<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tefekkür | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/tefekkur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 13:49:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tefekkür | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Düşüncesizliğin Direnci</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dusuncesizligin-direnci/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dusuncesizligin-direnci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Oct 2025 12:50:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Burhaneddin Tatar]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27808</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdi hangi yöne gideceksiniz öyleyse?1&#8242; et-Tekvîr 81/26 Karşıt Dirençler Kur’ân’ın tefekkür konusunu kabaca ‘düşünenler’ (tefekkür) ve ‘düşün­meyenler’ (düşüncesizlik) şeklinde ikili yapı içinde ele alması ve kimi zaman bunu ‘görmek ve görmemek’ arasındaki farka benzetmesi[2ge­nel olarak direnç mantığı ile ilgilidir. Kur’ân tarihsel ve coğrafî olarak yerleşik dinî inançlara sahip insanlara seslendiği ve onları bu inançları bırakıp [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusuncesizligin-direnci/">Düşüncesizliğin Direnci</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/images.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23167 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/images-300x154.jpg" alt="" width="421" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/images-300x154.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/images.jpg 313w" sizes="(max-width: 421px) 100vw, 421px" /></a></p>
<p><em>Şimdi hangi yöne gideceksiniz öyleyse?1&#8242; </em><strong>et-Tekvîr 81/26</strong></p>
<p><strong>Karşıt Dirençler</strong></p>
<p>Kur’ân’ın tefekkür konusunu kabaca ‘düşünenler’ (tefekkür) ve ‘düşün­meyenler’ (düşüncesizlik) şeklinde ikili yapı içinde ele alması ve kimi zaman bunu ‘görmek ve görmemek’ arasındaki farka benzetmesi<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[2</sup></a>ge­nel olarak direnç mantığı ile ilgilidir. Kur’ân tarihsel ve coğrafî olarak yerleşik dinî inançlara sahip insanlara seslendiği ve onları bu inançları bırakıp kendisine inanmaya çağırdığı için, İslâm bir karşıt-din olarak konumlanmıştır. Bu karşıtlık içinde Kur’ân ve Hz. Peygamber’e yönel­tilen her itiraz veya reddediş bir direnç, buna mukabil Kur’ân’ın kendisi karşıt-direnç hadiselerine dönüşmüştür. Benzer şekilde Kur’ân’ın ‘dü­şünmeyenler’ kapsamında gördüğü <u>insanlar</u>ın her türlü itiraz ve inkâr eylemi ‘düşüncesizlik’ adlı direnç noktasını oluştururken, tefekkür ha­disesi genel olarak karşıt-direnç noktasını teşkil etmiştir.</p>
<p>Kur’ân, tefekkür konusunu anlam açısından nasıl taslak halde bırak­mışsa, aynı şekilde düşüncesizlik konusunu da taslak olarak bırakmıştır.</p>
<p>Bu nedenle Kur’ân’a referansla ‘tefekkür nedir?’ sorusu kadar önem arz eden diğer soru ‘düşüncesizlik nedir?’ sorusudur. İlk elde Kur’ân’ın ken­disine yönelik direnci düşüncesizlik olarak nitelemesini iki farklı nede­ne bağlamak mümkün görünmektedir. Birincisi, Toshihiko Izutsu’nun dikkat çektiği üzere, câhiliye Araplarının Allah’ı yaratıcı olarak görme­lerine karşın hala putlara tapınmalarıdır. Oysa Allah’ı yaratıcı olarak görmek, mantıksal olarak, Onun dışında hiçbir şeye tanrılık atfedilme- mesini gerektirir.<sup>3</sup> İkincisi, Mısır bilimci Jan Assmann’ın tespit ettiği şekliyle, ilk önce Firavun Akhanaten ve sonra Hz. Musa’da açığa çıkan monoteizmin, çok tanrılı dinlerde görülmeyen doğru-yanlış mantığını inanç alanına sokmasıdır.<sup>4</sup> Monoteizmin kendisini doğru, diğer inanç­ları yanlış olarak görmesi, kaçınılmaz olarak tefekkürün doğru, düşün­cesizliğin yanlış tarafında konumlandırılmasına yol açmaktadır. Daha açık deyişle, monoteizm kendisine aykırı her türlü inancı düşüncesizlik olarak ele almaktadır. Bu tespit ve izahlara bakarak, Allah’a iman ile düşüncesizliğin sona erdiğini tasarlamamalıyız. Çünkü Kur’ân, iman eden insanlar için de tefekkürü öngörmektedir. Kısacası iman etmek, düşüncesizliğin bütünüyle ortadan kalkması anlamına gelmemektedir.</p>
<p>Düşüncesizlik, Kuranın bazı Türkçe meallerinde karşılaştığımız üzere, ‘aklı kullanmamak’ şeklinde anlaşılmaya müsait görünmektedir. Ancak bu yaklaşım bizi başka sorularla yüzleştirmektedir: Aklı kullan­mamak, el ve ayak gibi uzuvları kullanmamaya benzer şekilde sahip olduğumuz bir gücü kullanmamak mıdır? Buna mukabil tefekkür, akıl dediğimiz bir gücü kullanmak mıdır? Kısacası sorun, ‘kullanım sorunu mudur? Yoksa tefekkür ve düşüncesizlik aklın kullanım sorununun öte­sinde bir alana mı bizi yönlendirmektedir?</p>
<p>Bu noktada fark etmemiz gereken husus, Kur’ân’da düşüncesiz­liğin aynı zamanda tefekkür çağrışma yol açmasıdır. Kendi gündelik tecrübelerimize nispetle söylersek, bir konuda düşüncesiz olmasaydık, tefekküre çağrılmazdık. Bu çağrıya kulak vermemiz aynı zamanda o ko­nuda düşüncesiz olduğumuzu fark etmektir. Buna göre tefekkür çağ­asında kritik noktalardan biri düşüncesizlikten tefekküre geçişin nasıl mümkün olduğudur. Kur’ân bu geçiş imkânı konusunda sessiz görün­mektedir. O daha ziyade, etimolojik olarak “bir ırmaktan karşıya geçiş” anlamına gelebilen <em>itibar</em> veya “bağ kurma” anlamına gelen <em>akıl</em> gibi kelimeleri kullanmaktadır.</p>
<p>İbn Rüşd’ün <em>el-Fasl</em> adlı eserinde geçiş (itibar) sorununu aklî kıyas aracılığıyla kesin bilgiyi amaçlayan felsefî tefekkür ile çözüme ulaştır­mak istediği bilinmektedir. Bir başka ifadeyle geçiş, hatabî ve cedelî algı düzeyinden mantığın en doğru kullanımı olan burhanî kavrayış düze­yine geçiştir. Burada onun daha önce Kel amalarda, Fârâbı, İbn Sına ve G<u>azzâlî</u> gibi filozoflarda gördüğümüz bir çabalamayı yani taklidi düşün­me biçiminden tahkîkî düşünme biçimine doğru bir gayreti peşinen öngördüğü açıktır. Ancak bu filozoflarda düşüncesizlikten tefekküre geçiş sorunu en genel haliyle görünüşten varlığa, imgeden kavrama, fi­zikten metafiziğe geçiş sorunudur.</p>
<p>Gazzâlî ise <em>el-Munkiz</em> adlı eserinde bu geçişin kendi elinde olmadan yani doğuştan gelen bir özellik sayesinde gerçekleştiğini söylemektedir. Onun yaklaşımının en dikkat çekici tarafı, düşüncesizlikten tefekküre geçişin ‘bardağın kınlması’na benzer bir tecrübeye yol açtığıdır. Gazzâlî düşüncesizliği ‘taklit bardağı’ şeklinde imgeleştirir ve bu bardak bir kez kırıldığında (tefekküre geçiş bir kez vuku bulduğunda) artık geri dönüş mümkün değildir. Geri dönüşün söz konusu olması için kırılmış bar­dağın bir potada yeniden eritilmesi gerekmektedir.<sup>5</sup> Gazzâlî nin yaklaşı­mında söz konusu geçişin nasıl mümkün olduğu noktası karanlıkta ka­lırken, sadece geçiş tecrübesinin bazı tezahürlerine işaret edilmektedir.</p>
<p>Eğitim bağlamında ‘düşünmeyi öğrenme’ yani düşüncesizlik halin­den tefekküre geçiş süreci Heidegger’in de sorun edindiği bir kritik noktadır. Heidegger bu sorunu köprü metaforuna referansla ele alır ve bu geçiş için inşa edilebilir ve kullanılabilir herhangi bir köprünün söz konusu olmadığına dikkat çeker. Bu yüzden söz konusu geçiş daima bir atlayış veya sıçrayış (leaping) meselesidir.<sup>6</sup> Yani bizler nasıl düşüne­ceğimizi bilmeden (düşünmenin ne olduğunu öğrenmeden) düşünme­ye başlarız ve bunun nasıl gerçekleştiğini izah edemeyiz. Bu yaklaşımı Kur’ân’ın kullandığı ve İbn Rüşd’ün özel olarak dikkat çektiği <em>itibar</em> (ır­mağın karşı yakasına geçiş) kelimesi bağlamında seslendirecek olursak şunu söyleyebiliriz: İtibarın (geçiş) hareket noktası karanlıktır; tefekkür daima karanlıkta başlar. Kur’ân’ın düşüncesizlikten tefekküre geçiş çağ­rısına kulak vermek karanlıkta vuku bulur.</p>
<p>Bu durumun insan bilincinin kendi yapısından kaynaklandığını fark edebiliriz. Düşüncesizlik ve tefekkür teknik düzeyde insan bilin­cinin (buna beden bilinci de dahildir) iki farklı tavrı, tarzı veya modu olarak karşımıza çıkar. Düşüncesizlik ile tefekkür arasındaki sınır çiz­gisi daima bilincin kendisi tarafından oluşturulur. Yani düşüncesizlik ve tefekkür arasındaki mesafe zaten bilincin kendisi tarafından açılır ve kapatılır. Gerek Kur ân metninde gerek andığımız filozofların yaklaşım­larında izah edilmeden bırakılan şey bilincin bu mesafeyi kendi içinde nasıl açtığı ve kapattığıdır. Bize açık olan tek husus, bilincin bu mesafe­yi kapattıktan yani düşüncesizlikten tefekkür boyutuna geçtikten sonra mesafeyi aştığını fark etmesidir. Dolayısıyla düşüncesizlikten tefekküre geçiş, bilincin kendi içindeki bir karanlık nokta olarak kalır.</p>
<p>Bu husus kişinin kendi düşüncesizliğinin farkına ancak tefekküre başladıktan sonra varması anlamına gelmektedir. Gazzâli&#8217;nin ifadesiyle, taklitçi taklit ettiği sürece taklitçi olduğunu bilmemektedir. Ne zaman taklitçi olduğunu fark ederse zaten taklit bardağı kırılmış demektir.</p>
<p>Her ne kadar Hcgel, “Minerva Baykuşu alaca karanlıkta uçar” ifadesini felsefî aklın kendi tarihsel gerçekliğini ancak tarihsel hadiseler (hayat formunun değişmesi) sonrasında fark etmesine işaretle kullanmış olsa da,<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[35]</sup></a> düşüncesizlikten tefekküre geçiş bağlamında da bu cümleyi yorum­lamak mümkün görünmektedir. Buna göre bilgelik (Minerva baykuşu, felsefe), aklın gerçekliğe dair yanlış varsayımları veya yaklaşımları son­rasında açığa çıkar. Tefekkür, bilinçte mesken tutan yanlış varsayım, yaklaşım ve inançların (düşüncesizliğin) farkına bilahare varabilmektir.</p>
<p>Kur’ân bu konuya Hz. İbrahim üzerinden dikkat çeker. Hz. İbra­him önce yıldızlara, sonra aya, sonra güneşe tanrılık atfeder. Bilahare tefekkür sayesinde bu varlıkların tanrı olamayacağına kanaat getirerek Allah’a yönelir,<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[36]</sup></a> Tefekkürün gerçekliğe dair daha önce benimsenen yan­lış varsayım ve inançların bir kritiği olarak açığa çıktığını İbn Tufeyl’in <em>Hay b. Yakzân</em> adlı eserinde de görmekteyiz. Hay’ın tefekkürü, onun fiziksel çevredeki varlıklara dair gözlem ve varsayımlarını daha sonra revize ettiği, zamanla dikkatini maddenin ötesinde ruhsal ve manevi alana yönelttiği ve sonunda varlıkların aslı kaynağı olan Allah a eriştiği bir süreç olarak karşımıza çıkar.</p>
<p><strong>Geriye Dönüş Sorunu</strong></p>
<p>Geldiğimiz noktada kritik görünen şu soru ile karşılaşırız: Düşüncesiz­likten tefekküre geçiş, düşüncesizliğin geride bırakılması mıdır? Diğer bir deyişle, düşüncesizlik geride bırakılabilecek bir hal veya durum mu­dur? Yukarıda kısaca değindiğimiz kelamı ve felsefî yaklaşımlarda dü­şüncesizlikten tefekküre geçiş artık geri dönüşü mümkün olmayan bir hal, durum veya sıçrayış olarak ele alındığı için düşüncesizlik, genel an­lamıyla, geride bırakılabilen bir şey gibi görünmektedir. Eski ifadesiyle havas statüsüne erişen birisi avam statüsünden uzaklaşmıştır. Gazzâlînin ifâdesiyle ‘kalbe atılan nur’ sonrası artık önceden karanlıkta kalan (şüphe edilen) temel aklî prensiplere yönelik tam bir güven hasıl olmuştur.<sup>9</sup></p>
<p>Kelamî ve felsefî yaklaşımlarda gördüğümüz düşüncesizliğin geride bırakıldığı inancı, esasen bu yaklaşımların metafiziksel karakterinden kaynaklanmaktadır. <em>Metafizik</em> kelimesi, felsefe tarihinde genel olarak gözlemleneceği ve I. Kant’ın dillendirdiği üzere, <em>sağlam bir zemin üzerine sarsılmaz bir yapının inşa edilme</em> çabasına işaret eder.<sup>10</sup> Metafiziğin amacı sarsılmaz kabul edilen zemin üzerinde inşa edilen bir yapı (iç mekân) içinde her şeyi akim görüş, dolayısıyla kontrol alanına yerleştir­mektir. Bu nedenle metafiziksel yaklaşımlarda esas olan, tefekkür ke­limesinin genel kullanımı değil, <em>nereden hareketle</em> düşünmemiz gerek­tiğine esaslı bir karar vermektir. Bir yapının inşası için gereken sağlam zemin, kendiliğinden açık olan, herhangi bir tereddüt veya sorgulamaya ihtiyaç bırakmayan, dolayısıyla tefekkürün bir kazaya uğramasına imkân vermeyen güvenilir bir nokta veya mekân olarak anlaşılır. Bu sağlam ve sarsılmaz zeminin keşfi için tüm kuşkulu noktalar elden geçirilip denmelidir. Buna göre metafizik artık hiçbir kuşkunun yer almadı­ğı bir alana geçiş olarak bir şeyleri aşma ve geride bırakma eylemidir. Platonun mağaranın (görünüşler dünyasının) ötesinde ideler dünyasına yönelmesi, Aristo’nun mantığı kesin bilgi için esas görmesi, Descar- tes’in ‘cogito’su, Müslüman kelama ve filozofların kesin bilgi veya varlık tasavvuruna yönelmeleri hep aynı kaygının veya idealin farklı açılardan seslendirilmesidir. B öylesi sağlam bir zeminden hareket ettiğine dair inanç, metafiziksel karakterdeki bir tefekkür formunu düşüncesizliği geride bıraktığı varsayımına yöneltmektedir.</p>
<p>Kur’ân elbette ne kelamî ne de felsefî bir metindir. Dolayısıyla o kendisinin apaçık doğruları dile getirdiğini söylerken bile buradaki apa­çıklık hususu, asla metafiziksel tefekkür formlarının aradığı sağlam zemin tasavvuru ile aynı değildir. Zira Kur’ân her şeyden önce gaybe iman sayesinde kutsallaşan bir metindir ve apaçıklık ifadesi aynı zamanda Hz. Peygamberin nübüvveti ve öte dünya inancı ile sıkı sıkıya ilişkilidir. Oysa metafiziksel tefekkür formları pekâlâ ateizm, deizm, panteizm, materyalizm, teizm, absürdizm gibi görünümler kazanabilir, Heideg- ger’in ifâdesiyle, onto-teo-lojik bir eklektik sistem olabilir.</p>
<p>Buna rağmen Kur’ân metni için de nereden hareketle tefekkür et­memiz gerektiği hala kritik bir konudur. Zira önceki sayfalarda değin­diğimiz direnç ve karşıt direnç meselesi tefekkürün nereden hareketle yapılması gerektiği sorunu ile yakından ilgilidir. Benzer şekilde günümüz din-bilim ilişkisinde en kritik konulardan biri tefekkürün nereden hare­ketle yapılması gerektiği hakkındadır. Söz gelimi Kur’ân devenin yara­tılışına, yıldızlara, gecenin gündüzü takip etmesine dair tefekküre çağır­dığında bunu pekâlâ bilim de bir şekilde yapmaktadır. Ancak açık olan husus bilimin düşünme tarzı ile Kur’ân’ın öngördüğü tefekkür tarzının birbirlerinden farklı olduklarıdır. Bilim kendi metodik araştırma gele­neğinden hareketle söz konusu varlıklara yaklaşmaktadır. Bu yaklaşım içinde o, herhangi bir teolojik veya aksiyolojik kanaati bilimsel düşünce için uygun görmez. Bilim için asıl mesele bir olgunun bilimsel kriterlere uygun olarak açıklanabilmesidir. Böylece bilim, araştırma süresince me­tafiziksel inançların askıya alınması anlamında, metodik ateizmi esas alır.</p>
<p>İslâm dışı inanç sistem veya kültürleri de (buna câhiliye inancı da dahildir) kelimenin literal anlamıyla düşüncesiz bir karakterde değildir­ler. Her birisi farklı düşünme veya algılama formlarını temsil ederler ve kendi yorum geleneklerine sahiptirler. Buna göre herhangi bir câhiliye insanı <em>“Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?”11 </em>dediğinde literal an­lamıyla düşüncesizliği değil, farklı bir düşünme veya yorumlama tarzını seslendirmektedir. Buna paralel olarak câhiliye inşam ilahlara tapınıp putlara tazimde bulunduğunda ve <em>“Doğrusu Biz babalarımızı bir din üze­rinde bulduk, biz de onların izlerinden gitmekteyiz”12</em>dediğinde gelenek­sel anlama formlarını korumaktadır. Dolayısıyla bu insanların Kur’ân’a karşı itiraz ve inkârları ile ortaya çıkan direnç noktası farklı bir düşünme ve anlama modelini temsil etmektedir. Bu nedenle Kur’ân’ın düşünce­sizlik olarak gördüğü şey, hiç düşünmeme anlamında aklın kullanım sorunu ile sınırlı değildir. Belki o yerleşik kültür ve inanç geleneği ile sınırlı anlama tarzına işaret etmektedir.</p>
<p>Burada câhiliye dönemi insanlarının özellikle kabile ahlâkı diyebi­leceğimiz bir ahlâkî tasavvur içinde sosyal, dinî, siyasî, askerî, ailevî vs. alanlardaki ilişkileri yönlendiren bir düşünce formuna sadık kalışlarına dikkat çekmeliyiz. Böylesi bir düşünce tarzının en kayda değer sorunu kendisi üzerinde bir refleksiyonun yani kritiğin söz konusu olmaması­dır. Dolayısıyla düşüncesizlik sorunu, kültürel-tarihsel-dinî aklın ken­disini herhangi bir ahlâkî ve teolojik kritiğe tâbi tutmaması ile yakından alakalıdır. Kur’ân’ın bu durumu körlük ve sağırlık biçimi olarak nite­lendirmesi eleştirel refleksiyon eksikliği ile ilgili görünmektedir. Aklın yerleşik kültür ve inanç formları içindeki geleneksel kullanımı akim doğrudan kendisine ve gerçekliğe dair bir körlük ve sağırlık noktasını oluşturmaktadır. Daha kestirme ifadesiyle, aklın belli bir kullanım tarzı aynı zamanda aklın görmesi gereken başka hususlara dair bir körleşme halidir. Her bir görüş açısı, aynı zamanda bir körlük alanının inşasıdır. Düşüncesizlik, aklın kendi inşa ettiği körlük alanlarını fark edememesi­dir. Buna göre tefekkür, kültürel aklın kendi yerleşik düşünce formları içinde inşa ettiği körlük alanlarına yönelmesi, kendi körlüğünü eleştirel düşünce ile fark etme çabasıdır.</p>
<p>Geldiğimiz noktada kültürel-tarihsel görecelik sorunu baş göster­mektedir. Kur’ân, farklı kültür ve inanç geleneklerine ait düşünce form­larını -kendi hakikat tasavvuru ile uyuşmadığı veya zıtlaştığı noktada- düşüncesizlik olarak nitelendirdiğinde hem kendi dışındaki düşünce formlarını göreceleştiriyor hem de kendisini bu göreceliği aşan evrensel bir yaklaşım olarak takdim ediyor görünmektedir. (Burada evrensel ke­limesini evrenselleşme potansiyeli veya potansiyel evrensellik şeklinde anlamak gerekir. Zira bugün bile monoteist inançlar dünyada mutlak kabul görmemektedir.) Elbette Kur an’ın bu yaklaşımının tarihsel bağ­lamda öncesi söz konusudur. Hz. Musa’nın Mısır, Hz. İsa’nın Roma imparatorluğu ve Hz. Peygamber’in Arap yarımadası sınırları içinde yaptıkları şey, aklın çok tanrıcılık bağlamında kültürel-tarihsel göre­celiğini temsil eden kullanımları karşısında tevhit merkezli bir tefekkür tarzını ön plana çıkarmalarıdır. Bu açıdan bakıldığında düşüncesizlik, çok tanrıcılığın göreceli düşünme modelleri içinde aklın kullanım tarz­larını kapsamaktadır. Tefekkür de bu göreceli düşünme modellerinin aşılma çabasını simgelemektedir. Dolayısıyla en başta değindiğimiz di­renç mantığı, birbirine zıt görünen bu düşünme modellerinin karşılaş­ması ve çatışması anlamına gelmektedir.</p>
<p>Acaba bahsettiğimiz direnç mantığı çift taraflı bir probleme işaret ediyor mu? Yani bir taraftan aklın çok tanrıcılık bağlamında refleksi- yona kapalı bir düşünme modeli içinde göreceli kullanımı kendi içinde körlük alanları inşa ederken, diğer taraftan Kur’ân’ın öngördüğü ev­rensel tefekkür modeli, bir tek-tipleştirme, hep aynı noktadan hareket eden ve aynı sonuca ulaşan bir programlama veya otomasyon sorunu­na yol açıyor mu? Kur’ân’ın tevhit merkezli evrensel tefekkür modeli içinde tefekkürün şahsiliği ve kişiye özgülüğü nasıl korunabilir? Dahası Kur’ân’ın ön plana çıkardığı evrensel düşünme modeli daimî bir reflek- siyonu ve kritiği öngörse de pratikte İslam toplumları içinde körleşme noktaları nasıl fark edilecektir? Evrensel bir düşünme modeli metafi- zikselleşip her şeyi izah ettiğini varsaydığı anda kendi dışına ya da öz eleştiriye kapalı bir sistem haline gelebilir. Dolayısıyla Kur’ân’ın taslak halinde öngördüğü tefekkür modeli, bilahare, bu modeli yaşattığını ileri süren Müslümanların düşünme tarzları içinde oluşacak körlük alanları­nın meşrulaştırılması için araçsallaştırılma riskine açık değil midir? Son olarak şayet bu tür sorunlar İslâm tarihinde bir şekilde açığa çıkmak­taysa, bir düşüncesizlik sorunu ile iç içe değil miyiz? İslâm geleneği, bir tefekkür geleneği olduğu kadar, aynı zamanda bir düşüncesizlik gelene- ği değil midir?</p>
<p><strong>Kör Noktalar</strong></p>
<p>İslâm düşünce tarihi içinde filozofların ve farklı mezheplerin birbirle­rini kör noktalar inşa etmekle suçladıkları ve bu minvalde eleştirdikle­ri bilinmektedir. Bunların en bilindik olanı Gazzalî’nin Farabı ve İbn Sînâ’yı, bilahare İbn Rüşd’ün bu üç ismi tehafüt geleneğini başlatacak tarzda eleştiriye tâbi tutmalarıdır. Hakeza Gazzâlî’nin kelamcılara ve Bâtınîliğe karşı eleştirileri de bu bağlamda ele alınmalıdır. Fahreddin Râzî’nin hemen her eserinde bir konu veya mesele karşısında farklı gö­rüşleri veya farazi hususları zikrederek tek tek eleştiriye tâbi tutması ve en sonunda akla ve temel İslâm inancına en uygun olanını tercih etmesi kör noktaları ifşa etmeye ve onları aşmaya matuftur. Ancak Râzî’nin bilahare Sûfîler, Ehl-i hadis ve Selefîler tarafından eleştirilmesi Râzî’nin ürettiğini iddia ettikleri kör noktaları teşhir etmeyi amaçlamaktadır.</p>
<p>Muhammed Arkoun, <em>The Unthought in Contemporary Islamic Thought (Çağdaş Islâm Düşüncesinde Düşünülmeyen)</em> adlı çalışmasında yukarıda <em>düşüncesizlik</em> kavramıyla ifade ettiğimiz hususu <em>düşünülmemiş </em>(unthought) ve <em>düşünülemez</em> (unthinkable) kavramlarıyla daha farklı açı­lardan irdelemeye çalışmaktadır. Arkoun’un bu kavramlarla göstermeye çalıştığı şey, bir zamanlar Islâm düşünce geleneğinde ileri sürülmüş ve tartışma konusu olmuş çok sayıda hususun zaman içinde -iktidarların da yönlendirmesiyle- artık ‘düşünülmeyen’ ve ‘düşünülemez olan’ ka­tegorisine yerleştirilmesidir. Söz gelimi Mutezilenin Kur’ân’ın yaratıl- mışlığı düşüncesinin bilahare siyasî iktidarların da desteğiyle Sünni ge­lenek tarafından artık düşünülmeyen ve düşünülemez olan kategorisine yerleştirilmesi bunun bir örneğidir.</p>
<p>Arkoun, İslâm geleneğinde bu kategorinin içine gittikçe çok daha fazla hususun yerleştirildiğini yani düşünülmemiş ve düşünülemez olan şeylerin alanının genişlediğini ileri sürmektedir. Bu son noktayı Faz- lur Rahman’ın Kur’ânî dünya görüşünden hareketle İslâm geleneğine yönelttiği tarihsel eleştiriler eşliğinde anlamak yararlı olabilir. Fazlur Rahmana göre, yabancı kültürlerden alınan pek çok şeyin İslâm geleneğine dahil edilmesi, Hz. Peygamber’in mitik anlatılar eşliğinde bir tür yan tanrıya dönüştürülmesi ve çok sayıda hurafenin Sünni gelenek tarafindan içselleştirilmesi her şeyden önce Kur’ân’ın evrensel ahlâkî mesajlarının arka plana itilmesine, Arkoun’un deyimiyle, düşünülme­yen kategorisine yerleştirilmesine yol açmıştır. Her iki düşünürün bu kavramlaştırmalarla dikkat çektikleri nokta, İslâm düşüncesi içinde bi­lahare inşa edilen ve kutsallaştırılan hususlar yüzünden tarihsel-eleştirel aklın sosyolojik kodları deşifre etme çabasının ve ideolojik rejim eleşti­risinin gittikçe ortadan kalkmasıdır. Sünni gelenek içinde genel olarak iktidarın kutsallaştırılmasını ve sürekli yeni anlatılar inşa ederek iktida­rın Tanrının yeryüzündeki gölgesi gibi sunulması çabalarını bu bağlam­da ele almak gerekir. Kısaca söylersek, bir gelenek içinde kutsallaştırma oranı arttıkça düşüncesizlik/düşünülemezlik oranı da kaçınılmaz olarak artmaktadır.</p>
<p>Ancak bu durum, kutsallığın tümden ortadan kalkmasıyla saf te­fekkür ve akıl çağının başlayacağı anlamına gelmemektedir. Weber’in ‘büyü yani kutsaldan arınma’ (disenchanment) dediği husus, Aydınlan­ma ile birlikte kutsalın önyargı kapsamı içine dahil edilmesi ve aşılma çabasıdır. Ne var ki kutsal tamamen geride bırakıldığında aklın her şeyi nesneleştirmesi ve bir kullanım nesnesi haline getirmesi söz konusu ol­maktadır. Bir başka deyişle kutsallığın tümden ortadan kalkması pekâlâ araçsal aklın tanrılaşmasına yol açabilmektedir. Buna göre mesele dış dünyanın ve iktidarın kutsallık adına bir tür putlaştınlması ile kutsal­lıktan arınma adına insan aklının tanrılaştırılması/putlaştırılması ikile­minin nasıl aşılacağıdır. Aklın kendi dışına aşırı sadakati veya kendisine aşırı güveni bir şeylerin putlaştınlmakta olduğuna işaret edebilmektedir.</p>
<p>Bu bağlamda Arkoun, seküler dünya güçleri ve onların kurdukları küresel sistemler karşısında günümüz Islâm toplumlarında özgürlükçü ve milliyetçi motivasyonla inşa edilen hayalî İslâm yani ideolojik rejim olarak İslam tasavvurlarına atıf yapar. Bu tasavvurlarda sürekli şeytan- taştırılan ve yıkıcı bir güç olarak ele alınan Ban karşısında İslâm’ı ta­rihsel eleştiri, entelektüel ve bilimsel analizlerden koruma çabası ön plana çıkmaktadır. Bu durum İslâm toplundan içinde merkezci (Ehl-i sünnet) olduğunu İddia eden ve sahih dogmatik bir Islâm’ı savunduğu­nu ileri süren kişilerin çoğalmasına yol açmaktadır. Bunun sonucunda İslâm geleneği içinde çok sayıda farklı ve aykırı görünen husus düşünül­meden ve düşünülemez olarak kalmaktadır. Buna ilaveten bu tür yak­laşımlar içinde gerçekte modern ve batı kaynaklı birçok unsur farkına varılmaksızın varlığını sürdürür.<sup>13</sup></p>
<p>İslâm geleneği içindeki düşüncesizlik sorununu “Geleneğin Tah­ripkâr Gücünün Yansımaları: Baskı, Susturma ve Unutulmuşluk” baş­lıklı makalemizde hem hafıza ve hakikat ilişkisine hem de klasik İslâm düşüncesine egemen görünen piramidal düşünme biçimine referansla ele almıştık. Bu çalışmadaki temel yaklaşımımızı şöyle özetleyebiliriz: Kur’ân kendisini Hz. Adem’den itibaren insanlığın pek çok tarihinde vuku bulan vahiy hadisesinin sonuncusu olarak sunarken aynı zamanda ileri sürdüğü hakikatin hem insanlığın tarihsel hafızasında bir şekilde bulunduğuna hem de bu hafızanın tahrif olması nedeniyle arka plana itildiğine işaret etmektedir. Bu durum Arkoun’un ifadesiyle İslâm’ın pek çok dinî tasavvur içinde düşünülmezlik alanına itilmesine yol aç­mıştır. Buna karşın metafiziksel hafıza alanına işaret eden levh-i mahfuz bu hakikatin farklı bir tarihsel süreçte yeniden düşünülebilirlik konusu olmasının imkânı olarak sembolleştirilir. Bu bağlamda Kur’ân bir ‘zikr’, yani farklı dinî gelenekler içinde düşüncesizlik kategorisine yerleştirilen İslâm’ın sahih haliyle yeniden düşünülebilirlik alanına çıkış hadisesidir. ‘Zikr’, levh-i mahfuzun tarihsel süreç içinde bir şeyleri yeniden hatır­latma imkânı olarak faaliyete geçişidir. Kur’ân’ın eleştirdiği düşüncesiz­lik sorunu, hafıza içinde hem bir şeylerin korunması hem bazı şeylerin unutulma sürecine bırakılmasıyla ilgili görünmektedir. Modern tabirle söylersek, hafıza daima bir şekilde manipüle edilen bir şeydir ve bu manipülasyon -Kur&#8217;an&#8217;ın yaklaşımı açısından- insanlık tarihinde muhtelif peygamberlerin tebliğ ettiği İslâm’ın tahrifinde rol oynamıştır.</p>
<p>Bilahare İslâm düşünce geleneği, kısmen Yunan felsefî-bilimsel ge­leneğinin de katkısıyla, piramidal yani hiyerarşik kozmolojik bir düşün­me formatını benimsemiş ve bunu kendi içinde detaylandırmıştır. Bu format içinde genel İslâmî tefekkürün oluşmasında şu ya da bu şekilde rol oynayan ve bazen marjinal yani <em>ehl-i sünnete</em> aykırı görünen i’tizalî, Bâtınî, felsefî, mitik, teolojik, kozmolojik fikirler ya kılık değiştirerek ya da susturularak ciddi oranda düşünülmezlik kategorisi içine itilmiş­lerdir. Benzer durum, İslâm tarihinin ilk yazılı kaynak eserlerinde yer alan çok sayıda hususun geleneksel İslâmî eğitim süreci içinde kano- nikleşen Allah, Hz. Peygamber ve sahâbe tasavvurlarına zarar verebile­ceği endişesiyle unutulma (düşünülmezlik) sürecine dahil edilmesinde de görülebilir. Bu gerçeği siyasî dille şöyle ifâde edebiliriz: İslam tarihi içinde her türlü iktidar (buna, siyasî iktidarın yanı sıra, ulemanın, dini otoritelerin, ataerkil kültürün, mezhepsel ve asabiyetçi korumacılığın ve hatta sahih İslâm’ı temsil ettiğine inanılan beşerî otorite metinlerin ikti<u>dar</u>ım da dahil ediyoruz) kendi otoritesini inşa etmek ve sürdürmek için daima düşünülebilir ve düşünülemez alanlar inşa edegelmiştir.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Burada İslâm geleneğinde bir şeyleri baskılama-unutturma-dü- şünülmezlik kategorisine itme ile Kur’ân’ın evrensel tefekkür modeli arasında bir irtibatın olup olmadığı sorusu akla gelebilir. Kabaca ifâde edersek, İslâm düşünce geleneği içinde oluşan düşüncesizlik sorunu sa­dece değişen tarihsel şartların yol açtığı bir husus mudur? Yoksa bu du­rum aynı zamanda Kur’ân’ın evrensel tefekkür modelinin neden olduğu bir şey midir?</p>
<p>Görüş alanımızı daha netleştirme adına bu sorular arasındaki or­tak noktayı şu şekilde dile getirebiliriz: Kur’ân, İslâm dışı yaklaşımları -kendi mutlak gerçeklik iddiasına aykırı düştüklerinde- düşüncesizliğin farklı tezahürleri olarak ele almaktadır. Bu yaklaşımlar mutlak gerçek­liğin ya görülememesi ya da kasten üstünün örtülmesi (düşünülmezlik alanına itilmesi) durumunu farklı şekillerde temsil etmektedirler. Buna göre mutlak gerçekliğe dair tefekkür evrensel olup, diğerleri göreceli, tarihsel, tahrif olmuş yaklaşımlardır. Ancak Kur’ân’ın evrensel tefekkür modeli, tatbik esnasında, düşüncesizliğin geride bırakılmasını temin edebilir mi? Yine bu model, tatbik edildiğinde, tek tip (evrensel) bir Müslüman imgesine veya tipolojisine yol açar mı? Şayet yol açarsa, bu imge veya tipolojiye aykırı düştüğü kanaatiyle çok sayıda yaklaşım -ana akım veya iktidar tarafindan- baskı-unutulma-düşünülmezlik katego­risine mi itilir? Şayet yol açmıyorsa, evrensel tefekkür modeli ile her inananın kendine özgü (şahsi, farklı) tefekkür tarzı arasında bir tezat ortaya çıkar mı?</p>
<p><strong>Düşünülemezlik ve Nihilizm</strong></p>
<p>Kur’ân ve İslâm düşünce geleneği üzerinde zihin yoran herkes bu so­rulan şu veya bu açılardan hareketle farklı cevaplandırabilir. Biz bu soruları tek tek cevaplandırmaya çalışmak yerine, bu soruların ortak kökenine doğru yol almaya çalışacağız. Zira bu sorular, görebildiğimiz kadarıyla, daha derinde bulunan evrensel ontolojik-varoluşsal sorula­rın tarihsel süreçte tezahür eden semptomlarıdır. Kur’ân metnini, az sonra ele almaya çalışacağımız, iki evrensel ontolojik-varoluşsal soruna nazaran anlamak bizi kapsamlı düşünmeye sevk edebilir. Bu sorunlar­dan biri ontolojik ‘karar verilemezlik veya düşünülemezlik’, diğeri ise ‘varoluşsal anlamsızlıktır (nihilizm). Kur’ân’ı bu iki sorunla yüzleşen bir kutsal metin olarak gördüğümüzü peşinen belirtelim. Onun açıkça ilgilendiği tüm teolojik, ahlâkî, sosyal, siyasî, ekonomik, psikolojik vs. sorunlar bu iki temel soruna yaklaşımıyla yakından ilgilidir. Fazlur Rah­man, Kur’ân’ı nâzil olduğu dönem ve coğrafya içinde mevcut sorunlara karşı verilen ‘ilahî bir cevap’ olarak görür. Bu ifadeyi kendi yaklaşımımız bağlamında şu şekilde yeniden formüle edebiliriz: Kur’ân, ontolojik ‘ka­rar verilemezlik/düşünülemezlik’ ve ‘nihilizm’ sorununa belli bir tarihsel dönem ve coğrafya içinde kullanılan <em>yerel dil</em> aracılığıyla verilen potan- siyel-evrensel bir ilâhı cevaptır.</p>
<p>Kanaatimizce bu iki sorun aynı zamanda Kur’ân’ın düşüncesizlik bağlamında ele aldığı hususların da kaynağıdır. Yani Kur’ân’ın düşünce­sizlik olarak gördüğü hususların temelinde ontolojik karar verilemezlik/ düşünülemezlik ve nihilizm yatmaktadır.</p>
<p>Ontolojik karar verilemezlik/düşünülemezlik ifâdesiyle, kâinatın oluşmasında rol oynayan veya oynadığına inanılan mutlak gücün özü itibariyle düşünülemezlik (unthinkable) sorununu içinde barındırması­na işaret ediyoruz. Bu güç, mutlak olduğu için, zorunlu olarak beşerî akim kavrayış ufkunun ötesinde kalmaktadır. Dolayısıyla onun ‘ne oldu­ğu’ (mahiyeti, zatı, hakikati) sorusu aklî düzeyde cevaplanamaz. Bilinen tüm varlık kategorilerini aştığı için mutlak güç, aklen karar verilemez­lik durumuyla insanı baş başa bırakır. Onun hakkında düşünülen veya tasarlanan her şey, tarihsel olarak biçimlenen beşerî varlık ve dil alanı içindeki temsilî bir yaklaşımdır. İnsan aklı, kendi varlık tarzı nedeniyle bu temsilî yaklaşımın ötesine gidemediği için, tarih içinde çok sayıda din veya dinî kültür bu temsilî durumun kurumsallaşmasıyla teşekkül etmiştir. Daha açık ifadeyle insan, kâinatı yaratan veya şekillendiren mutlak gücün düşünülemez (düşünce alanına giremez) yapısına kendi aklî kapasitesi veya kültürel birikimi içinde bir tepki vererek temsilî bir kurumsallaşmaya yönelmiş görünmektedir.</p>
<p>Modern felsefî düşünce içinde ‘Tanrı sorusu’ (Question of God) baş­lığı altında irdelenen düşünülemezlik veya karar verilemezlik hali tarihsel süreç içinde çok sayıda teistik yaklaşımın yanı sıra ateistik, agnostik, de- istik, materyalist, panteist, çok tanrıcılık, putperestlik gibi yaklaşımların tezahüründe rol oynamaktadır. Bu yaklaşımları aslen karar verilemezlik/ düşünülemezlik sorunu karşısında verilen kararlar olarak görmek gerekir. Söz gelimi câhil iye inancında Allah ile insan arasında bir ilahlar (şirk) ara düzleminin oluşması en temelde Allah’ın yani mutlak gücün ne olduğu­nun bilinemezliği, dolayısıyla karar verilemezi iği/düşünülemezliği ile yakından alakalı görünmektedir. Allah’ın çok uzaklarda görülmesi ilk başta yaratıcı güce dair mekânsal bir yaklaşım gibi görünmesine rağmen esasen O&#8217;na aklen ve beşerî olarak ulaşılamazlık fikri ile ilgilidir. Dolayısıyla ara düzlemi oluşturan ilahlar ya da tanrılar bu sorunun çözümü için kültürel olarak tasarlanmış olmalıdır. Hakeza materyalizm, kâinatın oluşumun­da rol oynayan gücün ne olduğu sorusuna madde ekseninde verilen bir karar olarak açığa çıkmaktadır. Buna göre ontolojik karar verilemezlik/ düşünülemezlik durumu, insanları kendileri için bir karar vermeye ve bunu metafiziksel bir inanç olarak benimsemeye sevk etmektedir. Ço­ğunlukla bu inanç, aynı zamanda insanların hayata ve varlığa karşı farklı sorumluluk alma tarzlarını simgelemektedir.</p>
<p>Görebildiğimiz kadarıyla İslâm dinî de mutlak güç bağlamında ortaya çıkan ontolojik karar verilemezlik/düşünülemezlik durumunu içinde barındırmakta ve yukarıda değindiğimiz düşüncesizlik sorunu­nu daha temeldeki düşünülemezlik durumu açısından ele almaktadır. Kur’ân’da Allah diye isimlendirilen mutlak güç, ‘zat’ı yani ne tür bir varlık olduğu sorusu bağlamında tamamen düşünülemezlik kategori­si içindedir. Kelâmî düşünce, zat sorusu yerine sıfatlar konusunu ön plana çıkararak bir ‘düşünülebilirlik’ kategorisi inşa etmeye çalışmıştır. Yani zat bağlamında açığa çıkan ontolojik karar verilemezlik durumunu, düşünülebilir bir alan olarak gördükleri İlahî isimler veya sıfatlar bağla­mında karar verme yoluyla aşmaya çalışmıştır. Meşşâî felsefede Allah’ı saf akıl (Varlık), tasavvufta mutlak aşk olarak görme eğilimi söz konusu karar verilemezlik durumunu bir karar vererek aşma tarzıdır.</p>
<p>Kur’ân’ın yaklaşımı ise, mutlak gücün kendisi hakkında düşünmek yerine onun hadisevî gerçekler üzerinden ele alınması yönündedir. Yani Kur’ân bir yandan mutlak gücün ne olduğu konusunda ontolojik ka­rar verilemezlik /düşünülemezlik durumunu içinde barındırırken, diğer yandan Onu kâinatta tezahür eden hadisevî eylemleri (isimleri) üzerin­den ele almaya yönlendirmektedir. Kur’ân’ın öngördüğü tefekkür ise mutlak güç bağlamındaki ontolojik karar verilemezlik/düşünülemezlik durumunun farkında olmayı gerektirmektedir. Bu fârkındalık ancak gaybe iman ile açığa çıkabilecek bir şeydir. îman, mutlak gücün ne ol­duğuna değil, onun kâinattaki hadisevî eylemlerine referansla bir karar veriştir. Kısacası iman, insanın mutlak güç karşısında kendi sınırını ka­bullenmesi ve sorumluluk üstlenmesi halidir.</p>
<p>Bu durum, John Caputo’nun dikkat çektiği üzere, imanı program mantığı yani belli bir prosedür (kurallar) eşliğinde aşama aşama karar verme eyleminden ayırır. Daha açık ifadeyle, mutlak güç hakkındaki on- tolojik karar verilemezlik/düşünülemezlik imanı mümkün kılan bir du­rumdur.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[15]</sup></a> Bu yönüyle iman kaostan kozmosa geçiş tecrübesidir. îman, söz gelimi meteorolojinin belli bir teknik analiz ve prosedür eşliğinde oluşturduğu hava tahmin raporuna bakarak, kişilerin yakın gelecekteki hava durumuna dair inançları ile asla mukayese edilemez. Ne de o dış dünyanın varlığına dair felsefî inanç ile karşılaştırılabilir.</p>
<p>Buna bağlı olarak Kur’ân, düşüncesizliği tefekkürün bir altyapısı şeklinde ele alıyor görünmektedir. Bu altyapı ya yukarıda değindiğimiz ontolojik karar verilemezlik alanının farkında olma ya da bu alan hak­kında sahte tasarımlar üretme anlamına gelmektedir. Bu yüzden Kur’ân açısından her tefekkür düşüncesizliği yeniden hatırlama eylemi ile iç içedir. Kanaatimizce bu durum doğrudan tevhit cümlesinde sembolize edilmektedir. “Lâ ilâhe” ifâdesi düşüncesizliğin (sahte tasarımların) red­dini, “illallâh” ifâdesi mutlak güce dair karar verilemezlik/düşünülemez­lik durumunu gaybe iman ile karşılama şeklinde ele alınabilir. Elbette bu karar veriş (iman) tefekkürün eşlik ettiği varoluşsal bir hadisedir. Buna göre düşüncesizlik ile tefekkür arasında silme ve yeniden yazma paradoksu söz konusudur. “Lâ ilâhe” ifâdesi aynı anda düşüncesizliğin reddedilişini (sahte tanrı tasarımlarının silinmesini) ve tefekkür veya Allah’a iman öncesi yeniden hatırlanmasını (yeniden yazılmasını) sim­gelemektedir. Böylece kelime-i tevhitte düşüncesizlik tefekkürü ve te­fekkür düşüncesizliği yeniden hatırlatma işlevini üstlenir. Aynı ifâdede silmek amacıyla yeniden yazma Ve yeniden yazarak silme eylemi söz ko­nusu olduğu için ortaya bir paradoks çıkmaktadır.</p>
<p>Bu paradoks, esasen Kur’ân’ın ilgilendiği pek çok konuda karşımıza çıkar. Söz gelimi o, bir taraftan sadece Allah’a imana davet eder, diğer taraftan putperestliği, çok tanrıcılığı, teslisi vs. anlamsız görerek redde­der. O bir taraftan İslâm ahlâkını diğer peygamberler ve Hz. Peygam- ber’in örnekliğinde takdim eder, diğer taraftan câhiliye ahlâkının olum­suz taraflarını reddeder. Bu şekilde Kur’ân ortadan kaldırmak istediği şeyi, öngördüğü inanç ve ahlâkı takdim etmek için her seferinde yeniden dillendirir. Sonuçta artık yok olması gereken şey, bizzat Kur’ân’ın dili içinde yeniden var edilir; olması gerekenin yanında olmaması gereken şey her seferinde yer alır. Kur’ân silmek istediği şeyi kendi içinde yeni­den yazan ve üreten bir metindir. Bu paradoksu Kur’ân’ın düşüncesizlik olarak gördüğü hususlara karşı insanları teyakkuza geçirme tarzı ola­rak görebiliriz. Zira Kur’ân açısından putperestlik ve çok tanrıcılık gibi hususlarda sorun dışarıdaki putlar ya da tasarımlanan tanrılar değildir. Asıl sorun insan bilincinin kendi içinde putları ve sahte tanrıları kurgu­laması ve bunlara gerçeklik atfederek inanç konusuna dönüştürmesidir.</p>
<p>Daha açıkça söylersek, Kur’ân dışarıdaki fiziksel nesne veya dış dünyaya proje edilen tanrılar ile uğraşmaz. Onun asıl ilgi alanı insan bilincinin ve eylemlerinin gerçeklikle bağının nasıl kurulacağıdır. Zira gerçeklik ile bağ kuramayan veya saf uyumsuzluk yaşayan her düşünce hiçbir yere (nihil) ait düşüncedir. Nihilizm, düşüncenin ürettiği veya her an maruz kaldığı evrensel bir anlamsızlık sorunudur. Her düşünce gerçeklikle bağı kopmaya başladığı anda nihilizme kapı aralamaktadır. Kur’ân’ın dayanaktan yoksun gördüğü zan<sup>16</sup>, heva, heves, kibir, tahkik edilmemiş haber gibi çok sayıda durum gerçeklikten kopuş riski bağ­lamında nihilizm sorununa dikkat çekmektedir. Bir başka deyişle bu durumlar hakikatin tezahürü gibi ele alındıklarında, anlamsızlığı örten birer maske veya sahte anlama dönüşebilmektedir. Nihilizm, tam da böylesi tahkik edilmemiş ve maske görevi üstlenen anlamlar sayesinde zihnin merkezinde mayalanmaya başlamaktadır. Ne var ki hiç kimse sa­dece tahkik edilmiş bilgi ve düşüncelerle bir hayat süremeyeceğine göre, nihilizm hayatın her anında ortaya çıkabilecek bir şeydir. Bir başka de­yişle düşüncesizlik, belki düşünmekten daha fazla beşerî hayatı kuran bir unsur olarak evrensel karaktere sahiptir.</p>
<p>Bu durumda her tefekkür, anlamsızlık ve sahte anlam sorununa bir cevap verme tarzı veya bu sorun karşısında bir tavır alıştır. Anlamsızlık sorunu, genelde nihilizm şeklinde kavramlaştırılmakta ve varlığın, kâi­natın, hayatın, insan eylemlerinin, değer sistemlerinin, inançların nihaî bir a<u>nlamının</u> olup olmadığı sorusuna referansla dile getirilmektedir. Tefekkürün nihilizme karşı bir cevap verme veya tavır alma hali oluşu, <u>galib</u>a en iyi, hukukun kendi varlığını hukuksuzluğa, ahlâkın ahlâksız­lığa, siyasî veya kurumsal düzenin düzensizliğe, varlığın yokluğa, değer­lerin değersizliğe borçlu oluşlarına nispetle anlaşılabilir.</p>
<p><u>Anlam</u>sızlık sorunu olmasaydı, tefekkürün yaşayan bir anlamı kal­mazdı. Anlamın zıddı, anlamsızlık veya sahte anlam olarak görüldü­ğünde, sahte anlam veya anlamsızlık, anlamın sınırını belirginleştiren bir unsur olarak ele alınmış olur. Dolayısıyla anlam asla anlamsızlıktan koparılamaz. Bu noktada Graham Priest’ın dil, anlam ve hiçlik ilişkisine dair yazısına kısaca değinmek konuyu daha iyi görmemize imkân vere­bilir. Priest’ın Daoizm, Hegel, Wittgenstein ve Heidegger’e referansla irdelediği ontolojik bağımlılık teorisine göre bir ağacın gölgesi, varlık açısından, ağaca bağlıdır. Bunun yanı sıra gölge ağaçtan farklı olduğu için var olmaktadır. Aksi halde o gölge olamazdı. Herhangi bir şey var olmak için, her şeyden önce ‘hiç’ten farklı olmalıdır. Zira o, hiç olsaydı, herhangi bir şey olamazdı. Böylece herhangi bir şeyin varlığı, onun hiç­ten farklı olmasına, dolayısıyla ‘hiç’e bağlıdır. Hiç haddizatında bir şey değildir; bu yüzden o bilgi konusu da değildir.<sup>17</sup> Priest’ın analizi bağla­mında bu tür nihilizme üretken veya pozitif nihilizm denebilir.</p>
<p>Nihilizmin en can alıcı formu, varoluşsal anlamsızlık ve değersiz­liktir. O, insanın kendi varlığında ve hayatında herhangi bir anlam/ değer görmemesi, varoluşu bir saçmalık olarak algılamasıdır. Burada anlamsızlık dediğimiz şey genel olarak hayata veya varoluşumuza anlam veren bir nihaî amacın (değerlerin aşkın referans noktasının) olup ol­maması ile irtibatlıdır. Albert Camus’nün <em>Sisifos</em> Miti’nde dile getirdiği gibi, hayatı yaşamaya değer kılan meşru bir anlam alanı var mıdır ve varsa nedir/nerededir? sorusu hayatî bir soru olarak belirir.</p>
<p>Oyun ve rüya tecrübeleri bu sorunun anlamının kavranması için bi­rer model veya metafor olarak kullanılabilir. Hem oyun hem de rüyanın kendi dışında bir amacı yoktur. Oyun, oyun oynamak için vardır. Ben­zer şekilde rüya, rüya görmek içindir. Daha açık ifadesiyle oyun kelime­si ile oynama fiili aynı anlama gelir. Rüya ile rüya görme hadisesi aynı şeydir. Buna göre oyun ve rüya kendi amaçlarını kendilerinden alırlar ve dışarıya referansta bulunmazlar. Burada Islâm kültüründe nübüvvet ve istihare bağlamında rüya görme, rüya yorumlarından (te’vil) hare­ketle geleceğe dair bir tahminde bulunma, psikanalist rüya kuramları vs. akla gelebilir.</p>
<p>Bu yaklaşımlar rüyayı iki farklı dünya arasında bir tür geçiş tecrübesi şeklinde anlamlandırırlar. Ancak bu durum genel olarak rüyanın, tıpkı oyun gibi, kendi içinde yeni bir dünyanın kurulması ve yıkılması hadisesi olduğunu değiştirmez. Oyun ve rüya ortaya çıkar çık­maz yeni bir dünya kurulur, oyun ve rüya bittiğinde bu dünya ortadan kalkar.<sup>18</sup> Rüya güzel ise bu içinde her şeyin iyi olduğu ütopik, kötü (kabus) ise içinde her şeyin kötü olduğu distopik bir dünyanın kurulması ve yıkılması demektir. Her halükarda rüya, uyanıkken tecrübe edilen dünyadan (ortotopi) farklı olduğu için, Foucaulthun ele aldığı şekliy­le, heterotopik (farklı, başka mekânda kurulan) bir dünyanın oluşumu anlamına gelir. Buna göre insan hayatı, tıpkı oyun ve rüya gibi, kendi dışında herhangi bir amaç gütmeyen, dolayısıyla bir şekilde kurulan ve sonra yıkılacak olan zamansal-eğreti bir dünya mıdır?</p>
<p>Bu soruda ‘oyun’ ve ‘rüya’ kelimelerinin oldukça sınırlı bir açıdan ele alındığını belirtmeliyiz. Ontolojik açıdan bakıldığında, her ikisinin amacının yine kendileri olması hakikatin oyun veya rüya içinde açığa çıkan zamansal bir süreç olmasındandır. Bir başka deyişle, hakikat oyun veya rüya formunda/esnasında kendisini ele vermektedir. Dolayısıyla oyun ve rüyayı harici bir amaç ile anlamlandırmak, oyun ve rüya for- munda/esnasında açığa çıkan hakikati ıskalamaktır. Amaç, oyun ve rüya içinde kavranabilecek bir husustur. Amacı oyun ve rüya öncesi/ötesi bilinebilir bir şey gibi ele almak, zaten içinde olduğumuz oyunun anla­mına henüz nüfuz edememektir. Varoluşsal nihilizm, oyun ve rüyanın anlamını öznenin kendi tasarımlarında veya oyunun dışında aramaktır. Daha açık deyişle, bu tür bir nihilizm, hayatı ya öznel bilinç ve tecrü­beye indirgemekte ya da dışarıdan bakılabilir bir nesne gibi tasarlamak­tadır. Her iki durum da hayatın kendisinin hayatın anlam ve amacına dair bilinci aştığını fark edememektir. Oyun ve rüya, daima kendileri hakkında ürettiğimiz anlam ve amaçlardan ‘fazla bir şey’dir, zira bilinç oyun ve rüyanın sadece bir boyutudur. Hayat -irademiz dışında bize ve­rildiği (hadisevî olduğu) için- bütünüyle sahip olunacak ve yönetilecek bir mülk gibi ele alınamaz.</p>
<p>Hayatın kendisini hayatın anlam ve amacı sorusuna indirgemek, ; onun bu soruları hem mümkün hem de kavramsal olarak cevaplanamaz kılan (kendisine dışarıdan bakışa izin vermeyen) ‘fazlalığını/aşkınlığını’ fark edememektir. Hayatın anlam ve amacı sorusu ile onlara verilen cevaplar daima hayatın içinden sorulur ve cevaplanır; bu yüzden onlar daima hayatın fazlalığı ile sınanırlar. Bu f<u>azlalık,</u> insan aklının asla içini dolduramadığı bir derin boşluk veya gizem olarak belirir. Bu boşluk veya gizemin daimî bir tefekkür ve iman konusu olması, hayatın bilin­cimizi şaşırtma, bize sürpriz yapma imkânına işaret etmektedir. Oyun ve rüya metaforları, hayatın bize verilişi ile hayatın bizi geleceğe açık tutması arasındaki açıklıkta var olduğumuzu gösterirler.</p>
<p>Câhiliye Araplarının bir kısmının öte dünyaya inandıkları, bir kıs­mının ise hayatı nihilistik açıdan ele alarak “Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?”<sup>19</sup> şeklinde Hz. Peygambere itiraz ettikleri bilinmekte­dir. Burada açıkça beliren varoluşsal nihilizm yani hayatın nihaî anlam ve değerinin olmadığı kanaati, Kur’ân’ın ilgilendiği tek nihilizm formu değildir. Kur’ân, insan bilincinin ürettiği tüm sahte tanrıları ve fizik­sel nesnelerden ibaret putları temelde üstü örtük nihilizmin sempto­mu olarak görmektedir. Zira bu tür hususların herhangi bir gerçekliği yoktur. Dolayısıyla putperest kültürde onlara atfedilen anlamlar, özü itibariyle kılık değiştirmiş anlamsızlık yani nihilizmdir. Kısacası Kur’ân açısından nihilizm, daha önce söylediğimiz gibi, insan bilincinin nihaî gerçeklikten kopmasıyla ortaya çıkan bir sorundur.</p>
<p>Nihilizmin her insanda ortaya çıkabilecek potansiyel bir sorun ol­duğuna işaret etmeliyiz. Pek çok insan, deprem, yangın, trafik kazası, yakınını veya sevdiğini kaybetme, ağır hastalık, savaş, ölümle yüzleşme gibi çoğu kez beklenmedik bir kritik durumla karşılaştığında travma geçirebilmekte ve hayata bakışı bazen tümüyle tersyüz olabilmektedir. Tüm değerler sistemi değer yitimine maruz kalmakta ve aşılamaz boş­luk veya uçurum tecrübesi kişiyi daha önce kurulan bağlarından boşan- dırabilmektedir. Böyle bir durumda nihilizm, çoğu kez kişinin kendisini adeta Hades<sup>20</sup> yani kimsenin yüzünün görülemediği ve hatırlanamadığı bir hiç-yerde ortaya çıkan unutulmuşlukla özdeşleştirmesidir. Kısacası o bir bakıma dünyada Hades tecrübesini yaşamaktır. 1. ve 2. Dünya savaşları esnasında özellikle Avrupa’da varoluşsal nihilizmin zirve yaptığını hatırlamak yararlı olacaktır. Dolayısıyla hayatın nihaî amacı dediğimiz şeyin hayatın kırılganlığı ve kriz anı ile yakından irtibatlı olduğunu fark etmek gerekmektedir.</p>
<p>Kur’ân’ın dikkat çektiği üzere, bazen hayatın kırılganlığı ve kriz an­larının kişiyi mutlak yaratıcı güç inancına yaklaştırabildiğini hatırlama­lıyız. Kur’ân’ın düşüncesizlik olarak gördüğü şeyin, kimi zaman varlığın (tabiatın) düzenliliği veya hayatın regülasyonu yani pratik olarak her şeyin kendi yolunda gitmesi ile irtibatlı olduğu yine Kur’ân tarafindan şöyle dile getirilmektedir: <em>“Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah’a yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah’a ortak ko- şuyorlar.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup><strong>[21]</strong></sup></a></em> Kısacası hergünkülük, olağanlık, alışkanlık, sıradanlık hali bazen tefekkürü arka plana itip düşüncesizliği, dolayısıyla nihilizmi bes­leyebilmektedir. Buna rağmen, yukarıdaki ayet, düşüncesizliğin kendi içinde bir tefekkür tohumunu barındırabildiğini göstermektedir. Yani kimi zaman Allah inancının ve Allah’ın varlığına dair tefekkür potansi­yelinin düşüncesizliğin karanlığında saklanmış (baskılanmış) halde bu­lunabileceğine dikkat çekmektedir. Ancak bazen durum tam tersi ola­bilmekte ve kişi beklenmedik anda kendisini anlamsızlık (inançsızlık) sorunu içinde bulabilmektedir.</p>
<p>Varoluşsal nihilizm, daimî hale geldiğinde metafiziksel bir inanca dönüşmektedir; o artık varlığın ya da hayatın bütününe dair bir yargıyı seslendirmektedir. Hiçbir şeyin nihaî anlamının olmadığını kabullen­mek metafiziksel bir inançtır. Ne var ki bu yaklaşım kendi içinde bir ikilem, hatta paradoks oluşturur. Zira hayatın nihaî anlamının olma­dığını kabullenmek, Hans Blumenberg’in <em>Shipıvreck with Spectator</em> adlı eserinde kullandığı metaforla söylersek, hayatı bir tür ‘deniz kazası’<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[22] </sup></a>olarak yorumlamaktır. Bu inanca göre hayata gelmek, daima bir deniz kazasına maruz kalmak gibidir. Ancak hayatın bütünüyle bir deniz kaza­sı olduğunu ileri sürebilmek için deniz kazasını selametle izleyebileceği­miz sağlam bir zemine ihtiyacımız vardır. Kısacası aynı anda hem deniz kazasına maruz kalıyor hem de bu kazayı selametle gözlemleyebileceği­miz bir sağlam kara parçası üzerinde duruyor olmalıyız. Böylece diğer metafıziksel yaklaşımlar gibi, nihilizm de hayatın saf anlamlılığının veya anlamsızlığının görülebileceği sağlam bir zeminden hareketle konuşu­yor görünmektedir. Bu durumda ortaya çıkan soru şudur: Hayatın nihaî anlamının olmadığına dair metafiziksel inanç bu bütüncül anlamı nere­de inşa etmekte yani anlamsızlığı nerede anlamlandırmaktadır?</p>
<p><strong>Umudun İmkânı</strong></p>
<p>Bu sorular ilk elde felsefî nihilizmi ilgilendiriyor görünse de gerçek­te, Kur’ân’ın câhiliye dönemi insanında gördüğü varoluşsal ve metafi­ziksel umutsuzluk sorunu ile iç içedir. Pek çok câhiliye insanına göre zaman (dehr) her şeyi yok etmekte ve sonunda geriye anlamlı hiçbir şey kalmamaktadır. Onların nihilizmi, zamanın yıkıcılığına karşı insanı koruyabilecek ve umut verebilecek sağlam bir dayanağın olmadığına dair metafiziksel kanaatlerinden kaynaklanmaktadır. Buna karşı Kur’ân öte dünya inancı ekseninde zamanı umudun açık kapısı ya da imkânı olarak sunmaktadır. Mukayeseli söylersek, câhiliye insanının varoluşsal-meta- fiziksel nihilizmi zamanı aşılamaz bir engel, trajik yazgı, kaotik bir yok oluş süreci olarak görmesiyle alakalı iken, Kur’ân zamanı daima gelece­ğin işaretlerini şimdide bize veren, dolayısıyla bizi geleceğe taşıyan açık­lık olarak görür ve anlamı bu geleceğe açıklık (umut) içinde ele alır. Bu açıdan bakıldığında düşüncesizlik zamanın kaçınılmaz bir kapanış olarak görülmesi, tefekkür ise zamanın umuda açıldık olarak algılanmasıdır.</p>
<p>Kanaatimizce yukarıda kısmen irdelediğimiz felsefî nihilizm var­lığın ve insan hayatının kendi içinde henüz düşünülmemiş çok sayıda hususu barındırdığı gerçeğini ıskalamaktadır. Buna göre her düşünce,henüz düşünülmemiş unsurlarla iç içedir. Saf anlam ya da saf anlamsız­lık diye bir şey yoktur. Her anlam, henüz anlaşılmamış olanı ve henüz anlaşılmamış olan zaten anlaşılmış olanı kendisiyle beraber açığa çıkarır. Dolayısıyla saf tefekkür ve saf düşüncesizlik diye de bir şey olmadığı için tefekkür, asla düşüncesizliğin geride bırakılması anlamına gelme­mektedir. Metaforik dille söylersek, her tefekkür, daima düşüncesizli­ğin sınırında var olur, bu sınırda varlığı ya da gerçekliği araştırır. Ancak düşüncenin her ilerleyişi gerçeklik hakkında yeni bir düşünülmemişliği ya da düşüncesizliği üretir. Her tefekkür kendisini ancak henüz düşü­nülmemiş olana referansla anlamlandırabilir.</p>
<p>Kişi mutlak güce yani Allah’a inandığında durum değişmez. Zira Allah, hadisevî eylemleriyle hem tefekkürün açıklığında hem de henüz düşünülmemiş olanın karanlığında aynı anda yer alır. Allah’a sadece te­fekkür yoluyla ulaşma yani Allah’ı sadece tefekkür ufku ile sınırlama söz konusu değildir. Zira Allah, aynı zamanda henüz düşünülmemiş ve belki hiçbir zaman düşünülemeyecek olanda farkına varılmadan tecrübe edilebilir. Bu nedenle tefekkür eden insan için düşüncesizliğe geri dö­nüş, aynı zamanda farkında olmadan mutlak güce geri dönüş olabilir. Dolayısıyla düşüncesizliğin direnci sadece insanın inatçılığı, kibri, körü körüne inancı, otoriteye anlamsızca sadakatiyle vs. ilgili değildir. Gaybe imanı mümkün kılan ontolojik karar verilemezlik-düşünülemezlik, te­fekkürü düşüncesizliğin sınırında tutar.</p>
<p>Şu ana değin yaptığımız analizlerden fark edileceği üzere, düşün­cesizlik dediğimiz husus hem Kur’ân hem de kendi tarihsel ve felsefî tecrübelerimiz içinde farklı anlamlara gelebilmektedir. O bir taraftan câhiliye dönemi kabile ahlâkını yansıtan kibir, düşünce körlüğü, inat, geleneksel otoriteye sorgulamaksızın itaat, kendi inancını yeterli görüp sorgulanmayı reddetme gibi tutum ve tavırlara işaret etmekte, diğer yandan düşünülmemişlik, düşünülemezlik, karar verilemezlik, anlam­sızlık gibi ontolojik, varoluşsal, metafiziksel, bilişsel sorunları kapsa- yabilmektedir. Dolayısıyla düşüncesizlik farklı görünümlerle karşımıza çıkan bir fenomendir.</p>
<p>Bunlara ilaveten düşüncesizliğin ve tefekkürün bir de tarihsel pers­pektiften ele alınması yararlı olacaktır. Her ne kadar Kur’ân düşünce­sizlik ve akletmekten bahsederken bireysel tutum ve davranışlara dikkat çekse de bu konuların bir gelenek (tarih) meselesi olduğunu da ima eder. O gelenek sorununa câhiliye insanının “&#8230; <em>babalarımızı böyle bir ümmet (din) üzerinde bulduk, biz de onların izinden gidiyoruz”</em> sözleri­ne referansla işaret eder.<sup>23</sup> Düşüncesizlik geleneğine tepkisini de <em>“Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa!”</em> şeklinde ortaya koyar.<sup>24</sup> Düşüncesizlik ve akıl, tarihsel olarak kümülatif (biri- kimsel) bir karaktere sahiptir. Aklın ne düşündüğünü anlaması veya düşüncesizliğini fark edebilmesi için daima bir geleneğe ihtiyacı vardır. Gelenek olmaksızın akıl, anlam üretemez. Bu yüzden bireylerin kendi düşüncesizliği veya tefekkürü, gelenek olarak düşüncesizlik veya tefek­kürün yalnızca bir safhasıdır. Her birey kendi eylemleri ve tutumlarıyla bu geleneğin oluşmasında kısmi rol oynayabilir.</p>
<p>Buna göre akıl (tefekkür) ve düşüncesizlik, bir gelenek sorunudur derken, aklın oluşumunun on, yüz, hatta bin yılları kapsayan bir süreç olduğuna dikkat çekiyoruz. Akıl veya tefekkür, tarihsel süreçte birike­rek ortaya çıkar ve bu birikimle anlam dünyasını kurar. Elbette burada ilerlemeci (historicist) yaklaşımla daha sonra gelenlerin daha önceki­lerden daha akıllı ve tefekkür ehli olduğunu söylemiyoruz. Sadece bir toplumda akıl ve tefekkür geleneği devam ettikçe, insanların daha fazla kavramsal birikime sahip olabildiklerine ve analiz çeşitliliğinin arttığına dikkat çekmekteyiz. Düşüncesizlik geleneği bir toplumda çok baskın ise, bu aklın kendi üzerinde eleştirel refleksiyonu için gerekli kavramsal birikimin ve perspektif çeşitliliğinin yeterince açığa çıkmadığını gös­terebilir. Bu yüzden <em>bilim, akıl, tefekkür</em> gibi kelimelerin anlamı, han­gi gelenek içinde bulunduğumuza bağlı olarak farklı değer yargılarına konu olabilmektedir.</p>
<p>Burhaneddin Tatar &#8211; Sonsuzun Sınırında,syf:11-37</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[1]</a> Bu çeviri, Tekvîr suresinin anlam zenginliğini Türkçenin edebî imkânları içinde ifşa etmeye çalışan fotoğraf sanatçısı Özgür Ülker’e aittir. Özgür Ülker, “Tekvir / Dürülü Bükülü”, (Erişim 23 Ocak 2025).</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[2]</a>   el-En am 6/50: <em>“De ki: “Kör olanla, gören bir olur mu? Yine de düşünmeyecek misiniz?”</em></p>
<p>3.Toshihiko Izutsu, <em>God and Man in the Quran,</em> (Petaling Jaya: Islamic Book Trust, 2002), 106-107.</p>
<p>4.Jan Assmann, <em>Moses the Egyptian: The Memory of Egypt in Western Monotheism </em>(Cambridge: Harvard University Press, 1997), 1-8.</p>
<p>5.Ebu Hamid elGazzali,el Munkızu <em>mine’d-Dalâl,</em> thk. Cemil Salîbâ, Kâmil lyâd, (Beyrut: Dam 1-Endelus, 7. Basım, 1967), 63-69.</p>
<p>6 Babette Babich, “On Heidegger on Education and Questioning” (2017). <em>Articles and Chapters in Academic Book Collections.</em> 75, 1-13. (Erişim 3 Ocak 2025).</p>
<p>7.G.W.F.Hegel,Elements of the Philosophy of Rıght, ed.Allen Wood, trans.H.B.Nisbet (Cambridge: Cambridge University Press 1991) 23</p>
<p>8-el-En‘âm 6/74-79.</p>
<p>9.el-Gazzâlî, <em>el-Munkizu mine’d-Dalâl,</em> 67-68.</p>
<p>10.Wigley, <em>The Architecture of Deconstruction: Derrida’s Haunt,</em> (Cambridge, Massa- chusetts, England: The MIT Press, 1997).</p>
<p>13 Mohammed Arkoun, <em>The Unthought in Contemporary Islamic Tbought</em> (London: Saqi Books, 2002), 9 vd.; “Rethinking İslam Today”, <em>Annals af the American Academy ofPolitical and Social Science</em> 588, İslam: Enduring Myths and Changing Realities (July, 2003), 18-39.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><strong>[15]</strong></a><strong> John D. Caputo, “Richard Kearney s Enthusiasm”, </strong><em>Afier God,</em><strong> ed. J. P. Manoussakis </strong><strong>(New York: Fordham University Press, 2006), 309-317.</strong></p>
<p>16 <em>Hakikatte zan ise, gerçek karşısında hiçbir şey ifade etmez”</em> (Yûnus 10/36); <em>“Ahirete inanmayanlar meleklere dişi varlıkların isimlerini veriyorlar. Oysa onların bu konuda bir bildikleri yok; sadece zanna uyuyorlar. Zan ise asla gerçek bilginin yerini tutamaz.” </em>(en-Necm 53/28)</p>
<p>17 Graham Priest, “Düşüncenin Sının”, <em>Sabah Ülkesi</em> 71 (Mart 2022), (Erişim 2 Ocak 2025).</p>
<p>18 Uyanıkken içinde bulunduğumuz dünya işte burada/oradadır. Rüya görmeye başla­yınca uyanıkken İşte orada!’ dediğimiz dünya ile bağımız azalır ve ona yabancılaşırız. Uyandığımızda rüya esnasında İşte burada!’ diye tahayyül ettiğimiz dünya ortadan kalkar yani ona yabancılaşırız. Dolayısıyla her uyku/uyanıklık esnasında daima iki dünya arasında geçiş ve yabancılaşma süreçlerine maruz kalırız.</p>
<p>19 Yâsîn 36/78.</p>
<p>20 Yunan mitolojisinde ölüm sonrası gidilen yer altı dünyası ve bu dünya ile özdeşleşen tanrı.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[21]</a> el-Ankebût 29/65.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[22]</a> Hans Blumenberg, <em>Shipıvreck urith Spactator: Paradigm of a Metaphorfor Existence.</em> <u>Lina </u>Vidauskyte, <em>Metaphor afExistence: Seafaring and Shipıvreck,</em> çev. S. Rendall (Cambri- dge, Massachusetts, London: The MIT Press, 1996), 11-19.</p>
<p>23 ez-Zuhruf 43/22.</p>
<p>24 el-Bakara 2/170.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusuncesizligin-direnci/">Düşüncesizliğin Direnci</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dusuncesizligin-direnci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adem İnce &#8211; Eğitilmiş İnsanın İmali. -Alıntılar-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/adem-ince-egitilmis-insanin-imali-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/adem-ince-egitilmis-insanin-imali-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Apr 2021 09:28:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Adem İnce]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24998</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bourdieu&#8217;ye göre kurumsallaşmış olan her eğitim sistemi, “yapısının ve işleyişinin özgül karakteristiklerini, bir kültürel keyfiyeti yeniden üretme işlevinin yerine getirilmesi için gerekli kurumsal koşulları kuruma özgü araçlarla üretmek ve yeniden üretmek zorunda olmasına borçludur.”196 Eğitim, bu yeniden üretim süreci dâhilinde “ideolojik endoktrinasyon” (ideolojik aşılama/ beyin yıkama) politikalarında etkili bir toplumsal kurum olarak işlev görür. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adem-ince-egitilmis-insanin-imali-alintilar/">Adem İnce – Eğitilmiş İnsanın İmali. -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25021 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/Eu7rfKnWgAA_1yf-300x217.jpg" alt="" width="404" height="292" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/Eu7rfKnWgAA_1yf-300x217.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/Eu7rfKnWgAA_1yf-600x435.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/Eu7rfKnWgAA_1yf-768x556.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/Eu7rfKnWgAA_1yf-1024x742.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/Eu7rfKnWgAA_1yf.jpg 1200w" sizes="(max-width: 404px) 100vw, 404px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bourdieu&#8217;ye göre kurumsallaşmış olan her eğitim sistemi, “yapısının ve işleyişinin özgül karakteristiklerini, bir kültürel keyfiyeti yeniden üretme işlevinin yerine getirilmesi için gerekli kurumsal koşulları kuruma özgü araçlarla üretmek ve yeniden üretmek zorunda olmasına borçludur.”196 Eğitim, bu yeniden üretim süreci dâhilinde “ideolojik endoktrinasyon” (ideolojik aşılama/ beyin yıkama) politikalarında etkili bir toplumsal kurum olarak işlev görür.</p>
<p>Bu “zihinlere kazıma görevini de ancak ve ancak olabildiğince homojen ve sürekli bir habitusu kuruma özgü araçlar vasıtasıyla ürettiği ve yeniden ürettiği takdirde yerine getirebilir.” Buna bir örnek olacak şekilde Türkiye&#8217;de de milli eğitim sisteminin uzun süredir bu kabil bir işlev gördüğünü söylemek mümkün.</p>
<p>Eğitim, Cumhuriyet&#8217;in kuruluşundan bugüne Türk ulus-devleti çarafından oldukça önemsenmiş198ve Cumhuriyet&#8217;in kurguladığı insan ideali, eğitimsel süreçlerin kullanımıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Belirlenen insan idealinin umuma dayatılması ise tam da değinildiği üzere belirlenen bir habitusun eğitim sistemiyle yeniden üretilmesi yoluyla kotarılmıştır. Günümüzde de hâlihazırda yürürlükte olan Milli Eğitim Temel Kanunu&#8217;nun ikinci maddesinin birinci fıkrası Türkiye&#8217;nin yetiştirmeyi arzuladığı “makbul vatandaş” tanımını açık bir şekilde ortaya koyar:</p>
<p>Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin butün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlâki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış hâline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek (Vurgular bendenize ait).</p>
<p>Milli eğitimin birinci genel amacını ifade eden bu maddeden açıkça anlaşılacağı üzere, Türkiye “bütün fertlerini Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Atatürk milliyetçiliğine bağlı”199 vatandaşlar olarak yetiştirmeyi arzular. Çocuğunun “Atatürkçü” olarak yetişmesini istemeyen bir ailenin bu durumda yapabileceği fazla bir şey yoktur. Zira, okul çağına geldiğinde çocuğunu merkezi müfredatın öğretildiği -devlete ya da özel teşebbüse ait- okullardan birine göndermek mecburiyetinde olan ebeveynlerin mezkür duruma müdahil olabilme haklarinı ellerinden alir.</p>
<p>*****</p>
<p>194. Ellul, J. Propaganda. New York: Alfred A. Knoff, 1969.</p>
<p>195. Spring, J. Özgür Eğitim. İstanbul: Ayrıntı, 2017, sh. 16.</p>
<p>196. Bourdicu, P &amp; Passeron, J. C. Yeniden Üretim: Eğitim Sistemine İlişkin Bir Teorinin İlkeleri. Ankara: Heretik, 2015, sh. 87 (vurgu bendenize alt).</p>
<p>197. Bourdicu, RP &amp; Passeron, J. C. Yeniden Üretim: Eğitim Sistemine İlişkin Bir Teorinin İlkeleri, sh. 90.</p>
<p>198. Nitekim Cumhuriyet&#8217;in kuruluşunun akabinde yapılan ilk reformlardan birisi 1924 yılında eğitim alanındaki “Tevhid-i Tedrisat” reformu olmuştur.</p>
<p>199. “Milk eğitim, şovenist vatanseverliğin, devletin politik ve ekonomik iktidarının desteklenmesinde kullanılacaktır.” Spring, J. Özgür Eğitim, sh. 18.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Zamanın engin dayanağı içerisinde derinlerde bir yerde bulunan hakikate ulaşabilmeyi mümkün kılabilecek tefekkür, tedebbür ve tefakkuh ameliyelerinin olmadığı bir ortamda teşevvüşün tevellüt edeceği açıktır. İşte eğitim tam da bu teşevvüş ortamında zamanın rayihasını (güzel kokusunu) alabilecek idrakler yetiştirme yerine zamanın gürültüsüne aşina283 zihn-i müşevveş dimağlar yetiştirme rolünü üstlenir. Ez-cümle, zamanın rayihasını alamayan nesle aşinayızdır bugün..</p>
<p>*****</p>
<p>283. “(Beyaz adam zamanın| uğruna dünyanın patırtısını çıkarır. Zamanı böler; her bölümün adı vardır. Saniye, dakika, saat. Büyük ve ağır zaman makineleri vardır. Bunlar ya kulübelerin içinde dururlar ya da en yüksek evlerin çatılarına asılırlar. Avrupa kentlerinde zamanın bir bölümü geçti mi bir uğultu, bir gürültü kaplar ortalığı.” Scheurman, E. Göğü Delen Adam. İstanbul: Ayrıntı, 2020, sh. 52.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Russ Harriss, günümüzdeki sürekli mutluluğu dayatan bu mekanizmayı “mutluluk tuzağı” diye isimlendirir.* Günümüz bilgelerinden Wilhelm Schmid, bu tuzağa düşmez ve “pozitif olana, mutluluğa dönük ısrarlı çaba”nın insanı tükenmişliğe sürükleyeceğini söyler. Hâlbuki ona göre “kendini mutsuz hissetmek, anlam üzerine düşünmek için, yani vakitlice anlamı sorgulamak için bir vesile olabilir.”*</p>
<p>Miguel de Unamuno da Yaşamın Trajik Duygusu&#8217;nda Schmid&#8217;e katılır ve kederin de sevinç kadar mutluluğumuzun “önemli” bir parçası olduğu bu kemale ermiş mutluluk yaklaşımını yüceltir. Ona göre ağlamak, yeri geldiğinde “en üstün bilgelik” olarak bile addedilebilir.*</p>
<p>Bourdieu&#8217;ye göre televizyon seyrederken, birbirini peşi sıra takip eden ve süratle değişmekte olan görüntüleri seyre dalarken düşünme işlemini gerçekleştirmek pek de mümkün değildir. Aperatif yemek, bir insanda nasıl doyum yerine açlığı yatıştırma hissini tatmin ediyorsa, aperatif düşünmenin de yalnızca derine inmeyen yüzeysel bir malumat sağlayabileceğini ifade eder.</p>
<p>Aynı meseleye Adorno da temas eder. O da “Görüntüler, görünüp kaybolarak, uçucu hâlleriyle yazının etkisine yaklaşırlar; yakalanabilirler ama üzerine düşünülme olanağı sağlamazlar. Gözün satırı takip etmesi gibi görüntüler izlenir ve sayfanın çevrilmesi gibi sahne değişir.”233 diyerek televizyonun düşün(dür)meye çok da uygun olmayan bir yapıya sahip oluşundan bahseder. Televizyon, gerçekten de aktif düşünebilmeyi mümkün kılabilecek bir araçtan daha çok insanı pasifleştiren ve nesnel alıcı konumuna indirgeyen bir alet olarak tebarüz eder.</p>
<p>*****</p>
<p>232. Bourdieu, P Televizyon Üzerine. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997, sh. 33 (vurgu yazara ait). Televizyon, Bourdiecu&#8217;da aynı zamanda bir “simgesel şiddet aracı” olarak tezahür eder. Egemen sınıf, sözde aydınlar olan fast-thinkerlar aracılığı ile hâkimiyet yarışına girerler ve bu da simgesel şiddeti intaç eder.</p>
<p>233. Zikreden: Kejanlıoğlu, B. Frankfurt Okulu&#8217;nun Eleştirel Bir Uğrağı: İletişim ve Medya. İstanbul: Bilim ve Sanat, 2005, sh. 60 (vurgular bendenize ait).</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>“Kendini eğitmenin kaçınılmaz temeli kendini tanımaktır, bilmektir.” der Carl Jung.&#8217;146 Terbiyenin kaçınılmaz temeli olup kendini bilmek, dünya üzerinde hayat bulmuş hemen her medeniyette ve bilgelikte karşılık bulmuş kadim bir düstur. Sokrates&#8217;in Delfi tapınağının alnına hakkettiği “Gnothi seauton”. dan, İncil&#8217;deki “Know Thyself”e; sûfilerdeki “Men arafe nefse. hu, fegad arafe Rabbehu”dan Nietzsche&#8217;deki “Nosce te ipsum”a, kendini arayan Herakleitos&#8217;dan “İlim, kendin bilmektir” diyen Yunus&#8217;a ve “Sen seni bil, sen seni” diye terennüm eden Hacı Bayram Veli?&#8217;den!147 “Erkenne dich selbst” diyen Hegel&#8217;e kadar hemen her bilgelik anlayışının temelinde “kendini bilmek” yatar, çünkü Foucault&#8217;ya göre “kendini bilmek, ruhunu bilmek”le eş değerdir.148 Gramsci, eleştirel faaliyette bulunabilmek için “kendini bilmek” gerek der!*”149, Tagore ise özgürlük için.150 Kafka aynı hükmü “Kendini olduğun şey yapmak için kendini yok et.”151 şeklinde anlar. Hararıi&#8217;ye göre ise bu deyiş insanın kendisiyle ilgili cahil olduğunun bir göstergesidir.152 Mustafa Kutlu da benzer bir şekilde kendini bilmeyi “haddini bilme” olarak anlar.153 Lao Tzu, kendini bilmenin farkındalığı artırdığı görüşündedir.”154</p>
<p>*****</p>
<p>146. Jung, C.G. Kişiliğin Gelişimi. İstanbul: Pinhan, 2018, sh. 71. Jung, Anılar, Düşler ve Düşünceler&#8217;de de “Kendimi yalnızca içimde olup bitenlerle anlayabilirim.” der. Jung, C.G. Anılar, Düşler ve Düşünceler. İstanbul: Can, 2018, sh. 21.</p>
<p>147. “Bilmek istersen seni, Cân içre ara cânı, Geç cânından bul ânı, Sen seni bil, sen seni.”</p>
<p>148. Foucault, M., Gutman, H, Hutton, P Kendini Bilmek, sh. 22.</p>
<p>149. Gramsci, A. Aydınlar ve Toplum. İstanbul: Çan Yayınları, 1967.</p>
<p>150. Tagore, R. Gora. İstanbul: Bilge Kültür Sanat, 2012, sh. 83.</p>
<p>151. Kafka, FE. Mavi Oktav Defterleri. İstanbul: Bordo Siyah, 2002, sh. 40.</p>
<p>152. Harari, N.Y. Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens. İstanbul: Kolektif, 2018, sh. 384.</p>
<p>153. Kutlu, M. Dem Bu Demdir. İstanbul: Dergâh, 2016, sh. 36. Foucault da bu minvalde “Kendini bil, “Tanrı olduğunu zannetme? demekti.” notunu düşer. Foucault, M., Gutman, H, Hutton, P Kendini Bilmek, sh. 30.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Malala Yusufzay, Christina Lamb ile birlikte kitaplaştırdığı otobiyografisi Ben, Malala&#8217;da babasının eğitime ilişkin bir tespitine yer verir: “Babam eğitim eksikliğinin Pakistan&#8217;ın bütün sorunlarının kaynağı olduğuna inanıyormuş. Cehalet, siyasetçilerin insanları kandırmalarına, kötü yöneticilerin yeniden seçilmesine olanak tanıyormuş.”232</p>
<p>Bu tespit, az evvel ele alınan “daha eğitimli olanların daha makul davranabileceği” tezinin bir başka türevidir. Peki, gerçekten de daha eğitimli insanlar burada iddia edildiği üzere kandırılmaya daha az mı meyillidirler? Netflix&#8217;te yayınlanan The Great Hack isimli belgeselde Trump&#8217;ın başkan seçildiği 2016 ABD seçimleri ile İngiltere&#8217;nin Avrupa&#8217;dan ayrılma sına ilişkin Brexit oylamasında veri şirketlerinin yardımları aracılığıyla seçmenlerin “seçimlerinin/tercihlerinin” nasıl manipüle edildiği anlatılır.</p>
<p>Tercihlerimizin aslında bizim olmadığı bir sistem içerisinde daha eğitimli olmamızın ne önemi vardır? Ya da, bu durumun kandırılmadan daha masum kalır bir yanı var mrıdır? Belgeselde zikredilen iki ülkenin de bugün eğitim açısından ortalamanın oldukça üstünde yer aldığını göz önünde bulundurarak bilinçliliği ve makuliyeti “salt” eğitimli olma durumu ile ilişkilendirmeyi doğru bulmadığımı tekrardan tebarüz ettirerek bu bahsi kapayayım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gatto, kitabında Alexander Inglis&#8217;in 1918 yılı<br />
na alt Ortaöğretimin Esasları (Principles of Secondary Education) başlıklı eserine atıfta bulunarak modern eğitimin amaçlarını şöyle sıralar:</p>
<p>Hizaya sokma işlevi: Düşünsel itaati aşılayarak itaat eden muhayyileyi inşa etme.</p>
<p>Bütünleştirme işlevi: Konformist, uyumcu birey oluşturma.</p>
<p>Farklılaştırma işlevi: Toplumda üstlenilen rollere göre farklı alanlarda eğitme.</p>
<p>Seçme işlevi: Darwin&#8217;in doğal seçilimine benzer bir şekilde zayıfları eleme.</p>
<p>Hazırlama işlevi: Elit bir grubu geleceğe yönelik hazırlama.97</p>
<p>Gatto, detaylandırmış olduğu bu özgür düşünceyi yok eden eğitim sisteminin amacının hakikati aramak ve eşitliği sağlamak olduğunu söyleyen çağdaş eğitim bilimcilerini de “pedagojinin sahte sofuları” olarak niteler ve bu kişilerin vaazlarıyla mevcut uygulama arasında uçurumlar olduğunu ifade eder. Yazarımız daha da ileri gider ve okulda eğer bir eğitim gerçekleşiyorsa bunun okul sayesinde değil, okula rağmen geliştiğini söyler, zira ona göre okulun gerçek meselesi öğrenmek değil, başarıdır ve bu bir aldatmacadan ve illüzyondan başka bir şey değildir.</p>
<p>*****</p>
<p>96. Gatto.J. T. Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı, sh. 50.<br />
97. Gatto.J. T Eğitim: Bir Kitle İmha Silahı, sh. 24-25.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Zapping, modern bireyi şimdiki zamanın bir daha tekrarlanmayacak biricikliğini derinlemesine teneffüs ede. bilmeyi ifade eden carpe diem (ânı yaşa) deyimindeki derinlikten kopararak ânın yüzeysel yaşantısına hapseder. Ölü Ozanlar Derneği filminde mağaradaki her toplantının başında kıraat edilen Thoreau&#8217;nun deyişinde dikkati celbeden harikulade bir ifade vardır: “Yaşamın iliğini özümsemek!”257 Carpe diem veya İslâmi Doğu&#8217;daki karşılığı olan /ibnu&#8217;l vakt (vaktin oğlu) deyimi yahut da zamanı bizi öldüren bir mefhum olarak değil de sonsuzluğun bir parçası olarak ele alan Japon estetik anlayışı Wabi-Sabi, esasında yaşamın iliğini özümsemeyi telkin eder.258</p>
<p>Fakat zapping, yaşamın iliğini özümsemeye imkân tanımaz. Her şeyin kısa vadeli, öngörülemez bir biçimde ânında eskitildiği günümüz atık toplumunda sahih zaman anlayışı bir türlü tesis edilemez. Dolayısıyla, homo zappiens, bu atmosfer içerisinde zapping yaptığı oranda homo sapiensten mütemadiyen uzaklaşıverir.</p>
<p>*****</p>
<p>257. “Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum; hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak için ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmek için.” (vurgu bendenize âit),</p>
<p>258. İbnu&#8217;İ-vakt, ânı derinlemesine deneyimlemeyi ifade ederken bundan daha üst bir idrake tekabül eden ebu&#8217;l-vak”te (zamanın babası) ist zamanın akışını deneyimlemek yerine ona hâkim olma, zamana nü fuz etme yerine zaman üzerinde nüfuz kesbedebilme durumu söz konusudur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kendini Bilmekten Kendini Bilmezliğe</p>
<p>“En zor şey nedir?” diye sordular. Diyojen, “Kendini bilmek” dedi ve ekledi “zira insan bencilliğinden ötürü kendinde olmayan şeyleri kendine yakıştırır.”</p>
<p>Maximus the Confessor, 69.18</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Herakleitos&#8217;un 45. fragmanı, iç dünyamızın zenginliğini ve mikrokozmosun makrokozmuos kadar, hatta ondan da engin olabileceğini ne kadar da güzel ifade eder: “Bütün yollarını yürüsen bile ruhun sınırlarına ulaşamazsın, öylesine derindir ruhun /logos&#8217;u.” Bkz. Heraklcitos. Fragmanlar. İstanbul: Kabalcı, 2016, 45.fragman (vurgu yazara ait).</p>
<p>Benzer bir şekilde 19. asır âlimlerinden Darkavi&#8217;nin şu sözleri de aynı minvaldedir: “Nefs, uçsuz bucaksız bir şeydir; bütünüyle kozmostur. Çünkü onun kopyasıdır. Âlemde bulunan her şey nefste mevcuttur; aynı şekilde nefste bulunan her şey âlemde mevcuttur. Şu hâlde nefsinin efendisi olan, tüm âlemin efendisi olmuştur. Keza nefsinin kölesi olan, tüm âlemin kölesi olmuştur.” ed-Darkavi. Bir Mür şidin Mektupları. İstanbul: İnsan, 1996, sh. 18.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;deki okullarda yürütülen ideolojik eğitimin öğrenciler üzerindeki etkileri için Esra Elmas&#8217;ın İlkokul Çocuklarında Atatürk Algısı isimli tezine müracaat ederek genel bir izlenim elde edilebileceği kanaatindeyim. İlkokul çocukları üzerinde metafor çalışması yapan Elmas, sonuna doğru şöyle bir değerlendirme yapar:</p>
<p>Atatürk&#8217;ün çocukların zihninde nasıl bir yer işgal ettiği ve ne şekilde algılandığı sorusu en özet ifadesiyle Atatürk&#8217;ün insan üstü bir varlık şeklinde algılandığını ortaya koyuyor, Bir tarihi şahsiyet olarak Atatürk çocukların metinlerinde adeta bir “başlangıç noktası” olarak tarif ediliyor. Miladi takvim, yani Batı Hıristiyan dünyasında “zaman” nasıl İsa&#8217;nın doğumu ile başlıyorsa, çocukların metinlerinden çıkan anlam, Türkiye&#8217;deki zamanın da Atatürk&#8217;ün doğumu ile başladığını söylüyor. Öyle ki çocukların tarifleri ondan öncesini yok sayıyor; ondan öncesini zaten kötü, karanlık ve anlamsız buluyor. Atatürk her şeye bir anlam katıyor.</p>
<p>Bütün fertleri “Atatürkçü” olarak yetiştirme gayesinin çocukların zihninde yadsınamayacak etkiler uyandırabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Lakin durum bu tespitlerle de sınırlı kalmıyor.</p>
<p>*****</p>
<p>200. Elmas, E. Türkiye&#8217;de Modernlik Okuması: İlköğretim Çocuklarında Atatürk Algısı. Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Bilgi Üniversitesi, (2007), sh. 61.<br />
Adem İnce</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Jiddu Krishnamurti, &#8220;Öğretmenin tek işlevi bilgi aktarımı; -bugün olduğu gibi- bilgilerin,fikirlerin teorilerin aktarimı ve teorileri, çeşitli görüşleri tartışarak geliştirmek mi? Bir öğretmenin tek görevi bu mu?” sorusunu sorar ve ardından “Eğer bir öğretmenin yegâne uğraşı buysa öyleyse o sadece canlı bir bilgisayardır.” der. Ona göre bir öğretmenin “eylemin insani karmaşasıyJa” ve “iyinin gelişimini esas alan bir yaşam tarzıyla” ilgilenmek gibi çok daha mühim sorumlulukları olmalıdır.&#8221;! Bir başka eserinde de eğitimciyi “bilgeliğin, gerçekliğin yolunu gösteren” kişi olarak tanımlar.12</p>
<p>*****</p>
<p>11. Krishnamurti, J. Eğitim Üzerine Mektuplar. İstanbul: Arion, 2010, sh. 45.</p>
<p>12. Krishnamurti, |. Eğitim ve Yaşamın Anlams. İstanbul: Omega, 2012, sh. 85.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Durkheim&#8217;ın “organik dayanışma” olarak isimlendirdiği, toplumun uzmanlaşma temelinde örgütlenmesi durumu, esasında hayli çetrefilli bir sorunsala tekabül eder. Nitekim Alfred North Whitehead, eğitimin en büyük problemini çocuklara “ağaçlar üzerinden ormanı tanıtma çabası” olarak görürken tenkit ettiği mesele, tam da bu uzmanlaşma mevzuudur. Whitehead, bu yüzden eğitim dâhilinde kapsamlı bir şekilde “bütün görünümleri içinde yaşam”ı57esas alan bir eğitim tarzından yana tavır alır. Aynı meseleye Entelektüel kitabında temas eden Edward Said de entelektüelin, uzmanlaşmayı profesyonellik olarak addeden günümüz dünyasında bir “amatör” olması gerektiğini ifade ederek entelektüelin çok yönlü/boyutlu&#8217;58 olması gereken kişiliğine vurgu yapar.59</p>
<p>Profesyonelleşmenin gittikçe artan baskısı, çağdaş eğitim sistemi ile birlikte her bir çocuğun, alanında uzmanlaşmış bir birey olarak yetişmesini temin ederken esasında makineleşmiş, tek boyutlu insanın imaline de sebebiyet vermiş olur. Bu tek boyutlu, güdük insan tipolojisi, varlıkla bütünlük arz eden dünyanın güzel kokusundan, rayihasından mahrum kalır:</p>
<p>Varlığa daha derin bir bakış atmak her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu, en ufak şeyin bile dünyanın bütünüyle iletişim içinde olduğunu görmeye yetecektir. Ama acelecilik çağında algıyı derinleştirmeye vakit yoktur. Bütün şeylerin birbirine sokulduğu ve birbiriyle iletişime geçtiği bir mekân sadece Varlığın derinliğinde açılır. İşte varlığın bu himmeti dünyanın gözel bir koku |rayiha) salmasını sağlar.“ 60</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İlmin ve fennin en hakiki mürşit olarak addolunduğu bu yeni şerait içerisinde “imam&#8217;”ın yerini de “öğretmen” alır. Öğretmen, Cumhuriyet&#8217;in, imamın karşısında konumlandırdığı bir tipolojiyi ifade eder. İlkelerin ve normların, Mustafa Kemal&#8217;in ifadesiyle “gökten indirildiği zannedilen kitaplardan” değil de “doğrudan doğruya hayattan” elde edildiği bu atmosferde hayattan alınan ilhamlarla oluşturulan normları gelecek nesle aktarma ve bu şekilde gelecek nesli inşa etme görevi öğretmenlere verilmiştir. Makal&#8217;ın Bizim Köy&#8217;de yeni bir nizam inşa edilirken bu süreci “tukaka ettiği imamlar” yerine “mesihi bir rol yüklediği öğretmenler” üzerinden gerçekleştirmesi, Cumhuriyet&#8217;in gerçekleştirmeyi arzu ettiği hedefle örtüşen bir tasavvuru ortaya koyar.1Öğretmenliği bugün kutsal bir meslek2 olarak algılayışımızın temelinde imamın devre dışı bırakılarak öğretmene bahşedilen bu “kutsal görev” yatmaktadır: 3</p>
<p>*****<br />
1.  Hâlbuki Balzac, Köy Hekimi&#8217;nde bir hekim eliyle köyü muazzam bir dönüşüme uğratırken, okulda papazı da işe koşarak sosyal dönüşümü toplumsal satha yayar. Öyle zannediyorum ki, Makal&#8217;ın Bizim Köy”ünde ve Cumhuriyet&#8217;in, ilk yıllarında benimsemiş olduğu politikaların dışlayıcı ve hedef alıcı karakteri, politikaların da olumlu karşılanmayışını netice vermiştir. Bkz. Balzac, H. Köy Hekimi. İstanbul: Tema, 2018.</p>
<p>2/Bu “kutsallık” zamanla toplumun neredeyse tüm tabakalarında kabul görerek dillere pelesenk olmuştur. Misâl: “Öğretmenlik en kutsal meslek değil mi? Hele köy öğretmenliği&#8230;” Kutlu, M. Mavi Kuş. İstanbul: Dergâh, 2017, sh. 88.</p>
<p>3. Öğretmenin seküler cumhuriyetin dönüştürücü bir ajanı olarak konumlandırılışına dair bkz. Sayılan, FE. &amp; Yıldız, A. “Historical and<br />
Political Context of Adult Literacy in Turkey.” International Journal of Lifelong Education, (2009), 28(6), 735-749. ve Ünal, L.I. “Öğretmen İmgesinde Neoliberal Dönüşüm.” Eğitim, Bilim, Toplum, (2005), 3(11), 4-18.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kalbin, aklın mutlak egemenliği ile perdelenmesi, “muhayyile”nin (imgelem) de örselenmesine sebep olur. Eğitilerek otomatlaştırılan teknik beşer, içsel zenginliğine erişim imkânından mahrum kaldığı gibi muhayyilesi ile olan irtibatını da kesintiye uğratır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Özgürlüğün isteklerimizi elde etmek ve arzularımızı tatmin etmekle müsavi tutulduğu kapitalist toplum yapısında özgürlüğün niteliğiyle bağlantılı olarak sorgulanması gereken bir diğer mesele de isteklerimizin ve arzularımızın ne derece bize ait olduğudur.115 Zira, Fernando Pessoa&#8217;nın Huzursuzluğun Kitabı&#8217;nda değindiği üzere hepimizin “kendi dışımızdaki koşulların tutsağı”17 olduğumuz bir dünyada dışsal faktörler tarafından belirlenen isteklerin icra edilişinin getirmiş olduğu bir özgürlük anlayışından bahsetmek, fazlasıyla ironik olacaktır. 118</p>
<p>*****</p>
<p>115. Fromm, E. Özgürlükten Kaçış, sh. 115.<br />
116. “Günümüzde insana en çok acı veren, yoksulluk değil, büyük bir çarkın küçük bir dişlisi, bir robot hâline gelmiş olmak ve yaşamının boş ve anlamsız olmasıdır.” Bkz. Fromm, E. Özgürlükten Kaçış. İstanbul: Payel, 1996, sh. 219.</p>
<p>117. Pessoa, E Huzursuzluğun Kitabı. İstanbul: Can, 2017, sh. 61.</p>
<p>118. Jean Jacgues Rousseau, Yalnız Gezerin Düşleri&#8217;nde “Özgürlüğün insanın canının istediğini yapması anlamına geldiğine asla inanmadım. Özgürlük, daha ziyade, yapmak istemediğini yapmamaktır.” derken özgürlüğü dışsal etkilere maruz olmama hâli olarak yorumlar. Bkz. Rousseau, J.J. Bir Yalnız Gezerin Düşleri. İstanbul: Bordo Siyah, 2018, sh. 94. Oldukça benzer bir şekilde Emile Durkheim da “Özgür olmak insanın istediğini yapması değildir; insanın kendisinin efendisi olması, sağduyuyla hareket etmeyi ve görevini yerine getirmeyi bilmesi demektir” yorumunu tercih eder. Bkz. Durkheim, E. Montesguieu ve Sosyal Bilimin Gelişimi. İstanbul: Pinhan, 2019, sh. 13. Fromm da Rousseau ve Durkheim&#8217;a bu hususta iştirak eden diğer bir düşünürdür: “Özgürlüğü, istediğini yapmak olarak değil, insana kendisi olabilmek sansinin verilmesi olarak anlamak gerek.&#8221;Fromm, E.Sahip Olmak ya da Olmak, İstanbul: Arıtan, 2003,s.228</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Umumi bilgi birikimi gelişse bile, insanın zihin melekeleri (nörofizyolojisi) gelişmediği için tek tek şahıslar bu bilgilerin hepsini iktisap edemezler. Zira, insanın hafıza gücü gelişmiyor (duyduğunu, gördüğünü, öğrendiğini çabuk unutuyor ve/ya da çarpık hatırlıyor, birbirine karıştırıyor), dikkati gelişmiyor (üniversite öğrencileri bile belli bir konu üzerinde dikkatlerini ancak pek kısa bir süre topluyorlar), akıl yürütme melekemiz de gelişmiyor: Hâlâ Aristo zamanında yapılan safsatalar zamanımız insanında, üstelik üniversite hocalarında da var. Öte yandan, ilimlerin &#8211; gelişmesi insanı manen, ahlâken geliştiriyor mu? El-cevap: Hayır. İnsanın nörofizyolojisi gelişmediği için ne neo-cortex gelişiyor ne de duyguların düzenlendiği limbik<br />
sistem. (..) Demek ki gelişen tabiat bilgisi fenne (teknolojiye) dönüşmektedir ama şahısları daha bilge (sapiens) yapamamaktadır.129</p>
<p>*****</p>
<p>129. Baykan, F Zihin Hijyenine Giriş: İnsanın Ahmaklığına Dair, sh. 250-259.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Ev hanımına kıyasla çalışmakta olup da daha fazla tüketebilme fırsatına sahip bir hanım, bugün için daha “özgür” bir özne olarak addedilir. Mesele bununla da kalmaz, metalaşmaya yüz tutmuş kapitalist yaşamın içerisine çekilmeye çalışılan ve nesne olarak addedilen ev hanımı üzerindeki “Çalışmalısın!” baskısı, özgürlük fikriyle harmanlanarak kesintisiz bir şekilde ilmek ilmek işlenir.110</p>
<p>Bu mekanizmanın işleyişinde libidinal süreçlerin hâkim olduğu kapitalist düzeneğin payı azımsanamayacak derecede büyüktür. Dolayısıyla, insanı tüketim toplumunun daimi bir üyesi yapma gayesinin, özgürlüğün muhtevasını da belirlediğini söylemek yanlış olmasa gerektir. Bu durumu Marx, “Özgür rekabette özgür olan bireyler değil, sermayedir.”111 diyerek harikulade ifade eder. Ona göre “Varlıklı olmayanların, paranın baskısı altında, kendilerini ya da emek güçlerini sattıkları bir rejimde özgürlük aldatıcı bir etsaneden başka bir şey değildir.”112</p>
<p>*****</p>
<p>110. Işık Ergüden, Sessizliğin Anarşisi&#8217;nde meseleye güzelce temas eder: “Çalışmak&#8230; ne yaratıcı ne de şahsi bir edimdir. &#8230;çalışma, olmazsa olmaz bir döngü olarak, çalışanın daha çok tükenmesine ve tüketmesine yol açar, böylelikle, sistemin tüm alanlarını besleyen kılcal bir ağ işler kılınmış, genişletilmiş olur. Çalışan, tüketen, tükenen ve eğlenen insanlar -bunları yapamayan, özenen ve arzulayanlarla birlikte- bu ağın simgelerinden çeşitli kimlikler edinir, kurumlarla ve herkesle özdeşliğin, anonim nazların gururuyla (potansiyel ve fiili) birer iktidar odağı olarak dolanırlar ortalıkta. Niceliksel olanın ve hızın tahakkümü altında, maddi ve manevi her şeyi tüketme yetenekleri, onları, hiyerarşinin basamaklarında yükseltirken, insan olarak aşağılar.” Ergüden, I. Sessizliğin Anarşisi. İstanbul: Versus Kitap, 2008, sh. 20.</p>
<p>11. Byung-Chul Han. Psikopolitika, sh. 14.</p>
<p>112.Zikreden: Garaudy, R. Kar! Marx: Entelektüel Bir Biyografi. İstanbul: tol, 2020, sh. 79.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bu olayın akabinde ustalar, Mimarbaşı&#8217;nın bu yaptığı işin hikmetine akıl sır erdiremezler ve Sinan&#8217;a “Bu şekilde minare mi düzelir Koca Sinan?” diyerek neden böyle bir şey yaptığını sual ederler. Sinan&#8217;ın cevabı şöyledir: “Minare eğri falan değildi. Lakin bu çocuk, kafasındaki minare eğriyken bu caminin güzelliğini göremeyecekti. Sağda solda konuşacak, sonra dedikodular yayılacak ve minarenin adı da eğri minareye çıkacaktı. Belki de bu çocuk ileride vezir, vüzera olup bu minareyi yıktırıp yerine yenisini yaptıracaktı. Ben o urgan ile minareyi değil, çocuğun kafasını/aklını düzelttim.”</p>
<p>Bendeniz de bu kitapla birlikte eğitilmiş insanın nasıl imal edilmekte olduğu11 meselesi üzerinden minareyi düzeltme niyetindeyim.12</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-<br />
İnsanlar, sırf isteme ve arzularının bilincinde oldukları için özgür olduklarını düşünürler; ama onları istemeye ve arzulamaya sevk eden nedenleri düşünmez, tasavvur bile edemezler, çünkü bu nedenlerden bihaberdirler. Spinoza, Etika, sh. 120.</p>
<p>Bunlar düşüncelerinizdir sanıyorsunuz ama düşünceleriniz sizin yaşadıklarınız değil,başkalarının yankılarıdır.</p>
<p>*****</p>
<p>Friedrich Nietzsche, Otobiyografik Yazılar ve Notlar, sh. 60.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bir kitabı bile baştan sona okumaya mecali olmayıp da sosyal medyada “aforizmalar” paylaşan kişilerin sayısı her geçen gün artıyor. Külfetsiz nimet ve zahmetsiz rahmet elde etmek isteyen yeni insan tipi için televizyon önemli bir kaçış aracı olmuş durumda. Bu kaçışla birlikte yoğunlaşıp kitap okuyarak bilgi elde etmenin zahmetinden ziyade pasif seyrediciliğin dayanılmaz hafifliğinin cazibesini tercih eden bir hafifmeşreplik hâkim oluverdi yaşantımıza. Hafifmeşrepliğin ortaya çıkardığı en önemli sorun ise “hafif insan”225 olsa gerektir. Herhangi bir ağırlığı, vakarı, iddiası, gayesi, azim ve iştiyakı olmayan, “seyredilen” (takip edilen, örnek alınan) değil, “seyreden” bir insan tipi.226 Fâil değil, meful; özne değil, nesne.</p>
<p>*****</p>
<p>225. Tam da burada üniversite yıllarımda Eski Türk Edebiyatı dersimize giren, Yahya Kemal&#8217;in talebesi olan Enver Okur&#8217;un bir gün derste bir öğrencinin Mehmed Âkif&#8217;in Safabat&#8217;ını “ağır” bulduğunu söylemesi üzerine ona “Evlâdım. Safahat ağır değil, sen hafifsin!” deyişini unutamadığımı zikretmeliyim. Nesil yenilendikçe, bu tür hafifliğin de her alanda arttığını söylemek zor olmasa gerektir.</p>
<p>226. “İnsan seyirci olarak kalırsa muhayyile, bilirsiniz, fazla tesir altında kalır.” diyen Flaubert, seyreden insanın tahayyül edebilme yetisini ve özgünlüğünü yitirebileceğine temas eder. Bkz. Flaubert, G. Madame Bovary. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019, sh. 199.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tüketme kapasitelerini artırmak için, tüketicilere hiçbir zaman soluklanma fırsatı tanınmamalıdır. Onların dur durak bilmeksizin uyanık ve teyakkuz hâlinde tutulmaları, daima yeni ayartmalara maruz bırakılmaları ve böylelikle asla yatışmayan bir heyecanlılık hâlinde ve de, aslında, sürekli bir kuşku ve memnuniyetsizlik hâlinde kalmaları gerekir. Dikkatlerini başka yöne çeken yemlerin, bir yandan memnuniyetsizlikten kurtulma yolu vaat ederken, kuşkuyu da onaylaması gerekir.&#8221;11</p>
<p>*****</p>
<p>11. Bauman, Z. Küreselleşme Toplumsal Sonuçları. İstanbul: Ayrıntı, 2017, sh. 103.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İçinde yaşadığımız çağdaş uygarlık, tıpkı bir villain gibi insanın içinde yer edinen olumsuz eğilimleri teşvik ettiği gibi aynı zamanda onları teşhir eden araçlara da sahiptir. Söz gelimi televizyon, çoğu kez yaralarımızın ulu orta gösterime sokulduğu bir sahne olarak tebarüz eder. Bu sahnede insanın düşüş hikâyelerine rast gelmek172, öğretici olmaktan daha çok toplumsal yapıyı yozlaştıran, kötülüğü sıradanlaştıran ve yaraları çoğaltan birçok olumsuzluğu ihtiva eder. Erlend Loe, bu sebepten “Benim için televizyon izlemek, insanları neden sevmediğim konusunda bir kaynak kitap okumak gibi. Televizyon içimizdeki bütün iğrençliklerin özü.”173 der.</p>
<p>Bu tespite hak vermek için televizyon kanal. larındaki gündüz programlarına bakmak yeterlidir. Dahası, insanın bencilliğini, hodkâm yönünü sürekli olarak kaşıyan -Yemekteyiz, Güven Bana ve Masterchef gibi-yarışma programları da rekabet merkezli günümüz başarı toplumunda sadece kendini düşünen menfaatçi insanın zaferini alttan alta ve mahirane yüceltir.</p>
<p>Bununla birlikte, günümüz tekniği, televizyonun oldukça ötesine gidebilecek bir biçimde insanın benliğini hedef alan araçlara da sahiptir. Dijital dünyanın “nimetleri” olan sosyal medya platformları, günümüzdeki kendini beğenmiş öznenin imali sürecinde muharrik bir unsurdur. Öyle ki, bu platformlarda arz-ı endam eyleyen tipolojiyi narsisist olarak nitelendirmek bile güçtür, zira kendi tabii yansımasına âşık olan Narkissos&#8217;un aksine bugünkü garabet, yaratmış olduğu imaja aşıktır.</p>
<p>*****</p>
<p>172. Bu düşüş hikâyelerini ulu orta sergilemek, sendeleyen insana hatasından bir şeyler öğrenebilme imkânı tanımamaktır. Oysaki, William Shakespeare, Kısasa Kısas oyununun ikinci perdesinin birinci bölümünde Escalus&#8217;a kendi kendine “Bazıları günahla yükselir ve bazıları faziletle/erdemle yere düşer!” (Some rise by sin, and some by virtut fall!) vecizesini söyletirken aslında zâhir olanın aldatıcı olabileceğini ve esas olanın, insanın eyleminin, şahsiyeti üzerindeki inşa edici hususiyeti olduğuna vurgu yapar. Bir insanı erdem yıkabilir, bir başka” sını da günahı ihya edebilir, biz hiçbir zaman kalbe ve akıbete muttali olamayız.</p>
<p>173. Loe, E. Doppler. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019, sh. 52.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın “Yeryüzünde bir halife yaratacağım.” beyanı üzerine meleklerin maksada muttali olamayan itirazları neticesinde Allah Âdem&#8217;e eşyanın isimlerini öğreterek meleklerden de bu isimleri söylemelerini ister. Onlar söyleyemeyip de akabinde Âdem hepsini ifade edebilince İblis dâhil herkesten Âdem&#8217;e secde etmeleri istenir. Burada tabiri caizse bir “şapka çıkarma” durumu söz konusudur. Âdem, eşyaya dair bilgisi, yani eşya ile kurduğu sahih ilişki ile rüchaniyet kazanmıştır, çünkü adlandırma aslında anlamlandırmadır.</p>
<p>Bu anlamda İslâm düşüncesine göre yeryüzünde imar ve imal ederken sürekli olarak keşifler gerçekleştirecek olan insan, bir yandan varlığa yönelik hayretini artırıp anlamı yakalayabiliyor olmanın sürurunu yaşarken diğer taraftan da vermiş olduğu ahdin gereği olarak yeryüzünde temas ettiği şeylere de Âdem&#8217;e secde ettirilişin sebebini teşkil eden, varlığa imzasını atabilme yetisiyle anlam katarak Rabbinin isimlerinin enginliğinin idrakine vasıl olup halifeliğini sergileyebilir. Allah”: salt tespih ve takdis eden meleklerden insanı ayıran esas saik tam anlamıyla budur ve meleklerin anlayamadığı, Allah&#8217;ın da “Ben sizin bilmediğinizi bilirim.” buyurduğu üzere insanı halife kılmaktan muradı ve maksadı da bu olsa gerektir.</p>
<p>Kısacası, halife olan insan, bu âlemde Allah&#8217;ın isimlerinin mükemmelliğini keşfetmeye ve sergilemeye matuf, bir yandan (varlığı) temaşa etmekle, bir yandan da temaşa edilesi işler (varlığa imza atabilme) yapmakla mükelleftir. İnsan bu iki yönlü çabasıyla tabiri caizse dünyaya fırlatılmışlığını aşarak “varoluşun tınılarını” keşfedebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bu durum, insanın ruhunu parçalı bir yapıya tahavvül ederek onu hayatta anlam merkezli bir yaklaşımla elde edebileceği külfetsiz zevklerden de yoksun bırakır. Nitekim Nuccio Ordine&#8217;e göre başarıya odaklanan olumluluk toplumunda insan ulaşmak istediği hedefe kilitlendiğinde zahmet gerektirmeyen gündelik birtakım nimetlerin farkına varamaz olur ve bu şartlar altında “güneşin batışı, gökyüzündeki yıldızlar, bir öpücüğün şefkati, bir bitkinin çiçek açması, bir kelebeğin uçuşu, bir çocuğun gülümseyişi gibi güzellikler keşfedilemez” hâle gelir.!*</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Çağdaş eğitim telakkisi ile birlikte yüzüne takılan ve zamanla suretinden siretine sirayet ederek onu kendine yabancılaştıran muasır maskelerin hakikatini idrak edebilmek için varlıkla yitirdiği teması tekrar tesis ederek ve rekabet merkezli dünyada bir nesneye indirgenen insanı da tekrar bir ayna addederek, hâsılı, tefessüh etmiş ilişkilerinin tamamını sahih bir zemin üzerinde tamir ederek üzerine basılan beşer damgasından kurtulabilen bir insan, çağdaş eğitim mantalitesinin, şahsiyetinde açmış olduğu derin ve onulmaz yaraları kapayabilir ve şahsiyetini tekâmül ettirme yoluna revan olabilir.</p>
<p>Bu minvalde yolda olmanın, varamamanın/olamamanın ve beşeri zayıflığın, insanı kendini sürekli inkişaf ettirmesi gereken bir hâlet-i ruhiyeye sevk ederek gayretini daim etmesi ve bu bitimsiz olması beklenen gayretin de onu hayretlere sevk etmesi, gündelik, ihtiyaca dayalı düşünmeden sıyrılarak seyr içinde seyre dalabilecek tefekkür ve teemmüle sahip bir bilincin inşası için zaruridir. Bu anlamda varmaya değil de yolda olmaya, olmaya değil de olgunlaşmaya talip olmanın karşısına çıkaracağı zorluklara karşı da Don Kişotvari bir edayla mücadele edebilmek adına muasır teknik uygarlığın etkisizleştirdiği ruhun mümbit gücünün yeniden keşfedilebilmesi ve bunun için de insanın kendini bilme yolunda derinlik kesbetmesi elzemdir. İnsanın kendi cevherini keşfetmesi, onu teknik beşer derekesinden insan mertebesine yüceltecek ve tam da bu zeminde eğitim mefhumu hak ettiği değeri geri kazanacaktır.</p>
<p>Sözlerimi kadim bilginlerin epistemolojik tasavvurlarıni izhar eden o harikulade deyişle, &#8220;Yine de her şeyin en doğrusunu yalnizca Allah bilir.&#8221; diyerek hitama erdiriyorum.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İçinde yaşadığımız çağdaş uygarlık, tıpkı bir villain gibi insanın içinde yer edinen olumsuz eğilimleri teşvik ettiği gibi aynı zamanda onları teşhir eden araçlara da sahiptir. Söz gelimi televizyon, çoğu kez yaralarımızın ulu orta gösterime sokulduğu bir sahne olarak tebarüz eder. Bu sahnede insanın düşüş hikâyelerine rast gelmek172, öğretici olmaktan daha çok toplumsal yapıyı yozlaştıran, kötülüğü sıradanlaştıran ve yaraları çoğaltan birçok olumsuzluğu ihtiva eder. Erlend Loe, bu sebepten “Benim için televizyon izlemek, insanları neden sevmediğim konusunda bir kaynak kitap okumak gibi. Televizyon içimizdeki bütün iğrençliklerin özü.”173 der.</p>
<p>Bu tespite hak vermek için televizyon kanallarındaki gündüz programlarına bakmak yeterlidir. Dahası, insanın bencilliğini, hodkâm yönünü sürekli olarak kaşıyan -Yemekteyiz, Güven Bana ve Masterchef gibi-yarışma programları da rekabet merkezli günümüz başarı toplumunda sadece kendini düşünen menfaatçi insanın zaferini alttan alta ve mahirane yüceltir.</p>
<p>Bununla birlikte, günümüz tekniği, televizyonun oldukça ötesine gidebilecek bir biçimde insanın benliğini hedef alan araçlara da sahiptir. Dijital dünyanın “nimetleri” olan sosyal medya platformları, günümüzdeki kendini beğenmiş öznenin imali sürecinde muharrik bir unsurdur. Öyle ki, bu platformlarda arz-ı endam eyleyen tipolojiyi narsisist olarak nitelendirmek bile güçtür, zira kendi tabii yansımasına âşık olan Narkissos&#8217;un aksine bugünkü garabet, yaratmış olduğu imaja aşıktır.</p>
<p>****</p>
<p>172. Bu düşüş hikâyelerini ulu orta sergilemek, sendeleyen insana hatasından bir şeyler öğrenebilme imkânı tanımamaktır. Oysaki, William Shakespeare, Kısasa Kısas oyununun ikinci perdesinin birinci bölümünde Escalus&#8217;a kendi kendine “Bazıları günahla yükselir ve bazıları faziletle/erdemle yere düşer!” (Some rise by sin, and some by virtut fall!) vecizesini söyletirken aslında zâhir olanın aldatıcı olabileceğini ve esas olanın, insanın eyleminin, şahsiyeti üzerindeki inşa edici hususiyeti olduğuna vurgu yapar. Bir insanı erdem yıkabilir, bir başka” sını da günahı ihya edebilir, biz hiçbir zaman kalbe ve akıbete muttali olamayız.</p>
<p>173. Loe, E. Doppler. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019, sh. 52.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın “Yeryüzünde bir halife yaratacağım.” beyanı üzerine meleklerin maksada muttali olamayan itirazları neticesinde Allah Âdem&#8217;e eşyanın isimlerini öğreterek meleklerden de bu isimleri söylemelerini ister. Onlar söyleyemeyip de akabinde Âdem hepsini ifade edebilince İblis dâhil herkesten Âdem&#8217;e secde etmeleri istenir. Burada tabiri caizse bir “şapka çıkarma” durumu söz konusudur. Âdem, eşyaya dair bilgisi, yani eşya ile kurduğu sahih ilişki ile rüchaniyet kazanmıştır, çünkü adlandırma aslında anlamlandırmadır.</p>
<p>Bu anlamda İslâm düşüncesine göre yeryüzünde imar ve imal ederken sürekli olarak keşifler gerçekleştirecek olan insan, bir yandan varlığa yönelik hayretini artırıp anlamı yakalayabiliyor olmanın sürurunu yaşarken diğer taraftan da vermiş olduğu ahdin gereği olarak yeryüzünde temas ettiği şeylere de Âdem&#8217;e secde ettirilişin sebebini teşkil eden, varlığa imzasını atabilme yetisiyle anlam katarak Rabbinin isimlerinin enginliğinin idrakine vasıl olup halifeliğini sergileyebilir. Allah”: salt tespih ve takdis eden meleklerden insanı ayıran esas saik tam anlamıyla budur ve meleklerin anlayamadığı, Allah&#8217;ın da “Ben sizin bilmediğinizi bilirim.” buyurduğu üzere insanı halife kılmaktan muradı ve maksadı da bu olsa gerektir.</p>
<p>Kısacası, halife olan insan, bu âlemde Allah&#8217;ın isimlerinin mükemmelliğini keşfetmeye ve sergilemeye matuf, bir yandan (varlığı) temaşa etmekle, bir yandan da temaşa edilesi işler (varlığa imza atabilme) yapmakla mükelleftir. İnsan bu iki yönlü çabasıyla tabiri caizse dünyaya fırlatılmışlığını aşarak “varoluşun tınılarını” keşfedebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Seyreden/bakan insanın mevcudiyeti, otomatikman bakımayı/seyredilmeyi arzulayan insanı da peydahlar ve böyle bir ortamda insan, hususiyle internette ve sosyal medyada -Fouca. ult&#8217;un günah ma pratiklerini hatırlatır bir şekilde mahremiyetini hiçe sayarak kendisi hakkında birçok özel bilgiyi teşhir eden bir kitlenin parçası hâline gelir215 ya da Conrad&#8217;ın tabiriyle “aleniyetle cilveleşen”216 bir hâlet-i ruhiyeye bürünür.</p>
<p>Kötülüğün Şeffaflığı&#8217;nda bu görünmeyi arzulayan insan için “Her kişi kendi görünümünü arıyor.” der Baudrillard ve şöyle devam eder, “Kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaklı olmadığından ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılacak bir şey kalmıyor geriye. Varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım; bak bana, bak! Narsisizm bile değil bu; sığ bir dışa dönüklük, herkesin kendi görünüşünün217 menajeri hâline geldiği bir tür reklamcı saflığı.”218</p>
<p>*****</p>
<p>214. “Non vidi, ergo non est! / Görmüyorum, öyleyse yok!” Sartori, G, Görmenin İktidarı: Homo Videns, sh. 70</p>
<p>215. “Bireysellik, kendini beğenmişlikten ortaya çıkar; öyle ya izleyiciye gereksinim duyarız, izlenmeye. Kendini beğenmiş kişi yalnızca kendisiyle değil kendi dışındaki başka insanlarla da ilgilenir, baktığını gören keskin bir insan doğası gözlemcisidir. Kötülük herkeste aynı olduğu içindir ki gözümü dikip baktığım kişi de dönüp bana bakar; yani o da benden kendisine bakmamı, kendisini izlememi istiyordur. Benim meraklılığım onun utançsızlığıdır.” Weininger. O. Söz Kalıntıları. İstanbul: Profil Kitap, 2014, sh. 98 (vurgular yazara ait).</p>
<p>216. Conrad, P Mitomani: Apple&#8217;dan IŞİD&#8217;e Günümüzün Masalları, sh. 105.</p>
<p>217. Debord, görüntüyü “bir imaja dönüşecek kadar birikmiş sermaye” olarak tanımlar. Bkz. Debord, G. Gösteri Toplumu. İstanbul: Ayrıntı, 2019, sh. 34. ““Düşünüyorum, öyleyse varım&#8217;ın güncellenmiş versiyonu, yani *Görü</p>
<p>218.Düşüyorum, öyleyse varım”, ne kadar çok insan beni görürse, o kadar var olurum ilkesi öğretiliyor.” Bauman, Z. &amp; Donskis, L. Ahlaki Körlük. İstanbul: Ayrıntı, 2020, sh. 40. Bu demode ifadenin posf-kartezyen versiyonu, “varım, görülmeliyim”dir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bu da bedenin özne kılındığı biyopolitik süreçlerin ve iktidarın gönüllü bir parçası olma sonucunu ortaya çıkarır. Böylece davranışlara çeki düzen verilmesi ve iş hayatı içerisinde etkin olunması, sermayenin görmek istediği insanın, yani daha fazla tüketmek için daha çok çalışmak zorunda olan animal laboransın inşası ile sonuçlanmış olur.</p>
<p>Bu düşünce içerisinde borç, iktidarın, insanın zamanını yapılandırdığı/tanzim ettiği bir araç olarak işlev görür.132 Dolayısıyİa, sermayenin insana daha fazla tüketebilmesi için “bahşetmiş” olduğu borç, esasında -fark edilmese de tüketicinin belki de en kıymetli varlığının, zamanının sermaye/iktidar sahipleri tarafından satın alınışını netice verir.</p>
<p>*****</p>
<p>131. Lazzarato, M. Borçlandırılmış İnsanın İmali. İstanbul: Açılım, 2014.</p>
<p>132. İnsanın zamanı tanzim edilmelidir, çünkü edilmediği takdirde Adorno&#8217;nun Minima Moralia&#8217;da ifade etmiş olduğu “Burjuvazi hoşgörülüdür oysa: İnsanları oldukları gibi sever, çünkü onların olabileceklerinden nefret etmektedir” sözünde ifade ettiği üzere zamanı tanzim edilmeyen insanlar, burjuvazinin hiç de hoşuna gitmeyecek davranışlar sergileme potansiyelinde olacaklardır. Bkz. Adorno, T.W Minima Moralia. İstanbul: Metis, 2017, sh. 27.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Paul Lafargue, “Çağımızın çalışma yüzyılı olduğu söyleniyor; gerçek şu ki acının, sefaletin ve bozulmuşluğun yüzyılıdır.”276 derken vita activayı, yani hareketli/aktif yaşamı mutlaklaştırmış olan çağdaş beşerin dramına temas eder. Sağlıksız barınaklarda277 ikamet eden, gündelik hayatın keşmekeşliğinde harap olan, yaşamını salt çalışma üzerine bina eden çağdaş teknik beşer, aktif yaşamından geri kalan vaktini de ertesi gün tekrar aktif olabilmek için bir “mola” olarak değerlendirir. Mezkür zaman kullanımı, dinlenmenin yerine molayı ikame eder, zira performans toplumunda dinlenme, uzak durulması gereken bir eylemsizlik hâli olarak etiketlenir.</p>
<p>*****<br />
276. Lafargue, P Tembellik Hakk:. İstanbul: Alfa, 2015, sh. 25.</p>
<p>277. Merhum Turgut Cansever&#8217;in barınak ve mesken ayrımına atıf yapıyorum. Günümüz evleri, içinde sükünet bulabileceğimiz meskenden oldukça uzak olan ve yalnızca barınmaya yarayan “barınağa” tekabül eder.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;in mistik bir karaktere* dönüştürülerek akabınde bu karakterin devlet eğitimi vasıtasıyla umuma benimsetilmesi Fikret Başkaya&#8217;ya göre bilinçli bir politikaya tekabül eder: “İnsanüstü kurtarıcı, yoktan varedici, imkânsızı başaran ulu önder mitiyle amaçlanan, insanlara şunu söyletmekti: O olmasaydı biz de olmazdık&#8230; Varlığımızı ona borçluyuz&#8230; Bu ülkede okula gidip de bu anlayışa sahip olmadan mezun olana rastlamak mümkün mü?”293</p>
<p>Bu noktada tam anlamıyla dinde karşılığını bulan “Tanrı&#8217;ya karşı borçlu olma” fikri, seküler bir zemin üzerinde şahıs kültü vasıtasıyla inşa edilmeye çalışılır. Bu minval. de yurttaşlık tanımı da borçluluk fikri üzerine bina edilerek her yurttaştan borcuna sadık kalması beklenir. Bu beklentiyi bir ideolog şöyle ifade eder:<br />
“Bugün ona küfür edenler de dâhil, herkes yaşamını ona borçludur. Çünkü Atatürk olmasaydı bugün onların ne anneleri, ne de babaları olacaktı. Yunanlılar dedelerini ve ninelerini öldürmüş olacaktı. Ya da zorla Hıristiyan yapacaklardı. Belki de bugün adları Aleko, Nicos, Eleni, Marya olacaktar. Bunları düşünmek lazım.”2*</p>
<p>Elmas&#8217;ın tezindeki bulgular bu beklentinin çocuklar nezdinde arzu edildiği hâliyle yüksek oranda gerçekleştiğini çok açık bir şekilde ortaya koyar.</p>
<p>İdeolojik endoktrinasyonun çocukların nezih zihinlerinde meydana getirmiş olduğu infial, devlet insanının imali sürecinde körpe zihinlerin nasıl berhava edildiğini açık bir şekilde gösterir. Böyle bir ortamda “aklı hür, fikri hür ve vicdanı hür nesiller yetiştirmek”, hamasi bir söylemden öteye gidemez.” Aksine, kişisel kült üzerine bina edilmiş olan bir ideolojinin çocukların zihinlerini iğdiş eden hususiyeti, ferdin zihin dünyasını tarumar eden bir duruma tekabül eder. Mezkür zeminde alınan eğitimin, ancak ve ancak tefessüh etmiş bir dimağı netice vermesi kaçınılmazdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Müfredatın ve tüm eğitim içeriğinin piramidin tepesindeki varlıklı gruplar tarafından belirlendiği bir toplumda, eğitimin, sosyo-ekonomik adaletsizliği ve gittikçe artan sınıfsal eşitsizliği bertaraf edebilecek sihirli bir iksire sahip olmadığı açıktır.291 Bunun temel sebebini “okul” olarak gören Ivan Illich&#8217;e göre “daha fakir çocuklar, gelişim ve eğitim amacıyla okula bağımlı kaldıkları sürece, genellikle diğerlerinden geri kalacaklardır.”292 Bu yüzden bir toplumun adaleti ona göre okullar vasıtasıyla tatbik edilen eğitimle asla sağlanamaz.293</p>
<p>Slee&#8217;ye göre de eğitim vasıtasıyla vuku bulan varsılın ve yoksulun yeniden üretimi, bu iki sınıfsal yapının mevcudiyetini normalleştiren bir tür “müşterek umursamazlık/kayıtsızlık” (collective indifference) durumunu ortaya çıkarmaktadır: “Dışlanmışlara (yoksullar) karşı müşterek ilgisizlik, okullarda faaliyet gösterir ve okullar tarafından sürdürülür,”294</p>
<p>******</p>
<p>291.Sosyo-ekonomik olarak farklı arka planlardan/sosyal çevrelerden gelen çocuklar okulda farklı başarılar sergilerler, zira gelmiş oldukları arka plana bağlı olarak gerçekte aynı eğitimi almış olmazlar. Lamb, S. Ball, K. Curriculum and Careers: the education and labour market conseguences Of Year 12 subject choice. (LSAY Research Repott 12). Australian Council for Educational Research, 1999.</p>
<p>292. “Şu açık bir şekilde ortaya konulmalıdır: Bir çocuk, eşit nitelikte okul eğitimi hakkına sahip olmakla zengin bir çocuğun konumunu nadiren elde edebilir. Aynı okula, aynı yaşta başlasalar bile fakir çocuklar, orta sınıf çocuklar için pekâlâ mümkün olan eğitim olanaklarının çoğundan mahrumdurlar. Bu avantajlar evdeki sohbetlerden ve kitaplardan, çocuğun hoşlanacağı tatil gezilerine ve hem okulda hem de okul dışında yer alabileceği farklı ilgi alanlarına dek uzanmaktadır. (..) Fakirlerin iddia edilen dengesizlikleri gidermek için sertifika almaya değil, öğrenme edimlerini gerçekleştirmelerini mümkün kilacak yardımlara ihtiyaçları vardır.” Bkz. Illich, 1. Okulsuz Toplum, İstanbul: Şule, 2013, sh. 14. 3, İllich, 1. Şen/ikli Toplum. İstanbul: Ayrıntı, 2015, sh. 61.</p>
<p>294. Slee, R. “How do we make inclusive education happen when exclusion isa political predisposition?” İnternational Journal of Inclusive Education, 2013), 17(8), 895-907, sh. 902.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>&#8220;Özellikle yirminci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan birçok yeni meslek -radyo televizyoncular, profesyonel akademisyenler, bilgisayar analistleri, spor ve medya alanında uzmanlaşmış hukukçular, işletme danışmanları, siyasa uzmanları, hükümet danışmanları, özel pazarlar hakkında raporlar hazırlayanlar, hatta bütün bir modern kitle gazeteciliğinin kendisi, Gramsci”nin bakış açısını haklı çıkarmıştır.29</p>
<p>Ez-cümle, yukarıda detaylandırılan bu mekanizma içerisinde Gramsci&#8217;ye göre eğitim (zorunlu temel eğitimden üniversiteye), kapitalist toplumlarda devleti ve maddi üretim araçlarını elinde bulunduran gruplar ile toplumdaki karşıt grupların hegemonya mücadelesinin sahne alanlarından birisi olarak tebarüz eder. Gramsci&#8217;nin “sivil toplum” dediği geniş faaliyet zemininde eğitim ön plana çıkan toplumsal kurumların en başında gelir.</p>
<p>*****</p>
<p>29. Said, E. Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı. İstanbul: Ayrıntı 2018, sh. 26.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bourdieu&#8217;ye göre toplumda simgesel iktidarın bir parçası olan simgesel şiddet araçları mevcuttur ve okul bu araçların en kayda değerlerinden biridir, zira okul sayesinde (yaşam tarzının ihtiva ettiği) spesifik bir kültürel sermaye, toplumda hâkim pozisyonu elde eder. Okul/eğitim, hâkim pozisyona sahip olan kültürel sermayeye sahip elit sınıfı, bu sermayeye sahip olmayanlardan ayırt etme işlevini üstlenir. Eğitim, bu ayrımı en başından en sonuna kadar devam ettiren bir aygıt olarak tezahür eder. Eğitim sürecinde öğretilecek olan (egemen sınıfa ait) kültürel sermayenin muhtevası, okula yeni başlayan öğrencilerin belirli (seviyede) bir kültürel sermayeye/donanıma sahip olarak okula geldikleri fikri üzerine bina edilmiştir.</p>
<p>Böylelikle (egemen) kültürel sermayeye sahip olmayan çocuklar, sahip olan akranlarına göre eğitimlerine 1-0 mağlup olarak başlarlar. Bu ortamda okulun dayattığı babitus ile öğrencilerin babitusu arasındaki fark ne kadar fazlaysa öğrencilerin akademik anlamda başarısız olma ihtimali de o kadar fazladır. Hâkim sınıftan gelen çocuklar ise okulda kendi kültürel sermayeleri öğretildiğinden ve “eğitim dilini kullanma kabiliyetine64 sahip olduklarından 1-0 galip bir şekilde eğitim hayatlarına başlarlar. Dolayısıyla “geldikleri çevreye borçlu oldukları tüm bir öz yatkınlıklar ve ön malumatlar bütünü tarafından birbirinden ayrılan öğrenciler, âlimane kültürün edinilmesinde sadece biçimsel açıdan eşittirler.”65</p>
<p>*****</p>
<p>64. Jourdain, A, &amp; Naulin, S. Pierre Bowrdieu&#8217;nün Kuramı ve Sosyolojik Kullanımları. İstanbul: İletişim, 2020, sh. 53.</p>
<p>65. Bourdieu, P &amp; Passeron, J.C. Varisler: Öğrenciler ve Kültür. İstanbul: Heretik, 2014, sh. 40 (vurgular yazara ait)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<hr />
<p>Bir an için insanın günümüz dünyasında gerçekten bu dünya için ne anlam ifade ettiği sorusu üzerine biraz düşünelim. Wachowski Kardeşlerin doksanlı yılların sonundaki meşhur yapımları olan Matrix üçlemesinin ilk filminin bir sahnesinde Ajan Smith, ruhsuz bir binanın son katında bir sandalyeye bağlı olan Morpheus&#8217;un zihin dünyasına erişmeye çalışırken insanın dünyadaki rolü üzerine Morpheus&#8217;un kulağına şunları fısıldar:</p>
<p>Bu gezegendeki her memeli, içgüdüsel olarak kendilerini çevreleyen ortamla doğal bir denge oluştururlar. Ama siz insanlar bunu yapmıyorsunuz. Siz belirli bir alana yerleşip çoğalıyorsunuz, sonunda bütün doğal kaynaklar yok olana kadar buna devam ediyorsunuz. Hayatta kalmak için yapabileceğiniz tek şey olaraksa başka bir alana yayılmak kalıyor. Bu gezegende aynı yöntemi kullanan bir başka organizma daha var. Ne olduğunu biliyor musun? Virüs&#8230; İnsan türü bir hastalık, bu gezegende bir kansersiniz, bir tür salgın&#8230;</p>
<p>Ekolojik tahribat hususunda bugün gelinen noktada insanın, bu repliklerdeki tespitleri haksız çıkardığı iddia edilebilir mi?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Okul Yaratıcılığı Öldürür isimli TED konuşmasında Robinson, okulun, yaratıcılığın temelini teşkil eden “hata yapabilme” yetisini tu kaka ettiği anlayış çarpıklığına şöyle temas eder:</p>
<p>Bildiğimiz şu ki, eğer yanlış yapmaya hazırlıklı değilseniz, hiçbir zaman orijinal bir şey bulamazsınız. Ve zamanla yetişkin olduklarında, çoğu çocuk bu kapasitesini yitiriyor. Yanlış yapmaktan korkar hâle geliyorlar. Hataları damgalıyoruz. Ve mevcut ulusal eğitim sistemlerimizde de bir çocuğun yapabileceği en kötü şey “hatalar”dır. Ve sonuç şu ki insanları yaratıcı kapasitelerinin dışına yönelik eğitiyoruz. Picasso bir keresinde, bütün çocukların sanatçı olarak doğduklarını söylemişti. Problem, büyüdüğümüzde de sanatçı olarak kalabilmekte. Şuna yürekten inanıyorum: Bizler yaratıcılık özelliğimize yönelik değil, aksi yönde büyü. yoruz. Ya da daha doğrusu, ondan uzaklaştırılacak şekilde eğitiliyoruz. Peki, niye bu, bu şekilde oluyor?89</p>
<p>******</p>
<p>89. Robinson, K. “Okullar Yaratıcılığı Öldürüyor!” (TED Konuşması| Erişim:https://www.ted.com/&#8230;anscript?language=tr</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tüketme kapasitelerini artırmak için, tüketicilere hiçbir zaman soluklanma fırsatı tanınmamalıdır. Onların dur durak bilmeksizin uyanık ve teyakkuz hâlinde tutulmaları, daima yeni ayartmalara maruz bırakılmaları ve böylelikle asla yatışmayan bir heyecanlılık hâlinde ve de, aslında, sürekli bir kuşku ve memnuniyetsizlik hâlinde kalmaları gerekir. Dikkatlerini başka yöne çeken yemlerin, bir yandan memnuniyetsizlikten kurtulma yolu vaat ederken, kuşkuyu da onaylaması gerekir.&#8221;11</p>
<p>*****</p>
<p>11. Bauman, Z. Küreselleşme Toplumsal Sonuçları. İstanbul: Ayrıntı, 2017, sh. 103.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kültürel sermayeyi zihnimizde biraz daha somutlaştırabilmek için bir örnek üzerinden meseleyi izah etmeye çalışayım: Taşradan gelip okula başlayan bir öğrenciyi düşünelim. Taşra kültüründe doğmuş ve o kültürü teneffüs ederek büyümüş. Bağlama, davul ve kaval gibi enstrümanlar görmüş; halay, horon ve benzeri yerel folklorik dansları biliyor. Okula başlıyor ve ardından gitar, piyano, keman, opera ve bale gibi müziksel kavramlarla karşı karşıya geliyor.</p>
<p>Buna karşın, içinde büyümüş olduğu kültürel unsurlar müfredatta mevcut değil, çünkü okuldaki müfredat ile öğretilmek istenen kültürel sermaye, egemen sınıfın zevklerini ve tercihlerini yansıtıyor. Zamanla ne mi oluyor? Egemen sınıfın kültürel sermayesini öğrenerek büyüyen çocuk, zamanla bu sermaye içerisindeki kültürel değerlere hayran kaliyor ve kendi zevk ve beğenilerini değersizleştiriyor.68</p>
<p>Mesela çocuğunu halay kursuna değil de bale kursuna göndermeyi bir “yüksek kültür öğesi” olarak algılamaya, gönderen aileyi de “yüksek kültür sahibi” ve “çağdaş” bir aile olarak görmeye başlıyor. Hayranlıkla başlayan süreç, yerini zamanla imrenmeye ve öykünmeye devrediyor.</p>
<p>Bourdieu, hususiyle, egemen sınıfın altında ve işçi sınıfının üstünde yer alan, genelde orta sınıf diye tanımladığımız, düşünürümüzün ise küçük burjuvazi diye isimlendirdiği sınıfta hâkim olan temel dürtülerin “gerginlik” (dension) ve “özentilik” (preten sion) olduğundan söz eder.</p>
<p>*****</p>
<p>67. Galtung, J. “Violence, Peace, and Peace Research.” Joumal of Peact Research, (1969), 6(3), 167-191, sh. 168.</p>
<p>68. Wells, A.S. ve Serna, 1. “The politics of culture: understanding local political resistance to detracking in racially mixed schools.” Harva<br />
Educational Review, (1997), 66(1), 93-119.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bourdieu&#8217;den mülhem fast knowledge olarak da nitelendirebileceğimiz malumat, hızını şeffaflığına borçludur. Enformasyon, bu anlamda Han&#8217;ın değindiği üzere “pornografik” bir hüviyete sahiptir.260 Transparan bir vaziyette kendini dolayımsız bir biçimde sergilemesi, aleniliği ve değersizliği netice verir. “Enformasyon, doğası gereği, anlamayı sağlamaz. &#8230;Kavramları bir araya yığmak, onları anlamak için yeterli değildir.”261 Aşkınlığın ve derinliğin yüzeyselliğe indirgendiği bu ortamda hafifmeşreplik yüceltilir.</p>
<p>*****</p>
<p>260. Byung-Chul Han. Şeffaflık Toplumu. İstanbul: Metis, 2019.</p>
<p>261. Sartori, G. Görmenin İktidarı: Homo Videns. İstanbul: Kara Kutu, 2006, sh. 62.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bir maske, maske olmaktan çıktığında, onu nasıl çıkarırım? Benim, en az kendim kadar bir parçam olduğunda?1</p>
<p>Sonda söyleyeceğimi başta ifade edeyim: Amazon yapımı Mr. Robot dizisinin ana karakteri Elliot&#8217;ın yukarıdaki repliği, bugünkü eğitim anlayışımızın mahiyetini özetleyen türdendir, zira çağdaş eğitim dâhilinde insanın kendine yabancılaşmasının boyutları öyle raddelere varır ki insan, yüzüne takılan maskeyi zamanla yüzü addeder olur. İnsanın içinde bulunduğu bu acıklı durumu</p>
<p>Nietzsche, Zerdüşt&#8217;üne “Ey günümüz insanı! Kendi suratınızdan başka maske takmaya ne hacet! Sizi bu hâlinizle kimtanıyabilir?”3 diye terennüm ettirmişti.</p>
<p>Han da benzer bir şekilde neoliberalizm ile birlikte insanın ruhi hastalıklarının artış gösterdiği kanaatindedir. Depresyon, tükenmişlik sendromu ve -bedenselleştirme savunma mekanizmasını harekete geçiren ve birçok hastalığın müsebbibi olan- stres gibi ruhsal hastalıkların/anormalliklerin gittikçe belirginleşmesinin en önemli nedeni, neoliberalizmin ruhu hedef alıyor oluşudur. Bedenle birlikte ruhu hedef alan neoliberal pratikler, ruhun, sonu olmayan tüketim çarkının dişlileri arasında tükenmesine sebep olur; zira arzuyu harekete geçiren libidinal faaliyetlerin hâkim olduğu neoliberal ayartıcılar, ruhun, daha fazla tüketme itkisini hedef alan rekabet duygusu karşısında yaralanmasına ve yenik düşmesine sebep olurlar.“ 351Bu bağlamda ruhun yara almasının en büyük sebebi “Daha fazla performans sergileyebilir miyim?” sualinin cevabının içerdiği muamma ve bu endişenin ruhu kor gibi yakan belirsizliğidir.</p>
<p>*****</p>
<p>51. Marcuse, “Tüketici ekonomisi ve şirket kapitalizminin politikası insanı meta biçimine saldırganca ve libidinal olarak bağlayan ikinci bir insan doğası yarattılar. Sahip olma, tüketme, küçük aletleri, aygıtları, araçları, makineleri kullanma ve sürekli yenileme ihtiyacı halka sunulmuş ve kabul ettirilmiştir; çünkü bu malları kendini yok etmek pahasına bile olsa kullanmak, “biyolojik? (arzuların doyurulmadıklarında organizmanın fonksiyonlarında anormalliklere neden olabilecek) bir ihtiyaç hâline gelmiştir.” der. Bkz. Marcuse, H. Özgürlük Üzerine Bir Deneme. İstanbul: Ayrıntı, 2013, sh. 20.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Peter Conrad, Mitomani&#8217;de Batı&#8217;da yaygın bir temayül olan evcil hayvan besleme alışkanlığını ve evcil hayvanların insanın en iyi dostu olarak görülüşünü aslında insanın insana karşı duyduğu hoşnutsuzluğun ve sevgisizliğin bir neticesi olarak yorumlar. (Bkz. Conrad, R Mitomani: Apple&#8217;dan IŞİD&#8217;e Günümüzün Masalları. İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2019, sh. 123.)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Kavramlar değer yüklüdür ve arkalarında kocaman bir dün. ya vardır. Kavramlara sırt çevirmek esasında değerlerden vazgeçiştir. Cumhuriyet, elindeki tüm imkânları kullanarak bu değişim ve dönüşüm sevdasıyla büyümüştür. Cumhuriyet, “maarif” kavramının yerine “eğitim”i getirmekle bilgelik, hüner, seziş, ilham, manevi ve ruhi değer dünyasından davranış ölçekli bir dünyaya hapis olunmuştur.135</p>
<p>*****</p>
<p>135.(2), 107-110, sh. 109 (Mustafa Gündüz&#8217;ün Maariften Eğitime kitabının değerlendirmesi).</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Carl Jung, Kırmızı Kıtap&#8217;ta akla dayalı bilginliğin insan için başlı başına yeterli olamayacağını ifade ettikten sonra “Yürekte daha derin bir içgörü veren bir bilgi bulunur.” der ve kalbin bilgisinin “kitaplardan ve öğretmenlerden öğrenilemeyeceği”ne, yani dışarıda bulunamayacağına, ancak ve ancak bir tohum gibi insanın içinden büyüyebileceğine dikkat çekerek akleden kalbin önemini vurgular.” 77</p>
<p>William Stoddart ise akleden kalbi, “aklın billurlaşması” olarak ele alır. Ona göre “kalbi bilgi” (irfan) içimizde yer edindikçe akıl da berraklaşır.” 78</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>305. Heidegger bu mensubiyeti harikulade ifade eder: “İnsan, Varlık&#8217;ın aşkın çocuğudur. O&#8217;na tâbidir. O&#8217;nun seslenişinin yankılandığı bir şahikadır. Varlık, onunla tamlanır ve kendini açığa çıkarır. İnsan bu yankıya |çağrıya| cevap vererek yeryüzünü planlarıyla haksız yere değiştirmeye çalışmayı terk ederse sonunda aşkın mutluluğu (tamlığı) yakalar.” Aynı şekilde İbn Arabi&#8217;de de benzer bir yoruma rastlarız: “İnsan, âlemin direğidir. Varlığın göz bebeğidir. Mahzâ, varoluşun aynıdır (özü”&#8217;dür). Bir yüzüğün kaş taşı gibi, yâhut bir köprünün kilit aşı gibidir. Ki insan, âlemlerin ruhudur. İnsansız Varlık, mutlak bir gayb (gayb-ı mutlak), âlemler ise rûhsuz bir cesed gibidir.” Zikreden: Alşan, M.H. Varlığın İki Kutbu. İstanbul: H Yayınları, 2020, sh. 36-41 (vurgular yazara ait).</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bireyi yaşam boyu inşa etmeyi hedefleyen hayat boyu öğrenme faslını, Rikowski&#8217;nin bu süreci güzel bir şekilde özetleyen tespitiyle kapatalım:</p>
<p>Yaşam boyu öğrenme gibi düşünceler günlük yaşamda hemen ilgi çekmesine rağmen, bir çeşit ölüme kadar öğrenme olarak, bireylerin kendi kendilerine becerilerini artırarak ve yenileyerek işgücü piyasasında gelecek zamana korkunç bir şekilde hazırlayan bir kapitalist sosyal form/biçim (hâlini) alır.&#8217;183</p>
<p>*****</p>
<p>183.Rikowski, G. “Marx and the Education of the Future.” Policy Futures in Education, (2004), 2(3), 565-577, sh. 568.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Yahya Kemal, “Ankara&#8217;nın en güzel yanı İstanbul&#8217;a dönüşüdür.” demişti, bir nazire yaparaktan bendeniz de rahatlıkla “Okulun en güzel yanı eve dönüşüdür.” diyebilirim. Nitekim Zweig, “Okul dönemine ait neşeli ve mutlu tek bir anım vardır, kapısını bir daha açmamak üzere çıkıp gittiğim an.” diyerek tam da bu noktayı vurgular.23 Şükrü Erbaş ise epigrafta yer verdiğim şiirinde okulun bu güzel yanını, “çocukların okul dönüşü olan sevinci” ni o denli büyük bulur ki, onu sevdiğine atfeder.</p>
<p>*****<br />
23. Zweig, S. Dünün Dünyası, sh. 52.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bu evrende insanın, “olması gerektiği şeyi yalnızca eğitim ve terbiye (Bildung) yoluyla” olabileceğini ifade eden Hegel&#8217;in öngörüsünün bir karşılığı yoktur. Dahası, modern okul öğretiminin dışsallığı ve güdüklüğü, Heidegger&#8217;in Bildung&#8217;a yüklediği şu derin anlamı da berhava eder: “Hakiki eğitim ruhun bizzat kendisini kavrar ve onu bir bütün olarak öncelikle asli varlığımızın mekânına sevk ederek ve bizi de ona aşina kılarak dönüştürûr.&#8221;25</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Günümüz dünyasında zamanla kurmuş olduğumuz bu gayr-ı sahih münasebet, Nancy&#8217;nin öngördüğü üzere varoluşu değil dımdızlak yaşamı öne çıkarır. Bu atmosferde Augustinus&#8217;un “Yaratılan her şey akıp gider, onlarda ruhun sükün bulacağı/dinleneceği bir sığınak yoktur.”22 ihtarına karşın zamanın içerisinde akıp giden ve hızın çabucak yıprattığı metalarda anlam bulmaya çalışan çağdaş beşer, asla süküneti bulamaz. Buna rağmen, eğitim vasıtasıyla çocuklarımıza zaman idrakini kazandırmayı değil de onun hızlılığı ile nasıl başa çıkabileceklerini öğretmeyi tercih ederiz.</p>
<p>Böylelikle de çocuklarımızı zaman diskronisine karşı koyabilecek bir tarzda eğitmek yerine onları zamanın çekim kuvvetini kaybettiği modern hayat tarzına adapte olmaya zorlamış oluruz. Kısacası, çocuklarımıza zamanın, dayanak, yavaşlılık ve süremi ihtiva eden o engin tasavvurunu kazandırmak yerine onlara hızlanma stratejilerini öğreterek tedaviyi değil de terapiyi tercih etmiş oluruz ve bunu yaparak da büyük bir maharet sergilediğimizi zannederiz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanın sağlığı yücelten ve Tanrı&#8217;ya öykünen bu temayülüne Carrel, şu şekilde cevap verir: “İnsanlık, ölümsüzlüğü aramaktan bıkmayacak ama buna da ulaşamayacak, çünkü organik yapısının kanunlarına bağlı bulunuyor. Şüphesiz ölümü geciktirecektir, hatta fizyolojik zamanın durmayan ilerleyişini, bir müddet tersine çevirebilecektir. Fakat asla ölümü yenemeyecektir. Çünkü ölüm dimağımız ve şahsiyetimiz için ödemek zorunda olduğumuz bir bedeldir.” Bkz. Carrel, A. İnsan Denen Meçhul. İstanbul: Hayat, 2016, sh. 140.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Kim kendinden kaçabilir? Horatius, Göfteler, Il, XVI, 18</p>
<p>“Kimse kendi içine inmeye çalışmaz.” der Persius.162 Bunun en önemli sebeplerinden biri insanın, kendi ruhu/nefsi ile yüzleşebilme cesaretini sergilemede yaşadığı tereddüttür163, ya da Adam Phillips&#8217;in tabiriyle “kendini bilme fobisi”dir.164 Kendini bilme yolunda en evvela bilmemiz gereken, insanın öteki ile kurduğu ilişki çerçevesinde gündeme gelen içsel eğilimler, mertebeler hâlinde şöyle hülasa edilir:</p>
<p>Bende yok, onda da olmasın (Hased)<br />
Bende var, onda olmasın (Buhul)<br />
Onunki bana ait olsun (Şuhl)<br />
Onda var, bende de olsun (Gıpta) .<br />
Bende var, onda da olsun (Sebavet)<br />
Benim olmasın, onun olsun (İsâr)<br />
Bende yok, ama onda olsun (Cûd)<br />
Onda yok, bende de olmasın (Fakr)</p>
<p>Bu eğilimlerden ilk üçünü olumsuz, dördüncüsünü(gıpta) nötr ve son dördünü de olumlu olarak tasnif etmek mümkün.</p>
<p>*****</p>
<p>162.Zikreden: Montaigne, M. Denemeler. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019, sh. 130.</p>
<p>163.Fehmi Baykan bu tereddüdü şöyle ifade eder: “Kısa süreli bile olsa, inzivaya çekilip, psişik hâllerimiz üzerine konsantre olup kendi kendimizi derinlemesine gözlemleyebilir miyiz, korkmadan, sıkılmadan? Bu kadar basit bir kendi kendimizle yüzleşme bile, pek çoğumuzu ürkütecektir. Kendimize o kadar yabancıyız ki, iç gerçeğimizle en küçük bir temas bile bizi ürkütür, bunaltır.” Baykan, F. Nietzsche&#8217;nin Felsefesi. İstanbul: Kaknüs, 2000, sh. 46.</p>
<p>164.Bağlam: “Esasında kendini tanıma araçlarından yoksun varlıklarız. Psikanalistler kavramak istemediğimiz için kavramadığımızı söylerken bunu kastederler. Var olan tek fobi kendini bilme fobisidir. &#8230;kim olduğumuz her daim ziyadesiyle gözümüzü korkutur.” Phillips, A. Kaçırdıkla rımız-Yaşanmamış Hayata Övgü. İstanbul: Metis, 2019, sh. 38.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Geothe bu yeni dünyadaki durumumuzu Faust&#8217;unda &#8220;Etrafımız büyük boşluklarla çevrili, ama en derin boşluk kalbimizdeki&#8217;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Neoliberalizm tipik olarak bireyi “girişimci” olarak tahayyül eder. Girişimcilik bireyin tüm davranışlarını yönlendirmesi gereken temel bir haslet olarak yaygınlaştırılmaya çalışılır. Girişimci, kendi hayatı üzerinde girişimde bulunarak yaşam kalitesini arttırmaya çalışan, aktif, sorumlu, rasyonel, tercih sahibi bireydir. Birey böylece tüketici ve müşteri kimliğinin yanı sıra, iş yaşamında başarılı, toplumsal risklere karşı kendini hazırlayan, kendinin ve ailesinin kaderinden sorumlu kişi kimliğiyle de öne çıkarılır. Rekabeti tüm toplumsal yaşama yayarak bireylerin kendi kendini yönetmelerinin teşvik edilmesi yoluyla yönetim temel strateji hâlini alır.” 99</p>
<p>*****</p>
<p>.99.Özkazanç, A. Türkiye&#8217;nin Neo-Liberal Dönüşümü ve Liberal Düşünce, sh, 27. Bkz. http://ses.org.tr/&#8230;oliberaldonusum.pd£</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Eğitim, tüm olumsuzluklarına rağmen yoksul ailelerin tutunabilecekleri dalların başında gelir. Lakin bu durumun, eğitimin, ailelerin beklentilerine muvafık bir şekilde vazife gör(e)mediği gerçeğini değiştirmediğini ve de eğitimi hakkıyla idrak edebilmeye yönelik çabamızı da asla değersiz kılmayacağını hassaten vurgulamak isterim. Şöyle ifade edeyim: Finansal kapitalizmin en önemli araçlarından birisi olan borcun/kredinin, aslında orta ve dar gelirli ailelerin, hayatlarında elde etmek istedikleri metalara erişimlerini kolaylaştıran ve dolayısıyla yaşam koşullarını iyileştiren bir unsur olduğu pekâlâ söylenebilir ki, bu durum eğitimin işlevselliğiyle aynı olmasa bile benzerlik gösterir.</p>
<p>Lakin borcun bu yönü, onun aynı zamanda sermayenin ve neoliberal iktidarın bir manipülasyon aracı olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu sebepten dolayı eğitimi ele alırken onu bir taraftan “negatif olumsuzlama”ya kurban etmemeye, fakat diğer taraftan da eğitimin mevcut şartlar dâhilinde nasıl ele alındığı ve ne gibi işlevler gördüğü meselesine odaklanmaya ve onu mevcut efsunlu hâlinden arındırmaya önem vermek gerektiği kanaatindeyim.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(&#8230;)Salt pozitif düşünmek sorunlar karşisındaki duyarlılığın ve yerinde eleştirinin altını oyar, ögrenmeyi sağlayan bir sistem değildir.</p>
<p>Schmid</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Susan Sontag, savaş fotoğraflarının üzerimizdeki psikolojik etkilerini ele aldığı Başkalarının Acısına Bakmak isimli kitabında bir yerde vahşet görüntülerinin televizyon vasıtasıyla oturma odamızın içine kadar girmesinin, aslında bizi bu vahşetlere karşı hissizleştirdiğinden yakınır.230; “Öyle ki artık savaşlar hepimizin oturma odalarında sükünet içerisinde seyredilip dinlenen görüntü ve seslere dönüşmüş durumdadır.”231</p>
<p>*****</p>
<p>230. Baudrillard da bu durumu benzer bir şekilde ifade eder: “Ters yöne açılan bir pencere olarak TV&#8217;nin resimleri bir odaya bakar ve dış dünyanın zalimliği samimi ve sıcak hâle gelir, sapkın bir sıcaklıktır bu.” Bkz. Baudrillard, |. Tüketim Toplumu, sh. 29.</p>
<p>231. Sontag, 5. Başkalarının Acısına Bakmak. İstanbul: Agora, 2004, sh. 17. Sontag&#8217;ın bahsini ettiği durum, Eğitim Psikolojisindeki “sistematik duyarsızlaşma” kavramı ile yakından ilintilidir. Bir anormalliğe uzun süre maruz kalmanın onu istesek de istemesek de algısal olarak normalleştirmemizle neticelenen bu süreç, bizi sistematik olarak duyarsızlaştırmaktadır/hissizleştirmektedir. Lakin, Sontag daha da ileri gider ve duyarsızlaşmanın oldukça ötesinde bir hazdan bahseder: “Anlaşılan o ki, acı çeken bedenleri gösteren resimlere karşı duyulan iştahlı merak, neredeyse çıplak bedenlere gösterilen arzulu merak kadar şiddetlidir” (sh. 40).</p>
<hr />
<p>Sorgulamadan hareket etmesi beklenen ve mütemadiyen tüketmesi istenerek mutluluğu da tükettikçe yakalayacağı zannına sahip bir insan yetiştirmeyi asıl gayesi hâline getirmiş bir sistemin, daha bilgili, daha bilge, acısını ve kederini artıran ve farkındalığını da ziyadeleştiren bir insan tipini istememesi olağandır. Zira bu tip bir insanın tüketim toplumundan beklenen konformist davranış kalıpları içerisinde hareket etmeyeceğini kestirebilmek zor değildir.91 Dolayısıyla, şahsiyetimizi toplumsal tefessühten tecrit edebilme yolunda bilgelik kırıntılarını kendimize azık edinebileceğimiz mağaralar inşa ederek kendimizi ve çocuklarımızı çağdaş eğitim anlayışı doğrultusunda imal edilmekte olan alelade, güdük insan tipolojisinden olabildiğince kurtarabilmek, bugün için belki de elimizden gelenin en iyisi olabilir.</p>
<p>*****</p>
<p>91. “Bir malumat okyanusunda boğulmakta olduğumuz için, modern toplumda en değerli sermaye bilgeliktir. Bilgelik ve kavrama gücü olmadan, hedefsiz ve amaçsız sürüklenmeye maruz bırakılırız; sınırsız malumat yeniliğinin etkisinin zamanla yok olmasının ardından boş ve derin bir his kalır elimizde.” Kaku, M. Geleceğin Fiziği. Ankara: ODTÜ Geliştirme Vakfı, 2016, sh. 470.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bourdieu&#8217;ye göre modern eğitim anlayışının bir diğer olumsuz etkisi de rekabet merkezli tesis ettiği düzen içerisinde eleştirel bakış açısını ve özgün düşünceyi örselemesidir. Ona göre sınavların hâkim olduğu, rekabeti teşvik eden ve belirlenen kısa süre içerisinde bitirilmesi gereken müfredat, entelektüel ve kül türel unsurları araçsallaştırır. Ve bu araçsallaşmanın neticesinde de “pragmatik yaklaşım, araştırmayı teşvik edebilecek eleştirel bakışı beslemek yerine, öğrencileri sadece sınavlarda işlerine yarayacak şeylerle ilgilenmeye sevk”78 eder. Bu durumda eleştirel-analitik düşünmeyi ve özgünlüğü göz ardı eden öğrenci, sınav odaklı düşünerek eğitimin esas muhtevasını ıskalatan bir histeriye gark olur. Böyle bir ortamda entelektüel ve kültürel içerik, sınav odaklı rekabet anlayışına kurban edilmiştir.</p>
<p>*****</p>
<p>78. Swartz, D. Kültür ve İktidar, sh. 284.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Sükünet içerisinde akan varlığın frekansından ayrılmış olan bireyin inşa ettiği geç-modern dünyada dinginliğini ve durgunluğunu kaybederek aktif yaşamı mutlaklaştıran insanın, iç dünyasının da herhangi bir değeri kalmamıştır. Pozitivist düşünce yapısı ile birlikte Guğnon&#8217;un tabiriyle “niceliğin egemenliği”? (The Reign of Ovwantity)”8 altında yaşam sürmek zorunda kalan mezkür birey, daha fazlasını daha sık elde etmenin hazzının ortaya çıkaracağını zannettiği mutluluğu kovalamak için dur durak bilmez bir efor sarf etme meşguliyetinden iç dünyasını temaşa edebilecek vakti bir türlü bulamaz.</p>
<p>Dahası, niceliğin modern toplum üzerindeki bu mutlak hâkimiyeti, geç-modem bireyi eğitimde, sağlıkta ve yaşamı boyunca muhatap olduğu hemen her alanda kusursuz ve eksiksiz bir mükemmellik arayışına yöneltir. İnsanın kusurlu yapısı bu mükemmelliği yakalamasına izin vermez ve bu durum bireyi psişik yönden dumura uğratır. Bu durumda niceliğin egemenliği, insanı derüni dünyasıyla murakabe imkânından alıkoyduğu gibi üstüne üstelik bu zengin dünyanın tahribatına da sebebiyet verir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Itrinin ve Tanburi Cemil Bey&#8217;in ismini hiçbir şekilde işitmeyen genç idrakler, sıra Mozart ve Beethoven&#8217;a geldiğinde mutlaka malumat sahibidirler.246 Attila İlhan, Hangi Batı&#8217;da aynı meseleye çok benzer bir şekilde değinir:</p>
<p>Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşı devletin yayınladığı kötü çevrilmiş Batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo&#8217;dan önemsiz, Mevlâna Dante&#8217;den küçüktü, Itri ise Bach&#8217;ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk.247</p>
<p>*****</p>
<p>246 “Yaşayışımız, daha çocukluktan başlayarak Avrupa&#8217;nın dünya görüşüne, geleneklerine göre düzenlenmiştir.” Dostoyevski, M.F. Yaz İzlenimleri Üzerine: Kış Notları. İstanbul: İletişim, 2019, sh. 53.</p>
<p>247.İlhan, A. Hangi Batı, sh. 15. Mümtaz da Huzur&#8217;da oldukça benzer bir konuyu gündeme getirir: “Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede&#8217;yi Wagner olmadığı için, Yunus&#8217;u Verlaine, Baki&#8217;yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya&#8217;nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz hâlde çırılçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden yeni bir terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz.” Tanpınar, A.H. Huzur. İstanbul: Dergâh, 2011, sh. 270.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bizim kanaatimiz odur ki, devlet, çocuğun “nasıl” yetiştirileceğine karar verecek merci olmamalıdır, çünkü bu hak, çocuğun velayetini üstlenmiş olan ailesine aittir. Abdurrahman Arslan, bir söyleşisinde bu duruma temas ederek devletin dindar çocuk yetiştirmesi hâlinde belirleyeceği makbul dindar tipoloji ile birlikte aslında tek tip bir dindarlığı hâkim kılacağının216&#8243; ve böylelikle de İslâm&#8217;daki mezhepsel zenginliği -belki de Bauer&#8217;in tabiriyle İslâm&#8217;daki müphemlik kültürünü-217 göz ardı edeceğinin altını çizer.2&#8217;18 Dolayısıyla devletin -her dönem değişiklik arz eden- bir makbul vatandaş tanımı yapıp onun üzerinden eğitim vasıtasıyla biçimlendirme işine girişiyor oluşu asla makbul addedilmemelidir.</p>
<p>*****</p>
<p>216. Nitekim Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ders kitaplarına bakıldığında Sünni ve daha da öte Hanefi bir tahakküm bizi karşılar. Bkz. MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi (9,10,11,12. Sınıflar) Öğretim Programı ve Kılavuzu. Ankara: MEB, 2016.</p>
<p>217. Bkz. Bauer, T Müpbemlik Kültürü ve İslâm. İstanbul: İletişim, 2019.</p>
<p>218. Arslan, A. “Tek tip dindar yetiştirilmek isteniyor.” OnSYirmi$. Erişim. https://on5Syirmi$.com/&#8230;tiriltmek-isteniyor/</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>(&#8230;)Erich Fromm&#8217;un İtaatsizlik Üzerine&#8217;de daha fazla eğitim alan bugünün insanının ironik bir şekilde maalesef daha az muhakeme ettiğini ve fikir yürüttüğünü, bunun sebebinin ise insanların daha zeki hâle gelmesine rağmen muhtemelen akıl yürütme kapasitelerinin azalmasına bağlı olduğu tespitinde ifade edilen temel fikre muvafıktır.144 Bu ifade “Bilgimiz arttı, ama zekâmız artmadı. Bilgide zenginleştik, ama bilgelikte zenginleşemedik.” şeklinde Jung&#8217;dan da varittir.145 Eğitim ile elde edemediğimiz bilgeliğin temelini oluşturan “kendini bilmek” düsturu, artık her geçen gün artan bir şekilde yerini hafifmeşrepliğe ve “kendini bilmezliğe” bırakmaktadır.</p>
<p>*****</p>
<p>144. Fromm, E. İtaatsizlik Üzerine. Özgürlük Neden Otoriteye Hayır Demektir? İstanbul: Say, 2018.</p>
<p>145. Jung, C.G. Dönüşüm Sembolleri. İstanbul: Alfa, 2019, sh. 41.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Hint mütefekkiri Jiddu Krishnamurti de salt dışsal yeterliğe indirgenen çağdaş eğitim anlayışı ile birlikte insanın içsel doğasının ihmal edilerek saptırıldığını ve bu sürecin içsel dürtülerimiz olan çirkinliğimizi, zalimliğimizi, sahtekârlığımızı ve ahlâksızlığımızı hakikatiyle idrak edemeyişimizi netice verdiğini ifade ederek mezkür durumun aynı zamanda güzel olanın ortaya çıkmasını engelleyen bir yanının oluşundan bahseder ve en nihayetinde çağdaş eğitim anlayışı dâhilinde tabiatımıza yabancılaşıyor oluşumuzdan dert yakınır. Akabinde de “İçsel zenginlik olmazsa, dünyevi şeyler aşırı önem taşıyarak çeşitli biçimlerde yıkım ve sefalete yol açar.” diyerek sözlerini hitama erdirir.27</p>
<p>Modern eğitim anlayışındaki içsel derinlik yokluğunu gündeme getiren Grigory Petrov, İdeal Öğretmen”inde “Okullarda çocuklara doğru düzgün eğitim vermiyorlar. Hayatı anlamanın metodunu öğretmiyorlar; insanların ruhlarında gizlenmiş olan duyguları uyandırmıyorlar.”28 derken âdeta bugünkü eğitim anlayışımızın Kant, Spinoza ve Nietzsche&#8217;nin bahsini ettiği derin melekeleri elde etmekten fersah fersah uzak olduğunu ima eder gibidir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adem-ince-egitilmis-insanin-imali-alintilar/">Adem İnce – Eğitilmiş İnsanın İmali. -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/adem-ince-egitilmis-insanin-imali-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbrahim Kalın &#8211; Açık Ufuk  -Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibrahim-kalin-acik-ufuk-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibrahim-kalin-acik-ufuk-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2021 10:44:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünmek]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb]]></category>
		<category><![CDATA[modern birey]]></category>
		<category><![CDATA[nihilist]]></category>
		<category><![CDATA[sadeleştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24927</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aklınız, kalbiniz, duygularınız, hayal gücünüz ve iradeniz size ait değilse, düşünce yolculuğunda mesafe kat edemezsiniz. Şöyle bir dolanıp gelmek, kelimelerin ve kavramların dünyasına arada bir girip çıkmak tefekkür etmek değil, zihin eğlendirmektir. Oysa bizim günü kurtaran kurnazlıklara değil, neden ve nasıl var olduğumuza dair esaslı bir kavrayışa ihtiyacımız var. Var olmak ciddi bir iştir. Düşünerek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibrahim-kalin-acik-ufuk-notlarim/">İbrahim Kalın – Açık Ufuk  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<div>
<div><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/668860_3c227_1613025936-222x300.jpg" alt="" width="222" height="300" /></div>
<div></div>
<div>Aklınız, kalbiniz, duygularınız, hayal gücünüz ve iradeniz size ait değilse, düşünce yolculuğunda mesafe kat edemezsiniz. Şöyle bir dolanıp gelmek, kelimelerin ve kavramların dünyasına arada bir girip çıkmak tefekkür etmek değil, zihin eğlendirmektir. Oysa bizim günü kurtaran kurnazlıklara değil, neden ve nasıl var olduğumuza dair esaslı bir kavrayışa ihtiyacımız var. Var olmak ciddi bir iştir. Düşünerek ve hesap vererek var olmak ise daha ciddi bir iştir. Emek ister, dikkat ister, sabır ve sebat ister.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Düşünmek, bir yolculuğa çıkmaktır. Öğrenmek, anlamak, anlamlandırmak için yola koyulmaktır. Kendimizi bilmek ve bulmak için ayağa kalkıp hedefe doğru adım atmaktır. Her yolculuk gibi bu eylemin de tehlikeleri, tuzakları, nimetleri ve mükafatları vardır. Yolda olmanın mânâsı üzerine düşünürken, şu anda neden ve nasıl var olduğumuz üzerinde de tefekkür ederiz. Yolun sırları, hayret hâlleri, cefası ve sefası ancak böyle bir idrak biçimini kuşandığımız zaman ortaya çıkmaya başlar. Varlık kendini bize, onu almaya ve anlamaya hazır olduğumuz oranda açar. Varlıkla konuşmak istiyorsak önce dinlemeyi öğrenmeliyiz. Varlığın her an tecelli ederek bize söylediği sözler, ancak varlığın dilini konuşmayı öğrendiğimiz zaman zihinlerimizde ve kalplerimizde anlamlı cümleler hâline gelir.</p>
<p>Bu yüzden düşünce eylemimizin merkezinde varoluşumuza ilişkin temel sorular yer alacak: Var olmak nedir? İnsan diğer canlı ve cansız varlıklardan farklı olarak nasıl var olur? Onu imtiyazlı kılan bir şey var mıdır? Yeryüzündeki varlığımızın bir anlamı var mı? Varsa bu anlam, bize verilmiş bir şey midir yoksa kendi başımıza inşa etmek zorunda olduğumuz bir şey midir? Var olmak bulmak mıdır yoksa bulunmak mı? Eğer hem bulmak hem de bulunmak ise, o zaman biz neyi arıyoruz? Bulduğumuz? şey nedir, bizi bulan şey nedir?</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 10</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="107289593">
<div>
<div>
<div>Doğru bir varlık tasavvuru olmadan sahih bilgiye ulaşmak mümkün değildir.</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Atomize edilmiş modern birey, parçalara ayrıldıktan sonra bir araya gelemeyen ve bu yüzden de sürekli arıza veren bir makine mesabesine indirgendi.</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 13</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
<div data-id="107289593">
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Descartes&#8217;ın yaptığı gibi her şeyi parçalarına ayırarak çözümlemeyi ve bu yolla çözmeyi denemek ve sonra bu parçaları birleştirmek elbette mümkün. Ama modern pratiğimiz bunun tersi istikamette ilerliyor ve her seferinde kazanan da o oluyor. İnsanın sağlıklı ve kaliteli bir hayata sahip olması için tabiatın öneminden bahsediyoruz ama şehir hayatımızı ekonomik veriler, mühendislik hesapları, nüfus araştırmaları, üretim ve tüketim kuralları belirliyor.</p>
<p>İnsan, aklıyla ve duygularıyla bir bütündür diyoruz ama o insanı tüketim müptelası bir müşteri hâline getirmek için insanın özünü arzular, istekler ve ihtiyaçlar olarak tanımlıyoruz. Eğitimin amacı akıl ve erdem sahibi iyi insanlar yetiştirmek olmalı diyoruz ama matematik ve fen bilimlerini yegâne zekâ ve başarı kriteri olarak kabul ediyoruz. Bütünlüğü ararken kendimizi paramparça olmuş bir varlık ve insan tasavvuru içinde buluyoruz.</p>
<p>Atomize bir evren ve birey tasavvuru, kaçınılmaz olarak parçalara ayrılmış ve bütünlüğünü yitirmiş toplum gerçeğini doğurur.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 14</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Talip olmak, arzulamak ve istemek demektir. Hikmet, onu ancak aklen ve ruhen sevdiğimiz, arzuladığımız zaman kendini bize açar.</p>
<p>Sevgisiz hikmet eksik, hikmetsiz sevgi yarımdır.</p>
<p>Sevmek, bilgi ve hikmeti; anlamak, sevmeyi ve adanmışlığı davet eder.</p>
<p>Felsefi bir çaba olarak düşünmek, kuru bilgileri yüklenmek değil, idrak ve sevgi ile varlığın mânâsını bulmaya çalışmaktır.</p>
<p>Hikmetin, hakikatin aracısız ve bütüncül tecrübesine dayalı bilgi olarak tanımlanması ona varoluşsal bir boyut kazandırır.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 15</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div data-toggle="dropdown">
<div>
<div>
<div>Sevgi, insanın tüm varlığına nüfuz ettiği zaman bir anlam ifade eder.Hikmet ile sevgi arasındaki bağın gücü, bu tecrübenin dönüştürücü etkisinden kaynaklanır.</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Hikmet, teknik mânâda felsefeden daha geniş bir bilgi ve tecrübe alanını kapsar.</p>
<p>Asli anlamını yitirmiş ve kavramsal hafifliklere indirgenmiş felsefe, düşünmenin önünde bir engeldir.</p>
<p>Amaç “kim daha zeki” yarışmalarında boy göstermek değil, hikmete dayalı bilgiyi ve erdeme dayalı eylemi hayata geçirmektir.</p>
<p>Duvarın üstüne çıkınca felsefe merdivenini ayağımızla iter ve yolumuza devam ederiz. Amacımız en güzel, en renkli, en alımlı merdivene sahip olmak değil, duvarın öbür tarafına geçmektir.</p>
<p>Düşünmenin önünde bir engel ise felsefeyi de yapıçözüme tabi tutup yolumuza devamederiz.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 16</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>Varlık üzerinde düşünmek, felsefenin ontolojik ve dilsel labirentlerinde vakit geçirmek değil, Yaratıcı&#8217;nın “Ol!” emrine muhatap olan var olma süreçleri üzerinde tefekkür etmektir.</p>
<p>Bütün varlıkların kaynağı olan bu ilahi irade, onlara anlam ve gaye aşılar.</p>
<p>Varlık, Yaratıcı&#8217;nın oluş ve bozuluş âlemine çevrilmiş yüzüdür.</p>
<p>Aristocuların hilafına, Allah, âlemi bir saat ustası gibi kurup kendi haline birakmamıştır.</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Allah&#8217;ın sonsuz sevgi ve merhametinin bir tezahürü olan varlık âlemi, her an O&#8217;nun varlığına şehadet eder.Düşünmek, bu şehadete katılmaktır.</p>
<p>Düşünmek, sonlu ve geçici bir dünyada bulunmanın ölümsüz ruhlarımızda açtığı yaraları sarmak için başvurduğumuz bir tedavi yöntemidir.</p>
<p>Kaybettiğimizi bulmak için ayağa kalkmaktır. Bulmak ve bulunmak için varlık âleminin bütün dehlizlerine girip çıkmaktır.</p>
<p>Düşünmek, farklı görünen şeylerin aynı oldugunu anladığımız anda aynı gibi görünen şeylerin farklı oldugunu kavramanın sancısıyla aramaya devam etmektir.</p>
<p>Çare diye sarıldığımız şeylerin elimizden kayıp gittiğini gördükten sonra batmayan, solmayan, yok olup gitmeyen bir kaynağa doğru uzanmaktır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 17</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Mutlak, sonsuz ve daimi olanla bağını kopartmak, insanın ölümsüz ruhuna yapabileceği en büyük kötülüktür.</p>
<p>Bugün kendimize bu kötülüğü fazlasıyla yapıyoruz. Çağa hâkim olan hayat anlayışına göre ancak bu dünyanın içindeki praxise tekabül eden uğraşlar, anlamlı ve kıymetli kabul edilmelidir. Fayda, haz, kâr, çıkar, sistem, büyüme, üretim, verimlilik gibi “büyük gerçekler”in karşısında düşünen insanın çabası melankolik bir inlemenin ötesine geçemez.<br />
İnsanların mutluluğu bu somut çıktılar ve praxis içinde elde edilebiliyorsa, bunun ötesindeki arayışların ne anlamı olabilir?</p>
<p>Felsefe bu sorulara ikna edici cevaplar veremediği için çağdaş kültürün marjinal alanlarında kendine gölge kimlikler bulmaya mahküm olmuş durumdadır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 18</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div data-toggle="dropdown">
<div>
<div>
<div>
<p>Her büyük düşünür, bir büyük şeyi düşünür ve varlık tasavvurunu bunun üzerine bina eder.Postmodernizmin büyük anlatılar çağının sonunun geldiğini iddia etmesi, bu gerçeği ortadan kaldırmıyor.</p>
<p>Tefekkür, ancak bir büyük ana fikre yöneldiği zaman sahih ve sürekli bir çaba hâline gelir.</p>
<p>Malumat toplamak, cedel yaparak münazara kazanmak, muhatabını tartışmada alt etmek, zeki olduğunu ispatlamaya çalişmak gibi hafiflikler tefekkür değil, entelektüel cambazlıktır.</p>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 21</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
<div data-id="107299134">
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>&#8220;Her dileyen kişinin Allah&#8217;ın nurundan az veya çok bir payı vardır.&#8221;<br />
(&#8230;)<br />
Her üstün çaba gösteren için, eksik ya da fazla bir haz/zevk vardır.&#8221;</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 22</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Düşüncenin başlangıç hedefi “neden” sorusuna cevap bulmaksa, nihai amacı “ne yapmalıyım” sorusunu cevaplamaktır. Molla Sadra felsefeyi “eşyanın hakikatini —insanın imkân ve kabiliyetleri çerçevesinde- olduğu gibi bilmek ve ona göre hareket etmek” olarak tanımladığında tam da bu noktaya parmak basar.</p>
<p>Eşyanın hakikatine uygun bilgi, eşyanın tabiatına uygun hareket etmeyi gerektirir.</p>
<p>Rüzgârın tabiatını bilen kaptan, gemisini ona göre yürütür. Ağaç türlerini bilen marangoz, hızarını ona göre sürer. Toprağını tanıyan çiftçi, ekinini ona göre eker. Bunları tersinden de düşünebiliriz: Rüzgârı ve denizi bilmeden yelken açmak, ağaçları tanımadan marangoz olmak, toprağı anlamadan mahsul almak mümkün değildir.</p>
<p>Varlığın mânâsını kavramadan anlamlı bir hayat yaşamak mümkün değildir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 23</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div data-toggle="dropdown">
<div>
<div>
<div>
<p>Bilgiyi zihnin bir süsü olarak saklamak bir anlam ifade etmez. O bilgiyle ne yaptığımız, en az bilginin kendisi kadar önemli ve kıymetlidir. Aynı kural düşünmek için de geçerlidir:</p>
<p>Düşünmenin amacı kâr, verimlilik, etkinlik, şöhret, niceliksel büyüme gibi pratik ve pragmatik hedeflere ulaşmak değildir.</p>
<p>Tefekkürün amacı öncelikle varlıklarını tabiatını ve mahiyetini, kendi gerçeklerine uygun bir şekilde anlamak ve buna göre davranmaktır.</p>
<p>Eyleme dönüşmeyen ve zamana müdahale etmeyen bir düşünce, zihinsel bir egsersizden öteye gidemez.</p>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 23</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
<div data-id="107301028">
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>Gerçek bilgi ve düşünce, aynı anda insanın aklını, kalbini, nefsini, ruhunu ve duygularını kuşattığı ve tatmin ettiği zaman varoluşsal bir nitelik kazanır. Bu mânâda düşünmek ve varlığa hikmet nazarıyla bakmak zihinde cereyan eden soyut bir faaliyet değil, insanın tüm varlığına nüfuz eden bir “hâl”dir.</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>“Çağın ruhuna ayak uydurmak” sözünün ifade ettiği teslimiyetçi yaklaşım, her tür eleştirel düşünce imkânını ortadan kaldırmak ve kolaycı bir zihin dünyası kurmak için icat edilmiş bir slogandır.</p>
<p>Çağ üzerinde düşünmekle çağın ruhuna teslim olmak arasında bir nitelik farkı vardır.</p>
<p>Çağın ruhu barbarlık ise ne yapacağız?</p>
<p>Çağın ruhu değerin önüne çıkarı, ilkenin yerine faydayı, sahihliğin üzerine araçşsallığı koyuyorsa ona nasıl teslim olabiliriz?</p>
<p>Çağa ayak uydurmak adına önerilen her yöntem, tefekkürün fakirleşmesi ve düşüncenin kuraklaşması anlamına gelir.</p>
<p>Gerçek bir düşünme çabası, çağla beraber, çağa rağmen ve çağın ötesinde bir yolculuğa çıkmayı zorunlu kılar.</p>
<p>“Çağa şahitlik etmek”, onu pasif ve teslimiyetçi bir şekilde izlemek değil, onu iyi, güzel ve doğru kıstaslarına göre tashih ve tamir etmektir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 24</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bir şeye sahip çıkmak, onu mülk edinmeye çalışmadan koruyup kollamak ve hakkını vermektir.</p>
<p>Sahip olmaya çalışmak ise güç isteminin bir tezahürü olarak bir şeyi kendine “mal” etmek ve böylece onu bir nesneye dönüştürmek anlamına gelir.</p>
<p>Vatana sahip çıkmak, gerektiğinde onun için ölmek demektir. Vatana sahip olmaya çalışmak demek, vatanı kendi malı gibi görüp başkalarının hakkını yemek demektir.</p>
<p>Bir dosta sahip çıkmak onun güveni, dostluğu ve mutluluğu için her şeyi yapmak demektir. Ona sahip olmak istemek, onu köleleştirmeye çalışmaktır.</p>
<p>Varlıkla olan ilişkimize bu zaviyeden baktığımızda çağımızın ruhunun, varlığa sahip çıkmak değil, ona sahip olmaya çalışma ve mülk edinme düşüncesine dayandığını görüyoruz.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 25</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Modernliğin tarihi aynı zamanda Yaratıcı&#8217;nın yerine ikame etmek için sahte ilahlar üretme tarihidir. Akıl, bilim, kültür, tabiat, toplum, devlet, ulus, hümanizm, Geist, spor, eğlence, haz kültürü ve bilumum türevleri, geleneksel Tanrı inancının yerine konmak istenen yeni ilahlar, üst anlatılar ve anlam bağışlayıcılarıdır. Nietzsche buna cüretkâr bir biçimde “Tanrı&#8217;nın ölümü” der. Zira Tanrı&#8217;nın geleneksel işlevi artık bu seküler, dünyevi ve inşa edilebilir —yani insanın tasarrufundaki- aktörlere verilmiştir.</p>
<p>“Tanrı öldü.” demek, varlığa ve hayata anlam veren hiçbir nihai otoritenin ve ilkenin kalmadığını ilan etmektir. Fakat asıl amaç Tanrı&#8217;nın tamamen ortadan kalkması değil, yetkilerini insana devretmesidir. Bu ise şu anlama gelir: Ölen Tanrı değil, aşkın gerçekliği reddeden insandır. İnsan Tanrı&#8217;nın yerine göz diktikçe,kendi gerçekliğini yitirir. Sahte tanrısallıklar peşinde koşmak, metafizik ölümün ilanıdır.4</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 26</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Sohbet, sahabe ve sahip çıkma kelimeleri aynı kökten gelir ve ancak birbirlerine “sahip çıkabilen”ler sohbet edebilirler.</p>
<p>Sahip olmaya çalışanlar ise birbirlerine ancak efendilik taslarlar.</p>
<p>Ontolojik fakirleşme, varlığın dokusunu, kokusunu, sesini, rengini ve ahengini ortadan kaldırır. Dünya, tek boyutlu ve çorak bir tarlaya dönüşür. Varlığın o muazzam zenginliği ve derinliği, onun en asgari şekli olan maddeye indirgenir.</p>
<p>Elinizde dünyanın en iyi teknolojik aygıtları olsa bile hayatiyetini yitirmiş bir topraktan ürün almanız mümkün değildir. Dünya zenginleşmiş ama biz artık fakirleşmişizdir.</p>
</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Varlığın fakirleştiği, bilginin araçsallaştığı ve anlamın kaybolduğu bir dünyada insan, “yersiz yurtsuz” (homeless) bir varlık hâline gelir.</p>
<p>Kalkınma ve büyüme rakamlarının parlak bir tablo sunduğunu varsaysak bile (ki çoğu zaman bu da bir yanılsamadan ibarettir zira son iki yüzyildir zengin ile- fakir arasındaki küresel makas giderek açılıyor), hayatın kendisi fakirleşmektedir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 27</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Mühendislik hesaplarına göre kurgulanan bir tabiat ve varlık tasavvuru, düşünceyi basitleştirmez; tersine onu bir zorbalık aracı hâline getirir.</p>
<p>Eşyanın tabiatını dikkate almakla ona zorla şekil vermek arasındaki uçurum, modernitenin temel paradokslarından biridir.</p>
<p>Bu hâkim yaklaşımın düşünme eylemi üzerinde kurduğu baskının sonuçları zannedilenden çok daha ağırdır. Çağ üzerinde düşünmek aynı zamanda bu sorun üzerinde kafa yormak demektir.</p>
<p>Mühendislere haksızlık etmek istemem. İnsan hayatını kolaylaştırmak için önemli bir görev üstlendiklerinde şüphe yok. Fakat gerçekliği bir mühendislik projesine indirgemek, büyük bir kategori hatası yapmaktır.</p>
</div>
</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<p>Bilimciliğe benzer bir şekilde mühendisçilik ideolojisi de meseleleri ontolojik mânâda basitleştirmez ama basite indirger. Her şey, mühendislik hesaplarıyla çözümlenebilir hâle gelir. “Hap kültürü”, her soruna çözüm üretir. Din, tarih, kültür, siyaset, sanat, felsefe birer “hap” hâlinde sunulabilir şekle sokulur. “Yarım Saatte Hegel”, “on beş dakikada Budizm”, “on dakikada İslam” gibi ürünler takdim edilir. Bunun zamandan tasarruf etme meselesi olmadığı aşikâr olsa gerektir.</p>
<p>Modern bilimlerin ve ilaç endüstrisinin bedensel ve ruhi her şeye bir hap üretebildiği varsayımı, zihin ve kültür hayatımıza o kadar derinden nüfuz etmiş durumda ki varlığa ve hayata ilişkin en temel meseleleri dahi bir hap gibi alıp çözebileceğimizi sanıyoruz. Oysa her şeyden önce bu hapçılık hastalığını reddetmemiz gerekiyor.</p>
<p>Kavramsal tahlilleri bir kenara koyup bir an için “şifâ bulmak” ile “hap almak” arasındaki varoluşsal, kavramsal ve duygusal irtifa kaybını düşünün. Şifayı hapa indirgediğimizde derdimizin devasını zaten kaybetmişiz demektir.</p>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 28</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div data-toggle="dropdown">
<div>
<div>
<div>Popüler yayınlarda sıkça karşımıza çıkan düşünme teknikleri, kişisel gelişim, meditasyon gibi konular, tefekkürün gerçek mahiyetinden ne kadar uzaklaştığımızın örnekleri arasında yer alıyor. Tefekkürü, varlığın sırlarını keşfetme süreci olmaktan çıkartıp araçsallaştıran yaklaşımlar, gerçekliğin sığ ve sınırlı bir tasvirini sunmanın ötesine geçemezler.</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Tefekkûr, gerçekten fikir ve değer üreten bir eylem hâline gelecekse, öncelikle varlığın hakikatinin bizim zihni melekelerimizi aşan bir mahiyeti olduğunu kabul etmemiz gerekir. Amacımız kıvrak zekâya sahip olup “işimizi halletmek” değil, işimizin ne olduğuna dair hakikate dayalı sahih bir tasavvura sahip olmaktır.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 29</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>İslam düşünce geleneğinde tefekkür, zikir, tezekkür, teemmül, itikaf, inzivaya çekilmek gibi uygulamalar, basit birer meditasyon tekniği değil, yolun ve yolda olmanın gerek şartlarıdır. Zira düşünmek demek, varlığın anlamını kavrayarak kendimizi bulmak için bir yolculuğa çıkmaktır.</p>
<p>“Kendini bil!” sözü, insanın büyük varlık dairesi içindeki yerini işaret eden bir çağrıdır. Bu çağrıya kulak veren Müslüman düşünürler, kadim Yunan bilgelerinin çağrısına bir cümle daha eklemiş ve “Kendini bilen Rabbini bilir.” demişlerdir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>&#8230;</div>
<div>Sadeleştirme, basıtleştirme yahut anlaşılır kılma adına yapılan her indirgemeci müdahale, vasatlığın ve yüzeysellığın hükümranlığına çıkartılmış bir davetiyedir.</div>
<div></div>
<div>Sayfa 31</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Fakir bir dille zengin bir düşünce dünyası kuramayız. Dil ve düşünce dünyamız eş zamanlı olarak fakirleştiğinde başkalarının kavram ve tasavvur dünyasının esiri oluruz. Düşünmek, bu esaretten kurtulmaktır.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 32</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>Bütün idrak melekelerimiz açık bile olsa zifiri karanikta bir şey görmemiz mümkün değildir. Etrafımızdaki varlıkların ayırdına varabilmek için ışığa ihtiyacımız vardır. Hakikati olduğu gibi görmek demek, onun ışığını idrak etmek demektir. Bu manada, bakmak anlamına gelen &#8220;nazar&#8221; ifadesi, pasif bir eylemi değil ,aktif bir idrak sürecini ifade eder.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 34</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Bizde estetik deneyimi ortaya çıkartan şey, sanat eserinin bize bir bütün olarak hitap etmesidir. Süleymaniye Camii, sadece kubbesi, kemerleri, hatları yahut akustiği ile değil, bütün özellikleriyle birlikte bir “sakin güç” olma duygusunu uyandırır. Elhamra Sarayı, yalnızca taşlarının rengi yahut aslanlı bahçesiyle değil, bir bütün olarak Endülüs estetiğinin duygusunu, dokusunu ve zarafetini yansıtır. Dolayısıyla burada düşünen özne ile düşüncenin konusu olan varlık (nesne) arasında Aristo&#8217;nun ifadesiyle “izomorfik” bir ilişki vardır: Ancak türdeş olan varlıklar birbirlerini anlayabilirler. Sanat eserinin mânâsı ile idrakimiz arasındaki irtibat, gerçeklik ile zihin, varlık ile idrak arasındaki ilişkinin bir tezahürüdür. Sanat, bu bütünlüğü ve sürekliliği en çarpıcı şekilde ortaya koyan düşünme ve eyleme biçimidir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 39</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Heidegger, sanatın asli işlevinin estetik duyuş ve güzellik kavramı temelinde tanımlandığına dikkat çeker. Sanatın bir yönü olarak bu tanım büsbütün yersiz değildir. Fakat sanatın bundan daha temel bir görevi vardır:</p>
<p>Eşyanın tabiatını ve varlıkların hakikatini ortaya çıkartmak. Eşyanın kendini göstermesine izin verilmesi, varlıkla kurduğumuz ilişkinin ana zeminini oluşturmalıdır. Aksi hâlde varlığı anlamak yerine ona kendi idrak formlarımı empoze ederiz.</p>
<p>Varlık karşısında birinci görevimiz varlıkları “temsil etmek” (40 represent) değil “takdim etmek”tir (40 present). Varlık bize her an konuşmaktadır. Yapmamız gereken onun sözünü kesmemektir.3</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 40</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>İslam düşünce geleneğinde güzel kavramını düşüncenin konusu yapan şey, onun öznel duyu ve zevklere dayanması değil, hakikati yansıtan bir boyutunun olmasıdır.</p>
<p>Duyularımızdan bagımsız bir varlığa sahip olan güzellik, iyi ve doğru ile iç içe geçmiş bir kavramdır.</p>
<p>“Güzel” sıfatı, Allah&#8217;ın el-Cemal isminin bir tecellisidir. “Allah güzeldir, güzel olanı sever.” hadisinde geçen güzelliğin kaynağı, nesnelerin ve duyularımızın ötesinde bulunan aşkın bir hakikattir.</p>
<p>Güzelliğin ontolojik temeli, Tanrı&#8217;nın zati kemâli ve cemâlidir.</p>
<p>Bu gerçek, insanın güzelliği algılayan, keşfeden ve kendi katkılarıyla inşa eden bir özne olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. İnsan, güzel olanı hem keşif hem de inşa eder. Bu keşif ve inşa sürecinde güzellikten payını alır ve aklını, ruhunu, kalbini, vicdanını, hislerini, kısacası bütün varlığını güzelleştirir.</p>
</div>
</div>
<div>&#8230;</div>
<div>Güzel üzerinde tefekkür etmek, insanın aklını ve ruhunu güzelleştirir.(&#8230;) Güzellik üzerinde düşunmek, varlığın aslî tecellilerinden biri üzerinde düşünmektir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 41</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>(&#8230;)Oysa varlığın hakikati, aklı da aydınlatan asıl kaynaktır.Bir şeyin aslı varken gölgesine iltifat edilmez.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 42</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Aklı aydınlanıp kalbi karanlıkta kalan insan zeki ve başarılı olabilir ama hüsranda olmaktan kurtulamaz.</p>
<p>Hesabi akıl ile amacına ulaşan kişi “iş bitirici” olabilir ama akıl ve erdem sahibi olamaz.</p>
<p>Akıl ve erdem sahibi olmayan kişi ise mutlu olamaz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 42</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Mesele sadece araçların meşruiyeti değildir. Amacın hikmeti de bu tefekkür ameliyesinin bir parçasıdır. Evden iş yerine neden gittiğimin de bir amacı ve anlamı olmalıdır. İş yerine çalışmak için mi yoksa birisine fenalık yapmak için mi gidiyorum? Uzay mekiğini insanların hayatını kolaylaştırmak için mi yoksa güdümlü füzelerle onları bombalamak için mi üretiyorum?</p>
<p>Bu büyük soruların cevabını yani yaptığım işin hesabını vermeden araç-amaç tutarlılığına dayalı olarak yapacağım her rasyonalite tanımı, beni erdeme, kurtuluşa ve mutluluğa değil, zulme, karanlığa ve felakete sürükleyecektir. Bu, aynı anda hem bireysel hem de kolektif bir felakettir. Zira her şeyin iç içe geçtiği bir çağda, hiçbirimiz “benim kendi düşüncem” diyerek işin içinde sıyrılamayız.</p>
<p>Tefekkür, her şeyden önce bireyin kendi adına ve dünya için sorumluluk almasını ifade eder. Bu sorumluluk bilinci olmadan hiçbir düşünce ameliyesi zihinsel jimnastiğin ve kurnazlığın ötesine geçemez.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 44</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Erdemin bilgisine ve bilginin erdemine sahip olanlar, akli ve ahlaki mânâda iyi ve mutlu bir hayat yaşarlar. Ve “İyilerin başına hiçbir kötülük gelmez çünkü zıtların birbirine karışması mümkün değildir.”</p>
<p>Romalı Stoik filozof Seneca&#8217;nın bu sözü, her tür felaket ve fenalık karşısında iyi insanların iç dünyalarını koruma gücüne sahip olduklarını vurgular. Yalan, iftira, ihanet, sürgün, cinayet gibi kötülükler elbette iyi insanların da başına gelebilir. İyileri kötülerden ayıran, bu fenalıklara nasıl tepki verdikleridir.</p>
<p>Kötülük karşısında kötüleşen, mücadeleyi baştan kaybetmiştir. Kötülük karşısında iyi kalabilenler gerçek mânâda erdemli ve mutlu olanlardır. Taocu bilgelerin dediği gibi esas mesele, canavarla mücadele ederken canavarlaşmamaktır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
<div>sayfa 45</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bir şeyin mahiyeti ve sebebi hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Bu “faydalı” bilgiye çeşitli akli ve bilimsel yöntemleri kullanarak ulaşırız. Karın neden ve ne kadar yağdığına dair olgusal bilginin doğruluğu elbette önemlidir.</p>
<p>Fakat bundan daha önemli olan erdemli bilgidir; yani “Bu soğuk havada üşüyen fakir bir aileye nasıl yardım edebilirim?” sorusudur.</p>
<p>Karın yağdığını bilmek içimizi ısıtmaz; ancak üşüyenleri ısıtmak için harekete geçtiğimiz zaman bilgi, erdeme dönüşür.</p>
<p>Dil, düşünce, bilgi, kavram ve kelimeler, erdemin bu somut ikliminde gerçek mânâlarına kavuşurlar.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 46</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>İşareti putlaştırmadan nihai hedefe ulaşabilmek için dil, düşünce ve istikametin her biri aynı yöne bakmalı ve bizi aynı hedefe sevk etmelidir.</p>
<p>Bilgelerin dediği gibi: “Kem âlât ile kemâlât olmaz.”</p>
<p>Düşünce yanlış ise dil de bundan nasibini alır.</p>
<p>Dil asaletini yitirmişse düşünce de fakirleşir.</p>
<p>İstikamet kaybolmuşsa, ne düşünce ne de dil bizi hakikate götürebilir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 47</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Şair bir söz ustasıdır ama ondan önce bir fikrin taşıyıcısıdır. Zira fikri olmayan sözün derinliği yoktur.</p>
<p>Söz sanatı ancak bir fikre dayanıyorsa anlamlı ve etkili hâle gelir.</p>
<p>Âşık Veysel&#8217;in birkaç kelimeyle ifade ettiği mânâlar, dil kıvraklığının değil, fikir derinliğinin neticesidir.</p>
<p>“Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece”, şiirsel olarak insanın hayal gücüne hitap eder ve bizi hayatımızın anlamı üzerinde düşünmeye sevk eder. İfade ettiği mânâ, yani insanın yeryüzündeki hayatının “İki kapılı bir handa” devam eden bir yolculuk olduğu fikri, aklımıza ve kalbimize dokunur.</p>
<p>Âşık Veysel “Ey gönül derdinden etme şikâyet / Yüce dağlar gurur duyar karından” dediğinde, sadece dağ metaforu üzerinden sanat yapmaz. Aynı zamanda Hz. Âdem&#8217;in oğullarının ve kızlarının seyr ü sülükunda karşı karşıya kalacağı zorluklara dikkat çeker.</p>
<p>Mânâ dile geldiğinde fikir de bu resimde yerini alır. Mânâsı olmayan güzel söz yoktur.</p>
<p>Bir söz güzelse, bu hem bir fikri ve anlamı, hem de ifade letafeti olduğu içindir. Bu yüzden şiir, söz sanatı olmanın ötesine geçer.</p>
<p>Şiir, varlığın ufkuyla kesişen bir fikri ifade edebildiği zaman şiir adını hak eder.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 49</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Kelimelerle ifade edemediğimiz ama hakıkatını yakınen bildığımız şey, varlığın şiddetle tecelli eden hâllerinden biridir. Molla Sadra bu noktaya dikkat çekerek şöyle der: “Zevklerin bilgisink ve makamların idrakini, harf ve kelimelerin elbisesine olduğu gibi giydirmek mümkün değildir.” Bu tür durumlarda “harfler ve kelimeler” varoluşsal mânâların gerisine düşer.</p>
<p>Zira mânâlar ancak varoluşsal olarak tecrübe edıldığı zaman zuhur eden ve yaşanan hakikatlerdir.Bu yüzden Sadra “tatmayan bilmez” der. Bu tatma/zevk hâline sadece zihinsel sureçlerle ve soyut kavramlarla ulaşmak mümkün değildır.</p>
<p>İnsanın varlığı, kalbi, fıtratı, duyguları ve dikkatı bir noktada yoğunlaştığı ve hakikatın ışığına yöneldiği zaman olağanustü hâller kendini göstermeye başlar. O zaman idrak, zihisel bir süreç olmanın ötesine geçer ve varoluşsal bir tecrübeye dönüşür.</p>
<p>Hakikatın ışığı, insanın sadece duyularını yahut aklını değil bütün varlığını aydınlatır. Bu yüzden Sadra şu Kur&#8217;ân ayetini de nakleder: “Allah&#8217;ın göğsünü İslam&#8217;a açtığı kişi Rabbinden bir nur üzeredir.”!</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 51</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Hayret, zihni bir uyanışı ve canlılığı ifade eder. Bizi hayrete düşüren şey, aynı zamanda bizi harekete geçiren şeydir. Eflatun “Felsefenin başlangıcı hayrettir.” derken, onun bu dönüştürücü etkisine atıf yapar.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 52</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>İbn Arabi&#8217;nin yalın ifadesiyle hayret, vuslattır. Zira hayret, formel bilginin ve dilsel ifadelerin geride kaldığı tanıklık etme hâlidir. “Hayret eden vâsıl olmuştur.” Her an ter ü taze bir şekilde ve mütemadiyen tecelli eden mutlak hakikat, insanı hayretâmiz hâllerle ve sürprizlerle kuşatır. “İşte buldum!” dediğiniz anda bir başka surette zuhur eder. Size her defasında “Bana sahip olmaya çalışmaktan vaz geç.” der. Hayret makamı, bu dinamik bilme ve bulma hâlinin varlığımıza nüfuz etmesidir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 53</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Aklın nazar etmesi yani bakması sıradan bir gözlemi değil, görünenin ötesindeki mânâyı kavramayı hedefler.</p>
<p>Görünenin ötesindeki ahengi, düzeni ve güzelliği sezmek, hayret nazarının bize açtığı kapıdır.</p>
<p>Gayb âleminin hakikatini sezmek, şehadet âleminin açık seçik işaretlerini okumaktan daha derinlikli bir düşünme eylemidir.</p>
<p>Tek tek ağaçları saymak yerine ormanın bütünlüğünü hissetmektir bu.</p>
<p>Rüzgârın hızını ölçmeye çalışmak yerine sesini ve serinliğini deneyimlemektir. Semayı, çiçekleri, kuşları, suları tek tek incelerken baharın gelişini sezmektir. Bu sezişte, arzuladığımız şeyin huzurunda hazır olma hâli vardır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 54</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Düşünmek, söze-dile gelmeyen hâllerin var olduğunu da kabullenmek demektir.</p>
<p>En güzel sözler, dilin sınırına dayandığımız yerlerde söylenmiştir.</p>
<p>Türkçedeki güzel ifadesiyle “tabirin sığmaz kaleme” diye ifade ettiğimiz hakikat hâlleri, “görmek” ile “söylemek” arasındaki gerilimin tezahürlerinden biridir.“</p>
<p>Ne kadar yetkin ve sanatlı olursa olsun söz, görmenin yerini alamaz.</p>
<p>Gördüğümüz yani müşahede ve şahitlik ettiğimiz şey, bir bütündür. Söze dökülen ve dile gelen ise onun tabir ve tasvirinden ibarettir. Gördüğümüz şeyi farklı şekillerde anlatabiliriz. Fakat kelime ve kavramların, tabir ve tasvirlerin güç yetiremediği bir şey hep kalır.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 55</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Varlığın hakikatini onun “görüngü”lerine indirgeyen modern teşhircilik düşüncesi, huzurda bulunarak tanıklık etmenin yerine imajı ve görselliği ikame etme çabası içindedir.</p>
<p>Bugün “görmek” dediğimizde aklımıza sadece çıplak gözle bakma eylemi geliyor. Daha kötüsü, görme eylemini bir ekrana bakmaya indirgiyoruz. Gerçeklikle ilişkimiz ekran ontolojisi üzerinden tanımlanıyor: Hakikat giderek ekrandaki imgelerden, mesajlardan, logolardan, avatarlardan, emojilerden, profil resimlerinden ibaret hâle geliyor. Bir çınar ağacına baktığımızda varlığın tezahürlerinden birini değil, resmedilecek, kopyalanacak, renkleriyle oynanacak, ekran uygulamasına konacak, paylaşılacak bir “nesne”yi görüyoruz. Huzurda bulunmanın, bakmanın, müşahede ve tanıklık etmenin yerine imaji ve emojiyi koyarak baktığımızı ve gördüğümüzü zannediyoruz.</p>
<p>Tecrübe etmekle tasvir etmek arasındaki gerilimin farkında olan düşünürler bizi bu hassas konuda hep uyarmışlardır. 1131 yılında daha 33 yaşındayken yakılarak öldürülen Aynülkudat Hemedani, Zübdetü”-Hakâik adlı eserinde bir dizi zor konuyu anlat” tıktan sonra der ki: “Harflerle ve seslerle konuşanlar dünyasında bundan fazlasını ifade etmek imkânsızdır.”</p>
<p>Hemedani bunu sadece bazı insanların cehalet ve kötü niyetine atfen söylemez. Böyle kişiler her dönemde vardır ve onların gadrine uğrayan Hemedani, ağır bir bedel ödemiştir. Genç ve parlak zihniyle yeni ufuklara kanat açmaya çalışan Hemedani, bunu bir ilke olarak vaz eder.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 56</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Dilin susması, kalbin sustuğu anlamına gelmez. Kalbin mânâları, dilin kelimelerinden daha fazladır. Varlığın sırrına erenler, çok konuşarak gürültü yapmak yerine, susarak kendilerine emanet edilen mânâya sahip çıkarlar.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 57</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Cehalet ve gürültü karşısında her akıl ve hikmet sahibi kişi, hâmuşlar tekkesine intisap eder.</p>
<p>Sessizlik, bazen saygının, bazen disiplinin, bazen derin bir acının, taşıması Zor bir anın, sevginin, nefretin, korkunun yahut cesaretin ifadesi olabilir.</p>
<p>Bilinçli suskunluk, her sözden ve sesli ifadeden daha fazla etkiye sahiptir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 59</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Duymak için susmayı öğrenmek gerekir. Karşınızdakinin ne dediğini anlamak için susmak zorundasınız.</p>
<p>İki tarafın da birbirini bastırmak için konuştuğu bir ortamda sohbet, muhavere, mükaleme ve iletişim olmaz.</p>
<p>Susmak ve dinlemek, anlamlı bir iletişimin birinci şartıdır.</p>
<p>Aynı kural, varlığın ve tabiatın sesini duymak için de geçerli.</p>
<p>Tabiatta salt sessizlik yoktur.</p>
<p>Tabiatın kendi ses düzeni vardır. Yapay ses ve gürültüden kurtulduğumuz zaman, tabiatın dingin ve asil seslerini duymaya başlarız.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 60</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bir şeyin varlık dairesi içinde nereye oturduğunu ve hayat alanımızda nasıl bir işlevinin olduğunu da ancak onun var olma gayesini ve mânâsını kavradığımız zaman bihakkın tespit edebiliriz.</p>
<p>Keşif ile inşa arasındaki denge burada da bize yardımcı olur. Keşif, eşyanın hakikatine ilişkin azami dikkat ve rikkati gerektirirken, inşa özgürlük ve sorumluluk alanımıza atıfta bulunur.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 64</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Aklı, vicdan ve duygudan arındırılmış bir hesap makinesine indirgemek ne kadar büyük bir hataysa, kalbi, akli muhtevadan ve fikirden yoksun duygusal bir organa indirgemek de o kadar yanlıştır. Descartes&#8217;ın kesin bilgiye ulaşmak için inşa ettiği sistemin, zaman içinde mekanik bir rasyonalizme dönüşmesi, modern Batı düşüncesinin büyük sapmalarından biridir ve bize örnek olamaz.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 65</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Varlık ile aramıza konan her yapay perde, idrak ve tefekkür melekelerimizi biraz daha köreltir.</p>
<p>Aklı, hesabi rasyonalizmden kurtarmak ve özgürleştirmek, ona yapılacak en büyük ıyıliktir. Zira varlıkları nesnelere, insanları istatistiklere ve gerçeği teknik raporlara indirgeyen bir düşünce biçimi, bizi tefekküre değil tahakküme götürür.</p>
<p>Varlık üzerinde tahakküm kurmaya çalışan bütün girişimler hüsranla sonuçlanmıştır. Bu yüzden varlık araştırması, bilme çabamızın temelini oluşturur.</p>
<p>Varlık hakkında doğru bir bilgiye, idrake ve hikmete dayanmayan bir düşünme biçimi, bizi ancak ontolojik fakirliğe ve epistemik kibre götürür.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 65</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Karşılıklı konuşma anlamına gelen “diyalog” kelimesi, iki kişinin /logos yani akıl ve söz (sohbet) düzleminde buluşmasını ifade eder.</p>
<p>Akıl ve söz yoluyla yürütülen bir sohbet ancak bu buluşma gerçekleştiği zaman fikir üreten bir ortak eyleme dönüşür. Nitekim Türkçede “konuşmak”, “karşılıklı kon(uşlan)mak” mânâsında kon-uş-mak fiilinden gelir:</p>
<p>Aynı yere konan insanlar, birbirleriyle konuşabilirler. Konuşabildikleri için de birbirlerine komşu olurlar.</p>
<p>Muhabbet de buradan doğar. Karacaoğlan bir şiirinde “Bizim pencereler yele karşıdır / Muhabbet dediğin karşı karşıdır” derken de bu mânâya atıf yapar.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 65</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
<div data-id="107461068">
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Molla Sadra varlığın bilgisini, bütün bilgilerin ve hükümlerin önüne koyar: “Varlık meselesi hikmet ilkelerinin temeli, ilahi meselelerin kaynağı, tevhid ilminin ve ruhların ve bedenlerin geri dönüş ve yeniden yaratılış bilgisinin etrafında döndüğü kurtuptur. Varlık meselesinde cahil olan kişinin cehaleti bütün temel meselelere sirayet eder.”</p>
<p>Varlık sorusunu anlamayan bir kişi kelamdan kozmolojiye, bilgiden erdeme kadar hiçbir konuyu tam mânâsıyla kavrayamaz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 70</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Hakikat ile aramızdaki perdeler kalktıkça gerçeklik kendini daha açı seçik (bedihi) ve nurâni bir şekilde göstermeye başlar.</p>
<p>Gazali&#8217;nin büyük bir derinlikle tasvir ettiği bu nur metafiziğinin temel mesajı, ışığın nihai kaynağının nur-u ilahi olduğudur. Nasıl var olan her şey son tahlilde Yaratıcı&#8217;nın bir eseri ise, zuhur mertebesinde olan bütün nurların kaynağı da Cenab-ı Haktır.2</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 76</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bizi varlığa getiren, O&#8217;nu bulmamızı ister. Yaratıcı, bulunmak için yaratır: Bulunmaya ihtiyacı olduğu için değil, bulmayı bize bir nimet olarak verdiği için. Ay ve güneş, dağlar ve ormanlar, gece ve gündüz, bitkiler ve hayvanlar doğal var olma/bulma hâllerinde O&#8217;nu tespih eder, O&#8217;nun önünde secdeye varırlar. Yani her an O&#8217;nu bulurlar. Biz, var olma/bulma eylemimizle onların bu kozmik ve metafizik yolculuğuna eşlik ederiz.</p>
<p>Nefes aldığımız ve var olduğumuz her an yeni bir yaratma, yeni bir bulma, yeni bir keşif, yeni bir buluşma, yeni bir yolculuktur.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 78</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Var olmak bulmaktır dedik. Var olmak aynı zamanda bulunmaktır.</p>
<p>Ne yahut kim tarafından bulunmak? Bu soruya da kısa, kolay, tek cümlelik cevaplar vermek yerine dikkat ve rikkat ile eğilmemiz gerekiyor.</p>
<p>Neyi bulmak istiyoruz? Mânâyı? Hakikati? Özgürlüğü? Sevgiliyi? Kendimizi? Bunlar tarafından bulunmak mı istiyoruz yoksa? Belki bunların hepsi birden doğru, belki hiçbiri. Ama kesin olay şey şu:</p>
<p>Bulmuyorsak ve bulunmuyorsak var olamıyoruz demektir.</p>
<p>Var olmak, bulunmayı istemektir. Neyi bulmak istiyorsak, onun tarafından bulunmayı arzularız.</p>
<p>Bulduğumuz şey ile bizi bulan şey arasında uyum varsa, huzur ve bütünlük nasibimiz olmuş demektir.</p>
<p>Bulduğumuz şey ile bizi bulan şey iki farklı dünyaya aitse, o zaman bir boşluk hissi doğar içimizde.</p>
<p>Hüzün, keder, gam belki de büyük bir dram. Başımıza bu hâl geldiğinde de aramaya devam etmek zorundayız. Bizi kimin yahut neyin bulduğuna biz karar veremeyiz. Ancak umabiliriz. Bulmayı ve bulunmayı ummak da insan oluşumuzun bir parçasıdır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 81 &#8211;</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bulmak ve bulunmak, neyi kaybettiğimizin bilincinde olmaktır. Bir şeyi kaybettiğimizi bilmiyorsak zaten bir arayış içine girmeyiz. Asıl kötüsü, bir büyük boşlukta savrulurken kaybettiğimiz bir şeyin olmadığını düşünmektir. Arama çabası, kaybetme bilinciyle başlar. Bu yüzden bulmak, bilmek ve bulunmak için düşünmek, neyi kaybettiğimizi bilme çabasını da içerir. Burada daha temel bir gerçek çıkar karşımıza: Ancak sahip olduğumuz bir şeyi kaybedebiliriz. Bize ait olmayan bir şeyin yok olması, ortadan kalkması, sırra kadem basması bizim için kaybetmek anlamına gelmez. Kıymet verip aradığımız şey başkalarının değil bizimdir. Bu yüzden kaybetmek ve bulmak bilinci, düşünmenin de temel güdüsüdür.</p>
<p>Anlamı, bütünlüğü, öz saygıyı, aşkı, muhabbeti, bağlanmayı, neşeyi, mutluluğu, asaleti aramak demek, yok olup ortadan kalkmış bir şeyi değil, “kayb” ettiğimiz yani bize “gâib (görünmez) olmuş” bir şeyi aramak demektir. Bize gâip olan yani bize kendini gizleyen şeyi aramak demek, o şeyi değil, kendimizi aramak ve bulmak demektir. Zira burada kaybolan o değil, sensin, benim, biziz. O, kendi zatında ve makamında var olmaya devam etmektedir.</p>
<p>Ondan mahrum olan, onu “kayb” eden biziz. Yapmamız gereken de onu bulmak için kendimizi bulmak; bakmayı, görmeyi, duymayı, hissetmeyi, akletmeyi öğrenmektir.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 82</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Huzurunda olmadığımız şeyi tecrübe edemeyiz. Bu yüzden de ona nüfuz edemeyiz. Onun içine “düşüp” onu tam mânâsıyla idrak ve tefekkür edemeyiz. Örneğin namaz, ancak zihnen ve kalben hazır olduğumuz zaman bizi Allah&#8217;ın-huzuruna çıkartan bir ibadete dönüşür.</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 83</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Göklerin nizamı, yerin istikametini tayin eder. Beşeri düzlemde de aynı kural geçerlidir: İnsanın ayaklarına yön veren başıdır. Baş ise yeri ve göğü aynı anda tecrübe ederek nereye doğru yürümemiz gerektiğine karar verir. Bu mânâda gök de bir yoldur. Mü&#8217;minun suresinin on yedinci ayeti bunu çarpıcı şekilde ifade eder: “And olsun ki biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan gafil değiliz.”</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 84</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Varlıktan özneye, özneden varlığa ulaşmayan bir düşünce sılsılesi, eksiktir ve yetersizdir. Tefekkür yoluyla varlığı bulmak demek, aynı zamanda “Neden varım ve nasıl var olmalıyım?” sorularının cevaplarını da tazammun eder. İnsanı yok sayan varlık felsefesi kör, varlığı dikkate almayan insan felsefesi topaldır. Ne varlığa odaklanıp insanı ihmal etmek ne de insanı merkeze alıp benmerkezci bir hümanizm üretmek çözüm yoludur.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 88</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>İbn Sina büyük felsefe eseri Şifa&#8217;nın “Nefs” bölümünde ruh yahut nefsin varlığını ispat etmek için bu örneği verir. Bu düşünce deneyine göre havada asılı duran bir adam düşünelim. Bu adamın el, ayak, burun, kulak vs. gibi hiçbir uzvunun olmadığını varsayalım. Bu şekilde havada asılı duran bu kişinin herhangi bir şeyle fiziken temas etmesi mümkün değildir. Fakat bu şartlarda bile olsa bir insanın kendi varlığının farkında olacağı da bir gerçektir. Vücut uzuvları, duyular ve diğer organlar, insanın ben-bilincinin ve öz-bilgisinin kurucu unsurları değildir. İnsanın öz-bilinci ve kendi varlığının farkında olması, bütün bedensel ve maddi özelliklerinden önce gelir. İnsan havada asılı dursa bile düşünen ve kendi varlığının farkında olan bir varlık olma vasfını yitirmez.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 90</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>İbn Arabi ve Molla Sadra gibi düşünürlerin ısrarla vurguladığı gibi varlık, hiçbir kavram ve kategoriye sığmayacak kadar geniştir, çok boyutludur ve dinamiktir. Kavramlar ve kategoriler bize varlık hakkında bir fikir verir fakat onu ihata ve temellük edemez. Zihni bir kategori olarak varlık da vücudun tezahür hâllerinden biridir. Fakat son tahlilde o da varlığın somut, kuşatıcı, dinamik tabiatının bir parçasıdır. Bu yüzden ne kadar tutarlı, açık seçik ve mükemmel olursa olsun zihnimizdeki kategorileri, varlığın yerine ikame edemeyiz. Bunu yaptığımızda felsefi bir skandala imza atmış oluruz. Aynı ilke, mânâları ifade etmek için başvurduğumuz lafızlar için de geçerlidir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 92</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Var olan her şey büyük varlık dairesinin bir parçasıdır ve diğer bütün varlıklarla irtibat hâlindedir. Fakat bundan önce kendisi müstakil bir varlıktır. Kendine özgü bir varlık alanına sahiptir. İnsan; bir kadın, erkek, anne, baba, doktor, öğretmen, şair, ressam vs. olmadan önce insandır. Sosyal hayatta üstlendiğimiz roller, insan özümüze sonradan eklenen kimliklerdir. İnsan, her şeyden önce insan olarak saygıya layıktır. İnsan onuru, her tür toplumsal kimliğin, rolün ve imtiyazın ötesinde bir değere sahiptir.</p>
<p>Basit gibi görünen bu ilkeyi burada hatırlatmamın sebebi, içinde yaşadığımız çağın her şeyi araçsallaştırma güdüsünün yol açtığı yıkıma dikkat çekmek.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 94</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>İnsanın Rabbine olan inancı, annenin yavrusuna olan sevgisi, dostun dosta olan sadakati bir başka amacın aracı olamaz. İnancın, sevginin, dostluğun, hakikatin araçsallaştığı bir ortamda hiçbir değeri korumak mümkün değildir. İyi, doğru ve güzel olanla ilişkimiz de böyledir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 95</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Açık seçik delillerin reddedildiği bir yerde akıl dışılık norm hâline gelir. Burada karşımıza şu soru çıkar: İnsan bilerek ve isteyerek akıl dışı olabilir mi? Bu elbette mümkün. Ama Sokrates&#8217;in hatırlattığı gibi insan bile bile yanlış yapmaz. Önce kendini yaptığı şeyin yanlış (ve suç) olmadığına ikna eder, ondan sonra o fiili işler. Hırsız, hırsızlığın kötü bir şey olduğunu kabul ederek çalmaz. Hırsızlığına çeşitli gerekçeler üretir (zenginlerin malında hakkım var, başka çarem yok, evimi geçindirmek zorundayım) ve ondan sonra çalar. Hiçbir katil, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu bilerek cinayet işlemez. Cinayete gerekçeler üretir (nefs-i müdafaa için öldürdüm, öldürülmeyi hak etti, bana çok büyük bir kötülük yaptı) ve ondan sonra öldürür.</p>
<p>Bu tür durumlarda karşımıza çıkan düşünce şekli iyi, doğru ve güzel olanın yerine hırs, öfke, korku, çıkar, nefs gibi unsurları koyar. İnsanın kendiyle mücadelesi, bu ilkeler setinden hangisini kendine rehber edineceği ile ilgilidir. İç sesimizin tercüman olduğu vicdan, bu muhasebenin en yoğun ya şandığı yerdir.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 114</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Hikmet yolunda bilgi de yöntem de iyi, doğru ve güzel olmalıdır.Doğru bilgiye yanliş yöntemlerle ulaşılmaz.<br />
(&#8230;)<br />
Hikmeti olmayan hüküm kör, hükmü olmayan hikmet topaldır.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 118</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Kalbimiz doğru ve iyi hakkında hüküm verebilir. Estetik hassasiyetimiz güzelliği, iyi ve doğrunun kardeşi olarak görür. Hölderlin bu bütünlüğü güzellik kavramı üzerinden dile getirir: “Herkes güzellik fikri üzerinde mutabıktır. Şuna artık iyice kani oldum ki bütün fikirleri kuşatmak suretiyle aklın en yüksek eylemi bir estetik eylemdir ve doğru ve iyi, ancak güzellikte birbirinin kardeşidir.”1*</p>
<p>Dolayısıyla doğruyu kavrayan akl-ı selim, iyiyi bilen kalb-i selim ve güzeli tecrübe eden zevk-i selim, eşref-i mahlukat insan için aynı hakikat tecrübesinin farklı veçhelerinden ibarettir. Hikmet, bu üç hakikati bir bütün olarak kavramaktır.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 120</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bir ana fikre dayalı düşünme biçimiyle fragmanlar arasında çok keskin ayrımlar yapmak yerine geçişkenlikler ve süreklilikler üzerinde durmak daha doğru bir yaklaşım olur. Yunan şairi Archilochus&#8217;un ünlü tilki ve kirpi metaforunu bu açıdan ele alabiliriz. Şaire göre “Tilki pek çok şey bilir ama kirpinin bildiği bir büyük şey vardır.” Tilki, hedefine ulaşmak için parçalı taktikleri uygular, önüne çıkan küçük büyük her fırsatı değerlendirir, bilgi dağarcığını oradan buradan toplar. Kirpi ise hedefine doğru yavaş fakat emin adımlarla ilerler. Saldırıya uğradığında üzerindeki iğneleri kullanır ve olduğu yerde sabit kalır.</p>
<p>Bu metaforu düşünce tarihine uygulayan Isiah Berlin, bazı düşünür ve sanatçıların tilki, bazılarının ise kirpi tipine uygun düştüğünü söyler. Kirpiler, varlığı ve gerçekliği anlamak için bir ana fikir üzerinde dururlar. Varlık bir bütün oldugu için onu kavramamıza imkân tanıyan düşünce ve yöntemler de bütünlük arz etmelidir. Tilkiler ise pek çok fikrin peşinden koşarlar, varlığın anlamını bir ana fikir üzerine inşa etmek yerine onu parçalar hâlinde anlamayı tercih ederler ve bazen kendileriyle çelişkiye düşerler. Çelişki ve kendinden şüphe, parçalı düşünmenin hem külfeti hem de avantajıdır. Varlık tecrübemiz çelişkilerle doluysa, onu yansıtan düşüncenin çelişkili olmasına da şaşırmamak gerekir.</p>
<p>Berlin&#8217;e göre Eflatun, Lucretius, Pascal, Hegel, Dostoyevski, Nietzsche, İbsen ve Proust kirpi tipini; Herodot, Aristo, Montaigne, eder.” İki düşünce şeklinin de kendine göre avantajları vardır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 128</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Kim haklı? Hayat “Bir budalanın anlattığı, kuru gürültü ve şamata dolu ve hiçbir şey ifade etmeyen bir hikâye midir?” diyen Shakespeare mi, yoksa “Ben öyle bilirim ki yaşamak / Berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır” diyen İsmet Özel mi? İnsan bir budalanın anlattığı hikâyeyi sorgulayacak kadar akıl sahibiyse, çocuklar için savaşacak kadar da erdem ve cesaret sahibi olmalıdır. Yaşamak eylemini varlığımızı sorgulamaktan, şüphe etmekten, bilmekten, berrak bir gök yüzünden, çocuklardan ve onlar aşkına savaşmaktan ayrı düşünebilir miyiz?</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 136</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Düpedüz nihilistler ve nihilist varoluşçular, anlamın yerine tercihi koyarak sorunu çözdüklerini zannederler. Tercih yahut seçme hürriyeti, anlamın yegâne kaynağıdır. Hayatıma, düşünceme, sanatıma, kültürüme, inancıma yahut inançsızlığıma anlam veren tek şey, benim hür irademle yaptığım tercihlerdir. Anlamsızlığı yaşanabilir kılan şey, yaptığım seçimler ve tercihlerdir. Tercihlerimin sonuçlarına katlanmak da —tıpkı Sisifos efsanesinde olduğu gibibu yaşam mücadelesinin bir parçasıdır.</p>
<p>Anlamsızlığın yerine tercihi koymak ve “tek anlamlı eylem, anlamsızlığı içselleştirmektir?” demek meseleyi özgürlük ve seçme hürriyeti üzerinden yeniden inşa etmeyi amaçlar. Bu konuya aşağıda biraz daha yakından bakacağız. Fakat zekice kurgulanan dil oyunlarının ve linguistik kıvraklıkların sorunumuzu çözmediği aşikâr. Bazı analitikçi filozofların “Hayatın anlamı var mı?” sorusunu dilsel bir hata ve kafa karışıklığı olarak takdim etmesi de fayda sağlamaz. “Anlam nesnelerle değil dille ilgilidir.” diyerek anlam sorusunu maddi gerçeklikle sınırlamak ve “Yağmurun yağmasının anlamı nedir?” sorusunu bilim dışı ve boş bir söylem olarak görmek de insan olma gayretimize bir şey katmaz.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 138</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Hesabı sorulmamiş, sorgulanmamış ve sağlaması yapılmamış hayatlar, hem bilimsel hem de toplumsal bir hakikat olarak zihinlere nakşedilir. Bilimciliğin ve nihilizmin anlamsız diye reddettiği sorular, kendi yetkinlik alanlarının dışında olduğu için çözümsüz meseleler olarak takdim edilir, Oysa cevabın zorluğu hatta imkânsızlığı, sorunun geçerliliğini ortadan kaldırmaz. Mânâsını ben çözemediğim için hayatın anlamının olmadığını ileri sürmek, Çince bilmediğim için bu dilin anlamsız olduğunu söylememden farksızdır.</p>
<p>Bilimcilik tam da bunu yapar ve doğası gereği çözemediği soruları anlamsız ve değersiz ilan eder. Oysa “Hayatın anlamı var mı?” sorusunun muhatabı bilim yahut teknoloji değildir. Kullandığınız yöntem sorunuza cevap veremiyorsa o zaman soruyu değil yöntemi değiştirmeniz gerekir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 139</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Dünyada gözlemlediğimiz ve bilimsel araştırmanın konusu olan olguları alt alta sıralamak, hayatın anlamı meselesini çözmez. Zira hayatın anlamı dünyanın içinde değil dışında yer almak durumundadır. “Dünyanın dışındaki anlam”, uzayda boşlukta dolaşan bir anlam değildir elbette. Onun da dayandığı bir kaynak vardır ve o kaynak Tanrı&#8217;dır. Dolayısıyla Tanrı&#8217;ya hayatın anlam veren varlık olarak inanmak, bu sorunsalın çözümünde bize önemli bir zemin sağlar. İnanan kişinin görevi o zemin üzerinde hantal ve tembel bir şekilde oturmak değil, inancın hayata kattığı anlamın derinliğini kavramak olmalıdır.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 145</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Tolstoy, ellili yaşlarında şöhretinin zirvesindeyken “neden” sorusunun başını çektiği bir kriz yaşar. Yazarlığı, şöhreti, mal varlığı, toprakları, ailesi, dostları bir anda kendisine anlamsız görünür. Hayatında herkesin imrendiği bu kadar güzel şey varken hiçbirisi içindeki &#8216;neden&#8217; sorusuna tatmin edici bir cevap veremez. “Sebebini bilmediğim ve kendime izah edemediğim bir şeyi nasıl yapabilirim?” diyen Tolstoy, bu sorudan kaçmasının mümkün olmadığını fark eder. Ayağının altındaki zeminin kaydığını hisseder. Hayatın, birisinin ona oynadığı aptal ve acımasız bir oyun olduğunu düşünmeye başlar. Bu muhasebe Tolstoy&#8217;u şu yakıcı soruya getirir: Hayatımın anlamını bilmiyorsam yaşamam mümkün mü? Anlamını bilmediğim bir hayatı nasıl yaşayabilirim?</p>
<p>Sadece akla dayanan rasyonel bilgi evrenin amaçsız, hayatın da anlamsız bir şey olduğunu söyler. Bu “rasyonel bilgi” bizi büyük bir boşluğa ve umutsuzluğa sevk eder. Buradan tek çıkış yolu, aklı aşan hakikatin yoldaki işaretlerine bakmak olabilir. Tolstoy&#8217;a göre aklı aşan gerçekliği ancak aklı aşan bir sezgi, inanç ve idrak ile kavrayabilirim.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 148</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>İndirgemeci bilimsel ideolojilerin temel sorunu, varlık hiyerarşisini (merâtibü&#8217;l-vücüd) inkâr ederek onu tek bir boyutta ele almasıdır. Varlık mertebeleri açısından bakıldığında tabiat bilimleri varlığın en düşük mertebesi olan maddeyi inceler. Daha yüksek varlık mertebeleri, bilimlerin yetkinlik alanının dışındadır. Tabiat bilimlerinin konusu maddi-fiziksel gerçeklik olduğu için bilim, sorularını da buna göre sorar. Yani “nasıl” sorusunun cevabını arar.</p>
<p>Bu araştırma düzeyinde bu soru da, bilimlerin bulduğu cevaplar da meşrudur. Fakat tek gerçekliğin madde, tek sorunun da “nasıl çalışıyor” olduğunu ileri sürmek büyük bir kategori hatası yaparak insanı ve evreni bir makineye indirgemektir. Gerçekliği, en alt mertebesi olan madde ile açıklamaya çalışmak bilimcilik ideolojisinin en temel sapmalarından biridir. Cevaplayamadığı soruları anlamsız, lüzumsuz ve saçma bulan bir bilim anlayışının bize evrenin ve hayatın anlamlı hakkında bir şey söylemesi mümkün değıl.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 158</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Özgürlük ancak anlamla buluştuğu zaman bir yaşam felsefesi haline gelir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) İnanan bir insan olarak hayatımın anlamını, Allah&#8217;tan gelip yine O&#8217;na döneceğim gerçeğinden bağımsız ele alamam. Buna göre insanın var olma nedeni, Allah&#8217;a kulluk etmektir.</p>
<p>Kulluk, modern kulaklara ağır gelen bir kelime. Her alanda özgür olmak isteyen insan kimseye kul köle olmayı kendine yakıştıramaz. Her ne kadar insanlar Allah&#8217;a ibadet etmeyi başkasına kulluk yapmaktan ayrı görseler de ibadet, âbidlik, kulluk ve kölelik dili, modern hassasiyetlere uzak duruyor. Modern, özgür, muktedir ve otonom birey, dünyaya dinlerin belirlediği haramlar, helaller ve yasaklar penceresinden bakmayı çağın ruhuna aykırı buluyor. Tercih hakkı olarak özgürlüğü her tür değerin üzerinde görüyor. Bu yüzden Allah&#8217;a kul ve köle olmayı çağdaş hassasiyetleriyle telif edemiyor. Fakat işin hakikati öyle değil.</p>
<p>Allah&#8217;a kulluk etmek, bize anlamlı ve iyi bir yaşamın temel imkânlarını sunar. İnsanı, kendinden aşağı olan para, güç, makam, heva ve heves gibi aldatıcı ve yıkıcı güçlere karşı korur. Allah&#8217;a gerçek mânâda kul olan kişi, başka hiçbir şeyin kulu ve kölesi olmaz. Bu mânâda kulluk, özgürleştirir. Kulluk bizi özgür leştirirken hayatımıza anlam katar.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 164</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Nasıl bulaşıcı hastalıklar fiziki temas ile insandan insana geçiyorsa, kötü düşünceler ve hisler de akılların ve ruhların teması ile bir kişiden diğerine geçebilir. Vasat, habis ve sefih düşüncelere karşı korunaksız olan kişinin zihni ve kalbi hastalıklara yakalanması mukadderdir. Bunun dozu ve hızı, kişiden kişiye değişebilir. Fakat kesin olan şudur:</p>
<p>Beden sağlığımızı korumak için gösterdiğimiz hassasiyeti akıl ve ruh sağlımız için de göstermek zorundayız. Bağışıklık sistemi zayıflamış bir beden nasıl kötü virüs ve bakterilere karşı korunaksız ise, iyi, güzel ve doğru ile kuşanmamış bir akıl da her an hasta olmaya açıktır.</p>
<p>Bu yüzden ne tür zihinsel ortamlarda bulunduğumuza, hangi akıllarla temas ettiğimize, hangi entelektüel ve ruhi havayı teneffüs ettiğimize dikkat etmek zorundayız. Bunun için insanın kendini iyi tanıması gerekir. Canlı ve sağlıklı bir akıl ve ruh dünyası ancak ben-bilgisi ile mümkündür.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 171</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Eflatun&#8217;dan İbn Sina&#8217;ya, Gazali&#8217;den Molla Sadra&#8217;ya bütün düşünürler şu ana fikri kendilerine ilke edinmişlerdi: Bir fikri ne kadar açık seçik delillerle kavrar ve ikna olursak, onu hayata geçirmek için o kadar kararlı ve tutarlı hareket ederiz. Gerçek bir fikir bütün varlığımızı derinlemesine sarıp sarmalayacak kadar güçlü ve müteharrik olmalıdır. Doğru bilgiye dayalı sağlam inanç, erdemli eylemin birinci şartıdır. Düşünen, inanan ve yapan özne olarak insan, bu üç alan arasındaki bağı yakın ve sıkı tutmak zorundadır.</p>
<p>Muhtevası boş bir fikir, temeli zayıf bir inanç, karşılığı olmayan eylem, bizi ne rasyonel ne de mutlu yapabilir. İnsanın akli ve ahlaki bütünlüğü, bu alanlar arasındaki nesnel gerçekliği kavramasına bağlıdır. Kant bu konuda çıtayı bireyin ve olayların üstünde bir yere koyar: “Sorumluluk alma mecburiyetinin temeli, insanın tabiatında yahut içinde bulunduğu dünyanın şartlarında değil, a priori olarak saf aklın kavramlarında aranmalıdır.”</p>
<p>Ahlaki davranışın temelini oluşturan sorumluluk alma ve eylemde bulunma fikri, benim öznel düşünce ve tercihlerimde yahut içinde bulunduğum şartlarda değil, bizatihi iyi, doğru ve güzel kavramlarının kendisinde vücut bulmalıdır. Ancak bu şekilde kavradığım ve mânâsını idrak ettiğim nesnel bir gerçeklik bende anlamlı ve güçlü bir eyleme dönüşebilir. Bilerek inanmak böyle bir şeydir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 178</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div data-id="107653277">
<div>
<div></div>
<div></div>
</div>
<div>
<div data-toggle="dropdown"></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div data-id="107461068">
<div>
<div data-toggle="dropdown"></div>
<div></div>
</div>
<div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibrahim-kalin-acik-ufuk-notlarim/">İbrahim Kalın – Açık Ufuk  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibrahim-kalin-acik-ufuk-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Psikolojik bir Perspektif:İslami Tefekkür ve Seküler Psikoloji</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-psikolojik-bir-perspektifislami-tefekkur-ve-sekuler-psikoloji/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-psikolojik-bir-perspektifislami-tefekkur-ve-sekuler-psikoloji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Nov 2020 11:57:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Islami tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[psikanalitik]]></category>
		<category><![CDATA[Seküler Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür ve beden]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24733</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam’ın yüce ibadet biçimlerinden biri olan tefekkü­rü, bilimin saygın cübbesine bürünmüş sahih olma­yan bilgilerle dolu, büyük ölçüde kültüre bağımlı ve seküler bir disiplin olan çağdaş Batılı psikolojinin bakış açısıyla tartışmak, haddini bilmezlik gibi görülebilir. Ancak Doğu’daki Müslüman halk ve çoğu psikoloji öğrencisi, Batı’dan ithal edilen her şeye hâlâ hayranlık duydukları için, kitaba bu bölümle başlamanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-psikolojik-bir-perspektifislami-tefekkur-ve-sekuler-psikoloji/">Çağdaş Psikolojik bir Perspektif:İslami Tefekkür ve Seküler Psikoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-22171 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg" alt="" width="598" height="332" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg 598w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639-300x167.jpg 300w" sizes="(max-width: 598px) 100vw, 598px" /></p>
<p>İslam’ın yüce ibadet biçimlerinden biri olan tefekkü­rü, bilimin saygın cübbesine bürünmüş sahih olma­yan bilgilerle dolu, büyük ölçüde kültüre bağımlı ve seküler bir disiplin olan çağdaş Batılı psikolojinin bakış açısıyla tartışmak, haddini bilmezlik gibi görülebilir. Ancak Doğu’daki Müslüman halk ve çoğu psikoloji öğrencisi, Batı’dan ithal edilen her şeye hâlâ hayranlık duydukları için, kitaba bu bölümle başlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Ümit ederim ki, bu açıklamam İslam ahlakını, din psikolojisi hakkında yazılmış ve psikanalitiğin etkisi altındaki ders kitaplarıyla öğretmeye devam eden Müslüman üniversite hocalarına yardımcı olur. Onlar psikolojiyi İslamileştirdiklerini söylüyorlar fakat, farkında olmadan İslam&#8217;ı sekülerize ediyor ola­bilirler! Bu kitabın okuyucularının çoğu muhtemelen Batılı psikoloji eğitimi almamış olabilirler. Aynı şekil­de, bir ibadet biçimi olarak İslami tefekkür perspekti­finden çağdaş psikolojinin derinlemesine eleştirisi de genel okuyucu için fazlasıyla sıkıcı ve yorucu olacaktı. Bu nedenle açıklamalarımı bilerek basit tuttum.</p>
<p>Batılı psikolojinin yakın zamanlarda derin düşün­me (meditation) prosedürlerine ve onların değiştirilmiş bilinç halleri üretebilme yeteneğine gösterdiği ilginin İslami bir ibadet biçimi olarak tefekkürü de kapsadı­ğı başlangıçta kabul edilebilir. Ancak İslami düşünce, meditasyonun rahatlatıcı faydalarını sağlasa da, ileride göreceğimiz gibi, ana amacının daha bilişsel ve zihinsel olması açısından, Doğu dinlerinden alınma meditasyon prosedürlerinin bütün formlarından ayrılmaktadır. İs­lami düşüncede, değiştirilmiş bilinç halleri kendi başına bir amaç değildir, gaye evrenin yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’ın bilinmesi, yani deruni bir marifetullah’tır. Do­layısıyla, İslami tefekkürü psikolojik açıdan derinleme­sine tartışmak, bilişsel psikolojinin alanına girer ve özel olarak düşünme psikolojisini ilgilendirir.</p>
<p>Kaba biçimiyle bilişsel psikolojinin sahası, dav­ranışçılık hakim olmadan önce, ilk dönem psikoloji okullarının odağını oluşturuyordu. O günlerde psiko­loji esasen insanların bilincini, duygularını, düşünce­lerinin içeriğini ve zihin yapılarını incelemek için kul­lanılıyordu ve öğrenme konusuna, ancak bu unsurlar yoluyla yaklaşılıyordu. Davranışçı okul tamamen yeni bir yaklaşım ortaya koydu. Öğrenmenin, uyaranlar ve gözlemlenebilir tepkiler yoluyla incelenebileceğini öngören bu yaklaşım psikolojinin temeli haline geldi. Duygular, zihnin bileşenleri ve düşünme süreci doğrudan gözlemlenemeyen sorular olarak kabul edildi ve onları incelemek için kullanılan yöntemler (kendi duygu ve düşüncelerini inceleme, içsel deneyimin gözlemlenme­si ve bildirilmesi gibi) muğlak ve güvenilmez buluna­rak eleştiriliyor ve deneysel prosedürlerle kontrol edi­lemiyordu. O yüzden, psikolojinin fizik ve kimya gibi kesin deneysel bir bilim olmasını isteyen davranışçılar çalışmalarını laboratuarda gözlemlenebilen olgularla sınırladılar, ölçülebilen ve kontrol edilebilen tepkiler onların deneysel ve bilimsel ilgilerinin odağı haline gel­di. Diğer taraftan, insanın içinde gerçekleşen bilişsel ve duygusal faaliyetler kapalı bir karakutu olarak kabul edildi. Bu karakutunun içeriği gözlemlenemezdi ve do­layısıyla da onu incelemek için zaman israf edilmeme­liydi. Bu yüzden, davranışçı yaklaşım insanları makine­lerden ibaret görüyordu, bu makineler belli uyaranlara maruz kaldıklarında araştırmacının kontrol ve tahmin edebileceği belli tepkiler gösterecekti. Sözkonusu yakla­şım, tefekkürü otomatik olarak psikolojik bir araştırma alanı olmaktan çıkardı.</p>
<p>Bir kişinin manevi ve deruni bilişsel faaliyetlerini görmezden gelerek fiziksel ve biyolojik bilimlere özen­me çabası, davranışçılığın kurucu babası J. B. Watson tarafından net biçimde tesis edildi. Watson insanların ancak hayvan olarak görülmesi gerektiğini, onların hayvanlardan sadece ortaya koydukları gözlemlenebilir davranış türleriyle ayrıldıklarını vurguladı. O nedenle, psikologların bilimsel olabilmeleri için hayvanlarla ilgi­li yürüttükleri çalışmaların aynısını insanları incelemek için de kullanmaları gerekiyordu. Watson şöyle diyordu:</p>
<p>(Davranışçılık) tek bir şey yapmaya çalışır: insanın de­neysel incelenmesine, insandan düşük düzeydeki hayvan­ların incelenmesinde bu kadar yıldır pek çok araştırma­cının yararlandığı aynı türden prosedürü ve aynı tasvir dilini uygulamak. O yüzden, inanıyorduk ve şimdi de inanıyoruz ki, insan hayvanlardan sadece sergilediği dav- ranış türleri açısından ayrılır.</p>
<p>Saf haliyle gerçek şudur: Eğer siz, psikolog olarak bilim­sel kalmak istiyorsanız, insanın davranışlarını, kestiğiniz öküzün davranışlarını tasvir ederken kullanacağınız te­rimlerin aynısıyla tasvir etmek zorundasınız.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bu daraltılmış perspektiften etkilenen ve İvan Pavlov’un koşullama yoluyla öğrenmeye yaptığı katkılardan ce­saret alan davranışçılar, insanın her türlü zihinsel ve psikolojik faaliyetini uyaran-tepki bağlantısıyla izah edegeldiler. Düşünme süreci bile uyaran-tepki bağlan­tı ağıyla açıklandı ve kendi kendine konuşmadan daha öte bir şey olarak kabul edilmedi.</p>
<p>Kişilerin bu şekilde gayri insanileştirilmesinin birin­cil amacı, psikolojiyi bilimsel bir kalıba dökmekti. Bir diğer önemli hedef de Batılı toplumların sekülerleştiril- mesi ve dinin pençesinden kurtarılmalarıydı. Bu bağ­lamda, Watson insanların, yaratıcı olarak Allah’ı gör­melerinden, ahirete inanmalarından ve hayvan olarak sınıflandırılmayı kabul etmeyişlerinden açıkça şikayet etmektedir:</p>
<p>İnsanlar kendilerini diğer hayvanlarla birlikte sınıflamak istemiyorlar. Hayvan ama “artı başka bir şey” olduklarını kabule istekliler. İşte bu “başka bir şey”, soruna yol açıyor. Din, ahiret, ahlak, çocuk sevgisi, anne-baba, ülke vs. ola­rak sınıflandırılan her şey işte bu “başka bir şey”de gizli.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Bu ifadelerden, davranışçılığın insanların fıtraten iyi veya kötü bir yaratılışa sahip olduğunu ve inandıkları şeylerin doğru ya da yanlış olduğunu kesin biçimde in­kar ettiği anlaşılmaktadır. Rüzgarın önündeki kuru bir yaprak gibi, insanların yaratılışı, değer ve inançları da ta­mamen çevresel uyaranlar tarafından belirlenmektedir.</p>
<p>Davranışçı düşüncede küresel ahlaki hakikatlere veya manevi ölçülere asla yer yoktur. Bu düşünce insanın seçme hürriyetini; ahlaki veya manevi karar almaya ilişkin her türlü kanaatini dışlamaktadır. Ünlü Ingiliz nörolog John Eccles, davranışçılığa yönelik bu eleştiri­yi onaylamakta ve davranışçılığın hakim olduğu uzun karanlık geceyi şöyle tasvir etmektedir:</p>
<p>Zihin, bilinç, düşünce, amaç ve inanç gibi kelimeler, “üst düzey” felsefi söyleme girmesine izin verilemeyecek “kir­li” kelimeler olarak görülüyordu. Gariptir, en meşhur felsefi müstehcenlikler dört harfli kelimelerden oluşan yeni bir sınıftı: zihin (mind), kendilik (self), ruh (soul), irade (will).<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Psikanaliz ve biyolojik perspektif gibi, psikolojinin di­ğer baskın perspektifleri davranışçılıkla sert ihtilaflar yaşamış ve halen yaşıyor olsa da, sıra sekülerleşmeye ve bilinçli düşüncenin aşağılanmasına gelince tam bir uyum sergiliyorlar. Mesela, klasik Freudyen psikanaliz, insan davranışlarının tamamen kişinin bilinçdışı cin­sel ve saldırgan dürtüleriyle belirlendiğini düşünür. Bu ise insanların bilinçli düşünce, tefekkür, yargı ve akıl yürütmelerinin farkında olmadıkları daha derin, gizli bir zihnin yan ürünlerinden başka bir şey olmadığı an­lamına gelir. Freud dinin, bir yanılsama ve kitlesel bir saplantı nevrozu olduğunu düşünüyordu!</p>
<p>Kendisine “organikçi” biyolojik bir perspektifi temel alan geleneksel nöropsikiyatri de bilinçli fikir oluştur­manın, seçme özgürlüğünün ve insanın değişmez manevi ölçülerinin önemini küçümser. Abartılı biçimiyle biyolo­jik belirlenimcilik, normal veya anormal insanın yaptı­ğı her şeyin, miras aldığı genlerinin, sinir sisteminin ve doğuştan gelen biyokimyasının tam hükümranlığı altın­da olduğunu iddia eder. Bir araştırmacının tasvir ettiği gibi: “Her türlü bozuk düşünce ya da eylemin ardında, beyinde bozuk bir molekül vardır.” Teoride, doğuştan gelen bu biyolojik öğelerin, bilgisayarın ana belleğinde­ki bir program gibi, çevreyle etkileşime girdiğine inanı­yorlar: eğer bütün unsurları ve değişkenleri biliyorsanız, sözkonusu kişinin gelecekteki davranışlarını da isabetle tahmin edebilirsiniz. Sonuç olarak, dinin ve insanların bilinçli olarak kabullendiği ve sorumluluklarını üstlen­dikleri ahlaki davranışların çoğunu karşı konulamaz biyolojik determinizm ile açıklamaktadırlar. Mesela, çe­şitli araştırmalar rastgele cinselliğin, homoseksüelliğin ve lezbiyenliğin biyolojik olarak programlanmış dürtülerde gizli olduğunu ve o yüzden insanların genlerinin yarat­tığı güdülerini izledikleri için kınanmamaları gerektiğini ispatlamaya çalışmıştır.</p>
<p>Şayet İslami tefekkürü psikolojik açıdan incelemek mutlaka bilinçli bilişsel düşünceyi ele almayı gerektiri­yorsa, bu üç baskın perspektif (davranışçılık, Freudyen psikanaliz ve nöropsikanaliz) çok az yardımcı olabilir veya hiç olamaz. Gerçekten de bu perspektiflerin ikisi insanları dış uyaranların veya biyolojik ve biyokim­yasal faktörlerin hükmettiği mekanik varlıklar olarak görür. Üçüncüsüne göre ise, bilinçli düşüncelerimiz ve duygularımız bilinçdışımızın aldatmasından ve ego sa­vunma mekanizmalarından başka bir şey değildir. O nedenle, sözkonusu psikoloji okullarının karmaşık bi­lişsel faaliyetleri ve duyguları yapay biçimde aşırı ba­sitleştirmeleri, insan davranışına ilişkin bilimsel izahlar getirdikleri için yıllardır saygı uyandırmış olsa da, tat­min edici sonuçlar sağlayamamıştır.</p>
<p>Elli yıllık iyimserlik artık kaybolmuş ve yüksek ekonomik enflasyonu geride bırakan tek değişken, her­halde Batılı toplumların sosyal ve psikolojik sorunları olmuştur. Onların başarısızlığı şaşırtıcı değildir, çünkü bütün karmaşık değişkenleri ve manevi yönleriyle insan psikolojisi asla laboratuar deneylerinin kimyasal ve fi­ziksel verilerine indirgenemez.</p>
<p>Fizik ve kimya gibi tam ve kesin disiplinler şaşırtıcı ilerlemeler kaydettiler. Bunun nedeni bazı psikologların bizi inandırdığı gibi sadece uzun tarihi gelişim süreleri değil, aynı zamanda ve daha önemlisi, saf biçimde mad­di doğalarıydı. Bu iki disiplin madde ve enerjinin dav­ranışını ve etkileşimlerini açıklamak için temel ölçü bi­rimleri ve kapsamlı teoriler inşa ettiler. Madde ve enerji asli faktörlerdir. Çünkü atom kavramı veya proton ve elektron gibi bileşenleri olmadan deneysel bilimler bu kadar başarılı olamazlardı. Aynı şey biyolojideki temel birim olan hücre için veya kalıtım incelemesinde genler için de söylenebilir.</p>
<p>Gelgelelim psikolojide, insan davranışının karmaşık doğası ve gayrimaddi oluşu bu tür temel birimlere veya kuşatıcı kavramlara izin vermiyor. Bu zorluğu göster­mek için koşullu refleks kavramını örnek olarak alabi­liriz, zira koşullu refleks psikolojideki en basit kavram­lardan biri olarak kabul edildi ve pek çok davranışçı tarafından onaylandı.</p>
<p>Koşullu refleks nedir? Aç bir köpeğe çalan zil sesiyle birlikte kuru et verilir. Süreç, köpeğin zilin sesiyle tükü­rük salgılamaya başladığı ana kadar tekrarlanır. Yapay bir uyarana -zil- tepki olarak bu tükürük salgılama, ko­şullu refleks olarak bilinmektedir. Koşullama kolaylık­la insanlara da uygulanabilir. Mesela, yanıp sönen bir ışığa veya zil sesine göz kırpıştırarak tepki vermeyi ref­leksi! biçimde öğrenirler. Her ne kadar bu olgu İbn Sina ve Gazali gibi ilk dönem Müslüman alimler tarafından tasvir edilmiş olsa da, deneysel olarak ilk kez ünlü Rus fizyolog îvan Pavlov tarafından incelendi.</p>
<p>Koşullama yoluyla öğrenme basit öğrenmenin ba­zı yönlerini kesinlikle açıklayabilir, ama psikolojide ciddi bir birim olarak alınamaz. Çünkü psikolojinin birçok alanı böylesi basit uyaran-tepki bağlantılarına dayalı değildir. Örnek olarak sosyal psikoloji, insan­cıl psikoloji, algı, dil öğretime ve benzeri alanlar basit uyaran-tepki koşullama paradigmasına indirgenemez. Aynı şekilde, insan davranışının derin ve karmaşık yön­leri koşullama yasalarıyla açıklanamaz. Mesela “aşk”, uyaran ve koşullu refleksler kullanarak nasıl açıklana­bilir? Bu davranışın karmaşık doğası bu tür aşırı bi­çimde parçalarına ayırma eylemine yer bırakmaz.</p>
<p>Aynı zorluklar, psikolojiyi Einstein’ın fizikte göre­celilik teorisi veya Darwin’in evrim teorisi gibi kap­samlı bir teori geliştirmekten alıkoymuştur. Yakın za­manlardaki bilimsel keşifler bazı kusur ve hatalarını ortaya koymuş olsa da, evrim teorisi hâlâ genel ve kapsamlı biyolojik bir teori olarak hizmet etmektedir. Psikanaliz, Geştalt psikolojisi ve öğrenme teorisi gibi bazı okul ve perspektifler her şeyi kuşatan bir teori ge­liştirmeye çalıştılar, ama hiçbirisi başarıya ulaşamadı ve çabaları sadece Batılı psikoloji tarihinin bir parçası oldu.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Art arda gelen bu başarısızlıklar, çağdaş psikolog­ların, önce kendi ruhlarından kaldırıp attıkları deruni duygulan, bilinci, zihni ve zihinsel süreçleri görmez­den gelerek, disiplinlerini deneysel bir bilime dönüş­türmeyi amaçlayan basiretsiz çabalarının mantıksal bir sonucuydu. Bu bozuk yaklaşım, başından itibaren İngiliz psikolog Cyril Burt gibi açık fikirli bilim insan­larının güçlü muhalefetiyle karşılaştı. Burt’ün psikolo­jinin önce ruhunu, sonra aklını ve nihayet bilincini yi­tirdiğini ve kendini topyekün bir çöküşe hazırladığını ifade eden sözleri sık sık alıntılanmaktadır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p><strong>Islami tefekkür ve bilişsel devrim</strong></p>
<p>Çağdaş psikolojideki çarpık insanlık imgesinin çökü­şünü görmekten daha çok, Batılı psikologların onu dü­zeltmelerinin bu kadar uzun zaman aldığını görmek in­sanı şaşırtıyor. <sup>w</sup>Akh&#8221;nı başına alması ve deruni bilişsel faaliyetlerini yeniden keşfedebilmesi için psikolojinin eksiksiz bir devrim yaşaması gerekiyordu. Bu devrim çağdaş bilişsel devrimdir. İlim adamları 20. yüzyılın or­talarından itibaren düşünmeye ve içsel bilişsel süreçlere daha fazla ilgi göstermeye başladılar, ama uyaran-tepki davranışçılığının yüzeyselliğini ve psikanaliz teorileri­nin bilimsel olmayan çarpıtılmış doğasını fark etmeleri onlarca yıl aldı. Bu, insanların çevrelerinden aldıkları malumatı tahlil ve tasnif etmeden kullandığı dahili zi­hinsel faaliyetlerin incelenmesine dönüşü işaretliyordu.</p>
<p>Psikolojideki bu yeni perspektif özellikle önem ta­şıyor. Çünkü tefekkürün hem bilimsel hem dini açıdan değerini ortaya koyuyor. Bu bilişsel yaklaşım psiko­lojinin ilk dönemdeki aşamalarına bir dönüş olarak görülse de, kullanılan yöntemler çok daha ileridir ve insanın bilişsel faaliyetlerini araştırmak için geliştirilen teknolojilere, özellikle nörolojideki gelişmelere ve daha önemlisi bilgisayar devrimine dayanmaktadır. Bu di­siplinlerdeki uzmanlaşmış araştırmalar, davranışçılığın benimsediği şekliyle mekanik insan kavramının sınırlı oluşunu açıkça ortaya koymuştur. Bu kavramın yerine “bilgi işlemcisi” olarak insan kavramı geçmiştir.</p>
<p>Çağdaş ilim adamları insanların düşünmesini, deru­ni bilişsel ve duygusal süreçlerini ve hafızasını bir bil­gisayarla karşılaştırdıklarında, çevrelerinden çeşitli uya­ranları aldıklarım, onları kodlayıp sınıflandırdıklarını ve hafızalarında saklayarak yeni problemleri çözmek için yeniden çağırdıklarını söylüyorlar. Bu basit ben­zetmede, çevreden malumatın alınması bilgisayardaki klavyede yazı yazmaya karşılık geliyor. Merkezi işlem ünitesi yüklü yazılımıyla düşünme ve hissetme gibi da­hili bilişsel Faaliyetler yürüten zihne; insanın icra ettiği zihinsel veya davranışsal tepkiler de bilgisayarın ekra­nımla gösterdiği şeylere karşılık geliyor. Bilgisayar klav­yede yazılan her harfe, kullanılan programa göre farklı tepki gösterir ve benzer şekilde insanlar da çevrelerinde maruz kaldıkları belli uyaranlara farklı farklı tepkiler verir. Aynı mantığı izlediğimizde, bilgisayarlarımızda ne tür yazılımın yüklü olduğunu bildiğimiz gibi, zihin­lerimizde hangi “yazılım”ın yüklü olduğunu bilmemiz gerekir zira belli şekilde düşünmemizi, hissetmemizi ve davranmamızı sağlayan bu yazılımdır. O nedenle, psiko­loji araştırmalarının doğrudan tepkiler doğuran uyaran­larla sınırlandırılmasını öngören basit davranışçı anlayış müphem hale getirilmiştir.</p>
<p>İlginçtir, psikoloji ve diğer sosyal bilimler, insan do­ğasına ilişkin indirgemeci görüşü desteklemeye devam etse de teknolojideki gelişmelere uygun biçimde insan imgelerini değiştirmişlerdir, insana ilişkin bu bilgisayar modeli davranışçı modelden açıkça daha gerçekçidir, zira çağdaş psikolojiye “aklı’nı ve “bilinci”ni yeniden kazandırmaya çalışmaktadır, ama İslam’ın gerçek ru­hani insan görüşünün çok gerisinde kalmaktadır. Batılı psikoloji hâlâ demode bir tünele benzer “bilimsel” bir modele saplanıp kalmıştır. Dahası, diğer sosyal bilim­lerde olduğu gibi psikolojideki bir paradigma değişimi gerçek bir devrime yol açmamaktadır. “Paradigma” kavramını halka mal eden ve <em>The Structure of Scien- tific Revolutions</em> kitabını yazan filozof Thomas Kuhn “Daha gelişmiş bilimlerin paradigmaları vardı, ama psikolojinin yoktu”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> demiştir.</p>
<p>Şu apaçık bir gerçektir ki, gelişmiş bilimlerdeki bir ‘&#8217;paradigma değişimi”, yeni paradigmanın eskisini de­virip onun yerine geçmesiyle gerçek bir devrimle so­nuçlanır. Tıpkı Einstein’ın teorilerinin Newton fiziğini kökten dönüştürmüş olması gibi. Psikoloji ve diğer sosyal bilimlerde ise, yeni paradigmalar -o ismi verebi­leceksek eğer- çok coşku üretiyor ve birçok takipçi çe­kiyor, ama eski paradigmaların yerine geçmiyor. Eski paradigmalar varlığını sürdürüyor ve bazen birkaç yıl sonra tekrar ortaya çıkıyor. O yüzden, bilişsel devrim çağdaş psikolojide büyük değişimlere yol açıyor olsa da, önceki kavramlara karşı gerçek bir isyan olarak görülemez.</p>
<p>Psikolojide gerçek devrim, “ruh”unu yeniden ka­zandığında ve insan doğası imge oluşturmada kendini dar bilimsel ve tıbbi modellerden kurtardığında gerçek­leşecektir. Gerçekten de, düşünen ve davranış sergileyen bir insan “kompleks”i üretmek için biyolojik, psikolo­jik ve sosyokültürel etkenlerin etkileşimi, Batılı psikolo­jinin bugün bile iddia ettiği gibi, su ve karbondioksitten glikoz molekülleri üretmek için bitkilerin güneş enerji­sini kullandığında gerçekleşen hidrojen, oksijen ve kar­bonun etkileşimi gibi asla basit olamaz.</p>
<p>Ancak, bu disiplini dar yaklaşımından kurtarma girişiminde bulunan bilişsel psikoloji devrimi bile ken­disini hâlâ insan davranışı ve zihinsel sürecinin üçlü psikolojik, biyolojik ve sosyokültürel öğesiyle sınırla­maktadır. Gitgide artan çağdaş bilimsel kanıtlar öne­mini gösteriyor olsa da, manevi öğeyi görmezden gel­mektedir. Çağdaş psikoloji, manevi/ruhsal öğeye göre daha kolay tanımlandıkları için, kendisini bu üç öğeyle sınırlayarak veya dini bir görüşten kaynaklanıyor diye manevi boyutu basitçe reddederek muğlak ve yetersiz kalmaya devam edecek. Bu tıpkı bir kişinin fotosentez sürecinde glikozun oluşumunda karbon, hidrojen ve oksijen unsurlarıyla açıklaması, ama daha latif ve daha az somut olduğu için güneş enerjisini dışlamasına ben­ziyor. Halbuki manevi inanç faktörü göz ardı edilse ve bilginin ilerlemesi bir kenara bırakılsa bile, bu içsel zihinsel süreçler hep çok karmaşık bir alan olacaktır. Zira bu alanda uyaranlar ve onlara gösterilen tepki­ler, nedenler ve sonuçları her türlü gelişmiş gözlem ve ölçüm yöntemini reddeden bir tarzda etkileşime gir­mektedir.</p>
<p><strong>Zihin muamması / Tefekkür ve beden</strong></p>
<p>İnsan denen varlığın içsel psikolojik ve zihinsel dünya­sını incelemek bizi insanoğlunun en zor sorularıyla kar­şı karşıya getirir: Beden ile zihin arasındaki ilişki nedir? Bu sorunun cevabı genel olarak insanlık hakkındaki felsefi düşüncelerin, dini inançların, psikolojik incele­melerin, biyolojik ve organik araştırma bulgularınınn ve özellikle insan beyni ve sinir sisteminden oluşan karma bir şeydir. Bu konuyu ayrıntılı tartışmak bu kitabın sı­nırlarını aşar. Ama mevcut psikobiyolojik araştırmalar açısından tefekkürle ilgili gerçekleştirdiğimiz araştır­mamızda önemli bir tartışmadan kaçamayız.</p>
<p>İnsan beyninin faaliyetleri hakkında çok az şey bili­yor olsak da materyalistler, kafatasının içindeki maddi “beyin”i ifade için kullanılmadığı sürece, insanın bir “zihne” sahip olmadığını iddia etmektedirler. Ayrıca, “düşünen zihin” dediğimiz şeyin beynin kimyasındaki küçük değişimlerin yansımalarından, “tercümelerin­den” ve beynin elektrokimyasal sinir nabızlarından baş­ka bir şey olmadığını iddia ediyorlar. Buna gösterdikleri delil de, beyin hasar gördüğünde insanların düşünme ve aslında bütün karakterlerinin değişiyor oluşu. Bu iddia davranışçılar ve diğer seküler psikologlar tarafından da açıkça destekleniyor.</p>
<p>Karşı grup, beyni ve nihayette insanın davranış ve düşünüşünü denetleyen bir “zihnin” var olduğunu onay­lıyor. Bu grubun başında sinir sistemi konusundaki eşsiz araştırmasıyla Nobel Ödülü alan nörolog John Ecc- les bulunuyor. Eccles ve onun tezini destekleyen bilim adamları insan beyninin faaliyeti ve sinir sistemi üzerine yaptıkları araştırmaların, ancak bir “zihin” ve “farkın­da olan bir ruh”un veya Eccles’in ifadesiyle “kendisinin bilincinde olan bir zihnin” varlığıyla açıklanabileceğini doğruluyorlar.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Daha ileri giderek bu gayrimaddi varlığın bir in­sanın sinir sistemini ve davranışsal faaliyetini kontrol ettiğini ileri sürüyorlar. Eğer insanın bilişsel süreçlerini ve davranışlarını yöneten tek şey materyalistlerin iddia ettiği gibi beyin olsaydı, hiç kimse beyninin yaptığı bir eyleme, ya da aldığı bir karara karşı çıkamazdı. Hal­buki, gerçeğin hiç de öyle olmadığı açık. Hakikaten bir erkek gönüllüye beyin korteksinin motor bölgesindeki belli bir yerden elektrik uyaranı verilse, kolunu istem­sizce hareket ettirerek tepki verecektir. Ona kolunu oy­natmaması söylense ve beyne elektrik uyaranı tekrar verilse, kolunun kendisine rağmen hareket ettiğini gö­recektir ve bu süreç tekrarlandığında, kolunu diğer ko­luyla durdurmaya çalışabilecektir. Bu deneysel olarak gösterilebilir. Eccles şunu iddia etmektedir: Eğer beyin hükmeden tek uzuv olsa, deneğin beyninin emrettiği şeye karşı çıkmaması gerekir. Halbuki durum böyle değildir, o halde kolu hareket ettiren şey nedir ve onu durdurmaya çalışan kimdir? Açıktır ki, onu hareket et­tiren beyin, durdurmaya çalışan ise zihindir.</p>
<p>Eccles ve diğer çeşitli ilim adamları zihin ile beyin arasındaki ilişkiyi açıklamak için yayın yapan bir istas­yon ile televizyon cihazı arasındaki ilişkiyi kullanmak­tadır. Eccles’e göre, gayrimaddi, kendinin farkında olan zıhın sürekli biçimde beyni tarar, inceler ve denetler.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Egcı beyin hasar görürse veya kişi bilincini yitirirse, zihin işini yapmaya devam edecek, ama ürün beynin (verileri) alışındaki kalite ve etkinliğe bağlı olacaktın Benzer şekilde, bir televizyon cihazı arızalanırsa, taşı­yacağı görüntü bozulacak veya tamamen ortadan kal­kabilecektir. Dolayısıyla, beynin ilgili tek öğe olduğunu söylemek çok safça bir kanaattir, tıpkı küçük bir çocu­ğun televizyon ekranında görünen kişilerin ve görün­tülerin televizyon cihazının içinde olduğuna inanması gibi! Evimize misafir gelen kişinin her sabah Omdurman Radyosu’nda Kur’an okuyan değerli hoca Hamid Ömer el-İmam olduğunu söylediğimde, dört yaşındaki yeğenim Emine de tıpatıp aynı şeyi söylemişti: “Ama amca nasıl oluyor da o kadar büyük adam bizim küçü­cük radyonun içine girebiliyor?”</p>
<p>Ünlü filozof Karl Popper ile birlikte yazdığı etkileyi­ci eseri <em>The Self and Its Brain’de</em> yazar, ruhun ölümsüz­lüğü konusunda dini inancı kabule çok yaklaşıyor. Açık fikirli bir bilim adamı olarak, kendisinin bilincinde zih­nin varlığıyla ilgili araştırmasıyla ikna olan Eccles ken­di kendisine soruyor: ölümden sonra zihne ne oluyor?</p>
<p>Şimdi, son resme geliyoruz: Ölünce ne oluyor? O zaman bütün beyin faaliyetleri sonsuza kadar duruyor. Bir an­lamda otonom varlığa sahip olan kendisine dair bilin­ce sahip zihin&#8230; artık görüyor ki uzun ömrü boyunca o kadar etkin biçimde taramış, incelemiş ve denetlemiş olduğu beyin artık hiçbir mesaj vermiyor. Esas soru, bu durumda ne olduğudur.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Eccles’in ifade ettiği gibi, beynin ölümünden sonra ne olduğu, sıradan insanlar kadar ilim adamlarını da meş­gul edecek asıl sorudur. Bu konu bizi sonsuza kadar hayrette bırakacak. Zira Allah ruha, onun bedenle nasıl etkileşimde bulunduğunu, ölümden sonra ona ne olaca­ğına ilişkin gerçek bilginin bu dünyada bizden esirgenen ve sıkı sıkıya korunan bir sır olduğunu beyan etmiştir. Gerçekten de, ölümden sonra ne olduğunu bilmek ru­humuzun sırrını da ister istemez ifşa ederdi ve böyle bir şey olsaydı, o zaman bu hayatın bir sınav alanı olduğu konusunda bütün dini itikat geçersiz olurdu. Kendisine ruh sorulduğunda Hz. Muhammed’e şu ayet vahyedil- mişti: <em>Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: ‘Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><strong>[10]</strong></sup></a></em> Dolayısıyla, ruhun gerçek mahiyetinin bilgisine ulaşmak mümkün değildir. Bu nedenle İslam, Müslümanlara çabalarını ulaşılabilir konularda yoğun­laştırmalarını tavsiye eder. Bu sorunun tam cevabı o yüzden çözümsüz kalacaktır.</p>
<p>Bazı ilim adamları, bu problemi soyut felsefi, dini veya psikolojik açılar yerine saf biyolojik açıdan çöz­meye çalışmanın daha kolay ve “bilimsel” açıdan daha doğru olacağını düşünebilir. Ancak, hakikat şudur ki, biyolojik perspektif daha az karmaşık değildir. Aslında, çok daha karmaşık olabilir, zira biyolojide ve fizikte derinlemesine bir araştırma çoğunlukla felsefe ve ma­neviyat ile sonuçlanmaktadır. W. Uttal, değerli kitabı <em>The Psychobiology of the Mind’da</em> şöyle demektedir: “insan beyninin nasıl çalıştığıyla ilgili her türlü çağ­daş araştırma ve keşifler, bizi beden ve zihin arasındaki ilişki problemini çözmeye yaklaştırmamış tır.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Aslında onlar, var olan sorulara yenilerini eklemişlerdir. Aris­to döneminde, yani 2000 yıldan daha uzun süre önce, sorulan temel sorular hâlâ tatmin edici cevaplar bekle­mektedir.</p>
<p>Beden ile zihin arasındaki ilişkiyi konu alan çağdaş biyolojik araştırmanın doğurduğu bir diğer zorluk, insan kalbinin beyni etkilemedeki ve nöral davranışı şekillen­dirmedeki rolüdür. Düşünceyi kışkır-tan <em>Evolution’ı End</em> kitabında Joseph Pearce, insan kalbinin bir pompa istasyonundan öte, uygun tepkileri göstermesi için bey­ni uyaran organ olduğunu ve beynin işleyişinde önemli rol oynayan sinir taşıyıcılarının kalpde bulunduğunu ifade ederek şöyle söyler:</p>
<p>Kalpdeki eylemler, hem bedendeki hem beyindeki eylem­lerden önce gerçekleşir&#8230; Artık biliyoruz ki kalp&#8230; beyin eylemini hormon, taşıyıcı ve muhtemelen iletişimin daha ince kuantum enerjileri yoluyla beyni denetler ve yönetir/<sup>2</sup></p>
<p>Eğer Pearce’nin söylediği doğruysa, yapay plastik kalp­ler gerçek veya nakledilmiş bir kalbin yapabileceğini ya­pamayacaktır. Bu aynı zamanda kendisine kalp nakledil­miş bir kişinin, bir şekilde kalbi bağışlayan kişininkine benzer şekilde davranacağı anlamına gelir ve son olarak kalbin beyin ve beden üzerindeki genel etkisi ve “uzak­tan kontrol”ü konusunda bazı bilimsel deliller olmalıdır.</p>
<p>İlk konuyla ilgili olarak Pearce, kalp nakline öncü­lük eden cerrah Christian Barnard’ın otoritesine güven­mektedir: Barnard şöyle diyordu:</p>
<p>Yapay kalp fikrinden vazgeçmeliyiz, çünkü kalbin bir pompa istasyonundan çok daha öte bir organ olduğunu anlamış bulunuyoruz.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a><sup> <a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></sup></p>
<p>İkinci noktaya gelince Pearce, kalp “daha yüksek” bir enerji düzeni (ya da İslami inanca göre ruh) tarafından yönetiliyor olsa da, “kalp nakli yapılan kişiler çoğun­lukla çarpıcı biçimde ölmüş bağışçıların belli davra­nışlarını sergilemekte” olduğunu destekliyor.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> Etkinin sınırlı olmayışıyla ilgili olarak da, okuyucuyu ikna edi­ci bir şekilde kalpten alınan iki hücrenin mikroskopla gözlemlendiği deneylere yönlendiriyor, İlk deneyde hüc­reler birbirinden soyutlanıyor ve bu durumda ölünceye kadar sadece kasılıyorlar. Ama hücreler birbirine yaklaştı- rıldıklarında, senkronize oluyorlar ve birlikte çarpıyorlar:</p>
<p>Temas etmek zorunda değiller, aralarına konan mekan engeline rağmen iletişim kuruyorlar&#8230; Birlik içinde faa­liyet gösteren böylesi milyarlarca hücreden oluşan kal­bimiz, daha yüksek, bir yerle sınırlı olmayan bir zekanın rehberliği altındadır&#8230; O yüzden bizim, hem maddi bir kalbimiz hem daha yüksek “evrensel” bir kalbimiz var. İkincisine erişimimiz&#8230; çarpıcı biçimde ilkine bağımlı.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Pearce’a göre derin bir manevi tefekkür halindeyken, manevi evrensel kalbimizden birşeyler alıyoruz ki, bu kalp beynimizle iletişim kuran ve bilişsel faaliyetleri­mizi etkileyen maddi kalbimizi nüfuzu altında tutar. Bazı açılardan bu, Ebu Hamid Gazali’nin şaheser ki­tabı <em>Ihyau Ulumi’d-D in<sup>3</sup> deki</em> görüşlerine çok benze­mektedir. Gazali bu eserinde açıkça ruhun merkezini kontrol eden manevi kalbin insanın maddi kalbinden farklı olduğunu, ancak işleyişinin maddi kalple ilişkili ve onun yönetiminde olduğunu söyler. Böylece, biyo­lojik bir söylemin dini bir diyaloga nasıl dönüştüğünü görüyoruz.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Ancak, Uttal’ın belirttiği gibi, yakın zamanlarda bi­lim ve teknolojide kaydedilen bütün ilerlemelere rağmen, sinir sisteminin insanlara sahip oldukları en değerli şey­leri, yani bilinçlerini ve varlık duygusunu nasıl sağladığı­nı hâlâ bilmiyoruz. Yaratılışın ve tefekkürün bizzat kendi mahiyetinin, tefekkür ve derin düşünme konusu olduğu­na inanıyorum.</p>
<p>Bu sorular Sudanlı şair Yusuf Beşir Ticani tarafından veciz biçimde ifade edilir. “Hakikat Peygamberleri” şii­rinde akla seslenen Ticani şöyle diyor:</p>
<p><em>lütfeyle bana ya Rab,</em></p>
<p><em>Ezelde,</em></p>
<p><em>Nasıl şekillendirdi kudret elin, Planlayan ve yöneten, Akıl denen</em></p>
<p><em>O gizli, esrarlı tılsımı?</em></p>
<p><em>Kim tasarladı,</em></p>
<p><em>Kim idare etti hayatı?</em></p>
<p><em>Lütfeyle bana ya Rab: bu akıl, Gizli oluşuyla kendisinden, Araz mı, yoksa cevher mi zamanda? Kim sakladı onu gözlerimizden? Ey akıl, ey aklın tevehhümü, Yok mu kendi hakkında Daha iyi bir açıklaman?</em></p>
<p><em>Dünyayı küllere ve toza çevirebilen, Ey hayatı yıkan ve kuran güçlen<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup><strong>[17]</strong></sup></a></em></p>
<p><strong>Tefekkürün ana vasıtası: Dil</strong></p>
<p>Bu problemin karmaşıklığına rağmen bilişsel psikoloji araştırmaları, insanın içsel akli ve zihinsel faaliyetleri­nin ve onların dil ile tam ve kesin ilişkisinin sırlarına aşina oldu. Çağdaş bilgisayar bilimcilerinin yardımıyla, insan zihninin malumatı sınıflandırmada izlediği yön­temlerden bazılarını berraklaştırmak için basitleştiril­miş programlar kurmak mümkün oldu. Mesela, dilin insanlar tarafından sadece hitap etmek ve iletişim kur­mak için kullanılan bir araç olmadığı, aynı zamanda düşünmede kullanılan temel sistem olduğu bulundu. Somut ve soyut anlamların kelime sembolleriyle akta­rılma biçimini denetleyen yasalar olmazsa, insanlar so­yut kavramlar geliştiremezler. Ne geçmişte yaşadıkları çeşitli deneyimleri hatırlayarak onları bugünle ilişkilen- direbilir ve onlardan karşılaştıkları problemlere muh­temel çözümler çıkarabilirler, ne de duyusal algılarını kullanabilirler. Aslında düşünme, bilişsel süreçler yo­luyla bu tür sembolleri kullanmaktır.</p>
<p>*Dilbilimsel görecelilik” hipotezini geliştiren Whorf gibi bazı araştırmacılar, belli bir insan topluluğu tara­fından konuşulan dilin özelliklerini, onların nasıl dü­şündüğünü ve yaşadıkları gerçekliği zihinlerinde nasıl canlandırdıklarına işaret eden faktör olarak kabul eder. O yüzden, dilin yapısı ve diğer yönleri, belli bir toplu­mun dünyayı zihninde canlandırma biçimindeki temel faktörler olarak kabul görür.</p>
<p>Dilin önemine biraz daha yakından bakalım. Tama­men veya kısmen doğru bile olsa, Arapçanın özellikle­rini, Arapların üzerindeki etkisini ve Kur’an’ın vahye- dilmesi ve İslam’ın mesaj mm tüm insanlığa iletilmesi için bu dilin ilahi takdirle seçilmesini ele almamız en uygunu olacak. Allah Kur’an’da şöyle diyor: <em>Doğrusu Kitab’ı Biz indirdik, onun koruyucusu elbette Biziz.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[18]</strong></sup></a> </em>Bu, Allah’ın vahyi ve dolayısıyla da Arapçayı muha­faza ettiği anlamına geliyor. Bu bağlamda, Mısırlı ilim adamı Abbas Mahmut Akkad Arapçanın bazı yönleri­ni tartışmaktadır: Kelime haznesi, fonetik ve fonemik yönleri.</p>
<p>İnsanın konuşma sistemi harika bir müzik aletidir ve bu müzik aletini ne antik, ne de çağdaş hiçbir millet Araplar kadar mükemmel kullanamamıştır. Çünkü onlar, alfabe­lerinin dağılımındaki bütün fonetik imkanları kullanmış­lardır. O yüzden Arap şiirini diğer sanatlardan bağımsız mükemmel bir sanat haline getiren Arap dilinin bu özel­likleridir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Akkad a göre, bu özellikler diğer dillerde bulunmaz; çünkü Arapça’nın belağatı insanın konuşma organla­rını, insanın kendisini harfler ve kelimelerle ifade edi­şinde ulaşılmış en yüksek noktaya taşımıştır.’*<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p><em>El-Fusha: Lugatu’l-Kur’an</em> kitabında Enver Cundi, Arapçanın özelliklerinden ve onun İslam’ın yayılmasın­daki öneminden söz eder:</p>
<p>En şaşırtıcı olanı, bu sağlam dilin (Arapça) çölün or­tasında ve bedevi bir kavimde gelişip kemal derecesine ulaştığını görmektir. Kelime haznesinin zenginliği, tam ve kesin anlamlar, mükemmel yapısı ile bu dil, diğer dilleri gende bırakmıştır. Bu dil, diğer kavimlerce bilinmiyordu, ama bilinip tanındığında bize öyle bir mükemmellikle göründü ki, o zamandan beri neredeyse hiç değişim ya­şamadı. Hayat aşamalarında bu dilin ne çocukluğu ne de yaşlılığı vardı. Eşsiz fetihleri ve zaferlerinin ötesinde bu dil hakkında hemen hiçbir şey bilmiyoruz. İlim adamları­na bu kadar eksiksiz, merhalesiz, bir yapıyı bu kadar saf ve kusursuz koruyan başka bir dil bulamayız. Arapça en geniş bölgelere ve en uzak ülkelere bile yayıldı.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p><strong>Bilişsel faaliyetten normal ve anormal alışkanlıklara</strong></p>
<p>Düşünmenin temel sistemi olarak dilin önemine değin­dikten sonra, bilişsel psikologların ve bilgisayar bilim­cilerin insanın dahili bilişsel faaliyetlerini anlamak için yaptıkları araştırmalara dönelim. Her iki grup bilim adamı da insanın, bilgiyi çözümleme, sınıflama ve ge­rektiğinde tekrar kullanmak için saklama kabiliyetiyle ilgilenmektedir. İnsanın düşünme ve problem çözmede kullandığı süreçleri incelemek için pek çok ayrıntıyı araştırdılar ve daha sonra bu verileri kullanarak bilişsel faaliyeti taklit eden çeşitli programlar kurdular. Bazıları nevrotiklerin ve psikotiklerin çevrelerine uyum sağlar­ken, düşünme biçimlerini taklide çalışan bir program bile icat ettiler. Bu araştırma ve incelemeler, davranışçı­ların içeriklerini teşhis etmeyi imkansız bulduklarından görmezden gelmeyi tercih ettiği birçok yöne açıklık ge­tirdi. Bu araştırmalar aynı zamanda Müslüman psiko­logun tefekkür ve ibadetin önemi ve onlara eşlik eden dahili zihinsel-bilişsel faaliyet konusunda yeni şeyler öğrenmesine fırsat oluşturdu. Psikanalistler ve kişilik psikologları insanın içsel düşünüş ve duygularını açığa çıkaran gözlemlenebilir normal ve anormal insan dav­ranışının oluşumunu inceleyen bu bilişsel araştırmaları kullandılar.</p>
<p>Daha önce söz ettiğimiz üzere davranışçılar, insan kişiliğinin ve normal veya anormal insan davranışının gelişiminden sorumlu tek etken olarak çevrenin rolünü vurgulamakta, çevresel uyaranların doğrudan doğruya davranışsal tepkilere neden olduğuna inanmaktadır. Di­ğer taraftan bilişsel psikologlar, bu deneyimlerin üretti­ği anlamlara daha fazla ilgi göstermektedir. Onlar, sıcak bir yüzeye dokunulduğunda elin çekilmesi gibi refleks­ler dışında, bir deneyimin kendiliğinden bir tepkiyi do­ğurmayacağını iddia etmektedir. İnsanların fikirlerini, inançlarını, iradi kararlarım ve gözlemlenebilir karma­şık davranışlarını etkileyen karmaşık tepkiler, sonraki çevresel uyaranlara anlam veren önceki kavramsallaş- tırmalardan, duygulardan ve deneyimlerden doğmakta­dır. Eğer insanların düşünüşü her şeyi yaratmaya kadir olan Allah’ın yaratışı ve nimetlerine odaklanırsa, inanç­ları artacak, amel ve davranışları düzelecektir. Eğer dü­şünceleri hazlara ve tutkulara odaklanırsa, dinlerinden uzaklaşacak ve davranışları yozlaşacaktır. Düşünceleri korkulara, hayal kırıklıklarına, başarısızlıklara ve dola­yısıyla kötümserliklere yoğunlaşırsa, tepkisel depresyon ve diğer psikolojik bozukluklara maruz kalır. Sonuç olarak, bilişsel psikologlar terapilerini hastaların bilinçli düşünüşünü değiştirmeye yoğunlaştırırlar, zira normal ve nevrotik insanların duygularından ve duygusal tepki- terinden önce düşünme faaliyeti gelir. Diğer bir ifadeyle, zihinlerinin kullandığı “yazılım”ı değiştirmeye çalışırlar. Çünkü deneyimledikleri şeye anlam veren, kullandıkları bu programdır. Bu içsel bilişsel faaliyet (otomatik düşün­celer) o kadar hızlı ve kendiliğinden olabiliyor ki, kişi incelikli bir tahlil ve egzersiz yapmadığı sürece bunun farkına varmıyor.</p>
<p>Bu araştırma ve incelemeler göstermiştir ki, bireyin icra ettiği her kasıtlı eylemin öncesinde, içsel bir bilişsel faaliyet vardır. Aynı zamanda insan zihninin bu bilişsel faaliyeti, kişi farkında olsun veya olmasın, gece ve gün­düz hiç ara vermez. Bunun klasik örneği şudur: Birisi bir probleme çözüm bulamadığında ve onu bir kenara koyup başka bir faaliyete geçtiğinde, çözüm bilinçli bir çaba göstermeden aniden aklına gelir. Ünlü bir örnek de Arşimet’in suyun kaldırma kuvvetiyle ilgili kanunu birdenbire keşfetmesidir. Benzer şekilde, bir isim ya da kelimeyi hatırlayamayan bir kişinin daha sonra birden hatırlamasıdır.</p>
<p>Dolayısıyla, gözlemlenebilir insan davranışlarını yönlendiren, bilinçli veya bilinçsiz dahili bilişsel faali­yettir. Bilişsel psikologlar bu sonuca uzun yıllar süren araştırmalardan sonra, genel insan davranışını basit teorilere indirgemeye çalışan bütün psikoloji okullarını aşarak ulaştılar. Dahası, bu bilişsel perspektif, İslam’ın daha önceden kurmuş olduğu şeyi açıkça desteklemek­tedir: Deruni düşünce süreci olarak tefekkür, her türlü güzel amelin kaynağı olan inancın belkemiğidir.</p>
<p>Her eylemin dahili bir bilişsel faaliyet -bir kanaat, bir hatıra, bir imge, bir algı veya bir duygu- ile başladı­ğı keşfine ek olarak, bir bilişsel faaliyet güçlendiğinde eylem için itici veya teşvik edici bir neden olabilmekte­dir. Kişi teşvik edilen bu eylemi tekrar tekrar uyguladığın­da, dahili fikirler kolaylıkla ve kendiliğinden köklü bir alışkanlık haline gelir. Bu alışkanlığın bir beceri olması gerekmiyor. Bazen bir duygu, manevi bir duygu veya bir tutum olabiliyor. O yüzden, eğer bilişsel terapist, duy­gusal veya diğer türlü bir alışkanlıktan sıkıntı duyan bir hastayı tedavi etmek istiyorsa, bu davranışa neden olan düşünceyi değiştirmeye çalışmalıdır. Sözgelişi bu alış­kanlık sosyal durum korkusu ise terapistin, hastanın bu sosyal korku ile tepki göstermesine neden olan olumsuz düşünceyi teşhis etmesi gerekir. Örneğin, hasta kendisi­ni yabancılara takdim ettiğinde veya onlarla konuştu­ğunda, ya da tanıdıklarından oluşan bir gruba konuşma yaptığında, aptal görüneceğini vehmediyorsa, terapist hastanın bu olumsuz düşüncelerinin akıl dışı olduğunu, gerçek hayatta temellerinin bulunmadığını ve hastanın duygularının bu kötümser düşünceyi körü körüne izle­diğini ve nihayet davranışının kontrolünü ele geçirdiğini göstererek yardımcı olabilir.</p>
<p>Diğer taraftan, eğer kumar, alkol veya sapkın cinsel davranış gibi olumsuz alışkanlık hastaya haz ve psikolo­jik rahatlık veriyorsa, karşı önlemler yoluyla yürütülen tedavide terapist belli bir olumsuz alışkanlığı tekrarladı­ğında hastada korku duygusu, psikolojik stres ve korku uyandırmaya çalışır. Bu tür caydırıcı terapide alkol veya uyuşturucu bağımlısına, alkol içtiğinde mide bulantısı­na ve başağrısına neden olan kimyasal maddeler enjek­te edilir, hatta acı veren ama zararsız elektrik şoklarına bile maruz bırakılır. Bu “ödül ve ceza” terapisi, “kar­şılıklı ket vurma” olarak bilinir ve çağdaş davranışsal terapinin en başarılı tekniklerinden birisidir. Davranış­çılar tarafından geliştirilmiş olsa da, bilişsel psikologlar bu terapiyi hastanın düşünüşü ve bilinçli duygularıyla ilişkilendirerek geliştirdiler. Davranışın düzeltilmesi ile bilişsel terapideki gelişmelerin bu evliliği, psikolojik te­rapideki en son ve en başarılı yeniliktir.</p>
<p>O nedenle, bilişsel psikoloji insanların bilinçli dü­şünüşünün ve içsel diyaloglarının duygu ve hislerini et­kileyeceğini, tutum ve inançlarını şekillendireceğini, kı­sacası değerlerini ve hayat görüşlerini bile biçimlendi- rebileceğini belirtir. Tartışma duygusal olarak rahatsız bir kişinin bilişsel terapisinden normal Müslümanların bilişsel faaliyetine aktarıldığında, bireylerin bizzat ru­hunun yeniden modellenmesinde tefekkürün içerdiği bilişsel süreçlerin büyük etkisi açıkça görülür. Bir de, çağdaş psikolojinin tamamen dışladığı sağlam bir bi­lişsel güç olan manevi/inanç faktörü eklenirse, Islami tefekkürün ruhların saflaştırılmasında ve müminlerin mertebesinin yükseltilmesinde sağlayacağı muazzam değişim hayal edilebilir. Müslümanlar tefekkür vasıta­sıyla kendi içsel “ödül ve ceza” psikoruhsal stratejile­rini geliştirebilirler. İstenmeyen alışkanlıklarını değiş­tirmek ve onların yerine güzel olanlarını koymak için dünyevi bir ödüle veya elektrik şokuna ihtiyaçları yok. içsel bilişsel ve manevi özlemlerini Allah’ın azamet ve kemaline yöneltince, kesinlikle Allah sevgisine ulaşa­caklar ve rıza, saadet ve huzur gibi ince duyguları ka­zanacaklardır. Bu, bir sonraki bölümde daha ayrıntılı olarak tartışılacaktır.</p>
<p>Malik Bedri &#8211; <em>Düşünme</em> &amp; Gözlemden Tanıklığa,syf:42</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> J. B. Watson, Behauiourism, s. IX.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Age.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> John Eccles, Evolution ofthe Brain: Creation ofthe Self, s. 225.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Malık Bedri, İbnü’n-Nefs min Manzur İslâmî.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><strong>[5]</strong></a> H. J. Eysenck, Pscyhology is about People, s. 300.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Thomas Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions. Kitap, Bilimsel Devrûnlerin Yapısı adıyla Türkçeye (çev. Nilüfer Kuyaş, Kırmızı Yayınları, 2011) çevrilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Eccles, Evolution of the Brain.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Age.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Kad Popper-John Eccles, The Self and Its Brain, s. 372.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> hra, 17/85</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> W. Uttal, Tire Psychobiology of the Mmd.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> J, C. Pearce, Evolution’s End, s. 103, 104.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Age., s. 103.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Age., s. 104.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Age., s. 104-105.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Ebu Hamid Gazali, İhyan Ulumi’d-Dm.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Yusuf Beşir Ticani, Divan İşraka.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Hicr, 15/9</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Abbas Malınıud Akkad. el-Luva es-Sa&#8217;ıre.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Age, s. 70.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Enver Cundi, el-Fusha: Lugatu’l-Kur’an, s. 27.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-psikolojik-bir-perspektifislami-tefekkur-ve-sekuler-psikoloji/">Çağdaş Psikolojik bir Perspektif:İslami Tefekkür ve Seküler Psikoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-psikolojik-bir-perspektifislami-tefekkur-ve-sekuler-psikoloji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aklın İnşası:Tefekkür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aklin-insasitefekkur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aklin-insasitefekkur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2020 13:24:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Âfâkî Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Aklın İnşası]]></category>
		<category><![CDATA[Enfüsî Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24742</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın ana hatlarıyla aklî, kalbi ve amelî olmak üzere üç boyutu vardır. İnsan, aklî yönden tefekkür eder, delil getirir, kıyas yapar; kalbî yönden sever, nefret eder, korkar, ümitlenir; amelî bakımdan da aklının ve kalbinin yönlen­dirmesi sonucu birtakım davranışları ortaya koyar. Düşün­menin merkezi beyin, duygunun merkezi kalp, davranışların merkezi ise organlar olarak kabul edilmektedir. Sağlıklı bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aklin-insasitefekkur/">Aklın İnşası:Tefekkür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-14770 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sabah_bunu_dusun2-702x336.jpg" alt="" width="608" height="291" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sabah_bunu_dusun2-702x336.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sabah_bunu_dusun2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/sabah_bunu_dusun2-702x336-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 608px) 100vw, 608px" /></p>
<p>İnsanın ana hatlarıyla aklî, kalbi ve amelî olmak üzere üç boyutu vardır. İnsan, aklî yönden tefekkür eder, delil getirir, kıyas yapar; kalbî yönden sever, nefret eder, korkar, ümitlenir; amelî bakımdan da aklının ve kalbinin yönlen­dirmesi sonucu birtakım davranışları ortaya koyar. Düşün­menin merkezi beyin, duygunun merkezi kalp, davranışların merkezi ise organlar olarak kabul edilmektedir. Sağlıklı bir davranışın temelinde akıl-kalp ve düşünce-duygu dengesi yatar. Duygunun aklî temelinin göz ardı edilmesi insanı, hissiyatının esiri yaparken, duygudan yoksun bir tefekkür de onu mekanikleştirmektedir.</p>
<p>Akıl ve kalp; karakterin, dolayısıyla da davranış dünya­sının iki temel unsurudur. Akılda ve kalpte herhangi bir olumsuz durumun egemen olması karakteri ve ona bağlı olan davranışları derinden etkiler.<sup>79</sup> Bundan dolayı vahyin hedefi hem aklın ve hem de kalbin inşasını birlikte gerçekleştir­mektir. Kur’an, ne akıl için kalbi; ne de kalp için aklı ihmal eder. “Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.”<sup>80</sup> âyetinde, tefekkürü ifade eden şahitliğin ve duyguyu ifade eden müjdeleme ve korkutmanın yan yana zikredilmesi gerek Kur’anın, gerekse Hz. Peygamberin karakter inşa metodunun akla ve kalbe aynı anda hitap eden bütünsel yapısına işaret etmektedir. Vahiy önerdiği tefekkür metodu ve meteryaliyle aklı; kötü duyguları ıslah, iyi duyguları inşa ve duygular arası kurduğu denge ile de kalbi inşa eder. Müşrikleri imana davet eden âyetler incelendiğinde Allah’ın onların hem akıllarına hem de kalplerine hitap ettiği görülür.<sup>81</sup> Çünkü akli temele sahip olmayan bir duygu, insanı tehlikeli davranışlara itebilir.<sup>82</sup></p>
<p>Bu bağlamda karakter dünyasının akıl ve kalpten oluştu­ğunu ifade edebiliriz. Akıl ve kalp, yapısı itibariyle hareketli olup, sürekli olarak birbirleriyle etkileşim halindedir. Bu iki kavram beyindeki iki farklı bölümden ibaret kavramlar olma­yıp, karakter yapılanmasının farklı boyutlarını ifade eder.<sup>83 </sup>Aklın inşası, karakter inşasının merhalelerinin ilkidir; akıl karakter inşasında “nâzım 7 düzenleyici rol” vazifesi görür.<sup>84 </sup>Fakat karakter inşası aklın inşasından ibaret değildir. Çünkü insanın diğer varlık parçalarından sarf-ı nazar edilerek ve sadece maddî bir hedefe odaklanarak gerçekleştirilen aklın inşası insanı bilgili ve daha kurnaz hale getirebilir. Bunun yanında ilkel istek ve arzuların esaretinden kurtaracak bir irade ve duygu inşası gerçekleşmezse, insanın hırs ve istekleri daha da artacak ve hem kendi hem de insanlık için daha teh­likeli, daha kurnaz, daha hilekâr; ama daha az fedakar, daha az diğergam bir karakter kazanmaya mahkûm olacaktır.<sup>85</sup> Bu sebeple biz öncelikle aklın inşasını ele almaya çalışacağız.</p>
<p><strong>Akıl</strong></p>
<p>Sözlükte; yasaklamak, engellemek, tutmak, korunmak, ağınmak, bilmek, anlamak, zeka, bilgi, ruh, düşünce ve kavrama yeteneği gibi anlamlara gelen akıl<sup>86</sup> kelimesinin temel anlamı; alıkoyma, koruma, gözetme ve engellemedir.<sup>87 </sup>Bundan dolayı Sa’lebî (ö. 427/1035) Bakara suresinin 44. âyetinde geçen” “Akletmiyor musunuz?” ifadesini Kendinize mâni olmuyor musunuz” şek­linde tefsir eder.<sup>88</sup> İnsanın sahip olduğu ayırt edici vasfa akıl denmesi de bu vasfın insanı sapmaktan, tehlikeye ve helake düşmekten korumasından dolayıdır. İnsanın “âkil” olarak vasıflanmasında, kendini kötülüklerden ve nefsanî arzulardan koruması ve engellemesi göz önüne alınmıştır.<sup>89</sup> Dolayısıyla akıl kelimesinin İzafî anlamlarına yön veren temel mananın da “engellemek” olduğunu söyleyebiliriz.<sup>90</sup></p>
<p>Bilgiyi doğuran ve bilgi âlemiyle bağ kuran akıl hakikate ulaşmak isteyen insanı Allah’a bağlayan bir bağdır. Aklî ol­mayan bir bilginin ve düşüncenin ruha gıda olması mümkün değildir. Akıl, yanlış davranışların, nefsin ve kötü alışkanlık­ların kontrol altına alınmasında ve disiplinize edilmesinde oldukça önemli bir işleve sahiptir. Aklın bir bağ olması, hem insanı Allah’a bağlaması hem de nefsin kötü arzularını ve şeytanın vesveselerini engellemesi sebebiyledir.<sup>91</sup> Kuranda aklı ifade etmek kullanılan kelimelerin arasında kötülükten engellemek anlamlarını içeren “nühâ”<sup>92</sup> ve “hicr”<sup>93</sup> kelime­lerinin geçmesi de akıl kavramının bu boyutuyla ilgilidir.<sup>94 </sup>Bu itibarla insanın sahip olduğu düşünme, bir düşünceden diğer bir düşünceye intikal etme, delil getirme, tasavvur etme, ilkeler ve düşünceler aracılığıyla bilineni sistematize etme gibi melekeler bileşkesine akıl denmesinin sebebi, bu vasıf­ların olmamaları durumunda insanın cehalet, ahmaklık ve delilik gibi sebeplerle düşeceği olumsuz durumlardan insanı korumasıdır.<sup>95</sup> İnsanı diğer varlıklardan ayırıcı bir vasıf olan aklın varlığının ilk belirtisi, insanın zararlı şeylerden kaçması ve faydalı şeylere yönelmesidir.<sup>96</sup> Aklın; gerek iyi ile kötünün arasını ayırt etme, gerekse düşünme ve delil getirmeyle kaim oluşu sebebiyle hayvanlara, deli ve çocuklara “âkil” denilmez.</p>
<p>Aklın özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü halin imkânsızlı­ğı, sebeplilik ve gayelilik gibi evrensel, zorunlu ve a priori ilkeleri vardır.<sup>97</sup> Bu ilkelerin her biri doğru işletildiğinde insanı Allah m varlığına ve birliğine taşıyacak mahiyettedir, örneğin; bunlardan biri olan “gayelilik” prensibi sayesinde akıl, tabiattaki muhteşem düzen ve ritm üzerinde düşünerek bütün varlığın bir sebepten kaynaklandığını ve ortak bir gayeye odaklandığını fark eder.<sup>98</sup> Böylece akıl, ontolojik yapısı gereği kainatta hâkim olan sebep-sonuç ilişkisine ve duyularla algılanan şehadet âlemindeki derûnî incelemelerine dayanarak görünen âleme varlık veren görünmeyen bir var  edicinin mevcudiyetini anlar. Akıl, soyut olmasına rağmen nasıl ki, somut tecelli ve eserlerle varlığını izhar ve ispat edi- &gt; yorsa, mükemmel tecellilerle dolu olan kainat eserinin, bir müessirin varlığına işaret ettiği de aşikârdır. Ancak nasıl ki, j akıl ile onun eseri arasında bir benzerlik mevzu bahis değil ise kainat eserinin var edicisi, var olanların hiçbirine benze- yemez. İşte akıl, maddeden soyutladığı kavramlarla eşyanın hakikatini anlayabilme gücüne sahip oluşu sebebiyle görünen  “eser” üzerinde düşünerek görünmeyen bir “müessir’in var okluğunu anlar.<sup>99</sup> Dolayısıyla insan akıl sayesinde şehadeti v gaybla, mahlûku hâlık ile ilişkilendirebilir.</p>
<p>Bir illet ve arıza olmadıkça her (doğan) insan bu bağ (olan akıl)la dünyaya gelir.<sup>100</sup> Bu akıl, her insanda standart olarak var olan tabiî, garızî, fıtrî ya da vehbî olarak isimlendirilen temel akıldır.<sup>101</sup> bu temel akıl düşünme, kavrama, değerlen­dirme ve tecrübe sayesinde beslenerek güçlenir. Aksi takdirde de zayıflar.<sup>102</sup> Bu bakımdan aklın inşası, vahyin karakter inşa sistemi içinde kilit noktada yer almaktadır. Belki de aklı devre dışı bırakan her türlü maddenin haram kılınmasının hikmetlerinden biri de bunların beşerî tekâmülün önünde birer engel teşkil etmesidir.<sup>103</sup>                                                                               &#8211;</p>
<p><strong>Tefekkür</strong></p>
<p>Kur’an’da akıl ve tefekkürle ilgili doğrudan ve dolaylı  olarak 500 civarında âyetin bulunduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Kur andaki akılla ilgili âyetleri; a) Fıtrî meleke olan akıl, b) Aklın görevi, c) Akıl sahiplerine hitap ve onların övülmesi, d) Aklını kullanmayanların yerilmesi, e) Lüb, nühâ, hicr ve hulm gibi akla eş anlamlı kelimeler olarak beşe ayırma­mız mümkündür. Yüce Allah adeta yaklaşık on âyette bir insana, aklını kullanmasını öğütlemektedir.<sup>104</sup> Aralarında birtakım farklar bulunmakla beraber; rey, nazar, tedebbür, itibar, tefekkuh ve tezekkür gibi kelimelerin tefekkür ile yaklaşık anlamlar ifade ettiğini söyleyebiliriz. Başka bir de­yişle Kuran’a göre düşünmeyi ifade eden kavramlar arasında önemli farklılıklar yoktur; asıl önemli olan konu, düşünme­nin şekli ve hedefidir.<sup>105</sup></p>
<p>Sağlıklı bir tefekkür, Kur’anda tevhide, sahih bilgiye, gerçek imana ve salih amele sevk edici bir araç olarak ele alınmış ve vahiyle irtibatlandırılmıştır:<sup>106</sup> “O peygamberleri apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik, insanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik.”<sup>107</sup> Dolayısıyla Kur’an a göre tefekkür hakla batılı birbirinden ayırmaya yarayan bir faali­yettir. Bu durum, Kuranın akıl için belirlediği ulvi gayenin bir sonucudur.<sup>108</sup> İnsanın kendisini ve varlığı doğru bir şekil­de anlamlandırıp olumlu bir tefekkür ve sağlıklı bir akledişle Yüce Yaratıcı’yı bulabilmesi, vahyin talep ettiği şekilde aklın tefekkür etmesine bağlıdır.<sup>109</sup> Bu sebeple Kur’an, insanın bakışlarını dış dünyaya çevirmiş ve aklı, kozmik sistemin sayısız harikaları üzerinde düşünmeye sevk etmiş; akla bir hedef, bir alan ve bir sınır çizmiş, aklın düşünce seyahatine başlayacağı noktayı ve yolculuk için gerekli prensipleri bildir­miş<sup>110</sup> ve aynı zamanda düşünmeye ilişkin bir metot ortaya koymuştur.<sup>111</sup> İnsan Kuranın önerdiği şekilde tefekkür ettiğinde âlemdeki muhteşem düzen ve ritmin ardındaki en büyük gerçeğe ermek için başlattığı anlam arayışının en sahih cevabına yani imana mazhar olur; böylece “düzen” üzerinde düşünerek “düzenleyici’ye ulaşır. Örneğin, yağmurun bu­luttan, bulutun buharlaşmadan, buharlaşmanın sıcaklıktan, sıcaklığın ise güneşten geldiğini düşünür. Güneş’in üzerinde düşündüğünde ise onun da diğer mahlûklar gibi yaratılmış olduğunu görür. Böylece Güneş’i de var eden bir yaratıcının olduğu fikrine ulaşır. Bu bağlamda ulaşılan iman bir düşünüş sürecinin ürünü olması sebebiyle aklî bir temele sahiptir.</p>
<p>Kur’an imanın değil, imansızlığın irrasyonel olduğunu; dolayısıyla da inkarcıların akletmediklerini vurgular:<sup>112</sup> “Siz namaza çağırdığınız vakit onu alaya alıp eğlence yerine koyu­yorlar. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir toplum olmala­rındandır.”<sup>113</sup> Buradan hareketle diyebiliriz ki; tefekkürü terk etmek, yaşamın her sahasında insana rehberlik edecek ilkeyi kaybetmek anlamına geldiği için kalbin karanlıklar ve şaş­kınlıklar içinde kalmasına neden olan bir sapkınlık halidir.<sup>114 </sup>İman etmeyen kâfirlerin Kuranda -akletmemelerinden dolayı sağırlar, dilsizler ve körler” şeklinde ifade edilmeleri de bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir.<sup>115</sup> Aklı olmayanın imanı olmadığı gibi Kur’an a göre inkâr edenin de tefekkürü yok sayılmaktadır. Kâinatın mahiyet, hikmet ve hakikatleri üzerinde düşünmenin yanı sıra Yüce Allah, insanın yaratılışı, yaşamı, ölümü, ölüm sonrası, dünyanın faniliği, ahiret yurdunun sonsuzluğu, cennet 6 nimetleri ve cehennem azabı gibi konularda da tefekkür edilmesini emretmiştir.</p>
<p>Bu itibarla diyebiliriz ki, Kur’an a göre Allah-âlem, Allah-insan ve insan-âlem ilişkisi üzerine odaklanmış tefekkür / faaliyeti bir ibadettir.<sup>116</sup> Tefekkür, olumsuz karakter özellik­li terinin terbiyesinde ve olumlu özelliklerin inşasında temel unsurlardan biridir. Çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde detaylı bir şekilde değineceğimiz gibi; Kuran’a göre âfâkî ve enfüsî sahada tefekküre konu olan her şey ve üzerin­de sebep-sonuç ilişkisi bağlamında düşünülmesi gereken bütün kainat; zerreden küreye, mikrodan makroya bütün boyutlarıyla Allah’ın varlığına ve birliğine delalet eden bir deliller manzumesidir.<sup>117</sup> Bu delillerin Kur’an’da“ayet” olarak isimlendirilmesi de dikkat çekicidir.<sup>118</sup> Delil, işaret ve alamet anlamına gelen âyet;<sup>119</sup> hem Kur’an’ın belirli parçalarını, hem de olağanüstü ve olağan nitelikteki kainat olaylarını ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.<sup>120</sup> Vahiy aklı iman etmeye yatkın hale getirmek ve onun tabiatında bulu­nan, somut idrakten soyut idrake geçebilmesini sağlamak için öncelikle aklı, saplantılarından ve batıl itikatlarından kurtarır. Bunu gerçekleştirirken mucizelerle ve metodik şüphe olarak da adlandırabileceğimiz “aklı aciz bırakma” ve “aklı bozuma uğratma” yöntemiyle onun, enfüsî ve afakî deliller üzerinde düşünmesine olanak hazırlar. Bunlar aynı zamanda aklın inşasının merhaleleri olarak da değerlendirilebilir.<sup>121</sup></p>
<p><strong>Aklı Aciz Bırakma</strong></p>
<p>Aklın kadim kültüründen gelen ve iman etmesini engel­leyen düşünce tortularının temizlenerek aklın inşaya elverişli hale getirilmesindeki ilk metot mucizedir. Mucize, tarih boyunca bütün peygamberlerin nübüvvetlerinin sıhhatinin en büyük alameti olmuştur. Allah beşeriyet tarihinde gön­derdiği bütün peygamberlere, nübüvvet davalarının ispatına dayanak teşkil etmek üzere beşer üstü birtakım mucizeler lütfetmiştir. Böylece bir taraftan inkarcıların yalanlamalarının önüne geçilirken diğer taraftan inanç konusunda meyli olan insanların, ikna edici bir hüccet ile hakiki imana ulaşma- lan temin edilmiştir. Bu konumu ile mucizenin nübüvvet iddiasında bulunan birinin elinde ortaya çıkması adeta Al­lah’ın onun peygamberliğine verdiği bir muvafakatnâmedir. Mucize; fevkalâde bir şekilde tecelli etmesiyle, görünenin ötesinde görünmeyen bir aşkın gücün varlığını temsil eder. Hinde zuhur ettiği peygamberi ise o gücün mümessili kılar. Bu sebeple de Allah’ın varlığının ve nübüvvet davasının en somut ve aklî kanıtı durumundadır.</p>
<p>Kelime anlamı olarak aciz bırakan anlamına gelen mu­cize;<sup>122</sup> ıstılahta, peygamberlik iddiasında bulunan kişinin dinden ortaya çıkan, tabiattaki cari olan âdet ve kaidelere aykırı olarak gerçekleşen, karşı koyanları benzerini meydana getirmekten aciz bırakarak nübüvvet iddiasını destekleyen harikulade fiil veya durumdur.<sup>123</sup> Harikulade bir olay olan mucizenin<sup>124</sup> nübüvvet iddiasına parelellik arz etmesi gerek­mektedir. Yani nübüvvet iddiasından önce ve sonra olmaması gerekir.<sup>125</sup></p>
<p>Mucize, ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar insanların bir benzerini meydana getirememeleri sebebiyle Allah m varlığının ve elinde zuhur ettiği peygamberin O’nun elçisi olduğunun en kuvvetli aklî karinelerinden biri sayılır.<sup>126</sup> O, mutlak güçten sudur ettiği için mutlaktır. Mucizenin mutlak olması hiçbir çağda hiçbir toplumun mislini yapmaya güç yetirememesi demektir. Çünkü misli meydana getirilen şey mutlak olmaz. Bu sebeple Yüce Allah Mûsâ’ya verdiği muci­zeler hakkında “Bunlar Rabbinin sana verdiği delillerdir.”<sup>127 </sup>demiştir. Bu konumu dolayısıyla mucizeyi inkâr Allah’ı ve Resulü’nü inkâr anlamına gelir.<sup>128</sup> Çünkü Allah’ın, nübüv­vet iddiasında bulunan birinin elinden olağanüstü bir olayı mucize olarak meydana getirmesi daha önce de ifade ettiği­miz gibi Onun nübüvvetine verdiği muvafakatnamedir.<sup>129</sup></p>
<p>Peygamberin, muhataplarını Allah’a iman ve itaat etme çağ­rısıyla olan eşgüdümsel seyri<sup>130</sup> mucizeye, karakter inşasının başlangıç evresi olan aklın inşasında hayati bir rol atfeder.</p>
<p><strong>Aklı Bozuma Uğratma</strong></p>
<p>İnsan bir hedefi gerçekleştirmek için bir davranış ortaya koyar. Fakat zaman içinde bu davranışa iten sebep ve hedef ortadan kalkmış olmasına rağmen insan, bu davranışı devam ettirmek ister. Başka bir deyişle davranışın bizzat kendisini sebep ve hedef edinmeye başlar. Bu durum, insanın değişi­me dirençli ve hatta bir sonraki aşamada sabit kanaatliliğe eğilimli olmasıyla yakından ilişkilendirilebilir. Bu yönüyle adeta organik bir ihtiyaca dönüştürülen alışkanlıklar; insanı, kemale taşıyacak olan düşünce ve erdemlerine ayak bağı olmaya ve onun feraset ve hassasiyetini köreltmeye başlar. Şuursuz ve mekanik bir davranış tarzının ortaya çıkmasına neden olan bu durum amel-ahlak ilişkisinin zeminini yok etmesi sebebiyle karakter inşasının önündeki kaldırılması gereken ilk engeldir. Bundan dolayı karakter inşasının ger­çekleşmesinde ilk merhale olan aklın inşası; insanın bağımlısı olduğu alışkanlıklar zincirinin kırıldığı ve insanın kemale giden yolculuğunun başladığı ilk aşama olması bakımından hayati bir öneme sahiptir. Çünkü alışkanlıklar her ne ka­dar otomazim gerektiren bazı basit işlerde insana birtakım kolaylıklar sağlasa da, insanın varoluşunun anlam ve amacı ile direkt ilgili davranışların alışkanlık haline getirilmesi; doğru düşünme ve buna bağlı olarak isabetli hüküm vermeyi güçleştirmektedir. Örneğin, bir suçla itham edilen bir kimse hakkında peşin hükmümüz varsa, kesin delilleri dikkate almadan o kimseyi suçlamaya devam edebiliriz. Bu durum tam tersi olarak; lehinde peşin hüküm sahibi olduğumuz, kötü bir kimseyi her daim tenzih etmemize de sebep ola­bilir. Bu bakımdan sosyal psikolojinin en önemli inceleme alanlarından birini oluşturan peşin hükümler; sosyal ve fizikî yapı içinde gelişen ve gerçekleşen tecrübe ve alışkanlıkların sonucunda ortaya çıkmaktadır.<sup>131</sup></p>
<p>İnsanın kalbini öldüren ve basiretini körelten olumsuz karakter özelliklerinden temizlenmek ve nefsanî hazların öte- sine geçmek, akim ilim ve irfan ile inşa edilmesine bağlıdır.<sup>132 </sup>Vahye mazhar olmadan önce insanın karakter dünyasında oluşan olumsuz özelliklerinin en önemli sebeplerinden biri de bâtıla karşı oluşturulan alışkanlık ve bağlılıklardır. Kur’an’da bu tür alışkanlıklardan biri olarak hidâyet üzere olmayan ata­ların kültürüne karşı oluşan bağlılık zikredilir.<sup>133</sup> Bu bağlılık kültürü düşünce ve inancın, içine düştüğü dalâlet sebebiyle । cahiliye dönemi olarak isimlendirilir ve İslam’ın zıddı olarak kullanılır.<sup>134</sup> inkarın hâkim olduğu bu dönemde insanın dü­şünce ve irfandan ne denli uzak olduğu Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “inkar edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkar edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.”<sup>135</sup> Şuursuz bir taklide dayanan atalara sadakat kültürü, ileri aşamalarda onları kutsamaya ve nihayetinde onlara tapmaya kadar gidebilmektedir.<sup>136 </sup>Bu durum insanın düşünme kabiliyetini kötürümleştiren ve donuklaştıran körü körüne bir taklit ve saplantı halidir. Taassup ve fanatizmin en kötüsü olarak nitelenebilecek bu duruma düşen insan hakla batılı birbirinden ayırt edemez hale gelir ve kendisini hayvandan ayıran en önemli özelliğini yani tefekkür gücünü kaybetmiş olur.<sup>137</sup></p>
<p>Kuran a göre inat, insanın bir düşünce veya inanç üzerin- de körü körüne ısrar etmesidir. Batıl konusunda böylesine bir ısrar içinde bulunan kişi Kur’an’da “anîd” olarak isimlendiri­lir.<sup>138</sup> İnadın kırılması, derin bir idrâk ve sezgiyi gerektirir. Bu sebeple Kur’an, muhatabın aklını inşa etmek için öncelikle onu, bağlı olduğu batıl inanç konusunda çelişkiye düşürür ve inadın yerine idrâki inşa eder. Bu idrâk sayesinde insan, şuuraltına dönük algılamalar gerçekleştirebilir ve şuuraltını düzenleyebilecek sezgileri geliştirebilir.<sup>139</sup> Psikolojide “çatış­ma” (conflit) ya da “bozuma uğrama” (frustration) olarak isimlendiren durumun eşliğinde yapılanan bu evre<sup>140</sup> insanın iman veya inkâra kesin bir şekilde karar verdiği kırılma nok­tasıdır. Çünkü insanın içine düştüğü hurafeye karşı vahyin getirdiği deliller ve hakkın tanımına dair ortaya koyduğu açıklamalar, onun eski inancını sorgulamasını ve hakkında yeniden hüküm vermesini sağlar. Hz. İbrahim’in, tartışma esnasında getirdiği delillerle Nemrut’u afallatarak çatışmaya düşürmesi bu durumun en güzel örneklerinde biridir. İlgili âyet şu şekildedir:</p>
<p>“Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp bö­bürlenerek) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, ‘Benim Rabbim diriltir, öldürür.’ demiş; o da, ‘Ben de diriltir, öldürürüm.’ demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, ‘Şüphesiz Allah Güneş’i doğudan getirir, sen de onu batıdan getir.’ deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidâyete erdirmez.”<sup>141</sup></p>
<p>Âyette ifade edildiği gibi, inkâra dayanak olarak görülen en son iddianın da çürütülmesi ve hak konusunda bütün istifhamların ortadan kaldırılmasıyla, batıl inancın; itiraz ve inkâr yoluyla savunulması imkânsız bir hurafeye oldu­ğu ortaya çıkar.<sup>142</sup> Bu aşamadan itibaren insan, bağlayıcı bir hüccetle ortaya konan hakkı ya kabul eder ve mümin olun ya da reddeder küfre düşer. Muhatabın; vahyin, içine düşürdüğü bu sistematik çatışmada bağlayıcı olan aklî de­lili yok sayarak, batıl inanç üzerinde devam etmesi ancak psikolojik savunma mekanizmalarının himayesine sığınma­sıyla ve delilin, varlığını ispatladığı gerçeklikten psikolojik olarak kaçmasıyla mümkün olur. Bu kaçma hali; psikoloji biliminde “refoulmant” olarak isimlendirilir?<sup>43</sup> Bu kavra­mın tam karşılığı “itme” ve “unutma”dır. Başka bir deyişle inkârı tercih eden insan, aklî yönden çürütmenin imkânsız olduğu delili ve onun işaret ettiği gerçekliğin karakterinde inşa ettiği anlamı bilinçaltına itip üzerini örtmeye ve ondan kurtulmaya çalışır. Hakikatin karşısında ve ona zıt olarak ortaya konulan bu çaba daha önce de ifade ettiğimiz gibi “küfür” olarak isimlendirilir.</p>
<p>Müslüman ilahiyatçılar, “Batı teolojisinde görüldüğü şek­liyle iman konusunda aklın hiçbir rolü yoktur.” düşüncesini kabul etmedikleri gibi “inanca yer bulmak için bilgiyi inkâr etme” gereği de duymamışlardır.<sup>144</sup> “Aklıma yatmıyor ama inanıyorum.” anlayışı, Kuran m ve ondan mülhem üretilen felsefî düşüncenin ruhuna tamamen yabancıdır.<sup>145</sup> Hatta Müslüman ilahiyatçı kendi inançlarının rasyonel temellerini tartışma konusu yapmıştır. Yani “Müslüman bir mütefekkir, delilim yok da ondan inanıyorum gibi irrasyonel bir tavır içine girmemiştir. O aciz kaldığı için değil, makul gördüğü için inanmaktadır.”<sup>146</sup></p>
<p><strong>Enfüsî Tefekkür</strong></p>
<p>İnsanın imana ulaşması için Allah, hem insanın kendi varlığına hem de kainat dediğimiz dış dünyaya birtakım deliller/ayetler yerleştirmiş ve insanın yaratılandan yaratıcıya ulaşmasını istemiştir. Allah’ın insan benliğine yerleştirdiği deliller “enfusî”; dış dünyaya koydukları ise “âfâkî” âyet- ler olarak isimlendirilmektedir:<sup>147</sup> “Varlığımızın delillerini (kainattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şâhit olması yetmez mi?”<sup>148</sup> Âyeti incelediğimiz zaman; insanın enfusî ve afaki deliller aracılığıyla başlattığı tefekkür ve arayışın sahih bir biçimde cevaplanması Kuranla ilişkilendirilmiştir. Bundan dolayı tefekkür, eğer vahyin rehberliğinde gerçekleştirilmez ise insanın bu düşünce serüveninin ve hakikat arayışının amacına ulaşması mümkün değildir. Aksine vahye yüz çevir­diğinde kainatın düzenini Yüce Allah’ın dışında bir varlığa isnat ederek insanın şirke düşmesi de bir risk olarak ortada durmaktadır.<sup>149</sup> Çünkü âlemi ve insanı gereği gibi tanıyıp kavramadan Allah’ı tanımak mümkün değildir.</p>
<p>“Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefisle­rinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?”<sup>150 </sup>âyetinde de ifade edildiği gibi insanın aklını kullanarak üze­rinde düşünmesi gereken alanlardan biri de bizzat kendi var­lığıdır.<sup>151</sup> Çünkü insan Allah’ın eserlerinin en büyüklerinden biridir; o, yaratılmışlar içinde kendi kendinin farkında olan şuurlu bir varlıktır.<sup>152</sup> O, bütün yaratılmışların esrarını içinde taşıyan “zübde-i âlem” ve “eşref-i mahlûkat”tır.<sup>153</sup> Enfüsi delillerin bir kısmını insan vücudunda yer alan muhteşem düzen, denge ve yerli yerindelik oluşturur.<sup>154</sup> İnsanın fizikî yapısı ve biyolojik fonksiyonları insan iradesinin dışında sis­tematik bir şekilde cereyan eder. İnsan kendi biyolojik varlığı üzerinde düşündüğü zaman; mide, böbrek, sinir ve dolaşım sistemi gibi birbiriyle koordineli çalışan muhteşem pek çok sistemin akıl ve iradeyle komuta edilemediğini fark eder.<sup>155</sup></p>
<p>Vakıa suresinde Allah’ın insana düşünmesi için gösterdiği deliller bu bakımdan oldukça önemlidir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Attığınız o meniyi hiç düşündünüz mü?! Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa onu biz miyiz yaratan?”<sup>156 </sup> Enfusî delillerin diğer kısmı da insanın, kendi benliğinin derinliğine dalıp duygu ve sezgilerin gerçek merkezine odak­lanmasıyla müşahede ettiği alâmetlerden oluşur. Çünkü iç âlem üzerinde hüküm süren ruh, bir yandan fani öte yandan da baki olan kalıcı hayatı tecrübe eder. İnsanın günlük akti- vitelerde kullandığı faal benliğinden sıyrılmasıyla gerçekleşen bu müşahede hali derin benliğin doğum öncesi yaşamına (ya da dest bezmine) dair fıtrî çizgileri bilinç dalgalarına, oradan da karakter inşasına taşır.<sup>157</sup> İnsanın, yetkinlik ve yetersizlik bakımından kendi kendini keşfetmesi anlamına gelen bu yöneliş hali “basiret” olarak da isimlendirilebilir. Başka bir deyişle basiret; benliğimizin derinliklerinde bulunan nefsin üst âlemle ilgili cephesinin derin düşünceyle idrak edilmesi­dir.<sup>158</sup> Dolayısıyla “basiret”in; yüksek hakikatleri idrak etmek İçin Allah’ın insana lütfettiği kalbî bir kuvvet olduğunu ifade edebiliriz.<sup>159</sup> Bu kuvvet, insanı hidâyete taşıması sebebiyle “yakın” kavramıyla eş anlamlı olarak kullanılmıştır.<sup>160</sup></p>
<p>Basiret, insanın kendine özel bir metot üzerine inşa et­tiği başına buyruk bir mistisizmle değil; ancak vahyin reh­berliğinde gerçekleştirilebilir. Vahyin, insanı kendi derin Binliğine ulaştırma konusunda bir basiret rehberi olduğu Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Rab bin izden size “ba­siretler” geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır. Ben başınızda bekçi değilim.”<sup>161</sup> Âyette şeklinde ifade edilen ve “Allah’ın âyetleri” anlamına gelen kelime kelimesinin çoğuludur.<sup>162</sup> Zemahşerî,âyette geçen basireti;“<sub>B<span style="font-size: 16px;">ir</span></sub><sub> şeyin </sub>kendisiyle müşahede edildiği kalbin nurudur.” olarak tefsir eder.<sup>163</sup> İbn Atıyye el-Endelüsî (ö. 541/1147) (ise bu kelimeyi “hakkı tespit edip gösteren yollar” şeklinde açıklayarak vahyin insanın basiretini bizzat yapılandıran bir inşa kaynağı olduğunu ifade etmektedir.<sup>164</sup></p>
<p>Karakter inşasında, insanın kendi kendini tanımasının önemi büyüktür. Fakat insanın hatayı sürekli olarak başka­larında arama eğilimi ve insan varlığının ve zafiyetlerinin büyük bir kısmının bilinçaltında yer alıyor olması insanın kendini tanımasını güçleştirmektedir. Bu güçlüğü aşabilmek için insanın, yukarıda ifade ettiğimiz gibi kendi düşünce ve duygularıyla ilişki kurması, duygusal ve düşünsel bir­takım süreçleri kat etmesi gerekir. Bu süreçler gereği gibi kat edilmediği takdirde benlikte önü alınmaz karmaşalar ve huzursuzluklar baş gösterir. Kendini doğru tanıyan ve tanımlayan insan, önyargı, yanılgı, varsayım ve inançlarını sorgulamaya başlar. O, bu sorgulamanın gerçek bir cevaba ulaşması için, benliğini aşan beşer üstü bir rehbere ihtiyaç hisseder. Çünkü insan, kendini aşmadan kendini keşfede- mez. Bu keşif gerçekleşmeksizin toplumsal inşa da mümkün değildir. Çünkü birey değişmeden hiçbir şey değişmez; birey inşa olmadan toplum da inşa olmaz.<sup>165</sup></p>
<p>Vahyin rehberliğinde kendi erdem ve zafiyetlerini tespit etmesi, zafiyetlerini ıslah edip, erdemlerini de inşa etmesiyle yapılanan bu sürecin sonunda insan, Fahreddîn er-Razî’nin “Âit o“gerçek irfan” dediği idrak haline mazhar olur.<sup>166 </sup>Gerçek irfan “behîdî” bir nitelik taşıması sebebiyle<sup>167</sup> her­hangi öncüle ve doğrulamaya ihtiyaç hissettirmeyecek bir açıklığa sahiptir.<sup>168</sup> Bu irfan sayesinde insan “Ben kimim?”ve “Niçin Yaratıldım?” gibi pek çok sorunun cevabını bu­lur. Adeta insan, bildiğinin hakkını verdiği için Allah ona bilmediklerini öğretir.<sup>169</sup> İnsanın kendi benliği üzerinde tefekkür etmesi, bir yandan kendisinin âlemde ne kadar özel bir varlık olduğunu fark etmesini sağlarken öte yandan kendi kendine yeten “kıyam bi nefsihî” bir varlık olmadığını da anlamasına yardımcı olur. Böylece Kur’an ın tefekkür sistemi insana en büyük soruyu sordurur: “Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş’i ve Ay’ı hizmetinize kim verdi?”<sup>170</sup> Eğer insan bu sorunun sahih cevabını bulur ise onun maddî ve manevî dünyası sil baştan değişir. İnsan hayatının gayesi; nefsi tanıma, süfli arzuların üstüne çıkma, ulvi ve İnsanî güçleri geliştirme ile ortaya çıkar. Aksi takdirde İnsan süfli değerlerin esareti altında en büyük mahrumiyeti ve huzur­suzluğu yaşar.<sup>171</sup> Bu mahrumiyet ve huzursuzluk en büyük basiret olan Kur’andan yüz çevirmenin bir cezası olarak Allah’ın insana musallat ettiği bir mutsuzluk ve sıkıntı halini ifade eder.<sup>172</sup> Şu halde basiretin, vahye bağlılığın bir sonucu olduğunu ve dolayısıyla da insanın iman, ibadet ve güzel ahlak ile tefekkür gücünü böylesi bir tecrübeye hazır hale getirebileceğini söyleyebiliriz.<sup>173</sup></p>
<p><strong>Âfâkî Tefekkür</strong></p>
<p>Kur’an’ı incelediğimiz zaman, tefekküre teşvik eden âyet­lerin<sup>174</sup> iki boyuta sahip olduğunu görüyoruz. Birinci boyutta Kur’an; âlemin her noktasına ilmek ilmek döşenmiş olan eser-müessir, sanat-sanatkâr münasebetini vurgulamış; <strong>kai­nattaki </strong>düzenden bu düzeni yaratan düzenleyiciye ulaşması konusunda insana yol göstermiştir. Havadaki kuştan yerdeki taşa, insanın belindeki meniye ve çöldeki deveye varıncaya kadar her şey, insanın önünde yaratıcıyı hatırlatan, insanı eserden müessire yönlendiren ve arayış duygusuna iten bir alamet olarak durmaktadır. Bu bağlamda Kur’an; insanı annesinin karnından hiçbir şey bilmez iken çıkaranın, şükret­mesi için ona kulaklar, gözler verenin,<sup>175</sup> göğün boşluğunda kuşları tutanın;<sup>176</sup> insan, hayvan ve bitkilerin kendisiyle hayat bulduğu suyu gökten indirenin;<sup>177</sup> geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı, denizi yara yara giden gemileri insanın hizmetine verenin;<sup>178</sup> insanları sarsmasın diye yeryüzünü dağlarla sa- bitleyip,<sup>179</sup> dağlarda insanlar için sığınaklar,<sup>180</sup> istikameti bulabilmeleri için gökyüzünde yıldızlar, yeryüzünde yollar yaratanın;<sup>181</sup> insana barınacağı ve içinde huzur bulacağı evi­ni, hayvan derilerinden giysileri, zırhlar ve çadırlar yapmayı öğretenin;<sup>182</sup> gece ile gündüzü peş peşe getirip değiştirenin<sup>183 </sup>Allah olduğuna dikkat çeker:</p>
<p>“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gün­düzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryü­zünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.”<sup>184</sup></p>
<p>“Korku ve ümit kaynağı olarak şimşeği size göstermesi, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi, O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden- dir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için elbette ibretler vardır. Emriyle göğün ve yerin (kendi düzenlerinde) durması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra sizi yerden (kalkmaya) bir çağırdı mı, bir de bakarsınız ki (dirilmiş olarak) çıkıyorsunuz. Göklerde ve yerde kim varsa yalnızca Ona aittir. Hepsi O’na boyun eğmektedirler. O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır.</p>
<p>Bu, Ona göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O’nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”<sup>185</sup></p>
<p>O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmânın ya­ratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulama­yıp) âciz ve bitkin halde sana dönecektir.”<sup>186</sup></p>
<p>Muhammed Kutub, Kur’an’ın kendine has bu tefekkür dokusunu veciz bir şekilde şöyle anlatmaktadır: “Gökyüzü, yeryüzü, Güneş, Ay ve yıldızlar, korkunç semavi cisimler, feza denilen boşluğa fırlatılmış âlemler, gece ve gündüzün birbiri­ni takip etmesi, aydınlık ve karanlık&#8230; Ufuklarda küçücük ve güçsüz bir hat şeklinde, aydınlık bir ip gibi beliriveren hilalin dönüp Ay haline gelişi, sonra basamak basamak giderek eski bir hurma dalı gibi kaybolup gidişi, şimşek, yıldırım, kasırga, fırtına, yağmur ve bulut&#8230; Yeryüzü ve sarp dağlar, vadiler ve nehirler&#8230; Karalarda dolup taşan, denizlerde yüzüp giden ve birbirine benzemez hadsiz hesapsız varlıklar&#8230; Ve her varlıkta ayrı bir şekil arzeden engin dikkat ve itina&#8230; Güneş sistemimiz ve gök cisimlerinin hareketi, korkunç ve karanlık boşluklarda bir kıl payı bile şaşmayan engin nizam&#8230; Yeryü­zünün kara bağrından fışkırıp da çamurları delerek aydınlığa kavuşmak isteyen tane&#8230; Yumurtasında dönüp duran, etrafı seyre dalan şu küçük kuş yavrusunun, annesinin gagasından aldığı besin&#8230; Yapısı son derece farklı, renkleri son derece parlak bir tel tüy&#8230; Ve gözün ilişip de duygunun kavradığı her şey&#8230; Her şey&#8230;”<sup>187</sup> Özetle kainat her zerresiyle insanı Yüce Allah ın kudreti üzerinde düşünmeye davet etmekte; O’na bağlanmaya ve itaat etmeye çağırmaktadır.<sup>188</sup></p>
<p>Bu çağrıya kulak verip kainat üzerinde düşünen insan alemdeki gaı birlikteliği ve bu birliktelik içinde her varlığın bir görevinin olduğunu fark eder. Bu, insanın kendi varlığının niçinliğini sorguladığı bir aşamadır. Bu noktada Kur’an; “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarat­tım.”<sup>189</sup> âyetiyle insanın bu sorusuna en köklü cevabı verir. Bu kulluğun gereği gibi gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği de bizzat Yüce Yaratıcı tarafından denetlenmektedir: “Şüp­hesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.”<sup>190</sup></p>
<p>Karakter inşasında imanın rolünden bahsederken de de­ğineceğimiz gibi inanma ihtiyacı, insanda fıtrî bir güçtür; yok edilmesi mümkün değildir. Eğer gerçek muhatabı olan Allah’a yöneltilmez ise insan başka şeylerin ilah olduğuna inanır; ama mutlaka inanır. Çünkü bu ihtiyaç, en olumsuz psiko-sosyal şartlarda bile varlığını devam ettiren, insan ta­biatının zorunlu unsurlarından biridir.<sup>191</sup> Gerçek bir inancın temel unsuru, âlemdeki deliller üzerinde tefekkür eden insa­nın bu delillerin ötesinde, bu âlemi kendi zatının varlığına işaret edecek delillerle var eden bir yaratıcının var olduğuna inanmasıdır. Burası, insanın soyuttan somuta, maddeden manaya, şehadetten gayba geçmesinde kırılma noktasıdır. Bu aşamadan itibaren somut düşünce soyut bir kabiliyet kazanır, aklın tefekkürü yerini kalbin tefakkuhuna bırakır. Böylece insan ahirete, ölümden sonraki dirilişe, melekler, cinler ve şeytanlar gibi duyu organlarıyla idrak edemediği bazı gizli varlıkların mevcudiyetine iman eder.<sup>192</sup></p>
<p>İman; “mu men bih” olan zatın, bizzat realiteler dünyasına koyduğu ve kendisi sayesinde ulûhiyetinin izi sürülebilen somut ve içkin bir “delîl”den soyut ve aşkın bir “medlûle yani delili koyanın zatına ulaştığımız reel bir gerçeklik üzerine inşa edilir. Başka bir ifadeyle Allah’a iman, gerçekte mevcut olmayan vehmi bir şeyin varlığını iddia etmeye dayalı bir ütopya değildir. Çünkü hayalî olan bir şeyin, reel dünya­da gerçekleşerek vücut bulması imkânsızdır, insan hayal kurarken, kurduğu hayalin bir “uydurma” olduğunun ve somut âlemdeki hiçbir “delil”in, kendisine delalet etmediği bir “medlûlün varlığını iddia ettiğinin farkında olur. Bu bağlamda Allah’ın dışında başka ilah ya da ilahların varlığını iddia etmek Kur’anda, uydurma anlamına gelen<sup>193</sup> “ifk”<sup>194 </sup>ve “iftira”<sup>195</sup> kavramıyla ifade edilmiş ve Allah kendisine şirk koşan müşriklere; “Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.”<sup>196</sup> buyurmuş ve bu uydurma ilahlardan umulan yardımların karşılıksız kala­cağım belirtmiştir.<sup>197</sup> Şu halde ulûhiyeti, isim ve sıfatlarında eşi emsali olmayan Allah’tan başkasına dayandırmak, somut âlemde mevcut olmayan bir delile soyut âlemde bir medlûl isnat etmek demektir. Bu ise apaçık bir uydurma olup;<sup>198</sup> şirki özünden batıl bir iddia kılmaktadır, “(inkar edenler), Allah’ı bırakıp hiçbir şey yaratmayan ve zaten kendileri yaratılmış olan, üstelik kendilerine fayda ve zararları dokunmayan, öldürmeye, yaşatmaya ve ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya güçleri yetmeyen ilahlar edindiler.”<sup>199</sup> âyetinde, müşriklerin şirk koştukları şeylerin hiçbir şey yaratamayacaklarının ifade edilmesi ve böylece şirkin batıl oluşunun ortaya konması bu açıdan dikkat çekicidir.</p>
<p><strong>Aklın İnşasının Sonuçları</strong></p>
<p>Aklın inşasının amacı, sadece maddî düşünme gücünü ya da hafızaya ilişkin zekâ faaliyetlerini geliştirmek değildir. Bu inşanın gayesi, en geniş dairesinden kuşatmak suretiyle insan fıtratını yaratılışın anlam ve hedefleri çerçevesinde yeniden ve bütünsel bir şekilde yapılandırmaktır. İnsan benliğinin ya da şuurunun iki ayrı yöne bakan iki boyutu vardır. Salt zekâ insan bilincinin, maddeye dönük olan kısmında yer alır. Bundan dolayı da insanın manevî varlığını ifade etmede yeterince kapsayıcı bir anlam alanına sahip değildir. Başka bir ifadeyle o, insan bilincinin dış kısmında bulunmasından dolayı maddî, yatay ve mekanik işlere yönelik bir fonksiyon icra eder. İnsan bilincinin derin kısmında ise davranışlarımıza gerçek hedeflerini tayin etme gücüne sahip olan ve gerçek karakterimizin özünü teşkil eden derin bilincimiz ve manevî özümüz bulunmaktadır. İnsanın asıl benliğini ve fıtratının ve karakterinin özünü oluşturan merkez de burasıdır.<sup>200</sup></p>
<p>Genelde karakterin özelde de aklın inşasının asıl ama­cı bu öze nüfuz ederek insanı kemale erdirmektir. Gerek karakterin gerekse aklın inşasını; sırf zekânın ve hafızanın inşasına indirgemek, hakikati elde etmeyi salt entelektüel ve epistemolojik bir eylemden ibaret görmek ve böylece düşünce aksiyonunu rasyonel şablonların kıskacına almak, insanın varoluş amacını gerçekleştirmek şöyle dursun; onu bu amaca yönelmekten bile alıkoyan Bundan dolayı; Kuranın inşa sisteminde aklın tefekkürü insanı maddeden manaya, şehadetten gayba, enginden aşkına doğru evirir. Başka bir deyişle akıl somut âlemi algılama kabiliyetine soyut âlemi idrak etme yeteneğini de ekler. Bunun gerçekleşmesi için Kuran, insanı öncelikle madde üzerinde düşünmeye teşvik eder. Böylece insana varlıktaki kemal ve cemali fark ettirir; insana bu cemalin ve kemalin sahibinin kim olduğu soru­sunu sordurur. Bu aşamadan itibaren dışa dönük zeka içe dönük bilinci harekete geçirir ve Rûm suresinin 30. âyetinde Allah’ın fıtratı olarak ifade edilen din üzerine yaratılan in­san tam da Allah’ın; “Hakka yönelen bir kimse olarak tüm varlığını dine çevir.. .”<sup>201</sup> emrinin gereğini yerine getirir ve İman eder. Dolayısıyla diyebiliriz ki, gerçek düşünce; iman ve teslimiyeti doğurur, doğurmalıdır. Çünkü ruhi gelişime hizmet etmeyen düşünce etkinliğinin, fazla bir ahlaki de­ğeri yoktur.<sup>202</sup> Ruhi boyut üzerine temellenen aklın inşası, insanın verdiği kararları ve gerçekleştirdiği eylemleri tetkik süzgecinden geçirmesini sağlar. İnsan, aklın inşası ile aceleci­lik, ihtiras, bencillik, bağnazlık, partizanlık ve fanatizmden; hâsılı insan dimağını adeta bir sarmaşık gibi saran bütün batıl bağlarından kurtulur.<sup>203</sup></p>
<p>Aklın inşasının neticesi hikmettir.<sup>204</sup> Akıl, tecrübe ve fcğru yargının bir hâsılası olan hikmet<sup>205</sup> olumlu karakter özelliklerinin başıdır. Hikmet sayesinde akıl, dinî dünyanın kendisine ait ruh ve mantığını anlayabilecek konuma yük­selir.<sup>206</sup> Eşyanın hakikatinin kendisiyle anlaşıldığı hikmet;<sup>207 </sup>aldın, dolayısıyla da karakter inşasının başlangıcı sayılabilir.<sup>208 </sup>İnsan ancak aklın inşa edilmesi sayesinde şehvet ve gazap kuvvetini kontrol altına alabilir. Genel olarak sözde ve fiilde hak üzere olmak şeklinde tanımlanan hikmet,<sup>209</sup> aynı anda bilgi ve davranışla ilgili olmasından dolayı<sup>210</sup> ilahi ahlak ile faiklanmak (ahlak-ı ilahiye ile tahalluk) olarak da ifade edilebilir.<sup>211</sup> Bu itibarla Yüce Allah Kur’an’da; “Allah, hikmeti üflediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.”<sup>212 </sup>buyurarak hikmete vasıl olmanın insana pek çok erdemi kazandıracağını ifade etmiştir. Ayrıca hikmetin de kitap gibi Allah tarafından vahyedildiği,<sup>213</sup> Hz. Peygamberin insanlara kitapla birlikte hikmeti de öğrettiği,<sup>214</sup> kitap gibi hikmetin de Allah katından indirildiği<sup>215</sup> veya Allah tarafından peygam­berlere verildiği<sup>216</sup> ve hakka davetin ancak hikmet ekseninde gerçekleşebileceği<sup>217</sup> de Kur’an’da ifade edilmektedir. ln<sub>8an</sub> I hikmet sayesinde hakla batılın, güzel ile çirkinin, yalan il<sub>e </sub>doğrunun arasındaki farkı anlar ve hakka yönelme ve batıl olandan kaçama konusunda bir manevî yöneliş haline vasıl olur. Allah tan korkar, nefsinin ayıplarını görür, ibadete ve ahirete meyledişi artar, dünyanın ve şeytanın saptırıcı cazi­besine karşı daha mesafeli durmaya gayret eder.</p>
<p>Özetle diyebiliriz ki, aklın inşasının amacı insanı, “Rab- bimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru!”<sup>218</sup> hakikatine erdirmektir. Böylece insan Allah’ın, gökleri, yeri ve bu ikisinin içinde bulunanları yaratmasındaki hikmete erer.<sup>219</sup> Kur’an’da alamet olarak isimlendirilen bulgular üzerinde düşünmek insanı Yüce Yaratıcı hakkında bir şuura sahip kılar. Bu şuur aşkın değerlere ve yüksek hakikatlere ilgi ve yönelişin temelini oluşturur. İlgi ve yönelişin sonucu ise bağlanma arzusudur. Bağlanma arzusunun belirdiği anda gerçekleşen karakter inşa halkası ise imandır.<sup>220</sup> İnsan iman sayesinde varoluşu­na yönelttiği “Niçin?” sorusunun en sahih cevabını bulur; böylece aklın tefekkürü kalbin tefakkuhuna evrilir ve insan hikmete ulaşır. Hikmetle birlikte doğru düşünme ve hük­metme, hadiselerin inceliklerini kavrama ve nefsin afetlerini anlayarak onlara karşı tedbir alma feraseti gerçekleşir. Burada çok önemli bir hususu daha vurgulamak gerekir. Karakter inşasının hedefi olan ahlaki davranışların kazanılmasında sadece aklî aktiviteye dayanmak yetmez. Çünkü vahyin inşa metodu salt epistemolojik bir faaliyet değildir. Bu sebeple insan, inşaya muhatap olduğu her aşamada İlahî inayete de muhtaçtır. Bu durum, vahyin karakter inşa metodunun metafizik karakterli olmasından kaynaklanmaktır. Akıl ancak ilahı nur sayesinde hakikati idrak edebilir. İlahî nura mazhar olmak ise iman ve ibadetin sonucunda meydana gelen hidâyet sayesinde gerçekleşir.<sup>221</sup> Bu sebeple biz çalışmamızın bu aşamasında sırayla iman ve ibadetin karakter inşasındaki rollerine değineceğiz.</p>
<p>Yasin Pişgin &#8211; Kuranda Karakter İnşası,syf:172-195</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>79      Mehmedoğlu, Ali Ulvi, <em>Kişilik ve</em>   Din, Dem    yay., İstanbul, 2004,  s. 48.</p>
<p>|80      Ahzâb, 33/45-46.</p>
<p>81 Fersahoğlu, <em>Kuranda Zihin Eğitimi, s.</em> 546-558.</p>
<p>82.Sert, <em>Kuranda insan Tipleri ve Davranışları,</em> 100.</p>
<p>83.Özyılmaz, <em>İslami Eğitim ve Psikolojik Temelleri, s.</em> 289-290.</p>
<p>84.Sert, <em>Kuranda İnsan Tipleri ve Davranışları,</em> 46.</p>
<p>85.Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em></p>
<p>86.Cevheri, <em>Sıhâh, V,</em> 1768-1772; Râzî,<em>Muhtâru-Sıhâh,</em> 215; îbn Manzûr,<em>Lisânul-Arab, </em>XI, 458; Fîrûzâbâdî, <em>el-Kâmûsul-Muhît, s.</em></p>
<p>87.Mekkî b. EbîTâlib, <em>el-Hidâye ilâ Buluğun-Nihâye,</em> I, 253; Sem’ânî, <em>Tefiîrul-Kuran, </em>I, 71</p>
<p>88.Salebi, <em>el-Keşfu vel-Beyân,</em> I, 188. Bkz. İbn Atıyye, <em>el-Muharrerul-Vecîz,</em> I, 137.</p>
<p>89.Bolay, Süleyman Hayri, “Akıl” <em>DİA.,</em> II, 238.</p>
<p>90 îbn Manzûr, <em>Lisânul-Arab,</em> XI, 459.</p>
<p>91 Beğavî, <em>Meâlimut-Tenzîl,</em> 1,110; Nîsâbûrî, <em>İ’câzul-Beyân,</em> 1,90; Sert, <em>Kuranda İnsan Tipleri ve Davranışları,</em> s. 96.</p>
<p>92 Tâhâ, 20/54.</p>
<p>93 Fecr, 89/5.</p>
<p>94 Isfahanı, <em>Tefiîrur-Râğıb el-Isfahânî,</em> I, 175.</p>
<p>95 Kadri, Hüseyin Kâzım, <em>Türk Lügati,</em> Me arif Matbaası, İstanbul, 1943, Akl ; Şem- seddin Sami, <em>Kâmûs-i Türkî,</em> Dersaâdet, İstanbul, 1317 , “Akl”</p>
<p>96.Îbnu’l-Cevzî, Ebû’1-Ferec Abdurrahmân b. Âli, <em>ZemmuLHevâ,</em> Beyrut, 1978, s. 40.</p>
<p>97.Fersahoğlu, <em>Kuranda Zihin Eğitimi, s.</em></p>
<p>98.Fersahoğlu, <em>Kuranda Zihin Eğitimi, s.</em></p>
<p>99.Sübkî, Tâcüddîn, <em>Tabakâtu&#8217;ş-Şâfi’iyyetilKübrâ,</em> Dâru 1-Marife, Beyrut, ts.,s. 42.</p>
<p>100.Mâverdî, Ebû’l-Hasen Ali b. Muhammed, <em>Edebud-Dünyâ ved-Dîn,</em> Mustafa es-Sekâ, İsa el-Bâbi Halebî Baskısı, Kahire, 1973, s. 20. Ayrıca bkz. Henry C. Link, <em>Dine Dönüş, Çev.</em> Ömer Rıza Doğrul-Ahmet Halit Kit, İstanbul, 1949, s. 104; Bayraklı, Bayraktar, <em>Kuranda Değişim Gelişim ve Kalite Kavramları,</em> İstanbul, 1999, s. 51.</p>
<p>101.Corbin, Henry, <em>İslam Felsefesi Tarihi, Çev.</em> Hüseyin Hatemi, İstanbul, 1986, s. 104.</p>
<p>102.Îbnu’l-Cevzî, <em>Zemmul-Hevâ, s.</em></p>
<p>103.Sert, <em>Kuranda İnsan Tipleri ve Davranışları,</em> 90.</p>
<p>104 Pişgin, Yasin, <em>Kuranda Akıl ve Tefsirde Akılcılık,</em> İlahiyat yay., Ankara, 2015, s. 42.</p>
<p>105 Feyûmî, <em>el-MisbâhuLMünîr,</em> II, 479; Râzî, <em>Muhtâru-Sıhâh,</em> 242.</p>
<p>106 Bakara. 2/219,266; Enim, 6/50; A’ritf, 7/176,184; Yûnus, 10/24; Ra’d, 13/3; Nahl, 16/11, 69; Rûm, 30/8, 21; Zümer, 39/42; Câsiye, 45/13; Haşr, 59/21.</p>
<p>107 Nahl, 16/44. Bkz. Âl-i îmrân, 3/191.</p>
<p>108 Bkz. Mülk, 67/10; Hadîd, 57/17; Hucurât, 49/4; Nûr, 24/61; A’râf, 7/169; Yûnus, 10/16; Hûd, 11/51: Yûsuf, 12/12; Enbiyâ, 21/10; Mü’minûn, 23/280; Kasas, 28/60-, Yasin, 36/62; SâHat, 37/138; Bakara, 2/73,76,242; Âl-i Îmrân, 3/65; En&#8217;âm, 6/32.</p>
<p>109 Yûnus, 10/101, Ankebût ,29/20, ZAriyât, 51/20—21, Tür, 52/35, Enbiyâ, 21/22, Müminûn, 23/91.</p>
<p>110 Kutub, Seyyid, <em>İslâm Düşüncesi,</em> Çev. Akif Nûri, Çığır Yay., İstanbul, 1973, s. 48.</p>
<p>111 Zakzuk, Mahmud Hamdı, <em>Devru’l-İslâm fi Tetavvuri’l-Fikri&#8217;l-Felsefi,</em> Katar, 1981,s.59.</p>
<p>112 Bakara 2/170, 171. Bkz. Aydın, Mehmet, “Allah’ın Varlığına İnanmanın Aklîliği&#8221;, <em>İslâmî Araştırmalar,</em> sy. 2, Ekim, 1986, s. 18.</p>
<p>113 Mâide 5/58.</p>
<p>114 Cürcânî, <em>et-Tarîföt,</em> s. 63.</p>
<p>115 Bkz. Bakara, 2/171. Sem’ânî, <em>Tefiîrul-Kur’ân,</em> 1,168; îbn Atıyye, <em>el-Muharreru’l-Vecîz, </em>I, 238.</p>
<p>116 Kuduer, İlhan, “Düşünme”, <em>D.LA,</em> X, 53.</p>
<p>117 Bundan dolayı da yaratıcısının varlık ve birliğine delalet eden bütün kainat, Kur anda “âlem” olarak isimlendirilir. Bkz. Fatiha, 1/2; Bakara, 2/131; Âl-i Îmrân, 3/197; Mâide, 5/28; îbn Manzûr, <em>Lisânul-Arab,</em> XII, 420; îbn Kayyim,<em>Zâdul-Mesir,</em> 1,19.</p>
<p>118 Bakara, 2/171; Enfal, 8/22; Yûnus, 10/42; Bkz. Bakara, 2/164; Mâide, 5/58,103; Yûnus, 10/100, Ankebût, 29/63.</p>
<p>119 îbn Fâris, <em>Mekâyîsul-Lüğa,</em> I, 168; Askerî, Ebû Hilâl, <em>el-Fürûku’l-Lüğaviyye,</em> Thk. Muhammed Îbrâhîm Seiîm, Dâru’l-îlmi ve’s-Sekâfeti li’n-Neşri ve’t-Tevzf, Kahire, ts.» s. 71.</p>
<p>120 Kuduer, “Düşünme”, X, 54.</p>
<p>121 Pişgin, Yasin, <em>Kurana Göre Akıl ve</em> Akılcılığın <em>Kur’an Tefsirine Etkisi,</em> Ankara Üni­versitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Doktora Tezi, Ankara, 2008, s. 7-11.</p>
<p>122 Râzî, <em>Muhtârus-Sıhâh,</em> s. 200</p>
<p>123 Bûtî, M. Saîd Ramazân, <em>el-Yakîniyyâtul-Kevniyye,</em> Çev. Heyet, Madve, İstanbul, 1986, s. 221; Sâbûnî, Nûreddîn, <em>el-Bidâyetü fi Usul’id-Dîn,</em> (Matûridiyye Akaidi, Çev. Bekir Topaloğlu), D.Î.B. Yay., Ankara, 1971, s. 46.</p>
<p>124 Bâkıllânî, Ebû Bekir Muhammed b. Tayyib, <em>Kitâbu’l-Beyân ani’l-Fark BeyneTMucizâti veTKeramât,</em> Beyrut, 1958, s. 45.</p>
<p>125 Nesefi, Ebûî-Muîn, <em>Tebsirâtul-Edille fi’l-Kelâm,</em> Thk. Claude Salame, Dımaşk, 1990, I, s. 470; Kılavuz, A. Saim, <em>Ana Hatları İle İslâm Akâidi Kelâma Giriş,</em> Ensâr Neşr. İstanbul, 1987, s. 148.</p>
<p>126 Gazali, <em>İhyâu Ulûmu d-Dîn,</em> II, 901; Sâbûnî, Muhammed Alî, <em>et-Tibyânfi Ulû- miTKurân,</em> Dersaâdet, İstanbul, ts., s. 147, 148.</p>
<p>127 Kassas, 28/32.</p>
<p>128 Beycûrî, Îbrâhîm, <em>Şerhul-Beycûrî alâ’l-Cevhere,</em> Matbuât, Mısır, 1954/1374, s. 127.</p>
<p>129 Yavuz, Salih Sabri, <em>İslâm Düşüncesinde Nübüvvet,</em> İnsan Yay. İstanbul, ts.,s. 178.</p>
<p>130 Nebhânî, Yûsuf, <em>Huccetullâh alâ&#8217;l-Âlemîn fi Mucizâtı Seyyidi’l-Mürselîn,</em> Mektebe- tul-lslâmiyye, Diyarbakır, ts., s. 10, 13.</p>
<p>131 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s. 73.</em></p>
<p>132 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em> 228.</p>
<p>133 Bakara, 2/170. Bkz. A’râf, 7/28, 70, 173; Yûnus, 20/78; Şuarâ, 26/71-74; Enbiyâ, 30/51-52; Sa’d, 38/4-8. Kuranda peygambere uymak da aynı şekilde <em>&#8220;atalara uymak&#8221; </em>şeklinde kavramlaştınlmıştır. Böylece sirat-ı müstakim üzere olan ataların izinden gitmenin batıl üzere gidenlere tabi olmaktan farklı olduğu şu şekilde ifade edilmiştir: &#8220;Atalarım <em>İbrahim, İshak</em> ve <em>Yakub’un dinine uydum. Bizim, Allaha herhangi bir şeyi ortak koşmamız (söz konusu) olamaz. Bu, bize ve insanlara Allah’ın bir lüt/udur, fakat insanların çoğu şükretmezler.&#8221;</em> Yûsuf, 12/38. Bkz. Zuhruf, 43/21-24, Mâide, 5/104.</p>
<p>134 <em>Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanacak bir toplum için, kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?&#8221;</em> Mâide 5/50. Bkz. Ahzâb, 33/33; Fetih, 48/26; Âl-i tmrân, 3/154; İbn Manzûr, <em>Lisânu’l-Arab, XV,</em> 295, XVII, 441; Hattâbî, Ebû Süleyman, <em>Ğaribul-Hadis,</em> Hık. Abdulkerîm îbrâhim el-Ğurbâvî, Dâru’l-Fikr, 1402/1982, III, 237; Vâhidî, el-Veciz, 1,238; Beğavî, <em>Meâlimut-Tenzil, </em>I, 525.</p>
<p>135 Bakara, 2/171.</p>
<p>136.Kutup, Muhammed, <em>İnsan Psikolojisin.</em></p>
<p>137.Certel, <em>Kur &#8216;anda İnsan, s.</em> 79-80.</p>
<p>138.Hûd, 11/59; Îbrâhîm, 14/15; Kâf, 50/24; Müddessir, 74/16; Mamer b. Müsennâ, <em>Mecâzul-Kur’ân,</em> I, 290; İbn Kuteybe, <em>Ğarîbul-Kur’ân, s. 178;</em> Sa’lebî, <em>el-Keşfu vel- Beyân,</em> V, 175; Beğavî, <em>Meâlimu’t-Tenzîl,</em> II, 454.</p>
<p>139.Çamdibi, Din <em>Eğitiminde İnsan ve Hayat, s.</em></p>
<p>140.Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em></p>
<p>141.Bakara, 2/258. İbn Atıyye, <em>el-Muharrerul-Veciz,</em> I, 346.</p>
<p>142.Kurtubî, <em>el-Câmi’,</em> III, 285.</p>
<p>143.Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em></p>
<p>144.Alper, Hülya, <em>İmam Matüridi’de Akıl-Vahiy İlişkisi,</em> İz Yayıncılık, İstanbul, 2009, s.169.</p>
<p>145.Aydın, Mehmet, “Allah’ın Varlığına İnanmanın Akliliği”, <em>Islami Araştırmalar,</em> 1/2, Ankara, 1986, s. 18-19.</p>
<p>146 Aydın, Mehmet, <em>Din Felsefesi,</em> Dokuz Eylül Üniversitesi Yay., İzmir, 1990, s. 244.</p>
<p>147 İbn Side, el-Muhkem <em>ve’LMuhİtuLA’zam, X,</em> 594; İbn Manzûr, <em>Lisânul-Arab,</em> XIV, 61.</p>
<p>148 Fussilet, 41/53.</p>
<p>149 Enbiyâ, 21/24; Zuhaylî, <em>et-Te^îru’l-Vaslt,</em> II, 1574; Cezâirî, <em>Eystru’t-Tefâsir,</em> III, 404.</p>
<p>150 Zâriyât, 51<em>120-2</em>1.</p>
<p>151 İbn Âşûr, <em>et-Tahrir vet-Tenvir,</em> XXVI, 353; Âl-i Ğâzî, <em>Beyânul-Meâni,</em> IV, 145; Kutub, <em>Fi Zilâli’l-Kur’ân,</em> VI, 3377.</p>
<p>152.Çamdibi, <em>Din Eğitiminde İnsan ve Hayat, s.</em></p>
<p>153.Câvî, <em>Merâh Lebid,</em> II, 622; Saka, <em>Yabancılaşma Karşısında Kuran, s.</em></p>
<p>154.Kutup, Muhammed, <em>İnsan Psikolojisi, s.</em> 61-64.</p>
<p>155.Saka, <em>Yabancılaşma Karşısında Kuran, s.</em></p>
<p>156.Vakıa, 56/58-59. Bkz. Târik, 86/5-6; Sadî, <em>Ttfiirul-Kerim, s.</em> 835; Kasımı, <em>Mehâ- sinut-Tevîl,</em> IX, 125; Âlûsî, <em>Rûhul-Meânİ, XV,</em> 305-309; Şevkânî, <em>Fethu’LKadîr,</em> V, 508.</p>
<p>157.İkbal, Muhammed, <em>İslahla Dinî Dii^üncenm Yeniden Doğusu.</em> Bir Yayıncılık Cev Ahmet Asrar, İstanbul, 1984, s. 73. <sup>7</sup>           ’ ^<sup>CV</sup>’</p>
<p><em>158.Çamdibi, Din Eğitiminde İnsan ve Hayat,</em> 50-51</p>
<p>159.Ebul-Bekâ, <em>el-Külliyyât,</em> 247.</p>
<p>160.îbn Kuteybe, <em>Carîbuİ-Kurân,</em> s. 191; Ma’mer b. Müsennâ, <em>Gartbul-Kur’ân,</em> I, 319; Semerkandî, <em>Bahrul-Ulûm,</em> II, 213.</p>
<p>161.En’âm, 6/104. A’râf suresi 7/203’de &#8220;btfrtret&#8221; kelimesi şu şekilde ifade edilir: “ Cr*          <em>(Kur&#8217;an âyetleri), Rabbinizden gelen basiretlerdir (Gönül </em><em>göçlerini aydtnlatan nurlardır), (iman edecek bir topluluk için) bir hidâyet kaynağıdır.&#8221; </em></p>
<p>162.Herevî, <em>Tehzibu&#8217;l-Lüğa,</em> XII, 125; Zemahşert, Ebû Kâsım, <em>Esâsu&#8217;l-Belâga,</em> Thk. Mu­hammed Bâsil Uyûnus-Sûd, Dâru’l-Kütübi’l-îlmiyye, Beyrût, 1419/1998, I, 62.</p>
<p>163.Zemahşerî, <em>Keşşâf,</em> II, 55.</p>
<p>164.îbn Atıyye, <em>el-Muharrerul-Veciz,</em> II, 331.</p>
<p>165.Çamdibi, Din <em>Eğitiminde İnsan ve Hayat, s.</em> 81-83.</p>
<p>166.Râzî, <em>Mefâtîhu’l-Ğayb,</em> XIII, 104. Bkz. Çamdibi, Din <em>Eğitiminde İnsan ve Hayat, s. 51.</em></p>
<p>167.Süyûtî, Celâlüddîn, <em>Mucemu MekâlîdiTUlûm JiTHudûd ver-Rüsûm,</em> Thk. Muham- med İbrahim Ubâde, Mektebetu’l-Adâb, Kahire, 1424/2004, s. 200.</p>
<p>168.Cürcânî, <em>et-Ta’rtfât,</em> s. 55.</p>
<p>169.Çamdibi, Din Eğitiminde <em>İnsan ve Hayat, s.</em> 52.</p>
<p>170.Ankebût 29/61. Bkz. Lokman 31/25; Zümer 39/38; Zuhruf 43/9, 87.</p>
<p>171.Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em> 12-13.</p>
<p>172.Bu durum <em>“Her kim de benim zikrimden (Kur andan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.”</em> (Tâhâ, 20/124) âyetinde ”      ” “zor/sıkıntılı/dar geçim” şeklinde ifade edilmekte ve bu tabirle insanın inkâr sebebiyle içine düştüğü derin manevi buhran ifade edilmektedir. Bkz. Kutub, Fi<em>Zilâli’l-Kur’ân,</em> IV, 2355; Kâsımî,<em>MehâsinuP-Te’vîl,</em> VII, 154; Bursevî, <em>Rûhul-Beyân,</em> V, 441.</p>
<p>173.Çamdibi, Din <em>Eğitiminde İnsan ve Hayat,</em> s. 51.</p>
<p>174.Çalı<u>şka</u>n, Necmettin, <em>Kuranda İnsanın Canlı (Nebatat-Hayvanat) ve Cansız (Cemadat) Varlıklarla İlişkisi,</em> Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2010, s. 48-57; Çalışkan, Necmettin, “Kur’an’da İnsanın Var­lıklarla İlişkisi”, <em>The Çenter ofJASSS (The Journal ofAcademic Social Science Studies) Journal,</em> 55/2017, 247-265, s. 252-253.</p>
<p>175.Nahl, 16/78; Mülk, 67/23.</p>
<p>176.Nahl, 16/79; Mülk, 67/19.</p>
<p>177.Nahl, 16/10; Mülk, 67/30.</p>
<p>178.Nahl, 16/12-14.</p>
<p>179.Nahl, 16/15.</p>
<p>180.Nahl, 16/81.</p>
<p>181.Nahl, 16/15-16.</p>
<p>182.Nahl, 16/80.</p>
<p>183.Bakara, 2/164. Bkz. Kâf, 50/6-8.</p>
<p>184.Bakara, 2/164.</p>
<p>185.Rûm, 30/19-27.</p>
<p>186.Mülk, <em>G7İ3-A.</em></p>
<p>187.Kutup, Muhammed, <em>İnsan Psikolojisi, s.</em> 284-285.</p>
<p>188.Saka, <em>Yabancılaşma Karşısında Kuran,</em> s. 162.</p>
<p>189.Zâriyât, 51/56; Hicâzî, <em>et-Tefsîrul-Vâdıh,</em> III, 542.</p>
<p>190.İnşân, 76/2; Cezâİrî, <em>Eyserut-Tefâsîr,</em> V, 483.</p>
<p>191.Kutup, Muhammed, <em>İnsan Psikolojisi, s.</em> 143-145.</p>
<p>192 Kutup, Muhammed, <em>İnsan Psikolojisi,</em> s. 145-147.</p>
<p>193 Askerî, <em>Mu&#8217;cemu’l-Furûki&#8217;l-Lüğaviyye,</em> s. 451.</p>
<p>194 Ahkâf, 46/28; Zuhruf, 43/45.</p>
<p>195 Kasas, 28/75; Kutub, <em>Fî ZilâliTKur’ân, V,</em> 2709.</p>
<p>196 Nisâ, 4/48. Bkz. Sâfiât, 37/86; tbn Kesîr, <em>Tefiîru’l-Kur’âni’l-Azîm,</em> VII, 24-25</p>
<p>197 Yâsîn, 36/23, 74. Bkz. Enbiyâ, 21/43; Râzî, <em>Mefâtîhul-Ğayb,</em> XXVI, 265-266- Kurtubî, el-Câmi’, XI, 291.</p>
<p>198 Mekkî b. Ebî Tâlib, <em>el-Hidâye ilâ Bülûğun-Nihâye,</em> II, 1351.</p>
<p>199 Furkân, 25/3, Bkz. Enbiyâ, 21/24; Beydâvî, <em>Envârut-Tenzîl,</em> IV, 117.</p>
<p>200 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s. 74.</em></p>
<p>201 Rûm, 30/30.</p>
<p>202 A. Carrel, <em>İnsanlar Uyanın,</em> Çev. Leyla Yazıcıoğlu, İstanbul, 1959, s. 77.</p>
<p>203 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em> 55-56.</p>
<p>204 Tabiinden Zeyd b. Eşlem (ö. 136/754), Bakara suresinin 129. âyetinde geçen <em>“hikmet” </em>kelimesini açıklarken “ jJÜJI ” dinî akıl olarak tefsir etmesi, aklın inşası ile hikmet arasındaki ilişkiyi ifade etmesi bakımından dikkat çekicidir. Bkz. îbn Ebî Hâtim, <em>Tefsîrul-Kur&#8217;âniTAzîm,</em> I, 237; Mekkî b. Ebî Tâlib, <em>el-Hidâye ilâ Bülû­ğun-Nihâye,</em> I, 450. Dolayısıyla <em>“hikmet”</em> dinde derin anlayış ve idark sahibi olmayı ifade eden bir kavramdır. Bkz. Mâverdî, <em>en-Nüket,</em> I, 192; Sem’ânî, <em>TefsîruTKurân, </em>I, 141.</p>
<p>205 Düzgün, <em>Sosyal Teoloji, s.</em> 42.</p>
<p>206 Mekkî b. Ebî Tâlib, <em>el-Hidâye ilâ Bülûğun-Nihâye,</em> I, 450.</p>
<p>207 Zebîdî, Tâcu’l-Arûs, XXXI, 512.</p>
<p>208 Yazıt, Elmalılı Haindi, <em>Hak Dini Kuran Dili,</em> Eser Neşriyat, İstanbul, ts., II, 922- 923.</p>
<p>209 Salebî, <em>el-Keşfu vel-Beyân,</em> I, 277</p>
<p>210 Cürcânî, <em>et-Tarîfât,</em> s. 91; Zebîdî, <em>Tâcul-Arus,</em> XXXI, 513.</p>
<p>211 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em> 188.</p>
<p>212 Bakara, 2/269; Isfahânî, <em>Tefsîru Râğıb Isfahânî,</em> I, 567-568.</p>
<p>213 tsrâ, 17/39; Beğavî, <em>Meâlimut-Tenzîl,</em> III, 135.</p>
<p>214 Bakara, 2/129, 151; Âl-i tmrân, 3/148,164; Mâide, 5/110; Cuma, 62/2.</p>
<p>215 Bakara, 2/231; Nisâ, 4/113.</p>
<p>216 Bakara, 2/251; Âl-i imrân, 3/81; Nisâ, 4/54; Lokman, 31/12; Sad, 38/20.</p>
<p>217 Nahl, 16/125.</p>
<p>218 Âl-i tmrân, 3/191.</p>
<p>219 Duhân, 44/38; Sâd, 38/28; Muminûn, 23/115; Îbrâhîm, 14/19; Rûm, 30/8; Enâm, 6/73; Hicr, 15/85; Nahl, 16/3; Ankebût, 29/44; Câsiye, 45/22; Teğâbun, 64/3.</p>
<p>220 Morisson A. Gerssy, <em>İlim İman Etmeyi Gerektirir, Çev.</em> Nureddin Boyacılar, D.Î.B.Yay. 1977, s. 94.</p>
<p>221 Çamdibi, <em>Şahsiyet Terbiyesi, s.</em> 184.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aklin-insasitefekkur/">Aklın İnşası:Tefekkür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aklin-insasitefekkur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hüsamettin Arslan: Modern insan gözleriyle düşünür.</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/husamettin-arslan-modern-insan-gozleriyle-dusunur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/husamettin-arslan-modern-insan-gozleriyle-dusunur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Nov 2020 09:46:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Göz]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsamettin Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[kulak]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24744</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan her dönemde insan. Ama modern dönemde ibret bahsine sağır, tecrübe bakımından nasipsiz olmamızın bu çağa özgü bir sebebi olsa gerek. Yaşadıklarımızdan neden ibret alamıyoruz? Geçmiş hayatlardan neden tecrübe aktarımı yapamıyoruz? Bu soruları felsefe kökenli bir sosyologla, Prof. Dr. Hüsamettin Arslanla konuştuk. Jacques Ellul’dan tercüme ettiği Sözün Düşüşü kitabının izleğinde, ‘göz’ün hâkimiyeti altındaki modern insanın, geçmişten, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/husamettin-arslan-modern-insan-gozleriyle-dusunur/">Hüsamettin Arslan: Modern insan gözleriyle düşünür.</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan her dönemde insan. Ama modern dönemde ibret bahsine sağır, tecrübe bakımından nasipsiz olmamızın bu çağa özgü bir sebebi olsa gerek. Yaşadıklarımızdan neden ibret alamıyoruz? Geçmiş hayatlardan neden tecrübe aktarımı yapamıyoruz? Bu soruları felsefe kökenli bir sosyologla, Prof. Dr. Hüsamettin Arslanla konuştuk.</p>
<div id="mvp-content-body-top" class="left relative">
<div id="mvp-content-main" class="left relative">
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-24745 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/kx-lhBJx_400x400-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/kx-lhBJx_400x400-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/kx-lhBJx_400x400-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/kx-lhBJx_400x400-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/kx-lhBJx_400x400.jpg 400w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Jacques Ellul’dan tercüme ettiği <em>Sözün Düşüşü</em> kitabının izleğinde, ‘göz’ün hâkimiyeti altındaki modern insanın, geçmişten, gelecekten ve hakikatten koparak ‘an’a hapsoluşuna dair karamsar denilebilecek analizler yaptı. Ancak bütün bu baskıcı atmosfere ‘söz’e itibar kazandırarak karşı koyabileceğimizi müjdeleyen ümitvar bir mesajla bitirdik sohbeti. Buyurun…</p>
<p><strong>Modern zamanlarda yaşadıklarımızdan neden ibret alamıyoruz?</strong></p>
<p>Geçmişten ibret alamamak modern insanın problemidir. Tipik ‘modern’ bakış açısına göre geçmiş ‘kötü’dür; çünkü Newtoncı mekanik, ‘doğrusal’ zaman skalasında, yani saat zamanı skalasında geçmiş  ‘geri’yi temsil eder, ‘ileri’yi değil. Modern insan gözleriyle düşünür, kulaklarıyla değil. Göz dışarıyı görür, içeriyi değil. Tefekkürse, mütefekkirin içeriye dönme hamlesidir. Halbuki modern uygarlık insanı hedonizme mahkûm etmiştir. Carl Schmitt eğlence kültürünün ‘homo politikusmus’u/politik insanı öldürdüğünü iddia eder.</p>
<p><strong>Bu sebeple mi tefekkür imkânını elimizden kaçırıyoruz?</strong></p>
<p>Modern uygarlık bize hayatımızın bütün veçhelerinde hedonist ‘mutluluk’ vaadinde bulunuyor.</p>
<p>Neredeyse her şey ölmekteyken ‘eğlence’ kültürü sürekli kendi rekorunu kırıyor. Pop, disko, seks, uyuşturucu ve kitle sporları, TV ve INTERNET… Eğlence apolitiktir; insanı başkalarının sorunlarına kapatır. Stadyumda ve diskoda Somali’de, Suriye’de ve Myammar’da açlıktan kırılan insanlar aklınızın köşesinden bile geçmez, geçemez. Modern insan sadece eğlenmek ister. Eğlence kolektif hedonizm, hedonizm ise egoizmdir. Yani hedonist egoisttir.</p>
<p><strong>Bunun “modern insan gözleriyle düşünür” tespitinizle alakasını nasıl kurmalıyız peki?</strong></p>
<p>Alakası şu: göz derinin altındaki ‘maneviyat’a, ‘anlam’a, Alman filozofların deyişiyle Geist’a kapalıdır. Göz sekülerdir, büyüden yoksundur, mahremi, büyülü olanı, derinin altındakini göremez. Kaldı ki ‘Göz âmâdır’ (Bachelard); başka her şeyi görür, kendisini göremez. Kendisine yönelemez, dolayısıyla tefekküre kapalıdır. Teleskop, mikroskop, fotoğraf makinası, dijital kamera ve uydu… Hepsi kördür. Modern uygarlık ‘ışık’ uygarlığıdır, elektrifikasyona boğulan modern kent ‘ışığın’, Ellul’ün terimleriyle göz’ün zaferidir.</p>
<p><strong>Bu kadar aydınlık bir çağda her şeyi görebilen insan neden geçmişten geleceğe ‘anlamlı’ bir yol çizemiyor peki?</strong></p>
<p>Çünkü göz geçmişe kapalıdır; geçmişi göremez.  Bizim için ‘geçmiş’  dediğimiz şeyi var eden, işitme duyumuzdur, yani kulağımızdır. Göz ise şimdinin organıdır, şimdi ‘göz’de zirve yapar; göz ‘şimdi’yi tescil eder, onaylar ve geçmişten ve elbette gelecekten nefret eder. Göz geleceği de göremez.</p>
<p><strong>O zaman “carpe diem” (anı yaşa) felsefesi, tamamen gözün hâkimiyetine dayanıyor diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>‘Yaşam koçu’nun ve ‘psikiyatr’ın, muhatabı olan seküler mümine yegâne talimatı şu değil mi? Anı yaşa, şimdiyi yaşa ve gerisini (geçmişi ve geleceği) boş ver! Geçmişi dillendiren ve var eden organımız kulağımızdır; kulak, gözün göremediği şeylerin sesini duyar; geçmişin, insan cetlerimizin, meleklerin ve Tanrı’nın sesini işitir. “En ontolojik organımız kulağımızdır.” der Heidegger. Zamanın sesini de yalnızca kulağımız duyabilir. Evvel ve ahir yalnızca kulakla kavranabilir. Tahayyül yetimizin kaynağı kulaktır, göz değil. Muhayyilemiz kulakla geçmişe ve geleceğe doğru kanatlanır. Kulak Ortaçağ, göz modern çağdır. Kulak geçmişin sesini duyduğu için ‘hafıza’dır, hatırlama ve unutma yeteneğidir.</p>
<p>Kulak sadece metafiziğe değil, tarihe de açılan kapıdır, diyorsunuz. Tarihe, yani tefekküre ve ibrete…</p>
<p>Evet bu manada kulak muhafazakârdır. Alır ve saklar. Buradaki mantığı bir derece ileriye ve geriye doğru kaydırarak, diyebiliriz ki, hafıza dildir. Anlamı tutan ve muhafaza eden dildir. Modern insan ise işitmez, duymaz, sadece görür; onun için görmek yaşamaktır.</p>
<p><strong>Kulak muhafazakârdır, dediniz ama göz daha tutucu değil mi? Göz değil mi bizi şimdide tutan, geçmişten ibret almamızı ve geleceğe dair tahayyülümüzü imkânsız kılan?</strong></p>
<p>Kulak muhafazakârdır. Neden? Geçmişin, insan cetlerimizin, meleklerin ve Tanrı’nın sesini işitmemizi sağladığı için. Halbuki göz muhafazakâr değil, tutucudur. Geçmişi ve geleceği, bir süreç olarak zamanı göremez ve hayatı ‘şimdi’de dondurur. Bu yüzden mesela televizyonun karşısında hareketsiz kalırız, donarız. Ekran hareket halindedir, biz hareketsiz. Fakat bunun ağır bedelleri vardır. Bunlardan biri obezitedir. Gözün dondurduğu, yerine mıhladığı, hareketsizliğe mahkûm ettiği insan kilo almaktan başka ne yapabilir! Ve obezler düşünemezler, tahayyül edemezler, geçmişin sesini duyamazlar ve geçmişin tecrübesinden yoksun kalırlar. TV ve cep telefonu ekranının önü, modern insanın mabedidir.</p>
<p><strong>Seküler bir eyleme dinî bir anlam yüklemiş olmuyor musunuz?</strong></p>
<p>Evet, modern insan için TV ve cep telefonunun önü seküler bir mabettir. Modern insan görüntünün (imajın, suretin) önünde sürekli secde halinde olan varlıktır. Tanrı’nın sureti olan insan, dünyevi suretler önünde secde ediyor. Geçmiş (ezel) ve gelecek (ebed) sürgün edilmiş. Halbuki yaşadıklarından yalnızca geçmişin sesini işitebilenler ders çıkarabilir. İnsan Heidegger gibi düşünmeden edemiyor: “Gelecek hızla geliyor, gelecek geliyor.” “İnsanlığı artık yalnızca bir tanrı kurtarabilir.” Bu apokaliptik bir ifadedir. Ölüm geliyor, kıyamet hızla geliyor. Hem burnumuzun dibinde hem de uzakta.</p>
<p>Ünlü sosyalist Guy Debord burnumuzun dibindeki bu kıyameti “gösteri toplumu” olarak tanımlamıştı…</p>
<p>Hayır, ‘seyir toplumu.’ Bu terim dilimize, bence hatalı bir şekilde ‘gösteri toplumu’ diye çevrilmiştir. Ellul’ün terimleriyle modern toplum ‘hakikat’i (truth) ‘gerçeklik’ (reality) ile eşitlemiştir. Oysa ‘hakikat’ işitilebilen, ‘gerçeklik’ görülebilen şeydir. ‘I understand,’ ‘I see’ ile eşitlenmiştir. Modern insan artık yaşamıyor, yalnızca seyrediyor. İnsanın ve toplumun kendisi dâhil her şey imaja, pazar seyir mekânına dönüşmüştür. Süpermarket çağdaş tiyatrodur. İnsan artık hayatın her noktasında bir seyircidir. Seyirci tüketici, tüketici seyircidir.</p>
<p><strong>‘Seyir toplumu’nda, yani gözün hâkimiyeti altındaki toplumda teknolojinin rolü nedir peki?</strong></p>
<p>Sorunuza teknolojinin kendisi hakkında bir düşünceden yola çıkarak cevap verebilirim. Modern teknoloji, modernite öncesi teknolojilerden farklıdır. Modernite öncesi teknoloji, hayatın sadece bir unsuruydu. Modern uygarlığımız, yani teknoljik uygarlık onu hayatın merkezine yerleştirdi. Bunu da ‘göz’le ilişkilendirebiliriz. ‘Göz ve görme’ hayatın merkezine yerleşmeseydi teknik uygarlık, imkânsız olurdu. Heidegger’in deyişiyle “Batı metafiziği,” Jeremy Bentham ile Foucault’nun “Panoptikon”u (pan+optik; görme’nin totalleşmesi, gözetim toplumu), Neil Postman’ın “Teknopoli”si (Teknik+polis/şehir/toplum), Virilio’nun “Dramology”si (hız mantığı, hipermodernite, teknoloji toplumunun mantığı anlamına gelir) ve dijital/sanal toplum veya elektronik toplum… hiç biri gerçekleşemezdi.</p>
<p><strong>Sizce içinde yaşadığımız dönemde gündelik hayatın akışını, değer yargılarını değiştiren teknolojik alet hangisidir?</strong></p>
<p>Marshall McLuhan için matbaa, en önemli teknolojik icattı. Çünkü ona göre matbaa kendi galaksisini/toplumunu yaratmıştır. Gütenberg Galaksisi. Matbaanın icadı çığır açıcı bir devrimdir (Marx yanılıyor olabilir).</p>
<p><strong>Peki bu çağın çığır açan teknolojisi nedir?</strong></p>
<p>İçinde yaşadığımız hiper-modernite çağına fizyonomisini armağan eden şey dijital teknolojidir. Fakat her ne denmiş olursa olsun, bütün bunların temelinde aynı şey vardır: göz. Gözmerkezli, gözmerkezci (ocularsentric/okülersentrik) bir çağda, okülersentrizm çağında yaşıyoruz.  Virilio’nun ‘hız toplumu’ çağında. Hız ve adrenalin çağında. Bir şeyin hızı onun temel doğasını değiştirir; hızla birlikte ‘hızlı,’ ‘yavaş olana’ egemen olur. Çağdaş savaşlarda artık lojistik sadece, tank, personel, yakıt değildir; imajların/suretlerin cephedeki, cepheden cepheye, cepheden topluma akışıdır (algı lojistiği veya sibersavaş). “Tarih silah sistemlerinin hızında ilerler” diyor Virilio. “Işığın hızı dünyayı sadece dönüştürmekle kalmaz, dünyanın kendisi haline gelir.” Hız-mani en büyük değere dönüşmüştür. Demek oluyor ki, dünya artık kocaman bir göz’dür, elektronik/dijital göz.</p>
<p><strong>Ben sözü yine tecrübeye ve ibrete getirmek istiyorum. Geleneksel toplumda tecrübe aktarımı bir önceki kuşaktan olurdu. Nitekim “kız anadan öğrenir bohça düzmeyi, oğlan babadan öğrenir koyun yüzmeyi” diye bir atasözümüz var. Şimdi ise dede torundan öğreniyor internet kullanmayı. Bu yeni durum tecrübe aktarımı konusunda nasıl bir hiyerarşi ortaya çıkarıyor sizce?</strong></p>
<p>Dijital teknolojiyle birlikte, öteden beri varolduğumuz topluma ikinci bir toplum eklendi: dijital toplum veya sanal toplum. Sanal toplum, toplum diye bildiğimiz gerçekliğe yamanmış bir ilave, bir ek, bir zeyl’dir. Çocuklarımız artık dünya ölçekli bir dijital cumhuriyetin yurttaşları. Doğru, artık ebeveynler torunlarından öğreniyor. Öyle görünüyor. Tecrübe aktarımının yönü değişti! Fakat gerçekten öyle mi? Çünkü en tecrübeli insanlar, interneti en fazla kullananlar değil. Torunların tecrübesi “gerçek,” daha doğrusu “hakiki” tecrübe değil, “sanal” tecrübe. Kaldı ki, tecrübe eşittir bilgi değil. Hakiki bilgiye sahip olmak için “yaşamak” gerekir, tecrübe yaşanılan şeydir, öğrenilen değil; torunlar yaşamıyorlar, seyrediyorlar, sadece seyrediyorlar. Fakat bu, ima ettiğiniz gibi, öteden beri varolageldiğimiz toplumda yeni bir hiyerarşi doğruyor. ben buna sanal hiyerarşi diyorum.</p>
<p><strong>Nedir sanal hiyerarşi?</strong></p>
<p>Bildik anlamda sosyal hiyerarşi değil, sanal hiyerarşi. Sanal toplumun hiyerarşisi. Dijital teknolojiye sahip olanlar ile sahip olmayanlar arasındaki hiyerarşi; dijital teknolojiyi en fazla, en iyi kullananlar ile en az, en kötü kullananlar arasında bir hiyerarşi. Torunlar ile dedeler arasında, dijital teknik kapitale sahip olma derecelerine göre sıralanan bir hiyerarşi. Foucault gibi anladığımızda sanal toplum gözetim toplumudur ve burada en fazla gözetleyenler sanal toplumun egemenleridir; sanal toplum hiyerarşisinin aşağısında,  milyonlarca torundan oluşan bir dijital proleterya ikamet eder. Dijital proletarya en fazla gözetlenenlerden oluşur. Onlar özgür olduklarını  zannederler, fakat aslında dijital bir hapishanede, yani panoptikonda yaşarlar. Büyük göz, büyük elektronik göz Amerika’dadır. “Mutlak Göz,” yani dijital Tanrı Amerika’da yaşar.</p>
<p><strong>Modern öncesi çağlarda insanların olgunlaşmak için içe dönmeleri tavsiye edilirdi. Bu sebeple pek çok kültürde inzivanın bir türü mevcuttur diyebiliriz. Bugünse bizi kuşatan imajların büyüsüne kapılmış dışa yönelimli insanlar olduk. Ellul’un modern dünyada kurtulmak için ‘söz’ü kurtarma vurgusu ile insanın içine dönmesi arasında bir bağlantı kurmak mümkün müdür? Söz bizi nereye davet eder?</strong></p>
<p>Düşünme, tefekkür etme organımız kulağımızdır. Göz kendisini göremez, dolayısıyla sorgulayamaz. Oysa kulak bunu yapabilir; insan kendi sesini duyabilir; dil kendisini işitebilir. Refleksiyon, tefekkür, kendini sorgulama organımız kulağımızdır. Dil kendisini de sorgulayabilir. Kulak içimize açılan hoparlördür. Hakikat görülemez, sadece işitilebilir. Klasik metinlerimiz “İşit ey oğul” diye başlar. Kur’an ve diğer monoteist dinlerin kutsal kitapları “Onlara de ki” ifadesiyle doludur. Kur’an daima tebliğ vasıtaları sıralamasında kulağı gözden önceye yerleştirir. İlk vahyin tercümesi “Oku” ne yazık ki bir yanlış tercümedir. Aslı “İktibas et, tekrarla, zikret”tir. Yani zikir ve ve şükür, tesbih ve imame. Göz kılavuza, rehbere ihtiyaç duymaz. Jacques Ellul gözün gördüğü şey “gerçeklik/olgu”dur, kulağın işittiği şey “hakikat/yalan”dır diyor. Bu ayırım fevkalade önemlidir. Diyanet’in anlı şanlı ilahiyat profesörlerine yaptırdığı Kur’an mealinde ‘hakikat’ kelimesinin ‘gerçek’ diye tercüme edilmesi entelektüel zilletimizdir. Modern dönemde hâkimiyetini ilan eden göz, insanı seyirci konumuna düşürmüştür. Çünkü göz pasiftir, görüntünün önünde pasiftir, âdeta secde eder.</p>
<p><strong>O zaman modern insan için çıkış yolu yok mudur?</strong></p>
<p>Her zaman bir çıkış yolu vardır. Yapmamız gereken şey kulağa, yani söz’e, kelama, yani dile itibarını iade etmektir. Özgürlüğümüz buna bağlıdır. Çünkü bize ‘hayır’ deme imkânını yalnızca söz, kelam ya da dil verebilir. Gözümüz vasıtasıyla dış dünya ile kurduğumuz ilişki despotiktir; çünkü imaj bize kendisini dikte eder ve ona ‘hayır’ deme imkânımızı elimizden alır. Bizi yalnızca söz ya da kelam yahut dil özgürleştirebilir. Çünkü özgür olmak ‘hayır’ diyebilmektir.</p>
<p>Aldığım yer:https://www.dusuncemektebi.com/d/107189/husamettin-arslan-%E2%80%9Cmodern-insan-gozleriyle-dusunur%E2%80%9D</p>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/husamettin-arslan-modern-insan-gozleriyle-dusunur/">Hüsamettin Arslan: Modern insan gözleriyle düşünür.</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/husamettin-arslan-modern-insan-gozleriyle-dusunur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an’ın Düşünce Kamusu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-dusunce-kamusu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-dusunce-kamusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 May 2020 16:17:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Düşünce kamusu]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24391</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur&#8217;an, çıkarımsal ve sezgisel akıl ve düşünmey­le ilgili bir dizi terim kullanır. Tefekkür yani “düşün­me”, kalp,fuat yani“gönül”, literal anlamı “tohum/ çekirdek” olan lüb yani “aslî kalp” bu terimler ara­sındadır ve bunların her biri algılama, düşünme ve muhakeme etme eylemlerinin farklı bir yönüne kar­şılık gelir. Akılla aynı anlamsal alanı paylaşan başka terimler de vardır: ilim yani [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranin-dusunce-kamusu/">Kur’an’ın Düşünce Kamusu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22241 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuranda_gecen_deliller_1.jpg" alt="" width="583" height="295" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuranda_gecen_deliller_1.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuranda_gecen_deliller_1-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuranda_gecen_deliller_1-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 583px) 100vw, 583px" /></p>
<p>Kur&#8217;an, çıkarımsal ve sezgisel akıl ve düşünmey­le ilgili bir dizi terim kullanır. <em>Tefekkür</em> yani “düşün­me”, <em>kalp,fuat yani</em>“gönül”, literal anlamı “tohum/ çekirdek” olan <em>lüb</em> yani “aslî kalp” bu terimler ara­sındadır ve bunların her biri algılama, düşünme ve muhakeme etme eylemlerinin farklı bir yönüne kar­şılık gelir. Akılla aynı anlamsal alanı paylaşan başka terimler de vardır: <em>ilim</em> yani “bilgi”, <em>fehm</em> yani “anla­yış”, <em>fıkıh</em> yani “anlama”, <em>idrak</em> yani “kavrama”, şuur yani “bilinç”, <em>burhan</em> yani “kanıt”, <em>hüccet</em> yani “de­lil”, <em>beyyine</em> yani “açık delil”, <em>sultan</em> yani “baskın de­lil”, <em>fırkan</em> yani “ayırt etme”, <em>tedebbür</em> yani “tefek­kür”, nutuk yani “konuşma/düşünme”, <em>hüküm</em> yani “yargı”, <em>hikmet</em> yani “bilgelik” ve <em>zikir</em> yani “anma/ dua”. Tam izahı ayrı bir çalışma gerektiren bu terim­lerin Kur andaki kullanım biçimleri, gerçeklikle yüz­leşmemizde varlığın tüm realitesinin farklı yönleri­ni ortaya koyan bütüncül bir düşünce bağlamı oluş­turur. Daha da önemlisi, deneysel gözlem, rasyonel analiz, ahlakî yargı ve manevî arınmayı birleştiren bir düşünce tarzına yol açar.</p>
<p>Bu zengin kelime hâzinesi, algılama ve düşün­menin birlikteliğine işaret eder. Duyusal algı ile kav­ramsal analiz arasındaki kategorik ayrımların aksi­ne, varlık ile doğal yani “birinci dereceden” karşılaş­mamız, tek bir deneyim olarak gerçekleşir. Eşya ve hadiseleri algılarken, duyu organlarımız ile aklımız birlikte çalışır. Fiziksel/maddî dünyaya karşılık ge­len duyusal niteliklerle zihin dünyasına karşılık ge­len entelektüel kavramlar arasındaki keskin ayrım­lar, <em>res extensa</em> [maddeye ilişkin olan] ve <em>res cogitans </em>[zihne ilişkin olan] biçimindeki Kartezyen çatallan- manın yansımalarıdır ve bunlar bize algılama ve an­lama eyleminin gerçek ve kesin tanımını vermezler. Bu kategoriler, gerçeklik hakkında, özne-nesne, bi- len-bilinen, algılayan-algılanan, zihinsel-materyal gi­bi ayrımlar yaptığımız, “ikinci dereceden” bir mu­hakeme seviyesine aittir. Gerçeklikle birinci derece­den karşılaşmamız ise farklı bir bağlamda gerçekleşir.</p>
<p>Eşya ve hadiselerle ilgili epistemik deneyimleri­mizin bütünlüğü, varlığın bütünlüğünden kaynaklanır. Karşı karşıya gelme ve huzurunda bulunma an­lamında bilme, bilgi nesnemizin önünde “hazır” ol­duğumuz anlamına gelir. Bu bizi varlığın gerçekli­ğiyle özel bir ilişkiye sokar. Söz konusu ilişkide varlı­ğa, epistemik fakültelerimiz aracılığıyla yanıt veririz; yoksa onun anlamını, kendi kendine atıfta bulunan bir tarzda yaratarak değil. Akıl yoluyla bilmenin bu şekilde anlaşılması, <em>akıl</em> kelimesinin “bağlamak, bağ­lanmak, ilişki kurmak” şeklindeki kök anlamlarına dayanmaktadır. Akıl bizi hakikate bağlar ve böyle- ce sıradan sebepler zincirinin ötesinde yeni bir ufuk açar, insan aklı, olgular ve kavramlar arasında yatay yönde bir hareket yapar ve bunları birbirine bağlar. Dikey yönde ise aşağıda olanı yukarıdakiyle ilişkilen- dirir. Kur’an, nedenselliğin bu iki ekseninin, yani fi­ziksel nedenler dünyasını düzenleyen yatay eksen ile doğal dünyaya “ilahı buyruğu” <em>{emir)</em> getiren dikey eksenin birbirine yaklaşarak birleştiği konusunda ıs­rar eder. Bu ikisi arasında bir çelişki yoktur, fakat ay­rı yasalara tâbidirler. Gündüz ve gece, içinde yaşadı­ğımız doğal düzenin bir parçası olarak birbirini ta­kip eder ve bu yasanın bir istisnası yoktur. Ama ay­nı zamanda “O bir şeyin olmasını istediğinde, ona ‘Ol!’ der ve o da olur.” (Yâsîn, 36:82). Her varlık âle­mi farklı bir düşünce türü gerektirir.</p>
<p>Kuranın hissetme, akıl yürütme ve düşünme ile ilgili geniş bir kelime dağarcığı kullanmasının sebe­bi gerçekliğin doğasıyla yakından ilgilidir. Gerçeklik çok katmanlı ve çok boyutlu olduğu için tek bir bilişsel yöntemle idrak edilemez. Daha geniş bir kav­ramsal yetenek kümesi gerektirir. Kur’an, bu nok­tada, “görünmez dünya” olarak <em>âlem-i ğayb’dan </em>ve “görünür dünya” olarak <em>âlem-i şehadetten</em> bahseder. Görünmeyen dünya, yalnızca Tanrı tarafından bili­nen varlık alanını ifade eder. Tanrı bu dünyayla ilgili imalarda bulunmuş fakat hakkında kapsamlı bir bil­gi vermemiştir. Görünmeyen dünya, insan deneyimi için erişilebilir olmasa da, görünür varlık dünyasıy­la karşılaşmamızda bize rehberlik eder ve bu nedenle kavramsal analiz ve ahlakî yargılarımız için bir işaret levhası işlevi görür. İçinde yaşadığımız görünür dün­yanın işlerini metafizik ve ahlakî anlamda düzenler. Kur’an’m “görünür dünya” kavramının çarpıcı ya­nı, bu dünyanın doğru bir şekilde idrak edilmesi­nin, bakmak ve görmekten farklı bir şey olan “tanık olma” <em>(müşahede)</em> deneyimine dayanmasıdır. Tanık­lık, kendini takdim eden şeyin önünde hazır olmak ve durmak demektir. Bu, o şeye bakmayı ve onu gör­meyi gerektirir ama aynı zamanda onunla bir ilişki­ye girmeyi de içerir. Daha çok bir manzaraya bakma ve onun bir gestalt [bütünsel] algısına sahip olma de­neyimi gibidir. Zira bir manzarayı dikkatle seyreder­ken parçalar ve bütün arasında gider gelir ve her se­ferinde yeni bir ilişki keşfederiz.</p>
<p>Varlığın gerçekliğiyle karşılaşmamız, bu anlam­da rasyonel ve kavramsal bir süreçtir ancak bu, dar mânâda mantıksal ve söylemsel düşünmenin ötesi­ne geçen daha geniş bir akledilebilirlik ve anlam bağlamında gerçekleşir. Bir boşluk içinde yaratılmış ol­mayan kavramlar, gerçekliğin farklı yönlerine karşı­lık gelirler ve Kur&#8217;anın “hakikate şahitlik etme” şek­linde tanımladığı gerçeklikle karşılaşmamızda ortaya çıkarlar. Böylece “ışığı” görür, oduna “dokunur”, gü­lü “koklar”, kirazı “tadar”, boyutu “algılar”, sonsuz­luğu “düşünür”, suya yakın olmanın “farkına varır”, bir şey ile gölgesini birbirinden “ayırır”, bir emri “an­lar”, bir çağrıya “cevap verir”, hakikate “teslim olur”, delili “kabul eder”, yaşamın anlamını “tefekkür ede­riz”. Bu epistemik eylemlerin her biri, dünyayı an­ladığımız zihinsel ve kavramsal yeteneklerimiz hak­kında bir şeyler söyler. Ama daha da önemlisi, dışı­mızdaki şeylere karşılık gelirler ve kendi öznelliğimi­zin ötesine geçerek ufkumuzu genişletirler. Akıl yo­luyla düşünme, zihnimin içinde birtakım kavramları evirip çevirmek değil, hakikatini bana her an takdim eden varlığın huzurunda durmayı ve onunla akıl ve erdeme dayalı bir ilişkiye geçmemi ifade eder. Aklı­mın ışığını hakikatin ışığıyla birleştirdiğimde dünya aydınlanmaya başlar. Aydınlanma, ancak bu iki ışı­ğın birleşmesiyle mümkündür.</p>
<p>Bu zengin terminoloji, varlığın çok katmanlı yapısını ancak çok boyutlu bir düşünme biçimi ile idrak edebileceğimizi ifade eder. Bilgimizin konu­su olan şey ile bilme aracımız arasındaki tenasüp, epistemik iddialarımızın doğruluk derecesini belir­ler. Bütün bu kavram ve yöntemlerin amacı, varlığı bir bütün olarak kavramamızı sağlamaktır. Bu bütünlüğün kavranması aynı zamanda “neden” sorusu­na cevap aramayı da tazammun eder.</p>
<p>Hikmet olarak tefekkür, bir şeyin nedenini ve ge­rekçesini ortaya koyar. “Nasıl”dan önce “neden” soru­sunu cevaplar çünkü “neden” sorusu, bütün sorula­rın başıdır. Aristoteles’ten Kindî’ye, oradan Farabî’ye ve îbn Sina’ya uzanan dizgide “ilk felsefe”nin amacı da bu “neden” sorusunu cevaplamaktır. “Bir şey ne­den şöyle değil de böyledir?” sorusu, varlık (yani “Var mıdır?”) sorusunu takip eder ve en az bir şeyin varlı­ğını ortaya koymak kadar önemlidir. Hatta gündelik tecrübelerimiz açısından ele aldığımızda “neden” so­rusunun varlık sorusundan önce geldiğini söyleyebi­liriz, zira hiss-i müşterek <em>(common sense)</em> düzeyindeki algılarımızda şeylerin varlığını zaten bir veri olarak ka­bul ederiz. Ancak var olduğunu kabul ettiğimiz şeyler hakkında “neden, niçin, nasıl&#8230;” sorularını sorarız.</p>
<p>Bu kabilden bütün soruların gelip dayandığı te­mel soru “Neden yokluk değil de varlık var?” sorusu­dur ve bu soruya verdiğimiz cevap, bizim varlık, hik­met ve tefekkür tasavvurumuzu ortaya koyar. Varlık­ların neden var olduğu sorusunu yanıtlayan hikmet, arazdan cevhere, zerreden semaya, su damlasından ok­yanusa kadar bütün varlıklar arasında kuvvetli bir illiyet bağı kurar;zira namütanahi bir tenevvü ile arz-ı endam eden vücudun tüm halleri ve mertebeleri, tek bir kaynağa geri döner. Bu noktaya dikkat eken İbn Sina, hikmete ulaşmayı Yaratıcı&#8217;yı bilmek olarak tanımlar: “el-Evvel olan Zorunlu Varlık’ı bilmek, hikme­tin ta kendisidir. Akıl, kendi zâtını bildiği gibi O’nu bilemez. Hakikatte hikmet sahibi olan da el-Ewerin ta kendisidir.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[26]</sup></a> Wittgenstein, “Gizemli olan, dünya­nın <em>nasıl</em> var olduğu değil, <em>var olmasıdır”</em> derken hak­lıdır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[27]</sup></a> Temel mesele nasıl değil, neden meselesidir.</p>
<p>Farabî, Yaratıcı’nın el-Hakîm sıfatının, hikme­tin mahiyeti hakkında bize önemli bir ipucu verdi­ğini söyler. Allah hakimdir ve hikmet sahibidir çün­kü “hikmet, varlıkların en faziletli ve üstün olanını en doğru ve mükemmel bilgiyle akletmek”tir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[28]</sup></a> Tanrı’nın varlığından ve yine O’nun sahip olduğu bilgi­den daha yüce bir şey yoktur. Tanrı’nın kendini yi­ne kendi ilmiyle bilmesi, en yüksek hikmet ve tefek­kürdür. Zira burada bilen, bilinen ve bilmek, tek bir öznede birleşir. İyi, güzel ve doğrunun bilgisi olarak hikmet, en güzel ve mükemmel olanı yine en doğru yöntemle bilmeyi işaret eder. Hikmet yolunda bilgi de yöntem de iyi, doğru ve güzel olmalıdır. Doğru bilgiye yanlış yöntemlerle ulaşamayız.</p>
<p>Hikmeti kavramadan hüküm vermek, aklın bir skandalidir. Bugün İslam dünyasının temel sorunla­rından biri de burada yatıyor: Hayatımızda çok fazla hüküm var fakat o kadar az hikmet var. Hükümler vererek hayatı birtakım mühendislik kurallarına bağ­lamak ve böylece her şeyi kontrol altına almaya çalış­mak bize zihnî bir konfor getirebilir fakat hakikati ve gerçekliği büsbütün ıskalamamıza da neden olabilir.</p>
<p>Hikmeti olmayan hüküm kör, hükmü olma­yan hikmet topaldır. Tefekkür, hikmet ile hükmet­mek, hüküm ile hikmeti korumak ameliyesinin bir diğer adıdır. Bunun için de yolda olmak gerekir. Yol­da olmak, bize tefekkürün mahiyeti hakkında önem­li ipuçları verir. Heidegger’in dediği gibi “Tefekkü­rün kendisi bir yoldur. Yola, ancak yolda kalarak cevap veririz.</p>
<p>Hikmet iyi, doğru ve güzel kavramlarını eş za­manlı olarak kavramaktır, zira bir şey doğruysa iyidir ve iyiyse güzeldir. Doğru olan bir şeyin kötü, iyi olan bir şeyin çirkin olması muhaldir. Adaletle davran­mak ve haksızlığa karşı çıkmak aynı anda hem doğ­ru, hem iyi, hem de güzel bir eylemdir. Rasyonellik adına kötü ve çirkin bir eylemde bulunmak, en ba­sit ifadesiyle tutarsızlıktır. Örneğin verimliliği ve kârı artırmak için emeği sömürmek, kapitalist ve araçsal akıl açısından doğru bir politika olarak takdim edilir ama akıl, ahlak ve estetik kriterler açısından bir ha­taya, kusura, suça ve çirkinliğe tekabül eder. Dolayı­sıyla iyi, doğru ve güzel kavramları bir bütündür ve bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Er­demli bir tefekkür ve vaşam biçiminin temel unsur­larından biri de bu bütünlüğü esas alan bir zihin ve davranış yapısına sahip olmaktır.</p>
<p>İbrahim Kalın &#8211; Perde ve Mana,syf.59-67</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>26.İbn Sina, <em>et-Talîkât: Felsefi-Bilimsel Fragmanlar I,</em> çev. İsma­il Hanoğlu (Ankara: Elis Yayınlan, 2019), s. 35.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a>27.Ludwig Wittgenstein, <em>Tractatus Logico-Philosophicus</em> (Lon- don: 1961), 6.44.</p>
<p>28      Farabî, <em>al-Madinat al-Fadilah,</em> ed. Walzer, s. 72.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>29 Martin Heidegger, <em>What is Called Thinking? (New York: </em>Harper Colophon Books, 1968), ss. 168-9.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranin-dusunce-kamusu/">Kur’an’ın Düşünce Kamusu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-dusunce-kamusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tefekkürün İzinde</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tefekkurun-izinde/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tefekkurun-izinde/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Jan 2020 15:19:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bayram Ali Çetinkaya]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Fikir]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’âni Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tedebbürden Tezekküre]]></category>
		<category><![CDATA[Teemmülden]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkürün İzinde]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23798</guid>

					<description><![CDATA[<p>Düşünme, zihin yorma, derin düşünme, işin şuuruna varma” gibi anlamlara gelen tefekkür, insana özgü bir fiildir. Onun sayesinde insan, diğer canlı ve cansızlardan ayrılmak­tadır. Düşünmek ve konuşmak, ‘en şerefli’ olma vesileleridir. Tefekkürün doğurttuğu özgün ve özgür düşünce fikirdir. Fikrin içinde düşünce, anlayış ve zihin bulunmaktadır. Doğru ve derin düşünen mütefekkir, zihniyet inşa eden âlim, âkil [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tefekkurun-izinde/">Tefekkürün İzinde</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22171 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg" alt="" width="468" height="260" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg 598w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639-300x167.jpg 300w" sizes="(max-width: 468px) 100vw, 468px" /></p>
<p>Düşünme, zihin yorma, derin düşünme, işin şuuruna varma” gibi anlamlara gelen tefekkür, insana özgü bir fiildir. Onun sayesinde insan, diğer canlı ve cansızlardan ayrılmak­tadır. Düşünmek ve konuşmak, ‘en şerefli’ olma vesileleridir.</p>
<p>Tefekkürün doğurttuğu özgün ve özgür düşünce fikirdir. Fikrin içinde düşünce, anlayış ve zihin bulunmaktadır. Doğru ve derin düşünen mütefekkir, zihniyet inşa eden âlim, âkil ve ârif olan yetkin insandır.</p>
<p><strong>Fikirle Bilginin İnşası</strong></p>
<p>Fikir, bilgiyle inşa edilir. Bir başka ifadeyle bilgi sahibi ol­madan fikir sahibi olunmaz. Bilgi ise, isimler, kavramlar ve cümleler vasıtasıyla zihnin ürettikleridir. Bilginin yeni(den) öz­gün yorum ve keşiflere yönelmesi tefekkürle gerçekleşmektedir.</p>
<p>Cemadat (cansız), nebatat, hayvanat ve insan, tefekkürün konusudur. Bununla birlikte fiziğin ve metafiziğin ötesi, İlâhî a(o)lan da, tefekkürle zihnin yoğunlaşmasına vesile olan mev­zulardır/ sahalardır.</p>
<p>Göklerin ve yerin düşünülmesi, özelde ‘devenin yaratılması’, ‘göklerin yükseltilmesi’ ve ‘dağların dikilmesi’ canlı ve cansız olanın tefekkür edilmesiyle gerçekleşir.</p>
<p><strong>Nebevi Tefekkür</strong></p>
<p>İlk insan ve peygamber Hz. Âdem’in cennette şeytanın ves­vesesi ile tefekkürden yoksun kalması, onu bir başka tefekkür alanı olan tövbeye taşımıştır. Hz. Nuh’un gemiyi inşasında ve akabinde içindeki uzun süren tefekkürü, Hz. İbrahim’in onto- lojik ve kozmolojik tefekkürünü akla getirmektedir. Geçip ge­çici olanın karşısında Sonsuz ve Sınırsız olan Hakk Teâlâ’nın kudret ve azametini tefekkür, Hz. Yusuf’un zindandaki derin düşüncelerini beslemiştir.</p>
<p>İnsanlardan uzak sâkin yerlerde edilen tefekkür, Hz. Mu­sa’nın Tur dağındaki tezekkürüyle somutlaşmıştır. Yine sessiz ve yüce bir yer, Hira’daki tefekkür ve tezekkür, Son Peygamber’in (s) mücadele ve tebliğ sürecini güçlendirmiştir. Kutlu yol­culuğun ve hicretin tefekkürü, İki kişiden biri olan Hz. Ebu Bekr’in Sevr mağarasındaki muhasebesinde kemale ulaşmıştır.</p>
<p><strong>Çile İnsanın Tefekkürü</strong></p>
<p>Nefis ve bedenle muhasebe, çile insanın tefekkürüdür. Onun mahalli çilehanedir. Geceleri uyku gibi hazları yok eden tefek­kür, teheccüdle hayat bulur. İtikatla şahlanır, Ramazan la zir­veye ulaşır. Namazla miraca çıkar, Kudüs’e gece yürüyüşüyle is­tikamete vâsıl olur.</p>
<p>Ashab-ı Kehf’in tefekkürü, imtihanlar içinde geçer. Yeni­den doğuşlara kapı aralar, yürekleri nefeslendirir, karardıkları aydınlığın nuruna ulaştırır.</p>
<p>Tefekkür; geçmişi, anı ve geleceği düşünmektir. Yani geç­mişi, tarihi ve olayları düşünüp dersler çıkarıp, tedbir almaktır.</p>
<p>Anı (şimdiyi) düşünüp, nasıl ve ne şekilde hareket etme­mizi sağlamaktır.</p>
<p>Geleceği düşünüp, risk ve kazanımlara hazırlanıp, ona göre plan ve projeler yapmaktır.</p>
<p>Geçmişten geleceğe giden süreçte yaşanmış, yaşanan ve ya­lanacak olanı, derin ve kapsamlı düşünmek Hakk’ın bir ikra­mıdır. Onlardan ders ve ibretler çıkarıp, muhasebe ve murakabe ederek geleceğe hazırlanmak mütefekkirin görevidir.</p>
<p><strong>Mütefekkir Geleceğin İnsanıdır.</strong></p>
<p>Mütefekkir, geçmişin ve geleceğin insanıdır. Dert, kaygı, şüphe, merak, tefekkür insanının hammaddeleridir. O bunlarla hayat bulur, buhranlara karşı çözüm sunar. Aklî ve fikrî maraz­lar, mütefekkirin derin düşüncesinin konusudur.</p>
<p>Çözüm ve tedavi yolundaki fikir insanı, tefekkürün yardı­mına muhtaç olduğunu bilendir. İnsana ve cemiyete hayat ve­recek formül ve reçeteleri bulmanın/aramanın yükünü taşır. Fikir işçiliği ve zihin hamallığı, mütefekkirin aslî vazifesidir. O bu görevi, adeta İlâhî bir vazife gibi görür, aldım ve kalbini hatta bütün varlığım, bu ulvi amaca feda edecek kadar mesu­liyetinin bilincindedir.</p>
<p>Hâsılı, tefekkürün izindeki mütefekkir, hayatı ve öte hayatı keşfedebilen hakikat insanıdır.</p>
<p><strong>Tefekkürden Devşirilenler</strong></p>
<p>Tefekkür, insanın kendini bilmesini, tanımasını sağlayan; ye­tenek ve kabiliyetini keşfettiren bir zihin, akıl ve kalp eylemidir.</p>
<p>Tefekkür sayesinde insan, nefsin ve hazların sınırsız talep ve arzularını sınırlandırır, nefsini terbiye eder, ruhunu yücel­tir, hakikat insanı olur.</p>
<p>Tefekkür, insandaki zevkleri, zarafetle meşru alana taşır.</p>
<p>Aklı, sapkın ve batıldan korur. Aklî karışıklar içinde olan­ları salah (kurtuluş) limanına taşır.</p>
<p>Hakkı, hayat yolculuğunun mihengi yapar. Var edeni, Rabb’i bilmesine ve tanımasına yol açar. Böylece ‘ben ve şuur Rah­mana açılır.</p>
<p>Tefekkür, ümmeti ve insanlığı düşündürür. Var olanların akıbetini hayra çevirmek için, aklı âlemlere yönlendirir. Gönlü hakikat ve irfanla doldurur.</p>
<p><strong>Tefekkür Benliğini Muhasebe Eder</strong></p>
<p>Ben ve benliğini sorgular; böylece muhasebe yapar ve mu­hakeme ederek yargılar.</p>
<p>Nefsin ve aldın doymaz bilmeyen hırs ve ihtiraslarına gem vurur, ehlileştirir, meşru ortamda dengeler.</p>
<p>Canlı ve cansız mahlûkat, tefekkür sayesinde hayrın şem­siyesiyle muhafaza edilir.</p>
<p>Var edenin nimetlerini tefekkür etmek, Allah’a yaklaşmak ona kul olmakla mümkündür.</p>
<p>Hazları tasfiye etmek, hakikat ve hikmet tefekkürüyle ger­çekleşir.</p>
<p>Hikmet ve hakikat yoluna girenlerin tefekkürüyle başla­yan diriliş, kulu, Var Edeni müşahede ederek tezekkürün zir­vesine ulaştırır.</p>
<p><strong>Teemmülden/Tedebbürden Tezekküre</strong></p>
<p>İyice ve etraflıca düşünerek dünyevî çengellerden kurtul­mayı sağlayan teemmül, hakikati düşünerek, olayların vara­cağı son noktayı gözden geçirmek suretiyle tedebbürle tanış- tırır/buluşturur.</p>
<p>Yavaş yavaş anlayarak farkına varmayı sağlayan tefehhüm, kulun Allah’ın kudret ve azametini anlamasıyla tezekkür ev­resine geçer.</p>
<p>Aklederek, idrak ve kavramayı gerçekleştiren inanç sahibi, kaybettiği hikmeti elde etmek için tefekkür deryasına dalar. Zira hikmeti elde etmenin başlangıcı tefekkürdür. O da Al­lah’a yakın olup, O’ndan korkmaktır.</p>
<p>Ancak ilahi hediye olan hikmeti, Allah dilediğine verir. Ga­rip, yalnız ve münzevi olan mütefekkir, âlemleri sırtında taşı­yan zihin ve fikir erbabıdır. Zira o, değerler, idealler, amaçlar ve hedefleri konuşur ve düşünür.</p>
<p><strong>Kur’âni Tefekkür</strong></p>
<p>Konuşulan ve düşünülenlerin başında ise, Kur’ân’ı tefekkür gelir. Akıl, izan ve kalple tefekkür edilen Kelam-ı Kadîm, Al­lah’ı bilmek, düşünmek ve akletmek ister. Kerim Kitap Kur’ân, tefekkür erbabına sorular ve somut ifadelerle hitap eder:</p>
<p>Allah, size ayetleri böyle açıklar ki, düşünesiniz.’</p>
<p>‘Düşünüp anlayasınız diye Allah size ayetleri açıklar? ‘Gökler ve yer hakkında derin derin düşünürler? ‘Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz? ‘Kıssayı anlat, belki düşünürler’</p>
<p>‘Düşünmediler mi ki&#8230;?</p>
<p>‘iyi düşünecek kavimler..?</p>
<p>‘Düşünen bir toplum için ibretler vardır?</p>
<p>‘Düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır?</p>
<p>‘Düşünüp anlasınlar diye Kur’ân’ı indirdik?</p>
<p>‘Düşünen kavim için büyük bir ibret vardır?</p>
<p>‘Hiç düşünmediler mi?’</p>
<p>‘Allah’a yönelin ve düşünün&#8230;’</p>
<p>‘İyi düşünecek bir kavim için ibretler vardır?</p>
<p>‘Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz?</p>
<p>İbret alın..?</p>
<p>İbret ve hikmet nazarıyla bakmak?</p>
<p><strong>Tefekkür Özgünlüğe ve Özgürlüğe Kavuşturur</strong></p>
<p>Hasılı, tefekkür; Allah’ın emirlerini düşünmek ve ona uy­maktır.</p>
<p>Diğer yandan tefekkür, taklidi ve tekrarı engeller; insanı ez­bercilikten uzaklaştırarak özgünlüğe ve özgürlüğe kavuşturur.</p>
<p>Tefekkür, paketlenmiş manipülatif düşünceleri alaşağı eder. Çünkü o, en çok vahiyden beslenir. Bundan dolayı tefekkür âle­minde, akıl ile inanç birbiri ile savaşmaktan kurtulur.</p>
<p>Sonuç olarak düşünmek, varlığı, tarihi, sanatı, hayatı, ölümü hâsılı varlığı düşünmektir.</p>
<p>Fikir ve düşünce, insan ruhunun ve benliğinin cismanîleşmesidir.</p>
<p>Tefekkürün nuru ve ışığıyla gelecek inşa edilir, aydınlanır.</p>
<p>Tefekkür, tezekkür ve taabbudla Müslüman dünya ve in­sanlık, ruh ve gönül âlemini yeryüzünde inşa eder. Uzun süren tefekkürde bulunmak da, cennetin yollarını gösterir. Nitekim nimetleri düşünmek, en faziletli ibadetlerdendir.</p>
<p>Nihayetinde tefekkür, hakikat insanını büyük ilim ve bilgi sahibi yaparak en yüksek mutluluğu ve en yüksek iyiyi sun­maktadır.</p>
<p>Bayram Ali Çetinkaya -Hakikat Arayışında Akıl ve Kalp,syf:25-32</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tefekkurun-izinde/">Tefekkürün İzinde</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tefekkurun-izinde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbnü&#8217;l-Cevzi &#8211; Bir Alimin Günlüğü &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2019 07:56:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü'l-Cevzi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Öğrenmede Yol ve Yordam]]></category>
		<category><![CDATA[İntikamını Affederek Al!]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Gizliyi Ortaya Çıkarandır]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Sadece Mühlet Verir]]></category>
		<category><![CDATA[Şehveti]]></category>
		<category><![CDATA[Belaların İlacı]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Alimin Günlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Cenneti ‘Kazanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Ceza ve ’Mükâfat]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sevap]]></category>
		<category><![CDATA[Sevdiğin Kişiye Nasıl Davranmalısın?]]></category>
		<category><![CDATA[Sonuçları Kestirebilme]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür Etmesini Bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Vaktin Kıymeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23176</guid>

					<description><![CDATA[<p>3 Sonuçları Kestirebilme Olup bitene basiret gözüyle bakan, sonuçlarını daha baştan görür de bunlardan yararlanmasını ve zararlarından da korunmasını bilir. Buna mukabil, neticeleri kestiremeyen kimse, duygu ve tutkularının esiri olur. Dolayısıyla kurtuluş beklerken ızdırapla karşılaşır, iç huzuru ararken dara düşer. Bütün bunlar, geçmişin hatırlanmasıyla, gelecekte ortaya çıkar. Öyle ya, sen hayatın boyunca Allah’a ya itaat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/">İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23186 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-300x200.jpg" alt="" width="392" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-768x511.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd-1024x682.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/D7_tsUaW4AAQfCd.jpg 1200w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a></strong></p>
<p><strong>3 Sonuçları Kestirebilme</strong></p>
<p>Olup bitene basiret gözüyle bakan, sonuçlarını daha baştan görür de bunlardan yararlanmasını ve zararlarından da korunmasını bilir. Buna mukabil, neticeleri kestiremeyen kimse, duygu ve tutkularının esiri olur. Dolayısıyla kurtuluş beklerken ızdırapla karşılaşır, iç huzuru ararken dara düşer.</p>
<p>Bütün bunlar, geçmişin hatırlanmasıyla, gelecekte ortaya çıkar. Öyle ya, sen hayatın boyunca Allah’a ya itaat ettin ya da isyan ettin. Peki, senin o itaatsizliğinin sevinç ve mutluluğu nerede şimdi? Peki, itaatinin de yorgunluğu ve sıkıntısı şu an nerede? Çok uzakta kaldı onlar! Artık herkes yapıp ettiklerine göre hesaba çekilecek!</p>
<p>Ah, keşke 0 günahlar senden ayrılıp giderken, tamamen silinip yok olsalardı da seni rahat ve huzur içinde bıraksalardı!</p>
<p>Bunu sana biraz daha açayım: Ölüm ânını zihninde canlandır da, senin ihmallerinden kaynaklanan o pişmanlıkların acılığını bir düşün! “0 hazların tatlılığı nereye gitti?” demiyorum. Çünkü hazların tatlılığı çoktan acıhıyara dönüştü! Geride sadece telâfisi mümkün olmayan pişmanlığın acısı kaldı!</p>
<p>Her hareketin sonuçlarının olduğunu nasıl bilmezden gelebilirsin? Öyleyse sonuçların ne olacağını düşün de kendini kurtarmaya bak! Duygularının ve tutkularının yolunu izleme, pişman olursun!(s.24)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>5 Yasak Alana Yaklaşma!</strong></p>
<p>Yasaklara yaklaşan güvenlikten uzaklaşır! “Ben (öylesi yasaklara karşı) sabredip direnirim!” iddiasında bulunan kimse de, kendi nefsiyle baş başa bırakılır!</p>
<p>Bir bakışın bile bazen nice hesaplanamayan sonuçlar doğurması mümkündür! En fazla gözetim ve denetim altında tutulması gerekenler, göz ile dildir. Bir yandan yasaklara yaklaşırken diğer yandan, ben nasıl olsa nefsime hâkim olurum diye kendine güvenmekten sakın, hem de çok sakın! Çünkü nefsin nice hileleri ve nice tuzakları vardır!</p>
<p>Pek çok yiğit savaşta hiç kâle almadığı, hiç ummadığı kimseler tarafından yere serilmiştir. Hz. Hamza ile Vahşi’yi bir hatırlasana!(s.26)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>8 O Onları Sever, Onlar da O&#8217;nu</strong></p>
<p>Sevgisi, sevgililerinin sevgisini kat kat aşan Rabbimiz ne yücedir! Rabbimiz sevdiklerine bahşettiği şeylerden dolayı sevdiklerini övüyor! Yetmiyor bir de onlara lütfedip verdiği şeyleri de (cennet karşılığında) satın alıyor!(Tevbe 111) Başkalarını kendilerine tercih etme fedakârlıklarından dolayı sevdiklerinin niteliklerinin en sonuncu niteliğine bile değer biçiyor! Oruçla da bunun örneğini veriyor ve onların (oruçlu) ağızlarının kokusunu seviyor!</p>
<p>Aman Allahım, bu ne yüce hâldir! Bütün insanlar bir araya gelse bile, bunu dile getirmeye güçleri yetmez! O’nun derin gerçekliğini de hiçbir hatip dile getiremez!(s.28)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki -Allah seni başarılı kılsın- şuurunu kaybeden darbeleri hissetmez. Artısını, eksisini ancak nefis muhasebesi yapan farkedebilir. Gönlünün daraldığını hissettiğinde, şükretmediğin bir nimeti veya yaptığın bir hatayı hatırla! Nimetlerin kaybolup gitmesi ve musibetlerin âniden gelmesi konusunda dikkatli ol! Hoşgörürlük ve bağışlayıcılık halısının genişliği seni aldatmasın, çünkü o ansızın dürülebilir. Nitekim Allah şöyle buyurmuyor mu: “İnsanlar kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez! ” (Ra’d, 13/11). Ebu Ali Rüzbârî de şöyle diyordu: “Günah işlediğin halde sana iyi davranıldığını sanıp tövbe etmemen ve günah işlemeye devam ederek affedileceğine inanman, tam bir aldanıştır!(s.31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bu dünyanın ve öte âlemin hali üzerinde kafa yordum. Gördüm ki bu dünya meseleleri, insanın duygularına ve zevklerine, öbür dünya meseleleri ise, güçlü bir imana ve kesin bir inanca dayanıyor. O yüzden de duyguya dayalı şeyler, ilmi ve inancı zayıf kişilere çok daha çekici gelir. Bu hallerse, sebeplerinin çokluğuna göre sürer gider. Nitekim insanlarla düşüp kalkma, güzel kadınlara bakıma ve kendini zevk u safâya, kaptırma, duygusal olayları güçlendirir. Bir kenara çekilme, tefekküre dalma ve kendini ilme adama ise, öte âlem meselelerini dikkate aldırır.(s.54)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>29</strong> <strong>Ceza ve ’Mükâfat</strong></p>
<p>Allah’ın bu dünyada yarattığı her şey, öte dünyadakilerin birer örneğidir. Bu dünyada olup biten her şey de, âhirette olup biteceklerin bir numunesidir. Bu dünyadaki gördüklerimiz hakkında Hz. İbn Abbas şöyle demiştir: “İsimleri hariç, cennetteki hiçbir şey bu dünyada bulunanlara benzemez.” Bunun da sebebi şudur: Allah insana geçici bir mutluluğu tattırarak, onda sonsuz bir mutluluk arzusu uyandırır, bir cezalandırma tehdidinde bulunarak da, daha korkunç bir azabı hissettirir.</p>
<p>Şu dünyada olup bitene baktığımızda görürüz ki her zalim, öte âlemden önce daha bu dünyadayken er ya da geç cezasını bulur, her günahkâr için de aynı durum söz konusudur. Yüce Allah’ın şu kelâmının anlamı da budur zaten: “Kim fenalık yaparsa cezasını görür!” (Nisâ, 4/123). Bir kimse günahlar işlediği halde ne bedenine, ne de malına bir zarar gelmediğini görerek, cezalandırılmadığını ve ceza görmeyeceğini sanabilir. Aslında o peş peşe işlediği günahlarla cezalandırılmakta olduğunun farkında bile değildir! O yüzden bilgeler şu hatırlatmayı yaparlar: “Bir günahın ardından gelen bir diğer günah, o günahın cezasıdır; bir güzel işten sonra yapılan bir güzel iş de, o güzel davranışın bir mükâfatıdır. ”</p>
<p>Bu dünyada veri&#8217;len ceza bazen, manevî bir ceza olabilir, İsrailoğullarından bir âlimin şu anlattığı meselede olduğu gibi:“Yâ Rabbi, ben sana defalarca isyan ettiğim halde sen beni cezalandırmadın? -Ben seni çok sık cezalandırdım, fakat sen fark etmedin! Eskiden bana dua edip yakarırken aldığın o hazdan seni mahrum etmedim mi?”(s.66)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Allah Gizliyi Ortaya Çıkarandır</strong></p>
<p>Yüce Allah’ın varlığının delillerine baktım ve gördüm ki onlar kum tanelerinden daha fazla. Benim gözümde bu delillerden en şaşırtıcı olanı da, Allah’ın hoşuna gitmeyecek şeyi kulun gizlemesi, fakat Allah’ın onu eninde sonunda ortaya çıkarması ve insanların görmedikleri halde onu dillerine dolamaya başlamalarıdır. Bazen gizli tutulan bir günah, günahkârı halkın önünde rezil rüsvâ edecek şekilde gözler önüne serilir ve bu rezalet, onun gizlediği bütün günahların bir karşılığı olarak karşısına çıkar. Bunun da hikmeti, günahları cezalandıran Birinin olduğunu, O’nun bilgisi karşısında hiçbir perdenin, hiçbir gizlemenin fayda etmediğini ve O’nun katında hiçbir amelin kaybolup gitmediğini insanlar bilsinler diyedir.</p>
<p>Aynı durum hayır işleri yapan ve bunları gizleyen kimseler için de geçerlidir. O yapılanlar sonunda ortaya çıkar ve insanlara görünür, onlar da bunlardan övgüyle söz ederler. Hem de o kişinin hiçbir günahını artık bilmez olur ve sadece faziletlerinden bahsederler. Bu da yine bir Rabbin olduğu ve yapılan hiçbir davranışın O’nun katında asla zayi olmadığı bilinsin diyedir. Öte yandan insanların kalpleri, bir kimsenin halini anlar ve bilir.</p>
<p>O yüzden de kendisiyle Allah arasındaki bağın durumuna göre, onun o halini sever veya nefret eder, yerer veya över. Hali, Allah’ın iradesine uygun olan kişiyi Allah her türlü kaygıdan uzak tutar ve her çeşit şerden korur. Bir kimse Hak ile olan ilişkilerini göz ardı ederek halkla ilişkilerini düzelteyim diye düşündüğünde ise, niyeti onun aleyhine döner, kendisine yapılan övgüler de yergilere dönüşür.(s.69)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şehveti, nefsin arzularını yenmede öyle bir haz vardır ki her türlü hazdan üstündür. Görmez misin hevâ ve hevesine yenilen kimse nasıl rezil rüsvâ olmakta? Çünkü mağluptur o! Bunun aksine nefsinin arzularına karşı zafer kazanan kimsenin ise bileği her zaman güçlü, gönlü her daim kuvvetlidir! Çünkü galiptir 0!</p>
<p>Sakın ha sakın nefsinin isteklerine hoş gözle bakıp da hırsız gibi olma! Hani o hırsız çok iyi korunmuş parayı çalmanın şehvetine kaptırır da kendini, aklının gözüyle göremez bir türlü elinin kesileceğini. Senin basiret gözün sonuçları görecek şekilde açılsın! Açılsın da, hazzın ve şehvetin sonunda bezginlik veya başka bir belâ yahut da sevgiliden ayrılış gibi nasıl bir hüsrana dönüştüğünü görsün!</p>
<p>İlk günah, aç adamın ağzına aldığı ilk lokma gibidir. O ilk lokma onun karnını doyurmaz, açlığını gidermez ki! Aksine onun iştahını daha da kabartır! Öyleyse insan nefsinin arzularını yenmenin o enfes hazzını hatırlasın ve bu yolda sabır göstermenin kendisine neler kazandıracağını şöyle derinlemesine iyice bir düşünsün!Bu konuda direnip sabreden kısa zamanda selamete erer.(s.74)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>39 Belaların İlacı</strong></p>
<p>Başına bir bedbahtlık gelen ve ondan kurtulmak isteyen kimse, onu görmezden gelip kendisinin onu yenecek güçte olduğunu düşünsün, o zaman o belâ ona anlamsız gelir. Ondan kazanacağı sevabı aklına getirsin, ondan daha beterine uğrayabilecegini bir hayal etsin, o zaman bu musibetin kendisi için bir nimet olduğunu görecektir. Onun ne kadar çabuk kaybolup gidecegini de bir tasavvur etsin, çünkü şiddetli sıkıntılar olmasaydı, rahatlayıp huzur bulma umudu olmazdı. O belâyı, evine gelmiş ve her an onun arzusunu yerine getirmeye çalıştığı bir misafiriymiş gibi görsün, ne kadar çabuk gittiğini işte o zaman fark eder! Eli açık ve yüce gönüllü bir ev sahibi olarak övülmek ne güzel şeydir!</p>
<p>Zor durumda bulunan müminin hali de bunun gibidir. Bu zorluğun süreceği zamanı dikkate almalı, bir öfkeyi dile getiren bir sözün ağzından çıkmaması veya gönlünden böyle bir düşüncenin geçmemesi için, kendisini sürekli kontrol etmelidir. İşte o zaman sevap şafağı sökecek, belâ gecesi sona erecek, karanlıkları kat ettiği için yolcu alkışlanacak ve sonunda selâmet yurduna erişmiş olacaktır.(s.87)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>45 Yaratılıştan Dersler</strong></p>
<p>Rabbimin benim hayatta kalmam için gösterdiği özene şöyle bakıp da bir düşündüm: Bulutlara hükmediyor, toprak altındaki tohum ölü gibi durur ve bir hayat soluğu beklerken rahmetini yağdırıyor. Derken o tohum boy atıyor, yemyeşil bir bitki oluyor. Suyu azaldığında Yaradan’ından yardım dilemek için boynunu eğiyor ve yas elbisesine bürünüyor. Benim gibi onun da güneşin hararetine, suyun serinliğine, meltemin okşamasına ve yerin besinine ihtiyacı var. O tohum gibi benim de nasıl şekillenip biçimlendiğimi bana düşündüren Rabbime sonsuz hamd ve senâlar olsun!</p>
<p>Allah’ın hikmetinin bazı yönlerini kavrayabilmiş olan sen, ey nefsim, eğer O’ndan başkasına yönelirsen yazıklar olsun sana! Daha da utanç vericisi ise, senin gibi birine bel bağlamandır! O ise sana hâl diliyle şöyle seslenir: “Sen neysen ben de oyum! ” Öyleyse, sen her şeyin asıl Yaradan’ına dön, sebeplere değil, 0 sebepleri var eden Allah’a yönel! O’nu hakkıyla bilip tanıyana ne mutlu! Çünkü O’nu bilmek, bu dünyaya da, öte âleme de sahip olmak demektir.(s.95)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>65 Tefekkür Etmesini Bilmek</strong></p>
<p>İlim öğrenmek iddiasıyla yanıma gelen birine ilmin benzersiz, hikmetin erişilmez noktalarını öğretmeye çalışıyordum. Fakat baktım ki benim söylediklerime pek kulak verdiği yok, anlattıklarımın derinliklerine inmek arzusundan yoksun; ne gibi sonuçlar çıkaracağım konusunda meraksız. Bu tür şeylerden bahsetmeyi hemen bıraktım ve kendisine şöyle dedim: “Bu çok kıymetli bilgiler kalbinde, susuzluktan kıvranan birinin suyu arayışı gibi arzulu olan kimselere yarar!”</p>
<p>Bundan bir ders çıkarıp kendi kendime şöyle dedim: Eğer bu kişi benim dediklerimi can kulağıyla dinlese, anlattıklarımdan dolayı bana teşekkür edip beni övseydi, ben de kendisine değer verir, çalışmalarım ve sözlerimin en önemli yanlarını ona açardım. Evet, anladım ki o kişi bu tür bilgilere layık değil, ben de o bilgileri ona vermekten vazgeçtim ve kendisinden yüz çevirdim.</p>
<p>Bu durumdan ben ayrıca şöyle bir ders de çıkardım: Allah bütün mahlükatı sınıflandırdı, onları belli bir düzen içinde yarattı, onlara mükemmel bir yapı ve denge verdi, sonra da bunları akıl sahiplerinin dikkatine sundu. Bütün bunların hikmetini, derin hakikatini kavramaya çalışan akıl sahibi bir kimse, anlayışının derecesine göre bu düzeni koyana teşekkür eder, O’nun övgüsünü yapar. O zaman kendisi de, mahlûkatı bu şekilde düzenleyen tarafından sevilir.</p>
<p>Aynı şekilde 0, harikulâde hikmetler, eşsiz bilgiler ve bilgelikler içeren Kur’ân’ı da vahyetti. Kim Kur’ân’ı düşüne düşüne okur ve dikkatini bütünüyle ona yönlendirerek onunla konuşursa, Allah’ın rızasını kazanır ve O’na yakın olmanın hazzını tadar. Fakat zihni ve kalbi bu dünya işleriyle perdelenmiş kimse ise, böyle bir ayrıcalıktan mahrum bırakılır. Zaten Yüce Allah da şöyle buyurur: “Yeryüzünde hak etmedikleri halde büyüklük taslayanları ayetlerimden uzak tutacağım. ”(Araf , 7/146)(s.128)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>92.Vaktin Kıymeti</strong></p>
<p>Bakıyorum da insanların pek çoğu vaktini hayret edilecek bir şekilde harcıyorlar. Geceler uzunsa, zamanlarını boş tartışmalar veya savaş ve maceralardan bahseden bir kitabı okumakla öldürüyorlar. Günler uzadığında da, bol bol uyuyor, öğle sonralarında da Dicle kıyılarında veya çarşı pazarda dolaşıyorlar. Bu insanlar deniz ortasında, ne yönü, ne pusulası olan bir gemide ha bire tartışıp konuşup duran kimselere benziyorlar.</p>
<p>Hayatın anlamını anlamış, o yüzden de erzak hazırlığı yapan ve yaklaşan yolculuğun kaygısını taşıyan pek az insan görüyorum. Bu nitelikteki insanlar da farklı farklılar. Farklılıkları da o ebedî ikamet yerinde harcanılması gereken şeyler konusundaki bilgilerinin az veya çok oluşundan ileri geliyor. Aralarında en uyanık olanları, oradaki en iyi kazancın ne olduğunu sorup soruşturuyor ve daha fazla kâr elde edebilmek için gerekeni yapıyor.</p>
<p>Gafillere gelince, onlar ellerinde ne varsa onu götürüyor ve çoğu zaman da yoldaşsız (Kur’ân ve Sünnetsiz) yola çıkıyorlar. Nice kimselerinse yolunu yol kesiciler kesiyor ve ellerinde hiçbir şeyleri kalmıyor!</p>
<p>Allah aşkına, Allah aşkına, kalan ömrünüz son fırsattır! Çok geç olmadan harekete geçin, acele edin! İlmi, yapıp ettiklerinize şahit edinin, bilgeliği kendinize kılavuz olarak seçin de zamanın önüne geçin, onun sizin önünüze geçmesine imkân vermeyin! Nefıslerinizi hesaba çekin! Yolculuk için azığınızı özenle hazırlayın! Kervancı başı (ecel), “Gidiyoruz! ” diye bağırdığı zaman, onun sesini duymayıp da kalan ve pişmanlık gözyaşını dökenlerden olmayın!(s.166)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>95.Allah Sadece Mühlet Verir</strong></p>
<p>Mutlak kudret sahibi Allah’ın şanı ne yücedir! O’nu bilen O’ndan korkar, O’nun ince hesabı karşısında kendisini güvende hissedense, asla O’nu bilemez!</p>
<p>Çok önemli bir konu üzerinde düşündüm: Allah Teâlâ (günahkârlara) sanki ihmal ediyormuş gibi mühlet verir. 0 mühlete bakarak da günahkârlar, hiçbir mâni yokmuşçasına günahlara gömülürler. Fakat verilen mühlet yeterince uzatıldığı halde günahkârlar o eğilimlerinden vazgeçmek istemeyince, Allah onları korkunç bir şekilde yakalayıverir.</p>
<p>Aslında bu mühlet, sabırlının sabrını denemek, zalime de (tövbe etsin diye) fırsat vermek içindir. Bunu yapmakla onun sabrını teyit eder, ötekinin çirkin fıilinin de cezasını verir. Dolayısıyla, bunun gerisinde, bizim hayal edemediğimiz bir acıma, bir şefkat vardır. Mühlet vermeyip de hemen ceza verseydi, her hatanın ardından gelen cezayı görürdün. Ve bütün hatalar da bir araya gelince, günahkâr yaptığı kötülükler yüzünden başını ezecek bir taşla vurulurdu.</p>
<p>Bir insanın başına gelen cezanın sebebi bazen insanlara gizli kalır, o yüzden de “Fazlaca iyi adamdı; niye böyle bir akıbete uğradı ki?” derler. Kader de onlara şu cevabı verir: “Bunlar onun gizli günahlarının cezasıda; günah gizliydi, ama cezası açık verildi!”</p>
<p>Hiç de gizli değilmişçesine apaçık gösteriveren ve hiç bilinmiyormuş gibi de gizleyen, günahın bağışlandığını sandıracak kadar mühlet veren, hesaba çekmesiyle de akıllara durgunluk verecek kadar şiddetli davranan Yüce Allah’a hamd ü senâlar olsun! Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.(s.169)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>102. &#8216;Uçsuz Bucaksız &#8216;Kâinat Hakkında Tefekkür</strong></p>
<p>Hac yolculuğum sırasında soyguncu bedevilerden korktuğumuz için Hayber yolundan gittik. Öyle heybetli dağlar ve öyle fevkalâde geçitler gördüm ki dehşete kapıldım! Yaradan’ımın azameti gönlümde bir kat daha arttı. Şimdilerde bile o yollardaki hatıralarım zihnimde canlandığında, Rabbime karşı başka hiçbir şeyi hatırlamaktan duymadığım kadar büyük bir hayranlık duyarım.</p>
<p>Nefsime şöyle haykırdım: Yazıklar olsun sana! Açıl denize de ne gibi harikaların olduğuna fikir gözüyle bir bak! 0 gördüklerinden çok daha müthiş şeylerle karşılaşıp dehşete kapılacaksın! Ardından da bırak kâinatı bir de dönüp kendine bak! Göreceksin ki göklere ve yıldızlara kıyasla sen bir çölde sadece bir kum taneciğisin!</p>
<p>Sonra da zihnen yıldızları dolaş, Arş’ın etrafında dön, cennet ve cehennemde neler olduğunu bir hayal et! Bütün bunlardan sonra hepsini bir yana bırak ve Yaradan’ına yönel! Bu kâinatın tamamının, kudretine sınır olmayan 0 Yüce Kudret’in elinde olduğunu göreceksin! Son olarak da tekrar kendine dön de bak! Başlangıcın ve sonun üzerinde iyi bir düşün! Düşün, başlangıcından önce neydin sen? Bir hiç!</p>
<p>Peki, sonunda ne olacaksın? Toprak! Başlangıcını ve sonunu fikir gözüyle gözlemleyen bir kimse, nasıl olur da şu ömürle, bu yaşamıyla tatmin olabilir? Kalpler nasıl olur da o Yüce Kudreti anmaktan, O’nu zikretmekten gafil kalabilir? Vallâhi, eğer nefısler hevâ ve heveslerinin sarhoşluğundan yakalarını kurtarabilseler, O’nun ilham ettiği korkuyla erir veya O’nun aşkıyla yok olur giderlerdi!</p>
<p>Şu hâle bakın ki bizim duygularımız düşüncemize baskın çıkıyor ve bizler Yaradan’ın azametine ancak bir dağı gördüğümüz zaman hayran kalıyoruz! Oysa basiretimiz açılsa da, aklımız ilâhî işaretleri görse, Allah’ın erişilmez o kudretini bir dağın gösterdiğinden çok daha iyi kavrar! İnsanların çoğunu niçin yaratıldıklarını düşünmekten ziyade içinde bulundukları durumla meşgul eden Rabbin şanı ne yücedir! Sübhânallah!(s.180)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>104 Ferahlığın Anahtarı Sabırdır</strong></p>
<p>İster sevgiliden ayrılma, isterse olumsuzluklarla karşı karşıya kalma gibi konular olsun, hayatta sabırdan daha zor bir şey yoktur. Hele bir de sıkıntının süresi uzadıkça uzar veya felaha erme umudu kalmayacak olursa&#8230;</p>
<p>Böylesi dönemler, kendisiyle atlatılabilecek azıklara ihtiyaç gösterir. Bu azıklarsa elbette farklı farklıdır ve şöyle sıralanabilir:</p>
<p>Sıkıntının büyüklüğüne bakarak, beterin beteri vardır diyerek teselli olmak; kaybedilen bir çocuğa karşılık yaşayan daha kıymetli bir çocuğun olması, o yüzden de daha fenasının başına gelmesinden kurtulduğunu düşünmek; ayrıca kaybedilenin bu dünyada telafisinin mümkün olduğunu, âhirette de ecrinin olacağını akıldan çıkarmamak; gösterdiği sabırdan ötürü insanların övgülerini, hüsn-i zanlarını kazanmak, Hakk’ın da kendisine vereceği sevabı düşünmek; büyük üzüntüye kapılmanın hiçbir yararı olmayacağını ve bunu yapmanın kendisini imtihan eden Rabbine isyan olacağını bilmek gibi&#8230; Aklın ve fikrin kabullenmekte zorlandığı bunlara benzer daha pek çok konuda insan kendini bu tür şeyler düşünerek azıklandırabilir.</p>
<p>Sabır yolunda bunlardan başka azık yoktur. Onun için sabreden kişinin nefsini bunlarla oyalaması ve sıkıntıyı atlatıncaya kadar bunları azık olarak kullanması son derecede önemlidir. Bilmelidir ki kurtuluş yakındır!(s.182)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bu dünyanın varlık denizini gözlemleyen, bu denizde dalgaların nasıl çarpıştığını ve şartların meydan okuyuşu karşısında nasıl sağlam durmak gerektiğini bilen kimse, ne belâların art arda gelişine üzülür, ne de gelip geçici mutluluğa sevinir.(s.200)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>121 İlim Öğrenmede Yol ve Yordam</strong><br />
&#8230;<br />
Kalbe çok fazla veya çok farklı sahalardaki şeyleri yüklemeye kalkmak hiç doğru değildir. Kalp de diğerleri gibi bir organdır. İnsan vardır yüz kiloyu taşır, insan vardır yirmi kiloyu taşıyamaz. Kalpler de öyledir. İnsan gücünün yettiği kadarını, hatta daha azını öğrenmeye çalışman, çünkü gücünü belli bir sürede tüketirse, kendine gelebilmek için hayli zaman harcamak zorunda kalır. Nitekim obur kimse de birçok lokma birden atıştırayım derken, daha sonra birçok lokmadan hayli zaman mahrum kalır.</p>
<p>En iyisi kaldırabileceği kadarını öğrenmek ve onlan bir sabah, bir akşam olmak üzere gözden geçirmektir. O arada gücünü yeniden toplamış olur. Elbette her şeyde devamlılık asıldır. Nice insan vardır bir şeyler öğrendikten sonra onları gözden geçirmeyi ihmal eder de, onları tekrar zihnine yerleştirebilmek için haddinden fazla zaman harcar!</p>
<p>Ezber yapmak için hayatta belli dönemler vardır. En elverişlisi çocukluk ve onu takip eden dönemlerdir. Aynı şekilde en iyi vakitler de sabah ile gün ortasıdır. Sabah vakitleri akşamlardan daha iyidir. Aç olunan zamanlar da tok olan zamanlardan daha uygundur. Ayrıca yeşillik alanda veya ırmak kenarında da insan zihnini toplayamaz, çünkü bunlar insanın dikkatini dağıtır. Diğer yandan öğrenme açısından yüksek yerler aşağılardan daha iyidir. Yalnızlık asıldır, zihnini toplamak ise asıldan da asıldır.</p>
<p>Öğrenilenlerin iyice yerleşmesi ve ruhun da enerjisini toplayabilmesi için zihni haftada bir kere dinlendirmek iyi olur. İnşaatlarda atılan temelleri iyice oturması için birkaç gün bırakmanın sonra üstüne devam etmenin gerekli olduğu gibi. Azar azar, fakat kesintisiz olarak öğrenmek çok önemlidir. Bir ilim dalında uzmanlaşmadan bir başka dala geçmemek gerekir.<br />
&#8230;<br />
İlim olarak ne öğrenmek istediği üzerinde iyice kafa yorsun, çünkü hayat kısa, ilminse sonu yoktur. Bütün ilimler önemli olmasına rağmen, bazı insanlar zamanlarını maalesef en öncelikli olanlara değil de öyle olmayanlara harcıyorlar. Halbuki en iyisine ve en önemlisine öncelik tanımak gerekir&#8230;.(s.204)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şunu bil ki insanın en büyük imtihanlarından biri, bir günah işledikten sonra başına hiçbir şeyin gelmediğini görerek aldanmasıdır, çünkü o ceza daha sonra gelip çatacaktır. Cezaların en büyüğü ise, farkına varılmayan cezadır. O ceza, insanın imanını söküp alan, kalbini körleştiren ve kendisi için kötü olacak bir tercihi yapmaya götüren cezadır. Bu durumun sonuçları arasında, beden sağlığının uğradığı zarar ve kişinin maksatlarına ulaşmasının engellenmesi de vardır.</p>
<p>Nitekim başına gelenlerden ibret almasını bilen basiret sahibi biri şöyle demiştir: “Benim için helâl olmayan bir şeye bir bakış attım, sonra da bakalım nasıl bir ceza göreceğim diye beklemeye başladım. Bir gün, önceden hesaplamadığım bir seyahate çıktım, bir yığın meşakkatle karşılaştım. 0 arada benim için bu dünyada en değerli varlık olan birini kaybettim ve çok kıymetli şeylerim de bir bir elimden çıktı gitti.</p>
<p>Nihayet tövbe, istiğfar ettim, her şey düzelmeye başladı. Sonra nefsim yine uyandı ve gözlerimi yine koruyamaz oldum. Derken kalbim kararıp katılaştı. Benden bu sefer eskisinden çok daha fazla şeyler alındı; onların karşılığında bana telâfi edecek bazı şeyler verilse bile, benim o kaybettiklerimden çok daha değerliydi. Sonra bir kaybettiklerim, bir de telafi ettiklerim üzerinde iyice düşününce, o kırbaç darbesinin acısı altında çığlıklar attım. ”</p>
<p>İşte ben de sahile gelmişim ve bir çığlık atıyorum: Ey kardeşlerim! Bu denizin derinliğine dikkat edin! Sakin duruşuna bakıp da sakın aldanmayın! Kıyısında durun! Takvâ kalesine sığının! Çünkü ceza acıdır! Ayrıca şunu bilin ki takvâ, kişinin zevklerinden ve ihtiraslarından ayrılmasından doğan bir acılık taşır taşımasına, yalnız bu acılık, arkasından şifa gelen diyete benzer! Diyeti bozup abur cubur yemekse ânî bir ölüme yol açabilir!(s.207)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Eyvahlar olsun o kimseyi ki kırbaçlanır da kırbacın acısını duymaz, ağır yaralanır da farkında olmaz! Yazıklar olsun o kimseyi ki azaplar içinde kıvrandırıldığı halde, cezaya çarptırıldığının bilincine varmaz! Vallâhi, cezaların en beteri, verilen cezanın farkında olmamaktır! Şehvetini dizginlemeden nefsinin arzusunu tatmin eden, hemen ardından Rabbini razı etmeye çalışan kimsenin “Bir iyiliğim, bir kötülüğümü siler! ” diyerek kendini kandıran kişinin hali ne şaşılacak haldir!</p>
<p>Yazıklar olsun sana, kendi kesenden harcıyorsun, kendi malını israf ediyorsun, kendi şerefini lekeliyorsun! Bir yara öldürücü olabilir, bir yanlış adım iflasa sürükleyebilir ve işlenmiş bir günah tamir edilemeyebilir! Yazık sana, durumunun farkına varsana! Tövbe etmek için ne bekliyorsun hâlâ? İyice yaşlanayım, elim kolum tutmaz hale gelsin de Öyle tövbe edeyim mi diyorsun? Eşin, çocukların, akrabaların göçüp gittikten sonra, senin için onlara katılmaktan başka geriye ne kalıyor ki?</p>
<p>Tut ki bu fânî dünyada her ne istedinse elde ettin, peki, ya sonra? Geçici olan, seni ebedî olandan mahrum bırakmıyor mu? Hem sonra, senin yudumladığın son haz, seni boğabilir! Ya sen sevgilinden ayrılırsın, ya sevgili senden ayrılır! Sevgilini görüp vedalaşamadan yutarsın acı lokmayı!</p>
<p>Aklı düşünmeye kapalı kimselere eyvahlar olsun! Pınara varmışken suyundan içmesi engellenenlere eyvahlar olsun! Şu kabirlerden bir uyarı gelmiyor mu? Akıp giden şu zamandan ders almak yok mu? Bu dünyada hükümran olmuş, bütün arzuları gerçekleşmiş kimseler, hani neredeler? Nerede toplanmışlarsa haydi çağır onları! Nerde&#8230;? Sağırdır onlar senin çağrılarına! Onlar için sadece ölmekle iş bitmiş olsaydı, ölüm onlar için bayram olurdu, ama ya ölümden sonrası!(s.218)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yazıklar olsun o cezalandırılmış kimseye ki şunu bilmiyor. En büyük ceza, kişinin cezalandırıldığını idrak edememesidir! O yüzden hemen tövbe etmeli, ceza şamarı inmeden önce bir an evvel af dilemeli!</p>
<p>Günahlardan sakının! Özellikle de gizli işlediğiniz günahlardan sakının! Çünkü gizlide işlenen günahlar, bir bakıma Allah’a meydan okumadır! Allah’a meydan okuyuş ise kulu O’nun gözünden düşürür. Mademki o senin dış halini düzeltiyor sen de, kendin ile O’nun arasında olan şeyi gizlice düzeltmeye bak! Ey günahkâr, O’nun seni perdeleyip durması seni aldatmasın!</p>
<p>Sonra senin iç halini herkese gösteriverir! O’nun sana, yumuşak davranması da seni yanıltmasın, çünkü cezası çarçabuk kapını çalıverir! Her zaman kaygılı ol, O’na sığın, O’na yakar, senin için yararlı olan bir şey varsa, o da budur! Hüzünle beslen, gözyaşı dolu bardağından yudumla! Hevâ ve heveslerinin kalbinin kuyusunu pişmanlık kazmasıyla kaz, belki oradan çıkacak suyla günahlarının izlerini silebilirsin!(s.222)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>135 Tövbe Kapısından ayrılma!</strong></p>
<p>Ey günahkâr, cezanın nefesini ensende hissettiğinde yaygara koparıp da “Ben yapıp ettiklerime pişman olup tövbe etmiştim, neden şu iğrenç cezayı hâlâ çekmekteyim ?” deme!</p>
<p>Muhtemeldir ki senin tövben tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. Cezalandırma da uzun bir hastalığın zamanına benzer bir zaman gerektirir ve vakti saati dolana kadar hiçbir çare kâr etmez. Nitekim “Adem Rabbine isyan etti! ” (Tâhâ, 20/ 121) zamanı ile “Adem, Rabbinden öğrendiği sözlerle tövbe etti; Rabbi de onun tövbesini kabul etti! ” (Bakara, 2/37) zamanı arasında uzun bir süre geçti.</p>
<p>Öyleyse, ey yanlış yapmış olan, gözlerinin suyu kalbinin kirlenen elbisesini ak pak edinceye kadar sabreyle! O elbisenin suyunu sıkıp kuruttuğun zaman, üzüntün geçecektir. Daha sonra, defalarca yıkayınca kalbin huzura erecektir&#8230;(s.224)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz nice insanlar gördük: Nefıslerinin arzularına öncelik tanıdılar da sonra iyice zevklere dalıp dinlerinden imanlarından oldular! Akıllı insan, onların haline bakarak, kendileri için sürekli olmayan ve kendilerini terk etmeyecek bir cezaya sürükleyen bir şeyi nasıl tercih edebildiklerine elbette hayret edecektir. Öyleyse aman ha, akla hakkını vermemekten sakınalım! Allah yolunda yürüyen kimse ayağının nereye bastığını bilsin, çünkü aceleci kişi mahvoluş kuyusuna düşebilir! Her zaman çok uyanık ve tetikte olmak gerek, çünkü sizler savaştasınız ve okların ne yandan geleceğini bilmiyorsunuz!(s.228)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilim insanın niyeti&#8217; sağlam olursa, yeteneğinin üstündeki yükü yüklenmek zorunda kalmaz. Bilim insanlarının çoğu “Bilmiyorum! ”demekten hoşlanmıyor. Sırf itibarlarını korumak için, insanlar kendilerine “Cevap veremedi!”demesinler diye, hiç de emin olmadıkları fetvaları veriyorlar. Bu ise, ilme ihanetin daniskasıdır!</p>
<p>Anlatılır ki Mâlik ibn Enes hazretlerine bir adam gelip dinî bir meseleyi sormuş. 0 da “Bilmiyorum!” cevabını vermiş. Adam “İyi de, ben size bu soruyu sormak için onca diyar kat edip geldim!”demiş. Mâlik ibn Enes hazretleri de “Sen şimdi memleketine dön ve ‘Ben Mâlik’e sordum, bana bilmiyorum’ diye cevap verdi, de! ” buyurmuş.</p>
<p>O mübarek zatın dindarlığına ve aklına dikkat edin! Ne kadar tabiî davranıp bilmediği konuda sorumluluk alınıyor ve Allah’ın azabından da yakasını nasıl kurtarıyor!(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı kişi arkadaşlık edeceği, dostluk kuracağı, ortak alacağı, evleneceği kimselerin seçiminde aile kökenlerine dikkat etmelidir. Ardından da, dış görünüşlerine bakması gerekir, çünkü dış görünüş kişinin iç halini ele verir.</p>
<p>Köken önemlidir, karakterin kökenle yakın alakası vardır. Asaletten uzak olanın güzellikler ortaya koyması pek mümkün değildir. Meselâ kötü bir aileden gelme bir güzelin, erdemli olması nadirdir. Aynı durum dost, ticarî ortak ve ilişki kurulan kimseler için de geçerlidir. Sadece asaletine leke düşürmekten kaçınan kimseleri dost ve ahbap edinmeye bak! Çünkü öteki kimselerle pek çok durumda sıkıntıya uğrama tehlikesi vardır. Asil olanlarla ise böyle bir şeyin olması çok nadirdir.</p>
<p>Halife Ömer ibn Abdülaziz hazretleri birine “Bana görev verebileceğin insanlar tavsiye et.&#8217;”demiş. O kişi de şu karşılığı veımiş: “Din adamlarının size ihtiyacı yoktur, yani görev almak istemezler; dünyalık peşinde koşanları ise siz istemezsiniz. Ben size soylu ailelerden gelen kimseleri tavsiye ederim, çünkü onlar şeref ve haysiyetlerine leke sürdürmekten kaçınırlar. ”(s.292)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı insan davranışlarının sonuçlarını hep göz önünde bulundurmalı ve bütün ihtimalleri hesaplamalıdır. Sosyal durumunun, imkânlarının ve sağlığının şu anki haline bakıp aldanmamalı, bunların hep böyle sürüp gidecek olduğunu sanmamalıdır. Bu büyük bir hata olur. Hal ve şartların değişebileceğini, beklenmedik durumlara düşebileceğini her zaman aklında tutarak ihtiyatlı ve hazırlıklı olmalıdır. Gelip geçici zevklere de dikkat etmeli, sonuçlarını hesaplamalı, geriye utancın kalacağını bilmelidir. Uyuşukluğun ve tembelliğin de aynı şekilde geride cehaletten başka bir şey bırakmadığını unutmamalıdır.(s.293)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bazen bir kimse sırrını eşine veya bir dostuna açar onların elinde rehin kalır. 0 iğrenç sırrını fâş eder diye ne eşinden ayrılmaya cesaret edebilir, ne de dostuyla ilişkisini kesmeye. O yüzden tedbirli insan, insanlarla münasebetlerinde, sırrı içini daraltsa da, onu dışarıya vurmayan insandır. Öyle bir kimsenin eşinin, dostunun, hizmetçisinin kendisinden ayrılmasından, kendisini rahatsız edecek sözler söyleyemeyecekleri için, hiçbir kaygısı olmaz.</p>
<p>Tenhâda yapılanlar en büyük sırlardan sayılır. O yüzden tedbirli insan gizlide yaptığına kimsenin uymaması için son derece dikkat etmelidir.</p>
<p>Keskin bir zekâya sahip kimseye, başkalarının nasihatini den önce kendi zekâsı yol gösterir.(s.297)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>199 Sevap, Sabır ve Metanetle Kazanılır</strong></p>
<p>Bir hastalığın veya ölümün gerçekleşmesi durumunda, insan kendisine tam hâkim olamasa bile, inanan kişinin dehşete kapılmaması gerekir. Her şeye rağmen, gerek gösterdiği sabırdan dolayı alacağı sevap, gerekse kadere rıza açısından olsun, elden geldiğince sabırlı davranmaya gayret etmesi lazımdır. Çünkü bunlar bir süre sonra kaybolup gidecek olan geçici anlardır. Hastalıktan sonra iyileşen kimse çektiği o ızdırapları bir düşünsün, şifaya kavuştuğu şu anda onlardan geriye ne kaldı ki? Sabredilir belâ gider, sevap kazanılır. Aynı şekilde haram hazların tadı kaybolur gider, geriye günah ve pişmanlık kalır. Kadere karşı duyulan öfke geçer, geriye kusur kalır.</p>
<p>Ölüm, insanın dayanamayacağı kadar ağır, giderek artan ve sonunda kaybolan bir acıdan başka nedir ki? Ölüm döşeğindeki hasta ruhunun çıkışından sonra gelecek olan rahatı düşünmeli. Bu, onun acısını hafifletir. Sıhhate kavuşmak için acı bir ilacı içmek gibidir bu. Bedenine gelecek felâketi (kabirde çürümesini) akla getirip de dehşete kapılmamak gerekir, çünkü o binekle (vücutla) ilgili bir meseledir, binici (ruh) ise ya cennette olacaktır, ya da cehennemde.</p>
<p>İnsanın düşüncesini üzerinde yoğunlaştırması gerektiği asıl şey, bir daha elde edebilmesini imkânsız kılacak şeyler başına gelmeden önce sevaplarını kat be kat artırmak olmalıdır. Onun için asıl bahtiyar kişi,zamanını,sağlığını ganimet bilen ve o ganimet zamanlarında faziletli amellerden daha faziletli amellere koşturan kimsedir.</p>
<p>İnsanoğlu bilsin ki cennetteki derecelerin artışı, bu dünyadaki faziletlerinin değeriyle orantılıdır. Hayat kısa, kazanılacak faziletler, sevaplarsa sayısızdır. Öyleyse bunları elde etmek için şu andan itibaren harekete geçelim! Yorgunluktan sonra gelecek olan dinlenme vakti çok uzun olacak. Gamlı ve dertli olanların sevinci sınırsız olacak. Mahzun olanlarınki de öyle.(s.314)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>204 Karşımızdaki Öfkeliyse&#8230;</strong></p>
<p>Dostunun öfkelendiğini gördüğünde ve uygunsuz sözler söylediğini duyduğunda, hiç aldırış etme ve ona çıkışma! Çünkü onun bu hali, etrafında ne olup bittiğini anlamayan bir sarhoşun haline benzer. Onun feveranına sabret, ciddiye alma, zira şeytan ona galebe çalmış, tepesi atmış ve aklı perdelenmiştir. Ona kızarsan o da sana aynı tonda cevap verir, sen de bir deliyle cebelleşen bir akıllı veya şuursuz biriyle tartışan şuurlu bir adam durumuna düşersin! Hatalı olan da sen olursun!</p>
<p>Tam aksine sen ona merhametle yönel, kaderin ona neler yaptırdığına ibretle bak, mizacının ona neler yaptırdığını sakince seyret! Bilesin ki aklı başına geldiğinde yaptığından pişman olacak ve gösterdiğin sabırdan dolayı sana şükran duyacaktır. Öyle bir durumda en azından senin yapabileceğin şey, rahatlayıp da kendine gelinceye kadar onu kendi haline bırakmandır. Babası öfkelendiğinde çocuğun, kocası öfkelendiğinde hanımın takınacağı tavır bu olmalıdır.</p>
<p>Söylemek istediklerini söyleyip de içini iyice boşaltıncaya kadar onu hiç kâle almamaları lazım, bunu uygularlarsa o kişi pişman olur ve yaptığından özür dileyecek duruma gelir. Fakat sözüne sözle, davranışına davranışla karşı verilmeye kalkılırsa tam bir düşmanlık doğar ve öfkesi geçtikten sonra bile öfkeli davranır, daha doğrusu sarhoş ve kendini bilmez haldeyken yapıp ettiklerinin aynılarını yapmaya devam eder.</p>
<p>Maalesef insanların büyük çoğunluğu bu dediklerimizin aksini yapıyor, karşısındakinin davranışına misliyle mukabele ediyor. Öfkeli birini gördüklerinde sözüne söz, hareketine hareketle karşılık veriyorlar. Halbuki bu tutum bilgece davranışa ters düşer ve bilgece davranış bizim yukarıdan beri dile getirdiklerimizdir: “Ama onları, bilenlerden başkası düşünüp anlamaz! ” Ankebut, 29/43 (s.321)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hakkında hiçbir delile sahip olmadığın bir şeye tutunmaktan sakın! Sakın! Çünkü o şey senin hem dünyadaki nasibini azaltacak, hem de âhiretteki mutluluğu zayi edecektir! Sadece kendin için (dünya ve âhirette) yararlı olanın peşine takıl, kendi (âhiret) çıkarın için harekete geç! Acele et, çünkü sadece kendin için acele edeceksin! Var güçleriyle iyi işler yapmış kimselerin alacakları mükâfatı bir hayal et! Sense o mükâfatı kaçırmış olacaksın! Bunu şöyle iyi bir düşünürsen sende (ibadet konusunda) hiçbir tembellik kalmaz! Bu tehdit, gevşek insanın kendisine gelmesi için yeterli bir uyarıdır, tabiî kendisinde ruh varsa! İradesi çökmüş, bilinci ölmüş kimseye gelince, elbette bıçak darbeleri ölüye hiç acı vermez!</p>
<p>Kabrinden kaldırıldığında, bazıları güzel bineklere binip hızla giderken, sen tökezleye tökezleye ilerlersen; sâlih kullar sıratı çarçabuk geçerken, sen düşe kalka yol alırsan, halin nice olur? İşte o zaman, tembelliğin ve istirahatin tadı kaybolacak, geriye pişmanlığın acısı kalacak! İhmalkârlığın kadehindeki su kuruyacak, dipte sadece pişmanlığın tortuları duracak! Öte âlemin sonsuzluğu yanında şu kısacık dünya hayatı da nedir ki? Yarısı uykuda, yarısı gaflette geçen şu ömrünün değeri ne ola ki?Ey cennetin hurileriyle evlenmek isteyen, fakat beş paralık iradesi olmayan sen!</p>
<p>İbretlerin ışığında fıkir gözünü aç, belki duanın kabul olunduğunu görürsün! İçinde rehavet, bir gayretsizlik hissedersen, lütf-u ilâhînin yardımını dile! Seherlerde uyanıp kalk, belki önüne kazançların yolu açılır! Birkaç adımlık mesafeden de olsa, tövbe, istiğfar edenlerin kervanına katılmaya, yaklaşmaya bak! Gayret gösteren müminlerin kampına git! Orası bir konaklık mesafede bile olsa! Ama ne mesafe!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>239 Cenneti ‘Kazanmak</strong></p>
<p>Vallâhi cennete girmeyi, oradaki hastalık, tükürme, uyku, belâ olmadan, tam aksine hep sağlıklı, kesintisiz ve sıkıntısız mutluluklar, her an yenilenen, sınırsızca, arttıkça artan refah ve huzur içende bir hayatı hayal edince başım dönüyor! Öyle muhteşem bir cennetin olacağını dinimiz kesin garanti etmemiş olsa, neredeyse inanmakta zorlanacağım!</p>
<p>Fakat öyle bir cennet ve o mutluluklar elbette bu dünyada gösterilen çabalara göre elde edilecektir. O halde onu kazanma yolunda saniyesini dahi kaybeden kişiye nasıl şaşılmaz? Bu maksatla Allah’a yapılacak tek bir hamd, tek bir zikir bile kendisi için cennette meyveleri ve gölgesi ebedî olacak bir hurma ağacının dikilmesini sağlar (Müslim). Ey böyle bir fırsatı kaçırdım korkusuna kapılan, gönlünü umutla doldur!</p>
<p>Ve sen, ey ölüm denilince yüreği darlanan, ölüm acısından sonra öte âlemde seni bekleyen 0 tatlılığı ve o diriliği düşün! Canın bedenden çıkacağı anda, can çıkmadan hemen önce kişiye cennette kalacağı yer gösterilir! Kişi de o zaman o mutluluğa giden yolu kolayca kat edeceğini anlar! Daha sonra ruhlar cennet ağaçlarına kuşlar şeklinde tutunurlar (Müslim, Tirmizî&#8230;) (s.372)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı kişi, gözü sonuçları görüp kestiren, başına gelebilecek şeyler konusunda tedbirli olan, her türlü ihtimali hesaba katıp ihtiyatlı davranan, servetini ve sırlarını saklamasını bilen, körü körüne karısına, çocuklarına veya dostlarına güvenmeyen, her an da göçe hazır olan kimsedir. İhtiyatlı ve tedbirli insan işte böyle olur!(s.380)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>İntikamını Affederek Al!</strong></p>
<p>Bir düşmana veya bir kıskanca karşı düşmanca davranmak ahmaklıktır. Tam aksine, onun sana olan tavrı belli olduktan sonra, sen aranızda uzlaşmayı sağlayacak bir yol izlemelisin. Senden özür dilerse kabul et! Düşmanlık gösterirse, affet! Barışmanın, uzlaşmanın mümkün olduğunu ona göster! Ona karşı olan güvensizliğini gizle, hiçbir şekilde de ona itimat etme! İçinden ona karşı nefret duysan bile, dışından ona karşı iyi davran!</p>
<p>Eğer ona zarar vermek istiyorsan, yapacağın ilk şey kendini düzeltmen ve onun sende gördüğü kusurları gidermeye çalışmandır. Bilesin ki o kişiye senin verebileceğin en büyük zarar, onu Allah rızası için affetmendir! O hakaretlerini artırdıkça sen de hoşgörülü edânı artır! Bunu yaparsan halk senin adına onu yermeye, yerden yere vurmaya başlar. Alimler de seni soğukkanlılığın ve hoşgöründen ötürü överler.</p>
<p>Böylece sen onu çok daha fazla mat etmiş olursun, görürsün ki benzi atmıştır, hüznü dışa vurmuştur, içindeki öfkesi ise çok daha beterdir. Böyle yapman, bir söyleyip de ondan bin işitmenden çok daha iyidir! Ayrıca dalaşmakla kendini onun düşmanı olarak göstermiş olursun, o da sana karşı tedbirini alır ve senin aleyhinde verir veriştirir.</p>
<p>Buna karşılık, sen ona karşı hoşgörülü davranmakla, onun senin içinden geçeni bilmesini önlemiş olur, böylece de intikam arzunu tatmin etmiş ve kalbini yatıştırrmş olursun. Fakat sen ona dinine zarar verecek şekilde mukabelede bulunursan, bu sefer de o senden intikam almanın tadını çıkarır! Günah işleyerek kazanılana değil, “en güzel hoşgörüyle muameIe edilerek” (Hicr, 15/85) kazanılan zafere zafer denir!</p>
<p>Bu durumsa ancak onun üzerindeki hâkimiyetini bir günaha karşılık verilen bir ceza, manevî makamını yükseltecek bir imkân veya bir imtihan olarak görende görülür. Böylece o rakibini değil (ilâhî) kudreti görür.(s.384)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Sevdiğin Kişiye Nasıl Davranmalısın?</strong></p>
<p>Bir sevgili veya dost edinmek isteyen bilsin ki bunlar iki türlüdür: Kadınsa, sen onda fizik güzelliği ararsın, erkekse ruh güzelliği. Bir kadının dış güzelliği senin hoşuna giderse, gönlünü ona iyice kaptırmadan önce bir süre onun ahlâkî güzelliklerini araştır! Eğer onu umduğun gibi bulursan -ki asıl gözetmen gereken dinen sana yapılan şu tavsiyedir: Dindar olanını tercih edin!-, ver ona gönlünü ve çoluk çocuk sahibi olmak için evlen onunla. Ancak ona olan aşırı sevgini açık etme, çünkü insanın sevdiğini ona olan aşırı tutkusunu söylemesi hatadır.</p>
<p>Bu durum -o da seni sevse bile- onu sınır tanımaz hale getirir, sana karşı huysuzluk, eziyet, terk etme, küçük görme ve aşırı masraf yaptırma gibi davranışlar sergiler. Şaşırtıcı bir diğer nokta da, sen sadece şimdiki durumu dikkate alarak bir tavır takınabilir ve aramzda mükemmel bir aşk olduğunu sanabilirsin, fakat bu durum devam edip gitmeyebilir, sen onun boyunduruğu altına girebilirsin, bir daha da yakanı kurtaramazsın ve kurtulman hayli zor olabilir. Hatta senin sırlarını bildiği için seni tam anlamıyla pençesine de alabilir veya servetinin çoğunu eline geçirebilir.(s.390)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>..Ben bu davranış üzerinde kafa yordum. Kişilerin imanlarının sağlam olmasına rağmen davranışlarının gevşek oluşunun üç sebepten ileri geldiğini gördüm: Birincisi, anlık ve geçici hevesin peşine takılma; bu takılış, kişiyi işleyeceği hata konusunda gaflete düşürüyor.</p>
<p>İkincisi, daha sonra tövbe edip bırakma ümidi. Oysa günahın işlendiği anda akıl yerindeyse, kişiyi tövbeyi geciktirmenin tehlikeleri konusunda uyarır, çünkü ecel tövbeye fırsat vermeden kapıyı çalabilir. Bütün bunların en şaşırtıcı olanı da, insanın çok kısa bir zaman içinde ruhunun elinden alınabileceğini bildiği halde, hiç de bunun gereğine göre azimle hareket etmemesidir.</p>
<p>Gerçi insanın heves ve arzuları kişiye ömrünü uzayıp gidecek de hiç bitmeyecekmiş gibi gösteriyor! Halbuki Peygamberimiz aleyhisselâm bakın ne buyuruyor: “Kıldığın her namazı hayata veda ettiğin son namazınmış gibi kıl! ” (İbn Mâce ve Müsned). İhmal hastalığına karşı en iyi ilaç işte bu ilaçtır, zira bir sonraki namaza kadar yaşayacağından emin olmayan kişi, gayretle ve azimle faaliyet görecektir.</p>
<p>Üçüncüsü de, Allah’ın kendisini affedip bağışlayacağı umuduna kapılmaktır. Öyle ya günahkârların hep “Rabbim acır ve bağışlar! ” dediklerini görürsünüz, oysa onlar Allah’ın azabının çok çetin olduğunu da unutuyorlar! Onlar O’nun merhametinin aşırıya kaçan bir duyarlılık olmadığını bilmiyorlar mı? Eğer olsaydı, hiçbir kuş kesilmez, hiçbir çocuk da acı çekmezdi! O’nun azabından kurtulma konusunda hiç kimsenin garantisinin olmadığını, şu kadar değerde bir mal çalan hırsızın elinin kesilmesini emredenin o olduğunu bilmiyorlar mı? Yüce Allah’tan hakkımızda hayırlı olan işleri azimli ve kârarlı bir şekilde yapma gücünü bize ilham etmesini niyaz ederiz.(s.396)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilesin ki Allah’ a götüren yol, ayaklarla kat edilmez, sadece gönüllerle kat edilir. Dikkat et, gelgeç arzular,anlık şehvetler, pusu kurup yol kesen eşkıyaya benzer, gidilecek o yolsa kapkaranlık bir gece gibidir. Allah’ın lütfuyla aydınlanmış kimselerin gözleri ise, atların gözleri gibidir, çünkü onlar gece karanlığında gün ışığındaki gibi görürler.</p>
<p>Hakk’ı arzulamadaki samimiyet bir feneri andırır; o fener her nerede olursa olsun doğru yolu gösterir ve aydınlatır. Bu yolda sadece samimi olmayanlar tökezleyip düşerler. Bununla beraber istenmeyen kimselerden o ihlas (o samimiyet, o sıdk) alınır&#8230; Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.(s.401)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanların en kusurlusu, herhangi bir durumda, özellikle de öfkeyle yapılan işlerde, temkinsiz ve istişaresiz harekete geçen kimsedir. Çünkü bu acelecilik ve kendisinin bu ahmaklığı, onu tam bir zarara sürükleyebilir veya içinde derin pişmanlık yaraları açabilir. Gerçekten de öfkelerine kapılıp cinayet işleyecek kadar işi ileriye götüren nice insan vardır! Halbuki öfkeleri geçtikten sonra onlar kendilerini ömür boyu üzüntünün, ağlamaların ve vicdan azabının pençesinde hissedeceklerdir.</p>
<p>Çoğu durumda, cani öldürür ve hem bu dünyasını, hem de öbür dünyasını kaybeder. Zevkinin peşine takılan kimse için de aynı durum söz konusudur. Kendisinde bir arzu uyanan ve sonuçlarını hiç düşünmeden onu tatmine koşan kimsenin hali de böyledir. Hayatının geri kalan kısmında hep Vicdan azabıyla kıvranacak, ölümünden sonra sürekli ayıplanacak ve elbette cehennem azabından da kurtulamayacaktır. Bütün bunlar şimşek çakışı gibi bir anda gelip geçen zevk yüzünden insanın başına gelir.</p>
<p>Allah aşkına, Allah aşkına, her hal ve şartta, bilhassa da kavgalara yol açan ve boşanmalara sebep olan öfkeler söz konusu olduğunda, temkinli ve tedbirli olun, işin nereye varacağını iyice hesap edin!(s.421)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir adam bana hanımına karşı duyduğu kızgınlıktan dem vurdu, ardından da şöyle dedi: “Birçok sebepten ötürü kendisinden ayrılamam. Her şeyden önce ona karşı olan sayısız borcum. Ben sabırsız bir adamım. Kendisinden yakınmadan edemiyor, bir türlü de dilimi tutamıyorum Sarf ettiğim sözler de ona olan öfkemi dışa vuruyor.”</p>
<p>Kendisine şöyle dedim: Senin bu tutumun sana yarar sağlamaz. Sen evlere kapılarından girmeye bakmalısın! Kendi kendinle baş başa kalıp düşünmeli ve böyle bir sıkıntıya günahların yüzünden maruz kaldığını anlamalısın! O yüzden hemen tövbe ve istiğfar etmelisin! Ona karşı olan hıncına ve haksızlığına gelince, Hasan ibn Haccâc’ın dediği gibi bunların sana hiçbir faydası olmaz: “Allah ’tan size bir ceza geldiğinde, ona kılıç çekerek karşılık vermeyin, tam aksine onu tövbe ederek karşılayın!”Bil ki sen sınanmaktasın, sabır göstermekle mükâfatını alacaksın! Hem zaten: “İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir! ” (Bakara, 2/216).</p>
<p>Allah’ın sana kader olarak çizdiği konularda sabrederek Rabbine yönel ve sıkıntından kurtulmayı O’ndan iste! Böylece sen Allah&#8217;tan af dilemekle, günahlarından tövbe etmekle, Allah’ın kaza ve kaderine karşı sabretmekle ve kurtuluşu da Rabbinden niyaz etmekle hem bir tür ibadet etmiş olur, hem de yaptığın bu her bir davranış için ayrı ayn sevap kazanırsın! Vaktini yararsız şeylerle israf etme! Kaderin akışını değiştirebileceğini sanarak çareler aramaya kalkma! “Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez!” (En’âm, 6/17).(s.442)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>321 Hakiki Erler</strong></p>
<p>Birinin sürekli Kur’ân okuması, namaz kılıp oruç tutması, zekât ve sadaka vermesi, inzivaya çekilmesi, sakın seni aldatmasın! Çünkü gerçek anlamda er kişi şu iki hususa özen gösterendir: Dinin hudutlarına riayet etmek ve yapıp ettiklerinde samimi (ihlaslı) olmak.</p>
<p>Kimsenin görmediğini sandığı yerlerde Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen ve zevkini tatmin için haramlara yönelen nice softalar görmüşüzdür! Dindarlığıyla tanınmış, fakat bütün edip eylediklerini Allah için değil de, başkalarına yaranmak için yapan nicelerini tanımışızdır! Bu yanhş tutumlar halk arasında duruma göre azalır ve artar.</p>
<p>Kelimenin gerçek anlamıyla er kişi, Allah tarafından konulan sınırları asla aşmayan kişidir. Ayrıca niyet ve davranışlarında yüzde yüz samimi olandır. Onun sözleri de eylemleri de sırf Allah içindir, asla şunun bunun hatırı veya insanların hayranlığını kazanmak için değildir!</p>
<p>Öte yandan da, dindar adam denilsin diye sofu görünen, takvâlı kişi desinler diye hiç konuşmayıp susan, Zâhid olarak bilinsin diye dünyadan el etek çeker görünen niceleri vardır!</p>
<p>Halbuki samimiyetin (ihlâsın) en ayırıcı özelliği, kişinin özel hayatında da kamu hayatında da aynı olmasıdır. Dahası, gerçekten ihlâslı olan kimse, Zâhid olarak görünüp bilinmeyeyim diye halk arasında gülümsemek ve neşeli olmak için gayret gösterir.(s.472)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Huzur içinde yaşamak istiyorsan, bütün kıskançlardan uzaklaş, çünkü sendeki nimetleri hep kıskanacak ve eninde sonunda sana belki de nazarları değecektir. Kıskanç biriyle görüşmek zorundaysan, ona sırlarını açma ve kendisine bir şey danışma! Dalkavuklukları, dindarlık ve ibadetleri de seni kandırmasın, çünkü kıskançlık, dine baskın gelir. Biliyorsun ki kıskançlık Kabil’e cinayet işlettirdi, Hz. Yusuf’ u da kardeşleri yok pahasına sattılar! Akıllı bir din adamı olan rahip Ebu Amir ve saygın bir reis olan Abdullah ibn Übey, sırf kıskançlıkları yüzünden, Peygamberimiz aleyhisselâma karşı çıktılar ve doğru yoldan sapıp münafık oldular.</p>
<p>Seni kıskanan kişiye, onun içinde bulunduğu durumdan daha fazla ceza temennisinde de bulunma, çünkü o zaten büyük bir ızdırap içinde kıvranmakta, onu sadece senin sahip olduğun nimetlerin ortadan kalkması rahatlatabilir! Senin üzerindeki nimetlerin arttığı her seferinde onun da ıstırabı bir o kadar artar. Hayatı tam bir zindandır onun! Cennetliklerin cennetteki mutlulukları da ancak kalplerinden haset ve kin çıkarılıp atıldıktan sonra gerçekleşir. Yoksa birbirlerine haset eder dururlar ve hayatları çekilmez olurdu.(s.505)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir şeye ihtiyacın olduğunda O’ndan iste! Verirse, ne âlâ; vermezse de, sen O’nun vermeyişinden hoşnut ol! Bil ki vermemesi cimrilikten değil, ya senin iyiliğin, ya da senin tepkini görmek içindir! Sen O’na yakarmaya, istemeye devam et! Çünkü bu da bir tür ibadettir. Sen bunda ısrar edersen, O seni sevgisiyle kuşatacak ve senin O’na olan bağlılığını ve tevekkülünü (güvenini) güçlendirecektir. O’nun sana olan bu sevgisi de, sana hedefıni gösterecek ve seni O’nun sevgisine layık hale getirecektir.</p>
<p>Sen de o zaman Allah’ı hakkıyla bilip tanıyan ve O’na bütün kalbiyle iman edenlerin hayatı gibi bir hayat sürersin. Zaten öyle olmayan hayatta hayır yoktur. Maalesef insanların çoğu sersemce, ne yaptığını bilmez şekilde yaşayıp gidiyor: Sadece sebepleri görüyor ve bütün kalpleriyle o sebeplere sarılıyorlar; sınır tanımaz, çok aşırı bir hırsla rızıklarını kazanmak için çırpınıyorlar; (Allah’a güvenecekleri yerde) bütün umutlarını insanlara bağlıyorlar; umutları boşa çıkınca da Allah’a isyan ediyorlar.</p>
<p>Kaderse, onların isyan ve itirazlarını hiç kâle almadan sarsılmaz ve şaşmaz bir şekilde yoluna devam ediyor ve insanoğlunun başına ne yazılmışsa o geliyor. Ne var ki onlar böyle davranmakla Hakk’a yakın olmaktan, O’nun muhabbetinden ve Allah’a karşı edepli davranma hasletinden mahrum kalıyorlar. Böylesi bir hayatsa, hayvanlara yaraşır bir hayattır!(s.507)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/">İbnü’l-Cevzi – Bir Alimin Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-cevzi-bir-alimin-gunlugu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayret Makamı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayret-makami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayret-makami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 May 2019 14:03:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Hayret Makamı]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Vedat Akıllı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21810</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşamı koşuşturmadan ibaret gören haz ve hız çağının sıradanlığından kurtulabilmemiz için &#8220;’hayret makamı’na ne çok ihtiyacımız var. Hayatın akışına kendini bırakmadan, hayret makamında durarak, temaşa edebilmeyi becerebilirsek, herkesle birlikte ancak herkes gibi gitmeyebilirsek, hayatın derinliğinin farkına varacağız. Zarafetini yitirmiş insanı kabalıktan kurtaracak olan; hayrete düşerek varlığın ve varlığının özü üzerine hayret makamında bir bakış olacaktır.Hayret; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayret-makami/">Hayret Makamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaşamı koşuşturmadan ibaret gören haz ve hız çağının sıradanlığından kurtulabilmemiz için &#8220;’hayret makamı’na ne çok ihtiyacımız var. Hayatın akışına kendini bırakmadan, hayret makamında durarak, temaşa edebilmeyi becerebilirsek, herkesle birlikte ancak herkes gibi gitmeyebilirsek, hayatın derinliğinin farkına varacağız. Zarafetini yitirmiş insanı kabalıktan kurtaracak olan; hayrete düşerek varlığın ve varlığının özü üzerine hayret makamında bir bakış olacaktır.Hayret; şaşırmak, şaşakalmak, farkına varma, fark etme gibi anlamları içeriyor. Farkına varabilmek için durmak gerekiyor, zira durmadan görülemeyecektir. Görülebilmesi için durup temaşa etmek gerekecektir. Yeterli mi, değil. Seyran edeceğiz, devran olacağız, hayran olacağız ki hayret makamını idrak edebilelim.Herkesin her şeyi bildiği, çağın modern insan tipinin hayret makamına ulaşması için öncelikle bilmediğini bilmesi gerekecek. Zira hayret en çok da işin en başında biliyorum demeyi anlamsız kılan bir makam. Bilmediğini bilerek başlamak gerekecektir. Zira bilmediğini bilmeyenin bilebileceği hiçbir şey olmayacaktır. Hayret ederek ancak bilmeye başlayacaktır.</p>
<p>Hayret ki, hayret etmeyi unuttuk. Bu yüzden düşünmeyi unuttuk, insan olmanın hakikatini, var oluşumuzun anlamını unuttuk. İnce şeyler üzerine kafa yormayı unuttuk. Ayı, güneşi, yıldızları, doğayı, akan suyu, ağacı, çiçeği hayret içinde izleyemiyoruz artık. Başımızın üzerinde uçan kuşu, bağrından suyun fışkırdığı taşı, çiçeğe durmuş tohumu fark edemiyoruz. Hayatın güzelliklerinin farkına varamıyoruz, o yüzden güzelleştiremiyoruz hayatımızı ve dünyamızı. Dahası bunlar basit meseleler gibi geliyor bize, dudak büktüğümüz, burun kıvırdığımız hususlar olarak kalıyor bunlar.Hayreti doyasıya yaşayabilmekten uzağız. Hayret etmeye ne gücümüz var ne de vaktimiz var. ‘Subhanallah’ diyoruz ancak hayret etmiyoruz, Allah’ın sanat, kudret ve hikmetine karşı duygusuz kalabiliyoruz. Her namazdan sonra tekrarlamış olduğumuz, Suphanallah tesbihatının bizden istediği esasen hayata hayret makamında bir bakış değil midir?Oysa her an yeni bir şe’n üzere olan göklerde ve yerdeki bütün her şey, her gün kendini bambaşka şaşkınlık verici bir yolla sunuyor bize, farklı şekillerde ifade ediyor.“Cümle yerde Hak nazır, göz gerektir göresi” Yeter ki görebilelim, şaşırabilelim, hayret edebilelim. Dahası hayret edebilecek göze sahip olabilelim. Sadece göz mü, elbette değil, çünkü çıplak göz kördür.</p>
<p>Gönülle görebilmek ya da kalp ile akledebilmek&#8230;Hayrettir bizi kendimize getirecek olan, kendimize tutunmamızı sağlayacak olan hayretle bir hayattır. Heidegger’le bitirelim. “Hayret sırasında kendimize tutunuruz. Var olanın karşısında onun var olması ve nasılsa öyle ve başka türlü olmaması karşısında geri adım atarız. Hayret etme; var olanın varlığı karşısında geri adım atmayla son bulmaz. Aksine o, bu geri adım ve kendine tutunma olarak aynı zamanda karşısında geri adım attığı şey tarafından ona doğru çekilir ve tutsak alınır.” Yani yaratıcının bizi tutması, ona tutunarak… O’nun tarafından tutularak…Görüyorsunuz ya, ‘rıza makamı’nın da anahtarı hayretten geçiyor, hayret makamından. Sözün özü; hayatımızın her anında hayret makamında bulunmalıyız. Sıradan hayatlarımızı, hayretin kuşattığı hale getirerek güzelleştirmeliyiz. İyisi mi kadim duaya sığınarak bitirelim; Allah’ım hayretimizi arttır.Amin</p>
<p>Vedat Akıllı &#8211; Sozu Yola Koymak,(s.138,139)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayret-makami/">Hayret Makamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayret-makami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
