<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Saffet Köse | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/saffet-kose/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 12 Nov 2021 14:58:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Saffet Köse | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hukuk mu Ahlak mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hukuk-mu-ahlak-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hukuk-mu-ahlak-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Nov 2021 14:43:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[anomi]]></category>
		<category><![CDATA[borç]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Din-Ahlak-Hukuk İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Faiz]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25598</guid>

					<description><![CDATA[<p>-İSLÂM NOKTA-İ NAZARINDAN DİN-AHLÂK-HUKUK İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA BİR İNCELEME- PROF DR:SAFFET KÖSE Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır Yüreklerden çekilmiş farzedin havf-ı Yezdânın Ne irfanın kalır te’siri kat’iyyen, ne vicdanın Hayat artık behimidir… hayır ondan da alçaktır. M. Âkif ERSOY “Medeniyet ahlâk kaideleri ağırlık kazandığı ölçüde yükselir. Hukuk, ahlak kaidelerine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hukuk-mu-ahlak-mi/">Hukuk mu Ahlak mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-25603" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/277-300x148.jpg" alt="" width="464" height="229" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/277-300x148.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/277-600x296.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/11/277.jpg 750w" sizes="(max-width: 464px) 100vw, 464px" /></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>-İSLÂM NOKTA-İ NAZARINDAN DİN-AHLÂK-HUKUK İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA BİR</strong><br />
<strong>İNCELEME-</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>PROF DR:SAFFET KÖSE</strong></p>
<p style="text-align: center;">Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır<br />
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır<br />
Yüreklerden çekilmiş farzedin havf-ı Yezdânın<br />
Ne irfanın kalır te’siri kat’iyyen, ne vicdanın<br />
Hayat artık behimidir… hayır ondan da alçaktır.</p>
<p style="text-align: center;">M. Âkif ERSOY</p>
<p style="text-align: center;">“Medeniyet ahlâk kaideleri ağırlık kazandığı<br />
ölçüde yükselir. Hukuk, ahlak kaidelerine nasıl<br />
ilgisiz kalabilir?!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Özet </strong></p>
<p>Toplumsal ilişkileri belirleyen genel anlamda din, ahlâk ve hukuktur. Bu üç kurum arasında sıkı bir işbirliği vardır. Hukuk hükümleri aslında ahlâk hükümlerinin formel halidir denilebilir. Ancak herhangi bir kanun, ilgili ahlâk hükmünün en alt sınırını temsil edebilir. Bu açıdan İslamî nasslar dikkate alındığında hak-vazifenin belirlenmesinde ve haklara saygı, vazifelerin ifası hususunda insan davranışlarını yönlendirmede din-ahlâk-hukuk bütünlüğü esas alınmıştır. Esasen bu üç normatif kurumun kendi aralarındaki çelişkisi toplumda anomi’ye (kuralın etkisini kaybetmesi) yol açar. Bu üç halkadan birisin eksikliği ya da tam olarak işlevselliğini yerine getirememesi ise haklara saygı ve vazifelerin ifasında yetersiz kalacak bir rejimi ifade eder. İslam açısından bakıldığında din iyi ve kötüyü belirler, ahlak onun bir yaşam biçimi haline getirilmesini, davranış bilincine dönüşmesini sağlar, hukuk da koruyucu mekanizmalarıyla ihlalleri engeller. Dinin yaptırımı günah-sevap şeklinde daha çok uhrevi müeyyide ya da ödüldür. Ahlâkın yaptırımı bireyin ve toplumun vicdanında bulduğu yerdir. Bu da bireyin bizzat kendisinin ya da toplumun onu kınaması, ayıplaması, yadırgaması, dışlaması, hürmete layık birisi olarak görmemesi vb. şeklinde ortaya çıkar. Hukukun müeyyidesi ise zorlayıcı özellik taşır. Din ve ahlakın işlevselliği iki noktada ortaya çıkar. Birincisi insanın iç dünyasını kontrol ederek kural ihlallerini önleyici etki yapar. Çünkü din hiçbir maddi kuralın baskısının hissedilmediği bir ortamda bile kişinin kendi kendisini hesaba çekmesini öngörür. İkincisi de hukuk sadece ispat edilebilen uyuşmazlıkları çözüme kavuşturabilir. Din ve ahlak hukukun ulaşamadığı yerlerdeki ihlallerde ispat kolaylılığı sağlar. Bu sebeple * Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Ana Bilim Dalı / e-mail: saffetkose@selcuk.edu.tr 16 Prof. Dr. Saffet KÖSE ahlakın hukuka önceliği vardır. Ahlâkı oluşturulamamış kanunun işlevselliği yoktur. Dolayısıyla İslam’ın Mekke döneminde ahlaki esaslar yerleştirilmiş Medîne devrinde ise hukuku oluşturulmuştur. Dine dayanmayan ahlakın da müeyyidesi yoktur. Bu sebeple İslam açısından bakıldığında din, ahlak ve hukuk iç içe ve birbirlerini tamamlayıcı özellik arz etmektedirler.</p>
<p>Anahtar kelimeler: Din, İslam, ahlak, hukuk, toplum, vicdan, anomi</p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>İlk çağlardan beri ifade edilen insanın toplumsal bir varlık olduğu gerçeğinin iki önemli sonucu vardır. Birincisi insan, yapısına uygun bulduğu bir toplumsal oluşuma kendisini ait hisseder. Bu, bir parti, mezhep, tarikat, kulüp vb. şeklindeki kurumsal kimliğe sahip yapılar olabilir. İkincisi de insan, kendisine yaraşan bir hayat sürebilmek için toplum halinde yaşamak zorundadır. Çünkü insanların öyle ortak ihtiyaçları vardır ki bunları ancak toplum halinde yaşayarak gerektiği şekilde karşılayabilir. Toplum hayatı ise insanların sürekli olarak haklar ve vazifelerle karşıkarşıya olduğu dinamik bir ilişkiler sürecini ifade eder. Birbirinden bağımsız bireylerden oluşan toplum hayatı düşünülemez. Bu ise çeşitli ihtilafları beraberinde getirir. Toplum hayatının mutlak anlamda bir çatışmayla devamı mümkün olmadığından bireyin devlet ve toplumun diğer fertleriyle ilişkilerini düzenleyen bir takım kurallara ihtiyaç vardır. Toplum ve kural birbirlerinin varlık sebebi olacak kadar sıkı ilişki içindedir. Öyle ki, kuralsız toplumun ayakta kalma şansı olmadığı gibi toplumun bulunmadığı yerde de kuralın bir anlamı yoktur. Toplumsal hayatta kural, hak ve vazifeleri belirler. Bir başka deyişle toplumsal hayatta hak ve görevler kurallarla belirlenir. Bu açıdan kuralın nereden doğduğu yani hakkı tanıyan ya da vazifeyi verenin hangi kurum olduğu bir başka ifadeyle onun kaynağının ne olduğu, kural koyan müesseselerin birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde bulundukları önemli bir husustur ve bu açıdan ilim adamlarının dikkatini çekmiştir. Kurallar sadece hak ve vazifeleri tayinle yetinmez, hakka saygıyı temin edecek vazifenin ihmalini önleyecek mekanizmaları da oluştururlar. Çünkü kural bir amaç için vardır ve her kural bir ihtiyacın karşılığıdır. Bunun sağlanması için de itaat ister, bu onun doğal yapısının bir gereğidir. Burada itaatin saiki önemlidir. İşte tam bu noktada şu sorulara verilecek cevaplar önem arzeder: Kural koyucu kimdir? Kuralı koyan müessesenin onun işlevselliğini sağlayacak mekanizmaları nelerdir? Mesela kuralın müeyyidesi nedir? Normatif müesseselerin birbirleriyle ilişkisi nasıldır? Her bir müessesenin yani din-ahlâk-hukukun aynı davranış biçimi için belirlediği hükümler tezat teşkil etmekte midir? Yoksa uyum mu göstermektedir? Bir davranışın ahlaki olanla hukuki olanını ayıran ölçüt nedir? İşte bu tebliğde İslam toplumlarındaki düzen açısından din-ahlâk-hukuk ilişkisi nasslar ışığında ele alınmaya çalışılacaktır.</p>
<p><strong>DİN-AHLÂK-HUKÛK İLİŞKİSİ</strong></p>
<p>Din, Allah’ın peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği buyrukların mecmuudur. Bu çok genel bir ifadedir ve en son gelen İslam’ın da içinde bulunduğu ilahi dinleri kapsamaktadır. Ancak asli hüviyetini muhafaza eden tek din İslam kalmıştır. İslam, Allah-insan, insan-insan ve insan-âlem ilişkilerini belirleyen bir kurallar bütününden oluşur. Ahlak ise gerek toplumun, gerekse bireyin (inanç) değerlerini yaşam biçimi haline getirmesidir. Hukuk da oluşan bu hayat tarzını kanuna dönüştürür. Her üç kurum da normatiftir ve İslam açısından bakıldığında amaç birliğine sahiptirler. Bu tebliğde din söz konusu olduğunda kastedilen İslam’dır. Din-ahlak ve hukuk davranışları konu alır. Ancak hukuk onun kurala uygunluğunu denetler, din ve ahlak ise saik, kasıt, niyetle ilgilenir. Bu açıdan hukuk dışa (heterenom), ahlak içe dönük (otonom) bir disiplindir. Her üç kurumun da araçları ve işlevleri farklıdır. Her birisi talep ettiği aynı davranış biçimi için farklı müeyyideler tayin etmişlerdir. Dinin günah saydığı; ahlakın kötü, toplumun ayıp telakki ettiği; hukukun da maddi müeyyide öngördüğü bir yasağa uymada titizlik çoğu kere ortaya çıkar. Dinin, emre imtisal edenler ya da yasaklardan kaçınanlar için belirlediği bir de mükâfât (sevâb) söz konusudur. Bir davranışın ahlaki veya hukuki olduğunun ayırıcı kriteri, hangi itici güçle (saik/ motiv) yapıldığına bağlıdır. Bir davranış hukuki olurken ahlaki olmayabilir. Eğer bir kimse kanuni müeyyideden dolayı mesela toplu ulaşım aracında bir yaşlıya yer veriyorsa ya da borcunu, ifa zamanı geldiğinde ödüyorsa bu hukuka uygundur. Çünkü hukuk bir görevin kurala uygun olarak yerine getirilmesini talep eder. Ahlak ise aynı davranışı vazife telakki etmeyi emreder. İkisi arasındaki ayırıcı çizgi şudur: Bir davranışın ahlaki olabilmesi için onun içselleştirilmesi ve bir yaşam biçimi olarak benimsenmesi, iyi niyetle yapılması gerekir. Hukukun amir hükmü olmasaydı dahi aynı davranış sergilenecek idiyse işte bu ahlakidir.</p>
<p>Ahlak, yaşam biçimi haline gelmiş iradi, bilinçli (huya dönüşmüş) ve özgür bir bireyin, seçeneğinin bulunduğu yerde herhangi bir müeyyide saiki olmaksızın davranış ve kabullerini ifade eder. Vicdan kabullendiğinde bunlar sabitleşir, huya dönüşür. Öyle hal alır ki irade otomatikleşir. Zaaflar önünde sağlam duruş ortaya çıkar. Hükümdarın, eğiterek saraya gelen misafirlere kahve ikram ettirdiği kedisinin, konuklardan birisinin cebinden çıkarıp önüne attığı fareyi görünce kahveyi fırlatıp onun peşinden gitmesinde olduğu gibi zaafların terbiye edilip dizginlenemediği ve harici bir müeyyide ile kontrol edildiği durumlarda ahlak oluşmuş sayılmaz. Bu sebeple bilinçli kabulün olmadığı ve vicdanın devreye girmediği davranış müstekar / yerleşik hale gelmediğinden ahlak halini almaz. Bir başkasının iradesini merkeze alarak (maddi-manevi müeyyideden çekinme gibi) hareket etmek de ahlaki olamaz. Hukukun finalist gayesi olan adalet aynı zamanda dini ve ahlâkî bir karakter taşır. Ancak ahlâkın adalet anlayışında vazifeyi aşan bir boyut daha vardır ki o da fazilettir. Fazilet, vazifenin üzerinde bir değerle hareket etmeyi, hak sahibine hakkından fazlasıyla ve gönül coşkusuyla nezaketle muameleyi gerektirir.1</p>
<p>Söz gelimi, bir şahsın borcunu belirlenen tarihte ve anlaşmaya uygun biçimde ifası hukukun gereğidir. Burada borcun edası hukukun amir hükmünün yerine getirilmesi dolayısıyla icra takibinden kurtulmak amacıyla yapılmışsa bu işlem kanuna uygundur, hukukidir. Kanunun emredici gücü bir yana borçlunun borcunu ödemeyi bir vazife telakki ederek yaşam biçimine dönüştürmesi ve bu sâikle ödemesi ise ahlakidir. Borcun zamanından önce ve fazlasıyla ödenmesi ise fazilettir. Bu da dinin teşvik ettiği bir davranıştır. Mesela borç verenin ödeme zamanı geldiğinde alacaklısından bunu talebi hukuken hakkıdır. Borçlu ödeyemese de tahsilât yollarını araştırabilir.2 Ama süreyi uzatmak ahlaki bir davranıştır (iyilik). Bağışlayıvermek ise fazilettir.3 Din, tek kaynak olmasa da ahlakın oluşmasında büyük bir itici güçtür ve onun işlevselliğinde önemli rol oynar. Din, ahlak ve hukuk kurallarını da manevi müeyyide ile güçlendirir. Çünkü din açısından hukuk kuralının ihlali aynı zamanda Allah hakkının da ihlalidir.</p>
<p>Bu sebeple toplumsal düzeni sağlamak için din-ahlakhukuk bütünlüğü esas alınmıştır.Dine dayalı olmayan seküler ahlakta böyle bir müeyyidenin bulunmaması onun gücünü olumsuz yönde etkileyen bir unsurdur. İslam dininin ana kaynakları açısından bakıldığında merhum Said Halim Paşa’nın (ö.1921) “bir müslümanın sosyal vazifeleri dinin aslında mevcuttur. Bu sebeple dini vazifeler müslümanın vicdanının arzusu ile yerine getirilmekte ve böylece farkında olmadan sosyal görevler de ifa edilmiş olmaktadır”şeklindeki tespiti4 isabetlidir. İşte bu durum, vazifelerin ifası ve haklara saygıda gönüllülük ilkesine göre hareket etmeyi beraberinde getirdiği için çoğu kere hukukun cebrî gücüne ihtiyaç bırakmamaktadır. Çünkü yine Said Halim Paşa’nın ifadesiyle “bir Müslüman ahlakını inancından, sosyal nizamını ahlakından, siyasetini ise sosyal nizamından alır.”5 “İşte bu sayededir ki müslüman toplumlar batılılarda olduğu gibi rahat ve selameti kanunlarda değil inanç ve hislerinde, ahlaki ve fikri terbiyelerinde bulurlar.”6 Din, insanı dıştan ve içten kuşatan, onu duygularıyla, sezgileriyle, inançlarıyla, düşünceleriyle bir bütün halinde içten kavrayan ve yönlendiren bir kurum olarak en sıkı nizamlardan ve kanunlardan daha etkili bir kontrol sağlar.7 Din ve ahlakın gücü hukukun ulaşamadığı alanlardaki ihlallerde kendisini gösterir. İnanç değerleri güçlü olmayan ve ahlakî kontrol mekanizmaları gelişmemiş insanlar bu durumda ya gizliliğe sığınarak doğrudan ya da hukuk kurallarının arkasına gizlenerek, bir başka ifadeyle eylemi şeklen hukuka uydurarak ya kanuna karşı hile ya da hak veya yetkinin kötüye kullanılması şeklinde dolaylı ihlal yaparlar. Ahlakı oluşturulmadan konulan bir kural zayıflar için hile, güçlüler için doğrudan ihlale zemin hazırlar. Toplumsal hayatta düzen ve istikrarı sağlamak için hukuk kurallarının yeterli olamayacağı bilinen bir gerçektir. Çünkü insanın dış dünyasından ayrı bir de iç dünyası vardır ve onu yönlendiren de burasıdır. Bu sebeple onun doğal istikamette seyretmesini sağlayabilmek için öncelikle onun bu iç dünyasında etkin olmak gerekir. Bunun için ise hukukun harici mekanizması kâfi değildir. Çünkü insanlar kanunlarla ne kadar bağlanırlarsa bağlansınlar bazı zayıf eğilimleri sebebiyle onlardan kaçınma yollarını bulabilirler. Kişilerin fiil ve hareketlerini düzenleyen hükümlerin nüfuzundan çeşitli yollarla sıyrılabilirler.</p>
<p>Günlük hayatta bunun örnekleri de çoktur.8 Bir Amerikalı Sosyolog ABD’de çok suç işlenmesinin ve kanunların ihlal edilmesinin sebebinin “kanunların her şeye muktedir oldukları” hususundaki zihniyete ve bu anlayışın doğurduğu kanun bolluğuna bağlamaktadır.9 İslâm’da hukuk, dinin harici göstergesidir ve İslâm, hukukî faaliyetleri ve formaliteleri din ve ahlaka bağlayarak onları ıslah etmeyi ister. Hukukun böyle dini bir şekilde algılanışı, onun objektiflik ve saygınlığını olduğu kadar önem ve güvenilirliğini de arttırmaktadır. Zaten insan davranışı çok karmaşık olduğundan onu tamamıyla kontrol edebilmek için ahlak ve hukukun dengeli bir sentezine gerek vardır.10 Böylece hukuk toplum üzerinde sevgi, saygı ve korku hislerinin hepsini birden uyandırabilir.11 İslâm’ın hukuku din ile ilişkilendirmesinin sonucu olarak suç işleme, insan haklarının ihlalinden ziyade Allah’ın kanunlarını ihlal etmek anlamına gelir. Bunun neticesinde, İslâm ahiretteki cezanın katiyet ve şiddetini hatırlatmakta ayrıca din, ahlak ve hukuktan oluşan toplumsal denetim mekanizmaları arasında oluşturduğu sıkı işbirliğiyle suç oranını asgari seviyede tutmayı amaçlamaktadır.12 Söz gelimi bütün dinlerde haksız yere adam öldürme suçtur.13</p>
<p>Böyle bir fiili işleyen, dini hukuk bakımından öldürülenin geride kalan yakınları affetmemişse14 maddi cezası kısas15 olan bir suç işlemiş, dinen büyük bir günaha düşmüş, ayıp etmiş ve şu ayetin muhatabı olmuştur: “Kim de bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde devamlı kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”16 İşlenen bu fiil, ahlaki olarak da kötü bir davranış karakteri kazanmış ve toplum vicdanını yaralamıştır. Can güvenliğine karşı ciddi bir tehdit ve güvenlik sorunu oluşturmuştur. Burada görüldüğü üzere din-ahlak ve hukuk iç içe geçmiş durumdadır. Bunun başka örnekleri de verilebilir. Mesela İslâm’ın iki temel kaynağı Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünneti bir vazifeyi üstlenmeyi ahlak ve hukukun en kapsamlı kavramlarından olan emânet ile ifade etmiştir: “Allâh size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”17 Hz. Peygamber de kendisinden vergi memurluğu görevi (âmil) isteyen Ebû Zerr el-Gıfârî’ye “Sen güçsüzsün. Görev emanettir. Emaneti yerli yerinde eda edemeyen kişi kıyamet gününde zillet ve perişanlık içinde olur” diyerek vazifeye tayin etmemiştir.18</p>
<p>Emanet, bir göreve tayin edilenin liyakatının / işin üstesinden gelebilecek donanımının esas alınması, atananın da görev bilinci ve sorumluluğu içinde hareket etmesi anlamına gelir. Yönetişimin temel ilkeleri olan emânet ve adâletin birlikte zikredildiği bu ayetin peşinden Kur’ân-ı Kerîm bu iki değere bağlı oldukları sürece idarecilere itaati farz kılmaktadır.19 En genel anlamıyla adalet hakkaniyeti gözetmektir. İbn Teymiyye (ö.728/1328) yöneten-yönetilen ilişkisini ele aldığı es-Siyasetü’ş-şer‘iyye adlı eserini bu iki ayeti temel alarak yazmıştır.20Kur’ân-ı Kerim’in üç sacayağına oturttuğu mü’minler arasındaki mali ilişkileri düzenleyen ayetler dizgesi21 de bu zihniyeti yansıtması açısından son derece dikkate değerdir. İlk olarak infak (karşılıksız yardım) teşvik edilmiş, insani boyutuna dikkat çekilmiş, bu bağlamda infaka muhatap olan kişinin incitilmemesine özen gösterilmesi, kişiliğiyle oynanmaması, infak edilen malın o toplumda değer ifade eden bir özelliğe sahip olması, kötü, bayağı, değersiz olmaması, inanç farkı gözetilmemesi, riya ve gösterişten uzak biçimde sırf Allah rızasının esas alınması, infak önünde engel çıkaranlara iltifat edilmemesi istenerek ahlâkî çerçevesi çizilmiş, infakın ahiretteki mükâfatına ve dünyada sağlayacağı berekete işaret edilmiş, ihtiyaç içinde olup da hayâsı sebebiyle insanlardan istemeye utananların aranıp bulunması talep edilmiştir.22 Peşinden iyilik merkezli ilişkileri bozan ve ekonomik düzeni altüst eden faizin yasaklandığı sert ifadelerle belirtilmiş, faizin Allâh ve Rasûlü ile savaş anlamına geldiği, Allâh’ın arttı zannedilen faizi mahvedeceği sadakaları ise arttıracağı anlatıldıktan sonra23 günlük hayatta borç ilişkisinin dini-hukuki ve ahlaki boyutuna yer verilmiştir. Bazı ayetlerde karz-ı hasen ve Allâh’a verildiği belirtilen borç, faizli olmamalıdır.</p>
<p>Faizli borç yerine Allâh’ın karşılığını kat kat lütfedeceği güzel borç verilmelidir.24 Hukuki olarak alacak-verecek yazı ve şahitler yoluyla ispat güvencesine kavuşturulmalıdır. Her iki taraf da Allâh’ın huzuruna çıkıp hesap vereceğinin bilincinde olmalı ve buna göre hareket etmelidir. Borç, zamanında ödenmelidir. Borçlu ödeyemez durumdaysa alacaklının mühleti uzatması tavsiyeye şayandır, bağışlayıvermek ise daha hayırlıdır.25 Nüzul sırası bir yana mali ilişkileri peş peşe düzenleyen bu örneklerde din-ahlâk ve hukukun sıkı ilişki içinde olduğu ve ahlakın öncelendiği açıkça görülmektedir. Buradan da anlaşıldığı kadarıyla Müslüman toplumlarda ileri boyutu bencilliği, aç gözlülüğü temsil eden ve çıkarcılığı / maddi karşılığı öncelemeyi sembolize eden faizcilik yerine diğerkâmlığı ve fedakârlığı esas alan infak, bağış ve yardımlaşma kültürünün yön verdiği ilişkiler ağının örülmesi hedeflenmiştir. Her şeyin maddi karşılığının talep edildiği bencil bir ortam yerine manevi karşılığımım daha çok önemsendiği bir dünya amaçlanmıştır. Buna göre toplumsal ilişkileri düzenleyen kurallar öncelikle hukuka değil ahlaka ait olmalıdır. Kanun devleti değil, ahlak devleti temel hedeftir. Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle insanın yaradılışının gayesi Allah’a kulluktur.26 Kulluk ise insan-Allah ve insan-âlem ilişkisini bütün yönleriyle kapsayan geniş bir kavramdır. Kulluğun nasıl yapılacağını dinleri göndermek suretiyle bildiren Allah’&#8217;tır. Bu sebeple Allah ile kul arasındaki ilişki bir din ilişkisidir ve bu ilişki “ezelî ahd” veya “mîsâk”27 diye adlandırılan bir zamandan başlayıp sonsuza kadar devam edecektir.</p>
<p>Bu ilişkinin dünya hayatına ait olan kısmının muhasebesi ise “din günü”nde yapılacaktır.28 Din gününün sahibi de Allah’tır.29Buna göre Allah’a iman etmiş bir müslümanın bu geçici dünya hayatının ebedi olan ahiret hayatını 30 şekillendireceğinden hareketle, hiçbir şeyin Allah’a gizli kalmadığı 31 ve onun her şeyi bildiği,32bu dünya hayatının kayda alındığı, 33 bütün davranışlarından Allah’ın huzurunda hesaba çekilip zerre miktarı da olsa yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını göreceği 34 bilinci, bağımsız yönelişinden vazgeçerek, ilahi iradeye teslim olup bağlanmasını, Allah’ın mutlak hâkimiyet ve otoritesini kabul ederek buna baş eğmesini, O’nun emir ve yasakları çerçevesinde hayatına yön vermesini sağlamakta, iç dünyasını kontrol altına almakta, bir anlamda onun imanı, kendi aczini bilerek, kendisinin sadece ilahi emirlerin uygulayıcısı olduğunu hissettirmekte, görevini en güzel şekilde ve en üst derecede yerine getirmesini temin etmektedir. Aynı zamanda bu şuur ona güçlü bir “vazife ve sorumluluk” bilinci kazandırmakta35 ve hukuk hükümlerinin ispatı mümkün olmayacak şekildeki ihlallerine engel olmaktadır. İnsanın yapısı itibariyle hem hür, hem bencil, hem cedelci, hem de toplum halinde yaşama mecburiyetinde olması dikkate alınırsa insana bütün yönleriyle hâkim olabilen dinin ifade ettiği anlam daha iyi anlaşılır.36 Din-ahlâk ve hukuk bütünlüğü açısından şu iki örnek olayı zikredip analiz edebiliriz: Hz. Ömer halifeliği sırasında bir gece Medîne’de denetim amaçlı olarak şehri dolaşırken bir evden bir kadının şöyle bir şiir söylediğini işitti: وأرقني أن لا ألاعبه َ حبيب ألا طال هذا الليل واسود جانبه &#8230; فواالله لولا االله لا شيء غيره &#8230; لزعزع من هذا السرير جوانبه مخافة ربي والحياء يكفني &#8230; وإكرام بعلي أن تنال مراكبه</p>
<p>“Ah! Bu gece ne kadar da uzadı, vakit geçmiyor; her taraf karardı</p>
<p>Oynaşacağım bir sevgili yok diye gözüme uyku girmiyor.</p>
<p>Allâh’a yemin ederim ki başka hiçbir şey değil sadece Allâh olmasaydı;</p>
<p>Bu karyolanın dört bir yanı zangır zangır sallanırdı;</p>
<p>Rabbimden korku ve haya beni engelliyor;</p>
<p>Bir de kocamın şerefine leke sürülmesini istemeyişim.”</p>
<p>Ertesi gün Hz. Ömer o kadını çağırtır ve kocasının nerede olduğunu sorar. Kadın: “Onu Irak’a asker olarak gönderdin ya!” diye cevap verir. Bunun üzerine Halife şehrin sağduyulu, tecrübeli kadınlarından bir grubu diğer bir rivayete göre de mü’minlerin annesi kızı Hafsa’yı çağırarak “bir kadının kocasız ne kadar süreyle kalabileceğini” sorar ve onlardan dört ayda sabrının tükeneceği cevabını alır. Bunun üzerine Hz. Ömer asker olarak seferde kalma süresini dört ay ile sınırlandırır. Dört ay sonunda askerleri değiştirir.37</p>
<p>Bu olayı din-ahlak-hukuk açısından analiz ettiğimizde şunu söyleyebiliriz: Bu kadın, yaşadığı toplumda zina fiilini, ilişkileri belirleyen üç ana kaynaktan dinin günah, ahlakın kötü ve ayıp, hukukun suç saydığının farkındadır. Nitekim cahiliye Arapları bile böyle bir eylemi tasvip etmemektedir.38 Kızlarını diri diri toprağa gömmelerinin sebeplerinden birisi de düşmanlarının eline düşmesi ve onların namusunu koruyamama endişesidir. Kadın zina yapıp yapmama seçeneğine sahiptir ve bu ortamı oluşturabilecek imkânı vardır. Bu yönüyle hukukun harici mekanizmalarıyla kontrol edemeyeceği, dolayısıyla hukuktan kurtulabileceği bir mekânda bulunmaktadır. Ancak iç dünyasında iki güç devreye girerek onu engellemiştir: Birincisi Allâh korkusu, ikincisi de kocasının şerefini ayaklar altına almama duygusu dolayısıyla diğerkâm / özgeci tutumdur. Vicdanı devreye girip zinaya engel olamasa yaptığı eylemin sonuçlarını da göze almış durumdadır. Ama kadın öncelikle vicdanın sesini duymakta ve hesabını da öncelikle ona vermektedir. Bu kadın insanın en zayıf olduğu konuda oto-kontrol mekanizmalarını oluşturmuş ve zinadan kaçınmayı vazife addetmiştir. Bu bilinçli davranışının arka planında “Allâh’ı görüyormuşçasına O’na kulluk yapmalısın, sen Allah’ı görmüyorsan da O seni görüyor” düsturu vardır ve bunu içselleştirmiştir. Bu davranışının kayda alındığının ve muhasebesinin yapılacağı, her şeyin ayan beyan ortaya konulacağı günün mutlaka geleceği ve orada kurulacak mahkemede hesabını vereceğinin inancında, bilincindedir. Bu durumda kadın, hukuka gerek kalmadan önleyici mekanizmalarıyla yasağın cazibesine karşı direnç gösterebilmektedir. Kadın bu yasak ağaca yaklaşmamaya ve onun zehirli meyvesinden yememeye kesin kararlıdır.</p>
<p>Bu kontrolü ve direnci sağlayan ana saik Allah korkusudur, bunu da şiirinde açıkça ifade etmektedir. Bu olmasaydı muhtemelen bu kadını tutabilme imkânı olmayacaktı. Çünkü insan, nefsinin kışkırtıcı tutumuna karşı ancak inancıyla başa çıkabilir. Bu kadın hukukun ulaşamayacağı mahrem, özel bir alanda bulunuyordu. Nitekim vicdanı kocasının bu kadar uzun süre kendisinden ayrı düşürülmesine isyandaydı. Buradan hareketle bir zihinsel meşruiyet oluşturabilirdi. Ahlak ile bir dereceye kadar kendini tutabilirdi. Çünkü toplumsal baskıdan uzaktaydı. Ayıplayacak kimse de gözükmemekteydi. Onu sadece nefsi kınayabilirdi. Onu da belki teselli bulacağı bir düşünceyle atlatabilirdi. Ama aşamadığı tek şey Allah’ın onu görmesiydi. İşte din ve belli ölçüde ahlak, kişinin bir yasağı ihlal veya vazifeyi ihmal imkânına sahip olduğu bir anda bireysel vicdan şeklinde devreye girmesiyle onu tutmakta, bunu içselleştirmesiyle de ahlaka dönüşmektedir. Bu noktaya gelişte ve süreklilik kazanmasında da dinin etkisi büyüktür. Sonuç olarak insanın en zayıf olduğu bir hususta kendisini kontrol ederek erdemli davranabilen bu kadının ne kadar büyük bir emanet ehli olduğunu ve diğer insanların ona olan güveninin ne kadar üst düzeyde  olabileceğini söylemeye bile gerek yoktur. İşte toplumda güveni sağlayan, ilişkileri sağlamlaştıran, bu duygu ve inançtır. Bu, hukukun en sağlam zeminidir. Aynı konuda ikinci örnek de şudur: Abdullâh b. Ömer (r.a.) bir grup arkadaşıyla birlikte Medîne civârında bir yere ziyarete çıkmıştı. Onlara bir sofra kurdular. Bu sırada yanlarına bir koyun çobanı geldi ve selâm verdi. İbn Ömer onu sofraya buyur etti. Çoban oruçlu olduğunu söyledi. İbn Ömer onu denemek için sürüden bir koyun satmasını istedi. Kesip etinden de bir miktar kendisine iftarlık bırakacaklarını söyledi. O da sürünün efendisine ait olduğunu kendisinin sadece onun koyunlarını gütmekle vazifeli bir çoban olduğunu söyledi. İbn Ömer: “Kayboldu” dersin, efendin nereden bilecek ki?” dedi. Çoban ondan yüzünü çevirdi ve parmağını semâya kaldırıp: “Allah da bilmiyor mu?” diye cevap verdi. İbn Ömer, Medîne’ye geldiğinde, çobanın efendisine bir elçi gönderip sürüyü ve çobanı satın aldı. Çobanı âzâd ettikten sonra sürüyü de kendisine bağışladı.</p>
<p>Bu olayda da çobanın, hukukun ulaşamadığı bir alanda içselleştirdiği bir eylemle haksızlığa karşı duruşunu, emanete riayet gibi ahlakın en temel değerlerinden birisine sahip çıktığını görmek mümkündür. Bunun temelinde Allâh korkusunun bulunduğunu görüyoruz. Din ve ahlâk, hukuka manevi müeyyide sağlar. Buna göre hukuk, bu iki kaynağın ilkelerine dayandığı ölçüde güç kazanır. İslâm hukukunun vahye dayalı bir hukuk sistemi oluşunun önemi burada kendisini göstermektedir. Çünkü vicdan duygusunun din ile önemli bir bağlantısı vardır. Zira vicdan, insanın moral cephesini oluşturan din ve ahlaktan oluşan iki temele dayanır.40Kur’ân-ı Kerim’in ifadesine göre Allah’ın zikrini ve uyarısını kabul etmeyip kalpleri kaskatı kesilen insanlar kötülük karşısındaki duyarlılığını kaybetmişlerdir.41 Bundan dolayı ancak dini ve ahlakı bütün olanın vicdanı güçlü ve selimdir42 ve bu özellikteki bir insanın vicdan duygusu haksızlık yapması halinde kendisini kınayan bir güç43olarak devreye girebilir.44 Vicdan, başlı başına bir hesaplaşma âlemidir ve onun hükmü, kişinin, konuşanın ve cevaplandıranın kendisinin olduğu Allah korkusu ile kendi düşünce ve hislerini telif ettiği bir sorgulamada vardığı sonucu ifade eden manevi bir emirdir. Bu hüküm hasbidir (karşılıksız) ve menfaat hislerinden temiz bir şekilde kendiliğinden ortaya çıkar. Onu maneviyat tesirinden başka hiçbir kuvvet baskı altına alamaz.45</p>
<p>Maneviyat olmayınca da gerçek bir vicdan duygusundan söz edilemez. İşte bütün bunlardan dolayı gerçek manada adalete böyle bir vicdan hükmüne uygun kanun ve  mahkeme kararıyla ile ulaşılabilir.46 Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.s.): “Müftüler fetva verse de sen kalbinden (kendinden) fetva iste”,47 “İyilik ahlak güzelliğidir, günah ise seni huzursuz eden ve başkalarının bilmesini istemediğin şeydir”48 buyurarak vicdanın vereceği hükmün önemine dikkat çekmiştir. Hz. Peygamber mahkemeye intikal eden uyuşmazlıklarda tarafların vicdanlarına seslenerek onları şu şekilde uyarmıştır: “Siz bana aranızdaki anlaşmazlıklar sebebiyle davaya geliyorsunuz. Belki bazınız delilini diğerinden daha iyi ifade eder (Bu sebeple ben de onun lehine hükmedebilirim). Ben kimin lehine (onun sözünü dikkate alarak) kardeşinin hakkından bir şey hükmetmiş isem, ona ancak ateşten bir pay vermişimdir. Sakın o hükümle verdiğim bu payı almasın.”49Hz. Peygamber bu hadisiyle vicdanlara hitap ederek, ispatı mümkün olmayan haksızlıklar karşısında sadece hukuk kaidelerinin yapabileceği bir şeyin bulunmadığını ifade etmektedir. Gerçekten Duguit’in (ö.1928) de ifade ettiği gibi hukuk kendi kuvvetini münhasıran ferdî vicdanların kendisine iltihakından alır 50 ve hukuk, tesirini, bağlayıcı ve zorlayıcı olma özelliğinden ziyade vicdanen uyulması gereken bir değerler dizisi olduğunda gösterebilir. Zira karşısındakinin hakkını tanıyan ve haksızlığa tahammül edemeyen kafa değil vicdan ve kalptir.51 Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm “gözler değil göğüslerdeki kalpler kör olur” ifadesiyle sağduyu ve vicdana atıfta bulunur.52</p>
<p>Bunu otomobil metaforuyla daha anlaşılır biçimde ifade etmek mümkündür. Hukuk kaideleri, eğimi fazla olan bir yolda boşa alınmış bir otomobili durdurmak için tekerlerine takoz konulmasına benzer. Takozun ona uyguladığı engelleyici dış baskı kalktığı an kendi bildiğine gidecektir. Takoz alınmasa dahi dışarıdan kendisine itici bir güç uygulandığında takozu aşarak tekerleri dönerek gidecektir. Bu hukuk kurallarını sembolize eder ve bu durumdaki kontrol mekanizmalarının ne kadar zayıf ve etkisiz olduğunu gösterir. Bu otomobilin, içeriden frenlenmesi durumunda onu tutmaya gerek yoktur. Bu da kişinin vicdanı, dolayısıyla ahlakıdır. Bu aracın bir de tekerine takoz konulması halinde bulunduğu yerdeki eğime rağmen daha güvenli bir şekilde park edecek ve sabit kalabilecektir. İçeriden frenlendiği halde tekerlerinde takoz bulunsun veya bulunmasın dışarıdan daha büyük itici bir güç uygulandığında yine hareket edecektir. Ancak bu defa tekerleri dönmeyecek ve araç sürüklenecektir. İşte vicdanın hükmü de buna benzemektedir. Bu durumda kural ihlalinde bulunmak zorunda kalan ve sabit durmaya güç yetiremeyen kişi (ikrah hali gibi) vicdanen huzurlu ve mazur durumda bulunacaktır. Burada içteki firen vicdanı dolayısıyla ahlakı, takoz ise engelleyici müeyyideyi yani hukuku remzetmektedir. Ödevlerini sadece hukuk baskısı altında yerine getiren bireyin hali birinci durumun tipik örneğidir.</p>
<p>Kanunların etkisinden çıktığı an, zayıf eğilimlerinin etkisiyle dilediğini yapabilecektir. İçeriden frenlenmiş araç din destekli vicdani kontrolün nefsânî eğilimlere karşı güçlü bir kontrol mekanizması oluşturduğu ve hukukun ulaşamayacağı ya da zayıf kalacağı alanlarda kuvvetli bir etki göstereceğini anlatmaktadır. Bundan dolayı Hz. Ömer hilafet görevini üstlendiği gün ilk hitabesinde tıpkı Hz. Peygamber gibi: “Hesaba çekilmeden önce kendi kendinizi hesaba çekin”53 uyarısından sonra “O gün huzura alınacaksınız ve o gün hiçbir şey gizli kalmaksızın hesabı görülecek”54 ayetini okuyarak vicdanlara seslenmiştir.55 Zira sağlıklı toplumun oluşması bu tür insanların çokluğuyla doğru orantılıdır. Kural ihlalleri, ispat edilememesi için genelde gizli yapıldığından ya da ispatın imkânsız olacağı biçimde işlendiğinden vicdan burada devreye girerek önleyici etki yapar, suç işlenmiş ise ikrar, itiraf gibi ispat kolaylığı sağlar, peşinden de telafi edici bir rol oynar ve sahibi açısından da davranışlarını onarıcı bir işlev görür. Örnek vermek gerekirse murûr-ı zaman sebebiyle mahkemelerin dinlemediği davalar kanuna uygun görülebilir. Zaman aşımından dolayı mahkemenin davayı dinlememesi hak sahibinin alacaklarını himayesiz bırakır ve bunun kanuna uygun olduğu konusunda bir şüphe de yoktur. Ancak dini-ahlaki olarak bu alacağın düşmesi söz konusu değildir ve mükellefin zimmetinde borç olarak kalmaya devam eder. Borçlu vicdanın sesine kulak vererek alacaklının hakkını eda etmediğinde borç ahiret yurdunda kurulacak büyük mahkemede sahibine ulaştırılacaktır.</p>
<p>Hukuken kaybolmuş, ahlaken borçlunun vicdanına havale edilmiş, bununla birlikte borçlunun içteki sesine kulak vermemesi sebebiyle dünyevi olarak ifa edilmemiş bir yükümlülük dinen korunmuş ve ahirete ertelenmiştir. Diğer bir örnek olarak da şunu zikredebiliriz: Yazıya geçirilmemiş bir alacak davasında bir başka ispat vasıtası da yoksa mahkemenin bu hakkı koruması, bir başka ifadeyle alacağın ödenmesi yönünde karar vermemesi kanuna uygundur. Çünkü mahkeme ispat edilebilen hakları koruyabilir. Diğer bir deyişle ispatlanamayan haksızlıkların yargı yoluyla çözümlenmesi mümkün değildir. Burada davacı haklı bile olsa hatta hâkim davacının haklı olduğunu bilse dahi iddiasını ispat edememesi hakkına ulaşmayı engeller. Dolayısıyla davacı iddiasında haklı bile olsa mahkemenin bu kararı hukuka uygundur. Ama ahlaki olarak borçlunun borcunu ödemesi gerekir. Ahlakın ise maddi bir yaptırımı olmadığı için borcun ifası sadece davalının insaf ve vicdanına kalmıştır. Dini olarak bu borç ahirete intikal eder ve orada ödenir. Din ve ahlak, hukuk kurallarının arkasına gizlenerek, bir başka ifadeyle eylem şeklen hukuka uydurularak kanuna karşı hile veya hakkın ya da yetkinin amacından saptırılarak süistimal edilmesi yoluyla dolaylı ihlallerde engelleyici rol oynar. Yetki ve hakkın ya da inisiyatif kullanımının söz konusu olduğu her yerde en temel dinamik din-ahlaktır.</p>
<p>Bir görevin şekil şartlarına uygun olarak yerine getirilmesini ya da bir hakkın ya da yetkinin kurala uygun biçimde icrasını hukuk geçerli sayabilir. Burada amaçtan sapma varsa ve iyi niyet / dürüstlük kuralı ihlal edilmişse saik ve sonuçları itibariyle din ve ahlak tasvip etmez. İşte hukukun din ve ahlaka en fazla ihtiyaç duyduğu alan burasıdır. Esasen din-ahlak ve hukukun kesişme noktası da tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Din ve ahlak devreden çıkarıldığında orada hukukun şekilciliği dışında bir şey kalmaz ve bunun adaleti sağlaması da mümkün değildir. Tam aksine hukuk eliyle haksızlık/zulüm yapılmış olur ki esas problem de budur. Türkçedeki işi kitabına uydurmak ya da minareyi çalanın kılıfını hazırlaması tabirleri tam da bu hususu izah etmektedir. Söz gelimi malının zekâtını vermemek için senenin dolmasına az bir zaman kala eşine bağışlayan, ertesi sene aynı şekilde yıl dolmadan kocasına bağışta bulunan bir kadının işlemleri şekil itibariyle hibe olsa da kanuna karşı bir hiledir. Keza bir Müslüman mal varlığının üçte birini bir başkasına vasiyet etme hakkına sahiptir. Bundan amaç vasiyette bulunanın sevap kazanması, iç dünyasında arınması, ihtiyaç sahibine yardımdır. Ancak mal sahibi, mirasçılarının hissesini düşürme amacına yönelik olarak vasiyette bulunuyorsa bu şeklen hukuka uygun olsa da ahlaki değildir. Bir koca, evlilik her iki taraf için de çekilmez hale geldiğinde eşini boşayabilir. Bu kendisine tanınmış bir haktır. Ancak ölümle sonuçlanan hastalık halinde (maraz-ı mevt) sırf karısını mirastan mahrum bırakmak kastıyla boşuyorsa (talâku’l-fârr) burada bir hakkın kötüye kullanılması söz konusudur. Hukukun tanıdığı bir hak yine hukukun tanıdığı bir başka hakkı ortadan kaldırmak için süiniyetle kullanılmış ve amacından saptırılmıştır.</p>
<p>Diğer bir örnek olarak şunu zikredebiliriz. Bir kimse kendi mülkünde tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Mesela binasının üzerine baca inşa edebilir. Ama bunu komşusunun deniz manzarasını kesmek amacıyla yapıyorsa burada mülkiyet hakkının süiistimali söz konusudur. İslam hukukçuları ilk günden itibaren davranışlara yön veren saiki dikkate alarak ahlak kuralını hukuk kuralına dönüştürmüşler ve kanuna karşı hile halleri ile hak ve yetkinin kötüye kullanılmasını önleyici tedbirleri almışlardır. Davranışın temelindeki saik herhangi bir karine ile tespit edilebildiğinde hüküm ona bina edilmiştir. Mesela ölümle sonuçlanan hastalık halinde boşanan kadını –İmâm Şâfiî hariç- boşayan kocaya mirasçı kılmışlardır.56Ancak bu o kadar zor bir alandır ki hukukçuların aciz kaldığı durumlar olmuştur. İslam hukukundaki hükümlerde diyâneten ve kazâen ayırımı bu sebeple ortaya çıkmıştır. Diyâneten sorumluluğun ahlakın hukuka nüfûz edemediği alanlarda ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Dünyevi hükümler bakımından hukukun ulaşamadığı bu tür alanlarda yine de İslam hukuku sorumluluğu eylem sahibinin vicdanına havale ederek mahkeme-i kübrâyı hatırlatmak suretiyle bir kontrol sağlamayı hedeflemiştir. Bazen de ahlaka aykırı durumlarda ve hukukun etkisiz kaldığı hallerde bireyler kendi tedbirlerini de üretmişlerdir. Mesela bazı aileler kızlarının kocası tarafından keyfi olarak boşanmasını önlemek amacıyla muaccel (peşin) mehri düşük, mehr-i müecceli (mehrin sonra ödenmesi kararlaştırılan kısmı) yüksek tutmuşlardır ki bu yüksek meblağı ödeme güçlüğü boşamayı önleyici bir tedbir olarak düşünülmüştür. Burada şuna da işaret edilmelidir. Çok ince analizleri gerektiren eylem-saik ya da kasıt / niyet ilişkisini belirleme ve buna göre bir hukuk oluşturma çabası hukuk düşüncesinin gelişimine en önemli katkıyı sağlamış ve sonuçta bazı hukukçuların isabetle belirttiği gibi ahlaki özelliği öne çıkan kaideler hukuk tefekkürünün aldığı mesafede en büyük paya sahip olmuşlardır.</p>
<p>Din, hayatın bütün alanlarını kuşatan bir özelliğe sahiptir. Din, yer yer bağlayıcı hükümler koyar ve bunlar onun hukukunu oluşturur. İslam, evrensellik ve süreklilik özelliğinin tabii sonucu olarak kendilerindeki maslahatın sabit olduğu, bir başka ifadeyle insanların menfaatinin yer ve zamana göre değişmediği nadir hükümler dışında ayrıntıya girmemiş, genel prensipler / temel ilkeler belirlemiş, zaman-zeminin ihtiyaçlarına göre bunların ictihad yoluyla işletilerek ortaya çıkan sorunların çözümlenmesine imkân sağlamıştır. Bu ilkeler insan ruhunun derinliklerinde kök salmış, insanlığın başlangıcından itibaren süzülüp gelen, rafine olan ahlakî umdeler karakteri taşıdığı için zaman ve mekan üstüdür. O yüzden evrenseldir. Bunlar davranışlara yön verir ve toplumda bu doğrultuda bir yaşam biçimi oluşur; peşinden de hukuk kuralına dönüşür. Mesela îsâr (bir başkasını kendisine tercih etme) evrensel bir ahlak ilkesidir. Kur’ân-ı Kerîm’in teşvik ettiği bir erdemdir.57 Bu ilke Türk toplumunda şehir içi toplu ulaşım araçlarında, oturan birisinin kendisinden daha güçsüz ya da daha fazla ihtiyaç içinde olan kişilere yer vermesi gibi bir davranış biçimi geliştirmiştir. Mesela yaşlı, hamile bayan, hastaya yer vermek bizim toplumumuzda ahlaki bir davranış biçimi olarak yerleşmiştir. Buna aykırı davranan kınanmıştır. Bu sebeple genellikle herkes buna göre hareket eder. Ancak bazı bireyler bunun iyi bir davranış biçimi olduğuna inansa da toplumun kınama ya da ayıplama gibi baskı araçlarına aldırmadan zaman zaman ihmallerde bulunabilir. İşte bu durumda bu türden istisnai davranışları engellemek için ilgili kurum belli koltukları bu gruptan olan yolculara tahsis eder ve bu kuralı bildiren bir levha astığında ahlak kuralı kanuna dönüşmüş olur. Artık hiç kimse bu amir hükmün dışına çıkamaz.</p>
<p>Vicdani müeyyide ile himaye edilen bir uygulama hukuk kuralına dönüşerek maddi müeyyide ile korunur hale gelir. İşte bu aşamadan sonra hukuk ahlakı da himaye eden bir mekanizma şeklini alır. Ancak ahlak da toplumsal duyarlılığı dinamik tutarak hukukun işini kolaylaştırır. Din de olumlu davranışlara ödül vererek teşvik edici bir işlev görür. Burada dikkate değer olan husus toplumda herkesin böyle bir davranış biçiminin iyi olduğuna inanmış olmasıdır. Buna rağmen herhangi bir sebeple ihmalkâr davranacakların önünü kesmek için ahlak, hukuk kuralına dönüştürülerek maddi müeyyideye bağlanmıştır. Bir başka ifadeyle kanunlar, ahlak kurallarının kaçaklarını kapatmak için vazolunurlar. Ömer b. Abdilazîz’in dediği gibi: “Kanunlar / hükümler insanların ortaya çıkardığı kötülükler oranında vücut bulur.”58 O zaman din-hukuk-ahlak arasındaki bağın güçlü olduğu bir toplumda kanun formundaki buyruklar bireysel ihlalleri / küçük kaçakları engellemek için vardır denilebilir. Diğer taraftan hukuk boşluklarından yararlanarak kendisine ayrıcalıklı alan açmak isteyenlere mani olan böylece adaletsizliklerin önüne geçen ahlak ve dindir. Bütün bunlardan sonra bir noktanın altını çizmek zorundayız. Din-ahlâkhukuk arasındaki ilişki –bu İslam da olsa- ne kadar güçlü ve sıkı olursa olsun, toplum içindeki kaçakları bütünüyle önlemesi mümkün değildir. Nitekim Hz. Peygamber’i gördüğü halde, vahyin nüzul sürecine tanık olmuş sahabiler arasında bile zaman zaman çeşitli ihlaller olmuştur. Burada önemli olan kaçakların düzeni bozacak seviyeye ulaşmamasıdır. Din burada devreye girer. Zaten kaçağı olmayan bir sistemden söz etmek mümkün değildir.</p>
<p>Önemli olan kaçakların sistemleşip düzensizliğe yol açmamasıdır. Din-ahlâk-hukuk kaçaklar önünde güçlü bir engel oluştururken meydana gelenlerini de yakalayıp tamir ederek sistemleşmesine mani olur. Din-ahlâk ve hukukun birbirleriyle olan ilişkilerini şöyle bir şemayla göstermek mümkündür: Hukukun otoritesinin bulunmadığı sadece ahlakın egemen olduğu bazı alanlar da vardır. İlişkilere derinlik kazandıran, insanları birbirine bağlayan nezaket ve saygı kurallarında mesela küçüğün büyüğe hürmetinde hukuk kurallarının bir etkisi yoktur. Bunu sağlayan ahlâktır. Bir ahlak kuralının ne zaman hukuk kuralına dönüşeceği de önemli bir meseledir. Ripert’in (ö.1958) ifadesiyle “ahlak kaidesi, hukuk kuralı özelliği kazanamadığında bile bazen hukukun sınırları çevresinde dolaşarak hiç değilse tabii bir vecibe şeklinde dikkate alınmayı talep eder.”59 Ancak Abdülhak Kemal Yörük’ün (ö.1974) dediği gibi “ahlak kaidesi insanın vicdanında ve aklında diğerleri için karşılıklı bir hak ihdas eder mahiyette görüldüğü zaman bir hukuk kaidesi olur.”60</p>
<p>Söz gelimi Hz. Peygamber fiyatların artması üzerine narh koyma teklifini arz-talep ilişkisine göre piyasanın kendi dengelerini kuracağı aksinin satıcılara haksızlık getireceği düşüncesinden hareketle geri çevirmiştir.61 Ancak daha sonra bu durum zarar vermeye başlayınca mesela Tâbiûn döneminde fiyatlara narh konulması kanuni olarak düzenlenmiştir. Kişinin onurunu / şerefini ilgilendiren bir meselede ahlâk kuralının hukuk kuralına dönüştüğü, hatta onun da üzerine çıktığı durumlar söz konusudur. Birinciye örnek olarak reşit kızların evliliğinde velinin yetkisini belirleyen anlayışı zikretmek mümkündür. Ebû Hanife’ye göre emsal mehrini almak ve dengiyle evlenmek kaydıyla bu çağdaki kız, velisi izin vermese de evlenebilir. Kocası dengi değil ise ve emsal mehrin altında bir meblağa anlaşmışlarsa velinin nikâha itiraz hakkı vardır ve kadın hamile kalmadıkça fesih davası açma yetkisine sahiptir. Diğer üç mezhepte (Mâlikîler-Şâfi‘îler-Hanbelîler) reşit kızın evliliği için velinin izni gerekir. Ancak emsal mehri alan ve dengi ile evlenmek isteyen kıza izin vermeyen veli bu yetkisini kötüye kullandığından velayet yetkisi düşer ve evlendirme yetkisi sıradaki veliye geçer. Bu mezheplere göre de velayet yetkisi sembolik bir anlam taşır. Görüldüğü gibi kız evlenme akdinde merkezi konumdadır. Bu hükümlerin temelinde ahlaki bir kaygı yatmaktadır. Müctehid imamlar döneminde mehri düşük olan ve emsaliyle evlenmeyen kızların ahlaki anlamda mesela iffet açısından problemli olduğu algısı ve velinin de bundan rencide olacağı, velinin onurunun korunması gerektiği düşüncesi vardır. Bu hüküm ahlaki bir kabulün yasa haline gelmiş şeklidir. Burada diğer bir husus da ahlaki zaafın denklikte belirleyici olmasıdır. Bu açıdan rüşvetin denklikte etkili olduğu kabul edilmiştir.</p>
<p>İslam hukukçuları rüşvet alıp almamayı dini değerlere saygı ve ahlaki kemal noktasında önemli bir ölçü saydıkları için rüşvet alan bir yetkilinin statüsü ne olursa olsun, mevkii ne kadar yüksek olursa olsun sosyal statüsü düşük de olsa evlenmek istediği ahlakî kemale sahip (saliha) kıza denk saymamışlardır. Hayat tarzı itibariyle dini değerlere bağlılık ve ahlakî olgunluğa ulaşma şerefi, adalet ve dürüstlüğün bulunmadığı diğer mevkilere üstün tutulmuştur.62 Buna göre, böyle birisiyle evlenen kızının nikâhını kendisini rencide edici özelliği sebebiyle veli itiraz hakkını kullanarak feshettirebilir. Bazı hallerde bağlamından koparılarak güçlü bir baskı aracına dönüşen ve bir hakkın kullanımını engelleyen ahlak algısı istenen bir durum değildir ve bu, toplumda olumsuz bir takım sonuçlara yol açabilmektedir. Burada dengenin iyi kurulması gerekir. Mesela evlilik teklifi alan genç kızın susması, rızasına delalet etmektedir. Bunun sebebi kızların evlenmeyi istemediklerinde teklifi açıkça reddedebildikleri halde, evliliğe razı olmaları durumunda utanma duygularının bunu sözlü olarak dile getirmelerine mani omasıdır. Velinin izninin gerekli olduğunu savunan mezhep mensuplarının yaşadıkları ülkelerde bunun büyük sorunlara yol açtığı çeşitli araştırmalarda dile getirilmektedir.63 Çünkü kızların kendilerine uygun talipler çıktığında teklife olumlu cevap verip velilerinden bunu onaylamalarını istemeleri pek kolay olmamaktadır. Birçok veli, kızını bir kenara bırakıp kendisini merkeze alarak velayet yetkisini süiistimal etmektedir. Bu anlayışın, ahlaki kontrol mekanizmaları yeterince devrede olmayan velilerin kızlarındaki utanma duygusunu istismar etmelerine yol açtığını ve sonuçta veli despotizmine zemin hazırladığını söylememiz mümkündür. Bu da bir kez daha göstermektedir ki ahlakı oluşturulmamış ya da ahlaki zemini kaymış veya zayıflamış bir kuralın işlevi yoktur. İkinci olarak da şuna değinmeliyiz. Öyle yasaklanmış fiiller vardır ki, toplum bunu hukuk ihlalinin ötesine götürerek hukuk müeyyidesiyle tatmin olmaz ve çok daha ağır ahlaki müeyyidelerle o şahsı cezalandırır. Özellikle bu suç tekrarlanmış ise bireyin durumu daha da zorlaşır. Mesela Müslüman Türk toplumunda özellikle yüz kızartıcı / utanç verici suç tanımına giren zina, rüşvet, haksız kazanç gibi fiiller bu tür bir tepkiyle karşılaşır.</p>
<p>Dışlama, saygı duymama, alaya alma, kınama, merhabayı kesme gibi toplumsal tepkiler sebebiyle bu tür suçlardan hüküm giymiş olanlardan bazı insanların kanuni cezalarını çekseler bile bulundukları yeri terk etmek zorunda kaldıkları bilinmektedir. Ahlak, hukuk kurallarının sertliğini alan bir özelliğe de sahiptir. Borçlar hukuku açısından beklenmeyen haller ve mücbir sebepler bu hususta isabetli bir örnektir. “Akit, tarafların kanunudur” kaidesine tutunarak bu tür hallerde alacaklı borçlusundan akdin gereğini yerine getirmesini talep edebilir. Bu kural ona imkân vermektedir. Aksi takdirde akit güvenliği zedelenir. Ancak borçlunun akit ile ifa arasında geçen zaman zarfında beklemediği bir hal sebebiyle sözleşme sırasında öngörmediği ek bir yükümlülük ile karşı karşıya kaldığı durumlarda ya da ifanın çok zor olduğu veya imkânsız noktaya ulaştığı mücbir sebeplerin zuhur etmesi durumunda borçludan akdin ifasını istemek ahlaki midir? Elbette değildir. Herkesin vicdanının aynı ölçüde güçlü olmadığı için kanun koyucu işi şansa bırakmamış ve bu ahlak kaidesini hukuk kuralına dönüştürerek bu tür halleri akdin tadili ya da iptaline imkân veren bir durum olarak değerlendirerek “Beklenmeyen Hal Nazariyesi” ve “Mücbir Sebepler Teorisi” ortaya çıkmıştır. 64 Yukarıdaki ifadelerden anlaşılacağı üzere genel anlamda kanunlar, ahlak kuralarının maddi müeyyideye bağlanmış somut, formel halini ifade eder. Bu açıdan yasallık ile ahlakilik örtüşmektedir. Bu sebeple Georg Jellinek’in (ö.1911) “hukuk asgarî ahlaktır”65 özdeyişi bazı açılardan itiraz edilse de genel anlamda isabetli bir tespittir. Ripert’in deyişiyle bir eylem, zorunluluk arzeden bir özellik halini almışsa ahlak kaidesi hukuk kuralı haline dönüşmüş demektir ve mahkemelerin muzaheretini talep eder.66 Hukukun finalist gayesi olan adalet aynı zamanda ahlakın da hedefidir. Bu noktada iki müessese birleşmekle birlikte ahlak, asgari sınırın ötesinde bir yükümlülük öngörür. Bu açıdan ayrılırlar. Nurettin Topçu’nun (ö.1975) isabetli tespitinde olduğu üzere ahlak, gaye olarak ferdî ruhun en yüksek idealini arar, hukukun gayesi ise toplumun düzenini sağlamaktır.67</p>
<p>Hukuk, cemiyet hayatı için gerekli düzenin sağlanması için sadece zaruri olan kurallardan oluşur. Asgari ahlak oluşu buradan gelir. Bu hususu biraz açmak gerekir. Şöyle ki: Hukuk öncelikle hakkı korumakla ve adaleti tesis etmekle yükümlüdür. Yapısı gereği ilişkileri hak üzerine oturtmak kanunî ya da toplumsal müeyyidelere bağlı olarak şekilsel sorumlulukların yerine getirilmesini sağlasa da dini ve ahlaki vazife zihniyeti ve bunun doğurduğu sevgi temelli ilişkiler zincirinin sağladığı bütünleşmeyi, kaynaşmayı, ilişkilere kazandırdığı derinliği, gerektiğinde fedakârlığı, diğerkâmlığı gerçekleştiremez. Çünkü hukukun nihai hedefi adalettir. Adalet ise zorunlu olarak hak edene hak ettiğini vermekle sınırlıdır. Bu, ilişkilerdeki en alt sınırı ve en son noktayı temsil eder, esneme payı yoktur, sınırı zorlama kırılmayı beraberinde getirir. Bu sebeple belirlenen çizginin ötesine geçmek zulümdür. Dolayısıyla kanuna göre hareket etmek toplumsal ilişkileri en alt düzeyi temsil eden değere göre yürütmek anlamına gelir. Çünkü hukuk, cemiyet hayatı için gerekli düzenin sağlanması için sadece zaruri olan kurallardan oluşur. Asgari ahlak oluşu buradan gelir ve bu açıdan bu tanımlama isabetlidir. Ancak toplumsal ilişkilerde derinliği adaleti de aşan değerler belirler. Din ve ahlakın öngörmüş olduğu vazifeler hakla sınırlı olan hukukun alanını aşar ve onun ötesine geçerek fedakârca ilişkileri besler, geliştirir, yaygınlaştırır.</p>
<p>Bu, hukukun işini kolaylaştırır ve yükünü azaltır. Toplumsal dokuyu örgüleyen ilişkilerin esnek zeminde seyretmesini sağlayan, duygulardır. Duyguları besleyen, fedakârlıklardır. Bu ise hak talebiyle dolayısıyla hukukla elde edilebilecek bir şey değildir. Bunu sağlayan, ahlak merkezli vazife şuurudur, her hak sahibine hakkını vermek, başkasını kendine tercih etmek (îsâr), başkasına gönül coşkusuyla ve istediğinden fazlasını vererek iyilik etmek (ihsan), nezaket vb. ahlaki erdemlere sahip olmaktır. Din ve ahlakın hakka göre öncelediği vazife sorumluluğu kişinin karşı tarafın hakkını merkeze alarak kendisini yükümlü tutmasını öngörür. Böylece doğrudan karşı tarafın hakkını tanır. Bu sebeple İslam’ın temel metinlerinde haklardan bahsedildiğinde bile hak sahibine hakkının hatırlatılması yerine daha çok o hakka karşı vazifeli olanın sorumluluğuna dikkat çekilmesinin sebeplerinden birisi de budur. Hak merkezli bir zihniyetin huzuru sağlayabilmesinin tek şartı hak sahibine hakkını hatırlatmaktan ziyade, ona karşı sorumlu olana vazifesini hatırlatmak, görev bilincinin düzeyini yükseltmektir. Yapısı itibariyle vazife merkezli ilişkiler daha sağlam, hak talebi temelli ilişkiler ise daha kırılgan ve ayrışmaya daha meyillidir.</p>
<p>Vazife ve sorumluluk şuurunun belirleyici olmadığı ilişkiler ağında hak sahipleri ne kadar haklı olurlarsa olsunlar her zaman mağdur olma riskine sahiptirler. Vazife ahlakı, sorumluluk bilincini zorunlu olarak doğurduğu için karşı tarafın hakkını istemeye ihtiyaç bırakmadan garanti altına alan bir davranış biçimi geliştirir. Haklar başkaları vazifelerini yerine getirdiği ölçüde korunabilir. Bu sebeple İslam açısından kişi hak sahibi olmaktan öte, sorumlu bir varlıktır. Bu bilinç diğerinin hakkını ikrar sonucunu doğurur. Bir Müslüman önce Allâh’a sonra kendisine ve çevresine karşı sorumlu varlık olarak her hak sahibinin hakkını gözetmek, onun saygınlığını çiğnememekle yükümlüdür. Vazife şuuru ve sorumluluk bilinci kişiyi karşı tarafın hakkına karşı doğrudan görevli kılar. Bu sebeple İslam kültürünün hâkim zihniyeti: Bu benim hakkım, senin de vazifen yerine, bu senin en tabii hakkın, benim de en temel vazifem şeklindeki anlayıştır. Kısaca ifade etmek gerekirse benim hakkım, onun vazifesi ya da senin vazifen yerine benim vazifem, senin ya da onun hakkı şeklindeki zihniyettir. Müslüman toplumlarda başkalarına karşı vazife ve sorumluluk öyle sağlam bir zemine bağlanmıştır ki bunun adı da kul Hukuk mu Ahlâk mı? 33 hakkıdır ve ihlal durumunda Allâh’ın bağışlamadığı ve sahibi dışında da hiç kimseye af yetkisi vermediği bir olgudur.68 Arka planında güçlü bir vicdani zemin olmayan hukuk kurallarının ihlali, bir yaşam biçimi halini alabilir. Vicdanlarda yer bulmayan bir hükmün, kanunun uzanamayacağı yerlerde ihlal edilmesi vicdanları sızlatmaz, rahatsız etmez.</p>
<p>Hatta bu durumda ihlal ayrı bir zevk halini de alabilir. Çünkü her kural mutlak hürriyete bir müdahaledir ve makul olmaması durumunda işlevselliğini kaybeder. Bu sebeple ahlak hukuktan önce gelir. Doğan Özlem’in ifadesiyle “ahlak hukuku önceler.”69 Hukuk, sadece olgunlaşarak kanun olacak aşamaya gelmiş ahlak kurallarını yasalaştırır ve maddi müeyyideye bağlar. Buna göre ahlakı oluşturulmamış bir kuralın işlevselliğini sağlamak zordur. Sosyolojik olarak toplum tarafından içselleştirilmemiş, kültür haline gelmemiş, toplum vicdanında makes bulmamış ve toplumsal bilince dönüşmemiş kuralların tepeden inmeci bir yaklaşımla dikte edilmesi tabii bir tepki doğurur. Bu, hukuk yoluyla despotizm oluşturma anlamına gelir ki toplum açısından en tehlikelisi de budur. Çünkü bu durumda hukuk, amaç dışı kullanılmakta ve haksızlığa payanda yapılmaktadır. Bir topluma en büyük ihanet de budur. Bu sayede kurallar toplumda her hangi bir saygınlık kazanamaz. Dolayısıyla hukukla ahlak oluşturulması, belli davranış biçimi geliştirilmesi imkânsız denilebilecek ölçüde zordur. Esasen bunun örneği de yoktur. Çünkü hukukun aracı, maddi müeyyidedir. Bununla insanın iç dünyasını kontrol imkânsızdır. Hâlbuki insanı yönlendiren iç dünyasıdır. Ona hâkim olabilmek için kalbine / gönlüne hâkim olmak gerekir. Bu da onun vicdanıdır. Gönülsüz itaatin kalıcılığı düşünülemez.</p>
<p>Bu sebeple vahyin gelmeye başladığı ilk günlerden itibaren oluşturulmak istenen İslam toplumunda öncelikle ilişkileri belirleyecek hukuk kurallarının arka planındaki ahlakın sağlanması cihetine gidilmiş, peşinden de bu oluşan ahlak kuralları kanun formuna dönüştürülmüştür. Bunun için de titiz bir çalışmayla bilginin bilince dönüşmesi, farkındalık oluşturulması, bireysel ve toplumsal vicdanın aktif hale getirilmesi sağlanmış, hukuki düzenleme öngörülen alanlarda insanların ihtiyaç duyduğu meşru alanlar oluşturulmuştur. İslam’ın Mekke ve Medine döneminin belirleyici kriteri de budur. Yani Mekke döneminde ilişkilere esas olan ahlak oluşmuş; peşinden Medine devrinde ahkâm konulmuştur. Nitekim Kur’ân’ın ihtiyaca göre parça parça gelmesinin70 amaçlarından birisi de kalplere yerleştirilmesi, bir yaşam biçimine dönüşmesi, hükümlerinin içselleştirilmesidir. Faiz gibi toplumsal ve içki gibi bireysel bağımlılık kazanmış olan kötü alışkanlıkların tedrîc / zamana yayma yöntemiyle tedavi edilmesinin ve peşinden hükmünün konulmasının sebeplerinden birisi de budur. Bu anlatılanlara örnek olmak üzere şu noktaya işaret edebiliriz: Miraç hadisesinin peşinden ve Medine’ye hicretin hemen öncesinde nazil olan İsra suresinin 39-45. ayetleri ile Mekke döneminin sonlarında kuvvetli görüşe göre toptan inen En‘âm suresinin 151-153. ayetleri İslam toplumunun hangi ahlaki ilkeler üzerine inşa edileceğini ve medeniyetin hangi temeller üzerinde yükseleceğini belirlemiş, Hz. Peygamber Medîne’de devletini bu dini-ahlâki değerler üzerine kurmuştur. Peşinden de ahkâmı konulmuş ve kurumlar oluşturulmuştur. Bunlardan önce nazil olan ayetlerde mü’minlere / salih kullara yakışan ve yakışmayan özellikler şeklinde zikredilen bu davranışlar,71 görüldüğü üzere Devletin kuruluş aşamasında (ahlâkı oluşturulduktan sonra) emir ve yasak şeklinde aynı zamanda hukuki karakter arzeden bir boyuta taşınmış (Rabbin hüküm olarak koydu / kesin olarak emretti ki…;72 Gelin Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım…73) ve peşinden de müeyyideleri gelmiştir.74 Zaman içinde Sünnetle detaylandırılan bu esaslar şunlardır:</p>
<p><strong>1-</strong> Allâh’a eş koşmama ve sadece Allâh’a kulluk etme (tevhîd akîdesi ve ona uygun yaşam biçimine sahip olma bütün hak dinlerin ana amacıdır);</p>
<p><strong>2-</strong> Ana-babaya iyi davranma ve saygılı olma (İslam aile düzeninde merkezde yer alan iki ana direğe hürmet);</p>
<p><strong>3-</strong> Yakınlar, yoksullar ve yolda kalmışlara hakkını verme, eğer bir imkânsızlık hali varsa incitmemek ve gönül alıcı söz söylemek esastır (günlük hayatta yardımlaşma, dayanışma, ihtiyaç sahiplerini gözetme ve bunun kurumsal kimliği olan vakıf hizmetleri, vasiyette bulunma, yol hizmetleri için kervansaraylar, hanlar, hamamlar inşa etme, çeşmeler yapma, kuyular açma, misafirperver olma ve gelen misafiri en az üç gün şeref konuğu olarak ağırlama vb. gönülden gelen hizmetlerin temelini bu esaslar oluşturmuştur. Bu hizmetleri de bir lutuf değil aksine vazife addetmek esastır. Çünkü bunlar mezkur kişilerin hakkıdır);</p>
<p><strong>4-</strong> Serveti hayra kullanma, şeytanı sevindirecek yollara harcamama;</p>
<p><strong>5-</strong> Harcarken de orta yolu tutma, cimrilik ve savurganlıktan uzak olma, dengeyi gözetme (aile ve devlet bütçesini yerinde kullanma, gereksiz harcamalardan kaçınma); 6- Darlık-genişlik bakımından insanların servetleri, rızıkları farklı farklıdır. Bu tabiidir (herkesin ekonomik gücü farklıdır. Zengin varlığıyla şımarmamalı, ihtiyaç sahiplerini gözeterek şükrünü eda etmeli, fakir de sabretmeli, servete düşman olmamalıdır).</p>
<p><strong>7-</strong> Açlık korkusuyla çocukları öldürmeme ve yaşam hakkına saygı duyma (geçim kaygısı da dahil olmak üzere hangi sebeple olursa olsun ana rahmine düştüğü andan itibaren canlıya müdahale edilmemelidir, yaşama hakkına saygı gösterilmelidir. Buna göre kürtaj vb. eylemler haramdır);</p>
<p>8- Zinaya yaklaşmama, namusa saygı gösterme, gizli açık her türlü hayasızlıktan uzak durma;</p>
<p><strong>9</strong>&#8211; İnsan hayatına saygı, insan öldürmeme (insan hayatı muhteremdir ve ona saygı gösterilmelidir. İnsan kendisini öldüremeyeceği gibi başkasının canına da kıyamaz);</p>
<p><strong>10-</strong> Yetim malını koruma (mal varlıklarını korumaktan aciz durumda olan kimsesizler ya da eksik ehliyetlilerin mal emniyeti sağlanmalıdır); 11- Birey ve devlet olarak ahde vefâ ilkesine bağlı kalma, özü sözü bir olma (gerek bireyler arasında gerekse devletlerarasında en esaslı ilke ahde vefadır ve güveni sağlayan budur. Bu konuda azami gayret gösterilmelidir); 12- Ölçü-tartıda adalet ve hakkaniyeti gözetme, tüketici haklarına saygılı davranma (gerek ticari hayatta gerekse üretim ve imalat sanayiinde dürüst davranmak, müşterinin ve işin hakkını vermek gerekir); 13- Bilgi sahibi olunmayan şeylerin peşine düşmeme (kişinin kendisini ilgilendirmeyen lüzumsuz işlerin ardına düşmemeli, mücrret iddialara göre karar vermemeli, peşin hükümlü olmamalı, ilişkileri bozacak davranışlardan kaçınmalıdır); 14- Tevazu içinde olma (alçak insanı yücelten, sevgi-saygı uyandıran ahlaki erdemlerin başlarında yer alır, davranış ve yaşantıda gösteriş ve debdebeden uzak olmalı); 15- Sorumluluk güç nispetinde olduğunu idrak etme (Allâh katında sorumluluk güç nispetinde olduğu gibi dünyevi yükümlülüklerde de aynıdır ve vatandaş için bu ilke işletilmelidir). Bütün bu değerler üzerine Hz. Peygamberin kurduğu medeniyet, ahlakı ve ahkâmıyla tarihin her döneminde kendisinden söz ettirmiş ve dünyada eşine ender rastlanır kurumlar sunmuştur.75</p>
<p>Bu hususu uygulamada, savaşta gözetilecek esaslar ve ticari ilişkilerlerle ilgili kurallar örnekliğinde daha da netleştirebiliriz: Cahiliye devrinde Arapların savaşı bir yaşam biçimi olarak benimsedikleri, bu hususta da ilkel kabilecilik zihniyetinin oluşturduğu şovenist ruhla hareket etmekte oldukları, yağma, soygun ve çapulculuğun birçok kişi için geçim kaynağı olduğu, kan davalarının sürüp gittiği, ahlaki değerlerin uygulama şansının bulunmadığı bilinen bir gerçektir. İslam’ın geldiği yıllarda da bu alışkanlık iki önemli sorun ortaya çıkardı. Birincisi her türlü şiddeti yaşam biçimi olarak benimsemiş ve müşrik olarak kalmakta ısrar etmiş olan bu insanların yeni hedefi Müslümanlardı ve şiddeti pervasızca uygulamaya devam etmekteydiler. Nitekim haram aylarda savaşmama geleneği 76 bile Müslümanlar söz konusu olduğunda hiçe sayılabiliyordu.77 İkincisi de haksız biçimde şiddete maruz kalan müslümanların cahiliye döneminde sahip oldukları halet-i ruhiyeden bir anda çıkmaları mümkün değildi. Çünkü müşriklerin uyguladıkları insanlık dışı yöntemler aynı zamanda onur kırıcı, duyguları incitici özellik arzediyor ve kışkırtıcı karakter taşıyordu. Dolayısıyla Müslümanlar için savaşı haklı kılan bir sebep olsa bile, bu psikoloji içinde savaşmaya izin verilemezdi. Çünkü Müslümanların bu alışkanlıklarının öncellikle tedavi edilmesi icap ediyordu. Bu bağlamda gönüllerdeki cahiliye hisleri silinip, kin ve nefret ateşi söndürülüp, onun yerine en yüce insani duyguların yerleşmesi lazımdı ki bu bir süreci gerektiriyordu. Aksi takdirde eski alışkanlıkları tekrar nüksedebilir ve bundan da insanlık zarar görebilirdi. “Yâ Rasûlallah biz müşrik iken daha başımız dik ve kimseye boyun eğmeden yaşardık, Müslüman olduk boynumuz büküldü, niçin savaşmıyoruz?” diyen Abdurrahmân b. Avf ve arkadaşlarına Hz. Peygamber: “Ben affetmekle emrolundum, onun için kimseyle vuruşmayın” buyurmuştur78 ki gerçekten bu büyük bir erdem ve önemli bir eğitim hamlesidir. Bizzat Hz. Peygamber, kendisine suikast düzenleyenleri Allâh’ın emriyle affetmiş ve bu ashabı yönlendirici bir örnek olmuştur.</p>
<p>Bu sebeple hemen işin başında savaşı isteyenlere ve savaşmaya izin verilmemesini bir aşağılanma kabul edenlere Allâh Te‘âlâ’nın öncelikle namaz ve zekâtla bu duyguları kazanarak derûnî anlamda bir arınmanın temini için79 ikazda bulunması 80 ahlâki kontrol mekanizmalarının oluşturulmasına giden süreç için önemli bir örnektir.81 Bu amaca yönelik olarak ilk dönemlerden itibaren cihâdın büyük ve küçük ayırımı oldukçada yaygınlık kazanmıştır. İslamî literatürde nefisle cihadın açık düşmanla cihâddan daha büyük ve daha çetin olduğuna özellikle vurgu yapılmıştır.82 Bu ayırım da Beyhakî’nin (ö.458/1065) eserine aldığı bir rivayete dayanır. Bir savaştan dönen askerlere Hz. Peygamber’in küçük savaşı bitirip büyük savaşa geldiklerini söylemesi üzerine kendisine büyük savaşın ne olduğu sorulunca: “Kulun nefsi ile cihadıdır” buyurması; 83 keza gerçek mücahidi “Allâh yolunda nefsiyle cihâd eden” olarak tanımlaması 84 ahlak eğitiminin önceliğine dikkat çeken bir husustur. İlk dönemlerden itibaren nefse karşı cihadın, açık düşmanla cihada göre önceliğinin bulunduğu üzerinde ısrarla durulması 85 da bu sebepledir. Nefisle mücadelenin açık düşmanla savaştan daha büyük cihâd olarak kabul edilmesi bir başka ifadeyle iç düşmanla savaşın, dış düşmanla savaştan daha önemli görülmesinin iki temel sebebi olabilir. Birincisi, nefsine yenik düşmüş olan insanların, sahip oldukları gücü her an başta kendisi olmak üzere çevre ve toplum aleyhine kullanabilecek bir potansiyele sahip olması; İkincisi de herhangi bir nedenle savaş çıkması durumunda nefsine yenik düşmüş olan bir insanın muharebe esnasında savaş ahlakına riayet etmesinin düşünülemeyecek olmasıdır. Her iki durumda da temel insani değerlerin zarar görmesi kaçınılmazdır. Çünkü böyle bir insan artık benliğini kaybetmektedir. Bu sebeple bazı âlimler özellikle İslâm’ın ilk yıllarında savaşa izin verilmemesini insanların eğitilmeleri ve nefis terbiyesine kavuşturulması sürecinin henüz tamamlanmamasına bağlarlar.</p>
<p>Zira Hz. Peygamber’in “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim”86 şeklinde ifade ettiği temel görevi, savaşı ilgilendiren hususlarda henüz tamamlanmamıştı. Gerçekten bütün saldırılara rağmen savaşmaya belli bir dönemden sonra izin verilmesi, sadece Müslümanların güçsüz olmalarıyla izah edilemez. Konu, savaş ahlakı ile ilgilidir. İlahi vahiy doğrultusunda insanları eğiten, onların iç dünyalarını düzenleyen Hz. Peygamber, ashabını ahlakî olarak belli bir düzeye çıkarmamış olsaydı Kur’ân-ı Kerîm’in savaşı haklı kılan bir sebep oluştuğunda muharebenin başından sonuna kadar haddi aşmayı 87yasaklayan bir başka ifadeyle ahlak dışı uygulamalara geçit vermeyen emri ile Hz. Peygamber’in muharebe esnasında savaş dışı unsurların korunması ve sadece silahlı askerlerin muhatap alınmasını öngören talebinin88 yerine getirilmesi oldukça zorlaşabilirdi. Zira savaş, öfke duygusunun yoğun yaşandığı bir ortamı ifade eder. Bir de buna o dönemdeki Arapların kahramanlıklarıyla övünme arzuları eklenince durumun hassasiyeti daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>Bu duygunun terbiye edilmemesi insanı, azgın bir hayvandan daha yıkıcı hale getirir. İşte müşriklerin bütün insanlık dışı tutumları ve haksız saldırılarına rağmen Müslümanların savaşmalarına belli bir disiplin ve ahlaki yapı kazandıktan sonra izin verilmiş, yeri geldikçe de bu eğitim devam etmiştir. Mesela insanların en fazla zaaflarından birisini oluşturan mal sevgisi, cahiliye dönemindeki savaşların en önemli sebeplerinden birisi idi. Güçlü kabileler açısından diğer toplulukların malları bir cazibe oluşturuyordu. Çünkü savaş sonrası mağlupların malları ganimet çerçevesinde galip gelenlere ait oluyordu. Müslümanlar belli ölçüde deruni arınma sağlamış olmasına rağmen girdikleri ilk savaş olan Bedir galibiyetinin ardından bu zaaf tekrar nüksetti ve ganimet hususunda kırgınlıklara varan tartışmalar yaşadılar. Tam bu noktada Allâh Te‘âlâ ganimet mücadelesini bitirecek şekilde müdahalede bulundu: “Sana ganimetleri soruyorlar. Söyle onlara! Ganimetler Allah’a ve Resulü’ne aittir. O halde siz gerçek müminler iseniz Allah’a karşı saygısızlıktan sakınınız, aranızı düzeltiniz, Allah ve Resulü&#8217;ne itaat ediniz.” Enfâl suresinin bu ilk ayeti ilk savaş sonrası en önemli problemi düzeltmiş, ganimetler hususunda mutlak söz sahibi olanın Allâh ve Rasûlü olduğunu bildirerek tartışmayı bitirmiş, bu sebeple araları bozulan mü’minlerin barışmalarını istemiş; 3. ayette mal peşinde koşmak bir yana kazançlarından bir kısmını da Allâh yolunda harcamalarını talep etmiştir; 41. ayette ise ganimetteki hak sahipleri, bizzat Allâh Te‘âlâ tarafından belirlenmiştir. Dahası kendilerini yurtlarından (Mekke) süren, bununla yetinmeyip Müslümanların sığındıkları Medîne’ye sürekli saldırıp masum insanlara terör uygulayan, sonunda da büyük bir orduyla Bedir’de bütün Müslümanları imha etmeyi planlayan müşriklerden esir olarak Müslümanların eline düşmüş olanlara kendi ihtiyaçları olmasına rağmen temel ihtiyaç maddelerini verecekler, üstelik de bir teşekkür bile beklemeyeceklerdir.89</p>
<p>Bu, cahiliye hamiyetinin tedavisi yani nefis terbiyesinin yaşanarak sağlanmasının, dolayısıyla savaş ahlakının temini yönünde çok önemli bir adımdır. Böylece Kur’ân-ı Kerîm bu ilk savaşta önemli bir sorunu halletmiş, köklü bir zaafı terbiye etmiş, mal tutkusu sebebiyle savaşı ortadan kaldırmıştır. Yine bu ilk savaşta (Bedir) Müslümanların büyük bir zaafı daha kökten terbiye edilmiştir. Bütün olumsuzluklara rağmen Allâh Te‘âlâ’nın yardımıyla savaştan zaferle çıkan Müslümanlar cahiliye hamiyetinin izlerini çağrıştıran bir üslupla filancayı öldürdüğünden, şöyle kahramanlıklar gösterdiğinden dem vurunca Allâh Te‘âlâ buna şöyle müdahale etmiştir: “Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Ve bunu, mü’minleri güzel bir imtihanla denemek için yaptı. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.”90 Yani Allâh’ın, suların kontrolünü elinde tutan müşriklere karşı su ihtiyacınızı karşılayan ve müşriklerin bulundukları mekanı eziyet veren çamura çeviren yağmuru olmasaydı, melekleri destekçi olarak göndermeseydi, sizi rahatlatan, imanınızı güçlendiren, düşmanların kalbine korku salan yardımı olmasaydı 91 sizin için zafer hâsıl olmazdı. Bu sonucu kendinizden bilip de cahiliyedeki alışkanlıklarınızın etkisiyle övünmeye kalkmayın şeklindeki tavrıyla enaniyet, gurur ve kibir gibi nefsi zaafları terbiye etme yolunda bir başka önemli adım atılmıştır. Aslında burada yapılanlar hep nefis terbiyesi ile ilgilidir ve en köklü ve en etkili zaafların en hassas bir ortamda doğrudan doğruya yaşanarak terbiyesi söz konusudur. Bizzat Allâh Te‘âlâ’nın Hz. Peygamber’e “attığında sen atmadın, Allah attı” ifadesi onun şahsında diğer mü’minlere önemli bir uyarıdır.</p>
<p>Buna göre bir mü’min asla Allâh’ı devreden çıkarmadan esbaba tevessül edecek ve sonuçta gelen başarı ya da nimeti Allâh’ın ihsanı olarak değerlendirecektir. Cahiliye döneminde kök salmış kahramanlıklarla övünmeyi bitiren de bu inançtır. Bu örneklerde de görüldüğü üzere Müslümanların savaş ahlakına sahip olabilmesi ve bu konuda örnek bir toplum olmaları için ciddi bir eğitim süreci aktif olarak hep devrede olmuştur. Mesela Bedir’in peşinden vuku bulan Uhud savaşında müşriklerin insanlık dışı uygulamalarından çok etkilenen Müslümanların müşriklere karşı ibretlik bir intikam hissiyle dolmasından sonra:92 “Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın, eğer sabır gösterirseniz bilin ki sabırlı davrananlar için bu muhakkak ki daha hayırlıdır. Sen sabret; sabır göstermen de Allah&#8217;ın ihsanı sayesinde olacaktır. Onlardan dolayı üzülme, kurdukları tuzaklardan kaygı duyma” şeklindeki Nahl suresinin 126-127. ayetiyle uyarılmışlardır. Bu da gösteriyor ki nefis eğitimi, dolayısıyla savaş ahlakını sağlama yönündeki süreç dinamik bir şekilde devam etmektedir. Buna göre peş peşe gelen bu iki savaşta cahiliyede kök salmış bulunan ve savaşın sebebi olan üç önemli ahlaki zaaf tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bunlar, mal tutkusu ve ganimet peşinde olma, yağmalama; savaşta kahramanlık gösterisinde bulunmak, bunlarla övünmek; intikam duygularıyla hareket ederek haddi aşmak. Esasen ahlak, bu şahsi zaafları yönetmek, onlara hakim olmak demektir. Burada olan da budur. Abdurrahman b. Avf’ın az yukarıda yer verilen sözlerindeki serzenişin karşılığı tam da nefis terbiyesi yönünde bu tavırlarda cevabını bulmuştur.</p>
<p>Ayet, saldırı karşısında Müslümanların mukabelede bulunmalarının hakları olduğunu, ancak gerekenden fazla şiddet ve güç kullanımının haddi aşmak olacağını, bunun şahsî intikam çerçevesine gireceğini belirtmektedir ki Mâide suresinin ikinci ayetinde müşriklerin haksızlık ve eziyetlerinin mü’minleri kin ve intikama sevketmemesi gerektiği açık bir biçimde ifade edilmektedir. Daha başta belirtildiği gibi bazı âlimlerin cihada belli bir süreçten sonra izin verilmesinin sebeplerinden birisi olarak nefis eğitimini / nefse egemen olabilmeyi (dabtü’n-nefs) göstermelerinin ne kadar isabetli bir tespit olduğunu bu olay ortaya koymaktadır.</p>
<p>Aynı durum Hudeybiye’de kendini göstermiştir. Silahsız bir şekilde ihramlarını giyip kurbanlıklarını da yanına alarak sadece umre yapmak üzere Mekke’ye yola çıkan müslümanları Mekke’li müşriklerin engellemesi üzerine anlaşmayı kabul eden Hz. Peygamber’e Hz. Ömer’in şu itirazı aynı açıdan değerlendirilebilir:</p>
<p>Hz. Ömer: Ya Rasûlallah! Biz hak, onlar bâtıl üzere değil mi? Hz. Peygamber: Evet, öyle! Hz. Ömer: Bizim ölülerimiz cennette, onların ki cehennemde olacak değil mi? Hz. Peygamber: Evet, öyle! Hz. Ömer: Öyle ise niye bu zillete katlanıyoruz da Allah onlarla bizim aramızda bir hüküm vermemişken savaşmayıp geri dönüyoruz? Hz. Peygamber: Ey Hattâb oğlu! Ben gerçekten Allah’ın Resulüyüm! Allah beni asla mahcup duruma düşürmez!&#8230; Bunun üzerine Hz. Ömer öfkeli bir şekilde Hz. Ebû Bekir’e geldi ve aralarında benzer diyalog geçti: Hz. Ömer: Yâ Ebâ Bekir! Biz hak, onlar bâtıl üzere değil mi? Hz. Ebû Bekir: Evet, öyle! Hz. Ömer: Bizim ölülerimiz cennette, onların ölüleri cehennemde olacak değil mi? Hz. Ebû Bekir: Evet, öyle! Hz. Ömer: Öyle ise niye bu zillete katlanıyoruz da Allah onlarla bizim aramızda bir hüküm vermemişken savaşmayıp geri dönüyoruz? Hz. Ebû Bekir: Ey Hattâb oğlu! O gerçekten Allah’ın Resulüdür. Allah onu asla mahcup duruma düşürmeyecektir!..93</p>
<p>Hadis ve Siyer kitaplarında anlatıldığı kadarıyla beklemedikleri bir ortamda yapılan Hudeybiye antlaşmasının şokunu atlatamayan Müslümanlar Hz. Peygamber’in üç defa talebine rağmen ihramdan çıkmak istemediler. Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme’nin (r.a.) teklifiyle kendisi (s.a.s.) ihramdan çıkıp kurbanını kesince diğer mü’minler de ona uydular. Hatta birbirlerini traş eden bazı mü’minler neredeyse birbirlerinin başını kesecek kadar öfke ve üzüntü içindeydi.94 Çünkü mü’minleri tahrik eden Arapların eskiden beri Kabe’de ibadet edenlere saygı göstermeleri ve Kabe hizmetlerini bir şeref telakki etmelerine rağmen güç gösterisi ya da gururları uğruna üstelik yaptıklarının geleneğe aykırı haksız bir uygulama olduğunu bile bile müslümanları engellemeleri, böyle bir ziyaretle otoritelerinin sarsılacağını düşünmeleriydi. Mü’minlerin hazmedemediği de buydu.</p>
<p>Hatta bu antlaşmanın Meke’nin fethiyle sonuçlanacak bir zaferin müjdecisi olduğunu belirten ayetlerin (Fetih suresi) inmesine rağmen sahabeden birisi hala şok geçiriyordu. İmanı tam olsa da idraki yoktu ve şunu söyleyebiliyordu: “Bu nasıl bir fetihtir? Kabe’yi ziyaret etmemiz yasaklandı; kurbanlık develerimiz daha ileri gidemedi, Allah’ın Rasûlü Hudeybiye’de durmak zorunda kaldı ve bu barış yüzünden iki mazlum kardeşimiz (Ebû Cendel ve Ebû Basîr) zalimlerin eline terk edildi.”95 İşte bunların yaşandığı bir ortamda onlar engellenemezdi. Bir şeye karar verdiler mi, gerekirse savaşırlar ve ölürler ya da öldürürlerdi. Ama bu, İslâm’ın yerleştirmeye çalıştığı ahlâka uymuyordu. Âyetin ifadesiyle cahiliye hamiyetine (şöhret, övünme, menfaat uğruna savaşma, yağmalama, her türlü tahrik ve ahlak dışı davranışa başvurma) sahip kışkırtıcı müşriklere aynı şekilde mukabelede bulunmak mü’minlerin ahlakından olamazdı. Gururları incindi diye cahiliye Arapları gibi davranamazlardı. Çünkü onların modeli bunlar değil, yüce bir ahlakı temsil eden Hz. Peygamberdi. Ayrıca savaş esnasında Mekke’de müşrik baskısı sebebiyle imanlarını gizleyen ve kendilerinin tanımadığı mü’minlerin öldürülmesi tehlikesi de vardı.</p>
<p>İşte tam bu noktada Allâh Te‘âlâ olaya müdahale etti ve mü’minlerin kalbine huzur, sükûnet indirerek onları yatıştırdı, ağır başlı hareket etmelerini sağladı. 96 Bu, iyi bir ahlaki dersti. Cahiliye hamiyetiyle nefsine esir olmuş insanlar hassas bir eğitimle Allâh’a kulluk zevkini tadarak (takvâ)97 gerçek özgürlüğe kavuşmuşlar, güçlü bir ahlaki mekanizmaya sahip hale gelmişlerdi. Bütün savaş ve küçük çaplı çatışmalarda bir taraftan Allâh Te‘âlâ diğer taraftan Hz. Peygamber sürekli olarak ahlakı yücelten müdahalelerde bulunmuşlar ve sahabeyi bu yönde eğitmişlerdir. Hz. Peygamber’in, mesela Uhud’da ve Taif’te düşmana beddua etmesini isteyenlere üstelik Allâh’ın icabeti belli iken lanet okuyucu olarak gönderilmediğini belirterek98 onların hidayeti için hayır duası, 99 en acımasız düşmanlıkları yapmış olan Mekke halkına fethin akabinde umumi af çıkarması ve yağmalamayı hak ilan eden komutanı derhal görevden alması yüce ahlakın örneği olarak zikredilebilir. Cahiliye hamiyetine en büyük red de bu tavırdır. Bununla birlikte bu cahiliye hamiyetinin zaman zaman ortaya çıktığı ve Allâh ve Rasûlünün müdahelede bulunduğu görülmektedir. Mesela Hevâzinliler ile yapılan Huneyn Gazvesi bu konunun önemli örneklerinden birisini oluşturur. İslam ordularının 12.000 asker ile o güne kadarki en büyük sayısal güce ulaşması, 17 gün önce Mekke’nin fethedilmiş olması bazı Müslümanların havasını değiştirdi ve gurura, kibire kapılmalarına sebep oldu. Bu kibir onlara pahalıya mal oldu.</p>
<p>Savaş başladığında Müslümanların öncü birliği darmadağın oldu ve orduda bir panik havası oluştu. Hz. Peygamber’in basireti bozgunu önledi. Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle sayıca çoklukla övünmeleri, gururlanmaları kısacası cahiliye tutumuna geri dönemleri kendilerine pahalıya mal olmuş, yeryüzü kendilerine dar gelmiş, arkalarını dönüp kaçmaya başlamışlar sonuçta Allâh, kendilerine güven duygusu ve huzur indirip, düşmanlarının görmediği ordular göndererek mağlubiyetten kurtarmıştır.100 İşte bu büyük bir ahlaki derstir. Bu hususta ikinci bir örnek de ticaret ahlakıdır. Kur’ân-ı Kerîm, ölçü ve tartıda hakkaniyetin korunması ve asla hile yapılmamasının üstünde hassasiyetle durmaktadır. Özellikle Mekke döneminde inen birçok ayette101 ve Hz. Peygamberin hadislerinde102 Mü’minlerin bu yönde davranmaları gerektiği ısrarla talep edilmiştir. İslam’ın iki temel kaynağının ticari hayatta en değerli sermaye ve en önemli erdem olan dürüstlüğü sağlama yönündeki çabası Medîne’ye hicretin akabinde kurulacak Medine Pazarı’nın arka planını hazırlar gibi gözüküyordu. İşte bu noktada son noktayı Mutaffifîn suresi koymuştur. Bu surenin ilk ayetlerinin Mekke’den hicretin hemen öncesinde; Medîne’ye hicret sırasında yolda; Medine’ye hicretin hemen peşinden nazil olduğu şeklinde üç farklı görüş vardır. Bunların ortak noktası hicretin hemen ardından Medine’de oluşturulmak istenen pazarın hemen öncesinde nazil olduğudur. Medine’de pazara müşrik veya Yahudi tâcirler hâkimdi ve bir sömürü düzeni kurulmuştu. Pazarda ahlaki ilkelerin bir ağırlığı yoktu.103</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm ısrarlı bir biçimde ölçü ve tartıda hakkaniyetin gözetilmesini istemiş, helal kazanca vurgu yapmış aksine hareket edenlere Hz. Şu‘ayb’ın (a.s.) kavminin akıbetini hatırlatmıştır. Çünkü dürüstlük ilkesi güvenin garantisidir. Güvenin olmadığı yerde ticaret yürümez. Bu zihinsel hazırlıktan sonra da Müslümanların kuracağı pazarda gözetilmesi gereken en önemli husus olan kul hakkı kavramını ön plana çıkaran ve bu konudaki sorumluluğun ağırlığına dikkat çeken şu ayetler nazil olmuştur: “Yazıklar olsun o ölçü ve tartıda hile yapan mutaffiflere! Onlar insanlardan bir şeyi ölçüp alacakları zaman kılı kırk yararlar. Ama insanlar için ölçüp tarttıkları zaman kıyısından köşesinden/ucundan kenarından kırparak verirler. Gerçekten onlar bütün insanların hesap vermek üzere Allah’ın huzurunda hazır bulunacakları o büyük gün için diriltileceklerini hiç akıllarına getirmezler mi? Dikkat edin facirlerin kitabı siccîndedir. Bildin mi siccîn nedir? (Bu ucundan kenarından kırptıkları şeylerin) rakam rakam yazıldığı kara kaplı kitaptır (amel defteri).”104 Mutaffif kelimenin kökü dikkate alındığında ölçüp tartarken bir şeyin kıyısından kenarından bilinçli bir şekilde/hile ile çalan kimse demektir ki bu insanların peşine düşmeyecekleri basit hakları ifade eder. Her ne kadar insanlar peşine düşmese de Allah bu basit hakların onların kara defterine (siccîn) rakam rakam yazıldığını ve bunlar için büyük bir mahkeme kurulacağına işaret ederek kul hakkının önemine vurgu yapar.105</p>
<p>Buradan insanların rızasını etkileyecek büyük haksızlıkların günahının daha büyük olacağı sonucu çıkmaktadır. Aslında ayetlerde son derece dikkat çekici olan ölçü ve tartıda basit bile olsa yapılan hileleri Allâh’ın “veylün /yazıklar olsun” ifadesiyle şiddetli şekilde kınamış olmasıdır. Hile hukuki olmaktan önce ahlâki bir sorundur ve Allâh Te‘âlâ’nın kınamasıyla daha da ağır bir ahlak sorunu halini almaktadır. İlk ayetlerin gelişinden itibaren sürekli işlenen ahlaki kemale ulaşma çabası Medine döneminde bireysel ahlaktan Devlet Ahlâkına doğru evrilerek kurumsal kimliğe kavuşacaktır. İşte ekonomi alanında Medîne Pazarı bunun ilk örneğidir. Mutaffifîn suresinin belirlediği ahlak temeli üzerine Medine’de alternatif bir pazar oluşturulmuştur. Hz. Peygamber de zaman içinde bizzat pazar denetimlerinde ahlak ilkelerinin gelişmesi ve bunun hukuka dönüşmesi sürecinde faaliyetlerde bulunmuş, tedbirleri almıştır. Burada en temel ilke bir müslümanın rızasını etkileyecek davranışların helal olmamasıdır.106 Aynı şekilde ölçü ve tartıda hile yapmak ahlaksızlıktır. Bu ahlaksızlığın hukuki karşılığı medeni hukuk açısından satıcının ya da müşterinin uğradığı haksızlıkların telafisi mesela muhayyerlik hakkı, gerektiğinde de uygun bir cezanın takdiridir (tazir). Bu hususta konu açısından bir değerlendirme yapmak gerekirse şu sonucu çıkarmak mümkündür. Ölçü ve tartıda dürüst davranmak, mesela müşterinin istediği ölçü, tartı ve evsafta vermek Allâh ve Rasûlünün emri olduğundan dini bir özellik taşır. Aksi günahtır.</p>
<p>Vahyin geldiği ilk günlerden itibaren ayet ve hadisler bunun üzerinde ısrarla durmuştur. Dinin istediği dürüstlüğü bir hayat tarzı olarak benimsemek ve bu sebeple dürüst davranmak ahlakidir ve iyidir, aksi kötüdür. Bu anlayışın davranışa dönüşmesi için Hz. Peygamber büyük bir çaba sarfetmiş ve örnek olmuştur. Bu anlayışın hukuk kuralına dönüşmesinden sonra sadece hukukun emri olduğu için ve müeyyidesi sebebiyle ona uygun hareket etmek ise kanunidir ve sonuç meşrudur. Bu, hem hukuki açıdan hem de ahlaki açıdan adaletin gereğidir ancak burada ayırıcı olan davranışı belirleyen saiktir. Hz. Peygamber’in tarttığınız zaman ağır tartın (fazlasıyla verin)107 tavsiyesine ve kendisinin de böyle davranmış olduğunu108 dikkate alarak müşterinin istediğinden fazlasını vermek de fazilettir. İşte bu davranış hukuku aşan bir karaktere sahiptir ve dini-ahlakî bir öz taşır. Sonuç olarak bu örneğe baktığımızda din ticari hayatta belirlediği davranış biçimine öngördüğü uhrevi ödül ya da ceza ile güçlü bir zemin hazırlamış, 109 bu doğrultuda gelişen yaşam biçimiyle bu zihniyetin ahlakı oluşmuş, hukuk da onu maddi müeyyideye bağlayarak kurallaştırmıştır. Burada bir noktaya daha işaret etmek gerekir ki o da örnek olarak seçilen bu iki olay hukukun işlevselliği konusunda sadece ahlaka duyulan ihtiyacı ortaya koymakta ve aynı zamanda metoda da işaret etmektedir. İnsanların hak ve yükümlülüklerle karşı karşıya oldukları bütün alanlarda aynı metodun uygulanması nebevi hareket tarzının bir gereğidir. Mesela evlenmek isteyen ya da evlendirilmek istenen birisinde aile ahlakı oluşmamışsa öncelikle bunun sağlanması ve peşinden harekete geçilmesi gerekir. Nitekim Hz. Peygamberin, kızına talip çıkan veliye önerisi ‘dinine ve ahlakına güveniyorsanız kızınızı verin’ diyerek bu hususa vurgu yaptığını görmekteyiz.110</p>
<p>İslami nasslar açısından bakıldığında ahlakilik daha çok hukukun yasakladığı alanlarda ortaya çıkar. Bir başka ifadeyle erdemlilik vazifenin ihmalinden çok yasağın işlenmesinde / ihlalinde belli olur. Yani ahlakilik pasif (ihmal) değil aktif (ihlal) eylemde kendini belli eder. İnsan yasaklara daha ilgilidir, daha hırslıdır.111 Yasaklanmış olan şeye sahip olmak nefsin ilgi alanı içindedir. Nefis terbiyesi de esasen bunun için vardır. En önemlisi de yasaklara giden yolu kapatacak şekilde ondan alınacak hazzı fazlasıyla veren alternatif mübahlar öngörülmüştür. Kur’ân-ı Kerîm’de yasaklarla imtihan konusunda ilk insan Hz. Âdem’in cennette İblis’le olan serüveni sık sık hatırlatılarak bundan ders çıkarılması istenir. Allâh Te‘âlâ, Âdem ve Havvâ’ya, belirlenen ağaca yaklaşmamaları kaydıyla yani kendilerine yasaklanmış olan ağacın meyvesinden yememeleri şartıyla cennette her şeyi serbest bırakmış, İblis’in kendilerini saptırabileceği ve bunun cennetten çıkarılmalarına sebep olacağı konusunda da uyarmıştı. 112 Çünkü İblis, Allâh’ın rahmetinden kovuluşunu insanoğluna bağladığı için ona düşmanlıkta bir sınır tanımamaktadır. Bunun için Âdemoğlunun Rab-kul sözleşmesini113 bozmak en azından bazı noktalarda ihlal etmesini sağlamak için İlahi rahmetten tardedildiği günden beri sürekli faaliyettedir.114 Çünkü o bu süreçte insanoğlunu saptırabilmek için Yaratıcı’dan istediği izni almış, 115 bunu nasıl yapacağını da her bir insanın zaaflarına göre kötülükleri süsleyip cazip hale getireceğini belirterek116 anlatmıştır. Esasen bunun ilk uygulamasını Hz. Âdem ve Havvâ ile yapmıştır. Onların ölümsüzlük ve güce karşı zaafını tespit etmiş ve yasaklanan ağacın meyvesinden yemeleri halinde ebedileşeceklerini ve sınırsız güce sahip olacaklarını söyleyerek onların akıllarını çelmiş, onlar da yasağın cazibesi karşısında kararlı davranamayıp117 ihlalde bulunmuşlardır.118 Bu yasağın ihlalinden sonra da cennetten uzaklaştırılmışlardır.</p>
<p>Aynı süreç insanoğlu için dünyada devam etmektedir ve kıyamete kadar da sürecektir. Çünkü şeytan Allâh’tan aldığı izinden sonra Âdemoğlunu samimiyetle bağlı olanları dışında iğvâ edeceğine yemin etmiş, 120 Allâh da bu tehlikeye dikkat çekmiş121 ve insanların atalarının başına gelenden ibret almalarını istemiştir.122 Yasağın, şeytanın süslemesi ve nefsin ilgisi sebebiyle her zaman bir çekiciliği vardır ve insanın imtihanı için esasen bu da gereklidir. Bu, cennette yasak ağaç şeklinde sembolize edilirken dünyada da Allâh’ın haramları yasak ağacı temsil eder. Allâh Te‘âlâ insanoğluna birçok nimet bahşetmiştir. Bunlardan yararlanmayı mubah kılmıştır. Eşyada aslan ibâhadır kuralı da buradan çıkmıştır. Bununla birlikte etrafımıza birçok yasak ağaç da dikmiş ve bunlardan uzak durmamızı istemiştir. Her insanın bireysel anlamda ya da toplumun bir bütün halinde cazibesine kapıldığı ya da zaafının bulunduğu123 yasak ağaçları farklılık arzedebilir ve esasen bu onların sınanma aracıdır. O sebeple yasaklar konusunda ahlakiliğe giden süreç Allâh’ın huzuruna (makâmü’r-Rab) giderken cazibesi bulunan ve sonu mahcubiyet olan şeylere ilgi duyacak olan nefsi, hevâdan arındırma faaliyetidir.124</p>
<p>Yasak ağaç bazen Semûd kavminde olduğu gibi deve125 şeklinde ortaya çıkar; bazen de Yahudilere cumartesi yasağı 126 ya da iç yağının yasaklanması 127 biçiminde belirir. Muhammed ümmetine yasak ağaç da domuz, içki, zina, kumar, yetim malı, rüşvet vb. haramlardır. Çünkü bunların meyvesi zehirlidir ve akıbeti de Hz. Âdem’inki gibidir. İşte Kur’ân-ı Kerîm Âdemoğullarına hitaben şeytanın, ataları Hz. Âdem ile Havvâ’nın ayağını kaydırdığını hatırlatarak bu konuda dikkatli olmaları ve ders çıkarmaları gerektiğini hatırlatır.128 Bu sebeple bir çok ayet ve hadisten hareketle İslam âlimleri rezîlelerden arınmanın faziletlerle bezenmeden daha öncelikli olduğunu,129def-i mefâsid’in celb-i menâfi‘den önce geldiğini130 bir ilke olarak tespit etmişlerdir. Zaten diğer normatif disiplinler gibi hukuk da daha çok zaafları dikkate alarak düzenleme yoluna gider. Vazifenin ihmalinde ihlal pasif eylemin sonucudur ve burada unutma, güç yetirememe gibi meşru bir sebep de söz konusu olabilir. Üstelik telafisi de çoğu zaman mümkündür. Fakat yasağın ihlalinde eylem aktif bir faaliyetin / belli bir gücün sarfedilmesi sonucunda ve bilinçli şekilde ortaya çıkar. Belki de zihinsel tasarım ve eylem süreci açısından birçok aşamadan geçerek sonuçlanır. Bu sebeple yasakların ahlak bilincini oluşturmada daha güçlü bir etkiye sahip olduğunu söylemek mümkündür.</p>
<p>Öte yandan ihlalin etkisi daha büyük ve kalıcı, telafisi de yerine göre imkânsızdır. Bu sebeple en sert ahlaki tepki ve vicdani isyan yasakların çiğnenmesinde gösterilmektedir. Mesela vicdansızlık ya da vicdanın sızlaması gibi tepkiler buradan doğar. İhlalin geçişkenliği ve kişideki etkisi, aynı ihlali tekrarlaması daha güçlü bir eğilimdir. Bu sebeple engelleri kaldırmadan olumlu bir şey inşa etmek çok da mümkün gözükmemektedir. Mesela içki içen, kumar oynayan ya da zina eden birisi bu halleri terk edip tövbe etmeden mesela namaza başlayamaz. Birçok insan bunlardan kurtulmak için hacca gider ve Allâh’a söz verir peşinden diğer vecibelerini yerine getirmeye başlar. Bu şahıs eğer iradesini güçlü tutabilirse bu andan itibaren ibadetler ona koruyucu bir mekanizma sağlar. Temiz elbise kirlisi çıkarılıp temizlendikten sonra giyilir. Takva elbisesi de bunun gibidir. İşte takva tam da bu noktada ikisi birleştirilebildiğinde ortaya çıkar. Faziletle bezenme, reziletten uzak durma, emre imtisal yasaktan ictinâb takvanın özü ve tanımıdır. Bu da sırf Allâh’ın emrettiği ve yasakladığı içindir. Bir başka ifadeyle takva Allâh’ın emir ve yasaklarına saygı ve sevgiden kaynaklanan korku ile gönülden bağlılığı ifade eder. Yani sevdiğim varlığın rızasına uygun olmayan bir eylemden uzak olmalıyım ki Onun hoşnutsuzluğu beni huzursuz eder anlayışıdır bu. Esasen ahlakiliğin en zirve noktası da burasıdır. Bu bir şeyi yapmak ya da yapmamak öyle gerektiği için ise ahlakın özü buradadır. Aynı şey ibadetler için de geçerlidir. İbadetin en makbulü cennet beklentisi ya da cehennem korkusundan ziyade sırf Allâh emrettiği için ve Onun rızasını kazanmak için yapılanıdır.</p>
<p>Buna göre takvâ ahlakın özüdür. Bir başka açıdan bir kuralın ihlalinde zaten birçok vazifenin ihmali vardır. Mesela bir kişideki malı alabilmenin birçok meşru yolu varken bunu rüşvet olarak almak ya da bir kadınla cinsel ilişkinin helal olabilmesi için nikâh gibi meşru bir zemin mevcutken bu tür helal kılıcı görevleri atladıktan sonra zina gerçekleşebilmektedir. Her ne kadar faziletlerin toplumu ayakta tutan bir işlevi varsa da çöküşü hazırlayan, reziletlerin egemenliğidir.131 İhmalin telafisinden doğan iç huzuru ile bir yasağın ihlalini telafi için öngörülen mekanizmalardan birini işletmekten doğan iç huzuru aynı değildir. Söz gelimi bir vergi borcunu ödememiş birisinden bunun telafisi istenebilir. Ama kasten adam öldürmüş birisine ne ceza verilirse verilsin velev ki bu kısas bile olsa telafi edici değildir. Mesela birisine olan para borcunu ödemeyi ihmal etmiş birisi belli bir dönemden sonra bunu gerçek değeri üzerinden ödeyip belli ölçüde telafi etme şansına sahiptir. Ama zina etmiş birisi için aynı şey söylenebilir mi? Mesela her iki durumda yapılan tövbenin sağladığı iç huzur aynı mıdır? Pek aynı gibi durmamaktadır. Burada bir hususa daha işaret etmek gerekir ki o da şudur. Ahlakiliğin yasaklara karşı tavırda ortaya çıktığını söylemek daha çok bireysel anlamda ele alındığında oldukça tutarlı gözükmektedir. Bunun da analizini yukarıda yapmaya çalıştık. Ancak öyle özel haller vardır ki burada da erdemlilik ya da erdemsizlik vazifenin ifası ya da ihmalinde ortaya çıkmaktadır. Bu da daha çok toplumsal ya da kurumsal faaliyetlerle ilgili olarak değerlendirilebilecek bir durumdur. Günümüzde küresel sorunların birçoğunda bu durum belirleyicidir. Mesela açlıktan ölen binlerc insana ilgisiz kalmak, temiz içme suyu bulamayanların ihtiyaçlarına bigâne olmak bir insanlık ve ahlak sorunudur.</p>
<p>İşte davranışlara ahlaki değerlerin yön verip vermediği toplumsal ya da kurumsal anlamda burada belirginleşmektedir. Burada bir ayrıntı şudur. Bir grup bu görevleri ifa ettiğinde diğerlerinden yükümlülük düşmektedir. Birey ve toplumun çöküşünde etkili olan rezîletlerle mücadelede yasağın cezbedici ve kışkırtıcı özelliğine karşı daha önce de ifade edildiği üzere hukukun harici mekanizması kafi gelemeyeceğinden dinin ve ahlakın kişiyi içten kavrayan, önleyici ve koruyucu nitelik arzeden yapısının aktif durumda tutulmasına ihtiyaç vardır. Bu noktadan seküler ahlaka göre dinin kaynaklık ettiği ahlâkın daha şanslı olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü işin içinde din olmayınca ahlakın yaptırımı yoktur. Modernliğin en temel sorunu da budur. Ross Poole’nin tespitine dayanarak söyleyecek olursak modernlik ahlaka ihtiyaç duymakta ama onu etkisiz hale getiren de yine kendisi olmaktadır. Çünkü inanç karşıtlığını esas aldığından ahlakı sadece öznel bir kanaat meselesi haline getirmiş, ahlakın toplumsal ve bireysel hayattaki rolünü oynayabilmesi için muhtaç olduğu otoriteyi koruyamamıştır. 132 İnanç ve ibadet, toplumsal hayatta haklara saygıyı ve vazifelerin ifasını gönüllü şekilde yapacak bir davranış bilinci geliştirmede önemli etkiye sahiptir.</p>
<p>Birçok ayet ve hadis kim Allâh’a ve ahiret gününe inanıyorsa… şeklindeki ifadelerle başlar ve imanın organlar üzerindeki etkisinin görülmesi gerektiğine işaret eder, mü’mine yakışan davranış biçimine vurgu yapar. İmanın en üstününün davranışa dönüşen ve güzel ahlaka yön vereni olduğunu,133 mü’minlerin îman bakımından en mükemmelinin ahlak bakımından en güzeli olduğunu134 bildiren hadisler de buna işaret eder. Bilinçli bir ibadet hayatının aynı etkiyi göstermesi gerektiğine dair ayet ve hadisler vardır. İyilik ve kötülük yapabilecek özelliklerle birlikte yaratılan insanın135 ibadetler yoluyla arınması, nefsini terbiye etmesi, kötülüklerden uzak durması böylece iyi yönleri ortaya çıkan bir insan olarak hayatını sürdürmesi mü’mine yakışan bir özelliktir. İslam dini açısından insanın varlık sebebi olan136 ibadet, Allâh’a bağlılık ve saygının bir ifadesi olmasının yanında olumlu manada davranışlara yön veren, varlıkla ilişkilerin nezaket ve iyilik merkezine oturmasına vasıta olan temel özelliğiyle haklara saygı ve vazifelerin ifası hususunda davranış bilinci geliştiren, bu yönde bir ahlakın oluşması ve yaşamasında mühim bir etkiye maliktir ve bu cihetiyle hukukun işini kolaylaştıran bir yapıya da sahiptir. Özellikle az yukarıda yer verilen reziletlerden arınmanın faziletlerle bezenmeye önceliğinin bulunduğu esası ibadetlere yüklenen anlamda da kendisini göstermektedir. Nitekim İslâm’ın iki temel kaynağı Kur’ân-ı Kerîm137 ve Sünnet138 namaz özelinde ibadetlerin kötülük ve çirkinliklere engel olması gerektiği üzerinde durur. Çünkü ibadetler, nefsi eğitici özelliğiyle ve yasaklara / haramlara karşı geliştirdiği duyarlılık fonksiyonuyla ön plana çıkar.139 Mesela namazda, normal zamanlarda helal olanların başlangıç tekbiriyle birlikte haram hale gelmesi –ki bu tekbire de helali haram kılan anlamında tahrîme denir-, orucun helalleri haram hale getirmesi, ihramın en basit helalleri dahi harama dönüştürmesi ibadetin bitiminde yasaklardan uzak durma ve helalde sabit kalmanın eğitimidir. Bunu biraz açmak gerekirse, oruç kendini / nefsini tutma eğitimidir. Çünkü yeme-içme, eşiyle cinsel ilişki gibi kendisine helal olan bir takım eylemleri oruçlu olduğu için yapamayan bir mü’minin orucunu açtıktan sonra haram olanlara karşı bir direnç kazanmış olması gerekir.</p>
<p>Hacc ihramdır. Kendisine helal olan bir takım şeyleri ihramlı olmasından dolayı yapamayan bir mü’minin ihramdan çıktıktan sonra haramlara karşı ömür boyu ihramlı olması gerekir. Bir otu koparamayan bir hacının ihramdan çıktıktan sonra orman yakması ya da ağaç kesmesi, bir av hayvanını bile avlayamayan bir ihramlının ondan çıktıktan sonra adam öldürmesi, eşiyle cinsel ilişkide bulunamayan bir karı-kocanın ihramdan sonra zina etmesi düşünülemez. Hacc bir anlamda bunun eğitimidir. Kurban, zekât, infak, paylaşımı bir yaşam biçimi haline getirme ve insandaki en köklü rezilet sayılan cimriliği ortadan kaldırma eğitimidir. Bütün bu ibadetler belli özellikleriyle günde beş vakit kılınan namazlarda tekrarlanmaktadır. Bu yönüyle namaz diğer ibadetlerden belli kesitler taşıması sebebiyle dinin direğidir. Mesela namaz aynı zamanda oruçtur. Çünkü onda yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzaklaşma vardır. Bunlar orucu bozduğu gibi namazı da bozar. Namaz kılan Allâh’ın evine yönelir ve Onun huzuruna çıkar. Bu yönüyle namaz bir hacc ve hicrettir. Dünyadan çıkıp Allâh’a giden yola koyulmak ve Ona kavuşmaktır. Kur’ân-ı Kerim’de namaz otuz iki ayette zekât, bazı ayetlerde de kurban ile birlikte zikredilmiştir. Bu sebeple namaz ve mali ibadetler özdeşleşmiş, arasının ayrılması asla kabul edilmemiştir. O halde ibadet, her an ihsanı (Cibril hadisi) yaşamak, her an ihramlı olmak, her an günahlara karşı oruçlu olmak, her an dünyaya karşı zihinsel itikâfta bulunmak ve zahidane tavır takınmak, her an zekât vermek / infakta bulunmak yani eldeki imkânlarla insanların yardımına koşmak, her an Allâh yolunda kurban olmaya ya da malının en güzelini feda etmeye hazır olmak kısaca davranışlara ibadetlerin yön vermesiyle her bir eylemin ibadet karakteri arzettiği ubudiyet şerefine nail olmak ve bu şekilde süreklilik kazanmaktır. Bu bilinç ve duyarlılığın sağlanabilmesi için de ibadetin şekline olduğu kadar ruhuna da değer vermek gerekir. Şeklin mevcut olup ruhun bulunmadığı bir ibadet cansız bedene benzer.</p>
<p><strong> Sonuç </strong></p>
<p>Toplumsal ilişkileri belirleyen genel anlamda din, ahlâk ve hukuktur. Bu üç kurum arasında sıkı bir işbirliği vardır. Hukuk hükümleri aslında ahlâk hükümlerinin formel halidir denilebilir. Ancak herhangi bir kanun, ilgili ahlâk hükmünün en alt sınırını temsil edebilir. Bu açıdan İslamî nasslar dikkate alındığında hak-vazifenin belirlenmesinde ve haklara saygı, vazifelerin ifası hususunda insan davranışlarını yönlendirmede din-ahlâk-hukuk bütünlüğü esas alınmıştır. Dinin değer yargısı helal-haram veya caiz ya da değil, ahlâkın değer yargısı iyi ya da kötü, hukukunki haklı-haksız, sahih-batıl veya geçerli-geçersiz ya da meşru-gayr-ı meşrudur. İslam açısından bakıldığında din iyi ve kötüyü belirler, ahlak onun bir yaşam biçimi haline getirilmesini, davranış bilincine dönüşmesini sağlar, hukuk da koruyucu mekanizmalarıyla ihlalleri engeller. Dinin yaptırımı günah-sevap şeklinde daha çok uhrevi müeyyide ya da ödüldür. Ahlâkın yaptırımı bireyin ve toplumun vicdanında bulduğu yerdir. Bu da bireyin kendisini ya da toplumun bireyi kınaması, ayıplaması, yadırgaması, dışlaması, hürmete layık birisi olarak görmemesi vb. şeklinde ortaya çıkar. Hukukun müeyyidesi ise zorlayıcı özellik taşır. Buna göre mesela hırsızlık dinen haramdır, karşılığı günahtır; ahlaken kötüdür, müeyyidesi ayıplanmaktır, kınanmaktır; hukuken yasaktır, gayr-ı meşrudur, müeyyidesi maddi cezadır. Bu bütünlüğü daha da açık bir şekilde gösterme açısından dinen haram olan bir şey hukuken meşru, ahlaken iyi olamaz. Bu üç normatif kurumun kendi aralarındaki çelişkisi toplumda anomi’ye (kuralın etkisini kaybetmesi) yol açar. Din ve ahlakın işlevselliği iki noktada ortaya çıkar. Birincisi insanın iç dünyasını kontrol ederek kural ihlallerini önleyici etki yapar. Çünkü din hiçbir maddi kuralın baskısının hissedilmediği bir ortamda bile kişinin kendi kendisini hesaba çekmesini öngörür. İkincisi de hukuk sadece ispat edilebilen uyuşmazlıkları çözüme kavuşturabilir. Hukukun ulaşamadığı yerlerdeki ihlallerde ispat kolaylılığı sağlar.</p>
<p>Bu sebeple ahlakın hukuka önceliği vardır. Ahlâkı oluşturulamamış kanunun işlevi yoktur. Hukuka ruh veren ahlak, ahlaka can veren de dindir. Dinin ahlak ve hukuka yaptığı en önemli hizmet manevi ceza ve ödüldür. Günlük dilde ahlak-hukuk ilişkisini anlatan oldukça tutarlı ifadeler vardır: Türkçede “ahlaklıdır” şeklindeki değerlendirmenin karşılığı şudur: Bu kişi hukukun ulaşamadığı alanlarda hakkaniyete uygun hareket eder. Kararlaştırılmış bir kötülüğü yapmaktan vazgeçenin “vicdanım elvermedi” ya da kararını uyguladıktan sonra “vicdanım sızlıyor”, “kalbimde huzur yok” toplumda da “vicdansız”, “insafsız”, “insanlık dışı” gibi ifadeler ahlakın davranış üzerinde etkisini gösteren tabii / fıtrî bir tepkidir. Suçu itiraf ettiren ve telafi yolu aratan vicdandır. Kur’ândaki “fesad” kavramının entelektüel karşılığı da ahlaki yozlaşmadır. Xsentius’un şu sözü konuyu özetlemektedir: “Kaybetmeyi, ahlâksız kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.”140 Sonuç olarak başlıktaki sorunun cevabı metinde ortaya çıksa da daha açık söylemek gerekirse ahlak, hukuktan öncedir ve bir toplumda esas olan da ahlaktır. İslam toplumu ahlak toplumudur. Çünkü medeniyet ahlak üzerine inşa edilir. Medeniyet faziletler üstüne kurulur, raziletlerden uzak durarak korunabilir. Bu sebeple bireysel anlamda ahlakilik daha çok yasaklarla karşı karşıya kalındığında netleşir. Bu açıdan İslam âlimlerinin reziletlerden uzak durmayı faziletlerle bezenmeye öncelikli görmeleri önemlidir. Hukuk, ilişkilerin asgari sınırını belirler ve alakaları en alt düzeyde tutar. Orada fedakârlık yoktur. Buradan da medeniyet çıkmaz. Medeniyeti oluşturan îsâr, bağış gibi hukuku aşan değerlerdir. Bu da ahlakla mümkündür. İslam açısından bakıldığında ahlâkı oluşturan ve yaşatan da büyük ölçüde dindir.</p>
<p><strong>Genel nitelikli Ahlak ve Hukuk Felsefesi konulu eserlerle klasik fıkıh kaynakları dışında yararlanılan konuya özgü bazı çalışmalar: </strong></p>
<p>Ripert, “Medeni Vecibelerde Ahlâk Kaidesi” (trc. Abdülhak Kemal), DFHFM, IV/28 (1927), s. 452-497; A. Esat Arsebük, “Medeni Hukukta Ahlâk Kaidesinin Rolü”, AC, XXIX/10 (1937), 923- 934; Abdülhak Kemal Yörük, Ahlâkla Hukukun Münasebeti, Ankara 1942; Emile Durkheim, Ahlâk ve Hukuk Kaideleri Hakkında Dersler (trc. H. Nail Kubalı), İstanbul 1947; Cahit Davran, “Ahlâka Aykırılık Sebebiyle Mes’uliyet”, İBD, XXIX/6 (Haziran 1955), s. 268-286; Vasfi Raşit Sevig, “Ahlakın Umumiyetle Hukuk ve Hususiyle Mukaveleler üzerindeki Tesiri”, Ahmet Esat Arsebük’ün Aziz Hatırasına Armağan, Ankara 1958, s. 513-618; Adnan Güriz, Faydacı Teoriye Göre Ahlâk ve Hukuk, Ankara 1963; Zahit İmre, “Ölüme Bağlı Tasarrufların Ahlaka Aykırılık Sebebiyle İptali Konusunda İsviçre Mahkeme İçtihatlarında Görülen Gelişme ve Temayüller”, MHAD, I/1, İstanbul 1967, s. 138-148; Hüseyin Hatemi, Hukuka ve Ahlaka Aykırılık Kavramları ve Sonuçları, İstanbul 1976; Cemalüddîn Atıyye, “Beyne’l-kânûn ve’lahlâk”, Mecelletü’l-Müslimi’l-mu‘âsır, sy. 8, Beyrut 1396/1976, s. 5-10; Mustafa Kemal Vasfi, “el-Fikretü’l-ahlâkiyye beyne’l-kânûn ve’ş-şerî‘ati’l-İslâmiyye”, Mecelletü’l-Müslimi’l-mu‘âsır, sy. 10, Beyrut 1397/1977, s. 121-133; İsmail Kıllıoğlu, Ahlak ve Hukuk İlişkisi, İstanbul 1988; İdris el-Alevî e-Abdelâvî, “el-Bu‘dü’l-ahlâkî li’l-kâ‘ideti’l-kânûniyye”, Academia, sy. 13, Rabat 1998, s. 91-111; Doğan Özlem, “Ahlâk Hukuku Önceler”, Kavramlar ve Tarihleri – I, İstanbul 2002, s.123-146; Muharrem Kılıç, “Hukuk-Ahlâk İlişkisinin Temellendirilmesi ve Ayırım Kriterlerinin Analizi”, Teorik ve Pratik Yönleriyle Ahlâk, İstanbul 2007, s. 585-602.</p>
<h3><strong>İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy.17, 2011, s.15-50</strong></h3>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong></p>
<p>1 Mesela Hz. Peygamber’in şu hadisi bu açıdan değerlendirilebilir: Fazîletlerin en üstünü seninle alakasını kesenle ilişkini devam ettirmen, sana engel çıkarıp mahrum bırakana vermen, rencide edici, incitici söz söyleyeni duymazlıktan gelip af yolunu tutmandır (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 438). Hukuk açsından bakıldığında bu tür durumlarda hak talep etmek bazı durumlarda misliyle mukabelede bulunmak (yargı kararıyla) bir hak iken (Bakara, 2/194; Şûrâ 42/40) hadiste belirtildiği şekilde bir tavır fazîletin en üstünü olmaktadır. Bunu davranış biçimi haline getirebilmek ahlakiliği ifade eder. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm haksızlığa uğrayanın affetmesini övgüye değer bir erdem olarak nitelerken (Şûrâ, 42/40) mezkûr hadisin diğer bir rivayetinde Hz. Peygamber bunu dünya ve ahiret ehlinin en üstün ahlakı olarak vasıflandırır (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 158).</p>
<p>2 Beklenmeyen haller ve mücbir sebeplerle borcun ifası imkânsız hale gelmiş ya da borçluya akit esnasında öngörülmeyen ek bir külfet yüklemiş ise kanun koyucu bunu dikkate alarak hukuk kuralı oluşturmuş ve akdin tadili ya da iptali yönünde bu ahlak kaidesini yasalaştırmıştır. Bu konu az ileride ele alınacaktır.</p>
<p>3 Bakara (2), 280.</p>
<p>4 Buhranlarımız (haz. Ertuğrul Düzdağ), İstanbul 1993, s. 96.</p>
<p>5 Said Halim Paşa, Buhranlarımız, s.165.</p>
<p>6 Said Halim Paşa, s.172.</p>
<p>7 Bk. Günay Tümer, “Din”, DİA, IX, 317.</p>
<p>8 Kemaleddin Birsen, “Medeni Kanun ve Hakim”, Medeni Kanunun XV. Yıldönümü İçin, İstanbul 1944, s.107.</p>
<p>9 Sulhi Dönmezer, &#8220;Hukuk ve Hayat&#8221;, İÜHFM, XXI/1-4 (1957), s.429.</p>
<p>10 Abdullah H. M. el-Halife, “İslâm’da Suç Eğilimine Karşı Koruyucu Bir Mekanizma Olarak Dindarlık” (trc. H. Mehveş Kayani), İSBD, II/2 (1994), s.14.</p>
<p>11 Said Halim Paşa, s.275.</p>
<p>12 Halife, s.18.</p>
<p>13 Maide (5), 32, 45; En‘âm (6), 151.</p>
<p>14 İsrâ’ (17), 33.</p>
<p>15 Bakara (2), 178-179.</p>
<p>16 Nisâ’ (4), 93. 17 Nisâ’ (4), 58.</p>
<p>18 Müslim, “İmâret”, 16.</p>
<p>19 Nisâ’ (4), 59.</p>
<p>20 Beyrut, ts. (Dâru’l-Ma‘rife), s. 12.</p>
<p>21 Bakara (2), 261-284.</p>
<p>22 Bakara (2), 261-274.</p>
<p>23 Bakara (2), 275-279.</p>
<p>24 Bakara (2), 245; Hadîd (57), 11, 18; Tegâbün (64), 17; Müddessir (73), 20.</p>
<p>25 Bakara (2), 280-284.</p>
<p>26 Zâriyât, (51), 56.</p>
<p>27 A‘raf, (7), 172.</p>
<p>28 Fatiha (1), 4.</p>
<p>29 Yaşar Nuri Öztürk, “Bir Fıtrat Dini Olarak İslâm&#8217;ın Karakteristikleri”, MÜİFD, sy. 3 (1985), s.258-259.</p>
<p>30 En‘âm (6), 32; Tevbe (9), 38; Hûd (11), 15; Ankebût (29), 64; Muhammed (47), 36.</p>
<p>31 Gâfir (40), 19; İbrahim (14), 38.</p>
<p>32 Bakara (2), 282, 283; En‘âm (6), 101&#8230;</p>
<p>33 İsrâ (17), 13; İnfitâr (82), 10-12.</p>
<p>34 En‘âm (6), 164; A‘râf (7), 8-9; Tâhâ (20), 74-76; Zâriyât (51), 6; Tekvir (81), 10-15; Gâşiye (88). 25-26; Zilzâl (99), 7-8&#8230;</p>
<p>35 Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara 1993, s. 163-164; ayrıca bk. Yûsuf el-Karadâvî, el-Îman ve’l-hayât, Kahire 1393/1973, s.72 vd.</p>
<p>36 Recep Kılıç, “Din ve İnsan”, Din Öğretimi Dergisi, sy. 39, Ankara 1993, s.53.</p>
<p>37 Abdürrezzâk, el-Musannef (nşr. Habîburrahmân el-A‘zamî), Beyrut 1403/1983, VII, 151-152; Kurtubî, el-Câmi‘ li-ahkâmi’l-Kur’ân (nşr. Hişâm Semîr el-Buhârî), Riyad 1423/2003, III, 108.</p>
<p>38 İbn Hişam, es-Sîre (nşr. Taha Abdurrauf Sa‘d), Beyrut 1411, II, 15; Halebî, es-Sîre, Beyrut 1400, I, 230.</p>
<p>39 Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân (nşr. Muhammed es-Sa‘îd Besyûnî Zağlûl), Beyrut 1410, IV, 329; İbn Asâkir, Târîhu Medîneti Dımaşk (nşr. Muhibbüddîn el-Umerî), Beyrut 1995, XXXI, 132; Suyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, Beyrut 1993, VIII, 273.</p>
<p>40 A. Refik Gür,Hukuk Devleti, İstanbul 1958, s. 7.</p>
<p>41 Mâide (5), 13; Zümer (39), 22.</p>
<p>42 Gür, s. 7.</p>
<p>43 Kıyâme (75), 2.</p>
<p>44 bk. Mustafa Çağrıcı, “Ahlâk”, DİA, II, 2.</p>
<p>45 Gür, s. 7, 8.</p>
<p>46 Gür, s. 8.</p>
<p>47 Dârimi, “Büyû‘”, 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 194, 227, 228.</p>
<p>48 Müslim, “Birr”, 14, 15; Tirmizi, “Zühd”, 52; Ahmed b. Hanbel, IV, 182, 227, 228; V, 251, 252, 256.</p>
<p>49 Buhârî, “Şehadât”, 28, “Hiyel”, 10, “Ahkâm”, 20; Müslim, “Akdiye”, 4; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 87; Tirmizî, “Ahkâm”, 11, 18; Nesâî, “Kudat”, 12, 33; İbn Mâce, “Ahkâm”, 5; Mâlik, el-Muvatta&#8217;, “Akdiye”, 1; Ahmed b. Hanbel, II, 232; VI, 203, 290, 307, 308, 320.</p>
<p>50 Duguit, Droit Constitutional, s.97&#8217;den naklen Paul, Cuche, “Hukuk Felsefesi Konferansları”, AÜHFD, V/l-4 (1948), s.403.</p>
<p>51 Von Hippel, Ernst, Elemente des Naturrechts, s. 21, 23’den naklen, Vecdi Aral, “Hukuka İlişkin Değişik Görüşler…”, İÜHFM, XXXIX/1-4 (1974), s.348.</p>
<p>52 Hacc (22), 46.</p>
<p>53 Tirmizî, “Kıyâmet”, 25; Muttakî el-Hindî, Kenzü’l-‘ummâl, XVI, 159, 166-167.</p>
<p>54 Hâkka (69), 18.</p>
<p>55 İbn Ebî Şeybe, el-Musannef (nşr. Muhammed Avvâme), Beyrut 1427/2006, XIX, 143 (XIII, 270).</p>
<p>56 Bu konuda bk. Saffet Köse, İslam Hukukunda Kanuna Karşı Hile (Hile-i Şer‘iyye), İstanbul 1996; a.mlf., İslam Hukukunda Hakkın Kötüye Kullanılması, İstanbul 1997.</p>
<p>57 Haşr (59), 9.</p>
<p>58 Karâfî, ez-Zehîra (nşr. Muhammed Huccî), Beyrut 1414/1994, VIII,</p>
<p>59 Ripert, “Medenî Vecîbelerde Ahlâk Kaidesi” (trc. Abdülhak Kemal), DFHFM, IV/28 (1927), s. 456.</p>
<p>60 Ahlakla Hukukun Münasebeti, Ankara 1942, s. 10.</p>
<p>61 Ebû Dâvûd, “Büyû‘”, 49; İbn Mâce, “Ticârât”, 27.</p>
<p>62 İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, Kahire 1272-1324, II, 322.</p>
<p>63 bk. Saffet Köse, “İslam Hukukuna Göre Evlenmede Velayet”, İHAD, sy. 2, Konya 2003, s. 101-102.</p>
<p>64 bk. Saffet Köse, “İslam Hukukunun Modern Hukuka Katkısı Konusunda Bir Deneme”, Çağdaş İhtiyaçlar ve İslam Hukuku, İstanbul 2006.</p>
<p>65 Abdülhak Kemal Yörük, Hukuk Felsefesi Dersleri, İstanbul 1958, s.160, 166.</p>
<p>66 Ripert, s. 456.</p>
<p>67 Ahlâk (haz. Ezel Ervedi-İsmail Kara), İstanbul 2005, s.175.</p>
<p>68 Bu düşüncenin analizi için bk. Köse, “Günümüz Türk Aile Dokusunda Zihniyet Değişikliği Üzerine Bir Analiz”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 15 (2010), s. 156-160.</p>
<p>69 Kavramlar ve Tarihleri I, İstanbul 2002, 123-146.</p>
<p>70 bk. Furkân (25), 32.</p>
<p>71 msl. bk. Mü’minûn (23), 1-11; Furkân (25), 63-73; Me‘âric (70), 22-35.</p>
<p>72 İsrâ’ (17), 23.</p>
<p>73 En‘âm (6), 151.</p>
<p>74 msl. bk. Bakara (2), 178-179; Maide (5),33-34, 38, 45; Nûr (24), 2-9.</p>
<p>75 Bu konuda bir değerlendirme için bk. Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı (trc.Ahmed Asrar), İstanbul 1992, III, 332-336.</p>
<p>76 Bakara (2), 217; Maide (5), 2, 97; Tevbe (9), 36.</p>
<p>77 Tevbe (9), 36.</p>
<p>78 Nesâî, “Cihâd”, 1; Taberî, Câmi‘u’l-beyân, Beyrut 1420/1999, IV, 173; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘azîm (nşr. M. İbrahim el-Bennâ v.dğr.), İstanbul 1985, II, 315.</p>
<p>79 Nisâ’ (4), 77.</p>
<p>80 M. Reşîd Rızâ, Tefsîru’l-Menâr, Beyrut, ts. (Dâru’l-Ma‘rife), V, 264.</p>
<p>81 bk. Cevdet Said, İslâmî Mücadelede Şiddet Sorunu (trc. H. İbrahim Kaçar), İstanbul 1995, s. 48, 111.</p>
<p>82 Mesela bk. İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî, 1407/1986-87, XI, 338.</p>
<p>83 Beyhakî, ez-Zühdü’l-kebîr (nşr. Âmir Ahmed Haydar), Beyrut 1408/1987, s. 165, nr. 373; Süyûtî, el-Câmi‘u’ssagîr (Feyzü’l-Kadîr ile), Beyrut 1391/1972, IV, 511, nr. 6107.</p>
<p>84 Tirmizî, “Fezâilü’l-cihâd”, 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 20, 22.</p>
<p>85 Konuyla ilgili olarak geniş bilgi için bk. Saffet Köse, “Cihâd Şiddete Referans Olabilir mi?”, İHAD, sy. 10, Konya 2007, s.37-70, özellikle s. 40-49.</p>
<p>86 Mâlik, el-Muvatta’, “Husnü’l-huluk”, 8; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 381.</p>
<p>87 Bakara (2), 190.</p>
<p>88 Müslim, “Cihâd”, 2; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 82; Tirmizî, “Siyer”, 48, “Cihâd”, 14; İbn Mâce, “Cihâd”, 38; Dârimî, “Siyer”, 5; Mâlik, Muvatta’, “Cihâd”, 11; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 300; IV, 240; V, 358; Taberânî, elMu‘cemü’l-kebîr (nşr. Hamdi Abdülmecîd es-Silfî), Haydarabad 1322, XI, 179, nr. 11562; Beyhakî, es-Sünenü’lkübrâ (nşr. Muhammed A. Atâ), Beyrut 1414/1994, IX, 84, nr. 17949; 90-91, nr. 17966.</p>
<p>89 İnsan (76), 8-10.</p>
<p>90 Enfâl (8), 17.</p>
<p>91 Enfâl (8), 11-12.</p>
<p>92 Taberî, Câmi‘u’l-beyân, VII, 664-666; Tabersî, Mecma‘u’l-beyân, Beyrut, ts. (Dâru Mektebeti’l-Hayât), XV, 138- 139.</p>
<p>93 Buhârî, “Şurût”, 15, “Cizye”, 18, “Tefsîr”, XLVIII/5; Müslim, “Cihâd”, 94; Ahmed b. Hanbel, III, 486; IV, 330.</p>
<p>94 Buhârî, “Şurût”, 15; Ahmed b. Hanbel, IV, 221; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 218.</p>
<p>95 Mevdûdî, Tefhîm, V, 404.</p>
<p>96 Fetih (48), 1-10, 25-28.</p>
<p>97 Fetih (48), 26.</p>
<p>98 Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân, III, 45.</p>
<p>99 Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 7; Müslim, “Cihâd”, 111.</p>
<p>100 Tevbe (9), 25-26.</p>
<p>101 En‘âm (6), 152; A‘râf (7), 85; Hûd (11), 84; İsrâ’ (17), 35; Şu‘arâ’ (26), 181-183.</p>
<p>102 Müslim, “Zekât”, 65; Tirmizî, “Tefsîr”, 2/36; Taberânî, el-Kebîr, nşr. Hamdi es-Selefî, Musul 1404/1983, X, 74, nr. 9993…</p>
<p>103 Bu konuda bk. Cengiz Kallek, Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, İstanbul 1992, s. 30-36.</p>
<p>104 Mutaffifîn (83), 1-9.</p>
<p>105 Bk. Asım Efendi, el-Okyanûsu’l-Basît fî tercemeti’l-Kâmûsi’l-muhît, İstanbul 1305, “t.f.f.” md. II, 802-803; Zemahşerî, el-Keşşâf, Kahire 1366/1947, IV, 718-719; Ebussuûd, Ebussuûd, İrşâdü’l-akli’s-selîm, Beyrut, ts. (Dâru İhyâi’t-türâsi’l-Arabî), IX, 124-126; Elmalılı, Hak Dini, İstanbul, ts. (Eser Neşriyat), VIII, 5648-5650.</p>
<p>106 Nisâ’ (4), 29; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 113.</p>
<p>107 İbn Mâce, “Ticârât”, 34.</p>
<p>108 msl. bk. Müslim, “Müsâkât”, 115.</p>
<p>109 Örnek olarak şu hadisleri zikredebiliriz: Hz. Peygamber dürüst, güvenilir (emîn) tâcirlerin ahiret yurdunda peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle birlikte bulunacağını haber vermiştir (Tirmizî, “Büyû‘”, 4; İbn Mâce, “Ticârât”, 1). Öte yandan “Bizi aldatan bizden değildir” (Buhârî, “Îmân”, 164; Ebû Dâvûd, “Büyû’”, 50) buyurarak hilecilere oldukça acı bir akıbet öngörmüş, keza hileye başvuranın ateşte olduğunu söylemiş (Buhârî, “Büyû’”, 60), kusurlu bir malın bu durumunu gizleyerek satmanın helâl olmadığını ve bu şekilde hareket eden kişinin daima Allah&#8217;ın gazabı ve meleklerin laneti altında bulunduğunu (İbn Mâce, “Ticârât”, 45), bu tutumun kazancın bereketini gidereceğini (Buhârî, “Büyû’”, 19, 23, 44, 46; Müslim, “Büyû’”, 47) ifade etmiştir.</p>
<p>110 Tirmizî, “Nikâh”, 3; İbn Mâce, “Nikâh”, 46.</p>
<p>111 Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, Beyrut 1421/2000, XXIII, 117; Nizâmüddîn en-Neysâbûrî, Garâibü’l-Kur’ân ve regâibü’l-Furkân (nşr. Zekeriyyâ Umeyrân), Beyrut 1416/1996, I, 268; III, 219, 275, 341, 438; V, 143.</p>
<p>112 Tâhâ (20), 117.</p>
<p>113 A‘râf (7), 172.</p>
<p>114 Hicr (15), 36-37; Sa‘d (38), 79-81.</p>
<p>115 Hicr (15), 28-44; Tâhâ (20), 116-123; Sa‘d (38), 71-88.</p>
<p>116 Hicr (15), 39.</p>
<p>117 Tâhâ (20), 115. 44</p>
<p>118 Tâhâ (20), 120-121.</p>
<p>119 Bakara (2), 35-37.</p>
<p>120 Hicr (15), 39; Sa‘d (38), 82.</p>
<p>121 Fâtır (35), 6; Yâsîn (36), 60; Zuhruf (43), 62.</p>
<p>122 A‘râf (7), 27.</p>
<p>123 Bk. Âl-i İmrân (3), 15-16.</p>
<p>124 Naziat (79), 39-41; Şems (91), 9-10.</p>
<p>125 A‘râf (7), 73.</p>
<p>126 Bakara (2), 65; Nisâ’ (4), 47, 154; A‘râf (7), 163.</p>
<p>127 En‘âm (6), 146.</p>
<p>128 A‘râf (7), 27.</p>
<p>129 msl. bk. Bıkâ‘î, Nazmü’d-dürer (nşr. Abdürrezzâk Gâlib el-Mehdî), Beyrut 1415/1995, II, 741; VI, 100; VIII, 153, 169, 393; Ebussuûd, İrşâdü’l-‘akli’s-selîm, Beyrut, ts. (Dâru İhyâi’t-türâsi’l-‘Arabî), I, 29, 222, 250, 277; II, 85, 132; III, 5, 15, 273; IV, 160, 179, 277; V, 105, 203, 231; VI, 16; VII, 54, 175; VIII, 211; Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, Beyrut, ts. (Dâru İhyâi’t-türâsi’l-‘Arabî), I, 154, 247, 387; II, 120; III, 40; IV, 56, 114, 166; VI, 57, 88; IX, 65; XI, 76, 151, 197; XII, 242; XIII, 3, 182; XIV, 119; XV, 76, 147, 203, 305; XVI, 186, 191, 211; XIX, 47-48; XXI, 27; XXII, 19; XXIII, 40, 66; XXIV, 42; XXVII, 186; XXVIII, 64; XXX, 40, 165.</p>
<p>130 a.e., VI, 100; VIII, 169.</p>
<p>131 M. Reşîd Rızâ, “Mîzânü’l-îmân ve süllemü’l-ümem”, Mecelletü’l-Menâr, sy. 3, Kahire 11. Cumâde’l-ûlâ 1318/6. Eylül. 1900, s.433.</p>
<p>132 Ahlâk ve Modernlik (trc. Mehmet Küçük), İstanbul 1993, s. 9-10.</p>
<p>133 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 385.</p>
<p>134 Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 14; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 250, 472, 527; V, 89, 99; VI, 47, 99.</p>
<p>135 Şems (91), 7-8.</p>
<p>136 Zâriyât (51), 56.</p>
<p>137 Ankebût (29), 45.</p>
<p>138 Muttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, nr. 20083.</p>
<p>139 İbn Mâce, “Sıyâm”, 21.</p>
<p>140 Coşkun Can Aktan, Toplam Ahlak, İstanbul 2004, s. 35.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hukuk-mu-ahlak-mi/">Hukuk mu Ahlak mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hukuk-mu-ahlak-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Toplumun İhtiyaç Stratejisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-toplumun-ihtiyac-stratejisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-toplumun-ihtiyac-stratejisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 10:49:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İhtiyaç]]></category>
		<category><![CDATA[Moda]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Toplumun İhtiyaç Stratejisi]]></category>
		<category><![CDATA[Pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21406</guid>

					<description><![CDATA[<p>GERÇEK İHTİYAÇTAN SUNİ İHTİYACA Prof. Dr. Saffet KÖSE  Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İnsanların üretilen mala olan tutkusunu tahrik eden ve ‘çöldeki adama ısıtıcı, kutuplardakine klima ya da buzdolabı satabilme’ stratejisi üzerine oturmuş olan pazarlama zihniyeti, bilimsel tetkiklerle tespit edilen eğilim ve zaafları merkeze alan reklam araçlarının da gücüyle sun‘î ihtiyaçlar oluşturup tüketimi bir yaşam biçimi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-toplumun-ihtiyac-stratejisi/">Modern Toplumun İhtiyaç Stratejisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/images-3.jpeg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-21408 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/images-3-300x168.jpeg" alt="" width="300" height="168" /></a></em></strong></p>
<p><strong><em><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/indir.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22446 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/indir.jpg" alt="" width="446" height="250" /></a></em></strong></p>
<p><strong><em>GERÇEK İHTİYAÇTAN SUNİ İHTİYACA</em></strong></p>
<p><em><strong>Prof. Dr. Saffet KÖSE </strong><br />
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi</em></p>
<p><strong>İnsanların üretilen mala olan tutkusunu tahrik eden ve ‘çöldeki adama ısıtıcı, kutuplardakine klima ya da buzdolabı satabilme’ stratejisi üzerine oturmuş olan pazarlama zihniyeti, bilimsel tetkiklerle tespit edilen eğilim ve zaafları merkeze alan reklam araçlarının da gücüyle sun‘î ihtiyaçlar oluşturup tüketimi bir yaşam biçimi haline getirmeyi başarmış gözükmektedir.</strong></p>
<p>Günümüz insanının en önemli sorunlarından birisi tüketim çılgınlığıdır. Bu eğilim, bireyin ihtiyacı olup olmamasından bağımsız olarak yeni olan her şeye sahip olma hırsıyla güdülenmesidir. Bunun temelinde de sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan modern ekonomi biliminin, kendisini ‘ihtiyaçların sınırsız olduğu’ düşüncesi üzerine konumlandırmış olmasıdır. Neticede ‘sınırsız olanın ihtiyaçlar değil ihtiraslar, arzular olduğu’ gerçeği ters yüz edilerek arzular ihtiyaç kisvesine büründürülüp kışkırtılmıştır.</p>
<p>Ekonominin bahsedilen bu konumuyla birlikte modern teknolojinin üretimde kullanılması sonucu ortaya çıkan ürün bolluğu ve çeşitliliği, zorunlu olarak bir rekabet ortamı doğurmuş ve pazarlama stratejilerinin de buna göre şekillendirilmesini ve çeşitlendirilmesini zorunlu kılmıştır. Özellikle insanların üretilen mala olan tutkusunu tahrik eden ve ‘çöldeki adama ısıtıcı, kutuplardakine klima ya da buzdolabı satabilme’ stratejisi üzerine oturmuş olan pazarlama zihniyeti, bilimsel tetkiklerle tespit edilen eğilim ve zaafl arı merkeze alan reklam araçlarının da gücüyle sun‘î ihtiyaçlar oluşturup tüketimi bir yaşam biçimi haline getirmeyi başarmış gözükmektedir.</p>
<p>Bir ürüne de teknolojinin ulaştığı en son özelliklerin tamamı değil, belli bir kısmı monte edilerek üretime gidilip kısa bir süre sonra ilave özelliklerle yeni ürünlerin piyasaya sunulmasıyla ya da aynı ürünün yeni tasarımlarıyla tüketim, sürekli aktif halde tutulmaya devam edilmektedir. Bugün her bir insanın, sadece kullanmış olduğu elektronik cihazlardan birine mesela bir telefon aparatına ya da bir bilgisayara veya bir otomobile bakması bile bu gerçekliği anlaması için yeterlidir. Bu yeni mamullerin tüketiciye oldukça yüklü bir maliyet getirdiğini söylemeye gerek yoktur.</p>
<p>Önemli bir tüketim aracı olarak moda da aynı yönde bir işlev görmektedir. Modanın en olumsuz etkisi, yücelttiği yeni ürünün, kendinden önce kullanımda bulunan ve işlevselliğini kaybetmemiş eşyayı eskimiş imajıyla kullanılamaz hale getirmesi ve ona karşı bir psikolojik iticilik oluşturmasındadır.</p>
<p>Moda, bir taraftan eskiye karşı manevî baskı oluştururken diğer yandan yeniye karşı tahrik edici özelliğiyle insanı iki yönden sıkıştırma yoluna gitmekte, güçlü bir baskı oluşturmaktadır. Bu süreç sadece çok hızlı işleyen giyimle sınırlı olmayıp diğer bütün alanlarla yakından ilgilidir. Saç modellerinden aksesuarlara, ev eşyasından otomotiv sektörüne varıncaya kadar yenilenen tarz ve görüntü, marka düşkünlüğüyle tüketimin bir başka boyutunu öne çıkarmaktadır. Teknolojik gelişmeler ve kitle iletişim araçları, moda zihniyeti ile istenen değişikliği hızlandırmakta ve yeni tarzları yaygınlaştırmaktadır. Bu da tüketimi hızlandıran bir başka unsurdur.</p>
<p>Modern dünyanın ‘tüketmek için üret’ anlayışına dayalı bu zihniyetinin eşyaya bakışı, onunla olan ilişkiyi baştan sona değiştirdiği görülmektedir. Bununla “maddeye hükmeden insandan maddenin hükmettiği insan” tipinin ortaya çıktığını, gerçek zenginlik olan gönül zenginliğinin1 unutulduğunu söylemek çok da hatalı gözükmemektedir.</p>
<p>Sonuçta eşya için onun fonksiyonelliği, bir eksikliği gidermesi, bir ihtiyacı karşılaması önemli olmaktan çıkmış, onun kişiye kazandırdığı statü ya da sağladığı imaj veya bu yolla elde edeceği saygınlık ve çekeceği dikkat öne çıkmış durumdadır. Bu yaklaşımla birlikte, sahip olunanlarla üstünlük sağlama amacına dayalı mal yarışı, onunla övünme hatta çoğu zaman şımarıklık gibi zaafl ar normalleşmiş durumdadır.</p>
<p>Bunlara bağlı olarak açgözlü, hazcı, doyumsuz, mal ve dünyaya karşı hırslı, gösterişe düşkün ve en önemlisi mutsuz, üretim-tüketim arasında gidip gelen, makineleşmiş bir insan tipi oluşmaya başlamış, hatta bugün batılı toplumlarda bu tatminsizliğin yaşamayı anlamsız kılması sebebiyle intiharların görüldüğü üzüntü verici sonuçlar doğmuştur. Hz. Peygamber’in (s.a.v.), meşhur Cibril hadisinde kıyamet alâmetlerinden birisi olarak saydığı “yalın ayak, baldırı çıplak, meteliksiz çobanların yükselttikleri binalarla birbirleriyle yarış ettiklerini görmek”2 tabiri aslında tam da bu noktaya parmak basmaktadır.</p>
<p>Resulullah’ın sembolik anlamdaki “meteliksiz çoban” ve “dikilen binalarla yarış” şeklindeki bu ifadeleriyle, başlangıçta fakir iken daha sonra herhangi bir sebeple varlıklı hale gelmiş “sonradan görme”, “türedi” ve “görgüsüz zenginlerin” çoğalması, bunların da geçmişini unutup eşyaya farklı bir anlam yükleyerek karşısındakinden ‘bir fazlasını elde etme’ ya da ‘daha iyisine sahip olma’ zihniyetiyle çokluk, marka, model vs. için gereksiz yarışa girmelerinin o toplumun kıyametini hazırladığına işaret ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim bir başka hadisinde Hz. Peygamber, “Ben sizin fakirliğinizden değil dünyanın sizden önceki kavimlerin önüne serildiği gibi sizin önünüze de serilmesinden ve onlar gibi dünya için yarışırken helâk olmanızdan endişe ediyorum”3<br />
ifadeleriyle bu husustaki endişesini daha açık biçimde dile getirmiştir. İşte fakirliğin faziletinden bahseden hadisin4 böyle bir zenginliğe tepki amacı taşıdığını özellikle vurgulamak gerekir.</p>
<p>Hadis, “şımarıklık ve azgınlığa sebep olacak zenginliktense fakir kalmak daha faziletlidir” şeklinde yorumlanmalıdır.5</p>
<p>Modern tüketim zihniyetinin ‘eşyaya hükmeden insan’ı ‘eşyanın hükmettiği insan’a dönüştürmesi, birey ve kurumlarıyla bir toplumda gereksiz harcamalara kapı aralamakta, harcamadaki öncelikleri tersyüz etmekte, israf ve savurganlığa sebep olmakta, varlıklı kesime karşı oluşan antipati sonucu insanlar-arası ilişkileri bozmakta ve sonuçta ilgili toplumun birçok açıdan dengelerini bozarak adeta onun kıyametini hazırlamaktadır. Bir türlü kapanamayan cari açıklarının temelinde bu özellikteki harcamaların büyük etkisinin bulunduğu bilinmektedir. Hatta bu anlayışın manevî alanlara bile bir şekilde nüfuz ettiğini söylemek mümkündür. Mesela yüksek maliyetlerle Müslüman kadınlara hitabeden tesettür defilelerinin düzenlenmesi bile nasıl tüketimin aracı haline geldiğimizin bir görüntüsüdür.</p>
<p>Bunun İslâm’ın hangi ilkesiyle örtüştüğü hususu kolaylıkla anlaşılabilir bir konu değildir. Gösterişe dönüşen iftar sofraları, sağ elin verdiğini sol elin görmeyeceği kadar gizliliğin esas olduğu zekâtın ve infakın ihtiyaç sahibinin rencide olabileceğine ve incinebileceğine aldırmadan kameralar önünde adeta davulla zurnayla yapılması, kalpten ziyade gözün önem kazandığı bir sürecin içinde yaşadığımızı gösteren can sıkıcı bir husustur.</p>
<p>Yukarıda bahsedilen tüketim furyasının, hazcı ideolojinin tehlikelerine karşı Müslümanca tavrın nasıl olması gerektiği sorusuna verilecek cevapları ana hatlarıyla şu şekilde ortaya koymak mümkündür:</p>
<p><strong>1</strong>. İslâm’ın iki temel kaynağı Kur’an ve Sünnet açısından zenginlik ve harcamanın kötülenen bir husus olmadığı vurgulanmalıdır. Anlatılmak istenen şey, dünyayı gönlüne yerleştirmenin, dünya için âhireti feda etmenin, dolayısıyla arzulara teslim olmanın doğru olmadığı fikridir.6</p>
<p>Burada tüketim furyası ve hazcı ideolojiye dönük eleştirilerden dünyanın ya da dünyevî zenginliklerin önemsenmemesi gibi bir anlam çıkarılmamalıdır. Hz. Peygamber’in fakirliğin şerrinden ve fitnesinden<br />
Allah’a sığındığı7 bilinirken ve “Fakirlik neredeyse küfür olacaktı”8 hadisi yoksulluğun olumsuz sonucunu çarpıcı biçimde ortaya koyarken, böyle bir şeyi düşünmek elbette mümkün değildir. Bu sebeple Müslümana düşen, Kur’an’ın öğretisine uyarak, Allah’ın verdiği nimetlerin peşine düşüp onları araması,9helâl yoldan kazanması,10 dünya ve ahiret dengesini kurması,11 maddî olanın kendisine değil12 kendisinin maddî olan neyi varsa ona hükmedebildiği13 bir zihniyete sahip olması, cimrilikten uzak şekilde gerektiğinde Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla maddî varlığından gönülden harcamada bulunabilmesidir.</p>
<p><strong>2</strong>. Bir Müslüman helâl yollardan kazandığı ve zekât, infak, vergi gibi malî yükümlülüklerini yerine getirdiği kazancından israf ve savurganlık özelliği taşımayan ölçüde dilediği gibi harcayabilir. Hadîs-i şerîf’te belirtildiği üzere Allah verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever.14 Bu bağlamda ihtiyaç duyduğu bir malın en iyisini almak hak olmakla birlikte satın alınan bu eşya işlevselliğini devam ettirdiği sürece ilke olarak onunla yetinilmelidir.</p>
<p>Esasen bu tutum bir hadiste şükrün en ileri derecesi sayılan kanaatin15 de bir çeşididir.</p>
<p><strong>3</strong>. Her konuda olduğu gibi harcamalarda da itidali (orta yol, dengeli, ölçülü olma) gözetmek esas olmalıdır.</p>
<p>Bizzat Kur’ân-ı Kerîm harcamalarda cimrilik ve savurganlık yapılmadan dengeli bir tutum takınılmasını,16 Hz. Peygamber de ilke olarak her konuda orta yolun tutulmasını emreder.17 Bir Müslümanın hayır amacıyla bile olsa, malının tamamını vasiyet etmesi bu ilkeye aykırı olduğundan caiz değildir. Tamamını vasiyet etse bile üçte birinde geçerlidir.</p>
<p>Keza malının tamamını Allah yolunda infak eden mesela bir cami vakfına bağışlayan bir Müslümanın bu bağışı sadece malının üçte biri için geçerlidir.18</p>
<p><strong>4</strong>. İnsanın mala karşı hırslı ve tamahkâr eğilimde olduğunu “İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa mutlaka bir üçüncüsünü ister, onun gözünü ancak toprak doyurur” hadisi19 ifade etmektedir. Bu hırs karşısında Hz. Peygamber insanın şu üç şey dışında malının bulunmadığının farkında olmasını ve ona göre bir tavır geliştirmesini ister: “Yiyip-içip bitirdiği, giyip eskittiği, sadaka olarak verdiği.”20</p>
<p><strong>5</strong>. Kişinin içinde bulunduğu şartlara göre harcamalarını şu sıraya göre takip etmesi işini kolaylaştırır.</p>
<p><strong>a)</strong> İlk önce zaruri olanlar temin edilmelidir. Bunlar hayatın kendisine bağlı olduğu, olmazsa olmaz kabilinden dinî ve dünyevî menfaatler (zaruriyyât);</p>
<p><strong>b)</strong> Sıkıntıyı ortadan kaldıracak özelliğe sahip olan, eksikliği hayatın devamında güçlük doğuracak olan menfaatler (hâciyyât);</p>
<p><strong>c)</strong> İlk iki sıradakiler kadar zorunluluk taşımayan ancak bulunması rahatlık sağlayacak özelliğe sahip olan menfaatler (tahsîniyyât).21</p>
<p>6. Şımarıklığı, kibiri yasaklayan ve insanlara karşı tevazu içinde olmayı emreden âyetlerden22 anlaşıldığı kadarıyla Allah’ın verdiği bir nimet mesela makamın yüksekliği, servetinin miktarı ve kalitesi kişinin davranışlarını değiştirmemeli yani kişiyi kibir, gurur, tepeden bakma, şımarıklık gibi ahlâk dışı tavır ve davranışlara sevk etmemeli, azgınlık ve taşkınlığa sebep olmamalı, eldeki imkânları imtiyazı gibi görmemeli, tam aksine şükre vesile kılmalı, nimet çoğaldıkça tevazuu da artmalıdır. Hz. Peygamber eldeki nimetleri kibir aracı yapanlara rahmet nazarıyla bakmayacağını giyim örneğinde anlatır23 ve iki elbisesiyle kibirli bir şekilde yürüyen şımarık bir insanı Allah’ın yere batırdığını haber verir.24 İşte bu ruhî anlamda hastalıktır.</p>
<p>“insanlara karşı avurdunu şişirme”25 âyeti buna işaret etmektedir. Zira bu ifade boynunda yer alan hastalık sebebiyle eğri büğrü yürüyen deve için kullanılmaktadır. Aynı şekilde servetine ya da diğer statülerine dayalı olarak mağrur bir şekilde hareket eden kişide de benzer hastalık var demektir. Bu şekilde davranan ve ikazda bulunanları hiçe sayan, onlara kulak tıkayan şımarıkları Kur’ân-ı Kerîm, Karun örneğiyle uyarmaktadır. Karun, Hz. Musa’nın kavminden olup hazinelerinin anahtarlarını ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği, zenginliğiyle mağrur, servetiyle şımaran, gösterişi seven, kavminin arasında ihtişamla dolaşmaktan zevk duyan, kavminin uyarılarına rağmen servetini kendi bilgi ve becerisi sayesinde elde ettiğini söyleyen küstah bir kişiydi. Sonuçta bu tavırları sebebiyle helak olmuştur.26</p>
<p>Serveti, şöhreti, statüsü vb. güçleriyle toplum içinde şımarıp Allah’ın kendisini izlediğini unutanlar, sorumlu davranmayanlar ahiret yurdunda  gördükleriyle pişman olacaklar, yanlışlarını düzeltmek için kendilerine ikinci bir fırsat da verilmeyecektir.27</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1- Buhârî, “Rikâk”, 15, Müslim, “Zekât”, 120…<br />
2- Müslim, “Îmân”, 1, 5, 7; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 16; Tirmizî, “Îmân”, 4; Nesâî, “Îmân”, 5, 6; İbn Mâce, “Mukaddime”, 9, “Fiten”, 25; Ahmed b. Hanbel, I, 27, 52, 319. Ayrıca bk. Buhârî, “Îmân”, 37.<br />
3- Buhârî, “Cizye”, 1, “Megâzî”, 12, “Rikâk”, 7; Müslim, “Zühd”, 6…<br />
4- Buhârî, “Rikâk”, 16.<br />
5- Konu etrafındaki düşünceler için bk. Şeybânî, Kitâbü’l-Kesb, Dımaşk 1400, s. 51 vd.<br />
6- Nâzi‘ât, 79/37-39.<br />
7- Ebû Dâvûd, “Edeb”, 101; Nesâî, “Sehv”, 90, “İsti‘âze”, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 26, 29, 42, 44; ayrıca bk. VI, 57, 207.<br />
8- Kudâ‘î, Müsnedü’ş-şihâb, Beyrut 1407/1987, I, 342, nr. 380, 586; Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân, Bombay 2003, IX, 12.<br />
9- Bakara, 2/198; Cumu‘a, 62/10.<br />
10- Bakara, 2/168, 172; Nisâ, 4/29; Maide, 5/88; Mü’minûn, 23/51; Müslim, “Zekât”, 65; Tirmizî, “Tefsîr”, 2/36.<br />
11- Kasas, 28/77.<br />
12- Âl-i İmrân, 3/180; Nisâ’, 4/37; İsrâ’,17/100; Muhammed, 47/38;<br />
Hadîd, 57/7, 10, 24; Hümeze, 104/2-4.<br />
13- Bakara, 2/177, 195; İbrahim, 14/31; Haşr, 59/9; Teğâbün, 64/16…<br />
14- Tirmizî, “Edeb”, 54; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 311; IV, 438.<br />
15- İbn Mâce, “Zühd”, 24.<br />
16- İsrâ’, 17/29; Furkân, 25/67.<br />
17- Buhârî, “Savm”, 51, “Zekât”, 30, “Teheccüd”, 20, “Nikâh”, 1, “Cihâd”,<br />
70, “İ‘tisâm”, 5; Müslim, “Zekât”, 40; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 226; 347;<br />
18- Bk. Saff et Köse, İslam Hukukunda Hakkın Kötüye Kullanılması, İstanbul 1997, s. 124-127 ve tür. yer.<br />
19- Buhârî, “Rikâk”, 10; Müslim, “Zekât”, 116, 119; Tirmizî, “Menâkıb”, 32.<br />
20- Müslim, “Zühd”, 3, 4; Tirmizî, “Zühd”, 31, “Tefsîr”, 102/1; Nesâî, “Vesâyet”, 1.<br />
21- Bk. Rahmi Yaran, “İhtiyaç”, DİA, XXI, İstanbul 2000, s. 573-574; Cengiz Kallek, “İsraf”, DİA, XXIII, İstanbul 2001, s. 178-180.<br />
22- İsrâ’, 17/37; Lokman, 31/18-19.<br />
23- Buhârî, “Libâs”, 1,2, 5, “Fedâilü’s-sahâbe”, 5; Müslim, “Libâs”, 42-48;<br />
Ebû Dâvûd, “Libâs”, 25-27…<br />
24- Müslim, “Libâs”, 49.<br />
25- Lokman, 31/19.<br />
26- Kasas, 28/76-82.<br />
27- İnşikâk, 84/10-15.</p>
<p>Din ve Hayat Dergisi</p>
<p>Kastamonur.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-toplumun-ihtiyac-stratejisi/">Modern Toplumun İhtiyaç Stratejisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-toplumun-ihtiyac-stratejisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi? -2.Yazı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-2-yazi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-2-yazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Jul 2016 23:45:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[9/ 29. Ayetin Yorumu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam açısından savaşı haklı kılan sebepleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad’ın Savaş Boyutu İle İlgili Tespitler]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-İslâm-Dâru’l-Harb Ayırımı]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Harb]]></category>
		<category><![CDATA[Kardeşlik Hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Mürtede uygulanacak ceza]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[Savaşı Haklı Kılan Sebepler]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12007</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; V-Dâru’l-İslâm-Dâru’l-Harb Ayırımı  Dünya’nın bu şekilde ikiye bölünmesi Müslümanların Kur’ân ve sünnetin temel ilkelerinden hareketle ulaştıkları bir sonuç değil karşı tarafın tavrına göre oluşmuş güvenlikle ilgili bir ayırımdır. Dâru’l-harb, Müslümanlarca başlatılacak savaşa açık olan ülke anlamında değil her an Müslümanlara, saldırı gelme ihtimaline karşı alarm halini/teyakkuz durumunda bulunulması gereken bir ülkeyi tanımlar. Dâru’l-harb terkibinin Arap dilindeki kullanımı da bu anlayışı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-2-yazi/">Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi? -2.Yazı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-2-yazi/images-8-6/" rel="attachment wp-att-12008"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12008" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/images-8-1.jpg" alt="Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi? -2.Yazı" width="524" height="187" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/images-8-1.jpg 376w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/images-8-1-300x107.jpg 300w" sizes="(max-width: 524px) 100vw, 524px" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>V-Dâru’l-İslâm-Dâru’l-Harb Ayırımı </strong></p>
<p>Dünya’nın bu şekilde ikiye bölünmesi Müslümanların Kur’ân ve sünnetin temel ilkelerinden hareketle ulaştıkları bir sonuç değil karşı tarafın tavrına göre oluşmuş güvenlikle ilgili bir ayırımdır. Dâru’l-harb, Müslümanlarca başlatılacak savaşa açık olan ülke anlamında değil her an Müslümanlara, saldırı gelme ihtimaline karşı alarm halini/teyakkuz durumunda bulunulması gereken bir ülkeyi tanımlar. Dâru’l-harb terkibinin Arap dilindeki kullanımı da bu anlayışı teyit etmektedir. Arap dilinde harb kelimesi barış anlamına gelen silm, selm ve sulh kelimelerinin karşıtı olarak kullanılır.(111) Arap dilcileri ise ilk dönemlerden itibaren Dâru’l-harb ifadesini “Müslümanlarla arasında barış antlaşması bulunmayan müşriklerin ülkesi” olarak tanımlanmaktadır.(112)</p>
<p><strong>İslam toplumu başlangıçtan itibaren sırf Müslüman olmaları sebebiyle saldırıya maruz kalmıştır</strong></p>
<p>Bu da ya fiili saldırı halinde ya da saldırı tehdidi bulunan ülkeleri tanımlamak üzere geliştirilmiş bir kavramdır. Amaç da her an ortaya çıkabilecek bir saldırı durumuna karşı hazırlıklı olmaktır. Çünkü İslam toplumunun başlangıçtan itibaren sırf Müslüman olmaları sebebiyle saldırıya maruz kaldıkları bilinmektedir. Eğer Müslüman ülke ile gayr-ı Müslim ülke arasında doğrudan doğruya barış antlaşması yapılmış ise ya da savaş esnasında bir barış antlaşması imzalanmışsa antlaşma hükümlerine sadık kalmak Kur’ân’ın emridir. Hatta Kur’ân-ı Kerim açık bir şekilde savaş sırasında bile karşı tarafın barış teklifi ya da savaşı bırakması durumunda Müslümanların bunu kabul mecburiyeti bulunduğunu haber vermektedir.(113)</p>
<p><strong>Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara adil davranmaktan men etmez</strong></p>
<p>Bundan başka böyle bir ayırımın Müslümanların duruşundan kaynaklanmadığına Kur’ân-ı Kerîm’in şu ayetleri de delildir: Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara adil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah adil davrananları sever, Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”(114)</p>
<p>Buna göre Dâru’l-Harb, İslam dışı olmaları sebebiyle, Müslüman olmalarını sağlamak ya da Müslüman egemenliğine sokmak için Müslümanların saldırı hazırlığında bulundukları ülke değil, Müslümanlara, dinlerinden dolayı fiili ya da potansiyel olarak saldırı pozisyonunda olan, Müslüman devlet ile arasında saldırmazlık/barış antlaşması bulunmayan yabancı ülke anlamına gelir. Buna göre İmam Şâfiî gibi bazı müctehidlerin savaşın sebebini küfür olarak görmelerinin sebebi de bu olmalıdır ki esasen o dönemlerdeki vakıaya da uygun olan budur. Az öncede işaret edildiği üzere o dönemde kâfir (özellikle hristiyan) İslam ülkesi ile antlaşması bulunmuyorsa inancı gereği karşı tarafa saldırı tehdidi taşıyan kişi anlamına gelmektedir.</p>
<p><strong>Müslümanların diğer insanları sırf inançlarından dolayı düşman göremeyeceği, ama Müslümanların inançları sebebiyle düşman görüldüğü&#8230;</strong></p>
<p>Müslümanların diğer insanları sırf inançlarından dolayı düşman göremeyeceği, ama Müslümanların inançları sebebiyle düşman görüldüğü ve bu ayırımın da buradan ortaya çıktığı gerçeğinin uygulamada önemli örnekleri vardır. Fıkıh kitaplarındaki zimmî ile harbî arasında farklı bir ilişki geliştirilmesi bu konuyu oldukça açıklayıcıdır. Mesela Ebu Hanîfe’ye göre İslam ülkesinde yaşayan gayr-ı Müslim vatandaş anlamına gelen zimmî’ye zekat [doğrusu Zımmiye zekat verilebileceği yönünde İmam Azam&#8217;ın bir görüşü yoktur, r.m.] ve fıtır sadakası, kefaret, nezir, kurban başta olmak üzere her türlü yardım yapılabilirken Dâru’l-Harb ülkesi vatandaşı olan harbî’ye yapılamamaktadır.(115) Dahası bir zimmî’ye verilen sadakalar ibadet kapsamındadır.(116) Buna göre mesela bir Müslüman mal varlığının bir kısmını sırf zimmilerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere vakfedebilir.(117) Harbî’ye aynı şekilde yaklaşılmamasının sebebi ise onların dininden dolayı Müslümanlara karşı savaşmalarıdır.(118) Dolayısıyla kendilerine yapılacak maddi desteğin Müslümanlara karşı yaptıkları savaşta onlara yardım etmiş olmak anlamına geleceğidir. (119)</p>
<p><strong>Müslümanların diğer inanç mensuplarıyla inançları sebebiyle bir problemleri yoktur</strong></p>
<p>Hz. Ömer’in zekâtın sarf yerlerini belirleyen Tevbe suresinin 60. ayetinde geçen fakiri Müslümanın, miskini de İslam toplumunda yaşayan gayr-ı Müslimlerin (zimmi) yoksulu olarak yorumlaması, halifeliği döneminde de bunu uygulaması gerçekten üzerinde durulmaya değer bir noktadır. Mesela O, hilafeti döneminde Dımaşk bölgesindeki Câbiye’ye yaptığı gezi esnasında yolda uğradığı bazı yerlerde cüzzam hastalığına yakalanmış Hristiyanlararastlamış ve onlara zekat gelirlerinden verilmesi ve yiyecek temin edilmesi konusunda ilgililere talimat vermiştir. Bu da göstermektedir ki Müslümanların diğer inanç mensuplarıyla inançları sebebiyle bir problemleri yoktur. Şu nokta da son derece mühimdir: Hz. Peygamber’in Medîne’ye geldiği yıllarda mali yardımın sadece Müslümanlara yapılmasını, gayr-ı Müslimlerin bundan ayrı tutulmasını istemesi üzerine Bakara suresinin 272. ayeti nazil olmuştur: “Ey Peygamber! Onları hidayete erdirmek senin işin değildir. Zira ancak Allah dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak ne harcamada bulunursanız bu kendi yararınızadır. Yapacağınız hayırları ancak Allah’ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Çünkü yapacağınız her iyilik size olduğu gibi geri dönecek ve size asla haksızlık yapılmayacaktır.” Bazı rivayetlerde de Müslümanların kendi dinlerinden olmayan muhtaç durumdaki insanlara (müşriklere) mali yardımda bulunup bulunmama konusunda tereddütte kalmaları ya da isteksiz davranmaları üzerine bu ayet inmiştir.</p>
<p><strong>Müslümanlar açısından ilişkilerdeki farklılığı belirleyen karşı tarafın inancı değil Müslümanlara karşı tavrıdır</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi Müslümanlar açısından ilişkilerdeki farklılığı belirleyen karşı tarafın inancı değil Müslümanlara karşı tavrıdır. Nitekim konu ile ilgili kitaplarda bu açık bir biçimde ifade edilmektedir.Mesela İbn Kayyim el-Cevziyye (ö.751/1350) İslam’a inanmamış olmanın yardıma engel bir husus teşkil etmeyeceğini açık bir biçimde dile getirmektedir.(120) O sebeple İslam toplumunda yaşayan gayr-ı Müslim bir vatandaş sırf insan olması sebebiyle iyiliği hak eder. Harbî’nin buna layık görülmemesi ise savaşma pozisyonunda bulunduğundan dolayıdır.(121) Bütün bu hükümler şu ayete dayanır: “Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara adil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah adil davrananları sever, Allah, sizi ancak, sizinle din  konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”(122)</p>
<p><strong>Kuran-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in insana bakışı onun saygıdeğer bir varlık oluşu ve bir ana-babadan türeyen insan kardeşliği üzerine oturur</strong></p>
<p>Bütün bunlar dışında Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in insana bakışı onun saygıdeğer bir varlık oluşu ve bir ana-babadan türeyen insan kardeşliği üzerine oturur. Mesela şu ayetin tefsirinde İslam alimleri buna açıkça vurgu yaparlar: “Ey insanlar, sizi bir tek nefisten (kişiden) yaratan ve ondan da eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten korkun; adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah&#8217;tan korkun ve akrabalık bağlarını gözetin. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir.”(123)</p>
<p><strong>Sırf insan olmalarından doğan kardeşlik hukuku </strong></p>
<p>Bir ayeti dışında tamamı Müslümanların devletleşme sürecinin büyük bir aşama kaydettiği ve güçlendiği Medine döneminde (ayetlerinin büyük bir kısmı 6-8. yıllarda nazil olmuştur) inen ve cihâd’la ilgili bir çok hükmün yer aldığı bu surenin, bütün insanların bir ana-babadan doğan kardeşler olduklarına ve aralarında sevgi ve kardeşlik hukukunun unutulmaması gerektiğine dikkat çeken bir ayetle başlaması son derece manidardır.Müfessirler bu ayetin, bütün insanların kardeş oldukları gerçeğine vurgu yaptığından hareketle sırf insan olmalarından doğan kardeşlik hukukunugözetmelerine, birbirlerine karşı saygılı davranmalarına, haklarına tecavüz etmemelerine, zulüm ve eziyetten uzak durmalarına, aynı anne ve babanın çocukları olarak birbirlerine karşı kibirlenme, boş şeylerle övünme gibi gayr-ı ahlaki sayılan tavırlar göstermemelerine delalet ettiğini belirtmektedirler.</p>
<p><strong>İnsani bağ</strong></p>
<p>Mesela Sâbûnî’ye göre Allah Te‘âlâ bu ayette bu insani bağın önemini göstermek için takva ile sıla-i rahimi beraberce zikretmiştir ki eğer insanlar tek bir kökten türediklerinin, insaniyet ve nesep açısından kardeş olduklarının bilincinde olabilselerdi mutluluk ve güven içinde yaşayabilirler, yaş kuru ne varsa yakıp yıkan, genç yaşlı ayırımı gözetmeksizin insanları yok eden savaşlar yaşanmazdı. (124) Rivayet ekolüne bağlı tefsir geleneğinin önemli simalarından birisi olan Taberî’ye (ö.310/923) göre Allah Te‘âlâ bu ayetinde, bütün insanları tek bir şahıstan yaratmada kendisinin yegane varlık olduğuna vurguda bulunmuş, kullarına tek bir candan yaratılışın başlangıcının nasıl olduğunu bildirmiştir. Yüce Allah bununla bütün insanların tamamının bir baba ve bir annenin çocukları olduklarına, bütün insanların birbirinden olduklarına dolayısıyla neseplerinin aynı baba ve annede birleşmesi sebebiyle birbirleri üzerinde kardeşlikten doğan haklar ve vazifelerin bulunduğuna, ortak atalarına nesepleri uzak olsa da yakın nesepten olan akrabalarına karşı yerine getirmeleri gereken vazifelere ne kadar riayet ediyorlarsa uzak olan akrabalarına karşı da aynı hassasiyetle yükümlü bulunduklarına ve bunlara riayet etmeleri gerektiğine dikkat çekmiştir. Yine Allah Te‘âlâ bununla hepsi aynı soydan geldikleri için onları kardeşlik duygularıyla birbirlerine bağlamıştır ki böylece onlar aralarında adaleti ikame etsinler, birbirlerine karşı zulmetmesinler, güçlü bulunan zayıf konumda olana hakkını, Allâh’ın kendisini yükümlü kıldığı ölçülerde güzel bir biçimde (bi’l-ma‘rûf) kendiliğinden versin.(125)</p>
<p><strong> İnsanlar birbirleriyle akrabadır ve aralarında kardeşlik ilişkisi vardır</strong></p>
<p>Yine aynı müfessir, ayetin insanlar arasında bulunan ilişki sebebiyle akraba oldukları, aradaki bu kardeşlik ilişkisinin kesilmemesini istediği, keza antlaşma ve sözleşmelere bağlı kalmayı öngördüğü yönündeki bir çok görüşü kaydettikten sonra (126) “Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir” kısmından anlaşılması gerekeni şu şekilde izah eder: Allah sizin eylemlerinizi hesabınıza yazmakta, not etmekte, akrabalık/kardeşlikten doğan saygınlığı/hukuku çiğneyip çiğnemediğinizi ve akrabalık bağını gözetip gözetmediğinizi denetlemektedir.(127)</p>
<p>Dirayet tefsir ekolünün önemli temsilcilerinden sayılan Zemahşerî (ö.538/1143) de ayetin tefsirinde şunu söyler: Eğer söz diziminin mantığı ve açıklığı, takva emrinin peşinden, onu gerekli kılan, ona çağıran ya da ona teşvik eden bir şeyin getirilmesini gerektirir, o zaman nasıl olur da ayette detaylı şekilde anlatılan Allâh’ın onları bir tek candan yaratması takvayı gerektiren ve ona davet eden bir şey olabilir dersen derim ki: Çünkü bu, büyük bir gücü/kudreti göstermektedir. Böyle bir güce sahip olan her şeye muktedirdir. Asileri cezalandıracak güce sahiptir. Dolayısıyla bunu düşünmek her şeye gücü yetene karşı sorumlu ve saygılı davranmayı, onun azabından korkmayı sağlar. Çünkü bu, Allâh’ın bol bol verdiği nimetlere delalet eder.</p>
<p>Bu sebeple insanlara yakışan küfran-ı nimette bulunmaktan ve nimetin şükrünü hakkıyla eda edememekten hassasiyetle kaçınmaktır. Burada takva ile özel bir anlam da kastedilmiş olabilir. Bu da onların, aralarındaki hakları koruma ile ilgili hususlarda Allah’tan korkmaları, dolayısıyla zorunlu olan akrabalık bağlarını kesmemeleridir. Bu sebeple şu söylenmiştir: Sizi tek bir kökten ikili şekilde (kadın-erkek) türetmek suretiyle yaratarak akrabalık bağlarıyla birbirinize bağlayan Rabbinizden, bir birlerinize karşı yükümlü olduğunuz hususlarda korkun. Birbirinizin hukukunu koruyun, ihmalkâr davranmayın.128</p>
<p>Gerçekten tefsir tarihine damgasını vurmuş bu iki müfessirden sonraki alimler de ayeti benzer şekilde tefsir etmişlerdir. Mesela Fahreddîn er-Râzî (ö.606/1209) ve Ebussuûd Efendi (ö.892/1486) de ayetten hareketle: Allah Te‘âlâ’nın bütün insanları tek bir kökten –ki bu Hz. Ademdir- ikili şekilde (kadın-erkek) türetmek suretiyle kardeş olarak yaratmış olmasının aralarındaki kardeşlik hukukunu gözetmeyi zorunlu kıldığını, buna halel getirecek davranışlardan kaçınmayı bir görev olarak yüklediğini, tek bir nefisten yaratılmış olmasının birbirleriyle kardeşlik derecesinde yakın olmaları anlamına geldiğini, bu yakınlığın aralarında sevgi ve şefkatin artmasına vesile olan bir ilişki ve kaynaşmayı beraberinde getirdiğini dile getirmektedirler. (129)</p>
<p>Burada Müslümanların diğer din mensuplarıyla dinlerinden kaynaklanan bir problemlerinin olmadığını şu ayetle bağlantılı olarak izah etmek mümkündür. Müslümanlar, İslam öncesi aralarında dostluk bulunan bazı Yahudilerle sıkı-fıkı dostluklarını İslam’dan sonra da devam ettiriyorlardı. Oysa onlar antlaşmaları bozuyorlar ve Hz. Peygamber’e suikast teşebbüsüne bile girecek kadar düşmanlıkta ileri gidiyorlardı. Hatta bu dostluğu kullanan Yahudiler bazı askeri sırlara da vakıf oluyorlardı. (130) Kur’ân-ı Kerim son derece iyi niyetli olan bu Müslümanları kendilerine düşmanlıkta sınır tanımayan bu tür kötü niyetli kişilere karşı uyarıp uyanık davranmalarını istemiştir: “Ey inananlar, kendinizden başkasını kendinize sıkı-fıkı dost edinmeyin; onlar sizi bozmaktan geri durmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isterler. Onların ağızlarından öfke taşmaktadır. Göğüslerinde gizledikleri (kin) ise daha büyüktür. Düşünürseniz, size ayetleri açıkladık. İşte, siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler. Kitabın hepsine inanırsınız. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “İnandık” derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı öfkeden parmak uçlarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden ölün! Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü bilir. Size bir iyilik dokunsa (Bu,) Onları tasalandırır; size bir kötülük dokunsa, ona sevinirler. Eğer sabreder, korunursanız, onların tuzağı size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını kuşatmıştır.”(131)</p>
<p><strong>Sonuç olarak söylemek gerekirse,</strong>Müslümanların Dâru’l-İslâm ve Dâru’l-Harb şeklindeki ayrımlarının ortaya çıkışında inançları sebebiyle maruz kaldıkları saldırıların etkisi inkar edilemez. Özellikle Hristiyanlığın devlet dini olmasıyla başlayan ve on beş asır devam eden heretic ve schismatic gruplara karşı başlatılan şiddet sürecine, gelişiyle birlikte İslam’da dahil olmuş ve sürekli bir düşman addedilmiştir.132 Bu refleks Müslümanları aralarında antlaşma olmayan devletlere karşı alarm durumuna geçirmiştir ki bu ülkelere dâru’l-harb denmiştir. Yoksa az önce işaret edilen bilgiler de dikkate alındığında Müslümanlar kendi inançları açısından dünyayı böyle bir bölümlemeye gitmiş değillerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>VI-Mürtede uygulanacak ceza </strong></p>
<p><strong>“İdam cezası dinden dönmüş olmaktan değil savaşma eyleminden dolayı gerekir.”</strong></p>
<p>Klasik fıkıh kitaplarında yer alan irtidad suçunun cezasının idam olduğu yönündeki hükmün sırf şüpheleri sebebiyle dinden çıkmış olan mürtedle ilgili olmadığı daha açık bir ifade ile dinden çıkmanın tek başına idam cezasını gerektiren bir suç olarak görülmediği; bu cezanın, irtidadıyla birlikte İslam toplumuna karşı savaş eylemine girişenler için öngörüldüğü anlaşılmaktadır.(133) Nitekim bunu çok açık bir biçimde fıkıh tarihinin en önemli klasiklerinden Kenzü’l-vusûl adlı eserinde Pezdevî (ö.482/1089) aynen şu şekilde ifade eder: لأن القتل يجب بالمحاربة لا بعين الردة “İdam cezası dinden dönmüş olmaktan değil savaşma eyleminden dolayı gerekir.”(134)Hanefilerin muharip olmadığı gerekçesinden hareketle irtidat eden kadınının öldürülmeyeceği yönündeki anlayışı da bu düşünceyi destekler mahiyettedir. Kaldı ki sırf şüphelerinden dolayı mürtedin öldürülmesi kendi içinde çelişkili bir hükümdür. En azından öldürüldüğünde daha sonra şüphelerinden kurtulup tekrar İslam’a girme şansı ortadan kaldırılmaktadır. Görüldüğü üzere fıkıh geleneğinde yer alan hüküm mürtedin irtidadından sonra başkaldırma ve devlete savaş açma gibi siyasi bir suçlu haline gelmesi (bağy suçu) sebebiyle verilmiştir. Nitekim savaşçı olma ilk dönem irtidat hareketlerinin ayırıcı özelliği idi. Böyle bir durumda aynı hüküm Müslüman için de geçerli kılınmıştır.(135)</p>
<p style="text-align: center;"><strong>VII-Savaşı Haklı Kılan Sebepler: </strong></p>
<p><strong>Cihâd savunma savaşı karakteri taşır</strong></p>
<p>Kuran-ı Kerîm’deki cihad ayetleri bir bütünlük içinde, kronolojik düzen ve ayetlerin indiği dönemin şartları ile Hz. Peygamber’in savaşları bir bütünlük içinde ele alındığında cihâd’ın savunma savaşı karakteri taşıdığı dikkati çekmektedir. Cihadın kavramsal analizi yapılırken dikkat çekildiği üzere Kur’ân-ı Kerim, İslâm’ın gelişiyle birlikte sırf Müslümanların maruz kaldıkları baskı ve eziyeti geniş biçimde anlatır. Hatta bu baskı ve şiddetten sıyrılmak için fedakarca yurtlarını terk etmelerine rağmen saldırıların devam ettiği ilk dönemlerde bile savaşa izin verilmediğine işaret eder. İleriki yıllarda belli kurallar çerçevesinde savaşa izin verilmesi ise saldırıların arkasının kesilmeyip şiddetlenerek devam etmesidir.</p>
<p>Savaşın izin verildiği dönem ise hicretin ikinci yılında Bedir savaşının hemen öncesidir. Bakara (2), 190. ayeti genellikle savaşa izin veren ilk ayet kabul edilir. Bu ayete baktığımızda: ُ وقاتلوا ِ َ َ “Savaşın” ifadesiyle Allah Te‘âlâ savaş realitesini kabul etmektedir. االلهَِّ سبيل ِ ِ َ ِفي “Allâh yolunda” ifadesiyle savaşın intikam, yakıp-yıkma, yönetme, toprak kazanma, İslam’ın yayılması değil, tebliğ değil sadece Allah yoluna hasredilmesi gerekmektedir. Size savaş açanlara karşı” savunma konumunda bulunarak, münkir, müşrike karşı değil sadece savaşmaya karar vermiş ve bu girişimde bulunmuş kişilere karşı savaş meşrudur. تعتدوا َُْ َ ََولا“Haddi aşmayın” ifadesine göre de savaş esnasında her türlü intikam hislerinden kaynaklanan tecavüzlerden kaçınmak gerekir.(136) Bazı müfessirlere göre ilk defa savaşa izin veren ayet Hacc suresinin şu 39. ayetidir: “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki, Allah, onlara yardıma ziyadesiyle kadirdir.” Her iki ayette de aynı tema işlenmekte ve Müslümanların saldırı ve zulme maruz kaldıkları vurgulanmaktadır.</p>
<p><strong>İslam açısından savaşı haklı kılan sebepleri şu şekilde sıralamak mümkündür: </strong></p>
<p><strong> A-Meşru Müdafaa: </strong></p>
<p>Özellikle savaşa izin veren ilk ayet ile konu ile ilgili diğer ayetlerde savunmaya vurgu yapıldığı görülmektedir. Saldırıya uğrayan her birey ve devletin savunma hakkı tabii olarak mevcuttur. Nitekim bu gün de Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 51. maddesi de saldırıya uğrayan üye devletlere bu  hakkı tanımaktadır. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim savaş sebeplerinin başında meşru savunmayı sayar: “Allâh sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan menetmez. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım eden kimselerle dost olmaktan meneder. Kim onlarla dost olursa, işte zalimler onlardır.”(137)</p>
<p><strong> B-Barış Antlaşmalarının Bozulması: </strong></p>
<p>Ahde vefa uluslar arası hukukun en temel ilkesidir. Kur’ân-ı Kerim ve hadisler hem günlük hayatta bireylerin hem de uluslar arası ilişkilerde devletlerin bu ilkeye riayet etmelerini zorunlu bir görev olarak kabul eder ve bu ilkeye aykırı davranmayı oldukça ağır bir suç olarak nitelendirir.(138) Bu hassasiyet dolayısıyla Hz. Peygamber hiçbir zaman bir antlaşmayı ilk defa bozan olmamış, hatta sıkıntı çektiği zamanlarda bile bundan taviz vermemiş, karşı taraftan da aynı hassasiyeti beklemiştir. Aksi takdirde bir toplumun en temel ihtiyacı olan güven içinde yaşama hali tehlikeye girmekte ve huzur kalmamaktadır. Bu sebeple antlaşmanın bozulması, taraf ülkenin güvenliğini tehlikeye düşürmenin de ötesinde arkadan vurma gibi ahlak kurallarına yakışmayan bir anlam da taşımaktadır. Kuran-ı Kerim bu tür davranışları savaş sebebi saymıştır. Hz. Peygamber’in de savaşma sebeplerinden birisi antlaşma yaptığı bazı kabile ve toplulukların aynı ölçüde hassasiyet göstermeyip, Müslümanların zayıf olduğunu düşündüğü anlarda antlaşmaları bozarak Müslümanları arkadan vurmasıdır.</p>
<p>Mesela Mekke’nin fethine sebep olan olay Kureyş’in Hudeybiye antlaşmasını bozmasıdır. Kureyş, Mute harbinden sonra Müslümanların yıprandığını görünce Müslümanların müttefiki olan Huzâa kabilesine saldıran Benû Bekir kabilesini antlaşmaya aykırı olarak desteklemiştir. Hz. Peygamber Kureyş’ten maktullerin diyetini ödemesini ve Benû Bekir’le ittifaktan vazgeçmesini aksi takdirde Hudeybiye antlaşmasının sona ereceğini bir elçi vasıtasıyla kendilerine bildirmiş, Kureyş bunu reddedince de Mekke üzerine yürümüş ve orayı fethetmiştir (Ramazan 8/ Aralık 629).(139) Kur’ân-ı Kerim antlaşmaların bozulmasının savaş sebebi olduğunu şu şekilde ayetlerinde belirtir: “(Ey Muhammedi): Kendileriyle antlaşma yaptığın ve hiç sakınmadan her defasında antlaşmayı bozanlar var ya, savaşta onları ele geçirecek olursan, onlardan sonrakilerin düşünüp öğüt almaları için, onları darmadağın et.Antlaşma yaptığın bir toplumun hıyanet etmesinden korkarsan, sen de aynı şekilde (antlaşmayı) kendilerine at Allah hainleri sevmez.” (140) “Eğer sana hainlik etmek isterlerse (üzülme, çünkü) daha önce Allah’a da hainlik etmişlerdi…” “&#8230; İman edip hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiç bir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir.”(141) “Allah ve Elçisinden antlaşma yaptığınız putperestlere ihtardır!” (142) “&#8230;Ancak, antlaşma yaptığınız putperestlerden size karşı bir eksiklik yapmayan ve size karşı hiç kimseye arka çıkmayanlarla olan antlaşmalara, sürelerinin sonuna kadar riayet edin.” (143) “Onlar size dürüst davrandıkça sizde onlara dürüst davranın.” (144) “Onlar bir mü’mine karşı ne söz, ne de sözleşme gözetirler. İşte bunlar düşmanlıkta aşırı gidenlerdir.”(145) “Antlaşmalarından sonra yemini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, bu durumda inkarcılığın önderleriyle savaşın. Çünkü onların yeminlerine güvenilmez.” (146) “Yeminlerini bozan, elçiyi sürgün etmeye yeltenen ve ilk önce sizinle uğraşmaya başlayan bir toplulukla savaşmalı değil misiniz? Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz? Eğer inanıyorsanız korkmanız gereken<br />
Allah’tır.” (147)</p>
<p><strong> C-Elçilerin Öldürülmesi </strong></p>
<p>Uluslar arası hukukun en temel ihlallerinden birisi ve bir ülkeye saldırmanın diğer bir çeşidi de o ülkeyi temsil eden elçinin öldürülmesidir. İlk çağlardan beri elçilerin dokunulmazlığı uluslar arası hukukun en temel ilkeleri arasında yer almıştır. Çünkü toplumlar arası ilişki kurmanın en sağlıklı yolu bu ilkenin gözetilmesidir. Aksi takdirde diyalog imkanı ortadan kalkacaktır. Bu sebeple Hz. Peygamber de bu hususta ki teamüle riayet etmiş ve azami titizliği göstermiştir. Hz. Peygamber’in savaşma sebeplerinden birisi elçisinin öldürülmesi ve ilgili devletin özür dilemeyi reddedip diyeti (kan bedeli) de ödememesidir. Mesela 8/629 yılındaki Mute savaşının sebebi budur. Hz. Peygamber’in Busra valisini İslam’a davet etmek üzere görevlendirdiği elçisi Hâris b. Umeyr’in Hristiyan Gassânî Emiri Şurahbil b. Amr’in topraklarından geçerken Mute’de adı geçen emir tarafından öldürülmesi üzerine bağlı bulunduğu Bizans imparatorunun doğan zararı ödemeyi reddetmesi bu savaşın sebebidir.</p>
<p><strong>D-Düşmanla İşbirliği </strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’in Mümtahine suresi 9. ayeti savaşı haklı kılan sebepler arasında düşmanla işbirliği yapmayı saymaktadır. Bu saldırının bir başka çeşididir ve savaşın sona ermesinden sonra düşmanla işbirliği yapanlara karşı saldırı meşru hale gelir. Nitekim Hz. Peygamber Hendek savaşı sırasında en tehlikeli dönemde düşmanla işbirliği yapan Benû Kurayza’ya muhasara bittikten sonra bu sebeple cezalandırmak üzere bir sefer düzenlemiştir. Çünkü Medîne’de Hz. Peygamber kendileriyle bir antlaşma yapmış ancak onlar Bedir savaşı sırasında Mekkeli müşriklere silah yardımı yaparak antlaşmayı bozmuşlardı. Sonra unuttuk ve hata ettik diyerek özür dilemişler ve Hz. Peygamber de kendileriyle antlaşmayı yenilemişti. Fakat onlar yine Hendek muhasarası sırasında düşman tarafla yeniden anlaşarak Müslümanlarla yaptıkları antlaşmayı bozmuşlar ve Müslümanları arkadan vurmak üzere iken Hz. Peygamber aldığı istihbaratla onların bu oyununu boşa çıkarmıştı. (148) Mekke’nin fethinden sonra bir türlü düşmanlarla işbirliği yapmaktan vazgeçmeyen bir çok kabileye düzenlenen seriyyeler de bu amaca yöneliktir. Bu çerçevede Cezîme ve Dûmetü’l-cendel örnek olarak zikredilebilir.</p>
<p><strong>E-Yabancı Ülkelerde Yaşayıp da Sırf İnançları Sebebiyle Şiddet ve İşkenceye Maruz Kalan Müslümanların Yardım Talebi </strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerim gayr-ı Müslim bir ülkede yaşayan Müslümanların sırf inançları sebebiyle baskı ve eziyete maruz kalıp da Müslüman ülkeden yardım istemeleri halinde bunu bir savaş sebebi olarak zikreder. Her şeyden önce bir kimsenin inancı sebebiyle baskı ve şiddete maruz kalması bir insan  hakkı ihlalidir. Dolayısıyla hiçbir devletin kendi vatandaşlarına sırf farklı inanç taşıdıkları için baskı yapmaya ve eziyet etmeye hakkı ve yetkisi yoktur. Kur’ân-ı Kerim bu konuda örnek olarak Fir‘avn’ın İsrailoğullarına yaptıklarını zikreder ve onu kınar.(149) Yabancı ülkede yaşayan Müslümanların gördükleri baskı ve eziyet karşısında yardım istemeleri halinde Müslüman ülkenin onların yardımına koşması gerektiğini açık bir şekilde ifade eder: “İnanıp da hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar, onların velayetinden size bir şey yoktur (onları korumakla yükümlü değilsiniz). Fakat dinde yardım isterlerse (onlara) yardım etmeniz gerekir. Yalnız, aranızda antlaşma bulunan bir topluma karşı (yardım etmeniz) olmaz. Allah, yaptıklarınızı görmektedir.”(150)</p>
<p>Yine bu bağlamda Mekke’de kalıp da yardım isteyen mü’minlerle ilgili şu ayet de konuyu açıklayıcı niteliktedir: “Size ne oldu ki Allah yolunda ve; “Rabbimiz bizi şu, halkı zalim kentten çıkar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver!” diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (151) Bu ayet Mekke’den Medîne’ye hicret edenlerle beraber gidemeyip Mekke’de müşriklerin egemenliği altında kalmış olan Müslümanların gördükleri eziyet ve işkence sebebiyle ettikleri feryada diğer Müslümanların başka yol yoksa savaşla bile olsa yardım etmeleri gerektiğini ifade etmektedir ki bu hüküm benzeri bütün durumlar için geçerlidir. Kur’ân-ı Kerîm’in “Fitneyi kaldırmak ve din Allâh’ın oluncaya kadar savaşma” emrinin (152) de konuyla ilgisi vardır. Fitnenin bir çok anlamı (153) olmakla birlikte burada dinden döndürmek için şiddetli baskı yapmak (154) veya ülkeden çıkarmak (155) anlamına geldiği ifade edilmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim Müslümanların imanlarından döndürülmek için maruz kaldığı muameleden bahsetmektedir.(156) Fitnenin adam öldürmekten beter olduğunu ifade eden ayette de bu noktaya dikkat çekilmektedir.(157)Kelimenin Kur’ân-ı Kerîm’de ki yakmak, ateşe atmak, öldürmek, sürgün etmek, saptırmak gibi anlamları (158) da dikkate alındığında dine karşı oluşturulan bu baskı ve kaos ortamının dayanılmaz boyutlarda bir özellik arzettiği söylenebilir. Buna göre bu tür bir baskının oluştuğu ve insanların inançları sebebiyle eziyete maruz kaldıkları bir ülkeye özgürlük ve güvenlik sağlamak amacıyla yapılan savaşın meşru olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Dinin yalnız Allâh’ın olması da bu ortamın temin edilmesi anlamına gelmelidir. Çünkü Ahmet Küçük’ün de isabetle belirttiği gibi özgürlük ve güvenliğin sağlanması sağlıklı bir tercih yapabilmenin en temel şartıdır.(159) Burada bir husus daha ayetin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Din kelimesinin sadece Allâh’ın kullarına peygamberleri aracılığıyla bildirdiği yasalar manzumesi değil aynı zamanda kanun anlamı da vardır. Mesela Yusuf suresinin 76. ayetinde “Yoksa kralın dinine göre (Yusuf) kardeşini alıkoyamazdı” ayetinde din kelimesi kanun anlamındadır.(160) Burada da Fitneyi kaldırmak ve din Allâh’ın oluncaya kadar savaşmak din ve vicdan özgürlüğü alanında uygulanan baskı ve şiddet kalkıp kaos ortamından çıkarak kanun hakimiyeti sağlanıncaya kadar savaşmak anlamı ortaya çıkar. “Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne adam öldürmekten daha korkunçtur. Mescid-i Haramda onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa siz de onları katledin, işte kafirlerin cezası böyledir.” (161) “Onlarla savaşın ki, fitne (baskı) ortadan kalksın, din yalnız Allâh&#8217;ın dini olsun. (Yalnız O&#8217;na tapılsın) Eğer (saldırılarına) son verirlerse artık zalimlerden başkasına düşmanlık olmaz.”(162)</p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><strong>VIII-Cihad’ın Savaş Boyutu İle İlgili Tespitler: </strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerim savaşı meşru kılan bir sebebin ortaya çıkması halinde savaşmaya izin vermekle birlikte savaş esnasında da temel insan hakları ve insani değerlerin gözetilmesini ister. Savaşa izin veren ayette “haddi aşmayın” ifadesi (163) bunu amirdir.</p>
<p><strong>Haddi aşmak hangi hallerde ortaya çıkabilir? </strong></p>
<p><strong> Haddi aşmak hangi hallerde ortaya çıkabilir? Bunları şu şekilde hülasa edebiliriz: </strong></p>
<p><strong> a</strong>-Savaş dışı unsurların hedef alınması halinde: Hz. Peygamber’in kadınları, çocukları, yaşlıları, din adamlarını, mabetleri, ağaçları ve hayvanları saldırıdan masun sayması, yağma ve işkenceyi yasaklaması, (164) keza Kur’ân-ı Kerîm’in esirlere iyi muamele edilmesini emretmesi (165) bu açıdan haddi aşmamanın ne anlama geldiğini açık bir şekilde anlatmaktadır. Buna göre savaş esnasında Müslüman askerin muhatabı sadece kendisine karşı savaşan unsurlardır. Bunun dışındakiler yani sivil hedefler savaş dışıdır ve aksi bir durum açık bir saldırı haline dönüşür ve sonucunda bu eylemi gerçekleştirenler cezalandırılırlar.</p>
<p><strong>b</strong>-Aşırı güç kullanımı ve şahsi intikam saikiyle hareket edilmesi halinde: Kuran-ı Kerim savaş sırasında düşmanın şerrini defedecek miktardan fazla güç kullanımını yasaklamıştır. “Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona saldırın; Allah&#8217;tan korkun, bilin ki Allah (günahlardan) korunanlarla beraberdir.”(166) Kur’ân-ı Kerim şahsi intikam duygularıyla yapılan savaşın amaçtan sapma olduğuna işaret ederek bu tür saiklerle hareket etmeyi yasaklar.</p>
<p>Mesela müşrikler Uhud’da savaş başladığında şehit olan Müslümanların organlarını keserek intikam yoluna gitmişlerdi. Ebu Süfyân’ın karısı Hind onlardan bir dizi yaparak boynuna takmış, kininden Hz. Peygamber’in amcası Hamza’nın ciğerini çıkararak çiğnemişti.(167) Bunlardan son derece etkilenen Hz. Peygamber ve Müslümanlar derin üzüntünün tesiriyle onlara benzeri görülmemiş bir şiddet uygulama hislerine kapılınca Nahl suresinin şu 126-127. ayetleri nazil oldu:(168) &#8220;Eğer ceza verecekseniz size yapılanın misli ile ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette O, sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme, kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma! Ayet saldırı karşısında Müslümanların mukabelede bulunmalarının hakları olduğunu, ancak gerekenden fazla şiddet ve güç kullanımının haddi aşmak olacağını, bunun şahsi intikam çerçevesine gireceğini belirtmektedir ki Maide suresinin ikinci ayetinde müşriklerin haksızlık ve eziyetlerinin müminleri kin ve intikama sevk etmemesi gerektiği açık bir biçimde ifade edilmektedir. Daha başta belirtildiği gibi bazı alimlerin cihada belli bir süreçten sonra izin verilmesinin sebeplerinden birisi olarak nefis eğitimini  göstermelerinin ne kadar isabetli bir yorum olduğunu bu olay ortaya koymaktadır. Bütün bunlar cezalandırmada ancak misliyle mukabelenin caiz olduğunu, ötesine ise izin verilmediğini gösterir.</p>
<p><strong>c-</strong>Karşı tarafın barış teklifine ya da savaşı bırakmış olmasına rağmen savaşmaya devam edilmesi halinde: Kur’ân-ı Kerim, karşı tarafın barış teklif etmesi halinde Müslümanların bunu kabul etmelerini, saldırılarını durdurmaları halinde Müslümanların da durmasını istemektedir ki aksi bir durum haddi aşmaktır. Mesela şu ayetler bunu ifade etmektedir: “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O işitendir, bilendir.” (169) Taberî bu ayetin anlamı ile ilgili olarak şu yorumu yapmaktadır: “İslam’a girmek, cizye vermek suretiyle İslam ülkesi vatandaşı olmayı kabul etmek, barış antlaşması imzalamak (müvâde‘a) gibi barış ve sulh yolunda bir tercihte bulunurlarsa sen de barışın yanında yer al ve kabul et.”(170) “O halde onlar, sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde yaşamak isterlerse, Allah size, onlara saldırmak için bir yol vermemiştir.”(171)</p>
<p>Savaştan vazgeçenler ya da Müslümanlarla arasında barış antlaşması bulunan bir ülkeye sığınanlara karşı savaş bitmiştir. Bunların eş ve çocukları da dahil olmak üzere ailesi ve mal varlığı dokunulmaz olup onların hayrına olacak bir muamele dışında yaklaşım göstermek yasaktır.172 Aksi bir davranış haddi aşmak anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: center;">
<p style="text-align: center;"><strong>IX- Tevbe, 9/ 29. Ayetin Yorumu:</strong></p>
<p>“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmayan, Allâh&#8217;ın ve Elçisinin haram kıldığını haram saymayan ve gerçek dini din edinmeyen kimselerle, küçül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.” Batılı araştırmacılar arasında Müslümanların sürekli savaş halindeoldukları, karşılaştıkları gayr-ı Müslimlere öncelikle Müslüman olmalarının teklif edileceği, kabul etmezlerse Müslüman hakimiyetine boyun eğerek cizye vermelerinin isteneceği, bunu da kabul etmezlerse savaşın başlayacağı şeklinde bir anlayış hakimdir. Bu fikir, batılı araştırmacılar arasında o kadar yaygındır ki bu konuyu işleyen her hangi bir kitaba bakıldığında bu düşünce ile karşılaşmamak neredeyse imkansızdır. Bu tez, Tevbe suresinin 29. ayeti ve bazı hadislerle (173) de temellendirilmektedir. Öncelikle bir hususa işaret etmek gerekir ki o da İslam hukukunda ki hakim telakkiye göre savaşın sebebi karşı tarafın Müslümanlara saldırısıdır. Hanefiler, Mâlikîler ve Hanbeliler bu görüştedir.(174) Şâfiîler’in savaşın sebebini küfür olarak görmelerinin gerekçesine de az yukarıda yer verdik.</p>
<p><strong> Hz. Peygamber hiçbir zaman ilk savaşa başlayan taraf olmamıştır</strong></p>
<p>Hz. Peygamber hiçbir zaman ilk savaşa başlayan taraf olmamıştır. Savaşlarının sebebi az yukarıda izah edilmişti. Bu sebeple bu ayetin Müslümanlara düşmanlığı bulunmayan gayr-ı Müslim bir ülkeye sırf dini sebebiyle saldırıda bulunulacağını ifade ettiği şeklinde bir yorum çok fazla tutarlılık arz etmez. Tevbe suresinin bu ayeti hicretin 9/630 yılında nazil olmuştur. Yani Müslümanların sürekli saldırı altında oldukları, ihanete uğradıkları, biraz da güçlendikleri için bertaraf edilmesi gereken ciddi bir düşman olarak telakki edildikleri bir dönemde yani saldırıya maruz kaldıkları savaş ortamında gelmiştir. Bu sebeple adı geçen ayet ve aynı doğrultudaki hadisler Müslümanlara, sırf farklı dinden oldukları için diğer devletlerle doğrudan bir savaşı emrediyor değildir. Dolayısıyla az yukarıda sıralanan savaşı meşru kılacak sebeplerin oluşması durumunda karşı tarafa öncelik sırasına göre bu teklifler yapılacak ve hangisini kabul ederlerse Müslümanlar da ona göre tavır takınacaklardır</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Cihâd sadece elde silah savaşmak değildir. Savaş onun bir boyutudur. İslam alimleri, cihadı insanlığın temel değerlerine düşman olan şeytan, nefis ve açık düşmanla mücadele olarak anlarlar. Cihadın savaş boyutu diğer kısımları içinde en çok dikkati çeken yönü olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in cihad ayetleri veHz. Peygamberin uygulamaları dikkatli bir şekilde incelendiğinde cihadın şiddete referans olabilecek bir yönünün olmadığı görülmektedir. Hz Peygamber’in savaş sebepleri tarihi olarak ortadadır.Kur’ân-ı Kerîm’in ilgili ayetleriyle birlikte değerlendirildiğinde Hz. Peygamber’in bütün savaşlarının, saldırı değil savunma karakteri arz ettiğini söylemek mümkündür. Savaş esnasında da Hz. Peygamber Kur’ân’ın emrinin bir uygulaması olarak savaş dışında kalan hiçbir varlığazarar verilmesine izin vermemiş, işkence gibi insanlık dışı uygulamalar konusunda askerlerini bilinçlendirmiştir. Onun öğretisine göre savaşın muhatabı sadece savaş halindeki silahlı askerdir.</p>
<p>Dâru’l-harb kavramı dini sebebiyle saldırıyı hak eden, Müslüman yapılması ya da Müslüman egemenliğine boyun eğdirilmesi gereken gayr-ı Müslim ülke anlamında değildir. Müslüman ülke ile arasında barış antlaşması olmadığından her an saldırabilecek konumda bulunan gayr-ı Müslim ülke demektir ki Müslümanların teyakkuz/alarm durumunda bulunmaları gerektiğini ifade eder.</p>
<p>Tevbe suresinin 29. ayeti doğrudan saldırı anlamında bir hükmü değil savaşı meşru kılan sebeplerin oluşması halinde savaş öncesi teklifleri ihtiva etmektedir. Savaş sonrası uygulamalara gelince Hz. Peygamber savaşın galibiyetle sonuçlanmasından sonra savaş esirlerine insani muamele dışında bir harekete izin vermemiş, himayesi altında yaşayan gayr-i müslimlerin bütün unsurlarıyla din ve vicdan hürriyetlerini, can güvenliklerini, mal emniyetlerini temin etmiş, namus, şeref ve haysiyetin korunması, akıl ve düşünce hürriyetinin muhafazası prensiplerine sadık kalmıştır. Sadece bu hakları koruma karşılığında ödeyebilecek durumda olanlardan askerlik yapmadıkları için cüz’i bir vergi olan cizye talep etmiştir.</p>
<p>Kur’ânın emirleri ve Hz. Peygamberin uygulamalarından hareketle İslam hukukçuları bütün toplumların insan haklarında eşit olduğu, uluslararası ilişkilerde barış ve adaletin esas alınması gerektiği, barış durumunda diğer devlet vatandaşlarının kazanılmış haklarına saygı gösterileceği, savaş durumunda düşmanın şerrini def edecek sınırın aşılamayacağı, savaş esnasında savaşa katılanlarla onlara destek verenler dışında hiç bir kimsenin hedef seçilemeyeceği, esirlere kötü muamele ve işkence yapılamayacağı, temel ihtiyaçlarının karşılanacağı, müslüman devletlerin diğer devletlerle yaptıkları antlaşmalara saygı gösterileceği, savaşı gerektiren durumlarda karşı tarafa haber verip ikaz etmeden savaşa başlanamayacağı prensiplerini kabul etmişlerdi. Bu prensipler tarihi süreç içerisinde bütün İslam toplumlarında gözetilmiştir.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>111 Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî, Kitâbü’l-‘Ayn (nşr. Davud Sellûm v.dğr.), Beyrut 2004, s. 148, “h.r.b.” md.; 378, “s.l.m.” md.; İbnü’l-Faris, Mu‘cemü Mekâyîsi’l-luga, Beyrut 1420/1999, I, 565, “s.l.m.” md.</p>
<p>112 Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî, s. 148, “h.r.b.” md.</p>
<p>113 Nisâ’ (4), 90; Enfâl (8), 61; Tevbe (9), 1, 4, 7.</p>
<p>114 Mümtahine (60), 8-9.</p>
<p>115 Kâsânî, Bedâi‘u’s-sanâi‘, Kahire 1327-28/1930, II, 49; VII, 341.</p>
<p>116 Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, III, 111.</p>
<p>117 İbn Kayyim el-Cevziyye, Ahkâmu ehli’z-zimme, Beyrut 1415/1995, I, 223, 224.</p>
<p>118 Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, X, 190.</p>
<p>119 Kâsânî, Bedâi‘u’s-sanâi‘, Kahire 1327-28/1930, II, 49; VII, 341.</p>
<p>120 Ahkâmu ehli’z-zimme, I, 223, 224.</p>
<p>121 Serahsî, el-Mebsût, X, 190; Kâsânî, Bedâi‘u’s-sanâi‘, II, 49.</p>
<p>122 Mümtahine (60), 8-9.</p>
<p>123 Nisâ’ (4), 1.</p>
<p>124 Safvetü’t-tefâsîr, Beyrut 1402/1981, I, 258.</p>
<p>125 Câmi‘u’l-beyân, Beyrut 1420/1999, III, 565.</p>
<p>126 Taberî, a.g.e., III, 567-569.</p>
<p>127 Taberî, a.g.e., III, 570.</p>
<p>128 el-Keşşâf, Kahire 1366/1947, I, 461-462. 58</p>
<p>129 Fahreddîn er-Râzî, Mefâtîhu&#8217;l-gayb, Beyrut 1415/1995, V, 167; Ebussuûd, İrşâdü’l-‘akli’s-selim, Beyrut , ts. (Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî), II, 138.</p>
<p>130 Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsîri, İstanbul 1989, II, 99-100. 131 Al-i İmrân (3), 118-120.</p>
<p>132 Konu ile ilgili olarak bk. Saffet Köse, “Din Özgürlüğü ve Barış Yolunda İki Farklı Tecrübe…”, İslam hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 5 (2005), s. 13-48.</p>
<p>133 Konu ile ile ilgili tartışma ve ilgili referanslar için bk. Saffet Köse, İslam Hukuku Açısından Din ve Vicdan Hürriyeti, İstanbul 2003, s. 100-103.</p>
<p>134 Pezdevî, Kenzü’l-vusûl, Beyrut 1417/1997, IV, 419.</p>
<p>135 Maide (5), 33.</p>
<p>136 Mehdi Bâzergan, Kur’ân’ın Nüzul Süreci (trc. Y. Demirkıran-M. Feyzullâh), Ankara 1998, s. 261.</p>
<p>137 Mümtahine (60), 8-9.</p>
<p>138 Bk. M. Fuâd Abdüllbâkî, Mu‘cem, “a.h.d” md.; Wensinck, Mu‘cem, “a.h.d” md.</p>
<p>139 İbn Hişâm, es-Sire, Kahire 1415/1994, IV, 267; Taberî, Târîh (nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl), Kahire 1960-70, III, 38-61; İbnü’l-Esir, el-Kâmil (nşr. C.J. Tornberg), Beyrut 1399/1979, II, 239-255; İbn Kesîr, es-Siretü’n- Nebeviye (nşr. Mustafa Abdülvahid), Beyrut 1411/1990, III, 526; M. Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları (trc. Salih Tuğ), İstanbul 1981, s. 159-179.</p>
<p>140 Enfâl (8), 56-58.</p>
<p>141 Enfâl (8), 71-72.</p>
<p>142 Tevbe (9), 1.</p>
<p>143 Tevbe (9), 4.</p>
<p>144 Tevbe (9), 7.</p>
<p>145 Tevbe (9), 10.</p>
<p>146 Tevbe (9), 2.</p>
<p>147 Tevbe (9), 13.</p>
<p>148 Taberî, Câmi‘u’l-beyân, VI, 270; Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 230; Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, VIII, 188.</p>
<p>149 Kasas (28), 4-6; A‘râf (7), 137; Şu‘arâ’ (26), 59; Mü’min (40), 23-26.</p>
<p>150 Enfâl (8), 72.</p>
<p>151 Nisâ’ (4), 75.</p>
<p>152 Bakara (2), 191, 193.</p>
<p>153 Bk. Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî, Kitâbü’l-‘Ayn, s. 489, “t.g.v” md.; Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 454, “t.g.y.” md</p>
<p>154 Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî, Kitaâbü’l-‘Ayn, s. 622, “f.t.n.” md.</p>
<p>155 Ebü’l-Bekâ’, el-Külliyyât (nşr. Adnan Dervîş-Muhammed el-Mısrî), Beyrut 1413/1993, s. 692, “el-Fitne” md.</p>
<p>156 Bakara (2), 109.</p>
<p>157 Bakara (2), 217.</p>
<p>158 Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî, Kitaâbü’l-‘Ayn, s. 622, “f.t.n.” md.; Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 560-561, “f.t.n.” md.; Ebü’l-Bekâ’, el-Külliyyât (nşr. Adnan Dervîş-Muhammed el-Mısrî), Beyrut 1413/1993, s. 692, “el-Fitne” md.</p>
<p>159 Kur’ân’da Toplumsal Sınanma ve Sonuçları (basılmamış doktora tezi, SÜ SBE), Konya 2006, s. 83.</p>
<p>160 Mukâtil b. Süleymân, el-Eşbâh ve’n-nezâir, s. 134; İbn Fâris, Mu‘cemü mekâyîsi’l-luga, Beyrut 1420/1999, I, 428, “dîn” md.</p>
<p>161 Bakara (2), 191.</p>
<p>162 Bakara (2), 193.</p>
<p>163 Bakara (2), 190.</p>
<p>164 Müslim, “Cihâd”, 2; Ebu Dâvûd, “Cihâd”, 82; Tirmizî, “Siyer”, 48, “Cihâd”, 14; İbn Mâce, “Cihâd”, 38; Dârimî, “Siyer”, 5; Malik, Muvatta’, “Cihâd”, 11; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 300; IV, 240; V, 358; Taberânî, el-Mu‘cemü’lkebîr (nşr. Hamdi Abdülmecîd es-Silfî), Haydarabad 1322, XI, 179, nr. 11562; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ (nşr. Muhammed A. Atâ), Beyrut 1414/1994, IX, 84, nr. 17949; 90-91, nr. 17966.</p>
<p>165 İnsan (76), 8-9.</p>
<p>166 Bakara (2), 194.</p>
<p>167 İbn Hişâm, es-Sire, III, 34.</p>
<p>168 Taberî, Câmi‘u’l-beyân, VII, 664-666; Tabersî, Mecma‘u’l-beyân, Beyrut, ts. (Dâru Mektebeti’l-Hayât), XV, 138-139.</p>
<p>169 Enfâl (8), 61.</p>
<p>170 Taberî, Câmi‘u’l-beyân, VI, 278.</p>
<p>171 Nisâ’ (4), 90.</p>
<p>172 Taberî, a.g.e., IV, 201.</p>
<p>173 Müslim, “Cihâd”, 2; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 82; Tirmizî, “Siyer”, 30, 47; İbn Mâce, “Cihâd”, 38; Dârimî, “Siyer”, 38; Mâlik, Muvatta’, “Cihâd”, 11; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 352, 358. 174 M. Sa‘îd Ramazan el-Bûtî, el-Cihâd fi’l-İslâm, Dımaşk 1414/1993, s. 94; Ahmet Özel, “Cihâd”, DİA, VII, 528.</p>
<p><strong>orijinali için bkz: </strong><br />
<a href="http://www.islamhukuku.com/Uploads/Sayilar/islam%20hukuku%20dergisi%2010__(p37-70)337.PDF">http://www.islamhukuku.com/Uploads/Sayilar/islam%20hukuku%20dergisi%2010__(p37-70)337.PDF</a></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-2-yazi/">Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi? -2.Yazı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-2-yazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi? 1.Yazı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-1-yazi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-1-yazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Jul 2016 23:29:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Batılı Araştırmacıların Cihad’ı Algılayış Biçimi]]></category>
		<category><![CDATA[Cihâd Bir Din Savaşı Değildir]]></category>
		<category><![CDATA[Cihâd Hasen li-Gayrihî’dir]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Cihadın Çeşitleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cihadın Çerçevesi]]></category>
		<category><![CDATA[Cihadın anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Eylem Boyutuyla Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Nefisle cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Söz ile Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[Silah ile Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Tağut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12003</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cihadın anlamı, çeşitleri, çerçevesi, gayesi ve cihâdın bizatihi güzel olmaması Prof.Dr.Saffet Köse Giriş Cihada bakış konusundaki tamamen birbirine zıt iki ayrı algılayış İslam’ın iki temel kaynağı Kur’ân ve hadisler’in öngördüğü cihâd farizası etrafındaki tartışmalarda Müslüman bakış açısıyla bazı istisnalar dışında Batılı araştırmacıların algısı arasında taban tabana zıt iki anlayış göze çarpmaktadır. Batılıların cihadı yorumlama biçiminde İslam’a karşı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-1-yazi/">Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi? 1.Yazı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-1-yazi/images-8-5/" rel="attachment wp-att-12004"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12004" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/images-8.jpg" alt="Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi?" width="586" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/images-8.jpg 376w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/images-8-300x107.jpg 300w" sizes="(max-width: 586px) 100vw, 586px" /></a></strong></p>
<p><strong>Cihadın anlamı, çeşitleri, çerçevesi, gayesi ve cihâdın bizatihi güzel olmaması</strong></p>
<p>Prof.Dr.Saffet Köse</p>
<p>Giriş</p>
<p><strong>Cihada bakış konusundaki tamamen birbirine zıt iki ayrı algılayış</strong></p>
<p>İslam’ın iki temel kaynağı Kur’ân ve hadisler’in öngördüğü cihâd farizası etrafındaki tartışmalarda Müslüman bakış açısıyla bazı istisnalar dışında Batılı araştırmacıların algısı arasında taban tabana zıt iki anlayış göze çarpmaktadır. Batılıların cihadı yorumlama biçiminde İslam’a karşı ön yargılı bir tutumun etkisi düşünülse de temel problem olarak Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber’in hadislerini anlama konusundaki metodolojik bilgi eksikliği ile tarihsel süreçte oluşan bazı uygulama örneklerinin bulunduğunu söylemek mümkündür. Bunun yanında İslam hukukçularının kendi dönemlerinin şartlarına uygun olarak geliştirdikleri bir takım ictihadi hükümlerin de bu şartlardan soyutlanarak okunmasının bazı yanılgılara kapı araladığı söylenebilir.</p>
<p>Cihada bakış konusundaki tamamen birbirine zıt bu iki ayrı algılayış, iki kesim arasında sağlıklı bir diyalog zeminin oluşmasının en temel engellerinden birisi olarak gözükmektedir. O halde konunun sağlam bir zeminde tartışılabilmesi için iki hususun birbirinden ayrılması zorunludur.Birincisi ilke olarak Kur’ân ve hadis’in cihada yaklaşımı, bu iki temel kaynağa göre onun içeriği ve anlamı, Hz. Peygamber’in savaşmasını ortaya çıkaran sebepler. İkincisi de Hz. Peygamber döneminden sonra ki her birsavaşın kendi özel şartları ve bağlamı. Bu tebliğde ana hatlarıyla İslam dininin iki temel kaynağı Kur’ân ve hadislerdeki cihâd anlayışı, ilkeler bağlamında tespite çalışılacaktır. Burada bir hususa daha dikkat çekme zarureti var. O da şu: Maalesef dünyaya yön verenler arasında bu gün Müslüman ülkeler yok. Durum böyle olunca Müslüman dünya ya yazılan senaryonun çok basit bir oyuncusu rolünde ya da yapılan ithamlara cevap yetiştirme çabası içinde. İtiraf etmek gerekir ki ne kadar haklı konumda olursak olalım bu sesi duyurmak da çok kolay bir şey değil. Çünkü –diğer sebepler bir yana- iyi niyetin bulunmadığı taarruzun tahribatı oldukça etkili bir şekilde devam ediyor. Zira günümüz dünyasını esir almış bulunan iletişim mekanizmasının merkezinde Müslümanlar yok. Böyle bir ortam içinde ister istemez bu yazıda da bir savunma üslubu gözüküyor. Biraz da bu, haksız ithamlara, tutarsız iddialara, subjektif duruşlara başkaldırının zorunlu sonucu.</p>
<p>Bununla birlikte Kur’ân ve Sünnet temelinde cihadı sağlıklı bir şekilde anlama yönünde bir çaba olduğunu belirtmek istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>I-Batılı Araştırmacıların Cihad’ı Algılayış Biçimi </strong></p>
<p>Çok azı istisna Batılı araştırmacılar ortak bir kanaat olarak cihadın, farz derecesinde bir zorunluluk olarak bütün dünya Müslüman oluncaya ya da İslam hakimiyetine boyun eğinceye kadar savaş anlamına geldiğini iddia etmekteler ve bir elinde Kur’ân diğer elinde silah bütün dünyayı Müslüman yapabilmek için sürekli savaşan bir Müslüman imajı çizmektedirler. Bu düşüncelerin oluşmasında da Müslümanların dünyayı Dâru’l-İslâm ve Dâru’lHarb şeklinde ikiye ayırmalarının etkili olduğu görülmektedir.</p>
<p>Batılı müelliflere göre bu ayırımın tabii sonucu olarak Dâru’l-Harb kategorisinde yer alan gayr-ı Müslim ülkeler Dâru’l-İslâm oluncaya kadar savaş sürekli şekilde devam edecektir. Bu, Müslümanlara dini bir vecibedir.Savaşın sürekliliği sebebiyle de Müslüman bir ülkenin zaruri şartlar gerektirmedikçe gayr-ı Müslim bir ülke ile kalıcılık arz eden bir barış antlaşması imzalaması mümkün değildir. Dolayısıyla Müslüman ülkelerle diğerleri arasındaki ilişki savaş hali temeline oturmaktadır. Kur’ân’a göre bir Müslüman ülke savaş ilan etmeden önce karşı tarafa öncelikle Müslüman olmalarını teklif eder, kabul etmezlerse Müslümanların hakimiyetine girerek cizye ödemelerini önerir, bunu da reddederlerse savaş başlar.(2)</p>
<p><strong>Max Weber</strong></p>
<p>Batılı kaynaklarda Müslümanların diğer din mensuplarıyla ilişkilerinin oturtulduğu temel çerçeve budur. Hatta Max Weber doğrudan İslam ile ilgili değerlendirmesinde daha da ileri giderek İslamiyeti, dünya fatihi savaşçıların dini ve disiplinli mücahitlerin şövalye örgütü” olarak tanımlar.(3)  Özellikle din özgürlüğüne vurgu yapan ayetlerin Müslümanların zayıf olduğu Mekke dönemi ile ilgili bulunduğu, Müslümanlar güç kazandıktan sonra sürekli bir biçimde savaşı esas aldıkları da iddialar arasındadır.</p>
<p><strong>Papa XVI. Benedict</strong></p>
<p>Papa XVI. Benedict’in yakın zamanda konu etrafında sarf ettiği sözleri henüz taze olarak hafızalardaki yerini almıştır ki bu batılı zihin açısından çok fazla bir şeyin değişmediğini göstermesi açısından önemlidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>II-Cihad’ın Anlamı </strong></p>
<p>Cihâd, birçok anlamda kullanılmakla birlikte silahlı mücadele en fazla dikkat çeken boyutu olmuştur. Özellikle batı literatüründe holy war şeklindeki tercümesiyle cihâd’ın diğer anlamları göz ardı edilerek savaşın kutsandığı bir manayı ifade ettiği savunulmaktadır. Ona kutsallık kazandıranın da Allah ve Peygamber’in emri olması, amacının da bütün insanların Müslümanlığı kabulü ya da İslam hakimiyetine boyun eğmesi şeklinde belirlenmiştir.</p>
<p><strong>John Bowker</strong></p>
<p>Batılı araştırmacıların genel kabulü bu yönde olsa da John Bowker gibi bazı araştırmacılar cihad’ın batı dillerine genellikle holy war olarak tercüme edilmesini yanıltıcı bulur ve cihad’ın büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrıldığını belirterek büyük cihad’ın herhangi bir kötülüğe veya arzuya (nefis) karşı savaş; küçük cihadın da İslam’ın ya da İslam ülkesinin veya toplumunun saldırıya karşı savunulması şeklindeki tanımlarına yer verir. Bunun da sadece silahla değil kalem ya da dil ile savunma şeklinde olabileceği bilgisini de kaydeder.</p>
<p><strong>Savaşanlar dışındaki bütün canlı ve cansız varlıkların dokunulmazlığı</strong></p>
<p>Ayrıca John Bowker isabetli bir şekilde savunmanın da silahlı bir çatışmayı gerektirmesi halinde katı kuralların konduğunu ve bunun da sadece savunma amaçlı olabileceğini kaydeder. Peşinden de Hz. Peygamber’in savaşanlar dışındaki bütün canlı ve cansız varlıkların dokunulmazlığını ifade eden hadisine yer verir. Dinde zorlama yoktur ayetinden (Bakara, 2/256) dolayı cihadın, asla diğer insanların dinini değiştirmeyi amaçlamadığını vurgular ve bir Müslümanın bu kuralları görmezlikten gelmesinin hesap gününde cevap vermesi gereken bir günah olacağı inancına atıfta bulunur.(4)</p>
<p><strong>Emile Dermenghem</strong></p>
<p>Bir başka batılı yazar Emile Dermenghem de cihâd’ın insanları kılıçla tehdit ederek dine davet etmek anlamına gelmediğini özellikle vurgular ve Kur’ân’ın dinde zorlamayı yasaklayan açık hükmünün (Bakara, 2/256) böyle bir anlayışa izin vermediğinin altını çizer. Yine aynı yazar Kur’ân’ın ilk olarak hücum etmemeyi ve hiçbir zaman itidalden ayrılmamayı emrettiğini hatırlatır.(5)</p>
<p>Gerçekten de İslam alimleri başlangıçtan itibaren cihâd’ın kime karşı ve hangi araçlarla yapılacağı üzerinde geniş biçimde durmuşlardır. Bu konular etrafında gelişen fikirler cihadı anlamaya da yardımcı olmaktadır. İlk dönemlerde Kur’ân ve Hadislerde ifadesini bulan cihâd emrini anlama çabalarında ona sözlük manasından bağımsız olmayan anlamlar yüklendiği ve bu çerçevede çeşitli ayrımlara gidildiği dikkati çekmektedir. Hatta bu tür yaklaşımlar bizzat Hz. Peygamber’in hadislerinde yer almaktadır. Mesela O, hadislerinde, nefisle mücahedeyi; (6) zalim idareciye karşı hakkı haykırmayı, (7) farzların ifasını; (8) anne-babaya bakmayı; (9) hacc-ı mebruru 10 cihad olarak isimlendirmiştir.</p>
<p>İlk dönem müfessirlerinden ve Kur’ân-ı Kerim üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Mukâtil b. Süleyman (ö.150/767) birden fazla anlama gelen kelimelerin Kur’ân’da hangi manalarda kullanıldığını inceleyen el-Eşbâh ve’n-nezâir adlı meşhur eserinde cihâd kelimesini de tetkik etmiş ve üç anlamı üzerinde durmuştur:</p>
<p><strong>1-Sözle cihâd.</strong> &#8220;Bu Kur’ân’la büyük bir cihâd aç&#8221;;(11) &#8220;Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı (söz ile) cihat et&#8221; (12) ayetlerinde emredilen sözle cihâddır.</p>
<p><strong>2-Silahla savaşmak şeklinde cihâd:</strong> “…Mücâhidleri oturanlardan çok daha büyük ecirle üstün kılmıştır”(13) ayetinde bahsedilen cihâd bu kısma girer.</p>
<p><strong>3-Eylem boyutuyla cihâd:</strong> “Kim cihad ederse kendisi için cihad etmiş olur.”(14) Yani kim salih amel işlerse kendisi için işlemiş olur, onun karşılığı kendisine ödenir demektir. “Bizim yolumuzda cihad edenler…”(15)Yani bizim için hayırlı amellerde bulunanlar.. anlamına gelmektedir.“Allâh uğrunda, O’na yaraşır biçimde cihâd edin. O, sizi seçti”(16)ayetinin anlamı Allâh’ın rızasını kazandıracak biçimde ona yaraşır şekilde amel edin demektir.(17)</p>
<p>İlk dönemlerden itibaren cihadın büyük ve küçük ayırımı oldukça yaygınlık kazanmıştır. İslami literatürde nefisle cihadın açık düşmanla cihâddan daha büyük ve daha çetin olduğuna da özellikle vurgu yapılmıştır.(18) Bu ayırım da Beyhakî’nin (ö.458/1065) eserine aldığı bir rivayete dayanır. Bir savaştan dönen askerlere Hz. Peygamber’in küçük savaşı bitirip büyük savaşa geldiklerini söylemesi üzerine kendisine büyük savaşın ne olduğu sorulmuş O da: “Kulun nefsi ile cihadıdır” buyurmuştur.19 Bu hadis her ne kadar daha mevsuk kabul edilen eserlerde zikredilmiyor ve isnadı da zayıf bulunuyor ise de hadisin Kur’ân ve sünnetle uyumundan dolayı ulema ona önem vermiş ve dikkate almıştır. Söz gelimi şu ayet bu hadisle bağlantılı olarak ele alınmıştır:(20) Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise cennet yegane barınaktır.”(21) Bu sebeple hadis, bir çok eserde geçmekte ve nefisle cihadın açık düşmanla savaştan daha önemli ve büyük olduğuna dayanak yapılmaktadır.</p>
<p>Süfyân es-Sevri: “Senin gerçek düşmanın öldürdüğünde ecir aldığın dış düşmanın değildir. Geçek düşmanın içindeki nefsindir.</p>
<p>Mesela Süfyân es-Sevrî’nin (ö.161/777) şöyle dediği nakledilmektedir: “Senin gerçek düşmanın öldürdüğünde ecir aldığın dış düşmanın değildir. Geçek düşmanın içindeki nefsindir. Düşmanınla savaştığından daha çok onunla savaş.”(22) İbrahim b. Edhem (ö.161/777) de: “Cihadın en çetini nefsin arzularına karşı olanıdır” (23) demektedir. İlk dönem müfessirlerinden Ebu Süleyman ed-Dârânî (ö. 215/830) de Ankebût suresinin 69. ayetiyle ilgili olarak cihadın sadece kâfirlerle savaş anlamına gelmediğini bundan başka Allâh’ın dinine yardım, ilahî gerçekleri ters yüz edenlerle ilmi mücadele (er-redd ‘ale’l-mubtilîn), zalimleri zaptu rapt altına alma/kontrol (kam‘u’z-zâlimîn), iyiliği hakim kılma kötülüğü engelleme yolunda çaba, Allâh’a itaat hususunda nefisle mücahede anlamlarına vurgu yapar ve nefisle mücadeleyi en büyük cihâd olarak nitelendirir.(24)</p>
<p>Hanefi fukahasından Debûsî (ö.430/1039) de en faziletli cihadın nefisle mücahede olduğunu anlatır ve bu anlayışın delillerine yer vererek geniş bir şekilde tahlilde bulunur.(25)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn Battâl (ö.449/1057) da cihad’ın iki kısmından bahseder:</p>
<p><strong>1</strong>-Açık düşmanla cihâd. Bu zarar veren kâfirlere karşı cihaddır.</p>
<p><strong>2-</strong>Gizli (bâtınî) düşman. Bu da nefis ve hevâ’ya karşı cihaddır. Bu ikisine karşı cihad ise cihâdların en büyüğüdür.(26) İbn Receb el-Hanbelî (ö.795/1393) de bu ayırıma katılır.(27)</p>
<p>“Asıl mücâhid Allah yolunda nefsiyle cihâd edendir”</p>
<p>Esasen nefisle cihâd’ın önemli görülmesi Kur’ân-ı Kerîm’in nefsin saptırıcı özelliğine dikkat çekmesi (28) ve Hz. Peygamber’in “Asıl mücâhid Allah yolunda nefsiyle cihâd edendir” şeklindeki hadisine dayanır.(29) Abdullah b. Ömer de kendisine sorulan cihâd ile ilgili bir soruya: “Önce nefsinden başla ve ona karşı cihâd et, önce nefsinden başla ve ona karşı savaş” şeklinde cevap vermiştir.(30) Hz. Ali de sizin cihadlar içinde ilk olarak hoş karşılamayacağınız/ciddiye almayacağınız nefislerinize karşı olan cihadınız diyerek uyarıda bulunmuştur.(31) İbrahim b. Ebî ‘Able de savaştan dönen bir grup mücahide küçük savaştan büyük savaşa döndünüz; peki büyük cihâd için neler yaptınız? diye hitap edince onlar: Büyük cihâd nedir? diye sormuşlar, İbrahim b. Ebî ‘Able de: “Kalbin cihâdıdır” diye cevap vermiştir.(32) Hz. Ebu Bekir de kendinden sonra hilafete aday olması için öneride bulunduğu Hz. Ömer’e öncelikle nefsiyle cihat etmesini tavsiye etmiştir.(33)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kur’ân lugatı müellifi Râgıb el-Isfahânî (ö.502/1108) daha sonra bir çok alim tarafından da benimsenen tasnifinde Allah yolunda cihâd için üç düşman belirlemiştir. Bunlar:</p>
<p><strong>1-</strong>Açık düşman</p>
<p><strong>2</strong>-Şeytan</p>
<p><strong>3-</strong>Nefis’tir. (34)</p>
<p>Birinci sırada yer alan açık düşmanın saldırı halinde olan açıkça düşmanlığını ilan etmiş bulunan insanlar olduğu aşikârdır. Buna karşı savunma meşrudur ve bu evrensel bir kuraldır. İkinci ve üçüncü durumda yer alan şeytan ve nefis ise insanın sinsi düşmanıdır ve insanlardan oluşan açık düşmandan daha tehlikelidir. Kur’ân-ı Kerim şeytan’ın Allâh’ın rahmetinden kovulduktan sonra insanları saptırmak için mühlet istediğini Allâh’ın da kendisine izin verdiğini,(35) onu da apaçık düşman ilan ettiğini (36) belirtir. Nefsin de sürekli bir biçimde kötülüğü emrettiğine dikkat çeker.(37) Şeytan ve nefis iç ve gizli düşman kategorisinde birleşirler. Kur’ân-ı Kerim iç düşmanla ilgili cihâd sürecini ve nihai hedefine işaret eder. Buna göre emmâre denilen sürekli kötüye çeken nefisle mücadenin sonucunda nefis kendisini kınayan, eleştiren bir konuma gelir (levvâme).(38) Bunun bir adım sonrasında da geçici bayağı zevklerden kurtularak huzura erer ve böylece mutmainne derecesine çıkar.(39) Nihayetinde de Allâh’ın takdirine razı olur (râdıye) ve bunun peşinden de her mü’minin birinci önceliği olan Allah’ın rızasına kavuşarak (mardıyye) ebedi mutluluğu yakalar.(40)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ünlü müfessir Fahreddin er-Râzî (ö.606/1209) ise kendilerine karşı cihâd yapılacak düşmanları üç kısımda ele alır ve onlarla mücadele yollarına yer verir:</p>
<p><strong>1-</strong>Kendisi ile nefsi arasında cihâd. Bu bayağı zevklerden ve isteklerden mahrum etmek suretiyle nefse hükmetmektir.</p>
<p><strong>2-</strong>Kendisiyle diğer insanlar arasında cihâd. Bu insanlardan beklentilerini kesmek, onlara şefkat ve merhametle yaklaşmaktır.</p>
<p><strong>3-</strong>Kendisi ile dünya arasında cihâd. Bu da dünyayı ahireti için bir azık edinmektir.(41)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Meşhur dilcilerden Fîrûzâbâdî (ö.817/1414) de Kur’ân-ı Kerîm’de cihâd edilmesi gereken beş düşmandan bahsedildiğini belirtir ve bunları şu şekilde kategorize eder:</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; Kâfirler ve münafıklarla burhan ve huccet’le (açık kanıt ve kesin delillerle tartışarak) mücadele: “Kâfirler ve iki yüzlülerle cihad/mücadele et”(42) ayetleri ile “Kâfirlere boyun eğme ve bu Kur&#8217;ân ile onlara karşı büyük cihâd et”(43) ayeti bu konunun delilidir.</p>
<p><strong>2</strong>-Doğru yoldan sapmış olanlarla (ehlü’d-dalâle) kılıç ve savaşma yoluyla cihâd: “…Mücâhidleri oturanlardan çok daha büyük ecirle üstün kılmıştır”(44) ayeti ile “Hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar Allahın rahmetini umabilirler. Allah hakkıyla yarlıgayıcı, cidden esirgeyicidir”(45) ayeti bu konunun delilidir.(46)</p>
<p><strong>3</strong>-Nefisle mücahede: “Kim cihâd ederse ancak kendi yararına cihâd eder. Allah, âlemlerden zengindir. (Kimsenin cihadına muhtaç değildir. İnsanların cihâd ve ibadetleri kendi menfaatleri içindir)”(47) ayeti bunu öngörür.</p>
<p><strong>4</strong>-Hidayet yolunda şeytana muhalefet etmek suretiyle onunlamücahede: “Ama bizim uğrumuzda cihâd edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah, iyilik edenlerle beraberdir”(48)ayetinden bu anlam çıkmaktadır.</p>
<p><strong>5-</strong>Allâh’a yaklaşma ve O’nun lütfuna mazhar olma amacıyla kalple mücahede: “Allâh uğrunda, O’na yaraşır biçimde cihâd edin. O, sizi seçti”(49) ayetinden bu sonuç çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fîrûzâbâdî bu kategorik ayırımdan sonra gerçekte mücâhede’nin üç grupta ele alınması gerektiğini söyler ve Râgıb el-Isfahânî’nin şu tasnifine katılır:</p>
<p><strong>1-</strong>Açık düşmanla cihad</p>
<p><strong>2-</strong>Şeytanla cihad</p>
<p><strong>3-</strong>Nefisle cihad.(50)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Temel insani değerlerin zarar görmesi</strong></p>
<p>Nefisle mücadelenin açık düşmanla savaştan daha büyük cihâd olarak kabul edilmesi bir başka ifadeyle iç düşmanla savaşın dış düşmanla savaştan daha önemli görülmesinin iki temel sebebi olabilir. Birincisi nefsine yenik düşmüş olan insanların sahip oldukları gücü her an başta kendisi olmak üzere çevre ve toplum aleyhine kullanabilecek bir potansiyele sahip olması. İkincisi de herhangi bir nedenle savaş çıkması durumunda nefsine yenik düşmüş olan bir insanın savaş esnasında savaş ahlakına riayet etmesinin düşünülemeyecek olmasıdır.</p>
<p>Her iki durumda da temel insani değerlerin zarar görmesi kaçınılmazdır. Çünkü böyle bir insan artık benliğini kaybetmektedir. Bu sebeple bazı alimler özellikle İslâm’ın ilk yıllarında savaşa izin verilmemesinin sebeplerinden birisi olarak insanların eğitilmeleri ve nefis terbiyesine kavuşturulması olarak zikrederler. Çünkü Arap kabileleri dört ay dışında hiçbir insani değer tanımadan intikam, şovenizm, dünya menfaati gibi sebeplerle savaşı bir yaşam biçimi haline getirmişlerdi. Onların bu alışkanlıklarının özellikle tedavi edilmesiicap ediyordu. Bu bağlamda gönüllerdeki cahiliye hisleri silinip, kin ve nefret ateşi söndürülüp onun yerine en yüce insani duyguların yerleşmesi lazımdı ki bu bir süreci gerektiriyordu. Aksi takdirde eski alışkanlıkları tekrar nüksedebilir ve bundan da insanlık zarar görebilirdi.</p>
<p>“Ben affetmekle emrolundum, onun için kimseyle vuruşmayın”</p>
<p>“Yâ Resulullah biz müşrik iken daha başımız dik ve kimseye boyun eğmeden yaşardık, Müslüman olduk boynumuz büküldü, niçin savaşmıyoruz?” diyen Abdurrahman b. Avf ve arkadaşlarına Hz. Peygamber: “Ben affetmekle emrolundum, onun için kimseyle vuruşmayın” buyurmuştur (51) ki gerçekten bu büyük bir erdem ve önemli bir eğitim hamlesidir. Bu sebeple hemen işin başında savaşı isteyenlere ve savaşmaya izin verilmemesini bir aşağılanma kabul edenlere Allah Teâlâ’nın öncelikle namaz ve zekatla bu duyguları kazanarak derûnî anlamda bir arınmanın temini için (52) ikazda bulunması (53) İslam’da şiddetin tasvip edilmediğinin bir ifadesi olarak önemli bir örnektir.(54)</p>
<p>Gerçekten bütün saldırılara rağmen savaşmaya belli bir dönemden sonra izin verilmesi sadece Müslümanların güçsüz olmalarıyla izah edilemez. Özellikle savaşçıların belli bir eğitim sürecinden geçirilmesi şiddetin meşruiyeti ve ölçüsü ile ilgili de ip uçları vermesi noktasında ilginçtir. Konunun bir başka boyutu da az önce söylendiği gibi savaş ahlakı ile ilgilidir. İnsanlara belli bir eğitim düzeyi kazandırmamış ve ahlaki kontrol mekanizmalarını etkinleştirememiş olsaydı -az ileride değinileceği üzere- Hz. Peygamber’in çevre de dahil olmak üzere savaşmayan hedef alınamaz şeklinde vazettiği temel ilkenin sonucu olarak muharebe esnasında sadece silahlı askerlerin muhatap alınmasını öngören talebinin yerine getirilmesi oldukça zorlaşabilirdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Savaş insanı azgın bir hayvandan daha yıkıcı hale getirebilir</strong></p>
<p>Çünkü savaş öfke duygusunun yoğun yaşandığı bir ortamı ifade eder. Bu duygunun terbiye edilmemesi insanı azgın bir hayvandan daha yıkıcı hale getirir. Az ileride değinileceği üzere Uhud savaşı sonrası müşriklerin yaptıklarından çok etkilenen Müslümanlar intikam hisleriyle dolunca Nahl suresinin 126-127. ayetiyle uyarılmışlardır. Bu da gösteriyor ki nefis eğitimi uzun bir süreç olarak devam etmektedir. Bütün bu sebeplere binaen bazı alimlerin cihadın meşru kılınmasının hikmetini, eksiklikleri bulunanların bu eksikliklerinin giderilip kemale erdirilmeleri ve onların ortaya çıkaracağı kargaşa/bozgunculuk (fesâd) ile taşkınlık ve kışkırtmalara engel olmak şeklinde belirlemeleri oldukça çarpıcıdır.(55)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihadın bütün kategorilerinde saldırı halinde bir düşman söz konusudur</strong></p>
<p>Ortak bir görüş olarak şunu ifade etmek gerekir ki İslâm alimlerinin öngörmüş olduğu cihadın bütün kategorilerinde saldırı halinde bir düşman söz konusudur ve buna uygun araçlar, yöntemler belirlenmiştir. Cihâd’ın da saldırı halindeki bu düşmanların gücünü kırmayı amaçladığı dikkati çeken önemli hususlardan birisidir. Bu sebeple bazı dilcilerin cihadın tanımını:  استفراغ الوسع في مدافعة العدو “Cihâd veya mücahede düşmana karşı müdafaada (düşmanı geri püskürtmede) bütün gücü sarf etmektir” şeklinde yapmaları anlamlıdır.(56)</p>
<p>Sonuç olarak Râgıb el-Isfahânî’nin cihadı üç düşmana karşı yapılan mücadele olarak bölümlemesi bunun da kabul görmesi Kur’ân-ı Kerîm’in ve hadislerin ruhuna uygun gözükmektedir. Çünkü mücadele, Allah yolunda kalmak isteyenlerle Allah yolundan döndürmek isteyenler arasında geçmektedir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim ve Hadislerde özellikle el-cihâd fî sebîlillâh ile es-saddü ‘an sebîlillâh ifadelerinin (57) kullanılmış olması bu açıdan anlamlı ve oldukça açıklayıcıdır. el-Cihâd fî sebîlillâh Allâh yolunda çaba sarfetmek, es-saddü ‘an sebîlillâh de Allah yolundan vazgeçirmek demektir. Nitekim Kur’ân müşriklerin Allah yolundan vazgeçirme çabalarına işaret ettikten sonra güçleri yetmiş olsa Müslümanları dinlerinden döndürünceye kadar savaşmaya devam edeceklerini haber vermektedir.(58) Bunun sebebi de İslâm’ın gelişidir. İslam’ın gelişi karşı tarafın tuğyan ve küfrünü arttırmış, (59) bu da onların kin ve düşmanlıklarına, saldırılarına hız kazandırmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah yolundan döndürmeye karşı Allah yolunda savaşmaya izin verilmişti</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’in ısrarla üzerinde durduğu üzere Müslümanlara Allah yolundan dönmeleri ve dinlerinden vazgeçmeleri için her türlü eziyet ve baskı reva görülmüş buna karşılık başlangıçta Müslümanlara bir çok güçlük içinde Allah yolunda hicret yolu görünmüştü. (60) Habeşistan ve Medîne’ye yapılan hicretler bu sıkıntılı durumun çıkış yolu idi. Müşriklerin buralarda da onların peşini bırakmadıkları çok iyi bilinmektedir. Daha sonra Allah yolundan vazgeçirme faaliyetleri ve bu yoldan döndürme çalışmaları hız kesmeyince hatta daha da şiddetlenince Allah yolundan döndürmeye karşı Allah yolunda savaşmaya izin verilmişti. Bu mücadele açık düşmanlarla yapılan savaştı. Mücadelenin bir de mali boyutu vardı. Onlar mallarını Allah yolundan vazgeçirmek için harcıyorlardı. Müslümanlardan da aynı şekilde mallarını Allah yolunda harcayarak mücadele etmeleri istenmiştir.(61) Allah yolundan alıkoyan ve vazgeçirmeye çalışan diğer iki düşman da şeytan ve nefistir. Şeytan Allah yolundan vazgeçirmek ve döndürmek için bir takım şeyleri süslü gösterir ve Allah yolundan saptırır.(62) Ancak o ihlaslı kullara zarar veremeyecektir.(63) O halde şeytanla cihâd, Allâh’a samimi bir teslimiyetle başarıya ulaşabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Nefis ve şeytan ile cihadın/mücadelenin dış düşmana göre daha önemli olmasının bir nedeni</strong></p>
<p>Tam bu noktada nefis ve şeytan ile cihadın/mücadelenin dış düşmana göre daha önemli olmasının bir sırrı daha ortaya çıkmaktadır. Çünkü insanı yönlendiren iç dünyasıdır. Allah yolundan vazgeçirebilmek için dış baskının dolayısıyla dış düşmanın bir etkisi yoktur. Çünkü dış baskı ile insanın kalbine hakim olmak imkansızdır. Bu mücadele sırasında ölüm hali de şehitlikle taçlanmakta, kişi ebedi saadete ermektedir.Bu sebeple dış düşmandan her zaman korunma imkanı vardır. İç düşman ise müslüman ile içeriden mücadele etmekte ve onu dininden çevirmek için daha etkili olmaktadır. İnsan için bu alemde en büyük değerin iman olduğu dikkate alınırsa nefisle savaşın dış düşmanla savaştan niçin daha önemli olduğu ortaya çıkar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tağut</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerim, burada cihâd açısından çok ince bir noktaya daha vurgu yaparak iki yolda mücadeleyi karşılaştırır ki cihadı açıklayıcı olması bakımından son derece dikkate değer bir husus olarak göze çarpmaktadır. Mü’minler Allah yolunda savaşırlarken (64) kâfirler tâgût yolunda savaşmaktadırlar.(65) Kur’ân’a göre Allah insanları karanlıktan aydınlığa çıkarırken tâgût aydınlıktan karanlığa çıkarmaktadır.(66) Müfessirlere göre birinci ayette tâgût’tan maksat şeytan iken, ikincisinde Ka‘b b. Eşref’in (ö.3/624) sembolize ettiği (67) şeytanca zihniyete sahip (68) inatçı, zorba, despot, zalim, kural tanımayan, gücünü biraz da mistik, ilahî ya da kehanet, sihir gibi olağanüstü özelliklerinden aldığı intibaı veren bir yapıya sahip olan kişilerdir.(69) Ka‘b b. Eşref’in kişiliği konuyu aydınlatmaktadır. Bu zat, bazı müşriklerin ve diğer bazı gayr-ı Müslim unsurların taparcasına bağlılık hissettikleri bir kişiydi. Bedir savaşından sonra Mekke’ye giderek müşrikleri, şiirleriyle Müslümanlara karşı tahrik etmiş, intikam duygularını körüklemiş, onları cesaretlendirmiş, yine onları servetiyle desteklemiş, Hz. Peygamberi ve Müslümanları şiirleriyle hicvetmiş, bunlarla da yetinmeyerek kırk kadar adamıyla Müslümanlara karşı savaşmak üzere Mekkelilerle anlaşmıştı. (70) Onun bu saldırıları karşısında Hz. Peygamber öldürülmesini istemiş ve kendisi katledilmiştir. Bu tür insanlar azgınlık ve taşkınlık yapmaları, hak tanımamaları ve her türlü entrikaya başvurarak saldırganlıklarıyla şeytanla birleşmektedirler. Aynı kökten gelen tâgî kelimesi de engellere bakmaksızın ve özellikle de dini ve ahlakî mülahazaları çiğneyerek yoluna devam eden, kendisini hiçbir şeyin durdurmasına izin vermeyen ve kendi gücüne güveni sınırsız olan kişi demektir.(71)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Söz, silah ve amel</strong></p>
<p>Nefis de insanı Allah yolundan saptırır ve Allah yolundan sapanlara ise şiddetli azap vardır.72 O zaman nefsi arzuladığı şeylerden mahrum etmek kurtuluşa götürecek ve azaptan kurtaracak yoldur.73 Nefsi kötü arzulardan menetmek ise onunla cihaddır. Görüldüğü üzere Müslümanı Allah yolundan döndürmeye çalışan üç düşman vardır ve bunlara karşı uygun araçlarla savunmada bulunmak Allah yolunda cihaddır. İlk müfessirlerden Mukâtil b. Süleyman’a göre ise bu araçlar, az önce geçtiği üzere söz, silah ve ameldir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>III- Cihâd Hasen li-Gayrihî’dir</strong></p>
<p>Hanefi usulcüler, emirleri özü itibariyle yani bizzat kendisindeki bir manadan dolayı güzel (hasen bi-nefsih) ve bir başka sebeple güzel (hasen ligayrih)olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Bunların da kendi içinde kategorileri vardır. Ancak bunlar doğrudan konumuzu ilgilendirmediği için üzerinde durulmayacak ve cihâd’ın bu kategoriler arasındaki yeri ve nasıl bir zihniyeti yansıttığı tespite çalışılmakla yetinilecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihâd, doğrudan doğruya özü itibariyle değil bir başka manadan dolayı güzeldir</strong></p>
<p>Bu alimlere göre cihâd, doğrudan doğruya özü itibariyle değil bir başka manadan dolayı güzeldir. Bunun pratikteki sonucu onu güzel kılan mana ortadan kalktığında kendisinin de kalkmış olmasıdır. Bunu şöyle bir örnekle daha açık hale getirmek mümkündür. Cuma namazı için koşmak/çaba sarf etmek (sa‘y) özü itibariyle/bizatihi değil Cuma namazına vasıta olmasından dolayı güzeldir. Seferde olmak gibi Cuma namazının farz olma hükmü ortadan kalktığında sa‘y hükmü de kalkar. Keza suçun bulunmadığında cezanın bulunmaması da örnek olarak zikredilebilir. Cihad da kafirlerin şerrini defetmenin ve hak dini yüceltmenin vasıtası olduğundan güzeldir. Eğer ortada düşmanlık yoksa cihadı gerekli kılan bir sebep de yoktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hanefi usulcüler ortak bir dille cihadın özü itibariyle güzel sayılamayacağını söylerler</strong></p>
<p>Hanefi usulcüler ortak bir dille cihadın özü itibariyle güzel sayılamayacağını şu ifadeyle izah ederler: “Cihâd bizatihi güzel olduğu için emrolunmuş değildir. Çünkü cihad Allâh’ın kullarına azap/acı çektirmeyi ve köylerin-kentlerin tahribini beraberinde getirmektedir. Bunda ise bir güzellik sözkonusu olamaz.</p>
<p>“Âdemoğlu Allah’ın şaheser yapıtıdır. Allah’ın diktiği bu yapıtı yıkan ise melûndur”</p>
<p>Hz. Peygamber’in “Âdemoğlu Allah’ın şaheser yapıtıdır. Allah’ın diktiği bu yapıtı yıkan ise mel‘ûndur” şeklindeki hadisi(74) ortadayken ” cihadın güzel olduğu nasıl söylenebilir ki!” (75) Bu ifadeler Müslümanların cihadın savaş boyutunu merkeze alarak dünyayı şekillendirmek istedikleri yönündeki bir takım iddialara gerçekçi bir cevap olarak oldukça önemlidir. Hatta zikri geçen hadis mevsuk hadis eserlerinde yer almasa bile hakim zihniyeti yansıtması açısından oldukça değerlidir. Bunun yanında Hanefi usulcüler cihadın sebeplerinden birisi olarak kâfirin küfrünü de zikrederler. Mesela Abdülaziz el-Buhârî (ö.730/1330) şöyle der: “Cihâd ancak kâfirin küfrü sayesinde güzel olmuştur. Çünkü kâfir Allâh’a ve Müslümanlara düşman olmuştur.</p>
<p>Bundan dolayı kâfirleri yok etmek, hak dini güçlendirmek ve yüceltmek için cihad meşru kılınmıştır.”(76) Buradaki ifadelerden de açıkça anlaşılacağı üzere sadece kâfir olma daha açık bir ifadeyle Müslüman olmama savaşın sebebi olarak zikredilmemiştir. Burada küfrün zikredilmesinin sebebi İslam’ın geldiği andan itibaren küfrün, Müslümanlara karşı düşmanlığın ayrılmaz bir parçası ve saldırının itici gücü olmasıdır. Mesela Hristiyan dünyası ilk dönemlerden itibaren kendi dışındakileri İslam geldikten sonra da Müslümanları heretik/sapkın kabul ederek kendi hak dinlerine! döndürünceye kadar savaşılması gereken unsurlar olarak görmüşler veHristiyan olmamayı savaşın sebebi saymışlardır. Az ileride cihadın en fazla üzerinde durulan savaş boyutu ele alınırken savaşın sebepleri üzerinde durulacaktır.</p>
<p>Kafiri öldürme, müslüman olmaları her zaman imkan dahilinde bulunan ömürlerinden mahrum etme bir başka ifadeyle İslama girme şanslarını ortadan kaldırma demektir</p>
<p>Burada kesin olarak şunu da belirtmek gerekir ki bilinçli bir Müslüman açısından savaş çıkarmak ve bu esnada Müslüman olmayan birçok insanı öldürmek onları, Müslüman olmaları her zaman imkan dahilinde bulunan ömürlerinden mahrum etme bir başka ifadeyle İslama girme şanslarını ortadan kaldırma anlamı taşıması açısından da tasvibe şayan bir şey değildir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>IV- Cihâd Bir Din Savaşı Değildir </strong>
</p>
<p>Özellikle batılı müelliflerde cihadın bir din savaşı olduğu fikri hakimdir. Mesela Henri Masse, ‘savaş, insanları hakiki imana getirmek maksadıyla başlamışsa adaletli kabul edilirdi’ (77) şeklinde bir iddiada bulunmaktadır. Bu tür iddiaların arka planında Roma hukukundan (bellum justum) uyarlanan Hristiyanlıktaki haklı/adil savaş (just war) anlayışı ile Yahudilikteki kutsal savaş inancının etkisi görülmektedir. Nitekim Macid Hadduri de aynı bakış açısıyla İslâm’ın cihâd vecibesiyle haklı savaş anlayışını özdeşleştirmektedir.(78) Ayrıca Hadduri İslam’ın, savaşı Müslüman olmayanlara karşı kesintisiz surette ilan edilmiş olarak tasarlayıp kutsal savaşa dönüştürdüğünü de iddia ederken aynı arka plandan yola çıkmaktadır.(79)</p>
<p><strong>Tevbe suresinin 6. ayetinden farklı dinden olmanın savaşın sebebi olmadığı açık bir biçimde anlaşılmaktadır</strong></p>
<p>Önce şunu belirtmek gerekir ki Kur’ân-ı Kerîm’in Tevbe suresinin 6. ayetinden farklı dinden olmanın savaşın sebebi olmadığı açık bir biçimde anlaşılmaktadır. İslam nezdinde şirk en büyük haksızlık (80) ve affı olmayan en büyük günah kabul edildiği halde (81) bir Müslümandan himaye isteyen müşrike bunun sağlanması ve Müslüman olmaması halinde kendisini güvenlik içinde hissedeceği bir yere ulaştırılması istenmektedir. Üstelik ayetin öncesi ve sonrası bu talebin savaş halinde iken bile gelmiş olsa hükmün bu olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>Dini sebebiyle Müslümanla savaşmayan gayr-ı Müslimlerle iyi ilişkiler içinde bulunma yasaklanmamıştır</strong></p>
<p>Yine Mümtahine suresinin 8 ve 9. ayetlerinde açık bir biçimde dini sebebiyle Müslümanla savaşmayan gayr-ı Müslimlerle iyi ilişkiler içinde bulunmanın yasaklanmadığı açıklanmaktadır. Cihâd’ın bir din savaşı olmadığının ve insanların farklı inançlardan olmasının savaş sebebi ya da öldürülmeleri için bir gerekçe olamayacağının en tipik örneklerinden birisi de şudur. Hz. Peygamber Bedir’de müşrikler saldırıya başlayacağında arkadaşlarını uyararak, saldırı halindeki müşrikler içinde kendi istekleri dışında çevresindekilerin baskısıyla savaşmaya gelenler olduğunu, içlerinde kendilerine iyiliği dokunanların bulunduğunu mümkün olduğu ölçüde bunların korunması yönünde askerlerine talimat vermiştir.(82) Eğer şirk koşmak bir öldürme sebebi olsaydı Hz. Peygamber imkan eline geçmişken elbette bunları yapardı. Keza esirlere iyi muamele edilmesi emri de (83) bu tezi güçlendirmektedir. Ayrıca zimmî hukuku cihadın bir din savaşı olmadığını göstermeye kafidir.</p>
<p><strong>Eğer onlar dinlerinden dönünceye kadar savaş söz konusu olsaydı İslam toplumunda gayr-ı Müslimler barınabilir miydi?!</strong></p>
<p>Eğer onlar dinlerinden dönünceye kadar savaş yani cihad söz konusuolsaydı İslam toplumunda gayr-ı Müslimler barınabilir miydi?! Bundan başka Kur’ân-ı Kerim çok açık bir biçimde dinde zorlamayı yasaklamış, (84) ısrarlı bir şekilde Peygamber’in insanlar üzerinde bir zorba olmadığını, (85) öğüt verici, (86) müjdeleyici (beşir) ve korkutucu (nezir)  (87) gibi niteliklerini sayarak görevinin sadece irşâd, tebliğ, ilahi mesajı insanlara ulaştırma ve davet olduğunu, insanların kabul edip etmeme şeklindeki tercihlerine göre karşılıklarını göreceklerini söylemiştir.(88) Hatta Kur’ân bu konuda ısrar edilmesini de hoş görmemiştir.(89)</p>
<p>Esasen bu bütün peygamberlerin ortak tutumudur.(90) Çünkü onun getirdiği değerler diğerlerine göre kör ile gören,(91) sağır ile işiten,(92) karanlık ile aydınlık,(93) diri ile ölü,(94) eğrilik ile doğruluk (95) arasındaki fark kadar açık ve dikkat çekici, karanlıkları aydınlatan ışık (96) kadar parlaktır. İnsana da bütün bunları görebilecek basiretler (idrak kabiliyetleri) verilmiştir.(97) İşte Peygambere düşen görev sadece bu kadar açık hakikatlere işaret ederek insanları davet etmektir. Hatta Kur’ân-ı Kerim Hz. Peygamber’in insanların hidayete gelmesi noktasında gösterdiği olağanüstü çaba karşısında onların yüz çevirmesi karşısında üzülmesine uyarıda bulunur ve vazifesinin sadece tebliğ ve davet olduğuna işaret eder: “Herhalde sen, inanmıyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin! Dilesek onların üzerine gökten bir mucize indiririz de boyunları ona eğilir (inanırlar). Rahmân’dan onlara hiçbir yeni Zikir (uyarı) gelmez ki, mutlaka ondan yüz çevirici olmasınlar.”(98) Kur’ân-ı Kerim davet vazifesinin hangi metotla yapılacağını da anlatır: “Resulüm! Sen rabbinin yoluna &#8220;hikmet&#8221; ve &#8220;güzel öğüt’le çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve o hidayete erenleri de çok iyi bilir.”(99)</p>
<p><strong>Allah Hz. Mûsâ’ya Firavuna gidip ilahi mesajı ulaştırmasını ve yumuşak söz söylemesini emretmiştir</strong></p>
<p>Buna göre davet, araştırıcı delil isteyen ve ilimde belli bir seviyeye gelmiş olan alimle “ilim ve akılla gerçeği bulma”, “gerçeği açıklayan, şüpheyi gideren delil”, “sahih ve muhkem söz” gibi anlamlara gelen hikmetle, (100) halka, güzel öğütle; inatçı, cedelci ve tartışmayı sevenlere de güzel ve barışçı bir üslupla tartışarak yapılmalıdır.(101) Bu noktada Kur’ân-ı Kerim oldukça dikkat çekici olan Hz. Musa ile Firavun arasındaki ilişkiyi hatırlatır. Firavun yeryüzünde ululuk taslayan ve haddi aşanlardandır.(102) Tahtını yıkacağından endişe ettiği için kızları bırakıp erkek çocukları kesecek kadar zalimdir.(103) Tanrılık iddiasında bulunacak kadar da küstahtır.(104) Bununla birlikte Allah Hz. Mûsâ’ya ona gidip ilahi mesajı ulaştırmasını ve yumuşak söz söylemesini emretmiştir.(105)</p>
<p>“İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin&#8230;”</p>
<p>İslam’ın tebliği ile ilgili bu genel esasları dışında Kur’ân-ı Kerim gayr-ı Müslimlere tebliğin nasıl olacağı hususuna da ayrıca değinir: “İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin&#8230;”(106) Ünlü müfessir Mücahid (ö.103/721) bu ayeti, onları yüce Allah&#8217;ın yoluna davet etmek ve imana gelebilecekleri ümidiyle O’nun delillerine dikkat çekmek suretiyle en güzel yolla mücadele etmek şeklinde anlamakta ve bu hususta sertlik ve kabalığa yer olmadığına işaret etmektedir. Ayette zikri geçen “zulmedenler” ifadesini de “size zulmedenler ve harb açanlar” şeklinde anlamaktadır ki (107) Saîd b. Cübeyr de bu görüştedir.(108)</p>
<p>Müfessirler buna örnek olarak da her defasında barış antlaşmalarını bozup Müslümanları arkadan vuran Nadîr ve Kureyza Yahudilerini (109) zikretmektedirler ki oldukça açıklayıcıdır.(110) Bütün bunlar cihadın bir din savaşı olmadığının açık kanıtıdır.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong><br />
2 Joseph Schacht, An Introduction to Islamic Law, Oxford 1971, s. 130-131; Bernard Lewis, “Politics and war”, The Legacy of Islam (ed. Joseph Schacht-C. E. Bosworth), Oxford 1974, s. 174-176; a.mlf., İslam’ın Siyasal Dili (trc. Fatih Taşar), Kayseri 1992, s. 111, 115; a.mlf., İslam’ın Krizi (çev. Abdullah Yılmaz), İstanbul 2003, s. 39; Ann K. S. Lambton, State and Government in Medieval Islam, Oxford 1981, s. 201; Rudolph Peters, İslam ve Sömürgecilik, Modern Zamanlarda Cihad Öğretisi (trc. Süleyman Gündüz), İstanbul 1989, s. 179-180; Henri Masse, İslam (trc. C. Cabbarov-A. Aleskerov), Bakı 1992, s. 74-75; Haddûrî, İslam Hukukunda Savaş ve Barış (trc. Fethi Gedikli), İstanbul 1999, s. 62-63; a.mlf., İslam’da Adalet Kavramı, İstanbul 1999, s. 209-210; Hans Kruse, “İslam Devletler Hukukunun Ortaya Çıkışı” (trc. Yusuf Ziya Kavakçı), İTED, IV/3-4 (1971), s. 57, 65, 66; E. Royston Pike, “Jihad”, Encyclopaedia of Religion and Religions, London 1951, s. 212; Paul E. Johnson, “Jihad”, An Encyclopedia of Religion (ed. Vergilius Ferm), New Jersey 1959, s. 396.</p>
<p>3 Sosyoloji Yazıları (trc. Taha Parla), İstanbul 1993, s. 229.</p>
<p>4 John Bowker, “Jihād”, The Oxford Dictionary of World Religions, Oxford-New York 1997, s. 501.</p>
<p>5 Hazret-i Muhammed’in Hayatı (trc. Reşat Nuri Güntekin), İstanbul 1958, s. 167-168.</p>
<p>6 Mücahid Allâh’a itaat noktasında nefsiyle mücahede edendir (Tirmizî, “Fezâilü’l-cihâd”, 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 20-22).</p>
<p>7 Cihadın en faziletlisi zalim sultana veya zalim idareciye karşı adaleti (hakkı) haykırmaktır (Ebu Dâvûd, “Melâhim”, 17; Tirmizî, “Fiten”, 13; Nesâî, “Bey‘at”, 37; İbn Mâce, “Fiten”, 20; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 19, 61; IV, 314, 315; V, 251, 256).</p>
<p>8 Hz. Peygamber kendisine tavsiyede bulunmasını isteyen Enes b. Mâlik’in annesine “Günahları terk et, bu hicretin en faziletlisidir, farzlara devam et bu cihadın en faziletlisidir” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-evsat (nşr. Mahmûd Tahhân), Riyad 1415, VII, 376, 421, nr. 6731, 6818).</p>
<p>9 Cihada katılmak için izin istemek üzere kendisine gelen birisine Hz. Peygamber: “Annen-baban sağ mı” diye sormuş “evet” cevabını alınca da “O halde sen onlara bakmak suretiyle cihâd et” buyurmuştur (Buhârî, “Cihâd”, 138, “Edeb”, 3; Müslim, “Birr”, 5; Ebu Dâvûd, “Cihâd”, 31; Nesâî, “Cihâd”, 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 165, 172, 188, 193, 197, 221).</p>
<p>10 Cihadın en faziletlisi mebrûr hacdır (Buhârî, “Hacc”, 4; “Sayd”, 26; “Cihâd”, 1; İbn Mâce, “Menâsik”, 44; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 71, 79). 11 Furkan (25), 52.</p>
<p>12 Tevbe (9), 73.</p>
<p>13 Nisâ&#8217; (4), 95.</p>
<p>14 Ankebût (29), 6.</p>
<p>15 Ankebût (29), 69.</p>
<p>16 Hacc (22), 78.</p>
<p>17 Mukâtil b. Süleyman, el-Eşbâh ve’n-nezâir (nşr. Abdullah M. Şehhâte), Kahire 1414/1994, s. 290.</p>
<p>18 Mesela bk. İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî, 1407/1986-87, XI, 338. 19 Beyhakî, ez-Zühdü’l-kebir (nşr. Âmir Ahmed Haydar), Beyrut 1408/1987, s. 165, nr. 373; Süyûtî, el-Câmi‘u’s-sagîr (Feyzü’l-Kadîr ile), Beyrut 1391/1972, IV, 511, nr. 6107.</p>
<p>20 Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, Beyrut 1391/1972, IV, 511, ayrıca bk. III, 109; Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, Kahire, ts. (İdâretü’tTıbâ‘ati’l-münîriyye), XIX, 209.</p>
<p>21 Nâzi‘ât (79), 40-41.</p>
<p>22 İbn Battâl, Şerhu’l-Câmi‘i’s-Sahîh (nşr. Ebû Temîm İbrâhîm), Riyad, ts. (Mektebetü’r-Rüşd), X, 210.</p>
<p>23 Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, Beyrut 1391/1972, IV, 511.</p>
<p>24 Kurtubî, el-Câmi‘ li-ahkâmi’l-Kur’ân (nşr. Ebu İshâk İbrahim Ettafeyyiş), Kahire 1387/1967, XIII, 364-364.</p>
<p>25 el-Emedü’l-aksâ (nşr. M. Abdülkadir Atâ), Beyrut 1405/1985, s. 37</p>
<p>26 İbn Battâl, a.g.e., X, 210.</p>
<p>27 Câmi‘u’l-‘ulûm ve’l-hikem, Kahire, ts. (Dâru’d-Da‘ve), s. 171, 172.</p>
<p>28 Sâd (38), 26.</p>
<p>29 Tirmizî, “Fezâilü’l-cihâd”, 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 20, 22. 30 İbn Receb el-Hanbelî, Câmi‘u’l-‘ulûm ve’l-hikem, Kahire, ts. (Dâru’d-Da‘ve), s. 171.</p>
<p>31 İbn Receb el-Hanbelî, a.g.e., s. 171.</p>
<p>32 İbn Receb el-Hanbelî, a.g.e., s. 171.</p>
<p>33 İbn Receb el-Hanbelî, a.g.e., s. 171-172.</p>
<p>34 Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, İstanbul 1985, s. 208.</p>
<p>35 Hicr (15), 39; Sâd (38), 82.</p>
<p>36 Bakara (2), 168, 208; En‘âm (6), 43, 142; Enfâl (8), 48; Yûsuf (12), 5; Neml (27), 34; Yâsîn (36), 60…</p>
<p>37 Yûsuf (12), 53.</p>
<p>38 Kıyâme, 75/2.</p>
<p>39 Fecr, 89/27.</p>
<p>40 Fecr, 89/28-30.</p>
<p>41 Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, Beyrut 1415/1995, XXIX, 317. 42 Tevbe (9), 73; Tahrîm (66), 9.</p>
<p>43 Furkan (25), 52.</p>
<p>44 Nisâ&#8217; (4), 95.</p>
<p>45 Bakara (2), 218.</p>
<p>46 Dalâlet&#8217;in bir çok anlamı vardır. En belirgin anlamı doğru yoldan sapmaktır. Burada kastolunan daha çok saptıktan sonra Müslümanları yolundan döndürmek için onlara karşı savaşanlardır. Nisa suresinin 167-169. ayetleri bunu anlamaya yardımcı olabilir: &#8220;Onlar ki inkâr eder ve başkalarını da Allah yolundan engellerler, işte onlar hak yoldan büsbütün sapmışlardır. İnkâr edip zulmedenleri Allah affedecek değildir&#8230;” Bu konuda yine Muhammed suresinin (47) 1. ayeti de zikredilebilir. Dalâl kelimesinin şaşırmak, unutmak, gaflette bulunmak gibi anlamları da vardır ki bu anlamları ihtiva eden bazı ayetler mevcuttur. Bu sebeple Kur&#8217;ân-ı Kerîm’de bazı peygamberler için de kullanılmıştır (Bk. Mukâtil b. Süleyman, el-Eşbâh ve’n-nezâir (nşr. Abdullah M. Şehhâte), Kahire 1414/1994, s. 297-299, &#8220;dalâl&#8221; md.; Râgıb, el-Müfredât, s. 440- 442, &#8220;dalle&#8221; md.; Fîrûzâbâdî, Besâiru zevi’t-temyîz fî latâifi’l-Kitâbi’l-‘Azîz, Kahire 1416/1996, III, 481-485, “d.l.l.” md.).</p>
<p>47 Ankebût (29), 6.</p>
<p>48 Ankebût (29), 69.</p>
<p>49 Hacc (22), 78.</p>
<p>50 Fîrûzâbâdî, Besâiru zevi’t-temyîz fî latâifi’l-Kitâbi’l-‘Azîz, Kahire 1416/1996, II, 401-403, “c.h.d.” md.</p>
<p>51 Nesâî, “Cihâd”, 1; Taberî, Câmi‘u’l-beyân, Beyrut 1420/1999, IV, 173; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘azîm (nşr. M. İbrahim el-Bennâ v.dğr.), İstanbul 1985, II, 315.</p>
<p>52 Nisâ’ (4), 77.</p>
<p>53 M. Reşîd Rıza, Tefsîru’l-Menâr, Beyrut, ts. (Dâru’l-Ma‘rife), V, 264.</p>
<p>54 bk. Cevdet Said, İslâmî Mücadelede Şiddet Sorunu (trc. H. İbrahim Kaçar), İstanbul 1995, s. 48, 111.</p>
<p>55 Münâvî, Feyzü&#8217;l-Kadîr, III, 109.</p>
<p>56 Fîrûzâbâdî, Besâiru zevi’t-temyîz fî latâifi’l-Kitâbi’l-‘Azîz, Kahire 1416/1996, II, 401-402, “c.h.d.” md.</p>
<p>57 Nisâ’ (4), 160; A‘râf (7), 45, 86; Enfâl (8), 36, 47; Tevbe (9), 34; Muhammed (47), 1, 32, 34.</p>
<p>58 Bakara (2), 217.</p>
<p>59 Maide (5), 64, 68.</p>
<p>60 Nisâ’ (4), 89, 100; Nur (24), 22.</p>
<p>61 Bakara (2), 195, 261-262; Enfâl (8), 60.</p>
<p>62 Neml (27), 24; Ankebût (29), 38; Zuhruf (43), 37.</p>
<p>63 Hicr (15), 39-40; İsrâ’ (17), 61.</p>
<p>64 Nisâ’ (4), 76; Tevbe (9), 111; Sâff (61), 4; Müzzemmil (73), 20.</p>
<p>65 Nisâ’ (4), 76.</p>
<p>66 Bakara (2), 257.</p>
<p>67 Mukâtil b. Süleymân, el-Eşbâh, s. 116; Taberî, Câmi‘u’l-beyân, IV, 172-173. 68 Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî, Kitâbü’l-‘Ayn, s. 489, “t.g.v” md.; Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 454, “t.g.y.” md.</p>
<p>69 Bakara (2), 257; Nisâ’ (4), 51, 60, 76; Maide (5), 60.</p>
<p>70 M. Ali Kapar, “Ka‘b b. Eşref”, DİA, XXIV, 3-4.</p>
<p>71 T. Izutsu, Kur’ân’da Dini ve Ahlâkî Kavramlar (trc. Selahattin Ayaz), İstanbul 2003, s. 235.</p>
<p>72 Sâd (38), 26.</p>
<p>73 Nâzi‘ât (79), 40-41.</p>
<p>74 Bu hadise muteber kaynaklarda rastlanılamamıştır.</p>
<p>75 Serahsî, el-Usûl (nşr. Ebü’l-Vefâ el-Efgânî), Haydarâbâd 1372’den ofset İstanbul 1984, I, 60-63; Pezdevî, Kenzü’l-vusûl (Keşfü’l-esrâr ile), Beyrut 1417/1997, I, 393-406; Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr, Beyrut 1417/1997, I, 393-406; Nizâmüddîn eş-Şâşî, el-Usûl (nşr. Muhamed Ekrem en-Nedvî), Beyrut 2000, s. 109-111; Sadruşşerî‘a, et-Tavdîh, Kahire, ts. (Subeyh), I, 374-378; Teftâzânî, et-Telvîh, Kahire, ts. (Subeyh), I, 374-378; İbn Emîri’l-Hâc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, Bulak 1316, II, 101-103.</p>
<p>76 Keşfü’l-esrâr, I, 404.</p>
<p>77 İslam, s. 74.</p>
<p>78 Haddûrî, İslam Hukukunda Savaş ve Barış, s. 69, a.mlf., İslam’da Adalet Kavramı, s. 209-210.</p>
<p>79 Haddûrî, İslam Hukukunda Savaş ve Barış, s. 63.</p>
<p>80 Lokman (31), 13.</p>
<p>81 bk. Wensinck, el-Mu‘cem, “ş.r.k.” md.</p>
<p>82 İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Kahire 1415/1994, II, 550.</p>
<p>83 İnsan (76), 8-9.</p>
<p>84 Bakara (2), 256; Yunus (10), 99.</p>
<p>85 Gâşiye (88), 22.</p>
<p>86 Gâşiye (88), 21.</p>
<p>87 Bakara (2), 119, 213; Nisâ’ (4), 165; Mâide (5), 19; A‘râf (7), 188; Hûd (11), 2; İsrâ’ (17), 105; Furkân (25), 56; Ahzâb (33), 45; Sebe’ (34), 28; Fâtır (35), 24.</p>
<p>88 Ali-İmran (3), 20; Maide (5), 92, 99; Ra‘d (13), 40; İbrahim (14), 52; Nahl (16), 35, 82; Kehf (18), 29; Nûr (24), 54; Ankebût (29), 18; Yâsîn (36), 17; Şûrâ (42), 48; Ahkâf (46),35; Teğabün (64), 12; Cin (72), 23; İnsan (76), 3.</p>
<p>89 Kasas (28), 56.</p>
<p>90 Nahl (16), 35; Yâsîn (36), 17.</p>
<p>91 En‘âm (6), 50.</p>
<p>92 Hûd (11), 24.</p>
<p>93 Ra‘d (13), 16.</p>
<p>94 Fâtır (35), 19-22.</p>
<p>95 Bakara (2), 256; A‘râf (7), 146-147.</p>
<p>96 Nisâ’ (4), 174; Maide (5), 15-16; İbrahim (14), 1; Hadîd (57), 9; Talâk (65), 11.</p>
<p>97 En‘âm (6), 104.</p>
<p>98 Şu‘arâ’ (26), 3-5.</p>
<p>99 Nahl (16), 125.</p>
<p>100 İlhan Kutluer, “Hikmet”, DİA, XVII, İstanbul, 1998, s. 504.</p>
<p>101 Hökelekli, a.g.e., s. 162.</p>
<p>102 Yunus (10), 83.</p>
<p>103 Bakara (2), 49; A‘râf (7), 127, 141; İbrahim (14), 6.</p>
<p>104 Nâzi‘ât (79), 24.</p>
<p>105 Tâhâ (20), 24-44.</p>
<p>106 Ankebût (29), 46.</p>
<p>107 Kurtubî, a.g.e., XIII, 350-351.</p>
<p>108 Taberî, a.g.e., X, 149.</p>
<p>109 Kurtubî, a.g.e., XIII, 350.</p>
<p>110 Bu ayetin seyf ayetiyle neshedildiği yönünde bazı görüşler bulunsa da Taberî gibi bazı müfessirler haklı olarak bu görüşe katılmamaktadırlar (bk., Câmi‘u’l-beyân, X, 150).</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-1-yazi/">Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi? 1.Yazı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cihad-siddete-referans-olabilir-mi-1-yazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Darb / Dövmek: Aileyi Kurtaran Tedbir mi? Ailede Huzuru Bozan Şiddet mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/darb-dovmek-aileyi-kurtaran-tedbir-mi-ailede-huzuru-bozan-siddet-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/darb-dovmek-aileyi-kurtaran-tedbir-mi-ailede-huzuru-bozan-siddet-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2016 12:33:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Şiddet Kategorileri]]></category>
		<category><![CDATA[Darb / Dövmek: Aileyi Kurtaran Tedbir mi? Ailede Huzuru Bozan Şiddet mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kadının Dövülmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10362</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı olaylar üzerinden ailede şiddet meselesi, yazılı ve gör­sel medyada çok sık şekilde ele alınmaya başlanmıştır. Özellikle vahşice katledilen kadınların hüzün bırakan hatıraları sebebiy­le hassasiyet arz eden bir konunun tartışılması, buna bir çözüm bulunması acil bir konudur. Sırf 2014 Nisan ayının ilk on günü içinde her gün bir kadın öldürülmüştür. Bunu insanlıkla bağ­daştırmaya imkân yoktur. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/darb-dovmek-aileyi-kurtaran-tedbir-mi-ailede-huzuru-bozan-siddet-mi/">Darb / Dövmek: Aileyi Kurtaran Tedbir mi? Ailede Huzuru Bozan Şiddet mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/darb-dovmek-aileyi-kurtaran-tedbir-mi-ailede-huzuru-bozan-siddet-mi/546_317_9b2d80c4/" rel="attachment wp-att-10363"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10363" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4.jpg" alt="Darb / Dövmek: Aileyi Kurtaran Tedbir mi? Ailede Huzuru Bozan Şiddet mi?" width="494" height="294" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4.jpg 494w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4-300x179.jpg 300w" sizes="(max-width: 494px) 100vw, 494px" /></a></p>
<p>Bazı olaylar üzerinden ailede şiddet meselesi, yazılı ve gör­sel medyada çok sık şekilde ele alınmaya başlanmıştır. Özellikle vahşice katledilen kadınların hüzün bırakan hatıraları sebebiy­le hassasiyet arz eden bir konunun tartışılması, buna bir çözüm bulunması acil bir konudur. Sırf 2014 Nisan ayının ilk on günü içinde her gün bir kadın öldürülmüştür. Bunu insanlıkla bağ­daştırmaya imkân yoktur. Dolayısıyla ailede şiddet konusunun gündemde tutulması, sorunun topluma mal edilmesi açısından olumlu olmakla birlikte bunun aileyi şiddetle özdeşleştirecek biçimde sunulması bilinçli ya da bilinçsiz olarak aileden kaçışı teşvik etmekte, evlenecek genç kız ve erkekleri korku ve endişeye sevk etmektedir. Bunun dışında şiddet olgusunun daha çok aile ile sınırlandırılarak yansıtılması, toplum katmanlarındaki diğer şiddet hadiselerini perdelemektedir. Bu tutum şiddetle kapsamlı biçimde mücadelede ciddi bir engel oluşturmaktadır. Oysa ülke­mizde cahiliye toplumunu hatırlatan şiddet olaylarının çok ko­lay şekilde işlenebildiği dikkate alınırsa konuyu toplumsal sorun olarak ele almak ve ona göre tutum belirlemek bir zorunluluk olarak görülebilir.</p>
<p>Son zamanlarda bireysel silahlanmada, dövüş sporlarına ilgide bir artış gözlemlenmektedir. Hatta gençlerin dinlediği müzik parçalarında bile bir hayli şiddet vurgusu bulunmakta­dır. Bunun yanında basit sebeplere bağlı olarak son derece ağır ve telafi edilemez sonuçları olan şiddet olayları yazılı ve görsel medyada haber olarak yer almaktadır. Mesela tarla veya bahçe­de sınır kavgalarında, su nöbeti ile ilgili ihtilaflarda, trafikte yol verme ya da vermeme kavgasında, bir ağacın kime ait olduğu­nun belirlenmesinde, hayvan otlatma tartışmalarında, park yeri ve pazar yerini paylaşamamada, seçimlerde, öğrenci-öğretmen, hasta-hekim, memur-âmir vs. arasındaki tartışmalarda birçok insanımızı kaybettiğimiz vakalar yaşıyoruz.</p>
<p>Örnek kabilinden zikredilen bu tür olayları çoğaltmak müm­kündür. Bunların tekrarlanması da son derece kolay gözükmek­tedir. O zaman şiddeti sadece aile ile sınırlı tutmak yerine, onu toplumsal bir sorun olarak ele alıp sebep ve sonuçlarını tespit ederek uygun çözümler üretilebilirse sağlıklı bir sonuca varma imkânı olur. Şiddet “öğrenilen bir tepki ve saldırganlık” olduğu­na göre kaynağına inmeden, dinamiklerini analiz etmeden, onu oluşturan kültürel ortamı ele almadan çözülmesinin mümkün olmadığını da bilmek gerekir. Çünkü şiddet, bir rahatsızlık ve engellenme durumuna verilen sertliği ifade eder. Şiddete sebep olan faktörleri izah etmeden, sonuçlar üzerinden onu anlamaya çalışmak temel bir yanılgıdır. Dolayısıyla bir sonuç olarak şidde­ti gündeme almak yerine sebeplerini ele almak daha sağlıklı bir yoldur. Ancak bu sayede kalıcı ve kapsamlı bir sonuç üretilebilir.</p>
<p>Bugün sadece ekonomide değil bütün ilişkilere rekabetin hâkim olmasıyla şiddetin yaygınlaşmadığı ya da yürümediği alan kalmamıştır. Niçin?</p>
<p>“Allah’ın emir ve yasaklarına saygı, yaratıklarına şefkati” ahlakın tanımı olarak belirleyen merhamet merkezli medeni­yetin göz kamaştıran Müslüman toplumuna ne oldu da bütün ilişkilerine şiddet yön vermeye başladı?</p>
<p>Kış günü yiyecek bulamayan yırtıcı hayvanlara yiyecek vermek, yuvasız kuşlara yuva yapmak, yaralı hayvanları tedavi etmek, yerdeki balgamı közlü küle alıp mikrop yaymasını en­gellemek, genç kızlara çeyiz hazırlamak, yolcuya kervansaray yapmak, yolda kalmışa hakkını vermek, bardağı kıran hizmetçi kızın ev sahibesinden azar işitmemesi için onu ödemek üzere va­kıflar kuran şefkat medeniyetinin insanlarına ne oldu da şiddeti yaygınlaştırmaktadır?</p>
<p>Haksız şekilde kendisine savaş açan düşman askerinin esir olarak eline düştüğü hâllerde bile kendi yiyeceğini-içeceğini ve­ren, elbisesi yoksa elbise bulan, barınak sağlayan, bunları bula­mamışsa kendininkilerini veren ve bunun için bir teşekkür bile beklemeyen(İnsân (76), 8-12.) insanlar ne oldu da dünyaya sığamaz hâle geldi ve kendi kardeşlerine amansız bir düşman kesildi?</p>
<p>Ticari ve ekonomik hayatta neden insanlarımız vahşi bir re­kabet içine girdi? “Ben siftahımı yaptım, alacağını komşumdan satın al.” diyerek ahilik kültürünü yücelten kanaatkârlar, ne oldu da hastane karşısındaki üç dükkânı da kiralayıp birisinde ecza­cılık yapıp diğer ikisini başkası gelip kendisine rakip olmasın diye boş tutan insanlara dönüştü?</p>
<p>Spor müsabakaları bile neden savaş havasında cereyan et­mektedir?</p>
<p>Neden bütün hayatımız artık kameraların kontrolü altına girdi?</p>
<p>Neden kendi güvenliği için gecesini gündüzüne katan ve insanların huzuru için kendi hayatını tehlikeye atan güvenlik güçleri bile şiddete maruz kalmakta hatta kendisini koruyamaz hâle gelmekte ve daha da kötüsü bunun bir hak olduğu iddia edi­lebilmektedir?</p>
<p>Topluma hizmet veren araçlar, neden yakılmakta ve par­çalanmaktadır? Ya da topluma hizmet veren kamu araçlarının mesela bir belediye otobüsünün koltuğuna yazılan yazılar ya da jiletlenen koltuklar neyi ifade etmektedir? Umuma hizmet veren tuvaletlerin kapılan ve duvarları neyi anlatmaktadır?</p>
<p>Neden karıncayı incitmeyen bu insanlar, artık şiddeti bir ya­şam biçimi olarak benimsemektedir?</p>
<p>Bu sorulan çoğaltmak mümkündür. Bütün bu şiddet görün­tüleri ortada iken sadece kadına şiddet konusunu de almak so­runun çözümü için ciddi engeldir.</p>
<p>Toplumsal şiddetin bütün yükünü aile üzerinden tartışmak ve özellikle şiddet haberlerinin getirdiği telaşla aileyi, birbirine düş­man ve her an çatışmaya hazır kadın-erkek portresiyle tanımlanır noktaya getirmek, bütün suçu kocaya yıkmak, çözüm olarak da hukuk yoluyla ya da polisiye önlemlerle kocanın hizaya getirilme­sinin tedbirlerinin alınması gerektiğine dair bir beklenti oluştur­mak, en basit ifadesiyle insafla bağdaşır bir durum değildir.</p>
<p>Bu zihinsel savrulma sebebiyle nerdeyse Kur ân-ı Kerîm şid­detin kaynağı olarak suçlanır hâle geldiğinden Nisâ’ suresinin 34. ayetinde aile içi uyuşmazlıklarda tedbirlerden birisi olarak i öngörülen “darb” kelimesini anlamlandırmada zorluklar ya da zorlanmalar yaşanmakta, halk arasında son derece anlamlı olan sözler bile şiddetin referansı sayılıp eleştirilmektedir. Mesela “Kızını dövmeyen dizini döver.” sözü, “Kızım iyi yetiştiremeyen sonunda âh-vâh eder, üzülür, ona iyi terbiye vermede titiz olmak gerekir.” şeklinde anlaşılması gerekirken şiddetin referansı ola­rak görülmektedir.</p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun 08.01.2010 tarih ve 01 saydı kararıyla yayınlanan ve binlerce adet basılıp (Ankara 2010) din görevlderine dağıtılan Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Din Görevlilerinin Katkısının Sağlanması El Kitabı adlı çalışmayı hazırlayan DİB uzmanlarının görüşlerinde az yukarıda tasvir edilmeye çalışılan zihinsel arka plan görül­mektedir.</p>
<p>Diyanet İşleri Başkanlığı bugüne kadar dinî yorum ve tu­tum bağlamında tutarlı yönteme sadâkatini, doğru istikameti­ni ve güven veren duruşunu devam ettirmektedir. O açıdan bu kurumun kadına şiddet konusundaki etkinliklerini -biri genel diğeri özel olmak üzere- iki açıdan önemsediğimizi özellikle be­lirtmemiz gerekir. Birincisi, ülkemizde toplumsal sorunlara din ile bağlantısı kurulamayan çözümlerin özelliğine göre ya işlev­selliği yoktur ya da zayıftır. İkincisi kadına şiddet, din, ahlak ve hukuk bakımından asla kabul görmemiş bir eylemdir. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hz. Peygamberin kadını yücelten, ona özel bir değer atfeden duruşunun şiddeti engelleyici bir etki yapabileceğinde asla şüphe yoktur. Bunun tek şartı, muhatabın imanının şekil­lendirdiği vicdanının devre dışı kalmamış olmasıdır. Bu açıdan Diyanet İşleri Başkanlığının konuya aktif olarak eğilmesi her türlü takdirin üzerindedir.</p>
<p>Ancak az önce bahse konu kitapçıkta şiddet tiplerinin Batı­lı formlara bağlı kalınarak kategorize edilip doku uyuşmazlığı dikkate alınmaksızın bunlarla mücadele için din görevlilerine bir yol haritası çizilmeye çalışılması isabetli gözükmemektedir. Avrupa Birliğinin kadını korumaya yönelik projelerinin ana fikrini oluşturan bu ifadeler yerine, toplumdaki sorunu içeriden tespit edip onlara yer vermek ve yine içeriden bir bakışla çözüm önerilerinde bulunmak daha isabetli olurdu. Eğer toplumdaki şiddetin kodlan çözülememiş ise Batılı sorunları satırlara diz­mek yerine en azından bu metinde Hz. Peygamberin “müjde­leyin”(Buhari,İlim,11..)hitabına uygun biçimde İslam’ın temel kaynaklarının kadın-erkek ya da aile ilişkileri için öngördüğü ölçüler gösterilip teşvik edici nitelikteki esaslar belirlenebilseydi hayırlı bir iş ya­pılmış olurdu. Batılı toplumlarda ortaya çıkan şiddet tiplerinin Müslüman erkeklerce de yapıldığı ön yargısıyla kadını bundan kurtarma çabasına dönük bir kampanya havasında din görevli­lerinden katkı istemek tutarlı bir yöntem değildir. Bu ifadelerden Müslüman karı-kocanın tam anlamıyla birbirlerine düşman olduğu ve ahlak dışı yollarla eşini ezen kocaya karşı dışarıdan bir güç ile onu koruma telaşı sezilmektedir.</p>
<p>Batı dünyasındaki standartlara göre belirlenmiş ve dört kate­goride ele alman şiddet ifadelerinin bizim toplumumuzla ne kadar uyum arz ettiğini ve bunların hangi oranda bulunduğunu okuyu­cuya bırakarak kadına şiddeti kategorize eden Diyanet işleri Baş­kanlığının bayan uzmanlarının ifadelerini aynen alıyoruz:</p>
<p><strong>“Fiziksel Şiddet:</strong> İtip kakmak, tokatlamak, tartaklamak, tek­melemek, kesici ve vurucu aletlerle ya da yakıcı maddelerle bede­nine zarar vermek, sağlıksız koşullarda yaşamaya zorlamak, sağ­lık hizmetlerinden yararlanmasına engel olarak bedensel zarara uğratmak, saçını çekmek, yumruklamak, kol kıvırmak, odaya-eve kilitlemek” (s. 26).</p>
<p><strong>“Psikolojik/Duygusal/Sözlü Şiddet:</strong> Kadına bağırmak, haka­ret etmek, aşağılamak, başka kadınlarla kıyaslamak, korkutmak, aşırı kıskanmak, ihmal etmek, yok saymak, çirkin olduğunu söy­lemek, kadının nasıl giyineceğine, nereye gideceğine, kimlerle gö­rüşeceğine karar vermek, kadına ve çocuklarına zarar vermekle, öldürmekle tehdit etmek, diğer insanlarla ilişkilerini sınırlamak, kendini geliştirmesine engel olmak, kadını maruz kaldığı şidde­tin sorumlusu olarak görmek, kadının kültürel farklılıklarını yok &#8216; saymak, bastırmaya çalışmak veya bu gerekçeyle kötü muamelede bulunmak” (s. 26-27).</p>
<p><strong>“Cinsel Şiddet:</strong> Kadını istemediği yerde, istemediği zamanda ve istemediği biçimde cinsel ilişkiye zorlamak (tecavüz), ensest, çocuk doğurmaya ya da doğurmamaya zorlamak, kürtaja zorla­mak, fuhuşa zorlamak, cinsel organlarına zarar vermek, fiziksel özelliklerini başka kadınlarla / erkeklerle kıyaslamak” (s. 27).</p>
<p><strong>“Ekonomik Şiddet:</strong> Kadının çalışmasına izin vermemek, iste­mediği bir işte zorla çalıştırmak, az para vererek çok şey beklemek, aileyi ilgilendiren ekonomik konularda kadının fikrini sormadan tek başına karar almak, kadının parasını, kişisel mallarını elinden almak, kadının kariyerini engelleyen kısıtlamalar getirmek (iş gezilerine, toplantılara, kurslara katılmasına engel olmak), kadı­nın iş bulmasını kolaylaştırıcı becerilerini geliştirecek etkinliklere katılmasını engellemek, iş yerinde olay yaratarak kadının işten atılmasına neden olmak” (s. 27).</p>
<p>Bu şiddet kategorilerini toplumumuzla ilişkilendiren uz­manlara bazı sorular sormak gerekir.</p>
<p>Müslüman Türkiye’de, gerçekten dinî açıdan günah, ahlaki açıdan ayıp ve hukuki açıdan suç kabul edilebilecek durumda olan fiziksel şiddetin oranı nedir?</p>
<p>Kocanın eşinin giyimi ile ilgili teklifinin; çevresi ile ilişkile­rinde dikkatli olmasını istemesinin; evini, çocuğunu, kocasını bırakıp iş gezilerine katılmasına razı olmamasının; kariyer için evini ihmal etmemesini talep etmesinin eşe yönelik bir şiddet olduğunun delili nedir?</p>
<p>Batılı bir kısım köktenci feministlerin aile içi şiddet, tecavüz ve cinsel taciz iddialarını(Giddens,519) alıp bizim toplumumuzun sorunu hâline getirmek ne anlam ifade eder?</p>
<p>Evliliğin temelinde cinsellik büyük önem arz etmesine rağ­men “eşe tecavüz” diye bir kavram geliştirmek, ailenin en mah­rem ve en özel alanına dışarıdan müdahale etmenin naslardaki dayanağı nedir?</p>
<p>Batılı feministlerin “evlilik içi tecavüz”(Giddens,Sosyoloji,s.281,519) tanımlaması kendi sorunları ile ilgili bir tanımlama olduğu gibi, koca eşinden red cevabı aldığında önünde birçok seçenek vardır. Giddens’in plas­tik cinsellik dediği modern seks hayatında üreme ile cinselliğin bağı koparılmıştır ve bu açıdan modern toplum bireyleri daha önce hiç olmadığı kadar cinsel seçeneğe sahiptir.(age,282-283-283)</p>
<p>Karı-koca arasındaki cinsel hayatı dışarıdan düzenlemeye kalkmak, ona kurallarla sınır çizmeye çalışmak ne derece müm­kündür?</p>
<p>Cinselliğin daha serbest yaşandığı Batı dünyasındaki insa­nın sorunu olarak gözüken bir hususu eşi dışında bir başkasıyla cinsel ilişkinin haram olduğuna inanan Müslüman kocaya uy­gulamak hangi sosyolojik gerçekliğe dayanır?</p>
<p>Cinsellik her zaman son derece mahrem bir konu olarak görülegelmiştir.(age,483) Bu mahrem alanı hiçbir araştırmaya bağlama­dan doğrudan şiddet iddiasıyla dışarıdan düzenlemeye kalkmak ne derece isabetlidir?</p>
<p>Feminist ideolojinin, cinsellik, üreme, annelik, tecavüz şek­linde şiddete başvurma gibi yöntemlerle kadın bedeninin erkek tarafından denetin altına alındığı(1) iddiasını Müslüman zihni­yeti açısından şiddetle ilişkilendirmenin delili var mıdır?</p>
<p>Kadına kocanın cinsel ilişki talebine direnme hakkı tanınır­ken erkeğin cinsel ihtiyacını nasıl karşılayacağına dair bir çözüm önerisinde bulunmamak erkeği yok saymak ya da sadece sorunun ondan kaynaklandığı anlamına gelmez mi? Bu durum, meseleye sadece bir taraftan bakıp ayrımcılık yapmak anlamına gelmez mi? Böyle bir direnç kocaya uygulanan pasif şiddet değil midir?</p>
<p>Hz. Peygamber’in şehvetin etkisine giren kocanın hemen eşine dönmesini talep eden hadisine (Müslim, “Nikâh”, 9) dayanarak evine gelen bir kocaya eşi hazır olmadığını söylediğinde önerilen çözüm nedir?</p>
<p>Cinsel hayatı bile hukuk üzerinden inşa edip müzakerelere bağlamanın aile hayatı ile bağlantısını nasıl kuracağız?</p>
<p>Kocanın eşini fuhşa zorlamasının şiddet olarak ifade edil­mesindeki tuhaflık bir yana boşadığı eşinin bir başka erkekle evlenmesine bile tahammül edemeyen insanların bulunduğu bir toplumda böyle bir ahlaksızlığı kaç Müslüman koca eşine reva görmüştür? Bu konuda istatistiksel bilgi var mıdır? Şiddetle izah edilen bu ahlaksızlığın toplumumuzdaki varlığı ne ölçüde bu­lunmaktadır?</p>
<p>“Sizin eşiniz üzerindeki hakkınız hoşlanmadığınız kişilere evinizi açmamasıdır.”(Müslim,Hacc,147..) hadisi dikkate alındığında bu ve benzer naslara uygun davranan koca, eşine şiddet mi uygulamaktadır?</p>
<p>“Doğumdan kaçınmayan ve yüksünmeyen kadınlarla evle­nin.”(Ebu Davud,Nikah,3..) hadisi Müslüman aileye yol göstermişken eşinden doğum talebinde bulunan koca, bu isteğiyle ona nasıl bir kötülük yap­maktadır ve bu talebin şiddetle bağlantısının kurulmasının anla­mı nedir? Bizim toplumumuzda böyle bir şiddet var mıdır? Varsa ne kadardır? özellikle Batı dünyasında doğumu teşvik eden poli­tikalar da psikolojik şiddet olarak değerlendirilebilir mi?</p>
<p>Aile tipleri ve aileden beklentiler toplumlara ve kültürlere göre değişiklik arz etse de hiç bir zaman değişmeyen işlevleri vardır. Topluma yeni üyeler kazandırmak ve cinsel hazzı belli bir düzene sokmak bunlardandır.(Erol Güngör, Müslim, “Nikâh”, 9Ahlâk Psikolojisi ve Sosyal Ahlâk, İstanbul 1995, s. 207-208.) Kur’ân-ı Kerîm kadınları “çocuk yetiştiren tarlalar”(Bakara,223) olarak nitelerken insan neslinin de­vamında kadının rolüne ve ona verilen değere işaret etmektedir. Bu ayette modern Batının cinsel hayatla doğumun bağlantısını koparan(Giddens,443) zihniyet dünyasına da bir cevap vardır. Buna rağmen doğum şiddet bağlantısının kurulması anlamsızdır.</p>
<p>Bugün aile yapısının çöküşünde ve doğum oranlarının düş­mesinde bu tepkisel tutumun bozduğu dengelerin bulunduğunu göz ardı ederek Türk toplumuna bunu bir sorun olarak dayat­manın ve şiddetle ilişkilendirmenin anlamı olabilir mi? Şayet kadının doğuma direnme hakkı varsa erkeğin çocuk talebini karşılayabilecek imkânları nelerdir?</p>
<p>Şayet kadının doğuma ya da kocasının cinsel ilişki talebine direnme hakkı varsa kocanın çocuk talebini veya cinsel ihtiyacı­nı karşılayabileceği imkânları nelerdir? Mesela burada karı-kocanın birer de sevgili edinebildikleri Amerikan patentli “açık uçlu evlilik” önerilebilir mi?</p>
<p>Görüldüğü üzere aileyi ve cinsel hayatı tamamen Batılı gö­züyle algılayıp, sorunu buna göre tasvir edip kadın gözünden öngörülen direnci ifade ettikten sonra aynı problemin çözümü­nü Batılı erkek açısından göstermemek sorunu gizlemek anla­mına gelmez mi? Bu durumda mesela bir Batılı erkeğin istediği kadınla anlaşıp ya da onu kiralayıp ondan özgürce çocuk sahibi olması, çocuğu olduktan sonra da o kadınla ilişkisini koparması bir çözüm olarak Müslüman erkelere de önerilebilir mi veya ev­latlık müessesesi bir çözüm olarak sunulabilir mi? Yahut taşıyıcı annelik Müslümanlar için de bir çözüm müdür? Ya da Müslü­man erkekler için çok evlilik bir çözüm olarak görülebilir mi?</p>
<p>Sadece bir fikir vermesi açısından bahsedilen bu şiddet tiple­rinden sonuncusunu örnek kabilinden analiz etmemiz tamamı­na bir zemin hazırlayacaktır.</p>
<p>Doğumla bağlantısı kurulan cinsel şiddet sorunu, aslında erkeğin kadın bedeni üzerinde kurduğu tahakkümden ve erkek denetiminden kurtarılmasını amaçlayan Batılı feminist ideolo­jinin iddiasıdır. Bu söyleme göre modern kadının özgürce kendi bedeni üzerinde tasarrufta bulunabilmesinin, bedeni üzerinde her türlü kararı özgürce kendisinin verebilmesinin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Bunun test edildiği en önemli gösterge doğum ve eşcinsel evliliklerdir. Şayet koca, eşinin hamile kalma­sında ısrar ediyor ve bunu dayatıyorsa bununla şiddet uyguluyor demektir. Bu durumda kadının doğuma direnme hakkı vardır. Çünkü o doğurmama özgürlüğüne sahiptir. Bu hakka bağlı ola­rak feminist ideoloji doğum kontrol hapları ve diğer tıbbi ope­rasyonları bu açıdan bir çözüm olarak görmektedir. Kadın, iste­mediği hâlde hamile kalmış ise kürtaj bir kadın hakkıdır. İnsan, bedeni üzerinde mutlak özgürlüğe sahipse Müslüman ilahiyatçı­lar olarak eşcinsel evliliklere ne demek gerekir?</p>
<p>Erkeğin kadını sömürmesine, onun üzerinde hegemonya kurmasına bir tepki olarak doğan ve erkeğe boyun eğdirmeyi hedefleyen feminist ideolojinin tezlerini alıp Müslüman toplu­ma dayatmak yerine, içeriden bir bakışla birbirlerini tamamla­yıcı rolleriyle ve birbirlerinin eşdeğeri olarak kadın-erkeği konu alan, yol gösteren, gerektiğinde bu ilkelere aykırı hatalara işaret eden bir üslup kullanmak gerekirdi.</p>
<p>İlgili ayetin değerlendirilmesine geçmeden önce son söz ola­rak şunu söylemeliyiz: Geleneksel aile yapısı içinde dinin özün­den değil farklı yorumundan oluşan kültürel formların oluştur­duğu bazı olumsuzlukların bulunduğunu kabul etmekle birlikte karı-kocanın kendi aralarında halledebilecekleri basit meseleleri daha büyük soruna dönüştüren ve çatıştıran, karı-koca dengesini alt üst eden modem zihnin aile huzuruna katkı sağlamada daha sorunlu olduğunu belirtmeliyiz. Ancak elimizde otantik yapısını muhafaza eden Kur’ân-ı Kerîm gibi dinamik bir metin ve sahih sünnet mevcut olduğuna göre bu kaynaklarla tutarlı bir yöntem doğrultusunda bağlantısını kurduğumuzda sorunlarımıza yaratı­lış gerçekliğine uygun çözümler bulmamız her zaman mümkün­dür. Dolayısıyla kendi geleneğimiz ve medeniyetimizin imkânla­rını görmeden doğrudan doğruya konservatif fikirleri almak daha büyük bir soruna ve çözümsüzlüğe sebep olmaktadır.</p>
<p>Ailenin kuruluş ve işleyişi(Rum,31) hatta sonlanması hâlinde bile(Bakara,229) Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği en temel ilke, eşlerin birbirlerine karşı sevgi (meveddet), nezaket (rahmet) ve iyilik (ihsân) göstermeleridir. Kur’ân-ı Kerîm başka bir ihtimale yol vermeyecek açıklıkta “Kadınlarınıza iyi davranın.”(Nisa,19) emriyle özellikle er­kekleri uyarırken Hz. Peygamber de her alanda olduğu gibi (Ahzâb (33), 21.) bu konuda da en güzel model olmuş, eşlerine şiddet uygulamak bir yana kötü bir söz bile söylememiştir. Bir hadisinde: “Allah ka­tında sizin en hayırlınız kadınlara karşı iyi davrananmızdır. Bu konuda en iyi örneğiniz de benim.” buyurmuştur.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 472.) Eşi Hz. Âişe de bunu tasdik ederek onun, eşlerine ve hizmetçilerine asla kötü davranmadığını açıkça ifade etmiştir.(İbn Mace,Nikah,51) Nitekim, onun kendisi­ne karşı olumsuz bir davranışı sebebiyle babası Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) cezalandırma teşebbüsüne rıza göstermeyerek bizzat engel olmuştur.(Ebu Davud,Edeb,84)</p>
<p>Veda hutbesinde (vefat etmeden önce, bütün insanlığa yap­tığı son konuşma) kadınların Allah’ın emaneti olduğunu belirt­miş, onlara karşı sorumluluğa dikkat çekmiştir.(Ebu Davud,Menasik,56..) Şiddetin güç kullanarak haksız şekilde tahakküm kurmak anlamına geldiği düşünülürse “kadının emanet oluşu” onun erkeğin mülkiyetin­deki bir eşya gibi değerlendirilemeyeceğini göstermesi ve şiddet­le kontrol altına alınan bir varlık olmadığını, iradesinin ipotek altına alınamayacağını, bunun, sahibi olan Allah’a karşı bir say­gısızlık olduğunu göstermesi açsından önemlidir.</p>
<p>“Kadının kocası üzerindeki hakkı nedir?” diye soran bir sahabiye Hz. Peygamber. “Öncelikle kendi statüsü ve imkânına göre kocanın eşin yeme-içme, giyim, mesken ihtiyacını karşıla­ması ve bu konuda kendinden farklı davranmamasıdır. Şiddet uygulamaması, aşağılama gibi onur kırıcı davranışta bulunma­ması, evi terk edip gitmemesidir.”(Ebu Davud,Nikah,41..) cevabını vermiştir.</p>
<p>Eşlerini dövme alışkanlığından vazgeçmeyenleri uyarmış ve şiddetin Müslümana yakışmayan bir davranış olduğunu,(bk.Müslim,Cennet,49) eşle­rine şiddet uygulayanların iyi insan olmadıklarını, kötüler (şerr) olduğunu beyan etmiştir.(İbn Mace,Nikah,51..) “Eşlerinizi döveceksiniz, sonra da utanmadan onunla aynı yatağa girecek yüzsüzlüğü gösterecek­siniz, öyle mi?” diyen bizzat Hz. Peygamberdir.(Müslim,Cennet,49)</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.s.) pasif şiddet olarak nitelenen, eşin ko­cası tarafından ihmal edilmesine, terk edilmesine de asla rıza göstermemiş ve bunu yasaklamıştır.(İbn Mace,Nikah,3) Hatta kendisini ibadete verip eşini ihmal eden bazı sahâbîlerin birbirlerini uyardığını, Hz. Peygamberin de bu hususta titiz’ davrandığını birçok kay­naktan öğreniyoruz.(msl. bk. İbn Balaban, el-İhsân bi-tertibi Sahihi Hibbân(nsr SuaybArnaût), Beyrut 1414/1993. n. 23.)</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, eşini yüz kızartıcı bir suç olan zina hâlin­de yakaladığını ve bunu hukuken geçerli olacak bir ispat vası­tasıyla destekleyememiş bir kocaya bile şiddet kullanma izni vermemiş, uygulanacak prosedürü belirlemiştir. “Li‘ân” veya “mülâ&#8217;ane” denilen bu uygulama, karısını zina hâlinde yaka­ladığını ya da doğan çocuğun kendine ait olmadığını savunan kocanın iddiasını ispat edememesi durumunda karısıyla bir­likte hâkim huzunda lanetleşip ayrılmalarını ifade eder, ilgili ayetler şunlardır:</p>
<p>“Kendi hanımlarına zina isnadında bulunup bu iddialarım ispatlamak için kendilerinden başka şahitleri olmayan kimseler­den her birinin şahitliği, dört defa Allah’a yemin edip doğrulardan olduğuna Onu şahit tutmalarından ibarettir. Beşinci defa, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah’ın lanetinin kendi üzerine olma­sını istemeleridir. Kadının dört defa Allaha yemin edip kocasının iddiasında yalan söylediğine Allah’ı şahit getirmesi kendisinden cezayı kaldırır. Beşincisinde de, kocası iddiasında doğru olduğu takdirde, Allah’ın lanetinin kendisi üzerine olmasını ister.’(Nur-5-9)</p>
<p>Böyle bir uygulamadan sonra İslam hukukçularının çoğun­luğuna göre karı-koca birbirinden ayrılır ve ebediyyen birleşemezler. Mâlikıler, Şâfı‘îler ve Hanbelîler bu görüştedir. Koca ya­lan söylediğini itiraf etse bile karı-kocanın evliliklerine dönme­lerine imkân yoktur. Ebû Hanîfe ve talebesi îmâm Muhammed’e göre bu bir bâin talâk gibidir. Ebedî haramlılık meydana getir­mez. Eğer koca yalan söylediğini ve karısına iftirada bulunduğu­nu itiraf ederse kendisine kazf suçuna uygulanan seksen değnek vurulur ve tekrar evlenebilirler.</p>
<p>Görüldüğü gibi son derece ağır ve yüz kızartıcı namus suçu oian zina hâlinde yakalanan eşe dahi şiddet ve cinayete geçit vermeyen Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in daha basit an­laşmazlıklarda buna kapı araladığını söylemeye imkân yoktur. Kaldı ki İslam hukukuna göre ric‘î talâkta boşanan kadın iddet suresi içinde kocasının evinde kalmaktadır. Bu ortamda şiddet­ten nasıl bahsedilebilir ki! Çok ilginç olan şu diyalogda bu husus berrak bir şekilde gözükmektedir</p>
<p>Ebû Hureyrenin rivayet ettiğine göre: Sa‘d b. Ubâde ile Hz. Peygamber arasında şöyle bir diyalog geçer:</p>
<p>Sa‘d b. Ubâde: &#8220;Yâ Rasûlallah! Eşimle birlikte olan bir adamı bulduğumda dört tanık getirinceye kadar ona bir şey yapamaya­cağım, öyle mi?&#8221;</p>
<p>Rasûlulllah (s.a.s.): “Evet, tabii ki!”</p>
<p>Sa‘d: “Asla olamaz! Seni hak din ile gönderen Allaha yemin ederim ki, ben hiç beklemeden kesinlikle onu kılıçla tepelerim!”</p>
<p>Rasûlullah yanındaki arkadaşlarına dönerek: “Efendinize bakın, neler söylüyor! O gerçekten çok kıskanç ama ben ondan daha kıskancım, Allah ise benden de kıskanç.&#8221;(Müslim,Li&#8217;an,16)</p>
<p>Burada Hz. Peygamber sen kıskançlığın sebebiyle eşinle zina hâlinde yakaladığın adamı öldürmek istiyorsun ama senin kıs­kanç olduğunu bilen Allah ve Peygamberi bunu yasaklıyor de­mek istemektedir.</p>
<p>Kur ân-ı Kerîm, cahiliye döneminde kocanın kötüye kulla­narak eşine zulmettiği îlâ\ zıhâr, talâk gibi tasarrufları ıslah edip rahmete dönüştürerek kadım zulümden kurtarmıştır.(2)</p>
<p>Hz. Peygamber, kız çocuklarının diri diri toprağa gömül­düğü bir ortamda(Tekvîr (81), 8-9.)iyi yetiştirilen ve kendilerine iyi davranılan kızların cennete vesile olan Allah’ın lütfettiği varlıklar okluğu­nu belirtmiştir.(Ebu Davud,Edeb,121..) Kızıyla olan ilişkileri de bu konuda en güzel örnektir. Kızı Fatıma’yı (r.a.) görünce sevinçle dolar, kendisini ayakta karşılar ve onu yanına veya kendi yerine oturturdu. Fat­ıma da kendi evine geldiğinde babasını aynı şekilde karşılayıp ağırlardı;(Müslim, “Fezâilü’s-sahâbe”, 98..) Hz. Peygamber’in sefere giderken aile fertlerinden en son vedalaştığı, seferden dönünce de ilk görüştüğü hep kızı Fâtıma olmuştur.(Ebû Dâvûd, “Teraccül”, 21.)Buna göre hiçbir koca kendi kızına yapılmasını uygun görmediği bir davranışı başkasının kızı olan eşine -ki o Allah’ın emanetidir- yapmamalıdır.</p>
<p>Bütün bunların yanı sıra hayvanlara bile nezaketli davranıl- masmı isteyen bir dinin(Müslim, “Sayd”, 57) kadınlara karşı şiddeti tavsiye etmiş olması asla düşünülemez. Hz. Peygamber’in hayvanların yav­ruları için yeterince süt bırakmayanları uyarması, sağmal hay­vanların memelerinin incitilmemesi için sağanların tırnaklarını kesmelerini istemesi(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 484) sadece insana değil bütün canlılara veri­len değeri ve acıya karşı duruşu ifade eder. Üzerinde bulundu­ğu devenin hırçınlığı üzerine ona kırbaç vuran eşi Hz. Âişe’yi yumuşak, nazik ve zarif olması konusunda uyarmış ve bu tutu­mun şeyi süsleyeceğini, kibarlığın gözetilmemesinin ise ona leke düşüreceğini anlatmıştır.(Buhâri, “De&#8217;avât”, 63;..)</p>
<p>Açık bir örnek olması kabilinden şu örneği zikredebiliriz. Abdullah b. Cafer’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber bir gün ensardan bir adamın bahçesine girdi. Bir de ne görsün, bir deve! Rasûlullah’ı (s.a.s.) görünce deve inledi, gözlerinden yaşlar aktı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.) onun yanına gelip başını okşadı ve hayvan sakinleşti. Peygamber (s.a.s.); “Bu devenin ta­bibi kimdir, kimindir bu deve?” diye sordu. Ensardan bir genç gelip “Ey Allah’ın Rasûlü o benimdir.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “Allah’ın senin emrine verdiği şu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? Bak bu hayvan senin kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikâyet etti ” buyurdu.(Ebu Davud,Cihad,44)</p>
<p>Zaman içinde bazı Müslümanların, Hz. Peygamberin sade­ce kadınlara değil genel anlamda canlıya bakışındaki nezaket ve zarafetinin aksi yönündeki davranışlarının bireysel hataları ol­duğunu ve dini bağlamayacağını belirtmek gerekir. Bize döşen, onların uygulamalarıyla dini ölçmek yerine, yukarıdaki verilere göre onların davranışlarını değerlendirmektir.</p>
<p>Şiddet, bir bencillik, bir sindirme, otoritesini güçle kurma, şiddet uyguladığı kişinin duruşunu tehdit olarak görme sonucu ortaya çıkan haksız eylem anlamına gelir. Kadınlara uygulanan şiddet ise âcizliğin ve vicdansızlığın zirve noktasıdır. Kurân-ı Kerîm’de kadınlara vurma anlamındaki ayeti nasıl anlamak ve az önce bahsedilen hadislerle nasıl uzlaştırmak gerektiğine bak­mamız lazımdır.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm aile içinde kadından kaynaklanan haksız bir uygulamaya tedbir olmak üzere öğüt vermeyi, bu etki etmemişse yatağı ayırmayı bu da sonuç vermemişse üçüncü bir yol olarak vurmayı (darb) bir tedbir olarak öngörmüştür. Ayetin iniş se­bebi ve bizzat Hz. Peygamber’in açıklamasıyla bu anlam netlik kazanmıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber’in, kocaların eşlerini dövmelerini kaldırmak istemesi ve kocasının kendisini dövdüğünden şikâyet eden bir kadın için kısasa hükmetmesi üzerine Allah Te‘âlâ: “Bir dakika, bu lazım olabilir!” anlamında bir üslupla vurmayı da kapsayan Nisâ’ suresinin 34. ayeti gelmiştir.(Taberî, Câmıul-beyân (nşr. Ahmed Muhammed Şâkir), Kahire 1420/2000, VIII, 291&#8230;)</p>
<p>Ancak Hz. Peygamber bu ayette geçen vurmayı sınırlan­dırmıştır. Az ileride kısaca izah edilecektir. Burada şu kadarı­na işaret edelim ki bu ayet, ne saik olarak ne de sonuç, hedef ve uygulama açısından şiddetle yorumlanamaz, kadına zulme alet edilemez. Çünkü Allah’ın hiçbir emri ya da yasağı kullara zulüm için meşru kılınmamıştır: &#8220;Allah, kullarına zulmedici de­ğildir.”(Âl-i İmrân (3), 182; Enfâl (8), 51; Hacc (22), 10; Fussılet (41), 46; Kâf (50), 29.) İbn Kayyim el-Cevziyye’nin (ö. 751/1350) şu sözlerinde vurgulandığı üzere:</p>
<p>“Şeriat, özü ve muhtevası itibariyle hikmetler üzerine kuru­ludur. Kulların dünya ve ahiret maslahatlarını hedefler. O, bütü­nüyle adalet, bütünüyle rahmet, bütünüyle maslahat ve bütünüy­le hikmettir. Ne zaman bir hüküm / düşünce / yorum; adaletten zulme, rahmetten gaddarlığa, maslahattan mefsedete, hikmetten saçmalığa dönerse -te’vil yoluyla Şeriate dâhil edilse bile- asla on­dan olamaz. Buna göre İslâm Şeriati, Allah’ın kulları arasındaki adaleti, yaratıkları arasındaki rahmeti, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, kendisinin varlığına ve Rasûlünün sıdkına en güçlü ve en tutarlı şekilde delalet eden hikmetidir.”(İbn Kayyım el-Cevziyye, ilâmü’l-muvakkı&#8217;în (nşr. Abdurrauf Sad), Beyrut, ts. (Dâru’l-Cîl), III, 3.)</p>
<p>Öncelikle burada bahsedilen vurmanın maksadının / ama­cının, ölçüsünün / dozunun, hangi sorun için çözüm olarak ön­görüldüğünün iyi belirlenmesine ihtiyaç vardır.</p>
<p>Bir defa vurma durup dururken ortaya çıkan bir eylem de­ğildir. Bir şeyin karşılığıdır. Bu da kadının az yukarıda çerçevesi çizilmeye çalışılan nüşûz hâlinin aile birliğinin devamını tehdit eder hâle gelmesi, önceki iki tedbirin yetersiz kalması ve kocası­na karşı psikolojik şiddete devam etmesidir. Ailenin yıkılması, sadece karı-kocaya dokunan bir zarar değil, diğer aile bireylerini ve tüm toplumu ilgilendiren ciddi bir sorundur. Aslında boşan­mak topluma uygulanan bir şiddettir.</p>
<p>Vurmanın amacı, ıslah ve aile birliğini kurtarmaya yönelik bir tedbir oluşudur.</p>
<p>Ölçüsü ise şok etkisi yapan sembolik bir vuruştan ibarettir ve onda aranan maddi değil manevi etkisidir.</p>
<p>Ulaşılmak istenen hedef ise kadının kibrini kırma, kocasını ezmeye çalışmasına bir tepki veya kocasını kıskandıran tutumu­nu fark ettirme, onu çizilmiş sınırların içine çekmedir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’in çizdiği çerçeveye bakıldığında, kadın, haddi aşan tutumlarını fark ettikten sonra böyle bir cezayı hak ettiğini kabullenecek, böylece aile ilişkileri normalleşecektir.</p>
<p>Kadın, nüşûzu sonucu onur kırıcı davranışlarıyla kocaya ol­duğu kadar aileye de zarar vermektedir. Bütün bunlarla birlikte kadının kocası ile irtibatını koparmadığı, sevgisinin bulunduğu ve yaptığı davranışın ne tür ciddi sonuçlar doğuracağının çok fazla farkında olmadığı anlaşılmaktadır. İşte bu noktada Abdul­lah b. Abbas’ın açıklamasıyla diş fırçası türünden basit bir mal­zeme ya da fiske kabilinden sembolik bir vuruş(Taberî, VIII, 314-315.) evlilik önünde engel oluşturan kapalı damarları açmak amacıyla atılan neşter kabilinden bir eylemdir. İşte bu, gurur ve kibiri kıran, kadının kendisine gelmesini sağlayan bir tedbirdir. Kadının dövülmesini ifade eden bu ayette anlam Hz. Eyyûb Peygamber’in (a.s.) eşini dövmeye yemin etmesinden sonra Allah’ın bir çıkış yolu olarak gösterdiği “yüz buğday sapından oluşan bir demetle sembolik vuruşu’na(Sâd (38), 44.) benzer ölçüde bir psikolojik tedavi yöntemi olarak öne çıkmaktadır.</p>
<p>Hz. Peygamber’in vurmayı sınırlandıran hadisinden (Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 41..)/hare­ketle İslam âlimleri bu tür bir tedbiri uygulamak zorunda kalan kocanın yüze vuramayacağı, vurmanın acıtıcı ve iz bırakıcı sert­likte olamayacağı görüşündedirler. Şiddet boyutuna varan vur­ma ise hem olumlu sonuç vermeyeceğinden hem de yetkiyi aşan özellik arz edeceğinden suç teşkil eder ve koca ta&#8217;zır kapsamına giren bir müeyyide ile karşılık görür.</p>
<p>Eğer bütün damarlar kapanmışsa evlilik ölmüştür. Bu du­rumda tarafların birbirlerini işkenceden kurtarmaları için Ku &#8216;ân-ı Kerîm’in talep ettiği şekilde ihsan üzere yani güzellikle yrılma yoluna gidilecektir.(Bakara,229)</p>
<p>(1)-J. Pilcher, Cinsiyet ve Cinsiyet Eşitsizlikleri Üzerine Açıklamalar”, Sosyoloji: Başlangıç Okumaları (ed. A. Giddens, çev. G. Altaylar), İstanbul 2010, s.112.</p>
<p>(2)-Bu konuda bak. Saffet Köse, “Cahiliye Arap Toplumunda Kocaların Hanımlarına Yaptıkları Bazı Haksızlıklar ve İslâm’ın Getirdiği Hukuki Düzenlemeler”, Çağdaş İhtiyaçlar ve İslam Hukuku içinde, İstanbul, Rağbet Yayınlan, s. 383 vd.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/darb-dovmek-aileyi-kurtaran-tedbir-mi-ailede-huzuru-bozan-siddet-mi/">Darb / Dövmek: Aileyi Kurtaran Tedbir mi? Ailede Huzuru Bozan Şiddet mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/darb-dovmek-aileyi-kurtaran-tedbir-mi-ailede-huzuru-bozan-siddet-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Değişen Tüketim Zihniyeti:İşlevselliğe Karşı Statüyü Ölçen Araç Olarak Eşya/Şeytanla Kardeşlik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2016 12:22:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Değişen Tüketim Zihniyeti:İşlevselliğe Karşı Statüyü Ölçen Araç Olarak Eşya/Şeytanla Kardeşlik]]></category>
		<category><![CDATA[McDonaldlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Modern ekonomik düzen]]></category>
		<category><![CDATA[Modern kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10357</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modern ekonomik düzen, kendi kategorilerine göre \geri kalmış’ ya da‘üçüncü dünya’ olarak belirlediği ülkelerin kaynaklarını sömürmeyi; düşük maliyet,yüksek kâr ile üretimi, sermayeye köle işçiyi, ilahlaştırilan reklam ve moda araçları- nın esir aldığı tüketiciyi ifade eder. Eşyada asıl olan işlevsellik iken bugün sta­tüyü ölçen araca dönüşmesi, savurganlığı yaşam biçimi hâline getirmiş, bir tarafta açlıktan ölen diğer [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/">Değişen Tüketim Zihniyeti:İşlevselliğe Karşı Statüyü Ölçen Araç Olarak Eşya/Şeytanla Kardeşlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/tuketici-448-x-276/" rel="attachment wp-att-10359"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10359" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tuketici-448-x-276.jpg" alt="Değişen Tüketim Zihniyeti:İşlevselliğe Karşı Statüyü Ölçen Araç Olarak Eşya/Şeytanla Kardeşlik" width="448" height="276" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tuketici-448-x-276.jpg 448w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tuketici-448-x-276-300x185.jpg 300w" sizes="(max-width: 448px) 100vw, 448px" /></a></p>
<p>Modern ekonomik düzen, kendi kategorilerine göre \geri kalmış’ ya da‘üçüncü dünya’ olarak belirlediği ülkelerin kaynaklarını sömürmeyi; düşük maliyet,yüksek kâr ile üretimi, sermayeye köle işçiyi, ilahlaştırilan reklam ve moda araçları-<br />
nın esir aldığı tüketiciyi ifade eder.</p>
<p>Eşyada asıl olan işlevsellik iken bugün sta­tüyü ölçen araca dönüşmesi, savurganlığı yaşam biçimi hâline getirmiş, bir tarafta açlıktan ölen diğer tarafta obezite sorunu yaşayan, zevk ve eğlenceden dört köşe in- san görüntüleri normalleşmiştir.</p>
<p>Günümüzün tüketim çılgınlığı ve savurganlık, evlenme masraflarını arttırmış, evlenme yaşının yükselmesinde etkili ol­muş, sonrasında da giderleri arttırmıştır.</p>
<p>Elindeki ile yetinemeyerek ya da aza kanaat etmeyerek sü­rekli ve hızlı biçimde yeni olanın ve bolluğun peşinde olan, do­yumsuz ve aç gözlülüğün yaşam biçimine dönüştüğü bir dün­yada bu alandaki beklentiler oldukça yüksek tutulmaktadır. Bugün, esas zenginliğin kanaat ve gani gönüllülük, eşyada asıl olanın işlevsellik olduğu inancı zayıflamıştır.</p>
<p>İslam ahlakının en temel kavramlarından birisi olan ve bi­zim kültürümüzde “tükenmez hazine” kabul edilen(Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, Kahire 1356,1,224.) kanaat psikolojisini oluşturabilmek, madde ile ilişkileri bu kavram çer­çevesinde belirleyebilecek tutum geliştirebilmek neredeyse im­kânsız hâle gelmiştir. Çünkü zihinsel kodlardan bu tür terimler çıkarılmıştır. Hikmet ehlinin “Elindekine kanaat eden fakir de olsa zengindir, kanaatsiz olan malı çok da olsa yoksuldur.&#8221; şeklindeki ifadesi iki tavrın psikolojik yönüne oldukça veciz biçim­de işaret ederken aslında ikinci kısım bugünkü zihniyet dünya­sına ışık tutmaktadır.</p>
<p>Hz. Peygamber’in gerçek zenginliğin mal çokluğundan değil gönlün zengin olmasıyla mümkün olacağı(Buhârî, “Rikâk”, 15,..) yönündeki hadisi maddeyle kurulacak sağlıklı ilişkiyi izah mahiyetindedir ve bugünkü ihtiyacın cevabını vermektedir. Bu yönde gelişecek bir zihniyetin en önemli etkisi sahibinin mal sevgisini gönlünden çıkarmasından dolayı mala bağımlı ya da esir olmayı devre dışı bırakmasıdır. İnsanın, insanlığı bu tür kavramların belirlediği ilişkilerle ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’in meşru harcamalarda, hatta hayır-hasenat-ta bile olsa ölçülü davranma konusunda: “Sakın savurgan olma! Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbinin verdiği nimetlerin kıymetini bilmeyerek çok nankörce davrandı.”(İsrâ’ (17), 27.) ayetiyle yaptığı mucize uyarının değeri bugün daha iyi anlaşılmaktadır.</p>
<p>Modern tüketim kültürünün insanların hayat tarzı, tercih­leri ve ahlakı üzerinde yaptığı tahribata bakılırsa Hz. Peygam- ber’in sade ve eski elbiseyi giyebilmeyi imandan sayması(Ebû Dâvûd, &#8220;Teraccül”, 2;..) çok iyi anlaşılabilmektedir.</p>
<p>Keza gücü yettiği hâlde alçak gönüllülüğü gereği pahalı ve gösterişli giysileri terk edebilenleri, Allah’ın kıyamet günü bütün insanların önüne çıkarıp ‘Buyur, cennette müminler için hazır­lanmış elbiselerden dilediğini giy.’ şeklinde iltifatta bulunacağı­na(Tirmizî, &#8220;Kıyamet”, 39;..) dair hadisindeki derinlik kendini hissettirmektedir.</p>
<p>Konuyu tamamlama bağlamında şunları kaydetmemiz mümkündür: Hz. Peygamber’in bu hadislerinde elbisenin sem­bolik olarak ifade edildiğini dikkate alırsak eşyada işlevselliği dikkate almanın, eski ya da modası geçmiş bile olsa kınayanın kınamasına, moda ve reklam türü araçların manipülasyonuna aldırmadan kullanılabilir olduğu müddetçe onunla yetinmenin İslâmî erdemlerden olduğunu ifade etmemiz gerekir. Hadiste bunun imana bağlanması da dikkat çekicidir. Çünkü eski ol­duğu hâlde fonksiyonunu kaybetmemiş bir eşyayı kullanabilen, müsrif ve savurgan davranışı reddederek şeytanın kardeşi olma­yı tercih etmeyen, (îsrâ’ (17), 26-27.)şöhret ve gösteriş derdine düşerek nefsine, dolayısıyla eşyaya kulluğa boyun eğmeyen, moda ve reklam gibi etkili araçların girdabına düşüp başkalarının bakışının etkisin­de kalmayan, kendi inandığı değerler doğrultusunda hareket edebilen mütevazı kişiliğe sahip insanlar, inancının gerektirdiği şekilde davranmıştır. İşte bu, imanın bir tezahürüdür. Bu şekil­de tutum alabilen insan, kendi kalabilen mü’min tipine uygun bir portre çizmiştir. Eşyayı amaç değil araç edinmenin, eşyada dünyayı değil takvayı aramanın ölçüsüne uygun davranmıştır: “Takva elbisesi, işte o elbise daha hayırlıdır.” (A&#8217;râf (7), 26.)</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamberin sünnetindeki bu zihniyet dünyası bugün değişmiştir. Artık eşya için onun fonksiyonelliği, bir eksikliği gidermesi, bir ihtiyacı karşılaması önemli olmaktan çıkmış; onun kişiye kazandırdığı statü ya da sağladığı imaj veya­hut bu yolla elde edeceği saygınlık veya çekeceği dikkat öne çıkmış durumdadır. Bu yaklaşımla birlikte, sahip olunanlarla üstünlük sağlama amacına dayalı mal yarışı, onunla övünme, hatta çoğu zaman şımarıklık gibi zaaflar normalleşmiş durumdadır. Bunlara bağlı olarak açgözlü, hazcı / hedonist, doyumsuz, mal ve dünya­ya karşı hırslı, gösterişe düşkün, konfordan taviz vermeyen ve en önemlisi mutsuz, üretim-tüketim arasında gidip gelen, makine­leşmiş bir insan tipi oluşmaya başlamış, hatta bugün Batılı toplumlarda bu tatminsizliğin yaşamayı anlamsız kılması sebebiyle intiharların görüldüğü üzüntü verici sonuçlar doğmuştur.</p>
<p>Günümüzün tüketim zihniyetindeki temel eğilim, bireyin ihtiyacı olup olmamasından bağımsız olarak yeni olan her şeye&#8230; hırsıyla güdülenmesidir. Bunun temelinde de sana­yi devrimiyle birlikte ortaya çıkan modern ekonomi biliminin, kendisini ihtiyaçların sınırsız olduğu’ düşüncesi üzerine ko­numlandırmış olması yatmaktadır. Neticede ‘sınırsız olanın ih­tiyaçlar değil ihtiraslar / arzular olduğu’ gerçeği ters yüz edilerek arzular ihtiyaç kisvesine büründürülüp kışkırtılmaktadır.</p>
<p>Ekonominin bahsedilen bu konumuyla birlikte modern teknolojinin üretimde kullanılması sonucu ortaya çıkan ürün bolluğu ve çeşitliliği, zorunlu olarak bir rekabet ortamı doğur­muş, pazarlama stratejilerinin de buna göre şekillendirilmesini ve çeşitlendirilmesini zorunlu kılmıştır, özellikle insanların üretilen mala olan tutkusunu tahrik eden ve ‘çöldeki adama ısı­tıcı, kutuplardakine klima ya da buzdolabı satabilme’ stratejisi üzerine oturmuş olan pazarlama zihniyeti, bilimsel tetkiklerle tespit edilen eğilim ve zaafları merkeze alan reklam araçlarının da gücüyle sunî ihtiyaçlar oluşturup tüketimi bir yaşam biçimi hâline getirmeyi başarmış gözükmektedir. Reklam, moda, defi­le gibi araçların maliyeti de müşteriye yüklenmektedir. Ayrıca bir ürüne teknolojinin ulaştığı en son özelliklerin tamamı de­ğil, belli bir kısmı monte edilerek üretime gidilip kısa bir süre sonra ilave özelliklerle yeni ürünlerin piyasaya sunulmasıyla ya da aynı ürünün yeni tasarımlarıyla, hızlı tüketim, sürekli aktif hâlde tutulmaya devam edilmektedir. Bugün her bir insanın, sa­dece kullanmış olduğu elektronik cihazlardan birine mesela bir telefon aparatına ya da bir bilgisayara veya bir otomobile olan ilginin motive edici gücüne bakması bile bu gerçekliği anlaması için yeterlidir. Bu yeni mamullerin tüketiciye oldukça yüklü bir maliyet getirdiğini söylemeye bile gerek yoktur.</p>
<p>Önemli bir tüketim aracı olarak moda ve reklamın en olumsuz etkisi, yücelttiği yeni ürünün, kendinden önce kul­lanımda bulunan ve işlevselliğini kaybetmemiş eşyayı es­kimiş imajıyla kullanılamaz hâle getirmesi ve ona karşı bir psikolojik iticilik oluşturmasındadır. Bu araçlar, bir taraftan eskiye karşı manevi baskı oluştururken diğer yandan yeniye karşı tahrik edici özelliğiyle insanı iki yönden sıkıştırma yoluna gitmekte ve güçlü bir baskı oluşturmaktadır. Bu süreç sadece çok hızlı işleyen giyimle sınırlı olmayıp diğer bütün fanlarla yakından ilgilidir. Saç modellerinden aksesuarlara» ev eşyasından otomotiv sektörüne varıncaya kadar yenile nen tarz, görüntü ve marka düşkünlüğü, tüketimin bir başka boyutunu öne çıkarmaktadır. Teknolojik gelişmeler ve kitle iletişim araçları, reklam ve moda ile İstenen değişikliği hız­landırmakta ve yeni tarzları yaygınlaştırmaktadır. Bu da tü­ketimi hızlandıran bir başka unsurdur.</p>
<p>Günümüz toplumları, tasarlanan sosyo-kültürel yaşam tarz­larına, tüketim kültürüne spor adamları, sinema, tiyatro ve ses sanatçıları, siyasi figürler, reklamcılar, modacılar, yazarlar, TV veya sinema yıldızları ve bunları öne çıkaran yarışmalar, yarış­ma konuları, show’lar, müzikler, ortak logolar, markalar, reklam müzikleri ve sloganları, videolar, görkemli ödül törenleri gibi popüler kültür araçları ve rol modellerle ortak zevkler oluşturu­larak programlanmakta, biçimlendirilmekte, bu doğrultudaki imaj sabitlenmekte, toplum farkında olmadan yeni yaşam biçi­mine ikna edilmekte ve bu kabuller toplumun bütün kesimlerine hızlı ve etkili biçimde yayılmaktadır.(î. Çapcıoğlu, Modernleşen Türkiyede Din ve Toplum, Ankara 2011, s. 86 vd.)</p>
<p>Popüler kültürün oluşturduğu rol modeller ve araçlar dinî liderler ve onların temsil ettiği yaşam biçiminin önüne geç­mekte, böylece halk kültürü baskılanmakta, direnç noktaları kırılmaktadır. Bu yolla kolay biçimde sanal ihtiyaçlar üretil­mekte, psikolojik ihtiyaçlar yüceltilmekte, şartlandırma yönte­miyle bilinçli tercihler engellenmekte, arzular üzerinde strate­jik uygulamalar yapılmakta, reklam ve moda yoluyla gizli ikna şeklinde güdülenmekte, ayartılmakta, yeni heyecanlara hırsla sarılma isteği sürekli canlı tutulmakta, tüm karar mekanizma­larında üreticinin / işletmecinin başrolü oynadığı ve tüketici­nin devre dışı bırakıldığı bir mekanizmanın oluşturulduğu, yapay hızlandırıcılar yoluyla tüketim hareketliliğinin sağlan­dığı ve nihayet üreticinin / işletmecinin taleplerinin topluma dayatılarak toplumsal amaca dönüştürdüğü bir kültürel emperyalizm yaşamaktadır.(1)</p>
<p>Bauman,kültürel katların,insanların dayanıksız yönlerini sabitleyen,kalıcılığını ve sürekliliğini sağlayan maharetli atölyeler olduğunu(Bauman, 276-277.)söylerken haklı ve isabetli bir tesbitte bulunmaktadır.</p>
<p>Sonuçta beden üzerindeki imaja yönelik işlemler mesela,küpe,dövme,saç modelleri, kullanılan parfüm, makyaj, estetik görünüm tarzları, giyim kuşam, yiyecek içecekte öncelikler, boş zamanı kullanım biçimleri, tatil seçimleri, eğlence tarzı, özel günlerin kutlanması ve buna verilen değer, aksesuardan otomo­bile kadar eşya tercihleri, konuşma şekillerindeki bireysel beğeni üslubu köklü değişime uğramaktadır. (Çapcıoğlu, s. 97.)</p>
<p>Dünyanın, ileri / kalkınmış-geri kalmış şeklinde bölümlenmesiyle modern Batılı yaşam biçimi diğer ülkelerde psikolojik bir baskı oluşturmuş ve Batılı yaşam tarzı, Batılı gibi tüketme bir ayrıcalık olarak algılanır olmuştur. G. Ritzer, McDonalds’ın “bir Amerikan yaşam tarzı” olduğunu ve McDonaldlaşmanın sadece bir restoran işletmeciliği olmadığını, eğitim, çalışma yaşamı, sağlık, seyahat, boş zaman, beslenme, siyaset, aile gibi bütün yönlerden toplumu etkileyen yeni bir paradigmayı sem­bolize ettiğini, etkilenmez görünen kurumlan ve dünyanın bazı bölgelerini varlığını hissettirmeden etkileyen bir süreç oldu­ğunu ifade eder. Bugün McDonald’s binlerce şubesiyle Mekke dâhil neredeyse dünyanın her tarafına ulaşmıştır. Bu işleviyle McDonald’sın ilk restoranı müşterilerin talebi üzerine müzeye dönüştürülmüştür.(2) Dünyanın herhangi bir yerinde küçük bir kasabada bile açıldığında büyük bir olay olarak görülen bu restoran ile kutsiyet atfedilecek kadar derin bir bağlantı kurulması, hatta “tüketim dininin katedrali” olarak adlandırılması nasıl bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir.(Ritzer, 60-61.)</p>
<p>McDonaldlaşma veya Fast Food ya da kısaca McWorld kül­türü denilen Batılı kapitalist tüketim biçimleri(Çapcıoğlu, s. 83-91.) geliştirdiği kendine özgü mistisizm ya da dogmatik tavırla ağına düşürdü­ğü ve zihinlerini modern araçlarla işgal altına aldığı insanların günlük hayatta yerel kültürden gelen alışkanlıklarını itici hâle getirmekte, ortadan kaldırmakta veya en azından azaltmakta­dır. Söz gelimi bugün kozmopolit bir ortamda iftar yemeğinde yerel içeceklerden ya da yiyeceklerden birisinin tercihi çok kolay değildir. Çünkü bu tür mekânlarda tercih, imajı ve statüyü be­lirleyen araçlardan birisi olarak öne çıkmaktadır. Aynı şekilde önemli bir toplantı için belli markaları giymek hatta mümkünse bu markaların logolarını öne çıkarmak sahibine farklı bir imaj kazandırmakta ve ayrıcalık hissettirmektedir.</p>
<p>Bugün gelinen noktada Hz. Peygamberin şu uyarısı tahak­kuk etmiş gözükmektedir:</p>
<p>“Hiç şüphe yok ki siz, kendinizden önceki milletlerin yoluna milimine kadar tıpa tıp uyacaksınız. Hatta o kadar ki onlar bir keler deliğine girseler siz de peşinden oraya dalacaksınız. Biz: Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar Yahudilerle Hristiyanlar mıdır? diye sorduk. Allah Rasulü: Başka kim olacak? buyurdu.(Buhârî, “Enbiyâ’”, 50, “1‘tisâm”, 14;&#8230;)</p>
<p>Tüketim zihniyetindeki taklide dayalı bütün bu değişme ve kültürel yozlaşma, eş seçiminden düğünlere, konuşma dilinden müziğe, toplumsal ilişkilerden aile içi ilişkilere ve aile bütçesine varıncaya kadar aile dâhil bütün kurumlan ve insan davranış­larını olumsuz yönde etkilemektedir. Çünkü kavramların değiş­mesi, zihniyet dünyasının dönüşmesi âlem tasavvuruna da tesir etmekte ve her şey yeni baştan inşa edilmektedir.</p>
<p>Modern kültür, yerel ile küresel ya da gelenek ile modern araç­lar arasında bir çatışma ya da gerilim söz konusu olduğunda yerel olanı, diğer bir ifadeyle geleneği, güçlü araçlarını kullanarak et­kisizleştirmekte, değersizleştirmekte ve dogmatik tepkilerle geç­mişin sahiplenilmesini engellemektedir. Mesela bugün insanların birçoğu, evlerindeki bazı eşyaya yabancı olsalar da ve hatta bunlar o geniş evleri daraltsa da sırf tüketim kültürünün dayattığı baskı sebebiyle ondan vazgeçememekte, evinde bulundurma zorunlu­luğu hissetmekte, modanın etkisine göre sürekli yenilemektedir. İlginçtir ki artık günümüz Türkiye’sinde bu yaşam biçimini ger­çekleştirebilmek, mesela yılbaşı eğlencesini istediği bir mekânda geçirebilmek için hırsızlık yapan insanlar ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Son tahlilde modern dünyanın “tüketmek için üret’ anlayışı­nın eşyaya bakışı, onunla olan ilişkiyi baştan sona değiştirdiği­ni söyleyebiliriz. Bunun da ‘eşyaya / maddeye hükmeden insa­nı’ evirerek eşyanın hükmettiği insan’ tipi oluşturduğunu, gani gönüllülüğün yani gerçek zenginliğin gönül zenginliği olduğu(Buhari,Rikak,15..)gerçeğini unutturduğunu, birey ve kuramlarıyla bir toplumda gereksiz harcamalara kapı araladığını, harcamadaki öncelikleri tersyüz ettiğini, israf ve savurganlığa sebep olduğunu, varlıklı kesime karşı oluşan antipati sonucu insanlar arası ilişkileri bozması sebebiyle o milletin birçok açıdan dengelerini bozduğunu, âdeta onun kıyametini koparan bir sonuç doğurduğunu söylemeliyiz. Bugün lüks tüketim alışkanlığının manevi alanlara bile bir şekil­de nüfuz ettiğini söylemek mümkündür. Mesela yüksek maliyet­lerle Müslüman kadınlar için düzenlenen tesettür defileleri nasıl bir çelişki içine düştüğümüzün görüntüsüdür. Bunun İslam’ın hangi ilkesiyle örtüştüğü hususu, kolaylıkla anlaşılabilir bir konu değildir. Gösterişe dönüşen iftar sofraları, sağ elin verdiğini sol elin görmeyeceği kadar gizliliğin esas olması gereken zekâtın ve infakın ihtiyaç sahibinin rencide olabileceğine ve incinebileceğine aldırmadan kameralar önünde yapılması, kalpten ziyade gözün önem kazandığı modern sürecin can sıkıcı yansımasıdır.</p>
<p>Tekâsür’ün (çoklukla övünme) modern cahiliyedeki görün­tüsü işte bu &#8220;çok kazan, sürekli ve hızlı tüket, görüntü çekici, imaj etkileyici, konfor garanti olsun” zihniyetinin doğurduğu yersiz harcamalar manevî duygunun zirvede olduğu hacda bile etkili olmuştur. Sonunda Müslümanlar lüks ve sefahat içinde yüzen kendi sosyetesini üretebilmeyi başarmıştır!</p>
<p>Hz. Peygamber’in (s.a.s.) meşhur Cibril hadisinde kıyamet alametlerinden birisi olarak saydığı yalın ayak, baldırı çıplak, meteliksiz çobanların yükselttikleri / yaydıkları binalarla birbirleriyle yarış ettiklerini görmek’(Müslim, “îmân”, 1, 5, 7;..) tabiri aslında tam da can alıcı şekilde bu noktaya parmak basmaktadır. Günümüz dünyası açı­sından hadis farklı açılardan yorumlanabilir:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Rasûlullah’ın sembolik anlamdaki “meteliksiz çoban” ve “dikilen binalarla yarış” şeklindeki bu ifadeleriyle, başlangıçta fakir iken daha sonra herhangi bir sebeple varlıklı hâle gelmiş “sonradan görme”, “türedi” ve “görgüsüz zenginle­rin” çoğalması, bunların da geçmişini unutup eşyaya farklı bir anlam yükleyerek karşısındakinden ‘bir fazlasını elde etme’ ya da ‘daha iyisine sahip olma’ veya ‘statüsünü sahip olduğu eşyaya göre ölçüp kendisini ve karşısındakini ona göre konumlandır­ma’ zihniyetiyle çokluk, marka, model vs. için gereksiz yarışa girmelerinin o toplumun kıyametini hazırladığına işaret ettiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Hz. Peygamber’in hadisinde kopan kıyametin göster­gesi saydığı yüksek binaların kıyametin bir başka boyutuna işaret ettiğini söyleyebiliriz. Bugünkü acımasız / vahşi kapitalizmi sem­bolize eden dev gökdelenler hadisin kapsamında gözükmektedir. Çünkü bu yapıların temsil etiği dünyada, piyasa şartlan dışında hiçbir değerin geçerli olmadığı, âdeta piyasanın kutsandığı, hasta­nın alacağı bir ilaç için bile karşılıksız bir bardak suyun verilemedi­ği, kısaca insanın paraya feda edildiği sağlıksız bir ilişkiler ağında insanlığın kıyametinin kopmadığını söylemek mümkün değildir.</p>
<p>Böyle bir dünyada fedakârlıkların belirlediği ilişkiler sonucu meydana gelen kurumsal yapılardan oluşan medeniyetten bahsetmek imkansızdır. Hz, Ali (r.a.) bir hitabesinde Allah Te&#8217;âlâ’nın:</p>
<p>Aranızda adalet temeline dayalı ilişkileri hatırdan çıkarma­yın, (Bakara,237) ikazına rağmen insanların zenginlerin ellerindeki im­kanlarla fakirleri ısıracağı / ezeceği bir zaman yaşayacaklarını belirtmiştir(Ebu Davud,Büyü,25)ki günümüzün bu sözün karşılık geldiği zaman dilimi içinde yer aldığını söylemek çok da hatalı değildir.</p>
<p>Üçüncüsü: Hz. Peygamberdin kıyamet habercisi saydığı yüksek binaların bugünkü tezahürlerinden birisinin modern apartman hayatı olduğunu söylememiz mümkündür. Onlarca dairenin bulunduğu çok katlı apartmanlardan oluşan ve yüksek güvenlik tedbirleriyle çevreden yalıtılmış, girişte kimlik kont­rollerinin yapılığı dev siteler ve buralarda oturduğu hâlde alt, üst ve yan komşusundan habersiz kalabalıklar içinde yalnız yaşayan ailelerin kıyameti de işte bu ortam olmalıdır.</p>
<p>Modern kapitalist düzenin sermaye olarak kullanabileceği her şeye yönelmesi ya da insanları yöneltmesi, en mahrem alan­ları bile sermaye ya da tüketim konusu yapabilmesi, her şeyin çı­ğırından çıktığını gösteren ve sözün bittiği son noktayı gösteren, son derece üzücü bir durumdur. însan bedeninin bile tüketime açıldığı bir dönemde yaşadığımızı görmek kahredici bir durum­dur. Bunun en tipik örneği bakire kızların bekâretini satılığa çıkarmasıdır. Mesela 16 yaşında Kuzey İrlandalı bir kız eğitim masraflarını karşılayabilmek için,(3) 18 yaşındaki Brezilyalı kız Rebecca Bernardo da felçli olan annesine bakabilmek için bekâ­retini açık arttırma ile satılığa çıkarmıştır.(4)Böyle bir ortamda aile disiplininden bahsetmek mümkün olabilir mi?</p>
<p>Sonuç olarak modern tüketim çılgınlığı, oluşturduğu savur­ganlık kültürüyle sadece insanlar arası ilişkileri değil, ailenin kuruluşu sırasındaki masrafları (nikâh-nişan-düğün vs.) arttır­makta, dar gelirlileri uzun süreli borç yükünün altına sokmakta, ilerleyen zaman içinde de talep çeşitliliği aile bütçesini olumsuz anlamda etkilemektedir. Bu da aile içi ilişkilere menfi yönde te­sir etmektedir, özellikle ergenlik dönemi çocuklarının kendi devirlerinin zorunlu sonucu olarak ailelerinden talep ettikleri şeyler, dar gelirli aileleri büyük bir külfetin altına sokmaktadır. İmkânı sınırlı olan ailelerde bu durum, ciddi bir krize yol aç­makta ve mutluluğu engelleyen bir hâl alabilmektedir.(5)</p>
<p>Yukarıda bahsedilen tüketim furyasının, hazcı ideolojinin sermayeci zihniyetin tehlikelerine karşı Müslümanca tavrın na­sıl olması gerektiği sorusuna verilecek cevapları, ana hatlarıyla şu şekilde ortaya koymak mümkündür:</p>
<p><strong>Birincisi</strong>, İslam’ın iki temel kaynağı Kur’ân ve Sünnet açı­sından zenginlik ve harcamanın kötülenen bir husus olmadığı vurgulanmalıdır. Anlatılmak istenen, dünyayı gönlüne yerleş­tirmenin, dünya için ahireti feda etmenin, dolayısıyla arzulara teslim olmanın doğru olmayacağıdır. (Nâzi‘ât (79), 37-39.) Burada tüketim furyası ve hazcı ideolojiye dönük eleştirilerden dünyanın ya da dünyevi zenginliklerin önemsenmemesi gibi bir anlam çıkarılmamalı­dır. Hz. Peygamber’in fakirliğin şerrinden ve fitnesinden Allah’a sığındığı(Ebû Dâvûd, “Edeb”, 101;..) bilinirken ve “Fakirlik neredeyse insanları küfre dü­şürecek bir sebep olacaktı.”(Beyhakî, Şu‘abul-îmân, Riyad 1423/2003, IX, 12&#8230;) hadisi yoksulluğun olumsuz sonu­cunu çarpıcı biçimde ortaya koyarken böyle bir şeyi düşünmek nimetlerin peşine düşerek onları araması,(Bakara (2), 198; Cuma (62), 10.) helal yoldan ka­zanması,(6) dünya ve ahiret dengesini kurması,(Kasas (28), 77.) maddi olanın kendisine değil(7) kendisinin maddi olan neyi varsa ona hükme­debildiği(Bakara (2), 177,195; İbrahim (14), 31; Haşr (59), 9; Teğâbün (64), 16&#8230;) bir zihniyete sahip olması, cimrilikten uzak şekilde gerektiğinde Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla maddi varlı­ğından gönülden harcamada bulunabilmesidir.</p>
<p><strong>İkincisi</strong> bir Müslüman helal yollardan kazandığı ve zekât, infak, vergi gibi mali yükümlülüklerini yerine getirdiği kazan­cından israf ve savurganlık özelliği taşımayan ölçüde mübah olmak kaydıyla dilediği gibi harcayabilir. Hadis-i şerifte belirtil­diği üzere Allah verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde gör­meyi sever. (Tirmizî, “Edeb”, 54;..) Bu bağlamda ihtiyaç duyduğu bir malın en iyisini almak hak olmakla birlikte, satın alman bu eşya, işlevselliğini devam ettirdiği sürece ilke olarak onunla yetinmeyi gerektirir. Esasen bu tutum bir hadiste şükrün en ileri derecesi sayılan ka­naatin (îbn Mâce, “Zühd”, 24.) de bir çeşididir. Bu tutum, ailelerde gereksiz masrafları önleyen bir özellik taşır.</p>
<p><strong>Üçüncü</strong> olarak her konuda olduğu gibi harcamalarda da itidali (orta yol, dengeli, ölçülü olma) gözetmek esastır. Bizzat Kur’ân-ı Kerîm harcamalarda cimrilik ve savurganlık yapılma­dan dengeli bir tutum takınılmasını, (îsrâ’ (17), 29; Furkân (25), 67.) Hz. Peygamber de ilke olarak her konuda orta yolun tutulmasını emreder.(8) Bu çerçe­vede bir Müslümanın hayır amacıyla bile olsa malının tamamı­nı vasiyet etmesi bu ilkeye aykırı olduğundan caiz görülmemiş, bu durumda tasarrufu malın üçte birinde geçerli sayılmıştır.(9) Keza, malının tamamını Allah yolunda infak eden, mesela bir cami vakfına bağışlayan bir Müslümanın bu işlemi de sadece malının üçte biriyle sınırlandırılmıştır. Üçte ikisi kendisine ka­lır, bağışı kabul edilmez.(Bk. Saffet Köse, İslam Hukukunda Hakkın Kötüye Kullanılması, İstanbul 1997, s. 124-127 ve tür. yer.)</p>
<p><strong>Dördüncü</strong> olarak insanın mala karşı hırslı ve tamahkâr eği­limde olduğunu “İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa mut­laka bir üçüncüsünü ister, onun gözünü ancak toprak doyurur.” hadisi(Buhârî, “Rikâk”, 10;..) ifade etmektedir. Bu sebeple Hz. Peygamber in fakirli­ğin olduğu kadar zenginliğin fitnesinden de Allah’a sığınması oldukça anlamlıdır.(Buhârî, “Deavât”, 39,44-46;..) Bu hırs karşısında Hz. Peygamber insanın şu üç şey dışında malının bulunmadığının farkında olma­sını ve ona göre bir tavır geliştirmesini ister: “Yiyip-içip bitir­diği»giyip eskittiği, sadaka olarak verip sevabını beklediği.”(Müslim, “Zühd”, 3,4)</p>
<p><strong>Beşincisi,</strong> kişinin içinde bulunduğu şartlara göre harcamalarını şu sıraya göre takip etmesi, işini kolaylaştırır. Birincisi, ilk önce zaruri olanlar temin edilmelidir. Bunlar hayatın kendisine bağlı olduğu, olmazsa olmaz kabilinden dinî ve dünyevi menfaatlerdir (zaruriyyât). İkincisi, sıkıntıyı ortadan kaldıracak özelliğe sahip olan, eksikliği hayatın devamında güçlük doğuracak olan men­faatlerdir (hâciyyât). Üçüncüsü de ilk iki sıradakiler kadar zo­runluluk taşımayan ancak bulunması rahatlık sağlayacak özelli­ğe sahip olan menfaatledir (tahsîniyyât).(Bk. Rahmi Yaran, “İhtiyaç”, DİA, XXI, İstanbul 2000, s. 573-574; Cengiz Kallek, “İsrar, DİA, XXIII, İstanbul 2001, s. 178-180.)</p>
<p><strong>Altıncısı</strong>: Şımarıklığı, kibri yasaklayan ve insanlara karşı te­vazu içinde olmayı emreden ayetlerden (Isrâ’ (17), 37; Lokman (31), 18-19)anlaşıldığı kadarıyla Allah’ın verdiği bir nimet, mesela makamının yüksekliği, serve­tinin miktarı ve kalitesi kişinin davranışlarını değiştirmemeli, yani kişiyi kibir, gurur, tepeden bakma, şımarıklık gibi ahlak dışı tavır ve davranışlara sevk etmemeli, azgınlık ve taşkınlığa sebep olmamalı, eldeki imkânları imtiyazı gibi görmemeli, tam aksine nimet şükre vesile olmalı, çoğaldıkça tevazu da artma­lıdır. Hz. Peygamber eldeki nimetleri kibre vasıta kılanlara Al­lah ’ın rahmet nazarıyla bakmayacağını giyim örneğinde anlatır.(Buhârî, “Libâs”, 1,2,5, “Fedâilü’s-sahâbe”, 5;..)ve iki elbisesiyle kibirli bir şekilde yürüyen şımarık bir insanı Allah ın yere batırdığını misal olarak anlatır.(Müslim, “Libâs”, 49.) Kibir ve insanla­ra tepeden bakma hastalığı konusunda“İnsanlara karşı avurdunu şişirme!” (Lokman (31), 19.) ayeti uyarıda bulunmaktadır. Zira bu ifade boynunda yer alan hastalık sebebiyle eğri büğrü yürüyen deve içi» kullanılmaktadır. Keza servetine ya da diğer statüleri­ne dayalı olarak mağrur bir şekilde hareket eden kişide de ben­zer hastalık var demektir.</p>
<p>Mağrur davranan ve ikazda bulunanları hiçe sayan, onla­ra kulak tıkayan şımarıkları Kur’ân-ı Kerîm, Karun örneğiyle uyarmaktadır. Karun, 1 İz. Musa’nın kavminden olup hâzineleri­nin anahtarlarını ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği, zen­ginliğiyle mağrur, servetiyle şımaran, gösterişi seven, kavminin arasında ihtişamla dolaşmaktan zevk duyan, kavminin uyarıla­rına rağmen servetini kendi bilgi ve becerisi sayesinde elde etti­ğini söyleyen küstah bir kişiydi. Sonuçta bu tavırları sebebiyle helak olmuştur.(Kasas (28), 76-82.)</p>
<p>Serveti, şöhreti, statüsü vb. güçleriyle toplum içinde şımarıp Allah’ın kendisini izlediğini unutanlar, sorumlu davranmayan­lar ahiret yurdunda gördükleriyle pişman olacaklardır. Ancak kendilerine verilecek ikinci bir fırsat olmayacaktır.(İnşikâk (84), 10-15; Konu ile ilgili bk. Saffet Köse, “Modern Toplumun İhtiyaç Stratejisi -Gerçek İhtiyaçtan Sun’î İhtiyaca”, Din ve Hayat, sy. 13, İstanbul 2011,8.74-77.)</p>
<p>(1)-Konu ile ilgili bk. Z. Bauman, Bireyselleşmiş Toplum (trc. Y. Alogan), İstanbul 2005, s. 273-274; J. Baudrillard, Tüketim Toplumu (trc. H. Deliçaylı-F. Keskin), İstanbul 2010, s. 81-83; A. Touraine, Modernliğin Eleştirisi (trc. H. Tufan), İstanbul 2010, s. 310-312,326-329; 1. Çapcıoğlu, Modernleşen Türkiyede Din ve Toplum, Ankara 2011, s. 85-97.</p>
<p>(2)-“Toplumun McDonaldlaşması”, Sosyoloji: Başlangıç Okumaları (ed. A. Giddens / çev. G. Altaylar), İstanbul 2010, s. 57-59.</p>
<p>(3)- Konu ile ilgili haber için bk. (http://www.jon44w.co.uk/forum/viewthre- ad.php?tid=2826798cpage=l): erişim tarihi 27.01.2010.</p>
<p>(4)-http://www.youtube.com/watch?v=rQOwNeRofYI:erisim tarihi 02 01 2013</p>
<p>(5)- Burada bir hususa işaret etmek yerinde olur. Islami disiplinler içinde nefis terbiyesini hedefleyen tasavvuf, tüketim çılgınlığının ve azgınlığın panzehiri olan zühd zihniyetinin kurumsal kimliği olan tarikatlar bilinçli bir şekilde hem kendi içinden hem de dışarıdan yozlaştırılmış, hep olumsuz örneklerle sunularak iticilik oluşturulmaya çalışılmıştır. Bugün Batı toplumlarında özellikle bu yolla Müslüman olan insanların sayısı bir hayli fazladır. Çünkü çıldırmış nefsin tatmini söz konusu değildir, öyle hâller vardır ki tatminsizlik ölümle (intihar) sonuçlanmaktadır. Çünkü nefsi bu dünyada tatmin edecek bir şey kalmamıştır. O zaman ona bir yerde dur demek gerekmektedir. Bu sebeple bu girdaba düşmüş birçok Batılı gerçek hazzı ve mutluluğu nefsini dizginlemede ve mahkûm etmede bulduklarından bu yolla İslam’a girme şansı yakalamışlardır. Burada amaç nefisi öldürmek değil, onun meşru taleplerine meşru yollardan gerektiği kadar cevap verebilmek, gerektiğinde onun taleplerini reddedebilmektir. O sebeple sağlıklı bir zühd hareketi günümüzün üretim-tüketim girdabında kaybolmuş insanına mutluluğa götürecek bir çıkış yolu sağlayabilir. Bundan ise yeterince yararlandığımız söylenemez. Çünkü tasavvuf kültürü işlevselliğini kaybetmiş, tüketimi çıldırtan reklam tufanı ve moda gösterisi ise bütün bariyerleri aşarak hayatın her alanına hakim olmuştur.</p>
<p>Burada önemli bir hataya işaret etmemiz gerekir. Toplumumuzda tasavvuf düşüncesini temsil iddiasında bulunanların yaptıkları hatalarla bu disiplini mahkûm etme yerine tasavvuf düşüncesinin kendi ilkeleri ve kaynaklan açısından o tür insanların yaptıklarını değerlendirip onları mahkûm etmemiz gerekir. İkinci bir husus da kendisine özgü bir metodolojisi ve düşüncesi bulunan, ekol hâline gelmiş âlimleri kendi sistemlerini anladıktan ve zihniyetlerini çözümledikten sonra, kısacası, onlann bulundukları noktadan bakabildikten sonra eleştirmek daha tutarlı bir yoldur. Özellikle sembollerin çokça kullanıldığı tasavvuf kültüründe bu bir zorunluluktur. Herkes kendi durduğu yerden bir değerlendirme yaptığında bir kargaşa ortaya çıkmaya başlıyor. Mesela îbn Arabi’nin bir açıdan şeyh-i ekber diğer bir zaviyeden şeyh-i ekfer olarak iki uçta değerlendirilmesinin sebebi de budur. Her iki tarafta duran araştırmacılar vardır. Gerçekten îbn Arabî hangi çizgidedir? Bu biraz da durduğumuz yere ve ne kadar anladığımıza bağlıdır.</p>
<p>(6)-Bakara (2), 168, 172; Nisâ (4), 29; Maide (5), 88; Müminûn (23), 51; Müslim, “Zekât”, 65; Tirmizî, “Tefsir”, 2/36.<br />
(7)-Âl-i îmrân (3), 180; Nisâ’ (4), 37; îsrâ’ (17), 100; Muhammed (47), 38; Hadîd (57), 7,10,24; Hümeze (104), 2-4.</p>
<p>(8)-Buhârî, “Savm”, 51, “Zekât”, 30, “Teheccüd”, 20, “Nikâh”, 1, “Cihâd”, 70, “1‘tisâm”, 5; Müslim, “Zekât”, 40; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 226; 347;<br />
(9)- Buhârî, “Vesâyâ”, 2,3, “Nefekât”, 1 “Ferâiz”, 6; Müslim, “Vasıyyet”, 5,7,8, 10; Ebû Dâvûd, “Ferâiz”, 3.</p>
<p>Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/">Değişen Tüketim Zihniyeti:İşlevselliğe Karşı Statüyü Ölçen Araç Olarak Eşya/Şeytanla Kardeşlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Baba Olarak Erkek-Anne Olarak Kadın: Mutlu Ailede Mutlu Çocuk</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/baba-olarak-erkek-anne-olarak-kadin-mutlu-ailede-mutlu-cocuk/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/baba-olarak-erkek-anne-olarak-kadin-mutlu-ailede-mutlu-cocuk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2016 12:02:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuğa Din ve Dünya için Zarurî Bilgilerin Kazandırılması]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk için Annenin özel Görevi: Şefkat ve Merhamet Transferi]]></category>
		<category><![CDATA[Anne-Babanın Çocuklara örnekliği]]></category>
		<category><![CDATA[Baba Olarak Erkek-Anne Olarak Kadın: Mutlu Ailede Mutlu Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İş Hayatında Kadın: Doğumdan ve Evden Kaçış]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10352</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çocuk, annenin transfer ettiği şefkat ve babanın verdiği güven ile gelen mutluluktur. Bir toplum, değerleri doğrultusunda kültür üretir. Şiir, ede­biyat, sanat, günlük dilde klişe cümleler bu kültürün oluşma­sında ve taşınmasında etkili araçlardandır. Temel kaynaklardan beslenen bu kültürel formlar toplumsal ilişkilere derinlik ka­zandırır ve ait olduğu kaynağa gitmeden dilden dile dolaşarak değerler doğrultusunda ilişkiler ağını örer. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/baba-olarak-erkek-anne-olarak-kadin-mutlu-ailede-mutlu-cocuk/">Baba Olarak Erkek-Anne Olarak Kadın: Mutlu Ailede Mutlu Çocuk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/baba-olarak-erkek-anne-olarak-kadin-mutlu-ailede-mutlu-cocuk/gorselimg_1616661940/" rel="attachment wp-att-10353"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10353" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940.jpeg" alt="Baba Olarak Erkek-Anne Olarak Kadın: Mutlu Ailede Mutlu Çocuk" width="760" height="428" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940.jpeg 760w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940-600x338.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940-300x169.jpeg 300w" sizes="(max-width: 760px) 100vw, 760px" /></a></p>
<p>Çocuk, annenin transfer ettiği şefkat ve babanın verdiği güven ile gelen mutluluktur.</p>
<p>Bir toplum, değerleri doğrultusunda kültür üretir. Şiir, ede­biyat, sanat, günlük dilde klişe cümleler bu kültürün oluşma­sında ve taşınmasında etkili araçlardandır. Temel kaynaklardan beslenen bu kültürel formlar toplumsal ilişkilere derinlik ka­zandırır ve ait olduğu kaynağa gitmeden dilden dile dolaşarak değerler doğrultusunda ilişkiler ağını örer. Anadolu kültüründe aile alanında bu türden değerli sözler mevcuttur. Mesela Ana­dolu&#8217;da “intizar almak” deyimi anne-baba sorumluluğunu ifade eden âdeta birçok ayet ve hadisin hulasası olan bir sözdür. Hem sorumluluğu hem de bu sorumluluğa özen gösterilememesi hâlinde çekilecek cezayı ve başa gelecek belayı beraberce ifade eder. Bu ifade anne-babasının hoşnutluğunu almayanın dünya ve ahirette bedbaht olacağını ifade eden Türkçedeki en etkili sözlerdendir. Keza “âh almak” aynı yönde anne-baba ile sınırlı olmaksızın zulmedenin aldığı bedduanın kötü sonucunu ifade eder. Bu gibi sözler ya da tutumlar temel kaynaklardaki veri­lerden beslenmeleri yanında tecrübeye, insanların zihninde yer bulan canlı olaylara ve yaşanan hatıralara işaret ettiği için çok güçlü bir etkiye sahiptirler. Hem olumlu davranış geliştirme de hem de olumsuzluğu engellemede eğitici bir güce sahiptirler.İşte bu bağlamda Anadolu kültüründe dilden dile dolaşan “hayırlı evlat , hayırsız evlat” ifadeleri aynı derinliğe sahip sözlerdendir Anadolu lisanında, “Hayırsız evlat ömür törpüsüdür.” sözü anne-babayı mutsuz kılan çok güçlü bir vurgudur. Tersinden bakıldığında “başarılı ve ahlaklı” çocuklar da anne-babalarının mutluluk kaynağıdır. Bu tecrübî olarak bilinen bir husus olsa da Kur’ân-ı Kerîm iyi çocukları anne-babaların mutluluğunu tamamlayan unsur olarak zikreder. Zira cennet ehlinin baba­ları, dedeleri, çocukları, hanımları ve hanımlarından sâlih amel işlemiş olanların topluca cennete girecekleri anlatılır.(Ra‘d (13), 23; Mü’min / Gâfir (40), 8.) Şayet iman bakımından atalarının izinden giden çocuklar amel ba­kımından onlardan daha geride ve bu sebeple makamları düşük ise anne-babalarından ayrı olmaları bu mutluluğa gölge düşüre­ceğinden çocukların dereceleri yükseltilerek onlara katılacak ve mutsuzlukları giderilecektir.(Tur,21) Bu da çocukların mutluluğunun aile saadetinde etkili olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Ancak burada bir noktaya işaret etmek gerekir ki o da an­ne-babaların çocuklarından beklentilerini elde etmeleri ve on­larla mutlu olabilmeleri için üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeleri gerekir. Şimdi bu hususu ele alabiliriz.</p>
<p><strong>a- Çocuğa Din ve Dünya için Zarurî Bilgilerin Kazandırılması</strong></p>
<p>&#8221;Bir anne-baba çocuğuna güzel terbiyeden / güzel ahlaktan daha değerli bir şey bağışlamamışttr” (Tirmizi, &#8220;Birr”, 33; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, M, 412; IV, 77,78).</p>
<p>Çocuklar anne-babaları için birer imtihandır,(Enfâl (8), 28; Tegâbün (64), 15.) sonucu da ya başarı ya da hüsrandır. İmtihanın konusu çocuğun dünya ve ahiret hayatına hazırlanmasıdır. Dünyevi olarak geçimini temin edeceği, kabiliyetine uygun bir eğitimle mesleğe hazırlamak ve hayatını ilgilendiren konularda temel bilgilerle donatmak, kül­türel mirası aktarmak, toplumdaki görgü kuralları ve adaba ri­ayet hususunda bilinçlendirmek; manevi olarak da dinî vecibe­lerini öğretmek, hassasiyetle ve sürekli olarak yerine getirecek bir duyarlılık kazandırmak, yüksek İslam ahlakı ile yetiştirmek en önemli görevdir. Kısaca söylemek gerekirse Hz. Peygamber’in Allah’m özel konuk olarak ağırlayacağını ve kıyamet sıkıntıları­nı yaşatmayacağını müjdelediği yedi bahtiyar sınıftan birisi olan “Allah’a kullukla büyüyen genç” (Buhârî, “Ezân”, 36, “Rikâk”, 24, “Zekât”, 16, “Hudûd”, 19..)olabilecek şekilde biçimlen­dirmektir. Bu, çocuk için en değerli sermaye, anne-baba için de en büyük saadettir.</p>
<p>Din ve dünya için zaruri bilginin kesiştiği önemli bir nokta vardır o da şudur: Kişisel beceri, yeti ve bu doğrultuda elde edilen maharet ahlak ile bütünleştiğinde olumlu sonuç verir. Bu da hem çocuğun hem de anne-babasının dünya ve ahiret mutluluğudur.</p>
<p>Çocukların hayata hazırlanması baba ve annenin müşterek görevleri olsa da özellikle erkek çocukların bir meslek ve meslek ahlakı edinmeleri için babanın, kızlara da ev işlerinin öğretil­mesi hususunda annenin sorumluluğu vardır. Geleneksel eğitim modeli bu yönde oluşmuştur. Dolayısıyla erkeğin daha çok ev geçiminden sorumlu tutulması sebebiyle meslek eğitimini baba üstlenmiş, kız da evin tertip-düzeninden mesul olduğu için an­nesi tarafından bu yönde eğitilmiştir. Bu iki hususu biraz açmak gerekirse şunlar söylenebilir:</p>
<p>Allah, her insanı farklı kabiliyet ve özelliklerle donatm tır.(Enam,165;İsra,21,Zuhruf,32)Her bir yeteneğe toplumun ihtiyacı vardır. Anne-babaya düşen, çocuğunu popüler meslekler doğrultusunda yönlendir­mek değil potansiyelini keşfedip işlemek, yeteneklerini geliştir mek ve o yönde hayata hazırlamaktır. Çünkü Nasîruddîn et-Tûsî (0.672/1274) gibi İslam düşünürlerinin isabetle belirttiği gibi bireysel farklılıklar ve toplumsal ihtiyaçlar açısından çocuğun eğitiminde kabiliyetlerinin merkeze alınması ve o doğrultuda eğitime tâbi tutulması esastır.(Tusi,Exlag-ı Nasıri(trc.Rahim Sultanov).Bakı 1989,s.160)Bu çaba hem nimetin takdiri ve fiilî şükrü anlamına gelir hem de çocuğa ve aynı zamanda toplu­ma yapılabilecek en büyük katkı ve iyiliği ifade eder.</p>
<p>Kabiliyet bakımından insan, yaratıldığı toprağa benzer. Bu açıdan her toprak farklıdır ve kendi özelliğine uygun bitkiler yetiştirir. Buğdaya uygun toprağa mısır ekmek anlamsız oldu­ğu gibi mesela sosyal bilimlere yatkın bir çocuğu fen bilimlerine yönlendirmek de o derece manasız ve sonuç olarak da verimsiz­dir. Bu, çocuğa eziyet olduğu gibi yetenek nimetinin kadr-u kıy­metini bilmeyerek nankörlük yapmak daha da önemlisi insanı taşıyamayacağı bir yükle sorumlu tutmak, toplumu da Allah’ın lütfettiği bir kabiliyetten mahrum bırakmak demektir. Bu yön­deki hatalı tercih, çocuğun başarısını olumsuz yönde etkileyece­ğinden ileride aile huzuruna olumsuz yansıyacak ilk kıvılcımdır.</p>
<p>Çocukları dindar ve ahlaklı yetiştirmek, anne-babanın be­raberce sorumlu oldukları alanı oluşturur. Hz. Peygamber’in bu konuda: “Bir anne-baba çocuğuna güzel terbiyeden / güzel ah­laktan daha değerli bir şey bağışlamamıştır.”,(Tırmızî, “Birr”, 33..) “Çocuklarınıza ikramda bulunun ve terbiyelerini güzel verin.”(İbn Mace,Edeb,3) şeklindeki ha­disleriyle ümmetine mesajı nettir.</p>
<p>İkramdan maksat helal dairesinde ve şımartmayacak ölçü­de çocukların ihtiyaçlarını gidermek, imkânlar ölçüsünde baş­kasına muhtaç etmemek, manevi anlamda da Allah’ın emir ve yasaklarına saygı bilinciyle donatmak, çevreleriyle ilişkilerinde yüksek İslam ahlakını ilke edinmelerini, Allah ve kul hakkına karrşı duyarlılıklarını temin edecek bir eğitim vermeleri anla­mına gelir. Bunun yanında çocuklara ikram anne-baba sevgisi kazandıracağı için(Bk. Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, Kahire 1356, II, 90-91;..) aileye olan bağlılıklarını da güçlendirecek etki yapar.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in özel olarak anne-ba­balara yüklediği en önemli görev çocuklara namaz bilincinin kazandırılmasıdır. Namaz eğitimine küçük yaşta başlanarak temyiz döneminde bu işin halledilmiş olması gerekir. Çocuklu­ğun bu devri, genellikle hayatın yedi yaş ile bülûğ çağı arasın­daki kısmını kapsar. Temel özelliği çocuğun iyiyi-kötüyü, faydalıyı-zararlıyı belli ölçüde ayırabilecek akli olgunluğa ulaşmış, bu yönde meleke kazanmaya başlamış olmasıdır. Bu çağda ka­zanılan namaz bilinciyle çocuk, tam mükellef olduğu âkıl-bâliğ dönemine hazır olarak adım atacak ve küçük yaşta kazandığı bu bilinç, hayatı boyunca kalıcılık arz edecektir. Bir anne-baba için çocuklarına dinî vecibelerini öğretip içselleştirmelerini, bir yaşam biçimine dönüştürmelerini, Allah’ın rızasını her şeyden daha önemli görmelerini sağlamaktan daha değerli bir şey ola­maz. Bu ise küçük yaşlarda kazandırılabilir. “Ağaç yaş iken eği­lir.” sözünün anlatmak istediği budur. İşte bunun için Hz. Pey­gamber çocuklara namaz öğretimine yedi yaşında başlanmasını istemiş ve on yaşına kadar bu sorunun halledilmesi gerektiğini bildirmiştir.(Ebû Dâvûd, “Salât”, 26.) Aile reisinin hane halkına dinî vecibelerini öğ­retmek ve hatırlatmakla, kendisi de bunları yaşayarak örnek ol­makla yükümlü olduğuna dair açık ayetler vardır:</p>
<p>Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun&#8230;”(Tahrim (66), 6.) şeklindeki ayetiyle genel nitelikli bir sorumluluktan bahsettikten sonra namaz özelinde konuyu ay­dınlatır:</p>
<p>“Aile fertlerine namaz kılmalarını emret Sen de sabırla devam et,biz senden rızık istemiyoruz, rızıklandıracak olan biziz. Güzel sonuç, Allah&#8217;ın emir ve yasaklarına içtenlikle bağlılık veren ve saygıda titiz davrananların (takva sahipleri) olacaktır.(Taha 132)</p>
<p><strong>b- Anne-Babanın Çocuklara örnekliği</strong></p>
<p>Aile ile efradına namazı emret, sen de sabırla devam et&#8221; (Tahâ, 20/132) ayeti geldikten sonra, Hz. Peygamber da­madı Hz, Ali ve kızı Hz, Fatıma&#8217;ya sabah namazlarına kaldırmıştır.</p>
<p>Başkasından talep edilen ortak bir davranışın ya da yapılması istenen bir eylemin öncelikle o kişi tarafından yerine getiril­mesi tutarlılık açısından çok önemlidir. Kur’ân-ı Kerîm:</p>
<p>“Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Böyle yapma­nız Allah katında çok sevimsiz bir davranıştır. (Saff,2-3)</p>
<p>*İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa?(Bakara,44)şeklindeki ayetlerinde bu hususu özellikle vurgular. Do­layısıyla ortak sorumluluklarda birisinden bir şeyi talep eden kişinin istediği şeyi öncelikle kendisi uygulayarak örnek olma­sı önemli bir ahlak ilkesidir. Bu, inandırıcılık, güvenilirlik ve tutarlılık açısından olduğu kadar eğitim bakımından da hayati önemi haizdir. Bu sebeple &#8220;aile efradına namazı emret, sen de sabırla devam et.” ayeti emredenin emrettiğini yapmaması hâ­linde tutarsız davranması sebebiyle talebinin karşılık görmeye­ceğine, inandırıcılığını ve güvenilirliğini kaybedeceğine, pratik olarak da sonuç alamayacağına işaret eder. Böyle bir durumda çocuk anne-babasının denetiminde bulunduğu sıralarda isteni­leni korku ya da bir başka saikle yapar, kendi başına kaldığında yapmaz, neticede istenilen yönde bir davranış ya da alışkanlık kazanmaz. En önemlisi ikiyüzlülük gibi bir şahsiyet bozukluğu geliştirmiş ve yalan söylemeyi öğrenmiş olur,.(Bk. Ebû Zehre, Zehretü &#8216;t-tefâsir, IX, 4814.)</p>
<p>Konunun dikkate değer bir başka boyutu daha vardır. O da çocuğun belli bir yaşa kadar anne-babasını taklit ederek bilgi kazandığı ve şahsiyetinin şekillendiği dikkate alınırsa aile bü­yüklerinin söz-davranış bütünlüğü sergilemesinin ve bu yolla küçüklere örnek olmasının ne kadar önemli olduğu kendiliğin­den ortaya çıkar.</p>
<p>Aile reisi çevresindekileri iyiye yönlendirmek, görevlerin ifa­sını sağlamakla yükümlüdür. Bu ise bizzat kendisinin en kâmil manada ve sürekli biçimde söylediklerine önderlik etmesi ve gü­zel örnek olmasıyla mümkündür.</p>
<p>Bunun içindir ki Hz. Peygamber’in cennetle müjdelenmiş olmasına rağmen “Aile efradına namazı emret, sen de sabırla devam et.” ayeti geldikten sonra, damadı Hz. Ali ve kızı Hz. Fa- tıma’ya sabah namazları için seslendiği nakledilmekte,(Kurtubî, e-Câmi&#8217; li-ahkâmi’l-Kur&#8217;ân, Kahire 1384/1964, XI, 263..) bizzat Hz. Ali de bu bilgiyi teyit etmektedir.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1,91.)Bundan başka Hz. Pey­gamber’in sadece onları değil sabah namazına giderken yolu üstündekileri namaz için uyandırdığı bilinmektedir.(Ebû DAvûd, “Tatavvû*”, 4.)</p>
<p>Aile bireylerine karşı aile reisinin sorumluluklarını açıkça ifade eden ayetlerde özellikle namazın vurgulanması onun bü­tün ibadetleri bünyesinde bulundurması sebebiyle dinin dire­ği(Beyhakî, Şu&#8217;abü&#8217;l-imân, IV, 300;..) ve cennetin anahtarı(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III 330.)olarak nitelenmesinden olmalıdır. Kötülük ve çirkinliklerden alıkoyan özelliğiyle namaz(Ankebût (29). 45.) ahlakın teminatı ve dindarlığın ölçüsünü veren bir ibadettir. Bu nokta sadece Kur’ân-ı Kerim&#8217;de değil Hz Peygamber&#8217;in hadislerinde de teyit edilir. Mesela Hz, Peygamberin: “Kimi kıldığı namaz kötülük ve çirkinliklerden alıkoymuyorsa onun ancak Allah&#8217;ta,uzaklığı artmıştır.”(..Muttaki el-Hindî, Kenzü’l-ummâL, nr. 20083.) hadisi ayetle tam paralellik göstermekte­dir. Aynı yöndeki: “Nice oruç tutanlar vardır ki onun yanına kalan açlık, nice gece namazı kılanlar vardır ki onun yanına kalan uykusuzluktur.”(İbn Mace,Sıyam,21)hadisi davranışa yansımayan ibadetin içi boş, anlamsız, kuru bir şekilden ibaret olduğunu bildirmektedir. Kıyamet günü kulun ilk hesaba çekileceği amelinin namazı oluşu, namazından hesabı kolay olanın diğer amellerinin muhase­besinin de kolay geçeceği(Tirmizî, “Salât”, 188)yönündeki Nebevi bilginin verdiği me­saj namazın hemen öğretilmesi ve süreklilik kazanması için takip edilmesi yönünde aile reisinin gerekli hassasiyeti göstermesidir.</p>
<p>Ayetlerde, öncelikle kişinin dinî vecibeleri kendisinin öğrenip yaşaması ve bu yönüyle örnek olması, sonra ailesini eğitip-öğretmesi, “önce en yakın akrabanı uyar.(Şuara,214) düsturundan anlaşıldığı kada­rıyla da yakınlarını doğru yola ulaştırmak için çabalaması,(Cessâs, III, 466.) iyiliği emir ve kötülüğü önleme prensibi(Al-i İmrân (3), 104,110,114; A‘râf(7), 157;Tevbe(9),71,112&#8230;)gereğince de gücüyle orantılı biçimde bütün toplumla ilgilenmesi (Müslim, “İmân”, 78;..) şeklinde gittikçe genişleyen bir sorumluluk alanının bulunduğu dikkati çekmektedir.</p>
<p>Bütün bu anlatılanlar dikkate alındığında dünyevi ve uhrevi işlevi nedeniyle çocuğa namaz bilincinin küçük yaşlardan itibaren kazandırılması ailenin en önemli görevidir denilebilir.</p>
<p>Bunun anne-babaya dönen tarafı da vardır. Kendileri öldü­ğünde hayatta kalan çocukları namaz kıldığı sürece amel defterleri kapanmayacaktır. Çünkü Hz. Peygamber, öldükten sonra geride kendilerine dua eden sâlih çocuk bırakan anne-babanın amel defterinin kapanmayacağını ve sevap yazılmaya devam edileceğini haber vermiştir.(Müslim, “ Vasıyyet”, 14;..) Namaz, salih ve muttaki insan­ların ameli(Bakara (2), 2-3,177.) olduğu gibi içinde de ana-babaya hayır-dua vardır. Son oturuşta Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan ve dua olarak okunan şu ayette bu görülmektedir: “Rabbim! Bana, ana-babama ve bü­tün mu minlere mağfiretinle muamele et!” (ibrahim (14), 41.)</p>
<p>Konuyla bağlantısı bulunan Hz. Peygamber’in amcasının oğlu, tefsir ve fıkıh ilimlerinde otorite kabul edilen ve çok hadis rivayet edenler arasında sayılan büyük sahâbî Abdullah b. Abbâs’ın (Ö.68/688) bir tespitine burada yer vermemiz uygun olur. O, Kur’ân-ı Kerîm’de üç ayette üç şeyin birbirine bağlı olarak nazil olduğunu ve peşindekinin eksik bırakılması hâlinde Al­lah’ın diğerini kabul etmeyeceğini söyler:</p>
<p><strong>Birincisi</strong> “Allah’a itaat edin. Rasûlüne de itaat edin” ayeti.(Nisa 59) Kim Allah’a itaat edip de Rasûlüne itaat etmezse bu ameli mak­bul değildir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> “Namazı kılın, zekâtı verin.” ayeti.(Bakara (2), 43,83,110; Nûr (24), 56.) Kim namazı kılar, zekâtını vermezse namazı kabul edilmez.</p>
<p><strong>Üçüncüsü de</strong> “(önce) bana ve (sonra da) ana-babana şükret. ayeti.(Lokman 14) Kim Allah’a şükreder de ana-babasına teşekkür etmezse şükrünü Allah kabul etmez.(Zehebî, Kitâbü’l-Kebâir, Kahire 1355,s. 43;&#8230;)</p>
<p>Son kısımla ilgili olarak Süfyân b. Uyeyne (Ö.198/814) beş va­kit namazı kılan Allah’a şükretmiş, namazın sonunda da onlara dua eden onlara teşekkür etmiş olur şeklinde bir değerlendirmede bulunur.(Âlûsî, Rûhu’l-me&#8217;ânî, Beyrut, ts, (Dâru İhyâi’t- türâsi’l-Arabî), XXI, 87.)Aslında namazın sonunda teşehhüdden sonra okunan duada ana-babaya mağfiret dileği yer aldığı için (rab. benâ’ğfir lî veli-vâlideyye&#8230;)(İbrahim 41)namazını kılıp bu duayı okuyan Müslüman bu emri yerine getirmiş olmaktadır.(Âlûsî, XV, 57.)</p>
<p><strong>c- Çocuk için Annenin özel Görevi: Şefkat ve Merhamet Transferi</strong></p>
<p>Son dönemde yapılan araştırmalara göre doğumu takip eden özellikle ilk yılda çocuğun ruh sağlığının temelinin atılması sebebiyle bu dönemde çocukta anne ilgisi, sevgisi ve şefkatindeki eksiklik ömür boyu telafi edilemez.</p>
<p>Kadının annelik rolü üzerinde özel olarak durmak gerekir. Çünkü Kur’ân ve Sünnette ona özel önem verilmiş, günümüzde yapılan bazı araştırmalarda da annenin çocuk için özel konu­muna vurgu yapan tespitlere yer verilmiştir. Çünkü anneliği öne çıkaran temel bir kavram vardır ki bu şefkattir. Şefkat sevginin en ileri boyutudur, ruhsal bir enerjidir ve çocuklar açısından en değerli kaynaktır, annenin çocuğa en değerli hediyesidir. (Nevzat Tarhan, Makul Çözüm, İstanbul 2007, s. 26&#8230;)Dolayısıyla anne sevgisi çocuğun gelişiminde hissettiği en temel ihtiyaçtır.(bk. Nevzat Tarhan, Evlilik Psikolojisi, İstanbul 2010, s. 147-148)</p>
<p>Babanın aile içinde oluşturduğu güven duygusunun çok önemli olduğunu, bunun getirdiği eksikliğin son derece olum­suz birtakım sonuçlar doğuracağını belirtmek gerekir. Ancak özellikle annelerin üzerinde durulmasının sebebi onun yerinin bir başkası tarafından doldurulamaması, bunun doğurduğu olumsuzluğun çok daha etkili olduğu gerçeğidir.</p>
<p>“Biz insandan anne-babasının üstüne titremesini istedik. Hele annesi, onca sıkıntılar sonucu güçten düşmesine aldırmayarak onu rahminde taşımıştır. Süt emme için belirlenen süre iki yıldır. İşte biz insana bana şükret, anne-babana teşekkür et diye tavsiyede bu­lunduk Dikkat edin! Dönüp-dolaşıp bana geleceksiniz.”(Lokman 34) ayetinde anne-baba beraberce zikredildikten sonra bir de ayrıca anneye yer verilmiştir. Hz. Peygamber de üç defa peş peşe &#8220;İyilik etmeme en layık kimdir?” sorusuna “Annendir” şeklinde aynı cevabı vermiş, dördüncü defa tekrar sorulduğunda “Babandır” demiştir.(Buhârî, “Edeb”, 2;..)</p>
<p>Babadan bir adım önde oluşunun sebebi çocuk açısından annenin alternatifinin bulunmamasıdır. Onu vazgeçilmez kılan, baba ve diğerlerinde bulunmayan annelik sevgisi ve şefkatidir ki bu bakımından onun yerini bir başkası alamaz.</p>
<p>İslam âlimleri, Kur’ân ve Sünnetin verileri ışığında kulluğun özünü ve ahlakın temelini “Allah’ın emir ve yasaklarına saygı, varlığa şefkat”(Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, X, 209;&#8230;) olarak belirlemişlerdir. Allah’ın kullarına, (En&#8217;âm (6), 12; Araf(7), 151; Yusuf (12), 64,92; Enbiyâ’ (21), 83; Mü’minûn (23), 109,118&#8230; )Hz. Peygamber’in ümmetine olan yaklaşımı hep şefkat ve mer­hamet kavramlarıyla ifade edilmiştir.(Tevbe (9), 128.) O zaman, “Şefkat ne­dir?” sorusuna cevap arayabiliriz.</p>
<p>Derinliği ve zenginliği olan kavramlar için tanım yapmak, onu sınırlandırmak ve anlamını kısırlaştırmak gibi olumsuz so­nuca yol açabileceğinden imkânlar ölçüsünde onu tasvir etmek daha sağlıklı bir yol olarak öne çıkmaktadır.</p>
<p>Şefkat, annenin önce rahminde sonra kollarında taşınmış, kucağında büyümüş, sütünü emmiş, ayaklarında uyumuş, ninnisini dinlemiş, salıncakta sallanmış, nefesini ve sıcaklığım his setmiş herkesin tanımlayamasa bile yaşayarak öğrendiği derin bir duygudur. O hâlde hem şefkat gören hem de şefkat gösteren açısından tasvir etmek gerekirse şefkat, Allah’ın ruhundan üfle­diği can, evreni kucaklayan, feleklere coşku veren hayat enerjisi­dir; incitmeksizin varlığa sevgiyle dokunuş, içten gelen bir tebes­sümle gönül tahtına kuruluştur, nezakettir, zarafettir, imtiyaz ve hiyerarşinin aşıldığı ilişkidir; kalbin sarmaladığı hayat iksiridir; tevazu ile yücelmenin sevincidir; vahşete meydan okuyan sığı­naktır, vahşice kükreyen güce gemdir; susuz köpeği sulamanın adıdır; Hakkın rızasına vuslat, cenneti bulmanın yoludur. Şef­kat, diğerini hissediş, onunla hâllenme, dertlenme, derdi olma, derde derman olurken derman bulmadır; zorluğu omuzlayış, acziyete meydan okuyuş, çaresizliğe çare oluş, karşılık beklemeden tutup kaldırış, sahibine mutluluk, karşısındakine hayat, güvenli sığınak, sağlam kalede ikamet, canavarları kovuş, yürekte yer kaçıştır. Şefkat, sevgi ile yoğrulanların, kalbi aklının önüne geçmiş olanların sahip olabileceği bir enerjidir.</p>
<p>Bu sebeple annenin çocuğuna transfer edeceği, ona üfleyeceği en değerli güçtür. Şefkat, Allah’ın anneye çocukları için lütfet­tiği çok değerli bir kaynak ve ayrıcalıktır. En vahşi hayvanların bile bu sevgi ve şefkatin etkisiyle yavrusunu korumak için ken­dini tehlikeye atması, hatta feda etmesi bu gerçekliği teyit eden bir husustur. Dolayısıyla anne-çocuk ilişkisinin zeminini oluş­turması gereken temel değer şefkattir.</p>
<p>İşte bütün bu tasvir edilen duyguları, tutumları kuşatan şefkatin makamı anneliktir, şefkat hissi onunla özdeştir. Yara­tılanlar içinde bu muhteşem özü taşıyan ve nakledebilen eşsiz varlık odur. Bu yüzden onun hakkı ödenemez ve cennet onların ayakları altındadır.(Kudâî, Müsneduş-şihâb, Beyrut 1407/1986, s. 102.)</p>
<p>Psikiyatr Sefa Saygılı ve Pedagog Ali Çankırılı, müşterek araştırmalarında doğumu takip eden özellikle ilk yılda çocuğun ruh sağlığının temelinin atılması sebebiyle bu dönemde çocukta anne sevgisi ve şefkatindeki eksikliğin ömür boyu dolduralamayağını, hiçbir zaman yeniden kazanılamayacağını ve telafi edilemeyeceğini, bu mahrumiyetin ilerleyen yıllarda birçok ruhsal hastalığı beraberinde getireceğini tespit etmişler­dir. (Annemi İstiyorum, İstanbul 1998, s. 24-26,29-31.)Modern psikiyatrinin çocuğun ana kucağından ve sevgi­sinden mahrumiyetini en temel depression sebeplerinden birisi olarak tespiti bu gerçekliğin teyididir.</p>
<p>Anneliğin bir kadın rolü olduğu tezini savunan John Bovvlby (1953) de şu tespitlerde bulunur:</p>
<p>“Eğer anne yoksa ya da çocuk annesinden küçük yaşta ayrılırsa -ki bu duruma anneden yoksunluk denir- çocuk büyük bir yeter­siz toplumsallaşma riski ile karşı karşıya kalır. Bu durum çocuğun hayatının ilerleyen dönemlerinde toplum karşıtı olması ya da psikopatik eğilimler göstermesi gibi ciddi toplumsal ve ruhsal sıkıntılar yaşamasına neden olabilir. Bir çocuğun refahı ve ruhsal sağlığı en iyi şekilde annesiyle kuracağı yakın ve sürekli bir kişisel ilişki yo­luyla güvence altına alınabilir. Şayet anne yerine bir başkası ikame edilecekse anne gibi olmasa da bu da bir kadın olmalıdır.”(Giddens, 515-516.)</p>
<p>İslam âlimlerinin varlıkla ilişkide şefkati merkeze almalarını ve İslam ahlakının özü saymalarını haklı çıkaran sebep budur.</p>
<p>Bütün bu açılardan Hz. Peygamberin şefkati anne ile ta­nımlaması açıklayıcı olduğu kadar da anlamlıdır. Zikredilecek şu örnekler meramı ifadeye kâfidir.</p>
<p>Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre kendisine getirilen bir grup esir arasında bir kadının panikle kaybettiği çocuğu­nu araması ve bulduktan sonra da onu şefkatle bağrına basıp emzirmeye başlaması Rasûlullah’ın (s.a.s.) dikkatini çekmiş ve yanındakilere: “Şu kadın hiç çocuğunu ateşe atabilir mi?” diye sormuş, onların: “Elbette atamaz yâ Rasûlallah!” cevabı üzerine: “İşte Allah, bu kadının çocuğuna olan şefkatinden kullarına çok daha şefkatli / merhametlidir.” buyurmuştur.”(Buhârî, “Edeb&#8221;, 19; Müslim, “Tevbe”, 22.)</p>
<p>Bir kadın tandırı yakar ve ateş alevlenince de oradaki ço­cuğunu zarar görmesin diye ateşten uzaklaştırır. Sonra da ya­kınındaki Hz. Peygambere gelir: “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah merhametli olanların en merhametlisi değil mi?” diye sorar. Hz. Peygamber “evet” cevabını verince kadın: “Allah, kullarına bir annenin çocuğuna olan şefkatinden daha da şefkatli değil mi” diye ekler. Hz. Peygamber: “Evet” deyince bu sefer de kadın: “Bir anne çocuğunu asla ateşe atamaz, O zaman merhametli olan­ların en merhametlisi olan Allah kullarından bir kısmını nasıl ateşe atacak?” diye sorar. Bunun üzerine Hz. Peygamber başını önüne eğip gözleri yaşlı biçimde: Allah ancak yaratıcısını red­deden, azgın, inatçı, zorbayı ateşe atar, buyurur.(İbn Mace,Zühd,35)</p>
<p>Hz. Peygamber, Allah’ın rahmet ve şefkatini yüz parçaya böldüğünü doksan dokuzunu yanında tuttuğunu, bir parçasmı dünyaya indirdiğini, o bir parçayı yeryüzünün tamamına dağıt­tığını anlattıktan sonra bunun açılımını anne üzerinden yapar. Annenin çocuğuna, hayvanın yavrusuna gösterdiği şefkat ve merhamet o yüzde birden aldığı payın etkisiyledir. Allah ahiret yurdunda bütün mü’minlere yanında tuttuğu doksan dokuz ile muamele edecektir.(Buhari,Edeb,19..)</p>
<p>Sahabeden bir zat, ormanda seslerini işittiği kuş yavrularını alıp elbisesinin içine koyar. Anne kuş, yavrularını alan bu ada­mın başının üstünde dolaşmaya başlar. Adam tuzak olmak üze­re anneye yavrularını gösterir ve şefkatle onların üzerine kon­duğunda onu da yakalar ve elbisesine sararak bir ağacın altında arkadaşlarıyla sohbet eden Hz. Peygamber’in huzuruna gelir. Olayı anlatır. Hz. Peygamber de “Onları yere bırak!” buyurur ve bıraktığında annesinin yavrularının başından ayrılamadığını görürler. Hz. Peygamber oradaki arkadaşlarına: “Şurada gördü­ğünüz, annenin şu olağanüstü esirgeyici çabası hayranlık uyan­dıran bir tutum değil mi?” diye sorar. Onlar hep bir ağızdan: Evet Yâ Rasûlallah! Gerçekten öyle” diye cevap verirler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Beni hakkın temsilcisi olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki Allah’ın kullarına olan şefkati bu annenin yavrularına olan şefkatinden kat be kat fazladır. Şimdi 0 yavruları annesiyle birlikte götür, yuvalarına bırak.” buyurur ve adam da emri yerine getirir.(Buhari,Cenaiz,1)</p>
<p>Abdullah b. Mes&#8217;ud şöyle anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) ile bir seferde idik, bir ihtiyacından dolayı yanımızdan ayrılmıştı. O sı­rada iki kuş yavrusu gördük ve aldık, anneleri de gelip onların üzerine kanatlarını germeye çalışıyordu. Derken Hz. Peygamber geldi. Bir başka rivayete göre onun gelişiyle anne Hz. Peygamber’in başının üstünde dolaşıyor ve sanki ona yavrularının alın­dığını şikâyet ediyordu. Hz. Peygamber: “Yavrularından ayıra­rak bu kuşa azap çektiren kim ise hemen onları annesine versin.” buyurdu ve emri yerine getirildi.(Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 112,..)</p>
<p>Bir gün yoksul bir kadın Hz. Âişe’nin evine geldi. Sırtında iki çocuğu vardı. Hz. Âişe ona üç hurma verdi. O da çocukla­rına birer tane verip ötekini yemek için tam ağzına götürür­ken çocuklar onu da istedi. Kadın o hurmayı da ikiye bölüp çocukları arasında paylaştırdı. Bu yoksul kadının şefkatine hayran kalan Hz. Âişe, gördüklerini Hz. Peygamber’e anlattı. Hz. Peygamber: “Bu şefkati sebebiyle, Allah Teâlâ o kadına mutlaka ya cenneti vermiş ya da onu cehennemden âzâd et­miştir.” buyurdu.(Müslim,Birr,148..)</p>
<p>Şefkat, İslam kültürünün en merkezî kavramlarındandır. Geleneğimizde anne ile birlikte anılmıştır. Büyük âlim, zahid Abdullah b. Mübârek’ten az önceki hadislere paralel olarak nak­ledilen şu söz başka bir şeye hacet bırakmayacak derinliktedir: “İnsanları övgü ve yergide acele etme! Zira bugün hoşuna giden bir adam yarın hiç hoşlanmadığın birisi hâline gelebilir. İnsan­lar tonlarca günah işler, kıyamet günü geldiğinde Allah günah­ları affeder. Allah kullarına, çocuğu için bir yatak serip de eliyle yatağın üzerinde çocuğunu sokacak bir yılan var mı ya da ona batacak bir diken var mı, varsa çocuğum yerine bana gelsin diye araştıran anneden daha şefkatlidir.” (Abdullah b. Mübârek, ez-Zühd ve’r-rekâik (nşr. Habîburrahman el-A‘zamî), Beyrut, ts. (Dâru’l-Kütübi’l-îlmiyye), s. 314;..)</p>
<p>Sünnet ve sahabe uygulamaları doğrultusunda İslam huku­kunda şefkatin hayati önemi dikkate alınarak belirlenmiş hü­kümler mevcuttur. Bu konuda karı-kocanın herhangi bir sebeple ayrılmaları ya da boşanmaları hâlinde çocuğun yedi yaşına kadar mutlaka anneye verilmesi gerektiği konusunda İslam hukukçula­rının görüş birliği içinde olmaları (icma)(Bk. Ali Bardakoğlu, “Hidâne”, DİA, XVII, 467-468.) örnek olarak zikredile­bilir. Temelinde de az önce bahsedilen gerçeklik vardır. Bu sebeple olmalı ki ayrıldığı kocasıyla çocuk hakkında anlaşmazlığa düşen ve Hz. Peygamber e gelerek: “Ey Allah ın elçisi! Şu oğluma rahmim yuva, göğsüm pınar, kucağım kundak oldu. Şimdi ise babası beni boşadı ve çocuğu benden çekip almak istemektedir, şeklinde müra­caatta bulunan kadına Rasûlullah, Sen evlenmedikçe çocuğunda daha fazla hak sahibisin.” cevabını vermiştir.(..Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 182;)</p>
<p>Buna benzer bir olay da Hz. Ebû Bekir’in halifeliği döne­minde meydana gelmiş, Hz. Ömer ile boşadığı karısı Ümmü Âsim arasında çocukları Âsım’m kimde kalacağı hususunda anlaşmazlık çıkmış, nihayet Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’in uygulaması istikametinde çocuğun annesiyle birlikte kalmasına karar vermiş ve bu vesileyle Hz. Ömer’e şunu söylemiştir: &#8216;Anne­nin kokusu, nefesi, okşaması ve şefkati çocuk için büyüyüp kendi tercihini kullanıncaya kadar senin yanındaki petekli baldan daha hayırlıdır.”(Abdürrezzâk, el-Musannef (nşr. Habîburrahmân el-A‘zamî), Beyrut 1403/1983, VII, 154, nr. 12601; Zeyla‘1, Nasbu’r-râye, III, 266;..)</p>
<p>Yedi yaşına kadar anne şefkatini, merhametini içselleştiren ço­cuk, bu aşamadan sonra hayata hazırlanması için babasına verilir.</p>
<p>Bütün bunlar göstermektedir ki bir annenin en önemli göre­vi ve kendisine biçilen rol çocuğuna şefkat ve merhamet trans­feridir. Kur’ân-ı Kerîm’in özellikle kadınlan çocuk yetiştiren tarlalar olarak tavsif etmesi(Bakara,223) kadın için annelik rolünün fıtrî ol­duğuna, şefkatin de bunun merkezinde bulunduğuna işaret eder.</p>
<p>Bir annenin topluma kazandıracağı en temel değer, şefkatli ellerinde yetiştirdiği ahlaklı, şefkatli çocuktur. Mısırlı şair Hafız İbrahim annenin çocuk yetiştirmedeki rolünü ve bunun top­lumsal hayattaki önemini çok güzel şekilde resmeder:</p>
<p>Anne okuldur. Onu iyi yetiştirdiğinde, temiz (ahlaklı) bir top­lum yetiştirmiş olursun.(1)</p>
<p>Anne bahçedir. Onun suyu hayâdan verilmişse yemyeşil bitki­leriyle coştukça coştuğunu temaşa edersin</p>
<p>Anne, başarıda /yiğitlikte şöhreti ufukları aşan büyük hoca­ların ilk hocasıdır.(İbrahim el-Hâşimî, Cevâhiru’l-edeb, Beyrut, ts. (Müessesetü’l- Me ârıf), II, 249.196)</p>
<p>Bütün bunlar anne-çocuk ilişkisinin çok derinlikli bir özel­lik taşıdığının göstergesidir. Bu sebeple annenin babaya göre daha önde olması, yerinin doldurulamayışı ve hakkının öde- nemeyişi İslam’ın temel kaynaklarında ifadesini bulan bir hu­sustur. Bunun sebepleri arasında baba ile mukayese edildiğinde annenin hem şefkat ve sevgisinin hem de çocuğuna olan bağlılığının ona göre daha çok olması ve çocuğun da buna ihtiyacının bulunması sayılmıştır.(2)</p>
<p>Günümüzün iş hayatında kadının aktif olarak yer almasıyla birlikte çocukla olan ilişkisinin azalması sebebiyle annenin şef­kat ve merhamet elinin çocuğun üzerinden kalkması, bir başka ifadeyle çocuğu yoğuran annenin şefkat elinin aktivitesini kay­betmesi halkın öfke toplumuna dönüşmesinde belli ölçüde et­kisinin bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu sebeple işten gelen ebeveynin, hususiyle annenin, çocuklarına olan sevgisini gös­termeleri, onlarla yeterince ilgilenmeleri ruh sağlığı açısından kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü ihmalin pasif şiddet anla­mına geldiğini ve bunun insan psikolojisi üzerinde olumsuz etki bıraktığını modern psikiyatri de kabul etmektedir.</p>
<p><strong>d- Modern İş Hayatında Kadın: Doğumdan ve Evden Kaçış</strong></p>
<p>Hz. Peygamber buyurur ki: “Sevecen ve doğumdan kaçınmayan, yüksünmeyen kadınlarla evleniniz. Çünkü kıyamet günü ben sizin çokluğunuzla övüneceğim. (Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 3; Nesâî, “Nikâh”, 11; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 158,245). “Kadınların en hayırlı namazgahı evleri­nin köşesidir.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müs- ned, VI, 297, 301).</p>
<p>1980’li yılarda İslam ülkeleri ve Türkiye’de “aile planlaması” politikalarıyla doğum oranlarının düşürülmesi ve nüfus artış hızının aşağıya çekilmesi yönünde birtakım çalışmalar yapıldığını o dönemde yaşayan insanlardan hatırlamayan yoktur. Maalesef o donemde ülkemizde bazı ilahiyatçıların da Hz. Peygamber- doğurgan ve sevecen kadınlarla evlenip çoğalmayı tavsiye (den ve bu sayede kıyamet günü diğer ümmetlere karşı Muhammed ümmetinin çokluğuyla övüneceğini beyan eden hadisini(Nesai,Nikah,11..) farklı şekillerde yorumlayarak modern dünyanın İslam Alemini öğütmek için İnşa ettiği değirmene su taşıdıkları bilinen bir husustur. Bu hadisi “Hz. Peygamber&#8217;in kalitesiz, yoksul, geri kalmış insanların çokluğuyla övünemeyeceği, kastedilenin ekonomik durumu iyi, ilerlemiş, kültürlü Müslümanların çokluğuyla övü­neceği, dolayısıyla çok olup geri kalmış insanlardansa az olup ileri seviyedeki insanlara sahip olmanın daha iyi” olacağı şeklin­de yorumlayanlar olmuştu. Sosyal bir politika olarak aile plan­lamasının beklenen neticeyi vermediği söylenebilirse de gelinen noktada kariyer ve iş planlaması ya da işin araç olmaktan çıkıp amaca, bir varoluş mücadelesine dönüştürülmesinin de etkisiy­le kadınların doğumdan ve çocuktan kaçışı yönünde bir sonuç doğmuştur. Neticede ülkemizde de Batının yaşadığı sorunlara paralel biçimde nüfus yaşlanması probleminin işaretleri alınmış durumdadır. Kısa süre öncesinde % 3’lerden bugün % 13’lere gelmiş bulunan dünyadaki yaşlılık oranlarının 2050’li yıllarda dünya nüfusunun yarısına ulaşacağı dikkate alınırsa tehlikenin boyutları daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>Hz. Peygamber’in “Doğurgan kadınlarla evlenin.”(Ebu Davud,Nikah,3) hadisi­nin gerçekten mucizevi karakter arz ettiği bugün daha iyi anla­şılabilmededir. Trend bu şekilde devam ederse belli bir zaman sonra insan neslinin tehlikeye düşeceğini söylemek çok da güç değildir. Bugün, özellikle yaşlı nüfusun çoğunluğu oluşturduğu Avrupa ülkelerinde doğumun teşvik edilmesi ve doğum ücreti ödenmesi nüfusun önemine vurgu yapan uygulamalardan birisidir. Ancak ne kadar maddi imkân tanınırsa tanınsın zihinsel anlamda kadının evini işine önceleyebileceği, işini amaç değil araç olarak göreceği bir zihniyet oluşturulamadığı sürece bu so­run kolay çözülemeyecektir.</p>
<p>Modern iş hayatının bir varoluş mücadelesine dönüşmesi, işin araç olmaktan çıkıp amaç hâlini alması, kadınların kariyer önceli­ği, sadece doğumu sınırlandıran, geciktiren bir olgu değil doğum sonrasında da anne-çocuk ilişkisini kısırlaştırmış, çocuğa ayrılan zamanı daraltmıştır. Bencilliğin egemenliği ve fedakârlığın kay­bolması sebebiyle çocuğun ekonomik açıdan yük, iş ile kariyer önünde engel, özgürlüğü kısıtlayan ayak bağı olarak görülmesinin de bunda etkisi vardır. Yoğun iş hayatı ve değişen zihniyetin doğal sonucu olarak çocuklar, ev dışında kreş ve anaokullarında belli bir yaştan sonra da eğitim sürecinin gerektirdiği diğer resmî kurumlarda çocukluğunu tüketmekte; anneden, babadan, yuvadan mahrum büyüyen çocukların sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu da çocuğun şefkat ve merhamet duygularıyla yoğrulması, ço­cukların sosyalleşmesinin temini, manevi değerlerin, kültürel bi­rikimlerin kuşaklar arasında geçişinin sağlanması ve yaşatılması gibi ailenin en temel fonksiyonlarını olumsuz yönde etkilemekte­dir. Bu, hemen her ailede gözlenebilen bir durumdur.</p>
<p>Gündüzleri kreşe giden ve akşamları da anne-babası yanın­da olmasına rağmen onların yalnızlığını çeken çocuğun ileride ebeveynine sıcak davranması ya da çevresiyle zarafet ve nezakete dayalı bir ilişki içinde olması oldukça güçtür. Bugün ailenin ço­cukla buluşma süresini en aza indirmiş olan bir hayat tarzının dayatıldığı dünyada aile dışı kurumlar sadece dışarıda değil eve geldiğinde de çocukların zamanını çalmakta ve onları ailesine bırakmamaktadır. Dolayısıyla günümüzde aile içi ilişkiler çocuk açısından olumsuz bir seyir takip etmektedir. Burada esas sorun bu yaşantının aileler nezdinde normalleşmiş olmasıdır. Çocuğu­nun ve kendilerinin mutluluğunu isteyen aileler bunun farkında olmalılar ve ona göre tedbirlerini almalıdırlar.</p>
<p>Aile içi ilişkiler sıcaktır, samimidir ve derinliğe sahiptir. Bu onun mutluluğuna ortak olmak yapılması gereken işlerdendir Bazı psikiyatri uzmanlarının isabetle belirttiği gibi oyun çocu­ğun işidir, oyun ise seyirci ile oynanır. (msl. bk. Mücahit öztürk, Çocuk Sorunları ve İslam Sempozyumu (İstanbul 2010)’ndaki bir tebliğin müzakeresi, s. 519.) Bu sebeple çocuklara özel odalar tahsis edip istediği bütün oyuncakları alıp onunla baş başa bırakmak çözüm değildir. Ebeveynler modern döne­min yorucu iş trafiğine rağmen çocuklarını kazanmak için ge­rekli fedakârlığı göstermek, aile içinde yalnız olarak kalmasına ve yalnızlık içinde kendisine, ailesine ve hayata küsen bir birey olarak yetişmesine fırsat vermemek, yalnızlığına çare bulmak zorundadırlar. İlgisiz çocuklar sadece aileye değil içinde yaşa­dığı topluma da büyük sıkıntıdır. Çocukla çocuk olmak, onunla çocukluğu paylaşmak, oyununu fark etmek, seyretmek, gerekti­ğinde onunla oynamak Hz. Peygamberin ifadesiyle çocukla ço­cuklaşmak en ideal çözüm yolu olarak gözükmektedir.</p>
<p>Bugün eskiden olduğu şekliyle büyük ve geniş ailenin ye­niden oluşturulması oldukça güç gözükmektedir. Bunun âhını çekmek yerine kendi değerlerimiz doğrultusunda yeni duruma adaptasyonun nasıl sağlanabileceğinin yollarını aramak gerekir. Bugün aile, ev içinde “çekirdek aile” konumuna gelse de evin dı­şına taşan yönüyle en azından ülkemiz açısından yine de geniş aile özelliğini korumaktadır. Bu yönüyle hâlâ Batıdan farklılığı­nı korumaktadır.</p>
<p>O hâlde yapılması gereken şey kadınların iş hayatının çocu­ğu ile ilgilenebilecek şekilde düzenlenmesi, aile bağlarının güç­lendirilmesine dair bir bilinç oluşturulması, geniş aile üyeleriyle ilişkilerin literatürümüzdeki ifadesiyle “sıla-i rahim” kültürünün diriltilmesiyle kurulması, bu yolla özellikle çocuk açısından iş ha­yatının eksik bırakacağı boşlukların doldurulması sağlanabilir.</p>
<p>Babanın aileye sağladığı güven duygusunun ya da ilgisinin yeterince oluşturulamaması da diğer bir ciddi sorundur. Burada hiçbir işin aileden daha önemli olmadığı bilinciyle baba, istis­nalar dışında işini evine taşımamalıdır. Ancak burada özellikle annelerin üzerinde durulmasının sebebi çocuk açısından mo­dern hayatın getirdiği eksikliğin bir başkası tarafından doldurulamaması, bunun doğurduğu olumsuzluğun çok daha etkili olduğu gerçeğidir.</p>
<p>Çalışan kadınların çocuklarına yeterli zamanı ayıramadık­ları bilinen bir gerçektir. Günün büyük bir bölümünü işinde ge­çiren ve evine yorgun hatta ortamına göre psikolojik yıpranmış- lıkla dönen kadın bir de geldiğinde ev işleriyle meşgul olmakta, şayet ev işlerini gören bir hizmetçi varsa yorgunluğunu gidermek için dinlenmeye ayırdığı zaman sebebiyle eşine ve çocuklarına yeterli ve kaliteli zamanı ayırma konusunda zorlanmaktadır.</p>
<p>Annesiyle yeterli zamanı geçiremeyen çocuk sıkıntı içinde büyümektedir. Çocuk ana kucağında merhamet-şefkat etkileşi­mi içindedir ve bununla yoğrulur. Daha ana kucağının tadını çı­karmadan, annesine doymadan, orada yoğrulmadan kreş, ana­okulu gibi kurumlara gönderilmesi, hem çocuk hem de toplum için sorunlu bireyin büyüyor oluşunu ifade eder. Çünkü çocuk okulda düzeni sağlamak için otoriteyi temsil eden öğretmeniyle karşılaşmakta, onu görerek yetiştiğinden belli ölçüde otoriter bir yapı kazanmaktadır. Çünkü belli dönemlerde çocuk gözleyerek, izleyerek, hayranlık duyduğu büyüklerini taklit ederek öğrenir. Bu çağdan sonra şefkatin telafisi var mıdır? Psikiyatr Sefa Saygı­lı ve Pedagog Ali Çankırılı kendilerine başvuran iş hayatındaki birçok kadının bunun ezikliğini yaşadığını ve bu sebeple de suç­luluk duygusu taşıdıklarını, sosyal hayata intibak sorunu çeken çocukların önemli bir bölümünün de çalışan annelerin çocukla­rı olduğunu tespit etmişlerdir.(Annemi İstiyorum, İstanbul 1998, s. 12*13.)Bu iki uzman, konu ile ilgili şu önemli tespitlerde bulunmaktadırlar:</p>
<p>Çalışan annelerin en önemli sorunu çocuk eğitimidir. An­neler, kendilerine ayıracak yeterli zamana sahip olamadığından ister istemez çocuklar yabancılar elinde büyümekte, bu da ço­cukla anne arasında sevgi ve şefkat ilişkisini kurmaya yetme­mekte, sonuçta da anne çocuğuyla sıcak bağ kuramamaktadır.</p>
<p>Bunu anlayamayan çocuk annesinin kendisini sevmediği gibi bir duyguya kapılabilmekte ve bu da çocukta güven duygusunun yerleşmesine mâni olmaktadır. Sevgi ve güven duygusu ise an­cak yaşanarak kazanılabilmektedir. Bu durum çocukların ruh sağlığını olumsuz olarak etkilemektedir. Bir çocuğun bakıcı eli­ne veya kreşe ne kadar erken yaşta verilirse ruh sağlığının da o kadar tehlike altında olacağı, anne kucağından, aile ocağından uzakta büyüyen çocukların ruh sağlığının ağır yaralar almış olacağı, şahsiyet kazanamayacağı da bilimsel olarak ispat edil­miş durumdadır.(Annemi İstiyorum, İstanbul 1998, s. 14*15.)</p>
<p>Ebeveynler modern dönemin yorucu iş trafiğine rağmen çocukları kazanmak için gerekli fedâkârlık için uygun şartla­rı oluşturmak durumundadırlar. İlgisiz çocuklar sadece aileye değil içinde yaşadığı topluma da bir sıkıntıdır. Çocukla çocuk olmak, onunla çocukluğu paylaşmak, oyununu fark etmek, seyretmek gerektiğinde onunla oynamak Hz. Peygamber’in ifade­siyle çocukla çocuklaşmak en ideal çözüm yolu olarak gözük­mektedir. Gündüzleri kreşe giden ve akşamları da anne-babası yanında olmasına rağmen onların yalnızlığını çeken çocuktan ebeveyni kendisine muhtaç hâle geldiğinde, yani yaşlandıkların­da merhametli davranmasını beklemek safdillik olur.</p>
<p>Çocukların merhametli oluşunun önündeki en önemli en­gellerden birisi de rekabet ortamı içinde yetişmeleridir. Bu du­rum, onların hayatları boyunca herkesi devre dışı bırakılması gereken birer rakip olarak görmelerine yol açmaktadır. Özel­likle imtihan hazırlıklarında diğer arkadaşlarını önünü kesen ve daha iyi okullarda okuyabilmesinin engeli olarak görmesine sebep olabilecek tutumlardan uzak durmak bir zorunluluktur.</p>
<p>(1)-Merhum Prof. Dr. Salim öğüt aile hakkında verdiği konferanslarda bu şiirin ilk mısraını sürekli okur ve anneyi bunun üzerinden anlatırdı. Kendisini rahmetle anıyorum.</p>
<p>(2)-İbn Atıyye, el-Muharrarul-vecîz (nşr. Abdüsselâm Abdüşşâfı Muhammed), Beyrut 1413/1993, IV, 348-349; Zehebî, s. 45; İbn Hacer el- Heytemî, II, 130-131; Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercemesi ve Şerhi, İstanbul 1983, X, 481. Bu konuda bk. Saffet Köse, “İslam Açısından Ebeveynin Çocukları Üzerindeki Hakları veya Çocukların Ebeveynine Karşı Vazifeleri”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 12, Konya 2008, s. 345-368.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/baba-olarak-erkek-anne-olarak-kadin-mutlu-ailede-mutlu-cocuk/">Baba Olarak Erkek-Anne Olarak Kadın: Mutlu Ailede Mutlu Çocuk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/baba-olarak-erkek-anne-olarak-kadin-mutlu-ailede-mutlu-cocuk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Koca Evin Geçiminden-Karı Tertip-Düzeninden Sorumlu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/koca-evin-geciminden-kari-tertip-duzeninden-sorumlu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/koca-evin-geciminden-kari-tertip-duzeninden-sorumlu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2016 11:52:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Koca Evin Geçiminden-Karı Tertip-Düzeninden Sorumlu]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10348</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz.Peygamber: &#8221;Kadınlar konusunda Allah’ın emir ve yasaklarına saygılı davranın&#8230; Mali durumunuza göre ve örfe uygun olacak şekilde geçimleri onların sizin üzerinizdeki haklarıdır.” Müslüman toplumlarda oluşan geleneksel aile modelinde erkeğin evin geçiminden sorumlu olduğu ve kadının da evin tertip-düzenine baktığı bir paylaşım modeli öngörülmüştür. Ev idaresiyle ilgili bu iş bölümünün örfe bağlı yerel ya da tarihsel [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/koca-evin-geciminden-kari-tertip-duzeninden-sorumlu/">Koca Evin Geçiminden-Karı Tertip-Düzeninden Sorumlu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/koca-evin-geciminden-kari-tertip-duzeninden-sorumlu/hqdefault-9/" rel="attachment wp-att-10349"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10349" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hqdefault.jpg" alt="Koca Evin Geçiminden-Karı Tertip-Düzeninden Sorumlu" width="480" height="360" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hqdefault.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hqdefault-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hqdefault-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 480px) 100vw, 480px" /></a></p>
<p>Hz.Peygamber: &#8221;Kadınlar konusunda Allah’ın emir ve yasaklarına saygılı davranın&#8230; Mali durumunuza göre ve örfe uygun olacak şekilde geçimleri onların sizin üzerinizdeki haklarıdır.”</p>
<p>Müslüman toplumlarda oluşan geleneksel aile modelinde erkeğin evin geçiminden sorumlu olduğu ve kadının da evin tertip-düzenine baktığı bir paylaşım modeli öngörülmüştür. Ev idaresiyle ilgili bu iş bölümünün örfe bağlı yerel ya da tarihsel bir uygulama olduğunu söylemek güçtür. Kadın-erkek rollerinin yaratılış gerçekliğine (fıtrat) bağlı olmadığını aksine bunların yeniden inşa edilebileceğini yani erkeğin rolünü kadının, kadının rolünü erkeğin üstlenebileceğini öngören toplumsal cinsiyet ideolojisinin aksine bu rollerin yaratılış gerçekliğinin sonucu olduğunu belirleyen ayet ve hadisler vardır.</p>
<p>Evin geçiminin kocaya ait olduğunu belirleyen ve yukarıda bahsedilen Nisâ’ suresinin 34. âyetinde yer alan hükmü: “An­neler, emzirmenin son sınırına kadar olmasını isteyen baba için çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak babaya ait bir yükümlülük­tür.” şeklindeki Bakara suresinin 233. âyeti de teyit eder.</p>
<p>Bu iki ayet dışında Hz. Peygamber de açık bir şekilde veda haccında binlerce insana yaptığı konuşmada mali durumuna ve örft göre (ma‘rûf) kadınların geçiminin kocanın görevi olduğu­nu belirtmiştir: “Kadınlar konusunda Allah’ın emir ve yasakla­rına saygılı davranın&#8230; Mali durumunuza göre ve örfe uygun olacak şekilde yiyecek ve giyecekleri onların sizin üzerinizdeki haklarıdır.”(Buhari,Nafakat,1,4&#8230;)</p>
<p>Evin geçiminin kocanın yükümlülüğünde bulunduğunu ifa­de eden daha açık bir örnek şudur: Ebû Süfyân’ın karısı Hind Hz. Peygambere gelerek: Yâ Rasûlallah! Ebû Süfyân cimri bir adamdır. Kendime ve aileme yetecek ölçüde onun malından almamda bir günah var mı? diye sorduğunda Hz. Peygamber: “Ailenin toplumdaki standardına uygun olan ölçüye (ma‘rûf) bağlı kalman kaydıyla almanda bir sakınca yok.” buyurdu. Ha­disin farklı rivayetlerinde Hind, kocası Ebû Süfyan’dan habersiz kendisine ve çocuklarına yetecek miktarla sınırlı olmak kaydıyla onun malından aldığını da belirtmektedir.(Buhari,Nafakat,14;Büyü,95..)</p>
<p>Tarihî süreçte Müslüman toplumlarda uygulama bu yönde gelişmiştir. Günümüzde kadının günlük hayatta genişleyen ak- tivitesi sebebiyle ailelere göre farklılık arz etse de bu paylaşımda belli ölçüde değişim gözükmektedir. Kocanın çalışmasında ve ai­lenin geçimini üstlenmesinde bir farklılık göze çarpmasa bile ka­dın üzerinden üretilen projeler sonucu kadın gerek sosyal hayatta gerekse iş yaşamında genişleyen aktivitesi sebebiyle erkeğin rolle­rinden bir kısmını almış, bir kısmını kocaya devretmiş, bir kısmı­nı da profesyonel meslek icra eden kurum ve kişilere bırakmıştır. Çocuk bakımı-terbiyesi, kreşlere ve anaokullarına bırakılırken ev işleri de hizmetçilere emanet edilmiştir. Hizmetçiler de yine ka­dınlardan seçilmektedir. Yani kadın dışarıda çalışırken tutulan bir başka kadın onun evinin işini ücretli olarak yapmaktadır.</p>
<p>Modern dünyanın, popüler kültürün etkili araçlarını çok iyi kullanarak gelenek karşıtlığı üzerinden kadının egemenlik alanını genişleten projelerini bir kısım ilahiyatçıların anakronik bir yaklaşımla basil benzerliklerden yola çıkıp arkadaki zihniyet dünyasın ıskalayarak kabul görmüş figürler üzerinden meşrulaştırma çabalarıda ayrı bir tartışma konusudur. Mesela 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde Hz. Hatice’nin (r.a.) zengin bir iş kadını olarak öne çıkarıl­ması, İslam da da kadının çalışabileceğine dair örneklerin zihniyet dünyasına bakılmaksızın anlatılması, Anneler Günü dolayısıyla İs­lam’ın temel metinlerinden hareketle anneye ne kadar önem veril­diğinin gündemde tutulması, bugünlerde gündeme uygun hutbeler okunması tuhaf bir yaklaşımdır. Modern dünyanın unutturduğu anneyi bir gün hatırlatması üstelik bunu da tüketim kültürünün bir aracı olarak kullanması yadırganacak bir durumdur.</p>
<p>Burada tartışılması gereken husus kadının çalışıp çalışma­ması değil zihniyet dünyasındaki değişimin görülmemesidir. Günümüz iş dünyasında kadının çalışmasının arka planında ko­canın ekonomik gücüyle kadını ezdiği ve kadın üzerinde daha kolay hegemonya kurduğu, dolayısıyla kadının ekonomik olarak özgürlüğüne kavuşmasının, kendi ayakları üzerinde durabilme­sinin kocaya karşı daha güçlü olabilmesini sağlayacağı yönünde­ki feminist ideolojinin tezleri vardır. Dolayısıyla araçların amaçsallaştırılması, gün geçtikçe kadının zihinsel olarak evden uzak­laşması, evine göre işini öncelemesi, dindar kesimin de farkında olmadan bu değirmene su taşıması bir zihniyet sorunudur.</p>
<p>Hz. Peygamber ve İslam tarihinin birçok yönden örneklik arz eden Hulefa-i Râşidîn dönemlerinde kadının çalıştığına dair örnekler elbette mevcuttur. İslam âlimleri temel kaynaklardaki delillerden yola çıkarak tesettüre riayet, ihtilat ve halvete dikkat etmek, ibadetleri eda etmeye engel bir hâlle karşılaşmamak ve işin bünyeye uygunluğu kaydıyla kadının çalışabileceğine itiraz etmiş değillerdir. Tarihî süreçte kadınların erkekten daha az çalıştığını söylemek de ne kadar mümkündür, bu da tartışılabilir bir durumdur. Ama burada önemli olan işin amaç hâline dönüşme­mesi, işin, evin kadına olan ihtiyacına bağlı bir düzenleme şeklinde belirlenmesidir. Gelenek içinde “ezilmiş kadın” safsatasının etkisiyle muhafazakâr kesim de dâhil birçok baba kızını “işinin kölesi, kocasının efendisi” konumuna getirebileceğini hesaba kat­madan “Kızım okumalısın, elinde işin olmalı, kocana karşı güçlü olmalısın, gerektiğinde rest çekebilmeksin.” sözleriyle okuluna yönlendirebilmektedir. Bu şekilde biçimlenen zihinle çalışan ka­dının iş yerinde haksızlığa uğradığı hâllerde bile sırf kocasından bağımsız olabilmek için buna katlandığını ama kocasından bir olumsuzluk gördüğünde işine sığındığını görmek sürpriz olma­malıdır. İş hayatında aktif bir şekilde bulunan, hatta işine tapar­casına bağlı olan kadınların kocasının küçük bir talebine “Benim işim, maaşım var.” deyip ona rest çekebilen ama işvereninin ya da idarecisinin her türlü kapris ve eziyetine “İşin senin olsun, benim eşim var.” diyemeyip ona katlanan kadınların çalışması sağlıklı bir yol değildir. Kadının işine, evin geçimine katkı yerine, koca­sından bağımsızlık için sarılması, kendi kendisine yetebilen bir birey olma hayali, aile hayatını olumsuz etkileyen bir durumdur.</p>
<p>Bu ifadelerden hareketle kadının çalışmasına karşı olduğumuz anlaşılmamalıdır. Burada itiraz, işin araç olmaktan çıkarılıp ama­ca dönüşmesi ve kadının zihinsel anlamda evden kaçışına zemin hazırlamasıdır. Bunun da en önemli olumsuzluğu, doğumdan ve annelik rolünden uzaklaşmaktır. Zihinsel anlamda evini işine önceleyen, işini evden, doğumdan, annelikten kaçış için kullanma­yan, kocaya karşı güç gösterisine dönüştürmeyen, kısaca araçları amaçsallaştırmayan bir kadının, bünyesine uygun ve diğer genel şartları taşıyan her türlü işi yapmasında dinî bir sakınca yoktur.</p>
<p>Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/koca-evin-geciminden-kari-tertip-duzeninden-sorumlu/">Koca Evin Geçiminden-Karı Tertip-Düzeninden Sorumlu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/koca-evin-geciminden-kari-tertip-duzeninden-sorumlu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2016 11:48:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş]]></category>
		<category><![CDATA[Modern kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10344</guid>

					<description><![CDATA[<p>« Allah’ın birbirinizden farklı yarattığı şeyleri iç geçirerek/ ah çekerek imrenerek arzu etmeyin ” (Nisa, 4/32) “Kadınlardan erkeklere benzeyenler, erkek­lerden de kadınlara benzeyenler bizden değildir” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 200). Modern kültür, klasik rolleri ya da statüleri ciddi şekilde sorgulamıştır. Bu noktada toplumsal cinsiyet (gender) projesi ile rollerin ya da statülerin verili değil inşâî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/">Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/diego_detroit_02/" rel="attachment wp-att-10345"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10345" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/diego_detroit_02.jpg" alt="Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş" width="450" height="263" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/diego_detroit_02.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/diego_detroit_02-300x175.jpg 300w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></a><br />
« Allah’ın birbirinizden farklı yarattığı şeyleri iç geçirerek/ ah çekerek imrenerek arzu etmeyin ” (Nisa, 4/32)</p>
<p>“Kadınlardan erkeklere benzeyenler, erkek­lerden de kadınlara benzeyenler bizden değildir” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 200).</p>
<p>Modern kültür, klasik rolleri ya da statüleri ciddi şekilde sorgulamıştır. Bu noktada toplumsal cinsiyet (gender) projesi ile rollerin ya da statülerin verili değil inşâî olduğu yani toplum­sal cinsiyetin biyolojik olarak belirlenemeyeceği sosyo-kültürel olarak üretileceği fikri önemli bir işlev görmüştür.(Bk. Giddens, 506-508; Serpil Sancar, Erkeklik: İmkânsız İktidar, İstanbul2009, s. 174 vd.)</p>
<p>Bununla rol ve statülerin kadınlık ve erkeklik normlarına dayalı sabit bir bölümleme olmadığı, bir başka deyişle geleneksel rol dağılımı­nın yaratılış gerçekliğiyle (fıtrat) ilgisinin bulunmadığını ve ta­mamen tarihî dönemin şartlarında oluştuğunu savunurlar. Bu görüşün temellendirildiği zihniyete göre “ev erkeği” ya da “iş ka­dını” şeklinde bir giydirme mümkündür.</p>
<p>Çağdaş dünyada “toplumsal cinsiyet” fikri doğrultusunda rollerin dağılımı hususunda hukuki düzenlemelerin yanı sıra bunu destekleyecek dinamik mekanizmaların da devreye sokul­duğu bilinmektedir. Bu bağlamda sadece yazılı faaliyetler değil görsel medya aktif rol almaktadır. Tanımlayıcı sembollerde geçişkenlik oluşturulması yani erkeğe ait sembollerin kadınlar­da, kadınlara ait sembollerin erkekler üzerinde sergilenmesi bu amaca hizmet eden araç görünümündedir. Söz gelimi Batı dün­yasında başlangıçta erkek simgesi olarak kabul edilen pantolon, şapka ve kravatın kızlara giydirilmesi, kızlara ait bazı süslerin örneğin küpe ya da bayan işareti olabilecek yüzüklerin erkekler­ce takılması, bunların da özellikle gösterilmesi, öne çıkarılması bilinçli bir politikanın ürünüdür. Çeşitli programlarda gençler için rol model olmuş genç bir erkeğin taktığı küpenin görünme­si için profilden görüntülenmesi ve bu mesajla yeni imaja sem­pati ve prestij sağlanması aynı zamanda teşvik anlamına gelen bilinçli bir uygulamadır. Bir başka örnek de saç-sakal ile ilgili­dir. Geleneksel Türk kültüründe erkeği sembolize eden bıyık ve kadını sembolize eden uzun saç bütünüyle değişmiş ve sembol olmaktan çıkmıştır. Bugün kısa saçlı bayanlar, uzun saçlı ve bı­yıksız erkekler dindar çevrelerin de tercihleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.</p>
<p>Modernlik ateşi İslam dünyasını sarıncaya kadar geçen tarihî süreçte Müslüman toplumlar, bu tür değişimler hususunda ciddi bir hassasiyet göstermişlerdir. Bunun ana sebebi Hz. Peygamberin kadın ve erkeklerin birbirlerine benzeyecek tutum takınmalarına sert tepki vermesidir. Bu bağlamda Rasûl-i Ekrem’in, tavırlarıyla, giyim-kuşamlarıyla ve diğer tercihleriyle erkeğe benzemeye çalı­şan kadınlara, kadına benzemeye çalışan erkeklere, mesela onlara özgü elbiseleri giyenlere Allahın rahmetinden uzak kalması yö­nünde beddua ettiği,(Buhârî, “Libâs”, 61,62, “Hudûd”, 33;..) hatta cennetten mahrum kalacaklarını ifa­de ettiği nakledilmetktedir.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 134.) Hz. Peygamber’in kadınlara ait bir süslenme biçimi ya da sembol olarak belirlenen kınayı eline yakan bir erkek sahabiyi Medine’nin kasabalarından birisine sürgün ettiği rivayet edilmektedir.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 134.) Buna benzer hadisler ve bu yönde gelişen kültürel hayat çocukların oyun ve oyuncaklarının bile erkeklik ve kadınlık normlarına göre belirlenmesinde etkili olmuştur Mesela erkek çocuğun bir oyuncak bebekle, kız çocuğun oyuncak silahla oynaması yadırganmıştır. Oyuncağın bir ölçüde çocuğu hayata hazırlayan ve onu bu yönde eğiten bir uğraşı olduğu dikka­te alınırsa bu konudaki duyarlılık daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>Modern kültür, kadınlık-erkeklik normlarında meydana getirdiği karmaşa ve rollerde oluşturduğu geçişkenliğe bağlı olarak Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünneti tarafından belirlenen bazı kavramların anlaşılmasını da zorlaştırmıştır. Mesela aile kurumundaki esnek ve fonksiyonel hiyerarşiyi (kavvâm-muti), onun genetiğiyle oynayıp katı bir ast-üst ilişkisi ya da cinsiyete dayalı hegemonik bir yapıyla tanımlayarak yöne­ticiyi yetki kullanan despot, yönetileni bir anlamda onun vela­yetinde bulunan köle şeklinde tasvir ederek itici hâle getirmeyi başarmış, neredeyse eşitlik fikriyle bu iki kavramı Müslüman­ların zihninde bile devre dışı bırakmıştır. Özellikle aile içinde karı-kocanın birbirlerine karşı statülerini Batının sınıfsal yapısı­nın etkisiyle ezen-ezilen, zulmeden-zulüm gören, kazanan-kaybeden gibi kategoriler üzerinden okuma alışkanlığı, aile kurumunun bu iki ana kavramını anlamayı zorlaştıran, hatta imkân­sız kılan bir soruna dönüştürmüştür. Bu bağlamda ister istemez zihinsel arka planda erkek, hanımını yönetme konusunda bütün yetkileri elinde bulunduran, onun üzerinde sınırsız haklara sa­hip olan, bütün avantajlı durumlar kendisine tahsis edilmiş bu­lunan bir figür olarak tanımlanmış, kadın da gücü simgeleyen kocanın insafına terk edilmiş bir hizmet aracı olarak değerlendi­rilmiştir. Bu tasvirde yönetilenin, yönetenin insaf ve merhameti­ne terk edildiği hastalıklı bir yapı öngörülmektedir. İşte bu iddia doğrultusunda çeşitli projelerle ya da tedbirlerle zayıf ve kırılgan konumunu telafi amacıyla kadının güçlendirilmesi ve erkeğin sınırlandırılması yoluna gidilmiştir. Bu, sadece modern insanın zihninde değil bazı ilahiyatçılar açısından da kabullenilmiş bir tezdir. “Erkeğin halife kadının halife yardımcısı anlamına gel­mediği&#8221; şeklindeki tepkisel tutumlarda bu husus görülebilir.</p>
<p>Bu zihniyet dünyasının oluşumunda özellikle geleneksel yapıla­ra karşı modern sistemi öne çıkarmak amacıyla tarihin anakronik tarzda yargılanması da etkili olmuştur. Mesela Cumhuriyet dönemi öğretim kuramlarında halifeliği yeren ve cumhuriyeti, demokrasi­yi öne çıkaran inkılap tarihi ve benzeri derslerde, halife / padişah ‘astığı astık, kestiği kestik diktatör şeklinde tanımlanmıştır. Cum­huriyet elitleri, geleneksel idare biçimini tanımladıkları bu yapı ile zihinleri biçimlendirmişler ve tarih içinde ortaya çıkan bütün hiye­rarşik pozisyonlar için geçerli olduğunu kabullendirmek için gayret göstermişlerdir. Bu bağlamda aile reisini tanımlayan kavvâm keli­mesinin, bu olumsuz düşünceden ayrı düşünülemediğini ve teorik olarak onun içeriğinin ‘ezici bir yetkiyle aileyi yöneten koca* şek­linde öne çıkarıldığım, geleneksel yapıdaki uygulamaların bu tezin ispatı için kullanıldığını belirtmemiz gerekir.</p>
<p>Aynı hususun kadın figürü için de geçerli olduğunu belirtme­liyiz. özelikle modern-özgür kadın inşa edilirken “ataerkil aile modeli” tiplemesiyle gelenek devre dışı bırakılmış ve ona karşı bir iticilik oluşturulmuş, kadının itaatkâr oluşu da bir anlamda kö­leliğe benzer bir ilişkiyle tanımlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında kadının evin tertip-düzeninden sorumlu bulunuşu sebebiyle eve hapis’, emanet oluşuyla da ‘sığıntı, erkeğe mahkûm âciz bir varlık’ olarak değerlendirilmesi sürpriz olmayacaktır. Nitekim sosyolojik olarak cinsiyete göre biçilmiş rollerin olmamasının özgürleştirici olduğu, tarcihlerin sınırlarını genişlettiği ve daha büyük bir yara­tıcılığın oluşmasını sağladığı kabul edilmiştir.( J Pilcher, “Cinsiyet ve Cinsiyet Eşitsizlikleri Üzerine Açıklamalar”, Sosyoloji: Başlangıç Okumaları (ed. A. Giddens, çev. G. Altaylar), İstanbul 2010, s.122)</p>
<p>Burada bir şeye daha işaret etmek gerekirse tarihî süreçte kadın-erkek rollerinin köklerine inilirken bu rollerin ataerkil ya­pıdan kaynaklandığını kabul edip bu kavramla temellendirmek tutarlı değildir. Çünkü tepkisel bir kavram olarak “artaerkil&#8217; erkeğin kadına hükmettiği, onu ezdiği, sömürdüğü toplumsal yapılar ve pratikler sistemini ifade eder.(J. Pilcher, s. 115-116.) Müslüman zihniyetinde bunu temellendirme imkânı yoktur.</p>
<p>Bu ifadelerin ardından hem modernliğin inşa ettiği düşünce biçiminin hem de yöneten-yönetilen ilişkisindeki az önceki tas­virin, kadın-erkek ilişkisini ya da kadınlık erkeklik normlarını Kur’ân ve Sünnetin kendi değerler bütünlüğü içinde, fıtrat ger­çekliğine bağlı ve tutarlı bir yöntemle ele alınmasını zorlaştıra­cak bir etki yaptığını tekrarlamak durumundayız.</p>
<p>Bugün, geleneksel duruşa tepki olarak gelişen modern pro­jede kadın, bir birey olarak kocasıyla eşit, aile bütçesine katkıda bulunan, aile içinde söz sahibi, her işi yapabilen ve kendi ayakla­rı üzerinde durabilen, kariyer sahibi, kocasına karşı daha güçlü, kendisini ezdirmeyen özgür birey olarak öne çıkarılmış ve top­lumun bütün katmanlarında bunun mücadelesi verilmiştir.</p>
<p>Günümüzde bu proje büyük ölçüde başarılmıştır. Kadın, evde ve toplumda söz sahibidir, erkeğe eşit olarak ağır vasıta şoförlü­ğünden savaş uçağı pilotluğuna, milletvekilliğinden başbakanlığa varıncaya kadar hemen hemen her türlü iş kolunda var olabileceği geniş bir alana ve zihin dünyasına kavuşmuştur. O zaman şu so­ruya cevap aramak gerekecektir: Kur’ân ve Sünnetin öngördüğü statüler ve bu doğrultuda oluşan geleneksel yapı, modern kültürün tanımladığı biçimiyle kocanın ezdiği-kadının ezildiği bir düzeni mi yansıtmaktadır? Buna tepki olarak gelişen ve yeni bir zihniyet inşası için geçmişi ve geleneksel değerleri kıyasıya eleştiren, değersizleştiren modern dünyanın kadına yüklediği rol, statü ya da toplumsal karşılık, bahsedilen sorunlar için çözüm olmuş mudur ya da mutlu bir kadın ve sağlam bir aile kurumu ortaya çıkmış mıdır?</p>
<p>Modernliğin kendisini daha çok kadın üzerinden tanımla­dığını dikkate alarak diyebiliriz ki özellikle ülkemizin entelek­tüel kesiminin geleneksel kadın algısında, Yahudilik ve Hristiyanlıktakı olumsuz kadın imajını İslam’la ilişkilendirme hatasıdır Müslüman toplumlarda geleneksel tutumun kadını ezen,aşağılayan bir özelliğe sahip olduğu tezini en azından temel metinler açısından Yani Kur’ân-ı Kerîm ve Sahih Sünnet açısın­dan doğrulayan bir veri yoktur.</p>
<p>Geleneği bir bütün hâlinde reddedenlere de modern algı­nın kadına mutluluk, aileye saadet getirmediğini hatırlatmamız gerekir. Bugün evlenmeden kaçan gençler, müstakbel eşine gü- venemediği için daha başlangıçta kendisini güvenceye almak isteyen kızlar; doğumdan ve annelik sorumluluğundan kaçan kadınlar, çabuk dağılan aileler; serbest cinsel hayat; sosyal ve ekonomik hayatta ezilen, bedeni sömürülen kadınlar; âdeta otel havasına bürünen ve sıcak yuva özelliğini kaybetmiş, soğuk, ya­bancı etkiye karşı korunaksız ankebût evler; bencilliğe bağlı ola­rak her bir aile bireyi için evlerde ayrılmış odalar; sabahın erken saatlerinde uykulu gözlerle kreşler ve anaokullarının yollarına düşmüş anne kucağından mahrum çocukların ortaya çıkardığı manzara, bir savrulma içinde bulunduğumuzu göstermeye ye­ter gelişmelerdir. O zaman sorunun geleneksel değerlerde değil, modern dünyanın inşa ettiği yeni kadın ve erkek normları ile yeni insan tipi ve bunların kurmaya çalıştıkları ailede olduğunu söylememiz daha isabetli olur. Bu sorunlara bakıldığında gele­nekten kaynaklanan sorunların daha kolay çözülmesi imkân dâhilinde iken modernliğin ortaya çıkardığı problemlerin daha güç ve karmaşık, çözümünün de daha zor olduğunu, bazı sorun­ların da kronikleştiğini belirtmemiz gerekir.</p>
<p>Burada şuna da işaret edilmelidir ki,bütün Müslüman toplumların tarihine bakıldığında elbette kadın-erkek ilişkileri açısından bütün örnekleriyle her şeyin mükemmel olduğunu ve hiçbir aksamanın bulunmadığını iddia edemeyiz. Coğrafî olarak örfe bağlı bazı olumsuzluklar, aksamalar, istenmeyen ör­nekler bulmak elbette mümkündür. Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki Müslüman toplumlarda kadına bakış, Yahudilik ve Hristiyanlıkta olduğu gibi inanç değerlerinden doğan kurumsal bir karşıtlığa dönüşmemiştir. Çünkü dün olduğu gibi bugün de yapılan ya da yapılacak hatalara berrak bir ayna tutan Kur’ân ve sünnet asli şekliyle elimizdedir ve her an bu olumsuzlukları gidermeye imkân verecek güçtedir. Burada yapılması gereke tek şey modernliğin tozlandırması sonucu oluşan ve görüntüyü engelleyen kirliliği aynanın Üzerinden uygun şekilde (tutarlı bi yöntemle) silmek ve bakacak gözleri ona yönlendirmek, etkili aktörleri çoğaltmak olacaktır.</p>
<p>O zaman değişenleri görmek açısından geleneksel tutumu belirleyen kavramları Kur’ân ve Sünnet aynasına bakarak daha yakından inceleyebiliriz, öncelikle şuna işaret edelim ki ka­dın ve erkeğin ailedeki karı-koca olarak pozisyonları Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber tarafından belirlenmiştir. Bunlar, ya­ratılış gerçekliğine (fıtrat kanunu) uygun, eşlerin birbirlerini tamamlayan roller ya da statülerdir. Bu husus sadece karı-koca açısından değil çocuk açısından da son derece önemlidir. Psiki­yatr Sefa Saygılı ve Pedagog Ali Çankırılının tespitine göre aile­de kadın-erkek rollerinin belirsizliği, çocuğun ideal bir anne-ba­ba modelinden mahrum yetişmesi sonucunu doğurmaktadır.(Sefa Saygılı-Ali Çankırılı, Annemi İstiyorum, İstanbul 1998, s. 12.)</p>
<p>Kadın-erkek rollerindeki karmaşanın çocukların ruhsal geli­şimini olumsuz yönde etkilediği yeni çalışmalarla ortaya konul­muştur. Erkek çocuğun babayı, kız çocuğun anneyi taklit ettiği ve 3-6 yaş arasında bunun daha da belirginleştiği dönemlerde kadın-erkek rollerindeki karmaşanın çocukta şahsiyet bozukluk­larının yanında cinsiyet bozukluklarının da oluşmasına sebebiyet verebilecek özellik taşıdığı bilimsel olarak saptanmıştır.(age,24-25)Hatta homoseksüelliğin gelişiminde ve artışında erkeksi annelerin bü­yük bir payının bulunduğuna dair bilimsel çalışmalarda tespitler yer almıştır.(age,31-32) Bu sebeple ailede roller, statüler oldukça önemlidir.</p>
<p>Tarihî süreçte, Müslüman toplumlarda ailede erkeğin kav- vâm, kadının itâatkâr; kocanın evin geçiminden, kadının tertip düzeninden sorumlu olduğu bir yapı gelişmiştir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/">Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modernleşme ve Kadın</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modernlesme-ve-kadin/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modernlesme-ve-kadin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2016 11:42:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Flört]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme ve Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Nikah]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10340</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modern kültürün kadın-erkek arasındaki mesafeyi daraltma­sının oluşturduğu çevresel ve zihinsel ortamın etkisiyle nişanlılık döneminin yerini, flört, tecrübe evlilikleri, kızların erkek, erkek­lerin kız arkadaş edinmeleri, seviyeli birliktelik! kurma şeklinde gelişen yaşam biçimi almıştır. Böylece nikâhla kurulan evlilik ile meşruiyet kazanan birçok şey daha serbest, hızlı ve sorumsuz bir ortamda ve her an tarafların birbirlerinden daha kolay [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modernlesme-ve-kadin/">Modernleşme ve Kadın</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/modernlesme-ve-kadin/haremde_beethoven/" rel="attachment wp-att-10341"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10341" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/haremde_beethoven.jpg" alt="Modernleşme ve Kadın" width="428" height="316" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/haremde_beethoven.jpg 678w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/haremde_beethoven-600x443.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/haremde_beethoven-300x222.jpg 300w" sizes="(max-width: 428px) 100vw, 428px" /></a></p>
<p>Modern kültürün kadın-erkek arasındaki mesafeyi daraltma­sının oluşturduğu çevresel ve zihinsel ortamın etkisiyle nişanlılık döneminin yerini, flört, tecrübe evlilikleri, kızların erkek, erkek­lerin kız arkadaş edinmeleri, seviyeli birliktelik! kurma şeklinde gelişen yaşam biçimi almıştır. Böylece nikâhla kurulan evlilik ile meşruiyet kazanan birçok şey daha serbest, hızlı ve sorumsuz bir ortamda ve her an tarafların birbirlerinden daha kolay vazgeçebi­leceği bir şekle bürünmüştür. Bu zihniyet, sağlıklı aile kurmanın önünde ciddi bir engel olarak gözükmektedir.</p>
<p>Günümüzün dindar neslinden bir kesimin harama düşme­den daha rahat ve daha kolay görüşme amacıyla nişanla birlikte gayr-ı resmî nikâh olarak kıydırdıkları imam nikâhı ya da dinî nikâh uygulaması, nişanlılık merhalesini tamamen anlamsızlaştıran ve bir yığın sorunu beraberinde getiren özellik kazan­mıştır. Böyle bir nikâh, modernliğin flörtüne benzemekte ya da kız-erkek arkadaşlığına meşruiyet kılıfı giydirilmiş bir görüntü­yü aksettirmektedir. Bu tür bir zihniyetin gelişmesinde modern kültürün aileyi kuran değerlerdeki direnç noktalarını kırma­sının etkili olduğunu, bunun altında da bir özentinin yattığını belirtmeliyiz.</p>
<p>Cinselliğin yolunu kolaylaştıran, taraflardan birisinin zaaf­larına fırsat sağlayan bir yola dönüşme riski taşıması sebebiyle nişanlılık dönemindeki imam nikâhının İslam’ın ruhuna uygun olduğunu söylemeye imkân yoktur. Çünkü nişanlılar bu dönem­de kıydıkları gayr-ı resmî nikâhla daha rahat ve yakın olmayı, mesafeyi daraltmayı amaçlamaktadırlar. Bu yakınlık ve rahat­lık nikâhın varlığına dayanarak kimsenin gelmeyebileceği bir ortamda baş başa kalmaya (halvet) kadar da gidebilmektedir. Bütün kutsal metinlerde ve ahlak kitaplarında insanın, karşısında en zayıf kaldığı dürtünün şehvet olduğuna dikkat çekilip Psikiyatri uzmanları da erkeğin erotik kızların romantik düşündüğü şeklinde bilimsel bir tespitte bulunurlar. Karşıt cinslerin birlerine olan çok güçlü doğal ilgisini anlatan bu gerçekliğe Peygamberin “Kadın-erkek başbaşa kaldığında üçüncüleri şeytandır(&#8230;Tirmizî, “Radâ&#8221;\ 16, “Fiten”&#8230;), uyarısı eklendiğinde nişanlılık dönemindeki imam nikâhının riski kendiliğinden ortaya çıkar. Erkeklerin cinsel dürtülerinin kadınlarınkinden daha güçlü ya da sürekli olduğu gerçeği, kutsal metinlerin ifadesi yanında tecrübi bilgi ile de tespit edilmiştir.(Bk. Giddens, 493.)</p>
<p>Tecrübeler, bu dönemde kıyılan nikâhların kalıcı ve onur kırıcı problemlere yol açtığını göstermektedir. Taraflardan bazısı nikâhın var olduğu gerçekliğinden hareketle karı-koca gibi hareket edebilmekte mesela erkek hevesini aldıktan bir müddet sonra bir şeyleri bahane ederek nikâhlısını boşayabilmektedir. Resmi nikâh olmadığı için de kızın hak talebinde bulunulabi-leceği bir merci yoktur. Kız bundan zarar görmektedir. Bunun tersi de vaki olabilmektedir.</p>
<p>Sorun sadece bu da değildir. îmam nikâhlı nişanlılar karı-koca hayatı yaşamasalar da bir müddet sonra kız haklı sebeplere bağlı olarak ve nikâhlı değil nişanlı gibi hareket ederek ayrılmak istediğinde erkek imam nikâhını dikkate alarak boşanmaya yanaşmamaktadır. Bu durumda kız aylarca hatta senelerce ya onun boşamasını beklemekte ya da fiilen ayrılarak bir başkasıyla evlenmeye hazır vaziyette durmakta yahut evlenmektedir. Bu durumda, erkek aralarında nikâhın bulunduğunu ve boşamayacağını, ömür boyu bir başkasıyla evlenemeyeceğini ya da evlendiyse ömür boyu zina ettiğini söyleyerek kızı bir başka açıdan çıkmaza sürüklemektedir. Dolayısıyla bu tür uygulama­lar nişanlılık sürecinin ruhuna uyan davranışlar değildir. Şayet taraflar nişanlılık sınırları içinde kalmış olsalardı gerekli görme­leri hâlinde herhangi bir engellemeye bağlı olmaksızın ayrılabi­lecekler, zarar görmeden herkes kendisine yeni bir yol çizebile­cekti. Nişanlılığın amacı da zaten budur. Bu sebeplerle denilebi­lir ki bu dönemdeki naylon nikâh sorun çözen değil bizzat başlı başına sorun çıkaran özelliğe sahiptir.</p>
<p>Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modernlesme-ve-kadin/">Modernleşme ve Kadın</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modernlesme-ve-kadin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
