<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şahsiyet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sahsiyet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 17 May 2023 15:18:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Şahsiyet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bilginin Sebep Olduğu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-sebep-oldugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-sebep-oldugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 May 2023 15:16:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Şahsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Bürokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Cengiz Aydoğdu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26393</guid>

					<description><![CDATA[<p>Filozofların aydınlatamadığı toplumu, şarlatanlar aldatır&#8230; Condorcet Anlamıştım ki, her şeyin temelinde siyaset vardı ve ne yapılırsa yapılsın, bir halk ancak onu yönetenin niteliğini haiz oluyordu. J. Rousseau “Var olmak, düşünmek ve hareket etmektir.” demiş­ti Nurettin Topçu. Ne dediğini bilen insanlardandı Rah­metli: “Vakıa hayvanlar da hareket ediyorlar. Lâkin onla­rın hareketleri şuurlu değildir; alelâde yer değiştirmeden, kımıldanmadan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilginin-sebep-oldugu/">Bilginin Sebep Olduğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-14964 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-2-1.jpg" alt="" width="428" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-2-1.jpg 325w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-2-1-300x143.jpg 300w" sizes="(max-width: 428px) 100vw, 428px" /></p>
<p>Filozofların aydınlatamadığı toplumu, şarlatanlar aldatır&#8230;<br />
<strong>Condorcet</strong></p>
<p>Anlamıştım ki, her şeyin temelinde siyaset vardı ve ne yapılırsa yapılsın,<br />
bir halk ancak onu yönetenin niteliğini haiz oluyordu.</p>
<ol>
<li><strong> J. Rousseau</strong></li>
</ol>
<p>“Var olmak, düşünmek ve hareket etmektir.” demiş­ti Nurettin Topçu. Ne dediğini bilen insanlardandı Rah­metli: “Vakıa hayvanlar da hareket ediyorlar. Lâkin onla­rın hareketleri şuurlu değildir; alelâde yer değiştirmeden, kımıldanmadan ibarettir. Yalnız insana mahsus olan hare­ket (action) ise, kendi kendisini ve başka varlıkları değiş­tirmek demektir.” Çünkü insan, düşünerek yapar. Yapıp eylediği her işin zihinde bir ön tasavvuru mutlaka vardır. Yaratılmışlar içerisinde sadece insan, önce düşünür sonra yapar. Elbette insanın da düşünmeden yaptığı hareketleri vardır ama bunlar insiyaki hareketlerdir ve diğer canlıların da gösterebileceği insiyaki tepkilerdir.</p>
<p>İnsan, en sade şekliyle, akleder, tefekkür eder, tasavvur eder, talep eder, niyet eder ve eyler.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[1]</sup></a> Bu fikri biraz derin­leştirerek insanın yaptığı her işin bir felsefesi vardır diye­biliriz. Hele bu iş, insan topluluklarının karıştığı devlet, siyaset, idâre gibi İnsanî faaliyetler yumağından oluşan gi­rift ve çetrefilli bir saha ise felsefesiz iş olmaz demek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Şayet devlet söz konusu ise düşünce ve eylem arasında­ki ilişki iyice netleşir. Çünkü siyaset ve felsefe iç içe girmiş eylem alanlarıdır. Gerçi sadece felsefeyle siyaset yapıldığı­na ihtiyar dünyanın şahit olmadığını biliyoruz ama siyase­tin düşüncesizce yapılacağını da kimse iddia edemez. Esa­sında felsefe ve hareket, düşünce ve icraat, teori ve pratik, ilim ve siyaset, nasıl adlandırırsak adlandıralım, &#8220;bilgi ve eylem” İkilisi düşünce tarihinin en eski meselesi olarak çö- zülmezliğini devam ettiriyor.</p>
<p>Siyaset dediğimiz uğraşın en dramatik tezadı bu iki­liktedir. Bütün bir dünya tarihi boyunca bilgi ile siyasetin ilişkisi, siyasetin bilgiden bağımsızlık mücadelesi olarak devam edegelmiştir. Bilgi, siyaseti hiç bir zaman kendi hâline bırakmamış, siyaset ise bilginin uzağında cereyan etme temayülünü hiç gizlememiş ve fırsat buldukça bilgiyi de “idâre” etmeye çalışmıştır.</p>
<p>Siyaset biliminin okutulduğu mekteplerde ne öğretilir­se öğretilsin siyasî icraat, kitabî bilgiden bağımsız kalma itiyadını hiç terk etmemiştir. İşin tabiatı icabı, siyaset (yani hayat) daima düşüncenin bir adım önünde gitmiştir. Si­yasî gidişatı, her şey olup bittikten sonra değerlendirme ve anlamlandırma gayretleri, yeni siyasî teorilere vücut vermiştir. Böylece siyaset uygulamış ve düşünce, anlamaya ve açıklamaya çalışmıştır. Esasen bütün düşünce tarihinin asıl uğraşı budur: bilgiyi hareketin önüne almak, hareketi düşünceye tâbi kılmak.</p>
<p>İnsanlığın talihli zamanlarında siyaset ve bilgi birlikte yaşayabilmek için bir orta yol bulmuştur. Bu devirler, aynı zamanda insanlık tarihinin değişim ve dönüşüm zaman­larıdır. Gerçi bu değişim zamanlarında dahi siyaset çoğu zaman düşünceden daha aktif rol almıştır; ama fikirlerin tesiri zaten derinlerde ve yavaş cereyan eden bir tabiatta değil midir?</p>
<p><strong>Âlim; fonksiyonel cahil</strong></p>
<p>Düşünce, bir uzun vade faaliyetidir. Daima kendi seyri­ni takip eder. Güncelin üzerindedir lâkin gündelik gidişata bigâne kalmaz; etkiler, etkilenir. Siyaset öyle değildir; siya­set, güncelin emrindedir.</p>
<p>Siyasetçiler, düşünceyle güncele tesiri nispetinde ilgile­nirler. Ne var ki siyaset, her zaman düşüncenin meselesidir. Hatta zaman zaman düşünce adamları siyasetin cazibesine ve büyüsüne kapılıp siyasî sahada aktif rol almaktan geri durmamışlar, fakat bu heves çok az başarıya imza atmıştır. Bu hususta iki isim câlib-i dikkattir: Cevdet Paşa ve Weber.</p>
<p>Her ikisi de siyasete heveslenip, meyletti. Cevdet Paşa merhum, siyasete girdi hem de başarılı oldu. Paşa oldu, vezir oldu. Weber çok istediği halde siyasete giremedi. Ne var ki her ikisi de siyasetin düşünce adamlarının değil, “ha­reket adamları”nın işi olduğu hususunda hemfikir oldular.</p>
<p>Medresenin son gerçek temsilcisi Paşa’ya göre; “Umur- u siyasiye fikrin harice tatbikini gerektirir. Ulema ise malumat-ı zihniyyeden meçhulâtı istihsal eylemek ile uğra­şırlar.” Bu yüzden politikada başarısızdırlar. Paşamız, “hikmet-i nazarîye”nin “hikmet-i amelîye”yi nakzetmeyeceği kanaatini hep taşıdı. Çünkü kendisi dahi siyasette başarılı olmuş ilmiyle müdebbir bir vezir idi. Ve siyasetten vaz ge­çemedi. “Nazarî ve amelî hikmete ehil olanlar hiç değilse siyasetin müşaviri olmalıdır” diyordu. Kaldı ki, Paşa’nın üstadı îbn-i Haldun dahi, &#8220;Sunuf-u beşer içerisinde emr-i siyaseten en uzak insanlar âlimlerdir” dememiş miydi?</p>
<p>Weber’e gelince, onun temel endişesi, “hareket’İe “düşünce&#8221;yi hem şahsî hem içtimâi sahada birleştirebil- mekti. Weber hiçbir zaman aktif siyasette rol almadı. Buna rağmen siyasetçinin tarihteki etkin rolüne hep inandı. Çünkü ona göre bütün beşeri oluşumların öznesi insan­dı. Düşünce faaliyeti, siyaset adamlarına ahlâk ve seciye vermesi bakımından en azından bir lojistik malzemesi hü­viyetinde vazgeçilemezdi. Weber’e göre siyasetin ihtiyaç duyduğu liderlik, öngörü, sevk ve idâre gibi şeyler, bir mi­zacın (karizma) işidir ki bunun da ana malzemesi her şeye rağmen düşüncenin ve bilginin dünyasındadır.</p>
<p>Siyasetin dünyasına düşmüş bir başka düşünce adamı, Vaclav Havel, Weber’den bir adım daha ilerisini işaret ede­rek siyasetin sebep olabileceği felaketten ancak bir şekilde selamete erebileceğimize inanır: insanüstüne saygıyı yeni­den insanın hayatına dâhil ederek. Böylece siyaseti müteal değerlere bağlayıp bir “mesuliyet hareketi” haline getirebi­liriz. Mesuliyet hissi, liyakat ve ehliyet vasıfları ile hakikat duygusu, siyasetin olmazsa olmazları değildir belki ama bunların siyasete katılması insani gelişmişliğin ve medeni­yetin geldiği noktayla ilgili bir mazhariyettir.</p>
<p><strong>Parmakla gösterilmek&#8230;</strong></p>
<p>Bu mazhariyetin ışığında şu soruları düşünebiliriz: Türkiye’de modernleşme tarihimiz boyunca memleket adına mesuliyet üstlenenlerin, üstün vasıflarıyla temayüz eden bir seçkinler zümresi teşkil ettiklerini söyleyebilir miyiz? Mesul mevkileri birtakım yetkilerle işgal eden as- ker-sivil, bürokrat-siyasetçi kişilerin yetkilerine paralel bir sorumluluğu deruhte edebilme ve üstesinden gelme kapa­site ve kabiliyetlerinin varlığı konusunda hemfikir olabilir miyiz? Sahip oldukları yetkileri kullanacak niyeti ve cüre­ti gösterseler bile netice alabilecek dirayet ve cesaretleri ve en önemlisi liyakatlerinin varlığı ve niteliği konusun­da şeksiz şüphesiz herhangi bir kanaat sahibi miyiz? Yani Tanzimat’tan bugüne kadar ülkemizdeki yetkili zevatın is­tisnalarıyla birlikte kaçta kaçının gerçek mânâda yetki ve sorumluluklarının “adamı” olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz?</p>
<p>Peki, ülkemizde işlerin hakkıyla görülmesini sağlayacak &#8220;şartların&#8221; son asırdaki &#8220;hikâyesi&#8221;ne vakıf mıyız? Mümes­sillerimize ve onların memurlarına bakarak, evet, bunlar bizim idaremizden mesul ve doğrusu mesuliyetlerini müd­rik, yaptıkları iş ve işgal ettikleri mevkiiler için gereken li­yakat ve ehliyete sahipler diyebilir miyiz? Diyelim ki işleri­ni hakkıyla yapacak imkânlara sahipler ve zaten de yapma­ya gayret ediyorlar. Peki, ülkemizde işlerin lâyıkıyla yapılıp yapılmadığının değerlendirilmesine izin verecek şartların varlığını rahatça iddia edebilir miyiz? Şartlar tamam olsa dahi böyle bir değerlendirmenin ülkemiz insanları ve yet­kilileri için hayatî mânâda “öğrenilmesi arzu edilen&#8221; her­hangi bir “anlamı” olduğunu söyleyebilir miyiz?</p>
<p>Türkiye’de kendine ve millete mahsus bir takım de­ğerleri, -o değerlerin tarihî ve kültürel bağlamı içerisin­de- temsil edebilecek ve yeri geldiğinde savunacak yetkili- yetkisiz gerçek bir seçkinler<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a> zümresi var mı? Hatta oraya gelmeden önce şunu sorabiliriz; Türkiye’de millete âid sa­hibini seçkin kılan bir takım değerler olduğu, bu değerle­rin temellük edilip hayata geçirilmesinin mümkün olduğu kabul ve iddia edilebilir mi? Yani millete ait bu değerlerin insanları seçkinleştireceği ve seçkin bir zümre teşkilini mümkün kılacağını “müttefiken” kabul edebilir miyiz? Ül­kemizin ve milletimizin mukadderatı için millî değerlerle mücehhez seçkin bir zümrenin varlığının “zaruri” olduğu­na dair paylaşılabilir bir kanaati göğsümüzü gere gere ser- dedebilir miyiz? Varsayalım ki öyle bir zaruretin lüzumuna dair bir kanaatimiz var.</p>
<p>Farz edelim ki, hepimiz yüksek değerlerle temayüz et­miş seçkin bir zümrenin Türkiye için önemine inanıyoruz. Peki, Türkiye’de insanlarının seçkinleşmesine müsaade eden ve imkân veren bir atmosfer var mı? (Öyle, olsun de­nilince seçkin olunmuyor ki&#8230; Çok müstesna bir takım ta­rihi ve kültürel şartların varlığı ve özel bir sürecin işlemesi gerekiyor. Çaba, cehd, alın teri, emek gerekiyor.)</p>
<p>Bir an için insanların şahsî gayretleriyle, münferiden, seçkinlere mahsus bir takım değerleri talep edip, temel­lük etmek için gereken cehd ve çabayı gösterdiğini ve bu değerleri benimseyip özümsediklerini kabul edelim. Aca­ba kendi kendilerini yetiştiren bu yetişmiş insanların bir “zümre” teşkil edebilmeleri için “şartlar” müsait mi?</p>
<p>Yine farz edelim ki, bazı insanlar, şartları zorlayarak kendilerince seçkin bir zümre oluşturmaya kalkışıyor ve bu yolda mesafe de alıyorlar. Acaba Türkiye bu insanların işlerini kolaylaştıracak herhangi bir &#8220;şey” yapar mı? Şimdi­ye kadar yaptı mı? Peki, herhangi bir kimse böyle bir züm- releşme konusunda memleket için ümitlenip bu zümrenin seçkinliğini kabul edebilecek niyeti ve cesareti gösterir mi? Yani herhangi bir şahıs veya kurum, bazı konularda gayret gösterip başarılı olan insanları hiçbir ön şart gözetmeden memleket için bir zenginlik sayar mı? Saysa dahi böyle bir kabulden sonra rahat bırakılır mı?</p>
<p><strong>Seçkinleri seçebilmek</strong></p>
<p>Bütün bu sorulan belirli bir kayd-ı zihni ile soruyorum; hiç kimse kendinde olmayan bir gücü başkasına veremez. Ve çok az kimse kendinde olmayan bir gücün karşısında ra­hattır. Ne türden olursa olsun, nerden kaynaklanırsa kay­naklansın seçkinlik bir güçtür ve muhatabından mutlaka bir &#8220;şey” talep eder. Seçkinlik çevreyi rahatsız eder, mut­laka etkiler; müspet, menfî. Bu yüzden bazen korunmaya muhtaçtır bazen da kendisi korur.</p>
<p>Öncelikle şunu kayda geçirmek lazım; seçkinliğin lü­zumuna inanmak, seçkinliğe heveslenenlerin gerçekten seçkin olması ve seçkinlerin bir zümre teşkil etmesi, iletişim düzeyi yoğun bir cemaat oluşturmaları lâkin milletten ve onun değerlerinden kopmadan seçkin kalabilmeleri ve millet çoğunluğunun da bu seçkinliğin değerini vermesi meselenin ilk boyutudur. Kaldı ki çoğunluk tarafından tas­vip ve destek görmek gerekli olmasına rağmen eğer iddialı olduğunuz sahanın icap ettirdiği zihni ve sosyal donanım­lar açısından zayıfsanız, sadece bu çoğunluk desteği veya bulunduğunuz makam sizi seçkin kılmaz. Belki bir “yer”e gelirsiniz, ama netice hüsran olmaktan kurtulamaz.</p>
<p>İkinci olarak da hatırdan çıkarmamalıyız ki, tıpkı Vaclav Havel’in dediği gibi, bütün sosyal statü ve oluşumlar gibi seçkinliğin de bir “üst değer”e göre ölçülmesi meselenin tarihî ve tabiî gereğidir. Elbette ki bu üst değerin gerçekten bir üst değer olması ve toplumsal kabul görmesi gerektiği­ni söylemeye lüzum yok. Yoksa birtakım yarı hakikatlerin bir üst değermiş gibi topluma zorla dayatılması içinden çıkılamaz karışıklıklara sebep olur. Kaldı ki bazı sosyal ve İlmî sahalarda “iyi” görünmek tarihî, kültürel, ahlâkî ve vicdanî kıstaslar tarafından desteklenmediği takdirde hiç kimsenin seçkin sayılmasına yetmez.</p>
<p>Seçkinliğin toplumsal kabul gören üst değerler tarafin­dan teyidi mutlaka gerekir. Zira bizim aradığımız seçkinli­ğin temel şartı, âid olunan toplumun ve onun değerlerinin, kültürünün, kıymet hükümlerinin seçkini olmak, tabir ca­izse &#8220;numune”si olmaktır. Bu temel şartın ima ettiği anla­mın açtığı ufuktan bakarsak modernleşmenin ürünü olan mevcut Türk aydın-seçkininin -en sade söyleyişle- sorum­suz yetkili olmayı sevdiğini ve asla hesaba çekilmeyi sev­mediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.</p>
<p>Ülkemizde son iki asırda üst tabakaymış gibi görünen­lerin millî değerler ölçüsünde seçkin olduklarını söyleye­bilmemiz için kültürel muhtevalarından haberdar olmamız lazım. Gördüklerini iddia ettikleri toplumsal kabulün nite­liği hususunda (tabiî eğer gerçek bir kabul görmüşlerse) bir netliğe muhtacız. Çünkü bu &#8220;modernist”! zümrenin milletimize ait yüksek ahlâkî ve kültürel değerler, kıymet hükümleri ve tarihimiz karşısındaki &#8220;seviyeleri şimdiye kadar hiç sorgulanamadı. Elbette burada sözü edilen ha­berdar olma ve sorgulanabilme, kederde ve kıvançta ortak, duygudaş, gönüldaş, vatandaş yani millet ve en önemlisi açık toplum olmanın gereği olarak tamamen demokratik iletişim olgusunun tezahürüdür. Yoksa birbirinin görüş ve düşüncelerini “fişleme”yi kastetmediğimiz açıktır.</p>
<p>Bu sorumsuz yetkili, yarı aydın-sahte seçkin zümre, gütmeye çalıştığı kitlenin yani halkın en küçük bir itira­zı karşısında kıyameti koparır. Şaşırır, panikler ve zayıf da olsa bir hesap verme ihtimalini gündemden uzak tutabil­mek için her şeyi göze alır. Aslında temel zaafı milletin ve millî irfanının uzağındaki “duruşu”dur. Hakikatte bu “du­ruş”, bizim, modernleşme ürünü sahte seçkinlerimizin en çok gizlemeye çalıştıkları özelliklerinin bir tezahürüdür: Ahaliyi hiç tanımamak! Bunlar, milleti tanımadıkları gibi halkın da kendilerini tanımamasının oluşturduğu &#8220;o mesa­fe” üzerine hegemonyalarını kurarlar.</p>
<p>Halkın terazisinde gerçek ölçülerini ele verecekleri için halka hesap verme mesafesine girmemeye gayret ederler. Bir yandan da halkı tanımama zaaflarını gizlemek için onunla kaynaşma görüntüsü vermeye çok dikkat ederler. Bilseler ki seçkinin tarihî görevi aydınlatmaktır, avamla kaynaşmak değil. Kaldı ki aydınlatmak için dahi ahaliyi ta­nımak lazımdır. Oysa milleti tanımak kolay değildir. Emek, gayret, ciddiyet, cesaret, dürüstlük, bilgi, liyakat ve ehliyet ister. Milleti gerçek anlamıyla tanıma işi, gösteriş ve pro­paganda ile geçiştirilemez. Milletin gönül sahnesinde hiç kimse uzun süre &#8220;mış gibi” yapamaz.</p>
<p>Sözü uzatmaya gerek yok ülkemizde, seçkinlere ayrılan yeri yıllardır işgal eden mahiyetleri “meşhur”, kıymetleri meçhul mahut lan objektif verilerle değerlendirdiğimizde neticenin “seçkinlerimiz&#8221; (!) lehine olmayacağını hepimiz çok iyi biliyoruz. Ama hiçbirimiz peşinen söyleye- miyoruz. Söyleyebilsek söyleyeceğiz, bizim üst tabaka diye görmeye zorlandığımız ham ervâh, en hafif tabirle sanki biraz “sonradan görme&#8221;.</p>
<p><strong>Kendini bilmek seçkinleştirir</strong></p>
<p>Bir sena ya da övgü işitip de bendini şeytana arz etmeyen hiç kimse yoktur.</p>
<p>Fakat mümin tekrar döner.</p>
<p>Ziyâd bin Elsem</p>
<p>Hakiki seçkinliğin ana rahmi, bütün hakların serbest­çe kullanılabildiği “hürriyet nizamının cârî” olduğu bir dünyadır. Demokrasi ile seçkinliğin tezat oluşturabileceği düşünülse de asıl tenakuz eşitlik ile seçkinlik arasındadır. Demokratik toplumlarda kabul edebileceğimiz “meşru&#8221; seçkinliğe asıl rengini veren şey, daha çok cehd ve gayretle elde edilen hasletlerdir. Doğuştan getirilen imtiyazlar ve maddî güce dayanan farklılıklar işin tabiatı icabı zorakidir ve sorgulanamaz. Kabul veya reddedebilirsiniz. Kaldı ki bu kabul veya ret dahi ancak bir üst değer adına yapılırsa bir anlam ifade eder. Çünkü nasıl kazanılırsa kazanılsın bütün toplumsal statüler gibi seçkinliğin de bir meşruiyete, meş­ru bir kabule ve toplumsal rızaya ihtiyacı vardır. Bunlar ol­madan dayatılan şey, seçkinlik olamaz, olsa olsa “zorba”lık olur.</p>
<p>Sosyal hayatın temel birimi olan insanın tarihî macerası göz önüne alındığında, -hangi konuda olursa olsun- meş­ruiyet için tarihî, kültürel birtakım referanslara ve bir üst değerler sisteminin tasvip ve tasdikine her zaman ihtiyaç duyulduğu görülür. Ve bu meşrulaştırın cihaz, hiçbir za­man sadece çoğunluk desteğinden çıkmaz.</p>
<p>İşte; bu meşrulaştırma ameliyesi sadece çoğunluk desteğinden çıkmayacağı için hayatî konularda çoğunluk desteğinin yanında bazı mekanizmaların ve bir &#8220;değerler manzumesinin seçkinliği tasdikine ihtiyaç vardır. Çoğun­luğun kararı her zaman doğruyu göstermeyebilir. Hatta öyle hususlar vardır ki, oylamaya sunulamaz. Doğru veya yanlış hususunda çoğunluğun karar veremeyeceği konular vardır. Ama böylesi konularda dahi toplumsal meşruiyet olmazsa olmaz şarttır. Ne diyordu rahmetli Dündar Taşer: &#8220;Yolcuların çoğu tarafindan istenilmek insana kaptan olma özelliği kazandırmaz.” Evet, öyledir ama kaptanlık vasfına sahip olunsa bile yolcuların hiçbirisi tarafindan kabul gör­meden de kaptanlık yapılamaz. Ancak, çoğunluk kararında ısrar etmek bazı durumlarda sadece gücün takdis edilme­sidir. Eğer ısrara devam edilirse bir zorbalığa kapı açılır ki, bu da mümkündür. Ve çok sık görülen bir durumdur. Toplumun kalan kısmını hiç umursamadan sosyal çözüm­lemeler yaparak düşünce kalıpları oluşturulabilmekte ve buradan insanların hayatını cehenneme çeviren kararlar çıkabilmektedir.</p>
<p>Öte yandan çoğunluğun kararı her türlü mesuliyet mefhumunu öldürür. Kaldı ki çoğunluğun görüşü nedir sorusunun cevabı tarihin hiçbir devrinde, dünyanın hiçbir yerinde tam olarak verilememiştir. Çoğunluğun haklılığı varsayımına dayanmak her zaman keyfilikle beraber gider. Kaldı ki çoğunluğun görüşü bir yetersizliğin ifadesinden başka bir şey de olmayabilir. Zira çoğunluğun görüşü ge­nellikle topluluğu oluşturan seviyenin en altındaki insanın görüşüdür. Biz bunun en aşağı değil de bir ortalamayı ifa­de ettiğini kabul etsek bile, bu görüşün o toplum için bir gelişmeyi ifade etmeyeceğini bunun imkânsız olduğunu anlamak zor değil.</p>
<p>Yığınlar ana siyasî meseleleri asla tam olarak bilemez. Görünmez ikna ajanları tarafından kolaylıkla yönlendirile­bilir. Bu durumda demokratik sistemin içinde karar üretemeyen ve sistemin ürettiği karara katılamayan evlâd-ı va­tan için çıkış yolu, sistemin meşru karar organı olan halka ulaşabilecek yeni yollar ihdas edebilmekten geçer. Şayet seçkin, milletinin seçkini değilse böylesi durumlarda mil­letten ümidini keser ve hemen milletin dışındaki kesimler­le ittifak arayışı içine girebilir. Bu ittifak karşısında kendi “organik” seçkinini kaybeden millet, sistemi tartışmak ve dönüştürebilmek şartlarını zorlamak yerine “kurtarıcı” arayışına yönelebilir.</p>
<p>Ancak belirtmek gerekir ki, bu ülkede nerdeyse son iki asırda cari olan siyasal akıl, çoğunluğun değil pozitivist batıcı teklifin gölgesinde oluşan bir seçkin zümrenin ter­cihleri üzerinden oluştu. Bu batıcı pozitivist teklif, demok­rasi ve hürriyet talebinin meşruiyet gölgesinde kendisine imtiyazlı bir “kale” inşa etti. Pozitivist zorbalığını hürriyet hâlesi ile süsleyerek ‘çoğunluğun aklı’nı paradoksal bir şekilde ezdi. Bu paradoksun sebep olduğu fitnenin ve as­lında faşizmin içinden hâlâ çıkamadık. Bu arada pozitivist batıcı teklif, bu ülkenin gerçek seçkinlerini eritti, yok etti ve idari sistemden dışladı. Demokrasinin bize mahsus iç sıkıntıları buradan kaynaklanmaktadır. Maalesef Türkiye, bu “elitsizlik sorunu”nu aşmak için kendince başka bir yol bulmuştur: seçkinliği yok saymak ve neye mal olursa olsun yola popülizmle devam etmek. Mevcudiyetini ancak böyle- ce koruyacağına hükmetmiştir.</p>
<p>Millet ise sadece seçkinliği yok saymakla kalmamış, po­zitivist batıcı teklifin şımarıklığından ve arsızlığından korunabilmek için hiçbir üst değerin farkında değilmiş gibi yaşamayı çıkar yol olarak benimsemiştir. Bu tercih zaman­la temellük edilmiş, özümsenmiş ve bütün müteal değer­lerin uzağında bir çarpıklık ortaya çıkmıştır. Bu çarpıklık, (yani mevcut siyasî ve bürokratik “elitimiz”) hiçbir zaman bir &#8220;asliyet ve asalet&#8221; ifade edemese de varlığı ile pek çok mümkün çözümün kapısını kapamıştır.</p>
<p><strong>Yasakçılık yüksek değer düşmanlığıdır</strong></p>
<p>Toplumsal düzenin işleyişi açısından bazı kişi ve kuru­luşların seçkinliği ve bilhassa dokunulmazlığı olmak zo­rundadır. Lâkin milletimizin mukadderatı için arzu edilen/ elzem olan bu dokunulmazlıkların, gücünü tarihten ve mil­letten alması gerekir. Çünkü tarihten gelen güçler, toplumu da güçlü kılar; herkesin malıdır ve hiç kimse bu güçleri işi­ne geldiği gibi kullanamaz. Belki de bu sebepten Türkiye’de millî değerlerin oluşturduğu seçkine karşı olmak ile tarihe ve kültüre karşı olmak aynı kaynaktan beslenir.</p>
<p>Gelişmiş batı ülkelerinin seçkinleri kendi millî değerle­riyle seçkin iken bizde kozmopolit değerlerle seçkin oluna­cağına dair bir zehap kendini kabul ettirmiştir. Tarihî kül­türel değerleri es geçenlere öyle sahte bir üstünlük atfedil- miştir ki, millet reddettiği halde bu üstünlükler, topluma karşı zoraki bir seçkinlik hatta bir hegemonya şeklinde da­yatılmıştır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[3]</sup></a> Bu hegemonya, millî değerlerin seçkin kıldığı milletin seçkinlerine karşı hatta bilhassa onlara karşı daya­tılmıştır. Bu yüzden klâsik bürokratizm, gerçek mânâsıyla seçkin düşmanıdır.</p>
<p>Bu anlamıyla zoraki modernleştirmenin dayattığı ya­sakçılık, bir &#8220;gerçek seçkinlik&#8221; karşıtlığıdır. Çünkü millî hayattan neşet eden yüksek değerler bütün hegemonya­ları, yasakları, zorbalıkları ve sahtelikleri eritir, yok eder. Zira sahte hiyerarşiler ve millete yabancı kurallar gerçek seçkinlere göre değildir. Bu sahtelikler daha çok zorba ye­teneksizleri ve atanmış sözde seçkinleri korur. Bunlar da gücünü tarihten ve milletten değil &#8220;hâkim&#8221; değerlerden alırlar. Ve bu değerler, değerli oldukları için hâkim değil, hâkim oldukları için değerlidirler/</p>
<p><strong>Şahsiyet icbar eder</strong></p>
<p>Öte yandan millî irfanın tasvibini kazanan seçkinliğin en bariz farkı, yaygın ve örgün eğitimin yanında sosyal hayatın kendi işleyişi içerisinde, resmî eğitim dışı yollarla iktibas edilen bazı &#8220;sivil” bilgilerle teçhiz edilmesidir. Bu seçkinliğin mutlaka kişisel çabayla kazanılan ve elden alı­namayan sivil-manevi<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a><sup> <a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a></sup> bir tarafı vardır. Kaldı ki bütün top­lumsal değerlerin asıl test edilebileceği yer bu manevî böl­gedir. Bu bölgenin aydınlığında gözümüze çarpan şeyler; ahlâk, karakter, şahsiyet, şeref, haysiyet ve bunlara bağlı olarak ilim, irfan gibi şeylerdir.</p>
<p>Manevî hiçbir vasfa istinat etmeyen &#8220;resmi-modem” sözde seçkinlerin geldikleri yer ve gördükleri itibarı nasıl kazandıkları sorusunun cevabı düşünüldüğünde, maalesef bunların demokrasiyi besleyen şartların ürünü olduklarını fark ederiz. Yanlış anlaşılmasın, demokrasi kimseyi haksız yere seçkinleştirmez. Ama bizimkiler (!) demokrasinin fır­satlarından istifade ile toplumun kendi gerçek seçkinleri için ayırdığı yerleri cebren ve hile ile işgal ederler (her top­lumun seçkin evlatlarına ayırdığı çok özel mevkileri vardır ve buraların fuzuli işgalcilere karşı korunması görevini de yine o seçtiği çocuklarına tevdi eder). Bu fuzuli şagiller sta­tükodan şikâyetçi olsalar bile kendilerinden ve toplumdan daha ‘üstün” bir otoriteye dayandıklarını ileri sürmedikleri müddetçe kimseyi kızdırmazlar. Statüko ancak kendinden farklı ve üstün bir söylem konuşmaya başlayınca rahatsız olur. Diğer zayıf tenkitler onu sadece daha güçlü kılar.</p>
<p><strong>Seçkinlik ıstırap verir</strong></p>
<p>Türkiye’nin sözde seçkinleri herhangi bir &#8220;değer” ibraz etmedikleri müddetçe bütün toplumsal sahtelikler tara­fından müthiş bir itibar görürler. Zaten onların da ibraz edecekleri sahihlik mertebesinde değer ifade eden hiçbir “kıymet”leri yoktur. Kaldı ki sahihlik ile sahtelik merte­belerinin farkını anlamak da başka bir idrak seviyesinin belirtisidir. Ülkemizdeki revaçta olan seviyede sahtelikle­re herkes razıdır. Kimse kimseye sorumluluğunu hatırlat­mak zorunda kalmadığı için &#8220;gidişat” sorunsuz (!) devam emekte ve herkes de memnuniyet derecesinden razı olarak ı yaşayıp gitmekte. Ahali de seçkin şahsiyet ve yüksek kül­tür ihtiyacını duygu düzeyinde birtakım mitler sayesinde ve ancak o seviyede, yani sanal düzlemde karşılamaya ça­lışmakta. Çünkü herhangi bir emek ve değer ortaya çıkar­madan ancak sanallığa ve sahteliğe ulaşılabilir. Asla gerçek değerlere erişilemez. Ve ulviyet duygusu bir ihtiyaç olarak devam eder. Karşılanamayan bu ihtiyacın varlığına rağmen sahtelik insanları mutlu eder. (İnsanlar, gerçek kıymetten habersizse ne kolay mutlu olurlar!)</p>
<p>Oysaki liyakat ve ehliyet yani gerçek seçkinlik, memnu­niyet ve keyiften değil memnuniyetsizlik ve mahrumiyet­ten hayatiyet devşirir. Ehliyet ve liyakatin membaı emek alm teri ve yerine göre çileli bir cehddir. Kriteri kişisel ra- hatltk ve memnuniyet değil, hak, hakikat ve doğruluktur.Burada ilmin, salt ilmin sahibini seçkin kılacağı iddia edilebilir. Kısmen doğrudur da. En azından yanlış değildir. İlmin toplumsal kabule veya desteğe ihtiyacı yoktur. Ancak tek başına ilim kimseyi seçkin kılmaz. Belki bilgin kılar, ama seçkin kılması için eylem (amel) de gerekir.</p>
<p>İlmiyle mütenasip bir ahlâk ve davranış koduyla amil olunması icap eder. Ahlâksız hiç kimse seçkin sayılmaz. Seçkinlik, İlmî bir kaynaktan neşet etse dahi toplumsallığı dolayısıyla bir ahlâk ihtiyacı her zaman vardır. Yani, seç­kinlik toplumsal bir olgudur. Ahlâk ve meşruiyetten ayrı düşünülemez. Seçkinliği oluşturan bilginin nev’i de hayatî önemi haizdir. Çünkü bilginin dahi bir meşruiyete ihtiyacı olduğu artık bugün için aşikâr bir olgudur. Bunun aksini bir bilimcilik mantığı içinde iddia etsek dahi toplumsal iş­leyiş kendi kurallarına riayet eder. Gerçi son zamanlarda modem toplumlarda uzmanların klâsik politikacı ve bü­rokratın yerini almaya doğru gittiğini gözlemleyebiliyoruz lâkin biliyoruz ki uzmanlar kesinlikle seçkinin yerini al­mıyor.</p>
<p><strong>&#8220;Zor&#8221;a yok demek ilk seçilme yeridir<br />
</strong></p>
<p>“Açılmamış kanatların büyüklüğü bilinmez.”</p>
<p>A.Gide</p>
<p>Seçkinliğin en çetin sınanma yeri zora karşı durabilmek ve sırası geldiğinde &#8220;zor”la başa çıkabilmektir. Bizim &#8220;ma­hut” seçkinler bu tür &#8220;zor”lu işlerden uzak ama pek de uzak değil, biraz &#8220;zora” (!) ve sahibine yakın dururlar; hat­ta bir kısmı seçkinliklerini bu sözde istiğna tavrına borç­ludur.</p>
<p>Bu yüzden, Türkiye’de liyakat ve ehliyet hususunda kimse kimseden hesap sormaz, sorsa kendinden de sorula­cağından korkar. Biz de herkes hak etmediği yeri rahatlık­la alabildiği için terfide sıra gözetilir. Nerdeyse iki asırdır Türkiye&#8217;yi yönetenler kendileri dışında kalanları sınamak- tan korktuğu için tenzil-i rütbe ve liyakat uygulanmaz. Dolayısıyla ülke kendini sınayamaz. Potansiyel gücünü âtıl vaziyette tutar. Ülkenin birikimi, yani irfanı, yani kültürü, yani ülkenin kendilik bilinci, memleketin hâl-i hazır tedvi­rine ve gelecek inşası sürecine iştirak edemez.</p>
<p>Kaldı ki, âid olduğu kültürü ıskalayıp da dünya ölçeğin­de kendini seçkin diye kabul ettirmiş bir tane bile &#8220;seçkin” yoktur. Küreselleşmeye rağmen böyledir bu. Çünkü bir toplumun seçkini demek, o toplumun kültürü ile bağlarını iyi kurmuş ve o bağın sağladığı alan üzerinde &#8220;bir şeyler”e sahip olmuş kişi demektir. Tarih sahibi büyük ve gelişmiş ülkeler bunu böyle yapar. Mesela, Fransa’nın en koyu ateis­ti bile derunî bir katolisizmden etkilenmiştir. Çünkü Fran­sa aslında o “derunî katolisizm” demektir. Fransa bu “as­lını” bütün tartışmaların üstünde tutarak “temel eğitimi” ile ortaya koyar, bütün nesillerinin ruhuna bunu işlemeye gayret eder. Ama bu iş asla zorbalık kabul etmez. Sade­ce her Fransız çocuğuna Fransız olmak gibi bir imkânının ve elbette hakkının olduğu bildirilir. Yani tebliğ edilir. Ve Fransız eğitiminin yetiştirdiği modern insan, üzerindeki son moda elbiseler ve modern bazı alışkanlıklar dışında mesela Napolyon’la rahatlıkla anlaşabilir. Ama bugünkü modem Türk, mesela Fatih’e en az bugünün Fransız’ı ka­dar “fransızdır”. Çünkü bizim &#8220;temel eğitim”de talim etti­ğimiz bir deruni Türkiye yoktur.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a> Çünkü maalesef biz de- runi Türkiye’yi yok saymak için elimizden geleni ardımıza koymadık.</p>
<p>Bütün milletler seçkinlerine farklı ve kaliteli bir eğitim verirler. Bunun sosyal adalet, fırsat eşitliği gibi birtakım değerlerle çelişen hiçbir yönü yoktur. Bilakis bu değerle­rin icabıdır. Seçkinler farklı eğitilir ve bu eğitim kesinlikle temel eğitimin üzerine yapılır. Bir milletin seçkini o mil­letin en güzel numunesi olmak durumundadır. Sadece bir takım kabiliyetler insanı seçkin yapmaz, belki farklı yapar. Seçkinliğin başarılı olmak yanında milletine yakın durmak ve millî değerleri benimseyip özümsemek ve temsil etmek gibi bir çizgisinin olduğunu veya olması gerektiğini düşü­nüyorum. Yoksa seçkin demek mensup olduğu milletten “mahiyet” itibariyle farklı olmak değildir. Seçkin, bir mil­letin seçilmişi, temayüz etmişi demektir.</p>
<p><strong>En seçkin mevki, millete hizmettir</strong></p>
<p>Yirmi birinci yüzyılda milletimiz pek çok konuda oldu­ğu gibi seçkinlik anlayışında da “temeller”le bağını yeni­den kurup “kendi seçkinini” ete kemiğe büründürmek için gereken imkânları yeniden keşfetmelidir.</p>
<p>Eskiden milletimizin benimseyebileceği seçkinleri var­dı. Bunlar ekseriyetle, “ruh aristokratları” diyebileceğimiz türden insanlardı. Hepsinin bir ruhu vardı ve bununla ne yapılabileceğini biliyorlardı. Şimdi seçkinlerimiz <em>batılı, mo­dem, çağdaş ve küresel&#8230; Bir</em> ruhlarının olup olmadığı ise ma­alesef tartışma dışı.</p>
<p>O eski seçkinler kayboldu. Onları yetiştiren, bir şeyleri öğrenmelerini, anlamalarını, başkalarının anlayacağı tarz­da anlatmalarını ve elbette anlaşılmalarını sağlayan şart­ların nerdeyse tamamı “zamanın ruhu” tarafindan buhar­laştırıldı.</p>
<p>Bugün için o insanları yeniden bulsak dahi bir anlamı olmayacak çünkü &#8220;şartlar&#8221; kayboldu. Hatta onlara ihtiyaç da yok. O ihtiyacı hissetmek de kaybettiklerimiz arasında.</p>
<p>Çünkü o insanlar kendi atmosferleriyle geçip gittiler.</p>
<p>Şimdi belki &#8220;seçkin”e de lüzum duymuyoruz. Belki de bir seçkin zümresine ihtiyaç hâsıl edebilmek için gayret göstermek gerekiyor. Gerçi şimdinin seçkin modelleri, in­sani ve irfanî mânâda seçkin mi, değil mi, kestirmek güç. Pek çoğu alet-edevata benziyor; dişli gibi, cıvata gibi.</p>
<p>O eski ruh aristokratlarının gerçekleştirdikleri mu­cizevî ihtişamın devam ettiğini yeniden görebilmek için önce bu “makine insan” üreten şartların sırrını (bir sim varsa eğer) öğrenmeli ve değiştirmeliyiz. Bunun için de o “ruh aristokratlarf’m en azından unutmamalıyız. Onları var eden bilgi ile bağımızı yeniden tesis etmeliyiz.</p>
<p><strong>Söze Topçu ile başladık onunla hatm-i kelâm edelim:</strong></p>
<p>Var olmak gerçek mânâsıyla var olmak, hareketleriyle düşüncesini sonsuzluğa istinat ettirmek demektir ve böy­lelikle kendi varlığını sonsuzlukta aramak demektir.</p>
<p>&#8230; İnsan denen şahsiyet, köklerini maziye salmış bir ağaç gibidir&#8230; Millet, tarihinden ibarettir.</p>
<p>&#8230; Bizim tarihimizin yapısında ise ‘Malazgirt’te, Hay- ber’de parlayan kılıç bulunduğu gibi, Bağdat’ta kurulan medrese ve Nizamülmülk’ün teşkilatçı kudreti vardır. Onda şeriat ve kanun önünde eğilen başlar olduğu gibi, Yıldırımlarla Yavuzların otoriter ve mesul devlet anlayışla­rı vardır. Onda saban arkasında koşan çiftçi milletin nasırlı elleriyle, Selçuklu mimarisinin secdeye kapanan mihrabı yanyana görülmektedir. Onda Hz. Ebu Bekir gibi Allah’a teslimiyet sevgisi, Hz. Ömer gibi mesuliyet ihtirası yaşa­tan hükümdarlar, veliler, halk sınıfları ve devlet adamları vardır&#8230;</p>
<p>Ruhlarımızın yetiştiricileri ecdadımızın mefahirleridir</p>
<p>Nur ol Ustâd!</p>
<p>Cengiz Aydoğdu &#8211; Yalnızlık Muhatap İster,syf:132-149</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[18]</sup></a> &#8220;Ameller niyetlere göredir&#8221; buyrulmuştur. Bu &#8220;hikmet”, hukuk felse­fesinin evrensel temelidir. Esasıdır. Özüdür. Bütün hukuk felsefelerin­de insan eylemlerinde &#8220;kasıt” esastır. Yani niyet. O büyük Mübelliğin (s.a.s) dünya hukukuna armağanıdır bu!</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[19]</sup></a> Burada seçkinden kastımız, memleket irfanını İlmî bilgi olarak temel­lük edip, amelî sahada cari kılabilen zihindir.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[20]</sup></a> Türkiye&#8217;de işin bir başka vahim noktası, birbirimizin hareketlerini yorumlamayı ve yaftalamayı seviyoruz. Kaldı ki farklılıklarımız millî ölçüden kopuk aydınlar tarafindan yorumlanmaktadır. Ülkemizde bir aristokrat sınıfi olmadığı için, hayat tarzı farklarının bu derece öne çı­karılıp çatışma kaynağı oluşturulması da ayrı bir garabettir.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[21]</sup></a> Belki de bu yüzden ülkemizde &#8220;sistem”den icazet alamayan seçkinliğin modernleşme sonrası ortaya çıkan &#8220;yeni” mihraklar nezdinde pek faz­la tesiri yoktur. Zaten Türkiye&#8217;de görünür kılınabilen sözde toplumsal meşruiyeti, tabiî nasıl olduğunu toplumun ruhu duymadan bu mihrak­lar &#8220;ihdas&#8221; etmiyorlar mı? Dünyanın hiçbir yerinde &#8220;sistem**in gözüne girmek için politika yapılmaz, ama Türkiye&#8217;de yapılır. Türkiye’de poli­tika, revaçta olan bütün sosyal &#8220;zenginlik*&#8217; tezahürlerinin üretim yeri olan &#8220;sistem&#8221;e kendini kabul ettirmek, yaranmak ve gözüne girmek için yapılır.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[22]</sup></a> Manevilik resmi olamaz; mutlaka sivildir.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[23]</sup></a> Bugünkü Türk toplumu tarihten çok sağlam bir kimlik devralmasına rağmen bu kimliği &#8220;temellük&#8221; etmek noktasının çok uzağındadır. Öte yandan bu kimliğin bize sağladığı farklılığı bilmek ve anlamak herhal­de temel eğitimin ilk basamağı olmak durumundadır. Bunun ideolojik hiçbir yönü yoktur. Hiçbir dayatmayı da içermez. Bizim seçkinimiz de medeni dünyanın herhangi bir ülkesinin seçkini gibi bir “temel&#8221; ii~ rinde yükselmelidir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilginin-sebep-oldugu/">Bilginin Sebep Olduğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-sebep-oldugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmed Güner Sayar &#8211;  A.Süheyl Ünver’le Sohbetler (7. XII. 1968 &#8211; 25. XII. 1985)  -Notlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-guner-sayar-a-suheyl-unverle-sohbetler-7-xii-1968-25-xii-1985-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-guner-sayar-a-suheyl-unverle-sohbetler-7-xii-1968-25-xii-1985-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Nov 2021 14:27:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amiş Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Şöhret]]></category>
		<category><![CDATA[Şahsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[meşgale]]></category>
		<category><![CDATA[misafir]]></category>
		<category><![CDATA[Süheyl Ünver]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[tenkit]]></category>
		<category><![CDATA[yazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25653</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kimse vazifesini tam yapmıyor.Kimse, bu yüzden bahtiyar olamıyor. Sayfa 165 Zengin deniyor amma, serveti kendinden değil. Sayfa 70 Amiş Efendi&#8217;den dedemin kaydettiği bir diğer sözünü bana yazdırdı, kendisi de yazdı: “Olan olmuş, olacak da olmuştur. Olacak bir şey yoktur.” Sonra, bu sözün altına dedemin düştüğü notu okudu: “Amiş Efendi, 20 Şaban 1338 (9 Mayıs 1920&#8217;de [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-guner-sayar-a-suheyl-unverle-sohbetler-7-xii-1968-25-xii-1985-notlar/">Ahmed Güner Sayar –  A.Süheyl Ünver’le Sohbetler (7. XII. 1968 – 25. XII. 1985)  -Notlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25654 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/a-guner-sayar-sohbetler-1634038429-191x300.png" alt="" width="306" height="481" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/a-guner-sayar-sohbetler-1634038429-191x300.png 191w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/a-guner-sayar-sohbetler-1634038429.png 638w" sizes="(max-width: 306px) 100vw, 306px" /></p>
<p>Kimse vazifesini tam yapmıyor.Kimse, bu yüzden bahtiyar olamıyor.</p>
<p>Sayfa 165</p>
<hr />
<p>Zengin deniyor amma, serveti kendinden değil.</p>
<p>Sayfa 70</p>
<hr />
<p>Amiş Efendi&#8217;den dedemin kaydettiği bir diğer sözünü bana yazdırdı, kendisi de yazdı:</p>
<p>“Olan olmuş, olacak da olmuştur. Olacak bir şey yoktur.”</p>
<p>Sonra, bu sözün altına dedemin düştüğü notu okudu: “Amiş Efendi, 20 Şaban 1338 (9 Mayıs 1920&#8217;de irtihal ettiler.” Bunun üzerine Süheyl Bey:</p>
<p>“Demek elli sene olmuş,” dedi ve bir an gözleri daldı, gitti. Daha sonra bana Amişname&#8217;den yazdırmaya devam etti. Bu sohbetimizde, Amiş Efendi&#8217;den yazdırdığı son söz şu idi:</p>
<p>“Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.”</p>
<p>Sayfa 56</p>
<hr />
<p>Sokrat&#8217;ın bir sözü:&#8221;Bu dünyanın en huysuz kadını ile evlendim.Bu suretle öbür insanlarla geçinmeyi öğreniyorum.&#8221;</p>
<p>Sayfa 341</p>
<hr />
<p>Eskiler, “Hazır ol cenge, istiyorsan sulh ü salah” demişler.Silahlanmak, harb için değil, düşmana, ne kadar kuvvetli gunu göstermek içindir. Yahya Kemâl&#8217;den işittim: “Filistini 400 sene, patlamayan bir topla idare ettik.” Medeni saydıgımız Fransızlar, 25 sene zor kalmışlar. Neden, 400 sene? Çunkü adaletle hükmetmişiz. Balkanlar&#8217;da beş asırdan fazla kaldık.Çünkü &#8216;sen Bulgarsın, sen Sırpsın&#8217; diye ayırmadık, adaletle hükmettik. Türklerin meziyeti şu: Suriye&#8217;ye giriyor, ama programını yapıp giriyor ve dört asır kalıyor. Kanuni, Macaristan fesadına mâni olmak için, 150 seneliğine şurayı fethedin diyor ve programını yapıyor. Bizim çalışmalarımız da, târihin bu noktalarını kavramakla, programına kavuşmuş oluyor. Türklerin yaptığı topların üzerinde, gayet güzel desenler vardır. Ben, bunları topladım. Velhâsıl, insan kadar kendi aleyhine çalışan bir mahlük yok!”</p>
<p>Sayfa 347</p>
<hr />
<p>Meşgalenin değişmesi, talebeyi dinlendirir.&#8221;</p>
<p>Sayfa 111</p>
<hr />
<p>“Bu memleketin rûhen ilerlemesi için, çocuk terbiye etmeyeceksiniz. Çocuk terbiye edilmez, ama anne ve babayı terbiye ediniz.”</p>
<p>Defterlere yazmayın, kâğıtlara yazın.Tasnif edin. İlim tasniften ibarettir.</p>
<p>Sayfa 245</p>
<hr />
<p>İnsan ef&#8217;alinden mesuldür, efkârından değil.</p>
<p>Sayfa 62</p>
<hr />
<p>&#8220;&#8230;Siyaseti bilin, ama siyaset yapmayın.&#8221;</p>
<hr />
<p>Kader, insanı bedbaht etmez.İnsan, kendi kendisini perişan eder.</p>
<p>Sayfa 45</p>
<hr />
<p>Biz, sevilecek bir milletiz, ama çok düşmanimız var.</p>
<p>Sayfa 227</p>
<hr />
<p>“Sen, sen oldun, ben, ben oldum</p>
<p>Ne sen umdun, ne ben umdum</p>
<p>Sen, ben oldun, ben, sen oldum</p>
<p>Hem sen ondun, hem ben ondum”</p>
<hr />
<p>| “Arapça bir söz: “Kanaat bir yaydır, hâdisat oktur, hedef insandır, atan da Allah&#8217;tır. Eynel mefer, nereye kaçıyorsun?”</p>
<p>Sayfa 310</p>
<hr />
<p>Alemin önem vermediği şeyleri öğreneceğiz. Ama susmasını da bileceğiz. Bunları yaparsak, geçmiş insanları daha iyi anlarız. Bizde merak hastalığı yok.”</p>
<p>Sayfa 292</p>
<hr />
<p>“İnsanın kendini batırmak için yapmadığı şey kalmamıştır. “Bende talih var mı?” demeyin. Böyle derseniz, ruhen sağlıklı bir insan olmazsınız. Kendimize iyi telkinde bulunalım. İnsan demek, başkalarını da düşünen insan demektir. Güzel telkinleri herkes için yapalım.”</p>
<p>Sayfa 291</p>
<hr />
<p>“Şahıs olmaktan kurtulun, şahsiyet olun. Peygamber Efendimiz, şahıs değildi, şahsiyetti. İslâmiyet, bu örnek şahsiyetten ibarettir.”</p>
<p>“Kendi kendinizi onore ediniz. Kendinize dönünüz. Kendinizle meşgul olun. Kimsenin sizin hakkınızdaki söyledikleriyle meşgul olmayın. Kendinize verdiğiniz değeri belli etmeyin.”</p>
<p>“Goethe&#8217;den: “Çağımızın ahlâksızlığından ne şikâyet ediyorsunuz. Daha iyi değil mi? Siz ahlâklı olunuz. İtibarınız daha da artar.”</p>
<p>Sayfa 133</p>
<hr />
<p>“Yılan, bir insanı sokmadan evvel, bir tereddüt anı geçirir, sokmaya karar verince sokarmış. Hekim de böyle! Bir hastaya ilaç vermezden evvel, düşünür, bir tereddüt anı geçirirmiş.”</p>
<p>“Her büyük insanın ömrü üzerinde durmak lâzım.”</p>
<p>Sayfa 139</p>
<hr />
<p>Bal, demekle tadı duyulmaz, tatmak lazım.</p>
<hr />
<p>&#8216;Eskiden gece hayatı yokmuş.Herkes, sabah namazına kalkıyor.Bütün gün kendisinin oluyor.&#8221;</p>
<p>Sayfa 144</p>
<hr />
<p>Şöhret afettir.Arap sözü.Öğrenmeye ağırlık verin.Öğrenmeniz arttıkça, tevazuunuz çoğalsın.</p>
<p>Sayfa 228</p>
<hr />
<p>Avrupalılar diyor ki:Siz kanunu ekmek çıkarir gibi çikariyorsunuz.Kanun çokluğu, o memleketteki karişikliği gösterir.</p>
<p>Sayfa 433</p>
<hr />
<p>Velhâsıl Müslüman demek, rabıtalı insan olmak demektir.</p>
<p>Sayfa 66</p>
<hr />
<p>Ne olaydı da, hocalarımızdan bir parça alabilseydik.Şahıs oluyoruz da şahsiyet olamiyoruz.</p>
<p>Sayfa 491</p>
<hr />
<p>“Size, taş ile gelene siz, ay ile gidiniz.”</p>
<p>“Âşıkta keder neyler,<br />
Gam halk-ı cihanın”</p>
<p>Bu söz, Şeyh Galip&#8217;ten. Yani, gam avama mahsustur.”</p>
<p>Sonra, bana döndü:</p>
<p>“Hadi gel de sen gamlan! Bak, Küçük Hüseyin Efendi, ne buyuruyor: Allah var, gam yok!? Abdülhak Hamid&#8217;e bir kitap hediye etmişler. Demiş ki: “Hazinemizle, tasadduk ve iftihar<br />
ederim.&#8217; Babam Mustafa Enver Bey de; &#8216;Laf biliyorsan laf söyle, bilmiyorsan süküt et. Seni, bir adam sansınlar,&#8217; dermiş.”</p>
<p>Sayfa 483</p>
<hr />
<p>Bakın, bundan 100-150 sene önce, İstanbul&#8217;da bir anane vardı. Namaz kılmayan kişi için; &#8216;o namaz kılmıyor&#8217; denmez, O, Kuruçeşme&#8217;den abdest alır, İhmâl Paşa Camii&#8217;nde kılar, denilirdi. İşte, biz bugünlerde bunları konuşamaz olduk. O nedenle benim, herkese karşı bir kırıklığım vardır,”</p>
<p>Sayfa 477</p>
<hr />
<p>İnsanın kafasına hâkim olabilmesi için, çeşitli konularla meşgul olacak. Herkes, kendi hayat programını çizecek. Onun için, kabiliyetlerini ve eğilimlerini iyi tanıyacak. Kimse, kimseye kabiliyet veremez.”</p>
<p>“Ben, size hayat felsefemi vereyim: Hiçbir söz benim değildir. Elimde bir zarf var. Onun başlığı şöyle. “Yetişmemde Payı Olanlar” Tanrı&#8217;nın nazarında, talebe hocadan büyüktür. Bu benim sözüm değil! Çalışarak talebenin karşısına çıkma. Sen onlara tâbi ol. Onlar sana istediklerini söyletirler.”</p>
<p>Sayfa 219</p>
<hr />
<p>“Ben de meslek sahibiydim. Muayenehanem vardı. Kapatalı 30 yıl oldu. Bugün beni ne yaşatıyor? Meşgalelerim beni yaşatıyor. Çocukluğumda işittiklerimi yazmamıştım. Şimdi onları, bu yazma terbiyemizin olmadığı zamanda öğrenip de yazamadıklarımı yazıyorum. Eskiden bana bu telkini yapmamışlardı. Andre Gide de benim hocalarımdan biridir. Bakın ne diyor: “Anılarınızı bir yere kaydedin ki, onları ölümden kurtarmış olursunuz!” O, hangi milletten, yaşıyor mu? Bunu bilmiyorum, ama bu sözünü çok benimsedim. Şimdi size, Fatih&#8217;ten bir misal vereyim: Fatih, öyle bir yeri zapt ediyor ki, İstanbul, Şark Hristiyanlığı&#8217;nın merkezi. Hristiyanlar ikiye bölünmüşler. Bu onların zayıflamalarına sebep olmuştur. Fatih&#8217;in de iki meclisi var. İlkinde, âlimler ve sanatkârlar bulunuyor. İkincisi ise, harp meclisi. Burası, askerlerden müteşekkil. Fatih, bunlarla dolaşıyor, ama ilme ve âlime daha çok kıymet veriyor. Kafasında şu var: Bir Müslüman devleti kurmak. Şu kararı veriyor: salı günü İstanbul&#8217;u alıyor. Ancak, cuma gününe kadar, sokak aralarında çarpışmalar sürüyor. Şehid olan askerlerin durumu Fatihe sorulunca, diyor ki; şehid oldukları mahalle gömün. Şimdiki İstanbul&#8217;da, bazı sokaklarda karşımıza çıkan tek mezarlar vardır, Halkımız, bunlara evliya muamelesi yapmış. Ben, bunun kitabını hazırladım. Fatih, bu ölülerle İstanbul&#8217;u kısa bir zamanda Müslüman-Türk şehrine döndürmüştür.”</p>
<p>Sayfa 471</p>
<hr />
<p>“Şimdi, sağ elimin iki parmağını görüyorsunuz. Bakınız, hareket ettiriyorum. Şu yöne veya bu yöne. Ama benim bu hareketi nasıl yapıldığını açıklayabilmem, bir cilt kitap demektir. Buna göre, vücudumuzu düşünün. Vücut hareketinin tam açıklanması, ne kadar cilt kitap eder? Biz, bu muazzam hareketin ve varlığın haberinde bile değiliz. İnsan kadar, kendisine nankör davranan varlık yok. Şu anda, vücudumuzda neler oluyor da bilmiyoruz.”</p>
<p>Sayfa 524</p>
<hr />
<p>Fallahü hayrün hafizün ve Hüve erhamürrahimin&#8217;i günde bir defa okur, sokağa çıkarım. Öğrenmeye meraklı kimseler, herkesten fazla korunmuştur. Bilgisi onu korur.”</p>
<p>Sayfa 464</p>
<hr />
<p>“Sultan Abdülaziz, padişahlıktan bıkar ve Mısır Çarşısı&#8217;nda bir dükkânı olmasını ve onu her gün açıp, akşama kadar meşgul olup alışverişle iştigal etmeyi, akşamleyin de kapatmayı istermiş. “O günkü kazancımla, çocuklarımın ve evin ihtiyacını iki mendile doldurup, evime yürüyerek gitseydim, ev halkı beni karşılasaydı. Ben de onların önünde, mendilleri açıp, pişen yemekten yemeyi, sonra da istirahate çekilmeyi düşlerdim,&#8217; dermiş.”</p>
<p>Sayfa 110</p>
<hr />
<p>Üniversitede ilim yok.Oku, oku anlat.Hiç kimse, kendisinden, muktesabatından söylemiyor.</p>
<p>Sayfa 429</p>
<hr />
<p>Tenkit etmeye değil, yanlışları düzeltmeye geldik.</p>
<p>Sayfa 183</p>
<hr />
<p>“Yazı çeşitleri: Sülüs, nesih, tâlik, rikâ.<br />
Sülüs yazısı, yazının anası imiş.<br />
Nesih yazısı, yazının hemşiresi imiş.<br />
Tâlik yazısı, oğlu imiş.<br />
Rikâ yazısı, yazının hizmetkârı imiş.”</p>
<p>Sayfa 212</p>
<hr />
<p>Hülâsa, Süheyl Ünver&#8217;in sohbetleri, akıl almaz bir çalışkanlığın ürünü olup, bir şehrin, bir medeniyetin, Türk kültür ve irfan hayatının en doğal ve olgun meyvelerini yarınlara taşıyacak rasyonel-irrasyonel bilgi pınarlarıdır. Bu pınarlar, arzu ve ihtiyaç duyanların emrine sunulmuştur. Dileyen, istediği pınardan içebilir. Ancak, her iki pınardan dengeli ve tartılı istifade etmek, daha doğru olacaktır. Süheyl Ünver, bu muhteşem bilgi birikimini teklifsizce bizlere sunmaktadır. Bu duygularla, kerimesi Gülbün Mesara Hanım&#8217;a gönderdiği “Vasiyetnamem” başlıklı bir notunda hepimize şöylece seslenmektedir:</p>
<p>“,..Beni sakın öldü sanmayın. Bütün hayatımın yaşanmış seneleri, Süleymaniye Kütüphanesi&#8217;nde, Türk kültürü arşivimle, binlerce not ve hatıra defterlerimin içinde. Mündericat ve resimlerim emrinize amade. Ben, hayatımda, Tanrımın lütfu, büyüklerim, eş ve dostlarımın teveccüh ve dualarıyla cidden bahtiyar bir insanım. Ama Süleymaniye ve Ankara&#8217;daki arşivimden programlı uğraşıların lüzumuna dair konuşun. Kabir ziyaretlerine lüzum yok. Benim yazdıklarımdan da bahsetmeyin. Seçtiğim konular üzerinde, laf olsun diye de konuşmayın. Onları ve şimdiye kadar akledemiyerek, üzerinde durmadığım ilginç konularımı bensiz olarak benimseyin. Boş vakit geçirmeyip, benim gibi her şeyi değerlendirin. İnanın ki, diğer insanları bıktıracak kadar çok yaşarsınız. Boş geçen her vakit, sizleri ölüme götürür, acıyın kendinize.”</p>
<hr />
<p>“Misafir de kim oluyor? Ben, bu dünyaya bir defa geliyorum. Evlerimizde bir misafir odası yapıp, kendimizi kendi evimizde rahatsız ediyoruz. Tanzimat&#8217;la bu âdet Türkiye&#8217;ye geldi. Cihangir&#8217;de eniştem Hasan Rıza Bey&#8217;in evini merak etüm. Onun evinde misafir odası yok. Şimdi bu kalıbı değiştirmekle, sistemi sarstık ve bu sarsıntıyı geçirmekteyiz.”</p>
<p>Sayfa 511</p>
<hr />
<p>“Dünyayı, eğer bir eşeğe benzetecek olursak, onu taşımayın. Dünyanın mihnetini benimseyin ve o eşeğin üzerine çıkıp bacaklarınızı sallayın.”</p>
<p>Sayfa 87</p>
<hr />
<p>İçinde irfan nûru olmayanlara dışarıdan verilen nasihatin faydası yoktur.</p>
<p>Sayfa 428</p>
<hr />
<p>“Çok veren, çok bilir derler. Öğretmek beni memnun etti. Öğrenmediğim gün, hasta oldum. Öyle bir hastalık ki, öğrendikçe geçen bir hastalığa düçar oldum.”</p>
<hr />
<p>“Hayatta güçlüklerle yol alınabileceğini insan anlamalı. Başka türlü olmaz.”</p>
<p>Sayfa 375</p>
<hr />
<p>“Cumhurbaşkanı&#8217;nın etrafında abur-cuburlar var. Beni yanaştırmıyorlar. Memleket ilerliyor, ama bağırsağı bozuk ya da kulağı akıyor. O hâle geldik.”</p>
<p>Sayfa 506</p>
<hr />
<p>Türbedar Ahmed Amiş Efendi Hazretleri bunu çok söylerlerdi:Bir şeyi seveni seven, o şeyi de sevmiştir.&#8221;</p>
<p>Sayfa 119</p>
<hr />
<p>“Yavuz Sultan Selim&#8217;e dünya haritasını göstermişler. Yavuz, haritayı görünce şöyle demiş: “Bu dünya, bir padişaha yetecek kadar büyük değilmiş.” Yavuz bu! Söyler. Bunu târihler yazmıyor. İlmin dedikodusu bu!” | |</p>
<p>Sayfa 468</p>
<hr />
<p>“Hayatta her şeyi mesele yapmaya gelmedik. Her şeyi mesele yapmayın. Ama bunu da bir yerde söylemeyin. “Başına gelsin de gör,&#8217; derler.”</p>
<p>Hocam&#8217;a veda ederken; “Efendim! Bizler sizin fakiriniziz,” deyince, Hocamız da:</p>
<p>&#8220;Ben de sizin fakirinizim,” dediler.</p>
<p>Sayfa 67</p>
<hr />
<p>“Mezarlarımızda neler var? İstanbul&#8217;un yedi tepesinde tekkeli ve büyük veliler var. Fatih&#8217;te mühim fıkıh âlimlerinin mezarları var. Fındıkzâde&#8217;de, Beşikçizâde Tekkesi&#8217;nde Beypazarlı Ali Efendi mezarı var. Sonra Kocamustafapaşa&#8217;da Sümbül Efendi mezarı, Tepebaşı&#8217;ndan Kasımpaşa&#8217;ya inerken, iki mezar taşı var. Mezar taşları kafa kafaya vermişler. Eyüp Sultan&#8217;da âlimler, fazıllar, kumandanların mezarları var. Gümüşsuyu&#8217;nda, Saray&#8217;a mensup olanların, Kasımpaşa&#8217;da denizcilerin mezarları var.”</p>
<p>Sayfa 112</p>
<hr />
<p>“Ona buna göz koyacağınıza, Türk kültür ve sanatını ilgilendiren konulara göz koyunuz. Her şeyi öğreneceğiz. Başka türlü hayatımız, bu seyran-ı münevverlikten ileriye gitmez.”</p>
<p>Sayfa 177</p>
<hr />
<p>Bursalı Hocazâde bakın ne diyor: “İlim üçtür: Birincisi; metinler. Söylenir ve yazılır. Ikincisi; bu metinlere birtakım izahlar, haşiyeler yapılmıştır. Bunlardan bahsedilebilir. Bunlar da metinler kadar değerlidir, önemlidir. Üçüncüsü; ilmin kıylükali (dedikodusu). Söylenir, ama yazılmaz.”</p>
<p>Sayfa 410</p>
<hr />
<p>“&#8221;İnsan&#8217; büyük adam olmalı. Bunu kimse bilmemeli. Büyük adamım diye ortaya çıkan şarlatan olur. Bak, Amiş Efendi ne güzel söylemiş “Sen bin kuvvetli ol da, seni bir kuvvetli sansınlar. Aksi daha fena!”</p>
<hr />
<p>Amiş Efendi&#8217;den sözler yazdırdılar. Bunlardan bir tanesini sohbet notlarıma kaydettim. Amiş Efendi buyuruyor ki:</p>
<p>“Adem&#8217;e inen ilk suhuf, birden dokuza kadar rakamlar. İkincisi hendese, üçüncüsü ise mimaridir. Onun için hesap kıyamete kadar terakki edecektir.”</p>
<p>Sayfa 75</p>
<hr />
<p>“Mecdi Efendi&#8217;nin divanında bir şiirinde geçen bir beyit vardır:</p>
<p>“Yanar elbette sahn-ı sinesinde âteş-i sevdâ</p>
<p>Nigâhımdan çıkan bir şûle kalb-i yâre düşmüştür”</p>
<p>Sayfa 96</p>
<hr />
<p>Süheyl Hocamız&#8217;ın ziyaretinde kaydettiklerim:</p>
<p>“Sokrat demiş ki: “Herhangi şartlar dahlinde olursa olsun, behemehil evlenin. İyi bir kadına düşerseniz, mesut olursunuz. Benim gibi, kötü bir kadına düşerseniz, filozof olursunuz.”</p>
<p>“Bir hasta doktora gitmiş. Doktor hastayı sinirli bulmuş. Doktor bu sinirli hastasına demiş ki: “Filan yerde bir komik var, ona git, oyunlarında bulun. Eğlenir ve iyi olursunuz, deyince; hasta, bunun üzerine “o komik benim? demiş.”</p>
<p>Sayfa 96</p>
<hr />
<p>“Bir adam, Beyazıt Meydanı&#8217;nda &#8216;budalalar” diye bağırmış. Duyan, meydana gelmiş, meydan dolmuş. Adam demiş ki: Amma da çokmuşsunuz.” Ben, bunu Mekteb-i Tıbbiye&#8217;de iken duymuştum. Belki bunlar, memleketimizin konuşulmayan döküntülerinden, ama tespit etmek lâzım.”</p>
<p>Sayfa 470</p>
<hr />
<p>&#8220;Bir ingiliz diyor ki: &#8216;Bir milleti içindem yok etmek isterseniz, onlara nemelazımcılığı aşılayın.&#8221;&#8216;</p>
<p>Sayfa 109</p>
<hr />
<p>Bugünkü ziyaretimde Süheyl Hocam, öğrencilerine 1910 yilında eniştesi Hattat Hasan Rıza Efendi&#8217;den bizzât duyduğu şu fıkrayı anlattı:</p>
<p>“Bir kadı, mazûl olmuş, evinde oturuyor. O zaman mazûl olanlara maaşının yarısı veriliyor. Kadı efendi, bu yarı maaşla evini geçindiremiyor, hanımı da üzülüyor. Eşi, bir gün mahallede bulunan bir şeyhe müracaatla, onun duasını almasın; istiyor. Bu zâtın duası makbulmüş, işine kavuşabilirmiş. Kadı razı oluyor ve şeyhi görmeye gidiyor. Elini öpüyor, duasını istiyor. Şeyh Efendi de bu işini kaybetmiş kadı için dua ediyor ve duasını şöyle bağlıyor: “Ya Rabbi! Erler, pirler yüzü suyu hürmetine, bu mazül olmuş kulunun işine iadesini, senden tazarru ve niyaz ederim. Fatiha,” diyor. Evine döndüğünde, kadı efendiye mübaşir, yeni tayinini müjdeliyor. Kadı sevinçli. Yeni yerinde kadılığa başlıyor. Ancak, birkaç sene sonra, gene işini kaybediyor. Tekrar şeyh efendiye gidiyor, durumunu arz ediyor, yeniden işine kavuşması için kendisine dua edilmesini istiyor. Şeyh efendi, dua ediyor ve duasını “Ya Rabbi! Puştlar, pezevenkler yüzü suyu hürmetine mazül bu kulunun işine kavuşmasını senden tazarru ve niyaz ediyorum.” diyor. Kadı efendi evine dönüyor, bu defa da mübaşir, ona yeni işini tebliğ ediyor. Durumdan kimseyi haberdar etmeyen kadı efendi, doğruca kendisine dua eden şeyhe koşuyor. Ona iki durumun farkını soruyor. Şeyh efendi de; “Evladım! Senin bu işlere aklın ermez. İlkinde erler, pirler üzerine dua ettim. Allah&#8217;ın bunlarla arası iyi idi. İkincisinde ise, puştlar, pezevenkler üzerine dua ettim. Şimdi Allah&#8217;ın onlarla arası iyi. Dolayısıyla onlardan yardım talebinde bulundum.&#8221; diyor.”</p>
<p>Sayfa 120</p>
<hr />
<p>“Canla gönülle seni o kadar sınadım, beğendim ki, nihayet canla gönülle adamakıllı benimsedim ve sevdim. Gözle senin yüzünü görmesem ne gam? Çünkü senin yüzünü can aynasında gördüm ben.”</p>
<p>Sayfa 119</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-guner-sayar-a-suheyl-unverle-sohbetler-7-xii-1968-25-xii-1985-notlar/">Ahmed Güner Sayar –  A.Süheyl Ünver’le Sohbetler (7. XII. 1968 – 25. XII. 1985)  -Notlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-guner-sayar-a-suheyl-unverle-sohbetler-7-xii-1968-25-xii-1985-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şahsiyet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahsiyet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahsiyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Dec 2018 14:44:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Şahsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5616</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gençliğimizin kaybettiği en kıymetli şey, şahsiyet oldu. Bizim zavallı neslimiz, kendi kendisine düşünebilmek kabiliyetini kaybetti. Hep başkalarının kafasiyle, kendisine aşılanan bunca zehirlerin, emirlerin kumandasiyle düşünebiliyor. Türlü zehirler ona, ihtiraslarını kabartarak, kendini medhedip kendinden geçirerek, birde istikbal İçin menfaatler vaadederek acılandılar. Damarlarını yumuşatan bu morfinler onu, nasıl menfaat sahiplerine teslim ettiler.Böylelikle gençlerimizin ferd olarak iradesi eridi, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahsiyet/">Şahsiyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-20287 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955-300x236.jpg" alt="" width="300" height="236" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955-300x236.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/29955.jpg 590w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/0x0-ahlk-davasiyla-gecen-bir-omur-nurettin-topcu-1510569931383.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22258 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/0x0-ahlk-davasiyla-gecen-bir-omur-nurettin-topcu-1510569931383.jpg" alt="" width="546" height="307" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/0x0-ahlk-davasiyla-gecen-bir-omur-nurettin-topcu-1510569931383.jpg 660w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/0x0-ahlk-davasiyla-gecen-bir-omur-nurettin-topcu-1510569931383-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/0x0-ahlk-davasiyla-gecen-bir-omur-nurettin-topcu-1510569931383-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 546px) 100vw, 546px" /></a></p>
<p>Gençliğimizin kaybettiği en kıymetli şey, şahsiyet oldu. Bizim zavallı neslimiz, kendi kendisine düşünebilmek kabiliyetini kaybetti. Hep başkalarının kafasiyle, kendisine aşılanan bunca zehirlerin, emirlerin kumandasiyle düşünebiliyor. Türlü zehirler ona, ihtiraslarını kabartarak, kendini medhedip kendinden geçirerek, birde istikbal İçin menfaatler vaadederek acılandılar. Damarlarını yumuşatan bu morfinler onu, nasıl menfaat sahiplerine teslim ettiler.Böylelikle gençlerimizin ferd olarak iradesi eridi, şahsiyeti ortadan kalktı. Onun eşrefi mahlûkat olan insani ferdiyeti sosyolojinin kolay araştırma için tam istediği cansız eşya haline geldi.</p>
<p>İrademizin düşmanları, sade teneffüs ettiğimiz havayı zehirlemekle kalmıyorlar. Biz, ferd olmak dileğiyle ayaklandığımız anda onların pençelerini vicdanımızın üstünde buluyoruz: “Kımıldanma diyorlar, hareketin şimdi zamanı değil, etrafla tehlike var!&#8221; veya başka bir zaman “Şahsî kanaatlerini yaymanın sırası değil, şimdi ınkılâb yapıyoruz!” Hareketin, kendi duyuş ve kendi vicdanımızla iş görmenin, hakikati ihtirasla takip etmenin, bir kelime ile namus ve hamiyetin asla zamanı gelmiyor. Kendi vicdanile yaşamıya ve bir milletin hayatına da hakikat ışıkları serpmeğe muktedir ruhların, hayatlarının sonuna kadar &#8220;daha zamanı değil”, “şimdi sırası değil” kelimeleri halindeki önleyici kalkanlarla hareketten alıkoyulmuş olduklarını görüyoruz. Halbuki tabasbusla riyânın, dalkavukluğun hiç zamanı geçmiyor.</p>
<p>Gençliğimizin yanıbaşında, üzerinde dolaştığımız mukaddes toprakların mukadderatile hayat ve menfaatlerile zerre kadar alâkası olmayan zümreler, türlü şekillerde kopardıkları yaygaralarla irademizi felce uğratmıya çalışıyorlar ve bizim olan zümrenin kendilerinden ayrılarak bir bayrak altında toplanabilmesine var kuvvetleriyle engel oluyorlar. Bu işte muvaffak olabilmek için herbiri türlü şekillere bürünüyor; bizde gerçekten millet olmak iradesini daha temelinde yok ediyorlar. Milletin en temiz genç unsurları bugün şaşkın bir sarhoş gibi neyin ve kimin çocukları olduklarını hangi ellerle kurtulabileceğimizi birbirlerine sormakla vakit geçiriyorlar. Halbuki hergün biraz daha zebun düşen millet vücudu gözlerimizin önünde çırpınmaktadır.</p>
<p>Milletin hakiki sahibi kahraman olsa bile kalabalığın tekmesi, gayzle hücumu önünde yıkılmağa mahkûm görünüyor. Bir kahraman derecesine yükselebilmek, üstün bir irade kazanabilmek ise bunca zehirlerin tesiri altında yetiştirilmekte olan nesiller için pek müşkül bir iştir. Bunun için bunca sevdalardan vazgeçmek, servetten, şöhretten, şeref denilen piçten, bütün bu sevimli varlıklardan, huzur ve rahattan, hattâ aileden, evlâttan bile tereddütsüz vazgeçebilmek lâzımdır. Zira irademiz bir işkence altında kıvranıyor. Asıl heder olan, hepsinin bahasına elden giden, bu mukaddes, İlâhî varlıktır.</p>
<p>Bu suıkasdin millet hayatında yarattığı facianın eserlerini de göstereceğiz. Ancak, bugünkü manzara önünde, belki de bu söz dolayısîyle bizi itham edecek olan gençliğe döndüğümüz zaman, kalbimızi yakan şifasız acıdan ona doğru şu çağırışla uzanabiliyoruz: Mukaddes kurbanlar!</p>
<p>Hareket, 11/6, Ağustos 1947</p>
<p>Nurettin Topçu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahsiyet/">Şahsiyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahsiyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
