<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şeytan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/seytan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 12 May 2020 14:49:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Şeytan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şeytanın Kalbe Vesvese İle Tasallutu, Vesvese&#8217;nin Anlamı ve Galebe Çalmasının Sebebi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-kalbe-vesvese-ile-tasallutu-vesvesenin-anlami-ve-galebe-calmasinin-sebebi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-kalbe-vesvese-ile-tasallutu-vesvesenin-anlami-ve-galebe-calmasinin-sebebi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 May 2020 14:49:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan'ın Hileleri]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytanın Kalbe Vesvese İle Tasallutu]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese'nin Anlamı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24381</guid>

					<description><![CDATA[<p>Söylediğimiz gibi kalp kurulmuş bir çadır gibidir ve birtakım kapıları vardır. Her kapısından kendisine durum ve haller gelir ve yine kalbin misâli hedefe benzer. Ona her taraftan oklar atılır veya kalp, dikilmiş bir aynaya benzer. O aynanın üzerinde çeşitli sûretler geçer. Bir sûretten sonra başka bir sûret görünür. O ayna bu geçen sûretlerden boş değildir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-kalbe-vesvese-ile-tasallutu-vesvesenin-anlami-ve-galebe-calmasinin-sebebi/">Şeytanın Kalbe Vesvese İle Tasallutu, Vesvese’nin Anlamı ve Galebe Çalmasının Sebebi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="font-size-22 margin-bottom-sm"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-24401 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/vesvese-ve-kurtulus-careleri-h1456715532-dd6aae-300x150.jpg" alt="" width="428" height="214" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/vesvese-ve-kurtulus-careleri-h1456715532-dd6aae-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/vesvese-ve-kurtulus-careleri-h1456715532-dd6aae-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/vesvese-ve-kurtulus-careleri-h1456715532-dd6aae.jpg 625w" sizes="(max-width: 428px) 100vw, 428px" /></h1>
<p class="font-size-20 margin-bottom-sm">Söylediğimiz gibi kalp kurulmuş bir çadır gibidir ve birtakım kapıları vardır. Her kapısından kendisine durum ve haller gelir ve yine kalbin misâli hedefe benzer. Ona her taraftan oklar atılır veya kalp, dikilmiş bir aynaya benzer. O aynanın üzerinde çeşitli sûretler geçer.</p>
<div class="content font-size-19 margin-bottom-sm">
<p>Bir sûretten sonra başka bir sûret görünür. O ayna bu geçen sûretlerden boş değildir veya bir havuzun sularına benzer. Çeşitli nehirlerden o havuza sular akar&#8230; Her durumda kalbe akan bu yeni yeni eserlerin giriş noktaları ya beş duyudan veya bâtındandır. Hayâ, şehvet, öfke ve insan mizacından oluşan şeylerdendir. Çünkü insanoğlu beş duyusuyla birşeyi idrâk ettiği zaman, o idrâk edilen şeyden kalpte bir eser oluşur. Böylece fazla yemekten veya mizacdaki bir kuvvetten dolayı şehvet kabardığı zaman onun kalpte bir etkisi olur. Her ne kadar kalp, hissettirmekten engellense de nefiste meydana gelen hayaller devamlı kalırlar. Hayal birşeyden diğer birşeye geçer. Hayalin geçişine göre, kalp de bir halden diğer bir hâle geçer. Maksat şudur; kalbin değişmesi ve etkilenmesi daima bu sebeplerdendir. Kalpte oluşan eserlerin en güzeli hatıralardır. Hatırat&#8217;tan gayemiz; kalpte meydana gelen fikir ve zikirlerdir. Bunlardan gayemiz; teceddüd veya tezekkür yoluyla gelen ilimlerdir. İşte bu ilimlere &#8216;hâtırat&#8217; adı verilir. Çünkü bunlar, kalp onlardan gâfil olduktan sonra kalbe gelirler. İradeleri harekete getiren hatırat&#8217;tır. Çünkü niyet, azim ve irade ancak niyet edilen mânânın tamamının kalpte meydana gelmesinden sonra oluşur.</p>
<p>Bu bakımdan fiillerin başlangıcını ve rağbeti tahrik eden hatırat&#8217;tır. Rağbet de azmi tahrik eder, azim de niyeti tahrik eder. Niyet ise âzayı harekete geçirir. Rağbeti harekete geçiren hatırat) şerre dâvet eden, sonucu zarar veren hâtırat ile hayra dâvet eden ahirette fayda veren hâtırat diye ikiye ayrılır. Bu iki kısım değişik hâtırattır. Bu bakımdan değişik isimlere muhtaçtırlar. Güzel sonuç veren hâtırata &#8216;ilham&#8217;, kötü hâtırata (şerre dâvet eden âtırata) ise Vesvese&#8217; adı verilir. Bunu bildikten sonra anlarsın ki bu hâtıratlar, hâdis (sonradan olma)dır. Her sonradan olanın mutlaka &#8216;muhdis&#8217;i (icat edicisi) vardır. Havadis ne zaman değişik olursa, onların değişmeleri, sebeplerinin çeşitliliğine delâlet eder. İşte müsebbebleri sebeplere bağlamak tertibindeki Allah Teâlâ&#8217;nın kanunundan anlaşılan budur! Ne zaman evin duvarları ateşin ışığıyla aydınlanırsa, tavanı ateşten çıkan duman ile kararırsa, bilirsin ki kararmanın sebebi, aydınlanmanın sebebinden ayrıdır.</p>
<p>İşte böylece kalbin nûrları ve zulmeti için de iki değişik sebep vardır. Bu bakımdan hayra davet eden hâtırat sebebine &#8216;melek&#8217; ismi verilir. Şerre dâvet eden hâtıratın sebebine &#8216;şeytan&#8217; ismi verilir. Kalbin, sayesinde hayır ilhamını kabul etmeye hazır olduğu lûtufa &#8216;tevfîk&#8217; ismi verilir. Kalbin, sayesinde şeytanın vesvesesini kabul etmeye hazır olduğu şeye de &#8216;iğvâ&#8217; ve &#8216;hizlân&#8217; ismi verilir. Çünkü çeşitli mânâlar, değişik isimlere muhtaçtırlar. Melek, Allah Teâlâ&#8217;nın yarattığı ve şanı hayır ile ilmi ifade etmek olan bir mahlûktan ibarettir. Bu mahlûk hakkı keşif, hayrı va&#8217;d ve emr-i bi&#8217;1-ma&#8217;ruf yapar. Allah Teâlâ onu yaratmış ve bu vazifelerde kullanmak üzere kendisini musahhar kılarak görevlendirmiştir. Şeytan ise, öyle bir yaratıktan ibarettir ki, meleğin zıddıdır. Yani şerri ve fuhşiyatı emreder, hayrı yapmaya azmettiğin zaman fakirlikle korkutur. Bu bakımdan vesvese ilhamın tam zıddıdır. Şeytan ise, meleğin tam zıddıdır&#8230; Tevfik de hizlân&#8217;ın zıddıdır ve bu duruma şu ayet-i celîle ile işaret vardır:</p>
<p>Herşeyden iki çift (erkek-dişi) yarattık. (Zâriyât/49)</p>
<p>Çünkü varlıkların tümü çifttirler. Ancak Allah Teâlâ bu hükmün dışındadır. Çünkü Allah Teâlâ &#8216;tek&#8217;dir. O&#8217;nun karşılığı yoktur. Bil ki birdir, haktır ve bütün çiftleri yaratandır. Bu bakımdan kalp, şeytan ile melek arasında çekilmektedir. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Kalbe gelen iki şey vardır. Birisi melekten gelen şeydir ki hayrı vadedip, hakkı tasdik eder. Bu bakımdan kim kalbinde bunu görürse, bilsin ki bu Allah&#8217;tan gelen bir lütûftur ve bunun için Allah Teâlâ&#8217;ya hamdetmelidir. Düşmandan gelen ikinci birşey vardır. O da şerri va&#8217;d edip hakkı yalanlar ve hayrı yasaklar. Kim kalbinde böyle birşeye rastlarsa kovulmuş şeytanın şerrinden Allah&#8217;a sığınsın!40</p>
<p>Rasûlullah bunu söyledikten sonra şu ayeti okudu.<br />
Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size çirkin şeyleri yapmayı emreder. Allah ise size kendi tarafından bir mağfiret ve bir fazl va&#8217;dediyor. Allah(ın lütfu) geniştir, herşeyi kemâliyle bilendir.(Bakara/268)</p>
<p>Hasan Basrî diyor ki: Kalpteki bu iki hâdise, kalpte durmadan cevelan eden iki himmettir. Biri Allah&#8217;tan gelen, biri de şeytandan gelen himmet&#8230; O halde, Allah o kuldan razı olsun ki Allah&#8217;tan gelen himmetin hududunda durur ve Allah&#8217;tan geleni yapar, Allah&#8217;ın düşmanından gelenle mücadele edip reddeder. Kalp, musallat olan bu iki himmet arasında çekildiğinden dolayı Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Mü&#8217;minin kalbi rahman Allah&#8217;ın kudret parmaklarından iki parmak arasındadır.41</p>
<p>Çünkü damar, kan, kemik ve etten oluşan &#8216;parmak&#8217;tan Allah Teâlâ münezzehtir. Boğumlara taksim olunan parmaktan Allah Teâlâ&#8217;nın şânı yücedir. Fakat parmaktan maksat süratle çevirmektir. Hareketlendirme ve bozmaya muktedir olmaktır. Çünkü sen, parmağını parmak olduğundan dolayı değil, evirip çevirmekteki çalışmasından dolayı istersin. Nasıl ki, parmaklarınla fiillerde bulunuyorsan, Allah Teâlâ da yaptıklarını, melek ve şeytanı musallat kılmak sûretiyle yapar. Bunların ikisi, Allah&#8217;ın kudretiyle, kalpleri evirip çevirmekle görevlendirilmişlerdir. Senin parmaklarının cisimleri evirip çevirmekte sana musahhar olduğu gibi&#8230;</p>
<p>Kalp -yaradılış itibariyle- melekten gelen eserleri de, şeytandan gelen eserleri de kabul etmeye eşit bir şekilde elverişlidir. Bunların biri diğerine esasında ağır basmamaktadır. Ancak taraflardan birinin ağır basması, nefsin hevasına uymak, şehvetlere düşmek veya şehvet ve hevâ-i nefisten yüz çevirmekle olur. Eğer insanoğlu öfkesinin ve şehvetinin isteğine ayak uydurursa heva-i nefis vasıtasıyla şeytanın kendisine tasallut ettiği anlaşılır. Kalp böylece şeytanın yuvası ve kaynağı olur. Çünkü heva-i nefis, şeytanın merasıdır. Eğer insanoğlu şehvetlerle mücahede edip onları nefse musallat kılmazsa ve meleklerin ahlâkına uyarsa, bu takdirde onun kalbi meleklerin istikrar yeri ve iniş merkezi olur. Hiçbir kalp; şehvet, öfke, hırs, tamahkârlık ve kötü emelden, kısacası hevâ-i nefisten dallanıp budaklanan beşerî sıfatlardan boş olmadığı için şeytanın vesveseyle dolaşmadığı kalp yoktur. Bunun için Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>-Hiç kimse yoktur ki onun bir şeytanı olmasın.</p>
<p>-Ey Allah&#8217;ın Rasûlü! Senin de şeytanın var mı?</p>
<p>-Benim de var. Ancak Allah Teâlâ bana yardım ederek şeytanı mağlup etti ve böylece benim şeytanım teslim oldu.Bu bakımdan o bana hayırdan başkasını emretmez.42</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in şeytanının böyle olması, şu hikmetten ötürüdür: Şeytan ancak şehvet vasıtasıyla musallat olur. O halde şehvetine karşılık Allah&#8217;ın yardımına mazhar olan bir kulun şehveti, istediği yerde harekete geçer ve istediği hududlara kadar varır, bu kulun şehveti şerre dâvet etmez. Bu bakımdan şehvetin zırhına bürünmüş şeytan da ancak hayrı emreder.</p>
<p>Ne zaman hevanın istekleriyle dünyanın zevki kalbe hâkim olursa, şüphesiz şeytan, bir imkân bulur ve vesveseye başlar. Ne zaman ki kalp, Allah&#8217;ın zikrine dönerse, şeytan oradan göçeder ve onun için imkân kapısı oldukça daralır ve böylece melek gelip ilham eder. Kısacası kalbin savaş meydanında meleklerin ordusu ile şeytanların ordusu arasında daimî bir kavga vardır, kalp ikisinden birine teslim oluncaya kadar devam eder. Böylece fetheden geçebilir. Kalplerin çoğu, şeytanların orduları tarafından fethedilerek mülk edinilmiştir. Geçici dünyayı ahirete tercih etmeye, ahireti atmaya dâvet eden vesveselerle dolmuşlardır. Şeytan ordu-arının istilâları şehvetlere ve hevâ-i nefse tâbi olmakla başlar ve bundan sonra kalbin melekler tarafından fethedilmesi şeytanın pisliklerinden, yani hevâ ve şehvetlerden boşaltmak sûretiyle mümkün olur. Meleklerin iz bıraktıkları mekân olan kalbi Allah&#8217;ın zikriyle tâmir etmek de ancak meleklerce fethedilmesiyle mümkün olur.</p>
<p>Câbir b. Ubeyde el-Adevî şöyle anlatır: el-Ulaye b. Ziyad&#8217;a kalbimdeki vesveseden şikayet ettim. Bana dedi ki: &#8216;Bunun misali, içinden hırsızların geçtiği bir evin misaline benzer. Eğer o evde birşeyler varsa hırsızlar sağa sola başvurur, evi arayıp tararlar. Eğer birşey yoksa evi bırakıp geçip giderler&#8217;.</p>
<p>Yani hevâ-i nefisten boş olan bir kalbe şeytan girmez ve bunun için de Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Benim (gerçek) kullarım(a gelince) senin onlar üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur. Rabbin ise, vekil olarak yeter!(İsrâ/65)</p>
<p>Bu bakımdan hevâ-i nefsine tâbi olan herkes Allah&#8217;ın değil, hevâ-i nefsinin kuludur ve bunun için de Allah Teâlâ kendisine şeytanı musallat kılarak şöyle buyurmuştur: &#8216;(Ey Rasûlüm)! Şimdi o kimseyi gördün ya! (Hidayeti bırakıp keyfine taparcasına) zevkini kendisine ilâh edinmiş&#8217; (Câsiye/23). Bu ayet işaret eder ki hevâ-i nefsini kendisine ilah edinen bir kimse Allah&#8217;ın kulu değildir, hevâ-i nefsinin kuludur ve bunun için de Amr b. As Hz. Peygamber&#8217;e şöyle sorar:</p>
<p>-Ya Rasûlullah! Şeytan benimle namazımın ve okuyuşumun arasına girdi!</p>
<p>&#8211; O bir şeytandır ki kendisine hanzeb denir. Seninle ibadetlerinin arasına girdiğini hissettiğin zaman onun şerrinden Allah&#8217;a sığın ve üç defa sol tarafına tükür.43</p>
<p>Amr der ki: &#8216;Ben Hz. Peygamberin dediğini yaptım ve bu sayede Allah Teâlâ o şeytanı benden uzaklaştırdı&#8217;.</p>
<p>Muhakkak ki abdestin &#8216;Velhan&#8217; adlı bir şeytanı vardır. Onun şerrinden Allah Teâlâ&#8217;ya sığının!44</p>
<p>Şeytanın vesvesesini ancak vesvese veren şeyden başkasını düşünmek siler. Çünkü herhangi birşeyin hatırlanması kalpte meydana gelirse, ondan önce kalpte bulunan şey yok olur. Fakat herşey Allah Teâlâ&#8217;nın gayrisidir ve herşey Allah ve Allah ile irtibatlı olanın gayrisidir. O, vesveseye vesile olup şeytanın at oynatma meydanı olabilir. Bu bakımdan veseveseyi silip artık bir daha şeytana cevelân etme imkânını vermeyen tek şey, Allah&#8217;ın zikridir ve bilinir ki Allah&#8217;ın zikrinde şeytanın mecali yoktur ve hiçbir şey zıddından başkasıyla tedavi olunamaz. Şeytanî vesvesenin tamamının zıddı ise, istiaze etmek vasıtasıyla Allah&#8217;ı anmaktır. Kuvvet ve kudretinden tamamen uzaklaşıp Allah&#8217;a iltica etmektir. Böyle yapman senin eûzü billâhi min&#8217;eş-şeytân&#8217;ir-racîm ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi&#8217;l-aliyyıl-azîm demenin mânâsıdır. Böyle bir durumu meydana getirmek ancak muttakîlerin işidir. O muttakîler ki Allah&#8217;ın zikri onlarda galiptir. Şeytan ise ancak gaflet anlarında onları ziyaret eder.</p>
<p>Allah&#8217;tan korkanlar, kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman Allah&#8217;ı ve azabı düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar doğru yolu bulup şeytanın vesvesesini atmışlardır bile&#8230;(A&#8217;raf/201)</p>
<p>Meşhur müfessir Mücâhid, Nas suresinin 4. ayetini şöyle tefsir etmiştir: &#8216;Şeytan kalbe yayılır. Ne zaman insan, Allah&#8217;ı anarsa, geri çekilip kalıbına döner. İnsanoğlu gâfil olduğu zaman yeniden kalbi istilâya başlar!&#8217; Bu bakımdan Allah&#8217;ın zikriyle şeytanın vesvesesi arasında zulmet ile nûrun, gece ile gündüzün arasında olduğu gibi, kovalamaca vardır. Biri diğerinin zıddı olduğu için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Şeytan onları kuşatmış onlara Allah&#8217;ı anmayı unutturmuştur.(Mücâdele/19)<br />
Enes, Hz. Peygamber&#8217;den şöyle rivayet eder:</p>
<p>Muhakkak ki şeytan hortumunu Ademoğlunun kalbine sarkıtır. Eğer Ademoğlu Allah&#8217;ı zikrederse, şeytan gerisin geriye çekilir. Eğer Allah&#8217;ı unutursa şeytan onun kalbini yutar.45</p>
<p>İbn Veddah&#8217;ın naklettiği bir hadîs ise şöyledir:</p>
<p>Kişi, kırk yaşına gelip de tevbe etmezse, şeytan onun yüzünü eliyle sıvazlar ve kendisine &#8216;Babam felâha kavuşmamış bir kimsenin yüzüne kurban olsun!&#8217; der.<br />
Nasıl ki şehvetler, Ademoğlunun et ve kanına karışmışsa, şeytanın tasallutu da öylece etine, kanına karışmış ve her taraftan kalbini kuşatmıştır.</p>
<p>Muhakkak ki şeytan, insanoğlunun damarlarında dolaşır. Bu bakımdan siz şeytanın dolaştığı yolları, aç kalmak (oruç tutmak) sûretiyle daraltınız.46</p>
<p>Neden şeytanın yolları acıkmak sûretiyle daralır? Çünkü acıkma, şehveti kırar. Şeytanın yolu ise şehvetlerdir. Şehvetler her taraftan kalbi kuşattığı için Allah Teâlâ İblis&#8217;ten hikâye ederek şöyle buyurur:</p>
<p>Öyleyse beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki insanoğullarını saptırmak için muhakkak senin doğru yoluna oturacağım, vesvese verip pusu kuracağım. Sonra onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım.</p>
<p>Şeytan, Ademoğlunu kandırmak için yollarda oturmuştur, Ademoğlu&#8217;nun İslâm yoluna şeytan oturdu ve Ademoğluna şöyle sordu: &#8216;Sen müslüman mı oluyorsun? Sen dinini ve ecdadının dinini mi terkediyorsun?&#8217; Şeytanın bütün ısrarına rağmen Ademoğlu kendisine isyan ederek müslüman oldu. Sonra şeytan, Ademoğlunu kandırmak için hicret yoluna oturup ona şöyle dedi: &#8216;Sen öz memleketinden hicret mi ediyorsun?&#8217; Yine Ademoğlu şeytana isyan edip hicret etti. Sonra şeytan onu aldatmak için cihad yoluna oturdu ve dedi ki: &#8216;Sen cihada mı gidiyorsun? Oysa cihad, nefsin ve malın telef edilmesidir. Savaşıp öldürüleceksin. Karıların başkası tarafından nikâh edilecektir ve malın vârislere taksim edilecektir&#8217;. Ademoğlu, şeytanın bu iğvasına rağmen, ona isyan edip cihada devam etti. Kim böyle yapıp ölürse, onu cennete göndermek Allah Teâlâ&#8217;ya hak olur.47</p>
<p>İşte görüldüğü gibi, Hz. Peygamber vesvesenin mânâsına zikretti. Vesvese, mücahid bir kimsenin kalbine &#8216;Sen öleceksin! Kadınların kocaya gidecekler&#8217; gibi sözler söyleyerek insanoğlunu cihaddan caydırır. Bunlar malûm ve herkesce bilinmektedir. Bu bakımdan vesveseler de müşâhede ile malûmdurlar. Kalbe gelen herşeyin bir sebebi vardır ve o sebep, bilinmesi için bir isme muhtaçtır. Bu bakımdan vesvesenin sebebinin ismi şeytandır ve insanoğulları şeytana isyan etmek veya ona tâbî olmak sûretiyle değişik durumda bulunurlar ve bunun için de Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Hiçbir kimse yoktur ki bir şeytanı olmasın!48</p>
<p>Böylece basiretin bu çeşidiyle vesvese, ilham, melek, şeytan ve hizlân&#8217;ın mânâları açığa kavuşmuş oldu. Bu hakikatten sonra, şeytanın zâtını düşünüp, acaba lâtif bir cisim midir veya cisim değil midir? Acaba cisim değilse, cisim olan insanın bedenine nasıl girer? Bu tür düşünceye muamele ilminde hiçbir ihtiyaç yoktur. Şeytanı bu yönden tedkik eden bir kimsenin misâli, tıpkı elbisesinin içerisine yılan girmiş bir kimsenin misâline benzer. Elbisesinin içerisine yılan girmiş bir kimse, herşeyden önce, yılanı çıkarıp atmaya ve zararını kendisinden uzaklaştırmaya muhtaçtır. Oysa adam yılanı çıkarıp atmıyor da onun şeklini, rengini, uzunluğunu tedkik etmekle meşgul oluyor. Bu ise, cehâletin ta kendisidir. Bu bakımdan insanoğlunu şerre iteleyici hatıratın bir sebepten doğduğu anlaşıldı ve şüphesiz düşman da anlaşıldı. Bu bakımdan düşman ile mücadele etmekle meşgul olması uygundur. Allah Teâlâ da şeytanın düşmanlığını Kur&#8217;an&#8217;ın birçok ayetinde tarif etmiştir ki ehl-i iman bu tarif sayesinde şeytanın şerrinden emin olup sakınsın!</p>
<p>Hakîkaten şeytan (öteden beri) size düşmandır. Siz de onu düşman edinin! Çünkü o, avanesini cehennemlik olmaya çağırır.(Fâtır/6)</p>
<p>&#8216;Şeytana itâat etmeyin. O size açık bir düşmandır&#8217; diye size öğüt vermedim mi ey Ademoğulları?(Yâsin/60)</p>
<p>Bu bakımdan kulun, düşmanı kendisinden uzaklaştırmakla meşgul olması gerekir. Düşmanın soyunu sopunu, yerini yurdunu sormakla meşgul olması gerekmez. Evet! Düşmanın silahını bilmesi gerekir ki onu nefsinden uzaklaştırsın. Şeytanın silahı ise, hevâ-i nefis ve şehvetlerdir ve bunu bilmek âlimlere kâfidir. Şeytanın zatını, sıfat ve hakikatlerini ve meleklerin hakikatini bilmeye gelince, bu ancak mükâşefe ilmine dalmış ârif kişilerin işidir. Muamele ilminde bunu bilmeye insanoğlu muhtaç olmaz. Evet, hatıratın şu kısımlara ayrıldığını herkes bilmelidir:</p>
<p>A)Kesinlikle şerre dâvet eden bir kısmı vardır ve bu kısmın vesvese olduğu da gizli değildir.</p>
<p>B)Kesinlikle hayra dâvet ettiği bilinen hâtırattır. Bunun ilham olduğunda şek ve şüphe yoktur.</p>
<p>C)Hangi kısım olduğunda tereddüt ve şüphe olandır. Bunun, meleği yaklaştıran hasletten mi geldiğini, yoksa şeytanı yaklaştıran hasletten mi geldiğini bilmek kolay değildir. Çünkü şerri, hayır şeklinde göstermek şeytanın hilelerindendir.</p>
<p>Acaba bu hayır mıdır yoksa şeytanın hilesiyle &#8216;hayır&#8217; şeklinde gösterilen &#8216;şer&#8217; midir diye ayırmak çok zordur. Âbidlerin çoğu bu üçüncü kısımla helâk olmuşlardır. Çünkü şeytan onları doğrudan doğruya açık şerre dâvet etmeye muktedir değildir. Bu bakımdan onları aldatmak için &#8216;şerr&#8217;i hayır sûretinde göstererek tasvir eder. Nitekim âlim kişiye va&#8217;z ve nasihat yoluyla der ki: &#8216;Sen halka bakmaz mısın? Onlar cehaletten ölüdürler, gafletten helâk olmuşlar, ateşe yaklaşmışlardır. Allah&#8217;ın kullarına hiç merhametin yok mudur? Nasihat ve va&#8217;zınla onları tehlikelerden neden kurtarmıyorsun? Oysa Allah sana gören bir kalp, ateşli bir dil, halk tarafından kabul edilen bir konuşma ihsan etmiştir. Bu bakımdan sen nasıl Allah&#8217;ın nimetini inkâr eder, dolayısıyla Allah&#8217;ın kahrına kendini maruz bırakırsın? Hakîkati haykırmaktan nasıl susarsın? Halkı dosdoğru yola davet etmekten nasıl geri kalırsın?!!&#8217; Evet böylece şeytan, âlimin kalbinde bunu yerleştirmeye çalışır. Onu ince hilelerle durmadan çeker, ta ki o halka va&#8217;z ve nasihat yapmakla meşgul oluncaya kadar. Meşgul olduktan sonra onu halka süslü görünmeye, lâfızları güzelce telâffuz etmeye, hayrı açıkça söylemek sûretiyle riyâkârlık yapmaya dâvet eder ve âlime der ki: &#8216;Eğer sen böyle yapmazsan senin konuşmanın tesiri cemaatin kalbinden düşer ve cemaat doğru yolu bulamaz&#8217;.</p>
<p>Böylece âlimin kalbinde bunu daimî bir şekilde işler ve böylece âlimin kalbinde riyânın kokularını yerleştirir. Halk tarafından kabul edilsin zihniyetini, dünyada rütbe sahibi olmanın lezzetini, yardımcılarının ve kendisinden ilim alanların çokluğuyla aziz olma fikrini, halka hakaret gözüyle bakmayı yerleştirir. Dolayısıyla miskin âlim, va&#8217;z ve nasihatinden ötürü helâke doğru sürüklenir gider. Hayrı kasdettiğini zannederek konuşur. Oysa maksadı post kapmak ve halk tarafından kabul görmektir ve bundan dolayı da helâk olur! Allah nezdinde bir kıymeti olduğu zannına kapılır. Oysa kendisi Hz. Peygamber&#8217;in şu sözlerinin mefhumuna dâhil olanlardan olur.</p>
<p>Muhakkak ki Allah bu dini, ahlâksız bir kavimle de takviye ve te&#8217;kid eder.49</p>
<p>Muhakkak ki Allah bu dini fâcir ve fâsık kişiyle de takviye eder.50</p>
<p>Bu sırra binaen rivayet edilir ki İblis, Hz. İsa&#8217;ya misâl âleminde görünür ve der ki: &#8216;Lâ ilâhe illâllah de!&#8217; Buna karşılık olarak Hz, İsa (a.s) şöyle der: &#8216;Lâ ilâhe illâllah hak bir kelimedir. Fakat senin sözünle bu kelimeyi söylemem!&#8217;</p>
<p>Hz. İsa&#8217;nın (a.s) böyle söylemesinin hikmeti şudur: İblis&#8217;in hayra çağırmasında da birtakım karıştırmalar vardır. Şeytanın bu tür karıştırmaları sayılamayacak kadar çoktur ve bu tür karıştırmalarından ötürü birçok âlim, âbid, zâhid, fakir, zengin ve şerrin zâhirinden nefret eden, açık günahlara girmeyi nefislerine uygun görmeyen halk sınıfları helâk olmuşlardır.</p>
<p>Biz bu bölümün sonunda gelen Gurur Kitabı&#8217;nda şeytanın hilelerinden bir kısmını zikredeceğiz. Eğer zaman mühlet verirse, biz özel olarak bu hususta bir kitap telif edeceğiz ve telif edeceğimiz kitaba &#8216;Telbîsu İblis&#8217; (İblis&#8217;in Kandırmaları) adını vereceğiz. Çünkü zamanımızda îblis&#8217;in aldatması memleketler ve kullar arasında oldukça yayılmıştır. Hele mezhep ve inançlar sahasında daha da fazla yaygındır. Hatta hayırlardan sadece resimler ve görünür tarafları kalmıştır. Bütün bunlar, İblisin kandırma ve hilelerine kurban olmaktan kaynaklanmıştır. Bu bakımdan kul&#8217;a, kalbine gelen her fikrin yanında durup süzmek gerekir ki bu fikrin melekten mi, yoksa şeytandan mı geldiğini bilsin ve basiret gözüyle derin derin düşünsün ve tabiattan gelen hevâ-i nefisle hareket etmesin! Kişi böyle bir hakikate ancak takva, basiret nûru ve ilmin çokluğu ile vâkıf olabilir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Allah&#8217;tan korkanlar kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman, Allah&#8217;ı ve azabını düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar doğru yolu bulup şeytanın vesvesesini atmışlardır bile&#8230;.(A&#8217;raf/201)</p>
<p>Yani ilmin nûruna dönmüşlerdir ve böylece onlara müşkil meseleler, hakikî yönüyle görünür ve keşfolunur.</p>
<p>Nefsini takva ile bezemeyen bir kimseye gelince, bu kimse tabi-atça hevâ-i nefsine tâbi olduğundan ötürü şeytanın hilesine meyleder ve böylece şeytanın kandırması bu kimsede çoğalır ve bilmediği halde acelece şeytanın helak edici vesveselerine kurban gider. Böyle kimseler hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Artık zannetmedikleri bir azap Allah tarafından onlar için meydana çıkmıştır.(Zümer/47)</p>
<p>Denildi ki: &#8216;Onlar için meydana çıkan azap&#8217;, hayır zannettiği ve hakîkaten günah olan amelleridir. Muamele ilminin çeşitlerinin en çözülmez olanı, nefsin hilelerine ve şeytanın desiselerine vâkıf olmaktır. Oysa bunlara vâkıf olmak, her kul için farz-ı ayınıdır. Ama halk bunu ihmâl etmiştir. Kendilerini vesveseye çeken ilimlerle meşgul olmuşlardır. Şeytan onlara musallat olmuş, düşmanlığını onlara unutturmuştur. Şeytanın düşmanlığından sakınma yolu onlara unutturulmuştur. İnsanı ancak vesveselerin kapılarını kapatmak kurtarır. Hatıratın kapıları ise, beş duyudur. Bu kapılar şehvetlerden ve dünya ilgilerinden ötürü kalbe açılır. Karanlık bir evde oturmak, duyuların kapısını kapatır. Aile efradından ve maldan uzak durmak, vesveselerin kalbe girişlerini azaltır. Fakat bununla beraber kalpte cereyan eden hayallerde bulunan bâtınî menfezler kalır. Bu menfezleri kapatmak da ancak kalbi Allah&#8217;ın zikriyle meşgul etmekle mümkün olur. Sonra şeytan durmadan böyle bir kalbi çeker, onunla çekişir ve onu Allah&#8217;ın zikrinden gâfil etmeye çalışır. Bu bakımdan şeytanla daima mücahede etmek gerekir. Bu mücahede ise, ancak ölümle sonuçlanır. Zira hiç kimse hayatta oldukça şeytandan kurtulamaz.</p>
<p>Evet! İnsanoğlu bazen şeytana itaat etmeyecek derecede kuvvet kazanır. Mücahede sayesinde şeytanın şerrini nefsinden uzaklaştırır. Fakat kan bedende dolaştıkça, bu kişi cihad etmek ve şeytana karşı müdafaada bulunmaktan kurtulamaz. Çünkü kişi, sağ oldukça şeytanın kapıları onun kalbinde açık bulunur ve kilit-lenmez. O kapılar da şehvet, öfke, hased, tamahkârlık, oburluk ve benzerleridir. Nitekim bunların beyanı ileride gelecektir. Kapı açık bulundukça, düşman da gâfil olmadıkça, düşmanın şerri ancak nöbet beklemek ve mücahede etmek sûretiyle defedilir.</p>
<p>Bir kişi, Hasan Basrî&#8217;ye şöyle sorar: &#8216;Ey Ebu Said! Şeytan uyur mu?&#8217; Hasan Basrî (r.a) tebessüm ederek şöyle cevap verir: &#8216;Eğer şeytan uyusaydı, biz istirahat ederdik. Hiçbir zaman ehl-i iman şeytandan kurtulamaz&#8217;.</p>
<p>Evet! Her müslümanın şeytanı defetmek ve kuvvetini zayıf düşürmek için bir yolu vardır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Muhakkak ki mü&#8217;min kimse, herhangi birinizin sefer hâlinde devesini zayıflattığı gibi şeytanını zayıflatır.51</p>
<p>İbn Mes&#8217;ud şöyle der: &#8216;Mü&#8217;minin şeytani, zayıf ve bi&#8217;tabdır&#8217;.</p>
<p>Kays b. Haccac şöyle demiştir: &#8220;Benim şeytanım bana dedi ki: &#8216;Ben senin bedenine girdiğim zaman kocaman bir deve gibiydim. Şimdi ise bir kuş gibi oldum!&#8217; Ben ona &#8216;Neden böyle oldu?&#8217; diye sorunca, bana &#8216;Sen beni Allah&#8217;ın zikriyle eritiyorsun!&#8217; diye cevap verdi&#8221;.<br />
Bu bakımdan takvâ ehli için şeytanın kapılarını kapatmak zor gelmez. Nöbet beklerse şerrinden sakınmak güç gelmez. Kapılardan zâhir kapıları ve açık günahlara götüren apaçık yolları kastediyorum. Takva sahibi zatlar, ancak şeytanın çözülemez veya çözülmesi zor olan yollarında kayarlar. Çünkü onlar bu dolambaçlı yolları bilmezler ki onlardan sakınsınlar. Nitekim biz buna âlimler ve vâizlerin aldanışı bahsinde işaret etmiştik.</p>
<p>Müşkil olan mesele şudur: Şeytanın kalbe açılan kapıları pek çoktur. Meleklerinki ise bir tek kapıdır. Kaldı ki bu tek kapı, şeytanın o çok olan kapılarıyla karışmaktadır. Bu bakımdan bu kapılarda kul, yolları çok olan ve hangi yolun nereye gideceği pek kestirilmeyen bir çölde, kapkaranlık bir gecede şaşıp kalan bir yolcuya benzer. Bu yolcu ancak gideceği yolu, basiret gözüyle seçebilecek duruma düşer veya pırıl pırıl parlayan güneşin doğuşuna muhtaç olur.</p>
<p>Burada ki göz ise, takvâ ile temizlenmiş kalptir. Pırıl pırıl parlayan güneş ise, Allah&#8217;ın Kitabı&#8217;ndan ve Hz. Peygamber&#8217;in sünnetinden öğrenilen ilimdir. İnsanı, seçilmesi güç olan yollara hidayet eden ilim&#8230; Eğer böyle bir durum mevcut değilse, yollar çok ve karışıktır. Çıkması pek zordur. Abdullah bin Mes&#8217;ud (r.a) şöyle rvayet eder:</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a) birgün bize bir çizgi çizdi ve şöyle dedi: &#8216;İşte bu çizgi Allah&#8217;ın yoludur&#8217;. Sonra o çizginin sağına ve soluna birçok çizgiler çizdi ve şöyle dedi: &#8216;Bunlar çeşitli yollardır. Bu yolların herbirinin üzerinde bir şeytan durmakta ve insanları bu yola davet etmektedir&#8217;. Sonra şu ayeti okudu: &#8216;Şu emrettiğim yol, benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun! Başka yollara (ve dinlere) uyup gitmeyin ki, sizi onun yolundan saptırıp parçalamasınlar&#8217;. (En&#8217;âm/53)</p>
<p>İşte ayette geçen &#8216;başka yollar&#8217; bu çizgilerdir. Böylece Hz. Peygamber (s.a) yolların çokluğunu anlatmış oldu.52</p>
<p>Biz, bâtıl yollardan ayırdedilmesi pek güç olan hak yol için bir misal zikrettik. O yol ki âlimler ve şehvetlerine sahip olan âbidler, zâhirî kötülüklerden nefislerini meneden kullar onunla aldanırlar. Bu bakımdan biz âdemoğlunun yürümeye mecbur olduğu yola bir misal verelim. Hz. Peygamberin şöyle dediği rivayet edilmektedir:</p>
<p>İsrâiloğulları&#8217;ndan bir rahip vardı. Onun zamanında şeytan bir kız çocuğunun gırtlağına sarılıp onu boğdu. Yani onu sara hastalığı gibi boğmacaya benzer bir hastalığa müptela etti. Sonra o kızın ailesinin kalbine &#8216;bunun tedavisi ancak rahibin yanında mümkündür&#8217; diye ilka etti. Bu bakımdan aile efradı, kız çocuğunu rahibe getirdiler. Rahip ise, onu yanına alıp tedavi etmekten kaçındı. Onlar kızı rahibe kabul ettirinceye kadar yalvardılar. Kız tedavi için rahibin yanında bulunduğu sırada şeytan, rahibe geliverdi. Kıza yaklaşıp cinsî ilişki kurmasını rahibin kalbine vesvese yoluyla ilka etti ve rahip, kızla cinsî münasebette bulununcaya kadar şeytan bu vesvesesine devam etti ve kız, rahipten gebe kaldı. Bu sefer şeytan, rahibe şu vesveseyi verdi: &#8220;Ey rahip! Ne yapıyorsun? Şimdi rezil olacaksın! Kızın ailesi sana gelecektir. O halde kızı öldür. Çünkü senin için bundan başka çıkar yol yok! Eğer onlar senden kızın ne olduğunu sorarlarsa, kızın vefat ettiğini söyle&#8221;. Bunun üzerine rahip, kızı öldürüp gömdü. Sonra şeytan, kızın aile efradına gitti. Onlara vesvese verdi. Kalplerine &#8216;Rahip, kızı gebe bıraktıktan sonra öldürdü ve gömdü&#8217; diye ilka etti. Bunun üzerine kızın aile efradı rahibe geldi. Kızın durumunu sordu. Rahip kızın öldüğünü söyledi. Onlar rahibi tutup kızın yerine öldürmek istediler. Bunun üzerine şeytan, rahibe gelip dedi ki: &#8216;Kızı sara illetine müptela eden ve sonra aile efradının kalbine &#8216;rahibe götürün o tedavi eder&#8217; fikrini atan benim. Bu bakımdan bana itaat edersen, seni onlardan kurtarırım&#8217;. Rahip &#8216;Nasıl ve ne ile sana itaat edeyim?&#8217; dedi. Şeytan &#8216;Bana iki defa secde et!&#8217; dedi. Bunun üzerine rahip, şeytana iki secde yaptı! Şeytan, rahibe şöyle dedi: &#8216;Ben sen-den beri ve uzağım&#8217;.</p>
<p>İşte bu rahip hakkında Allah Teâlâ, Haşr sûresinin onaltıncı ayetinde şöyle buyurmuştur:<br />
(Yahudileri savaşa teşvik etme hususunda münafıkların hâli) şeytanın hâli gibidir. Hâni insana &#8216;kâfir ol!&#8217; demişti de o insan kâfir olunca &#8216;Ben senden beriyim. Çünkü ben âlemlerin rabbi Allah&#8217;tan korkarım&#8217; dedi.53</p>
<p>Şimdi şeytanın hilelerine, rahibi nasıl bu büyük günahları işlemeye mecbur ettiğine dikkatle bak! Bütün bunlar bir sebepten doğmuştur. O da rahibin şeytana itaat edip cariyeyi tedavi etmek için yanına kabul etmesidir. Bu &#8216;kabul ediş&#8217; kolay görünür. Hatta bunu kabul eden, çoğu zaman bunu hayır ve hasene olarak görür ve şeytan gizli bir heva ile kendisine bunu güzel gösterir ve o da bunu hayır işleyen bir kimse gibi yapar. Ondan sonra iş kendisinin ihtiyarından çıkar ve bir kısmı diğer bir kısmını çekip davet eder. Öyle ki artık kurtuluş yolunu bir türlü bulamaz. Bu bakımdan işlerin başlangıçlarını zâyi etmekten Allah&#8217;a sığınırız! Buna Hz. Peygamber şu hadîs-i şerîfiyle işaret buyurmuştur:</p>
<p>Kim korunun etrafında dolaşırsa, oraya girmesi pek yaklaşır!54</p>
<p>İmam el- Gazzâlî &#8211; İhya u Ulumuddin,c.3,syf:62,75</p>
<p>40)Tirmizî, Nesâî<br />
41)Daha önce geçmişti<br />
42)Müslim, (İbn Mes&#8217;ud&#8217;dan)<br />
43)Müslim<br />
44)Tirmizî<br />
45)İbn Ebî Dünya, Ebu Yâ&#8217;lâ, İbn Adîy<br />
47)Nesâî.<br />
48)Daha önce geçmişti<br />
49)Nesâî<br />
50)Buhârî, Müslim<br />
51)Ahmed<br />
52)Nesâî<br />
53)İbn Ebî Dünya, İbn Merduveyh, {mürsel olarak)</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-kalbe-vesvese-ile-tasallutu-vesvesenin-anlami-ve-galebe-calmasinin-sebebi/">Şeytanın Kalbe Vesvese İle Tasallutu, Vesvese’nin Anlamı ve Galebe Çalmasının Sebebi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-kalbe-vesvese-ile-tasallutu-vesvesenin-anlami-ve-galebe-calmasinin-sebebi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ataullah İskenderi &#8211; Gelinlik Tacı (Nefisle Mücadelenin İlacı) &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 May 2019 12:59:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın Rızası]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[Gelinlik Tacı]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21795</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kul tarafından işlenen günah, kişinin kalbini karartır. Günah, kalın siyah bir duman çıkaran ateşe benzer. O ateş ve o duman bir evde bu şekilde yetmiş sene yanıp tütse, evin içi kararıp karanlığa dönüşmez mi? Günahla kararan kalp de böyledir. Öyle bir kalp ancak tövbeyle temizlenebilir. Kişilikte zaaf, kalpte karalık ve Allah ile kul arasındaki kat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/">Ataullah İskenderi – Gelinlik Tacı (Nefisle Mücadelenin İlacı) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-21888 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gelinlik-taci.jpg" alt="" width="302" height="483" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gelinlik-taci.jpg 375w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/gelinlik-taci-188x300.jpg 188w" sizes="(max-width: 302px) 100vw, 302px" /></p>
<p>Kul tarafından işlenen günah, kişinin kalbini karartır.</p>
<p>Günah, kalın siyah bir duman çıkaran ateşe benzer. O ateş ve o duman bir evde bu şekilde yetmiş sene yanıp tütse, evin içi kararıp karanlığa dönüşmez mi? Günahla kararan kalp de böyledir.</p>
<p>Öyle bir kalp ancak tövbeyle temizlenebilir.</p>
<p>Kişilikte zaaf, kalpte karalık ve Allah ile kul arasındaki kat kat perdelenmeler, günahın tabiî sonuçlarıdır.</p>
<p>Bununla beraber, tövbe edip Allah’a yönelirsen, günahın izleri kaybolur ve Peygamberimiz aleyhisselâmın izince gitmekte gevşeklik göstermediğin sürece de artık gaflet seni altedemez.(Sayfa 13)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah arayışının basamaklarından ilki tövbedir ve onsuz hiçbir ibadetin değeri ve geçerliliği yoktur.</p>
<p>Bir günah işleyen kulun hâli ocaktaki ateşin üzerine konan yeni toprak bir tencereye benzer. Bir saat sonra o toprak tencerenin altı kapkara kesilir.</p>
<p>Eğer altı hemen yıkanırsa, o karalık kaybolur.</p>
<p>Fakat defalarca ocağa konursa, o karalık silinmez hâle gelir ve ne kadar ylkarsan yıka kâr etmez, artık o toprak tencere kırılıp parçalanmadan o kara oradan çıkmaz.</p>
<p>Tövbe, kalbin karalığını gideren ve makbul ameller yaptıran şeydir.</p>
<p>Allah’ın rızasının hoş kokusu tövbede bulunur.(Sayfa 17)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tövbe eden kazançlı çıkar, tövbe etmeyense kaybedenlerden olur.</p>
<p>Sen “Sık sık tövbe ediyor, fakat tövbemi bozuyorum!” diyerek ümitsizliğe kapılma! Çünkü hasta bir nefeslik bile canı kaldıkça hep kurtulup şifa bulmayı umar.</p>
<p>Kul her ne zaman tövbe etse, onun cennetteki yeri bundan sevinç duyar, ayrıca gökler, yer ve Allah Resulü sallallâhü aleyhi ve sellem de sevinir.</p>
<p>Allah Teâlâ seven kimseden değil de, sevdiği kimseden razı olur.</p>
<p>Sevenle sevilen arasındaki fark çok büyüktür.</p>
<p>Velinimeti olan Yüce Allah’ın lütuflarını bilip de O’na isyan eden ve günahta ısrar eden kul, ne nankör bir kuldur!</p>
<p>O’na itaatsizlik eden kişi, O’nun ihsanını hakkıyla bilmiyor ve O’na aldırmayan kimse, O’nun büyüklüğünü tanımıyor demektir.(Sayfa 18)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kalp, ibadet suyuyla sulanan bir ağaç, meyveleri ise sezgi ve idraktir.</p>
<p>Gözün meyvesiyse, olup biteni değerlendirip ibret almadır.</p>
<p>Kulağın meyvesi, Kur’ân’ı dinlemektir.</p>
<p>Dilin meyvesi, Allah’ı zikretmek.</p>
<p>El ve ayakların meyveleri de hayrı yapmaya yönelmektir.</p>
<p>Kalp susuz kalıp kurursa, meyveleri yok olur.</p>
<p>Şu hâlde senin kalbin çoraklaşmışsa, bol bol zikir yap! “İyileşinceye kadar tedavi olmayacağım!” diyen hasta gibi olma! Çünkü ona “Tedavi olmadıkça sen iyileşemezsin ki!” denecektir.(Sayfa 21)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nefisle mücadele insana haz vermez,aksine sadece dişlerini sıktırır. Öyleyse dişini sıkarak onunla mücadele et! Aslında büyük cihad budur!</p>
<p>Bil ki yavrusunu kaybeden annenin ne sevinci olur, ne de bayramı! Bayramı sadece nefsini yenen yapar! Gerçek saadeti de ancak kemale eren tadar! Manastırdaki bir rahibe sorarlar:</p>
<p>“Ey râhip, bu insanların bayramı ne gün?”<br />
Cevap verir: “Affedildikleri gün!”(sayfa 23)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sen vakitlerini bir leşin etrafında dönüp duran sonra da üzerine atılan akbabalar gibi habire günah işlemekle geçiriyorsun.</p>
<p>Bedeni minnacık, fakat iradesi sapasağlam balarısı gibi olsana! Enfes polenleri devşirir de, leziz bir yiyecek üretir.</p>
<p>Acı ve ıstırap girdabında debelenip durduğun yetsin artık! Haydi, Allah aşkının enginine dal!</p>
<p>Bu hakikat senin yolunu aydınlatsın!(Sayfa 25)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Senin sinende yatan nefsine çok dikkat et.&#8217; Çünkü seni mahveden odur.</p>
<p>Şeytan bile Ramazan ayında oruçlulardan kaçıp uzaklaşırken, nefsin sen ölünceye kadar yanından hiç ayrılmaz!</p>
<p>Gerçekten de şeytan ve yardımcıları o ay boyunca zincire vurulurken, o mübarek ayda bazı insanların adam öldürdüklerini, bazılarınınsa hırsızlık ettiklerini görürüz. Bütün bunlar nefsin işidir.</p>
<p>O hâlde nefsin günaha eğilim duyduğunda, ona ilâhî cezayı ve günahın insanı Allah’tan uzaklaştırdığını hatırlat! Balın zehirli ve zehrin de sonucunun ne olduğunu bilince insan hiç kalkar da o balı yer mi? İşte bu yüzden Peygamberimiz aleyhisselâm şu uyarıda bulunur:</p>
<p>Bu dünyanın acı bir zevki vardır<br />
Bu dünya tiksindirici bir leştir.(Sayfa 26)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah’ın cemalini müşahede etmekten seni alıkoyan, O’nun koyduğu sınırlara olan saygısızlığın ve şu varlık dünyasına verdiğin aşırı önemdir!</p>
<p>Çocuğun itaatsizlik ederse, onu Allah’ın buyruklarını hatırlatarak ikna et ve onunla olan bağlarını koparma! Fakat Allah’a karşı gelmekten sakınıp vazgeçmesi için ona soğuk davran!</p>
<p>Günahkâr müminin yapıp ettiklerine karşı herkes şöyle veya böyle karışır. Kimi onun kusurlarını ortalığa yayar, kimi onunla alay eder ve bütün bunlara yapmakla hepsi de yanlış yol izlemiş olur.</p>
<p>Günahkâr mümin aslında güç bir durumdadır. Onu tedavi veya ıslah etmek için, yaramaz bir çocuğa karşı takınılacak şu hâli uygulamak gerekir: Dışarıdan ona karşı soğuk davranmalı ve içerden de ona acıyıp şefkat göstermeli, bu arada da onun için ve gıyabında Allah’a (onu ıslah etmesi için) yalvarıp yakarmak.</p>
<p>Bu dünyaya bağlanıp kalmış insanlara verilen imkânlardan dolayı kendilerine imrenmen ve zihnini onların ellerindekilerle meşgul etmen, cahillik ve gâfîllik olarak sana yeter!(Sayfa 28)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Gözlerine perde inince (katarakt olunca), hemen onları tedavi etmeye çalışırsın!</p>
<p>Gözlerin öyle bir duruma gelmişse, şu dünyanın zevklerini tattığım içindir. Sen o zevklerden bir an bile mahrum kalmamak için de hemen tedavi olmak istersin!</p>
<p>İyi de, senin kalp gözün kırk yıldır perdeli ve sen onun tedavisiyle hiç ilgilenmiyorsun.</p>
<p>(Sayfa 29)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir kişinin aklını ve zekasını ölçmek istediğinde,ona dikkat et,eğer sen ona birinden bahsettiğinde,kalkar da o kimsenin kusurlarını sayıp döker ve sonunda “Sen bana ondan hiç bahsetme, o şunu ve bunu yapmış biridir!” derse, bil ki o kişinin gönlü haraptır ve onda hiçbir marifet (irfan) yoktur!</p>
<p>Buna karşılık, o sana onu iyi yönleriyle tanıtır ve yanlışlarından söz edildiğinde olup bitenin iyi yanını görmeyi dener ve “Belki yanılmıştır veya bir mazereti vardır yahut da o davranış ona uymaz!” derse, bil ki onun gönlü ölü değil diridir!</p>
<p>Çünkü mümin, müslüman kardeşinin şeref ve haysiyetini koruyacak şekilde hareket eden kimsedir!(Sayfa 29)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yolculuk tarihinin yaklaştığını bilen, erzak biriktirmede acele eder.</p>
<p>Başkasının cömertliğinin kendisine (öte âlemde) hiçbir yararının dokunmayacağını bilen, kendisi (bu âlemde) cömert olmaya gayret eder.</p>
<p>Hesap kitap yapamadan harcayan kişi, sonunda farkına varmadan servetini kaybeder.</p>
<p>Vekil tayin ettiği kişinin dürüst olmadığını sonradan anlayan kişi, onu görevinden azleder.</p>
<p>Nefsine karşı sen de öyle davran! Çünkü onun sana ihanet ettiğini daha önce gördün, öyleyse onu saf dışı bırak ve yolunu kes!</p>
<p>Kendinde kusurlar, ihtiraslar, gaflet bulursan, sebebi sensin!</p>
<p>Buna karşılık kendinde sebat, Allah korkusu ve zühd gözlemlersen, (bil ki o da)Allah’ın lütfundandır!(Sayfa 31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Altın ve gümüş bağışlayıcılar çoktur, ama hayatlarını bağışlayanlar nadirdir.</p>
<p>Ahmak o kimsedir ki çocuğunun ölümüne ağlar da, Yüce Allah’tan kendisine verilip de elinden kaçırdığı şeylere hiç ağlamaz!</p>
<p>Onun bu hâli şunu demek olur.</p>
<p>“Ben bana Rabbimden yüz çevirten şeylerin elimden gidişine ağlıyorum!”</p>
<p>Hâlbuki onun bu kaybedişten memnun olması ve onu Rabbinin armağanı olarak görmesi gerekir, çünkü Allah ondan kendisini Rabbinden yüz çevirtip uzaklaştıran şeyleri çekip almıştır!(Sayfa 33)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şeyh Ebu Hasan eş-Şâzelî hazretlerinin şu öğüdü aktarılır:</p>
<p>“Nefsini namaza teşvik et ve onu namazla güzelleştir! Eğer nefsin dünya haz ve zevklerinden vazgeçiyorsa, sen sâlih kullardansın! Değilse, yan ve ağla hâline! Eğer sen namaz kılmada ayak sürüyorsan (sorarım sana): Sen hiç sevgilisiyle buluşmak istemeyen bir âşık gördün mü?”(sayfa 36)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Biri seninle arkadaş olduğunda, bir veya iki günün ardından bakar ki senin arkadaşlığından bir fayda yok, seni bırakır ve gider bir başkasıyla arkadaş olur.</p>
<p>Sense nefsimle, ondan sana hiçbir fayda olmadığını gördüğün hâlde kırk yıldır arkadaşlık ediyorsun! Artık ona de ki:</p>
<p>“Ey nefsim!</p>
<p>Allah’ı hoşnut etmeye, O’nun rızasını kazanmaya yönel! Geçici arzu ve heveslerini tatmin ederken onca yıl geçirdin! O boş heveslerin yerini Allah’a ibadetle geçir! Konuşup durmayı süküt etmekle telâfî et!(Sayfa 42)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kalp, göze benzer. Gözün tamamı görmez, gören kısım sadece gözbebeğidir. Aynı şekilde “kalp” denilen şey de, bedenin bir parçası değil, Allah’ın oraya koyduğu ve insanın onun sayesinde sezip idrak ettiği latif bir unsurdur.</p>
<p>Allah kalbi vücudun sol tarafına bir kova misali asmıştır. Şehvet esintisi onun üstüne doğru estiğinde, harekete geçer, takvâ meltemiyle kaışılaştığında da aynı hareketlenme görülür.</p>
<p>Ona bazen şehvet, bazen de takvâ hâkim olur.</p>
<p>Böylece de Allah sana hem kahrını, hem de lütfunu hissettirir.</p>
<p>Takvâ meltemi kalbine egemen olursa, senin övülmen içindir, şehvet esintisi kalbine galip gelirse, o da senin yerildiğindendir.</p>
<p>Kalp, evin tavanına benzer. Hiç tavan altında ateş yakılır mı? Duman yükselir ve tavanı karartır.</p>
<p>Şehvet dumanı da aynen öyledir. Bedene şehvet egemen olunca, onun dumanı yükselir ve kalbi karartır.(Sayfa 52)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nehrin tam ortasında olasın da susuz olasın, mümkün mü?</p>
<p>Sen Allah ile baş başasın ve O’nunla nasıl birlikte olabilirim diye soruyorsun!</p>
<p>Kullar sanki doyuncaya kadar yemeden ve kanıncaya kadar içmeden âhirete eremeyeceklermiş gibi davranıyorlar‘. Sanki onlara “İşte âhirete ulaşmanın yolu bu!” denilmiş!</p>
<p>Sen nefsine ne kadar da az değer veriyorsun! Eğer senin gözünde onun bir değeri olsaydı, Allah’ın azabına onu böyle atıvermezdin! Ama dünyalık arama ve dünyalığı yığmada o ne kadar da değerli, değil mi?!(Sayfa 55)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Asıl kaygılanıp üzülecek şeylere aldanmayıp da önemsiz konularda endişeye kapılman, cahillik olarak sana yeter de artar! Kaygılanacaksan şunlara kaygılan:</p>
<p>Mümin olarak mı öleceksin kâfir olarak mı?</p>
<p>Cennete mi gideceksin, yoksa ebediyen yanacağın ve sonu olamayan cehennemi mi boylayacaksın?</p>
<p>Amel defterinin sağından mı yoksa solundan mı verilecek?</p>
<p>İşte bunları düşünerek endişe et!</p>
<p>Atıştıracağın bir iki lokmayı, yutacağın birkaç yudum suyu dert edinme!</p>
<p>Seni mülkünde çalıştıran kral seni beslemez mi?</p>
<p>Sen bir ziyafet evine çağrılasın da aç kalasın, mümkün mü?</p>
<p>Allah’a kulluk etmenin en iyi şekli, O’na tam anlamıyla güvenip bel bağlanandır, çünkü bu dünyada pasif (önemsiz) olman mahşer gününde öyle olmandan daha iyidir.</p>
<p>Öyleyse hayatını elekten geçirerek arındırmaya bak!(Sayfa 57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eşini kıskanıp da imanını kıskanmayacak kadar gâfil ve cahil olmayı bırak!</p>
<p>İnsanın kendisine saygısından ötürü eşini kıskanıp da, Allah’a saygısından ötürü kalbini kıskanmaması büyük ihanettir!</p>
<p>Sana ait olanı koruyabiliyorsun, Allah’a ait olanı niçin koruyamıyorsun?(Sayfa 57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Senin organların bir sürüdür, sen onların çobanısın, Allah da sahibidir.</p>
<p>Sen o sürüyü sahibini menmun etmek için bol otlu otlaklarda otlatırsan, sahibi senden memnun olur.</p>
<p>Buna karşılık sürüyü otu az çayırlarda otlatırsan, hayvanlar zayıflayıp bir deri bir kemik kalır, kurt da onlardan bir kısmını alır götürürse, sürü sahibinin cezalandırılmasıyla karşı karşıya kalırsın.</p>
<p>İsterse seni cezalandırır, isterse affeder.</p>
<p>Mükâfat seni cennete, ceza da seni cehenneme götürür.</p>
<p>Kısacası, sen organlarını O’nu memnun edecek şekilde kullanıyorsan, cennete giden yolda yürüyorsundur; değilse, cehenneme giden yolda ilerlemektesin.(Sayfa 71)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah’ın haklarını dikkate almadıkça, buyruklarını yerine getirip yasaklarından kaçarak O’nun koyduğu kurallara riayet etmedikçe, güzel ahlâk sahibi denilmeye lâyık biri olamazsın‘.</p>
<p>Nefsini yasaklardan uzak tutan ve Allah’ın haklarını gözeten kimse, işte odur güzel ahlâk sahibi insan! Allah’ın seni insanların karalamalarına maruz bırakması, seni kendisine döndürmek içindir. Sen günah işlemedikçe Allah katında bir değerin vardır,günah işlediğinde de artık hiçbir değerin kalmaz.(Sayfa 76)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygambérimiz aleyhisselâm su içtiğinde şöyle derdi:</p>
<p>Bunu tatlı yapan, rahmetiyle susuzluğumuzu gideren, günahlarımız yüzünden tuzlu<br />
ve acı yapmayan Allah ’a hamd olsun!</p>
<p>Oysa Peygamberimiz aleyhisselâm günahsızdı, fakat o bunu alçakgönüllülüğünden dolayı ve bize de bir ders vermek için böyle dedi.</p>
<p>Çünkü “Sizin günahlarınız yüzünden!” de diyebilirdi.</p>
<p>Allah Resulü sallallâhü aleyhi ve sellemin hiçbir yemesi ve içmesi yoktur ki onlarla bize edep erkân öğretmemiş olsun!</p>
<p>Bu gereklilik olmasaydı, doğrudan doğruya yer, içer, geçerdi.</p>
<p>İşte o edepten dolayıdır ki ârif su içerken başını eğer ve şöyle diyerek gözyaşları döker:</p>
<p>“Bu, Allah’ın sevgisinin bir delilidir!”(Sayfa 76)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kalbinin şifa bulmasını istiyorsan..<br />
Tövbe sahrasına çık!<br />
Gafletten Allah’ı sürekli karşında hissetme bilincine kavuş!</p>
<p>Nefsini alçaltma ve âcizleştirme elbisesi giyin! Kalbin düzelecektir.(Sayfa 83)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir ayna gibi varlıkların suretlerini yansıtıp duran kalp nasıl olur da ışıldayabilir?</p>
<p>Heves ve arzuların pençesindeki bir kalp Allah’a doğru nasıl kanatlanıp açılabilir?</p>
<p>Tam bir cünüplük demek olan gafletten arınmadıkça, nasıl olur da Allah’ın huzuruna çıkmayı umabilir?</p>
<p>Yanılma ve sürçmelerinden tövbe etmeden, ilâhî sırların inceliklerini kavramayı nasıl aklından geçirebilir? Her günahın, her gafletin ve her hatanın asıl sebebi, insanın kendinden hoşnut olmasıdır; her tâatin, her uyanıklığın, her iffetin esası da kendisinden hoşnut olmamaktır.</p>
<p>O varlıktan bu varlığa koşturup durmaktan vazgeç!</p>
<p>Bu durumda dibek taşını döndüren ve dönüp dolaşıp hep aynı noktaya gelen merkebe benzersin.</p>
<p>Varlıkları bırak da Var Edene taşın, çünkü:</p>
<p>Doğrusu son durak,</p>
<p>Rabbinin huzuru olacaktır! Necm, 53/42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kim Allah ’tan korkarsa, Allah ona, bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık verir. Talâk, 65/2,3</p>
<p>Allah rahmet etsin, Şeyh Ebu’l-Abbas, işte bu âyet doğrultusunda, Allah’tan nasıl istekte bulunmak gerektiğini izah ediyordu: Kendisi günder dualarında “Bize şunu ver, bunu ver!” şeklinde niyaz ederken “Bize bu dünyada perde olmayacak, âhirette hesabı sorulmayacak ve bizim orada cezalandırılmamıza yol açmayacak rızık ver! Bizi hevâ ve hevesten, şehvetten ve nefsî hırslardan korunmuş olarak tevhid ve şeriat ilminin yaygısı üzerinde tut ” derdi.(Sayfa 97)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/">Ataullah İskenderi – Gelinlik Tacı (Nefisle Mücadelenin İlacı) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ataullah-iskenderi-gelinlik-taci-nefisle-mucadelenin-ilaci-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefsani ve Şeytani Hislerden Allah&#8217;a Sığınmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:16:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a Sığınma]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytanın Fısıldaması]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsani ve Şeytani Hislerden Allah'a Sığınmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19193</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın içinde iyi veyahud kötü ilham alan ve faaliyete geçen asabî damarlar mevcuddur. Dînî olarak da itikad ve ibadet olmak üzere iki va­zife vardır, itikadî ilhamlar kalbe, güzel ahlak ve ibadetlerde çalışmak da bedenin veya dimağın asabî damarlarına bağlanmaktadır. Şeytan kalbe kötü hisleri, bedene de harama karşı istek ve arzu, ibadetlerden tembel­lik ve gevşeklik verir; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/">Nefsani ve Şeytani Hislerden Allah’a Sığınmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/images-1-75/" rel="attachment wp-att-19197"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19197" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-1-1.jpg" alt="" width="339" height="235" /></a></p>
<p>İnsanın içinde iyi veyahud kötü ilham alan ve faaliyete geçen asabî damarlar mevcuddur. Dînî olarak da itikad ve ibadet olmak üzere iki va­zife vardır, itikadî ilhamlar kalbe, güzel ahlak ve ibadetlerde çalışmak da bedenin veya dimağın asabî damarlarına bağlanmaktadır. Şeytan kalbe kötü hisleri, bedene de harama karşı istek ve arzu, ibadetlerden tembel­lik ve gevşeklik verir; o, Allah&#8217;ın rahmetinden mahrum ve gazaba uğra­dığı için insanları da kendisi gibi yapmak ister. Hatta dimağ, beden ve kalbin kan damarları İçerisinde bile dolaşır. Bundan dolayıdır ki Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;de:*“Hadi Kur&#8217;an okuduğunda okuttuğunda, o kovulmuş şeytandan Allah&#8217;a sığın.” [En -Nahl 98] diye emr buyrulmuştur. Eğer insan bu rûhî vazifeyi yerine getir­mezse, şeytan dimağına kötü fikirleri, kalbine vesveseyi, bedenine gev­şeklik ve tembellik hastalıklarını ilkâ&#8217; eder. Şu halde ayetin manası şöyledir: Ey hâlis ve muhlis kullar! Kitâb-ı Mübîn olan Kur&#8217;ân&#8217;ı okuyup manasını anlamak ve o manayla amel etmek istediğin zaman sa’yin başlangıcında o Kahr-ı Rabbânfye uğramış şeytandan ve onun verece­ği hased, kibirlilik, bâtıl inanç gibi şerlerinden Allah&#8217;a sığın, onu Allah&#8217;a şikayet et.</p>
<p>Aksi takdirde kul Allah&#8217;a sığınmazsa, şeytan sa&#8217;yini bozar, gayretini elinden alır. Ya gazabını tahrik etmekle içindeki metanetini bozar ya da şehveti tahrik etmekle teennîsini bozar, ki bu onun vazifesidir. Öyleyse her sa&#8217;yin başlangıcında*“Allahumme innî eûzu birıdâke min suhtike ve bi muâfâtike min ukûbetike ve eûzu Bike Minke.” “Ey Rabb&#8217;im! Gazabından rahmet ve rızana, azabından afuv ve mağfiretlerine ve kahrından rahmeti­ne ve Sen&#8217;den San&#8217;a sığınırım.” demelidir. Eğer sa&#8217;yin başında, özel­likle dînî meselelerde bu istiâze yapılmazsa şeytan insanın fikrini de­ğiştirmekle sa&#8217;yini bozar. Kemâl-i inanç ve edeble kul işinin başlangıcın­da -ister alış veriş olsun, ister ibadet olsun ve ister iki eşin muamelesi olsun- istiâze ederse, şeytan bedeninden uzaklaşır, melek hislerine yaklaşmış olur ve iman derecesine göre melek hayrlı ilhamları kalbe ilkâ&#8217; eder.</p>
<p>Bu manayı beyan etmek maksadıyla Allah&#8217;ın Rasûlü şöyle buyurmuştur:*“Hiçbiriniz müstesna olmamak üzere muhakkak herkesin biri şey­tan, biri melek arkadaşı vardır.” Bunun üzerine ashab: “Sen de dahil misin ya Rasûlallah?&#8221; diye sordular. Buna cevaben: “Evet Ben de dahi­lim. Lakın Allah Bana yardım etti de, o da müslüman oldu. Binaen aleyh Bana hayrdan başkasını emretmez.” buyurdular. Sarı Abdullah diyor ki: “Kalbe hayrlı ilhamlar geldiği zaman şeytan onu çalmak ister. Tıbkı bir hırsız gibidir. Ruh ve kalb irâdî tecelliye ile şereflenirken şeytan ellerini o nur kıvılcımlarının önüne koyar. Böylece insan zikrinin nurlarını görmez olur. Aksi takdirde insan &#8220;Euzu&#8221; çektiği zaman ağzından çıkıp şeytanın üzerine yağan şimşek ışıklarını görecekti. Nitekim Mevlâna Rû­mî de bunu şöyle ifade eder:</p>
<p>*&#8221;Lakın bir hırsız gizlide parmaklarını o kıvılcımların üzerine koyar. Hane sahibi uyanık olsaydı hırsız içeriye giremezdi. (Hırsızdan maksad şeytan, binadan maksad beden ve kalbdir.)</p>
<p>O gizli hırsız kalbden tane tane kıvılcımları söndürür. Tâ ki akıl ve kalbin semâsı zikrin nurundan faydalanmasın.&#8221;</p>
<p>İşte bu hırsızın elinden kalb ve dimağımızı kurtarmak için rûhânî va­zife olarak istiâzeye çok önem vermek lazımdır. Onun için şeytanın nasıl insanın hislerine müdahale edeceğini beyan etmekle bu hususta istiâzenin keyfiyetini açıklayalım.</p>
<p><strong>1 &#8211;</strong>Şeytan işitilen kelimeleri değişik manalarla kulağa aksettirir. İcab-ı halde söz söyleyenin veya kitabdaki yazının muradının dışında bir bilgiyi insanın hiss-i müşterekine aksettirir. Böylece müdahale ettiği zaman, kul</p>
<p>Allah’ın &#8216;Es-Semî&#8217;,&#8217;El-Alîm&#8217; sıfatlarına sığınmakla kendini şeytanın ilkaatından kurtarmaya çalışır. Diliyle de:</p>
<p>“Eûzu Billâh-is-Semîi-l-Alîmi min-eş-şeytân-ir-racîm.” “Dalâlete girip gazaba uğrayan şeytandan her şeyi İşitici ve Bilici olan Allah&#8217;a sığınırım.” demekle, kulak ve hiss-i müşterekini şeytanın elin­den kurtarmaya çalışır.</p>
<p>Bazan da iyi söyleyenlerin sözlerinin tesirini söndürür; kötü söyle­yenlerin sözlerini tatlı gösterir. Nitekim Hâman firavunun veziri ve dostu idi. Mûsâ aleyhisselâm&#8217;ın sözleri birkaç sefer firavunda tesir etmiş; Hâ­man ona: “Sen nasıl, dili peltek ve önceden senin hizmetinde bulunan Mûsâ’ya teslim oluyorsun? Eğer sen ona teslim olsan şimdiye kadar yapmış olduğun davada yalancı tanınırsın.&#8221; demekle firavunu Mûsâ aleyhisselâm&#8217;ın bereketinden mahrum bırakmıştır.</p>
<p><strong>2-</strong>Şeytan kalbin sağından, solundan, ön ve arkadan itikadı bozmak için ilkaatta bulunur. Bu çok mühim. O kadar mühimdir ki ayet-i kerîmede Allah Teâlâ onun bu keyfiyetle müdahalesini beyan etmiş: “İblis dedi: &#8216;Bana halkın dirilip kaldırılacakları güne kadar mühlet ver.&#8221; (Allah da) Dedi ki: &#8216;Sen mühlet verilmişlerdensin. (İblis:) &#8220;Öyleyse (mademki) Sen beni azgınlığa mahkum ettin, ben de bu sebeble -andolsun ki-­onlar (ı saptırmak) için Sen&#8217;in doğru yolunda pusu kurup oturacağım. Sonra andolsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim (ve musallat olacağım). Sen de on­ların çoğunu şükredici kimseler bulamayacaksın.&#8221; dedi.” Yani onla­rın dimağlarındaki ve kalblerindeki dört kuvvetlerine müdahale etmek suretiyle irtibat kurup kalblerini şaşırttıracağım demek istiyor. Şeytan in­sanın şu dört kuvvetine irtibat kurmak sûretiyle kalbin içindeki âkile kuv­vetini değiştirir; hak olanı bâtıl, bâtıl olanı hak gösterir. Mesela:</p>
<p><strong>a-</strong>Dimağın ön tarafında hayal kuvveti vardır. Evvelden beyan etmiş olduğumuz üzere bu kuvvet hissolunan eşyayı canlı sûretinin fotoğrafı gibi şekillendirir. Bu takdirde şeytan ona müdahale eder. Sonra Allah&#8217;ı ona hatırlatır ve akabinde soru sorar: &#8220;Nasıldır O?&#8221; Sonra ona bir cevab verir. Allah Teâlâ&#8217;yı mücessem veya nûrânî bir şeye benzeterek hayalî kuvvetinden sümme hâşâ Allah&#8217;ı sûretlendirir. Böyle bir müdahalesi anında İhlas sûresini okumak tedavidir. Şeytanın &#8220;önden&#8221; gelmesi budur. Binaenaleyh şeytan hayali işgal ettiği zaman &#8220;Eûzu Besmeie&#8221; ile İh­las sûresi okunduktan sonra sonuna şu cümle eklenir:*“&#8230;Benzeri şöyle dursun da benzerinin benzeri de yoktur&#8230;” [Eş-Şûrâ 11] Bu takdirde şeytan önden kaçar.</p>
<p><strong>b</strong>-Şeytan vehmî kuvvete de müdahale eder. Bu kuvvet hissedilme­yenlerin hakîkatlerini, doğrusu aklî ve manevi olan eşyayı, maddi sûret- lere kıyas ederek hüküm çıkarır. Bu kuvvet, dimağın iç arka kısmındadır. Şeytanın &#8220;arkalarından&#8221; gelmesi buna işarettir. Vehmî kuvvet daima önünde maddeyi görür. Manayı da ona kıyas edince sümme hâşâ Allah&#8217;ı maddeye benzetir. Bu takdirde O&#8217;na noksan sıfatları isnad etmek­le yolunu şaşırır. Özellikle bu hal namaz ve zikir esnasında gelir. Bu tak­dirde &#8220;Eûzu Besmele&#8221;den sonra kalb ve dili birleştirerek şu ayet-i kerîme okunur:*&#8217;Yer yüzünde Celal ve Azamet Sahibi olan Rabb&#8217;inin Zâtı&#8217;ndan başkası fânîdir (yok olmaktadır). Ancak O&#8217;nun Zât-ı Şerifi Bâkî&#8217;dir.” [Er-Rahman 26-27] Bu ayetin okunmasından sonra birkaç kere,“Ya Zel-Celâli vel&#8217;İkrâm!” ilave edilir.</p>
<p><strong>c-</strong>Akciğerin sağ tarafında yahud dimağın içindeki beyinciğin sağın­da şehvet hissi bulunmaktadır. Yukarıdaki ayet-i kerîmede &#8220;sağlarından&#8221; gelmesi buna işarettir. Şeytan bu hisse müdahale etmekle gevşekliği bedene yayar, uykuyu getirtir ve binnetice günahlara sevk ettirir. Eğer mü&#8217;min ibadete azim bağlarsa derhal aklî kıyasları ortaya koyar ve aklı yanıltır. Bununla da peygamberlere olan inancı değiştirir ve şöyle sorar: &#8220;Peygamberler de bizim gibi insanlar, bizden ne farkları var? Biz de on­lar gibiyiz.&#8221; Nitekim Asrı Saadetteki kafirler bu kıyasla Peygamberle mü­cadele ederek *“&#8230;Dediler kİ: Sizler de bizim gibi beşer olmaktan başkası değilsiniz&#8230;” [İbrahim 10] Ve dediler ki:</p>
<p>“&#8230;Ne oluyor bu elçiye? Yemek yer ve sokaklarda dolaşır&#8230;” [El-Furkan 7] Onların zannında peygamber olan kimse yemeyecek, içmeyecek ve sokaklarda dolaşmayacak, işte böylece şeytan onlara vermiş olduğu fısıltıyla nübüvvet inançlarını bozuyordu. Bu tabiî şeytanın yapacağı bir iştir, ki şu ayet-i kerîmede beyan olunmuştur:</p>
<p>*“&#8230;Şeytan onları fitillemiş, onlara uzun zaman göstermiştir ve aldatmıştır.” [Muhammed 25] buyrulmuştur. Nübüvvet inancını ihlal edecek vesveselere karşı &#8220;Eûzu&#8221;dan sonra &#8220;Lâ ilâhe İllallah Muhammedun Rasûlullah.&#8221; denilir. Ayrıca El-Fetih sûresinin son ayetini okumanın da şeytanın bu vesvesesine karşı kuvvetli bir silah olacağını Şeyh-ul-Ekber tavsiye etmiştir. Muşârun ileyh diyor ki: “El-Fetih sûresinin son ayetini okumayı âdet edene, cinnî ve insî şeytanların ilkaatı tesir etmez.” Şakîk-i Belhî de şunları söylemiştir: «Dört etrafımdan şeytanın bana gelmediği birgün yoktur. Bazan önümden gelir, bana der ki: &#8220;Günah işlemekten korkma, çünkü Allah kulunu yakmaz. O esirgeyici ve bağışlayıcıdır. Ben ona şu ayeti okurum:</p>
<p>&#8221;Şüphesiz ki Ben tevbe ve iman edenleri, iyi amel ve harekette bulu­nanları, sonra da doğru yolda ölünceye kadar sebat edenleri el­bette çok yarlıgayıcıyım.” [Tâhâ 82] Derhal kaçar. Sonra arkamdan gelir ve şöyle der: &#8220;Sen ibadete dalıyorsun, sana dünya da gerek. Evladların aç kalacak, sonra sen kendine kâtil olursun. Çok oruç tutma, uykusuz kalma.&#8221; der ve rızk endişesini bana verir. Ben de ona şu ayet-i kerîmeyi okurum:</p>
<p>*“Yerde yürüyen hiçbir canlı müstesna olmamak üzere rızkları Allah&#8217;a aiddir. Onların duracak yerlerini ve İkâmet edilen mesken­leri de O bilir&#8230;” [Hûd 6] Sonra sağıma kaçar; bazı iyi amel ve hareketle­rimi gözümün önüne getirir ve: &#8220;Sen iyi bir insansın. Artık senin gibiler enderdir.&#8221; diyerek beni över. Ben de ona:*“&#8230;lyi sonuç takva sahiblerinedir.” [El-A’râf 128, El-Kasas 83] mealindeki ayeti okurum. Sonra İblis soluma koşar; dünya lezzetlerine şehvetimi tahrik eder. Lez­zetleri şahsıma tahsis etmek üzere şehvetimi tahrik eder. Ben de ona şu ayeti okurum:</p>
<p>“Artık kendileriyle arzu edecekleri şeylerin (o gün imanın faydasını görmek ve o sayede ateşten kurtulmak, cennete kavuşmak yahud dünyaya gönderilip de iyi amel ve harekette bulunmak gibi boş temennilerin) arasına bir sed çekilmiştir. Bundan evvel benzerlerine de yapıldığı gibi. Çünkü hepsi de (insanları) kötü zanna düşüren bir şübhe içinde idi­ler.” [Sebe* 54] Böylece solumdan kaçar ve benden uzaklaşır.»</p>
<p>İlim ve zikirde zayıf olanların dimağına şeytan soru sormak arzusu­nu verir. Bu tuzağa giren başkasını bulup ondan soru sormaz ise bu se­fer kendi kendinden sormaya başlar, ki şu hadîs-i şerîfte beyan olunmuştur:</p>
<p>“Muhakkak birinize şeytan gelir, size &#8220;Kim göğü yarattı?&#8221; diye so­rar. (Mü&#8217;min:) &#8220;Allah.&#8221; der. O da: &#8216;Kim yeri yarattı.&#8221; der. (Mü&#8217;min:) &#8220;Allah.&#8221; der. Bu sefer: &#8220;Kim Allah&#8217;ı yarattı?&#8221; diye sorar. Biriniz bunu buldu mu, Allah&#8217;a ve O&#8217;nun Rasûlü&#8217;ne iman ettim desin.” buyruimuştur. Demek şeytan böyle soruları akla getirdiği zaman &#8220;Âmentu Billâhi&#8221;yi okumak çaredir. Şeyh-ul-Ekber diyor ki: “Bu vesvesenin müdafaasına en uygun yol, soruyu sarf-ı nazar etmek ve İhlas sûresini okumaktır.” İmam Askâlânî de şöyle demiş: “Her şeyi yaratan yaratılmamış, dersin. Sonra eğer bu vesvese ise, çaresi zikir ve başka bir şeyle meşgul ol­maktır. Eğer insî şeytan bunu sorarsa çaresi kolaydır. Dersin ki: &#8220;Allah her şeyi yaratmış&#8221; sözün, Kendisi yaratılmamış demektir.” İmam Rabbânî diyor ki: Vesvesenin müdafaasına kalkışmak da ayrı bir vesvesedir. Bu gibi sorulara çare iç ve dış telkinleri sarf-ı nazar etmektir.</p>
<p><strong>3-</strong>Şeytan muharrike kuvvetine müdahale ederek, müdahale ettiği kimsenin veyahud başkasının gazab kuvvetini fiile geçirmek İster. Kin ve intikam arzusunu verir.</p>
<p>“Biriniz diğer birinizin ayıbını söylemesin. Zira Ben size selametti ve rahat bir kalb ile gelmeyi severim.” mealindeki hadîse binaen şey­tanın bu müdahalesine karşı çare, ayıblardan arınmakla gayrının ayıb- larından göz kapatmaktır. Eğer şeytan böyle bir vesveseyi ilkâ&#8217; edersel ayıbları araştırmak arzusunu defetmek için şu dua okunur:</p>
<p>“Radîtu Billâhi Rabben ve bil&#8217;İslâmi dînen ve bi Muhammedin sal­lallâhu aleyhi ve sellem Rasûlen. Ve neûzu Billâhi min-el-fiten.’ “Allah&#8217;ı Rabb olarak kabul edip İslamı din olarak kabul ettim. Haz­reti Muhammed aleyhissalâtu vesselâm&#8217;ı da Allah&#8217;ın elçisi olarak inandım. Ve fitnelerden Allah&#8217;a sığınırız.” Bu son cümleyi yani &#8220;Fitnelerden Allah&#8217;a sığınırız.&#8221; demek anında, mü&#8217;min kardeşinin de fitnelerden korunması kasdedilir. Netice-i meram, hissî ve manevi bütün tel kinleri sarf-ı nazar etmek şartıyla mü&#8217;min zorluğa katlanarak yukarıdak istiâzenin bir sûretiyle tedbir alır. Başlayacağı işe sa&#8217;y ve gayretle başlar, teennî ve metanetle işine devam eder ve muvaffakiyeti için Allah&#8217;ı yalvarır. İstiâze ve yalvarışların ruha tedavi olduğunda tereddüd edilmez. Yalvarış ve istiâze..</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf.325-331</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/">Nefsani ve Şeytani Hislerden Allah’a Sığınmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefsani-ve-seytani-hislerden-allaha-siginmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın Düşmanları ve Şeytanın Köleleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-dusmanlari-ve-seytanin-koleler0i/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-dusmanlari-ve-seytanin-koleler0i/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Nov 2017 20:54:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın düşmanları]]></category>
		<category><![CDATA[şeytanın köleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Komunizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18752</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın ne kadar da çok düşmanı var. Önce, insan kendi kendinin düşmanı. Nefs, ruha zıt bir üslupla dünyaya yönelir, eşyayı kucaklar ve oluşu yorumlarken, her şeyden önce insanın kendi kendine olan zulmünü dile getirmekte, varlık aynasına insan biçiminde bu zulmün gölgesini düşürmektedir. Nefs,insanın enfüsi düşmanı. İçten vuran düşman. Ve insanın bütün öbür düşmanlarıyla elbirliği eden düşman. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-dusmanlari-ve-seytanin-koleler0i/">İnsanın Düşmanları ve Şeytanın Köleleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/insanin-dusmanlari-ve-seytanin-koleler0i/images-1-74/" rel="attachment wp-att-18753"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18753" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-1.jpeg" alt="" width="500" height="281" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-1.jpeg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-1-300x169.jpeg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></p>
<p>İnsanın ne kadar da çok düşmanı var.</p>
<p>Önce, insan kendi kendinin düşmanı. Nefs, ruha zıt bir üslupla dünyaya yönelir, eşyayı kucaklar ve oluşu yorumlarken, her şeyden önce insanın kendi kendine olan zulmünü dile getirmekte, varlık aynasına insan biçiminde bu zulmün gölgesini düşürmektedir. Nefs,insanın enfüsi düşmanı. İçten vuran düşman. Ve insanın bütün öbür düşmanlarıyla elbirliği eden düşman.</p>
<p>Onsuz hiç bir düşman insana gerçek bir zarar ulaştıramaz.Sonra, şeytan, insanın en büyük düşmanı. Ataktan gelen düşman. Eşyanın bütün haz silahlarını donanarak ve bizzat içimizdeki düşman nefsle binbir türlü anlaşmalar İmzalayarak karşımıza dikilen düşman.</p>
<p>Bir yanda eşya, bir yanda nefs, özü aldatıcılıktan yoğrulu şeytan, ağını dünyaya geren bir zulm örümceğidir. En teorik ve metafizik zulmden en pratik zulme kadar iplikçiklerini uzatan bir kötülük ahtapotu. Şeytan mele­ği aldatamaz. Çünkü: meleğin nefsi yok. Nefs, şeytana tam karşılık ve denk düşen bir iç şeytandır adeta.</p>
<p>Bir başka deyişle, nefs adeta bir nevi enfüsî şeytan ve şeytan adeta bir nevi afakî nefs. Avcının tuzağı olan kuşa kanan ve sonunda av olan kuş gibi, nefs de içimizde şer çağrılarına hemen cevap vermeğe hazır beklemektedir. Onun üstünde ruh ve ruhun üstün kuvvetleri olmasa, gözcülük ve bekçilik etmese, kimbilir nefsle şeytan ne oyunlar, ne düzenler kurarların insan için.</p>
<p>Şeytandan sonra ve şeytanla birlikte putlar ve putlaştırmalar, insanın en büyük düşmanlarındandır.</p>
<p>Putlara insanları tapmaya götüren şeytandır. Şeytan,şu veya bu anlamda insanların dikkatini çeken ölmüş kişilerden birtakım mitler örer, bu tarih veya masal kahramanlarından bir takım putlar yontar ve insanları doğrudan doğruya veya dolaylı olarak bunlara tapmaya çağırır. Bu tapmanın bin türlü biçimi vardır ve hepsinin özü Allaha tapmaya engel olmak, Allah’a yaratı­cılıkta ortak koşmak, Allah&#8217;ın kudretini putlara izafe etmektir.</p>
<p>İnsanlar bir başka insanı putlaştırırken farkında olmadan kendi nefslerinin köleliğini yaparlar.</p>
<p>Nefs şeytanın baştan çıkarışıyla üstün sanılan kişilerin şahsında kendinden bile gizleyerek tanrılaşmayı denemek ister. Şeytan, insan ve nefsin ördüğü put, insan ruhunu bağlayan bir donma, bir taşlaşma, bir felç işaretidir.Nefs, şeytan ve putlardan sonra insanın düşmanları firavunlar, tiranlar, diktatörler, zalim ırklar, kavimler ve insanlardır. Bunlar hem Allahın, hem insanın düşmanıdırlar.</p>
<p>Zaten Allaha düşman olan, insanın dostu olabilir mi?</p>
<p>Putlar, ölmüş ve masalların ve geç­miş zamanın alacakaranlığına karışmış, mitleşmiş kişilerin tanrılaştırılmasından doğmuşken, firavunlar, daha sağlıklarında kendilerini tanrılaştırmaya kalkmış­lardır. Nemrutlar, firavunlar ve benzerleri, insanların Allaha tapmalarına karşı savaş açmışlar, halkı zorla kendilerine taptırmaya çalışmışlar, burada işlenmedik zulüm bırakmamışlar, sonunda Allahın cezasına çarpılmışlar, en şerefsiz ölümlerle yok olup gitmişlerdir.</p>
<p>Firavunlar, diktatörler ve tiranlar şeytanın köleleridirler. İçlerini kaplayan gurur ve büyüklenmek illeti, şeytanın melek ve insan önünde kapıldığı aşağılık duygusundan onlara bulaşmış bir kötülük, bir hastalıktır.</p>
<p>Yaratan, öldüren, tekrar dirilten, ezeli ve ebedi Allaha boyun eğmemek,başkaldırmak, insanları O&#8217;na yönelmekten çevirmek, tanrılaşmak ve ebedileşmek için yapılan boş ve gülünç çabalardır. Allah&#8217;ın zaman kılıcı, bunları biçmiştir.</p>
<p>Çağımızda da insanın düşmanı ve şeytanın kölesi modern firavunlar, diktatörler gelip gitmekte, zaman aynasında boylarının ölçüsünü almaktadırlar. Ve daha<br />
kötüsü bunlar sistemlerini kurmuşlardır.</p>
<p>Allah&#8217;ı inkâr etmenin, Allah&#8217;a başkaldırmanın sistemleri, insanlığın bugün en büyük felaketi olarak başına dikilmiştir. Kapitalizm ve komünizm, her türlü kurnaz ve gizli kapaklı aldatıcı tatlı kelimeler altında insanları tanrı yolundan soğutmanın insanı maddeye ve zalimlere taptırmanın korkunç çarklarını kurmuşlardır.</p>
<p>Babilin Harut ve Marutu, bugünün aya varan korkunç tekniği olarak bu şeytansı sistemlerin buyruğundadır. Şeytanın köleleri, gece gündüz efendilerini memnun etmeğe çalışmaktadır.</p>
<p>(Ruhun Dirilişi, Diriliş Yay. 1974, İstanbul)</p>
<p>Ümran Dergisi,150.sayı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-dusmanlari-ve-seytanin-koleler0i/">İnsanın Düşmanları ve Şeytanın Köleleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-dusmanlari-ve-seytanin-koleler0i/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın Vücudu Bir Ülke Gibidir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-vucudu-bir-ulke-gibidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-vucudu-bir-ulke-gibidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Apr 2017 14:53:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Bedeni]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14596</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birinci Misal: Bil ki, bedenin tamamı bir ülke gibidir. Göğüs onun kalesi, gönül köşkü, kalb tahtı; ruh hükümdarı, akıl veziri; şehvet o beldeye nimetleri celbeden en büyük görevli, memur; gazab devamlı dövme ve terbiye etmekle meşgul olan seyis; duyu organları ise, onun gözcüleri; diğer kuvvetler ise, hizmetçiler, işçiler ve sanatkârlar gibidirler. Şeytan, işte bu beldenin, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-vucudu-bir-ulke-gibidir/">İnsanın Vücudu Bir Ülke Gibidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/insanin-vucudu-bir-ulke-gibidir/150515112629_tall_man_624x351_bbc_nocredit-2/" rel="attachment wp-att-14626"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14626" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/150515112629_tall_man_624x351_bbc_nocredit-1.jpg" alt="" width="509" height="286" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/150515112629_tall_man_624x351_bbc_nocredit-1.jpg 660w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/150515112629_tall_man_624x351_bbc_nocredit-1-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/150515112629_tall_man_624x351_bbc_nocredit-1-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 509px) 100vw, 509px" /></a></p>
<p><strong>Birinci Misal:</strong> Bil ki, bedenin tamamı bir ülke gibidir. Göğüs onun kalesi, gönül köşkü, kalb tahtı; ruh hükümdarı, akıl veziri; şehvet o beldeye nimetleri celbeden en büyük görevli, memur; gazab devamlı dövme ve terbiye etmekle meşgul olan seyis; duyu organları ise, onun gözcüleri; diğer kuvvetler ise, hizmetçiler, işçiler ve sanatkârlar gibidirler. Şeytan, işte bu beldenin, bu kalenin ve bu hükümdarın düşmanıdır.</p>
<p>Şeytan, kıral; hevâ, hırs ve diğer kötü huylar ise, onun ordularıdır&#8230; Ruhun (o memleketin hükümdarının) gönderdiği ilk şey, veziridir; yani akıl. Şeytan da buna mukabil, hevâyı öne sürer. Böylece akıl, Allah&#8217;a; hevâ ve heves de, şeytana davet etmeye başlar. Sonra rûh (hükümdar, akla yardımcı olsun diye zekâyı öne sürer. Buna mukabil şeytan da, şehveti gönderir.</p>
<p>Binâenaleyh zekâ seni, dünyayı tenkide yöneltir, Şehvet ise, seni dünya lezzetlerine karşı tahrik eder. Daha sonra rûh (o bedenin hükümdarı) zekâyı tefekkürle kuvvetlendirmek için, onun yardımına tefekkürle koşar. Böylece de tefekkür ve zekâ, Hz. Peygamber (s.a.s)&#8217;in de &#8220;Bir saatlik tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır&#8221;(Keşf-ul Hafa,1.310)] buyurduğu gibi, mevcut olan ya da bulunmayan her türlü ayıp ve kusurlara muttali olur. Bunun üzerine şeytan, tefekkürün karşısına gafleti çıkarır.</p>
<p>Derken rûh, sabır ve sebatı öne sürer. Çünkü &#8220;acele&#8221;, güzeli çirkin; çirkini ise güzel görür. Sabr-u sebat ise, akıl, dünyanın değersizliğine vakıf kılar. Derken şeytan, bunun karşısına da, aceleciliği ve çabukluğu çıkarır. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) &#8220;Yumuşaklık ve şefkat bir şeyde bulunduğunda onu tezyin eder. Bir şeye de cehalet ve ahmaklık arız olduğunda onun değerini düşürür&#8221;(Müslim,Birr 78) buyurmuştu. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, Kendisinden rıfk ve sebat öğrenilsin diye, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır.</p>
<p>İşte bu iki sınıf arasında bulunan düşmanlık böyledir. Senin kalbin ve göğsün bir kaledir. Sonra, o kalenin bir hendeği bulunur ki, bu da dünyada iken tatbik edilen zühddür ve dünyaya aşırı rağbet etmemektir. Bunun bir sûru da vardır ki, bu da ahirete arzu duymak ve Allah&#8217;ı sevmektir. Binâenaleyh eğer, hendek büyük olur, sûr da kuvvetli olursa, şeytanın ordusu onu tahrib edemez ve böylece gerisin geriye dönüp gider; kaleyi de olduğu gibi bırakırlar. Eğer zühd hendeği derin olmaz, ahiret sevgisi sûru da kuvvetli olmazsa, düşman, göğüs kalesini açar, oraya gider ve orada düşmanın orduları olan hevâ, kendini beğenme, kibir, cimrilik, Allah hakkında sû-i zan dedikodu ve gıybet gibi şeyler oraya girer ve orada geceler.</p>
<p>Böylece hükümdar köşke sıkışıp kalır ve işi zorlaşır. Ama, &#8220;tevfik&#8221; yardımı gelip, o düşman ordusunu o kaleden çıkarınca, ozaman iş kolaylaşır göğüs genişler; şeytanın karanlıkları çıkar ve, Rabbûlaleminin hidayet nurları, içine dolar ki, işte Hz. Musa (a.s)&#8217;nın, &#8220;Rabbim, göğsüme genişlik ver&#8221; niyazı ile kastedilen budur.</p>
<p><strong>İkinci misal:</strong> Bil ki, nurun kaynağı kalbtir. İnsanın, zevcesiyle, çoluk çocuğuyla meşgul olması, insanlarla arkadaşlık yapma arzusu duyması ve düşmanlarından korkması, kalb güneşinin nurunun gönül sahrasına girmesine mani olur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak, kulunun basiretini kuvvetlendirip böylece de o, mahlukatın aciz olduğunu; dareyndeki faydalarının azlığını görüp müşahede edince, onlar onun gözünde küçülür. Şüphe yok ki onlar, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, &#8220;Allah&#8217;ın Zâtı hariç, her şey yok olucudur&#8221; (Kasas. 88) buyurduğu gibi, mahza yokluk olmaları açısından kul, Allah&#8217;ın dışında kalanların mahzâ yokluk olduklarını müşahede edip durur. İşte bu noktada, onun kalbi ile Allah&#8217;ın celâl nurları arasındaki perde kalkar. Perde kalkınca da o kalb nûr ile dolar ki, işte göğsün genişlemesi budur.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 15/492-493</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-vucudu-bir-ulke-gibidir/">İnsanın Vücudu Bir Ülke Gibidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-vucudu-bir-ulke-gibidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytanın şerrinden Allah&#8217;a sığınmanın sırrı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-serrinden-allaha-siginmanin-sirri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-serrinden-allaha-siginmanin-sirri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jul 2015 14:42:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytanın şerrinden Allah'a sığınmanın sırrı]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9128</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim &#160; Sual: Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir medhalleri olmadığı, hem Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu, hem hak ve hakikatin cazibedar güzellikleri ve mehâsinleri ehl-i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir ettikleri halde, hizbüşşeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-serrinden-allaha-siginmanin-sirri/">Şeytanın şerrinden Allah’a sığınmanın sırrı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-24.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9129" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-24.jpg" alt="Şeytanın şerrinden Allah'a sığınmanın sırrı" width="313" height="253" /></a></strong></em></div>
<div>
<p><strong><em>Bismillahirrahmanirrahim</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sual:</strong> Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir medhalleri olmadığı, hem Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu, hem hak ve hakikatin cazibedar güzellikleri ve mehâsinleri ehl-i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir ettikleri halde, hizbüşşeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanın şerrinden Cenâb-ı Hakka sığınmasının sırrı nedir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Elcevap:</strong> <strong>Hikmeti ve sırrı şudur ki:</strong> Ekseriyet-i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfidir ve tahriptir ve ademîdir ve bozmaktır. Ve ekseriyet-i mutlaka ile hidayet ve hayır, müsbettir ve vücudîdir ve imar ve tamirdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Herkesçe malûmdur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde tahrip eder. Evet, bütün âzâ-yı esasiyenin ve şerâit-i hayatiyenin vücuduyla vücudu devam eden hayat-ı insan Hâlık-ı Zülcelâlin kudretine mahsus olduğu halde, bir zalim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mevte o insanı mazhar eder. Onun için, et-tahrîbü eshel 1 durub-u emsal hükmüne geçmiş.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte bu sırdandır ki, ehl-i dalâlet, hakikaten zayıf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazan galip oluyor. Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müthiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eğer muvakkat bir zarar verseler<strong>, وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ </strong>(“Gerçek iyi sonuç takvâ sahiplerinindir.” A’râf Sûresi, 7:128.) sırrıyla, ebedî bir sevap ve menfaatle o zarar telâfi edilir. O kale-i metin, o hısn-ı hasîn ise, şeriat-ı Muhammediye ve sünnet-i Ahmediyedir (a.s.m.).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Bediüzzaman Said Nursi</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>(On Üçüncü Lem&#8217;a)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-serrinden-allaha-siginmanin-sirri/">Şeytanın şerrinden Allah’a sığınmanın sırrı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-serrinden-allaha-siginmanin-sirri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Marifetin Aslı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-asli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-asli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 14:19:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Bektaşi Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetin Aslı]]></category>
		<category><![CDATA[Pişmanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh ve Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8303</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şerîatın ilk makamı, iman getirmektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: &#8220;&#8230; Allah&#8217;a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman etmenizdir.&#8221; &#160; Her kim ki imanın ten üzre olduğunu söylerse hatadır. Eğer can üzredir derse yine hatadır. O halde şöyle bilmek gerekir ki, arifler katında iman akıl üzredir. Ancak marifet gönül üzredir ve Allah’a gönülden şehâdet edip inanmazsa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/marifetin-asli/">Marifetin Aslı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-29.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8304" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-29.jpg" alt="Marifetin Aslı" width="443" height="281" /></a></p>
<p>Şerîatın ilk makamı, iman getirmektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>&#8220;&#8230; Allah&#8217;a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman etmenizdir.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her kim ki imanın ten üzre olduğunu söylerse hatadır. Eğer can üzredir derse yine hatadır. O halde şöyle bilmek gerekir ki, arifler katında iman akıl üzredir. Ancak marifet gönül üzredir ve Allah’a gönülden şehâdet edip inanmazsa münâfıktır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8221; Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar.  Şu iki söz kişilere dosttur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>&#8220;Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bunun dışında kalan (günahları) ise dilediği kimseler için bağışlar.’’Şu kadar ki, ibadet imandır, iman ibadettir; birbirinden ayrı olmaz. Her iba­det imana ulaştırmaz, ve belki de günahtır; ancak her günah küfre ulaştır­maz. Bu iki söz kişilere dosttur. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“&#8230;Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini çıkar­dı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlarda), Evet Rabbimizsin dediler.&#8221;</p>
<p>İman budur. Ama bizim sözümüz hangisinin Rahmân&#8217;ın aslı, hangisinin şeytanın aslı [olduğunu açıklamak­tır]. Şöyle bil ki, Rahmân&#8217;ın aslı olan iman, şeytanın aslı şüphedir. İmana şüphe katmak olmaz. Çünkü iman akıl üzeredir ve akıl sultandır ve beden içinde vekili şeytandır. Ne zaman ki sultan gitse vekil durur. Mesela iman bir hazinedir; şeytan ise bir hırsızdır. Hazine bekçisi gidince hırsız hâzineyi ne yapar? Başka bir söze göre de, iman koyundur, akıl çoban, şeytan da kurttur. Çoban gidince kurt koyuna ne yapar? Yine bir başka sözde ise iman süttür, akıl bekçi, şeytan ise köpektir, denilmiştir. Bekçi gi­dince köpek sütü ne yapar? Ve üçü de bir evdedir. Şimdi ey çaresiz miskin! İman o evin içinde perişândır.</p>
<p>O halde Allah&#8217;a inanmak gerekir ki, bu imandır; buyruğunu tutmak iman­dır; &#8220;sakının&#8221; dediğinden sakınmak Allah&#8217;a inanmaktır. Yine Allah’ın meleklerine inanmak imandır ki, bir kişiye üç yüz altmış melek görevlendi­rilmiştir. Öyle iken bunca meleklerin arasında edepsizlik edersin, ama se­nin gibi bir kişi yanında etmezsin. Nerede kaldı senin meleklere inandığın? Ve yine ulu Allah&#8217;ın Kur&#8217;an&#8217;ına inanmak gerekir ve onun diğer kitaplarına inanmak imandır. Öyleyse şimdi kibir, hased, cimrilik, açgözlülük, öfke, gıybet, kahkaha ve maskaralık ile için dolu iken, bunlardan birisinin iman ehlinin içinde bulunacağını hangi kitap buyurur?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tarikatın ilk makamı el alıp tövbe etmektir. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Hep birlikte Allah&#8217;ın ipine (Islâm&#8217;a) sımsıkı yapışın.&#8221;&#8216; &#8220;Samimi bir tövbe ile Allah&#8217;a dönün.“&#8217;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öyle ise kul, kötü halden dönünce tövbeyi kabul eden Allah&#8217;ın kendisidir. Nitekim bir âyette şöyle buyrulmuştur:</p>
<p>&#8220;Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tövbesini kabul etti. Çünkü Allah tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir.&#8221;&#8216; Şimdi ey müminler! Öyle bir tövbe edin ki kabul olsun. Öyle bir tövbe edin ki fayda gelsin. Zira ki tövbe etmek, pişman olmaktır. Pişmanlığın yararı budur ki günahı azalır; bir özre değişilir. Bundan böyle, tevekkül ile özrü âdet edinin ki hatalarınız az olup, kurtulasınız. Ve böylece yüzünüz gülsün. 0 halde ey müminler! Özür dilemek sizden kabul kılmak Allah&#8217;dan. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kim Allah&#8217;a güvenirse O, ona yeter.“&#8217; Şükr ‘etmek bizden, nimetlerinizi artırmak Allah&#8217;tan.</p>
<p>Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Andolsun! şükederseniz elbette size olan nimetimi artırırım &#8230; &#8221;</p>
<p>Sabretmek sizden, hesapsız sevap vermek  Allah&#8217;tan. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilecektir.&#8221;</p>
<p>Yine ibâdet ve tâat yapmak, kelime-i şehâdet getirmek sizden, Cennet içinde sizi yüksek köşklerde tutmak da Allah&#8217;tandır.</p>
<p>Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;İyiliğin karşılığı yalnız iyiliktir.&#8221;</p>
<p>Yetmiş yıllık günah için özür dilemek sizden, tövbeleri kabul etmek de Allahtandır. Bu hususta Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:O kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.&#8221;</p>
<p>Sonra da O kerem sahibi olan Allah şöyle der: Ey kullarım! Âdem aleyhi&#8217;sselâm bir kere emirlerime karşı geldi, bunun için iki yüz yıl ağladı. Ağlar­ken de dâima şu ayeti okurdu: “Ey Rabbimizl Biz kendimize zulm ettik.Eğer bizi bağışlamaz ve acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. &#8221; Allah teâlâ, &#8220;Adem, bu kadar gözyaşı döktükten sonra onun suçunu bağışladım. Onun için sîzler de yetmiş yıllık günah için bir kez tövbe edin, bende affedeyim. Çünki ben affediciyim.&#8221; der. Ve yine, &#8220;Eğer isyankâr olan bir kişiyi merhamet edip bağışlamadan bıraksam, o zaman benim rahmetim görülmemiş olur.&#8221; dir. Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:O ne gü­zel dost, ne güzel yardımcıdır. &#8221;</p>
<p>Eğer ben dünyada bir nesne bile eksik yaratsam, o zaman da benim Kâdir&#8217;liğim tamam olmazdı. Nitekim âyette şöyle buyrulmuştur: “Sonra da ona ölçülü bir biçim verdik. Bizim ne mükemmel gücümüz vardır. &#8221; Eğer cennette bir nimet eksik bıraksak o zaman da cennet tamam olmaz­dı. Nitekim âyette şöyle buyrulmuştur: &#8220;Dünyadan sonra gelecek olan cen­net ne güzel bir yerdir. &#8221;</p>
<p>Nuh (a.s.)&#8217;ın duası kabul olmasaydı, bütün dualar da kabul olmazdı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hacı Bektaşi Veli &#8211; Makalat</p>
<p>Diyanet İşleri Yay.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/marifetin-asli/">Marifetin Aslı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-asli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebu Hanife &#8211; Fıkhu-l Ekber Tercümesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ekber-tercumesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ekber-tercumesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 May 2015 14:15:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Kimseyi Zorlamamıştır]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Sıfatları]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Yaratması]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Deccal Haktır]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkhu-l Ekber Tercümesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir]]></category>
		<category><![CDATA[Kulların Fiili]]></category>
		<category><![CDATA[Lehvi Mahfuz]]></category>
		<category><![CDATA[Mehdi Haktır]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7247</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla Tevhidin aslı, buna îman etmenin en doğru yolu şudur: Allah&#8217;a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah&#8217;tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir. Yüce Allah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. O&#8217;na hiçbir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ekber-tercumesi/">Ebu Hanife – Fıkhu-l Ekber Tercümesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/150.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7248" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/150.jpg" alt="Ebu Hanife - Fıkhu-l Ekber Tercümesi" width="352" height="222" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/150.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/150-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 352px) 100vw, 352px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;ın adıyla</strong></p>
<p>Tevhidin aslı, buna îman etmenin en doğru yolu şudur: Allah&#8217;a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah&#8217;tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir.</p>
<p>Yüce Allah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. O&#8217;na hiçbir şey denk değildir. O yarattıklarından hiç birine benzemez. İsimleri, zatî ve fiilî sıfatlarıyla daima var olmuş ve var olacaktır.</p>
<p>Allah&#8217;ın zatî sıfatları; hayat, kudret, ilim, semi, basar ve irâde sıfatlarıdır. Fiilî sıfatlar ise, tahlik (yaratma), terzik (rızık verme), inşa (yapma), ibda (örneksiz yaratma) ve sun&#8217; (san&#8217;atla yaratma) ve diğer fiilî sıfatlardır.</p>
<p>Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. O&#8217;nun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. Fail Allah&#8217;tır, fiil ise O&#8217;nun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Yüce Allah&#8217;ın fiili ise mahlûk değildir. Allah&#8217;ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah&#8217;ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen, yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Yüce Allah&#8217;ı inkâr etmiş olur.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerîm, Allah kelâmı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber&#8217;e indirilmiştir. Bizim Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;i telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur fakat Kur&#8217;ân mahlûk değildir. Allah&#8217;ın Kur&#8217;ân&#8217;da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavn ve İblis&#8217;ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelâmıdır, onlardan haber vermektedir. Allah&#8217;ın kelâmı mahlûk değildir, fakat Musa&#8217;nın ve diğer yaratılmışların kelâmı mahlûktur. Kur&#8217;ân ise Allah&#8217;ın kelâmı olup, kadîm ve ezelîdir</p>
<p>Allah bir şey (varlık)&#8217;dir, fakat diğer şeyler gibi değildir. O&#8217;nun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. O&#8217;nun Kur&#8217;ân&#8217;da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah&#8217;ın Kur&#8217;ân&#8217;da zikrettiği gibi el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. O&#8217;nun eli, kudreti veya nimetidir denilemez. Zîra bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile&#8217;nin görüşüdür. O&#8217;nun elinin, keyfiyetsiz sıfat olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır.</p>
<p>Allah, eşyayı bir şeyden yaratmadı. Allah, eşyayı oluşundan önce, ezelde biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve oluşturandır. Allah&#8217;ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levh-i Mahfûz&#8217;daki yazısı olmadan, dünya ve âhirette hiçbir şey vaki olmaz. Ancak onun Levh-i Mahfûz&#8217;daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır. Kaza, kader ve dilemek, O&#8217;nun nasıl olduğu bilinemeyen sıfatlarındandır. Allah, yok olanı yokluğu halinde yok olarak bilir, onun yarattığı zaman nasıl olacağını bilir. Var olanı, varlığı halinde var olarak bilir, onun yokluğunun nasıl olacağını bilir. Allah ayakta duranın ayakta duruş halini, oturduğu zaman da oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah&#8217;ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey hâsıl olmaz. Değişme ve ihtilâf, yaratılanlarda olur.</p>
<p>Allah&#8217;ın <strong>&#8220;Allah Musa&#8217;ya hitap </strong>etti.&#8221;<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;"><b>(Nisa,164)</b></span>âyetinde belirttiği gibi. Musa Allah&#8217;ın kelâmını işitti. Şüphesiz ki Allah, Musa ile konuşmasından önce de, kelâm sıfatı ile muttasıftı. Yüce Allah yaratmadan da ezelde yaratıcı idi. Allah, Musa&#8217;ya hitap ettiğinde, ezelde sıfatı olan kelâmı ile konuştu. O&#8217;nun sıfatlarının hepsi, mahlûkların sıfatlarından başkadır. O bilir, fakat bizim bildiğimiz gibi değil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. O görür, fakat bizim görmemiz gibi değil. O işitir, fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O konuşur, fakat bizim konuşmamız gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahlûktur, fakat Allah&#8217;ın kelâmı mahlûk değildir.</p>
<p>Allah insanları küfür ve îmandan hâli olarak yaratmış, sonra onlara hitap ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiili, hakkı inkâr ve reddetmesi ve Allah&#8217;ın yardımını kesmesiyle küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah&#8217;ın muvaffakiyet ve yardımı ile îman etmiştir.</p>
<p>Allah Âdem&#8217;in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, onlara akıl vermiş, hitap etmiş, îmanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rabb olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onların îmanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.</p>
<p>Allah, kullarının hiç birini îman veya küfre zorlamamış, onları mü&#8217;min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahıslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Allah, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mü&#8217;min olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.</p>
<p>Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kesbleri (kazançları)&#8217;dir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah&#8217;tır. Onların hepsi Allah&#8217;ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur.</p>
<p>Taatların hepsi, Allah&#8217;ın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile vacip kılınmıştır. Masiyetlerin hepsi de Allah&#8217;ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rızası ve emri değildir.</p>
<p>Peygamberlerin hepsi de (salât ve selâm olsun) küçük, büyük günah, küfür ve çirkin hallerden münezzehtir. Fakat onların sürçme ve hataları vâki olmuştur. Hz. Muhammed, Allah&#8217;ın sevgili kulu, resulü, nebisi, seçilmiş tertemiz kuludur. O hiç bir zaman puta tapmamış, göz açıp kapayacak bir an bile Allah&#8217;a ortak koşmamıştır. O, küçük büyük hiç bir günah işlememiştir.</p>
<p>Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Ebû Bekr es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman b. Affân Zû&#8217;n-Nûreyn, daha sonra Aliyyu&#8217;l-Murtaza&#8217;dır. Allah hepsinden razı olsun. Onlar doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan, ibâdet eden kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Hz. Peygamber&#8217;in ashabının hepsini sadece hayırla anarız.</p>
<p>Bir müslümanı, helâl saymaması şartıyla, büyük günahlardan birini işlemesi ile kâfir sayamayız. Bu durumdaki bir kimseden îman ismini kaldıramayız, ona gerçek anlamda mü&#8217;min deriz. Bir mü&#8217;minin kâfir olmamakla beraber günahkâr olması caizdir.</p>
<p>Günahlar, mü&#8217;mine zarar vermez demeyiz. Keza günah işleyen kimse Cehennem&#8217;e girmez de demeyiz. Dünyadan mü&#8217;min olarak ayrılan kimse, fasık da olsa Cehennem&#8217;de ebedî kalacaktır, demeyiz.</p>
<p>Mürcie&#8217;nin dediği gibi, iyiliklerimiz makbul, kötülüklerimiz de affedilmiştir, demeyiz. Fakat kim bütün şartlarına uygun, müfsit ayıplardan uzak amel işler ve onu küfür ve dinden dönme gibi şeylerle boşa çıkarmaz ve dünyadan mü&#8217;min olarak ayrılırsa şüphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis kabul eder ve ondan dolayı sevap verir, deriz.</p>
<p>Allah&#8217;a ortak koşmak ve küfür dışında, büyük ve küçük günah işleyen, fakat tevbe etmeden mü&#8217;min olarak ölen kimsenin durumu Allah&#8217;ın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona Cehennem&#8217;de azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba uğratmaz.</p>
<p>Herhangi bir amele riya karıştığı zaman, o amelin ecrini yok eder. Keza ucüb (kendi amelini üstün görmek) de böyledir.</p>
<p>Peygamberlerin mucizeleri ve velîlerin kerametleri haktır. Ancak, haberlerde belirtildiği üzere İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olan, onların şimdiye kadar vukua geliş ve gelecek hallerine mucize de, keramet de demeyiz. Bu, onların hacetlerini yerine getirmedir. Zîra, Allah, düşmanlarının ihtiyaçlarını, onları derece derece cezaya çekmek ve sonunda cezalandırmak şeklinde yerine getirir. Onlar da buna aldanarak azgınlık ve küfürde haddi aşarlar. Bunların hepsi de caiz ve mümkündür.</p>
<p>Yüce Allah, yaratmadan önce de yaratıcı, rızıklandırmadan önce de rızık verici idi. Allah, âhirette görülecektir. Mü&#8217;minler Allah&#8217;ı Cennet&#8217;te, aralarında bir mesafe olmaksızın, teşbihsiz ve keyfiyetsiz olarak baş gözleriyle göreceklerdir.</p>
<p>İman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların îmanı, îman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakın ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü&#8217;minler, îman ve tevhid hususunda birbirlerine müsavidirler. Fakat amel itibarıyla birbirlerinden farklıdırlar. İslâm, Allah&#8217;ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lügat itibariyle iman ve islâm arasında fark vardır. Fakat islâmsız îman, îmansız da islâm olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise; iman, islâm ve şeriatlerin hepsine birden verilen isimdir.</p>
<p>Biz, Yüce Allah&#8217;ı kendisini kitabında tavsif ettiği bütün sıfatlarıyla gerçek olarak biliriz. Hiçbir kimse Allah&#8217;a, O&#8217;nun şanına lâyık şekilde hakkıyla ibâdet etmeye kadir değildir. Fakat insan ancak Allah&#8217;ın kitabında, Resulünün bildirdiği ölçüde Allah&#8217;a ibâdet eder.</p>
<p>Bütün mü&#8217;minler; marifet, yakîn, tevekkül, muhabbet, rıza, korku ve ümit ve iman konusunda birbirlerine müsavidirler. Bu konuda imanın dışındaki hususlarda birbirlerinden farklıdırlar.</p>
<p>Yüce Allah, kullarına karşı lütufkârdır, adildir, kulun hakettiği sevabı lütfuyla kat kat fazlasıyla verir. Kulunu, adaletinin icabı olarak işlediği günahtan dolayı cezalandırır. Keza kendisinden bir lütuf olarak bağışlar da.</p>
<p>Peygamberlerin (salât ve selâm olsun) şefaati haktır. Peygamberimizin (s.a.) şefaati, günahkâr mü&#8217;minler ve onlardan büyük günah işleyip cezayı haketmiş olanlar için hak ve sabittir.</p>
<p>Kıyamet günü amellerin mizanla tartılacağı hususu haktır. Hz. Peygamberi&#8217;in havzı haktır. Kıyamet günü hasımlar arasında iyilikler alınarak kısas ve hesaplaşma olması haktır. İyilikler bulunmadığı takdirde kötülüklerin atılması hak ve caizdir.</p>
<p>Cennet ve Cehennem hâlen yaratılmıştır, ebediyen de fâni olmayacaklardır. Huriler ebediyen ölmezler. Yüce Allah&#8217;ın cezası da, sevabı da ebedîdir.</p>
<p>Allah dilediğini kendisinin bir lütfü olarak hidâyete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Allah&#8217;ın sapıklığa düşürmesi, hızlânıdır. Hızlanın mânâsı ise, Allah&#8217;ın razı olacağı şeylerde onu muvaffak kılmayıp, yardımını kesmesidir. Bu, Allah&#8217;ın adaleti gereğidir. Keza, Allah&#8217;ın günahkârları isyanları sebebiyle cezalandırması da adaleti icabıdır.</p>
<p>Şeytan, mü&#8217;min kuldan imanını baskı ve cebirle alır, dememiz doğru değildir. Fakat kul îmanı terkederse, Şeytan da onun imanını alır, deriz.</p>
<p>Kabirde Münker ve Nekir&#8217;in sualleri haktır. Kabirde ruhun cesede iade edilmesi haktır. Bütün kâfirler ve asi mü&#8217;minler için kabir sıkıntısı ve azabı haktır.</p>
<p>Âlimlerin, Allah&#8217;ın sıfatlarını Farsça (Arapça&#8217;dan başka bir dille) söylemeleri caizdir. Fakat yed=el kelimesi, Allah&#8217;ın sıfatı olarak Farsça söylenemez. Fakat Farsça olarak Rûyi Hüdâ=Allah&#8217;ın yüzü demek caizdir. Allah&#8217;ın yakınlık ve uzaklığı, mesafenin uzunluk ve kısalığı ile değil, keramet ve zillet mânâsındadır. İtaatli olan kul, Allah&#8217;a keyfiyetsiz olarak yakın, âsi kul ise keyfiyetsiz olarak Allah&#8217;tan uzak olur. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek, yalvaran kula racidir. Keza Cennet&#8217;te komşuluk ve Allah&#8217;ın önünde bulunmak da keyfiyetsiz şeylerdir.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerîm, Allah&#8217;ın Resulüne (s.a.) indirilmiş olup, mushaflarda yazılıdır. Kelâm mânâsında Kur&#8217;ân âyetlerinin hepsi de fazilet ve büyüklük bakımından birbirine müsavidir. Fakat bazısında zikir ve zikredilen fazileti bahis konusudur. Âyete&#8217;l-Kürsi buna misaldir. Burada zikredilen Allah&#8217;ın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır. Bu âyette hem zikir, hem de zikredilenin fazileti olarak iki fazilet bir araya gelmiştir. Bu kısmında ise sadece zikir fazileti vardır. Kâfirlerin kıssalarında olduğu gibi. Bu âyetlerde zikredilenin bir fazileti yoktur, çünkü zikredilenler kâfirlerdir. Keza Allah&#8217;ın isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazilette müsavidir, aralarında farklılık yoktur.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in anne ve babası İslâm gelmeden önce öldüler. Kasım, Tâhir ve İbrahim Allah Resulünün oğulları, Fâtıma, Rukiyye, Zeynep ve Ümmü Gülsüm de kızları idiler.</p>
<p>İnsan tevhid ilminin inceliklerinden herhangi birinde güçlükle karşılaşırsa, sorup öğreneceği bir âlim buluncaya kadar, Allah katında doğru olana inanması gerekir. Böyle bir kimseyi arayıp bulmakta gecikmesi caiz değildir. Bu hususta tereddüt edilerek beklemek mazur görülmez. Eğer tereddüt ederek beklerse, kâfir olur.</p>
<p>Mîrac haberi haktır. Onu reddeden sapık bir bid&#8217;atçi olur. Deccal&#8217;in, Ye&#8217;cüc ve Me&#8217;cüc&#8217;ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa&#8217;nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alâmetlerinin hepsi de haktır.</p>
<p>Yüce Allah, dilediğini doğru yola hidâyet eder.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Mustafa Öz &#8211; İmam Azam&#8217;ın 5 Eseri,</p>
<p>Marmara Üni.İlahiyat.Fak.Vakfı &#8211; 2 Mayıs 1981</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ekber-tercumesi/">Ebu Hanife – Fıkhu-l Ekber Tercümesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebu-hanife-fikhu-l-ekber-tercumesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Veled &#8211; Maarif Adlı Kitabından Alıntılar&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 May 2015 23:15:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah dostu]]></category>
		<category><![CDATA[Allah için Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ı tanımak ve bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Bütün Varlıklar Perdedir]]></category>
		<category><![CDATA[Beyazıd Bistami]]></category>
		<category><![CDATA[Cehennem]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya İşleri]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyayı Sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[Enel Hak]]></category>
		<category><![CDATA[Hallacı Mansur]]></category>
		<category><![CDATA[Herşeyin Zahirini Görenler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Musa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Hızır]]></category>
		<category><![CDATA[Kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Veled]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6094</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz.Musa, Allah tarafından halka gönderilmişti. Aynı zamanda Peygamberdi.&#8221;Ulu Allah Musa&#8217;yı, vahyin en son mertebesi olan &#8220;kelâm&#8221; ile taltif etti. (Kur&#8217;an, Sûre:4, Âyet: 162.) O, bütün bu büyük­lüğüne, bilgisine ve Allah&#8217;a olan bu kadar aşinalığına rağmen Hızır&#8217;a &#8211; O&#8217;na selâm olsun &#8211; talip oldu ve Allah&#8217;dan Hızır&#8217;la konuşmayı dua ederek diledi. Pek çok yalvarıp yakardıktan sonra [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/">Sultan Veled – Maarif Adlı Kitabından Alıntılar…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/mevlana-ve-sultan-veled/" rel="attachment wp-att-19910"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19910" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/Mevlana-ve-Sultan-Veled.jpg" alt="" width="403" height="241" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/Mevlana-ve-Sultan-Veled.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/Mevlana-ve-Sultan-Veled-300x179.jpg 300w" sizes="(max-width: 403px) 100vw, 403px" /></a></p>
<p>Hz.Musa, Allah tarafından halka gönderilmişti. Aynı zamanda Peygamberdi.&#8221;Ulu Allah Musa&#8217;yı, vahyin en son mertebesi olan &#8220;kelâm&#8221; ile taltif etti. (Kur&#8217;an, Sûre:4, Âyet: 162.)</p>
<p>O, bütün bu büyük­lüğüne, bilgisine ve Allah&#8217;a olan bu kadar aşinalığına rağmen Hızır&#8217;a &#8211; O&#8217;na selâm olsun &#8211; talip oldu ve Allah&#8217;dan Hızır&#8217;la konuşmayı dua ederek diledi. Pek çok yalvarıp yakardıktan sonra Ulu Allah, onun isteğine: &#8220;Sefer et ve benim o has kulumu ara ki ona eresin&#8221; hitabesiyle karşılık verdi. Musa, böylece hareket etti. Bir deniz kıyısına gelince orada Hızır&#8217;ı buldu. Gözü ve gönlü onun yüzü ile aydınlandı ve istediği birçok şeyler onunla bir konuşmada hasıl oldu. Bir bakışta o kadar hil&#8217;atlar giydi ve o kadar nimetler tattı ki, bunları şimdiye kadar ne bir göz görmüş, ne bir kulak işitmiş, ne de bir insan tahayyül etmiştir. (H.). Hızır&#8217;ın arkadaşlığını ve sohbetini istedi. Daha görmeden ona nasıl âşıktı! Bunları gördüğü ve tattığı zaman aşkının ne hale geldiğini sen kıyas et!</p>
<p>(1)- Bizim kullarımızdan bir kul budur. (Kur&#8217;an, Sûre: 18, Âyet: 66).</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Seni, görmeden biz böyleyiz,</p>
<p>eğer görünürsen vay bizim halimize!</p>
<p>Hızır buyurdu ki: &#8220;Ey Musa! Şimdiye kadar elde ettiğim fayda ile kanaat et ve artık geri dön. Bizim konuşmamız mühimdir ve tehlikelidir. Allah sak­lasın! Bundan sana bir zarar gelebilir.&#8221;</p>
<p>Musa aşkının ve bağlılığının fazlalığından yine yalvardı. Bir zaman beraberce gezip dolaştılar. Bu sefer esnasında deniz kıyısında, o zaman asır­larca çalışsa benzerini kimsenin yapamıyacağı bir gemi buldu. Hızır böyle görülmemiş bir gemiyi harap etti, deldi.</p>
<p>Tamamiyle işe yaramaz bir hale getirdi. Musa: &#8220;Bu türlü hareket etmen ve bu yaptığın iş doğru değildir. Çünkü bu hikmet ve şeriata aykırıdır. Bu yaptığının adalet mihenginde, fazilet ve şeriat terazisinde karşılığı hiçtir&#8221; dedi. Hızır: &#8220;Sen benimle yapamazsın dememiş mi idim?&#8221; deyince, Musa kendine gelip: &#8220;Yaptığım yemini ve sözleşmeyi unuttum. Bu ilk günahımdır, bağışlanabilir.&#8221; dedi. Ve Hızır&#8217;a o kadar yalvardı ki nihayet Hızır dayanamayıp Musa&#8217;nın bu suçunu bağışladı. Tekrar bunun üzerinden bir müddet geçti.</p>
<p>Dolaşmakta devam ederken bir adaya geldiler. Burada, şehrin çocukları arasında, yeryüzünde bundan daha güzeli bulunmayan, henüz çok küçük bir çocuk gördüler. Her ikisi birden hayretle: &#8220;Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne kadar güzeldir.&#8221; (Kur&#8217;an Sûre 23, Müminûn Âyet: 14.&#8221; dediler. Sonra Hızır, bu çocuğu, diğer küçüklerin arasından okşıyarak ve gönlünü alarak ayırdı. Elinden tutup yürüdü. Musa şaşkınlık içinde uzaktan onu taki-betti ve acaba Hızır bu çocuğu nereye götürüyor? diye düşündü. Hızır, insan­ların gözünden uzaklaşıp onu tenha bir yere götürdü ve hemen orada çocuğu ayakları altına alarak, kafasını kesti. Musa büyük bir isyanla:(2) &#8220;Böyle günahsız ve masum bir çocuğu öldürmek doğru mudur?&#8221; diye bağırdı.</p>
<p>Hızır: &#8220;Benimle arkadaş olamazsın; sen benim yaptığım işlere dayanamazsın geri dön git dememiş mi idim?&#8221; deyince, Musa kendine gelerek: Hata ettim; unutkan­lığım galip geldi&#8221; dedi. Hızır da: &#8220;Her zaman işlerimi inkâr ediyor, sonra da hata ettim diyorsun&#8221; buyurdu. Musa: &#8220;Allah için bu defa da bağışla, sünnette üç defaya kadardır. Eğer bir kere daha inkâr edecek olursam mazeretimi kabul etme&#8221; dedi.</p>
<p>(2)- O başka kimseyi öldürmediği halde sen böyle temiz bir nefsi öldürdün. (Kur&#8217;an, Sûre: 1 8, Âyet: 75.)</p>
<p>Şiir:</p>
<p>Eğer bir defa daha benden muhalefet görürsen,</p>
<p>Benim âczime merhamet etme.</p>
<p>Hızır böylece ikinci günahı da, üçüncü günahta ayrılmak ve başka bir mazeret ve bahane kabul etmemek şartiyle bağışladı.</p>
<p>Bundan sonra yine bir müddet arkadaşlık ettiler. Tesadüfen bu seferde yedi sekiz gün, yiyecek bulamadılar. Az daha açlıktan öleceklerdi. Şeriat, açlık halinde, murdar olan haram etin bile yenilmesine müsaade eder. Böyle bir zaruret içinde, iken, bir adaya geldiler. Kalabalık ve büyük bir şehirde bulunduklarını gördüler. Bu şehirde, birçok hazineleri bulunan çok zengin yetimler vardı; bunların oturdukları sarayın duvarı yıpranmış ve eğilmiş, yıkılmak ve harap olmak üzere idi. Hızır bu eğri duvarı doğrultup harap olan kısımlarını onardı.(3) Musa bunu görünce, bu kadar talihsizlik, kısmetsizlik ve açlıktan sonra, yiyecek şeyler ve giymek için de gümüşlü hil&#8217;atlar geleceğini umdu. Hızır Musa&#8217;nın elini tuttu ve o sahilden başka bir yere doğru gitmek üzere ayrıldı.</p>
<p>(3)- Orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular ve Hızır onu doğrulttu. (Kur&#8217;an, Sûre: 18, Âyet:78)</p>
<p>Musa&#8217;nın sabrı kalmamıştı, ve &#8220;Ey Hızır, biz açlıktan ölüyoruz; murdar ve haram olan şeyler bile artık bize helâl olmuştur. Sen, başka bir kimsenin tamir etmesine imkân olmıyan bir duvarı doğrultup tamir ettirdin. Ev sahipleri çok zengindi. Onlardan yaptığın işin karşılığı olarak, birkaç gün orada kalıp yeniden güç, kuvvet bulmamızı isteseydin veya bundan vazgeçtim hiç olmazsa yemek için bir parça ekmek isteseydin. Yaptığın bu hareket insafsızlıktır ve hiç kimse bunu doğru bulmaz.&#8221; dedi.</p>
<p>Hızır &#8220;Ey Musa işte üçüncü günahında tamam oldu, artık bir mazeretin kalmamıştır.&#8221; (4) Bu üçüncü günah, ayrılmamıza sebep oldu. Başlangıçta hep inkâr ettiğin bu üç işin sırrından seni haberdar edeyim ki benim yaptığım şeyleri inkâr değil, kabul etmek gerektiğini anlıyasın. Sen işi tamamen tersine yaptın.</p>
<p>Gemiyi delmemin sebebi şu idi:(5) O gemi fakirlerin, müminlerin ve iyi işler yapan kimselerin malı idi ve kâfirlerin onu, kendi ellerine geçirerek, müslüman kalelerine gidip müslümanların ve iyi insanları yok etmek düşüncesinde olduklarını sır gözü ile gördüm. Bunun için gemiyi harap ve işe yaramaz bir hale getirdim.</p>
<p>O küçük çocuğu öldürmemin sebebi de şu idi:(6) O çocuğun babası ve annesi mümin ve evliyadan idiler. O çocuğun cevheri kötü olduğundan kötü işler yapacak, annesini ve babasını din yolundan alıkoyacaktı. Kötülük ve dinsizlik yeryüzünden eksilsin, annesi babası dinsizlikten kurtulsunlar diye onu öldürdüm. Örneğin, bir bahçıvan da faydalı ve iyi dalların kuvvetlenmesi için cılız ve faydasız dalları kesmez mi?</p>
<p>(4)- Şimdi birbirinizden ayrılmak zamanıdır. Sana sabredemediğin şeylerin hikmetlerini bildireyim. (Kur&#8217;an, Sûre 18, Ayet:79.)</p>
<p>(5)- Gemi birtakım miskinlere aittir. Onu denizde kullanarak ihtiyaçlarını defediyorlardı. (Kur&#8217;an, Sûre: 18, Âyet: 80)</p>
<p>(6)- Öldürdüğüm çocuğa gelince: Onun anası, babası mümin idiler. (Sûre: 18, Ayet:81.)</p>
<p>Yetimlerin harap olmuş ve eğilmiş duvarını doğrultmamın ve tamir ettirmemin ve buna karşılık o kadar zaruret ve çaresizlik içinde bulunduğumuz halde onlardan ücret ve karşılık istemememin sebebine gelince: O çocukların babası ve annesi, Allah&#8217;ın has ve salih kullarından idiler. (Sûre: 18, Âyet: 81.) Müfessirler, onların yedinci cedlerinin salihlerinden olduğunu ileri sürerler. Bazı kimseler de &#8220;onların yetmişinci ceddi salihlerden idi&#8221; derler.</p>
<p>Halk, ahiretin bütün hazinelerine sahip olan ve hazineler bağışlayan Hızır gibi bir kimsenin, yedinci veya yetmişinci cedde karşı gereken saygıyı ve tazimi göstereceği, onların çocuklarına kimsenin elinden gelmiyen önemli bir hizmeti yaptıktan sonra, bu kadar zaruret ve ihtiyaç içinde bulunduğu halde, onlardan hizmetine bir karşılık ve ücret almayacağı inancındadır. Siz müflis, çaresiz ve günahkâr olduğunuz halde yardıma muhtaçsınız. Bu durumda evliyanın çocuklarına nasıl hizmet etmek lâzım geldiğini kıyas ediniz&#8221; dedi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah&#8217;ı tanımak ve bilmek ise onun sırlarını bilmekten daha kolaydır. Bunun gibi eğer bir kimseyi görmek, tanımak istersen pek az bir gayretle buna muvaffak olursun; fakat ne kadar gayret etsen o kimsenin gönlünde bulunan gizli sırları bilemez ve anlıyamazsın.</p>
<p>O halde bir insanı göründüğü gibi bilmek onun gizli sırlarını bilmekten daha çok kolaydır. Bir kimse, bir bilgini kendisinden izin alarak ziyaret etmek istese biraz gayret sarfetmekle bu isteği yerine gelir. Fakat bu kimse, eğer o bilginin bu bilgisini öğrenmek isterse, onun bilgi hazinesinden bir parça sermayenin eline geçmesi için senelerce zahmet çekmeğe katlanabilen bir canı olması ve pek çok güçlükler çekebilmesi lâzımdır.</p>
<p>Herhangi bir şehirde yüz binlerce halk Allah&#8217;a tapar ve ihtiyaçlarını Allah&#8217;dan ister. Her şeyi yapabilenin, herkesin yiyeceğini verenin, herkesi terbiye edenin, herkese yol gösterenin, bütün günahları bağışlıyanın aynı zamanda her yeli yok ediverenin Allah olduğunu bilirler. Can ve gönülden, bağlılıkla ona uyar ve ibâdet ederler.</p>
<p>Umumiyetle hepsi böyledir. Allah&#8217;ı tanıma ve bilmeleri nisbetinde, bazısının ameli kuvvetli, bazısının az, bazısının çok olur. Fakat, bu yüz binlerce insan arasından pek azı, yüzlerini bir şeyhe ve doğru bir veliye yöneltmişlerdir. Bunlardan da ancak bir veya iki kişi, o veliyi iyice tanıyabilmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki Allah&#8217;a tapmak ve onu tanımak umumîdir.Herkesin bunda bir yeri ve bir yolu vardır. Hattâ kâfirler bile Allah&#8217;a taparlar.</p>
<p>Şiir:</p>
<p>O tektir, onun eşi yoktur, diyerek kâfir ve dindar,</p>
<p>Her ikisi de onun yolunda koşarlar.</p>
<p>Yetmiş iki millete baktığın zaman, hepsinin Allah&#8217;a taptığını ve çeşitli şekillerde, muhtelif amellerle ve başka başka dillerle Allah&#8217;a kulluk ettikleri­ni görürsün. Yalnız insanlar değil, dağ, taş, yer, gök, yıldızlar, toprak, hava, rüzgâr ve ateş bile hepsi Allah&#8217;a taparlar ve hepsi senin bilmediğin, göremediğin ve anlıyamadığın bir dille onu överler.</p>
<p>Allah&#8217;ı övmeyen (teşbih) bir şey yoktur; fakat siz onların bunu nasıl yaptıklarını anlıyamazsınız. (Kur&#8217;an Sûre: 17, Ayet:44).</p>
<p>Bütün varlıklar (mevcudat) ve sonradan meydana getirilen şeyler (mas-nûat), insanların Allah&#8217;a tapmalarına engel olan birer perde ve o sırrın bulun­duğu yere girmelerine mâni olan birer kapıcıdırlar. Tatlı yemekler, ipekli elbiseler, Çin ve Hatâ güzelleri de, insanları ibâdetten alıkoyarlar. Taliplerin ve yolcuların yollarını keserler.</p>
<p>Yalnız bu insanlardan bazısı gece gündüz inlemek, zikretmek ve lahavle çekmekle bu yol kesenlerin elinden kurtulurlar. İbâdet yüklerini Allah&#8217;ın rıza ve kabul menziline erişirler. Fakat kimsenin onlarla temas etmemesi, onları tanımaması, onlara yol bulmaması için, kendi evliyasına bizzat Allah bekçilik eder ve onları korur.</p>
<p>Allah: Benim evliyam ve has kullarım benim kıskançlık kubbelerimin altında gizlidirler. Onları benden başka kimse göremez ve bilemez&#8221; (H.Kudsi.). buyurmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eğer şeriat namaz, oruç, zekât, zikr olsaydı bütün şeriat-lerin, mezheblerin ve gidişlerin hepsinin aynı şekilde ve aynı tarzda olması gerekirdi; Peygamber: &#8220;Bu Kur&#8217;anın hükümleri ve bu şeriat, senden evvel gelen Peygamberlerin kitaplarında vardı. Fakat bu şekilde bu suret ve tertip ile mevcut değildi. Birisi, Arapçadır, diğeri Süryanca ve İbrancadır. Her birinin ayrı orucu, ayrı bayramı, ayrı haccı ve ayrı delili, ayrı haramı ve helâli vardır&#8221; buyurmuştur. Bilinir ki dinin gerçeği, şekil ve dilde değildir. O, her suret ve her dile gelir ve yüz gösterir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ebayazid bir gün kendinden geçmiş olduğu halde: &#8220;Kendimi teşbih ederim; şanım ne kadar büyük oldu! Cübbemin içindeki Allah&#8217;dan başka bir şey değildir&#8221; dedi. Ebayazid kendine geldiğinde müritleri ona: &#8220;Sen böyle söyledin, bu sana nasıl yakışır?&#8221; diye karşı koydular. Ebayazid&#8217;e onların birer mukallitten başka bir şey olmadığı zahir oldu ve kendi kendine: &#8220;Eğer bunlar iman kabul edenlerden olsalardı, benimle sohbet ettikleri bu kadar zamandan beri, nefesim onlara tesir eder, sözlerim kulaklarına girer ve kendilerine gelirlerdi. Şimdi her şeyden habersiz oldukları için, en iyisi onları kendi kılıçlariyle yaralamam ve yine kendi kılıçları ile sırsız olan kafalarını kesmemdir&#8221; dedi.</p>
<p>Beyit: Allah&#8217;ın sırrı ile dolmuş olan bir baş, şah ve cihandardır. Sırsız olan bir baş ise palana lâyıktır.</p>
<p>Ebayazid:</p>
<p>&#8220;Dikkat! dikkat! ey dostlar, eğer müminlerden ve sadıklardan iseniz bu sözleri söylediğim zaman hepinizin kılıçlarınızı ve bıçaklarınızı çekip bana vurmanız lâzımdır. Böyle yaparsanız Hakkın makbul kullarından olursunuz&#8221; diye buyurdu. Ebayazid&#8217;e o hal tekrar geldiği zaman, hemen aynı şeyleri söylemeğe başladı ve o âlemden bir kuş gibi uçtu. Yüzlerce defa söylemiş ve göstermiş olduğu harikaların yüz misli kendisinde göründü. Mukallit müritler, bıçaklarını çekip onu yaraladılar; fakat bu mestlikten kendilerine gelince bazısının kendi elini kesmiş, bazısının kendi karnını ve göğsünü parçalamış olduğunu gördüler. Yalnız Ebayazid&#8217;e vurmayan bazı kimseler Ebayazid&#8217;e saldırdıkları yerde onunla hiçbir yara almamış oldukları halde göründüler.</p>
<p>Kılıç onların ellerini nasıl kesebilir? Çünkü onlar, İsmail&#8217;in neslindendirler. Kılıç onların boynunu kesmez, belki bütün âlemin boynunu, onlar için keser ve bütün âlemi onlara kurban eder. Ben ki Allah&#8217;ım, benim yüzümden başka ne varsa hepsi helak olur yok olur ve kalmaz. (Sûre: 28,Âyet: 88); Ebediyen kalabilmeniz için hepiniz yüzünüzü benim yüzüme çeviriniz. Yüzünü başka bir tarafa çeviren, benden başkasını gören ve benden başkasını seçen bir yüzü, yüz bilme. Benim yüzümüsen tersi yoktur. Ben tamamen yüzüm, tamamen nurum, tamamen görmeyim, tamamen duymayım ve tamamen bilgiyim. Benden başka olan her şey kalmayacaktır! Sizin yüzünüz bana çevrildiği zamanda yüz ve gözünüz bana baktığı zaman göz olacaktır. Sakın saadet sermayesi olan böyle bir gölgeden ayrılmayınız ve uzaklaşmayınız ki ayrılığın yakıcı güneşi bizi bu amansız çöllerde yakmasın ve yok etmesin. Ben ki Allah&#8217;ım, benimle ünsiyet peyda ediniz, benim huyumu alınız ve benim gibi olunuz. Allah&#8217;ın huylarını kendinize huy edininiz. (H.).</p>
<p>Rubaî:</p>
<p>Allah sana: &#8220;Ey gerçek uğrunda her yere başvuran kimse! Her peyden kesil; çünkü sen tamamiyle bizimsin ve bizim için yaradılmışsın. Bizim huylarımızı kendine huy olarak seç, senin aradığın, halvet gecelerinde senin önüne gelsin&#8221; buyuruyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah ile kendinden geçmiş olan kimse, her ne yaparsa revadır ve onun her yaptığı şey doğrudur. Onun yolunda yanlış yoktur.</p>
<p>Biri: &#8220;Eğriliği kendisine iş edinen bir kimsenin yaptığı her işi nasıl doğru görelim ve eğriye, nasıl doğru diyelim ve bunu doğru bilelim?&#8221; diye sordu.</p>
<p>Allah adamı her ne yaparsa doğru yapar ve doğru olur; fakat bu, cahillere eğri görünür meselâ, Kabe&#8217;nin içinde bulunan bir kimse için yüzünü çevirdiği her taraf kıble olur. Eğer o kimse yüzünü, doğuya, ya batıya, sola, sağa veya öne, arkaya çevirse onun için her taraf kıble olur; ve onun namazı Allah&#8217;ın indinde makbuldür. Kabe&#8217;nin içinde bir tarafın diğer taraftan hiçbir üstünlüğü yoktur.</p>
<p>Sağ ve sol bu bakımdan aynı değerdedir. Doğu ve batı da aynı derece ve mertebededir. Ancak Kabe&#8217;den uzak bulunan insanların kıblesi Kabe&#8217;ye doğru olan tek yöndür. Bu Kabe&#8217;ye doğru olan tek yönden başka, yüzlerini çevirdikleri her taraf, kıbleden saptırılmış olur ve onların namazı doğru ve makbul olmaz. Çünkü namazı Kabe&#8217;ye doğru kılmamış olurlar. Kıbleden maksat, Kabe&#8217;dir. Kabe&#8217;nin içinde olan bir kimse için yüzünü çevirdiği her taraf kıble olur.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Kabe&#8217;nin içinde kıble resmi yoktur. Dalgıcın ayağında sandal olmasa da ne ehemmiyeti var?</p>
<p>Kabe&#8217;nin içinde, yüzü kıbleye doğru olmadığından yanlış namaz kıldığını zanneden bir cahil, hatayı bizzat kendisi işlemiş olur. Çünkü bu cahil kıbleyi, kıbleden ayrı olarak görüyor ve doğruyu yanlış anlıyor.</p>
<p>Şimdi gelelim büyük bir şehir belki de uçsuz bucaksız bir âlem gibi olan insanın iç âlemine: &#8220;Bazı kimselerin içinde hâkim olan şey, şeytan ve nefistir. Bazılarında ise hâkim, Süleyman gibi olan akıldır ve bu insandan tâat ve hayır ister. Allah adamının isteği, iç saltanatına Süleyman&#8217;ın hâkim olması ve &#8220;lahavle velâ kuvvete illâ billâh&#8221; demekle, Allah&#8217;ı zikretmekle, namaz kılmakla, oruç tutmakla.</p>
<p>Şeytanın da güç bir durumda kalması ve kuvvetinin kırılmasıdır; hattâ mümin, can ve gönülden bu ibadetlere tam bir sadakatle mülâzemet ederse şeytan tamamiyle ölür ve yok olur. Süleyman gibi olan akıl o zaman, bu mem­lekette tam bir istiklâl rakîpsiz olarak hâkim olur. Şeytanın mânası yok olduğu ve Allah&#8217;ın rahmet nuru o insanın içini doldurduğu zaman, Süleyman gibi olan aklın, yaptığı ve buyurduğu her şey doğrudur. Çünkü o perhizlerden ve ihtiyatlardan maksat şudur ki, her iş karanlıkta değil, Allah&#8217;ın nuru ve Allah&#8217;ın hidayeti ile olur, şeytanın delâleti ile değil. Süleyman&#8217;ın istediği yaptığı emrettiği her şey tamamen tâat ve sevap olur. Her ne kadar o iş zahirin zulüm ve günah, iyi, kötü, doğru ve yanlış görülmesi mahlûk tarafındandır. Halik ise bunlardan tamamen beridir.</p>
<p>Çünkü Allah istediği şeyi yapar (Sûre: 14, Âyet:32).Eğer Allah&#8217;ın işine ve yaptığı şeylere bakılırsa, O&#8217;na teslim olmak ve rıza göstermek ve O&#8217;nu samimiyet ve bağlılıkla kabul etmekten başka bir şey yapılamaz. Kim bunun aksini düşünürse o, her iki âlemde de kâfir ve reddedilmiş olur. Bütün aleme mensup olanların tâati, O&#8217;nun rızası içindir. Allah her ne yaparsa o, doğrudur. Bir memleket gibi olan iç hayatından şeytanı atan ve Hakkın istek ve fermanından başka içinden hiçbir şey geçmeyen bir insandan meydana gelen her şey doğrudur. Meselâ akıllı bir adam, ata binse, at onun mağlûbu ve mahkûmu olur.Atın gitmesi gerçekten binicinin gitmesidir.</p>
<p>Çünkü at eğer kendi başına olsa ya ot yemek için otlak tarafına, veya taylarının yanına yahut kurtlara yem olmak ve ölmek için ormana doğru gider. O halde atın yapıcılık, hayır ve fayda yönüne gitmesi muhakkak ki attan değil, binicidendir. At faydasını ve işini ne bilir? Attan, eşeklikten ve yolunu kaybetmesinden başka ne beklenir? O halde hakikatte, menzil, han, şehir, bağ tarafına giden attır, diyemeyiz. Her ne kadar görünüşte at gidiyorsa da atın eli, ayağı, sürücünün hükmü altındadır, şu halde giden at değil sürücüdür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah&#8217;ın işleri hususunda düşününüz; Allah&#8217;ın Zatı hakkında düşün­meyiniz; buyrulduğu gibi Hakkı temaşa etmek isterseniz O&#8217;nun zatını düşün­meyiniz. Zira O&#8217;nu anlamak gücü sizde yoktur.(göremezsiniz) Bu yüzden üzüntülü ve sıkın­tılı olup hiçbir zaman bu bağdan, yani girdaptan kurtulamazsınız. Eğer Allah&#8217;ın san&#8217;atı ve işleri hususunda düşünürseniz fikriniz daha çok gelişir ve ferahlık duyarsınız.(tefekkür)</p>
<p>Eğer bir kimse, baharın gerçeğini, aslını düşünür ve ona, gözünü ancak bu bir noktaya diker ve: &#8220;Elbette baharın gerçeğini, aslını ve onun ne olduğunu ve nasıl vücut bulduğunu, neden ibaret olduğunu görmek isterim!&#8221; derse o kimse, baharı temaşadan mahrum kalır ve hakikatini de hiçbir zaman bilemez. Gözü kamaşır, kararır ve hattâ kapanır.(perde olur)</p>
<p>Bu faydasızdır ve böylece hiçbir neticeye varamaz. Bu hususta ne nisbette uğraşırsa ruhî sıkıntısı ve zul­meti de o nisbette artar. Fakat böyle yapmayıp da sahraya, çemenliğe, bahçelere ve güllüklere, ağaçlara, meyvelere, çiçeklere, rengarenk goncalara, yeşilliklere ve akar sulara bakarsa, bu tabiî sergide baharın fevkalâde güzel­liğini görür ve ruhu ferahlık bularak sıkııktı ve gamdan kurtulur. Bu hususta ne kadar çok düşünürse onun ferahlığı da o ölçüde artar. Baharın güzelliğini, letafetini daha iyi anlar ve bilir.</p>
<p>Hakkın zatını da bahar mevsimi gibi tasavvur ediniz ve gök, yer, güneş, ay, yıldızlar ve dağlar, denizler, türlü türlü insanlar, suret güzelleri olan kadın­lar ve çocuklar, mâna güzelleri olan evliya ve peygamberler hakkında düşüncenizi işletin ve bunları görmeğe, tanımağa çalışın, bu güzelliklerin, eserlerin ve iyiliklerin âşığı olun; sanattan san&#8217;atkâra gidin ki Allah&#8217;ı görmüş ve tanımış olasınız.</p>
<p>Allah Kur&#8217;an-ı Mecidde şöyle buyuruyor: Başları üzerinde olan göğe niçin bakmıyorlar ki biz onu nasıl bina ettik (Sûre: 50, Âyet:6.)</p>
<p>Yani, ne acayip şey! Bizi niçin tanımıyorlar ve görmüyorlar. Biz ise göğü nasıl yükselttik ve yeri onun altına nasıl serdik? Ve başka bir yerde de:</p>
<p>Niçin görmüyorlar ki deveyi nasıl yarattık ve göğe de bakmıyorlar ki onu nasıl yükselttik ve dağlara da bakmazlar ki onları nasıl yüksek durdurduk ve yerin çivileri yaptık ve görmezler ki yeri nasıl dümdüz yaydık! (Sûre: 88, Âyet: I 7, 20) buyuruyor.</p>
<p>Bunun gibi yine buyuruyor: Ben ki Allah&#8217;ım, benim zikrimi eden, ayakta durdukları, oturdukları ve uykuda bir yandan öbür yana döndükleri zaman, daima beni anan kimseler hakkı için yemin ederim ki onların düşüncesi daima göğün ve yeryüzünün yaratılmasındandır. &#8220;Yarabbi bu sanat eserlerini yersiz ve faydasız olarak yaratmadın&#8221; derler ve bu sanatları gördükçe hayrette kalırlar ve bunlardan faydalar, nimetler, hadsiz hesapsız hikmetler elde ederler. Henüz elde etmedikleri başka faydalar ararlar ve zaman geçtikçe bunlardan da faydalar sağlarlar. Bu suretle onların marifetleri, bilgi ve görüşleri artar. Bu hususta Peygamber Mustafa (Selâm onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: İki günü bir olan kimse aldanmıştır (H.). Yani, her kim ki onun iki günü faydasından fazla olmazsa, o kimse bu dünya pazarında, dünya mallarını verip, ahiret kumaşları satın alan ahiret tüccarları arasında aldanır ve zarara uğrarlar. Sâlikin, her dakika ve her an terakkî etmesi lâzımdır. Eğer bir insan ken­disini sülükte aynı halde görürse, hakikat olarak bilsin ki o, zararda ve vaktini boşa geçirmiştir. Aynı zamanda keyfiyetsiz olan Hazretin huzurundan kovulmuş olanlardandır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Onlar Allah&#8217;ı, ayakta dururken, otururken veya yatmakta iken zikreder, göklerin ve yer­lerin yaratılmasından Allah&#8217;ın kudretini istidlal ve tefekkür eylerler. Ey Rabbimiz! Bunları batıl yaratmadın, seni- tenzih ve takdis ederiz, derler. (Sûre: 3, Ayet: 188.)</p>
<p>Baharın güzelliğini görmeniz lazımsa onu çemende, yaylalarda, ağaçlarda, gül bahçelerinde, reyhan ve yasemin tarlalarında, goncalarda, renkli yapraklarda, olgun ve tatlı meyvelerde seyredin ki daima mânevi bir genişlik ve huzur içinde bulunasınız ve Didâr&#8217;a gark olasınız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ayandan sonra beyan istemek hüsrandır, denilir. Ulu Allah, güneşten daha aşikâr, daha zahir ve daha çok peydadır. Güneşin mevcudiyeti üzerine kim delil ve şahit isterse o, ziyana garkolmuştur ve anadan doğma kördür. Onun derdine, hastalığına hiçbir çare ve ilâç yoktur. O kimse hayvan-ı mutlaktır, belki hayvandan hattâ, cemadâttan bile daha aşağıdır. Çünkü cemâdat olan toprak, ne için yaratılmışsa, onu yerine getirir. Yer kendisinden bitki yetişmesi için yaratılmıştır. Ona ne ekersen ve ne emânet edersen, onu besler ve çoğaltır. Bir taneyi on, belki yüz tane olarak sana geri verir. Eğer arpa ekersen arpa, buğday ekersen buğday, meyve ekersen meyve ve üzüm dikersen üzüm verir. Bunun gibi hayvanı da yük ve insanları taşıması, onları maksatlarına eriştirmesi ve şehirden şehire götürmesi için yaratmışlardır.</p>
<p>İnsanı ise, Allah&#8217;ı tanıması ve ona kulluk etmesi için yaratmışlardır. Bunları yerine getirmediği ve Allah&#8217;ı tanımadığı, ona kulluk etmediği takdirde, hayvandan daha fena olur. Çünkü hayvan ne için yaratılmışsa onu yerine getirir. Yer ve toprak da bunun gibidir. İnsan, ne için yaratılmışsa onu yerine getirmediği zaman, bir hayvandan daha kötü olur. Bunun için Kur&#8217;an&#8217;da: Onlar hayvanlar gibidirler, belki daha fenadırlar (Sûre:7 Âyet: 178) buyrulmuştur. Böyle kimselerin kalbi taştan daha serttir. Çünkü taş­tan su çıkabilir ve akabilir; halbuki onların taştan daha sert olan kalblerinden dumanlı bir hışım ateşinden başka bir şey hâsıl olmaz.</p>
<p>Güneşin ancak biri ışık, diğeri hararet olmak üzere iki sıfatı vardır. Güneş bu iki vasfı ile meşhur ve zahirdir. Gözleri görenler, onun ışığını görürler. Körler ise onun hararetini hissederler. O halde körler ve gözü görenler için güneş gizli değildir, çünkü daima bu iki vasfı ile güneş meydandadır. Celil ve büyük olan Hak ki güneşin, göklerin ve yerlerin, aşikâr ve gizli olan her şeyin yaratıcısıdır, bu vaziyette nasıl gizli ve saklı olabilir? Allah&#8217;ın sıfatı sayısız ve sanatı sonsuzdur. Aşağı ve yukarıdan, sağ ve soldan, ön ve arkadan, sıcak ve soğuktan, iyi ve kötüden her neye baksan, hepsi O&#8217;nun eserleri ve sıfatlarıdır. O halde nasıl gizli olabilir? Bu yüzden Allah buyuruyor ki 19 Şunu bil ki yüzünü ne tarafa çevirirsen, Allah oradadır. Çünkü yönlerin hepsi onun işi ve yapısıdır. O halde, Allah&#8217;dan ayrı bulunan nereye bakabilirsin?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(19) Yüzünü ne tarafa çevirirsen Allah oradadır. (Kur&#8217;an, Sûre:2, Âyet: 109.)</p>
<p>Eğer eşyanın ve insanların müşahadeleri hilâfına, onların tarafından, başka bir tarafa bakarsan, onlar baktığın tarafta artık bulunmazlar ve bu halde senin nazarından kaybolmuş bir vaziyettedirler ve sen de onlar tarafından görülmez olursun. Zira karanlık bir gecede güneşin sıfatı olan ne sıcaklığı ve ne de ışığı görebilirsin. Eğer güneş, gökyüzünde ve sen yerin altında yahut derin bir kuyuda, bulunsan bu vaziyette de güneşten ayrılmış olursun. Çünkü güneş, ancak ışık ve sıcaklıktan ibaretti; halbuki sen, bu derin kuyuda, onun her iki sıfatını da göremiyorsun; öyleyse güneşe nazaran kaybolmuş olursun. Fakat, her şey Allah&#8217;ın sıfatı ve yapısı olduğundan Allah&#8217;dan ayrılmak imkânı yoktur. Allah&#8217;ın bulunmadığı nereye gidebilirsin? Ve Allah&#8217;ın sanatları ve sıfatları olmayan nereye bakarsın? O halde Allah, bütün var olan şeylerden daha çok aşikâr ve daha çok peydadır. Her kim zahir olan şeyler hakkında bir delil isterse o, karanlık ve hüsran içinde bulunur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir gece rüyada gördüm ki Mevlânâ&#8217; (Allah O&#8217;nun aziz olan ruhunu takdis etsin!)nın medresesinde sofa ve sahanlık dostlarla dolu idi ve ben onlar arasından yüksek sesle söze başlayıp dedim ki: &#8220;Hayat ve canlılık, insanlara tevdi edilen bir feyizdir. Fakat bu feyiz, herkese ayrı bir tesir icra eder. Allah&#8217;ın elçisi Muhammed&#8217;e tesir eden nur vefeyiz, Ebucehl&#8217;e tesir eden aynı nur ve aynı feyizdir. Bununla beraber, Muhammed&#8217;i yegâne, Ebucehli bigâne kılmıştır. Birinin gözlerini açtı, öbürünün gözlerini kör etti.</p>
<p>Meselâ, bahar mevsimi de her şey üzerine aynı tesiri yapar. Fakat bir yerde gül, bir yerde diken biter. Meyvelerin bazısı tatlı, bazısı acı olur. Mustafa (O&#8217;na selâm olsun) insanların fena huyları bırakıp, iyi huyları almaları için onlara birtakım şeriat, emir ve nehiy koydu. Bu suretle o feyiz, fenalıkları değil, iyilikleri artırmış olacaktır. Meselâ, bahçıvan acı olan zerdaliyi kesip onun yerine tatlı şeftaliyi aşılar. Buna bahar mevsimi ve mart ayı tesir ederse bu şeftali büyür ve gelişir. Bir hayvan gibi olan insan da böyledir. Ve onda bilgisizlik, ota tapıcılık, uyku, yemek, tâatsizlik, mürüvvetsizlik, temyizsizlik, haset, hasislik, zulmetmek, tecavüz etmek, iki renklilik ve iki yüzlülükten ibaret olan hayvanlık huyu mevcuttur.</p>
<p>Bunun için Peygamberler şöyle buyurmuştur: &#8220;Bu hayvani ahlâkı terk ediniz ve Allah&#8217;ın emri ile meleklerin huyunu alınız. Böyle yaparsanız cennet ehlinden ve Allah&#8217;ın has kullarından olursunuz. Hainlik edenlere hainlikle muka­bele etmeyiniz. Emîn insanlardan olmak için çalışınız. Halîm ve kerîm olunuz. Doğruluğu, kendinize vazife ediniz ve yalan söylemeyiniz. Vaktinizi başkalarınin aleyhinde bulunmakla geçirmeyiniz. Kimseye iftirada bulunmayınız. Başkalarını daima kendinize tercih ediniz. Bir ölçü içinde yeyiniz. Haram yemeyiniz. Kendi helâl malınızdan Allah rızası için veriniz. Başkalarının malına tamah etmeyiniz. Hırsızlıktan kaçınınız.</p>
<p>Yukarıda zikr edilen ve meleklerin ahlâkına zıt olan hayvanî ahlâkın dal­larını kesiniz ve onların yerine bu dalları aşılayınız ki kaybolmayan baharın feyzi, o dallar üzerine etkisini yarattığı zaman bu beğenilen ve meleklere has olan dallan ziyadeleştiresiniz. Çünkü hayvanî ahlâk bir ateş, meleklerin ahlâkı ise bir nurdur. Ateş cehennemden, nur ise cennetten birer parçadır. Parçalar, her şey aslına döner, kaidesine uyarak, sonunda kendi bütünlerine dönerler. Döneceğiniz yerin cennet olmasını isterseniz hayvanî ahlâkı, melekî ahlâk ile değiştiriniz. Böyle yaptığınız takdirde cehennemin değil, cennetin bir parçası olursunuz.&#8221;</p>
<p>Peygamberler, insanlar. Allah&#8217;ın rızasına uygun bir işi yapabilsinler diye, iyi ve kötüyü, adalet ve zulmü bir ölçü kabul ettiler.</p>
<p>Allah adamı kendisinden tamamen boşalıp, Cüneyd&#8217;in: &#8220;Cübbemin içinde Allah&#8217;dan gayrı bir şey yoktur.&#8221; dediği gibi Allah ile dolarsa, yaptığı her şey doğru ve Kabe&#8217;de namaz kılarken olduğu gibi olur. Buna iyi veya kötü, yani yanlış veya doğru sığmaz. Allah yaptığı için iyi, kötü, zulüm ve adalet bir olur.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Allah adamı yani Allah ile kendinden geçmiş olan, her ne yaparsa revadır.</p>
<p>Allah için yapılan işlerde hata yoktur. O halde, o ne yaparsa doğrudur.</p>
<p>Ulu Allah isterse yaşatır, isterse öldürür. Âdilleri öldürüyor, zâlim­leri ihtiyarlayıncaya kadar yaşatıyor.</p>
<p>Kâfirlerin memleketlerinde rahatlık ve emniyet peyda ediyor; Müslüman memleketlerinde huzursuzluk, tehlike ve kıtlık çıkarıyor. Kâfirleri müslümanlara galip ediyor; müslümanları, tâat ehlini ve salihleri de onlara esir ediyor. Haramiler ve hırsızları denizden gemi ile selâmeten geçiriyor, muttakileri ve Allah&#8217;a tapanları batırıyor. Zenginler, padişahlar, sahip oldukları malın ve servetin çokluğundan dolayı, bütün insanları kendi iyalleri yapmış besliyorlar. Allah&#8217;dan binlerce niyaz ile bir erkek çocuk istiyorlar ve bunun için bir çok kadın alıyorlar, gene de istedikleri olmuyor. Halbuki hayattan bezmiş ve kendisini beslemekten âciz olan bir fakire, kız veya oğlan bir yerine on beş çocuk veriyor. Eğer Allah&#8217;ın yaptığı bu işleri insanlar yapmış olsalardı, onu yakalar ve parça parça ederlerdi. Nitekim Peygamberleri haksız yere öldürdüler; (Sûre: 3, Âyet: 108.)</p>
<p>Bunun gibi, bütün işler Allah&#8217;dan olur. Her kim bunları ayırır ve bunlara itiraz ederse kâfir olur. Kabe&#8217;de namazı sağa, sola, öne arkaya doğru kılmak nasıl bir ise ve fark yoksa Allah&#8217;ın âleti olmuş olan Allah adamlarının kibri, tevazuu, hasislik ve cömertliği, adalet ve zulmü, uyku ve uyanıklığı hep aynıdır ve aynı hükmü taşır. Allah&#8217;ın işlerine itiraz etmek doğru olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Temiz ruhlar, melekler, felekler, yer, arş ve kürsi, levh&#8217;ü kalem ve diğer şeyler yok olur ve fena bulurlar.Fakat müminin ölmesi zahiren ölmek ve yok olmak ise de, buna ölüm demezler. Çünkü onun yok olan ve fena bulan güzelliği bu şekilde, bir iken bin olacaktır. Şu halde böyle bir ölüm olamaz. Ölüm onun ölmemesidir. Ölmediği takdirde biri, bin olamaz.</p>
<p>Bunu şuna benzetebiliriz:Mesela, bir buğdayı veya ağaç tohumunu, bir ekin tanesini yere gömdükleri zaman, o tane yerin altında su haline gelir, başka şeylerle karışarak tamamiyle yok olur; fakat sonunda bahar nefesi bütün hububata eriştiği zaman, o yok olmuş olan şey, yüz defa daha güzel olarak, tekrar meydana çıkar. Şu halde hakikaten o tane ölmemiştir.Ölüm, acı ve kötü bir tanenin veya batıcı bir dikenin öldüğü zaman, onun bu çirkinliğinin bir iken bin olmasıdır. Bunlar her lahza &#8220;Keşke olmasaydım ve aleme gelmeseydim!&#8221; derler.İşte asıl ölüm budur; belki böyle bir hal ölümden daha fenadır. Çünkü onun &#8220;çoğu&#8221;, işkence ve kötü durumda iken ölümü ister. Tıpkı bunun gibi kafirler de kendi çirkinliklerini görerek:</p>
<p>&#8220;Ah! Keşke ilk olduğumuz gibi yine öylece olsaydık ve olduğumuz gibi yine öylece toprak olsaydık ve varol masaydık.&#8221; derler. İşte böylece kâfirlerin ıstıraplarının şiddetinden, ölüm temennisinde bulunurlar ve Allah&#8217;dan binlerce can rica ederler. Cehennem ateşi onların etlerini yakar, yok eder. Allah onlara yeniden bir deri ve et verir; fakat, cehennem ateşi tekrar bunu da yakar.Onların derileri piştikçe, azabı tadmaları için derilerini yenileyeceğiz. (Sûre: 4, Âyet: 59) buyrulduğu gibi; ölüm, bu halden iyi olduğu için eğer buna ölüm derlerse yanlış söylenmiş olmaz, yahut da yüz doğrudan ancak birini söylemiş olurlar. Meselâ bir kimse, bir adama on direm bağışlamış olsa ve herkesin yanında: &#8220;Falana beş direm bağışladım&#8221; dese yalan söylemiş olmaz; çünkü vermiş olduğu bu on diremde beş direm mevcuttur. Şu halde yalan söylememiştir. Bu ölüm de yüz ölüme bedel olduğundan eğer bir kimse ona &#8220;ölüm&#8221; derse yanlış söylemeyip belki yüzde birini demiş olur. Bunun için eşkiyânın ölümü, bu cihetten ölüm oluyor. Müminlerin, salihlerin ve evliyanın ölümü, zahiren ölüm olmakla beraber, buna &#8220;ölüm&#8221; demezler, belki &#8220;hayat&#8221; derler. Allah için yaşıyan ve kendilerini Allaha feda eden kimselerin öldüklerini zannetmeyiniz, çünkü onlar belki kendilerini yaratan Allah&#8217;ın huzurunda yaşarlar.</p>
<p>Şeyh &#8220;Enel-Hak&#8221; dedi ve gayeye vâsıl oldu. Bütün körlerin boğazlarını kesti. Ey inatçı, kutbun benliği ortadan kalkarsa geriye ne kalır! artık sen bunu düşün. Senin eğer bir gözün varsa aç ve bak, bu &#8220;Lâ&#8221;dan sonra ne kalır?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vuslattan evvel onun canı nur idi ve o nurdan ışık ve parlaklık verirdi. O nur kemâle erince, kendi aslına vâsıl oldu. Işığı ve parlaklığı arttı ve kemal bulup kutb-u asır oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah dilediğini nuruna eriştirir. (Sûre:24, Ayet:35). Allah o aslından olan seçkin ve azizlerden başka, herkesi kutb-u hidayete vâsıl etmez, Allah ezelden o nurdan nasipleri olmayanları, şaki ve mahrumlardan yaratmıştır; ve onların varlığın zulmet ve dalâletten hasıl etmiştir. Onlara böyle kutbun huzuruna varmağa yol yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kalp dediğimiz şeyden kastımız, bir kan damlası veya bir et parçası de­ğildir. Böyle bir kalbe bütün hayvanlar sahiptir. Öküz, merkep, deve gibi her hayvanın bir kalbi,ak ciğerleri ve bir kara ciğeri vardır. Bizim kalbden kastetdiğimiz şey, keyfiyeti tarif olunamıyan bir nurdur. İşte bir kan damlasından ibaret olan kalp, o nurun uğrağıdır. Bu nur; sonsuzdur. Göz nuru, gözün içindeki siyahlık ve beyazlık değildir. Bunlar işitmenin meydana geldiği yerledir. Duygularımız, içinden su akan oluklar gibidir. İşitme, görme, konuşma ve tadına ve dokunmadan ibaret olan bu beş duygu, görünüşte başka başka olmalarına karşılık gerçekte bir can ile diri ve kaimdir.Bu beş duygunun oluğundan akan su, candır. Meselâ, bir kimse evini bir mum veya kandille aydınlatsa ve evin içindeki tek nurdan dışarıya nurlar saçılır. Duvarlardaki çok olmasına rağmen evin içindeki nur, bir ve aynı nurdur.</p>
<p>Ba cansız şeylerden yapılmış olan evlerde, insanın vücut evinin camların­dan ibaret olan duyguları aksine olarak her camdan aynı nur görünür.Çünki bir ev gibi olan insan duygu vasıtalarına gelen ayrı nur, her birinde başka bir iş yaratır. Başka bir sanat gösterir. Göz camına gelince görme hâsıl eder. Kulak camında işitme, burun camında koklama, ağız camında tatma, el camında dokunma meydana getirir. O nur vâsıl olunca her birinden birbirine benzemiyen ayrı ayrı bir takım işler hâsıl eder. Meselâ, bahar mevsimi ve sıcaklığı ceviz ağacına temas edince ceviz yetişir. Bunun gibi hurma ağacında hurma, elma ağacında da elma biter.</p>
<p>Bahar mevsimi, hakikatte bir şeydir; fakat her ağaçta ayrı bir iş yapar ve ayrı bir tesir gösterir. Tıpkı bunun gibi olan duygularla, bahar mevsimi gibi olan can eriştiği zaman her duyguda ayrı bir iş, ayrı bir özellik ve ayrı bir haraket meydana gelir.Türk, Rum, Zenci, Habeş gibi pek çok insanlara o nur eriştiği zaman her birinde başka bir iş ve başka bir tesir icra eder. Her birini bir iş ve bir sanat sahibi eder. Birini zâlim, birini adaletli, birini iyi huylu, birini huysuz, birini cömert.birini hasis, birini cesur, birini korkak yapar. O halde bütün bu türlü sanatlar ve yoktan varedilmiş eserler, insanlar, halk, türlü türlü tabiatlar bir tek nurdan faaliyettedirler. Hepsini aynı nurdan gören kim­seler, Allah&#8217;ın büyüklüğüne muvahhittirler.Bütün bu nakışlardan, onların indinde iki ve üç olmaz. Onlar: bizim indimizde yani bizim için her şey birdir, derslerse yanlış söylemiş olmazlar.Çünkü bu nakışlar ve varlıklar, onlara matlûpları olan tek nur ile erişir. Meselâ, sen birini görmek istersen, gerek Türk, gerek Hintli olsun, sana o istediğin şeyden bir nişan verir ve onu sana gösterirlerse her ikisi de senin indinde bir olur. Zira her ikisi de senin için işi yapıyorlar ve istediğin şeye yol gösteriyorlar.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Küfür ve din yani kâfir ve dindar, her ikisi de:</p>
<p>&#8220;O, tektir ve O&#8217;nun ortağı yoktur&#8221;, diyerek O&#8217;nun yolunda koşarlar.</p>
<p>Bu beyit herkesin hakkında olmayıp şöyle bir kimsenin durumu için söylenmiş olur: Meselâ, bir ressam, yanlız güzel olan şeylerin resimlerini yapıp çirkin olan şeylerin resmini yapmazsa; başka bir ressam da her ikisini de yapabilse, bu ikinci ressamın sanatı birinciye nazaran daha çok kemale ermiş sayılır. Güzel şekillerin onun sanatının kemalini göstermiş olması gibi, çirkin resimlerde sanatının kemalini bildirmek ve göstermektedir. Bu çeşitli resim­lerden ressamı, onun kemalini ve cemalini görebilen kimse için güzel ve çirkin, iyi ve kötü bir olur. Çünkü bunların hepsi, ressamı tarif ederler ve gös­terirler. Şu halde hepsi birdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Allah güneşten daha açık, daha meydanda ve daha ayandır. Bir şeyi ayan olarak gördükten sonra varlığına delil isteyen bir kimse, merkepten daha ziyade merkeptir. Bu adam hüsrana düşmüştür ve bir işe de yaramaz&#8230;</p>
<p>Güneşin iki vasfı vardır: Işık ve sıcaklık. Güneş bu iki vasfı ile bütün âleme ayandır. Altı yönde bulunan bütün yaratıklar, Allah&#8217;ın birer sıfatı olmasına rağmen acaba bu sıfatlar o cahil baykuşun gözünden nasıl kaçıyor?</p>
<p>Beyit:</p>
<p>O, hem ilk, hem son, hem dış, hem içtir.</p>
<p>Hem serde, hem sırdadır. İşte herkes bu sıradan gafil ve cahildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Dünyaya oyun derler. Çünkü çocukların oyunlarına benzer. Meselâ küçükler sokaklarda oynarken aralarından birini padişah, birini vezir, birini hâcip, (perdedar) birini tercüman yaparlar. Yahut ata biner gibi değneklere ve eteklere ve eteklerine binerler. Bu oyunları hakikaten almışlardır. Gereğini, ciddî olanını, görmemiş olsalardı bunları nasıl yapabilirlerdi? Şu halde her oyunun bir ciddîyi taklitten, her mecazın bir hakikatten, her katışığın bir saftan, her yalanınbir doğrudan meydana geldiği belli olur.</p>
<p>Bir kimsenin, kalbi nakit zannedip kabul etmesi ümidiyle, daima kalpı nakit kokusuyla yaparlar. İnsanların doğru zannetmeleri için yalanı doğru kokusuyla söylerler. Alemde, nakit olmasaydı muhakkak ki kalp da olmazdı; doğru söz olmasaydı kimse yalan söylemezdi. Akıllı olan, mecaz ve oyunu gördüğü zaman bunların ciddî ve hakikisi de olduğunu bilir. Ciddiye uyar ve onun için çalışır. Bu şekilde teferruattan esasa erişir ve gölgeden sahibini arı-yarak, gölgenin güzelliği ile aldanmış olmaz. Çünkü, eğer senelerce gölgesi arkasında ok atarsan kuşu avlayamazsın. Ömür torbasında ok biter ve hiçbir şeye erişemezsin. Ağacı, güneşi, ayı, yıldızları suda görsen ve onları senelerce suda ararsan hiçbir zaman o ağaçtan meyve yiyemezsin, ona yaslanamazsın, vâsıl olamazsın. Çünkü suda gördüğün o şey, onların aksi ve hayâlidir. Binaenaleyh, akıllı olan, bir şeyin aksinden ve hayalinden onun hakikatini arar.</p>
<p>Bu âlemin varlığı, o âlemin aksi ve gölgesidir. Akıllılar bu âlemde, o âlemi aramışlar ve gölgeden, gölgeyi doğuran şeye doğru yürümüşlerdir.İşte, bunlar bu yüzden ölümsüz ve sonsuz olarak kaldılar ve kıymet biçilmeyecek kadar değerli hazinelere kavuştular ve cennet nimetlerinden yediler. Bunlar hakkında: Onların yemekleri daimîdir. (Sûre: 13, Ayet:35) buyrulmuştur.</p>
<p>O âlemin bir gölgesi olan bu âleme âşık olanlar, ömürlerini sarfettikleri halde, hiçbir şeye erişmeden ve hiçbir kazançları olmadan bu âlemden göçtüler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bedenlerdeki canlar, havuzlardaki sulara, dünya ile ilgili bulunan meş­galeler, vesveseler ve işler de suya karışan ve sâf suyu bulundıran topraklara benzerler. İnsan bu bulanıklık yüzünden, içine bakınca bir şey göremez. Derhâl kendi içinden ve canından kaçar, ömrünü hoş geçirmek ve bir zaman meşgul olmak için gözünü ve aklını diğer insanlara çevirir. Meselâ, bir adamın evinde ne halı, ne hasır, ne ekmek, ne şarap ve ne de et olsa, üstelik çok çirkin ve ihtiyar bir karısı bulunsa, tabiatiyle o adam böyle bireve girince, bu çirkin­lik ve hoşlanmadığı şeylerden uzaklaşmak ve kendisini dışarı atmak, sokaklar­da, pazarlarda dolaşmak ve başka insanları seyretmek ister. Bunun tersine olarak evi mâmur ve içinde her türlü kıymetli halılara ve kıskançlıkla gönül verdiği ve perilerin kıskanacağı kadar güzel bir kadına ve yiyeceğe sahip olan bir kimse, evine girince artık çıkmak istemez. Mühim bir iş için dışarı çıktığı zaman aklı tamamen evde kalır. Eve dönmek için alelacele o işi bitirir. Çünkü evinde bulunan şey, dışarıda gördüklerinden daha sevimli ve daha tatlıdır.</p>
<p>Hattâ, onunla biraz ahbaplık etmek ve konuşmak için dışarı çıkmağa gelen ekseri dostlarını geri çevirir ve bahaneler bulur, dışarı çıkmamak için yeminler eder. Hizmetçilere, o adamlara: &#8220;Bir yere gitti, evde yoktur&#8221; demelerini tem­bih eder. Evden dışarı çıkmak böyle bir kimse için de eve girmek, gülünç bir şey ve azaptır. Bunun için rahat olan herşey, onun için bir işkencedir. Onun için rahat olan da bunun için azap ve zahmettir. Bunun dışarıyı istememesi gibi o da içeriyi istemez. Bu cihetten Allah, (Allah&#8217;ın selâm ve sâlatı onun üzerine olsun) Resule: bildir! (Sûre:5, Ayet.VI). diye emretti. Yani: Ey Muhammedi kendi bâtını evinden dışarı çık ve bizim havretimizden bu haberi insanlara eriştir. Onlara yol göster ve bizim risâlet ve haberimizi onlara söyle.</p>
<p>O&#8217;na, bunu halka eriştir! diye emretmek, O&#8217;nun iç evinden dışarı çık­masının kendisine ne kadar acı ve güç geldiğine ve bundan son derece nefret ettiğine bir delildir. Birkimseye asla helva ye! yahut çok aç olan birine, yemek ye! veya çok susuz olan birine, su iç! diye hükmetmezler. Emir ve ilzam, emri yerine getirene bunda bir zahmet mevcut ve tabiatinin buna muhalif olmasında mevzuubahistir. Meselâ, beş vakit namazı vaktinde kılmak, zamanında da oruç tutmak, kendi helâl malından zekat vermek, zenginin Kâbeyi ziyaret etmesi&#8230;</p>
<p>İşte emir ve ilzam bunlarda olur. Çünkü Peygamber için de birtakım mânevi mâmurluklar seyrediyecek şeyler, çayırlıklar, akar sular, huriler ve köşklere maliktir. Allah&#8217;ın nedimi ve arkadaşı idi. Böyle bir ebedî meclisi ve ölümsüz hayatı bırakıp boğazına kadar dünya çamuruna batmışbir avuç kör, müflis, çirkin, mahrum ve münkirle meşgul olmağa ve onların elinden tutup bataklıktan çıkarmağa, burda yetişmezmiş gibi üstelik bunların, merkeplikten, bilgisizlikten ve körlükten, böyle biricik padişaha: &#8220;Biz sana el verdik, senin sözünü dinledik ve sana bağlandık.&#8221; diye O&#8217;nu minnet altında bırakmalarına nasıl tahammül edebilirdi? Böyle bir hali, sahip olduğu o güzel hale nasıl değişirdi? Öyle güzel bir durumun böyle bir duruma dönmesinden nasıl nefret etmez ve ondan nasıl kaçmazdı? Bu ona çok zor geldiğinden ve bunda büyük bir mücadele gördüğünden Allah&#8217;dan ey Resul! bildir!&#8221; (Sûre:5, Ayet:71). emri geldi.O halde, bir kimsenin kendisiyle meşgul olması, kendisinde bir hazine bulduğuna delildir. Bir kimsenin başkalariyle uğraşması da o kimsenin manen iflâs etmiş olduğuna ve işsiz güçsüz kaldığına delildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bütün dünya işleri, tasaları ve ona müteallik şeylerin hep­sinin aslı ve mayası &#8220;benlik&#8221; ve &#8220;bizlik&#8221;tendir. &#8220;Benlik&#8221; ve &#8220;bizlik&#8221; bütün bun­ların çıktığı bir kaynaktır. Ağacın dallarını kessen de kök yerinde kaldığı için yeniden başka dallar çıkar. Bu talepte ve yolda hiçbir şeye meyletmemelisin. İster ilimde ve âmelde, ister mülk ve devlette, ister keramet ve makamatta olsun benlik ve bizlik talebinde bulunmamam lâzımdır. Çünkü, ey Halk yolu­nun yolcusu! Yolunun üstünde aydınlık ve karanlık birtakım geçitler vardır. Bunları mertçe, yılmadan geçmek lâzımdır. Bunun vasıtası da dert, sıdk, şevk ve aşktır.</p>
<p>Mısra:</p>
<p>Bu perdeyi yakacak dert ve bu yolda yürüyecek mert lâzımdır.</p>
<p>Doğum esnasında hâmile bir kadın için yüz türlü ilim ve fen bulunsa bu hünerlerin hiçbiri ona bir fayda vermez; yanlız bu esnada çektiği acı, dert onu maksadına eriştirir. İsa&#8217;nın doğumunda, dert ve ıstırap Meryem&#8217;i hurma fidanına götürdü ve Ruhullah olan İsa doğdu. Senin vücudun, zamanın Meryem&#8217;idir. Nefis, kadın, akıl erkektir ve sana doğru olan akıldan hâsıl olmuş bulunan îman ve marifet de senin İsa&#8217;ndır. Eğer Hak derdi seni kaplar ve birbiri arkasından sana gelir ve senin başka bir şeyle uğraşmana mahal vermezse, muhakkak ki senin Meryem gibi olan nefsinden İsa doğar. Bunu bildikten sonra, birtakım hünerler öğrenmeye çalışma.Allah&#8217;a olan bağlılığını ve ona ermek için lâzım gelen derdi artır. Daima aşka ve şevk&#8217;e dal. Dildâr ve Didârdan başka her şeyden sıyrılırsan bütün perdeleri geçersin!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ben ondan daha hayırlıyım; zira beni ateşten, onu topraktan yarattın. (Sûre:7,Âyet: 11). Senin gibi bir Allah&#8217;ın karşısında bu iddiada bulunan, şey­tandır. Ben ki zayıflıkta birsaman parçasından daha hafifim. Böyle bir dağı temelinden nasıl sökebilirdim? Bir kum tanesine nasıl çevirebilirdim ve toz toprak gibi nasıl yele verebilirdim?&#8221; de. Allah buyuruyor ki: &#8220;Benim inayetim bir saman çöpüne bağlandığı zaman, dağlar onun önünde bir zerreden daha hafif olur. Lâkin sen o acz içinde, ben Allah&#8217;ın, vefasını muhafaza ettiğin ve bana olan itimadınla, böyle bir düşmanla uğraştığın beni hazır, uyanık, galip bildiğin için senin aczine kudret, zayıflığına kuvvet bağışlarım. Her ne kadar hakikatte ben yapmışsam da her şeyi senden biliyor ve herkesi sana minnet­tar kılıyorum. Bu şuna benzer: Meselâ, bir baba çocuğu ile oynarken çocuğun eline bir şey verir ve kendisi o ağır çocuğun elini yukarı kaldırır.Çocuğuna da: &#8220;Aferin! sen büyük bir pehlivansın, ne kadar kuvvetlisin&#8221; der. Hakikatte onu çocuk değil, baba kaldırmıştır. Fakat, ben ki, Yaratan&#8217;ım, acaba, benim merhametim, okşamam ve keremim o yarattığın kinden daha mı az olur? Kendi kullarıma kuvvet bağışlarım, hidayet veririm; benim bağışım ve hidayetimledüşmanı kahrederler ve bunu onların yaptığını kabul ederim; minnettar olurum ve bu işleri onlara sayısız, hesapsız mükâfat ve sevap bağışlarım. Onların hamd-ü senasını yüzdü ile söylerim. İnsanlara gönderdiğim her bir rahmet onların vasıtasiyle olur. Asilere yaptığım her azabı ve kahrıda onlar için yaparım. Onlara kulluk etmek bana kulluk etmektir. Her kimi bağışlar ve merhamet edersem, bunun sebebi onların rızası ve hoşnutluğu ve her kimi cehennem kahrına uğratırsam bunun da sebebi onları incitmiş olmalarıdır. Çünkü ben ki Allah&#8217;ım, dosttan ve düşmandan münezzehim; muhalifsiz akransız ve arkadaşsızım. Birtakım kullar yarattım ve onlara, bana ulaşmaları için yol gösterdim.Onların varlığı, benim aynam oldu. Benimle onlar arasında niteliği belli olmayan bir ilişki peyda oldu ki zıtlık ve düşmanlığın girebilmesi için orada bir ayrılık, gayrdık yoktur. Her kim, onlara yabancılık, düşmanlık ederse bana etmiş olur. Her kim, Allah ile beraber olmak ve konuşmak isterse &#8220;doğru sofiler&#8221; &#8220;Safi-i râstin&#8221; ile beraber oturur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ulu Allah sizlere, mertebe ululuk ve mansıp vermiştir. Zira sizlere her kim âdil için yetmiş yıllık ibadetin sevabını bağışlar. Binaenaleyh bu devleti korumak lâzımdır. Çünkü Muhlisler, büyük bir tehlikeye maruzdur, denildiği mansup ve mertebelere vâsıl olanların sayısız düşmanları vardır. Buna karşılık koyun, inek, deve ve at gibi hayvanların bir tek şeytanı varmıdır? Onlarda bir mâna, bir cevher mevcut değil. Şeytan niçin yol kessin? Bir şeyleri yoksa nerelerini alıp götürsün? İnsanların yolunu, onları insanlık mertebesinden hayvanlık menziline indirmek için keser. Ululuk mertebesine yükselen ve iman cevherleri, akıl, marifet, bilgi ve görgüyle mükemmel ve müşerref olmuş bulunan insanların yüzlerce şeytan, yollarını kesmek ve onları bulundukları yüksek mertebeden atmak için pusudadır.</p>
<p>Biz hakikaten Âdem oğullarını şereflendirdik; onları karada, denizde taşıdık. (Sûre: 17, Âyet:72). buyrulduğu gibi Allah Hazret-i Adem&#8217;e meleklere bile bağışlamadığı âlemin hazinelerini bağışladı. Adem&#8217;e bütün isimleri öğretti; (Sûre:2, Âyet:29). denildiği gibi bütün şeylerin isimlerini ona öğretti. Tabiî bunun için de ona İblis gibi bir düş­man ve rakîp peyda oldu. Cennette oturan Adem, o kadar güzeller, saraylar, bahçeler, çiçekler, yeşillikler, gül bahçeleri, ağaçlar ve sayısız nimetler ve Kur&#8217;anda: Orada içimi bozulmayan su ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları, süzme bal ırmakları var. (Sûre:47, Âyet: 16-17) diye anlatıldığı gibi süt, bal, şarap ve sâf sudan mürekkep türlü türlü nehirler arasında yaşıyordu. O kıskanç düşmanı, keder ve tasadan, zaman zamankendi kendini yiyip şöyle diyordu: &#8220;Eyvah! Ben gökyüzünde meleklerin hocası idim.</p>
<p>Benim temaşa etttiğim, gezip dolaştığım yer Zühal yıldızı ve Gökyüzü idi. Ta illiyyînden, onun yüzünden, bu yeryüzüne düştüm. Bundan sonra da yine onun yüzünden benim yerim cehennemin dibi oldu. &#8220;Beni ateşten yarattın; Onu çamurdan (Sûre:7, Âyet: 11), buyrulduğu gibi, sâf, parlak bir ateşten yaratıldım; o kara topraktan yaratıldı. Ben bu kadar ibâdet ve kulluğa rağmen, Hakkın huzurundan böyle uzak ve mahrumum; o ise su ve çamurdan meydana gelip hiçbir ibâdet ve tâlimde bulunmadan cennette saltanat tahtı üzerindeki dört kat yastığa yaslanmış, Allah&#8217;ın huzurunda makbul, Yeryüzüne bir halife gönderdim, (Sûre:2, Âyet:28), buyrulduğu üzere halifelik devletine mazhar olmuş, bu kadar nimet arasında eğlenmekte; cennet ve cennetlikler, dallar, kuşlar hepsi onu övüyorlar.</p>
<p>Onu bu devletten mahrum etmek için ben ne hile göstereyim? diye düşündü. Cennete girip, yol kesenlik etmek için, hiçbir yol bulamadı. Tavus ve yılan cennetin kapıcısı idiler. Bunların her ikisinde de cennete girmek için bir yol bulunduğundan evvelâ onları yoldan çıkarıp her ikisiyle de dostluk kurmak suretiyle bir yol bulundu. Onların içine girip damarlarına saklanmak istedi. Şeytan, damarlarda kan nasıl dolaşırsa öyle dolaşır (H.), hükmünce onların içinde dolaşarak, sonunda onları yoldan çıkardı ve kendine dost etti. Beni cennete bebaber götürünüz. Adem&#8217;e bir sözüm ve o&#8217;ndan soracak şeylerim var. İçeriye girmekten maksadım şer değil, hayır içindir, diye rica etti.Ona: &#8220;Her ne emredersen yapabiliriz, fakat bunu yapamayız. Seni beraber cennete sokmak bizim yetkimiz dışındadır. Bütün cennettekiler seni tanıyorlar. Hepsi bağırırlar&#8221;, cevabını verdiler. İblis: &#8220;Eğer beni açıkça götürmeğe gücünüz yetmezse, içinize gireyim ve sizin suretinizde Adem ile konuşayım. Cennettekiler, Âdem ile konuşanın sizin olduğunuzu sanırlar&#8221; dedi. Onlar : &#8220;Bu olabilir, olur, fakat biz yapamayız; gönlümüz korkar. Allah saklasın! bu Allah&#8217;a karşı isyan olur&#8221;, dediler. Şeytan onlara: &#8220;Eğer ben kötü niyetle gitseydim o zaman isyan olurdu. Benim düşündüğüm ıslâh ve iyilik olduğundan bunda size ayrıca bir sevap ve bir rahmet vardır. Aynı zamanda derecenizin yükselmesine vesile olur&#8221;, cevabını verdi.</p>
<p>Böylece o kadar yalanlar uydurdu ki sonunda onları şaşırtmağa ve yoldan çıkarmağı başardı. Onların damarına sindi ve cennete girdiler, Adem&#8217;in huzuruna gittiler ve &#8220;Bütün bu nimetler, sana helâl olduğu halde, buğdayın men edilmesinin sebebi nedir?&#8221; dedi. Âdem&#8217;de bir vesvese uyandırmağa başladı. Şeytan bu hileyi Âdem&#8217;e, Allah Âdem&#8217;e: &#8220;Buğdayı yeme! diyebuyurunca Âdem Allah&#8217;ın gazap ve gayretlerinden küstahlık, tehlike, edepsizlik sebebi ile, acaba bu bir emir ve haram kılma mı idi, yoksa bunun altında bir yorum mu var? diyeşüpheye düştüğü bir zamanda yapabildi. İşte Âdem&#8217;in hatırına böyle bir düşünce ve küstahlık yol bulmuştu ki Allah&#8217;ın emrinde tasarruf etti, saygıyı bıraktı. Hırsız İblis, bunu fırsat bilip onu öyle bir hale koyduki Âdem buğdayı yedi ve Allah&#8217;ın emrini terk etti. Zira, hırsız, bir kimsenin evine, ancak evin içinden biri ile aynı düşünce, aynı duygu ve aynı sırra sahip olabildiği zaman kolaylıkla girebilir. Bu durumda, hırsız gelince evin içindeki kapıyı açar ve ona eve girmesi için yol verir. Bunun gibi eğer Âdem&#8217;in kalbi de, şeytanlık damarı olmasaydı, şeytanın onunla ne işi vardı? O halde, bir insanın tamamen, kendi maddî varlığından kurtulup fâni oluncaya kadar, ken­disinden emin olmaması gerekir.</p>
<p>Nazım:</p>
<p>Kemale ermiş bir kimse, fena yolunu tuttu.Ansızın varlık denizinden geçti, Onun varlığından üzerinde tek bir kıl kalmamıştı. Fakat bu kıl fakrın gözüne bir zünnar gibi göründü.</p>
<p>Adem&#8217;in başına öyle bir olay ve o&#8217;ndan öyle bir düşüş vücûda geldi ki o&#8217;ndan sonra, o&#8217;nun peygamber ve evliya olan oğulları artık emin olamazlar ve daima kendilerini arıtmakla meşgul olurlar. Her ne kadar her türlü kerametleri kendilerinde görürlerse de, yine titrerler; çalışma ve gayreti elden bırakmazlar. Böylece neticede Adem oğulları öyle bir mertebeye ererler ki şeytan onların gölgesinden kaçar. Şeytan, Hazret-i Ömer&#8217;in gölgesinden bile kaçar (H.),</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah için tevazu gösteren kimseyi, Allah yükseltir (H.). Bu bir övünmedir. Çünkü, Allah için başkalarına karşı tevazu gösterme, hakikatte Allah&#8217;a karşı göstermedir ve bu da övünülecek bir haldir. Bir kimse ne kadar çok tevazu gösterirse o nispette büyür. Tevazu, o kimsenin bilgilerinin bir aynasıdır. Onun inancı, sevgisi ve bilgisinin derecesi tevazuu nispetinde bilinebilir. Bu tevazu ile kendi büyüklüğünü gösterir; yani bu: Benim her şeyi gören parlak gözlerim, temiz bir muhayyilem, her şeyi bilen bir aklım var. Bencevheri tanıyanım, onu sağlam ve doğru tartan bir terazim var. Ben her şeyi ayırt edebilirim, zira mümin mümeyyiz bir kiyaset sahibidir (H.), demektir.</p>
<p>Nazım:</p>
<p>Güneşi öven, kendini övendir. Zira bu: &#8220;Benim iki gözüm var ve gözlerimde hastalık yok&#8221;, demektir. Güneşi kötülemek kendini kötülemektir. Bu da, &#8220;benim iki gözüm kör&#8221; demektir.</p>
<p>Allah için tevazu göstereni, Allah yükseltir. (H.). Yani, tevazu dünya için olmayıp Allah için olursa, Allah, o kimseyi yüceltir ve işini de yükseltir. Ama, eğer dünya evine karşı ve dünya için tevazu gösterirse bu yükseklikten mahrum kalır. Hattâ isyan etmiş bile olur. Çünkü Peygamber Hazretleri: &#8220;Dünya sevgisi bütün günahların başıdır&#8221; (H.), buyurmuştur. Allahdan gayrıya secde etmek yakışmaz; edenler kafir ve Allah&#8217;a ortak koşmuş olurlar. O halde Allah&#8217;dan başka her şeye ululuk, büyüklenme ve benlik matlûpturve Allah için büyüklenme ve adem-i iltifat lâzım değildir. Eğer Allah hakkı için tevazu gösterirsen makbul, kıymetli ve kuvvetli olursun. Çünkü Firavun, Musa&#8217;ya tevazu göstermiş olsaydı Allah indindeki derecesi evliya ve peygamberlerle bir olacaktı. Sahip olduğu böyle bir büyüklüğü ve varlığı Allah için feda etmiş olsaydı Allahsal hil&#8217;ât ve menzil bulurdu. Tevazu, büyükler tarafından gösterilirse, etkili olur. Eğer bir hamal, bir kimseye karşı, tevazu gösterirse, o kimse hamalın bu hareketinden padişah ve emîrin tevazu gösterdiği zaman olduğu kadar memnun olmaz.</p>
<p>Rivayet ederler ki: Sakallı bir ihtiyar, Bir devrişe hamamda son derece tevazu gösterip başını yıkadı, arkasını keseledi ve ayaklarını öptü ve kendi ak sakalını, dervişin eline ayağına sürdü ve bu türlü tevazuu son dereceye vardırdı. İhtiyar hamamdan çıkıp giyinirken o ihtiyarın tevazuu gönlüne büyük bir yük olmuştu ve şöyle düşünüyordu: &#8220;Ah! ne yapayım ve ne hayırla onu mükâfatlandırayım? Cübbemi ve sarığımı ona versem yine de hizmetinin karşılığı olamaz. Hattâ malımı bile versem yine olmaz.&#8221; Bunun üzerineAllah&#8217;ın makbul ve aziz kullarına bağışladığı hil&#8217;atlerden buna da bir hil&#8217;at verilmesini Allah&#8217;dan diledi. Çünkü 3l Allah&#8217;ın has kulları vardır.32 Allah onları bu âleme , onlardan halka, saadet ve rahmet erişsin diye göndermişti. O has kullar, halka, Allah&#8217;ın rıza ve kabul gözüyle baktıkları zaman, onlara saadet libasını giydirdiler.</p>
<p>Bu derviş de ona bir hil&#8217;at geleceğine kani idi. Sen bu adamın bir aziz, olduğunu zannetme! bu bir dellâktan başka birşey değildi. Bu dellâk, başka bir adamı hamamdan dışarıya çıkardı ve elindeki su ile dolu tası adamın ayağına sürdü. Daha başkalarının da başını yıkamıştı ve dışarı gitmek için giyinenlerin her birinin ayağını ayrı ayrı öperek son derece tevazu gösterdi. Derviş bunu görünce: &#8220;Meğer bu adamın sakalı hamam lifiymiş, benim bundan haberim yoktu. Allah&#8217;a hamdolsun ki bundan haberim oldu ve gönlümdeki ağır yükten, sıkıntıdan kurtuldum ve hafifledim.&#8221; dedi. Nitekim bütün tevazu ve hizmetleri şöyle bil: &#8220;Eğer herkesle aynı olursa bu bakımdan &#8220;hamam lifi&#8221; derler. Bu mezellet, tevazu, yokluk ve nefsi yok etmek gibi şeyleri Allah ehli için yapmalıdır ki bir değeri olsun ve kabul edilsin. Onların önünde izzeti nef­sini kırarsan, seni kırılmamış yaparlar vebakır gibi olan vücudunu kimya gibi olan bakışlariyle altına çevirirler. O halde gerçekte böyle bir yoklukta, varlık bulmuş ve böyle bir kırıklıkta sağlamlaşmış, bütünlenmiş olursun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>O, onları sever. Onlar da O&#8217;nu severler. (Sûre:5, Âyet:59). Muhabbet, Allah&#8217;ın sıfatıdır. Eğer insanlarda bir sevgi varsa bu, Allah&#8217;ın sevgisinin aksin­den başka bir şey değildir. Allah tarafından onların içinden parlamıştır. Evlerdeki ve saraylardaki ışığın, güneşin parıltısından olması şüphesizdir. Allah, bu âyetle kendi sevgisinin eksikliğini zikretti. Yani: &#8220;Önce ben sizi severim ve benim sevgimden de siz beni seversiniz. Benim sevgim, sizin gözünüzde parlayan bir güneş gibidir. O halde her ikisi de ben olduktan sonra siz bir âletten başka bir şey değilsiniz. Faal benim.&#8221;</p>
<p>Bu sebepten tevazu ve kulluğu, Allah adamına karşı yapmak lâzımdır. Çünkü Kur&#8217;anda: Bütün kuvvet ve izzet Allah&#8217;ın Peygamberlerin ve mümin­lerindir. (Sûre:63 ,Âyet:8), buyrulmuştur. Aziz olan Allah&#8217;dır ve izzet de Allah&#8217;a, Allah&#8217;ın elçilerine ve müminlerinedir. Çünkü onlar izzete Allah&#8217;dan sahiptirler. Onları aziz tutmak Allah&#8217;ı aziz tutmakla birdir. Bu âyette, bu gruptan başkasına tevazu göstermek ve hizmet vermek ve hizmet etmek yakışmaz; hamd ve senaya müstahak olanlar enbiya, evliya ve müminlerdir;dünya ehlinin senası mâsiyettir, gibi bir işaret mevcuttur.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Gök, şakî olan insandan titrer, onun övgüsünden tekva sahipleri kötü altında bulunurlar.</p>
<p>Öyleyse dünya için tevazu göstermek doğru olmaz.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Sen, git eshap gibi, Kâfirlere karşı metin, birbirine karşı mer­hametli ol. (Sûre:48, Âyet:29). Yabancıların sevgisi üzerine toprak saç.</p>
<p>Evliyaya gönül vermek, nasıl gönlü aydınlatırsa, dünya ehline gönül vermek de onu öylece karartır.</p>
<p>Bu insanı besleyen yemeklerin fayda ve bir şeye yaramayan yemeklerin de ziyan vermesine benzer. Onlar süflidirler. Elini, ayağını onlara verirsen süflîlikleri sana da bulaşır. Halbuki evliya ve enbiya ulvîdir; eğer elini onlara verirsen, seni yukarıya çekerler ve cehennem belâsından kurtarırlar. Mütevazi adam yaş bir dal gibidir. Onu aşağı doğru çekersen kırılmaz, kibirli bir insan ise kuru bir dala benzer; aşağı çekersen derhal kırılır. Biri: &#8220;Kuru ağacın kırılmasını görüyoruz ve anlıyoruz. İnsanın kırılmasını nasıl anlayalım ve ne bilelim?&#8221; diye sordu. Cevap olarak şunları söyledik: &#8220;İnsan, tevazu ve alçak gönüllülük gösterirken bir ferahlık ve huzur içinde bulunur ve bu hareketinden hoşnut ve mesut olur. İşte bu, onun en açık delilidir.</p>
<p>Böyle bir kimsenin tersine, bir başkasında, kişisel bir tevazu mevcut olmasa ve teklife biraz fazla tevazu gösterse, başkasına boyun eğse ve insanların eli altında bulunsa gönlü rahatsız olur.Her zaman pişmanlık içinde bulunur. Niçin yap­tım! der ve kendini o işten yıkılmış görür ve daima içinde bir yara kalır. Eyvah! kendimi niçin kırdım ve harap ettim. Kendi yerimi ve değerimi, insanların, yanında yele verdim. Bundan sonra o insanlar bana hor gözle bakacaklar, deyip daima bu gibi düşüncelerin azabı içinde bulunur. Binaenaleyh bundan da belli oluyor ki o kuru bir dal olduğundan, tevazudan bu derece kırılmış ve incinmiştir. İnsanın kırılması, böyle olur. Mevkiinden azledilmiş adama zavallı, gönlü kırık, derler. Bunun gibi yas tutan, gamlı ve talihsiz bir adam için de böyle söylenir. Tevazudan ona öyle bir hal geldi ki gamlı vetalihsiz oldu, der­ler. Binaenaleyh o, hakikaten gönlü kırıklardan olur. Ama akıllı adam, bilir ki izzet Allah&#8217;dandır ve Allah bağışlar ve hiçbir zaman onun çalışmasıyla hâsılolmayacaktır. Kimse Firavun&#8217;dan daha yüksek olamazdı; fakat Allah onu istemediği için, bütün zelil ve itibarsızlardan daha zelil etti ve tâ kıyamete kadar devirden devre lanetve zillete siper yaptı. Her kim kendi yüceliğini isterse zelil ve itibarsız olur ve her kim Allah&#8217;ın yüksekliğini göstermekle uğraşır ve âlemde lütuf ve kahır namına yaptığı şeyi, kendisi için yapmayıp Allah, içir yaparsa kendi şahin gibi olan tabiatını bırakır ve sultan için av avlarsa elbette Allah sultanın bileğini onun tahtı yapar ve sultanın inayeti de onunbahtı olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Mevlânâ&#8217;ya biri: &#8220;Mevlânâ, Şemseddin&#8217;i gördüm&#8221; dedi. Mevlânâ, üstünde ne varsa hepsini o adama verdi, Mevlânâ&#8217;ya: &#8220;Bu adam yalan söylüyor ve yalancıdır, bütün bunları ona neye verdi?&#8221; dediler. Mevlânâ: bunları ona, yalan söylediği için verdim. Eğer doğru söyleseydi ona canlar verirdim.&#8221; cevabını verdi.</p>
<p>Aşk ve saygı işte böyle olur. Yalan söylediğini bilmekle beraber bu kadar bahşiş veriyor. Çünkü onda yalanı, doğrudan bilme ve doğru gibi kabul etme kabiliyeti vardır, sende o<span class="text_exposed_show"> görüş ve o kabiliyet olmadığı için, hürmet ve iltifat etmiyorsun. Bundan, senin yanında Allah veAllah adamlarının bir değeri ve önemi olmadığı kesinlikle belli oluyor. Vaktiyle bu adamdan, şarap içmek, günah işlemek ve bunun yapılması doğru olmıyan birtakım işler meydana gelmiştir, diyorsun.</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Bu düşünce ne şeriat ve ne de hakikat bakımından doğrudur. Şeriatta gözle, belli olmıyan bir şekilde, görmediğin zaman bir müslüman hakkında, böyle düşünmen ve kötü zan beslemen caiz değildir. Sen gözünle görmüş olsan bile, o adamın bunları terk ettiği davranış ve sözle &#8220;ondan vazgeçtim&#8221;, dediği zaman yine onun hakkında bu şekilde düşünmene şeriat müsaade etmez. Bu hususta Kur&#8217;anda Allah bütün kusurları bağışlar (Sûre: 39, Ayet: 54). buyrulur. Ve Peygamber de Günahlarından tövbe eden kimse, hiç günah işlememiş gibi olur (H), buyurmuştur. O halde onun hakkında böyle düşünmen doğru olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<p>(34)O gün gizli şeyler (sırlar) aşikâr olur ( Sûre: 86, Âyet: 9.)</p>
<p>(35) Bazı yüzlerin ağardığı, bazı yüzlerin karardığı gün ( Sûre: 3, Âyet: 102.)</p>
<p>Gelelim gerçek yönüne; hakikat bakımından da yakışık almaz. Zira hakikatte o kimse, kötülük yapsa, fisk u fücurla uğraşsa da yine Allah&#8217;ın seçkin kullarından olabilir. Yahut o kimse taât ve ibâdetle meşgul olsa bile, Allah&#8217;a isyan edenler zümresinden olabilir. Çünkü gerçek onun âmeline değil, sırrına bakar.36 Allah surete, hırkaya ve şekle bakmaz. Gönle bakar. Senin için, gönle yol yoktur. Surete ve âmele nazar kıl. İnsanın akıbetine bakılır. Eğer sonu, öğülecek bir durumda olursa, ona göre hüküm verirler ve o kimseden bahsederler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kıyamet gününde âsi olan insanın eli: Sen benimle şarap kadehini tut­madın mı ve şarap testisini çekmedin mi? Senin malın olmayan mala el uzat­madın mı ve almadın mı, senin helâlin olmıyan nâmahremin elini tutmadın mı ve ona hainlik etmedin mi, mazluma vurmadın mı, yetime tokat atmadın mı? Günahsıza kılıç çekmedin mi? diye o âsiye şahitlik eder. Bunun gibi dil, ağız ve dudaklar da şahitlik ederler. Dil der ki: Benimle böyle konuşmadın mı? Bu kadar müslümanların aleyhinde söylemedin mi? Müslümanlığın ve dinin yolunu kesen dünya&#8217;da bu kadar eğri söz söylemedin mi?&#8221; Ayak da şahitlik eder ve der ki: &#8220;Benimle meyhaneye gitmedin mi? Ve yapılması caiz olmayan işlere ve yolsuzluğa doğru koşmadın mı?&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Baharın nefesi de bir tek nefestir. Bir lütuf ve bir keremdir. Ağaçlara ve hububata tesir edince türlü türlü siyah, sarı, yeşil, beyaz gibi yüz bin renk hasıl eder ve tanelerden ağaçlardan ekşi, tatlı ve acı gibi çeşitlimeyveler yetiştirir. Bunun gibi alemin varlığını bir bağ ve Hakkın nurunun feyzini de bahar olarak bil! Çünkü göğün ve yerin, ayın ve güneşin, yıldızların; dağların ve denizlerin, meleklerin ve insanların, perilerin ve şeytanların ve türlü türlü canlıların eczası üzerine tesir eden bu feyiz, her birine bir türlü hareket verir.</p>
<p>Bir şahısta işitme, görme, koklama dokunma, şehvet ve tadınla, barış ve mücadele, cömertlik ve hasislikten ibaret çeşitli haller gibi gördüğün ve müşahede ettiğin, sayılamıyacak kadar çok olan binlerce şeyden, o şahsı tanıyor ve bu suretle onunla olan aşinalığını artırıyor ve onun bütün hünerlerine Ve marifetlerine vakıf oluyorsun. İcabında başkalarına: &#8220;Ben bu adamı gayet iyi tanıyorum;çünkü onun birçok hareket ve hallerine, aşina ve vakıfım&#8221; diyebiliyorsun. Bu ölçü, sayılı birtakım hareketlerden bir şahsı tanıdığın gibi, yaratılışı, yeri, göğü, yaratıkları, cinleri, melekleri, canı ve gönlü, onu gelmiyecek kadar çok türlü türlü hareketleri de müşahede edersen bütün bunlardan Hakkın birliğinin zahir olduğunu görür ve sen de arifi Hak, olursun. Sende bu görme ve bu bilme, hâsıl olduktan sonra, senin önünde yüzbin, bir olur. Çünkü senin gözünde yüzbin, bir şey olmuştur. Allah daha iyisini bilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah, bu alemi ve bu alemin suretlerini, insanların bunlarla meşgul ve bunlara aşık olmaları için yaratmıştır.Belki O, gösterdiği bu sanatları, sanatkarın varlığını, büyüklüğünü bilmeleri için yaratmıştır. Meselâ, bir damın üzerinde bulunan bir güzel, aşağı bir taş atsa; herkesin yukarı bakıp taşı atanı görmesidir. O attığı taşa bakıp, onunla meşgul olup: Bu taş nedir? Ne işe yarar? Ne özelliği var? Kadir ve kıymeti nedir? yahut: Onun attığı bu tuğla parçası veya başıma düşüp beni inciten bu elma nedir? Yenir mi? Pişirilebilir mi? diye onlarla meşgul olmaları için değildir. İşte bu, gökler, yerler, yıldızlar, güneş, ay ve bütün varlıklar, tasavvur veya vehmedilen şeyler, suret ve manadaki bütün arızalar, o can sevgilisi tarafından, bu nitelik ve nicelik alemine, o niteliği ve niceliği belli olmayan alemden atılmış taşlar vesaire gibidir.</p>
<p>Bu toprakların hakiki faydası, bizim bunları görmemiz, tanımamız ve sanattan sanatkara doğru bakmamız içindir. Bundan başkası faydasızdır. Maksuttan uzak düşmektir, gaflette kalmaktır. Yetmiş iki millete bak! Hepsi, bu eserlerle uğraşıyorlar. Kimi, nücuma dalmış, kimi kozmoğrafya, kimi yıldızların ahkamını bildiren, kimi cevherler, madenler vesaire gibi yüz binlerce had ve hesaba gelmiyen ilimler ve marifetlerle uğraşırlar. Her biri, ilim ve marifetiyle bir kısım halkı, kendisine bağlıyor. Dikkat olunursa, herkesin bir ilim ve bir sanat, tarikat ve mezhebi seçtiği görülür.</p>
<p>Meselâ, meyhaneye baksan, orada kiminin bir kadına, kiminin bir Çocuğa aşık olduğunu ve bir kuş gibi onların tuzağına düştüğünü görürsün. Alemde de böyle faydasız, sonuçsuz, yanlış, mahrumiyeti ve maksattan uzaklığı gerektiren ne kadar ilimler ve bunlarla uğraşan ne kadar alimler vardır ve ne kadar da tatlı nimetler vardır ki ötedenberi yüzbinlerce halk, bu denizin her bir dalgasıyla bunların içinde kaynamış gitmişlerdir. Ve bunların hepsi de bu nimetler içine daldılar. Kendi hallerinden hoşnut, memnun ve kendilerinden geçmiş idiler, bu memnuniyet ve kendinden geçmeklik ile, Her kavim, kendi elinde bulunan şey ile sevinir (H.), buyrulduğu şekilde: &#8220;Benim gibi mutlu olan, kimdir? Ben dünyada bütün insanlardan daha, mutluyum!&#8221; dediler. Fakat hakikati, fayda yönüne giden yolu bulanlar ve faydalananlar; yapılan şeyden, onu yapan ve atılan taştan atanı bulup ona bakan kimseler, alemin canı ve Adem&#8217;in özü olan doğru, Allah&#8217;nın has kullarıdırlar. Bunun alimleri, vilâyetleri, mülkleri, yaşayışları ve saltanatları tarif olunamaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her işi gören, Allah&#8217;dır. Geri kalanlar hep âlettir. Her kim Allahın hakikî ve külli fail olduğunu bilirse o, iş ve güçten kalır; işe yaramaz olur ve bu sebepten bu mana ile ölü sayılabilir. Allahın bu alemdeki umumi ve külli tasarrufundan haberdar olmak, ölmek demektir. İşte Ölmeden evvel ölünüz! (H.) sözünün anlamı budur.</p>
<p class="western" align="justify">Beyit:<br />
Ey dost, eğer dirilik istersen ölmeden evvel öl!<br />
Çünkü İdris (Selâm Onun üzerine olsun) böyle ölmekle bizden evvel cennetlik olmuştur.</p>
<p>Bütün varlıklar Tanrı&#8217;nın tasarrufu altında, birer âlettirler. Kim, bu hakikatten haberli olmuşsa o, Tanrı&#8217;ya ulaşmıştır. O&#8217;nun velisi olmuştur. Bundan haberi olmayan ise O&#8217;ndan uzak kalanlardandır. O halde bu hakikati bilen bir ölüdür. O kendisinin bir fiil ve hareket sahibi olmadığını bilir. Tanrı&#8217;dan başkasını görmez. Kendi kendiliğinden geçmiş ve ölmüş, arada yok olmuştur.</p>
<p>Şiir:<br />
Onlar kendilerinden yok, Tanrı ile var olmuşlardır.<br />
Şu tuhaftır ki bunlar hem var, hem de yoktur.</p>
<p>Meselâ bir insanın elinde bir kalkan bulunsa, akıllı olan bir kimse: &#8220;Bu kalkan kendiliğinden hareket ediyor veya dönüyor!&#8221; demez. Kalkanın hareketi, onu tutanın hareketine bağlıdır. Müminin kalbi, Tanrı&#8217;nın parmaklarından iki parmağının arasındadır, Tanrı onu istediği gibi çevirir. (H.).</p>
<p class="western" align="justify">Binaenaleyh bir müminin yüreğinden ne gelirse, onun iyi ve övülmeğe yakışır bir hareket olduğunu bilmek lâzımdır. Meselâ, kaza ve kaderin yaptığı her iş birdir. Onda hayır ve şer beraberdir. İnsanın: &#8220;Allah bu işi iyi, onu kötü yapmıştır&#8221; demesi doğru değildir. Meselâ Allah, tutar bir peygamberi yok eder, yahut türlü türlü belalara müptela kılar; bir kâfire veya bir zalime de hayat, sağlık, kuvvet, ömür, saadet, mülk ve saltanat bağışlar. Bunun her ikisi de Allahın işidir, her ikisini de iyi görmek lâzımdır. Kim ki Allahın işlerine karışır: &#8220;Bunu iyi, onu kötü yaptı&#8221; gibi tenkidlerde bulunursa kâfir olur. Allahın tasarrufu altında bulunan Mü&#8217;min de aynı hükmü taşır. Onun bütün işleri birdir ve makbuldür. Onun yaptığı işlere karşı koymak, onları tenkid etmek doğru değildir. Allah, Attığın zaman, sen atmadım, lakin onu Allah attı (Sûre: 8, Ayet: 17) buyuruyor.</p>
<p class="western" align="justify">Bunun manası şudur: &#8220;Ey Muhammed! senin yayından çıkan her ok, sûreten senin yayından çıkmıştır. Fakat o, manen bizim tarafımızdan atılmıştır. Hatta senin varlığın bile bizim elimizde bir yay gibidir. Senden çıkan oklar, Hak tarafından atılmıştır. İnsan bu kalıptan ibaret değildir, bir kervansaraydır. Her an, o kervansaraya yeni yeni kişiler gelir ve tekrar giderler. Eğer bu kervansaray sahibi, akıllı ve uyanık bir adam ise, o kervansaraya daima gelip giden ve daima tasarruf eden, türlü türlü insanları temaşa eder. Onlar gökten, yerden, arşdan ve ferşden midir? Kimlerdir? Bütün bunları gözden geçirir; her gelen düşünce, bir kişidir. Vücut, bir siper ve âlettir; düşünce o âlete istediği gibi tasarruf eder. Bir düşünce gelir, seni harekete getirir; onun arkasından başka bir düşünce gelir, seni sakinleştirir. Bu yüzden vücut, düşünce elinde bir âletten başka bir şey değildir..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gök ve yer, cisimler, bedenlerin evidir. İnsanın kalıbı olan bedenler de bu ruhun ve aklın evidir. O halde beden, mananın evidir. Dünya ise suretin evidir. Suret ise sınırlıdır; mananın ise sınırı yoktur. Bu yönden insanın kalıbı olan beden, büyük âlemdir. Gök ve yer ise küçük alemdir. İnsanın vücudu, bir hayvan ve merkeptir. Nitekim Peygamber, (Selâm O&#8217;nun üzerine olsun) nefsin senin binek hayvanındır; ona iyi bak (H.), buyurmuştur. Eğer vücut, merkep olursa, gök ve yer de merkepler olurlar. Çünkü bunlar suret ve bedenlerin evidirler. O halde, ruhun sarayının bu alemin dışında başka bir alemde olması lâzım gelir. Elbette akıbet, başlangıçtan daha hayırlı olacaktır (Sûre 93, Âyet: 4) buyrulduğu gibi ahret, bu dünyadan daha hayırlıdır. Ruhun keyfiyeti olmaz; onun sarayı da keyfiyetten münezzehtir. Beden ise surettir. Onun evi de suret âlemidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Peygamber (Selâm O&#8217;na olsun) İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınız vakit, mezarlarda yatan ululardan yardım isteyiniz (H.), buyurmuştur. İnsana herkesin ziyaret yeri olmayan alelade ölülerden yardım erişirse, Allahın, onlar Allah yanında diridirler, rızıklarına nail olmaktadırlar (Sûre:3, Âyet: 164), âyetiyle diri ve kendisiyle beraber olduklarını bildirdiği mezar sahibi veliler ve nebiler, evleviyetle başı sıkılanlara yardımda bulunurlar. &#8220;Uyku, ölümün kardeşidir&#8221; (H.), buyrulduğu veçhile ölmek, bir uykuya dalmak gibidir.</p>
<p>Meselâ, dünyada yanyana yatan iki kimseden biri, rahat ve sevgilisi ile konuştuğu için zevk ve sevincinden bağ ve gülistan, öteki de hicran, zahmet, azap ve elem içinde olacak, aynı yatakta uyuduklarını farzet; insanlar, öldükten sonra da böyle olabilir, iki ölüden biri, mezarda Allahın rahmetine eriştiğinden rahat ve zevk içinde yatar, öteki de tersine türlü türlü azaplarla muazzep olur.</p>
<p>Bunun için ölüler hakkında &#8220;Toprağı hoş olsun&#8221; derler. Ölülerin cismi, mezarda dağılmağa başladığı zaman, rahat ve azabın, onların bedenlerinin parçaları üzerinde vâki olması imkânsız değildir. Günahkâr olmayanların bedenlerinin münkalip olduğu toprak, rahat ve hoşluk, ötekilerininki de zahmet ve azap içinde olur. &#8220;Toprağı hoş olsun!&#8221; diye dua etmek mânâsız değildir. Ve tamamiyle toprak oldukları zaman, iyilerin toprağı, rahat ve hoşluk, ötekilerinki tersine azap ve zahmet içinde kalır. Yalnız bunların durumlarını anlatacak dilleri yoktur. Toprağı hoş, kabri nur ve rahmet içinde olsun! diye büyükler boşuna söylememişlerdir; bunda söylenecek daha pek çok sırlar vardır. Fakat bunların bazısı dile gelir, bazısı gelmez.</p>
<p>Dilin söylenebilenleri söylemesine Allah izin vermez. Bunun gibi bazı kimseler riyazet ve mücahede ile erirler. Zayıflarlar, yağ ve et gibi zahirî varlıklardan fâni ve yok olurlar. Bununla beraber onlar, bu yokluk içinde zevk ve hoşluk içindedirler. Bazı kimseler de bunların aksine olarak mezarda fena bulurlar. Bu şunlara benzer: Tatlı bir taneyi havanda döversen o, yine tatlı olarak kalır. Tatlılığını kaybetmez. Eğer acı taneyi döğsen, ezsen onun da acılığı gitmez. Bir şeker parçasını döğüp un haline getirsen o, şekerlikten çıkmaz. Ebucehl karpuzunu ne kadar döğüp un haline getirsen o yine acıdır. Yaşadığınız gibi ölürsünüz. Öldüğünüz gibi haşr olursunuz (H.), Bunun mânası şudur:</p>
<p>Eğer bir taneyi yere ekersen o, yerin altında ilk önce çürür, yok olur, su haline gelir; sonra yine biter. Eğer o tane, tatlı bir tane ise, büyür ağaç olur ve tatlı bir meyve verir; fakat acı bir taneyi ekersen ondan öyle bir zakkum ağacı çıkar ki meyvesini ancak cehennemin yılanları yiyebilir. Tuhaf şey! Sen bir taneyi yere ektiğin vakit o tane, yok olduktan sonra tekrar var olduğu halde, insanın vücudunu o taneden daha aşağı mı tutuyorsun?O tanenin toprağın altında yok ve su olduktan sonra yine var olacağını zannediyormuydun? Fakat, sen bunu sayılamıyacak kadar çok gördün, tecrübe ettin, ondan sonra sana mâkul ve tabiî görünmeğe başladı. İşte böyle Allah, velilerine de yok olduktan sonra varlık gösterdi. Allah onları, bin kere yok ve var etti.Ölmeden evvel ölünüz (H.), buyrulduğu, veçhile, ölümden evvel onların varlık tanesi yok oldu. Senin, zaruri ölümden sonra var olacağın gibi, onlar da bugün bu ölümle, peşinen diri ve var oldular. Onların kıyameti, peşin oldu; fakat sen, burada ölmediğin için, senin kıyametin, veresiye kaldı. Senin yarın göreceğin ölüm, haşır ve neşir, berzah, sırat, cennet ve cehennem vesaire gibi şeyleri onlar bugün gördüler. Bu dünyanın ahvalinden sana nasıl bir şey gizli değilse, ahiret âleminden de onlara gizli kalmış hiçbir şey yoktur.</p>
<p>Mısra:Sofiler bir anda iki bayram yaparlar.Herkesin bir bayramı vardır, onların ise iki bayramı vardır. Çünkü onlar, iki diriliğe maliktirler; biri ten diriliği, diğeri can diriliğidir.Onların vücutları halk ile, kalbleri Allah iledir. Bunun altında da birçok sırlar vardır, fakat söylemeğe izin yoktur.Allah güzeldir, güzelliği sever (H.).Çalış ki hem ölümünde, hem de diriliğinde bir olasın. Belki diriliğin ölümdedir. Tane ölmeden ağaç, ekmek ve yemek hazmolmadan akıl ve can olamadı. Bir inciyi diğer un haline getirir, sürme yaparlarsa göz nuru olur, o nurdan boş olan inci, cevher ayan görmedir. O ekmek, kevveti natıka olur. Eğer buğday ekersen buğday, adam ekersen adam olur. Eğer sen ekmekten diri isen, toprağa girdiğin vakit ekilmiş buğday, belki akrep olursun. Ekmeği sana, adam olman için vermişlerdir.İyi şeylerden yiyiniz ve iyi işler yapınız. (Sûre: 23, Âyet: 53) Sen ise salih değil, doğru yolunu şaşırmış oldun; belki akrep hükmünü aldın.</p>
<p>Nitekim akrepten de zarardan başka bir şey hâsıl olamaz. Sen de onun gibi oldun. Çünkü, Allah böyle adamlar hakkında: Onlar hayvanlar gibidirler. Belki daha sersemdirler. (Sûre: 7, Âyet: 178) buyuruyor. Eğer sen akrep gibi toprağa ekilirsen haşır zamanında adam gibi biteceğini ümit etme! O kıyamet gününde, bazı yüzler beyaz, bazıları siyah olurlar. (Sûre:3, Âyet: 26) Fakat, insan olursan ay ve güneş gibi, mezardan ak pak ve nurlar içinde olduğun halde çıkarsın, cennetin en güzel yerinde peygamberler, sadıkla iki günlük gaddar ve aldatıcı dünya için iki dünyanın maskarası olan kimseye de ne yazık! Dostları da: O gün kendilerini sakınanlardan başka, dostlar birbirine düşman kesilirler. (Sûre: 43, Âyet: 67), buyrulduğu gibi ondan utanırlar. Onun düşmanı kesilirler.(50) Allaha ve Peygambere itaat eden, Allahın nimetini nail olan Peygamberler, gerçekler, şehitler ve iyilerle beraber olur. (Sûre:4, Ayet:71.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Nazar ikidir. Biri mahsus, diğeri vicdanîdir. Mahsus, başımızda bulunan gözdür. Vicdanî de kendisiyle, kendimizdek hışım, barış, kahır, lütuf, cömertlik, hasislik, güven, korku, açlık, tokluk, zenginlik, fakirlik, sadakat, yalancılık, dostluk, düşmanlık, uyuşma, karşı koyma, şehvet ve iffet hallerini görebildiğimiz gözdür. Sen, bunların hepsini başındaki gözle göremezsin. Vicdanî nazarla görmek, öbüründen daha kuvvetli olur. Meselâ, bu görünen gözle, kırmızı veya sarı bir şeyi görürsün; ama gözlerini kapadığın vakit bunları göremezsin. Fakat vicdanî gözle içinizdeki şehvet, korku ve hışım hallerini görürsün. Başındaki gözlerini açsan veya kapasan, bunlar kaybolmaz. İşte bundan da anlaşılıyor ki vicdanî görüş, daha kuvvetlidir.</p>
<p>O halde ey ahmak! Bu görmek ve bilmekten, zayıf ve aşağı olanı muteber tutuyorsun da bundan daha kuvvetli, fıtrî göze neden kıymet vermiyorsun? Bu, senin her şeyi yerinde yapmaktan ve bilmekten malûl ve zayıf olduğundandır. İşte bizim bu söylediğimiz mânalar o kadar lâtiftir ki mahsus olan bu gözle bunların hepsinden lâtif ve niteliksiz olan Allahı nasıl görebilirsin? Cisimler, kesif, ruhlar ise lâtiftir. Böyle olduğu halde, ruhlar bile Allaha nazaran kesif sayılırlar. Fakat sen, canını bedeninde gördüğün gibi, Allahı da canında görmeğe çalış.</p>
<p>Çünkü beden candan, can da Allah&#8217;dan diridir. Görülüyor ki bütün mânalar bizden meydana geliyor; fakat asıl ve makbul olan mânayı, kendimizde artırmağa çalışmalıyız. Kullanılan her şeyin arttığı, terk olunursa azaldığı tecrübe ile sabittir. Meselâ insanın vücudunda kuvveti azalsa, onu kullanmakla, taş kaldırmak, güreş tutmak, yay çeymek gibi idmanlarla çoğaltabilirsin. Her gün bunları yapmakla kuvvetin eskisinden daha fazla olur, bırakırsan yine azalır. Memede de süt emmekle, sağılmakla artar. Yerde bulunan kuyuların suları, çekilmekle çoğalır, çekilmezse azalır. Hattâ kurur. Bu bakımdan Allah: Namazlarınızı kılınız; zekâtlarınızı veriniz. (Sûre: 2, Âyet:40) âyeti ile şöyle söylemek istiyor: Sizin varlık kuyularınızda bir su vardır ki o, îman ve bağlılıktır. Siz zikr, tâat, geceleri namaz kılmak, gündüz oruç tutmak, zekât vermek ve saire ile o suyu artırırsınız. Eğer terk ederseniz, bu su azalır; belki sonunda büsbütün kurur. Sen de bildin ve tecrübe ettin ki her iş, uğramakla, ona kendini vermekle ve onu düşünmekle ilerliyor, artıyor ve daima senin için, onunla doluyor. O halde hak, dünyada bütün işlerden hangi iş daha yüksek ve şereflidir, onu kendine seç, onunla meşgul ol, ömrünü harca. İçine düşünceye kadar o havuzun kenarında dolaş.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yunus (selâm O&#8217;nun üzerine olsun) balığın karnında, Mustafa&#8217; (selâm O&#8217;nun üzerine olsun)yı Arş ve Zühal yıldızlarının makamında gördü. Yunus&#8217;u balık yuttu; sonunda Allah dua ile O&#8217;nu kurtardı. Bazı muhakkikler denizden maksat, bu âlem balıktan maksat da Yunus&#8217;un cismi ve ruhudur, derler. Eğer ruh tesbih ederse, bir balık gibi olan bu cisimden kurtulur. Eğer tesbih etmezse ruh, o cisimde hazmolur ve yok olur. Binaenaleyh tesbih, iki iş görüyor demektir. Biri, sudan ayrıldıkta diri bulunduruyor; meselâ balığı sudan çıkarıp kuru toprağa korsan rutubet ve biraz su, onun suya kavuşuncaya kadar ölmesine mâni olur. İkincisi: teşbih zindandan kurtulmasına sebep oluyor. Bu zindan da balığın karnıdır. Allahın zikri, ilim ve hikmet, birer kap gibi olan nazarlar ve ibarelerle, denizden gelen suya benzer, Ruh da zikirden uzak düşmüş bir balık gibidir. Ruhu, Allah ile zikre ulaşıncaya kadar diri ve taze tutar. Bu balık eğer ilimde marifeti mahv, şükür, zikir ve fikirden uzak düşer ve yabancı kalırsa, yok olur ve onun îman cevheri kalmaz. Allah bizleri bundan saklasın.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Güneşi parıl parıl ışık, ayı aydınlık olarak yaratan O&#8217;dur ( Sûre: 10, Âyet: 5) buyuruyor. Gök, bu gördüğümüz gökten başka bir gök, güneş bu gördüğümüz güneşten başka bir güneş, ay da bu gördüğümüzden başka bir aydır.</p>
<p>Beyit:Can vilâyetinde ne gökler vardır ki onlar bu cihanın göklerine hâkimdirler.</p>
<p>Bu suret âleminde görünen her şey, mâna âleminde bir örnektir. Bunun için Allah: &#8220;Bu dünyanın metaı azdır&#8221; (Sûre: 4, Âyet: 79). buyuruyor. Yani o cihan, baki ve sonsuzdur; ben o sonsuz ve baki olan âlemden az bir şey buraya gönderdim. Bununla, o âlemin ne olduğunu anlamanızı istedim. Meselâ, bir bağ ve gülistandan bir ağaç dalı veya bir demet çiçek getirirler ve bununla halk, o büyük bağ hakkında bir fikir edinir.</p>
<p>İşte bu âlemde bulunan her suret, o âlemden bir hikâyedir. O âlemden haber verir. Bu suret âleminin göklerinin güneşi, ayı olur da bu âlemin aslı ve ruhu olan o mâna âleminin güneşi ve ayı olmaz mı? Fakat halk, o âlemi göremediğinden ona bunlardan nasıl bahsedilebilir. Bahsedilse de anlıyamazlar; onlar da bu âleme kıyas ederler. Güneş kutuptur. Nur saçar; doğru olan velî de o kutuptan nur alır. Bunun şerhi uzundur, eğer söylense akıllar onu kavrıyamaz. Kılavuz ve vâkıf olanlara bu kadarı kâfidir. Onlar bundan istidlal ederler ve çalışırlar, böylece söylemediklerimizi bununla anlarlar.Kur&#8217;anın bir içi vardır, içinin de içi vardır. Bu böyle yedinci içe kadar devam eder (H.). Kur&#8217;anın suretinin yedi içi vardır; şimdiye kadar âlimler ve velilerin tefsirleri, dördüncü yüzünü geçememiştir. Daha fazlasından haber verememiştir. Bununla beraber velilerin, yedinci yüzüne vâsıl olamadıkları anlamını, çıkarmamalıdır. Onlar vâsıl oldular ve öteye bile geçtiler; fakat kelime ve cümleye ancak bu dördüncü yüzünün mânasını sığdırabildiler.</p>
<p>Meselâ, bir insan karadan yola çıksa, karayolunun menzillerini, şehirlerini, dağlarını, sahralarını, çimenliklerini, ormanlarını anlatabilir. Bunlar tasvire sığar; fakat bu adamın gitgide yolu denize dayansa, bu deniz üzerindeki yolculukta gayeye vâsıl olduktan sonra kat&#8217;ettiği menzilleri, yollan nasıl anlatabilir?Beyit:Kalem buraya geldi kırıldı.Ev yıkıldı, kapısı kırıldı.Bundan da anlaşılıyor ki Kur&#8217;an, herkesin istidadına göre bir yüz gösteriyor. Meselâ zengin bir adamın evinde çocukları, köleleri, hısım ve akrabası olur; bunların bazısı çocuk, bazısı genç, bazısı ihtiyardır. Aile sahibi, bunların hepsi ile hallerine göre görüşür, konuşur, ihtiyaçlarını temin eder. Allah da böyledir. Süleyman&#8217;ın da, karıncanın da yiyeceğini ve kuvvetini verir.</p>
<p>Allahın sözü olan Kur&#8217;an da buna benzer. Herkese, anlayışı ve aklı ölçüsünde yüzünü gösterir. Bayezid bir gün yolda giderken bir şerbetçi: &#8220;Yalnız bu bir tanesi kaldı.&#8221; diye bağırdı. Bunu işiten Bayezid bir nâra attı. Esvabını yırttı, kendinden geçmiş birhalde yere yuvarlandı. Ayılıp kendine geldiği vakit müritleri ona: &#8220;Hayrola! ne gördün, ne işittin ki bu hale geldin?&#8221; diye sordular. Bayezid: &#8220;Ey alçaklar! Bu adamın ne söylediğini işitmediniz mi? Bende ondan başka birşey kalmadı, diyordu&#8221; dedi. Halbuki şerbetçinin maksadı, şerbetten yalnız bir bardak kaldı, demekti. Biran evvel satılması için, böyle bağırıyordu. Fakat Bayezid, yüzünü daima Allaha çevirmiş olduğundan, onun &#8220;bir&#8221; demesinden, bir olan Allahı anladı ve düşüp bayıldı. Tamamiyle Allaha mal olmuş velîler mecazdan, hakikati anlarlar. Başkalarının yaptığı gibi, hakikatten mecaza nasıl giderler?&#8221; Aç bir adama: &#8220;İki iki daha kaç eder?&#8221; diye sormuşlar, o cevabında &#8220;dört yuvarlak ekmek eder.&#8221; demiş; eğer bu acın önüne dört yuvarlak ekmek koysalar o, &#8220;dört&#8221; nasıl der?&#8221;</p>
<p>cevabında &#8220;dört yuvarlak ekmek eder.&#8221; demiş; eğer bu acın önüne dört yuvarlak ekmek koysalar o, &#8220;dört&#8221; nasıl der?&#8221; İbrahim&#8217; (selâm O&#8217;nun üzerine olsun) in babası Azer&#8217;dir. Sanatı put yapmaktı. İbrahim içinde bir cevher olduğundan, babasının dalâlette olduğunu anladı. Allahı aramağa koyuldu. Babasını terk etti. Rivayet ederler ki: İbrahim akşam üzeri şehirden çıkıp sahraya gitti, orada iken hava karardı, gökte bir yıldız peyda oldu, İbrahim: &#8220;İşte! benim Allahım budur!&#8221; dedi. Bu yıldız bir zaman sonra batınca: &#8220;Hayır! Bu Allahlığa layık değildir. Çünkü kayboluyor, Allah bakidir, bu ise fânidir&#8221; deyip düşüncesini değiştirdi. Biraz sonra ay doğdu, onu görünce de: &#8220;İşte benim Allahım bu olsa gerektir;&#8221; bu da batınca: &#8220;Bu da Allahlığa lâyık değildir&#8221; dedi. Sonunda böylelikle sabah oldu, güneş doğdu. İbrahim güneşi görünce: &#8220;Benim aradığımAllah her halde bu olacaktır; çünkü bu hepsinden büyüktür.&#8221; dedi. Akşam olup güneş de batınca: &#8220;Hayır, bu da Allahlığa lâyık değildir; ben yüzümü batışı olmayan, daima bakî kalan bir Allaha çevirmeli ve ona tapmalıyım.&#8221; dedi.&#8221;(55) (55) Ben varlığımı, gökleri ve yeri yaratana dosdoğruca çevirdim. (Sûre:6, Ayet: 79.</p>
<p>Her şeyin dış tarafını görenler, bu âyetteki İbrahim&#8217;in gördüğü bu yıldızlardan, bu duman gibi görünen göktek yıldızı, bu aydan ve güneşten de bu gökyüzündeki ayı ve güneşi zannederler. Büyük adamların sırlarından, bu sersemler, bunun dış manasını anlamışlardır. Fakat her şeyin iç yüzünü gören muhakkikler, bu iki cihanın padişahları, başka türlü anlamışlardır. Onlar derler ki: &#8220;İbrahim (selâm O&#8217;nun üzerine olsun) bulûğ çağına eriştiği zamandan beri, bu kadar yıllar esnasında hiç göğü, yıldızları, ayı ve güneşi görmemiş mi idi? Yalnız ilk defa olarak bulûğ zamanında mı gördü. Bu yönden bu âyetteki göğü, yıldızları, ayı ve güneşi zâhirdekine hamletmek büyük bir ahmaktıktır. Onlar, bu âyetin mânasını anlamamışlardır. Akıllı bir adam, bir söz işittiği vakit, eğer ondan mâkul ve faydalı bir mâna çıkaramazsa, o sözü mâkul ve faydalı bir mâna ifade edecek bir tarzda te&#8217;vil etmelidir. Meselâ, bir kimse: &#8220;Ben ok atan bir arslan gördüm&#8221; dese bundan, ormandaki, bildiğimiz &#8220;yırtıcı arslan&#8221; mânasını anlamamalıdır. Çünkü onun ok atması imkânsızdır.</p>
<p>Bu arslandan maksat cesur, mert bir adamdır. Binaenaleyh akıllı bir adam, akıllı kimselerden ne işitirse, eğer onun zahirinden akla yakın bir mâna çıkarmazsa, mecaz tarafına sapıp ondan akla yakın bir mâna çıkarmağa çalışmalıdır. Bu âyetteki &#8220;akşamdan&#8221; dan maksat, İbrahim&#8217;in varlığıdır. Çünkü, &#8220;Allah mahlûkları karanlıkta yarattı, sonra bunların üzerine nurundan serpti (H.). sözü de bunu gösteriyor. İbrahim, kendi varlığı akşamının karanlığında, seyir ve sulukta bulundu. Sonra Allahın o kadim olan nurundan üzerine serpildi. İbrahim bununla kanaat etmedi; bu nur kendisine bir yıldız gibi göründü, seyir ve sülûkünde devam etti. Daha ilerledi bunun sonucu olarak varlığında bir parlaklık gördü. Bu, ona güneş gibi göründü. Kendi kendine: &#8220;Bu parlaklık, bütün seyrettiğim makamlarda gördüğümden daha çok, o halde&#8221; ben bu seyrimde daha çok ilerlemeliyim! &#8220;Asıl maksuda vâsıl olmalıyım&#8221; dedi.</p>
<p>Bu nurlar içine gark oldu sonra: Ben varlığımı, gökleri ve yeri yaratana doğru çevirdim (Sûre: 6, Âyet:79) dedi. Bununla İbrahim (selâm O&#8217;nun üzerine olsun) böyle demek istiyor: &#8220;Ben ucu, bucağı olmıyan ölçüsüz denize yüz çevirdim&#8221; ve gayeye vâsıl olduğumu zannettim. Parmağımı koyup: &#8220;İşte burası sonudur&#8221; dedim; fakat baktım ki değil. O sonsuz denize, bir son ve sınır tasavvur ettiğimi anladım. Sonra baktım ki bu makamların, bu kerametlerin, bu nurların sonsuza kadar sonu yok. Bundan sonra da türlü türlü güneşler doğacak, günden güne artan makamlar, zuhur edecek. Tam bir feragat ile yoluma devam ettim. Nihayet kendimi tam aslın ve vaslın içinde buldum. Önceleri de bu durumda idim; fakat hamlıktan, başka türlü zannediyordum. Birtakım korku doğuran şüphe, yok oldu ve güven, rahat karalığı bulunan yakîn, onun yerine geçti. Yakîn Allahın dostudur. Şek ve şüphe, münkir ve yabancıdır. Yabancı olan bu şek, aradan çıktı.Yegâne olan yakîn, onun yerine geldi. Sonra, iyi bil ki Allahın dostları için hiçbir korku yoktur. Bunlar zerre kadar mahzun olmazlar (Sûre: 10, Âyet: 63) âyeti nazil oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Dünya bir seraptır ve sana su gibi görünür. Hiç kimse dünyadan emeline nail olamaz, tersine ondan uzaklaşır. Bir serabı görüp de ona doğru koşup giden adam, suya ulaşabilir mi? Durduğu yerde kalırsa belki suya yaklaşır. Kanaat tükenmez bir hazinedir (H.). Bu adam suya erişemezse de hiç olmazsa, suya erişeceğim, diye yorulmaz vedaha çok susamaz.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Senin bu dünyada sevgiliden nasibin,</p>
<p>rüyada gördüğün hayalden nasibin kadardır.</p>
<p>Evet senin bu dünyanın güzellerinden, sevgililerinden ve dostlarından nasibin, uykuda gördüğün ve tatlı rüyalardan aldığından daha fazla değildir. Eğer rüyada bir şey yesen, hakikaten onu yememişsindir; bir şey giysen, giymemişsindir. Eğer merkepler yükü altınlar ,ele geçirsen, yine iflas etmişsin. Rüyada sevinç ve keder, padişahlık vebekçilik birdir. Bir ma! eline geçerse, sevinirsin ve bir kimseyle kavga edersen, uyandığın zaman başına gelen bu iki hali gözünün önüne getirir de: &#8220;Ben ne ahmak adammışım! Ne yaptım da bu aslı olmıyan şeylerle kendimi aldattım?&#8221; diye sen de başına gelen bu iki hale gülersin. Bu dünya ile meşgul olan bir kimse, yel &#8220;bâd&#8221; ve dünyadan elini çeken ise bade içer. Çünkü Allah kime yol gösterirse o kimse, yol bulur (Sûre: 7, Âyet: 177) buyrulmuştur.</p>
<p>Dünyayı rüyaya, uykuya benzetirler. Yalnız aradaki fark şudur: Uyku hissidir. Dünyada uyanıklık ve dünya işleri ise gaflet uykusudur. Bu gaflet uykusu, bizim o gece uykusundan daha ağırdır. Çünkü bu hissî uykudan insan bir sesle bir hareket ve korku vebir darbe ile uyanır. Fakat bu gaflet uykusundan yüzyıllardan beri peygamberler birbiri peşinden geliyorlar, bu kadar vâadler ve vaidler de bulunurlar; Velîlerin boğazları bağır­maktan ağrıyor ve daima: &#8220;Ey gafiller! siz bu ormanda, bu yırtıcı kurtlar arasında niçin hiç korkmadan uyuyorsunuz? uyanınız! bu kanlı ormandan, bu gaddar dünyadan kalkıp gidiniz. Dar-ül karar olan dünyaya koşunuz&#8221; diye bağırdıklan halde, hiç kimse bu ağır uykudan uyanmıyor.</p>
<p>Onlar, şeytan&#8217;ın: Ben onların hepsini azdıracağım (Sûre: 15, Ayet: 39) dediği gibi, ta ötedenberi Adem&#8217;e ve zürriyetine girmiş olan nakış ve şeytan denilen şekavet kuvvetleri onları parça parça edip, cehenneme yem yapıncaya kadar, uykularına devam ediyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Cehennem, şeytanın karnıdır, midesidir. Allahın rahmetine sığmıyan, elbette şeytanın midesinde hazmolup gider. Bunun tafsilâtı uzundur. Bu şuurla çözülür bir düğüm hallolunur bir nükte değildir. Çözülmez ve çözülmeyecektir. Meğer ki Allah lütuf ve kereminden bize yârdım etsin. Allahın hidâyet ettiği kimse hidâyete erişir. (Sûre: 7, Âyet: 177) O ancak bu suretle nimetine erenlerin (Sûre: I, Âyet: 6), sırrına mazhar olanlann sırasına erersin. Ve Allahın gazabına uğrayanlann zümresinden kurtulursun, onlardan ayrılırsın; çünkü bunlar, gazaba uğramayanların ve sapmayanların (Sûre: I I, Âyet: 7) sırrına mazhar olmuşlardır. &#8220;Her an başaşağı&#8221; işarettir. Lâfzı tuhaf ve acaiptir. Bu dünya, te&#8217;vilsiz cehennem ve onu terk de cennettir. Görünüşte tatlı, mânaca acıdır. Fakat bu acı, sana tatlı görünür. Meselâ, toprak yiyen hasta bir adama, mizacının bozukluğundan dolayı, toprağın tadı şekerden daha tatlı gelir. Safra hastalığına tutulan bir kimse için de Ebucehl karpuzu gibi acıdır. Mizaç iki kısımdır: Batınî mizaç, zahirî mizaç. Nebilerin bâtın mizacı salim ve doğrudur; onun için cenneti, dünyayı terketmekte ve bekayı fenada buldular.</p>
<p>Açlık Allahın yemeğidir; bu açlık, insanlar için acı bir şeydir. Halbuki Allahın yemeğidir; peygamberlerin ağzında ve damağında baldan, şekerden ve helvadan daha tatlıdır. Şakiler, âsiler ve gafillerin ağzında ise öldürücü bir zehirden daha acıdır.</p>
<p>Beyit:</p>
<p>Ben gerçek diriliği ölümde buldum;</p>
<p>benim serhoşluğum ölüm şarabındandır.</p>
<p>Cennet insanların hoşuna gitmiyen şeylerle, cehennem de şehvani şeylerle örtülüdür (H.). Sen, cehennemi dünyadan uzak görme; dünyada tam cehennemin içindesin, bundan haberin yok. Nitekim bir çocuk da okulun ilim, edep, tahsilini, meşakkatini ve acılığını kumar ve oyunun lezzetine tercih eder. Halbuki o&#8217; acılık, tatlılığın ta kendisi vetatlılık da tamamiyle acılıktır. Gaflet perdesi, gözlerin önünden kalkar ve sırlar perdesiz görünürlerse, o zaman ne oldukları, hakikî mahiyetleri meydana çıkar. Sırların meydana çıktığı gün, (Sûre: 86, Âyet: 9) bütün uykuda bulunan gözler gaflet uykusundan uyanırlar.</p>
<p>Bugün senin gözün keskindir; (Sûre: 50, Âyet: 21) buyrulduğu gibi nazarlar keskinleşir, o zamana kadar hep ters gördüklerini anlarlar. Artık onlar cehennemin hendeklerinde baş aşağı asılı kalırlar. Tutacak hiçbir şey bulamazlar ki ona el uzatıp yapışarak kendilerini kurtarsınlar. Nur, hayır, âmel, tâat, sabır, ibâdet ve zikir gibi kurtuluş çarelerinin hepsi ellerinden gitmiş olur. Bugün Allahın rahmetine erişenlerden başkaları için Allahın azabından başka bir kurtuluş yoktur (Sûre: 11, Âyet: 45) buyrulduğu gibi Allahdan başka kurtarıcı bir şey kalmaz. Sağdan ve soldan kazandığınız amellerin, tadını tadınız, (Sûre: 7, Âyet: 37) sesi erişir. O halde ey dünya âşıkı ve dünya işleriyle meşgul olan kimse! şunu bil ki her ne kadar sana bu dünya tatlı görünürse de cehennemin ta içindesin ve onu cennet zannediyorsun.</p>
<p>Seni Hakka çağıran, dünyadan soğutan, ondan ayıran ve ona yabancı kılan, cehennemin hepsinden kurtaran, dünyanın terkine meylettiren, senin karar edecek yerini, meskenini yokluk ve dünya terkinde kılıp, sonunda seni cennete götüren, sana ayrı bir dirilik bağışlayan, &#8220;ölmeden evvel ölmek&#8221; ve yok olmaktır. Yokluk, varlığın aslıdır. Çünkü varlık yokluktan var olmuştur; bu varlık evvelce yoktu, şimdi yine yok olacaktır. O halde yok, asıldır; ölümsüzdür; varlık, teferruattır. Eğer bugün dünyayı terk edersen, karar evi olan cennet, bugün sana müyesser olmuştur. Kim yokluğu tutar, onda karar kılarsa, onda asıldan bir damar var demektir ki o ,da yokluktur. Çünkü herşey aslına döner. Fakat bunun aksine olarak kim bu yokluktan kaçar vevarlıkta karar kılarsa fer&#8217;iyet onda fani dir. Fer ise fani, asıl bakidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Evet, onların tek sohbeti, yüz sene çalışmak ve mücahade etmekten daha faydalıdır.</p>
<p>Peygamberimiz Hazret-i Ali&#8217;ye şöyle buyurmuşlardır:</p>
<p>&#8220;İnsanlar Hâliklerine türlü türlü hayırlarla yaklaşmak istedikleri vakit sen, akılla yaklaşmağa çalış. Bu, dünyada insanların ve ahirette Allah&#8217;ın indinde daha çok makbuldür&#8221; . Başka bir defa da Peygamber: &#8220;Aklen ne kadar yükseldinse, Allah&#8217;a o nispette yaklaştın&#8221; buyurmuştur. Tâat ve içtihat, aklın bir meyvesidir. &#8220;Akıl&#8221; asıl, tâat onun gölgesidir. Şunu bil ki akıl azizdir; Allah aziz olan böyle bir cevheri her kuluna vermez. Evet o kimseleri ki onlar, dünya işlerinde bir havuz gibidirler ve bütün dünya işleri onlardan sâdır olur, onlar akılları olduğunu zannederler. Allah ile meşgul olmayan her akıl, akıl değildir, ona akıl denilemez. Böyle bir akıl,akla benzemekle beraber akıl sayılmaz. Serap ta uzaktan suya benzer; fakat yaklaşmak istediğin zaman, bir şey bulamazsın, susuz dönersin. Kalp para da bunun gibidir; hakikî paraya benzer fakat, bir puldan daha değersizdir.</p>
<p>Bunun gibi yalan da doğru gibi görünür; fakat yalancılık yüz karasıdır. Serçe yumurtası, yılan yumurtasına benzer. Siyah bir Hintli ile beyaz bir Türk&#8217;ün aslı ayrıdır; fakat, ondan siyah bir Hindli, bundan beyaz bir Türk meydana gelir. Buna benzer örnekler pek çoktur. Akıl, her şeyin sonunu düşünür, nefis ise bunun aksine hareket eder; aklın yardımcıları melekler, nefsinkiler ise şeytanlardır. Allah ile meşgul olan her akıllı insan işin sonunu görmüş, meleklerin yardımına mazhar olmuş demektir. İbâdet, meleklerin sıfatıdır. İbâdet eden, insan suretinde, bir melektir. Madem ki melektir, o halde onun cinsinden olan melekler de ona yardımda kusur etmezler. Akıllı bir insan, insan suretinde bir melek, kötü nefis ise insan suretinde bir şeytandır. Sen bunların ikisini gördüğün zaman, melekle şeytanı beraber görmüş sayılırsın. Melekler, mücerret akıllardır. Şu halde aklı selim ibâdetle meşguldür.</p>
<p>Bu hususta Senaî şu şiiri söylemiştir::</p>
<p>Bu yolda, insan suretinde yüzbinlerce şeytan vardır; bu bakımdan her insan yüzlüye insan demekten sakın.</p>
<p>Mevlânâ&#8217;da:</p>
<p>Dünyada insan yüzlü pek çok şeytan bulunduğundan,herkese el uzatmak, güvenmek doğru değildir,</p>
<p>buyurmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir insan uyanıkken ne ile meşgul olursa, uykuda da aynı veya onunla ilgili şeylerle meşgul olur, demiştik. Meselâ, bir külhancı veya bir lağamcı, rüyalarında daima bu lağam veya külhana ait işlerle uğraşırlar. Hakikatte uykuda, bu işle meşguliyeti kesilir; fakat hayali, cismaniyetten sıyrılmış olduğu halde, yine o pis işlerle veya ona benzeyen şeylerle uğraşır. Haşir günü gelip uyandığı zaman da yine o işlerle meşgul olur. Ölüm de böyledir. Peygamber (Allah’ın selâm ve salatı O&#8217;nun üzerine olsun) bedene merkep demiştir. Senin nefsin, senin binek atındır, ona iyi muamele et . Uykudaki merkep, uyanıkken sahip olduğun merkebin, seni bir yüzyılda götüremiyeceği yerlere bir anda götürüyor; bir anda doğuda, bir anda batıda olabiliyorsun. Şu halde bu merkebin, değerce diğerinden çok üstün olması muhakkaktır .Mevt-i ıstırarî ile ölen bir kimsenin mevt-i ihtiyarî ile ölmediği için pişmanlık duyması da bu yüzdendir. İyi, kötü, kâfir ve müslüman olan her insan, genel kurallara uyarak öldükten sonra: &#8220;Keşke daha evvel ölseydim!&#8221; isteğini açıklamıştır.</p>
<p>Çünkü böyle bir ölümden sonra; yukarda bahsettiğimiz gibi bir merkebe sahip olunur. Veya insanın vücudunu, içinde bülbül, papağan, doğan, karga ve kumru gibi türlü türlü kuşlar bulunan bir kafes olarak kabul et! Her kuş bu kafesten kurtulmak için can atar ve kurtulduktan sonra da : &#8220;Daha önce niçin kurtulmadım?&#8221; diye üzülür. Yılandan daha kötü bir hayvan olamaz. Buna rağmen hapsedilmiş olduğu yerden kurtulduğu zaman son derece memnun olur. Memnuniyetinin sebebi, sahranın sepetten ve kafesten daha geniş olmasıdır. Her insan öldükten sonra, evinin ve çocuklarının durumlarını müşahede ettiği zaman, onların mahpeste olduklarını görür. Çünkü, ruh için kapı ve pencere, perde olamaz; onun kafesi ve bağı vücuttur. Meselâ hayalen Konya&#8217;yi görebiliyorsun fakat bizzat görmek için oraya gitmen lâzım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan girift bir yaratık, içice girmiş bir bütündür; en son iç, kökleri yerde bulunan, toprak ve suyla yaşıyan bir ağacın kökü gibidir. Bu kök gizlidir. Ağacın geri kalan kısımlarında meyve, yaprak, gölge ve öz gibi birtakım haller mevcuttur. Eğer bu ağacın âlemini düşüncenle dolaşırsan, ağacın bası ve sonunda kökü olduğunu ve ağacın bu kök vasıtasıyla ayakta durabildiğini görürsün. Bu kök de Allah sayesinde diri ve tamamen Allah&#8217;a bağlıdır. İşte bu ağacın kökü olan sonuna eriştiğin gibi, eğer kendi köküne ve sonuna da erişirsen Allah&#8217;a erişmiş olursun.</p>
<p>Çünkü, insanın da ağacınki gibi bir kökü ve bir özü vardır ve bunlar onun sonudur. Son varılacak hedef, Allah&#8217;ın huzurudur. (Sûre: 53, Âyet: 43.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/">Sultan Veled – Maarif Adlı Kitabından Alıntılar…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sultan-veled-maarif-adli-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Yürüdükçe Yücelecek ve Beşeriliğinden Sıyrılacak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-yurudukce-yucelecek-ve-beseriliginden-siyrilacak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-yurudukce-yucelecek-ve-beseriliginden-siyrilacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 12:44:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Yürüdükçe Yücelecek ve Beşeriliğinden Sıyrılacak]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Aktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Adem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3241</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz.Ademe, bir anlamda kendisini anlamaya, tanımlamaya, kendisini ortaya koymaya çalışmaktadır.Çünkü sınırlarını ortaya koymadan, bir tanımlama yapamayız; dolayısıyla düşünsel-kavramsal bir faaliyet kadar, bir yurtlanma çabasına da girişemeyiz. Bir anlamda Adem’i yurtsuzlaştıran,yani cennet yurdunu yitirerek, dünya yurduna düşünen de,onun bu ‘’sınırı geçme çabası’’ değil midir?Oysa Allah ona öğretmekte,yol göstermekte ve vahyetmektedir.Göklerin ve yerin ışığı,nuru,zaten o değilmidir? Oysa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-yurudukce-yucelecek-ve-beseriliginden-siyrilacak/">İnsan Yürüdükçe Yücelecek ve Beşeriliğinden Sıyrılacak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/indir2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-4742" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/indir2.jpg" alt="İnsan Yürüdükçe Yücelecek ve Beşeriliğinden Sıyrılacak" width="853" height="466" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/indir2.jpg 304w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/indir2-300x164.jpg 300w" sizes="(max-width: 853px) 100vw, 853px" /></a>Hz.Ademe, bir anlamda kendisini anlamaya, tanımlamaya, kendisini ortaya koymaya çalışmaktadır.Çünkü sınırlarını ortaya koymadan, bir tanımlama yapamayız; dolayısıyla düşünsel-kavramsal bir faaliyet kadar, bir yurtlanma çabasına da girişemeyiz. Bir anlamda Adem’i yurtsuzlaştıran,yani cennet yurdunu yitirerek, dünya yurduna düşünen de,onun bu ‘’sınırı geçme çabası’’ değil midir?Oysa Allah ona öğretmekte,yol göstermekte ve vahyetmektedir.Göklerin ve yerin ışığı,nuru,zaten o değilmidir? Oysa antik Yunana yol gösteren Promethc, bu ışığı tanrı(lar)dan çalmıştır. Yunan uygarlı , daha temelinde, tanrılarla çatışan, bilgisini onlardan çalan ve onlara rağmen bu insan haline gelen Promedhe mitiyle başlatmıştır tarih anlayışını. Oysa Allah, insanın dostu, onun velisidir.</p>
<p>O nedenle Adem (a.s.) isyankâr değil, hatalıdır. Acele etmiştir çünkü.Ama imanî yürüyüşün yolları,hataların kazandırdığı deneyimlerle donatılmıştır. Yani insanoğlu eğer çatışmacı, çelişkili, hatalar ve engellerle dolu bir yola koyulmazsa, hep çocuk kalacak, büyüye memektir bir türlü. Cennet denge, uyum, sorunsuzluk, sorumsuzluk ve mutluluktur belki. Ama insanoğlu kendi çabasıyla, bilinciyle ulaşamamıştır bu dengeye. Hedeflenmiş bir denge, kazanılmış bir uyum degildir bu. Geride bırakılmış bir ülküdür belki. Fakat zaman işlemeye başlamıştır artık. Bu ülküye geri dönmek değil, onu yeniden elde etmek, haketmek gerekmektedir. Kazandan Cennet hiçbir zaman kaybedilen cennet olmayacaktır. Atılan her adım bir önceki adımın sağladığı dengeyi sarsacak ama daha bir bilinçli, daha engin ve daha insanca bir uyuma ulaştıracaktır Adem’in oğullarını.</p>
<p>Ne var ki bu yürüyüş tabiattaki diğer canlıların yürüyüşü gibi değildır. Çünkü insanoğlu bilinci nedeniyle yalnız kalmıştır artık bu kâinatta. Kendi geleceğinin sorumluluğunu, kâinatı ve ötesini bilmenin yükünü omuzlamıştır. Diğer yaratıklar hep kendilerine empoze edilmiş, benimsetilmiş, mecbur kılınmış bir yolu izlemekte; belirli işlevleri bilinçsizce sürdürmektedirler. Bu işlevler karmaşık ve yürüyüşlerini; buna bir yürüyüş denebilirse şayet.Çünkü  yatay bir harekettir bu, mekânsal bir hareket.Tarih izlemez bu yürüyüşü,tarihin yapıcıları değildir bu yaratıklar .Zaman kendi boyutunun derinliğini, dikeyliğini katmaz bu ufki yürüyüşe. Bitkiler, hayvanlar, cansız nesneler, hücreler, atomlar, sıvılar ve gazlar hep birbirlerini bütünler, birbirlerinin varlıklarını omuzlarlar. Yekdiğerlerine bağımlıdır hep hayatları. Bu bağımlılığın ise bilincinde değillerdir elbet; örümcek ağının, an balının, çiçekler rüzgarların. yavru anasının memesinin, dişi erkeğinin, sivrisinek kanın, tohumlar dölyatağının ya da toprağın, hava ve su hayatiyet sağladıktan o bir yığın canlının bilincinde değillerdir. Bunların tümü mekânsal ve organızma olarak birbirlerinin ötesinde, dışında, ama bir açıdan da birbirlerinin içindedirler.</p>
<p>Bu içindelik ya da bu  ‘birbiri için&#8217;lik’ tesadüfi doğal, zorunlu, evrimsel gibi kelimelerle izah edilmeye çalışılsa bile, dikkatli gözlemciler tüm bu izah edici kavramların kapsamlı bir derinliğe ve açıklama gücüne sahip olmadıklarını bilmektedirler. İşte insan tüm bu sorumsuzluk ve sorunsuzluğun dışına atılır, bilincinin-özgürlüğünün ağırlığını yüklenir ve yalnız kaldığı bu kâinatta yürüyüşünü sürdürmeye çalışır. Durmak onun için ölmek, bilincini yadsımak demektir. Gerçek isyan işte bu tereddi, geri dönüş isteğidir. Bu yürüyüş ise, artık mekânsallıktan sıyrılmış, derinlik kazanmış bir yücelme, Rabbine doğru sürdürülen sonsuz bir çabadır.</p>
<p>Şeytan işte bu yürüyüşün önüne dikilen, yanlış hedefler gösteren, oyalamaya çalışan ve yürüyüşü geriye çevirmek, en azından durdurmak isteyen(ler)dır. Tüm olumsuzlukların bir remzidir. Kâinatın ya da bilincin içine sinmiş bir geriye dönüş çağrısıdır; bilinçsizleğe ya da beşeriliğe. İnsan yürüdükçe yücelecek ve beşeriliğinden sıyrılacaktır. Ancak bu kazanç kalıtsal olarak bir sonrakine ulaştırılamayan, herkesin kendi elde etmesi gereken, kendi çabasının bir ürünüdür.</p>
<p><strong> Ümit Aktaş-İnsan ve İslam</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-yurudukce-yucelecek-ve-beseriliginden-siyrilacak/">İnsan Yürüdükçe Yücelecek ve Beşeriliğinden Sıyrılacak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-yurudukce-yucelecek-ve-beseriliginden-siyrilacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
