<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tarihsellik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/tarihsellik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 06 Mar 2018 16:19:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tarihsellik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Nevzuhur bazı ilahiyatçı sahte tanrılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nevzuhur-bazi-ilahiyatci-sahte-tanrilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nevzuhur-bazi-ilahiyatci-sahte-tanrilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Feb 2018 08:03:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Nevzuhur bazı ilahiyatçı sahte tanrılar]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Hayri Bolay]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihsellik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20350</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay &#8211; 29 Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi Max Weber’in ifadesiyle Rönesansla birlikte eski Yunan’ın putları mezarlarından hortlatıldı. Böylece sahte ilahlar ortalığı kaplayınca “İnsanların Allah ile olan bağları koptu.” Sahte tanrılar ortalığı kaplayınca bilhassa gençler neye tapacağını bilemediler. Bu karmaşa Avrupa’da manevî huzursuzluğu artırdı; toplumlar karıştı. Bu karmaşayı Batılı bir kısım [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nevzuhur-bazi-ilahiyatci-sahte-tanrilar/">Nevzuhur bazı ilahiyatçı sahte tanrılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="google_image_div">
<div class="row">
<div class="col-md-22">
<header class="head-col">
<div class="heading">
<h4 class="spot"> <a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-13.jpeg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-20351 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-13-300x221.jpeg" alt="" width="300" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-13-300x221.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/images-13.jpeg 447w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></h4>
</div>
</header>
</div>
</div>
<div class="row">
<div class="col-md-24">
<article class="main-col">
<div class="text text-a600a0">
<p class="non-card" data-card-id="f26bd1ef-acc9-41f8-84d0-9e0348a002e0" data-card-type="Text"><strong>Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay &#8211; 29 Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi</strong></p>
<p class="non-card" data-card-id="f26bd1ef-acc9-41f8-84d0-9e0348a002e0" data-card-type="Text">Max Weber’in ifadesiyle Rönesansla birlikte eski Yunan’ın putları mezarlarından hortlatıldı. Böylece sahte ilahlar ortalığı kaplayınca “İnsanların Allah ile olan bağları koptu.” Sahte tanrılar ortalığı kaplayınca bilhassa gençler neye tapacağını bilemediler. Bu karmaşa Avrupa’da manevî huzursuzluğu artırdı; toplumlar karıştı. Bu karmaşayı Batılı bir kısım filozofların farklı görüşleri de hızlandırdı. Fakat en büyük etkiyi, Karl Popper’ın eleştirel tahlilleri dikkate alınacak olursa, Schleirmacher (öl. 1834) ve Hegel (öl.1831) ve onu takip eden idealist (Dilthey ve takipçileri) veya materyalist (Feurbach, Karl Marx ve takipçileri) filozoflar yanında pozitivist ideolojiye mensup filozof ve sosyal bilimcilerin gerçekleştirdiği söylenebilir.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f26bd1ef-acc9-41f8-84d0-9e0348a002e0" data-card-type="Text">Daha önce tabiatçı akım, tabiatı tanrı ilan etmişti. Bunun sonucunda Tanrı’nın her şeye kadir olmasının, her şeyi bilip görmesinin ve denetiminde tutmasının yerini, doğanın/tabiatın her şeyi bilmesi ve her şeye gücü yetmesi, fikri ve inancı kaplamıştı.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f26bd1ef-acc9-41f8-84d0-9e0348a002e0" data-card-type="Text">Bu ve benzer akımlardan ilham alan Hegel, tarihsici/tarihselci görüşüyle “Tarihi, Tanrı yerine koydu.” Bunun neticesi olarak “Allah’ın Mahkeme-i Kübrası” yerine ”Tarihin mahkeme-i kübrası”nı getirdi.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f26bd1ef-acc9-41f8-84d0-9e0348a002e0" data-card-type="Text">Karl Popper’ın tespitiyle bu hareket “gerçek olguların tanrılaştırılmasına” yol açtığı gibi, “lâikleşmiş millet ve sınıf dinlerini, varoluşçuluğu, pozitivizmi ve davranışçılığı” da doğurdu. Nasılcı/pozitivist akımın felsefe, eğitim ve din anlayışı Batı’nın müşrik ve münkir aklının şaşı bakışının en canlı temsilcisidir. Çünkü o bakış, olaylara ve varlıklara sadece duyuların izlenimleriyle bakar. Bu ve diğer akımlar bizde uzun zamandır ağır yaralar açmıştı, açmaya da devam ediyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f26bd1ef-acc9-41f8-84d0-9e0348a002e0" data-card-type="Text">Bizim bazı nevzuhur ilahiyatçılarımız, kendileri bunun farkında olmasa da, bunların mahsulüdür. Köklerinde Hegel’in müşrik ve tarihsici aklı ile pozitivizmin tarihsici münkir aklı yatmaktadır.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f26bd1ef-acc9-41f8-84d0-9e0348a002e0" data-card-type="Text">Bu nevzuhurların bazıları ilâhiyat menşeli, bazıları diyar-ı Arap medreseleri çıkışlıdır.</p>
<h4 data-card-id="f26bd1ef-acc9-41f8-84d0-9e0348a002e0" data-card-type="Text">Bunlar ne diyor?</h4>
<p class="non-card" data-card-id="f26bd1ef-acc9-41f8-84d0-9e0348a002e0" data-card-type="Text">Hemen hepsi, Hegel’in tarihi putlaştırıp onu Tanrı’nın yerine geçiren tarihsici aklının tesiriyle Allah’ın bilgisini, kudretini, iradesini ve kitabı Kur’ân-ı Kerîm’i sorgulamaya çalışıyorlar.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f26bd1ef-acc9-41f8-84d0-9e0348a002e0" data-card-type="Text">Bu “Tarihsici” prof.’ların bir kısmı Kur’ân âyetlerinin %90’ının çağımızda geçersiz olduğunu, dolayısıyla çıkarılması gerektiğini ileri sürüyor. Niçin çıkarılmalıymış? Asrın anlayışına uygun değilmiş.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f26bd1ef-acc9-41f8-84d0-9e0348a002e0" data-card-type="Text">Allah’ın kitabı asırların anlayışlarına göre değiştirilecekse o zaman ilâhî din diye bir şey kalır mı? O dinin sağlam ve sabit mü’minleri olur mu? Her devirde birilerinin aklına göre uydurma metinler âyetlerin yerine geçecekse, her yeni gelen öncekinin uydurmalarını beğenmeyip yenilerini ekleyecek ise, orada kutsallık ve ilâhîlik kalır mı? Böylelikle Kur’ân da modern ve evrensel mi olacak!?..</p>
<div class="template">
<figure class="inside " data-media="photo" data-type="image">
<div class="image">
<p><img decoding="async" class="i-amphtml-fill-content i-amphtml-replaced-content" src="https://image.piri.net/resim/imagecrop/2018/02/27/04/44/resized_e2523-0e167effyorumyeni.jpg" alt="" /></p>
<div class="icon-group x32 circle"></div>
</div><figcaption>
<div class="info"></div>
</figcaption></figure>
</div>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Hal böyleyken bizim bir kısım prof.’umuz, tarihî olaylarla ilgisi bakımından bazı âyetlerin Kur’ân-ı Kerîm’den çıkarılmasını isterken, çağın anlayışını oluşturan Batılı düşünürler, bilimciler ve siyasîler, hangi Kur’ân âyetlerini zihinlerine/zihniyetlerine uygun bulmayıp itirazda bulundu?</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Diğer taraftan bunlar, diyelim ki Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyeti makbul saydı; bu durumda, âyetleri makbul görmeleri hemen onları Müslüman olmaya mı götürdü? Bulanlar varsa hemen Müslüman mı oldular? Bizim imanımızın, tefekkürümüzün ölçüsünü o müşrik akıl sahipleri mi belirleyecek, yahut, biz her şeyimizi onların anlayışına ve zihniyetine göre mi düzenleyeceğiz?</p>
<h4 data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">ALLAH’IN BİLGİSİ YETERSİZMİŞ (HÂŞÂ)!</h4>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Bunlara göre şimdi Allah’ın kitabı Kur’ân, evrensel değilmiş. Niye değilmiş? Çünkü onlara göre Allah’ın bilgisi bu günleri görememiş (hâşâ!..), aklı geleceği idrak edemeyesi imiş. Bunlar kendi akıllarını Allah’ın takdirinden üstün gördükleri için ona yön vermek lüzumunu duyuyorlar.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Bir kısmı bazı âyetlerin çıkarılmasını istiyor. Bir kısmı Kur’ân’ı ve peygamberlerin masumluğunu Tevrat’daki bazı peygamberlere günah ve zina isnat eden uydurma rivayetlere dayanarak, Kur’ân’ı, bir Müslümana yakışmayacak şekilde, tartışmalı hale getirmeyi marifet zannediyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Bir kısmı da Kur’ân’ın evrensel olmadığını ileri sürerek cennetteki evlere, çadırlara kafayı takıyor. Yetmiyor, Kur’ân’daki bir kısım âyetlerin farklı şekillerde tekrarını “bıktırıcı” buluyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Diğer bir kısmı da, anlamadığı, irtibat kuramadığı, dolayısıyla mütehayyel bir Hegel’i rehber edinmeye çalışıyor; kendince “aforizmalar” yazıp, bu aforizmalarını, çıkarılmasını istedikleri Kur’ân âyetlerinin yerine koymak istiyor. Başka bir kısmı da, hadisleri ve Hz. Peygamber’i (s.a.v.) itibarsızlaştırmaya çalışıyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Bir kısım âyetlerin tekrarı hazretleri bıktırıyormuş! Okumayın öyleyse!.. Ben az çok mânâya vakıf olarak 75 senedir Kur’ân okuyorum, hiç de bıkmıyorum&#8230; Milyarlarca Müslüman ve âlim de asırlardır onu okumaktan bıkmıyor! Üstelik manevî haz duyuyor! Ufukları açılıyor&#8230; Her okuyuşda yeni mânâlar zuhur ediyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Meselâ ben, 65 senedir Mehmed Âkif’in, Yahya Kemal’in ve benzerlerinin şiirlerini zevkle okuyorum, beni hiç de bıktırmıyor. Nevzuhurları Kur’ân’daki bazı tekrarlar bıktırdığına göre, demek ki onların tabiatında(n) ve hayatlarında(n) bir bıkkınlık var.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Hem biz, ebeveyn olarak, öğretmen, amir v.b. olarak evde, okulda, camide, muhtelif sohbetlerde bir kısım sözlerimizi yer yer tekrarlamak lüzumunu duymuyor muyuz? Duyuyoruz. Neden? Bazı sözlerimiz, fikirlerimiz dinleyenlerin zihninde yer etsin, diye tekrar ediyoruz. Allah yarattığı kulun anlayış ve öğrenme kabiliyetini bilmez mi; dikkate almaz mı? Elbette alır, almışdır; fakat, idraki noksan üstün akıllar(!) bunları kavrayamıyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Kendi akıllarının daha üstün olduğunu sanarak konuştukları halde, bir de kalkıp Allah’a secde ediyorlar! Takıyye mi yapıyorlar? Aklını ve bilgisini noksan görüp onu tashihe ve tamamlamaya (hâşâ) çalışan bu “üstün akıllar”ın, yahut akl-ı evvel’lerin beğenmedikleri Tanrı&#8217;ya kalkıp da secde etmesi hangi aklın eseridir? Mantıkları mı durmuş?</p>
<h4 data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">KIYASLAMAKDAN BİLE ACİZLER…</h4>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Zaten kıyas mantığını bile doğru dürüst kullanabildikleri yok. Tenakuzlar katar katar!.. Hegelvârî diyalektik mantığına heveslenseler de, asla beceremiyorlar. Diğer taraftan, inandıkları tanrıları kendi akıl ve nefisleridir: Aslında Allah’a değil kendi(nefis)lerinde ihdas ettikleri (heva-heves) putlarına secde ediyorlar. Dolayısıyla bunlar, günümüzün hakikî sahte tanrılarıdır.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Hegel, yokluğun kendi zıddından varlığı çıkaracağı kanaatindeydi. Bizimkiler buna uğraşsalar da sonu hüsran. Bu sebeplerle bizimkilere “nevzuhur bazı ilahiyatçı sahte tanrılar” demek vâcip olmuyor mu?!</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Bazıları da Kur’ân’da mü’minler için bildirilen eşsiz köşkler meyanında kullanılan &#8216;çadır&#8217; kelimesine takılıyor. Efendim Araplar, çölde hep çadırlarda yaşadığı için Arapların Müslüman olmasında kullanmak üzere böyle çadırlardan bahsedilmiş&#8230;</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Ey gâfiller güruhu! Çadır sadece çöldeki Araplarda mı kullanılır? Orta Asya’da, Sibirya’da, Güney ve Kuzey Amerika’da, dünyanın her tarafında çadır kullanılmıyor mu? Onlar neden Müslüman olmamış? Sonra çölde kullanılan çadır ile Sultan Süleyman Han’ın Otağ’ı bir mi? Sultanların otağı ile cennetteki “Çadır” denilen eşi menendi görülmemiş barınaklar aynı mı, hatta benzer mi? Dünyadaki hiçbir şeyin cennettekilere hiç mi hiç benzemediğini bizzat Kur’ân haber vermiyor mu?</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Bunlardan biraz farklı olarak İslâm’ı anlatan ve öven kitapları okuya okuya dinsiz olduğunu söyleyen ilahiyat menşeli felsefe hocaları da zaman zaman gazetelerde boy gösteriyor. Öyleleri de var ki, kendi akıllarının ve herkesin aklının Kur’ân’ı tek başına anlamaya yeteceğini iddia ediyor. Sanki kendi aklı kendisine yetiyormuş da başkalarına akıl dağıtıyorlar. Hasılı neler, neler!.. Ne inciler!..</p>
<h4 data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">ÂYETLERİ BEĞENMEYEN AKL-I EVVELLER!</h4>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Bu ilahiyatçılar bizi neden ilgilendiriyor? Çünkü bunlar, sayıları fazla olmasa da, gazetelerde, bir kısım TV kanallarında devamlı konuşarak, bazı gazetelerde yazarak, “suret-i hak”dan gözüken basit söylemlerle masum Müslümanların kafalarının karışmasına yol açıyorlar; aynı zamanda o masumların kendi eksik akıllarına teslim olmalarını da sağlamayı hedefliyorlar. Dolayısıyla fitne çıkarıp kafaları karıştırıp kalplere şüphe ve inkâr tohumları ekiyorlar. Kur’ân’ı ve Hz. Resul’ü itibarsızlaştırmak istiyorlar. Üstelik bunu da İslâm ve Kur’ân namına yaptıklarını iddia ediyorlar.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Allah’ın &#8220;geleceği bilmediği için yanlış bilgi verdiği&#8221;ni söyleyip birçok âyetin günün anlayışına uygun olmadığından çıkarılmasını isteyen bu akl-ı evveller, kendi akıllarının Allah’ın bilgisinden ve iradesinden üstün olduğunu (hâşâ) ileri sürmüş olmuyor mu? Elbette ki bunu söylemek istiyorlar. Belki de üstün akılları(!) bu kadarına bile ermiyor!..</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Sonra Kur’ân-ı Kerîm’in “evrensel” olmadığını iddia ederek Allah’ın evrensel ilme/ külli bilgiye/ sahip olmadığını (hâşâ) da iddia etmek gafletinde bulunanlar da yok değil. Niye değilmiş? Efendim, Kur’ân’ın bir çok hükmü sonraki dönemlerde uygulanmayası imiş!.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">İnsanların ve pek çok kavmin inandıktan sonra imanlarından döndüklerine dair pek çok misali bizzat Kur’ân’ın kendisi veriyor. Dönekler hükmün icabını yapmayınca hükmün umûmîliği kayboluyor mu? Öyleyse “B.M. Evrensel Beyannamesi” pek çok devlet tarafından 1945’den beri çiğnenip dururken o hakların evrenselliği kalkmış oluyor mu? Zaten bizim “evrensel” dediğimiz şeyler, sadece ve sadece üzerinde yaşadığımız küre çapındadır. Asla ve kat’a kâinat çapında değildir.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Ey gâfiller güruhu! Eğer Kur’ân evrensel değilse, böyle bir kitabı ancak evrensel bilgiye sahip olmayan bir varlık göndermiş olmaz mı? O vakit Allah’ın kâinatın hâkimi olarak her şeyi bildiğine olan inanç yok sayılmaz mı? Sayılır elbette. Kur’ân’ın üç harfli bir âyeti bile onun ne kadar kâinat çapında bir mukaddes kitap olduğunu göstermeye yeter de artar bile! Kıyamet Suresi (âyet,3): “Biz ölenleri parmak uçlarından başlayarak yeni baştan aslı gibi yaratmaya da muktediriz.” Bütün canlılarda parmak uçlarının nasıl birbirine benzemediği ve bu farklılığın günümüzde kimliklerin ve cinayetlerin aydınlatılmasında nasıl büyük bir fayda sağladığı, idrak sahibi herkesin ma&#8217;lûmudur.</p>
<h4 data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">‘ULEMÂ’ DEĞİL ‘ULAMA’</h4>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Onlar bu ve benzer söylemleriyle kendi akıllarının üstün olduğunu sanarak konuştukları için bunlara “nevzuhur bazı ilahiyatçı sahte tanrılar” demek vâcip olmuyor mu? Bundan dolayı aynı zamanda onların Hegel’in, -tam olarak intisap etmedikleri/edemedikleri için- gayrı meşru “manevî torunları” olduklarını söylemek de isabetli bir tespit olur&#8230; Bunlar Hegel’in tarihsici “mahkeme-i kübra”sında değil, Allah’ın “Mahkeme-i Kübra”sında hesaba çekilirlerse hiç şaşmamalıyız.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Descartes, mükemmel ve kusursuz olanın aynı zamanda yanılmaz ve yanıltmaz olacağını, Allah’ın insanlara yanlış bilgi vermeyeceğini ve bilgisinin de bildirdiğinin (yani vahyin) de doğru olduğunu söylüyordu. Burada önemli olan husus, insan bilgisinin doğruluğunu ve kesinliğini Allah’ın doğruluğu ve yanılmazlığı ile temellendirilmesidir. Baksanız&#8217;a, Descartes bile ulûhiyet anlayışında bizimkilerden daha mantıklı ve daha insaflı!.. Bunların, bilerek veya bilmeyerek Batı aklına yamanırken, Descartes’ı doğru bildikleri şüpheli olduğu gibi, Hegel’i de okuyup (doğru) anladıkları şüpheli!</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Şimdi “iş bu ahval ve şerâit dahilinde” “Allah’ı tahtından indirdik” diyen Türk yankafalıların (aydınların) ve Batıcı müşrik ve münkir kafalılar ile bunların kafasının aynı biçimde çalıştığını söylemek doğru olmaz mı?</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Ancak şunu unutmamak gerekir: Allah, “Onu (Kur’ân’ı) biz indirdik ve yemin olsun ki biz muhafaza edeceğiz” (Hicr.15/9) buyuruyor. Şimdiye kadar da kimse onun bir harfini bile değiştiremedi. Çünkü sahibi ve koruyucusu Allah’dır, O, va’dinden asla dönmez ve her şeye muktedirdir, mutlak kudret sahibidir.</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Söyleyen ne güzel söylemiş:</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">«Kendisi muhtaç-ı himmet bir dede</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Nerde kaldı gayriye himmet ede!»</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Merhûm İzzet Molla da ne güzel söylemiş:</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">«Meşhûrdur ki fısk ile olmaz</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">cihân harâb,</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Eyler ânı (onu) müdahâne-i</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">âlimân harâb!..»</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">(Cihânı âlimlerin şuna buna yamanmaları ve yağ yakmaları harap eder.)</p>
<p class="non-card" data-card-id="f1871d31-4b0a-4802-f7b2-aa9c4f0cb4c0" data-card-type="Text">Rahmetli hocam Kemal Edîb Kürkçüoğlu bunlar gibi âlimler topluluğuna “ulemâ” demezdi, “ulama” derdi. Bunlar hakikate “ulama”dır.</p>
<p>https://www.yenisafak.com/amphtml/hayat/nevzuhur-bazi-ilahiyatci-sahte-tanrilar-3164270?__twitter_impression=true</p>
</div>
</article>
</div>
</div>
<div id="google_image_div"></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nevzuhur-bazi-ilahiyatci-sahte-tanrilar/">Nevzuhur bazı ilahiyatçı sahte tanrılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nevzuhur-bazi-ilahiyatci-sahte-tanrilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Müslüman&#8217;ın Zihin Durumu ve Zihin Algısı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-zihin-durumu-ve-zihin-algisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-zihin-durumu-ve-zihin-algisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2016 17:36:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Parantez: Postmodernizm?]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Merkezlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Müslüman ve Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Müslüman'ın Zihin Durumu ve Zihin Algısı]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihsellik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10266</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Modern İnsan “Modern insan” veya “modern Müslüman” terkipleri ile “zamansal” bir durumu değil, bir bilinç durumunu kas- dettiğimi belirterek başlamam isabetli olacak. Bu yazıda bu terkipler, temel kimlik kodlarını modernitenin belirle­diği insan tipini anlatmaktadır. Modernité, “dünya hayatın’’(1) öncelenmesi teme­linde şekillendiği için modern insanın öncelikleri dünya merkezlidir. Modern insan eşyayı ve olayları değerlendirir­ken merkeze kendisini, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-zihin-durumu-ve-zihin-algisi/">Modern Müslüman’ın Zihin Durumu ve Zihin Algısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_45m_ _2vxa" data-block="true" data-offset-key="9cj1-0-0"></div>
<div class="_45m_ _2vxa" data-block="true" data-offset-key="cjhtm-0-0"><strong><span data-offset-key="cjhtm-0-0"><a href="http://ilimcephesi.com/modern-muslumanin-zihin-durumu-ve-zihin-algisi/maxresdefault-5/" rel="attachment wp-att-10267"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-10267" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/maxresdefault.jpg" alt="Modern Müslüman'ın Zihin Durumu ve Zihin Algısı" width="632" height="356" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/maxresdefault.jpg 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/maxresdefault-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/maxresdefault-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/maxresdefault-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/maxresdefault-1024x576.jpg 1024w" sizes="(max-width: 632px) 100vw, 632px" /></a></span></strong></div>
<div class="_45m_ _2vxa" data-block="true" data-offset-key="cjhtm-0-0">
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Modern İnsan</strong></p>
<p>“Modern insan” veya “modern Müslüman” terkipleri ile “zamansal” bir durumu değil, bir bilinç durumunu kas- dettiğimi belirterek başlamam isabetli olacak. Bu yazıda bu terkipler, temel kimlik kodlarını modernitenin belirle­diği insan tipini anlatmaktadır.</p>
<p>Modernité, “dünya hayatın’’(1) öncelenmesi teme­linde şekillendiği için modern insanın öncelikleri dünya merkezlidir. Modern insan eşyayı ve olayları değerlendirir­ken merkeze kendisini, kendi algı, heves, beklenti, men­faat ve rahatını koyar; şeyler ve kavramlar dünyasını da bu temelde yeniden dizayn eder. Dinlerin ve inanç sistem­lerinin de bu çerçevede değerlendirme konusu olması ta­biidir.</p>
<p>Bütün değerler, modern insanın merkezinde otur­duğu bir yaklaşımla ele alındığı için modernite insanlık ta­rihinde yaşanmış en büyük kırılmadır. Geçmişte yaşanmış herhangi bir olayın ya da benimsenmiş herhangi bir değe­rin bugün farklı bir anlam ve çağrışım alanına sahip ol­ması, modern durumun insanlık tarihinin bütünü karşı­sında arz ettiği esaslı farklılığın göstergesidir.</p>
<p>Moderniteye karakterini veren unsurları iki başlık altında toplayabiliriz: Dünya merkezlilik ve Tarihsellik. Moderniteyi oluşturan diğer bütün unsurları bu iki başlı­ğın kapsamında ele almak mümkündür.</p>
<p><strong>Dünya Merkezlilik</strong></p>
<p>Modern insanın dünya hayata tanıdığı merkezlilik o denli baskındır ki, modern dönemde bütün kavram, değer ve sistemler bu çerçevede şekillenmiştir dense sezadır.İyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın belirlendiği yegane temel burasıdır.</p>
<p>Moderniteye karakterini veren “rasyonalite”, ‘’konfor”, “özgürlük”, “ilerlemecilik”&#8230; gibi kavramların vücut ve anlam bulduğu alan da burasıdır. Modern insan rasyonel olarak izah edemediği şeyleri anlamsız bulur ve reddeder. Kader, ahiret, hatta Allah inancı böyledir. Modern insan bu sebeple “mucize”ye inanmaz, yine bu sebeple günah-sevap olgularına yabancıdır.</p>
<p>Rahat ve konforunu bozacak herhangi bir duruma, ancak nihayetinde daha büyük bir rahat ve konfora ulaş­tıracağını hesap ettiği zaman katlanır modern insan. Sa­vaş ancak bu dolayımda -daha geniş topraklara, zengin kaynaklara ve stratejik üstünlüğe ulaştırdığı için- anlamlı ve katlanılmaya değerdir. Yeryüzünün başka herhangi bir bölgesindeki açlık, sefalet, adaletsizlik, ancak kendisine bir avantaj sağlaması halinde ilgilenmeye değerdir modern insan için.</p>
<p>Özgürlüğünden ise hiçbir şey karşılığında ödün ver­mez. Yaptığı işin haklılığını ya da meşruluğunu kimsenin sorgulamasına tahammülü yoktur. “însan hakları” kavra­mına hayat veren en önemli faktör de işbu “başkasının müdahalesinden azade olma” ihtirasıdır. Hiç kimse kendi doğrularını, yaşamasına engel çıkarılmasını istemediği için herkes başkasının hayat tarzına ve anlayışına saygılı davranma konumunu muhafaza eder. İnsan nefsinin bü­tün arzularını yerine getirmeyi hayatının en başat görevi addeder ve bunun adına da “özgürlük” der.</p>
<p>Modern insanın özgürlüğü “başkasından alman” bir şey olduğu için o, fedakârlık anlamı taşıyan herhangi bir davranış biçimine alan açmaz. Prometeus&#8217;un ateşi tanrı­lardan “çalması”, modern hayatta pek çok davranış ve an­layış biçiminin kodlarını bünyesinde barındıran son de­rece özel bir anlama sahiptir. Ateş özgürlüğü sembolik eder ve mücadele verilerek elde edilmiş olmasının anlamı büyüktür. Tanrıların, insanın muhtaç olduğu bir şeyi ben­cillik ederek ısrarla ellerinde tutması, insanın da mücadele ederek ve türlü riskleri göze alarak onu tanrılardan çal­ması, modern hayata özellik veren birçok şeyi anlamlan­dırmada bize yardımcı olur. Hem insanın “tanrılar’ın sembolize ettiği “aşkın ”la ilişkisinin, hem de özgürlük anlayı­şının mahiyetinin izini bu antik hurafede rahatlıkla süre­biliriz&#8230;</p>
<p>(Buradaki “özgürlük”ü, “köleliğin zıddı” olarak anla­mak yanıltıcıdır. Burada söz konusu olan, “hukukî” değil, “ontolojik” durumdur. Gerçi modern insan “öteki”nin hu­kukî kölelik statüsünde tutulmasından fayda elde ettiği sürece bu durumu devam ettirmiş ve ancak daha faydalı bir başka durum sebebiyle köleliği ortadan kaldırmaya razı olmuştur: Makineleşme. Daha az maliyetli, daha seri üre­tim yapma imkânı veren ve daha dayanıklı!)</p>
<p>Modern insanın, özgürlüğe bu kadar “abanması”, as­lında nefsaniyet merkezli bir tutumun dışa vurumu ol­duğu için aynı zamanda bir paradokstur da! Zira ona -başkasına zarar vermediği sürece- istediği gibi yaşamasını “kutsal bir hak” olarak telkin eden aslında egosudur. Yani modern insan aşkın değerler karşısında özgürlük savu­nusu yaparken, aslında nefsine köleliğin mücadelesini vermektedir. Kendisini insan yapan değerlerden özgürleş­tikçe nefse zebunluğu artan modern insan!</p>
<p>Ancak bütün bu söylenenler, modern insanın geç­mişten tevarüs ettiği herhangi bir değer bulunmadığı an­lamına gelmez. Bunun anlamı, geçmişten tevarüs edilen­lerin, bu “yeni” veya daha doğrusu “esas” duruma uyumlu olduğu sürece kabule şayan bulunmasıdır. Muhtevasını yeniden belirlemek, kısmî rötuşlarla maksada uygun hale dönüştürmek ya da farklı unsurlarla takviye ederek işler hale getirmek, geçmişin mirası üzerinde gerçekleştirilen operasyonların belli başlı özellikleridir.</p>
<p><strong>Bir Parantez: Postmodernizm?!</strong></p>
<p>“Postmodernizm, modernizmin alternatifi midir, uzantısı mı?” tarzındaki bildik ve “anlamsız” tartışmaya paçamızı kaptırmadan devam edelim:</p>
<p>Postmodernizmi mo­dernizmin bir uzantısı, tabii bir evresi olarak görenleri haklı çıkaran en önemli alan belki de “geçmişten tevarüs edilenler”in oluşturduğu alandır. Evet, modern dönemde &#8211; Aydınlanma’nın rüzgârıyla- dinler ve inanç sistemleriyle ilgili baskın tavır “reddetmek/dışlamak” olmuştur, kilise’nin ve din adamlarının bu tavra sağladığı haklı gerçekleri görmezden gelmediğimi belirteyim.) Ancak bu yapılirken bile “aşkın bir değer”e bağlanmanın önemi inkar edilmemiş, belki söz konusu “aşkın değer” yeniden belirlenmeye çalışılmıştır. Bu son derece çarpıcı biçimde yapılmış, kutsallık reddedilirken bütün profanlığıyla modern/ seküler insanın heva ve hevesleri kutsallaştırılmıştır.</p>
<p>Postmodern durumda ise dinlerin ve inanç sisteminin insan hayatından bütünüyle dışlanmasının ve yerine “sentetik” yapıların ikame edilmesinin imkânsızlığı anlaşılınca, modern insanın ihtiyaçlarını karşılayan manevî/moral değerler teşvik edilir hale gelmiştir. Bununla birlikte unutmamak gerekir ki, burada da aslolan onların kendisi değil, modern insanın onlara olan ihtiyacıdır! Yani “insanın heva ve heveslerinin kutsallaştırılması” dediğim “tuğyan” durumu burada da devrededir. Modern insan uhrevî kurtuluşu elde etmek için değil, stresten uzaklaşmak ve daha mutlu olmak için inanır. Budizm, Taoizm gibi Uzakdoğu dinlerinin ya da cinsellikle karılmış, efsunlu sahte kültlerin modern hayat tarzı içinde kendisine gide­rek daha fazla yer bulur hale gelmesinin açıklaması bu­rada aranmalıdır.</p>
<p><strong>Tarihsellik</strong></p>
<p>Dünya merkezliliğin tabii bir yansıması olarak tarih­sellik, soyut ve somut bütün varlık alanlarıyla geçmişe te­peden, indirgemeci, çözümleyici ve biraz da reddedici bir gözle bakma tavrının adıdır. Bu tavrın temelinde mevcut durumun (Modernitenin) mutlaklaştırılması vardır. Bu se­beple modern insan için geçmiş “arızî”dir, “eksik”tir, “tekâmül etmesi gereken”dir!</p>
<p>Sadece insanın biyolojik varlığını değil, tarihi ve sos­yal olayları da “evrimci” bir temelde okuyan modern insan, bugün elde ettiği konumu her alanda gerçekleştirdiği tekâmülün tabii bir neticesi sayar. Dolayısıyla bu neticenin mutlaklığını ve olmazsa olmazlığını tartışmak modern insan için kendisini inkâr kadar imkânsızdır.</p>
<p>Tarihsellik anlayışının içinde, geçmişte zuhur etmiş olan kavram, kurum ve pratiklerin geçmişe ait olduğu kabulünün merkezî bir yeri vardır. Yönetim sistemlerinden dine, toplumsal örgütlenme biçimlerinden ilimlere kadar hiçbir şey bunun dışında değildir. Tek istisna vardır: Bu­gün için varlığının devamıyla modern insanın beklentile­rine hizmet edebilecek ve modern durumun gerekleriyle çatışma teşkil etmeyecek olanlar.</p>
<p>Geçmişte falcıların ve kâhinlerin gelecekten haber verdiğine inanılıyordu; bugünse onların yerini astrologlar ve fütürologlar almış durumda. Ya da Uzakdoğu insanı için bir nevi hayat tarzı olan kimi faaliyetler, modern insan için hem güvenlik ve sağlık, hem de ruhsal dinginlik temin eden sporlar olarak “hayat felsefesi” haline getirilmiştir&#8230;</p>
<p>Elbette tarihsellik söz konusu olduğunda dikkati­mizi yöneltmemiz gereken en önemli alan “din”dir. Modern insan için din, bireysel ve toplumsal anlamda moral-moti-vasyon sağlayan, hayata ve olaylara iyimser bakmayı te­min eden, ruhu eğiterek uyumlu ve disiplinli bireyler ye­tiştiren bir kurumdur. İnsan ihtiyaçlarının dayatmasıyla orta çıkmış ve zaman içinde basitten karmaşığa, çok tanrılılıktan tek tanrılılığa doğru bir gelişme seyri izlemiştir.</p>
<p>İster Müslümanlar, isterse gayrimüslimler tarafın­dan kaleme alınmış olsun, herhangi bir Dinler Tarihi kita­bının sistematiği bile modern insanın dine bakışı hakkında yukarıda söylenenleri doğrulamaya yetecektir. Bu tarz ki­taplarda dinlerin basit kabile kültlerinden başlatılması, çok tanrılı dinlerin zamansal olarak “tek tanrılı dinler”den önce zikredilmesi hep bu bakış açısının ürünüdür. Oysa ilk insan Hz. Adem (a. s) aynı zamanda bir peygamberdi!</p>
<p><strong>Modern Müslüman</strong></p>
<p>Yukarıda çerçevesini alabildiğine kısa olarak çiz­meye çalıştığım modern durum, elbette Müslümanları da etkilemiş, dilimize “modern Müslüman” diye bir tanımla­manın girmesini intaç etmiştir. Bu tanımlamanın, modern Müslümanın genelde “din”le ve özelde İslamla ilişkisine in­hisar ettiği açıktır. Modern Müslüman, din ve dünya algı­sını modern kavramlar temelinde inşa eden insandır.</p>
<p>Burada söz konusu olan, modern Müslümanın İslam algısı, İslam’ın kavram, kurum ve hükümlerine bakışıdır. Bütün bunların, modernitenin etkisi altında şekil ve muh­teva kazandığını söylemek pek çoğumuza malumun ilamı gibi görünebilir. Ama detaylara inildikçe ibretamiz durum­larla karşılaşmak, onun “âdiyattan” kabul edilmesinin de en az kendisi kadar tehlikeli olduğunu düşündürmektedir.</p>
<p>Modern Müslümanın serencamını konuşurken Efendimiz (s.a.v)’in, “Karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin&#8217; (Ehl-i Kitab’ın) yoluna uyacaksınız”(Buhari,İtisam,14) hadisini hatırlamamak kabil değildir. Yukarıda “modern Müslüman” tanımlamasının genelde “din”le ve özelde “îslam”la ilişkiye in&#8217; sar ettiğini söylemiştim. Bunun anlamı şudur:</p>
<p>Modern insan dine nasıl bakıyorsa, modern Müslüman da öyle bakar, özellikle Yahudiler’in ve Hristiyanlarin din ve dünya anlayışı, modern Müslümanın İslam algısı da derinden etkilemiştir. Arada sadece tarz ve ton farklılığı vardır. Dolayısıyla bu yazının birinci kısmında modern in­san için söz konusu edilmiş bulunan “dünya merkezlilik’’ ve “tarihsellik” vasıflarının modern Müslüman için de ge­çerli olduğunu peşinen söylemek gerçeğin ifadesi olacak­tır. öyleyse bu iki başlığın modern Müslümanın zihin dün­yasındaki iz düşümünü yakından gözlemlemek gerekir.</p>
<p><strong>Dünya Merkezlilik</strong></p>
<p>Modern Müslümanın İslam algısı “dünya hayatı’’ imar ve inşayı önceleyen bir din öngörmektedir, özellikle XIX. yüzyıldan itibaren Müslüman aydınların ve kalem er­babının, çalışmanın, üretmenin, disiplinin İslam’daki öne­mini sürekli vurgulaması, İslam’ın “tevekkül” anlayışının Müslümanlar tarafından yanlış anlaşıldığını söyleyip dur­ması bu sebebe dayanmaktadır.</p>
<p>Kalkınmanın, gelişmenin ve ileri gitmenin Müslü­man halka bir “amentü” gibi devamlı surette telkin edil­mesi, geri kalmışlığın, kurtulunması gereken lanetli bir durum olduğunun söylenmesi de aynı anlayışın tezahür­leridir.</p>
<p>Teknolojik buluşların Kur’ân tarafından 1400 küsur yıl önceden haber verildiğini ispatlamaya dönük İlmî (!) araştırmalar bir taraftan Kur’ân’ın “hak kitap” olduğu inancımızı pekiştirirken, diğer taraftan da bizi gelişmenin, kalkınmanın, bilimsel icatların büyülü dünyasına adapte etti! Bunun için Batılı ülkelere gidenlerin içinden geçen önce “öykünme”, arkasından “bir de Müslüman olsalardı neler olmazdı ki!” hayıflanması oldu hep.</p>
<p>Zühdü, takvayı, dünyaya meyletmemeyi, nefsi diz­ginlemeyi&#8230; Tasavvufa intisap edenlere mahsus “tahsiniyat’tan addedip olsa da olur olmasa da kabilinden şeyler olarak gören modern Müslüman, İslam’ın bu tarz emirle­rini kulak arkası ederken hep “yokluk içinde mi yaşaya­lım?”, “Müslüman üçüncü sınıf insan değildir” itirazlarını dillendirdi. “Asıl bunlardan istifade etmesi gerekenler Müslûmanlardır” tesbitini düstur edindi.</p>
<p>Oysa zühd yokluğa ve yoksulluğa mahkûm olmak değil, varlık içinde yokluğu yaşamaktır; nefse köleliği red­detmektir. Nefsin tezkiyesi Müslümanın temel amacıdır ve bunun yolu da zühd ve takvadan geçer: “Nefsini tezkiye etmiş olan şüphe yok ki, felaha ermiştir. Ve muhakkak ki, nefsini noksana düşüren de hüsrâna uğramıştır. ”(Şems,9)</p>
<p>Modern Müslüman için aslolan “dünya hayat’ın imar ve inşası olduğundan, bu alandaki izafi başarı ve arı­zalar onun için din anlayışını değerlendirme kriteri haline dönüşmüş bulunmaktadır. Bu sebeple o, modern hayata vücut veren din ve dünya anlayışını merkeze alır, bununla çatışma halinde olan her türlü mülahazayı duraksamadan reddeder.</p>
<p>Sadece bu da değil, modern hayat tarzının var ettiği değer yargıları ve değerlendirme biçimleri de modern Müs­lüman için en temel kıstaslar haline dönüşmüş durumda­dır. Modern hayat tarzını var eden unsurlar ona göre ev­renseldir; dolayısıyla İslam’ın onları reddetmesi ya da filtrelemesi söz konusu değildir. Tam aksine gerçek Müslü­manlık bu evrensel unsurların içselleştirilmesiyle müm­kün olabilir ancak.</p>
<p>Bu çerçevede modern Müslüman Tasavvufa, insanı tembelleştirdiği gerekçesiyle karşı çıkar. Oysa aslında onun tahammül edemediği, Tasavvufun “dünyayı küçüm­seyen” yaklaşımıdır ve esasen bu, İslam’ın bu hayata iliş­kin en temel tesbitidir. “Her nefis ölümü tadacak, ecirleriniz ancak kıyamet günü tamamlanacak; o vakit kim ateşten uzaklaştırılır da Cennete konulursa işte o murada ermiştir,yoksa dünya hayat aldatıcı bir meta ’dan başka bir şey de­ğildir.(Al-i İmran,185)</p>
<p>Bu ve benzeri ayetler dünya hayat ile Müslüman arasındaki ilişkinin temel tayin edicisi olduğu halde, bunları kulak arkası etmek suretiyle dünyayla kurduğu aldatıcı, ayartıcı ilişki, modern Müslümanı sekülerleştirmiştir.Her ne kadar mü’minin en temel vasfı pek çok ayette “Alaha ve ahirete iman” olarak belirlenmiş ise de, modern Müslüman, içinde “kaygı”ya dönüştürmeden belli belirsiz taşıdığı&#8217; ahiret inancının, dünyasına kayda değer herhangi bir etki yapmadığı kimsedir. “İnsanların içinde kimi de vardır ki “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler; hâlbuki iman etmiş değillerdir”(Bakara,8)ayetinde biraz da bu durum anlatılıyor değil midir?</p>
<p>Bu saikle hayat standardına, etiketine, sosyal konumuna, ibadet eder gibi özen gösterir. Hatta yeri geldiğinde Sahabe ve Selef arasında da zenginler, servet sahipleri bulunduğunu söyleyerek durumuna meşruiyet temin etmeye çalışır. Sahabe ve Selef arasında servet sahipleri bulun­duğu doğru olmakla birlikte, bir doğru daha var: Hiçbir dünyalık onları mesela Allah yolunda cihaddan alıkoymamıştır. Her çeşidiyle infak ve tasadduk onların hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Oysa modern Müslüman, cihadı telaffuz etmek bir yana, ekonomik dalgalanmalar mali durumunu etkilemesin diye zulüm ve sömürü üzerine kurulu küresel ekonomik istikrarın bozulmaması için sa­bah akşam niyaz halindedir.</p>
<p>Modern Müslüman hayatı konforize ettiği gibi, Din’i de “sıkıntıya girmeden” yaşamaktan yanadır. Bu meyanda birtakım hükümlerin Fukaha tarafından gereksiz yere zor­laştırıldığını, oysa Din’in aslının kolaylık olduğunu söyle­mekten ve ilgili ayet ve hadisleri ardı ardına sıralamaktan ayrı bir haz alır.</p>
<p>Oysa Din insanı “mükellef” bir varlık olarak tanım­lar. Bu, “teklif’i kabul eden insanın, gönüllü olarak bir “külfet”i omuzlamaya talip olduğunun ifadesidir. Kur’ân, bu teklifi “emanet” olarak tavsif eder ve şöyle buyurur: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.(Ahzab,72)</p>
<p><strong>Tarihsellik</strong></p>
<p>Modern Müslüman, yukarıdâ özetlemeye çalıştığım modern sekûler hayat tarzını merkeze aldığı için, modern değer yargılarıyla örtüşmeyen her türlü hüküm ve bilgiden rahatsızlık duyar; onları hayatın ve dinin dışına atmaya çalışır. Söz konusu hüküm ve bilgilerin “kat-i/yakinî” olması dahi bir şeyi değiştirmez.</p>
<p>Bu çerçevede modern değerler esasında işleyen aklına sığdıramadığı hususları reddetmenin türlü yollarını dener. Bu çerçevede başvurduğu en etkili yol “tarihsellik” söylemidir. Tıpkı modernist Yahudi ve Hristiyanların, Tevrat ve încil’de yer alan mucize haberlerinin, gelişimini tamamlamamış kuşakların algı dünyasına hitap eden asılsız/mitolojik anlatımlar olduğunu söylediği gibi, modern Müslüman da insanlığın artık mucizeden etkilenmeyecek kadar inkişaf ettiğini, dolayısıyla artık gerek kalmadığı için Efendimiz (s.a.v)’in mucize göstermediğini söyler.</p>
<p>Yine Kur’ân’da anlatılan peygamber mucizelerinin birebir yaşanmış şeyler olarak anlaşılmasının şart olmadığını söyler ve bu tür anlatımların, VII. yüzyıl Arabistan’ında yaşayan cahil bedevileri etkilemeye matuf oldu-ğunu söyler.</p>
<p>Kur’ân ve Sünnet’te öngörülen hadd cezalarının da bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini düşünen modern Müslüman, bu “ağır” cezaların eski zamanın ilkel-insanlarını yola getirmek için konulduğunu, bugünün gelişmiş” nesilleri için ise daha “insanî/makul cezalar öngörülmesi gerektiğini söyler.</p>
<p>Burada eğer hüküm Sünnetle sabit ise Sünnet’in sübutu konusunda üretilmiş şüpheleri devreye sokarak hareket eder. Modernitenin gerekleri/talepleri doğrultusunda hareket ederek “gelenek eleştirisi” adı altında Sünnet-i Seniyye üzerinde kara delikler oluşturmaya çalışır. Bu alanda yapılan çalışmaların tipik özelliği şudur: İlgili rivayetlerin “asılsız/uydurma” olduğuna baştan karar verilmiştir; yapılacak olan, bu karara gerekçeler oluşturmaktır.</p>
<p>Söz gelimi Hz. İsa (a. s)’in ind-i İlahîye kaldırıldığını ve kıyamete yakın tekrar yeryüzüne ineceğini anlatan ri-vayetlere temelde “aklî” gerekçelerle itiraz eder modern Müslüman. Bir insanın yüzyıllar boyunca dünya dışı bir mekânda yaşamasının imkânsızlığı fikrinden hareket eder. Rivayetlerle ilgili diğer eleştiri noktaları aslında &#8220;yan unsurlar&#8221; olarak devrededir.</p>
<p>Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya gelişinin bundan daha büyük bir mucize olduğu kendisine hatırlatıldığında ya saçma sapan hermenötik izahlarına başvurur, yada bunun Kuranla değil,hadislerle sabit olduğunu,hadislerin sübutunun kesin olmadığı&#8230; tezini tekrarlamaya başlar. Oysa hadislere duyulan bu güvensizliğin onlara,Oryantalistlerden hediye olduğunu, dolayısıyla hadis külliyatına yöneltilen bu eleştirilerin gayrimüslim bir zihniyetin ürünü olduğu aşikârdır. Kendisi Müslüman ama zihniyeti gayri-müslim!</p>
<p>Kur’ân bağlamında ise &#8220;tarihselcilik&#8221; devrededir;normatif her türlü hükmün, nazil olduğu dönemi bağlayacağını, günümüzde bunların yerini daha “çağdaş“ hüküm­lerin alması gerektiğini ileri sürer. Bunu “Kur’ân’ın gereği&#8221; olarak takdim etmeyi de ihmal etmez.</p>
<p>Modern Müslüman için, modern değer yargılarıyla ve seküler bilimin verileriyle örtüştüremediği hususlarda ta­rihsellik “can simidi” gibidir. Allah Teala’dan geldiğinde ve içine insan elinin karışmadığında hiçbir şüphe bulunma­yan Kuranı modern değerlerle çatışma arz ettiği nokta larda devre dışı bırakmanın en kestirme ve “bilimsel“ yoludur tarihsellik çünkü.</p>
<p>Burada yine gayrimüslimlerin hediyesi olan “hermenötik teknikleri” en büyük yardımcısıdır. Metni, sahibin­den bile daha iyi anlayabileceği yolundaki hermenötik tekniklerine yaslanarak aslında Kur an’a “somut hükümler’’ çıkarmak için değil, “temel ilkeler” elde etmek için başvu­rulması gerektiğini söyler. Adalet, eşitlik, özgürlük, zul­metmemek ve zulme engel olmak, yardımlaşma, barış, sevgi, saygı&#8230; Kur’ân’ın temel hedefi bunları gerçekleştir­mektir modern Müslümana göre. Kuran bunların nasıl gerçekleştirileceğine önem vermez. Kuran&#8217;ın somut,nor­matif hüküm ihtiva eden ayetlerini birebir alıp uygulamak geçmişte bu ilkelerin hayata geçirilmesine yaramış olabilir Ancak bugün bu ilkeleri hayata geçirmek için aynı hükümleri uygulamak doğru değildir; hatta bu, Kur an ’ın mesajına ve hedefine aykırıdır. Dolayısıyla modern Müslümana göre günümüzde Kuran&#8217;ın uygun davranış, İhtiva ettiği hü­küm ayetlerini &#8220;uygulamak” değil, “uygulamadan kâldırmak&#8221;tırl</p>
<p><strong>Modern Müslüman ve Sünnet</strong></p>
<p>İslamı Allah Teala’nın emrettiği gibi değil, kendi anladığı gibi yaşama ısrarında olan modern Müslüman, murad-ı ilahi’nin tezahür alanı olan Sünnetle barışık değildir. Bunu söylerken modern Müslümanın Sünnet’i “karakter özelliği olarak” inkar ettiğini iddia ediyor değilim. Her ne kadar modernist Mûslümanlar arasında Sünnet’i bir ku­rum olarak toptan reddedenler bulunduğu bir vakıa ise de, bunu onların tamamına teşmil etmek isabetli değildir. Mo­dernist Müslümanın Sünnet algısı daha ziyade “seçmeci” kelimesiyle ifade edilmeye uygundur.</p>
<p>Ancak bu “seçmecilik”in, Din’in sabitelerini gözete­rek belli bir metodoloji çerçevesinde özellikle de “Allah&#8217;ın muradına vasıl olma” arzusuyla yapılmadığını bilhassa belirtmek gerekir. Yukarıda modern Müslümanın din al­gısından bahsederken Yahudi ve Hristiyanlar&#8217;ın dinî/tarihî tecrübelerini hatırlamamızı ihtar eden hadisi zikret­miştim. İşte burası o nebevi ihbarın ete kemiğe bürün­düğü noktadır.</p>
<p>Modern Müslüman, rahatını bozmayacak, kendisini sıkıntıya sokmayacak “rahatlatıcı”, “kolaylaştırıcı bir di­nin peşinde olduğu için bu alanlarda problemli olarak gör­düğü Sünnet verilerini devre dışı bırakma tavrındadır. Mu- rad-ı ilahi, Kur’ân&#8217;ın Sünnet tarafından beyan edilmesiyle ete kemiğe büründüğüne göre, Sünnet’in belirleyicilik ko­numundan uzaklaştırılması, murad-ı İlahînin belirlenmesi noktasında her türlü yoruma açık bir alanın oluşmasını mümkün kılacaktır.</p>
<p>Modern Müslüman bunu başardığı zaman Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’in Din’deki merkezî konumunun kendi eline geçeceğinin farkındadır. Her ne kadar böyle bir iddia içinde olmasa da, yaptığı işin kendisini böyle bir konuma taşıdığının elbette bilincindedir. “Din’de Peygamber yetki­sine sahip olmak!” Tam da modern insanın doymak bilmez egosuna uygun bir durum!</p>
<p>Bunun için modern Müslüman, Hz. Peygamber (s.a.v) ın peygamberlik gereği pek çok sahada pek çok söz söylemiş olmasını hazmedemez.’’Hep konuşan bir peygamber. Görevi sanki sürekli konuşmak olan, hemen her meselede bir şey söyleyen, hakkında konuşmadığı konu hemen hemen hiç olmayan, durduk yerde münasebet gözetmeden söz söyleyen bir peygamber tasavvuru&#8230;”(M.İslamoğlu,3 Muhammed,syf;197)</p>
<p>Peygamber Sünneti üzerinde yoğunlaşan bu atışlar başarıya ulaşırsa, ortada, metni koruma altında olmakla birlikte anlamlandırma ve yorumlama faaliyeti aracılığıyla her türlü tahrifin nesnesi haline getirilmiş Kur’ân kalacaktır.</p>
<p>İşte burası tam da Ehl-i Kitab’ın serencamının hatırlanması gereken noktadır. Onları kendi dinlerini dejenere ve kitaplarını tahrife yönelten birçok etken vardır. Bunlar içinde en önemlisinin, dinlerini yaşadıkları şartlara uygun hale dönüştürme arzusu olduğunu söylemek isabet ola­caktır.</p>
<p>Yahudi Kutsal Kitap külliyatı (Ahd-i Atik) 30 küsür kitaptan oluştuğu halde, aralarında Hz. Musa (a.s)’dan in­tikal ve Tevrat’ın beyan ve tatbikini ihtiva eden bir miras, bir “Musa Sünneti” neden mevcut değil, hiç düşündünüz mü? Böyle bir miras mevcut olsa ve tatbik edilerek nesil­den nesile aktarılmış bulunsaydı Tevrat bu kadar kolay tahrif edilebilir miydi? Yahut böyle bir miras olsaydı Israiloğulları’na ardı ardına peygamberler gönderilmesi yine de gerekir miydi?</p>
<p>Hz. İsa (a.s)’ın bi’seti ile terk-i dünya etmesi arasında kısa bir süre bulunduğu için bu tesbiti O’nun hakkında bu kadar kolay yapamayabiliriz. Ama orada da en azından şunu söyleyebiliyoruz: Hz. İsa (a.s)’m havarileri Sahabe-i Kiram gibi mizac-şinas-ı Resûl olsa ve O’nun öğretisini bü­tün benliklerine yerleştirerek cansiperane yaşatmış bu­lunsaydı Pavlus başarıya ulaşabilir miydi?</p>
<p>Şurası açık ki, Ümmet-i Muhammed’in Ehl-i Kitab’ı, girdiği delikten girecek kadar inceden inceye takip etmesi, ancak ve ancak Sünnet üzerinde gerçekleştirilecek Ehl-i Kitap vari bir operasyonla mümkün olabilecektir.</p>
<p>“Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti bize hadisler vası­tasıyla ulaşmıştır. Hadisler ise, hem aralarında zayıf ve uy- durma rivayetler bulunmakla, hem de -Hz. Peygamber (s.a.v)’in ağzından çıktığı gibi değil- mana ile nakledilmiş olmakla, güven verici bir kaynak hüviyetini haiz olamaz” gibi bildik gerekçelerle Sünnet-i Seniyye üzerinde şüphe oluşturulduğu zaman Kur’ân hakkında dilediği gibi sarf-ı kelam edebileceğinin farkındadır modern Müslüman. Hatta bu o kadar böyledir ki, Hz. îsa (a.s)’ın Yahudiler ta­rafından öldürülmediğini ve çarmıha aşılmadığını açıkça ifade eden ayette(nisa,157) verilmek istenen mesajın, Isa’nın me­sajının öldürülemeyeceği olduğunu söyleyen ve “îsa bede­nen çarmıha gerildi, öldürüldü; fakat o yaşıyor denmek is­teniyor” (ihsan Eliaçık, Yaşayan Kur&#8217;an, I, 238. (100 nolu açıklama) tarzındaki yorumlara tesadüf etmek artık kim­seye şaşırtıcı gelmiyor.</p>
<p>Fizik ve fikir dünyasını modernitenin tesis ettiği Müs­lüman için aslolan modern dünyaya yadırgatıcı, aykırı, ra­hatsız edici gelmeyen bir İslam yorumudur. Bu yorumu elde etmek ve hâkim kılmak için -başta Oryantalistlerin çalış­maları olmak üzere- her türlü aracı/imkânı kullanır.</p>
<p>Sonuç itibariyle “büyük fotoğraf”a baktığımızda gör­düğümüz odur ki, dünyanın hal-i hazırını esas alarak dini ona adapte etmekten başka bir derdi olmayan modern Müslüman, yanlış yoldan doğru hedefe varabileceğini dü­şünmek suretiyle varlığın en azim hatasını tekrarlamakta­dır. İşbu “Hakki batıla satma” hatasını insanlık tarihi bo­yunca işleyenler, hep aynı gerekçelerle hareket ettiler. Kendilerine gönderilen peygamberlerin öğrettiklerinin, “hayatın gerçekleri”yle (siz bunu “heva ve hevesleriyle” diye okuyun) örtüşmediğini düşünerek o mukaddes mesajları ya tahrif veya tümüyle terk ettiler.</p>
<p>Oysa insanlığa bir daha peygamber gönderilmeye­cek. Geçmişte her ümmetin bir şahidi olmuştur.(Nahl, 84, 6; 28/el-Kasas, 75) Son Peygamber (s.a.v)’den sonra ise bu misyon bütün insanlığı kuşatacak şekilde O’nun ümmetine verilmiştir. (el-Bakara, 143; 22/el-Hacc, 78)</p>
<p>Bu Üm­met içinde kimin doğru, kimin yanlış yaptığı konusunda ise Son Peygamber (s.a.v)’in şahitliğine başvurulacaktır.</p>
<p>“Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.’’(Buhari,Nikah,1) buyur­muş bulunan Seyyidül-Mürselîn (s.a.v.)’in bu hitabının muhatabı olmaktan Allah’a sığınırız&#8230;</p>
<p>Bu yazı Ebubekir Sifil-İhya ve İnşa Kitabından alıntıdır&#8230;</p>
</div>
<div class="_45m_ _2vxa" data-block="true" data-offset-key="cslr0-0-0"></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-zihin-durumu-ve-zihin-algisi/">Modern Müslüman’ın Zihin Durumu ve Zihin Algısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-zihin-durumu-ve-zihin-algisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resulullah&#8217;ın Sünnetine Uymak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunnetine-uymak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunnetine-uymak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2015 21:27:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Akla uyma]]></category>
		<category><![CDATA[Haberi Vahid]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis tenkit yöntemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sandıkçı]]></category>
		<category><![CDATA[Mütevatir]]></category>
		<category><![CDATA[Rihle Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Uymak]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihsellik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8532</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-Kur&#8217;ân’ın daha çok genel ilkeleri ele aldığı, detaylara fazla girmediği bilinen bir husustur. İnsanı ise daha çok detaylar ilgilendirir, çünkü hayat detaylar manzumesidir. Yaşanan hayatın, Allah&#8217;ın muradına uygun olması için bu detayların doğru şekilde bilinmesine ihtiyaç vardır. İşte Sünnet bunun için gereklidir. Sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;ın pratiğini gösterir. Kur&#8217;ân, hiçbir zaman sünneti izah edip açıklamaz, aksine sünnet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunnetine-uymak/">Resulullah’ın Sünnetine Uymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8533" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir.jpg" alt="Resulullah'ın Sünnetine Uymak" width="474" height="262" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir.jpg 302w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 474px) 100vw, 474px" /></a>1-Kur&#8217;ân’ın daha çok genel ilkeleri ele aldığı, detaylara fazla girmediği bilinen bir husustur. İnsanı ise daha çok detaylar ilgilendirir, çünkü hayat detaylar manzumesidir. Yaşanan hayatın, Allah&#8217;ın muradına uygun olması için bu detayların doğru şekilde bilinmesine ihtiyaç vardır. İşte Sünnet bunun için gereklidir. Sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;ın pratiğini gösterir. Kur&#8217;ân, hiçbir zaman sünneti izah edip açıklamaz, aksine sünnet Kur&#8217;ân&#8217;ı izah eder. Dolayısıyla doğru anlaşılması gereken hadîs değil, Kur&#8217;ân&#8217;dır. Eğer hadîs olmasaydı, Kur&#8217;ân&#8217;ın doğru anlaşılmasında sıkıntı yaşanabilirdi. Hadîs olmasaydı, İslâm&#8217;ın en bariz göstergesi olan namazı nasıl, ne zaman, ne kadar ve ne şekilde kılacağımızı; zekâtı nasıl, nelerden ve ne miktarda vereceğimizi; haca nasıl yapacağımızı bilemezdik. Çünkü bunların detayları Kur&#8217;ân-ı Kerîm’de yer almamaktadır. Hatta &#8220;salât&#8221; kelimesi-nin bugün kıldığımız namazı ifâde ettiğine dair bir bilgimiz de olamazdı.</p>
<p>Meselâ; &#8220;Allah ve melekleri Peygamber&#8217;e SALÂT etmektedirler, ey iman edenler, siz de O&#8217;na SALÂT edin!&#8221; (Ahzâb, 56) âyeti nâzil olunca, Müslümanlar bu &#8220;salâfın nasıl yapılacağını bilemediler, çünkü âyet-i kerimede bu konuda herhangi bir bilgi yoktu. Konuyu Hz. Peygamber&#8217;e sormuşlar ve O da kendi­lerine salli-bârik dualarını öğretmişti. Bu bilgi olma­saydı ve biz âyetteki &#8220;salâf kelimesine, bilinen anla­mıyla &#8220;namaz&#8221; manasını verseydik, âyeti doğru anla­mış olacak mıydık?</p>
<p>Sorunun ikinci şıkkmdaki &#8220;sünnetin tayin edici fonk­siyonu&#8221; konusunda Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;e baktığımızda* bunun tartışmaya gerek kalmayacak şekilde belir­lendiğini görürüz. Hz. Peygamber’e itâati, 0*nu ör­nek almayı ve O&#8217;nun hükümlerine uymayı emreden âyetler, herhalde O&#8217;nun sünnetine işaret etmektedir. Eğer sünneti göz ardı edecek olursak âyetlerdeki &#8220;itâat ve ittibâ&#8221; görevini nasıl yerine getireceğiz? Bu­nu yerine getirmeyince âyetlerin hükmünü yok saymış olmaz mıyız? Şunu söylemek herhalde yanlış değildir: Hz. Peygamberin sünnetini göz ardı etmek, zorunlu olarak pek çok âyeti de göz ardı etmek so­nucuna götürür.</p>
<p>Yalnız burada Hz. Peygamberin, Kur&#8217;ân dışında söy­lediklerinin ve yaptıklarının tamamen bağımsız ve vahiy kaynağından kopuk olduğunu düşünmek son derece yanlış olur. Aksine Hz. Peygamberin, Kur&#8217;ân dışındaki söz ve işlerinin büyük çoğunluğunda da yi­ne vahyin kontrolünde olduğunu gösteren pek çok örnek vardır. Dolayısıyla Hz. Peygamberin sünneti­ne izafe edilen &#8220;tayin edici fonksiyon&#8221; netice itibariy­le yine vahye dayanır. Meselâ Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de yüz­lerce defa geçen &#8220;salât&#8221; kelimesinden, bugün kıldığı­mız şekliyle namazların kastedildiğini biz Hz. Pey­gamberden öğreniyoruz. Burada soru şudur: Acaba Hz. Peygamber namazla­rı bugünkü şekliyle bize gösterirken tamamen kendi aklından mı hare­ket etmiştir, yoksa bu ko­nuda kendisine birileri öğretmenlik yapmış mı­dır? Hiç şüphesiz Hz. Peygamber bunlan Cibril&#8217;den öğrenmiştir. Bunlar Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de bulunmadığı­na göre, Allah&#8217;ın Rasûlü&#8217;ne Kur&#8217;ân dışında da vahiy geldiğini söylemek gerekir. Namaz için söyledikleri­mizi zekât, oruç, hac vb. diğer ibadetler için de söy­lemek mümkündür.</p>
<p>Bu konudaki pek çok örnek arasından, sadece Cuma namazı örneğini hatırlatmakla yetineceğiz:</p>
<p>Bilindiği üzere Hz. Peygamber, Cuma namazını ilk defa hicret sırasında Kubâ&#8217;dan ayrılıp Rânûna vâdi- sindeki Benû</p>
<p>Sâlim yurduna ulaştığında kılmıştı. Ama bildiğimiz kadanyla Cuma namazının farziyetiy- le ilgili herhangi bir âyet yoktu. Bu âyet çok sonra nâzil oldu; Medine&#8217;de namaz sırasında bir ticaret ker­vanının geldiğini gören Müslümanların, Hz. Peygam­beri minberde bırakıp dışarı çıkmaları üzerine Cuma âyetleri geldi. Rânûna&#8217;da Cuma namazını kılmasını emreden bir âyet olmadığına göre, Hz. Peygamber orada böyle bir namazı nerden ve nasıl düşünmüş olabilir? Eğer bu sadece Hz. Peygamberin bir sünne­ti idiyse, âyet gelinceye kadar kılınan Cuma namazları farz değil, sünnet idi mi diyeceğiz? Sonradan ge­len âyetlerin sadece o sünneti te&#8217;yîd amacını taşıdığı­nı mı söyleyeceğiz? Âyet gelinceye kadar kılman cu­malar da farz idi diyeceksek, o zaman Hz. Peygam­berin emrinin de farz olduğu hükmüne varırız. Gayet tabi Hz. Peygamberin bütün söyledikleri ve yaptıkla­rı için böyle bir iddiada bulunulamaz.</p>
<p>Meseleyi bütünüyle düşündüğümüzde Hz. Peygam­berin, öğle namazını bile ıskat edecek kadar önemli olan Cuma namazını kendiliğinden ihdas etmiş ol­ması mümkün değildir; bu mutlaka vahyin emri ol­malıdır. Ama Cuma namazının farziyetini ifâde eden âyetin, hicri 4. veya 5. yılda nâzil olduğunu da bili­yoruz. Bu ömek O&#8217;nun Kur&#8217;ân dışında da vahye mu­hatap olduğunu gösterir.</p>
<p>Burada söylenmesi gereken ve günümüz insanı için de önem arz eden bir başka husus şudur: Ne Allah Rasûlü&#8217;nün yaşadığı dönemde ve ne de daha sonra hiçbir Müslüman, Kur&#8217;ân&#8217;da olmayan böyle bir na­mazın kılınmasından dolayı Hz. Peygamberin bu uy­gulamasından kuşkulan­mamış ve sünnetin tayin edici fonksiyonunu sor­gulamayı aklına getirme­miştir. Kanâatimizce bu gibi konularda düşünül­mesi gereken husus, Hz. Peygamberin sözünün veya davranışının, O&#8217;nun hangi sıfatından sâdır olduğunu tespite çalışmaktır.</p>
<p>2. Sırasıyla gidecek olursak, Hz. Peygamberin akla aykırı bir şey söylemesi kabul edilemez. Selim akla muhalif bir rivâyet görülürse, tereddütsüz reddedilir. Klâsik hadîs usûlünün, rivâyetleri değerlendirmedeki temel ilkesi de budur. Ancak burada &#8220;akıl&#8221; deyince; hiçbir kayıt ve sınır tanımayan, her şeyi reddetmeyi il­ke edinen ve sadece kendi dünya görüşünü hâkim kıl­mayı amaçlayan bir aklı anlamamak gerekir. Dinin, bizim değer yargılarımızdan farklı olarak kendine göre ilkeleri ve ölçüleri vardır; dolayısıyla sadece bizim mantalitemize ve dünya görüşümüze uymuyor diye bir rivâyeti reddetmek, kendimizi dinin sahibi yerine koymak anlamına da gelebilir. Hz. Peygamberin be­nim arzuma ve değer yargılanma göre konuşmak zo­runda olmadığını, herhalde her akıl sahibi kabul eder. Rivâyetin makûl ve mantıklı şekilde anlaşılmasına ça­lışmak da bilimsel bir yoldur. Dolayısıyla metodoloji­de &#8220;mutlak tenkit&#8221; kadar &#8220;anlama&#8221;yı da öncelemek ge­rekir. Aksi halde sübjektiviteye, dış tesirlere, konjonk­türe! etkilere mahkûm bir din ortaya çıkarmış oluruz. Bugün konjonktüre! etkilerle temel sâbitelerimiz üze­rinde bile yapılan çarpıtmaları dikkate aldığımızda, bu endişelerimizde çok da yanılmadığımız anlaşılır.</p>
<p>Sonra bugün örneklerini bolca gördüğümüz üzere,insanlar Allahın kelamını da akla aykırı görebilmektedir.Akıl,büyük ölçüde tecrübe ettiği ve görüp durduğu gerçeklerle sınırlıdır,çünkü görüp tecrübe ettiklerinin dışındakilere ulaşma imkanı yoktur.</p>
<p>Halbuki din, sadece görünenlerle sınırlı değildir. Bu- yasadığımız dünya gerçekleri ile şekillenen akıl, mesela Hz. Nuh’un 950 yıl yaşadığını kabul edebilir mi? Kuran-ı Kerim’de uzun uzadıya ve detaylı bir şe- kilde anlatılan Zülkarneyn’in şeddini, bütün coğrafî keşiflerin yapıldığı asrımızda hangi akla inandıraca­ğız? Yoksa anlama problemi yaşıyoruz diye âyetleri de mi reddedeceğiz?</p>
<p>Elbette akıl esastır, ama hayat sadece siyah ve be­yazdan ibaret değildir. Tonlar farklılaşınca, aklın ve­rileri de farklılaşmaktadır.</p>
<p>Hadîsin Kur’ân’a uygun olması gerektiği de hiçbir şe­kilde tartışılmaz. Bu husus, klâsik hadis usûlünün en temel ilkesidir. Yalnız burada insanın uygun görme­diği bir rivayeti âyete uymuyor diye indî bir değer­lendirme ile reddetmesi yanlıştır. Bazen âyetleri bile çarpıtarak bu tür değerlendirmeler yapılabilmektedir. Bugün bazı rivayetleri değerlendirirken &#8220;bu Kur&#8217;ân&#8217;a aykırıdır” şeklinde yapılan genellemelerin büyük ço­ğunluğu tartışmaya açık şeylerdir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, âyetleri kendimize göre yo­rumlayarak hadîsi mahkûm etmekten kaçınmaktır. Yoksa âyetin ak dediğine kara diyen bir rivâyet, hiç düşünmeksizin reddedilir.</p>
<p>Hz. Peygamberin Kur&#8217;ân&#8217;a ve akla uyma zorunluluğu elbette vardır, ama asrın telakkilerine ve konjonktüre uyma zorunluluğu yoktur. Çünkü her asırda, hatta her on yılda bir konjonktür ve telakkiler değişmekte­dir. Bütün insanlar tarafından tereddütsüz benimse­nen temel insanı değerler elbette tartışılmaz. Bu temel değerlerin dışında kalan asnn telakkisi iddiasını ciddi­ye almaya bile gerek yoktur. Zira Allah&#8217;ın Rasûlü&#8217;nü kendi telakkimize mahkûm etmeye ne hakkımız var­dır, ne de yetkimizi Böyle bir anlayış, Peygamberin makamına, her an değişmeye mahkûm olan asrın te­lakkisini veya tamamen sübjektif bir anlayışın ürünü olan ve egemen güçlerin çıkarlarını hedefleyen kon­jonktürü oturtmak anlamına gelir.</p>
<p>Tarihsellik konusu ise, batı kaynaklı bir anlayış olarak ülkemizde son yıllarda gündeme getirilmiştir. Bizler, Allah Rasûlunün ve O&#8217;nun getirdiği Kitabın hükmü­nün kıyamete kadar baki olduğuna inanmakla yü­kümlüyüz. Kurân’dan sonra başka bir İlahî kitap gelmeyeceği gibi, Hz. Muhammed&#8217;den sonra da başka bir peygamber gelmeyecektir. Bunları klonlayıp tari­hin belli bir dönemine mahkûm etmek, İslâmî anlayı­şa uygun olmasa gerektir.</p>
<p>Bu konuların Hanefî usûlüne dayandığı iddiası ise, en hafif deyimiyle haksızlıktır ve bilimsel temelden uzaktır.</p>
<p>3-Yöntem, gerçeğe varmak için en uygun yolu ve vasıtayı arama çabasıdır ve insan aklının ürünüdür. Hadîs tenkit yöntemi de şüphesiz nass değildir; İslâm âlimlerinin asırlar süren çabalarının ürünüdür. Daha iyi bir yöntem bulunabildiği takdirde, mevcudun terk edilmesinde hiçbir sakınca olamaz.</p>
<p>Hadis tenkit yönteminde amaç, bir sözü Hz. Peygam­berin söylediği kesin bile olsa, bizim mantalitemize uymuyor veya konjonktüre uygun düşmüyor; yaşa­nan hayatla örtüşmüyor diye onu reddetmek değildir herhalde; çünkü bu, netice itibariyle Hz. Peygamberi tenkit ve hatta red anlamına gelir. Aksine amaç, o sözün Hz. Peygamber&#8217;e ait olup olmadığını tespit et­mektir. Birinin bir sözü söyleyip söylemediğini tespit etmenin en sağlıklı yolu, bizzat kendisine gidip bunu sormaktır. Ama 15 asır önce yaşayan birine bunu sor­ma şansımız olmadığına göre başka çareler aramak gerekir. İkinci bir çare, eğer montaj gibi hilelerden emin olabilirsek, ses kayıt cihazları gibi teknolojiler­den yararlanmaktır. Peygamber kelamı için böyle bir şans da yoktur. Bu durumda &#8220;insan&#8221; unsurunun dev­reye girmesinden başka çare kalmamaktadır. Tabi bu insanın inancı, hafıza gücü, zihnî yapısı, siyasî çıkarları, ideolojik saplantıları gibi pek çok açıdan güvenilen biri olması, bulunabilecek kriterlerdir. En önemlisi de,insanın iman etme zorunda olduğu peygamber kelamını taşıyacak nitelikte olması kaçınılmazdır.Buna rağmen yine de onun insan olduğu, çıkarlarına uygun düşen yanlışlıklar yapabileceği; bilinçli olarak yanlışlık yapmasa bile insan olmanın gereği hata edebileceği yine de akılda tutulur. Bu durumda aynı sözün diğer insanlar tarafından nasıl rivâyet edildiği, ona benzer ve aksi manadaki rivâyetler, diğer sahih rivayetler ve en önemlisi de Kur&#8217;ân-ı Kerîm ışığında bir kanaat el­de edilmeye çalışılır. Ama yine de bu kanâatin kişisel olduğu inkâr edilemez bir gerçektir.Hadîsçilerin bunca ihtimâm ve gayretle naklettikleri rivâyetleri dikkate almamak eğer bilimsel bir ilke ise, milattan önceki dönemlerden beri nakledilen tarih, felsefe vb. alanlardaki bilgilere nasıl &#8220;bilimsel&#8221; değer­ler gözüyle bakılabilir? Hadîs rivâyetlerinin yanında</p>
<p>bunlar tamamen efsane mesabesinde kabul edilmeli­dir. &#8220;Öbürü bilimseldir, ama bu değildir&#8221; demek ise, çifte standarttır, ciddiye alınmaya bile değmeyen ide­olojik bir bağnazlıktır.</p>
<p>Yeni bir metoda, önyargı ile karşı çıkmak elbette doğru olmaz, ama bu konu yıllardır ülkemizde tartı­şıldığı halde &#8220;yeni metot&#8221; olarak ortada bir şeyin ol­maması da dikkat çekicidir.</p>
<p>Tekrar etmek gerekirse, hadîs rivayetinde amaç, Hz. Peygamber in ne söylediğini tespite çalışmaktır; asla O&#8217;na kendi istediğimizi söyletmek değildir! Mutlak anlamda &#8220;tenkit metodolojisi&#8221; diye bir metot da ol­maz. Eğer olursa, o zaman bütün bilimler için de dü­şünülmelidir. O zaman da insanın haklı veya haksız tenkit edemeyeceği hiçbir şey kalmaz.</p>
<p><strong>4-</strong>Fıkhı mezhepleri, nassları doğru anlamak ve onla­rın ışığında yaşanan hayatın problemlerine çözümler üretmek gayretinin semeresi olarak görmek gerekir. Bilindiği üzere mezhepler, sadece sünnet merkezli olarak ortaya çıkan farklı anlayışlar manzûmesi değil­dir, aynı zamanda Kur&#8217;ân merkezli olarak da farklılık­lar görülmektedir.</p>
<p>Fıkhı literatüre baktığımızda mezheplerin Kurân&#8217;dan daha çok sünnet malzemesini kullandıktan inkâr edi­lemez bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Müslümanla­rın pratik hayatlarında da sünnet kendisini daha çok göstermektedir. Bu durumda mezheplerin sünnet karşıtı oldukları sonucuna nasıl varılır? Mezhep imamlarının, Hz. Peygamberin sahîh sünneti karşı­sındaki tutumlarını bilenlerin böyle bir neticeye var- maları mümkün değildir.</p>
<p>Hadîsleri değerlendirme faaliyetinin izafi olduğu, do­layısıyla birinin sahîh gördüğü bir rivâyeti, başka biri­nin zayıf görebileceği bilinen bir husustur. Aynı konu­da görülen iki sahîh rivâyetten birinin esahh (daha sa­hih) kabul edilmesi de bir usûl ölçüsüdür. Burada esahh olan alınmakta, diğeri ise ihmâl edilmekte, ama asla reddedilmemektedir. Bu iki rivâyetten herhangi birini uygulamakta dinen bir sakınca olmayabilir. Bu farklılığın cevaza işaret ettiği, insanlara bir genişlik ve rahatlık sağladığı düşünülebilir. Burada amaç, sıradan insanların zihinlerinde fazla bir karışıklığa yol açma­dan dinen caiz olanın öne çıkarılmasıdır. Bu anlayış da, tamamen çözüm üretme ve insanların işlerini ko­laylaştırma düşüncesinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Mezheplerin içtihatlarının nass mesabesinde olmadı­ğını söylemeye bile gerek yoktur. Burada İmâm Mâlikin Halife Harun Reşid in kendisine yapmış ol­duğu bir teklife verdiği cevabı hatırlatmak uygun olur. İmâm Mâlik Muvatta adlı eserini yazınca, Hali­fe bu eseri pek beğenmiş ve onu İslâm ülkesinde bir yasa kitabı haline getirmek istemişti. Bu arzusunu da imâm Mâlik&#8217;e söylemişti. Bir fâni için son derece bü­yük bir onur olan  böyle bir teklife, büyük İmâm&#8217;ın verdiği cevap, en az kendisi kadar büyüktür:</p>
<p>&#8220;Bu, benim aklımın erdikleridir. Benden başkaları bundan daha farklı ve daha güzel içtihatlar üretebilir­ler. İnsanları sadece benim içtihatlarıma mahkûm et­mek doğru değildir. Dolayısıyla böyle bir teklifi kabul edemem.&#8221;</p>
<p>Burada İmâm Şâfiîden gelen bir rivâyeti de kayde­delim: Biri İmam Şâfiye bir soru sorar. O da &#8220;bu ko­nuda Hz. Peygamber şöyle buyurdu&#8221; der. Adam, &#8220;ben senin ne düşündüğünü öğrenmek istiyorum&#8221; deyince, büyük İmâm&#8217;ın rengi değişir, titremeye baş­lar ve şu tarihi cevabı verir:</p>
<p>&#8220;Allah Rasûlü&#8217;nün hüküm vermiş olduğu bir konuda ben farklı düşünecek olsam, hangi gök beni altında barındırır ve hangi yer beni üstünde taşır?&#8221;</p>
<p>Mezhep imamlarının da sünneti ihmâl ettikleri iddi­ası, zannederim sünnetin ihmâl edilebileceği düşün­cesine aranan yapay bir dayanaktır.</p>
<p><strong>5</strong>-Bütün hadislerin itikadî sahada aynı derecede bağlayıcı olduğunu söylemek elbette mümkün değil­dir. Bu mesele, hakkında uzun ve detaylı çalışmalar yapılması gereken bir konudur. Esasen bu söylediği­miz, buradaki soruların hepsi için söz konusudur. An­cak kısa bir soruşturma çerçevesinde söylenebilmesi mümkün olanlarla yetinmek zarureti, meselenin de­taylı şekilde ele alınmasını mümkün kılmamaktadır.</p>
<p>İtikadi konularda delil olabilecek rivâyetlerin, diğer alanlardaki rivâyetlerden çok daha güçlü ve sağlam olması gerektiği temel ilkedir. Ancak bu temel ilkeye rağmen mütevatir hadîs sayısının son derece az oldu­ğu, dolayısıyla bütün itikadî konularda delil olabilecek miktarda mütevatir hadîs bulunmadığı da herkesin bil­diği bir gerçektir. Bu itibarla ulemanın önemli bir kesi­mi âhâd rivâyetleri de itikadî konularda delil olarak kullanmaktadırlar. Bu rivâyetlerin içeriklerinin, Kur&#8217;ân ile uyum içinde olması gerektiği de kaydedilmelidir.</p>
<p>Her ne kadar itikadî konularda haber-i vâhidlerin de­lil kabul edilmemesi gerektiği genel bir ilke ise de, ba­zı itikadî hususların Peygamberimizin sözleriyle sabit olduğu da bir gerçektir.Dolayısıyla bu konuda teori ile pratik her zaman uyuşmamaktadır.Ahad rivayetlerin itikadda delil olmayacağı genel kanaatinin yanında,Ebul Hasan el Eşari,Ahmed b.Hanbel,İbn Hazm,İbn Teymiyye,İbn Kayyum el Cezviyye gibi alimler aksi görüşü savunurlar.</p>
<p>İtikadla ilgili hususların büyük çoğunluğunun,akıl ve tecrübe alanının dışında kalan pratik hayatla alaka­sı olmayan ve daha çok gayb ile, gelecekle ve âhiret hayatı ile İlgili meseleler olduğunu belirtmek gerekir.</p>
<p>6- Şüphesiz İslâm&#8217;ın temel amaçlarından biri de, eski (cahiliye) ile bağını koparmış yepyeni bir &#8220;kimlik&#8221; oluşturmaktır, Her şeyiyle mevcutlardan farklı bir ki­şilik yapısı vücuda getirmektir. Bu yapıda insan inan­cı, ibadeti, konuşması, şakası, yürümesi, yemesi, gi­yinmesi, oturup kalkması, hâsılı her şeyiyle hemcins­lerinden farklı bir kimlik sergiler. İslâm&#8217;ın geldiği dö­nemde yeryüzünde varlığını sürdüren iki semavî di­nin mensuplarından farklı bir kimlik sergilemelerini Müslümanlara tavsiye eden Kur&#8217;ân, bu anlayışın te­melini oluşturur. Yüce Allah&#8217;ın Hz. Peygamber&#8217;i bü­tün Müslümanlara &#8220;örnek&#8221; göstermesi ve O&#8217;na uymalarını emretmesi de bunu te&#8217;yîd eder.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in uygulamalarına ve tavsiyelerine baktığımızda, O&#8217;nun da her açıdan farklı bir insan ti­pi vücuda getirmeyi amaçladığını görürüz. Hadîsler­de mü&#8217;min, münafık, müşrik ve ehl-i kitap ayırımını her vesile ile görmek mümkündür. Bu ayırım sade­ce inanç bağlamında değil, İnsanî ilişkiler, davranış­lar, günlük yaşam tarzı gibi tamamen dünyevî ha­yatla alakalı hususlarda görülmektedir. Pek çok hadîste de Müslümanların, o zümrelere muhalefet etmeleri, onlardan farklı bir tutum içinde olmaları emredilmektedir.</p>
<p class="Gvdemetni60" style="background: transparent;">İnsan&#8217;ın giyim-kuşamına,saç-sakal şekline,oturup kalkmasına,yemesi-içmesine,tuvalaete girip çıkmasına,taharetlenmesine,elini yüzünü yıkamasına,tebessümüne,kahkahasına, selamlaşmasına ve tokalaşma­sına varıncaya kadar detaya müteallik pek çok konu­da Hz. Peygamber&#8217;in yönlendirici müdahaleleri bu­lunmaktadır. Buradaki temel gerekçenin, farklı bir Müslüman kimliğini oluşturmak olduğu şüphe götür­mez. Değer yargıları, mantalitesi ve davranışlarıyla farklı bir kimlik&#8230; Bunun için de en basit konularda bile nasıl hareket edilmesi gerektiği konusunda &#8220;ehl-i kitaba&#8230; müşriklere muhalefet ediniz&#8230;&#8221; buyurur. Bu konuda Selmân et-Fârisiden gelen bir rivâyet câlib-i dikkattir.</p>
<p>Rivâyete göre müşriklerden biri Selmân-ı Fârisî&#8217;ye, alaylı bir tavırla şöyle der;</p>
<p>Bakıyorum da dostunuz size her şeyi öğretmeye çalışıyor; hatta helaya bile nasıl gireceğinizi, nasıl oturacağınızı ve nasıl çıkacağınızı öğretmeye kalkı­yor!&#8230;&#8221;</p>
<p>Onun bu sözden maksadı, Peygamber sizi adam ye­rine koymuyor, en basit konularda bile size müdaha­le ediyor, size çocuk muamelesi yapıyor diyerek onu tahrik etmekti. Ama Selmân, büyük bir gururla ona;</p>
<p>&#8220;- Evet, O bize her şeyi öğretiyor&#8221; diyor ve ardından tuvalet âdâbı ile ilgili hadîsleri sıralıyor.</p>
<p>Burada Selmân, Allah’ın elçisi olan biri tarafından yönetildiğinin farkındadır. O’nun da Cebrâîl tarafın­dan yönetildiğini, Cebrail&#8217;in de Yüce Allah&#8217;ın buyru­ğuna göre hareket ettiğini düşünmektedir. Dolayısıy­la Hz. Peygamber&#8217;den öğrenmiş olduğu günlük ha­yatla ilgili uygulamaların, tutum ve davranışların, Al­lah&#8217;ın muradına uygun olan şeyler olduğuna inan­maktadır. Yani o, Hz. Peygamber&#8217;in verdiği çizelgeye göre kendine şekil vermekte ve bunun da Yüce Al­lah&#8217;ın tayin ettiği çizelge ile örtüştüğünü düşünmekte, bundan dolayı da haklı bir gurur duymaktadır. Hiç şüphe yok ki bu çizelge, her şeyiyle kendine özgü bir şekli yansıtmaktadır.</p>
<p class="Gvdemetni60" style="background: transparent;">Burada şunu da hatırlatmak gerekir: Kimlik, insanın kendine özgü değerler manzumesidir ve bir şahsiyet göstergesidir. Ancak kendi değerlerine güvenmeyen ve şahsiyet problemi yaşayan insanlar, başka kimlik ararlar. Başka kimlikler peşinden koşunca da kendisi olmaktan çıkarlar. Müslüman ise, mutlak doğruyu ve mutlak güzeli temsil eden Yüce Allah&#8217;tan gelen de­ğerlere sahip olan insandır. Bu kimlik değerlerinin in­san çapında cisimleşmiş örneği de Hz. Muham- med&#8217;dir. Çünkü O, her şeyiyle bütün insanlara Allah tarafından örnek gösterilmektedir. Bu örneklik um­deleri de O&#8217;nun sünnetinde yatmaktadır. Bunları be­nimsemek de Hz. Peygamber&#8217;in, dolayısıyla Yüce Al­lah&#8217;ın rızasını aramaktır.</p>
<p class="Gvdemetni60" style="background: transparent;">
<p class="Gvdemetni60" style="background: transparent;">Prof.Dr.Kemal Sandıkçı</p>
<p class="Gvdemetni60" style="background: transparent;">Rihle Dergisi,Sünnet Sayısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunnetine-uymak/">Resulullah’ın Sünnetine Uymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunnetine-uymak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
