<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Savaş | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/savas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2026 12:44:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Savaş | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Teoman Duralı  &#8211; Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şaban Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26236</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26237 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg" alt="" width="303" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg 245w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-600x735.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-768x940.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-836x1024.jpg 836w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a.jpg 980w" sizes="(max-width: 303px) 100vw, 303px" /></span></p>
<p><span class="text-alt">Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan o din anlaşılır mı, anlaşılmaz mı bilmiyorum. Ama Müslümanlıkta olmuyor, mümkün değil. Her şeyden önce ibadetini yapamazsınız eğer peygamber yoksa; ibadeti olmayan bir din de din değildir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;)Bir de “kırılma” dediniz İmam Gazzâlî hazretlerinin müdahalesine fakat şu çokça tekrarlanan “Gazzâlî sonrası İslam düşüncesi bitmiştir, donmuştur” eleştirisine katılıyor musunuz? TEOMAN DURALI- Efendim, donmuştur değil tabii. Bunlar hep çok mübalağalı ifadeler ve buralarda kötü niyet aramak yerindedir. Özellikle İmam Gazzâlî’yi kötülemek, yermek için olmadık şeyler uydurulur. Birincisi, Gazzâlî İslam felsefesinin doruğudur; bu hiç şüphe götürmeyen bir olaydır. Aynı zamanda ilahiyatı belirleyen adamdır, filozofluğun yanı sıra.</span></p>
<hr />
<p>Oysa ahlâk biçimseldir. Malzemesini nereden alır? Dinden alır, ahlâk malzemesini dinden alır. Neden? Çünkü dinle hayat iç içedir.</p>
<hr />
<p>Arap düşmanlığı Müslüman düşmanlığından ileri gelir. Müslümanlığa taş atmaya korkanlar Arapa yüklenir.</p>
<hr />
<p>Bazılarının dediği gibi barış dini midir? Ben ona da yanaşmıyorum. Hiçbir aşırılığa yanaşmamak lazım. Yerine göre kavga etmesini bilmek gerekir, yerine göre barışacaksınız, bağışlayacaksınız. Müslümanlığın getirdiği orta yol budur.</p>
<hr />
<p>Araplar Müslüman kılarlarken Türklere bunu yapmadı, hemen onu söyleyeyim. Bu çünkü çok yaygın, Beyaz Türklerin son derece sevdiği bir konu, “Bizi kese kese Müslüman yaptılar”, hayır, biz büyük bir heyecanla Müslüman olduk.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Büyük İngiliz filozof Jung kendisi Tanrı’ya inanmıyor, tanrısız, tanrı tanımaz ama Tanrı’nın toplum için şart olduğunu öne sürüyor. Başka türlü diyor toplumu bir arada tutamayız. Şu fikir vardı: İnsan insanın kurdudur. Yani bir düzen, düzeni sağlayan belirli, bağlayıcı bir ilke yoksa toplum dağılır, biter. Marx da bunu tekrarlıyor. Çok müthiş bir lafı vardır Marx’ın: “Din kitlelerin afyonudur” der. Onun bu sözü çok yanlış yorumlanmıştır. Uyuşturmaya yönelik anlatmıyor, söylemiyor. Ameliyatlar çok sancılı olur, uyuşturmak mecburiyetindesiniz insanı ameliyat için, Marx’ın devirlerinde anestezi yoktur, afyonla ancak uyutabiliyordunuz. İşte ameliyatlarda afyonun etkisi neyse, ölümlü hayat için din böyle bir etkiye sahiptir. Ümit veren, toplum düzenini sağlayan, insanları zapturapt altında tutan bir etken olarak düşünüyor. Kendisi hatta bu sebeple de Feuerbach’ı çok şiddetle yerer. Din ortadan kalksın, lüzum yoktur fikrini savunur. Marx hiçbir zaman dinci veya dini bir toplum düşünmüyor gayet tabii, bu durum ortada olan bir şey ama topyekûn lüzumsuz olduğu, bir tarafa atılması gerektiği görüşünü de zararlı bulur.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinlerde birlikte yemek son derece önemli bir olaydır, bir ibadettir. Bütün dinlerde topluluktur esas olan, cemaat ve o cemaati meydana getiren insanların dayanışması. Bu anlamda da bireyi esas alan sermayecilikle din birbirinin zıddıdır. Evet, vahdet-vahiy dininde günah ve sevap sahibi olan bireydir. Karar bireye aittir ama yaşama düzeninde birliktelik vardır. Bu birlikteliğin -Hıristiyanlıkta da, Müslümanlıkta da öyledir- özünde, temelinde kadınla erkek vardır. O kadın-erkek birlikteliği öteki bütün birlikteliklerin esası ve merkezidir. Bizde de gene gözümüzden kaçan asıl birliktelik Peygamberimizin karısı ve kızıyla olan birlikteliktir. Peygamber olduğunu ilk belirleyen, tasdik eden, ısrarla Peygamber olduğunu bildiren bir kadındır: Hz. Hatice. Çünkü titremeler, ıspazmoz geçirmeden dolayı delirdiğini, aklını kaçırdığını sanıyor. Hz. Hatice olağanüstü kadın sezgisiyle bunun böyle olmayabileceğini, başka bir şeyin yürürlükte olabileceğini düşünüyor.</span></p>
<hr />
<p>Bugün Türkmen diyoruz; aslında Türkmen diye bir şey yok, Oğuzlar, Kırgızlar, Tatarlar, Kazaklar var. Türkmen sonradan uydurulmuş bir lafızdır. Geldikleri yere ise Farslar tarafından Türkistan deniliyor. İstan Farsçada yurt demek, ülke demek, Türkistan Türk yurdu demektir.</p>
<hr />
<p>İslam’da olağanüstü derecede önemlidir anne ve annenin eğitimi. Bu sebeple de “ümmet” diyoruz topluma; “umm” anne demek; anne kucağından çıkma, annenin yetiştirdiği insanlar olarak görüyoruz.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Murat Menteş’in bir yazısı var. Türk toplumunun günümüz IQ seviyesinin 88, yani donuk zekânın bulunduğunu söylüyor. Bu doğru mudur?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Yanlıştır tabii, öyle istatistiklerle milletlerin zekâ seviyesini ölçmeye imkân yok. Neyle ölçersiniz? Tarihte meydana getirdikleri eserlere bakarak ölçeceksiniz, yoksa böyle teker teker…</p>
<hr />
<p>Peygamber’in harikulade bir sözü var. İşte her şeyin cevabı aslında o: “Utanmadıktan sonra ne yaparsan yap.” İnsan olmanın temel nirengi noktası utanmaktır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Üst akıl diye bir şey icat ettiler. Bu doğrudur, uydurulmuş bir şey ama yerini tuttu. İngiliz-Yahudi Medeniyetinin bir üst aklı var, yani teşkilatın yönetimine dayalı bir medeniyet modeliyle karşı karşıyayız. Zaten sürekli olarak bu teşkilat gözden ırak tutulmaya çalışılıyor. Yok efendim, bunlar uydurma, bunlar kumpas, böyle bir şey yok. Hayır, var, vardır. Değişik adlar altında o teşkilatta zaman zaman belli belirsiz bu karşımıza çıkar. O teşkilatta yer alan zevat hakikaten üstün bir akla sahiptir. Sadece herkesin üstünde bir akıl olarak değil, bizatihi üstün bir aklı var o kişilerin. Nereden görüyoruz bunu? Bu medeniyet tıkanma noktalarına geldiğinde yolları açmaya başlıyorlar. Bu medeniyetin üç ana devleti var: İngiltere, ABD, İsrail. O üst aklın yerleştiği iki merkez var: Londra, New York. Üst aklı teşkil eden kişiler iki kaynaktan geliyorlar öncelikle: İngilizlerden, -Amerikalıları da İngiliz sayıyorum- ve Yahudiler. Bunlar hem dünyayı paylaşma bakımından birlikte hareket ediyorlar, hem de o üst kurumun teşkilinde birlikteler.</span></p>
<hr />
<p>Merak müthiş bir tutkudur. Merakın ucunda ve kaynağında hayranlık vardır. Hayran olan tek varlık insandır. İnsanın dışında hiçbir canlının hayranlık duyma yetisi yoktur. Hayranlık hayretle karışık şaşma demektir. Hayranlık duyduğun olayı çözmeye yönelik bir girişimde bulunuyorsun. İşte merak da budur, seni o girişime iten itkidir, iten güdüdür, onu durduramıyorsun ve onu duymayan insana da bunu anlatamıyorsun. Bu sadece fizikte, keşifte vs. değil, mesela sanatta, müzikte, şiirde vardır.</p>
<hr />
<p>Kapitalizmde serbestsiniz, ister Tanrı’ya inanın, ister inanmayın ama Tanrı’nın ahlâkına uyamazsınız kapitalizmde, çünkü Tanrı kulu soymasına cevaz vermez. Özellikle de Müslümanlıkta, bunun için modern hayatla uyuşur mu dedikleri vakit uyuşmaz. Modern hayat, çağdaş hayat kapitalizmdir.</p>
<hr />
<p>Edep yaşatır ve yaşanır; yaşanan hayatın akışında uyduğumuz, uymak mecburiyetinde olduğumuz kurallardır ama bunlar bize hayatın akışında yedirilirler, ayrıca öyle dört duvar arasında matematik, mantık harfleriyle tedris edilmezler.</p>
<hr />
<p>Kitâb-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik’inde ve aynı zamanda hadislerden birinde der ki: “En üstün hikmet Allah korkusudur.” Sevgi değil korku bizim sınırlarımızı belirler, müthiş bir belirlemedir o. Başıma geleceklerden korktuğumdan ötürü … canlı olarak hayatımızı bu belirler.</p>
<hr />
<p>Selçuklu Devletinin resmi dili Farsçadır. Beğenmediğimiz, sevmediğimiz Osmanlı gelmeseydi Türkçe bugün yoktu. İyi mi olurdu, kötü mü olurdu artık her birimizin kendi yargısına kalmış bir şey ama Türkçeyi kurtaran Osmanlı olmuştur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kanunlar yaptırım gücü olan kurallardır. Yerine getirmediğin takdirde cezalandırılırsın ve ne, ne zaman, nerede yerine getirilmiyorsa, ona göre bir ceza veriliyor sana, her yapılanın mükafat ve ceza olarak karşılığı vardır. Bunun en güzel ifadesi edebiyatta büyük dev romancı Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanıdır. Müthiş bir hukuk felsefesi işlenir o romanda. Bulabilirseniz eski tercümeleri, Türkçenin henüz yaşadığı dönemin tercümelerini bulun, bugün yapılıyorsa felakettir, faciadır. Ama Yirmili, Otuzlu yıllarda yapılmış tercümeyi bulabilirseniz hararetle tavsiye ediyorum.</span></p>
<hr />
<p>İslam felsefesi tasavvuf ve din değildir, İslam medeniyetinin içinde ortaya çıkmış olan felsefe demektir. İbn Miskeveyh gibi dinle ilgisi olmayan adamlar da yer alır orada. Belki son derece dindardı ama felsefesi hiç bunu yansıtmıyordu. İslam felsefesi demek İslam dinine bağlı olma manasına gelmez, İslam medeniyeti çerçevesinde yer almış olan bir felsefe ve bilim sistemidir. Filozof dine bağlı olabilir ya da olmayabilir ama hiçbir filozof doğrudan doğruya dinin bildirdiklerinin emrinde ve din doğrultusunda yürüyor değildir. Mesela İslami çerçevede sayabileceğimiz filozoflardan Farabi, yine de din doğrultusunda gitmiyor. Her şeyden önce Farabi&#8217;nin belki dindar insanların gözünde şu günahı olabilir: Filozofu peygamberle aynı seviyede görüyor. Peygamber Allah&#8217;tan vahiy alan kişidir, ancak bunu sistemleştiren, bunu işleyen ve nirengi noktalarının arasını gergef gibi ören filozoftur. Ona benim fazla bir diyeceğim yok, bilmiyorum ama dediğim gibi İslam felsefesi dini anlamda İslamidir diyemeyiz. İslam medeniyeti içinde çıkmış bazı İslam filozofları Müslüman değildir. Mesela İbn Meymün Yahudidir ama İslam felsefesi çerçevesinde düşünülür. Arapça yazmıştır ve İslam medeniyetinin sorunlarını gündeme taşımıştır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinsiz, dini esas almamış hiçbir kültür insanlık serüveninde görülmemiştir. İlk defa bunun tek istisnası 17. yüzyılda vücut bulduğunu gördüğümüz din dışı Avrupa medeniyetidir. Resmen ve bilinçli olarak dini temele almamıştır. Buradan hareketle sakın şöyle bir görüş ortaya çıkmasın: Demek ki din dışı Avrupa medeniyetinde insanlar Tanrı’yı inkâr etmektedirler, dinsizdirler, imansızdırlar; hayır, bal gibi bugün de Avrupa’da yığınla dindar mütedeyyin insanlar vardır ama kurumların temelinde, esasında din bulunmamaktadır. Dini dışlamışlar. Neden? Dini olağanüstü derecede mübalağa etmiş olan bir medeniyete tepkiden ötürü, o da Orta Çağ Hıristiyan medeniyetidir. Öbür medeniyetlerde ve kültürlerde din hayatın doğal akışında yerini almaktadır. Fark edilmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Kur’an’a göre İslam din demektir. “Hepiniz İslam üzere yaratıldınız” diyor, sonra “Annenizin-babanızın yolundan gidiyorsunuz” diyor. Yani o dinin parçalarından birine yöneliyorsunuz. Bizim yöneldiğimiz yol Peygamber’in gösterdiği yoldur. Peygamber’i kaale almadan Müslüman olunamıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazı Müslümanlar Sokrates’i ve Eflatun’u peygamber olarak görürler. Bunların arasında Farabî de vardır. Bilmiyorum, tabii öyle bir ad Kur’an’da geçmiyor. Anmadığımız adlar var diyor Kur’an, bunlar da onlardan biri olduğunu sanmıyorum. Eflatun Timeos adlı eserinde çok açık bir biçimde Tek Tanrı’dan bahseder, sadece öyle de değil, bu Tanrı’nın şefkat dolu, yani Rahim olduğunu, öğretici olduğunu, Rab olduğunu bildirir ve sonra son eseri olan Kanunlar’da âdeta fıkıh yazar. Orada tartışırlar, bir tanesi der ki: “Tanrıyı inkâr edene ne yapmalı?” Öbürü de der ki: “İdam etmeli” Bu sefer sorar: “Kaç kere idam etmeli?” İdamın kaç kere tekrarlanması gerektiği üzerinde bir tartışma gider. Bu derece sert ve kesindir Eflatun’un Tanrı görüşü ama tekrar Timeos’a dönersek, orada söyleşinin sonunda der ki: “Burada konuştuklarımızı asla ve asla yaymayın, halk işitmesin.” Buradan da şunu anlıyoruz: Eflatun kendini peygamber olarak kabul etmiyor, görmüyor, ona böyle bir buyruk gelmemiş. Sokrates de aynı şekilde kendisinden hiçbir şekilde kutsi bir kişi olarak bahsetmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Şimdi milletlerin gene kişilerde gördüğümüz gibi belirli özellikleri, huyları var. Mesela, bizim en üstün niteliğimiz öteden beri devlet kuruyor olmamız, bu yönümüzle temayüz etmişiz. Öyle milletler var ki devlet kurmada başarılı olamamışlardır. Mesela İtalyanlar, devlet kurmanın dışında her şeyi başarmışlardır. İtalya’nın yeteneksiz olduğu hiçbir şey yoktur, bir devlet kuramıyor, iki, savaşamıyor. Sanatta, felsefe-bilimde olağanüstü bir algı gücü vardır. Herhâlde yeryüzünün en zeki insanlarındandır. Yani leb demeden leblebiyi anlar. Sokaktaki adam her yerde böndür, ahmaktır ama İtalyan bir tuhaftır. Yüzüne baktığı vakit senin ne istediğini neredeyse anlıyor gibi bir şey, böyle bir insan ama dediğim gibi Roma’nın çöküşünden 19. yüzyılın son çeyreğine değin bir türlü devletleşememişlerdir. Devletleşememenin, birlikte bir devlet kuramamanın büyük sıkıntısını çekmişlerdir. Bakıyorsunuz, bütün büyük kaşifler ta Marco Polo’dan başlayarak Kristof Kolomb dâhil 13. yüzyılda Amerika Vespuçi’ye kadar İtalyan’dır ama bunlar hep başkalarının emrine çalışmışlar. Çünkü İtalya’da devlet yok, İspanyolların, İngilizlerin, vs. emrinde iş görmüşlerdir.</p>
<hr />
<p>Öyle ünlülerimiz de var, çıkarlar sağda solda ben şu dili, bu dili yuttum derler. Hikâye, tabii ayakkabıcıya gidip de benim ayakkabımı cilala yahut da lokantada niye bana kaşık getirmiyorsun gibi basit cümleyi kurabiliyorsunuz ama dil bütün düşünmelerimizi, duygularımızı ifade etmeye geldiğinde insan yanılıp kalıyor, beceremiyor.</p>
<hr />
<p>Savaşçılık önemli ölçüde başıbozukluktur. Mesela Osmanlı’da Akıncılar başıbozuk adamlardı. Öyle teşkilatlı adamlar değildirler. Oysa ordunun kendisi dehşet derecede disiplinlidir. Zaten asker demek disiplin demektir. Disiplin ne demektir? Aklın hareketlerimize kesin hakimiyeti demektir. Nerede sıkı düzen görürseniz orada aklın kendini gösterdiğini görürsünüz. Sıkı düzen sadece rap rap rap yürümekten, yat-kalk emirlerinden ibaret değildir. Eski emekli askerlere bakın, apayrı bir tiptir onlar, ayakkabısı pasparlaktır. Adam ordudan çıkalı yirmi yıl olmuş mesela, hâlâ üstü başı tertiplidir. Hiçbir aksama yoktur, yaşaması da öyledir. Sabah belli bir saatte uyanır, kalkar, kahvaltısını eder, tıraş olur, giyinir kuşanır, bir yere gideceği yoktur. Pazara gider, alışveriş eder gelir. Belli bir saatte yatar, hayatı belli bir kalıba oturtulmuştur ama kendiliğinden olan bir olaydır. Zorlamayla değil, ben bunu askerde gördüm. Bize dediler ki kapalı yere girdiğinizde kasketlerinizi çıkaracaksınız. Yüzde 99’umuz buna uyamıyordu, bir türlü ayak uyduramıyorduk. Ne cezalar alınırdı. Yatağı böyle yapacaksınız derlerdi, mümkün değil yapamıyorduk. Ben yapıyor muydum? Yapıyordum. Ben hiç ceza almadan Türkiye’nin en disiplinli asker okulu Polatlı’dan çıktım. Çok akıllı olduğumdan değil, öyle alıştırılmışım</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Einstein rölativite teorileri bize ne sağlar derdiyle girmemiştir. Bazen beklemediği sonuçlar ortaya çıkar ve bunlara son derece sinirlenebilir. Rölativite teorisinden kuantum mekâniği ortaya çıkmıştır. Kuantum mekâniği tamamıyla tesadüflere yer verir. Einstein tesadüften nefret eden bir adamdır ve meşhur bir lafı var, işitmişsinizdir belki: “Tanrı kumarbaz mı zar atsın?” der. Dinin en önemli can alıcı noktası zorunluluktur. Bir insanın yürekten mütedeyyin olup olmaması zorunluluğa inanması veya inanmamasıyla ilgilidir. Zorunluluğu kabul eden kişi söylese de söylemese de dindardır. Çünkü zorunluluğun fizik gerekçesi yoktur; ancak ve ancak manevi bir kaynağı vardır. İnanmayan kişi için tesadüf, inanan içinse kaderdir. Bilgi teorisi bakımından ikisi de aynı noktadadır. Birkaç santim öteme koskoca bir taş düşer, bu taşın beni öldürmemesi inancıma göre bir tesadüf veya kaderdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Maşallahı Müslümanca ama kırk bir keresinin Müslümanlıkla alakası yok, tamamıyla çok eski dinlerden kalan bir şeydir. Doğum yapmış kadının kırkıncı gününü doldurmadan sokağa çıkmaması, kırkayaklar, vs. bir totem anlamı var bütün bu lafların. Mesela, kırkayağa Almanlar bin ayak diyorlar. Demek ki onlarda çokluk görüşü binlerle ifade ediliyor. Hitler’in 1000 yıllık imparatorluğu da vardır, bilmem işittiniz mi? Binlerle gider. Hıristiyanlıkta kıyametten önce Deccal gelir, sonra Hz. İsa gelecektir, Deccal’ı yenecektir ve ilahi bir hükümdarlık kuracaktır, 1000 yıl sürecektir. Hıristiyan Avrupa’nın gözünde bir çeşit idol durumunda duran Roma 1000 yıl sürmüştür. Büyük ihtimalle oradan geliyor bu bin yıl meselesi, böyle sayılarla ilgili ifadelerle tılsım hep düşünülmüş, duyulmuştur.</span></p>
<hr />
<p>Ehlileştirilen, evcilleştirilen, sevilen kurda Türkçede -şimdi ayıp olarak kabul ediyoruz, niye bilmiyorum- it denilmiştir. Türkçe karşılığı ittir, köpek olarak yanlış kullanıyoruz. Köpek itin erkeğidir, kancık dişisidir. Böyle çok saçmalıklar vardır Türkçede, nezaket icabı bazı şeyler söyleniyor.</p>
<hr />
<p>Her ne kerametse bunu çözemedik bir türlü, sarışın olmayan insanlar sarışın olan insanlara büyük eğilim duyar. Bunu ben mesela, Doğu Anadolu’da, mesela Tatvan’da ve başka yerlerde gördüm. Nerede bir Çerkes topluluğu varsa sıkışmış kalmış, etraftaki topluluklar üstlerine yığılırlar, sürekli onlardan gelin almak isterler.</p>
<hr />
<p>Doğum olağanüstü ilgi çekici, dehşet eğitici bir olaydır. Keşke bütün çocuklar hayvanların üremesine tanık olabilse, bunun nasıl bir mucize, muazzam bir olay olduğunu görebilse. Kedi annesi yangından yavrusunu kendini feda edercesine kurtarıyor. Yangına bir intizam atılıyor ve yavrusunu yangın ortamından çekip çıkarıyor, alkışlıyorsunuz, aman ne muazzam fedakârlık örneği.</p>
<hr />
<p>Biraz önce arkadaşımızın sorusunu cevaplandırırken söylediğim, Alman milletinin girdiği o facia ideolojik bir faciadır. Tutarlılık uğruna, baştan koyduğum ilkelere bağlı kalacağım diye, kendini ve bütün dünyayı ateşe atmıştır. Nasyonal sosyalizmin felaketi aşırı tutarlılığından ileri gelmektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni ortaya çıkan Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti de selefi Orta Çağ Hıristiyan Avrupa medeniyetini yerden yere çalmıştır. Karanlık çağ, cahillik, vahşet demiştir. Bizde de taklit olduğundan bizimle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Orta Çağ Avrupa’sını da tanımıyor, bilmiyor olmamamıza rağmen, bizim dışımızda cereyan ediyor olmasına rağmen, bizde de ilericilere, çağdaşçılara kulak verdiğinizde Orta Çağ kötüdür, karanlıktır, cehalettir derler; ne dediklerini bilmeden, Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyetinin kurucu babalarının laflarını tekrarlarlar. Karanlık mıydı, aydınlık mıydı, iyi miydi, kötü müydü onu bilmiyoruz. Hasbelkader göreceğiz gerçekten o kadar kötü müydü, değil miydi ama baştan peşin peşin şunu söyleyeyim: Bu kötülemeler önemli ölçüde psikolojiktir. Dediğim gibi o devrimi yaratanların bir önceki dönemi kötülemesidir.</span></p>
<hr />
<p>Yavuz, tarihimizin en önemli dahi devlet adamlarındandır. Dehanın başta gelen özelliği sezişin güçlü olmasıdır.</p>
<hr />
<p>Vahiy olmasa vicdanın anlaşılırlığı eksiktir, zayıftır. Vicdanımdam işittiğim sözleri vahiy çerçevesinde değerlendiriyorum.</p>
<hr />
<p>Dil bir kültürün birinci derecede aynasıdır. Bu sebeple de zaten kelime katlinden nefret ederim. Kelimeyi öldürdünüz mü o kültür dalını yok ediyorsunuz. Onunla bütün bir geleneği ortadan kaldırıyorsunuz. Söz kökleri olağanüstü derecede önemlidir kültür tarihi bakımından, bunun bir örneği “gelin”dir. Gelmekten çıkar, dışarıdan gelen, hep dışarıdan almıştır. En yakın ve güzel örneklerinden biri Osmanlı hanedanıdır. Birkaç istisna dışında kadın tarafı hep Türk olmayandır. O istisnalarda da aynı obadan evlenilmiyor, yine farklı obalardan evleniliyor ama Türktür. Onun dışında hemen hemen otuz altı padişah var, otuz altının aşağı yukarı otuz dördünün annesi Türk değildir. Orada da seçilir. Rakip olabilecek kavimlerden gelin alınmaz. Çok istisnai durumlar vardır. Bir tek galiba II. Mahmud’un annesi Fransızdır, başka böyle güçlü kavimlerden gelin alınmamıştır. Acem, Arap, Rus, Ukraynalı, Polonyalı, öncelikle de Çerkes gibi tehlike teşkil etmeyecek kavimlerden alınır. Evlenen erkek güveydir, damat Farsçadır. Güvey nereden geliyor? Güvenmekten geliyor, güvenilen, dayanılan, dışarıdan getirilen kadının dayanacağı, güveneceği, sırtını dayayacağı kocasıdır. Bu kelimelerde böyle bir anlayışın yansıması mevcut.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Öyle adamlar çıkıyor ki bunlar ellerini toprağa, suya vurmuyorlar. Bir köşeye çekilip, olup biteni seyrediyor, tarassut ediyor, düşünüyor. Düşün düşün bilmem nedir işin derler bizde, çünkü biz düşünmesini sevmeyiz. İcraata geçemezsiniz düşünmezseniz, düşünmenin sonucunda hareket etmekteyiz ve düşünmeden harekete geçmeye eylem diyoruz. Bu da insana mahsustur. Eylem başka hiçbir canlıda yoktur, sadece ve sadece insanda vardır, düşünmeye dayanır. Düşünen kişiler düşüncelerini ifade ederler; buna yargı diyoruz. Yargı şeklinde ortaya çıkar düşünme süreci sonuçları ve o yargılara dayanılarak icraata geçilir, eylemlerde bulunulur. İlk yargılarda bulunduğunu gördüğümüz insanlar hep bir üçlülükten hareket etmişlerdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Felsefe-biliminin dili insandan uzaklaştığı ölçüde belirginlik kazanır. İslam âleminin en önemli filozof bilim adamlarından İbn Sina bunu sevgi olarak belirler. “Aşk unsurları birbirine çeker, nefret onları ayrıştırır” diyor. Newton bu çok insani olan terimleri bertaraf ediyor ve tamamıyla insan dışı, nötr terimlerle açıklıyor. Buna da çekim yasası, yeryüzündeki yerçekimi diyor.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, kaybettiğimiz ettiğimiz İslam’ı geri kazanmak için ne yapılabilir? Siyasetten mi bir şeyler beklemeli?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Çok açık sözlü olmamı istiyorsanız -ağzımdan yel alsın diyerek- devrim olması lazım ve bu devrimde çok katı bir diktatorya yetişmeli, bütün medeniyet değişmeleri kırılma noktaları ancak bu yolla gerçekleşebilmiştir. Akıl bunu emrediyor ama gönül bunu istemiyor. En başta kendim istemem, böyle felaket ceberut bir düzenin gelip kafama tokmakla vurmasını, o olmayacak, bu olacak demesini. Biz medeniyet değişikliğine gittiğimizde bu oldu. 1</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı’nın ortadan kalkmasıyla sadece İslam medeniyeti son bulmaz, Türk tarihinin son derece belirgin omurgası da kırılır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Evrenle âlemi karıştırmamak lazım, evrenin klasik dilimizdeki karşılığı kâinattır. Kâinatla evren aynı şeydir. Kâinat yaratmaktan ortaya çıkıyor, oradan türetilmiştir. Allah’ın ol emriyle “olmak”tan gelmektedir. Evren Türkçede evirmek, değiştirmek fiilinden geliyor. Evrim de oradan geliyor. Yani değişmenin hüküm sürdüğü saha evrendir, evren olmaktadır. Âleme gelince, âlem dini-manevi bir terimdir. Dine göre varlık evrenden ibaret değildir. Evreni de içine alan, evreni de kapsayan daha geniş bir bütünlük söz konusudur; o da âlemdir. Dine göre, İslam’a göre görünen, duyumlanan, ölçülüp biçilebilen, var olanların aslı ruhtur. Bunlar evrenin ötesindedirler. Oradan geliyoruz evrene ve burada belirli bir süreyi doldurup tekrar oraya gidiyoruz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Osmanlı tarihine baktığımızda Şiiliğe kayan dönemler vardır, ondan sonra Sünniliğe çok ağırlık tanıdığımız dönemler var. Sanki bir yerde çok İranlaşıyoruz, Farslaşıyoruz korkusu baş gösteriyor. Mesela, Anadolu Selçuklu döneminden Fatih dönemi arasındaki bayağı uzun bir dönem bizim çok heterodoks olduğumuz bir dönemdir. Heterodoks Sünnilikten kaymak manasına gelir. Bu dönemde özellikle Selçuklularda Farslaşma eğilimimiz çok artmıştır. Lanetler yağdırdığımız Osmanlı gelmeseydi bugün Türkçe yoktu. Onu söyleyeyim size, Büyük Selçuklunun, Anadolu Selçuklusunun resmi dili Farsçadır. Halk Türkçe konuşuyordu hâlâ ve Türkçe konuşanlar kaba, cahil olarak niteleniyorlardı. Yükselmeniz için Farsça konuşmanız gerekiyordu. Osmanlıyla tekrar Türkçe gündeme geliyor ama bu heterodoks eğilimleri çok artmıştır. Anadolu’daki Müslümanlık hadisesinde tüm bu halk şairleri, din büyükleri, bunlar çok heterodoks kişilerdi. Fatih’le birlikte bir U dönüşü yapıldı, özellikle tabii Yavuz zamanında. Neden? Benim kanaatim Acemleşmeyi durdurma hadisesi vardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni Çağın ikinci büyük ideolojisinin de baş mimarlarındandır: Nasyonal sosyalizm. Nasyonal sosyalizmi varlık felsefesi açısından, ontolojik olarak işleyendir. Bir de Rosenberg adlı bir başka filozof var, o da biyolojik açıdan, Darwin evrimciliğine sırtını dayayarak işlemiştir. Bu ikisinden nasyonal sosyalizm, milli toplumculuk beslenmiştir. Heidegger’in reddedilmesinin temel nedenlerinden biri de nasyonal sosyalizmin babalarından olmasıdır. Bu affedilmemiştir, bağışlanmamıştır. Belki Almanlar savaşı kazansalardı bugün baş ideolog olarak çıkardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristoteles’in temel tabanı biyolojiydi, hocası Eflatun’un tabanı matematikti -bahusus geometri-. İbn Sina’ya bakıyoruz, orada da gene biyolojidir. Bîrûnî’de büyük ölçüde gök fiziği… Bilahare Galileo’da malum fizik, özellikle de gökbilim… Descartes’ta matematik… Newton da mekânik… Zaten klasik mekâniğin babası sayılır. Her filozof aynı zamanda bir bilim adamıdır. Son büyük örnek Albert Einstein hem metafizikçi, aynı zamanda da önemli bir fizikçiydi.</span></p>
<hr />
<p>Kung Fu bir filozof değildi, bir bilgeydi. Strateji ve taktik ikiliği yoktu onda, o bize dövüş sanatlarını aktarır. Bu sadece onda değil, bütün Çinli bilgelerde vardır, Konfüçyüs’te de vardı. Bütün bu doğu bilgeliklerinde savunma sanatı diyebileceğimiz olaylar vardır. Savaş ve askerlik sanatı bunu aşar. Dövüş sanatı değildir o yalnızca, biraz önce söyledim size, bütün bir savaş senaryosu düşünülür, öngörülür. Orduyu nereden yürüteceksiniz, nasıl besleyeceksiniz, Osmanlı örneğinde gördüğümüz gibi aileleriyle mi götürürsünüz, götürürseniz o aileleri nerede barındırırsınız, nasıl yedirir içirirsiniz? Tarihçiler reddederler ama yine bildiğimiz kadarıyla büyük sayıda asker yürütülür. İskender Çanakkale Boğazı üzerinden 60000 kişiyi Anadolu’ya geçirir. Bu muazzam bir rakamdır. Bu adamların beslenmesi, yürütülmesi, iaşesi, lojistik ve onun yanında tabii taktik, yani doğrudan doğruya savaş sanatı, kim nereye yerleştirilecek; okçularıyla, piyadesiyse, süvarisiyle vs. Bunların arasında savaş sanatında en önemli ilham kaynağı, esin kaynağı satranç oyunlarıdır.</p>
<hr />
<p>Sosyolojik olarak tarif edebilirsiniz dini ama din kendisinin insanüstü bir merciinin u ̈rünü olduğunu ifade etmektedir ve bu anlamda asla ideolojileştirilmemesi gerekir. Çünkü ideoloji insan elinden çıkmadır. Dini ideolojileştirdiğinizde siyasete karıştırıyorsunuz; siyasileştiği ölçüde ayağa düşüyor. .</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bir zaman Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti Orta Çağ Hıristiyanlığının devamıyım, halefiyim niyeti ve iddiasıyla vücut bulmuyor. Onu yıkıyor, tarumar ediyor ve bunun son noktası Fransız İhtilalidir. Fransız İhtilali Avrupa’nın bütün tarihi müktesebatını yok etme hareketidir. O kadar ki asiller ve ruhban sınıfı sadece katledilmekle kalmıyor, mezarları açılıyor, cesetleri yakılıyor. Fransız İhtilalinin benzerini pek görmüyoruz tarihte.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ümmet anneden oluşan, anneden çıkandır. Umm aynı zamanda kelime anlamı itibariyle önder demektir, imam, umm aynı kökten geliyor. Önder olan, yol gösteren anlamlarına gelmektedir. Annenin doğurmanın yanında en önemli özelliği eğitmektir, terbiye etmektir. Bu sebeple yine İslamcada umm olmanın yanında anne mürebbiyedir. Rabâ, öğretmek kökünden geliyor, aynı şekilde Allah’a atfedilen en önemli vasıf Rab’dır. Rahman ve Rab kadında tecelli ediyor. Rahmi var ve mürebbiyedir. Rahimde oluşuyoruz, beşerliğimiz o rahimde geçiyor. Gerçi şimdilerde dölyatağı deyip duruyorlar ama ben rahimden olmayım.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazıları Fatih’i hor görüyor, değil mi? Basın yayında, televizyonda Fatih’e dil uzatanlar varmış. Fatih, bir dâhiydi. Sadece İstanbul’u fethinden dolayı değil, Türkün en önemli hastalığına karşı devleti ayakta tutmanın yolunu bulduğu için. Çünkü yine çok tuhaf bir özellik, devleti inşa eden belirli bir halk grubu değil, tepedeki belirli bir zümredir. Yani önce devlet var ve sonra devlet milletini oluşturmaktadır. Bu yüzden devlete dehşet bir bağlılık vardır. Bugün de sürüyor bu, hâlâ olur olmaz her yerde devletin bekası denir, marazi bir şeydir. Fatih Türk tarihini içleştirmiş, sindirmiş bir adam ve Türk devletlerinin neden, nasıl yıkıldıklarını gören bir adam ve çok yakınında büyük büyük babası Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle ortaya çıkan faciayı da yakından biliyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilirsiniz, dilimizde en ağır, en kötü beddualar ocak üzerinedir. Ağzımdan yel alsın, ocağı sönesice derler mesela, ocağı batsın denilir. Ocak söndüğü anda hapı yuttuğumuzun resmidir. Bu yakın bir geçmişe değin sürüp gelmiş bir şeydir. Rahmetli Hocam Ahmed Yüksel Özemre’nin annesinin bayramlarda elini öpmeye giderdim. Allah rahmet eylesin. Tek başına yaşıyordu Üsküdar’da, bana yemek çıkarırdı. “Anacığım, bu yemekleri nereden buluyorsunuz, nasıl oluyor, bunlar nereden” derdim. “Allah Allah, ne demek nereden buluyorsun?” derdi.. “Tek başınıza oturuyorsunuz, hazır bana pişmiş yemek getiriyorsunuz, birbirinden leziz yemekler.” “Ocak sönmez evladım.” derdi. Ocak sürekli diri tutulmak ister. Söndü mü bittin demektir, ölüm demektir. Düşünün, demek ki 300 bin yıla yakın bir gelenekten size bahsediyorum ocağın canlı tutulma olayı, tabii bugün denilmiyor, bu bitmiş bir gelenektir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gazzâlî İslam’ın en büyük filozofudur, baş filozofudur, İslam felsefesinin hükümdarıdır, melikidir. Öbür tarafta da baş filozof Kant’tır. İkisinde de ahlakın temeli niyettir. Niyetten doğan ahlâk sisteminin merkezi meşruiyettir. Eylemi esas alan ahlâk felsefesinden çıkan hukuktur ve bunun içinde yer alan kanunlardır. Her kanuni tavır aynı zamanda meşru olmayabilir. Her meşruluk kanuni değildir. Hz. Peygamberin -mealen- “Zalime uyan zalimden beterdir” sözü bu söylediğimin çok açık ifadesidir.</span></p>
<hr />
<p>Meslek yüksek okulu açın, gençlere sanat öğretin. Üniversite temel fikrine bağlıysanız bu hiçbir yarar getirmez. Bilgi sağlar. Bilgiyi belirli bir ihtiyacı karşılama noktasında kullanmadığın takdirde yararı yoktur. Yıldız adamızın merkezine mesafemizi bilsem ne olur, bilmesem ne olur?</p>
<hr />
<p>Ahlâk ve edep üzerine konuşan filozof var mı? Var: Kant var mesela, Luther vardır, Gazzâlî vardır. Bunlar hem edep hem de ahlâk filozoflarıdır. İngiliz filozofların büyük bir kısmında, başlıcalarında edep yoktur. Locke’ta, Hume’da, Smith’te, Russell’da… Yani bu bir eksiklik, nakısa değildir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ne yazık ki bugün harple muharebe arasındaki farkı kaybettik. Birçok lafımızda olduğu gibi savaş lafıyla bir belirginlik kayboluyor. Halbuki ikisi farklı olaydır. Muharebelerde Allah’ın kılıcı olarak kabul edilen Hz. Ali Müslümanların yiğididir. Müthiş bir olay vardır. Bir muharebede karşıdakinin boğazını keseceği sırada adam Hz. Ali’nin yüzüne tükürür. O anda Hz. Ali adamı bırakır. O da merak edip sorar: “Sen boğazımı kesiyordun, niye beni bırakıyorsun şimdi?” “Şimdiye değin dava uğruna savaşıyordum ama değil mi ki yüzüme tükürdün, şimdi bu şahsi bir olaya dönüşmüştür. O sebeple seni bırakıyorum” der.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şimdi şu var, bugün de çok söylenen bir şeydir: Müslümanlar Müslümanlığa asla uygun yaşamıyor ve davranmıyor. Bunu her an görüyoruz, yaşıyoruz. Yaşayamazsınız, çünkü biraz önce söylediğim gibi sürekli beyniniz yıkanıyor. Kılık kıyafetle, görünümle belli bir medeniyetin mensubu olunamıyor, içleştiremiyorsunuz. İçleştirmeniz başkaldırmanıza bağlıdır. Bunun için gerekli olan eğitimden yoksunsunuz, eğitilemiyoruz.</span></p>
<hr />
<p>Hegel’in harikulade bir belirlemesi vardır: Gerçeklik fikrinle uyuşmuyorsa vay o gerçekliğin hâline. Benzerini Hitler söylüyor: Alman milleti benim fikrime, ideme uyamadı, yükselemedi, yücelemedi. Onun için batsın diyor. Bu çok ağır bir beddua, -kibrin de belki dereceleri vardır- çok ağır bir kibir; bunun bir eşini daha bulamayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Toplumların en önemli püf noktası tahmin edersiniz evlenmedir. Çünkü evlenmeye dayanarak insanlar ayakta kalmışlardır. Toplumun temelinin çekirdeği ailedir ve bu üçlü kadın-erkek-çocuk. Dinler bu evlenme usulüne uygun olarak inşa edilmişlerdir. İki çeşit evlilikten bahsedebiliriz: Topluluk içi evlilik, topluluk dışı evlilik. Aynı totemden geldiğine inanan toplumlar, toplumun dışından evlenme mecburiyetini duymuşlardır. Dişi kurttan geldiklerine inanan Hiung-nuların obanın dışından evlenmeleri zorunludur. O hâlde bunlar iki şeyin peşinde koştular: Geyiklerin ve kadınların. Çoğalabilmek için, evlenebilmek için kendilerinin dışında kalan topluluklardan kadın bulmaları gerekiyordu. Tersine totemleri icabı başka toplumlar da içeriden evlenirler. Mesela, Moğollar öyleydi.</span></p>
<hr />
<p>Çok eski tarihlerde kesinlemelerde bulunmanız imkânsız, sürekli yaklaşımlarla iş görmek zorundasınız. Metin varsa, kayıtlar varsa ne âlâ, yoksa büyük ölçüde tahminlere dayandırmak zorundasınız.</p>
<hr />
<p>İnsan bilinçli kaldığı sürece, bitkisel hayata girmedikçe, komaya girmedikçe hürdür. Ne yaparsanız yapın, hapse atın, zincire vurun insan hür olmaya devam etmektedir. Bir tek kurtulamadığı mahkumiyet hür olmaktır. Hür olmaktan kurtulamıyoruz. Hareket kabiliyetimizi kaybedebiliriz. Türkçedeki böyle bir zengin ifade imkânı var: Serbestlikle hür olmak aynı şey değildir. Ağır hasta olabiliriz, kapımızdan bacamızdan uzak olsun, felç de olabilir insan, hareket edemez, hapsolur hareket edemez. Burada serbestlik ortadan kalkıyor ama hür olma durumu devam ediyor. Onu ortadan kaldıramıyoruz. Hür olan insan tercihinin hesabını her şeyden önce kendine vermektedir, ondan sonra da topluma vermeye başlıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">SALONDAN- Tasavvuf tümüyle panteist midir? </span></p>
<p><span class="text-alt">TEOMAN DURALI- Katiyen, hiç alakası yok, panteizm İslam’a taban tabana zıt olan bir şey ve tasavvufta İslami olmayan hiçbir şey yoktur. İslam’dan sapan tasavvuflar olabilir mi? Onlar tasavvuf değil, başka şeylerdir. Kesinlikle olmaz, panteizm dediğim gibi Hıristiyanlıkta da yoktur panteizm, bildiğiniz üç dinde panteizmin “p”si yoktur. Yani Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olamaz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Her felsefe sistemi belirli bir bilime dayanmak zorundadır. Bilime dayanmayan felsefe sisteminden bahsedemeyiz. Adam Smith’in dayandığı bilim, iktisattır. Bunu kuruyor ama bize bu ideolojiyi, aynı zamanda o ideolojinin dayandığı temel bilimi, iktisadı tasvir eden, enine-boyuna önümüze koyan Karl Marx’tır. Karl Marx tekrar ediyorum, sermayeciliğin kurucusu değildir, açıklayıcısıdır ve bunu iki yönden yapmaktadır: Sermayeciliği ortaya çıkaran İngiliz milletinin tarihini incelemiş ve ikinci olarak da bu ideolojinin dayandığı asli bilimi, yani iktisadı gözümüzün önüne sermiştir. Karl Marx’ın bir başka yönü sermayeciliğin ilk neşvünema bulduğu, yani doğup serpildiği Atina’yı da karşımıza çıkarıyor. Onu da daha az ölçüde olmak üzere bize tasvir ediyor. Zaten doktorası Yunan felsefesi üzerinedir.</span></p>
<hr />
<p>Türkler Müslüman olmadan önce de domuz yemiyorlardı tuhaf bir tesadüf, o sebeple İslam âleminde en tutarlıca domuzu yemeyen Türklerdir. Hiç kesinlikle dokunmazlar. Öbürlerinde bu kadar sıkı değildir.</p>
<hr />
<p>Mevlânâ mı senden daha çok biliyor, sen mi Mevlânâ’dan çok biliyorsun? Teknolojik açıdan tabii ki ben daha çok biliyorum ama bu bir olgunluk mertebesi midir? Değildir. Olgunluk mertebesi ve hakikat bilgisi bakımından o benden daha fazla şey biliyordu.</p>
<hr />
<p>Kültürde üç temel unsur vardır. Bunlar olmadan kültürü anlamak ve anlatmak imkânsızdır. Zanaat, din ve dil. Zanaattan, teknikten yoksun, dini olmayan, dilsiz toplum, kültür düşünülemez.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Çağdaş medeniyetin ideolojisi sermayeciliktir, kapitalizmdir. Gerek kapitalizm, gerekse onun ihtiyaç duyduğu yaygın sömürmeye emperyalizm diyoruz. Emperyalizm tu kaka olduğundan, sevilmediğinden artık onun yerine -nasıl ki mesela eşeğe merkep yahut ite köpek diyorsak- daha incelmiş, daha nazikleştirilmiş bir kelime olarak küreselleşme diyoruz. Aynı anlama geliyor. Çünkü sömürüyü kaldırdığınızda kapitalizm çöker. Ben burada bir değer yargısında bulunmuyorum.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Tarihte ilk defa bir kültür medeniyet ve din esasına göre inşa edilmez. Yeni Çağ Avrupa medeniyeti tümüyle din dışıdır. Dinsizdir, Tanrı’yı inkâr eder şeklinde anlaşılmaması gerekir ama resmen kurum olarak kendisini dine dayamıyor. Önceki medeniyetler çoğunlukla adlarına varıncaya dek bütün yapılanmalarını dinden almışlardır. Hint medeniyeti Hindu dininden, İran medeniyeti Zerdüştlükten geliyor, yani Zerdüşt dinine dayanmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>İç içe yaşadığımız, bize en yakın millet Farslardır. Benim özel bir bağlantım yok ama nesnel olarak baktığımızda bize en yakın olan millettir.</p>
<hr />
<p>Daha önce size söylemiştim, devletin üç sütunu vardır: Hukuk, iktisat, siyaset. Kanuna tüze demişlerdir. Gene bir sapıklık sonucu nedendir bilmiyorum, Arapçadır diye kanun atılır, yerine Moğolcadan yasa alınır. Madem atıyorsun kanunu, niye tüzeyi almıyorsun, yasayı alıyorsun, ne lüzumu vardı? Herhâlde bu kanuna karşı çıkanlar çağdaşçılarımız, ilericilerimiz İslam’dan dolayı Arapçaya düşman olanlarımız ne yazık ki aslında kanunun Yunancadan geldiğini bilmiyorlardı. Bilselerdi belki kanun kalacaktı yerinde. Kanun sözü Yunancada “kanon”dan gelir. Kanon’dan Arapçaya geçmiş, kanun olmuş, oradan biz almışız.</p>
<hr />
<p>Daha küçüklüğümüzde sus, büyüklerin yanında konuşma, hatta ortalıklarda dolanma, git o taraflara, burada büyükler oturuyor, yiyorlar içiyorlar, vesaire. Sürekli bir otorite ve nasıl bir otorite? Baba otoritesi. Nereden ileri geliyor? Büyük ihtimalle dayandığımız tarım toplumundan. Hatta denize açık bölgelerdeki insanların zihniyeti mesela, Karadenizliyle doğu yahut orta Anadoluluyu karşılaştırın, ne kadar farklı olduğunu görürsünüz. Onlar çok hamsi yerler de fosforlanırlar, değildir. Yani onun da belki etkisi var ama esas yetişme hadisesi, denizin insanı terbiye etme durumu vardır.</p>
<hr />
<p>Hayatımda yediğim en güzel künefe Antakya’nın Harbiye’sindeydi. Bir daha hiçbir yerde böyle bir şey yemedim ve sümme hâşâ da yemeyeceğim. Nereden geldi onların malzemesi? Herhâlde gökten inmedi, gene bu dünyadan temin ettiler malzemelerini herkes gibi ama bambaşka imal ediyorlar.</p>
<hr />
<p>Kültürde ilerlemeyen, düşük kalan toplumların dilleri de düşüktür ve dillerine bakım göstermezler. Örnek biziz, yeryüzünde bizim kadar diline sahip çıkmayan, dilini saymayan, dilinle ilgilenmeyen ikinci bir toplum bana gösteremezsiniz.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristokrasilerde çok iyi devlet adamları çıkar. Hani derler ya aman efendim, o Cumhuriyet’i yıkacak, Osmanlı’yı geri getirecek. Yıkamazsınız, Osmanlı’yı geri getiremezsiniz. Çünkü Osmanlı saraydan çıkmadır. Doğar doğmaz o kişiye nasıl devlet adamı olacağı öğretilir. Affınıza sığınırım, lazımlığına ederken bile o bebek ne yapıp ne yapmayacağını öğrenir. Bir cumhuriyette sokaktan bulduğunuz birini alıp sen cumhurbaşkanısın deyin, olsun. Belki çok basite indirgedim ama üç aşağı beş yukarı böyledir. Devlet adamlığı önce bir edep, adap işidir.</span></p>
<hr />
<p>Bunu çiğniyor Fatih, evlat ve kardeş katlini kural olarak koyuyor. Niye? Devleti kurtarmak için, Türkün makus talihini yenmek için, şakası yok. Devlet çöktü mü hepimiz mahvoluruz, perişan oluruz. Uzağa gitmeyelim, yanı başımızda Suriye’de, Irak’ta, daha dün Yugoslavya’da, biraz daha öteye geçersek 1947’de Hindistan’da olanlara bakalım. O günden itibaren Osmanlı Türk tarihinin en uzun süreli devleti hâline gelmiştir. Şakası yok, yeni zamanlarda, Yeni Çağda, modern dönemde 600 küsur yıl yaşamış. Emperyalizme kurban gitmiş bir dünyada bir ada olarak kalmıştır. Onların buyruğuna girmemiş bir tek Osmanlı Devleti vardır. Bunu Fatih’e borçluyuz. Fatih kendini kurban etmiştir.</p>
<hr />
<p>Muazzam bir dildir Farsça, büyük kültür milletlerinin en başta gelen özelliği dil bilincidir. Dil bilincinin de tezahür ettiği insanlar kadınlardır. Bir milletin kadını dilini unuttuğu takdirde o millet ölmüştür. Dikkat edin, büyük kültür milletlerinde kadınlar nereden evlenirse evlensin çocuklarına dillerini öğretirler. Bir furya yaşadık, Sovyetler çöktükten sonra, Rus hanımlar buraya akın ettiler. Çok evlilik oldu, TürkRus evliliği, benim gördüğüm her Türk-Rus evliliğinde çocuklar Rusça öğrenmişlerdir.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Tarih felsefesiyle uğraşmak isteyen bir kişi genel olarak hangi sahalarla ilgilenmeli, hangi lisanlara vakıf olmalıdır?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Tabii ki önce felsefe ve tarih. Medeniyet tarihi, yani belirli bir toplumun, milletin tarihinden ziyade genel medeniyet tarihini. Nereden geliyorum ben buna? Ben tarih felsefecisi değilim ama çok ilgimi çeken bir tarih filozofu Arnold Toynbee’yi göz önünde tutarak bunu söylüyorum. Arnold Toynbee medeniyet tarihçisidir, bir filozoftur. O bakımdan sorunun ilk bölümü felsefe öğrenimi göreceksiniz, artı medeniyet tarihi öğrenimi. Felsefede diller değişir. Hangi felsefeye ağırlık veriyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Eski Çağ felsefesiyle uğraşıyorsanız Yunanca bilecekseniz, İslam felsefesiyle uğraşıyorsanız tabiatıyla Arapça göreceksiniz. Orta Çağ Hıristiyan felsefesi Latinceyi gerektirir. Felsefenin dört ana dili var: Yunanca, Latince, Arapça, Almanca. Çünkü bunlar felsefede dört ana yoldur, gelenektir. Hangisini seçiyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Tabii bugün yazının-çizimin yüzde 80’i İngilizce, bu bakımdan asıl metinlerinizin dışında okumanız gereken yazılar İngilizce olacağından İngilizce de biliyor olmanız lazım. Türk tarihiyle uğraşacak olanlarla da benzer bir zorunluluk var. Eski Türk tarihine değinenlerin Çince bilmesi kaçınılmaz, arkasından 8. yüzyıldan sonraki tarihimize bakanlar Farsçayı bilmek zorundalar. İslami devirlerle uğraşanlar tabii ki Arapça bilmek zorundadırlar. Bir de tabii Türkçenin değişik dönemlerdeki çeşitleri var.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Rus kadını nereye giderse dilini de götürür. Arap, Fars kadınında da görebilirsiniz. Fars kadını nereye giderse gitsin, kiminle evlenirse evlensin çocuğu Farsça konuşur. Burada da Çince öğrenirler. Bu kadınlar nereden öğrenmiştir bu bir sırdır, dediğim gibi Malay Müslümanların arasında yetişiyor ama Çincesini unutmuyor, bir yerden alıyor bunu ve çocuklarına bunu benimsetiyor. Çince de çok baskın bir dildir. Çinli her ortamda, her durumda dilini hâkim kılmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, bu günümüz “bilgi toplumu olmak” teranesine baktığımızda…</p>
<p>TEOMAN DURALI- Teranedir tabii. Çoğunlukla yarar sağlamayan bilgilerin, dedikoduların peşinde, bilgisayarlarda, televizyonlarda o kimin nesiymiş, şu kiminle çıkmış… Bu bilgi benim ne işime yarar? Yarar sağlayıcı bilginin eksikliğini özellikle tıpta görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Yeniçeri teşkilatı olağanüstü bir teşkilattır. Her defasında yeniden şaşıyorum ben oraya göz attığımda, hayretler içinde kalıyorum. Osmanlı’nın sadece yeniçerisi yok, biraz önce bahsettiğim Akıncılar çok ilgi çekicidir. Size burada bir şey daha söyleyeyim, büyük ihtimalle Almanlar bunu taklit ettiler. Schutzstaffel SS Akıncıları çok andırmaktadır. Tabii Osmanlı’nın asla bir ırkçılığı yok, bırakın ırkçılığı ırk kavrayışı yok, kavmiyet yok. Öyle bir anlayış yok, o çok yenidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlk defa bütün insanlığa hitap, daha doğrusu insanlık fikri Musa’yla ortaya çıkıyor. Gidiyor Firavun’a, diyor ki: “Allah var, kabul etmen lazım.” O da diyor ki: “Git oradan, Tanrı benim, ne oluyor sana” ve kovuyor. Hikâyesi uzun. Hz. İsa ve nihayet Hz. Muhammed’de yaygınlaştırılan, geliştirilen fikir, bütün insanlığa yayma olayı. Bugün insan hakları dediğimiz, insanın vazgeçilmez hakları ve ödevleri olma fikri ilk defa dinle ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Türklerin tarihi yüzde seksen oranında sert, soğuk ve zorlu iklimlerde geçmiştir. Türkler, Germenler ve Slavlar soğuk iklimlerde yaşamışlardır. Bu şartlarda can yoldaşına ihtiyaç duyuyorsunuz. Zorlu hayat şartlarında birinci derecede ihtiyaç duyduğumuz şey can yoldaşıdır. Can yoldaşının da sayısını arttıramazsınız. Her yönden güveneceğiniz insandır can yoldaşı, bu sebeple yerleşik şehir hayatına intikal edinceye değin büyük ölçüde tek kadınla yaşama gereğini duymuşlar. Çünkü ikisi birlikte mücadele etmektedirler. Bunu ben değişik Türk boylarında gözlemledim. Toroslar’da Yörüklerde, Pamir yaylasında Kırgızlarda, Doğu Anadolu’da Beritan aşiretinde hep tek kadınla yaşıyorlardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilgi topluluğu uzmanlığa saygı duyma ve burnunu her işe sokmamadır. Ben yemek pişirmesini bilmiyorsam en zor yemek olan pilavı pişirmeye tevessül etmem. Çünkü rezil ederim, tencerenin dibini yakarım, yapacağım budur. Hastabakıcı değilim, hekim değilim, hatta hekimliğin özel uzmanlığına da sahip değilim. Ne yapabilirim? Ancak öldürürüm o kişiyi. Bu endişeyle hareket etmiyor felsefe. Newton keşfettiği yerçekimi yasasını bir yarar getirsin diye ortaya koymuyor. Merakına, sorusuna cevap arıyor.</span></p>
<hr />
<p>Kandaşlık esasında insanın kökeni kadın-erkek cinsi ilişkisidir. Bu ilişki bütün insan oluşumlarının anahtarıdır, başıdır, başlangıcıdır ve bu ilişkinin cereyan ettiği, bu ilişkinin serpildiği ortam, ocak başıdır, yuvadır. Bir üçlülük ortaya çıkıyor: Kadın, erkek ve ondan oluşan çocuklar. Bütün kültürlerin arka planlarında hep bir üçlülük görüyoruz. Hıristiyanlıktaki teslis, felsefedeki diyalektik, Çin bilgeliğindeki yin ve yang… Doğayı da böyle yorumlamıştır insanlar, karşıtların birleşmesinden ortaya yeni bir ürün çıkmaktadır. Gece-gündüz ve gün bir örnektir. Yaz-kış-yıl, vs. Aile o hâlde esastır, temeldir ve bütün toplumsal oluşumlar bu çekirdekten ortaya çıkmaktadır. Burada izin verirseniz kadın propagandası yapacağım. Daha kadıncılık yokken ortalıklarda ben ilk kadıncıydım, onu da söyleyeyim size, neden ilk kadıncıydım? Çünkü ben annemi çok severim, herhâlde hepimizin yaptığı iş bu; annemizi sevmek. Peygamberimizden gelen bir gelenek, değil mi? Yanlış hatırlamıyorsam üç kere “annendir” dedikten sonra dördüncüde “babandır” demiştir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p>Çağımızın en büyük filozoflarından Heidegger ocağı insanın yaşama iksiri olarak görür ve onun dışı ölümdür. Tabii dilden hareket ederek koyuyor bunu, müthiş bir şeydir, dil sadece konuşmaya, bir şeyler bildirmeye yaramıyor. Dil ruhumuzun ve onun dayandığı kültür geçmişimizin aynasıdır. Kültürü tanımadan öğrenilen bir dil hiçbir işe yaramaz, kupkuru olur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Mahalle ortadan kalktığı gibi aileler de ortadan kalkıyor. Ben talebelerimde görüyorum, parçalanmış aile fevkalade çoktur son yıllarda, böyle olunca eğitim alamıyorsunuz, eğitilemiyorsunuz, terbiye görmüyor insanlar. Burada artık kişilere bir şey düşüyor. Yani merkezi otorite ortadan kalktığına göre kendini dindar, Müslüman gören insanların bu boşluğu bir iltizam olarak doldurmaları lazım. Günümüzde aile varlığını sürdürmek çok zor bir iş, bir fedakârlık gerektirmektedir ve en önemli yönümüz fedakârlığa girmemektir, fedakârlıktan kaçmaktır. Bu kolayımıza geliyor. Başta söylediğim gibi, dinin en önemli yanı sömürüyü ortadan kaldırmak, adaleti sağlamak ve bunun gerektirdiği fedakârlıktır.</span></p>
<hr />
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Nerede insan varsa orada din vardır. Dinle kültür, kültürle ahlâk iç içe geçmiş olaylardır. Birbirinden ayırt edilemez. Ayrı ayrı kurumlar değildir, iç içedirler. Din topluluğunun başındaki kişi topluluğun bütün ihtiyaçlarına cevap vermek mecburiyetindedir. Topluluğun hakîmidir, yani aynı zamanda hekimi ve hâkimi durumundadır.</span></span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr flex-row items-center pl-4 pt-3 pb-2">
<div class="dr w-full h-full items-center justify-start" aria-label="Seçenekler">
<div class="dr svg fill-silik w-6 h-9">
<div class="dr">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
<div class="dr  bg-kirmizi rounded-full wh-1_5 absolute top-2 right-2"></div>
</div>
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Dil üstünde fazla bir şey söylememe lüzum yok, kendinden belli olan bir şeydir. Çünkü bütün işlemlerimizi dille yürütmekteyiz ve dille yürütmek zorundayız. Bütün iletişimimizi onunla uyguluyoruz ve dil çok belirgin bir biçimde evrim sonucu değildir. Hayvanların bağırtısı, çağırtısı, anırması yahut böğürmesi, kişnemesi dilin aslını teşkil etmemektedir.</span></span></div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Evet, şimdi bizim de okur-yazarlığımız iyi, bugün maşallah her birimiz üniversite mezunuyuz ama ben bir aklın ışıldamasını görmüyorum bizde, açıkça söyleyeyim. Aflarınıza ve kendi affıma da sığınarak söyleyeyim, bundan ibaret değil. Bir kere en önemli özelliği Yahudilerin ve İngilizlerin özlerine sadık kalmalarıdır. Dünyanın dört bir yanına dağılmışlar, iki şeyi terk etmemişler: Dinlerini ve dillerini. Maruz kaldıkları bunca baskıya, işkenceye, her şeye rağmen dillerine dört elle sarılmışlardır. Dini seversiniz sevmezsiniz, Marx hiç sevmiyor dini ama “Yahudinin en önemli özelliği bu dinine bağlılığıdır” diyor. Bunu Karl Marx söylüyor, Yahudilik Sorunu Üzerine kitabında: “Din, Yahudilik toplumları ayakta tutan kurumdur. Kitlelerin afyonu dindir” Bunu biz hep yanlış anladık. İnsanların ayakta tutmanın yolunu kastediyor. Çünkü Marx döneminde anestezi yoktu, adama afyon koklatırlardı ve öyle ameliyat ederlerdi. Afyonsuz ameliyat, insan ölür, sancıdan gider bu sefer. Din hayatı yaşanabilir bir hâle sokan kurum anlamında söylüyor bunu “kitlelerin afyonudur” derken.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Fatih kanun çıkarıyor: “Ormanlarımdan bir dal kıranın kellesi gider” diyor. Ormanlarım dediği kendi malı mülkü değil, devletin toprağı, devleti temsil ediyor adam. Vakıflar niye kuruldular? Memurum burada, yarın atıldığımda cascavlak kalırım ortada, çoluğuma çocuğuma rızık çıksın diye vakıf kuruyorum. Anlaşılıyor mu burası? Avrupa’da olup bitenlerle bizde olup bitenlerin hiçbir paraleli yok, tamamıyla bir yanlış anlamadır.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Topluma mahkûmuz, toplum dışında insanın oluşması imkânsızdır. Aman bana kalkıp efsaneleri sormayın. İşte kurt emzirmiş de, büyütmüş de, bunlar masaldır, efsanedir. İnsanın dışında insanı büyütecek, yetiştirecek hiçbir güç, kuvvet yoktur. O hâlde insan, toplum ve kültür örtüşen, çakışan kavramlardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
<div>Cumhuriyet’le birlikte bizde iki fikir takip edilmiştir. Öncelikle dinin topyekûn iptalini savunanlar olmuştur. Tabii bu Cumhuriyet’ten önce de vardı. Osmanlı’nın son dönemlerinde Abdullah Cevdet gibi kişiler bunu savunuyorlardı. İkincisi, Müslümanlığın Hıristiyanlığa benzetilmesi gereğini savunanlardır. Hıristiyanlıktan kastettikleri özellikle Protestanlıktır. Yani bir İslam Protestanlığının her alanda ortaya çıkmasını savunmuşlardır. Mesela camilere sıralar konulsun, yerde değil kilisede olduğu gibi oturularak ibadet edilsin. Hıristiyanlıkta ve öteki bütün dinlerde belli ölçüde dinin belli bir alanı, dünyevi hayatın bir alanı vardır. İslam’da bu ayrım yoktur. İslam’da ruhban sınıfı olmadığından ötürü dinle dünyevi hayat iç içedir. Yani şu dini yapıdır, bu dünyevi yapıdır, şu dini alandır, bu dünyevi alandır diye bir şey yok. Her alan dinin içindedir. Büyük abdest, küçük abdest -affınıza sığınırım- bile din tarafından belirlenmiştir. Dinin belirlemediği hiçbir şey yok. Bu kalksın deniliyor bu ikincisini savunanlar, şimdi bu ikinci görüşü savunanlara karşı bir tepki olarak dine dayalı bir ideoloji ortaya çıkarılıyor. Sadece Türkiye’de değil, düşünce hayatının çok etkin olduğu Mısır, Hint -sonra Pakistan oldular- gibi İslam ülkelerinde böyle bir akım ortaya çıktı ve fazla tanınmıyordu.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Felsefileşmiş medeniyetlerde ahlâkla karşılaşıyoruz ama her toplumda, her kültürde edep vardır ve tekrar ediyorum, onun kaynağı dinde oluşur. Bunun açık ifadesini ben Mevlânâ’da görürüm. “Kur’an’ı bir baştan bir başa okudum, edepten başka bir şey bulamadım” diyor. Bu çok önemli bir noktadır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Adaletin sakatlandığı en önemli nokta, arabanın tekerini kıran çukur sömürüdür. Bu iktisatta da, kadın-erkek ilişkilerinde de böyledir. Eşitlikten bahsetmiyorum size, eşitliğin olduğu yerde adalet olmaz zaten, adaletin olduğu yerde de eşitlik yoktur. Eşitlik bir matematikte, bir de hukukta vardır. Yani bütün gün esrar çekip yan gelip yatanla bir Einstein’ı aynı kefeye koyamazsınız. Ama o esrar çeken, bütün gün yan gelip yatan adamı da yaşatmak mecburiyetindesin. Esrar çekiyor diye adama iğne vurup tahtalıköye gönderme hakkına sahip değiliz. Onun insanca yaşamasını ve mümkünse o iptiladan kurtulması için birtakım şeylerin yapılması lazım ama tekrar ediyorum, ikisini aynı kefeye koyduğun takdirde, işte orada zulüm başlar.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Hint-Avrupa dillerinin de belli bir atadan, bir anneden çıktıkları varsayılmaktadır. Bunu bize bildiren çok inandırıcı belirgin kıstaslar var, ölçüler var. Bir kere bu dillerde sayılar akrabadır ve çok temel sözler birbirleriyle paraleldir. Mesela İngilizcede brother, Farsçada birâder, Sanskritçede brader, Fransızcada frèrenin aynı kökten geldiği tespit edilebiliyor. Bunun gibi çok temel sözlerin ve sayıların benzerliği bizi kimi dillerin akraba oldukları sonucuna götürmektedir. Türk dillerinde ayrım hemen hemen yok gibidir ama bir üste çıktığımızda, Altay dilleri dediğimizde o fark çok büyüktür ve orada şüpheye düşüyoruz. Mesela Moğolcayla Türkçe arasında bağlantıları kuramıyorsunuz. Ne rakamlar birbirini tutuyor ne temel sözler benzeşiyor. Bu bakımdan hâlâ Altay dilleri bir teori değildir, bir varsayımdır. Ama Hint-Avrupa dillerinin ve Arapça, İbranca, Asurca, Süryancayı içeren Sami dillerin benzerlikleri çok belirgindir.</span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Tarihte en fazla yer değiştiren ve en uzun boylu göçe çıkmış kavim Türklerdir. Kuzeydoğu Asya’dan Akdeniz’e, Nâzım Hikmet’in lafıyla bir kısrak başı gibi sarkarlar ama burada da durmayıp Rumeli’ye, orta Avrupa’ya, hatta bugünümüzde Batı Avrupa’ya uzanıyorlar. Bunun dışında da Kuzey Afrika’yla orta Afrika’ya intikal etmişler, Hindistan’a gelmişler. Böyle muazzam bir coğrafyayı kat etmiş, sadece gezip dolaşmamışlar tabii, gittikleri yerlere yerleşip devlet kurmuşlar. Hint’te Babil Devletini kuruyorlar, İran’da 1000 yıl sürmüş hanedanlar Türk asıllı olmuşlardır. İran’ın Müslümanlaşmasından, yani 633’te Hz. Ömer’in fethinden itibaren Humeynî’nin devirdiği Rıza Şah Pehlevî’nin babasına değin İran’daki bütün hanedanlar hep Türk asıllı olmuşlar. Bunlar da genellikle Osmanlı’yla çatışmış, savaşmışlar</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Tragodía İslam’da kesin olarak yasaktır. Çünkü İslam’da iki büyük bağışlanmaz günah vardır. Allah her şeyi bağışlar, bunları bağışlamıyor. Birincisi şirk koşmak, yani eş koşmak, ikincisi umutsuzluk, Allah’tan umudunu kesmek. Buna rağmen İran edebiyatında tragodía’yı görüyoruz. Fars edebiyatı dünyanın en büyük edebiyatlarından biridir. İki-üç edebiyat vardır ki bunlar göklere sığmıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Dillerden yayılmacı, yayılmaya yatkın hâkim diller vardır, çekinik diller vardır. Türkçe o çekinik dillerdendir ve bunu öncelikle kadınlarda görüyorsunuz. Kadın bir kültürün ilk ve son omuzlayıcısıdır. Bir toplum çökme emaresi gösterdiğinde ilk bel verenler erkeklerdir, ortadan kaybolur, çöker gider. Kadın ayaktaysa, o kültür kurtulur. Kültürün en önemli etkeni, unsuru dildir ve kadın dile sahipse, o dil yaşıyor. Öncelikle ve özellikle ecnebiyle evlenen kadının çocuklarına, yani kendi toplumundan, milletinden olmayan bir erkekle evlenen kadın çocuğuna dilini öğretiyor mu, öğretmiyor mu, ona bakarım. Doğuda ve batıda nereye gitmişsem Türk olmayanla evlenen Türk kadını çocuğuna hiçbir zaman Türkçe öğretmemiştir. 1967’de Ürdün’e gittiğimde tanıştığım yedi ailenin kocaları Filistinli, burada ODTÜ’de okumuşlar, hanımlar Türk, hiçbirinin çocuğunun Türkçenin t’sinden haberi yok. Benzeri bir olayı Avrupa ve Amerika’da görebilirsiniz. Buna karşılık Çinli, Fars, Rus, Fransız, İtalyan, Arap, matematik kesinlikle söyleyebilirim, çocuklarına dilini öğretiyor. Kürtçe de öyledir, onu da unutmadan söyleyeyim. Tanıdığım Türkle evli Kürt hanımların çocukları Kürtçe bilirler. Zazalar öyle değil, Zazaca ölen bir dildir. Çerkesler öyle değil, Adigece de ölen bir dil, Lazlar aynı şekilde çekiniktir, gidiyor. Türkçe öyle ölmediyse, bunun fazileti yerden yere vurduğumuz, sürekli kötülediğimiz Osmanlı’dan gelir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Avrupalı olmadığımızı hep öne sürmüşümdür ve hiç de lüzumu olmadığını iddia etmişimdir. Ne kadar Avrupalı olduğumuzu sanırsak sanalım değiliz. Çünkü bunun içine doğmadık, bu olayın, bu zihniyetin, bu çerçevenin içinde büyümedik, yaşamadık. Dininden anlattırır Avrupalı, daha sonra okumaz, o ayrı bir konu, hiçbir yortumuz Alman’ın Noel’i gibi dramatik, Rus’unki gibi resim dolu değildir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Türk tarihinin en büyük devlet adamlarından biri Tonyukuk’tur. Kesif bir Budacılık akımı var, Budacılığa geçmek isteniyor. Tonyukuk Çin’de dünyaya gelip yetişmiş, orada öğrenim görmüş bir Göktürktür ve Bilge Kağan’ın veziriazamı olur. “Kesinlikle Budacılıkla Taoculuğa geçilmeyecek. Bunlar yatalak dinlerdir, bizi miskinliğe sevk eder.” diyor. Her dine, en olmayacak dine bile girmişler, Hazarlar Yahudi olmuşlardır ki İbrani değilseniz Yahudi olamazsınız ama asıl intisap ettikleri Müslümanlık olmuştur.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Rumeli Roma toprakları, Roma ülkesi anlamına gelmektedir. Batı’da kalan bütün topraklar bu ad altında anılıyorlar. Osmanlı’dan gelen her şey kötülendiğinden Rumeli adını da iptal ettik, Avrupalılaştığımız için Avrupa oldu. Mesela, çok benim kulağıma tuhaf gelir, nereye gidiyorsun? Avrupa yakasına gidiyorum. Öyle bir şey yok, çocukluğumda, gençliğimde bu taraf Rumeli kabul edilirdi, o taraf da Anadolu’ydu. Hatta Anadolulular Rumeliler için, yani Osmanlı’nın Avrupa yakasında yaşayanlara suyun öbür tarafından, suyun ötesinden derler.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Mahallede kurallar çok sıkıydı. Bu kuralları koyan belirli bir merci yoktu. Meclis, hükümet, devlet vs. yok ama bir kurallar dizisi vardı. Nasıl oturulur, nasıl kalkılır… Büyüğünle karşılaştığında elini öpeceksin, şöyle selam vereceksin, kavga ettiğinde nelere dikkat edeceksin, kaçan, yere yıkılan adama tekme atmayacaksın&#8230; Bunlar size bahsettiğim kadim dönemlerin kavga usulleridir. Homeros’un İlyada’sında bir tabir geçer. Paris Akhilleus düşmanına “İnsan dediğin sevişirken de savaşırken de göz göze gelir” diyor. Göz göze gelinmedikçe bu iki temel insani fiil yerine getirilmez. Yaparsan ne olursun? Kalleş, kahpe olursun. Bu çok büyük bir suçlama, müthiş bir hakarettir</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div></div>
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div><span class="text-alt">Alman milliyetçiliği nasyonal sosyalizme, Fransız milliyetçiliğinin özü kültüre dayanır. Zaten bizde milliyet diye bir şey yoktur, bizim has dönemlerimizde Türk, Arap, Kürt ayrımı yoktu, böyle bir bilinç yoktu; insaniyetimizden değil, böyle bir bilinç yoktu ortada. Müslim-gayrimüslim, darülharp ve darülislam tefriki var. Milliyet olayı Tanzimat’la birlikte başlar, çünkü Fransız okul etkisi baş gösterir ve burada demin dediğim gibi kültür baskındır, kültüre önem verilir. Orada da karar veremezler bir türlü, İslam esaslı Osmanlı kültürü mü, yoksa yeni yeni uyanmaya başlayan belli belirsiz bir Türklük duygusu mu? Türklük duygusu da nereden çıkıyor? Bize tabi olan milletlerin, özellikle Yunanlıların milliyetçilik taslamalarından ortaya çıkıyor. Fakat Abdülhamid yeniden Tanzimat öncesine dönmek istiyor. Ümmet fikrini yerleştirmeye çalışıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Medeniyetle kültürü karıştırmayalım. İnsan olarak medeniyetsiz yaşanabilir, kültürsüz yaşanamaz. Her kültür bir medeniyete mensup değildir ama her medeniyet kültür üzerinde yükselir, kültürün üzerinde bir üstyapıdır. Altyapı kültürdür, üstyapı medeniyettir. Medeniyeti kültürler federasyonu olarak da görebiliriz. Belli, benzeşen kültürlerin oluşturduğu bir üst topluluk durumundadır. Kültürler u ̈ç payandaya, üç sütuna dayanır, bunsuz bir kültür düşünülemez: Dil, zanaat ve din.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Ortada olan bir başka olay da bu medeniyetin zirve çağı 20. yüzyılda iki dünya savaşında 100 milyon insan ölmüştür. Daha ötesi berisi yok. 100 milyon insan öldürülmüştür ve İkinci Dünya Savaşında öldürülen, ölen insanlar pisipisine gitmişlerdir. Yani yiyecek, içecek, üstünde yaşayacak topraklar için vuruşabilirsiniz. Bu doğaldır ama bu u ̈stün bir insandır, üstün bir ırktan geliyor, o alçak bir ırktan geliyor, üstün ırk alçak ırkı yok edecek yahut da benzeri birtakım gerekçelerle… iki taraf da, tencere dibin kara, seninki benden kara… Ne galibi haklı, ne mağlubu, ikisi de eşit derecede pislik. Bunca insanın canına, kanına mâl olan bir süreç hiç kimse tarafından olumlu karşılanacak bir olay değildir ve bugün devam eden vahşet yanı başımızda İkinci Dünya Savaşının devamıdır. Hatta birincisi bile, bitmemiş bir davadır. Pisipisine sürdürülen bir cinayetler dizisi.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Aklı Allah’tan gelen cereyanı indiren ve anlaşılır kılan bir ara merkez gibi düşünelim ve onun benim içimde yayılan kabloları da vicdandır. Ne yaptılar Yeni Çağ’da? Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti dediğimiz olayda şu kablo kesildi. Bu kendinden menkul bir kaynak, bir memba olarak kabul edildi. Yani artık enerjisini buradan almıyor, kendinden diyor. Nasıl oluyorsa bilmiyorum, hiçbir Yeni Çağcı da bana bunu izah edemedi. İzah edilir bir tarafı da yok. Akıl en üst merci, daha üstü yok. Akıl sahibi insandan hareketle insancılık, hümanizma anlayışı çıkmıştır. En yüksek, en üst merci akıl sahibi insandır. Akıl sahibi varlık olan insan ve dediğim gibi aklın vicdana bağlantısı yok. Zaten vicdan var mı, yok mu belli değil. Agnostisizm denilir buna, bilinmezcilik, Tanrı var mıdır, yok mudur bilinmiyor, beni ırgalamıyor anlayışı getirilmiştir. Çünkü yok diyemiyorsunuz. Yok dediğiniz mantıkça vardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Erken çağda yerleşik hâle gelen topluluklarda erkeğin önemi azalıyor. Erkeğin önemi azaldığı ölçüde bu erkekte bir kompleks yaratıyor. Bu kompleksi gidermek üzere çok eski yerleşik toplumlar hep erkeğe vurgu yapmışlardır. Bunun en güzel örneği Çinlilerdedir. En eski yerleşik topluluklardan biridir. Aynı şekilde Farslarda da vardır. Çinlilerde ve Farslarda aşırı derecede kadının hor görülmesi olayı vardır. Çünkü dediğim gibi erkek çok gerilemektedir. Önemi, yeri, işleyişi geriliyor ve onu tatmin etmek üzere mübalağa ediliyor. Mesela, Çinlide ruh atadan oğula geçmektedir. Bu sebeple Çinliler hep erkek evlat isterler, kız evlatlarını ya atmışlardır ya da öldürmüşlerdir. Bu bugün hâlâ da sürüyor Çin’de, dikkatinizi çekerim. Bir çocuk siyaseti sürdürülüyor Çin’de. Mao’nun ölümünden sonra -1976’da galiba- çıktı bu tek çocuk siyaseti ve Çin’de büyük bir kız çocuğu katliamı baş göstermiştir. 93’te Malezya’dan Pekin’e geçtiğimde, bana Çin’de 77 milyon evlenme çağında erkek fazlası olduğundan bahsetmişlerdi. Sonra Malezya’ya döndüğümde ”Hapı yuttunuz, yandınız, 77 milyon yola çıkarsa kaçacak delik arayın.” dedim. O zaman Malezya’nın nüfusu 18 milyon filandı ve 3-4 milyon kadın fazlası var Malezya’da evlenme çağında, denklem çok korkunçtu. Şimdi, son zamanlarda tek çocuk siyasetini kaldırdılar Çin’de. Niye bu isteniyor? Dediğim gibi erkek evlat çıkmadığında ruh yürümüyor. Bunun yansımalarını Malezya’da görmüştüm.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küreselleşmenin Savaşları ve Buharlaşan Adil Savaş Kuramı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesmenin-savaslari-ve-buharlasan-adil-savas-kurami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesmenin-savaslari-ve-buharlasan-adil-savas-kurami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 May 2021 14:52:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Adil/Haklı Savaş Kuramı. *]]></category>
		<category><![CDATA[Afgan-Körfez Savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Irak Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme Savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25085</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adnan Bülent BALOĞLU* ÖZ Bugün, küçük bir zengin kapitalist ‘elit’ grubu, elindeki sınırsız güç ve devasa sermaye ile yeryüzü ekonomisine ve siyasetine hükmetmek ve tabii kaynaklarını tekeline almak için büyük bir çaba sarf ediyor. Hedeflerine ulaşabilmek için ellerinde tasarım ve patenti kendilerinin olan bir proje var: küreselleşme! Bu projeyi, liberal serbest ekonomi, serbest pazar, demokrasi, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresellesmenin-savaslari-ve-buharlasan-adil-savas-kurami/">Küreselleşmenin Savaşları ve Buharlaşan Adil Savaş Kuramı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-25089 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1-300x166.jpeg" alt="" width="390" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1-300x166.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1-600x332.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1-768x425.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1-1024x566.jpeg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/1.jpeg 1443w" sizes="(max-width: 390px) 100vw, 390px" /></strong></p>
<p><strong>Adnan Bülent BALOĞLU*</strong></p>
<p><strong>ÖZ </strong></p>
<p>Bugün, küçük bir zengin kapitalist ‘elit’ grubu, elindeki sınırsız güç ve devasa sermaye ile yeryüzü ekonomisine ve siyasetine hükmetmek ve tabii kaynaklarını tekeline almak için büyük bir çaba sarf ediyor. Hedeflerine ulaşabilmek için ellerinde tasarım ve patenti kendilerinin olan bir proje var: küreselleşme! Bu projeyi, liberal serbest ekonomi, serbest pazar, demokrasi, bireysel özgürlük ve insan hakları gibi içeriğini boşalttıkları kavramlarla ve politikalarla (neoliberalizm) dayatmaktadırlar. Ne var ki, bütün bunların Batı’nın sınırları dışındaki uygulamaları kâğıt üzerinde sunulanla ciddi tezat teşkil etmektedir. Bu kavramların kullanılmasının, küreselleşme ideolojisinin ardına gizlenen vahşi kapitalizmin bir tuzağı olduğu fikri giderek güçlenmektedir. Aynı bağlamda, tahakkümcü ve sömürgeci seçkinlerin bunları baskı, işgal, savaş ve sömürü aracı olarak kullandıkları fikri de siyaset ve ekonominin önde gelen uzmanlarınca daha güçlü bir biçimde seslendirilmektedir. Bu uzmanlara göre, küreselleşme, bir taraftan hadsiz hudutsuz ekonomik kâr ve kazanç peşinde olan seçkin sınıfın küfesini doldururken, diğer taraftan da zenginle fakir arasındaki makası açmtadır.</p>
<p>Küreselleşme projesinin yürümesinde siyaset de önemli bir rol ve fonksiyon üstlenmiş durumdadır. Bu rol daha ziyade işgal ve savaşlar üzerinden icra edilmektedir. Daha başka örnekleri de bulunmakla beraber, Afgan ve Körfez savaşları bunun tipik örnekleridir. Küreselleşmenin savaşlarıyla birlikte, yeryüzünde yıkım, tahrip, zulüm, sömürü, adaletsizlik ve haksızlık giderek kronik bir hal almaktadır. Neticede, küreselleşmenin keyfi savaşları Hıristiyan teolojisinin adil/haklı savaş kuramının temellerini ve gerekçelerini de yerle bir etmiştir.</p>
<p>*Prof. Dr., Diyanet İşleri Başkanlığı Müşaviri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;">“Eğer ölenler geri dönebilseydi savaşlar biterdi.” (Stanley Baldwin)</p>
<p style="text-align: center;">“Savaş cehennemdir. Uçan bir merminin fotoğrafını çekemezsiniz ama gerçek korkunun fotoğrafını çekebilirsiniz.” (Horst Faas)</p>
<p style="text-align: center;">“Esasen küreselleşmenin kurallarını yazan ve kurumlarını inşa eden Birleşik Devletler’dir.” (Joseph Stiglitz)</p>
<p><strong>Giriş: </strong></p>
<p><strong>Küreselleşmenin Savaşları </strong></p>
<p>Eric Hobsbawm’ın ‘aşırılıklar çağı’ adını verdiği yirminci yüzyıl, ikisi dünya savaşı olmak üzere, toplam ölü sayısı tahminen 136,5 ile 148,5 arasında değişen pek çok vahşi savaşa sahne olmuştu. (Miltenberg 2006:9). İki büyük dünya savaşının açtığı yaralar kapanmadan yeni yüzyılın ilk çeyreğinde yeni savaşlar patlak verdi. İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden yaklaşık yetmiş beş yıl geçti. O günden bugüne güçlü ile zayıf arasında sonucu daha baştan belli irili ufaklı pek çok savaş oldu. Aynı zamanda bu savaşlar, güçlünün, en son savaş teknolojisini zayıfın üzerinde denediği savaşlardı. Bu savaşlarda zayıflar, doğal olarak, ağır zayiat verdiler, derin sosyo-ekonomik yaralara düçar oldular. Bazıları ise işgal edildi, parçalandı, hatta yarı sömürge konumuna düştü. Soğuk Savaş’ın bitiminden itibaren, uluslararası siyaset ve ekonominin önemli kararları neredeyse tek egemen gücün gölgesinde alınıyor.</p>
<p>Emperyalist emellerin yeni kodlaması olan ‘tek’ kutuplu dünyanın gelecekte insanlık için ne gibi sürprizler hazırladığını zaman gösterecek. Ancak bu durumun, doğal kaynakların giderek azaldığı, pazar payların her geçen gün daraldığı dünyamızda, içinde büyüklerin de fiili taraf olduğu büyük bir kapışmaya yol açması halinde topyekûn insanlığı vahim ve yıkıcı sonuçların beklediğini söylemek bir kehanet olmayacaktır. Bu kapışma olur mu olmaz mı bilinmez ama kaotik güç merkezlerinin küresel güç ve denetimi ele geçirmek için amansız mücadele verdiklerini, birbirlerini köşeye kıstırmak için hiçbir fırsatı kaçırmadıklarını söyleyebiliriz. Belki bu tabloyu, Immanuel Wallerstein’ın ‘kaotik belirsizlik’ kavramı ile tanımlamak isabetli olacaktır. Bu kaotik belirsizlikle bezenmiş tablonun sorumluları, ‘küresel refah› aldatmacası ile işgal ve sömürüyü kurallaştıran, güç kullanarak girdiği coğrafyaları bir yangın yerine çevirenlerdir. Gerçekte savaşlar da onların savaşlarıdır.</p>
<p>Bugün dünyamız, ideolojilerin çarpıştığı Soğuk Savaş atmosferinden küreselleşmenin kaotik dünyasına savrulmuş vaziyettedir. Ardında keskin bir zekânın bulunduğu şüphe götürmeyen küreselleşme de, gerçekte, patenti onlara ait bir projedir. Bu proje ile hayata, topluma, ekonomiye, siyasete, devlete, velhasıl insanla ilgili olan her şeye sil baştan ayar çekilirken, hayatlar, alışkanlıklar, kültürler, inançlar, davranışlar ve yerleşik kurumlar geri dönülmez biçimde değişmekte ve dönüşmektedir. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olması mümkün değildir. Küreselleşme nedir sorusunun klişeleşmiş cevapları vardır: bir zaman ve mekân sıkışması; dünyanın küçülüp çekmesi ve bir köye dönüşmesi; uluslar ve ulusal ekonomiler arasında bağların, ticaretin artması; özgürlük, insan hakları ve demokrasinin yayılması; fikirlerin ve inançların hızlı ve serbest dolaşımı; yerel ekonomilerin sınır ötesine açılması; ulusal ve bölgesel ekonomilerin birbirine bağımlı hale gelmesi ve entegre bir dünya ekonomisinin doğması; enformasyon ve enformasyon teknolojilerinin yayılması; eşyanın, bilginin, fikirlerin ve insanların mobilizasyonu vb.</p>
<p>Kâğıt üzerinde bakıldığında bunlara itiraz etmek pek mümkün görünmüyor. Gerçek şu ki, yeryüzü toplumları küreselleşme ile birlikte daha önce aşina olmadıkları tarzda köklü bir dönüşüm ve değişim sürecine girdiler ve bu esnada bu sürece hükmeden büyük trendlerle de yüzleşmek zorunda kaldılar: devlet sınırlarında ve dışında ekonomik bütünleşme; devlet içinde siyasi bölünmeler; küresel ekonomik güç dengesinin hızla değişmesi; toplum bireylerinin üyesi olduğu ulusal, kültürel ve siyasi sınırları aşan fiili organizasyonların doğması. (Rabie 2013:175) Bunlara terörün küreselleşmesiyle birlikte, kargaşa ve keşmekeşten arınmış huzur adacıklarının (Norveç, Yeni Zelanda gibi) giderek azalması olgusunu da eklenmelidir.</p>
<p>Durum böyle olunca, küresel ekonomiye zaruri entegrasyon yüzünden içerde kendi ekonomisini kontrol etmekte zorlanan, küresel siyasetin müdahaleci dayatmaları yüzünden içerde siyaseten parçalanma riskiyle karşıya kalan ve dolayısıyla kendi sosyal yapısını güçlü tutmada, bütünlüğünü muhafaza etmede zorlanan devletlerin yeryüzü kaderinin küresel siyaset ve ekonominin nüfuz merkezleri ve güç dengeleri tarafından belirlenmesi kaçınılmaz görünmektedir. Neoliberal ekonomi politikalarıyla dayatılan küreselleşme ile birlikte servetin dünya nüfusunun yüzde birinin elinde toplanması, servetin eşitsiz paylaşımının kurallaşması, zengin ile fakir arasındaki makasın büyümesi, doğal kaynakların ve pazarların bir avuç tekelci küresel sermayedarın denetimine geçmesi gibi bir dizi sebebe demokrasi, özgürlük ve insan hakları idealini yayma bahanesiyle girişilen işgal ve savaşlar da eklendiğinde küreselleşme karşıtlığının niçin giderek yaygınlaştığını sormak anlamsız hale geliyor.</p>
<p>Kuralsız kapitalist rekabetin dünyasında “mevcut iki yüz devletin belli bir kısmı vergi cenneti ve gerçekte küresel ekonomiye sağladıkları yararın ötesinde herhangi bir varoluş nedenleri yok” (Hobsbawm 2007:54) diyen İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm küreselleşme karşıtlığında başı çekenlerden yalnızca biri. Benzer şekilde, Kanadalı siyaset bilimci Ellen Wood da küreselleşmenin, gerçekte bütünleşmiş bir dünya ekonomisi olmadığını, serbest ticaretle bir ilişkisinin bulunmadığını, tam aksine ticaretin imkânlarını emperyal sermayenin çıkarlarına göre denetleyen bir mekanizma olduğunu söyler. Ona göre küreselleşme, bağımlı ekonomileri dışa açarak onları ‘dünya çapında talancı bir spekülasyon’ harekâtını yürüten emperyal sermaye karşısında kırılgan hale getirir. (Wood 2012:147-54).</p>
<p>Wood, küreselleşmeyi, çoklu devlet sistemine yaslanan, kıtaları ve siyasi sınırları aşarak geniş kapsamlı bir hegemonya kurma peşinde koşan yeni bir emperyalizm olarak tanımlar. (Wood 2012:172). Bugün, kurallarını yazdığı küresel ekonomi projesini sonu, amacı ve zamanı olmayan savaşlarla dayatan, orantısız gücü, ezici ve münhasır üstünlüğü ile sahip olduğu refah ve teknolojisini kendi çıkarları için kullanan bir sermaye imparatorluğu var. (Wood 2012: 175-86). Aynı şekilde, küreselleşmenin genel refahı arttırdığı, hayat standardını yükselttiği, ortalama hayat süresini uzattığı iddia edilse de dünyadaki servetin % 60’ı gelişmiş ülkeler arasında gidip gelmekte, paylaşımda aslan payını bu ülkeler almaktadır. (Echevarria II 2003:1-2).</p>
<p>Ekonomi uzmanı Amerikalı gazeteci William Greider de küresel ekonominin yıkıcı özelliğine dikkat çeker: “Küresel ekonomi her toplumu çatışan iktisadi çıkarların oluşturduğu yeni kamplara bölmekte, her ulusun toplumsal birliğini koruma yeteneğini azaltmakta, üstelik ulus-devlet içindeki insanları birleştirdiği düşünülen ortak siyasal değerler varsayımıyla dalga geçmektedir.” (Greider 2003:19). Keskin küreselleşme karşıtlığı ile tanınanlardan biri de iktisatçı Samir Amin’dir. O, küreselleşmenin bir sürekli savaş ve Amerikanlaştırma projesi olduğunun altını çizer ve çağımızın temel sorununun sömürgecilik olduğunu söyler. (Amin 2018:18).</p>
<p>Ona göre, liberal değerlerin ardına gizlenen küreselleşme gittiği her yerde, kutuplaşmayı, yoksullaşmayı, yabancılaşmayı ve eşitsizliği derinleştirir, ekonomik sömürü adına serbest piyasa kurallarını küresel sermayedarların lehine belirler. Küreselleşme denen şey, ekonomik ve siyasi güç ilişkilerinin ‘tek elden’ denetlenmesidir; ABD’nin çıkarlarını koruyan ‘güvenli’ bir dünya oluşturma stratejisidir. Amin’in deyimiyle küreselleşme tam bir ‘liberal virüs’tür. Bu virüs, doğal kaynakları tarumar eder, kitlelerin elinde ne varsa (değerler dâhil) hepsini alır ve onları emperyalist sömürünün köleleri kılar. (Amin, 2016). Emperyalizmi kapitalizmin olmazsa olmaz yönelimi olarak gören Michel Collon da, mevcut sömürgeci ve tekelci ekonomi yasaları gereği rakipler arasında süregiden yeni bölgeleri ve ülkeleri zapt etme yarışının er ya da geç bir savaşla noktalanacağını söyler. ‘NATO: Medyanın Anlatmayacağı Bir Hikâye’ isimli makalesinde Collon, NATO’nun hiç güven telkin etmediğini açıkça ifade eder: “Dünyanın herhangi bir bölgesini elde etmeyi veya yıkıma uğratmayı becerebilecek bir donanması var. Ve bu donanma sağlam ellerde değil.” (Collon 2007:137).</p>
<p>Bugün Latin Amerika’dan Ortadoğu, Afrika, Asya Pasifik ve Avrasya’ya kadar ekonomi ve siyasetin can damarı mesabesindeki bölgeler üzerinde kıyasıya bir egemenlik, paylaşım ve hegemonya savaşı var. Bu hegemonya mücadelesi mevzi kapma yarışlarını, çok kutuplu kapışmaları ve sıcak çatışmaları kapsıyor. (Varlı 2018:13 vd.). Doğal olarak, hegemonya yarışının kıyasıya sürdüğü bölgelerin ülkeleri sürekli krizlerle yıpratılıyor, terör örgütleriyle taciz ediliyor. Bütün bunlar olup biterken, savaş terminolojisi zenginleşti, savaş çeşitleri arttı. Tarihte bilinen kara ve deniz savaşı çeşitlerine sırasıyla asimetrik savaş, gerilla savaşı, psikolojik savaş, siber savaş, nükleer savaş, vekâlet savaşı gibi savaş çeşitleri de eklendi. İlaveten, küresel sermayedarlar ile onların himayedarlarının (ABD, Çin, Rusya, Japonya vb.) yerkürenin doğal kaynakları ve pazarları üzerinde hâkimiyet kurabilmek için başvurdukları kirli yöntem ve mücadeleler de savaş kavramına dâhil edilmelidir. Ve yine, rakibi çökertmek amaçlı sermaye piyasaları üzerinden yürütülen ‘kur’ savaşları da unutulmamalıdır. Savaş kavramı artık her yerdedir.</p>
<p>Paranın tarihini yazan Jack Weatherford, bilgisayar şirketleri, bankalar, kredi kartı sistemleri, telefon şirketleri, kablolu televizyon şirketleri ve çeşitli perakende çıkar grupları gibi farklı sektörlerin önde gelen oyuncularının dünya nakit pazarını ele geçirme savaşından bahseder. Sıcak paraya hükmedebilmek için kendi aralarında şebekeler kuran bu aktörler, Weatherford’un tanımlamasıyla, kıyasıya bir ‘elektronik nakit savaşları’ içindedir. (Weatherford 2019:251). Gıda ve su savaşları, kıtlık savaşları, sınır savaşları, nüfuz savaşları (Attali 2018:258 vd.) ve hatta afyon ve tütün savaşları ile listeyi daha da uzatabiliriz. Ateşli silah yerine misilleme ticari hamlelerle pazar paydaşlarını ekonomik bakımdan zayıflatma veya çökertme amacı taşıyan bu yeni savaş türleri, hiç şüphesiz, arsız kapitalizmin yeni icatlarıdır. Özellikle bu savaşlar, Soğuk Savaş’ın nihayete erişini sembolize eden Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte ete kemiğe bürünmüş, güçlünün zayıfı ‘ezme’ veya ‘hizaya çekme’ stratejilerinin bir parçası olarak sıkça müracaat edilen yöntemler olmuştur.</p>
<p>ABD’nin 2003 yılında Irak’ı haklı bir gerekçe olmaksızın, gayrimeşru işgal eyleminin ardındaki ‘örtülü’ sebeplerden birisi de tekelci küresel sermayedarların ekonomik çıkarlarını koruma siyasetiydi. 1960’ta Ulusal Güvenlik Konseyi’nde “Ortadoğu petrolü karşılıklı güvenlik için nükleer savaş başlıkları kadar büyük öneme sahiptir,” diyen dönemin Hazine Bakanı Robert Anderson, bu siyasetin gerçek emellerini açıklamakta bir beis görmüyordu. Nitekim Ortadoğu petrolüne bağımlılığın küresel bir olgu olduğunu söyleyen Hint asıllı ABD’li tarih profesörü Vijay Prashad, oradaki üretimin küresel petrol fiyatlarını etkilediğini söyler ve sözlerine şöyle devam eder: “Önemli olan bölgedeki petrolün ABD’ye sevki değil, basitçe, petrol fiyatlarını düşük tutmak ve sanayi toplumunun yüksek temposunu sürdürmesini sağlamak için o petrolün akmaya devam etmesidir.</p>
<p>Bu, koruma maliyetlerinin kamu sektörü, yani ABD silahlı kuvvetleri tarafından üstlenilmesine ihtiyaç duyan özel çok uluslu petrol şirketleri için de bir zorunluluktur. İşte bu nedenle, 1920’lerden beri dünyanın en büyük ekonomisi ve 1990’lardan beri dünyanın en büyük askeri gücü olan Amerika Birleşik Devletleri dünya petrol rezervlerinin fiili jandarması olmuştur.” (Prashad 2012:58-9). Prashad’ın sözleri, tek başına bir ülkenin kendine vazife çıkararak dünyanın jandarmalığına soyunup bütün dünyanın gözü önünde, tahakkümcü bir arzu ve iradeyle yıkıcı sonuçları olan bir savaşa gerçekte hangi sebeplerle kalkıştığını izaha yeterlidir. Küresel sermayedarların yüce menfaatleri ile ‘jandarma’ devletin çıkarları buluştuğunda savaş için sudan bahaneler yeterli olabilmektedir. Ne var ki bu savaş, Irak için büyük bir yıkım olmanın ötesinde bölge ülkeleri için başta terörizm olmak üzere sürekli bir huzursuzluk ve istikrarsızlık kaynağı olacak derin yaralar açmıştır.</p>
<p>DEAŞ bu savaşın doğrudan sonuçlarından biriydi, keza bölgedeki alev Suriye Savaşı ile daha da büyüyünce bir başka terör örgütü daha türemiştir: YPG-PYD. Körfez Savaşı ve ardından gelen işgal, Adil Savaş Kuramı’nın en can alıcı sorusu olan ‘Adil bir savaş mümkün müdür?’ sorusunu da tartışmaya açmıştır. ‘Bir savaşın ahlâki sayılma ölçütleri neler olabilir? Bir ülkeyi işgal etmenin haklı gerekçeleri olabilir mi?’ gibi sorular tartışıladursun, savaşı önlemek üzere kurulan uluslararası organizasyonlar da olup bitenleri seyretmekle yetinmişlerdir. Terörü üreten ve besleyen küresel sömürgecilik, ‘terörle savaş’ idealini sulandırmakla kalmamış, ilhamını Hıristiyan teolojisinden alan adil savaş kuramını da bertaraf etmiştir. Yeryüzü kaynaklarına hükmetme, zayıf ve güçsüz olanı ezme, yoksullaştırma ve kolonileştirme projesi olarak küreselleşme, siyasi ve ekonomik hedeflerini gerçekleştirebilmek için savaşı meşrulaştıran gerekçeleri üretmesi için siyasete mühim bir rol yüklemiştir. Ekonominin küresel aktörlerinin  arazideki kaynaklara ve pazarlara tahakkümünü sağlamak için Irak özelinde siyasetin oynadığı rol bu minvalde hatırlanmalıdır.</p>
<p>George Bush iktidarının Savunma Bakanı David Rumsfeld, 9/11 saldırılarıyla Saddam’ın her halükârda ilişkilendirilmesi için basına verdiği talimatlarla hafızalardadır. Bu işgalci anlayışın izlerini sürenlere de David Rockefeller’ın 14 Eylül 1994’te Birleşmiş Milletler İş Konferansında sarf ettiği şu sözleri hatırlatalım: “Küresel dönüşümün eşiğindeyiz. İhtiyacımız olan yegâne şey, tam vaktinde büyük bir krizdir; böylece bütün uluslar Yeni Dünya Düzeni’ni kabul edeceklerdir.” (https://www.metabunk.org). Irak işgalinde görüldüğü üzere, insan hakları ve demokrasiyi ikame etme hedefi ile yola çıkılmış, güvenlik endişelerini sıkça dillendirme işi ihmal edilmemiştir. Neticede, Irak devleti hızlı bir bölünme süreci ile yüz yüze kalmanın yanı sıra işgalin onlarca yıl sürecek sosyal, siyasi ve ekonomik faturalarını ödemek gibi bir kaderle de baş başa bırakılmıştır.</p>
<p>Ortadoğu uzmanı Amerikalı tarihçi William R. Polk, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerika’nın giriştiği 35 askeri savaş veya müdahalenin ardından söz konusu ülkelerin hiçbirisine (Guatemala, Kongo, Nikaragua, Irak, Somali, Afganistan vb.) demokrasinin gelmediğini net bir dille ifade eder. “Demokrasi” der Polk, “yerli güçlerce kurulur ya da hiç gerçekleşmez. Devletlere ya da uluslara süngü ucuyla asla benimsetilemez.” (Polk 2007:209). Aynı satırlarda Irak’la ilgili olarak da şu mülahazayı yapar: “Yeni muhafazakârlar olarak bilinen ideolojik yönelimli grupça tasarlanan Amerikan politikasına göre, Amerika’nın bütün dünyaya kendi yaşam tarzını dayatma hakkı ve hatta yükümlülüğü vardı. Irak esasen sonu gelmez ve her yeri kapsayıcı savaşla başarıya varacak yeni bir ‘haçlı seferi’nin ilk basamaklarından biriydi. Eğer dünyaya Amerika’nın hayal ettiği bir şekil vermek gerçekten yeni-muhafazakârların hedefi ve bunun için de öngördükleri araç da savaş ise, tarihten pek bir şey öğrenememişler demektir.” (Polk 2007:208-9).</p>
<p>“Batı’da siyasi şiddet hiçbir surette tamamen kovulamaz veya yasaklanamaz, bilakis çağdaş kavramlarla meşrulaştırılır” (Hafez 2018: 222) diyen siyaset bilimci Kai Hafez, Amerikan tahakküm siyasetinin geleneksel sömürgecilikle pek alakasının bulunmadığı tespitini yapar. Ona göre, Amerikan tahakkümcü dış siyaseti, dost devletlerin sömürgeci projelerine karma destek vermek, otoriter rejimlerle işbirliği yapmak, 1953 İran örneğindeki gibi gaddarca müdahalelerde bulunmak, Ortadoğu’yu istikrarsızlaştıran devletlere yüklü miktarlarda silah temin etmek ve nihayet, Afganistan ve Irak savaşları vb. savaşlarla yayılmak gibi emperyal hedefler üzerine kuruludur. (Hafez 2018:227-30). Bu tabloda, uluslararası şiddet yelpazesinde yer tutan Ortadoğu’daki Batı,  ‘dünya halklarına özgürlüğe kavuşma şansı tanıma’ gerekçesiyle giriştiği savaşlarla Kant’ın ‘ebedi barış’ vizyonundan rotasını ‘hümaniteryen emperyalizme’ çevirmiştir.</p>
<p>Batı, bu şiddet yanlısı tutumuyla, Kant’ın ‘demokrasiler demokratik olmayan siyasi rejimlere nispetle barışseverdirler’ tezini de çürütmüştür. (Hafez 2018:223-35) Şu halde, iddiamız şudur: küreselleşme ile birlikte savaşın tabiatı ve biçimi değişmiştir; insanla ilgili her şeyi dönüştüren küreselleşme, savaşın kavramsal çerçevesini ve sahadaki uygulamasını da dönüştürmüştür. Küreselleşme savaşın kurallarını belirleyen âmildir. Bu çerçevede, Hıristiyanlığın adil savaş kuramı, sömürgeci kapitalist küreselcilerin ‘Yeni Dünya Düzeni’ projesi ile birlikte dönüşmenin ötesinde buharlaşmıştır.</p>
<p><strong>Adil/haklı Savaş Kuramı </strong></p>
<p>Paranın sağladığı güç, itibar ve imtiyazı siyasetin kirli ve keyfi manevralarıyla (masa başı oyunlar, ikiyüzlü siyaset, tehdit, ambargolar, terör örgütlerine destek, savaşlar vb.) koruma altına alan küresel sermayenin dünyasında insanın ve onun değerlerinin bir kıymeti harbiyesinin olmayacağını tahmin etmek zor değildir.</p>
<p>Michel Beaud’ün kaynakların, insanların, çevrenin ve toplumların yaratılması ve tahribinden sorumlu tuttuğu (Beaud 2018:353) yıkıcı kapitalizmin ardındaki güç de bu küresel sermayedir. Gittiği her yerde dayanışma, kardeşlik, dürüstlük, eşitlik, sosyal adalet, güvenlik, kalkınma, refah, mutlu bir gelecek, demokrasi gibi kavramları savunurmuş gibi yapmış ama gerçekte onları buharlaştırmak suretiyle toplumların içerden çürüme sürecini hızlandırmıştır. Toplumları bir arada tutan değerlerin itibar ve işlev kaybına uğraması ile küresel sermayenin nüfuz alanının genişlemesi ve kazancının katlanması arasında organik bir ilişki mevcuttur.</p>
<p>Küreselleşme, iddia edildiği gibi, her alandaki gelişme ve ilerlemeyle yan yana anılacaksa, bu manada onunla birlikte olağanüstü ivme kazanan bir diğer teknoloji kalemi de silah endüstrisidir. Ülkelerin harcama kalemlerinde önemli bir hacme sahip olan bu endüstrinin sürekli büyümesi ve gelişmesi, silahların çeşitlenmesi, imha ve tahrip gücünün de korkunç boyutlara ulaşması anlamına geliyor. Bugün silah fabrikalarında üretim hız kesmeden sürüyor, silah teknolojisi hem şaşırtıcı hem dehşet verici biçimde sürekli gelişiyor ve yenileniyor. Henüz üretime girmemiş silahların müşteri listesi oldukça kabarık ve üretilenler de müşteri bulmakta sıkıntı çekmiyor, hızla el değiştiriyor, hem de çok büyük paralar karşılığında. Pek çok ülke neredeyse yemiyor içmiyor borçla, krediyle silah alıyor.</p>
<p>‘Teknolojinin karanlık yüzü’ kavramı Stephen D. King’ten ödünç alıyorum– olan silah endüstrisinin bu atılımı ve cazip pazarı, savaşların çeşitlenmesinin, savaş konseptinin değişmesinin sebebidir. Artık bugün meydan savaşları yapılmıyor. Geçmişin savaşları at, ok, yay, kılıç, mızrak, kalkan, mancınık, barut ve top ile yapılırken, bugün ileri teknoloji ürünü araçlarla yapılıyor; düşmanı imha etmek için çoğu kez bir düğmeye basmanız yeterli oluyor. Bugünün savaşlarında sivil halka zarar verme, şehirleri toptan yok etme riskiniz yüksektir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı›nda Japon halkının üzerine bırakılan ve ikisi birlikte tek seferde yaklaşık 225 bin cana mal olan atom bombaları, gelecekteki silah teknolojisinin ulaşabileceği seviyeyi ima eden önemli ipuçları taşıyordu. Yirmi birinci yüzyılın nükleer savaş tehditlerinin ve senaryolarının gölgesinde bir yüzyıl olması kaçınılmazdı. Atom bombasından çok daha yüksek tahrip gücüne sahip bombaları imal edenler bunları deneyerek birbirlerine gözdağı vermeyi de ihmal etmiyorlar. Bugün 9 ülkenin elinde yaklaşık 15 bin kadar nükleer bomba bulunduğunu bunun 13.900 kadarının sadece iki süper gücün elinde olduğunu söylersek, bugün ‘yıkıcı teknolojisi’ –yine King’ten ödünç alıyorum– ile bir nükleer savaş ihtimalinin masadaki seçenekler arasında hep var olacağını söylemek abes olmasa gerektir. Bu birkaç örnek dahi İngiliz ekonomist Stephen D. King’in küreselleşme ile ilgili şu tespitini doğrular mahiyettedir.</p>
<p>Küreselleşme sadece ekonomik ve finansal serpilmeyi amaçlamaz, aynı zamanda siyasi genişleme hedefi de güder. Buna göre, kendi menfaatlerini siyasi güç ve nüfuzla başkalarının üzerinden temin edenlerin, dünyanın ‘ortak’ geleceğine tek başına karar verme yetkisini tekeline geçirmek isteyenlerin dünyaya verebilecekleri mesaj ancak bir ‘eşitsizlik ruhu’ mesajı olabilir. (King 2017: 17). Böyle bir dünya, siyasi vicdansızlığın elinde adaletsiz bir dünya olacaktır. Elindeki güç ve imtiyazla kendilerine ‘insani müdahale’ yetkisi tanıyanlar aslında sadece kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına boyun eğdirme peşinde olduklarına göre, böyle siyasi vicdansızların elindeki adaletsiz dünyanın savaşlarının haklı ve adil olma şansı yoktur.</p>
<p>Bugün savaş kavramı telaffuz edildiğinde akla gelen ilk ülkenin Birleşik Devletler olması şaşırtmamalıdır. Herhangi bir yerde savaş varsa, bu ülke, doğrudan veya dolaylı, aktif veya pasif söz konusu savaşın taraflarından biridir. Bize bunu düşündüren sebeplerden biri, ABD’nin kendi dev ulus ötesi şirketlerinin küresel planlarını yürürlüğe koyma ve pazardaki rakiplerini tasfiye etme işlerini ‘terör ve savaş dâhil her türlü sıcak çatışma senaryosu’ üzerinden icraata dökmede (Çeçen 2015:94) tereddüt göstermemesidir. Gerek  kendi içindeki etnik ve dinsel lobilerin gerekse sermaye merkezlerinin baskısı (Çeçen 2015:95) ve gerekse kendi küresel emperyal emelleri ve sahip olduğu orantısız askeri gücü, bu devleti savaş ve sıcak çatışmaların bir numaralı şüphelisi yapmaktadır. Dolayısıyla bu devletin içinde olduğu savaşların adil/haklı savaş olma ihtimalini fevkalâde zayıflatmaktadır. ABD Başkanı W. Bush 2002’de verdiği bir demeçte, ülkesinin savaşa başvurma nedenini şu gerekçelere dayandırır: insan özgürlüğünü önceleyen bir güç dengesini yaratmak; halkların kendi lehlerine veya aleyhlerine olan ekonomik ve siyasi tercihlerine saygı duyulmasını temin etmek; insanlığın iyiliğini sağlamak. (Linden 2007:62).</p>
<p>Bu hususlar, kâğıt üzerinde savaşın haklı, makul savaş gerekçeleri olarak sunulsa da sorulması gereken sorular vardır. Ortak iyiyi tesis etme yetkisi tek başına ABD’ye münhasır kılınabilir mi? Şayet amaç insanlığın iyiliğini gözetmekse, böyle bir kararı sahada uygulamak Birleşmiş Milletler’in oluşturacağı bir ortak askeri güce düşmez mi? İnsanlığın ortak menfaatini gözeten ABD’nin kullandığı orantısız güçle şehirleri yakıp yıkması, sivilleri hedef alması üstlendiği insani (!) misyonla örtüşmekte midir? İyiyi ikame ederken, toplumu, toplumun hayat tarzını, kültürünü yıkmak caiz midir? Ebu Gureyb hapishanesinde Iraklı esirlere yapılan gayriahlâki muamelenin, insanlık dışı işkencelerin izahı mümkün müdür? Güney Irak’ta seyreltilmiş uranyum başlıklı bombalar kullanan, yerli halkın tepesine bir günde 10 yıllık bomba yağdıran bir devletin savaşı adil olabilir mi?</p>
<p>Uluslararası hukuka göre Irak ve Afganistan’da yasadışı savaşlara girişen bir ülkenin hukuktan bahsetmesi ne kadar inandırıcıdır? Bu soruları çoğaltabiliriz. Irak savaşı, kendisini ahlâki otorite ve yanılmazlığın yeryüzü numunesi olarak tanıtan ABD’in haklı savaş iddiasını test etmek için önemli bir vakadır. Bu savaşta ABD, gerçek siyasi ve ekonomik menfaatlerini medya üzerinden yürüttüğü başarılı algı operasyonları ile gizlemiştir. Yine bu savaşta ABD, Linden’in dediği gibi, yeni silahlarını test etme imkânı bulmuştur; Irak savaşı gibi savaş, ülkenin teknolojik askeri üstünlüğünü arttırmasına da katkı sağlamıştır. (Linden 2007: 67). Barışı şiddet kullanarak korumak için ‘süresiz savaş’ doktrinini bir devlet felsefesi olarak benimseyen ABD, kendisine bu amaçla güç kullanma yetkisi tanımış ve nihayette tasarımını kendisinin yaptığı ‘terörizme karşı savaş’ın ‘haydut süper gücü’ olup çıkmıştır. (McNally 2013:69-71)</p>
<p>Adil/haklı savaş kuramı çerçevesinde Irak savaşı üzerinde fazlaca durmamızın gerekçesi, bu savaşta başta belirlenen hedeflerle sonda elde edilen faydalar veya savaşı başlatma gerekçeleriyle nihayetteki kayıplar kıyaslandığında arada derin bir orantısızlığın olmasıdır. Her şeyden önce adil bir savaşın başlatılabilmesi için masadaki muhtemel bütün seçeneklerin tüketilmesi gerekirken, burada savaş bir oldubitti ile başlatılmıştır. Barışçıl bir çözüm için masadaki tüm seçenekler tüketilmeksizin başlatılan savaş, Irak’ın nice yıllar sürecek bir kaos ortamına sürüklenmesinin esas sebebidir. Baştaki hedef ile sonda ulaşılan hedef arasındaki uçurum, bu savaşın adil savaş olma sıfatını yok etmiştir. Zira adil savaş, bir anlamda da, adaletsizliğin yayılmasını önlemek için yapılan savaştır.</p>
<p>Savaşın tarihini mercek altına alanlar, savaşın, Tanrı’nın kozmik düzeni ile uyum içinde olmayan toplumları hizaya getirme vasıtası olarak kabul edildiği çağlardan, bugün başta ABD olmak üzere, küreselleşmenin öncü ülkelerinin çıkarlarını korumanın aracına dönüştürüldüğünü de muhtemelen yazacaklardır. Batı’da adil savaş geleneğini yeniden diriltme çabaları varsa da küreselleşmenin gölgesinde bunların akim kalması kaçınılmaz görünmektedir. Adil savaş kuramının bel kemiğini oluşturan, savaşı ilan eden otoritenin savaşı ilan etme meşruiyetine sahip olması, savaşın gerekçesinin de haklı bir nedene dayanması şartı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Bosna Savaşı hariç –o da son kertede, Boşnak soykırımının ardından– hiçbir savaşta karşılanmamıştır.</p>
<p>Vietnam Savaşı’ndan Irak Savaşı’na kadar vuku bulan savaşlara bakıldığında bunların ‘adil/haklı savaş’ kavramını çağrıştıracak ahlâki ve meşru gerekçelerden yoksun oldukları görülecektir. Nitekim bilhassa Irak Savaşı’nda görüldüğü üzere, adil savaş kuramı, Amerikan menfaatlerini korumak ve geliştirmek için savunmasız devletlere savaş açmayı meşrulaştıran bir araçtır. Bu çerçevede yeni dünya düzeni de Amerikan ekonomisinin ihtiyaçlarına boyun eğmiş, siyasi denetimine girmiştir. (Chomsky 2003:81; Linden 2007:54).</p>
<p>Adil savaş kuramına gelecek olursak, Hıristiyanlığın âdil savaş geleneğinin ahlâki çerçevesinin üç kavram etrafında oluştuğunu görürüz. Bunlar sırasıyla, jus ad bellum; jus in bello; jus post bellum olup ilk iki kavram, savaşa gitmenin ve savaş açmanın ahlâki gerekçelerini, üçüncü kavram ise savaşın nihayete ermesiyle uyulması gereken ahlâki esasları ifade eder. Savaş öncesinde, esnasında ve sonrasında savaşçıların riayet etmesi gereken emir ve yasakların tamamı olarak da görülebilecek bu kurallar beşinci asır Hıristiyan teoloğu St. Augustine ve akabinde on üçüncü asır teoloğu Thomas Aquinas tarafından işlenmiş ve formüle edilmiştir. St. Augustine’nin şu sözleri savaş ve adalet arasındaki ilişki ve de savaşla bağdaştırılması gereken kuralların  neler olabileceği hususunda ipucu sunar: “Biz savaşalım diye barış peşinde koşmayız, bilakis barışı elde edelim diye savaşırız. Dolayısıyla savaşırken barışçıl olun ki size karşı savaşanları mağlup edebilesiniz ve onları barışın feyzine iletebilesiniz.” (Carter 2017:1).</p>
<p>Jus ad bellum, savaşın başlatılmasındaki adil neden ve niyeti, savaşa karar veren siyasi otoritenin son, nihai ve kaçınılmaz çare olarak savaşma yetkisini ve meşruiyetini anlatır. Düşman tehdidi aşikârsa, düşman açıkça taciz ediyor ve saldırıyorsa savaş için şartlar oluşmuştur. İlaveten, savaşın sonunda açık bir zafer ihtimali de olmalıdır (Weeks 2010: 9). Her savaş için olmasa da savaşı özünde kötü kabul eden Hıristiyan teologlar gayrimeşru savaşları zaruri, meşru savaşlardan ayırt etmek için savaşları tasnif etmişler, gerçekleşme şartlarını da belirlemişlerdir.</p>
<p>Buna göre bazı savaşlar bir kötülüğü gidermek veya tamir etmek için zaruridir ancak bir savaşın ‘adil’ savaş olabilmesi için şu dört şartı karşılaması gerekir: 1) Savaşın açık ilanı tam egemen otorite tarafından mümkündür. 2) Savaşın geçerli bir sebebi (ortak iyinin müdafaası, büyük bir haksızlığa mukabelede bulunmak vb.) olmalıdır. 3) Savaşan devletin haklı amacı (menfaat amaçlı değil de adaleti tesis etmek gibi) olmalıdır. 4) Savaşın amacı adil bir barışın tesisi olmalıdır. Bunlara İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra üç şart daha eklenir: 1) Savaşı kazanma şansı olmalıdır (kazanamayacağın savaşı açmamalısın). 2) Güç kullanmak son çare olmalıdır. 3) Savaştan beklenen fayda, hesaplanan zarar ve maliyetinden fazla olmalıdır. (https://honvedelem.hu/files/files/64874/hsz_20171_030_057_angol.pdf).</p>
<p>Augustine’e göre, savaş, amacına, otoritesine ve yapılma tarzına göre tanımlanır. Ayrıca, savunma ve yanlışları düzeltme amaçlı başlatılan savaş, hedefe ulaşıldığında hemen sonlandırılmalı ve barışın tesisi sağlanmalıdır. Savaş, intikam almak, zarar vermek, dövüşme arzusunu tatmin etmek ve güç elde etmek gibi amaçlar için olmamalıdır. Kral, tebaasını kötülüklere karşı korumakla mükelleftir, dolayısıyla savaşı seçmesi bu sebepledir. (Weeks 2010:23). Augustine, yeryüzünde ‘adil’ sıfatını alacak yönetimin bütün dünyevi eylem ve icraatlarının adalet prensibi ile uyumlu olması gerektiğine inanmıştır. Bu çerçevede, adaletle yönetilen bir ülke, savaşa giderken de adil olmalı, savaşmak için geçerli sebepler bulmalı, savaş esnasında ve bitiminde de adalet ilkelerinden ayrılmamalıydı. Her ne kadar muayyen bir savaşı  emreden bilhassa Tanrı olmamışsa da, nihayette onun yeryüzü dizaynının bir parçası olan bu savaşı onun adına yürütme yetkisi adil yönetimdi. Augustine, “Bütün güç, bazen emreden, bazen izin veren Tanrı’dan neşet eder” demiştir. (Weeks 2010: 23).</p>
<p>Tanrı muayyen bir savaşı emrini bizzat vermemiş olabilir, ancak onun yeryüzü topluluğunun açtığı her savaş nihayette onun da savaşıdır. Adil Savaş kuramı ne derse desin, savaşmak için ‘haklı’ gerekçeler üretmek Batılı siyasetçiler için önemini yitirmiş gözükmektedir. Uluslar arasında barış ve istikrarın korunmasından sorumlu kurumların nihai karar organlarını başından beri elinde tutan devletlerin bu kurumları kendi küresel şirketlerinin menfaatlerinin bekçiliğini yapan yapılara dönüştürmesi savaşlara gerekçe bulma zahmetini de ortadan kaldırmıştır. Bu manada Hıristiyanlığın savaşla ilgili neler söylediğine pek kulak asan da yoktur.</p>
<p>Savaşın teolojik temelleri bugün küresel sermayenin kâr odaklı hedeflerini onaylayan seküler temeller ile yer değiştirmiştir. Nitekim 2003’te, “Irak’ta bir savaş ihtimali insanlık için bir mağlubiyet olacaktır… Son çare olması hariç, ortak iyiyi temin edecek olsa bile savaş kararı alınmamalıdır” (‘Threats and Responses’, The New York Times, 14.06.2003) tembihini yapan Papa II. Paul’ün uyarıları dahi kulak ardı edilmiştir. Dolayısıyla, savaşın ahlâki zemininden bahsetmenin neredeyse imkânsız olduğu günümüz dünyasında savaş ve işgallerin belli bazı bölgeler için kurallaşması neredeyse kaçınılmaz hale gelmiştir. Günümüz savaşları, başından beri izaha çalıştığımız üzere, emperyalist devletlerle onların hedef tahtasına oturttuğu zayıf, güçsüz devletler arasında cereyan etmektedir.</p>
<p>Teşbihte hata olmazsa, kurdun kuzuyu suyumu bulandırdın bahanesiyle yemesi kabilindendir. Güçlünün savaşı kazanma şansı kesindir ve güç kullanmak için çareler tüketilmiş de değildir. İlaveten, savaştan umulan faydanın savaş sonundaki devasa yıkımla kıyas edilmesi de mümkün değildir. Bunlar en basitinden Afgan ve Irak savaşlarında açıkça görülmüştür. Dahası bu savaşlarda meşru hedefler ayırt edilememiştir. Kullanılan güç daima orantısız olmuştur. Dolayısıyla, adil bir savaşın gerçekleşebilmesi için talep edilen ilkeler mevcut değildir.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine </strong></p>
<p>Gelecek yüzyılda asrımızın savaşlarını mercek altına alacak uzmanlar, öyle görünüyor ki, mevcut güç ve denetim savaşlarının sebep olduğu kasvet ortamını anlamak için standart bir araştırmaya gerekli mesainin çok ötesinde bir çaba sarf edecekler. Her şeyden önce kapitalizmin ‘sistemli ve devamlı sömürü’ mantığına göre kurgulanmış bir dizi gizli iktisadi, siyasi ve askeri ilişkinin çok bilinmeyenli denklemini çözmeden bu savaşların mantığını kavramak mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Günümüzde çeşitlenen savaşları, her alandaki güç ilişkilerinin kaba tezahürleri olarak görebiliriz. Bu savaşlar, Sinisa Maleisevic’in dediği gibi, ‘tür-içi’ öldürme olayından ve şiddet eylemlerinden farklıdır. Savaşların baskın özelliği, örgütlü yapılar arasında cereyan etmesi ve temelinde ideolojik savunmaların olmasıdır. Buna göre günümüzdeki savaşlar, insanların içindeki tabii saldırma ve yok etme arzularının depreşmesiyle açığa çıkan biyolojik bir olgu değildir, toplumsal bir olgudur. “Savaşlar,” Malesevic’in ifadesiyle, “toplumsal kurumlar, siyasi örgütler, modern-ulus-devlet, ideolojik doktrinler ve jeopolitikle çok fazla ilgilidir”. (Malešević 2018:93). Dolayısıyla bugünün savaşlarını küreselleşme olgusundan, onun dayatmacı karakterinden ve yayılmacı politikalarından ayrı düşünmek mümkün görünmemektedir.</p>
<p>Mevcut manzara sofistike silahların yanı sıra nükleer silahlara da sahip küresel güçlerin hegemonik hesapları açısından da dikkate alındığında, muhtemel hiçbir savaşın ahlâki olma ihtimali yoktur. Bu ihtimal bulunmadığı gibi, güç ve imtiyaz sahibi olmanın, bir başka ülkeye müdahale hakkı tanıyıp tanımayacağı da sorulmalıdır. Her şeyden önce, böyle bir hakkı kendinde görmek uluslararası hukuku hiçe saymak demektir. Şu da var ki, böyle bir güç, her şeyden önce, insani müdahale bahanesiyle girdiği ülke üzerinde kendi varlığını pekiştirecek siyasi ve iktisadi projelerin peşinde olacaktır.</p>
<p>Irak ve Körfez Savaşlarında bariz biçimde görülen bu tutumun küresel barış için ciddi bir tehdit oluşturduğunu görmemiz gerekir. Aynı egemen gücün, Iraklı esirlere yaptığı işkence, reva gördüğü insanlık dışı muamele bile tek başına gerçek niyetin ‘insani’ bir amaç taşımadığını gösteren önemli bir delildir. İlaveten, şimdilerde bariz biçimde görüldüğü üzere burada gerçek niyetin, bölgedeki emel ve ideallerini üzerinden daha kolay gerçekleştirebileceği uydu bir Kürt devleti kurmak olduğunu görmek zor değildir. Nitekim bölücü terör örgütü PYD-YPG’ye Fırat’ın doğusunda özerk bir hareket alanı açma çabaları bu minvalde okunmalıdır. Aynı süper gücün Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, Golan tepelerinin mülkiyetini İsrail’e vermesi de açıkça bölgede farklı ama uzun vadeli bir projenin yürüdüğünü göstermektedir.</p>
<p>Kapitalizmin zorunlu sonucu olan emperyalizm gerçek büyümesini savaşlara borçludur. Emperyalizm ile huzur ve istikrar yoksunluğu at başı gider. Onun gölgesindeki terör unsurları arazide savaşın başlamasından önce onun gelişini meşrulaştıracak ön hazırlıkları üstlenir. Bu örgütler  kapitalizmin emperyalist emellerine tehdit oluşturan ‘uyum’ toplumunun huzur ve istikrar dengesini bozar, kaynaklarını israf eder. Küreselleşmenin doğru anlaşılması dünyada son onlu yıllarda görülen köklü siyasi, ekonomik dönüşümün tabiatının anlaşılabilmesi için zaruridir. Demokrasinin, özgürlük ve insan haklarının tesisi; zenginliğin ve toplumsal refahın artması; ileri/üstün kültürün ve uygarlığın –gerçekte, Batılı değerlerin– yayılması; malların ve bilginin âdil ticareti ve paylaşımı; hammaddeye ve pazara kolay ve eşit erişim vb. gerekçelerle sunulan küreselleşme gerçekte sömürgeci kapitalizmi örten bir kılıf işlevi görür. İşgal, savaş ve terördeki artışla küreselleşme arasında sıkı bir organik bağ vardır.</p>
<p>Küreselleşmenin gerçek doğasını barış, demokrasi, özgürlük, insan hakları ile bağdaştırmak mümkün görünmemektedir. Her ne kadar küreselleşme savunucuları bu konularda kolay kolay itiraz edilemeyecek ağdalı ve cazip bir retorik üretmiş olsalar da, küreselleşmenin doğasında gerçekte yatan şey savaş ve emperyalizmdir yani sömürgeciliktir. (Savran 2011:13). Aklın sınırlarının uç limitinde dolaşan teknoloji insanı, yüksek zekâ ve emek mahsulü eserlerini ardı ardına vitrine sıralarken insani idealleri göz ardı ediyor. Bir diğer ifadeyle, teknoloji ilerlerken birçok insani ideal ve değer geriliyor. İlişkiler yozlaşıyor, toplumlar kutuplaşıyor, toplumu bir arada tutacak sosyal projeler akamete uğruyor. Demokrasi toplumlarına meşruiyet sağlayan önemli unsurlardan biri olan çoğulculuk yerini etnik ideolojilere ve yabancı düşmanlığına bırakıyor. Silah sanayiinin ve teknolojisinin gelişim hızına paralel olarak, şiddet sektörünün sınırları da sürekli genişliyor.</p>
<p>Şiddet sektörünün beslendiği bir başka kaynak ise refah, güç ve imtiyazın belli ve sınırlı ellerde toplanmasıdır. Ekonomik krizleri, sosyal çalkantıları, terör ve savaşları, sömürü üzerine kurulu çıkarcı ilişkileri ile gündemi küreselleşme üzerinden onun siyasi ve iktisadi ayakları belirlemektedir. Batı’nın siyasi ve ekonomik gücü kendi tekeline alma çabaları müspet sonuç verdiği takdirde savaşın kurallaşması kaçınılmazdır. Bu ise tepesinden savaş bulutlarının hiç eksik olmadığı bir dünyada kanunun yerine barbarlık hukukunun geçmesi, kan ve gözyaşının hiç bitmemesi anlamı taşır. Hak, hukuk, adalet ve insaf yoksunu, kuru, sahte bir adalet söyleminin hüküm ferma olması demektir.</p>
<p>Muhafazakâr Düşünce Dergisi, Savaş ve Barış Sayısı, s.25-40.</p>
<p><strong> Kaynakça </strong></p>
<p>AMİN, Samir, (2016), Liberal Virüs, (Çev.) Fikret Başkaya, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>AMİN, Samir, (2018), Emperyalizm ve Eşitsiz Gelişme, (Çev.) Semih Lim, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>ATTALI, Jacques, (2018), Geleceğin Kısa Tarihi, (Çev.) Turhan Ilgaz, İmge Kitabevi, İstanbul.</p>
<p>BEAUD, Michel, (2018), Kapitalizmin Tarihi 1500-2010, (Çev.) Fikret Başkaya, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>CARTER, Joe, (2017), “A Brief Introduction to the Just War Tradition”, The Ethics and Religious Liberty Commission, https://erlc.com/resource-library/articles/a-brief-introduction-tothe-just-war-tradition-jus-ad-bellum (erişim: 16.03.2019)</p>
<p>CHOMSKY, Noam, (2003), Hegemony and Survival: America’s Quest for Global Dominance, Metropolitan Books, New York.</p>
<p>COLLON, Michel, (2007), “Nato: Medyanın Anlatmayacağı Bir Hikâye”, Medya ve Savaş Yalanları (Ed.) Lenora Forerstel, Yordam Kitap, İstanbul</p>
<p>ÇEÇEN, Anıl, (2015), Kapitokrasi: Sermaye Egemenliği, Tarihçi Kitabevi, İstanbul.</p>
<p>ECHEVARRIA II, Antulio J., (2003), Globalization and the Nature of War, Strategic Studies Institute, Carlisle.</p>
<p>GREIDER, William, (2003), Tek Dünya: Küresel Kapitalizmin Manik Mantığı, (Çev.) Yavuz Alogan, İmge Kitabevi, İstanbul.</p>
<p>HAFEZ, Kai, (2018), Batı’da ve İslam Dünyasında Radikalizm ve Siyasi Reform, (Çev.) A. Bülent Baloğlu, Bilge Kültür Sanat Yay., İstanbul. H</p>
<p>OBSBAWM, Eric, (2007), Yeni Yüzyılın Eşiğinde, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>KING, Stephen D., (2017), Küreselleşmenin Sonu: Kasvetli Yeni Dünya, Profil Kitap, İstanbul.</p>
<p>LEITENBERG, Milton, (2006), ‘Death Wars and Conflicts in the 20th Century’, Cornell University Peace Study Program Occasional Paper 29, https://www.clingendael.org/sites/default/ files/pdfs/20060800_cdsp_occ_leitenberg.pdf (erişim: 14.03.2019)</p>
<p>LINDEN, Harry van der, (2007), “Just War Theory and U.S. Military Hegemony”, Rethinking the Just war Tradition (Ed.) Michael W. Brough, John W. Lango, Harry van der Linden, State University Press, New York, ss. 53-74.</p>
<p>MALEŠEVIĆ, Siniša, (2018), Savaşın ve Şiddetin Sosyolojisi, Hece Yay., İstanbul.</p>
<p>McNALLY, David, (2013), Bir Başka Dünya Mümkün: Küreselleşme ve Antikapitalizm, (Çev.) Oya Köymen, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>POLK, William R., (2007), Irak’ı Anlamak, (Çev.) Nurettin Elhüseyni, NTV Yay., İstanbul.</p>
<p>PRASHAD, Vijay, (2012), Arap Baharı, Libya Kışı, (Çev.) Şükrü Alpagut, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>RABIE, Mohamed, (2013), Global Economic and Cultural Transformation: The Making of History, Palgrave Macmillan, New York.</p>
<p>SAVRAN, Sungur, (2011), Kod Adı Küreselleşme: 21. Yüzyılda Emperyalizm, Yordam Kitap, İstanbul.</p>
<p>WEATHERFORD, Jack, (2019), Para, (Çev.) İnönü Korkmaz, Maya Kitap, İstanbul.</p>
<p>WEEKS, Albert Loren, (2010), The Choice of War: the Iraq War and the Just War Tradition, California.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresellesmenin-savaslari-ve-buharlasan-adil-savas-kurami/">Küreselleşmenin Savaşları ve Buharlaşan Adil Savaş Kuramı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesmenin-savaslari-ve-buharlasan-adil-savas-kurami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aydınlanma Sonrasında Ne Başlar?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Sep 2019 14:37:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Çoğulculuk]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Sonrasında Ne Başlar?]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Modern teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Teknik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23153</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yuh Hui Haziran 2018 tarihinde Henry Kissinger, The Atlantic adlı dergide “How the Enlightenment Ends” [Aydınlanmanın Sona Erme Biçimi] başlıklı bir makale yayınladı. İlk bakışta, Aydınlanma yahut “Akıl Çağı”na yapay zekânın son verdiğini söylüyor gibiydi makale. Analiz ve muhakeme kapasitesine sahip makineler, insanın idrak kapasitesini solluyordu. Aydınlanma düşüncesine dayanan teknoloji, temel ilkesi olan felsefeyi azlediyordu. Aydınlanmanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/">Aydınlanma Sonrasında Ne Başlar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><em><span class="s1"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23154 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48-300x149.jpg" alt="" width="465" height="231" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48-300x149.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48-600x297.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48-768x380.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/aydinlanma-donemi-kulturunun-ve-felsefesinin-temel-ozellikleri_7673_15-16-48.jpg 1024w" sizes="(max-width: 465px) 100vw, 465px" /></a></span></em></p>
<p class="p1"><em><span class="s1">Yuh Hui</span></em></p>
<p class="p1"><span class="s1">Haziran 2018 tarihinde Henry Kissinger, <i>The Atlantic</i> adlı dergide “How the Enlightenment Ends” [Aydınlanmanın Sona Erme Biçimi] başlıklı bir makale yayınladı. İlk bakışta, Aydınlanma yahut “Akıl Çağı”na yapay zekânın son verdiğini söylüyor gibiydi makale. Analiz ve muhakeme kapasitesine sahip makineler, insanın idrak kapasitesini solluyordu. Aydınlanma düşüncesine dayanan teknoloji, temel ilkesi olan felsefeyi azlediyordu. Aydınlanmanın böyle bitmesinden ötürü Kissinger, yeni bir felsefe arayışının zorunlu olduğunu söyler: “Aydınlanma temelde yeni bir teknoloji sayesinde yayılan felsefi iç görülerle başladı. Bizim devrimiz zıt yönde ilerliyor: Rehber bir felsefe arayışında olan, imkân bakımından egemen bir teknoloji yarattı.<span id="easy-footnote-1-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-1-10137" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span>”</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Fakat bu durumda ilk sorumuz şu olur: Makinelerin yükselen kapasitesi neden illa Aydınlanmanın sonu anlamına geliyor? ABD’nin önceki dışişleri bakanı, makalesinin sonunda yapay zekâ araştırmalarına öncelik vermenin ABD için neden acil bir ulusal çıkar meselesi olduğunu söylüyordu?</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kissinger’ın başlığıyla yani “Aydınlanmanın Sona Erme Biçimi” ile başlarsak, Aydınlanma gibi bir (Jürgen Habermas’ın sözleriyle) “bitmemiş proje”nin nasıl bitebileceğini sorabiliriz.<span id="easy-footnote-2-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-2-10137" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> Yoksa bizim Çin uzmanı şimdi de Giambattista Vico, Johann Gottfried von Herder, Edmund Burke, Thomas Carlyle, Hippolyte Taine, Ernest Renan, Benedetto Croce, Friedrich Meinecke, Oswald Spengler, bazen Nietzsche, ve son dönemde başka bir Çin uzmanı Nick Land gibi isimlerin temsil ettiği Aydınlanma karşıtı geleneğe mi katıldı? Yazımın bundan sonraki kısımları Kissinger’ın makalesine bir cevap içerir ve daha önce <i>e-flux journal</i> adlı dergide “On the Unhappy Consciousness of Neoreactionaries” [Yeni Gericilerin Üzgün Bilinci] ve “Cosmotechnics as Cosmopolitics” [Kozmopolitika Olarak Kozmoteknik] başlıklarıyla yayınladığım iki makalenin devamı olarak da okunabilir.<span id="easy-footnote-3-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-3-10137" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>1. “‘Beyaz’<span class="Apple-converted-space">  </span>Halklar”ın “Belirleyici Hataları”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Şen ilerlemeciler, Aydınlanmanın zuhurunu dibine kadar takip ettiler ve ışığın onları aslında zifiri karanlıktan başka bir yere çıkarmadığını anladılar. Devasa bir sürprizdi son: bir boşluk. Kissinger’ın sözleri de insanlığın uçurumu durumundaki bu sona tanıklık etmiyor mu? Ancak sabık dışişleri bakanı, bilgisayar bilimcilerinden felsefe tarihini anlamalarını talep ettiğinde hangi tarihi ve hangi felsefeyi kastettiğini ayrıntısıyla belirtmez. Kissinger, Batı Medeniyetinin tepe noktası yıkıldığında takip edecek ızdırabı tarif eder; Oswald Spengler buna Batı’nın “çöküş” ya da “düşüş”ü (<i>Untergang</i>) der. Kissinger ve Spengler’ın görüşleri arasındaki benzerlik, tesadüfi olmaktan çok uzak, ne de olsa Spengler, Kissinger’ın Harvard’da savunduğu tezin konusuydu. “The Meaning of History: Reflections on Spengler, Toynbee, and Kant” [Tarihin Anlamı: Spengler, Toynbee ve Kant üzerine düşünceler] başlıklı tez, tarihte belirlenimcilik ve özgürlüğe odaklanıyordu ve Spengler’ın tarihi canlı bir süreç olarak ele almasını işliyordu. Kissinger’ın dediği gibi: “Yaşam elem dolu, doğum ise ölüm saçıyor. Fanilik varoluşun yazgısı. Hiçbir medeniyet ebediyen sürmedi, hiçbir arzu tam manasıyla yerine gelmedi. İşte size zorunluluk, tarihin alınyazısı, ölümlülük ikilemi.”<span id="easy-footnote-4-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-4-10137" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span> Aydınlanma da bundan müstesna değildi; Batı’nın kaderinde sadece bir geçiş aşamasıydı. Bu geçişin sonunda yeni bir felsefe zorunlu oldu. Fakat, bu felsefenin ne olabileceğini teşhis etmek gayet zor; nitekim, 21. yüzyıl hızlı jeopolitik dönüşümler geçiriyor: Batı’nın kırılganlığını açığa vuran 9/11 ve Afrika, Latin Amerika ve Güney Pasifik’teki gelişim planları aracılığıyla dünya düzenini sessizce yeniden şekillendiren Çin’in yükselişi gibi fevkalade hadiseler bunlardan sadece bazıları.</span></p>
<p class="p1">Kissinger makalesinde modern teknoloji sayesinde Aydınlanma felsefesi yayıldı -ya da daha doğrusu evrenselleşti- derken haklıdır. Ancak, Aydınlanmanın sadece aklı ve akılcılığı teşvik eden entelektüel bir hareket değil, aynı zamanda temel bir politik hareket olduğundan bahsetmeye hiç yanaşmaz.<span id="easy-footnote-5-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-5-10137" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Seyrüsefer ve askerlik teknolojisi, Avrupa güçlerine dünyayı sömürgeleştirme imkânı verdi ve şimdi küreselleşme dediğimiz şey ortaya çıktı. Ortak düşünceye göre bir bütün olarak Aydınlanma, batıl inançla (illa dinle değil) savaşarak insanlığı ve evrensel değerleri tam manasıyla tahakkuk ettirmeyi amaçlamıştı ve bu savaşın bilim ve teknoloji sayesinde kazanılacağı sanılmıştı. Yeni seyrüsefer ve haritacılık araçları yaratmanın yanında Aydınlanmanın kendisi zaten bir yönlendirme süreciydi; Batı’yı bu dönüşümün merkezi ve evrenselliğinin kaynağı olarak konumluyordu.</p>
<p class="p1">Modern teknoloji, Aydınlanma düşüncesini yaysa da kendini tahakkuk ettirme süreci kendini inkara neden oldu: Jeopolitik bir bakış açısından Aydınlanma diyalektiği belirdi. 1931 tarihli <i>İnsan ve Teknik</i> isimli kısa kitabında Oswald Spengler, teknolojisini ihraç eden Batı’nın büyük bir hata yaptığını söylüyordu:</p>
<p class="p1">Geçen yüzyılın sonunda, kör olmuş iktidar hırsı, ölümcül hatalarını yapmaya başladı. Muazzam mülklerini tesis etmiş teknik bilgilerini kendilerine saklamak yerine, “beyaz” halklar onu dünyanın her yerine, her <i>Hochschule</i> yani yüksekokula, hem sözlü hem yazılı biçimde pervasızca sundu, ve afallamış Yerlilerin ve Japonların hürmeti onlara büyük haz verdi.<span id="easy-footnote-6-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-6-10137" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span></p>
<p class="p1">Sonuç olarak, der Spengler, Japonlar “birinci sınıf teknisyen oldular, ve Rusya’ya karşı verdikleri savaşta [1904-1905] öyle bir teknik üstünlük elde ettiler ki öğretmenlerinin bu üstünlükten çıkaracakları pek çok ders var.<span id="easy-footnote-7-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-7-10137" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span>” Japonya, teknolojik küreselleşmenin ikilemini sundu: Bir taraftan, teknolojinin yayılımı küresel bir zaman ekseni inşa ederken ve Avrupa modernliğini bütün medeniyetlerin eş zamanlama ölçüsü hâline getirirken; diğer taraftan, aynı yayılım, modern bilimi ve teknolojiyi, Avrupa modernliğinin hususi mülkiyeti olmaktan kurtardı ve Batı’yı küresel rekabete maruz bıraktı. Hegel’in <i>Tinin Fenomenolojisi</i> adlı eserinde belirttiği gibi, Aydınlanma inancı dinî inancın yerini aldı ama kendini sadece bir inanç olarak gerçekleştirmedi. Bu suretle, Aydınlanma düşüncesi bizi küreselleşmeye doğru uzun bir yola baş aşağı sürükledi; hem de bu düşüncenin olumsuzlanması, düşüncenin hakkından gelirken. Bu, sömürgecilik sonrası Batı eleştirisi için mükemmel bir fırsat olurdu ancak hikâye bu kadar basit değil.</p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>2. Küresel Zaman Ekseninin Kurulması ve Kıyametvari Sonu</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kissinger yanılıyor: Aydınlanma sona ermedi. Aslında gözetleme için kullanılan teknoloji, ifade özgürlüğüne de olanak sağlar ve bunun tam tersi de geçerlidir. Fakat şimdi teknolojiye dair bu antropolojik ve faydacı okumayı bir tarafa bırakalım ve modern teknolojiyi bilgi ve rasyonelliğin kurucu ve belirli bir biçimi olarak ele alalım.<span id="easy-footnote-8-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-8-10137" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span> Modern teknoloji -yahut Aydınlanma felsefesinin dayanak yapısı- kendine has felsefe hâline geldi. Marshall McLuhan’ın “Aracı ortam, mesajın kendidir.” dediği gibi, teknolojinin evrenselleşen gücü de Aydınlanmanın politik projesi şeklini aldı. Teknoloji, Aydınlanma düşüncesinin rolünü üstlenirken ve hatta icra ederken ortam da anlamın taşıyıcısı olmaktan çıktı ve bunun yerine <i>anlamın kendisi</i> oldu, ilerlemeyi temin eden bilgi oldu. Batı’nın sarsılmaz bir evrensel değeri olarak demokrasiyi öve öve bitiremezken, görünen o ki, Donald Trump’ın zaferi, demokrasinin egemenliğini bir komediye çevirdi. Birden fark ettik ki Amerikan demokrasisi aslında kötü bir popülizmden hiç de farklı değilmiş. Özellikle, Cumhuriyetçilerin lideri, Kim Jong-un’un diktatörlüğüne hayran olduğunu halk önünde ilan ettiğinde, Aydınlanma düşüncesi döneminin ve bununla birlikte Kant’ın hasret duyduğu cumhuriyetçiliğin nihayete erdiği konusunda Kissinger ile hemfikir olmaktan kendini alamıyor insan.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ancak, Aydınlanmanın bu naif tasviriyle yetinemeyiz. Voltaire gibi yazarların Batı’daki üstün değeri vurgularken kültür farklarını görmezden geldiğini iddia etmek adil olmaz; örneğin, Voltaire, Çin’in 4 bin yıllık kadim kültürünü ve astronomi konusunda uzman olan imparatorunu methetmiştir.<span id="easy-footnote-9-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-9-10137" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span> Şaşırtıcı görünebilir ama Johann Gottfried von Herder, bu ilgiyi alıp Voltaire’in kendisine karşı bir silaha çevirmiştir, kültür farklarına hassasiyeti yok diye mösyöyü suçlamış, bilimsel yöntemlerin sınıflaması ve genellemelerini farklı kültürlere uygulamaya fazla teşne olmakla itham etmiştir.<span id="easy-footnote-10-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-10-10137" data-hasqtip="9" aria-describedby="qtip-9"><sup>10</sup></a></span> Gerçi, Herder’e nispetle Voltaire düşüncesinde, kültür farklarının daha az politik kapsama sahip olduğu da bir gerçek.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kissinger’ın da işaret ettiği gibi, filozofların önerdiği evrensel değerlerin dünya çapında yayılması sadece modern teknoloji aracılığıyla mümkün. Bu teknoloji aynı zamanda Aydınlanma dönemine son verdi ya da onu tamamladı ve şimdi yeni bir rehber felsefe ihtiyacı yaratarak âdeta bildiğini okuyor. Bu felsefe ne olabilir? Hümanizm-ötesi bir felsefe mi? Muhafazakâr bir Avrasya devrimi mi? Nick Land’in önerdiği gibi kapitalizmi hızlandırmak mı? Belki de aynı şeyin solcu versiyonu? Ne de olsa ikisi de kapitalizmin çelişkilerini hızlandırıp nihayetinde kendini imha etmesiyle ondan kurtulmayı umuyorlar. Henri de Saint-Simon da zamanında sanayileşmeyi hızlandırıp ulaşım ağlarının gelişmesi sonucunda sosyalizmin geleceğini söylemişti; çünkü hammaddeler ve ürünler güya daha eşit dağıtılacaktı.<span id="easy-footnote-11-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-11-10137" data-hasqtip="10" aria-describedby="qtip-10"><sup>11</sup></a></span>“ 19. Yüzyılın Başkenti Paris” başlıklı makalesinde Walter Benjamin, Saint-Simon’un takipçilerindeki beklentinin sınıf mücadelesi değil dünya ekonomisinin gelişmesi olduğunu söyler.<span id="easy-footnote-12-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-12-10137" data-hasqtip="11" aria-describedby="qtip-11"><sup>12</sup></a></span> İyi inşa edilmiş bir demiryolu ağı aslında eşitsizliği körükleyebilir, çünkü sermaye kaynaklarını daha etkin dağıtabilir. Hızlanma bu manada sadece Aydınlanma evrenselliğini öteye taşımanın bir yoludur. Sınırsızlaştırmanın başka bir sürecini yaratacaksa yalnızca, hızlanan teknoloji kapitalizmin sonunu nasıl getirebilir? Biri çıkıp mutlak sınırsızlaşmayı savunabilir, ama bu Hegel’in Deleuze’e arkadan yanaşması ve ona ucube bir çocuk vermesi olacaktır. Bazıları da çıkıp teknolojinin bizzat kapitalizme üstün geldiğini savunuyor ama bu da kapitalizme insansı bir yaratık gözüyle bakma ve teknoloji vasıtasıyla akamete uğrayıp hükümsüz kalacağına inanma anlamına gelir; tıpkı PC bilgisayardan Mac bilgisayara geçtiğinde nasıl e-mail göndereceği hakkında hiçbir fikri olmayan yaşlı bir insan gibi.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu arada, kabul etmek gerekir ki teknolojik hızlanma tarihsel bakımdan küreselleşme için zorunluydu, çünkü Batılı olmayan ülkelerin Batı egemenliğindeki jeopolitik arenaya girebilmeleri yalnızca modern teknolojinin uygun fiyatlara montajı, ucuz işgücü ve ucuz hammadde ile olmuştur. Hem André Leroi-Gourhan’ın hem de Gilbert Simondon’un işaret ettiği üzere, ileri sanayi teknolojisine sahip gruplar, sanayileşme öncesi teknolojiyle yetinen gruplar üzerinde nüfuzlarını artırabiliyorlardı.<span id="easy-footnote-13-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-13-10137" data-hasqtip="12" aria-describedby="qtip-12"><sup>13</sup></a></span> Özellikle Simondon’a göre, azınlık gruplarının kültür namına teknolojiye karşı isyanı, teknolojinin rolünü yanlış anladı; çünkü Simondon, teknoloji içinde, kültür farkı sınırlarını aşan bir akılcılık görür. Daha da önemlisi Simondon, yabancılaştırma sorununu ve kültürle teknoloji arasındaki çatışmayı çözmek adına, teknolojinin yükselen yetkinliğinin yeni perspektifler sunacağına dair umudunu diri tutar. Fakat bu mesele Simondon’un iyimserliğiyle çözülemeyecek kadar karmaşık. Sömürgeleştirme ve modernleştirme sürecinde teknolojik farklar, güç farklarını hem sürdürür hem kuvvetlendirir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Fakat, Spengler’ın dediği gibi, Batı, kendi düşünürlerince altüst edilirken, ya da öyle görünürken, dünyanın öte tarafında neler oluyor? Çin örneğini ele alalım. 1978-1992 yıllarında devlet başkanlığı yapan Deng Şiaoping’in hızlandırıcı reformları, yeni milenyumda Çin’e bir liderlik rolü sundu. Şencen, Çin’in silikon vadisi oldu ve bugün dünyadaki en çılgın şehir tecrübelerini sunuyor. Soğuk Savaştan beri beliren en yeni jeopolitik düzenlemelere bugün tanıklık etmemiz, teknolojik hızlanma ve ona eşlik eden ekonomik zafer sayesinde: Dijital yenileşme ve makineleşme vasıtasıyla Doğu, Batı’yı geride bırakıyor. Tam da bu sebeple Donald Trump, Çin’in ABD’yi işinden ettiğini dile getirdi: Ucuz işgücü nedeniyle başka ülkelerden Çin’e havale edilen meslekleri şimdi makineler üstleniyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu teknolojik hızlanma bir kopuş değil, Aydınlanmanın devamı hükmündedir. Kissinger’ın makalesi, akılcılığı ve epistemolojiyi bünyesinde toplayan teknolojinin hakiki bir evrensellik olduğu olgusunu göz ardı eder. İşte bu yüzden, günümüzdeki durumu, Aydınlanmanın başka biçimlerde devamı değil de sonu olarak yorumlar. Peki biz şimdi evrensel ile göreceli olanı dengelemeye mi çalışıyoruz? Yahut bu zıtlığın kendisi bir sorun mu? Evrensellik hakkında bir inceleme yazmak burada bizim çerçevemizi aşar (her ne kadar bu kaçınılmaz bir mesele olsa da). Evrenseli öz hâline getirme ve bir temel olarak tesis etme arzusu, onu varoluşun herhangi bir boyutu değil de esas varlık gibi görmeye sevk eder bizi. Görececiler, evrenseli reddederler; onu tikel olanla bağdaştırma zahmetine bile girişmezler. Bu muhalif düşünce hem sağ hem de sol halkçılığının merkezindedir. Aynısı insanlık kavramı için de geçerli. İnsanı öz hâline getirip kültür ve doğanın tüm tikellerini aşan bir evrensel kalıbına soktuğumuzda nihilizmden farksız bir hümanizm elde ederiz. Bu çıkmazdan kurtulmak için öncelikle bize aktarılan insanlık kavramını askıya almalıyız. Burada Carl Schmitt’in <i>Siyasal Kavramı</i> eserindeki eleştirisini hatırlayabiliriz: “İnsanlık kavramı, sömürgeci yayılım için özellikle uygun bir ideolojik aygıttır; etik-insani biçiminde ise ekonomik sömürgeciliğin özgün bir aracıdır. Burada Proudhon’un az çok değiştirilmiş bir ifadesini hatırlarız: İnsanlığı diline dolayan kişi sahtekârdır.”<span id="easy-footnote-14-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-14-10137" data-hasqtip="13" aria-describedby="qtip-13"><sup>14</sup></a></span></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İnsanlık kavramını reddetmek, eş zamanlama işlevi gören modernleştirme sürecine ait birleştirici bir insan söyleminin yarattığı yanılsamayı mahvedecektir. Modern teknoloji, Batılı olmayan tarihleri, Batı modernliğinin küresel zaman eksenine uydurur. Hem bir <i>fırsat</i> hem de bir <i>sorun</i> olarak eş zamanlama süreci, dünyaya bilim ve teknolojiyi kullanma imkânı sunar, fakat aynı zamanda o dünyayı küresel bir zaman eksenine sürükler; hümanizmin canlandırdığı bu eksen, nihayetinde ister teknolojik bir fevkaladelik yahut “zekâ patlaması” yaşansın, ister “süper zekâ” ortaya çıksın, kıyametvari bir sona doğru ilerler. Bu küresel zaman eksenini Martin Heidegger 1967 yılında zaten tarif etmişti: “Felsefenin sonu aslında bilimsel-teknolojik bir dünyanın ve bu dünyaya özgü toplumsal düzenin yönlendirilebilir düzenlemesinin zaferine işaret eder. Felsefenin sonu demek Batı Avrupa Düşüncesi üzerine kurulu dünya medeniyetinin başlangıcı demektir.<span id="easy-footnote-15-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-15-10137" data-hasqtip="14" aria-describedby="qtip-14"><sup>15</sup></a></span>”</span></p>
<p class="p1">Oryantalistler, “<i>Ne kadar da abartılı bir ifade!</i>” diye esrarlı bir tebessümle karşılık verebilirler. Fakat, bizi çevreleyen teknik teçhizatı gözlemlediğimizde ve bizi bir kıyamet sonuna sürükleyen devasa gücü incelediğimizde hakikat kendiliğinden ortaya çıkar. “Felsefenin sonu” derken Heidegger’in kastettiği şey, antropolojik makinenin zaferinden başka bir şey değildir; bu zafer de teknolojik hızlanma vasıtasıyla <i>Homo sapiens</i>i [Bilen insan] <i>Homo deus</i> [Tanrı insan] olarak yeniden icat etmek isteyen hümanizmin zaferidir. Yeni-gericiler ve hümanizma-ötesini savunanlar, hümanizma-sonrası zaferciliği namına, yapay zekâyı överler, çünkü süper-zekâ ve teknolojik fevkaladelik “yüce insanlığın imkânını” gösterir.</p>
<p class="p1"><span class="s1">Karanlık Aydınlanma denen şey, feci bir zekâ patlaması vasıtasıyla, Heidegger’in dile getirdiği “felsefenin sonu”nu eşiğe itme çabasıdır. Pi yıldızını (kötü şans) Tai yıldızının (iyi şans) izlediği <i>I Ching </i>metninde olduğu gibi, aşırı kötüden iyiye dönecek şekilde, bu patlama da Batı’yı kendini yeniden keşfetmeye zorlayacak -ya da bu görüşü savunanlar öyle inanıyorlar. Onlar, mesihçi bir hızlanmanın uçuruma sürüklediğini teyit ederler ve kendilerini hümanizm karşıtları olarak görürler. Peki bu uçurumun ardında ne var? Robin Mackay’in hakkıyla işaret ettiği üzere, bu hızlanmacı görüşün ölümcül hatası, “Sermaye yoluyla açılan sınırların ufkunda, kurulu güç yapılarının olmayışından süzülen asli bir arzunun ortaya çıkacağına inanmaktır.<span id="easy-footnote-16-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-16-10137" data-hasqtip="15" aria-describedby="qtip-15"><sup>16</sup></a></span>” Mutlak sınırsızlaşmanın bu bilinmez sonu, kumarhane jetonlarına bakakalan kumarbazlar olarak yorumlanabilir. Yönsüzleşmeyi hızlandırmak, küresel zaman ekseninden çıkmaya imkân sunmaz. Aksine, kurulu düzenleri ve uzlaşımsal işleme biçimlerini sadece bir süreliğine akamete uğratır. Örneğin Çin’de veri akışı için bant genişliğini ve depolama kapasitesini genişletmek, toplumsal itibar sistemlerinin<sup>*</sup> artışına neden oldu, bunun da amacı sermaye akışını dengelemek ve bölgelere göre tekrar dağıtmaktı. Berlin Freie Üniversitesi’nde geçenlerde yürütülmüş bir araştırmaya göre, araştırmacıların sorularına yanıt veren Çinlilerin yüzde sekseninin bu toplumsal kredi sistemlerini onayladığını ya da ziyadesiyle onayladığını, yüzde on dokuzunun tarafsız kaldığını, sadece yüzde birinin karşıt olduğunu gösterdi.<span id="easy-footnote-17-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-17-10137" data-hasqtip="16" aria-describedby="qtip-16"><sup>17</sup></a></span> Hızlanmaya içkin aksatıcı ve kıyameti hatırlatan nitelikler hiçbir surette hümanizm karşıtı değildir. Aslında, devasa bir yıkım vasıtasıyla kendini korumak için savaşan uç bir hümanizm ortaya çıkarır: 21. yüzyıl hümanizmi.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Peki Hartmut Rosa gibi sosyologların yaptığı şekilde, herhangi bir yavaşlama önermeden, Batı modernliğinin küresel zaman ekseninin eş zamanlamasından kurtulmak mümkün mü? Kazanımlarını diğer yönlere ilerletmek adına etkisini kırma kabiliyetimiz var mı?</span></p>
<p class="p1">Burada “hızlanma” kelimesine geri dönmek gerek, çünkü hızlanma ve sürat arasındaki incelenmemiş ilişkinin bizi aldatması gayet kolay. Eğer lise fiziğini hatırlarsak, h = (i1-i2)/z formülünden hareketle, (i1’den i2’ye) ivme değişimini zamana böldüğümüzde hızlanmayı elde ederiz. <i>İ</i> ivmedir, sürat değil. İvme, hem büyüklük hem yöne sahip bir taşıyıcıdır, sürat ise sırf büyüklüktür. Sürati uç noktalara taşımayan, aksine, hareketin yönünü değiştiren, yani zaman ve teknolojik gelişme bakımından teknolojiye yeni bir çerçeve ve yönelim veren başka bir hızlanma biçimi neden düşünmeyelim? Böyle yaptığımızda, geleceğin çatallandığını hayal edebiliriz, kıyamete doğru ilerlemek yerine, ondan sapan ve çoğalan bir gelecek görebiliriz. Fakat teknolojiye yeni bir çerçeve vermek ne demek? Bunu yapmak için, <i>çoklu kozmoteknik</i> ışığında ya da basitçe söylemek gerekirse tarihsel bakımdan izlenebilir ve hâlâ üretken olan teknik-çeşitlilik izinde, bilgi felsefesi ve bilme yöntemleri sorunu üzerine sistemli biçimde muhakeme edip çalışarak modern teknolojiyi yeniden nasıl sahiplenebileceğimiz üzerine düşünmek zorunludur. <i>The Question Concerning Technology in China: An Essay on Cosmotechnics</i> [<i>Çin’deki Teknoloji Meselesi: Kozmoteknik Üzerine bir Deneme</i>] (2016) başlıklı çalışmamda bu projeyi başlatmıştım; farklı teknoloji kavrayışlarını ayrıntısıyla incelemek ve hem tarih hem de gelecek açısından böyle bir teknik-çeşitliliği tasavvur etme imkânının derinlerine inmek için Çin’i bir örnek olarak seçmiştim. Kuşkusuz Çin ile sınırlı olmayan çoklu kozmoteknik önerisi, “teknik” kavramını yeniden tartışmaya ve teknik evrim koşullarını yeniden incelemeye bizi çağırır.</p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>3. Teknik-Çeşitlilik ve Geleceğin Çatallanması</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Teknik, insanlaşma sürecinde -yani insanın bir tür olarak kavranmasında, çünkü bu kavrayış, hafızanın dışa açılmasını<sup>**</sup> ve insan organlarının özgürlüğünü ifade eder- antropolojik bakımdan evrenseldir. Yazıp çizen insanlar, hafızalarını ve muhayyilelerini dışa açtılar; çakmaktaşı üreten eskiler de parmaklarıyla birçok faaliyet yapmaktan kurtuldular. Teknolojinin evrensel bir boyutu olduğunu inkâr etmiyoruz; ancak bu, boyutlardan sadece bir tanesi. Kozmoteknik bakış açısına göre, teknik temelde hususi coğrafi ve kozmolojik özgüllüklerle harekete geçer ve kısıtlanır. Küresel çapta kendini-yok-etme beklentisine bir cevap vermek istersek evrendeki insanın yerellik ve yerleri üzerine dikkatle hazırlanmış söyleme geri dönmemiz gerek. Bunu becermek için her şeyden önce teknoloji sorununu yeniden açmamız lazım; sırf iki kozmoteknik yerine, yani modernlik öncesi teknik ve modern teknik yerine, birçok kozmoteknik tasavvur etmemiz lazım. Yerellik kelimesi ve politikalarına elbette dikkatli yaklaşmalıyız. Gelenek veya kültürün nostaljik talepleri, milliyetçilik için sorunlu sonuçlar doğurabilir; meseleye diyalektik yaklaşılmadığında, kültürel özcülük ve etnik-fütürizm bunlardan bazılarıdır. Burada, kültür veya doğa namına modern teknolojilere başkaldıran küçük grupları hesaba katmıyoruz; daha ziyade, her şeyden önce tekniğin indirgenemez çokluğunu teyit ederek, teknolojiyi yeniden sahiplenmeye yönelik genel bir strateji hazırlıyoruz. Her ne kadar Simondon, kozmoteknik kavramı için bir ilham kaynağı olsa da miras aldığı Batı Aydınlanma hümanizmi geleneği ötesine tekniği konumlandırmak söz konusu olduğunda eleştirisi yeterli olmaz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Çoğulculuk teklif etmek, hem gericilere hem de devrimcilere atfedilecek bir hareket. Voltaire’in en amansız rakibi ve “İnsanlığın Oluşumu için Tarih Felsefesi” başlıklı makalenin yazarı olan Herder örneğine bakalım: Herder, bir kitap kadar uzun olan 1774 tarihli bu makalede kültürel tecrübelerin, değerlerin ve duyguların indirgenemez biçimde çeşitli olduğunu söyler. Öyleyse Herder’e milliyetçi denebilir mi? Lutherci bir rahip, Kant’ın takipçisi, Goethe’nin danışmanı olan Herder’i çoğu kişi Alman milliyetçiliğinin ve <i>Volksgeist</i> anlayışının kurucu figürü olarak görür. Fakat bu görüş her yerde kabul görmez. Meineke bir keresinde şöyle bir soru sormuştu: “Yeni bir çağ yaratmak için ortaya çıktığında, hem hümanizm hem de milliyetçilik ilan eden Herder değil miydi?<span id="easy-footnote-18-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-18-10137" data-hasqtip="17" aria-describedby="qtip-17"><sup>18</sup></a></span>” Hans-Georg Gadamer ve Isaiah Berlin gibi filozoflar da Herder’de hem halkçılık hem çoğulculuk görürler, ya da Charles Taylor’ın söylediği gibi, hem halkçılık hem de “değerlendirmecilik<sup>***</sup>” görürler.<span id="easy-footnote-19-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-19-10137" data-hasqtip="18" aria-describedby="qtip-18"><sup>19</sup></a></span> Kimileri de Herder’e hakiki bir kozmopolit düşünür olarak bakar; kozmopolitliği homojenlikten ziyade heterojenlikte kurduğunu düşünür; farklılıkları onaylamasının vasıtası da her kültürün eşsiz bir öze sahip olduğunu iddia etmesi değil, yerelliğin önemini ve tüm kültürlerin eşitliğini tartışmasıdır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İnsanlar muhtelif simgesel ve dilsel dünyalarda şekillenmiştir. Farklı bilgi biçimleri ve hem dünyayla hem de yeryüzüyle kurdukları farklı ilişkiler, modern bilim ve teknolojideki ilerlemeleriyle ölçülemez. Aydınlanmanın Sonu Gadamer, Berlin ve Taylor’dan sonra Herder’i sahiplenmekle başlar çünkü onlarınki sadece ilk adımdı. Belirli bir <i>Volk</i> [halk] fikrine çekilmek yerine ve gittikçe soyutlanan gruplar arasındaki gerilimi çözmek için empati ve duyarlılığa bel bağlamaktansa heterojenliğin dönüştürücü gücünü anlamak zorundayız. İnsan-çağıyla ilişkilendirilen ekolojik sorunlara cevap olarak Philippe Descola gibi antropologlar ve diğerleri, kökten çoğulculuk sorununu yeniden gündeme getirdiler; öyle ki çok-kültürcülük yerine “çok-doğacılık” anlayışını hesaba kattılar. Çünkü doğa ve kültürü karşı kutuplara yerleştiren doğacılık, basbaya modernliğin ürünüdür; dünyanın diğer yerlerinde, insan olmayanların nasıl algılandığını hesaba katmaz. Fakat, bir eş zamanlama süreci olarak modernleşmeyle birlikte, bir taşma noktasına rastlarız ve hiç sorgulanmadan evrenselmiş gibi miras alınan doğa ve teknik gibi kavramlar yeniden tartışmaya açılır. Çoğulculuğa bu çağrı, bizim için, modern teknoloji ve bilimi bilinçli bir şekilde yeniden sahiplenmeyi, ona yeni bir yön vermeyi hatırlatır, çünkü gezegene yayılmış olması bize bu imkânı sunar.<span id="easy-footnote-20-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-20-10137" data-hasqtip="19" aria-describedby="qtip-19"><sup>20</sup></a></span></span></p>
<p class="p1">Diğer taraftan, Kissinger’ın Aydınlanmanın sonu iddiasını değerlendirdiğimizde bunu bütün tarihsel zamanların Avrupa modernliğine ait eş zamanlayıcı ölçüye doğru harekete ettiği bir tek küresel zaman ekseninin tam tahakkuku olarak algılayabiliriz. İşte bu, yönelimin bozulduğu, hatta yönün kaybolduğu, Batı’ya nispetle Doğu’nun yitip gittiği bir andır. Faşizmin ve yabancı düşmanlığının talihsiz bilinci, Doğu’ya karşı güdülen bu tavırdan ileri gelir: Yanıt olarak da rahat bir kimlik politikası ve teknolojinin estetik politikasını sunar.</p>
<p class="p1"><span class="s1">Etraflıca konuşursak, böyle bir yönelim bozukluğu, çağdaş kapitalizmin arzu edilen zorunlu sınırsızlaştırması olarak görülebilir, çünkü zaman ve yer kısıtlamalarını aşıp birikimi kolaylaştırır. Savaş, harika bir parçalama tekniğidir, <i>Uber</i> ve <i>Airbnb</i> uygulamalarından çok daha etkindir. 1933 tarihli <i>The Hour of Decision: Germany and World-Historical Evolution</i> [<i>Karar Vakti: Dünyanın Tarihsel Evrimi ve Almanya</i>] çalışmasında Spengler, devrin jeopolitik krizine karşı mümkün tek cevabı savaş makinesi olarak görmüştür: “İngiltere, zenginliğini savaşlarla kazandı, muhasebe ya da borsa oyunuyla değil… [Almanya] savaşlarını yabancı paraya bel bağlayarak ve o parayı geri ödemek için yapmak zorunda kaldı, ve ufacık bir eyaletin diğerinden aldığı, kendi memleketinin sefil harabelerine savaş açtı.<span id="easy-footnote-21-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-21-10137" data-hasqtip="20" aria-describedby="qtip-20"><sup>21</sup></a></span>”</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Savaş bir çözüm olacak diye medet ummak, Batı’ya özgü değil: Kyoto ekolü filozofları da modernliğin üstesinden gelmek için topyekûn savaşı önermişlerdi.<span id="easy-footnote-22-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-22-10137" data-hasqtip="21" aria-describedby="qtip-21"><sup>22</sup></a></span> Günümüzde, yapay zekânın gelişimi ve uzay teknolojisi üzerinden yürütülen rekabet, böyle bir savaşın yeni koşulu olabilir mi? Spengler’ın 1933 yılında yazdığı üzere, bazı güçler bizi geriye doğru sürüklüyor. Onun çağı ve bizimki arasındaki ana benzerlikleri hatırlamaya değer, ancak farklara da özel bir ilgiyle yaklaşmak gerek. Spengler, <i>Karar Vakti </i>eserinde, Batılı olmayan medeniyetlerde, modernlikle birlikte ortaya çıkan ve sömürgecilik mantığıyla özdeşleşen belirli bir dogmatik düşünceye işaret eder:</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hintler ve Çinliler gibi hatırlanamayacak kadar eski “<i>Fellahîn</i><sup>****</sup>” ırklar, büyük güçler dünyasında bir daha asla bağımsız bir rol oynayamayacaklar. Efendilerini değiştirebilirler, Hintlerin İngilizlere yaptıkları gibi, birini saf dışı bırakabilirler, ancak diğerine boyun eğerler. Kendilerine özgü siyasi bir varoluş biçimi asla üretemeyecekler. Çünkü çok eskiler, çok katılar, çok bitkinler.<span id="easy-footnote-23-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-23-10137" data-hasqtip="22" aria-describedby="qtip-22"><sup>23</sup></a></span></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu iflasın nedeni büyük ölçüde ne Batı’da ne de başka bir yerde teknoloji sorununun yeterince işlenmemesidir: Teknoloji bir fayda olarak kalır; fayda ve verimlilik sınırlarının ötesinde amaçlar âlemi aramanın da bir yolu yoktur. Verimlilik, teknolojik yenilenmenin çok önemli bir unsurudur, ancak kısa vadeli menfaatler yerine uzun vadeli bir vizyonla ölçülmelidir. Sömürge mantığını muhafaza eden bir diğer şey de bir çıkış yolu göremeyen sinizmdir. Bütün bunlardan sonra, teknolojik doğrusallık ile insanlığın ilerlemesinin özdeşleştiği bir yerde, yapay zekâya hükmedecek ekonomik ve jeopolitik rekabetten kim kaçabilir? Hiç şüphe yok ki yapay zekâ hem toplumlarımız hem de ekonomilerimiz üzerinde önemli etkiler yaratacak. Çin ve Rusya teknolojik yenilenme yürüyüşlerini yavaşlatırlarsa rekabet avantajlarını kaybedecekler. Putin daha 1 Eylül 2017’de bir sınıf dolusu Rus öğrenciye “Yapay zekâya liderlik eden dünyaya hükmedecektir.” demişti.<span id="easy-footnote-24-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-24-10137" data-hasqtip="23" aria-describedby="qtip-23"><sup>24</sup></a></span> Fakat, teknolojik hızlanma ve yenilenme egemenlerin ve sermayenin ortak amacı olsa da, birçok süreçte insanın rolünü elinden alan teknolojik sistemler karşısında çaresizliğimiz gittikçe artacak ve insanın sinizmi derinleşecektir. Bu çıkmaz karşısında makul tek cevap, hakiki felsefi düşünce olacaktır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yanlış anlaşılmasın, modern bilim ve teknolojinin kötücül olduğunu kastetmiyorum (hem zaten araştırdığım ilk alanlara nasıl kötücül diyebilirim?). Batı’nın dayattığı kötücül modern teknolojinin Avrupalı olmayan kültürleri ve gelenekleri harap ettiğini ve bu yüzden modern bilim ve teknolojiden vazgeçmemiz gerektiğini de söylemiyorum. Maksadım sadece bu tarihsel sürecin nasıl yeniden düşünülebileceğini ve hayal edip gerçekleştirmek üzere hangi geleceklerin hâlâ elverişli olduğunu tartışmak. Eğer Aydınlanma düşüncesini evrenselliğin ve akılcılığın rehberlik ettiği geri dönülmez bir süreçmiş gibi modern teknolojiyle özdeşleştirirsek geriye sorulacak tek bir soru kalır: Olmak ya da olmamak?! Ama eğer çoklu kozmotekniklerin var olduğunu onaylarsak ve bunların bize katıksız akılcılığın sınırlarını aşmaya imkân sunabileceğini teyit edersek, hiç bitmeyen modernliğin ve ona eşlik eden felaketlerin haricinde bir yol bulabiliriz. Akılcılığı sırf katı ve katıksız akletmeymiş gibi yanlış anlamak gerçekten trajik bir durum, ama maalesef genelde öyle anlaşıldı. Leibniz’den tutun da yapay zekâ ile öğrenme ve sibernetik çağına kadar olan akıl ve aklın doğa ve teknolojiyle ilişkileri tarihi, şimdiye dek olduğundan farklı şekilde inşa edilip sorgulanmalı.<span id="easy-footnote-25-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-25-10137" data-hasqtip="24" aria-describedby="qtip-24"><sup>25</sup></a></span></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kültür üzerine bazı fikirler, teknolojik düşüncenin bu farklı biçimlerini anlamak için bir yol sunabilir. Çoklu kozmotekniği yeniden keşfetmek, yapay zekâyı veya yapay zekâ ile öğrenmeyi reddetmek değil, modern teknolojiyi yeniden sahiplenmek, modern teknolojinin merkezindeki çerçevelemeye (<i>Gestell</i>) yeni çerçeveler sunmak anlamına gelir.<span id="easy-footnote-26-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-26-10137" data-hasqtip="25" aria-describedby="qtip-25"><sup>26</sup></a></span> Modernliği aşmak istediğinizde sanki bir bilgisayar veya akıllı telefonmuş gibi yeniden başlatmak bir işe yaramaz. Bunun yerine onun küresel zaman ekseninden sakınmalıyız, kendi kaderinin koşullarına başka varlıkları tabi kılan bir hümanizm-ötesinden kendimizi korumalıyız, ve yeni bir ajanda önermeliyiz, yeni toplumsal, siyasal ve estetik yaşam biçimleri açan ve insan olmayanlarla yani dünya ve evrenle yeni ilişkiler kuran bir teknoloji muhayyilesi sunmalıyız. Bunların hepsi düşünülmeyi bekliyor, çünkü teknoloji sorusunu Nietzscheci bir bakış açısıyla yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor, ve bu yalnızca hep birlikte yapıldığında mümkün.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu minvalde, Kissinger’ın ifadesine bir eleştiri hedefi olarak değil, Aydınlanmanın sonunun ötesini düşünmeye bir davet olarak bakabiliriz; biçimlerinin çoğulluğu vasıtasıyla düşünme görevini üstlenme girişimi olarak yaklaşabiliriz. Belki de Kissinger’ın kapanış uyarısı, onu eleştirmemize son noktayı koyacak en münasip ifadedir: “Bu çabaya bir an önce girişmezsek çok geç kaldığımızı fark etmek çok vakit almayacak.<span id="easy-footnote-27-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/#easy-footnote-bottom-27-10137" data-hasqtip="26" aria-describedby="qtip-26"><sup>27</sup></a></span>”</span></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p class="p3"><em><span class="s1">*Dr., Leuphana Üniversitesi, Felsefe ve Sanat Bilimleri bölümü</span></em></p>
<p class="p3"><span class="s1"><sup>*</sup> Toplumsal itibar sistemi: Çin hükümetinin geliştirdiği ulusal bir itibar sistemi; vatandaşların ve işletmelerin ekonomik ve toplumsal itibarlarına bir standart getirme amacı taşır. (çn)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><sup>**</sup> <i>Exteriorization of memory</i>: Fransız filozof Bernard Stiegler, protez gibi uzantılar vasıtasıyla insanın dışa açılma sürecini tarif etmek için teknik kelimesini kullanır. Hafızanın dışa açılması da bilgi teknolojilerini ve hafızanın sanayileşmesini ifade eder. (çn)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><sup>***</sup> “Bu yanlıştır.” gibi ahlaki ifadelerin bir olgu değil de ahlaki bir değerlendirme ifade ettiğini söyleyen öğreti. (çn)</span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><sup>****</sup> <i>Fellah</i> (çoğulu <i>fellahîn</i>): Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki çiftçilere veya tarım işçilerine verilen ad. (çn)</span></p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-1-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>1 Henry Kissinger, “How the Enlightenment Ends,” <i>The Atlantic</i>, Haziran 2018, <span class="s2">https://www.theatlantic.com/magazine/archive/2018/06/henry-kissinger-ai-could-mean-the-end-of-human-history/559124/</span>.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-2-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>2 Jürgen Habermas, “Modernity: An Unfinished Project,” <i>Contemporary Sociological Theory</i>, 3. baskı, ed. Craig J. Calhoun ve diğ. (Wiley-Blackwell, 2012), 444-50. İlk baskısı: “Modernity versus Postmodernity,” <i>New German Critique</i>, no. 22 (Kış 1981): 3-14.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-3-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>3 Yuk Hui, “On the Unhappy Consciousness of Neoreactionaries,” <i>e-flux journal</i>, no. 81 (Nisan 2017) <span class="s2">https://www.e-flux.com/journal/81/125815/on-the-unhappy-consciousness-of-neoreactionaries/</span>; Hui, “Cosmotechnics as Cosmopolitics,” <i>e-flux journal</i>, no. 86 (Kasım 2017) <span class="s2">https://www.e-flux.com/journal/86/161887/cosmotechnics-as-cosmopolitics/</span>.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-4-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>4 Gregory D. Cleva, <i>Henry Kissinger and the American Approach to Foreign Policy</i> (Bucknell University Press, 1989), 38.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-5-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="s1">5 Bkz. Zeev Sternhell, <i>The Anti-Enlightenment Tradition</i>, İng. çev. David Maisel (Yale University Press, 2010), 2.</span></p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-6-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="s1">6 Oswald Spengler, <i>Man and Technics: A Contribution to a Philosophy of Life</i> (Greenwood Press, 1967), 100-1.</span></p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-7-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="s1">7 Spengler, <i>Man and Technics</i>, 101.</span></p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-8-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>8<span class="Apple-converted-space">  </span>Martin Heidegger ve Gilbert Simondon’un önerileri aynıydı, bkz. Heidegger, “The Question Concerning Technology” (1953), <i>The Question Concerning Technology and Other Essays</i>, İng. çev. William Lovitt (Garland, 1977), 3-35; ve Simondon, “Culture et technique (1965),” <i>Sur la technique</i> (PUF, 2014), 315-30.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-9-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>9 Bkz. Sternhell, <i>Anti-Enlightenment Tradition</i>, 284.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-10-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>10 Bkz. Isaiah Berlin, <i>Vico and Herder: Two Studies in the History of Ideas</i> (Viking Press, 1976), 155.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-11-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>11 Bkz. Pierre Musso, “Aux origines du concept moderne: Corps et réseau dans la philosophie de Saint Simon,” <i>Quaderni</i>, no. 3 (Kış 1987-88): 11-29.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-12-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>12<span class="Apple-converted-space">  </span>Walter Benjamin, “Paris, Capital of Nineteenth Century,” <i>New Left Review</i>, no. 48 (Mart-Nisan 1968): 77-88, 82.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-13-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>13 Simondon, “Culture et technique,” 318-19.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-14-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>14 Carl Schmitt, <i>The Concept of the Political</i>, İng. çev. George Schwab (Chicago University Press, 1996), 54.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-15-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>15 Martin Heidegger, “The End of Philosophy and the Task of Thinking,” <i>On Time and Being</i>, İng. çev. Joan Stambaugh (Harper &amp; Row, 1972), 59.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-16-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>16 Robin Mackay, “Immaterials, Exhibition, Acceleration,” <i>30 Years after </i>Les Immatériaux<i>: Art, Science and Theory</i>, ed. Yuk Hui ve Andreas Broeckmann (Meson Press, 2015), 217-46, 238.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-17-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>17 Haber ve Kamu İşleri Ofisi, Serbest Berlin Üniversitesi, “Study: More than two thirds of Chinese take a positive view of social credit systems in their country,” basın bülteni no. 198, 23 Temmuz, 2018 https://www.fu-berlin.de/en/presse/informationen/fup/2018/fup_18_198-studie-sozialkreditsystem-china/index.html.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-18-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>18 Sternhell, <i>Anti-Enlightenment Tradition</i>, 17.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-19-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>19 Mayıs 1941’de Hans-Georg Gadamer, Paris Alman Enstitüsü’nde Herder üzerine bir ders vermişti; dersin başlığı da “Volk und Geschichte im Denken Herders” (Herder’in Düşüncesinde Halk ve Tarih) idi. Bu derste Herder’in, Rousseauculuğun ötesine geçtiğini ve ansiklopedi filozoflarının kültürel önyargılarından kurtulmayı mümkün kıldığını iddia etmişti. Bkz. Sternhell, <i>Anti-Enlightenment Tradition</i>, 119. Berlin, <i>Vico and Herder</i>, 147. Charles Taylor, “The Importance of Herder,” <i>Philosophical Arguments </i>(Harvard University Press, 1995), 79-99.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-20-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>20 Bu doğa antropologlarının çoğu maalesef teknoloji sorununu göz ardı ederler; bkz. bu yaklaşımı eleştirdiğim çalışmam: Hui, “Cosmotechnics as Cosmopolitics.”</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-21-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>21 Oswald Spengler, <i>The Hour of Decision: Germany and World-Historical Evolution</i>, İng. çev. Charles Francis Atkinson (Alfred A. Knopf. 1934), 80.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-22-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>22 Bkz. Hui, <i>The Question Concerning Technology in China</i>, §23 “Nihilism And Modernity” ve §24 “Overcoming Modernity.”</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-23-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>23 Spengler, <i>The Hour of Decision</i>, 65.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-24-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>24 James Vincent, “Putin says the nation that leads in AI ‘will be the ruler of the world,’” <i>The Verge</i>, September 4, 2017, <span class="s2">https://www.theverge.com/2017/9/4/16251226/russia-ai-putin-rule-the-world</span>.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-25-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>25 <i>Recursivity and Contingency</i> [Tekrarlama ve Olumsallık] başlıklı gelecek kitabımın amacı da bu.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-26-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>26 “The Question Concerning Technology” metninde Heidegger, modern teknolojinin özünü “Gestell” olarak anlamayı önerir, bu kelime dilimize “çerçeveleme” [İng. enframing] diye çevrilir, her varlığın daimi bir kök veya kaynak olacak şekilde tasavvur edildiği anlamına gelir.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-27-10137" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>27 Kissinger, “How the Enlightenment Ends.”</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="1iCvgncX0y"><p><a href="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/">AYDINLANMA SONRASINDA NE BAŞLAR?</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8222;AYDINLANMA SONRASINDA NE BAŞLAR?&#8220; &#8212; Sabah Ülkesi | Kültür-Sanat ve Felsefe Dergisi" src="https://www.sabahulkesi.com/2019/04/23/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/embed/#?secret=rXvL6Gxxyh#?secret=1iCvgncX0y" data-secret="1iCvgncX0y" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/">Aydınlanma Sonrasında Ne Başlar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/aydinlanma-sonrasinda-ne-baslar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Devletinin Temel Değerleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-devletinin-temel-degerleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-devletinin-temel-degerleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Mar 2017 10:03:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ayhan Bıçak]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad Çeşitleri]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devletinin Temel Değerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlılarda adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14187</guid>

					<description><![CDATA[<p>Düşünce ve eylemlerin dayandığı unsurlar olarak değerler, toplumsal düşün, cenin temelinde yer alırlar. Başka bir deyişle değerlerin araştırılması, toplumun nasıl düşündüğü ve bu düşüncelerini gerçekleştirmek için nasıl kurumlar oluşturduğu daha açık bir şekilde görülür. Devletin dayandığı üç temel değere yakından bakıldığında ne demek istendiği anlaşılmaktadır. Bunlar, kuruluşu ve sürekliliği sağlayan savaş, toplumsal huzuru sağlayan adalet, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-devletinin-temel-degerleri/">Osmanlı Devletinin Temel Değerleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/osmanli-devletinin-temel-degerleri/osmanli_ozellik2-702x336/" rel="attachment wp-att-14192"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14192" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/osmanli_ozellik2-702x336.jpg" alt="" width="431" height="206" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/osmanli_ozellik2-702x336.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/osmanli_ozellik2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/osmanli_ozellik2-702x336-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 431px) 100vw, 431px" /></a></p>
<p>Düşünce ve eylemlerin dayandığı unsurlar olarak değerler, toplumsal düşün, cenin temelinde yer alırlar. Başka bir deyişle değerlerin araştırılması, toplumun nasıl düşündüğü ve bu düşüncelerini gerçekleştirmek için nasıl kurumlar oluşturduğu daha açık bir şekilde görülür. Devletin dayandığı üç temel değere yakından bakıldığında ne demek istendiği anlaşılmaktadır. Bunlar, kuruluşu ve sürekliliği sağlayan savaş, toplumsal huzuru sağlayan adalet, insanın dünyadaki konumu­nu, bütün kurumların birbirleriyle ilişkileri, değerleri ve geleneklerin bütünlüklü bir yapı olarak düşünülmesini sağlayan düzendir. Savaş değeri, ordu kurumunu ve bu kurumun ihtiyaçlarının giderilmesiyle ilgili diğer kurum ve zanaatların ya­pılan ve bu alanlarda sorun çözme yöntemlerinin gerçeklemesine neden olduğu gibi, bu alanların yeni değerler çerçevesinde de yorumlanmasını sağlamaktadır. Adalet değeri, hukuk sisteminin temellerini, yapısını, uygulayıcılarının eğitim ve becerilerini, uygulayıcı kurumlan ve dayandıkları kuralları ve hedefleri bütün­lüklü bir şekilde ortaya çıkarır. Düzen değeri, insanın ve toplumun varoluşunun sürekliliğini sağlamak için, toplum ile devletin dayandığı değerler ile kurumların yapılarım ortaya koyar. Bu kısa açıklamalardan hareketle, adı geçen üç değerin Osmanlı Devleti’nde nasıl anlaşıldığını görmek, devletin yapısını içten anlama­yı kolaylaştırmaktadır.</p>
<p><strong>Savaş</strong></p>
<p>Türkler için savaşın en önemli değerlerden biri olduğunu çalışmanın ilk kıs­mında ele almıştık. Savaş değerinin hiç değişmediği hatta İslam tarafından belli ölçülerde beslendiği, Osmanlı devlet düzeninde de görülmektedir. Gaza adı altın­da devletin en önemli faaliyetlerinden biri olan savaş, toplumsal varoluşun sü­rekliliği için, hayatî önemini korumuştur. İslam inancında cihad (gaza) önemli bir yere sahiptir. Özellikle İslam’ı yaymakla ilgili olarak çok önemsenen değer­lerden biridir. Arapçada “güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkanları kullanmak” manasındaki “cehd” kökünden türeyen ci­had, İslâmî literatürde “dinî emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışmak, İslam’ı tebliğ, nefse ve dış düşmanlara karşı mücadele vermek” şeklinde genel ve kapsamlı an­lamı yanında, fıkıh terimi olarak daha çok Müslüman olmayanlara savaş, tasav­vufta ise nefs-i emmareyi yenme çabası için kullanılmıştır (Özel 1993, 527). Ayetlerin bir kısmında (et-tevbe 9/41, 44, 81,86) cihad kelimesinden doğrudan savaş kastedilmektedir. Diğer bir kısım ayette ise, “Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yaşama çabası” şeklinde özetlenebilecek olan genel anlamıyla geçmek­tedir (Özel 1993,527)</p>
<p>Cihad, hayatın gayesi olarak Allah’a kulluk etmek, Allah ve Resulü’nün koyduğu ölçülerin fert ve toplum hayatına uygulamaktan İslam’ı diğer insanlara tebliğe, İslam ülkesini ve Müslümanları her türlü tehlike ve saldırılara karşı sa­vunma ve bu konuda gerektiğinde savaşmaya kadar giden geniş bir anlama sa­hiptir. Kalp, dil, el ye silah gibi beşeri aksiyonun ortaya konulduğu her vasıta ile yapılabilmektedir (Özel 1993, 528). Hukukçular, ilgili ayet ve hadislerden hare­ketle cihadı bu en geniş anlamıyla ele alıp yorumlamaları ve nefse, şeytana, fa- sıklara ve inanmayanlara karşı olmak üzere kısımlara ayırmışlar ve bu anlamlar yanında “gayrimüslimlere savaş” şeklindeki özel manasını önplana çıkarmışlar­dır.</p>
<p>Cihadı, Allah yolunda can, mal, dil ve diğer vasıtalarla savaşta elden gelen güç ve gayreti sarf etmek şeklinde tarif etmişlerdir (Özel 1993, 528).</p>
<p><strong>Cihadın çe­şitli anlamlara geldiği bilinmektedir: </strong></p>
<p><strong>1</strong>&#8211; Kalbin, nefis ve şeytana karşı yaptığı.</p>
<p><strong>2</strong>&#8211; Dil ile iyiliği emretmek kötülüğü neyhetmek. Münafıklarla yapılan cihat bu kıs­ma girer.</p>
<p><strong>3-</strong> El ile yapılan cihat, idareci ve yetkililerin, insanları haram ve bâtıl­ları irtikab etmekten ve farzlar ile emirleri terkten zorla alıkoymalarıdır.</p>
<p><strong>4</strong>&#8211; Kılıç­la, din hususunda gayrimüslimlerle yapılan savaş (Özel 1998, 61).</p>
<p>Hanefîlerle birlikte Hanbeli ve Malikî mezheplerine mensup hukukçuların oluşturduğu ço­ğunluğa göre, İslam’da savaşın nedeni, inanmayanların Müslümanlara savaş aç­maları ve tecavüzkâr olmalarıdır. Şafiiler ise onların kâfir olmalarını başlı başı­na bir savaş nedeni saymışlar (Özel 1993, 528).</p>
<p>İslam, çok kısa bir sürede çok geniş coğrafyaya yayıldığına göre, cihadın, Müslüman olmayanların kontrol altına almak olduğu kolaylıkla söylenebilir. Çün­kü daha Peygamber döneminde, bu yayılma başlamış çok başarılı olmuştur. Bu­nunla birlikte nefse hakim olma, nefsi terbiye etme, toplumu dinî ilkeler doğrul­tusunda eğitme ve yönetme anlamında cihat konusunda başarılı olunduğu söyle­nemez. Çünkü daha dördüncü halife döneminde iç savaşın başlaması, Müslüman olma bilincinin Müslümanlar arasında yeterince gelişmemiş ve yaygınlaşmamış olduğunu gösterir.</p>
<p>Diğer taraftan, “Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktı­ğınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının geçici men­faatine göz dikerek “sen mümin değilsin” demeyin” (Nisa 94) mealinde bir ayet varken, Müslümanlar arasında savaş hiç eksik olmamıştır. Dolayısıyla cihat, ya­yılma, genişleme, hakimiyet anlamında siyasî ve askerî bir terim olarak anlam ka­zanmıştır. Savaş anlamında cihadın gerçekleşmesi, darülharp bölgesiyle ilişkilidir. Ancak Kur &#8216;un ve hadislerde darülharp ve darülislam ayrımı yapılmamıştır. Bu sı­nıflamanın sonradan fıkıh âlimleri tarafından yapıldığı düşünülmektedir (Özel 1998, 75). Darülharp, Müslümanlar tarafından idare edilmeyen ve halkı Müslü­man olmayan ülkeler için kullanılan bir terimdir. Müslüman hükümdarlarca yöne­tilen ülkeler, darülislam olarak tanımlanırlar (Özel 1998,81-84). Darülharp ile darulislam arasındaki ilişkinin savaş ilişkisi şeklinde gerçekleşmesi, savaş ve onunla ilgili kurum ve değerlerin yüceltilmesine büyük katkı sağlamıştır.</p>
<p>Osmanlı Devleti’ni kuranlar, İslam’ın yücelttiği bu değeri, kendi tarihlerin­den gelen savaş ilkesiyle birleştirerek, toplumsal varoluşlarını kurumlaştırıp, sü­reklilik kazanmasını sağlamaya yönelmiş ve başarmışlardır. Düşmanla savaşma anlamına gelen gazâ, 13. yüzyıl sonlan ve 14. yüzyıl başlarında Anadolu’da uç boylarında yaşanan çatışmalarda, Türk beylikleri ve derviş toplulukları arasında çok defa hem bir motivasyon hem de bir meşruiyet unsuru olarak kullanılmıştır. İslamiyet&#8217;i yaymak ve İslam yönetim alanını genişletmek için cenk etmek anla­mını kazanmıştır (Kafadar 1996, 427). Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itiba­ren, siyasal gücünün, yayılmacılığının ve hakimiyetinin ana motorlarından biri gazâ olmuştur. Bu kabul, Osmanlı tarihçilerinin genellikle kabul ettiği bir düşün­cedir (Aşık Paşazade 2007, 53, 61-63, 65; Ocak 1998, 97; Kafadar 1996, 428)*.</p>
<p>Ahmedî kitabının “Osmanlılar” bölümünde gazileri neden en sonra ele aldığı­nı, onların tarihteki en önemli unsur oldukları şeklinde cevaplamıştır (Ahmedî 2000, 259; Wittek 1995, 25-26). Oruç Bey, Osmanlıların soruna nasıl yaklaştığı hakkında önemli ipuçları vermektedir. Oruç Bey, Osmanlı hanedanı hakkındaki bil­gilerin tevatür olmadığı, tersine asıl olduklarını belirttikten sonra şöyle devam et­mektedir: Zira, bunlar gaziler ve düşmanı yenicilerdir. Tanrı adına hak yoluna dur­muşlardır. Gaza malını toplayıp Hak yönüne harç edicilerdir; ve haktan yana gidi­cilerdir. Din yoluna gayretlidirler. Dünyaya mağrur değillerdir. Şeriat yolunu göze­ticilerdir. Dinsizlerden intikam alıcıdırlar ve kimsesizleri sevicidirler. Garptan şar­ka İslam dinini açıcılardır ve hakkın yolundan dışarıda olan asileri kırıcılardır. Os- manlı hanedanı sert bir ailedir. Oğuz neslinden ve Sam ailesindendir (Oruç Bey 1972, 18). Savaşın dinî zeminini ortaya koyarken aynı zamanda Oğuz’a gönderme yapmasını, Türk savaş geleneğinin devam ettiğinin işareti olarak yorumlamak ge­rekir. Kafadar’ın belirttiği gibi, Türkler gazânın (cihad) İslam’daki önemini kavra­dıklarında, kabilecilik geçmişleri canlanmıştır (Kafadar 1995, 99).</p>
<p>Yukarıdaki veriler göz önüne alındığında, Osmanlılarda, savaşın neden dev­letin en önemli değerlerden biri olduğu ortaya çıkmaktadır: 1- İnsanın varoluşu, savaşma gücü ve tekniklerine bağlı olduğundan, insanlık tarihi, insanın varoluş savaşının tarihi olarak anlatılabilir. 2- İslam’ın insan ve dünya anlayışı ve İslam tarihinin savaşlarla dolu olması. 3- Türklerin savaşçılık geleneği, evren tasavvu­ru ve insan anlayışında savaşa verilen değer. Bu unsurların analizleri, savaşın ne­den önemsendiğinin bir başka yönünü sergilemektedir.</p>
<p>İnsanın varoluş sürecinin, savaş bağlamında ele alınması kaçınılmazdır. Çünkü, tarihsel süreç içinde doğal ve kültürel ortamlarda varlığını sürdürebilmek için sürekli mücadele etmiştir. Bu mücadeleler savaş adı altında da toplanabilir. İnsanın doğayla ilişkilerinde başarılı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak insa­nın, kendi kendiyle yaptığı mücadele devam etmektedir. Savaşın birinci anlamı da insanın kendi türdeşleriyle girdiği mücadeledir. Görülen o ki, bilindiği kada­rıyla insanlık tarihi, insanlararası mücadele ve savaşlardan başka bir şey değildir. Her tür nedenlerden hareket ederek, insanlar, birbirlerini ortadan kaldırmaya ça­lışmış ve bu süreç günümüzde de sürmektedirler. “Savaş duygusu nasıl bir teme­le oturmaktadır?” sorusu iki kaynağa işaret etmektedir. İlki, bireyin varoluşuyla ilgili olarak, sahip olduğu temel haklan güvence altına almak ve bu haklan kul­lanabilmek için yaşama alanını savunmak durumunda ortaya çıkar. Aynı zaman­da bazı bireylerin kendi alanlarıyla yetinmeyip diğerlerinin alanlarına saldırmaları da savaşın nedenleri arasındadır.</p>
<p>Bu durum bireylerarası çekişmenin temeli­ni oluşturur. Birey, kendi kimlik ve kişiliğini oluştururken, kendisi dışında olan­lara kendini kabul ettirme çabası, çatışmanın zeminini oluşturan unsurlar arasın­dadır. İkincisi, toplum tarafından bireye yüklenilen değerler arasında, savaşa ön­celikli yer verilmesidir. Çocukluktan itibaren bireye, önce ailenin, sonra kabile­nin, sonra da toplumun ya da devletin düşmanları tanıtılır. Böylelikle savaş orta­mına doğan birey varoluşunu sürdürebilmek için savaşması gerektiğini ya da onun adına bir başkasının bu işi yapması gerektiğini öğrenir. Böylelikle savaş de­ğeri, hem bireyin hem de toplumun yaşama şartlarının bir parçası olur.</p>
<p>Türklerin Müslüman olma nedenleri arasında, İslam inancı çerçevesinde sa­vaşın meşru bir yere sahip olmasını saymak gerekir. Önceleri savaş esiri, sonra köle askerler, en sonra da hükümdar olarak İslam dünyasıyla ilişkileri esas itiba­riyle savaş temelli olmuştur. Ayrıca İslam’ın Türklerin yaşadığı bölgelere gitme­si ve Türklerin İslam dünyasına girişleri, sürekli savaşların olduğu dönemlerdir. Türkler Müslümanlarla savaş ortamlarında tanışmış ve yeni zihniyetin yapısını anlamaya çalışmışlardır. Sanırım Müslümanlığı kabul edişlerinde, Müslümanla­rın savaşçılığından etkilenmiş olmalarını da düşünmek gerekir. Yukarıdaki pa­ragraflarda da belirtildiği gibi, İslam’ın önemli değerlerinden biri olan cihad, dinî yayma gayesine yönelik savaştır.</p>
<p>Cihad bağlamında savaş, her yetişkin Müslü­man için farz kabul edildiğinden, savaşmak bir ibadet olarak algılanmıştır. Savaş, namaz gibi Müslüman toplumun Tanrı için yerine getirilmesi gereken sürekli bir yükümlülüktür (Imber 2004, 76). Başka bir deyişle cihat, Müslümanların Tanrı’ya borçlarından biridir (Imber 2004, 77). İslam dünyasında kabul edilme süre­cinde ve kendilerini kabul ettirdikten sonra Türklerin gücüne karşı ç.kan başka Ulam devletleriyle sürekli savaşmışlardır. Bir yandan hem iç savaşlar hem de dış savaşları birlikte sürdürmüşlerdir.</p>
<p>Osmanlı Beyliği’nin kurulduğu mekân ve zaman, savaşmak ve devletleşmek için uygun bir coğrafyadır. Anadolu’da küçük büyük beyliklerin birbirleriyle çekiştiği ve Moğollar nedeniyle merkezî otoritenin kalmadığı bir dönemde Bizans imparatorluğu sınırında tutunmaya çalışan Osmanlı Beyliği’nin, varoluşunu sür­dürmek için savaşmaktan başka bir yolu yoktu. Savaştığı için devletleşip gelişmiş, yüzyıllar boyu varlığını sürdürmüştür. Osmanlı Devleti, İslam’ın cihad an­layışını benimseyip gazâ adı altında savaşlarına yeni bir bakış açısı getirmişler­dir. Savaş, varoluş için şartların iyileştirilmesi anlamının yanında, kabul edilen değerlerin korunması ve yayılması anlamını da kazanmıştır.</p>
<p>Bu ikinci anlam, çok belirgin bir şekilde, dinden türetilmiştir. Müslüman olmanın gerektirdiği şartlar­dan biri olarak savaşmak, eski savaş mantığının bilinmesi anlamına gelmektedir. Çünkü, Gök Tanrı’nın buyruğu ile İslam Tanrı’sının buyruğu savaş konusunda aynıdır. Her ikisi de savaşma emrini vermiştir. Türk devlet anlayışındaki savaş ile İslam dinî çerçevesindeki savaş, aynı hedefi işaret etmektedir: Dünya düzeni.</p>
<p>Savaşın toplumdaki konumunu görmek için, dönemin şiir, menkıbe destan gibi yazılı kaynaklarına bakmak yeterlidir. Gazâ ve gazileri yüceltmek için kale­me alınmış Danişmendname, Battalname, Saltukname gibi çok sayıda eserler ya­zılmıştır (Kafadar 1996, 428). Aşık Paşa Garib-name’de alplerin özelliklerine yer vermiş ve savaştaki konumlarını anlatmıştır (Aşık Paşa 2000, II/ 2, 549-579). Dede Korkut kitabındaki bütün öyküler, savaşla ilgilidirler.İslam öncesi insan anlayışında belirgin bir yere sahip olan alp (savaşçı, yiğit) tipi, İslam’la birlikte yerini gazi tipine bırakmıştır (Kaplan 1996, 112). Gazilerin, savaşı dünyadaki en büyük nimet kabul etmeleri, bunu yaşama tarzı haline getirmeleri, doğayı gazâ çerçevesinde algılamaları (Kaplan 1996, 118-119), nasıl bir tipin ortaya çıktığını görmek açısından önemlidir. Savaşın, Türklerin yaşama tarzlarının temel bölüm­lerinden biri olduğu Osmanlı döneminde de görülmektedir.</p>
<p>Türkler, İran yaylasına yerleşip İran, Müslüman ve Hıristiyan zihniyetlerini tanıdıkça farklı bir savaş türünün daha olduğu gerçeğiyle yeniden yüzleşmişlerdir. Daha önce Çin ve Budist zihniyetlerle karşılaşmalarından edinilen tecrübe­lerle, yeni zihniyetlere daha temkinli yaklaşmış, kültür savaşlarının savaşçılarını yetiştirme sürecine girmişlerdir. Hoca Ahmet Yesevi Dergâh’ında derviş erler ye­tiştirilmiş, yeni savaşçı tipinin savaş meydanı, Anadolu ve Balkanlar olmuştur. Düşünce ve değer savaşları diyebileceğimiz bu savaş türü, çok daha çetin ve uzun süreli olmuştur. Bu savaşın araçları, kalem, kitap, defter ve terimlerdir, sa­vaş alanı, zihinler ve medeniyetlerin değer alanlarıdır. Bu savaş türü Tasavvuf ve Ulema başlıkları altında geniş bir biçimde ele alınmıştır.</p>
<p>Savaş, hem toplumun hem de devletin güç kaynağıdır. Devlet ve devleti ida­re etmek, insanların hiçbir zaman vazgeçmedikleri tutkulardan biridir. Bu tutkuyu yaşayanlar, her fırsatta iktidarı elde etme çabasında olmuşlardır. İktidarı elle­rinde bulunduranlar da, kontrol ettikleri güçten hiçbir zaman uzak kalmamaya çalışmışlardır. Bu iki gurup arasındaki çekişmeler şiddetlendiğinde, devlet zayıf­ladığından, güçlenen devletler tarafından ortadan kaldırılmaktadırlar. Gücün sı­nırı olmadığından, sürekli artırma peşine gidilir ve en üst noktaya ulaşırken, ter­sine dönüş başlar ve güç kaybı çöküşü birlikte getirir. Bu tecrübeleri çok fazla yaşayan Türkler, varoluşlarını sürdürebilmek için savaşı ve devleti temel değer­ler arasında kabul etmişler ve varoluşlarını onlarla açıklamışlardır.</p>
<p>Toplumsal ve siyasî düzenin sürekliliği, devletin savaşma gücüyle yakından ilgilidir. Osmanlı Devleti’nin kurulup geliştiği coğrafyada, devletlerin zaafları hiçbir şekilde affedilmediğinden, devletler sürekli yıkılmış ve yerlerine yenileri kurulmuştur. Osmanlı Devleti de birçok defalar yıkılma tehlikesiyle karşı karşı­ya kaldığından, gerekli tedbirleri almıştır. Bu tedbirler arasında kardeş katli ve komşu devletleri yıpratarak zayıflatma taktikleri de yer almıştır. Bütün bunlar, hem devletin hem de toplumun varoluşunun sürekliliği için gerekli çabalardır.</p>
<p>Devletin gücünün en iyi göstergesi, askerî yeteneklerdir. Savaş gücü yüksek ol­duğu sürece varoluşunu sürdürebilmiş bu gücü kaybettiğinde de başka devletler tarafından parçalanmıştır. Devletin varoluşunun sürekliliği, toplumun ihtiyaçla­rını nasıl karşıladığı ve sorunlarını nasıl çözdüğüyle yakından ilişkilidir. Eğer toplumsal ilişkiler ve sorunların çözümünde adalet sağlanmazsa, toplum içten içe çöker ve toplumun çöküşü, devletin de sonu olur. Bu nedenle uzun ömürlü bir devlet isteniyorsa, adalet en önemli değer olmak zorundadır.</p>
<p><strong>3.2.7.2. Adalet</strong></p>
<p>Adaletin, dinî, ahlâkî ve siyasî olmak üzere üç esas uygulama alanı vardır. İlahi adalet, öldükten sonra bu dünyadaki hayatının tümünün hesabının görülme­si anlamında, Tanrı’nın yargılamasına bağlı olarak gerçekleşir. Ahlâkî adalet, bi­reyin diğer bireylerle olan ilişkilerinde gerçekleşir. Bireyin kişiliğinin temel be­lirleyicileri arasında olan ahlâkın eylemlerde gerçekleşmesi, adalet temeline da­yanır. Ahlâkî eylem, bireyler arasındaki farklılıklara göre değil, bireylerin yaşa­dığı sorun karşısında kendini gösterir. Aynı sorunu yaşayan herkese, gücü yetti­ğince aynı davranmak, ahlâkî tavrı gösterdiği gibi adaletli bir tavır olarak da ger­çekleşmiş olur. Siyasî adalet, devletin sahip olduğu hukuk sisteminin herkese eşit şekilde uygulanması anlamına gelmektedir. Tanımın basitliği, siyasî adaletin ko­lay gerçekleştirilebileceği izlenimini vermekle birlikte, bunun çok da kolay ol­madığı tarihsel olarak görülmektedir.</p>
<p>Osmanlılardaki adalet kavrayışı, adaletin her üç uygulanışını da içermekle birlikte, uygulama esas itibariyle siyasî adalet temeline dayandırılmıştır. Hatırlanacağı gibi, Osmanlı hukuk düzeni şer’i ve törel olmak üzere iki temel kaynağa sahiptir. Şer’i olan, temelde ilahi adalete yönelik olmakla birlikte, siyasî adaletin gerçekleştirilme çabalarında çok önemli desteklerden biri olmuştur. Hem şer’i kaynak hem de ahlâk, bireyin eylemlerini doğruluk, iyilik, sevap ilkeleri çerçe­vesinde temellendirdikleri için, bu ilkeleri esas alarak yaşayan bireyler, devlet için en az sorun çıkaran ya da hiç çıkarmayanlar gurubunu oluştururlar. Bireyle­rin yürürlükteki hukuk sistemini zorlamayacak şekilde eğitilmeleri, hukuk siste­minin başarılı ve devletin iyi idare edilmesindeki esaslardan biridir. Osmanlı Devleti, kendini “ebet müddet” olarak tanımladığından, bu ilkenin gereklilikleri arasında olan adaleti temele aldığını çeşitli yollarla göstermiştir.</p>
<p>Devleti yöneten­ler ve ulema, adalet değerine ne kadar bağlı kalınırsa, halkın ve devletin sorun­ları adalet çerçevesinde çözülürse, halkın devlete desteğinin tam olacağının far­kındadırlar. Halkın devlete bağlılığının tam olması, devletin en temel güç kay­naklarından biridir. Bu güç kaynağını kaybetmemek için, halka adil davranmak “ebet müddet” iddiasında olan bir devletin temel siyaseti olmak zorundadır. Os­manlı Devleti de adaleti, kendi devlet anlayışının merkezî değerlerinden biri ha­line getirmiş ve bu değerin gerekliliklerine uymaya çalışmıştır. Bu kaygılarını gerçekleştirmek için, adaletname denilen geleneğe büyük önem verilmiştir.</p>
<p>Osmanlı hukuk sisteminde yer alan adaletname anlayışı, devlet otoritesini temsil edenlerin, reayaya karşı bu otoriteyi kötüye kullanmalarını, kanun, hak ve adalete aykırı tutumlarım, olağanüstü tedbirlerle yasaklayan, beyanname şeklin­de bir padişah hükmü anlamında kullanılmıştır (İnalcık 2000/4, 75). Adaletname anlayışı, yöneticilerin denetimini esas aldığından, yönetim daha sağlıklı bir hale gelmektedir. İnalcık’ın belirttiği gibi, Ortadoğu devletinde eskiden beri mutlak otorite ile adalet arasında ilişki, temel ilke olarak kabul edilmiştir.</p>
<p>Devlet, hü­kümdarın kuvvet ve kudretinden ve devletin gayesi de bu kudreti artırmaktan ibarettir. Fakat halkın huzursuzluğu ve hoşnutsuzluğu, fakirliği bu gayeyi tehli­keye düşüren şeydir. Bu devlet anlayışına göre, bu durumdan ancak hükümdarın “adil” olmasıyla, yani halkın üzerinden zulmü gidermek, kuvvetlinin zayıfı ez­mesine meydan vermemek, tebaanın can ve malını emniyette bulundurmakla ka­çınmak mümkündür (İnalcık 2000/4, 75). Sasani geleneğinden gelen adalet anla­yışı, İslam devletleri tarafından da benimsenmiştir. Halkın şikâyetleri, çeşitli tef­tiş ve raporlarla tespit edilen sorunlar, bizzat hükümdara iletilerek, sorunun çö­zülmesi adalet ilkesi gereği kabul edilmiştir. Selçuklu ve Osmanlılar tarafından da uygulanmıştır (İnalcık 2000/4, 75-77).</p>
<p>Devletin sürekliliğini sağlayan, topluma güven ve huzur veren ilke adalettir. Osmanlı Devleti için adaletin önemi, hükümdarlar, âlimler, tarihçiler, siyaset adamları tarafından sürekli vurgulanmıştır. Aşıkpaşazade kitabının başlarında şu ifadeye yer vermiştir: “Osmanlı hanedanı ne yaparsa ahlâk kanunu üzere yapar’</p>
<p>(Aşıkpaşazade, b8). Ahlâk ilkeleri arasında önemli bir yere sahip adalet, siyasî alanda da hayatî bir yer tutar. Bunun farkında olan Aşıkpaşazade, kitabında Os­manlı Devletinin adalete ne kadar önem verdiğini çeşitli şekillerde vurgulamıştır. “Aldıkları hisarlarda adalet üzere hareket ettiler. Bütün köylüler gelip yerlerine oturdular. Halleri kâfir zamanındakinden daha iyi oldu. Buradaki kâfirlerin rahat­lığını işitip başka yerlerden de adam geldi” (Aşıkpaşazade, bl3). Devletin kuru­luş aşamasında uygulamaya konan ilkelerin sonuçlan, devletin büyümesi için iyi sonuçlar vermiştir. Devletin büyüyüp güçlenmesinde temel bir konuma sahip olan adalet, devletin yıkılması ya da uzun ömürlü olmasıyla da yakın ilişkilidir.</p>
<p>Adalet sistemi öncelikle hukuk boyutu çerçevesinde ele alınmakla birlikte, onun yanında ahlâkî bir sorumluluk ve dinî bir görev şeklinde de yöneticilerin önüne serilmiştir. Adalete bu kadar çok vurgu yapmalarının bir nedeni de Na- ima’nın şu düşüncesinde görülür: “Dünya küfür ile yıkılmaz zulüm ile yıkılır’ (Naima 1967/1, 43). Akıl temelli yönetim tarzlarının Müslüman olmayan toplumlarda da olduğunu gören düşünürler, devletin yıkılma nedeni olarak küfrü yani Müslüman olmamayı değil, zulmü kabul etmişlerdir. Zulüm adaletin zıt kavram­larından biridir. İnsanlara kötü davranmak, sömürmek, haksız yere cezalandır­mak yanında akla gelebilecek her türden kötülük zulmün içeriğini oluşturur. Zu­lüm, iktidarın halka zorbalık yapması anlamına geldiğinden, halkın iktidarı des­teklemesi ortadan kalkmaktadır. Halk desteği olmayan bir devletin yaşamasının mümkün olmayacağına göre zorbalık ya da zulüm temeline dayanan devletler, kısa sürelerde yıkılmışlardır. Devletin varoluşunun sürekliliğini tehdit etmekten kaçınmak, adil davranmayı gerektirmektedir.</p>
<p>Halkla devlet arasındaki ilişkinin iyi bir şekilde devam etmesi için, zorba­lık ve zulümden uzak durmak yanında, halkın bazı kusurları görmezlikten gel­menin gerekli olduğu, Naima tarafından belirtilmiştir. Ayrıca Naima, zorbalık al­tında yaşayan insanların psikolojilerinin nasıl etkilendiği üzerinde de durmuştur. İnsanlar başkalarının tahakkümü altında ezilmeye ve itaat itmeye mecbur olsa, şevk ve hevesi kaçar, çalışmaz, hatta yiyip içmekten kesilir (Naima 1967/1, 52). Bu durum, toplumun, devletin güç kaynağı olmaktan çıktığının işaretidir. Toplu­mun psikolojik çöküntüyü yaşadığı bir durumda devletin, aktif halde kalmasının mümkün olmadığı açıktır.</p>
<p>Kişisel harsları ve gayrimeşru konumunu zorla kabul ettirmek için, zorbalık yapan yönetici ve yandaşları, devlet olma durumlarını kı­sa zamanda yok ederek eşkıya çetesine dönüşmektedirler. Zulüm temelli bu dav­ranış şekli, toplumu çökertmekte ve kurumlan işlemez hale getirmektedirler. Osmanlı yönetimi ve düşünürleri, zulmün yaratacağı sonuçların farkında olarak, yö­netim tarzlarının dayandığı ilkelerle adalet arasında sürekli ilişki kurmuşlardır. Naima, toplumla devlet arasındaki ilişkilerin iyi yürümesi için, küçük sorunlar-da yönetici ve hakimlerin cezalandırma yolunu seçmeyip, sorunu yaşayanların aralarını bulmak, küçük kusurlara göz yummak gerektiği üzerinde durmuştur. Çünkü Naima’ya göre, ufak tefek cürümler büyük bir şiddetle cezalandırırlarsa halk korkuya kapılır, zelil olur, yalana ve hileye kaçar (Naima 1967/1, 53).</p>
<p>Hal­kı bu türden olumsuz davranışlara yöneltmek hem halk için hem de devlet için olumlu sonuçlar vermemektedir. Dolayısıyla idari kadroların adaletin alt terimle­rinden biri olan toleransa sahip olmaları gerekmektedir. Bireylerin haklarının hu­kuk tarafından güvence altına alınması da adaleti gerçekleştirmenin bir başka yo­lu olmuştur. Hiçbir sanık, kadı’nın yazılı hükmü olmadan cezalandırılamaz ve en küçük bir para cezası bile uygulanamazdı. Kadı’nın hükümlerini yerine getirmek ancak bey sıfatını taşıyanların göreviydi. Sultan tarafından cezalandırılması iste­nen kişiler de kapıkulları tarafından kadıya getirilir ve kadı’nın vereceğe hükme göre işlem yapılırdı (İnalcık 2003, 81). Teorik temellendirmeler yanında uygula­malarda kişisel hakların gözetildiğini göstermektedir.</p>
<p>Osmanlı Devleti için adalet, devletin varoluş nedenlerinden biri olarak orta­ya çıkmaktadır. Çünkü adaleti sağlamayan bir devlet zulüm yapıyor anlamına gel­mektedir. Zulüm temeline oturtulmuş geniş çaplı da olsa bir teşkilatlanma, devlet olarak kabul edilmemektedir. Zulmün şiddeti ve yaygınlığına bağlı olarak teşki­latlanmanın, çok kısa bir sürede yıkılacağı kesindir. Devleti kutsallaştıran ve dev­leti temsil eden hükümdarı Tanrı’nın gölgesi ya da halifesi kabul eden bir anlayış için adalet, devletin varoluş nedeni olarak ortaya çıkar. Diğer yandan, devleti “ebet müddet” olarak tanımlayan bir zihniyet, bu özelliğin ancak adalet temeline dayalı bir sistemle mümkün olduğunun bilincindedir. Adalete vurgu her durumda, devletin gücünü, ilahi adaleti ve ebet müddeti işaret etmektedir. Bu unsurların her biri halkın rahat yaşaması için hukukî zemini oluşturmuştur.</p>
<p><strong>3.2.7.3. Düzen </strong></p>
<p>Devlet teriminin, ilkece düzen terimim içermesi yanında devlet, evren tasav­vurunda içkin olan düzeni temsil eden en önemli unsurlardan biridir. Düzenin aşa­maları, evrenin düzen içinde varlığını sürdürmesi, insanın yaratılmasıyla birlikte ruha ve akla sahip olması, dünyada yaşanan süreç ve ölüm sonrası hayat tümüyle düzen ilkeleri çerçevesinde tanımlanırlar. Ancak devletin düzenden sorumlu oldu­ğu alan toplum ve dünya düzenidir. Toplum ve dünya düzeninin hangi temeller üzerine nasıl kurulduğu ve değer olarak düzenin devlet ve toplumda nasıl bir ye­re sahip olduğuna yakından bakmak, Osmanlı devlet anlayışım daha açık hale ge­tirecektir. İnsan kültürel varlık olarak tanımlanması yanında, düzen varlığı olarak da tanımlanır. Çünkü kültürel yapının anlamlı olabilmesi, tümüyle düzen* ilkesi çerçevesinde mümkündür. Toplumsal kurum ve geleneklerin tümü de yine düzen çerçevesinde anlamlı hale gelirler. Devletin toplumsal düzene katkısı, toplumu oluşturan insanların haklarını, birbirleriyle ve devletle ilişkilerini belli bir hukuk çerçevesinde tanımlamaktır. Bu tanımlamalara uyulmadığı durumlarda ecza uy­gulamaktır. Devletsiz toplum yaşamayacağından, insanlar küçük gruplar halinde ya da kabileler olarak varlıklarını sürdürürler. Ancak bu küçük öbeklerin gelecek­leri daha güçlü gruplar tarafından belirlendiğinden, yeniden bir devletleşme sü­reci başlar. Toplumdan söz etmek, devletten söz etmektir.</p>
<p>Osmanlı Devleti ’ndeki düzen fikrinin teknik terimi nizam-ı alemdir. Alem dü­zeni anlamına gelen ifadedeki, alem dünyaya işaret etmek yanında, alemdeki tanrı­sal düzeni, dünyada devletin gerçekleştirdiğini ifade etmektedir. Ebet müddet fik­rinden doğan nizam-ı alem düşüncesi, resmi anlayışı en iyi yansıtan unsurlardan bi­ridir. Devlet, nizam-ı alemi temsil ettiğinden, nizamda ortaya çıkan her türden ra­hatsız edici unsuru etkisizleştirmek, devletin temel görevleri arasında olmuştur. Kardeş katli de nizam-ı alem için yapılmıştır (Ocak 1998, 84). Devletin ebet müd­det olarak nitelendirilmesi, devletin sonu olmayan bir kurum olduğu anlamına gel­mektedir.</p>
<p>İslam&#8217;a göre dünya sonluyken kıyamet fikri açık ve seçik sonluluğu or­taya koyarken, devletin ebed müddet olarak tanımlanmasının nedeni nedir? Ahmet Vasıf Efendi, hükümdarı, “Padişa-ı ru-yi zemin ve zıllu’l-lahi fi’l-alemin hazretle­rin i mede’l-eyyam serir-i şevket-masir-i saltanatta ber devam (Ahmet Vasıf Efen­di 1978,4-5) şeklinde tanımlamıştır. Aynı düşünür devleti, “Devlet-i aliye-i ebedıy- yü’l-ittisâl” (birbirine yakın olma, kavuşma, yakın) (Ahmet Vasıf Efendi 1978, 149) ve devlet-i ebed müddet olarak görmüştür (Ahmet Vasıf Efendi 1978, 1, 16, 17, 18, 123, 175, 211). Ayrıca devletin âlî şekilde tanımlanması, onun sonunun ol­madığını açıklamaktadır. Osmanlı Devleti’nin resmi adı olan Devlet-i Aliyye ya da Devlet-i Aliye-i Osmaniye&#8217;nin anlamı, her zaman, her şeyden yüce ve öyle kalacak olan Osmanlı Devleti&#8217;dir (Ocak 1998, 84). Devlete yüklenilen bu özellikler, devle­ti zaman üstü tanımlama eğilimlerini göstermektedir.</p>
<p>Hem insanın hem de toplumun varoluşunun temelini oluşturan devletin ebet müddet olarak tanımlanması, onun görevleri yanında, devleti ve Tanrı’yı temsil eden hükümdar çerçevesinde gerçekleşir. İslam öncesi inançta kut alma durumu, İslam’da vahiy inancıyla ilişkilendirilmiş olmalıdır. Hanedanın kutsal olduğu dü­şüncesi, eski inancın gereklerine uygun olarak devam ettiğinden, kut alma yeni medeniyetin değer dizileri çerçevesinde, Tanrı ’nın gölgesi ya da halifesine dö­nüşmüştür. Devlete yüklenilen ebedilik, yasalar çerçevesinde de değerlendirile­bilir. Şer’i ve örfi yasaların her ikisi de köken zamanıyla ilişkilidir. Şer’i olanla­rın bazıları doğrudan Tanrı tarafından verildiğinden, bazıları da tanrısal kaynaklardan türetildiğinden ebedî olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>Örf ya da hükümdarın koyduğu kanunlar, atalarla ilişkilendirildiğinden, farklı bir bağlamda kökene bağlanmışlardır. Kökende varolan değerlerin ebedî olduğu kabulünden hareket­le, devletin ebediliği mümkün hale getirilmiştir. Ancak gaye ya da gelecek açı­sından ebedilik mümkün gözükmemektedir. Eğer devlet ebet müddet olarak ka­bul edilmişse, kıyamet inancını yok saymak gerekir. Fakat böyle bir belirti görül­memekte hatta kıyametin Hicri 1000 yılında gerçekleşeceğine ilişkin büyük bir beklentiye girilmiştir (Fleischer 1996, 138). Kıyamete inanç devam ettiği sürece, devletin ebedî olması retorik olmaktan öteye geçmez gibi gözükmektedir.</p>
<p>Diğer taraftan, İslam inancının yoğun olarak yaşandığı ve İslam’ın ilkleri çerçevesinde kurumların tanımlandığı bir dönemde, İslam ilkelerine karşı olan bir düşüncenin ortaya çıkması nasıl açıklanır? Osmanlı düşüncesinde ortaya çıkan devletin ebe­diliği sorununu, Türklerin evren tasavvuruyla yani evren ve insan anlayışıyla iliş­kili ele almak gerekir. İnsan anlayışı, devleti temel unsur olarak kullandığı süre­ce, insan ruhunun ebediliği, öte dünya gerçeğinde temellendirilirken, insan bede­ninin ebediliğini, mezar ve devlet gibi bu dünyaya özel değer ve kurumla elde et­mektedirler. Yeryüzündeki hayatın tek güvencesi olarak görülen devleti, ebed müddet olarak tanımlayarak, dinî inançla ters düşmeyi göze alarak devletin sü­rekliliğini, toplumun sürekliliğinin güvencesi olarak görmüşlerdir.</p>
<p>Türk ve İslam devlet anlayışlarının dayandığı ilkelerin benzerliklerine dikkat etmek gerekir. Her iki tarafın benzer özellikleri ortaya konduğunda, benzer unsur­ların özsel nitelikleri ortaya çıkar ve her iki taraf da kendi yapılan içinde daha iyi değerlendirilebilir. Tanrı’nın Peygamber göndermesi, Peygamber’in ayrıcalıklı ol­ması, insanları doğru yola davet etmesi, devlet kurarak inancı yayma çabalan, adalet ve savaşın önemsenmesi İslam’ın devlet anlayışının temel ilkeleri arasında­dır. Benzer özellikler İslam öncesi Türk devlet anlayışında da görülmektedir. İste­mi ve Bilge kağanların Tanrı tarafından gökte yaratılıp insanları yönetmek için ye­re indirilmeleri ile Oğuz Kağan’ın olağanüstü nitelikleri ve dünyayı bir bayrak al­tında toplama isteği, kağanların Tanrı’dan kut alarak meşrululuk kazanmaları, adalet, düzen ve savaşın önemsenmesi, sözkonusu benzerliklere örnek olarak ve­rilebilir.</p>
<p>Bu benzerlikler nedeniyle Türklerin devlete ilişkin değerleri gözardı edil­miş, İslam’ın devlet değerleri öne çıkarılmıştır. Bununla birlikte, Oğuz Kağan şe­ceresi devletin hedefleri ve yapısı, Osmanlı devlet sisteminde varoluşunu sürdür­müştür. Ayrıca çok sayıda Osmanlı düşünürü, Osmanlı Devleti’ni hem Türk hem de İslam devletleri arasında ayrıcalıkla bir yere koyarak, üstünlüklerini sıralamışlardır. Osmanlı hükümdarları, Eşrefli s-Selatin, yani Müslüman hükümdarların en şereflisi ve en seçkini olarak gösterilmişlerdir. Hatta Peygamber ve dört halifede) sonraki bütün hükümdarlardan üstün oldukları iddia edilmiştir (İnalcık 2005/1 114, 115). Örneğin Hayrullah Efendi, 1852 yılında tamamladığı Osmanlı Tarih adlı kitabında, Osmanlıların üstünlüğünü tartışmasız kabul etmiş ve üstünlüğü gerekçelerini şu maddelerle açıklamıştır:</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; Osmanlılar, devletlerini, Gazneli, Harzemşahlar ve Selçuklular gibi efendilerine isyan ederek kurmamışlardır. Sal­tanat dizgini, Selçukluların elinden tabii olarak Osmanlılara geçmiştir.</p>
<p><strong>2</strong>&#8211; Osman­lı padişahtan, hiçbir vakit başka hükümdarlara boyun eğmedikleri gibi, mütegal- libe ve zorbalara da mağlup olmamışlardır. Osmanlı Devleti her zaman mutlak hakim olmuş, çağdaşı olan devlet ve milletler yanında kıymeti daima yüksek ol­muştur. Bu husus tarih bilenlerce mâlumdur.</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; Diğer İslam hükümdarları, halife­den meşhur almak zorunda olduklarından bağımlı olmuşlardır. Osmanlılar kurulduklarından itibaren tam bağımsız yaşamışlardır. Yavuz’dan sonra halifeliği salta­natla birleştirerek, adaletle yönetimlerini sürdürmüşlerdir (Hayrullah Efendi 1971/1,18-19). Hayrullah Efendi’nin değerlendirmeleri, Osmanlı Devleti’ni diğer devletlerden nasıl ayırdıklarını göstermektedir.</p>
<p>Çalışmada temel kaygılarından biri olan Türk devlet anlayışının genel hatla­rını belirlemek olduğundan, Türk devlet anlayışının, İslam devlet anlayışıyla benzer ve farklı yanlarını sergilemek gerekmiştir. Osmanlı Devleti’nin yapısı Oğuz Kağan Efsanesi&#8217;ndeki yapıya uygun olarak biçimlenmiş ve İslam öncesi Türk devlet anlayışının temel ilkelerini olduğu gibi korumuş ve değerlerini aynı hassasiyetle geliştirerek uygulamıştır. Türk devlet geleneğini, ilkeler ve değerler açısından korumakla birlikte, kurumlar ve hukuk açısından önemli değişiklikler geçirdiği tartışma götürmez bir gerçekliktir.</p>
<p>Sürekli ve düzenli ordunun oluşturul­ması, maliye, eğitim, şeyhülislamlık gibi kurumlar, devlet geleneğinde yeni un­surlar olarak yer almışlardır. Sözkonusu kurumlan kendi devlet anlayışları ve ça­ğın şartlarına göre değiştirerek kullanmışlardır. İnalcık’ın belirttiği gibi, İslam dünyasına giren Türkler, geleneksel devlet anlayışlarını sürdürmüşlerdir. 1055’de Bağdat’ta halifenin Tuğrul Bey’e devrettiği İslam dünyasının hakimiyetini, Os­manlı Devleti yıkılıncaya kadar kimseyle paylaşmamışlardır. Türk hükümdarları, kendi iktidarına ortak veya onun üstünde bir otorite tanımayan mutlak karakteri­ni daima saklamışlardır. İslam dinine büyük saygı göstermiş olmalarına rağmen, devlet otoritesini her şeyin üstünde tutmuşlardır (İnalcık 2000/2, 29).</p>
<p>Devletler tarihi göz önüne alınarak devlet kavramı incelendiğinde, devlet adamının gözünde, bu dünya, kısa bir misafirlik için değil, “devlet-i ebed müddet” için uygun bir mekândır. Dünya gezegen olarak durdukça ve insan yaşamına el­verişli oldukça, Türk devleti de üzerinde yer alacaktır. Bu da az bir zaman değil­dir. Ayrıca devlet, fakir değil, zengin olmak zorundadır. Çünkü, harcayacağı çok fazla kaleme sahiptir. Sahip olduklarının tümünü, halka dağıtmak keyfiyetinde de­ğildir. Halk için, doğrudan doğruya çok az harcama yapar.</p>
<p>Kurumlar aracılığıyla, zenginliğini halka yansıtır. Paylaşmak değil, yeterince yardım etmek zorundadır; verdiklerini bir şekilde başka yerlerden temin etmelidir. Devlet içe kapanık değil, dışa dönük, yayılmacı bir yapıya sahiptir. Devlet gücünü bu şekilde göstermekte- dir. Yayıldığı alanları, çoğunlukla, savaşla kazanmıştır; ve savaşla kaybetmediği sürece kimseye vermez. Devletin sahip olduğu bu özellikler, hem ahlâkî hem de dinî ilkelerle uyuşmaz. Devletin varoluşunun sürekliliği, kendi özünü belirleyen ilkelere bağlı kalarak onların gerekliliklerini yerine getirmekle mümkün olmakta­dır. Ancak bu ilkeler dinin temel ilkeleriyle çatışmak durumundadır. İki gerçeklik alanı, bireyin imanı, öte dünyasıyla ilişkili din ile toplumun yaşadığı dünyanın te­mel gerçeklerinden biri olan devlet, yan yana olmak zorundadır.</p>
<p>*Düzen ve kültürel varlık hakkında daha fazla bilgi için, Ayhan Bıçak’ın Tarih Düşüncesinin Oluşun111 adlı çalışmasına bakılabilir.</p>
<p>Ayhan Bıçak- Türk Düşüncesi1,syf:332-344</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-devletinin-temel-degerleri/">Osmanlı Devletinin Temel Değerleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-devletinin-temel-degerleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm&#8217;ın Savaş Mantığı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamin-savas-mantigi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamin-savas-mantigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 21:16:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm'ın Savaş Mantığı]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Aktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3270</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam, gerçekçi bir dindir. Hümanistler, Hıristiyanlar ya da sosyalistlerin yaptığı gibi bir yandan savaşı, insanları öldürmeyi lanet­leyip savaş olgusuna bütünüyle karşı çıkarken, öte yandan tarihin kay­dettiği en acımasız savaşları sürdürmek gibi bir tenakuza düşmez. Sa­vaşın, zulüm ve adaletsizlik sürdükçe kaçınılmaz ve hatta gerekli olu­şunu kabullenirken, hayatın temelinin ise barış olduğunu ortaya ko­yar. Çünkü bizzat İslam [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-savas-mantigi/">İslâm’ın Savaş Mantığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslam, gerçekçi bir dindir. Hümanistler, Hıristiyanlar ya da sosyalistlerin yaptığı gibi bir yandan savaşı, insanları öldürmeyi lanet­leyip savaş olgusuna bütünüyle karşı çıkarken, öte yandan tarihin kay­dettiği en acımasız savaşları sürdürmek gibi bir tenakuza düşmez. Sa­vaşın, zulüm ve adaletsizlik sürdükçe kaçınılmaz ve hatta gerekli olu­şunu kabullenirken, hayatın temelinin ise barış olduğunu ortaya ko­yar. Çünkü bizzat İslam kelimesi bile barış anlamına gelir.</p>
<p>O nedenle de savaş, kaçınılması gereken bir mecburiyet olarak ele alınmış, İslam’ın insanlara iletilmesi daha ziyade tebliğ ve davet yollarıyla sağlanmaya çalışılmıştır. Savaşa ilişkin getirilen sınırlamalarla da mümkün olduğu kadar savaşın alan ve muhatapları daraltılmıştır. Sözgelimi kadınlar, çocuklar ve din adamları, ya da daha geniş bir ifa deyle savaşa doğrudan katılmayan kişilere karşı saldırılar yasaklanmıştır.</p>
<p>Dolayısıyla bugün tüm batılı ve doğulu yönetimlerin çekinmek sizin başvurduktan kimyasal silahlar, atom bombası, biyolojik silahlar gibi kide imha silahlarının kullanımı, İslam’ın savaş mantığına uy­mamaktadır. Oysa bu tip yönetimlerin birçoğu teorik olarak savaşa karşı olmalarına rağmen, yine de bu silahları üretmekte, satmakta vc hiç çekinmeksizin kullanmaktadırlar. Bu ise en büyük iki yüzlülük ve yalancılık değil midir? Beri yandan savaş aleyhtarı olan gerek demokratik gerekse sosyalist batılı yönetimler, aynı zamanda dünyanın en büyük silah üreticileri ve satıcılarıdır. İnsanlarının refah düzeyi ürettikleri silahların satışına bağlı olan bu ülkeler, bu refahı sürdürebilmek için üçüncü dünya ülkelerinde savaş kışkırtıcılığı yapmakta, yapay sorunlar ortaya çıkarmakta ve hatta bizzat bu ülkelerde, salt silah tüketimini sürdürebilmek için gerekçesiz olarak savaşlar başlatmaktadırlar. Afganistan, Nikaragua, İran, Vietnam, Irak gibi ülkelerde çıkarılan savaşlar, bunun çok açık ve somut örnekleridir,</p>
<p>Ümit Aktaş-İnsan ve İslam</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-savas-mantigi/">İslâm’ın Savaş Mantığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamin-savas-mantigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslümanlar İnançları İçin Savaşır Ve Kazanır Şark İse Sadece Savaşır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-inanclari-icin-savasir-ve-kazanir-sark-ise-sadece-savasir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-inanclari-icin-savasir-ve-kazanir-sark-ise-sadece-savasir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Mar 2015 12:40:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar İnançları İçin Savaşır Ve Kazanır Şark İse Sadece Savaşır]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Zor Zamanda Konuşmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3272</guid>

					<description><![CDATA[<p>Düşmanına verecek bir şeyi olmayan kimse mutlaka kötü, haksız ve canice bir savaş yürütüyordur. Evet olumlanacak olan savaş savaştığı tarafa kurtuluş götürmeyi amaçlayan, en azından kendinden bir şeyler vermeyi gözönünde tutan kişilerin yaptığı savaştır. Müslümanlar her savaştıkları alanda din yayıcılığı yapmışlardır. Kendileri için iyi bildiklerini, onlarla savaşanlara da vermekten çekinmemişlerdir. Bu yüzden müslümanların girdikleri her [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-inanclari-icin-savasir-ve-kazanir-sark-ise-sadece-savasir/">Müslümanlar İnançları İçin Savaşır Ve Kazanır Şark İse Sadece Savaşır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Düşmanına verecek bir şeyi olmayan kimse mutlaka kötü, haksız ve canice bir savaş yürütüyordur.</p>
<p>Evet olumlanacak olan savaş savaştığı tarafa kurtuluş götürmeyi amaçlayan, en azından kendinden bir şeyler vermeyi gözönünde tutan kişilerin yaptığı savaştır. Müslümanlar her savaştıkları alanda din yayıcılığı yapmışlardır. Kendileri için iyi bildiklerini, onlarla savaşanlara da vermekten çekinmemişlerdir. Bu yüzden müslümanların girdikleri her yer müslümanlaşmıştır. Osmanlı orduları Balkanlara kendileri için güzel olanı aşılamıştır. Kore&#8217;de bile müslümanların mevcudiyetinin orada çarpışan Türk askerlerinden ötürü gerçekleşmiş olması başka türlü nasıl açıklanır?</p>
<p>Müslümanlar inançlarının bayrağı altında dövüşürler. Şarkıları ile dövüşür ve kazanırlar. Yani müslümanların savaşları ne sanatı alçaltan insanların, ne de muhayyileyi inkâr edenlerin savaşıdır.</p>
<p>Düşmanını kurtarmayı öngörmek, sanatı bile geride bırakan bir yüce duygunun, sınırları geniş bir umudun erleri tarafından, gaza erleri tarafından yüklenilebilir üstünlükte bir anlayıştır. Bereket budur.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>İsmet Özel-Zor Zamanda Konuşmak</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-inanclari-icin-savasir-ve-kazanir-sark-ise-sadece-savasir/">Müslümanlar İnançları İçin Savaşır Ve Kazanır Şark İse Sadece Savaşır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-inanclari-icin-savasir-ve-kazanir-sark-ise-sadece-savasir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın Kendisini Hedef Tutması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-kendisini-hedef-tutmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-kendisini-hedef-tutmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Jan 2015 19:06:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Davranıışı]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Kendisini Hedef Tutması]]></category>
		<category><![CDATA[Bir insanı sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3299</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın davranışları kendi başlarına bir sonuç ola­mıyorsa hiçbir zaman doyurucu bir hedefe ulaşmıyacaktır. Yani bir iş kendisi yapılırken, o işi yapmak için bir çaba harcanırken sonucunu da üretmiyorsa o işten iyi bir sonuç beklememiz boşunadır. Bir insanı sevmek tek ba­şına bir amaç, bir sonuç olduğu zaman tamamlanmış, hedefine varmış bir edim olur. Ve lâkin bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-kendisini-hedef-tutmasi/">İnsanın Kendisini Hedef Tutması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/17102012144002.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-4641" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/17102012144002.jpg" alt="İnsanın Kendisini Hedef Tutması" width="249" height="228" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/17102012144002.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/17102012144002-300x275.jpg 300w" sizes="(max-width: 249px) 100vw, 249px" /></a></p>
<p>İnsanın davranışları kendi başlarına bir sonuç ola­mıyorsa hiçbir zaman doyurucu bir hedefe ulaşmıyacaktır. Yani bir iş kendisi yapılırken, o işi yapmak için bir çaba harcanırken sonucunu da üretmiyorsa o işten iyi bir sonuç beklememiz boşunadır.</p>
<p>Bir insanı sevmek tek ba­şına bir amaç, bir sonuç olduğu zaman tamamlanmış, hedefine varmış bir edim olur. Ve lâkin bir insanı sev­mek başka bir amacın bir parçası, bir adımı olarak düşü­nülüyorsa ortada ne sevgi, ne de hayr vardır. Tam tersi­ne bir hedef uğruna gösterilen sevgi hem riya, hem çürü­me hem de sevgi gösterilen kişiye yöneltilmiş bir tahrip faaliyetidir. Aynı şey sadaka vermek için, cihad etmek için ve birçok başka edimler için de söylenebilir. Sadaka verirken, cihad ederken insanoğlu henüz hedefine var­madığını düşünüyorsa bu verdiği sadakanın da, yaptığı cihadın da kendine bir yararı dokunmayacaktır. Kimbilir belki sadakayı alana da bulaşan, savaşın her iki cephesi­ne de zarar veren bir çarpıldığın başlangıcıdır bu.</p>
<p>Kendisi hedef olma vasfı göstermeyen hiçbir vasıta, hedefe götürülebilecek bir vasıta olma gücünde değildir.</p>
<p>İsmet Özel,Zor Zamanda Konuşmak</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-kendisini-hedef-tutmasi/">İnsanın Kendisini Hedef Tutması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-kendisini-hedef-tutmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
