<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tefsir | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/tefsir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 29 Jun 2021 15:49:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tefsir | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bediüzzaman Said Nursi &#8211; Muhakemat  -Notlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursi-muhakemat-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursi-muhakemat-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Jun 2021 15:49:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhakemat]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25142</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır. Şöyle müsellemattandır ki: Hendese gibi bir san&#8217;atta mahir olan zât, tıb gibi başka san&#8217;atta âmi ve tufeylî ve dahîl olabilir. Muhakemat &#8211; 28 &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; Ve hem de çok defa lisan, kalbin dilini tamamen anlamıyor. Lâsiyyema kalb bazan mes&#8217;elenin derin yerlerinden -kuyu dibinde gibi- bir tıntın eder ise lisan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursi-muhakemat-notlar/">Bediüzzaman Said Nursi – Muhakemat  -Notlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-25143 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/1_org_zoom-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/1_org_zoom-200x300.jpg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/1_org_zoom-356x534.jpg 356w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/1_org_zoom.jpg 415w" sizes="(max-width: 200px) 100vw, 200px" />İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır. Şöyle müsellemattandır ki: Hendese gibi bir san&#8217;atta mahir olan zât, tıb gibi başka san&#8217;atta âmi ve tufeylî ve dahîl olabilir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 28</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ve hem de çok defa lisan, kalbin dilini tamamen anlamıyor. Lâsiyyema kalb bazan mes&#8217;elenin derin yerlerinden -kuyu dibinde gibi- bir tıntın eder ise lisan işitemez, nasıl tercümanlık edecektir?..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanın itidal-i mizacı ve letafet-i tab’ı ve ziynete olan meylidir. Yani, insanın insaniyete lâyık bir suret-i taayyüşe olan meyl-i fıtrîsidir.</p>
<p>Neam.(Evet)</p>
<p>İnsan hayvan gibi yaşamamalıdır. Ve yaşamaz. Belki şeref-i insaniyete münasip bir kemalle yaşamak gerektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Öyle ise herşeye zahire göre hükmetmemek gerektir. Muhakkikin şe&#8217;ni; gavvas olmak, zamanın tesiratından tecerrüd etmek, mazinin a&#8217;makına girmek, mantığın terazisiyle tartmak, herşeyin menbaını bulmaktır.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 26</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muahaze olunmaz. Zira mesûk-u lehülkelâmdan(kelamin sevkoluş maksadından) başka mefhumlar irade ile deruhde eder. İrade etmezse, itab olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlaka zâmindir.(sorumludur)</p>
<p>Muhakemat &#8211; 44</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Her muhibb-i dine ve âşık-ı hakikata lâzımdır: Herşeyin kıymetine kanaat etmek ve mücazefe(aldatma) ve tecavüz etmemektir. Zira mücazefe kudrete iftiradır ve &#8220;Daire-i imkânda daha ahsen yoktur&#8221; olan sözü, İmam-ı Gazalî&#8217;ye dediren hilkatteki kemal ve hüsne adem-i kanaattır ve istihfaf demektir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 32</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ey insan evlâtları!.. Nereden geliyorsunuz?.. Kimin emriyle?..Ne edeceksiniz?..Nereye gideceksiniz?.. Mebdeiniz nereden?.. Ve müntehânız nereyedir?&#8221;</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ve kavaid-i usuliyedendir ki: Fakih olmayan, velev ki usûlü’l-fıkıhta müçtehid olsa, icmâ-ı fukahada muteber değildir. Zira o, onlara nisbeten âmîdir.(sıradandır)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kalb, bazan meselenin derin yerlerinden,</p>
<p>kuyu dibinde gibi bir tıntın ederse,</p>
<p>lisan işitemez,</p>
<p>nasıl tercümanlık edecektir?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dehre ve tabayi-i beşere(insan tabiatına), damen-i kıyamete(kıyamet eteklerine)kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i kevnde(varlık dünyasında) adalet-i ezeliyenin tecelli ve timsali olan hakikat-ı İslâmiyettir ki, asıl insaniyet-i kübra denilen şey odur. İnsaniyet-i suğra denilen mehasin-i medeniyet, onun mukaddimesidir.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ezcümle âyâtın delail-i i&#8217;câzının miftâhı ve esrâr-ı belâgatının keşşâfı yalnız belâgat-ı arabiyyedir, felsefe-i yunaniyye değil.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zira Kitab-ı Mu&#8217;cizü&#8217;l-Beyan&#8217;ın mısdâkı i&#8217;cazıdır. Müfessiri eczasıdır. Manası içindedir. Sadefinde dürrdür(inci tanesidir), meder(çakıl taşı) değildir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 20</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet Süreyya&#8217;yı serada değil, semada aramak gerektir. Kur&#8217;an&#8217;ın maânîsini(manalarını) de esdafında(inciler,özünde) ara. Yoksa karmakarışık olan senin cebinden arama; zira bulamıyorsun. Bulsan da sikke-i belâgat olmadığından Kur&#8217;an kabul etmez.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 21</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet her zamanın bir hükmü var. Zaman dahi bir müfessirdir. Ahval ve vukuat ise, bir keşşaftır. Efkâr-ı âmmeye hocalık edecek yine efkâr-ı âmme-i ilmiyedir(umum fikirdir).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İfrat gibi tefrit de muzırdır, belki daha ziyade. Fakat ifrat, tefrite sebeb olduğundan daha kabahatlidir. Evet ifrat ile müsamahanın kapısı açıldı. Çürük şeyler o hakaik-i âliyeye karıştığından; ehl-i tefrit ile insafsız olan ehl-i tenkid, gayet haksızlık olarak şu çürük şeylerin yüzer misline olan hakaik-i âliye içinde gördüklerinden ürktüler, nefret ettiler. Hâşâ.. lekedar ve kıymetsiz zannettiler.</p>
<p>Acaba defineye hariçten girmiş bir silik para bulunsa veyahut bir bostanda başka yerden düşmüş olan çürük ve acı bir elma görünse, hak ve insaf mıdır ki; umum defineyi kalp ve umum elmaları acı zannedip vazgeçmekle lekedar edilsin&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hadîs, maden-i hayat(hayatın kaynaği) ve mülhim-i hakikattır.(hakikati ilham edendir)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zira mukarrerdir: Asıl mana odur ki: Elfaz onu sımahta(kulakta) boşalttığı gibi zihne nüfuz ederek vicdan dahi teşerrüb etmekle, ezahir-i efkârı feyizyâb eden (fikir çiçekleriyke filizlenen) şeydir. Yoksa başka şeyin kesret-i tevaggulünden(meşgul olma çokluğundan) senin hayaline tedahül eden bazı ihtimalat.. veyahut hikmetin ebâtîlinden(uydurma ve asılsız düsüncelerden) ve hikâyatın esatîrinden(uydurmalarından) sirkat edip cepte doldurarak sonra âyât ve ehadîsin telâfifinde gizletmek, çıkartmak, elde tutmak, çağırmak ki: &#8220;Budur mana, geliniz, alınız&#8221; dediğin vakit alacağın cevab şudur:</p>
<p>&#8220;Yahu!. İşte senin manan siliktir. Sikkesi takliddir, nakkad-ı hakikat reddeder. Sultan-ı i&#8217;caz dahi onu darb edeni tardeder. Sen âyet ve hadîsin nizamlarına taarruz ettiğinden âyet şikayet edip hâkim-i belâgat senin hülyanı, senin hayalinde hapsedecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mazide nazarî olan birşey, müstakbelde bedihî olabilir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Şimdilik coğrafya ve kozmoğrafya ve kimya ve tatbikat-ı hendesiyeden çok mesail var ki: Mebadi(çekirdekler) ve vesaitin(vasıtaların) tekemmülüyle ve telahuk-u efkârın(fikirlerin etkilenmesinin) keşfiyatıyla, bu zamanın çocuklarına dahi meçhul kalmamışlardır. Belki oyuncak gibi onlar ile oynuyorlar. Halbuki İbn-i Sina ve emsaline nazarî ve hafî(gizli) kalmışlardır. Halbuki hikmetin bir pederi hükmünde olan İbn-i Sina, şiddet-i zekâ ve kuvvet-i fikir ve kemal-i hikmet ve vüs&#8217;at-i kariha(zihninin genişliği) noktasında bu zamanın yüzlerce hükemasıyla muvazene olunsa, tereccuh edip ağır gelecektir. Noksaniyet İbn-i Sina&#8217;da değil; çünki ibn-i zamandır. Onu nâkıs bırakan, zamanın noksaniyeti idi.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 16</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Her zerrede temayül ayândır tekâmüle</p>
<p>Her soyda füyuz-u hüveydanüma ile</p>
<p>Bir nokta-i kemale şitab üzre kâinat,</p>
<p>Ol noktaya teveccüh ile yükselir hayat.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bizi dünya rahatından ve ecnebileri âhiret saadetinden mahrum eden, şems-i İslâmiyet&#8217;i münkesif ettiren(tutturan), sû&#8217;-i tefehhüm ile tevehhüm-ü müsademet ve muhalefettir(çatışmalarin ve zıtlığın bulunduğünü sanma muhalefetidir). Feyâ lil&#8217;aceb!&#8230; Köle efendisine ve hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir? Halbuki İslâmiyet, fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederidir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 10</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İslâmiyetin mağz ve lübbünü(özünü) terkederek kışrına(kabuğuna) ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve sû&#8217;-i fehm(kötü,yanliş anlayış) ve sû&#8217;-i edeb ile İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti îfa edemedik.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aldanmayın.. muhakeme edin.. nazar-ı sathî(yüzeysel bakiş) ile iktifa etmeyiniz&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hem de âdât-ı müstemirredendir ki, kitab-ı vahidde(bir tek kitapta) ulûm-u kesire(birçok ilimler) tezahüm eder. Zira ulûm birbirini intaç ve birbirinin elini tutmakla teânuk(birbirine sarılmak) ve tecavüb(birbirinin ihtiyacına cevap vermek) ettiklerinden, o derecede iştibak hasıl olur ki, bir fende telif olunan bir kitapta, o fennin mesaili, o kitabın muhteviyatına nisbeti, ancak zekâtı çıkabilir. Bu sırdan gaflet iledir ki, bir şeriat veya bir tefsir kitabında istitraden derc olunmuş bir meseleyi gören bir zahirperest veya mugalâtacı bir adam der ki: “Şeriat ve tefsir böyle der.” Eğer dost olsa diyecek: “Bunu kabul etmeyen Müslüman değildir.” Şayet düşman olsa, o bahaneyle der: “Şeriat veya tefsir—hâşâ—yanlış.”</p>
<p>Ey ifrat ve tefrit sahipleri! Tefsir ve şeriat başkadır; tefsir ve şeriatte telif olunan kitap yine başkadır. Zira kitap daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin; hayse beyseden kurtulacaksın.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nasıl ki, başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkaş farz olunsa: Halbuki, ne insanı ve ne insanın gayrısı, tam suretini görmemiş; belki her birisinden bazı âzasını görmekle insanın tasviri veyahut gördüğü eşyanın umumundan bir sureti tasvir etmek isterse; meselâ, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amame gibi şeylerin terkibiyle bir insanın timsali, yahut nazarına tesadüf eden atın kuyruğu, devenin boynunu, insanın yüzünü, arslanın başı bir hayvanın sureti yapsa; nasıl ki imtizaçsızlıkla kabil-i hayat olmadığı için şerâit-i hayat böyle ucubelere müsait değildir diyecekler ve nakkaşı müttehem edecekler. Şimdi bu kaide, fenlerde aynen cereyan eder. Çaresi odur ki: Bir fenni esas tutup sair malûmatını avzen(sularin biriktiği yer) ve zenav gibi yapmaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hem de hakaik-i tarihiyedendir ki: Bir şahıs çok fenlerde meleke sahibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferid(eşsiz)bir adam, dört veya beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin suret-i hakikiyesidir. Onunla temessül etmek gerektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ve kavaid-i usuliyedendir ki: Fakih olmayan, velev ki usûlü’l-fıkıhta müçtehid olsa, icmâ-ı fukahada muteber değildir. Zira o, onlara nisbeten âmîdir.(sıradandır)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanın cevheri büyüktür, mahiyeti âliyedir, cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir, sair kâinata benzemez; intizamsız olamaz.</p>
<p>Evet ebede namzed(aday) olan büyüktür; mühmel kalamaz, abes olamaz. Fena-i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa(tam yokluğa) kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğuş-u nazendaranesini açıp bekliyorlar.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Hadd-i evsatı [orta yol] gösterecek, ifrat [aşırılık] ve tefriti [tersine aşırılık] kıracak yalnız felsefe-i şeriatla[dinin mantığı, hikmeti] belâgat ve mantık ile hikmettir[fenler]</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Meselâ, tefsirde mezkûr olan herbir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Eğer o şeriatın nevamisinden(kanunlarından) sual edersen ki: Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz? Sana şöyle cevab verecekler ki: Biz kelâm-ı ezelîden gelmişiz. Nev&#8217;-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refakat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim surî olan irtibatımız kesilirse de; daima maneviyatımız beşerin rehberi ve gıda-yı ruhanîsidir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 158</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kim tevfik isterse, âdetullah ve hilkat ve fıtrat ile aşinalık etmek ve dostluk etmek gerektir. Yoksa, fıtrat tevfiksizlikle bir cevab-ı red verecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Görüyoruz: Bu zamanda sıdk ve kizbin mabeynleri ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Fakat herbir zamanın bir hükmü var. Hiçbir zamanda asr-ı saadet gibi sıdk ve kizbin ortasındaki mesafe açılmamıştır.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 146</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nübüvvet-i mutlaka(peygamberlik), nev&#8217;-i beşerde kutub, belki merkez ve bir mihverdir ki; ahval-i beşer onun üzerine deveran ediyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanın itidal-i mizacı ve letafet-i tab&#8217;ı ve zînete olan meylidir. Yani: İnsanın insaniyete lâyık bir suret-i taayyüşe(geçim ve yaşama) olan meyl-i fıtrîsidir. Neam, insan hayvan gibi yaşamamalıdır ve yaşamaz. Belki şeref-i insaniyete münasib bir kemal ile yaşamak gerektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir adama milyonlarca sene ömür ile bütün lezaiz-i dünyeviye ve her cihetten tasallut-u tâm verildiği halde.. istidadındaki lâyetenahîliğin hükmünce bir &#8220;âh.. âh.. leyte&#8221;yi çekecektir. Güya o adem-i rıza ile remz ve işaret ediyor ki: İnsan ebede namzeddir ve saadet-i ebediye için halk olunmuştur. Tâ gayr-ı mütenahî bir zamanda, gayr-ı mahdud ve geniş bir âlemde, gayr-ı mahsur olan istidadatını bilfiile çıkarabilsin.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8220;Fikrin evveli amelin âhiri, amelin evveli fikrin âhiri&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Acaba nizam-ı âlemdeki san&#8217;attan daha dakik, daha acib, daha garib, cins-i kudret-i mümkinattan daha uzak, akıl tasavvur edebilir mi? Elbette edemez. Zira fünun; gösterdikleri fevaid ve hikem ile bizzarure Sâni&#8217;in kasd ve san&#8217;at ve hikmetine şehadet ettiklerinden ukûlü kabul etmeye muztar etmişlerdir. Yoksa bu bedihiyattan en küçük bir hakikatı, akıl kendi kendine kalsa idi kabul etmezdi.</p>
<p>Evet zemin ve âsumanı hamleden ve muallakta tutan ve ecram-ı kâinatı istihdam eden ve nizamında idhal ile hiçbir emrine isyan edilmeyen Zât-ı Akdes&#8217;ten neden istiğrab olunsun ki; ondan derecatla eshel ve ehaff olanı hamletsin. Evet bir dağı kaldıran, bir hokkayı kaldırabilmekten tereddüd etmek, sırf safsata etmektir. Elhasıl: Nasıl Kur&#8217;an&#8217;ın bazısı, bazısına müfessirdir; kezalik kâinat kitabı dahi, bazı sutûru arkalarındaki san&#8217;at ve hikmeti tefsir eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet tabiat, hilkat-i kâinatta cari olan kavanin-i itibariyesinin mecmu'(toplamı) ve muhassalasından(husule gelen neticelerinden) ibarettir. İşte kuva dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavanin(kanun) dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer mes&#8217;elesidir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 126</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Madde dedikleri şey ise; suret-i mütegayyire(değişen şekil), hem de hareket-i zâile-i(geçici hareket) hâdiseden tecerrüd etmez. Demek hudûsu(sonradan olması) muhakkaktır. Feyâ acaba! Sâni&#8217;-i Vâcibü&#8217;l-Vücud&#8217;un lâzıme-i zaruriye-i beyyinesi(apaçık zaruri lazımı) olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan nasıl oldu da herbir cihetten ezeliyete münafî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler?</p>
<p>Hakikaten cây-ı taaccübdür&#8230;</p>
<p>Muhakemat &#8211; 125</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nazarını âleme gezdir. Hangi yerinde noksaniyeti görebilirsin? Kellâ&#8230; Gören görmez. Meğer kör ola veya kasr-ı nazar illetiyle mübtela ola. İstersen Kur&#8217;an&#8217;a müracaat et. Delil-i inayeti vücuh-u mümkinenin en ekmel vechiyle bulacaksın. Zira Kur&#8217;an, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkâr ve nimetleri ta&#8217;dad eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>..Meselâ âlem güzeldir. Demek sâni&#8217;i(yaratıcısı), hakîmdir. Abes yaratmaz, israf etmez, istidadatı mühmel bırakmaz. Demek intizamı daima tekmil edecek. Ciğerşikâf(çok aci veren) ve tahammülsûz ve emel öldürücü bütün kemalâtı zîr ü zeber eden hicran-ı ebedî olan ademi, insana musallat etmez.</p>
<p>Demek saadet-i ebediye olacaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kelâm-ı beliğ(belagatlı söz), ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran ve fehm denilen süzgeç ile süzülen âb-ı hayat gibi bir manayı, zürefa denilen sâkiler döndürüp efkâr içer; esrarda temeşşi etmekle hissiyatı ihtizaza getiren kelâmdır.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 91</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet dine teması olan her şey, dinden olması lâzım gelmiyor. Ve İslâmiyet&#8217;le imtizac eden her bir madde, İslâmiyet&#8217;in anasırından olduğunu kabul etmek, unsur-u İslâmiyet&#8217;in hâsiyetini bilmemek demektir. Zira kitab ve sünnet ve icma&#8217; ve kıyas olan anasır-ı erbaa-i İslâmiye, böyle maddeleri terkib ve tevlid etmez.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 83</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ehl-i tefrit ve ifrat olan bîçarelerin ellerini tutarak zulümata atan birisi de; her mecazın her yerinde taharri-i hakikat(gerçeği araştirma) etmektir.</p>
<p>Evet mecazda bir dane-i hakikat bulunmak lâzımdır ki, mecaz ondan neşv ü nema bularak sünbüllensin. Veyahut hakikat, ışık veren fitildir; mecaz ise, ziyasını tezyid eden şişesidir.</p>
<p>Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır. Elde ve ayakta aramak abestir&#8230;</p>
<p>Muhakemat &#8211; 77</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İmkân-ı vehmîyi(vehimle mümkün görme), imkân-ı aklî(akılca mümkün olma) ile iltibas ettikleridir. Halbuki imkân-ı vehmî, esassız olan ırk-ı taklidden(taklitçilikten) tevellüd ile safsatayı tevlid ettiğinden, delilsiz olarak herbiri bedihiyatta bir &#8220;belki&#8221;, bir &#8220;ihtimal&#8221;, bir &#8220;şekk&#8221;e yol açar. Bu imkân-ı vehmî, galiben muhakemesizlikten, kalbin za&#8217;f-ı a&#8217;sabından ve aklın sinir hastalığından ve mevzu ve mahmulün adem-i tasavvurundan(tasavvur etmemesinden) ileri gelir.</p>
<p>Halbuki imkân-ı aklî ise: Vâcib ve mümteni'(imkansiz) olmayan bir maddede, vücud ve ademe bir delil-i kat&#8217;iyye dest-res(eline bulaştiran) olmayan bir emirde tereddüd etmektir. Eğer delilden neş&#8217;et etmiş ise makbuldür. Yoksa muteber değildir. Bu imkân-ı vehmînin ahkâmındandır ki:</p>
<p>Bazı vehhamlar diyor: Muhtemeldir, bürhanın gösterdiği gibi olmasın. Zira akıl, her bir şeyi derkedemez. Aklımız da buna ihtimal verir. Evet, yok belki ihtimal veren vehminizdir. Aklın şe&#8217;ni bürhan üzerine gitmektir. Evet akıl herbir şeyi tartamaz, fakat böyle maddiyatı ve en küçük hâdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Faraza tartmaz ise, biz de o mes&#8217;elede çocuk gibi mükellef değiliz.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 76</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ehl-i zahiri hayse beyse(kararsizlik) vartalarına atanlardan birisi, belki en birincisi: İmkânatı(imkanları), vukuata(vakalara) karıştırmak ve iltibas etmektir. Meselâ diyorlar: &#8220;Böyle olsa, kudret-i İlahiyede mümkündür. Hem ukûlümüzce azametine daha ziyade delalet eder. Öyle ise bu vaki&#8217; olmak gerektir&#8230;&#8221; Heyhat!.. Ey miskinler! Nerede aklınız kâinata mühendis olmaya liyakat göstermiştir? Bu cüz&#8217;î aklınız ile hüsn-ü küllîyi ihata edemezsiniz. Evet bir zira&#8217; kadar bir burun altından olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Malûmdur, bir şeyin mahiyetinin keyfiyetini bilmek başkadır, o şeyin vücudunu tasdik etmek yine başkadır. Bu iki noktayı temyiz etmek lâzımdır. Zira çok şeylerin asıl vücudu yakîn iken, vehim onda tasarruf ederek tâ imkândan imtina&#8217; derecesine çıkarıyor. İstersen Yedinci Mukaddeme&#8217;den sual et; sana &#8220;neam&#8221; cevabı verecektir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 63</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şeriatın herbir hükmünde Şâri&#8217;in(kanun koyucunun) bir sikke-i itibarı(ait olduğu yeri belirten damgası) vardır. O sikkeyi okumak lâzımdır. Sikkenin kıymetinden başka o hüküm herşeyden müstağnidir. Hem de lafz-perdazane(çok ve çeşitli sözler söylercesine) ve mübalağa-cûyane(abartma) ve ifratperveranelerin tezyin(aşırılığı severcesine süsleme) ve tasarruflarından bin derece müstağnidir. Dikkat olunsun ki, böyle mücazifler(yanıltanlar) nasihat ettikleri vakitte nazar-ı hakikatte ne derece çirkin oluyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet dine teması olan her şey, dinden olması lâzım gelmiyor. Ve İslâmiyet&#8217;le imtizac eden her bir madde, İslâmiyet&#8217;in anasırından olduğunu kabul etmek, unsur-u İslâmiyet&#8217;in hâsiyetini bilmemek demektir. Zira kitab ve sünnet ve icma&#8217; ve kıyas olan anasır-ı erbaa-i İslâmiye, böyle maddeleri terkib ve tevlid etmez.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 83</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanın cevheri büyüktür, mahiyeti âliyedir, cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir, sair kâinata benzemez; intizamsız olamaz. Evet ebede namzed olan büyüktür; mühmel kalamaz, abes olamaz. Fena-i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğuş-u nazendaranesini açıp bekliyorlar.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Beşaret veriyor ki: Asıl insaniyet-i kübra olan İslâmiyet, sema-i müstakbelde ve Asya&#8217;nın cinanı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev-efşan olacaktır.(ışık saçacaktır)</p>
<p>Muhakemat &#8211; 35</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz(geleceğe adayız). Tasvir ve tezyin-i müddea(iddia edilenin süslenmesi), zihnimizi işba&#8217; etmiyor. Bürhan(delil) isteriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Eb&#8217;ad-ı vasia-i âlemin(alemin hudutsuz mesafelerinin) sahifesinde Nakkaş-ı Ezelî&#8217;nin yazdığı silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatla sarıl. Tâ ki mele-i a&#8217;lâdan(melekler aleminden) gelen selasil-i resail(mektuplar silsilesi)seni a&#8217;lâ-yı illiyyîn-i yakîne çıkarsın.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Takarrur etmiş usûldendir:</p>
<p>Akıl ve nakil taâruz(çatışma) ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet bâtılın şe&#8217;ni(işi) şöyledir: Ne vakit tebaî bir nazar ile bakılırsa, sıhhatine bir ihtimal verilir. Fakat im&#8217;an-ı nazar eyledikçe, ihtimal-i sıhhat(doğruluk ihtimali) bertaraf olur.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 125</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mükerrem(şerefli)olan insan, insaniyetin cevheri itibariyle daima hakkı satın almak istiyor ve daima hakikatı arıyor ve daima maksadı saadettir. Fakat bâtıl ve dalal ise, hakkı arıyorken haberi olmadan eline düşer. Hakikatın madenini kazarken ihtiyarsız bâtıl onun başına düşer. Veyahut hakikatı bulmaktan muztar(çaresiz)veya tahsil-i haktan haib(ümitsiz) oldukça, asıl fıtratı ve vicdanı ve fikri; muhal ve gayr-ı makul bildiği bir emri, nazar-ı sathî ve tebaî ile kabulüne mecbur oluyor.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 124</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nazarını âleme gezdir. Hangi yerinde noksaniyeti görebilirsin? Kellâ&#8230; Gören görmez. Meğer kör ola veya kasr-ı nazar(görüş kısalıği)illetiyle mübtela ola. İstersen Kur&#8217;an&#8217;a müracaat et. Delil-i inayeti vücuh-u mümkinenin en ekmel vechiyle bulacaksın. Zira Kur&#8217;an, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkâr ve nimetleri ta&#8217;dad eder. İşte o âyât, şu bürhan-ı inayete mezahirdir. İcmali budur, tut! Tafsili ise: Eğer meşiet-i İlahiye taalluk ederse âyât-ı âfâkıye ve enfüsiyeyi tefsir tarîkinde sema ve beşer ve arzın ilimlerine ma&#8217;kud olan kütüb-ü selâsede tefsir edilecektir. O vakit şu bürhan tamam-ı suretiyle sana görünecektir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 122</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet herşeyi istidadı nisbetinde terfi&#8217; etmek lâzımdır. Zira görünüyor ki göz, burun gibi bir a&#8217;zâ ne kadar güzel olursa, hattâ altından olursa, haddinden büyük olduğu halde sureti çirkin eder.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 100</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8220;Âyâtın delail-i i&#8217;cazının miftahı ve esrar-ı belâgatının keşşafı yalnız belâgat-ı Arabiyedir. Felsefe-i Yunaniye değildir.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır.. öyle de; suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır. Evet lafza zînet verilmeli, fakat tabiat-ı mana istemek şartıyla.. ve suret-i manaya haşmet vermeli, fakat mealin iznini almak şartıyla.. ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksudun istidadı müsaid olmak şartıyla.. ve teşbihe revnak(güzellik) vermeli, fakat matlubun münasebetini göze almak ve rızasını tahsil etmek şartıyla.. ve hayale cevelan ve şaşaa vermeli, fakat hakikatı incitmemek ve ağır gelmemek ve hakikata misal olmak ve hakikattan istimdad etmek şartıyla gerektir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 88</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır&#8230;</p>
<p>Muhakemat &#8211; 88</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ehl-i tefrit ve ifrat olan bîçarelerin ellerini tutarak zulümata atan birisi de; her mecazın her yerinde taharri-i hakikat(gerçeği aramak) etmektir. Evet mecazda bir dane-i hakikat bulunmak lâzımdır ki, mecaz ondan neşv ü nema bularak sünbüllensin. Veyahut hakikat, ışık veren fitildir; mecaz ise, ziyasını tezyid eden şişesidir. Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır. Elde ve ayakta aramak abestir&#8230;</p>
<p>Muhakemat &#8211; 77</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bazı vehhamlar diyor: Muhtemeldir, bürhanın gösterdiği gibi olmasın. Zira akıl, her bir şeyi derkedemez. Aklımız da buna ihtimal verir. Evet, yok belki ihtimal veren vehminizdir. Aklın şe&#8217;ni bürhan üzerine gitmektir. Evet akıl herbir şeyi tartamaz, fakat böyle maddiyatı ve en küçük hâdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Faraza tartmaz ise, biz de o mes&#8217;elede çocuk gibi mükellef değiliz.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 76</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder. Şöyle ki: Beşerin seciyelerindendir(insanoğlunun huylarındandır) , garib(benzeri çok az görülen bir şeyi) veya kıymetdar bir şeyi asilzade göstermek için o kıymettar şeylerin cinsiyle müştehir olan zâta nisbet ve isnad etmektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8220;Nasıl bazan en küçük bir nefer bir hizmete, mesela düşman ordusuna keşf-i râze gider, müşir gidemez. Veyahut bir küçük talebe yaptığı işi büyük bir âlim yapamaz. Çünkü büyük adam herşeyde büyük olmak lâzım gelmez. Herkes kendi san&#8217;atında büyüktür.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Lübbü(özü) bulmayan, kışır(kabuk) ile meşgul olur. Hakikatı tanımayan hayalâta sapar. Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Vaktâ kâinat tarafından, hükûmet-i hilkat canibinden müstantık ve sâil sıfatıyla gönderilen fenn-i hikmet, istikbale teveccüh eden nev&#8217;-i beşerin talîalarına rastgelmiş; birden fenn-i hikmet şöyle bir takım sualleri îrad etmiş ki: &#8220;Ey insan evlâdları! Nereden geliyorsunuz? Kimin emriyle? Ne edeceksiniz? Nereye gideceksiniz? Mebdeiniz nereden? Ve müntehanız nereyedir?&#8221; O vakit nev&#8217;-i beşerin hatib ve mürşid ve reisi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ayağa kalkarak, hükûmet-i hilkat canibinden gelen fenn-i hikmete şöyle cevab vermiştir ki:</p>
<p>&#8220;Ey müstantık efendi! Biz maaşir-i mevcudat, Sultan-ı Ezel&#8217;in emriyle, kudret-i İlahiyenin dairesinden memuriyet sıfatıyla gelmişiz. Şu hulle-i vücudu bize giydirerek ve şu sermaye-i saadet olan istidadatı veren, cemi&#8217;-i evsaf-ı kemaliye ile muttasıf ve Vâcibü&#8217;l-Vücud olan Hâkim-i Ezel&#8217;dir. Biz maaşir-i beşer dahi, şimdi saadet-i ebediyenin esbabını tedarik etmekle meşgulüz. Sonra birden ebede müteveccihen şehristan-ı ebedü&#8217;l-âbâd olan haşr-i cismanîye gideceğiz.</p>
<p>İşte ey hikmet, halt etme ve safsata yapma!.. Gördüğün ve işittiğin gibi söyle!..&#8221;</p>
<p>Muhakemat &#8211; 166</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir şahıs çok fünunda mütehassıs ve meleke sahibi olmaz. Hem de bir kelâm iki mütekellimden mütefavittir, başkalaşır. Ve hem de fünun(ilimler), mürur-u zaman(zamanın geçmesi) ile telahuk-u efkârın(fikirlerin eklenmesinin) neticesidir. Hem de müstakbeldeki bedihî(açık) birşey, mazide nazarî olabilir. Hem de medenîlerin malûmu, bedevilere meçhul olabilir. Hem de maziyi, müstakbele kıyas etmek, bir kıyas-ı hâdi&#8217;-i müşebbittir.(ayak kaydıran aldatıcı kıyastır) Hem de ehl-i veber(göçebe yaşayanlar) ve bâdiyenin(kırın) besateti(sadeliği) ise, ehl-i meder ve medeniyetin(yerleşik ev hayatı yaşayanların) hile ve desaisine mütehammil(dayanıklı)değildir. Evet, neam; hile medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir. Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahval ve vukuatın telkinatıyla teşekkül edebilir. Hem de beşerin nur-u nazarı, müstakbele nüfuz edemez. Müstakbele mahsus olan şeyleri göremez. Hem de beşerin kanunu için bir ömr-ü tabiî vardır. Nefs-i beşer gibi o da inkıta&#8217; eder&#8230;. Hem de zekâ eğer çendan hârika olsa da, bir fennin tekmiline kâfi değildir. Nasıl çok fenlerde kifayet edecektir?</p>
<p>Muhakemat &#8211; 157</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Resul-i Ekrem&#8217;in herbir fiil ve herbir halinde sıdk lemean eder(parlar). Fakat her fiili ve her hali hârika olmak lâzım değildir. Zira izhar-ı hârika tasdik-i müddea(iddia edilenin doğrulanmas içindir. Hâcet olmadığı veya münasib olmadığı vakitte cereyan-ı umumiyeye mütâbaatla(uymakla), kavanin-i âdâtullaha(adetullah kanunlarına) destedâd-ı(itaat etmeye) teslim oluyor. Hem de öyle olmak gerektir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 155</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mes&#8217;ele-i vâhide(bir mesele), iki mütekellimden sudûr eder. Birisi, mebde(başlangıç)&#8217; ve müntehası(sonucu) ve siyak ve sibaka mülâyemetini(uslüb ve önceki haline uygunluğunu) ve ehavatıyla(kardeşleriyle) nisbetini ve mevzi-i münasibde(uygun yerde) istimalini(kullanmasını), yani münbit(verimli) bir zeminde sarfını nazara aldığı için o fende olan maharetine ve melekesine ve ilmine delalet ettiği halde; öteki mütekellim şu noktaları ihmal ettiği için sathiyetine ve taklidiyetine delalet eder. Halbuki kelâm yine o kelâmdır. Eğer aklın bunu farketmezse, ruhun hisseder.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 153</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şimdi Nokta&#8217;yı dinle: İşte tarih-i âlem şehadet eder ki: En büyük dâhî odur ki; bir veya iki hissin ve seciyenin ve istidadın inkişafına ve ikazına ve feverana getirmesine(coşmasına) muvaffak olsun. Zira öyle bir hiss-i nâim(uyuyan his) ikaz edilmezse, sa&#8217;y hebaen(çalışma boş yere) gider ve muvakkat olur. İşte en büyük dâhî ancak bir veya iki hissin ikazına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss-i hürriyet ve hamiyet ve muhabbet&#8230;</p>
<p>Bu noktaya binaen Ceziretü&#8217;l-Arab sahra-i vesiasında(geniş sahrasınd olan akvam-ı bedevide kâmine(gizli) ve nâime(uykuda olan) ve mesture(örtülü) olan hissiyat-ı âliye(yüksek duygular) -ki, binlere baliğdir- birden inkişaf, birden ikaz, birden feveran ve galeyana getirmek; şems-i hakikatın(hakikat güneşinin), ziya-i şu&#8217;lefeşanın(parlaklık saçan ışığının) hâssasıdır.(özelliğidir) Bu noktayı aklına sokmayanın, biz Ceziretü&#8217;l-Arab&#8217;ı gözüne sokacağız. İşte Ceziretü&#8217;l-Arab&#8230; Onüç asır beşerin terakkiyatından sonra, en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin, yüz sene kadar çalışsın; acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet yaptığının yüzde birini yapabilir mi?..</p>
<p>Muhakemat &#8211; 151</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Görüyoruz: Bu zamanda sıdk ve kizbin mabeynleri(araları) ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Fakat herbir zamanın bir hükmü var. Hiçbir zamanda asr-ı saadet gibi sıdk ve kizbin ortasındaki mesafe açılmamıştır.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 146</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsandaki istidad ebede nâzırdır. Eğer istersen insaniyetin cevherine ve nâtıkıyetin(konuşmaklığın) kıymetine ve istidadın muktezasına teemmül ve tedkik et. Sonra da o cevher-i insaniyetin en küçük ve en hasis hizmetkârı olan hayale bak, gör&#8230; Yanına git ve de: &#8220;Ey hayal ağa!.. Beşaret sana!. Dünya ve mâfîhanın(içindekilerin) saltanatı milyonlar sene ömür ile beraber sana verilecektir, fakat âkıbetin dönmemeksizin fena ve ademdir.&#8221; Acaba hayal sana nasıl mukabele edecek? Âyâ, istibşar(müjde) ve sürur(sevinç) veyahut telehhüf ve tahassürle(ah ve hasret çekmekle) cevab verecektir? Ecel, neam, evet, cevher-i insaniyet a&#8217;mak-ı vicdanın(vicdanın derinliğinin) dibinde enîn ve hanîn(inleme sızlam edip bağıracak: &#8220;Eyvah, vâ hasretâ.. saadet-i ebediyenin fıkdanına!..&#8221; diyecektir. Hayale zecr ve ta&#8217;nif ederek: &#8220;Yahu! Bu dünya-yı fâniye ile razı olma!&#8221; İşte</p>
<p>Muhakemat &#8211; 138</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir adama milyonlarca sene ömür ile bütün lezaiz-i dünyeviye ve her cihetten tasallut-u tâm(tam hükmeder şekilde hareket) verildiği halde.. istidadındaki lâyetenahîliğin(sonsuz) hükmünce bir &#8220;âh.. âh.. leyte&#8221;yi(keşke olsaydı) çekecektir. Güya o adem-i rıza(rızasızlı ile remz ve işaret ediyor ki: İnsan ebede namzeddir(adaydır) ve saadet-i ebediye için halk olunmuştur. Tâ gayr-ı mütenahî bir zamanda, gayr-ı mahdud ve geniş bir âlemde, gayr-ı mahsur(sonsuz) olan istidadatını bilfiile çıkarabilsin.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 137</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nasıl Kur&#8217;an&#8217;ın bazısı, bazısına müfessirdir; kezalik kâinat kitabı dahi, bazı sutûru(satırları) arkalarındaki san&#8217;at ve hikmeti tefsir eder.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 131</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanın zihni ve lisanı ve sem&#8217;i(görmesi); cüz&#8217;î ve teakubî(birbirini izleme) oldukları gibi, fikri ve himmeti dahi cüz&#8217;îdir. Ve teakub tarîkıyla yalnız bir şeye taalluk eder ve meşgul kalır. Hem de insanın kıymet ve mahiyeti, himmeti nisbetindedir. Himmetin derecesi ise, maksad ve iştigal ettiği şeyin nisbetindedir.</p>
<p>Hem de insan teveccüh ve kasdettiği şeyde, güya &#8220;fena fi&#8217;l-maksad&#8221; oluyor. İşte şu noktaya binaen hasis bir emir veya pek cüz&#8217;î bir şey, büyük bir adama isnad olunmaz. Zira tenezzül etmez. Ve himmetini o küçük şeye sığıştıramaz. Himmeti ağır, o şey gayet hafif olduğundan güya muvazenet bozulur. Hem de insan hangi şeye temaşa ederse, elbette mekayisini ve esaslarını kendi nefsinde arayacaktır. Eğer bulmazsa, etrafında ve ebna-yı cinsinde arayacaktır. Hattâ hiçbir cihetten mümkinata benzemeyen Vâcibü&#8217;l-Vücud&#8217;u tefekkür etse; yine kuvve-i vâhimesi şu vehm-i seyyii düstur ve dürbün yapmak istiyor. Halbuki Sâni&#8217;-i Zülcelal, şu nokta-i nazarda temaşa edilmez. Kudretine inhisar yoktur.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 127</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ehl-i dikkatin malûmudur ki: Makasıd-ı Kur&#8217;aniyenin fezlekesi(özü) dörttür: Sâni&#8217;-i Vâhid&#8217;in isbatı ve nübüvvet ve haşr-i cismanî ve adldir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 117</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Söylenene bak, söyleyene bakma; söylenilmiştir&#8230; Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Ne için söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâgat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 111</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kıyas-ı mürekkeb(ikiden fazla mukaddimeden meydana gelmiş kıyas) ve müteşaab(şubelenme) sırrıyla metalib(arzuları) tenasül edip(üretip) teselsül(zincirleme) etmektir. Güya mütekellim o metalibin beka ve tenasülünün bir tarih-i tabiîsine işaret eder. Meselâ âlem güzeldir. Demek sâni&#8217;i, hakîmdir. Abes yaratmaz, israf etmez, istidadatı mühmel bırakmaz. Demek intizamı daima tekmil edecek. Ciğerşikâf(çok acı veren) ve tahammülsûz ve emel öldürücü bütün kemalâtı zîr ü zeber eden hicran-ı ebedî olan ademi, insana musallat etmez. Demek saadet-i ebediye olacaktır.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 105</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kelâm-ı beliğ(belagatlı söz), ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran ve fehm denilen süzgeç ile süzülen âb-ı hayat gibi bir manayı, zürefa(zarif kimseler) denilen sâkiler döndürüp efkâr(fikir) içer; esrarda temeşşi etmekle hissiyatı ihtizaza getiren kelâmdır.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 91</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kelâmın hayatlanması ve neşv ü neması; manaların tecessümüyle(cisimleşmesiyle) ve cemadata nefh-i ruh(ruh üfürme) etmekle bir mükâleme(konuşma) ve mübahaseyi içlerine atmaktır.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 89</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır.. öyle de; suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır.</p>
<p>Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır. Evet lafza zînet(süs) verilmeli, fakat tabiat-ı mana(mananın yapısını) istemek şartıyla.. ve suret-i manaya haşmet vermeli, fakat mealin iznini almak şartıyla.. ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksudun istidadı müsaid olmak şartıyla.. ve teşbihe revnak(güzellik) vermeli, fakat matlubun(istenilenin) münasebetini göze almak ve rızasını tahsil etmek şartıyla.. ve hayale cevelan ve şaşaa vermeli, fakat hakikatı incitmemek ve ağır gelmemek ve hakikata misal olmak ve hakikattan istimdad etmek şartıyla gerektir.</p>
<p>Muhakemat &#8211; 88</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hilkatte israf ve abes yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Herşeyin kıymetine kanaat etmek ve mücazefe(aldatma) ve tecavüz etmemektir.<br />
Muhakemat &#8211; 32</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursi-muhakemat-notlar/">Bediüzzaman Said Nursi – Muhakemat  -Notlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursi-muhakemat-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkistandan Gelen Kelam Anadolu&#8217;yu Mayaladı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Dec 2017 18:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Mayası]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Cümle]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Schpenhauer]]></category>
		<category><![CDATA[Türkistan]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Koç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19614</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;&#8216;Endülüs yok edildikten sonra Avrupa yeşermiştir. Greko-Latin-Kilise diyarının bekası, Anadolu’nun, Anadolu mayasının yok edilmesine bağlıdır.&#8221; Yalçın Koç ile, &#8216;Anadolu Mayası&#8217; kitabı etrafında yapılan bir söyleşiyi alıntılıyoruz. 24/05/2015 Yalçın Koç, Türkiye&#8217;de yaşayan kıymetli isimlerden birisi. ODTÜ Fizik Bölümünden mezun olduktan sonra felsefe alanında uzmanlaşan Koç, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanlığından emekli olarak kenara çekilmeyi tercih etmiş. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/">Türkistandan Gelen Kelam Anadolu’yu Mayaladı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="ustbant">
<div class="ustborta">
<div class="column">
<div id="sb-search" class="sb-search">
<form action="http://www.dunyabizim.com/" method="get"></form>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="man"></div>
<div class="logoalt">
<div class="ustalt"></div>
</div>
<div class="banner"></div>
<div class="man">
<div class="vucut">
<div class="hbresim"><a href="http://ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/g/" rel="attachment wp-att-19615"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19615" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g.jpg" alt="" width="640" height="352" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g-600x330.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g-300x165.jpg 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a></div>
<div class="sutun">
<div class="fright">
<div id="share" class="jssocials">
<div class="jssocials-shares">
<div class="jssocials-share jssocials-share-googleplus"></div>
<div class="jssocials-share jssocials-share-linkedin"></div>
<div class="jssocials-share jssocials-share-whatsapp"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="hbtitle">
<div class="hbbilgi">
<p class="hbdesc">&#8216;<strong>&#8216;Endülüs yok edildikten sonra Avrupa yeşermiştir. Greko-Latin-Kilise diyarının bekası, Anadolu’nun, Anadolu mayasının yok edilmesine bağlıdır.&#8221; Yalçın Koç ile, &#8216;Anadolu Mayası&#8217; kitabı etrafında yapılan bir söyleşiyi alıntılıyoruz.</strong></p>
<p><time datetime="2015-12-11T07:00:00+03:00"></time></div>
</div>
<div class="box_news">
<div id="owl-ilgyazi" class="owl-carousel owl-theme owl-loaded">
<div class="owl-stage-outer">
<div class="owl-stage">
<div class="owl-item cloned">
<div class="item ttldesc">
<div class="tarih martb10">24/05/2015</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<p><strong>Yalçın Koç</strong>, Türkiye&#8217;de yaşayan kıymetli isimlerden birisi. ODTÜ Fizik Bölümünden mezun olduktan sonra felsefe alanında uzmanlaşan Koç, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanlığından emekli olarak kenara çekilmeyi tercih etmiş. Uzun süre sessizliğini koruduktan sonra, <strong>Türkiye Günlüğü dergisi</strong>nde yayınladığı makaleleri, <em><strong>Anadolu Mayası</strong></em> ismiyle Cedit Neşriyat tarafından yayınlandı. Halen, nadiren Türkiye Günlüğü dergisinde yazılarına rastlamak mümkün. Kitapları, yine Cedit Neşriyat tarafından neşredilmekte.</p>
<p>Göz önünde olmayı sevmeyen ve pek röportaj vermeyen Yalçın Koç ile yapılmış nadir röportajlardan bir tanesini, kıymetine binaen alıntılıyoruz. <strong>Sadık Yalsızuçanlar</strong> ve<strong>Mukaddes Mut</strong> tarafından gerçekleştirilen bu röportaj, &#8220;<strong>Anadoluyu Mayalayanlar</strong>&#8221; [H Yayınları] kitabında yer alıyor.</p>
<p>.<img decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/5215.jpg" alt="" width="180" height="203" /></p>
<p>‘<strong>Anadolu mayası’ kavramlaştırması ile neyi kastediyorsunuz?</strong></p>
<p>İnsan, insanlığını maya ile bilir. Maya olmadan insandan bahsedemeyiz. İnsanın kendini bilmesinden de bahsedemeyiz. Maya, esastır, özdür. Mayasını, aslını esasını bilen, gönlüne gelen, gönlüne çalınan kelamı bilen kendini bilir. Kendini bilmenin, insan olmanın esası mayadır. Maya demek öz demek.</p>
<p>Maya ile kastettiğimiz burada metafordur. Maya ile kastedilen Anadolu’ya Türkistan’dan gelen kelamdır. Bu kelam Anadolu’yu mayalamıştır. Bununla kastettiğimiz de insandır. Bu kelam olmadan beşerden insan olarak bahsedemeyiz. Anadolu’nun esası, özü bu mayadır. Maya ne yapar? Nasıl yoğurt yaparız? Mesela yoğurdun bir mayası vardır. Sütü uygun koşullarda ısıtır ve maya çalarız. Maya çalındığı şeyi, sütü dönüştürür. Neye? Yoğurda dönüştürür. Yani çalınan şeyin kimliğini değiştirir. Kimlik nasıl değişir? Özünü değiştirir. Özünü değiştirmek yoluyla değiştirdiği şeye birlik verir. O birlik itibariyle mayalanmış şey, dönüşmüş bir şeydir. Esası özü de o dönüşmüş şeyin, ona çalınan mayadır.</p>
<p><strong>Kültür ile maya arasındaki fark nedir?</strong></p>
<p>Mesela yoğurt mayalamakla, ıspanak ekmek arasında bir ayrım yaparak anlatabiliriz. Ziraat, tarla kültürüdür. Kültürel örnek vermek istersek bunun güzel örneklerinden birisi ziraattir. Tarlaya mesela ıspanak tohumu ekeriz. Uygun koşullarda bu tohumlar yeşerir, ıspanak olur. Ispanakları devşiririz. Devşirmediklerimiz, tohumlarını verir. Vakti zamanı gelince de bunlar<br />
ölür veya tarladan söker alırız. Bu süreç bir kültür sürecidir. Bu süreç itibariyle bir kimlik değişmesi ortaya çıkmaz. Tarla tarla olarak kalır. Ispanağın tarlada yetişmesi, yetiştiği ortamı dönüştürmez. Ona yeni bir kimlik vermez. Kültürü kabaca ifade edersek, esasa, öze dair bir kimlik oluşturmaz.</p>
<p>Halbuki maya öyle değildir. Süte yoğurt mayası çaldığımızda ve tuttuğunda yoğurt olarak dönüşmüştür, artık geriye süt kalmaz. Sütün kimliği değişmiştir. Başka bir şey olmuştur. Maya bu itibarla çalındığı şeyi dönüştürür. Ama nasıl dönüştürür? Farklı farklı şeyler olarak değil, birlik vererek. Mesela inek sütünü, keçi sütünü karıştırıp mayalarsak ortaya çıkan yoğurt keçi, inek, koyun yoğurdu değildir. Bir tek yoğurttur. Birliği de bu şekilde düşünebiliriz. Ama kültürde bu manada bir birlik düşünemeyiz. Kültür daha ziyade dışsal koşullarla alakalıdır. Dışsal değişimlerle alakalıdır. Maya içle alakalıdır. Asıl maya ile kültür arasındaki asli fark da budur. Mayanın içe mahsus olması, kültürün dışa mahsus olması. Bu bakımdan Greko-Latin-Kilise dediğimiz diyarın esası dışa mahsustur. Anadolu’nun esası ise içe mahsustur.</p>
<p><strong>Cümle varlığın birliği ve beraberliğidir Anadolu mayasının esası? Değil mi?</strong></p>
<p>Çünkü Anadolu mayasının esası Türkistan’dan gelen kelamdır. Kelam söz değildir. Önce bu ayrımı dikkatli bir şekilde yapmamız gerekiyor. Söz, konuştuğumuz dile, lisana mahsustur. Fikirdir, düşünceye mahsustur. Düşünceye bağlıdır. Halbuki kelam gönle mahsustur. Gönül işidir. Mahalli gönüldür. Gönülde gelir, gönüle iner. Fikrin, düşüncenin, sözün, dilin mahalli zihindir. Buradaki ayrım gönül ve zihin ayrımı olmuş oluyor.</p>
<p>Kelam ve söz ayrımı önemlidir. Kelam ve söz ayrımını anlamadan mayanın ne olduğunu anlayamayız. Ne olduğunu anlamadan da insanın ne olduğunu bilemeyiz. Bu bakımdan ayrımı dikkatle yapmamız gerekiyor. Demin onu söyledim. Söz dile mahsustur, düşünceye mahsustur, kelam gönüle mahsustur. Ancak bizim anladığımız manada dilsel unsur değildir kelam. Kelam cevherdir de diyebiliriz ama bunu dikkatli şekilde açmamız gerekir. Bu da çetin bir meseledir.</p>
<p><strong>Anadolu’yu mayalayan ‘kelam’ın kaynağının Türkistan olduğunu söylüyorsunuz.</strong></p>
<p>Kelam, <strong>Anadolu</strong>’ya mahsustur. Kelamın, Anadolu mayasının kaynağı <strong>Türkistan</strong>’dır. Türkistan’da <strong>Yesi</strong>’de yetişmiş, büyümüş bir yüce insana mahsustur. Bu kelamın kaynağı kadim demde hatem olan kelamdır. Yani ilk demde son olan kelamdır. Bu itibarla araya başka bir safha koyamayız. Kelamdan bu şekilde bahsetmez isek, kelamı esas, asıl, öz, cevher olarak düşünemeyiz. Dolayısıyla kadim demde hatem olan kelam, kadim demde hatem olana mahsustur. Ona aittir. Ona gelmiştir ve söz olarak o söylemiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/anadolu-mayasi-yalcin-koc-2.jpg" alt="" width="225" height="342" /></p>
<p>Bu itibarla esası bakımından herhangi bir sosyolojik unsura da tabi değildir. Kelamın sosyolojik hiçbir yanı yoktur. Kelamı biz beşeriyetin herhangi bir safhasına bağlamak istersek, kelamın esasına uymayan şeyler söylemiş oluruz. Kelam zamana tabi değildir. Aksine zamanın tamamını kuşatır. Yani diyemeyiz ki kelam şu tarihte geldi. O tarihte söylenen kelamın sözüdür. Tarihe bağlı olan kelam ile alakalı sözdür. Onu kadim demde hatem olan söz olarak telaffuz etmiştir. Söz olarak telaffuz etmesi de sadece ona mahsustur. Bu sebeple, kelamın sözünü, kelamın sahibinin telaffuz ettiği tarihe bağlayabiliriz. Ama kelam zamana bağlanamaz. Bu bakımdan da kelamdan kadim demde hatem olan kelam diye bahsederiz. Ne öncesi bulunur ne sonrası bulunur. Bu şekilde de söyleyebiliriz.</p>
<p>Bu bakımdan beşerin düşünmek ve söylemek yoluyla idrakinin ötesindedir kelam. Çünkü beşerin sözü ve söylemi zamana tâbidir. Zamanın kaydı altında şekillenir. Oysa kelamı bu manada bir kaydın altına alamayız. Alır isek o zaman kelam olmaktan çıkartırız. Tabi bunun çok sıklıkla yapıldığını ve <strong>Aristoteles</strong>’in etkisinde yüzyıllar boyunca, demin anlattığım manada kelama büyük zararlar verildiğini görüyoruz. Ayrıntılı olarak da açabiliriz, anlatabiliriz.<br />
Bu bakımdan söz zamanın kaydı altındadır. Düşünceye ve idrake bağlıdır. Kelam bunların hiçbirinin kaydı altında değildir. Ve sadece sahibine mahsustur.</p>
<p>Kelamın sözünü kelamın mahalli söyler. Kelam kime gelmiş ise eksiksiz olarak o sözü teşkil eden, söze, dile döken kelamın mahallidir bu anlamda.</p>
<p>Mahal ile yer farklıdır. Yer, herhangi bir şeye mahsus değildir. Bir yerde sandalye vardır, sandalyeyi oradan alırsınız, oraya bir masa yerleştirirsiniz. Dolayısıyla yer yerleştirilene tâbi bir şey olarak düşünülemez. Halbuki mahal, kelama tâbidir. Yani kelamın indiği yere bir başka şey yerleştiremezsiniz. Sadece kelama mahsustur. Onu oradan aldım, yerine bunu koydum diyemezsiniz. Bunun da anlamı şudur. Kadim ve hatem olan sahibidir kelamın, anlamı budur.</p>
<p>Batı dediğimiz şeyin esası iki dildir: Biri Grekçedir, öbürü Grekçedeki kavramların geliştirilmesi ve genişletilmesi sonucunda oluşturulan Latincedir. Bu iki dilde konuşanların, yazanların, düşünenlerin, söyleyenlerin ürünlerinin kiliseyle çerçevelenmesi, kiliseyle zarflanması ki buna Greko-Latin-Kilise diyarı demekteyiz. Bu diyarın esası fikriyattır. Sözdür. Bu diyarda kelam bulunmaz. Halbuki Anadolu’nun esası mayadır yani kelamdır. Yani Greko-Latin-kilise diyarındaki, bol bol düşünür, bol bol konuşur, yazar, çizer ama özü yoktur. Anadolu’da mayalanan konuşursa çok az konuşur, söylerse çok az söyler. Çoğu defa hiç söylemez. Ama özü vardır. Aradaki fark bu şekilde anlatılabilir.</p>
<p><strong>Batı insanı ile Anadolu insanını kıyaslar mısınız?</strong></p>
<p>Batıda insan yoktur. İnsan olmak için özünü kelam kılmak gerekir. Kelamdan doğmak gerekir.<br />
Ana hatlarıyla söylersek iki doğuş düşünebiliriz. Birisi biyolojik doğuştur, ana babadan doğuş. Öbürü de maya itibariyle söylersek asli doğuştur, kelamdan doğmaktır yani insan olmaktır. Kelamdan doğmayan Anadolu anlamında insan olamaz. Yani eli vardır, ayağı vardır, kaşı gözü vardır ama bu öz itibariyle insan olmak demek değildir.</p>
<p>Öz itibariyle insan olmak demek, özünü kelama bağlamak demektir. Kelamdan doğmak demektir. Batıda bu anlamda ne öz vardır, (Batıdan kastettiğimi tekrar söyleyeyim: Greko-Latin-Kilise diyarında) ne de Anadolu’daki anlamında insan vardır. İnsan Anadolu’ya mahsustur. İnsan olmanın esası kelam ile mayalanmaktır. Bu Anadolu’dadır. Benzeri başka hiçbir diyarda bulunmaz. Anadolu’ya mahsus bir iştir.</p>
<p><strong>Nasreddin Hoca’nın göle maya çalmasının anlamı nedir?</strong></p>
<p><strong>Nasreddin Hoca </strong>kelam ile Anadolu’yu mayalayanlardandır ama anlayabilene, ama mayalanabilene. Hem güleriz hem mayalanırız. Yani Nasreddin Hoca’nın sözünü gönlüne maya edebilen elbette ki Anadolu’da mayalanır. Hoca’nın işi de budur.</p>
<p>Nasreddin Hoca düşünce ile gönül arasındaki ayrımı ortaya koymaktadır. Anadolu gönül üzerinden yürür. Nasreddin Hoca’nın yaptığı, gündelik hayatın içinden gelen manzaralar yoluyla kelama mahsus hakikati anlatmaktadır. Güldürmek tarafından. Ağlatmak yoluyla da olur. Merkebe niye ters biner? Gösterir. Görün bakın der. Merkep sizin düşüncenize benzer. Siz düşündüğünüzde aynen merkebe ters binmiş biri gibi gidersiniz, önünüzü görmezsiniz, sadece katettiğiniz yolu görürsünüz, etrafı göremezsiniz. Düşünce böyle çalışır ama gönül başka türlü çalışır. Gönlün esası farklıdır. Düşüncenin esası farklıdır.</p>
<p>Gönül söze gelmez. Düşünceye kapalıdır. Yani düşünmek yoluyla, dil yoluyla analitik olarak gönlü açamazsınız. Eğer bunu açmak mümkün olsaydı, Greko-Latin-Kilise diyarının düşünürleri, mütefekkirleri Anadolu’ya gönül ehli olurlardı. Oysa bu manada hiçbir mütefekkir Anadolu’ya gönül ehli değildir. Çünkü düşünmek yoluyla, analiz yoluyla, rasyonalite yoluyla hakikati çerçeveleyemezsiniz. Kelamı kuşatamazsınız, zaptedemezsiniz o anlamda.</p>
<p>.<img loading="lazy" decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/profdr-yalcin-koc-teologyanin-esaslari.jpg" alt="" width="219" height="345" /></p>
<p><strong>Dil nedir?</strong></p>
<p><em><strong>Teologyanın Esasları </strong></em>kitabımda anlattım dilin ne olduğunu. Dilin ne olduğunu dile bakarak açamazsınız. Dilin ne olduğunu anlayabilmek için nazariyata bakmak gerekir. Nazariyat nedir sorusunun cevabını aramak gerekir. Dil, bu itibarla bakacak olursak nazariyattan düşenin seyretmek aracıdır. Dil bir seyretme işidir, manzara seyretme işidir.</p>
<p>Türkçe şunun için önemlidir. Türkçe kimliğimizin omurgasıdır. Sebebi, Türkistan’dan gelen kelam Türkçe gelmiştir. Ancak burada şöyle bir yanılgıya düşmemek gerekir. Türkistan’dan Türkçe gelen kelam, kadim demde hatem olan kelamın Türkçe’ye tercümesi, tefsiri, meali olarak düşünülemez. Türkistan’dan Türkçe gelen kelam, kelamın gönlünde açıldığı yüce insana mahsustur. Kadim demde hatem olan kelamdır ve Türkçe olarak açılmıştır. Bu tefsir değildir, tercüme değildir, meal değildir. Ve bu açıdan da Anadolu kimliğinin esasıdır. Anadolu kimliğinin omurgasının Türkçe olması, etnografik bir düşünce şekli olarak düşünülemez. Kelamın etnografyayla hiçbir alakası yoktur. Irkla, cinsle hiçbir alakası yoktur. Kelam geneldir. Umuma mahsustur. Herhangi bir ayrım gözeterek kelam inmemiştir. Ancak açılışı Türkçe’dir. Bu kelamı Anadolu’da Türkçe ifade edenler doğup yaşamışlardır. Bu kelamın Türkçe olarak açılmış olması, tercüme yoluyla asla ve esasa bağlanabilecek bir husus da değildir. Bunu rasyonel olarak, analitik olarak, bir dil analizi yaparak, çözümleme yaparak aslına geri götüremezsiniz.</p>
<p><strong>Bir yapı nasıl esere dönüşür?</strong></p>
<p>Yapıyla kastettiğimiz herhangi bir manada malzemenin birbirine bağlanmasıdır. Bir bireşim içerisinde ürüne dönüştürülmesidir. Bu manada; bir evden, bir besteden, bir edebi metinden, bir matematik teoreminden, bir mantık teorisinden birer yapı olarak söz edebiliriz. Kastettiğimiz ise insandan gelen izdir. Dolayısıyla soru şunu sormaktadır. Bağlanmış malzeme ile insandan gelen arasındaki fark nedir? İnsandan gelen iz ile kastedilen gönüle mahsus olandır. Yani kelam ile, maya ile, öz ile alakalı olandır.</p>
<p>Siz bir malzemeyi, diyelim taşı, tuğlayı, demiri statik hesaplar yaparak doğru bir şekilde yapıya dönüştürebilirsiniz. Bu yapının kendi parçaları itibariyle tanımlanan içi vardır, dışı vardır. Kendi parçaları itibariyle zemini vardır. Duvarları vardır ancak yapının doğru, kurallara uygun şekilde yapılmış olması bunun eser olması anlamına gelmez.</p>
<p>Mesela gotik mimariyi düşünelim. Gotik mimaride unsurlar malzeme olarak ustaca birbirine bağlanmıştır ve bir bütünlük tesis edilmiştir. Ortaya çıkan bir yapıdır ama ortaya çıkanın bir eser olabilmesi için- demin söylediğimiz- iç-dış ayrımının giderilmiş olması gerekir. Esere dönüşebilmesi için yapının aşılması gerekir.</p>
<p>Yapının aşılması demek, yapı üzerinden yapıyı kuranın gönlüne temas edilmesi demektir. <strong>Mimar Sinan</strong>’ın bir eserini seyrederken siz Mimar Sinan ile birlikte olduğunuzu hissederseniz o yapının ne içi, ne dışı kalır, ortada taş da kalmaz, ortaya bir eser çıkar. Yani ustanın gönlünden gelen iz çıkar.</p>
<p>Bu tarzda bir ayrımı Greko-Latin-Kilise diyarına mahsus estetik kuramlarında bulamayız. Çünkü o diyara mahsus estetik kuramlarının esası özetle söylersek subjektif hissiyattır. Yani sizde uyandırdığı beğeni duygusudur. Sizde ne ölçüde duygulara yol açtığıdır. Halbuki eserin bu manada duyguyla bir alakası yoktur. Eser bir görüştür. O izin görüşüdür.</p>
<p>Kelamın olmadığı yerde eser olmaz. Eser, insanın olduğu yerde vardır. İnsan kelamın olduğu yerde vardır. Her ne yerdir ki orada kelam yoktur, orada insan da yoktur. İnsanın olmadığı yerde usta da yoktur, ustanın olmadığı yerde gönülden gelen iz olarak düşündüğümüz eser de bulunmaz. O sebeple Batıda yani Greko-Latin-Kilise diyarında seyrettiklerimiz, dinlediklerimiz bu manada eser değildir.</p>
<p>Yani şu vardır: Batıdaki yapı kurallarına uygun yapılmıştır. Yani müzikolojinin kurallarına, harmoninin kurallarına, mimarinin, estetik anlayışın, simetri kurallarına uygun bir şekilde inşa yapılır. Ancak bunların hiçbirisi yapıyı esere dönüştürmez. Yapının düzgün, doğru, sağlam bir yapı olmasını temin eder. Ama bunların hiçbirisi eser için yeter şart değildir. Bir yapının eser olabilmesi demin dediğim şartlara bağlıdır.</p>
<p>Kelamın olmadığı yerde insan olmaz, insanın olmadığı yerde usta olmaz, ustanın olmadığı yerde de eser olmaz. Eser Anadolu’ya mahsustur. Greko-Latin-Kilise diyarında eser yoktur. Düzgün yapılar vardır ama o düzgün yapılar kastettiğimiz manada eser değildir.</p>
<p>Mimar Sinan’ın bu kadar muhteşem eserler yapmasının sebebi nedir? Mimar Sinan Anadolu’da mayalanmıştır. Mimar Sinan bir insandır. Mayası olan, kelamdan gelen bir insandır. Ve büyük bir ustadır. Bu iki özellik yoluyla eser ortaya koymuştur.</p>
<p>Eser ortaya kaymak, bir yapıyı kurallara uygun şekilde inşa etmek demek değildir. Siz bir yapı inşa edebilirsiniz. Düzgün bir yapı olarak ortaya koyarsınız. Bu, matematikte bir teorem olabilir, mantıkta bir teori olabilir. Bir ikametgah, bir ibadethane, bir şiir olabilir. Bağlamak birlik vermek değildir. Esere dönüşenin birliği vardır. Birliğin kaynağı da kelamdır. Kelam olmadan yapıya, yani bağlanmış malzemeye birlik vermek mümkün değildir. Birliğin kaynağı o yapıyı kuran ustanın kelam ile olan alakasıdır. Burada subjektif duyguların falan hiçbir etkisi yoktur. Ne zaman ki o birliği verir ve o çokluk tekliğe indirgenir ve siz o teklik içinde farkları kaldırırsınız, ortada ne iç kalır, ne dış kalır.</p>
<p>Mesela Mimar Sinan’ın Şemsi Paşa Camii&#8217;nde ne iç vardır ne dış vardır. Ne deniz vardır, ne kara vardır. Hepsiyle bir bütündür. Bir birliktir. Baktığınızda her şeyiyle bir tek görürsünüz. Şemsi Paşa’yı çeker ordan alırsanız Üsküdar’ı bitirirsiniz. Yani sanki yaratılıştan o orda imiştir. Eser odur. Ama yapı, yapı öyle değildir.</p>
<p><strong>Tefsir nedir?</strong></p>
<p>8., 9. yüzyıldan itibaren başlayan bir fikri faaliyet alanı değildir. En az birkaç bin yıllık geçmişi vardır. Bu itibarla bir diyara mahsusen tefsiri düşünemeyiz. İkincisi belli bir zamana mahsus olarak düşünemeyiz. Ama tefsirden bahsettiğimizde kastedilen düşünceye bağlı bir açma faaliyetidir.</p>
<p><em><strong>Anadolu Mayası</strong></em>&#8216;nda anlattığım şekliyle, özetle birkaç cümleyle söyleyecek olursam tefsir, yerden mahalle giden yolu düşünce esasında arama faaliyetidir. Yani sözün mekanından kelamın mekanına düşünmek yoluyla bir geçiş aramaktır. Böyle bir geçiş imkanı maalesef bulunmaz. Eğer bulunsaydı o zaman kelama gerek kalmazdı. O zaman Greko-Latin-Kilise diyarının mütefekkirleri Anadolu’ya kelam ehli olurdu. Böyle bir şey mümkün değildir. Bu ilahiyatçılara çok kötü dokunuyor ama ne yapayım. Yani tefsirin esası özü budur. Yer ile mahal arasındaki farkı düşünce yoluyla gidermek faaliyetidir. Bu çok genel bir ifade şeklidir. Yani hem Greko-Latin-Kilise diyarındaki felsefe fikriyatı kuşatır, hem kabalayı kuşatır, hem daha sonraki dini metinleri ve teolojiyi kuşatır. Özü budur tefsirin.</p>
<p>Anadolu&#8217;nun mayalanması Anadolu’da yaşamış kavimlere ait kültürlerin antropolojik sentezi olamaz.</p>
<p>Kelam ne fikriyattır, ne sözdür. Zamanın kaydı altında değildir kelam. Ve her daim bizatihi kendisidir. Her daim bizatihi kendisi olan ve zamanın kaydı altına girmeyen hiç bir şekilde bir başka şey ile terkibe de girmez. Bir başka şeyle terkibe girmeyen sentezlenmemiş olur. O doğduğu şekliyledir. O doğduğu ahvalindedir ve hep öyle kalır. Yani, sabittir, tek bir şeydir. Kendisiyle hep aynıdır. Bu itibarla Anadolu’dan birçok kavimler geçmiştir binlerce yıl boyunca. Bu binlerce yılın geriye bıraktıkları vardır. Bu geriye bırakılanlar sentezlenmiştir. Terkibe girmiştir. Genişlemesine yol açmıştır Anadolu’daki kavimlerin. Sonra gelen önce gelenden bazı şeyleri miras olarak almıştır. Ama bu miras olarak alınanların hiçbiri kelam değildir. Senteze tâbi olan, zamana tâbi olan, değişmeye, dönüşmeye tâbi olan unsurlardır. Kültürün unsurlarıdır. Kelam kültür değildir. Aksi takdirde kelamın inmesinden önceye mahsusen kelamın izini bulabilmemiz gerekirdi. Böyle bir izin bulunmasından bahsedemeyiz. Dolayısıyla bir an vardır. O iniş anıdır. O geliş anıdır. Doğuş anıdır ve onun ne öncesi o anda kayıtlıdır ve mevcuttur ne de o an doğan önceden bir şey almıştır. Farklı bir yerden gelmiştir. Böyle söyleyelim, teşbih olsun diye.</p>
<p><strong>Endülüs mayasının uğradığı kırımla, Anadolu mayasının karşılaştığı yok olma, yok edilme tehlikesi aynı mıdır?</strong></p>
<p>Aynıdır tabi. <strong>Endülüs</strong>’te bir maya var idi. Ve modernitenin başlatılması, Endülüs mayasının o topraklardan çıkartılmasına bağlanmıştır. Ve o mayayı ayakta tutanlara bir kırım uygulanmıştır. Ve o kırımı uygulayanlar Greko-Latin-Kilise diyarıdır. Aynı kırımı Anadolu’ya da uygulamak istiyorlar. Çünkü Greko-Latin-Kilise diyarının bekası, Anadolu’nun, Anadolu mayasının yok edilmesine bağlıdır. Endülüs yok edildikten sonra Avrupa yeşermiştir. Kendi haliyle kendi ahvaline göre. Anadolu mayası yok edilirse Greko-Latin-Kilise diyarı sökülüp atılmış olduğu bu coğrafyaya yeniden gelecektir. Papa bunun için gelmiştir. Burası benim diyarım demek için gelmiştir Anadolu’ya. Ve ne yazık ki, Papa&#8217;nın yanında konuşanlar ve Anadolu’yu temsil etmek durumunda olanlar gereken şeylerin asgarisini dahi söyleyememişlerdir. Papa sadece onun için gelmiştir. Anadolu, kilisenin yeşertildiği coğrafyadır. Türklerin öncesinde. Onun için söylemiş, ima etmiştir kendisi de. Burası benim ikinci vatanım demiştir. İnşallah bunları muhakkak idrak edenler, görenler vardır ve buna göre davranacaklardır.</p>
<p>Arabistan’daki Vahabiler Anadolu’da da damar sürmüştür. Vahabiliğin esasıyla kilisenin esası aynıdır. Esas iktidardır. Başka hiçbir esas yoktur. Ve bu iktidar esasında ele geçirmektir. Hükümran olmaktır. Tabi Vahabiyle kastettiğimizle teoloji açısından söyleyecek olursak geniş anlamda Sodom ve Gomore’yi kastederiz.</p>
<p>Kadim demde hatem olan kelamın söze döküldüğü ki, o zamanın kaydı altındadır. Tarih öncesinde Arabistan’da yaşamış olup da dökülen sözün şartlarına dış kabuk esasında uyup, ama sözü dökülüş öncesi itibariyle kendi esaslarını muhafaza edenlerdir Vahabiler. Dolayısıyla davranış ve kabuk bakımından siz zannedersiniz ki söze dökülen kelamın gereğini, esasını yerine getirirler. Bu böyle değildir.</p>
<p><strong>Modernleşme mayayı ne ölçüde etkilemiştir?</strong></p>
<p>Batılılaşma, modernleşme mayayı hiçbir şekilde etkilememiştir. Nasıl etkilesin ki. Batılılaşma, modernleşme zemini, esası fikriyat olan, söz olan, kültür olan bir faaliyetten ibarettir. Değişkendir. Kılık değiştirir. Ancak, kelam öyle değildir. Kelam etkilenmez. Ama terk eder gider. Onun için dikkat etmek gerekiyor, Anadolu’yu terk etmesin diye. Kitabın sonunda bundan kısmen bahsettim.</p>
<p>Eğer sözü ağırlıklı hale getirirsek, fikriyatı ağırlıklı hale getirirsek kendi öz kimliğimizi, kendi esasımızı, kendi öz mayamızı açamaz isek, bilemez isek, birliğimizi bozar isek, o zaman kelam bu coğrafyada durmaz, buradan gider. Ama kelamın etkilenmesini düşünemeyiz.</p>
<p>Mesela Batı yani Grek-Latin-Kilise diyarına mahsusdüşünürlerden <strong>Kant</strong> diyelim <strong>Schopenhauer</strong>’i etkilemiştir. Schpenhauer Kant’ı okuyarak, Kant’ı hareket noktası alarak yeni bir fikriyat geliştirmiştir. Bu fikriyatın bir kısmı Kant’ın söylediklerine uygundur, bir kısmı ise Kant’ın fikriyatının reddedilmesine dayanır. Dolayısıyla Schaupenhauer üzerinde Kant’ın etkisinden bahsedebiliriz. Benzer olarak Schopenhauer’ın daha sonraki yıllarda, günümüze daha yakın dönemlerdeki düşünürler üzerindeki etkilerden de sözedebiliriz. Fikriyat ve kültür etkileşme içerisinde ilerler ve devam eder.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/prof-dr-yalcin-koc-theographianin-esaslari-on.jpg" alt="" width="236" height="384" /></p>
<p>Ancak kelamın etkilenmesi demek, kelamın değiştirilmesi ve dönüştürülmesi demektir. Böyle bir şey mümkün değildir. Esas itibariyle mümkün değildir. Kelama temas edemezsiniz ki onu değiştirebilesiniz. Etkilediğiniz ve değiştirdiğinizi zannedebileceğiniz şey ancak kelamın belli bir kültür içerisindeki tezahürüne mahsus unsurlardır. Bizatihi kelamın kendisi değildir. Kelamdan hiçbir şey çıkartamazsınız, nokta dahi ekleyemezsiniz. Öyledir, o kadardır, sabittir, zamanın kaydı altında değildir. Ve sadece inene mahsustur. Fikir konuşanlara mahsustur. Aktarabilirsiniz. Ama bu manada kelamı bir fikir olarak aktaramazsınız. Düşünerek fikir oluştururusunuz. O fikri savunursunuz. Bazıları kabul eder, bazıları etmez, bazıları kısmen kabul eder ama düşünerek kelam oluşturamazsınız. Düşünmek yoluyla, dolayısıyla dil esasında kelam tesis edemezsiniz. Kelamın sözü vardır. Kelamın sözünü sadece kelamın sahibi söyler. Ve sadece ve sadece o sözü dinleriz veya okuruz. Ama ona ne bir şey katabiliriz ne ondan bir şey eksiltebiliriz. Ne de onun üzerinde bir muhakemede bulunabiliriz. Çünkü kelamın sözü üzerinde muhakemede bulunmak demek bir şekilde o söze katmak, eklemek demektir. Halbuki kelamın sözüne katma, ekleme yapabilecek olan kelamın sahibidir. Dolayısıyla neresinden bakarsak bakalım kelam etkilenmez. Kelam etkiye tâbi bir şey değildir. Fikir etkilenir. Düşünce etkilenir. Ama kelam mahiyeti itibariyle etkilenecek bir şey değildir.</p>
<p>Kelamın olmadığı yerde insan da olmaz. İnsanın olmadığı yerde medeniyet olmaz. Dolayısıyla bir <strong>Batı medeniyeti</strong>nden söz edemeyiz. Bunlar hep afaki, hayali fikirlerdir Batı medeniyeti diye. Medeniyet insana mahsustur. İnsanın olduğu coğrafyaya mahsustur. Bu manada Batıda insandan bahsetme imkanımız bulunmaz. Kimin insanından bahsedeceğiz. Kilisenin insanından mı? Kilisenin insanı mı vardır? Dante’nin insanı mı vardır? Niçe’nin insanı mı vardır? Batı insansızdır. Bizim anladığımız manada insan teşkil olunamamıştır. Yığın vardır. Batının bireyi yığınsaldır. Yığının bir unsurudur. Halbuki Anadolu’nun bireyi ferttir. Ferdi bireydir. Sebep, Grek-Latin-Kilise diyarındaki bireyin dayanağı yığının esaslarıdır. Yani kilisedir. Anadolu’daki ferdi bireyin dayanağı Türkistan’dan gelen kelamdır. Yani bizatihi kendi özüdür, kendi esasıdır. Yığına dayanılarak ferdi birey olunmaz. Ferdi birey olunmadan insan olunmaz. İnsanın olmadığı yerde medeniyet olmaz. Medeniyet Anadolu’ya mahsustur. Teknoloji ile medeniyeti karıştırmamak gerekir.</p>
<p><strong>İnsanın kendine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesinin yolu nedir?</strong></p>
<p>Kelamdan doğan insan ne kendisine acı verir ne de başkasına. İnsan olan için cümle yaratılmış birdir. Kurdun, kuşun, böceğin, otun, çöpün ötekileri bir, ayrı gayrı söz konusu değildir ama insan olan için. Biyolojik olarak doğarak insan olunmaz. İnsan olmak için Anadolu’da Türkistan’dan gelen kelamdan doğmak gerekir. Türkistan’dan gelen kelamdan doğarsanız Anadolu’ya insan olursunuz, Anadolu’da mayalanırsınız, o vakit cümle varlığın birliği nedir o yolla anlarsınız. Ama bu düşünerek, analiz yapılarak, muhakemeye tâbi kılınarak anlaşılacak bir şey değildir. Olsaydı Batıda görürdük, Greg-Latin-Kilise diyarında görürdük. Böyle bir şey söz konusu değildir.</p>
<p><strong>Medeniyet içindeki kriz nedir? Bundan çıkmanın yolları nelerdir?</strong></p>
<p>Anadolu mayası bir krizle karşı karşıya değildir. Kelamın krizi olmaz. Kriz topluma mahsustur. Bireye mahsustur. Bu krizin esası da kimliğin doğru şekilde açılamamasıdır. Anadolu Türk Kimliğinin esaslarının ortaya konamamasıdır ve Anadolu&#8217;daki bireyin Grek-Latin-Kilise diyarına tebaa yapılmak istenmesidir. Toplumun krizi buradan kaynaklanmaktadır. Bu krizi aşmanın yolu da okumaktır, çalışmaktır, dil öğrenmektir. Esaretten kurtulmaktır. Bireysel özgürlüğü kazanmaktır. Doğru düzgün düşünmeyi öğrenmektir. Alınteri dökmektir. Ama teba olmak değildir. Grek-Latin Kilise diyarının tebası değiliz. Eğer o yöne saparsak kelam Anadolu’dan gider, o zaman Anadolu yok olur. Anadolu&#8217;yu Anadolu yapan, Türkistan’dan gelen kelamdır. Bu kelamın burada kalması da mayalanmaya bağlıdır. Kim ki mayalanır, o kelamı sağlam tutar. Mayalanma düşünme, öğrenme, konuşma değildir. Mayadan doğmaktır.</p>
<p>Sadece Batı değil, Arabistan kimliğine dönerseniz de kendi kimliğinizi yok edersiniz. Bu tek taraflı değildir. Anadolu Türk Kimliğinin esası ne Arabistan kültürüdür ne de Grek-Latin-Kilise diyarıdır. Kendi özümüzü, kendi mayamızı açabildiğimiz takdirde bunu görürüz. Bunu gördüğümüzde anlarız ki, ne Arap kültüründe ne Grek-Latin-Kilise diyarında bizim esasımıza dair herhangi bir şey bulunmaz. Kadim demde hatem olan kelam, Arap kültürüne mahsus değildir. Aksi takdirde kelamın belli bir döneme ait olduğunu söylemiş oluruz. Bunu söylersek kelamı göndereni inkar etmiş oluruz. Çünkü kelam kainattadır. Ne belli bir zamana ne belli bir zümreyedir. Sözdeki açılış itibariyle öyleymiş gibi görünür, cevher olması cihetinden durum farklıdır. Zamanın kaydı altına girer, o zaman da cevher olmaktan çıkar yani kelam olamaz. Dolayısıyla kelam olabilmenin şartı, geneldir, umumadır. Hiç bir ayrım gözetmeden. Aksi halde kelam olmaz.</p>
<p>Arap kültürüyle alakalı değildir Anadolu’daki Türk kimliği, yani Anadolu Mayası (bu herhangi bir düşmanlık değildir). Çünkü Türkistan’dan gelen kelamın esası birliktir. Varlığın birliğidir dolayısıyla ayrı gayrı yoktur. Arap dünyasını da Grek-Latin-Kilise diyarını da ayrı gayrı tutmaz. Grek-Latin-Kilise diyarı kendi varlığının devam edebilmesi için düşmanlık eder. Kelam ile mayalananın kelamın indiğiyle bir düşmanlığı olabilir mi? Olamaz. Esası birliktir. Ama Grek-Latin-kilise diyarında kelam bulunmaz. Esası fikriyattır. Kilisedir. Bu itibarla da kendini dönüştürebilecek olan şeye can düşmanlığı eder. Bu bakımdan bizim Arap kültürüyle de alakamız bulunmaz. Özümüz, esasımız, aslımız Türkistan’dan gelen kelamdır.</p>
<p>Anadolu’da neye baksak o kelamın izini görürüz. Otunda, çöpünde, kuşun ötüşünde, yağmurunda, karların eriyişinde bu kelamın izi vardır. Batılı gibi olmak komikliktir. Kayboluş, ayağa kalkmayış söz konusudur. Batının esası esarettir. Anadolu mayasının esası özgürlüktür. Bu özgürlük parlamentoda kanun çıkartılarak tesis edilen bir özgürlük değildir. Birey olmanın şartıdır ve hakikati, özü bulmakla alakalıdır. Bu ayrım son derece önemlidir. Anadolu Mayasının esası özgürlüktür, hürriyettir. Anadolu ferdi, bireyi hürdür. Grek-Latin-Kilise diyarının en derin mütefekkiri daha esarettedir.</p>
<p>Aşk olsun Anadolu’daki mayaya&#8230;<br />
Aşk olsun Anadolu’yu mayalayanlara&#8230;<br />
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu’da mayalananlara&#8230;<br />
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu için can pazarına çıkanlara&#8230;<br />
Ve can verenlere ve vereceklere…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mehmet Erken</strong> alıntıladı</p>
</div>
<div class="banner"> http://www.dunyabizim.com/alinti/22428/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/">Türkistandan Gelen Kelam Anadolu’yu Mayaladı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnetle İlgili Bazı Meseleler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Mar 2017 10:32:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İfta]]></category>
		<category><![CDATA[İmamet]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet’in Bağlayıcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Dindeki Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Evrensel Bütünlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Kaynağı]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Korunmuşluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Kurtarıcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Te'kid]]></category>
		<category><![CDATA[teşrî']]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14291</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sünnetin Kaynağı Kur&#8217;an-ı Kerîm, hem lafzı hem de manasıyla vahiy olduğu için ona vahy-i metlüv (okunan vahiy) denilmektedir. Sünnet ise, vahyin bir çeşit meal ve mefhumu olduğundan dolaylı vahiydir. Fakat lafız olarak vahiy niteliğine sahip değildir. Bu sebeple de ona vahy-i gayr-i metlüv denilmektedir. Hz. Peygamber, vahiy, üstün beşerî akıl ve nebevî akıl ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/">Sünnetle İlgili Bazı Meseleler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/981441_1997-3/" rel="attachment wp-att-14296"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14296" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997.jpg" alt="" width="327" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 327px) 100vw, 327px" /></a><br />
<strong>1. Sünnetin Kaynağı</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerîm, hem lafzı hem de manasıyla vahiy olduğu için ona vahy-i metlüv (okunan vahiy) denilmektedir. Sünnet ise, vahyin bir çeşit meal ve mefhumu olduğundan dolaylı vahiydir. Fakat lafız olarak vahiy niteliğine sahip değildir. Bu sebeple de ona vahy-i gayr-i metlüv denilmektedir.</p>
<p>Hz. Peygamber, vahiy, üstün beşerî akıl ve nebevî akıl ya da peygamberlik birikimi (meleke-i nübüvvet) denilen üçlü bir yolla ilim elde etme imkanına sahip bulunmaktadır. Vahiy gibi diğer insanların ulaşması mümkün olmayan bir bilgi kaynağıyla uzun süre temasta bulunan beşerî aklın en üst seviyesine sahip Hz. Peygamber&#8217;de, meleke-i nübüvvet denilen bir peygamberane ictihad kabiliyet ve birikiminin oluşacağı muhakkaktır. Bu yetenek sayesinde Hz. Peygamber, başkalarının intikal edemediği birtakım ilahî gerçekleri kavrayıp en uygun ifade ve uygulamalarla insanlara anlatır. Sünnetin ulaşılmaz boyutu, başkalarının yorumlarından üstün oluşu işte buradan kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;deki bu peygamberlik melekesine, diğer bir ifadeyle nübüvvet ilmine, Kur&#8217;an-ı Kerîm değişik kelime ve tabirlerle işaret buyurmaktadır: Zikir, hüküm, hikmet, şerh-i sadr, tefhîm, ta&#8217;lîm ve irae gibi kelime ve terimler bunlardandır. Hz. Peygamber&#8217;in ilahî iradenin beyanı niteliğindeki açıklamaları, ilahî anlatım ve denetim altındaki nebevî akıldan doğmaktadır, denilebilir. Sünnetin bağlayıcılığı da işte bu ilahî-nebevî niteliğinden ileri gelmektedir.</p>
<p><strong>2. Sünnetin Dindeki Yeri</strong></p>
<p>Yukarıda işaret ettiğimiz gibi sünnet, Peygamber Efendimiz&#8217;den Kur&#8217;an dışında sadır olmuş her türlü söz, fiil ve takrirlerden oluşmaktadır. Daha kısa ve fıkıh usulü alimlerinin anlayışına uygun bir anlatımla &#8220;Sünnet, Allah Resülü&#8217;nün söz, fiil ve takrirlerinden ibarettir.&#8221; Şer&#8217;î delillerin ikincisi olan sünnetin tarifinde &#8220;peygamberlik&#8221; kaydı, vaz geçilmez unsurdur. Böylece sevgili Peygamberimiz&#8217;in, peygamberliğinin başlangıcından vefatına kadar, Kur&#8217;an dışında söylemiş olduğu her söz veya yaptığı her fiil sünnet içinde yerini almış olmaktadır.</p>
<p>Bu söz ve fiillerin ümmete yönelik genel bir hüküm getirmiş olması ile özel kişilere veya kendi zatına yönelik olması arasında hiç bir fark yoktur. Yine onun fiilinin yaratılışla ilgili (cibillî) olup olmaması da neticeyi değiştirmez. Bütün bunlar, sonuçta farklı hükümlere bağlansa bile, &#8220;Peygamber&#8217;den sadır olan söz ve fiiller&#8221; olarak &#8220;sünnet&#8221; kavramı ve kapsamı içindedir. Kimine vacip, kimine mendup, kimine mekruh v.s. denilmesi, kiminin ümmetin tamamına yönelik, kimilerinin belli bazı kişilere has olması ayrı bir konudur.</p>
<p>Yalnız burada bir kere daha işaret edelim ki, Hz. Peygamber&#8217;in sözlerini &#8220;sünnet&#8221; kavramından ayrı düşünmek isteyenlere, buna gerekçe olarak da başlangıçta sünnet denilince Hz. Peygamber&#8217;in sadece fiillerinin anlaşıldığını, sözlerinin o çerçevede düşünülmediğini ileri sürenlere iltifat edilmemelidir.</p>
<p>Bu kapsamdaki sünnetin delil olduğunda bütün müslümanlar icma etmişlerdir. Yani &#8220;sünnet&#8221;&#8216;in dinde delil olmadığını söyleyen hiçbir kimse veya grup bulunmamaktadır.</p>
<p>Öte yandan, Kitab&#8217;ın Sünnet&#8217;e göre üstün olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Zira Kitap, lafız olarak Allah katından indirilmiş, ibadetlerde okunması emredilmiş, bütün bir insanlık en küçük süresinin benzerini getirmekten aciz kalmış ilahî bir beyandır. Sünnet ise bu vasıflara sahip değildir. Bu açıdan bakıldığı zaman, delillerin sıralanmasında sünnet, elbette Kitap&#8217;tan sonra gelmektedir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da sünnetin hukukî delil olduğunu gösteren ayetler bulunmaktadır. Bu sebeple sünnete ait her hangi bir delilin, mesela çelişki halinde olduğu sanılan bir ayetin zahirini korumak maksadıyla dikkate alınmaması, sünnetin delilliğini gösteren ayetlerin tamamının dikkate alınmaması anlamına gelir.</p>
<p>Diğer taraftan Peygamber&#8217;in mucize göstermesi, rabbinden tebliğ ettiği şeylerin güvenilir, doğru ve hatadan korunmuş olduğunu isbat eder. Demek oluyor ki Kitap ve Sünnet&#8217;ten her biri yek diğerini desteklemekte ve doğrulamaktadır. Dinde delil oldukları da aynı derecede kesindir.</p>
<p>İmam Şafiî&#8217;nin ifadesiyle Kur&#8217;an&#8217;ın okunan, sünnetin rivayet olunan vahiy olması, önce bu kaynak birliği içindeki iki delil arasında herhangi bir çelişkinin bulunmamasını gerekli kılar. Buna bağlı olarak da şayet görünürde bir çelişki varsa, bu takdirde, her ikisi de ayet olsaydı ne yapılacak idiyse öyle hareket edilmesi lazım gelir. Biri sünnet delilidir, ötekisi Kitap&#8217;tır deyip hemen birincisinden vazgeçme şeklinde bir yola gidilmemeli, gerekli ilmî araştırma yapılmak suretiyle cem-te&#8217;lif, nesh veya tercih gibi çözüm yollarına baş vurulmalıdır.</p>
<p><strong>Sünnet, Kur&#8217;an karşısında üç görev üstlenmiştir:</strong> Te&#8217;kid, tefsir, teşrî&#8217;.</p>
<p><strong>Te&#8217;kid:</strong> Sünnet herhangi bir hükme Kur&#8217;an gibi delalet eder, yani her yönüyle Kur&#8217;an&#8217;ın hükmüne uygun bir beyanda bulunur. Mesela, &#8220;Namazı kılın ve zekatı verin&#8221;, &#8220;Ey inananlar, oruç size farz kılındı&#8221;, &#8220;Kabe&#8217;ye gitmeye yol bulabilene haccetmek Allah&#8217;ın insanlar üzerinde bir hakkıdır&#8221; ayetlerinde mutlak olarak ifade buyurulan İslam&#8217;ın şartlarını bir de &#8220;İslam beş temel üzerine kurulmuştur&#8221; (1) hadisi, -uygulamaya yönelik hiç bir açıklama getirmeksizin- sadece hüküm açısından beyan etmektedir. Yine &#8220;Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin&#8230;&#8221; (2) ayeti ile &#8220;Hiç bir müslümanın malı, kendi gönül rızası bulunmadan helal olmaz&#8221; (3) hadisi tam bir uyum içinde aynı manayı ifade etmektedirler.</p>
<p>Burada akla, sünnetin Kur&#8217;an&#8217;a verdiği destek ve teyid, Kur&#8217;an için bir kıymet ifade eder mi? şeklinde bir soru takılabilir. Bu husus, Sünnet ile Kur&#8217;an arasındaki kaynak birliğinden doğan bir uyumu göstermesi yönüyle ele alınmalıdır. Kur&#8217;an için değilse bile, Kur&#8217;an&#8217;ın muhatapları açısından sünnetin teyid ve te&#8217;kidi elbette büyük bir anlam ifade eder. Buradaki beraberlik, diğer noktalardaki birlikteliğin ve uyumun göstergesi olarak kabul edilmelidir.</p>
<p><strong>Tefsir veya beyan:</strong> Sünnet, Kur&#8217;an&#8217;da bulunan herhangi bir hükmü herhangi bir yönden açıklar. Buna genellikle, kısaca temas edilmiş (mücmel) hükümlerle, anlaşılması kolay olmayan (müşkil) hükümlerin açıklanması, mutlak hükümlerin belli kayıtlara bağlanması (takyid), genel hükümlerin özelleştirilmesi (tahsis) denilmektedir. Mesela namaz ve zekatın uygulama biçim, ölçü ve şekillerine açıklık getiren hadisler, yine &#8220;beyaz iplik siyah iplikten sizin için ayırt edilinceye kadar” (4) ayetindeki beyaz ve siyah iplikten maksadın gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı olduğunu belirten hadisler ve yine &#8220;inanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar..&#8221; (5) ayetindeki zulümden kastın, &#8220;şirk&#8221; olduğunu açıklayan hadis, sünnetin bu özelliğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Sünnetin en yoğun şekilde icra ettiği görev Kitab&#8217;ı açıklamaktır. Bu sebeple &#8220;Sünnet Kitab&#8217;ın açıklayıcısıdır&#8221; denilmiş ve Kitap ile Sünnet arasındaki ilişki de açıklayan-açıklanan (mübeyyin-mübeyyen) alakası olarak tesbit edilmiştir.</p>
<p>Sünnetin bu iki fonksiyonu (te&#8217;kid ve tefsir) hakkında İslam bilginleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir.</p>
<p><strong>Teşrî:</strong> Kur&#8217;an&#8217;ın herhangi bir hüküm getirmediği konuda sünnetin bir hüküm ortaya koyması demektir. Bu konu alimler tarafından tartışılmıştır. Bazı alimler, &#8220;Allah Teala, Peygamber&#8217;e itaati farz kılmış ve Peygamber&#8217;in kendi rızasına uygun davranacağını bildiği için Kitap&#8217;ta hükmü belirtilmeyen konularda Peygamber&#8217;e hüküm koyma yetkisi vermiştir&#8221; dediler. Bazıları da &#8220;Hiç bir sünnet yoktur ki, onun mutlaka Kur&#8217;an&#8217;da bir aslı bulunmasın. Namazın nasıl kılınacağını gösteren sünnetin, namazın kılınması emrini getiren ayete dayandığı gibi diğer konulardaki teşriî sünnetler de mutlaka bir ayete dayanır. Peygamber neyi haram veya helal kılmışsa, onları Allah tarafından bir açıklama olmak üzere ortaya koymuştur&#8221; dediler.</p>
<p>Bir kısım alimler de, &#8220;Peygamberin sünnet olarak ortaya koyduğu her şey, onun kalbine Allah Teala tarafından konulan hikmetten ibarettir. Peygamber&#8217;in kalbine konulan şey, onun sünneti olmaktadır&#8221; dediler.</p>
<p>Bu görüşler sünnetin müstakil olarak hüküm getireceğinde birleşmekte, sadece Peygamber&#8217;in tek başına ortaya koyduğu hükmü, doğrudan doğruya Allah&#8217;ın yardımına dayanarak kendiliğinden mi ortaya koyduğu, yoksa kendisine vahiy mi edildiği, ya da kalbine ilka ve ilham mı edildiği noktasında biribirlerinden ayrılmaktadırlar. İhtilaf aslında işte bu değerlendirme ve ifadelendirme noktasında yoğunlaşmaktadır.</p>
<p>Kitap&#8217;ta olmayan bir hükmü sünnetin belirlemesi Kitab&#8217;a muhalefet anlamına gelmez mi? diye sorulabilir. Buna şöyle cevap vermek mümkündür:</p>
<p><strong>Kitap üzerine yapılan ziyade şu üç halde bulunabilir:</strong></p>
<p><strong>1</strong>. O konu Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından ortaya konulmamış olur.</p>
<p><strong>2.</strong> Var olan bir hükmü ortadan kaldırıcı (nasih) olabilir. (Tabii sünnetin mütevatir olması halinde bu ihtimal düşünülebilir)</p>
<p><strong>3.</strong> Hükmü bir konuya tahsis edici (muhassıs) olabilir.</p>
<p>Bu demektir ki, Kitap üzerine ziyade -eğer böyle bir şey varsa- ya hükmü ortadan kaldırıcı (nasih) veya bir konuya ait kılıcı (muhassıs) olacaktır. Bu iki halde de iyi düşünüldüğü zaman iki yönün bulunduğu anlaşılacaktır:</p>
<p><strong>a</strong>. Kitab&#8217;ın (yani ayetin) beyanı.</p>
<p><strong>b.</strong> Kitab&#8217;ın bir açıklama getirmediği konudaki hükmü tek başına (müstakillen) açıklaması.</p>
<p>Muhassıs, bir taraftan genel olan nassın hükmünü, o hükme dahil olanların bir kısmıyla sınırlarken, diğer yandan da o genel nassın kapsamından çıkarılanların hükmünü tek başına beyan etmiş olur. Mesela &#8220;Bunların dışında kalanlar size helal kılındı&#8221; (6) ayetinden sonra Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem &#8220;Kadının, halası ile aynı nikah altında birleştirilmesi haram olur. Nesep yoluyla haram olan, süt emme yoluyla da haram olur” (7) buyurmuştur. Bu şu demektir: Ayetteki &#8220;bunların dışında kalanlar&#8221; ifadesinden maksat, dışında kalanların hepsi değil, bazılarıdır. Bu durumda ayet bu bazılarının helalliğine delalet etmiş, fakat hüküm dışında kalanların hükmünü açıklamamış olur.</p>
<p>Resülullah&#8217;ın beyanı muhassıs olarak hem bu bazı fertlerin o genel hükmün dışında olduklarını, hem de hüküm dışına çıkarılmış olanların haramlığını açıklamış olur. Yani muhassıs hem ayetin hükmünü açıklar, hem de ayetin sükut ettiği noktanın hükmünü tek başına (müstakillen) ortaya koyar. Bu sebeple Kitab&#8217;ı tahsis, takyid veya nesh eden sünnete ait delillerin beyan ve müstakillik olmak üzere iki yönü bulunduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır.</p>
<p>O halde yukarıdaki esas ve açıklamalar çerçevesinde sünnetin müstakillen teşri kaynağı olduğu açıklık kazanmaktadır. Fıkıh kitaplarında görülen &#8220;Bu konunun meşruiyeti sünnetle sabittir&#8221; ifadeleri de sünnetin müstakil teşri kaynağı kabul edildiğini gösterir. Mesela, mest üzerine mesh etmek, yağmur duası ve namazı, şüf&#8217;a, lukata, içki içene verilecek ceza bu tür konulardandır.</p>
<p>Burada şu hususa da dikkat edilmelidir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, herhangi bir hükmün tebliği konusunda hataya düşmekten korunmuştur. Bu hüküm ister vahy-i metlüv isterse vahy-i gayr-i metlüv ile indirilmiş olsun; ister müstakil hüküm koyucu, ister beyan edici veya isterse teyid edici olsun, hatadan korunmuşluk açısından farketmemektedir. Hatta şeriatın tamamı vahy-i gayr-i metlüv şeklinde yani sünnet olarak gönderilmiş olsaydı bile, o yine hataya düşmekten korunur, tebliği de bağlayıcı olurdu. Nitekim peygamber olarak gönderilmenin şartları arasında kendisine mutlaka bir kitap indirilme kaydı bulunmamaktadır. Öte yandan Allah Teala&#8217;nın, peygamberine kitabında indirmediği bir hükmü tebliğ etmesini emretmesine mani herhangi bir hal de söz konusu değildir. Zira &#8220;Allah yaptıklarından kimseye hesap verecek değildir&#8221;.(8)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3. Sünnetin Bağlayıcılığı</strong></p>
<p>Sünnetin bir bütün ve kavram olarak bağlayıcılığı kesindir. Peygamber&#8217;e uymayı, verdiği hükme razı olmayı, onun hükmü karşısında mü&#8217;minlere seçim hakkı tanınmadığını belirleyen ayetler, sünnetin müslümanların hayatındaki etkin ve bağlayıcı rolünü ortaya koymaktadır.</p>
<p>Ancak Hz. Peygamber&#8217;in değişik vasıflarla ortaya koyduğu sünnetin bağlayıcılık derecesinin ve çerçevesinin aynı olmadığı da bir gerçektir. Hz. Peygamber;</p>
<p>-Risalet (peygamberlik),<br />
-İfta (müftilik)<br />
-Kaza (hakimlik)<br />
-İmamet (devlet başkanlığı) vasıflarından biri ile tasarrufta bulunur.</p>
<p><strong>Risalet</strong> yani peygamberlik vasfıyla ortaya koyduğu sünnet, genelde ayetleri özelliklerine göre açıklama (tefsir), belli bir şarta bağlama (takyid), muayyen fertlere özel kılma (tahsis), helal ve haramı açıklama, akaid ve ahkamı beyan etme maksadını taşır. Bu çeşit sünnet, ilahî ahkamın bir beyan ve tefsiri demek olduğu için, hükmü kıyamete kadar devam edecek olan bir teşrî anlamındadır. Zira Hz. Peygamber bu tebliğ ve beyan tasarrufunda bir tebliğci ve nakilci durumundadır. Allah katından kendisine bildirilen gerçekleri nakil ve beyan etmektedir. Hz. Peygamber&#8217;in bu sıfatla ortaya koyduğu tasarruftan bütün ümmeti bağlayıcıdır.</p>
<p><strong>İfta,</strong> Allah Teala&#8217;nın hükmünü delillerden çıkararak dini soruları cevaplandırmak, ahkamı Allah adına haber vermek, tebliğ ve izah etmek demektir. Hz. Peygamber bu tasarrufunda delillere bağlıdır. Bu yolla ortaya koydukları da ümmeti bağlayıcıdır.</p>
<p><strong>Kaza,</strong> iki veya daha fazla kişi arasında cereyan eden anlaşmazlıklarda, sebep ve delillerin meydana getirdiği kanaate göre, haklıyı haksızı belirlemek (adalet tevzii) maksadıyla verdiği hükümlerdir. Peygamber burada yeni bir hüküm ortaya koymaktadır (münşî&#8217;dir.)</p>
<p>Hz. Peygamber, kendisine getirilen davalar konusunda genel durumu ortaya koymak üzere şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Davanızı bana getiriyorsunuz, ben ancak bir beşerim. (Kimin haklı olduğu konusunda) bana bir vahiy gelmiş değildir. Vahiy gelmeyen konularda ben ancak re&#8217;yimle hükmediyorum. Olur ki biriniz, diğerine nisbetle delilini daha tesirli anlatır, daha iyi ortaya koyar, ben de onu haklı zannederek lehine hükmederim. Her kime kardeşine ait bir hakkı hükmeder, verirsem, sakın onu almasın. Ben ona bir ateş parçası vermiş olurum&#8221;.(9)</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in kaza tasarrufu olarak ortaya koyduğu sünnet, sadece davacı ve davalıyı bağlar. Ancak hüküm verirken takip ettiği usul, dikkate aldığı esaslar, kaza ve hukuk usülünde bize örnek oluşturur.</p>
<p><strong>İmamet</strong> (devlet başkanlığı) tasarrufu, ilk üç vasfı ve tasarrufundan farklı ve onlara ilave bir selahiyet ve tasarruftur. Bunda bir yaptırım gücü söz konusudur. Öte yandan peygamberliğin devlet başkanlığını gerektirmediği de ortadadır. Çünkü bazı peygamberlere hükümdarlık verilmemiş, bazılarına ise verilmiştir. Hem hükümdar hem de peygamber olan Efendimiz&#8217;in bu iki vasfıyla ortaya koyduğu tasarruflar birbirinden farklıdır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in devlet başkanı sıfatıyla yaptıkları hem diğer devlet başkanlarını bağlamaz hem de zamanın devlet başkanı izin vermedikçe, benzeri haklar mü&#8217;minler tarafından re&#8217;sen elde edilemez. Ganimetlerin paylaştırılması, devlete ait mal varlığının uygun bir şekilde kullanılması ve sarfı, cezaların infazı, orduların teşkili ve sevki, toprak, maden, su gibi kaynakların özel şahıs veya kuruluşlarca işletilmesi gibi hususlar bu tür tasarruflardır. Başkan veya temsilcisi hüküm ve izin vermedikçe, bunların alınması, yapılması, icra ve infaz edilmesi caiz değildir. Bu konulara ait tasarrufları, sonra gelen başkan değiştirebilir. Mesela Hz. Osman isyancıların üzerine asker sevketmezken Hz. Ali sevketmiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in tasarrufları konusunda en önemli husus, onun tasarrufunun hangi vasfının gereği ve sonucu olduğunu tesbit edebilmektir. Alimler, bu noktadaki farklı tesbitleri dolayısıyla bir çok konuda değişik sonuçlara varmışlardır. Mesela Hz. Peygamber &#8220;Bir yeri isteyerek kullanılır hale getiren ona malik olur&#8221; (10) buyurmuştur. Hz. Peygamber&#8217;in bu hadîs-i şerifi ifta ve tebliğ sıfatıyla ortaya koyduğu kabul edilirse, bir başkasının mülkiyetinde olmayan toprağı işleyip kullanılır hale getiren kişi, oraya sahip olabilecektir. Nitekim İmam Şafiî, bu hadisi fetva ve tebliğ tasarrufuna bağlamış, &#8220;Çünkü Resülullah&#8217;ın asıl işi ve sıfatı budur, aksine delil bulunmadıkça hadisleri buna göre yorumlamak gerekir&#8221; demiştir. Böyle olunca da bu hakkı kullanmak hiç kimsenin iznine tabi olmaz. Herhangi bir kişi toprağı ıslah ederek kendiliğinden ona sahip olabilir.</p>
<p>Hz. Peygamber bu hadisi, devlet başkanı sıfatıyla söylemişse, bu hüküm diğer başkanları bağlamaz, onlar kendi çağ ve ülkelerinde kamu yararını gözeterek devlete ait topraklar üzerinde tasarrufta bulunurlar ve toprak imarının mülkiyet sebebi olması, sürekli olarak devletin iznine bağlı bulunur. Ebü Hanîfe bu görüştedir. Çünkü toprak üzerinde onu birine bağışlamak (ikta) vb. şekillerde tasarruf hakkı ve görevi devlet başkanına aittir.</p>
<p>İmam Malik, bu konuda şehir ve mücavir alan topraklarını birbirinden ayırmış, şehir topraklarını devlet başkanlığı sıfatıyla ilgili görmüştür. Çünkü buralarda oturan insanların huzur ve menfaatlarını korumak devlet başkanının sorumluluğu altındadır.(11)</p>
<p>Bu misalde de görüldüğü gibi Hz. Peygamber&#8217;in ortaya koyduğu tasarrufların, onun hangi vasfına ait olduğunu tesbit etmek fevkalade önem arzetmektedir. Zira sünnetin bağlayıcılık çerçevesini ortaya koyabilmek, bu noktanın doğru olarak tesbitiyle alakalı bulunmaktadır.</p>
<p>Sünnetin bağlayıcılığı, tartışmasız bir gerçektir. Cereyan ettiği konuya ve dayandığı vasfa göre kapsam ve fıkhî hüküm açısından (vacip, mendup, müstehab gibi) farklılık göstermesi onun temel niteliğini (bağlayıcılığını) ortadan kaldırmaz, aksine uygulama alanı ve kıymet hükmünün açıkça belirlenmesi anlamına gelir.</p>
<p><strong>4. Sünnetin Evrensel Bütünlüğü</strong></p>
<p>Sünnetin tüm hayatı ya da hayatın tüm safhalarını bütün boyutlarıyla kucaklayıcı bir yapıya sahip olduğu açıktır. Bu durum, sünnetin evrensel bütünlüğü demektir.</p>
<p>&#8220;De ki, ey insanlar! Ben sizin hepinize göklerin ve yerin sahibi olan Allah&#8217;ın elçisiyim&#8221; (12) ayeti ve konuya ait diğer ayetler, bir taraftan İslam&#8217;ın cihanşümul bir din olduğunu ilan ederken bir taraftan da Hz. Peygamber&#8217;in elçiliğinin ve dolayısıyla onun sünnetinin, yaşama tarzının evrensel boyut ve karakterini ortaya koymaktadır.</p>
<p>İslam tebliğine muhatap olan insanlar arasında çeşitli açılardan farklılıklar olacağı pek tabiîdir. Bu farklılıklara rağmen her insan veya topluluk, yatıp kalkmak, yiyip içmek, ağlayıp gülmek, alış veriş, hayır-hasenat yapmak, öğrenip öğretmek, hastalanıp tedavî olmak gibi hayatın bütün hallerinde kendilerine örnek alacakları bir rehbere muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç, ruhî ve hissî alanlarda ve ilişkilerde daha büyük boyutlardadır.</p>
<p>İşte bütün toplum kesimlerinin bütün ihtiyaçlarını ferd, aile, millet, ümmet ve insanlık seviyesinde ve evrensel çerçevede karşılamak, şekillendirmek, örneklendirmek sünnetin sorumluluğu ve özelliğidir. Allah Teala&#8217;nın Hz. Peygamber&#8217;i &#8220;en güzel örnek&#8221; diye tanıtması, onun hayatında bütün bu hayat şart ve şekillerine göre İslam çerçevesinde örnek alınabilecek ahenkli bir çeşitlilik, zenginlik, seyyaliyet ve uygulanabilirlik bulunduğunu göstermektedir.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in hayatını ve ondaki çeşitliliği ashab-ı kiram, &#8220;O bir peygamberdir, bizden farklıdır. Biz kendi işimize bakalım&#8221; yorumu ile değil, &#8220;Onun bütün hareketlerinin bize bakan bir yönü mutlaka bulunmaktadır. Biz onu örnek almalıyız&#8221; yaklaşımı içinde algılamışlardır. Hz. Peygamber&#8217;in hayatını ciddiyet ve insaf ile tedkik eden herkes neticede, &#8220;tarih boyunca başka hiçbir kimsede toplanmamış, hayatın her yönünü etkileyen, şekillendiren üstün özelliklerin Resül-i Ekrem&#8217;de bir arada görüldüğünü&#8221; itiraf etmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in temiz bir geçmişe sahip olduğu, hem Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;in şehadeti hem de Mekkelilerin kendisine &#8220;el-Emîn&#8221; lakabını vermelerinden anlaşılmaktadır. Peygamberliğine karşı çıktıkları zaman o kendisini &#8220;daha önce yıllarca aralarında yaşamış olduğu&#8221;nu hatırlatarak savunmuştur. Bu demektir ki, Hz. Peygamber&#8217;in, peygamberlik öncesi hayatı bile örnek alınabilecek temizliktedir.</p>
<p>Onun peygamberlik günleri, hemen hemen her safhasıyla gözler önündedir.</p>
<p>Örnek alınacak şahsın pratik bir hayat sahibi olması fevkalade önem taşımaktadır. Bu da örneğin, çok yönlü bir yaşayış deneyimine sahip olmasıyla mümkündür. Ümmet için Hz. Peygamber&#8217;in yegane örnek oluşu biraz da bu açıdan ele alınmalıdır. Zira sünnet, Hz. Peygamber&#8217;in, Allah&#8217;ın emirlerine uygun hareket etmek maksadıyla seçip yaşadığı hayat, gittiği yol demektir.</p>
<p>Bir anlamda sünnet, son ilahî kitap Kur&#8217;an&#8217;ın, &#8220;son peygamber&#8221;, &#8220;alemlere rahmet &#8220;,&#8221;üsve-i hasene&#8221;, &#8220;büyük ahlak sahibi&#8221;, &#8220;mü&#8217;minlere düşkün ve onların sıkıntıya uğraması kendisine çok ağır gelen&#8221; bir Allah elçisi olarak Resülullah tarafından evrensel planda ortaya konmuş nebevî yorumudur. Bu sebeple de Kur&#8217;an-ı Kerîm, beşerî, coğrafî, tarihî, sosyal, meslekî ve ekonomik farklılıklarına rağmen bütün insanları Resülullah&#8217;ın siretine, hayat modeline uymaya, onun izinden gitmeye, onun yoluna koyulmaya davet etmektedir. Çünkü onun sünneti, muhtelif toplum kesimlerinin hepsine birden örnek olabilecek zenginliktedir.</p>
<p>Onun hayatı, canlı Kur&#8217;an niteliğiyle insan hayatına tam bir uygulama örneği ve ışığıdır. Herkes onda örnek alabilecek bir yön bulabilir. Sünneti bu bütünlük, zenginlik ve evrensellik içinde düşünmemek, Hz. Peygamber&#8217;i ve onun şekillendirdiği İslam hayatını kavramakta ve tabiatıyla Resülullah&#8217;ı anlamakta çekilen güçlüklerin ve düşülen yanlışların gerçek sebebidir. Konuya ait bütün olumsuz ve temelsiz düşünce ve beyanların düzeltilebilmesi, sünneti evrensel boyut ve bütünlüğü içinde algılayabilmeye bağlıdır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in sünnetinin evrensel boyutta uygulanabilir bir bütünlüğe ve esnekliğe sahip olduğunu gösteren ashab-ı kirama ait bir kaç tesbiti şöylece sıralayabiliriz:</p>
<p><strong>Yapılabilecekleri emrederdi:</strong> Hz. Aişe anlatıyor: &#8220;Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabına emrettiği zaman, daima kolaylıkla üstesinden gelebilecekleri amelleri emrederdi&#8221;.(13)</p>
<p><strong>Ümmetini düşünürdü:</strong> İbni Abbas radıyallahu anhüma, Hz. Peygamber&#8217;in, &#8220;Ümmetimi meşakkate sokacağından endişe etmeseydim, yatsı namazını geç saatlerde kılmalarını emrederdim&#8221; buyurduğunu (14); Ebü Hüreyre radıyallahu anh de &#8220;Ümmetime zor geleceğinden endişe etmeseydim, onlara her abdest alırken misvak kullanmalarını emrederdim&#8221; buyurduğunu (15) haber vermektedirler. Yine Ebü Hüreyre radıyallahu anh&#8217;ın bildirdiğine göre Hz. Peygamber &#8220;Sizi bir şeyden menettiğim zaman ondan kesinlikle kaçının. Bir şey emrettiğimde ise, onu gücünüz yettiğince yerine getirin&#8221;(16) buyurmuştur.</p>
<p><strong>Resül-i Ekrem Efendimiz gösterdiği yolda, dinî gayretle de olsa, aşırı davranılmasını asla tasvip etmemiştir.</strong> &#8220;Bazılarına ne oluyor ki, benim yaptığım bir şeyi yapmaktan çekiniyorlar. Allah&#8217;a yemin ederim ki, içlerinde Allah&#8217;ı en iyi tanıyan ve O&#8217;ndan en çok korkan benim&#8221;(17) buyurarak kendisinden daha ileri bir müslüman olma imkanının bulunmadığını dile getirmiştir.</p>
<p><strong>&#8220;Yapılabilecekleri emretmiş&#8221; olmasına rağmen, onun emirlerini önemsemeyerek karşı çıkanları da asla hoş karşılamamıştır.</strong> Seleme ibni Ekva anlatıyor: Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem sol eliyle yemek yiyen Büsr İbni Rai&#8217;l-ayr&#8217;i gördü ve kendisine:</p>
<p>&#8211; &#8220;Sağ elinle ye!&#8221; buyurdu. Büsr:<br />
&#8211; Yapamıyorum, dedi. (Müslim&#8217;in rivayetinde onun, bu sözü kibirlenerek söylediğine işaret edilmektedir). Hz. Peygamber:<br />
&#8211; &#8220;Yapamaz ol!&#8221; buyurdu. Ravi Seleme İbni Ekva diyor ki, &#8220;Bundan sonra adamın sağ eli ağzına ulaşamaz oldu&#8221;.(18)</p>
<p><strong>Hz. Peygamber çevresine karşı duyarlıydı,</strong> cemaatini gözetirdi.</p>
<p>Enes ibni Malik radıyallahu anh&#8217;ın şu müşahedeleri bunu göstermektedir:</p>
<p>&#8220;Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem, hiç bir şeyi eksik bırakmaksızın, insanların en hafif namaz kıldıranıydı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem namazdayken, annesinin yanında mescide gelmiş bir çocuğun ağlamasını işitir de kısa bir süre okuyuverirdi&#8221;.(19)</p>
<p><strong>Kolaylaştırma onun temel prensibiydi.</strong> Hz. Peygamber bu prensibi &#8220;Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!&#8221;(20) şeklinde tesbit ve ilan etmiştir.</p>
<p>Bütün bu nakillerden çok açık bir şekilde anlaşılacağı gibi sünnet, kolaylaştırma ve sevdirme çizgisinde İslam&#8217;ın uygulanışından ibarettir. Bu sebeple de her insan ve toplum Hz. Peygamber&#8217;in hayatında ve sünnetinde kendilerine örnek olacak bir çok yön ve olay bulabilir. Çünkü bütün insanlığı bir şahsiyette toplayıp misallendirmek Allah Teala için asla zor değildir.</p>
<p>Bu sebeple Hz. Peygamberin sireti, hayatın her safhasını kapsayan bir bütünlük içindedir. O Allah&#8217;ın kendisine verdiği yetki ile, ülkelerinde krallara, devlet başkanlarına; yollarda, yaylaklarda çobanlara; mekteplerde hocalara; sınıflarda öğrencilere; obalarda fakirlere; köşklerde zenginlere; otağlarda, kışlalarda ordulara, komutanlara; yuvalarda analara-babalara, yavrulara kısaca bütün insanlara aynı çağrıyı yapmakta, kendisini izlemeye davet etmektedir. Çünkü onun sireti, bütün insanlık için en güzel örnektir. Çünkü onun sünneti, dünyayı kucaklayıcı bir zenginlik, çeşitlilik, pratiklik, bütünlük ve ahenk manzumesidir.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in harb-sulh, ibadet-ticaret, hak ve adalet, suç-ceza gibi ciddi ve önemli konularla meşgul olması hemen herkes tarafından pek tabiî karşılandığı halde, onun, günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de meşgul olmasını bazıları akıllarına sığdıramayabilirler. Nitekim Selman-ı Farisî&#8217;ye bir müşrik biraz da alaylı bir eda ile şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Görüyorum ki dostunuz Muhammed, size her şeyi, ama her şeyi, hatta helaya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor?</p>
<p>Selman, gayet ciddî bir eda ile:</p>
<p>&#8211; Evet, gerçekten de öyle, diye onu tasdik ettikten sonra Hz. Peygamber&#8217;in tuvalet adabıyla ilgili tavsiyelerini sıraladı.(21)</p>
<p>Hiç kuşkusuz işlerin ve konuların önemlerine göre sıralanması esastır. Ancak insan hayatındaki her şeyin belli şekillerle ıslah edilmesi, inanç sisteminin gereklerine uygun hale getirilmesi de aynı derecede önemlidir. Hz. Peygamber ümmetine bir baba gibi her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları göstermiştir. Bunda &#8220;küçük işlerle meşguliyet&#8221; gibi bir basitlik değil, &#8220;en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde bir ciddiyet, sorumluluk ve insanı bir bütün olarak değerlendirme&#8221; gibi derin ve anlamlı bir hassasiyet yatmaktadır. İşte Selman, bunun farkındaydı ve aklınca alay etmek isteyen &#8220;bir peygamber de böyle şeylerle uğraşır mıymış?&#8221; demeye getiren devrin çağdaş müşrik kafasına gerçeği bütün safiyeti ve açıklığı ile haykırıyordu:</p>
<p>&#8220;Evet, herşeyi bize o öğretiyor!.&#8221;</p>
<p>Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhüma da kendisine:</p>
<p>&#8211; Biz hazar namazı ile, korku (havf) namazını Kur&#8217;an&#8217;da buluyoruz. Fakat sefer (yolculuk) namazını Kur&#8217;an&#8217;da bulamıyoruz. Nasıl oluyor bu? diyen Ümeyye İbni Abdullah İbni Halid&#8217;e;</p>
<p>&#8211; Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah bize Muhammed&#8217;i peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed&#8217;i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız&#8221;(22) diyor, ashabın bilgi kaynağının ve her sahada örneğinin Hz. Peygamber olduğunu açıkça ifade ediyordu.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in sünnetinin, evrensel karakteri, onun ashab-ı kiram tarafından değiştirilmesine mani olmuştur. Nitekim Hz. Aişe: &#8220;Eğer kadınların yeni yeni icad ettikleri halleri Resülullah görseydi, -İsrailoğullarının kadınlarının men olunduğu gibi- onları mescidlere gitmekten menederdi&#8221;(23) demekle beraber, böyle bir yasaklama yoluna ne kendisi gidiyor, ne de halifelerden böyle bir yasak getirmelerini istiyordu. Çünkü &#8220;Allah&#8217;ın hanım kullarını, Allah&#8217;ın mescidlerinden men etmeyiniz!&#8221;(24) hadîs-i şerîfi ona bu yetkiyi vermiyordu.</p>
<p>Sünneti evrensel bütünlüğü içinde düşünmek ve onu her hareketimizde çıkış noktası olarak benimsemek, kendi içimizde tatmin edici bir yoruma kavuşturamadığımız sünnet verilerini hemencecik reddedivermekten bizi kurtaracaktır. Hatta onların da geçerli olacağı yöre ve dönemlerin bulunabileceği fikrine ve rahatlığına ulaştıracaktır. Bu ise İslam kültürü olduğunu belirttiğimiz sünnete dair hiçbir bilgi ve belgenin zayi olmamasını gerektirir. Hz. Peygamber bütün hayatı boyunca, söz ve davranışları ile Kur&#8217;an&#8217;da bildirilen hakikatların izahını yapmıştır. Bu sebeple Zührî&#8217;nin dediği gibi, &#8220;Peygamberlik Allah vergisidir. Resül&#8217;e tebliğ, bize de teslimiyet düşmektedir&#8221; (25).<br />
Netice itibariyle bir kere daha vurgulamamız gerekirse, sünnetin temel özelliğini gerçekçilik, evrensellik ve esneklik yani uygulanabilirlik olarak tesbit etmemiz mümkündür. Aslında bunlar, bizzat İslam&#8217;ın temel özellikleridir.</p>
<p>İslam, en son ve en mükemmel din, Hz. Muhammed de en son peygamberdir. Kıyamete kadar geçerli olan Kur&#8217;an ve onun birinci dereceden açıklaması ve uygulama biçimi demek olan sünnet, her türlü şart altındaki insanların meselelerine çözüm getirmek ve müslümanlar arasında inanç ve davranış birliğini sağlamakla yükümlüdür. Böyle olunca da sünnetin gerçekleri esas alması, insanı tanıması, ona her türlü imkan ve şartta yaşayabileceği genel esasları tedricî olarak öğretmesi, aynı konuda uygulanabilir farklı şekil ve biçimleri sunması pek tabiîdir.</p>
<p>Bu söylediklerimiz, cihanşümullüğün yani evrenselliğin bir sonucudur.</p>
<p>Aynı konuda farklı bilgiler ve değişik uygulama imkanları sunan hadislerin, bu açıdan bakıldığı zaman tabiîlikler manzumesi oldukları, bu bahis konusu farklılıkların ya da seçenek imkanlarının ümmet için tam bir rahmet vesilesi olduğu açıktır. Zira İslam belli bir yöre veya şehir halkına gelmiş değildir. Eğer öyle olsaydı, daha net ve değişmeyen uygulamalar teklif ederdi. Halbuki İslam, bütün insanlara gelmiş bir dindir. Bu yüzden de getirdiği esasların kıyamete kadar dünyanın her tarafında uygulanabilir olması, kendisine inananların hidayetlerini temin edebilmesi açısından hayatî bir zorunluluktur.</p>
<p><strong>5. Sünnetin Korunmuşluğu</strong></p>
<p>Allah Teala Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de, kafirler istemeseler de nürunu tamamlayacağını açıklamaktadır (26). &#8220;Allah&#8217;ın nuru&#8221;, kulları için seçtiği, onları kendisinden sorumlu tuttuğu ve Resulü&#8217;ne vahyettiği şeriatıdır. Bu hem Kur&#8217;an&#8217;ı hem de Sünnet&#8217;i içine alır.<br />
Allah Teala &#8220;Gerçekten Zikr&#8217;i biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz&#8221; (27) buyurmuştur. Bu ayette geçen zikri, Kitap ve Sünnet olarak anlamak mümkündür. Zikir kelimesi Kur&#8217;an ile tefsir edilecek olursa, bu takdirde ayetteki hasr ifadesinden, Kur&#8217;an&#8217;ın dışında hiçbir şeyin korunmayacağı, koruma hükmünün sadece Kur&#8217;an&#8217;ı içine aldığı anlamı çıkmaz. Çünkü Allah Teala, Kur&#8217;an&#8217;da Kur&#8217;an dışında başka şeyleri de mesela, Resülullah&#8217;ı insanların vereceği zararlardan koruyacağını bildirmiş ve korumuştur. Yine arşı, gökleri ve yeri kıyamete kadar yok olmaktan koruyacaktır. Sonra ayetteki &#8220;lehü&#8221; kelimesinin öne alınmış olması, hasr için değil, ayet sonlarındaki uyuma riayet içindir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın korunması, sünnetin korunmasını da içine alır. Çünkü Sünnet, Kur&#8217;an&#8217;ın açıklayıcısı, güvenilir bekçisidir; keyfi yorumlara tabi tutulmasını önler. O halde sünnetin korunması, Kur&#8217;an&#8217;ın korunması için gerekli önlemlerden biridir. Bu sebeple de Kur&#8217;an&#8217;ın korunması, sünnetin de korunması demektir.</p>
<p>Sünnetin korunması ümmete, ümmetin alimlerine havale edilmiş gözükmektedir. Yani sadece Kur&#8217;an ile sünnetin korunma şekillerinde farklılık vardır. Bu da İslam bilginlerinin hadis ilimlerinin bütün branşlarında gerçekleştirdikleri her türlü takdirin üstünde değer arzeden ilmî mesailer ile gözler önüne serilmiş bir gerçektir.</p>
<p>Sünnetin tamamı ümmet tarafından korunmuştur. Tek tek fertler ele alındığı zaman, elbette onların bütün sünneti ihata edemedikleri görülürse de, ümmetin bütünü ele alındığı zaman sünnetten hiçbir şeyin kayıp olmadığı anlaşılacaktır. Tıpkı herhangi bir dili, bir dil aliminin bütünüyle bilmesi mümkün olmasa bile, o dili konuşan milletin o dilin bütün kelimelerini bilmesinin pek normal olduğu gibi. Hatta İmam Malik&#8217;e, devrin halifesi, Muvatta’ yegane hadis kitabı olarak ilan etme teklifini iletince, büyük imam &#8220;Bizim muttali olmadığımıza başkaları muttalî olmuş olabilir&#8221; diyerek karşı çıkmış, sünneti, ümmetin bütünü çerçevesinde düşünmek gerektiğini hatırlatmıştır. Yani fert olarak bilgileri sınırlı da olsa alimlerin tümü, sünnetin tümünü ihata etmişlerdir. Bu da sünnetin korunmuşluğunu gösterir.</p>
<p><strong> 6. Sünnetin Kurtarıcılığı</strong></p>
<p>Sünnetten yararlanabilmek için her şeyden önce onun &#8220;en güzel örnek&#8221; olduğuna, yaşanabilirliğine, insan özüne ve ihtiyaçlarına en üst seviyeden cevaplar ve alternatifler getirdiğine inanmak gerekir. Sonra da bu inanca dayalı olarak sünneti kendi özellikleri içinde iyi tanımak lazımdır. Zira Hz. Peygamber alemlere rahmet ve hidayet rehberi olarak gönderilmiştir. Onun sünneti, hidayette olabilmenin çarelerini göstermektedir. Sünnetin kurtarıcılığından şüphe etmek Hz. Peygamber&#8217;in risaletine karşı çıkmak anlamına gelir. Nitekim Abdullah ibni Mes&#8217;ud bir defasında &#8220;Nebinizin sünnetini terkettiniz mi saptınız gitti demektir&#8221; tenbihinde bulunmuştur.</p>
<p>&#8220;Gerçekten sen doğru yola çağırıyorsun&#8221; (28) ve &#8220;Eğer o peygambere itaat ederseniz doğru yolu bulmuş olursunuz&#8221; (29) ayetleri, sünnetin kurtarıcılığını ortaya koyan Kur&#8217;anî delillerdendir.</p>
<p>Hz. Peygamber de muhtelif hadîs-i şerîflerinde bir yandan kendi konumunu anlatırken bir yandan da ümmetin kurtuluşuna olan katkısını açıkça gözler önüne sermiştir. Ateşe düşmeye çalışan kelebek ve pervaneleri kovalamaya çalışan kişi durumunda olduğunu hatırlatarak &#8220;Ben sizi bel bağınızdan tutmuş ateşe düşmekten kurtarmaya çalışıyorum; siz ise, elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz&#8221; buyurmuştur. O kendisinin ümmet için kurtuluş vesilesi olduğunu daha başka hadislerinde de yine böyle temsillerle açıklamıştır. Kendisini, düşmanı görüp koşarak gelen ve milletini uyaran bir haberciye benzettiği hadis de bu hususta tam bir kanaat verecek açıklıktadır:</p>
<p>&#8220;Benim ve Allah&#8217;ın benimle gönderdiği İslam&#8217;ın durumu, bir topluluğa gelip şöyle diyen kişinin durumuna benzer:<br />
&#8211; Ey Milletim, gerçekten ben, üzerinize gelmekte olan bir orduyu gözlerimle gördüm. Ben, size bu tehlikeyi bildiren apaçık bir haberciyim. Binaenaleyh canınızı kurtarmaya bakın!</p>
<p>Bu sözler üzerine ahalinin bir kısmı ona itaat etti ve akşamdan yola çıkarak tabiî bir yürüyüşle bulundukları yeri terkedip gittiler, kurtuldular. Bir kısmı da onu yalanladı, yerlerinde kaldılar. Ordu onlara sabaha karşı baskın verdi ve hepsinin kökünü kazıdı, işte bu hal, bana itaat, getirdiklerime ittiba edenler ile bana isyan ve Hak&#8217;tan getirdiklerimi yalanlayan kimselerin durumunun ta kendisidir&#8221;(30).</p>
<p>Sünnetin kendisine sarılanları kurtardığı kesindir. Tabiîn müfessirlerinden Dahhak ibni Müzahim ne güzel ifade etmiştir: &#8220;Cennet ile sünnet aynı konumdadır. Zira ahirette cennete giren, dünyada sünnete sarılan kurtulur&#8221;(31). İmam Malik de sünneti Nuh aleyhisselam&#8217;ın gemisine benzetmiş ve &#8220;Kim ona binerse, kurtulur, kim binmezse boğulur&#8221; demiştir (32).</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1- Buharî, îman,!, 2; Müslim, îman 19-22</p>
<p>2- Bakara süresi (2), 188</p>
<p>3- Ebü Davüd, Menasık 56</p>
<p>4- Bakara süresi ( 2), 187</p>
<p>5- En&#8217;am süresi (6), 82</p>
<p>6- Nisa süresi (4), 24</p>
<p>7- Buharî, Nikah 27; Müslim, Nikah 33</p>
<p>8- Enbiya süresi (21), 23</p>
<p>9- Ahmed îbni Hanbel, Müsned, VI, 307, 320; Buharî, Ahkam 20</p>
<p>10- Buharî, Hars 15</p>
<p>11- Konuya ait geniş bilgi için bk. Karafi, İhkam, s. 86-109; İbn Aşür, Makasidu&#8217;ş-şeri&#8217;a, s. 27-40</p>
<p>12- A&#8217;raf süresi (7), 158</p>
<p>13- bk. Buharî, İman 13</p>
<p>14- Buharî, Mevakît 24</p>
<p>15- Müslim, Taharet 42</p>
<p>16- Buharî, İ&#8217;tisam 2</p>
<p>17- Buharı, İ&#8217;tisam 5</p>
<p>18- bk. 161, 614, 742 numaralı hadisler</p>
<p>19- Buharî, Ezan 65; Müslim, Salat 37, 187</p>
<p>20- Buharî, İlim 11</p>
<p>21-bk. Müslim, Tahare 57-58</p>
<p>22- Nesaî, Taksîru&#8217;s-salat 1</p>
<p>23- Buharî, Ezan 163; Müslim, Salat 144</p>
<p>24- Buharî, Cum&#8217;a 13</p>
<p>25- bk. Begavî, Şerhu&#8217;s-sünne, I, 217</p>
<p>26- bk.Tevbe süresi (9), 32</p>
<p>27- Hicr süresi (15), 9</p>
<p>28- Mü&#8217;minün süresi (23), 73; ayrıca bk. Şura süresi (42), 52</p>
<p>29- Nur süresi (24), 54</p>
<p>30- Buharî, İ&#8217;tisam 2</p>
<p>31- Kurtubî, Tefsir, XIII, 365</p>
<p>32- Süyütî, Miftahü&#8217;l-cenne, s. 53-54</p>
<p><strong>Bu çalışma Erkam Yayınları tarafından hazırlanan Riyazü’s Salihin adlı eserin 1. cildinden iktibas edilmiştir.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/">Sünnetle İlgili Bazı Meseleler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhkem-Müteşabih Meselesine Selefin Bakışı (1)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muhkem-mutesabih-meselesine-selefin-bakisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muhkem-mutesabih-meselesine-selefin-bakisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Jun 2016 02:09:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Âyetin Muhkem ya da Müteşâbih Olduğunun Nasıl Bilineceğine Dair]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Kitabında Bilmemize İmkân Olmayan Şeylerin Bulunması Mümkün müdür?]]></category>
		<category><![CDATA[Delalet]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Istılahta Muhkem]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an-ı Kerim’in Muhkem ve Müteşâbih Şeklinde Vasfedilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mücmel]]></category>
		<category><![CDATA[Müevvel]]></category>
		<category><![CDATA[Müteşabih]]></category>
		<category><![CDATA[Muhkem-müteşâbih meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhkem-Müteşabih Meselesine Selefin Bakışı]]></category>
		<category><![CDATA[Muhkemin sözlük anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11744</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fahreddin ER-RÂZÎ Çeviren: Celalettin DİVLEKCİ(2) Özet Muhkem-müteşâbih meselesi, tefsir literatüründe üzende çokça durulmuş bir konudur. Fahreddin er-Râzi de bir müfessir, kelamcı ve en önemlisi bir usul âlimi olarak bu meseleyi ele alır. Râzi konuya, Kur’an’da bilinmesi imkânsız şeylerin bulunması mümkün müdür? sorusuyla girer. Konuyla ilgili tarafların görüşlerini, dayandıkları aklî ve naklî delilleri verir. Kelimelerin Kur’an’daki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muhkem-mutesabih-meselesine-selefin-bakisi/">Muhkem-Müteşabih Meselesine Selefin Bakışı (1)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/muhkem-mutesabih-meselesine-selefin-bakisi/indir-1-80/" rel="attachment wp-att-11745"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11745" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-6.jpg" alt="Muhkem-Müteşabih Meselesine Selefin Bakışı " width="541" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-6.jpg 330w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-1-6-300x139.jpg 300w" sizes="(max-width: 541px) 100vw, 541px" /></a></p>
<p>Fahreddin ER-RÂZÎ</p>
<p><strong>Çeviren:</strong> Celalettin DİVLEKCİ(2)</p>
<p><strong>Özet</strong></p>
<p>Muhkem-müteşâbih meselesi, tefsir literatüründe üzende çokça durulmuş bir konudur. Fahreddin er-Râzi de bir müfessir, kelamcı ve en önemlisi bir usul âlimi olarak bu meseleyi ele alır. Râzi konuya, Kur’an’da bilinmesi imkânsız şeylerin bulunması mümkün müdür? sorusuyla girer. Konuyla ilgili tarafların görüşlerini, dayandıkları aklî ve naklî delilleri verir. Kelimelerin Kur’an’daki kullanımlarına yer verdikten sonra ıstılahtaki tanımlarına yer verir. Tanımlarını, delâlet açısından lafız çeşitlerinin bir birleriyle olan ilişkilerini ortaya koymak suretiyle yapar. Müteşâbihin objektif bir şekilde nasıl tespit edileceğine dair, vuzuh sorunu olan bazı tespitlerde bulunur. Ardından Selefin konuya yaklaşımını delilleriyle dile getirir.</p>
<p><strong>I. Allah’ın Kitabında Bilmemize İmkân Olmayan Şeylerin Bulunması Mümkün müdür?</strong></p>
<p>Fakihlerin, muhaddislerin ve mutasavvıfların birçoğu bunu [Allah’ın Kitabında bilinemeyen bir şeyin olabileceğini] mümkün görürken, kelamcılar bunu kabul etmemişler, naklî ve aklî delillerle görüşlerini savunmuşlardır.</p>
<p><strong>[Kelamcıların Görüşü] </strong></p>
<p><strong>A. Naklî Deliller </strong></p>
<p><strong>a. Âyetler: </strong></p>
<p><strong>1. Allah Teâlâ’nın şu sözüdür:</strong> “Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinde kilit mi var?”(3) Allah Teâlâ bizlere Kur’an-ı Kerim’i düşünmeyi emretmiştir. Eğer Kuran’ı Kerim anlaşılmaz olsaydı Allah bize nasıl olurda düşünmeyi emrederdi?</p>
<p><strong>2. Allah Teâlâ’nın</strong> “Kur’an-ı düşünmüyorlar mı, eğer Allah’tan başkasına ait olmuş olsaydı, mutlaka içinde birçok çelişki bulurlardı.”(4) sözüdür. Madem Kur’an-ı Kerim insanlar için anlaşılmaz bir kitap, nasıl olurda Allah Teâlâ Kur’an’da çelişki olup olmadığını anlamamız için bize onu düşünmeyi emreder?</p>
<p><strong>3. Yüce Allah’ın</strong> “Şüphesiz bu Kur&#8217;an âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir. Onu, uyarıcılardan olasın diye Cebrâil senin kalbine açık bir Arapça ile indirmiştir.”(5) sözüdür. Kur’an anlaşılır bir kitap olmamış olsaydı, Peygamber’in kendisiyle uyarıcı olması nasıl mümkün olurdu? Aynı şekilde Yüce Allah’ın “apaçık Arap diliyle” sözü Kur’an-ı Kerim’in Arap diliyle nazil olduğunu gösterir. Hal böyle olunca, anlaşılır olması gerekir.</p>
<p><strong>4. Yüce Allah’ın</strong> “(…) içlerinden, haberin mâna ve maksadını çıkarabilenler şüphesiz onu anlarlardı.”(6) sözüdür. Kur’an’dan hüküm istinbâtı ancak manası tam olarak kavrandıktan sonra mümkün olu.</p>
<p><strong>5.</strong> Allah Teâlâ’nın, “…sana her şeyi açıklayan”(7) sözüyle aynı şekilde “Kitapta biz hiç bir şeyi eksik bırakmadık.” sözüdür.(8)</p>
<p><strong>6. Allah Teâlâ’nın</strong> “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren bir Kitaptır.”(9)sözüdür. Bilinmeyen bir şey yol gösterici de olmaz.</p>
<p><strong>7. Allah Teâlâ’nın</strong> “üstün hikmet”(10) ve “…kalplerdeki hastalıklara bir şifa, inananlara bir rehber ve rahmet gelmiştir.”(11) sözüdür. Bütün bu sıfatlar bilinmeyende hâsıl olmaz ve meydana gelmez.</p>
<p><strong>8. Yüce Allah’ın şu sözüdür;</strong> “Allah’tan size bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.”(12) Bir şey ancak bilinirse açık olur.</p>
<p><strong>9. Yüce Allah’ın şu sözüdür;</strong> “Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu? Elbette inanan bir topluluk için onda rahmet ve ibret vardır.”(13) Anlaşılmayan bir kitap nasıl olurda yeterli ve ibret verici olur?</p>
<p><strong>10. Allah Teâla’nın</strong> “Bu Kur’an kendisiyle uyarılsınlar ve tek bir Tanrı olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir.”(14) sözüdür. Kur’an bilinmeyen bir şeyse nasıl tebliğ edilmiş olur ve nasıl kendisiyle uyarı yapılır? Âyetin sonunda da şöyle buyurmuştur; “akıl sahipleri öğüt alsınlar diye…” Kur’an bilindiği takdirde ancak böyle olur, akıl sahipleri ibret alır.</p>
<p><strong>11. Allah Teâlâ’nın</strong> “Ey insanlar! Rabbinizden size açık bir delil geldi, size apaçık bir nur indirdik.”(15) sözüdür. Kur’an anlaşılmazken nasıl açık bir delil ve nur olur?</p>
<p><strong>12. Allah Teâla’nın</strong> “Benim yoluma uyan ne sapar ne de bedbaht olur. Kim de beni anmaktan yüz çevirirse onun mutlaka sıkıntılı bir hayatı olur.”(16) sözüdür. Kur’an anlaşılmayan bir kitapken, nasıl kendisine tabi olunur ve nasıl kendisinden yüz çevrilir?</p>
<p><strong>13. Yüce Allah’ın</strong> “Muhakkak ki bu Kur’an en doğruya iletir.”(17) sözüdür. İnsanlar tarafından [muhtevası] bilinmeyen bir kitap nasıl olurda kendilerine yol gösterici olur?</p>
<p><strong>14. Yüce Allah’ın</strong> “Allah&#8217;ın elçisi ve müminler, Rabbinden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah&#8217;a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar. ‘O&#8217;nun elçileri arasında ayırım yapmayız’ ve ‘İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz  Rabbimiz, gidiş sanadır’ dediler.”(18) sözüdür. İtaat ancak ilimden sonra mümkün olur. Öyleyse Kur’an’ın anlaşılır olması gerekir.</p>
<p><strong>b. Haberler: Hz. Peygamber’in şu sözüdür:</strong> “Size öyle bir şey bıraktım ki kendisine sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı, sünnetim ve Ehl-i beytim.”(19) Bilmeden sarılmak nasıl mümkün olur? Yine Hz. Ali’den (r.a.) rivâyet edilen bir hadisi şerifte Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın Kitabına sarılın onda sizden öncekilerin ve sizden sonrakilerin haberi ve aranızdaki meselelerin hükmü vardır. O ciddi bir şeydir, şaka değil. Onu terk eden zalimin Allah belini kırar. Kim hidâyeti ondan başka yerde ararsa, Allah o kimseyi şaşırtır. O, Allah’ın kopmaz ipidir, hikmetli hatırlatmasıdır, doğru yoludur. Nefisler kendisiyle sapmaktan korunur. Âlimler kendisine doyamaz. Çok tekrar edilmesine rağmen eskimez. [Ne kadar okunursa okunsun değerinden bir şey kaybetmez.] Harikuladelikleri bitmez. Kim görüşünü kabullenirse doğru söyler. Kim onunla hükmederse adaletle hükmeder ve kim davasını onunla kuvvetlendirirse hasmına galip gelir. Kim ona çağırırsa doğru yola ulaşır.”(20)</p>
<p><strong>B. Aklî Deliller</strong></p>
<p>Bu hususta çeşitli aklî deliler vardır.</p>
<p><strong>1</strong>. Şâyet Kur’an-ı Kerim’de bilgisine ulaşamayacağımız bir şey olmuş olsaydı, bu hitap Arapça konuşan birisine zenci diliyle hitap etmeye benzerdi ki bu câiz değildir.</p>
<p><strong>2.</strong> Sözden maksat, bir şeyi anlaşılır kılmaktır. Eğer anlaşılır olmamış olsaydı abes olurdu.</p>
<p><strong>3</strong>. Kur’an’da meydan okuma vardır. Bilinmeyen anlaşılmayan bir şeyle meydan okunmaz.</p>
<p><strong>Özetle:</strong> Kelamcıların görüşleri bundan ibarettir. [Fakih, Muhaddis ve Mutasavvıfların Görüşü]</p>
<p><strong>A. Nakli Deliller</strong></p>
<p>Kelamcıların muhalifleri de görüşlerini naklî ve aklî delillerle savunmuşlardır.</p>
<p><strong>a. Âyetler:</strong> Konuyla ilgili âyetler iki açıdan ele alınabilir.</p>
<p><strong>1</strong>. Allah Teâlâ’nın müteşâbihlerin sıfatı hakkındaki “Onun tevilini yalnızca Allah bilir”(21) sözüdür. Âyetin burasında vakıf yapmak lazımdır.Surelerin başında zikredilen mukattaa harfleridir.</p>
<p><strong>b. Haberler:</strong> <strong>Hadise gelince, Hz. Peygamber’in şu sözüdür:</strong> “Öyle ilim vardır ki hazine gibidir. Onu ancak gerçek âlimler bilirler, onu söyledikleri zaman ehli izzet o söyledikleri şeyi kabul etmezler.”(22)</p>
<p><strong>B. Aklî Deliller</strong></p>
<p><strong>Aklî delillere gelince, yapmakla yükümlü tutulduğumuz fiiller iki kısımdır:</strong> Bunlardan bir kısmının hikmetini (emrediliş gerekçesini) genel olarak aklımızla biliriz, namaz, zekât, oruç gibi… Namaz Yaratıcıya karşı gösterilen tevazu ve boyun eğmektir. Zekât muhtaçlara iyilik etmektir. Oruçsa nefse üstün gelmektir. Bir kısmının da hikmetini bilmeyiz. Hacda yapılan fiiller gibi… Zira biz Şeytan taşlamanın, Safa ile Merve arasında say etmenin hikmetini bilmiyoruz. Sonra muhakkik âlimler, Hakîm-i Teâlâ’nın kullarına, her iki türden fiilleri emretmesinin de güzel olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Çünkü birinci kategoride yer alan itaat, emre muhatap olanın emirdeki maslahatı aklıyla kavradığından dolayı yaptığı bir itaat olduğu için, tam bir inkıyâda delalet etmez.</p>
<p><strong>İkinci çeşit itaat ise</strong> tam bir bağlılığa ve teslimiyete delâlet eder, çünkü emre muhatap olan o konudaki maslahatı hiçbir suretle bilmeyince onu sırf inkıyât ve bağlılığından dolayı yapmış olur. Durum fiillerde böyle olunca niçin sözlerde de böyle olmasın? Allah Teâlâ’nın bize indirdiği, kendisine saygı göstermemizi ve okumamızı emrettiği (kitabı) iki kısma ayırır. Bunun bir kısmının manasını kavrar ve anlarız. Bir kısmının ise hiçbir suretle manasını anlayamayız. Bunun indirilmesinden, kırâatının ve taziminin emredilmesinden maksat kemal-i ubûdiyetin ve Allah’ın emirlerine inkıyâdın ortaya çıkmasıdır. Hatta burada bir başka fayda daha vardır ki o da şudur:</p>
<p>İnsan mana üzerinde durup onu kavradığı zaman, söz tesirini kaybeder. Bu sözü söyleyen zatın Hâkimler hâkimi olduğu kafasına yerleştirmekle birlikte ne kast edildiği üzerinde durmadığı zaman, kalbi devamlı surette ona karşı bir ilgi duyar ve devamlı onu düşünür. Teklifin özü, sırrın Allah’ın zikri ve kelamının fikriyle meşgul olmaktır. Kulun zihninin, hafızasının devamlı bununla meşgul olmasında kendisi için büyük bir maslahat vardır, denilmesi de ihtimal dışı değildir. Kul maslahatı elde etmek için kendisini Allah’a ibadete verir. Bu konuda iki grubun görüşü benim bildiğim kadarıyla bundan ibarettir. Başarı Allah’tandır.</p>
<p><strong>II. Kur’an-ı Kerim’in Muhkem ve Müteşâbih Şeklinde Vasfedilmesi </strong></p>
<p><strong>Bil ki,</strong> Yüce Allah’ın Kitabı kendisinin tamamen muhkem, tamamen muteşabih; bir kısmının muhkem ve bir kısmının da müteşâbih olduğunu ifade etmektedir. Kendisinin tamamen muhkem olduğunu şu âyetler göstermektedir: “Elif-lam-râ. Bu, âyetleri muhkem kılınmış bir kitaptır.”(23); “Elif-lam-râ. İşte bunlar muhkem Kitab’ın âyetleridir.”(24)</p>
<p>Her iki âyet-i kerime de Kur’an-ı Kerim’in tamamının muhkem olduğu belirtilmiştir. Burada muhkemden kasıt, Kur’an Kerim’in gerek lafızları ve gerekse manası itibariyle doğru ve yerinde oluşudur. Kur’an kendisi dışındaki bütün kelamlardan lafız ve manası itibariyle üstündür. Ve hiçbir mahlûk lafız ve mana itibariyle Kur’an’a denk bir kelam getirmeye güç yetiremez. Nitekim kelimenin sözlükteki kullanımı şu şekildedir: Araplar sağlam yapı ve bozulması mümkün olmayan sağlam söz için, O sağlamdır anlamında َُ إنَّهُ مُحْكَم  derler.</p>
<p>İşte Kur’an’ın tamamının muhkem olarak nitelenmesinin anlamı budur. Kur’an-ı Kerim’in tamamının müteşâbih olduğunu ifade eden âyet ise şudur; “Allah, sözün en güzelini müteşâbih ve mesânî bir kitap halinde indirdi.”(25)</p>
<p><strong>Bu şu demektir:</strong> Kur’an’ın tamamı güzellik ve fesahat bakımından birbirine benzer ve bir kısmı diğerini doğrular. Yüce Allah buna şu sözüyle işaret etmiştir: “Eğer Allah’tan başkasına ait olmuş olsaydı onda birçok çelişki bulurlardı”(26) Yani bir kısmı diğeriyle çelişir; fesahat ve cezâlet bakımından söz birbirinden farklı (düzeylerde) olurdu. Bir kısmının muhkem bir kısmının müteşâbih olduğuna delalet eden ise şu sözüdür: “Kitabı sana indiren O’dur. Kitabın bir kısım âyetleri muhkemdir. Bunlar Kitabın anasıdır. Bir kısmı da müteşâbihtir.”(27)</p>
<p>Burada, önce sözlük anlamı bakımından muhkem ve müteşâbihin ne olduğunu, daha sonra da ıstılahtaki anlamlarının neler olduğunu açıklamamız gerekmektedir.</p>
<p><strong>A.</strong></p>
<p align="justify">A. Muhkemin sözlük anlamı: Araplar, mâni olmak anlamında حكَمْتُ – حكَّمتُ ve أحْكمتُ derler. Aynı kökten gelen  حاكِم hâkime, zalimi zulmünden alıkoyduğu için hâkim denilmiştir. Geme de atı serkeşliğinden alı koyduğu için حَكَمَة اللجام denmiştir. Nehâî’ye ait, “Yetimi de, tıpkı çocuğun gibi, kötülükten alı koy” anlamındaki أحْكِم اليتيم كما تُحْكم ولدك sözü, aynı şekilde (Cerîr’in)(28) “Süfehanıza mâni olunuz!” anlamındaki أحكموا سفهائكم sözü de bu anlamdadır. بِناءٌ مُحْكَمٌ demek, sağlam yapılmış,kendisini yıkmaya çalışana engel olan bina demektir.</p>
<p>Hikmete,<strong> ك ْة ح ِم َ</strong>hikmet denilmesinin sebebi de, kendisiyle muttasıf olanı uygunsuz şeylerden alı koymasından dolayıdır.</p>
<p align="justify">Müteşâbih ise iki şeyin, ayırt edilemeyecek ölçüde birbirine benzemesi, demektir. Kelime Kur’an’da şu şekilde kullanılmıştır: اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَا “Bize göre bütün inekler bir birine benzer.”(29) ve تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ  “Kalpleri birbirine benzedi.”(30) İki şey birbirinden ayırt edilemediği zaman اشتبه الأمران denilmesi, aynı şekilde sihirbaza أصحاب  الشبهات denilmesi de bu kabildendir. Hz. Peygamber (a.s) الحلالُ بيِّن والحرامُ بَيِّن وبينهما أمورٌ مُشْتَبْهاتٌ “Helal bellidir, haram da bellidir. Bazı şeyler vardır ki helal mi haram mı olduğu belli değildir.”(31) buyurmuştur. (Başka bir rivâyette de مُتَشاَبِهاتٌ şeklindedir.)</p>
<p align="justify">Muhkem ve müteşâbih kavramlarının sözlük açısından değerlendirmesi bu şekildedir.</p>
<p><strong>B. Istılahta Muhkem:</strong></p>
<p>Âlimler muhkem ve müteşâbihin ne olduğu konusunda pek çok izahta bulunmuşlardır. Bizden önce de bu konuda yazılıp çizilmiştir. Benim bu konudaki görüşüm: Bir anlam için konulmuş olan bir lafız, konulduğu anlama gelebileceği gibi, o anlamın dışında başka bir anlama da gelebilir. Eğer sadece konulduğu anlama gelmesi söz konusu olup, başka bir anlama gelme ihtimali bulunmuyorsa, buna nass denir. Eğer bu anlamın dışında bir anlama gelme ihtimali varsa, lafzın iki manadan birisine gelme ihtimali diğerine göre ya râcihtir ya da böyle olmayıp, tam aksine, eşit şekilde her iki anlama da gelmesi muhtemeldir. Lafzın iki anlamdan birine gelme ihtimali diğerine göre râcih ise, lafız râcih anlama nispetle zâhir; mercûh anlama nispetle ise müevvel’dir.</p>
<p>Her iki anlama da eşit şekilde gelmesi söz konusu ise, bu takdirde lafız, her ikisine birlikte nispetle müşterek; iki anlamdan her birine nispetle ise mücmel’dir. (32)Yapmış olduğumuz bu taksime göre, lafız ya nasstır, ya zâhirdir, ya mücmeldir, (ya müşterektir)(33)veya yapmış olduğumuz bu taksime göre, lafız ya nasstır, ya zâhirdir, ya mücmeldir, (ya müşterektir) veya müevveldir. Nass ve zâhir tercihin husûle gelmesi bakımından ortaktırlar, şu kadar var ki nass başka anlama gelme ihtimali olmayan râcihtir; zâhir ise başka anlama gelme ihtimali olan râcihtir. Buna göre nass ve zâhir tercihin husûle gelmesinde ortak olmuş olmaktalar ki bunun adına muhkem denilmektedir. Mücmel ve müevvel ise, lafzın delâletinin râcih olmaması noktasında ortaktırlar.</p>
<p>Şu kadar var ki mücmelin, her iki tarafa nispetle de bir rüçhâniyeti söz konusu değildir. Öte yandan mücmel’in müşterek tarafa nispetle rüçhâniyeti söz konusudur. Kendisine nispetle rüçhâniyetsiz olana da müteşâbih denilir, çünkü bunda anlaşılmazlık söz konusudur. Lafzın iki mefhuma nispeti eşit şekilde olduğu zaman burada zihin tevakkuf eder.Tıpkı hayız ve temizliğe nispetle قَرْء kelimesinde olduğu gibi. Problemin zor olan tarafı, lafzın konuluşu itibariyle iki anlamdan birisinde râcih, diğerinde mercûh olması, dahası râcih olanın batıl, mercûh olanın ise hak olmasıdır. Bunun Kur’an-ı Kerim’den örneği şu âyet-i kerimedir: “<em>Ama bir toplumu yok etmeyi irade ettiğimiz zaman o toplumun refaha gömülmüş seçkinlerine emrederiz. Onlar da fısk işlerler, sonuçta o ülke helake müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.”</em> (34)Bu sözün zâhiri, âyette yer alan kimselerin fısk işlemekle emir olunduklarıdır. Bunun muhkemi ise, yüz kızartıcı bir fiil işlediklerinde söylemiş oldukları; “Biz babalarımızdan böyle gördük, bunu bize Allah emretti”,(35)şeklindeki sözlerine cevaben buyrulan şu âyettir: “Allah hayâsızlığı emretmez!”(36)</p>
<p><strong>Bir diğer örnek şu sözüdür:</strong> <em>“Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu.</em>” (37) Unutmanın zâhiri, ilimle birlikte olmamak demektir; mercûhu,“Onlara kendilerini unutturdu.”(38) âyetinde terk etmektir. Muhkemi, “<em>Rabbin unutmaz.</em>”(39)ve “Rabbim ne şaşırır ne de unutur.”(40) Muhkem ve müteşâbih konusunda söylenilenlerin özeti bundan ibarettir.</p>
<p><strong>III. Âyetin Muhkem ya da Müteşâbih Olduğunun Nasıl Bilineceğine Dair </strong></p>
<p>Bu gerçekten önemli bir konudur. Çünkü mezhep mensuplarından her birisi, muarızının mezhebine uyan âyetleri müteşâbih sayar. Mesela Mutezilî birisi, “Dileyen iman etsin dileyen de inkâr…” âyetini muhkem; “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” âyetini müteşâbih olduğunu söyler. Sünnî ise meseleyi tam tersine çevirir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Öyleyse bu konuda başvurulacak temel bir kuralın olması gerekir. O yüzden şöyle diyoruz: Âyet ve haberin lafzı zâhir olduğu zaman, bu zâhirin terki ancak munfasıl bir delille mümkündür. Aksi takdirde söz, söz olmaktan çıkar, Kur’an da delil olma niteliğini kaybeder. Sonra bu munfasıl delil ya lâfzî olur yahut da aklî.</p>
<p>Birincisi, iki lafzî delil arasında bir teâruz olduğu zaman söz konusu olur. Aralarında teâruz vâki olduğu zaman, bunlardan birisinin kalmasını sağlamak için diğerini terk etmek, tersini yapmaktan daha uygun değildir. Ancak iki delilden birisi katî, diğeri zâhir olduğu zaman olabilir -çünkü katî olan zâhire göre tercihe şayândır- yahut bu delillerden her ikisinin de zâhir olduğu fakat birisinin diğerine göre daha kuvvetli olduğu söylenmesi durumunda olabilir. Bu konuda şöyle deriz: Birincisi batıldır. Çünkü lâfzî deliller katî değildir. Zira lâfzî deliller lügat bilgisine, sarf ve nahiv ilminin vecihlerine; müşterek olmamaya, mecâz, tahsis, izmar, aklî ve naklî teâruzun olmaması gibi hususlara bağlıdır. Görüldüğü gibi bu öncüllerden her birisi zannîdir. Zannî bir durum karşısında tevakkuf etmek ise, zannî bir delile dayanmaktan daha evlâdır.</p>
<p>Böylece lâfzî delillerin katî olamayacağını tespit etmiş olduk. İkincisine gelince, iki zâhirden birisinin diğerinden daha güçlü olmasıdır. Şu kadar var ki, bu durumda iki zâhirden ikincisinin takriri için birincisini terk etmek, zannî bir mukaddime olur. Aklî katî meselelerde zanna dayanmak câiz değildir. Zikretmiş olduğumuz şeylerden ortaya çıkan şudur ki, lafzın zâhiri anlamından mercûh anlamına sarf edilmesi, zâhirin muhal olduğunu gösteren katî bir delil olmadıkça câiz değildir. Bu anlam hâsıl olduktan sonra, mükellefin Allah’ın bu lafızdan muradının, zâhirinin işâr ettiği şey olmadığını kesin bir şekilde bilmesi gerekir. Sonra bu makâmda tevile cevaz verenler tevile gider; câiz görmeyenler de mahiyetini Allah’a havale eder.</p>
<p><strong>IV. Selefin Konuyla İlgili Görüşleri</strong></p>
<p><strong>Bu mezhebin görüşü kısaca şu şekildedir:</strong> Öncelikle Allah’ın bu âyetlerde murat ettiği şey, kesin kez âyetin zâhirinin dışında bir şeydir. Sonra bu tür âyetlerin anlamının Allah’a havale edilmesi gerekir. Bunların tefsirine girmek câiz değildir. Kelamcıların büyük çoğunluğuna göre ise bu âyetler tevil edilmelidir. Selef, görüşlerinin sıhhatine dair birtakım deliller ileri sürmüştür.</p>
<p align="justify"><strong>Selefin görüşünün doğruluğuna dair birinci delil,</strong> وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ  âyetinde (41)vakfın vacip olduğunu benimsemektir. Vakfın vacip olduğunu gösteren bir takım görüşler vardır:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bu âyetin öncesinde yer alan “Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) te&#8217;vil etmek için ondaki müteşâbihlerin peşine düşerler.” şeklindeki kısım, müteşâbihi talep etmenin zemmedilen bir husus olduğunu göstermektedir. Şâyet müteşâbihin talebi câiz olsaydı Yüce Allah bunu zemmetmezdi. Denilse ki, buradaki müteşâbihten kasıt niçin “Sana kıyameti soracaklar”(42) örneğinde olduğu gibi, kıyamet vaktini öğrenmek istemek olmasın? Ayrıca, şu da ihtimal dâhilindedir, -tıpkı peygamberden melekleri getirmesini istemeleri gibi ceza ve sevabın miktarını öğrenmeleri ve fetih ve zaferlerin ne zaman olacağını öğrenmek istemeleri de mümkündür. O zaman cevap olarak denir ki; Yüce Allah Kitabı muhkem ve müteşâbih şeklinde taksim etmiştir; akıl da bu taksimin doğru olduğunu tasdik etmiştir.</p>
<p><strong>Şöyle ki;</strong> lafız râcih anlamına hamledilirse, muhkem; râcih olmayana hamledilirse müteşâbih olur. Sonra Yüce Allah burada müteşâbihin tevilini talep etmeyi de zemmetmiştir. Bu durumda bunu sadece belirli bazı müteşâbihleri talep etmeye tahsis etmek, zâhiri terk etmek demektir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Yüce Allah, ilimde derinleşenleri “Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır.”(43) demeleri sebebiyle methetmiştir. Bakara Sûresinde şöyle buyurmuştur: “İmana ermiş olanlara gelince, onun Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler.”(44) İlimde derinleşmiş olan bu kimseler, bu müteşâbih âyetleri tafsilatlı bir şekilde bilmiş olsalardı, onların müteşâbihe iman etmeleri bu denli övgü konusu yapılmazdı. Zira bir şeyi detaylı olarak bilen kimse ona zaten iman eder. İlimde derinleşenler, aklî ve katî delillerle Yüce Allah’ın bilgisinin sınırsız olduğunu bilirler ve yine bilirler ki Kur’an Allah’ın sözüdür ve O batıl ya da abes bir şey söylemez. Bir âyeti işittikleri zaman, katî deliller bu âyetin zâhirinin Allah’ın muradı olmasının câiz olmadığını, bilakis Allah’ın muradının bunun dışında bir şey olduğunu gösterir. Sonra bu muradın ne olduğunu Allah’ın ilmine havale ederler. Her ne olursa olsun bu anlamın hak ve doğru olduğunu kesin bir şekilde ifade ederler. İlimde derinleşmiş olan bu kimseler, Kur’an’ın sıhhatine iman etmeleri sebebiyle bu tür müteşâbihleri kavrarlar:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="justify"><strong>Üçüncüsü</strong>: وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ  âyeti  إِلاَّ اللّهُ  sözüne atfedilmiş olsaydı, يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ  kısmı mübteda olurdu ki bu defa da fesahatten uzak olurdu. Çünkü وَهُمْ يَقُولُونَ آمَنّاَ بِهِ  ya da وَ يَقُولُونَ آمَنَّا بِه  denilmesi daha uygun olurdu.</p>
<p align="justify">Bunun iki şekilde açıklaması var: Birincisi, هؤلاء القائلون بالتأْويل şeklinde bir takdire gidilir. İkincisi: يَقُولُونَ cümlesi kendisinden önceki الرَّاسِخُون den hâl olur.</p>
<p align="justify">Birinci yaklaşım reddedilmiştir. Çünkü Allah kelamının takdire gitmeden (izmâra ihtiyaç duymadan) tefsiri, takdire gidilerek (izmâra ihtiyaç duyularak) tefsir edilmesinden daha uygundur. İkincisi gerçekten zayıf bir görüştür. Çünkü zülhâl hâlden önce zikredilir. Burada اللّهُ ve وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ zikredilmiştir. Buna göre يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ , lafza-i Celal’den değil وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ’den hâl olur. Bu ise zâhirin terki demek olur. Şöyle ki, zâhir daha önce zikredilenlerin her birinden hâl olmayı gerekli kılar. Böylece, tevilin câiz olduğunu ileri süren görüşün bu âyette takdire ihtiyaç duyduğu; tevilin câiz olmadığını savunan görüşün ise takdire gitmeye gerek duymadığı sabit olmuş oldu, bu durumda tevilin câiz olmadığını savunan görüş daha münasiptir.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> “Ona inandık, hepsi rabbimiz katındandır.”(45) demek, ilimde derinleşen kimseler, tafsilatını bildiklerine de bilmediklerine de iman etmişlerdir, demektir. Çünkü sözü tafsilatlı bir şekilde bilmiş olsalardı, bu sözün bir faydası olmazdı. Selefin görüşünü desteklemek adına yapılabilecek en güzel istidlâl şekli budur kanaatindeyiz.</p>
<p align="justify">Eğer, “Bu çıkarım ancak, وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ âyetinde vakfın vacip olduğuna, atfın câiz olmadığına dair delil getirmekle mümkün olur. Çünkü bu atıf tevatüren gelmiş meşhur bir kıraattir. Dolayısıyla bunun yanlış olduğuna dair delil getirmek, tevatüren yapılan nakle ta’n etmektir. Bu ise câiz değildir.” denilirse, biz bu meseleyi kati olarak görmediğimizi, bilakis zannî ve ihtimâlî olarak gördüğümüzü belirtmeliyiz. Bu durumda soru anlamsız olmaktadır. Selefin görüşünün doğruluğuna dair ikinci delil, sahabe’nin icmâına sarılmaktır.</p>
<p>Kur’an’da ve haberlerde bu tür müteşâbihler çoktur. Bunları araştırmaya ve bunların hakikatini öğrenmeye iten etkenler de mevcuttu. Şâyet tafsilatlı bir şekilde bunların tevilini araştırmak câiz olmuş olsaydı, sahabe ve tâbiûn bu iş için en münasip olan şahıslardı. Böyle bir şey yapmış olsalardı, bu da meşhur olur ve tevatüren naklolunurdu. Ne sahabeden ne de tâbiûndan bir kimsenin müteşâbih meselesine daldığına dair bir şey nakledilmediğine göre, müteşâbihlere dalmanın câiz olmadığını öğrenmiş olduk. Selefin görüşünün doğruluğuna dair üçüncü delil, müteşâbih lafzın mücmel ve müevvel olmak üzere iki kısım olduğunu belirtmiştik.</p>
<p><strong>Mücmel,</strong> eşit seviyede iki ya da daha fazla anlama gelme ihtimali olan lafızdı. Mücmelin sadece iki anlama gelme ihtimali olduğu gibi ikiden fazla anlama gelme ihtimali de söz konusudur. Eğer sadece iki anlama gelme ihtimali varsa, sonra delil bunlardan birisinin olmadığını gösterirse, bu durumda kast edilenin diğeri olduğu ortaya çıkmış olur.</p>
<p align="justify">Örneğin yukarı anlamına gelen الفوق kelimesi; ya yön  ya yön bakımından yukarı anlamına gelir veya rütbe bakımından yukarı anlamına gelir. Yön anlamına gelmesi batıl olunca, rütbe anlamına geldiği belirmiş olur. Lafzın üç anlamı varsa, bunlardan birisinin batıl olmuş olması, diğer ikinci ya da üçüncü anlamlardan her birinin tayinini yani kast edilen anlam olmasını gerektirmez. Müşterek lafzın aynı anda iki anlamda kullanılmasının câiz olmaması hasebiyle, lafzın aynı anda ikisine birden hamledilmesi de mümkün değildir.</p>
<p><strong>Müevvele gelince;</strong> lafzın tek bir hakikat anlamı varsa, delil de bu anlamın kast edilen anlam olmadığını gösteriyorsa, lafzın mecâza hamledilmesi gerekir. Söz konusu mecâz da tek bir anlama geliyorsa, belirsizlikten (ta‘tîl) korumak için lafız bu mecâzî anlama hamledilir. Eğer böyle olmayıp, lafzın birden fazla mecâzî anlamı varsa, o takdirde lafız söz konu mecâzî anlamlar arasında mütereddit bir vaziyette kalır. O takdirde mücmele dair söylemiş olduğumuz söz aynen geri gelir. Yukarıda zikrettiğimiz hususlardan müteşâbihin tevilinin bazen malum bazen de zannî olduğu ortaya çıkmış oldu. İtikadî konularda haber-i vâhidlerin câiz olmadığı konusunda belirtildiği üzere, zannî görüşle hüküm vermek câiz değildir. Selefin konuyla ilgili görüşlerinin özeti bundan ibarettir.</p>
<p>Mufassal tevil anlayışını benimseyen kelamcıların görüşüne gelince, bunların delili, Kur’an’ın anlaşılır olmasıdır ve müteşâbih âyetlerde bunun tevilden başka yolu yoktur. Buna göre tevile müracaat zorunludur.</p>
<p><strong>V. Selefin Konuyla İlgili Görüşünün Detayları </strong></p>
<p><strong>Bu dört madde halindedir. </strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Müteşâbih kelimelerden herhangi birisini, ister Arapça olsun ister Farsça, bir diğeriyle değiştirmek câiz olmaz. Şöyle ki müteşâbih kelimelerden bir kısmı diğerine göre daha fazla yanlış kanaat (batılı îham) uyandırabilir. Her hangi bir gereği yokken, daha fazla yanlış kanaat uyandırmak câiz değildir. Her iki kelimede de fazlasıyla yanlış kanı uyandırabilir. Bunlar arasında ayrıma gitmek zordur. İhtiyatlı olan tavır hepsinden imtina etmektir. Şeriat nesep konusunda verilecek hükümde ihtiyatlı olmak adına, rahmin boş olup olmadığını tespit için ilişkiye girmiş kadına iddet beklemeyi zorunlu kılmıştır. Hatta kısır, çocuk doğurma ümidi olmayan yahut ilişki esnasında azl yapılmış kadın için de iddet beklemeyi zorunlu kabul etmişlerdir. Çünkü rahimlerin içinde ne olduğunu ancak gaybı en iyi bilen Yüce Allah bilir. İddeti zorunlu görmek, tehlikeye atılmaktan daha kolaydır.</p>
<p>Ne var ki Allah’ın zâtı ve sıfatları konusundaki tehlike iddet konusundaki tehlikeden daha büyüktür. Burada ihtiyatlı olan yaklaşımı dikkate almamız, evlâ olan görüşü dikkate almamız demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="justify"><strong>İkincisi</strong>: Müteşâbih bir kelimeyi farklı bir yapıda kullanmaktan da sakınmamız gerekir. Örneğin, âyette geçen اسْتَوى kelimesinden(46) hareketle, Allah’ın istivâ eden anlamında, مُسْتَوِ   olduğunu söyleyemeyiz. Beyan ilminde sabit olduğu veçhile isim köklü yapılar devamlılığı gösterirken, fiil yapılarının anlamın bu yönüne delaletleri daha zayıftır. Kur’an’da Allah’ın kullarına bilgi öğrettiği belirtilmiştir: “Kur’an&#8217;ı Rahmân öğretti.”; (47)“Allah sana bu ilahî kelâmı indirmiş, hikmeti vermiş ve sana bilmediklerini öğretmiştir.”(48) “Ve orada kendisine katımızdan üstün bir bağışta bulunarak (özel) bir bilgiyle donattığımız kullarımızdan birine rastladılar.”; (49)“Ve O, Âdem&#8217;e her şeyin ismini öğretti.” (50)Buna rağmen Allah’ın muallim olduğunu söylememiz doğru değildir. Durum burada da aynı şekildedir.</p>
<p align="justify"><strong>Üçüncüsü</strong>: Müteşâbih kelimeleri bir araya getirmek de câiz değildir. Çünkü bir ya da iki kelimeyi telaffuz etmek bazen mecâza hamledilebilir. Araştırmalara göre, dilde yaygın olan kullanım hakikattir. Müteşâbih kelimeleri bir araya getirip, tek bir defa da söylediğimizde, bu durum, bu kelimelerin zâhirinin kast edildiği şeklinde bir yanlış anlamaya yol açacaktır. Bu da yanlış anlamayı daha fazla artırmaya sebep olacağı için câiz değildir.</p>
<p align="justify"><strong>Dördüncüsü</strong>: Farklı yerlerdeki müteşâbih kelimeleri bir araya getirmek câiz olmadığı gibi, bir aradaki müteşâbihleri bir birinden ayırmak da câiz değildir. Örneğin Yüce Allah’ın     وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ “Yalnız O&#8217;dur kulları üzerinde hüküm sahibi olan.”(51) sözü Allah’ın yukarda olduğunu söylemenin câiz olduğunu göstermez. Çünkü Allah فَوْقَ kelimesinden önce الْقَاهِرُ kelimesini zikredince, burada yukarıda olmakla kast edilen, yön anlamında değil hüküm sahibi olmak anlamında bir yukarıda oluş olduğu anlaşılmaktadır. Hatta وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ غَيْرِهِ demek de câiz değildir. Aynen  وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِ demek gerekir. Çünkü عِبَادِه kelimesinin Allah’ın bir sıfatının yanında  الْقَاهِرُ  “üzerinde olmak”la فَوْقَ birlikte zikredilmesi, bu yukarıda oluşun hüküm sürme ve ilahlık anlamında olduğunu göstermektedir.</p>
<p align="justify">Yüce Allah müteşâbih kelimeleri yanlış anlaşılmaların önüne geçecek bir karineyle birlikte zikretmiştir. Örnek, Allah Teâlâ  اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Allah göklerin ve yerin nûrudur.”(52) buyurmuş, ardından da nuru kendisine izafe ederek مَثَلُ نُورِهِ “O’nun nurunun misali…” demiştir. Eğer Cenâb-ı Hak nur olmuş olsaydı, nuru kendisine izafe etmezdi. Çünkü bir şeyin kendisine izafesi câiz değildir.</p>
<p align="justify">Aynı şekilde الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى “O sınırsız rahmet sahibi ki, mutlak kudret ve hükümranlık tahtına kurulmuştur.”(53) buyurmuş; öncesinde تَنزِيلاً مِّمَّنْ خَلَقَ الْأَرْضَ وَالسَّمَاوَاتِ الْعُلَى  “Yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından indirilen bir vahiydir bu.” buyurmuş, sonrasında ise لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَمَا تَحْتَ الثَّرَى  “Göklerde ve yerde ve bunların arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O&#8217;na aittir.” buyurmuştur. Bu iki âyetin, yukarıda olmak anlamında bir yönle ilişkili her şeyin mahlûk, sonradan olma olduğuna delalet ettiğini belirtmiştik. Yapmış olduğumuz açıklamalardan ortaya çıkmıştır ki, müteşâbihler konusunda takip edilmesi gereken yol, Vâcibu’l-vücud Hazretleri hakkında teeddüben/nezaketen bu tür kelimeleri tevil etmektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>**-Fahreddin er-Râzî’nin (ö. 606) Esâsü’t-takdîs fî ilmi’l-kelam adlı eserinin fî Takrîri Mezhebi’s-Selef’ başlıklı III. bölümünün çevirisidir. Bkz. Râzî, Esâsü’t-Takdîs, (thk. Ahmed Hicâzî es-Sekâ), Mektebetu’l-Külliyâti’l-Ezheriyye, Kahire 1986, s. 224-243. Müellifin kitabında bir yerde sehven eksik bıraktığı, diğerinde ise tasrih etme ihtiyacı hissetmediği iki hususu tefsirine müracaatla telafi yoluna gittik ve bu alıntıları normal parantez içinde verdik. Metindeki köşeli parantez içindeki başlıklar da aynı şekilde bize aittir. Çeviride yer alan hadislerin tahrîcinde Dr. Mahmut Denizkuşları’nın Tahriç Çalışmaları ve et-Tefsiru’l Kebir’de Hadis (Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Konya 1989.) adlı çalışmasından yararlandık. Ayrıca konunun daha kolay anlaşılması için I, A, a ve 1 şeklinde sistematize etme ihtiyacı hissettik. 30. dipnotta da yararlı olduğunu düşündüğümüz bir açıklama ekledik.</p>
<p>**Yrd. Doç. Dr. SDÜ. İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri, Tefsir ABD. <a href="mailto:cdivlekci@hotmail.com">cdivlekci@hotmail.com</a>.</p>
<p>http://ktp.isam.org.tr/?url=makaleilh/findrecords.php</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1 Muhammed, 47/24.</p>
<p>2 Nisâ, 4/82.</p>
<p>3 Şuarâ, 26/193.</p>
<p>4 Nisâ, 4/83. 176</p>
<p>5 Nahl, 16/89.</p>
<p>6 En’am, 6/38.</p>
<p>7 Bakara, 2/2.</p>
<p>8 Kamer, 54/5.</p>
<p>9 Yunus, 10/58. 10 Mâide, 5/15.</p>
<p>11 Ankebût, 29/51.</p>
<p>12 İbrahim, 14/52.</p>
<p>13 Nisâ, 4/174.</p>
<p>14 Tâhâ, 20/123-124.</p>
<p>15 İsrâ, 17/9. 177</p>
<p>16 Bakara, 2/285.</p>
<p>17 Ebû Davud, Menâsih 56.</p>
<p>18 Dârimî, Fedâilü’l-Kur’an 14.</p>
<p>19 Âl-i İmran, 3/7. 178</p>
<p>20- es-Suyûtî, el-Leâlî’l-Masnûa fî’l-Ahâdîsi’l-Mevdûa, Beyrut 1975, I, 221. 179</p>
<p>21 Hûd, 11/1.</p>
<p>22 Yunus, 10/1.</p>
<p>23 Zümer, 39/23.</p>
<p>24 Nisâ, 4/82.</p>
<p>25 Âl-i İmrân, 3/7. 180</p>
<p>26-Cerîr b. Atıyye el-Kelbî (ö. 110). Krş. Râzî, Fahreddin, Mefâtihu’l-Ğayb, Dâru’l-Kütübi’l- İlmiyye, Beyrut 1990, IV, 145.</p>
<p>27 Bakara, 2/70.</p>
<p>28 Bakara, 2/118.</p>
<p>29 Buhari, İman</p>
<ol start="30">
<li>Ebû Hayyân el-Endelüsî (ö. 745) Bu konuda Râzî’yi takip eder: “Bir anlam için vaz olunup, başka bir anlama gelme ihtimali olmayan kelime nass’tır. Yahut lafzın iki anlama gelme ihtimali olup, bu iki anlamdan râcih olan anlama nispetle zâhir, mercûh olan anlama nispetle müevvel’dir. Ya da ortada tercihe konu olacak bir unsur olmaksızın iki anlama gelmesi söz konusu olabilir, bu takdirde de her ikisine nispetle müşterek; her birine ayrı ayrı nispetle ise mücmel’dir. Nass ile zâhir arasındaki ortak husus muhkem, mücmel ile müevvel arasındaki ortak husus ise, müteşâbih’tir.” Krş. Zerzûr, Adnân, Müteşâbihu’l-Kur’an, Mektebetü Dâri’l-Feth, Dimaşk 1969, s. 40.</li>
</ol>
<p>31 Müellif yukarıda müşterek’i lafzın çeşitleri içinde saydığı halde burada dikkatinden kaçmış olmalı. Nitekim tefsirinde buna yer vermiştir. Krş. Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, IV, 146. 181 Fahreddin ER-RÂZÎ, Çev: Celalettin DİVLEKÇİ</p>
<p>32 İsrâ, 17/16.</p>
<p>33 A’râf, 7/28.</p>
<p>34 A’râf, 7/28.</p>
<p>35 Tevbe, 9/67.</p>
<p>36 Haşr, 59/19.</p>
<p>37 Meryem, 19/64.</p>
<p>38 Tâhâ, 20/52.</p>
<p>39 Âl-i İmrân, 3/7. 183</p>
<p>40 A’râf, 7/187.</p>
<p>41 Âl-i İmrân, 3/7.</p>
<p>42 Bakara, 2/26. 184</p>
<p>43 Âl-i İmrân, 3/7. 185</p>
<p>44- Tâhâ, 20/5. 186</p>
<p>45 Rahmân, 55/1, 2.</p>
<p>46 Nisâ, 4/113.</p>
<p>47 Kehf, 18/65.</p>
<p>48 Bakara, 2/34.</p>
<p>49 En’am, 6/61.</p>
<p>50 Nur, 24/35.</p>
<p>51 Tâhâ, 20/5</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muhkem-mutesabih-meselesine-selefin-bakisi/">Muhkem-Müteşabih Meselesine Selefin Bakışı (1)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muhkem-mutesabih-meselesine-selefin-bakisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an Tefsirine Duyulan İhtiyaç</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-tefsirine-duyulan-ihtiyac/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-tefsirine-duyulan-ihtiyac/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 21:41:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Cerrahoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an Tefsirine Duyulan İhtiyaç]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber'in Tebliği ve Tebyini]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8350</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Her zaman ve her devirde, dini, felsefi ve ilmi eserlerin muhatablar tarafından iyice anlaşılıp kavranabilmesi için, onların kendilerini iyi anlayanlar tarafından izah edilip açıklanması lazım gelir. Bu gibi eserlerde, öyle esas ve prensipler var ki, onu okuyan herkes, ne demek istediğini anlayamaz. Hele insanlığı dalalet bataklığından kurtaracak esasları ihtiva eden ilahi kitapların muhteviyatı, muhatabları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-tefsirine-duyulan-ihtiyac/">Kur’an Tefsirine Duyulan İhtiyaç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3> <a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kuran-neden-tefsir-edilir.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8352" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kuran-neden-tefsir-edilir.jpg" alt="Kur’an Tefsirine Duyulan İhtiyaç" width="349" height="284" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kuran-neden-tefsir-edilir.jpg 426w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kuran-neden-tefsir-edilir-300x244.jpg 300w" sizes="(max-width: 349px) 100vw, 349px" /></a></h3>
<p>Her zaman ve her devirde, dini, felsefi ve ilmi eserlerin muhatablar tarafından iyice anlaşılıp kavranabilmesi için, onların kendilerini iyi anlayanlar tarafından izah edilip açıklanması lazım gelir. Bu gibi eserlerde, öyle esas ve prensipler var ki, onu okuyan herkes, ne demek istediğini anlayamaz. Hele insanlığı dalalet bataklığından kurtaracak esasları ihtiva eden ilahi kitapların muhteviyatı, muhatabları tarafından daha iyi anlaşılması gerekir. O halde, ilahi kitapların sonuncusu olan Kur’an’ın müslümanlar, hatta bütün insanlar tarafından anlaşılıp insanların ona bağlanabilmek için, onun mutlak surette tefsir ve izah edilmesi icab ediyordu. Bütün insanlık için prensipler ihtiva eden bir kitabın, insanlığın ayrı ayrı zamanlar ve mekanlar içinde bütün ihtiyaçlarını madde madde sıralayıp muhtevasında derc etmesi mümkün değildi. Onda umumi esaslar vardır. Onda açıkça anlaşılabilen ayetler olduğu gibi, sarih olarak anlaşılmayan ayetler de vardır.</p>
<p>Yine onda yüksek edebi sanatlar da mevcuttur. Bunlar ancak onları iyi bilenler tarafından izah edilmekle anlaşılır. Ondaki dini hakikatler, ilmi kaide ve mantık prensipleriyle de çözülemez. Eğer bu hakikatler, ilmi kaidelerle çözülebilseydi, dinin ilahi karakterine lüzum kalmaz, onları eğitim ve öğretim yoluyla öğrenir ve öğretirdik. Bu bakımdan dini eserlerin, diğer ilmi eserlere nisbetle tefsire daha çok ihtiyacı vardır. Araplarda, yıllardan beri kökleşmiş olan cahili adetlerin fena olanlarını söküp atacak ve ileride sosyal hayat kanunlarını ortaya koyacak olan Kur’an’ı, Rasulullah’ın tefsir etmesi lazım geliyordu.</p>
<p>Fütuhat devrinde Araplar yarımadalarının dışına çıkıp, harici alemle temas ettiklerinde, ellerinde Kur’an’dan başka kitab da yoktu. Onu okuyor ve onunla hükmediyorlardı. Kur’an’ın üslub ve belağatı onları hayrette bırakıyor, taaccübe sevkediyordu. Çünkü onlar, bu kitapdan evvel, kahinlerin secili nesirleriyle, şairlerin vezinli ve kafiyeli nazımlarından başka bir şey işitmemişlerdi. Halbuki Kur’an, bildikleri ne şiir ve ne de nesir idi. Onda, bildiklerinin dışında ibret verici bir üslub ve belağat vardı. Hele onun ihtiva ettiği hükümler ve kıssalar, onları teshir ediyordu. Elbette, onları bu kadar hayrette bırakan bir kitabı okumak ve hükümlerini anlamak, onlar için en büyük gaye olacaktı. Bundan dolayı, müslümanlar dini ve dünyevi işlerinde ve hatta günlük muamelelerinde ona müracaat ediyor ve onu iyi anlamaya çalışıyordu.</p>
<p>Yukarıda Kur’an-ı Kerim’in ilim ve felsefe kitabı olmadığını ve onun ilahi bir kitap olduğunu söylemiştik. Ondaki hakikatları bize en iyi öğretecek, bizzat kendisine kitap gelen mümtaz şahıstır ki, o da Muhammed’dir (s.a.v.). O, Kur’an tefsirinin aslı ve esasıdır. Zira Kur’an-ı Kerim ona indirilmiştir. O mutlak olarak, Kur’an’ı insanlar içinde en iyi bilen ve en iyi anlayandır. Yine bu bakımdan o, mübelliğdir ve tebyinle mükelleftir. Bu husus ayetlerde açık olarak belirtilmiştir. Bu bakımdan Kur’an, kendisinin bizzat tefsir edilmesini yine kendisi istemiştir. O halde ilk tefsir hareketi, İslam’ın kendi bünyesinden doğmuştur. Elbette yeni harekete geçen bu faaliyete hız verecek veya onu frenleyecek bazı amiller zuhur edecektir ki, bunlara yeri geldikçe temas edilecektir.</p>
<p>Rasulullah tebliğ ve tebyinle mükelleftir. Tebliğ, nübüvvetin esaslarından biridir. Tebliğsiz nebi olamaz. Tebliğ edeceği konuyu da en iyi bilen nebi ve rasullerdir. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim’de gerek Muhammed’e ve gerekse diğer nebi ve rasullere ait tebliğ emirleri pek çoktur. Bunlardan bazıları şunlardır:</p>
<p>&#8220;Ey Peygamber, sana Rabbin tarafından gönderileni herkese bildir. Böyle yapmazsan Peygamberlik vazifeni yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur&#8221;(Maide Suresi,67)</p>
<p>İşte bu ayeti Kerime tebliğin,Peygamberlik vazifesinin esas ve Peygamberin bu vazifeyi yapmakla mükellef olduğunu beyan etmektedir. Hz. Peygamberin tebliğ edeceği şeyi, herkesten iyi bileceğinde şüphe yoktur. Bu bakımdan Kur&#8217;an Kerim tefsiri denilince, ilk olarak akla Hz. Peygamber gelir. Kur&#8217;ânı Kerim bize, diğer Peygamberlerin de tebliğle mükellef olduklarını beyan etmektedir. Mesela, Hz. Hud kavmine şöyle seslenmektedir.</p>
<p>&#8220;Size Rabbımın vahiylerini haber veririm, ben sizin samimi hayırhahınızım&#8221;(Araf Suresi,67)</p>
<p>Hz. Sâlihte kavminden yüz çevirerek, onlara şöyle hitab etmektedir:</p>
<p>&#8220;Onlardan yüz çevirerek, ey kavmim dedi. Ben size Rabbimin vahiylerini haber verdim, size hayırhahlık ettim. Fakat siz hayırhahları sevenlerden değilsiniz&#8221;(Aynı Sure)</p>
<p>Tebyinle mükellef olduğuna dâir örnekler:</p>
<p>&#8220;Sana öğüt verici (Kur&#8217;ânı) gönderdik ki, insanlar ne indirildiğini beyan edesin, onlarda düşünsünler&#8221;&#8216;(Nahl Suresi,44) İbni Teymiyye bu âyete dayanarak, Peygamberin ashabına Kur&#8217;ânın manalarını bildirmesi ve açıklaması vâcib olur demektedir.(el-Itkan,2,208)</p>
<p>&#8220;Hangi millete Peygamber gönderdiysek, onu ancak kavminin diliyle gönderdik ki, her şeyi onlara anlatasın&#8221;.(İbrahim Suresi,4)</p>
<p>Bu âyete bakarak islâmiyetin milli ve kavmi bir din olduğu anlayışına meydan verilmemelidir. Burada şunu belirtmek icâb eder ki, İslâmiyetin âlem-şumul bir din olduğu hususunda deliller pek çoktur. Yalnız bu âyette Muhammedin risaletinin hududundan bahsolunmaktadır. Zira, Peygamberlerin getirmiş olduğu hakikatları evvela kavimleri tebellüğ eder, sonra bu hakikat her tarafa yayılır.</p>
<p>İşte tebliğ ve tebyinle vazifelendirilmiş olan Hz. Peygamber, islâmiyetin ilk günlerinden itibaren nâzil olan vahiyleri eshabına izah ediyordu.</p>
<p>Bu ihtiyaç kendinden zuhâr ediyor ve bu bünyenin esası olan Kur&#8217;ânı Kerim kendi üzerinde düşünmeyi ve kendisine tâbi olunmayı emretmekteydi.</p>
<p>&#8220;Biz sana, hayır ve bereketli bir kitab indirdik ki, âyetlerini inceden inceye düşünüp taşınsınlar, akılları tam olanlar ondan öğüt alsınlar&#8221;(Sad Suresi,29)</p>
<p>&#8220;Bunlar Kur&#8217;ânı derinden düşünüp taşınmıyorlar mi? yoksa yüreklerine kilit mi? vurulu&#8221;(Muhammed Suresi,24)</p>
<p>&#8220;Onlar bu sözü iyiden iyiye düşünmüyorlarmı ,yoksa kendilerine, önce gelenlere gönderilmiyen bir şey mi geldi&#8221;.(Mu&#8217;minun Suresi,69)</p>
<p>Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, Kur&#8217;-an kendisi üzerinde düşünmeyi istemekte ve kendisini anlamıyan veya anlamak istemiyenleri zemmetmektedir.&#8221;</p>
<p>Kur&#8217;an okurken, seninle âhirete inanmıyanlar arasında, gizleyici bir örtü çekeriz, Kuranı anlamamaları için kalpleri üzerine perdeler gerer, kulaklarına ağırlıklar koyarız. Sen Kur&#8217;ânda Allahın bir olduğunu zikrettiğin zaman, onlar nefret ederek dönüp giderler&#8221;.(İsra Suresi,45-46)</p>
<p>&#8220;Bu kavme ne oluyor da kendilerine anlatılanları anlamaya yanaşmıyorlar&#8221;(Nisa Suresi,77)</p>
<p>Kendi üzerinde düşünmeyi emreden ve bu işi yapmıyanları zemmeden Kur&#8217;an&#8217; anlıyabilmek için, onun tefsire ihtiyacı vardır. Hele onda mevcad olan ilimler ve edebi sanaâtler göz önüne getirilecek olursa,tefsire olan ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıkar.</p>
<p>Allah Taâlanın kelamının en sağlam tefsiri yine Allahın Kelâmıdır.Kur&#8217;ândaki bazı mücmel ayetler, mübeyyen ayetlerle tefsir ve izâh edilmiştir.</p>
<p>Kur&#8217;ânın kur&#8217;ân ile tefsirinden sonra, Kur&#8217;an en salahiyettar ve ilk müfessiri Hazreti Peygamberdir. O halde Kur&#8217;ân ı Kerimin en mühim tefsir kaynağı Peygamberin sünneti olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Cerrahoğlu &#8211; Tefsir Usulü</p>
<p>T.Diyanet Vaktı Yay.</p>
<p><a href="http://www.islamustundur.com/index2/index2/tefsir.htm#_ftn432" name="_ftnref432"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-tefsirine-duyulan-ihtiyac/">Kur’an Tefsirine Duyulan İhtiyaç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-tefsirine-duyulan-ihtiyac/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
