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Dulhisar]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[II. Mesud]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Devletinin Sonu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<category><![CDATA[Timurtaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9301</guid>

					<description><![CDATA[<p>II. Mes’ud’un İkinci Saltanatı ve Türkiye Selçuklu Devleti’nin Sonu Bu sırada Hemedan’da bulunan II. Mes&#8217;ûd ikinci kez olmak üzere sul­tanlığa getirildi (1302) ve Konya&#8217;ya dönerek tahta oturdu. Onun bu ikinci hü­kümdarlığı esnasında adının geçmesi bir isyanla ilgilidir. Aksaray-Niğde arasında Develühisar (Dulhisar) Kalesi’ni Cahıoğlu adında bir şahıs işgal etmişti, Abışga ve Sultan Mes’ûd bu kaleyi kuşattılarsa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-mesudun-ikinci-saltanati-ve-turkiye-selcuklu-devletinin-sonu-donemi/">Türkiye Selçukluları – II. Mes’ud’un İkinci Saltanatı ve Türkiye Selçuklu Devleti’nin Sonu Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img decoding="async" class="  wp-image-9172 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye-Selcuklu-Devleti" width="430" height="358" /></a></p>
<p><strong>II. Mes’ud’un İkinci Saltanatı ve Türkiye Selçuklu Devleti’nin Sonu</strong></p>
<p>Bu sırada Hemedan’da bulunan II. Mes&#8217;ûd ikinci kez olmak üzere sul­tanlığa getirildi (1302) ve Konya&#8217;ya dönerek tahta oturdu. Onun bu ikinci hü­kümdarlığı esnasında adının geçmesi bir isyanla ilgilidir. Aksaray-Niğde arasında Develühisar (Dulhisar) Kalesi’ni Cahıoğlu adında bir şahıs işgal etmişti, Abışga ve Sultan Mes’ûd bu kaleyi kuşattılarsa da. Gazan Han’ın 703 Şevvali Mayıs-Haziran 1304’te ölmesi üzerine kuşatma kaldırıldı. İlhanlı tahtına ise Muhammed Olcaytu çıkmış ve yeni sultan Anadolu’daki kargaşalığı düzeltmek için akrabası İrincin Noyan’ı Moğol kuvvetleri kumandanı tayin etmişti (704 Zilhicce/Haziran-Temmuz 1305). Bundan sonraki olaylar içinde Selçuk­lu sultanı II. Mes’ûd’un varlığı ile yokluğu birdir. Türkiye Selçukluları’nın bu son hükümdarını çağdaş müellifler bile hemen hemen hiç zikretmezler. Ge­nellikle Gıyâseddîn II. Mes’ûd’un 708/1308 yılında öldüğü ve Türkiye Selçuk­lu Devleti’nin de sona erdiği kabul edilmiştir.</p>
<p>Ancak bazı araştırıcılar daha sonra V. Kılıç Arslan adında bir sultanın tah­ta çıktığını ve saltanatının 1318 yılma kadar devam ederek Türkiye Selçuklu Devleti’nin bu tarihte sona erdiğini ileri sürerler. Bu tarih belki de Anadolu&#8217;ya umumi vali tayin edilen Demirtaş (Timurtaş)’ın 1318 yılında Selçuklu şehza­delerini öldürtmesi gibi bir olayla ilgili olmalıdır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-mesudun-ikinci-saltanati-ve-turkiye-selcuklu-devletinin-sonu-donemi/">Türkiye Selçukluları – II. Mes’ud’un İkinci Saltanatı ve Türkiye Selçuklu Devleti’nin Sonu Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-mesudun-ikinci-saltanati-ve-turkiye-selcuklu-devletinin-sonu-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -II. Gıyâseddîn Keyhusrev’ in Saltanatı Dönemi &#8211;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-giyaseddin-keyhusrev-in-saltanatidonemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-giyaseddin-keyhusrev-in-saltanatidonemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Aug 2015 22:16:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Alaeddîn Keykubad]]></category>
		<category><![CDATA[Alaiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Harzemşahlar]]></category>
		<category><![CDATA[II.Gıyâseddîn Keyhusrev’ in Saltanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kamyeri]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Sadeddin Köpek]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devle]]></category>
		<category><![CDATA[Thamara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9221</guid>

					<description><![CDATA[<p>II.Gıyâseddîn Keyhusrev’ in Saltanatı Sultan Alâeddîn Keykubâd öldüğü zaman geride üç oğlu kalmıştı. Bunlar 16 (veya 13-14) yaşlarında olan Gıyâseddîn Keyhusrev, 8-9 yaşlarında İzzeddîn Kılıç Arslan ve daha küçük yaştaki Rükneddîn idiler. Veliahd İzzeddîn Kılıç Arslan olmasına rağmen, Şemseddîn Altun-aba, Taceddîn Pervâne, Ferruti Lala, Sadeddîn Köpek ve Zahirüddevle gibi devlet ileri gelenleri Keykubâdiyye Sarayı’nda bulunan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-giyaseddin-keyhusrev-in-saltanatidonemi/">Türkiye Selçukluları -II. Gıyâseddîn Keyhusrev’ in Saltanatı Dönemi –</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-9172 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye-Selcuklu-Devleti" width="349" height="291" /></a><strong style="line-height: 1.5;">II.Gıyâseddîn Keyhusrev’ in Saltanatı</strong></p>
<p>Sultan Alâeddîn Keykubâd öldüğü zaman geride üç oğlu kalmıştı. Bunlar 16 (veya 13-14) yaşlarında olan Gıyâseddîn Keyhusrev, 8-9 yaşlarında İzzeddîn Kılıç Arslan ve daha küçük yaştaki Rükneddîn idiler.</p>
<p>Veliahd İzzeddîn Kılıç Arslan olmasına rağmen, Şemseddîn Altun-aba, Taceddîn Pervâne, Ferruti Lala, Sadeddîn Köpek ve Zahirüddevle gibi devlet ileri gelenleri Keykubâdiyye Sarayı’nda bulunan II. Gıyâseddîn Keyhusrev&#8217;i tahta çıkarmışlar ve aldıkları tedbirler ile işi oldu bittiye getirmişlerdi. Bu durumu kabul etmemesi muhte­mel olan Kayır Han, Kemâleddîn Kâmyâr ve Hüsâmeddîn Kaymerî gibi bey­ler de yeni sultana biat etmek zorunda kaldılar.</p>
<p>II. Gıyâseddîn tahta çıktıktan sonra, Kayseri’de bulunan elçileri kabul etti, ayrıca Ögedey Hân’a gidecek olan elçiyi de Moğolistan&#8217;a gönderdi. Halep hükümdarı Melik Nâsır ile ya­pılmış olan antlaşma yenilenirken (Ağustos 1237), iki taraf arasında evlenme yoluyla akrabalık kuruldu. Böylece II. Gıyâseddîn Keyhusrev Melik Nâsır&#8217;ın kızı Gaziye Hâtûn, Melik Nâsır da II. Keyhusrev&#8217;in kız kardeşi Melike Hâtûn ile evlendiler, öteki Eyyûbı Melikleri ile Artuklu hükümdarları Selçuklulara tabi olmuşlar, bu suretle Melik Kâmil tek başına kalmıştı.</p>
<p>Nitekim o bu duru­ma son vermek için Halep üzerine yürürken yolda hastalanarak öldü (1238). Sultan II. Gıyâseddîn Keyhusrev Selçuklu tahtına oturmasına rağmen yine de Veliaht İzzeddîn Kılıç Arslan’a taraftar olan beylerden ve Hârezmlilerden şüpheleniyordu. Bu sırada devlet erkânı içinde birinci derecede rol oynamak isteyen Sadeddîn Köpek de Sultan’ı tahrik ederek bu beylerin ortadan kaldırıl­masına önderlik ediyordu.</p>
<p>İlk olarak Hârezmlilerin reisi olan Kayır Han zinda­na atıldı (Zilkade 634/Haziran-Temmuz 1237) ve orada öldü. Bu olay Hârezmli askerlerin Selçuklu Devleti’ne olan güvenini sarsmış ve Kayseri’den ayrılarak Urfa bölgesinde yerleşmelerine sebep olmuş, hatta peşlerinden gelen bir Sel­çuklu ordusunu da mağlup etmişlerdi. Sadeddîn Köpek bundan sonra Atabeg Şemseddîn Altun-aba, Tâceddîn Pervâne, Beylerbeyi Hüsâmeddîn Kaymerî ve Kemâleddîn Kâmyâr gibi Selçuklu Devletine çok yararlı hizmetler yapmış bey­leri peşpeşe ortadan kaldırmaya muvaffak oldu.</p>
<p>Bu arada genç ve tecrübesiz Gıyâseddîn de onun tahrikleri ile Şehzâde İzzeddîn Kılıç Arslan ve Rükneddîn&#8217;i hapsettirmiş, hatta onların bu insan yok etme hırsından kadınlar bile kurtu­lamamış, anneleri Melike-i Âdiliye de yayının kirişi ile boğdurulmuştu. Daha sonra her iki şehzade de öldürülmüş, böylece Sultan için bir rakip ve tehlike kalmamıştı. Nihayet Sadeddîn Köpek&#8217;in Selçuklu Devleti’nin başına geçme yani sultan olma hayalleri II. Gıyâseddîn Keyhusrev&#8217;in aklını başına getiriyor ve onu bir tertip ile ortadan kaldırıyordu (1238 veya 1239 ilkbaharı). Bundan sonra Sultan II. Gıyâseddîn Keyhusrev, daha önceden yapılmış olan anlaşma gereğince, Gürcü kraliçesi Rosudan&#8217;ın kızı Thamara ile evlendi.</p>
<p>Thamara’nın babası Saltuklu şehzadesi Muzaffereddîn idi. Güneydoğu Anadolu&#8217;da ve Suriye hudutlarında hayatlarını sürdürdük­lerini belirttiğimiz Hârezmliler bölge halkına rahat vermiyorlar ve kervanları soyarak ticari faaliyeti de engelliyorlardı. Önce bunlara elçi olarak meşhur tarihçi Ibn-i Bîbî&#8217;nin babası Mecdeddîn Muhammed Tercüman elçi ola­rak gönderildi. Onlar sultana itaat edeceklerini bildirdiler ve bunu kısa bir süre için uyguladılarsa da daha sonra akın ve yağmalara tekrar başladılar. Eyyûbîler idaresindeki Halep&#8217;in bunlara karşı yardım istemesi üzerine üç bin kişilik bir birlik gönderildi. Selçuklu ve Halep askerleri Hârezmlileri mağlup ettiler.</p>
<p>Bu arada Harran Kalesi teslim oldu ve Eyyûbîlere bırakıldı, buna mu­kabil Âmîd Selçuklulara veriliyordu. Ancak önce buranın zaptı gerekiyordu. Takviye edilen Selçuklu kuvveti 638/1249 yılında Eyyûbîlerden Melik Salih’in hâkimiyetindeki şehri kuşattı, Özellikle muhafızların aylıklarını alamaması şehrin ele geçirilmesinde önemli rol oynadı. Nitekim Kürt reislerinden Fahreddîn Dinarî ile Hasankeyf te bulunan Melik Salih’e 400.000 dinar gön­dermek karşılığında şehrin teslimi hususunda anlaşmaya varıldı.</p>
<p>Bunun uy­gulanmaya ve Selçuklu askerlerinin surlara çıkmaya başlaması üzerine, Âmîd ileri gelenleri halkın bütün haklarına sahip olması ve bazı vergilerin kaldırıl­ması şartıyla direnmeden vazgeçerek şehri teslim ettiler. Böylece Âmîd Sel­çukluların eline geçmiş oldu.</p>
<p>Moğolların önünden kaçan Türkmenlerin genellikle toplandıkları ilk bölge Güneydoğu Anadolu idi. Selçuklu, Hârezmli ve Eyyûbî askerleri bu böl­gede sık sık faaliyet gösteriyorlardı. Bu arada bölgede yaşayan toplulukların İktisadî ve İçtimaî durumlarının kötü olması, yeni kabul ettikleri İslâmiyetin inceliklerinin tam anlamıyla anlaşılmaması ve siyasi ortamın uygunluğu bir isyana zemin hazırlıyordu. Nitekim “Baba Resul” lakabıyla anılan Baba İlyas Horasanî adındaki bir Türkmen babası bu durumdan istifade ederek peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkıyor ve kötü şartlar içinde bulunan Türkmenleri etrafında topluyordu.</p>
<p>Bir süre sonra Baba İlyâs Amasya’ya giderek orada faaliyetine devam etti. Fakat o Gıyâseddîn Keyhusrev’in askerleri ta­rafından Amasya Kâlesi’nde kuşatıldı. Bu sırada Baba İlyâs’ın halifelerinden Baba İshak, Kefersud veya Adıyaman&#8217;da yaşıyordu, bu durumu öğrenin­ce isyanı başlattı ve müritlerini Gıyâseddîn Keyhusrev’e karşı ayaklanmaya davet etti (1240).</p>
<p>Onun müritlerinin yaptığı davete uyan Kefersud, Kâhta ve Adıyaman taraflarındaki Türkmenler de ayaklanarak harekete geçtiler, ken­dilerine uymayanları öldürmeye, etrafı yağma ve tahribe giriştiler.</p>
<p>Onların üzerine Malatya sübaşısı Muzafereddîn Ali-şîr iki sefer yaptı ise de mağlup olmaktan kurtulamadı. Asiler Sivaslıları da yenilgiye uğrattıktan sonra Baba İlyas&#8217;a kavuşmak üzere Tokat ve Amasya taraflarına doğru ilerlediler. Sultan Gıyâseddîn Keyhusrev kendisi Kubâdâbâd&#8217;a kaçarken, asiler üzerine Amasya sübaşısı Armağan-şâh’ı gönderdi. Armağan-şâh Baba İlyas’ı ortadan kaldır­maya muvaffak oldu ise de Baba İshak ve taraftarları karşısında o da hayatını kaybetti. Kendilerine Baba İlyas&#8217;tan dolayı &#8220;Babaî” denilen bu asiler Konya’ya doğru ilerlediler.</p>
<p>Neticede Necmeddîn Behrâm-şâh kumandasındaki altmış bin kişilik Selçuklu ordusu, Kırşehir’in Malya sahrasında bu asileri karşıladı. Selçuklu öncü kuvvetlerini teşkil eden hristiyan askerlerin bu asilerin ilk hücumlarını ektisiz hâle getirmesi, öteki askerlere de cesaret vermiş ve asi Türk­menler bu savaşta Baba İshak dâhil bütünüyle yok edilmiştir (638/1240).</p>
<p>Bu olaydan sonra Sultan II. Gıyâseddîn Keyhusrev Selçuklu ordusu­nu Kayseri’de toplayarak Meyyâfarikîn üzerine sevk etti. Ayrıca Şam Eyyûbî hükümdarı Melik Sâlih de Melik Mu’azzam kumandasında yardımcı kuvvet göndermişti. Bu müttefik ordu yine Eyyûbîlerden Şıhâbeddîn Gazî idaresin­deki Meyyâfarıkîn’i muhasara etti. Ancak gittikçe yaklaşan Moğol tehlikesi ve Abbâsî halifesi el-Mustansır (1226-1242)’in araya girmesiyle iki taraf anlaştı. Buna göre, Şıhâbeddîn Gazî Selçuklulara tabi oluyordu (1241).</p>
<p>Öte taraftan Selçuklu hudutlarında dolaşan Moğol ordusunun başına aynı yıl içinde Baycu Noyan tayin edilmişti. Moğollar Babaî İsyanı sırasında Selçukluların zayıf bir durumda olduğunu ve sultanın acizliğini anlamışlardı. Nitekim 1242 yılı sonbaharında Baycu Noyan Selçuklu ülkesine girerek Erzurum üzerine yürü­dü, şiddetli bir muhasara ve savaşlardan sonra şehri işgal ve tahrip etti.</p>
<p>Erzurum&#8217;un Moğollar tarafından işgali üzerine artık tehlikenin Anadolu kapılarına dayandığı anlaşılmış ve bu maksatla tedbirler alınmaya başlan­mıştı. Bu tedbirlerden birisi, sultanın Eyyûbîler ve çevredeki hükümdarlara elçi ve para göndererek askerî yardım istemesi idi. Bu yardıma sadece Ha­lep hükümdarı Melik II. en-Nâsır Salahaddîn (1237-1260) cevap vermiş ve iki bin kişilik bir kuvvet göndermişti. Sultan II. Gıyâseddîn Keyhusrev Selçuklu ordusunu Kayseri’de toplayarak Sivas’a doğru hareket etti. Bu Selçuklu or­dusu yetmişbin kişilik bir sayıya ulaşıyor, Türk askerlerinin yanı sıra ücretli olarak Kıpçak, Frank ve Gürcü askerleri de orduda yer alıyordu.</p>
<p>Sivas’ta on bin kişilik bir kuvvetin de katılmasıyla Selçuklu ordusunun sayısı seksen bine ulaşmıştı. Tecrübeli ve aklı başında devlet adamları ordunun Sivas’ta kalarak Moğol kuvvetlerinin yıpranmasının beklenilmesini teklif ettiler. Buna kar­şılık her zaman olduğu gibi tecrübesizler ileriye doğru gidilmesini istemiş­lerdi. Sultan ise onlara uyarak harekete geçti. Baycu Noyan kumandasındaki Moğollar da Sivas’a doğru ilerliyorlardı. Bu orduda Gürcüler ve Ermeniler de bulunuyordu. Selçuklu ordusu ise Sivas’ın seksen kilometre doğusunda Kösedağ denilen yerde ordugâh kurmuştu ve savaş bakımından bulunduğu yer çok uygundu.</p>
<p>Ancak yine tecrübesiz kumandanlar burada Moğol saldırısını karşılamak yerine, yirmi bin kişilik bir Selçuklu kuvveti ile hücuma geçtiler. Moğollar bu hücum karşısında önce geri çekilmişler, sonra da geri dönerek Selçuklu kuvvetine saldırmışlar ve onları mağlup etmişlerdi. Bu mağlubiyet Selçuklularda umumi bir panik havası yarattı, bazı kumandanlar da kaçmayı tercih ettiler. Kaçanlardan biri de beceriksiz ve korkak Sultan II. Gıyâseddîn Keyhusrev idi. Esas Selçuklu ordusu daha savaşa girmeden mağlup olmuştu (14 Muharrem 641/4 Temmuz 1243).</p>
<p>Moğollar da bu firarı anlayamamışlar, Selçukluların bir savaş taktiği sanmışlardı. Daha sonra durum anlaşılmış ve onlar Selçuklu ordugâhından büyük ganimet elde etmişlerdi. Selçukluları Kösedağ Savaşı’nda mağlup eden Baycu Noyan bundan sonra Sivas’a ilerledi, Sivas kadısı Necmeddîn Moğol istilası sırasında Hârezm’de bulunduğu için onların neler yaptığını bizzat görmüştü. Bu bakımdan şehrin ileri gelenleri ve kıymetli hediyeler ile Moğolları karşılayarak itaatini bildirdi. Yine de şe­hir Baycu Noyan’ın emriyle üç gün yağma edildi. Fakat halkın canına dokunulmadı.</p>
<p>Buna karşılık Kayseri, Moğol muhasarasına başarı ile mukavemet etti, ancak şehir muhafızlarından Hüsâm adlı bir Ermeni dönmesinin ihaneti durumu değiştirdi ve Moğollar şehre girmeye muvaffak oldular. Tabii Kayseri onlara mukavemetinin cezasını feci şekilde ödeyerek yağma tahrip ve kat­liama uğradı. Moğollar Azerbaycan’a dönüşte, Erzincan&#8217;ı da işgal ve tahrip ettiler. Artık Anadolu’dan Suriye yönünde göç ve kaçış başlamıştı. Kaçanlar­dan biri de yine Sultan II. Gıyâseddîn Keyhusrev idi ve canını kurtarmak için muhtemelen İstanbul’a gitmeyi düşünmüştü.</p>
<p>Selçuklu Devleti tam manasıyla başıboş bir manzara arzederken, Vezir Mühezzibüddîn Ali ve Amasya kadısı Moğollar ile barış yapmayı tasarladı­lar ve onların peşinden Azerbaycan’daki Mugan ordugâhına gittiler. Burada Moğollar ile yapılan görüşmeler sırasında vezir, Selçukluların sayısız kale ve askerlere sahip olduğunu söyleyerek Anadolu’ya kolaylıkla hâkim olunama­yacağını ifade etti. Neticede Selçukluların Moğollara yılda 360.000 dirhem (gümüş) para, on bin koyun, bin sığır, bin deve vermesi kararlaştırılarak iki taraf arasında bir barış yapıldı. Böylece bu iki devlet adamı Moğol istila ve tahribini ilk anda önlemeye muvaffak oldular.</p>
<p>Sultan Gıyâseddîn Keyhusrev ise barış girişimlerini duyduğu zaman Konya’ya dönmüştü. Bu barış Konya’da bir bayram havasının yaşanmasına sebep oldu. Tabii bu antlaşmanın bir de Moğol Hanı’nca tasdiki gerekiyordu.</p>
<p>Bu maksatla Batı Moğolları’ın hü­kümdarı olan Batu Han’a çok değerli hediyeler ile Şemseddîn İsfahanî baş­kanlığında bir elçi heyeti gönderildi, Selçuklular ile Moğollar arasındaki ant­laşma yeniden düzenlenerek imza edildi. Bu elçi heyeti memlekete döndüğü sırada başarılı devlet adamı Vezir Mühezzibüddîn Alî öldü ve onun yerine Şemseddîn İsfahanî vezir tayin edildi. Kösedağ bozgunu Selçuklulara tabi olan devletlerde de haliyle kopmalara yol açmıştı. Nitekim Ermeni Hetum ve Trabzon’daki Komnenoslar derhal Moğollara tabi oldular. Ancak İznik’teki Bizans Devleti ile Selçuklular arasındaki dostluk ve anlaşma devam etmişti. Özellikle Kilikya Ermenileri tabi oldukları Selçuklu Sultanı’na Kösedağ Sava­şı sırasında asker göndermediler.</p>
<p>Ayrıca Ermeniler savaştan sonra Halep’e gitmeye çalışan II. Gıyâseddîn Keyhusrev’in annesi ve karısı başta olmak üzere herkesi Moğollara teslim etmiş, Türklere ait bazı kaleleri ele geçirmiş­lerdi.</p>
<p>Bu bakımdan onlara karşı bir sefer tertiplemek gerekiyordu. Lampron hâkimi Konstantin de Selçukluları bu hususta bir sefere teşvik ediyordu. Ni­hayet Selçuklu ordusu harekete geçerken, sultan da Antalya’ya gidiyordu. Bu sefer sırasında Selçuklu ordusuna Lampron hâkimi Ermeni Konstantin öncülük etti. Türkler tekrar Çukurova’nın bir kısmını ele geçirerek Tarsus’u kuşattılar, ancak yağan yağmurlar ve seller Türk ordusunun şehri almasına engel oldu. Ayrıca gelen bir haberde ordunun acele geri dönmesi ve sultanın öldüğü bildiriliyordu.</p>
<p>Vezir Şemseddîn İsfahanî bu etapta akıllı davranarak sultanın öldüğünü gizlemiş ve Ermeniler ile barış yapmıştı. Buna göre, Ermeniler tazminat ve zararları ödeyecek, Brakena Kalesi’ni iade edecek ve eskiden olduğu gibi yine Selçuklulara tabi olacaklardı (1245 yılı sonu) Fakat bundan sonraki olaylar Ermeniler lehine cereyan etmiş, bu sebeple onlar anlaşmaya uymamışlardı. Sultan II. Gıyâseddîn Keyhusrev, Selçuklu ordusu Tarsus’ta kuşatma ile meşgul iken, Alâiyye’de bulunuyordu ve içki içtiği bir sırada aniden fenalaşarak öldü (1245 yılı sonu).</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-giyaseddin-keyhusrev-in-saltanatidonemi/">Türkiye Selçukluları -II. Gıyâseddîn Keyhusrev’ in Saltanatı Dönemi –</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-giyaseddin-keyhusrev-in-saltanatidonemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -Gıyaseddin Keyhusrev&#8217;in İkinci Saltanatı Dönemi-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-giyaseddin-keyhusrevin-ikinci-saltanati-donemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-giyaseddin-keyhusrevin-ikinci-saltanati-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 23:17:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İzzeddin Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Danişmedliler]]></category>
		<category><![CDATA[Danişmend]]></category>
		<category><![CDATA[Danismed Gazi]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Gıyaseddin keyhusrev]]></category>
		<category><![CDATA[III. Kılıç Arslan’ın]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8370</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; III. Kılıç Arslan’ın Saltanatı II.Rükneddîn, Süleyman-şâh’m ölümünden sonra henüz erginlik çağma erişmemiş olan oğlu III. İzzeddîn Kılıç Arslan, Selçuklu tahtına geçirildi. An­cak bu çocuk yaştaki sultan sekiz ay kadar hüküm sürebildi. Selçuklu tahtını ikinci kez olmak üzere I. Gıyâseddîn Keyhusrev ele geçirmişti. Gıyâseddîn Keyhusrev&#8217;in İkinci Saltanatı Tahttan uzaklaştırılan I. Gıyâseddîn Keyhusrev bir süre Anadolu&#8217;da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-giyaseddin-keyhusrevin-ikinci-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları -Gıyaseddin Keyhusrev’in İkinci Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-8313 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye Selcuklu Devleti" width="439" height="366" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>III. Kılıç Arslan’ın Saltanatı</strong></p>
<p>II.Rükneddîn, Süleyman-şâh’m ölümünden sonra henüz erginlik çağma erişmemiş olan oğlu III. İzzeddîn Kılıç Arslan, Selçuklu tahtına geçirildi. An­cak bu çocuk yaştaki sultan sekiz ay kadar hüküm sürebildi. Selçuklu tahtını ikinci kez olmak üzere I. Gıyâseddîn Keyhusrev ele geçirmişti.</p>
<p><strong>Gıyâseddîn Keyhusrev&#8217;in İkinci Saltanatı</strong></p>
<p>Tahttan uzaklaştırılan I. Gıyâseddîn Keyhusrev bir süre Anadolu&#8217;da do­laştıktan sonra İstanbul’a gitmiş, orada Bizans’ın ileri gelenlerinden Manuel Mavrozomes’in kızı ile evlenmişti. Ancak Haçlıların İstanbul’u işgali sırasında buradan ayrılarak Menderes vadisine hâkim olan kayınpederinin yanma gitti (1204). Selçuklu ülkesinde ise bu sırada başka planlar yapılıyordu. Sultan’ın henüz çocuk yaşta olmasından hoşlanmayan ve daha önce Selçukluların hiz­metine girmiş Danişmendli beyleri, Emir Mubârizeddîn Ertokuş ile anlaşa­rak Gıyâseddîn Keyhusrev’i taht için davet ettiler. Gıyâseddîn Keyhusrev bu çağrıya uyarak kayınpederi ile beraber harekete geçti, önce eskiden meliklik yaptığı Uluborlu’ya ulaştı, oradan da Konya üzerine yürüdü ve şehri bir ay kadar muhasara ettiyse de başarılı olamadı. Gıyâseddîn Keyhusrev muhasa­rayı terk ederek Ilgın’a çekilmişti ki, beklenmedik bir gelişme onun talihini müspet yönde etkiledi. Aksaray ile Konya şehirleri arasındaki geleneksel re­kabet, önce Aksaray’da sonra da Konya’da adına hutbe okunmasını sağladı. Fakat Konyalılar yine de III. Kılıç Arslan’a dokunulmamasını şart koşarak Keyhusrev’i şehre davet etmişlerdi. Gıyâseddîn Keyhusrev yeğenine Tokat’ın idaresini vererek bu isteği yerine getirdi ve 601 Receb/Şubat 1205 tarihinde Konya’ya girerek Selçuklu tahtına oturdu.</p>
<p>Sultan I. Gıyâseddîn sözünde durmamış ve muhtemelen ilk işi III. Kı­lıç Arslan’ı Tokat’a göndermeyerek ortadan kaldırmak olmuştu. Daha sonra doğudaki birçok beylikler söz gelişi; Artuklu ve Eyyûbî Melikleri, Mengücük oğulları ona tabi olduklarını bildirdiler. Haçlıların İstanbul’u işgali sırasında Bizanslıların Anadolu’da iki devlet kurduğunu görüyoruz. Theodoros Laskaris 1206’da İznik ve civarına hâkimiyetini tanıtırken, Karadeniz sahillerinde faaliyet gösteren ve Trabzon’u merkez yapan Komnenoslar (1204-1461) bu hususta daha başarılı olmuşlardı. Ancak İstanbul&#8217;un işgali ve Komnenosların Karadeniz’deki yayılma hareketleri Anadolu’daki transit ticaretin tamamen durmasına yol açmıştı. Bu bakımdan Gıyâseddîn Keyhusrev ve Theodoros Laskaris bir anlaşma yaptılar. Trabzon’a hakim olan Aleksios Komnenoş’un Amisos (Samsun)’u almak istemesi üzerine gelen şikâyetler, Selçuklu Sultan&#8217;nın harekete geçmesine ve onu mağlup etmesine sebep oldu. Böylece ticaret yolunun emniyeti sağlandı. Ayrıca sultan, kayınpederi Manuel Mavrozomes’e Denizli, Honaz ve Menderes vadisini kapsayan bölgenin İda­resini vermiş, adı geçen şahıs Türkmenler ile kendisine verilen bu bölgede faaliyette bulunmuştu.</p>
<p>Sultan Gıyâseddîn Keyhusrev Karadeniz sahillerinin ticari bakımdan güvenliğini sağladıktan sonra bu kez de aynı işi Akdeniz için düşünmeye başladı. Akdeniz’in önemli liman şehirlerinden olan Antalya, Aldo Brandini adlı bir İtalyan’ın idaresinde idi. Selçuklu tüccarların burada da soyulması üzerine sultan Antalya’ya bir sefer tertipleyerek şehri muhasara etti. Kıbrıs Kralı Gautier de Montböliard’m yardım göndermesi, kuşatmanın geçici ola­rak kaldırılmasına yol açtı. Fakat Antalya Türkler tarafından uzaktan kontrol altında tutuluyordu. Bu sırada şehirdeki Rumların sultana yardım için baş­vurmaları, muhasaranın tekrar başlamasına sebep oldu. Nihayet Antalya 3 Şaban 603/5 Mart 1207 tarihinde Selçuklu askerleri tarafından zapt edildi. Gıyâseddîn Keyhusrev şehre vali olarak Mubarizeddîn Ertokuş’u tayin etti. Ayrıca bu fetihten sonra Kıbrıs&#8217;taki Haçlılar ile ticari ve iktisadi faaliyetleri kapsayan bir anlaşma yapıldı. Sultanın ticari gelişmeye verdiği önem Güney­doğu Anadolu’da da kendini gösterdi. Ermenilerin buradaki yollan devamlı olarak tehdit etmesi, sultanı Maraş yönünde harekete geçirdi. Maraş Selçuklu hâkimiyetinde iken şimdi Eyyûbilerin idaresi altına girmişti. Gıyâseddîn Key­husrev bu şehri tekrar Selçuklu toprakları içine kattı (605/1208) ve buradan Ermeniler üzerine yürüyerek bazı yerleri ele geçirdi. Bunlardan biri de daha önce Selçuklular tarafından fethedilmiş bulunan fakat sonra tekrar Ermenile­rin idaresine geçen Pertus Kalesi idi. Ermeniler Eyyûbilerin aracılığıyla sultan ile bir barış yaparak ona tabi oldular. Ermeni II. Leon bu anlaşmaya bir süre sadık kalmış ve Sultan I. Gıyâseddîn adına para bastırmıştı.</p>
<p>Öte taraftan İznik’teki Bizans Devleti gittikçe kuvvetlenmekte olup İstanbul’daki Haçlılar ile bir anlaşma yapan Sultan Gıyâseddîn bu durumu hoş karşılamıyordu. Nitekim daha önce kendisini İstanbul’da ağırlayan sa­bık İmparator III. Aleksios’un İznik tahtı için kendisine müracaat etmesi ve damadı I. Laskaris’ten şikâyetçi olması sultan için bir fırsat yaratmıştı. Sul­tan görünüşte III. Aleksios’u tahta geçirmek maksadıyla harekete geçti. Sel­çuklu ve Bizans orduları Menderes kenarındaki Antiokheia’da karşılaştılar. Bizans ve İslâm kaynaklarına göre savaş iki şekilde sonuçlanmıştır. Birinci­ye göre galip gelen taraf Bizans olmuştur. Özellikle İbn-i Bibî’ye21 göre ise, Türkler önce düşmanı mağlup etmiş, kaçanları takibe başlamış ve yağmaya dalmıştır. Bu kargaşalıktan yararlanan bir Frenk askeri Sultan I. Gıyâseddîn Keyhusrev’i şehit etmiştir. Sultanın ölüm haberi Selçuklu ordusunun paniğe kapılmasına ve mağlubiyetine sebep oldu (23 Zilhicce 607/7 Haziran 1211). Ancak her iki tarafın ağır kayıplar vermesinden savaşın neticesinin ortada olduğu anlaşılıyor.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil- Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-giyaseddin-keyhusrevin-ikinci-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları -Gıyaseddin Keyhusrev’in İkinci Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-giyaseddin-keyhusrevin-ikinci-saltanati-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -II. Rükneddin Süleyman-şah’ın Saltanatı Dönemi-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-rukneddin-suleyman-sahin-saltanati-donemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-rukneddin-suleyman-sahin-saltanati-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 23:11:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Rüknneddin Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8368</guid>

					<description><![CDATA[<p>II.Rükneddîn Süleyman-şâh’ın Saltanatı  II.Rükneddîn Süleyman-şâh muhtemelen 21 Eylül 1197 (7 Zilkade 593) ’de Konya’ya girerek Selçuklu tahtına oturdu. Onun ilk faaliyeti kardeşleri üzerine olmuş; Argun-şâh’ın elinden Amasya’yı, Behram-şâh’tan Niksar böl­gesini almıştı. Elbistan meliki Tuğrulşâh da bu olaylardan sonra derhal itaa­tini bildirmişti. Öte taraftan Selçukluların taht mücadelelerinden yararlanan Ermeni prensi II. Leon (1187-1219) ülkesini genişletmiş, hatta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-rukneddin-suleyman-sahin-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları -II. Rükneddin Süleyman-şah’ın Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-8313 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye Selcuklu Devleti" width="495" height="413" /></a></p>
<p><strong>II.Rükneddîn Süleyman-şâh’ın Saltanatı </strong></p>
<p>II.Rükneddîn Süleyman-şâh muhtemelen 21 Eylül 1197 (7 Zilkade 593) ’de Konya’ya girerek Selçuklu tahtına oturdu. Onun ilk faaliyeti kardeşleri üzerine olmuş; Argun-şâh’ın elinden Amasya’yı, Behram-şâh’tan Niksar böl­gesini almıştı. Elbistan meliki Tuğrulşâh da bu olaylardan sonra derhal itaa­tini bildirmişti. Öte taraftan Selçukluların taht mücadelelerinden yararlanan Ermeni prensi II. Leon (1187-1219) ülkesini genişletmiş, hatta Kayseri civarı­na kadar ulaşan akınlar yapmıştı. Süleyman-şâh buna mukabele olmak üze­re yine Ermenilerin Lampron20 bölgesi hâkimi Oşin ile birleşerek II. Leon’u tekrar Torosların güneyine atmıştı (1199) Daha sonra II. Süleyman-şâh Sel­çuklu topraklarını genişletmeye ve Anadolu’da Türk birliğini kurmaya çalıştı. Bu maksatla önce Malatya meliği olan kardeşi Muizzeddîn Kayser-şâh’a karşı harekete geçti. Kayser-şâh kayınpederi olan Eyyubî hükümdarı Melik Âdil’e dayanarak bağımsızlığını sürdürüyordu. Ancak o, bu kez II. Süleyman-şâh’a karşı mukavemet edemedi, Malatya Haziran 1200 tarihinde Süleyman-şâh’ın idaresi altına girdi. Süleyman-şâh ayrıca Harput’ta hüküm süren Artuklu ko­luna hâkimiyetini kabul ettirdi. Selçuklu Sultanı bu işler ile meşgul iken İm­parator III. Aleksios tüccarların mallarına el uzatmaktan vazgeçmediğini gös­termiş, bu kez de Samsun’a gelen gemilere baskın yaptırarak birçok mallan yağmalatmıştı (1201).</p>
<p>Öte taraftan Kraliçe Thamara (1184-1211) zamanında Gürcüler kuzey­den gelen Türk kabilelerinden Kıpçaklar ile ittifak etmişler ve kuvvetli duruma gelerek civar bölgeleri istilaya başlamışlar, bu arada Erzurum’a kadar uzanan bir akın yaparak Kars’ı ele geçirmişlerdi. Nihayet bu duruma son vermek için Rükneddîn II. Süleyman-şâh harekete geçti ve önce Erzurum’a uğradı. Sultan civar hükümdarları ve bu arada Saltuklu hükümdarı Melikşâh’ı da Gürcistan se­feri için huzuruna çağırmıştı. Ancak Melikşâh&#8217;ın Sultan’m huzuruna gitmekte geç kalması Süleyman-şâh&#8217;ın onu hapsetmesine ve böylece Saltuklu Devleti’nin ortadan kalkmasına sebep oldu (25 Mayıs 1202). Erzurum’un idaresi ise Me­lik Mugiseddîn Tuğrulşâh’a verildi. Süleyman-şâh daha sonra Gürcistan’a ha­reket etti, bu arada adı geçen sefere hissî bazı olayların, Kraliçe Thamara’nın Süleyman-şâh ile evlenmek istemesinin de sebep olduğu kaynaklar tarafından söz konusu edilmiştir. Süleyman-şâh ayrıca bu sefer sırasında Thamara’ya bir mektup göndererek Müslümanlığı kabul etmeyen hiç kimsenin yaşamasına müsaade etmeyeceğini bildirdi. Thamara da bu olay üzerine askerini topladı ve Kapçakların da yer aldığı bu orduyu Selçuklular üzerine gönderdi. Türk or­dusu Micingerd Kalesi civarında karargâh kurmuş iken, Gürcüler buraya bir baskın yaptılar. Bütün çabalara rağmen Selçuklu ordusu toparlanamadı. Ayrıca sultanın çetrdârının atının tökezlemesi ve çetrin yere düşmesi daha büyük bir paniğe ve Selçuklu ordusunun ağır bir mağlûbiyetine sebep oldu. Gürcüler birçok Türk askerini öldürdüler ve ordugâhtan sayısız ganimet ele geçirdiler, esir olanlar arasında Erzincan Mengücüklü hükümdarı Behrâm-şâh da bulu­nuyordu ve daha sonra fidye ödeyerek esaretten kurtuldu. Süleyman-şâh ise Erzurum’a çekilmek zorunda kaldı.</p>
<p>Sultan II. Süleyman-şâh bir süre Anadolu’daki öteki Türk beyliklerine hâkimiyetini kabul ettirmek ve kardeşinin elinden Ankara’yı almak için uğ­raştı. Bu sırada Artuklulardan Mardin hâkimi Artuk Arslan, Eyyûbîlere karşı Süleyman-şâh’tan yardım istedi (1202). Eyyûbîlerden Sumeysat hâkimi Melik Efdal da amcası Melik Âdil’e karşı yine Selçuklu Sultan’nın yardımına sığı­nıyor ve ona tabi olmayı kabul ediyordu (599/1202-1203). Melik Mes’ûd ise Ankara’da hüküm sürüyor, özellikle batı ve kuzey yönünde hâkimiyetini geniş­letiyor, Çankırı, Kastamonu, Bolu ve Eskişehir gibi bölgelerde de sözü geçiyor­du. II. Süleyman-şâh’ın kardeşini üç yıl kadar Ankara’da muhasara altında tut­tuğu rivayet ediliyor. Nihayet iki taraf anlaşmış, Mes’ûd Ankara’yı bırakarak uç bölgelerindeki bir kaleye gitmeye razı olmuştu. Nitekim o bu maksatla yanın­da iki oğlu olduğu halde Ankara’dan ayrılmış, fakat muhtemelen onu kendisi­ne kuvvetli bir rakip gören II. Süleyman-şâh tarafından yolda öldürtülmüştür. Ancak Süleyman-şâh da bu olaydan sonra çok yaşamamış, rivayete göre yeni bir Gürcistan seferine giderken yolda hastalanarak (Kulunç) ölmüştür (6 Zilka­de 600/6 Temmuz 1204).</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil- Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-rukneddin-suleyman-sahin-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları -II. Rükneddin Süleyman-şah’ın Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-rukneddin-suleyman-sahin-saltanati-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -Sultan II. Kılıç Arslan Dönemi-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-sultan-ii-kilic-arslan-donemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-sultan-ii-kilic-arslan-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 20:05:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasi Halifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Konya]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Nureddin Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Kılıç Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Yağı Basan]]></category>
		<category><![CDATA[Zünnun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8348</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sultan II. Kılıç Arslan II.Kılıç Arslan Selçuklu tahtına çıkar çıkmaz gerek aile içi ve gerekse aile dışı muhalefet derhal kendini göstermişti. Bunun başlıca sebebi eski Türk gele­neğine uygun olarak devletin hanedan mensuplarının müşterek malı sayılma­sı idi. İlk önce muhalefete geçen ortanca kardeş Dolat (Devlet) ortadan kaldı­rıldı. Daha sonra Ankara ve Çankırı hâkimi Şahinşâh harekete geçti. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-sultan-ii-kilic-arslan-donemi/">Türkiye Selçukluları -Sultan II. Kılıç Arslan Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-8313 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye Selcuklu Devleti" width="388" height="323" /></a></p>
<p><strong>Sultan II. Kılıç Arslan</strong></p>
<p>II.Kılıç Arslan Selçuklu tahtına çıkar çıkmaz gerek aile içi ve gerekse aile dışı muhalefet derhal kendini göstermişti. Bunun başlıca sebebi eski Türk gele­neğine uygun olarak devletin hanedan mensuplarının müşterek malı sayılma­sı idi. İlk önce muhalefete geçen ortanca kardeş Dolat (Devlet) ortadan kaldı­rıldı. Daha sonra Ankara ve Çankırı hâkimi Şahinşâh harekete geçti. Onu Sivas hükümdarı Danişmendli Yağı-basan izledi ve Nûreddîn Mahmûd b. Zengî ile bir ittifak meydana getirdi. Sultan m Kılıç Arslan ile Yağı-basan’ın orduları iki kez karşı karşıya geldiler. Ancak araya giren din adamlarının müslüman kanı dökülmemesi için yaptıkları müracaatlar taraflarca kabul edildi. Nihayet Ekim 1155’teki ikinci karşılaşmadan sonra bir barış anlaşması imzalandı.</p>
<p>Öte taraf­tan Ermeni prensi II. Thoros’un kardeşi Stefan da 1156’da Maraş&#8217;a girerek şeh­ri ateşe veriyor, buna mukabil Sultan II. Kılıç Arslan Göksün (Keysûn) bölge­sine giriyordu. Neticede Stefan, Pertus (Berduş) Kalesi’ni19 Selçuklulara teslim etti. Sultan böylece bölgede sükûnu sağladıktan sonra geri döndü (1157). Öte taraftan Yağı-basan ile müttefik olan Nûreddîn Mahmûd da Selçuklu arazisine saldırarak, Dulûk, Ayıntab ve Ra’ban şehirlerini ele geçirmişti.</p>
<p>Sultan II. Kılıç Arslan bu şehirlerin iadesini istemiş, ayrıca Haçlılar ve Ermeniler ile anlaşarak Nûreddîn Mahmûd cephesinde rahat hareket etmek imkânı bulmuştu. Nite­kim Ayıntab’ı tekrar geri alarak Ra’ban üzerine yürüdü. Haçlıların da harekete geçmesi, Nûreddîn Mahmûd’un aldığı yerleri Sultan’a geri vermesine sebep oldu (1157). İmparator Manuel ise Antakya hükümdarı Reinauld (Reynald) ile ittifak etmiş olan ve Kilikya’da sağlamca yerleşmiş bulunan II. Thoros’a karşı 1158 yılında bir sefer tertipledi ve bölgeyi itaat altına aldı.</p>
<p>Sultan II. Kılıç Arslan’ın kuvvetli durumu karşısında onun düşmanları birbirleriyle anlaşmaya başladılar. Bu ittifakın başlıca düzenleyicisi İmparator Manuel idi. O önce Zengîlerden Atabeg Nûreddîn Mahmûd ile anlaştı (1159). Ancak İmparator Kilikya seferinden İstanbul’a dönerken, Selçuklu kuvvetleri zaman zaman Bizans ordusuna saldırmış ve ağır kayıplar verdirmişti. İmpa­rator takriben üç ay sonra Anadolu’ya bir sefer daha tertipledi ve bu sırada gönderdiği elçiler vasıtasıyla Sultan II. Kılıç Arslan’a karşı büyük bir ittifak meydana getirdi.</p>
<p>Bu ittifaka Danişmendli hükümdarları Yağı-basan, Zünnûn ve Zulkarneyn’den başka Sultan’nın kardeşi Şahinşâh da Selçuklu sultanı yapılacağı vaadiyle iştirak etmişti. Sultan II. Kılıç Arslan bu ittifakı bozmak için önce İmparator’a bir elçi gönderdi, sonra da 1160 yılında Elbistan ve ci­varını Yağı-basan’a bırakarak anlaşmak istedi ise de başarılı olamadı. Ayrıca Yağı-basan’ın sultanın evleneceği İzzeddîn Saltuk’un kızını gelin alayından kaçırtıp, zorla yeğeni Zünnûn ile evlendirmesi bardağı taşıran son dam­la olmuştu. Sultan II. Kılıç Arslan, Yağı-basan üzerine yürüdü, ancak ittifak burada iyi çalışmış Bizans ve öteki müttefiklerden gelen yardımcı kuvvetler Yağı-basan&#8217;nın savaşı kazanmasını sağlamıştı.</p>
<p>Nihayet sultan tek çare olarak İstanbul&#8217;a giderek bu meseleyi çözmek istedi. II. Kılıç Arslan İstanbul’da üç ay kaldı ve kendisine burada büyük itibar ve hürmet gösterildi. Neticede iki taraf arasında bir anlaşma imzalandı. Buna göre, Sultan II. Kılıç Arslan;</p>
<ul>
<li>İmparatorun düşmanlarına karşı düşman olacak ve savaşacak,</li>
<li>Bizans’tan son yıllarda aldığı şehir ve kasabaları geri verecek,</li>
<li>Türkmenlerin hudud bölgesine yaptığı akınlara engel olacak,</li>
<li>Gerektiğinde Bizans ordusunda savaşmak üzere bir kuvvet gönderecekti.</li>
</ul>
<p>Ayrıca İmparator, sultana büyük para yardımı yapmış; bu anlaşmadan sonra II. Kılıç Arslan ülkesine dönmüştü (1162). O bu suretle Anadolu’daki ra­kiplerine karşı da serbestçe hareket etmek imkânını sağlamış oluyordu. Sulta­nın İstanbul’da bulunduğu sırada ise Yağı-basan boş durmamış, Harput ve Çemişkezek gibi bölgeleri istila ederek buranın halkını Kemah’a doğru sürmüştü (1163).</p>
<p>Kılıç Arslan’ın ilk işi Yağı-basan’ın üzerine yürüyerek Sivas&#8217;ı işgal etmek oldu. Aynca Artuklu hükümdarları Kara Arslan ve Necmeddîn Alpı ile Dilmaçoğulları emîri Fahreddîn Devlet-şâh da Yağı-basan’a karşı harekete geçmiş­ler, ancak Atabeg Nûreddîn Mahmûd b. Zengî’nin Artuklulara elçi göndererek, Haçlılar&#8217;ın saldırıları sırasında Müslümanların birbirleri ile savaşmasının doğru olmadığını bildirmesi, Artuklular ile Danişmendlilerin bir anlaşma yapmalarına sebep olmuştu. Yağı-basan, daha sonra belki de yardım istemek için, dama­dı olan Şahinşâh ile birleşmek üzere Çankırı’ya gitti ve orada öldü (3 Ağustos 1164). Yerine yeğeni İbrahim&#8217;in oğlu İsmâil geçti.</p>
<p>Sultan II. Kılıç Arslan için Yağı-basan’ın ölümü, kendisine karşı olan­ları ortadan kaldırmak hususunda büyük bir fırsat olmuştu, önce kar­deşi Şâhinşâh’ın Çankırı ve Ankara bölgesindeki, sonra da Danişmendli Zünnûn’un Kayseri ve Zamantı’daki hâkimiyetine son verdi (1169). Şahinşâh ve Zünnûn için Atabeg Nûreddîn Mahmûd’a sığınmaktan başka yapacak bir iş kalmamıştı. Nûreddîn Mahmûd, Artuklular ve Sivas Danişmendli emîri İsmâil’i de kendi tarafına çekerek sultana karşı bir ittifak meydana getirmiş, gerek Zünnûn ve gerekse Şahinşâh’ın haklarını müdafaa etmek istemişti. Daha sonra Sivas’ta şiddetli bir kıtlık oldu, şehrin hâkimi İsmâil durumu iyi idare edemeyince, halk ayaklanarak onu öldürdü ve yerine Zünnûn’u davet etti. Zünnûn, Atabeg Nureddîn Mahmûd’un desteği ile Sivas’ta tahta oturdu.</p>
<p>Bu durum Sultan II. Kılıç Arslan’ın Nureddîn’in üzerine yürümesine sebep oldu. Yine araya giren büyükler bu iki Türk devletinin barış yapmasın­da etkili idiler. Anlaşmaya göre; Nureddîn Mahmûd aldığı bütün yerleri Kı­lıç Arslan’a geri verecek, buna mukabil Zünnûn da Sivas’ta hüküm sürecekti. Atabey Nureddîn Mahmûd’un 1174 yılında ölümü ile Anadolu’daki durum II. Kılıç Arslan’ın lehine değişti. O süratle harekete geçerek başta Si­vas ve Niksar olmak üzere bütün Danişmend illerine hâkim oldu (570/1174- 1175). Sultan’ın kardeşi Şahinşâh ve Zünnûn ise kurtuluşu Bizans’a sığınmak­ta buldular.</p>
<p>Öte taraftan Macaristan ve Avrupa’da meşgul bulunan Bizans İmparato­ru Manuel, II. Kılıç Arslan’ın düşmanlarını ortadan kaldırarak kuvvetlenmesi­ni hoş karşılamıyor, ayrıca Batı Anadolu’daki Türkmen alanlarından rahatsız oluyordu. Bu nedenle bir savaş hazırlığı içine girmiş, hududlarda tahkimata ve yıkılan kaleleri yeniden yaptırmaya başlamıştı. Buna mukabil Sultan II. Kılıç Arslan barış antlaşmasının yenilenmesini istemişti. İmparator ise Zünnûn ve Şahinşâh’a ülkelerinin geri verilmesi gibi ağır teklifler ileri sürerek anlaşmayı güçleştiriyordu. Nitekim imparator bu maksatla yeğeni Andronikos Vatatses’i bir ordu ile Paflagonya (Anadolu’nun kuzeyinde, Sinop, Çankırı gibi şehirlerin dahil olduğu bölge)’ya göndererek Zünnûn’a ülkesini geri vermek istedi.</p>
<p>Bi­zanslıların Eylül 1176’daki bu Paflagonya seferi Niksar surları önünde tam bir hezimetle sonuçlandı. Andronikos Vatatses’in başı bir zafer nişanesi olarak Sultan II. Kılıç Arslan’a gönderildi. İmparator ise Türkleri Anadolu’dan atmak maksadıyla büyük bir ordu ile harekete geçmişti. Sultan II. Kılıç Arslan barış teklifini tekrarladı ise de bunun bir faydası olmadı. Konya’ya doğru ilerleyen Bizans ordusu Denizli’den sonra Eğridir Gölü’nün kuzeyinde Kumdanlı’da Myriokephalon denilen dar ve sarp bir geçite girdi. İşte bu dar geçitte Bizans ordusu Sultan II. Kılıç Arslan&#8217;ın kurduğu pusuya düştü. Yapılan savaşta Türk ordusu Bizans ordusunu müthiş bir bozguna uğrattı (17 Eylül 1176).</p>
<p>Gece olduktan sonra da devam eden bu savaşta kurtuluş ümidi kalmayan İmpa­rator Manuel barış teklifinde bulundu. Sultan II. Kılıç Arslan tarafından ka­bul edilen bu barışa göre, Eskişehir ve Sublaion (Menderes Nehri kaynağında Uluborlu’nun doğusunda) kaleleri yıkılacak ve İmparator bir savaş tazminatı ödeyecekti. Malazgirt’te olduğu gibi Myriokephalon’da da Türklerin lehleri­ne biten bir savaşın sonucundan tam anlamıyla istifade edemediği ve barış anlaşmasının kabul edildiği görülüyor. Ancak II. Kılıç Arslan’ın kazandığı bu zafer, dâima Türkleri Anadolu’dan atmak isteyen BizanslIların hayalleri­ne son veriyor, artık üstünlüğün tekrar Selçuklulara geçtiğini gösteriyordu.</p>
<p>Sultan II. Kılıç Arslan bu galibiyeti fetih-nâmeler ile komşu hükümdarlara ve Abbâsî Halifesi el-Müstezî (1170-1180)&#8217;ye bildiriyor, bu haber Bağdat’ta se­vinçle karşılanıyordu. Ayrıca Sultan bu zaferi Alman İmparatoru Friedrich I. Barbarossa’ya da bildiriyor ve ona ittifak teklif ediyordu.</p>
<p>Sultan II. Kılıç Arslan Bizans’ı mağlup ederek batı yönündeki tehlikeden kurtulduktan sonra doğuda istediği gibi hareket edebileceği ortama kavuş­muş oluyordu. Nitekim bu durum önceleri sultanın düşüncesine uygun düş­tü ve o dört aylık bir kuşatmadan sonra 25 Ekim 1178’de Malatya’ya girerek Danişmendlilerin buradaki koluna son verdi. Ancak bu sırada ortaya yeni bir rakip çıktı, bu da Nureddîn Mahmûd’un yerini alan Salahaddîn Eyyubî idi. Bu çatışmayı ilk başlatan da Sultan Kılıç Arslan oldu. O Ra’ban Kalesi’nin geri verilmesini istiyordu. Salahaddîn Eyyubî bu isteği reddetti ve ayrıca Sultan II. Kılıç Arslan’ın gönderdiği ordu Eyyubî kuvvetleri tarafından mağ­lup edildi. Kılıç Arslan bu kez Hısn Keyfâ ve Diyarbekir Artuklu hükümdarı Nureddîn Muhammed’e karşı harekete geçti. Sultan bu hareketine ailevi bir mazeret de gösteriyor, kızına kötü davranan damadını cezalandırmak ve çe­yiz olarak verdiği birkaç kaleyi geri almak istediğini ileri sürüyordu.</p>
<p>Nureddîn Muhammed’in Salahaddîn Eyyubî&#8217;ye sığınması ve onunla müttefik olması iki büyük hükümdarı tekrar karşı karşıya getirdi. Muhtemel bir savaşı Selçuklu veziri İhtiyâreddîn Haşan önlemiş, hatta onları Ermenilere karşı birleştirmiş­tir. Bu iki hükümdarın birleşmesi ve Salahaddîn Eyyubî’nin hareketi karşısın­da mukavemet edemeyeceğini anlayan Ermeni Prensi III. Rupen (1175-1187) barış teklif etmiş ve bu uygun görülmüştü (1180).</p>
<p>Bizans cephesinde ise İmparator Manuel’in tam olarak anlaşmayı uy­gulamadığı, sadece Sublaion Kalesi’ni yıktırdığı görülüyor. Bu sebeple Sultan Kılıç Arslan akıncılarını Batı Anadolu’ya gönderdi. Rivayete göre 1177&#8217;de Ege Denizi&#8217;ne kadar ulaşan bir akından ve 1180&#8217;de İmparator Manuel’in ölümün­den sonra Bizans arazisine Türkmen baskısı son derece artmış ve bunlara mukavemet imkânsızlaşmıştı.</p>
<p>Neticede Uluborlu, Kütahya ve Eskişehir civa­rı Türkler tarafından fethedildi. Bizans’ta ise İmparator III. Aleksios&#8217;un ölümü ile tahta Andronikos Komnenos geçmişti. Bu İmparator devrinde (1183-1185) Anadolu’da sık sık isyanlar vuku bulmuş, bu sebeple Selçuklu Sultanından yar­dım istenmişti. II. Kılıç Arslan bu fırsattan yararlanarak kırk bin kişilik bir ordu göndermiş, bu Selçuklu kuvveti ve Türkmenler Rodos Adası’nın karşısındaki Likya sahillerine kadar birçok yerleri zapt etmişti. Selçuklu Devleti’nin doğu­sunda ise Azerbaycan’dan Anadolu’ya doğru Türkmen göçleri devam ediyordu. Bu Türkmenlerden Rüstem Bey idaresindeki beş bin kişilik bir grup Maraş yö­nünden Ermeni topraklarına girdiler ve 1187’de Sis (Kozan)’e kadar ilerlediler, ancak Baron Leon kumandasındaki Ermeniler tarafından bozguna uğratıldılar.</p>
<p>Sultan II. Kılıç Arslan 1155’ten beri aşağı yukarı otuz yıldır hüküm sür­düğü siyaset sahnesinde artık yorulmuş ve görevini gereği gibi yapamaz hâle gelmişti. O da, eski Türklerde devletin haneden azasının müşterek malı sayıl­ması geleneğine uygun olarak, Türkiye Selçuklu Devleti’ni on bir oğlu arasın­da bölmüştü (1186). Kendisi de Konya’da sultan olarak hüküm sürmeye de­vam etti. Bu şehzadelerden en küçüğü Uluborlu meliki Gıyâseddîn Keyhusrev, en büyüğü ise muhtemelen Sivas ve Aksaray meliki Kutbeddîn Melikşâh idi. Bu on bir şehzade sahip oldukları topraklarda tam bir melik gibi bağımsız hareket ediyorlar, sadece “Sultan” unvanı kullanmıyorlardı. Bu bölünmeye rağmen özellikle uçlarda bulunan Tokat ve civan hâkimi Melik Rükneddîn Süleyman-şâh Karadeniz sahillerinde faaliyette bulunmuş ve Samsun’u al­mıştı.</p>
<p>Ankara meliki Muhiddîn Mes&#8217;ûd Kastamonu taraflannda, Gıyâseddîn Keyhusrev de Batı Anadolu’da etkili olmuşlardı. Ancak bütün bunlara rağmen kardeşlerin Selçuklu tahtına hâkim olabilmek için birbirleri ile yaptıkları mücadele devletin zayıf düşmesine ve ihtiyar sultanın üzüntülü günler geçirme­sine sebep oluyordu.</p>
<p>Öte taraftan Salahaddîn Eyyubî&#8217;nin Kudüs’ü zapt etmesi üzerine Avrupa’da üçüncü bir Haçlı seferi tertiplenmişti (1189). Bu seferin başında Al­man İmparatoru Friedrich Barbarossa bulunuyor ve Haçlı ordusunun sayısı hakkında verilen bilgiler iki yüz ile altı yüz bin arasında değişiyordu. Bu Haç­lı ordusuna karşı Salahaddîn Eyyûbî Bizans imparatoru II. İsakios Angelos (1185-1195) ile anlaşıyordu (1189). Buna göre iki devlet I. Andronikos zama­nında aktedilen, Alman ordusunun geçmesine engel olmak hükmünü hâvi ittifak anlaşmasını yenilediler.</p>
<p>F. Barbarossa ile Kılıç Arslan arasında da eski bir dostluk bulunuyordu. Nitekim Kılıç Arslan ve oğlu Kutbeddîn Melikşâh’ın elçileri F. Barbarossa’ya Edirne’de ulaşmış ve iki taraf arasında; Alman or­dularının Selçuklu topraklarından serbeştçe geçmesi, erzak ve öteki ihtiyaç maddeleri satın alması hususunda anlaşma yapılmıştı (Şubat 1190). Ancak Bizans, Salahaddîn Eyyûbî ile yaptığı anlaşmaya rağmen, bu büyük Haçlı ordusuna boyun eğmek zorunda kalmıştı. F. Barbarossa ve emrindeki ordu Alaşehir ve Denizli’den geçerek Selçuklu ülkesine girdi. Başlangıçta her şey normal gitmiş, Türkmenler Haçlı ordusuna saldırmamış, hatta onlara yiyecek maddeleri ve hayvan satmıştı. Ancak Haçlılar Uluborlu bölgesinde Türkmenlerin saldırısına uğramış ve ilk Selçuklu ordusu ile de Akşehir’de karşılaşmış­tı.</p>
<p>Sultan’ın iki oğlu Melikşâh ve Mes’ûd’un idaresindeki bu Selçuklu ordusu Haçlılara ağır kayıplar verdirmesine rağmen sayıca üstün düşman karşısında Konya&#8217;ya çekilmek zorunda kalmıştı. Haçlı ordusu da bu Selçuklu kuvvetleri­ni takip ederek Konya önüne geldi (17Mayıs 1190). Esasında F. Barbarossa’nm niyeti Kilikya üzerinden Suriye&#8217;ye gitmek idi, ancak bu saldırılar karşısın­da Konya&#8217;ya yürümüştü. Neticede Haçlılar şehre girmeye muvaffak oldular, çarşıları yağmaladılar ve birçok insan öldürdüler.</p>
<p>Bu sırada iç kalede oturan Sultan Kılıç Arslan ve oğlu Melikşâh, Alman İmparatoru&#8217;na barış teklifinde bulundular. Alman İmparatoru da esas gayesinin Kudüs’ü kurtarmak oldu­ğunu ve iki tarafın boşuna kayıplar verdiğini söyleyerek bu teklifi kabul etti. Ancak Selçuklu topraklarından çıkıncaya kadar güvende bulunabilmek için Selçuklu emirlerinden yirmi beş kişiyi rehine olarak aldı. Haçlı ordusu Mayıs ayı sonunda Konya’dan ayrıldı. Rivayete göre, Melikşâh sevmediği yirmi beş emîri Alınanlara teslim etmiş, Türkmenlerin devam eden saldırıları karşısın­da bunlar öldürülmüştü. F. Barbarossa daha sonra Silifke çayında boğuldu.</p>
<p>II.Kılıç Arslan’ın son günlerinde oğulları arasındaki taht mücadelesi aman­sız bir şekilde sürmüş, ona tahakküm edenler, hatta kendini sultan ilan edenler dahi olmuştu (Melikşâh gibi). Nihayet Sultan Kılıç Arslan 1192 Ağustos’unda hastalandı ve muhtemelen seksen yaşında iken Konya’da öldü. Öldüğü sırada veliahtı olan en küçük oğlu Gıyâseddîn Keyhusrev Selçuklu tahtına geçti.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil- Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-sultan-ii-kilic-arslan-donemi/">Türkiye Selçukluları -Sultan II. Kılıç Arslan Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-sultan-ii-kilic-arslan-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 15:23:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdat]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Dandanakan Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebul Kasım]]></category>
		<category><![CDATA[Emir Bozan]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kutalmış]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Nizamulmülk]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz]]></category>
		<category><![CDATA[Romanos Diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Türkmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8314</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda önemli derecede rol oynayan Dendânakan Savaşı’nı (1040) kazandıktan hemen sonra, süratle İran’ı geçe­rek Doğu Anadolu’ya yapılan Türk akınları bu bölgedeki Bizans mukaveme­tini kırma yönünden büyük bir önem taşır. Öte taraftan Selçuklu sultanı Alp Arslan’ın Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Malazgirt Savaşı’nda (1071) Bizans’ı mağlup etmesi Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine imkân sağlıyordu. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/">Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-8313 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye Selcuklu Devleti" width="469" height="391" /></a></p>
<p>Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda önemli derecede rol oynayan Dendânakan Savaşı’nı (1040) kazandıktan hemen sonra, süratle İran’ı geçe­rek Doğu Anadolu’ya yapılan Türk akınları bu bölgedeki Bizans mukaveme­tini kırma yönünden büyük bir önem taşır. Öte taraftan Selçuklu sultanı Alp Arslan’ın Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Malazgirt Savaşı’nda (1071) Bizans’ı mağlup etmesi Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine imkân sağlıyordu. Bunun neticesinde Anadolu’ya büyük bir göç başlamış, yüzyıllar boyunca süren bu nüfus hareketinde Azerbaycan bir geçiş noktası olmuştu. Türkiye Selçukluları Devleti bu kesîf Türkmen kütlelerinin Anadolu’ya göç etmesi sayesinde kurulmuştu. Bu devletin kurucusu ve Anadolu’yu fetih tari­hinin başlıca kahramanı Selçuk’un torunu olan Kutalmış’ın oğlu Süleyman- şâh’tır.      Süleyman-şâh devrinin siyasi olayları tarihî manasıyla hayatının son safhasında açıklığa kavuşmaktadır. Onun ve kardeşlerinin ne şekilde ve hangi sıfatla Anadolu’ya gelmiş oldukları ve devletin kesin kuruluş tarihi üzerinde gerek yerli ve gerekse yabancı tarihçiler hâlâ bitmemiş münakaşalar sür­dürmektedirler. Onların Anadolu’ya gelişleri hususunda muhtelif rivayetler vardır. Bunlardan birisine göre Süleyman-şâh ile ağabeyi Mansûr Malaz­girt Savaşı’na katıldılar, bu savaşta büyük yararlıklar gösterdiler ve Sultan Alp Arslan da saltanat sürmesi için Anadolu’yu Süleyman-şâh’a tahsis etti. Başka bir rivayette ise; Kutalmış’ın Alp Arslan’a isyan edip öldürülmesinden (1064) sonra Sultan’ın onun oğullarının hayatına son vermek istediğini, Vezir Nizâmülmülk’ün hanedan azasının öldürülmesinin uğursuzluk getireceğini bildirmesiyle bu karardan vazgeçildiğini, fakat bunların yeniden isyan etme­lerini önlemek için fetihle meşgul olmak üzere Anadolu’ya gönderildiklerini, bu suretle ya gaza yaparak devlete hizmet etmek veya bu uğurda şehit olarak bir zarara sebebiyet vermemelerinin sağlandığı ileri sürülmüştür.</p>
<p>Doğruluğu tam olarak şüphe götürmekle beraber itimada en layık ri­vayetlere göre; Süleyman-şâh, ağabeyi Mansûr ve kardeşleri Alp îlig ile Dev­let (Dolat) muhtemelen 1073 yılında, yani Sultan Melikşâh devrinde (1072- 1092), Urfa ve Birecik yakınlarına kaçmışlar veya sürülmüşlerdi. Bunların o bölgedeki, yine Selçuklu devlet arazisinde tutulmayarak hudutlara sürülmüş oldukları anlaşılan, Türkmen gruplarıyla temas kurdukları ve soylarının asa­leti sebebiyle bunlar tarafından başbuğ tanındıkları anlaşılmaktadır. Ayrı ayrı birliklerin başında oldukları halde bölgede harekâtta bulunan dört kardeşten ikisinin bu arada Suriye olaylarına karıştıkları ve bu bölgenin fatihi Atsız’a başkaldıran Şökli adında başka bir Türkmen beyini desteklerken, Mısır’da­ki Fâtımî halifesi el-Mustansır (1036-1094) ile anlaşıp Büyük Selçukluların baştan beri takip ettikleri Sünnî siyasete yüz çevirdikleri, fakat Atsız tarafın­dan mağlup edilerek Sultan Melik-şâh’ın yanma gönderildikleri görülüyor (1075). Bu iki kardeş muhtemelen Alp ilig ve Devlet idi. öte taraftan Kasım 1074&#8217;te Mirdasî emîri Mahmûd’un ölümü ile Süleyman-şâh önce Halep’i ve daha sonra da Bizanslı bir valinin idaresindeki Antakya’yı kuşatmıştı. Fakat herhangi bir başarıya ulaşamadan Halep’ten bir miktar mal almış, Antakya&#8217;yı ise yıllık 20.000 dinar haraca bağlayabilmişti.</p>
<p>Sultan Alp Arslan ile ona Malazgirt’te mağlup ve esir olan IV. Romanos Diogenes arasında kararlaştırılan barışın yeni tahta çıkan VII. Mikhail Dukas (1071-1078) tarafından tanınmaması üzerine muhtelif Türkmen kütleleri Sul­tan Alp Arslan’ın emriyle Anadolu’ya girmiş bulunuyorlardı. Sonraki kaynak­ların ifadesine dayanılarak elde edilen pek tafsilatlı olmayan kısa rivâyetlere göre, bu sırada Anadolu’nun muhtelif bölgelerini zapt eden birçok Türkmen beyi zikrolunur. Bu adı geçen beylerin adıyla anılan küçük devletler gerçekten teşekkül etmiş ve uzunca bir süre yaşamıştı (Bk. Beylikler kısmına). Ancak dikkate şayan olan cihet, Anadolu&#8217;nun ilk fatihleri sayılan bu Türkmen reisle­ri arasında Artuk Bey’den gayrisinin faaliyetini tespit etmenin pek mümkün olmayışıdır. Artuk Bey, Sultan Melikşâh devrinde Anadolu fütûhatına katıla­rak pek büyük başarılar elde etmiş, Orta ve Kuzey-batı Anadolu’da faaliyette bulunmuş, fakat daha sonra taht mücadeleleri sırasında Melikşâh tarafından geriye çağrılmıştı.</p>
<p>Öte taraftan Suriye’de Atsız’ın kuvvet ve kudreti karşısında Süleyman-şâh ve Mansûr bu bölgeden faaliyetlerini Anadolu içlerine nakletmeyi daha uygun bulmuş olmalıdırlar. Artuk Bey’in de Anadolu’dan geri çağrılmış ol­ması, soylarının yüceliği bakımından onlara herhalde Anadolu’da bulunan Türkmen grupları üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmak fikrini vermiş idi. Ancak yine de Süleyman-şâh’ın Anadolu’ya girdikten sonra, önce ne­relerde faaliyette bulunduğu pek belli değildir. O Antakya önünden ayrılıp Anadolu içine girdikten sonra muhtemelen Konya civarında harekâtta bu­lunmuş, bu şehri ve yakınında bulunan Gâvele (Gevele) Kalesi’ni almıştır (Takriben 1075). Böylece Kutalmışoğulları da, Büyük Selçuklu Devletini ku­ran amcazâdeleri gibi, bir devlet teşkil etme yolunda, yani Türkiye Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu gerçekleştirmede ilk adımlarını attılar11. Kutalmışoğulları daha sonra batı yönünde fetihlere devam ettiler ve bu arada Bizans’taki taht mücadelelerinden geniş ölçüde yararlandılar. Nikephoros Botaneiates 7 Ocak 1078’de kendini imparator ilan ederek Kutalmışoğulları’nın yardı­mını sağlamıştı. Nihayet o 24 Mart’ta İstanbul’a girerek imparator oldu. Kutalmışoğullan’nın bir süre N. Botaneiates’i destekledikleri anlaşılıyor.</p>
<p>Nitekim yine imparatorluk mücadelesinde bulunan Nikephoros Bryennios da onların yardımıyla mağlup ve esir edilmişti. Bundan sonra Kutalmışoğulları Boğazlara yakın bölgelerde yerleşmişler, böylece İzmit ve çevresi Selçuk­luların eline geçmişti.</p>
<p>İşte tam bu sırada mahiyeti hâlâ yeterli derecede açıklanmamış olan Önemli bir olay oldu. Sultan Melikşâh Anadolu’daki bu duruma müdahale etti. Sultan’ın, Kutalmışoğulları’nın Anadolu’da yerleşmekte oluşlarını dik­katle takip ettiği anlaşılıyor. Amcası Kavurd’un saltanatının ilk yılında ayak­lanmasından ve öldürülmesinden (1073) sonra onun sıkı bir merkeziyetçi devlet siyaseti izlediği muhakkaktı. Ancak bu merkeziyetçi idareye karşı iki yönde, Suriye ve Anadolu’da gelişmeler olmakta idi. Suriye’de Atsız fazlaca kuvvetlenince Sultan Melikşâh kardeşi Tutuş’u oraya göndermişti. Atsız’ın Tutuş tarafından ortadan kaldırılmasıyla Suriye bu suretle itaat altına almı­yordu (1079). Sultan Melikşâh aynı şekilde Anadolu’yu kendi idaresi ve itaati altına almak için harekete geçmiş ve buraya Emir Porsuk’u göndermiş olmalı­dır. Emîr Porsuk yapılan bir savaşta (veya savaş yerine Mansûr ile yaptığı teke tek vuruşmada) Mansûr’u öldürmüş, fakat başkaca bir netice elde edemeye­rek geri dönmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Ağabeyinin ne şekilde olursa olsun ortadan kalkmasından sonra Süley­man-şâh bir müddet daha Bizans ile işbirliğinde bulundu. Emîr Porsuk’un ona karşı bir şey yapamamış olmasında belki de Bizans’ın desteğini görmüş olması da rol oynamıştır. Süleymanşâh’ın durumunun bundan sonra da kuv­vetlendiği anlaşılıyor. 1079-1080 yıllarında Türk fetihleri Marmara ve Kara­deniz sahillerine kadar uzanmış, bir taraftan da Adalar (Ege) denizi kıyılarına ulaşmıştı. Ancak Bizans’ta taht aşığı kumandanların bir türlü sonu gelmiyor­du. Nitekim 1080 yılı sonlarında bu kez Nikephoros Melissenos Süleyman-şâh ile anlaşarak imparatorluğunu ilan etti. Bu şahıs Türk kuvvetlerinin yar­dımı ile İznik (Nikaia) şehrini karargâh edinerek İstanbul üzerine yürümeye hazırlandı. Artık imparatorluğunu ilan etmek sırasının kendisine geldiğini düşünen Aleksios Komenos bu sefer tarafsız kaldı. Aleksios aynı zamanda eniştesi olan Melissenos’u Sezarlık vaadiyle uyuttu ve hile ile İstanbul&#8217;a gire­rek kolayca imparatorluğu elde etti (4 Nisan 1081). N. Melissenos’un bu su­retle kenarda kalması neticesinde Süleyman-şâh, gerek İznik ve gerekse onun tarafından muhafaza edilmeleri için garnizonlar yerleştirmek üzere, Türklere teslim edilen kaleleri bir daha terk etmeyerek İznik’te yerleşti. Bu suretle İznik muhtemelen 1080 yılı sonlarında Türkiye Selçuklu Devleti’nin merkezi oluyordu.</p>
<p>Aleksios’un tahta geçmesi Süleyman-şâh’ı Bizans&#8217;a karşı daha serbest ve kaygısız davranmaya sevk etti, yeni İmparator ile hiç olmazsa önceden bir ittifak mevcut değildi. Bu sebeple Türkler artık Boğaziçi sahillerine kadar iler­lediler, buradan geçen gemilerden haraç almak üzere karakollar tesis ettiler. Bütün Bithynia bölgesi (Anadolu&#8217;nun kuzeybatı bölgesi, başlıca şehirleri İz­mit, Bursa ve İznik’tir) şehirleri ister istemez Türklere teslim olmuşlardı. İm­parator Aleksios önce İstanbul şehrine serbest bir nefes aldırmak maksadıyla küçük gemilerle Boğaz sahilinde bulunan Türk karargâhlarına korsan baskın­lar tertip etti ve bunları geri çekilmeye zorladı. Ancak Aleksios’un Balkanlar­daki durumu hiç de iyi değildi. O Balkanlardaki Peçenek ve Norman tehlike­sini ortadan kaldırmak maksadıyla Süleyman-şâh ile anlaşmayı tercih etti. O Süleyman-şâh’a hediye nâmı altında muayyen bir yıllık haraç vermek suretiy­le barış istiyordu. İki taraf arasında varılan anlaşmaya göre; Türkler bugünkü Maltepe&#8217;de Dragos tepesinin batısından İzmit Körfezine dökülen küçük Drakon çayına kadar olan hattı Bizans ile hudut kabul ettiler (1081). Süleyman-şâh’ın bu münasebetle Bizans İmparatoru’na batıdaki düşmanlarına karşı savaşlarında yardımcı kuvvetler göndermeyi taahhüt ettiği anlaşılmaktadır. Böylece batıda sınırlarını hemen hemen İstanbul civarına kadar uzatmış bu­lunan Süleyman-şâh Anadolu’nun iç taraflarında muhtelif Türkmen kütlele­rinin harekâtına müdahale etmek, bilhassa başşehirleri İstanbul ile irtibatları kesilmiş, güney ve güneydoğu şehirleri ile uğraşmak için serbest kalmış bu­lunuyordu. Nitekim Süleyman-şâh gözlerini Güneydoğu Anadolu’ya çeviri­yordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Fetihleri</strong></p>
<p>Süleyman-şâh, İmparator Aleksios ile yaptığı (1081) anlaşmasından sonra bir taraftan muhtelif kumandanlar vasıtasıyla, tafsilatı pek belli olma­yan fetih hareketlerine devam ederek Anadolu’nun kuzeyinde hâlâ Bizans’ın elinde bulunan bazı kaleleri zapt ettirirken, bir taraftan da kendisi güneye doğru yürüdü ve Tarsus’u muhasara ederek aldı (1082). Bunu takip eden yıl içinde (1083) Türkiye Selçuklu hükümdarının başta Adana, Misis (Mamistra) ve Anazarbos olmak üzere hemen bütün Kilikya sahasını fethettiği görülmek­tedir. Bu suretle Ermeni Philaretos’un, Toroslardan Urfa’ya kadar kurmuş ol­duğu hâkimiyetin batı kısmı Selçukluların eline geçmiş bulunuyordu. Bundan sonra sıra Antakya’ya geldi. Çok eski devirlerden beri Suriye&#8217;nin en mühim şehri ve merkezi olmuş bulunan bu büyük şehre gözünü diken sadece Süleyman-şâh değildi. Halep’i ele geçirmiş bulunan Ukaylîlerden Şerefüddevle Müslim b. Kureyş ve Suriye Selçuklu meliki Tutuş da Antakya’nın fethini hedef edinmiş idiler. Bu bakımdan Antakya’yı feth etmek için büyük hazırlıkların yanı sıra Müslim b. Kureyş ile Tutuş’u da unutmamak gerekiyordu. Bu sebeple Süleyman-şâh’ın Kilikya’yı ele geçirdikten sonra İznik&#8217;e dönerek kendisi güneyde meşgul ola­cağı sırada devletin öteki kısımlarını emniyete almak hususunu düşündüğü anlaşılıyordu. Nitekim o, emîrlerinin en kıymetlisi Ebu’l-Kasım’ı İznik’te ken­disine vekâlet etmek üzere bırakırken, bir taraftan da Anadolu’nun Selçuk­lulara tabi olan bölgelerine ayrı ayrı valiler göndermiş olmalıdır. Süleymân-şâh Antakya üzerine hareket ederken, Philaretos&#8217;a hududu bulunan Türk beyleri de aşağı yukarı aynı zamanda onun topraklarına yürümüşler, böylece Süleyman-şâh’ın karşısına büyük kuvvetler ile çıkmasına engel olmuşlardı. Bu anda Emîr Danişmend’in Ermeni Gabriel&#8217;in hüküm sürdüğü Malatya’yı muhasaraya giriştiği (1085) ve Emîr Buldacı’nın yukarı Ceyhan bölgesini El­bistan ve civarını zapt ettiği görülmektedir.</p>
<p>1084 yılı içinde Philaretos’un Urfa’ya kumandan olarak bıraktığı oğlu Bar­sam ile arası açılmıştı. Babası tarafından tutuklanan ve Antakya Kalesi’nde hap­sedilen Barsam, rivayete göre, Antakya şehrinin şahnesi olan İsmail adında bir müslüman ile anlaşarak babası aleyhine onunla birleşmiş ve Philaretos’un bir düğün münasebetiyle şehirde bulunmamasından yararlanarak hapisten kaç­mış ve İznik’e gitmişti. Barsam burada Süleyman-şâh ile Antakya’nın kendisine teslimi hususunda anlaştı. Bunun üzerine Süleyman-şâh beraberinde az sayı­da kuvvet bulunduğu halde süratle Antakya’ya doğru hareket etti. Netice olarak Antakya 13 Aralık 1084’te Süleyman-şâh tarafından fethedildi. Şehre Müslüman Şahne İsmail’in yardımı ile gizlice giren Selçuklu kuvvetleri büyük bir mukave­metle karşılaşmamışlar ve bu sebeple yerli halka kötü muamelede bulunma­mışlardır. Ancak Philaretos’un kuvvetlerinden bir kısmı iç kaleye sığındı. Bu se­beple şehrin iç kalesinin bir ay daha mukavemet ettikten sonra 12 Ocak 1085&#8217;te Süleyman-şâh’a teslim &#8216;olduğu anlaşılmaktadır. Getirdiği az sayıdaki kuvvet­leri, fetihten sonra, yetişen öteki birliklerle takviye eden Süleyman-şâh ayrıca Aymtab, Hârim, Tell-bâşir, Ra’ban, İskenderun ve Süveydiye (Samandağ)’yi de işgal etmişti. Bunun üzerine rivayete göre Philaretos, Büyük Selçuklu sultam Melikşâh’ın yanma giderek Müslümanlığı kabul etmiş ve kendisine tevcih olu­nan Maraş’a gelerek burada 1090 yılından önce ölmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Ölümü</strong></p>
<p>Ancak Süleyman-şâh’ın Antakya şehrini almakla, hem Şerefüddevle Müslim hem de Melik Tutuş ile mücadele etmesi mukadderdi. Nitekim mü­cadelenin ilk safhası Şerefüddevle ile oldu. Halep emîri daha önce Antakya üzerine yürümüşse de, şehrin muazzam surları karşısında bir şey yapama­yarak geri çekilmişti. Bundan sonra Philaretos ile bir anlaşma yapan Şere­füddevle Müslim ondan yıllık muayyen bir cizye almakta idi. Bu gelir kay­nağını kaybetmek istemeyen Şerefüddevle, Süleyman-şâh&#8217;a haber gönde­rerek Philaretos’un ödediği cizyeyi göndermesini istedi. Bu tabiatıyla olacak şey değildi, müslüman bir şehirden ve hükümdanndan cizye istenemezdi. Süleyman-şâh onun bu istediğini reddedince iki taraf arasında savaş zorunlu oldu. Şerefüddevle ile Süleyman-şâh’ın savaşçıları karşılıklı birbirinin arazisini yağmalamaya başladılar. Nihayet 24 Safer 478/20 Haziran 1085’te iki taraf Halep ile Antakya arasında Kurzâhil mevkiinde karşılaştılar. Bu savaşa Şerefüddevle ile başlayan Çubuk Bey ve idaresindeki Türkmenler Süleyman-şâh’ın tarafına geçtiler. Bu sebele Şerefüddevle bozguna uğraya­rak öldürüldü. Süleyman-şâh buradan Halep üzerine yürüyerek şehri kuşattı ve Şerefüddevle’yi de bu şehrin kapısı önüne gömdürdü. Antakya&#8217;nın zaptından sonra Şerefüddevle&#8217;nin ortadan kaldırılması ve Halep’in kuşatılması artık Süleyman-şâh ile Büyük Selçuklular arasındaki mücadeleyi ön plana ge­çirmişti. Şerefüddevle’nin Halep’te bıraktığı Emir Şerîf Ebû Ali Haşan Halep’i savunurken, bir taraftan da hem Sultan Melikşâh’a hem de Melik Tutuş&#8217;a mektup yazmış ve şehri teslim almak üzere ya bizzat gelmelerini, yahud ken­dilerini kurtarmak üzere büyük bir ordu göndermelerini istemişti. Bu sırada Süleyman-şâh Şeyzer, Kefertab ve Maarretünnuman kalelerini ele geçirmişti. O, Kınnesrin’i de kuşatıp aldıktan sonra bütün kuvvetleriyle Halep önünde toplandığı sırada Tutuş’un harekete geçtiği haber alındı. Artuk Bey de bu sı­rada Tutuş’un yanında bulunuyordu. Onun kuvvetleriyle takviye edilmiş olan Tutuş Halep’e üç mil uzaklıkta bulunan Ayn Seylem mevkiinde 18 Safer 479/4 Haziran 1086’da Süleyman-şâh’ın ordusu ile savaşa tutuştu. İki Türk ordusu arasındaki bu savaşın neticesini yine Çubuk Bey ve Türkmenler tayin ettiler. Bunlar bu sefer Süleyman-şâh’tan ayrılıp Tutuş tarafına geçtiler. Süleyman- şâh savaşı kaybettiğini görünce intihar etti.</p>
<p>Anadolu&#8217;nun fethi, daha önceki fetih hareketlerinin hiçbiriyle mukaye­se edilemeyecek bir ölçüde dünya tarihini etkilemiştir. Türk milleti varlığını, emsalsiz tarihî gelişmesini ve ezelî bağımsızlığını bu fethe borçludur. Bu se­beple bizim için Süleyman-şâh’ın adı, tarihimizin öteki büyük şahsiyetleri­nin önünde, onların bayrakdân manasını taşımaktadır ve bundan sonra da taşımalıdır. Nitekim şu sözler büyük bir gerçeğin ifadesidir: “Süleyman-şâh Anadolu Türkleri’nin en büyük ve en muhterem babası, ”dır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Ölümünden Sonra Anadolu Olayları &#8211; Eb’ul-Kasım Hükümeti:</strong></p>
<p>Süleyman-şâh’ın ölümünden sonra, özellikle Anadolu&#8217;nun bazı ke­siminde, Marmara Denizi ve Adalar Denizi bölgesinde vuku bulan olaylar hakkında hemen hemen bütün bilgimizi Bizans tarihçisi Anna Komnena’ya borçlu bulunmaktayız. Onun eseri bilhassa kronolojik bakımdan çok karışık olmasına rağmen, Türkiye tarihinin aşağı yukarı kırk yıllık bir kısmı (1080- 1118) için tek kaynak olmak vasfını taşımaktadır.</p>
<p>Süleyman-şâh 1084 yılı Aralık ayı içinde Antakya’yı fetih için yola çı­karken İznik ve civarını Ebu’l-Kasım adında bir Türk beyine bırakmıştı. Antakya’nın zaptı sırasında Karategin adında bir Türk beyi Karadeniz kıyısında Sinop’u zapt etti (1085 başı). Burada bulunan külliyetli altın ile büyük­çe bir imparatorluk hâzinesi bu Türk beyinin eline geçti. Ancak Süleyman- şâh’ın Tutuş karşısında mağlup olarak intihar etmesinden sonra bu durum­dan istifade eden İmparator Aleksios’un Türklerin eline geçmiş olan Kara­deniz kenarındaki sahil şehirlerini geri almaya muvaffak olduğu anlaşılıyor. İmparator Aleksios, Sultan Melikşâh&#8217;ın gönderdiği Siaus (Çavuş veya belki de Siyavuş) şeklinde kaydolunan bir elçisini kandırarak kendi tarafına çek­meye muvaffak oldu. Nitekim Sinop’a giden Siaus, Melikşâh’ın mektubunu göstererek Karategin’i Sinop’u terk etmeye ve ele geçirdiği hâzineleri de İmparator’un adamlarına bırakmaya kandırdı. Böylece Sinop tekrar Bizans’a teslim olundu. Ancak durum her tarafta aynı değildi. Süleyman-şâh’ın ölüm haberi, onun muhtelif bölgelere tayin etmiş olduğu Türk beylerinin ba­ğımsız hareket etmelerine sebep oldu. Bunlardan hükümet merkezi olan İznik’i elinde bulundurduğu cihetle en nüfuzlusu olan Ebu’l-Kasım rivaye­te göre kendisini sultan ilan ettiği gibi, kardeşi Ebu&#8217;l-Gazî’ye de Kapadokya emirliğini bıraktı. Becerikli ve gayet haris bir kimse olan Ebu’l-Kasım bun­dan sonra Marmara sahillerine akınlar yaparak bütün Bithynia’yı yağmala­maya başladı. İmparator Aleksios bunun üzerine evvelce Süleyman-şâh’a uygulamış olduğu taktiğe müracaat ederek Türk akıncılarını sahilden geri sürdü ve Ebu’l-Kasım’ı barış istemeye zorladı. Ancak Ebul-Kasım anlaşma görüşmelerini devamlı olarak uzatmakta olduğundan İmparator nihayet İz­nik üzerine bir kuvvet göndermeye mecbur kaldı. Bu kuvvetin başına Türk asıllı Tatikios (Tetik ?)’u geçirmişti. Ayrıca Sultan Melikşâh’ın da İznik’i ita­at altına almak üzere Emîr Porsuk kumandasında elli bin kişilik bir kuvvet gönderdiği öğrenildi. Fakat Tatikios böyle bir kuvvetle başa çıkmayacağını düşünerek neticede İstanbul’a çekilmek zorunda kaldı.</p>
<p>Ebu’l-Kasım’ın bundan sonra da rahat durmadığı anlaşılıyor. Herhalde Porsuk, kuvvetleriyle henüz uzakta bulunuyor veyahut Ebul-Kasım onun gelişini başka bir şekilde yorumluyordu. Ebu’l-Kasım’ın bu kez de Marmara Denizi’nin güney sahilini ele geçirmek istediği görülüyor. Nitekim o küçük bir donanma kurmayı tasarladı ve bu maksatla sahilde bulunan Kios (Gem­lik) şehrini zapt ederek burada gemiler yaptırmaya başladı. Ancak Aleksios, bunun imparatorluk için yarattığı tehlikeyi kavrayarak derhal faaliyete geç­ti. Bütün donanmasını Manuel Butumites emrine vererek Ebu’l-Kasım’ın donanmasını yakmakla görevlendirdi, karadan da büyükçe bir kuvvetle Tatikios Türklerin üzerine sevk olundu. Her iki kuvvetin de üzerine gönde­rilmesinden endişelenen Ebu’l-Kasım üstün Bizans donanmasına karşı ko­yamayacağını düşünerek Kios’tan geri çekildi. M. Butumites süratle gelerek Ebu’l-Kasım’ın herhalde henüz kızakta bulunan gemilerini yaktı. Pek az son­ra da Tatikios kara yolundan yetişerek mevzi aldı. Ebu’l-Kasım&#8217;ın çekildiği (Halykai veya Kyparisson) mevkiinde Bizanslılar ile Türkler arasında on beş gün süreyle ufak tefek çarpışmalardan başka büyükçe bir savaş yapılmadı. Neticede Tatikios savaşa karar vermek zorunda kaldı. Savaş bir kısım Türk askerinin ölmesi, esir edilmesi, daha çoğunun ise bütün eşya ve teçhizatını bırakarak kaçması ile neticelendi. Ebu’l-Kasım güçlükle İznik’e ulaşabildi. Bütün bu olayların oluş şekli ve tarihi hakkında kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak Bizans’taki başka olaylara bakarak Emir Porsuk’un gelişinin 1090 yılı sonlarında olması çok muhtemeldir.</p>
<p>Şu halde 1090 yılı ortalarında Ebu’l-Kasım Kios’ta mağlup olduktan sonra İznik’e çekilmişti. Ancak Emîr Porsuk’un Anadolu içinde bağımsız davranan muhtelif Türk beylerini itaata aldıktan sonra İznik’e yaklaşmakta olduğu bu sıralarda Aleksios, Ebu’l-Kasım’a haber göndererek onu İstanbul’a davet etti. Bizans İmparatoru anlaşıldığına göre İznik hâkimi Ebu’l-Kasım’a Porsuk’a karşı bir ittifak teklif ve bu münasebetle onu İstanbul&#8217;a davet etmişti. O bu arada bir taraftan da Türklerin elinde bulunan İzmit’i ele geçirmek istiyor­du. Ebu’l-Kasım İstanbul’da gayet iyi karşılandı, hemen her gün kendisine ziyafetler veriliyor, hipodromda şerefine at ve araba yarışları tertip olunuyor ve İstanbul’da ikamet müddeti birçok neden ile uzatılmaya çalışılıyordu. İki taraf arasında barış ve ittifak görüşmeleri yapıldığı esnada, İmparator Aleksi­os donanma kumandanı Eustathios Kymineianus’u yapı malzemesi, mimar­lar ve işçileri yüklediği gemileriyle İzmit’e yolladı. Bunlar İzmit müstahkem mevkiini kontrol altına alacak yeni bir kale inşa etmekle görevlendirilmişler­di. Kalenin inşası bittikten sonra Aleksios, Ebu’l-Kasım’a pek çok hediyeler ve bir de “Sebastos” ünvanı vererek onu İznik’e uğurladı. Ebu’l-Kasım olan biteni öğrendiği zaman kadere boyun eğmek zorunda kaldı. Çünkü bu sıra­da Emîr Porsuk artık İznik önünde görünmüştü ve Ebu’l-Kasım İmparator’un yardımına muhtaçtı.</p>
<p>Emîr Porsuk İznik’i üç ay muhasara etti. İmparator’un hareket şekline ve hilekârlığına çok içerlemiş bulunan Ebu’l-Kasım bu müddet içinde ken­di imkânları ile Porsuk’un kuvvetlerine karşı İznik’i korudu. Ancak sonunda yardım istemek için İmparator’a başvurmak zorunda kaldı. Bizans İmpara­toru bu sırada Peçeneklere karşı büyük bir ölüm kalım mücadelesi içinde idi. Onun bu cepheden ayıracak kuvveti yoktu, buna rağmen Ebu’l-Kasım’a yardım zorunluluğunu hissetti. Çünkü İznik Porsuk’un eline geçecek olursa burasını Büyük Selçuklu imparatorluğumdan kurtarıp almak elbette hemen hemen imkânsız bir şey olacaktı. Bunun için o yeniden bir hileye başvurdu. O pek küçük bir kuvveti bunlara imparatorluk sancakları, İmparator’un önün­de taşınması alışılmış olan süslü alametleri vermek suretiyle Ebu’l-Kasım’a yolladı. Bu yardım yoluyla Porsuk’u geri çekilmeye zorlamayı ve imkân hâsıl olursa İznik’i kendi adına zapt etmeyi umuyordu. Bu küçük Bizans kuvveti; muhtemelen deniz yönünden şehre girdi, imparator gâyesinin ilkine kolay­lıkla ulaştı. Bizanslılar surlar üzerine çıkıp imparatorluk sancaklarını ve im­paratorun alametlerini göstererek savaş naraları atmaya başlayınca; Porsuk, İmparator’un bizzat geldiği düşüncesiyle kuşatmayı kaldırmayı uygun bul­du. İznik bu suretle kuşatmadan kurtulunca, yardıma gelen kuvvetler, sayıları pek az olduğu ve Ebu’l-Kasım henüz tamamiyle kuvvetten düşmemiş bulun­duğu için, İmparator’un plânının ikinci safhasını gerçekleştiremeyeceklerini anlayarak geri dönmeyi tercih ettiler.</p>
<p>Emîr Porsuk&#8217;un başarısızlığı üzerine Büyük Sultan Melikşâh’ın İznik’in zaptından vazgeçmediğini ve buraya kıymetli kumandanlarından Urfa emîri Bozan&#8217;ı gönderdiğini görüyoruz. Anna Komnena bu münasebetle Melikşâh’ın kendisiyle ittifak etmek üzere, İmparator’a yeniden müracaat ettiğini kaydediyor. Neticede imparator Aleksios da Selçuklu Sultanının ya­nma bir elçi heyeti göndermiş, fakat bunlara verdiği talimatta müzakereleri uzatarak Melikşâh’ı oyalamalarını tembihlemişti. Ancak bu heyet daha yolda iken Melikşâh’ın ölüm haberini almış ve geri dönmüştü. Sultan Melikşâh’ın 19 Kasım 1092’de öldüğünün bilindiğine göre, Bizans elçi heyetinin buna yakın bir tarihte yola çıktığı kabul olunabilir. Bu durumda Bozan’ın İznik önüne gelişini de aynı yılın (1092) ortalarına ve hatta ikinci yarısına koymak herhalde hatalı olmayacaktır.</p>
<p>Öte taraftan Emîr Bozan İznik önüne geldi, şehri hücumla zapt etmek için birbiri arkasına yaptığı teşebbüsler, Ebu’l-Kasım&#8217;ın şiddetli müdafaası ve İmparator’dan istediği yardımı elde etmesi sayesinde bir türlü netice verme­di. imparator bu sırada Peçenekleri Kumanların yardımı ile imha etmiş oldu­ğu için biraz olsun ferahlamış bulunuyordu. Bizans Levunion galibiyetinden (29 Nisan 1091)15 sonra sadece İzmir hâkimi Çaka (Çakan) Bey’le uğraşmak zorunda idi. Bozan bu şekilde İznik’i zapt edemeyeceğini anlayınca muhasarayı kaldırarak karargâhını Lopadion (Ulubat) yanında bulunan Lampe Ir­mağı kenarına nakletti.</p>
<p>Ebu’l-Kasım’ın bu sıralarda artık bağımsız hükümet sürmek imkânının yok olduğunu fark ettiği anlaşılmaktadır. Her halde İmparator’un kendisine ne maksatla yardım ettiğini anlamış olacaktır. Belki de İmparator ile Melikşâh arasında bir anlaşma yapılacağını da haber almıştı. Bu sebeple o, doğrudan doğruya Büyük Sultan’a müracaatla İznik bölgesinde onun valisi sıfatıyla tas­dik edilmeyi ümit ederek büyük hediyeler hazırladı ve kardeşi Ebu’l-Gazî&#8217;yi İznik’te yerine vekil bıraktıktan sonra İsfahan’a doğru yola çıktı. Anna Komnena, onun on beş katır yükü altın ile Sultan’ın yanına gittiğini kaydetmek­tedir. Ancak Ebu’l-Kasım bütün rica ve ısrarlara rağmen Melikşâh tarafından huzura kabul edilmemiş ve kendisine Anadolu işinde tam yetki verilmiş olan Bozan ile anlaşması bildirilmiştir. Bu şekilde arzusuna ulaşamayan Ebu’l- Kasım uzun bir süre bekledikten ve ıstırap çektikten sonra Bozan’ı bulmak için harekete geçti. Ancak yolda Bozan’ın gönderdiği iki yüz kişilik bir müf­reze tarafından yakalanarak kendi yayının kirişi ile boğdurulmuştur. Anna Komnena’ya göre, bu iş Bozan’ın değil Sultan’ın verdiği emirler ile olmuştur. Bu olayın Melikşâh’ın Bağdat’a gitmek üzere hareketinden pek kısa bir süre önce ceryan ettiği tahmin olunabilir (muhtemelen Eylül-Ekim 1092).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil &#8211; Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/">Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
