<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ruh sağlığı | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ruh-sagligi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 04 Sep 2023 16:06:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ruh sağlığı | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslam Düşüncesinde Tıp Geleneği:Belhi Örneği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-dusuncesinde-tip-gelenegibelhi-ornegi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-dusuncesinde-tip-gelenegibelhi-ornegi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Sep 2023 16:06:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Zeyd el-Belhî]]></category>
		<category><![CDATA[Hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammet Uysal]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[tıp]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<category><![CDATA[zihin ve beden sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26534</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muhammet Uysal Belhî’yi anlatmaya başlamadan evvel, onu tanımakla ilgili sürecimden biraz bahsetmek isterim. Açıkça söylemek gerekirse, Üstat Belhî’yi ilk çevirmeye karar verdiğimde bu­nun çok önemli bir psikolojik metin olduğunun farkında bile değildim. Pakistan’da okuduğum dönem, -Allah rahmet ey­lesin- Hekim Emced Haşan isimli bir hocamız vardı ve İs­lam tıbbına ilgi duymamız o hocayla başlamıştı. Hoca’dan İslam [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-dusuncesinde-tip-gelenegibelhi-ornegi/">İslam Düşüncesinde Tıp Geleneği:Belhi Örneği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/09/indir.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26539 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/09/indir-300x154.jpg" alt="" width="399" height="205" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/09/indir-300x154.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/09/indir.jpg 313w" sizes="(max-width: 399px) 100vw, 399px" /></a></p>
<p><em>Muhammet Uysal</em></p>
<p>Belhî’yi anlatmaya başlamadan evvel, onu tanımakla ilgili sürecimden biraz bahsetmek isterim. Açıkça söylemek gerekirse, Üstat Belhî’yi ilk çevirmeye karar verdiğimde bu­nun çok önemli bir psikolojik metin olduğunun farkında bile değildim. Pakistan’da okuduğum dönem, -Allah rahmet ey­lesin- Hekim Emced Haşan isimli bir hocamız vardı ve İs­lam tıbbına ilgi duymamız o hocayla başlamıştı. Hoca’dan İslam tıbbıyla ilgili özel dersler alıyordum. Bir gün Süley- maniye Kütüphanesi’ne geldiğimde kütüphanede el yaz­masından tıpkıbasımı yapılmış Belhî’nin kitabını gördüm. Üç dört saat içinde neredeyse hepsine baştan sona bir göz attım. Böyle bir kitapla ilk defa karşılaştığım için çok ho­şuma gitti çünkü Emced Hoca’dan şifahen öğrendiğim pek çok şey burada yazılı bir metin olarak önümde duruyordu. Ama söylediğim gibi, o zaman çok önemli bir psikoloji metni olduğundan haberim yoktu, daha çok hocadan öğrendiğim beden sağlığıyla ilgili bölümlere odaklanmıştım. Derken bir­kaç yıl sonra ISAM Kütüphanesi’nde basılmış hâlini bul­dum ve hemen kitabın fotokopisini çektirdim. Böylece Üstat Belhî’yi detaylı bir şekilde okumaya başladık. Daha sonra İslam tıbbıyla ilgili daha fazla okumalarımız oldu. Sonra tıp tarihinde doktoraya başladım. En sonunda bir de İslam tıbbının bu meselelere nasıl yaklaştığını ele alan “İslam ve</p>
<p><em> </em></p>
<p>Osmanlı Tıbbına Giriş” isimli bir kitap hazırladım. İçinde yoğun bir şekilde Üstat Belhi&#8217;nin de görüşleri var. Bu bilgileri İslam tıbbıyla olan bağımızın görülmesi için vermiş oldum.</p>
<p><strong>Belhî’nin Hayatı</strong></p>
<p>Üstat Belhi’nin yaşadığı dönem, îslam tarihinde ilimler açısından çok hareketli bir dönem. Birçok ilmin kurucu­larının ve ilk eserlerini verenlerin yaşadığı dönem. Hatta bunların kimileri sadece Üstat Belhî ile çağdaş değil, yer­leşim olarak da aynı bölgede yaşamışlar.</p>
<p>O dönem Üstat’ın yaşadığı Belh bölgesine hâkim olan devlet Samaniler. Bunların merkezleri Buhara, Semerkant, Belh gibi yerler. Horasan ve Maveraünnehir’de hakimiyet kurmuşlar. îlim adamlarını destekledikleri için Samani- ler’in hâkim olduğu topraklarda çok meşhur âlim vardır. Mesela herkesin tanıdığı meşhur birkaç âlimin ismini sa­yarsak, îmam Maturidi bunlardan biri. Yine Hakim es-Se- merkandi, Hadis’te İbn Hibbân, İmam Tirmizi ve Tasav­vufta Hakim et-Tirmizi, Kelebâzi. Tıbba gelirsek mesela İbn Sînâ da Samaniler devletinde saray hekimliği yapmış. Ebu Bekir Râzî <em>Tıbb-ı Mansûrî</em> isimli hacimli tıp kitabını Samaniler’in Rey valisi Mansur b. İshak adına yazmış. Bu saydığım isimlerden İbn Sînâ hariç hepsi Üstat Belhî ile aynı dönemde ve aynı devletin sınırları içinde yaşamışlar.</p>
<p>Üstat Belhî 850 yılında Belh şehrine yakın bir köyde doğuyor. İlk eğitimini babasından alıyor. Gençlik çağında bir hac kafilesine katılarak Irak a gidiyor ve orada deği­şik âlimlerden dersler alıyor. Tabii o zamanlar Bağdat en büyük ilim merkezi. Belhî’nin hocaları içinde en meşhuru ise filozof Kindî. Belhî Kindî’den felsefi disiplinleri öğreni­yor. 8 yıl farklı hocalardan ders aldıktan sonra memleketi Belh’e dönüyor, öğrendiklerini öğretmeye başlıyor ve bu­rada ünü iyice yayılıyor. Devlet adamlarıyla ilişkiler kuru­yor. Bir ara kendisine Belh’te vezirlik teklif ediliyor fakat kabul etmiyor. Bir müddet sekreter olarak çalıştığı söyle­niyor. Daha sonra köyüne dönüp bir çiftlik satın alarak oraya yerleşiyor. Bir aralık Sâmânî emîrinin Buhara’da ve­zirlik teklifini kabul ettiyse de yolda bu fikrinden vazgeçe­rek Şâmistiyân’a dönüyor ve 934 yılında orada vefat ediyor.</p>
<p>Üstat Belhî birçok ilimde eser vermiş hezarfen bir âlim, 60 civarında eseri olduğundan bahsediliyor. Ama <em>Mesâ- lihul-Ebdân ve’l-Enfüs</em> adlı bugün etrafında konuşacağı­mız eserinden başka bize ulaşan yok. Bir de coğrafyaya dair eserinin ulaştığından bahsediliyor ama bu eser ba­sılmış mı bilmiyorum.</p>
<p><strong>Psikoloji ile Kurduğu İlişki</strong></p>
<p>İslam tıbbında bugünkü psikolojik meseleleri ele alan yaklaşımlar farklı, felsefenin içinde de bu konulara girili­yor. Nefislerle ilgili tanımlamalar, nefsin bedenle ilişkisi vb. meselelere odaklanılıyor. Bunun dışında ahlaki eserler var. Mesela önemli bir metin olarak Kınalızade Ali Efendi nin <em>Ahlâk-ı Alâî</em> isimli eseri örnek verilebilir. Bu eserlerde Üs­tat Belhî’nin psikolojk görüşlerinç yakın görüşler bulabilir­siniz ama Üstat Belhfyi onlardan ayıran ana eksen, mese­leye tıbbi olarak, yani sağlık açısından yaklaşıyor olması. Yoksa bizim bütün metinlerimizde, tasavvufi metinleri­mizde, ahlaki metinlerimizde ve felsefede nefisle (ruhla) ilgili konular ele alınmış. Buralardan psikolojiye dair veya psikolojiyle bağlantılı pek çok mesele ortaya çıkarılabilir ama konuyla tıbbi olarak ilgilenen ve beden sağlığıyla bir- likte ve onunla bağlam,!. olarak psikolojik konular, da ele alan sadece Üstat Belhî olmuş. Bu konuda sağlıkla ilgili bir kitabı olan ve bu konuları farklı bir şekilde ele alan bir de Kanuni döneminde yaşamış Hakim Şah el-Kazvînî isimli bir üstat var. Onun kitabının ana ekseni sağlığı korumak için yapılması gerekenler. Bu âlimler eski tıpta sağlığı ko­rumanın altı şartı olduğunu söylüyorlar. Bunlara dikkat edilmezse sağlığı korumak mümkün olmuyor.</p>
<p><strong>Sağlık &#8211; Hastalık Tanımları ve Bu Bağlamda </strong><strong>Tedavi önerileri</strong></p>
<p>Kadim tabipler tıbbı iki kısma ayırıyorlar: İlki sağlığı korumak, İkincisi de hastalanırsa bedeni eski hâline yani sağlıklı hâline döndürmek. O yüzden sağlığı korumaya çok önem veriyorlar. Yukarıda bahsi geçen sağlığı koru­manın altı şartından bir tanesi hava ile ilgili dikkat edil­mesi gereken hususlar. İnsanın beden sağlığım koruması için etrafındaki havayı ona göre düzenlemesi, evini ona göre yapması, sıcak soğuk havadan kendini koruması, el­biselerini havaya göre seçmesi gerekiyor.</p>
<p>İkincisi, yeme içme ile ilgili hususlar. Kişinin bunları takip etmesi, az yemesi veya kötü gıdalardan uzak dur­ması, iyi gıdalar (bedenin hazmedeceği yiyecekler) ye­mesi gerekiyor.</p>
<p>Üçüncüsü, “hareket ve sükûn” diyorlar. Bu bölümde günümüzdeki spor ve egzersizin faydaları, hareketsiz ka­lırsak bunun vücudumuza vereceği zararlar, ne tür spor­lar yapılmalı gibi konuları ele alıyorlar. Bunların hepsinin sağlığı korumaya katkıları var.</p>
<p>Dördüncüsü “harekâtü’n-nefsâniyye” mevzuu. İşte bu­rada -harekâtü n-nefsâniyyenin içinde- bütün tabipler bizim nefsânî-psikolojik-arazlar dediğimiz meselelere girmişler.</p>
<p>Ama mesela İbn Sina’nın meşhur tıp kitabı <em>el-Kanun’unda </em>da, Ebû Bekir er-Râzî’nin <em>Et-Tıbbü’l-Mansûrî</em> kitabında da, îbn Rüşd’ün <em>Külliyâfında</em> da meseleye sadece yüzey­sel olarak yaklaşıyorlar. El a’râzu’n- nefsâniyye, hüzün, fe­rah, öfke mevzularına sadece birkaç satır veya birkaç genel başlık olarak değinip geçiyorlar ve konunun detaylarına çok fazla girmiyorlar. Neden girmiyorlar? Elimizde bu­nun sebeplerini beyan eden yazılı bir metin olmadığı için bilemiyoruz. Sadece bazı tahminler var.</p>
<p>Mesela yukarıda ismi geçen Hakim Şah el-Kazvînî’nin bu 6 şartı anlattığı eserinde riefsânî arazlar kısmına gelince tabiplerin buna çok değinmemelerine gerekçe olarak ortaya attığı iki sebep var: Bir tanesi, onlar bu konuların çok açık olduğunu, konuşmaya gerek olmadığını düşünüyorlar. Ta­bipler her insanın üzüntülü veya öfkeli olursa bunun be­denlerine zarar vereceğini; ferah, sürür ve sevinçli olursa da bunun bedenine sağlık açısından olumlu katkı yapa­cağını bildikleri için bu konulara fazla dalmadılar. İkinci sebep olarak da bu psikolojik arazlar; öfke, hüzün, korku dediğimiz şeylerin insanlarda aniden meydana gelmesi­dir. O yüzden bunu daha önceden düzene sokmak imkân­sız olduğu için tabipler bu konulara fazla girmediler. Ama bunları kesin bir sebep olarak sunmamışlar, Kazvînî “Ben böyle zannediyorum.” diyor. Ardından “Onlar girmese de biz kitabımızda bu konulara gireceğiz.” diyor fakat mese­leye daha çok dini olarak yaklaşıyor. “Başına bir şey geldi­ğinde sabredeceksin, bunun sevabı var; üzüntüden de ka­çınacaksın, ancak Allah için öfkeleneceksin, öfkelenirsen de affedeceksin bunun karşılığında cennet var.” vb. tavsi­yeler yapıyor. Yani Hakîrn Şah el-Kazvînî’in kitabı da as­lında bir tıp kitabı olmasına rağmen bu meselelere daha çok dini açıdan yaklaşıyor. Tavsiyeleri dini bağlamda daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>Üstat Belhî de bu altı şartı açıklıyor kitabında. Önce beden sağlığından bahsediyor, bazı ilavelerle birlikte sağ­lığı korumanın altı şartını açıklıyor: Hava, yeme-içme, uyku ve uykusuzluk, istifrağ ve ihtibas, bedensel hareket ve sükûn ve sonra ruhi hareket ve sükûn.</p>
<p>Öncelikle hava, sağlığın korunmasında esas etken. Çünkü akciğerimizden nefes alıp veriyoruz. Bu da kalbi­mizi etkiliyor. O yüzden “Eviniz havadar bir yerde olmalı, basık bir yerde olmamalı, havası kötü olan yerlerde yaşa­mamalıyız.” demişler. Bunun dışında çok sıcak ya da çok soğuk havadan da kaçınmalıyız. İkincisi, yeme-içme. Yani yeme-içmemize dikkat edeceğiz, sağlıklı gıdalar yiyeceğiz. Sağlıklı olmayanlardan, hazımsızlıktan kaçınacağız. Üçüncüsü, bedenî hareket ve sükûn. Hareket ve sükûna bugün bizim “spor” dediğimiz şey giriyor. Yani çok hareketsiz olursanız vücuttaki hıkların dengesi değişiyor, hasta olu­yorsunuz. Çok hareket ederseniz yani aşırı spor yaparsa­nız da zararlı oluyor. Her şeyin dengeli olmasını istiyor­lar. Dördüncüsü, ruhî hareket ve sükûn. Buraya psikoloji giriyor. Beşincisi, istifrağ ve ihtibas. İstifrağ ve ihtibas de­dikleri mesele ise şu: Vücudunda bir hılt çoğalmışsa; safra, balgam veya sevda, ilaçlarla vücuttan atmanız gerekiyor. Bir de idrar, ter gibi insanın bedeninin atıkları var. Bun­lardan atılması gerekenleri vücuttan atmak, tutulması ge­rekenleri tutmak gerekiyor. Akıncısı ve en önemlisi, uyku ve uykusuzluk. İnsanın yeterli bir şekilde uyuması gere­kiyor. Eski tabipler “Bu altı meseleye dikkat ederseniz ve bunlarda dengeyi sağlarsanız, ifratla tefrit olarak iki ta­raftan bir tarafa doğru dengeyi bozmazsanız, ömür boyu sağlıklı olarak yaşarsınız.” diyorlar.</p>
<p>Ruhi hareket ve sükûn meselesini ayrıntılı olarak aç­mak gerekirse, Üstat Belhî biraz daha fazla ve detaylı ola­rak bugün birçok kişiyi şaşırtan psikolojik yaklaşımlarını bu bölümde açıklamış. Zaten haklı olarak “Bu meseleleri benden önce benim gibi açıklayan başka biri yok.” diyor. Burada o zamanın tıp anlayışına bir eleştiri de var. Beden sağlığının ruh sağlığıyla birlikte ele alınmasının gereklili­ğine işaret ediyor. Bir başka yerde “Tabipler beden ve ruh sağlığını birlikte ele almasalar da beden ve ruhun iç içe ol­ması, birindeki sorunun diğerini etkilemesinden dolayı ki­tabımızda beden ve ruh sağlığını birlikte ele alarak doğru bir iş yaptık.” diyor. Yani onun eserini diğer eserlerden ay­rılan en önemli vasfı, tıp ve psikolojiyi birlikte ele alması, psikolojiye de dinî, ahlaki yönden değil “sağlık” yönün­den yaklaşması. Sağlık yönünden yaklaştığı için konuya en başından, yani “hılt”lar meselesinden başlayarak giri­yor. İslam tıbbının kadim tıptan aldığı tıbbi kurallara göre insanın bütün şeylerini, yani bedenî hatta bazen ruhî ame- liyelerini hıltlara bağlıyor. Ateş, hava, toprak, su gibi temel unsurlar var ve bunların insan bedeninde karşılıkları var. Dem (kan) hıltı, safra hıltı, sevda hıltı ve balgam hıltı. Bu dört hıltın hareketleriyle beden sağlığımız ya güzel oluyor ya da güzel olmuyor, yani bozuluyor, hastalanıyoruz. Hılt- lar dengeli bir şekilde hareket etmediğinde bedenin has­talandığı gibi nefsânî arazlar da dengeli bir şekilde devam etmezse nefiste yani ruhta hastalıklar oluşuyor.</p>
<p>Yediğimiz yiyeceklerle bedendeki bazı hıltlar artabili­yor. Mesela safra hıltı artınca bizi hararet basıyor, gözümüz kızarıyor, burnumuzdan kan geliyor. Buna “Bedende safra hıltı artmış.” diyorlar. Sevdâ hıltı çoğalırsa da basur oluyor­sunuz, eğer daha da artarsa kanser oluyorsunuz, hatta Üs- tat Belhî’ye göre vesveselerin kaynağı da bu sevdâ hıltmın bedende artması. Balgam hıltının sebep olduğu başka so­runlar var ve bu hıltlara mukabil olarak Üstat Belhî “araz-ı nefsanî” dediği öfke, korku, hüzün ve vesvesenin -vesve­senin dengesi yok, onu zaten dengeden çıkmış görüyor- dengeli olması gerektiğini söylüyor. Bu dengenin de ken­dine göre şartları var. Belhî bu dengenin sağlanması için neler yapılması gerektiğini kitapta açıklamış.</p>
<p>Bu konuda Üstat Kindî’nin de bir <em>Hüzün Risalesi</em> var. Üstat Kindî de diyor ki; “Bedenimizle nasıl ilgileniyorsak, hastalandığında tedavi ediyorsak, ruhumuzun hastalıkla­rını da tedavi etmeliyiz ve bunlarla ilgilenmeliyiz. Hatta ruhumuz bedenden daha değerli olduğu için daha fazla ihtimam göstermeliyiz. Ruhumuzun hastalıklarını tedavi etmemiz bizim için daha az maliyetli.” Kindi o risalede sadece hüznü anlatıyor. Belhî ise hüzünle birlikte diğer konuları da işliyor. Burada yeri gelmişken bir de şöyle bir durum var, onu da söylemek lazım: İslam tıbbında böyle metinlerin olmaması bu konuların bilinmiyor olmasına delalet etmiyor. Ama o zamanın ilim geleneğinde anladı­ğım kadarıyla anlattıkları gibi sağlık denilince daha çok beden sağlığı ile ilgili kitaplar yazılıyordu. Çünkü beden­deki sorunlar insana çok eziyet veriyor, hareketlerini kı­sıtlıyor. Kanser oluyor, beyninde sorunlar çıkıyor, ayağı kınlıyor, yürüyemiyor vs. ama bu ruhî sağlık meselesiyle yazılı metin olarak çok ilgilenilmemiş. O zaman psikolo­jik destek, ailevi destekler, toplumsal destekler daha güç- lüydü. Mesela insanlar kabile olarak yaşıyorlar. Başlarına bir şey geldi mi bütün kabile bunlara sahip çıkabiliyor. Şimdiki gibi bireysel hayatlar yoktu. Diğer taraftan in­sanlara bu konuda nasihat edecek bilgeler, samimi dost­lar çoktu. Belki de o yüzden fazla ilgilenmemişlerdir ya da Hakîm Şah el-Kazvînî’nin dediği gibi bu meselelerin çok açık olması ya da aniden meydana gelmesi gibi başka başka sebeplerle yazmamışlardır.</p>
<p>Ebû Bekir Râzî ise kitabının girişinde bundan “tıbb-ı ruhani&#8221; diye bahsediyor ve önce aklın değerinden başlı­yor, nefsin arzularına uymanın kötülüğünden bahsediyor, sonra bu nefsin ayıplarını yok etmenin insana ne kadar de­ğer katacağından bahsediyor. Ondan sonra da haset, yalan, cimrilik, kendini beğenme gibi meseleleri ele alıyor. Ah­laki bir bakış açısının baskın olduğu anlaşılıyor. Bu kötü değil, onun metnini değerini de düşürmüyor ama olaya yaklaşımı böyledir.</p>
<p>Özetle söylersek Ebû Zeyd Belhî’nin kitabında bu­günkü psikolojiye mutabık düşecek çok benzerlikler var ve sınırlar daha net belirtilmiş. Örneğin vesvese hastalı­ğına önem veriyor, bu sorunun insanı ne kadar rahatsız ettiğinden bahsediyor, bunun daha çok bedensel bir rahat­sızlık olduğuna vurgu yapıyor ve bunu sevda hıltına bağ­lıyor. Gerçekten de sevda hıltı, insanın beyninde sorunlar yaratan bir hılt. İslam tıbbında İbn Sina’nın <em>El Kanun fi’t- Tıb</em> kitabında da sevda hıltının etkileri ele alınıyor. Bugün psikiyatri alanında konuştuğunuz bazı meseleler orada be­yin sağlığı planında ele alınmış. Mesela melankolinin se­bebi de aynı vesveseye sebep olan sevdâ hıltı. Yani kişi­nin fikir ve zanları tabiî mecrada hareket etmiyor. “Abes nesneler zannedip gayri vaki korkulmayacak nesnelerden korkmak gibi.” Yani melankoliye yakalanan kişinin böyle sorunları varmış. Devamında ise şöyle geçiyor: “Bu kişinin uzun sükutu olur, konuşmaz, hâlveti sever, çok düşünceli olur, çok yere bakar” gibi&#8230; Bugün psikiyatride ele alınan meseleleri, onlar beyin sağlığı alanında işlemişler. Sorunu beden sağlığı olarak görüyorlar.</p>
<p>Sürekli vurguladığımız gibi Üstat Belhî’nin kitabını di­ğer kitaplardan ayıran en önemli özellik, psikolojik rahat­sızlıkları bedensel rahatsızlıklardan ayırsa da yine bunları sağlıkla ilgili bir çerçevede ele almasıdır. Bedenin sağlıksız oluşunun ruhu, ruhun sağlıksız oluşunun bedeni etkiledi­ğinden bahsederek sağlığa bütüncül bir bakışla yaklaşıyor.</p>
<p>Belhi’de önemli Kavramlar</p>
<p>Üstat Belhî’nin gerçekten çok dakik tabirleri var. Me­sela ruh sağlığı bölümünün girişinde nefisle (ruhla) ilgili şöyle diyor:</p>
<p>Nefse 3 tane mesele atfedilir. Birincisi, kuvve-i fâ- zile: akıl, fehim (anlama), hafıza gibi meselelerdir. İkincisi, ahlaki mahmude ve merzule, yani güzel ah­lak ve kötü ahlak. İffet, cömertlik, cesaret ve bun­ların karşıtı olan ahlaki özelliklerdir. Üçüncüsü de ârâzu’n-nefsâniyye; insanın ruhuna hızlı bir şekilde arız olup hızlı bir şekilde gidenlerdir.</p>
<p>Üstat Belhî’nin kitabında ele aldığı temel konular bun­lardır. Bunları öfke, hüzün, korkular ve vesvese olarak sı­ralıyor. Bedene arız olması ani bir şekilde olur ve ani bir şekilde gider. Vesvese hariç böyle, onun durumu biraz farklıdır. Kitapta özellikle bunları ele almasını da beden sağlığı ile direkt ilgili olmaları yönüyle açıklıyor. Yani in­sanın beden sağlığına etki eden asıl müsebbipler bunlar­dır. Diğer ahlaki meseleler, akıl, fehm, hıfz gibi nefse nis­pet edilen meseleler için, “Bunlar bizim beden sağlığı ile ilgili ele aldığımız bir kitapta ele almaya gerek duyulma­yan meselelerdir.” demek istiyor. Bu ayrımlardan Üstat’ın meseleye tıbbi yaklaşımı açıkça görülüyor.</p>
<p><em> </em><strong>Güncel Psikoloji Açısından Belhî’nin Önemi</strong></p>
<p>Üstat Belhî’nin tıpla, Ebû Bekir Râzî gibi pratik ola­rak uğraştığını pek bilmiyoruz. Ama kitabındaki dakik ayrımlardan tıbbı çok iyi bildiğini, psikolojiyi çok çok iyi bildiğini, hatta tedavilerle de ilgisi olduğunu -çünkü kita­bının içinde küçük de olsa 20-30 sayfalık bir bölümde ha­camatlardan, kan almadan, müsekkinlerden bahsediyor- doğrudan tabiplik yapmasa da bu işin teorik meselesini çok müthiş bir şekilde kavramış ve ona hâkim olmuş ol­duğunu biliyoruz. Burada ayrıca altını çizmek gerekir ki, hepimiz bir kitabı okuruz ve herkes oradan kendi anladık­larını anlatır. Esas kitabın daha güzel anlaşılması içinse herkesin o metni kendisi okuması gerekir çünkü herke­sin bilgi seviyesi ve penceresi farklılaşır. Bu bağlamda si­zin psikolojiyle benimkine nazaran daha derin bağlarınız ve modern metinlere hâkimiyetiniz açısından Belhî’yi oku­manız psikoloji alanına dair daha farklı neticeler çıkara- bilmenizi de sağlayacaktır.</p>
<p>Belhî’nin eserleri elimize ulaşsaydı, bana göre bugün birçok alanda başka kitaplar yerine onun kitaplarını oku­yor olabilirdik. Hakkmdaki övgülerden bunu anlayabili­yoruz. Örneğin&#8217; Ebû Hayyân et-Tevhîdî, Ebû Zeyd ile ilgili “Ebû Zeyd Belhî, hikmetin her dalında Doğunun efendisi ve önderiydi. İlk asırda onun dengi ve benzeri biri gelme­miştir. Ve zamanın ta başlangıcında bile ona emsal biri­nin mevcut olduğu zannedilemez.” Yani onun felsefe, ede­biyat, siyaset bilimi gibi her konuda eseri var. O yüzden onu “Horasan’ın Câhız”ı diye adlandırırlar. <sub>(</sub>Yani böyle il­ginç bir beyinle karşı karşıyayız. O yüzden onun kitabında ele aldığı meseleleri böylesine derinden ve çok dakik bir şekilde ele alması zaten beklenen bir şeydir.</p>
<p>Yeri gelmişken ilginç bir anektoda değinmek isterim. Osmanlı döneminde Ebû Zeyd Belhî’nin beden ve ruh sağlığını birlikte ele aldığı gibi sağlığı bir bütün olarak ele alan bir tabip var. Ama tabii bu kitabın üzücü bir yanı, ki­tap planlandığı gibi tamamlanmamış. Bu kitap tamamlan- saymış belki de Üstat Belhî’nin kitabına rakip olacakmış diye düşünüyorum. Kitap Eşref b. Muhammed’in <em>Hazâi- nus-Saâdât</em> kitabı. Bu kitabın ön sözünde müellif “Sağlık dört kısma ayrılır, ama insanlar sağlığın sadece bedenle ilgili olduğunu zannettikleri için bedeni sağlam olana ‘bu sağlıklı’ der geçerler, ama aslında sağlık dört kısma ayrı­lır.” diyor. Onlar nedir? Bir tanesi “beden sağlığı.” Bunu herkes biliyor zaten. “İkincisi de ruh sağlığıdır ve ruhlar bedenle birlikte olduğu için -aynı Üstat Belhî de böyle di­yordu belki okumuşsunuzdur- hastalanırlar.” diyor. Ama o da “Bunun tedavisi ahlak ilmi ile yapılır. Üçüncüsü ise akıl sağlığı ve akıl sağlığı da eğitimle tedavi edilebilir.” di­yor. Dördüncü olarak da “gönül sağlığı”m ekliyor ve “Bu da Kuran, Sünnet gibi dini metinlerle tedavi edilir.” di­yor. Bu dört sağlığı yerinde olan insana “tam sağlıklı” de­nileceğini, bir tanesi sağlıklıysa örneğin “Beden sağlığı yerinde ama ruh sağlığı yerinde değil, akıl sağlığı yerinde değil” vb. şeklinde ifade edileceğini söylüyor. Ancak bu kitap maalesef tamamlanamamış. Sadece beden sağlığı ile ilgili şeyleri yazmış. Yani belki de yazıldı, o da kayboldu bilmiyoruz. Ama elimizde yok ve bu kitap da yazılsaydı belki Belhî’nin metni ile birlikte elimizde sağlığa bütün­cül yaklaşan ve bunu tek kitap içinde yapan başka bir me­tin daha olacaktı. Belki bir gün böyle bir şeyi sağlık alanı uzmanları yaparlar.</p>
<p><strong>Belhî’nin Ruh, Zihin ve Beden Anlayışı</strong></p>
<p>îslam tıbbının sağlığa “bütüncül bakışını her zaman vurgulamak gerekir. Asıl mesele bu ve bugünkü modern tıbbın bakış açısından ayrılan en büyük özellik de budur. Kadim tabipler tıbba bütüncül bakıyordu. Şimdi modem tıbbın ilaç yöntemleri de tedavi yöntemleri de farklıdır.</p>
<p>Üstat Belhî’nin ruh sağlığı alanındaki görüşleri bugünkü psikoloji ile -özellikle bilişsel terapiler- uyumlu veya ben­zer olduğu için kitabın daha çok ruh sağlığı bölümü öne çıkarılıyor. Ama aslında beden sağlığı hakkında söyledik­leri de çok önemlidir. Hatta Üstat Malik Badri bu kitabı İngilizceye çevirdi ama sadece ikinci bölümünü -ruh sağ­lığı- çevirdi. Bana göre bu kitabın ikinci bölümünün çok iyi anlaşılması için birinci bölümünden başlayıp okuyup gelmeniz gerekiyor. Çünkü üstat oradan başlıyor. İnsan bedeni temel olarak hangi unsurlardan ve nasıl oluşuyor, nelerden etkileniyor’dan başlayıp meseleyi ruh sağlığına getiriyor. Mesela siz vesvesedeki sevdâ hıltını, safra mese­lelerini veya öfkelenince insanın safrasının artması, bede­ninin sararıp kızarması ile ilgili mevzuları kitabı baştan sona okuyup geldiğinizde daha net anlayabiliyorsunuz. Ta­bii sadece ruh sağlığı bölümünü okusanız bile işinize ya­rayacak birçok bilgi bulursunuz ancak kitabın bütününü okumak önemli.</p>
<p><strong>-Ruh Sağlığı Sorunlarının Tedavisi-</strong></p>
<p>Beden sağlığımızı dört hıltı -kan, safra, balgam ve sevdâ- dengeli hâlinde tutarak koruyabiliyoruz. Bunla­rın nasıl dengeli hâlde tutulacağını da beden sağlığı bölü­münde anlatmış. Yememize, içmemize, havamıza, suyu- muza, hareketlerimize -spor yapma, hamama girme, güzel kokular koklama, güzel sesler dinleme- dikkat edeceğiz. Ruh sağlığı konusunda da iki ana mesele var: Bir kimse­nin ruh sağlığı dengeden çıkmışsa kendimize bir dıştan telkinci ve nasihatçi bulacağız. Burada, telkinin insan ru­hunu nasıl harekete geçirdiğini, yani hastayı tedavi ettiğini anlatıyor. Aslında nasihatler hastanın tedavi edilmesi için kullanılıyor. Ama ruh sağlığımızın bozulmasına da sebep olabileceği için nasihatler ve telkinler çok önemli. Mesela birisi size yanlış telkinler veriyorsa düzgün olan ruh sağ­lığınızı da bozabilir. Bu noktada “Dışarıdan telkinlerle in­sanın öfkesini, üzüntüsünü, korkusunu, vesveselerini iti­dalli hâle getirebiliriz.” diyor. Ruh sağlığının düzelmesi için ikinci yol ise kişinin kendi kendine düşünceleri. Yani “Düşüncelerimizi devreye sokarak, bu nefsânî ârazları den­gede tutabiliriz.” diyor. Bu da çok önemli bir mesele. Za­ten Ebu Bekir Râzî’yi de okumuşsanız orada da bu me­sele var. Kindî’nin metninde de var. Sürekli düşünmeye ve düşünceyle duyguları kontrol altına almaya vurgu ya­pıyorlar. Ruh sağlığımızın dengede olması için düşünceye vurgudan şunu çıkarabiliriz: Düşünmemizi sağlam bir şe­kilde yapmamız gerekiyor. Nasıl? Mesela nefsani arzula­rımızın düşüncelerimize karışmaması gerekiyor.</p>
<p>Nefsani arzular düşüncelerimize karışırsa kendi kendimize de olsa bu dengeyi sağlayamıyoruz. O yüzden aynı beden sağlı­ğımızı bağışıklık sistemini doğru yiyecek ve içecekler ve bunları dengeli tüketerek koruduğumuz gibi ruh sağlığı­mızın bağışıklık sistemi de düşüncelerle korunuyor, insa­nın kendi düşünceleriyle. Mesela buna bir örnek verirsek, Üstat “İnsan ruh sağlığı yerinde iken dünyanın tabiatı hak­kında kendi kendine düşünmelidir. Bu dünyada hiç kimse sıkıntı yaşamadan yahut bir eziyet veya hoş olmayan bir durumla karşılaşmadan her istediğini ve arzuladığını elde edemez. Dünyada âdet bu şekildedir, düzen böyle yürü­mektedir. O yüzden dünyanın tabiatında olmayan şeyleri istememek gerekir. Yani dünyada rahat içinde, hiçbir sı­kıntıyla karşılaşmadan yaşamak mümkün değildir. însan bunu kendi kendine düşünürse insanlarla ilişkilerinde mu­tedil olur, ufak tefek şeyleri görmezden gelir, isteklerinin gerçekleşmesi için ısrarcı olmaz. Ufak tefek şeyleri görmez­den gelmeye kendini alıştırınca da bir gün başına büyük şeyler gelirse ona tahammül etmesi daha kolay olur.” der. îşte Üstat’a göre düşünmenin insana böyle bir faydası var. Bu sadece bir örnekti. Üstat üzüntü, öfke, korku ve ves­vesede de insanın düşüncelerini devreye sokarak psikolo­jik durumunu nasıl dengeli hâle getirebileceğini anlatıyor.</p>
<p>Üstat Belhî, Ebû Bekir Râzî’nin kitabından farklı ola­rak kitabında korku ve hüznü ayrıntılandırıyor. Direkt “Hüzünden kurtulmak şöyle şöyle olur.” deyip geçmiyor. Hüznün bazı sebeplerinin insan bedeni ile ilgili olduğunu -bugünkü adıyla fizyolojik sebeplerini- anlatıyor. Kanın kirlenmiş olması, kanın koyu olması, insanda sebebini bil­mediği hüzünler oluşturur. Bunun tedavisi için de beden sağlığı ile ilgili ilaçlar alacaksınız. Kanınızı incelteceksi­niz, temizleyeceksiniz.” diyor. Ama hüzün sadece psikolojik sebeple oluşmuşsa onun da psikolojik tedavi yöntemlerini anlatıyor. Ayrıntılı anlattığı diğer bir konu ise vesvesedir.</p>
<p><strong>-Vesveseler-</strong></p>
<p>Vesvesenin insanı çok rahatsız ettiğini; çünkü bunun öfke, hüzün, korku gibi sebebi ortadan kalktığında or­tadan kalkmadığını, insanda kalıcı olduğunu söylüyor. Çünkü insanın hıklarıyla bağlantılı olduğunu -sevdâ hıltı- bu yüzden vesvesenin kalıcı olduğunu ifade ediyor. “O da insanın tabiatında vardır. İnsanın tabiatında olduğu için de insana çok zarar verir.” diyor. Çünkü gitmiyor. Mesela birisine öfkelendiğinizde, o öfkelendiğiniz kişiyi görmez­seniz veya &#8220;Ben buna niye öfkeleniyorum ki?” diye kendi kendinize telkinler yaparsanız yani öfke sebebini orta­dan kaldırırsanız, öfkeniz geçiyor. Hüzün sebebini orta­dan kaldırırsanız, hüznününüz geçiyor veya korktuğunuz şeyler olduğunda o korktuğunuz şeyleri ortadan kaldırır­sanız, ruh yine sükûnete erişiyor. Siz o korkulardan kurtu­luyorsunuz. Fakat vesvesede böyle değil. Vesvese, insanda kalıcı. Kalıcı olmasının sebebi de sevdâ hıltının insan be­deninde baskın olması. Buna da çözüm olarak “Fikirlerle tamamen kurtulamasanız da en azından vesveseyi sizin beyninizi, kalbinizi, zihninizi meşgul etmeyecek bir se­viyeye getirebilirsiniz.” diyor. Fakat bu, “Bu insanın tabi- atındanmış, ne yapsak gitmez. O zaman biz mahvolduk, demek ki ömür boyu vesvese ile yaşayacağız.” anlamına gelmiyor, bunu dengeye getirebilirsiniz. Bunu nasıl den­geye getirebilirsiniz? Dış telkinlerle ve içinizden düşünce ile yaptığınız telkinlerle. Diğer taraftan sevdâ hıltını da vü­cuttan atarsınız. Yani eğer vesvese probleminiz varsa, bu sevda hıltını vücuttan atan maddeler var. Mesela eski ta­bipler sütten bahsediyorlar. Ayrıca tereyağından, zeytin­yağından bahsediyorlar. Yine başka kitaplarda vücuttan sevdâ maddesini atan macunlar var. Bunlardan kullanır­sanız o konuda yardım almış olursunuz.</p>
<p>Vesvesenin dengeden çıkmasını gösteren şey ise, insanı sürekli meşgul eden, hayatını zehir eden, dünyadaki zevk­lerden pay almasını engelleyen olumsuz düşünceler. Üstat Belhî’nin görüşü budur. Bunu da bedendeki sevdâ hıltının dengeden çıkmasına bağlıyor. Sevdâ hıltı çok olursa insan bazı şeyleri çok fazla düşünüyor, çok fazla takıyor, bir de olumsuz düşünüyor. Bir şey hakkında ihtimaller yüzde elli yüzde elli olsa da vesvese sorunu olan kişi o ihtimalin kötü olanını düşünüyor. Mesela arabayla yola çıkıyorsun, senin yolda sağ salim eve ulaşmak için şansın da var ama kaza yapma şansın da var. Vesveseli insan sürekli o kaza yapma ihtimalini düşünüyor. Neden? Çünkü beyinde bir şey var, onu rahatsız eden o sevda hıltı denen şey, olum­suz düşündürüyor. Hasta oluyorsun, şifa bulma ihtimalin daha fazla olmasına rağmen şifa bulacağını değil ölece­ğini düşünüyorsun. Bu, ölüm korkusundan dolayı olsa ge­rek. Üstat Belhî buna çok değinmiş. Ölüm vesvesesi, yani ölümle ilgili şeyleri çok düşünenlere diyor ki; “Bunun ak­lımızla, düşünerek nasıl üstesinden gelebiliriz? Senin öl­men için bir sebep yoksa, hastalığın yok, sapasağlamsın, yediklerini miden çok rahat bir şekilde hazmediyor, sal­gın bir hastalık yok veya son evresinde bir kanser değil­sin. O zaman sen neden sürekli ölümü düşünüyorsun?” Dengeden çıkma meselesi bü zaten. Olmayan, olmayacak veya olma ihtimali çok düşük şeyleri varmış gibi sürekli düşünmek. Üstat Belhî öfke, korkular ve üzüntüden farklı olarak vesvesenin sebebini bedene bağlıyor. “Bazen de bu şeytandan gelir ama asıl sebep sevdâ hıltının vücutta art­masıdır.” diyor.</p>
<p>Belhî’ye dair anlatacaklarım genel olarak bu şekildeydi. Umarım sizler için istifadeye vesile olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Editör:Taha Burak Toprak &#8211; Psikoloji Tarihini Yeniden Düşünmek,syf:87-103</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-dusuncesinde-tip-gelenegibelhi-ornegi/">İslam Düşüncesinde Tıp Geleneği:Belhi Örneği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-dusuncesinde-tip-gelenegibelhi-ornegi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdemlerin Sürekliliği Anlamında Nefis Sağ­lığının Korunması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-surekliligi-anlaminda-nefis-sagliginin-korunmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-surekliligi-anlaminda-nefis-sagliginin-korunmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 15:12:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Erdemleri kazanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Erdemlerin Sürekliliği Anlamında Nefis Sağ­lığının Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızade Ali Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21303</guid>

					<description><![CDATA[<p>8.Bap:  Unutulmamalıdır ki nefis iyi ve erdemli olunca ve insan­lık mertebesine bilfiil ulaşınca onun bu erdemli melekesini korumak kişiye vacip olur ve her zaman bu mutluluğun taze­lik, temizlik ve devamlılığına azimli olması gerekir. Beden sağlığını korumaya nasıl önem veriliyorsa nefis sağlığım ko­rumaya da öyle önem verilmelidir. Hatta bu, daha önemli ve öncelikli, buna gösterilecek özen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-surekliligi-anlaminda-nefis-sagliginin-korunmasi/">Erdemlerin Sürekliliği Anlamında Nefis Sağ­lığının Korunması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_040620172258_815283520.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-21336 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_040620172258_815283520-300x186.jpg" alt="" width="342" height="212" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-22343 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi.jpg" alt="" width="518" height="291" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 518px) 100vw, 518px" /></a>8.Bap: </strong></p>
<p>Unutulmamalıdır ki nefis iyi ve erdemli olunca ve insan­lık mertebesine bilfiil ulaşınca onun bu erdemli melekesini korumak kişiye vacip olur ve her zaman bu mutluluğun taze­lik, temizlik ve devamlılığına azimli olması gerekir. Beden sağlığını korumaya nasıl önem veriliyorsa nefis sağlığım ko­rumaya da öyle önem verilmelidir. Hatta bu, daha önemli ve öncelikli, buna gösterilecek özen daha çok gereklidir.</p>
<p>Bu sağlığı korumanın ve nefis erdemini sürdürmenin, kişinin kendisi gibi veya daha çok erdem kazanmış, kusur ve erdemsizlikleri terk etmiş iyi ve erdemli kimseler ile iliş­ki kurmasından ve erdemleri kazanmamış ve erdemsizlik ayıplarından arınmamış kimselerin arkadaşlığından yakıcı ateşten kaçar gibi kaçmasından daha önemli sebebi yoktur. Nitekim Şeyh Sa’dî şöyle demiştir:</p>
<p><em>Kendinden daha iyisini ara ve fırsat bul</em></p>
<p><em>Kendinle olunca zamanı azaltırsın</em><sup>86</sup></p>
<p>Zira insani nefsin özelliği, arkadaş vasıflarıyla gerçek­leşmek ve içli dışlı olmak, dost ahlâkıyla donanıp süslen­mektir.</p>
<p><em>Üzüm üzüme baka baka kararır</em></p>
<p>Filozoflar “Tabiat hırsızdır.” demişlerdir. Bu manada şöyle nazmedilmiştir:</p>
<p><em>Aptal güçlüye çok hızlı saldırır</em></p>
<p><em>Külün içine konan kor gibi söner</em></p>
<p><em>Farsça manzum secilerden biri şöyledir:</em></p>
<p><em>Kötü dost kötü yılandan daha kötüdür.</em></p>
<p><strong>Şiir:</strong></p>
<p><em>Kişiyi sorma dostunu sor</em></p>
<p><em>Herkes dostunu taklit eder</em></p>
<p><em>İnşa edenin tercümesi:</em></p>
<p><em>Kime kafin olur âdem nigâh kıl o karine</em></p>
<p><em>Dilersen âdemin ahvâline delil ü karine</em></p>
<p>Çirkin davranışlı kötülerle arkadaşlık etmek ve dış gö­rünüşlerini seyretmek haram olduğu gibi sadece boş ko­nuşmalarını dinlemek de haramdır. Özellikle edepsizlikler, müstehcenlikler ve maskaraların komik ve çirkin manzum ve secileri, yoldan çıkarıcı şarap kasideleri, aşk şiirleri, Müslümanları hicvetme ve ayıp şeyleri dile getirme, fazilet­leri arayan ve reziletlerden kaçınan kimselere kesinlikle za­rarlıdır ve bunlardan uzak durulması gerekir. Bir beyitin dinlenmesi eksik nefislerde o kadar heva, batıl heves ve çir­kin arzulara sebep olur ki yok etmek için uzun süre tedavi, sabır ve müdafaaya ihtiyaç duyulur. Özellikle aşk şiirleri ezgi ve şarkı ile birlikte dinlenirse gizli heva sebeplerini ha­rekete geçirir ve namahreme gizli meyletme hastalığım kış­kırtır. Hatta bazen araştırman âlimlerin alçalmasına ve eği­timli tarikat yolcularının doğru yoldan çıkıp tembellik ve ahlâksızlığa sürüklenmelerine sebep olur.</p>
<p>Öyleyse evla olan tutum, kalbin genelde kendilerinden gelen şeylerle hastalanmasına sebep olan duyu organlarının zararlı olduğu zannedilen yerlerde kapatılmasıdır. Fıkıh ki­taplarında içki ve oğlanla ilgili şiirleri dinlemenin mekruh olduğunun söylenmesinin hikmeti budur. Müzik aletlerinin seslerini ve şarkıları dinlemenin şeriatta haram olmasının sebebi Allahu a’lem budur.</p>
<p>Özellikle aşk şiirleriyle ilgili ez­gileri çalan saz aletlerinin seslerini dinlemek şehevi şeyleri tahayyül etmeye götürür ve sürekli hayal etmek mütehayyi- lenin genellikle icat etmesine sebep olur. Bundan dolayı ba­zı fazıllar, “Ezgi zinanın davetçisidir.” demişlerdir. Çünkü nefis bedenle ilişkili olduğu, onda fiiller icra ettiği ve şehevi güçler beden köşkünde bir arada bulunduğu müddetçe sa­pıklık ve erdemsizlik sebeplerinden ayrılmaz. Nefsin en dü­şük fesat ve rezilet seviyesine inmesi kolaydır, ama en yük­sek fazilet tepelerine çıkması zordur.</p>
<p><em>Başkanlık feleğine yükselmek zordur</em></p>
<p>Birincisinin ağır taşın en düşük sebep ve az kuvvetle aşağıya doğru hareket ettirilmesi gibi, İkincisinin ise o taşın dağın tepesine çıkarılması gibi olduğu ve büyük bir kuvvete ve kalabalık bir topluluğun yardımına ihtiyaç duyulduğu bi­linmelidir. “Cennet zorluklarla, cehennem arzularla çevrili­dir.”(Müslim,Sahih,4/2174,n.2822) hadis-i nebevisi bu manaya işaret etmektedir.</p>
<p>Çoğu pis olan insanlarla ünsiyet kurmak ve iç içe ol­maktan kaçınmak en doğru yoldur. Uzlet ve inzivayı seç­mek, arkadaş ve akrabalarla ilişkileri azaltmak bunun gibi olay ve çıkmazlardan daha sağlıklıdır. Bundan dolayı “Uz­lette olan için izzet vardır.” demişlerdir. Uzletin sayısız fay­dası ve insanlara karışmanın sınırsız zararı vardır. Öyleyse uzleti tercih etmek övülmüş ve çok fazla iç içe olmaktan ka­çınmak vacip görülmüştür.</p>
<p>İnsanların arasına karışmak zaruri olduğu için şöyle demişlerdir:</p>
<p><em>Uzlette izzet vardır ama</em></p>
<p><em>İnsan insana muhtaçtır</em></p>
<p>Dediğimiz gibi mümkün mertebe pak ruhları rezalet kirlerinden arınmış ve temiz yüzlerinde fazilet nurları par­layan erdemli insanlarla dostluk etmeye talip olmak ve böy­le olmayanlardan uzak durmak gerekir. Büyük şeyhler şöyle demişlerdir: “Sohbet lazım olduğunda müşahede ve bera­berliği seni ahir ete yönelten ve gurur yurdunu ve gaflet va­tanını terk etmeye çağıran kimsenin sohbetini tercih et.” Nakşibendiye silsilesi hâcelerinden olan Azizan lakaplı Hâce Ali Râmîtinî, bu manada tarikat yolcusu ve dikkatli derviş olanlara şu nasihatte bulunmuştur:</p>
<p><em>Oturduğun hâlde gönlün ısınmayan</em></p>
<p><em>Senden dünya sıkıntısını gidermeyen</em></p>
<p><em>Kimseyle arkadaş olmaktan sakın</em></p>
<p><em>Yoksa Azizan’ın ruhu sana lütfetmez</em></p>
<p>Vefa kardeşleri ve safa dostları ile sohbet edince neşeli, güler yüzlü ve sevimli olmalı, fakat itidale riayet etmelidir. Zira diğer erdemler gibi bu hasletin de ifrat ve tefriti er­demsizliktir. Orta ve erdem olan mertebeye güler yüzlülük ve sevinç derler. İfratı, çok gülmek, soytarılık ve maskara­lıktır. Tefritine asık suratlılık ve çatık kaşlılık denir.</p>
<p>Latife ve mizah denilen şakada da itidal derecesine ve orta yola riayet etmek gerekir. İfratı soytarılık ve maskara­lığa çıkar, birçok zarar ve kötülüğe yol açar. Tefriti asık su­ratlılık ve sevimsizlik olup dostlar onun sohbet ve işretin­den nefret eder. Bazen kibre bürünür ve saf kalpli dervişle­rin kendisinden sıkılmasına sebep olur. Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: “Peygamber (as) şakayı sever, ama sadece doğruyu söylerdi.”(Münavi,Feyzul Kadir,5/49) Müminlerin emıri ve muvahhitlerin re­isi Hazret-i Ali (ra) çok şaka yapardı.</p>
<p>Ruh sağlığını koruma sebeplerinin en önemlisi, nefsine daima güzel işleri yüklemek, iyi fiilleri kazandırıp geliştir­mek, hem teorik gücün hem de pratik gücün işlerini yapmada kusur, ihmal ve tembelliği alışkanlık hâline getirmemektir. Nitekim beden sağlığını korumada da bedensel işleri yapma ve mutedil olan yumuşak hareket ettirme, organların sağlığı­nı ve sinirlerin kuvvet ve selametini korumaya sebep olur.</p>
<p>Tabipler bedensel egzersizi aşırı derecede tavsiye eder­ler ve her tür alıştırmanın bir organa faydalı olduğunu be­lirtirler. Güreşin bütün organlara, yay çekmenin omuz ve pazılara, yürümenin baldır ve bacağa yararlı olduğunu söy­lerler. Diğerleri de bunlara kıyas edilebilir. İdmanı terk et­menin bela ve üzüntünün sarmasına, beden binasının kiriş ve direkleri olan sinir ve kemiklerin gevşeyip zayıflamasına sebep olduğunu ifade ederler.</p>
<p>Aynı şekilde ruhsal alıştırma da nefsin güçlerini kuv­vetlendirir; terk edilmesi ise tembellik, zayıflık ve gevşekli­ğe yol açar, ruhu bela ve üzüntünün kaplamasına sebep olur. Nefis, aklı işletmekten ve fikrî çıkarımdan mahrum kalınca onu ahmaklık sebepleri istila eder ve kutsal âlemle­rin hayır maddelerini ve feyiz ırmaklarını alma istidadım kaybeder. Amel süsünden mahrum olunca tembelleşir, güç- süzleşir ve mutluluk vasıtalarını kaybeder. Hâl ve ikbalinin bu şekilde altüst olması insanlık suretinden çıkmasına ve misal ve mana âleminde hayvan suretlerine bürünmesine sebep olur. Altüst olduğunu, ister bu dünyada fark etsin, is­terse tabiat sarhoşluğunun baskın gelmesi sebebiyle gaflet edip bedenle ilişkisi kesildikten sonra fark etsin, fırsat geç­tikten ve keder kaçınılmaz olduktan sonra hasret ve piş­manlık fayda etmez.</p>
<p><em>Pişmanlık parmağını çok ısırır</em></p>
<p>Ama ilim ile süslenen ve amel yarışında öne geçen kim­selerin de düşünce ve basiret yüzlerinden batıl zan perdesi­ni kaldırmaları ve kibir örtülerini mutluluk ve erdem ma­kamından uzaklaştırmaları gerekir. İlim ve amel ile gurur­lanıp kibirlenmek ne kadar gizli olursa olsun neticede başa­rıyı engeller ve mutluluk çehresini örter.</p>
<p><em>Zahit gururlandı kurtuluş yolunu bulamadı</em></p>
<p><em>Hilekâr yalvararak selam yurduna gitti</em>(Hafız,Divan)</p>
<p>Yaşlılık sebebiyle utanıp ilim öğrenmekten vazgeçme­mek gerekir. Çünkü cehalet her zaman kötü ve ilim hayat boyu iyidir. Öncekileri ezberledikten sonra bilgilerini tek- rarlamalı ve geçmişi anmak suretiyle ezberlerini hatırlama­lıdır. İlim hazînelerinin köşelerine unutma örümceklerinin ağ örmesine meydan vermemek gerekir. Zira “İlmin afeti unutmaktır.&#8221; denmiştir.</p>
<p>Mutluluğu kazanmak isteyenlerin, fani mal ve istekler peşinde koşan kimsenin, talep ettiği şeyi eline imkân <sub>V</sub>e kudret geçince korumak için nice sıkıntılara katlandığını hatta uyku ve yemeği kendisine haram kıldığını, meşakkat­lere katlanmayı ve tehlikelere atılmayı meslek edindiğini düşünmeleri gerekir, öyleyse gerçek yetkinliği isteyen ve kalıcı mutluluk ve erdeme meyleden kimse, eğer talep ettiği şeyi ve ilgi gösterdiği cevheri koruma konusunda peş peşe gelen sıkıntılara katlanmaz, gece gündüz çalışma yolunu tercih etmez ve değerli cevheri telef olmakla yüz yüze bıra­kırsa dünyevi ve uhrevi zarar ile hüzün dostu olması ve hem tek hem ikili manasında hüsrana uğraması kaçınılmazdır.</p>
<p>Yetkinleşmek isteyen kimse, mal toplama ve makam araçlarını ele geçirmeden yüz çevirip Hakk’ın kabul ettiği ve halkın övdüğü zühdü gayret endamına kaftan ve ruhani ma­kam yüksekliğine şiar edinmelidir. Züht, insanın zaruri miktarda dünyevi vasıta ve hazlarla yetinmesi ve lüks olan fazla geçimliğe iltifat etmemesidir. Zühdü emir ve tavsiye etmek peygamber ve velilerin âdetidir. Mutlulukların ser­mayesi ve makamların süsü züht ve kanaattir. Başlangıçta züht olmayınca ahiret yolunun yolcusu hiçbir mutluluğu el­de edemez ve erdem talibi züht elbisesini giymeden hiçbir makama ulaşamaz. Resul-i Ekrem’den şu hadis rivayet edilmiştir: “Dünyaya rağbet etmezsen Allah’ın sevgisini, in­sanların ellerinde olana rağbet etmezsen insanların sevgisi­ni kazanırsın.”(İbn Mace,Sünen,2/1373)</p>
<p><em>Halkın elindekilere tamah etmezsen</em></p>
<p><em>Bütün insanların sevgilisi olursun</em></p>
<p><em>Azıklarını yasakladıkları kırlangıç</em></p>
<p><em>Evlerinde onlara üvey evlat oldu</em></p>
<p>Hazret-i Peygamberim İbn Ömer’e şu şekilde nasihatte bulunduğu rivayet edilmiştir: “Dünyada bir yabancı veya bir yolcu gibi ol ve kendini kabirde yatanlardan biri olarak dü­şün!”(Buhari,Sahih,5/2358) O izzetli hazretin dünya nimetlerinden nasıl el etek çektiği ve ne kadar az yiyecek ve giysi ile yetindiği herkes ta­rafından bilinmektedir. Bu dünyadan göçünceye kadar bir kez olsun arpa ekmeği ile doymadı. Hâlbuki fakirliği zaruri değil, ihtiyari idi. Nice yerlerden gelen mallan başkasına cö­mertçe verir, kendisi böyle yaşamayı tercih ederdi. Özellikle ömrünün sonunda Yemen, Bahreyn ve Arap Yarımadası’nın çoğu fethedilir, çok miktarda mal risalet merkezine getirilir­di, fakat o, bir daneyi bile biriktirmeyip hediye eder, kendisi iradi olarak fakir bir hayat sürdürürdü. Hatta dünyadan ahirete irtihal ettiği sırada mübarek vücudunun zırhı bir Ya­hudi’ye bir miktar buğdaya karşılık rehin verilmişti. O buğ­dayı veresiye alıp ev halkına nafaka etmişti. O hazret zühdü başlatmış, Raşit Halifeler ile Sahabe ve Tabiin’in çoğu züh­dün tadını bal bilip fakirlik ile iftihar etmede ona uymuşlardı.</p>
<p>İleri gelen muvahhit filozoflar bu vefasız dünyanın fani mallarından el çekmişlerdi. Sokrat bir kuyunun içinde otu­rurdu. Kral ve ileri gelenlerden olan öğrencileri ona mal arz ettikleri hâlde kabul etmez, hanesinden feragat edip kuyu ile yetinirdi. Bundan dolayı ona “Kuyu Sokrat’ı” derler. Münzevi Diyojen’in iki abadan başka bir şeyi yoktu. Eflatun da dünyadan yüz çevirmiş, züht ve kanaatle süslenmişti. Görünür züht ve mal azlığından vazgeçip hizmetçi, mal ve imkân sahibi olmaya yönelen filozofun Aristoteles olduğu söylenir.</p>
<p>Hazret-i Peygamberim bazı seçkin sahabeleri ve ümme­tinden bazı veliler mal ve dünyevi sebepler edinmiş olmala­rına rağmen kalplerine mal sevgisi yerleşmemiş ve gayret­leri onun sıkıntısına kapılmamıştı. Felaket tuzağı ve her gü­nahın başı dünyanın kendisi değil, dünya sevgisidir. Nice eli boş derviş vardır, dünya onu mest etmiştir. Nice zengin de vardır ki eli eteği dolu olmasına rağmen himmet boynu dün­ya sevgisinin esaretinden özgürdür.</p>
<p>Sahabe-i Kiram’dan Abdurrahman bin Avf, malının çok­luğu ile meşhurdu. Vefatında dört hanımı kalmıştı, birisine sekizde bir hissesinden 80.000 dirhem veya başka bir rivaye­te göre bu kadar dinar ile sulh ettiler, fakat gönül sayfası dünya rakamından arınmış, himmet boynu dünya sevgisi kolyesinden azat olmuştu. Bu vasfı o derece yerleşmiş idi ki bir keresinde Hazret-i Ömer’in huzuruna gelip şöyle dedi: “Ey müminlerin emîri! Şam’dan seksen deve yükü olan bir kervanım gelmektedir. Her devedeki ticaret malı 1000 dinar­dır. Hepsini Allah yolunda sadaka ettim, al, zapt et.” Sebebi sorulunca dedi ki: “Bu gece teheccüt namazımda hatırıma, acaba kervan nereye geldi ve ne durumdadır, diye geldi. Öy­leyse teveccüh yüzümü örten ve teheccüdümde zihnimi karış­tıran bir malı mülkiyetimden çıkarmam gerektiği açıktır.”</p>
<p>Son dönem şeyhlerinden iyilerin iftiharı Hâce-i Ahrar Ubeydullah Semerkandî’nin ikamet giysisine Semerkant bölgesi karargâh olmuşsa da velayet şekeri bütün bölgelere destan olmuştu. Mevlana Abdurrahman Câmî&#8217;nin onu öv­mek için nazmettiği incilerden biri şöyledir:</p>
<p><em>Dünyaya şahlar şahının sırasını Ubeydullah’ın davulunu çal</em></p>
<p><em>O fakirlik hürriyetinden haberdar Hâce-i Ahrar Ubeydullah’tır</em></p>
<p><em>Gönlü birlik denizinin derinliği Sahilinin sedefi çokluk suretidir</em></p>
<p><em>Felekteki dokuz kubbe ise Dipsiz derinlikten bir kabarcıktır</em>(Molla Cami,Tuhfetul Ahrar)</p>
<p>Bununla birlikte o kadar çok malı, aracı, hizmetçisi, maiyeti, mezra ve köyü vardı ki Reşehât kitabında anlatıldı­ğına göre, Hâce’nin 1300 mezrası vardı ve her bir mezra­sında 3000 çift yürürdü. Ama bu kadar mal ve araç, onun yoluna zerre kadar engel ve gayret nazarında saman yapra­ğı kadar değildi. Nitekim Mevlana Câmî yukarıdaki nazmın devamında şöyle demiştir:</p>
<p><em>Başı ve sonu olmayan yeryüzü Gözünde bir tırnaklık yüz gibidir</em></p>
<p><em>Ele geçirdiği bir tırnaklık yüzü Fakirlik yolunda kim yenebilir</em>(Molla Cami,Tuhfetul Ahrar)</p>
<p>Erdeme talip olan ve mutlulukla ilgilenen kimse, onla­rın hâlinden ders almalı, mal ve araç toplamaya tevessül etmemeli, bilakis mutluluk için fakirlik makamında olan ululara uymalı, yalnızlık ve fena üzere hayat sürdüren ön­derleri örnek almalı ve vefasız dünya eşkıyasının arayış yo­lunda kendisine mani olmaması ve geçici dünya aldanışının kendisini maksada doğru yürümekten alıkoymaması için fa­ni dünyanın zaruri miktarda imkânlarıyla yetinmelidir.</p>
<p><em>Akıllı ol yolun çoğunu bekâr kat et </em></p>
<p><em>Zamane gelini aldatıcı ve düzenbazdır</em></p>
<p>Erdemleri kazanmak isteyen kimse sakın cinsel ilişki gücünü kışkırtmak için macun kullanan ve müstehcen kitap­ları ve günahkârların hikâyelerini okuyan heybetsiz güruh gibi arzu ve öfke güçlerini tahrik etmesin. Çünkü arzu gücü tahrik edilince belki sakinleştirilmesi çok yorucu olur, hatta kişi şeriatta günahların artmasına sebep olan fiili işler. Arzu ve şehvetlerin tahrik edilmesi, bir adamın uyumakta olan bir yırtıcı hayvanı dürterek ve gürültü çıkararak uyandırıp üzerine saldırdıktan sonra çeşitli hilelerle zararından kur­tulmak istemesine benzer. Uyandırmasaydı yorgunluktan beri, korku ve tehlikeden emin olacaktı. Öyleyse arzu ve öf­ke gücünü kendi hâline bırakmalı, kışkırtmamak, bilakis el­verdiği ölçüde heyecanını gidermeye çalışmalıdır.</p>
<p>Eğer doğal olarak hareket edecek olursa iffet ve yiğitlik erdemlerinin yerleşmesi için akıl ve şeriatın gerektirdiği şekilde itidal derecesine getirip ifrat ve tefrit uçlarına çık­masını önlemelidir. Bütün söz ve fiillerinin itidal terazisiyle tartılması için onlardan önce fikir ve düşünce terazisini ça­lıştırmalıdır. Bazen doğası gereği dengeden çıkarsa bir daha öyle bir fiili işlemekten kaçınması için iyi fiilleri yüklemek ve mubahları engellemek suretiyle nefsi edeplendirip yö­netmelidir. Mesela, şeriat ve aklın mubah görmediği ve dü­şünce ve maslahatın gerektirmediği bir yemeği şiddetli arzu ile yese derhal tevbe edip pişman olmalı ve daha sonra lü­zumsuz nefsin aklın gereğine aykırı olan şeye rağbet etme­mesi için kendisini çokça namaz kılmak ve günlerce oruç tutmakla cezalandırmalıdır.</p>
<p>Bu manada gayret, mücahede ve riyazet erbabıyla ilgili olarak nakledilen birçok hikâye vardır. Gafletle bir lokma yediği için bir yıl oruç tutan, bir gece teheccüdü ihmal ettiği için uzun süre bütün geceleri namaz kılan ve sadece nefsi mubahı arzuladığı için riyazet yükleyip zorlayan, azarlayan, ıslah eden ve eğiten bazı yüksek gayretli kimseler vardır.</p>
<p>Makâmât-ı Hazret-i Şeyhü’l-İslamî Ahmed Zendebil-i Câmtde şöyle anlatılır: Bir gün riyazet mağarasından şehrin girişine geldiğinde olgunlaşmış kayısı yeşil yapraklar ara­sından yeşil felek yıldızı gibi parlamıştı. Nefis, hazrete der ki: Bu kadar zaman beni açlık ve riyazet ateşiyle helak ettin. Bir iki kayısı ile beni sakinleştirsen! Hâce der ki: “Ey nefis, bir yıl boyunca oruç tut, sana muradını vereyim. Nefis razı olup orucu bitirdikten sonra kayısı bahçesine gider. Bir ça­kalın gelip kayısıları yediğini, birkaç tanesini sindirmeksi- zin dübüründen olduğu gibi çıkardığını görür. Hazret alıp yıkamaya başlayınca nefis “Ahmed, ne yapıyorsun, yoksa bu kayısıdan bana mı vereceksin?” demiş. Şöyle demiş: “Evet, kayısı istedin, işte kayısı, sonu bir hayvanın bağırsaklarından geçmiş, yıkayıp sana vereceğim.” Nefis der ki: “Ahmed, ne olursun, bana bunu verme, artık senden hiçbir şey iste­meyeceğim.” Nefse, bundan sonra hiçbir arzusunu talep et­meyeceğine dair yemin ettirir. O zaman kayısıyı atar.</p>
<p>İşte gayretli kimseler böyle davranmışlar. Bu mertebeye nasıl ulaşılır? En azından sen de mümkün oldukça çalış, nefis şehvet karasında dolaşmasın ve arzu havasında uçmasın. Eğer nefis gereksiz yere öfkelenirse artık bir daha hiçbir şe­kilde zamansız öfke sergilememesi için cezalandırmak elma­cıyla bazı utanmazların eziyet ve horlamasına sabretmek ve­ya korunması istenen ve harcanması hoş karşılanmayan malı cömertçe dağıtmak suretiyle eğitip yönetmelidir.</p>
<p>Rivayet edildiğine göre, zamanın padişahı, Filozof Sokrat’a değerli soyunu devam ettirmesi için evlenmesini em­redince Yunan ileri gelenleri iffetli, örtülü ve güzel huylu harem kızlarını ve kardeşlerini arz ettiler. Fakat seçkin filo­zof hepsinden yüz çevirip arsızlık ve edepsizlikte dünyaca meşhur, komşularının kaba ve uzun dilli olarak tanıdığı ve aşağıdaki beyitte tasvir edildiği gibi kırıcı davranmayı âdet edinmiş saygısız bir kadını talep etti.</p>
<p><em>İyi adamın sarayında kötü kadın</em></p>
<p><em>Onun bu âlemde de cehennemidir</em></p>
<p><em>Sakın kötü kadından uzak dur</em></p>
<p><em>Rabbimiz bizi cehennemden koru</em></p>
<p>Bilgin filozofa bu tuhaf tercihin ilginç sırrı sorulunca şöyle dedi: &#8220;Aklı kıt biriyle arkadaşlık lazım olduğunda en azından nefsi onun edepsizlik ve saygısızlığına müptela edip karşılığında öfkeye hâkim olmayı ve gazabı gidermeyi alış­kanlık hâline getirmeme faydası olur.”</p>
<p>Eğer nefis, tembelliğe meyleder ve ihmalkârlığa rağbet gösterirse onu çokça iyi iş yapmak ve evrat, zikir ve nafile ibadetlere devam etmek suretiyle eğitmelidir. Kötü amelle­rin küçüklerinden bile kaçınmalıdır. Zira nefsin küçük gü­nahları işleyerek büyük günahlara cesaret etme ihtimali vardır. Hatta nefsin küçük günahta ısrar etmesiyle küçük günah büyük günah olur, büyük günahtan tevbe ve istiğfar ederek bağışlanmasıyla büyük günah küçülür. &#8220;Büyük günah tevbe ile ortadan kalkar, küçük günahta ısrar edilirse küçük olmaktan çıkar.”(Acluni,Keşful Hafa,2/494)</p>
<p>Kişi nefsinin ayıplarından sürekli haberdar olmalıdır. Bu konuda ilgi sebeplerini ve çözüm inceliklerini kullanabiliyorsa tembellik göstermemelidir. Çünkü insanların çoğu, kendisini erdemler ve mutluluklar yolundan uzaklaştıran, mutsuzluk ve bilgisizlik köşesinde bırakan hâl ve fiillerini bilmez, kusurlarından ve nefs-i emmaresinin hilelerinden gafil olur. Çünkü nefis kendisini çok sever. Seven kimse, sevgilisinin ayıplarına karşı kör olmaya ve çirkinliklerini güzel görmeye hazırdır. “Bir şeye duyduğun sevgi seni ona karşı kör ve sağır eder.”(Ebu Davud,Sünen,4/334)</p>
<p><em>Bir hüner ve yetmiş ayıbın olsa</em></p>
<p><em>Dost sadece o bir hüneri görür</em></p>
<p>Akıllı ve zeki kimsenin kendi kusurlarım bilmeye çalış­ması, düşmanlarına kendi kusurlarını sorması, başkalarında kusur olarak görülen şeyleri öğrenmesi ve onların izlerinin kendisinde de olup olmadığını kontrol etmesi gerekir. Bilgili ve doğru sözlü bir dost kazanıp ona kusurlarını sormalıdır. Her ne kadar sende kusur yoktur dese de şartlanmayıp yine zorlamalıdır. Bazı ayıplarına işaret edince sevinmeli, içinden ve dışından şükretmeli, hiçbir acı belirtisi göstermemelidir. Zira insanlar kişiye düşmanlık etmesinden korktukları için ayıbını söylemekten çekinirler.</p>
<p><em>Kanı bir saht-rûy k’âyîne-vâr</em></p>
<p><em>Yüzüne karşı aybın ede şümâr</em></p>
<p>Ama sahibi gerçekte acı çekmez, aksine teşekkür edip sevinç gösterirse uyarıda bulunmaktan kaçınmazlar. Cahil­lerin âdeti, kusuru kendisine fark ettirildiği ve eleştiri ola­cak şeyler gizlice söylendiği zaman ıstırap duymak ve bir şeküde düşmanlık edip yüksek sesle çirkin sözler sarf et­mektir. Müminlerin emîri Ömer bin Hattab: “Bana kusurla­rımı gösteren kimseye Allah merhamet etsin!”(Darimi,Sünen,169-170) demiştir. “Kusurlarımı tanıtan” değil de “gösteren” demesi, kusurla­rının bildirilmesini hediye olarak gördüğüne işaret etmek­tedir. Allah ondan razı olsun ve onu razı etsin.</p>
<p>İskender’den nakledildiğine göre, bir gün eski nedimle­rinden birine şöyle dedi: “Bu kadar zamandır sen ihlastan dem vurup kendini bize ihlaslı diye tanıtırsın. Bu kadar eği­tildin, iyilik gördün ve yüksek mertebelere çıkarıldın. Ama sen bir defa olsun halis hizmetçilere yakışır şekilde hizmet etmedin. Özel nedim büyük bir sarsıntı geçirir ve “Cihanın şahı hangi kusuru işlediğimi buyursunlar.” der. Muzaffer kral Zülkarneyn der ki: “Sen daima ihlası bulandırdın ve çarpıttın. Zira bana kusurumu bir kere bile hatırlatmadın.” Nedim: “Padişah hazretleri iyilik ve erdemlerle süslenmiş olup varlık güneşinde zerre kadar ayıp görünmez.” der. Ama Zülkarneyn asla kabul etmez ve “Benim ayıpsız olmadığım kesindir, bunu inkâr eden ya inatçı ya da ahmaktır. Eğer gerçekten bende kusur görmüyorsan sen de ahmak ve cahil­sin. Eğer gördüğün hâlde inkâr edip gizliyorsan münafık ve fitnecisin. Her hâlükârda özel nedim ve ihlaslılar mertebe­sinde bulunmaya layık değilsin.” diyerek onu sohbet şere­finden uzaklaştırdı.</p>
<p>Eğer dostların böyle bir faydası olmazsa, ya nazımda dendiği gibi gerçek dostun bakışının güzellikler ve sanatlar­la sınırlı olması, kusur ve ayıplarının dostun müşahedesin­den gizlenmesi bakımından;</p>
<p><em>Dost sohbetinden incinirim</em></p>
<p><em>Kötü ahlâkımı güzel gösterirler</em></p>
<p><em>Ayıbımı hüner ve kemâl sayarlar</em></p>
<p><em>Dikenime gül ve yasemin derler</em></p>
<p><em>Yüzsüz çevik düşman nerede</em></p>
<p><em>Gelip ayıbımı yüzüme vursun</em>(Sadi,Gülistan)</p>
<p>Ya da beyitte tasvir edildiği üzere bu zamanda gerçek dost ve uygun arkadaşın kimya gibi gizlilik perdesinde sakin ve simorg gibi müsemması olmayan sırf isim olması ba­kımından;</p>
<p><em>Mürüvvet kayboldu vefa silindi </em></p>
<p><em>Simorg ve kimya gibi adları kaldı</em></p>
<p>Daha önce zikrettiğimiz gibi düşmanlar tarafından ta­kip edilip araştırılır ve bozguncu hasetçiler tarafından kont­rol edilip casusça izlenirler. Bu topluluk, kum ve çakıl tane­leri gibi sayılamayacak kadar çoktur. Kardeşlerin ayıplarını takip etme, dostların kötülük ve kusurlarına vâkıf olma ve bunları meclislerde ifşa etmeye o kadar çok ilgi gösterirler ki bu zahmet ve ilginin yarısını ilim tahsiline ve erdemleri kazanmaya harcasalardı cehalet çukurlarından kurtulur ve yetkinlik basamaklarında yükselirlerdi. Bu yorgunluk ve iti­nanın bir kısmını itaat ve ibadete sarf etselerdi mutluluğun zirvesine çıkarlardı.</p>
<p>Nakledildiğine göre Galen, “İyiler kötülerden faydala­nırlar.” dermiş. Faydalanma yolunun görünür yüzü, onlar gibi iş yapmaktan kaçınmaktır. Buzurgmihr Buhtegâni’nin şöyle dediği nakledilmiştir: “Ben edebi edepsizlerden öğ­rendim. Çünkü ben onlardan sâdır olan ve çirkinliği akıl ta­rafından açıkça bilinen her fiili zihin sayfama yazar ve on­dan uzak durmayı kararlaştırırdım.” İşte bu söz bu tutumu destekleyip övmektedir.</p>
<p>Bazı filozoflardan nakledildiğine göre, erdemin peşinde olan kimsenin tanıdıkların suret ve yaşantısından bir ayna edinip kendi yaşantı, sıfat, iyilik, kötülük, hâl ve işlerini on­da seyretmesi, onlarda gördüğü güzel ve övgüye layık şeyle­ri alması, çirkin ve yerilen vasıflardan kaçınması gerekir. Zira nefis, kendi kabahatlerini idrak etmede gevşek, ama başkasının kabahat ve kusurlarını idrak etmede çeviktir. Öyleyse bu tür yöntemlerle kusurları idrak etmek ve sonra bunları işlemekten kaçınmak kıvrak zekâlıların tarzı ve çe­vik düşünenlerin huyudur. Uyanık olunması ve gurudan ka­çınılması gereken bir husus da iltifatlı sözlerle övülmektir.</p>
<p>Akıllı insanın ve fazilet talibinin kendisini yüzüne karşı methedenlerin aldatma ve fısıltılarını dinlememesi, aksine bu tür sözlere başlayanları mümkün mertebe engellemesi gerekir. Çünkü iltifatlı sözleri dinlemek erdem talibine bü­yük zarar verir, alçalmasına sebep olur ve onun makam ve faziletlerde yükselmesini önler.</p>
<p>Zira nefs-i emmare, iltifatlı övgüye aldanıp kendisinde bulunmayan yetkinliklerin var olduğunu ve daha yolun başında iken en son makama ulaş­tığını zanneder; böylece tepe takla gider. Biz, iltifatlara al­danıp erdemleri kazanma yolundan tamamen ayrılan, hatta akılsız maskaraların arasına katılan birçok insan gördük. Bazıları henüz ilim tahsilinin başlangıcında oldukları hâlde kötülerin iltifatlarına kanarak kendilerini allame-i cihan sanıp ilginç eserler ve garip şerhler ortaya koyarlar; bazıları da şiir yazma ve nesir inşa etme yoluna talip olup ölçüsüz ve manasız şiirlerden ilginçlikler gösterirler, küfürbazlar maskaralık yapmak için methiyeler düzerler ve miskini tam divane ve konuşmayan maskara yaparlar. Mutluluğu kaçır­maya sebep olan ahmaklıktan Allah&#8217;a sığınırız.</p>
<p>Fazilet talibi, yolları kat etse, tehlikeli yerleri geçse, bazı erdemlere sahip olsa ve birçok mutluluğa erişse de karşılık verirken meddahın övgüsünü dinlemesi zararlı ve tehlikelidir. Bir hadis-i şerifte buyrulduğuna göre, Sahabe&#8217;den bir kimse başkasını yüzüne karşı methedince Hazret şöyle buyurdu: “Kardeşinin boynunu vurdun.”(Buhari,Sahih,5/2281) Meşhur bir hadis şöyle der: “Basiret gözünü açın, karşınızda methedenlerin yüzüne toprak saçın.”(Müslim,Sahih,4/2297) Bazı hadis âlimleri, toprak saçmak ile engellemenin kastedildiğini söylemişlerdir. Bazı­ları da bunun hakikat ifade ettiğini belirtmişler ve medda­hın yüzüne toprak saçmak gerektiğini söylemişlerdir.</p>
<p><strong>Nefs-i emmarenin hâli şöyledir:</strong> Bir kimse onun züht, iyilik, ilim ve yetkinliğini methetse bu nice yıllar onun hatı­rından çıkmaz, hatırladıkça mutlu olur, iftihar eder ve onun gibi nefsin hilelerini bilme sadedinde olanlara görünür. Dikkatsiz gafiller şeytanın nice gizli hile ve tuzaklarına fır­sat bulup ulaşırlar, nicesine de vâkıf olurlar.</p>
<p><em>Ben sana ancak sadakat şartıyla söz söylerim</em></p>
<p><em>Sözümden ister öğüt alırsın ister üzülürsün</em></p>
<p>Gülistan kitabında anlatıldığına göre, bir fazılı mecliste aşın derecede övdüler. Başkaldırıp “Ben kendimi daha iyi bilirim.” dedi. Şu beyitler de ondandır:</p>
<p><em>Ben halkın gözünde güzel görünüşlüyüm</em></p>
<p><em>Fakat içimin pisliğinden başım öne eğiktir</em></p>
<p><em>Halkın güzel nakışlarıyla övdüğü tavus</em></p>
<p><em>Kendi çirkin ayaklarından utanmaktadır</em></p>
<p><strong>Ben derim ki:</strong></p>
<p><em>Derûnumu bilirim ben meâyib ile dolu</em></p>
<p><em>Ne fayide suhan u medhat-i hoş âmed-gû</em></p>
<p>Kınalızade Ali Efendi &#8211; Ahlak-i Alai,syf.131-144</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-surekliligi-anlaminda-nefis-sagliginin-korunmasi/">Erdemlerin Sürekliliği Anlamında Nefis Sağ­lığının Korunması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-surekliligi-anlaminda-nefis-sagliginin-korunmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
