<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 16 Sep 2017 11:43:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şeyh-i Ekber&#8217;i Anlamak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seyh-i-ekberi-anlamak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seyh-i-ekberi-anlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Jan 2015 17:38:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh-i Ekber'i Anlamak]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin Arabî]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin Arabî Kimdir?]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin Arabî ve Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin Arabî Yanlış Fikirleri Var Mı?]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3216</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyaca meşhur iki İslam âliminin ismi verilse, biri İmam Gazâlî ise, diğeri şüphesiz Muhyiddin Arabî’dir. Avrupalılar, Muhyiddin Arabî enstitüleri kurmuş, panteizmi, onun vahdet-i vücud anlayışından yardım alarak izaha kalkışmışlardır. Ancak insanların çoğu her ikisini de yanlış anlamışlardır. Çok ekzantrik kişiliği ile tanınan Muhyiddin Arabî, Endülüs’te doğmuş olmakla beraber, Arab asıllıdır. İslâm dünyasını gezmiş, Anadolu’ya kadar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seyh-i-ekberi-anlamak/">Şeyh-i Ekber’i Anlamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Dünyaca meşhur iki İslam âliminin ismi verilse, biri İmam Gazâlî ise, diğeri şüphesiz Muhyiddin Arabî’dir. Avrupalılar, Muhyiddin Arabî enstitüleri kurmuş, panteizmi, onun vahdet-i vücud anlayışından yardım alarak izaha kalkışmışlardır. Ancak insanların çoğu her ikisini de yanlış anlamışlardır.</em></p>
<p>Çok ekzantrik kişiliği ile tanınan Muhyiddin Arabî, Endülüs’te doğmuş olmakla beraber, Arab asıllıdır. İslâm dünyasını gezmiş, Anadolu’ya kadar gelerek Selçuklu Sultan’ından hürmet görmüş, Sadreddin Konevî’nin annesini nikâhlamıştır. Konevî, Mevlânâ’nın hocasıdır. Nihayet Şam’da yaşayıp 1240’da vefat etmiştir. Kelâmdan tasavvufa, tarihten manevî keşiflere kadar geniş bir yelpazede eserleri vardır. Bazı sözleri, çok münakaşa mevzuu olmuş; ham sofular, kendisini tekfire kadar iş vardırmıştır.</p>
<p><strong>Hased neler yaptırıyor</strong></p>
<p>İbni Hacer’in, “Şeyh-i Ekber ve emsâlinin dine uymayan sözleri te’vile, izaha muhtaçtır. Bunlar evliya defterindedir. Eğer bunların zamanında olsaydık, gider, böyle kitaplar yazmayın diye ricâ ederdik” dediği rivayet edilir. İmam Rabbânî de der ki: “Bize Nusûs [âyet ve hadîs] lâzımdır; [Şeyh-i Ekber’in] Füsûs [kitabında yazdıkları] değil; Fütûhât-i Medeniyye [Medine’de gelmiş fıkıh hükümleri] varken, [bunlara uymayan marifetlerin yazıldığı] Fütûhât-i Mekkiyye’ye bakmayız. Şeriata uymaz gözüken sözlerini te’vil ederiz, şeriata uydurmaya çalışırız. Bunlar, keşifte [evliyanın kalbine gelen ilhamda] hatadır. Vahdet-i vücud sahipleri, meselâ Muhyiddin Arabî ve yolunda gidenler, her şey O’dur diyor. Bu sözleri, âlem Allahü teâlâ ile birleşmiş demek değildir. Âlem yoktur; ancak Allah vardır demektir.”</p>
<p>Osmanlı’nın son devrinde yüksek ihtisas medresesinde Füsûs okutan Abdülhakîm Arvasî’nin beyanları dikkat çekicidir: “Muhyiddin Arabî’nin bazı sözleri sekr [tasavvuf sarhoşluğu] hâlinde söylenmiştir. Manaları bizim anladığımız gibi değildir. Bizim alışık olduğumuz kelimeleri kullanmışlar; ama başka manaları kasdetmişlerdir. Sekr hâlinden kurtulunca, kendileri de bu sözler ile muradlarının anlatılamamış olduğunu görerek pişman olmuşlardır. Cüneyd Bağdadî’nin, Bâyezid Bistâmî’nin de böyle şath kabilinden sözleri vardır; ama kimse bunları dalâlet ehlinden saymamıştır. Şeyh-i Ekber’e hüsnü zannım tamdır. Zira bütün yazılarında Hazret-i Resule uymaya en büyük kıymeti bahşeder. Avam için Füsûs, Fütûhât gibi yüksek kitaplar okumak câiz değildir. Müslümanlar sofiyeye değil, fakihlere tâbi’ olmaya memurdur. O büyüklere hilâf-ı şeriat söz isnâd eden dinden çıkar. Ne garip, helâ âdâbını bilmeyenler; Muhyiddin’in sözünden bahseder.”</p>
<figure id="attachment_3217" aria-describedby="caption-attachment-3217" style="width: 645px" class="wp-caption aligncenter"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-3217" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam.jpg" alt="Şam'da Kasyun Dağı eteklerindeki Salihiye'de Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin türbesi" width="645" height="430" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/muhyiddin-arabi-turbesi-sam-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 645px) 100vw, 645px" /></a><figcaption id="caption-attachment-3217" class="wp-caption-text">Şam&#8217;da Kasyun Dağı eteklerindeki Salihiye&#8217;de Muhyiddin İbnü&#8217;l-Arabî&#8217;nin türbesi</figcaption></figure>
<p>Abdülkadir Geylanî, Muhyiddin Arabî gibi bazı zâtlara kâmil âlim oldukları için hased edilirdi. O zaman baskı usulü de olmayıp, kitaplar elle çoğaltıldığından, bazı hasedcilerin bu zâtları şereften düşürmek için kitaplarını tahrif ettiği, ilaveler yaptığı söylenir. Nitekim İmam Şa’rânî, “Bazı ulema ile Konya’ya kadar giderek, Şeyh-i Ekberin kendi eliyle yazdığı Fütühat’ı gördük, orada bu gibi ifadeler yoktu” diyor. Bu sebeple Mevlânâ, Mesnevî’yi başkaları üzerinde oynayamasın diye manzum olarak kaleme almıştır.</p>
<p>Şeyhülislâm <strong>Ebussûud Efendi</strong>&#8216;ye Muhyiddin Arabî&#8217;nin Füsûs isimli eserindeki şeriata uymaz gözüken bazı şeyler sorulduğunda, bu sözlerin başkaları tarafından onun kitaplarına sokularak iftira edildiğini; sultanın, bu eserlerin okunmasını yasaklayan emir çıkardığını söylemiştir. Şeyhülislâm <strong>İbni Kemal</strong>, onu medhederek der ki: “Füsûs ile Fütuhât gibi eserlerindeki meselelerin bazıları, kitap ve sünnete uygundur. Bazılarını ise, ancak keşif ve bâtın [tasavvuf] ehli anlar. Bunlarla murad edilen manayı anlayamayan kimsenin, sükût etmesi vâcibdir”. Nitekim Şeyh-i Ekber’in “Bizden [bizim gibi] olmayanların, kitaplarımızı okumaları haramdır” dediği nakledilir. Fîrûzâbâdî, Süyûtî, İmam Şa’rânî gibi çok âlimler kendisini övmüş; büyüklüğünü bildiren kitaplar yazmışlardır. Bir tek <strong>İbni Teymiyye</strong>, kötülemiş, hatta tekfir etmiştir. Buna şaşılmaz. Çünki İbni Teymiyye, mecazı da kabul etmez. Bunun takipçileri de Şeyh-i Ekber için demedik laf bırakmamışlardır.</p>
<figure id="attachment_3218" aria-describedby="caption-attachment-3218" style="width: 723px" class="wp-caption aligncenter"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ibni-arabinin-elyazisi-yusufaga-kutuphanesi-konya.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-3218" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ibni-arabinin-elyazisi-yusufaga-kutuphanesi-konya.jpg" alt="Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin el yazısı (Konya Yusuf Ağa Kütübhanesi)" width="723" height="313" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ibni-arabinin-elyazisi-yusufaga-kutuphanesi-konya.jpg 886w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ibni-arabinin-elyazisi-yusufaga-kutuphanesi-konya-600x260.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ibni-arabinin-elyazisi-yusufaga-kutuphanesi-konya-300x130.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/ibni-arabinin-elyazisi-yusufaga-kutuphanesi-konya-768x333.jpg 768w" sizes="(max-width: 723px) 100vw, 723px" /></a><figcaption id="caption-attachment-3218" class="wp-caption-text">Muhyiddin İbnü&#8217;l-Arabî&#8217;nin el yazısı (Konya Yusuf Ağa Kütübhanesi)</figcaption></figure>
<p>Rivayet olunur ki, Şeyh-i Ekber’i rüyada yüksek derecede görmüşler. “Aleyhimde konuşanlar sayesinde, Allah bana o kadar sevap verdi ki, hak ettiğimin üzerinde yüksek bir mertebeye kavuştum” demiş. Nihayet kabrinde şu beyt yazılıdır:</p>
<p>Kad kâne sâhibü hazel kabri cevheretün nefîsetün sâğeha’l-bârî mine’n-nütef</p>
<p>Azzet fe-lem ta’rifü’l-en’âmi kıymetehâ fereddehâ gayreten minhü ile’s-sadef</p>
<p>(Bir nefis cevherdir, bu kabrin sahibi, Allah’ın meydana getirdiği nutfelerden</p>
<p>Gayrete dokunup sedefe döndürdü onu, insanlar kıymetini bilmediğinden.)</p>
<p><strong>Osmanlı Devleti’ne dair keşifler</strong></p>
<p><strong>Şeyh Edebâlî</strong>’nin gençliğinde sohbetinde bulunduğu Şeyh-i Ekber’in Osmanlılarla enteresan bir irtibatı vardır. Kuruluşundan 70 sene evvel Osmanlı Devleti’ni manevî âlemde haber verip övmüştür:</p>
<p>İnne aslaha&#8217;d-düveli ba&#8217;de&#8217;s-sahâbeti ed-Devletü&#8217;l-Osmâniyye</p>
<p>Fe-lâ inkirâza li-devletihi ilâ zuhûri&#8217;l-hatmi ve&#8217;l-kıyâme</p>
<p>(Osmanlı’dır en sâlih devlet, sonra sahabeden,</p>
<p>Yoktur yıkılış ona, dünyanın sonu gelmeden)</p>
<p>Bu beyitin aslı, vaktiyle Yıldız Câmii’nin giriş kapısı üstünde asılıydı. Osmanlı padişahları, her zaman Şeyh-i Ekber’in hatırasına hürmet etmiştir. <strong>Şeceretü’n-Nu’mâniyye fî Devleti’l-Osmâniyye</strong> adlı eserinde, Osmanlı Devleti’ne dair çok esrarlı keşifleri vardır. <strong>“Sin (Selim), Şın’a girince, Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar”</strong> buyurmuş; nitekim Sultan Selim, Şam’a girdiğinde, kabrini buldurup, üzerine türbe ve yanına da câmi yaptırmıştır. Bunu, Sultan II. Abdülhamid tamir ettirmiştir. Ayrıca <strong>sin</strong>’in (Yavuz Sultan Selim) <strong>tılsımı</strong>na (halifelik), onun Acem ve Arab mülküne hâkimiyetine; <strong>ayn</strong>’ın (Abdülaziz), yarılıp ayrılmasına (bileklerinin kesilip öldürülüşüne), sonra <strong>ayn</strong>’ın (Sultan Abdülhamid) tahta çıkıp muhalefetle karşılaşacağına, nihayet “Senin yüzünden başımıza belâ geldi” diye suçlanacak <strong>mim</strong> (Sultan Mehmed Vahîdeddin)  ile devletin sonunun geleceğine; ardından fitnelerin zuhuruna işaretler vardır.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seyh-i-ekberi-anlamak/">Şeyh-i Ekber’i Anlamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seyh-i-ekberi-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlıca mı? Türkçe mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanlica-mi-turkce-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanlica-mi-turkce-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Dec 2014 08:25:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Arap Harfleri Neden Kaldırıldı]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Ladin Harfleri]]></category>
		<category><![CDATA[Latin Harfleri]]></category>
		<category><![CDATA[Lisân-ı Osmânî]]></category>
		<category><![CDATA[Lisân-ı Türkî]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Türkçesi Zor mu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı'da okuma yazma oranı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıca mı? Türkçe mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıca zor mu?]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Harfleri Nelerdir?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2801</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osmanlıca, Türkçe’dir. Bu coğrafyada yaşayan Türklerin ata lisanıdır. Bugünki lisandan farkı harfleridir. Bir de uydurukça kelimelerin bulunmaması&#8230; Türklerin, Müslümanlığı kabul etmeden evvel, iki çeşit alfabe kullandığı malumdur. Birisi, 38 harfli Göktürkalfabesidir. Sağdan sola yazılır. Runik harflerden müteşekkildir.  8.asırdan kalma Orhun Kitâbeleri bu harflerle yazılıdır. Bu millî Türk alfabesi, sadece elitler tarafından kullanılmış değildir. Nitekim Talas [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanlica-mi-turkce-mi/">Osmanlıca mı? Türkçe mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Osmanlıca, Türkçe’dir. Bu coğrafyada yaşayan Türklerin ata lisanıdır. Bugünki lisandan farkı harfleridir. Bir de uydurukça kelimelerin bulunmaması&#8230;</em></p>
<p>Türklerin, Müslümanlığı kabul etmeden evvel, iki çeşit alfabe kullandığı malumdur. Birisi, 38 harfli <strong>Göktürk</strong>alfabesidir. Sağdan sola yazılır. Runik harflerden müteşekkildir.  8.asırdan kalma Orhun Kitâbeleri bu harflerle yazılıdır. Bu millî Türk alfabesi, sadece elitler tarafından kullanılmış değildir. Nitekim Talas vadisinde, bir Türk köylüsünün taş üzerine yazdığı bir kitâbe bugüne kadar gelmiştir. Diğer Türk boylarına göre daha fazla yerleşik hayat yaşayan Uygurlar, 16 harflik bir alfabe kullanmışlardır. İranlı Mani’nin (215-256) tertip ettiği bu alfabe, Uygurlarca geliştirilerek kullanılmıştır. Bugün<strong>Uygur</strong> alfabesi olarak bilinen 16 harflik bu yazı, Göktürk alfabesi kadar gelişmiş değildir. Ancak kâğıt ve matbaayı bildikleri için, bu alfabe ile günümüze çok sayıda eser intikal etmiştir.</p>
<p><strong>Kargacık burgacık</strong></p>
<p>Sâmi/Arab yazısı, dünyanın en eski yazılarındandır. Bu hâliyle ilk kez <strong>Hazret-i İsmail</strong>’in kullandığı rivayet edilir. Hiyeroglif ve çivi yazısı dışındaki bütün yazıların menşei, bu alfabeye dayanır. Türkler, Müslüman olduktan sonra, Arab/İslâm yazısını kullandılar. İranlılar gibi, bunu lisanlarına adapte ettiler. Arapça’da bulunmayan pe, çe ve je harfleri, bu iki kavmin alfabesinde mevcuttur. Asırlarca Arabî ve Fârisî kelimelerin de tabiî bir şekilde girişi sebebiyle, Arap yazısı, Türkçe’nin doğru bir şekilde yazılmasına imkân veren millî bir alfabe hâlini almıştır.</p>
<p>1 Teşrinisani (Kasım) 1928 tarihli ve 1353 sayılı <strong>Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun</strong>, Arap alfabesi denilen bin yıllık Türk harflerinin kullanılmasını yasaklamış; bu yasağa aykırı hareket edenlere cezâ getirilmiştir. Eski harflerle kitap, gazete, dergi, ilan, tabela yasaklanmıştır. Kraldan çok kralcılar, kütüphanelerden, şahısların ellerinden eski Türkçe eserleri toplayıp imha etmek suretiyle coşkularını göstermiştir. Milyonlarca kitap ve vesika, Peyami Safa’nın tabiriyle “inkılâp yobazları”nın gaddar ellerinde yok edilmiştir. “Kargacık burgacık” diye alay edilen Arap yazısının aksine, Latin alfabesi, Türkçe’deki pek çok sesi, meselâ sağır nun diye bilinen nğ harfini vermez; kaf ve kef ile ha, hı, he harfleri, yalnızca birer harf ile yazılır. Böylece zengin Türkçe hayli gerilemiş; yazıldığı gibi konuşulan fakir ve basit bir lisan olmuştur.</p>
<p>Kanunda bahsedilen Türk harfleri, Göktürk veya Uygur değil, düpedüz Latin harfleridir. Türk milletinin gönül rızasıyla benimsediği bin yıllık Arap alfabesi, Türk harfleri sayılmamış; ama halkın “kilise harfleri” diye andığı, hatta “Lâdin harfleri” diyerek aşağıladığı Latin harfleri, bir gecede Türk harfleri sayılmıştır. Osmanlı Devleti bir imparatorluktur; çeşitli halklar kendi lisanlarını konuşur. Ama devletin yazışma lisanı, Türkçedir: <strong>Lisân-ı Türkî</strong>. 19. asırda doğan Osmanlıcılık cereyanı mensupları, buna <strong>Lisân-ı Osmânî</strong> adını vererek dil birliğini müdafaa etmişlerdir. İnkılâpçıların, Osmanlıca adını vererek, güya eski rejimin diğer unsurları gibi aşağılamak istediği Arap/İslâm yazısına yaşlılarımız, <strong>Eski Türkçe</strong> derlerdi.</p>
<p>Osmanlıcanın, Latin harflerine göre <strong>zorlukları</strong> vardır, <strong>avantajları</strong> da vardır. Bazı harfler yazılır, ama okunmaz; bazıları yazılmaz, ama okunur. Alışan bir kimse için matematik gibidir. Bazı formüller kafaya yerleştirildiği zaman iş kolaylaşır. Harfler birbirine bağlı olduğu için <strong>stenografik</strong>tir; hızlı not tutmaya uygundur. Aziz Nesin’den Kenan Evren’e, umulmayacak kimseleri bu harflerle not tutarken gördük. Harfler <strong>yuvarlak</strong>tır, gözleri yormaz. Bu sebeple eskilerde gözlük takan sayısı azdı. Çeşitli yazı türleri çıkarılabilir, sanata elverişlidir. Şifreli yazı yapılabilir. Sağdan sola yazıldığı için insan dengesine uygundur. İbrani, Süryani, Hind, Göktürk, Uygur, Japon ve Çin alfabeleri de sağdan sola yazılır. <strong>Bir tek Latin alfabesi soldan sağadır.</strong> Yemen’de, okuma ve yazmanın beraber öğretildiği bir usul sayesinde, okur-yazar olmayan yok gibiydi. 1862’den sonra kurulan ilkmekteplerde bu usul tatbik olundu.</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/bez-uzerine-kelimei-tevhid.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2802" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/bez-uzerine-kelimei-tevhid.jpg" alt="bez-uzerine-kelimei-tevhid" width="594" height="378" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/bez-uzerine-kelimei-tevhid.jpg 594w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/bez-uzerine-kelimei-tevhid-300x191.jpg 300w" sizes="(max-width: 594px) 100vw, 594px" /></a></p>
<p><strong>Okur-yazar nisbeti</strong></p>
<p>Cumhuriyet istatistikleri <strong>1927</strong>’de <strong>okur-yazar</strong> nisbetini <strong>% 8,1</strong> verir. Fakat <strong>1903</strong> Maarif Salnamesi’ne (yıllığına) göre, nüfusun <strong>%5</strong>’i <strong>ilkmekteb</strong>e devam etmektedir. Şu halde yeni rejimin verdiği nisbet, sadece ilkmektebe devam edenler kadardır. Geriye kalan nüfusun yarısının daha evvel mektebe gittiği düşünülecek olursa, <strong>okur-yazar nisbeti %50’den aşağı olamaz</strong>. 1890’da okur-yazar nisbeti, Rusya’da % 17’dir. İspanya, %39; İtalya, %45; Belçika, %74; Fransa, %78;Amerika’da %89,3; İngiltere, %92 okuryazara sahiptir. Bizde okumuşların, 1911-1922 arası cephelerde eritilmesi bir yana; harf inkılâbı sayesinde “okur-yazar” kitle, bir günde “okumaz-yazmaz” hâle gelmiştir.</p>
<p>Türkiye’de okur-yazarların nüfusa nisbeti, 1935’de %15; 1960’ta %32; 1970’te %46’dır. Bu da yeni harflerin okur-yazar nisbetini arttırmakta <strong>yetersiz</strong> kaldığını gösterir. Nisbetin düşük olmasının sebebi, Arap alfabesinin zorluğu ve imkânsızlıklar değil; okuma-yazma istek ve ihtiyacının bulunmamasıdır. Zira normal zekâlı bir insan 3 ayda okuma ve yazmayı öğrenir. Arap alfabesinde bu müddet, Latin alfabesindekinden daha uzun değildir.</p>
<p>Nitekim İsmet İnönü hatıralarında (II/223) der ki: Harf inkılâbının tek maksadı okuma yazmanın yaygınlaştırılmasını temin değildir. Yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin cemiyet üzerindeki tesirini zayıflatmaktı. Yeni nesiller eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz kontrol edecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin cemiyet üzerindeki tesiri azalacaktı.”</p>
<p>Osmanlılar zamanında câmi olan her köy ve mahallede bir <strong>hoca</strong>, dolayısıyla bir <strong>ilkmektep</strong> vardır. Erkek ve kız çocukların buraya gönderilmesi mecburidir. Osmanlı yâdigârı binlerce yaşlı insan ile görüştüm; okur-yazar olmayana rastlamadım. Osmanlı coğrafyasında okur-yazarlık nisbetinin düşük olduğu iddiası, inkılâbı haklı göstermek için yapılmış<strong>normal bir propaganda</strong>dır. Ama böyle diyen tarihçinin, devletçe neşredilen ve kendisinin de editörlerinden olduğu resmî istatistik kurumu verilerine bir daha göz atması tavsiye edilir.</p>
<p>Prof. Dr. Ekrem Buğra EKİNCİ</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanlica-mi-turkce-mi/">Osmanlıca mı? Türkçe mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanlica-mi-turkce-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kuru Kavga Değil!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuru-kavga-degil/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuru-kavga-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Sep 2014 12:38:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Ama Hangi Osmanlı Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuru Kavga Değil!]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlının İdeali]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlının Davası]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1943</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nirı esasını gazâ ruhu teşkil ederdi. Az zamanda üç kıtaya ve açık denizlere yayılması; sağlam bir teşkilat ve güçlü bir cemiyet kurması bu sayede olmuştur. Gazâ (cihâd), “Allah yolunda savaşmak” demektir. Nitekim Osman Gazi, oğluna meşhur vasiyetinde şöyle diyor: “Bizim yolumuz Allah yoludur. Maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir! [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuru-kavga-degil/">Kuru Kavga Değil!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nirı esasını gazâ ruhu teşkil ederdi. Az zamanda üç kıtaya ve açık denizlere yayılması; sağlam bir teşkilat ve güçlü bir cemiyet kurması bu sayede olmuştur. Gazâ (cihâd), “Allah yolunda savaşmak” demektir. Nitekim Osman Gazi, oğluna meşhur vasiyetinde şöyle diyor: “Bizim yolumuz Allah yoludur. Maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir! ”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Zafer Muhakkaktır</em></strong></p>
<p>Savaş eğer meşru ise, birlik beraberlik de muhafaza edilip kumandanın emirlerine harfiyen uyulursa, zafer muhakkaktır. Osmanlı ordularını zaferden zafere koşturan işte bu hassasiyet olmuştur. Bu sebepledir ki halk, 93 Harbi, Trablusgarp Harbi, Balkan Harbi, Cihan Harbi gibi mağlubiyetlerin sebebini, başta meşru bir hükümdarın olmamasına bağlamıştı. İttihatçılar, İslâm âleminin gözünü boyamak için cihâd-ı I ekber ilan etmişti ama kimse bunu ciddiye almadı. Çünkü cihâd-ı ekber, nefs ile mücadeleyi anlatan tasavvufî bir tabirdir. Savaş meşru ise zaten cihâddır, mukaddestir.</p>
<p>Harbe hükûmet karar verir. Hükümdarın karar veya izin vermediği hiçbir mücadele meşru değildir. Bunu yapanlar, kendilerine ne isim verirse versinler, faaliyetleri meşru olmaz. Zafere ulaşması da aklen ve dinen mümkün değildir. Nitekim Hazret- i Peygamber, ancak Medine’ye hicret edip burada İslâm devleti kurulduktan sonra harbe karar vermişti. Onun için devlet olmadan, milislerin cihâd yapıyoruz diye düşmana saldırması; hele muharip olmayanları öldürmesi kabul edilemez.</p>
<p>Osmanlılar, 1- Düşman tecavüzlerini defetmek (meşru müdafaa) için; 2- Düşmanların elinde eziyet gören Müslümanların yardım çağrısı üzerine; 3-Düşmamn sulh anlaşmasını bozması sebebiyle savaşırdı. Nitekim toprak kazanmak, ganimet elde etmek veya insanları Müslüman yapmak için savaşılmaz. İslâmiyet’e çağrıyı kabul etmediği gibi insanların bu çağrıyı işitmelerine; işitenlerin de iman etmelerine engel olan diktatörlerin orduları ile savaşılır. Dolayısıyla harbin sebebi Müslüman olmayanların düşmanlığıdır. Cihâd, sulhü temin etmek için yapılır. Osmanlılar için sömürgecilik meçhul bir mefhum idi. Fethedilen ülke­lerin bir kısmı vatan edinilir; bir kısmında da mahallî idareciler başta bırakılarak tâbi devlet statüsü tanınırdı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1944" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/kuru-kavga-degil.jpg" alt="kuru-kavga-degil" width="425" height="311" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/kuru-kavga-degil.jpg 425w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/kuru-kavga-degil-300x220.jpg 300w" sizes="(max-width: 425px) 100vw, 425px" /></p>
<p><strong><em>Gücün Yetiyorsa Savaş</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong>Taarruzdan evvel mutlaka yukarıda anlatılan merasim çerçevesinde düşmana harp ilan edilirdi. Nitekim siyer kitaplarında “Böyle yapılmalıdır ki, düşman, Müslümanların hâkimiyet ve mal kazanmak arzusuyla savaşmadıklarını görsün!” diye yazar. Düşman taarruzu mevzubahis ise buna gerek yoktur. Arada sulh anlaşması olan devletlerle harp yapıl­maz. Eğer maslahat gerektiriyorsa, sulh anlaşmasının bozulduğu önce­den bildirilmelidir.</p>
<p>Harbe kalkışmak için, düşmanla baş edebilecek kuvvette olmak gerekir. Eğer düşmanın gücü, Müslümanların gücünden çok fazla ise, saldırmak câiz olmaz. Sulh yapılır. Mağlup olacağımı anlayan geri çeki­lir. Saldırırsa yüzde yüz öldürüleceğini bilen kimse saldırmaz. İntihar taarruzu hiç câiz değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim kendini eliyle teh­likeye atmayı yasaklar.</p>
<p><strong><em>Müslüman, Müslüman’a Kılıç Çeker mi?</em></strong></p>
<p>Savaş, yalnızca gayrimüslim düşman devletlerle yapılmaz. Devlete isyan edenlere, önce bir nasihat heyeti gönderilir. İsyan sebepleri araştırılarak, gerekirse ıslah edilir. Bu mümkün olmazsa savaşılır. Dinî ve siyasi zaruretler, Müslüman bir devletle savaşmayı gerektiriyorsa, bu da meşru olur. Çünkü İslâm hukukunda zulüm yasaklanmıştır. Can ve mallarına yapılan tecavüzleri fiilen defetmek için fertlere izin verilmiştir. Hatta bu yolda ölenler şehit sayılır. Çaldıran Harbi’ne, Şah İsmail’in Anadolu halkını Şiîleştirme faaliyetleri sebebiyet verdi. Osmanlıların hep dostane münasebetler içinde bulunduğu Memlûk sultanının Şah İsmail’e yardımı ise, Mısır Seferi’ni doğurdu. Dünyanın en güçlü hükümdarı Emir Timur ile Yıldırım Sultan Bayezid arasın­daki talihsiz harbe, tahrikçilerin iki taraflı hummalı faaliyetleri yol açtı. İki Müslüman ordunun harbinde biri tamamen haklı, diğeri tama­men haksız denilemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci &#8211; Ama Hangi Osmanlı?, s.20-22.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuru-kavga-degil/">Kuru Kavga Değil!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuru-kavga-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kızıl Elma Nerede?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kizil-elma-nerede/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kizil-elma-nerede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Sep 2014 12:35:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Elma]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Elma Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Elma Nerede?]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm ve Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Kızıl Elması]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<category><![CDATA[Yeniçeri ve Kızılelma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1940</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kızıl Elma, tarihte Türk cihan hâkimiyeti idealini temsil eden bir semboldür. Bu idealin esasını i’lâ-yı kelimetullah da denilen gazâ ruhu teşkil eder. Bu da İslâm dininin her yerde işitilmesini temin etmek demektir. Kızıl Elma, Eski Türklerden beri hükümet erkânının da, askerin de, halkın da haberdar olduğu bir ideal idi. “HAKKIN BENİ GÖNDERDİĞİ YER” Kimine Vaktiyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kizil-elma-nerede/">Kızıl Elma Nerede?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kızıl Elma, tarihte Türk cihan hâkimiyeti idealini temsil eden bir semboldür. Bu idealin esasını i’lâ-yı kelimetullah da denilen gazâ ruhu teşkil eder. Bu da İslâm dininin her yerde işitilmesini temin etmek demektir. Kızıl Elma, Eski Türklerden beri hükümet erkânının da, askerin de, halkın da haberdar olduğu bir ideal idi.</p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;"><strong>“HAKKIN BENİ GÖNDERDİĞİ YER”</strong></span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;"><span style="font-family: Arial;">Kimine Vaktiyle “Kızıl Elma’ya!” sözü, askeri cesaretlendirir, zaferin şifresini çözerdi. İyi de, Kızıl Elma ne idi, nerede idi?<br />
göre Kızıl Elma müşahhas (somut) bir semboldür. Bizans tahtının üzerinde veya Ayasofya kubbesinden sarkan ve Hazreti İsa’ya ait olduğu söylenen altın top yahud Ayasofya önünde İmparator Iustinianus heykelinin elindeki altın küre sebebiyle İstanbul Kızıl Elma olarak anılmıştır. Fetihten az evvel bu küre düşmüş ve bir daha yerine konamamış; bu da Bizans’ın düşüşüne işaret sayılmıştı. Üstelik imparatorun eli yeni fâtihlerin memleketi olan doğuyu gösteriyordu.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;"><span style="font-family: Arial;">İstanbul’un fethinden sonra, Papalığa ait San Pietro Kilisesi’nin bakır renkli kubbesi veya mihrabındaki altın toptan dolayı Roma Kızıl Elma sayıldı. Roma’nın fethedileceğine dair hadîs-i şerif sebebiyle Müslümanlar Roma’nın fethini hedef edinmişti. Bundan dolayı Kızıl Elma tabiri en çok Roma için kullanılmıştır. Yıldırım Sultan Bayezid, cülûs tebriki için gelen ecnebilere, “Roma’ya kadar gidip, atımı San Pietro mihrabında yemleyeceğim” demişti.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;"><span style="font-family: Arial;">Zaman ilerleyip fetihler arttıkça Kızıl Elma mefhumu da değişmiştir. Evliyâ Çelebi Kızıl Elma’nın cihan hâkimiyeti idealinin hedefini teşkil eden ve Hıristiyanlığın merkezi pozisyonundaki altı meşhur “Frenk Şehri” olduğunu söyler. Bunlar Kızıl Elma Sarayı’nın bulunduğu Budin, Kızıl Elma Kilisesi’nin bulunduğu Estergon, İstolni Belgrad, çan kulesinde altın top asılı Sen Stefani Kilisesi sebebiyle Beç (Viyana) ve Köln gibi fetih planı içindeki şehirlerdir. İlk üçü Macar, diğer ikisi Avusturya Kralı’nın pâyitahtı idi. Budin’in fethi üzerine şairler padişahı Kızıl Elmayı aldığı için tebrik eden şiirler yazmıştır. Sâbit’in mısraı şöyle: </span></span><span style="font-family: Arial; font-size: small;"><span style="font-family: Arial;">Kızıl Elmayı tığiyle kim aldı şah dedim tarih. </span></span><span style="font-family: Arial; font-size: small;"><span style="font-family: Arial;">Hayretî de der ki: Çıktı bir sahibi kemal dedi ana tarih/Şahım Kızıl Elma’yı ayva ile doldurdun.</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;"><span style="font-family: Arial;">Üç kıtanın birleştiği yerde devlet kurmadan evvel, Osmanlılar bunu millî vicdanlarında kurmuşlar ve bütün hamlelerinde o büyük ülkünün gittikçe uzaklaşan hudutlarına doğru atılmışlardır. Ana vatana her taraftan genişleyen bir harita çizilmiş gibidir. Gönüllerdeki bu haritanın türlü istikametlerindeki büyük merkezlerine hep Kızıl Elma denmiştir. Ömer Seyfeddin’in 1917’de yazdığı Kızıl Elma adlı hikâyesinde Kanuni Sultan Süleyman Kızıl Elma’yı “Hakkın beni gönderdiği yer” olarak tarif eder. Nitekim bu padişah arada bir askerlerin kışlalarını ziyaret edip şerbetlerini içer, sonra bardakları para ile doldurur, ayrılırken “Kızıl Elma’da görüşürüz” derdi. Asker de “Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalarız, padişahım seninle biz, Kızıl Elmaya dek gideriz” derdi. Yahya Kemal de bu ülküyle coşup şöyle söylemiştir:</span></span></p>
<p><span style="font-family: Arial; font-size: small;"><span style="font-family: Arial;"><em>Çıkdı Otranto’ya pür velvele Ahmed Paşa,</em><br />
<em>Tuğlar varsa gerekdir Kızıl Elma’ya kadar.</em></span></span></p>
<figure id="attachment_1941" aria-describedby="caption-attachment-1941" style="width: 497px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-1941" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/st-petro-mihrabi.jpg" alt="Roma'da San Pietro kilisesinin kızıl elma görünümündeki mihrabı" width="497" height="588" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/st-petro-mihrabi.jpg 497w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/st-petro-mihrabi-254x300.jpg 254w" sizes="(max-width: 497px) 100vw, 497px" /><figcaption id="caption-attachment-1941" class="wp-caption-text">Roma&#8217;da San Pietro kilisesinin kızıl elma görünümündeki mihrabı</figcaption></figure>
<p align="left"><span style="font-family: Arial; font-size: small;"><strong>KIZIL RENK MURAD RENGİDİR</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Kızıl renk ve elma eski Türk töresinde derin mânâlara sahiptir. Elma muradı ifade eder. Masallar “Gökten üç elma düştü” diye biter. Kızıl renk de murad rengidir. Bayrak kırmızıdır. Gelinlik kırmızıdır. Lohusa yatağı kırmızıdır. Kırmızı, her gün doğuşuyla dünyaya hayat ve ümit veren güneşin rengidir. Doğarken ve batarken altın top şeklindedir. Sadece Çingeneler değil, bütün Şark bu renge tutkundur. Eski düğünler oğlan evinden kalkan bayrakla başlardı. Tepesine kızıl bir elma yerleştirilen bayrak düğün müddetince kız evine dikilir; sonra tekrar oğlan evine getirilirdi. Kızıl Elma aynı zamanda altın top demektir. Çünki kızıl, altın için de kullanılır. Böylece harbin ganimet faslına da işaret ederek heyecanı kabartır, cesareti arttırır.</span></p>
<p align="left"><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Yunan mitolojisinde de Atlas’ın dört kızı (hesperides) altın elma ağacını korur. Altın Elma (küre) her yerde olduğu gibi Türk mitolojisinde de cihan hâkimiyetini ifade eder. Halk kültüründe de bilinir ve dile getirilir. Destan şöyle: Atam olur öğrendim ata binmeyi/pirimden öğrendim kılıç çalmayı/Dilerim Mevlâdan Kızıl Elmayı/Yan anam yan, bana derler Genç Osman.</span></p>
<p align="left"><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Saltuknâme’de Avrupa içlerine yapılan bir sefer anlatılır: “Bir ulu şehre çıktılar. Bir ulu kilise kapısı üstünde bir altın top dururdu. Pes anda Sarı Saltuk eğitti, ‘Bu nedir?’ Eğittiler, ‘Buna kızıl elma derler’. Kasdetti ki o ulu altın topu indire. Hızır aleyhisselam geldi. ‘Hazreti Muhammed halifesi gele, o indire’ dedi.” Bir de Alman efsanesi var: Kıyamete yakın Türkler Köln’ün altın elmasına (golden apfel) kadar gelip atlarını katedralin sütunlarına bağlayacak; ama sonra hepsi yok olacaktır. Buna Liechtenstein Kehâneti derler. Hatta Anadolu Felâketi’nden önce fazla coşkulu bazı Yunanlılar “Türkleri Anadolu’dan sürelim, ta Kızıl Elma’ya kadar” demişlerdi.</span></p>
<p align="left"><span style="font-family: Arial; font-size: small;"><strong>HAYALDEN HAYAL KIRIKLIĞINA</strong></span></p>
<p align="left"><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Kızıl Elma, Yeniçeri Ocağı’nın bozulmasıyla hayal kırıklığına dönüştü. Şair bunu şöyle terennüm eder:<br />
Kızıl Elma kapusunu feth ederken nacağı,<br />
Ne revâdır bozula Hazreti Bektaş ocağı.</span></p>
<p align="left"><span style="font-family: Arial; font-size: small;">Son devirde Ziya Gökalp’in öncülük ettiği “Yeni Milliyetçilik” telâkkisinde Kızıl Elma artık “Türk kavminin” cihan hâkimiyetinin sembolüdür. 1913’te yazdığı şiirinde şöyle der: Buymuş meğer Türk’ün Kızıl Elma’sı/Böyle demiş Oğuz Hanın yasası. Tarih boyunca hep batıya doğru olan Türk fetihlerinin yönü artık Orta Asya’dır. Yani “Kızıl Elma Turan’dır” demek istenmiştir. Nehirlerin doğuya akanı makbuldür, ama şehirler hep batı yönünde büyür.</span></p>
<p align="left"><strong>Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kizil-elma-nerede/">Kızıl Elma Nerede?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kizil-elma-nerede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı&#8217;nın Son Zaferi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanlinin-son-zaferi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanlinin-son-zaferi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Sep 2014 12:31:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulhamid Tesalya]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulhamid Yunan Harbi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı'nın Son Zaferi]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci]]></category>
		<category><![CDATA[Tesalya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Tesalya Savaşı Ne Zaman Oldu?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1937</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nin kazandığı son zafer Tesalya Harbi de denilen 1313 (1897)  tarihli Yunan Harbi’dir. Yunanlıların Girit’e taarruzu üzerine kopan harbde Osmanlı ordusu, Avrupalı askerî otoritelerin “Altı ayda geçilemez” dediği Termofil geçidini 24 saatte geçip Atina önüne gelmişti. Sakarya ve Dumlupınar bir yana bırakılacak olursa, Osmanlı Devleti’nin kazandığı son harb, 1313 (1897) tarihli Yunan Harbi’dir. Tesalya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanlinin-son-zaferi/">Osmanlı’nın Son Zaferi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="justify"><span style="font-family: Arial;"><em>Osmanlı Devleti’nin kazandığı son zafer Tesalya Harbi de denilen 1313 (1897)  tarihli Yunan Harbi’dir. Yunanlıların Girit’e taarruzu üzerine kopan harbde Osmanlı ordusu, Avrupalı askerî otoritelerin “Altı ayda geçilemez” dediği Termofil geçidini 24 saatte geçip Atina önüne gelmişti.</em></span></p>
<p align="justify">Sakarya ve Dumlupınar bir yana bırakılacak olursa, Osmanlı Devleti’nin kazandığı son harb, 1313 (1897) tarihli Yunan Harbi’dir. Tesalya Harbi adı da verilen bu harbden kimsenin fazla haberi yoktur. Mekteplerde bahsedilmez. Merasimi yapılmaz. Bu harb vesilesiyle yakılan meşhur Dömeke Türküsü bile Çanakkale’ye mâl edilir. Sebebi çok basit; bu harbi Sultan Hamid kazanmıştır da ondan. Sadece Yunan Harbi mi, Niğbolu, Mohaç, Preveze, hatta Malazgirt bile unutulmuştur. Bilmeyen Türk tarihini Çanakkale’den ibaret zannedecek. Halbuki Çanakkale büyük bir harb içinde lokal bir savunma muharebesidir. Mağlubiyeti engelleyememiş; hatta harbi geciktirerek kaybın faturasının ağır olmasında rol oynamıştır. Son zamanlarda sürekli ön plana çıkarılmasının sebebi, iktidarlarını resmen kaybedeli 100 yıl geçmesine rağmen, bazılarının şahsında hâlâ varlığını sürdürmeye çalışan İttihatçı zihniyete sunî bir şeref pâyesi kazandırmak arzusudur. 250 bin kayıp verilen, en güzide vatan evlâtlarının toprağa düştüğü bir zafer! “Çanakkale’de destanlar yazdığı” için milletin Enver Paşa ve arkadaşlarına borçlu olduğuna inananlar bile vardır. Herkes bunların bütün bu belâları milletin başına açıp, sonra da “Tavşana kaç! Tazıya tut!” hesabı belâyı savmak için biraz uğraşarak kahraman kesildiklerini bilmez değildir.</p>
<p align="justify"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-1938" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/teselya-savasi.jpg" alt="teselya-savasi" width="648" height="350" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/teselya-savasi.jpg 648w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/teselya-savasi-600x324.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/teselya-savasi-300x162.jpg 300w" sizes="(max-width: 648px) 100vw, 648px" /></p>
<p align="justify"><strong>SULH HAYIRLIDIR</strong></p>
<p align="justify">Harbin sebebi Yunanlıların Osmanlı topraklarına taarruzudur. 19. asır başlarında istiklâlini kazanan Yunanistan, kuzeye doğru genişletme hevesinde olmuştur. Bunu yaparken de Rusya’yı hep arkasında bulmuştur. 1864’te Yedi Adalar‘ı, 93 Harbi’nin ardından da Tesalya‘yı elde etti. 1890 senesinden beri el altından tahrik edip ayaklandırdığı Girit‘e 1897 Şubat’ında asker çıkardı. Ahalisinin ekseriyeti Hristiyan olan Girit’te o zaman muhtar bir idare vardı. Rumlar ve Müslümanlar adanın idaresinde müştereken söz sahibi idi. Yapılacak bir muharebede gâlip gelse bile Avrupalıların rahat bırakmayacağını ve Yunanistan’ın Atina’dan idare edilmediğini bilen Sultan II. Abdülhamid işi sulh yoluyla halletmek istedi. Ama muvaffak olamadı.</p>
<p align="justify">17 Nisan 1897’de Yunanistan’a savaş ilân edildi. Edhem Paşa kumandan tayin olundu. Osmanlı ordusu hududu ihlâl eden Yunanlıları durdurup, hücuma geçerek meydan muharebesinden ziyade çete harblerine alışkın Yunanlıları perişan halde geri çekilmeye mecbur etti. Bilahare Osmanlılar harbin insiyatifini ele aldı. 23 Nisan’daki hücum üzerine Yenişehir (Larissa) ve Tırnova Osmanlıların eline geçti. Ertesi günkü Milonya Meydan Muharebesi‘nde Yunan ordusu tamamen bozuldu. Osmanlı ordusu Tırhala’ya geldiğinde şehri boşaltılmış buldu. Bu arada halk Atina ve Pire’de sokaklara döküldü ve hükûmet istifa etti. Yeni hükûmet harbe devam kararı aldı.</p>
<p align="justify"><strong>BOZGUNA UĞRATILDI</strong></p>
<p align="justify">Bunun üzerine 5 Mayıs’ta taarruza geçen Osmanlı birlikleri, Prens Konstantin kumandasındaki 25 bin kişilik Yunan ordusunu yeniden bozguna uğrattı. Prens, kalan askerlerle Dömeke‘ye çekildi. Bu arada Epir cephesinde hücum eden Yunanlılar püskürtüldü. Avrupa devletleri araya girip Osmanlı hükûmetine sulh teklif etti. Padişah buna cevabını yaklaşan Kurban Bayramı‘ndan sonra vereceğini söyledi. Osmanlı ordusu taktik gereği geri çekildi. 13 Mayıs’ta Yunanlıların Garibova‘daki Osmanlı birliklerine taarruzu üzerine padişah mütârekeden vazgeçti. Edhem Paşa birlikleriyle çeşitli kollardan ilerledi. Müstahkem mevkilere yerleşmiş Yunan birlikleri sökülüp atıldı. Düşman askerleri mühimmatını geride bırakarak dağınık bir şekilde kaçmaya başladı.</p>
<p align="justify">Osmanlı ordusu, Avrupalı askerî otoritelerin “Altı ayda geçilemez!” dediği Termofil geçidini 24 saatte geçti. Antik çağda koskoca İran ordusunu 300 Ispartalı bu geçitte durdurmuştu. Osmanlı ordusuna Atina yolu açılınca telâşa kapılan Yunan hükûmeti istifa etti. Yunanistan, Rusya’yı aracı koydu. Rus Çarı II. Nikola telgrafla bizzat padişaha müracaat ederek sulh istedi. 19 Mayıs’ta harekât durduruldu. Böylece büyük kahramanlık destanları yazılan Tesalya Harbi Osmanlıların son zaferiyle bitti. Mamafih neticede padişahın korktuğu gerçekleşti. Osmanlı ordusu gâlip geldiği halde, zaferden istifade etmek şöyle dursun, ağır bir mâlî buhrana düştü; bir daha da belini doğrultamadı. Bu da Sultan Hamid’in sonunu hazırladı. Maaşlarını zamanında alamayan askerlerin hürriyet sloganıyla dağa çıkıp ilân ettirdikleri 1908 Meşrutiyeti ile Yunanistan cesaret bulup Girit’i topraklarına kattığını açıkladı. 1913 Balkan Bozgunu ile Rumeli’deki çoğu vatan toprağı gibi Tesalya ve Girit de resmen Yunanistan’a verildi. Böylece İttihatçılar Osmanlı Devleti’nin mezarcısı oldular.</p>
<p align="justify"><strong>Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanlinin-son-zaferi/">Osmanlı’nın Son Zaferi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanlinin-son-zaferi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
