<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>şehir | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sehir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 04 Sep 2023 16:57:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>şehir | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mekân&#8217;ın Ötesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mekanin-otesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mekanin-otesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Sep 2023 16:57:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[Ev]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Mekân'ın Ötesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[mimar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26529</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim! Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim! &#8211; Necip Fazıl Senden ayrı ben bir mekân kurmadım&#8230; &#8211; Neşet Ertaş Mânâ görünmek için sû ret ister&#8230; &#8211; İbn Arabî Allah ol dedi ve her şey oldu. Ol’an, oluş’an yer’leşti. Ol emri sonucunda murad, mekânda yer tuttu ve göründü. Şüphesiz ki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mekanin-otesi/">Mekân’ın Ötesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-21930 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu.jpg" alt="" width="456" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu.jpg 652w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu-600x294.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu-300x147.jpg 300w" sizes="(max-width: 456px) 100vw, 456px" /></a></p>
<p><em>Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim! Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!</em></p>
<p><strong>&#8211; Necip Fazıl</strong></p>
<p><em>Senden ayrı ben bir mekân kurmadım&#8230;</em></p>
<p><strong>&#8211; Neşet Ertaş</strong></p>
<p><em>Mânâ görünmek için sû ret ister&#8230;</em></p>
<p><strong>&#8211; İbn Arabî</strong></p>
<p>Allah ol dedi ve her şey oldu. Ol’an, oluş’an yer’leşti. Ol emri sonucunda murad, mekânda yer tuttu ve göründü. Şüphesiz ki Allah’ın yarattığı insan ve âlem bu ol emrinin aslî mihengi. Dolayısıyla mekân dendiğinde akla insanın ve âlemin gelmesi tabii. Mekân her şeyin kendinde gerçekleş­mesi itibarıyla elbette önemli. Ancak asıl insanın mekânda yer tutması, yerini bulması, yerini bilmesiyle daha da önemli. Zamandan ve mekândan münezzeh Hakk, insanı zamanla ve mekânla muallel kıldı. Ancak Allah dışında her şeyin ze­mini olan zaman ve mekân, O’nun da âlemi oldu.</p>
<p>Bu durum, insanın mekânı mutlaklaştırmadan, onu Tur­gut Cansever’in dikkat çektiği sonsuz mekân fikrine ulaştı­rır. Mekândaki sonsuzluk aslında mekândaki güzelliğin idrâk edilmesinden başka bir şey değildir. Peki, nedir mekândaki güzellik? insandaki güzellik neyse mekândaki de o. Mekân­daki anlam ve mekânda aşkın olan&#8230; Güzelliğin tahakkuk ettiği mekândır sonsuz mekân. Bu, mekânın sonsuzluğu de­ğil, mekândaki sonsuzun tezâhürüdür.</p>
<p>İnsanın kendini bilmesi aynı zamanda yerini bilmesi an­lamına gelir. Dolayısıyla dünyayı bilmek aynı zamanda cen­neti de bilmektir. Dünyayı hakkıyla bilen onun geçiciliğini veondaki sonsuzluğu da bilir. Bu, dünyanın mutlaklaştırıl- mamasını sağlar.</p>
<p>Allah, insanı ve dünyayı güzel olarak yaratmıştır. İnsan, ömrünü dünyada bu güzelliğe göre biçimlendirir. îmar de­diğimiz de budur. îmar gerçekte mekânı inşâ etmek, dizayn etmek, istismar etmek değil; kulluğun ve sâlih amelin ge­reği olarak orada ömür geçirmek, vakti beklemektir. Buna insanın kendini gerçekleştirmesi, îmar etmesi de diyebi­liriz. İnsan, sâlih amel bağlamında kendini îmar ederken, evini, camiini, mahallesini, pazarını, yurdunu, şehrini kısa­cası dünyasını kurar. Kendini bilmesi, özünü fark etmesi ve kendinin idrâkine varması da bunları kurmasıyla ilgilidir.</p>
<p>Güzellik bir geçişkenliktir bu anlamda. İnsan, güzelliği muhafaza ederek kendi amellerine de yansıtır ve bir bakıma maddî olanı kalıcı kılmamak ve maddî olanda kalmamak için tezyin, güzellik ve sâlih amel vasıtasıyla maddî olanı aşmaya çabalar. Mekânın ötesine geçme çabasıdır bu&#8230; Daha açık­çası mekânın ötesi fikrini yitirmeme çabası&#8230; Bu anlamda kulluğun idrâkinde olmayan mekânın ötesine geçemez.</p>
<p>Güzel, insan tarafından yaratılmaz. Çünkü o Güzel Olan tarafından yaratılmıştır, öyleyse insana düşen güzeli fark et­mek ve ona ermeye çalışmaktır. İnsan güzel olmak için ça­baladığında güzel olur ve güzel işler yapar.</p>
<p>Mekânı fark etme, insanın içinde bulunduğu gerçekliği bilmedir aynı zamanda, Turgut Cansever, “İnsan dünyanın güzelliğini idrâk ettiğinde, çevresinin hakikatini anladığında, kendini bilmeye ve beşerlikten insanlığa geçmeye başlar” der. İnsanın ferdiyetinin farkında olmasıdır mekânı, dün­yayı ve Hakk’ı bilmesi. Can gözü gören can özüyle bakar.</p>
<p>İnsanın mekânı idrâk etmesi, onu görmesi, ona şahit­lik etmesi, olan biten bir şey değildir. Bu sürekli bir haldir. Onun için bir günü bir gününe eş geçemez. Hayat bir oluş­tur, çünkü yaratma her an devam etmektedir. Tecelli ve tezâ- hürde tekrar olmadığı için tecelli ve tezâhürü her an müşâ- hede etmekle mükelleftir insan.</p>
<p>Allah’a kulluk ve sâlih amel, en güzel biçimde Kâbe’yi tavafla anlatılabilir. Hac’da Kâbe’yi tavaf ederek Hakk’ın et­rafında dolaşmak, bir anlamda mekânın ötesine geçmektir. Mekânda mekânın ötesini bilmek demektir. Kâbe’nin sabit­liğinde sürekli seyr halinde olan insan, onun dışında değil aynı zamanda içinde sürdürür seyrini. Kâbe’ye erişemese de onunla temas halinde olduğunu bilir. Tıpkı Allah’a kulluk ya­parken, ona erişemese de O’nun her an kendisiyle olduğu bilinciyle hareket etmesine benzer bu durum&#8230; Nitekim kul­luk bu mânâda temas halinde olmak ve ermek demek değil mi? Öyleyse Kâbe; ev, mabet, eşik, kapı, pencere, şehirdir.</p>
<p>Hakk’ın zuhûrunun şiddetinden gâib olduğunu bilen bi­risi, O’nun her yerde hâzır ve nâzır olduğunu daha iyi bilir. Öyleyse zamandan ve mekândan münezzeh olanın zuhû­runun şiddetinden gâib olmasını, sonsuz mekân fikriyle bir kez daha yeniden düşünmek ve anlamak gerekiyor. Hatta hayatının hiçbir deminde bunu unutmamak&#8230; Çünkü bunu bilmek, bunu unutmamak, insan için mihengi, ölçüyü ka­çırmamak anlamına gelir.</p>
<p>İnsan, ferdî ve sosyal hayatında, mekânın ötesini iki şe­kilde mekâna yansıtır ve mekândan mekânın ötesine iki şe­kilde uzanır. Ev ve şehir&#8230; Ev ve şehir, mekânı sınırlama ve tanımlama değil, ayrıldığı cenneti unutmama adına yeni­den kurma ve onu hatırlama çabasıdır. Bu yanıyla kulluk ve sâlih amel, bir hatırlamadır. Mânâ insanda, evde ve şe­hirde hakkıyla görünür. Kendini bilmeyle kentini bilme ara­sında bir ilişki vardır.</p>
<p>Yer tutan insan aynı zamanda ev-lenir. Yer tutmak mekân tutmak, mekân kurmaktır. Mekân içinde mekân&#8230; Tamam­lanma sürecidir bu aynı zamanda. İnsan ev kurduğunda, ev-lendiğinde ikiliği ortadan kaldırır ve tevhid ilkesi bağ­lamında tamamlanmış olur. İnsanın hem mimari anlamda ev-lenmesi hem de karşı cinsinden biriyle ev-lenmesi onun tamamlanma sürecidir. Ev-lendiği ister insan olsun, isterse mekânda yer tutmak olsun aynı anlama gelir. Her ikisi de onu mekânın ötesine taşır.</p>
<p>İnsan, evini kurarken nasıl ki Allah’ın evini örnek alırsa dünyayı ve şehrini kurarken de cenneti örnek alır. Allah’ın evi, evin ne ve nasıl olması gerektiğini anlatır. Dört duvar budur ve bu kadardır. Zemin yer, tavan göktür. Dolayısıyla ev, insanın içinde bulunduğu mekânı ve dünyayı kendi öl­çeğinde yeniden îman ve inşâsıdır. Bu yanıyla ev bir hatırla­madır. Kendisinde hem ocağın hem bahçenin hem de mah­remiyetin olduğu bir hatırlama&#8230; Allah’ın evinin temsilleri olan camilerdeki kubbenin gökyüzünü, yerdeki halının cen­neti temsil etmesi tesadüf değildir.</p>
<p>Bachelard’ın belirttiği gibi eline kalem almayı öğre­nen, çizgi çizmeyi belleyen bir çocuk neden hemen ev çi­zer? Sonra bir dağ, güneş, ağaç ve nehir koyar evin yanına? Çünkü o, ev ve şehir vasıtasıyla cenneti hatırlar.</p>
<p>Dünya, cenneti; evlerimiz ve camilerimiz Allah’ın evini temsil ettiği için yaptığımız hiçbir şey mutlak değildir ve hem geçmişe hem de geleceğe uzar. Sonsuz mekân fikri dediği­miz tam da budur. Mekânın geçmişe ve geleceğe uzaması ve bugünde olması&#8230; öyleyse mekân / biçim gözle görülen­den ibaret değildir.</p>
<p>Bütünlüğün yerini büyüklüğün aldığı içinde yaşadığı­mız dünyada bu bilinci kaybetmemek gerekiyor. Çünkü ev ve şehir, bir küllîliği / tümlüğü / bütünlüğü temsil eder; in­sanın mekânla ilgili tahakkukunun en önemli göstergesidir. Anlamın tahakkuku, mekânın tahakkukudur aynı zamanda. Ev ailenin, şehir toplumun elbisesidir. Tek başına bir ev ve şehirde kendi bağlamında bir mahremiyete, temizliğe, gü­zelliğe sahiptir.</p>
<p>Ev ve şehir, bir aidiyettir aynı zamanda. Yer bildirimidir. Yerini bilmektir.Serini bilmeyen kendini de haddini de bil­mez. Yerini bilmek sükûn ve huzur bulmaktır aynı zamanda. Onun için ev, başımızı sokacağımız ve kendimizi kendimiz olarak bileceğimiz yerdir. Başını sokacak bir yerin olma­ması başıboşluktur.</p>
<p>Eşik ve hayat, mekânın ötesiyle ilgili en önemli göster­gelerdir. Tıpkı takalar, J&lt;apılar ve pencereler gibi. Yaşamın olduğu yerde hayat olur. Evin hayatı, geçmişi bizim yaşa­mımıza eklemler. Eşiği geçer hayata katılırız&#8230; Bir evin kapı­sından girmek ve çıkmak mekânın ötesine geçişlilikle ilgili­dir. Mezarı bir ev gibi yapanlara selam olsun!.. Evi ölümlü, mezarı dirimli yapanlara selam olsun!..</p>
<p>Evde ve şehirde emin olduğumuz için evin ve şehrin ema­net olduğunu da biliriz. Batı düşüncesindeki yer tutma, ka­lıcı bir mülkiyete sahiplenmeye yol açarken, biz de mal ve mülk bir emanettir. Emanet bilinci olan insan emindir. Mo­dern evlerin ve şehirlerin devasa büyüklüklerine rağmen, ıs­sız ve tek başına olması emin olmamasıyla ilgilidir. Modern evler rasyoneldir, matematikseldir, mekaniktir, otomatiktir ama güzel ve emin değildir. Çünkü eşikleri de hayatları da yoktur. Ev, penceresiz ve perdesiz olmaz. Modern ev ve şehir mekân olamaz. Kalıcılık iddiasına rağmen yokluğa mahkûm­dur. Çünkü imajından başka bir şey görünmez. Onun per­desi imajıdır. Bundan dolayıdır ki modern şehirlerde hayat evlerde değil, daha çok sokaklarda, caddelerde, meydan­larda, kafelerde, eğlence ve alışveriş merkezlerinde geçer.</p>
<p>Mekân içinde mekân kurmak, mekânın ötesine geçmek­tir. Bu anlamda evlendiğimizde de mekân kurarız. Neşet Er- taş, yârine seslenip, ayrılıklarının derinliğini ve ıssızlığını an­latırken, “Senden ayrı ben bir mekân kurmadım” derken bu gerçekliğe işaret eder. İnsan, insanla yâr olduğunda, dost olduğunda, komşu olduğunda, arkadaş olduğunda mekân kurar. Mekânın ötesi yârde, dostta, arkadaşta tezâhür eder.</p>
<p>Namaz kılınan ev, sadece bir evden ibaret değildir. Hira Mağarası, Nur Dağı, Tur Dağı bir mağaradan ve dağdan iba­ret değildir. Dağ başındaki tekke, sırf bir tekke değildir. Bir insanın inzivaya çekildiği yer, sırf bir yer değildir. Mekânın ötesidir.</p>
<p>Turgut Cansever’in belirttiği gibi ev-lenerek, şehir-leşe- rek insan kendini gerçekleştirir ve mekânın ötesine geçer.</p>
<p>***</p>
<p>Öyleyse mekân, bir mesafe değildir. Matematiksel ve fi­ziksel olana (böyle yanı olmakla birlikte) mutlak olarak indir­genemez. İnsanın mekânı mesafelere indirgemesi, onu sırf nbir uzam, uzaklık yakınlık olarak görmesi, onu maddileştire­rek istismar etmesi, bu mihengi ve ölçüyü yitirmekle ilgilidir.</p>
<p>Sonsuz mekân fikri, mekândaki sınırların, büyüklükle­rin, mesafelerin mutlaklaştırılmamasıdır. Devasa yapılarla gerçekte Tanrı’yı değil insanı yok eden bir kesim insan, yap­tığı yollarda, binalarda ve yapılarda kaybolmuş durumdadır. Yolu yolda, evi barınakta, şehri gökdelenlerde kaybetmiş­tir modern insan. Gökyüzü bir çukurdur artık, uçurumdur. Yolun sizi ulaştıracağı bir yer olmadığı gibi, ev dört duvar bile değildir. Çünkü insan, yaptığı mekânın ötesini bileme­mekte ve görememektedir. Hiçbir yapı öbürüne bağlanmaz. Sınırlar nettir. Zorunlu bağlılıklar, resmî bağlılıklar bir bağ sayılmaz. Hatta modern ev de apartmanları andırır. Evin odaları içinde bile kalın sınırlar vardır. Misafir odası, çocuk odası, genç odası birbirini tamamlamaz. Herkes kendi oda­sında bağımsızdır. Ailenin olmadığı bir yerde zorunlu birlik­telikler olur. Zorunlu birlikteliklerin olduğu yerde, mekân­dan söz edilemez.</p>
<p>Bugünkü modern evin, mabedin, şehrin, ötesi yoktur. Mahalle ve köy kategorisi olmayan bir şehir söz konusu­dur. Üst üste konmuş ve göğü delme iddiasında olan gök­delenler ev değildir. Barınak bile değildir. Papalagi’nin üst üste konmuş mezarlar tanımlaması ne kadar da doğrudur.</p>
<p>Modern şehir, mekânın ötesini bertaraf etmek üzere ku­ruludur. Çizdiği sınırlar, koyduğu duvarlar, kapattığı mesafe­ler bir şeylerin görünmemesi ve istediği şeylerin de görün­mesi üzerine inşâ edilmiştir. Bundan dolayı modern şehirler ve evler, birer görüntüden ibarettir. İmajı ve simülasyonu olan ev ve şehrin gerçekliği yoktur. Hakikatini kaybeden ev ve şehrin, imajı ve simülasyonu olur. Böyle bir ev ve şeh­rin olduğu yerde ortak mekânlar olmadığı gibi, mekânın göstergesi olan varlıklar birer birer perdelenir. Ağaçlar so­kaklarda ve caddelerde tutsak, dağlar gökdelenlerin arka­sında tutsaktır. Şehrin manzarası bizâtihi var olan mekânın manzarası değil, üretilen ve kurgulanan manzaradır. Bal­konlara bahçeyi ve denizi taşıyan muhayyile bir maketin veya akvaryumun içinde olduğunun farkında bile değildir. Ağaçlar ve yeşil alanlar maketleştirilerek, parklar adı veri­len yerlere taşınarak yok edilmiştir. İnsanlar parklarda bir maketin içindeki lekelere benzerler.</p>
<p>Ufuksuz şehirlerdir mekânın ötesinden habersiz şe­hirler. Dağlarında sadece kayak yapılır, ormanlarında pik­nik. Burada artık yer-leşmek söz konusu değildir ancak bir yer-tutmaktan söz edebiliriz. İkâmet fikri olmayan yerde mekân olabilir mi?</p>
<p>***</p>
<p>Tarihî olarak şehirlerin ve evlerin insanı, insan üzerin­den de aşkın bir bağlamı yansıttığını biliyoruz. Çünkü ca­nın olduğu yerde canlılık söz konusudur. Dolayısıyla aidiyet, mahremiyet, ahlâk üzerine kurulan, can bulan ve bedenle- şen şehirler, insanın ve insan üzerinden Hakk’ın tezahürü­dür. Anlamın ete kemiğe bürünmesi, tahakkuk etmesi budur. Bu anlamda insan da şehirde bir nefestir; çünkü bir nefesin tezahürüdür. Bedeni beden kılan ona verilen nefestir. Tıpkı mekânı şehir kılanın ona verilen nefes olduğu gibi&#8230; İnsanın ve şehrin bedenine can veren aşkın bağlamdır. Son birkaç yüz yıldır insanın bedenine, şehrin de mekânına indirgenme çabası bedenin de mekânın da kaybolmasına yol açmıştır. İnsansız evleri, yalnız insanları, terk edilmiş köyleri ve şehir­leri viraneye benzeten muhayyile ne güzel muhayyiledir!..</p>
<p>Aşkın bağlamını, nefesini yitiren ve kendini bedenden ibaret gören insan, gerçekte bedenini de yitirir. Tıpkı mekâ­nını yitiren ev ve şehir gibi. Bir evin ve şehrin aşkınla irtibatı yoksa zorunlu olarak nefesini, mekânını yani bedenini yiti­rir. Böyle olunca da <em>aşkınsallıklarve içkinsellikler</em> üretir. Yani sahte kutsallar&#8230; Bu durum artık yapay bir var olma çabası­dır. Bir başka deyişle bedeni mutlaklaştırmak onu ortadan kaldırır. Ruhu olmayan beden artık yeni birdendir. Bu <em>ben </em>dönüşüm ve dolaşım değerine göre anlam kazanır. Gücü nispetinde vardır. Dolayısıyla o artık İktisadî bir unsurdur ve kullanım değerine göre anlam kazanır. Bu anlamda ka­pitalist düzende ve toplumda insanın, evin ve şehrin kulla­nım bağlamı unutulmamalıdır.</p>
<p>İnsan, mekân, ev ve şehir yaklaşık yüz yıldır gittikçe daha çok görüntüleşiyor; yeni aynalarla yaşıyor. Yeni ek­ranlarla&#8230; Günde yüzlerce vakit yüzlerce kez ekrana yöneli­yor insan <em>huşu</em> ile&#8230; Sanki bir <em>bilinmezi</em> kurcalar, <em>ötelere</em> do­kunur gibi ekranlarda kayboluyor. İnsan imajına sığınırken, mekân maketleşiyor, şehirler görüntüleşiyor&#8230;</p>
<p>Söz konusu durum, insan için de ev için de şehir için de gerçekte bir mekânsızlık / bedensizlik durumu. Her şeyi behimî özelliklerine indirgeyen insan, öncelikli olarak bede­nini yitirir. Tıpkı bunun gibi, her şeyin görüntü leşti ği evler ve şehirler de maketleşerek, şeffaflaşarak, fotoğraflaşarak, ışıklaşarak yok olur. Kendini aşmaya çalışan insan özünü, mekânı aşmaya çalışan ev zeminini, maketleşen şehir de ufkunu kaybeder.</p>
<p>Modernite, tarihi kurgularken aslında geleceği yok eder. Modernite’nin geçmişi bir kurgudur. Öyleyse geleceği de algı üzerine kurulur. Bugünkü yapay zekâ, trans-hümanizm, me- ta-verse tartışmalarına bu bağlamda bakmak gerek. Modern hayat her şeyi beden üzerine ikâme etmeye çalışırken, fe­nomenleri mutlaklaştırırken, aşkın olanı fosilleştirirken ger­çekte bir geleceği yok eder. Çünkü insanın geçmişi sırf tarihî bir hadise değildir. Geleceği de sırf bu dünyayla sınırlı değil­dir&#8230; İnsanı, evi, şehri, zamanı, mekânı bu dünyayla sınırla­yan ve mutlaklaştıran modern tarih, zorunlu olarak geçmiş­siz ve geleceksizdir. Bu minvalde bu dünyayla muallel bir insan, dünya, ev ve şehir mekânsızdır. Bedenin mutlaklaş­tırılmasının geldiği yer bedenin bertaraf edilmesidir zaten. Trans-hümanizm, meta-hümanizm, yeni-hümanizm ve me- ta-verse tartışmalarında, mevcut insanı bir geçiş formu ola­rak niteleyip bedenin de ötesinde simülasyonun mutlaklaş- tığı bir sürece giriyoruz. Geleceksiz gelecek&#8230;</p>
<p>Dolayısıyla insanın zamansızlaştığı, mekânsızlaştığı, bedensizleştiği bir yerde şehirlerin bedeninden söz etmek mümkün değil. Çünkü insanın görüntü (eşmesiyle doğru orantılıdır şehrin görüntüleşmesi. Bu anlamda insanı da şehri de görüntü unsuru haline getiren husus, aidiyetin ve mahremiyetin ortadan kalkışıdır. Modern süreçte kendisi de bir ekran olan insan ve şehir, imajına ve simülasyonuna mahkûmdur. Gösteri halini sürdürmeden var kalamaz. Bun­dan dolayı da sürekli görüntü üretmek zorundadır her ikisi de. Görüntü vermeden görünemez&#8230; Ürettiği her görüntü de gerçekliklerini yok eder.</p>
<p>Artık bir deklanşöre basmak, bir ekrana dokunmak te­nin ve canın yerini alır. Seyredilen cinsellik, mahremiyeti bertaraf ederken, sanal ilişkiler geleneksel aidiyet ilişkile­rini de ortadan kaldırır. İnsan ne kadar çok ekrana dokunu­yorsa o kadar vardır. Tıpkı insan gibi şehirlerin de şeffaflaş­ması, cam evlerin ve binaların çoğalması, perdelerin ortadan kalkması, ışıkların alabildiğince insanın gözüne hitap etmesi,reklam panolarının, blllboardların canlılığın gösterg<u>es</u>i ol­ması şehrin mekânsızlığının veyer-sizliğinin göstergeleridir.</p>
<p>Kimi sosyologların &#8220;organsız beden” tanımı tam da modern insan ve modern şehre tekabül eder. Yeni insanın belki bir “bedeni” vardır ama bu beden organsızdır. Dolayı­sıyla söz konusu bu yeni <em>bedenleşme</em> hali bir gerçekliğe sa­hip değildir. Bu durum bir hastalık da değildir. Bir algının, imajın ve simülasyonun mutlaklaşmasıdır. Organsız beden tedavi edilemez. Ancak tamir edilebilir. Dolayısıyla organ- sıztaşma bedenin uzuvlarındı insanın kontrolünden çıkması ve bir süre sonra başkaları tarafından kontrol edilmesi ve tanımlanması ve bir Süre sonra da insanın bedensiz kalma­sıdır. Buradaki organik bir hastalık durumu değil, teknik bir arıza durumudur. Dolayısıyla insan, tedavi yerine tamir edi­lir veya yeniden burgulanır/ kurulur. Aşkınlığını yitiren in­sanın bedenim yitirmedi dediğimiz hadise tam da budur. İnsanili mekanik birtebot haline gelmesi, onun bedene in­dirgenmesi değil bedeninin dte yok edilmesidir. Mekanik in­san bedensizdir. Öyleyse bu insanların oluşturduğu şehrin akıbeti de aynı olacaktır. İnsanın kadavraya indirgenmesi, parçalanması ile Şehrin pşrçalanması doğru orantılıdır. Bu­gün bedeni olan|lbiı*lnsandan söz etmek ne kadar zorsa, mekânı olan şehirlerden bahsetmek de o kadar zordur. İn­san da şehir de organsızdır. Mekânsız, bedensiz şehirlerdir içine giremediğimiz&#8230; Maket şehirlerdir ikâmet edemediği­miz&#8230; Görüntü şehirlerdir baksak da göremediğimiz&#8230; Ger­çekte gördüğümüz bir görüntüden ibarettir ve bir gerçek­liği yoktur.</p>
<p>Modern süreç tıpkı arızalı kabul ettiği insana yeni bir be­den oluştururken //ke/, <em>fosil ve eski</em> olarak kabul ettiği şehir­lere de görüntü üzerinden yeni bir beden oluşturur. Yapılan evler, AVM’ler, caddeler ve siteler bildiğimiz anlamda bir mekân değildir. Hayatı almayan yaşam alanlarıdır bunlar. Toplu konut projeleri, kentsel dönüşüm bu minvalde düşü­nülmelidir. Bedeni olmayan insan mekânsız mekânlarda ya­şar&#8230; İnsanın bedene indirgenmesi, giyiminde, kuşamında, yemesinde, içmesinde birbirini tekrar etmesi, insanların ve insan topluluklarının birbirine benzemesi, şehirlerin de bir­birini tekrar etmesine ve aynı elbiseyi giymesine benzer. Bir toplumda herkes aynı biçimde giyiniyorsa, bir şehirde bü­tün evler birbirinin tekrarı ise yaşadığımız durum bir beden- sizlik ya da mekânsızlık durumudur. Giyinen insanın sadece görüntüsünü düşünmesi, hatta kendini seyredilen bir unsur haline getirmesi, içinde yaşadığı şehirlere de yansır. Şehir­ler de içinde yaşandan değil, içine girilemeyen, seyredilen bir malzemedir artık. Bir bakıma görüntüleşen insan da şe­hir de bir Mtrin, bir sahne, bir ekrandır.</p>
<p>Öte ite irtibatını yitiren mekân, mekânsızlık halini yaşı­yor. Başka deyişte mekân ısırt surete indirgemek mekânı da elimizden kaçırıyor. Tıpkı insanı sırf bedene indirgeyen mo­dern düşüncenin insanı beden olarak da kaybettiği gibi&#8230; Bugünkü insan ve mekân ötesiz. Dolayısıyla evin ve şehrin de bir ötesi yok. Aşkınla olan irtibatını yitirerek kendine aş­kınsa! bir alan yaratan insan, aşkınsalın oluşturduğu içkin- sellik, manevi hayat, imaj, simülasyon, gösteri ekseninde bir varoluş problemi yaşıyor. Bedene yaslanarak ürettiği simülatif ruh, bedenini de yok etti. Tıpkı camların, ışıkla­rın, matematiksel düzenin, otomatikleşmenin evi ve şehri yok ettiği gibi&#8230;</p>
<p>Dijitalleşen, mekanikleşen, eşya ve hadiselere sırf ma­tematik perspektiften bakan insan, icat edilen aşkınsallık ve içkinsellikle birlikte kendi durumunu evrensel ve meşru,sorgulanamaz ve tartışılamaz bir durum olarak da görür. Yine kendisi için kurgulanan insanın doğası ve tabiatın do­ğası ile kendine yazılan <em>kaderi</em> de giyinir. Aslında bu, onun aşkınsallık ve içkinsellik üzerinden yeni bir inanma biçi­mine dahil olduğunun da göstergesidir. Tanrı’yı reddedip onlarca <em>Tanrı’ya</em> bağlanmak&#8230; Nefesinden soyutlanıp bin­lerce nefese bağlı yaşamak&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Varlığın birliği, öncelikle insanın Hakk’a kulluğunu zo­runlu kılar. Çünkü Hakk’tan bağımsızlaşan insan, O’nun dı­şında her şeye ve herkese kul olur. Dolayısıyla insan, varlığın birliği ilkesini ihlal ettiğinde zamanın ve mekânın, eşyanın ve hadiselerin birliği ilkesini de yitirir. Varlığın birliği ilkesini yitiren bir insanın, evrenin ve insanın birliği ilkesini öne çı­karması ise sadece bir istismar vasıtasıdır. Yaratmanın her an ve sürekli olarak devam ettiği bilgisini yitiren bir insan, mekânı ifsat eder.</p>
<p>Bugün dünyadaki en temel mesele insanın ikili bir du­ruma düşmesidir. Çokluğun itibari olduğunu bilmeyen in­san, varlığın birliğini de unutmuştur. Mihenk olarak aldığı, evrensel olarak kabul ettiği Batı düşüncesinin genel karak­teri, ikili bir yapıya sahip olmasıdır. Bu ikili durum, eşya ve hadiseleri istismarında en önemli mihenktir. Batılı toplum- lardaki bu durum, Batılı olmayan toplumlarda daha ağır tahribata yol açmaktadır. Birliği fark eden, Bir’i de fark ede­cektir. Çünkü İslam düşüncesinde ve tarihî tecrübesinde çokluk da Bir’liktir.</p>
<p>Mekânın ötesinin farkında olmayan, mekânını da yiti­rir. Bugün insan ne insan ne ev ne de şehir fikrine sahip­tir. Öyleyse öncelikle kendimizin, evimizin ve şehrimizin ne olduğunun farkına varmamız gerekiyor. Ne de güzel anla­tır Necip Fazıl:</p>
<p><em>Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!</em></p>
<p><em>Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!</em></p>
<p><em>Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada&#8230;</em></p>
<p><em>Garanti yok sen gibi faniye sigortada!</em></p>
<p><em>Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!</em></p>
<p><em>Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!</em></p>
<p><em>Bir köşende annanem, dalgın Kuran okurdu; </em>l/e <em>karşısında annem, sessiz gergef dokurdu. Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;</em></p>
<p><em>Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı&#8230;</em></p>
<p><em>Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;</em></p>
<p><em>Sular cömert, “temizlik imandandır” bilinmiş&#8230;</em></p>
<p><em>Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.</em></p>
<p><em>Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler&#8230;</em></p>
<p><em>Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;</em></p>
<p><em>Komşuluk, mânâ ve ruh, ne varsa heder oldu;</em></p>
<p><em>Bir yeni nesil geldi, üst üste binenlerden;</em></p>
<p><em>Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden&#8230;</em></p>
<p><em>Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;</em></p>
<p><em>Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge&#8230;</em></p>
<p><em>Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;</em></p>
<p><em>Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm!..</em></p>
<p><em>Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!</em></p>
<p><em>Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!</em></p>
<p>Dursun Çiçek &#8211; Mekanın Ötesi,syf:</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mekanin-otesi/">Mekân’ın Ötesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mekanin-otesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şehir ve Medeniyet:&#8221;Ben&#8221;in İdrak Yolculuğu mudur?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Aug 2023 14:39:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>
		<category><![CDATA[ben idraki]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Karagöz]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26517</guid>

					<description><![CDATA[<p>“BİR DENEME” “Çalab’ım bir şâr yaratmış iki cihân faresinde Bakıcak didâr görünür o şar m kenfaresinde Nâgehân ol şar a vardım anı ben yapılır gördüm Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında.” Hacı Bayram Veli Çalışmanın başlığının beni endişelendirdiğinin farkındayım. Şehir tarihi çalışmaları bir ilmi disiplin olarak soruları bitmiş bir alan değil, en azından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/">Şehir ve Medeniyet:”Ben”in İdrak Yolculuğu mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-17025 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti-300x203.jpg" alt="" width="367" height="248" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti-300x203.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti.jpg 400w" sizes="(max-width: 367px) 100vw, 367px" /></a></p>
<p><strong><em>“BİR DENEME”</em></strong></p>
<p>“Çalab’ım bir şâr yaratmış iki cihân faresinde<br />
Bakıcak didâr görünür o şar m kenfaresinde</p>
<p>Nâgehân ol şar a vardım anı ben yapılır gördüm<br />
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında.”<br />
Hacı Bayram Veli</p>
<p>Çalışmanın başlığının beni endişelendirdiğinin farkındayım. Şehir tarihi çalışmaları bir ilmi disiplin olarak soruları bitmiş bir alan değil, en azından ülkemizde.1<sup><a href="#_ftn56" name="_ftnref56"></a></sup> Ancak bu husus bizin çalışmamızın hudutları içerisinde değil. Şehir ve medeniyet kavramlarını tartışmayı da konu edinmediğimi özellikle ifade edeyim. Geriye kalan başlık­taki, <em>“Ben ın</em> İdrak Yolculuğu kısmı ki, kanaatimizce çok tanıdık bir ifade değildir. Burada da biraz da mahcubum, daha alışıldık başlık konulabilirdi. Okuyucuyu, belki de editörü, hem başlık hem içindekiler yorabilir hatta okumaktan vazgeçebilirler, kabulümdür. Başlığın son kelimesi ise &#8216;deneme&#8217;dir. Bu sebeple konuya başlamadan birkaç hususu kısaca izah etmekte fayda görüyorum. Öncelikle tırnak içerisinde yazılan <em>“Ben”</em> ve bu kavramı anlamlandırmamıza katkı sağlayacak olan &#8216;idrak&#8217; kelime/kavramlarından neyi kastediyoruz, muradımız nedir? Açıklamakta fayda bulunmaktadır. Özellikle, anlamlandırmamıza katkı sağlayacak olan <em>“idrak”</em> kelime­sinden başlayalım. Bizim için &#8221;idrak”kelimesinin lügat anlamından ziyade, İslâm mütefekkirleri tarafından kabul edilen kelimenin resme­dilmiş anlam hudutları önemlidir. Arapça kök bir kelime olan derk, <em>“kavuşmak,yetişmek; olgunlaşmak, nihai sınırına ulaşmak; bir araya toplanmak; fark etmek, anlamak ve bilmek”</em>manalarını taşımaktadır.<sup>2 </sup>Ancak mütefekkirler kelimeye, algılama ve bilmenin her türünü içine alacak genişlikte mana ve mahiyet vermişlerdir.</p>
<p>Farkına varma, kavrama, tasavvur etme, bilme gibi zihnin çok çeşitli ve karmaşık faaliyetlerini ifade eden bir terim olarak kullanılmıştır. Kelimenin bu anlam zenginliği, bir tarafıyla <em>“tasavvur”</em> olarak zihnî, <em>“tutum, tavır ve davranış”</em> haline gelmesiyle fiili/inşa faaliyetlerini de ihata eden mahiyet arz etmektedir. Kelimenin bu anlam genişliği zemini, bir deneme mahiyetindeki çalışmamızda işimizi kolaylaştırmaktadır ki, bunu çalışmanın başında itiraf etmeliyim: İyi bir sığmak yeridir. Pekala, çalışmanın maksadı olan <em>“İdrak”</em> yolculuğunun <em>“Ben ini </em>nasıl anlamalıyız? Şöyle ki, buradaki “ben&#8221;den kastımız, özünde idrak sahibi bir varlık olarak <em>“mebde ve mead”, “varlık”</em> a ve <em>kâinat</em> a mana ve mahiyet verme hâli/durumudur: Bilgi, şuur ve hikmet “mahallidir. Beşerin, &#8216;nefis&#8217;den, <em>“nefs-i kâmile, safiye”ye, </em>ruhun, <em>“kalb” den</em> “ahfa” olma halidir.</p>
<p>İnsanın <em>“beni</em> şu veya bu şekilde bu <em>“mahal”de “hal”</em> üzere olmaktır. Ömür bu mahall/hâlin yolculuğunun adıdır. Ortaya çıkardığı bütün her /O bu yolculuk sürecinin mahsulüdür. İnsan, dünya hayatında; <em>“enjus”ye “afak”de </em>hem ilgilidir hem bilgilenir: Hem fail hem de mefuldür. Pekâlâ, şehir ve medeniyet insan/cemiyetin eseridir. Enfüs ve afâkın ahengi ve sanatın mahsulü/meyvesidir. Tasavvur ve inşa yani “Sanat tamamıyla <em>“ferdi bir çiğlik”</em> biçiminde doğsa bile, sanatkârın şahsiyeti içtimai değerlerden bağımsız değildir”3, milletin eseridir; Kültür/medeniyet insan/cemiyet şehir ve medeniyette, “aklı- selim” kalb-i selim” ve “zevk-i selim&#8221;e hem yapıcı hem de kendini bu yaptığı “cennet misali” içinde şekillendirendin Buraya kadar tanımladığımız farklı sembollerle tanımlayanlar da bulunmaktadır. Lewis Mumford, “Her nesil» inşa ettiği binalara biyografisini yazar*’<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[4</sup></a>diyor. Ya da insanı borçlu kul <em>“el~Medin ” veya.</em> “beden&#8221;tasavvuru kelimesiyle açıklayan Gencer<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[5]</sup></a> bulunmaktadır. Biz daha cüretkâr olup, “İnsan eliyle inşa ettiği her nesneye kendini yazmaz mı ?” dersek, başka söze ne hacet.</p>
<p>Tarihi süreçte anlama, algı ve zihni faaliyet olarak tasavvur ve tespitte kalan değil, <em>“tecessüm”</em> ettirilen ve “hayati/yeti sağlanmış hikmettir: Algılama, anlama, anlamlandırma ve inşa etme.<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[6</sup></a> Bu tespiti bir süreç olarak değerlendirirsek, burada kısaca <em>eşya dünyası ve insan”</em> kavramları ve bunların arasındaki ilgi ve münasebetleri anlamaya çalışırsak <em>“ben idrakı’nin</em> teşekkül edişini ve mahiyeti hakkında -yazının hudutları içerisinde kalmak üzere- bir tespite ulaşabiliriz. İnsan zihni beş duyuya bağlı olarak müşahede ettiği âlemi parçalayarak öğrenmek istemektedir. Esasen içinde var olduğumuz dünya, bize, ilk önce bir <em>“eşya mahşeri”</em> gibi görünmektedir. Yani, bizim için dünyanın ilk görünüşü, parçalanmış ve üç boyutlu bir &#8221;madde kaosu<sup>,</sup>’dur. Psikologlar, bebekliğimizde, içinde yaşadığımız âlemi, bir renk, ışık ve ses kaosu/keşmekeş biçiminde idrak ettiği­mizi söylerler. O dönemde, sanki eşya ve madde dünyası, düzensiz bir biçimde tertemiz idrakimize, bir sağanak gibi boşalırlar. Henüz gelişmekte olan <em>beş duyumuz”,</em> her şeyden önce, bu kaotik eşya ve madde dünyasına takılır. Bu <em>&#8220;kesret dünyası”</em>bizim idrakimizi, kendisi ile meşgul etmeye başlar. Böylece <em>&#8220;idrakimiz eşyaya yönelir ve onun terbiyesine girer.</em> İdrakimiz, ihtimali veya katı, bir sebep-ne­tice zinciri içinde çalkalanarak ağır ağır da olsa mekanik bir şekil alır. Kaos zamanla idrakimizden çekilir ve yerini nizama bırakır. Böylece “insan idraki” aklın sebep-netice zinciri içinden süzerek elde eder. Böylece, eşya dünyası, akıl vasıtasıyla “insan idraki” ne yerleşir ve anlam kazanır.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[7</sup></a></p>
<p>Nihayetinde konu insan olunca <em>“insana ilişkin bütün sorular ve sorunlar, “dışarıdan değil, bizatihi insanın hem hayvaniyet [beşeriyet] hem de nutkiyet gibi iki ayrı unsurdan mürekkep mahiyetinden kaynaklanır. Başka bir deyişle sorunun kökleri yapılanda değil yapandadır; çizilende değil çizendedir; hayatta değil kafadadır.”8</em> Aslında yakın zamanda antropoloji/insanbiliminin <em>“Bizi insanın özündeki birliğinden haberdar eder ve dolayısıyla herkesin bir diğerini fark etmesine, hissetmesine imkân verir.”9</em> tespiti belirlediğimiz kanaatimizin genelgeçerliğine katkı sağlıyor denilebilir. Yazının bütününden anlaşılacağı gibi şehir ve medeniyet, insan ve tabiat arasında; uyumlu veya uyumsuz bir süreçte bazen insanın isabetli faaliyetleri ve elde ettiği muvaffakiyetler veya tabiatın galebesiyle biten hadiseler mevcuttur. Tabiatın galebesini alt etmek için yaklaşık iki yüz senedir insan <em>“her hâlükârda’lehine</em> çevirmek istiyor. İnsanlık bugün bunun <em>“bedelini çok ağır”</em> ödemektedir.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[10]</sup></a></p>
<p><strong>İkinci olarak,</strong> şehir ve medeniyet birçok ilmi disiplinin doğrudan veya dolayısıyla konu ve ilgi alanına girmektedir. Bu sebeple, coğrafya, iktisat, mimarlık başta olmak üzere ilmî disiplinlerin çalışma alan­larında bu konu ve bahisleri görmek mümkündür. Ayrıca bağımsız bir disiplin olarak şehir tarihi yazımı çok geriye gitmez. Coğrafî keşifler ve aydınlanma düşüncesinin bir izdüşümü olarak XVIII. ve XIX» yüzyıllarda kendisini açıkça gösteren siyasî, İktisadî ve sosyal dönüşümler şehirleri de hareketlendirmiştir. Hatta bu dönüşümlerin meydana geldiği mekânlar olarak şehirler olağanüstü önem kazanmış­tın 1800lerden 1900’lara kadar şehir nüfusu oranının yaklaşık 10-15 kat artması ve günümüz dünyasında artık nüfusun çoğunluğunun şehirlerde yaşıyor olduğu gerçeği, sözünü ettiğimiz olağanüstülüğün göstergelerinden sadece biri sayılmalıdır.<sup>11</sup> Biz de burada konuyu bir tarihçi bakışıyla ele aldığımızdan şu hususa da dikkat çekmek yerinde olabilir. înalcık’m, <em>“Tarihî araştırmalarda tarihçi, konu olarak aldığı mevzunun mahiyet ve esas itibarıyla hadiselerle fikri kıymetlerden mürekkep iki unsuru ihtiva ettiğinin farkındadır. Hadiselerin, tek veya bir gurup insan tarafindan yaratılan psikolojik temeller üzerine kurulmuş vukuat kümeleri halinde tezahür etmelerine mukabil, fikri kıymetler daima bir oluş vetiresi içerisinde tek bir bütüne inkılap ve temerküz etmiş görünürler olduğunu da bilirler. Hadiselerle fikri kıymetler arasında tesir ve aksi tesir bulunur. Fikri değerin yarattığı “kültür” zamanla kütlenin malı, içtimai hayatın temeli haline geçe­rek “objektifleşir. Böylecefikri faktörle, mevcut tabii yani coğrafi ve etnografik şartlar ve tarihi tekâmülün neticeleri ile muvazene haline gelince menşedeki hususiyet ve safiyetlerden az veya çok kaybederek değişeceklerdir. Fikri unsurlar, hadiselere müessir olan hareket yaratan bir kudrete maliktirler. </em></p>
<p><em>Bu yaratıcı meknî ve muharrik kuvvetten tabii şartlarla aynı istikâmette olunca süratli hareketler, aksi halde çok defa <a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup><strong>[12]</strong></sup></a> fikrin bazen de tabiatın galebesiyle neticelenen mücadeleler doğar&#8217;<sup>1 </sup></em>tespiti bizim konu edindiğimiz bu başlık için dc tam isabetli görüş olarak kabul edilebilir. Yalnız bu çalışma salt bir şehir tarihi çalışması da değil, hatırlatmak gerekir. Çalışmada; şehir ve medeniyet inşasının aslı, esası bakımından <em>“mayalayıcı”,</em> biçimlendirici, ruh verici tarafı ele alınmıştır. Lâkin konu bir tarihçi edasıyla işlenmeye çalışılmış­tır. Burada İnalcık’m tespitinin son cümleleri çalışma için ayrı bir ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü çalışmada üzerinde durulacak zihnî/nazarî faaliyet olan tasavvur ile ve ameli/inşa olan tecessüm/ maddileştirme ve tahakkuk ettirmek her zaman gerçekleşmeyebilir. O zaman; <em>“hakikat”</em>değil <em>“emsal”, “cennet”</em>değil, <em>“cennetmisali</em> olur.</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong>, çalışmanın başlığının “Şehir ve Medeniyet: BEN in idrâk Yolculuğu Mudur ?” cümlesi olarak seçilmesidir. Çalışmaya bu başlığı koymanın bir arka planı vardır. Osmanlı şehri çalışmalarımın hasılasına aklî ve zihnî ya da şöyle diyelim <em>“psiko-ruhî faaliyetler ve tecessüm”</em> olarak bakmayı istememdir. Zira şehir ve medeniyet hususunda hikmete ulaşmış bir zat&#8217;ın 13 şehri “<em>Ahlakın, sanatın, felsefenin ve tefekkürün geliştiği, insanın en üst düzeyde varlığın anlamını tamamladığı ortam”</em> ve <em>“idrakin benini”</em> de <em>“bir yaratık olarak insan, çevreyi idrak ederek onun sorumluluğunu yüklendiği andan itibaren “gerçek insan” mertebesine yükselir”</em> şeklindeki tari­fidir. İlaveten <em>&#8220;çevre sorumluluğunu ise sonsuz hayatın bütünlüğünü kapsayan bir değerlendirme, çözümleme ve uygulama sürecinin sü­rekliliğini kaçınılmaz kılar”</em> tespitidir. Yine <em>“Varlığın eşsiz güzelliği ile çevrelenmiş insanın kendi hayatını biçimlendirmek için vücuda getirdiği her şeyin bu güzelliği korumak ve geliştirmekten başka amacı olamaz» Dolayısıyla insanın asli görevi yaşadığı dünyayı daha güzel </em><em>hale getirmek”le14</em> insan için bir tarafıyla bir hudut dahi belirlenmiş olur. Tabii ki &#8220;güzel&#8217;’bir estetik kavramıdır ve izafidir. Peki, nasıl oluyor da bu izafi kavram ortak bir değer olan şehir ve medeniyet için genelleştirilebiliyor? Burada sahanın uzmanı olmamız sebebiyle düşüncemizi bir görüşe dayandırmak, ya da bir görüşü tercih etmek durumundayız. Arvasi, <em>&#8220;Tecrübi estetiğin verilerine göre, insanların, renkler, sesler, formlar ve diğer estetik keyfiyetler karşısında “ortak tavır* alabildikleri savunulabilir. Bir bakıma, “estetik ilgili teknikler” buradan doğmaktadır. Gerçekten de usta bir sanatkâr, insanlığın bu ortak vaziyet alışlarından”faydalanarak eserini daha geniş kitlelere ulaştırabilir&#8221;1<sup>5</sup></em> veya bu ortak vaziyet alışın kendisidir.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> insanın, bu süreci yürütürken öne çıkan üç temel özelliğine atıfta bulunmaktır: <em>“Şuur”, “İrade etme, seçme yeteneği”, “mevcut olanların dışında icat/yaratıcı olma özelliği”,</em> Muminun: (23/14),“&#8230; <em>Allahüahsenül hâlıkın”</em>,Saffat: (37/125) <em>“Ahsenul-Hâ- lıkın”</em> olarak kabul edebiliriz. Kısa bir tanımlama ile <em>“Fıtrat\</em> ta­mamlama kabiliyetine sahip bir işlem olarak <em>“O (VARLIK)”ve “nefs (KENDİSİ)nin</em> farkında olma hali tanımlayabiliriz.<sup>16</sup> Bu temel tanımlamalar üzerinden yapan ve yapılanları: <em>“şehir ve medeniyet” </em>tarifinde toplarsak olup bitenler insanın zatını/”Ben&#8217;”ini gerçekleş­tirmesidir<sup>17</sup> denilebilir. Hülasa gerçek insan olma faaliyetleri <em>“Ben İdrakinin</em> sürdürülmesinden başka nasıl bir başlıkla izah edilebilir?</p>
<p>Beşincisi, çalışmanın başlığında da görüleceği gibi &#8220;Şehir” ve “Medeniyet” kavramları birlikte kullanılmıştır. Başlık &#8220;Şehir-Me- deniyet” şeklinde de yazılabilirdi. Bilindiği gibi her iki kelime de aynı kökten türemiş kavramlardır.<sup>18</sup> Bizim kanaatimiz de bu iki kelimenin aynı olduğu anlama meyillidir. Lâkin bu iki kavramla ilgili bazı farklı görüş ve kanaatleri bütünüyle reddetmemek gerekir. Bu mülahazalar sebebiyle başlıktaki “Şehir”, “Medeniyet” kelimelerini &#8221;ve“ bağlacıyla ayırdık.</p>
<p>Konunun hususiyeti olarak lüzumlu gördüğümüz giriş için kısa açıklamalardan sonra şunları ifade edebiliriz: Yukarıda psikolojik olarak tek bir fert üzerinden tanımladığımız <em>“Ben”,</em> kimlik ve kişilik olarak şekillenirken aynı zamanda, aile ve cemiyet içerisinde teşekkül eder. Cemiyet hayatında herkes “Ben”in ortak paydaşındadır ve artık her şey <span style="font-size: 13.3333px;">&#8221;maşeri</span>”bir hâl almıştır. <em>“Ben”</em>yok olmadan <em>“Bİz”nwc </em>olmuştur. Bilindiği gibi yeryüzünde insan/insanlar bir araya gelip yaşamak ve hayatlarını devam ettirebilmek için, <em>“düşünce ve bilgilerini biriktirip”</em> teşekkül ettirdikleri <em>“Maşeri/ortak değerler: şehir, medeniyet </em>fikri etrafinda “hazır”bulduklarından azami seviye istifade etmekle birlikte <em>“hazır halegetirme”</em>ye yönelmeyi de ihmal etmezler. Bütün bunlar bir iş bölümü şeklinde düşünülebilirse de ve insan/insanlar için daha farklı bir birbirine bağlılık/bağımlılık ilişkisini ortaya çıkarır. Bu bağlılık ve bağımlılık; hazır etme yanında, hazır olma, başkalarının ihtiyaçlarmı karşılamak için mütehassıs olduğu alanda hazır bulunma halini de ifade eder. Toplumlarda bir arada yaşamanın zaruri ihtiyacı ve gereği olarak muhtelif mesleklerin ve zanaatların ortaya çıkması demektir. Bu meslek ve zanaat erbabı kadar, birlikte yaşayan insanların her birisinde bir şekilde tahakkuk eden ve herkes tarafindan, ilgili olduğu kadar üstlenilerek bilinen ve uygulanarak geliştirilen yol ve yordamlar ortaya çıkar ki, buna <em>“usul”</em> ve <em>“edeb” </em>denir.</p>
<p>Edebi, kısaca estetik inceliklerin dikkate alındığı <em>“ahlakî” </em>hayatın düzeni denilebilir. İşte bu noktada <em>“Şehir ve Medeniyet” </em>varlığını insan etkinliğine borçlu olan İçtimaî varoluş şeklidir. Şe­hirde her şey insan eliyle ve bir amaca matuf olarak edilmiş,ettirilmiştir ki, “Şehir ve Medeniyet” in varoluş esası budur. İnsan bu işi, yani “usûl ve cdeb”in en yüksek formunu, diğer her işinde olduğu haliyle Allah’ın huzurunda ve ona takdim etmek için, bilgi ve şuurla, gerçekleştirir. Bu tutum, tavır ve davranış haline, <em>“İhsan” </em>denilir ki,<sup>19</sup> <em>&#8220;Ben in idrak Yolculuğundan” nın</em> olarak kastımız da budur: <em>&#8220;Muhsin&#8217;in</em> yolculuğu. Diğer bir ifade ile insanın dünyaya gelişinden dünyadan göçüne kadar süreye <em>&#8220;ömür” denilir.</em> İnsan için bahşedilen bu sermaye, ikram olduğu kadar sorumluluktur. Tabii olarak sermayesini iradi tercihiyle kullanabilmekle beraber <em>&#8220;elest bezmi”ni</em> hep hatırlamak ve unutmamak durumundadır. Bu süreçte zihni kalbi ve bedeni faaliyetlerde bulunur. Söz veren, emaneti kabul eden <em>&#8220;Ben&#8221;</em>in faaliyetleri: <em>&#8220;enfüsî” ve”afâkî”dir.</em> Bir taraftan kendini tanırken bir taraftan da <em>“Varlık” “Kainat’ı</em> tanımak ve bunların emir ve esaslarına uygun yaşamak demektir. Yunusça: <em>“Kasdım budur şehre varam,feryad-ı figân koparam”,</em> Şehir ve medeniyet kurmak ve şehir ve medeniyet olmaktır kastımız.</p>
<p>Yukarıda tanımladığımız bilgi birikimi, idrak ve sürecin hâliha­zırda mevcut dünyadaki hakikat olmasa da görüntü karşılığı muğlak görünüyor. Şöyle ki, dünyada ve ülkemizde de genel anlamda ilmi/ teknoloji alanında, özel olarak da şehir ve medeniyet için <em>“kavram/ tanımlar&#8221;</em> Batı dillerinden alınmıştır. Bu durum Batı için <em>“gelecek dünyasını belirleme tasavvurunun bir parçası”</em> kabul edilebilir. Bu anlamda bütün kavram/tanımlar tılsımlı görünen <em>“modern&#8217;20&#8217;</em>keli­mesinin gölgesine sıkıştırılmıştır. Aslında modern kelimesi Roma döneminde kullanıldığı manasıyla sadece <em>“din” için</em> kullanılırken XVI. yüzyıldan itibaren de aklın hâkimiyetini vurgulamak mahiyetiy­le şehir, medeniyet alanındaki fikirler<sup>21</sup> de dâhil bütün bilgi alanında kullanılmıştır.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">22</span>Sanki her örnek kendi alışkanlıkları ve “kültüru’nü haddizatında otonom bir amaç olarak (yani başıboş olarak) yahut Batılı hâkimiyetine elverişli araçlar, Batının dini, kültürü yada mede­niyeti tarafından doldurulacak boşluklar olarak”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[23]</sup></a> Avrupa tarihinin zorunlulukları tarafından hapsedilmiş bir görüştür. Pekâlâ, Wcber’in görüşüne Batılı birçok bilim insanı dahi itiraz etmektedir. Weber’in görüşüne itirazda kullanılan “dar görüş” tanımı dikkat çekmektedir.<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Copemicusun (öl. 1543) “De Revolationibus Orbium Coelestium” eseriyle “doğru bilim üretmek?olarak başlatılan, “eskinin tasfiyesini ilan eden Newton’la devam edeni günümüze zikzaklarla gelen bilim tarihinin konu ettiği süreç dâhil<span style="font-size: 13.3333px;">25</span>, Yeni ve Yakın Çağ ela Avrupa’nın kendi merkezli dünya kurma anlayışını temsil eden Toynbee’nin “Bugün pratik maksat için Garp, tamamıyla dünyanın diğer bir adı ehemmiyetinde değil midir?26 kabulüne kadar uzanan zihni ve ameli bütün faaliyetleri belirler olmuştur. Nitekim algı-bilgi sürecinde Batı hemen her şeyde kavramları kendisi belirlemek iddiasındadır. Bu bir zihni meseledir ve Batı için gücü tanımlıyor diye değerlendirile­bilir. Halbuki, <em>“Bir kültürün, bir medeniyetin felsefe-bilim zihniyetini tespit edebilmek için, atılması gereken en önemli adım&#8230; Belli zaman ve mekanda hayat süren insanların Varlıkı, Tanrıyı, Evreni ve İnsanı nasıl ihsas ve idrak ettiklerini anlamaktır; nasıl ihsas ve idrak etmele­rini gerektiğini değil”<sup>127</sup></em> tespiti daha cazibeli ve isabetli değil midir? Bu sebeple Batının kendisinde vehmettiği ve yüklendiği bu idrak ve anlayış, sağlıklı bir algı ve bilgi olarak görünmüyor.</p>
<p>Diğer taraftan umumi manada Türkler ve Müslümanlar hakkında Batı’da teşekkül eden zihni anlayış ve fiili davranış ön yargılardan oluşmaktadır.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[28]</sup></a> Türklerin bütününün <em>“göçebe”29</em> olarak tanıtılması ve onların fatih bir kavim olarak üzerlerinde hâkimiyet kurmaları Hristiyan dünyasını Türkler aleyhine aşırı duygulara itmiştir. Is­lâm öncesi ve İslâm sonrası Türkler hakkında ön yargılar meydana gelmiştir. Türklere ait değerler inkâr edildiği gibi başkalarına mal edilmiştir.<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[30]</sup></a> En sade ifadeyle bu zihni ve fiili yapının bütün insanlık için kuşatıcı tarif/tanımlar yapması en azından temsil ettiğini iddia ettiği bilgi/ilme aykırıdır.</p>
<p>Bu çerçevede konunun izahına katkı sağlamak maksadıyla kültür l ve medeniyet kelimeleri hakkında kısa bilgiler vermek gerekir. Kültür ve medeniyet terimlerini 18. yüzyılda, önce Fransızlar <em>“culture”yz “civilisation”</em> şeklinde kullanmaya başlamışlar bilahare Almanlar <em>“Bildung”</em>ve <em>“Kültür”</em>veya <em>“Zivilisation”</em> geliştirmişlerdir.</p>
<p>Kelimeler önce <em>“Avrupa&#8217;nın</em> daha sonra Avrupalının dünyanın geri kalanına taşıdığı, bütün insanlığın benimseyip kullanmaya başla­dıkları mühim terimler haline gelmişlerdi. Hâlbuki 18. yüzyılda Batı Avrupa’da konuşulmaya başlanmış olan konular, Müslümanlar tarafindan asırlar öncesinde müzakere edilerek karara bağlanmış mevzular arasındaydı. İki kelime; hem &#8221;edeb&#8217;”hem de <em>“ümran”</em>hak­kında eserler telif edilmişti.<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">31</span>Bu sebeplerden mütevellit bilgi ve kültür mirasımız bu kavramlarla ilgili yeterli düzeyde bilgi ve marifet ortaya çıkarılmasına en üst seviyede müsaittir.</p>
<p>Şehir ve medeniyet kurucu olarak insanın şehirlileşme ve me­denileşme süreci umumi anlamda evrim ve teoloji nazariyelerinin çerçevesini belirlediği zeminde gitmektedir. Burada avcı/toplayıcı dönem tartışma dışında bırakılırsa, <em>“yerleşme”</em> şehirleşme ve me­denileşmede esas dönemdir. Yerleşik hayata geçen insanın şehir ve medeniyet sürecinde <em>“tasavvur ve inşa”y\</em> üç unsur üzerine bina ettiği iddia edilebilir:</p>
<p><strong>a-</strong> Öncelikle, <em>“insan idrakinin ve sorumluluk duygusunun belirle­diği “ev” (kısıtlamalardan ve şeytani bozulmalardan arındırıldığı bir ortamda inşa edilen “Türk evi”32</em> ile “öz/cevher” oluşur,</p>
<p><strong>b-</strong> Cevherin etrafında <em>“mensubiyet ve mesuliyet”</em> duygusunun şekillendiği <em>“mahalle”</em> teşekkül eder,</p>
<p><strong><em>c-</em> </strong>Şehrin kalbi, iş bölümü ve meslekî yapılanmanın biçimlendiril- diği; pazar yeri ve idarenin bulunduğu mekânla inşa tamamlanmış olur. En sade bir ifadeyle bu üç unsurun terkibinin Batı ve diğer medeniyet muhitlerinde farklı değerlendirmeleri olsa da İslâm/ Türk şehrindeki karşılığı <em>“cennet tasavvurudur.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup><strong>[33]</strong></sup></a></em></p>
<p>Yalnız burada bir hususu hatırlatmakta fayda vardır. Bu dünya zıtların, çelişkilerin dünyası&#8230; Birileri onu <em>“cennet”</em> yapmak, birileri <em>“cehennem”</em> yapmak için çalışıyor. Tarih boyunca bu böyle sürmüş. Şimdi de böyle. Burada sorulması gereken soru şu: Bu dünya cennet olabilir mi? Bu soruya farklı cevaplar verilebilir. Ancak diyelim ki, bu dünyanın cennet olma kabiliyeti yok, o zaman bu dünyayı cennet yapma &#8220;tasavvuru&#8221; yanlış veya ulaşılmaz bir hedef mi ? Bir diğer ifade ile Türk-îslâm toplumlarının şehir ve medeniyet anlayışları ham hayal mi? Tabii ki, hayır. Hem <em>“ideal”</em> de tasavvurun <em>“cennet misali”</em> inşası tarihi bir hakikattir. Nihayetinde <em>“cennet”</em> değil lâkin <em>“cennet misali”3<sup>4</sup></em></p>
<p>Yerleşmeyi, kısaca şehir ve medeniyet tasavvur ve inşasının bütün yapı malzemeleriyle temellendiği zemin olarak <em>yeryüzü/arz</em> da yapı­lan faaliyetler şeklinde tarif etmek mümkündür. Daha geniş anlamda ise yerleşme; en geniş anlamda dünyanın en ilkel ev kümelerinden, en yüce yapılara kadar bütün binaların tamamı olarak tanımlanabilir. Bu şekilde yerleşme, bir manada Dünya yüzeyi üzerinde insan eli ile yapılmış olan şekillerin tamamı demektir.<sup>35</sup> Gerçi yerleşmelerin ı kır ve şehir olarak iki şekilde tasnifi mümkün olmakla beraber her iki yerleşim yeri birbirini destekler ve tamamlar mahiyettedir. Bu­rada yerleşme olarak bu bütünü kastetmekteyiz. Zira ziraat yapan toplulukların meydana getirdiği kır yerleşme merkezleri, zamanla şehirlere dönüşmüştür.<sup>36</sup> Nitekim bir bölgede insanların toplanması ve şehirlerin meydana getirilmesi, çevrede bir topluluğun geçimini sağlayabilecek kadar bol gıda maddelerinin üretimine geçilmesi ve üretimin, ihtiyacın üzerine çıkarılması ile mümkündür. İnsanların şehirlerde toplanması neticesinde, toplumun yapması gereken iş­ler de taksim edilmiş ve bu suretle bir nevi ihtisaslaşma başlamış,neticede meslek kollan teşekkül etmiştir. Zamanla şehir merkezle­ri, din adamları ve din müesseselerinin bulunduğu yerler, bölgesel pazar yerleri, siyasî ve hukukî merkezler haline gelirken; insanların fizikî coğrafyaya hükmetmeleri şehirlerin fizikî yapılanmasında da etkili olmaya başlamıştır. Ancak unutulmaması gereken bir husus da kır ve şehir yerleşmelerinin topoğrafik mevkileridir ki, şehirlerin fonksiyon ve fizyonomileri üzerinde son derece etkili olmaktadır.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Yerleşme yerleri, <em>‘fizikifaktörler”, “insan” ve “kültür seviyesi”</em> gibi üç ayrı unsurun karşılıklı tesirleri ile meydana getirilmiştir. Bunun neticesi olarak şehirler, idari taksimatın bir parçası oldukları gibi aynı zamanda sosyo-ekonomik hayatın da organize olduğu yerler durumundadırlar. Bu hususiyetlerden olarak fizikî yapılarıyla da kendini çok zengin değerlerin bulunduğu yerler haline getirmiştir.<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[38]</sup></a> Kendi <em>“has kültür ve medeniyetinim</em> yansıtırlar ve <em>“parçası”</em>olduk­ları ana yapmın bütünleyicisi özelliğini arz ederler. Bir şehrin ve medeniyetin teşekkülünde üç ana unsur bulunduğunu belirlemek mümkün olmaktadır; a-fiziki çevre, b-insan, c-kültür. Diğer taraftan bir şehir, sadece fiziki çevre olarak yapıların (kale, sanat ve ticaretin yapıldığı bedesten-han-dükkân, dini, sosyal, eğitim müesseseleri ve ev) taş ve toprak yığını değildir, içerisinde insanın yaşadığı ve insanın her türlü beşerî faaliyetlerini yürüttüğü yerlerdir. Üstelik zikredilen bütün mekânlar aynı zamanda insanın eseridir. Bütün bu fiziki taş veya kagir yapılar çevrenin tabii kanunlarının icaplarma uygun yapılacaktır. Fakat bu yapılar inşa edenin bio-sosyal bir varlık olması münasebetiyle insanın tabiî-ruhî âleminin terbiyeyle kazan­dığı yüksek ruhi kıymetlerini bu mekânlarda ifade etmek istediği unutulmamalıdır.<a href="#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[39]</sup></a> Zira insan yeryüzünde var olduğu günden bu yana hem kendisi ve hem de çevresiyle meşgul olmuş, nazari-ameli bütün faaliyetlerini “manalı bütünlükler” şeklinde ortaya koymaya çalışmıştır. Bu süreç artan bir seviyede bugüne kadar gelmiş ve devam edecektir, insanın bu süreçte dünya görüşü teşekkül etmektedir.</p>
<p><strong>“BEN”In İdrâk yolculuğu mudur?</strong></p>
<p>Zihni yapının temellenmesi de denilen bu şekillenme ondan sonraki insan ve onun içerisinde yaşadığı cemiyetin bütün kültürel hareket­lerini tesiri altına alarak istikamet verir. Nitekim insanın <em>“akıllı ve müdrik&#8221;</em> olarak fiili üyesi olduğu cemiyetle beraber davranışları ve vasıtalarının toplamı kültürü meydana getirir.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[40]</sup></a> Bu bütünlük rastgele teşekkül etmez. Şehrin kanunlarına uymak durumundadır. Şehrin bio-sosyal yapısının bir düzeni ve aynı zamanda bir sınırı vardır. Bu yapı keyfi olarak tamir ve tadilata uğratılamaz.<a href="#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[41</sup></a></p>
<p>Bu yapı/inşayı <em>“mimari&#8221;</em> kavramı üzerinden yürütebiliriz. Zira şehir ve medeniyet üzerine yazılarda konuların yoğunlaştığı başlık mimaridir. Mimari ise sadece eseri inşa etmek, ortaya çıkarmakla sınırlı değildir. İnsanın varlık-kâinat tasavvurunun bir bütün olarak değerlendirilmesi gereği olarak eser-çevre/topoğrafya münasebeti­nin de dikkate alınmasıyla tamamlanır. Pekâlâ, mimariyi <em>“yaşayan </em>sanat&#8221;&#8221;kültürlerinin tezahürü kabul edersek, <em>“çağların insan-toplum telakkisinden kaynaklanan ve “yaşayan seyredilen&#8221; şeklinde isimlen- direbileceğimiz iki temel öğesi; “insan-sanat eseri&#8221; ilişki biçimi ve bu ilişkilere daha çok imkân veren sanat türlerinin, kültürlerin türlerini belirler.&#8221;42</em>olmasıdır. Buradan kültürün bütünüyle kuşattığı <em>şehir kim­liğine,</em> ulaşılabilir. Mimarinin yapı elemanlarını kullanarak <em>cisim/ maddî</em> deştirdiği binalar şehri inşa eden şuur ve idrakin maddede­ki tezahürüdür. Şekli veren ince ve derin anlamdır. Bu çalışmanın konusu salt mimari değildir. Mimarinin bu çalışmanın hudutları içerisindeki yeri, şehir ve medeniyet tasavvurunda <em>“ince ve derin anlamı&#8221; ile</em> şehrin ve medeniyetin kuruluşunda kendini somutlaştırır ve gerçeklik kazanmasını sağlar<a href="#_ftn87" name="_ftnref87"><sup>[</sup></a>43<sup><a href="#_ftn88" name="_ftnref88"></a></sup> olmasıdır. Bu cümlelerin arkasından <em>“Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir disiplindir” </em><sup>44</sup> hükmünü koyalım.</p>
<p>Bu çerçevede <em>ben idraki</em> yolculuğunu tasavvur vc inşanın bir şehrin temel unsurları olarak düşündüğümüz ev, mahalle ve şehrin siyasi, idari ve ekonomik merkezi, idarenin ve çarşı/pazarın bulun­duğu yer olarak üç unsur üzerinden tek tek ele alabiliriz.</p>
<p><strong>a-</strong> Ev umumi bir tarif ile en küçük sosyal birim olan aileyi tabii afetlerden ve diğer canlılardan gelecek tehlikelere karşı koruyan yapıdır. Yapılar, insanlığın en eski zamanından beri tabii olan; mağara, ağaç kovukları veya insan eliyle ilk inşa edilenler olarak tarihi süreçten gelmişlerdir. Tabiatta hazır olan mağara, ağaç ko­vuğu vs. bir tarafa bırakılırsa, binalar: taş, kerpiç ve ahşap olmak üzere üç ayrı yapı malzemesi kullanılarak yapılır. Bazen bu yapı malzemelerinden ikisi aynı yapıda kullanılır, az da olsa üç yapı malzemesinin de aynı yapıda kullanıldığı görülebilir. Evler bütün toplumlarda aynı olmamakla beraber bitişik veya ayrı düzen ola­rak inşa edilirler.<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[45]</sup></a> Binalardaki oda düzeni ise birinci katta, ikinci katta yapılır veya her iki katta da oda düzenlemeleri yapılabilir.<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[46]</sup></a> Oda düzenlemeleri de toplumların kültür/medeniyet zihniyet­lerini aksettirir. Bu durum tarihi süreç içerisinde konar-göçer toplumlardan değişen dünya şardarına rağmen günümüze mühim bir miras bırakmıştır. Yapı elemanlarının ağırlaşması veya hafif­lemesinin değişmesi, sökülüp takılabilirliği ve taşınabilirliği ile günümüz insanının birçok ihtiyacını karşılayabilir görünmekte­dir. Toplumların farklı kültürel mirasları, mimarisinde ciddi yapı ve mahiyet farklılıklarına sebep olabilmektedir. Bir konar-göçer evi veya Batı ve Doğu medeniyet muhitlerindeki evler, odaların çok maksatlı kullanımı, ev eşyalarının düzeni, mevsim ve gece gündüz farklılaşmalarına karşı tedbirler alınabilmesine imkân veren bir niteliğe sahip olmaktadır.<a href="#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[47]</sup></a> Tarih içerisinde Turklerin meydana getirdiği şehir ve medeniyetlerde <em>&#8220;Türk evi” beslendiği </em>kaynaklar bakımından hem Doğu kültürleri; Çin, Hint, Iran ve Batı kültürleri ile tarih içerisinde temas halinde olduğundan bu kültürlerin izlerini görmek, kendi ahlâk ve dünya görüşüne göre biçimlenmiş farklılıkları da göz ardı etmeden<a href="#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[48]</sup></a> mümkündür.<a href="#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[49]</sup></a> Mesela Pekinde bütün evler imparatorluk sarayının istikâmetinde yer alırken<a href="#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[50]</sup></a> Klasik dönemde Atina’da <em>&#8220;&#8230; özel konutlar&#8230;”</em>diğer resmi ve dini yapılarla karışık bir vaziyettedir.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Türk evleri tabii şartlara uygun kendi merkezli yapılar olarak teşekkül etmektedir. Şuna dikkat çekmek gerekir ki, insanın tabiatın kanunlarına uya­rak kendi eliyle başlattığı inşa ve imar faaliyetleri; tabiata boyun eğmek ve insan aklının sınırlarını belirlemez. Tam anlamıyla <em>“bilgi ve</em> sezi/” kabiliyeti olan insanın güzellik, estetik, sanat, hu­zurlu yaşamak gibi dünya hayatını düzenlemekle ilgilidir, insan hayatını neşe ve huzur içinde sürdürmek için inşa ettiği evini hem tabiatın kanunlarına uygun yürütürken hem de kendisi gibi insan ve tabiatın diğer parçası bütün canlıları gözetmek mesuliyetini taşır.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96"><sup>[52]</sup></a> Evini inşa ederken komşusunu ihmal edemez, bir araya gelecek evlerin teşkil ettiği mahallenin kurallarını göz ardı ede­mez. Diğer taraftan insan çevrenin değişen şartlarını da hesaba katarak yeni şartlara göre çözümler üretmek durumundadır. Evler inşa edilirken dikkate alınması gereken bir husus da evde yaşayacak ailenin dünya görüşü ve hayat anlayışının yeni şartlarla beraber değerlendirilmesi idrakinden hareket edilmesidir. İnsanın çevresiyle olan ilişkisi, sadece o kişilerle görüştüğünde iyi dilekler temennisi ile bitmez. Bütün toplumlarda evlerin iç düzeni ve şekillenmesinde, evin bir aile için hayat çerçevesi olma­sından hareket edilir.<a href="#_ftn97" name="_ftnref97"><sup>[53]</sup></a> Aile fertlerinin söz hakkı olduğu evlerin yerleşme biçimleri için ferdiyet, mahremiyet, komşu hakları ve sorumlulukları biyo-sosyal varlık alanında bilgi, şuur, melekeler ve davranış şekilleri de göz ardı edilmemelidir.<a href="#_ftn98" name="_ftnref98"><sup>[54 ]</sup></a> Bir bakıma her ev kendi mahalli şardara göre oluşturulur ve yönetilir.<a href="#_ftn99" name="_ftnref99"><sup>[55]</sup></a> Neticede şehrin bir unsuru olan “ev”ile ilgili bütün olup bitenler sembolik olarak ferdin temsili üzerinden “maşeri&#8217;”hal almış olan toplum- lann zihnî/tasavvurunun icra/inşasıdır denilebilir.</p>
<p><strong>b-</strong>Şehrin fiziki-sosyal yapısının önemli ikinci unsuru <em>“mahalle’dir. </em>Arapça bir kelime olarak mahalle sözlükte “bir yere inmek, kon­mak, yerleşmek” anlamına gelen “hail (halel ve hulul)” kökünden türetilmiş bir isimdir. Mekân ismi olan mahalle kelimesi devamlı veya geçici olarak ikamet etmek için kurulan küçük yerleşim bi­rimlerini ifade eder.<a href="#_ftn100" name="_ftnref100"><sup>[56]</sup></a> Bir mahalleye yerleşmiş olanların mekânla ve mekânı paylaşanlarla tabii ve insani münasebetleri olur.<a href="#_ftn101" name="_ftnref101"><sup>[57]</sup></a> Bu sebeple her mahalle öncelik ve özellikle yerleşim yerinin tabii özellikleri ve sakinlerinin nitelik ve özelliklerini yansıtmaktadır. Bunlar: dinî, ırki vb. olabilir. İnsanlığın ilk zamanlarında en belirgin olan bu özellik 19. yüzyılın ortalarından itibaren nite­liğini kaybetmeye başlamıştır. Eski çağlarda şehirler hakkındaki bilgilerde mahallelerle ilgili yeterli bilgilere ulaşmak mümkün olmamaktadır. Bunun sebebi yapılan kazı çalışmalarıyla ilgili olabilir. Kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan fizikî durum<a href="#_ftn102" name="_ftnref102"><sup>[58]</sup></a> ço­ğunlukla yerleşim yerinin çok dar alanlarını tanımlar. Mahallenin özellikle fiziki sınırlarını belirlemek zor olabilir. Çalışmalar kale içlerinde veya höyüklerde fiziki sınırlara ulaşma imkânı olmayan zeminlerde yapılabilmektedir. Kazı çalışmalarının geniş alanlarda yapılabilme imkânının olduğu daha yakın çağlara ait yerleşme­lerde bu durum daha mümkün olabilir. Diğer taraftan mahalle, şehrin sadece fiziki kısmı ile sınırlandırılamaz. Bunun ötesinde yerleşme yerlerindeki yolların bazen mahalle sınırlarına tekabül ettiği de olmaktadır. Pekâlâ, mahallenin sosyo-kültürel mahiye­ti de bulunmaktadır. Bunlar ve benzeri sebeplerle şehirlerdeki mahalleler konusu bilgi bakımından zayıf kalmaktadır. Bugün hem Doğu hem Batı şehirlerindeki mahalle; sosyo-ekonomik sebeplerle farklı yapılara kavuşmuşlardır. Kan bağı yakınlıkları, hemşerilik, gelir düzeyi gibi sebeplerle göçmen ve ırk kolonileri gettolaşmış/kapalı mahalle mahiyeti almışlardır.<a href="#_ftn103" name="_ftnref103"><sup>[59</sup></a></p>
<p>Mahallenin, kültürlerde mahiyeti fizikî, idari ve sosyal taraflarıyla farklı olmakla beraber şehrin önemli bir birimi olduğu tartışılmaz. Eski çağlarda <em>“barbarlık ve kaosun karşıtı olarak uygarlıkla eş anlamlı görülen kent”te60</em> düzenliliğin gereği olarak mahalle kavramına kar­şılık kavramların ne zamandan beri kullanılır olduğu bilinmemekle beraber, bulunma ihtimali göz ardı edilmemelidir. Kadim öncelikli yerleşme yerleri olarak kale/sur içerisi mahalle olarak adlandırılmasa bile fiziki anlamda <em>“mahall/mahalle”dir.</em> Kale/sur dışı kadim zaman­lardan beri mahalle olarak adlandırılır: Roma- Yunan medeniyetle­rinde olduğu gibi.<a href="#_ftn105" name="_ftnref105"><sup>[61]</sup></a> Mahalle birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir. Eski çağlardan günümü­ze bu yapılanma toplumların kültürel gelişmeleri ile benzerlik arz ederek devam edegelmiştir. Tarihi süreçte çoğunlukla dinî yapıların çevresinde<a href="#_ftn106" name="_ftnref106"><sup>[62]</sup></a> sayısı artan ev kümeleriyle teşekkül eden mahalleler de (Batı şehirleri dinî yapılarını her zaman mahallede bulundurmaz)<a href="#_ftn107" name="_ftnref107"><sup>[63]</sup></a> yüzyıldan biraz fazla bir müddetten beri bu özelliklerini çoğunlukla yitirmişlerdir. Ancak kadim şehirlerde bu düzeni takip etmek hâlâ mümkün görünmektedir. Ayrıca eski çağlarda şehirlerde içinde ya­şayan meslek sahiplerine göre de mahalle yapılanmalarına rastlamak da mümkündür: <em>“işçi mahalleleri”</em> gibi.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108"><sup>[64]</sup></a> Mahall/mahallelerin kim­liklerinin tespitlerinde <em>“mahalle adlarının</em> ehemmiyetine dikkat çekmek gerekir, loponimi ve onomastik olarak mahallelerin kültürel kimliklerine ulaşmak mümkün olduğu gibi kültürel mahiyetlerin tanımlanmasında da katkı sağlayabilir.</p>
<p>Mahalle, tarih içerisinde bazen idari yapının bir parçası da ol­muştur ancak her zaman sosyal ve fizikî yapının önemli bir kısmını teşkil eder. Mahalleli yaşadığı mekânın kendisine kazandırdıkları kadar üzerine yüklediği sorumluluklarına da katılmak durumundadır. Mahalleliyi bir büyük aile kabul edebilirsek, ailenin ferdi ve küçük ailesi <em>“mensubiyet ve mesuliyette”</em> önemli üyedir. Her türlü ihtiyaç hâlinde (iktisadı, sosyal, sağlık-muhtaç, kimsesiz ve hasta) mahalleli her vakit yardım ve desteğiyle üyelerin birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma içerisinde olmasını zaruri kılar.<a href="#_ftn109" name="_ftnref109"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">65</span> Buna mukabil bütün sorumluluklarının ahlaki ve hukukî düzenlemeleri teamüllerle te­şekkül etmiş sözlü ve yazılı düzenlemeleri söz konusudur. Burada insan şahsiyet ve tüzel kişilik olarak her şeyin farkında ve idrakinde olmak durumundadır.<a href="#_ftn111" name="_ftnref111"><sup>[66]</sup></a> Türk şehirlerinde gerek eski çağlarda gerek İslâmî dönem ve bugün için aynı şeyleri ifade etmek yanıltıcı olmaz, Osmanlı çağındaki tanımı ile aynı mescitte ibadet eden cemaatin aileleri ile birlikte ikamet ettikleri şehir kesimidir. Burada da görüle­ceği gibi mahalle, bitişik nizamın veya hür irade sahiplerinin düzenli serpiştirdiği mekânlar olmaktan daha muhtevalı şekillenmelerdir. Burada da bütün mekânlara mana ve mahiyet kazandıran <em>“fert temsili” </em>ancak <em>“maşeri</em> idrakidir.</p>
<p><strong>c-</strong>Şehrin bir bakıma merkezi; idarî, sosyal ve ekonomik yapı­ların bulunduğu yerlerdir. Gerek Batı ve gerek İslâm<a href="#_ftn112" name="_ftnref112"><sup>[67]</sup></a> ve Do­ğu/Çin’de<a href="#_ftn113" name="_ftnref113"><sup>[68]</sup></a> merkezi müesseseler; idarî binalar, pazar yerleridir. Kadim çağlarda ve modern zamanlarda Doğu ve Batı medeniyet muhitlerinde şehir tasavvurları ve planlamaları birbirlerinden ayrılmaz unsurlardır. Aynı zamanda karmaşık süreçlerdir deni­lebilir. Bütün şehir ve medeniyet kuranların farklılıkları olmakla beraber benzerlikleri de bulunmaktadır. Bütün olup-bitenler medeniyetlerin birbirleri ile münasebetleri ve bu münasebetle­rin <em>“şekli ve nispeti”</em> ile de doğrudan ilişkilidir. Bilgi akışları veya istilalar karşılıklı etkileşimlerde önemli yer tutarlar. Köklü şehir ve medeniyet muhiti olarak kadim Yunan ve Roma değerleri üzerine kurulmuş ve kendi içerisinde gelişimini tamamlayarak gelmiş coğrafyalarda<a href="#_ftn114" name="_ftnref114"><sup>[69]</sup></a> ve yine kadim Mısır, Mezopotamya, Iran ve Asya şehir/medeniyet muhitlerinin mirası ve kendine mahsus değerlerinin terkibi ile biçimlenmiş<a href="#_ftn115" name="_ftnref115"><sup>[70]</sup></a> Turk-îslâm coğrafyalarında<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[71] </sup></a>da belirttiğimiz seyri görmek mümkündür.</p>
<p>Bütün benzerliklere rağmen zihin ve tasavvurların belirlediği farklılıkları göz ardı etmiyoruz. Mesela Tiirklerin step kültürü aidiyetine rağmen, Orta Asya’dan batıya göç ettiklerinde, Anadolu’nun fütuhatı sonrasında burayı yeni bir yurt edinmişlerdir. Yaklaşık bin yıldır yaşadıkları üç kıtada geniş alanlarda egemen olan ve takriben altı yüz sene devam eden çok önemli bir imparatorluk/Devlet-i Aliye’yi kurmuşlardır. Avrupa, Asya ve Afrika’nın kültür ve siyasi tarihinde önemi gün geçtikçe daha da anlaşılan ve belirginleşen Turklerin kurduğu şehirlerin, yerleşim özellikleri neden farklı idi ? Her şeyden önce Turk-Osmanlı şehirleri, kadim Türk/Asya şehirlerinde olduğu gibi genellikle yamaçlarda kurulmuştu. Böylelikle hem ovalara <u>hâkim</u> bir mevkide hem de dağlara yakın yerde bulunuyordu. Şüphesiz bu coğrafi özellik, Türk-Osmanlı şehirlerinin her şeyden önce görünüm ve fonksiyon itibariyle Turk-Osmanlı şehirlerine, kurulduğu yeri çevreleyen ovalar ile dağların ihtiva ettikleri çeşitli tabii kaynakların yarattığı imkânları kolaylıkla kullanma üstün­lüğünü bahşediyordu. Bu coğrafi özellikleriyle çevrede mevcut imkânlardan Turk-Osmanlı şehirleri çok iyi ve bilinçli bir şekilde yararlanmışlardır. Dağın zengin su kaynakları şehirlerde çok iyi kullanılmış, ayrıca oluşturulan isale hatları, kanallar ve kehrizlerle hayli uzak mesafelerden nakledilen sularla, şehirlerin etrafındaki ovalardaki bağlar ve bahçeleri sulama suretiyle çok çeşitli mah­suller yetiştirilmiştir. İstisnasız bütün Turk-Osmanlı şehirleri, su kültürünün çok yüksek olduğu merkezlerdi. Her şehrin mimari özellikleri arasında çeşmeler, sebiller, sarnıçlar, bentler, kemerler ve kuyular çok önem taşıyordu.</p>
<p>Her mahallede, mahallelinin kolayca ulaşabileceği yerlerde inşa edilmiş, fevkalade müzeyyen taş işçiliğine sahip çeşmeler, şehirlerimizin önemli hayrat veya vakıf eserleri olarak temayüz ediyordu. Dağlar ile ovalar kenannda kurulmuş Tîirk-Osmanlı şehirleri, yerleştikleri mevkiiler itibariyle klimatik şartlar bakımından da uygun ortamlar durumundaydı. Bu kenar yerler hava cereyanına elverişli, nispeten ılık ve ferah yerlerdi. Klimatik özellikler itibariyle, insanların yaşaması ve ça- lışmasma fevkalade uygun ortamlar seçilmiştir. Yaz ve kış, şehrin içinde bulunduğu coğrafyada nispeten uygun şartlar, insanların hayat ve faaliyetlerini rahat sürdürmeleri imkânını tanıyordu. Bu yaşama uygun ortamı, şehirlerin yerleşim düzeni de tamamlıyor, adeta beşerî ve tabii ortam birbiriyle bütünleşiyor, örtüşüyordu. Dolayısıyla yapılar gibi, cadde ve sokak sistemlerinde de hem beşer hem de tabiat şartlarına uyum ve uygunluk gözetiliyordu. Dola­yısıyla Turk-Osmanlı şehirlerinin her mimari unsuru, diğerleriyle tezat teşkil etmeyen bir ahenk içinde inşa ediliyor ve insanların yaşamına sunuluyordu. Hiç şüphesiz, tabii şartların beşerin iskân ve istifadesi için en iyi şekilde kullanmasını sağlamak, şehircilik açısından da yüksek bir kültürün ifadesi, tezahürü ve neticesi idi.<a href="#_ftn117" name="_ftnref117"><sup>[72]</sup></a> Diğer bir ifade ile şehirlere mana / ruh kazandıran <em>“ben idraki</em> dir.</p>
<p>Hülasa, insan dünyaya geldiğinden itibaren kendisi ve çevresi arasındaki iradi ve gayri iradi münasebetlerin içinde olmuştur. Bu münasebetler insan akimın, bilgisinin ve tecrübesinin biçimlendir­diği bir süreçte olmuştur. İnsan kendini ve dış dünyayı tanıyarak, <u>akıl</u> ve tecrübeyle bilgi ve beceriye dönüştürmüştür. Bütün olup bitenler, farkında ve idrak sahibi şuurlu bir varlığın faaliyetlerinin toplamıdır. Nitekim insan eliyle inşa edilmiş en küçük yerleşim bi­riminden şehre kadar dikkatle seçilmiş usul <em>tabiata yani insan eliyle inşa edilen her şeyde var olan gerçeğe uymak’tır73</em> Bu idrakin uyumlu tercihi, komşusu ve kendi evi için manzarasını ve güneşini gözeten bir anlayışla başlamaktadır. Yapılandırma süreci “kırlık alanlardan şehre” uzanırken de komşularıyla, toplumun diğer birimleriyle fizikî mesafeyi sosyal mesafeler düzeninde kurup kendi evi ve evin inşası için seçilen parselden, ulaşıma vesile olacak yollara ve şehrin bütün merkez-taşra mahiyetine kadar genişleyerek devam etmektedir. Bu süreç; şehir ve medeniyetin kurucu/inşa eden yolcusu <em>“ben idrakimin </em>aidiyetidir. Bu aidiyetin iki ana noktası <em>“mebde ve mead”dır.74</em>Dünya denilen geçici/imtihan mekânında elde edilen hâsıla ebedi/ahiret âlemine <em>“azık</em>&#8220;tır.</p>
<p>Bu sebeple <em>“müdrik” bir</em> varlık olarak özü» cevheri <em>“ben\</em> taralından hazırlanır: <em>“Farkında ve şuur” eseridir. </em>Nitekim insan bütün istidat ve kabiliyetlerini <em>“emanet” ve “mesuli­yet”</em> sahibi olarak &#8220;beşer&#8217;den <em>“insan”a “yükselmek”</em> için her şeyin en <em>“güzelini</em> yapmakla ben&#8217;ini yükümlü hisseder ki<a href="#_ftn118" name="_ftnref118"><sup>[</sup></a>75<sup><a href="#_ftn119" name="_ftnref119"></a></sup> bu bütünüyle &#8220;idrâk” faaliyetidir. İnsan her yaratık gibi varlığını sürdürmek ister. Bu istek yaratılışın gaye, güç ve kanunlarına uymakla mümkün olur. Bu insan için tabii tavırdır. Bugün insanının teknolojinin kölesi, idari ve mali güçlerin kötü aleti olduğu yakın zamanlar bir tarafa bırakılırsa insanoğlu yaratıldığı günden itibaren bir parçası olduğu tabiatı kendi yaratılış maksadına uygun olarak düzenlemeyi <em>“şuurlu bir varlık”</em> olarak esas almıştır. Nitekim şehirli ve medeni olmak insanın hayatını kolaylaştıran vasıtaları değiştirmek ve geliştirmek değil, insanı belli bir aşamaya ulaştıran iç durum, ruhî bir meseledir.<a href="#_ftn120" name="_ftnref120"><sup>[76]</sup></a> insan faaliyetleri; ilim ve irfanla <em>“kıymet”</em> derecesine ulaşacağı için yolculuğu <em>“enfiisî”</em> ve <em>“afâkî”</em> olarak yürümek hâli üzere olmalıdır.</p>
<p>Pekâlâ, <em>“eşref-i mahlûk” olandan</em> başka ne beklenir ki ? Bu sebeple insanın şehir ve medeniyete kavuşması, yerleşim yerinin seçilmesiyle başlar. Bir yerleşme yerinin büyüyerek şehir haline gelmesi ve varlığını sürdürebilmesi için bazı önemli şartların bulunması gerekir: a-şehrin yerleşim yerinin ulaşım bakımından iyi seçilmesi, b-ticaret yolları ve ulaşım vasıtalarına ayak uydurması gerekir.<a href="#_ftn121" name="_ftnref121"><sup>[77]</sup></a> Bu şartlara uygun inşa edilen yerleşim yerinin iç ve dış güvenliğinin kolayca temin edilmesi şehrin varlığının devamı için önemlidir.<sup>78</sup> Pekâlâ, yeryüzünde şehirler kadim medeniyetler kadar eskidir. Bu sebeple kadim medeniyetlerin geliştiği sahalarda şehir kalıntılarına tesadüf edilmektedir.<a href="#_ftn122" name="_ftnref122"><sup>[</sup></a>79</p>
<p>Netice olarak; tarih boyunca teşekkül eden ve tasavvur ve inşanın da mahiyetini belirleyici olan toplumların tefekkür anlayışlarıdır. Bu sebeple bu bahse dâhil etmemiz gereken bir husus da Türk <em>&#8220;tefekkür” </em>anlayışıdır. Çünkü bir toplumun medeniyet ve şehrine verdiği ve vereceği <em>“şuur ve ruh”bu</em> anlayış ve idrakin tezahürüdür.<a href="#_ftn124" name="_ftnref124"><sup>[80]</sup></a> Bu sebeple Türk tefekkürünün hususiyetlerini kısaca hatırlarsak sanırım çalış­maya ayrı bir mana ve mahiyet verecektir. Türk tefekkürü:</p>
<p><strong>a-</strong>Kaderci değildir. Dünyanın ötesinde “kâinat” ölçeğinde ma­hiyeti vardır,</p>
<p><strong>b-</strong>Nazarî ve amelî bütünlük arz eder. Söz ve davranışları bir terkip, bütündür. c-Kavramları ve lügatiyle, sade, basit ve anlaşılırdır, ilim ve irfanın terkibidir. d-Kendi dışındaki bütün tefekkürleri <em>“kendi </em>üz Tiyle yeniden düzenler. Farklılıkları zenginlik kabul eder diğer­lerini eritmez, yok etmez ve ötekileştirmez.<a href="#_ftn125" name="_ftnref125"><sup>[81]</sup></a> Türk tefekkürünün tespit etmeye çalıştığımız bu özellikleri tarihi süresinde muhakkak ki, tek dize değildir. Bu esaslardan kaymalar olmuştur. Fakat umumi tespitler yapılmasına da mani değildir diye düşünüyoruz. Bu anlayış ve idrakle Turkler tarihte kadim medeniyet kuran milletler <em>arasında</em> eski çağlardan beri şehir hayatı yaşayan milletlerden birisidir. Nitekim Turklerin tarih sahnesine çıktıkları coğrafyalarda yapılan arkeoloji araştırmalarında elde edilen kalıntılar bu iddiayı doğrulamaktadır.<a href="#_ftn126" name="_ftnref126"><sup>[82]</sup></a> Türkçede <em>“balık”,</em> &#8221;kent&#8221; kelimeleri yerleşim yer­lerini adlandırmak üzere bazen şehir, bazen de köy kelimelerinin yerine kullanılmıştır.83 Turklcr tarih boyunca yerleşim yeri ve yer­leşme şekillerini yaşadıkları coğrafyanın icaplarına uygun ve kendi kültürlerinin özelliklerine göre şekillendirmişlerdir. Bir millet için gayet tabii olan müessis yapıların, kendi kültürel kimliklerini ifade etmek maksadıyla inşa edilmesi Türkler için de geçerli bir kaidedir.<a href="#_ftn127" name="_ftnref127"><sup>[84]</sup></a></p>
<p>Türkler Asya’da iken veya Asya’dan Batıya göç ettiklerinde yeni bir yurt edinilen her yerde, üç kıtada, geniş alanlarda egemen olan bir millet olarak Avrupa, Asya ve Afrika’nın kültür ve siyasi tarihinde önemi gün geçtikçe daha da anlaşılan ve belirginleşen Türklerin kur­duğu şehirlerin, yerleşim Özelliklerinin belli bazı farklılıkları vardır. Her şeyden önce Türk şehirleri genellikle yamaçlarda kurulmuştu. Böylelikle hem ovalara hâkim bir mevkide hem de dağlara yakın yerde bulunuyordu. Şüphesiz bu coğrafi özellik, Türk şehirlerinin her şeyden önce görünüm ve fonksiyon itibariyle, kurulduğu yeri çevreleyen ovalar ile dağların ihtiva ettikleri çeşitli tabii kaynaklann yarattığı imkânları kolaylıkla kullanma üstünlüğünü bahşediyordu. Dağın zengin su kaynaklan şehirlerde çok iyi kullanılmış, aynca oluşturulan isale hatları, kanallar ve kehrizlerle hayli uzak mesafe­lerden nakledilen sularla, şehirlerin etrafındaki ovalardaki bağlar ve bahçelerde sulama suretiyle çok çeşitli mahsuller yetiştirilmiştir. İstisnasız bütün Türk-Osmanlı şehirleri, su kültürünün çok yüksek olduğu merkezlerdi. Her şehrin mimari özellikleri arasında çeşmeler, sebiller, sarnıçlar, bentler, kemerler ve kuyular çok önem taşıyordu.<a href="#_ftn128" name="_ftnref128"><sup>[85]</sup></a></p>
<p>Ayrıca kullandıkları yapı malzemeleri de merkezi irade ve sivil iradenin de düzen anlamında emredici veya seçici olmak üzere yetki kullanmasını da değerlendirmek gerekir. Çin’den Yunan ve Roma ve Islâm medeniyet muhiti ki, Mısır, Mezopotamya ve Anadolu gibi kadim medeniyet coğrafyalarına kadar durum çok değişmemektedir. Türk ve İslâm şehir ve medeniyet coğrafyasında <em>“sivil iradenin </em>diğer medeniyet anlayışlarına göre daha <em>“hür”</em>olduğunu belirtmek gerekin Bütün bu özellikler Türk medeniyet ve şehrinin genelinde hususi özellikler özelinde İslam/Tiirk insanının meydana getirdiği, &#8221;isla<em>m şehri” insanlık tarihinin en müstesna ürünüdür”86</em> Bütün bu olup bitenler, her toplum gibi Türk-İslâm toplumlarının da tarihten gelen kültür birikimlerinin ışığında yeni mahalli ve muasır şartları ihmal etmemiş olmamalarının sonucudur. Bu yüksek intibak kabi­liyeti ve birikimi, daima bir <em>“inşa üslubu vücuda getirmek”</em> durumu ile karşı karşıya bulunduklarında, kendi kültürel değerlerine sadık kalmak şartıyla şuurlu hareket ederek yeni ve gelişmiş bir üslubu zorlanmadan meydana getirirler.<a href="#_ftn129" name="_ftnref129"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">87</span> Gerektiği zaman Gotik, Barok tarzı eserler verildiği gibi Türk-islâm mimarisi içerisinde Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde olduğu şekliyle tarz ve üslubu olan eserler de vücuda getirirler. Bu mimari üslubunda bir taraftan Hint-Islâm, bir taraftan Arap-İslâm üslup özelliklerinden örnekler bulunur. Mahalli örneklerin aşikâr görünmelerine rağmen umumi üslup da­ima dikkat çeker. Şuna da işaret etmek isterim ki, tasavvur etmeden inşa edilemez. Öncelikle zihninizde bitirmediğiniz, programlarını bütünüyle kavramadığınız her tecelli eksik ve noksandır.</p>
<p>Netice yerine şunları ilave ederek bitirmek istiyorum. Tıpkı bir sanatkar gibi milletler de şehir ve medeniyet kurarken tabiat ve coğrafya ile haşır neşirdirler. Bu karşılıklı ilişkinin coğrafyayı <em>“yurt/ vatan”</em> yaptığını daima hatırda tutmak gerekir. Ömürleri süresin­ce <em>“güzele” ve “güzelliğe”</em> ilham verecek her şeyi yaşadıkları yurt/ vatanlarından alırlar ve aldıkları ilham, tasavvurlarını ve inşa sa­natının zevk ve inceliklerini oluşturur. Sanata anlam kazandıran: ilhamdır, ilham, <em>“akıl”</em> mahsulü değil <em>“aşk”</em> mahsulüdür, ”kalbi&#8221;dir, <em>”zevkiselim”dir.88 </em>Diğer bir ifade ile şehir ve medeniyet bir milletin <em>“bütün değerlerinin</em> izlerini taşır. Nitekim şehir ve medeniyetlerin <em>“âlemşümul”</em> tarafları olduğu gibi <em>“millî”</em> tarafları daha kuvvetlidir.</p>
<p>Milli taraflarındaki kuvvetlerini o milletin yaşadığı tabiatı, coğrafyası şekillendirin İnsanlık, daima uğruna mücadele etmeyi göze aldığı bir <em>“dünyagörüşüne” ve &#8221;iman&#8221;a</em> bağlanmıştır. Bu daima böyle olmuştur ve istisnası da yoktur. Bu mücadelede herkes kendine uygun bir yer alın<a href="#_ftn132" name="_ftnref132"><sup>[89]</sup></a> İnsanlığın toplam şehir ve medeniyetlerindeki farklılıklar, dünya görüşlerinden ve inanç dünyalarından kaynaklanın Benzerlikler de aynı şekilde dünya görüşleri ve inanç dünyalarındaki benzerliklerle ilgilidir. İnsanlığın, gerek felsefi/ideolojik gerek beşerî ve semavi dinlerle olan bağları ve bağlılıkları eserlerini, şehir ve medeniyet­lerini biçimlendirir. Kuranın sıklıkla, topraklarda yetişen bitkileri, hayvanlan Örnek olarak vermesi, o zeminde oturan insanlan, <em>“yer”ve gök”e</em> bakmalarını ve <em>“ibret”</em>almalarım teşvik etmesi buna işaret değil midir? Hülasa-ı kelâm <em>“duyma” mn, “duygulanma”</em>nm düşünmenin ve <em>“ben&#8221;i</em> en derin manada <em>“idrak”</em>etmenin ve hayatta kaldığı sürece bu istikâmette yaşamanın kendisi değil midir?</p>
<p>Ey <span style="font-size: 13.3333px;">&#8221;Ben&#8221; </span>mazi-yi şehir ve medeniyet şendedir,</p>
<p>Heyhat! Ne mazi ne de şehir-medeniyet bendedir.</p>
<p>Ves-selâm.</p>
<p>Mehmet Karagöz &#8211; Osmanlı Şehri,sayfa:67-97</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"></a>*Karagöz, M, “Şehir ve Medeniyet (Medeniyet Tasavvurunda Bilgi ve Şuur)” Uluslararası Şehir ve Medeniyet Sempozyumu (7-8 Ekim 2016), Malatya, s. 73-84.</p>
<p>1Yunus Uğur, “Şehir Tarihi ve Türkiye’de Şehir Tarihçiliği: Yaklaşımlar, Konu­lar ve Kaynaklar”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> C. 3, S. 6, (2005), s. 9-26.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"></a>2Hayati Hökelekli, “İdrak”, <em>DÎA,</em> XXI, İstanbul 2000, s. 477-478.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"></a>3.Seyyid Ahmed Arvasî, <em>Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz,</em> İstanbul 1990, s. 131.</p>
<p><span style="font-size: 13.3333px;">4.</span>Uğur, <em>a.g.m.,</em> s. 9.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"></a>5.Bedri Gencer, “Medine’den Kente, Edepten Medeniyete”, <em>Şehirlerimizin Ge­leceği: Tehditler ve Fırsatlar Sempozyumu,</em> 19 Kasım 2011, (Yayına Hazırla- yanlar: Mustafa Küçükkural, İsmail Şaşmaz, Nevzat Albayrak, Erkan Bakacı, Fatih Göksu) İstanbul 2011, s. 111-112.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"></a>6.Şehir plancıları genellikle, “Şehircilik” kavramı en genel anlamıyla bir kentte yaşayan kentlilerin o kentle olan etkileşimi anlamına gelmektedir. &#8230;şehirci­liğin hem şehirde yaşama kültürüne hem de şehri anlama, ele alma, kavrama ve müdahale etme biçimine işaret ettiği görülmektedir. Savaş Zafer Şahin, “Bir Kavram Olarak Şehircilik”, <em>Şehir ve Şehir Yönetimi,</em> (Editörler: Doç. Di. Rasim Akpınar &#8211; Kamil Taşçı &#8211; Volkan Idris Sarı), Ankara 2019, s. 81.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[7]</sup></a> Arvasî, <em>a.ge.,</em> s. 15-17.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"></a>8.İhsan Fazlıoğlu, “insan bir gelenektir?”, <em>Dergâh, Edebiyat Sanat Kültür Dergi­si,</em> Cilt XVII, Sayı 195, (Mayıs 2006), s. 19-20.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"></a>9.Ekber Seyyid Ahmed, <em>İslâm ve Antropoloji,</em> (Türkçesi, Bedri Gencer), İstanbul 1995, s. 23-24.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[10]</sup></a> ikinci Dünya savaşı sonrasında bizzat Batıda medeniyeti sorgulayıcı birçok eser yazılmıştır. Bkz Fritjof Capra, <em>Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası,</em> (Çev. Mustafa Armağan), İstanbul 1992; Kenneth Boulding, <em>Yirminci Asrın Mana­sı,</em> (Çev. Erol Güngör), İstanbul 1980; Arnold Toynbee, <em>Medeniyet Yargılanı­yor,</em> (Çev. Ufuk Uyan), İstanbul 1980.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"></a>11.Yunus Uğur, &#8220;Şehir Tarihi ve Türkiye’de Şehir Tarihçiliği: Yaklaşımlar, Ko­nular ve Kaynaklar”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> C 3 S 6 (2005), s. <em>9.</em></p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[12]</sup></a> Halil İnalcık, “Tanzimat”, <em>Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı imparatorlu-<br />
ğu</em> (Editörler: Halil İnalcık-Mehmet Seyitdanlıoğlu), Ankara 2006, s. 65.</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"></a>13.Bu zat, Turgut Cansever’dir. Akademik olarak, doktora tezini, “Selçuklu ve Osmanlı Mimarisinde Üslup Gelişmeleri: Türk Sütun Başlıkları”, doçentlik takdim tezini, “Modern Mimarinin Temel Meseleleri” başlıklarıyla hazırla­mıştır. Hem İslâm-Türk medeniyet mirasının hem de umumi anlamda mo­dern mimari sahalarındaki engin bilgisini, bir mütefekkir imbiğinden süzen biridir.</p>
<p><sup>14.</sup> Turgut Cansever, <em>Şehir ve Mimari,</em> İstanbul 1992, s. 91.</p>
<p><sup>15.</sup> Arvasi, <em>a.g.e.,</em> s. 113*</p>
<p>16.Mehmet Karagöz, “Şehir ve Medeniyet”, <em>Uluslararası Şehir re Medeniyet Sem­pozyumu,</em> (7-8 Ekim 2016 Malatya), Malatya 2016, s. 82.</p>
<p>17.İhsan Fazhoğlu, “Medeniyet mi? Temeddün mü?”, <em>îti bar,</em> Sayı 22, Temmuz 2013, s. 24.</p>
<p>18.Mahfuz Söylemez, Şehir ve Medeniyet Kavramlarının İlişkisi Üzerine”, <em>1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kongresi,</em> (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 218.</p>
<p><sup>19.</sup> Tahsin Görgün, “Kültür ve Medeniyet Mekânı Olarak Şehir”, İSAM, 09 Mart 2012 Cuma tarihli konuşma.</p>
<p>20.Modern kavramıyla ilgili, modernleşme hakkında Ali Şeriati, “Günümüzün en nazik ve önemli konularından biri, biz Avrupalı olmayan ülkeler halkının ve İslâm toplumlarının karşı karşıya bulundukları modernleşme sorunudur. En Önemlisi de bu ‘empoze edilmiş modernleşme’ ile gerçek medeniyet&#8217; arasındaki ilişkidir.” diyerek ifade ettiklerimize yakın bir kaygıyı dile getiri­yor, Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm, (ter. Ahmet YÜksekoğlu), İstanbul 1985, s. 7-8.</p>
<p>21.İslam coğrafyasındaki şehir ve medeniyet baklandaki fikirler, &#8220;&#8230; körleştiri­len Avrupacılıkları yüzünden ya da Max Weber’in güya değerlerden bağımsız sosyolojik görüşlerini ve genelleştirmelerini eleştirmeden kabul ederek hataya <a href="#_ftnref68" name="_ftn68"></a>düşen yazar ve bazı yorumcular” yüzünden tartışılmadan göz ardı edilmiştir. Müdessir Abdurrahim, “Hukukî Kurumlar”, (Editör) Robert Bertram Seje- ant, <em>İslâm Şehri,</em> (Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 49-50.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[22]</sup></a> Modem kelimesinin kökeni ‘Modernus’tur. Bu kelimenin kullanılışı IV. Yüz­yıl Romasına dayanmaktadır. Latince ‘Modernus’ kelimesi, Hristiyanlık dö­neminin pagan döneminden farklı bir karaktere sahip olduğunu vurgulamak üzere kullanıldı. Ama asıl ilginç olan ise modernleşme bünyesinde “tek bir süreç, tek bir istikamet ve zorunlu bir son” bileşimini içermektedir (Therbom, 1996: 61) dolayısıyla, Batı, bu hususta önemli bir örnek, Max Weber in, oriji­nali <em>The City</em> isimli, <em>Şehir Modern Kentin Oluşumu</em> şeklinde Türkçeye çevrilen eseridir. Şehir isimli eser “modern kent”in teorik tanımlamalarından en etkili olanlarından biridir. Max Weber, <em>Şehir Modem Kentin Oluşumu,</em> (Çev. Musa Ceylan), Bakış Yayınları, İstanbul 2000.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[23]</sup></a> Bu tespit, İsmail el-Farukî’nin, Ekber Seyyid Ahmed’in <em>İslâm ve Antropoloji </em>isimli eserine yazdığı “Önsöz”de s. 20’de yapılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[24]</sup></a> Lewi&gt; Mumford, <em>Tarih Boyunca Kent: Kökenleri, Geçirdiği Dönüşümler Gelece­ği,</em> (çev. Gürol Koca-Tamer Tosun), İstanbul 2019, s. 84.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[25]</sup></a> İhsan Fazhoğlu, “İki Ucu Müphem Bir Köprü: “Bilim” ile “Tarih ya da “Bilim Tarihi”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> C. 2, Sayı 4, (2004), s. 9.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[26]</sup></a> Arnold J. Toynbee, <em>Dünya ve Garp,</em> (Çev. Emin Bilgiç), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (Basım tarihi yok), s. 8. Bu eser daha sonra Arnold J. Toyn­bee, <em>Dünya, Batı ve İslam,</em> (Çev. Abdullah Zerrar), Pınar Yayınları, İstanbul <a href="#_ftnref74" name="_ftn74"></a>2002 şeklinde yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"></a>27.İhsan Fazlıoğlu, “Türk Felsefe Bilim Tarihi’nin Seyir Defteri (Bir Önsöz), <em>Dİ- VÂNİlmi Araştırmalar,</em> Sayı 18 (2001/1), s. 17.</p>
<p>28.Oryantalizm veya Şark Meselesi başlığında birçok çalışma bulunmaktadır. Sembolik olarak Edvvard W. Saİd, <em>Oryantalizm,</em> (çev. Nezih Uzel), İstanbul 1998.</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[29]</sup></a> Bkz. İbrahim Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü,</em> ötüken Yayınları, İstanbul 2010, s. 34 vd.; Tunccr Baykara, <em>XI. Yüzyıla Kadar Türk Şehri,</em> Doktora Tezi, İstanbul 1970, s. 5-10.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[30]</sup></a> Mustafa Cezar, <em>Anadolu öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık,</em> İş Bankası Yayın­ları, İstanbul 1977, s. 1-3.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[31]</sup></a> Görgün, <em>a.g. konuşma.</em></p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[32]</sup></a> Türkçe yazılışlarında “ev”, “eb” şeklinde yazılan kelime eski zamanlardan beri bilinir. Adlandırma olarak sadece kişilerin mülkü anlamında “otağ/çadır”a denmez aynı zamanda, “11 Tahtı” denilen “Hakan’ın SarayTna da denilirdi. Emel Esîn, “Orduğ Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri”. <em>Ta­rih Araştırmaları Dergisi^</em> S.10, (1968), s. 135-215.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[33]</sup></a> Turgut Cansever, <em>İslâm&#8217;da Şehir ve Mimari<sub>y</sub></em> İstanbul 2010, 103-111; Jean-Lu- is Michon, “Dinî Kurumlar”, (Editör) Robert Bertram Sejeant, <em>İslâm Şehri,</em>(Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 14.</p>
<p>34.Arvasî, <em>g.e,</em> s. 39.</p>
<p>35.Necdet Tunçdilek, <em>Türkiye&#8217;de Yerleşmenin Evrimi,</em> İstanbul 1986, s. 9; Yerleşme konusunda bkz.Mumford, <em>g.e.,</em> 13-43</p>
<p>36.Ali Tanoğlu, <em>Nüfus ve Yerleşme,</em> İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü Yayı­nı, İstanbul 1966, s. 211.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[37</sup></a> Süha öney, <em>Şehir Coğrafyası</em> Z, İstanbul 1954, s. 230-233.</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[38]</sup></a> Firuzan Kınal, <em>Eski Anadolu Tarihi»</em> Ankara 1991, s. 1-5.</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[39]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve&#8230;» s. 7.</em></p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[40]</sup></a> Mümtaz Turhan, <em>Kültür Değişmeleri,</em> İstanbul 1977, s. 5-20.</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[41]</sup></a> Weber, <em>a.g.e.,</em> s. 18-19.</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[42]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve</em>&#8230;, s. 41.</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"></a>43 Hakan Poyraz, “Şehir ve Felsefe”, <em>1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kong­resi,</em> (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 211.</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"></a>44.Turgut Cansever, <em>Kubbeyi Yere Koymamak,</em> İstanbul 1997, s. 95.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[45]</sup></a> Weber, <em>a.g.e.,</em> s. 73.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[46]</sup></a> Maurice M. Cerasi, <em>Osmanlı Kenti,</em> İstanbul 1999, s. 155-182.</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"></a>47.Türk evi için bkz. Şerafettin Turan, <em>Türk Kültür Tarihi,</em> (Ankara 2002) isimli eserde şöyle demektedir: “İnsanoğlunun en temel ihtiyaçlarından birini de barınma oluşturur. Turkler konargöçer yaşam biçiminin hâkim olduğu dö­nemlerde barınmak için çadır tipi evleri tercih etmişlerdir. En çok kullanılan çadır tipini yurt adı verilen keçeden yapılan çadırlar oluşturmuştur. Göçebe­likten yerleşik düzene geçilmiş olmasına rağmen geleneksel Türk mimarisinin şekillenmesinde yurt tipi çadırların birtakım özellikleri de belirleyici rol oyna­mıştır”; Cansever, <em>Şehir ve&#8230;,</em> s. 93; Cansever, <em>Kubbeyi</em>&#8230;, s. 71-72.</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[48]</sup></a> Nihat Keklik, <em>Türklerde Ahlâk ve Dünya Görüşü,</em> İstanbul 2001, s. 44.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[49]</sup></a> Cansever, <em>tslâmda Şehir.,.,</em> s. 147-157; Cansever, <em>Kubbeyi</em>&#8230;, s. 115-136.</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[50]</sup></a> Cansever, <em>Kubbeyi</em> s. 116-117</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[51]</sup></a> E. J. Owens, <em>Yunan ve Roma Dünyasında Kent, (Çev.</em> Rânâ Bilsel), İstanbul 2000, s. 19.</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"></a>52.” Umumi bilgi için bkz. Celal Esad Arseven, “Mimari”, <em>Sanat Ansiklopedisi</em> C III, MEB İstanbul 1983, s. 1352-1408; Cerasi, <em>a.g.e.,</em> s. 155-156; Cansever, <em>tslâmda Şehir ve</em>&#8230;» s. 91-92.</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"></a><sup>53</sup> Cansever, <em>Şehir ve &#8230;»</em> s. 73.</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[54]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve </em>s. 60-61.</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[55]</sup></a> Cerasi, <em>a.g.e.,</em> s. 157; Cansever, <em>Şehir ve</em>&#8230;, s. 93.</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"></a><sup>56</sup> Mustafa Sabri Küçüka$çı-Ali Murat Yel, “Mahalle” <em>DİA, XXVII, Ankaıı</em> 2003, s. 232-326.</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"></a>57.Mehmet Karagöz, “Osmanhda Şehir ve Şehirli”, <em>Osmanlı, C.4,</em> Ankara 1999, s. 104-115.</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102"></a>58.Ayrıca yerleşim yerlerinde yapılan kazılar bütün şehri ortaya çıkarmak ba­kımından çok kolay olmamaktadır. Bilgi için bkz. Rudolf Naumann, Eski Anadolu Mimarlığı, (Çev. Beral Madra), Ankara 1991, s. 213 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"><sup>[59]</sup></a> Weber, <em>a.g.e.,</em> s. 19.</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104"><sup>[60]</sup></a> Owens, <em>a.g.e.,</em> s. 1.</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105"><sup>[61]</sup></a> Owens, <em>a.ge.,</em> s. 151-165.</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106"><sup>[62]</sup></a> Kadim Atina için, “Şehre gelen ana yollar agoraya ulaşırdı. Atina’da bütün yol mesafeleri agoradaki On iki Tanrı sunağından ölçülürdü.” Aşkıdil Akarca, <em>Şehir ve Savunma,</em> Ankara 1987, s. 26.</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107"><sup>[63]</sup></a> Weber, s. 230-232.</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108"><sup>[64]</sup></a> Akarca, <em>a.g.e.,</em> s. 30.</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109"><sup>[65]</sup></a> Bkz. özer Ergenç, “Osmanlı Şehrindeki «Mahalle» nin İşlev Ve Nitelikleri Üzerine” <em>Osmanlı Araştırmaları IV,</em> (1984) İstanbul, s. 69-78; Ömer Düzba- kar, “Osmanlı Döneminde Mahalle Ve İşlevleri”, <em>Uludağ Ünivesitesi Fen-E- debiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi</em> Yıl: 4, Sayı: 5, 2003/2,(2002) Bursa, s. 97-108; Mehmet Bayattan, “Osmanlı Şehrinde Bir İdari Birim: Mahalle”, <a href="#_ftnref110" name="_ftn110"></a><em>İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü Coğrafya Dergisi,</em> Sayı 13, (2005) İstan­bul, s. 93-107. <a href="#_ftnref111" name="_ftn111"></a><em>İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü Coğrafya Dergisi,</em> Sayı 13, (2005) İstan­bul, s. 93-107.</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112"></a>66.Tahsin özcan, “Osmanlı Mahallesi Sosyal Kontrol ve Kefalet Sistemi”, <em>Mari- </em>fo» Yıl.l, Sayı.l, (2001) İstanbul, s, 129-151.</p>
<p>67Jean-Luis, “Dinî Kurumlar”, (Editör) Robert Bertram Sejeant, <em>İslâm Şehri, </em>(Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 13.</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113"><sup>[68]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve&#8230;» s.</em> 191.</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"><sup>[69]</sup></a> Owens, <em>a.g.e.»</em> s. 166-167.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115"></a>70.Cansever, <em>İstanbul&#8217;u Anlamak,</em> İstanbul, 2008, s. 133-160; Owens <em>a.v.e.</em> s 95-167; Michon, <em>a.g.m.»</em> s. 14-16.               *</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116"><sup>[71]</sup></a> Sejeant, <em>a.g.e,,</em> s. 263-270.</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117"></a>72.Süha Goney, “Türk-Osmanlı Şehirlerinin Batıyı Etkileyen Bazı Özellikleri&#8221;, <em>Soyolop D&lt;g»,</em> 3. Dizi, Sayı 22, (2011), <sub>s</sub>. 2883-284 (281-293)</p>
<p>73.Cansever, <em>Şehir ve</em>s. 41-42. &#8211;</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118"><sup>[74]</sup></a> Mehmet Sait özvarlı, “Mebde ve Mead”, <em>DİA» XXVIII»</em> Ankara 2003» s. 211- 212.</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119"><sup>[75]</sup></a> Merrli Wyn Davies, <em>Islami Antropolojinin Oluşturulması»</em> (Çev. Tayfun Doğu- kıran), İstanbul 1991, s. 193-257.</p>
<p><a href="#_ftnref120" name="_ftn120"><sup>[76]</sup></a> Şeriatı, <em>a.g.e.»</em> s. 37-38.</p>
<p><a href="#_ftnref121" name="_ftn121"><sup>[77]</sup></a> Cengiz Orhonlu, <em>Osmanlı İmparatorluğunda Şehircilik ve Ulaşım Üzerine Araştırmalar</em> (Der. Salih özbaran), İzmir 1984, s.5, ö. Ergenç, “XVIL Yüz­yılın Başlarında Ankara’ nın Yerleşim Durumu üzerine Bazı Bilgiler” <em>Osmanlı Araştırmaları I»</em> (1980), s. 85-101.</p>
<p><a href="#_ftnref122" name="_ftn122"></a>78.Tuncer Baykara, “Türklerde ve Anadolu’da Şehir Hayatı”, <em>Tarihte Türk Devlet­leri</em> /, Ankara 1987, s. 401.</p>
<p><a href="#_ftnref123" name="_ftn123"><sup>[79]</sup></a> Süha öney, <em>Şehir Coğrafyası</em> /, İstanbul 1984, s. 15.</p>
<p><a href="#_ftnref124" name="_ftn124"><sup>[80]</sup></a> Pekâlâ, Hilmi Ziya Ülken <em>Türk Tefekkür Tarihi</em> isimli eserine bu şekilde başla-maktadır. (Hilmi Ziya Ülken, <em>Türk Tefekkür Tarihi,</em> YKY, İstanbul 2007.)</p>
<p><a href="#_ftnref125" name="_ftn125"><sup>[81]</sup></a> Ülken, <em>a.g.e.,</em> s. 23-25.</p>
<p><a href="#_ftnref126" name="_ftn126"></a>82. Bahaettin Ögel, <em>İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi,</em> Ankara 1984, s. 1-4.</p>
<p><a href="#_ftnref127" name="_ftn127"></a>83.Faruk Sümer, <em>Eski Türklerde Şehircilik,</em> İstanbul 1984, s. 1 -2; Bahaettin Ögel, <em>Türk Kültürünün Gelişme Çağları,</em> İstanbul 1988, s. 149-152.</p>
<p><a href="#_ftnref128" name="_ftn128"></a>84.Jean-Luis Michon. “Dinî Kurumlar”, Robert Bcrtram Sejeant, (Editör), <em>İslâm Şehri,</em> (Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 13.</p>
<p>85. Süha Göney, “Türk-Osmanlı Şehirlerinin Batıyı Etkileyen Bazı özellikleri”. <em>Sosyoloji Dergisi,</em> 3. Dizi, Sayı 22, (2011), s. 282 (281-293).</p>
<p><a href="#_ftnref129" name="_ftn129"><sup>[86]</sup></a> Cansever, <em>Kubbeyi&#8230;, s.</em> 115-117.</p>
<p><a href="#_ftnref130" name="_ftn130"><sup>[87]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve&#8230;,</em> s. 64.</p>
<p><a href="#_ftnref131" name="_ftn131"><sup>[88]</sup></a> Arvasi, <em>a.g.e.»</em> s. 119-121.</p>
<p><a href="#_ftnref132" name="_ftn132"></a>89.Arvasi, <em>ag.e.,</em> s. 131-132.</p>
<p><strong>KAYNAKLAR</strong></p>
<p>AKARCA, Aşkıdil, Şehir ve Savunma, Ankara 1987.</p>
<p>ARSEVEN, Celal Esad, “Mimari”, Sanat Ansiklopedisi, C. III, MEB İstanbul 1981 s. 1352-1408.</p>
<p>ARVASİ, Seyyid Ahmed, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, İstanbul 1990.</p>
<p>BAYARTAN, Mehmet, “Osmanlı Şehrinde Bir İdari Birim: Mahalle”, İstanbul Üni­versitesi Coğrafya bölümü Coğrafya dergisi, Sayı 13, (2005) İstanbul, s. 93-107.</p>
<p>BAYKARA, Tuncer, “lıirklerde ve Anadolu’da Şehir Hayatı”, Tarihte Türk Dev­letleri I, Ankara 1987.</p>
<p>BAYKARA, Tuncer, XI. Yüzyıla Kadar Türk Şehri, Doktora Tezi, İstanbul 1970.</p>
<p>BOULDING,Kenneth, Yirminci Asrın Manası, (Çev. Erol Güngör), İstanbul 1980.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, İslâmda Şehir ve Mimari, (6. Baskı) İstanbul 2010.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, İstanbul&#8217;u Anlamak, İstanbul 2008.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, Kubbeyi Yere Koymamak, İstanbul 1997, s. 116-117.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, Şehir ve Mimari, İstanbul 1992.</p>
<p>CAPRA, Fritjof, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, (Çev. Mustafa Armağan), İstanbul 1992.</p>
<p>CERASI, Maurice M., Osmanlı Kenti, İstanbul 1999.</p>
<p>CEZAR, Mustafa, Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık, İş Bankası Ya­yınlan, İstanbul 1977.</p>
<p>DAVİES, Mertli Wyn, İslamiAntropolojinin Oluşturulması, (Çev. Tayfun Doğu- kıran), İstanbul 1991.</p>
<p>DÜZBAKAR, Ömer, “Osmanlı Döneminde Mahalle Ve İşlevleri”, Uludağ Ünivesi- tesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler DergisiYil: 4, Sayı: 5,2003/2,(2002) Buna, s. 97-108.</p>
<p>EKBER, Seyyid Ahmed, İslâm ve Antropoloji, (Turkçesi, Bedri Gencer), İstanbul 1995.</p>
<p>ERGENÇ, özer, “Osmanlı Şehrindeki «Mahalle» nin İşlev ve Nitelikleri Üzerine” Osmanlı Araştırmaları IV, (1984) İstanbul, s. 69-78.</p>
<p>ERGENÇ, özer, “XVII. Yüzyılın Başlannda Ankara’nın Yerleşim Durumu üzerine Bazı Bilgiler* Osmanlı Araştırmaları I, (1980), s. 85-101.</p>
<p>ESİN, Emel, Orduğ Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri”. Tarih Araştırmaları Dergisi, S. 10, (1968), s. 135-215.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>EWVES, E. J., Yunan ve Roma Dünyasında Kent, (Çcv. Rânâ Bilscl), İstanbul 2000.</p>
<p>FAZLIOĞLU, İhsan, &#8220;Türk Felsefe Bilim Tarihi’nin Seyir Defteri (Bir Önsöz), DİVÂN İlmi Araştırmalar, Sayı 18 (2001/1), s. 1-57.</p>
<p>FAZLIOĞLU» İhsan, &#8220;İnsan bir gelenektir?” Dergâh, Edebiyat Sanat Kültür Dergisi, Cilt XVII, Sayı 195, (Mayıs 2006), s. 19-20.</p>
<p>FAZLIOĞLU, İhsan, &#8220;Medeniyet mi? Temeddün mü?” İtibar, Sv/ı 22, Temmuz 2013» s. 22-24.</p>
<p>FAZLIOĞLU, İhsan, “İki Ucu Müphem Bir Köprü: “Bilim” ile “Tarih ya da “Bilim Tarihi” lurkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, C. 2, Sayı 4, (2004), s. 9-22.</p>
<p>GENCER, Bedri, “Medine’den Kente, Edepten Medeniyete”, Şehirlerimizin Gele­ceği: Tehditler ve Fırsatlar Sempozyumu, 19 Kasım 2011, (Yayına Hazırlayanlar: Mustafa Küçükkural, İsmail Şaşmaz, Nevzat Albayrak, Erkan Baltacı, Fatih Göksu) İstanbul 2011, s. 11 Tl 15.</p>
<p>GÖNEY, Süha, Şehir Coğrafyası I, İstanbul 1954.</p>
<p>GÖRGÜN, Tahsin, “Kültür ve Medeniyet Mekânı Olarak Şehir”, ISAM, Cuma, 9 Mart 2012 tarihli konuşma.</p>
<p>HÖKELEKLİ, Hayati, “İdrak”, DİA, C. 21, İstanbul 2000, s. 477-478.</p>
<p>KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınlan, İstanbul 2010.</p>
<p>KARAGÖZ, Mehmet, “Şehir ve Medeniyet”, Uluslararası Şehir ve Medeniyet Sempozyumu, (7-8 Ekim 2016 Malatya), Malatya 2016, s. 73-84.</p>
<p>KEKLİK, Nihat, Türklerde Ahlâk ve Dünya Görüşü, İstanbul 2001.</p>
<p>KINAL, Firuzan, Eski Anadolu Tarihi, Ankara 1991.</p>
<p>KÜÇÜKAŞÇI, Mustafa Sabri-YEL, Ali Murat, “Mahalle” DİA, C. 27, Ankara 2003, s. 232-326.</p>
<p>MICHON, Jean-Luis, “Dinî Kurumlar”, Robert Bertram Sejeant (Editör), İslâm Şehri, (Çev. Elif Topçuoğlu) İstanbul 1997, s. 13-47.</p>
<p>MUMFORD, Lewis, Tarih Boyunca Kent: Kökenleri, Geçirdiği Dönüşümler, Geleceği, (çev. Gürol Koca-Tamer Tosun), İstanbul 2019.</p>
<p>MÜDESSİR, ABDURRAHİM, “Hukukî Kurumlar”, Robert Bertram Sejeant (editör), İslâm Şehri, (Çev.Elif Topçuoğlu) İstanbul 1997, s. 49-62.</p>
<p>NAUMANN,   Eski Anadolu Mimarlığı, (Çev. Beral Madra), Ankara 1991.</p>
<p>ORHONLU, Cengiz, Osmanlı İmparatorluğunda Şehircilik ve Ulaşım Üzerine Araştırmalar (Der. Salih Özbaran), İzmir 1984.</p>
<p>ÖGEL, Bahacttin, Türk Kültürünün Gelişme Çağlan, İstanbul 1988.</p>
<p>ÖGEL, Bahaettin, İslamiyet&#8217;ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1984.</p>
<p>ÖZC AN, Tahsin, “Osmanlı Mahallesi Sosyal Kontrol ve Kefalet Sistemi”, Marife, yıl.1, S. 1, (2001) İstanbul, s. 129-151.</p>
<p>ÖZVARLI, Mehmet Sait, “Mebde ve Mead”, DİA, C. 28, Ankara 2003, s. 211-212.</p>
<p>POYRAZ, Hakan. “Şehir ve Felsefe&#8221;, 1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kong­resi, (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 210-217.</p>
<p>SAİD, Edward W., Oryantalizm, (çev. Nezih Uzel), İstanbul 1998.</p>
<p>SERJEANT, Robert Bertram, (editör), İslâm Şehri, (Çev. Elif Topçugil), İstanbul 1997, s. 263-270.</p>
<p>SÖYLEMEZ, Mahfuz, “Şehir ve Medeniyet Kavramlarının İlişkisi Üzerine&#8221;, 1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kongresi, (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 218-227.</p>
<p>SÜMER, Faruk, Eski Türklerde Şehircilik, İstanbul 1984.</p>
<p>ŞAHİN, Savaş Zafer, “Bir Kavram Olarak Şehircilik”, Şehir ve Şehir Yönetimi, (Editörler: Doç. Dr. Rasim Akpınar &#8211; Kamil Taşçı &#8211; Volkan İdris San), Ankara 2019, s. 80-94.</p>
<p>ŞERİATI, Ali, Medeniyet veModernizm, (Ter. Ahmet Yiiksekoğlu), İstanbul 1985.</p>
<p>TANOĞLU, Ali, Nüfus ve Yerleşme, İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü Yayını, İstanbul 1966.</p>
<p>TOYNBEE, Arnold J.I, Dünya ve Garp, (Çev. Emin Bilgiç), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (Basım tarihi yok).</p>
<p>TOYNBEE, Arnold, Dünya, Batı ve İslam, (Çev. Abdullah Zerrar), İstanbul 2002.</p>
<p>TOYNBEE, Arnold, Medeniyet Yargılanıyor, (Çev. Ufuk Uyan), İstanbul 1980.</p>
<p>TUNÇDİLEK, Necdet, Türkiye&#8217;de Yerleşmenin Evrimi, İstanbul 1986.</p>
<p>TURHAN, Mümtaz, Kültür Değişmeleri, İstanbul 1977.</p>
<p>UĞUR, Yunus, “Şehir Tarihi ve Türkiye’de Şehir Tarihçiliği: Yaklaşımlar, Konular ve Kaynaklar”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 3, Sayı 6, (2005), «.9-26.</p>
<p>ÜLKEN, Hilmi Ziya, Türk Tefekkür Tarihi, YKY, İstanbul 2007.</p>
<p>WEBER, Max, Şehir Modem Kentin Oluşumu, (Çev. Musa Ceylan), Bakış Ya­yınları, İstanbul 2000.</p>
<p><em> </em></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/">Şehir ve Medeniyet:”Ben”in İdrak Yolculuğu mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
