<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sekülarizm | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sekularizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 24 Apr 2022 12:01:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Sekülarizm | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sanayi Devrimi Sonrası Toplumsal Süreçlerin Şekillenmesinde Sosyal Bilimlerin Etkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sanayi-devrimi-sonrasi-toplumsal-sureclerin-sekillenmesinde-sosyal-bilimlerin-etkisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sanayi-devrimi-sonrasi-toplumsal-sureclerin-sekillenmesinde-sosyal-bilimlerin-etkisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Apr 2022 11:55:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Kucur]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayi Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülarizm]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal bilimler]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26005</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; T.S.Ashton, Sanayi Devrimi kavramsallaştırmasının 18. yüzyılın ikinci yarısındaki devrimci hareketlerin ortaya koy­duğu bir kavramsallaştırma olduğunu söylemektedir. Ona göre bu kavramın ortaya çıkışı, İngiliz ekonomistleri veya endüstricileriyle ilgili değildir. Bu kavram Fransız İhtilalci hatipler tarafından ortaya atılmış ve yaygınlaştırılmıştır. Bu yönüyle ön yargılar bütününden oluşan bir slogan haline dö­nüşmüş ve perdeleyici bir kavram olarak işlev [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanayi-devrimi-sonrasi-toplumsal-sureclerin-sekillenmesinde-sosyal-bilimlerin-etkisi/">Sanayi Devrimi Sonrası Toplumsal Süreçlerin Şekillenmesinde Sosyal Bilimlerin Etkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26019 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/RvEQiWUUvDEleFoz-636760870292164761-300x167.jpg" alt="" width="435" height="242" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/RvEQiWUUvDEleFoz-636760870292164761-300x167.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/RvEQiWUUvDEleFoz-636760870292164761-600x333.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/RvEQiWUUvDEleFoz-636760870292164761-768x426.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/04/RvEQiWUUvDEleFoz-636760870292164761.jpg 800w" sizes="(max-width: 435px) 100vw, 435px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>T.S.Ashton, Sanayi Devrimi kavramsallaştırmasının 18. yüzyılın ikinci yarısındaki devrimci hareketlerin ortaya koy­duğu bir kavramsallaştırma olduğunu söylemektedir. Ona göre bu kavramın ortaya çıkışı, İngiliz ekonomistleri veya endüstricileriyle ilgili değildir. Bu kavram Fransız İhtilalci hatipler tarafından ortaya atılmış ve yaygınlaştırılmıştır. Bu yönüyle ön yargılar bütününden oluşan bir slogan haline dö­nüşmüş ve perdeleyici bir kavram olarak işlev görmüştür.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[237]</sup></a></p>
<p>18.yüzyılda ortaya çıkan ve dünya tarihini etkileyen bu büyük değişim, her halükârda birtakım isimlendirmeler ve <u>tanımlama</u>larla anılmak zorundaydı. Nitekim tarihçiler veya iktisat tarihçilerinin genellikle “Endüstri Devrimi”, “Sanayi Devrimi” gibi adlarla, toplum bilimcilerin “Modernleşme” kavramıyla veya Marksistlerin “feodal dönemden kapitalizme geçiş” ifadesiyle anması veya K. Polanyi gibi isimlerin “Büyük Dönüşüm” kavramsallaştırmalarının yanında birçok farklı kavramsallaştırma esasında 18. yüzyıldaki aynı endüstriyel ve kapitalist yükselişe işaret etmektedir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[238]</sup></a> Tüm bunlarla an­latılmak istenen bu büyük kopuş, sapma veya yenilenmedir.</p>
<p>Bu dönüşen şartların ve ortaya çıkan yeni durumun an­laşılması, kontrol altına alınabilmesi ve yönlendirilebilmesi için gerekli olan siyasi ve hukuki altyapının inşa süreci bili­min öncülüğünde sürdürülmüştür. Bu süreçte, tarihin gör­düğü en büyük sapmalardan biri olan yenidünya düzeninin oluşturulmasının formülü, bilimsel devrimle gerçekleştiril­miştir. Toplumsal sermayenin ekonomik sermayeyle birleş­tirilmesi sonucunda, bilinen veya anlatılan tarihin gördüğü en büyük dönüşüm üstün insan öncülüğünde tüm dünyada gerçekleştirilecekti. Böylece Sanayi Devrimi sonrası süreçte sosyal bilimler pozitivist bir amaçla ortaya çıktı ve buradan doğa bilimlerinin metodolojisini toplumsal alana uygulamaya, yasalara veya yasa benzeri genellemelere ulaşmayı hedefledi. Buna göre yapılabilecek iyi bir açıklamayla doğru öngörülere ulaşmak ve oradan da toplumsal alanları kontrol altına al­mak mümkün olabilecekti.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[239]</sup></a> Bu da bir ekonomik süreç için en önemli şey olan öngörüye istikrarın yakalanmasına yö­nelik hesaplanabilir bir gelecek elde etmemize yol açacak ve ekonomi denizinde açılırken kontrolün bizde olmasını sağ­layabilecekti. Böylece vahşi kapitalizm sosyal bilimler aracı­lığıyla uygar<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[240]</sup></a> bir görüntüye kavuşturulacak ve toplumsal kabul alanını genişletebilecekti.</p>
<p>Pozitivizmin toplumsal düzen içerisindeki aksaklıkları tespit etme ve onarma işine yaradığını ve bunun için de sos­yal araştırmayı toplumsala teknik egemenlik aracı olarak gör­düğünün altını çizen Frankfurt Okulunun iki önemli ismi Adorno ve Horkheimedır. Buna delil olarak da yine Com- te un “Bilmek öngörmek; öngörmek ise kontrol etmektir” sözünü göstermektedirler. Onlara göre esasen ilerlemeci ol­duğunu iddia eden pozitivizm, bir ideolojiye dönüşmüş ve zamanla totaliter bir yapıya kavuşmuştur. Nihayetinde po­zitivizm her şeye araçsal bir metotla bakar ve fayda-maliyet analizlerini merkezî bir konuma ulaştırır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[241]</sup></a> Nitekim Durk- heim, doğanın yasalarından hareketle, toplumsal yasaların da olması gerektiğini/olduğunu ilk dile getirenlerin iktisat­çılar olduğunu kabul etmektedir. Kendisi de bu konuda ik­tisatçılara katıldığını ve bu toplumsal yasaların gerçekte var olduğunu söylemiştir. Esasında bu yasalar nedeniyle bazı mü­dahaleler, karşı-üretken ve zararlı hale dönüşebilirken bazı­ları ise üretken ve yararlı hale gelebildiğinin altını çizmiştir. Ancak siyasal iktisatçıların, tek görünür ve etkin gerçek ola­rak bireyi almaları, onların açıklamalarını yetersiz olmaya itmiştir. Durkheim a göre, onlar toplumu ve ulusu bazı psi­kolojik unsurları içerisinde barındıran, mantıksal çıkarım­lara dayalı yasalarla işleyen salt nominal varlıklar olarak gör­mektedirler.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[242]</sup></a></p>
<p>Öte yandan bireyler mi toplumu şekillendirirler yoksa toplum mu bireyleri şekillendirir tartışmasında, karşılıklı bir etkinin olduğu söylenilerek bir orta yol bulunabilir. Ancak buradaki tartışmanın farklı ideolojik bakış açılarından kay­naklandığı düşünülürse, burada göz önüne almamız gereken şey, “Hangi görüş hangi amaca hizmet etmektedir?” sorusu­dur. Kişi olarak ne kadar şeyi kendimiz seçebiliriz veya top­lum olarak bireyi ne kadar belirleyebiliriz ve bu düşünceler sonucunda elde ettiklerimiz bizi nereye ulaştırır? Her birey aynı noktadan mı başlamakta hayata veya her toplum her bireye aynı olanakları mı sunmaktadır? Toplumsal alanı bir rekabet alanı olarak belirlediğimizde, yönetenler-yönetilen- ler gibi bir hiyerarşi ile inşa ettiğimizde ve kıt kaynak söy­lemi üzerinden bir rekabet oluşturduğumuzda uzun vadede birey ne anlam ifade eder veya toplum nasıl bir rol oynar?</p>
<p>Tarihin her döneminde toplumlar içerisinde bir hiyerarşi söz konusu olmuştur. Bu hiyerarşik yapılar; zaman çerçeve­sinde tanımlanmış görevlerden kaynaklanan, toplumsal ge­leneğe dayanan veya bilgiye, güce, cinsiyete, yaşa vs. daya­nan birtakım unsurların etkisiyle ortaya çıkmış olabilirler. Ancak yine tarih içerisinde bu hiyerarşik yapıda üstte, or­tada veya altta yer alan toplumsal unsurlar, zaman zaman yer değiştirmişlerdir. Bu yer değiştirmenin de toplumsal bir­takım dinamikleri mevcuttur. Bu unsurlar bazen toplumda ifade ettikleri fonksiyonel yapının kaybolması sonucu, bazen elinde olanı yanlış kullanmaları sonucu ve bazen de güç kul­lanımı sonucunda kendilerine tanınmış ayrıcalıkları kaybe­derler. Modern zamanlarda görülen değişim de buna örnek olarak verilebilir. Başlangıçta sömürgeci bir yayılmacılık izle­yen devletler daha sonra farklı bir forma bürünmek zorunda kalmışlardır. Eskiden var olan monarşiler şimdi farklı boyut ve pozisyonlarda varlıklarını sürdürmek zorunda kalmışlar­dır. Kessler bu durumu şu şekilde ifade eder:</p>
<p>“Eğer sömürge yayılmacılığı bitmişse yayılmacılar gerekli olmaktan çıkarlar. Eğer silahlar geliştirilirse sipahilik, eski­den olduğu gibi bir zorunluluk oluşturmaz. Tam bir planlı iktisadın bulunduğu, yani iktisadi pazarın tam kontrolünün sağlandığı yerde, artık girişimcilere gerek kalmaz. Eski bir din kaybolursa, dinî hayata şeflik yapan papazlık, artık zo­runlu olmaz. Eğer köylüler bağımsız olarak iktisadi hayatı yö- netebilmeyi ve köylerinin işlerini kendi başlarına çevirmeyi öğrenirlerse, büyük arazi sahiplerine artık gerek kalmaz”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[243]</sup></a></p>
<p>Bu noktada modern dünyadaki dönüşümlerin, işte bu zo­runluluklar karşısında geliştirilmiş çıkış yolları olduğunu bu­rada bir kez daha belirtmek zorundayız. Bu anlamda modern dünyada gelişen insan hakları, (ki bu insan hakları kadınları kapsamadığı için ayrıca kadın hakları kavramı geliştirilmiş­tir) özgürlük, eşitlik söylemlerinin bu tarihsel zorunluluk ve toplumsal verimliliğin artırılmasına yönelik manevralar ol­duğunu bir kez daha belirtmeliyiz. Tüm bunlardan maksat, Batı&#8217;nın veya Batıkların iddia ettikleri gibi insana verdikleri değer yüzünden bu dönüşümleri gerçekleştirdikleri söyle­minin manipülasyondan ibaret olduğunu ortaya koymaktır. Yoksa Batı ne sömürgeciliğinden ne de insana verdikleri de­ğerden bahsedemeyecektir, çünkü ortaya koydukları tarihsel hakikat bunları yalanlamaktadır.</p>
<p>Başka bir ifadeyle yeni bir toplumun inşası genel olarak sosyal bilimlerin alanına girmekteydi. Ortak bir tarih bilinci, coğrafya bilinci, aynı ülküler etrafında bir olmayı başarabi­len ve etnik köken etrafında millîlik öneren bir örüntü ancak sosyal bilimler aracılığıyla başarılabilirdi. Sarsılan din ve ah­lak anlayışının sağladığı ortamın ikamesi olarak sosyal bilim ve onun toplumsal düzenleyici etkileri ön plana çıkarılmaya başlandı. Sosyal bilimler hem yapılanları açıklayabilme im­kânı sunmakta hem de toplum ve insan üzerine araştırmalar yaparak kullanışlı bilgiler elde edebilmekteydi. Bu anlamda, ilk başta eğitim ile ortak duygu ve bilgi havuzunun oluştu­rulması ve toplumsal sermayenin verimli ve kullanışlı kılın­ması mümkün olmuş, daha sonra da hukuk, şehirler, millî kimlikler ve devletler inşa edilmiştir. Tabii ki burada bugün olan her şeyin daha önceden planlandığını söylememekteyiz veya salt komplo teorileri üzerine kurulu bir gelişim olduğu iddiasında değiliz. Ancak bugün olan her şeyin bir planla­manın doğrudan veya dolaylı veya amaçlanmamış etkisi olarak ortaya çıktığını söylemeye ve göstermeye çalışmaktayız.</p>
<p>Sonuç olarak, sosyal bilimler ister olanı, isterse olması gerekeni ortaya koyan bir bilim olarak tanımlansın, bizim açımızdan soru değişmemektedir: Bu büyük dönüşüm ne­den ortaya çıkmıştır? Bilim, bu merkezî konuma nasıl yük­selmiştir ve nasıl tek bilgi kaynağı olmuştur? Kim neden ol­ması gerekeni veya olanı bilmek istemiştir ve tüm bu bilgiler nasıl kullanılmış ve kullanılmaktadır? Burada bu bilgilerin modern dünyanın inşasında önemli bir kaynak olduğunu dü­şünmekte ve çalışmamız boyunca da bunun somut örnekle­rini ortaya koymaya çalışmaktayız. Bugün gelinen noktada oluşturulan sistemin birtakım ideolojik altyapılarının oldu­ğunun, bilimin ise bu ideolojinin meşrulaştırıcı aracı olarak kullanıldığının altını çizmek istemekteyiz. Bu bilimsel (!) ideoloji, vasıflı ve gönüllü bir emek gücü sağlamak için in­sanın edinmesi gereken birtakım bilgi ve donanımların bu insanlara aktarılmasının ve bu insanların da toplum/sistem içinde bulundukları konumu doğal bir sonuç gibi algılama­larını sağlamaya dönük olarak işletilmeye çalışılmıştır. Bu­nun için insanları içerisine çektikleri sistemin doğasına vurgu yapan kavramların tabular haline getirilmesi ve bu kavram­larla oluşturulmuş dünyaya uygun davranış modellerine ikna edilmiş olmaları gerekmekteydi. Bunun için de aile, eğitim, devlet, hukuk yeniden inşa edilmekteydi. Bu durumun aksi, sistemin sorgulanmasına yol açabilirdi.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[244]</sup></a></p>
<p>Burada hepimizin açıkça göreceği şey şudur ki, modern dünya kendisini birta­kım kavramsal ilkeler üzerine inşa etmiştir. Her şeyi sorgu­layıp eleştirme hakkını kendisinde gördüğü halde diğer un­surlara bu hakkı vermemiştir. Bugün vardıkları noktanın bir üstünlük iddiasında bulunma hakkı verdiği düşüncesinden yola çıkarak, kendilerinde güç vehmedip kendilerini dünya ile özdeş görmüşlerdir. Batı dışı, dünya dışıdır. Kendisinin benimsediği ilkeleri bütün insanlık için evrensel ilkeler ola­rak kabul etmiş ve herkesin onun bu ilkelerine boyun eğmesi gerektiği sonucuna varmıştır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[245]</sup></a> Kendilerini meşru bir otorite sayarken» kendi dışındakileri ancak kendi onayları ile yaşama hakkı edinebilen unsurlar haline dönüştürmüşlerdir. Ancak şu sorunun cevabı yoktur: Bu diktatör tavrı ortaya koyanlar meşruiyetlerini nereden almaktadırlar? Mesela neden insan hakları evrensel beyannamesi veya onların hukuku veya eği­tim, devlet anlayışları kendi dışında kalan din veya ideolo­jilerden daha iyidir? Bunun karar vericisi kimdir? Ya da in­san nasıl olur da kendinde böyle bir gücü vehmeder? Üstüne üstlük başkalarına kendi inancını dikte eder? Buradaki bir diğer soru da şudur ki; bu ideoloji kendi meşruiyetini nasıl üretir? Modernizmin bu başarısı (!) neyin sonucudur? İkna mı, güç mü, manipülasyon mu? Yoksa ekonomik başarı her şeyi ve başarı sahiplerini hep haklı mı kılıyor? Tüm bu güç vehminin sebebi ekonomi mi?</p>
<p><strong>2.1.Modern Dünyanın İnşası ve Dönüştürücü Gücü</strong></p>
<p>Yenidünyanın temelleri atılırken Schumacher’in de<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[246]</sup></a> be­lirttiği birkaç başlık ön plana çıkmaktaydı. Bunların ilki ev­rim fikriydi. Evrim fikri, insanın kökeni ve hayatın anlamına dair soruların cevabı olarak sunulmuş ve aynı zamanda in­sanın değer adına ürettiklerini altüst etmenin yolunu açmış­tır. Bir diğer başlık da bu evrim fikrinin tezahürü olan re­kabet ve doğal seleksiyon fikri ki bu da insanın aslında bir hayvan türü olduğu ve dolayısıyla değer ile değil, güdülerle hayatta kalabileceği fikrinin inşasının ilk adımlarından biri olmuştur. Böyle olunca sanat vb. insani ürünler de ancak sağladıkları kazanç miktarınca anlamlı olmaya başlamış­lardı. Ayrıca bütün keskinlik ve bilimsellik iddialarına rağ­men, görecelilik diye bir kavram üretilmiş ve böylece üretil­miş tüm değerler, kıstas ve standartlar eritilmiş, pragmatik bir mantıkla “doğru’luk fikrini ortadan kaldırmışlardır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[247]</sup></a></p>
<p>Peki, modern dünya denilen şey nedir veya nasıl ortaya çıkmıştır? Bu sorunun cevabı genel olarak, modernitenin baş­langıcı, Descartes, Kartezyen felsefesine ve Galileo Galileiye kadar götürülmektedir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[248]</sup></a> Ancak bu konuda başka görüşler de vardır. Mesela moderniteyi Aydınlanmaya bağlı olarak ortaya çıkmış bir durum olarak kabul edenler, modern dö­nemin başlangıcı olarak 18. yüzyılı alırlar. Onlara göre Ay­dınlanma rasyonalizmin doğuşuna yol açmıştır. Bu yüzden de bu fikri savunanlar Aydınlanmacılara Kant, Hume gibi isimleri de eklemektedirler.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[249]</sup></a></p>
<p>Margaret Archer, moderniteyi ve modern bilim kura­mını “amaçsal rasyonalite” kavramıyla formüle eder ve bu durumu “araçların bir amaca ulaşmak için değerlendiril­mesi” olarak tanımlar. Yani bu düşünce sistemi her problem için bir çözümün mümkün olduğu iddiasından hareketle her şeyin rasyonel bir tarzla çözülebileceğini söylemektedir. Bu amaçla çıkılan yolda ise duygular, değerler vb. kısacası çö­züm yolunda şartları bozacak tüm faktörler ortadan kaldı­rılmak zorundadır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[250]</sup></a></p>
<p>Burada sorulması gereken soru, o halde modern dün­yada amaç ve araç neydi? Amaç ekonomik ilişkilerin verim­lilik ve kârlılık ekseninde özgürleştirilmesiydi. Gerek kili­seye gerekse aristokrasiye karşı girişilen savaşın ekseninde ekonomik anlamda yükselişini daha ileriye taşımak isteyen burjuvanın iktidardan pay alma amacı vardı. Buraya ulaş­mak için kullanılacak araçlar ise, aristokrasinin iktidarını sarsmak için ortaya konulan, hak, adalet, özgürlük gibi kav­ramlar ve kilise<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[251]</sup></a> iktidarını sarsmak için kullanılan mater­yalist vurgular ve doğa anlayışı ekseninde şekillenen bilimdi.</p>
<p>Hak ve özgürlükler savaşı bu noktada insanın ekonomik kullanışlılığını da artırmaktaydı. Değerin<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[252]</sup></a> emekle belirlen­diği bir ekonomi anlayışında,<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[253]</sup></a> maliyetlerin düşürülmesi eme­ğin maliyetinin de düşürülmesi ekseninde olabilirdi. Bu açı­dan seri üretim ve fabrikalar için gerekli olan işgücü, hem iç göçler aracılığıyla şehirlerde yığılan savunmasız insanlardan hem de köle ve sömürü üzerinden elde edilebilirdi. Böylece hem hammadde elde ederken hem de üretirken emeğin ma­liyeti düşürülebilecek ve kârlılık oranı yüksek tutulabilecekti. Çünkü üretilen malın miktarıyla ilgili olarak maliyetlerin düşeceği fikri ve azalan verimler kanunu henüz bu noktada dikkate alınmamaktaydı. Üretim maliyetinin üretim mikta­rıyla ilişkisiz olduğu düşünülmekteydi.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[254]</sup></a> Buna göre ister on şapka isterse on milyon şapka üretilsin birim şapkanın ma­liyeti hep sabit kalacaktır.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[255]</sup></a> Marksizm de bu eksende emek sömürüsü ve değeri üzerinden bir eleştiri/felsefe ortaya koy­maktaydı. Ancak süreç içerisinde iktisatçıların değerin be­lirlenmesinde emek dışı etkenlerin olduğunu söylemeleri ve marjinal fayda kavramım ortaya koymaları, hem dünyanın ve toplumların dönüşümünde hızlı bir etkinin ortaya çıkma­sına sebep olmuş hem de modern dünya bir anda hiç umul­madık bir şekilde farklı alanların ortaya çıkmasına şahit ol­muştur. Verimlilik kavramı bu anlamda bir bütün olarak insan ve toplum üzerinde araştırmaların yoğunlaşmasına ve sosyal bilimler açısından da bir çeşitlenmeye yol açmış­tır. Bu aynı zamanda 19. yüzyılın sonlarından itibaren yük­selen hak ve adalet söylemlerindeki yoğunlaşmaların da an­laşılmasına katkı sağlayacak bir ilerlemeydi.</p>
<p>Ama genel olarak modernizmin, demokrasi ve özgürlük ilkesi üzerinde ve bunun için de demokratik hükümet, piyasa ekonomisi ve bilim üçgeni üzerinde yükselen bir durum ol­duğu kabul ediliyor, dersek yanlış demiş olmayız.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[256]</sup></a> Bu an­lamda modernizmi anlamak bu üçlü arasındaki ilişkileri de anlamakla ilişkilidir. Bu yüzden de bu kavramlar çalışmamız boyunca irdelenmeye çalışılmış ve çalışmamızın ana eksenini belirler bir hal almıştır. Bu kavramlara bir de “sekülerizm”i bir üst başlık olarak eklemek, bu kavramların yükseldiği ze­mini anlamamız açısından oldukça önemli olacaktır.</p>
<p>Modernizmin özü, -bu fikrin en önemli kaynakların­dan biri sekülerizmle uzlaşan bir şekilde- iktidarın ve öz­nenin Tanrı olduğu veya olması gerektiği fikrinin artık ge­çerli olmadığı veya olamayacağı bir dünya tasavvurunda gizlidir. Hal böyle olunca, toplumsal ve bireysel kurallar ve kurumların oluşturulması işine yeniden girişilecek ve bunda birtakım kıstaslar belirlenecekti. Bunlar: (a) yetki Tanrı&#8217;dan yeryüzüne indirilecekti (b) dolayısıyla yasa koyucu ve tek ik­tidar kaynağı insan/toplum olacaktı. Yani insan kendi hayat koşullarını ve kurallarını belirlemeye muktedir kabul edile­cekti. Hatta buna mecbur olacaktı.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[257]</sup></a></p>
<p>Modernizm inşa sürecinde ön plana çıkan unsurlardan birisi de kadın erkek rollerinin yeniden belirlenmesiydi. Bu­nun neden gerekli olduğu sorusuna, genelde hak, eşitlik ve adalet perspektifinden bakılıyormuş gibi bir intiba uyandı­rılmaya çalışılırsa, esasen bu husus tamamen sanayi sonrası toplumunun üretim ve tüketim ilişkileri sürecindeki ihtiyaç­lar çerçevesinde düzenlenmiştir. Bu bakış açısının sadece ka­dın ve erkek rollerinin belirlenmesinde değil demokratik vb. hak söylemlerinin insan hakkı genellemelerinin de esas nok­tasını oluşturduğunu düşünmekteyiz. Tam da bu noktada referans olarak Parsons un roller ve düzenlemelerle ilgili bir saptamasına da dikkat çekmek istiyoruz. Parsonsa göre bu tip kararların temelinde normatif beklentiler vardır ve dolayısı ile bu kararlar ve düzenlemeler keyfî değildir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[258]</sup></a> Bu ko­nuyu çalışmamız boyunca gerekli noktalarda tekrar ele alaca­ğız. Modern toplumun kendisini inşa sürecinde kendi insan prototipini bireysel ve tarihsel özelliklerinden soyutlanmış bir klasik tip metaforuyla gerçekleştirmiştir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[259]</sup></a> Bu noktada Weber’in sekülarizasyon tanımı üzerinden hareket edersek, modern dünyanın esasen daha önce de var olan bir şeyleri esas bağlamından koparıp yeniden inşa ettiği gibi insanı da aynı zeminde inşa ettiği söylenebilir. Eski dünyanın iktidar, bilgi ve toplum ilişkileri, rasyonel<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[260]</sup></a> ve pragmatik değerlerle reforme edilip yeniden inşasının çıkışını buradan tekrar oku­yabiliriz. Kabaca bilim kilisenin, ekonomik ve silahlı güç, siyasetin ve kitle toplumun yerine inşa edilmiş denilebilir.</p>
<p>Modern dünyanın bu akışı, güç/iktidar tanımını ve his- sedilirliğini de etkilemiştir. Eski dünyaya ait kaba güç/ikti­dar, modern dönemde toplumun tüm alanlarına “kılcal damar”lar gibi yayılmış ve giderek daha sinsi bir hal almıştır. Yani modern güç, mevcut olanın kabaca bastırılması veya kı­sıtlanması uygulamasına gitmek yerine yeni kimlikler, bilgi ve pratikler üreterek kendisini sessizce yayan gizli bir el ha­line dönüşmüştür.<sup>261</sup> Ancak ekonomi merkezli dünya algısı­nın görünürlüğünü artırdığı bir döneme işaret eden Sanayi Devrimi süreci, gücü belli ellerde toplayan daha kaba ve apa­çık ortada bir güçtü. Modern dönem, ulus devlet ve sermaye üzerinde yükselmiş ve güç de bu merkezler tarafından büyük oranda ya kontrol edilmiş veya edilmeye çalışılmıştır. Ancak sistem büyüdükçe ve karmaşık bir hale geldikçe, esas gücün kaynağının ne olduğu konusu muğlak bir hale gelmiştir. İn­sanın üretmiş olduğu sistem tarafından yönlendirilmesi ve hatta bazen yutulması söz konusu olmuştur. Mesela piyasa kavramı sadece kazanca ve daha çok kazanca endekslendiği için, sermayeyi kârlı olana doğru sürüklemektedir. Bu akışa karşı durmak neredeyse imkânsız bir hal almaktadır. Bu anlamda da insandaki veya toplumdaki değer anlayışını çoğu kez neredeyse hiç dikkate almamaktadır. Ayrıca yap­tığı işi meşrulaştırmanın yolunu ve söylemini de üretmek­tedir. Bu yüzden de sermaye, çok da ahlaki olmayan (toplumların kendi ahlaki yapılarıyla uyuşmayan) yatırımlara kayabilmektedir. Hakeza hukuk, eğitim vb. alanlar da bu doğrultuda dönüştürülebilmektedir. Piyasanın ihtiyacı belir­leyicidir. Bu anlamda tek merkez gibi algılanması istenme­yen sermayenin, esasen kârı önceleyen piyasa şartları gereği aynı saiklerle harekete geçmesi, neticede gücün belli bir ba­kış açısı ve amaç doğrultusunda merkezîleşmesi yolunu aç­maktadır. Devletlerin de ekonomik güç öncelikli politikaları, bu durumu daha da kontrol edilemez bir yola sürüklemek­tedir. Bu noktada tek tipleştirici politikalar uluslararası bir­takım askerî ve ekonomik kurum ve kuruluşlar aracılığıyla her yerde, uygulanmasına zorlayıcı şartların oluşturulması için yaygınlaştırılmaktadır.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[262]</sup></a></p>
<p>Sonuçta zaman zaman devlet ve sermaye arasında güç savaşları da ortaya çıkabilmektedir. Devlet eliyle modern­leşme veya sermayenin belli odaklara doğru itilmesi esasen oldukça belirgindir. Ancak bütün bunların tespiti bugün ge­linen noktada gittikçe zorlaşmaktadır. Gücün postmodern dönemdeki yüzleri ve işleyiş biçimleri, gelişen teknolojiyle daha da belirsiz bir hal almıştır. Ancak bu, iktidarın olma­dığı veya kontrol merkezi/merkezlerine sahip olmadığı an­lamına gelmemektedir. Yine tersinden bir bakış açısıyla güç/ iktidar odaklarının her istediklerini başardıklarını söylemek de yanlış olacaktır. Zaten çalışma boyunca dikkat çektiğimiz nokta yenidünyanın yükselişine sebep olan saik ve güçlerin nasıl bir dünya tasavvuru ile yola çıktıkları ve neye ulaşmaya çalıştıklarıdır. Yoksa “bu böyle olmuştur” veya “olacaktır” id­diası bizim temel tezimiz değildir. Ancak böyle olmasını is­teyen ve tasarlayan oldukça güçlü ve etkin bir bakış açısının olduğu da muhakkaktır.</p>
<p>Bu noktada postmodernizm, bir başka açıdan ileri de­recede sekülerleşme<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[263]</sup></a> veya küresel sekülerleşme olarak da tanımlanabilir. Batı dünyası, din ile olan ilişkisini ve çatış­masını Orta Çağ engelinden kurtulabilmek veya onu aşmak adına yeniden düzenlerken bu sorunu sadece kendisinin din ile olan ilişkisinin<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[264]</sup></a> sorunu olmaktan çıkarmış, diğer coğraf­yalara ve dinlere de ihraç etmiştir. Yakalanan maddi başarı ise diğer coğrafyaların veya din mensuplarının kendilerinin olanı sorgulamalarına neden olmuş ve tüm dünyanın Batının akıntısına kapılmasının yolunu açmıştır. Böylece esasen öte­kinin içselleştirilmesi, insanın öne çıkarılması ve farklı de­ğerlerin de kabul edildiği bir dönem olarak postmodernizm, modernizmin içini boşalttığı kavramlar dünyasında kendi dı­şında iddiası olmayan bireyler düzleminde tüm bunları ka­bul etmektedir. Esas ise yine aynıdır; yine Batılı ve modern, tek tip yönetim biçimi, tek tip eğitim, tek tip hukuk, tek tip ekonomik model söylemi hâkim söylemdir.</p>
<p><strong>2.1.1.Toplumun Yeniden înşası</strong></p>
<p>Ekonomi merkezli bir dünya üretme fikrinin sadece ser­vetin büyümesi, birikmesi ve sermaye ile yatırıma dönüştü­rülmesiyle mümkün olamayacağı ve esasen farklı faktörleri de bir araya getirmesi gereken bir sosyal organizasyonu da kapsadığı veya kapsaması gerektiği de açıktır. Mesela kapita­lizme alternatif olma iddiasındaki doğu bloku ülkelerinin yı­kılışına ve sonraki süreçlerde yaşananlara bakıldığında veya gelişmiş ülkelere benzeme, onları yakalama hevesinde olan ülkelerdeki sonuçlara bakıldığında, sadece mali anlamda or­taya konulan yapısal dönüşümlerin yetersizliği görülebile­cektir.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[265]</sup></a> Ekonomi merkezli dünya sadece maddi anlamda bir sermayeye ihtiyaç duymanın ötesinde, bu ilişkileri üre­tebilecek ve sürdürebilecek bir insan modeline ve toplumsal organizasyon biçimine de ihtiyaç duymaktaydı. Bu yüzden de yetişmiş eleman veya bir kaynak olarak insanın sisteme entegre edilmesi gerekmekteydi. Bu ise yeni neslin farklı bir ilişki ağı ve toplumsal yapı algısı içerisinde yeniden üretilmesi anlamına gelmekteydi. Bu gerçeklik, aile ilişkilerinden, neyin bilgisini elde edeceklerine (öğretim politikalarına), hak yak­laşımlı bir hukuksal yapının oluşturulmasına ve tabii ki şe­hir, konut vb. alanların yeniden tasarlanmasına yönelik sos­yal politikaların gerekliliğini de ortaya çıkaracaktı. Toplumun bir işleyişinin/doğasının olduğu ve buna müdahale edilebi­leceği fikri sonucunda, önce tercihler, güdüler, davranışlar, hedeflenen toplumsal dönüşüm bağlamında bir kalıba dö­küldü. Böylece bu çerçevede kabul gören davranış standart­larını, mülkiyet ve hak kavramlarını, bireycilik ve rasyonel­liğin<sup>266</sup> yol göstericiliğinde yeniden dizayn etmek koşuluyla yeni duruma uygun toplumsal altyapı da belirlenmiş olmak­taydı. Artık meşruiyet ancak piyasa şartları içerisinde ve bi­rey ekseninde sağlanabilen bir durum olarak kabul ettirilmiş olacaktı. Weber, rasyonaliteye ulaşmış Batı toplumunun bu yönüyle diğer toplumlardan ayrıştığını söylemekteydi. Ona göre de rasyonel düzen faydacı amaçların gerçekleştirilmesi hususunda toplumsal, siyasal ve iktisadi kuruluşları da bi­çimlendirmiş ve hatta din ve gelenek de bu perspektifle ye­niden inşa edilmiştir. Sonuçta bütün toplumsal kurumlar kültürel rasyonalitenin ahlakına uygun bir biçimde dönüş­türülmüş ve bu yeni toplum modeli öncü hale gelmiştir.<sup>267</sup></p>
<p>Yeni bir toplum modeline geçmek için gerekli olan mo­tivasyon 16. yüzyılın îngilteresinde kendisinden önceki top­<u>lamlardan oldukça fa</u>rklı bir eksende üretildi. Bu piyasa şartlarında belirlenen ve kârlılık, verimlilik gibi kavramlar üzerine inşa edilen bir ekonomik modeldi. Mal ve hizmet­lerin alınıp satılması yeni değildi, ancak bunların tamamen piyasaya bırakılması ve ahlaki olanın iktisadi olandan ayrış­tırılmış bir halde uygulanması dönemin İngilteresinin yük­selttiği bir değerdi. Kendinden önceki İspanya, Hollanda veya Belçika gibi ülkelere oranla daha geç bir dönemde sömürge hareketlerine girişen İngiltere, zamanla ön plana çıkmış ve modern dünyaya geçiş sürecinin en önemli aktörü olmuştu. Kendisinden öncekilerin aksine sadece ekonomi dışı güçleri kullanarak bir servet birikimi elde etmenin yanında İngil­tere, öncülerinden farklı olarak ekonomik değer kavramını ön plana çıkarmış ve bu anlamda ekonomi biliminin<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[268]</sup></a> olu­şumunun da temelini atmıştır. Buradan hareketle hem kendi kırsalında hem de sömürgeleştirdiği topraklarda, oranın yerli halkını bir şekilde ekonomik döngünün içerisine çekmiş ve toprak yapısını ve mülkiyet anlayışını değiştirmiştir. Böylece klasik anlamda geleneksel toprak ve köylü anlayışı za­man içerisinde piyasanın dayatması sonucunda kaybolmaya yüz tutmuş ve toplumsal yapıda mülk el değiştirmiş ve ve- rimlilik-kârlılık esaslı rekabetçi piyasa sistemi yürürlüğe so­kulmuştur. Öyle ki sadece toprak değil, insanın da ekono­mik değeri hesaplanır olmuştu.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[269]</sup></a></p>
<p>Bu yeni toprak modeli ve ekonomi anlayışı ile hem İn­giltere içerisindeki hem de sömürge topraklarındaki toplum­sal yapı dönüşmeye başlamış, sonuçta kitlesel göçler, serve­tin el değiştirmesi, sürekli verimlilik, kârlılık anlayışının bir sonucu olarak gelişen teknoloji ile Batı ve tüm dünya bi­linen tarih içerisinde hiç girilmemiş bir yola doğru sürük­lenmeye başlamıştır.</p>
<p>Mülkiyet ilişkilerinin düzenlenmelerinin basit anlamda bir iyileştirme olmanın ötesinde ekonomik ilişkileri “özgür­leştirecek&#8221; bir toplum modelinin arayışlarım oluşturduğu açıktır. Çünkü mülkiyet ilişkileri hem toplumsal hem de ai­lesel bağlar üzerinde ve hatta yerleşik olmak veya mobil ola­bilmek gibi toplumun esasına dair meselelerin şekillenme­sinde oldukça etkilidir. Nitekim 18. ve 19. yüzyılda William Godwm (1756-1836) ve Marquis de Condorcet (1743-1794) gibi filozoflar, ilerlemenin ve hatta özgürlüğün evlilik bağlarının koparılması ve mülkiyet ilişkilerinin/paylaşımlarının yeniden düzenlenmesi ile mümkün olabileceğini söylemektedirler.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[270]</sup></a></p>
<p>Bugün geldiğimiz noktada bu süreç tek yanlı bir bakış açısıyla dünyaya pazarlanırken Batı dışı toplumlar da dâhil edildikleri bu süreçte neye uğradıklarını şaşırmış durumda­dırlar. Bugün bile halen gerek Batı içerisinde ve gerekse di­ğer toplumlarda bu süreç tartışma konusudur. Bugün dün­yanın geldiği yerin olumlu/olumsuz yönleri üzerine halen birçok söz söylenilmektedir.</p>
<p>Batı toplumu inşa edilirken modern zamanların hem eko­nomik hem de siyasi liberalizm ve açık toplum olma iddiası üzerine yükseltildiği hep söylenen ve bilinen bir durumdur. Ancak Batı ve Sanayileşme süreci incelendiğinde, Batırtın bu iddialarının çok da gerçekçi olmadıkları açıkça görülmekte­dir. Burada sorulması gereken soru şudur: Bu iddialar günü­müz Batı toplumunda nereye oturmaktadır ve bunun siyasi ve ekonomik yansımaları nasıl Batı lehine olmuştur?</p>
<p>Batı toplumunun liberal ve açık toplum olduğu iddiası ve kendi dışına ihraç etmeye çalıştığı bu söylemle, var olan kültürleri dejenere etme ve üstün olana çağırma söylemi esa­sen gerçekliği olmayan bir söylemden ibaret kalmıştır. Ancak Batı, gerek içeride ve gerekse dışarıda dünyayı sömürgeleşti­rirken kendisini bu söylem üzerine inşa etmiş ve dünyayı da buna inandırmış gibi görünmektedir. Oysaki Batı ne ekono­mik ne de siyasi anlamda açık olmanın yanına bile yaklaş­mamıştır. Mesela İngiltere&#8217;nin sanayileşme sürecinin baş­langıcından itibaren ekonomik anlamda gerek Hindistan gibi bir ülkenin pamuk ve tekstil ürünlerine uyguladığı am­bargolar ve gerekse siyasi anlamda “üstün ırk”<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[271]</sup></a> söylemiyle tüm dünyayı gelişmiş/ileri Batının düzeyine taşıma iddiası ve dahası demokrasi, özgürlük<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[272]</sup></a> ve eşitlik gibi söylemleri­nin sadece birer iddianın ötesine geçmediği, hiç de eşitlikçi ve özgürlükçü olmayan uygulamalarına bakıldığında açıkça görülecektir. Batı her anlamda sömürge mantığı ile yola çık­mış; insanı, toplumu ve toprağı sömürgeleştirmenin sayısız örneklerini de sergilemişlerdir.</p>
<p>Ayrıca Batı tarihinde incelendiğinde görülen şey, Batının iddia edildiği kadar açık bir toplum olmadığıdır. İspanya da yaşayan Müslümanlara yaptıklarının yanında, buradan elde ettikleri ve Batı Rönesansını ciddi anlamda etkilemiş İslam dünyasına ait bir eserin yazarlarının gerçek isimlerini or­taya koymak yerine bu eserlere Batılı isimler yazarak inti­haller yapması<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[273]</sup></a> bile Batı&#8217;nın o çok bahsedilen açık toplum olma iddiaları açısından oldukça anlamlı örneklerdir. Mesela İslam dünyasından tercüme edilen birçok eseri Yunanlılara ait diye pazarlayan Batılılar, ayrıca yine çok bilinen bir isim olan İbn Sina’nın bir eserini de Aristo’ya ait bir eser diye ya­yımlamaktan hiç rahatsız olmamışlardır.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[274]</sup></a> Bu eserlerin asıl sahiplerine atfen çevrilmemesi de yine Batı’nın açık ve libe­ral toplum olma iddialarının ne kadar temelsiz olduğunun önemli bir göstergesidir.</p>
<p>Ancak tüm bu gerçeklerin görülebilmesi veya eleştiriye tabi tutulabilmesi çok uzun bir zaman sonra gerçekleşmiştir. Bu durumda hem Doğu dünyasının sürekli savunma duru­munda kalması sonucunda psikoloji hem de Batı içerisinde devam eden rekabetin bir güç ve iktidar savaşına dönüşmesi oldukça etkili olmuştur. Bunun yanında mağlubun galibe benzeme hastalığı ve yerli iktidar odakları ile girişilen an­laşmalar yoluyla sömürgecilik oldukça yaygınlaşmıştır. Ay­rıca Birinci ve İkinci Dünya Savaşları&#8217;ndan sonra oluşturul­muş uluslararası kuruluşlar aracılığıyla da bu düşüncelerini kurumsal boyuta taşımışlardır.</p>
<p>Yeni toplumsal modelde ekonomik büyüme ve istikrarı bozucu her türlü davranışın dışında kalan alanlar<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[275]</sup></a> neredeyse tamamen denetim dışı kalmıştır. Mesela bugün Batı&#8217;nın ah­laka (etiğe) olan vurgusu daha çok ekonomik ilişki alanların­dadır. Diğer alanlarda ise ahlak/etik anlayışı bireyselleştiril­miş ve insan orada ekonomik sistemi zedeleyici haller hariç, kendi kendisine bırakılmıştır. Hak ve özgürlükler ve birey sadece piyasayı ve istikrarı bozucu çerçeve içinde sınırlan­dırılmıştır. Modern dünyada bunun dışında hemen her şey serbest bırakılabilir durumdadır. Ne din ne cinsiyet ne ge­lenek ne de başka bir unsur toplum ve birey adına bağlayıcı değildir. Aile, kadın, erkek ve çocuk olarak ayrı ayrı ele alı­narak tüm ilişkiler, roller; toplumsal hiyerarşi, verimlilik ve ekonomik öncelikler ekseninde yeniden dizayn edilmiş ve her şey eşitlenerek tek bir düzleme indirgenmiştir. Eğitim ve hukuk, yine bu alanlarda yardımcı unsurlar olarak dev­reye sokulmuştur.</p>
<p>Bireyler ve gruplar, modernleşme süreçlerinde mülksüz­leştirilmiş<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[276]</sup></a> ve topraklarından koparılmış bir halde serma­yenin hizmetine hazır hale getirilmişlerdir. Çalışma biçimi­nin bağımlı çalışan biçimi olduğu bir model, gelişmişliğin göstergelerinden birisi olarak görülmüştür.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[277]</sup></a></p>
<p>Yeni bir toplumun inşası aynı zamanda yeni alanla­rın veya şehirlerin de yeniden inşası anlamına gelmekteydi. Çünkü yeni toplum modeli yeni ilişki biçimleri demekti. Bu anlamda toplumsal düzenin oluşturulmasında, dayatmanın sağlandığı bir başka alan da mimari alanıydı. Mimari yoluyla davranışlar ve ilişkiler şekillendirilmiş, değerler dönüştürül­müş ve yeni insan tipi desteklenmiştir.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[278]</sup></a> Bu, mimari yoluyla toplumu yeniden inşa<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[279]</sup></a> etme durumu aynı zamanda sosyo­lojinin yerini veya genel olarak söylersek sosyal bilimlerin fonksiyonunu da yüklenen bir yeni durumun ortaya çıkma­sına yol açmaktadır. Bu noktada mimari ile toplumsal ya da bireysel iletişim tasarlanabilir veya yönlendirilebilir bir hal alabilmektedir.</p>
<p>Şehirler, ekonomik ilişkilerin daha verimli ve hızlı ger­çekleştirilmesine yönelik ve üretim, tüketim ilişkilerinin maksimize edilebilmesine yönelik olarak inşa edilmeliydi.</p>
<p>Bu noktada ulaşım ve iletişim ablarıyla örülmüş yüksek hızlı şehirler ortaya çıkmaktaydı.</p>
<p><strong>2.1.1. Eğitimin Dönüştürülüşü/Işlevi</strong></p>
<p>Ekonomi merkezli yenidünyanın İhtiyaç duyduğu in­tan ve İlişki modelinin gelecek nesillere aktarılabilmesinin en hızlı yolu, kitlesel bir eğitim öğretim sürecinin inşa edil meçinden geçmekteydi. Bu anlamda Avrupa’da merkezi eğitim sistemi ve merkezi müfredat çerçevesinde eğitim öğretim modeline geçme konusunda oldukça hızlı gelişmeler yaşandı. Bu anlamda özel bir anlama bürünen eğitim ve öğretim süreci, bu yeni insan ve toplum modelinin inşasında öncü bir rol üstlendi. Müfredat, bu gerçeklik üzerinden hareketle he­defe ulaştıracak bilgi ve davranış modellerine göre yeniden düzenlendi. Ders kitaplarında yeni bir tarih algısı ve insan algısının<sup>280</sup> yer aldığı, sadece Türkiye üzerinden incelense ve güncel tartışmalara bakılsa bile açıkça görülecektir. Doğruluk (hakikat), işlevsellik üzerinden yeni bir anlama&#8217;281 kavuştu. Dolayısıyla hangi bilginin daha doğru olduğu değil, daha işlevsel olduğu öncelik kazandı.282</p>
<p>Eğitim hem dünyaya/topluma eşit şartlarda gelmeyen farklı sosyal çevrelerde yetişen insanların tek bir denize dö­külme imkânı yakaladıkları veya en azından yakalayabile­cekleri bir imkân olarak alt sosyal tabakaların bir umudu hem de var olan sosyal sermayenin verimli kullanımı ve ih­tiyaca göre şekillendirilebilmesinin yolunu açması bakımın­dan devlet ve sermayenin umudu olarak modern toplumun hiyerarşik yapısının ve sürekliliğinin en önemli unsuru ha­line gelmiştir. Ortak bir öğretim ve eğitim sürecinin sonu­cunda düşünme biçimleri ve bilgi havuzları birbirine çok yakın bir kitle oluşturma açısından da eğitim, toplumsal ho­mojenliğin yakalanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu yüzden modern toplumlar yaygın olarak örgün öğretim sü­reçlerinin merkezden yönlendirilen bir müfredat etrafında faaliyet göstermelerini önemsemiş ve merkeze bağlı okul­laşma modern dönemin en önemli göstergelerinden biri ha­line gelmiştir.</p>
<p>İşlevselci görüşe göre modern dönemde toplumsal taba­kalaşma, toplumun yetenekli kişilerini önemli veya daha ve­rimli olabilecekleri alanlara, mevkilere çekme gereksinimin­den doğmuştur.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[283]</sup></a> Modern dönemlerdeki merkezî eğitim ve müfredatın tespiti yoluyla kişinin neyi nasıl bilmesi gerek­tiğine yönelik tek tipçi veya genelgeçer standardizasyon an­layışı bu kişilerin neye, nereye, nasıl hazırlanmaları gerekti­ğinin en önemli zeminini oluşturmaktadır. Eğitim kimlerin hangi süreçlere dâhil olabileceğinin de bir aracı olarak gö­rülmüştür.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[284]</sup></a></p>
<p>Eğitim kuramlarının bu kadar önemli ve yaygın olması­nın ve kontrol altında tutulmasının nedenleri, sanayi toplumunun ihtiyaçları düşünüldüğünde açıkça görülecektir. Mo­dern toplumun iş bölümü ağırlıklı ve kişi merkezli olmayan sistemsel yürüyüşü, kendi insan ve bilgi tipine ihtiyaç duy­maktadır. Bu anlamıyla eğitim, hem insan kaynaklarını (iş­gücünü) verimli kullanabilmenin bir yolu hem kişinin aile­siyle ilişkilerini düzenleyen ve onu birey olma yolunda bir ileri aşamaya taşıyan bir fonksiyon üstlenmektedir.<sup>2<span style="font-size: 16px;">8</span></sup><sup>5</sup> Böylece insanın (işgücünün) piyasanın ihtiyaçlarına yönelik bir hazırlık sürecinden geçirilmesi ve hazır bir zihin haline ge­tirilmesi imkânı yakalanmış olmaktadır. Son yüz yıllık sü­reçte filozofların düşüşü ve mühendisliğin yükselişi bu pi­yasa yönlendirmesi ile yakından ilişkilidir.</p>
<p>Ekonomik imkânların, toplumsal tabakalaşmanın bir yönünü, gelir farklılıklarına bağlı ve normal bir süreç ola­rak görme eğiliminde olan serbest piyasa eksenli bakış açı­sından, bu tabakalaşma ve statüler, kişisel becerilerin pazar değerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. İmkânlar ve statüler her anlamda sonsuz değil, aksine kıttır. Dolayısı ile gelir farklılıkları ve tabakalaşma bu imkân ve statüyü elde edenler veya edemeyenler arasındaki bir ilişkiye işaret eder ve bu bir bakıma kaçınılmazdır. Böyle bir süreç içerisinde bu gücü elde edenler ise tabiî ki öncelikle bu durumunu koru­maya ve meşrulaştırmaya çalışacak ve bunun için birtakım yollar deneyecektir. Bu aynı zamanda kendilerine rakip ola­bilecek diğer güçleri de ekarte etmeye çalışacaklardır.<sup><a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[286]</a></sup> Bu rekabetten yine verimlilik ve yükseliş çıkacaktır.</p>
<p><strong>2.1.1.2. Hukukun inşası / Dönüştürülüşü /Yapısallaştırılması</strong></p>
<p>Hukukun sınırlar çizen ve yasalardan oluşan bir bütün­lük olduğunu söylemek mümkündür. Ancak bu sınırlar çizi­lirken belirleyici olan kıstaslar nelerdir? Bu konuda oldukça fazla tartışma ve farklı görüş ortaya koymak mümkündür. Hukuk olması gerekeni mi yoksa olanı mı düzenler veya olanla olması gereken arasındaki boşlukları mı?<sup>287</sup> Bu nok­tada belki de yasaları normatif ve doğal yasalar olarak ikiye ayırmak da mümkündür. Burada doğal yasalar, genelde do­ğanın kendine ait yasaları olarak ve normatif yasalar ise in­sanlar tarafından toplumsal düzenin sağlanması gibi amaç­larla ortaya konulmuş yasalar olarak anlaşılabilmektedir. Ancak yine de bu ayrımı pek sahici bulmayan ve pekâlâ normatif yasaların da insan doğasına uygun olabileceğini veya olması gerektiğini iddia eden ve bu anlamda bir ayrı­mın söz konusu olamayacağını veya olmaması gerektiğinin altını çizen görüşler de vardır. Ki Popper bu görüşleri ka­pak topluma ait “saf tekçilik” diye kavramlaştırdığı bir eği­lim olarak tanımlamıştır. Popper a göre bu iki yasa türünün birbirinden ayrıldığı toplumlar açık toplumdurlar ve olması gereken de budur. Bu durumu ise “eleştirmeli bir ikicilik”<sup><a href="#_ftn46" name="_ftnref46">[288]</a> </sup>kavramsallaştırması ile formüle eder.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[289]</sup></a> Bir başka bakış açı­sından ise evrenselci akımın temsilcilerinden biri olan Othmar Spann, Aristo’nun “Bütün, kısımlardan öncedir” düşüncesinden hareketle toplumun bireylerden oluşmuş gör­meyen. daha çok bireyleri toplumsal bütünün bir parçası ola­rak gören bir düşünceye sahiptir. Ve yine Spann&#8217;a göre top­lumu w devleti, bireyler arasında yapılmış bir anlaşma olarak kabul eden doğal hukukçu sözleşme kuramının bireysele! dü­şünüş biçimiyle, çağdaş sosyoloji kuramlarının çoğunun du­rumu arasında bir fark yoktur.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[290]</sup></a></p>
<p>Her dönem kendi hukuki altyapısını oluşturmaktadır. Bu noktada bugün bize hukuki veya gayri hukuki gelen bazı şeyler, bir başka dönem için daha farklı anlamlar ifade edi­yor olabilir. Bu anlamda bizim bugün uygulanan hukuk sis­temini “hukukun kendisi”<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[291]</sup></a> olarak algılamamız sorunlu bir durumdur. Modern dünya da legali ve illegali belirlerken kendi toplumsal temellerinden hareketle yola çıkmıştır ve hukuku kendi ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürmüştür.</p>
<p>Hukuk, aslında otoritenin gücünü sınırlamak anlamında ve günlük ilişkiler içerisinde karşılıklı sınırları belirleme an­lamında insanlığın tarihi kadar eski bir kavramdır. Dönem­sel olarak devletin veya toplumun gücüne göre farklı form ve uygulamalarla ortaya çıkmış olsa da yukarıda belirttiği­miz gibi esas amaç farklı unsurların birbirleriyle olan iliş­kilerindeki sınırlarının belirlenmesidir. Hukuk, toplumsal düzenin korunmasını cezalandırıcı mekanizmaların inşası yoluyla sağlama yoluna gitmekte ve bu anlamda toplumu ko­ruma görevini üstlenmektedir. Durkheim bu durumu izah ederken “Cezayı suça karşı toplumsal bir tepki” olarak de­ğerlendirmiştir. Ona göre bu yolla hem suç önlenmiş olacak hem de toplumsal duygudaşlık ortak paydasında toplumsal değer ve düzenin korunması gibi bir işlev yerine getirilmiş olacaktır.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[292]</sup></a> Durkheim bu düşünme biçimiyle hukukun ko­ruyucu etkisine ve toplumsal değerlerin korunmasına yöne­lik bir tedbir olarak önemine işaret etmektedir. Ancak hukuk zaman zaman araçsallaştırılabilmektedir. Çünkü hukukun belirleyicisi ve koruyucusu iktidardır. Bu anlamda hukuk, iktidarlar ve güç aracılığıyla bir dayatma aygıtına da dönü­şebilmektedir. Tarihsel anlamda bu durumun birçok örne­ğini görmek mümkündür.</p>
<p>Modern dünyada da gerek ulusal ve gerekse uluslararası düzlemde oluşturulan birtakım kurum ve kuruluşların, bir şekilde iktidarların iktidarlarını veya sermayedarların serma­yelerini meşrulaştırabilmesinin veya yaygınlaştırabilmesinin aracı olarak hukuku kullandığına yönelik eleştiriler artık giz­lenemez boyuttadır. Hukuk gerek uluslararası ilişkilerde ge­rekse ulusal sınırlar içerisinde, ekonomik anlamda verimsiz­lik üreten alanların tasfiye edilmesi ve otoritenin kontrolünde güvenli alanlar oluşturulmasında kullanılan bir araç haline gelmiştir. Modern süreç hukuksal anlamda altyapı oluştura­rak birçok coğrafyayı ve toplumu dönüştürmenin örnekle­rinin izlendiği tarihsel seyir izlemiştir. Bütün çoğulculuk ve demokratiklik iddialarına rağmen, bugün dayatılan ve de­ğerler üstü<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[293]</sup></a> olduğunu iddia eden tek tip bir hukuk modeli (seküler ve değişken<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[294]</sup></a>) vardır. Bu ise Aydınlanmanın evren­sele! perspektifinden birey özgürlüğünü ve insan haklarını önceleyen bir hukuk anlayışının ortaya konulması olarak gö­rülmüştür.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[295]</sup></a> Ancak tüm iddialarına rağmen modern hukuk ne evrenselliğini sergileyebilmiş ne de tahakküm altına al­ınanın bir yolu olduğu iddiasını yalanlayabilmiştir. Aksine, çoğunlukla belli grupların, sosyal sınıfların, kültür çevrele­rinin sözcüsü olmak zorunda kalmıştır.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[296]</sup></a></p>
<p>Nitekim Franz L. Neuman, hukuk devleti ve insan hak­ları söyleminin burjuvanın kendi devletini soyut bir kav­rammış gibi ifade edişinin bir sonucu olduğunu ve bunun liberalizm söyleminden bağımsız düşünülemeyeceğini söy­lemektedir. Ayrıca liberal devletin iddiasının aksi bir tavırla kendi dışında olan tüm devlet ve hukuk biçimlerini despotik ve hukuksuz devletler olarak tanımlama gayretinin de bur­juvanın kendisini merkeze alan bir bakış açısıyla dünyayı di­zayn ettiğinin bir göstergesi olarak sunmuştur.<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[297]</sup></a></p>
<p>Modern hukukun piyasa lehine düzenlendiği ve verim­sizlik diye adlandırılan bir kavram çerçevesinde şekillendirildiği açıktır. Bugün İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda “refah devleti” olma yolunda zirveye ulaşmış birçok devlet, bu kavramı esas göstererek yeniden altyapı düzenlemelerine gitmektedir. Bu, işçi akışını düzenlemeye ve bağımlı çalışan sayısını artırmaya yönelik hamlelerin hepsi toplamda serma­yenin verimliliği ve ekonominin önceliği ekseni üzerinde di­zayn edilen devlet ve hukuk anlayışının yansımalarıdır. Esasen başlangıçta da ulus devlet ve sermaye birlikte çalışmış, me­sela İngiltere’de yasalar geleneksel toplum modelinin çözül­mesinde etkili olacak şekilde düzenlenmiştir. Öyle ki 1834’te, kilise vb. kurumların yardımlar yapmasını o kadar sınırlan­dırmıştır ki fabrikada çalışanlardan bile daha kötü durumda olan bir kesimin bunlardan faydalanmasına izin verilmiştir. Toprak düzenlemeleri de yine sermaye lehine olmuştur.<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[298]</sup></a></p>
<p>Ticari kapitalizmin yaygınlaştığı, uluslararası ticaretin büyük hacimlere ulaştığı, sömürgelerin çoğaldığı ve çıkar ça­tışmalarının başladığı bir noktada, gerek sömürenlerin kendi sömürgeci hareketlerini meşrulaştırabilecekleri bir altyapıya ihtiyaç duymaları ve gerekse uluslararası alandaki çıkar ça­tışmaları sonucunda, uluslararası hukuk alanında veya mül­kiyetin oluşturulması ve dönüştürülmesi bağlamında birta­kım fikirlerin ortaya çıkmaya başlaması ve bunların görünür olmaları hiç de sürpriz sayılmamalıydı. Nitekim bu anlamda gerek İngiliz Thomas More (ki Colonia<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[299]</sup></a> sözcüğünü <em>Ütopya </em>isimli kitabıyla yeniden gündemleştirmiştir) ve gerekse Hol­landalI Hugo Grotius<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[300]</sup></a> (ki kendisini uluslararası hukukun kurucusu olarak tanımlayanlar çoğunluktadır, ayrıca doğal hukuk öğretisinin<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[301]</sup></a> önemli ismidir) gibi isimler uzak ülke­lerin ve toprakların nasıl değerlendirilmesi gerektiğini söy­leyerek uluslararası düzenin veya toprak elde etmenin meşrulaştırılmasıyla ilgili birtakım düşünceler ileri sürmüşlerdir. İşlenmeyen toprakların ele geçirilmesi ve verimli hale geti­rilmesi hakkının o toprakları ele geçirme hakkıyla sonuç­lanması ve oralardaki yerli halkın gerekirse saf dışı edilmesi gibi mülkiyetin ve toprak ilişkilerinin yeniden tanımlanması esasen, bugünkü anlamda kapitalist toplumun oluşmasının ilk sinyallerini göndermişti. Nitekim İngiltere 16. yüzyılda More un veya Grotius un önerilerini aşacak bir şekilde daha vahşi yöntemlerle sömürgeleştirme hareketlerine hız verdi. Hem sömürgelerinde hem de zamanla ülke içerisinde top­rak sahibi olma ve onları işletmeyle ilgili altyapıyı yeniden ele alarak verimlilik esasına dayalı kiracılığın ve ücret kar­şılığı çalışan bir işçi sınıfının oluşumunun önünü açtı. Böy- lece eski toprak sahipleri veya küçük toprak sahiplerinden bu yeni düzene ayak uyduramayanlar kendi topraklarından edildi ve toprak yönetimi giderek belli ellerde temerküz et­meye başladı. Bu eski toprak sahipleri ve çalışanları ise po­tansiyel bağımlı iş gücü konumuna düşmüş oldu.<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[302]</sup></a></p>
<p>İngiltere bu sistemle ilk defa ekonomi dışı güçlerin hari­cinde bir güç ile kendi ülkesi dışındaki güçleri ve birimleri kendisine bağlamanın bir yolu olarak ekonomik çıkarların ve bağımlılıkların ön plana çıkacağı yeni bir gücün oluşumu­nun adımlarını atmış oldu. Buna göre topraklar verimsiz ve asi lordların yönetiminden kurtarılarak piyasa sistemi içeri­sinde işleyebilen bir kiracılık sistemiyle yeni sahiplerine ve­rilecek ve böylece uzun vadede ekonomi dışı güçler ikinci ve hatta üçüncü dereceden bir öneme sahip olacaklardı. Bunun için de önce ekilmeyen verimsiz alanlar hem yakın hem de uzak ülkelerde piyasa içerisine dâhil edilecek ve tarım alanı özelliği kazandırılarak yeni sahiplerine verilecekti. Bununla birlikte elindeki toprakları verimli kullanmayanların toprak­larına da el konulabilecekti. İngiltere bu işlemi hem kendi ül­kesi içerisinde hem de sömürgelerinde uygulamaya koyarak yeni bir çığırın öncüsü olacaktı. Bu modele de “tüketim yö­nelimli yeniden dağıtım ekonomisi” adı verilecekti.<sup>303</sup></p>
<p>Tüm bunların uygulamaya sokulmasında ve uygulanma­sında daha ileri gidilmesi gerektiğini savunanlar da vardı. Mesela İngiliz emperyalizminin önemli mimarlarından bi­risi olan ve devlet adamlığının yanında önemli bir hukukçu olan Sir John Davies de çok daha ileri gidilmesini isteyenler­dendi.<sup>304</sup> Sonuçta toprağın kârlılığı üzerine yapılan değerlen­dirmelerle kadastro hareketleri başladı. Bu hareketin başında ise klasik politik ekonominin kurucularından biri olarak sa­yılan William Petty vardı. Kendine ait bir değerleme ölçütü geliştiren Petty, böylece kapitalist değer kavramlarının teo­rik altyapısını da oluşturmuş oldu. Tüm bunlar Ingiliz ti­caret politikalarının ana esaslarının inşa edildiği bir süreci tanımlıyordu, sonuçta bu değer teorisiyle birlikte “yeni ka­pitalist politik ekonomi <em>bilimi”<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup><strong>[305]</strong></sup></a></em> ortaya çıktı.</p>
<p><strong>2.2.Ulus Devletin İnşası</strong></p>
<p>Ulus devletlerin oluşumu 15. yüzyılda ticari kapitalizmin yükseliş döneminde burjuvanın kendi ekonomik çıkarlarını koruma amacıyla ve gümrük uygulamalarıyla koruma altına aldığı sınırlar içerisinde iktidarını inşa ettiği kabul edilen ulus temelli monarşiler dönemine dayandırılsa da, zirveye ulaştığı dönem olarak 19. yüzyılı göstermek en doğrusu olacaktır.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[306]</sup></a></p>
<p>Ulus devletlerin ortaya çıkışı, otorite ve devlet anlayı­şında da bir dönüşümün öncülüğünü yapmıştır. Burjuva­nın iktidardan pay alma savaşında önemli bir dönüm nok­tası olmuştur. Devlet meşruiyetini, halka/ulusa<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[307]</sup></a> dayandıran bir sözleşmeyle vatan ve vatandaşlık ekseninde kazanmak­taydı. Kullanılan dil açısından bakıldığında görülecektir ki devlet, kamu çıkarı/davası, anavatan gibi ifadeler başlangıçta, kral veya prenslere muhalif olan kesim tarafından üzerinde yaşadıkları toprakları sahiplenici bir kapsamda kullanılmış­tır.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[308]</sup></a> Süreç içerisinde elde edilen özgürlükler ekseninde, özel mülkiyet, serbest ticaret ve serbest emek çerçevesinde yeni bir toplumun inşasının olanaklarını yakalamak da müm­kün olmuştur. Bu açıdan bakıldığında, sanayi kapitalizmi­nin gelişmesi açısından ulus devlet modeli önemli bir siyasi irade ortaya koymuştur. Böylece ticari kapitalizmin kendi­sini ifade ettiği büyük imparatorluklardan, sanayi kapitaliz­minin siyasi tercihi olan ulus devlet modeline geçilmiştir. Bu noktada diyebiliriz ki ulus devlet sanayi kapitalizminin ürettiği bir modeldir.</p>
<p>Ulus devlet modelinin inşası sürecinde en önemli görev ise sosyal bilimlere düşmüştür. Bu yüzden de ulus devlet dö­nemi, sosyal bilimlerin de yükselişe geçiş dönemidir. Özel­likle bir ulusun inşasında önemli bir rol oynadığı düşünülen tarih bilinci ve onun sonucu olarak tarih bilimi ve bir top­lumun oluşumunu düzenleyen sosyoloji bilimi gibi bilimler ortaya çıkmıştır. Sosyoloji, sanayi kapitalizmine uygun top­lum modelini oluşturmada burjuvanın menfaatlerini gözete­cek bir şekilde organize olmuş ve bu anlamda burjuva bilimi olarak da anılmıştır. Bu süreç sonucunda bir ideoloji haline gelen bilim, burjuva adına sosyoloji iken, işçi sınıfı adına Marksizm olmuştur.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[309]</sup></a> Ulus devlet bir yandan sosyal bilim­ler aracılığıyla meşruluk zemini bulurken bir diğer yandan ise bu modelde ulusal sanayinin inşasını üstlenen burjuva­nın koruyucusu olma rolüne uygun davranmıştır. Böylece sosyal bilim, ulus devletin yaygınlaşmasının ve evrensel de­ğer üretmenin bir yolu olarak kendisine zemin bulmuştur.<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><sup>[310]</sup></a></p>
<p>Sistemin işleyişi açısından bakıldığında da devlet ile ka­pitalist sermaye arasında hep bir ilişkinin varlığı görülmek­tedir. Devlet bir yönüyle bunu kendi kazanç alanı olarak gö­rebilirken bir yandan da mülkü eline geçiren sermayenin, emeğinden başka mülkü olmayan işçileri sistem içerisinde çok kolay yönlendirebilmesinin ve kontrolünün imkânla­rını hazırlamaktadır. Hukuki altyapı ve işleyiş bu sisteme entegre edilerek toplumsal düzeni ve istikrarı burjuva adına sağlamak devletin işi haline gelmiştir.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[311]</sup></a> Sosyal bilimler ise toplumun kontrol altına alınıp yöneltilmesinin imkânı ola­rak hep teşvik edilmiştir. Bu aynı zamanda Batı emperya­lizminin başka coğrafyalara yayılabilmesinin de dili haline gelmiştir ve süreç içerisinde ihtiyaca binaen birçok sosyal bi­lim türü de inşa edilmiştir.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[312]</sup></a></p>
<p>Ulus devlet bugün halen tüm küreselleşme söylemle­rine rağmen sermayenin en önemli dayanaklarından biridir. Hem içeride hem de uluslararası alanlarda yasaların ve orta­mın düzenlenmesi çoğunlukla sermaye lehine olmaktadır.<a href="#_ftn69" name="_ftnref69"><sup>[313]</sup></a></p>
<p>Kendi tarihimiz içerisinde bile Osmanlı’nın uluslararası arenada alındığı kıskaç birçok kişinin malumudur.<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[314]</sup></a> Yine Cumhuriyet yıllarında daha 1978 yılında Moratoryum ilan eden Türkiye’ye 1980’lerde Uluslararası Para Fonu (IMF) el koymuş ve kendisine dayatılan yasal düzenlemeleri kabul et­mesi şartıyla kredi verme vaadinde bulunmuş ve kendi şart­larını kabul ettirmiştir.<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[315]</sup></a> Bu döngü birçok ülkede yürürlüğe konulmuş ve bu ülkeler uluslararası sermayeye, sermaye le­hine düzenlemelerle pazar haline getirilmiştir.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı sonrası özellikle Versay Antlaşması ile kazananlarla kaybedenlerin arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi ve böylece girilen yeni ekonomik ilişkiler dö­nemi. Cenova Konferansı’yla (1922) yeni bir uluslararası para sistemine yönelik çalışmalar, savaş sonrası dünyasında eko­nominin serbestleştirilmesi ve yapısal sorunların çözülmesi çalışmaları vb. tüm girişimlere rağmen istenilen sonucu doğurmamıştı. Sonuçta dünya 1929a geldiğinde büyük bir kriz ve ardından büyük bir çöküşle tekrar ulus devlete sarılmış ve böylece ekonomilerini koruma altına alma yoluna gitmişlerdi. Süreç sonunda ulus devlet yeniden yükselişe geçmiş, siyasi söylemler yeniden sertleşmiş ve kapitalist dünyanın konumu oldukça yıpranmıştı. Karteller dağılmış, daha korumacı ulu­sal politikalar uygulamaya konulmuştu.<a href="#_ftn72" name="_ftnref72"><sup>[316]</sup></a> Bu bir bakıma ulus devlet anlayışının ikinci yükseliş dönemiydi. Bu yükselişin asıl motive edici gücü bir kez daha ekonomiydi. Yine aşa­ğıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya bir toplum düzen­lemesi söz konusuydu. Ekonomik motivasyonlar sonucunda devlet yine her şeyi kontrol eden ana güç haline gelmişti.</p>
<p><strong>2.3.Metafizik ve Ahlakın Saf Dışı Edilişi: Sekülarizasyon</strong></p>
<p>Modernizm kendisini bilim ekseninde ve olgular ve de­ğerler ayrımı üzerinden ifade etmek suretiyle bilimden de­ğeri ve toplumsal düzenin oluşturulması sürecinde ahlakı dışlayıcı bir tavır sergilemiştir. Nesnelliği sağlamak hedefiyle izah edilen olgu-değer ayrımı, Batı düşünce formunun esas unsuru olarak günümüzde de etkinliğini sürdürmektedir.<a href="#_ftn73" name="_ftnref73"><sup>[317]</sup></a></p>
<p>Bilimsel alanda tarafsızlığın mümkün olup olmadığı, te­ori veya hipotezlerin değer yüklü olup olmadıkları felsefi an­lamda hep tartışılmıştır. Mesela kendisi de değerden arınmış bir bilimsel tavırdan bahsederken bunu daha farklı bir kul­varda ele almakta olan Weber, değerlerin sosyologların ta­rafsızlığını etkilemeyeceğini söylemiştir. Ona göre bir sos­yolog elde ettiği sonuçlar üzerinden birtakım tavsiyelerde bulunurken kaçınılmaz olarak değer yargılarıyla ilişkili ol­mak zorundadır. Yine Weber e göre ahlaki kayıtsızlık, bi­limsel bir tavır değil aksine ideolojik bir sözde tarafsızlıktır. Sosyolojide nesnellik, hangi durumlarda olgulardan bahse­dildiğinin veya hangi durumlarda değerler üzerine bir ana­liz yapıldığının vurgulanmasıdır.<sup>318</sup></p>
<p>Her ne kadar modern dönemde metafizik ve ahlakın saf dışı bırakılmasına çalışılmış gibi görünse de aksine or­taya oldukça “kötü bir metafizik ve ürkütücü bir ahlak an­layışının” çıkmasına yol açılmıştır.<sup>319</sup> Kadim ahlak anlayışı, iyi ile kötünün ayırt edilmesi ve iyinin kötüden daha yük­sek düzeyde olduğu iddiasıydı.<sup>320</sup> Oysaki modern dönemde bu iddia yıkılmış, yerine faydanın her şeyin üstünde olduğu, ilerlemeci ve hep kazanmaya endeksli değişken bir ahlak an­layışı inşa edilmiştir.</p>
<p>Modern dönem bilim anlayışının pozitivist düzlemde ampirik olarak yeniden kurgulanmasından sonra istenilen toplum modeline ulaşmanın imkânları sosyal bilimler aracı­lığıyla daha da geniş bir tabanda yayılma göstermiştir. Com- te un ortaya koyduğu çerçevede ortaya konan bilim anlayı­şının geliştiricisi<sup>321</sup> olarak ele alınabilecek Durkheim, hedef olarak toplumsal araştırmayı tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi metafizikten tamamen arındırmak istemiş<a href="#_ftn74" name="_ftnref74"><sup>[318]</sup></a> ve bu yönde çalışmalar ortaya koymuştur.</p>
<p>Ancak bugün gelinen noktada her ne kadar sosyal bilim düşüncesinin başlangıçtaki noktadan farklı bir yerde dur­duğu görülse ve söylense<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[319]</sup></a> de sosyal bilimler halen sekü- ler bir düzlemde ve kadim ahlak ilkeleri dışında faydacı bir çerçevede serüvenine devam etmektedir. Pozitivizmi yerden yere vuran eleştirel teorinin savunucuları bile din söz ko­nusu olduğunda asıl çizgiden ayrılmadıklarının sinyallerini vermekte ve pozitivistlerin, dinsel fikirlerin yerine duyusal deneyimleri geçirmek suretiyle tartışmayı metafizik alandan uzaklaştırarak bizi özgürleştirmelerinin, takdire şayan oldu­ğunu beyan etmektedirler.<a href="#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[320]</sup></a></p>
<p>Ancak Pareto ya göre esasen bir pozitivist olan Comte, tüm iddialarına rağmen metafizik varsayımları, mutlak de­ğer kavramlarını veya dogmatik gerçekleri kesinlikle saf dışı bırakmamıştır. Pareto, ilerleme düşüncesinin bu metafizik varsayımlara iyi bir örnek teşkil ettiğini ve bunun bir iler­leme dini haline geldiğini, bununsa mantıksal olarak dinsel dogmalarla aynı geçerlilikte olduğunu söylemiştir. Ona göre bu anlamda Comte un sosyolojisi en az Augustinus un tarih felsefesi kadar dogmatiktir.<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[321]</sup></a> Bunun yanı sıra Pareto, yine de bir şeyin metafizik özellikler taşımasının kullanışsız ol­duğu anlamına gelmediğini, aksine bazen saf bilimsel ola­nın kullanışsız olabileceğini eklemiştir.<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[322]</sup></a></p>
<p>Bilimin bu çerçevede ele alınmasında esas güdüleyici et­ken dindir ve modern dünyada bilimsel alanda sekülarizasyon ön plana çıkarılarak kilisenin iktidarının sarsılması çabası açıkça görülebilmektedir. Böylece dinden bağımsızlaşma, dini içeriklerden sıyrılma söz konusudur. Bununla birlikte değiş­meyen güdü olarak etki ve güçlerin kurulduğu bir çerçeve devreye girer. Bilimin bu çabasını Weber de sekülarizasyon kavramıyla açıklamaktadır.<a href="#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[323]</sup></a> Ona göre her ekonomik sistem gibi modern kapitalizm de bir inanç sistemine ve ilkelere da­yanır. Bunlar ekonomik faaliyetteki bireyler tarafından bi­linçli olarak yaşanmasa bile, bir dünya görüşü/inancı olarak adlandırılabilir. Bu bakımdan bir kapitalist zihniyet vardır. Büyük kitlelere yayıldıktan sonra kapitalist sistem geçerli­lik kazanır. Bunun için dünyevi uğraşların değerli bir hayat muhtevası olduğu kabul edilmelidir. Bunun yanında rasyo­nel iş yöntemleri gerekir. Dolayısıyla dünyevi kazançlar/ba- şarılar ve özellikle ekonomik kazanç değersiz görülmemeli­dir, tam tersine önemsenmelidir.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[324]</sup></a></p>
<p>Bununla birlikte, Durkheim’ın işlevsel din anlayışı ve sonraki süreçte Weber m ekonomik yapıların dinî anlayış­larla bağlantılı olduğu iddiasını ortaya koyması gibi gelişme­ler sonrasında din sosyolojisi kavramsallaştırması ön plana çıkmıştır. Daha sonraki süreçte ise bu alanda birtakım ça­lışmalar yapılarak toplumların dinî yapılarının reformize edilmesi yoluyla yenidünya sistemine entegrasyonu sağlan­maya çalışılmıştır. Bu durum Avrupa’daki sürecini tamam­ladıktan sonra özellikle Batı eliyle sanayileştirilmeye ve sö­mürülmeye hazır hale getirilen ülkelerdeki tepeden inmeci reformist anlayışlara/iktidarlara bakıldığında daha iyi anla- şılabilmektedir. Marks ise modern kapitalist anlayışla tam zıt noktada duruyor gibi görünmesine rağmen dinin toplumsal yapı üzerindeki etkileri konusunda modern kapitalist anla­yışla ortak bir kanaate varmaktadır</p>
<p><strong>2.4.Metodoloji/Usul/Yöntem</strong></p>
<p>Biliminin metodolojisinin ne olacağı tartışmasına para­lel olarak bir de sosyal bilimlerde ve doğa bilimlerinde kul­lanılan metodolojilerin aynı olup olmayacağı tartışmaları, bilim dünyasının gündeminde uzunca bir dönem sürüp git­miştir ve bugün halen sürmektedir. Sosyal bilimler kendisini ortaya koyarken, başlangıçta doğa bilimleriyle aynı metodo­lojinin izlenmesi gerektiği fikri ağır basmıştır. Hatta Comte sosyolojiyi son doğa bilimi olarak tanımlamıştır.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[329]</sup></a> Comte’a paralel bir şekilde düşünen ve bu metodolojik birlik fikrini savunanlara göre bilimlerde bir metodoloji birliği vardır ve zaten olmalıdır. Bu iddialar sonucunda, ilkelerin belirlen­mesi ve doğa bilimleriyle kurulan paralellik, esasen sosyal bilimlerin bir politika üretebilmesi açısından kesinlik ifade etmesi gerektiği ve bunun da ancak doğa bilimlerindeki gibi evrensel yasalara ulaşmak yoluyla elde edilebileceği ön kabu­lüne dayanmaktaydı.<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[330]</sup></a> Zaten Comte da bunu itiraf etmekte­dir.<a href="#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[331]</sup></a> Tabii ki daha sonra süreç içerisinde farklı görüşler de ortaya konulmuş ve sosyal bilimlerin kendisine has bir yön­teminin olabileceği fikri zamanla farklı sosyal bilimciler ta­rafından hararetle savunulmuştur. Ancak bu konuda bir fi­kir birliğine de varılabilmiş değildir. Bugün gelinen noktada sosyal bilimleri tekrar doğa bilimleriyle birleştirme çabaları­nın olduğunu söyleyebiliriz.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[332]</sup></a></p>
<p>Bilimsel bir metodolojiye sahip olmak, bilgiyi bir sistem bütünlüğü içerisinde üretme şansına sahip olmak imkânına kavuşmak ve bilginin hangi kurallar içerisinde üretilirse bilgi olarak kabul edilebileceğine dair de bir hüküm verebilme hakkı elde etmek anlamına gelmektedir. Buna göre bilim veya bilgi bir metot etrafında oluşur ise anlamlı olmaktadır.</p>
<p>Sosyolojinin doğa bilimlerindeki metotlarla hareket et­mesi fikri başlangıçta Simon&#8217;un doğal fizik tabiriyle zaten bir boyut kazanmıştır. Comte da benzer bir noktadan hareketle sosyolojiyi bir doğa bilimi olarak adlandırmıştır. Çünkü ona göre sosyoloji de tıpkı diğer doğa bilimleri gibi yasa temel­lidir. Toplumsal işleyişin yasalarını ortaya koyma çabasının bir sonucudur.<a href="#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[333]</sup></a> Öyle, yine Fransız düşünce adamlarından Le Play bu konuda biyolojideki hücre ve fizikteki atomun ya­nma sosyolojideki aile kavramını koymuş ve sosyolojiye de doğal bilimlerin metodolojisi ve açıklamaları ile bakmıştır.<sup><a href="#_ftn87" name="_ftnref87">[334]</a> </sup>Ancak Le Play ve ilk izleyicileri tüm bunları yaparken sosyo­loji deyimini kullanmaktan hep uzak durmuşlardır. Bunun yerine <em>Science Sociale335</em> kullanmışlardır.<a href="#_ftn88" name="_ftnref88"><sup>[336]</sup></a></p>
<p>Bu noktada sosyal bilimlerin kurucu unsurları için ortaya atılan genel bir iddia,<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[337]</sup></a> sosyal bilimlerin/sosyolojinin Comte tarafından ortaya konan çerçevesinin Durkheim tarafından yetkinleştirilmiş olduğudur.<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[338]</sup></a> Ancak burada Durkheim’ın Comte a göre daha yumuşak bir üslupla ve Comte&#8217;un keskin iddiaları yerine, önerdiği metodolojinin daha ılımlı olduğunu söylemekte mümkündür. Durkheim&#8217;e göre her ne kadar sos­yoloji geometri gibi kesin bilgilere ulaşamasa da spekülatif, metafizik veya dinî bilgiye oranla daha sağlıklı bir bilgi ka­pısını aralayabilir’339 Durkheim bu yönüyle Comte ve onun pozitivist bakış açısıyla yakınlaşma sağlar. Böylece sosyolo­jinin toplumsal alanda yönlendirmeler yapabilecek bir araç olduğunu kabul eder.<sup> <a href="#_ftn92" name="_ftnref92">[340]</a></sup></p>
<p>Bu paralelliğin yanı sıra Durkheim, yine de kendisi ile pozitivist okul arasındaki mesafeyi vurgulayarak her şeye rağmen Comte’un ampirik alana yeterince girmediğini ve kendisinin bir alternatifi olarak sunduğu şeye alternatif ol­mak yerine onu yeniden dirilttiğini ve Comte’un bilgiyi, tıpkı eleştirdiği bilgi türleri gibi bir Ortodoksiye veya dine dönüştürdüğünü söyleyerek eleştirilerini ortaya koyar. Belki de bu yüzden Durkheim, Comte’un sosyoloji kavramının yerine sosyal bilim (science sociale) kavramını kullanmak­tadır. Esasen Durkheim, Comte’u yeterince bilimsel bulmaz ve onu toplumsal çeşitliliğin farkında olmayan birisi olarak tanımlar. Ona göre Comte sadece tek bir toplumsal tür ka­bul eder ve yine kullandığı “üç hal yasası”<sup><a href="#_ftn94" name="_ftnref94">[341]</a></sup> da bilimsellik­ten uzak bir dogmadır.342</p>
<p>Durkheim, toplumsal olguların açıklanmasında etkin ne­den ve işlev kavramlarını kullanmakla birlikte, bunların bir­birlerinden bağımsız olarak işlenmeleri gerektiğinin de altını çizmiştir. Çünkü ona göre, sonuçlar her zaman niyetlendiği gibi olmayabilir. Neden ve sonuç zorunlu olsa dahi yine de birbirlerinden bağımsız olarak ele alınmalı ve incelenmelidir.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[343]</sup></a></p>
<p>Modernizm açısından sosyal bilimlerin anlamı, amacı, inşa ediliş biçimi veya nedeni metodoloji tartışmalarından hareketle ele alındığında daha anlaşılır olabilmektedir. Böy- lece sosyal bilimlerin modernizmin toplumsal inşasının en önemli aracı haline dönüştürülüşünün izlerini takip etmek daha da kolaylaşmaktadır. Bir toplumu inşa etmek, tüm di­ğer alanları da etkilemek ve inşa etme çabası anlamına gel­mektedir. Bilimin bakış açısı ve bilime bakış açısı arasındaki ayrımda, insan/bilim adamı önemli bir unsurdur. Ancak bu sadece bilim açısından değil, değer ve anlam açısından da böyledir. İnsanın ve toplumun inşa edilebilen bir varlık ola­rak ortada duruşu metodolojik tartışmalara da damgasını vurmuştur. Bilim adamının tarafsız olup olamayacağı tar­tışmaları bu noktada esaslı bir tartışma olarak önümüzde durmaktadır. Burada tartışılması gereken ve tartışılan bir başka nokta da insanın nesnel olup olmamasının sınırı, an­lamı ve gerekliliğidir. Bu noktada insanın tarafsız olamaya­cağını, ancak farklı paradigmaları anlayabileceğini düşün­mekteyiz. Zaten tüm iddialara rağmen uygulamada da bu tarafsızlık sağlanamamıştır. Nitekim teoride veya söylemde karşılığı olan şeyle pratik arasındaki durum zaman zaman paradoksal olarak birbiriyle çelişebilmektedir. Bilim eksenli bir dünya kurmak demek herkes için geçerli bir metodoloji ve nesnellik üretebilmek demekti Batı için. Ancak bilim fel­sefesi tartışmalarına baktığımızda da açıkça görebileceğimiz gibi, bu hiç de iddia edildiği gibi olmamıştır. Nitekim No- bel ödüllü iktisatçı Gary Stanley Becker (1930-2014) iktisat, sosyoloji, tarih ve diğer alanlar ve bu alanlarda çalışan bi­lim adamlarının, tıkandıklarında neredeyse tamamen keyfî bir şekilde tercihlerini ve değer yargılarım değiştirdiklerini ifade etmektedir. Uzun tartışmaların aldırdıkları mesafenin hiç de uzun olmadığını söylemektedir.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96"><sup>[344]</sup></a> özellikle de ikti­sat gibi gündelik hayatın her alanına nüfuz etmiş bir alanda, bir metodolojinin ortaya konulması oldukça güçleşmekte­dir. Bilim bir yandan kendisini değer yargılarından, ön yar­gılardan arındırıp kişisel yorum ve müdahalelerden uzakla­şabilmek yolunda durum tespiti yapan bir bilim anlamında pozitif olma (olanı ortaya koyma) amacındadır. Ancak bir diğer yönden ise bilim olarak neyin ele alınması gerektiği konusunda birtakım kıstaslar ortaya koyabilme ve bilimsel­lik çerçevesinde sınırlar belirleyebilme açısından ise norma­tif (olması gerekeni ortaya koyan) bir tavır sergilemektedir.<a href="#_ftn97" name="_ftnref97"><sup>[345]</sup></a></p>
<p>Esasen bilimin kendi ilerleyişi, metodolojinin ilerleyişin­den oldukça farklı ve bağımsız bir kulvarda gerçekleşmiş­tir.<a href="#_ftn98" name="_ftnref98"><sup>[346]</sup></a> Metodoloji ve bilimin arası sonradan geriye doğru bir anlama ve inşanın sonucunda düzeltilmeye çalışılmıştır.<a href="#_ftn99" name="_ftnref99"><sup>[347]</sup></a> Bu ayrım bilim açısından sorunlu bir hal almıştır. Metodo­lojik sınırlamalar bilimsel alanda da sorunların ortaya çık­masına yol açmıştır.<a href="#_ftn100" name="_ftnref100"><sup>[348]</sup></a> Neyin bilim olduğu bu tartışmalarla sınırlandırılmış ve diğer her şey bilim adına dışlanmıştır. Hatta kimileri metodolojinin zaman zaman bilimsel kısırlı­ğın sebebi olduğu görüşünü ileri sürmüşler ve metodolojinin yerinin bilimsel gelişmelerin ana sebebi değil, olsa olsa yar­dımcı bir unsuru olduğu fikrini ortaya koymuşlardır. Çünkü hiçbir bilim yöntem üzerine incelemeyle başlamamış, aksine yöntem daha sonra tamamlayıcı bir unsur olarak gelmiştir.<a href="#_ftn101" name="_ftnref101"><sup>[349]</sup></a></p>
<p>Modern dönem doğayı, sebep ve sonuçlar düzleminde iş­leyen bir mekanizma olarak tanımlamıştır. Ve bunun meto­dunu deney ve gözlem, ifade ediliş dilini de matematik ola­rak ortaya koymuştur. Bilinmez ve kapalı bir kutu olan evren Newton aracılığıyla yeniden kurgulanmış ve Aydınlanma baş­lamıştı. Bu noktada yeni anlayışa göre evren, hareket eden bir madde olarak tanımlanabilecek ve evrensel yasalara da­yalı matematiksel olarak da ifade edilebilen güçlerce yön­lendirilen bir mekanizmaydı.<a href="#_ftn102" name="_ftnref102"><sup>[350]</sup></a> Her ne kadar Newton, tüm bunların bir Tanrı tarafından düzenlendiği fikrini açıkça ortaya koysa da Aydınlanmacılar bununla ilgilenmemişler­dir. Onlar kendi kendine işleyen bir evren modelini öncele- yerek Newton’u bu yönü ile ön plana çıkarmışlardır.<a href="#_ftn103" name="_ftnref103"><sup>[351]</sup></a> Basit bir ifadeyle Newton’u araçsallaştırmışlardır.</p>
<p>Buradan tekrar bilim ve metodoloji tartışmalarına geri dönecek olursak, bu yeni dönem evren anlayışı ve bilimin bu tanımsal sınırlaması içerisinde hareket eden natüralistlerin, metodoloji olarak sosyal alanda da doğa bilimleri alanındaki ilkelerle hareket edilebileceğini savunarak tartışmayı genişlet­tiklerini söylememiz gerekmektedir. Bu genel görüşü sahip­lenen Durkheim buradan yola çıkarak bir metodolojik natü- ralizm ortaya koyar ve bununla doğa bilimlerinde uygulanan tüm metodolojik kuralların sosyal bilimlerde de kullanılabi­lir olduğunu ve hatta bunun böyle olması gerektiğini vurgu­lar. Buradan hareketle, tıpkı doğa bilimlerindekine benzer or­taklıklar üzerinden sosyolojik alanda da bir genelgeçer ilkeler bütününün oluşturulabileceğini düşünen Durkheim, bu konu üzerinde özellikle yoğunlaşmıştır. Natüralist yaklaşımın bu düşünce biçimi» sosyolojide hem o dönemde hem de günü­müzde etkisini halen sürdürmektedir.&#8217;352</p>
<p>Sosyal bilimlerin öncüsü sayılan isimler de doğa bilimle­rinde ortaya çıkan bu yükselişin etkisiyle doğa bilimlerinin metodolojisi ve bilime bakış açısından yola çıkarak doğaya indirgenmiş bir toplumun yasalarını bulma yoluna gitmiş­lerdir.353 Newton un doğa alanında yapmış olduğu sistema­tikleştirme ve kullandığı yöntem Adam Smith tarafından da benimsenmiş ve o, Newton un başarısının sadece buluşlarıyla ilgili olmadığım, esas başarısının felsefi araştırmaların yön­temi ve amacı konusunda ortaya koydukları olduğunu söyle­yerek kendi metodolojisiyle Newton arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur. Smith de buradan yola çıkarak tıpkı Newton un doğanın yasalarını ortaya koyması gibi insan davranışları­nın yasalarına ulaşmayı amaçlamıştır. Bütün bireysel veya kültürel farklılıklara rağmen tüm insanların evrensel ortak yönlerinin daha doğrusu ortak bir doğalarının olduğu fik­rini öncülerinden devralan Smith, bu düzlemde ampirik bir araştırma metodolojisini benimsemiş ve önermiştir. Bu an­lamda tümden gelimle doğayı anlamaya çalışan kartezyen fel­sefe ve doğanın sadece dış görünüşleri üzerinden tanımlama yoluna giden Bacon’ın metodolojilerine de itiraz etmiştir.<sup>354</sup></p>
<p>Pareto da benzer bir noktada sosyoloji ve doğa bilimleri arasında bir ilişki kurmaktadır. Sosyolojinin de tıpkı doğa bilimleri gibi deneysel bir formda ortaya konulması yoluyla kesin bir bilim olabileceğini söylemektedir. Tıpkı Smith gibi o da Newton’un başarılarından etkilenmiş ve aynı sonuçlara sosyal bilimlerde de ulaşmayı ummuştur. Bu yüzden de sos­yolojinin hedefe yürümesinde en önemli iki unsurun deney  ve gözlem olduğunu söylemiştir. Böylece tümevarım yoluyla birtakım gerçeklere ulaşabileceğini de umut etmiştir.355</p>
<p>Her ne kadar, metodoloji tartışmaları genellikle doğa bi­limleri üzerinden inşa edilmiş ve bu anlamda mekanik bir iş­leyişin keşfi üzerinden ilerlemişse de sosyal bilimler alanının insanla ilgileniyor olması, bu metodolojinin sosyal bilimlere uygulanabilirliğini tartışmalı hale getirmiş ve sosyal bilim­lerin bilimsellik boyutu tartışmalı olmuştur. Öyle ki Kuhn kendi tartışmalarında sosyal bilimleri oturmuş bir paradigma anlayışı olmayan<a href="#_ftn104" name="_ftnref104"><sup>[356]</sup></a><sup> <a href="#_ftn105" name="_ftnref105"></a></sup> bir alan olarak paradigma öncesi bir aşa­mada saymış ve sosyal bilimleri tartışmalı bir halde ortada bırakmıştır. Ancak ilginç bir şekilde bir kısım sosyal bilim­ciler, Kuhn un bu değerlendirmesini görmezlikten gelerek si­yaset bilimi, sosyoloji, psikoloji ve hatta tarih alanında bile paradigma kavramını yoğun olarak kullanmışlardır.<a href="#_ftn106" name="_ftnref106"><sup>[357]</sup></a> Sos­yal bilimlerin kendisine metodoloji olarak doğa bilimlerini örnek alması Popper tarafından da birtakım eleştirilere tabi tutulmuştur. Popper a göre de sosyal bilimler henüz Gali- leo’sunu bulamamıştır<a href="#_ftn107" name="_ftnref107"><sup>[358]</sup></a> ve yine Popper’a göre sosyal bilim­ler amaçlı eylemlerin amaçlanmayan sonuçlarını incelemek üzerine yoğunlaşmalıdır. Popper genel olarak toplumsal olay­ların bireyler üstü bir yapıda ele alınmasından ziyade birey­lerin fiilleri üzerinden açıklanması gerektiğini düşünmekte­dir. Ancak ona göre her ne kadar bireyler fiilleri ile bir şeyler amaçlasalar da vardıkları sonuç her zaman amaçladıkları gibi olmayabilir. Bu açıdan Popper’ı metodolojik bireyci ola­rak görmek mümkündür.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108"><sup>[359]</sup></a></p>
<p>Doğa bilimleriyle sosyal bilimler arasındaki farklılığa dikkat çeken isimlerden birisi de yine çağdaş yazarlardan R. Bhaskar’dır. Bhaskar’a göre toplumsal yapılar, doğal olanlar­dan farklı olarak etkiledikleri unsurlardan bağımsız değiller­dir ve daha değişkendirler. Nasıl ki biyolojik bir meseleyi kim­yasal süreçlerle veya kimyasal olanı fiziksel mekanizmalarla açıklamak bir eksiklik olacaksa sosyal olan da başka bilim­lerle birlikte ele alınamayan, kendisine özgü alanlara sahip­tir. Ancak Bhaskar bakış açısı olarak bireyselci bir açıklama yerine bütünsel bir açıklama yapmayı önerir. Çünkü ona göre sosyal olan kendine özgü bir içeriğe sahiptir.<sup>360</sup></p>
<p>Sosyal bilimler alanında metodoloji tartışmalarında doğal bilimlere en yakın alan olarak görülen ekonominin de tıpkı diğer alanlar gibi biç bilim olma yönünde sürekli bir nesnel­lik arayışı olmuştur ve ]bu yüzden de ekonomi bilimi» model olarak kendisine genellikle doğa bilimlerine yakın metodo­lojiler seçme gayretinde olmuştur. Başlangıçta klasik ekono­minin öncülerinin güce dayalı ve hatta ırkçı açıklamalarının zamanla kitlelere kabul, ettirilmesi, yaygınlaştırılması ve izah edilmesi güçleşmiştir. Çünkü klasik ekonomi anlayışı aynı zamanda liberal anlayışı kendisine çerçeve olarak benimse­diğinin altını çizmekte ve bu noktadan hareket ettiğini id­dia etmekteydi. İşte bu çelişki zamanla birtakım açılımları da bitlikte getirmişti. Bu noktada ahlaki değerler ekseninde arayışlar ortaya konulurken özellikle İngiltere merkezli dü­şünme ve uygulamalarda, ırkçılık ve güçten de vazgeçileme- mekteydi.<sup>361</sup> Ancak ilerleyen dönemlerde, sürece başka güç­lerin katılması veya katılması gerekliliği, başka arayışların ortaya çıkmasını da tetiklemiştir. Bu açıdan ekonominin daha <u>bilimsel bir alan olara</u>k izah çalışmaları da hız kazanmıştır.</p>
<p>Ekonomi-politiğin ekonomiye evrilmesi çalışmaları<a href="#_ftn109" name="_ftnref109"><sup>[362]</sup></a> ile eko­nominin bilimsellik temelleri güçlendirilmiş, ekonomi ken­disine kanunlar ararken bu kanunları ispat etme çabasıyla kendisini fizik bilimine<a href="#_ftn110" name="_ftnref110"><sup>[363]</sup></a> daha yakın hissetmiş ve fizikteki bazı kavramları ekonomi alanına taşıyarak bir açıklama ge­tirmeye çalışmıştır. Hatta bu çaba o kadar ileri gitmiştir ki ekonominin bir sosyal bilim olmadığı sonucuna varanlar bile olmuştur.<a href="#_ftn111" name="_ftnref111"><sup>[364]</sup></a> Diğer yandan ise “Popper ekonomiyi en rasyo­nel sosyal bilim olarak alma ve bu yüzden çürütülmeye açık bilgi biçimleri sunduğu için diğerlerinin izlemesi gereken bir bilim olarak görme eğilimindeydi.”<a href="#_ftn112" name="_ftnref112"><sup>[365]</sup></a></p>
<p>Bugün tıp ve teknolojik alanda varılan aşamada insan psikolojisinin veya toplumun okunmasında beynin işleyişi ve vücuttaki fizyolojik değişimler üzerinden insan davra­nışlarının okunmaya çalışılması,<a href="#_ftn113" name="_ftnref113"><sup>[366]</sup></a> doğa bilimlerinin sosyal olanı tespit etme ve yönlendirmede yeniden etkin hale gel­mesi, belki de sosyal bilimlerin başladığı yere geri dönüşü­nün işareti kabul edilebilir. Toplumun ve insanın kontrolü ve dizaynı acaba bu yolla sağlanabilir mi ve bu sosyal bilimlerin tamamen ortadan kaldırılmasına dair bir sonuç doğurabilir mi? Veya insan ve toplum biyolojiye, fiziğe indirgenebilir mi?</p>
<p>Eğer bir bütün olarak metodolojiden bahsedeceksek ve bu metodolojilerde ortaya konan nesnellik tartışmalarına gi­receksek, burada tartışacağımız bir diğer husus da bilimin önerdiği metotlarda» ampirik veya rasyonalist olsun, nesnel­lik diye adlandırabileceğimiz alanın sınırlarıyla ilgilidir. Bu­rada gözlemin veya gözlemcinin değer, çıkar, hipotez, kav­ram367 yüklü olup olmadığı veya olamayacağı tartışmalarında baktığımız noktayı iyi belirlemeliyiz. Mesela Tanrının varlı­ğım inkâr edemeyen Newton veya Descartes’ın,<sup> <a href="#_ftn115" name="_ftnref115">[368]</a></sup> tıkandık­ları alan da Tanrı ile ilişki kurmaları ve metafizik bir boyut iddiasını ortaya koymaları onların Batılı anlamda bile bilim adamı olup olmadıkları konusuna bir şüphe getirmemekte­dir. Aksine öncü isimler olarak bugün bile süreç içerisindeki yerlerini korumaktadırlar. Ancak doğacı bir anlayışla, Tan­rı&#8217;yı devre dışı bırakan anlayışların da bilimsel olarak benzer metotlar kullandıkları açıktır. Bu metot ampirist veya rasyo­nalisttir, ancak sonuçları elde etme ve yorumlama süreçleri farklıdır. Elde edilen sonuç aynı olsa bile bunu yorumlama biçimi bir medeniyet tasavvurunun sonucudur. Dolayısıyla bilim, sonuca varırken benzer metotlar kullanıp aynı sonuç­lara bile ulaşsa, farklı medeniyet tasavvurlarında bu sonuç­lar farklı anlamlar ve kullanım biçimleri elde edeceklerdir. Bu durum özellikle sosyal bilimlerde daha belirgindir. Bu­gün sosyal bilimler içerisinde ele aldığımız hukuk gibi bir alanda doğal haklar veya insan hakları kavramlarının içi­nin doldurulması hususunda medeniyet tasavvurumuz çok önemli bir rol oynamaktadır. Oysa bugün bilim adamları­nın, sanki böyle bir şey yokmuş gibi davranmaları, sanki tek bir medeniyet tasavvuru varmış veya olması gerekiyormuş gibi davranıyor olmaları, “bilimsel” olmaktan uzak bir sos­yal mühendislik projesinin sonucudur.</p>
<p>Netice itibari ile insan, toplum ve tarihsel süreç çerçe­vesinde sosyal kanunların tespiti hususu sosyal bilimlerin amacı olarak görünmektedir. Başlangıçta tümevarım yönte­miyle elde edilen veya elde edilecek kanunlar tümdengelim yöntemiyle detaylandırılacak ve taşlar bir bir yerine oturtu­lacaktır. Bu yönüyle bilimin bir ideoloji çerçevesinde şekil­lendirilmesi daha da kolaylaşmış olacaktır.<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[369]</sup></a></p>
<p>Fatih Kucur &#8211; Sosyal Bilimleri Yeniden Düşünmek,syf:89-136</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[237]</a> Franco Ferrarotti, “Endüstri Devrimi ve Bilim, Teknoloji ve İktidarın Ye­nilikleri,” <em>Bilim ve İktidar,</em> 12. bs., ed. Frederico Mayor, Augusto Forti, çev., <em>r</em>I Mehmet Küçük (Ankara: Tübitak Yayınlan, 2004), 43.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[238]</a> A.e., s. 54.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[239]</a> Patrick Baert, <em>Sosyal Bilimler Felsefesi,</em> çev., Ümit Tatlıcan (İstanbul: Küre Yayınlan, 2010), 154.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[240]</a> Ben Fine, <em>Sosyal Sermaye Sosyal Bilime Karşı, Bin Yılın Eşiğinde Ekonomik Politik Ve Sosyal Bilimler,</em> çev., Ayşegül Kars (İstanbul: Yordam Kitap, 2008), 38.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[241]</a> Baert, a.g.e., s. 155-156.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[242]</a> Baert, a.g.e., s. 32.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[243]</a> Gerhard Kessler, <em>Sosyolojiye Başlangıç,</em> 2. bs., çev., Z. Fahri Fındıkoğlu (İs­tanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1985), 168.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[244]</a> Derek Layder, <em>Sosyal Teoriye Giriş,</em> 3. bs., çev., Ümit Tatlıcan (İstanbul: Küre Yayınlan, 2010), 54.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[245]</a> Muhammed Kutup, <em>Sosyal Bilimlerin İslami Temelleri,</em> çev., M. Beşir Eryar- soy (İstanbul: Beka Yayıncılık, 2011), 10.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[246]</a> E. E Schumacher, <em>Küçük Güzeldir, çev.,</em> Osman Deniztekin (İstanbul- E Ya- ymları, 1979), 104.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[247]</a> A.e.,8.105.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[248]</a> Rudolf Richter, <em>Sosyolojik Paradigmalar,</em> çev., Necmeddin Doğan (İstanbul, Küre Yayınları, 2012), 229.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[249]</a> A.e., s. 229.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[250]</a> A.e., s. 230</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[251]</a> Robert Nisbet, Akla ve Bilime olan vurgunun öne çıkmasıyla Akıl Çağı olarak adlandırılan Aydınlanmanın, esasen 18. yüzyılda Hristiyanlığa yapı­lan saldırılar çağı olarak tarif edilmesi gerektiğini ve zaten Aydınlanmanın da bundan başka bir şey olmadığım söylemektedir. <em>Bkz.</em> Robert Bierstedt, “18. Yüzyılda Sosyolojik Düşünce”, <em>Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi,</em> 2. bs., çev., Uygur Kocabaşoğlu, ed., Tom Bottomore, Robert Nisbet (İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2010), 22.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[252]</a> Her ne kadar Adam Smith değerin üretim faktörleri tarafından belirlendi­ğini söylemekteyse de nihayetinde, emek de üretim faktörleri arasındadır ve maliyetlere ciddi bir etkide bulunmaktadır. Ayrıca o dönemin şartları içerisinde emeğin yoğun kullanımını göz önünde tutmak gerekir.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[253]</a> Scott Gordon, <em>Sosyal Bilimler Tarihi ve Felsefesi,</em> çev., Ümit Tatlıcan, Haşan Kösebalaban (İstanbul: Küre Yayınları, 2015), 169-170.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[254]</a> Bu noktada Ricardo azalan verim kanununun imalat sanayi için geçerli olmadığını düşünmekteydi. Bu kanunun bütün üretim alanlarında geçerli olduğu fikrine ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru varıldı. Bu süreçte neok- lasik iktisat sürecidir.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[255]</a> A.e., s. 202.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[256]</a> Peter VVagner, <em>Modernliğin Sosyolojisi,</em> çev.» Mehmet Küçük (İstanbul: Ay­rıntı Yayınları, 2005), 14.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[257]</a> A.e., s. 16.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[258]</a> Wallace, Wolf, a.g.e. s. 62.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[259]</a> Richter, a.g.e., s. 166.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[260]</sup></a>                           7^,<sup>Ö2eUlkler1</sup>’ <sup>VerÜnÜlik</sup>&gt; hesaplanabilirlik, ön-</p>
<p>gorulebılırlık ve kontroldür <em>Bkz.A.e.,</em> s 166</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[262]</a> Piyasanın gereklerine uymayanın piyasa dışı kalması liberal düşüncenin de önemli bir öngörüsüdür. Dolayısıyla piyasanın dönüştürücü gücü önemli bir etkendir. Çünkü piyasa müdahale edilemez ve edilmemesi gereken bir alandır. Postmodern dönemde gücün görünmez olduğu fikri esasen eksik­tir. Çünkü görünmez bir elin her şeyi dengeye getireceği fikri eskidir.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[263]</a> Burada sekülerleşmeyi Weber’in tanımıyla, yani aslen dine ve kadim dün­yaya ait formların içeriğinin boşaltılarak bağlanımdan kopuk bir ritüel ha-</p>
<p>line getirilmesi anlamında kullanmaktayız.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[264]</a> Kuran (57/27) Hıristiyanların esasen dinden olmayan kurumlan inşa ede­rek kendilerini daralttıklarının ve kendileri için handikap üreten bir durum ürettiklerinin altını çizmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[265]</a> Fine, a.g.e.,s. 61.</p>
<p>266 A.e„ s. 187.</p>
<p>267 Gordon, a.g.e., s. 527.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[268]</a> Ellen Meiksins Wood, <em>Sermaye İmparatorluğu,</em> çev., Oya Köymen (İstanbul: Yordam Kitap Yayınları, 2012), 102.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[269]</a> A.e, s. 90-106.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[270]</sup></a><sup> D</sup>|t i?<sup>0</sup>&#8221;’’”’” <sup>Çev</sup>” <sup>Volkan Hacı</sup>°ğ<sup>lu</sup> Sentez Yaym-</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[271]</a> Mesela bu noktada J. S. Mill’in <em>Milli Özgürlük ve Temsili Yönetim</em> isimli kitabında değindiği ve insan toplamlarını, medenileşmiş -ki bunlar Av­rupalIlardır- ve medenileşmemiş, daha henüz bebeklik çağını yaşayan az gelişmiş insan topluluklarının ki bunlar Batı dışındaki toplumlardır diye yapmış olduğu ayrım ibretliktir. Bu anlamda Mili bu eserinde oldukça fazla örnek sunmaktadır. <em>Bkz.</em> Bhikhu Parekh, “Üstün İnsanlar Mill’den Rawls’a Liberalizmin Dar Görüşlülüğü”, çev., Hızır Murat Köse, <em>Doğu Batı Dergisi </em>17(2001-2002): 110-111.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[272]</a> “özgürlük gibi haklar sadece onu güzel bir şekilde kullanma gücüne sahip, kendi kendine düşünüp karar verebilen ve başkasının yardımı olmadan ge­lişebilecek derecede “olgunlaşmış” toplumlara aittir.” <em>Bkz. A.e.,</em> s. İH.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[273]</a> Fuat Sezgin, <em>Bilim Tarihi Sohbetleri,</em> 3. bs., söy., Sefer Turan (İstanbul: Ti- maş Yayınları, 2011), 95.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[274]</a> A.e., s. 95.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[275]</a> Toplumsal gelenekler, görenekler ve değerlerin tahrip edilmesi çok da önemsenmemiştir. Aksine desteklenmiştir. Çünkü geleneksel toplum tipi­nin modern ekonomik anlayışın karşısında olduğu düşüncesi hâkimdir</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[276]</a> Wood, a.g.e., s. 36.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[277]</a> Nusret Ekin, <em>Endüstri İlişkileri</em> (İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1984), 27.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[278]</a> İbadethane merkezli şehir modelleri yerine işyeri merkezli şehirler, ana caddeler, yatay mimari yerine çok katlı binalar ve dönüştürülen mahremi­yet sınırları vs.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[279]</a> Richter, a.g.e., s. 189-190.</p>
<p>280 Ulus olma bilincinde dahil.</p>
<p>281 Ellen Kappy Suckiel, <em>Willlam James’in Pragmatık Felsefesi,çev.Celal Türer</em> (istanbul; Paradigma Yayınlan, 2003), 87-100</p>
<p>282 Sosyal sermaye ile iktisadi büyüme anamdaki bağlantıyı ortaya koyan bir çalışma için <em>bkt.i.</em> Rwen, “Ruk and Reward; Gary BeckeD Contrbutum. fo Eeonomia, Samdan <em>fournal OfEconomict</em> 95/1 (1993)- 7-23</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[283]</a> Wallace, Wolf, a.g.e., 8.179.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[284]</a> Ivan Illıch, <em>Okulsuz Toplum,</em> çev.» Celal öner (İstanbul: Oda Yayınlan, 2006), 23.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[285]</a> Güler Günsoy, “Beşeri Sermaye ve İnsani Gelişme İçin Erken Çocukluk</p>
<p>Eğitiminin Önemi, <em>The Journal Of Knowledge Economy and Knowledge Management</em> 4:2 (2009’Aralık), 23-43. (erişim: 05.04.2015)</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[286]</a> Wallace, Wolf, a.g.e., s. 179-180.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[287]</a> Yasemin Işıktaç, “Bir Hukuk Tanımı Vermenin Zorunluluğu,” <em>Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi</em> 2:2 (1998 Haziran), 0-0. (erişim 01.06.2015)</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[288]</a> Ancak burada Popper yüzeysel bir bakış sergilemektedir. Saf tekçilik diye kavramsallaştırdığı ve normların insan doğasına aykırı olamayacağı görü­şünü öne süren görüş diye eleştirdiği düşünce biçiminin bu kadar sığ olma­dığı da açıktır. Mesela hiçbir dinî düşünce; Müslüman, Yahudi veya Hris- tiyan, trafik lambalarının veya kurallarının konulmasına itiraz etmemiştir ve etmez sanırım. Burada normatif yasadan kasıt buysa bu Poppefın bakış açısının darlığı anlamına gelir. Ancak bir yasaya insan doğasına aykırı diye itiraz edebilmek ayrı bir konudur. însan doğası nedir ve bunu kim belir­ler; bu da ayrı bir tartışma. Nitekim psikoloji ve sosyoloji gibi bilimler bazı noktalarda bu soruya da cevap aramıştır denilebilir. Hukukun, psikolojinin veya sosyolojinin bilimsel olması bazen biraz da budur. Yani nesnel yasalar ortaya koyabilmek -ki Popper da bunu kabul etmektedir. Dinler açısından- sa bu bazen verili bir bilgidir. Eş cinsellik gibi konulardaki tartışmalarda insanın doğası ve hukuk arasındaki ilişki belki daha görünür olabilecektir.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47">[289]</a> Kari Popper, <em>Açık Toplum ve Düşmanları,</em> cilt 1, 2. bs., çev., Mete Tunçay (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1989), 68-69.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[290]</a> Hans Freyer, <em>Sosyoloji Kuramları Tarihi.</em> çev., Tahir Çağatay (Ankara: Doğu <a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a>Batı Yayınlan, Mart 2012), 219                                                                        <sup>6</sup></p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[292]</a> Wallace, Wolf, a.g.e., s. 48-49.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[293]</a> Her ne kadar birçok alanda evrensel değerlerden bahsedilse de bu liberal, seküler dünya görüşünün dayatılan hukuk anlayışıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[294]</a> Elbette ki hukuksal düzenlemeler değişkenlik gösterebilir. Ancak buradaki değişkenden kasıt güce göre evrilen bir hukuk anlayışıdır. Yani özü ve ilkesi olmayan keyfî değişikliklerdir.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[295]</a> Doğan özlem, <em>Kavram ve Düşünce Tarihi Çalışmaları (Kavramlar ve Tarih­leri II)</em> (İstanbul: İnkılap Kitabevi, 2006), 102-103.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[296]</a> A.e„ s. 104</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[297]</a> A.e., s. 105.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[298]</a> Wood, a.g.e., s. 35.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[299]</a> A.e., s. 92.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[300]</a> A.e., s. 85-89.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[301]</a> Mehmet Ali Kılıçbay, “Önsöz,” <em>Leviathan,</em> Thomas Hobbes, 6. bs„ çev., Se­mih Lim (İstanbul: Yapı Kredi Yayınlan, 2007), 10.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[302]</a> Wood, a.g.e., s. 93-96.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[305]</a> A.e., s. 101-102</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[306]</a> Yıldız Akpolat, “Sosyoloji, Kapitalizm ve Ulus Devlet,” <em>Türk Sosyolojisinde Devrimcilik, Buhran ve Muhafazakârlık</em> (İstanbul: Doğu Kitabevi, 2014), 175.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[307]</a> Abdulvahap Akıncı, “Modern Ulus Devletlerin Doğuşu,” <em>Dumlupınar Üni­versitesi Sosyal Bilimler Dergisi</em> 34 (Aralık 2012): 61.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[308]</a> Elias, a.g.e., s. 285.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[309]</a> Akpolat, a.g.e., s. 176.</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66">[310]</a> A.e.</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67">[311]</a> Wood, a.g.e., s. 33-33.</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68">[312]</a> Akpolat, a.g.e., s. 171.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69">[313]</a> Kendi içi işleyişlerini uzun yıllar önce sermaye lehine düzenlemiş olan, zenginleşmiş Batı devletleri dışında kalan ülkelerin de serbest bölge, vergi indirimi, gümrük kotası, ucuz işgücü temin etme vb. birçok alanda ser­mayenin önünü açması ve gerektiğinde önemli tavizler vermek zorunda bırakılmaları da bu bahis altında ayrı bir başlık altında gözden kaçırılma­malıdır. Uluslararası birtakım kuramların buralarda oynadıkları rollerin uzun uzun burada anlatılması da çalışmanın hacmini artırmaktan öte bir şey olmayacaktır.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70">[314]</a> Gülten Kazgan, “Prof. Dr. Haydar Kazgan ve Osmanh Finans Tarihi,” <em>Yakın Tarihimizin İktisadi Panoraması,</em> ed. Ertuğrul Tokdemir, Öner Günçavdı, Saime Suna Kayam (Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2011), 11-12.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71">[315]</a> A.e„ s. 10.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72">[316]</a> Herbert R. Reginbogin, “1930’lardaki Müdahaleci veya Güdümlü Piya­sa Ekonomisi ve Risk Altındaki Demokrasi Tartışmasına Yeniden Bakış,” <em>Yaktn Tarihimizin İktisadi Panoraması,</em> çev., Fatma Nur Karaman, ed. Er- tuğrul Tokdemir, öner Günçavdı, Saime Suna Kayam (Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 2011), 220-221.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73">[317]</a> Gordon, a.g.e., s. 541.</p>
<p>318 A.e., i. 542-543.</p>
<p>319 Schumacher, a.g.e, s. 110.</p>
<p>320 A.e.,ı. 121.</p>
<p>321 Akpolat, a.g.e., s. 231.</p>
<p>322.Baert, a.g.e., s. 54.</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75">[323]</a> Akpolat, a.g.e., s. 231</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76">[324]</a> Baert, a.g.e., s. 154.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77">[325]</a> Freyer, a.g.e, s. 148-149.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78">[326]</a> A.e„ s. 149.</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79">[327]</a> A.e„ s. 184.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80">[328]</a> A.e.» s. 184-185.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81">[329]</a> Akpolat, a.g.e., s. 234.</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82">[330]</a> A.e., s. 247-255.</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83">[331]</a> A.e., s. 240.</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84">[332]</a> Giddens, 2005; Akpolat, 2014.</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85">[333]</a> Akpolat, a.g.e., s. 242.</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86">[334]</a> Freyer, a.g.e., s. 238.</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87">[335]</a> Prens Sabahattin <em>Science Sociale’yi</em> “İlmî İçtima” <em>Sociologie</em> kelimesini ise “İlmî İçtimai” olarak çevirmektedir. A.e., s. 244.</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88">[336]</a> A.e., s. 241.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89">[337]</a> Sosyal bilimlerin esasen daha yeni bir bilim olduğu konusu da tartışmalı bir konudur ki bu çalışma bir açıdan sosyal bilimlerin inşa sürecinin iddia edildiği gibi 19. yüzyıl değil daha önceki süreçlerde inşa edildiğini de ortaya koyma iddiasındadır.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90">[338]</a> Akpolat, a.g.e., s. 232. Burada ilginç bir noktada genel olarak ikincil kay­naklar Durkheimı pozitivist olarak nitelendirmektedirler. Ancak Durkhe­im pozitivist kavramı yerine rasyonalizm, bilimsel rasyonalizm veya rasyo­nalist ampirizm gibi terimler kullanır. Böyiece kendisini Comte ve Spen- cer’m pozitivist metafiziği olarak gördüğü bakış açısından farklılaştırma çabasına girer. Ancak nedense bu çaba pek kabul görmemiştir. <em>Bkz.</em> Baert, a.g.e„ s. 25.</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91">[339]</a> A.e., s. 26.</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92">[340]</a> A.e.,s. 27.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93">[341]</a> Comte ilerlemeci bir bakış açısıyla toplumların tarihsel süreç içerisinde ev- rüerek derlediğini söylemektedir. Ona göre toplumlar bugüne üç aşamada gelmişlerdir. Bu aşamalar teolojik, metafizik ve pozitivist aşamalardır.</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94">[342]</a> A.e., s. <em>TJ.                                                                                              <sup>T</sup></em></p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95">[343]</a> A.e.,1.43.</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96">[344]</a> Fine, a.g.e., s. 94.</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97">[345]</a> Ömer Demir, <em>Kurumcu İktisat</em> (Ankara: Vadi Yayınları, 1996), 127.</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98">[346]</a> Alexandere Koyre, <em>Bilim Tarihi Yazıları,</em> 2. bs., çev., Kurtuluş Dinçer (Anka­ra: Tübitak Yayınları, 2000), 92.</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99">[347]</a> Mesela metodoloji tartışmalarının yoğunlaştığı dönemlerde bir sosyal bi- 1ta olarak ekonomi kendisini zaten ciddi anlamda ortaya koymuş belirleyi-</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100">[348]</a> A.e., s. 92.</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101">[349]</a> A.e., s. 93.</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102">[350]</a> Ahmet Çiğdem, <em>Aydınlanma Felsefesi</em> (İstanbul: Ağaç Yayıncılık, 1993), 62- 63.</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103">[351]</a> A.e.,s. 63.</p>
<p>352.Baert, a.g.e., s. 22</p>
<p>353.Gordon, a.g.e., s. 159</p>
<p>354.a.e.159</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104">[355]</a> Freyer, a.g.e, s. 277.</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105">[356]</a> Ömer Demir, <em>İktisat ve Yöntem</em> (İstanbul: îz Yayıncılık, 1995), 240-241.</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106">[357]</a> Demir, <em>Kurumcu İktisat,</em> s. 4-5.</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107">[358]</a> Demir, <em>İktisat ve Yöntem,</em> s. 241.</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108">[359]</a> Baert, a.g.e., s. 114.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>360 A.e.,s. 138.</p>
<p>361 Wood, a.g.e., s. 118-127.</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109">[362]</a> 19. yüzyıla varıldığında neoklasik iktisadın çabaları sonucu da başlangıçta “ekonomi politik” olarak adlandırılan bilim artık sadece “ekonomi’ye dö­nüşmüştür. <em>Bkz.</em> Gordon, a.g.e., s. 200.</p>
<p><a href="#_ftnref110" name="_ftn110">[363]</a> Unutulmamalıdır ki Smion’un sosyal fizik adlandırması da başlangıçta Comte’un da başvurduğu bir şeydi. Comte buna süreç içerisinde sosyoloji diyecekti.</p>
<p><a href="#_ftnref111" name="_ftn111">[364]</a> Feridun Yılmaz, <em>Rasyonalite</em> (İstanbul: Paradigma Yayınları, 2009), 81-82.</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112">[365]</a> Baert, a.g.e., s. 95.</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113">[366]</a> TMS yöntemiyle, beyne direk elektromanyetik dalgaların aracılığıyla mü­dahale etmek ve böylece depresyon, anksiyete, şizofreni, panik atak, duy­gu durum bozuklukları gibi durumlarda daha etkili bir sonuç elde etmek benzeri teknolojik yöntemler. <em>Bkz.</em> Mehmet Yavuz, “Depresyon Tedavisi,” (Çevrimiçi) <a href="https://www.medikalakademi.com.tr/depresyon-tedavisi-han-gi-yontem-etkili-psikoterapi-mi-ilac-tedavisi-mi/">https://www.medikalakademi.com.tr/depresyon-tedavisi-han- gi-yontem-etkili-psikoterapi-mi-ilac-tedavisi-mi/</a> 1 Ekim 2015.</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114">[367]</a> Gordon, a.g.e., s. 66-68.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115">[368]</a> Caner Taslaman, “Arzu Delili: Arzulardan Allaha İnanmak,” <em>Allah, Felse­</em>fi^ <sup>Canel Tas,aman</sup>&gt; <sup>En</sup>is Doko (İstanbul: İstanbul Yaymevi,</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116">[369]</a> Akpolat, a.g.e., s. 243.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanayi-devrimi-sonrasi-toplumsal-sureclerin-sekillenmesinde-sosyal-bilimlerin-etkisi/">Sanayi Devrimi Sonrası Toplumsal Süreçlerin Şekillenmesinde Sosyal Bilimlerin Etkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sanayi-devrimi-sonrasi-toplumsal-sureclerin-sekillenmesinde-sosyal-bilimlerin-etkisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalist Epistemolojik Tasavvur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Dec 2021 06:15:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulvahab M. El-Messiri]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalist felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülarizm]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararasılaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25692</guid>

					<description><![CDATA[<p>1 Tarihsel bir pratik olarak emperyalizmin Batı medeniyetinden ve Batı&#8217;nın evren anlayışından bir sapma olduğu iddia edilir. Yani kendi sorunlarını dünyanın geri kalanına ihraç eden ve diğer uluslar üzerinde hegemonya kuran emperyalist çözümün, yönetim felsefesi olarak demokrasiyi, ekonomik dü­zen olarak laissez-faire&#8217;yi ve evrensel felsefe olarak rasyonalizm ve hümanizmi benimsemiş Avrupa&#8217;nın liberal, hümanist ve aydınlanmış bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/">Emperyalist Epistemolojik Tasavvur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25708 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-300x165.png" alt="" width="398" height="219" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-300x165.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-600x330.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-768x422.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-1024x563.png 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-1536x845.png 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir.png 1538w" sizes="(max-width: 398px) 100vw, 398px" />1</p>
<p>Tarihsel bir pratik olarak emperyalizmin Batı medeniyetinden ve Batı&#8217;nın evren anlayışından bir sapma olduğu iddia edilir. Yani kendi sorunlarını dünyanın geri kalanına ihraç eden ve diğer uluslar üzerinde hegemonya kuran emperyalist çözümün, yönetim felsefesi olarak demokrasiyi, ekonomik dü­zen olarak <em>laissez-faire&#8217;yi</em> ve evrensel felsefe olarak rasyonalizm ve hümanizmi benimsemiş Avrupa&#8217;nın liberal, hümanist ve aydınlanmış bir medeniyet olma haliyle çeliştiği ileri sürülür. Biz ise bu felsefelerin emperyalizmin epistemolojik tasavvuruyla çelişme­diğini iddia ediyoruz. Aksine dikkatimizi epistemolo­jik düzleme yoğunlaştırdığımızda ortada bu felsefeler ile emperyalist tasavvur arasında çok güçlü bir bağın olduğunu görürüz. Böylesi bir bağın ayırdına varabil­mek için öncelikle tüm bu felsefelerin maddi olanın dışında herhangi farklı bir felsefi sistemi kabul etme­diklerinden, doğası gereği seküler felsefeler oldukları kabul edilmelidir.</p>
<p>Bize göre sekülarizm, Batı ve Arap yazınında öne sürülenin aksine, din ve devletin birbirinden ayrılma­sı değildir. Sekülarizm daha çok epistemolojik ve etik mutlak değerlerin yeryüzünden silinmesidir, öyle ki bütün dünya -hem insanlık hem de doğa- sömürülecek ve boyun eğdirilecek bir nesneden ibarettir. Bu bakış açısından seküler epistemolojik tasavvur ile emperya­list epistemolojik tasavvur arasındaki yapısal benzer­liği görebiliriz. Dahası Emperyalizmin, ilk ortaya çıkış yeri olan Batı&#8217;dan dünyanın geri kalanına seküler epis­temolojik ve etik bir paradigmanın ihraç edilmesinden başka bir şey olmadığını da görebiliriz.</p>
<p><strong>1.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN<br />
ORTAYA ÇIKIŞININ ARDINDAKİ FAKTÖRLER</strong></p>
<p>Emperyalist epistemolojik tasavvurun ve etkilerinin altında yatan sebepler şu şekilde sıralanabilir:</p>
<p><strong>1.1.</strong>Rönesans&#8217;tan bu yana materyalist seküler fel­sefeler Batılı zihniyeti üzerindeki hegemonyalarını artırmışlardır. Batılı, Tanrı&#8217;nın var olmadığını ya da aslında öldüğünü iddia etmiştir. Tanrı var olsa bile onun epistemolojik süreçler ve etik sorgulamalarla hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Batılı aynı zamanda doğa­nın; fizik yasalarına tabi, tanımlanabilir, ölçülebilir, sınıflandırılabilir, işgal edilebilir, kullanılabilir ve bo­yun eğdirilebilir bir maddeden fazlası olmadığını ilan etmiştir. Hümanist düşüncenin özü budur. Dahası, insanlığın kendisi bu doğanın, bu maddi dünyanın bir parçasıdır ve maddi bir nesne gibi insanlar taşınabi­lir, kullanılabilir ve üretim enerjisine dönüştürülene kadar baskı yapılabilir. Bu yaklaşıma göre insan üre­tici ve tüketici, alıcı ve satıcı, işgalci ve işgal edilen, yöneten ve yönetilen ya da fetheden ve fethedilen ola­rak tanımlanır. İnsanlığın hükmetme ve kontrol etme kabiliyetine sahip olması bakımından doğadan farklı olması son tahlilde onun bir parçası olmasındandır. Bu bağlamda &#8220;normalleşme&#8221; süreci olarak adlandırı­lan şey aslında insanlığın ayrıcalıklı bir konum veya statüye sahip olmadan doğanın organik bir parça­sı haline gelmesidir. İnsan arzuları da doğanın veya maddenin bir parçasıdır. Bu tür inanç veya kavram­lar, rasyonel faydacı felsefelerin on sekizinci yüzyıl­da hakimiyet alanlarını genişletmesiyle yaygınlık ka­zanmış ve kökleşmiştir.</p>
<p><strong>1.2.</strong>Materyalist felsefelerin hegemonyalarını güç­lendirmelerine paralel, maddi ve ölçülebilir olmadığı gerekçesiyle etiğe önem verilmemiştir. Etik kavramı fayda ve haz ile eşanlamlı hale gelmiş ve yaşamın amacı bu fayda ve hazzı yakalamanın yanı sıra üretim ve kârı artırmak olmuştur. Bu amaçlar maddi olarak ölçülebilir olmaları ve aşkın ya da manevi olanla bir alakalarının olmamasıyla tanımlanırlar. Dahası etik, tüm mutlaklığını yitirmiş ve yalnızca maddi temelle­re dayandırılan göreli toplumsal gerçekliğe indirgen­miştir. Faydacı felsefeler bilimsel yasalara ve kesin matematiksel hesaplamalara dayalı etik sistemleri oluşturmaya girişmişlerdir.</p>
<p><strong>1.3.</strong>Batı&#8217;da siyaset bilimi -bilhassa Machiavelli ve Hobbes örneklerinde olduğu gibi- siyaset teorisinin gittikçe sekülerleşmesine paralel olarak, insanoğlu­nun varlığının ne nihai bir amacının ne de mutlak he­deflerinin olduğunu vurgulamıştır. İyi olan <em>(the good), </em>devletin yüksek çıkarı neyi gerektiriyorsa odur. Bu durumda (faydacı etik teorinin tanımladığı şekliyle) bireysel varoluşunun temel hedefi hazza ulaşmak ve (siyaset teorisi tarafından tanımlandığı şekliyle) ko­lektif varoluşun nihai amacı devletin çıkarına hizmet etmek ise o zaman üretim artışı ve yaygınlaşması mutlak iyilik ve dünyada cennete ulaşmanın yoluna dönüşür. Bu çerçevede devletin silahlanmasını art­tırması insanlığın maddi kazanımı ya da hazzını ar­tırması anlamına gelir. Şüphesiz üretim, üretimi art­tırma ve pazar hakimiyeti üzerine kurulu kapitalist bir ekonomi, böyle bir görüşün, Avrupalı&#8217;nın açgözlü insan doğası kavramının bir parçası haline gelmesini ve iyice yerleşmesini sağladı.</p>
<p><strong>1.4.</strong>Arz, talep ve rekabet gibi mekanizmalar ile genişleyen pazar ekonomileriyle birlikte, mücadele ve çatışma üzerine kurulu bireyci bir bakış açısı top­luma hakim olmuş, bu da bireyler arasında karşılıklı sempati eksikliğine ve kişisel olmayan ilişkiler ve söz­leşmelerde çatışmaların artmasına yol açmış; aile ve kilise gibi tüm aracı kurumlar çökmüştü. Bu da her şey en önce kendi bireysel çıkarı ve başkalarından bağımsız dürtüleri için çalışan, hiçbir derin içsel de­ğere ya da içsel dengeye sahip olmayan bireyi orta­ya çıkarmıştır. Böylesi bir birey, tanımlandığı üzere doğanın bir parçasıdır ve ekonomik motivasyonları ile dinmek bilmez haz arayışının bir ürünü olarak görülebilir. İşte bu şekilde bireyin gücü, çatışmaların çözümlenmesinin temel mekanizması haline geldi­ğinden -mutlak değerlerin ve etik ya da manevi refe­rans çerçevesinin yokluğu göz önüne alındığında- bu tamamen anlaşılabilir bir durumdur.</p>
<p><strong>1.5.</strong>Tüm bunlara paralel, doğal kaynakların son­suz olduğu ve insanoğlunun doğayı kontrol etme, zapt etme ve bu kaynakları kullanma kabiliyetinin de son­suz olduğu inancından kaynaklanan sınırsız ilerle­meye olan sözde iman vardır. Sınırsız ilerlemeye olan imanla birlikte sonsuza kadar yayılma ve büyüme tartışmaya değer ve esaslı bir mesele haline gelmiştir.</p>
<p><strong>1.6.</strong>Bu seküler girişim doğanın istilasıyla ve tek başına maddi mutluluğun hakiki mutluluk olduğu iddiasıyla başladığı için Batılının ilerlemenin bedelin­den bihaber olmasını da bu faktörlere eklemek gere­kiyor. Bu bakış açısına saplantılı bir bağlılık gösteren Batılı, ilerlemenin faturası (maddi anlamda hava kir­liliği ya da ahlaki anlamda yabancılaşma veya top­lumsal erozyon gibi) ayan beyan ortadayken dahi onu görmezden gelmeye devam ediyor. Nihayetinde Batı­lı, insanoğlunun ve doğanın sınırlarını gözetmeksizin istilasına devam ediyor.</p>
<p>Bu faktörlerin -insanoğluna ve doğaya getirilen materyalist bakış açısı, gerçekliğin istila edilebilen ve ölçülebilen parçalara indirgenmesi, çatışma üzerine temellendirilen bireyci bir yaklaşım, ilerlemeye iman ve ilerlemenin bedelinin inkar edilmesi- bir araya gelmesiyle emperyalist epistemolojik tasavvur ortaya çıkmıştır. Bu görüşün çıkış noktası; dünyanın (hem insanoğlunun hem de doğanın) tümüyle maddeden ibaret olduğu, böylece insanoğlunun dünyadaki var­lık sebebinin -kendini evrenin merkezi olarak gören Batılıdan aldığı görüşle- insanoğlu ve doğa dahil her şeyi, meşruiyetinin kaynağı materyalist bilimsel epis­temoloji olan akıl ve nicelleştirmeye tabi kılana dek fi­zik yasaları ve insan doğasına dair bilgisini artırmaya ve nihayetsiz bir ilerlemeyle tahakküm etme fikridir.</p>
<p>Öte yandan gerçeklik üzerindeki artan kontrol, bir rasyonalizasyon ve sekülerleşme süreci olarak ifade edilebilir. Rasyonalizasyon amaçlara değil tümüyle araçlara odaklanır ve bu anlamda sürece odaklı pro- sedürel bir rasyonalizasyondur. Yine de maddi fayda kavramının bir parçası olarak rasyonalizasyon süre­cinin prosedürel olmadığı, daha çok dünyayı madde­ye ve bir bütün olarak gerçekliği de (doğayı ve insanı) maddi ekonomik çıkarlar ağından oluşan organik bir bütüne dönüştürmenin köklü bir mekanizması oldu­ğu iddia edilebilir. Böylelikle dünya her bir parçası hesaplanabilir bir fabrikaya veya kontrol edilebilir bir pazara benzer hale gelir ki maddi olmayan, ölçülüp kontrol edilemeyen mülahazalar; aşkın, mutlak ya da özel meseleler addedilerek dışlanır.</p>
<p>Batılının aşkın mutlaktan vazgeçmesi ile sınırsız yayılma kararlılığı ve güç kullanımını meşrulaştır­ması, artık kendini dizginleyecek hiçbir sınırlamayı tanımadığı ve kabul etmediği anlamına geliyordu. Dolayısıyla böylesi bir birey, sınırsız bir yayılmanın ve dünyayı tüketene kadar kendi tahakkümünü güçlen­dirmenin peşinde koşmaya hazırdır. Bunun sonucu ise dünyayı elde etme hırsı uğruna bireyci ideolojile­rin, istilanın, hegemonyanın ve tahakkümün zaferi­dir. Ve Batılı model, kendi kendini imhaya yol açsa bile var olan tüm bilgiyi elde etmek isteyen <em>Doktor Faust’a, </em>uykusuzluğa yol açsa bile tahtına kurulmaktan vaz­geçmeyen <em>Macbeth&#8217;e,</em> insani duygularını kaybetme pahasına tüm kadınları &#8216;elde etmek&#8217; isteyen <em>Don Juan </em>ya da <em>Casanova&#8217;ya.</em> dönüşmüştür. Bu emperyalist eği­lim, güç ve iktidara beslenen arzunun kabul edilebilir yegane metafizik ya da yegane epistemolojik ve etik mihenk taşı olduğu, Darwin&#8217;in ya da Nietzche&#8217;nin sos­yal felsefelerinde doruğa ulaşmıştır.</p>
<p>Ardından etnik teori ortaya çıktı; bu teoriler ka- lütası büyüklüğü, ten rengi ve üretkenlik derecesi hakkında tamamı &#8220;bilimsel&#8221; kuramlarca desteklen­mesinin yanı sıra, doymak bilmez AvrupalInın ırksal ve etnik üstünlüğüyle ilişkili, beyaz adamın yüküne dair etnik farklılıklar iddia ediyordu. Aslında bu te­oriler, Avrupalıya diğerlerini istila etme ve ortadan kaldırma sürecinde lazım olan psikolojik meşruiyeti sağladı.</p>
<p><strong>2.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN ULUSLARARASILAŞMASI</strong></p>
<p>Teoride <em>uluslararasılaşma</em> olarak adlandırılabilecek süreç eşlik etmemiş olsaydı, emperyalist epistemolojik tasavvurun bir sonucu olarak ortaya çıkan rasyona- lizasyon, sekülerleşme, yayılma ve istila yaklaşımları Batılı toplumlarla sınırlı kalabilirdi. Bu süreç dünyayı birbirinden ayrı kültürel ya da ekonomik oluşumlar- ca bölünmüş bir yapı olarak değil, tek bir bütün olarak görür; bu, sözde yeni dünya düzeninin ortaya çıkma­sının ardından önemi kabul edilmesi gereken bir fe­nomendir. Bu uluslararasılaştırıcı tasavvur, Batılının emperyalizme olan eğilimini besleyen ciddi bir katkı sunmuştur. Emperyalist epistemolojik tasavvurun uluslararasılaşma sürecine çeşitli faktörler katkıda bulunmuştur:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Uluslararasılaştırıcı (ya da uluslarara­sı) tasavvurun ortaya çıkmasına katkıda bulunan en önemli faktör, bizzat emperyalist epistemolojik tasav­vurun da ortaya çıkmasına yol açan, insanın ve doğa­nın materyalist yaklaşıma tabi tutulmasıdır. Bu ma­teryalist tasavvur, yukarıda da değindiğimiz üzere, her şeyi aynı materyalist bilimsel yasalar tarafından yönetilen maddeden ibaret sayar. Çinli ya da Mısırlı, Doğulu ya da Batılı insan, yıldızlar, ağaçlar ya da bö­cekler, her şey maddenin sadece bir birimidir. Maddi birimde ne özgünlük ne de kimlik bir anlam ifade eder, yalnızca fizik yasalarına tabiiyet önemlidir. Madde,bir medeniyetten diğerine farklılık gösterebilecek ta­rihî, dinî veya ahlakî kanunlara göre değil fizik yasa­larına göre hareket eder. Aydınlanma Çağı&#8217;nın mutlak bilimci epistemolojisi; rasyonel, uluslararası, doğanın bir parçası olan insanı ve onun doğal haklarını &#8220;vaaz&#8221; ediyordu. Fakat insanlığın bu türü medeniyet için bir anlam ifade etmiyordu çünkü ulusal ya da dinî tüm özgünlükleri aşan uluslararası bir materyalist tutum üzerine inşa edilmişti.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Sınırsız ilerlemeye olan inanç, sınırsız ya­yılmaya davet eder. Dahası rasyonalizasyon süreci, gerçekliği kontrol edici bir süreç olmasından dolayı dünyayı bütünüyle elde etme arzusuna yol açar.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Avrupa sorununun ortaya çıkışını şöyle özetleyebiliriz: a) Kapitalizm, bilindiği üzere, üretimi artırmayı hedefleyen bir sistemdir. Bu ise ham madde ithalatının ve bitmiş ürünlerin dünyanın farklı böl­gelerine ihracatının gerekliliğine yol açtı. Bu da niha­yetinde uluslararasılaşma sürecine katkı sağladı; b) Kolonyal emperyalizmle kazanılan ve sanayi devrimi ile katlanan servet, toplumsal sınıflar arasında adila­ne paylaştırılmadı. Bu ise Batı toplumlarında gerilim yaratan ve güvenliği tehdit eden sosyal dengesizliğe yol açtı. Bunun sonucunda toplum, üreten ancak yok­sulluktan dolayı çok az tüketen fakir bir çoğunluğa ve üretmeyen ve sayılarının azlığından dolayı çok az tüketebilen zengin bir azınlığa bölündü. Bu ise ekono­mik resesyon döngülerine yol açtı zira üretilen mallar işsizlerin (ya da yetersiz ücretlerle çalıştırılanların) düşük alım güçlerinden dolayı birikiyordu. &#8216;Aç gözlü Avrupalı&#8217;nın tüketim oranındaki artışı; c) Avrupa&#8217;da işsizlik oranlarının artmasında etkili olan muazzam bir nüfus fazlasının ortaya çıkmasına neden olan, Av­rupa&#8217;da eşi görülmemiş bir nüfus patlamasıyla atbaşı gitti.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> İletişim ve bilimsel devrimler de bu uluslararasılaşma sürecine katkıda bulunmuştur. Sa­nayi devrimi, etnik ya da kültürel orijinden bağımsız olarak insanların hareketliliğini kolaylaştırmış ve daha önemlisi mesajların, yazılı basının ve yeni hika­yelerin aynı gün tüm dünyaya dağılmasını mümkün kılmıştır.</p>
<p>Bu dört faktörün bir araya gelmesi emperyalist epistemolojik tasavvurun oluşumunda etkili olmuş ve -kendisi zaten Avrupa&#8217;nın açgözlülüğü, nüfus ve ürün fazlalığının bir sonucu olan- Avrupa sorununa bir çözüm olarak yayılmasına katkı sunmuştur. Bu­nunla birlikte emperyalist epistemolojik tasavvur bir tarihsel fenomene dönüşmemiş veya uluslararası boyuta taşınmamıştır; etkisini ancak merkezileşen seküler-ulusal devletlerde gösterebilmiştir. Böyle bir devlet, merkezi yapıları aracılığıyla her bireyin yanı sıra ülkenin en ücra köşelerine ulaşabilmiştir. Altının çizilmesi gereken önemli nokta şudur: Eğer varoluşun amacı doğanın ve insanın tam kontrolü ve verimli kullanımı ise o zaman toplumdaki tüm beşerî ve do­ğal kaynakların ölçülebilir kriterlere göre baştan sona mühendisliği gerekir. Aksi takdirde böylesi bir hedefe başarıyla ulaşılabilmesi için toplumu yönetmek zor olacaktır. Gerçekte ancak merkezi yapıya sahip bir devlet, böylesi büyük çaplı maddi ilerlemeyi gerçek­leştirebilecek kadar büyük çaph üretim kapasitesini oluşturabilirdi. Bu başarı, bireylerin ve kimliklerinin kendi tasavvur ve gereksinimleri doğrultusunda ye­niden şekillendirilmesiyle mümkün olmuştur.</p>
<p><strong>3.BATILI SEKÜLARİZMİN EMPERYALİST TEZAHÜRLERİ</strong></p>
<p>Batı&#8217;nın endüstriyel ve askerî alandaki gelişimi Avru­pa&#8217;nın birkaç yüzyıl boyunca tecrübe ettiği savaş hali ile doğrudan ilişkiliydi. Merkezileşmiş bir yönetim, kiliseden ya da feodal prenslerden herhangi bir onay ya da muhalefet olmaksızın ordularını doğrudan mo- bilize edebilirdi. Dolayısıyla askerî teknoloji sayesinde savaşlardan elde edilen kazanç, maliyetlerin çok öte­sine geçmeyi başarmıştı (öte yandan emperyalist gi­rişimlere muhalif olanlar, bir imparatorluk kurmanın maliyetinin beklenilen kazanımlarının çok ötesinde olduğunu iddia etmiştir). Ayrıca, Batı&#8217;nın askerî tek­nolojisi Doğu&#8217;daki rakibinin sahip olduğundan çok daha üstündü.</p>
<p>Emperyalizm, Batılı seküler etik ve epistemolojik paradigmasının yalnızca bir tezahürüdür. Temel teori sekülarizmdir ve en önemli pratiği emperyalizmdir. Gerçekten de emperyalizm, sekülarizmi uluslararası- laştıran çok büyük bir mekanizmadır. Sekülarizm ile emperyalizm arasındaki güçlü bağıntı, Asya ve Afri­ka&#8217;da milyonlarca insanın katledilmesi gibi acımasız eylemlerde görülebilir ki bu bizim görüşümüze göre bu pratikler Batı medeniyetinin seyrinden bir sapma oluşturmaz. Nitekim dünyanın faydalanılabilir, bas­kılanabilir ve taşınabilir bir maddeden ibaret olduğu materyalist, faydacı ve rasyonel bakış açısı temelin­de, milyonlarca insanın üretkenliklerinden fayda­lanmak üzere Avrupa&#8217;dan ve işe yarar hale getirmek adına Afrika&#8217;dan ABD&#8217;ye taşınması gerektiğine karar verilmiştir.</p>
<p>Prensip olarak böylesine yüksek maliyetli ve zorlu bir operasyonun gerçekleştirilmesi kararı, milyon­larca işe yaramaz insanın imha edilmesini zorunlu kılıyordu. Amerikan yerli halklarına yapılan işte tam olarak buydu. Beyazlar bir taraftan Amerikan yer­lilerini yok ederken diğer taraftan da yerlerine Af­rika&#8217;dan avladıkları siyahları getiriyorlardı. Böylesi bir operasyon, sömürü ve üretimin maksimizasyonu bağlamı dışında anlaşılamaz. Siyahi Afrikalıların, do­ğuştan gelen kas güçleri dışında kültürel dağınıklık­ları göz önüne alındığında sömürülmeleri daha kolay­dı, üstelik insan haklarına sahip değillerdi. Amerikalı yerli halklar ise kendi tarihsel hakları olan entegre bir kültürel bloku oluşturmaktaydı, üstelik beyaz Av­rupalıların getirdiği mikroplara karşı bağışıklık sis­temlerinin bir hayli zayıf olması nedeniyle onları ab- sorbe etmek çok zordu. Yeni kurulacak düzenin bunu kaldırması kolay olmadığından tümüyle yok edilme­leri gerekiyordu.</p>
<p>Nazi soykırımı ise Avrupa nüfusunun bazı kesim­lerine yönelik emperyalist tasavvurun sofistike bir uygulamasından başka bir şey değildi. Elbette Nazi- ler kuru kalabalık (Nazilerin ifadesiyle, işe yaramaz parazit) gruplar olarak değerlendirdikleri insanların (yani çingenelerin, çocukların, yaşlı ve engelli insan­ların, yaralanan Alman askerlerinin, Yahudilerin ve Slavların) değerini belirlerken &#8216;maddi fayda&#8217; ilkesini uygulamışlardır. Bu kategoriler, kullanılmaya uygun işe yarar unsurlar ile -Amerika&#8217;daki yerli halkların makus kaderiyle yüzleşecek olan- işe yaramaz unsur­lar olarak sınıflandırılıyordu. Bu işe yaramaz insan gruplarının ölü bedenleri de &#8216;fayda&#8217;ya dönüştürülü­yordu: Altın diş teli ve kaplamaları külçe altına dönüş­türülüyor, saç telleri ayakkabı fırçasında kullanılıyor ve kemikler yüksek kalite gübre işlevi görüyordu&#8230;</p>
<p>Nazi soykırımının emperyalist doğasına ışık tu­tabilmek için Hitler ile Arthur Balfour arasında kısa bir karşılaştırma yapılabilir. Bu iki Batılı siyasi figür, sınırları belirlenmiş bir azınlık algısının ürünleriy­di. Söz konusu anlayış, beşerî artıkların-azınlıkların ortadan kaldırılması ihtiyacını öngörür. Bu, özünde maddi fayda ilkesinin bir uygulamasıdır. Emperya­list çözüm, bu beşerî fazlalılığı ihraç ederek ortadan kaldırır. Balfour artıkları Filistin&#8217;e gönderirken, Hit­ler Polonya&#8217;ya ihraç etmiştir. Fakat Polonya bağımsız bir ülke olduğu için gelen Yahudileri geri yollamıştır. Dolayısıyla Hitler bu insanlardan kurtulmak için alı­şılmadık yöntemlere başvurmuştur. Başka bir deyişle iki vakada da emperyalist tasavvur aynıdır. Değişen ise tarihsel ve coğrafi ayrıntılardan kaynaklanan em­peryalist pratiklerdir. Hitler Balfour&#8217;dan farklı değildi fakat Asya&#8217;da ve Afrika&#8217;da insan fazlalığını yollayabi­leceği kolonileri bulunmuyordu.</p>
<p>Batı&#8217;nın sahip olduğu refahı ve demokrasisini onun emperyalizminden ayırmak mümkün değildir. Bu de­mokrasi; emperyalist çözüm yoluyla Batılı demokra­silerin kendi sosyal sorunlarını ihraç edebildikleri, refahın eşitsiz dağılımının üstesinden gelebilecekleri ve aynı zamanda azınlıklarıyla başa çıkabilecekleri emperyalist bir şemsiye altında gelişti. Batılı demok­rasiler aynı zamanda Üçüncü Dünya&#8217;yı tabii ve beşerî kaynaklarından ederek sermaye biriktirmişler, mu­azzam bir altyapı kurmuşlar ve kendi vatandaşları için toplumsal refah sağlamışlardır.</p>
<p><strong>4.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN BATILI YAŞAM MODELİNE ETKİSİ</strong></p>
<p>Seküler emperyalist epistemolojik tasavvur, Batılı birey üzerindeki mutlak gücünü korumaktadır. Bu kontrol, bireyin kendisi ve çevresindekilere ilişkisi için de geçerlidir. Batılı bir birey mesken inşa etme­ye kalktığında, rasyonalizasyon sürecine tamamen itaatkar bir tavırla hareket eder. Evini birkaç yıl son­ra çıkacakmışçasına kâr amaçlı bir girişim gibi inşa eder. Karşı cinsle ilişkilerde istikrar ya da huzuru değil hazzın maksimizasyonunu arar. Bu ise hassas ve duygusal bir ilişkiyi bir istila sürecine dönüştürür (birbirini seven insanların özel/kişisel ilişkilerinin azalıp, yerine istila ve çatışmaya içkin olan harici/ emperyalist bir iletişim biçimi belirir). Batılı bir bi­rey, kâr etmek ve yaşam standardını yükseltmek için sürekli hareket halindedir. Yaşlanıp üretkenliğini kaybettiğinde ise üretime katılamayan yaşlıların bir araya getirildiği mekanlara gönderilmeye, klimalı bir odada ölümünü beklemeye razı olur. Gerçekten de bu &#8216;tek kullanımlık kültür&#8217;, her şeyi tüketen, israf eden ve her şeyden kâr elde eden emperyalist faydacı bir kül­türdür: enerji, ham maddeler, şarkılar, kadın bedeni ve ozon tabakası. Tüm Batılı filozoflar için bir şikayet kaynağı haline gelen, yaşamın her alanına otomas­yonu dayatmaya yönelik eğilim; işgal, despotizm ve emperyalist rasyonalizasyon epistemolojisinin dışa vurumundan başka bir şey değildir.</p>
<p>Emperyalist rasyonalizasyon kültürü bireyi em- peryalizmin en habis biçimine maruz bırakır ki bunu &#8216;psikolojik emperyalizm&#8217; olarak adlandırabiliriz. Başka bir deyişle, insanoğlunun sonu gelmez hırs ve beklenti hali, onu -cinselliğin önemli bir rol oynadığı- reklam­lar, kurmaca anlatılar ve yaşam ritminin düzenlenme­sinde kendini gösteren hayal üretme endüstrisi aracı­lığıyla &#8220;sonsuza kadar&#8221; genişleyen birer pazar alanına dönüştürür. Bu süreç modern toplumlarda &#8220;duyusal haz&#8221; endüstrileri tarafından üretilir; bireyin tatmin edilmesi gereken bedensel dürtü ve ihtiyaçlardan iba­ret olması görüşünün bir neticesidir. Bu endüstriler bi­reyi tarihin yükünden bütünüyle kurtaracak bir dün­yevi cennet hazırlamaya devam ediyorlar. Gerçekten de Batılı şehirlerin inşa ediliş şekli rasyonel emperya­list tasavvuru yansıtır ve hızı yücelten otobanlarda ya da insanın enerjisini tüketen ve tabiatın havasını kir­leten günlük trafikte ya da dikkatleri vitrinlere odakla­yan alışveriş mağazalarında kendini gösterir.</p>
<p>Emperyalist epistemolojik tasavvur nispeten sabit bir bilişsel model olmasına rağmen tarihsel değişimler­den de etkilenmiştir. Seküler &#8220;&#8221;emperyalist&#8221;&#8216; programın uygulanmasındaki en güçlü mekanizmanın merkezi­leşmiş devlet olduğunu yukarıda belirtmiştik. Yanı sıra sekülarizm ve kapitalizm tarihinin iki aşamasına daha değinmemiz gerekir. Birincisi, seküler bireyin, sonraki nesillerin mutlu ve rahat bir şekilde yaşamasını sağla­mak adına, haz ve arzularının tatminini daha sonraki bir aşamaya ötelediği tasarrufçu <em>kemer sıkma aşaması­dır.</em> Bunu <em>coşkulu bir tüketim aşaması</em> izler: Seküler bi­reyin öteleme aşamasının sona erdiğine ve daha fazla gecikmeden anlık tatmin aşamasına geçilmesinin tam zamanı olduğuna karar verdiği aşamadır.</p>
<p>Öyle görünüyor ki emperyalist model şimdilerde coşkulu bir tüketim aşamasına girmiştir. Kemer sık­ma aşamasındaki emperyalist epistemolojik tasav­vur, bireyler ve uluslar arasındaki etnik eşitsizliği ve mutlak iktidar temelinde işgal hakkını vurgulayarak, beyaz adamın yükümlülüğünün tartışılmasına ve Batılı kimliği hakkında bir teori akışına yol açmıştı. Buna karşın yeni aşamada tartışma, doğanın bir par­çası olarak renksiz, tatsız, kokusuz, son derece esnek, üretken ve tüketici bir bireye odaklanıyor. Aslında tüm mutlak dinî, ahlakî ve epistemolojik değerleri terk eden insan düşüncesi için son bir referans çer­çevesini temsil eden insan doğasının kendisi şüphe götürmez şekilde saldırıya uğramıştır. Bu nedenle emperyalist epistemolojik tasavvurun Batılı yaşam üzerindeki etkilerini şu şekilde izlemek mümkündür:</p>
<p>İnsan doğasına yapılan atıfların beşeri bilim­lerde tamamen ortadan kalktığı görülmektedir. Bi­limsel tartışmalar artık yalnızca parametreler, sayı­lar ve istatistiksel tablolar aracılığıyla gerçekleşiyor.</p>
<p>İnsan ruhunun son sığınağı edebiyat bile lite­ratürünü mutlak insani değerlerden, yani insan do­ğasından arındırmaya çalışan <em>yapısal</em> ve <em>analitik</em> teo­rilerle ayrıştırılmaya çalışılıyor.</p>
<p>Şimdilerde dünyanın en emperyalist yöneti­mi (ABD) tarafından öncülüğü yapılan &#8216;insan hakla­rı&#8217; konusundaki ısrarcı retoriğin özünde insanlığa ve insan doğasına yönelik bir saldırı olduğunu görebili­riz. Hakları savunulduğu iddia edilen birey aileden, toplumdan veya devletten bağımsız değerlendirilen bir bütün haline gelmiştir. Bu bağlamda birey rek­lam, moda ve eğlence endüstrisi tekelleri tarafından tanımlanmış soyut ihtiyaçlar kümesi haline getirilir. Sonrasında birey, kamu kuramlarının sert kuralları­na tabi, aslında bireyselliği olmayan ve kâr artırma işlevinden başka değeri olmayan bir birime indirge­nir. Bu aracı kurumlar kendilerini mutlak güce sa­hip mutlak bir devlet gibi konumlandırarak, atfettiği rolleri ve işlevleri belirleyerek bireyin bunları yerine getirmesini sağlar. Dolayısıyla soyut bir insan hak­larından bahsetmek, ilk olarak Rönesans&#8217;ta başlayıp insanlığı devletin ve aracı kuramların karşısında sa­vunmasız bırakan saldırıyı devam ettirmek olur.</p>
<p>Cinsel anormalliğin yayılması da insan do­ğasına bir saldırıdır; çünkü insan cinselliği, neyin insan olduğu ve neyin olmadığı konusunda yargıya varabileceği nihai bir referans çerçevesidir. Bu bağ­lamda, emperyalizmin epistemolojik tasavvurunun savunduğu insan hakları arasında cinsel sapkınlığı seçme hakkı da vardır.</p>
<p>Bize göre Batı&#8217;da ahlaksızlığın yaygınlaşması sadece etik değil aynı zamanda epistemolojik bir so­rundur. Ahlaksızlık, insan doğasına ve insan onuruna yönelik saldırının bir parçasıdır. Emperyalist tasav­vur, yukarıda da bahsedildiği gibi, bireyi yalnızca do­ğal bir varlık ve bir madde olarak gördüğü için bireyi &#8220;doğallaştırmıştır&#8221;. Ahlaksızlık bu anlamda bir ifade­dir. însan bedeninden kıyafetlerini çıkarmak, şeref ve haysiyetini yok etmektir; bireysel insanı (dine göre Tanrı&#8217;nın yeryüzündeki vekili ve hümanist bakış açısı­na göre evrenin merkezi olan) sadece duyusal hazzın kaynağı olarak kullanılacak ve sömürülecek bir be­dene indirgemektir. Bu açıdan bakıldığında Nazilerin Yahudilere yönelik soykırımı, yani insanları istihdam edilebilir ve kullanılabilir beden yığınlarına dönüş­türmesi, bu ahlaksızlığın formlarından sadece biridir.</p>
<p>Nihayet, Tanrı&#8217;nın ölümünden sonra insanın ölümünü ilan eden, herhangi bir &#8216;merkez&#8217;in varlığını reddeden ve her türlü referans çerçevesine karşı çı­kan postmodernizm ideolojisi (ya da tüketim emper­yalizmi ideolojisi) ortaya çıkar. Postmodernizm, <em>tam özgürlük ve rastlantı yasasına kesin itaat halidir.</em> Fel­sefeden, hümanizmden ve mutlakçılıktan tamamen arındırılmış felsefi bir sistemdir.</p>
<p>Bu felsefi gevşeklik <em>(laxity),</em> yeni dönemde emper­yalist epistemolojik tasavvurun temel özelliğini oluş­turur. Bu nedenle -dekoratif yönü dışında- kimliklerin silikleşmesine ve ülke sınırlarının tümüyle ortadan kaldırılmasına yönelik bir eğilim vardır. Seküler ulusal merkezî devlet de bu durumda silikleşmeye başlayacak ve yerini yavaş yavaş renksiz, dinsiz, tatsız, kokusuz bir karakteri olan çok uluslu şirketlere bırakacaktır. Yan evrensel bir kültür, gerçekten de duyusal haz­za takıntılı bir medeniyet ortaya çıkacaktır. Maxime Rodinson, epistemolojik emperyalist tasavvurun iki aşamasının farkını, ulusları kolonize etmekten, coca- lize<sup>[21</sup> etmek (ya da kolonyalizm yerine coca-colanism) şeklinde gösterir.</p>
<p>Emperyalizmin tarihi bazı açılardan sektiler ulus devletin tarihine benzer. Mutlaklaştığı birikim <em>(ac- cumulative)</em> aşamasında merkezileşmiş ulus devlet, milletleri doğa-maddenin bir parçası olmaya ve bu doğa-maddeyi işleyen bir enerji kaynağına dönüş* meye zorlamıştır. Demokratik (yani coşkulu <em>euphoric) </em>aşamada, Batılı ulusların birer üretici ve tüketiciden ibaret olmayı kabullenmesiyle bu durum değişmiştir. Günümüzde bu milletler bir zamanlar direndikleri epistemolojik ve etik paradigmayı besliyorlar. Batılı emperyalist fenomenin ya da eski dünya düzeninin bugünkü tezahürü olan yeni dünya düzeni, bugün dünyanın tüm uluslarını birer üretici ve tüketiciden yani kullanılabilir bir maddeden ibaret olduklarına inandırmaya çalışıyor ki böylece demirden kafese memnun ve hoşnut şekilde sokulabilsinler. Yeni dün­ya düzeninin en güçlü enstrümanı bilgi devrimi, burs­lar ve sözde bilimsel konferanslar aracılığıyla batılı­laşmış Üçüncü Dünya zihinleridir. Bu durumda yeni dünya düzeni, materyalist seküler modelin tamamen uluslararasılaşması ve her yere tam anlamıyla nüfuz etmesidir. Aynı zamanda emperyalist epistemolojik modelin evrensel tüketim çağındaki versiyonudur.</p>
<p><strong>5.SİYONİZM VE EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVUR</strong></p>
<p>Emperyalist epistemolojik modelin Yahudilik ve Ya­hudi halkları üzerindeki etkisi hakkında Siyonizmin seküler bir epistemolojik paradigma olduğu söylene­bilir. Nietzsche&#8217;nin ondokuzuncu yüzyıl Yahudi filo­zofları ve Siyonist düşünce yapısı üzerindeki etkisi Siyonist düşünce tarihini araştıranlar tarafından</p>
<p>[2] tüketim ve reklam endüstrisinin ikonlarından biri olan Coca Cola markasına ve sömürgeleştirmek anlamına gelen &#8216;colonize&#8217; kelimesi­nin ses benzerliğinden yola çıkan kelime oyununa işaret etmektedir. (ed.n.) bilinir. Ayrıca Siyonizm, beyaz adamın yükümlülü­ğüne inanan bir ideolojidir. Bu bağlamda beyaz adam, insan hakları adına Filistin topraklarını eline geçiren bir Yahudidir. Bu paradigmanın kökeninde Yahudi- nin Filistin topraklarını işgal etme ve halkını sınır dışı etme (ya da yok etme) ya da kendi hizmetinde kullanma hakkına sahip olduğu kanaati yatmakta­dır. Kökleşmiş bir ırkçılığın rehberliğinde, (Filistin&#8217;e göç etmeyi seçmeyecek) Sovyet Yahudilerini Filistin&#8217;e gönderirken, tüm çabalarına rağmen Filistinlilerin vatanlarına dönmesi engellenmektedir.</p>
<p>İsrail hem niyeti hem de pratiği açısından kendisi­ni Batı emperyalizminin bir maşasına dönüştürmeyi başarmıştır. İsrail&#8217;in, emperyalist epistemolojik ta­savvurdaki değişimler ve tüketim çağı ile uyum içeri­sinde bir kimlik değişimine gitmesini öngörüyorum. Bu açıdan İsrail, Yahudiliğinin bir kısmından feragat ederek yeni dünya düzeninde ekonomik iş birliğine hazır, barış yanlısı bir devlet olarak belirecektir. Bü­tün mesele üretim ve tüketimdir ve bunların episte­molojik ve etik mutlaklarla hiçbir ilgisi yoktur. Dola­yısıyla Türkiye&#8217;nin su kaynakları, Körfez sermayesi, Mısır&#8217;ın iş gücü ve İsrail&#8217;in <em>know-how&#8217;\ı</em> kimliksiz ve istikametsiz, tamamen maddi bir girişimde bir araya gelecektir. Sonuç olarak haysiyet kaybının neden ol­duğu hiçbir acı hissi olmayacaktır.</p>
<p>Prof. Dr. Abdulvahab M. El-Messiri &#8211; Kalemin Dansı, Göstergenin Oyunu Seküler Emperyalist Epistemoloji,syf:13-28</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> The Imperialist Epistemological Vision, Abdulwahab el-Messiri,</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a><em>The American Journal oflslamic Social Sciences,</em> Sayı 11, Güz 1994,3</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>Çeviri: Ahmet Arif Günaydın</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/">Emperyalist Epistemolojik Tasavvur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Dilini Dilimleyen Sekülarizm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-dilini-dilimleyen-sekularizm/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-dilini-dilimleyen-sekularizm/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Jul 2019 10:56:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Din Dilini Dilimleyen Sekülarizm]]></category>
		<category><![CDATA[Fatma Barbarasoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[kamusal hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülarizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23069</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kozmik şuurun, dinî ve dünyevî olarak ikiye bölünüşü biliniği gibi modern paradigmanın ortaya koyduğu dünya algısıyla ilgilidir. Modern Öncesi insanlar dünyayı bir bütün içinde algılarlar. Günlük hayata egemen olan dil, yaratıcısını her an yanında hisseden, yapıp ettiklerini onun rızasını kazanmak üzere gerçekleştirmeye çalışan insanların dilidir. Bu dilden nasibini herkes kendi mizacı ve meşrebi doğrultusunda alır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-dilini-dilimleyen-sekularizm/">Din Dilini Dilimleyen Sekülarizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/enes-kılıç-yükselen-tehlike-sekülerizm-750x375.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23084 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/enes-kılıç-yükselen-tehlike-sekülerizm-750x375-300x150.jpg" alt="" width="418" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/enes-kılıç-yükselen-tehlike-sekülerizm-750x375-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/enes-kılıç-yükselen-tehlike-sekülerizm-750x375-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/enes-kılıç-yükselen-tehlike-sekülerizm-750x375.jpg 750w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a></p>
<p>Kozmik şuurun, dinî ve dünyevî olarak ikiye bölünüşü biliniği gibi modern paradigmanın ortaya koyduğu dünya algısıyla ilgilidir. Modern Öncesi insanlar dünyayı bir bütün içinde algılarlar. Günlük hayata egemen olan dil, yaratıcısını her an yanında hisseden, yapıp ettiklerini onun rızasını kazanmak üzere gerçekleştirmeye çalışan insanların dilidir. Bu dilden nasibini herkes kendi mizacı ve meşrebi doğrultusunda alır. Fakat toplumun genel dili tevhidî akideden nasiplenmiş bir dildir.</p>
<p>Bu dil modernizmin getirmiş olduğu sekülerlik içinde önemini kaybeder. Neden kaybeder? Çünkü insan kendisini yaratıcısından bağımsız bir irade olarak algılamaya başlar. İnsan kendisini yaratıcısından bağımsız olarak algılamaya başladığında din kamusal hayattaki birinci sırasını kaybeder. Dinin kamusal hayattan çekilişini John Keane iki safhada özetler. Birinci safhada, din kamusal hayatın dışına çıkarılarak özel alana hapsedilir. Din kamusal hayattan çıkarıldığında geleneksel dünyanın bir bütün olarak algıladığı hayat; din dışı / seküler ve özel alanda ifade edilecek dinî ritüeller olarak ikiye ayrılmış olur.</p>
<p>Sekülerleşmenin ikinci safhasında ise din Önemsizleştirilerek dinî ifadelerin kullanılması tamamen terk edilir. Mesela “Allah’a emanet olunuz” yerini “kendine iyi bak”a bırakır, “Allah’a ısmarladık” yerine “hoşça kal”, ”Selamün Aleyküm” yerine “iyi günler” ifadesinin kullanılmaya başlanması dinin kamusal hayattan çıkarılmasıyla doğrudan alakalıdır.</p>
<p>Keane’nin ikili safhasından önce genel bir safhadan bahsetmek mümkün. Bu genel safhada dinî terimlerin, dinî muhteva taşıyan atasözü ve deyimlerin zamanla tamamen farklı bir mânâda kullanılmaları söz konusudur. Mesela “İstanbul’un taşı toprağı altın” sözü onu ilk söyleyenlerin dilinde İstanbul’un toprağın altında yatan şehitleriyle ve Hz. Peygamberin dilinde bir müjde olarak geçmesi itibariyle çok değerli addedildiği anlamına gelir. Fakat bu bilgiyi; bugün çok az insan kalbinde ve zihninde inanarak taşır. Keza işi 66’ya bağlamak deyimi de artık işi garantiye bağlamak mânâsında kullanılıyor. Ebced hesabı 66’nın Allah’ı temsil ettiği bilgisi zihinlerdeki geçerliliğini kaybetmiştir. Çünkü sosyal hayatta tevekkül birinci sırada değildir. Bizzat Müslümanlar arasında hayatının nirengi noktası olarak tevekkülü gören insanlar makbul insanlar olmaktan ziyade “işini maşallah’a inşallah’a bırakan tembel ve sünepe insanlardır.”</p>
<p>Dinin temsil ettiği bilginin gündelik hayatta geçersiz hale gelmesi sonucu, insanlar imanlarını kaybederler. Byran S. Turner bu durumu; insanların mantık muhakemeleri sonucu “Ben Allah’a inanmayayım” demeyeceklerini, günlük hayat içinde dinin önemsizleştirilmesi sürecinin sonunda inanmaz hale geldikleri şeklinde izah eder.</p>
<p>Müslümanların dilinde dinî ve din dışı ayırımının anlamın olmaması gerekir(di). Yani ferd olarak bütün eylemlerimizde referans noktamız doğrudan din olmalı. Ama modern dünyaya laf yetiştirme telaşı Müslümanların dünyayı ve ahireti bir bütün olarak gören algısını zaafa uğrattı. Dolayısıyla sekülerliğin geçersiz kılmaya çalıştığı dinî alana sahip çıkmak ve genişletmek için, gündelik hayatta dinî terimlerin yerinde, ama muhakkak muhtevasının gerektirdiği saygı ile kullanılması gerekir.</p>
<p>Fatma Barbarasoğlu &#8211; İmaj ve Takva,syf.120-122</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-dilini-dilimleyen-sekularizm/">Din Dilini Dilimleyen Sekülarizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-dilini-dilimleyen-sekularizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
