<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Süleyman Uludağ | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/suleyman-uludag/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Jun 2016 00:32:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Süleyman Uludağ | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2016 15:41:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek-Yenilik]]></category>
		<category><![CDATA[Müceddid]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Uludağ]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7543</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gelenek-Yenilik Tasavvuf sadece bir bilgi alanı, bir ilim değildir. Kelâm ve fıkıh gibi ilimlerden farklı olarak aynı zamanda bir yaşama tarzı, dini algılama şekli ve dünya görüşüdür. Bu özelliği itibariyle canlı bir organizmaya benzer: Oluşur, gelişir, güçlenir, her tarafa dal-budak salar, çeşitli süreçlerden geçer. Böyle olunca ilk zahid ve sûfîlerin, zühd ve tasavvuf adı altında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/">Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/tasavvufun-merkez-konulari/" rel="attachment wp-att-10119"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10119" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari.jpg" alt="Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası" width="588" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari-600x214.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari-300x107.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari-768x274.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari-1024x365.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tasavvufun-merkez-konulari-1536x547.jpg 1536w" sizes="(max-width: 588px) 100vw, 588px" /></a></p>
<p>Gelenek-Yenilik</p>
<p>Tasavvuf sadece bir bilgi alanı, bir ilim değildir. Kelâm ve fıkıh gibi ilimlerden farklı olarak aynı zamanda bir yaşama tarzı, dini algılama şekli ve dünya görüşüdür. Bu özelliği itibariyle canlı bir organizmaya benzer: Oluşur, gelişir, güçlenir, her tarafa dal-budak salar, çeşitli süreçlerden geçer. Böyle olunca ilk zahid ve sûfîlerin, zühd ve tasavvuf adı altında yaşamış oldukları dinî ve manevi hayatın bazı yeni unsurlar içereceği ve değişiklik göstereceği, bu niteliği itibariyle Hz. Peygamber ve sahabesi dönemindeki dinî ve manevi hayattan az çok farklı olacağı, başka bir deyişle tıpatıp onun aynısı olmayacağı aşikardır. İşte bu tür tali farklara ve değişimlere takılıp kalan, habbeyi kubbe, pireyi deve yapan abartma yanlısı kişiler o farkları ve değişimleri büyüterek eleştiri ve tartışma konusu hâline getirirler. Genellikle bu tür hususları, İslâm’ın özüne ve doğasına aykırı bulup ret ve inkar ettikleri de olur.</p>
<p>Başını selefîlerin ve hanbelîlerin çektiği bir gruba göre İslâm dini Allah Resulü’nün vefatından kısa bir süre evvel tamamlamış, ikmal edilmiş,son şeklini almıştır. Bundan sonra bunu ayneet ve bir hüküm çıkarmak ve bir yana koymak ne ise ona sonradan yeni bir akide, ibadet ve hüküm eklemek muhafaza etmekten başka yapılacak bir şey yoktur. Kemale eren ve nihaî şeklini alan İslâm’dan bir akide, bir ibadde aynı şeydir. Tam ve kâmil bir şey, hiçbir şekilde çıkarma ve ekleme kabul etmez. Bu tür hususlar tahrif sayılır, İslâm’ın asliyyetine ve özgka yapılacak bir şey yoktur. Kemale eren ve nihaî şeklini alan İslâm’dan bir akide, bir ibadde aynı şeydir. Tam ve kâünlüğüne aykırı düşer.</p>
<p>Diğer yandan söz konusu din anlayışına sahip olanların çok geniş ve oldukça kapsamlı bir bid’at anlayışı vardır. Bunlar Hz. Peygamber veya sahabe döneminden sonra ortaya çıkan her şeyi, bütün değişiklikleri ve yenilikleri bidatınkapsamına alır ve reddederler. Bunu yaparken de muhakkak ki sözlerin en hayırlısı Allah&#8217;ın sözü olan Kur’an, hidayetlerin en hayırlısı ise Hz.Muhammed&#8217;in hidayeti olan, sünnetidir. En şerli/kötü şeyler ise sonradan ortaya çıkarı hususlardır. Her bid’at dalalettir.”mealindeki hadise ve benzeri diğer bazı hadislere dayanırlar. Bu hadise bazen “Her bid&#8217;at cehenneme girme sebebidir.&#8221; gibi bir ekleme de yapılır. Bu gruplar bid&#8217;at-ı hasene ve bid’at-ı seyyie ayrımı da yapmazlar.</p>
<p>Bid&#8217;at kavramının kapsamını geniş tutanlar “Hz. Peygamber zamanında mevcut değildi, .sonradan ortaya çıktı.&#8221; gerekçesiyle yemek yerken kaşık-çatal kullanmayı, seccade ve post üzerinde namaz kılmayı, abdest aldıktan sonra yüzü ve elleri mendil ya da havlu ile silmeyi, ekmeği  bıçakla kesmeyi, bisiklete binmeyi ve benzeri şeyleri de sakıncalı görür ve terk ederler. Her türlü değişime, gelişmeye ve yeniliğe, bu şekilde kapıyı kapatanların sonradan kurulan bütün islâmi ilimleri, bu arada zühd ve tasavvuf hayatını eleştirmeleri doğaldır. Bu kadar aşırı, gelenekçi ve tutucu olan ekstremist ve müfrit tiplere, bu kadar anane-perest ve tutucu olan marjinal ve fundamentalist (radikal) gruplara bütün toplumlarda ve dinlerde rastlanır.</p>
<p>Her toplumda olduğu gibi Müslüman toplumlarda da gelenekçiler ve yenilikçiler vardır. Gelenekçilere göre yenilikçiler daha hür, serbest ve makul düşünürler, gelişme fikrine, değişme ve yeniliğe açıktırlar. Yenilikçiler “Allah Teâlâ her yüz senede dinini yenileyen bir müceddid/ yenilikçi gönderir.” hadisine dayanırlar.” Hz. Ömer, Gazâlî ve Fahreddîn Razı gibi âlim ve mütefekkirler ümmete dinini yenileyen, yeni baştan yorumlayan müceddidler ve cedidciler olarak gösterilir.</p>
<p>Allah Resulü zamanında Ramazan ayında teravih namazı cemaatle kılınmazdı. Bu durum ilk defa Halife Hz. Ömer zamanında uygulanmaya başlandı. Hz. Ömer bu düzenlemeye “Ni’me’l-bid’at-hazihi” yani “Bu güzel bir bid’at/düzenleme oldu.” demişti. Demek ki bid’atların iyi/ hasen ve kötü/seyyie olanı var, her bid’at dalalet olsaydı Hz. Ömer böyle bir düzenleme yapmaz, böyle bir ifade kullanmazdı.</p>
<p>Her toplumda yenilikçiler ve gelenekçilerin mutedil ve makul olanları bulunduğu gibi müfritleri ve mutaassıpları da bulunur. Bu tür marjinal gruplara gâliye/aşırılar veya mutaassıplar/fanatikler denir. İslâm ifrat ile tefrit arasındaki, yani iki aşırılık ve uç ortasındaki itidal yolunu esas alan bir din olmakla beraber her zaman Müslüman toplumlarda aşırılık yanlıları, tutucular, fanatikler, radikaller ve fundamentalistler de olmuştur. Bunların bulunduğu yerde sert eleştirilerin, şiddetli mücadelelerin ve ağır suçlamaların olacağı tabiîdir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde genel olarak bütün insanlar, özel olarak müminler tefekküre, düşünmeye, ibret almaya, akıl yürütmeye, kıyas yapmaya, muhakemede bulunmaya ve yeni bilgiler üretmeye davet edilmişlerdir. Bu emir ve tavsiyelere uyup akıl yürütenlerin her zaman aynı sonuçlara varmayacağı bellidir. Farklı neticelere ulaşınca da aralarında ihtilaf çıkar, bu da tartışmaya ve eleştiriye yol açar. İslâm, müminlerin temel konularda ayrılığa düşmemeleri ve ayrı ilkelere inanmamalarını ister. Bu gibi ortak noktalar Müslümanlar arasında birliği sağlar. Fakat İslâm dini ayrıntılarda Müslümanların farklı düşünmelerini tasvip eder ve bunu rahmet sayan “Ümmetin ihtilafı rahmettir. <sup>‘’</sup>Müçtehid imamlar arasındaki ihtilaf buna örnektir. Fıkıhta ve kelâmda olduğu gibi tasavvuf sahasında da farklı düşünen mutasavvıflar vardır, bunların belli bir usul ve edep dahilinde birbirlerini eleştirmelerinde yadırganacak bir şey de yoktur. Aşırı gelenekçiler bazen tali ve teferruat sayılan hususları esas ve usul meselesi olarak algılarlar ve buna karşı çıkanlara yüklenirler. Bu da eleştirinin şiddetini artırır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Süleyman Uludağ &#8211; Tasavvuf ve Tenkid</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/">Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvufun-dinde-bidat-olusu-iddiasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sufiler,Veliler de Hata Yapabilir&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sufilerveliler-de-hata-yapabilir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sufilerveliler-de-hata-yapabilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Jun 2015 10:52:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah dostu]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Uludağ]]></category>
		<category><![CDATA[Sufiler]]></category>
		<category><![CDATA[Veliler de Hata Yapabilir...]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7548</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamberlerin bile zelle adı verilen ufak tefek hataları varken, bu sebeple sıkça tevbe ederken sûfîlerin ve velilerin mutlak surette hatasız ve günahsız oldukları nasıl söylenebilir? Öyle olsaydı onların bütün söz ve davranışları bütün Müslümanlar için delil olmaz mıydı? Kuşeyrî, müridlerin ve şeyhlerin masum olduklarına itikat etmeleri doğru değildir, diyor. Sûfîlerin nefslerini arındırdıkları, kalplerini kötü duygulardan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sufilerveliler-de-hata-yapabilir/">Sufiler,Veliler de Hata Yapabilir…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Sufi-Muslim-dervishes-dur-001.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7549" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Sufi-Muslim-dervishes-dur-001.jpg" alt="Sufiler,Veliler de Hata Yapabilir..." width="421" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Sufi-Muslim-dervishes-dur-001.jpg 780w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Sufi-Muslim-dervishes-dur-001-600x413.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Sufi-Muslim-dervishes-dur-001-300x207.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Sufi-Muslim-dervishes-dur-001-768x529.jpg 768w" sizes="(max-width: 421px) 100vw, 421px" /></a></p>
<p>Peygamberlerin bile zelle adı verilen ufak tefek hataları varken, bu sebeple sıkça tevbe ederken sûfîlerin ve velilerin mutlak surette hatasız ve günahsız oldukları nasıl söylenebilir? Öyle olsaydı onların bütün söz ve davranışları bütün Müslümanlar için delil olmaz mıydı? Kuşeyrî, müridlerin ve şeyhlerin masum olduklarına itikat etmeleri doğru değildir, diyor.</p>
<p>Sûfîlerin nefslerini arındırdıkları, kalplerini kötü duygulardan temizledikleri, kötü huy ve sıfatlardan fani oldukları, an ve duru hâle  geldikleri daima söylenir. Bu doğrudur, zaten tasavvufun gayesi de insanı  kemale eriştirmek ve fazilet sahibi yapmaktır. Fakat bunun istisnaları çoktur. Sûfîler ismet sıfatını hâiz masum (hatasız, günahsız) insanlar] değillerdir. Gerçi sûfîlerin Allah’ın hıfzında (muhafazası altında) bulundukları, bu yüzden “mahfuz” oldukları bütün kaynaklarda belirtilir. Fakat mahfuz olmak hatasız ve günahsız olmak anlamına gelmemektedir. Bunun anlamı şudur: Sûfî ve evliya hasbe’l-beşer nefsine ve şeytani uyup günah işleyebilir, hata yapabilir. Fakat günahta ve hatada ısrar etmez, tersine bunu fark eder, derhal samimi ve ciddi bir şekilde tevî ve istiğfar eder, bir daha aynı hatayı veya benzerlerini tekrar etmemek için gayret eder.</p>
<p>Cüneyd’e sordular: “Arif zina eder mi?” Cüneyd başını önüne eğip bir süre düşündükten sonra başını kaldırdı ve dedi ki: “Allah’ın emri kararlaştırılmış bir kaderdir.”Yani kaderinde varsa edebilir, ama hasbe’l- beşer işlediği bu tür bir günaha derhal tevbe eder, bir daha işlememeye de azmeder.Günah işlemeyi alışkanlık ve âdet hâline getiren bir kimse özel anlamda veliyullah (Allah’ın dostu) olmaz.</p>
<p>Nihayetinde sûfîler de insandır, hissî hareket ettikleri ve duygusal ifadeler kullandıkları olur. Onların arasında da rekabet vardır. Birbirini kıskandıkları ve çekemedikleri de söz konusudur. Kin ve nefret gibi kötü buy ve hislerden, ihtiras ve şehvetten, bencillikten ve kibirden tamamiyle arındıklarını söylemek de mümkün değildir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sufilerveliler-de-hata-yapabilir/">Sufiler,Veliler de Hata Yapabilir…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sufilerveliler-de-hata-yapabilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeyh var! Şeyh var!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seyh-var-seyh-var/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seyh-var-seyh-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Jun 2015 10:48:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh var! Şeyh var!]]></category>
		<category><![CDATA[Mürid ve derviş]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Uludağ]]></category>
		<category><![CDATA[Ulema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7545</guid>

					<description><![CDATA[<p>İster tasavvuf ve tarikat anlamındaki şeyh olsun, isterse diğer ilimlerin hocaları olsun üstadlara hürmet etmek ve tazimde bulunmak dinî geleneğimizde önemlidir. Hz. Ali, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” demiştir. Hakiki mürşidlere gösterilen saygıyı ve bağlılığı onlara çok görmemek gerekir. Üstad hakkı önemlidir. Üstada saygı ilme saygı demektir. Bununla beraber üstada saygı, gerektiği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seyh-var-seyh-var/">Şeyh var! Şeyh var!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/l_bedevisi.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7546" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/l_bedevisi.jpg" alt="Şeyh var! Şeyh var!" width="400" height="394" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/l_bedevisi.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/l_bedevisi-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/l_bedevisi-300x296.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a>İster tasavvuf ve tarikat anlamındaki şeyh olsun, isterse diğer ilimlerin hocaları olsun üstadlara hürmet etmek ve tazimde bulunmak dinî geleneğimizde önemlidir. Hz. Ali, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” demiştir. Hakiki mürşidlere gösterilen saygıyı ve bağlılığı onlara çok görmemek gerekir. Üstad hakkı önemlidir. Üstada saygı ilme saygı demektir. Bununla beraber üstada saygı, gerektiği vakit onları eleştirme hakkımızı elimizden almaz. Aslında büyük üstadlar, haklı ve yerinde eleştirilerden asla rahatsız olmazlar, hatta memnun bile olurlar. Çünkü onlar peygamberler hariç hiçbir insanın hatasız ve masum olmadığını gayet iyi bilirler.</p>
<p>Üstadlar, hocaefendiîer ve şeyhler dualarda da asla unutulmaz: “veli-üstadinâ ve li-meşâyihinâ” ibareleri dualarda daima zikredilir. Şeyhi eleştirmeme ve şeyhe itiraz etmeme meselesi sûfîler ve meşâyih arasında değil, sadece tarikat (terbiye) şeyhi ile müridleri arasında bahis konusu olup o da geçici bir döneme mahsustur. Tıpkı Hz. Musa-Hızır kıssasında olduğu gibi. Yolculuk devam ederken ve sâlik, sülük ve seyir hâlinde iken itaat ve teslimiyet şarttır. Gemi ile seyahat eden yolcunun kaptana, uçak ile yolculuk yapanın pilota teslim olması gibi. Hocalık ve üstadlık hukuku da bunu gerektirir. Hocanın talebesi üzerindeki hakkı büyüktür, çoktur. Sülûkünü tamamlayan ve ehliyetini ispatlayan sâlik hürmet ve tazimde kusur etmemek kaydıyla şeyhinin fikir ve kanaatlerini yeni baştan değerlendirme, gözden geçirme, yorumlama, tartışma ve eleştirme hakkına sahiptir.</p>
<p>Pirdaş müridlere gelince bunlar gerektiğinde usul ve adap dairesinde hem birbirine itirazda bulunur ve yekdiğerini eleştirirler hem de diğer tarikat ve şeyhlere bağlı olan mürid ve dervişleri eleştirirler. Unutmamak gerekir ki şeyhler müridlerine önce “tefekkür etmeyi” ve “susmayı”öğretirler, eleştirmeyi ve itiraz etmeyi değil. Zira tasavvufta kıllet-i kelâm ve susmak esastır. Aynı şekilde pirler (pîrân) ve meşâyih birbirini eleştirir ve itirazda bulunabilirler. Bu hususu tasavvuf tarihinden jörneklerle açıklamaya çalışalım:</p>
<p>Aynı zamanda “Hafîfiyye” diye bilinen bir tasavvuf akımının da önderi olan ünlü sûfîîbn Hafif (ö. 371/981) şöyle diyor: “Şeyhlerimizden  şu beşine uyunuz ve onları örnek alınız, zira bunlar ilim ile hakikati  (şeriatla tasavvufu) cem ve telif etmişlerdir (el-câmi beyne’ş-şerîahve’l- hakîkah). Bunların dışında kalanları ise hâlleriyle baş başa bırakınız.” Demek ki îbn Hafif’e göre her sûfıye uyulmaz, her şeyh örnek alınmaz ancak onlara da saygı gösterilir. İslâm’ın zâhirî hükümleri konusunda bilgili olmayan veya bu tür bilgisi eksik olan ama güzel bir manevi hâle sahip bulunan pek çok sûfî, derviş ve şeyh vardır. îbn Hafif’in nezdinde bunlar saygıdeğer veliler olsalar bile örnek alınmaz, kendilerine tâbi olunmaz. Zira üzerlerinde hâl galiptir, ayrıca bilgileri de ya eksik veya yanlıştır. îbn Hafif yüzlerce, hatta binlerce sûfî ve şeyhi bu bağlamda kibarca eleştirmektedir. Tasavvuf tarihinde bu tarz eleştiriler az değildir.</p>
<p>Sûfîlerin şeyhleri değerlendirdikleri de olmuştur. Mesela îbn Cellâ der ki: “Sehl et-Tüsterî işareti ile,Zünnûn-i Mısrî ibaresi(hikmeti) ile Bişr-i Hafîverâ/takvası ile ünlüdür.</p>
<p>Nakşbendiyyenin Müceddidiyye kolunun kurucusu İmâm Rabbânî’nin (ö. 1034/1624) Mektubâtında“eş-Şeyhu’l-Ekber” diye meşhur olan Muhyiddîn ibn Arabi’nin vahdet-i vücud görüşüne itiraz ettiği ve onu eleştirdiği bilinen bir husustur. Şeyhler lüzum ve ihtiyaç hâlinde birbirlerine itiraz edip birbirlerini eleştirirler ama bir zaruret ve mecburiyet bulmadıkça müridlerinin başka şeyhleri ve onların dervişlerini eleştirmelerine ve onlara itiraz etmelerine izin vermezler, onlarla cedelleşmeyi ise kesinlikle yasaklarlar. Bunun bir gıybet, adam çekiştirme ve dedikodu olabileceğini söyleyerek onlara uyarılarda bulunur, hadlerini aşmamaları gerektiğini tembih ederler. Şeyh için gerekli olan eleştiri müridi için gereksiz, hatta sakıncalı olabilir. Her sözün söyleneceği bir alan ve mekân, herkesin al oynatacağı bir meydan ve uzmanlık sahası mevcuttur. Bu mekânın ve alanın dışına çıkmama hakkına hiç kimse sahip değildir.</p>
<p>Mürid ve dervişlerin şeyhlerinden başkasından ilim ve fikir almadıkları, ulemanın sözlerine ve delillerine kulak aşmadıklarken büyük ve en yüce dinî otorite olarak kabul ettikleri, şeyhlerinden dinledikleri sözlere dayanarak ilmi hakikatleri görmemezlikten geldikleri, ilmi ve ulemayı hafife aldıkları da sıkça ifade edilir ve bundan yakınılır. Bahsedilen husus, bir yandan doğru bir tespittir, diğer yandan sağlam bir temele dayanmayan bir iddiadır. Doğru bir tespittir. Zira ilim adamı birçok dostumun bu tarz gözlemlere sahip olduklarını biliyorum, ayrıca bu durumu yana yakıla bana itade etmişlerdir. Şahsen ben de benzer şeyleri gözlemlemişimdir. Zeki, yetenekli, hevesli ve çalışkan bir öğrenciyle uzun süre ilgilenirsiniz, iyi bir ilim ve fikir adamı olacak diye ümit edersiniz, bu gencin günün birinde yolu bir müteşeyyihe,yani bilgisi eksik, ehliyetsiz ve nakıs bir şeyhe düşer, ona intisap eder, ona verdiğiniz emek ber-hevâ olur, ümidiniz boşa çıkar, hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü şeyh bir sözüyle gence verdiğiniz bütün bilgi ve fikirleri onun zihninden silmiş süpürmüştür. Böyle vakalar uygulamada sıkça görülür.</p>
<p>Ulemanın, yukarıdaki hususları bahis konusu edip meşâyihten yakınmaları yeni değildir. Şihâbüddîn Muhammed Hâcırmî, AbdurrahmânCâmî’nin (ö. 898/1492) Şeyh Sa’deddîn’in sohbetine incizabından sonra demiştir ki: “Beş yüz yıldan beri Horasan toprağında dânişmendler arasında bir merd-i sâhib-i kemal (kemal sahibi bir er, bir yiğit) zuhûr etti. Onun da Kaşgarlı Şeyh Sa’deddîn yolunu kesip zâyieyledi.”HocaŞihâbüddîn parlak zekalı öğrenci Molla Câmî’yi kaybettik ve bu üstün yetenekli talebe, şeyhe bağlanmak suretiyle zâyi olup gitti diyor. Ancak hakikat acaba böyle mi?</p>
<p>Molla Câmî, şeyhi ile tanıştığında şeyhi şöyle demişti: “Bugün tuzağımıza bir şahin düştü! Hak Teâlâ bu delikanlının sohbetiyle bizi memnun kıldı.”</p>
<p>Bazı gençleri tasavvuf ıslah ve terbiye ediyor, adam ediyor, bazılarını da ziyan ediyor, yeteneklerini yok edip işe yaramaz hâle getiriyor. Şeyh var! Şeyh var!</p>
<p>Tasavvuf ve Tenkid &#8211; Süleyman Uludağ</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seyh-var-seyh-var/">Şeyh var! Şeyh var!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seyh-var-seyh-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eleştiri ve Önemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/elestiri-ve-onemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/elestiri-ve-onemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2015 23:02:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri ve Önemi]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Uludağ]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf hareket]]></category>
		<category><![CDATA[Tenkid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7536</guid>

					<description><![CDATA[<p>Islâm’da Kur’an ve hadisten kaynaklanan başlıca İlimler tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ve tasavvuftur. Bu ilimlerin uzmanları zaman zaman birbirlerini eleştirmişlerdir. Fıkıh mezhebi imamları ve fakihler arasındaki tartışmalar ve eleştiriler bunun en açık örnekleri arasında sayılabilir. Hanefî mezhebinin kurucusu olan İmâm Ebû Hanîfe (ö. 150/767), Ebu Yusuf (ö. J 83/798) ve İmâm Muhammed (ö. 189/805) gibi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/elestiri-ve-onemi/">Eleştiri ve Önemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/suleyman_uludag.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7537" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/suleyman_uludag.jpg" alt="Eleştiri ve Önemi" width="614" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/suleyman_uludag.jpg 614w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/suleyman_uludag-600x391.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/suleyman_uludag-300x195.jpg 300w" sizes="(max-width: 614px) 100vw, 614px" /></a></p>
<p>Islâm’da Kur’an ve hadisten kaynaklanan başlıca İlimler tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ve tasavvuftur. Bu ilimlerin uzmanları zaman zaman birbirlerini eleştirmişlerdir. Fıkıh mezhebi imamları ve fakihler arasındaki tartışmalar ve eleştiriler bunun en açık örnekleri arasında sayılabilir. Hanefî mezhebinin kurucusu olan İmâm Ebû Hanîfe (ö. 150/767), Ebu Yusuf (ö. J 83/798) ve İmâm Muhammed (ö. 189/805) gibi öğrencileriyle birçok meseleyi müzakere ve münakaşa etmiş, bazı konularda öğrencileri onun ictibadlarına muhalefet etmişler, farklı ictihadlarda bulunmuşlardı, öğrenciler ayrıca hukuki meseleleri kendi aralarında da tartışmışlar, bazı hâllerde birbirlerini eleştirmişler, farklı görüşler ileri sürüp bunları diğerlerine karşı savunmuşlardır. Kelâm, tefsir ve hadis gibi ilimlerde de benzeri durumlar vardır. Hatta hadis ilminde “nakdu’r-ricâr’’ ‘’cerh- ta’dîr’’ denilen bir bolüm eleştiri konusuna ayrılmıştır.</p>
<p>Bu çalışmada biz zahid ve sûfîlerle ilgili eleştiriler meselesi üzerinde duracağız. Tarihî süreç içerisinde zübd ve tasavvufa yöneltilen eleştiriler ya dışarıdan veya içeriden gelmiştir. Dışarıdan gelen eleştirilerle daha çok tefsir, hadis (selefîler), fıkıh ve kelâm âlimlerinden gelen eleştirileri kastediyoruz. Ayrıca hukemâ denilen İslâm filozoflarından, hatta şarkiyatçılardan gelen eleştirileri de bu kısımda görmek mümkündür. İçeriden gelen eleştirilerle ise zahid ve sûfılerin birbirlerini eleştirmelerini, zühd ve tasavvufla ilgili meseleleri aralarında müzakere ve münakaşa etmelerini kastediyoruz.</p>
<p>Kapsamlı bir dinî hareket olan tasavvuf içinde pek çok grup, fırka, akım, meslek, meşrep, tarîk ve tarikat vardır. Bunları “ortodoks”, “heterodoks” ve “heretik” (heresy) diye üç büyük gruba ayırmak mümkündür. Birinciler kitap ve sünnete dayanan İslâm geleneğine bağlı iken, üçüncüler bu gelenekten kopmuşlardır. İkinciler ise ikisi arasında bulunurlar. Bunların “bâ-şer” ve “bî-şer” şeklinde iki büyük gruba ayrıldığı da olur. “Makbul” ve “merdud” tasavvuf ayrımı da bunun başka bir ifadesidir.</p>
<p>Tasavvufî gruplar ve zümreler arasında bu kadar çok ve büyük farklar olunca, aralarındaki tartışmaların zaman zaman sert ve birbirlerine karşı yaptıkları eleştirilerin de ağır olduğunu tahmin etmek pek zor olmasa gerektir. Biz bu eserde kitap ve sünnetten kaynaklanan sûfîliğe vurgu yapan ve bu hususu tasavvuf anlayışlarına esas alan sûfılerin kendi aralarında yapageldikleri eleştiri ve tartışmaları anlatmaya, ayrıca mutasavvıf olduklarım iddia eden ama aslında sûfîlikle fazla alakaları olmadığı için “İbâhiyye”ci olarak görülen ve reddedilen zümrelerle ilgili eleştirileri de izah etmeye çalışacağız.</p>
<p>Tasavvuf hareketini pek çok yönden ve çeşitli şekillerle ele alıp eleştirmek, değerlendirmek ve yorumlamak mümkündür. Fakat biz sözünü ettiğimiz çerçeveyi ve bakış açısını tercih etmiş bulunuyoruz. Bazen seleflerin eleştirilerini de bahis konusu edeceğiz. İlk sûfîler içinde önemli bir yeri bulunan Ruveym b. Ahmed (ö. 339/912) “Sûfîler, birbirine muhalefet ettikleri sürece hayırlı bir yoldadırlar, sulh oldular mı artık onlarda hayır yoktur.” demiştir. Bu ifade de geçen “muhalefet” esas metindeki “münâferet” kelimesinin karşılığıdır. Burada münâferetten maksat, sûfilerin birbirleriyle tartışmaları, didişmeleri, zıtlaşmaları, birbirlerine ters düşmeleri ve bu suretle yekdiğerini uyarmaları, bilgilendirmeleri, aydınlatmaları ve irşad etmeleridir. Kısaca edep ve erkân dahilinde birbirlerini eleştirmelidir. “Mümin müminin aynasıdır.’’- ‘’Mümin bu aynaya bakıp kusurlarını görür ve buna göre kendine çeki düzen verir. Tenkit de bir tür aynadır.’’ “Sulh”tan maksat, şirin görünmek ve iyi geçinmek için müminin din kardeşini uyarmaması, hata ve kusurlarını münasip bir dille ve şekilde de olsa söylememesi, bu suretle onun yanlışta ısrar etmesine sebep olmasıdır. Ruveym ’ in bu sözü tasavvufta eleştirinin önem ve gerekliliğini açık bir şekilde ifade eder.</p>
<p>Eleştiriler kişinin hata ve kusurlardan arınmasını temin eder. Şöyle ki Seyrâm ile Taşkent arasında Huzyan’da ikamet eden Orta Asyalı  mutasavvıf İsmail Ata hakkında yöre halkının ileri geri laf edip onun  gıybetini yaptıkları nakledilir. Ancak buna karşın İsmail Ata dermiş ki: “Bu mollalar bizim sabun ve tarağımızdır.” Hâce Ubeydullah Ahrâr (ö. i 895/1490), İsmail Ata’nın bu sözlerini çok beğenir ve güzel bir şekilde  onu yâd edermiş.Buradan da anlaşıldığı üzere İsmail Ata, eleştiri ve uyarı bir yana kötüleme ve kara çalmayı bile hoşgörü ile karşılıyor ve “Bu  türlü kötülemeler bizi kirden pastan arındıran sabun gibi, bizi süsleyen. kendimize çeki düzen vermemizi sağlayan tarak gibidir.” diyor. Yani  eleştiriler su, sabun ve tarak gibidir. Eleştiri, uygun bir şekilde kişiye hata ve kusurlarını göstermektir. Hz. Ömer, “Bana hata ve kusurlarımı  gösterenden Allah razı olsun.” demiştir. Eleştiri ayrıca dinleyicileri,seyircileri ve okurları da hatadan korur.</p>
<p>Tasavvufta az konuşma, sükût etme, soru sormama ve itiraz etmeme tavsiye edilir. Aslında dinde esas olan da budur. Hz. Musa, Hızır’a arkadaş  olmak isteyince Hızır (a.s) ona soru sormamayı ve itirazda bulunmamayı şart koşmuştu. Îsrailoğulları, Hz. Musa’ya boğazlanması gereken sığırla ilgili soru üstüne soru sorunca işleri kolaylaşmamış, tersine daha da zorlaşmıştı..Hz, Peygamber’in hayatında da bunun örnekleri bulunmaktadır. Durumun böyle olması, işin ehli ve uzmanı olanların yeri ve zamanı gelince uygun  bir dille tenkit etme haklarını kullanmalarına engel değildir.</p>
<p>Ebû Sehl Su’lûkî, “Tasavvuf, itirazdan yüz çevirmektir.” demiştir.<sup> </sup>Bazı sûfîler, bu ifadeyi genelleyerek “Tasavvufta itiraz ve tenkit olamaz.” demişlerdir. Tasavvufa karşı olanlar yukarıdaki ifadeye dayanarak tasavvufun İlmî ve fikrî hayatı öldürdüğünü iddia etmişlerdir. Hâlbuki yukarıdaki ifade genel nitelikte değildir. Daha ziyade tasavvufa yeni girmiş bir müridin mürşidi ve üstadı karşısındaki tavrını belirtir. Nitekim Kuşeyrî, “Herhangi bir mürşidin sohbetine devam eden bir kimse, kalbiyle bile olsa üstadına itiraz ederse sohbette uyulması gereken bir kuralı ihlâl etmiş olur.” demektedir. Bu ifadeden “Bir şeyh, diğer bir şeyhe ya da bir mürid başka bir müride itiraz edemez, soru soramaz.” anlamı çıkarılamaz. Nitekim tasavvufta sahv (ayık olma) hâlini esas alan Cüneyd-i Bağdâdî’nin (ö. 297/909) sekri (sarhoşluk) esas alan Bâyezıd-i Bistâmî’ye (ö. 234/848?) yönelttiği itirazları Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî, el-Lüma adlı eserinde nakleder. Sûfîlerden bazıları da Hallâc-ı Mansûr’u (ö. 309/922) ağır bir dille eleştirmişlerdir. Gerek sohbetin, gerekse üstad- mürid ilişkisinin gereği ve şartı olan itirazda bulunmama ve soru sormama hâlini genellemek doğru değildir. Genel olarak tasavvuf, dıştan yöneltilen tenkit ve itirazlara da içten gelen tenkit ve itirazlara da açıktır ama bunun bir adabı vardır. Ancak cedelleşmek ise İslâm’da da tasavvufta da caiz görülmemiştir.</p>
<p>Şu hususun da önemle dikkate alınması gerekir: Uluorta ve gelişigüzel tenkit ve itirazlar hiçbir eğitim ve öğretim sisteminde hoş görülmez, özellikle bunları yapanlar ehliyetsiz ve cahil iseler. “Tasavvuf itirazı terk etmektir.” ifadesini bazı ehliyetsiz ve kötü maksatlı kişiler hatalı bir şekilde anlamış ve kullanmışlarsa bunu tasavvufun özüyle ilişkilendirmemek gerekir.</p>
<p>Süleyman Uludağ &#8211; Tasavvuf ve Tenkit</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/elestiri-ve-onemi/">Eleştiri ve Önemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/elestiri-ve-onemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
