<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sünnet-i Seniyye | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sunnet-i-seniyye/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 14 Jan 2017 14:12:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Sünnet-i Seniyye | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hadislerin Doğru Anlaşılmasında ve Yorumlanmasında Takip Edilecek Yöntem</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2017 14:04:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ve Kaynaklara Yaklaşımlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hadisleri Doğru Anlama]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Doğru Anlaşılmasında ve Yorumlanmasında Takip Edilecek Yöntem]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13480</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Usulsüzlük, vusülsüzlüktür. Durum Tespiti Hadis-i şerifler, kâideten Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme ait İslâm yorumunun Arapça bilgi ve belgeleridir. Bu durum onun Allah elçisi olmasından kay­naklanmaktadır. Bu sebeple de İlâhî denetim altında or­taya konulmuş açıklamalardan oluşmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber, tüm peygamberler gibi İlâhî irâdenin temsil­cisidir. Ne var ki Efendimizin temsilciliği evrenseldir ve kıyâmete kadar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/">Hadislerin Doğru Anlaşılmasında ve Yorumlanmasında Takip Edilecek Yöntem</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/1009tp91p3a-3/" rel="attachment wp-att-13481"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13481" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/1009tp91p3a.jpg" alt="" width="375" height="197" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/1009tp91p3a.jpg 580w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/1009tp91p3a-300x158.jpg 300w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" /></a></p>
<p>“Usulsüzlük, vusülsüzlüktür.</p>
<p><strong>Durum Tespiti</strong></p>
<p>Hadis-i şerifler, kâideten Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme ait İslâm yorumunun Arapça bilgi ve belgeleridir. Bu durum onun Allah elçisi olmasından kay­naklanmaktadır. Bu sebeple de İlâhî denetim altında or­taya konulmuş açıklamalardan oluşmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber, tüm peygamberler gibi İlâhî irâdenin temsil­cisidir. Ne var ki Efendimizin temsilciliği evrenseldir ve kıyâmete kadar yürürlüktedir. Sünnet-i Seniyye, bu elçili­ğin dünya şartlarında uygulama bakımından temsilcisi ve örneği; hadis-i şerifler de Resûle ait denetimli uygulama­nın yazılı bilgi ve belgeleridir.</p>
<p>O halde her şeyden önce, hadislerin kendisine nispet edildiği Resûl e yani Sünnet-i Seniyye yi hayatıyla şekillen­dirmiş olan Hz. Peygamberle, “peygamber (resûl)” olarak bakmak gerekir. Abdullah’ın oğlu ya da Abdülmuttalib’in torunu Muhammed olarak değil. Bu türlü bakış, onu anlamak şöyle dursun, “iman” için bile yetmez. Nitekim inanmayanlar “Muhammed ibni Abdillah” imzasına iti* raz etmiyorlar, “Muhammed Resûlullah” imzasına karşı çıkıyorlardı.</p>
<p>Sonra şu temel ilkeyi unutmamak gerekir: Tüm Müslümanlar için Allah’ın kitabını, hitabım, muradını Hz, Peygamber in yorumuyla öğrenmenin yolu, “Resûl’e ait denetimli uygulamanın yazılı bilgi ve belgeleri” niteliğiyle hadis-i şerifleri doğru anlamak ve taşıdıkları mesajı/bilgiyi/ölçüyü günün şartlan çerçevesinde doğru yorumlamak“ tan geçmektedir.</p>
<p>Başlangıçtan beri ümmetin âlimleri bu gereği yerine getirmek için, ellerinden gelen İlmî gayreti bilimsel usul­lerle göstermiş, Resûlullah’a nispet edilen rivâyet ve nakil­leri, naklin kuralları içinde değerlendirmiş, sınıflandırmış ve lüzumlu bilim dallarını oluşturmuşlardır. Bizzat Hz. Peygamberin verdiği tebliğ görevi ve ona yalan isnad et­meme dikkat ve titizliği ile Peygamber mirasını, değişik kapsam ve sistemlere sahip eserlerle ümmetin istifâdesine sunmuşlardır.</p>
<p>Hadis-i şeriflerin, hadis kaynaklarında yazılı me­tinler halinde tetkike hazır hale getirilmesi aşamasında ve sonrasında kimi kötü niyetli, yanlı kişilerin anlama ve yorumlama hatta metin oluşturma/uydurma konuların­da girişimlerde bulundukları -maalesef- görülmüştür. İyi niyetli oldukları halde yaklaşım ve yöntem farklılıkları yüzünden “doğru” anlama ve yorumlamada hata edenler de olmuştur.</p>
<p>Bu özetlediğimiz durum, günümüz için daha yoğun I olarak geçerlidir. Hatta bugün küresel çapta yaşanılan kültürel savaş ortamı gereği, kasıtlı yanlışların ve istismarların bulunduğu da inkâr edilemez bir gerçektir.</p>
<p>Son yıllarda özellikle ve öncelikle hadis kaynaklarına yönelik güven kırıcı hoyratça bir tenkit akımına şâhit olunmaktadır. Aslında bu eğilim, hadis kaynaklarının iyi tanınması halinde büyük bir ihtimalle daha mu’tedil bir şekle dönüşecektir. Çünkü hadis edebiyatı genelde yüz yüze eğitimle {sema) hocadan alınan yetki {icazet) sonu- cu rivâyet edilen nüshalardan oluşmaktadır. Bunlar, müellif-musannif nüshalarının aynısı olmak, bunu da sema\mukabele, ve ferağ kayıtlarıyla ortaya koymak ve tetkike açık tutmak gibi son derece bilimsel ve güven verici özellikler taşıma imtiyazına sahiptir. Unutulmamalıdır ki her nüsha râvisi, usûlen, kendi okuduğu ya da hocaya arz edip onayını aldığı nüshayı rivâyet edebilir. Bu ise hocadan değişik zamanlarda rivâyet icazeti alınan nüshalar arasında [ pek tabiî olarak kimi farklılıkların bulunmasına vesile ol­maktadır. Çünkü eser sahibi hoca, kendisine ait olan asl’ı sürekli okutmakta ve her defasında bazı ilave ve çıkar­malar yapmaktadır. Bu durum -bugün aynı eserin değişik baskıları arasında bazı farklılıkların görülmesi gibi- son derece tabiîdir.</p>
<p>Sözün özü, dini doğru anlayıp hayata geçirme nok­tasında, delil olabilecek hadisler yeterli ölçüde bilimsel gayretler ve vasıtalarla günümüze ulaşmış bulunmakta­dır. Buna ilave olarak, gerek hadislerin kitaplaşma süreci öncesinde ve sonrasında değişik bilim dalı ulemasının ve özellikle müctehidlerin fıkıh kitaplarındaki değerlendi meleri, -hadisleri doğru anlama ve yorumlama konusunda yardımcı tarihî gayretler ve örnekler konumundadır. Bu durumu günümüz araştırmacılarının artı bir şansı olarak değerlendirmek mümkündür.</p>
<p>Hadis-i şeriflerin temel niteliği, kaynaklarının gü­nümüze intikal serüveni,güvenilirlik durumu ve günümüzde gerçekleştirilecek anlama ve yorumla faaliyetlerine yönelik konumu -özetle- budur. Ayrıca son zamanlarda gelişen teknik ve elektronik imkânlarla değişik usul ve kapsamda hazırlanmış hadis CD’leri de hadislerin kay­naklarda nasıl yer almış olduğunu, aynı anda görüp bü­tüncül değerlendirmede bulunmak için büyük bir imkân ve kolaylık sağlamış bulunmaktadır. Bütüncül değerlen­dirmede bulunabilmek için bir de sebeb-i vürud’u yani hadisin söylenme sebebini -varsa tabii- ihmal etmemek gereklidir.</p>
<p>Şimdi artık iş, hadis-i şerifleri doğru anlama ve yo­rumlama konusunda, bilgi, Müslümanca ve bilimsel yak­laşımın benimsenmesine kalmaktadır.</p>
<p><strong>Anlama</strong></p>
<p>Genelde anlama, özelde hadisleri doğru anlama konu­sunda her şeyden önce iyi niyet, dil ve usul bilgisi, ciddiyet, teenni, öğrenme sabrı, kendi kültür kaynaklarına güven duygusu ve Müslümanca yaklaşım gerekmektedir.</p>
<p>Bu temelden hareket edilince sade vatandaşlar için hadisleri doğru anlama konusunda takip edilecek yol ve yöntem, ihtisas alanı hadis olan kişilerin anlayışlarına ve yaptıkları yorumlara önem ve öncelik vermek, itibar etmektir. Bir de kısa da olsa açıklaması olan hadis ve hadis tercümelerini okumaya özen göstermek gerekir. Kimilerinin eline geçirdiği bir hadis tercümesini “Bunu peygamber de söylemiş olsa ben kabul etmem!” diye cüretkâr ifâdeler kullanmasının ve tabii cehâletini ortaya koymasının sebebi “sade bir çeviri ile baş başa kalmış” olmalarıdır.<br />
Dil ve usul bilgisi yerinde olanların hadis metinlerine “iyi niyet”le, öğrenme ve anlama ciddiyeti ve teennisi ile ön yargısız yaklaşmaları esastır. Hz. Ebû Bekir&#8217;in, “Allâh&#8217;ın kitâbı hakkında bilmediğim bir şeyi söyleyecek olursam, hangi yeryüzü beni üzerinde taşıyabilir ve hangi gökyüzü beni gölgelendirebilir?” sözü(1) ve “Resûlullah şöyle buyur­du” diye bir hadis rivâyet edeceği zaman boyun damarları şişen ve terleyen sahâbînin Peygamber emânetine yönelik bu hali, hadisleri anlama ve anlamlandırma konusunda da ölçü alınmalıdır. “Hz. Ebû Bekir&#8217;in bu hassasiyeti, bazı hadis metinlerinde ortaya çıkan anlama zorluğunun aşıl­masında, itidalin, teenninin, bilimsel ifâdesiyle tevakkufun esas alınmasını hatırlatmaktadır.”(2)</p>
<p>Hatib el-Bağdâdî (v. 463/1071) h adis öğrenimi ve öğretimi konusundaki usul ve esasları incelediği el-Câmi i ablâki&#8217;r-râvî ve âdâbi&#8217;s-sâmi&#8217; adlı eserinde özellikle hadis öğrencisinin (sâmi’) uyması gerekli âdâb ve uygulaması ge­rekli teknikler kısmında, anlama ile ilgili bir edebi/usulü şöyle dile getirmektedir:</p>
<p>“Muhaddisten duyar duymaz (şimdilerde herhangi bir yerde okur-okumaz), Resûlullah&#8217;ın hadisine re&#8217;yi ile itiraza kalkışmaktan öğrenci kesinlikle kaçınmalıdır<strong>.</strong> Zira bu, onun için yasaklanmıştır, ‏İmrân b. Husayn radı­yal­lahu anh, ‘Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem haya bü­tünüyle hayrdır’ (3) buyurdu&#8221; dedi. Oradakilerden biri derhal, &#8220;Hayâda zaaf (veya acz) de vardır&#8221;&#8216; dedi. ‏İmran;</p>
<p>&#8220;-Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den hadis nakle­diyorum, sen ise ne diyorsun! Yemin edip bir daha aslâ sana bir şey söylememek geçiyor içimden!&#8221; diye çıkıştı.</p>
<p>Aynı şekilde <strong>öğrencinin, Kur&#8217;ân&#8217;ın genel anlamı ile de itiraz etmemesi gerekir.</strong> Zira o hadisin, kendisiyle Kur&#8217;ân&#8217;ın tahsis edildiği hadislerden biri olması mümkündür. Saîd b. Cubeyr radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bir hadis rivâyet etti. Mekkelilerden biri, &#8220;Allah Teâlâ kitabında şöyle şöyle buyuruyor&#8221; diye itirazda bu­lundu. Saîd fena halde kızdı ve;</p>
<p>&#8220;-Resûlullah, Allah&#8217;ın kitabını senden çok iyi bildiği halde, görüyorum ki şimdi sen kalkmış Allah&#8217;ın kitabı ile Allah&#8217;ın Resû­lü&#8217;nün hadisine muâraza ediyorsun, öyle mi?&#8221; diye çıkıştı.(4)</p>
<p>Böylesi bir olaya bu satırların yazarı da bir sempoz- yumda şahit olmuştur. Peygamberlerin sadece tebliğde masum olduğunu savunan tebliğci, “Âdem, cennette suç işlemiştir” diye bir örnek verdi. “Hz. Âdem&#8217;in oğluna her katil/haksız yere adam öldürme olayından bir pay ayrıl­dığına dair hadis var ama Hz. Âdem için böyle bir tespit i yok. Bunun sebebi Adem&#8217;in tövbe etmiş olması, oğlunun ise tövbe etmemiş olması mıdır?” diye öğrenme maksadıy­la, yazılı olarak tarafımdan yöneltilen soruya bildiri sahibi i ilim adamı, “Kur&#8217;ânda kimse, kimsenin günahını yüklenmez.” buyruluyor. O hadis Hristiyanlıktaki ilk günah anlayışını hatırlatıyor. O haber-i vahiddir, at gitsin” diye aklına ilk gelen âyet-i kerime ile Buhârî’nin Sahih&#8217;inde yer alan hadisten hemen vazgeçti. Oysa teenni ile hareket edecek olsaydı “Benim aklıma şu âyetle çeliştiği geliyor, ama belki bir başka âyetle uyumludur, araştırmak gerek.” diye cevap vermesi gerekecekti. Nitekim İmam Buhârî o hadisi, ve yoldan çıkardıkları kimselerin günahlarını da kısmen yüklenirler.” anlamındaki Nahl sûresinin 25. âyeti ile oluşturduğu babta/konuda(5) zikretmiş bulunmaktadır. Ve hadis, öyle bir çırpıda atıhverecek bir içerikte de değil­dir. Zira hadis, suçun şahsiliği prensibi ile alakalı olmayıp hukuk sistemlerinde yer alan “suça azmettirme” kabaha­tiyle ilgilidir.</p>
<p>Öte yandan, hadisin bütün rivâyetlerini görmeye çalışmak, hem anlama hem de yorumlama aşamasında -yorucu da olsa- bazı güçlüklerin aşılmasını sağlamak ve bütüncüllük bakımından takip edilmesi gerekli bir başka yoldur. Doğru anlama ve yorumlama konusunda elimizde kapsamlı hadis şerhleri gibi zengin bir hadis/ Sünnet kültürü kaynaklarımızın bulunduğu da unutul mamalıdır.(6)</p>
<p>Bu sebeple bu satırların yazarı, hadis alanında lisans ve özellikle lisansüstü öğrenim gören öğrencilere, hadis­leri anlama ve yorumlama alışkanlığı kazanmaları için, hadisi önce kendileri nasıl anlamışlarsa onu ve açıklama­sını yazmalarını sonra de şerhlere bakmalarını tavsiye et­miştir. Böylece doğru anlayıp anlamadıklarını ve ne kadar eksikleri olduğunu kendileri tespit edebilirler. Bu tür bir yöntem, yetişmekte olan kişileri geliştirir. Önce şerhlere bakılması halinde ise kendilerini o açıklama çerçevesiyle bağımlı hissetme tehlikesi vardır. Böyle bir uygulamayı, ön yargıdan uzak olarak metinlerin okunması, anlaşıl­ması ve yorumlanması diye de değerlendirmek müm­kündür.</p>
<p>İlahiyat öğrenimi gören öğrencilere “Siz Kur’ân ve hadis ile meşgul olup onlardan hüküm çıkarmaya çalış­mayın. Önceki ulemanın görüşlerini öğrenin yeter!” gibi, güya önceki ulemayı yüceltmek için söylenmiş sözleri ve yanlış yönlendirmeleri kabul etmek mümkün değildir. Tam aksine “Önceki İslâm ulemasının Kitab’ı, Sünnet’i anlamak için yaptıkları çalışmalara eş çalışmalar yapmaya bakın, onlara olan saygınızı böylece gösterin.” tavsiyesinde bulunmak daha isabetli ve teşvik edici olur.</p>
<p><strong>Yaklaşımlar</strong></p>
<p>Buraya kadar mümkün olduğunca konuyu özetle de olsa pek fazla tenkide yer vermeden işlemeye çalıştık. Ancak meselenin iyice anlaşılması bakımından işin anlama ve Yorumlamayı oldukça etkileyen ve tenkide açık bir de hadis ve kaynaklara “yaklaşım” boyutu vardır.</p>
<p>Kendisini ya da yaşayışını ölçü alan bir yaklaşım, dal­ıma yanlış sonuçlara götürür. “Benim aklıma uymayan hadis Buhârî de de olsa onu almam.” diye, Peygamber mirasına kendi aklım (belki de his ve heveslerini) çerçeve kabul etmek hakkına kimse sahip değildir. Hadis-i şeriflere bakarken [ herkesin önce gözündeki çapağı temizlemiş olması gerekir.</p>
<p>“Üslûb ve yaklaşım bozukluğu” günümüzde kimi çev­relerin alâmet-i farikası haline gelmiştir. İslâm kaynakla­rına karşı Müslümanca bir yaklaşım yerine düşmanca bir yaklaşım yeğlenmektedir. Dinimizde suç sâbit oluncaya kadar beraet-i zimmet asildir. Kaynaklarda herhangi bir kusur bulmadan önce, onlara kuşku ile bakıp güvenileme­yecekleri ön yargısıyla yaklaşılmakta, böylece müsteşrik yaklaşımı sergilenmektedir. Oysa dostça, Müslümanca, peşin hükümlerden uzak bir tarzda yaklaşmak, tespit edi­lebilen tenkide açık noktaları, yine bir Müslüman üslûb ve edebine ve ilmi standartlara uygun biçimde ortaya koy­mak gerekir. “Allahu alem”ya da “Allahu alem bis-sa- vab” ifâdelerinde kendini gösteren Müslüman tevazuu ve yaklaşımı, ilim adamlarını küçülten değil, tam aksine “haddini bilme erdemi” ve başka görüşlere de açık kapı bırakma bilimselliği bakımından fevkalâde takdire değer bir uygulamadır.</p>
<p>Bu cümleden olarak hadis kaynaklarına güven konu sunda, bilimsel olmayan polemik/cedel türü iddialar ileri sürmenin bir anlamı yoktur. Eldeki imkânları kullanarak onları doğru tanıyıp sıhhatli bir şekilde kullanmanın yollan aranmalı ve bilimsel bir yaklaşımla onlardan yararlanma­ya çalışılmalıdır. Çünkü bilimsel yaklaşımda hem anlayıa ve savunucu hem eleştirel ve sorgulayıcı olma imkânı vardır. Fakat peşin peşin bu yaklaşımlardan birini benimseyip ön yargılı davranmak yoktur.<br />
Yorumlar, olay ve eşyâya bakış açısı ve niyet değişik­liğinden kaynaklanır ve farklılaşır. Islâm, dünya görüşü ve yorum alanının temeline “tevhid” inancım yerleştirmiştir. Bu sebeple İslâmî değerler evrenseldir ve onlara yönelik yorumlar da tevhid inancına endeksli karaktere sahip ol­makla seküler, kaygısız, ilkesiz ve cüretkar yorumlardan ayrılır; ayrılmalıdır.</p>
<p>Bu temel ilke ve espriden uzak yorumlar, bugün ya­şayanlar tarafından yapılmış olmaları bakımından güncel ya da çağdaş olabilirler ama İslâmî nitelikleri daima tar­tışılır. İslâmî kaynakların özellikle de âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin yorumu, dün olduğu gibi bugün de İslâmî yorum ilke ve esprisine uygun olarak yapılmak ihtiyâcı ve zorunluğu içindedir.</p>
<p>Özellikle yorumlama aşamasında, meselâ Miraç hadislerine “senaryo” demek gibi, Risalet kurumuna ve Allah elçiliğinin özüne dokunacak tenkid, itiraz ve yo­rumlardan -iman selâmeti açısından- sakınmak gerek­mektedir.</p>
<p>Anlatım aşamasında cehalet, kasıt ve yaklaşım bozuklukların; yorum aşamasında ise kişisel, grupsal ve konjonk[ türel kaygılar görülen yanılgı ve yanlışların sebebidir.<br />
Her türlü densizliği ve dengesizliği “çağdaşlık” ya da güncellik” olarak savunmaya kalkışanlara paralel olarak ilmi ve dinî değerlere karşı kıyıcı ve alaycı bir üslûb ve cür’etkâr/ölçüsüz bir yorum anlayışıyla yaklaşılması her şeyden önce ilim adamlarının tarzı olmamalıdır, olamaz. Devrimci ağzı ile değil ıslâhatçı üslûbuyla meselelerin tetkik ve teşhiri her zaman sonuca götürecek bir yakla­şımdır.<br />
Eğer tahmin olunduğu gibi yaklaşım bozukluğu­nun temelinde yabancı hayranlığı söz konusu ise elbette öncelikle bu duygudan kurtulmak gerekli olacaktır.</p>
<p>Öte yandan “çağdaş” yorumların dayandığı bir başka gerekçe, değişimdir. Oysa değişim, küllî ve mutlak bir de­ğer değil, bir olgu, bir olaydır. Hiç şüphesiz her değişim, mutlaka bir iyilik ve ilerilik, doğruluk ve fazilet anlamı ta­şımaz. “Gelişme” anlamında bir “değişim”, kültürlerin ve sistemlerin kendi mantığı ve ilkeleri doğrultusunda, kendi öz kaynaklarına gerçekten dayanan değişimdir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Netice olarak vurgulamak yerinde olacaktır ki Kur’ân nasslarının İslâm ümmetinin kimlik ve kişiliğini doku­yan yorumu, Hz. Peygamberin Sünnetidir. Onu da biz hadis-i şeriflerden öğrenmekteyiz. Bu sebeple Sünnetin kendine has nitelikleri içinde idraki, hadislerin doğru anla­şılıp doğru yorumlanmasına bağlıdır. Bunun bazı yöntemlerine bu yazıda işaret edilmeye ve tehlike arz eden bazı yaklaşımlara &#8221;hakkı tavsiye” niyetiyle dikkat çekilmeye ça­lışılmıştır. Zira Merhum M. Akif’in dediği gibi:<br />
“Emr-i bi’l-ma’ruf imiş ihvân-ı İslâm’ın işi, Nehyedermiş bir fenalık görse kardeş kardeşi.”(7)</p>
<p><strong>Dipnot</strong></p>
<p>(1)-  Ebû Ubeyd el-Kâsım b. Sellâm’ın (v. 224/838) Fedâilu’l-Kur’ân adlı eserinde naklettiği bu söz için bkz. İbn Hazm, el-İhkâm,VI, 213; Suyûtî, Celâlüddîn Abdurrahman, el-İtkân fî ulûmi’l-Kur’ân, Beyrut 1398/1978, I, 149.</p>
<p>(2)- Tevakkuf, müşkil bir meselede/hükümde tercihi zorunlu kılan sebepler; şer’î-aklî deliller olmadıkça hemen sonuca ulaşma yerine, başka delil ve karine aramak, bulunmaması halinde de durmak ve kesin hükme varmamak, anlaşılmasını ve yorumlanmasını ertelemek/zamana bırakmak demektir.[2]( Z. Güler, “Hadis Araştırmalarında Dikkatsizlik Problemi”, Marife, yıl. 2, sayı. 1, bahar 2002, s. 89-104</p>
<p>(3)- Müslim, İman 61; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 426, 427, 436, 440, 442, 445, 446</p>
<p>(4)-   Çakan, Hadis Öğrenimi, tarihi ve güncel boyut, s. 47 ,İstanbul, 2013</p>
<p>(5)- Bk. Buhari, İ’tisam, 15</p>
<p>(6)- Şerh Edebiyatı hakkında bilgi için bk. Çakan, Hadis Edebiyatı, s. 180-212, İstanbul, 2014</p>
<p>(7)-İlahiyat öğrenimi gören öğrencilere, <strong>“Siz Kur’an ve hadis ile meşgul olup onlardan hüküm çıkarmaya çalışmayın. Önceki ulemanın görüşlerini öğrenin yeter”</strong> gibi, güya önceki ulemayı yüceltmek için söylenmiş sözleri ve yanlış yönlendirmeleri kabul etmek mümkün değildir. Tam aksine “önceki İslam ulemasının Kitabı, Sünneti anlamak için yaptıkları çalışmalara eş çalışmalar yapmaya bakın, onlara olan saygınızı böylece gösterin” tavsiyesinde bulunmak daha isabetli ve teşvik edici olur.</p>
<p>(8)-Safahat, s. 196 (İstanbul, 1987 baskısı)</p>
<p>Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/">Hadislerin Doğru Anlaşılmasında ve Yorumlanmasında Takip Edilecek Yöntem</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hadislerin-dogru-anlasilmasinda-ve-yorumlanmasinda-takip-edilecek-yontem/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Mirkât-üs Sünneti ve Tiryâku Maraz-ıl-Bid&#8217;a&#8217; Risalesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Jun 2016 15:29:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a Muhabbet Resulullah'a İttiba'dan Geçer]]></category>
		<category><![CDATA[Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Mirkât-üs Sünneti ve Tiryâku Maraz-ıl-Bid'a]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah'a İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye Edeptir]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye'nin Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet'e Bilfiil İttiba]]></category>
		<category><![CDATA[Sünneti- Seniyye'nin Kaynağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11669</guid>

					<description><![CDATA[<p>Onbirinci Lem&#8217;a lemalar 11. lema بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ (Şu âyetin Birinci Makamı, Minhâc-üs Sünnet; İkinci Makamı, Mirkat-üs Sünnettir.) فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ قُلْ اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/">‘Mirkât-üs Sünneti ve Tiryâku Maraz-ıl-Bid’a’ Risalesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/images-3-22/" rel="attachment wp-att-11670"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11670" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-3-1.jpg" alt="'Mirkât-üs Sünneti ve Tiryâku Maraz-ıl-Bid'a' Risalesi" width="532" height="271" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-3-1.jpg 314w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-3-1-300x153.jpg 300w" sizes="(max-width: 532px) 100vw, 532px" /></a>Onbirinci Lem&#8217;a lemalar 11. lema</strong><br />
<strong>بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ</strong></p>
<p><strong> لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ</strong></p>
<p>(Şu âyetin Birinci Makamı, Minhâc-üs Sünnet; İkinci Makamı, Mirkat-üs Sünnettir.)</p>
<p><strong> فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ</strong></p>
<p><strong> قُلْ اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ</strong></p>
<p><strong>(Bu iki Âyet-i azîmenin yüzer nüktesinden &#8220;Onbir nüktesi&#8221; icmalen beyan edilecek)</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>BİRİNCİ NÜKTE:</strong> <strong>Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: مَنْتَمَسَّكَبِسُنَّتِىعِنْدَفَسَادِاُمَّتِىفَلَهُاَجْرُمِاَةِشَهِيدٍ </strong>yâni: &#8220;Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.&#8221; Evet Sünnet-i Seniyyeye ittiba, mutlaka gâyet kıymetdardır. Hususan bid&#8217;aların istilâsı zamanında sünnet-i seniyyeye ittiba etmek daha ziyade kıymetdardır. Hususan fesad-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâat etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir îmanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittiba etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ı hatıra getiriyor. O ihtardan o hâtıra, bir huzûr-u İlâhî hâtırasına inkılab eder. Hatta en küçük bir muamelede, hatta yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyyeyi mürâat ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevablı bir ibadet ve şer&#8217;î bir hareket oluyor. Çünki o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;a ittibaını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan şâri-i hakikî olan Cenab-ı Hakk&#8217;a kalbi müteveccih olur, bir nevi huzur ve ibadet kazanır.</p>
<p><strong>İşte bu sırra binaen Sünnet-i Seniyyeye ittibaı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İKİNCİ NÜKTE:</strong> <strong>İmam-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî (R.A.) demiş ki:</strong> &#8220;Ben seyr-i ruhanîde kat-ı merâtib ederken, tabakat-ı Evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli; Sünnet-i Seniyyeye ittibaı, esas-ı tarikat ittihaz edenleri gördüm. Hatta o tabakanın âmi Evliyaları, sair tabakatın has velîlerinden daha muhteşem görünüyordu.&#8221; Evet müceddid-i elf-i sâni İmam-ı Rabbanî (R.A.) hak söylüyor. <strong>Sünnet-i Seniyyeyi esas tutan, Habibullah&#8217;ın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ NÜKTE:</strong> Bu fakir Said, Eski Said&#8217;den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmarenin gururundan gâyet müdhiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh süreyyadan seraya, kâh seradan süreyyaya kadar bir sukut ve sûud içerisinde çalkanıyorlardı.</p>
<p><strong>İşte o zaman müşahede ettim ki:</strong> Sünnet-i Seniyyenin mes&#8217;eleleri, hatta küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-ı ruhiyede çok tazyikat altında gâyet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden mes&#8217;elelerine ittiba ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle tereddüdlerden ve vesveselerden, yâni &#8220;Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?&#8221; diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum: Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gâyet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. <strong>Ne vakit Sünnete yapışsam; yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum.</strong> İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbanî&#8217;nin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DÖRDÜNCÜ NÜKTE:</strong> Bir zaman râbıta-i mevtten ve<strong> اَلْمَوْتُحَقٌّ</strong> kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zeval ve fenasından gelen bir hâlet-i ruhiyeden kendimi acib bir âlemde gördüm. Baktım ki: Ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.</p>
<p><strong>Birisi:</strong> Benim hayatımla alâkadar ve mazi kabrine giren zîhayat mahlûkatın heyet-i mecmûasının cenaze-i mâneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Küre-i Arz mezaristanında, nev-i beşerin hayatiyle alâkadar envâ-ı zîhayatın hey&#8217;et-i mecmûasının mâzi mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi muhakkak-ul vuku&#8217; olduğu için, nazarımda vaki hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekeratından dehşet ve vefatından beht ü hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbalde de muhakkak-ul vuku&#8217; olan vefatım, o zaman vuku buluyor gibi göründü ve <strong>فَاِنْتَوَلَّوْا</strong> ilâhir.. sırriyle: Bütün mevcudat, bütün mahbubat, benim vefatımla bana arkalarını çevirip beni terkettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz suretini alan ebed tarafındaki istikbale ruhum sevkediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu.</p>
<p>İşte o pek acib ve çok hazîn hâlette iken, îman ve Kur&#8217;andan gelen bir mededle <strong>فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ</strong> Âyeti imdadıma yetişti ve gâyet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruh, kemal-i emniyetle ve sürurla o Âyetin içine girdi. Evet anladım ki; Âyetin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işârîsi, beni teselli etti ki, sükûnet buldum ve sekinet verdi.</p>
<p><strong>Evet nasılki mânâ-yı sarîhi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;a der:</strong> &#8220;Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin Şeriat ve Sünnetinden i&#8217;raz edip Kur&#8217;anı dinlemeseler, merak etme! Ve de ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize ittiba edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir. Ne âsiler, hududundan kaçabilirler ve ne de istimdad edenler mededsiz kalırlar!&#8221;</p>
<p><strong>Öyle de mânâ-yı işârîsiyle der ki:</strong> Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fena yolunda ademe giderse, eğer zi-hayatlar senden müfarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terkedip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme! De ki: Cenab-ı Hak bana kâfidir. Madem o var, herşey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm sahibi, nihayetsiz cünûd ve askerinden başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar, başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları gönderir. Ve dalâlete düşenlere bedel, tarîk-ı hakkı takib edecek muti&#8217; kullarını gönderebilir. Madem öyledir, o herşeye bedeldir. Bütün eşya, birtek teveccühüne bedel olamaz! der.</p>
<p>İşte şu mânâ-yı işârî vasıtasıyla; bana dehşet veren üç müdhiş cenaze, başka şekil aldılar. Yâni: Hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem Kadîr bir Zat-ı Zülcelâl&#8217;in taht-ı tedbir ve Rubûbiyetinde ve hikmet ve Rahmeti içinde hikmet-nüma bir seyeran, ibret-nüma bir cevelan, vazifedarane bir seyahat suretinde bir seyr ü seferdir, bir terhis ve tavziftir ki, böylece kâinat çalkalanıyor, gidiyor, geliyor!..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>BEŞİNCİ NÜKTE: قُلْ اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ</strong> Âyet-i azîmesi, ittiba-ı Sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat&#8217;î bir surette ilân ediyor. Evet şu Âyet-i Kerime, kıyâsât-ı mantıkıyye içinde, kıyâs-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat&#8217;î bir kıyâsıdır. Şöyle ki: Nasıl mantıkça kıyâs-ı istisnâî misâli olarak deniliyor: &#8220;Eğer güneş çıksa, gündüz olacak.&#8221; Müsbet netice için denilir: &#8220;Güneş çıktı, öyle ise netice veriyor ki: Şimdi gündüzdür.&#8221; Menfî netice için deniliyor: &#8220;Gündüz yok, öyle ise netice veriyor ki: Güneş çıkmamış&#8221;. Mantıkça, bu müsbet ve menfî iki netice kat&#8217;îdirler.</p>
<p><strong>Aynen böyle de: Şu Âyet-i Kerime der ki:</strong> &#8220;Eğer Allah&#8217;a muhabbetiniz varsa, Habibullah&#8217;a ittiba edilecek. İttiba edilmezse, netice veriyor ki: Allah&#8217;a muhabbetiniz yoktur.&#8221; Muhabbetullah varsa, netice verir ki: Habibullah&#8217;ın Sünnet-i Seniyyesine ittibaı intac eder. Evet Cenab-ı Hakk&#8217;a îman eden, elbette ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstâkimi ve en kısası, bilâ-şübhe Habibullah&#8217;ın gösterdiği ve takib ettiği yoldur. Evet bu kâinatı bu derece in&#8217;âmat ile dolduran Zat-ı Kerim-i Zülcemal, zîşuurlardan o nîmetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu kâinatı bu kadar mu&#8217;cizat-ı san&#8217;atla tezyin eden o Zat-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette bilbedahe zîşuurlar içinde en mümtaz birisini kendine muhatab ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır. Hem bu kâinatı hadd ü hesaba gelmez tecelliyat-ı Cemal ve Kemalâtına mazhar eden o Zat-ı Cemil-i Zülkemâl, elbette bilbedahe sevdiği ve izharını istediği Cemal ve Kemal ve Esmâ ve san&#8217;atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medârı olan bir zata, her halde en ekmel bir vaziyet-i ubûdiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine nümune-i imtisal edip herkesi onun ittibaına sevkedecek, tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.</p>
<p><strong>Elhasıl:</strong> <strong>Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin ittibaını istilzam edip intac ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibaından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip, bid&#8217;alara giriyor.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ALTINCI NÜKTE:</strong> <strong>Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلُّ ضَلاَلَةٍ فِى النَّا</strong>رِ</p>
<p><strong>Yâni اَلْيَوْمَاَكْمَلْتُلَكُمْدِينَكُمْ sırrı ile: Kavâid-i Şeriat-ı Garra ve desâtîr-i Sünnet-i Seniyye, tamam ve kemalini bulduktan sonra, yeni îcadlarla o düsturları beğenmemek veyahût hâşâ ve kellâ, nâkıs görmek hissini veren bid&#8217;aları îcad etmek, dalâlettir, ateştir.</strong></p>
<p><strong> Sünnet-i Seniyyenin meratibi var</strong>. Bir kısmı vâcibdir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâ&#8217;da tafsilâtiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevâfil nev&#8217;indendir. Nevâfil kısmı da, iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tabî Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid&#8217;attır. Diğer kısmı, &#8220;âdâb&#8221; tabîr ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhâlefete, bid&#8217;a denilmez. Fakat âdâb-ı Nebevîyye bir nevi muhâlefettir ve onların nurundan ve o hakikî edebden istifade etmemektir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın tevatürle malûm olan harekâtına ittiba etmektir. Meselâ: Söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taalluk eden çok Sünnet-i Seniyyeler var. Bu nevi Sünnetlere &#8220;âdâb&#8221; tabîr edilir. Fakat o âdâba ittiba eden, âdâtını ibadete çevirir, o âdâbdan mühim bir feyz alır. En küçük bir âdâbın müraatı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor. Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimmi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taalluk eden Sünnetlerdir. Şeâir, âdeta hukuk-u umumiye nev&#8217;inden cemiyete ait bir ubâdiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes&#8217;ul olur. Bu nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nev&#8217;inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>YEDİNCİ NÜKTE: Sünnet-i Seniyye, edebdir.</strong> Hiçbir mes&#8217;elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın!</p>
<p><strong>Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَدَّبَنِىرَبِّىفَاَحْسَنَتَاْدِيبِى yâni:</strong> &#8220;Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş.&#8221; Evet siyer-i Nebeviyyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat&#8217;iyyen anlar ki: Edebin envâını, Cenab-ı Hak habibinde cem&#8217;etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyyesini terkeden, edebi terkeder<strong>. بِىاَدَبْمَحْرُومْبَاشَدْاَزْلُطْفِرَبْ </strong>kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edebsizliğe düşer.</p>
<p><strong>Sual:</strong> Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey ondan gizlenemeyen Allâm-ül-Guyûb&#8217;a karşı edeb nasıl olur? Sebeb-i hacâlet olan hâletler, ondan gizlenemez. Edebin bir nev&#8217;i tesettürdür, mûcib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâm-ül -Guyûb&#8217;a karşı tesettür olamaz?</p>
<p><strong> Elcevap: Evvelâ:</strong> Sâni-i Zülcelâl nasılki kemal-i ehemmiyetle san&#8217;atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de: Mahlâkatını ve ibâdını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Lâtif ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilâf-ı edeb oluyor.</p>
<p>İşte Sünnet-i Seniyyedeki edeb, o Sâni-i Zülcelâl&#8217;in Esmâlarının hududları içinde bir mahz-ı edeb vaziyetini takınmaktır.</p>
<p><strong>Sâniyen:</strong> Nasılki bir tabîb, doktorluk noktasında bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilâf-ı edeb denilmez. Belki edeb-i Tıb öyle iktiza eder, denilir. Fakat o tabîb, recüliyet ünvaniyle yahût vaiz ismiyle yahût hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona gösterilmesini edeb fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek, hayâsızlıktır. Öyle de Sâni-i Zülcelâl&#8217;in çok Esmâsı var. Herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ: &#8220;Gaffar&#8221; ismi, günahların vücudunu ve &#8220;Settar&#8221; ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi; &#8220;Cemîl&#8221; ismi de, çirkinliği görmek istemez. &#8220;Lâtîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm&#8221; gibi Esmâ-i Cemâliye ve Kemâliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o Esmâ-i Cemâliye ve Kemâliye ise, melâike ve ruhanî ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edebleriyle göstermek isterler.</p>
<p>İşte Sünnet-i Seniyyedeki âdâb, bu ulvî âdâbın iş²retidir ve düsturlarıdır ve nümûneleridir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>SEKİZİNCİ NÜKTE: فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّهُ</strong> dan evvelki olan <strong>لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ</strong> ilâ âhir.. Âyeti, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve nihayet re&#8217;fetini gösterdikten sonra, şu <strong>فَاِنْتَوَلَّوْا</strong> âyetiyle der ki: &#8220;Ey insanlar! Ey müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarfeden ve mânevî yaralarınız için kemâl-i şefkatle getirdiği ahkâm ve sünnet-i Seniyyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir zatın bedihî şefkatini inkâr etmek ve göz ile görünen re&#8217;fetini ittiham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek, ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz! Ve ey şefkatli Resul ve ey re&#8217;fetli Nebî! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re&#8217;fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme! Semavat ve Arz&#8217;ın cünûdu taht-ı emrinde olan, Arş-ı Âzîm-i Muhîtin tahtında saltanat-ı Rubûbiyeti hükmeden Zat-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakikî muti&#8217; taifeleri, senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir!&#8221;</p>
<p><strong>Evet Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiçbir mes&#8217;ele yoktur ki, müteaddid hikmetleri bulunmasın.</strong> Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu dâvânın isbatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risale-i Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) mes&#8217;eleleri, ne kadar hikmetli ve hakikatlı olduğuna yetmiş seksen şâhid-i sâdık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin Risale o hikmetleri bitiremeyecek. Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübatım var ki; mesâil-i Şeriatla Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimâiyede gâyet nâfi&#8217; birer devâdır, bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli mes&#8217;eleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece Risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum. Bu dâvâmda tereddüd edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar.</p>
<p>İşte böyle bir zatın sünnet-i Seniyyesine elden geldiği kadar ittibaa çalışmak, ne kadar kârlı ve hayat-ı ebediye için ne kadar saadetli ve hayat-ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DOKUZUNCU NÜKTE:</strong> <strong>Sünnet-i Seniyyenin herbir nev&#8217;ine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur</strong>. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkasd tarafdarane ve iltizamkârane talib olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcib kısımlara zaten ittibaa mecburiyet var. Ve ubûdiyetteki müstehab olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde günah olmasa dahi, büyük sevabın zâyiatı var. Tağyirinde ise, büyük hata vardır. Âdât ve muamelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittiba ettikçe, o âdât, ibadet olur. Etmese itab yok. Fakat Habibullah&#8217;ın âdâb-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır. Ahkâm-ı ubûdiyette yeni îcadlar bid&#8217;attır. Bid&#8217;atlar ise<strong>, اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ </strong>sırrına münafî olduğu için, merduddur. Fakat, tarikatta evrad ve ezkâr ve meşrebler nev&#8217;inden olsa ve asılları Kitab ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, mükerrer olan usûl ve esâsat-ı Sünnet-i Seniyyeye muhâlefet ve tağyir etmemek şartıyla, bid&#8217;a değillerdir. Lâkin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan bir kısmını bid&#8217;aya dâhil edip, fakat &#8220;bid&#8217;a-i hasene&#8221; namını vermiş. <strong>İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sâni (R.A.) diyor ki:</strong> &#8220;Ben seyr-ü sülûk-u ruhanîde görüyordum ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;dan mervî olan kelimat nurludur, Sünnet-i Seniyye şuaı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki; Sünnet-i Seniyyenin şuaı, bir iksirdir. Hem o sünnet, nur istiyenlere kâfidir, hariçte nur aramağa ihtiyaç yoktur.&#8221;</p>
<p>İşte böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zatın bu hükmü gösteriyor ki: Sünnet-i Seniyye, saadet-i dareynin temel taşıdır ve kemalâtın madeni ve menbaıdır.</p>
<p><strong> اَللّهُمَّ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ</strong></p>
<p><strong> رَبَّنَا آمَنَّا ِبمَا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ONUNCU NÜKTE: قُلْ اِنْ كُنْتُمْ ُتحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ Âyetinde i&#8217;cazlı bir îcaz vardır.</strong> Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu Âyet diyor ki: &#8220;Allah&#8217;a (celle celâluhu) îmanınız varsa, elbette Allah&#8217;ı seveceksiniz. Madem Allah&#8217;ı seversiniz, Allah&#8217;ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah&#8217;ın sevdiği zata benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah&#8217;ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.&#8221;</p>
<p>İşte bütün bu cümleler, şu Âyetin yalnız mücmel ve kısa bir mealidir. Demek oluyor ki; insan için en mühim âlî maksad, Cenab-ı Hakk&#8217;ın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu Âyetin nassıyla gösteriyor ki; o matlab-ı a&#8217;lânın yolu, Habibullah&#8217;a ittibadır ve Sünnet-i Seniyyesine iktidadır. Bu makamda &#8220;Üç Nokta&#8221; isbat edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezahür eder.</p>
<p><strong>Birinci Nokta:</strong> Beşer, fıtraten şu kâinatın Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünki fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecatına göre, o muhabbet tezâyüd eder. Aşkın en münteha derecesine kadar gider. Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde, kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hâfıza, bir kütübhane hükmünde binler kitab kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki: Kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir. Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemale karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır.</p>
<p>Ve madem bu kâinatın Hâlıkı, kâinatta tezahür eden âsâriyle, bilbedahe tahakkuku sabit olan hadsiz cemâl-i mukaddesi; bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u san&#8217;atıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz kemal-i kudsîsi; ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz envâ-ı ihsan ve in&#8217;amatiyle bilyakîn ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsanatı vardır. Elbette zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştakı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor. Evet herbir insan, o Hâlık-ı Zülcelâl&#8217;e karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, o Hâlık dahi herkesten ziyade Cemâl ve Kemâl ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbûbiyete müstehaktır. Hatta insan-ı mü&#8217;minde hayatına ve bekasına ve vücuduna ve dünyasına ve nefsine ve mevcudata karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedid alâkaları, o istidâd-ı muhabbet-i İlahiyenin tereşşuhatıdır. Hatta insanın mütenevvi hissiyat-ı şedidesi, o istidad-ı muhabbetin istihâleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır. Mâlûmdur ki, insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zatların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever.</p>
<p><strong>İşte bu hâlet-i ruhiyeye binaen; insan, eğer her insana ait envâ-ı ihsanat-ı İlâhiyyeden yalnız bunu düşünse ki:</strong> Benim Hâlıkım beni zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni idâm-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum envâ-ı lezaiz ve mehâsininden istifade edecek ve cevelan edip tenezzüh edecek zâhirî ve bâtınî hassaları, duyguları bana in&#8217;am ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akarib ve ahbab ve ebnâ-yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle mes&#8217;ud ve mütelezziz oluyorum. Madem َ<strong>اْلاِنْسَانُ عَبِيدُ اْلاِحْسَانِ </strong>sırriyle, herkeste ihsana karşı perestiş var. Elbette böyle hadsiz ebedî ihsanata karşı; kâinat kadar bir kalbim olsa, o ihsana karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de bil&#8217;istidad, bil&#8217;îman, binniyye, bilkabul, bittakdir, bil&#8217;iştiyak, bil&#8217;iltizam, bil&#8217;irade suretinde ediyorum, diyecek ve hâkeza&#8230; Cemâl ve kemâle karşı insanın göstereceği muhabbet ise, icmâlen işaret ettiğimiz ihsana karşı muhabbete kıyas edilsin. Kâfir ise, küfür cihetiyle hadsiz bir adâvet eder. Hatta kâinata ve mevcudata karşı zalimâne ve tahkirkârane bir adavet taşıyor.</p>
<p><strong>İkinci Nokta:</strong> <strong>Muhabbetullah, ittiba-ı Sünnet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ı istilzam eder.</strong> Çünki Allah&#8217;ı sevmek, onun marziyatını yapmaktır. Marziyatı ise, en mükemmel bir surette Zat-ı Muhammediyede (A.S.M.) tezahür ediyor. Zat-ı Ahmediyeye (A.S.M.) harekât ve ef&#8217;alde benzemek, iki cihetledir:</p>
<p><strong>Birisi:</strong> Cenab-ı Hakk&#8217;ı sevmek cihetinde emrine itaat ve marziyatı dairesinde hareket etmek, o ittibaı iktiza ediyor. Çünki bu işde en mükemmel imam, Zat-ı Muhammediyedir (A.S.M.).</p>
<p><strong> İkincisi:</strong> Madem Zat-ı Ahmediye (A.S.M.), insanlara olan hadsiz ihsanat-ı İlâhiyyenin en mühim bir vesilesidir. Elbette Cenab-ı Hak hesabına, hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zata eğer benzemek kabil ise, fıtraten benzemek ister. İşte Habibullah&#8217;ı sevenlerin, Sünnet-i Seniyyesine ittiba ile ona benzemeye çalışmaları, kat&#8217;iyyen iktiza eder.</p>
<p><strong>Üçüncü Nokta:</strong> Cenab-ı Hakk&#8217;ın hadsiz merhameti olduğu gibi, hadsiz bir muhabbeti de vardır. Bütün kâinattaki masnûatın mehâsini ile ve süslendirmesiyle kendini hadsiz bir surette sevdirdiği gibi; masnuatını, hususan sevdirmesine sevmek ile mukabele eden zîşuur mahlûkatı sever. Cennet&#8217;in bütün letâif ve mehâsini ve lezâizi ve niamatı, bir cilve-i Rahmeti olan bir Zatın nazar-ı muhabbetini kendine celbe çalışmak, ne kadar mühim ve âlî bir maksad olduğu bilbedahe anlaşılır. Madem nass-ı kelâmiyle; onun muhabbetine, yalnız ittiba-ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.) ile mazhar olunur. Elbette ittiba-ı Sünnet-i Ahmediye (A.S.M.), en büyük bir maksad-ı insanî ve en mühim bir vazife-i beşeriye olduğu tahakkuk eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ONBİRİNCİ NÜKTE: &#8220;Üç Mes&#8217;ele&#8221;dir.</strong></p>
<p><strong>Birinci Mes&#8217;ele: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın Sünnet-i Seniyyesinin menbaı üçtür: Akvâli, ef&#8217;ali, ahvâlidir.</strong> <strong>Bu üç kısım dahi, üç kısımdır: Ferâiz, nevâfil, âdât-ı hasenesidir.</strong> Farz ve vâcib kısmında ittibaa mecburiyet var; terkinde, azab ve ikab vardır. Herkes ona ittibaa mükelleftir. Nevafil kısmında, emr-i istihbâbî ile yine ehl-i îman mükelleftir. Fakat, terkinde azab ve ikab yoktur. Fiilinde ve ittibaında azîm sevablar var ve tağyir ve tebdili bid&#8217;a ve dalâlettir ve büyük hatadır. Âdât-ı Seniyyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev&#8217;iye ve içtimaiye itibariyle onu taklid ve ittiba etmek, gâyet müstahsendir. Çünki : Herbir hareket-i âdiyesinde, çok menfaat-ı hayatiye bulunduğu gibi, mutabaat etmekle o âdâb ve âdetler, ibadet hükmüne geçer. Evet madem dost ve düşmanın ittifakiyle, Zat-ı Ahmediye (A.S.M.) mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhardır. Ve madem bil&#8217;ittifak nev-i beşer içinde en meşhur ve mümtaz bir şahsiyettir. Ve madem binler mu&#8217;cizatın delâletiyle ve teşkil ettiği Âlem-i İslâmiyetin ve kemalâtının şEhadetiyle ve mübelliğ ve tercüman olduğu Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in hakaikının tasdikiyle, en mükemmel bir insan-ı kâmil ve bir mürşid-i ekmeldir. Ve madem semere-i ittibaiyle milyonlar ehl-i kemal, merâtib-i kemalâtta terakki edip saadet-i dâreyne vâsıl olmuşlardır. Elbette o zatın sünneti, harekâtı, iktida edilecek en güzel nümunelerdir ve takib edilecek en sağlam rehberlerdir ve düstur ittihaz edilecek en muhkem kanunlardır. Bahtiyar odur ki, bu ittiba-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittiba etmeyen, tenbellik eder ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden tenkid ise, dalâlet-i azîmedir.</p>
<p><strong> İkinci Mes&#8217;ele: Cenab-ı Hak Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;de:</strong></p>
<p>َ<strong>واِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ</strong> ferman eder. Rivayât-ı sahîha ile Hazret-i Âişe-i Sıddıka (R.A.) gibi sahabe-i güzin, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ı tarif ettikleri zaman &#8220;Hulukuhu-l Kur&#8217;an&#8221; diye tarif ediyorlardı. Yâni: &#8220;Kur&#8217;anın beyan ettiği mehâsin-i ahlâkın misali, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;dır. Ve o mehâsini en ziyade imtisal eden ve fıtraten o mehâsin üstünde yaratılan odur.&#8221;</p>
<p>İşte böyle bir zatın ef&#8217;al, ahvâl, akvâl ve harekâtının herbirisi, nev-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, ona îman eden ve ümmetinden olan gâfillerin, (sünnetine ehemmiyet vermeyen veyahût tağyir etmek istiyen) ne kadar bedbaht olduğunu divaneler de anlar.</p>
<p><strong>Üçüncü Mes&#8217;ele:</strong> Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hilkaten en mutedil bir vaziyette ve en mükemmel bir surette halkedildiğinden, harekât ve sekenatı, itidal ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyyesi, kat&#8217;î bir surette gösterir ki: Her hareketinde istikamet ve itidal üzerine gitmiş, ifrat ve tefritten içtinab etmiştir. Evet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, فَاسْتَقِمْكَمَااُمِرْتَ emrini tamamiyle imtisal ettiği için, bütün ef&#8217;al ve akvâl ve ahvâlinde istikamet, kat&#8217;î bir surette görünüyor. Meselâ: Kuvve-i akliyenin fesad ve zulmeti hükmündeki ifrat ve tefriti olan gabavet ve cerbezeden müberra olarak, hadd-i vasat ve medâr-ı istikamet olan hikmet noktasında kuvve-i akliyesi daima hareket ettiği gibi; kuvve-i gazabiyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan korkaklık ve tehevvürden münezzeh olarak, kuvve-i gadabiyenin medâr-ı istikameti ve hadd-i vasatı olan şecaat-ı kudsiye ile kuvve-i gadabiyesi hareket etmekle beraber; kuvve-i şeheviyenin fesadı ve ifrat ve tefriti olan humud ve fücurdan musaffa olarak, o kuvvenin medâr-ı istikameti olan iffette, kuvve-i şeheviyesi daima iffeti, âzamî mâsumiyet derecesinde rehber ittihaz etmiştir. Ve hâkeza&#8230; Bütün Sünen-i Seniyyesinde, ahvâl-i fıtriyesinde ve ahkâm-ı şer&#8217;iyyesinde, hadd-i istikameti ihtiyar edip zulüm ve zulümat olan ifrat ve tefritten, israf ve tebzirden içtinab etmiştir. Hatta tekellümünde ve ekl ve şürbünde, iktisadı rehber ve israftan kat&#8217;iyyen içtinab etmiştir. Bu hakikatın tafsilâtına dair binler cild kitab te&#8217;lif edilmiştir. اَلْعَارِفُتَكْفِيهِاْلاِشَارَةُ sırrınca, bu denizden bu katre ile iktifa edip, kıssayı kısa keseriz.</p>
<p><strong>اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى جَامِعِ مَكَارِمِ اْلاَخْلاَقِ وَ مَظْهَرِ سِرِّ (وَ اِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ) اَلَّذِى قَالَ : مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ. وَ قَالُوا الْحَمْدُ اِللّهِ الَّذِى هَدينَا لِهذَا وَ مَا كُنَّا لَنَهْتَدِىَ لَوْ لاَ اَنْ هَدينَا اللّهُ لَقَدْ جَائَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ.</strong></p>
<p><strong> سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</strong></p>
<div></div>
<div><b>Meali:</b>Allahım! “Şüphesiz sen pek büyük bir ahlâk üzeresin” sırrına mazhar olarak en üstün meziyetleri kendisinde toplayan ve “Ümmetimin fesadı zamanında benim sünnetime yapışana yüz şehid ecri vardır” buyuran zâta salât et.</div>
<div>Dediler: Bizi buna eriştiren Allah’a hamd olsun; yoksa Allah hidayet etmeseydi, biz kendiliğimizden buna erişemezdik. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirdiler.” A’râf Sûresi, 7:43.</div>
<div>“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/">‘Mirkât-üs Sünneti ve Tiryâku Maraz-ıl-Bid’a’ Risalesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mirkat-us-sunneti-ve-tiryaku-maraz-il-bida-risalesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap ve Sünnet&#8217;e Bağlılığın Gereği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jun 2016 23:33:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan'ın 3 Kimliği]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Buhari'ye Göre Müslüman Kimliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik Kavramı ve Tanımları]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik-Kıyafet İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitab ve Sünnet'e Bağlılığın Gereği]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kimliği]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kimliğinde Başkalaşım]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kimliğinin Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kimliğinin Kazanılması]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Kimliğinin Yaşanması ve Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11167</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Mükemmel ve son din olarak gönderilmiş bulunan İslâmın iki kaynağı, Kitap ve Hz. Peygamber’in yaşayışı ve yorumları demek olan Sünnettir. Bu iki asl’a ya doğrudan veya dolayı­sıyla dayanmayan, bunlardan kaynaklanmayan hiçbir görüş ve uygulama “İslâmî bir nitelik ve kimlik” taşımaz. Bu sebep­le alimler, sürekli olarak bütün güçleriyle ve İlmî metodlarla bu iki temel [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/">Kitap ve Sünnet’e Bağlılığın Gereği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong> <a href="http://ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/indir-2-50/" rel="attachment wp-att-11168"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11168" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-2.jpg" alt="müslüman kimliği" width="246" height="357" /></a><br />
</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mükemmel ve son din olarak gönderilmiş bulunan İslâmın iki kaynağı, Kitap ve Hz. Peygamber’in yaşayışı ve yorumları demek olan Sünnettir. Bu iki asl’a ya doğrudan veya dolayı­sıyla dayanmayan, bunlardan kaynaklanmayan hiçbir görüş ve uygulama “İslâmî bir nitelik ve kimlik” taşımaz. Bu sebep­le alimler, sürekli olarak bütün güçleriyle ve İlmî metodlarla bu iki temel kaynağı değerlendirmeye, yaşadıkları devir ve bölge şartlarına göre en uygun uygulama şeklini tespite çalışmışlardır.</p>
<p>Görüş ve uygulamaların böylece “İslâmî bir nitelik” kazanması­nı sağlama gayreti içinde olmuşlardır. Ayrıca İslâma yabancı ne kadar gelişme ve akım varsa, onlara Kitap ve Sünnet ölçüleriyle karşı çıkarak mücadele etmiş ve toplumların İslâmî kimlikleri­ni korumalarına yardımcı olmuşlardır. Buna, bugün çok rahat bir şekilde kültürler arası mücadelede İslâm kültürünün ya da İslâm ülkelerinin kültür politikalarının korunması, geçerli veya üstün kılınması da diyebiliriz. Yani Kitap ve Sünnete bağlanmak (i’tisam), Müslüman bireylerin dinî şahsiyelerinin, Müslüman ül­kelerin kültür politikalarının hem adı hem de vaz geçilmez şartı­dır. Zaten, ileride muhteva anlatılırken de görüleceği gibi, diğer din mensuplarına karşı takınılacak tavır ve onların Müslümanlara olan etkileri de i’tisam bölümü içinde İncelenmektedir. Ayrıca İslâm Kültürü’ne, yani Kitap ve Sünnet verilerine yabancı her duygunun heva, her uygulamanın da bid’at sayıldığına ve “Ki­tap ve Sünnete bağlanma”nm tabiî sonucunun heva ve bid’atlardan uzak kalmak olduğuna dikkat çekilmektedir.</p>
<p>Konunun hem İlmî hem dînî ve hem de sosyal boyutuna çok açık şekilde ışık tutan bir hadîs-i şerifinde Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Size, sımsıkı sarıldığınız sürece sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün Sünneti”(1)<br />
Müslümanlar için kimlik kaybına uğramama ve sosyal bas­kılara yenik düşmemenin yolu, “Kitap ve Sünnete Bağlılık ’tır. Kabul etmek gerekir ki, daima başıbozuk ve serbest bir hayatı arzulayan his ve heveslerin, Hz. Peygamber’in tebliğ et­tiği İslâm esaslarına tabi kılınması, günümüzün çok karmaşık ve bunalımlı gidişi içinde, geçmiştekinden daha da önemli ve ciddî bir nitelik kazanmış bulunmaktadır. Bugün Müslümanların önemli bir kesiminin, duygularının, egemen güçlerin ve İslâm dışı unsurların propagandalarının şekillendirip yozlaştırdığı bir anlayış ve yaşayışa gönül verdikleri inkar kabul etmez acı bir gerçektir. Her durumda Kitap ve Sünnete bağlı kalması gere­ken Müslümanları heva ve heveslerinin uydusu görmek, İslâm kimliği ve kişiliği noktasından, toplumda büyük ve ciddî bir gö­nül hastalığının varlığına işarettir. Hemen hemen herkes, kendi his ve heveslerine göre Müslüman olmaya özeniyor. Konuları fertler “bana göre’, topluluklar “bize göre” diye yorumluyor, “İslama göre Müslüman olma görevi”ni ihmal ettiklerinin far­kına bile varmıyorlar. Bu tavırlarına bir de “çağdaşlık” kılıfını geçirdiler mi, tehlikenin boyutları iyice büyüyüveriyor. Oysa heva ve heveslere göre Müslüman olmak değil, Kitap ve Sünne­te göre Müslüman olmakla görevli bulunuyoruz.” Heveslerine uyanlardan daha sapık kim vardır?”(Kasas,50) “Kim Rabbinin azametinden korkup nefsini, heveslerinin sevkettiği kötülükten alıkoymuşsa varacağı yer hiç şüphesiz cen­nettir.”(Naziat,40-41)</p>
<p>Burada tarihi bir olgu ve gerçeğe dikkat çekmek yerinde olacaktır. Kur’an-ı Kerîm’de peygamberlerin verdiği mücade­leye baktığımız zaman, kirlenme ister sosyal, ister ekonomik, ister ahlakî görünümde olsun, tedavî daima inanç noktasından başlatılmıştır.(2) Bu gerçek, her çeşit kirlenmenin doğrudan inanç ile ilgili olduğunu göstermektedir. Dün böyle olduğu gibi bugün de böyledir. Kafa ve gönüllerdeki kirlenme dışa vurmuş sosyal kirlenme haline dönüşmüştür.</p>
<p>Hadisçi gözüyle olaya bakıldığı zaman sosyal kirlenme, bid’at ve hurafeyi paylaşma, yaşama, onu toplum hayatında yay­gınlaştırma olayıdır. Yani Sünnet çerçevesinin ihmal ve terk edil­mesi sonucudur. Ayrıca şuna da işaret edilmelidir ki, günümüzün sosyal kirlenmesi, sistem orijinli ve vahyin kurallarına ters düşen seküler bir yapıyı benimsemiş olmanın ürünüdür.</p>
<p>Kirlenme -günümüzde olduğu gibi- kirlendiğini fark ede­meme noktasına ulaşmışsa iş çok daha ciddî ve tehlikeli bir hal almış demektir. Toplumu etkileyen fert, kurum ve kuruluşlardaki kirlenmenin değişik şekillerde ortaya dökülmesi, toplumda de­rin bir karamsarlık doğurmakta, düzelme ve düzeltme ümitleri yok olup gitmektedir.<br />
Gerçek ve Sünnetten yana olanlar en az batıl ve bid’atı sa­vunanlar kadar gayret göstermezlerse, sosyal temizlik bir hayal olarak kalır. Bunun için mevcut duruma yönelik kölelik ve tes­limiyet duygularını yüreklerden söküp atmak, bilgi ve hikmetle donatılmış bir temizlik çalışmasını tüm toplumu kucaklayacak tarzda ve kurumlaşarak başlatmak gerekmektedir.</p>
<p>Şuna da işaret edelim ki, son birkaç yıldır ülkede resmi söylem olarak dikkat çeken irtica yaygaraları arasında sinsi ve sessizce ya­yılan bir irtidat olayı yaşanmaktadır. Bu durum Hristiyan misyo­nerlerin ve satanistlerin ekmeğine yağ süren bir sosyal ortam anla­mına gelmektedir. Toplum her türlü savunma mekanizmalarından yoksun bırakılmış olmanın çaresizliğini yaşamaktadır.<br />
Gerçeği söylemek gerçeğin hakkıdır. Geçmişteki sosyal kir­lenmeler, inanç yenilemesi, yeniden tevhid inancını hakim kılıcı bir anlayışı paylaşma çağrısı ile tedavi edildiği gibi günümüzde de bilenlerin öncülüğünde iman yenilemesi, Müslüman kimliği­ne sahip çıkılması yoluyla söz konusu kirlenmeden kurtulmak mümkündür.<br />
Ancak bunun için “Kitap ve Sünnete Bağlılık” ve Hz. Peygamber’in getirdiklerine gönülden tabi olmak gerekir. Bu da öncelikle bu temellerin tanınmasına ve bilinmesine bağlıdır. İşin İlmî boyutu burada kendisini göstermektedir. Kitap ve Sünne­tin öğrenilmesi, onların mesele edinilmesiyle ilgilidir. Bu da âyet ve hadîsler üzerinde durup düşünmek ve geçmişteki alimlerin konuya ilişkin yorumları ve anlayışlarını öğrenip gü­nün şartları çerçevesinde değerlendirmekle mümkündür.(3)</p>
<p>Son yıllarda İslâm dünyasının gündemine gelen &#8220;bilginin İslâmîleştirilmesi Kitap ve Sünnet ölçüleri açısından bilginin ve bilgi kaynaklarının yeniden gözden geçirilmesi ve araştırılması şeklinde yorumlanmalıdır.</p>
<p>İslâm kimlik ve kişiliğine sahip nesiller yetiştirme görev ve sorumluluğunda olan eğitim kurum ve kuruluşları, Kitap ve Sünnet temellerine son derece dikkat etmekle yükümlüdürler. İslâmî kendi anlayışları içine hapsedici davranış, program ve telkinlerden kesinlikle uzak kalmak zorundadırlar. Çünkü ne te­mellerinden saptırılmış bir İslâm anlayışı ne de İslama temelden zıt dotkrinler ve anlayışlar Müslümanlar için kimlik unsuru olarak düşünülemez. Bu sebeple de özellik­le son yıllarda -İslâma dost olmayan mihrakların telkin ve teş­viki ile- yoğunlaşmış bulunan Sünnete karşı tutumlar, Sünnetin güvenilirliğini rastgele sorgulayan anlayış ve beyanlar, Islâm kimliği ve kişiliğine hatta kültür politikalarına muhalefet anlamı taşımakta ve Müslümanlara zarar vermektedir. Kültürler arası mücadelede kendi öz değerlerine sahip çıkabilmenin temel şar­tı, o kültürün kaynaklarına sıkı sarılmaktır. Bu bakımdan ‘‘Kitap ve Sünnete Bağlılık” konusu İlmî, dînî ve sosyal açılardan sürekli ve güncel öneme sahip bulunmaktadır.(4)</p>
<p>Burada, “Kitap’a bağlanmakla Sünnetten müstağni kalına­ maz mı?” diye bir soru akla takılabilir. Sünnetin Islâm sistemi ve Müslümanın pratik hayatı açısından önem ve etkinliğini öğreten bizzat Kitap’tır. Yani Sünnete sarılmayı emreden Kitap’tır. Öte yandan Sünnet, Kitabın (veya dinin) sosyal açılımı sayılır. Bu sebeple de konu hemen bütün musannif muhaddislerce “Ki­tap ve Sünnete Bağlılık” olarak değerlendirilmiş, Sünnete bağlanmadan Kitap’a bağlılığın söz konusu olamayacağına dik­kat çekilmiştir.</p>
<p><strong>B. MÜSLÜMAN KİMLİĞİ</strong><br />
Son yıllarda çokça duyulan ve kullanılan terim ya da keli­melerden biri kimliktir. Kimliğin hemen yanında kişilik, benlik, öz benlik, ego, şahsiyet gibi kelimeler de sık sık kullanılmaktadır.</p>
<p>İnce bir tetkike tabi tutmadan bu kelimelerin biribirinin yerine kullanıldıkları da olur.Biz burada özellikle kimlik terimi üzerinde duracak, sonra Müslüman kimliği denilince neyin akla gelmesi gerektiğini, daha sonra da İmam Buhârî’ye göre Müslüman kimliğini koruyabilmek için neler yapılması, nelere dikkat edilmesi la­zım geldiğini, -İ’tisam bölümü çerçevesinde— ortaya koymaya gayret edeceğiz.</p>
<p><strong>KİMLİK KAVRAMI VE TANIMLARI</strong></p>
<p>Kimlik, kişilerin, grupların, toplum veya toplulukların “kim­siniz, kimlerdensiniz” sorusuna verdikleri “ben falanım, fa­lanlardanım” cevabının ortaya koyduğu tanımdır.(5) Yani kimlik, aidiyet esasına dayalı bir kavramdır.</p>
<p>Kişisel kimlik, insanın değer yargılarıyla davranışlarının ahengine, uyumuna dayanır. Kollektif kimlik, grupların di­ğer guruplardan farklarını ortaya koymasıyla anlaşılır. Dil, kül­tür, din, tarih, yaşam alanı, maddi imkan ve koşullar, toplum hafızası gibi olgular kollektif kimliğin unsurlarını oluşturur.</p>
<p>Kişilik, kişinin dışarıdan görülen halidir. Kimlik ise, insa­nın kendisini nasıl algılayıp kiminle özdeştirdiğine göre anlam kazanan bir olgu ve değerdir.(6) Aynı şekilde imaj, varlığın dışarıdan algılanması, kimlik ise, varlığın kendi kendisini ta­nımlamasıdır.</p>
<p><strong>İnsanın üç varlığı/kimliği vardır:</strong><br />
<strong>a.</strong> Uzvî varlık / Biyolojik kimlik,<br />
<strong>b.</strong> Ruhî varlık / Psikolojik kimlik,<br />
<strong>c</strong>. İçtimaî varlık / Sosyolojik kimlik.<br />
Buna göre kimlik, fiziksel nitelikler (uzvi yapı/biyolo­jik kimlik), karakter özellikleri (ruhi yapı/psikolojik kimlik), gayr-i şahsî davranışlar (İçtimaî varlık/sosyolojik kimlik) top­lamından ibarettir diye tarif edilebilir.<br />
Uzvî varlık helal gıdalarla; ruhi varlık, manevi değer­lerle; İçtimaî varlık da toplumsal değerler, örf-adet ve geleneklerle beslenip şekillenir ve kendilerine özgü özellik­ler istikametinde yaşatılabilir. İnsan için en büyük tehlike odağı toplumsal kimliğidir.(7) Öte yandan toplumsal/sosyal kim­liği aynı değerlere sahip topluluklar içinde korumak, geliştirmek daha kolay olur.</p>
<p>Kimlik -konuya dair eserlerde ortaklaşa vurgulandığı gibi— neticede ve kesin olarak bir kültür meselesidir. Teknolojik gelişmeler sürdükçe, toplumlar, kültürler değiştikçe insan kimlik sorunuyla uğraşacaktır. Her devirde olduğu gibi çağın insanı da kimliğini aramakla meşgüldür. “Ben şuyum ya da değilim» demek özgürlüğüne kavuşmak istemektedir. Çünkü kimlik özgürlük ister.</p>
<p>Kimlikte karşıtlık: Yukarıda değindiğimiz üzere kimlik bir aidiyet meselesidir. Buradan hareketle insan, kimlerden oldu­ğunu belirlerken, kimlerden olmadığını da veya kimlere karşı olduğunu da ortaya koyar. Hatta belki de kim olduğunun bilin­cine, kimlere karşı olduğunun bilgi ve yardımıyla ulaşır.(9) Kimlik konusunun gizli boyutu bu karşıtlıkta yatar. Tekrar belirtelim ki kişinin kimliği biraz da kimlere karşı olduğu ile bilinmektedir. Bu nokta o kadar işlevseldir ki, ötekiler olmasaydı, kişi onları bir şekilde var eder, kendi kimliğini bulmak, tanımlamak, ko­rumak için onların karşısında yerini alırdı. Hz. Peygamber in, “Ben şöyle şöyle yapanlardan uzağım” beyanları bu konu­ya örnek kabul edilebilir.</p>
<p>Toplumumuzdaki değişmelerin meydana getirdiği kültür boşluğu, yani kimlik arayışı inkar edilemez bir gerçektir. Bu boşluk ülke Müslümanları için daha bir derinleşmiş ve kimlik arayışı da buna parelel olarak iyice yaygınlaşmış ve belirgenleşmiştir. İslâm ülkelerinde de bu boşluk ve arayış giderek ken­dini hissettirmektedir. Öte yandan bloklaşan dünya ger­çeği, alt kimlik gruplarını, daha kapsamlı ortak üst kimlikleri kabule zorlamaktadır.</p>
<p>Dinî kimlik, bu bloklaşma gerçeği ve gelişmesi karşısında tabiîliğini ispat etme şansına kavuşmuş bulunmaktadır. Dün, dinî gerekçe ve gerçeklere dayandığı için hoş görülmeyen ümmet kavramı ve yapılanması, bugünkü siyasî ve ekonomik kaygı­ların doğurduğu bloklaşmalarla bir anlamda aslında var olan meşrûiyetine yeniden kavuşmuştur. Dinî kimliğin, üst kimlik olduğu, ümmet kimliğinde iyice ortaya çıkmıştır. Çünkü İslâmî kimliğin besmelesi demek olan kelime-i şehadeti söylemek, insanı bir taraftan, tek yaratıcının varlığıyla bütünleştirirken, diğer yandan mü&#8217;minler toplununum üyesi yapmakta ve ona, sosyal kimliklerin en kapsamlı­sını sunmaktadır. O halde Müslüman, imanın sınırlarıyla çevri­li ve İslâm kimliğiyle üst düzey bir yapıya ve sosyal varlığa/kimliğe sahip kişi demektir. Esasen şahsiyet de insanın değerleriyle olan ilişkilerinde gösterdiği tutum ve davranışlarına göre belirlenir. Ni­tekim bir insanın kendine özgü dinî özelliklerinin tümüne dînî şahsiyet denir. Müslüman kimliği bu anlamda Müslüman şahsi­yetinden ibarettir.</p>
<p><strong>MÜSLÜMAN KİMLİĞİNİN KAZANILMASI</strong><br />
<strong>Kimlikte üç adım:</strong> bulmak (iman), tanımlamak (İslâm), korumak (itisam) olarak karşımıza çıkmaktadır. Şimdi Müslü­man kimliğinde bu üç adımı takip ve tetkik edelim.</p>
<p>Bilindiği gibi Müslüman kimliği ya doğuştan ya da ihtida yo­luyla sonradan elde edilir. Bunun için kelime-i şehadeti veya kelime-i tevhidi inanarak söylemek gerekmektedir. Bir insan, “Allah&#8217;tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah&#8217;ın el­çisidir.” diye şehadette bulununca Müslüman sayılır. Şehadetin sadece sözde kalmaması için mü’min onu, dinî hareketlerle yani İslâmın şartı olan namaz, zekat, oruç, hac gibi ibadetler ve sosyal hayattaki hat ve hareketleriyle, helal-haram sınırlarına riayetle somutlaştırmak yani tanımlamak ve ispat etmek duru­mundadır.</p>
<p><strong>Şehadet iki taraflı bir ikrardır:</strong> Şehadet ederken bir taraf­tan Allah&#8217;ın varlığı, diğer taraftan da şehadette buluna­nın kendi varlığı tasdik edilmiş olur. Mutlak ile sonlunun, manevî olanla maddî olanın, metafizik ile fizik varlığın arasında sürekli biribirini tanıma ve tasdik etme, şehadetle gerçekleşir. Bir başka ifadeyle psikolojik olarak şehadet; başkası ile ilişkiyi teşkil etmekte ve sosyolojik olarak da, mü’min, başkalarının dinsizliğine zıt olarak, müminlerin imanının barındı­ğı “biz”e yani Müslüman topluma (ümmete) katılmış olmaktadır.</p>
<p>Bu durumun açılımını eski ilmihal kitaplarının hemen giri­şinde yer alan ve her Müslümanm ilk planda öğrendiği, daha doğrusu sıbyan mekteplerinde öğretilen Müslüman kimliğinin en özlü ve anlamlı anlatımı olan şu ifadelerde bulmaktayız:</p>
<p>“&#8230;Hz. Adem aleyhisselam zürriyetindenim ve Hz. İbra­him aleyhisselam milletindenim, ve ahir zaman peygambe­ri Muhammed aleyhisselam dinindenim ve ümmetindenim. Elhamdülillah, itikatta mezhebim Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat. Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat demenin manası, Resulullah&#8217;ın as­habı ve camaatı her ne itikat üzere oldular ise ben dahi ol itikat üzere oldum demektir. Amelde mezhebim Imam-ı A’zam Ebû Hanife; ben İmam-ı A’zam’ı imam edindim ve onun Kitabullah’tan ve hadîs-i şeriften anlayıp çıkardığı meseleleri ka­bul ettim ve onun sözüyle ameli ihtiyar ettim.”(10)</p>
<p><strong>Şehadetin içeriği:</strong> Allah&#8217;ı rab, İslâmî din, Muhammed’i peygamber ve mü’minleri kardeş &#8216; &#8216; olarak ka­bul edip onlardan razı olmak ve bunlara asla alternatif arama­mak demektir.</p>
<p><strong>İlk işlemler:</strong> İslama yeni giren kişiye (mühtedi) uygula­nan işlemler, bir anlamda da Müslüman kimliğinin ilk adımları olarak önem taşır. İhtida olaylarında, muhtelif din ve hatta o dinlerin mezheplerine göre az-çok farklı törenler yapılır.(11) Çün­kü ihtida dinî anlamda kimlik değiştirmektir. İslâmdaki durumu şöylece özetlemek mümkündür:<br />
İslâmda “ihtidanın tek şartı, kelime-i şehadet getirmek, Al­lah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul et­mektir. Bunun herhangi bir törenle veya dinî bir kurumda gerçekleştirilmesi gerekmez. Fakat en az iki kişinin yanında şehadet getirmek gelenek olmuştur.</p>
<p>Mühtediden ilk iş olarak güsul abdesti alması, daha sonra da dinin temel esaslarını öğrenmesi beklenir;</p>
<p>Islama aykırı bir çağrışım yapmadıkça ismini değiştirmesi şart değildir.</p>
<p>Erkek mühtedînin Sünnet olması tavsiye edilir.</p>
<p>İhtida ettiği için önceki günahları Allah tarafından bağışla­nan kişi, manevî açıdan yeniden doğmuş gibidir.(12) Nitekim Hz.Peygamber, “Müslüman olmak, önce­sinde olup bitenleri temizler'(13) buyurmuştur. İşte bu yeni bir kimliktir.</p>
<p><strong>İsim değişikliği:</strong> İhtidada -abdü’l-uzza, abdü’ş-şems gibi— tevhid inancına ters düşmedikçe, çirkin ve olumsuz anlamlar taşımadıkça isim değişikliğine gidilmesi şart olmamakla birlikte, kimlikte ve özellikle kimlik değişikliğinde ismin öneminin büyük ve ciddi olduğu da açıktır.(14)</p>
<p><strong>Kimlik-kıyafet İlişkisi:</strong> Burada açıkça görüldüğü gibi ihti­dada kıyafet değişikliği bahis mevzuu değildir. Ancak kimlik ile kıyafet arasında herhalde küçük görülemiyecek bir ilişkiden söz etmek de mümkündür.</p>
<p>Bilinen bir gerçektir ki kılık-kıyafet şekil, kimlik ise kültürel bir benlik ve aidiyet meselesidir. Böyle olmakla birlikte ruh ile beden, psikoloji ile fizyoloji ilişkisi gibi kıyafetle-kimlik arasında da en azından bir temsil ilişkisinin mevcudiyeti inkar edilemez.</p>
<p>Şimdilerde beden dili” diye bir olgudan söz edildiği gibi pek tabiî olarak bir de “kılık-kıyafet dili” bahis mevzuudur. Biz buna temsil işlevi dedik. Bu işlev çeşitli kültür çevrelerinde farklılık arzedebilir. Fakat tamamen yok olmaz. Nitekim günü­müzde, dünyanın her yerinde kimlik kartlarında ve pasaportlar­da yani ulusal ve uluslararası kimlik kartlarında bireylerin kimlik bilgileri yanında bir de kılığı kıyafetini yansıtan resim bulunmak­tadır. İşte bu yaygın durum, kimlik ve kılık-kıyafet, giyim- kuşam ilişkisinin belgesi ve göstergesidir.</p>
<p>Özgür ve kimliğine sahip bireylerin kültürel aidiyetlerini yansıtan kılık-kıyafete sahip olmaları haklarıdır. Hatta belki de ihtiyaçlarıdır. Kendi inanç ve dünya görüşleriyle uyumlu bir kılık-kıyafette olmaları, insanlığın sosyolojik zenginliğinin ser­gilenmesi anlamı taşır. Bu durumun, hem hukûkî hem de ah­lakî ve kültürel boyutunu görmezden gelmek makul olmasa gerektir.</p>
<p>Kılık-kıyafetin şekilden ibaret olduğu, bu yüzden de fazla bir önem taşımadığı fikrine sahip egemen çevrelerin, konuya kanun gücüyle belli sınırlamalar, yasaklar ve yaptırımlar getirmeleri, belli yönlendirmelerde bulunmaları, bir yandan konunun öne­mini fiilen itiraf anlamına gelirken, diğer yandan ilginç bir çifte standardı ve derin bir paradoksal olguyu yansıtmaktadır.</p>
<p>Yabancı kültür muhitlerinde İslâmî seçen mühtedilerin, ül­kelerinin örf ve adetlerine hatta kılık-kıyafeti temelden etkileyen iklim şartlarına bile aldırış etmeden “İslâmî” kabul ettikleri kılık- kıyafeti -zorlayan hiçbir güç odağı olmamasına rağmen- (Yusuf İslâm örneğinde olduğu gibi) bilhassa tercih etmeleri ve sürekli ona sahip olmaları herhalde yeni kimliklerinde bütünlüğü yakalama psikolojisinin sonucu olsa gerektir</p>
<p>Anlaşılıyor ki bireyler kendilerini özgürce tanımlarlarken kılık- kıyafetlerini de bu tanımlarının görünür delili olarak özgürce seç­mek ihtiyacı içindedirler.</p>
<p>Müslüman kimliği hicap veya tesettür prensibine uygun İslâmî bir kılık-kıyafet içinde özgürlüğünün ve özbenliğinin bi­linci ve huzurunu duyar. Aksi bir durum ise, daima şu veya bu ölçüde ama mutlaka tepki çeker, diye düşünmek, psiko-sosyal gerçeklere daha uygun ve yatkın bir yaklaşım olsa gerektir.</p>
<p><strong>3. MÜSLÜMAN KİMLİĞİNİN YAŞANMASI VE SÜNNET</strong><br />
Yukarıda işaret edildiği gibi Kelime-i şehadet ve tevhid ile kazanılan iman veya Müslüman kimliği pek tabidir ki —her kimlik gibi— sosyalleşmek suretiyle kendisini is­patlamak ister. Bu onun yaşanması anlamına gelir. Islâmda imanın sosyalleşme rehberi ise, Sünnettir. Zira inanılan ilkelerin yani dinin emirler, yasaklar ve şüpheliler olarak inananlarca nasıl uygulanacağı, İslâm’ın nasıl yaşanacağı Sün­netin önderliği, Hz. Peygamber’in hayatı/yorumu olmadan bili­nemez ve sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilemez. Sünnetin önüne geçen bir din yorumu ve yaşantısı olmaz/olamaz. Bilindiği gibi herhangi bir uygulamanın, amelin amel ve ibadet olarak kabul görmesi için iki temel şart vardır. Biri sağlam/iyi bir niyet. Bu, işin görünmeyen yönüdür. “Ameller niyetlere göre değer­lendirilir” hadisi(Buhari,Bed&#8217;u&#8217;l Vahy,1..) bu şartı ortaya koymaktadır.</p>
<p>İkincisi, şekil/ uygulama biçimi olarak, Sünnete uygunluk. Bu da görü­nen yönüdür. “Namazı benden gördüğünüz gibi kılın(İbn Hibban,Sahih,IV,541,V,503..) hadisi ibadetlerin Sünnete uygun olma zorunluğunu; “Kim bizim dini­mizde olmayan birşey (amel/inanç) uydurursa o reddedilmiştir” hadisi(Buhari,İtisam,20..), genel anlamda, yani prensip olarak Sünnetin bu tayin ediciliğini belirlemektedir. Binaenaleyh sosyolojik anlamda dinin kimliğini ve tabiî Müslüman kimliğini de tayin, tespit eden ve tanımlayan Sünnettir. Bir başka deyişle Sünnet, dinî kimlik ve kişilik için sıhhat ölçüsüdür. Bu durum Hz. Peygambere, bizzat dinin sahibi tarafından verilmiş olan İnsanlara ne indirildiğini açıklama”(Nahl,44) yetkisinin doğal sonu­cudur. Nitekim ehl-i Sünnet ve’l-cemaatin görüşü de Sünnetin sıhhat ölçüsü olduğu yönündedir.</p>
<p>“Söz ancak amel ile, amel ve söz ancak niyyet ile, niyetli söz ve amel de ancak Sünnete uygun olmakla bir değer ifade eder ve fayda verir. ”(Humeydi,Müsned,2,546..)</p>
<p>Öte yandan, Müslümanın kollektif kimliğinin sosyal ve günlük hayattaki tezahürleri, şeâir-i Islâm diye bili­nen değerlerdir: Ezan, Kur’an, ramazan, oruç, minare, kubbe, hac ve menasiki (meşair-mealim), Ka’be, kurbanlıklar, mescid, cemaatle namaz, Sünnet, bu tezahürlerin başında gelir. Bilindiği gibi Şeâir-i İslâm, İslâmın tanıtıcı özel ve vazgeçilmez simge­leri, Allah&#8217;ın, kendisine taat vesilesi ve alameti kıldığı her şey demektir Dinî yoğunluğu olan günlerde, yıllardır belli çevreler­ce özellikle şeaire yöneltilen medyatik tartışmalar ve saldırılar, Müslüman kimliğine yönelik fevkalade anlamlı, planlı ve bilinçli girişimlerdir.</p>
<p>“Farklı kimliklerin bir arada, barış içinde yaşayabilmesi için, daha üst düzeydeki bir varlık çatısı altında uzlaşmaları gerekir.” Osmanlı bu olguya örnek verilebilir.(15)</p>
<p>Osmanlıdan önce İslâmın ve Sünnetteki uygulamanın, bir üst kimlik olarak, Müslüman olmak veya cizye vermeyi kabul ederek kendi dininde kalmak seçeneklerini insanların önüne koyduğunu ve hiçbir kavmi, insan topluluğunu sırf kavmî özel­liğinden dolayı diğerlerinden üstün veya aşağı tutmadığını ha­tırlatmak gerekir.</p>
<p>Sünnette kimlik inkarı yoktur. Yeni ve üst kimlik inşası vardır. Onun adı Islâm kimliğidir. Medine sözleşmesinde, söz­leşmeye taraf olan kabilelerin her biri tek tek sayılmıştır. Yahudi ve Hristiyanların kimlikleri ve dinlerinin emirleri istikametinde hayatlarını sürdürmeleri imkanı getirilmiştir. Zaten Hz. Peygam­ber, kendisinden önceki dinleri ve mensuplarını ikrar ediyor, ancak bazı sapmalara ve saptırmalara dikkat çekiyor ve onları düzeltiyordu. .<br />
Barış içinde bir arada yaşamanın temel şartı, hiçbir grubun kimliğini inkar etmemektir. Hz. Peygamber kendisine gelen el­çilere, men-il-kavm “Gelenler kim? Hangi kabile elçileri? diye açıkça kimliklerini belirtmelerini isteyen sorular yöneltiyor­du. Kendisi de gerektikçe, “Ben Peygamberim, yalan yok. Ben Abülmuttalib’in torunuyum” diye kimliğini açıklıyordu. Yine o, kişinin, milletini sevmesini değil haksızlığına rağmen mil­letine yan çıkmasını, destek vermesini &#8216; &#8216; kavmiyetçilik (asabiyye) olarak tanımlıyor,(bk.Ebu Davud,Edeb,112)&#8221; kavmiyetçiliğe duygusal ve psikolojik değil, hukukî ve sosyolojik bir yorum getiriyordu.(16)</p>
<p>Çocukluğumda tanıdığım, anne tarafından akrabamız Çerkez kökenli ve daha o zaman 80 yaşlarında olan Feride ninenin, “Evladım, size birisi kimsin diye sorarsa, ben şuyum, buyum demeyin, Osmanlıyım deyin Osmanlı&#8230;” tenbihi, şimdi anlıyorum ki Osmanlı irfanının olduğu kadar üst kimlik bilincinin de ifadesiymiş.</p>
<p>En yakın örneğini Osmanlı kimliğinde görme imkanı buldu­ğumuz İslâm kimliğinin, bir üst kimlik olarak, alt kimliklerden hiçbirini aşağılaması, küçük görmesi düşünülemez. “İslâmiyet Türk kimliğini aşağıladı” (Özkazanç ve Kozaklı 1993) yargısı kesinlikle doğru değildir. Zira İslâmiyet’in üstünlük ölçüsü tek­tir: O da Allah saygısı (takva)dır. Hucurat Sûresinin (49), 13 âyeti bunun açık delilidir: “Şüphesiz Allah katında en üs­tün olanınız, Allah saygısı en derin olanınızdır.”<br />
<strong>MÜSLÜMAN KİMLİĞİNİN ANLAMI</strong></p>
<p>Söz buraya gelmişken önemli gördüğüm bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum. Kitap ve Sünnetin inşa ettiği/dokuduğu Müslüman kimliği, son tahlilde Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman olmak demektir. Klasik ve tarihi ifadesiyle ehl-i Sünnet ve’l-cemaat Müslümanlığıdır.<br />
“Benim ve ashabımın yaşadığı Müslümanlık” beyanının orta­ya koyduğu çerçeve de budur. Bu beyan aynı zamanda, ehl-i Sünnet Müslümanı olmanın sahabe gidişatını takip etmekle yerine getirileceğini göstermektedir.</p>
<p>Şunu kabul etmek gerekir ki Hz. Peygamber’in ilk işi; İslâm’ın şahıslarında canlandığı bireyler yetiştirmek olmuştur. Sahabîler de bu kıvamı temsil eden ilk Müslüman nesildir. “Sizin en hayır­lılarınız, görüldükleri zaman Aziz ve Çelil olan Allah’ın hatırlan­dığı kimselerdir”(İbn Mace,Zühd 4..) hadisi, hem bu ideali hem de sahabi neslinin genel niteliğini tespit ve tescil etmektedir. Unutulmamalıdır ki:</p>
<p>Sahabîler, Kitap ve Sünnet ehlidir.</p>
<p>Sahabîlerin yolunu izlemek, Kitap ve Sünnete uymak anla­mına gelir.</p>
<p>Sahabîler, Resulullah’m Sünnetine tabi idiler. Sünnete ittiba eden Kur’an’a tabi olmuş demektir. Sahabîler bu konuda en önde gelen kimselerdir.</p>
<p>Hz. Peygamber sahâbîlere Kur’anın lafzını getirip bildirdiği gibi, manasını da açıklamıştır. “İnsanlara ne indirildiğini açıkla­masın diye&#8230; ” âyetinin(Nahl,44) öncelikle sahâbîleri kapsadığı açıktır.</p>
<p>Kur an-ı Kerîm de “Sebîlu’l-mü’minîn(bk.Nisa,115) (Mü’minlerin yolu/ hayat tarzı) diye belirlenen yol, öncelikle sahâbîlerin üzerinde olduğu yol ve yaşayışlarıdır. Yani onların, Kitap ve Sünnete uygun düşen yapıp ettikleridir.<br />
“Allah tarafından vazedilmiş olan dinî hükümlerin doğru an­laşılması Allah’ın muradını tespit etmekle mümkündür. Allah, kullarına iletilmesini dilediği şeyleri vahiy yoluyla peygamberine bildirmiş, vahyi açıklayıp uygulama görevini de ona vermiştir. Son peygamberin tebligat ve uygulamalarının ilk mu­hatapları sahabe topluluğu olduğundan Islâm’ın temel konularında anlayış, uygulama ve rivayetleri Allah’ın muradına emirlerine ve Peygamber’in Sünnetine uygun düşen bir yol olarak kabul edilmelidir. Bu sebeple Müs­lüman çoğunluk daima bu yolu takip etmeye çalışmıştır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet alimlerine göre naslardan isabetli hüküm­ler çıkarmak ve ihtilaflı konuların çözümüne ulaşabil­mek için anlamı açık olan muhkem ayelerden hareket etmek, sahih hadislerin beyanlarını dikkate almak, nas- ları bütünlük içinde anlamaya çalışmak, nakli ve aklî bir zaruret bulunmadıkça naslarm zahirine bağlı kalıp aklı nakle tabi kılmak gerekir. Nas bulunmayan konularda ise aklın temel ilkelerine başvurularak Kur’an’m genel muhtevasına ve özüne uygun bir şekilde içtihad etmek lazımdır. Ancak nassm bulunduğu konularda ve dinin temel esaslarını belirlemede akla bağımsız yetki verilemez”(17)</p>
<p>“Hicri I. yüzyılın sonunda ortaya çıkmaya başlayan ve IV. yüzyılda teşekkülünü tamamlayan Ehl-i Sünnet, Kur&#8217;an ve<br />
Sünnete uyulması gerektiğini kabul edip aklı nakle tab kılmakla diğer mezheplere göre isabetli yolu tercih eden ana mezheptir. Zira dinde ana prensip vahye uymaktır. Mutlak ve mükemmel bir bilgi kaynağı olmayan aklın nakle hakim ol­ması veya naklin akla tabi kılınması hailinde bazı düşünürlerin de söylediği gibi vahye ihtiyaç kalmaz ve ilahı emirler bir anlam ta­şımaz. insan bilgisi için vazgeçilmez bir kaynak olmasına rağmen sınırlı, dış tesirlere açık ve geleceği keşfetmekten yoksun bulunan akıl, vahyin (rehberliğine ve) desteğine muhtaçtır. Ehl-i Sünnet aklı vahye tabi kılıp vahiyle akıl arasında bir denge kur­mak, ayrıca kitap, Sünnet, icma, kıyas gibi bütün şer’î usûllere başvurmak suretiyle doğruya ulaşma ihtima­lini yükseltmiş ve hemen hemen her konuda mutedil bir çizgide yer alıp aşırı uçlardan uzak kalmayı başarmıştır. Dünya Müslümanlarının % 90’dan fazlasını oluşturan Ehl-i Sün­netin İslâm ilimlerinin kuruluş ve gelişmesine yaptığı katkılar da önemlidir.”(18)<br />
<strong>MÜSLÜMAN KİMLİĞİNDE BAŞKALAŞIM (İFTİRAK VE İHTİLAF)</strong><br />
İftirak; itikadı bölünme, fırkalaşma; ihtilaf, hukukî gö­rüş ayrılığı demektir. Bu ikisi, bir aşamadan sonra ötekini do­ğurabilir. Prensip olarak yasaklanan ihtilaf değil, iftiraktır.</p>
<p><strong>İftirak ve ihtilaftan kurtulmanın yolunu;</strong><br />
<strong>a.</strong> Hz. Peygamberin “Benim ve ashabımın gidişatını izleyenler” hadisi;<br />
<strong>b</strong>. Irbaz b. Sariye rivayetindeki, “Size, benim Sünnetim ve raşid halifelerimin Sünneti gerek” beyanı ile,<br />
<strong>c.</strong> Aynı rivayetteki “Uydurulmuş (din dışı, Sünnette ol­mayan) işlerden sakının” tavsiyesi göstermektedir.</p>
<p>Netice, iftirak ve ihtilaftan ancak Sünnete bağlılık ile kurtul­mak mümkündür. Onun için “Sünnete bağlılık kurtuluştur”(Darimî, Mukaddime 16) denilmiştir. Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman olmak, bu açıdan Hem gerekli hem de vazgeçil­mezdir.</p>
<p><strong>BUHÂRÎ’YE GÖRE MÜSLÜMAN KİMLİĞİ</strong></p>
<p>Muhaddislerin emîri olarak Buhârî&#8217;nin öngördüğü, ko­runması için önerilerde bulunduğu kimlik bize göre yuka- nda işaret ettiğimiz “Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman” kimliğidir. Çünkü Sahih’in cami niteliği, tertibi ve Buhârî’nin konu başlıklarında ifadesini bulan çıkarımları/istidlalleri yaşadığı dönemin sosyal ve kültürel gerçeklerine karşı takındığı tavrın göstergeleri olarak bu sonucu ortaya koymaktadır. Mu’tezile’- nin -tabir caizse- entel takılan kesime yönelik; ehl-i Sünnet ve’l-cemaat’ın ise, genel halka yönelik anlayış ve görüşleri ön- celediği ve temsil ettiği tarihî bir gerçektir. Din yani Islâm ise, genel insanlığa gönderilmiştir. Belli, marijinal bir kesime gelmiş değildir. O halde İslâmm, bu temel nitelik ve kimliğine ya­raşır bir yoruma tabi tutulması ve bu çerçevede takdim edilip yaşanmasına imkan aranması gerekmektedir. Bu da ehl-i Sünnet ve’l-cemaat görüşü ile yerine getirilebilir. Ehl-i Sün­netin görüşlerinin bir özeti, Buhârî’nin hocası el-Humeydî nin Müsned&#8217;i sonunda &#8216; &#8216; adıyla yer almaktadır. Söz ko­nusu risale, Buhârî’nin görüşlerini değerlendirmede harici bir delil niteliğindedir.</p>
<p>Yukarıda işaret edildiği gibi Buhârî’ye göre, Kitap ve Sün­nete bağlılık Müslüman kimliğini ispat ve koruma prensibidir. İ’tisam, bilim, bilinç, inanç, yöntem, görüş, beşeri ilişki, kültü­rel bağımsızlık, emanetlere, meşâhide, şeaire saygı, sorumluluk bilinci, engellere dikkat ve istişare gibi çok yönlü dinamik bir kavramdır. Ehl-i Sünnet Müslümanı olmak, bir başka ifade ile Kitap ve Sünnet Bağlısı Müslüman olmak ancak Sün­nete ittiba ve i’tisam ile kıvamını bulur ve varlığını sürdürebilir. Bu sebeple Kitap ve Sünnet bağlılığı (i’tisam), değişme­mek, gelişmemek çağrış, olarak değil, çözülmemek,dökülmemek, kimlik kaybına uğramamak tedbiri olarak anlaşılıp değerlendirilebilir</p>
<p>Buhâri, Müslüman kimliğini koruma yollarını Sahih&#8217;in i’tisam bölümünde detaylı bir şekilde işlemiştir Bu bölümde onun orta­ya koyduğu görüşleri Buharı&#8217;ye göre kitap ve Sünnet bağlısı bir Müslüman olmanın gereği -kuralları ve engelleri diye iki kısımda incelemek mümkündür.(19) Buhârî’nin görüşü, bu çalışmanın bundan sonraki bölümünde -özgün tertibi için­de- detaylı olarak işlenecektir</p>
<p>Buraya kadar söylemeye çalıştıklarımızı birkaç cümle ile özetleyerek bu bölümü noktalamak istiyoruz.<br />
Müslüman kimliği Kitap ve Sünnet bağlısı Müslüman olma idealinin tabiî sonucu olarak Kitap ve Sünnete bağlılık (i’tisam) ilkesine riayetle korunur.</p>
<p>Bu açıdan Sünnet, Müslüman kimliğinin hem yapıcısı hem de koruyucusudur.</p>
<p>Müslüman kimliği sorununun çözümü, İslâm kültü­rü demek olan Sünnetin Müslüman bireylerin sosyo­kültürel hayatlarını tanzim edebilir konuma gelmesiyle mümkün olur.</p>
<p>Ehl-i Sünnet ve’l-cemaat Müslümanlığı, Müslüman kimliğinin gereği ve anlamıdır. Bu çerçevedeki “Müslü­man Kimliği ”ni şöylece ifadelendirmek mümkündür:</p>
<p>Müslüman kimliği, Kitap ve Sünnet bağlısı, vahiy öncelikli düşünce sahibi, nas bulunmayan konularda içtihad yanlısı, Müslümanları kucaklayan, insanlığa derin şefkat duyan ve tüm insanlığın Islâm ile tanışmasını arzulayan ve bunun için çalışan, düşünce yöntemini, değer yargılarını, hayat modelini Sünnetten alan, kon­jonktürü değil,(20) evrensel gerçekleri kollayan, hakka ta­raf, mu’tedil, muvahhid, müstakim, müstekarr, muhsin, muhlis, kısaca Hz. Peygamber ve ashabının gidişatına uygun yaşamayı amaç edinmiş bir kimliktir.<br />
Bunun dışındaki anlayışları, kabulleri ve uygulamaları dışla­mak, kimlikte karşıtlık ilkesi uyarınca, Müslüman kimliğinin ge­reğidir.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>İsmail Lütfü Çakan &#8211; Müslüman Kimliği</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Muvatta, Kader 3. Hakim, Müstedrek, I, 93. İ’tisam konusuna müstakil bir bölüm ayıran Buhârî&#8217;nin, hadisü’s-sekaleyn diye anılıp şöhret bulan bu hadisin hiçbir rivayetine bu bölümde ve dolayısıyla Sahih’inde yer vermemiş olması dikkat çekicidir. Bu demektir ki hadisü’s-sakeleynin hiçbir rivayeti Buhârî’nin sıhhat şartlarına sahip değildir. İmam Malik’in “beleğam&#8217; diye Kitap ve Sünnete i’tisamı öngören rivayetini Buhârî’nin görmemiş olması düşünülemez. İmam Müslim&#8217;in, “Kitap ve itretî (ehl-i beytim)” rivayetine yer vermiş olduğu da düşünülünce, Buhârî’nin, her iki rivayete de iltifat etmemiş olması, bu rivayetlerin kendi şartlarına sa­hip olmamasıyla açıklanabilir. Bundan daha ilginci, sadece Kitap’ı tav­siye eden rivayete de (Ebû Davud, Menasik 56; İbn Mace, Menasik 84) Buhârî’nin yer vermemiş olmasıdır. İ’tisam bölümü için en üst derece­den uygun düşen bu üç ayrı rivayetten hiçbirisine yer vermemiş olması Buhârî’nin, kendi şartlarına sadakatinin delili olduğu kadar, i’tisam ko­nusunu ortaya koymak için daha başka sahih birçok hadisin mevcuduyetini dikkatlere sunmak istemesinin bir sonucu da olabilir. (Hadisü’s- sakaleyn’in tüm rivayetleri ve ravilerinin değerlendirmesi için bk. Metin Ziyrek, Sakaleyn Hadisi (Tahlil ve Tenkidi), İstanbul, 1998, M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.)</p>
<p>(2)-bk.Solmaz Çakan &#8211; Kuran-ı Kerime Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi 1-3, Ensar Vakfı Yay.</p>
<p>(3)-“Âyet ve hadîsler üzerinde değerlendirme yapmak sizin ne haddinize?” diye Müslümanların ve özellikle İlahiyat öğrencilerinin karşısına çıkma­nın hiç bir mantığı ve delili yoktur. Anlamak için Müslümanın âyet ve hadisler üzerinde kafa yorması, zaman ayırması, bunun için ihtiyaç du­yacağı bilgileri edinmesi kadar güzel, tabiî ve isabetli ne olabilir?</p>
<p>(4)-“Sahabe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık” adıyla, ilk İslâm neslinin Sünnete bağlılığını irdeleyen bir doktora tezi A. Uraler tarafından hazır­lanmış ve yayımlanmıştır. (İstanbul, 2001)</p>
<p>(5)-Bilgi için bk. Güvenç, Türk Kimliği, s. 3. Hz. Peygamber’in &#8216;men gavmi&#8217; so­rusu, gelen elçiler grubunun kimler olduğunu, kendilerini nasıl tanıt­tıklarını öğrenmek istemesinin göstergesidir. Yine bizzat kendisinin “Ben Peygamberim, yalan yok, ben Abdülmuttalib’in torunuyum” buyurması (bk. Buhârî, Cihad 52) ve bunu Huneyn Savaşı’nın en kritik anında yapması, dinî ve kişisel kimliğini ortaya koymasıdır. Bunların birbirine aykırı düşmediğinin de isbatıdır. O bir başka sözünde de kendisini şöyle tanıtmıştır: “Ben peygamberlerin komutanıyım. Bunu övünmek için söy­lemiyorum. Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Bunu övünmek için söylemiyorum. İlk kez şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olan da benim. Bunu övünmek için söylemiyorum (Darimî, Mukaddime (8).” Hz. Peygamber’in konumunu, kimliğini ve üstün vasıflarını (hasais) an­latan beyanlar, hepsi birer tahdîs-i nimet kabilinden, asla övünme amacı taşımayan peygamberlik kimliğini belirleyici beyanlardır (Konuya dair diğer rivayet ve değerlendirmeleri için bk. A. Aydınlı, “Kendi Dilinden Hz. Peygamber”, Hz. Peygamber ve Aile Hayatı, s. 67-87, İstanbul, ts. İsav Yayınları)</p>
<p>(7)-Bk.Güvenç, Türk Kimliği, s. 8</p>
<p>(8)-bizi müttakilere imam yap, derler.[Furkan Suresi,24)ayeti çevrenin insan üzerindeki etkisine dikkat çekmekte olsa gerektir.</p>
<p>(9)-Bk. Güvenç, Türk Kimliği, s. 3</p>
<p>(10)-Bk. Mızraklı İlmihal, (hzl. İsmail Kara), s. 9-10, İstanbul, 2001</p>
<p>(11)-Osmanlı Devletinde konu, “Kanun-ı nev Müslim” diye özel kanun mev­zuu yapılmıştır, bk. Osmanlı Kanunnameleri, Milli Tetebbûlar Mecmuası, c. I, İstanbul, 1331)</p>
<p>(12)-Ali Köse, “İhtida”, DİA, XXI, 555</p>
<p>(13)-Ahmed b. Hanbel, IV, 199, 204, 205</p>
<p>(14)-Nitekim Arap olmayan (mevali) ravilerin hadis ilmindeki yeri ve rolü üze­rinde M. Öztürk tarafından hazırlanmış olan doktora tezinde, kişilerin kökenini tespıtte isimlerin ne denli önemli bir problem oluşturduğu bütün yönleriyle ortaya çıkmıştır.Çalışma yayınlandığında konuya ait sıkıntı açık-seçik görülcektir.</p>
<p>(15)-Güvenç, Türk Kimliği, s. 13. Osmanlı Devleti, yerini aldığı Roma gibi, çeşitli din (millet), dil, kültürden oluşan dünya imparatorluğu olarak ku­rulmuştu, öyle de kaldı. Osmanlı düşüncesinde, Türk-Türk olmayan ayı­rımı yerine, yöneten devlet (asker) &#8211; yönetilen (halk ‘tebaa/reaya) ayırımı vardı&#8230; Osmanlı, yönettiği, yöneteceği ülkelere barış vaat eden İslâm Devletiydi&#8230; Sünni dünya görüşüyle Osman Turan’ın (1978) “Cihan Hakimiyeti ıMefkuresi”ne sahip çıkan devlet, kısa süre sonra hilafeti de üstlenerek Selçuklu’dan miras kalan İslâm Devleti (Daru’l-İslâm) kimliği­ni sürdürecekti. (Güvenç, s. 169)</p>
<p>(16)-Toynbee, İslâm medeniyetinin en özel güçlü iki yönünü; kavmiyet­çiliği ve içkiyi yasaklaması olarak tespit, takdir ve teşhir eder. Bu iki ko­nudaki Islâm ülkelerine yönelik propagandanın ve uygulamaların amacı da böylece anlaşılmış olmaktadır.</p>
<p>(17)-Yavuz, “Ehl-i Sünnet”, DİA, X, 528</p>
<p>(18)-Yavuz, “Ehl-i Sünnet”, DİA, X, 529</p>
<p>(19)-Bu bölümleri şöyle özetlemek mümkündür:<br />
KURALLAR/YÖNTEMLER<br />
1. Fert olarak (“Vebali en ağır Müslüman”, kötü çığır açanın sorumluluğu hadisi)<br />
2. Toplum olarak (Gruplaşmanın, hilafın, itirazî soruların vebali, teorik ve felsefi tartışmalara dalmanın, aklını beğenmenin delil olmadığı ile ilgili hadisler.)<br />
3. Yönetim olarak (Öncekilere ittiba eden önderler hadisi, Ümeyye b. Hısn hadisi, miras hadisi, şûra hadisi, bid’atçıyı koruma ve halifelerin ulema ile istişare etmesi ile ilgili hadis.)<br />
4. Yöntem olarak (Kıyas ve mücerred aklı, teorik tartışmaları önceleyen yaklaşım­ların yanlışlığı, Allah’ın öğrettikleriyle eğitim, Allah’ın Kitabıyla hüküm, hikmetle hüküm ve eğitim, içtihad eden hakimin ecri, hükmü belli olayları bilinen durum­lara benzeterek hüküm vermek ile ilgili hadisler.)<br />
B. KİTAP ve SÜNNET BAĞLISI OLMANIN ENGELLERİ<br />
a. Heva (aşırılık, ğuluvv)<br />
b. Bid’at (6. bab)<br />
c. Zorlama kıyas<br />
d. Kötü çığır açmak (15 bab)<br />
e. Tefrika (hilaf, şiya’, niza’&#8230;)<br />
f. Ehl-i kitap (“Sizden öncekilere uyacaksınız”, “Ehl-i kitabı ne tasdik ne tekzib edin” hadisleri.)</p>
<p>(20)-Çünkü “Kur’an ve Sünneti bazı siyasî ve ideolojik görüşler doğrultusunda yorumlamaya çahşmak ehl-i bid&#8217;atin doğuş sebeplerindendir” (bk Yavuz, Ehl-i Bıd at”, DİA, X, 502).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/">Kitap ve Sünnet’e Bağlılığın Gereği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitap-ve-sunnete-bagliligin-geregi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbn Kayyım&#8217;ın (Sünnet Hakkında) Nefis Sözü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibn-kayyimin-sunnet-hakkinda-nefis-sozu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibn-kayyimin-sunnet-hakkinda-nefis-sozu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Jan 2016 12:27:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Kayyım'ın (Sünnet Hakkında) Nefis Sözü]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ali es-Sabuni]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10077</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmâm İbn-i Kayyım’ın Hz. Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisiyle gönderilen nebevi yol ve Muhacimimi aydınlık ile ilgili parlak, nefis bir sözü vardır, O şöyle diyor;Hz. Peygamber vefat ettiğinde, onlara her şeyi hatta kazâ-yı hâcet adabını dahi öğretmiştir. Yine onlara cima, uyuma kalkma, oturma, yeme, içme, binme, inme, yolculuk, ikamet, susma, konuşma, uzlet, insanlara karışma, zenginlik, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-kayyimin-sunnet-hakkinda-nefis-sozu/">İbn Kayyım’ın (Sünnet Hakkında) Nefis Sözü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ibn-kayyimin-sunnet-hakkinda-nefis-sozu/images-99/" rel="attachment wp-att-10078"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10078" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images-1.jpg" alt="İbn Kayyım'ın (Sünnet Hakkında) Nefis Sözü" width="356" height="267" /></a></p>
<p>İmâm İbn-i Kayyım’ın Hz. Peygamberin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kendisiyle gönderilen nebevi yol ve Muhacimimi aydınlık ile ilgili parlak, nefis bir sözü vardır, O şöyle diyor;Hz. Peygamber vefat ettiğinde, onlara her şeyi hatta kazâ-yı hâcet adabını dahi öğretmiştir. Yine onlara cima, uyuma kalkma, oturma, yeme, içme, binme, inme, yolculuk, ikamet, susma, konuşma, uzlet, insanlara karışma, zenginlik, fakirlik, sağlık, hastalık, hayat ve ölümle ilgili bütün hükümlerin adabını öğretmiştir. Yine onlara, bizzat gözleriyle görmüş gibi Arş’ı, Kürsi’yi, melekleri, cinleri, cenneti, cehennemi, kıya­met gününü ve ondaki bütün ilgili durumları anlatmıştır. Yine ma’budlarını, sanki Onu bütün yüce vasıflarıyla görüyor ve müşahede ediyorlarmış gibi onlara en güzel bir şekilde ta­nıtmıştır. Onlara peygamberleri, ümmetlerini, lehlerinde ve aleyhlerinde cereyan eden şeyleri sanki onlar aralarındaymış gibi tanıtmıştır. Kezâ onlara daha önce hiçbir peygamberin ümmetine öğretmediği hayır ve şer yollarını, bunların ince­liklerini öğretmiştir. Yine diğer peygamberlerin öğretmediği ölüm hallerini, ondan sonraki berzah alemini, burada ruha ve bedene arız olacak nimet ve azabı onlara öğretmiştir. Aynı şekilde onlara tevhidin, nübüvvetin, âhiretin delillerini ve bü­tün küfür ve dalâlet ehlinin bunlara cevabını öğretmiştir. Yine onlara savaş hilelerini, düşmanla karşılaşmayı, zafer ve gali­biyetin yollarını ki eğer onları bilir, düşünür ve hakkıyla riayet ederlerse karşılarında hiçbir zaman düşmanın duramayacağı bilgileri öğretmiştir. Aynı şekilde, onlara İblisin tuzaklarını, insanlara geliş yollarım, onun hile ve tuzaklarından korun­mayı, nefse daha fazla zarar vermeden onu kovmayı öğretmiştir. Kısacası o, dünya ve âhiretin hayrı için onlara gelmiş­tir. Onun getirdiği din en mükemmel dindir. Dünyaya ondan daha mükemmel bir din gelmemiştir.</p>
<p>Ben de diyorum ki: işte bu ifadeler o büyük imâmın, Pey­gamberlerin Efendisinin getirdiği din hakkındaki bir nebze de­ğerlendirmesidir. Müslüman bir kimse, Hz. Peygamber&#8217;in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yolunda ve irşad edici öğretile­rinde nasıl ihtiyaç hissetmez? Bu apaçık nurdan nasıl yüz çe­virebilir!</p>
<p>Allah’ım! Kalplerimizi Peygamberlerin Efendisinin yoluyla aydınlat!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhammed Ali es-Sabuni-Nebevi Sünnet</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-kayyimin-sunnet-hakkinda-nefis-sozu/">İbn Kayyım’ın (Sünnet Hakkında) Nefis Sözü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibn-kayyimin-sunnet-hakkinda-nefis-sozu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tebbet Suresini Okurken..</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tebbet-suresini-okurken/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tebbet-suresini-okurken/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2015 14:00:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Leheb]]></category>
		<category><![CDATA[Leheb Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Resule İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3984</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Leheb, Muhammed-i Arabi’yi ‘Resulullah’ olarak tanımamış; atalar dinini, ‘İnsanlar ne der?’i, ‘Koskoca amca küçük yeğenine mi tâbi olacak?&#8217; kuruntusunu aşamamıştı; nefsimiz de, çağı, toplumu, göreneği sünnet-i seniyyenın karşısına çıkarıp. bizi Resul&#8217;ün izinde olmadığımız bir hayata sürüklemeye çalışıyor. Bu bakımdan, Leheb sûresini her okuyuşumuzda, her Ebu Leheb&#8217;in &#8221;elleri kurusun; kurudu da” deyişimizde şöyle bir ürpermemiz gerekiyor. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tebbet-suresini-okurken/">Tebbet Suresini Okurken..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ebu Leheb, Muhammed-i Arabi’yi ‘Resulullah’ olarak tanımamış; atalar dinini, ‘İnsanlar ne der?’i, ‘Koskoca amca küçük yeğenine mi tâbi olacak?&#8217; kuruntusunu aşamamıştı; nefsimiz de, çağı, toplumu, göreneği sünnet-i seniyyenın karşısına çıkarıp. bizi Resul&#8217;ün izinde olmadığımız bir hayata sürüklemeye çalışıyor.</p>
<p>Bu bakımdan, Leheb sûresini her okuyuşumuzda, her Ebu Leheb&#8217;in &#8221;elleri kurusun; kurudu da” deyişimizde şöyle bir ürpermemiz gerekiyor. O çoğu zaman kıramadığımız, aldandı<span class="text_exposed_show">ğımız, oyununa geldiğimiz nefsin, bizi götüreceği son durak, Allah korusun, işte o Ebu Leheb’in hali. Ve bu hal hiç de sevimli ve istenilir bir hal olmadığına göre, böylesi bir hale düşmemek için, imanî bir donanıma kavuşmamız; Resul-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam ile gelen vahyin sesine kulak kapayarak kendisini ilâhi ve ebedî lânetlere dûçar eden Ebu Leheb’in halinden ders alarak, o Resulun izinde ve o Resulun kısa sûrelerin sınırsız dünyaları getirdiği Kuran adlı İlahî hediyenin rehberliğinde yaşamamız gerekiyor.</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Leheb sûresi, bu nazarla okuyunca, kalb ve ruhumun nefis karşısındaki manevî mücahedesine muazzam bir yardım ve destek ulaştırıyor.</p>
<p>Metin Karabaşoğlu &#8211; Kısa Surelerin Sınırsız Dünyaları</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tebbet-suresini-okurken/">Tebbet Suresini Okurken..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tebbet-suresini-okurken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
