<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tercüme | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/tercume/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 02 Jun 2019 13:46:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tercüme | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bir Avrasya Düşünürü: Cemil Meriç</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-avrasya-dusunuru-cemil-meric/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-avrasya-dusunuru-cemil-meric/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Mar 2019 18:46:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tercüme]]></category>
		<category><![CDATA[Umberto Eco]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21517</guid>

					<description><![CDATA[<p>70 yıllık ömrünün 1938’den 1987’ye kadar uzanan 50 yılını İstanbul se­maları altında geçiren ve “muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istik­bale bağlayan” kelime ve sevgi köprüsü olmak isteyen Cemil Meriç’e, Boğaz’ın üstündeki köprüler veya altındaki müstakbel tüp-geçit kadar önem verdiğini ispatlayan İstanbul Belediyesi yetkililerine, ülkemin, “Bu Ülke”nin geleceği adına teşekkür ederek sözlerime başlıyorum. Cemil Meriç, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-avrasya-dusunuru-cemil-meric/">Bir Avrasya Düşünürü: Cemil Meriç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/cemil-meric-9920fe.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-22514 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/cemil-meric-9920fe.jpg" alt="" width="625" height="313" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/cemil-meric-9920fe.jpg 625w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/cemil-meric-9920fe-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/cemil-meric-9920fe-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 625px) 100vw, 625px" /></a></p>
<p>70 yıllık ömrünün 1938’den 1987’ye kadar uzanan 50 yılını İstanbul se­maları altında geçiren ve “muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istik­bale bağlayan” kelime ve sevgi köprüsü olmak isteyen Cemil Meriç’e, Boğaz’ın üstündeki köprüler veya altındaki müstakbel tüp-geçit kadar önem verdiğini ispatlayan İstanbul Belediyesi yetkililerine, ülkemin, “Bu Ülke”nin geleceği adına teşekkür ederek sözlerime başlıyorum. Cemil Meriç, “düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle” seven adamdır.</p>
<p>10 yılda 15 milyon olmayı, 6 okun demiryollarından geçerek başaran dedele­rin, bugünkü torunlara, sadece İstanbul’un değil, bütün Türkiye’nin üs­tünde oluşan rengârenk bir düşünce gökkuşağını sevdirmesini bilen usta bir büyücüdür Cemil Meriç. “Edebiyat sümüklü böceğin, duvardaki ayak izleri’dir demiştir. Ama ölümünden 10 yıl doğumundan 80 yıl sonra, üniversite Hân dolaplarından, metro istasyonlarına kadar asılan afişlerle İstanbullular’a duyurulan, bu toplantıya gösterilen şu ilgi, artık onun is­minin gönüllere altın yaldızlı harflerle kazındığının” resmidir.</p>
<p>Cemil Meriç resmî baskıları 200.000’e, korsan baskı ve fotokopi baskıları ile veya daha ötelere ulaşan okuyucular cemaati ile, Türkiye’de bir düşünce aristokrasisi yaratmış olan bir düşünce ve kelime imparatorudur. Bazen şimşeklerin ardından boşanan bir sağnağa, bazen mermer bir selsebilden dökülüveren billûr bir suya benzeyen üslûbu, tekilci ve sö­mürgeci olmayan umrandan Batı merkezci uygarlığa koşan ve fakat sonra tek boyutlu kültürden çok katmanlı irfana geri dönen yorgun nesilleri serinletmiş, ferahlatmış, kendilerine gelmelerine yardımcı olmuştur.</p>
<p>“Mağaradan çıkanlar”ın gözleri güneşin battığı değil, doğduğu yerden gelen ışık’la kamaşmış; Zeynep Sayın’ın tespitiyle, Batı’nın bakan fakat görmeyen kör noktasını sürekli eleştiren” Jurnalleri ile insanımızın, hem Cemil Meriç’le, hem kendi kendileriyle tanışmalarını ve önce kendilerini sonra birbirlerini sevmesini sağlamıştır. Cemil Meriç’in fatihi olduğu bu düşünce serdengeçtilerinin en fazla 20 yıl sonra Türkiye’nin fikir ve aksi­yon zirvelerinde buluşacak olan halis bir ruh ve fikir eliti oluşturacağına olan inancım tamdır.</p>
<p>Benim indimde bu toplantı sadece Asya ile Av­rupa’nın, insan beyninin bu iki yarımküresinin nikâhını kendi düşünce dünyasında kıymış olan Cemil Meriç’i tanımak için değil, en az onun kadar önemli olan Cemil Meriççiler’i tanımak açısından da büyük önem taşımaktadır. “Kendine biçtiği görev “bir devrin şuuru” olmaktır, “bütün hakikatleri yoklamak, bütün yalanların maskesini sıyırmak, kalabalığa doğru yolu göstermektir”. Gerçek entelektüel, ülkesinin bütününü, bütün ülkelere karşı müdafaa edecek, sınıflar üstü hakikatleri araştıracaktır. Her düşün­ceye saygılı ve tarafsız olacaktır.</p>
<p>İşte bu yüzden Cemil Meriç, “Kürtlü­ğümü onunla aştım” diyen Galatasaray <sup>Ü</sup>niversitesi’nin öğrencisiyle, “Ben hafız-ı Cemil olmak istiyorum” diyen 15 yaşındaki <sup>İ</sup>mam Hatipli kızın ortak paydasıdır. Bu yüzbinlerce payın, ortak paydasını tanımak, sadece bugünün Tür­kiye’sinin değil, yarının Türkiye’sini de aydınlatmak olacaktır. Konuşmamın birinci kısmında bir fani olarak Cemil Meriç’in serencâmını, 3-5 fırça darbesiyle verip, onun “kendi semalarında münzevi yıl­dızlar” olarak selâmladığı gerçek dostlarıyla, yani beşeriyetin büyük zir­veleriyle nasıl, benzeşmenin ötesinde özdeşleştiğini, kendisinden yapa­cağım birkaç alıntıyla sizlerin takdirine sunacağım.</p>
<p>İkinci kısımda, yine Cemil Meriç&#8217;in bazı cümlelerini, Umberto Econun “Yorum ya da aşırı yorumu’nun ışığında okuyarak, Cemil Meriç’in hâlesinde oluşan epistemik cemaati, ışınlamağa çalışacağım. Üçüncü ve son bölümde ise, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun veya bir başka siyasal grubun değil, onların hepsinin dışında, ötesinde ve üs­tünde, oluşan, oluşması gereken ve şu anda sadece hayâl! olan “Avrasya Düşünce Topluluğu’nun kurucusu, neferi, kumandanı, işçisi, dervişi ve fahri başkanı olarak Cemil Meriç’i yalnız düşünen Türkiye’ye değil, dü­şünen dünyaya takdim etmek cesaretini göstereceğim.</p>
<p>Münzevi Yıldızlar Birbirine Bu Kadar da Benzer mi? Önce hayatı. Cemil Meriç tam bir XX. yüzyıl insanıdır. Hobsbawm’ın felâket çağı, altın çağ ve toprak kayması çağı diye ayırdığı XX.yüzyılın her üç çağını da içinden geçerek yaşamıştır. Bundan 80 yıl önceki 12 Aralık sabahı, 1. Dünya Harbi sürer, Rus İhtilâli doğum sancıları çeker­ken, Hatay’ın Reyhanlı kazasındaki bir evde bir erkek çocuk dünyaya geldi. Damarlarında, belki de Çin, Hint ve kan kültürlerini kendi hamu­runa katan, edebiyatla felsefeyi, felsefe ile dini harmanlayan, Budizm’den geçip İslâm’da karar kılan Uygur Sarayı’nın bir Has Hacib’inin kanı do­laşmaktadır. Ecdadı, muhtemelen Himalaya’nın Kuzey yamaçlarından kalkıp, Çelebi Mehmed&#8217;le Çanakkale’yi geçip, Rumeli’nin Meriç kıyıla­rında karar kılmıştır.</p>
<p>Meriç nehri Doğu ile Batı’yı, Asya ile Avrupa’yı, Türkiye ile Yunanistan’ı ayıran kıvrak hattın nakkaşıdır. Kesinlikle bildi­ğimiz odur ki, dedesinin babası, Dimetoka şehrinin müftüsüdür ve Cemil Meriç’in çehresi, fena hâlde Asyalı&#8217;dır. Rumeli’de şahlanan sonra duru­lan, Meriç ve Tuna’nın hatıralarını genetik kodunda gizleyen Meriç, ilk gençlik yıllarını geçirdiği Hatay’da Fransız sömürgeciliğinin ihtişamını da, sefaletini de bizzat onun içinde yaşayarak tanır. İmparatorluktan Cumhuriyete geçişin bozbulanık dünyasında, bir kuruluş öncesinin kao­sunda yaşar. Sorular çoktur, ortak doğru yoktur.</p>
<p>Kitaplarla yaşayan, ki­taplarda yaşayan Meriç, kitapların ortasında ölür. Ecdadı Himalayalardan Olemp’e gelmiştir. O İskender misali, Olemp’ten yola çıkar ve Himalayalar’a varır. Meriç&#8217;in coğrafyasında tek kıta, sadece Avrasya vardır. Ona ne sadece Avrupalı, ne sadece Asyalı demek mümkündür. O bir Avrasyalı’dır. Az konuşan babasıyla, az konuşan oğlu arasındaki konumunu şu cümle ile özetler. “Ben iki sükût arasında sesten bir köprüyüm”. Düşünür, konuşur ve yazar. En yakın dostları önce Marks ile Kerim Sadi’dir. (1935’1erden itiba­ren), sonra Balzac, Hugo, Saint-Simon, Proudhon ve Kemal Tahir (1945’lerden itibaren) sonra Gandhi, Celâl Sılay ve Ali Şeriati (1955’ler- den itibaren). Ölümümden üç gün önce, ömründe ilk ve son defa “Muhammed sev­gilim” demiş ve ondan sonra da ağzından anlamı olan başka hiçbir söz çıkmamıştır.</p>
<p>İki kadını sevmiştir. Fevziye ile Lamia. Birinin ölümüne kendi ağla­mış, öbürünü ise kendisi öldüğü için ağlatmıştır. Oğlu Mahmut Ali’den iki erkek torunu var; Cem ve Sinan. Kızı Ümit’ten tek bir kız torunu: Fevziye Hazal. Otuz beş yılını görerek, otuz beş yılını da âmâ olarak geçirdiği, “kör­lüğün cefasında, ilmin sefasını sürdüğü” ömründen, ömrünün ikinci yan­sından, okutup söyleyerek yazdırdığı 12 telif, 8 tercüme ve 12.000 ciltlik bir kütüphane kalmıştır. Bundan sonraki adresi, kıyamete kadar “Karacaahmet Mezarlığı, 8 No’lu ada, Üsküdar, İstanbul”dur. Ölümü sevmez, lâfının edilmesinden hiç hoşlanmaz. “Saçlarından yakalayamıyorsun zamanı, mısraa, şarkıya kalbedemiyorsun” diye çıkışmıştır kendine ve devam etmiştir. “Yuvarlanırken tır­naklarını kağıda geçirmek istiyorsun, kağıda yani ebediyete”.</p>
<p>Sonra Gutenberg’e kızmıştır: “Işığı paçavraya hapseden şuursuz bir büyücüdür”, Gutenberg, ama “her kitap denize atılan bir şişe’dir ve kum­salda oynayan birer çocuk olan asırlar, daha bir asır bile olmadan; onun içine gönlünü boşalttığı şişeyi buluvermişlerdir. Evet Meriç, “senin türben kelimeler”, türben ya da Süleymaniyen. Bizler de bugün sana “Nurol Şair” demek için burdayız, bir aradayız. Bu kısa veya uzun hayat hikâyesinden sonra şimdi, Cemil Meriç’in başkaları için söylediklerini bir bumerang gibi geri göndererek sevgilileri ile, yani bütün çağların büyükleri ile nasıl özdeşleştiğini, birLeştiğini kendisinden yapacağımız birkaç alıntı ile okumaya çalışalım (Cemil Meriç’i bumerang yöntemi ile okuyan Alev Alatlı, ona daha hayatta iken Tagore’un arkasına kendini sakladığı için serzenişte bulunmuştu). Lütfen siz özel isimleri Meriç’e tercüme edin.</p>
<p><strong>1.DANTE:</strong> Rüyalarından biri Machiavelli oldu. Mısralarından biri Michel Angelo. İtalya’ya bir dil armağan etti, DANTE İtalya’yı yarattı ve sefalet içinde öldü. Ve elli yıl sonra bir tanrı olarak kalktı mezarından, bir bayrak oldu. İtalyan birliğinin bayrağı. DANTE tek başına yürüyen, adam: Mağrur ve münzevî. Onun eseri çöken bir çağın mezarı, doğacak bir dünyanın beşiği. Sevgileri de, kinleri de kendinin. Hem ölülerin yar­gıcı, hem dirilerin. Oysa ne bir tarikatı temsil ediyor, ne bir devleti. Kay­bolan bir davanın son mücahidi, bir vicdan. Fikir adamının müdahale hakkını idrak eden ilk şair. Gönlüyle muhafazakâr, dehasıyla devrimci.</p>
<p><strong>2.KEMAL TAHİR:</strong> Her kitabı bir bombadır. Kemal Tahir’in, hıyanet kalesinde kapanmaz gedikler açan bir bomba. Her sözü bir tokattır, hamakatin çehresinde şaklayan bir tokat. Kemal’in romanları hiçbir kili­senin sözcülüğünü yapmaz, herhangi bir tarikatın değil, hakikatın emrin­dedir. Kemal, bu ülkenin yani hepimizindir. Mahalle kavgaları, tefekkü­rün zirvelerine ulaşmamalı.</p>
<p><strong>3.TAGORE:</strong> Avrupa’yı seviyordu şair, Shakespeare’lerin, Goethe’lerin, Hugo’ların Avrupası’nı. Ama gözü bağlı bir aşk değildi bu. Çağdaş Avrupa şatafatlı adlar takmıştı bencilliğine, ipek eldivenler ge­çirmişti pencerelerine. Kıtaları yiyerek semiren bir medeniyet. Ama altın buzağıya tapan sömürücü Avrupa’nın yanında bir başka Avrupa daha vardı. Barışçı Avrupa, düşünen Avrupa. Maddenin karanlık zindanında mahpustu insan ruhu, onu Batı’nın tekniği kurtaracaktı. Doğu, sonsuzu kucaklayan düşüncesini armağan edecekti, insanlığa. <sup>İ</sup>ki medeniyetin kucaklaşması, Asyalı şairin en büyük emeliydi. Tanyerinin ağarmaya başladığı bir çağdaydı artık.</p>
<p>Todorov, “Bir metin, yazarın sözcükleri; okurların ise anlamı getir­dikleri bir pikniktir”diyor. Ben tam da bu noktada okur hakkımı kullan­dıktan sonra Umberto Eco ile Cemil Meriç’in karşılıklı geçiş taksimi eş­liğinde Cemil Meriç paydasının, başının üstüne topladığı payların ko­numuna geçmek istiyorum.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>UMBERTO ECO VE CEMÎL MERÎÇ’TEN KARŞILIKLI GEÇÎŞ TAKSÎMÎ</strong></p>
<p>Umberto Eco, malûmunuz yahut değil, 1932 yılında Pimento doğumlu bir İtalyan’dır. Felsefe Profesörüdür. “Gülün Adı”, “Foucault Sarkacı”, “Or­taçağı Düşlemek” eserlerinden başka “Yorum ve Aşırı Yorum”un da yazarıdır (Can Yayınları, 1996). Eco, anlam “üretme” sürecinde, okurun rolüne 1960’1ardan beri dikkati çekmekte, metinlerin hakları ile, yorum­cularının hakları arasındaki diyalektiği incelemektedir. Eco’ya göre, me­tinlere hermetik yaklaşımın (Hermes’in simgelediği sürekli değişim, bir- birleriyle çelişseler bile, birçok şeyin aynı anda doğru ve gerçek olabil­mesinin mümkün olduğu yaklaşımının) ana özelliklerini sıralarsak, Antikçağ hermetizmiyle birçok çağdaş yaklaşımda insanı rahatsız edecek ölçüde benzer fikirlerle karşılaşıyoruz. Yorumcu ve aşırı yorumcular için:</p>
<p><strong>1.</strong>Bir metin, yorumcunun sonsuz iç-bağlantılar keşfedebileceği açık- uçlu bir evrendir.</p>
<p><strong>2.</strong>Tek anlamlı bir şey belirtme iddiasında olan herhangi bir metin, ba­şarılı olamamış bir evrendir.</p>
<p><strong>3.</strong>Makul, ölçülü yoruma oranla, aşırı yorum daha ilginç ve entelektüel açıdan daha değerlidir.</p>
<p>Şimdi Eco’dan Cemil Meriç’e, yani paylarının bolluğundan hiç de ra­hatsız olmayan paydaya geçiyoruz. “Ruh yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gü­lümser, konuşan yalnız kitap. Logos Spermaticos, diyor bir yazar, gebe bırakan söz. Kimi?” Şimdi ise söz sırası Cemil Meriç’in epistemik cemaatindedir. Hepsi bir ağızdan, ama hepsi farklı bir açıdan bağırır: “Beni, beni, beni”. Kayserling’e göre, gerçek söz, Spermadır. Ruhları gebe bırakır. Öyle bir ifade yaratmak istiyorum ki, Türk insanının uyuşan şuuruna bir alev mızrak gibi saplansın. İsrafıl’in suru kadar, heybetli bir dil”.</p>
<p>Bu yüzden Cemil Meriç üzerinde daha fazla söz söylemek hakkını, onun fizikî evlâdı olan kendimden alıp, onun fikrinin evlâdı olan sizlere ve benden sonraki konuşmacılara veriyorum. 13 Haziran’da Ümrani­ye’deki “Cemil Meriç Halk Kütüphanesi”nin açılışı vesilesiyle yapılan toplantıda “Artık Meriç’ler sussun, söz sırası Meriççiler’de” demiştim. Çok iyi biliyorum ki, her okurun bir Meriç’i var. Daha doğru bir ifade ile, ne kadar Cemil Meriç okuru varsa, o kadar da Cemil Meriç oluşuyor.</p>
<p>“Kelimeler benim sudaki gölgem. Okşayamam onları öpemem. Bir davet olarak güzel kelime, gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdi­ven. Kelime kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.”İşte o yüzden Kürt Galatasaray öğrencisi ile 15 yaşındaki mesture Hafız-ı Cemil, burada bir araya gelip, heterojenlikleri içinde homojenleşebili­yorlar. Hepsi ayrı bir denizde seyreden ama kutup yıldızının nerde oldu­ğunu çok iyi bilen belki 200.000 belki 2.000.000 kaptan. Kimi Batıcı, kimi İslâmcı, kimi Hintçi, kimi âşık, kimi Osmanlıca, kimi sosyolog, kimi Marksist: Ama hepsi Cemil Meriç tutkunu.</p>
<p>Bizce 1997 Türkiyesi’nde Cemil Meriç’in itibarı bu çok katmanlığı tek bir kimlikte buluşturmuş olmasından geliyor. Yani asansör, binanın hangi katında durursa dursun, kapılar hep O’na, hep Cemil Meriç’e açılı­yor. Eco’cu bir yorumla söylersek, o kaleme aldığı her metinde, asıl çö­zülmesi gereken bir büyük metin olarak karşımızda duran doğal dünya ile diyalogunu kurmuş olmanın sıhhati içindedir. “Metin bir dünyadır ve dünya da bir metin olarak çözümlenebilir”.</p>
<p>İşte Meriç, ister Hindistan’ın cangıllarında, ister geçen asrın Paris’inin arka sokaklarında dolaşsın, ister Tanzimat sonrası Türk aydınını tahlil etsin, ister sevdiğine mektup yazsın her yerde kendisi olarak vardır. O gittiği her yerde, kendi dünyasını kurar ve bütün dünyayı, o dünyanın içine taşır. Cemil Meriç doğa gibi, farklı şekillerin, farklı renklerin bir arada var olduğu bir pota, daha doğrusu her okuyucunun bakışına göre farklı bir şekil ve renk cümbüşüne bürünen bir kaleydeskop, bir çiçek dürbünüdür. Şimdi, bu felsefeye benzeyen ama aslında çok somut olan tespitten sonra, sonuç bölümümüze gelelim.</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Valery “bir metnin tek bir anlamı yoktur” diyordu. Cemil Meriç’in de tek bir anlamı yoktur. Hint Edebiyatında yazdığı gibi “gökteki ay tek, ama testilerdeki aksi sonsuz”. Konya yolculuğunda ona “sen bizden değilsin” diyen üniversiteli gence, aradan 25 yıl geçtikten sonra, artık hep beraber cevap verebiliriz. “Hayır, o artık bizden biridir”. O yalnız Asya ile Avru­pa’yı birbirine bağlayan bir Meriç köprüsü değil, muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayan ve üzerinden nerdeyse ismi genetik koduna kazınan birçok kuşağın geçtiği bir kelime, bir sevgi köprüsüdür.</p>
<p>Bu vesileyle çıkarlar üzerine kurulu bir Avrasya hayâlini hiçbir zaman gerçekleştiremeyecek olan Avrupa topluluğuna karşı, ilgisi Manş Denizi’nden Hint Okyanusu kıyılarına kadar uzanan Cemil Meriç’i, odak noktasında insan saygısı, insan sevgisi olan bir “Avrasya Düşünce Top­luluğunun kurucusu ve fahri başkanı ve siz Meriççiler’i de bu birliğin doğal üyeleri ve savunucuları olarak takdim etmeme izin vermenizi rica ediyor; Cemil Meriç&#8217;i, sizleri, sizleri yaratan Cemil Meriç’i ve sizlerin yarattığınız Cemil Meriç’leri sevgiyle selâmlıyorum.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Doğu Batı Dergisi-Sayı 2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-avrasya-dusunuru-cemil-meric/">Bir Avrasya Düşünürü: Cemil Meriç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-avrasya-dusunuru-cemil-meric/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanlar ve Kavramlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-ve-kavramlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-ve-kavramlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 12:00:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlar ve Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Murat Daryal]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Tercüme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7147</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir metni tercüme etmek, bir bakıma onu yorum-lamaktır. Bunun içindir ki, yapılmış ve yapılacak tercümelerin hiçbiri esas metnin yerini tutmayacaktır. Tabiî yine bu tercümelerden hiçbiri bir diğerine benzemeyecektir. Zira her defasında metinle tercüme arasına giren kimse değişmiştir. Bu kimselerle beraber onlara ait kabiliyetler, kültür arka planlan, metne yönelirkenki problemleri ve nihayet peşin hükümler de değişmiştir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanlar-ve-kavramlar/">İnsanlar ve Kavramlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_m8nql56uwo1rd76qxo1_500.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7178" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_m8nql56uwo1rd76qxo1_500.jpg" alt="İnsanlar ve Kavramlar" width="286" height="431" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_m8nql56uwo1rd76qxo1_500.jpg 478w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/tumblr_m8nql56uwo1rd76qxo1_500-199x300.jpg 199w" sizes="(max-width: 286px) 100vw, 286px" /></a></p>
<p>Bir metni tercüme etmek, bir bakıma onu yorum-lamaktır. Bunun içindir ki, yapılmış ve yapılacak tercümelerin hiçbiri esas metnin yerini tutmayacaktır. Tabiî yine bu tercümelerden hiçbiri bir diğerine benzemeyecektir. Zira her defasında metinle tercüme arasına giren kimse değişmiştir. Bu kimselerle beraber onlara ait kabiliyetler, kültür arka planlan, metne yönelirkenki problemleri ve nihayet peşin hükümler de değişmiştir. Bu durumda, her mütercim kendi donanımına göre bu metne yaklaşacak, onu kendine göre anlayacaktır. Bu takdirde metin, bir ölçüde kendi hüviyetinden çıkacak, bir bakıma mütercimin fikir ve duygularını yüklenip, onları aksettirir duruma düşecektir.</p>
<p>Bu tesbitin ne kadar önemli ve ciddî olduğunu mahut nazariyenin kurucularından birine ait olan “Din Afyondur? şeklindeki tercümede buluyoruz. Bu ifadeyi bu şekilde tercüme eden aydınlarımız,bu apaçık hakiki ya görmemişler veya görmezlikten gelmişleridr.</p>
<p>Marks, Avrupada. .yetişmişti. Din deyince,Hristiyanlığı ve Museviliği anlıyordu.Hükümleri hep onlar üzerine kurulu idi.İslam Hakkında tam ve doğru malumat şurda kalsın,sınırlı bilgileri bile sahip değildi. Bu durumda, bu değerlendirmeyi kelime kelime Türkçe’ye tercüme edenlerin, Türkiye’de din kelimesinden Marks’ın aksine İslâm&#8217;ı anlayacaklarını düşünmeleri gerekirdi. Bunun tarafsız ve en isabetli tercümesi herhalde şöyle olurdu: &#8220;Hıristiyanlık ve Musevîlik Afyondur&#8221; veya “Bazı Dinler Afyondur&#8221;.</p>
<p>Hem zaten Marks, henüz tatbik sahası bulmamış-ken, kurmuş olduğu sistemin en iyi olduğu hususun-daki iddialarında, çömezlerinden sağlam ve şaşmaz bir iman bekliyordu. Bu durumda bizzat Marks&#8217;ın kurduğu sistemin yine bir inanca dayalı olması bizlerin din kavramından bütün inanç sistemlerini anlamamıza müsaade etmeyecektir. Aksi takdirde Marks kendisiyle çelişmiş duruma düşecektir.</p>
<p>Aşağıdaki misal bu hususu açıklığa kavuşturması bakımından önemlidir. Memleketinde sadece zehirli mantar yetişen bir ilim adamının &#8220;Mantar Zehirlidir&#8221; ifadesini ele alalım. Buna mukabil yurdunda zehirli mantar yetişmemiş ve ayrıca bu mantarın halkın gıdası olduğunu bilen bir mütercimin halini düşünelim. Şimdi mühim bir soru ortaya çıkmaktadır. Acaba bu ifadeyi kendi diline tercüme edecek bu mütercimin, halkın gıdası durumunda olan mantarı kendinde olmayan kusurlarla suçlayarak bu insanların kafasına sebep olacak yanlışlıklar yapmaya ne derece hakkı vardır. Yine acaba zehirli olmayan bir şeye zehirlidir, demek ne derece ilimle, insafla ve tercüme tekniğiyle bağdaşır</p>
<p>Bu ifadenin tarafsız ve en isabetli tercümesi şöyle alabilirdi: &#8220;Bazı mantarlar zehirlidir&#8221;. Şayet yine bu cümle halkın kafasında bir takım karışıklıklara yol açacaksa, o zaman bu ifade metnin ruhuna uygun niyetine en münasip tarzda  dile getirilebilirdi. Mantar Zehirsizdir. Zira mantar zehirlidir diye kendi açısından ne ölçüde haklıysa, mantar zehirsizdir diyen bir kimse de yine en azından onun kadar haklı olacaktır.</p>
<p>Bu çeşit konularda bize yardımcı olacak bir hikaye naklederler. Hikmet arayan talebelerini, filozof hocaları iki gruba ayırır ve bir heykele zıt isti-kametlerden yaklaşmalarını ister. Daha sonra fikirlerini sorar. Heykelin teferruatına daha inmeden ilk cümlede anlaşmazlık baş gösterir. Bir grup heykelin altın olduğunu söylerken, diğer grup gümüş olduğunu iddia eder. Sonsuza kadar devam etme istidadı gösteren bu münakaşayı hocaları yanda kesip her iki gruba diğer cephesiyle heykeli görmelerini tavsiye eder. Meğerse heykel çift yüzlüşmüş ve her iki grup da haklıymış.</p>
<p>İnsanlar kendi bakış açılarına göre hükümler verirler. Bu hükümlerin diğer bakış açılarına göre eksik veya yanlış olması her zaman mümkündür.</p>
<p>Biz bu hususta mantık tarihinde klasikleşmiş bir misalden ayrıca yardım görebiliriz: Avustralya kıtası keşif olununa kadar bütün kuğu kuşları beyaz olarak biliniyordu. Ancak Avustralya kıtasının keşfinden sonradır ki, siyah kuğu kuşlarının var olduğu gerçeği ortaya çıktı. Şimdi kıtanın keşfinden önce bir tabiat bilgininin kuğu kuşların ancak beyaz olabileceğini iddia etmekte ne kadar hakkı var idiyse, bir Avustralyalı’nın da kuğu kuşlarının yalnız siyah olabilceğini savunmakta o derece haklı olacaktı.</p>
<p>Münferit bir tabiat vakıasında bile zıt aynı doğruluk derecesine sahip iken ve hiçbiri bir diğerini nakzetme hakkını kendinde  bulamaz iken,nasıl olur da henüz sınırları bile tesbit edilememiş ve hatta birinin prensipleri bir diğeriyle çelişir durumda olan bir “sosyal müessese&#8221; hakkında bu kadar kesin genel geçer bir hüküm verilebilir ve bunun doğru olduğu iddia edilebilir.</p>
<p>Afrika&#8217;daki zencinin, Amerika&#8217;daki kızıl derilinin, bir Hıristiyanın, bir Musevînin, bir Budistin, bir Taoistin vb.’nin “din&#8221; kavramından anlayacağı başka başka şeylerdir. Bir de buna mezhep farkları ilave edilirse, sanki yeryüzünde yaşayan insan kadar görüş ayrılığının mevcut olduğu fikri ağırlık kazanır. Bu durumda tabiat ilimlerinin konuşmadığı kadar kesin bir dille konuşmaya kalkmak, en azından İlmî düşünceyle çelişecektir. Tabiî bu yanlışlar, kendi üniteleri içinde kalmayacak, daha başka yanlışlıkları hazırlayacaktır.</p>
<p>Netice olarak mesele şudur: ‘’Din Afyondur” badesini olduğu gibi Türkçe&#8217;ye aktaranlar, “din” kavramından nelerin kastedildiğini, buna karşılık Türkiye’de neyin anlaşılacağını hesaba katmak mecburiyetini kendilerinde duymalıdırlar. Bur sağlam düşünce yapısına sahip olmanın, tarafsız kalmanın ilk merhalesiydi. Hakikati arayan bir kimsenin önüne çıkmış bir fırsat idi. »</p>
<p>Ali Murat Daryal &#8211; İslamda İbadetlerin Sosyo-Psikolojik Temelleri</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanlar-ve-kavramlar/">İnsanlar ve Kavramlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanlar-ve-kavramlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2015 19:55:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Gürlek]]></category>
		<category><![CDATA[Tercüme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6005</guid>

					<description><![CDATA[<p>  İnsan okudukça neler öğreniyor. Yıllarca merhum Cemil Meriç’in yanında bulundum. Kendisine koca koca kitaplar okudum. Mesela Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin o meşhur eserini –ki yedi yüz sayfadan fazladır – kıraat ettim. Özel sohbetlerini büyük bir zevkle dinledim. Sert bir üslupla yaptığı eleştirilere kulak verirken yeni yeni bilgilere ulaştım. Merhum, hem batı kültürüne, hem doğu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/">Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="author_article_detail">
<div class="title"></div>
<div class="email"> <a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6006" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985.jpg" alt="Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali" width="458" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985.jpg 380w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985-300x197.jpg 300w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /></a></div>
<div id="author_article_content" class="text_content">
<p>İnsan okudukça neler öğreniyor. Yıllarca merhum Cemil Meriç’in yanında bulundum. Kendisine koca koca kitaplar okudum. Mesela Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin o meşhur eserini –ki yedi yüz sayfadan fazladır – kıraat ettim. Özel sohbetlerini büyük bir zevkle dinledim. Sert bir üslupla yaptığı eleştirilere kulak verirken yeni yeni bilgilere ulaştım. Merhum, hem batı kültürüne, hem doğu irfanına aşina idi. Bu arada belirteyim ki, “kültür” kelimesinden pek hoşlanmadığı için ciddi ciddi tenkit ederdi. Ona göre “irfan” daha geniş kapsamlı, daha sıcak ve yerli bir kavramdı. Nitekim eserlerinden birinin adı da “Kültürden İrfana”dır.</p>
<p>Cemil Meriç’in kitaplarını okuyanlar veya sohbetlerini dinlemiş olanlar onun İbn-i Haldun, Ahmet Cevdet Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa, Ahmet Mithat Efendi gibi kalem erbabına büyük bir hayranlık duyduğunu bilirler. Mesela, İbn-i Haldun için “kendi semasında tek yıldız” derdi. Nesirdeki üstadlarının Sinan Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa olduğunu söylerdi. Hace-i Evvel Ahmet Mithat Efendi’nin ne büyük bir tecessüse sahip olduğunu her fırsatta söylerdi. Son yıllarında bu zevat-ı kirama Said Nursi merhum da katılmıştı. İtiraf edeyim ki İmam-ı Gazali hazretlerine duyduğu ilgiyi ben de bilmiyordum. O kadar zaman yanında bulunduğum halde, bu konu hakkında tek bir cümlesine rastlamadım. Otuz yıl sonra okuduğum bir röportajdan, Cemil Meriç’in aynı zamanda Gazali’yi de keşfetmiş olduğunu öğrendim. Merakınızı şöyle gidereyim:</p>
<p>Kadim dostum Ekrem Kızıltaş’ın 1984 yılında Cemil Meriç’le yaptığı mülakat “Dil ve Edebiyat” dergisinin Şubat sayısında bu kadar uzun bir aradan sonra bir kere daha yayımlandı. “Cemil Meriç ile Lisan Meselesi ve Aydınlar Üzerine” başlığıyla neşredilen bu mülakatı büyük bir zevkle okudum. Arkadaşımızın üstada yönelttiği bir soru da şöyle: “Yeni yetişen nesle, okumada ne gibi bir yol takip etmelerini ve öncelikle hangi kitapları okumalarını tavsiye edersiniz?”</p>
<p>Cemil Meriç, ne tavsiye edebilirim ki, tavsiye edebileceğim kitapların yüzde doksanı tercüme, tercümelerin de yüzde doksan dokuzu berbat deyip acı bir gerçeği dile getirdikten sonra irfan açısından belli bir yere gelmek isteyen gençlerin lisan öğrenmelerini ve kendilerini iyi yetiştirmelerini istiyor. Yani, suyu kaynağından içiniz diyor. Doğru söylüyor. Maalesef tercüme edilen kitaplar, kötü tercüme edildikleri, dil keşmekeşine maruz kaldıkları için okunmuyorlar. Böylece o kıymetli eserler bir nev’i katledilmiş oluyor. “Mütercim katildir!” sözü, işte bu faciaya, dil faciasına işaret ediyor. Yıllar önceydi. Kayıhan Yayınevi’nin sahibi merhum Burhaneddin Kayıhan, bir gün bana basılmadan önce redaksiyonunu yapmam için bir dosya verdi. Bu, Hazreti Ömer hakkında tercüme bir kitaptı. Doğrusu, ilk başta, İslamın ikinci büyük halifesi hakkında – redaksiyon maksadıyla da olsa – böyle koca bir kitap okuyacağım diye sevindim. Eyvah, daha birkaç sayfa okur okumaz sevincim kursağımda kaldı. Çünkü, mütercim son derece bozuk bir tercüme ile hazırlamış. Burhaneddin Bey’e, bütün sayfaları kırmızıya boyasam bile yine düzeltemeyeceğim, eseri yeniden yazmak gerekir dedim. Mütercimi razı olursa ben bunu yapabilirim, diye ilave ettim. “Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü”nden bihaber mütercim bu teklifi: “Benim cümlelerime kimse dokunamaz!” efelenmesiyle kabul etmedi. Böylece ben de büyük bir sıkıntıdan kurtulmuş oldum.</p>
<p>İşte Cemil Meriç, bu bozuk ve kötü tercüme furyasına ne yazık ki, Gazali’nin de kurban edildiğini belirtiyor, dolayısıyla irfan dünyamıza beklenen faydayı verememiştir, diyor. Ona göre böyle yetersiz çeviriler, müellifin hakkıyla anlaşılmasına ve istifade edilmesine engeldir. Sadece Gazali mi, İbn-i Haldun da aynı akıbete uğramıştır. Gazali’nin eserlerinin başına gelenler, “Mukaddime” nin de başına gelmiştir. Cemil Meriç, sözün burasında “Tercüme edilen, sadeleştirilen kitaplar ne dereceye kadar aslını aksettirebilir?” diye sorduktan sonra, acı bir gerçeği dile getiriyor, işte bu yüzden gençlerimize tavsiye edebileceğim on kitap bulabileceğimi zannetmiyorum, diyor.</p>
<p>Tercüme hastalığına böyle bir teşhis koyan Meriç, yeri gelmişken ilginç bir noktaya daha değineyim deyip, sözü halkımızın Gazali hayranlığına getiriyor. Tercümedeki bütün bu olumsuzluklara rağmen Büyük İmam’a, büyük bir muhabbet duyulmaktadır. Acaba bu sevginin kaynağı nedir? Mesela her türlü reklam vasıtasıyla desteklenmesine rağmen Charles Darwin’in tercüme edilen kitabı 250 adet bile satılmıyor ama Gazali 250.000 satabiliyor. Burada araya girip ben de bir ilavede bulunayım. Bugün Hazretin eserleri çok daha fazla satılıyor. Neredeyse “İhya”nın ve “Kimya”nın girmediği ev kalmadı. Aynı oranda okunup okunmadığı başka bir yazının konusu olduğu için onu geçiyorum. Eğer okunmuyorsa sebeplerinden biri de – yukarıda da belirttiğim gibi – kötü tercümelerdir.</p>
<p>Yine Cemil Meriç’e dönecek olursak, sözü tekrar ilgi ve alaka meselesine getiriyor, Darwin ve benzeri yazarların kitaplarının tutması için bütün yollar denendi. Akla gelen her şey yapıldı. Okullara sokuldu, klasikler arasında basıldı. Ama bir Gazali’nin binde biri kadar bile ilgi görmedi. Bu nedendir acaba, sorusunu bir kez daha kendi kendine soruyor. Merak etmeyin, cevabını da yine kendi veriyor: “Gazali Huccetü’l-İslam’dır. Bir çok meselede son mercidir. Müphem de olsa bu özelliği toplumun şuur altına sinmiştir.”diyor.</p>
<p>Evet, Gazali, hem “Huccetü’l İslam”dır, hem “Zeynü’d-Din”dir. Yani dinin hem delili hem zinetidir, süsüdür. Delilden, zinetten kim hoşlanmaz. Bu millet, bu sırrı keşfettiği için onu baş tacı ediyor.</p>
<p>Sevmeyenleri mi sordunuz? İsterseniz bu sevimsiz konuya hiç girmeyelim.</p>
<p>Dursun Gürlek</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/">Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meal Yazmanın Güçlülüğü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/meal-yazmanin-guclulugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/meal-yazmanin-guclulugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Aug 2013 20:21:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Meali Yazmanın Zorluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Tercümesi]]></category>
		<category><![CDATA[Meal]]></category>
		<category><![CDATA[Tercüme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=750</guid>

					<description><![CDATA[<p>Elmalılı Hamdi Yazır diyor ki; Bir kelâmın mânasını diğer bir lisanda dengi bir tâbir ile aynen ifade etmektir. Terceme aslın mânasına tamamen mutabık olmak için sarahatte delâlette, icmalde tafsilde, umumda hususda, ıtlakta takyidde, kuvvette isabette, hüsn-i edada, üslub-u beyanda, hâsılı ilimde, san&#8217;atta asıldaki ifadeye müsavi olmak iktiza eder. Yoksa tam bir terceme değil, eksik bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/meal-yazmanin-guclulugu/">Meal Yazmanın Güçlülüğü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><a href="http://ilimcephesi.com/meal-yazmanin-guclulugu/1357a5cb-hadisler-gunumuze-kadar-degismeden-nasil-gelmistir-3/" rel="attachment wp-att-16491"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16491" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/08/1357a5cb-hadisler-gunumuze-kadar-degismeden-nasil-gelmistir-1.jpg" alt="" width="346" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/08/1357a5cb-hadisler-gunumuze-kadar-degismeden-nasil-gelmistir-1.jpg 560w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/08/1357a5cb-hadisler-gunumuze-kadar-degismeden-nasil-gelmistir-1-300x177.jpg 300w" sizes="(max-width: 346px) 100vw, 346px" /></a></p>
<p style="text-align: left;">Elmalılı Hamdi Yazır diyor ki;</p>
<p>Bir kelâmın mânasını diğer bir lisanda dengi bir tâbir ile aynen ifade etmektir.</p>
<p>Terceme aslın mânasına tamamen mutabık olmak için sarahatte delâlette, icmalde tafsilde, umumda hususda, ıtlakta takyidde, kuvvette isabette, hüsn-i edada, üslub-u beyanda, hâsılı ilimde, san&#8217;atta asıldaki ifadeye müsavi olmak iktiza eder.</p>
<p>Yoksa tam bir terceme değil, eksik bir anlatış olmuş olur. Halbuki muhtelif lisanlar beyninde hutut-i müştereke ne kadar çok olursa olsun, herbirini diğerinden ayıran birçok hususiyetler de vardır.</p>
<p>Onun için lisanî hususiyeti olmayıp sırf akl-u mantıka hitab eden kuru ve fennî eserlerin kabiliyet-i ilmiyesi terakki etmiş olan lisanlara hakkıyla tercemesi kabil olduğunda söz yoksa da <u>hem akla, hem kalbe yahut yalnız zevk ü hissiyata hitab eden ve lisan nokta-i nazarından edebi kıymeti ve zevk-i san&#8217;atı haiz bulunan canlı ve bediî eserlerin tercemelerinde muvaffakiyet görüldüğü nadirdir.</u></p>
<p>Fakat Kur&#8217;ân nazmı nasıl bir nazımdır? Herkesin bildiği harfle­rin, seslerin en güzellerinden, ye­rine göre en güzel nağmelerinden, bütün Arapların bildiği ve dolayısıyla bütün insanların anla­yabileceği kelimelerin en güzellerinden seçilerek, Allah&#8217;tan başka kimsenin yapamayacağı canlı bir dokuma ile dizilip dokunmuş; la­fız mananın, mana lafzın aynısı halinde, sonsuz beyan parıltılarıyla parlatılmış; &#8220;haydi bunun Allah&#8217;tan indirildiğinde şüpheniz varsa Allah&#8217;tan başka bütün güvendiklerinizi çağırarak, hatta in­sanlar ve cinler biraraya gelerek de bunun hatta bir sûrenin benze­rini yapınız, fakat imkanı yok ya­pamazsınız.&#8221; diye bütün cihana meydan okuyan gayet ba­sit bir teklif ve gaibten haber ver­mek suretiyle gözle görülen bu aleme gelmiş; her ayeti kolay ve sade görüldüğü halde, bulunup söylenmesi, taklidi zor bir söz olan öyle icazlı bir nazımdır ki, hiç Arapça bilmeyen bir kimseye bile okunduğu zaman tatlı bir söz olduğunu duyurur.</p>
<p>Biraz Arapça bilen bir kimse bir ayeti işittiği zaman derhal bir mana anlar veya anladığını zanneder. &#8220;Ben de söyleyebilirim&#8221; di­ye hayal eder, bir de bakar ki, an­lamamış. Çünkü nazmının her noktasında bir çok manalar sıkış­maya başlar. Onu taklit etmeye özendikçe yükselir, derinleşir, öl­çüsü, ölçeği bulunamaz. Ayetten ayete geçildikçe zevki kat kat ar­tar. Hayat sırrı gibi sonsuz giden sırlarının kuşattığı manalar insan kuvvetinin üstünde kalır. Eğer öyle olmasaydı, bu basit teklife karşı paralar harcayarak, silahlar çekerek, ordular toplayarak asırlardan beri Kur&#8217;ân&#8217;ı kaldırıp dur­mak için uğraşan insanlık, bu zahmetleri çekecek yerde onun bir benzerini yapıvermez miydi? Yapamamıştır ve yapamaz.</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın verdiği haberleri kimse yalancı çıkaramaz. Ne ka­dar yüksek olursa olsun, edebî şahsiyet kazanmış herhangi bir şahsın ifade üslubu yazıla yazıla az çok taklit edilebilir ve benzeri yazılabilir. Kur&#8217;ân&#8217;ın indiği an­dan itibaren, bütün Arap edebi­yatçıları ve belagat ustaları, Kur&#8217;ân belâğatini kendi dillerine örnek edinmiş, bu sayede Arap dili ve edebiyatı açısından yüksel­miş oldukları halde Kur&#8217;ân nazmını taklit etmeye, benzerini yaz­maya yanaşan kimse ortaya çıka­mamıştır.</p>
<p>O halde kendi dilinde bile taklidini yapmak ve yazmak mümkün olmamış olan Kur&#8217;ân&#8217;ın nazım ve üslubunu diğer bir dil­de taklit etmek, benzerini ortaya koymak elbette mümkün olamaz. Mümkün olmayınca da aynen terceme edilemeyeceği gibi, benzet­mek suretiyle hiç terceme edile­mez. Çünkü benzetme yapılma­dıktan başka, ilmî değeri değişti­rilmiş, bozulmuş, ve Kur&#8217;ân&#8217;da olmayan şeyler Kur&#8217;ân&#8217;a katılmış olur.</p>
<p>Gerçi Kur’an’da manası bulunmayacak hiç bir kelime yoktur. Fakat manası pek derin olan kelimeler bulunduğu gibi, bir kelime etrafında birçok manaların yığıldığı ve bazı ifadelerin hepsinin de, doğru olmak üzere çeşitli yönlerin ve ihtimallerin toplandığı yerler de çoktur ki bunlar, tefsir ve tevile bağlıdır. Bazılarını, doğrudan doğruya tercüme etmek mümkün olsa bile, hepsini bütün yönleriyle tercümeye sığdırmak mümkün olmaz. Bunları aynen almak veya edebi anlamı feda edilerek, tevil ve tefsir tarzında ifade etmek gerekir.</p>
<p>Bu bakımdan Kur’an’ı anlamakta yalnız dil bilgisi yeterli olmaz. Sahibinden rivayete veya olayların gelişimine bağlıdır. Onun için bazan bir olay karşısında Kur’an’ın ayetlerinden o zamana kadar hissetmediğiniz bir mana anlarsınız. Ve o anda o ayet, o olay için inmiş sanırsınız ki bu da Kur’an’ın şaşılacak taraflarındandır. Tercümede bunlar kuşatılamayacağından kaybolur gider.</p>
<p><strong>Şimdi insafla düşünelim.</strong> Bu şartlar altında Kur’an’ı tercüme ettim veya ederim diyenler, yalan söylemiş olmaz da ne olur? Doğrusu Kur’an’ı cidden anlamak ve incelemek isteyenlerin onu usulüyle Arapça yolundan ve rivayet edilip gelen tefsirlerinden anlamaya çalışmaları zorunludur. Kur’an’ın falan tercümesinde şöyle demiş diyerek hüküm çıkarmaya ve mesele tartışmasına kalkışmamalıdır. Bunu imanı olanlar yapmaz, kendini bilen insaf sahipleri de yapmaz. Kur’an’dan bahsetmek isteyenler, onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Bununla birlikte, öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’an’ı harekesiz olarak şöyle dursun; harekesiyle bile doğru dürüst okuyamadığı halde, onun hüküm ve anlamlarından ictihad etmeye kalkışıyorlar.</p>
<p>Öylelerini görüyoruz ki, Kur’an’ı anlamıyor ve tefsirlere müfessirlerin yorumları karışmıştır diye onları da kaale almak istemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’an’ı incelemiş olacağını iddia ediyor. Düşünmüyor ki okuduğu tercümeye alim müfessirlerin yorumu değilse cahil mütercimin görüş ve yorumu, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki Kuran tercümesi demekle yetinmiyor da “Türkçe Kur’an” demeye kadar gidiyor.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/meal-yazmanin-guclulugu/">Meal Yazmanın Güçlülüğü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/meal-yazmanin-guclulugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
