<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tövbenin Şartları | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/tovbenin-sartlari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:22:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tövbenin Şartları | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İlim ve Tövbe Geçidi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[sadık tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Şartları]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Hakikati]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid ilmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28033</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner. İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner.</p>
<p>İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa hepsi ilim ve ibadet içindir. Dahası kitaplar ilim ve ibadet için indirilmiş, elçiler de bunun için gönderilmiştir. Hatta ve hatta gök­ler, yer ve bu ikisi içinde yaratılmış her ne varsa ilim ve ibadet için yaratılmıştır. Yüce Allah’ın kitabında yer alan şu iki ayeti iyi düşün:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> “Yedi göğü ve yerden de onların benzerlerini yara­tan Allah’tır. Allah’ın gücünün her şeye yettiğini ve yine Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını bilesiniz diye O&#8217;nun buyruğu gelip bunlar arasında (bütün evrende) sürekli gerçekleşir.” (Talâk 65/12) Tevhid ilmi başta olmak üzere ilmin şerefine dair delil olarak bu ayet yeterlidir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) İbadetin şerefine ve ibade­te yönelmenin gerekliliğine dair de bu ayet yeterlidir. Dünya ve ahiret hayatının yaratılmasının amacı olan bu iki cevher ne bü­yüktür! Dolayısıyla kula yakışan şey, sadece bu ikisi ile meşgul olmak, kendisini sadece bu ikisi için yormak ve bu ikisi dı<u>şınd</u>a hiçbir şey düşünmemektir. Bilesin ki bu ikisi dışındaki şeyler bâtıl olup hiçbir hayır barındırmaz. İlim ve ibadet dışındaki şeyler aynı zamanda boş işler olup elde etmeye değmez.</p>
<p>Bunu öğrendikten sonra yine bil ki bu iki cevherin daha şe­refli ve daha faziletli olanı ilimdir. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “Âlimin âbide olan üstünlüğü, ümmetimden en aşağı derecede olan kişiye benim üstünlüğüm gibidir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bir başka hadisinde Allah Resulü şöyle buyurur: “Âlime bak­mak, benim namazımda bir sene boyunca gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha sevimlidir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Yine Hz. Peygamber “Dikkat buyurun! Size cennet ehlinin en şerefli kişilerini göstereyim mi?” diye sormuş, bunun üzerine oradakiler “Buyurun ey Allah’ın Resulü!” deyince “Onlar ümme­timin âlimleridir.” karşılığını vermiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Tüm bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: İlim cevher olmak bakımından ibadetten daha şereflidir fakat kul için gerekli olan şey ilimle birlikte ibadet etmektir. Aksi hâlde ilmi boşa gider. Nitekim ilim bir ağaç ise ibadet bu ağacın meyvesidir. Dikkat edilirse şeref ağaca aittir, zira asıl olan ağaçtır. Bununla birlikte [insanlar doğrudan ağaçtan değil], meyvesinden faydalanırlar. O hâlde kulun sahip olduğu ilmin şeref kazanabilmesi için mutla­ka ibadet de gerekir. Başka bir deyişle kul hem ibadetten hem de ilimden payını ve nasibini almalıdır. Bu manada Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “İlmi, ibadete; ibadeti ise ilme zarar vermeyecek şekilde isteyiniz.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Kulun hem ilme hem de ibadete ihtiyaç duyduğu sabit ol­makla birlikte ilmin öne alınmaya daha layık olduğu muhakkak­tır. Çünkü ilim asıl ve rehberdir. Bu yüzden Resulullah “İlim amelin imamı, amel ise ona tâbi olandır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İlmin asıl olup ibadetin ona tâbi olması, iki husustan ötürü ilmi ibadetin önüne almanı gerektirir:</p>
<p><strong>1.</strong>İbadetin varlık bulması ve salimen işlenmesi ilimle olur. Zira senin önce mabudu bilip sonra ona ibadet etmen gerekir. İsimlerini ve zatının sıfatlarını bilmediğin, onu nitelerken ne söy­leyip ne söylememen gerektiğini öğrenmediğin bir varlığa nasıl ibadet edebilirsin ki! Belki de O ve sıfatlan hakkında doğru olana değil, aksine yanlış bir şeye inanırsın -Allah korusun- da ibade­tin hiç olup gider. Bu meseleye dair büyük bir tehlikenin varlığı hakkında İ<em>hyâu Ulumîd-Dîn</em> içerisinde yer alan “Kitâbu’l-Havf (Korku Kitabı)” bölümündeki “Sû-i hâtime” bahsinde gerekli açıklamaları yapmıştık.</p>
<p>Ayrıca yapman gereken şer’î yükümlülükleri bil ki bu sayede yerine getirmen gereken şeyleri emredildiğin gibi yapasın. Yine kaçınman gereken yasaklan bil ki bu sayede onlardan uzak durasın. Aksi hâlde mahiyetini ve keyfiyetini bilmediğin, ne şekilde yapılması gerektiğini öğrenmediğin taatleri nasıl gerçekleştirebilirsin! Ve yine isyan olduğunu bilmediğin şeylerden nasıl sakına­bilirsin ki nefsini ona düşmekten alıkoyasın!</p>
<p>Temizlik, namaz, oruç ve diğer şer’î ibadetleri yerine geti­rebilmek için onların hükümlerini ve şartlarını bilmen gerekir. Belki de senelerdir yaptığın bir davranış haberin olmaksızın te­mizliğini ve namazlarım fesat edecek veyahut sünnete uygun olmayacak bir şekilde hareket etmene neden oluyordur. Belki de senin bir sorunun var fakat bunun hakkında soru soracak kimseyi bulamadığın için gerekli bilgiyi öğrenememişsindir.</p>
<p>Bilmen gerekir ki bu meselenin medarı, bâtıni ibadetlerdir. Bunlar kalbin çabası olan tevekkül, tefviz (Allah’a havale etmek), rıza, sabır, tövbe ve ihlas gibi şeyler olup inşallah ileride zikredi­lecektir.</p>
<p>Yine bilmelisin ki kızgınlık, uzun emel, riya, kibir ve kendini beğenme gibi şeyler yukarıda sayılan durumların tam tersi olup bunlardan sakınman gerekir. İşte bunlar, Allah Teâlâ’nın yüce ki­tabında ve peygamberinin lisanı üzerinden yer verdiği, yapılma­sını emrettiği ve aksi yönde hareket etmeyi yasakladığı farzlardır. Şu ayetler bu manadadır:</p>
<p>“Eğer müminler iseniz ancak Allah’a güvenin.” (Mâide 5/23)</p>
<p>“Allah’a şükredin eğer Ona kulluk ediyorsanız.” (Bakara 2/172)</p>
<p>“Sen sabret; sabır göstermen de Allah’ın İhsanı sayesinde ola­caktır.” (Nahl 16/127)</p>
<p>“Bütün varlığınla ona yönel.” (Müzzemmil, 73/8) yani “Bü­tün varlığınla ona karşı muhlis ol!” ayeti de bu manadadır. Aynı durum namazı ve orucu emreden diğer ayetler için de geçerlidir. Peki sana ne oluyor da namaz ve oruç [gibi zahirî ibadetlere] yö­neliyorsun ancak bu [bâtını] farzları terk ediyorsun? Her ikisini de emreden Rab değil mi; her iki emir de aynı kitapta yer almıyor mu? Aslında sen her ikisinden de gafilsin ve onlara dair hiçbir şey bilmiyorsun. Demek ki dünyadaki payına âşık olup iyiliği kö­tülük ve kötülüğü iyilik hâline dönüştürenlerden olmuşsun. Sen, Allah Teâlâ’nın kitabında nur, hikmet ve yol gösterici olarak isim­lendirdiği ilimleri ihmal edip kendisiyle haram elde edilen ve en nihayetinde cehenneme av olan kimselerden birisi gibisin.</p>
<p>Ey doğru yolu arayan kişi! Nafile namaz ve nafile oruç ile meşgul olan ancak üzerine düşen bu şeylerden birini ve hatta ço­ğunu yerine getirmeyen birisi olmaktan ve en nihayetinde hiçbir şey elde edememekten korkmuyor musun?</p>
<p>Belki de sen, akıbeti cehennem olan bu isyanlardan birinde ısrarcı olup Allah Teâlâ’ya yakınlaşmak maksadıyla yeme, içme ve uyku gibi mubah olan şeyleri terk ediyorsundur. Bunun sonucu hiçbir şey elde edememek değil midir?</p>
<p>Tüm bunlardan daha kötüsü ise aralarındaki farkı bilmemen ve bazı yönlerden benzer olmaları sebebiyle, katıksız bir masiyet sa­yılan uzun emeller peşinde olman ve bunu iyi niyet zannetmendir.</p>
<p>Keza sen sabırsız ve kızgın olursun da bunu Allah’a yalvarış ve yakarış zannedersin. Halbuki sen mahza riya hâlindesindir ancak bu yaptığını Allah Teâlâ’ya hamd veyahut insanları hayra davet etme zannedersin. Sonuç itibariyle sen Allah a karşı isyan olan bu eylemleri itaat olarak addetmeye başlar ve ceza gerektiren bu ey­lemlere karşılık büyük bir sevap umarak büyük bir gurur ve çirkin bir gaflet üzere olursun. Allah a yemin olsun ki bu, ilimsiz amel edenler için berbat bir masiyettir.</p>
<p>Tüm bunların yanı sıra zahiri ameller ile bâtını ameller ara­sında onları ıslah ya da ifsat eden bazı alakalar vardır. Bunlar ih-las, riya, kendini beğenme ve iyiliği dile getirme vb. şeylerdir. Bu bâtınî amelleri, bunların zahir ibadetlere etki yönünü, bunlardan nasıl sakınılacağım ve yapılan amelleri bunlardan nasıl koruya­cağını bilmeyen kişinin zahir ameli çoğu zaman geçerli olmaz. Bunun sonucunda hem zahirî hem de bâtınî taatleri heba olur ve kulun elinde bedbahtlık ve boşa kürek çekmekten başka bir şey kalmaz. İşte bu, apaçık bir hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “İlim üzere uyku, cehalet üzere kılınan namazdan daha ha­yırlıdır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Zira ilimsiz amel eden kişi salihten daha çok fasit amel işlemiş olur.</p>
<p>Allah Resulü “İlim mesutlara ilham edilir, bedbahtlara ha­ram kılınır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bu sözün manası -bilgi ancak Allah katindadır- şöyledir: Bu kişinin ilk bedbahtlığı ilmi öğrenmeme­si, İkincisi bedbahtlığı ise hiçbir şey bilmeden rastgele ibadet ede­rek kendisini yormasıdır. Böyle davranan bir kişinin elinde kalacak olan, boş yere kendisini yormaktan ibarettir. Fayda vermeyen ilimden ve kabul olunmayan amelden Allah’a sığınırız. Bundan dolayı insanlar arasında özellikle zahid âmil ve âlimler ilme çok önem vermişlerdir. Zira ilim, kulluk işinin medarı olup âlemlerin Rabbi Allah’a bilerek ibadet ve hizmet etmeyi sağlayan güçtür. Basiret sahibi kişiler ile teyit ve tevfîk ehlinin meseleye bakışı da aynen böyledir.</p>
<p>Bu cümleler kul için itaatin ancak ilim sayesinde varlık bu­lacağını ve salimen işlenebileceğini göstermiş olup ibadet konu- sunda da ilmi öncelemenin zorunlu olduğu görülecektir.</p>
<p><strong>2.</strong>İlmin ibadete takdim edilmesini gerektiren ikinci sebep, faydalı ilmin Allah Teâlâ’dan korkma ve O&#8217;nun büyüklüğü kar­şısında heyecanlanma <em>(haşyet)</em> sonucunu doğurmasıdır. Allah Teâlâ, “Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar* (Fâtır, 35/28) buyurmaktadır. Dolayısıyla her kim Allah’ı gerektiği gibi tanımazsa O&#8217;nun büyüklüğü karşısında gerektiği gibi korkmaz ve yine Onu gerektiği gibi tazim edip hürmet gösteremez. Kul, ilim sayesinde O&#8217;nu tanır, tazim eder ve O&#8217;ndan korkar. Şu hâlde Allah Teâlâ’nın tevfîkiyle itaate dair ne varsa ilim sonucunda meydana gelirken masiyete dair ne varsa da ilim sayesinde engellenir.</p>
<p>Allah Teâlâ ya ibadet etme hususunda kul için bu ikisi dışında hiçbir maksat yoktur. Sonuç itibariyle -Allah seni doğru yola ilet­sin ey ahiret yolcusu- her şeyden önce üzerine vazife olan şey, ilim tahsilidir. Lütfü ve rahmetiyle başardı lalan ise Allah’tır.</p>
<p>Belki de senin aklına şu soru geliyordur: Şeriatın sahibi olan Efendimiz (sav) “îlim talep etmek her Müslümana farzdır.&#8221; bu­yurmuştur.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Peki talep edilmesi farz olan bu ilim nedir? İbadet hususunda kulun tahsil etmesi gereken ilmin sınırı nedir?</p>
<p>Bil ki talep edilmesi farz olan ilimler genel itibariyle üçtür: Birincisi tevhid ilmi, İkincisi sır ilmi -ki bununla kalp ve onun amelleriyle alakalı olan şeyleri kastediyorum-, üçüncüsü ise şeriat ilmidir.</p>
<p>Bunlardan her birinin ne kadar öğrenilmesi gerektiğine ge­lince:</p>
<p><strong>1</strong>.Tevhid ilminden, dinin esaslarım bilecek kadarının öğre­nilmesi farzdır. Senin için bunun miktarı, âlim olan bir ilâhın olduğunu; bu ilâhın her şeye gücü yeten ve diri olduğunu; yine bu ilâhın irade sahibi olup konuştuğunu, işittiğini ve gördüğü­nü; onun hiçbir ortağının bulunmadığını bilinendir. Aynı şekilde bilmelisin ki senin ilâhın kemâl sıfatları ile nitelenmiş, sonradan olmaya delalet eden şeylerden münezzeh ve yine sonradan yara­tılmış olan her şeyden öncedir. Bunun yanı sıra Hz. Muhammed, O nun kulu ve elçisi olup Allah Teâlâ’dan getirdiği ve ahiret haya­tına dair söylediği şeyler hususunda doğruyu söyleyendir.</p>
<p>Daha sonra sünnetin şiarlarına dair bilinmesi gereken me­seleler gelir, öncelikle kitapta ve sünnette yer almayan bir şeyi Allah Teâla&#8217;nın dinine sokmaktan sakınmalısın. Aksi hâlde Allah Teâla&#8217;nın karşısında en büyük tehlikeye maruz kalırsın.</p>
<p>Tevhide dair bütün delillerin aslı Allah Teâlâ’nın kitabında mevcut olup âlimlerimiz dinin esaslarına dair telif ettikleri eserle­rinde bunları dile getirmiştir.</p>
<p><strong>Sözün özü şudur:</strong> Bilmediğin ve ileride helake sebebiyet verip vermeyeceğinden emin olmadığın her şeyin öğrenilmesini talep etmek farzdır. Bu bilgiyi talep etmekten geri durmak kesinlikle caiz değildir. Bu böyle biline. Başarı ise ancak Allah’tandır.</p>
<p><strong>2</strong>.Sır ilminden öğrenilmesi farz olan miktar, yapılması ve ka­çınılması gerekenler şeyleri bilinendir. Bu sayede Allah Teâlâ’yı tazim edip ihlaslı olabilirsin, niyetin ve amelinin sağlam hâle ge­lir. Bunların hepsi bu kitapta açıklanacak inşallah.</p>
<p><strong>3.</strong>Şeriat ilminden bilinmesi gerekenler temizlik, namaz ve oruç gibi yapılması senin üzerine farz olan her şeydir. Hac, cihat ve zekât gibi şeyleri ise senin üzerine düşmesi hâlinde bilmelisin ki yerine getirebilesin. Eğer hâlihazırda üzerine düşmüyorsa bil­mene gerek yoktur*</p>
<p>İşte bunlar kulun kesinlikle tahsil etmesi gereken ve bilinmesi mutlak surette farz olan ilmin sınırıdır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Bütün küfür dinlerini hükümsüz bırakıp onları İslâm delili ile ilzam edecek ve bütün bid&#8217;atçilere baskın gelip onları da sünnet delili ile ilzam edecek kadar tevhid ilmi öğrenmem gere­kir mi?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Bunun öğrenilmesi farz-ı kifâye hükmündedir. Senin üzerine düşen, dinin esasları hususunda itikadını doğru kılacak şeylerden ibarettir. Benzer şekilde tevhid ilmine dair teferruatı ve incelikleri bilmen ve onun bütün meselelerine hâkim olman da ge­rekmez. Evet, eğer zihninde dinin esasları hakkında itikadını boz­masından korktuğun bir şüphe hâsıl olursa mümkün olduğu kadar ikna edici sözlerle bu şüpheyi gidermen gerekir. Münakaşa ve tar­tışmadan da sakınmalısın. Zira bu tutum, ilacı olmayan katıksız bir hastalıktır. Elinden geldiğince bundan uzak dur. Nitekim bu yola başvuranları ancak Allah Teâlâ’nın rahmeti ve lütfü iflah eder.</p>
<p>Sonra yine bilmelisin ki her şehirde, beldede Ehl-i sünnet davetçilerinden bir davetçi varsa ve bu davetçi insanların şüp­helerini giderip bid&#8217;at ehline cevaplar vermek suretiyle bu ilimle meşgul olarak hak ehlinin kalplerini bid’atçilerin vesveselerinden temizliyorsa diğer insanların üzerinden bu farziyet düşer.</p>
<p>Aynı şekilde senin sır ilminin inceliklerini ve kalbin ilginç hallerine dair açıklamaların hepsini bilmen de gerekmez. Senin, ibadetini fasit kılacak şeyleri bilmen ve bu sayede bunlardan ka­çınman gerekir. Bu anlamda ihlas, hamd, şükür ve tevekkül gibi yapman gerekenleri, hakkıyla yerine getirebilmek için bunları öğ­renmen gerekir. Bunlar dışındakileri ise bilmek zorunda değilsin.</p>
<p>Benzer şekilde fıkıh ilmine dair satım ve kira sözleşmeleri, nikah ve talak (boşama) ile suç teşkil eden fiiller gibi konuları da bilmene gerek yoktur. Zira bunların hepsi farz-ı kifâye hük­mündedir.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Tevhid ilmine dair öğrenilmesi zorunlu olan bu mik­tarı, herhangi bir öğretici olmaksızın insanın kendi başına öğren­mesi mümkün müdür?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İlim geçidi aşılması güç olan bit geçittir fakat talep edilene ve maksada ancak bununla erişilir. Bu geçidin faydası çok, kat edilmesi zor, tehlikesi ise büyüktür. Niceleri buradan döndü de dalalete düştü. Ve yine niceleri bu yola girdi de ayağı kaydı. Bu geçitte kaybolan nice insanlar şaşırıp kalmış, nice zayıf kimseler kesilip bırakmış ve niceleri bu geçidi kısa sürede geçerken bir kıs­mı da yetmiş sene boyunca gidip gelmiştir. Her şey Allah’ın (cc) elindedir.</p>
<p>İşte ilmin faydası -daha önce ifade ettiğimiz gibi- başta tevhid ve sır ilimleri olmak üzere kulun buna şiddetle ihtiyaç duyması ve bütün ibadet işinin bununla gerçekleşmesinden ileri gelir. Riva­yet edilir ki Allah Teâlâ, Hz. Davud’a, “Ey Davud! Faydalı ilim öğren.” demiş, bunun üzerine Hz. Davud, “Rabbim! Faydalı ilim nedir?” diye sormuş, Allah “Celâlimi, azametimi, büyüklüğümü ve her şeye gücümün tam olarak yettiğini bilmendir. Seni bana yaklaştıracak olan şey işte budur.” cevabını vermiştir.</p>
<p>Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Büyümeden ve Rabbimi tanımadan çocuk olarak ölsem ve cennete girseydim bu beni mutlu etmezdi.*<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Allah’ı en iyi bilen insan, O&#8217;ndan en çok korkan, en fazla ibadet eden ve Onun hakkında en güzel nasihat­te bulunandır.</p>
<p>İlim geçidinin zorluğuna gelince sen ilim talebi hususunda ihlaslı olmaya çabala ve talebin rivayet değil, dirayet talebi olsun.</p>
<p>Bil ki tehlike gerçekten çok büyüktür! Zira her kim insanla­rı kendisine çekmek, yöneticilerle oturup kalkmak, benzerlerine karşı övünmek ve gereksiz şeyleri elde etmek için ilim talep eder­se kötü bir ticaret yapmış ve yalnızca “kaybeden&#8221; sıfatını kazana- bilmiştir. Bu manada Allah Resulü “Âlimlerle tartışıp övünmek,aptallarla münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kazanmak için ilim tahsil eden kişiyi Allah ateşe girdirecektir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Ebû Yezîd el-Bistâmî şöyle demiştir: “Otuz sene mücahede ettim de ilimden ve onun tehlikesinden daha şiddetli olan bir şey görmedim.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Öte yandan şeytanın senin gözünü boyayıp “Eğer ilim için böylesine büyük bir tehlike söz konusuysa bu işe hiç girişmemek daha iyidir.” diyerek seni kandırma gayreti karşısında dikkatli ol. Sakın bu işin böyle olduğunu zannetme. Rivayet edilir ki Efendi­miz (sav) “Miraç gecesi bana cehennem gösterildi. Ben cehennem ehlinin çoğunun fakirlerden oluştuğunu gördüm.” buyurmuş, bunun üzerine ashab, “Ey Allah’ın Resulü! Mal mülk bakımın­dan mı fakirler?” diye sorunca “Hayır, ilim bakımından fakirler.” diye cevap vermiştir.</p>
<p>Şu hâlde ilim öğrenmeyenlerin ibadetin hükümlerini bilmesi ve onu hakkıyla yerine getirmesi mümkün olmaz. Şayet bir kişi, ilim olmadan göklerdeki melekler gibi Allah Teâla ya ibadet etse yine de hüsrana uğrayanlardan olur. O zaman araştırmak, anla­mak ve öğrenmek suretiyle ilim talep etmek için kollan sıva, tem­bellikten ve bıkkınlıktan da sakın. Aksi hâlde dalalet tehlikesine düşersin. Dalalete düşmekten Allah a sığınırız.</p>
<p>Meselenin özeti şudur: Allah Teâlâ’nın sanatının (yaratışı­nın) delilleri hakkında derince düşünürsen senin için her şeye gücü yeten, bilen, diri olan, iradesi olup işiten, gören ve konu­şan bir ilâhın olduğunu bilirsin. Bu ilâh konuşma, bilme ve irade hususlarında sonradan yaratılanların sıfatlarından münezzeh, her türlü noksan ve afetten de uzaktır. O, sonradan yaratılanların sı­fatları ile nitelenemez; onlar için geçerli olan şeyler de Onun için geçerli değildir. O, yarattıklarından hiçbir şeye benzetilemediği gibi hiçbir şey de Ona benzemez. Onun için bir mekân ya da yön söz konusu olmadığı gibi [insanların başına gelen] olaylar ve afetler Ona ilişmez.</p>
<p>Hz. Peygamber’in mucizelerini ve nübüvvet alametlerini düşünürsen onun Allah’ın elçisi ve vahyin güvenilir taşıyıcısı ol­duğunu bilirsin. Bu sayede selef-i salibinin dile getirdiği itikada dair şu ifadeleri de hakkıyla anlarsın: Allah Teâlâ ah ire t te görü­lecektir. Zira O, mevcut olup belirli bir yönde değildir. Hiçbir şey Onu sınırlayamaz. Kur’an Allah’ın kelamı olup hurûf-u mu- kattadan (bağımsız ve ayrı harflerden) ya da farklı seslerden yara­tılmış değildir. Eğer Kur’an böyle olsaydı yaratılmışlar arasında yer alırdı. Süfli <em>(mülk&#8217;)</em> ve ulvî <em>(melekût)</em> âlemde meydana gelen en ufak düşünce ve en küçük bir bakış bile ancak Allah Teâlâ’nın kazası ve kaderi, O’nun iradesi ve isteği ile meydana gelir. Hayır ve şer, fayda ve zarar, iman ve küfür O’ndandır. Allah’ın, yaratmış olduğu hiçbir kişiye karşı mükellefiyeti yoktur. O, her kime sevap verirse lütfundan, her kimi de cezalandırırsa adaletindendir. Hz. Peygamber’in ahiret hayatına dair dile getirdiği haşr, neşr, kabir azabı, Münker ve Nekîr’in sorgusu, mizan ve sırat gibi hususlar da bu kapsamdadır.</p>
<p>Bunlar, selefin sahip olduğu ve tutunduğu itikadî esaslar olup bidatler çeşitlenmeden, hevâ ve hevesler ortaya çıkmadan önce bunlar üzerinde icmâ edilmişti Dinde bidat çıkarmaktan ve de­lilsiz bir şekilde hevâya uymaktan Allah’a sığınırız.</p>
<p>Sonra -bu kitapta geleceği gibi- gerekli ilmin hasıl olması için kalbin amelleri, bâtını vecibeler ve yasaklar konusuna bakıp te­mizlik, namaz ve oruç gibi kullanmaya ihtiyaç duyduğun şeyleri bilcümle bilmelisin. Böyle yaparsan Allah Teâlâ’nın senin üzerine farz kıldığı ve ibadet için öğrenmen gereken ilme dair yükümlü­lüğü yerine getirmiş olursun. And olsun ki eğer bunları yaparsan ümmet-i Muhammed’in ilimde yüksek pâyeye erişen âlimlerin­den olursun. Şayet ilminle amel edip ahiretini imar etmeye yöne­lirsen ve Allah Teâlâ için cahilce veya taklit ederek değil de basi­ret üzere, ilmiyle amel eden bir âlim olursan işte o vakit en büyük şeref senindir.Böylelikle ilmin büyük bir kıymet ve çok fazla sevap getirir. Tüm bunları başarırsan Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi hakkıyla aşmış ve arkanda bırakmış olursun. Sana ve bize güzel bir başarı vermesi ve bu işi kolaylaştırması ancak Allah’tan istenir. Şüphesiz ki O, merhametlilerin en merhametlisidir. Her türlü güç ve kuvvetin kaynağı Allah’tır.</p>
<p><strong>İKİNCİ GEÇİT: TÖVBE GEÇİDİ</strong></p>
<p>Ey ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı kılsın- İlim geçidini geçtikten sonra şimdi aşman gereken, tövbe geçididir. Bu geçidi iki sebepten ötürü aşmalısın:</p>
<p><strong>1.</strong>ibadet hususunda muvaffak olman için tövbe gerekir. Zira günahların uğursuzluğu mahrumiyet doğurur ve ardından da pe­rişanlık getirir. Aynı şekilde günah bağı kulu, Allah’a itaat edip O&#8217;na hizmet etmek için yürümekten alıkoyan Çünkü günahların ağırlığı hayırların hafifliği ve itaat için canlanmanın önünde bir engeldir. Günah işleme konusunda ısrar etmek, kalpleri karartır. En nihayetinde de kalbini bir karanlık ve kasvet içerisinde bulur­sun. Böyle bir kalpte ne saflık vardır ne de berraklık. Ne bir lezzet vardır ne de bir tat. Eğer Allah Teâlâ merhamet etmezse günah, sahibini küfre ve bedbahtlığa sürükler.</p>
<p>Kötü ve kasvetli bir kalbe sahip olan kişi itaat için nasıl muvaffak olabilir ki! Masiyete ve zulme ısrar eden bir kişi [Al­lah Teâlâ’ya] hizmet etmeye nasıl çağırılabilir! Pislikler ve necis şeylerle kirlenmiş birisi [Allah’a] münacat için nasıl yaklaşabilir! Allah Resulü, “Kul yalan söylerse ağzından çıkanın kötü kokusundan ötürü iki melek ondan uzaklaşır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> buyurmuşken böyle bir dil, Allah’ı zikre nasıl layık olabilir!</p>
<p>Şüphe yok ki isyan etme konusunda ısrarcı olan kişinin başarı elde etmesi zordur. Böyle bir kişinin Allah Teâlâ’ya kolaylıkla iba­det edebilmesi de mümkün değildir. Bir şekilde ibadet etse dahi meşakkatli gelir ve ettiği ibadetin ne tadı vardır ne de berraklığı. Tüm bunlar günahların uğursuzluğu ve tövbenin terk edilmesi yüzündendir. “Gece namaz kılıp gündüz oruç tutamıyorsan bil ki sen bağlısın ve seni bağlayan şey hatalarındır.” sözünü söyleyen ne kadar da doğru söylemiş.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> İşte durum bundan ibarettir.</p>
<p><strong>2.</strong>Tövbe etmeni gerektiren ikinci sebep, yapmış olduğun iba­detlerin kabul edilmesi için tövbenin gerekli olmasıdır. Nitekim alacaklı kişi [asıl alacağı dururken borçludan gelecek olan] hediye tarzından şeyleri kabul etmez. Dolayısıyla kulun masiyetlerden tövbe etmesi ve hasımların rızasını alması farzdır. Yapmak iste­diğin ibadetlerin geneli nafile (hediye) kabilinden davranışlardır. Sen henüz üzerine düşen borcu ödememişken, yapmış olduğun bağış nasıl kabul edilebilir! Sen yasaklanmış ve haram olanı yap­maya ısrar ederken helal ve mubah olanı Onun için terk etsen bir anlamı olur mu! O sana kızgınken -ki bundan Allah’a sığını­rız- sen nasıl olur da O’na seslenir, dua eder ve O nu översin! İşte günah işlemekte ısrar eden asilerin hâli böyledir. Yardım edecek olan ise yalnız Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Nasûh tövbe ne anlama gelir? Tanımı nedir? Kulun bütün günahlardan sıyrılması için yapması gereken şey nedir?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Tövbe, kalbin amellerinden bir tanesidir ki bu du­rum âlimler tarafından “kalbin günahtan arındırılması” şeklinde ifade edilir.</p>
<p>Tövbenin tanımı hakkında şeyhimiz şöyle demiştir: “Tövbe kulun, Allah’ı tazim etmek ve Onun gazabından sakınmak amacıyla daha önce benzerini işlemiş olduğu bir günahın görünüş itibariyle değil de derece itibariyle aynısını işlemeyi istemekten kaçınmasıdır.”</p>
<p>O hâlde tövbenin dört şartı vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Kalbi, günah işlemeye bir daha asla dönmeyecek şekilde azmettirip bu durumu onda sabit kılmak. Şayet kul, aynı günahı tekrar işleme ihtimali taşıyorsa veya yaptığı tövbeye [sadık kal­maya] azmetmiyor, aksine günaha tekrar dönme konusunda bir tereddüt yaşıyorsa günahtan sakınması mümkün olmadığı gibi tövbe etmiş de sayılmaz.</p>
<p><strong>2.</strong>Kul, daha önce yapmış olduğu bir günahtan dolayı tövbe etmelidir. Zira tövbe ettiği günahı daha önce işlememişse töv­bekar değil, muttaki olur. Nitekim Hz. Peygamber’in küfre düş­me karşısında muttaki olduğu söylenebilir ancak bundan ötürü tövbe ettiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü küfre düşme gibi bir günah daha önce kendisinden hiçbir surette sâdır olma­mıştır. Buna karşılık Ömer b. el-Hattab daha önce içinde bulun­duğu küfür hâlinden tövbe etmişti.</p>
<p><strong>3.</strong>Kulun bir daha yapmamaya azmettiği günah, daha önce işlediği günahla görünüş itibariyle değil, konum ve derece iti­bariyle aynı olmalıdır. Nitekim yaşlanmadan önce zina edip yol kesen bir ihtiyar, eğer yapmış olduğu bu günahlardan tövbe et­mek isterse hiç şüphesiz bu mümkündür. Zira tövbe kapısı onun için kapalı değildir. Bununla birlikte bu ihtiyarın zina etme ve yol kesme günahını işleme yönündeki seçimini geride bıraktığı söy­lenemez. Zira artık bu fiilleri istese de yapamayacak bir hâldedir. Dolayısıyla bu günahları terk etmeye de gücü yoktur. Artık bu günahları işlemekten aciz olan ve bunlara güç yetiremeyen böyle bir ihtiyarın günahı terk etmiş ve günahtan sakınmış biri olarak nitelenmesi doğru olmaz. Öte yandan bu kişinin iftira atmak, gıybet etmek ve dedikodu yapmak gibi zina ve yol kesme ile aynı derecede olan günahları işlemeye hala gücü vardır. Bu günahlar­dan her birinin derecesi birbirinden farklı olsa da sonuç itibariyle hepsi masiyettir. Bununla birlikte aslî olmayan bu masiyetlerin hepsi tek bir derecededir. Bunlar derece bakımından bidatin, bid&#8217;at ise küfrün altında yer alır. O hâlde şu an görünüş itibariyle aynısını yapmaya güç yetiremeyen bu kulun, daha Önce işlemiş olduğu zina, yol kesme ve diğer günahlar sebebiyle edeceği tövbe geçerlidir.</p>
<p><strong>4.</strong>Kulun aynı günahı tekrar işlemekten sakınması, dünye­vi bir arzu, insanlardan korkma, övgü ve itibar elde etme, nefsi zayıflık, fakirlik ya da başka bir sebepten ötürü değil, sırf Allah Teâlâ’yı tazim ve Onun gazabı ile cezasının acısından sakınmak için olmalıdır.</p>
<p>Tövbenin şartlan ve rükünleri işte bunlardır. Yapılan tövbe­de bu şartlar ve rükünler eksiksiz olarak bulunursa o vakit tövbe hakiki ve sadık olur.</p>
<p>Kişiyi tövbe etmeye sevk eden sebepler üçtür:</p>
<p><strong>1.</strong>İşlenen günahlardan ötürü elde edeceği kötü sonucu dü­şünmek.</p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ’nın cezasının şiddetini ve dayanılamayacak bir seviyede olan gazabının acısını düşünmek.</p>
<p><strong>3.</strong>Kişinin bu konudaki güçsüzlüğü ve dayanıksızlığım dü­şünmesi. Zira güneşin sıcaklığına, görevlinin kırbacına ve bir karıncanın ısırmasına dahi dayanamayan insan, gazap ve helak yurdunda cehennem ateşinin sıcaklığına, zebanilerin sopayla vurmasına ve âteşten yaratılmış olan, deve boynu kalınlığındaki yılanlar ile katır büyüklüğündeki akreplerin ısırmasına nasıl da­yanabilir! Allah’ın öfkesinden ve azabından yine Ona sığınırız.</p>
<p>Bu düşünceleri sürekli hatırlayıp gece gündüz aklına getirir­sen bu durum seni, günahlardan nasûh bir tövbe ile uzaklaşmaya sevk edecektir. Lütfuyla muvaffak kılan ise yalnızca Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Hz. Peygamber “Pişmanlık duymak tövbedir.” buyur­muş ancak sizin ısrarla dile getirdiğiniz şartlara dair ise herhangi bir şey söylememiştir. Bunun izahı nasıldır?</p>
<p><strong>Cevap: Ö</strong>ncelikle bilmelisin ki pişmanlık duymak kulun is­teğine bağlı değildir. Dikkat edersen bazı durumlar için kulun kalbinde aniden bir pişmanlık meydana gelir de aslında kul, bunu kendisi istememiştir. Tövbe ise öyle değildir. Zira tövbe, kulun is­teğine bağlı olup yapılması emredilmiş olan bir şeydir. Ayrica biz biliyoruz ki kişi insanlar arasındaki İtibarını veya günahtan elde ettiği malını kaybettiğinde duyduğu pişmanlık, hiç şüphesiz töv­be yerine geçmez.</p>
<p>Şu hâlde öğrenmiş oldun ki yukarıda zikredilen hadiste, zahirinden anlaşılmayan bir mana söz konusudur. Bu da işlemiş olduğu günahlardan dolayı kulun duyacağı pişmanlığın, onu nasûh tövbeye sevk edecek asıl saikler olan Allah Teâlâ&#8217;yı ta­zim ve onun vereceği cezanın korkusu sebebiyle meydana gelmiş olmasıdır. îşte bu, tövbe edenlerin sıfatlarından olup onların hâli böyledir. Kul, tövbeye sevk eden bu üç şeyi düşünürse pişmanlık duyar ve duymuş olduğu bu pişmanlık onu, tekrar günah işleme isteğini terk etmeye iter. Gelecekte de bu pişmanlık duygusu kal­binde kalmaya devam ederek kendisini, Allah Teâlâ ya yalvarma ve yakarmaya götürür. Bunlar tövbenin sebepleri ve tövbekarın sıfat­larından olduğu için Allah Resulü tövbe etmeyi pişmanlık olarak isimlendirmiştir. Bunu iyi anla, Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Allah’ın yaratmış olduğu en şerefli varlıklar olan pey­gamberlerin günah işlemesi hususunda dahi ilim ehli arasında bir ihtilaf mevcut iken bir insanın asla küçük ya da büyük bir günah işlememesi nasıl mümkün olur?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bil ki bu durum imkânsız değildir. Dahası kolaydır. Allah Teâlâ rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Yine bilmeli­sin ki tövbenin şartlarından birisi, günahı bilerek işlememektir. Zira bir kul, sehven ya da hatayla günah işlerse Allah’ın lütfuyla bundan sorumlu tutulmaz. İşte bu, Allah Teâlâ’nın muvaffak kıl­dığı kişiler için çok kolaydır.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Beni tövbe etmekten alıkoyan şey, bu günaha tekrar dönüp tövbemde sebat edemeyeceğimi bilmem, dolayısıyla tövbe etmenin faydasız olduğunu düşünmemdir. Bu durum nasıl ola­cak?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu, şeytanın aldatmacasındandır. Sen bunu nasıl bi­lebilirsin ki? Belki de günaha tekrar dönmeden tövbekâr olarak ölüp gideceksin.</p>
<p>Tekrar günah işlemekten korkmaya gelince senin üzerine dü­şen vazife azmetmek ve samimi olmaktır. Tamamlayacak olan ise Allah’tır. Eğer tamamlarsa bu Onun lütfundandır. Şayet tamam­lamaz da tekrar günaha düşersen en azından bütün geçmiş günah­larından bağışlanmış, kurtulmuş ve temizlenmiş olursun da senin üzerinde sadece en son işlediğin günah kalır. Bu da büyük bir ka­zanç, önemli bir faydadır. Şu hâlde günaha tekrar dönme korkusu seni tövbe etmekten alıkoymamalıdır. En nihayetinde sen, tövbe etmek suretiyle iki güzellikten (tövbeye devam etmek ya da tövbe­ye devam edilemese bile en azından geçmiş günahların bağışlan­ması) birisini elde etmiş olursun. Tevfik ve hidayet verecek olan ise yalnızca Allah Teâlâ’dır. İşte bu durum da böyledir.</p>
<p>Günahlardan arınma ve onlardan kurtulma meselesine gelir­sek bilmelisin ki günahlar genel itibariyle üç kısımdır:</p>
<p><strong>1.</strong>Namaz, oruç, zekât, kefaret ve Allah Teâlâ’nın diğer farzla­rını terk etmek. Bunları mümkün olduğunca kaza etmen gerekir.</p>
<p><strong>2.</strong>İçki içmek, çalgı çalmak ve faiz yemek gibi Allah Teâlâ ile senin aranda olan günahlar. Bunlara karşı pişmanlık duyup bir daha benzerini asla yapmayacağını kalbine yerleştirmelisin.</p>
<p><strong>3.</strong>Kullar ile arandaki münasebetlerden doğan günahlar ki en müşkil ve en zor olanları bunlardır. Bu tür günahlar da kısım kısım olup bir kısmı mal, bir kısmı can, bir kısmı ırz, bir kısmı namus ve bir kısmı da din ile alakalıdır.</p>
<p>Mala yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabil­mek için mümkünse malı geri vermek lazımdır. Mal mevcut de­ğilse ya da fakirlik sebebiyle aynen geri verilmesi mümkün değilse mal sahibinden helallik istemen gerekir. Şayet mal sahibinin or­tada olmaması ya da ölmesi sebebiyle helallik de istenemiyorsa bu durumda onun adına sadaka vermen gerekir. Bunu da yapmaktan aciz kalırsan iyiliklerini artırman ve kıyamet günü mal sahibi şen­den razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Cana yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabilmek için zarar verilen kişiye ya da onun yakınlarına sana karşı kısasa baş­vurma imkânı vermen gerekir. Yahut onlar haklarını helal ederler.</p>
<p>Her ikisi de gerçekleşmezse zarar verdiğin kişi kıyamet gününde senden razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Irza yönelik haksız fiillerden doğan günaha gelince eğer biri­si hakkında gıybet ettiysen, birine iftira attıysan ya da küfrettiysen bunları yaptığın kişilerin önünde kendini yalanlaman ve mümkün­se hakkında konuştuğun kişiden helallik istemen gerekir. Tabii bu, yaptığın şeyleri dile getirdiğinde öfkenin ve fitnenin artmasından korkmaman durumunda geçerlidir. Eğer bundan korkarsan o kişi­nin senden razı olması ve bunun karşılığında büyük bir hayır elde etmesi için Allah Teâlâ ya sığınmak ve aynı zamanda bu duruma maruz kalan kişi için bol bol istiğfar etmek gerekir.</p>
<p>Namus konusuna gelince şayet sen birisine eşi, çocuğu ya da bir başka yakını üzerinden ihanet ettiysen bunu aşikâr hâle ge­tirmek ve helallik istemek yersiz bir davranış olur. Zira bu du­rum fitne ve öfkeye sebep olacaktır. Aksine o kişinin senden razı olması ve bunun karşılığında çokça hayır elde etmesi için Allah Teâlâ’ya yalvarman gerekir. Mesele aşikâr hâle geldiğinde fitne ve öfke çıkmayacağından eminsen -ki bu çok nadiren olur- ilgili ki­şiden helallik istenebilir.</p>
<p>Son olarak bir kişiyi küfür, bidat ya da dalalet ile nitelemek gibi dini hususlar, çözümü en zor olanıdır. Zira böyle bir durum­da, bu sözleri söylediğin kişilerin karşısında kendini yalanlamaya ya da mümkünse hakkında konuştuğun kişiden helallik isteme­ye ihtiyaç duyarsın. Eğer bu mümkün değilse ciddiyetle Allah Teâlâ’ya yalvarman ve senden razı olması için yapmış olduğun bu fiilden ötürü pişmanlık göstermen gerekir.</p>
<p>Sözün özü, hasmı razı etmek (yani hakkına girdiğin kişi ile helalleşmek) mümkünse ilk olarak bunu yap. Eğer mümkün de­ğilse senden razı olması için samimi ve içten bir yalvarışla Allah Teâlâ’ya sığın. Zira bu mesele, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın isteğine bağlı olacaktır. Biz, kulun kalbindeki samimiyeti gören Allah’ın, sonsuz lütfü ve geniş ihsanıyla kıyamet gününde, hak yiyen kulun basımlarım ondan razı kılacağım ve bundan dolayı hak yiyen kulunu mahkûm etmeyeceğini ümit ederiz. Bil ki bu, onun hakkıdır. Bu böyle biline.</p>
<p>Şayet yukarıda zikrettiklerimizi yapıp benzer günahı gele­cekte yapmama konusunda kalbini temize çıkarırsan bütün gü­nahlardan arınmış olursun. Kalbi temize çıkarmakla birlikte eda edilmemiş geçmiş ibadetleri kaza edip hasından razı kılmadıysan kul haklarıyla alakalı mesuliyet devam eder, diğer günahlar ise bağışlanır.</p>
<p>Bu konuya dair uzun açıklamalar söz konusu olup hepsinin bu kısa kitaba sığması mümkün değildir. Dolayısıyla önce <em>İhyâu Ulûmi’d&#8217;Dîn</em> kitabının tövbe bölümüne, sonra <em>el-Kurbe ilallâhi Teâla</em> kitabına, ardından da <em>el-Gayetul-kusvâ</em> kitabına bakarsan çokça fayda ve geniş açıklama elde edersin. Burada dile getirdik­lerimiz, mutlaka bilinmesi gereken aslî şeylere dairdir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Tövbenin Hakikati ve Selefin Buna Dair Sözlerinin izahı</strong></p>
<p>Yine iyi bilmelisin ki bu geçit aşılması zor, zararı büyük ve de geçilmesi çok mühim bir geçittir. İlimde derinleşmiş ve ilmiyle âmil âlimlerden Ebû İshak el-îsferâyînî’nin (ö. 418/1027) şöyle dediği bize ulaştı: Otuz sene boyunca bana nasûh tövbe nasip et­mesi için Allah Teâlâ’ya dua ettim. Sonra kendi halime şaşırdım ve “Subhanallah! Otuz sene boyunca Allah Teâlâ’ya dua ettiğim bu hacetim şu ana kadar giderilmedi.” dedim. Daha sonra rü­yamda bir adamın bana şöyle dediğini gördüm: “Buna şaşırıyor musun? Allah Teâlâ’dan ne istediğinin farkında mısın? Sen Allah Teâlâ’dan seni sevmesini diliyorsun. Allah Teâlâ’nın Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.’ (Bakara 2/222) sözünü işitmedin mi ? Bu, kolay bir istek midir ?”</p>
<p>Şu önderlere, onların meseleye verdikleri öneme, kalplerini sürekli olarak salih tutma isteklerine ve ahiret azığı biriktirmele­rine bir bak!</p>
<p>Tövbeyi geciktirmenin zararına gelince günahın başı kasvet, sonu ise -Allah korusun- uğursuzluk ve bedbahtlıktır. İblis ile Belanı İbn Bârûrâ’nın hallerini sakın unutma. Zira her ikisinin de durumu ilk başta günah, sonda küfürdü ve her ikisi de sonsuza dek helak olup gittiler.</p>
<p>Sana düşen -Allah sana merhamet etsin- uyanık olmak ve çabalamaktır. Umulur ki kalbinden bu ısrarın damarları sökülüp atılır da boynunu bu yüklerden kurtarırsın. Günahlardan dolayı kalbinin kasvetli hâle geleceğini unutma ve hâlini düşün. Salih bir zat, “Kalbin kararması günahlardan ileri gelir.” demiştir.</p>
<p>Kalbin kararmasının alameti, günahlardan dolayı kalplerde korku oluşmaması, ibadet ü taate uygun bir yer ve ortamın bulun­maması ve verilen öğüdün hiçbir etki etmemesidir. Salon günah­ları küçük görme, aksi takdirse büyük günahları ısrarla sürdür­düğün hâlde kendini tövbekar zannedersin. Şair şöyle demiştir:</p>
<p><em>Günahın azını sakın küçümseme, </em></p>
<p><em>Zira sürekli yapılan az, fok sayılır.</em></p>
<p>Kehmes b. Hasan’dan şöyle bir rivayet bize ulaştı: O, “Bir günah işledim, kırk yıldır onun için ağlıyorum.” deyince insan­lar “Nedir bu günah ey Ebû Abdullah?” diye sormuşlar. Bunun üzerine Kehmes, “Din kardeşim olan birisi beni ziyarete gelmişti. Ben onun için bir balık satın aldım. Sonra komşumun duvarına giderek oradan bir parça çamur aldım ve misafirim o çamurla eli­ni yıkadı.” karşılığını vermiş.<sup>3</sup></p>
<p>Nefsinle münakaşa et, onu hesaba çek ve acilen tövbe et­meye davran. Zira ecel gizli, dünya aldancı, nefis ve şeytan ise düşmandır. Allah Teâlâya yalvarıp yakar ve Onun kendi elleriyle yaratıp ruhundan üflediği, meleklerin boynunda cennetine taşı­dığı Âdem babamızın hâlini hatırına getir. O sadece bir günah işlemişti ve bunun sonucunda olanlar oldu. Hatta rivayet edildi­ğine göre Allah Teâlâ, “Ey Âdem! Ben senin nasıl bir komşundum?” diye sormuş, Âdem bu soruya, “Ne güzel bir komşusun ey Rabbim!” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Allah, “Ey Âdem! Benden uzaklaş ve keramet tacımı kafandan çıkar. Zira bana is­yan eden benim komşum olamaz.” buyurmuştur.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Allah’ın tek bir günah konusunda peygamberine olan tutu­mu böyle iken, sayısız günah işleyen diğer kişiler hakkında tutu­mu nicedir! Tövbekar birinin yalvarış ve yakarışı böyle iken gü­nah işlemeye ısrar eden zalimin hâli nicedir!</p>
<p>Şu sözleri dile getiren ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>Tövbe eden kendi hâline korkar iken.</em></p>
<p><em>Tövbe etmeyenin hâli nicedir!<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup><strong>[5]</strong></sup></a></em></p>
<p>Tövbe edip sonra tövbeni bozarak aynı günaha ikinci kez dönersen hemen tekrar tövbe et ve kendi kendine, “Belki de bu sefer aynı günahı tekrar işlemeden önce ölürüm.” de. Aynısını üçüncü kere, dördüncü kere tekrarla. Günahı ve günaha dönme­yi bir sanat edindiğin gibi tövbeyi ve tövbeye dönmeyi de sanat edin. Tövbe konusunda günah işlemeye nispetle daha aciz dav­ranma. Umutsuzluğa kapılıp şeytanın bundan dolayı seni tövbe etmekten alıkoymasına da izin verme. Zira günahtan sonra töv­be etmek hayra alamettir. Efendimiz’in (sav) “Sizin en hayırlınız günah işleyip tövbe edeninizdir.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[6]</sup></a> sözünü işitmedin mi? Hadiste sözü edilen, günah sebebiyle çokça imtihan edilmiş, çokça tövbe edip pişmanlık duyarak istiğfar ile Allah a sığınan kişidir. Allah Teâlâ’nın, “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merha­met edici bulur.” (Nisa, 5/110) sözünü de hatırından çıkarma. Bu iş böyledir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Sadık Tövbenin Hakikati</strong></p>
<p>Meselenin özeti şu ki işe koyulup günaha asla geri dönmemek, mümkün mertebe hasından razı kılmak, gücün yettiğince kaçan ibadetleri kaza etmek ve bu yaptıklarının yeterli olması için geri ka­lan hususları yalvarıp yakararak Allah Teâlâ’ya bırakmak suretiyle kalbini bütün günahlardan arındırmak gerekir. Ayrıca bu yaptığın, Allah Teâla&#8217;nın senin bu konuya dair sadık ve muttaki kalbinden sâdır olan azminin doğruluğunu bileceği bir hal üzere olmalıdır.</p>
<p>Daha sonra gidip gusül abdesti al, elbiselerini yıka, gereği üzere dört rekât namaz kıl ve Allah’tan başka hiç kimsenin seni göremeyeceği boş bir mekânda yüzünü yere koy. Ardından başına toprak saçıp göz yaşıyla hüzünlü bir kalp ve yüksek sesle en şerefli organın olan yüzüne toprak sür. Sonra da mümkün olduğunca günahlarını tek tek hatırına getirerek asi nefsini bu günahlardan dolayı kına, azarla ve şöyle de: “Ey Nefis! Senin utanman yok mu­dur? Tövbe etme vaktin gelmedi mi ? Allah Teâlâ’nın azabına da­yanacak gücün mü var? Allah Teâlâ’nın gazabına mı muhtaçsın?” Buna benzer çokça şeyler dile getir ve de ağla.</p>
<p>Peşi sıra iki elini merhametli olan Rabbe kaldır ve şöyle de: “Ey Rabbim! Kaçak kulun senin kapma döndü. Asi kulun salah bulmak üzere geri geldi. Günahkâr kulun af dilemek için huzuru­na çıktı. Cömertliğinle beni affet, lütfunla beni kabul et ve bana rahmetinle nazar et. Allah’ım geçmiş günahlarımı bağışla, kalan ömrümde de beni koru. Zira hayrın hepsi senin elindedir. Şüphe­siz ki sen bize karşı şefkatli ve merhametli olansın.”</p>
<p>Ardından şiddet anında dile getirilen şu duayı yap: “Ey bü­yük işleri ortaya çıkaran, ey dertlilerin son yardımcısı olan, bir şey istediğinde ol deyip oluverdiren Allah’ım! Günahlar bizi sa­rıp sarmaladı, bu günahları bağışlayacak olan ise sensin. Ey her sıkıntıyı gideren! Seni bugün için bekliyordum. Tövbemi kabul eyle. Şüphesiz ki sen tövbeleri kabul eden ve merhamet sahibi olansın.”</p>
<p>Sonra ağla ve yakarmanı artırarak şöyle de: “Yapağı bir iş, kendisini başka bir iş yapmaktan alıkoymayan; bir şeyi işitmesi, başka bir şeyi işitmesine engel olmayan Allah’ım! Kulların çok­ça istemesinin kendisini hataya düşüremediği; ısrar edenlerin ısrarının kendisini bıktıramadığı Rabbim! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Rahmetini göstermek suretiyle bana affının serinliğini ve bağışlayışının hoşluğunu tattır. Şüphesiz ki sen her şeye gücü yetensin.”</p>
<p>Daha sonra Hz. Peygamber e salat-ü selam getir, erkek kadın bütün müminler için af dile ve Allah Teâlâ’ya itaate geri dön. Ar­tık sen nasûh bir tövbe etmiş ve annenin seni doğurduğu gün gibi günahlardan tertemiz çıkmış bir hâldesin. Sen Allah Teâlâ’nın sevdiği kişilerdensin. Senin için tarif edilemeyecek kadar fazla ecir ve sevap; bereket ve rahmet vardır. Senin için güven ve kurtu­luş hâsıl oldu, öyle ki sen hem dünyada hem de ahirette günah­ların tasasından ve belasından kurtuldun. Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi de aştın. Lütfü ve keremiyle hidayet ve tevfik verecek olan Allah’tır.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:21-44</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2685; Süleyman b, Ahmed b, Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu- </em><em>cemul-kebtr,</em> thk, Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Dâru ihyâi’t-turâ- si’l-arabî, t.y.), 8/233.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> İmam Muhammed b. Abdurrahman es-Sehâvî, <em>el-MakAsulul-basene,</em> 446, (Mısır: Mektebetü’l-hancı, 1991).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Hamza b. Yusuf el-Cürcânî, <em>Târîhu Cürcân,</em> thk. Muhammed Abdülmuîn Han (Lübnan: Âlemü&gt;l-kütüb, 1981), 215.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Abdullah b. Muhammed b. Ebû Şeybe, <em>Musannif,</em> thk. Habiburrahman el-Azamî (Lübnan: el-Meclisu 1-ilmî, 1983), 8/255.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Yusufb. Abdullah cn-Ncmri İbn Abdul-Ber, <em>Câmiu beyânı l~ilm vefadlihî, </em>thk. Ebu’l-eşbâl cz-Züheyri (Arabistan: Dâru İbn Cevzî, 1994), 268; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya ve tabakâtul-asfyâ,</em> (Lübnan: Dâru’l-kitâbi’l-a- rabî, 1987), 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 4/385.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Bu ifadeler, daha önce dile getirilen uzun hadisin bir parçasıdır. Hadis için bknz: îbn Abdü’l-Ber, <em>Câmiu beyânı l-ilm vefiuUihî,</em> 268; Ebû Nuaym, <em>HiL yetul-evliya,</em> 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî İbn Mâce, <em>es-Sünen,</em> thk. Muham­med Fuat Abdülbaki (Mısır: Dâru ihyâi’l-kütübi’l-arabiyye, 1954), 224; Ebû Ya’lâ Ahmed b. Ali b. el-Müsennâ et-Temîmî el-Mevsılî, <em>el-Müsned, </em>thk. Hüseyin Selim Esed cd-Dârânî (Suriye: Dâru’l-me’mûn li’t-türâs), 2837; Taberânî, <em>el-Mucemul-kebir,</em> 10/195.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 1/74.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2654; Ibn Mâce, <em>es-Sünen,</em> 253.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 10/36.</p>
<p><strong>Tövbe Geçidi</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 1972; Süleyman b. Ahmed b. Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu cemü’l-evsaf’,</em> thk. Mahmut Tahhân (Arabistan: Mektebetu 1-maâ- rif, 1985), 7394; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 8/197.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[2]</sup></a> Beyhakî, <em>eş-Şu &#8216;ab,</em> 6832; Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 8/96.</p>
<p>3.Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,6/211</em></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[4]</sup></a> Ebu’l-Kâsım İbn Asâkir, <em>Târihu medîneti Dımaşk,</em> thk Muhibbuddîn Ömer b. Garâme (Lübnan; Dâru’l-fikr, 1995), 7/419.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[5]</sup></a> İbn Kuteybe bu sözü Ebül-Atâhiye’ye nispet etmiştir. Bk. Abdullah b. Müslim İbn Kuteybe, <em>&#8216;Uyûnü&gt;l-ahbâr</em> (Mısır: Dâru’l-kütübi’l-mısriyye, 1930), 2/327.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[6]</sup></a> Ebû Abdillâh Muhammed b. Selame b. Ca’fer el-Kudâî, <em>Müsnedüş-Şihâb, </em>thk. Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Müessesetur-risâle, 1985),1271.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"></a></p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fazilet, Sevap ve Tövbe</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fazilet-sevap-ve-tovbe/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fazilet-sevap-ve-tovbe/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 13:41:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Fazilet Sevap ve Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Şartları]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Kabul Olması]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus B.Veli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8297</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nur Suresi,31.Ayet Bil ki Hak Teâlâ bütün insanlara tövbe etmelerini bu­yurdu: Yani, her kim kurtulmayı ümit ediyorsa tövbe etsin. Resulallah (a.s.): &#8220;Her kim güneş batıdan doğmadan önce tövbe ederse tövbesi kabul edilir.” dedi. Resulallah (a.s.): &#8220;Pişman olmak tövbedir.” dedi. Resulallah (as): “Halkın yolu ve uğrağı olan meskenle­rin bulunduğu yerde bazı kimseler olur ki orada durarak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fazilet-sevap-ve-tovbe/">Fazilet, Sevap ve Tövbe</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nur Suresi,31.Ayet</p>
<p>Bil ki Hak Teâlâ bütün insanlara tövbe etmelerini bu­yurdu:</p>
<p>Yani, her kim kurtulmayı ümit ediyorsa tövbe etsin.</p>
<p>Resulallah (a.s.): &#8220;Her kim güneş batıdan doğmadan önce tövbe ederse tövbesi kabul edilir.” dedi.</p>
<p>Resulallah (a.s.): &#8220;Pişman olmak tövbedir.” dedi.</p>
<p>Resulallah (as): “Halkın yolu ve uğrağı olan meskenle­rin bulunduğu yerde bazı kimseler olur ki orada durarak ora­dan geçen herkesle eğlenir ve oradan geçen her kadına fuhuş sözleri söyler. Böyle kimseler, cehennem kendisine vacip ol­mayınca oradan kalkmaz. İlla tövbe etsin.” dedi.</p>
<p>Peygamber (a.s.): “Hak Teâlâ hiçbir kulun bir günahta pişmanlığını bilmedi ki onu istiğfar etmeden önce bağışla­mış olmasın.” dedi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tövbenin herkese vacip olduğunu şöyle bilirsin: Baliğ ve kâfir olan kimseye küfürden tövbe etmek vaciptir. Kişi Müslümansa ve Müslümanlığı da babasını, anasını taklitle yaparsa, dille söyleyip gönlüyle gafil olursa o gafletten tövbe etmek vacip olur. Böylece gönlü iman hakikatinden haberdar olsun. İman hakikatini bilmekten maksat da kelam ilminde zikredildiği şekilde bilmek değildir. Belki maksat, iman sul­tanının gönlünde muzaffer ve galip olmasıdır. Şöyle ki hü­küm onun olsun. Ancak vücutta her ne hareket olursa hepsi iman fermanıyla olur, şeytan fermanıyla olmazsa o zaman hüküm onun olur.</p>
<p>Bil ki vacip iki kısımdır: Birincisi, açık fetvada sıradan insanların derecesinin haddi üzere vacip olsun. Eğer bu mik­tarla olursa âlem viran olmasın. Dünya maişetine kadir ol­sunlar: Vacip o vaciptir ki onları cehennem azabından kur­tarsın. Üçüncüsü, vacip odur ki umum halk onun edasına takat yememesin. Gerçi bu vacibi eda etmemekle cehennem azabını görmezler lâkin kaybettikleri derecelerin özleminin azabından kurtulamazlar. Zira ahirette göklerdeki yıldızlar gibi, kendilerinden yüce olan bir topluluk görseler bu özlem  ve zarar onlar için bir azap olur. Vacip dediğimiz bu tövbe, bu azaptan kurtulmak içindir.</p>
<p>Nitekim bu cihanda akranından birine daha fâzla makam verildiğini ve onun daha çok derece elde ettiğini görse, cihan onun özleminden gözüne karanlık görünür. Gerçi yemeğinin ve malının elinden alınması ve dinin kesilmesi azabından kurtulmuştur. Bu sebeple kıyamet gününe tegabün  derler. Aldatma ve ziyan günü demektir. Kıyamet günü hiç  kimse haram alış verişten ben olmaz: Allaha ibadet etmeyen kimse niçin ibadet etmedim, diye hayıflanır. İbadet eden  kimse niçin daha fâzla yapmadım, diye hasret çeker.</p>
<p>Bu sebeple yemek, haram olmadığı hâlde Rcsulâllah | (s*a.s.) kendini niçin aç tutardı onu bilmiyorum, dedi.</p>
<p>Aişe (r.a.) anlatıyor: “Elimi Resula’llah (salla llahu aleyhi ve sellem)*ın mübarek kamı üzerine koydum. Çok fâzla zayıf  olduğu için merhametim gderek ağladım ve ‘Ya Resula’llah  canım sana feda olsun. Bu dünyada, doyuncaya kadar yemek yeseydin ne olurdu’’ dedim.</p>
<p>Peygamber: ‘Ya Aişe, benim himmet sahiplen kardeşlerim benden ileri gittiler ve kerametler buldular. Eğer dünya­dan nasip alırsam benim derecem onların derecesinden çok aşağı olur diye korkuyorum. Kardeşlerimden geri kalmak tansa çok sabretmem daha hayırlıdır* dedi*</p>
<p>Isa (â.s.) yatınca başının altına bir taş koydu.</p>
<p>İblis ona:</p>
<p>“Dünyayı terk etmemiş miydin, şimdi pişman mı oldun?’’ dedi</p>
<p>“Terkettim ki (niye) pişman olayım” dedi.</p>
<p>İblis:</p>
<p>Başının altına taş koydun, nimetlenmek istedin.”</p>
<p>dedi.</p>
<p>İsa, o taşı başının altından alarak kenara attı ve “Bunu da dünyayla sana bağışladım” dedi.</p>
<p>Peygamber (a.s.) yeni bir takunya kayışı kaplamıştı. Gözü ona takılınca “O eski kayışı getirin.” dedi.</p>
<p>Sıddık (r.a.)’’…Amin.Ey Alemlerin Rabbi’’süt içti ve onda şüphe olduğunu bildi. İstifra etmek için parmağını bo­ğazına kadar soktu öyle ki canı çıkacak gibi oldu. Ne dersin? Sıddık “Bilmiyorum.” dedi.</p>
<p>Umuma ait fetva başkadır, sıddıkların sahası başkadır. Hak Tealinin mahlukatı arasında Hak Tealiyi anlayan ve Hak Tealinin oyununu ve yolunun tehlikesini daha çok bi­len sıddıklardır. Bunun gibilerinin abes yere böyle yaptıklarını zannetme. Sonra, onlara uyarak umuma ait fetvaya sarılma, bu bir diğeridir. Kulun hiçbir zaman tövbeden müstağni ol­madığını da bu cümleden bildik.</p>
<p>Ebu Süleymancı Daranî (rahmetu İlahi aleyh): “Bir kulu hiçbir şeyle hesaba çekmeyip sadece kaybettiği zamanın hesa­bım sorsalar, bu kaygı ölüm anında ona yeter.” dedi.</p>
<p>Bil ki herkesin çok güzel bir mücevheri olsa, o mücevheri kaybedince ağlasa yeridir. Mücevheri kaybetmesiyle de eziyete ve belaya da düşse çok ağlamanın yeridir. Ömürden her nefes bir mücevherdir. Bununla ebedî saadetin avı yapılır.Bir kimse onu günaha harcasa ne dersin? Bu günahtan haber alınca onun hâli nasıl olur? Bu bir musibettir. Ondan öyle bir zamanda haber alır ki hasretin faydası olmaz.</p>
<p>Hak Teâlâ:</p>
<p>Münafikun,10.Ayet</p>
<p>buyurur, dediler. Bu âyetin manası şudur: Kul, ölüm anında ölüm meleğini görünce bilir ki göç vaktidir. Sonra onun gön­lünde nihayeti olmayan bir hasret peyda olur. Der ki:</p>
<p>“Ya Azrail, bana bir gün mühlet ver de tövbe edeyim ve özrümü dileyeyim.”</p>
<p>Azrail:</p>
<p>“Bundan önce çok günler geçti. Şimdi ömrün bitti ve hiçbir günün kalmadı.” der.</p>
<p>O kimse:</p>
<p>“Bari bir saat mühlet ver.” der.</p>
<p>Azrail:</p>
<p>“Bütün saatler bitti ve hiçbir saat kalmadı.” der.</p>
<p>Bu ümitsizlik şerbetini tadınca onun asıl imanı ıztıraba düşer ‘’Allaha sığınarak’’. Ezelde talihsizliğine hükmedilmiş olursa şüphe ve ıztırap ona galip olarak bedbaht olur. Eğer saadetine hükmedilmiş olursa asıl imanı selametle kalsın.</p>
<p>Bu cihetten Hak Teâlâ:</p>
<p>Nisa Suresi,18.Ayet</p>
<p>buyurdu. Yani kötülük yapıp da ölüm vaktine geldiklerinde tövbe edenlerin tövbeleri makbul değildir.</p>
<p>Hak Teâlânın kuluyla iki sim vardır, demişlerdir. Biri şudur: Kul, anasından doğunca Hak Teâlâ ona “Seni temiz ve düzenlenmiş olarak yarattım ve ömrünü sana emanet ver­dim. Gözünü aç da Ölüm vaktinde emaneti hangi yüzle tes­lim edeceğini düşün.” der. Diğeri de şudur: Ölüm vaktinde der ki “Ey benim kulum o emaneti ne yapan? Eğer koruduysan onun karşılığım bulacaksın şayet kaybettiysen cehenneme hazır ol ki cehennem seni beklemektedir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tövbenin Kabul Olması</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki tövbe, şartlarıyla olursa zaruri olarak makbul olur. Tövbe ettiğin zaman şartlarıyla oldu mu olmadı mı, kabul olur mu olmaz mı diye şüphe etme. Her kim âdemoğlunun gönlünün hakikatinin ne olduğunu, onun bedenle alakasının nasıl olduğunu, hazret-i uluhiyetin münasebetinin nasıl oldu­ğunu ve hazret-i uluhiyetten utanmanın nasıl olduğunu bilse günahın utanılacak hâl sebebiyle olduğundan tövbenin de o utanmayı ortadan kaldırdığından şüphe etmez. Tövbenin kabulü de utanılacak şeyi ortadan kaldırmaktan ibarettir. Zira âdemoğlunun gönlü aslında temiz bir cevherdir. Melekler cev­her cinsindendir ve şu ayna gibidir ki onda hazret~i uluhiyet görünür. Bu illetlerden kurtulduğu zaman onu pas tutmamış olursa işlediği her günah, bir karanlık olup onun gönlünün aynasına yerleşir. Her ibadetiyle gönlünün aynasına bir aydın­lık ulaşır ve o aydınlık, karanlık günahını ondan uzaklaştırır. Aydınlık her zaman ibadetin, karanlık da günahın eseridir. Gönül aynasına biri birinin ardı sıra düşer. Karanlık çoğal­dığı zaman tövbe edilirse ibadetin aydınlığı o karanlığı orta­dan kaldırır. Gönül aslında olan saflığa ve yeniliğe muhabbet eder. Şayet kir pas sebebiyle aynanın özelliğini kaybetmesi gibi çok günah işlemekten dolayı oluşan pas, gönlünün cevherine ulaşıp orada yer etmiş olursa artık ilacı kabul etmez. Bunun gibi gönül, diliyle tövbe ettim dese de tövbeyi kabul etmez.</p>
<p>Resulallah (a.s.): “Kul, bazen günahı sebebiyle de cen­nete girer.” dedi.</p>
<p>“Bu nasıl olur ya Resulallah?” diye sordular.</p>
<p>“Bir kimse günah işler, sonra da o günaha pişman olur ve o pişmanlık cennete girinceye kadar onun gönlünden gitmez.” dedi.</p>
<p>Bu pişmanlık şurasında bazen öyle olur ki iblis (Allah’ın laneti onun üzerine olsun) “Keşke ben onu günaha sevk et­memiş olsaydım.” der, demişlerdir.</p>
<p>Resulallah (a.s.): “Suyun kaftanın kirini gidermesi gibi iyi ameller, günahları yok eder.” dedi.</p>
<p>Fudayl ıyaz (rh.): “Hak Teâlâ peygamberlerinden birine günahkârları müjdele, eğer tövbe ederlerse tövbelerini kabul ederim ve sıddıklara da korku ver ki eğer adaletimle amel eder­sem hepsini cezalandırırım, buyurdu.’’ dedi</p>
<p>Talak bin Habip (rahmetullahi aleyh): ‘Hak Teâlanın hukuku bu sebeple daha büyüktür ki ona kıyam etmeye ta­kat göstermek gerekir. Her zaman tövbeden beri olmamak gerekir’’ dedi.</p>
<p>Ebu Talib-i Mekki (r.h.), Kûtul-Kulûb adlı kitabı yaz­dığı zaman ağızdan ağıza nakledilen bütün bilgileri ve sözleri topladım. On yedi tane büyük günah buldum, dedi Bunların dördü gönüldedir: Biri küçük günah da olsa küfür ve kötü­lükte ısrara olmaktır. Öyle ki kötü bir işi yaptıktan sonra on­dan tövbe etmek asla hatırına gelmez. Biri de Hak Tealinin rahmetinden ümit kesmektir Buna kunut derler. Diğeri de Hak Teâlanın mekrinden emin olmaktır, öyle ki ben bağış­lanmışım, diye gönlü emin olsun.</p>
<p><strong>Dördü de dildedir:</strong> Bunların biri yalana şahitliktir. Bu­nunla bir hak, bâtıl olur. İkincisi bir Müslüman a şeri ceza ge­rektiren zina sözleriyle sevmektir. Üçüncüsü yalan yere ant içmektir. Böyle yaparak haram bir malı yahut bir kimsenin hakkım almış olur Dördüncüsü büyücülüktür Bu da keli­melerle yapılır ve dille söylenir.</p>
<p><strong>Üçü karındadır:</strong> Bunların biri şarap içmektir Sarhoşluk veren bütün şeyleri içmektir. Biri de yetim malım yemektir Diğeri de faiz yemektir</p>
<p><strong>İkisi de ferçtedir:</strong> Zina ve livaradır</p>
<p><strong>İkisi de eldedir:</strong> Adam öldürmek ve hırsızlık yapmaktır ki bir yönüyle şeri ceza verilmesi vaciptir.</p>
<p><strong>Biri de ayaktadır:</strong> Kafirle yapılan savaştan kaçmaktır. Şöyle ki bir Müslüman’ın iki kâfirden kaçması yahut on  Müslüman’ın yirmi kafirden kaçması uygun değildir. Fakat  kâfirler çok fazla olursa kaçmak uygun olur.</p>
<p><strong>Biri de bütün bedendedir:</strong> Bu da anaya ve babaya incinmektir.</p>
<p>Şeri ceza gerektiren yahut Kur’ân’da onun için korkunç tehdit âyeti bulunan kabahatler, büyük günahlardır. Büyük  günahların ayrıntısında bazı tasarruflar vardır ki bunlar İhyâ  kitabında zikredilmiştir. Bu kitap onları zikretmeye yetecek  hacimde değildir. Bu ayrıntıyı bilmekten maksat da büyük gü nahlardan çok sakınmak gerektiğinin bilinmesidir. Ayrıca küçük kabahatlerde ısrar etmek de büyük günahlardandır. Gerçi küçük kabahatlere farzlar kefaret olur, demiştik.</p>
<p>Nitekim ibadet, devamlı olursa gönlü aydınlatmada bunun tesiri büyük olur.</p>
<p>Bu sebeple Resula’liah (a.s.): “Amellerin en güzeli her  ne kadar az da olsa devamlı yapılanıdır.” dedi Bunun misali şu su damlası gibidir ki bir taşın üzerine damlaya damlaya o taşı deler. Eğer suyu bir taraftan o taşın üzerine dökseler tesir etmez.</p>
<p>Hadiste anlatılır ki, mümin kendi günahını muallakta I duran ve üstüne düşecek diye korktuğu şu büyük dağlar gibi görür. Münafik ise günahını tene konan ve kalkan şu sinek gibi görür.</p>
<p>Onu işleyen kimseye önemsiz görünen ve o günahkârın HB keşke bütün günahlarım böyle olsa, dediği günah, mağfiret edilmeyen günahtır, demişlerdir.</p>
<p>Peygamberlerden birine vahiy geldi: “Günahın küçüklü­ğüne bakma, benim buyruğuma muhalefet ettin.”</p>
<p>Kul, Hak Tealanın celâlinden ne kadar haberdar olursa kabahat olan küçük günah onun katında daha büyük görür.</p>
<p>Velhasıl Hak Tealinin gazabı günahlarda gizlidir. Senin önemsiz gördüğün o günahta gazap olması mümkündür.</p>
<p>Nitekim Hak Teâlâ:</p>
<p>Nur Suresi,15.ayet</p>
<p>buyurdu. Yani lâtif manası siz onu önemsiz görürsünüz ama o Hak Teala katında büyüktür, demektir.</p>
<p>Bil ki önceki büyükler: “Müslümanın günahı başkası­nın gözüne kolay göstermekten daha büyük pisliği yoktur, demişlerdir.</p>
<p>Biri de günahı işleyen kimsenin halkın örnek aldığı bir âlim olmasıdır. Onun hâlim gören başkaları da o günaha cü­ret ederler ve derler ki eğer bu günahı işlemek caiz olmasaydı bu âlim onu yapmazdı. İbrişim giyen, sultanların huzuruna varan, onların malım alan, mübahlarda dilini şefaat edip tut­mayan ve akranını ayıplayan bu âlim gibi bütün talebeleri de onu görüp ona uyarlar, kendileri de üstatları gibi olur ve ta­lebelerinin talebeleri de üstatlarına uyarlar ve bunların hep­sinin vebali örnek almana olur</p>
<p>Bu yüzden, Öldüğü zaman günahları da kendisiyle ölen kimse bahtlıdır, demişlerdir. Bir kimse yukarıda zikredilen âlim gibi olursa onun günahtan kendinden bin yıl sonra da baki kalır.</p>
<p>Bu yüzden âlimler bu işin tehlikesi hakkında “Pek çok kimsenin günahının biri, bin yazılır ve ibatlederinin de biri, bin yazılır. Zira onlara uyanların sevabından da kendilerine hasıl olur.” derler. Bu cihetten âlime vacip olan şudur ki gü­nah işlemesin. Bir âlimin hatasını başkalarına anlatmak bü­yük günahtır. Çünkü bu yüzden çok kimse dalalete düşer ve günah işlemeye cüret eder. Herkesin hatasını örtmek vacip­tir ancak âlimlerin hatasını örtmek daha vaciptir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Fasıl</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Tövbenin Şartları</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tövbenin aslı pişmanlıktır ve bunun neticesinde irade­ler ortaya çıkar. Pişmanlığın alâmeti şudur: Kendinde da­ima gam ve hasret olmalı ve hâline ağlayıp inlemelidir. Zira bir kimse kendisinin helâk olacağını bilse hasretten nasıl beri olur. Onun hasta bir oğlu olsa ve kâfir bir tabip ona “Bu has­talık tehlikelidir ve bunda ölüm riski vardır.* dese hiç şüphe­siz onun canına korku ve gam ateşi düşer. Şu da malumdur ki kendi nefsi öz oğlundan da azizdir.</p>
<p>Hakleâlâ ve Resulallah (sallallahu aleyhi ve sellem) kâfir tabipten de sadıklardır. Ahirette helâk olma korkusu ölüm korkusundan da büyüktür. İsyankârlığın Hak Teâlânın gaza­bına delalet etmesi, hastalığın ölüme delalet etmesinden de açıktır» Bu cümleden olmak üzere korku ve hasret zahir olmuyorsa günahın âfetine henüz inanmamıştır. Bu korku ateşine kadar çok olursa tesiri günahların kefaretinden daha fazla olur. Zira bu pas ve karanlık, isyankârlıktan ortaya çıkıp onun kalbine yerleşmiştir. Bunlar, pişmanlık ateşinden başka şeyle ortadan kaldırılamaz, bununla gönül hassas olmaya başlar.</p>
<p>Hadiste anlatılır ki &#8220;Tövbe edenlerle sohbet edin ki on­ların kalbi hassas olur.” Kulun kendine gereken şeri cezayı versinler diye sultanın huzurunda günahını söylemesi vacip değildir. Belki o günahı yalanlayıp ona tövbe etmeli, güna­hını araştırmalı ve küçük günahlardan olan her şey için de çok ibadet etmelidir.</p>
<p>Gerisi bunun gibidir. Mesela namahreme baksa, elini Kurân’a abdestsiz tutarsa veya mescide cenabet girse ya da saz dinlese bunların her birine zıddıyla kefaret etmeli ki onu or­tadan kaldırsın.</p>
<p>HakTeâlâ:</p>
<p>Hud Suresi,114.ayet</p>
<p>buyurur. Yani günahtan sonra sevap işlemek günahı mah­veder. Gerçi her sevap, günahı yok eder. Lâkin zıddı olanın tesiri daha fazla olur. Saz dinlemenin kefareti Kur&#8217;ân dinle­mekle olur. Şarap içmenin kefareti, gönlünün arzu ettiği helâl içkiyi içmeyip fukaraya sadaka vermekle olur.</p>
<p>Her karanlık, bir günahtan hasıl olmuştur. Her sevap­tan bir aydınlık hasıl olup onu yok etsin.</p>
<p>Bil ki bir müminin çektiği her eziyet, ayağına diken bat­ması da dâhil, onun günahına kefaret olur,</p>
<p>Resula’llah (a.s.): “Günahlardan bazısı vardır ki keder­den başka bir şey ona kefaret olmaz” dedi.</p>
<p>Bir rivayette de çoluk çocuk gamından ve maişet kaygı­sından başkası ona kifayet etmez, denmiştir.</p>
<p>Aişe (radıya’llahu anha): “Bir kulun günahı çok olur ve kefaret olacak miktarda ibadeti olmazsa Hak Teâlâ onun gönlüne bir kaygı verir ki bu onun o günahına kefaret olur.” dedi.</p>
<p>Şöyle zannetme ki bu onun ihtiyarıyla değildir. Dünya gayesiyle kaygılı olma ihtimali vardır. Dünya için kaygılan­mak hatadır. Ne şekilde günaha kefaret olur demesin. Ger­çek durum, senin zannettiğin gibi değildir. Gerçi senin seçi­minle değilse de senin gönlünü dünyada rahatsız eden her şey belki senin için hayırlıdır. Belki de o kaygı karşılığında gön­lüne sevinç dolup muradın hasıl olsaydı dünya senin cenne­tin olurdu.</p>
<p>Hazret-i Yusuf (salavatu İlahi aleyhi ve sellemehu), Ceb­rail (a.s.) e:</p>
<p>“O kederli yeri nasıl buldun, yani Yakub (a.s.) u nasıl buldun?” dedi.</p>
<p>Cebrail (a.s.):</p>
<p>“Onu oğulları ölmüş yüz ananın kederiyle buldum.” dedi.</p>
<p>Yusuf (a.s.);</p>
<p>“Onun bu kederinin karşılığı ne olur?” dedi.</p>
<p>Cebrail (a.s.);</p>
<p>Yüz  şehidin sevabı olur“ dedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşlenen günahlarda kul hakkını da gözetmek gerekir. Kul, herkesle olan muamelelerini hesap etmelidir. Belki de halkla sohbetinde onlarla ne konuştuysa bunların hepsini göz önünde bulundurarak helâllik almalıdır. Gıybet hususunda herkesten helâllik almak zordur. Helâllik almak için herkesi çağırmak mümkün olmaz</p>
<p>Bundan dolayı şimdi çok ibadet edip o kadar ibadet top­lanmalı ki bu hukuku kıyamet günü kendinden aldıkları za­man kendisi için kifayet miktarı sevap kalsın.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her kimden tövbe arasında bir günah ortaya çıkarsa he­men kefaret edip tövbeyle onun tedariğine meşgul olsun.</p>
<p>Bazı hadiste anlatılır ki: “Günah işleyen kimse iki rekât namaz kılar, ondan sonra yetmiş kere istiğfar eder, yüz kere ‘sübhana’llahi’l-azim ve bihamdi’ der, olduğu kadar sadaka verir ve bir gün oruç tutarsa günahına kefaret olur.</p>
<p>Yunus B.Veli &#8211; Konuşma Adabı</p>
<p>(Büyüyenay Yayınları)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fazilet-sevap-ve-tovbe/">Fazilet, Sevap ve Tövbe</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fazilet-sevap-ve-tovbe/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
