<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>şiddet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/siddet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 Oct 2023 16:05:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>şiddet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yeni Batı, Dinler ve Yeni Dünya Düzeni</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-dinler-ve-yeni-dunya-duzeni/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-dinler-ve-yeni-dunya-duzeni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Oct 2023 16:05:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kemal Buhari]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Dinler]]></category>
		<category><![CDATA[masonluk]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Dünya Düzeni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26564</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eski Batı teist Hıristiyan söylemi dâhilinde insanlara “Tanrı vardır!&#8221;; sekülarist modern Batı Hıristiyanlık ve din karşıtı söy­lemi dâhilinde “Tanrı öldü, artık yoktur!”; yeni Batı ise apate- ist, post-dinî ve post-sekülarist, dine kayıtsız, kelimenin tam ma­nasıyla seküler söylemi dâhilinde “Tanrı önemsizdir!” demekte­dir. Yeni Batı varlığın anlamını seleflerinin aksine dindarlık-din- dışılık diyalektiği üzerine kurmaz. Bu noktayı anlamak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-dinler-ve-yeni-dunya-duzeni/">Yeni Batı, Dinler ve Yeni Dünya Düzeni</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir7.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-9642 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir7.jpg" alt="" width="335" height="209" /></a></p>
<p><em>Eski Batı</em> teist Hıristiyan söylemi dâhilinde insanlara “Tanrı vardır!&#8221;; sekülarist <em>modern Batı</em> Hıristiyanlık ve din karşıtı söy­lemi dâhilinde “Tanrı öldü, artık yoktur!”; <em>yeni Batı</em> ise apate- ist, post-dinî ve post-sekülarist, dine kayıtsız, kelimenin tam ma­nasıyla seküler söylemi dâhilinde “Tanrı önemsizdir!” demekte­dir. <em>Yeni Batı</em> varlığın anlamını seleflerinin aksine dindarlık-din- dışılık diyalektiği üzerine kurmaz. Bu noktayı anlamak için şun­lar söylenebilir. Genellikle aşk ve nefret zıt olgular olarak telak­ki edilmekle beraber aslında aşkın zıttı nefret değil kayıtsızlık­tır. “Başarısızlığa uğramış sevgi” olarak da tanımlanan nefret her şeye rağmen nefret edilen objeyle ilgi kurmak, yani ona bir değer atfetmek ve önem vermek anlamına gelmektedir. Nasıl ki aşk nefrete dönüşebiliyorsa, nefret de aşka dönüşebilir. Kayıt­sızlık ise herhangi bir ilgi kurmama hâlidir. Uzaklığı ölçüsün­de ilgilenmediği objeye dönüşmesi de söz konusu edilemez. İşte i <em>yeni Batanın</em> bütün dünyaya aşılamak istediği ve özellikle <em>Yeni Dünya Düzeninin</em> siyaseten ilan edildiği 1990 yılından sonra­ki nesillerimizde görülen tavır bu “öğrenilmiş kayıtsızlık” tavrı­dır. Deizmden, ateizmden ve hatta anti-İslamizmden daha tehlikeli olan tavır budur çünkü altımızdaki halının delinmesi, ze­delenmesi, yıpranması, zarar görmesi, dolayısıyla yamalanıp ta­mir edilebilmesi değil, hükümsüzleştirilerek altımızdan çekilme­si anlamına gelmektedir.</p>
<p>Dünya toplumlarını bu yönde manipüle ettikleri bilinmesine rağmen <em>yeni Batı&#8217;nın</em> “elitleri” dine kayıtsız, seküler ve apateist değildir. Bu aktörler gizliliğin verdiği dokunulmazlığın farkında olarak kendilerini ve metafizik inançlarını gizlemektedir. <em>Yeni Ba­tanın</em> sorumlu tutulabilecek ve hesap ^sorutabilecek görünür bir güç merkezi yoktur. Dünya toplumlarmın yönetiminde belirleyi­ci kararlar aldıkları bilinen masonluk, Davos, Dış İlişkiler Konşeyi (CER), Üçlü Komisyon <em>(Trilateral Commission),</em> Bilderberg ve benzeri gizli ve yarı gizli yapılanmalar demokratik yollarla ik­tidara gelmiş yapılar değildir. Güçlerinin önemli bir kısmını giz­liliklerinden almaktadırlar. Bu da <em>yeni Batı&#8217;</em>yı şiddetin görünür türlerinden ziyade görünmeyen türlerine başvurmaya yöneltmek­te, bu şekilde hem uyguladığı şiddeti hem de kendisini örtmek­tedir. Günümüzde <em>yeni Batı&#8217;ya</em> yöneltilen eleştirilere bakılacak olursa Noam Chomsky’nin,<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[220]</sup></a> Zygmunt Bauman’ın<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[221]</sup></a> ve <em>Empire </em>adlı eserlerinde Michael Hardt ve Antonio Negri’nin yaptıkları gibi,<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[222]</sup></a> Slavoj Zizek’in de işaret ettiği üzere “ideolojik bir soyut­lama mekanizması” yürürlüktedir, ancak bu soyutlamanın arka­sında “gerçek insanlar ve doğal nesneler” yer almaktadır ve <em>ye­ni Batı</em> “devasa bir parazit gibi bu nesnelerden beslenmektedir”.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[223]</sup></a></p>
<p>Küresel ölçekte devasa bir gücü kontrol eden, milyonlarca aktörü inşa ettiği hiyerarşik sistemde bilinçli veya bilinçsiz olarak araç- sallaştıran böyle bir gücün bir merkezinin, kimliğinin ve hedefi­nin olmadığını iddia etmek en basit tabirle safdilliktir. “Küresel/ cihanşümul bir imparatorluk kurmak ve büyün insanlığı tebaa ha­line getirmek mümkün müdür?” sorusuna <em>yeni Batı</em> “kanlı-canlı” bir cevap teşkil etmektedir. Somut bir kanıt göstermek gerekirse günümüzde küresel ölçekte bilgiyi yönlendiren ABD medyasının neredeyse tamamı, ideolojileri aynı olan toplam beş şirkete aittir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[224]</sup></a> Başka bir incelemeye göre ABD medyası Bilderberg, Dış İlişkiler Konseyi ve Üçlü Komisyon un âdeta her kademesinde yer al- dığı bir örgütlenmeye sahiptir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[225]</sup></a> Süpermarketlerdeki “çeşitlilik” gözlerimizi kamaştırsa da aslında yiyecek-içecek, temizlik ve sair tüketim ürünleri son tahlilde sınırlı sayıda finans grubuna (örne­ğin <em>P&amp;G)</em> irca edilmektedir. Özetle “%1” kapitalist sistemin he­men her alanına nüfuz ederken yaşadığımız dünya gitgide artan bir oranda tektipleşmektedir. Daha soyut bir düzlemde ise ka­nıt olarak “karmaşık toplumların merkezî bir karar alma [meka­nizmasıyla] karakterize edilmesi”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[226]</sup></a> yer almaktadır. Fenomeno- lojik olarak da içinde yaşadığımız düzende yaşamlarımızı belir­li bir ölçüde belirleyen kararların merkezî tabiatı dikkat çekmek­tedir. Örneğin bilimsel araştırmalara göre Covid-19’dan korun­mak adına %0’a yakın bir etki gösterdiği bilinen bez maskelerin<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[227]</sup></a> takılmasının bütün dünyada eş zamanlı olarak zorunlu kılınma­sı ve bu doğrultuda bütün dünyada “yeni normal(leşme)” söyle­minin yaygınlaştırılması böyle bir merkezî karardır. Peki <em>yeni Ba- </em>tf nın arkasındaki bu <em>gerçek insanlar</em> kimlerdir ve <em>yeni Batı&#8221;</em>nın kkurmak istediği <em>Yeni Dünya Düzen? nin</em> dayandığı zemin nedir?</p>
<p>İşin, görünür ve yarı-görünür tarafında <em>Davos, G-7, Bilder-berg,</em> Dış İlişkiler Konseyi (CFR), Üçlü Komisyon <em>(Trilateral Com- mission)</em> vb. ağlar <em>(networks),</em> onları teşkil eden ve “büyük sonuç­ları olan kararları alma gücünü elinde bulunduran güç eliti”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[228]</sup></a>, hi­yerarşide onun altında yer alan sair “elitler” ve bunların toplumla- rı yönetmesini mümkün kılmak için tesis edilen Birleşmiş Millet­ler, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü, Uluslararası Ce­za Mahkemesi vb. kurumlar yer almaktadır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[229]</sup></a> İlginç bir “ayrıntı” bu oluşumların neredeyse hiçbirisinde 1,8-1,9 milyarlık nüfusuy­la 7,8 milyar olduğu aktarılan dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini teşkil eden Müslümanların yapısal denebilecek bir etkide ve boyutta temsil edilmemesi, ancak yaklaşık 15 milyonluk nüfusuy­la dünya nüfusunun beş yüzde birini teşkil eden Yahudilerin oran­tısız bir yoğunlukta yer almasıdır <em>(pverrepresentation).</em> Bu tuhaflı­ğı çözmek amacıyla buradan bir kademe daha derine gidildiğinde bir çeşit “uluslararası kardeşlik kulübü” olarak tanıtılan mason­luk teşkilatı ve irtibatlı olduğu diğer gizli örgütler karşımıza çık­maktadır. Gizlilik prensibini benimsemelerinin yanı sıra, 11 Ey­lül hususunda olduğu gibi burada da “komplo teorisi” kategori­si masonluğu özgür bir şekilde rasyonel-eleştirel düzlemde ele al­manın önünde bir engel işlevi görmektedir. “Anti-masonik” ola­rak adlandırılan ve masonluğa şüpheyle yaklaşan literatürün be­lirli bir kısmı dezenformasyon niteliğinde olup masonları misti- fiye etmektedir. Kamuoyu bunlara bakarak masonlukla ilgili tüm söylenenleri “irrasyonel komplo teorisi” kategorisine dâhil ede­rek inceleme dışında bırakmaktadır. Ancak daha serinkanlı araş­tırmacılardan veya masonların kendilerinin yazdıkları kaynaklar­dan masonluk hakkında isabetli bilgiler edinilebilmektedir. Ma­sonluğu mistifiye etmenin epistemik açıdan bir çıkmaz sokak ol­duğu, bunun yerine diğer tarihî hususlarda olduğu gibi masonluk hususunda da güvenilir bilgi kaynaklarına dayanarak hareket et­mek gerektiği görülmektedir. Bu yaklaşıma göre masonluğu ba­zı anlatılarda yapıldığı gibi Hz. Süleyman’a ve Eski Mısır’a kadar götürmek onu rasyonel düzlemde ele alma imkânım ortadan kal­dırmaktadır. Her devletin “derin” bir yapılanması vardır ve <em>yeni </em>I Bah’yı da mikro devletlerden oluşan bir makro devlet olarak ka­bul edecek olursak masonluk ve onunla ilişkili diğer gizli örgütler literatürdeki bütün mistifikasyonlara, gizli örgütlenme şekillerine I ve bâtıl metafizik bağlantılarına rağmen, bu makro devletin derin  siyasi yapılanmasından başka bir şey değildir. Aslında masonluk</p>
<p>İtalya’da tüm mensuplarıyla birlikte ifşa olan P2 <em>(propaganda due) </em>mason locası kadar nesnel ve rasyonel bir husustur. Onu mistifiye etmek, şeytanlaştırmak ve ona doğaüstü bir konum vermek, hak- kındaki tarihî bilgileri irrasyonel boyutlara taşımak anlamına gele­cektir ve bu mistifikasyon aynı zamanda masonların sahip olduk­ları gücün abartılarak metafizik bir boyuta taşınması, böylelikle mutlaklaştırılması kapısına çıkmaktadır. Masonluğun zannettiril- meye çalışıldığı gibi “tanrısal” veya “şeytani” bir gücü yoktur an­cak <em>yeni Bat</em>ı’nın kalbinde yer alması sebebiyle devasa ekonomik, epistemik, teknolojik, istihbari ve siyasi kaynakların ona bağlandı­ğı düşünüldüğünde sahip olduğu güç sarahat kazanmaktadır. Ka­naatimizce masonluğu sağlıklı bir şekilde ele almanın tek yolu bu bakış açısıdır ve bu bakış açısı ülkemizde henüz hâkim olmama­sına rağmen son dönemde uluslararası literatürde yaygınlık kaza­narak masonluğu rasyonel bir boyutta tartışmaya başlamıştır. As­lında yakın bir dönemde Fetullahçı Terör Örgütü’nün gerçek yü­züyle tanışan toplumumuzda masonlukla ilgili görüşlerin irrasyo­nel alana çekilmek istenmesi tuhaftır zira FETÖ ve masonluğun taktik ve stratejileri büyük oranda örtüşmektedir.</p>
<p>Tarihe bakıldığında, Haçlı Seferleri sırasında 1118/1119’da Godefridus de Sancto Andemardo tarafından kurulmuş bir örgüt olan Tapınakçıların <em>(Templaris)</em> Fransa Kralı IV Philippe tarafın­dan kovuşturmaya uğraması ve mensuplarının birçoğunun idam edilmesi sonucu kalanların bir kısmı İskoçya’ya sığınmışlar, burada kendilerini “duvar ustaları” olarak adlandırarak masonluğu oluş­turmuşlardır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[230]</sup></a> Süreç dâhilinde John Dee, Johann(es) Reuchlin ve Francis Bacon gibi isimler Kabala’dan muhtelif biçimlerde etkile­nip masonluğun teşekkülünde önemli bir rol oynamıştır. Mason­lar ilk teşkilatlanmalarını müteakip 1717’de şehirdeki dört büyük mason locasının birleşmesiyle kurulan Londra Büyük Locası’ndan<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[231]</sup></a> bu yana tarih boyunca Aydınlanma<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[232]</sup></a>, Amerikan bağımsızlık sa- vaşı<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[233]</sup></a>, Rus<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[234]</sup></a> ve Fransız<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[235]</sup></a> ihtilalleri başta olmak üzere Batı’daki toplumsal hareketlerle ilişkilendirilmişlerdir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[236]</sup></a> Londra Büyük Lo- cası’nı 1733’te kurulan ilk Amerikan locası takip etmiştir. Mayer Amschel Rotschild tarafından finanse edildiği bilinen ve bir ha­hamın oğlu olan Adam von Weishaupt tarafından kurulan “Illu- minati” (Latince ve îtalyancada “aydınlanmışlar”) örgütü onunla yakından bağlantılıdır.</p>
<p>Yine “Gül ve Haç kardeşliği” <em>(Rose-Croix, Rosicrucians)</em> örgütü de Francis Bacon üzerinden masonlarla bağ­lantılıdır. Üzerinde durulması gereken kuvvetli ihtimal, bu örgüt­lerin birbirleriyle farklı merkezlerden yönetilmediği, aynı pirami­din muhtelif katları oldukları ve masonluğun bu örgütlerin mer­kezinde yer almasıdır. Bu tarz gizli örgütler toplumsal gücü genel­likle, FETÖ’nün ülkemizde izlediği strateji gibi, kendilerini gizle­yerek ve toplumun kilit noktalarını zapt ederek elde etmektedir­ler. Özellikle finans ve medya bu süreçte kilit bir rol oynamakta­dır zira bunlar üzerinden iktisadı ve bilgiyi kontrol etmek müm­kün olmaktadır. Tarih boyunca bazen doğru, bazen yanlış ata oy­namışlar ancak çabalarının karşılığını genellikle almışlar, örneğin bazılarına göre Amerika Birleşik Devletleri’ni kurmaya muvaffak olmuşlar<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[237]</sup></a>, yine Fransa’yı 1789’daki ihtilalden sonra büyük ölçüde kontrolleri altına almışlardır. Günümüzde de popüler kül­türde, medyada, hükümetlerde, uluslararası organizasyonlarda ve güçle ilgili diğer alanlarda oldukça etkili oldukları öne sürülmek­tedir.</p>
<p>Bu şekilde sayıca az olmalarına rağmen küresel çapta algı­yı, bilgiyi, söylemi ve eylemi sahnenin arkasından yönetmeleri ve çoğunluğu manipüle edip araçsallaştırarak kendi ajandalarına hiz­met ettirmeleri mümkün olmaktadır. Basit bir örnek dünyadaki en geçerli para birimi olan Amerikan dolarının üzerinde mason­ların “evrenin ulu mimarı” olarak adlandırdıkları ve tanrısal ola­rak gördükleri “her şeyi gören gözün” <em>(all-seeing eye)</em> yer alması­dır. Bu sembol J.R.R. Tolkien’ın <em>Yüzüklerin Efendisinden,</em> ülke­mizdeki filmlere, dizilere ve müzik küplerine kadar <em>yeni Batinın </em>bir sembolü olarak bakışımızı çevirdiğimiz hemen her yerde yer almaktadır. Ülkemizde de bazı televizyon kanallarının logoları bu sembolü içermektedir. Bununla iletilmek istenen mesaj <em>yeni Ba­tinın</em> hayatımızın her alanında olduğu veya bizim <em>Matrix<sup>,</sup>in</em> için­de olduğumuzdur. Yine Fransız îhtilali’nin prensipleri olarak bili­nen ve bugün dahi Fransa’da kullanılan 1 ve 2 avroluk madeni pa- l raların üzerinde yer alan “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” <em>(liberte, </em>1 <em>egalite, fraternite)</em> üçlemesi bilindiği üzere doğrudan masonluk- r tan alınmıştır. Masonluğun siyasetle derin bağlantılarının karşımı­za çıktığı bir başka ülke ise İtalya olmuştur. İtalya’da Silvio Berlus- coni’nin de mensubu olduğu ve toplumun kilit noktalarında yer alan yaklaşık 600 ismin yer aldığı P2 <em>(propaganda due)</em> mason lo­cası ifşa edilmiş, İtalyan devletiyle, Vatikan’la, sahte bayrak ope­rasyonlarını yürüten NATO’nun gizli kolu <em>Gladio</em> ile<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[238]</sup></a> ve maf­yayla olan ilişkileri açığa çıkmıştır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[239]</sup></a> Buradan çıkan sonuç günü­müzde dünya çapında altı milyon olduğu ifade edilen üye sayısıy­la en yaygın gizli örgüt olduğu iddia edilen<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[240]</sup></a>, bazı aktörler tara­fından bir çeşit “evrensel kardeşlik derneği” olarak tanıtılmak is­tenen masonluğun gücü ele geçirme noktasında gayrimeşru yön­temlere de tevessül edebildiği ve bütün bunların yansıtılmaya ça­lışıldığı gibi bir “komplo teorisi” olmadığıdır.</p>
<p>Buradan bir kademe daha derine inmek gerekirse, her ne kadar masonluğun doğuşu zaman zaman Protestan Hıristiyanlık ile ilişkilendirilmekteyse de masonlukla Yahudilik arasında de­rin bir bağlantıdan, hatta iç içe geçmişlikten söz etmek mümkün görünmektedir. Bu bağlantı Yahudi ve mason olan bazı bireyler tarafından da teyit edilmektedir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[241]</sup></a> Azmi Özcan ise, masonlu­ğun önceleri sadece Hıristiyanlara ait bir yapılanma olduğunu, 19. yüzyıldan itibaren diğer din mensuplarının ona dâhil oldu­ğunu, böylece Hıristiyan-Yahudi geleneğinin eklektik bir formu olarak müstakil bir din görünümü aldığını belirtmektedir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[242]</sup></a> Te­oman Duralı bu hususta şunları nakletmektedir.</p>
<p>“Farmasonlar, kendilerine tarihî öncü olarak Hz. Süleyman’ın mabedini inşâ etmiş olan Hiram Ustayı almışlardır. Ulu Us­taysa, âlemin yaradanı Tanrıdır. Evren, onun mimarî şahe­seridir. [&#8230;] Daha önce de belirttiğimiz üzre, örfleri, âdetle­ri, âdâbımuaşeret kuralları, silsileimerâtipleri, remizleri, âyîn ile merâsim usulleri, kısmen Ahdiatîkten, kısmen Kadîm Ki­lise (Fr Eglise archa que) ile Hıristiyanlıktan sapmış (Fr Here- tique) mezheplerden, kısmen de İngiliz gelenek ile görenekle­rinden neşet etmişlerdir.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[243]</sup></a> “Farklı görüşteki kişiler ile deği­şik insan kümelerinin vucut vermesine rağmen, Hür Sermâ- yeciliği asıl belirleyip başlangıç safhalarından bu yana yürü­ten merkezî mahfil, milletlerüstü bir teşkilât olan Farmason­luktur. Sıkı bir silsileimerâtip düzeni ile tavîzsiz bir gizlilik ku­ralı doğrultusunda çalışan Farmasonluk, belli bir kişinin, aile yahut boyun güdümünde olmayıp dünya çapında kurumlaş­mış bir teşkilâttır. [&#8230;] Cinsiyet hâriç, din ile milliyet neviin- den hiçbir ayırım gözetmeyen Farmasonluk, üyeleri arasında görüş ile çıkar destekleşmesini herhâlükârda şart koşar. Bu­nunla birlikte, eşitler arasında üstün olanlar, yine de Ingiliz- ler olup onları Yahudîler takîb ederler. [&#8230;] İşte, ilkin 1789 İh- tilâlikebîrle Fransada köprübaşı tutup oradan Avrupanın deği­şik yörelerine intikâl eden, öncelikle de Sömürgecilik yoluyla yeryüzünün hemen her tarafında, özellikle İkinci Dünya Sava­şından sonra, kök salıp yeryüzünün dörtbir köşe bucağma ya­yılan İngiliz-Yahudî medeniyetinin asıl taşıyıcıları Farmason­lardır. Bunlar, bir yanda, doğrudan doğruya kendileri, öte ta­raftan da, Rotary, Lions gibi, meslek yahut hayır dernekleri ve toplulukları kisvesindeki resmî-gayrıresmî alt kuruluşları yo­luyla, Hür Sermâyeciliğin tohumlarını serpmiş, ardından da onu dünya çapında fikren ve maddeten inkişâf ettirmişlerdir. Farmasonluk, dost kisvesi altında cezbedilmiş yahut zor kul­lanılarak esir alınmış toplumların en kâbiliyetli, akıllı, zekî ve tercihân soylu soplu bireylerini bağrında barındıran en etkili— zanaat, sanat, sanayi, ticâret, siyâset, öğretim, silâhlı kuvvet­ler gibi- çevreleri gözetir.</p>
<p>Anılan çevreler yoluyla Farmason­luk, İngiliz-Yahudî zihniyetini teşkîl eden inançlar ile ülküle­ri hedef topluma yahut millete en üst seviyeden zerketmeğe bakar. Tactique ve stratögiesiyle Farmasonluk, İngiliz-Yahudî- liğin anaörnekliğini teşkîl eder. Kendisine sakladıkları ile dışındakî çevrelere ‘ihrâc ettiği’ değerler, birbirlerine ters düşer­ler. Farmasonluk, bir kere, muhâfazakâr, maneviyâta ile silsi- leinıerâtipci olmasına ve kendisiçin gizlilik ile câmiaiçi daya­nışmayı savunmasına karşılık, kendi dışındakilere maddiyâtı, eşitlikciliği, ilericiliği, devrimciliği, şeffaflık ile bölünüp birey­leşmeyi telkîn eder. Tıpkı kendisinden geldiği ve temsil etti­ği iki ana zihniyetten sapına dek dindar Yahudiliğin, kendi dışındaki dindarları yobaz olarak nitelemesi, kendisi kavmi- yetei olmasına karşılık, başkalarının milliyetçiliği ile yurtse­verliğini ırkçılık, giderek, Yahudî-aleyhdarlığı şeklinde telâk­ki etmesi gibi. Yine tıpkı, kendisinden türeyip kendisini tem­sil eylediği öbür anlayış olan İngilizliğin, ilericiliği, eşitlikçilik ile cumhuriyetçilik fikirlerini ihrâc etmesine karşılık, kendi­sinin muhâfazakârlık, silsileimerâtib ile hükümdârlık ülküle­rine bağlı kalması gibi. Aile hayatı ile dayanışması, evlilik ku­rumu ve askerî güç kavrayışı neviinden kendisini zaman içe­risinde kanıtlamış nice değer varsa, öncelikle Yahudilik ve git­tikçe gerileyen derecede İngilizler, bunları kendilerine alıko- yarlarken, kerih bildiklerini hedefteki özge toplumlara ‘yedi­rerek’ onların mücâdele irâdelerini, dolayısıyla dirençlerini kırmağı amaçlamaktadırlar.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[244]</sup></a> “Kendi itikâdî arkaplanlarını özenle gizleyen İngiliz ile Israilli, dışlarındaki din olaylarına karşı şiddetle saldırarak, ilkin, İhtilâlikebîrden itibâren Avru­pa anakarasında, ardından da öteki ellerde, hiç değilse, kıs­men dahî olsa, gündemdışı kılmağı başarmışlardır: ‘Din, kit­lelerin afyonudur’ (Karl Marx). Böylece iktisâdı—siyâsî ihti­raslarına gem vurabilecek baş maniayı bertaraf etmiş oldular. ‘Din’den boşalttıkları mevkie de, iktisâdî—siyâsî hâkimiyetle­rini perçinleyecek şekilde düzenlenmiş ve kapalı devre, yânî dogmacı tarzda çalışan tümel bir ‘felsefe-bilim’ işleyişini, de- mekki ‘ideoloji’yi yerleştirmişlerdir: Hür Sermâyecilik-Posi- tivism-İ mperyalism. ”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[245]</sup></a></p>
<p>Ancak unutmamak gerekir ki Katolik Kilisesi masonluğu uzun bir süre büyük bir tehdit olarak görmüş ve çeşitli vesi­lelerle yasaklamıştır.2<sup>46</sup> Katolik otoriteleri 20. yüzyıla gelinceye dek genel olarak masonluk karşıtı bir tutum takınmıştır zi­ra masonların Hıristiyanlığı yok etmeye güdümlü bir örgüt ol­duğuna inanmıştır. Bu konuda Katolik Hıristiyanlar tarafından neredeyse listelenemeyecek kadar çok sayıda eser yazılmıştır.<sup> <a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[247]</a> </sup>Masonluğa destek veren ve onun Hıristiyan kolunu oluşturdu­ğu görülen aktörler tarihsel olarak Yahudilikle irtibatlı oldukla­rı bilinen Protestanlardır. Masonluk-Hıristiyanlık ilişkileri ko­nusunda belki de turnusol kâğıdı işlevi görecek husus mason­luğun Hıristiyanlığın “özünün özü” olan Hz. İsa’ya öğretilerin­de pek yer vermemesi ve günümüzdeki üç ana Hıristiyan mez­hep tarafından da teslis inancı dâhilinde ona atfedilen “uluhi- yeti” reddetmesidir.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[248]</sup></a> Bu husus da masonlarla yapısal bir iliş­kide olan Protestanların Hıristiyanlık içerisindeki yerlerini tar­tışmaya açmaktadır.</p>
<p>Bazı görüşlere göre masonluk neredeyse tamamen Yahudili­ğin Kabala geleneğinden doğmuş olup<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[249]</sup></a>, çoğunlukla Yahudiler tarafından toplumları içeriden ele geçirmek ve dönüştürmek için kullanılan bir paravan örgüt görünümündedir. Batı bu şekilde bü­yük ölçüde masonluk üzerinden tedricen Yahudiliğin hizmetine girmiştir. Bu devrimin alt başlıklarını 14. ve 15. yüzyıllardan iti­baren kitleler hâlinde Hıristiyanlığa geçtiğini söyleyen Yahudi- ler, Rönesans, bilimsel devrim, Protestanlık, Püritenlik, Evanje- list Hıristiyan siyonizmi, Aydınlanma, Fransız İhtilali, Sigmund Freud’un “cinsel devrimi”, Amerikan İhtilali, ABD’nin kuruluşu, Federal Rezerv, Marksizm, Bolşevik devrim, İkinci Dünya Savaşı, neoliberalizm, küreselcilik, AIPAC ve diğer lobiler, 11 Eylül ve neo-muhafazakârlar <em>(neo-conservatives)</em> oluşturmaktadır.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[250] </sup></a><sup>Ma</sup>sonluğun kullandığı kelime dağarcığının önemli bir kısmı Yahudilerin kutsallık atfettikleri metinlerden alınmıştır. Yukarıda de­ğinilen “her şeyi gören göz” de Tanah’tan/Eski Ahit’ten alınma, kökenleri Eski Mısır mitolojisine dayanan bir semboldür<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[251]</sup></a>&#8211; bu sembolle benzerlik gösteren, ülkemizde “nazar boncuğu” ola­rak bilinen ve kendi kültürümüzün bir parçası zannedilen nesne Talmud’da “amulet” olarak geçmekte ve hamilini koruduğuna inanılmaktadır.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[252]</sup></a>^Masonluğun kurucu anayasası olarak görülen James Anderson’ın <em>Constitution</em> adlı metni Talmud’daki Yahudi olmayanlar için öngörülen <em>“Nuh Kanunlarını” (Noahide Laıus) </em>temel almaktadır?<sup>53</sup> İtalyan haham Elijah Benamozegh’in ifade­siyle ‘&#8217;masonluğun teolojisi Kabala’ya çok benzemekte ve Yahu­dilikle gizli bir disiplin olan Agaddah’ya intisap yöntemleri ma- sonluğunkilerle şaşırtıcı biçimde benzeşmektedir.”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[253]</sup></a><sup> <a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[254]</a></sup></p>
<p>Masonluğun üzerinde bu kadar durmamızın sebepleri hem İslâm&#8217;ı ötekileştiren ve düşmanlaştıran Batıcı anti-İslamizm ha­reketlerinin merkezinde olmaları (bu konuya aşağıdaki üçüncü bölümde değinilmektedir) hem de global ölçekte din karşıtı söy­lemlerin, sekülerleşmenin ve din karşıtı şiddetin tarih boyunca baş muharriklerinden birisi olmalarıdır. Söylem bazında dinlere karşı olmadıklarını iddia ederken, din karşıtı söylemleri el altın­dan örgütlü biçimde destekledikleri ve teşkilatlarının alt derece­lerindeki mensuplarına açmadıkları bazı “sırları” üst derecelere açtıkları aktarılmaktadır. Nitekim çeşitli özneler de tarih boyun­ca bu durumun farkında olmuş, masonluk kendisi dışındaki her i türlü otoriteye karşı gelmekle, güç merkezlerini ele geçirmekle, Yahudi siyonizmiyle olan sıkı bağlantısı yoluyla İsrail’in kurul­masını sağlamakla ve Yahudilerin ve Avrupah sömürgecilerin İs­lâm ülkelerine sızarak içerden ele geçirme faaliyetlerini mümkün kılmakla eleştirilmiştir.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[255]</sup></a> Masonluk hakkında olumlu bir resim sunan, Brill yayınevi tarafından yayınlanan <em>Handbook of Free­masonry</em> adlı kitapta Jessica Harland-Jacobs tarafından şu bilgi­ler aktarılmaktadır.</p>
<p>&#8220;Masonluğun sömürgecilikle ilişkisi konusuna dikkat edil­memesi ve bu konudaki tartışmaların azlığı, masonik ve sömürgeci dünyaların esas olarak birbirine bağlı <em>(intertıvi- fted)</em> ve karşılıklı olarak bağımlı olduğu göz önüne alındı­ğında kafa karıştırıcıdır. İmparatorluklar [masonik] kardeş­liğe geniş bir operasyon ve genişleme alanı sağlamışlardır. Gerçekten de ordular, tüccarlar ve sömürgeciler tarafından inşa edilen emperyal ağlar olmadan masonluk bu kadar hız­lı ve başarılı şekilde yayılamazdı. Masonluk da buna karşı­lık imparatorluklara faydalı olmuştur. Askerlere, denizci­lere, tüccarlara, yöneticilere ve tüm toplumsal sınıflardan sömürgecilere dünya etrafında hareket etme ve dış ülkeler­de teşkilatlanma konusunda yardımcı olmuştur. Sömürge­ci toplumlarda geniş işlevler görmüş, Batılı sömürgeci dev­letlerle, Amerikan yerlileri, Asyahlar, Afrikalılar ve diğer sömürülen toplumlara güçlerini yaymak hususunda el ele çalışmıştır. [&#8230;] Avrupalı masonlar yerlileri Batılılaştırmak için [masonik] kardeşliklerinin ideal bir araç olduğuna ka­ni olduklarında, daha fazla sayıda Asyalı, İngiliz ve Hollan­da localarına kabul edilmiştir. ”<sup>256</sup></p>
<p>Bu manzara günümüzde de devam etmektedir. Bu sebeple masonluğun dini olarak adlandırılan deizmin dünyada ve ülke­mizde yayılması bir tesadüf olmayabilir, ancak bu yayma faali­yeti sokaklarda deizm propagandası yapan misyonerler şeklinde anlaşılmamalı, çeşitli kanallar yoluyla oluşturulan “zamanın ti­ni” <em>(Zeitgeist)</em> şeklinde anlaşılmalıdır. <em>Yeni Batı</em> bireylerle tek tek uğraşmak yerine kontrolündeki kitle iletişim araçları yoluyla şe­killendirdiği toplumsal algı üzerinden kendi istediği yere götü­ren yolun taşlarını örmektedir. Bu da ana akımı kontrol etmek ve yönlendirmek anlamına gelmekte, bu sebeple bu kadar etki­li olabilmektedir. Kanaatimizce masonluk <em>yeni Batanın</em> spiritüalizmini ve dünya çapında örgütlenme şeklini teşkil etmektedir, <em>yeni Batı&#8217;yı</em> anlamak için merkezîdir.</p>
<p>Bu bağlamda <em>Yeni Dünya Düzeni&#8217;nin</em> elitlerinin teşkilatlan­ması masonluk ve dinleri masonluğun benimsediği dinî inanç­lar olarak belirmektedir. Bunlar alt seviyeler için deizm, ateizm ve diğer “zayıf inançlar” olup, üst seviyeler için Kabalacı mistik inançlardır. Bu inançların içerisinde satanizmin de çeşitli şekil­lerde yer aldığı öne sürülmektedir. Meşhur 33. derece mason us­tası Albert Pike masonluğun üst derecelerine yaptığı konuşmada masonluk dininin bir tanrısının “Lucifer” (İblis) olduğunu, diğe­rinin ise “Adonay” (Yehova) olduğunu söylemektedir.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[257]</sup></a> Stephen Knight ise masonluğun tanrısının “Jah-bul-on Jahweh (Yehova), Baal (Ba’l), Osiris]” formülünde gizli olduğunu belirtmektedir.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[258]</sup></a> Kur’an-ı Kerim’de de Hz. İlyas’ın kavmine “Yaratanların en iyi­si olan, sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rab- bi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l’e mi taparsınız?” (Kur’an, 37:125) dediği bildirilmekte, aynı zamanda Müslüman âlimler arasında I Hz. İlyas’ın İsrailoğullarına gönderilen ve Tanah’ta/Eski Ahit’te de geçen İlya olduğu görüşü ağırlık kazanmakta,<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[259]</sup></a> bunlardan da Ba’l/Baal’in dönemin İsrailoğullarmın Allah’tan yüz çevirip tap­tıkları bir put olduğu sonucu çıkmaktadır. Eğer İblis’in adların­dan birisi olan “Lucifer” kelimesinin lafzî anlamı olan “ışık geti­ren” <em>(lightbearer)</em> esas alınırsa, o hâlde masonların “ışık” ve “ay­dınlık” kavramlarının, dolayısıyla “Aydınlanma’nın” da arkasın­daki “karanlık mistisizm” görülecektir. “Baphomet” olarak tasvir edilen şeytan tasvirli yaratık da masonluğun putlarından birisidir ve 1812 yılından bu yana ABD’nin bir sembolü olarak kullanılan <sup>&lt;c</sup>Sam Amca” <em>(Uncle Sam)</em> aslında bu tasvirin rötuşlanmış hâlidir.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[260]</sup></a></p>
<p>ABD’de Detroit, Illinois, Oklahoma ve Arkansas’a “Baphomet” ve satanizm heykelleri dikilmiştir. Yine ABD’de ilki Anton Szan- dor LaVey isimli bir Amerikalı Yahudi tarafından kurulan “sata- nist kiliseler” <em>(Church of Satan)</em> bulunmaktadır. ABD ordusunda da Michael Aquino’nun kurduğu Set Tapınağı <em>(Jemple ofSet)</em> gibi satanist cemiyetler mevcuttur. Din ve vicdan özgürlüğü söylemi altında bunlara herhangi bir kısıtlama getirilmemektedir. Aslında satanizmin Batı’daki kökleri hem oldukça eskidir hem de sanıl­dığından daha yerleşiktir- örneğin William Blake, Percy Bysshe Shelley, Lord Byron ve Victor Hugo gibi Batı’nın ana akımında­ki edebiyatçıların bazı eserlerine bakılabilir.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[261]</sup></a> Aliya İzzetbegoviç de, “Şeytanperestiliğin (satanizm) medeni dünyada hayli gelişmiş olduğu pek az (yahut yetersiz bir düzeyde) bilinir.” demektedir.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[262]</sup></a> Rusya başkanı Vladimir Putin Aralık 2013’te yaptığı ulusa ses­leniş konuşmasında “Birçok Avro-Atlantik ülkesi Hıristiyan de­ğerlerini içeren köklerinden uzaklaşmıştır. Çok çocuklu aileleri homoseksüel birlikteliklerle, Tanrı’ya imanı şeytana inanmayla aynı düzeye koyan politikalar takip edilmektedir. Bu yozlaşma­ya götüren yoldur.” demiştir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[263]</sup></a> Her hâlükârda Kabalacılık, pa­ganizm, deizm ve satanizm karşımıza “masonluk” adıyla paket­lenmiş bir biçimde çıkmaktadır.</p>
<p>Aslında masonlukla ilgili şüpheler masonluğun başladığı dö­nemlerden beri dile getirilmiştir. Henüz 1698 yılında Hıristiyan bir din görevlisi tarafından masonluğun din ile olan ilişkisi hak­kında şu görüşler ifade edilmektedir.</p>
<p>&#8220;Sizi kendilerine mason diyenlerin Tanrı nezdinde işledikle­ri sapkınlıklar ve kötülükler konusunda uyarmam gerektiğini düşündüğümden diyorum ki merasimlerinin ve gizli yeminleş- melerinin sizi kontrol etmesine izin vermeyin. Ayrıca sizi Tan- rı’nın yolundan sapmaya götürmemeleri konusunda dikkatli olun. Bu gizlice buluşan şeytani adamların yolu <em>(sect)</em> kendi­leri hariç herkese karşıdır. Onlar, geleceği bildirilen, insanla­rı Tanrı korkusundan uzaklaştıracak olan <em>Ant ichrisf tır. [&#8230;]”<sup>264</sup></em></p>
<p>Bu tarihten itibaren özellikle Hıristiyanlar, ania aynı zaman­da Müslümanlaf tarafından masonluğun dinlere karşı olumsuz yaklaşımını konu alan ciltlerce kitap yazılmıştır ve yazılmaya de­vam etmektedir. <em>Yeni Batı<sup>9</sup> mn</em> aleyhinde söylenenlerin tamamım “komplo teorisi” olarak kategorize edip paranteze aldırması gibi masonlar da benzer bir strateji takip etmekte, kendilerini eleştiren ve belgeler eşliğinde ifşa eden yapıtları “anti-masonik [komplo te­orisi]” olarak yaftalamaktadır. Bu elbette, masonlar ve <em>yeni Batı </em>hakkında aktarılan şüpheci görüşlerin tamamının doğru olduğu anlamına gelmez. İsabetsiz görüşlerin yanında literatürde dezen- formasyon, kontrollü muhalefet, eşik bekçiliği ve diğer muhtelif çarpıtma unsurları da önemli ölçüde yer almaktadır. Ancak da­ha önce belirttiğimiz gibi doğru bilgiye ulaşmak amacıyla kanıt­ların konuşulduğu yerde tartışmayı sonlandırmak için başvuru­lan ilave <em>a priori</em> zihinsel kategorilere (prangalara) ihtiyaç yoktur. I <em>reni Batı</em> ve karanlık mistisizmi bizim de çok uzağımızda değildir. Örneğin popüler şarkılardan birisinde geçen ve kula­ğa masum gelen, <em>yeni Batı’yla.</em> ilişkili holdinglerin reklamların­da da kullanılan “ne yaparsan yap aşk ile yap” sözlerinin aslında modern satanizmin kurucularından olan Aleister Crowley’nin kurduğu “Telema” öğretisinin temel ilkesinin Türkçe tercüme­si olduğu bilinirse bu noktaya ışık tutulmuş olunacaktır.</p>
<p>Yine 2003Yeki Eurovision yarışmasında birincilik alan Türkiyeli şar­kıcının koreografisi incelenirse karşımıza <em>yeni Batanın</em> masonik piramidi ve “her şeyi gören gözü” çıkacaktır. Dizilerde eşik al­tı mesaj olarak verildiği çeşitli vesilelerle kanıtlanan “sex” yazı­sı<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[264]</sup></a> cinsel ilişki anlamındaki “seks” kelimesine değil, satanizmin sembolü olan “666” sayısına işaret etmektedir.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[265]</sup></a>|Masonik sem­bollerin seccadelerimize dahi sızdığı apaçık biçimde görülmek­tedir.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[266]</sup></a><sup> <a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[267]</a></sup> Bu satırlar yazılırken özel bir vakfın sahip olduğu ban­kanın girişimiyle İstanbul’da sergisi açılan, iktidara yakın oldu­ğu iddia edilen medya gruplarının gazetelerinde dahi PR çalış­maları yapılan<sup>168</sup>, “sanat performansları” arasında satanizm, ka- balizm, pedofili ve kanibalizm (yamyamlık) gibi unsurlar bulu­nan Sırbistanlı Yahudi Marina Abramovic’in bu performansları araştırılırsa durumun vahameti anlaşılacaktır.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[268]</sup></a> Bu şahsın kişi­sel ağında yer alan bazı bireyler Hillary Clinton<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[269]</sup></a>, Jacob Rotschild<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[271]</sup></a> Bili Gates<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[272]</sup></a> ve Lady Gaga’dır<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[273]</sup></a>. Yine uzun bir süre ül- kemizin gündemini “kedicikleriyle” meşgul eden, çeşitli biçim­lerde “Mehdi” olduğunu ima eden, ilk meşhur olduğu zaman­larda evrim ve masonluk karşıtı yayınlar yapan, aynı zamanda trajik bir şekilde dünya çapında Müslümanların kendisini kul­landığı mahlası ile bir İslâm âlimi zannettiği şahıs kendi kanalı­nın canlı yayınında İtalyan bir mason ustasından 33. derece ma­sonluk diploması alarak masonluğunu ilan etmiştir.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[274]</sup></a> Daha az ezoterik bir örnek vermek gerekirse “5 ayda 250 kitap okuyan dahi çocuk” olarak topluma tanıtılan 10 yaşındaki bir çocuğun “tek dünya devletinden” bahsetmesi<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[275]</sup></a> hatırlanabilir ve bu ma­sum çocuğun söyledikleri aslında maruz bırakıldığımız ve etrafı­mızı kuşatan <em>yeni Batılı</em> propagandanın toplumsal bilinçaltımız- daki yerine işaret etmektedir.</p>
<p><em>Yeni Batfnın</em> inşa edilmeye başlanmasıyla Batı dünyasında <em>modern Batı</em> döneminde zaten var olan ama Yahudi-Hıristiyan Batı medeniyeti söylemi içerisinde dışa vurulmayan ikilik yeniden belirmiştir. <em>Modern Batı</em> bu anlamda henüz bitmemiştir, ABD ve Avrupa milliyetçileri üzerinden hayatiyetini devam ettirmeye ça­lışmaktadır. Bu siyasal konjonktürde antisemitizmin tekrar gün­deme geleceği rahatlıkla öngörülebilir. Aşağıda bahsedilen Gi- ovanni Gasparro tablosu ve hakkında yapılan yorumlar bunun işaretlerinden birisidir. 4chan, 8chan/8kun ve benzer “neo-Na- zi” platformlar üzerinden antisemitist ve ırkçı <em>(white suprema- cist)</em> söylemlerin dolaşıma sokulması rastlantı değildir. Bu süreç­te <em>yeni Batı</em> da <em>modern Batı&#8217;ya</em> çeşitli kanallardan saldırmakta­dır. <em>Modern</em> Buh&#8217;nın uluslarını da çaresiz bırakan transnasyonal aktörlerin neoliberal politikaları, milliyetçiliğe ve muhafazakâr­lığa karşı teknoloji devleri tarafından uygulanan sansür politika­ları, postmodernite söylemi ile <em>modern Batı&#8217;</em>nın mitolojisinin ya- pısöküme uğratılması, Kilise’nin çocuk tacizi skandallarıyla kri- minalize edilmesi<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[276]</sup></a>, göçmenler yoluyla <em>modern Batı</em> toplumlarının heterojenize edilmesi, <em>modern Batı&#8217;teki</em> Hıristiyan ve milli­yetçi öznelerin ötekileştirilmesi, itibarsızlaştırılması ve hedefleş- tirilmesi gibi unsurlar <em>yeni Batı&#8217;nın modern Batı&#8217;yâ</em> karşı uygula­dığı politikalar arasında sıralanabilir.</p>
<p><em>Modern Batı</em> ise buna <em>Piz- zagate, Project Veritas</em> ve Jeffrey Epstein hadiseleri gibi ifşa yön­temleriyle, alternatif medya organları kurarak, aynı zamanda Sa­rı Yelektiler gibi toplumsal hareketlerle cevap vermektedir. Hâli­hazırda milliyetçiler-küreselciler üzerinden devam eden Batı’nın bu iç savaşı <em>yeni Batı&#8217;nın</em> galibiyetiyle sonuçlanacak gibi görün­mektedir zira <em>modern Batılılar</em> sayıca daha çok olmakla birlikte, onların kilit kurumlan <em>yeni Batı</em> aktörleri tarafından kontrol edil­mektedir. Kanaatimizce kendisini <em>modern Batı&#8217;</em>dan yana gösteren mevcut ABD başkanı buna en isabetli örneklerden birisidir. <em>Mo­dern Batı&#8217;yı</em> lağvetme projesi bu aktörler tarafından titizlikle yü­rütülmektedir. Her şeye rağmen <em>modern Batı&#8217;</em>nın uysallıkla teslim olacağını varsaymak isabetsiz olacaktır. Belki de “çoğunluk” “İm­paratorluğu” mağlup edecek ve Batı şehirlerinde başlayan kitle­sel bir hareket, Robert E Kennedy Jr. gibi isimlerin de desteği ve yönlendirmesiyle<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[277]</sup></a>, Fransız İhtilali tarzı küresel bir devrime dö­nüşerek <em>yeni Batı&#8217;yı</em> alaşağı etmeyi başaracaktır. Geleceği bilme­ye muktedir değiliz ancak her hâlükârda sonuç olarak Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kuru­lan teopolitik ittifak çağımızda çatırdamaktadır. Bu da bizi <em>yeni Batı&#8217;nın</em> asli aktörleri olan Yahudilere getirmektedir.</p>
<p>Yahudi olmak <em>yeni Batılı</em> olmak anlamına gelmese de ve tüm <em>yeni Batıklar</em> Yahudi olmasa dahi, <em>yeni Batı</em> söz konusu oldu­ğunda Yahudiler “odadaki fil<sup>w</sup> gibidir.<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[278]</sup></a> <em>Yeni Batı<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup><strong>[279]</strong></sup></a>da</em> yapısal bo­yuttaki güçleri bankerler, transnasyonal kapitalistler, masonlar, <em>Hollywood</em> ve <em>Netflix,</em> teknoloji devleri, akademi<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[280]</sup></a> ve medya<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[281]</sup></a>* üzerinden tezahür etmektedir. Hatta Yahudi tarihçi Nathan Ab­ramsan <em>Jetvish Quarterly</em> adlı bilimsel dergide yayınladığı bir ma­kaleye göre ABD’deki pornografi endüstrisinin arkasında orantı­sız olarak ABD’li Yahudi aktörler yer almaktadır. <a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[282]</sup></a>Yine 2013’te yaptığı bir konuşmada <em>Monarchy Distribution</em> adlı pornografi şir­ketinin kurucusu ve başkanı, kendisi de bir Yahudi olan Michael Kulich pornografi endüstrisinin tamamının Yahudiler tarafından kurulduğunu, özellikle Reuben Sturman isimli bir Ortodoks Ya­hudi’nin pornografinin “babası” (Godfather) olduğunu ifade et­miştir.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[283]</sup></a> Cizvit papazı ve filozof Pierre Teilhard de Chardin’in ifadesiyle, “kainattaki hiçbir şey yeterli sayıda olan ve organize gruplar hâlinde birlikte çalışan <em>aydınlanmış</em> zihinlerin kümülatif şevkine karşı direnemez.”<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[284]</sup></a></p>
<p>Özetle Yahudiler bu kanallar üzerin­den Avrupa’da ve ABD’de önemli bir gücü kontrol etmeye başla­mışlardır. Bu durum, önceki “antisemitist komplo teorisi” söyle­mi terk edilerek Benjamin Netanyahu, Ariel Sharon, Alan Der- showitz<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[285]</sup></a> ve AIPAC gibi önde gelen Yahudi aktörler tarafından da artık kabul edilip dile getirilmeye başlanmıştır.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[286]</sup></a> Yani eğer Yahudilerin mevcut sistemde oldukça güçlü olduklarını söylemek antisemitizm olacaksa, o hâlde Netanyahu, Sharon, Dershowitz ve AIPAC de antisemitizm yapmaktadır! Batı toplumlarında ya­şayan insanlar belli bir ölçüde bu durumdan haberdar olmakla birlikte— 2020 itibariyle düzenlenen bir ankete göre Avrupalıla­rın %20’si dünyayı “gizli bir Yahudi hizibin” <em>(cabal)</em> yönettiğini ifade etmiştir<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><sup>[287]</sup></a>— antisemitizm suçlaması ile karşılaşmaktan, da­ha doğrusu bu suçlamanın sonuçlarından çekindikleri için özgür biçimde konuşamamaktadır. Aslında herkes varlıklarının ve te­sirlerinin farkındadır ancak çeşitli sebeplerden ötürü sessiz kal­maktadır. Sessiz kalmayanlar ise toplumdaki konumları ne ka­dar yukarıda olursa olsun sistemin çarklarıyla disipline edilmek­tedir. Bu çarkların birincisi “sağduyu” ve “ahlakçılık” kisvesi al­tında yapılan antisemitizm suçlamasıdır.</p>
<p><em>*Yeni Batı&#8217;yı</em> yönlendiren Yahudi aktörler siyasi bir strateji olarak göz önünde olmamayı tercih etmektedir ve gizliliklerini İkinci Dünya Savaşandaki Yahudi soykırımı üzerine inşa ettik­leri antisemitizm söylemiyle sağlamaktadırlar. Hollywood film­leriyle ve popüler kültürün diğer kanallarıyla dünya toplumla- rınm zihinlerine kazınan bu söylem altı milyon Yahudi’nin Na­zi Almanyası tarafından fırınlarda ve gaz odalarında imha edil- diğini* Afrikalara ve Güney Amerikalılara dört yüz yıl boyunca yapılanlar ortadayken ve onların kayıpları yüz milyonlarla ifade edilmesine rağmen Yahudilere yapılanın insanlık tarihindeki en büyük suç <em>(Holocaust)</em> olduğu iddialarını içermektedir.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[288]</sup></a> Bu sü­reçte günümüzde tarihî bir yalan olduğu ortaya çıkan “Yahudi- lerden sabun yapma” gibi dehşet verici propaganda unsurları da üretilmiştir. Bu şekilde tarihî bir hadisenin mitolojikleştirilmesi, biricikleştirilmesi ve duygusal manipülasyonu üzerinden Yahu- diler eleştirilemezliğin de ötesinde bir güç kaynağı olarak “bah- sedilememezliğe” erişmektedir. Antisemitizm kavramının sınır­lan olabildiğince genişletilmekte,<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[289]</sup></a> Yahudileri bir cümlede kul­lanmak, hatta ima etmek dahi antisemitizm suçlamasıyla karşı­laşmak için çoğu zaman yeterli olabilmektedir. Örneğin İsrail’in Filistinlilere yaptığı zulümleri, üzerlerinde kullandığı fosfor içe­ren kimyasal bombaları, uyguladığı Apartheid rejimini ve devlet terörünü konu etmek de çoğu zaman antisemitizm suçlamaları­na götürmektedir.<a href="#_ftn69" name="_ftnref69"><sup>[290]</sup></a> İsrail’de eğitim bakanlığı yapmış olan Shu- lamit Aloni’ye göre antisemitizm, “bir hiledir ve biz onu her zaman kullanırız. Avrupa’dan bi­risi İsrail&#8217;i eleştirdiğinde Yahudi soykırımını gündeme getitiriz. Bu ülkede (ABD) birisi İsrail’i eleştirirse antisemitist- tir. Örgütlenme (Yahudi lobisi) güçlü ve çok parası var. İs­rail ve ABD&#8217;deki Yahudi teşkilatı arasındaki bağlar çok güç­lü ve bu ülkede de güçlüler. Bildiğiniz gibi güçlüler, onlar yetenekli insanlar, para, medya ve diğer güçlere sahipler. (&#8230;) Eleştiri duymak istemiyorlar. [&#8230;] İşte bu şekilde Filis­tinlilere yaptığımız her şey meşru olur.”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[291]</sup></a></p>
<p>Üstelik bu kavram paradoksal biçimde İsrail’e ve zihniyetine yönelik eleştiriler getiren, sorumluluk ve vicdan sahibi Yahudi ya­zarları da kapsayacak şekilde genişletilmektedir.<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[292]</sup></a> Eğer bir Yahu­di, İsrail’i veya Yahudileri eleştirecek olursa “kendi kendisinden nefret eden Yahudi” <em>(self-hating Jew)</em> olarak damgalanmaktadır ki bu da yine stratejik hedefler için üretilmiş bir zihinsel katego­ridir. Bu süreçlerin sonucunda “antisemitist” olarak damgalanan şahsiyetler “kişilik suikastı” yoluyla etkisiz hâle getirilmektedir^</p>
<p>Antisemitizm bir topluluğun haksızca ve adalet dışı şekilde hedef almarak haksızlığa ve zulme uğratılması olduğunda ona karşı çıkmak her vicdan sahibi bireyin, özellikle de anti-İslamizm- den şikayet eden bizlerin ahlaki ödevidir. Ancak gerçekliğe ba­kıldığında, antisemitizm günümüzde önemli bir ölçüde mevcut yapının, yani <em>yeni Batı’nın</em> arkasındaki güçleri gizlemek için baş­vurduğu bir araç görünümündedir. O hâlde antisemitizm kavra­mının operasyonelliği sadece “mazlumu korumak” ile ilgili de­ğil, aynı zamanda “zalimi korumak” olabilmekte, ahlaki öncül­ler yer değiştirmektedir. Batı dünyasında çok sayıda “sahte anti- ıcmitist” saldırı ifşa edilmiştir ve bunların ilginç bir şekilde yine Yahudi aktörler tarafından yapıldığı ortaya çıkmıştır.<a href="#_ftn72" name="_ftnref72"><sup>[293]</sup></a> Bu sah­te bayrak operasyonlarının amacı antisemitizm söylemini biliş- sel-psikolojik düzeyde canlı tutmaktır. Her şeye rağmen, nasıl ki Batı’daki Hıristiyan ve pagan aktörlerden özgürce bahsedebili- yorsak Yahudi aktörlerden de özgürce, antisemitizme ve misti- fikasyona tevessül etmeden, rasyonel bir biçimde ve aklıselimle bahsedebilmeli ve bunu yapmamızı engelleyen zihinsel pranga­ları kabul etmemeliyiz.</p>
<p>Üstelik, Müslümanların en kutsal değer­lerinin en aşağılık ve en acımasız hakaretlere uğradığı, en kutsal mabedlerinin defalarca yıkılmaya çalışıldığı, hatta Müslümanla­rın üzerine atom bombası atılarak “sorunun kökten çözülmesi­nin” gerektiğinin dahi alenen söylenebildiği<a href="#_ftn73" name="_ftnref73"><sup>[294]</sup></a> ve bu eylemlerin önemli bir kısmının bazı Yahudi aktörler tarafından yapıldığı ve­ya desteklendiği bilinen<a href="#_ftn74" name="_ftnref74"><sup>[295]</sup></a> bir dünyada Yahudilerden bahsetme­nin, onları eleştirmenin ve hatta onları ima etmenin “saniyeler içinde yeni bir <em>Holocausfa.</em> götürebilecek” büyük bir kabahat ve tehlikeli bir suç olarak gösterilmek istenmesi, bu istek doğrultu­sunda psikolojik mekanizmaların inşa ve mobilize edilmesi ve re­alitede de olumsuz pratik sonuçlarla karşılaşılması düşündürücü­dür. Yahudilere karşı yapılan ayrımcılıkla Müslümanlara karşı ya­pılan ayrımcılığın özünde aynı haksızlık olduğunu düşünüyor, <em>tu quoque</em> hatasına düşülmesi gerektiğini iddia etmiyoruz ancak şu soruya yanıt arıyoruz: Neden çağımızda her insan grubu ve kut­salı rahatlıkla hedef alınabilirken, Netflix’te Hz. İsa’nın eşcinsel olarak tasvir edildiği bir dizinin yayınlanması “ifade özgürlüğü” bağlamında değerlendirilirken, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) manevi şahsiyeti üzerinden Müslümanların kutsalla olan ilişki­lerinin hedef alındığı karikatürler yine “ifade özgürlüğü” adına savunulurken, hatta hükümet binaları üzerinde sergilenebilirken Yahudiler hakkında kötücüllük içermeyen eleştirilerde bulunmak dahi derhal “Yahudi düşmanlıgı/antisemitizm” olarak damgala­narak bir “insanlık suçu” olarak değerlendirilmekte ve bu şekil­de insanlar algısal-psikolojik boyutta oto-sansüre zorlanarak Ya- hudilere pratikte “dokunulmazlık” verilmektedir?</p>
<p>Özetle içinde yaşadığımız dünyanın gerçekliği şudur ki Geo- rge Orwell’in dediği gibi “Herkes eşittir, ama bazıları daha eşit­tir.” ve Yahudiler <em>yeni Bati*</em>da ve <em>Yeni Dünya Düzeninde</em> mer­kezî bir rol oynamaktadır. <em>Yeni Bati*</em>nın transnasyonal aktörleri çoğunlukla ve orantısız biçimde Yahudi’dir. Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed 2003 yılında “Yahudilerin dünyayı vekâ­letle yönettiğini” söylemiştir.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[296]</sup></a> ABD medyasını, akademisini, si­yasetini, eğlence sektörünü büyük ölçüde Yahudi aktörler ve lo­biler belirlemektedir. İsrail lobileri Avrupa’da<a href="#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[297]</sup></a> ve dünyanın çe­şitli coğrafyalarında da mevcuttur. Michael A. Hoffman II, Kevin MacDonald, John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt, Aleksandr Soljenitsin, Roger Garaudy, E. Michael Jones, Ron Unz, Gilad Atzmon, Henry Makow, Norman Finkelstein, Israel Shahak gibi bir kısmı Yahudi olan, diğerleri Yahudiler hakkındaki görüşleri­ni paylaşmadan önce toplumlarında muteber özneler olan şahsi­yetler yazdıkları eserlerde konuya farklı açılardan değinmişlerdir.</p>
<p>Bu bağlamda Yahudilerin bazı inançlarını anlamak <em>yeni Ba­tiyı</em> anlamak noktasında avantaj sağlayacaktır.<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[298]</sup></a> Yukarıdaki bö­lümlerde aktarılanları derleyecek olursak öncelikle Yahudilikte akide, ahiret ve Tanrı inancı gibi konular esas değildir. Esas olan Yahudilerin kendileridir. Hıristiyanlık ve Islâm’ın aksine, Yahu­dilik Yahudiler üzerinden tanımını bulan, kavmî bir dindir. Yahu­di otoritelerin genel kabulüne göre bir Yahudi Hıristiyan, Budist, ateist veya Müslüman olduğunu söylese dahi bir Yahudi olmaya devam edecektir.<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[299]</sup></a> Bu sebeple Yahudilerde din yayma faaliyet­leri hiçbir zaman esas olmamıştır zira Yahudi olmak için Yahudi bir anneye sahip olmak gerekmektedir. Yani Yahudilik esas ola­rak inançla ilgili, akidevî bir aidiyet değil, biyolojik-genetik bir aidiyet arz etmektedir. Günümüzde Yahudi olduğunu iddia ede­rek İsrail’den vatandaşlık almak isteyenlerden İsrail resmî ma­kamları DNA testleri istemektedir.<a href="#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[300]</sup></a> Bütün bunlar Yahudiliği bir “din” olarak adlandırmayı oldukça güç kılmaktadır. Nitekim Ya­hudi din adamları ve entelektüeller Yahudiliği tanımlamak için tarih boyunca ırk, kabile, millet, etnisite ve genetik gibi çeşitli kavramlara başvurmuşlardır.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[301]</sup></a> Ayrıca araştırmalara göre Yahu­dilerin sadece %20’si (İsrail’de bu oran %38 civarındadır.) Ya­hudilik dinine inanıp onu tatbik etmektedir.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[302]</sup></a> Yahudilik hakkındaki ikinci önemli husus ise günümüzdeki Yahudiliğin “rab­bani Yahudilik” olarak adlandırılan ve yaklaşık 7. ve 13. yüzyıl­lar arasında inşa edilen bir sistem olduğudur. Rabbani Yahudilik Tevrat’tan ziyade kendileri tarafından “sözlü Tevrat” olarak ad­landırılan Babil Talmud’una ve Kabala metinlerine dayanmakta­dır, Bu kaynaklar teologlar tarafından araştırılmış ve bazı sıkın­tılı hususlara rastlanmıştır:</p>
<p>“Yahudiler ilahidir, bir Yahudi’ye tokat atmak Tanrı’ya to­kat atmak gibidir. Eğer Yahudi olmayan birisi bir Yahudi’ye vurursa öldürülmelidir çünkü bir Yahudi’ye vurmak Tan- rı’ya vurmakla aynı şeydir.”<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[303]</sup></a> “Yahudiler insan, Yahudi ol­mayanlar hayvan veya şeytandır.”<a href="#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[304]</sup></a> “Yahudi olmayanla­rı öldürmek vahşi hayvanları öldürmek gibidir.”<a href="#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[305]</sup></a> “Yahu­di olmayanlarla cinsel ilişki hayvanlarla cinsel ilişki gibi­dir.”<a href="#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[306]</sup></a> “Yahudi olmayanlar Yahudilere köle olmak için ya­ratılmıştır.”<a href="#_ftn86" name="_ftnref86"><sup>[307]</sup></a> “Yahudiler gittikleri her yerde hükümdarlar ve efendiler olacaktır.”<a href="#_ftn87" name="_ftnref87"><sup>[308]</sup></a> “Yahudiler Yehova’yı dünyadaki tek gerçek Tanrı yapmışlardır bu sebeple Yehova da onla­rı dünyadaki tek yönetici yapacaktır.”<a href="#_ftn88" name="_ftnref88"><sup>[309]</sup></a> “Yehova Yahudi­lere asla kızmaz, onun kızgınlığı daima Yahudi olmayanla­radır.”<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[310]</sup></a> “Yahudi olmayanların doğum oranlarının artma­sı büyük ölçüde engellenmelidir.”<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[311]</sup></a> “Yahudi olmayanların malları Yahudilere aittir.”<a href="#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[312]</sup></a> “Yahudi olmayanları kandır­mak kötülük değil, bir vazifedir.”<a href="#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[313]</sup></a> “Yahudi olmayanların mahvolmasına sebep olmak için her Yahudi yalan söyleye­bilir, yalancı şahitlik yapabilir.”<a href="#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[314]</sup></a> “Mesih geldiğinde her­kes Yahudilerin kölesi olacaktır.”<a href="#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[315]</sup></a></p>
<p>Bunlar rabbani Yahudilik içerisindeki “uç görüşler” olmayıp İsrail’in hukuk sisteminde de uygulama boyutunda yer alan unsurlardır.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[316]</sup></a> Ayrıca “yanlış tercümeler” veya “Yahudi düşmanla­rı tarafından uydurulmuş içerikler” olmayıp bizzat Yahudi din adamları tarafından da tasdik edilmektedir.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96"><sup>[317]</sup></a>tGörüldüğü üze­re buradaki sıkıntılı husus Yahudiliğin kaynağı, yani Allah Teâlâ tarafından indirilen ve Hz. Musa tarafından vazedilen din de­ğil, bazı Yahudi din adamlarının diğer insanların insanlığını ta­nımayan ve onlara kötülük yapmayı meşrulaştıran, ahlaken sa­vunulmayacak görüşlerini kendi yazdıkları ve “sözlü Tevrat” olarak adlandırdıkları Talmud üzerinden “tanrısal vahiy” olarak göstermek isteyen, bu şekilde kendilerince bir “din” inşa eden, buna da yanıltıcı biçimde “Yahudilik dini” adım veren aktör­lerdir. Görüldüğü üzere rabbani Yahudilik olarak bilinen ve ha­hamlar tarafından inşa edilen sistemin Hz. Musa’nın tebliğ et­tiği din (İslâm’ın telakkisine göre bu din de İslâm’dır) ile bağı oldukça zayıftır.</p>
<p>Yukarıda söylenenlerin ışığında tespit etmek mümkündür ki <em>yeni Batı&#8217;nın</em> inşa etmek istediği <em>Yeni Dünya Düzeni</em> önemli bir ölçüde Yahudi eskatolojisinin “teopolitik” boyutu tarafından şe­killendirilmektedir. Tanah’ta ve Talmud’da<a href="#_ftn97" name="_ftnref97"><sup>[318]</sup></a> yer alan ve Yahudi eskatolojisinin omurgasını teşkil eden bu düzen “gelecek dün­ya, gelecek çağ ve yeryüzü cenneti” <em>(fhe world to come, age to come<sub>9</sub> heaven on earth-</em> İbranicede <em>[olam ha-ba])</em> ola­rak adlandırılmaktadır ve literal olarak “dünyayı tamir etmek” anlamına gelen rpp’il y&#8217;fro <em>(tikkun olam)</em> kavramıyla bağlantılı­dır. Yahudilik içerisinde bir görüş bu kavramın ahiret hayatına ait olduğunu savunurken, diğer bir görüş dünya hayatına, Me­sih’in gelmesiyle birlikte başlayacak olan “Tanrı’nın Krallığına” ait olduğunu savunmaktadır.<a href="#_ftn98" name="_ftnref98"><sup>[319]</sup></a> Bu inanca göre Yahudilerin bek­lediği Mesih yeryüzüne gelerek dünyayı Kudüs’ten, kurulacak olan “Büyük İsrail’in” başkentinden yönetecektir <em>(redemption)-, </em>veya Mesih gelmeyecek ama Yahudiler kendi kendilerini kur­taracaktır, yani kendi Mesihleri olacaklardır <em>(self-redemption).</em></p>
<p>“Gelecek dünya, <em>olam ha-ba,</em> görünümü tamamen rabbani bilgelik tarafından şekillendirilmiş olanlar için yeni dünya düze­ninin, yeni cennetin ve yeni dünyanın oluşturulması anlamına gelmektedir ve burada ölüm kaldırılacaktır.”<a href="#_ftn99" name="_ftnref99"><sup>[320]</sup></a> Yapılacaklar lis­tesi arasında “insana yeni bir ‘ruhun’ üflenmesi”, “dünyada kö­tülüğün kalmaması”, “İsrail’in geleneksel öğretilerinin dünyadaki yeni spiritüel ve etik yaşamın yönlendirici ışığı olması”, “Yahudi olmayanlara, yerine getirilmesi Tanrı ve ideal İsrail hakkındaki evrensel gerçeklerle ilgili olan belirli kurallar getirilmesi”, “önce­ki düzende sadece belirli insanların eriştiği ‘peygamberi vizyona’ herkesin erişmesi”, “Kudüs’ün ideal insanların toplanma yeri ol­ması ve bütün ulusların Kudüs’teki Tanrı’nın evine [Burada Mes- cid-i Aksa’nın yıkılarak yerine inşa edilmesi planlanan Süleyman Mabedi kast edilmektedir] akması”, “Yeni İsrail’in dininin ideal din olması ve bütün ulusların buraya doğru çekilmesi”, “yeni Ev­rensel Devlet’in ideal başkentinin Kudüs olması”, “Tanrı’nın ev­renin efendisi olarak sadece İsrail tarafından değil tüm insan ır­kı tarafından tanınması” yer almaktadır.<a href="#_ftn100" name="_ftnref100"><sup>[321]</sup></a> Bir başka tarife göre “Yeni Dünya Düzeni, Tanrı’nın tüm insanlık tarafından evrenin efendisi olarak tanınacağı çağ için bir adım olarak görülmekte­dir.” Ancak burada kast edilen “Tanrı” rabbani Yahudiliğin Tan­rı’sidir, yani bu tarifin sahibinin dayandığı Yahudi Dua Kitabı’ndaki Tanrı’dır.3<sup>22</sup> Rotschild ve Cr£mieux ile arkadaş olan ve me- siyanik inançları olduğu bilinen Baruch Levy, Karl Marx’a yaz­dığı bir mektupta şunları aktarmaktadır.</p>
<p>&#8220;Yahudi halkı kolektif olarak kendi Mesihleri olacaktır. Ev­rendeki hükümranlıkları, diğer insan ırklarının birleşmesi, tikelciliğin surları <em>(rempart du particularisme)</em> olan sınırların ve monarşilerin kaldırılması ve her yerde Yahudilerin vatan­daşlık haklarının olduğu Evrensel Cumhuriyet’in/Devlefin <em>(Republique Üniverselle)</em> kurulması ile gerçekleşecektir. İn­sanlığın bu yeni organizasyonunda [burası metnin İngiliz­ce çevirilerinde ‘New World Order’ <em>(Yeni Dünya Düzeni) </em>olarak tercüme edilmektedir] İsrailoğulları artık dünyanın tamamı üzerinde yayılacak, hepsi aynı ırktan ve geleneksel formasyondan olmak üzere ayrı bir millet oluşturmayacak­lar, muhalefetle karşılaşmadan her yerde yöneten unsur ola­caklardır, özellikle de çalışan kitlelere aralarındaki birkaç ki­şinin gösterdiği sağlam yolu dayatmakta başarılı olurlarsa. Evrensel Devlet’teki milletlerin yönetimleri, proletaryanın zaferi sayesinde, kolaylıkla Yahudilerin eline geçecektir. Ka­mu mallarım her yerde idare eden Yahudi ırkının yönetici­leri bundan sonra bireysel mülkiyeti kaldırabilir. Bu şekilde Talmud’da vadedilen gerçekleşecek, yani Mesih geldiği za­man dünyadaki mallar ve insanlar Yahudilerin olacaktır.”<a href="#_ftn101" name="_ftnref101"><sup>[322]</sup></a><sup> <a href="#_ftn102" name="_ftnref102">[323]</a></sup></p>
<p>Bu inançlar ve tarifler aynı anda birçok anlama gelmektedir. Bizim açımızdan en önemlisi, bu inancın öngördüğü oyun sonun­da Islâm’a ve Müslümanlara hiçbir yerin olmayışıdır. Bu da oluş­turulmak istenen bu düzende yok edilmemiz veya dönüştürülerek yok edilmemiz anlamına gelmektedir. İkincisi, çaresizce ve aslında acınacak bir biçimde ölümsüzlüğü keşfetmeye çalışan, bunun ya­pılabileceğine inanan bilim insanlarının konumu ve “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulur­sun.&#8221; ayeti (Kur’an, 2:96) bu şekilde netleşmektedir. Üçüncüsü, bu inançlarda söz konusu olan çarpıklık ahiret ve cennet inan­cının tahrif edilerek henüz bu dünyada cennetin inşa edilmeye kalkışılmasıdır. Kanaatimizce bu durum, düzenin kurulması için Mesih’in gelmesini beklemek yerine Mesih’in gelmesi için düze­ni kurmak veya Mesih’in gelişinin önemsiz oluşu anlamına gelen “kendi kendini kurtarma” <em>[self-redemptiori]</em> teorisi ile Yahudili­ğin başlangıçtaki dinî boyutundan koparak büyük oranda sekü- lerleşmiş bir etno-merkezciliğe dönüşmüş olmasıyla ilgilidir. Bu­radan çıkartılabilecek bir sonuç, ahiret inançlarının zayıf olması ve kendilerini “Tanrı’ya eşit”, hatta “O’ndan da güçlü ve üstün” görmeleri (“İsrail” kelimesinin “Tanrı’yla savaşan ve onu yenen” i anlamına geldiği yukarıda aktarıldı) sebebiyle ölümsüz hayatı içe­ren cenneti yeryüzünde inşa etme yolları<a href="#_ftn103" name="_ftnref103"><sup>[324]</sup></a> aradıklarıdır. Son bin yılda yaşananlarda önemli bir payları olduğu dile getirilen Yahu- dilerin bu “arayışları” içinde bulunduğumuz düzenin en derinde­ki kodlarındandır. Örneğin <em>Davos</em> gibi <em>yeni Batı’nın</em> kilit organizasyonlarında sahne aldırılan İsrailli tarihçi Yuval Noah Hariri, I <em>Sapiens</em> adlı kitabında şunları söylemektedir.</p>
<p>“Yetmiş bin yıl önce, <em>homo sapiens</em> Afrika’nın bir köşesin­de kendi işiyle meşgul olan önemsiz bir hayvandı. İlerleyen milenyumlarda kendisini tüm gezegenin ve ekosistem terö­rünün efendisine dönüştürdü. Bugün sadece sonsuz genç­liği [ölümsüzlüğün bir diğer ifadesi] ve tanrısal yaratma ve yok etme kabiliyetlerini elde etmeye hazırlanan bir tanrı olmanın eşiğinde.”<a href="#_ftn104" name="_ftnref104"><sup>[325]</sup></a></p>
<p>Dördüncüsü, elbette insanlara açıklanmayan kısım, inşa edi­lecek bu “yeryüzü cennetinin”, <em>ötekiler</em> yani Yahudi olmayanlar için pek de “cennetvari” bir yer olmayacağıdır. Yahudilikte mer­kezî bir yerde duran “seçilmişlik” doktrininin ve Talmud’da ve Kabala&#8217;da Yahudilerin “tanrısal” diğerlerinin “insan altı” olarak görülmesinin bir yansıması olan bu durum Talmud’da “Mesih geldiğinde her Yahudi’nin 2800 kölesi olacaktır.”<a href="#_ftn105" name="_ftnref105"><sup>[326]</sup></a> ifadesiyle be­lirtilmektedir. Yahudi olmayanların Yahudilere hizmet etmek için var olan köleler olduğu ve olacağı inancı günümüzde de bazı Ya- hudiler arasında mevcuttur.<a href="#_ftn106" name="_ftnref106"><sup>[327]</sup></a> Oluşturulmak istenen <em>Yeni Dün­ya Düzeninin</em> iki sınıftan, <em>elitler</em> ve <em>ötekilerden</em> oluşması plan­lanmakta ve geleceğe yönelik projeksiyonlar içeren bilim kurgu ürünlerinde genellikle bu sınıfsal ayırım yer almaktadır. Aslında mevcut sistemde de benzer bir yapılanma mevcut olmakla birlikte bu sistemdeki ayırımın daha belirgin ve daha distopik bir görü­nüm arz etmesi planlanmaktadır: Filistin’de yapıldığı gibi insan­lar arasında yüksek beton duvarların inşa edilmesi düşünülebilir.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen <em>yeni Batı’yı</em> tek boyutlu olarak “Yahudi Batı” olarak okumak isabetsiz olacaktır. Yahudiliğe mensup I aktörler <em>yeni Batidaki</em> baskın güç, güç merkezi ve taşıyıcı aktör olmakla birlikte onun birincil müttefikini Protestan Hıristiyanlı­ğın Evanjeiist kanadı teşkil etmektedir. Hıristiyan siyonizmi ola­rak adlandırılan hareket bu kanattan çıkmıştır. Bunların Yahudi- lerden eskatoloji anlamındaki tek büyük farkı gelecek olan Me­sih’in Hz. Isa olacağına ve mesiyanik çağda Yahudilerin de onla­ra tâbi olacağına inanmalarıdır. Kanaatimizce büyük ölçüde ha­reketin kurucularından olan ve karanlık bir figür olan Cyrus I. Scofield üzerinden Yahudilikten etkilenmişlerdir ve bu sebeple ana akım Hıristiyan teologlar tarafından tanınmamakta, hatta bazen “sapkın” <em>(heretic)</em> olarak görülmektedirler.<a href="#_ftn107" name="_ftnref107"><sup>[328]</sup></a> Onların da dışında <em>Yeni Dünya Düzeni</em> ajandasına hizmet eden muhtelif ak-l törler bulunmaktadır. Kanaatimizce bunlar ya masonluk teşkila­tı üzerinden ya <em>Yeni Dünya Düzeni’ndeki</em> “elitler” arasında yer alabilmek için pragmatik sebeplerle ya küreselciliğin “insanların arasındaki sınırların kalkması” olarak güzellendiği yaygın pro­pagandaya kapılarak ya da algısı ve düşünce tarzı <em>yeni Batı’nın </em>kitle iletişim araçları tarafından şekillendirildiği için böyle hare­ket etmektedir. Bazı Yahudi gruplar içlerinde yaşadıkları toplum- larda görünmez olmayı tercih etmekte ancak bilgi ve kültür üze­rinde derin etkiler bırakarak toplumu kendi etno-merkezci anla­yışları doğrultusunda yönlendirme yöntemini benimsemektedir. Bunu modern zamanlarda nasıl yaptıkları ABD’li düşünür Kevin MacDonald tarafından detaylarıyla birlikte ele alınmıştır.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108"><sup>[329]</sup></a> Ben­zer bir görüş Türkiye’deki Sabetayist Yahudiler hakkında kendisi de bir Sabetayist olan İlgaz Zorlu tarafından “benzet-benzeme” prensibi üzerinden dile getirilmektedir.<a href="#_ftn109" name="_ftnref109"><sup>[330]</sup></a> <em>Yeni Batı’</em>nın son pro­jelerinden birisi de Çin’dir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer Kemal Buhari &#8211; Varoluşsal Tehcir,syf:166-200</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<ol start="229">
<li>Bkz. Mikael Rask Madsen ve Mikkel Jarle Christensen. “Global Ac- tors: Networks, Elites, Institutions”, <em>Oxford Research Encyclopedia</em></li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[220]</a> Noam Chomsky. <em>Who Rules the World.</em> New York: Picador, 2017, 239-259.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[221]</a> Bkz. Zygmunt Bauman. <em>Globalization: The Human Consequences. </em>Cambridge: Polity, 1998, 58.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[222]</a> Michael Hardt ve Antonio Negri eserlerinde “İmparatorluğun” bir merkezinin olmadığım <em>(decentralized)</em> savunmaktadır. Byung-Chul Han. <em>Topology ofViolence.</em> Cambridge/London; MIT Press, 2018, 118.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[223]</a> Slavoj Zizek. <em>Violence: Six Sideuays Reflections.</em> New York: Picador, 2008, 12. Ayrıca bkz. Leslie Sklair. “Social Movements for Global Capitalism: The Transnational Capitalist Class in Action”, <em>Revieu of International Political Economy</em> 4(1997): 514-538.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[224]</a> Bunlar Bertelsman, Disney, News Corp., Time Warner ve Viacom’dur. Ben H. Bagdikian. <em>The New Media Monopoly.</em> Boston: Beacon Press, 2004, 27-55. Ayrıca bkz. <a href="https://www.youtube.com/watch?v=aGL">https://www.youtube.com/watch?v=aGL</a> YU2Xznb4 Erişim: 24 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[225]</a> <a href="https://swprs.org/the-american-empire-and-its-media/">https://swprs.org/the-american-empire-and-its-media/</a> Erişim: 24 Ha­ziran 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[226]</a> Jared Diamond. <em>Collapse: How Societies Choose to Fail or Succeed. </em>New York: Viking, 2005, 420.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[227]</a> <a href="https://swprs.org/face-masks-evidence/">https://swprs.org/face-masks-evidence/</a> Erişim: 5 Kasım 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[228]</a> C. Wright Mills. <em>The Power Elite.</em> Oxford: Oxford University Press, [1956] 2000, 4.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a><em>of Politics.</em> William R. Thompson (Ed.). Oxford: Oxford University Press, 2016.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[230]</a> Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı/Gelişimi/Konu-<br />
mu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006, 3. Baskı, 72, 74, 84.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[231]</a> Azmi Özcan. “Masonluk”, <em>TDV DİA.</em> Ankara: TDV İslâm Ansiklope­disi, 2003, 28. Cilt, 96.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[232]</a> Margaret C. Jacob. <em>Living the Enlightenment: Freemasonry and Poli- tics in Eighteenth-Century Europe.</em> New York, Oxford: Oxford Uni- versity Press, 1991.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[233]</a> Madison C. Peters. <em>The Masons as Makers of America: The True Story of the American Revolution.</em> New York: Trowel Publications, 1921, 4. Baskı.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[234]</a> Bu konudaki araştırmalar henüz doğrudan bir kanıt sağlamasa da li­teratürde bazı yaklaşımlar mevcuttur. Barbara T. Norton. “Russian Political Masonry and the February Revolution of 1917”, <em>Internati­onal Review of Social History</em> 28/2 (1983); 240-258.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[235]</a> Maurice Talmeyr. <em>La Franc-Maçonnerie et la Revolution Française. </em>Paris: Perrin, 1904.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[236]</a> Philip Gar diner. <em>Secret Societies: Gardiner’s Forbidden Knourtedge. </em>Franklin Lakes: Career Press, 2007, 159-162.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[237]</a> Madison C. Peters. <em>The Masons as Makers of America: The True Story of American Revolution.</em> New York: Trovvel Publications, [1917] 1921, 4. Baskı; Nicholas Hagger. <em>The Secret Founding of America: The Real Story of Freemasons, Puritans &amp; The Battle for the Neu&gt; Wor- Id.</em> London: Watkins Publishing, 2009. ABD’nin kurucularının (Foun­ding Fathers) bazıları, başta George Washington ve Benjamin Franklin olmak üzere, masondur. En az 15 Amerikan başkanının mason oldu­ğu bilinmektedir. Bugün ABD’de yaklaşık iki milyon mason olduğu iddia edilmektedir. Alain de Keghel. <em>American Freemasonry: Its Re- volutionary History and Challenging Future.</em> Rochester/Toronto: In- ner Traditions, 2017, 1-12.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[238]</a> Daniele Ganser. <em>NATO-Geheimarmeen in Europa: Inszenierter Ter-<br />
ror und verdeckte Kriegsführung.</em> Zürich: Öreli Füssli, 2008.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[239]</a> <a href="https://archive.vn/20120910202037/http:/www.namebase.org/cgi-bin/nbO4/dE">https://archive.vn/20120910202037/http://www.namebase.org/cgi- bin/nbO4/dE</a> Erişim: 17 Ocak 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[240]</a> Henrik Bogdan ve Jan Snoek. <em>Handbook of Freemasonry.</em> Leiden/Bos- ton: Brill, 2014, 1.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[241]</a> Bro. <em>8c</em> Comp. Paul M. Bessel. “Freemasonry and Judaism”, http:// bessel.org/masjud.htm Erişim: 27 Aralık 2019.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[242]</a> Azmi Özcan. “Masonluk”, <em>TDVDİA.</em> Ankara: TDV İslâm Ansiklope­disi, 2003, 28. Cilt, 96, 95-99.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><em><strong>[243]</strong></em></a> Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı!GelişimilKonu- mu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006, 3. Baskı, 84.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[244]</a> Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı/Gelişimi/Konu-<br />
mu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006, 3. Baskı, 106-107.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[245]</a> Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı/Gelişimi/Konu-<br />
mu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006, 3. Baskı, 141.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[246]</a> Örneğin Papa XII. Clemens 1738’deki “In Eminenti” çağrısıyla ma­sonluğu “dinsizlik” ve “putperestlik” olarak nitelemiş ve mason olan Katoliklerin aforoz edileceğini açıklamıştır. Ş. Teoman Duralı. <em>Çağ­daş Küresel Medeniyet: Anlamı/Gelişimi/Konumu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006, 3. Baskı, 86.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[247]</a> Örneğin internet arşiv sayfalarından olan archive.org’da yer alan “an- ti-masonik koleksiyon” toplam 182 eserden oluşmakta olup bunların çoğunluğu muhtelif yüzyıllarda Hıristiyan yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. <a href="https://archive.org/details/DeschampsNLesSocietesSecrete-sEtLaSocieteVolIIIl">https://archive.org/details/DeschampsNLesSocietesSecrete- sEtLaSocieteVolIIIl</a> 882/page/n5/mode/2up Erişim: 20 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[248]</a> Bu konuda muhtasar bir yazı için bkz. John Weldon. “What Does the Masonic Lodge Teach Its Members About Jesus?” <a href="https://articles.myclrashlab.com/articles/masonry/masonic-lodge/what-does-the-masoni-c-lodge-teach-its-members-about-jesus/">https://articles.myclrashlab.com/articles/masonry/masonic-lodge/what-does-the-masoni- c-lodge-teach-its-members-about-jesus/</a> Erişim: 25 Şubat 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[249]</a> E. Michael Jones. <em>The Jeuish Revolutionary Spirit and Its Impact on World History.</em> South Bend: Fidelity Press, 2008,255; Ariel Bar Tza- dok. “The Role of Kabbalah in the Founding of the United States of America: A Look at Masonic Influence in Colonial America and What It Borrowed from the Kabbalah”, <a href="http://www.koshertorah.com/PDF/">http://www.koshertorah.com/PDF/</a> KabbalahMasonsandAmerica.pdf Erişim: 3 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[250]</a> Bkz. E. Michael Jones. <em>The]ewish Revolutionary Spirit and Its Impa- ct on World History.</em> South Bend: Fidelity Press, 2008; Kevin Mac- Donald. <em>People That Shall Duell Alone: Judaism As a Group Evoluti- onary Strategy, With Diaspora Peoples.</em> Santa Barbara; Praeger, 1994; Kevin MacDonald. <em>Separation and Its Discontents: Touard an Evolu- tionary Theory of Anti-Semitism.</em> Santa Barbara: Praeger, 1998; Ke­vin MacDonald. <em>The Culture of Critique: An Evolutionary Analysis of Jeuish Involvement in Tıventieth-Century Intellectual and Politi- cal Movements.</em> Santa Barbara: Praeger, 1998; Una Birch ve James Wasserman. <em>Secret Societies: Illuminati, Freemasons and the French Revolution.</em> Lake Worth: Ibis Press, 2007.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[251]</a> Tanah, Özdeyişler, 15:3.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[252]</a> Margo DeMello. <em>Faces Around the World: A Cultural Encyclopedia of the Human Face.</em> Santa Barbara/Denver/Oxford: ABC-CLIO, 2012, 89-90.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[253]</a> Guy Liagre. “Protestantism and Freemasonry”, <em>Handbook of Free­masonry.</em> Henrik Bogdan ve Jan. A. M. Snoek (Ed.). Leiden/Boston: Brill, 2014,162.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[254]</a> Elijah Benamozegh. <em>Israel and Humanity.</em> M. Luria (Ed.). New York/ Mahwah: Paulist Press, [1914] 1995, 78; aktaran Robert Jan van Pelt. “Freemasonry and Judaism”, <em>Handbook of Freemasonry</em>. Henrik Bog­dan ve Jan. A. M. Snoek (Ed.). Leiden/Boston: Brill, 2014, 189.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[255]</a> Azmi Özcan. “Masonluk”, <em>TDVDIA.</em> Ankara: TDV İslâm Ansiklope­disi, 2003, 28. Cilt, 99.</p>
<p>256.Jessica Harland-Jacobs. “Freemasonry and Colonialism”, <em>Handbook of Freemasonry.</em> Henrik Bogdan ve Jan. A. M. Snoek (Ed.). Leiden/ Boston: Brill, 2014, 439, 455.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[257]</a> Nicholas Hagger. <em>The Syndicate: The Story ofthe Corning World Go­vernment,</em> Winchester/Washington: O Books, 2004, 434.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[258]</a> Stephen Knight. <em>The Brotherhood: The Secret World of Freemasons. </em>London: HarperCollins, [1982] 2007.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[259]</a> Ömer Faruk Harman. “İlyâs”, <em>TDVDIA.</em> İstanbul: TDV İslâm Ansik­lopedisi, 2000, 22. Cilt, 160-162.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[260]</a> <a href="https://gnosticwarrior.com/baphomet-uncle-sam.html">https://gnosticwarrior.com/baphomet-uncle-sam.html</a> Erişim: 17 Ocak 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[261]</a> Ruben van Luijk. <em>Children ofLucifer.</em> New York: Oxford University Press, 2016.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[262]</a> Aliya İzzetbegoviç. <em>Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar.</em> İstanbul: Klasik, 2005, 256.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[263]</a> <a href="https://www.washingtontimes.com/news/2014/jan/28/whos-godless-now-russia-says-its-us/">https://www.washingtontimes.com/news/2014/jan/28/whos-godless- now-russia-says-its-us/</a> Erişim: 20 Mart 2020; <a href="https://www.youtube">https://www.youtube</a>. com/watch ? time_continue=209&amp;v=tlaHubJ-fKk&amp;feature=embjo- go Erişim: 20 Mart 2020; <a href="https://www.bitchute.com/video/FgdbN-RPbro7Z/">https://www.bitchute.com/video/FgdbN- RPbro7Z/</a> Erişim: 20 Mart 2020.</p>
<p>264.S. Brent Morris. <em>The Complete Idiot’s Guide to Freemasonry.</em> New York: Alpha Books, 2006, 204. “Antichrist”, Hıristiyanlar tarafından Mesiyânik çağda geleceğine ve Hz. İsa ile savaşacağına inandıkları ak­törün adıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[265]</a> <em>Issız Adam, Acayip Hikâyeler, Çocuklar Duymasın, Diğer Yarım</em> ve daha birçok yapımda bu yazının yer aldığı açığa çıkmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[266]</a> Yunan alfabesinde 666 rakamı sembolik olarak <em>XEÇ</em> şeklinde yazılır. Bu yazı satanist pratikler doğrultusunda tersten okunduğunda <em>Ç3X </em>yazısı çıkmaktadır. 666 rakamı Yeni Ahit’te de Iblis’in sayısı olarak geçmektedir. Yeni Ahit. Vahiy 13:18. <a href="https://www.bursakilisesi.com/">https://www.bursakilisesi.com/</a> kutsalkitap/?q=va%2013 Erişim: 18 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[267]</a> <a href="https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/seccadelerin-uzerindeki-giz-li-tehlike/9">https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/seccadelerin-uzerindeki-giz- li-tehlike/9</a> Erişim: 11 Şubat 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47">[268]</a> <a href="https://www.sabah.com.tr/galeri/kultursanat/yeni-yilin-en-iddiali-sa-nat-olayi-marina-abramovic-sergisi-olacak">https://www.sabah.com.tr/galeri/kultursanat/yeni-yilin-en-iddiali-sa- nat-olayi-marina-abramovic-sergisi-olacak</a> Erişim: 21 Ocak 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[269]</a> <a href="https://www.habervakti.com/dosya/satanist-kabalist-ve-pedofil-ma-rina-abramovic-sergisi-istanbulda-h95444.html">https://www.habervakti.com/dosya/satanist-kabalist-ve-pedofil-ma- rina-abramovic-sergisi-istanbulda-h95444.html</a> Erişim: 21 Ocak 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[270]</a> <a href="https://www.theguardian.com/artanddesign/2016/nov/04/marina-ab-ramovic-podesta-clinton-emails-satanism-accusations">https://www.theguardian.com/artanddesign/2016/nov/04/marina-ab- ramovic-podesta-clinton-emails-satanism-accusations</a> Erişim: 18 Ni­san 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[271]</a> <a href="http://stateofthenation.co/pp~11727">http://stateofthenation.co/pp~11727</a> Erişim: 18 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[272]</a> <a href="https://www.breitbart.com/tech/2020/04/14/microsoft-publis-hes-then-takes-down-commercial-with-spirit-cooker-marina-abra-movic/">https://www.breitbart.com/tech/2020/04/14/microsoft-publis- hes-then-takes-down-commercial-with-spirit-cooker-marina-abra- movic/</a> Erişim: 18 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[273]</a> <a href="https://www.cnnturk.com/2013/yasam/diger/08/09/lady.gaga.abramo-vic.metodunu.denedi/718818.OZindex.html">https://www.cnnturk.com/2013/yasam/diger/08/09/lady.gaga.abramo- vic.metodunu.denedi/718818.OZindex.html</a> Erişim: 18 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[274]</a> <a href="https://www.youtube.com/watchPv~6B_EvC5jVIU">https://www.youtube.com/watchPv~6B_EvC5jVIU</a> Erişim: 31 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[275]</a> <a href="https://www.youtube.com/watchPv~mQk725zz9vQ">https://www.youtube.com/watchPv~mQk725zz9vQ</a> Erişim: 12 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[276]</a> Skandalizasyon, bu hadiselerin gerçek olmadığını göstermemektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[277]</a> <a href="https://www.youtube.com/watchPv~NpMWDCXlyMI">https://www.youtube.com/watchPv~NpMWDCXlyMI</a> Erişim: 31 Ekim 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[278]</a> Elbette tüm Yahudilerin parçası olduğu bir küresel komplodan bah­setmek gerçek dışı ve gayrimeşru olacaktır. İnsanlar hangi anne-ba­badan doğacaklarına karar veremedikleri gibi tarih boyunca hiçbir güç, <em>yeni Batı</em> da dâhil, bir toplumu mutlak manada tektipleştirmeye muvaffak olamamıştır. Günümüzde de çok sayıda Yahudi <em>Yeni Dün­ya Düzeni<sup>9</sup></em>ne muhalif bir konumda yer almaktadır. Dolayısıyla bu kı­sımda da “Yahudiler” ifadesi kullanılırken kast edilen, önsöz kısmın­da da değinilen “Yahudi aktörlerdir”.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[279]</a> <a href="https://www.latimes.com/archives/la-xpm-2008-dec-19-oe-steinl9-story.html">https://www.latimes.com/archives/la-xpm-2008-dec-19-oe-steinl9- story.html</a> Erişim: 3 Kasım 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[280]</a> Ron Unz. “American Pravda: Racial Discrimination at Harvard”, <em>Ron Unz Archive</em> <a href="https://www.unz.com/runz/american-pravda-racial-disc-rimination-at-harvard/">https://www.unz.com/runz/american-pravda-racial-disc- rimination-at-harvard/</a> Erişim: 3 Kasım 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[281]</a> El ad Nehorai. “Jews DO Control the Media”, <em>The Times oflsrael</em> 1 Temmuz 2012 <a href="http://archive.is/ihHMJ">http://archive.is/ihHMJ</a> Erişim: 3 Kasım 2020. Ben Jacobs. “Ex-CNN commentator at Progressive summit: Majör news outlets are ‘Zionist orgs”’, <em>Jetvish Insider</em> 16 Temmuz 2019 https:// jewishinsider.com/2019/07/ex-cnn-commentator-at-progressive-sum- mit-major-news-outlets-are-zionist-orgs/ Erişim: 3 Kasım 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[282]</a> Nathan Abrams. “Triple Exthnics” <em>Jeuish Quarterly 5</em>1/4 (2004): 27-31.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[283]</a> <a href="https://twitter.com/xNickSteelx/status/1250820254835580931">https://twitter.com/xNickSteelx/status/1250820254835580931</a> Eri­şim: 3 Kasım 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[284]</a> Louis Pauwels ve Jacques Bergier. <em>Morning of the Magicians,</em> New York: Stein and Day, 1964, 55. (Vurgu bize ait.)</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[285]</a> “Müslümanlar bizi ele geçirmeye, değiştirmeye, dinimizi değiştirme­ye ve kendine benzetmeye çalışıyor” sözlerinin sahibi olan, Yahudi si- yonizminin ağır toplarından, aynı zamanda Jeffrey Epstein’m <em>“Lolita Express”</em> uçağının da yolcularından birisi olan Harvardlı hukukçu.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[286]</a> <a href="https://www.youtube.com/watch?v=rHlvaZXgbdO">https://www.youtube.com/watch?v=rHlvaZXgbdO</a> Erişim: 6 Ara­lık 2019; <a href="https://www.mediamonitors.net/sharon-to-peres-we-cont-rol-america/">https://www.mediamonitors.net/sharon-to-peres-we-cont- rol-america/</a> Erişim: 6 Şubat 2020; <a href="https://www.veteranstoday">https://www.veteranstoday</a>. com/2015/03/12/shockwaves-part-iii/ Erişim: 3 Ocak 2020; https:// <a href="http://www.youtube.com/watch?time_continue=72&amp;v=JrtuBas3Ipw&amp;-feature=emb_logo">www.youtube.com/watch?time_continue=72&amp;v=JrtuBas3Ipw&amp;- feature=emb_logo</a> 12 Mart 2020; <a href="https://twitter.com/AIPAC/sta-">https://twitter.com/AIPAC/sta-</a></p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"></a>|           tus/1237037867173625857 Erişim: 18 Mart 2020.</p>
<p><sup>287</sup>&#8211; <a href="https://forward.com/fast-forward/440449/20-of-european-sur-vey-participants">https://forward.com/fast-forward/440449/20-of-european-sur- vey-participants</a> -say-secret-jewish-cabal-runs-the-world/ Erişim- 2 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67">[288]</a> Bu konuda iki tarafın da görüşlerini değerlendiren bir eser için bkz. Thomas Dalton. <em>Debating t he Holocaust: A Ne w Look at Both Sides. </em>Uckfield: Casthe Hill Publishers, 2015.</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68">[289]</a> Norman G. Finkelstein. <em>Beyond Çhutzpah: On the Misuse ofAnti-Se- mitisin and theAbuse ofHistory.</em> Berkeley/Los Angeles: University of California Press, 2008.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69">[290]</a> Judith Butler. “No, It’s not Antisemitic”, <em>London Review of Books </em>25/16 (2003).        V</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70">[291]</a> <a href="https://archive.org/details/itsATnckWeAlwaysUseItxallingPeoplean-ti-semitic">https://archive.org/details/itsATnckWeAlwaysUseItxallingPeoplean- ti-semitic</a> Erişim: 29 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71">[292]</a> Edward Alexander. <em>Jeıvs Against Themselves.</em> Ne w Brunswick/Lon- don: Transaction Publishers, 2015.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72">[293]</a> <a href="https://www.nytimes.com/2017/03/23/us/jcc-bomb-threats.html">https://www.nytimes.com/2017/03/23/us/jcc-bomb-threats.html</a></p>
<p>Erişim: 1 Mart 2020; <a href="https://www.theguardian.coni/world/2017/">https://www.theguardian.coni/world/2017/</a> apr/24/israel-michael-kadar-jewish-centre-bomb-threats Erişim: 1 Mart 2020; <a href="https://www.jta.org/2007/ll/06/default/jewish-stu-dent-behind-s%c3%b6me-dorm-swastikas">https://www.jta.org/2007/ll/06/default/jewish-stu- dent-behind-söme-dorm-swastikas</a> Erişim: 1 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73">[294]</a> <a href="https://www.counterpunch.org/2002/03/13/national-review-edi-tor-suggests-nuking-mecca/">https://www.counterpunch.org/2002/03/13/national-review-edi- tor-suggests-nuking-mecca/</a> Erişim: 2 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74">[295]</a> Bkz. Ömer Kemal Buhari. “Contemporary Jewish Anti-Islamism: Jewish Zionism and Jewish Influence in Western Anti-Islamism”, <em>İla­hiyat Studies</em> 10/1 (2019): 99-120.</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75">[296]</a> <a href="https://asean.org/?static_post=speech-by-the-prime-minister-of-ma-laysia-the-hon-dato-seri-dr-mahathir-mohamad">https://asean.org/?static_post=speech-by-the-prime-minister-of-ma- laysia-the-hon-dato-seri-dr-mahathir-mohamad</a> Erişim: 7 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76">[297]</a> Elvira King. <em>The Pro-lsrael Lobby in Europe: The Politics ofReligion and Christian Zionism in the European Union,</em> New York: I.B. Tau- ris, 2016.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77">[298]</a> Bkz. Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı! Gelişimi! Konumu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006,3. Baskı, 132-138.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78">[299]</a> Nicholas De Lange. <em>An Introduction to Judaism.</em> Cambridge: Camb­ridge University Press, 2002,157.</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79">[300]</a> lan V McGonigle ve Lauren W Herman. “Genetic citizenship: DNA testing and the Israeli Law of Return”, <em>Journal of Law and the Bios- ciences</em> 2/2 (2015): 469-478.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80">[301]</a> Ömer Kemal Buhari. <em>Root Causes of bestem Anti-Islamic Antago- nism: Judaism, Christianity and the Secular.</em> Yayınlanmamış Doktora Tezi. Kuala Lumpur: International Islamic University Malaysia, 2019, 23-24, 28.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81">[302]</a> Abraham Weizfeld. <em>The Federation of Palestinian andHebreu Nations. </em>Newcastle upon Tyne: Cambridge Scholars Publishing, 2018, xxi.</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82">[303]</a> Sanhedrin 58 b.</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83">[304]</a> Kerithuth 6b, Jebammoth 61a, Kethuboth 3b, Baba Necia 114, 6, Ba­ba Mezia 114a-114b, Yebamoth 98a.</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84">[305]</a> Sanhedrin 59a.</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85">[306]</a> Kethuboth 3b.</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86">[307]</a> Midrasch Talpioth 225.</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87">[308]</a> Sanhedrin 104a.</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88">[309]</a> Talmud iv / 3 / 173b.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89">[310]</a> Talmud v/ 2 / 43b &#8211; 44a.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90">[311]</a> Zohar ii, 4b.</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91">[312]</a> Babba Bathra 54b, Talmud iv / 3 / 54b.</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92">[313]</a> Zohar i, 168a, Talmud iv / 2 / 2 / 70b.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93">[314]</a> Babha Kama 113a.</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94">[315]</a> Erubin 43b.</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95">[316]</a> Israel Shahak. <em>Jeuish History. Jeurish Religion.</em> London: Pluto Press, 2008, 90-91.</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96">[317]</a> Hanan Balk. “The Soul of a Jew and the Soul of a Non-Jew: An In- convenient Truth and the Search for an Alternative”, <em>Hakirah, the Flatbush Journal ofjewish Law and Thought</em> 16(2013): 47-76.</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97">[318]</a> Sanhedrin 11:1. .</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98">[319]</a> Christine Hayes. “Heaven on Earth: The World to Come and Its (Dis) locations”, <em>Olam ha-zeh v’olam ha-ba: This World and the World to Come in Jeıvish Helief and Practice.</em> Leonard J. Greenspoon (Ed.). West Laf ay ette: Purdue University Press, 2017, 69-86.</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99">[320]</a> Mordecai M. Kaplan. <em>Judaism as a Civilization: Tou&gt;ard a Reconst- ruction of American-Jeıvish Life.</em> Philadelphia: The Jewish Publicati- on Society, 2010, 8.</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100">[321]</a> Michael Higger. <em>The Jeıvish Utopia.</em> Baltimore: The Lord Baltimore Press, 1932, 103-118.</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101">[322]</a> Leo Jung. “Judaism and the New World Order: Human Equality and Social Reconstruction”, <em>The American Journal ofEconomics and So- ciology</em> 4/3 (1945): 386-387.</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102">[323]</a> Salluste (mahlas). “Henri Heine et Kari Marx: Les Origines Secre- tes du Bolchevisme”, <em>La Revue de Paris</em> 1 Haziran 1928. Paris: Bu- reaux de la Revue de Paris, 1928, 3. Cilt, 574. <a href="https://gallica.bnf.fr/">https://gallica.bnf.fr/</a> ark:/12148/bpt6kl76204/f574.image Erişim: 3 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"></a>t</p>
<ol start="324">
<li>Bkz. E. Michael Jones. <em>The Jeuish Revolutionary Spirit and Its Impact </em>t <em><sup>on</sup> World History.</em> South Bend: Fidelity Press, 2008, 95.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104">[325]</a> Yuval Noah Hariri. <em>Sapiens: A Brief History of Humankind.</em> Toron- to: Signal Books, 2014, 415.</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105">[326]</a> Simeon Haddaesen, fol. 56 d.</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106">[327]</a> <a href="https://www.youtube.com/watch?v=0Ji__Y7YEbKY">https://www.youtube.com/watch?v=0Ji__Y7YEbKY</a> Erişim: 27 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107">[328]</a> Ömer Kemal Buhari. “(Dost-)Düşmanlar: Hıristiyan Siyonizminde Antisemitizm ve Anti-İslamizm” <em>Cumhuriyet İlahiyat Dergisi</em> 23/1 (2019):1303-1318.</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108">[329]</a> Kevin MacDonald. <em>People That Shall Dwell Alone: Judaism As a Group Evolutionary Strategy, With Diaspora Peoples.</em> Santa Barba­ra: Praeger, 1994; Kevin MacDonald. <em>Separation and Its Discon- tents: Touard an Evolutionary Theory of Anti-Semitism.</em> Santa Bar­bara: Praeger, 1998; Kevin MacDonald. <em>The Culture of Critique: An Evolutionary Analysis of Jeurish Involvement in Tuentieth-Century Intellectual and Political Movements.</em> Santa Barbara: Praeger, 1998. Bu çalışmalar “antisemitist” olarak değerlendirilmekle ve müellifleri­nin ırkçı ideolojiye tâbi olduğu bilinmekle birlikte kitaplarda verilen kaynaklar kontrol edildiğinde yazarın tespitleri için muhtelif kaynak­lardan çok sayıda kaynak sağladığı görülecektir. Bilgide kanıt önem­li olduğuna göre müellifin ideolojisi veya ona yapılan isnatlar rasyo- nel-eleştirel bakış için hükümsüzdür.</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109">[330]</a> İlgaz Zorlu, <em>Evet Ben Selanikliyim.</em> İstanbul: Zvi Geyik Yayınları,</p>
<p><a href="#_ftnref110" name="_ftn110"></a>2004, 11. Baskı, 32, 46, 59, 106. Sabetayizm hakkında ülkemizdeki</p>
<p><a href="#_ftnref111" name="_ftn111"></a>yayınların birçoğu güvenilmez niteliktedir ancak İlgaz Zorlu buna bir</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112"></a>istisna teşkil etmektedir zira dışarıdan değil içeriden konuşmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113">[338]</a> Luwei Rose Luqiua ve Fan Yang. “Islamophobia in China: News Co- verage, Stereotypes, and Chinese Muslims’ Perceptions of Themsel- ves and İslam”, <em>Asian Journal of Communication 28/6</em> (2018): 1-22.</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-dinler-ve-yeni-dunya-duzeni/">Yeni Batı, Dinler ve Yeni Dünya Düzeni</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-dinler-ve-yeni-dunya-duzeni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toplumsal Cinsiyet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2020 13:50:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Alfred Kinsey]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsel Kimlik Oluşumu]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsiyetsiz Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Çifci]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kinsey Raporu]]></category>
		<category><![CDATA[LGBT]]></category>
		<category><![CDATA[Mahremiyetin Dönüşümü...]]></category>
		<category><![CDATA[Queer Kuramı]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Cinsiyet Teorileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24625</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cins kelimesi, Türk Dil Kurumu lügatinde &#8220;tür, çeşit, soy, kök, asıl&#8221; gibi manalara gelirken ıstılahta &#8220;birbirine benze­yen ve ortak pek çok özellikleri olan türler topluluğu&#8221; ola­rak tanımlanmaktadır. Cinsiyet de ferde üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği, eşey, seks olarak tanımlanır. Buna göre cinsiyet kelimesi bi­yolojik olarak kadın ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet/">Toplumsal Cinsiyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-23171 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-300x150.jpg" alt="" width="470" height="235" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-1170x585.jpg 1170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika-1024x512.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/Cinsel-Politika.jpg 1200w" sizes="(max-width: 470px) 100vw, 470px" /></p>
<p>Cins kelimesi, Türk Dil Kurumu lügatinde &#8220;tür, çeşit, soy, kök, asıl&#8221; gibi manalara gelirken ıstılahta &#8220;birbirine benze­yen ve ortak pek çok özellikleri olan türler topluluğu&#8221; ola­rak tanımlanmaktadır. Cinsiyet de ferde üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği, eşey, seks olarak tanımlanır. Buna göre cinsiyet kelimesi bi­yolojik olarak kadın ve erkek arasındaki doğal farklılıklara işaret eder.</p>
<p>Feminist gruplar, cinsiyeti biri doğuştan sahip olunan ve biri de sonradan kazanılan olmak üzere iki grupta ele alırlar. Doğuştan getirilen biyolojik cinsiyet (sex), sonradan kazanılan ise toplumsal cinsiyet (gender) olarak ifade edilir. Toplumsal cinsiyet, kişinin içinde yaşadığı toplumun kadın ve erkek için uygun bulduğu, içtimai olarak inşa edilmiş rolleri, davranışları, aktiviteleri ve nitelikleridir. Aile, eği­tim, devlet, sosyal çevre, iş yaşamı ve medya cinsel kimliğin gelişimine katkıda bulunan kurumlardır.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet kavramı, ilk kez Amerika&#8217;da psikiyat- rist ve psikanalist Robert J. Stoller<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> tarafından, 1968 yılında yayımlanan Sex and Gender (Cinsiyet ve Toplumsal Cinsi­yet) kitabında kullanıldı. Kinsey Raporlarında<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> da mer­kezi olarak kullanılan kavram, 19. yüzyılın ikinci yansı ile birlikte akademik dünyanın gündemine girmiştir. Bu kav­ram, biyolojik farklılıkların yani cinsiyetin, genel tezlerini açıklamaya yetmeyeceğini düşünen feminist aydınlar için müthiş bir keşif ve ilham kaynağı oldu. Böylece toplumsal cinsiyet eşitliğine dönük çalışmalar uzun bir süre feminizm çatısı altında yürütüldü. Yaşanan hak ihlallerinin genelde bu yönde olduğu düşünüldüğünde böylesi bir durum anor­mal karşılanmaz. Ancak faydasına inanan kadar, bu anla­yışın şekillendirdiği toplumun resmini görmeye başladıkça eleştiren feminist aydınlar da vardır. Feminist Felsefeye Gi­riş kitabının yazan Alison Stone bunu şöyle dile getiriyor: &#8220;Feministler toplumsal cinsiyet kavramını faydalı buldular çünkü eril ve dişil rollerin biyoloji tarafından değil toplum tarafından tanımlanmış olduklarını işaret ediyordu ve bu da söz konusu rollerin değiştirilebileceklerini ima ediyor­du. Dişilik yeniden tanımlanabilir, böylece itaatkâr davra­nıştan gerektirmeyecek bir hale gelebilirdi. Veya erillik ve dişiliği yeniden tanımlamak yerine toplumsal cinsiyet rol­lerinden tümüyle kurtulabilir ve insanları eril veya dişil ko­numlara yerleştirmeye son verebilirdik. Toplumsal cinsiyet rollerinin içeriğini değiştirmek toplumsal cinsiyeti &#8216;yeniden yapılandırmak&#8217;, toplumsal cinsiyet rollerini ortadan kaldır­mak ise toplumu cinsiyetsizleştirmekti.&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Toplumsal cinsiyet kuramı üzerinde çalışanlar genellikle şu sorulara cevap ararlar: Erkekler ile kadınlar arasındaki farklılık doğuştan, tabii olarak mı mevcuttur yoksa içinde yaşadıkları toplum vasıtası ile sonradan mı kazanılmıştır? Erkekler ailesi için cemiyete, dışarıya yönelirken kadın ai­lesine, içeriye yönelip çocuklarına bakmak, ev işleri ile uğ­raşmak zorunda mıdır? Kadın ve erkek fıtratı diye bir şey var mıdır? Kadın kendi doğurganlığını kontrol edemez mi? Kadın ve erkek olarak doğuştan getirdiğimiz biyolojik cinsiyet mi yoksa toplumsal cinsiyet mi kişinin cinsel yö­nelimini belirler? Cinsel yönelimi toplumsal cinsiyet kod­lamaları belirliyor ise değişimi normal değil mi? Toplumsal cinsiyetin cinsiyetle ne gibi bir ilişkisi vardır? İnsanların cinsiyetlerinden farklı toplumsal cinsiyetleri olabilir mi? Toplumsal cinsiyetin yalnızca iki türü mü vardır? LGBTİQ+ hareketinin ve LGBTİQ+ bireylerin karşılaştıkları toplum­sal cinsiyet konuları nelerdir ve bu konular zaman içerisin­de nasıl değişmiştir? Bu sorulara sosyolog ve psikologlar başta olmak üzere farklı branşlardan ilim insanları çeşitli cevaplar vermişlerdir. Bunlar, Batı sosyolojisinin kendine mahsus kategorileştirmesi ile &#8220;doğacı görüş&#8221; ve &#8220;gelişmeci görüş&#8221; şeklinde iki sınıf olarak tasnif edilir. Doğacı görüşe göre kadın ve erkekleri birbirlerinden ayıran farklılıklar bi­yolojik olarak var olan özelliklerin yansımasıdır. Erkek, ka­dınlardan fiziki olarak daha güçlü olduğu için zaman içinde avcı ve savaşçı olurken, kadınlar naif oluşları ve doğurgan­lıkları sebebi ile daha özel bir alanda iş görmeye başlamış­tır. Gelişmeci görüşe göre ise cinsiyet rolleri kişinin içinde yaşadığı toplum ve edindiği kültür tarafından inşa edilir. Kaldı ki doğurganlık dışında kadım erkekten farklı kılan bi­yolojik bir özellik olmadığı gibi gelişen teknoloji sayesinde de kadın ve erkek arasında iş bölümü açısından pek bir fark kalmamıştır.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet kuramının günümüzdeki görünü­müne üç aşamalı bir süreçten geçerek geldiği söylenebilir. Birinci aşama, cinsel suçların, dini ve örfi olarak kabul gör­meyen cinsel yönelimlerin meşrulaşarak içtimaileşmesinin sağlandığı 19. yüzyılın başları ve bunların kanunen suç ol­maktan çıkarıldığı 1960&#8217;lı yıllardır. İkinci aşama, feministler vasıtası ile kadın-erkek eşitliği, iş hayatında kadın-erkek rollerinin ve iş bölümünün yeniden tanımlandığı 1970- 1990&#8217;h yıllar arasına tekabül eder. Üçüncü aşama ise lezbi- yen, gey, biseksüel ve transseksüel gibi farklı cinsel yöne­limlerin hatta cinsiyetsizliğin &#8220;Queer Kuramı&#8221; olarak şekil aldığı ve toplumsal cinsiyet kuramı üzerinden normalleşti­rilmeye çalışıldığı dönemdir. Her üç aşamanın ortak özelli­ği cinsel kimlik devrimi gerçekleştirmek için belli bir dünya görüşü çerçevesinde hareket etmeleridir. Bu dünya görüşü çerçevesinde tarih, edebiyat, felsefe, siyaset, din, teknoloji, emek, kent ve sosyal politikalar toplumsal cinsiyet kuramı­na göre yeniden şekillendirilmeli ve yazılmalıdır. Bu bin­lerce yıllık birikimin reddi ve topyekûn insanlığın zihninin yeniden inşası demektir.</p>
<p><strong>Cinsel Kimlik Oluşumu</strong></p>
<p>Kimlik, ferdin kendine özgü tutumlarından, duygula­rından, algılarından, değerlerinden ve davranışlarından oluşan kendi hakkındaki görüşüdür. &#8220;Ben kimim? Ne ya­pabilirim? Hayattan beklentim ne?&#8221; gibi soruların cevaplan gerçek kimliği, &#8220;Benim için ne değerlidir ve nasıl bir hayat arzuluyorum?&#8221; sorularının cevabı ise özlem duyulan &#8220;ideal kimliği&#8221; gösterir. Cinsel kimlik, ferdin biyolojik açıdan belli bir cinsten olduğuna ilişkin bilgiye ve karşı cinsin kimler olduğunu tamma becerisine sahip olmak demektir. Cinsel kimliğin oluşumu iki yaş civarında başlar ve çocuklar bu yaşlarda kendi cinslerini tanırlar. Cinsel kimlik, bireyin kendi bedenini ve benliğini, belli bir cinsiyet içinde algı­layışı, kabullenişi, duygu ve davranışlarında buna uygun biçimde davranmasıdır. Yani erkeğin kendini erkek olarak algılaması, kabullenmesi ve buna uygun davranış biçim­leri sergilemesi, kadirim kendini kadın olarak algılaması, kabullenmesi ve buna uygun davranış biçimleri sergileme­sidir. Normal olan, kişinin kendi biyolojik yapışma uygun bir cinsel kimlik geliştirmesidir. 5-6 yaşlardan itibaren dişi ve erkek ayrımını rahatlıkla yapan çocuklar, cinsel kimlik oluşturma eğilimini farklı dönemler içerisinde zamanla ge­liştirirler. İlk aşamada çocuklar kendilerinin ve başkaları­nın cinsiyetlerini tanımlamayı öğrenirken, ikinci aşamada cinsiyetin zaman içinde değişmediğini ve son aşamada ise cinsiyetin görüntüde değiştirilmesiyle ya da yüzeysel deği­şikliklerle değişmeyeceğini öğrenirler.</p>
<p>Biyolojik cinsiyetimiz, cinsel kimliğimizin ana belirleyi­cisi olmasına rağmen anne-babanın rehberliği, içinde yaşa­nılan sosyal çevre, arkadaşlar ve alman eğitim çocukların kendi cinsiyetine uygun olmayan bir cinsel kimlik geliş­tirmesine sebep olabilir. Cinsel anlamda kendini yeterince tanımamış, anne ve baba tarafından doğru rehberlik yapıl­mamış yahut son dönemde cinsiyetsiz toplum projesine uy­gun olarak hiçbir cinsiyet tanımlaması edinmemiş çocuklar, olgunlaştıkça kendini biyolojik cinsiyetinden farklı hisset­meye başlayabilmektedir. Yani bazen bir erkek kendini kız gibi hissedip kız gibi davranmaya başlayabilirken, bazen de kızlar kendilerini erkek gibi hissedip erkeksi davranış­lar ilgileyebiliyor. Bu örnekte olduğu gibi kişinin biyolojik cinsiyeti ile edindiği cinsel kimliğin örtüşmediği noktada &#8220;cinsel kimlik bozukluğu&#8221; olarak tanımlanan durum ortaya çıkar. Bir çocuğun kendi cinsiyetinin dışında bir cinsel kim­lik geliştirmesi sıra dışı bir hadisedir. Bu sebeple anne-baba çocuklarına Boğumundan itibaren biyolojik cinsiyetine uy­gun kimlik edinmelerini sağlayıcı eğitim, çevre ve iletişim sağlamalıdır. Çünkü çocukluk döneminde daha esnek olan cinsel kimlik büyüdükçe katılaşmaktadır. Ergenlik dönemi ile birlikte cinsel kimlik kökleşmekte, yetişkinlikle birlikte kabullenilir duruma yükselmektedir. Bu aşamadan sonra cinsel kimliğin değişimi biraz zorlaşmaktadır. Cinsel kimlik kökleştikten sonra bazı fertler trans olarak tanımlanan yolu benimsemektedir. Bu kişiler fiziki açıdan ya erkek ya kadındırlar, fakat kendilerini, bulundukları cinsiyet­ten başka cinsiyete ait hissederler ve bu hissettikleri cin­siyetin özelliklerine bürünmeye gayret ederler. Bazıları ise yaşadığı cinsel kimlik sorununu çözmek için biyolojik cinsiyetini tıbbi müdahalelerle değiştirme yoluna gidebil­mektedir.</p>
<p>Biyolojik cinsiyet özelliklerinden bazıları şunlardır:</p>
<ul>
<li>Kadınlar regl olurken erkekler olamaz.</li>
<li>Erkek ve kadınların farklı cinsel organları vardır.</li>
<li>Kadınlar genellikle süt üretebilen göğüslere sahip olurlar, erkeklerin göğüsleri ise süt üretemez.</li>
<li>Erkekler kadınlardan daha büyük kemiklere sa­hiptir.</li>
<li>XY kromozomlarına sahip bir birey kalıtımsal ola­rak erkek cinsiyetindedir.</li>
<li>Erkeklerde 4,5 litre, kadınlarda 3,6 litre kan bulu­nur. Erkeklerin saçları daha çabuk dökülür. Toplumsal cinsiyet özelliklerinden bazıları şunlar­dır:</li>
</ul>
<p>* Doğuştan gelmez, çocukluktan itibaren anne-baba ve çevre vasıtasıyla öğrenilir.</p>
<ul>
<li>Herhangi bir biyolojik temele ve farka dayanmak­sızın kadınlara ve erkeklere atfedilen görev, sorum­luluk, yetenek ve davranışlara dair beklentiler ve inançlardır.</li>
<li>Kültür, sosyal çevre, eğitim, inanç, etnik faktörler içinde yaşanılan zaman ve coğrafya tarafından şe­killenir.</li>
<li>Sonradan değiştirilebilir.</li>
</ul>
<p>Toplumsal cinsiyet teorisyenleri cinsel kimlik oluşumunun gerçekleştiği 0-7 yaş arasına özellikle önem ve­rir ve çalışmalarının büyük bir kısmını bu yöne kanalize ederler. Cinsiyetçi öğeler taşıdığı iddiası ile anne-babanın biyolojik cinsiyete uygun olarak yaptığı rehberliğe itiraz ederler; kullandıkları kelimeleri, seçtikleri renkleri, aldık­ları oyuncakları, oyun kurgularım vs. hepsinin yeniden belirlenmesini, cinsiyet vurgusu taşımayan öğelerden oluşmasını isterler. Bu durumun ne kadına yönelik şid­detle ne de kadın-erkek eşitliği ile ilgisi vardır. Yeni bir toplum ve yeni insan inşası için sosyoloji ilmi kullanılarak kültür değişimi ve zihin kodlaması gerçekleştirilmektedir. Bu kodlama esnasında binlerce yıllık kelimeler ve ona bağ­lı manalar zihinlerden silinmekte, millet olarak varlığın devamım sağlayan dini ve örfi değerler iç edilmektedir. Çocukluktan itibaren dini, örfi ve kültürel değerler üze­rinden kullanılmayan kelimeler, öğretilmeyen davranışlar ilerleyen yaşlarda kişiye yeniden kazandınlamamaktadır. Böylece kullanılan yanlış ve bozuk kelimeler surete bü­ründükçe sadece dil değil ahlak da bozulmaktadır.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları, toplumsal cinsiyet kalıplarının kadınlara ve erkeklere belirli roller yüklediğini ve bu rollerin toplumda kemikleştikçe bugün dünyada varlığım sürdüren, eğitim, sağlık hizmetleri ve ekonomik fırsatlar gibi birçok alana etki eden cinsiyetler arası eşitsizliğin ortaya çıktığım iddia ederler. Oysa soru­nun asıl kaynağı toplum değil onların emeklerini sömü­ren, cinselliklerini istismar eden, kültür ve medeniyetlerini yok eden emperyalist düzen ve kapitalist dünya görüşü­dür. Eşitsizliğin kaynağı noktasında asıl hesaplaşılması gereken bu sistem değil midir? Büyük sermaye grupları­nın toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı gösterdiği duyarlı­lık, kadın ve erkeğin eşit temsil edildiği, kaynaklardan ve fırsatlardan eşit yararlandığı, rolleri eşit üstlendikleri bir dünya görüşünün yam sıra dini, kültürel ve örfi kalıpların sorgulandığı bir kuramın anaakımlaştırılmasına gösterdi­ği ilgi ne ile izah edilebilir? Bu çerçevede denilebilir ki, toplumsal cinsiyet meselesi kadın ve erkek eşitliği, kadına şiddeti önleme, adil iş bölümü gibi popülerleşmiş mevzu­ların çözülmeye gayret edildiği akademik bir proje değil, aksine toplumu binlerce yıl toparlanamayacak derecede sarsacak antropolojik, biyolojik ve sosyolojik bir mühen­dislik tezidir. Bu tezin en önemli fikir mimarlarından biri de Judith Butler&#8217;dır:<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> &#8220;Eğer toplumsal cinsiyet, cinsiyetli bedenin üstlendiği kültürel anlamlar bütünüyse, toplum­sal cinsiyetin herhangi bir cinsiyetten tek bir şekilde kay­naklandığı söylenemez. Cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayn- mını mantıksal olarak en uç noktasına çekersek, cinsiyetli bedenler ile kültürel olarak inşa edilmiş toplumsal cinsi­yetler arasında kökten bir süreksizlik olduğu önermesine varırız. Şimdilik istikrarlı iki cinsiyet olduğunu varsaysak bile bu &#8216;erkekler&#8217;in inşasının erkek bedenlere mahsus ola­cağı, &#8216;kadınlar&#8217;m da yalnızca dişi bedenlere yorum geti­receği anlamına gelmez. Dahası, cinsiyetler morfoloji ve kuruluş itibariyle sorunsuzca ikiliymiş gibi görünse bile (ki bu da sorunsallaştırılacaktır), toplumsal cinsiyetin de ikiyle sınırlı kalmasmı varsaymamız için herhangi bir se­bep yoktur/&#8217;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İkiyle sınırlı olmayan yani çoklu cinsellik. Pedofilik ve ensest ilişkiler başta olmak üzere hayvanlarla, robotlarla hatta ilerleyen zaman içerisinde kendi kopyası ile cinsel birleşme serbestliği. Butler öncesi feminist yazarlar da Butler&#8217;m şimdiki queer söylemini herhalde hayal edeme­mişlerdi. Butler&#8217;m düşüncesinin ete kemiğe bürünmüş halini, İstanbul özyeğin Üniversitesinin Ankara Üniver­sitesi KASAUM işbirliği ile &#8220;erkeklik&#8221; cinsiyetini ortadan kaldırmaya yönelik bir adım olarak gerçekleştirdiği &#8220;2&#8217;nci Uluslararası Erkekler ve Erkeklikler Sempozyumu&#8221;nun açı­lış konuşmasında Hanken School of Economics&#8217;ten İngiliz Sosyolog Prof. Jeff Hearn dile getirdi. Cinsiyetsiz toplum politikasını faaliyete geçirme amacım açıkça beyan eden sosyolog, mevcut cinsiyet kategorilerinin de yok edilebile­ceğini söyledi: &#8220;Kuir (queer- cinsiyetsiz toplum) politikası çerçevesinde &#8216;erkekler&#8217;in ayrıcalıklı konumları, erkeklerin de muzdarip olduğu &#8216;erkeklik&#8217; rolleri ile mücadele etmek gerek. Aynı zamanda feminist politika kapsamında da er­keklerin mücadele ettiğini söylemek mümkün. Özellikle patriyarkayı (ataerkilliği), toplumsal cinsiyet kategorileri­ni yok etmek için gösterilen mevcut bir çabadan söz etmek mümkün.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> diyen Hearn konuşmasım şu cümle ile tamam­ladı: &#8220;Toplumsal cinsiyet ikiliğini yok ederek, homoseksü­ellik ve heteroseksüellik gibi birçok ikili karşıtlık arasında­ki ayrımı ortadan kaldırmak gerekmektedir.&#8221; Bu değişim, içinde bulunduğumuz zaman diliminde ve tartışılan mev­zular boyunca rahatlıkla görülmektedir. Başlangıçta &#8220;Cinsi­yet Eşitliği&#8221;ni merkeze alan tamm genişleyerek &#8220;Cinsiyet, Cinsel Yönelim, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği&#8221;ne dönüştü. Kadın hakları, eşitlik gibi kavramlar da LGBTİQ+ haklarına ve eşitliğine evrildi.</p>
<p>Sürekli bir değişim ve gelişim gösteren toplumsal cinsi­yet kuramı kendi içerisinde paradoksal bir yapıya sahiptir. Kuram, toplumsal cinsiyet yönlendirmelerini reddederken aslında bilfiil olarak kültür aşılama ve toplumsal cinsiyet yönlendirmesi yapar ve kendisi gibi düşünmeyenleri dar kalıplar içinde düşünen, dini ve örfi cinsiyet kalıplarım kı­ramamış kimseler olarak itham eder. Cinsiyet eşitliği meselesi, bu kuram üzerinde kendine ifade imkânı bulur ve farklı kültürlerde kendine yer arar. Nihayetinde kendini &#8220;kadın ve erkeklerin beklentilerini, değerlerini, imajlarını, davranışlarını, inanç sistemlerini ve rollerini tanımlayan fi. kirlerin sosyal yapılanması&#8221; olarak takdim eden toplumsal cinsiyet kuramı, kadın-erkek eşitliğini sağlamak, ayrımcı­lığı ortadan kaldırmak gibi süslü bir motivasyonla hareket eder. Ancak bu kelimeler, kuramın toplumlar tarafından kolay kabullenilmesi için bir nevi ava yemi olarak kullanıl­maktadır. Bugün kitlelerin zihni büyük bir medya baskısı hatta diktatörlüğü altındadır. İnsanların algıları üzerinde diledikleri gibi oynandığı bu çağda her şey açıkça söylenil­miş olsa bile öne çıkarılan dışmda bir şeyleri görmeme gibi bir körlük mevcuttur. Medya körlüğü olarak kavramlaştırdığım bu hal, bilmenin ötesinde bir durum değil, tam ak­sine bildim zannının doğurduğu bir körlüktür. Böylesi bir körleşme, zihnin tümünü değil bir kısırımı iptal etmektedir. Kitleler üzerinde psiko-sosyal mühendislik yapanlar, aynı yere bakılmasına rağmen her göze farklı bir sunum ikram ederler. Böyle olunca birçok fert farkında olmaksızın mev­zunun akademik yaşatıcısı yahut pratik deneği olur. Top­lumsal cinsiyet meselesi üzerinden geliştirilen projeler de bu çerçevede kitleleri denek konumuna sokmuş, deneylerin neticesi sosyolojik veri olarak akademik kitaplara girmiş ve böylece diyalektik bir çatışma ile sürekli gündemde olması sağlanarak fikir üretimi taze tutulmuştur. Bu projelerin ni­hai noktası cinsiyetsiz bir toplum olmakla beraber aslında iki varlık tipini imal etmektir: Tanrımsı ve insanımsı varlık. Yahudi tezine (Üstün IRK) yakın bir ideal olan bu iddia üto­pik olmaktan çıkmış durumdadır.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet meselesinde öne çıkan kimlik kav­ramlardan biri de Queer (kuir) kavramıdır. Batı kendi tez­lerini tartıştırmak, aktif ve diyalektik anlamda gelişebilir kılmak için sürekli akademik çalışmalar yaptırmakta, çeşitli</p>
<p>ilmi çalışmaların sonucu gibi kuramlaştırmaktadır. Batı te­fekkürü bu manada sayısız sahte kuram ve veri ile doludur. Bu yüzden Batı sosyolojisine yaklaşırken, felsefi düşünce­leri değerlendirilirken, tıbbi ve iktisadi teorileri gündeme alınırken dikkatle incelenmelidir. Queer kuramı da bu çer­çevede değerlendirilmesi gereken bir kuramdır. Bu kuram, cinsiyet kimliğinin ve cinsel yönelimlerin sabit olmadığım, heteroseksüel veya homoseksüel, tüm insanları belirli kim­lik veya cinsiyet tanımları üzerinden genellemenin doğru olmayacağım ifade eden, cinsiyetsiz toplumu hedefleyen çoklu cinsel yönelimini meşru gören bir sapkınlık tanımıdır.</p>
<p>Bu tanıma uygun toplumu oluşturmak için toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları, ebeveynlerin bebeklerine pembe ve mavi giydirmelerine, çocuklarım kızım-oğlum diye sevmelerine, biyolojik cinsiyete göre oyuncak seçim­lerine şiddetle karşı çıkarlar. Medya ve ders kitaplarında &#8220;ayrımcılık&#8221; olduğu gerekçesi ile baba, anne, dede, nene, ata, atasözü, namus, kız, birader, kadın, hanım, hanım efen­di, bey, beyefendi, bayan, hatun, bacı, adam, ağa, er, dayı, amca, teyze, hala, ağabey, oğlan, delikanlı, yiğit, babayiğit kelimelerinin çıkarılmasını ve kullanılmamasını isterler. Devlet adamı, bilim adamı, iş adamı, adam gibi adam, ha­nım evladı, sözünün eri, adam akıllı, kız gibi davranmak, kız kurusu, kız başma, kadınlar hamamına çevirmek, ek­sik etek gibi ifadeleri, &#8220;Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır&#8221;, &#8220;Kızım dövmeyen dizini döver&#8221;, &#8220;Elinin hamuruyla erkek işine karışma&#8221; gibi atasözlerini cinsiyetçi bulurlar. Öyle ki Kur&#8217;ârı-ı Kerîm&#8217;den ve hadis kitaplarından kadın-erkek eşitliğine uygun olmadığını düşündükleri, cin­siyet farklılığını öne çıkaran ayet ve hadislerin ayıklanması yahut yeniden yorumlanması gerektiğini söylerler. Masal­ların, hikâyelerin, tarihi hadiselerin içeriğinde erkek özenli anlatımlara, binlerce yıllık gelenekten gelen kadın anlatım­larına tahammül edemez, bunların yanlış olduğunu ispata girişirler. Tuvaletleri, kadın ve erkek tuvaleti diye ayırmanın cinsiyet ayrımcılığı, giyim mağazalarındaki deneme odalarının farklı olmasının ataerkil ve gerici bir uygulama olduğunu iddia ederler. Sadece iddia etmez bunlarla ilgili yüzlerce rapor hazırlar, kitap yazar, lobi çalışması yaparlar. Firdevs Gümüşoğlu&#8217;nun D Kitaplarında Toplumsal Cinsi­yet, Melek özlem Sezer&#8217;in Masallar ve Toplumsal Cinsiyet, Münevver Usta ve Doğuş Aygün&#8217;ün birlikte yazdığı Video Oyunları Endüstrisinde Toplumsal Cinsiyet Sorunsalı, Zeynep özlem Üskül Engin&#8217;in Toplumsal Cinsiyet ve Hukuk kitabı, Ufuk Serdaroğlu&#8217;nun İktisat ve Toplumsal Cinsiyet, Fırat Kut- luk&#8217;un Müzikte Cinsellik ve Toplumsal Cinsiyet, Fevziye Sayı- lan&#8217;m Toplumsal Cinsiyet ve Eğitim, Feryal Saygılıgil&#8217;in der­lediği ve içinde edebiyattan sanata, tarihten siyasete çeşitli bilim dallarının toplumsal cinsiyetle ilgisinin incelendiği Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları adlı eseri bunlardan birkaçı­dır.</p>
<p>Kitap içeriklerine bakıldığında dini ve örfi değerlerden uzak, anarşist ve nihilist öğelerle süslü, materyalist bir yol izlendiği göze çarpmaktadır. Yaşadığımız çağda kadınların maruz kaldığı çok ciddi problemler vardır, bu inkâr edile mez. Ancak kitap içerikleri kadınların ortak problemlerini dile getirmekten ziyade dini, ilmi, kültürel ve örfi değer­lere saldırmakta, aile, cemiyet ve iktidar üzerinden politik söylemlere başvurmaktadır. Firdevs Gümüşoğlu&#8217;nun Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet adlı eseri buna örnek teşkil eder: &#8216;&#8221;Allah&#8217;ın Nimetleri&#8217; adlı okuma parçasında ise Fat­ma pazardaki meyvelerin, sebzelerin güzelliğinden söz eder. Fatma&#8217;nın annesi ise, &#8216;Allah&#8217;ın bizim için çeşitli ni­metler yarattığı&#8217;nı ve eğer nankörlük etmeyip, şükredersek &#8216;ödüllendirileceğimizi ve nimetlerimizin artacağını&#8217; söyler. Söz konusu ders kitapları bu dünyayı araştırmak, anlamak, öğrenmek yerine inanmaya, korkuya dayalı bir algı çevresi oluşturmaya hizmet etmektedir.&#8221;<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Gümüşoğlu&#8217;nun burada bahsettiği ders kitabı 2011 baskılı Kenan Demirtaş ve Mu­rat Özdemir imzalı 7. Sınıf İlköğretim Din Kültürü ve Ah­lak Bilgisi ders kitabıdır. İnanç üzerine yazılmış bir eserde inanma ile ilgili bir örneği eleştirmek nasıl bir ruh yapısı, nasıl bir akademik bakış açısıdır, akıl almaz.</p>
<p>Bir diğer misal Feryal Saygılıgil&#8217;in derlediği Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları adlı eserdeki İlkay öküralpli&#8217;nin &#8220;Qu- eer Teori&#8221; başlıklı yazısından: &#8220;Toplumsal cinsiyet kavra­mının kullanıma sokulmasıyla amaçlanan, aslında hetero- normatif sistemin biyolojinin kader olduğu varsayımına karşı çıkmaktır. Beauvoir&#8217;ın ünlü &#8216;kadın doğulmaz, kadın olunur&#8217; ifadesi toplumsal cinsiyetin bir inşa, bir proje ol­duğuna gönderme yapar. Aynı zamanda, biyolojik cinsiyeti toplumsal cinsiyetten ayırır. Buna göre, biyolojik cinsiyet dişil bedenin olgulara dayanan yönleri, toplumsal cinsiyet ise bu bedenin üstlendiği kültürel anlam ve formlardır. As­lında kadın olan, aynı zamanda dişil üreme organına sahip olmak zorunda değildir.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Toplumsal cinsiyet eşitliği projesi yürütücüleri yetişkin­lere dönük faaliyetlerle dini ve örfi cinsiyet algısının yıkıl­masının zor olduğunu bildiğinden bebeklikten itibaren baş­layan çocuk eğitimine ve ergenlere yönelik çalışma yaparlar. Bunun için de eğitim aracı olarak okul, kurs, televizyon programları, sosyal medya etkinlikleri, kamplar, dönemlik seminerler ve kulüp çalışmaları ile geniş kitlelerle etkileşi­me geçmeye gayret ederler. Eğitim içeriklerinde &#8220;toplumsal cinsiyet kalıp yargıları&#8221; diye niteledikleri kelime, deyim, resim, hikâye ve videoları cinsiyetsiz olacak şekilde değişti­rirler. Konuşmalarını, yazılarım, ilan ve duyurularını, tarih ve sosyal bilimler sunumlarını, edebiyat ve sanat eserlerini cinsiyetsizleştirirler.</p>
<p><strong>Kinsey Raporu ve Akademik Sahtekârlık</strong></p>
<p>Alfred Kinsey, toplumsal cinsiyet teorisyenlerinin yoğun olarak kaynak gösterdiği Amerikalı zoolog. 1920&#8217;lerde soy gelişimi araştırmalarının yuvası olduğu günlerde Hanvard Bussey Enstitüsü&#8217;nde öğrenim gören Kinsey, îndiana Üni­versitesi&#8217;nin öğretim kadrosuna girerek burada kültürel ya- pıbozumla ilgili araştırmalar yapmıştır.</p>
<p>Soy gelişim biliminin ve kontrolünün az bilinen amaçla­rından biri, geleneksel ahlak yıkımı ve sapkınlığın normal- leştirilmesidir. Bu araştırma alam Amerikan aile yapısını bozarak nüfusu yeniden üretmiş; kültürel, ailevi ve zihinsel programlamaya karşı korumasız hale getirmiştir. 1947&#8217;de bu üniversitenin bünyesinde The Rockefeller Foundation desteğiyle Cinsellik Araştırmaları Enstitüsünü kuran Kin­sey, 1948 yılında adını &#8220;cinsel sapkınlık tarihi&#8221;ne birinci adam olarak taşıyacak Erkek İnsan&#8217;da Cinsel Davranışlar adlı kitabı yayımlar. 25.000 adet basılan kitap birkaç ay içinde 200.000&#8217;den fazla satışa ulaşır. İlerleyen yıllarda Amerika ve Avrupa&#8217;da toplumu dizayn etmek isteyen medya ve iktidar desteği ile milyonlara ulaşır. Toplumda ciddi bir değişim ve dönüşüm başlar. Beş yıl sonra Kinsey, ilk kitabın deva­mı olan &#8216;Kadın İnsan&#8217;da Cinsel Davranışları&#8217; yayımlar ancak bu kitap oldukça tepki alır. Fakat projenin destekleyicileri geri adım atmaz ve Kinsey Raporlarına uygun olarak ka­nuni düzenlemeler yapılır. O güne kadar Amerikan ceza sisteminde &#8220;suç&#8221; olarak kabul edilen zina, çocuk erotizmi, kürtaj, evlilik öncesi cinsel ilişki, karı-kocaların birbirlerini aldatması ve eşcinsellik suç olmaktan çıkarılıp normalleş­tirilir.</p>
<p>Kinsey, bu raporda hali hazırda birçok toplumsal cinsi­yet temalı demekte de kullanılan meşhur Kinsey skalasını yayınlar. Bu skala üzerinden insanların fizyolojik cinsiyet­lerinin yanı sıra cinsel yönelimlerine göre de cinsiyetlerinin tanımlanması gerektiğini söyler. Bu rapora göre Amerikan erkeklerinin yüzde 95&#8217;i cinsellikle ilgili yasaları cezaevine düşecek kadar ciddi biçimde ihlal etmiş, yüzde 85&#8217;i evlilik öncesi cinsel ilişki kurmuş, yüzde 69&#8217;u fahişelerle birlikte olmuş, yüzde 37&#8217;si homoseksüel ilişkilerde cinsel doyuma ulaşmış, yüzde 17&#8217;si hayvanlarla seks yapmıştı.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Ayrıca bu raporda Amerika&#8217;da erkeklerin yaklaşık yüzde 37&#8217;si, kadın­ların da yüzde 13&#8217;ünün 45 yaşlarından önce en az bir kez eşcinsel bir ilişki yaşadığı iddia ediliyordu. Erkeklerin yüz­de 10&#8217;u hayatlarında en az 3 yıl boyunca genellikle eşcinsel ilişkiler kurmuşlardı, yüzde 4&#8217;ü ise kendilerini eşcinsel ola­rak tanımlıyordu.</p>
<p>Alfred Kinsey sıradan biri değildi. Houston Üniversite­si tarihçilerinden James Jones, Kinsey&#8217;in hayatını anlattığı kitapta onu iğrenç bir sapık olarak tanımlıyordu. Jones&#8217;un iddiasına göre eşcinsel, mazoşist, seks müptelası, röntgenci ve sorunlu bir adam olan Kinsey, karışım başka erkeklerle sex yaparken izliyor, sapkın ilişkiler içinde olan erkeklerin fotoğraflarım çekmekten hoşlanıyordu. Rockefeller Vakfı desteği ile yüz binlerce dolar kazanan Kinsey, bu paraları porno sektörüne yatırdı ve her kesime hitap eden porno filmler çekti. Başrolünü kendi oynadığı porno filmde kalp krizi geçirdi ve öldü.</p>
<p>Pedofilik alışkanlıkları olan Kinsey&#8217;in hazırladığı rapor­larda bebek ve çocuklarla yapılan cinsel deneyimler, orgazm sayısı ve süresi de vardı. Bu deney için yaklaşık 2000 civa­rında bebek kullanılmıştı. Hatta bu çocuklardan bir tanesi yıllar sonra Birleşmiş Milletler&#8217;e yazdığı bir mektupta, Kin­sey&#8217;in kendisi 7 yaşındayken öz babasına para karşılığı 20 seferden fazla tecavüz ettirdiğim iddia etmişti. Ester White adlı bu kız, 12 Nisan 2014 tarihinde yazmış olduğu bu mek­tupta, &#8220;babamı affedebildim ancak Kinsey&#8217;i asla&#8221; demişti.</p>
<p>Kinsey Enstitüsü yöneticisi Paul Gebhard, 1981&#8217;deki bir yazısında enstitünün faaliyetleri hakkında şu itiraflar­da bulunur: &#8220;Bebeklerle ve reşit olmayan çocuklarla cinsel ilişki kurmak yasadışı olduğundan farklı veri kaynaklama bağlanmak durumundaydık. Bunlardan bazıları, daha ko­lej eğitimli, çocuklarını dikkatle gözlemleyen ve bizim için notlar tutan ebeveynlerdi. Başka bir grup anaokulu sahiple­ri ya da öğretmenleri; yaşlılarla ilgi duyan ergenlik çağına gelmemiş homoseksüel erkeklerdi. Bir tanesi dişi ve erkek bebeklerle sayısız cinsel ilişki kurmuş ve her ilişkisinin kay­dını tutmuş biriydi. Bu kaynakların bazıları yazılı ya da sözlü raporlarda, fotoğraflarda ve birkaç örnekte filmlerde kullanılmıştı.&#8221; .<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Kinsey&#8217;in seçtiği denekler hiç de kitabında anlattığı gibi sıradan ve her meslek grubundan insanlar değildi. Bu de­rneklerin çoğu para ile tutulmuş kiralık fahişelerdi. Hatta birçoğu kendi çocuğuna tecavüz olmak üzere çeşitli cinsel suçlardan aranan kimselerdi. Bunu fark eden Liberty Coun- sel&#8217;in kurucusu ve dekanı Mathew Staver&#8217;ın &#8220;Alfred Kin­sey ve Kinsey Enstitüsü, işledikleri devasa sahtekârlıktan sorumlu tutulmalıdır&#8221; diyerek enstitü hakkında soruştur­ma talebinde bulundu. Ancak Kinsey&#8217;in destekçisi vakıfla­rın engeli ile karşılaştı ve soruşturma talebi kabul görme­di. Kinsey Raporlarının eleştirisi sadece Staver ile sınırlı değildi. Uluslararası çapta tanınmış Judith Reisman gibi akademisyenlerin yanında Sue Ellen Browder ve John W. Tukey gibi akademisyenler de çok sert eleştiriler getirmiş ve Kinsey&#8217;in araştırmasının önemli bir kısmının masabaşı olduğunu söylemişlerdir. Sue Ellen Browder, &#8220;Kinsey&#8217;in Sırrı: Cinsel Devrimin Sahte Bilimi&#8221; adlı makalesinde şun­ları söylemektedir: &#8220;Kinsey, sıklıkla başvurduğu örnekleri,sıradan anneler, babalar, kız ya da erkek kardeşlermiş gibi sundu. Böyle yaparak Amerikan erkeklerinin yüzde 95&#8217;inin onları içeri tıktıracak cinsel suçlara ilişkin kanunları çiğ­nediğini ileri sürüyordu. Böylelikle Amerikalılara, cinsel kabahat kanunlarının &#8216;gerçeğe uygun&#8217; hale getirilmesinin zorunluluk olduğu söyleniyordu.&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> öyle de oldu. Kinsey raporlarından sonra Rockefeller Vakfı desteği ile ceza hu­kuku değiştirildi.</p>
<p>Kinsey Raporu sonrası cinsel suçlarda korkunç bir artış meydana gelmiştir. Amerika&#8217;da 1969-1999 arasında tecavüz yüzde 340, 1955-1994 arasında 10-14 yaş grubunda cinsel yolla bulaşan hastalıklar yüzde 200,1951-1996 arasında 15- 19 yaş arası genç kızların çocuk doğurma oram yüzde 215, 15 yaş altı kızların çocuk doğurma ya da düşürme oram yüzde 150 ve çocukların cinsel istismarında yüzde 15,866 artış olmuştur. Aynca Kinsey raporundan soma LGBTİQ+ hareketler daha aktif olmaya ve lobi çalışmaları ile çeşitli haklar elde etmeye başladılar. Aynı zamanda pedofilik bir sapkın olan örgütün kurucusu Harry Hay eşcinselleri açık­tan savunan ilk manifestosunu Kinsey&#8217;in raporunun yayın­landığı yıl olan 1948&#8217;de yaptı. 1973 yılında Amerikan Psiki- yatristler Birliği (APA), eşcinselliği psikiyatrik hastalıkların sınıflandırıldığı DSM&#8217;den (Diagnostic and Statistical Manu- al of Mental Disorder) çıkardı. Kinsey Raporu&#8217;yla birlikte sadece LGBTİQ+ hareketler değil, pedofilik hareketler de meşrulaşma fırsatı elde etmişlerdi. Kinsey&#8217;in raporları ile tetiklenen kitleler daha neye uğradıklarım anlamadan aym yıllarda       Playboy Dergisi yayın hayatına atılıyor ve zihinlere erotik ve pornografik resimleri yerleştirmeye başlıyordu. Aynı dönemde Rockefeller desteği ile porno sektörü oluşu­yor, kadın ve erkek fahişeler bu sektörün içinde endüstriyel bir kaynak haline geliyordu.</p>
<p>Kinsey Raporları ile başlayan toplumu cinsel olarak dö­nüştürme faaliyetleri salt bir şirket yahut devlet faaliyeti olarak kalmamış, Birleşmiş Milletler kanalı ile bütün ülke­lerde yaygınlaştırılmak istenmiştir. Bunun için de sözleşme­ler yapılmış ve &#8220;Ulusal Eylem Planı&#8221; hazırlanmıştır. Çokça öne çıkarılan İstanbul Sözleşmesi düne nispeten nihai nokta gibidir. Çünkü toplumsal cinsiyet meselesi İstanbul Sözleş- mesi&#8217;nden onlarca yıl önce yapılan sözleşmeler ile cemiyet hayatında yer bulmaya başlamıştır. Bunlardan ilki 1957 yı­lında Avrupa Birliği çerçevesinde imzalanan Roma Antlaş- ması&#8217;nın 119. maddesindeki &#8220;Kadın Erkek Eşitliği&#8221;ne dair olandır. Bu antlaşmadaki hukuki düzenlemeler sadece çalış­ma yaşamıyla sınırlıydı ve sosyal olmaktan daha çok &#8220;ücret eşitliği&#8221; başlığı altında toplanmış olarak ekonomikti.</p>
<p>Birleşmiş Milletler&#8217;in toplumsal cinsiyet eşitliğinin ge­liştirilmesi ve kadınların güçlendirilmesi amacıyla kurmuş olduğu ilk organ Kadının Statüsü Komisyonu&#8217;dur. Komis­yonun temel görevi, kadın haklarının siyasi, medeni, eko­nomik, sosyal ve eğitim alanlarında geliştirilmesi için Eko­nomik ve Sosyal Konseye tavsiyeler sunmak ve raporlar hazırlamaktır. Komisyon 1960&#8217;lı yıllara kadar üye ülkelerde yasal eşitliği gerçekleştirmek amacıyla çalışmalar yapmış ve kadın haklan alamnda sözleşmeler hazırlamıştır. 24 Ekim 1945&#8217;te Birleşmiş Milletler Antlaşmasının (Charter) kabulü ile teşkilatın asıl amacı olan &#8220;barışı korumak, savaşları önle­mek&#8221; konularının yanında kadının hakları ve statüsü mev­zuu üzerinde de çalışmalara başlanmıştır. Bu anlaşmada uluslararası ekonomik, sosyal, kültürel ve insani sorunların çözülmesinde ırk, cinsiyet, dil ve din aynmı gözetmeksizin herkes için insan Haklarının geliştirilmesinde işbirliği sağla­mak ve ülkelerin bu amaçlara ulaşma çabalarının ahenkleştirildiği bir merkez olmak gibi çok kapsamlı bir hedef belir­lenmiştir. Bu suretle insanlar arasında cinsiyet ayrımından kaynaklanan her türlü ayrıcalığı yok etmek, bu teşkilatın temel görevlerinden biri sayılmaktadır. 1960&#8217;lı yıllarda ya­pılan sözleşmelerin birçoğunda Türkiye&#8217;nin imzası yoktur: 1962&#8217;de 28 ülkenin katılıp imzaladığı Evliliğe Rıza, Evlilik için Asgari Yaş ve Evliliğin Tesciline İlişkin Sözleşme ve 1950&#8217;de 42 devletin imza koyduğu İnsan Kaçakçılığı ve Fuhuşun İstisma­rının Bastırılmasına İlişkin Sözleşme&#8217;lerinde olduğu gibi. 1979 yılında yayınlanan CEDAYV-Birleşmiş Milletlerin Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın önlenmesi Sözleşmesini ise Türkiye 1985 yılında imzalamıştır. Bu sözleşmenin temel hedefi, toplumsal yaşamın her alanında kadın-erkek eşit­liğini sağlamak amacıyla, kalıplaşmış kadın-erkek cinsiyet rollerine dayalı önyargıların yanı sıra geleneksel ve benzer tüm ayrımcılık içeren uygulamaların ortadan kaldırılması­dır. Sözleşmenin 10&#8217;uncu maddesinin (c) bendinde şöyle de­nilmektedir: &#8220;Kadın ve erkeğin rolleriyle ilgili kalıplaşmış kavramların eğitimin her şeklinde ve kademesinden kaldı­rılması ve bu amaca ulaşılması için eğitim birliğinin ve diğer eğitim şekillerinin teşvik edilmesi, özellikle ders kitapları­nın ve okul programlarının yeniden gözden geçirilmesi ve eğitim ve metotlarının bu amaca göre düzenlenmesi&#8230;&#8221;.</p>
<p>Birleşmiş Milletler&#8217;in Pekin&#8217;de 4-15 Eylül 1995 tarihleri arasında 189 ülkenin temsilcilerinin katılımıyla düzenlediği Taahhütler Konferansında (Dördüncü Dünya Kadın Kon­feransı) Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu belgeleri kabul edilmiştir ve Türkiye her iki belgeyi de imzalamıştır. Pekin Deklarasyonu, kadirim güçlenmesini ve toplumsal konumunun yükselmesini sağlamak, kadın-erkek eşitliğinin geliştirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinin te­mel politika ve programlara yerleştirilmesi konularında hü­kümetleri yükümlü kılmıştır.</p>
<p>2000 yılında 189 ülkenin temsilcileri, Birleşmiş Millet­ler&#8217;in önderliğinde bir araya gelerek Binyıl Kalkınma Hedef- leri&#8217;nin kabul edildiği bir zirve Stakleştirmişlerdir. Binyıl Kalkınma Hedefleri (BKH), insani kalkınmaya yönelik ola­rak yoksulluk ve açlığın ortadan kaldırılması, tüm bireyler için temel eğitim, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması ve kadının durumunun güçlendirilmesi, çocuk ölümleri, anne sağlığı, salgın hastalıklarla mücadele, çevresel sürdü­rülebilirlik ve kalkınma için küresel ortaklık konularını içer­mektedir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a></p>
<p>11 Mayıs 2011 tarihinde, kadınlara yönelik şiddetle mü­cadelede yeni bir destek sağlayan &#8220;Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi&#8221; veya kısaca &#8220;İstanbul Sözleş­mesi&#8221; Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından imzalanarak 22 Kasım 2011&#8217;de TBMM tarafından onaylanmıştır. 8 Mart 2012 tarihli Resmi Gazete&#8217;de yayımlanmasının ardından Avrupa Konseyi&#8217;ne sözleşmeye ilişkin onay belgeleri teslim edilmiş ve 1 Ağustos 2014 tarihi itibariyle sözleşme yürür­lüğe girmiştir. 2018 verilerine göre 45 ülke tarafından imza­lanan ve 27 ülke tarafmdan onaylanan İstanbul Sözleşmesi, &#8220;kadına karşı şiddetin önlenmesinde hukuki bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası belge&#8221; niteliği taşıyor. Bu belgenin Türkçe çevirisi ile ilgili oldukça dikkat çekici iddialar söz ko­nusu. Ankara Barosu dergisinde Prof. Dr. Kadriye Bakırcı şu tespitleri dile getiriyor: &#8220;Sözleşme&#8217;nin Türkçe metni ile İngi­lizce metni karşılaştırıldığında Türkçe çeviride yanlışlıklar olduğu görülmektedir. Bu durum, büyük ölçüde politik ter­cihlerden kaynaklanmaktadır. Sözleşme&#8217;nin orijinal başlığı &#8216;Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi&#8217; ol­masına rağmen, Türkçe&#8217;ye &#8216;Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi&#8217; olarak çevrilmiştir. Sözleşme&#8217;nin met­nindeki &#8216;ev içi şiddet&#8217; (domestic violence) ibaresi Türkçe&#8217;ye&#8217;aile içi şiddet&#8217; olarak çevrilmiş, ev içinde (domestic unit) ibaresi ise &#8216;aile birliğinde&#8217; olarak çevrilmiştir, öte yandan &#8216;eşler veya partnerler&#8217; arasındaki &#8216;şiddet<sup>7</sup> ibaresi, &#8216;eşler veya ebeveynler arasındaki&#8217; şiddet olarak çevrilmiştir.&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup><strong>[13]</strong></sup></a></p>
<p>Diğer taraftan İstanbul Sözleşmesi, toplumsal cinsiyet ile birlikte cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği kategorilerini doğrudan metninde içeren ilk uluslararası sözleşmedir. Söz­leşmenin &#8220;Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması&#8221; başlıklı dördüncü maddesinde LGBTİQ+ oluşumlarına atıf­ta bulunulması ve söz konusu maddede &#8220;Cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, (&#8230;) herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanması temin edile­cektir.&#8221; denilmesi, LGBTİQ+ oluşumlarının Türkiye&#8217;de daha açıktan ve kışkırtıcı bir şekilde örgütlenmesine sebep oldu.</p>
<p>Birçok kişi ve kurum tarafından eleştirilen İstanbul Söz­leşmesi, toplumsal tabanın kültürel yapışım dikkate alma­dığı, farklı görüşlere karşı duyarsız kaldığı ve tek taraflı bir metin olduğu iddiası ile eleştirilmiştir. Metin bu haliyle bir toplumu ayakta tutan kültürel değerlerin belirlediği top­lumsal rol beklentisini değersizleştiren, küçük bir grubun değerlerden uzak rol beklentisini temel değer haline getiren bir yapı görünümündedir. Feminist bir ideolojik dilin hâkim olduğu bu sözleşmenin &#8220;Kadınlara yönelik şiddetin, erkek­lerin kadınlar üzerinde tahakküm kurmasına ve kadınlara yönelik ayrımcılığa neden olan ve kadınların tam ilerlemesi­ni engelleyen ve kadınlar ile erkekler arasındaki tarihsel eşit­likçi olmayan güç ilişkisinin tezahürü olduğunun bilincinde olarak&#8221; hazırlandığı ifade edilmiştir. Genel yükümlülükler bölümü, madde 12/1&#8217;de &#8220;veya kadınlar ve erkekler için alı­şılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan ön yar­gılan, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü farklı uygu­lamaları ortadan kaldırmak amacıyla kadınlar ve erkeklere ilişkin sosyal ve kültürel davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri alır.&#8221; denilmektedir. Bu ifa- deler toplumsal cinsiyete dair metinlerde bir ayrımcılık olarak sunulan dinin yok sayılmasına, geleneksel değerler, örf ve kültürün yok edilmesine kanuni dayanak oluşturmakta­dır. Ayrıca sözleşmenin 4&#8217;üncü maddesinin (Temel Haklar, Eşitlik ve Ayrım Gözetmeme) 3&#8217;üncü bendinde ayrımcılık yapılmaması adına cinsel yönelim ve cinsel kimlik kavram­ları yasallaştırılmaktadır. LGBTİQ+ bireyler, bu madde ile kendilerine yönelik her söylemi &#8220;nefret suçu&#8221;, &#8220;homofobik davranış&#8221; iddiası ile hukuka taşımakta, toplumun geniş bir kesimi tarafından &#8220;sapkınlık&#8221; olarak görülen söz ve fiilleri meşrulaştırmaktadırlar.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet eşitliğini şiddetin önlenmesi için tek reçete olarak sunan bu sözleşme, toplumsal cinsiyet eşitliği indeksinde üst sıralarda olan ülkelerde kadına yönelik şid­det, cinayet ve tecavüz oranlarının yüksek düzeylerde olma­sı ile uygulanabilirliği tartışmalı hale gelmiştir. Toplumsal cinsiyet eşitliğinde model ülke olan İskandinav ülkelerinde şiddet ve tecavüz oranları ürkütücü seviyelerdedir. Ulusla­rarası Af Örgütü&#8217;nün raporuna göre Finlandiya&#8217;da her yıl 50.000 kadın tecavüz ve cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Danimarka&#8217;da 2017 yılında 24.000 kadın tecavüze uğramış veya tecavüz girişiminde bulunulmuştur. Benzer şekilde toplumsal cinsiyet eşitliğine dayalı politikaların uygulan­maya başlanmasından sonraki süreçte de ülkemizdeki ista­tistikler şiddetin azalmadığım göstermektedir. Sözleşmenin 48&#8217;inci maddesi arabuluculuğu yasaklamakta, &#8220;Taraflar işbu Sözleşme kapsamındaki her türlü şiddete ilişkin olarak, arabuluculuk ve uzlaştırma da dâhil olmak üzere, zorunlu alternatif uyuşmazlık çözüm süreçlerini yasaklamak üzere gerekli hukuki veya diğer tedbirleri alır.&#8221; demektedir. Bu maddeden de anlaşılacağı üzere, sözleşmede aileyi koruya­bilecek tedbirlere yer verilmemekte, toptana bir yaklaşımla arabuluculuğun faydalı olabileceği durumlar da dışlanmak­tadır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p><strong>Toplumsal Cinsiyet Teorilerinin Anaakımlaştırılması</strong></p>
<p>1990&#8217;lı yıllar sonrasında BM&#8217;nin anaakımlaştırmaya (ma- instreaming) karar verdiği toplumsal cinsiyet eşitliği poli- tikaları bugün global hale gelmiştir. Kalkınma Programı (UNDP) anaakımlaştırmayı şöyle tanımlıyor: &#8220;Ekonomik, siyasal ve toplumsal alanlardaki tüm politika ve programla­rın tasarlanması, uygulanması ve değerlendirilmesine cinsi­yet eşitliği zorunlu bir boyut olarak katılacaktır; bu nedenle cinsiyet analizleri tüm etkinliklerinin bir parçası olarak ka­bul edilecek ve partnerlerle ilişkide cinsiyet eşitliği anahtar bir unsur olarak kabul edilip desteklenecektir; eşitlik anla­yışının tüm politikalarda temel alınmasını sağlamak üzere Kalkınma Programı&#8217;nın kapasitesini arttıracak stratejiler ge­liştirilecektir.&#8221;<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Toplumsal cinsiyet teorileri ile ilgili ilk dönemlerde birkaç broşür, bülten ve tam tim toplantılarından ibaret olan çalış­malar, zaman içerisinde üniversiteler bünyesinde ana bilim dallan açılmasına, ders kitaplan halinde öğrencilere okutul­masına, ana akım haline getirilip üzerine binlerce kitap ya­zılmasına, belgesel film ve sinema çalışmaları yapılmasına evrilmiştir. Bunda da elbette nüfuz sahibi akademisyenlerin, başta AB fonları olmak üzere her çeşit destekle cemiyeti bu kurama göre şekillendirmeyi gaye edinen derneklerin payı büyüktür. Bu derneklerden birkaçı şunlardır: Cinsiyet Eşitli­ği İzleme Derneği, Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları Deme­ği, Yanındayız Demeği, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Derneği.</p>
<p>Ancak bunlar arasından daha etkili olanlar akademisyen­lerdir. Çünkü onlar toplumla birebir irtibatı olan insanları yetiştirmektedir ve yine kendileri toplumla sürekli etkileşim halindedirler. Dolayısıyla asıl dikkatle takip edilmesi gere­ken nokta burasıdır.</p>
<p>Türkiye&#8217;de akademik feminizme dair hafıza alam inşa eden. Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezle­rinin kuruluşunda ve gelişmesinde öncülük yapan, katkı­da bulunan birçok akademisyen vardır. Bunların bir kısmı halen görevde ve hayatta olup kimi bir üniversitede kimi ise uluslararası desteğe sahip derneklerde yönetici olarak aktif rol sahibidirler. Bu akademisyenler, toplumsal cinsiyet kuramım tüm basın yayın, halkla ilişkiler, üniversite ve lise ders kitaplarına, emek ve iş gücünün söz konusu olduğu her yere, edebiyat, sanat ve tarih yazımı başta olmak üzere dini çalışmalara kadar pek çok alana nüfuz ettirmişlerdir. İtiraf etmek lazımdır ki hiçte başarısız değiller. Bu çalışmalar ne­ticesi birçok önemli siyasi ve ticari organizasyon toplumsal cinsiyet teorilerini kitleselleştirdiler. Ülkemizde TKP, HDP, CHP, İYİ Parti gibi siyasi partilerin yam sıra büyükelçilik, ticari şirket gibi birçok sivil toplum kuruluşu sözleşmelere dayanarak bu projeleri destekledi. Almanya Büyükelçiliği, ABD Büyükelçiliği, Avrupa Birliği, Ford Vakfı, Rockefeller Vakfı, Fransa Büyükelçiliği, İsviçre Büyükelçiliği, Soros Vak­fı, Norveç Büyükelçiliği, Danimarka Büyükelçiliği, Nike, Coca Cola, Shell, TÜSİAD bunlara fon sağlamakla kalmayıp çalışmaları global hale getirmenin önünü açmıştır. Aynca TÜSİAD (Türk Sanayici ve İş Adamları Demeği) &#8220;adam&#8221; kelimesinin ayrıma olduğu gerekçesiyle açık ismini 2018 yilında değiştirmiştir.</p>
<p>Bu kitleselleşmede en önemli unsur medya ve propagan­dadır. Kaldı ki medya önemli bir telkin aracı olduğu kadar aynı zamanda bir baskı aracıdır. Birçok sermaye grubu yani reklam veren şirketler, hem yazılı hem görsel medya üzerinde &#8220;parayı veren düdüğü çalar&#8221; hesabı ciddi bir baskı oluş­turmakta ve toplum mühendisliğine kadar işi götürebilmek­tedirler. Bunun en güzel örneği TÜSİAD ve bünyesindeki şirketler grubudur. Bu şirketler açıktan açığa medyaya yön vermekte, hizaya çekmekte ve nelerin yayınlanıp yayınlanamayacağını söylemekte hatta dizi, filmlerin senaryosuna kadar müdahale etmektedirler.</p>
<p>5 Mart 2018 Pazartesi günü &#8220;Televizyon Dizilerinde Top­lumsal Cinsiyet Eşitliği&#8221; başlığı altında TÜSİAD bünyesinde bir proje çalıştayı yapıldı. Bu çalıştayın açılış konuşmasını yapan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Erol BİLECİK şun­ları söyledi: &#8216;Toplumsal cinsiyet eşitliği önündeki engellerin aşılması için zihniyet dönüşümünü sağlamak gerekiyor. Her bireyin ve her kurumun kendi etki alanlarından başlayarak bir &#8216;kelebek etkisiyle&#8217; bu dönüşüme büyük katkı sağlayaca­ğına inancım sonsuz. Farklı alanlarda çalışmakla beraber, birbirini etkileyen ve güçlendiren işler yapan &#8216;iş dünyası&#8217; ve &#8216;dizi sektörü&#8217; olarak bu proje vesilesiyle bir araya gelmiş ol­mak çok kıymetlidir. Aslında iş dünyası ile dizi sektörünün ortak bir derdi var: yaratıcılık ve yenilikçilik. İş dünyasının küresel rekabette ayakta kalması çeşitliliği, yaratıcılığı ve inovatif olmayı gerektiriyor ki toplumsal cinsiyet eşitliği bu yolda müthiş bir itici güç sağlıyor. Dizi sektörünün paydaş­ları belki de en yüksek yaratıcı ve yenilikçi yeteneklere sahip kesim ve bu yetenekleri toplumsal cinsiyet eşitliğini destek­leyecek şekilde harekete geçirmeleri çok önemli.&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup><strong>[16]</strong></sup></a></p>
<p><strong>Bir İdeoloji Olarak Toplumsal Cinsiyet</strong></p>
<p>Bir fikri, inana yahut ürünü ana akım haline getirmek ve kitleler tarafından hızlıca bünyeleştirilmesini sağlamak için bilinen en iyi yöntemlerden biri ideolojileştirmektir. Çünkü kitleler parçalar halindeki unsurları marjinal yahut sadece azınlığa mahsus bir davranış biçimi olarak görür. Ancak bu durum birçok parçanın bütünleştirildiği bir ideoloji haline dönüşür ve içinde farklı gruptan insanların çıkarlarına çö­zümler üretiyor olursa kitlelerce sahiplenilen ve mücadelesi edilen bir form halini alır. Toplumsal cinsiyet teorisyenleri bu yönü hiç ihmal etmemiş, bütün çalışmalarını iktidar, si­yaset ve değişim içerikli söz ve fiillerle beslemiştir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>İdeoloji; fikrin nizamı, düzeni. Nisbetler yahut keşifler boyu anlayışın örgüleşmiş hâli. Bir dine bağlı olabileceği gibi mevcut ilmi birikimden istifade ile batıl bir itikad üzere de oluşturulması mümkün. Liberalizm, sosyalizm, faşizm en başat yerde. İdeolojik olmanın yam sıra psikolojik bir yapı arz eden feminizm, muhafazakârlık, milliyetçilik ise eklemlendikleri yer ile bütünleşik hareket eden dünya gö­rüşleridir. Erkek ve kadına dair, her biri diğerinden farklı bir anlayışa sahip ve hakikati yerli yerine oturtucu değil. Bugün gelinen noktada toplumsal cinsiyet çalışmaları da Toplumsal Cinsiyet Eşitliği üst başlığı altında cinsiyet ve cin­selliğin merkeze alındığı bir ideoloji haline gelmiştir. Bunda da en büyük etken geleneksel olarak varlığım devam ettir­meyi düşünen ideolojilerin toplumsal cinsiyet olgularına bakışıdır. Şöyle ki; herkese vicdan, inanç, düşünce özgür­lüğü tanınmasının gerekli olduğunu savunan, devletin bi­reyler, sınıflar ve uluslararasındaki ekonomik ilişkilere ka­rışmamasını isteyen liberalistler, erkek ve kadın arasındaki farklılıkları tamamen özel veya kişisel önemi olan bir konu olarak ele alır. Kamusal veya siyasi hayatta bütün insanlar bireyler olarak değerlendirilir, toplumsal cinsiyet eşitliği ise etnik veya sosyal sınıf gibi uygun bir değerlendirme birimi olarak görülmez. Bu açıdan bireysellik, &#8220;toplumsal cinsiyet körlüğü&#8221;yle malûldür. Muhafazakârlar, toplumsal cinsiyet ayrımının sosyal ve siyasi önemini vurgulamışlar ve erkek ile kadın arasında işle ilgili cinsiyet ayrımının doğal ve ka­çınılmaz olduğuna işaret etmişlerdir. Böylece toplumsal cinsiyet kavramını, topluma organik ve hiyerarşik özelliği­ni veren faktörlerden biri olarak değerlendirmişlerdir. Fa­şistler ise toplumsal cinsiyeti insanlık içindeki temel bir ay­rım olarak görürler. Erkekler doğal olarak liderlik ve karar vermeyi tekellerinde tutarlar, kadınlar ise tamamen evcil, destekleyici ve ikincil bir role uygun görülürler. Sosyalist­ler, liberaller gibi toplumsal cinsiyeti siyasi açıdan ele alır ve emeğin sömürülmesi tezi üzerinden hareket ederek onu mekanik işleyen toplumun bir cinsiyetsiz bir parçası haline getirir. Aile kurumu, boşanma, çocuk sahibi olma, fabrika­da çalışma yahut bir şeylerin sahibi olma içtimaileşir. Kadın ve erkek fert fert toplumun malıdır. Marx ve Engels&#8217;in or­tak ifadesiyle &#8220;Kendisini tamamlayan şey kaybolup gittiği zaman doğal olarak burjuva ailesi de kaybolup gidecek ve sermayenin ortadan kalkmasıyla birlikte her ikisi de orta­dan kalkacaktır.&#8221;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[18]</strong></sup></a></p>
<p>Toplumsal cinsiyet teoriSyenleri bunlardan yararlanmış ama bütün haliyle benimsememiştir. Ancak feministler, li­beralizmin özgürlük anlayışı ile marksist ilkeleri birbiri ile harmanlayarak toplumsal cinsiyet teorilerinin motor gücü ve taşıyıcısı olmuştur. Daha sonra buna LGBTİQ+ bireyler de katılmış, içtimai ve siyasi bir güç olarak örgütlenmeye, propaganda sahası oluşturmaya, eser ve eylemler üreterek dünya görüşlerini kabalaştırmaya çalışmışlardır. Bir ideo­lojinin hedeflediği tarihi değiştirme, dili ve anlayışı yeni­leme, yeni bir politika ve yönetim biçimi belirleme, aile, evlilik ve eğitim gibi toplumu ayakta tutan unsurları yeni­den biçimlendirme, iktidar-cinsiyet ilişkisini merkeze ala­rak insanların yaşam tarzım düzenleme gibi temel işlevleri gaye edinmişlerdir. Cinsel yönelimlerin ve cinsel arzuların doyurulmasının ana tema olduğu bu ideoloji, Cinsiyet İdeo­lojisi olarak da adlandırılmaktadır. Gayesi toplumu cinsiyet temelli dönüşüme tabi tutmak olan toplumsal cinsiyet ide­olojisi, bunun için Marks&#8217;ın sınıf çatışması tezinden ilhan» alarak kadını işçi sınıfı, erkeği ise sermaye yani kapitalist sınıf olarak kategorileştirir. Ataerkil sistemi de mücadele edilmesi ve yıkılması gereken kapitalizm olarak belirler. Evlilik, aile, ev işleri, cinsellik, anne ve babalık, çocuk bakı- mı, kadın istihdamı gibi meselelerin yeniden düzenlenmesi ve kısmen de ortadan kaldırılması gereken şeyler olarak gö­rür. Yani &#8220;katı olan her şeyi buharlaştırmaya&#8221;, bilinen ve sa­hip olunan ne varsa imha etmeye, insanı sürekli değiştirme ve dönüştürmeye çalışır. İnsana kendini saklayabileceği bir mahremiyet alanı ve sığınabileceği bir mağara bırakmaz, her şeyi parçalar, söküme uğratır ve dönüştürür.</p>
<p><strong>Toplumsal Cinsiyet ve Mahremiyetin Dönüşümü</strong></p>
<p>Mahremiyetin Dönüşümü adlı eserinde Anthony Giddens &#8220;Şu anda cinsiyetler arasında duygusal bir uçurum açılmış durumda ve bunun ne ölçüde kapatılabileceğini söylemek çok güç.&#8221; der.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> Çözümü ise demokraside görür. Oysa bu so­nuçlar demokrasinin neticesi değil midir zaten? Farklı cinsel yönelimli kimseler demokrasinin arkasına sığınarak faali­yet alanlarım genişletmiyorlar mı? Bilakis demokrasi sürek­li değişken ve dönüşen bir yapı arz etmiyor mu? Cinsiyetler arasında açıldığı söylenen ilişki yeniden inşa edilmeli iken neden diyalektik materyalizmin öngördüğü çatışmacı bir tarzda sıvılaşmasına göz yumuluyor? Çünkü bu bir sorun olarak değil, akışkan bir sebep-sonuç ilişkisi olarak görül­mektedir. Akışkan Modernite adlı eserinde Zygmunt Bauman şöyle der: &#8220;Eritilecek ilk katilar ve dünyevileştirilecek ilk kutsallar, insanın elini kolunu bağlayan, hareketi kısıtlayan ve girişimlerin önünü tıkayan geleneksel sadakatler, alışıla- geldik haklar ve görevlerdi. Yeni (ve gerçek anlamda katı!) bir düzen kurmak için öncelikle, eski düzenin kurucuları­nın sırtına yüklediği o ağır yükten kurtulmak gerekiyordu. &#8216;Katılan eritmek&#8217; tabiri her şeyden önce, eldeki mali değer­lerin bir şekilde hesaplanmasını zorlaştıran &#8216;alakasız&#8217; zo­runluluktan kurtulmak, ya da Max Weber&#8217;in belirttiği gibi, ticari ve ekonomik girişimleri, kendilerine ayak bağı olan ev-aile ilişkilerinden ve etik sorumluluklardan kurtarıp öz­gürleştirmek&#8221;<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> gerekiyordu. Toplumsal cinsiyet ideolojisi, bu noktada liberalizm ile marksizmin uzlaştığı bir zemin­dir; bir başka deyişle marksizm, liberal düşünceyi yaşatan ideolojik bir tüketim aracı haline gelmiştir. Yani bugün libe­ralizm Marks&#8217;m tezlerini, marksist düşünürlerin fikirlerini hayata geçirerek topluma şekil vermekte ve kendi iktidarım kuvvetlendirmektedir.</p>
<p>Marks&#8217;m &#8220;katı olan her şey buharlaşıyor&#8221; öngörüsünde olduğu gibi dini, ailevi, iktisadi, siyasi, örfi, ahlaki ve etnik kurumlar hızla sıvılaşmakta, buharlaşmakta ve kaybolup gitmektedir. Sanayi devrimi sonrası oluşan endüstri toplu­mu ile geniş aile yok edilip kapitalist emellere uygun üreti­len çekirdek aile tipi önce bireyselleşmeye, ardından cinsi­yete dayalı çatısı bahane edilerek erimeye bırakıldı. Kentler, mahalleler, sokaklar, alışveriş merkezleri, iş yerleri herkese açık gözetilebilen alanlar haline getirilerek mahremiyet ala­nı sınırlandırıldı. Kitlelerin tek sığınak olarak gördükleri evlere, mahremiyet düşüncelerini şekillendiren inançları­na ve geleneklerine müdahale edilerek kırılgan ilişkilerin oluşması sağlandı ve evler güvenilir mahrem mekânlar ol­maktan çıkarıldı. Korunmasız çocuklar yanında korunma­sız ebeveynler üretildi. Duyguların, inançların erimesi daha da kolaylaşmış oldu. Doğumun yani üremenin kontrol altına alınması ile birlikte plastisite bir cinsel anlayış oluştu. Cinsel devrim, özgürlük üst başlığı altında insanların zihni boş bir form haline getirildi ve &#8220;bunun sonucunda da çok satan kitaplar, reklamlar, pornografik metinler, metres ede­biyatı ve psikanaliz gibi şeyler ister istemez idareyi ellerine aldı.&#8221;<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a> Ensest tabu denilerek aile içi, regl tabusu denile­rek kadın istismarı, çıplaklık tabusu denilerek utanma ve ar duygularının yıkımı sağlandı. Nikâh tabusu denilerek kadın-erkek birlikteliğini hukuki forma kavuşturan resmi­yet ortadan kaldırıldı. Gizlilik tabusu denilerek insanın en mahrem ilişkilerini bile araştırma ve ortaya çıkarma hırsı; toplu seks tabusu, hayvan tabusu, eşcinsellik tabusu deni­lerek bütün ahlaki değerler altüst edildi. Daha ötesi bütün ilişkilerde karşılıklı güvensizlik oluştu ve kitleler kendi ço­cuklarım koruyamayacak hale geldi. Bunun için de her çeşit propaganda aracı, model alarak öğrenmeden bilişsel öğren­meye kadar her çeşit öğretim ve telkin metodu kullanıldı.</p>
<p><strong>Cinsiyetsiz Toplum İçin Rol Modeller</strong></p>
<p>Toplumsal cinsiyet eşitliği üzerinden üretilen tanımla­malar insanın biyolojik yapışım yani doğuştan erkek ve dişi oluşunu atıl bırakarak ona yeni bir kimlik tedarik eder. Bu yeni kimlik ferdin kültürel ve cinsel etkileşimleri neticesi or­taya çıkmış, sonradan edinilmiş bir kimliktir. Kadına karşı şiddeti önleme şeklinde masumane bir dil kullanan toplum­sal cinsiyet eşitliği savunucuları bu kimliği oluşturmak için her çeşit telkin vasıtasını kullamr. Sinema, gazete, dergi gibi ana akım medyanın yanı sıra Facebook, Instagram, Tvvitter, Youtube gibi sosyal medya platformlarından da yararla­nırlar. Buralarda yapılan paylaşımlar, çeşitli kurumların davetleri, sanat ve edebiyat dünyasında tanınmış kişilerin şovları, demek ve kulüp faaliyetlerinin teşhiri ile kitlelere ulaşmakta oldukça önemli unsurlardır. Toplumsal cinsiyet çalışmalarının görünürlüğünü artırmak için özel sanatçılar, müzisyenler, yazar ve aktörler yetiştirilmekte yahut çalış­maların yapışma uygun karakterdeki kişiler ve gruplar ön plana çıkarılmaktadır. Bunlardan biri olan BTS&#8217;in yapısı ve formu oldukça ilginçtir. BTS; Bangtan Boys. Big Hit Enter- tainment tarafından oluşturulan Güney Koreli K-Pop (Kore Pop Müziği Kültürü) grubu. Daha çok kadım andıran ama belli bir cinse mensupmuş imajı vermeyen BTS grubunun erkek üyeleri aracılığıyla toplumlara cinsiyetsiz bir yaşam biçimi alternatifi sunulur.</p>
<p>Makyaj yapan, kadın elbiseleri giyen, kadınsı davranış­lar sergileyen, saçlarım rengârenk boyayan, röportajlarında kendilerini &#8220;tüm cinsiyetlere eşit mesafede&#8221; olarak tanım­layan BTS grubu, cinsiyetsiz toplum oluşturma gayesi için­de olan odakların bilhassa gençleri etkilemek için sürekli gündemde tuttukları bir gruptur. BTS&#8217;in dinlendiği pek çok yerde cinsiyetsiz görünüme sempati artarken, çocuklar ve gençlerde hayranlık yoluyla cinsiyetsiz kimliğin normalleş­tirilmesi sağlanmaktadır. Böylece ahlaki kaygıları ön yar­gı olarak niteleyen, eşcinselliği meşrulaştırmak için sosyal medyanın ve modanın etki gücünü kullanan gruplar vası­tası ile gençlik kültürel saldırı altında kalmakta, dini, milli ve ahlaki değerlerden hızla uzaklaşmaktadır. Uyuşturucu, fuhuş, erkekken kadınlar gibi dudak boyama göz ve kaş boyama gibi davranışlar edinmektedirler. ARMY gibi grup­lara dâhil olunmakla da örgütsel hipnoz tesiri ile zihnen yönetilebilir ve güdülebilir bir etkileşime girilmektedir.</p>
<p>Son yıllarda LGBTİQ+ bireylerin görünürlüğünün art­ması ve Amerika&#8217;mn pek çok eyaleti ile Avrupa ülkelerinin birçoğunda eşcinsellere evlenme hakkı verilmesi aile ya­pısında. geri dönülemez kırılmalar oluşturdu. Birçok anne ve baba çocuklarını yetiştirirken artık biyolojik cinsiyetine göre değil kendi haline bırakarak cinsiyetsiz bir şekilde yetiştiriyor. Buna rol model olarak sanatçılar ve tanınmış bazı kişiler seçiliyor. Bu sanatçı çiftlerden biri de Angelina Jolie ve Brad Pitt çocuğunun istediği gibi giyinebileceğinı, iste­diği kişiye âşık olabileceğini, istediği kimlikle var olabile­ceğini ve daha da önemlisi hiçbir kalıba girmesinin zorunlu olmadığını söyleyen Jolie tam da Toplumsal Cinsiyet Eşit­liği projesine uygun bir aile profili çizmektedir. Çocukları­nı cinsiyetsiz yetiştiren bir başka ünlü Chris Evans. Erkek kardeşi de eşcinsel olan Evans, kardeşinden utanmadığını ve kendi çocuğunu cinsel yönelim noktasında özgür yani cinsiyet kalıplarına uymadan yetiştirdiğini söylemektedir. Adele, Kate VVinslet, Anne Hathaway, R. Kelly ve Kate Hu- dson gibi ünlüler de aym projenin rol modelleridir. Kitleler üzerindeki tesirleri zihinlerin yeniden inşasını kolaylaş­tırmakta ve insanların i algıları istenilen hedefe rahatlıkla yönlendirilebilmektedir. Dedesinin adım verdiği kızı Ra- ni&#8217;yi nasıl yetiştireceği hakkında konuşan Kate Hudson&#8217;un ifadeleri bu açıdan dikkatlice okunmalıdır: &#8220;Bence her bir çocuğu ne olursa olsun ayırmadan -cinsiyetsiz bir yaklaşım gibi- yetiştirmek gerekir.&#8221;</p>
<p>Türkiye&#8217;de de bu tür modeller, yıllardan beridir belli bir çevre tarafından saygın bir kişilik olarak el üstünde tutul­muş ve topluma birer idol olarak pazarlanmıştır. Zeki Mü- ren, Bülent Ersoy, Kerimcan Durmaz, Tarkan, Murat Boz, Mabel Matiz bunlardan birkaçıdır. Sanatçı diye anılan bu şahıslar kimi zaman erkek erkeğe şehvetle çektirdikleri fo­toğraflarla, kimi zaman erkek olmasına rağmen bayan eteği ile sahneye çıkmalarıyla, LGBTİQ+ yürüyüşlerinde ya bilfi­il bulunarak yahut da desteklemeleriyle rol model özellik­lerini sürdürmektedir. Mabel Matiz kendisiyle yapılan bir röportajda &#8220;LGBTİQ+ marşı olmayı fazlasıyla hak eden&#8221; bir şarkı olarak görülen Alaittıisema şarkısı için &#8220;Ayrımcı­lığa karşı yazdığım bir şarkı; homofobi, transfobi, kadına yönelik şiddet ve pek çok şey onun konusunu oluşturuyor.</p>
<p>LGBTİQ+ marşı hissi uyandırdıysa ne mutlu.&#8221; yorumunu yapmıştı.</p>
<p>Film, sinema, çizgi roman ve çocuk dergileri toplumsal cinsiyet noktasında artık cinsiyeti belli olmayan aktörler, üslup ve mesleklerle zihinlere yeni toplum modelini işle­mektedirler. öyle ki, birçok çizgi filmde karakterlerin cin­siyetlerini birbirlerinden ayırt etmek oldukça zor. Erkeksi duruşa kız kafası, kız kaşlarına erkek saçı çizilerek karak­terlerin cinsiyetleri birbirinden ayırt edilemez kılınıyor. Ders kitaplarında kullanılan imajlar, seçilen metinler, kulla­nılan kelimeler toplumsal cinsiyet eşitliği projesinin formatına uygun olarak geliştiriliyor. Basma yansıyan şu haber mevzumuzu özetleyici niteliktedir: &#8220;Oxford Üniversitesi, öğrencileri &#8216;she&#8217; (kadın) ya da &#8216;he&#8217; (erkek) yerine cinsiyet­siz zamir&#8217;ze&#8217;yi kullanmaya teşvik ediyor. Öğrenci birliği, bir broşürde bu hareketin trans öğrencilerin rencide olması riskini ortadan kaldırmak için tasarlandığım açıkladı. The Sunday Tunes&#8217;ın haberine göre öğrenciler, &#8216;ze&#8217; kullanımının üniversite derslerine ve seminerlerine de taşınmasını ümit ediyor. Oxford Üniversitesi davramş kurallarına göre, trans bir bireyi tanımlamak için yanlış zamir kullanılması suç teş­kil ediyor. Bir LGBTİQ+ hakları aktivisti olan Peter Tatchell, &#8216;Cinsiyet ayrımlarını ve engelleri her zaman vurgulamama­nın olumlu bir şey olduğunu&#8217; düşünüyor. Ve ekliyor: &#8216;Kul­lanmak isteyenler için cinsiyetsiz zamirlerin olması iyi bir şey ama bu mecburi olmamalı.'&#8221;<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p><strong>Toplumsal Cinsiyet, Ayrımcılık ve Şiddet</strong></p>
<p>Şiddet, bireyin fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik yönden zarar görmesiyle ya da acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfi engellenmesini de içeren, fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranıştır. Şiddet, özel veya kamuya mahsus alanda, evde, aile bireyleri arasında, sokakta, iş ye­rinde hâsılı insan yaşamının sürdüğü her yerde meydana gelebilir. Tokat atmak, bir şey fırlatmak, yumrukla veya bir nesneyle vurmak, silah vb. bir nesneyle zarar vermek gibi fiziksel şiddet çeşitleri var olabildiği gibi tehdit etmek, sağ­lık hizmetlerinden yararlanmasına engel olmak gibi kişinin bedenine zarar verecek her türlü davranıştır. Küfretmek, aşırı kıskançlık yapmak, tehdit etmek, kişiye kendisini ye­tersiz hissettirecek söz veya davramşta bulunmak, kişinin kendisini ifade etmesine engel olmak, kişinin istediği gibi giyinme özgürlüğüne engel olmak gibi fiziksel bir baskı olmadan gerçekleşen sözlü-duygusal-psikolojik şiddet de vardır. Bunların yanında kişiyi çalışmaya veya çalışmama­ya zorlamak, zorla borçlandırmak gibi ekonomik şiddet, ka­dını istemediği yerde, şekilde veya zamanda cinsel ilişkiye yahut fuhşa zorlamak, cinsel organlara zarar vermek gibi cinsel şiddet türleri vardır. Bunlara ek olarak feminist or­ganizasyonlar tarafından üretilen flört şiddeti, ısrarlı takip şiddeti gibi garip terimlerle ifade edilen davranışlar da söz konusudur.</p>
<p>Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ve şiddet denildi­ğinde akla ilk gelen, sürekli taze ve canlı tutulmaya gayret edilen, kadınlara yönelik ayrımcılık ve şiddet olgusudur. Oysa toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, kadınlar ve erkekler arasında eşit olmayan güç ilişkilerine dayandığı iddia edi­len bir şiddet ve taciz şeklidir. Şiddetin hiçbir çeşidi tasvip edilemez ve kabul edilemez. Bu şiddet ister fiziksel olsun ister psikolojik isterse ekonomik olsun meşru bir zemini ve karşılığı yoktur. Ancak günümüzde her geçen gün artan kadının kadına, erkeğin kadına, kadının erkeğe, erkek ve kadının çocuğa, gencin yaşlıya karşı şiddet kullanımı söz konusudur. Kaldı ki, son dönemlerde, cemiyetin genel cin­siyet kalıplarına uymayan LGBTIQ+ kişiler de bu tanımla­maya dâhil edilmiştir. Türkiye&#8217;de eşcinselliği yasaklayan herhangi bir yasa olmadığından sapkın cinsel yönelim sa­hibi birçok birey, kendisinin hasta olarak tanımlanmasını, bedenini karşı cinse benzetmek gayesiyle yeniden tasarla­mak için sigorta destekli hastanelerden yararlanmasının engellenmesini, trans kadınların kadın tuvaletlerini kullan­mak ve kadınlara sağlanan haklardan yararlanmak istemesi noktasında getirilen engelleri de ayrımcılık ve şiddet olarak nitelendirir.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı tarif edilirken kadın be­deniyle doğmuş olanların kadın gibi, erkek bedeniyle doğ­muş olanların da erkek gibi davranmalarını zorunlu kılan cinsiyet kalıplarının bireylere dayatılması da gösterilmekte­dir. Bunun kadın ve erkeği hizaya sokma davranışı, özgür­lüğünün kısıtlanması olduğunu söylerler. Yanlış zamanda yanlış yerlerde bulunmanın, yanlış giysiler giymenin, yan­lış şeyler söylemenin şiddete yol açabileceği bilgisi, kadın­ların belirli davranışlardan kaçınmalarına, yaşam alanlarım daraltmalarına yol açar. Bazen bu şiddet yahut ayrımcılık açıktan açığa yapılmaz, satar aralarına da gizlenmiş olabilir. Bu iddianın sahiplerine göre bir işveren eleman alımı için ilan verdiğinde &#8220;askerliğini yapmış olmak&#8221; şarta arıyorsa ayrımcılık yapmış demektir. Çünkü zorunlu askerlik, yal­nızca erkekleri ilgilendiren bir vatandaşlık görevidir ve ka­dınlar askerlik yapmazlar. Bu ilan kadım otomatik olarak devre dışı bıraktığı için hem toplumsal cinsiyet ayrımcılığı hem de insan hakkı ihlalidir.</p>
<p>Kadınlara yönelik şiddet, &#8220;ister kamusal ister özel alan­da meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem veya bu tür ey­lemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir ve bir insan haklan ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimidir.&#8221;<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> Kadınlar çalıştığı iş yerinde, sokakta, alışveriş yaparken ve zaman zaman evinde şiddete ve tacize maruz kalabilmektedir. Araştırma sonuçlarına göre cinsel tacize en sık maruz kalan kadınlar, üniversite mezunu ve üst düzey meslek grupların­da yer alan kadınlardır. Kadınlara yönelik şiddet ve taciz; ev, iş yeri, okul ve kurumlar da dâhil olmak üzere toplumdaki genel ahlak durumundan, sosyoekonomik şartlardan, ileti­şimsizlik, alkol ve uyuşturucu başta olmak üzere zihni me­lekeleri altüst eden bağımlılıktan, karşı cinsle yaşanan güç ilişkilerinden kaynaklanmaktadır. Fakat toplumsal cinsiyet kuramcıları kadına dönük yaşanan her şiddeti, Alaaddin&#8217;in sihirli lambası misali, toplumsal cinsiyet öğelerine bağla­maktadır. Bunu izah ederken de oldukça ütopik bir değer­lendirme yoluna gidilerek aynı işyerinde çalışan erkeklerin bu kadınları, geleneksel toplumsal cinsiyet gücü yapılarına bir tehdit olarak algıladıklarını iddia etmektedirler.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet teorisyenleri ve bu teoriler üzerinden birtakım organize faaliyetler gerçekleştiren femin dernek­leri, kadına şiddet kısmında Amerika başta olmak üzere İsrail, Rusya ve İngiltere gibi ülkelerin Ortadoğu&#8217;da, Afri­ka&#8217;da, Hindistan&#8217;da yaptığı kadın ve çocuk tecavüzlerine, katliamlarına karşı kördürler. Bunların yanında kadınların kendi çocuklarına ve eşlerine karşı yaptıkları şiddete de du­yarsızdırlar. Hatta bu şiddet bir müddet sonra sömürü ve düzenli istismar haline döndüğünde bile görmezlikten gel­mekte, uzak durmaya çalışmaktadırlar. Meselenin izahını feminist ekolün öncülerinin hazırladığı %99 için Feminizm: Bir Manifesto adlı eserden takip edelim: &#8220;Bu küresel piramit yapışırım aynı zamanda toplumsal cinsiyete uzanan etki­leri de olduğunu eklemek gerek. Günümüzde milyonlarca</p>
<p>siyah ve göçmen kadın hasta bakıcı ve ev emekçisi olarak çalışıyor. Çoğu zaman kaçak ve ailelerinden uzakta çalışan bu kadınlar hem sömürülüyor hem de mülksüzleştiriliyor. Üstelik güvencesiz bir düzende, hakları elinden almarak ve her türden istismara açık bir halde ucuza çalışmaya zorla­nıyorlar. Küresel bakım zincirlerinin şekil verdiği bu baskı (bazı) ev işlerinin yükünü üstünden atabilen ve zorlu mes­lekleri icra eden çok daha imtiyazlı kimi kadınlar için iyi koşullar sunabilir. Tabii bu imtiyazlı kadınların bir kısmının kadın haklarını savunmak adına siyah erkekleri tecavüzcü diye hapse atmayı amaçlayan, göçmenlerle Müslümanları rahat bırakmayan, siyah ve Müslüman kadınları egemen kültürde asimile olmaya zorlayan siyasi kampanyalara des­tek vermeye davet etmesi ne kadar ironik!&#8221;<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p><strong>Toplumsal Cinsiyet Teorileri, Gayesi ve Hedefi</strong></p>
<p>Batı tefekkürü, bütün fikirden yoksun parçacı bir anla­yıştan yola çıkarak meselelere çözüm getirir. Ancak yine de bütüne mahsus bir resim vermekten kaçamaz. Nihayetin­de bütün iş ve faaliyetler ruhi bir hamleye dayandığı için dışarıda parçalar halinde olan zihinde/Batı zihninde bü­tünleşir, tek bir resim haline gelir. Bu çerçevede toplumsal cinsiyet teorilerinin çeşitliliği ve zaman zaman birbirlerini ret konumuna gelecek şiddette eleştirileri gaye ve hedef noktasında dikkate değer değildir. Hatta bu tür kuramların bir kısmı bir yahut birkaç kişiye ait esere dayanmaktadır; bunlar diyalektik akışı kolaylaştırıcı çeşitlilik olarak görül­se de eleştiri sadedinde yapılan analizler onları yaşatıcı ve yaygınlaştırıcı konuma getirmektedir. Bu sebeple burada toplumsal cinsiyet teorileri dediğimizde kurumlaşmış olan­lar ile birlikte tüm şahıs ve yaklaşımlar kastedilmektedir, ayrıma girmeye ihtiyaç duyulmamıştır.</p>
<p>Aydınlanma ile birlikte dinin otoritesi ciddi ölçüde zayıflamış, modernizmin ortaya çıkışıyla Batı&#8217;da dini, ahlaki ve toplumsal açıdan ciddi savrulmalar yaşanmıştı. Bu savruluş toplumların genel ahlak yapısı, aile yapısı, biyolojik sürdü­rülebilirliğini yıkıma uğratırken aynı zamanda milyonlar­ca insanın öldüğü, yüzbinlerce kadının tecavüze uğradığı, binlerce şehrin yok edildiği iki büyük dünya savaşma da sebep oldu. Batı insanı, ruhun eşya ile münasebetini kopa­rınca sanayileri ve makineleriyle tabiatı tahrif ettiği gibi, sömürgeciliğiyle kültür ve medeniyetleri tahrif etti. Uzun bir zamandır da insanlığın anlam dünyasını tahrif ediyor. 19. yüzyılda başlayan bu anlam tahrifatı 1970&#8217;lerden itiba­ren bedeni tahrife dönüştü. Sınırsız cinsel yönelimin yücel­tildiği bu dönem Bauman&#8217;ın deyişiyle &#8220;Orgazm Tanrısının Dönemi&#8221; ni ortaya çıkardı. Cinsel özgürlük, ataerkil düzeni yıkma, aile ve evlilik gibi kurumlan kadınların köleleştiği yer olarak görme bu dönemin en bariz özellikleriydi. Ayrıca &#8220;normal erkek&#8221;, &#8220;normal kadın&#8221;, &#8220;normal aile&#8221; anlayışı, &#8220;normal cinsel ilişki&#8221; tanımları, kız ve erkek çocukların do­ğumdan itibaren biyolojik cinsiyetlerine uygun olarak &#8220;nor­mal eğitim&#8221;, yine her cinsin istidat ve fiziki yapısına binaen aldığı &#8220;normal iş ve sorumluluk&#8217;Tar yıkılmalıydı. Böylelik­le ataerkil düzenden, cinsellik üstündeki dini ve kültürel etkilerden kurtulabileceklerdi. Martha Shelley bunu şöyle dile getiriyor: &#8220;Biz radikal eşcinsellerin ne istediğini size söyleyeyim: Bizi hoş görmenizi veya kabul etmenizi değil, bizi anlamanızı istiyoruz sizden. Ve bu ancak sizin de biz­den biri olmanızla mümkün. İçinizde gömülü eşcinsellere ulaşmak istiyoruz. Kafataslarınızın içindeki hapishanelere kapattığınız erkek ve kız kardeşlerimizi özgürlüğe kavuş­turmak istiyoruz.&#8221;<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a></p>
<p>Bu dile getiriş sadece Martha Shelley&#8217;e mahsus değildir.</p>
<p>Toplumsal cinsiyet kuramının tartışmasız öncülerinden biri kabul edilen Judith Butler bir adım ileri giderek şöyle der: &#8220;Toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cin­siyet kimliği yatmaz; o kimlik, tam da kendisinin bir sonu­cu olduğu söylenen &#8216;dışavurumlardan&#8217; performatif olarak kurulur.&#8221;<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a> Butler&#8217;in istediği cinsiyetsiz kimlikler, kimliksiz cinsiyetler. Nihayetinde bunlar Butler&#8217;e göre toplumsal cin­siyet kalıplarının dayatmasıdır ve anlamsızdır. Bunu şöyle izah eder: &#8220;Queer bir kimlik değildir. Bir anlamda kimliğin imkânsızlığıdır. Her türlü kimliğin yoldan çıkarılıp saptırıl­ması, ezber bozacak şekilde &#8216;tuhaflaştırılmasıdır&#8217;. Bu yolla kimliğin -her türlü normatif kimliğin- kurucu olduğu kadar baskıcı ve dışlayıcı gücünü de etkisiz hale getirmektir. Bu nedenle queeri kimlikleştirmeyen bir iktidar olarak tanım­lamak mümkündür.&#8221; Burada Butler, kendisine queeri soran gazeteciye, queeri tanımlamayı reddederek &#8220;Queer mi, oda ne?&#8221; diye cevap vermiştir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a></p>
<p>Bir diğer toplumsal cinsiyet teorisyeni ve önemli bir queer savunucusu Annemarie Jagose, toplumsal cinsiyet teo­rileri üzerinden yürütülen gayeyi şöyle açıklıyor: &#8220;Eşcinsel özgürleşmesi, eşcinselliğin özgürleşmesi için kendisini sa­bit kadınlık ve erkeklik mefhumlarının kökünü kazımaya adamıştır: Bu hamle, normatif cinsiyet ve toplumsal cinsi­yet rolleri olarak eleştirdiği şeyin baskıladığı diğer gruplan da aynı şekilde özgürleştirecektir.&#8221;<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Bunu nasıl okumak gerekir? Toplumsal cinsiyet çerçe­vesinde tanımlanmış, lezbiyenler ve geyler tarafından bile sapkınca bulunup dışlanan en uç, en marjinal formaları (pe- dofili, ensest, sado-mazoşist vs.), normal cinsel ilişkiyi de­vam ettiren (geleneksel) yapıları da özgürleştirir. Bütün değerler, ahlaki ve siyasi normlar, epistemolojik ve ontoloji biçimler yanlış ve baskıcı ama toplumsal cinsiyet teorisyen- lerinin tezleri ve cinsellik temelli tatmin olmayan arzulan neticesi ortaya çıkan tezler doğru!</p>
<p>Toplumsal cinsiyet, feminist bir dünyada büyümüş ve gelişmiştir. Kuramın gayesine dair feminizmin öncülerin­den Simone de Beauvoir, İkinci Cins eserinde evlilik ve ai­leyi &#8220;erkek egemen düzenin, kadım baskı altında tutmak için geliştirdiği bir yapı&#8221; olarak görür ve pek çok feminist gibi &#8220;ailenin tamamen ortadan kaldırılmasını&#8221; önerir. &#8220;Hiç­bir kadına evde oturup çocuğunu büyütme fırsatı verme­meliyiz&#8230; İnsanın yaratılmış bir doğası/fıtratı yoktur&#8230; 0 şekil verilebilir ve biz ona yeni bir şekil vermeliyiz.&#8221; der. Simone de Beauvoir&#8217;ın bu sözlerini Pınar Selek Kozmopolit&#8217;e yazmış olduğu &#8220;Evlilik Köleliktir&#8221; yazısında şu ifadeleri ile destekler: &#8220;Her evlilik sisteme edilmiş en büyük hizmettir. Kölelik anlaşmasıdır. Evlilik binlerce yılın köhnemiş kuru­ntuma, sistemin en güçlü, en köklü yapışma onay vermek­tir ve onun kuruluşunda rol almaktır. Evliliğin iyisi kötüsü olmaz. Evlilik bir kurumsal ilişkilerime biçimidir ve en iyi insanları bile kendi içinde eritir, kötürümleştirir. Bu kurum en çok kadınlara zarar verdiği için, onu dönüştürmede ön­cülük de kadınlara düşüyor&#8230; Gelin söz birliği edelim ve kimseye karılık etmeyelim! Evlenmeyelim! Evlenmeyerek sisteme en büyük darbeyi biz vuralım ve toplumsal dönü­şüme öncülük edelim. Evlilik en örtülü, ama en köklü köle­liğe teslimiyettir. Teslim olmayalım.&#8221;<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Toplumsal cinsiyet teorisyenlerinin yıkmak istedikleri bir başka önemli saha ise dildir. Çünkü dil şekil verir, ruh verir, kültür ve inanç taşıyıcısıdır. Binlerce yıllık birikimi unut­turmaz, hatırlatır, diri ve taze tutar. Oysa toplumsal cinsi­yet kuramları unutmanın, unutturmanın üzerine kurulu bir fikir bir ideoloji inşa ederler. İnsanları geçmişlerinden, beş on bin yıllık birikimlerinden uzaklaştırmak, kullandıkları kelimeleri deforme ederek tarihe yabancılaştırmak isterler. Bunun içinde femin, lez, gey gibi kişiler başta olmak üze­re muhteris birçok akademisyeni kullanarak sosyal bilim­lerden, sanat ve estetik ürünlerden, dini sembol ve değer­lerden kendi tezlerine ters ne kadar kelime, sembol varsa ayıklamak isterler. Bunun gerekçesini Butler şöyle açıklar: &#8220;Dilin bedenler üzerinde işleme gücü cinsel ezilmenin hem ardındaki neden, hem de ötesine giden yoldur. Dilin işle­yişi ne büyülü ne engellenemez bir işleyiştir: &#8216;Dil karşısın­da gerçeğin belli bir plastiği, yoğrulabilirliği vardır: Dilin gerçek üzerindeki eylemi plastik bir eylemdir.&#8217; Dil gerçek üzerinde eyleme gücünü düzsöz edimleri vasıtasıyla üstle­nir ve değiştirir. Düzsöz edimleri tekrarlandıkça yerleşmiş pratikler haline gelir, en nihayetinde de kurumlaşırlar.&#8221;<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Bahsi geçen ayıklama ülkemizde de bilimsel çalışma ya­hut büyük bir ilmi faaliyet olarak 1990 sonrasında başlamış, 2000&#8217;li yıllarda ise önü alınamaz bir şekilde hızlanarak de­vam etmiş; harf devrimi sonrası yaşanan kültürel kopuşu­muza denk bir oluşla beş bin yıllık kültür birikimimiz, içti­mai tecrübelerimiz, aile, cemiyet, iktisat ve ahlak hayatımız yapıbozum metodu ile süzgeçten geçirilerek imha edilmeye çalışılmıştır. Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadına şiddet ve kadın istihdamı meselesi bunun motivasyon gücü olmuş, kitleler kendilerine gösterilen bu mevzularla oyalanırken binlerce yıllık kültürü, çocuklarına taşıması gereken içtimai idrak ve ahlak anlayışı yapı söküme uğratılmıştır.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Mevzunun neticesini İnsan Sonrası adlı eseri ile dile ge­tiren Rosi Braidotti&#8217;den takip edelim: &#8220;İnsan merkezcilik sonrası, türler arası hiyerarşi ve her şeyin ölçüsü olarak tek, standart ortak &#8216;erkek insan&#8217; mefhumunu yerinden eder. Böylece açılan ontolojik boşluğa diğer türler doluşacaktır. Eleştirel kuramın dili ve yöntemsel gelenekleri içerisinde bunu söylemek kolay, gerçekleştirmekse zordur/&#8217;<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[32]</sup></a></p>
<p>Ercan Çifçi &#8211; Toplumsal Cinsiyet,Feminizm ve LGTIQ,syf:21-58</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[9]</a> Robert Jesse Stoller (öl. 1991), UÇLA Tıp Okulu psikiyatri profesörü ve UÇLA Cinsiyet Kimliği Kliniği araştırmacısı. Stoller, cinsiyet kimliğinin gelişimi ve cinsel heyecan dinamikleri ile ilgili teorileri ile tanınmak­tadır.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[10]</a>   Alfred Kinsey, toplumsal cinsiyet teorisyenlerinin yoğun olarak kay­nak gösterdikleri Amerikalı zoolog. İnsanların, fizyolojik cinsiyetle­rinin yanı sıra &#8220;yönelimlerine&#8221; göre de cinsiyetlerinin tanımlanması</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>gerektiğini iddia etmiş ve araştırmalar yapmıştır. Oluşturduğu skala- da heteroseksüellikten eşcinselliğe kadar uzanan ara formların (LGBT: Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) cinsel yönelimlerini toplumsal cin­siyet örneği olarak değerlendirir. Kinsey&#8217;in vurguladığı cinsel yöne­lim, belli bir cinsiyetteki bireylere karşı derin duygusal, romantik ve şehevi arzuyu ifade eder. Ayrıntılı bilgi için bk. &#8220;Kinsey Raporu ve Akademik Sahtekârlık&#8221;.</p>
<p>11 Alison Stone, Feminist Felsefeye Giriş, çev. Yonca Cingöz &#8211; Bilge Tannse- ver (İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2019), 91.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[12]</a> Judith Butler (d. 1956), feminist felsefe, queer kuramı, siyaset felsefesi ve etik dallarında çalışmalar yapan Amerikalı postyapısalcı filozof.Ayrıntılı bilgi için bk. &#8220;Queer Kuramı ve Kimliksizleşme&#8221;.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Judith Butler, Cinsiyet Belası, çev. Başak Ertür (İstanbul: Metis Yayınlan, 2018), 50.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> İlke Haber Ajansı (İLKHA), &#8220;Uluslararası Erkekler ve Erkeklikler Sem­pozyumu Skandallarla Sona Erdi&#8221; (19 Eylül 2019); Sivil Sayfalar, &#8220;Er­keklik Halleri Tartışıldı: Nasıl Oluşuyor, Nelere Sebep Oluyor?&#8221; (18 Eylül 2019).</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[]</a>                   Firdevs Gtimüşoğlu, Ders Kitaplarında Toplumsal Cinsiyet, 1928&#8217;den Gü­nümüze (İstanbul: Tarihçi Kitabevi, 2016), 33.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Feryal Saygılıgil (ed.), Toplumsal Cinsiyet Tartışmaları (Ankara: Dipnot Yayınlan, 2016), 213.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a>   Jim Keith, Z ikin Kontrol, Beynimizi        Yönetiyorlar?, çev. Sibel San</p>
<p>(İstanbul: Nokta Kitap), 78.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Keith, Zihin Kontrol, 78.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Mücahit Gültekin, Algı Yönetimi ve Marıipülasyon (İstanbul: Pınar Ya- yınlan, 2019), 170.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> TMMOB İzmir Şubesi 28. Dönem Kadın Mühendisler Komisyonu,</p>
<p>Mutlu Toplum İnşası İçin Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (İzmir, 2018), 18-19.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Kadriye Bakıra, &#8220;İstanbul Sözleşmesi&#8221;, Ankara Barosu Dergisi 4 (Tem­muz 2015), 133-204.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Aile Akademisi Demeği, W Maddede İstanbul Sözleşmesi Neden İptal</p>
<p>Edilmelidir? (Bursa, Temmuz 2019), 9.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a>      UNDP, Human Development Report, 2006; Bu konuda bk. UNDP Tür-</p>
<p>H &#8220;Yerel Ydnetimlerde Toplumsal Cinsiyet ^İtsizliğinin Anaakım-</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Türk Sanayicileri ve İş Adamları Demeği (TÜSİAD), iptiler Top­lumsal Cinsiyet Eşitliği İlkeleri Belirlendi, Stra     (5 Mart 2018).</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> İleri okuma için bk. R. William Connel, Toplumsal Cinsiyet ve İktidar, Toplum, Kişi ve Cinsel Politika, çev. Cem Soydemir (İstanbul: Aynnü Ya­yınları* 2019).</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a>Yayınlan, 1996ML,« ______________</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Anthony Giddens, Mahremiyetin Dönüşümü, çev. İdris Şahin (İstanbul<sup>1 </sup>Ayrıntı Yayınlan, 2018), 9.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a>      Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite, çev. Sinan Okan Çavuş (İstan­bul: Can Yayınlan, 2019), 28.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Ulrich Beck, Risk Toplumu, Başka Bir Modernliğe Doğru, çev. Kazım öz- doğan &#8211; Bülent Doğan (İstanbul: İthaki Yayınlan, 2019), 19.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Zeynep Şenel Gencer, &#8221; &#8216;He&#8217; (erkek) veya &#8216;she&#8217; (kadın) değil &#8216;ze&#8217;: Ox-</p>
<p>foıd Üniversitesi birliği öğrencilere cinsiyetsiz zamirler kullanmaları­nı öneriyor&#8221;, Düşilnbil (16 Aralık 2016).</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a>    T.C. Çorum Valiliği, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele II Eylem Planı, 2018-2021.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Cinzia Arruzza vd., % 99 için Feminizm Bir Manifesto, çev. Utku özma- kas (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2019), 69-70.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Annamarie Jagose, Queer Teori, Bir Giriş, çev. Ali Toprak (İstanbul: Nota Bene Yayınlan, 2017), 56.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Butler Cinsiyet Belası, Tl.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a>   Bk. Yıldız Ecevit &#8211; Nadide Karkıner (ed.), Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi</p>
<p>(Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2011).</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a>   Jagose, Queer Teori, 56.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Pınar Selek, “Evlilik Köleliktir&#8221;, Kozmopolit (Şubat-Mart 2003).</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a>      Butler, Cinsiyet Belası, 197-198.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a>      Yapısöküm veya Dekonstriiksiyon, ilk kez post-yapısala düşünür Ja- cques Derrida tarafından kullanılan bir terim. Post-modemizmin ve eleştirel kuramın bazı dallarına göre dekonstrüksiyon, bir metnin, bir veya daha fazla &#8220;ses&#8221; ile seslendirilmesi için, batılı kulağa göre, met­nin göründüğü sınırsız bir niteliktir. Dilin geleneksel Avrupa merkezli dünya görüşü tarafından yönlendirilen, kesin hatları olmayan bir araç olduğu kabulüne dayanarak eski metinlerin yeni anlamlarını, onları yeniden yapılandırarak inşa eden post-modem eleştirel yaklaşım.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a> Rosi Braidotti, İnsan Sonrası, 79.</p>
<p>26 Karl Marx vd., Kadın Sorunu Üzerine, çev. İsmail Yarkın (İstanbul: İnter yayınları 1996)11</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet/">Toplumsal Cinsiyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/toplumsal-cinsiyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Nov 2019 18:58:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıllı telefon]]></category>
		<category><![CDATA[Alışveriş]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[bencillik]]></category>
		<category><![CDATA[bigisayar oyunları]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Hedonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Instagram]]></category>
		<category><![CDATA[internet ve narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Like]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[sanal âlem]]></category>
		<category><![CDATA[Sanal ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[selfie]]></category>
		<category><![CDATA[siber alem]]></category>
		<category><![CDATA[snapchat]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal ağ]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya Bağımlılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23532</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde yalnızlık,artık “yeni yoksulluk&#8221;tur. İyi beslenmiş insanların açlığı. Çağımızın ruhsal sorunlarını geriye doğru sardığımızda, yeme bozukluklarından alkolizme, depresyondan intihara dek yalnızlığın ayak izlerini buluruz. Modern insanın refah ve yaşama standardı yükseliyor olsa da içinde iyileşmeyen bir boşluk var. Dışarıdaki hayat o kadar büyük bir hızla akıyor ki insanlar kendilerini tuhaf ve tanımadıkları bir dünyada buluyor. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/">Kemal Sayar-Berna Yalaz – Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23540 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-300x205.jpg" alt="" width="394" height="269" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-300x205.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-600x411.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG-768x526.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/EG_OofiWwAEt_oG.jpg 1024w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a></p>
<p>Günümüzde yalnızlık,artık “yeni yoksulluk&#8221;tur. İyi beslenmiş insanların açlığı. Çağımızın ruhsal sorunlarını geriye doğru sardığımızda, yeme bozukluklarından alkolizme, depresyondan intihara dek yalnızlığın ayak izlerini buluruz. Modern insanın refah ve yaşama standardı yükseliyor olsa da içinde iyileşmeyen bir boşluk var. Dışarıdaki hayat o kadar büyük bir hızla akıyor ki insanlar kendilerini tuhaf ve tanımadıkları bir dünyada buluyor. Sadece dünün ülkesinde yaşayan ve karşılaştığı yeni manzaradan şaşkına dönmüş yabancılar haline geliyoruz.(s.34</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Uzaklığın şifası yakınlık; yalnızlığın şifası ise birbirimize yurt ve sığınak alabilmemiz. Ama önce aşina olmak gerek.</p>
<p>Aşinalık, gerçeklik duygumuza istikrar kazandırır. Aşinalığı yitirmek dünyadan varoluşsal anlamda kovulmaktır. İçinde yaşadığımız çevreye aşinalığımız azaldığında, varoluşsal endişe sökün eder. Dünya artık evimiz değildir. Bugün insanlarda gördüğümüz o umutsuzca arayış, bir psikolojik ev arayışından başka bir şey değil. İçsel vatansızlık hissini iyileştirmek istiyoruz.</p>
<p>Ruhumuzu demirleyecek bir liman, orada olmakla varoluşun ağır yükünden bizi azat edecek bir emniyet hissi arıyoruz. Sosyal alanın zayıflaması, varoluşsal yalnızlığı insani ilişkilerle gidermeyi zorlaştırıyor. Sosyal yabancılaşmadan kaynaklanan güvensizlik, yalnızlığı katmerlendiriyor. Yalnızlık, varlığın tam kalbinde ağrıyan bir boşluk. Sevginin ilk vazifesi ise dinlemektir. Sevgi, muhatabına dünyada yer açmaktır.(s.35</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bencilleştikçe Yalnızlaşıyoruz</p>
<p>Yalnızlık, bizi bilen veya bize ihtimam gösteren birinin olmadığı dehşetidir. Modern dünyada pek çok insan sosyal medya aracılığıyla bu tanınma ve bilinme arzularını doyurmak istiyor. Teşhircilik boyutuna varan bir gösteri marifetiyle hayatlarımızı kamusal alana açıyor ve acılarımızı, hastalıklarımızı, yediklerimizi, giydiklerimizi paylaşmak istiyoruz.Yaptığımız ve yapmayı ümit ettiğimiz eylemlerde bir değer ve gerçeklik bulamadığımızda anlamsızlık ve can sıkıntısı sökün ediyor. Yoğun bir can sıkıntısı halinde ruhun ölümü gerçekleşiyor. Etrafınıza bir bakın, yaşayan ölüler her yerde.</p>
<p>Neyi feda ettik? Yolda neyi düşürdük, neyi kaybettik? Kimimiz kaybettiğini hatırlıyor ve ruha dikkat kesilen, manevi olanı merkeze alan daha zengin bir yaşam tarzının peşine düşüyor. Hayat nadir bir şey ve onu nadide bir gül gibi koklamak, içimize çekmek gerek. Onun kıymetini bilmediğimizde dünya giderek bir “yaşayanlar mezarlığına dönüşüyor.(s.37</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hatırlatma</p>
<p>Görmek için önce bakmak gerekir. Bakışınızı koruyun.</p>
<p>”Ben&#8221;den ”biz”e ricat edin. Kayıp bağı onarın. Hayatın ve sevdiklerinizin elinden tutun.</p>
<p>Sorumluluklarınızı kabullenin, nazik ve işbirliğine açık olun.</p>
<p>Sosyal bağlarınızı güçlendirin, daha çok eş dost ziyaretleri yapın, mahallenizdeki insanlarla tanışın, sohbet edin.</p>
<p>Tabiat ile hemahenk olun, baharın kokularını içinize çekin.</p>
<p>Güzel anılar biriktirin. Güzel görüntüleri telefonda değil, zihninizde saklayın.</p>
<p>Aile büyüklerinizin anılarına sahip çıkın. Deneyimlerini dinleyin. Nesilden nesile aktaracağınız hikâyeleriniz olsun.</p>
<p>&#8216; Duygusal açlığınızı daha çok tüketerek veya daha fazla eşyaya sahip olarak bastıramazsınız. Bu kısır döngüden çıkın.</p>
<p>Kendinize anlamlı hedefler koyun. Bu hedefler için mücadele edin. Başardığınızda kendinizi ödüllendirin. Başaramadığınızda yeniden deneyin.</p>
<p>Zihinsel özerkliğinizi koruyun. Sahici benliğinin“ keşfedin, ona sahip çıkın. Bukalemun benlikler kapitalist pazar ıçin iyidir ama sizi mutlu etmez.</p>
<p>En formasyon obezi olmayın. Bilinçli seçimler yapın.(s.38</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Byung-Chul Han, özgün bir düşünür. Psikopolitika adlı kitabında bakın yaşadığımız bu dönüşümü nasıl tasvir ediyor: “Akıllı telefon, dijital bir kutsal nesne, hatta dijital kutsal nesnenin ta kendisidir. Tabi kılma aracı olarak tıpkı elde taşınma kolaylığıyla bir tür cep telefonunu (Handy) andıran tespih gibidir. Her ikisi de insanın kendini sınamasına, kendini kontrol etmesine hizmet eder. İktidar, gözetleme işini bireylere devrederek verimliliğini artırmış olur. Like/Beğendim dijital &#8216;Amin&#8217;dir. Like&#8217;ı tıklarken iktidar düzenine tabi kılarız kendimizi. Akıllı telefon sadece etkili bir gözetleme aracı değil, aynı zamanda taşınabilir bir günah çıkarma sandalyesidir. Facebook, dijitalin kilisesi, sinagogudur&#8230; Bu tahakküm büyük bir çabaya, zor kullanmaya gerek duymaz, öylece gerçekleşiverir. Hoşa gitmeye çalışarak ve bağımlılık yaratarak hükmetmeyi amaçlar.&#8221;(s.52</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Aslında internetin yaşamlarımızda yarattığı en büyük değişim, bizzat kendisinin günlük rutinlerimizin bir parçası haline gelmesi. Çoğu insan ağa bir kez tutulduğunda, saatlerce anlamsız sayfalarda gezinmekten kendisini alıkoyamıyor. Anlık değişen sayfalar, hızlı görüntüler bize çabuk tatmin sağlıyor ve can sıkıntısını o an bizden alıp götürüyor. Her an ayartılmaya, baştan çıkarılmaya hazır durumdayız.</p>
<p>Byung-Chul Han, bu durumu beğendim kapitalizmi olarak adlandırıyor. Zorlama ve yasaklardan farklı olarak, bu yeni kapitalizm bizi baştan çıkararak hükmünü yürütür. &#8220;Bizi teşvik eden ve ayartan, özgürlükçü, dost çehreli iktidar; talimat ve emir veren, tehdit eden iktidardan daha etkilidir.&#8221;</p>
<p>Edindiğimiz malumatın içinde işe yarar bilgiyi bulmak giderek zorlaşıyor. Bir çöplükte eşeleniyor gibiyiz. Malumat obezliğinden bilginin sunduğu bilgeliğe geçebilmek için arada durmaya, düşünmeye ve çevrimdışı olmaya ihtiyacımız var. Namevcut olmayı başarabilmeye.(s.53</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bu toprağın bilgeleri aşk ile ”ân”ı seyrediyordu, bugün aşk ile ”ben”i&#8217; seyrediyoruz. Kendimizi seyretmelere doyamıyoruz.</p>
<p>Selfîe Sendromu ifadesi, -eski zamanlarda ayıplanacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşın meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimizle, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgileneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşın odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görmemizi engelliyor, hem de kendimizin gerçekte ne olduğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor.</p>
<p>Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Çok da uzağa gitmemize gerek yok. Yiyip içtiklerini sosyal medyada paylaşanlar, başka insanları kızdırabileceklerini çoğu zaman fark etmiyorlar bile. Sosyal paylaşım siteleri kıskançlık ve özenme için elverişli bir platform oluşturuyor. 2013&#8217;te Amerika&#8217;da yapılan bir çalışmaya göre, kişinin son zamanlarda kıskançlık hissettiği durumların yüzde 20’sinin Facebook yüzünden olduğu ortaya çıkmış. Bu kıskançlıkların çoğu diğer kişinin görüntüsü, yaptığı tatiller ve sahip olduğu sosyal hayattan kaynaklanıyor&#8230; Nihayetinde kıskançlık. hayattan alınan keyif ve tatmin duygusunu azaltıyor.(s.68</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Snapchat ve Instagram gençler tarafından sıkça kullanılan uygulamalar ve buralarda paylaştıkları fotoğraflarını önemsiyorlar. Kendilerine başkalarının gözüyle bakıp, görüntülerini eleştiriyorlar. Bu tuhaf, çünkü gerçek hayatta insanların görüntülerine bu denli takılmazsınız. Yani duygusal yakınlık kurduğunuz herkes fiziksel olarak mükemmel değildir, olamaz da. Fakat görünen o ki siber âlemde herkes kusursuz olmak istiyor. Günümüz ebeveynlerinin çocuklarıyla çatışma yaşadığı mevzulardan biri de estetik operasyonlar. Lise ya da üniversite çağında birçok genç, kusursuz görünüme kavuşmak için ailesini ikna etmeye çalışıyor. Aile içi gerilim artarken, bütçeye eklenen maddi yük de cabası. Oysa gerçek güzellik, bir özgünlük gerektirir. İfadede, bakışta, mimiklerde bir özgünlük. İçten gelen bir duygunun dışa yansımasıdır bu. Kozmetik değişiklikler bizi pek de özgün kılmaz.</p>
<p>Birçok şeyin doğrusunu biliriz ama bilişteki bu kesinlik davranışlarımıza aynı oranda yansımaz. Bazen arzularımızın bazen de içinde bulunduğumuz kültürün rüzgârına kapılır gideriz. Kabul edelim ki internet, toplumsal işleyişi ve yerleşik kültürü etkisi altında bırakan en önemli güç olarak karşımızda duruyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnterneti kullanırken, onun medya, reklam, pazarlama sektörü, kültür endüstrisi, sermaye ve iktidar ile olan ilişkilerini çoğu kez görmezden gelir, sunduğu fırsatlar tarafından cezbediliriz. Hatta internetin araç olduğunu bile unuturuz. Aslında atfedilen değer, bağlantı kurulan &#8220;insan&#8221;a, erişilen ”bilgi&#8221;ye olmalıdır. Yine de bu gerçekleri unutur ve popüler olmak için var gücümüzle uğraşırız. Popüler olmak çoğu insan için cezbedicidir. İnternetin kolektif kültüründe ise Öncelikli amaçtır, sözgelimi sosyal medyada aldığınız fav sayısı başınızı göğe erdirir. İnternette popüler olmak için farklı bir benlik sergilemek ya da popüler olanı taklit etmek, bir kurgudur. Gerçek değil sahtedir.</p>
<p>Gerçek bir emeğe, alın terine yaslanmaz. İçten gelen, samimi bir çabaya denk gelmez. Herkes orada diye sosyal medya kanallarına gideriz, herkes paylaşıyor diye selfie çekeriz. Üstelik bunu çoğu kez hiç sorgulamadan, sırf o anda popüler olduğu için yaparız. Özellikle çocuklar ve internetle geç tanışan daha yaşlı nesil, internette gördüğü her şeye inanma ve okuduklarını tatbik etme eğiliminde. Bu gidişle birkaç yıl içerisinde, hayranlık duyduğumuz kişileri, nesneleri ya da durumları “herkesin ortak tercihi&#8221; belirleyecek.(s.77</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bazı kampanyaların internet üzerinden ne denli hızlı yayıldığını hatırlayın. Çeşitli konularda farkındalık yaratmak için sosyal medyada başlatılan meydan okumalar nasıl da çığ gibi yayılır. Kafanızdan bir kova dolusu buzlu suyu boşaltmak ve bunu Videoya çekerek sergilemek, birdenbire dünya ölçeğinde yaygınlık kazanır. Bazen de çok üretken içerik ve sunumlara tanık oluruz. Pazarlama sektörü, internetin bu kolektif kültürünü kullanmakta hiç vakit kaybetmedi. Viral reklam denilen ve ışık hızıyla yayılan kimi kısa filmler, bize tabiri caizse “çaktırmadan&#8221; bir ürünü empoze eder.</p>
<p>Çoğu kez eğlenceli ve doğal bulup izlediğimiz ve arkadaşlarımızla paylaştığımız bir videoya biraz dikkatli bakarsak, bir yerlerde Öne çıkan marka logosunu ya da ticari ürünü görebiliriz. Mesela bir çocuk ve annesinin çok eğlenceli bir diyaloğunu izliyoruzdur ama çocuğun elinde markası görünen bir içecek vardır. Çoğu kez bunun bir viral reklam olduğunu fark etmeden, bir sürü insana göndeririz. Bilinen sözdür, internette size bir şey bedava sunuluyorsa, satılan şey sizsiniz, sizin dikkatinizdir.(s.79</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bir de sanal âlemde üç beş bilgi kırıntısını yutup, allame-i cihan kesilenler var. Tuhaf bir yanılsama bu, zira kitap okumak insana bilgisini tartma imkânı verir. Bizi ne kadar az şey bildiğimiz gerçeğiyle yüzleştirir. Ama “ağ&#8221;da durum farklı: Orada nefsimizi malumatla şişirir, sıhhatini sorgulayamadığınız bilgi üzerinden bir çırpıda âlim kesilebilirsiniz!</p>
<p>Bilgelik, bilginin toplanması değildir. Bilginin sentezidir ve sentez zaman alır.(s.81</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternetin kolektif kültürü denizdeki güçlü bir akıntı gibidir. Bir kez kendinizi suya bıraktınız mı, akıntının tersine yüzmek için çok çabalamanız gerekir.</p>
<p>Ayağınızı suya sokmadan önce iyi düşünün, sizin değerleriniz ya da yaşam tercihleriniz bu akıntının ters istikametinde olabilir. Ayrıca unutmayın,internette her söylenen ”anlamlı ve değerli” değildir. İnsanların çoğu,pek de müşkülpesentlik yapmadan hemen hemen her şeyi beğenirler. İnternetin katılımcı kültüründe önemli olan da haberin içeriğinden ziyade popülaritesidir. Bu yüzden, akıntıya dikkat!(s.81</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>&#8216;Gençlerin ekran karşısındaki davranışlarına dikkat ettiniz mi? Ekrana yoğunlaşır ve çok hızlı klavye kullanırlar. Bir telaş içinde hızlıca basarlar tuşlara, duraksamış gibi göründüklerinde yeni bilgilerin ekrana gelmesini bekliyorlardır. Çocukların ve gençlerin ekran karşısında fazla vakit geçirmeleri, öğrenme alışkanlıklarından sosyalleşme biçimlerine kadar birçok şeyi etkiler.</p>
<p>Günümüz çocukları, yirmili yaşlara gelene kadar otuz bin saatlik bir sanal bilgi akımına maruz kalır. Bilgisayar oyunlarına ayırdığımız zaman ise haftada üç milyar saatten fazla. .. İddialı rakamlar değil mi? Bu sektöre yapılan yatırımlar, karşılığını fazlasıyla veriyor. İnternetin sunduğu fırsatlar ile bireyselleşme ve postmodern kültürün itici güçlerinin çakışması, bir kusursuz fırtına etkisi yarattı. Bizler de bu fırtınanın tam göbeğine düştük.</p>
<p>Bir yanda benim yaşamım, benim isteklerim, benim gerçekliğim diyerek inşa edilmiş bir kültür; diğer yandan her türlü esneklik ve kişiselleştirmeyi sunan internet dünyası.(s.112)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sinirbilimci A. Gazzaley ve psikolog L.D. Rosen’in Dağınık Zihin adlı kitabında bize sunduğu araştırmalara göre hedefe ulaşmak için ihtiyaç duyduğumuz bilişsel kontrol becerilerimiz, hedef belirlemek için gereken yürütücü işlevlerle aynı ölçüde evrilmemiş. Bilişsel kontrol becerilerimiz dikkati, çalışma belleğini ve hedef yönetimini kapsar. Hedef koymamıza yarayan yürütücü işlevler ise değerlendirme, karar verme, organize etme ve planlama becerilerini içerir. Kendimiz için akıllıca hedefler belirleme; bu hedefe ulaşmak için gereken plan ve hesaplamaları yapma konusunda çok iyi olabiliriz ama eğer bilişsel kontrol becerilerimizde aynı performansı gösteremezsek hedeflerimizden kolayca saparız.</p>
<p>Ulaşmak istediğimiz yer ile vardığımız yer arasındaki mesafe arttıkça da gerilim ortaya çıkar. Bugün, teknolojinin günlük yaşamımızdaki tahakküInü ile geldiğimiz noktada ise hedeflerimizle aramızı açan temel unsurların başında akıllı telefonlar, internet ve sosyal medya geliyor. Peki, bu nasıl oluyor&#8217;? Bizi hedefimizden saptırdığını bildiğimiz halde neden hâlâ ısrarla bir uygulamadan diğerine, bir sosyal medya kanalından ötekine seğirtiyoruz?.. Gazzaley ve Rosen kitabında yeni bir hipotez üzerinde duruyor: ”Dikkatimizi dağıtan davranışlarda bulunuyoruz çünkü bizler sadece doğuştan gelen bilgi arama dürtümüzü tatmin etmek için en uygun ya da optimal davranışları sergiliyoruz.</p>
<p>Kritik bir etken, yüksek teknolojiye dayalı modern dünyamızın mevcut koşulları, bu içgüdüsel dürtüyü beslememiz için bize daha fazla erişim fırsatı sunarak bu davranış tarzını sürekli kılıyor; ayrıca can sıkıntısı ve kaygı gibi dahili faktörler de buna yardımcı oluyor.”Yazarlar, bu hipotezi evrim biyoloğu Eric Charnov&#8217;un Marjinal Değerler Teoremi (MDT) olarak bilinen optimal arama teorisi ile açıklıyor.(s.119)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hedeflerimize ulaşma performansımızı etkileyen sınırlılıklarımız arasında iki temel şey ön plana çıkar: Çoklu görev becerimizin kısıtı ve görev geçişlerinin hız ve maliyeti. Hepimiz, birçok şeyi aynı anda yapabilecek potansiyele sahip olduğumuzu düşünürüz, oysa bu bir yanılsamadır. Birden çok görevi aynı anda yapmaya çalışmak ya da görevler arasında sürekli geçiş yapmak bize hem zaman kaybettirir hem de verim. Üstelik sadece gençler değil, yetişkinler de sürekli görev geçişi konusunda oldukça zorlayıcı bir performans gösteriyorlar.</p>
<p>Gazzaley ve Rosen&#8217;in paylaştığı verilere göre bir genç yetişkin saatte yirmi yedi görev geçişi yaparken bu rakam daha yaşlılarda on yedi. İnternet söz konusu ise aynı kaynakta kalma süremiz dört saniyeden iki saniyeye hatta yarım saniyeye düşüyor. Teknoloji, dikkatimizi bizden alma konusunda sürekli el artırıyor.</p>
<p>Önce akıllı telefonlar, sonra geliştirilen binlerce uygulama bizde hem aynı anda birçok şey yapabileceğimiz yanılsaması yaratıyor hem de tüm dikkatimizi bizden talep ediyor. Bir dostum, telefonundan sosyal medya uygulamalarına erişemediği birkaç hafta için duygularını ifade ederken, “Kafamı topladım, huzur buldum,&#8221; sözcüklerini kullanmıştı.(s.123)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Görselliğe dayalı düşünme, dijital hedonizmi (hazcılığı) besleyen ve onun işareti olan bir şeydir ve okumaya dayalı düşünmeden farklıdır.</p>
<p>Hatta ekrandan okumak ile kitaba dokunarak oku. mak da birbirinden tamamen farklı iki deneyimdir.Katı ve dokusu olan bir şeylere temas etmek, onun yüzeyini okşamak insana bir zemin duygusu kazandırır. Bir kitaba dokunmak, sakinleşmemize ve durup düşünmemize sebep olur. Ayrıca düşüncemizin şekillenmesine ve farklı dünyalara yönelmesine de. Oysa ekrandan okuduğumuzda böyle bir derinleşme yaşamayız. Bilgisayardan ya da telefon ekranından bir şey okurken sanki ”Okuduklarım bende kalmayacak, ekranı kapatınca uçup gidecek&#8230;” huzursuzluğu yaşayan tek dijital göçmen ben değilimdir herhalde. Oysa bir kitabı elimizde tutarken, Okuduklarımızın ruhumuza nüfuz edeceğinden şüphe duymayız.</p>
<p>Nielsen&#8217;in bir araştırmasında, 232 kişiden, ekranda akan yazıyı okumaları istenmiş. Bunların içinden sadece altı kişi sayfaları satırlara bağlı kalarak okumuş, geri kalan herkes atlayarak ilerlemiş. Kimmiş bu atlayarak okuyanlar acaba? Günde ortalama beş saat internet kullanan katılımcılar. Nielsen&#8217;in bir diğer araştırması ise gençlerin çok daha hızlı ama dikkatleri dağınık olarak okuduklarım ortaya çıkarmış. Şaşırdık mı? Hayır&#8230;(s.142)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Her gün arabanızla gittiğiniz bir yere yürüyerek ya da toplu taşıma araçlarıyla gitmeyi deneyin, size kattığı deneyimin zenginliğine şaşıracaksınız. Yürümek zaten başlı başına zenginleştirici bir deneyim sunar. David le Breton&#8217;un Yürümeye Övgü kitabında söylediği gibi ”Yürümek, ruh yetmezliği yaşamaktır, daha doğrusu ruh yetmezliği yaşayıp kendini kendinden dışarı atmaktır. Kendine katlanamadığın noktada kendinle barışmak için kendini yollara vurmaktır.&#8221;</p>
<p>Vakit buldukça uzun yürüyüşler yaparım, yolla birlikte düşüncelerim de benimle akar gider. Her yürüyüş kendi içimize doğrudur. İnsan kendi içinde veya zihninde o zamana kadar düşünmediği bir şey bulur. Seyahatlerde de benzer şeyler olur. Hiç dikkat ettiniz mi? Çocuğunuzla seyahat ettiğiniz zamanlar, özellikle yeni yerler gördüğünüz uzun yolculuklar, ilişkinize ne kadar iyi gelir. 0 uzun yollarda belki daha Önce hiç konuşmadığınız, paylaşmadığınız hikâyeleri paylaşırsınız çocuğunuzla; gülecek ve onu güldürecek hikâyeler uydurursunuz, olaylara onun gözünden bakmayı öğrenirsiniz. Birlikte hayal kurar, yeni planlar yaparsınız.(s.157)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dijital medya, kapitalizm için de mükemmel bir ortaktır. Terry Eagleton, kapitalizm için şöyle der: &#8220;Etrafına cömertlik saçan hümanist ruhlu antik bir şair gibi, bu sistem insani olan hiçbir şeyi kendine yabancı saymaz. Kâr için çıktığı avda her mesafeyi kat edebilir, en aşağılık yol arkadaşlarıyla düşüp kalkabilir. İçinde tatminsiz bir arzu ve uçsuz bucaksız bir boşluk vardır&#8221; . Kapitalist sistem, ”tüketici&#8221;ye evrilen bireyi daha fazla tüketim için nasıl yönlendireceği konusunda yeterince bilimsel araştırma yaptırmış, formül geliştirmiş ve yol haritaları hazırlamıştır.(s.176)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Duygusal ihtiyaçlarımız, kişisel tercihlerimiz, sosyal medya platformlarında ticari bir değere dönüşür.</p>
<p>Kaygı, mutsuzluk, boşluk hissi gibi duygu durumlarımız sosyal medya şirketleri ve reklam-pazarlama sektörlerince kolayca istismar edilir. Duygusal dinamikler, sosyal medyanın bu denli yaygın kullanımını açıklayan önemli etmenlerden biridir. Psikolojiyi rakamlara çevirmek sosyal medyanın en iyi yaptığı şey. Sosyal medyadaki varlığımız, bir çeşit olasılık hesabına çevriliyor: Reklam linkine tıklama olasılığımız. Evet, kullanıcı olarak değerimiz böyle ölçülüyor. Aslında herhangi bir sosyal medya sitesi, henüz kayıt aşamasında hedef kitle tayinine başlıyor.(s.177)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Black Mirror dizisinin bir bölümünde bir yazılım şirketi, sevdikleri vefat etmiş insanlar için hayali hesaplar yaratıyordu. Ölen kişinin yaşam tarzı, kişisel tercihleri, anıları, konuşma tarzı, espri anlayışı kısaca ona ait ne varsa yazılıma yükleniyordu. Sevdiklerinin ölümü ile baş etmekte zorlanan insanlar da aylık bir hizmet bedeli ödeyerek, bu hesaplarla telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı. Hatta biraz daha fazla para öderlerse, o kişiyle aynı fiziksel özellikleri gösteren robotlara sahip olabiliyorlardı. Şükredelim ki henüz teknolojinin hayatımızdaki yeri bu noktaya gelmedi. Bir gün gelir mi? Neden olmasın? Peki sistem bunu da pazarlar mı? Şüphesiz, evet!(s.178)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kapitalizmin doymak bilmez iştahı 21. yüzyılda duygularımıza da el atmıştır. Zorlaşan iş yaşamı, artan gelecek kaygısı, geçim derdi, güvenlik sorunları derken bireylerin üzerindeki psikolojik baskı, bununla birlikte de duygusal tahribat artar. Mutsuzluk ve boşluk hisleri bireyleri aşırı tüketim odaklı davranışlara yöneltir. Aynı hisler, sürekli uyarılma arayan, tüketimden alacağı geçici hazzın peşindeki bireyin sosyal medya kullanma eğilimlerini de yönetir. Duygusal boşluğunu alışveriş ya da sosyal medyaya hicret ederek dolduran milyonlar&#8230; Bu işten en kârlı çıkanlar kimler sizce? Telefonundan ayrılamayan ya da kazandığı üç beş kuruşu alışveriş sitelerinin cirolarına katan bireyler mi yoksa her geçen gün daha fazla kişiye ulaşıp, daha fazla ciro elde etme peşinde olan kurumlar mı?(s.179)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şirketlerin ticari kazanç için farklı kanalları kullanmalarında yanlış olan bir şey yoktur ama baş döndürücü bir hızla gelişen teknolojinin sunduğu bu yeni platformlar “sınırsız&#8221; ve ”engel tanımayan&#8221; yöntemlerle sürdürülür hale gelmiştir. Artık ticaret her yerdedir. Üstelik bu ticareti hızlandıran ve hacmini büyüten şey, duygularımız üzerinden yapılan tasarım mühendisliğidir.</p>
<p>Mesela Facebook&#8217;un z&#8217;aman tüneli yeni içerik keşfetmek için mükemmel bir şekilde tasarlanmıştır. Facebook, 2011 yılında meşhur ”duvar”ın “zaman tüneli&#8221; ile değiştirdi. Eklenen beğenme, yorum yapma gibi fonksiyonlar, zaman tünelinde dolaşmayı bizim için etkileşimli bir hale getiriyor ve kontrolün bizde olduğu hissini yaratıyor. 2013 yılında otomatik Video oynatma özelliğinin eklenmesiyle birlikte, biz zaman tüneline bakarken tüm videolar -izlemek istesek de istemesek de- oynatılıyordu.</p>
<p>Bu özelliğin kontrolünün kullanıcıdan alınması kendiliğinden medya tüketimini artırdı. Bir anda kendimizi normalde izlemeyeceğimiz bir videoyu, sadece ilk yarım saniyesi ilginç olduğu için izlerken bulduk. Diğer sosyal medya platformları da benzer otomatik oynatma özellikleri ekledi. Böylece her zaman iki seçenek arasında bırakılıyoruz: Şimdi tüket ya da aşağı doğru kaydırmaya devam et.(s.181)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dr. Ciarân Mc Mahon sosyal medyayı psikolojik bir perspektiften şöyle tanımlar: Kullanıcıları geçmiş özel bilgilerini dijitalleştirip kamusal olarak paylaşmaları için cesaretlendiren çevrimiçi hizmetler. Örneğin, bir sosyal medya sitesinde bir hesap açıp, oraya hiç kişisel bilgi koymazsanız eğlenemezsiniz. İsterseniz deneyin&#8230; Facebook ya da Instagram&#8217;da bir hesap açıp, hiçbir özel bilgi paylaşmadan ya da hiçbir şeyi “beğen&#8221;meden bakalım ne kadar dayanacaksımz? Tüm bu siteler, kullanıcıları sürekli kişisel paylaşımlar yapmaları konusunda cesaretlendirir. Sosyal medya servislerinin popülerliği ve paylaşımların çokluğunu göz önüne alırsak, bizim de bu durumdan pek hoşnut olduğumuz aşikâr.(s.186)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>New York Times’ın 7.000 makalesi incelenerek yapılmış bir araştırmaya göre insanlar, kendilerini duygusal olarak uyaran yazıları başkalarıyla paylaşıyorlar. Doğru ya da yanlış bulduğumuz, gurur ya da öfke duyduğumuz haberleri sosyal ağımızda daha çok paylaşıyoruz. Politik konulardaki tweet&#8217;ler ise utanç, inanç, ceza, şeytani, savaş gibi ahlaki ve duygusal sözcükler içerdiğinde daha çok paylaşılıyor.</p>
<p>Bu araştırma aynı zamanda politik tweet’lerin daha çok benzer ideolojiyi taşıyanlar arasında paylaşıldığını göstererek yankı odalarında yaşadığımızı da doğruluyor. Fakat sosyal medyadaki provokatif içeriklere sürekli tepki göstermek bir süre sonra bize iki şey yapabilir: Öfke yorgunu olabiliriz ya da tepki vermeyi bir çeşit rutin alışkanlığa dönüştürebiliriz. Sinirlenmeyiz ya da öfkelenmeyiz bile ama öyleymiş gibi paylaşımlar yaparız. Mahalle baskısının tabiri caizse “kralı&#8221; sosyal medyadadır. Herkes kendi sığınaklarına çekilir ve kendisi gibi düşünenlerin fikirleriyle giderek daha da keskinleşir. Karşı mahallenin veya farklı olanın sesi işitilmez olur.</p>
<p>Sığınak (bunker) zihniyetinin ele geçirdiği insanlar şöyle düşünür: Bizim dışımızdaki herkes kötü, onlar çok güçlü ve bize zarar vermek istiyorlar. Sadece biz hakikatin tarafındayız. Kaybetsek de haklı olan biziz. Biz masum kurbanlarız&#8230; Dünyaya karşı biz. Bir sosyal kimlik, kuvvetli bir grup aidiyeti sağlar bu zihniyet. Olan biteni bize açıklayacak basit ama işe yarar bir formül, kendi kabahatlerimizi görmezden gelmek için bir bahane sağlar.Bu zihniyete teslim olduğumuzda, işimize gelmeyen gerçekleri hasıraltı etmeye başlarız.(s.199)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sosyal medya bağımlılığı üzerine yapılan pek çok çalışma beyindeki ödül devrelerimizle sosyal medya etkileşimlerimiz arasındaki ilişkilere işaret ediyor. Peki ne yapabiliriz? Zamanın akışını geriye döndürmek yahut gerçekleşmiş bir teknolojik devrimi yok saymak olası değil; öte yandan bir bağımlılıkla yaşamak da anlamlı değil. Bu durumda yapmamız gereken ilk şey teknolojiyle olan ilişkimizin boyutu konusunda kendimize karşı dürüst olmamız. Akıllı telefonlarımıza ne sıklıkla bakıyoruz, günde kaç saatimizi internette harcıyoruz, çocuğumuzla yüz yüze oyun oynamak yerine bilgisayar oyunlarını mı tercih ediyoruz? Davranış ve tutumlarımızı tartmalı, dürüstlükle ölçüp biçmeliyiz. Eğer bulduğumuz sonuçtan memnun değilsek ve davranışlarımızın bağımlılık boyutuna ulaştığını düşünüyorsak, bu konuda bir şeyler yapmalıyız.</p>
<p>İnsan bilinçli kararlar alabilmesi ve irade sahibi olması nedeniyle diğer birçok canlıdan ayrışır. Bize zor geleni “önce” yapmak, nefis terbiyesi için elzemdir. Kendinizi değiştirme gücünüz olduğunun farkına varmak sanal dünyada bulamayacağınız bir hazinedir. Bunu ancak kendi içinize bakıp, sebat ederek yaparsınız. ”İrade bedeni tuttuğunda, ruh özgürleşir,&#8221; derler. İradenizi hâkim kılın, özgürleşin. Özgürlüğün ilk eylemi özgür olmayı seçmektir. Hadi deneyin, yapabilirsiniz.(s.217)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanları sanal ortama iten ve sosyal medyayı çekici kılan başka bir unsur da gerçek dünyanın problemlerinden kaçmak. Çöpleri halının altına süpürmek evi temiz kılmadığı gibi, bu kaçış da problemleri yok etmekten ziyade pekiştirir.(s.222)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal yakınlık, insani teması sık kılarken sığlaştırır; bağlantılar yoğunlaşıp bağ haline gelemeyecek kadar sığ ve fragmanlar halindedir.</p>
<p>Bağ mı Bağlantı mı?</p>
<p>İnternet arkadaşlıkları ve sanal ilişkiler üzerine yapılan çalışmaların hemen hemen tamamı ortak bir noktaya işaret eder. Sosyal medyada kurulan arkadaşlıkların bir kişiye olumlu şeyler katabilmesi için mutlaka gerçek hayatta yüz yüze sosyal iletişimle tamamlanması gerekir. Kişi yalnızca sanal iletişim sürdürmekteyse, sanal ilişkiden deva bulamaz. Sosyal medya ve internet iletişiminden faydalanmanın yegâne yolu, bu etkileşimleri yüz yüze iletişimin dolgu malzemesi olarak kullanmak.</p>
<p>Eğer internette yeni biriyle tanışırsanız, şartlar uygunsa ve güven duygusu oluşmuşsa yüz yüze tanışıp arkadaş olabilirsiniz veya eski arkadaşlarınızla bağı koparmamak için interneti kullanabilirsiniz. Ancak yeni biriyle internette tanışıp yüz yüze görüşmeden iletişimi devam ettirmek, gerçekle bağı koparmaktır ve bir yapay zekâ ile kurulan ilişkiden farksızdır. Hatta belki ondan bile düşük derecede bir ilişki şekli sayılabilir.(s.233)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Sosyal medya ve sosyal ağ kavramlarını doğru kullanın. Sosyal ağa muhtaçsınız, sosyal medyaya değil.</p>
<p>-Sosyal medyayı verimli kullanın. Dürtüsellik ve agresyondan uzak durun. Kullanım ilkelerimiz olsun.</p>
<p>-Sosyal medya uygulamalarını bu denli popüler kılan temel kaynak: İnsan psikolojisi. Duygusal uyaranlara karşı bilinçli olun.</p>
<p>-Sosyal medyanın, özellikle de imgelerin paylaşıldığı Facebook ve Instagram gibi uygulamalarının kuşatıcılığından kurtulun. Herkes gibi olmak zorunda değilsiniz. Buralarda bir hesabınız olmak zorunda değil. Kolayca açılan bu ücretsiz hesaplar için pahalı psikolojik ve sosyal bedeller ödeyebilirsiniz.</p>
<p>-Sosyal medya bağımlılığınız ardındaki mekanizmayı anlamaya çalışın. Dikkatinizin nasıl ve neden çelindiğini, arkasındaki sosyal mühendisliği ve tasarımı anlamaya çalışın. Ne kadar iyi bilirseniz, o kadar az manipüle edilirsiniz.</p>
<p>-Çekingenliğinizin ya da yalnızlığınızın ilacını sosyal medyada aramayın. Sosyal medya,beklentinizin aksine, sosyal hayattan kopuşunuzu hızlandırabilir.</p>
<p>-Mahremiyetinizi ve dikkatinizi elinizde tutun. Özellikle çocuklarınızı bu konuda eğitin.</p>
<p>-Sosyal medya şirketlerinin en büyük gelir kaynağı, sizin verilerinizdir. Çevrimiçi hareketlerinizle bıraktığınız binlerce veri noktasının kontrolü ve mülkiyeti sizde olmayacak. İzlerinizi olabildiğince temizleyin. Veri hakları konusunda uyanık olun.(s.236)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İletişim devrimi ile medya içerikleri ve yayıncılığı küresel sınırlara ulaşmış, bu da beraberinde medya ve kültür emperyalizmini getirmiştir. Medya içeriğinin büyük kısmı, sermaye ve teknolojiyi elinde tutan gelişmiş ülkeler tarafından üretilir ve küresel dolaşıma sokulur. Bizler de medya ve kültür endüstrisinin yarattığı imajların takipçisi, kolektif bilincin gönüllü itaatkârları oluruz.</p>
<p>Ruhumuzu anlamlı bağlarla, muhabbetle ve içsel yolculuklarla beslemek yerine medya ve kültür endüstrisinin önümüze koyduğu renkli hapları yutarız. “Bütün dünya kültür endüstrisi süzgecinden geçirilir,” demişti Adorno. Küresel iletişim ağları, bu emperyalizmi, standartlaşmayı ve metalaşmayı fazlasıyla hızlandırdı. Üstelik ağ öylesine iyi örülmüş ki iplerinden kurtulup kendi evimize dönmemiz neredeyse imkânsız.(s.244)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yüz yüze iletişim, özsaygımızı ve başkalarıyla daha çok ilgilenebilme kapasitemizi artırır. Empati geliştiririz, daha çok işitilip anlaşıldığımızı hissederiz. İnsan, insanın aynasıdır. Kendimi bir başkasıyla kurduğum ilişkide görürüm. Hayatın ”kökten yalnızlığı&#8221;na karşı durmak için ötekiyle aramda manalı bir ilişki kurmak isterim. Ona ruhumu açmak, onun tarafından anlaşılmak hatta özümsenmek isterim.</p>
<p>Sohbet ancak diğerkâmlığı yücelten, özseverliği (narsisizmi) kınayan bir kültürde zemin bulabilir. Konuşmak hem bana hem de karşımdakine bir “evindelik duygusu&#8221; verir. Ötekini kendi kalbime buyur etmek beni rahatlatır. Konuşmak bizi iyileştirir, öğrenmenin merkezinde yer alır. Okulda, işte, hayatın her alanında, sıkıldığımızda telefona bakmak yerine etrafımıza bakıp ilişki kurabileceğimiz yahut konuşabileceğimiz birilerini bulmak, yeni bir bağlantının ve yeni bir öğrenmenin kapısını açar. Beyinlerimiz her daim yeni, taze, uyarıcı ve sosyal girdiler arar. Başka insanlarla konuşmak bunu sağlar.(s.248)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanın kendine ait bir alanı olması ve bu alanda dış etkilerden uzak olması, üretkenliğini geliştirir.</p>
<p>Oyun tasarımcıları üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, en üstün performanslı şirketlerdeki tasarımcıların ortak yönü, bu kişilere kişisel mekân, mekân üzerinde kontrol, bölünmeden çalışabilme fırsatları verilmesi. Aslında bu bilgi, araştırmalarla teyit edilmesi gereken bir durum değil. Geçmişe bir dönüp bakalım. Kafka, Mozart ve birçok diğer sanatçı ya da yazar, en üretken fikirlerin tek başına kaldıklarında geldiğini söylemişler. Parlak fikirler, uzun ve bilinçsiz bir ön çalışmanın ardından gelir. İnternette saatlerce boş boş gezinmeyi tek başına kalmak olarak yorumlama hatasına düşmeyin çünkü internette amaçsız gezinmek diye bir şey aslında yok.</p>
<p>Bilgisayar ekranına mutlaka bir kelime girmelisiniz ki dolaşmaya başlayasınız; yani yine bilinçli bir seçim yaparsınız. Karşımızdakinin söyleyeceği bir şeyle kontrolsüzce karşılaşmak, sokakta bir olaya tanık olmadaki rastlantısallık ve bilinçdışı durum, ekran karşısında deneyimlenmez. Yazı yazmak bile öyle değil midir? Hangi konu üzerine yazacağınızı seçtiğiniz anda zaten bilinçli bir seçim yaparsınız.(s.252)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Kısa süreli inzivaya çekilin. Kendinizi dinleyin. Hayallerinizi, ne yapmak istediğinizi; hayatınızda neleri çoğaltıp, neleri azaltmak istediğinizi düşünün.</p>
<p>Dinlenmek, aylaklık etmek değildir. Biraz aylaklık etmekte bir sakınca da yok aslında. -Çalışmalar gösteriyor ki günde sadece yirmi dakika bile dışarıdan gelen etkilerle bölünmeden, sevdiğiniz bir şeyle uğraşsanız ya da hiçbir şey yapmadan dursanız, kan basıncınızdan kalp atımınız ve kaslarınıza kadar her şeyinizle rahatlıyorsunuz.</p>
<p>-Kendinize güvenin, konfor alanınızın dışına adım atın. Unutmayın, açılmamış kanatların büyüklüğünü kimse bilemez.(s.254)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kimliğimiz çok yönlüdür; bulunduğumuz şartlara göre farklı yüzlerimizi ortaya koyarız. Çok yönlü ve bütünlük arz eden bir kimlik, yetişkin olabilmenin önemli bir yapıtaşıdır.</p>
<p>Sanal benliğimizle sosyal medyada boy göstermeyi, kimlik oyunları oynamayı seviyoruz. Oysa oyuncu benliğimizi kontrol etmezsek kolay savruluruz. Bazı kişiler, internette kimlik oyunları oynamaya çok meraklıdırlar; sanal ortamın anonimliğinden faydalanarak kendilerine yepyeni kimlikler yaratırlar. Sanal kimlik, gerçek kimlikten ne kadar farklıysa o kadar büyük strese neden olur. Kişinin, gerçek hayattaki kimliğine sadık kalıp, kimliğine uyumlu eklemeler yapması daha az çelişki yaratır.(s.259)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Birçok genç sanal âlemde kendisini başka kimliklerle tanıtıyor. Bunları yapma nedenleri ise eğlenmek, diğer insanların tepkilerini görmek, sınırlı sosyal hayatlarını telafi etmek ve değişik yöntemlerle ilişki kurmayı denemek. Peki kendisini farklı kimlikle tanıtan gençler ne tür kimliklere bürünmeyi tercih eder? Elbette çoğu kendisini olduğundan büyük yaşta tanıtır, bazıları kendilerini olduğundan güzel/yakışıklı yansıtır.</p>
<p>“İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri, olamadıkları &#8216;kişi&#8217;yi anlatırlar,&#8221; ifadesi, farklı kimlik oluşturmanın altında yatan niyetlerden belki de en naif olanını ne güzel açıklar. İçinde yaşadığımız teknik distopyayı acımasızca hicveden Black Mirror’ın bir bölümünde insanların toplumsal statüleri, sosyal medya üzerinden aldıkları puanlara göre belirleniyordu. Kiralayacağınız araba, satın alacağınız ev, çalışabileceğiniz iş, şehrin girebileceğiniz bölgeleri yani her şey puanınıza göreydi.</p>
<p>Belirli bir puanın altındakiler kendi başlarına ev bile kiralayabiliyor, bir aile üyesiyle birlikte oturmaya zorlanıyorlardı. Neyi mi izliyorduk dizide? Sahiciliğin ve insanlığın yok oluşunu! İnsanlar puanları düşmesin diye sahte bir nezaket maskesi takmış, düşük puanlılarla ilişkilerini kesmiş, ortada tek bir gerçek duygu işareti kalmamıştı. Düşüncesi bile korkutucu değil mi?(s.260)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bir insan karşısındaki kişi hakkında ne kadar az şey bilirse, o kişiye karşı düşmanca davranışları da bir o kadar artabilir. Muhatabını kendinden ne kadar uzağa konumlandırırsa o kadar kötü davranabilir. İnternette görünen muhatap sadece bir hesaptır, bize bakan bir yüz değil. Bu durum davranışlarımıza ket vurmamızı zorlaştırır. Toplum içinde çoğu kez seçilmiş davranış sergilerken, internette bu toplumsal kaygıyı hissetmez ve olumsuz davranışları daha rahat ortaya koyarız.</p>
<p>Sanal ortam, karşımızdaki İle yüzleşme ve başkaları tarafından yargılanma endişelerimizi azaltarak, davranışlarımızda değişikliğe sebep olur.</p>
<p>Sokak ortasında tartışan iki kişi gördüğünüzde, olayın geri planını bilmediğiniz için, çok gerekli olmadıkça müdahale etmez, yürür geçersiniz. Oysa sanal ortamdaki bir tartışmaya herkes dahil olur. Bilen, bilmeyen, anlayan, anlamayan&#8230; İnternetin sanal sokağında taraf tutmak ve büyük laflar etmek görece olarak “güvenlidir&#8221;. Bu da bizi daha tepkisel ve saldırgan davranmaya iter. Klavye pehlivanlığı gibisi yoktur. Bir takma adın ardına gizlenir ve dünyaya kolayca nizamat verirsiniz.(s.271)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kimileri çevrimiçi hayatlarında en galiz küfürleri savurup sonra bir kenara çekilebileceklerini düşünür. Bir bilinmezlik zırhının ardına saklanmak, kişiye daha sapkın ve saldırgan davranma imtiyazı verir gibidir. Yaptığı bir yorumun gerçek hayatta karşılaştığı kişilere ulaşmadığını düşünen insanlar, daha hakaretamiz ifadeler kullanabilir. Kendilerini bir çoğunluğa ait hissedenler, azınlıktakilere göre daha mütecaviz davranabilir.</p>
<p>Çevrimiçinde sosyal kimliklerimiz bireysel kimliklerimizin önüne geçebilir. Mehmet Bey çok efendi bir insandır, ama söz konusu tuttuğu takım olunca. taraftar kimliği öne çıkar ve sağa sola sert mesajlar yazabilir. Artık bir birey değil, mensup olduğu grubun bir parçasıdır. Gruplar ateşli tartışmalarda hep en uçlara savrulma istidadındadır. Herkesin birbirine had bildirdiği, lincin gırla gittiği sosyal medya mecralarında bir süre sonra hakaret ve küfür kanıksanır.(s.273)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Uzakta olanın yakınlığı, yakında olanın uzaklığına tercih edilir.Çünkü her yakınlaşma zamanla uzaklaşmaya dönüşür.</p>
<p>Franz Kafka</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal âlemin tarafgirlik ve önyargıları pekiştiren bir dinamiği var. Farklı görüşlerin paylaşıldığı demokratik bir ortamdan ziyade bir kabile narsisizmi hüküm sürüyor.</p>
<p>Internette yalan çok kolay söyleniyor. Hilebazlık gırla gidiyor. Su götürmez gerçekler bile internete “düştüğünde” sorgulanır hale geliyor. Kendimizi karşımızdaki insanın beğenilerine uygun bir kalıba kolaylıkla sokuyoruz. Daha da vahimi psikopatlar kurbanlarını türlü zehirli yalanlarla sanal âlemden devşirebiliyor. Kendi rızamızla ifşa ettiğimiz onca bilgi, kişisel verilerimizi korumamızı zorlaştırıyor; bizi tehlikelere karşı daha korumasız bırakıyor. Siz siz olun, temkini elden bırakmayın!(s.279)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Son olarak, Ralph Keyes&#8217;e kulak verelim: &#8216;&#8230;yalanlar genellikle tereddüt ederek, bol miktarda kaygıyla, bir parça suçlulukla, biraz utançla, en azından az biraz mahcubiyetle söylenirdi. Şimdiyse, zeki insanlar olarak, suçluluk duymadan paçayı kurtarabilmek için gerçeği örtbas etmeye gerekçeler buluyoruz. Ben buna hakikat sonrası diyorum. Bırakın diğerlerine karşı kabul etmeyi, çok azımız kendinin etik dışı olduğunu düşünmek ister; bu nedenle alternatif ahlak yaklaşımları oluştururuz.</p>
<p>Artık yalan söylemiyoruz. Bunun yerine, &#8216;yanlış konuşuyoruz&#8217;, &#8216;abartıyoruz&#8217;, &#8216;yanlış yargılarda bulunuyoruz&#8217;. &#8216;Hatalar yapıldı&#8217; diyoruz ‘aldatma’ tabiri, lafı daha kolay çevirmemizi sağlıyan en kötü ihtimalle &#8216;dürüst değildim&#8217; demek, &#8216;yalan söyledim&#8217; demekten daha hoş geliyor kulağa. Aynı şekilde başkalarını da yalan söylemekle itham etmek istemiyoruz; &#8216;inkâr ediyorlar&#8217; diyoruz. Gerçeği &#8216;esnetiriz&#8217;, &#8216;süsleriz&#8217;, onun &#8216;geliştirilmiş bir halini&#8217; söyleriz. Benim favori tarifime göre ise yalancı, &#8216;hakikati geçici olarak servis dışı gören kişidir’&#8230;</p>
<p>Hakikat sonrası çağda gerçek ve yalanlardan başka, tam olarak gerçeği yansıtmamakla birlikte yalan da denemeyecek muğlak ifadelerden oluşan üçüncü bir kategori vardır. Zenginleştirilmiş gerçek denilebilir buna. Neo-gerçek. Yumuşak gerçek. Suni gerçek&#8230; Artık bizatihi dürüstlük ya da yalancılıktan değil, her ikisinin de derecelerinden bahsediyoruz. Etik, değişken bir ölçekle ölçülüyor. Eğer niyetimiz iyiyse ve yalandan ziyade doğru söylüyorsak, sağlam bir ahlaki zeminde durduğumuzu düşünüyoruz.</p>
<p>Söylediğimiz doğrular, yalanlardan daha fazla çıkıyorsa, kendimizi dürüst kategorisine sokuyoruz. Bu, bakkal defteri ahlakıdır. Bu kaymanın başka bir ifadesi, etikte fiks mönüden alakarta geçiştir; nelere uyulacağını seçmektir. Sorulması gereken asıl soru ise şudur: Hangi koşullar altında söylenen yalanlara herhangi bir bedel ödenmemektedir? Daha fazla yalan söylüyorsak, ki ben öyle olduğuna inanıyorum, bunun sebebi çağdaş yaşamın bağlamının yalancılığı yeteri derecede cezalandırmamasıdır. Hatta kültürümüz zaman zaman bunun tam tersinş yapıyomuş gibi görünüyor.(s.300)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanal ilişkiler, İlişkinin bir tarafında ideal benlik maskesi taşıyan kişi ve diğer tarafta karşısındakini görmek istediği gibi hayal eden kişi üzerinden bir kurgu-masal âleminde ilerler. İlişki gerçek hayata taşındığında hayal kırıklığı yaşama ihtimali bu nedenle hayli yüksektir.(s.320)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Duygularımızın büyüteç etkisi var, duygusallaştığımızda her şey olduğundan daha büyük veya daha küçük gözükür. İnternet aşklarında ise algımızın odak noktası daha da daralır, algımız sadece karşımızdaki kişinin yazdıkları ile sınırlanır. Bu da bizi zorunlu olarak, karşı tarafın yarattığı ”fazla mükemmel&#8221; tablo ıçinde kalmaya iter. İnternet aşklarının bizi içine hapsettiği büyülü rüya bulutları gerçeklikle yüzleştiğinde dağılma riski taşır. Sanal yakınlığın muhayyel unsurları, gerçeklikle ilk çeliştiği anda hem geçmişi hem de muğlak hale gelmiş kendi geleceğini zehirler.</p>
<p>İnternet aşklarında bir yarım kalmışlık, tamamlanmamışlık hissi var; çünkü bir ilişkide olması gereken fiziksel yakınlaşma, birlikte vakit geçirme gibi birçok özellikten mahrumlar. Yarım kalmışlık hissi pek hazzetmediğimiz ve bizi kışkırtan bir duygu.Tamamlanabilmek adına daha çok çaba harcatan ve bizi kısır döngüye sokan bir duygu. İnternet aşkı yaşayan kişilerin ilişkilerinde ”çok yoğun, çok derin&#8221; olarak tanımladıkları duygu işte tam da bu tamamlanma isteği. Bu kısır döngü ve yoğunluk çoğu zaman ilişkinin bitimi ile sonlanır. Haddini aşan her şeyin zıddına dönmesi gereğince, aşkın doğasına meydan okumak cüreti, aşkın kendi yokluğuna inkılabı şeklindeki intikamıyla nihayetlenir. Kalbi kırık âşıklar kalır geriye..(s.321)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yalnızlık, stres altında verdiğimiz negatif tepkileri çoğaltarak çözüm üretme yeteneğimizi köreltiyor.</p>
<p>Yalnızlığımızı gidermek için sanal âlemde iletişim kurmak ise yüz yüze görüşmenin yerini asla tutamıyor. İnsanlar arası iletişim şekillerinin hepsi aynı kalitede değil. Sosyal çevre ve göğüs kanseri arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırmada, kendisini yalnız hisseden hastaların ölüm riskinin dört kat fazla olduğu sonucuna varılmış. Yaşama şansı daha fazla olan kadınların ise, yüz yüze görüştüğü arkadaşlarının sayısının çok daha fazla olduğu görülüyor. Araştırma sonucunda, yüz yüze iletişimle desteklenmezse, sanal ortamdaki iletişimin sağlıkla ilgili hiçbir faydası olmadığı sonucuna da varıyorlar. &#8216;</p>
<p>İnternette günde beş saatten fazla zaman harcayan insanlar en yakınlarıyla daha az yüz yüze görüşüyorlar. Rakamlara göre, gönderilen her bir e-posta, aile ve arkadaşlarla bir dakika daha az yüz yüze görüşmeye denk geliyor. Bir toplumun sosyal bağlarının sağlamlığı, o toplumun ölüm oranını etkiliyor. Yedi bin katılımcı ile yapılan bir araştırmaya göre uzun yaşayanların hepsinin, yüz yüze görüştüğü insan sayısı daha fazla: Uzun yaşayanların hepsi evli, aile ve arkadaşlarıyla bir araya gelen, bir gruba sosyal bağlılığı olan insanlar. Amerika’da 90 bin kadın üzerinde yapılan yedi senelik bir araştırmada, toplu dinî ibadetlere katılan kadınların ölüm riskinin yüzde 20 daha az olduğu görülüyor. Çoğu araştırmacıya göre dinin koruyucu bir faktör olmasının ana nedeni beraberinde getirdiği sosyallik. Dinler insanları bir araya getirmeye yardımcı oluyor.(s.334)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>-Internet kullanımınızda rasyonel ve seçici davranın. Aklınızla hareket edin, duygularınızla yahut dürtülerinizle değil.</p>
<p>-Gözden uzak olan, gönülden de silinir. .. Sevdiklerinizle teması koparmayın. İnsan insana şifadır.</p>
<p>-Dijital medyadaki iletişim kolaylığının mahremiyetinizi ve sosyal ilişkilerinizi ele geçirmesine izin vermeyin. Unutmayın, haddini aşan her şey zıddına döner.</p>
<p>-Yüz yüze iletişim becerilerinizi her daim geliştirin; çocuklarınızı da bu yönde teşvik edin. Semt pazarına, bakkalına gidin; komşularınızla muhabbet edin.</p>
<p>-İletişimlerinizin doğası üzerine kafa yorun. Şu an ben ne yapıyorum, nasıl bir iletişim kuruyorum diye kendinize sorun. Teknoloji aracılığı ile kurduğunuz iletişimin yoğunluğu; yüz yüze iletişimden fazlaysa bir durup düşünün.(s.339)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternet ve özseverlik (narsisizm) arasındaki ilişki o denli belirgin ki ”Narcissurfing” terimi icat oldu. Narcissurjîng “kişinin kendisini sürekli olarak Google&#8217;da aratarak, internette ne sıklıkta görünür olduğunu görmek istemesi&#8221; anlamına gelen, dijital dünyaya ait bir terim. Sosyal medyada sürekli paylaşım yapan insanlar var. Sabah içtiği kahveden, pencereden ne gördüğüne varıncaya kadar bütün gün sanal âleme kendini gösterme çabası içindeler. Onlar için görünür olmak, var olmakla aynı şey artık. İnsan kendi içine bakamayınca, hakikate uzak düşüp, hep imgeler üzerinden kendini göstermeye çalışır.</p>
<p>Oysa güzel bir duyguya sahip olunca onu muhafaza etmek, o hissi sımsıkı içimize hapsetmek, o ortamı derin derin içimize çekmek isteriz. Çok mutlu ya da huzurlu hissettiğimiz anlarda etrafımız ne denli coşkulu olsa da ruhumuz dinginleşir, tatmin duygusu hissederiz. Böyle anlarda da fotoğraf çekip, yayınlamak pek aklımıza gelmez. Tabii fotoğraflarla bir sanal kimlik inşa etmeye çalışıyorsak durum değişir.(s.349)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternet sadece sunduğu sanal kimlikle değil, sağladığı imkânlarla da özseverliği besliyor. İnternet birçok alanda, sadece istediğimizi almamıza imkân tanıyor. Dinlemek istediğimiz şarkı, okumak istediğimiz haber, aradığımız özel bilgi, hepsi bizim sınırlandırdığımız çerçeve içinde bize sunuluyor. İlgi alanlarımıza ait abonelikler yaparak, tamamen kişiselleştirilmiş ve sevdiğimiz bir yaşam alam oluşturabiliyoruz kendimize.</p>
<p>Kulağa hoş geliyor olsa da bu durumun ister istemez yarattığı bazı sonuçlar var. Öncelikli olarak, insanların sadece kendilerine cazip gelen haberleri, bilgileri okuması, eğlenceye bu şekilde ulaşması yahut sadece kendilerine cazip gelen kişilerle iletişime geçmesi, toplum bilincinden uzaklaşılmasına ve kendilik ihtiyaçlarının sınirlandırılmasına neden olur.</p>
<p>Bir diğer deyişle, kişi kendi ihtiyaçları dışında var olan her şeye karşı yabancılaşır ve toplumsal bilincini yitirir. Bireysel olan toplumsal olana bir kez daha üstün gelir. Oysa işbirliği ve yardımlaşma, insanın bilişsel evriminin ve hayatta kalmasının temel koşullarındandır. Bizi ötekinin ihtiyacına ya da sesine sağır eden bir teknoloji, bugün değil ama belki gelecekte, toplumsal yaşamımızı ve bu dünyadaki varlığımızı telafisi mümkün olmayan bir yıkıma uğratabilir.(s.352)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnternetten alışveriş yapmayı tercih ederiz çünkü hem ürünlere daha kolay ulaşırız hem daha az vakit harcarız. Dürtüsellik doğrultusunda zorlantılı (kompulsif) bir şekilde yapılan sanal alışverişin temelinde ise psikolojik etmenler ve kimlik kazanımları yatar. Bir diğer deyişle, zorlantılı bir şekilde alışveriş yapan kişi, kendini daha iyi hissetmek için alışverişte sanal ortamı tercih eder. Sanal dünyada alışveriş yaparak, hayal ettiği, düşlediği ideal imaja yakınlaştığını hisseder. Bu durumun problem yaratan kısmı ise bağımlılık yapması. Birçok alışveriş bağımlısı, alışveriş yapmadığı günler kendisini huzursuz hisseder.</p>
<p>Başkalarını korkutacak derecede aşırı olduğunu bildikleri bu alışkanlıklarını çevrelerinden gizlemeye çalışır, çoğu kez de finansal sıkıntılar yaşarlar. Bu kişiler için internetten alışveriş, kolaylık veya ekonomik fayda sağladığı için değil, iyi hissettirdiği için tercih edilir. Aslında yapmak istedikleri şey kendileri için daha iyi bir benlik inşa etmektir. Geçen aylarda konuştuğum bir arkadaşım, internetten alışveriş alışkanlığını şu sözlerle ifade etmişti: ”İnternet üzerinden yapılması masum ve eğlenceli olduğu algısı yaratıyor. Oysa bu işe bulaşmadan önce maaşımdan para biriktirebiliyordum. Şimdi ise her aya borçlu başlıyorum. Hiç masum değilmiş.&#8221;(s.355)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Daha büyük bir evde oturmanın, en pahalı markalardan alışveriş etmenin, son moda telefona sahip olmanın sosyal üstünlük sağladığını düşünüp, bunun için büyük paralar harcarlar. Oysa sahip olarak daha fazla insan olmayız. Bir sanat eserini mükemmel kılan, onun üzerine eklenenler değil, mevcut halinden daha fazla şey eksiltmeye müsaade etmeyen doygunluk halidir. İnsan da böyledir aslında. Sadelikten ne kadar uzaklaşırsa, hayatı o denli yozlaşır.(s.356)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Önce biz ekranlarımızı kapatalım, sonra çocuklarımızın elinden şefkatle tutup onları ekran başından kaldıralım.</p>
<p>Konuşalım, gülüşelim, gözlerinin içine bakalım. Sevgi beş duyuya ihtiyaç duyar. Dijital dünya, görsel olanı yeğliyor. Biz bununla yetinmeyelim. Koklayalım, dokunalım, işitelim ve görelim.Yeri geldiğinde tadalım. Bir kucaklaşmayı e-posta ile gönderemeyiz. Gözyaşını Facebook mesajıyla silemeyiz. Sevdiğimizin omzuna Twitter ile yaslanamayız. Bize gerçek lazım. Elimizi uzattığımızda dokunan bir el, yüzümüzü döndüğümüzde sevgiyle süzen gözler lazım. Omzumuza sahte zafer madalyaları takmasa bile, gerçek daha güzel. Yürüyen ölüleri diriltecek şey, dikkat ve sevgidir. Dikkat, bir kez verdiğimizde geri alamayacağımıza göre, onlara sunacağımız en büyük hediyedir.(s.368)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Los Angeles Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre, gençlerin gün içinde zinde ve dikkatli olabilmesi için ortalama dokuz saat uykuya ihtiyaçları var. Çoğu gencin ortalama uyku süresi ise dokuz saatin yanından bile geçmez. Günümüzde daha da artan dikkat problemleri, obezite, kronik yorgunluk gibi sorunların uykuyla bağlantısı var. Mesela teşhis olarak, dikkat bozukluğu, yetersiz uyku ile karıştırılabilir. Çok az uyuyan bir gencin gün içinde gösterdiği davranışlar, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu sonucu ortaya çıkan davranışlar ile benzeşebilir. Öğretmenlerin genel olarak verdiği bilgiye göre, ders sırasında dikkati çabuk dağılan çocukların ortak özelliklerinden biri az uyumaları. Bu da bize gösteriyor ki, özellikle gece oyun oynamak için ayakta kalan gençlerde dikkat bozukluğunun daha fazla görülmesinin sebebi -oyun oynama aktivitesinin dikkat bozukluğuna olan potansiyel katkısı dışında- gencin uykusuz kalması olabilir.(s.374)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgisayar oyunlarıyla ilgili Amerika&#8217;da hazırlanan bir belgeselde (Free to Play) yer alan oyun bağımlısı üç çocuk, babaları olmadan büyüyen çocuklardır ve bu bir tesadüf değildir. Çocuklardan biri babasının ölümünden sonra kendini oyunlara verdiğini belirtir. Belgeseldeki başka bir çocuk ise babasının ailesini terk etmesinden sonra yaşadığı her streste oyun oynamayı artırdığını, basketbol takımına seçilememesi sonrasında kendini iyice bilgisayar oyunlarına verdiğini söyler. Üçüncü genç ise babasının kendisi küçükken günde 15-16 saat çalıştığını ve hayatında başka hiçbir şeyle ilgilenmediğini ifade eder. Bu üç çocuğun farklı hikâyelerindeki ortak nokta fiziksel ya da manevi olarak &#8220;eksik&#8221; olan babadır.</p>
<p>Babasız büyüyen erkeklerde duygularını ifade edememe ve içe kapanma gibi davranışlar da görülür. Çocuk kendini iyi ifade edemedikçe dış dünyadan çekilir, sosyal hayattan kopar ve sarılacağı ilk şeyler uyuşturucu veya bilgisayar oyunları gibi çeşitli bağımlılıklar olabilir. Bir erkek çocuğu büyürken ona erkekliği anlatacak ve yetişkin bir erkek olmanın nasıl bir şey olduğunu gösterecek bir rehbere ihtiyaç duyar.</p>
<p>Koşulsuz sevgi daha çok annenin işiyken, babanın da koşulsuz sevgi dışında özellikle çocuğun potansiyeline erişebilmesi ve hayatta hedeflerini belirleyip onlara ulaşabilmesi konusunda yönlendirme yapabilmesi gerekir. Böyle bir rehber veya baba yoksa, erkek bir rol model de çocuğun hayatında eksikse; iletişim ve problem çözme gibi alanlarda çocuk eksik kalabilir. Annenin önemi tartışılamaz ama insanın doğası budur; erkeklerin erkeklere ve bir baba modeline ihtiyacı vardır.(s.377)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şiddet İçerikli video oyunları oynayan insanların beyinlerinin bir kısmının büyüdüğü görülmüştür ki aynı büyüme kumar bağımlısı insanlarda da gözlemlenir.</p>
<p>Beynin bu bölümü dopamin salgılar. Dopamin aynı zamanda zevk ve haz sağlayarak bağımlılığı kolaylaştıran bir sinirsel ileticidir (nörotransmitter). Alışkanlık ve bağımlılık yapan maddeler beynimizin ilgili bölgelerini uyararak daha fazla dopamin salgılanmasını tetikler ve bunun sonunda haz devreleri uyarılır. Hazza bağımlılık geliştiren kişi hep daha fazlasını ister. Hazzın olmadığı zamanlarda duygusal çöküş yaşar. Şiddet içerikli oyunların da beynimizin haz devrelerini uyardığı ve daha fazla dopamin salınımına yol açarak bir tür bağımlılık yarattığı düşünülmektedir.(s.388)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilgisayar oyunu meraklıları arasındaki yaygın anlayışa göre en fazla şiddet içeren oyun, en başarılı oyundur. Çok şiddet içeren oyunlar, oyuncu daha fazla agresif davranış gösterdikçe oyuncuyu ödüllendirir ve bir sonraki seviyeye geçmesine izin verir. Çalışmalara göre, gerçek hayatta da şiddetin mümkün olduğu bir ortam veya seçenek varsa, şiddet içerikli oyun oynayan ergenler ve yetişkinler bu fırsatı kullanmaya ve şiddete başvurmaya daha eğilimli olurlar.</p>
<p>Şiddet uygulayan karakterle kendini özdeşleştiren gençler ve yetişkinler, agresif hareketleri daha çok benimser ve özümser. Beyin, insanın kendini özdeşleştirdiği karakterlerin hareketlerini aynalama ve taklit etme üstüne kuruludur. Çocuk nasıl aile ile kendini özdeşleştirip onların hareketlerini taklit ederse, bilgisayar oyunu karakteri ile de vakit geçirdikçe onu taklit eder. Hissizleşme ve aynalama etkileri, oyunun bağımlı kılma özelliğiyle birleşince, ortaya şiddet açısından bir felaket senaryosu çıkar.(s.402)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ölüm bizim başımıza gelmez sanıyoruz, o kadar özeliz ki bize uğramaz, kalabalıkta durursak bizi seçemez, bizden sonrası için bir eser bırakırsak hükmü bize işlemez, ona meydan okursak borusu bize ötmez.</p>
<p>Bizim trajik iyimserliğimiz. Halbuki sahicilik, insanın kendi kısıtlamalarıyla da yüzleşebilmesi demek. Böyle bir yüzleşme acı verici de olsa bir uyandırma çağrısı işlevi görebilir, ölüme gözlerimizi açmak ve ne kadar az zamanımız kaldığını idrak edebilmek, bize artık hayatı erteleyemeyeceğimizi de öğretir. Böylece hayatımızın dümenine geçer, yaşamak yükünü üzerimize alır ve bizim için gerçekten önemli olan şeylere odaklanırız.</p>
<p>İnsan ölüm farkındalığıyla büyür, olgunlaşır.(s.466)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hiçbir canlı yok ki zeval bulmasın. Hayat, müziğin sesini birlikte dinlemektir. Kimse başkasının ölümünü ölemez, kabul. Ama o son nefese kadar kâinatı saran o eşsiz müziği birlikte işitebiliriz, değil mi?</p>
<p>Şimdi o tedirgin bakışlarını yerden kaldır da kendi ölümüne bak. Hayatı genişlet.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/">Kemal Sayar-Berna Yalaz – Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-berna-yalaz-agsanal-dunyada-gercek-kalmak-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemil Meriç &#8211; Bir Facianın Hikayesi&#8217;nden Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-bir-facianin-hikayesinden-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-bir-facianin-hikayesinden-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Feb 2019 14:29:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupalılaştırma nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Facianın Hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalist ekonomi.]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdulhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21345</guid>

					<description><![CDATA[<p>Babil kulesinde yaşıyoruz Sombart’a göre. Avrupa insanı doğru yoldan uzaklaştı… Bir buçuk asırdır Avrupa’da ve Amerika’da olup bitenleri anlamak için Şeytan’ın gücüne inanmak lâzım. Gördüklerimizi Şeytan’ın işi diye vasıflandırmaktan başka çıkar yol yok. Mavera inancını yıktı Şeytan. İnsanları kibirlerinden yakaladı. Tanrı’dan ne farkımız var demeye başladılar. Ve Şeytan içimizde uyuklayan aşağılık insiyakları şahlandırdı : “Hırs, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-bir-facianin-hikayesinden-alintilar/">Cemil Meriç – Bir Facianın Hikayesi’nden Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/12091796.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21346 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/12091796-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22507 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n.jpg" alt="" width="418" height="418" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a></p>
<p>Babil kulesinde yaşıyoruz Sombart’a göre. Avrupa insanı doğru yoldan uzaklaştı… Bir buçuk asırdır Avrupa’da ve Amerika’da olup bitenleri anlamak için Şeytan’ın gücüne inanmak lâzım. Gördüklerimizi Şeytan’ın işi diye vasıflandırmaktan başka çıkar yol yok. Mavera inancını yıktı Şeytan.</p>
<p>İnsanları kibirlerinden yakaladı. Tanrı’dan ne farkımız var demeye başladılar. Ve Şeytan içimizde uyuklayan aşağılık insiyakları şahlandırdı : “Hırs, tama’ı, altın aşkı.” Bu insiyakların doludizgin at koşturacakları bir iktisat düzeni ilham etti: Kapitalist ekonomi.</p>
<p>“Ve Şeytan, Âdemoğlu’nu yüksek bir tepeye çıkardı. Arzın bütün ihtişamını gösterdi ona. Bu ülkeler benim, dedi. Onları dilediğime bağışlayabilirim. Bana secde et, bu nimetlerin hepsi senin.”Âdem, İblis’e boyun eğmedi ama çağımızın insanları secde ettiler.Verdiği sözü tuttu Şeytan. “Dünyada uzun zaman yaşayacaksın” demişti insana. Üstelik eskisinden daha iyi yaşıyordu şimdi. Nüfustan daha hızlı artıyordu servet. Keşifler keşifleri, icadlar icadları kovaladı. Ufak tefek aksilikler de oluyordu şüphesiz. Meselâ medeni kavimler 1914’de, birbirini boğazlıyordu. Adam, bu belâ da sona erdi nihayet. Herkes işine gücüne döndü. Kulenin kuruluşu devam ediyordu.Neredeyse göklere varacaktı zirvesi. Sonsuz terakki, sonsuz refah.Birden yıldırım düştü kuleye.İşçiler kaçıştı. Mühendisler, temelleri yokladılar.</p>
<p>Bir de gördüler ki temeller hiç de sağlam değilmiş. Bina, geçen asırda, dünya ülkelerinin Avrupa devletlerine bağlılıkları dikkate alınarak kurulmuş.</p>
<hr />
<p>Kapitalist kazancın durmadan çoğalan fazlalıkları, yabancı ülkelere bazan borç, bazan teşebbüs biçiminde yatırıldı. Dünya milletleri iki zıd kutba ayrıldılar: Borç verenler, borçlular. Parayı dağıtan,milletlerarası sermayenin temsilcisi üç beş banka.<br />
Geçen asırda önemli sayılabilecek siyasî karışıklıklar yok. Fakat mutlu bir içtimaî düzen, temelinden yıkıldı. Baba ocağından kovuldu insanlar. Ya sokağa döküldüler, ya gecekondulara sığınmak zorunda kaldılar.</p>
<p>Avrupa, geçen asrın başlarına kadar, hürmete şayan bir takım cemaatlerin kucağında yaşıyordu: Köy cemaatleri, aile toplulukları gibi. Bu cemaatler bir bir kayboldu. Köyler boşaldı, Şehir işçisini koruyan localar ortadan kalktı. Aile topluluğu çöktü, ev diye bir şey kalmadı. Kadınlar pazarda iş aramağa başladılar. Feminizm eskiden hayatını evinde kazanan kadınlara pazarlarda iş bulma davasıdır.</p>
<hr />
<p>Devlet, iktisadi çıkarların savunucusu. Hükümet şeklinin fazla önemi yok. Demokrasi dediğimiz, sınıflar arasındaki uzlaşmanın kanunileşmesi.Savaşın amacı da: Ya maddî çıkarları korumak yahut yeni kazançlar sağlamak. Düşman: Yoksul kalabalık. Kalabalığın her mel&#8217;ânete başvurması kabil, onun için dikkatle denetlenmesi şart.</p>
<p>Ortak bir şuur yok artık. Herkesin konuştuğu dil başka. Hırsızlarla dolu bir panayırdayız. Bezirgânlar mallarını sürmek için sesleri çıktığı kadar bağırıyorlar. Tam bir yaygara. Oysa medeniyet üslûp demektir.</p>
<hr />
<p>Ortaçağ’ın bir karanlık devri olduğu da bir masal. Rönesans’ta ortaya atılan bir kelime, modern çağın bütün programını hülasa eder:</p>
<p>Hümanizm&#8230; Her şeyi insan ölçüsüne irca etmek. Arzı fethetmek için arşdan vazgeçmek.</p>
<p>Hümanizm, çağdaş laisizmin ilk şekli. Zamanla hümanizm, insanın en aşağı insiyaklarını tatmin olarak anlaşılacaktır. Kali &#8211; Yuga&#8217;nın son demlerine gelmiş bulunuyoruz. İnsanlık bu badireden ancak bir alt üst oluşla kurtulabilir. İğtişaşın kaynağı: Batı. Oradan bütün dünyayı istilâ edeceğe benzer. Hind&#8217;in mukaddes kitapları söylemiş : “Kastların iç içe girdiği, ailenin yok olduğu bir devir” yaşıyoruz.</p>
<p>Eski dünyanın sona erişi, yeni bir dünyanın başlangıcı olacak.Bugün aslî cevherlerine sadık kalmış medeniyetlerle (Doğu medeniyetleri) aslî cevherlerinden uzaklaşmış yani sapıtmış medeniyetler (Batı medeniyeti) karşı karşıya. Dünyanın Doğu, Batı diye ayrılması doğru mu? Hiç olmazsa zamanımız için doğru. Avrupa ile Amerika’nın ortak bir medeniyetleri var. Doğu için mesele o kadar basit değil. Çünkü Doğu, birçok medeniyetlerin vatanı.</p>
<hr />
<p>Göz korkutmak başka, terörizm başka.</p>
<p>Korkutan, istekleri yerine gelmeyince sadece tehdit eder.<br />
Bazı kimselerden, para sızdırmak veya istediğini yapmaya zorlamak için korkutulur. Terörist tehdit etmez. Cana kıymak, yakıp yıkmak faaliyetinin bir parçasıdır.<br />
Yakayı ele verince de, yargılanırken, kendini kurtarmaktan çok doktrinini yaymaya çalışır.</p>
<hr />
<p>Aydınlıklar çağı felsefesinin ayırıcı vasfı: Dinin tenkididir, en geniş manâsıyla dinin. İnsanların başka insanlarla veya tabiatla olan bütün münasebetleri, o zamana kadar, dinî bir mahiyet taşıyordu.</p>
<p>XVIII. asırda felsefe ve olayların tabiî gelişmesi yüzünden bu münasebet laikleşti veya dindışına çıkarıldı.Durkheim, sosyalizmin kaynaklarını XVIII. asır düşüncesinde bulur. Sosyalizm, ona göre, iktisadi faaliyetleri toplumun yönetici ve şuurlu<br />
merkezlerine bağlamak ister. Böyle bir anlayışın ortaya çıkması için devletin mistik mahiyetinden ayrılması ve din dışı bir iktidar olarak telâkki edilmesi lâzımdır. “Toplum, insanların üstünde kanat çırpan mutlak bir varlık olarak görülmemeli idi ki, devlet -yozlaşmadan, haysiyetini kaybetmeden- insanlara yaklaşabilsin ve onların<br />
ihtiyaçları ile uğraşabilsin.”Ne var ki, dindışılaşmak devleti ferde yaklaştırmamış, ondan uzaklaştırmıştır. Evet, XVIII. asırdan itibaren devletle toplumun özü ferdinki ile aynı sayılmıştır.</p>
<p>Ama toplum da, devlet de, Tanrı’dan gelen yakınlığı, senlibenliği, beraberliği kaybetmişlerdir.Mümin Tanrısıyla gönül gönüledir. Yekpare bir varlık, mistik bir<br />
vücud olarak hissedilen dini topluluklarda ferd hiçbir şey değildir ve her şeydir.</p>
<hr />
<p>Toplum ilerledi. Şimdi kan yerine altın, işkence yerine rüşvet geçerlidir.</p>
<p>İnsanlık bu güne kadar iki çeşit medeniyet yaratmış, diyor Ferrero: şiddete dayanan medeniyet, hileye dayanan medeniyet. Şiddete dayanan medeniyette, hayat kavgası kaba kuvvetle; hileye dayanan medeniyetlerde ise, kurnazlık ve aldatmaca yolu ile yapılır. Şiddete dayanan medeniyette, siyasî iktidar ve servet, silâh elde fethedilir.</p>
<p>Milletler arasındaki ticarî rekabet ordular ve donanmalar vasıtasıyla çözümlenir, fertler arasındaki hukukî anlaşmazlıkların hal yolu da düellodur. Hileye dayanan medeniyetlerde ise, siyasî iktidar tabanca kurşunları ile değil para ile elde edilir.</p>
<p>Birincisi, ilkel toplulukların medeniyeti.</p>
<p>İkincisi, modern toplumların. Bazan aynı toplumun içinde bu zıd medeniyetleri canlandıran tipler bir aradadır.</p>
<p>Zamanımızda şiddet de geçerli, hile de. Şiddetten çok, hile.Umumiyetle yabancı ülkeler için şiddet, kendi ülkemiz için hile.Milletlerin tarihinde bu iki yol kesin olarak birbirinden ayrılabilir.Barbarlığın ayırıcı vasfı: şiddettir; medeniyetin: hile.</p>
<hr />
<p>Suç toplumun gölgesidir. İnsicamlı bir bütün değildir toplum. Onun için de her iki suç biçimi bir arada görülmektedir. Başka bir deyişle atavik suçlar da var, gelişmiş suçlar da. Bazı ferdler vücut ve ruh bakımından hastadırlar, hayat kavgasında şiddete başvururlar. Oysa medeniyet, cana kıyma, hırsızlık, ırza geçme gibi yöntemleri<br />
lüzumsuz hâle getirmiştir. Bu suçlar, geçen asırların yadigârı.</p>
<p>Gelişmiş suçlar ise, modern toplumun ürünü.</p>
<p>Toplulukların işlediği suçlar da ikiye ayrılabilir. Ayak takımının işlediği suçlar, yüksek sınıfların işlediği suçlar. Ayak takımı da,gelişmemiş ferdler gibi, şiddete başvurur: isyan, katil, dinamit.Yüksek sınıflar ise, beyinleri ile iş görürler: sahtekârlık ve hile.</p>
<hr />
<p>Zavallı şair&#8230; Bülbül hamûş, havz tehî, gülistan harab diye inliyordu. Ne bülbül kaldı, ne havz.</p>
<p>Toplum zıvanadan çıkmış. Cinayet cinayeti kovalıyor. Akıl susmuş ve mefhumlar cehennemî bir raks içinde tepinip duruyor. Sloganlar yönetiyor insanları. İdeolojiler yol gösteren birer harita değil, idrâke giydirilen deli gömlekleri. Aydın dilini yutmuş; namlular konuşuyor. Bir kıyametin arifesinde miyiz acaba? Dünyayı Şeytan mı yönetiyor? Düzeni büyücüler mi bozdu? Bu kördüğümü çözecek İskender nerede?<br />
Tarihlerin tanımadığı bir tahrip cinneti karşısındayız. Sosyal bir kuduz veya kanser. Bu sinsi, bu kancık, bu sürekli boğazlaşmaya anarşi demek hata. Anarşi saman alevi gibi yanıp söner. Her ülkede, her çağda, her düzende belirebilir: fitne, fesat, kargaşa. Anarşizm desek düpe düz münasebetsizlik. Anarşizm, bir dünya görüşüdür. Tutarlı bir felsefesi, gözüpek havarileri, ölümle alay eden kahramanları vardır.</p>
<p>Anarşizm, hürriyet aşkıdır; insanın asaletine ve yüceliğine inanıştır; tek kusuru hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve gerçekleşemiyecek olması. Anarşizm Avrupa’nın rezil ve yalancı medeniyetini yokedip bahtiyar bir çağın yaratıcısı olmak hülyâsıdır. Nihilizm? Nihilizm, Anarşizm’in Çarlar Rusya&#8217;sında aldığı isim. Batı, bizim yaşadığımız faciaya şahit olmamış ama başlayacak diye tir tir titrediği bu felâketin adını koymuştur: Anomi. Anomi: şuursuzluk. Anomi, bütün değerlerin tepetaklak olması, çürüyüş, çöküş&#8230;</p>
<p>Aydının görevi: karanlıkları aydınlatmak. Yazık ki o da kasırganın içinde. Sokaklarda kardeşleri, çocukları boğazlaşırken soğukkanlılığını nasıl koruyabilir! Evet, ama görev görevdir. Önce kafalardaki keşmekeşi dağıtmağa; metafizik birer orospu olup çıkan kaypak, hain, aldatıcı mefhumlara ışık tutmağa çalışalım. Bu araştırma zifiri bir karanlıkta çakılan kibrit&#8230; Kuledeki nöbetçinin feryadı.</p>
<hr />
<p>Geçen asrın sonlarında bir Fransız hukukçusu şöyle yazıyordu:</p>
<p>“Bugün başrolde üç aktör var: parababası, politikacı, anarşist. Makinalaşan realite, gemi azıya alan üretim, politikacı ile iş adamını eritti; artık güçleri sadece görünüşte. Modern dünya belli bir insan tipi doğuruyor hep, Janus&#8217;a benzeyen bir insan: bir yüzü ile robot, bir yüzü ile manda! Reklâmın ve propagandanın biçimlendirdiği,Pavlov&#8217;un köpekleri gibi şartlı reflekslerle harekete geçen bu insan karşısında isyan ediyor anarşist.</p>
<p>Ve öfke ile haykırıyor çağdaşlarına: “Ol veya öl.” İnsan, hürriyetini bir an önce elde edemezse, baskının pençesinde uçuruma sürüklenecektir. 1888&#8217;de İspanyol anarşistleri,Valence&#8217;deki bir toplantıda şöyle diyorlardı: “Toplum boyun eğerse ne âlâ. Cana kıymamıza lüzum kalmaz. Karşı koymakta direnirlerse,şerrin ve rezaletin kökünü kazımak lâzım, ama hepimiz ölecekmişiz,ölelim.”</p>
<hr />
<p>Avrupa, Makyavel&#8217;den beri kasideler okur şiddete. Hristiyanıyla, maddecisiyle, sosyalistiyle bir sara nöbeti içindedir. Ama şiddet, tarihin hiçbir döneminde çağımızdaki kadar yüçeltilmemiştir. Sorel&#8217;in “Şiddet Üzerine Düşünceler”iyle başlayan bir isteri nöbeti, Batı’nın sözde irfanını bir cinayet kışkırtıcısı derekesine düşürdü.</p>
<p>Camus doğru söylüyor: “Maverayla göbek bağını koparmış bir dünyanın insanı ya intihar eder ya isyan.” Öldürmek, maddeci Batı’nın alın yazısı. Kendini ve daha da çok başkalarını öldürmek. İnsan insandan iğreniyor. Bir ana kucağı olan tabiat sonsuz bir mezbele. Şehirler, kan deryası. Büyücü çırağı, topraktan fışkırttığı ifrit tohumlarını tekrar yerin dibine sokmak için var gücüyle tedbir arıyor. Ne yazık ki şerrin kaynağına bir türlü inemedi. Biz de temelleri çatırdıyan bu yalancı, bu katil medeniyetin şuursuz bir taklitçisi olarak aynı ölüm karnavalına katılmış bulunuyoruz.</p>
<hr />
<p>İbsen, çoğunlukla azınlığın farklarını ne güzel anlatmış: “Çoğunluk hiçbir zaman haklı değildir, anlıyor musunuz? Hiç bir zaman. Çoğunluğun haklı olduğu düpedüz yalan. Çoğunluk dediğimiz kimseler zekâyı mı temsil ederler, hamakatı mı? Yüz kızartıcı ama dünyanın budalalarla dolu olduğu inkâr edilmez bir gerçek. Öyledir diye aptallar mı yönetecek zekileri? Evet, çoğunluk güçlüdür ama haklı olmak için güçlü olmak yeter mi? Haklı olan, her zaman azınlıktır. Halkın sesi hakkın sesi imiş&#8230; Palavra. Çoğunluğun dile getirdiği hakikatler ne menem hakikatler? Porsumuş, çürümüş hakikatler değil mi? Bir hakikat o kadar köhneleşince, yalanlaşır.</p>
<hr />
<p>Anarşi, anomi, terör.,. Hangi adla yâd edilirse edilsin, korkunç bir buhranın pençesindeyiz. Teceddüd illetinden doğan bir buhran. Bin yıllık bir medeniyet parça parça yıkılır, toplum hayatına yön veren inançlar yok edilirken, şuursuz bir intelijansiya sevinç çığlıkları atıyordu. Ama zelzelenin yaptığı ve yapacağı tahribatı bütün dehşetiyle sezen ve mezar kazıcılara “Ne yapıyorsunuz?” diye haykıran vicdanlar da yok değildi. Mustafa Sungur&#8217;un kitabı (Anarşi, Sebeb ve Çareleri, 1978), Bediüzzaman’ın bu korkunç felaketi önlemek için nasıl yarım asır çalıştığını anlatıyor. İktidar, kulaklarına pamuk tıkamayıp Nurslu Münzevi’nin ihtarları üzerinde düşünmek zahmetine katlansaydı. Ülkenin akıbeti bu kadar hazîn olmazdı belki.</p>
<p>Bediüzzaman&#8217;a göre, “dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim, dalâlet-i mutlaka’ya düşer, anarşist olur”. “Ruhunda kemâlata medar hiç bir halet kalmaz, vicdanı tefessüh eder, hayât-ı içtimaiye için bir zehir olur”.</p>
<p>“Laubaliler iyi bilsinler ki dinsizlikle kendilerini hiç bir ecnebiye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar.” Müslüman başka bir dine giremez. Ne Hıristiyan olabilir, ne Yahudi, ne de Bolşevik. “Çünkü bir İsevî Müslüman olsa, İsa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Musevî Müslüman olsa, Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman Muhammed aleyhissalatü vesselamın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiç bir dine giremez, anarşist olur.”</p>
<hr />
<p>Avrupalılaştırma nedir? Avrupa&#8217;ya has içtimaî bütünlerin (sistem) Asya, Amerika, Afrika kültür ve medeniyetlerini istila etmesi. Bu içtimaî sistemlerin vasıfları da şunlar: Siyasî bakımdan demokrasi düzeni, iktisadî bakımdan ferdiyetçi kapitalizm ve rekabet, sanayide el tezgâhının yerine fabrika ve dökümhane. Terbiye alanında Avrupa dışındaki kıtaları Avrupa ilimlerini elde ederek maddî hatta manevî kazançlar sağlayacaklarına inandırmak, misyonerlerin Kitab-ı Mukaddes’i, tüccarın malları, idarecinin iyi niyetleri aracılığıyla, kabile geleneklerini yıkmak ve israfı önlemek.</p>
<p>Avrupalılaştırmanın Asya üzerindeki etkisi, gerek tarihi gerek sonuçları bakımından Amerikalara ve Afrika’ya etkisinden çok farklı olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Bir kelimeyle Avrupa’nın başlıca davası Asya’nın direncini kırmak, onu kendine benzetmek ve gönlüne göre istismar etmektir.</p>
<p>Afrika’nın kabile kültür ve medeniyetleri şimdiden Avrupa’nın baskısı altındadır ve eninde sonunda Avrupa ferdiyetçiliğinin ve sanayiinin taarruzuyla yok edilecektir; Asya&#8217;da batı medeniyetinin ferdiyetçilik, sanayileşme, hamleleri yani ticarî zihniyeti ve kapitalizmi ile İslâmiyet’in veya Budizm’in kolektivizmi, komünizmi, militarizmi ve mistisizmi arasında her zaman medd-ü cezir vardır. Amerikan yerlileriyle Afrika zencilerinin, Arapların, Berberilerin iki şıktan birini seçmesi gerekiyordu: Avrupalılaşmak veya yok olmak. Asya hiç bir zaman böyle bir mecburiyetle karşı karşıya gelmemiştir. İki kıta arasındaki hâkimiyet savaşı tarih öncesine kadar uzanır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Oysa Abdülhamid katiyen zalim değildi. Adına ve hatırasına eklenen “Kızıl Sultan” lâkabı tarihin en büyük yalanı. Boğdurulup yok edilen devrimci talebeler masalı yalan, çuvallara dikilip Boğaz&#8217;ın sularına atılan saraylı kadınlar hikâyesi yalan! Tam tersine&#8230; Abdülhamid şiddetten nefret ederdi. Tahammül edemezdi kan akmasına, maddî eza duyardı. Nefret ederdi darağacından. Affetme salahiyetini her vesileyle kullanırdı. Hatta suiistimal ederdi. Nizamî muhakeme tarafından verilen idam hükümlerinin hemen hepsi otomatik olarak sürgüne tahvil edilirdi.</p>
<p>Siyasî hasımlarına karşı başlıca silahı sürgündü. Ustaca derecelendirilmiş bir sürgün: Yemen veya Fizan&#8217;da gözaltında bulundurulmaktan tutunda Payitaht’tan az veya çok uzak vilayet veya kazalarda valilik veya kaymakamlığa kadar. Sürgüne yollanılan maaş alır, iaşe ve ibatesi temin edilir ve da</p>
<p>ima Payitaht’a dönmek ümidini muhafaza ederdi. Çok defa efendi olarak gidilir, bey olarak dönülür, paşa olarak dönülürdü. Belki bu da bir hesaba dayanıyordu. Abdülhamid&#8217;in ayırıcı vasfı trimetrik (düzenleyici) olmaktır, kombinezonlara bayılır, kesin çözümlemelerden hoşlanmaz. Hiçbir bağlılığı önceden reddetmez, sönmez bir kin tutuşturmak istemez.</p>
<p>Şiarı: korksunlar ama nefret etmesinler. Bir kelimeyle faydacı ve şüpheci. Ne var ki, bu vasıflarının altında hakşinas ve âdil bir hükümdar saklıdır. Tebaalarının -siyasî olması da- medenî haklarına saygılı herkesin mülkiyet hukukuna riayetkâr bir padişah. Uzun süren saltanatı boyunca, makamından faydalanarak meşru olmayan bir kazanç elde etmeğe kalkıştığı veya birinin rızası hilafına ve kanunî bir tazminat ödemeden malını gasp ettiği görülmemiştir. Demek ki, munsif ve âdil oluşunu sadece hesaba ve sadece politikaya atfetmek doğru olmaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>(Sultan Abdulhamid)1882’den tahttan indiriliş tarihi olan 1908&#8217;e kadar gecen 26 sene zarfında ülke nice siyasi buhranlara, hudud eyaletlerinde ayaklanmalara, bir çok kısmı seferberliklere, bir gerçek savaşa şahid olmuşken, borçlar cüz&#8217;i bir artış kaydetmiş, 130 milyondan 150 milyona çıkmıştır.</p>
<p>İdarenin illallah dedirten sonu gelmez mali güçlükleri düşünülürse, sadece yabancı ipoteği biraz daha ağırlaştırmamak için daima elinin altında bulunan bir kaynaktan faydalanmayı reddeden, aleyhinde o kadar atılmış-tutulmuş bir padişahın gösterdiği hamiyeti takdir etmemek mümkün değildir. Bundan, büyük bir feragat, bundan yüce bir vatanperverlik düşünülebilir mi? Padişah, kişi olarak da kendini kıt kanaat yaşamaya mahkûm etti. Saltanatı boyunca tek pahalı, tek debdebeli saray kurulmadı.</p>
<p>Boğaziçi&#8217;nin bütün ihtişamlı saraylarını selefleri inşa ettiler. Abdülhamid bunlara, bina olarak, Yıldız çevresinde bir kaç boyalı baraka ile deniz kenarında bir kac köşk ilave etti, o kadar. Bu köşkleri kızları ve damatları için yaptırıyordu. Oysa zaman-ı saltanatında gerek İstanbul’da gerekse taşrada adını taşıyan nice hastaneler, nice mektepler inşa edildi.</p>
<hr />
<p>Abdülhamid, gerek merkezdeki gerek eyaletlerdeki idare cihazını ıslah etmek için, Avrupa ilimlerine sürtünmüş, Avrupa metodlarını uygulayacak ehliyette tebaalar yetiştirecek mekteplere ihtiyacı olduğunu bilmektedir. Ama okuyanlar Halife’ye karşı sadakatlerini de muhafaza etmeliydiler. Bunun için mekteplerde İslam akaidi de telkin edilmeli yani dini ibadetler unutulmamalıdır&#8230; Abdülhamid idarede teokrasinin dış şekillerini muhafaza etmeğe çalışır.</p>
<p>Polisin görevi dinin emirlerine riayet edilmesini sağlamak. Ama bu meselenin halli de, yukarda bahsettiğimiz mali meselelerin halli gibi, hemen hemen imkansız. Memur ve zabit çevrelerinde, intelijansiyaya Tanzimat’ın başlarından beri öylesine bir şüphecilik, öylesine bir kayıtsızlık gelişmiştir ki padişahın derpiş ettiği tedbirler ciddi bir netice sağlayamamaktadır.</p>
<p>Abdülhamid&#8217;in büyük meblağlar harcayarak ayakta tuttuğu mekteplerden çıkanlar, niçin saklamalı büyük çoğunluk bu mektepleri ayakta tutan ve çok defa bizzat kuran hükümdara düşmandırlar.</p>
<p>Şunu da unutmamalıyız, bu nesil İttihad ve Terakki’nin parlamentoda çevireceği dolapları nasıl bilebilirdi. Onun için Mithad&#8217;ın Anayasası’na inanıyordu, o anayasa ki melun eller tarafından daha tomurcukken boğulmamış olsa altın meyveler verecekti. İntelijansiya nesli için Meşrutiyet bir devayı küldür, Anayasa, bütün güçlükleri yok edecek, bütün tehlikeleri aştıracak bir tılsım.</p>
<hr />
<p>Yabancı neşriyat yaydığı haberlerle, Şark Meselesi üzerine döktürdüğü makalelerle (bu makaleler hemen hemen daima aleyhimizdeydi) padişahı küçük düşürüyor. Türk okuyucuları nezdinde itibarını zedeliyordu. Sonunda hükümdarın memur ve zabitleri, efendilerini, Avrupa efkârı umumiyesinin düşmanca gözleriyle görmeğe başladılar. Padişah 1883’de ihdas edilen sansürle yerli basının ağzını sıkı sıkıya kapamıştı.</p>
<p>Şimdi bu tedbir kendi aleyhine dönüyordu. Abdülhamid sessizliğe aşıktı, gürültü,patırdıdan, nümayişten nefret ederdi, adeta marazî bir nefret. Ama dışardan gelen bozguncu sesleri de susturamıyordu.</p>
<p>Oysa insiyakî nefretini dizginlemesi lazımdı. Davasını müdafaa etmek, Avrupa&#8217;nın ithamlarında ne kadar haksız, iddialarında ne kadar mesnetsiz olduğunu ispat etmek (bu onun için gayet kolaydı) ülkesinin çıkarlarını korumak amacıyla nasıl didindiğini, ne cansiperane gayretler harcadığını göstermek için kendi basının sütunlarından faydalanabilirdi.</p>
<p>İNTELİJANSİYANIN KAYGISI</p>
<p>Bir bedbinlik havası esiyordu ülkede. Padişah, düşmanlarının yarattığı bu havayı maâkul bir nikbinliğe çevirmeğe, gönül ve kafaya seslenen delillerle temellendirilmiş bir güven havasıyla yok etmeye çalışmalıydı. Heyhat&#8230;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-bir-facianin-hikayesinden-alintilar/">Cemil Meriç – Bir Facianın Hikayesi’nden Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-bir-facianin-hikayesinden-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aslında Kadına Şiddet Yok</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aslinda-kadina-siddet-yok/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aslinda-kadina-siddet-yok/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Mar 2018 16:28:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Aile içi şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Aslında Kadına Şiddet Yok]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın Şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Sema Maraşlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20386</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ülkemizde kadına şiddet ve kadın cinayeti yoktur, diyebiliriz. İnanmadınız mı? Öyleyse önceden bir yalana inandırılmış olabilirsiniz. Haydi analitik zeka kullanalım ve durumu bir irdeleyelim. Hem de “kadına şiddet var” diyenlerin tanımları üzerinden. Öncelikle “kadına şiddet nedir?” ona bakalım. Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi’nin birinci maddesinde, kadınlara yönelik şiddeti, “İster kamusal isterse özel yaşamda meydana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aslinda-kadina-siddet-yok/">Aslında Kadına Şiddet Yok</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-4.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20387 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-4.jpeg" alt="" width="228" height="228" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-4.jpeg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-4-100x100.jpeg 100w" sizes="(max-width: 228px) 100vw, 228px" /></a></p>
<p>Ülkemizde kadına şiddet ve kadın cinayeti yoktur, diyebiliriz.</p>
<p>İnanmadınız mı? Öyleyse önceden bir yalana inandırılmış olabilirsiniz.</p>
<p>Haydi analitik zeka kullanalım ve durumu bir irdeleyelim. Hem de “kadına şiddet var” diyenlerin tanımları üzerinden.</p>
<p>Öncelikle “kadına şiddet nedir?” ona bakalım.</p>
<p>Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi’nin birinci maddesinde, kadınlara yönelik şiddeti, “İster kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan <strong>cinsiyete dayanan bir eylem</strong> veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlamaya veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma” şeklinde tanımlanıyor.</p>
<p>Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi’ne göre, kadınlara yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, “<strong>Bir kadına sırf kadın olduğu için yöneltilen,</strong> oransız bir şekilde kadınları etkileyen” şiddettir.</p>
<p>Yapılan başka bir tanım: “<strong>Kadınlara, yalnızca kadın oldukları için uygulanan veya kadınları etkileyen cinsiyete dayalı bir ayrımcılık.”</strong></p>
<p>Kısacası kadın <strong>“cinsiyetinden dolayı bir şiddete maruz kalıyorsa” buna “kadına şiddet”</strong> deniyor.</p>
<p>Bu durumda bu tanıma “namus cinayetleri” giriyor. Erkek zina yaptığında cezalandırılmıyor fakat kadın yaptığında cezalandırılıyor. Namus cinayetleri de ülkemizde yok denecek kadar azaldı artık.</p>
<p>Bunun dışında kadına şiddet ya da kadın cinayeti denilen olaylara bir bakalım.</p>
<p>Şiddete uğrayan ya da öldürülen kadınların çoğu erkek arkadaşları ya da boşanma safhasındaki kocası tarafından şiddete maruz kalıyor.</p>
<p>Bu erkekler bu kadınları cinsiyetlerinden dolayı öldürmüyorlar. “Aaa bu zaten kadın, ben gidip bir öldüreyim” demiyorlar.</p>
<p>Aralarında bir mesele olduğu için öldürüyorlar. Kavga ediyorlar,  aldatıyorlar, tartışıyorlar, ayrılıyorlar, boşanıyorlar, boşanamıyorlar… Bazen de kadınlar kocalarını öldürüyor. Ona erkeğe şiddet diyor muyuz?</p>
<p>İki kişinin arasında haklı ya da haksız bir meseleden dolayı oluşan şiddet, cinsiyete dayalı şiddete girmiyor, yani buna “kadına şiddet” ve “kadın cinayeti” denemez.</p>
<p>Mesela, bir kadın aralarında bir meseleden dolayı erkeğe hakaret ediyor, aşağılıyor, adam da şiddet uyguluyor. Aynı hareketi bu adama bir erkek de yapsa ona da aynı tepkiyi yine gösterir. Trafikte basit bir meselede ya da komşu gürültüsü, tarla takım meselesi gibi pek çok konuda şiddet ve cinayet oluyor.</p>
<p>Yani erkeğe ters bir davranışı erkek yaptığında ”zararı yok canım, hem cinsim bu da erkek, yapabilir” demiyor; aynı davranışı bir kadın yaptığında “kadın cinsinden birisi bana bunu yapamaz” deyip şiddet göstermiyor. O harekete tepkisi neyse onu gösteriyor.</p>
<p>Hatta çoğu zaman tam aksi bile oluyor. Erkek yaptığında yumruğu çakacağı bir davranışı bir kadın yaptığında pek çok erkek hoş görme eğilimindedir. “Kadın olduğuna şükret” falan denir, “sen bir kadın olmasaydın ben sana gününü gösterirdim…” gibi cümlelerle erkekler kendilerini kontrol ederler. Yani karşılarında bir kadın olduğu için şiddet uygulamak değil, kendini kontrol etmeye çalışmak daha ön plandadır.</p>
<p>Bizim genel olarak erkeklerimizin yanında kadın; bacı, ana, eş olarak hep kutsal sayılmıştır. Feminizm hareketinden sonra kadınlarda gelişen erkek düşmanlığı, kadınların saldırgan davranışları, cinsel özgürlük mücadeleleri kadınların erkeklerin yanında kredisini ve saygınlığını azaltmıştır. Fakat yine de toplum temelinde kadına saygı vardır.</p>
<p>Bizdeki şiddet olaylar, <strong>aile içi şiddet tanımına</strong> giriyor.</p>
<p><strong>Aile İçi Şiddet Nedir?</strong></p>
<p>“Evli olunan ya da boşanılan eşin (kadın-erkek) diğer eşe, çocuklarına ya da akrabalarına yönelik; tehdit, baskı ve özgürlüğün keyfi engellenmesini içeren, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmeye sebep olan her türlü tutum ve davranış aile içi şiddettir.”</p>
<p><strong>Yani bizde “kadına şiddet” diye lanse edilen tamamen “aile içi şiddet”tir.</strong></p>
<p>Aile içi şiddet tanımı üzerinden bakarsak ülkemizde erkeğin kadına şiddetinden daha fazla kadının kadına (gelin-kayınvalide), kadından çocuğuna ve kadından erkeğe şiddet, erkeğin kadına şiddetinden kat kat fazladır.</p>
<p>Şiddetin tek başına tanımı internette bulmakta zorlandım zira şiddet yazınca sayfalarca kadına şiddet ile ilgili yazılar çıkıyor. Sanki çocuğa ve erkeğe yapılan şiddet hiç yokmuş gibi.</p>
<p>Şiddetin tanımına gelince: Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre şiddet:</p>
<p><strong>“Sahip olunan gücün veya iktidarın, fiziksel ya da ruhsal bir yaralanmaya ve kayba neden olacak biçimde bir başka insana, kendine, bir gruba ya da bir topluma doğrudan ya da dolaylı yolla uygulanmasıdır.”</strong></p>
<p>Şiddet tanımına girmesi için yapılan eylemin bir kasıt taşıması bilinçli kontrollü ve planlı olması, yani bir zarar verme amacı taşıması gerekiyor.</p>
<p><strong>Öfke, kızgınlık ve nefret göstermek; aşağılamak veya cezalandırmak; tahakküm etmek ve kontrolde tutmak, şiddetin göstergeleri sayılıyor.</strong></p>
<p>Bu duruma göre baktığımızda aile içi şiddette kadınlar değil, erkekler çoğunlukla mağdur.</p>
<p><strong>Evlenen erkeğin,</strong></p>
<p><strong>Özgürlüğü kısıtlanıyor:</strong> Erkek bekar arkadaşları ile görüşemiyor, karısı olmadan seyahate çıkamıyor, istediği gibi kendi ailesinin yanına gidemiyor, hiç istemese de hanımın korkusundan sürekli karısının ailesi ile hemhal olmak zorunda kalıyor, ya onlar geliyor ya onlar onlara gidiyor. Fakat kendi ailesi ile karısının izni dışında görüşmesi yasak. Gizli gizli kendi ailesi ile görüştüğü için karısının şiddetine uğrayan erkekler var.</p>
<p>Kısacası özgürlüğün kısıtlanması şiddet sayılıyorsa, günümüzde kadınların kocadan izin alması gibi bir kavram kalmadı, kocaların kadınlardan izin alması ya da alamaması var artık genel uygulamada.</p>
<p><strong>Ekonomik şiddete maruz kalıyor:</strong> Pek çok erkek kendi kazancını istediği gibi harcayamıyor. Karısının direktifleri doğrultusunda harcayabiliyor ya da karısına veriyor. Maddi sıkıntıda olan kendi ailesine karısının izni olmadığı için yardım edemeyen pek çok erkek var, ya da gizli gizli yardım eden.</p>
<p><strong>Söz hakkı elinden alınıyor:</strong> Yine baktığımız zaman evlenince kadınların değil, erkeklerin söz hakkı elinden alınmış oluyor. Çoğunluk evlerde kadın iktidarı var, erkekler hanımlar ne dese onu yapıyor. Bunu pek çok ünlü erkek de magazin haberlerinde dile getiriyor. “Ben hanımcıyım, babam da öyleydi, bizim evde hanım ne derse o olur, peki de rahat et…” gibi erkeklerin açıklamaları var. Ve bunu da herkes alkışlıyor.</p>
<p>Tam aksi olsa ünlü bir kadın çıkıp “Bizim evde kocamın dediği olur, itaat et rahat et…” dese “Yazık, ezik, kezban, parası için mi adama katlanıyor… ”gibi pek çok kötü tepki alır, fakat normal olan oymuş gibi diğerini alkışlıyorlar.</p>
<p><strong>Cinsel şiddete uğruyor:</strong> Evlilik birliği için eşin cinsel ihtiyaçlarını karşılamamak da cinsel şiddettir. Evlenmeyi kabul etmek demek, cinsel hayatı kabul etmek demektir. Evlilik hayatı içinde kadınlar mı erkekleri cinsel olarak daha çok reddeder, erkekler mi kadınları? Karısı tarafından reddedilen erkeklerin çok olduğu bilenen bir gerçek. Bizim toplumda kadınların çoğu cinselliği sopanın ucunda havuç gibi kullanıyor. “İstediklerimi yaparsan akşama belki…” Eşleri ile cinsel birliktelik değil, cinsel birlikteliğin hayali ile yaşıyor evli erkeklerin çoğu. Erkeğe cinsel şiddet de var.</p>
<p><strong>Evet bir şiddet problemimiz var fakat bu daha çok kadından erkeğe.</strong></p>
<p>Kadından kadına akraba içi şiddet var. Gelin-kayınvalide, görümce, elti… Kadına şiddete yönelik bir kanun çıkarılacaksa bu “kadınların kadınlara yönelik şiddetini bitirme amaçlı” olmalıdır.</p>
<p>Kadından çocuğa şiddet var. Çocuklar babadan değil anneden daha çok dayak yiyor ve anneleri tarafından kötü davranışlara maruz kalıyorlar. Mesela sadece dersleri iyi değil diye anne tarafından sürekli aşağılanan, yargılanan çocuklar var. Dünyada çocuk cinayetlerinde ilk sırada anneler var.</p>
<p>Genel durum bu. Tabii istisnalar var. Karısı üzerinden tahakküm kuran, evinde hiçbir söz hakkı olmayan kadınlar da var ama azınlıkta, ya da çocuğuna şiddet uygulayan babalar da var fakat azınlıkta. Çoğunluk evlerde kadın iktidarı var yıllardır.</p>
<p><strong>Peki devlet yetkililerimiz neden çıkıp sürekli “kadına şiddeti bitireceğiz” deyip açıklamalar yapıp erkekler aleyhine kanun çıkarıyorlar.</strong></p>
<p>Yok öyle bir şey, kadına şiddet falan yok. Ülkede kadına şiddet var, diye ezilip büzülmenize gerek yok.</p>
<p>80 milyonluk ülkede kadına cinsiyetinden dolayı sadece kadın olduğu için uygulanan şiddet yok denecek kadar az. Nüfusa oranla ülkemizde kadına şiddet, taciz, tecavüz de yok denecek kadar az. Batı ülkelerinde bunun kat kat fazlası vardır fakat onlar bunları gündeme getirmezler.</p>
<p>Kadınlar değil, yıllardır erkekler; hem kanunlar yoluyla hem medya hem toplum hem de aile baskısı ile erkek oldukları için psikolojik şiddet altındalar. Her öldürülen kadında bütün erkekler katilmiş gibi bir algı oluşturuluyor; her taciz ve tecavüzün cezası bütün erkeklere çektirilmeye çalışılıyor. Erkekler psikolojik bir şiddet altında bastırılıp sindirilmeye çalışılıyor ve insani haklarını bile savunamaz hale geldiler.</p>
<p><strong>Sayın Başbakanımız, Adalet Bakanımız, Aile Bakanımız ve Milletvekillerimiz!</strong></p>
<p>Birleşmiş Milletlerin ve Dünya sağlık örgütünün şiddet tanımını lütfen dönüp dönüp okuyunuz.</p>
<p><strong>Bizde aile içi şiddet var ve aile içi şiddet evet artmıştır fakat kusura bakmayın bu şiddeti de kanunlar yoluyla siz artırdınız.</strong></p>
<p><strong>Sebepleri;</strong></p>
<p>6284 gibi kadınları kocaya karşı kışkırtan, kadının beyanı ile evden attıran, erkeği kesin suçlu ilan eden adaletsiz kanunlarınız yüzünden aile içi şiddet arttı. Erkek fiziksel bir şiddet uygulamadığı halde evinden atılıyor, çocuklarını göremiyor, mahallesine giremiyor. Kadınlara bunları yapsanız, inanın ortalığı yıkarlar. Erkekler yine seslerini çıkarmıyorlar. Arada cinnet geçirenler çoluk çocuk karısını ve kendini öldürenler de alkol ya da uyuşturucu problemi olanlardan çıkıyor.</p>
<p>Boşanma döneminde ömür boyu nafaka ve haksız yüksek tazminatlar, eşit mal paylaşımları,  avukatların gazıyla kadınların kocalarına attığı iftiralar, bunlar hep şiddete karşı kıştırtıcı ve tahrik edici sebeplerdir.</p>
<p>Evliliğin ve boşanmanın bütün yükü erkeklerin üzerinde. Adam evi geçindirmek zorunda; karısına harçlığı az verse şiddet sayılıyor fakat kadın kazancını eve harcamak zorunda değil, yemek yapmak zorunda değil, ev işi yapmak zorunda değil, kocası ile yatmak zorunda değil…</p>
<p>Kadınların zorunda olduğu hiçbir şey yok. Kadınlara sorumluluk yok. Niye kadınların aklı mı yok??? Aklı olmayanın sorumluluğu olmaz.</p>
<p>Ya da kadınları havyan olarak mı görüyor ki özgürsünüz deyip evlerinden iteleniyor, onların aile bağlarını kopartılmaya çalışılıyor, kışkırtıcılar destekliyor ya da sessiz kalıyor?</p>
<p><strong>Kadına şiddeti kimler destekliyor? Bir dönüp bakın “kadına şiddet var” diye kim yaygara koparıyor?</strong></p>
<p><strong>Din ve Hükümet karşıtı medya</strong>: Bunların derdi kadınlar değil, kadınlar üzerinden hükümeti yıpratmak. Şiddet gören kadınlar bahanesi ile (ki bunlar aile içi şiddete girdiği halde medya tarafında kadına şiddet diye lanse ediliyor) hükümete baskı yapıp aile yapısını bitirecek, toplumu içten çökertecek kanunlar çıkarmak bütün amaçları.</p>
<p>Ki Hükümet bu tongaya 6284 ü çıkararak düştü. Şimdi de 657 ile kadınların hoşlanmadığı erkekler devlet düşmanı ilan edilip işlerinden atılacaklar. İnşallah çıkmaz bu kanun. ferasetinizi bu kadar kaybetmiş olmamalısınız. Fakat böyle bir şeyi gündeme alıp görüşmeniz bile büyük ayıp. Bu medyanın tuzağına kaç sefer düşüldü, düşmeyin artık yeter.</p>
<p><strong>Feminist Kadın Dernekleri:</strong> Feminist kadın derneklerinin çoğu PKK ve LBGT destekçisi, din ve hükümet düşmanı. Ne yaparsanız yapın onlara yaranamazsınız. Bu kadar kanunlar çıkardınız mutlu oldular mı, hayır. 6284 ten sonra aile içi şiddetin arttığını gördükleri halde ısrarla savunuyorlar. Çünkü onlar kadınların kanlarından besleniyorlar. Bunun için Avrupa Fonundan çok büyük paralar alıyorlar. Bakmayın timsah gözyaşı döktüklerine, her öldürülen kadın için seviniyorlar. Ülkede kadına şiddet ne kadar çok gösterilirse bu onların başarısı ve kazancı demektir.</p>
<p>Batı ülkelerinin en büyük amacı “<strong>İslam ülkelerini barbar göstermek”</strong> zira kendi tahrip edilmiş dinleri insanlara yetmiyor, mistisizim de bir yere kadar yama bile olmadı ve kendi insanlarının İslam’a girmesinden aşırı derecede rahatsızlar. Hatta Müslüman olan Avusturalyalı bir genç Müslüman olduğunu anne babasına söylediğinde onların ilk tepkisinin “Teröristlerin dinine mi girdin?” olduğunu söylemişti.</p>
<p>Batı bizi kadınların ve çocukların öldürüldüğü gaddar bir toplum olarak göstermek istiyor, hem dinimiz kötü görülsün hem de ülkemizi işgal etmek isterlerse kendi halkına karşı kadınları ve çocukları kurtaran kahraman olarak görülmek arzusu ile parayı kadın derneklerine akıtıyorlar.</p>
<p>Zaten bu derneklerin çoğu PKK yanlısı ve destekçisi. Devletin yıkılması ülkede kargaşa çıkması onları mutlu eder. Bir de bunun için dünya para alıyorlar, daha ne olsun.</p>
<p><strong>Gelelim bizim kendini dindar diye tanımlayan fakat PKK lılarla aynı söylemlere sahip kadın derneklerimize.</strong></p>
<p><strong>İlk sebep onlar da Avrupa fonundan besleniyorlar.</strong></p>
<p><strong>İkinci sebep bir kısmı ne yaptığının, neye alet olduğunun farkında değil</strong>. Kadına şiddet yalanına inanmış, sorgulayan bir zekası da yoksa kendince hayır işi görüyor. Bir de bu derneklerin içinde cidden kötü niyetli kasıtlı ve kışkırtıcı davranan kadınlar var. İşte onlar tehlikeli. Onlar için tek duam “Allah tez zamanda tuzaklarını başlarına çevirsin.”</p>
<p>Geçmiş yıllarda bir şehrimizde dini bir vakıfta erkeklerin yaptığı kadına şiddetle ilgili bir çalıştaya katılmıştım. Sahadaki insanlar işin vehametinin farkında fakat seslerini yüksek çıkarmaya korkuyorlar aman işimden gücümden olmayayım diye. Rızkın Allah’tan olduğu unutulmuş maalesef.</p>
<p>Çalışmayı yapanlar on bin kadına şiddet üzerine sorular sormuşlar. Tabii şiddet oranları yüksek çıkıyor. Çünkü hazır sorular var ve bunlar hep yanlış yönlendirci.</p>
<p><strong>“Sadece kadın olduğunuz için şiddet görüyor musunuz?”</strong> diye sorsalar sonuçlar çok değişir. Çalıştay sonunda vakfın yetkililerine: “Hazır bir çalışma yapmışken on bin de erkeğe sorsaydınız, şiddet görüyor musunuz diye” dedim. Vakıf yetkilisinin cevabı aynen şöyleydi: “Avrupa fonu erkeklerle ilgili yapılan çalışmalara para vermiyor.”</p>
<p>“Onu da kadınlarla ilgili aldığınız fondan verseydiniz.” demedim ama içimde kaldı şimdi söylüyorum “Onu da siz verseydiniz olmaz mıydı?” Aldıkları paraları ne yaptılar. Ceplerine atacak insanlara benzemiyorlardı, büyük ihtimal ya öğrenciye burs ya da evlenenlere yardım parası olarak kullanmışlardır.</p>
<p>İşte burada basiret lazım. Aile kurumu çöküyor sen Avrupa fonundan aldığın para ile onların amacına hizmet ediyorsun. Çalıştaydan belki olumlu sonuçlar çıkmıştır fakat hani kime ne faydası oldu. Kadına şiddet rakamları artmış göründü sadece ki aslında yapılan aile içi şiddet rakamları olduğu halde.</p>
<p>Özetle:</p>
<p><strong>Değerli Hükümet Yetkilileri!</strong></p>
<p>Lütfen bir an önce kendinize gelin. Sizin de elinizde medya var, karşıt medyanın hükmü altına girmek zorunda değilsiniz. Pek çok akademisyen ve değerli ilim insanları var. Onlara raporlar hazırlatın kendi medyanızı kullanarak, aslında ülkede bir kadına şiddet sorunu olmadığın anlatın.</p>
<p>Aile içi şiddeti bitirmek için 6284 ü kaldırın, yenilerini de getirmeyin.</p>
<p>PKK lı kadın derneklerinin carlamasına aldırış etmeyin. Kendi içinizdeki kadın derneklerini yeniden yapılandırın. Ailenin şerrine değil hayrına çalışsınlar.</p>
<p>“Kadına kalkan el kırılsın” sloganına “Erkeğe uzanan dil bükülsün” “Çocuğa uzanan el kırılsın”</p>
<p>“Hayvana, çevreye uzanan eller kırılsın” diye genelleştirelim. Mümin bunların hepsine karşı duyarlı olmalıdır. Haksızlıkları bir an önce bitirin. Adalet herkes içindir. “Allah, adaleti ve iyiliği emreder.” Adalet istiyoruz.</p>
<p>Batı ülkelerine kendinize güldürmeyin artık, şu tuzaklara düşmeyin yeter! Cephede savaşmak en kolayı, önemli olan içerdeki hainleri görmek. Biraz basiret lütfen. Şu feminist baskıdan kurtulun.</p>
<p>Bizim “kadına şiddet” sorunumuz yok “aile içi şiddet” sorunumuz var, bunun için aileye huzur ve muhabbet getirmek için yapılacaklar var, o eğitimlere ve çalışmalara yönelin.</p>
<p>Aileye huzur için, erkekler insan değilmiş gibi davranmayın, tek taraflı adalet olmaz.</p>
<p>Erkekler de insan sayılsın.</p>
<p><a href="http://www.cocukaile.net/erkekler-de-insan-sayilsin-disilere-tapiyorlar/">http://www.cocukaile.net/erkekler-de-insan-sayilsin-disilere-tapiyorlar/</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aslinda-kadina-siddet-yok/">Aslında Kadına Şiddet Yok</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aslinda-kadina-siddet-yok/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erkekler de İnsan Sayılsın (Dişilere Tapıyorlar)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erkekler-de-insan-sayilsin-disilere-tapiyorlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erkekler-de-insan-sayilsin-disilere-tapiyorlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 16:19:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Erkekler de İnsan Sayılsın (Dişilere Tapıyorlar)]]></category>
		<category><![CDATA[Erkeklere psikolojik hadım kanunları]]></category>
		<category><![CDATA[Sema Maraşlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20364</guid>

					<description><![CDATA[<p>9 yaşında bir erkek çocuğu, kız gibi davranıyor ve kız gibi giyiniyor. Kız olmaya 4 yaşında karar vermiş ve ailesi de ona destek olmuş. Kız olma sebebini anlatırken kullandığı bir cümle çok dikkat çekiciydi. “Kız arkadaşlarımın annesi bana pislikmişim gibi davranıyorlardı.” demiş. Kadınların davranışları sebebi ile küçük yaşta cinsiyetinden utanan bu erkek çocuğu günümüzde pek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erkekler-de-insan-sayilsin-disilere-tapiyorlar/">Erkekler de İnsan Sayılsın (Dişilere Tapıyorlar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-1.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20365 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-1-300x236.jpeg" alt="" width="300" height="236" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-1-300x236.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-1.jpeg 433w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>9 yaşında bir erkek çocuğu, kız gibi davranıyor ve kız gibi giyiniyor. Kız olmaya 4 yaşında karar vermiş ve ailesi de ona destek olmuş. Kız olma sebebini anlatırken kullandığı bir cümle çok dikkat çekiciydi. “Kız arkadaşlarımın annesi bana pislikmişim gibi davranıyorlardı.” demiş.</p>
<p>Kadınların davranışları sebebi ile küçük yaşta cinsiyetinden utanan bu erkek çocuğu günümüzde pek çok erkeğin dillendirmeye korktuğu bir davranışı, çocuk masumiyeti ile dile getirmiş ve kendince tedbir almış. Günümüzde tam da yapılan ve de yapılmak istenen bu. Erkekleri aşağılamak ve erkek oldukları için utandırmak. Psikolojik bir hadım bu aslında.</p>
<p><strong>Anne-kız çarşının hemen başındaki parka oturmuşlar çekirdek çitleyip yere atıyorlar. Kırk yıllık çarşı esnafı beyefendi çevre şuuruyla yanlarına yaklaşıp “Hanımlar o çekirdeklerin kabukların yere atmasanız iyi olur.” diyor. Genç kız son derece terbiyesiz bir tavarla “Sana ne” İstediğimiz yere atarız. Defol git başımızdan yoksa şimdi ‘beni taciz etti’ diye bağırırım, bundan sonraki ömrünü kendini aklamaya çalışarak geçirirsin.” demiş. Adamcağız korkmuş hemen yanlarından uzaklaşmış.Bu olayı adamın kızı anlattı bana.</strong></p>
<p>Ya bağırsaydı, adamı tacizden tutup polisler götürseydi. Adamın hayatı kayardı. Artık bu devirde insanların çoğu erkeklerin suçlu olduğuna inanma eğilimindeler. Öyle ya. Bir kadın durup dururken neden bir adama iftira atsın, diye düşünülüyor. Oysa medya buna çok iyi zemin hazırlıyor ve kadınlar bundan ciddi anlamda etkileniyorlar.</p>
<p>Çarşıda yan tarafımda bir karı-koca yürüyor. Adam bir şeye gülüyor, kadın onun gülmesine sinir oluyor. Kocasına “Sen gülerken hiç aynaya baktın mı? Aynı şebeklere benziyorsun.” diyor. Adam ne diyeceğini bilemiyor, hafif bir çıkışıyor karısına. Kadın karnı burnunda hamile. Kadına: “Şebek dediğin bu adamdan bir maymun doğurmazsın umarım.” demek istiyorum fakat susuyorum. Adamı daha fazla utandırmanın mantığı yok.</p>
<p>Bu devirde erkeklere atış serbest. Etrafınıza bakın gerek gerçek hayatta gerek medyada olsun erkekler sürekli aşağılanıyorlar. Kadınların öldürüldüğü yada şiddet gördüğü haberleri bahanesi ile erkekler katil, tacizci, tecavüzcü ilan ediliyor.</p>
<p>Erkeklere odun, kütük ve aşağılama amaçlı havyan isimleri gayet rahat söylenebiliyor. Hatta erkeklerin hayvandan aşağı olduğu ile ilgili kamu spotları hazırlanıp yayınlanabiliyor. Toplumda pek tepki de görmüyor.</p>
<p>Fakat kimse kadınlara dokunamıyor. Onların dokunulmazlıkları var.</p>
<p>Son otuz yıldan beri dünya yeni bir döngüye girdi. Erkeklerin üzerine basarak kadınların yükselişi dönemindeyiz. Her ne kadar bu eşitlik gibi kulağa hoş gelen bir kelime ile sevimli gösterilmeye çalışılsa da aslında işin gerçeği kadınlar, erkeklere efendi olmaya çalışıyorlar.</p>
<p><strong>Erkekler modern dünyanın aşağılanan, horlanan köleleri haline geldiler. Kadınlar ise tapınılacak varlıklar. “Onu bırakıp ancak dişilere tapıyorlar.” (Nisa 117)</strong></p>
<p>Erkekler, kadınlar ne istediyse fazlasıyla verdiler fakat kadınlar hâlâ memnun hâlâ mutlu değiller. Kadınlar, haksızlığa uğramış az sayıda kadın üzerinden çok sayıda erkeği aşağılamaktalar. Efendi olmuşlar hâlâ eziklik edebiyatı yapıyorlar. Kapitalist sistemin kadınlar üzerinden kurduğu feminizm tuzağı her geçen gün ülkelerin sonunu getirmekte.</p>
<p>Tüm dünyada aile kurumu büyük zarar gördü. İngiltere de “Yalnızlık Bakanlığı” kuruldu. İngiltere de 9 milyon yalnız insan varmış ve yalnız insanlar kışın basit bir gripte bile ölüyorlarmış.</p>
<p>Mevcut kanunlar yüzünden erkekler evlenmek istemiyor. Kadınlar o kadar yüceldiler ki (!) kendilerine uygun erkek bulamıyorlar. Batı’da artık çocuklar evlilik dışı doğuyor ve babasız büyüyorlar.</p>
<p>Maalesef ki bizim ülkemizde Batı’dan aldığımız kanunlar sebebi ile onların sonuna doğru gidiyor. Her geçen gün boşanmalar artıyor, şiddet artıyor, taciz, tecavüz artıyor fakat sebepler sorgulanmıyor ve görmezden geliniyor. Bütün suç erkeklere yükleniyor, çözüm odaklı çalışılmıyor. Hep cezalar konuşuluyor. Elbette ceza olmalı hem de caydırıcı olsun diye en ağırından olmalı fakat biz de cezalar nedense suçu azaltacağına artırıyor.</p>
<p>Verilen cezalar feministleri sevindirmekten başka bir işe yaramıyor. Şiddet her geçen gün artıyor.  Pozitif ayrımcılık, diye kadınlar haksız kazançlar elde ederken erkekler sürekli aşağılanıyor. Bir taraftan cinsel istismar için kimyasal hadım konuşularken aslında uzun süredik erkeklere psikolojik hadım yapılıyor. Hem de kanunlarla.</p>
<p><strong>PSİKOLOJİK HADIM KANUNLARI</strong></p>
<p><strong>6284 nolu psikolojik hadım kanunu</strong>: Tanrıça’ya yan bakma cezası- 2684 Erkeğin erkek olduğu için cezalandırılması kanuna.</p>
<p>Güya kadına şiddeti bitirme amaçlı yapıldı Avrupa dayatması ile.</p>
<p><strong>Sonuç: Şiddet hiç olmadığı kadar arttı.</strong></p>
<p><strong>Sebep: Adaletin yok sayılmış olması.</strong> 6284 e göre ailede bir anlaşmazlık olduğunda sadece kadının beyanı esas alınıyor erkeğin beyanının hiçbir önemi yok. Erkeğin kadına  fiziki şiddet uygulamasına da gerek yok. Kadının kocaya canı sıkıldı şikayet etti.  “Kocam bana bağırıyor, özgürlüğüme karışıyor, gece eve geç gelince nerdesin diyor… Kocamdan şikayetçiyim.” Erkeğe hemen sopa gösteriliyor. “Heyy erkek haddini bil. Kadınlar bizim Tanrıçalarımızdır. (Dişilere taparlardı. ayet no.. ) Onlar asla yalan söylemezler, iftira atmazlar, haksızlık etmezler, onlar masum Tanrıçalarımızdır…”</p>
<p>Erkek hemen kurban ediliyor, cezası kesiliyor. Tanrıçayı rahatsız etmekten dolayı üç ay yada altı ay gibi bir süre evinden atılıyor, evi bırakın o mahalleye giremiyor, okuluna gidip çocuğunu göremiyor. Bu arada karısının ve çocuklarının maddi ihtiyaçlarını da karşılamak zorunda. Erkek bu arada nerde kalır ne yer ne içer ruh hali nasıldır kimsenin umurunda değil. Karısını arayıp neden bu haldeyiz barışsak demesi de suç uzaklaştırma cezasına telefon açarak delerse hemen hapis cezası.</p>
<p>Ülkemizde böyle adaletsiz bir kanun var ve binlerce erkek bundan muzdarip, mağdur, mazlum…Ve bizim meclisteki vekillerimiz acaba onlar sadece kadınların vekilleri mi zannediyorlar kendilerini bilmiyorum bu haksız durumları düzeltmek için hiçbir şey yapmıyorlar.</p>
<p>Ezilen şiddet gören kadınlar için çıktı bu kanun diye savunuluyor. Oysa gerçekten psikopat olan karısına eziyet eden erkeklerin eşleri korkularından kocalarını şikayet edemiyorlar. Nerede bir kocasına gözdağı vermek isteyen kadın varsa onlar kullanıyor. Kullananların çoğu da pişman. Zira evden attırdığı kocası ya bir daha geri dönmüyor boşanmak zorunda kalıyor ya da ilişkileri daha da kötü oluyor. Bu kanundan sonra binler değil, yüzbinlerce erkek evinden atıldı.</p>
<p>Son yıllarda kadın cinayetlerinin artmasının bir sebebi de bu kanun. Evden atılan mahallesine giremeyen, çocuklarını göremeyen, arkadaşlarının yüzüne bakamayan aşağılanan erkek, öfke patlamaları yaşayıp kadına gidip şiddet uyguluyor ya da cinayet işliyor. Şiddet arttıkça cezalar artırılmaya çalışılıyor oysa bataklık kurutulmadan sivrisinekler bitmez.</p>
<p><strong>Nafaka Kanunu: </strong>“<strong>Ciğer söken kanun</strong>” <strong>Erkeğe boşanma cezası-Tanrıçadan ayrılmanın bedeli.</strong> Anayasadan “Erkek evin reisidir” maddesi kaldırılmıştı. Erkek evin reisi değil deniyor fakat ailenin masrafları erkeğin üstüne yıkılıyor. Evlenirken ev kurmanın bütün yükü erkeklerin üzerinde. Ev kiralayacak, eşya alacak, nişan, düğün masrafı, geline takılacak takılar…Evlilikte bütün masraflar onun üstünde. Karısı harcamalardan memnun değilse 6284 e göre suç.</p>
<p>Erkeğin boşanmada kendi suçu olsa da olmasa da az kusurlu da olsa ömür boyu eski karısına bakmak zorunda. Çocuğu varsa zaten ona nafaka ödeyecek fakat çocuğu olmayan ve artık ona yabancı olan bir kadına neden hangi sebeple ömür boyu baksın? Araştırmalarıma göre dünyada hiçbir ülkede ömür boyu nafaka yok. Biz de birgün bile evli kalsa kadın başkasıyla resmi olarak evlenmediği sürece (dini nikahlı eşi ve sevgilisi olabilir) erkek ona bakmak zorunda.</p>
<p>10 gün evli kalıp 20 yıl nafaka ödeyenler var. Neden kadın eski kocanın sırtından geçinsin? Hangi akla ve vicdana sığar bu. Ve kadınlar kanun zoru ile eski kocadan gelen geliri nasıl içlerine sindiriyorlar? Zannediyorlar mi ki o para onlara hayır getirsin, getirmez. Ancak eski eşin imkanı iyidir gönlüyle verir bunu helali hoş alıp harcayabilir.</p>
<p>Bu nafaka kanunu feminizme de aykırı. Kadın bu kadar aciz bir varlık mı ki arasında hiçbir bağ kalmamış artık ona yabancı olan bir erkeğe muhtaç yaşasın. Gerçekten ihtiyacı olan kadınlara devlet maaş bağlasın. Fakat eski kocanın negatif enerji ile  verdiği parayı yemesin.</p>
<p><strong>Tazminat ve Eşit Mal Paylaşımı: </strong>Boşanmada erkeğin kadına tazminat vermesi ve evlilik içinde edindiği malları eşit paylaşması da büyük bir haksızlık. Dinimizde kadını malı kadınındır erkeğin malı da erkeğin. Eğer evlilik içerisinde kadın gelir getiren bir işte çalışmışsa, erkeğe verdiği borçlar varsa ayrılırken onlar hesap edilip bir ödeme çıkarılırsa adaletli olur.</p>
<p><strong>Çocuk Haczi: Erkeklerin babalık hakkının ellerinden alınması.</strong>Boşanma sonrası babalara ve çocuklara en büyük zulüm de bu. Boşanıldı, mahkeme çocukları genellikle anneye veriyor, baba istese de verilmiyor. Anne çocuğu aldı baba da nafakasını ödeyecek ve babanın çocuğunu görmesi hafta sonları ya da ayın belirli günleri saatine kadar mahkeme kararıyla belirlendi.</p>
<p>Buraya kadar da haksızlık var fakat esas haksızlık bundan sonra. Kadın çocuğu babaya göstermek istemiyor. Keyfi sebeplerle çocuğunu babasına göstermek istemeyen kadının akıl sağlığı yerinde değildir. Zira akıl sağlığı yerinde olsa çocuğun babasız büyümesinin zararlarını düşünebilir. Ancak baba psikopatsa ya da madde bağımlığı gibi çocuğa zarar gelme ihtimali varsa bu durumda çocuk korunur.</p>
<p>Kadın mahkemenin belirlediği günlerde bile göstermediğinde babalar çocuklarını görmek için haczetmek zorunda. Eşya haczi kalktı fakat çocuk haczi devam ediyor. Baba haciz tutanağı tutturup 300 lira gibi bir para yatırıp bir ekiple polisle psikologla çocuğunu almaya ancak öyle gidiyor. Kadına neden mahkemenin kararına uymuyorsun diye ceza bile verilmiyor. Neden? Çünkü kadınlar Tanrıça. Onlar hata yapmazlar. Kadın çocuğu göstermiyorsa kesin baba kötüdür diye bakılıyor. Kadının kininden ruh sağlığından kimse şüpheye düşmüyor.</p>
<p>Pek çok kadında sırf eski kocasına zorluk olsun ve çocuğu babasını sevmesin diye  bunu yapıyor. Şimdi bu hem erkeğe hem çocuğu büyük bir zulüm değil mi? Hani kadın merhameti nerede? Kendi çocuğuna acımıyor onun babası bırakıyor.</p>
<p><strong>Erkeklere psikolojik hadım kanunları bu kadar mı? Değil. Bakanlarımız bu kadar zulmü az bulmuşlar ve yakın zamanda yeni bir kanun geliyor. Müjde… 6284 e kardeş kanun geliyor.</strong>Ne mutlu! Erkekler bu kanunun kalkmasını beklerken, yetkililere ulaşıp uğraşırken sevgili bakanlarımız 6284 ü yeterli görmemişler ve ona kardeş kanun yapmaya karar vermişler. İkisi bir arada büyüsün diye!</p>
<p><strong>657 nolu kanun: Bomba bir kanun. “Erkeksen geber kanunu” diyebiliriz kısaca</strong>.Haber bugünkü gazetede vardı. Başlık “Kadın düşmanına devlet kapısı kapalı” Bir de kadın düşmanı demişler oysa “Kadına yan bakana devlet kapısı kapalı” olmalıydı başlık.</p>
<p>657 nolu kanun şu anda devlete karşı işlenmiş suçları kapsıyor. Devlete karşı hainlik, dolandırıcılık, devlet sırların açığa çıkaranlara verilen ağır suçları kapsıyor. Bu suçu işleyenlere her türlü devlet kapısı kapanıyor işlerinden atılıyorlar.</p>
<p>Kadına istismar ve şiddet suçları da bu kapsama girecekmiş. E yakışır. Sonuçta devlet kutsal kadın da kutsal! Tanrıçalara yan gözle bakan gebersin!  Ne işi var devlet kapısında! Her atılan erkeğin yerine de bir kadın alınır. Oh ne âlâ! Kadın istihdamı sorunu da bu şekilde çözülmüş olur. Bir taşla on kuş. Attığımız taş da erkek olsun ne zararı var!</p>
<p>Cezalarla ilgili bu hazırlıklar devam ederken, çok önemli bir başka çalışma daha sessiz sedasız sürdürülüyormuş bu gazete haberi ile öğrendik neyseki.Bu konudaki yasal düzenleme ise çok yakında Meclis gündemine gelip torba yasaya eklenecekmiş.Kadına karşı suç işleyenler memur, sözleşmeli memur, işçi ya da taşeron gibi kamu personeli statüsünde devlet kurumlarında hiçbir statüde görev alamayacakmış.</p>
<p>6284 ile erkekleri evden attık 657 ile devlet kurumlarından atacağız bir kanun daha yapıversinler erkekleri dünyadan atalım!</p>
<p>Haberde şöyle yazıyor:  <strong>Çocuk ve kadınlara yönelik istismar, taciz, tecavüz gibi suçları işleyenlerle kadına karşı şiddet suçu işleyenlere devlet kapısı kapatılacak. </strong></p>
<p>Çocuklara karşı işlenen suçlara tamam bir diyeceğimiz yok suçu kesinse.</p>
<p>Fakat kadınlara karşı yapılacak suç kapsamına girecek dört suça bir bakalım.</p>
<p><strong>1-Kadına karşı istismar</strong>: İstismar kelimesi tek başına kullanıldığında cinsel bir manası yok. İstismarın sözlük anlamı: Birinin iyi niyetini kötüye kullanma. Sömürme.  Mesala kadın dedi ki ben çalışıyorum fakat yöneticim (erkek) ya da iş arkadaşım (erkek) (kadınların kadınlara her türlü zulmü yapması serbest) yaptığım işleri beğenmiyor, yaptığım projeyi kabul etmedi ya da beni çok çalıştırıyor, benim iyi niyetimi istismar ediyor dedi. Bu kadına karşı istismara girer.</p>
<p><strong>2-Taciz:</strong> Adam yaptıysa tamam cezasına çeksin diyelim ya yapmadıysa. Çünkü bu delil ve ispatı olacak bir şey değil. Zaten 6284 nolu kanundaki gibi kadının beyanı esas alınacaktır. Mesala kadın iş yerinde bir adama gıcık oldu ondan kurtulmak istiyor. Ya da yöneticinin yerine göz dikti kendi o mevkiyi istiyor ya da bir erkekten çok hoşlanıyor fakat adam ona yüz vermedi. Şimdi kadın her gün o adamı görsün üzülsün mü? Ben taciz etti diye bir şikayet yeter. Ya da kadın din düşmanı iş yerinde dindar bir adam var ve ona gıcık oluyor. Bir şikayeti yeter. Adam mesleğinden olur daha bir yerde de iş bulamaz, haysiyetsiz şekilde işinden oldu diye.</p>
<p><strong>3-Tecavüz:</strong> Gerçekten yaptıysa Allah belasını versin. Fakat ya yapmadıysa. En çok tanışma kadın erkek birlikteliği ve evlilik iş yerinde tanışma ile olduğu son yılların bilimsel araştırmalarında yer alan bir konu. Mesela kadın-erkek aynı iş yerinde zamanla birbirlerinden hoşlandılar, gönüllü birlikte oldular fakat sonra bir şekilde ayrıldılar. Kadın iş yerinde onu artık görmek istemiyor. Dedi “Geçmişte birlikteliğimiz vardı fakat geçen akşam beni konuşalım diye evine çağırdı ve tecavüz etti.” Artık bitti o adamın işi.</p>
<p><strong>4- Şiddet:</strong> Şiddet deyince aklınıza hemen dayak, yüzü gözü morarmış kadınlar geldiyse yanılıyorsunuz. Kadına şiddetin kapsamı çok geniş. En tehlikelisi psikolojik şiddeti de kapsaması. Kanunlarımıza göre kadın erkeğe psikolojik şiddet yapabilir fakat koca karısına yapamaz. Erkek zaten erkek olduğu için suçlu. Erkekler hiç karşılık beklemeden kadınların bütün ihtiyaçlarını karşılamak zorunda olan ve bunları gönüllü yapması beklenen modern köleler oldu.</p>
<p>Psikolojik şiddet çok geniş bir kavram. 6284 kanunun uygulamasında gördük. Kadın kocam bana bağırdı, kocam parayı az veriyor, kocam benimle cinsel birliktelik kurmak istiyor gibi suçlamalarla binlerce kadın kocayı evden attırdı. Başına gelmeyen inanmıyor yok canım olur mu öyle şey diye. Oluyor hem de nasıl oluyor.</p>
<p><strong>Bu durumda yapılacak şeyler:</strong></p>
<p>1-Kanunun çıkışını sessizce seyredip memleketin nasıl karışacağını izlemek.</p>
<p>2-Erkeklerin kadına dönüşmesi: Bu kanunlarla erkek olarak yaşamak çok tehlikeli. Diyanet İşlerimiz bir fetva patlatsın. “Erkeklerin kadına dönüşmesi bu devirde caizdir” diye devletimiz de kadına dönüşmek isteyen erkeklerin sağlık masraflarını üstlensin.</p>
<p>3-Kanuna hep birlikte hayır diyelim. Yakın zamanda meclise gelecekmiş bir gece de geçiriverirler ruhumuz duymaz.</p>
<p>Önce devlet büyüklerimize sesleniyorum.</p>
<p><strong>Sayın Cumhurbaşkanım!</strong></p>
<p>Dış işlerle çok yoğunsunuz biliyorum fakat sizin bu yoğunluğunuzdan faydalanıp başınıza çorap örmeye çalışıyorlar. Bu kanunlar çıkarsa Allah’a hesabını veremezsiniz. Aynı zamanda bu kanunların seçim öncesi alelacele çıkarılmaya çalışılması Ak Parti ye kurulan bir tuzaktır. Bu kanunların çıkmasını kimler istiyorsa lütfen o kişilere karşı dikkatli olun. Kesinlikle dost değiller.</p>
<p><strong>Sayın Adalet Bakanı ve Diğer Bakanlarımız!</strong></p>
<p>İçinde zerrece adaletin olmayan bu kanunu çıkarmayı nasıl düşünebiliyorsunuz?</p>
<p><strong>Sayın Aile Bakanı!</strong></p>
<p>Ev ev şehit ailesi gezmeyi bırakıp (onlar şehit yakını olmak gibi en büyük şerefle şereflenmişler sizin ziyaretinizin onlara katacağı bir şeref yok) siz aile üzerine kurulan tuzaklara bir bakarsanız iyi olur. Bu geldiğiniz makamların çok büyük vebali var.</p>
<p><strong>Sayın Devlet Bahçeli ve MHP Milletvekilleri!</strong></p>
<p>Ak Parti Milletvekillerinden ümidi kestim, zira kendi partilerinden gelen bu yasa teklifi büyük ihtimal onaylayacaklar. Lütfen siz engel olun bu oyuna. Siz de bu cesaretin olduğuna inanıyorum.</p>
<p>Dikkat ederseniz bir yerden düğmeye bastılar ve özellikle hükümet karşıtı medya her gün taciz ve tecavüz haberlerini mağdurun haklarını da hiçe sayarak detayları ile veriyor. Halkın vicdanına dokunalım ve hem hükümeti mecbur bırakalım hem de halk desteklesin diye. Maksatları bu kanunların çıkmasına zemin hazırlamakmış meğer. 28 şubatın Fadime Şahinleri gibi yine bir oyunun içindeyiz. Allah sonumuzu hayr eylesin. Devlet büyüklerimize basiret versin.</p>
<p>Sapıklara cezaya evet fakat sapık ve katillerin bahanesi ile bütün erkekleri aşağılamaya ve suçlu ilan etmeye hayır.</p>
<p>Bizler “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” diyen Peygamberin ümmetleri!  Şimdi bu haksızlıklar karşısında susacak mıyız?</p>
<p>Hayvan haklarını korumak için kanun çıkaran hükümetimizin erkekleri aşağılayan bu kanunlarına “Dur” diyelim. Çok şey istemiyoruz. Erkekler de insan sayılsın ve kadınlarla eşit haklara sahip olsunlar yeter. Erkeklerin haysiyetini kanunlar yolu ile yok etmeyin. Hiçbir suçu olmayan tüm erkekleri psikolojik hadıma maruz bırakmayın. Erkekler için adalet istiyoruz.</p>
<p>Şu andan itibaren tepkilerimizi sosyal medya üzerinden ve imza kampanyaları ile göstermeye var mısınız?</p>
<p>Haberin kaynağı:</p>
<p><a href="https://www.sabah.com.tr/yazarlar/erdem/2018/03/03/kadin-dusmanina-devlet-kapisi-kapali"><strong>https://www.sabah.com.tr/yazarlar/erdem/2018/03/03/kadin-dusmanina-devlet-kapisi-kapali</strong></a></p>
<p>Yazının alındığı yer:http://www.cocukaile.net/erkekler-de-insan-sayilsin-disilere-tapiyorlar/</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erkekler-de-insan-sayilsin-disilere-tapiyorlar/">Erkekler de İnsan Sayılsın (Dişilere Tapıyorlar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erkekler-de-insan-sayilsin-disilere-tapiyorlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadına Şiddet Konusu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kadina-siddet-konusu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kadina-siddet-konusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Dec 2017 18:53:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Halil Er]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın ve Erkek]]></category>
		<category><![CDATA[Kadına şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19381</guid>

					<description><![CDATA[<p>Benim kızdığım konu şudur. Hep kadına şiddeti cezalandırmaya yönelik bir yaklaşımımız var. Yani hep ceza vermeye endeksli bir düşünce sistemimiz var. Fakat biz o insanları anlamaya empati kurmaya ve sorunlarını çözmeye odaklı düşünmüyoruz. Siz sorunu çözmediğiniz sürece vereceğiniz cezalar hem şiddeti artıracak ve hem de ailenin dağılmasına neden olacaktır. Tıpkı Osmanlı&#8217;nın duraklama dönemindeki Anadolu isyanlarını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadina-siddet-konusu/">Kadına Şiddet Konusu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kadina-siddet-konusu/images-3-35/" rel="attachment wp-att-19382"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19382" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-3.jpg" alt="" width="350" height="200" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-3.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-3-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>Benim kızdığım konu şudur. Hep kadına şiddeti cezalandırmaya yönelik bir yaklaşımımız var. Yani hep ceza vermeye endeksli bir düşünce sistemimiz var. Fakat biz o insanları anlamaya empati kurmaya ve sorunlarını çözmeye odaklı düşünmüyoruz. Siz sorunu çözmediğiniz sürece vereceğiniz cezalar hem şiddeti artıracak ve hem de ailenin dağılmasına neden olacaktır. Tıpkı Osmanlı&#8217;nın duraklama dönemindeki Anadolu isyanlarını asıp kesmeyle çözeceğini düşünmesi ve sonuçta bu çözüm yolunun sonunu hazırlaması gibi.</p>
<p>Önce insanı ıslah edeceğiz. Islah etmeden verilecek ceza zulümdür. Erkek de kadın da toplumun sorunudur. Sorunları kadın ve erkek bireyselliğine yansıtmamız toplumu ayrıştırma ve hep karşısındakini suçlayıp kendini masum görme yoludur. Sonuçta müslüman müslümanın aynasıdır. Toplumun kadını da erkeği de nasıl ıslah eder, kazanırız diye düşünmemiz gerekir.</p>
<p>Nihayetinde herkes en güçlü olduğu silahla mücadele eder. Kadın diliyle erkeği ezip yok ederken, erkek de güçle buna karşı mücadele etmektedir. Toplumun ve kadınların erkeğe yaptığı bu baskı neden görülmez. Ya da kadın neden erkeği mücadele edecek bir düşman olarak görmek yerine bir dost ve müttefik olarak görmez.<br />
Bütün bunlar, batının toplumu ayrıştırmak için içimize soktuğu düşüncelerdir. Bugün en mütedeyyin ailelerde bile bu konular konuşuluyorsa artık toplum çözülmüştür.</p>
<p>Bunun bir sonraki adımı erkeğin kadını kontrol etmediği ve kadının artık tamamen serbest olduğu (olumsuz onlamda, yani cinsel anlamda) bir yapıya doğru evrilir. Erkeğin kontrolu biterse kadın sokağın olur.</p>
<p><strong>İSLAMCI KADINLAR KADIN SORUNUNA İSLAMCA ÇÖZÜM VE KAVRAMLAR ÜRETMELİ, BATILI KAVRAMLARLA KARŞIMIZA GELMEMELİ</strong></p>
<p>Kadına şiddet varsa bunun nedeni sadece erkek midir? Yoksa kocasını sakinleştiremeyen, sekinete yol açmayan kadının da bir payı yok mudur?</p>
<p>Kocasını ihmal eden, sağda solda dolaşan, sosyal medyadan çıkmayan ve buradaki erkeklerle en mahrem sırlarını paylaşan, arkadaş olan veya serbest arkadaşlıklar kuran (başka erkekler de olabilir) kadının bir payı yok mudur?</p>
<p>Kadınlarımız çok mu masum?</p>
<p>Erkeğini ihmal eden, düşünmeyen, bencil, çıkarcı ve sadece kendisini düşünen bir kadın modelimiz oluşmadı mı?</p>
<p>Çalıştığını söyleyip dışardaki erkeklere süslendiği kadar kocasına süslenmeyen,<br />
İş arkadaşım, sosyal arkadaşım diyerek başka erkeklerle sürekli iletişimde olan,<br />
Para kazanmak için gecesini gündüzüne katan ve kazandığı bu paranın çoğunu yola, makyaja ve kıyafete harcayıp evin ortak masrafını ise kocasına yükleyen kadın mollerimiz oluşmadı mı?</p>
<p>Kocasının en ufak başarsızlığında tepesine çöken, onu ezen, başkasıyla kıyaslayan ve tepki gördüğünde ise mazlum kadın psiklojisine bürünen hastalıklı bir kadın tipimiz oluşmadı mı?</p>
<p>Toplumun erkeği hasta peki kadını sağlam mı?</p>
<p>Kadın hasta olan erkeği tedavi etmek yerine yasalara dayanarak onu te&#8217;dip etmenin yoluna mı başvuruyor?</p>
<p>Hep şiddeti erkek yapar, peki kadın erkeğe hangi şiddeti uygular bu hiç araştırılıyor mu?</p>
<p>Hep kadın dernekleri var (hatta islam adına bile islami kadın dernekleri var) kadınlar arası bir dayanışma var ve erkeğin KAVVAMUN sıfatına karşı mücadele eden bir kadın modeli var.</p>
<p>Peki neden bu enerjilerini aileyi güçlendirme, erkeği de kadını da ıslah etme üzerine harcamıyorlar?</p>
<p>Devlet neden erkeklere savaş açıyor da erkeklerin nasıl bir baskı altında olduğunu araştırmıyor?</p>
<p>Kadınlar kocalarının denetiminden (yanlış anlamayın kadınlar da kocalarını denetlesinler) kurtulduklarında nereye veya kime gidecekler?</p>
<p>Dışarda onları kim bekliyor?</p>
<p>Gece yarılarına kadar sokaklarda, arkadaşlarıyla gezen ve bunun hesabını vermeyen bir kadın modelimiz oluşmadı mı?</p>
<p>Kocaları insanlara birşeyler anlatırken evde karısı ve kızı her türlü haltı karıştıran bir modelimiz artık oluşmadı mı?</p>
<p>Bugün feminist islamcı dernekleri seminer ve konferans bahanesiyle kocalarından ayrı olarak başka şehirlere gidip günlerce kalmaktadırlar. Peki bu neden görülmüyor?</p>
<p>Karısına şiddet uygulayan erkeğe devlet yüklü para cezası verirken, bu paranın kadının boğazından da kesildiğini görmüyor mu? ve parasızlığın şiddeti daha da körükleyeceğinin farkında değil mi?</p>
<p>Bekarlığın uzun yıllara yayılması evlilğin sağlıklı olmaması kadına dönük cinsel saltırı, taciz, istismar ve tecavüzün asıl nedeni değil mi? Bu sorunu çözmek için devletin cezadan başka bir seçeneği yok mu?</p>
<p>Karısı tarafından şikayet edilmiş bir erkek artık o kadına döner mi?</p>
<p>Devletin bu sorunu bir tarafa para cezası keserek (aslında durumdan yararlanıp para kazanıyor devlet, üçkağıtçı bir devlet) onların arasında Kur&#8217;an&#8217;ın da buyurduğu gibi hakem olma ve ıslah etme rolüne neden girmiyor?</p>
<p>Islamcı kadınlarımız, batının ürettiği ve dayattığı kavramlar yerine neden kendi dinimiz/kültürümüz ve geleneklerimizden modeller, kavramlar üretip bunu tartışmıyor?<br />
Aile bakanlığı aileyi yok mu ediyor?</p>
<p><strong>KADIN VE ERKEK BIRBIRINI TAMAMLAR</strong></p>
<p>Bu yazıları yazmamın amacı olaya farklı bir bakış katmak ve sizin gibi değerli insanların da katkıda bulunacağı bir fikir platformu oluşturmaktır. Belki bu tartışmadan çok faydalı bir fikir çıkar ve bu fikri hayata geçirmek için çaba sarf ederiz. Ben, sorunun tek boyutlu olmadığın toplumsal olayların, sebebinin tek bir olaya indirgenemeyeceğini anlatmaya çalışıyorum.</p>
<p>Gelin sorunun asıl kaynaklarını bulup, aileleri, gençleri kurtaracak projeler geliştirelim. Ben ıslah, tedavi ve eğitim metodunu savunuyorum. Hatta kadın ve erkeğin birbirlerinin dilini anlamaları için iletişim derslerinin konulmasını savunuyorum. Hatta lise sonlarda bu konularda bir dersin verilmesini savunuyorum.</p>
<p>Sorun hepimizin sorunu.</p>
<p>Ben erkek cephesi siz kadın cephesi değilsiniz. Bütün cepheler bizim. Yeri geldiğinde kadın, yeri geldiğinde erkek cephesinde bulunur sorunu çözmeye çalışırız. ama haksızlık varsa bizim için mazlumun yanında olmak gerekir. Mazlum kimse bizim cephemiz odur.</p>
<p>Ben lise sonlara kadın ve erkeğin birbirlerinin dillerini anlamaları için özellikle iki unsur arasındaki iletişim dilinin eğitiminin verilmesi gerektiğini, evlilik derslerinin (cinsel anlamda değil) verilmesi gerektiğini savundum ve hala savunuyorum. Çünkü aslında biz birbirimizi anlamıyoruz. Kadın ve erkek olaylara farklı anlamlar verdiğinden ve farklı yaklaştıklarından birbirlerini yanlış anlamakta ve bu da kavgaları artırmaktadır.</p>
<p>Belki de toplumun hasta unsuru erkeklerdir, kadınlar değil. Kadınlar naif olduğundan bunu daha çabuk gösterebilirler. Çünkü kadınlar toplumun hassas terazileridir. Toplumdaki en ufak bir aksama kadın üzerinden yansıyabilir.</p>
<p>Bu nedenle kadın konusu konuşulurken bunu sadece kadınların çözeceği bir mesele olarak düşünüp erkekleri dışlamak sorunu çözemediği gibi ayrıştırmayı da getirir. Çünkü erkeğin tedavi edilmesi ile belki sorun çözülecektir. Erkek, modern hayatın kendisine tanığı serbest yaşamdan yararlanıp fıtrattan uzaklaşıyorsa onun da tedavi edilmesi gerekir. Bunun yolu da ıslah, eğitim ve iletişimdir.</p>
<p>Şiddete tabi ki karşıyız. Böyle erkeklere zaten hep nasihat ediyoruz. Biz çözümün yanliş oıdugunu çözümün ceza değil (tabi ki suç işleyenleri cezalandıracagız) ıslah oldugunu söyluyoruz. Ama şiddetin her turlusune karşıyız.</p>
<p>Kadına şiddet uygulandığını iddia eden kadınların çoğu aslında tuzu kuru kadınlardır ve bunların çoğu aslında kocalarına şiddet uygulamaktadırlar. Günümüz kadınları, kendilerini bulunmaz hint kumaşı gibi görmekte ve erkeğin tek görevinin kendilerinin arzu ve isteklerini yerine getiren bir makina olduğunu düşünmektedir. Tüm arzularını yerine getiren erkeklerine karşı da müşfik ve anlayışlı olmamakta, dertleriyle dertlenmemekte ve gücünün üstünde talepte bulunmaktadır.</p>
<p>Sabır karşılıklıydı. Hatta ayet, eşlerinizin beğenmediğiniz bir özelliğinden dolayı sabretmemizi tavsiye ediyor. Bir çok erkek, karısına sabır gösterdiği gibi, toplumuzdaki dindar erkek birden fazla evlenmediği gibi, başka kadına da gayrı meşru yaklaşmamaktadır. Ama yine de sorunlar varsa buna islamca çözümler üretilmeli&#8230;<br />
günümüzde bunun nedenlerini sosyologlar, pskilologlar, pedagoglar ve jinekologlar araştırmalı. Çünkü bu sorun çoğalmışsa toplumsal bir histeri var demektir. Ayrıca bazı kavramlar bulaşıdır ve toplumu çözer.</p>
<p>Tarihçi-Ilahiyatçı Yazar Ibrahim Halil Er</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadina-siddet-konusu/">Kadına Şiddet Konusu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kadina-siddet-konusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefret</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefret/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefret/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2015 12:34:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Herşeyin Bir Anlamı Var]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret adaletsizliği tetikler]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhsal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8024</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nefret adaletsizliği tetikler, adaletsizlik de şiddeti. Nefret sözcüğü ağzınızdan çıktığında, düşma­nı ortadan kaldırılası bir varlık ola­rak tanımlamış olursunuz. Bugün Türkiye&#8217;de aklı başında gibi görünen pek çok insan, demok­ratik bir ülkede nefret suçu’ sayılabilecek söylemlerde bulu­nuyor, nefret konuşmasını çoğaltıyor. Sokaktaki vatandaşın ‘karadonlu/kıllı’ veya ‘göbeğini kaşıyan adam’ olarak aşağı­landığı, hikâyesinin ve dolayısıyla yapağı seçimin önemsizleştirildiği ayrımcı yaklaşımlar, gazete [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefret/">Nefret</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nefret adaletsizliği tetikler, adaletsizlik de şiddeti. Nefret sözcüğü ağzınızdan çıktığında, düşma­nı ortadan kaldırılası bir varlık ola­rak tanımlamış olursunuz. Bugün Türkiye&#8217;de aklı başında gibi görünen pek çok insan, demok­ratik bir ülkede nefret suçu’ sayılabilecek söylemlerde bulu­nuyor, nefret konuşmasını çoğaltıyor. Sokaktaki vatandaşın ‘karadonlu/kıllı’ veya ‘göbeğini kaşıyan adam’ olarak aşağı­landığı, hikâyesinin ve dolayısıyla yapağı seçimin önemsizleştirildiği ayrımcı yaklaşımlar, gazete köşelerinden üzerimi­ze püskürtülüyor. Bu söylem, toplumun Batılı tüketim ve yaşama biçimini içselleştirmek yoluyla üstünleştiğini düşü­nen kimi kesimlerinde hemen mâkes buluyor ve kente son­radan gelen, düşük gelir seviyesinden insanların veya kimi- leyin cami cemaatinin bir öfke nesnesine dönüştürülmesi­ne yol açıyor.</p>
<p>Örnek mi istiyorsunuz?</p>
<p>İstanbul’un Bağdat Caddesi’nde yürümekte olan ba­şörtülü, varlıklı ve eğitimli bir kadın ensesine aniden inen şaplakla irkildi. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, az önce kendisine kötü kötü bakan altmış yaşlarında modern bir Cumhuriyet kadını’nın koşarak uzaklaştığını fark etti. Ca­nının acısına mı yansındı, yoksa hemcinsinden gördüğü şiddete mi?</p>
<p>Buna benzer sayısız örnek verebilirim. Bunlar benim nef­ret mağdurlarından birebir dinlediğim öyküler. Bu olayda dikkat çeken şey şu: Öfke duyulan nesnenin (başı örtülü ka­dın) özgüveninin (Şuna bakın, caddede nasıl da rahat yürü­yor ! Burası bizim bölgemiz, sen burada ne arıyorsun?), aşı­rı derecede kutuplaşmış politik zeminde muhatabında ya­rattığı tehdit algısı. Benim topraklarımda kendine bu kadar güvenerek yürüyebiliyorsan, buralar artık benim toprağım değil demektir. Aman Allah’ım! O zaman ben topraksız ve kimliksiz mi kalacağım?</p>
<p>Bu tehdit algısı içimdeki küçük diktatörü açığa çıkarı­yor. Bana benzemeyenin beni yok edebileceğini düşündü­ğüm anda, onun ensesine bir şaplak indirmek meşrulaşıyor.</p>
<p>Tehdit algısını besleyen ana damarlardan biri de, ‘nefret konuşmaları.’ Toplum önünde serdedilen ve daha güçsüz ol­duğu düşünülen grupları hedefleyen bu konuşmalar, hedef­lediği grup veya kişiyi aşağılayarak onun kişiliğini rencide ediyor. Hedefteki kişi, böylece kendisini daha değersiz, ruh­sal açıdan daha sıkıntılı ve özgürlüğü kısıtlanmış birisi ola­rak hissediyor, öte yanda, hayatını ancak otoritenin diline bitiştirerek var olabilen bir kesimin, muhayyel düşmana şid­det göstermesini kolaylaştırıyor.</p>
<p>‘Düşman üretme ideolojisi/ Türkiye’de başımıza ne ço­raplar örmüş birlikte izliyoruz. Nefreti bir politik aygıt ola­rak kullanmak suretiyle, sözüm ona doğru amaçlar uğruna karanlık eylem ve cinayetlerini meşrulaştırmaya çalışanlar, bugün bir bir yargı önüne çıkarılıyor. Sağa sola parmakla­rını çevirerek bulanık suda hain avlayanların, bu ülkeye ve millete ne denli derin bir ihanet içinde oldukları gün yüzü­ne çıkıyor.</p>
<p>Nefret eden, tedaviye muhtaçtır. Nefretin sahibi, kendi içindeki kötülükle yüzleşmekle iyileşebilir ancak. Kem âlet (nefret) ile kemâlât olmaz.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Herşeyin Bir Anlamı Var</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefret/">Nefret</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefret/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
