<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Popüler Kültür | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/populer-kultur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 13:54:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Popüler Kültür | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Popüler Kültürden Kitle Kültürüne: Gündelik Yaşam ve Yaygın Endişe</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/populer-kulturden-kitle-kulturune-gundelik-yasam-ve-yaygin-endise/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/populer-kulturden-kitle-kulturune-gundelik-yasam-ve-yaygin-endise/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 16:17:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[kültür endüstrisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitle Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26046</guid>

					<description><![CDATA[<p>Güncel ÖNKAL&#8221; Bilinç-oluşturan kültür, kapitalizm güdümünde bilinci-o- luşturulan kültüre dönüşmüştür. Tepeden tırnağa tüm top­lumsal örgütlenme modellerinde çeşitlendirilen tüketim he­deflerinin çelişkileri arasında sıkışmış birey-kültür-toplum üçgenindeki gerilim gündelik yaşamda kendisini hissettirir. Bu nedenle gündelik hayatın sosyolojisinde gündelik kültüre yönelik çalışmalar bir yanıyla çok kolay gözlemlenebilir ola­nı, sıradanlığı, yaygın tekrarlanabilir ve basit olanı, herkesçe aşina olanı ifade edecek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/populer-kulturden-kitle-kulturune-gundelik-yasam-ve-yaygin-endise/">Popüler Kültürden Kitle Kültürüne: Gündelik Yaşam ve Yaygın Endişe</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-8035 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tech15_1-672x372-300x166.jpg" alt="" width="408" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tech15_1-672x372-300x166.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tech15_1-672x372-600x332.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/tech15_1-672x372.jpg 672w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></p>
<p>Güncel ÖNKAL&#8221;</p>
<p><em>Bilinç-oluşturan</em> kültür, kapitalizm güdümünde <em>bilinci-o- luşturulan</em> kültüre dönüşmüştür. Tepeden tırnağa tüm top­lumsal örgütlenme modellerinde çeşitlendirilen tüketim he­deflerinin çelişkileri arasında sıkışmış birey-kültür-toplum üçgenindeki gerilim gündelik yaşamda kendisini hissettirir. Bu nedenle gündelik hayatın sosyolojisinde gündelik kültüre yönelik çalışmalar bir yanıyla çok kolay gözlemlenebilir ola­nı, sıradanlığı, yaygın tekrarlanabilir ve basit olanı, herkesçe aşina olanı ifade edecek kadar apaçıktır; diğer yandan, görü­nenin ardında yafanı simgeleştirmesi, düşündürmesi ve top­lumsal uyumun/uzlaşmanın ölçülebilir alanım ifade etmesi bakımındansa eleştirel düzleme haizdir. Featherstone, bu nedenle, beşerî bilimlerin gündelik hayat alanındaki çalışma­larının nihayete erişemeyeceğini, &#8220;muğlak kalmaya mahkûm olduğu&#8221;nu ifade eder (akt. Bennett, 2013:11). Ona göre sosyo­lojinin en zor tanımlanabilir kavramlarından birisi gündelik hayat kültürü ve kültürsüzleşmenin içerisinde yaşanılanın toplumsal tahayyülüdür.</p>
<p>Gündelik hayatın incelenmesinin ve beşerî bilimlerde nesne kılınmasının yöntemsel analizi bakımından bireysel olanla toplumsal olanın kesişimini <em>popülizm</em> ifadesinde buluruz. Popülizmi incelemek onun temel felsefesinin dayanağı olan &#8220;tüketim kültürü&#8221;nü incelemek demektir. Bu bakışla kültür ve yapı arasındaki ilişkinin dönüşerek ve tüketim ol­gusuna indirgenerek artık günümüzde fail-eylem alanı-an- lam alanı başlıkları altında gündelik yaşam içerisinde karşı­lıklı etkileşim içerisinde ürün verdiğini gözlemleyebiliriz.</p>
<p>Tüm bu dönüşüm ve değişim içerisinde toplumsal ak­tör olarak kültürün taşıyıcısı bireyin incelenmesi kuşkusuz &#8220;olan&#8217;ı tasvir etmesi bakımından sosyoloji tarafından doğ­rudan eleştiriye tabi tutulamaz. Toplumbilim felsefesi bağ­lamında hareket edersek, ondan biraz nasiplenen sosyolojik tahlillere doğru ilerlersek şunu görürüz: İnsanın dünü-bu- günü ve geleceği arasında varoluşsal bir yarılma vardır. Bu yarılma gerek kültürde gerek toplumsal yapıda gerekse de bireysel anlam dairesinde vuku bulur. Gündelik yaşamın <em>praksisi</em> tüketimin kültür nesnesi kılındığı ve bu durumdan hoşnut olunan popülizm içerisinde kendi kuramım bulma­ya çalışmaktadır. Artık ne birey toplumu umursamakta ne de toplumsallık bireyi kucaklayıp ileriye taşımaktadır. Birey ve toplum yeni maddi kültürün zıt kutupları olarak gün­delik hayatta birbirlerini iterler. Birey toplumsallık adına olanları olumsuzlamak için mekânsal dönüşümlere gider. Toplumsallık bireyleri kucaklamak adına tüketim kıskacın­da ekonomik sistem ile özdeşleşir. Ancak ne birey ne toplum ortak bir kültürün parçaları, diyalektik sahipleri olamazlar. Gündelik yaşam kültürünün sözde kültür öğeleri etrafında­ki geçici birliktelikler, bir araya gelişler söz konusudur. Bu &#8221;Öbekleşme&#8221; durumu sınıfsallığı, toplumsal tabakalaşmayı literatürden silecek kadar acımazsızdır çünkü neokapitalist/ neoliberal söylemin güdümünde önüne gelen her şeyi yozlaş­tırmakta ve yok etmektedir.</p>
<p>Kültürün doğrudan sosyal gerçekliğe karşılık geldiğini söyleyemeyiz ancak kültür uzun yıllar boyunca toplumsal olanın analizi için bir ölçü olarak kullanılmıştır. Burada kül­türün toplumsal sistemde sosyal dünya ile ilgili olanı kurma görevini yerine getiren bir sistem olduğu ön kabulü yatmak­ladır. Bu kabule göre insan düşünebilen bir canlıdır ve bilin­cinde varlığı, doğayı, kendisini, başkasını hem tanımlayabilir hem de yapmış olduğu tanımlara uydurabilir. İnsanın bu va- roluşsal boyutuna filozoflar &#8220;öznelliği&#8221; derler. İnsan sadece öznelliğini kurmak bakımından kültürel bir varlık değildir; aynı zamanda başkaları tarafından kurgulanmış kültürel sistemleri, bu sistemlerin içerisinde yer alan unsurları da ta- rihselliği bakımından bilebilir. O halde kültür sadece insanın kendi kendine ürettiği bir anlam değil, ifade ettiği, işaret ettiği ve kurgusunun tarihselliği ile kendisini geçmişten günümüze açan bir semboller bütünüdür (Işık, 2013:155). Kültürel çalış­malar yapan sosyal bilimciler bu tanımdan hareketle kültü­rün geniş anlamda her türlü sosyal öğrenmeyi ifade eden et­kinliği içerisine aldığım söyler ve bilimsel faaliyetin kültürel bir söylem olarak kavramsallaşması gerektiğini ileri sürerler (Işık, 2013:161).</p>
<p>Bu çalışmada popüler kültürü anlamak çatısı altında, kit­le kültürü anlayışlarının modern sonrası dönemde gündelik yaşamımızı nasıl dönüştürdüğünü, kitlesel gündelik yaşam kültürünün tekil varolanı bireysel tüketim kültürünün yay­gın popülizm endişesini sosyolojik &#8220;olan&#8221;la felsefi &#8220;olması gereken&#8221; arasINda inceleyeceğiz. Bu anlamda anılan kavram- sallaştırmalara ilişkin soruşturma dayanacağı eleştirel pers­pektifin doğal bir sonucu olarak kötümser bir tablo çizilecek­tir. Kötümserlik insanlığın geleceğe ilişkin umudunun azal­dığı her dönemde kendisine yer bulur. Kötümserlik distopya yazınım ortaya çıkarmıştır. Kötümserlik insanın çareleri dü­şünmesi demektir. Kötümserlik gerçekçiliktir ve psikologla­rın iddia ettiği gibi bir depresyon belirtisi değil beşerî kaygı­ların varoluşsal dışavurumudur. Dahası insanın kültür tarihi pek de iyimser örneklerle dolu değildir aslında. Bu bağlamda gündelik hayatın popülist yansımaları kötümserliklerle beze­lidir ve bir o kadar da geleceğe duyulan umudun toplumsal eylem alanıdır.</p>
<p><strong>Gündelik Yaşam Sosyolojisi Açısından Kültürü Anlamak</strong></p>
<p>Sosyolojinin doğuşunda yer alan nesnelci ve pozitivist te­melli bakış açısı sosyal hayatın konu edilmesine ket vurarak bu alanı daha çok antropolojik kaygılan olan araştırmacıla­ra emanet etmiştir. &#8220;Dolayısıyla ana akım sosyoloji gündelik hayat fenomenlerinin yalnızca önceden tanımlanmış açık ve belirgin (bilimsel) biçimsel kategoriler açısından incelenebi­leceğini varsaymaktan öteye geçmediler&#8221; (Esgin ve Çeğin, 2018:15). Böylece sosyolojik araştırmalar bağlamında günde­lik hayat, insanın toplumsallaşma deneyiminin bir tezahürü olarak ideolojik okumalara ancak 20. yüzyılın ikinci yarısın­da kavuşabildi. Ontolojik temelleri bakımından düşündüğü­müzde, gündelik hayat alanı, insanların hem ortak ve uyum­lu davranışlarını hem de buna aykırı biçimde farklılaşma ve ayrışmalarının tezahürlerini barındırır. Gündelik hayatta top­lumsal ilişkinin öznesi olan insanın hem kendisi hem de diğer öznelerle olan ilişkisi bakımından kurulu bir alanı <em>(öznelerara- sdık)</em> ortaya koyması söz konusudur.</p>
<p>&#8230;[G]ündelik hayatın belirsizliğine ve konu hakkındaki fikir birliğine ilişkin tartışmalarda disiplin içinde belir­ginleşen bazı temel ilkelerden bahsetmek mümkündür. Bu ilkelerden birincisi, gündelik hayatın her gün yinele­nen alışkanlık haline gelmiş rutin eylemlerden, hafife alı­nan deneyimlerden, inanç ve uygulamalardan meydana gelen sıradan bir dünya olduğudur (Featherstone, 1997; Sztompka, 2008). İkincisi, gündelik hayatın bir yeniden üretim alanı olmasına dönüktür. Bu yeniden üretim ala­nında diğer dünyaları ayakta tutan temel aktiviteler, bü­yük ölçüde kadINlar tarafından sürekli olarak yeniden üretilir. Üçüncüsü, gündelik hayatta tecrübelerin, günde­lik etkinliklerin gerçekleştirilmesinde düşünümsellikten uzak bir boyut vardır. Bireyler gündelik rutin eylemlerini gerçekleştirirken genellikle bu eylemleri üzerine düşünme gereği duymazlar. Dördüncüsü, gündelik hayatta spon­tane ortak faaliyetler dışındaki birlikte olma duygusunu somutlaştıran bir şekilde bireysel olmayana vurgu söz konusudur. Beşincisi ise, gündelik hayattaki bilginin hete­rojenliğini gündeme getirir (Featherstone, 1997: 55-56). Bu ilkeler gündelik havalın dinamikliğine vurgu yaparken, alanın incelenmesi görevini üstlenen sosyolojinin de gün­delik etkileşimlerin doğası, biçimi ve niteliğini inceleme konusunda yeterli araçlara sahip olması gerektiğine gön­dermede bulunur (Esgin ve Çeğin, 2018:31).</p>
<p>Gündelik hayat <em>verili olan</em> değil <em>kurulu olanın,</em> inşa edil­miş kültürel bir varolanın adıdır. Bu adlandırma gündelik hayatın sosyolojisinin doğrudan gözlemle değil, gözlemin ardında yatan -diğer deyişle sosyolojik fenomenal- alanın inşasında rol oynayan etmenlere kadar geri gitmesi gereğini de ileri sürer. Kuramsal açıdan baktığımızda Schutz, Berger ve Luckmann, Goffman, Garfinkel, Gardiner, Lefebvre, De Certeau, Simmel, Habermas, Foucault, Bourdieu ve daha ni­cesi isimlerde, deneyimlenen bir alan olması bakımından gün­delik yaşam sosyolojisini ele aldıkları kadar gündelik yaşam kültürünün kurgusunda yer alan unsurları da inceledikleri­ni görürüz. Dahası yukarıda bahsedilen beş ilke bir yanıyla gündelik hayatı tanımlarken diğer yandan ona yönelim gös­teren kuramların da yöntemini ister istemez belirlemektedir. Ancak kanımca asıl tehlike de burada yatmaktadır. Gündelik hayatın sıradan ama olağanüstü çeşitlilikte, üretken fakat düşünümsellikten uzak, oldukça bireysel ancak bir o kadar da bireysellikten uzak ve ortak, heterojen katmanlı yapısına hapsedilecek bir kültür anlayışı popüler olan ve ondan doğan her türlü kitlesel dışavurumu incelemekte tekil durumların yüceleştirilmek, kitlesel olanı idealleştirmek tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir.</p>
<p>Kitlesellik, kitleselleşme ve öbekleşme niteliklerine doğ­ru dönüşüm gösteren toplumsal tarih içinde bulunduğu gerçekliği üretimin görüngüleri gölgesinde izlediğinden ka­pitalizmin periferisinde hareket etmektedir. Bu nedenle de kültürün insan için etkin değil artık edilgin bir öğe olarak kendi özgül koşullarında değerlendirilmesi gerekecektir. Bu türden bu değerlendirme ta lebi aslında çok da yeni değildir. Postmodernizmin ne olduğunun sorgulandığı bütün çalışma­larda bu türden bir inşanın varlığının altı çizilmektedir. Öyle ki postmodernizmin popüler kültürün özellikle kapitalist Battal toplumlarda gelişmiş olduğu bir form olduğunu ifade eden görüşlerden, yeni bir duyuş/düşünüş/farkındalık ve kültürel duruş olduğuna kadar düşüncelerde benzer yaklaşımları te­melde görürüz. Öyle ya da böyle bu türden dönüşümsel ve yeni çağı niteleyen tüm kültürel-düşünsel belirlemelerde or­tak bir nokta vardır: <em>Bir önceki durumu aşmak!</em> Postmodernizm düşüncesi de en azından modern kültür dünyasının yarattığı elitizmi aşmak ve müzelerden akademiye, mimari seçkincilikten, gündelik yaşama, edebiyattaki famonlaşmadan eğitim diline kadar böylesine bir aşma faaliyetine umut bağlamıştır (Storey, 2011:204).</p>
<p>Kitle kültürünün bir yığın kültürü olarak modern, elitist ve yüksek kültürün karşısına kategorik olarak konulmasının dünyayı, toplumları, bireyleri, toplumların da­yandığı siyasal rejimleri ve kültür politikalarını daha demok­ratikleştirdiğini söylemek temelsiz ve üzerine az düşünülmüş bir belirleme olacaktır. Bunun yerine, bugünden geçmişe doğru bakıldığında görünen toplumsal gerçeklik daha çok <em>ayrışmanın</em> (farklılaşmanın değil), <em>kutuplaşmanın</em> yaşandığı bir düzensizlik düzenidir. Bu düzensizlikte din gibi, Marksizm gibi, bilimsel ilerleme ve devrim gibi &#8220;metaanlatılar&#8221; öncelik­le -Lyotard&#8217;ın deyişiyle- bir olumsuzlamayla kenara atılırken diğer taraftan yaşanan boşluğu &#8220;hiperrealite&#8221;nin imajlara da­yalı ve Baudrillard&#8217;m &#8220;simülasyon&#8221; olarak adlandırdığı sem­patik- teknolojik yeniden üretim nesnecikleri doldurmuştur (Featherstone, 2007:3-6). &#8220;Represantasyon kültürü&#8221;, kültürel bir üretim olmaktan çok tüketimi çeşitlendiren ve çoğaltarak farklılaştıran, böylelikle de yeniden tüketimi sonsuz dairede destekleyen neoliberal kapitalist dürtünün lokomotifi konumundadır. Kullanıcı dostu kültür aslında tüketici dostu kül­tür demektir. Kültürün tüketimi salt satın alma davranışı ile olmaz ve her türlü paylaşım ve dolaşıma sokma eylemi de kültürün popülist düzenini kitlesel düzleme taşımak bakı­mından işe yarar. Bu bağlamda nostalji bile eskiyi yeniden dolaşıma sokarak parlatmaktır; yoksa eskinin &#8220;değeri&#8221; ile kimse ilgilenmez. Ne var ki postmodern teoriler metodolo­jik çabaları ve modern açıklama modellerinin çağdaş sorun­lara uygulanması yolundaki çabayı oldukça beslemiştir. Bu nedenle teorilere meydan okuyan ve kendisi de bu anlamda anlatı olan postmodern kültür anlayışı olup bitenlerin karşı­sında ya da sonunu müjdeleyen alaycı duruşuyla kendi araç­larım yaratmak istemiştir. Kültür onun araçlarından en başta gelenidir. Kültür teorisi ve kitle kültürü kuramı hesaba katıl­maksızın salt postmodern tartışmaların içinde kalarak bura­daki tartışmaların toplumun sorunlarıyla ilgilendiği yanılsa­masından çıkamayız. Bu amaçla toplumsallıktan kitleselliğe kültür yoluyla nasıl geçildiğini irdelemeliyiz.</p>
<p><strong>Toplumsallıktan Kitleselliğe Kültür ve Kültürler</strong></p>
<p>Kitle kültürünün en önemli ayırt edici özelliği kendisin­den önceki bütün popüler kültür oluşumlarını yutmuş olma­sı ve hiçbirinin doğrudan izlerini taşımadığı gibi, kendisinin itici gücü olan tüketici bireyin de özelliklerini de sahiplenme- mesidir (Ahıska, 1989). Tüketicisi belli olmayan, yarattığı un­surlarla ve ürünlerle yönü, hedefi, gelenek ve geleceği oluş­mayan böylesine bir yapıya kültür denilmesi de eleştirinin bir başka odağıdır. Kitle kültürü bu bağlamda yarattığı bi­reysel hapsolunmuş tüketim odaklarında yeri ve zamanı kul­lanıcısına bağımlı, pasif ve sessiz, öznesi muğlak, zaman ve mekândan münezzeh, kültürel <em>aurasını</em> yitirmiş imajlar geçi­dinde vuku bulmaktadır. Kitle kültürünün -Wordsworth&#8217;ün deyimiyle- &#8220;yarattığı vahşi sersemlik&#8221; popülizm ile açıklana­bilecek kadar masum değildir: &#8220;Ortaya çıkan ucube, sınıflar üstü bir çekiciliğe sahip. Herkesi kendi koşullarından uzak­laştıracak, hayata katlanmayı mümkün kılacak bir kaçış im­kânı. Buna sakaletin cazibesi de demek mümkün. En cezbedi- ci unsur, yaygınlık&#8221; (Ahıska, 1989:14). Buradaki yaygınlığın bir olumsuzluğu, &#8220;yaygın endişe&#8221;yi beraberinde getirmekte olduğunu bu çalışmanın üçüncü ekseni olarak sonuç ve de­ğerlendirme kısmında tartışacağım.</p>
<p>Popülizmi yeni paradigması içerisinde konumlandırma- ya çalışanlar henüz çalışmalarını derinleştirmeden kültürel olanın çoğul hallerinin yarattığı kitlesel kültür fenomeni ve bundan doğan &#8220;kültürler&#8221;i konumlandırmak zorluğu 19801er sonrası toplum kuramlarının başlıca odağını oluşturacaktı. Bu yıllar sonrası yapılan çalışmaların en büyük ayıbı klasik ola­nı aşmak adına oradaki ayrımları unutmasıdır. Kavramların terimlerle yer değiştirmesi kaçınılmaz bir aşırı-yorum yükü­nü sosyal bilimlerin omzuna yüklemiştir. Örneğin popüler olan ve popülizm kavramlarına bakalım. Bu kavramların ilk kullanımını Aristoteles&#8217;e kadar geri götürebiliyoruz. Öyle ki Aristoteles <em>Politika</em> adlı eserinde tiyatroya gelen seyirci sınıfın­dan bahseder ve tiyatroyu izleyenlerin toplum gibi ikiye ayrılabileceğini söyler. Ona göre, çalışanlar ile yönetenler müziği, tiyatroyu, kısacası sanatı farklı biçimlerde, zorunluluk ve ya­rarlarım gözeterek izler, dinler ve beğenir. Aristoteles&#8217;e göre &#8220;boş zaman&#8221; ı nasıl geçireceğini bilmek bir bilgi, eğitim ve er­dem meselesidir. Aristoteles&#8217;e göre kültürün eğitimi fayda ve zorunluluk ilişkisi içerisinde değil eğitimi verilmesi gereken karaktere yönelik bir kazanımdır (Aristoteles,1975:235-245). Böylece Aristoteles en baştan popülerleştirilenin insan ka­rakterinin erdeme dayalı amaçlarına değil fayda ve kazanım araçlarına yönelik olduğunu ifade etmektedir. O halde popü­ler olan araçsal olandır, faydaya dayalı olandır, kişilerin ça­lışma yaşamlarına göre düzenlenmiş olan ya da gündelik ya­şam alışkanlıklarına uygun olarak yöneldiklerinden oluşur.</p>
<p>Folklorik olan popüler olan değildir. Folklorik olan kendi içerisinde direşken, eleştirel kimi öğeler ve hiciv faktörünü barındırırken popülerleşen giderek hafifler. Löwenthal hem gelişkin kültür ürünlerinin popülerleştirilip yaygınlaştırılma­sı yoluyla hem de özel popüler ürünler yaratılması biçiminde ikili bir doğrultuda bu hafifleyerek çoğalmanın varolduğunu Montaigne&#8217;den hareketle belirtir. Bu ikili içerisinde folklorik olana yönelenlerin yüksek sanata yeteneği olmadığı için o merhaleye varamayacağı kabulü de vardır. Dolayısıyla po­püler olan herkes için kültürü ve kültürel olanı yaygınlaştır­mış ve demokratikleşmiş olmaz; tersine elit bir sınıfı da yarat­maktadır (Löwenthal, 2017). Bu noktada benimseyebileceği­miz bir tanımı inceleyelim:</p>
<p>Popüler kültür gündelik yaşamın kültürüdür. Dar anla­mıyla, emeğin gündelik olarak yeniden üretilmesinin bir girdisi olarak eğlenceyi içerir. Geniş anlamıyla, belirli bir yaşam tarzının ideolojik olarak yeniden üretilmesinin ön­koşullarını sağlar (Batmaz&#8217;dan akt. Oktay, 1995:20).</p>
<p>O halde tanımı gereği popüler kültürün gündelik yaşama dayalı olduğunu ve yeniden üretimle bir eğlence kültürü ola­rak da anılabileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak önemli olanı buradan belli türde oluşturulmuş bir yaşam tar­zının çıkarımlanacağı ve bunun üretiminin de ideolojik önko­şullarının popüler kültüre dayandığını öğrenmiş bulunuyo­ruz. Popüler kültür biçim olarak folk kültürünün basit, ano­nim ve değer yargılarıyla donanmış geleneksel yapısından farklı olarak aktaranında müellifini (yaratıcısını) imza/marka olarak taşıyan, aktarımı geleneksel değil alternatif ve teknolo­ji destekli iletim kanallarında ücretli olarak sunulan bir kültü­rün adı olarak karşımıza çıkmaktadır (Oktay, 1995:21).</p>
<p>20.yüzyılın ilk yıllarından itibaren gündelik hayat kül­türü ve popüler kültür kuramsallaştırmalarının kitle kültü­rü başlığı altında bireyi aktif değil bir fail olarak kavramsal- taştırmasına yönelik çalışmalar başlamıştır. Yerel ve küresel arasındaki gerilim de bu çalışmalarda özellikle kimlik sorun* sah bakımından çeşitli  açılımlar içerir. Burada çalışmamızın odağı bakımından konuyu &#8220;giydirilmiş kimlik&#8221; veya &#8220;butik kimlik&#8221; olarak andan deney imsel kültürel kimlik ile sınırlandıracağım. Deneyimin gündelik hayatta bireyin hemen he­men tüm epistemolojik çabasını indirgediği paylaşılan bilgi ağı olarak belirlenmesi söz konusudur. Özellikle bu yüzyılın toplumsallaşmasının kitlesel olarak kent yığınlarında ger­çekleştiğini gözlemlediğimizden, şehir mekânlarının geçici çok-etnisiteli, çok-kültürlü yapısında gittikçe daha fazla par­çalanmış bir araya gelişlere tanıklık ederiz. Bu gözlemimize bir belirleme daha eşlik edecektir: Geç modernite bağlanımda bir araya gelen bireyler toplumun farklı kesim, sınıf ve ya­pılarında gezinerek bir tabakasız tabakalaşma örneği verir­ler. Geç kapitalizmin medya ve kültür unsurlarının artık bir endüstri yaygınlığı, büyüklüğü ve odağında yayılımına eşlik eden bu deneyimsel alan yanılsamanın da evidir. Eleştirel kitle kültürü kuramları bağlamında bakarsak &#8220;doğal bir dü­zenmiş gibi gözüken&#8221; bu deneyimsel alan &#8220;şeyler&#8217;le kurulu hegemonik alanında meta piyasası düzenini bize toplumsal ilişki olarak dayatmaktadır (Bennett, 2013:27). Toplum içeri­sinde var olan sınıf, cinsiyet, ırk, beceri, yaş ve benzerle iliş­kiler gibi tabakalaştırıcı sistemler bu nedenle gündelik kül­türün egemen tüketim ideolojisi içerisinde parçalanarak alt metinlerde sunulmaktadır. &#8220;Çizgi Dışı Çoğulluklar&#8221; olarak De Certeau tarafından kavramsallaştırılan sıradan bireyler artık küçük gruplar değil, ama çizgidışında kalan kitlelerdir; çizgidışılık, kültür üretmeyenlerin kültürel bir etkinliğidir ve bu etkinlik imzalı değildir&#8221; şeklinde tanımlanmaktadır (De Certeau, 2008:51). İşte bu durumda anılan tüm ana tabakalar giydirilmiş ilinek kimlikler olarak değişken, akışkan ve yay­gınlıkla kanıksanmış kılınmaktadır.</p>
<p>Toplumsallıktan kitleselliğe geçişle çoğullaşan, farklıla­şan ve deneyimsel alana indirgenen kültür, yeni adıyla kül­türler olarak kitle iletişim araçlarıyla meşrulaştırılır; standart­laştırılır ve dahası tüketim için talep edilebilir hale getirilirler. Kapitalizmin sistem mantığı böylelikle popülizmde değil as­lında kitlesel kültürler deyiminde daha somut biçimde orta­ya çıkmaktadır. Sistem işlerken bireyler beşeri özelliklerini yitirmektedirler, sistemin çarkları kültürü örselerken kitleyi oluşturan faillerini ideolojik olarak da tüketir ve olumlayıcı kılar. Stevenson&#8217;ın deyimiyle, değişim değerini fetişleştiren, kültürel öğelere sunumunun bilet fiyatıyla kalite biçen kitle­lerin &#8220;aynı şeyi tekrar isteyen arzuyu da üretmesi&#8221; sağlanır (Stevenson, 2008:34).</p>
<p>Toplumsallıktan kitleselliğe popüler kültürün evreleri veya radikalleşmesi olarak tanımlayabileceğimiz bu dönü­şüm sürecinde kültürde yozlaşma söz konusudur. Bu yoz­laşma içten ve dıştan gerçekleşmektedir, içten yozlaşmayı belki de bu adı vermese de en iyi tanımlayan Bottomore&#8217;un Frankfurt Okulunun eleştirisini teyit edercesine ifade ettiği üzere &#8220;kültürün bir karşı kültür hareketini asimile etmiş ol­ması ve kendisini endüstrinin gücüne bırakmış olmasıdır (Bottomore, 2013). Dıştan yozlaşma ise kültürün gündelik ya­şama çokça bağlanması, onun deneyim alanına indirgenmesi ve dışarıdan gelen kültür dışı unsurların kültüre araç kılın­ması anlamındadır. Bu noktada aslında kültürün dış dün­yayla bağı kopmuştur. Bu eleştiriyi de Habermas&#8217;ın &#8220;yaşam dünyasının sömürgeleştirilmesi&#8221; belirlemesi ile karşılayabili­riz. Habermas&#8217;a göre bireylerin eleştirel düşünce ve kolektif eylem kapasiteleri bir daha geri dönülemeyecek biçimde or­tadan kalkmıştır. Bu ikincil doğasında insan yaşam dünyasın­dan kopar <em>(de-coupling).</em> Yaşamlarından kopuk biçimde gün­delik yaşamlarına devam eden bireyler bu anlamda yaşam dünyalarını kendi içinden şekillendiremezler; verili olanla yetinirler, böylece sonuçta &#8220;&#8230;aldanma ve nesnel bir yanlış bilinç karakteri kazanırlar&#8221; (Habermas, 1987:187).</p>
<p><strong>Yaygın Endişe ve Kültür</strong></p>
<p>Kültür kuramı sosyoloji tarihi içerisinde öncelikle top­lumsallığın arketipi ve kategorileştirilmesi bağlamında ken­disine bel bağlanan sonrasında sosyologların kendisinden kurtulmak istedikleri en sonunda da postmodern tartışmalar içerisinde disiplinlerarası anlayışla çekirdeği dağıtılmış, yö­rüngesi esnek ve belirsiz bir anlama aracına dönüştürülmüş­tür. Bu haliyle kültür kuramının mevcut bir kültürel duru­mu olgusallaştırması veya onu anlamak için bir perspektifi sahiplenmesi için yine kendi köklerine geri dönerek özellikle ontolojisini yeniden kazanması gerekecektir. Fakat kültürün ontolojisini oluşturan &#8220;beşer&#8221; bu durumda kayıptır. Beşerî ilişkilerin toplamının insanın &#8220;beşerî bilimsel&#8221; durumunu ifade edemeyeceği çok açıktır. Çoğunluğun iktidarının ve egemenlik söyleminin, insan doğasından kontrolsüzce ey­lem alanına taşan antagonistik karakterlerin, değer çoğulcu­luğunun, tüketim ilişkisi içerisinde tanımlanan bir biyolojik yaşamın kültür fenomenine göndermede bulunduğunu baş­tan kabul etmememiz gerekir. Eleştirinin ve olumsuzlamanın yol açabileceği diyalektik çalışma tarzının dayanağı ise olanı söylemekle yetinen bir kültür sosyolojisi değil, olması gere­keni hep hatırlatmakla mükellef bir kültür felsefesi ve ondan hareketle sahaya inen bir toplum felsefesi olabilir. Böylelikle radikal postmodernist ve aşırı popülist açıklamalarla kitleyi toplum sanan, kitlesel olanı kültürel sayan, kitlesel beklentiyi insanlığın beklenti ve umutlarıyla eş tutan vahşi açlıktaki an­layıştan kurtulabileceğimizi öngörebiliriz.</p>
<p>Kültür, popüler kültür, kitle kültürü, kültür endüstrisi gibi kavramsal geçişlerin aslında kendisinde bir &#8220;muğlaklık&#8221; içermediği ancak bir iç-içelik, bağlantısallık ve süreklilik gös­terdiğini varsayabilmemiz için popüler kültür kavramının da­raltılması da bir başka öneri olarak sunulabilir. Kültürün na­sıl ki maddi ve maddi olmayan unsurlarından bahsediyor ve bugün tüketime yönelik olanların maddi olanlarla kalmadığı tespitini yaparak yozlaşmayı tanımlıyorsak, kitle kültürünün de burada bir değişimin adı olması bakımından önceki kültü­rel tahakküm ilişkilerinin farklı araçlarla yapılmasına karşılık geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Toynbee&#8217;nin post- modern çağı ifade eden bu geçiş dönemi dramatik bir değişimi ve total görecelik çağını ifade etmekteydi (Best ve Kellner, 2011:20). Aydınlanmanın ethosunun çöküşü anlamına gelen bıı durumda daha açık ifadeyle, kültür tarih boyunca araç kılınmıştır ve araçsallığının boyutları vardır. Araçsallaşma kültür söz konusu olduğunda yaşam dünyasına yüzüne dön­mek demektir ve bu nedenle de gündelik hayatı kendisine ontolojik zemin kılar. Kültür doğası gereği insancıldır ancak insanın karşısında insanı araç kılması hiç bu kadar yaygın ve acımasız olmamıştır.</p>
<p>Popüler kültür kavramındaki popülerlik &#8220;halka yönelik&#8221; ya da &#8220;halkçı olmak&#8221; gibi naiv anlamlarının ötesinde kişinin kendi yarar ve amaçları için kültürü gündelik hayat çerçeve­sinde boş zaman ve tüketim alışkanlıkları çerçevesinde &#8220;nasıl yaşanır?&#8221;, &#8220;nasıl modaya uygun giyinilir&#8221;, &#8220;nasıl varolmaksı­nız&#8221; sorularına yanıt arayan tüm unsurlarıyla doldurması de­mektir. Lefebvre&#8217;in de kötümser okumasıyla bireyleri yaşam dünyalarında faillik yetilerini yanlış temsillerle doldurmakta oldukları noktasında uyarır. Bireylerin eleştiri mekanizmaları gasp edilmiştir (Lefebvre, 2007).</p>
<p>Yaygın endişe tam da bu noktada ortaya çıkan bir sonuç niteliğindedir. Özellikle 19801er sonrasında dünya toplumlarının en kargaşalı ve siyası olarak sistemik halde bozuluşa uğradığı bir döneme girdik. Bu kargaşanın &#8220;bırakınız dağı­nık kalsın&#8221; denilecek türden kalıcı olmasını isteyen politik duruşa bugün &#8220;post-truth&#8221; denilmektedir. Ancak çalışmamız kapsamında neoliberal kitle kültürünün miras bıraktığı yay­gın endişeye dönersek bu durum aslında bir yanıyla pratik sorunların kapsamlı toplumsal teorilerin olmayışından kaynaklandığını kanıtlar niteliktedir. Kapitalizmin her alanda kurucu unsur olarak ele alınması, başka deyişle kapitalizmi kültür kılma girişimleri toplumların birçoğunda eleştirel du­yargaları devre dışı bıraktı. Bunun yerine dünyanın sorunla­rını kendi omuzlarına yükleyen bir entelektüel sınıfla başbaşa kalındı. Halkın popüler dertleri siyasal dertleri içermedi. Apolitik ancak ekonomik bir toplum modelinde ekonomi halkçı değil ama günübirlik popülist göstergelerle okundu. Özellikle teori-kültür-politika arasındaki çatışan modelleri incelediği alt bölümünde Best ve Kellner, dönemin en büyük sorununun toplum çalışmalarının teorisiz kaldığı için kültü­rel gerçekliğe &#8220;anlam verememek&#8221; olduğunu söylerler (Best ve Kellner, 2011:354). Yine onların tespitiyle söylersek, teori ve politikadaki &#8220;postmodern taşkınlık&#8221; entelektüelleri açısın­dan postmodern akıl çeldirici yeni kültürel sermaye kaynak­larının gitgide marjinalleşmesi ile yerini girişimlerin umut­suzluğuna bırakmıştır (Best ve Kellner, 2011:354).</p>
<p>Demek ki umutsuzluk ve buna bağlı endişenin sosyal bilimlerdeki tezahürü postmodern girişimlerin toplumsal karşılığım eleştirel teoride bulamamak, toplumsal sorunların politik düzlemdeki yansımalarına söylemde haklılaştırılmış biçimde yer verememek, teknolojik-kültürel ve politik otori­telerin tek elde toplanmasına karşı koyamamak, uzmanlık fe­tişizminin sadece zevk için kültürü nesneleştirmesinin özgür­lük olmadığını haykıramamakla oldukça bağlantılıdır. Asıl bireyler arası yaygınlığı ve toplumsal boyutu bakımından en­dişe durumuna baktığımızda II. Dünya Savaşı sonrasındaki entelektüel çökkünlüğün benzer izlerini yine bulabiliriz. Öyle ki, II. Dünya Savaşı sonrasında gerek Avrupa kıtasının gerek beşeri coğrafyanın tüm unsurlarının insan olmaya duydukları saygı, sevgi ve değer atfının çöktüğünü görürüz. 20. yüzyılın ikinci yansı insanoğlunun kötücül doğasım tamir ve gözden geçirme faaliyeti ile geçecektir (Mülhem, 2000:3). Auschwitz&#8217;i düşünmek, sona dair felsefeleri, sonun ertesinde bir umudun kalmadığım, liberalizm taraftarlarının savunduğu özgürlü­ğün kaderimizi olup olamayacağına dair bir endişe demektir.</p>
<p>Gündelik hayatının sınırlı ve fenomenal gündemindeki toplum üyesi bireyin endişesini düşündüğümüzde karam­sarlığın yaygınlığını daha somu t biçimde görürüz. Gündelik hayatın estetize edilmesi sembolik hiyerarşinin deneyimsel alanımızda yeniden düzenlenmesi anlamını taşır. Böylece bir yandan olup-bitenle yetinen ve ardındakini düşünmeyerek &#8220;eğlence kültürü&#8221;ne odaklanan kitlesel tüketim içerisinde popüler ve medyatik kültür, diğer yandan daha önce dene- yimlenmemiş olanı alışkanlıklarına taşıyan hibrid perfor­mans kültürü, üçüncü olarak da tüm bunların yeni mekan- sallıklar gerektirdiğini söyleyen yeni kent kültürü karşımıza çıkar (Featherstone, 2007:64-67). Bu üçlü yapı kendisini 20001i yılların başına kadar aşama aşama ve farklı araçlarla açacak­tır. Niş medya, turizm kültürü, rock müzik, TV yayıncılığı, internet kültürü, çevreci komünler, ağ toplumu tartışmaları bunlara örnek olarak verilebilir.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Liberal endüstriyel toplumlarda bir ürün olarak karşı­mıza çıkan kültür endüstrisinin yine bu toplumlarda olduk­ça etkin biçimde işlediğini kitle iletişim araçlarıyla birlikte sanal dağıtımda kendisine yer bulduğunu görüyoruz. Kitle kültürü toplumları ve onları oluşturan bireyleri eşitleme- miştir. Popülist akımlar herkesi hesaba katarak ilerlememiş­tir. Yaygınlık kazandırılmak istenen dağıtıma çıkarılmıştır (Adomo, 2005).</p>
<p>Tüm akademik hayatını toplumsal gerçekliğin kavran­ması sorununa adamış olan Pitirim A. Sorokin, geleceğin kültürünü belirlemenin en önemli dinamiğinin insanın kül­tür tarihinin merkezini yitirmesinin ardından kültür olgusu­nun hareket ve yayılımını etkileyecek &#8220;tohum&#8221;larının birer &#8220;kültür gücü&#8221; ve &#8220;kültür sistemi evreni&#8221; biçiminde dönüşüp dağılması olduğunu söyler. Ona göre kültür sistemi kendini yayacak bir toplumsallaşma olgusunu da kendisi kuracaktır. Kültürün yayılımını etkileyen &#8220;kültür yaratıcılarının kültü­rel kalabalığın içerisinde merkez(e)koş ve merkez(den)kaç biçiminde yayılmasını, kültürel olmayan öğelerin kültürel olana tamamlanarak, birer hammadde kılınacağı toptan kül­tür hareketinin başlayacağını öngörmekteydi (Sorokin, 1997: 358-359). Sorokin&#8217;in öngörüsünün günümüzde çoktan ger­çekleştiğini ve bizim anlama çabamızın başladığını söyleye­biliriz: Mekân olarak gündelik hayatı, zaman olarak mesaiyi, hammadde olarak doğayı, insanı, yaşamları, sanatı, değerleri ve de her şeyi içine alan, geride bize endişesi kalan bir kül­türün failleriyiz. Kültür, gerek sermayenin iktidarı karşısın­daki acizliğinden, gerekse de vaatleri, dışladıklarına karşı bir aşağılama biçimini almaya başladığından, eleştirdiği güçler tarafından ele geçirilmiştir. Tüketici kültürü, kültürün yoz­laşmasıdır (akt. Bemstein, 2011:29).</p>
<p>Kültür endüstrisi kültürün modernist yorumunda dışla­nanlara kucak açması bakımından sahte bir uzlaşımı da ger­çekleştirir. Bu uzlaşımın varacağı nokta kapitalizm karşısında bir alternatifin olmadığına dair genişlemiş bir mutabakattır. Her ne kadar kitle iletişim araçlarında ve kullanılan teknolo­jilerle çeşitlilik artmış olsa da bu özgürlüğün arttığı anlamına gelmeyecektir (Adomo, 2011:40). Hayat tarzına dayalı olarak imgelerin eşliğinde toplumsal gerçekliğin estetize edilmesi, gerçekte baskı kuranın arzu nesnesi kılınması, olumsuz ola­nın olumlanması gerçekleştirilir:</p>
<p>Kültür endüstrisi kendisine yönelik itirazlarla birlikte, tarafsız biçimde kopyaladığı dünyaya yönelik itirazları da bastırır. İnsan bu yaşama katılmakla dağın arkasında kalmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Sinema ve radyo­ya karşı çıkıp sonsuz güzellikte ve amatör tiyatroda direten taşralılar, siyasal açıdan, kitle kültürünün kendi yandaşlarını götürmekte olduğu noktaya şimdiden ulaşmışlardır. Kitle kültürü, artık baba ideali ya da duyguların egemenliği gibi eski düşleri gerektiğinde ideoloji diye aşağılayıp bir kenara itebilecek kadar güçlenmiştir. Yeni ideolojinin nesnesi dün­yanın olduğu halidir. O, kötü varoluşu olabildiğince ayrıntılı biçimde betimleyip olgular âlemine çıkararak olgu kültünden yararlanır. Böyle bir terfi sonucunda salt varoluş anlamın ve adaletin ikamesine dönüşür. Güzel olan, kameranın yeniden ürettiğidir (Adorno, 2011: 83).</p>
<p>Sonuç olarak, öznelerin, nesnelerin, ilişkiselliklerin ters yüz edildiği, bize verili olanın gün geçtikçe niteliksizleştiği bir dünyada, kültürün taşıyıcı değil aracı olduğunu söyle­yebiliriz. Bir ortam olarak kültür özellikle sanal ağların yay­gınlığı ve teknolojik alt yapısıyla küresel kültür dünyasının işleyişini sağlamaktadır. Yine aynı kitle iletişim araçları ve teknolojik alt yapısıyla güzel olanı kamerasında yeniden üre­tir. İşte yaygın endişe bu üretimin kültürel olumlanmasıdır.</p>
<p>Editör:Berfin Varışlı &#8211; Popüler Kültür ve Sosyal Değişim: Disiplinlerarası İncelemeler,syf:15-33</p>
<p>’Prof. Dr. Maltepe Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü, <a href="mailto:guncelonkal@maltepe.edu.tr">guncelonkal@maltepe.edu.tr</a>, ORCID: 0000-0002-3302-6691.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Adorno, T. (2005). Kültür endüstrisini yeniden düşünmek. (E.</p>
<p>Mutlu, Çev., Ed.). <em>Kitle iletişim kuramları</em> içinde (s. 240-249). Ankara: Ütopya Yaymevi.</p>
<p>Adorno T. (2011). <em>Kültür endüstrisi-kültür yönetimi.</em> (N. Ülner vd, Çev.). İstanbul: İletişim</p>
<p>Ahıska, M. (1989). Kültürün değeri. <em>Defter,</em> 8, 7-14.</p>
<p>Aristoteles (1975). <em>Politika.</em> (M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Remzi.</p>
<p>Bennett, A. (2013). <em>Kültür ve gündelik hayat,</em> (N. Tokdoğan, vd., Çev.).</p>
<p>Ankara: Phoenix.</p>
<p>Bemstein, J. M. (2011). Sunuş. T. W. Adomo, Ed., N. Ülner vd.</p>
<p>Çev.). <em>Kültür endüstrisi-Kültür yönetimi</em> içinde (s.7-45). İstanbul: İletişim.</p>
<p>Best, S. ve Kellner, D. (2011). <em>Postmodern teori: Eleştirel soruşturmalar. </em>(M. Küçük, Çev.). İstanbul: Ayrıntı.</p>
<p>Bottomore, T. (2013). <em>Frankfurt Okulu ve eleştirisi.</em> (Ü.H. Yolsal Çev.). İstanbul: Say.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>De Certeau, M. (2008). <em>Gündelik hayatın keşfi I: Eylem, uygulama, üre­tim sanatları.</em> (L. A. özcan, Çev.). Ankara: Dost.</p>
<p>Esgin, A. ve Çeğin, G. (Ed.) (2018). <em>Gündelik hayat sosyolojisi: Temalar, sorunsallar, güzergahlar.</em> Ankara: Phoenix.</p>
<p>Featherstone, M. (2007). <em>Consumer culture and postmodernism.</em> 2.ed. London: Sage.</p>
<p>Habermas, J. (1987). <em>The theory of communicative action</em> (Vol. 2). Cambridge: Polity.</p>
<p>Işık, C. (2013). Kültür sosyolojisi: Toplumsalı anlamada bir zorunlu­luk. <em>Sosyoloji Araştırmaları Dergisi,</em> 16(2), 152-169.</p>
<p>Lefebvre, H. (2007). <em>Modern dünyada gündelik hayat.</em> (I. Gürbüz, Çev). İstanbul: Metis.</p>
<p>Lövventhal, L. (2017). <em>Edebiyat, popüler kültür ve toplum.</em> İstanbul: Metis.</p>
<p>Oktay, A. (1995). <em>Türkiye&#8217;de popüler kültür.</em> İstanbul: YKY.</p>
<p>Mülhem, F. (2000). <em>Culture/Metaculture.</em> London: Routledge.</p>
<p>Sorokin, P. A. (1997). <em>Bir bunalım çağında toplum felsefeleri,</em> (M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Göçebe.</p>
<p>Stevenson, N. (2008). <em>Medya kültürleri: Sosyal teori ve kitle iletişimi,</em> (B. E. Aksoy, Çev). Ankara: Ütopya.</p>
<p>Storey, (2011). Postmodernism and popular culture. (S. Sim, Ed.). <em>The Routledge companion to postmodernism</em> 3rd Ed içinde (204- 215). London-New York: Routledge.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/populer-kulturden-kitle-kulturune-gundelik-yasam-ve-yaygin-endise/">Popüler Kültürden Kitle Kültürüne: Gündelik Yaşam ve Yaygın Endişe</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/populer-kulturden-kitle-kulturune-gundelik-yasam-ve-yaygin-endise/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kültür Endüstrisinin Tüketim Toplumu İnşa Çabası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kultur-endustrisinin-tuketim-toplumu-insa-cabasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kultur-endustrisinin-tuketim-toplumu-insa-cabasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Apr 2021 21:32:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın Aktay]]></category>
		<category><![CDATA[kültür endüstrisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitle Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Kitle Toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim Kültürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25030</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aydın Aktay* Özet Bu yazıda, kültür endüstrisinin tüketim toplumu oluşturma çabalan ve bu çabalan gerçeğe dönüştürmenin enstrümanlan olarak kullandığı kültür araç gereçlerinden olan müzik, sinema, sanat, spor gibi ideolojik aygıtların etkileri ve işlevleri değerlendirilmektedir. Bu aygıtların popüler kültürü sürekli nasıl üreterek, küresel çapta nasıl yaygınlaştırdıklan, internet ve uydu kanallarındaki dizile­rin analizleriyle gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu yapılırken, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kultur-endustrisinin-tuketim-toplumu-insa-cabasi/">Kültür Endüstrisinin Tüketim Toplumu İnşa Çabası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-22369 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/dünya-tüketim-630x325.jpg" alt="" width="543" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/dünya-tüketim-630x325.jpg 630w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/dünya-tüketim-630x325-600x310.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/dünya-tüketim-630x325-300x155.jpg 300w" sizes="(max-width: 543px) 100vw, 543px" /></p>
<p>Aydın Aktay*</p>
<p><strong>Özet</strong></p>
<p>Bu yazıda, kültür endüstrisinin tüketim toplumu oluşturma çabalan ve bu çabalan gerçeğe dönüştürmenin enstrümanlan olarak kullandığı kültür araç gereçlerinden olan müzik, sinema, sanat, spor gibi ideolojik aygıtların etkileri ve işlevleri değerlendirilmektedir. Bu aygıtların popüler kültürü sürekli nasıl üreterek, küresel çapta nasıl yaygınlaştırdıklan, internet ve uydu kanallarındaki dizile­rin analizleriyle gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu yapılırken, aynı zamanda, internet ve uydu kanal­ları mecrasında etkili bazı diziler özellikle değerlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu yazıda, özellikle Dr. House izisi örneği üzerinden analizler yapılmaktadır.</p>
<p><strong>Anahtar </strong>Kelimeler: Tüketim Kültürü, Kitle Kültürü, Popüler Kültür, Kitle Toplumu, Kültür Endüstrisi.</p>
<p>The Effort of the Culture Industry to Build a Consumption Society</p>
<p><strong>Abstrac </strong>t: In this article, it is evaluated the effects and functions of ideological devices such as mu- sicldnema, art and sports, vvhich are among the cultural tools of the culture industry. The culture <strong>industı </strong>uses these devices or instruments to create a consumer society. It is tried to show how these devick constantly produce popular culture and how they spread it globally, with the analysis of the TV ser ;— on the internet and satellite channels. In addition, some effective TV series on the internet and sktellite channels are tried to be analyzed. In this article, espedally analyzed the case of Dr.</p>
<p>House</p>
<p>Keyword&lt; Consumer Culture, Mass Culture, PopularCulture, Mass Society, Culture industry.</p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Kari Marks&#8217;m her şeyi metalaştıran bir sistem olarak tanımladığı ve &#8220;Özel Meta Üretim Sistemi&#8221; adının verildiği Kapitalizm, Sanayi Devriminden bu yana kendisine uygun; alışverişe, üretim-tüketim sarmalına gönüllü bir sosyolojiyi günden güne oluşturmakta ve küresel boyutta yaygınlaştırmaktadır. Bu adlan­dırmanın mahiyetine ilişkin söylenenler şu ifadelerle özetlenebilir:</p>
<p>&#8220;Kapitalizm, insanların büyük çoğunluğunu dışarıda bırakacak şekilde, kapita­list bir sınıf tarafından, üretim araçları ya da sermayenin özel mülk edinildiği ve meta üretimi ile tanımlanan bir üretim tarzı anlamında kullanılır.&#8221; (Walker ve Gray, 2007:45 aktaran Eren, 2014).</p>
<p>Klasik Marksist jargonun öngörüsüyle kapitalist sistemin, taşıdığı çelişki­lerle kısa sürede çöküş yaşayacağı, akabinde sosyalist/komünıst devrim süreçle­riyle sonunun geleceği düşünülse de yaşadığı her krizi fırsata, her kaosu lehine dönüştürmekle kalmıyor aynı zamanda dünya coğrafyasında küreselleşme ile koşut giden bir yayılmacılığı söz konusudur. Tüketim kültürünü besleyen ens­trümanları ile kapitalist sistem, kültür endüstrisi yoluyla yaygınlık alanını gitgi­de küresel boyutlara taşıyor.</p>
<p>Bu yaygınlaşmayı kolaylaştıran siyasi, ekonomik, kültürel, sosyal yapılan­maları 1948&#8217;deki &#8220;Bretton Woods&#8221; buluşmaları ile kuran kapitalist sistem, bu yapılanmaların sürekliliğini teminat altına alacak ve günden güne etkilerini ar­tıracak stratejiler ve organizasyonlar da oluşturmuştur. İslamcısından solcusu­na; postmarksistinden anarşistine kadar her kesimden düşünce, eylem ve tavır olarak kapitalist sistemin karşısında yer alma; duruş sergileyip, eylem iradesi ve reaksiyonu ortaya konulmasına rağmen bu yaygınlaşma ve nüfuz artışı önlene­miyor, belki de bu aksi duruşlar, karşı koyuşlar bile sistemin daha da güçlenme­sine neden oluyor.</p>
<p>Çünkü bu sistemin hem müstahkem kaleleri var ve bu kaleleri besleyen teo­rik, düşünsel arka planı sağlamlaştıran; paradigmal, söylemsel düzen inşası gibi Önlemeleri var. Söz konusu kaleler, 1948&#8217;de kurulan; IMF, WB, WTO, AGÎT gibi siyasi güvenlik kurumlan olduğu gibi çatı organizasyon olarak BM var. Tabi ki bunların dünya çapında örgütlü ve finansal destekli alt birimleri de. Bunların dışında yine küresel çapta etkili STK’lar, hatta yardım kuruluştan, bunlar tara­fından fonlanan sivil toplum inisiyatifleri vs. gibi oluşumlar da var. Açık Toplum Enstitüleri, Soros tarzı vakıflar ve bunların birçok ülke coğrafyalarındaki farklı etkinlikleri hatırlanabilir.</p>
<p>Tüm bu oluşumlar, yapılanmaların tek derdi bu sistemi müstahkem hale ge­tirip yaygınlık ve nüfuz kazanmasını sağlamaktır. Görünen o ki tüm karşı çıkış­lar, muhalif ses, düşünce, eylem ve tavırlara rağmen bu başarılıyor. Bu başarının arka planında, ya da mutfağında postmarksistlerin, nam-ı diğer Frankfurt Okulu düşünürlerinin deşifre ettikleri bir endüstri var: Kültür Endüstrisi&#8230;<sup>1</sup></p>
<p>Kültür Endüstrisi aracılığıyla sisteme can suyu taşıyan popüler kültür üretimı gcrçekleştirilmektedir. Liberal kapitalist düzenin itikadını oluşturan değerler üretilip bireylere aşılanıyor. Sinema, Müzik, Medya, İnternet, Spor gibi enstrümanlar aracılığıyla üretilen ikonlar, idoller, starlar vs. gibi taşeronlar üzerinden moda ideolojisinin salık verdiği IN ve OUTlar (bir tarz helaller-haramlar) vazedilip bunlara iman eden kitleler yaratılıyor. Bu kitleleri de üretecek bir çok imkan fırsat da başarıyla kullanılmaktadır. Felsefe başta olmak üzere değişik bilim disiplinleri kullanılarak, özellikle sosyoloji ve psikolojinin sunduğu birey-toplum kontrolüne ve yönlendirmesine dair tüm olanaklar seferber edilmektedir.</p>
<p>Küresel kapitalist sistemin bu yaygınlık ve nüfuz artışının arka planında derin, teorik, düşünsel bir zemin vardır ve bu zemini bu sistem, bu disiplinlerin sağladığı imkanlara borçlular. Tüm bireyselleştirici, özgürleştirici vurgu ve vaadi olan felsefeler, psikoloji ekolleri aslında tüketim kültürüne iyi bir müşteri kazandırma işlevi görmektedir. Dünyanın pek çok ülkesinde modernleştirici birçok ideolojik aygıt bu konuda işlev görmektedir. Eğitim kurumlan da bu anlamda bireylerin formatlandığı yerlerdir.</p>
<p>Bireylerin ihtiyaçlarının bile belirlendiği; ilgi, zevk ve tercihlerinin yönlendirildiği hegemonik ve küresel bir oyun stratejisi uygulanıyor. Bireylerin bu sarmal içinde kendilerini gerçekten özgür sanmaları ve bu özgürlükten taviz vermemelerı bile sağlanmakta köleliğe dair müthiş bir müşteri memnuniyeti illüzyonu yaratılmaktadır.</p>
<p>Tüketim toplumu ve kültürü birbirlerine koşut tutunan iki süreç ya da kavram. Bunlara kitle kültürü ve toplumu kavramları ile de anlama denemesi yapılabilir. Pek bir şey fark etmeyecektir. Her halükarda gerek toplumuyla gerekse kültürüyle kitleler, ortak ilgi, zevk ve tercihlere yönlendirilmekte, türlü reklam, pazarlama stratejileri ve türlü illüzyonlarla kontrol edilmektedir. Tüm bu icraatlar da kültür endüstrisi baş aktör olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Kültür Endüstrisinin başat rol oynadığı bu stratejiler yoluyla evlere; özel­likle &#8220;teenagger&#8221; olarak tabir edilen genç kuşakların odalarına kadar sızan bir küresel kültür seli oluşmaktadır. Söz konusu bireyler, bu sel karşısında çoğu zaman  savunmasız ve çaresiz durumdadır. Oradan edindikleri değerlerle hayata,varlığa,hakikate, siyasete, toplumlarına, tarihlerine bakmakta ve tavır sahibi olmaktadırlar.</p>
<p><strong>Kültür Endüstrisinin Ucuz İşgücü Pazarı: Güney Kore ve Hindistan</strong></p>
<p>Küresel kültür endüstrisi için bu yaygınlık alanını ve tahkimi gerçekleştir­menin maliyeti de epeyce yüksektir aslında. Bir taraftan desteklenen STK&#8217;lar, demek ve vakıflar, siyasi oluşumlar öte yandan bu sektöre can suyu taşıyan türlü araç, gereç ve insan kaynağı var. Tüm bunlara yetecek derecede sübvansiyonu sağlamak oldukça maliyetli ve külfetlidir. Bu yüzden kapitalizmin işgücü piya­sasında maliyeti en düşük insan emeğinin peşine düştüğü Uzakdoğu, Asya gibi ülkeler, kültür endüstrisinin de kurtarıcısıdır.</p>
<p>Kapitalist sistemin üretim maliyetlerini düşürmek için tutunduğu vazgeçil­mez dal olan ucuz iş gücü piyasası kültür endüstrisi için de önemli bir çözüm kaynağı olmuştur. Kültür Endüstrisinin popüler kültür üretimi için son zaman­larda yöneldiği ucuz işgücü piyasası Güney Kore&#8217;dir. Hindistan&#8217;da, Amir Khan gibi yönetmen/oyuncu/yapımcılar üzerinden sinema sektöründe liberal değer­lerle ilgili kültür ve değer üretimini gerçekleştirip yayan bu endüstri, müzik ve dizi/film piyasası için şimdilerde Güney Kore merkezli bir hummalı çalışma per­formansı sergiliyor.</p>
<p>Bu anlamda Güney Kore, popüler kültür üretiminin en düşük maliyetlerle İletildiği bir Pazar oluyor. Dünya çapında şöhret kazanan müzik topluluktan ve üyelerinin yanı sıra, dizileri ve filmleri ile de 12-18 yaş aralığındaki gençler üze­rinde oldukça etkili sonuçlar üretilmektedir. BTS Topluluğu, K-Pop tarzı müzik performansları ve Kore dizileri ile değişik Kore tarzı oyun konseptleri bu anlam­da oldukça revaçta görünüyor. Bu performansların üretiminde kullanılan pop starlar veya görevliler ise tabiri caiz ise karın tokluğuna 7/24 çalıştırılan ucuz iş gücü kıvamındadır. Bu topluluk üyeleri olan bu star(!)ların ne tür iş koşullarında çalıştırıldıklarına ve sonu intiharla sonuçlanan birçok drama konu olduklarına dair haber ve yazılar ortalıkta dolaşıyor. Kısaca ucuz işgücü piyasası, kültür en­düstrisi için de çok önemli ve şimdilerde bu ihtiyaç Kore üzerinden sağlanıyor. Bir zamanlar Hindistan&#8217;da Bollywood üzerinden sağlandığı gibi&#8230;</p>
<p>İsmail Kılıçaslan (2020) Yenişafak&#8217;taki köşesinde bir dönem bu mevzuyu dert ederken şu satırlarla Kore kültür endüstrisini tarif ediyordu:</p>
<p>&#8220;Kore popu özelinde konuşmaya çalışırsak, Koreli müzik yapım firmaları (ya da daha doğru tabirle &#8220;Koreli kültür endüstrisi mühendisleri&#8221;) dönemin ruhu­nu çok iyi kavramış durumdalar bana kalırsa. Şahane müzik gruptan oluşturup şahane pop şarkılarıyla milyarlarca dolarlık bir ekonomik gelir elde etmeyi ba- şarıyorlar. Daha önce birbirlerini tanımayan çocuklan bir araya getirip; onlara 3-4 yıl süren sert eğitimler verip dünya müzik piyasasına kafadan dalmalarını sağlamak az başarı değildir.&#8221;</p>
<p>Bu Endüstrinin kurbanı BTS Topluluğunun özelinde sektörün işleyen duru­munu ve gizli amaçlarını açık eden ve bunları tasvir etmek için de Kılıçaslan&#8217;ın[(2020a) şu ifadeleri var:</p>
<p>&#8220;7 isimden oluşuyor grup. Pop müziğin gerektirdiği bütün şartları haizler. Şar­kıları, küpleri, dansları, söylemleri bütünüyle &#8220;iyi pop.&#8221; Ve bu iyi pop, dünyada yaşları 10-15 arasında değişen milyonlarca ergene &#8220;tutunacak, parçası olunacak bir bağlılık&#8221; öneriyor. Yalnız dikkat: İlgiyi, platonik sevgiyi, aşkı aşan bir bağ­lılıktan söz ediyoruz. Neredeyse &#8220;iman&#8221; düzlemi söz konusu army üyelerinde. Bu yanıyla BTS&#8217;yi pekâlâ belirli yaş dilimlerinde mensubu olunacak bir dine, Army&#8217;yi de pekâlâ o dinin müminlerine benzetmek mümkün. Grubun üyelerin­den birinin babaannesi öldüğünde topluca yaslar tutuldu diyeyim de anlayın durumu. Ne öneriyor peki BTS bu Z kuşağı ergenlerine? Dış görünüşlerinden başlayalım: Grubun üyelerinin tamamı ağır makyaj yapan, bedenlerinde tek bir tüy barındırmayan, tek bir fazla kiloları olmayan, kıyafetleri ve imajlarıyla &#8220;dönem algısına göre mükemmel&#8221; erkeklerden oluşuyor. Etek de giyiyorlar, to­puklu kadın ayakkabısı da&#8230; Çünkü &#8220;neden olmasın ki?&#8221; temel mottoları. &#8220;Ne­den etek giymeyeyim ki, neden makyaj yapmayayım ki, neden bütün tüylerimi aldırmayayım ki, neden kusursuz ve benzersiz görünmek için aklıma her eseni yapmayayım ki?&#8221; şeklinde uzayıp gidiyor liste. Ve hayır, kesinlikle eşcinsellik propagandası yapmıyorlar. Yaptıkları propaganda daha ziyade &#8220;cinsiyetsizlik&#8221; üzerinden ilerliyor. &#8220;Whatever you want&#8221; olayı yani. Hatta bir bakıma bütün cinsiyetlere, bütün dinlere, bütün algılara, bütün ideolojilere eşit uzaklıkta yep­yeni bir &#8220;yeni nesil dünya vatandaşlığı&#8221; önermesi bu&#8230;&#8221; .</p>
<p>Şimdilerde Kültür endüstrisinin giderek etkisini artırma imkanı ve fırsatı bulduğu yeni bir mecra var: İnternet üzerinden yayın. Bunun en güçlü örneği ise Netflix.</p>
<p>Netflix, bir dönem e2, Cine5 gibi şifreli uydu kanallarının yayınlarıyla ken­disine uygun izleyici profili oluşturdukları bir zeminde, internetin hakim olduğu bir ortamda neşvünema bularak ve giderek popülerlik kazanan bir mecradır. Bu kanalda yayınlanan diziler, filmler, genel olarak liberal kapitalist sistemin arzu­ladığı insan tipini oluşturmak, inşa etmek üzere koşullanmış.</p>
<p>E2, cnbc-e ve Cine5 kanallarının &#8220;Lost, Breaking Bad, Prison Break, Oz&#8230;&#8221; nbi dizilerle ve bu dizilerdeki örtük subliminal mesajlarla vermek istedikleri me­sajları Netflix direk, hiçbir subliminal, örtük mesaj verme kaygısı duymaksızın cesurca veriyor. &#8220;Anne With an a&#8221; dizisi bunların sadece bir örneği. Bu dizi ile İlgili söylem analizi başka bir yazının konusu olacaktır. Bu çalışmada, Dr. House dizisınin belli anekdotları ve söylem analizi çerçevesinde bu bağlamda bir değer- indirilmesi yapılmaktadır. Bu değerlendirme, devamı olacak bir değerlendirme aynı zamanda.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kültür Endüstrisinin Bir Taşeronu Olarak &#8220;Dr. House&#8221; Dizisi<a name="_ftnref1"></a><a href="#_ftn1"><sup>[2]</sup></a></strong></p>
<p>-Everybody lies&#8221;, Yani &#8220;-Herkes yalan söyler&#8221; mortosuyla hareket eden asosyal, dahi derecede başarılı bir doktordur House. En iyi niyetli, safiyane in­sanı eylemleri bile bu mortosuyla yargılar. Saf iyiliğin olmadığına inanıp bu ey­lemlerin arka planındaki çıkar ve hesapların peşine düşer. Genellikle de haklı çıkar. Bu mortonun, tüketim toplumunun olmazsa olmazı olan birbirlerine karşı güvensizliği pekiştirmesi, kapitalist rekabetçi ve bireyselci (bencil) bir toplumun inşası için gerekli bir harç vazifesi gördüğü de düşünülebilir.</p>
<p>Dizinin bir bölümünde, Afrika&#8217;da hasta, fakir insanların sağlığına ve bes­lenmesine kendisini adamış ve binlerce Afrikalıya sağlık hizmeti yapan dünya­ca tanınmış bir yardım gönüllüsü hastasının, hiç kimse tarafından en ufak bir şüphe ile karşılanmayan davranışlarının arka planındaki hesapların ve çıkarların peşine bile düşecek denli, takıntı derecesinde bir paranoyaklık sergiliyordu. Bu bölümdeki, söz konusu yardım gönüllüsüyle derin ahlak felsefesi içerikli tartış­maları ise tam bir ders niteliğindedir.</p>
<p>Dr. House, yerleşik tüm kalıplara karşı sıra dışı bir karşı koyuşu var. Yalandan nefret ediyor ve bunun yaşadıkları ile ilgili birçok psikanalitik nedeni var. Bu yüzden Dr. House, ne görse ne düşünse ne hissetse kime ve nerede ol­duğuna bakmaksızın hesapsızca söylenmesi gerekeni söylüyor. Bizdeki deyimle &#8220;Doğrucu Davut&#8221; gibi&#8230;</p>
<p>Modern zamanların başarı anahtarı olan maskelerden takmıyor, ikiyüzlülük ve riya yok. Kur yapmıyor kimseye, kimseyi mevki makamından dolayı övmüyor, karşılarında eğilip bükülmüyor. Himmete minnetle karşılık vermediği gibi yaptıklarıyla takdir edilmekten de hoşlanmıyor. Çalıştığı hastanenin formel kurallarına karşı iflah olmaz bir itaatsiz, kravat takmıyor, beyaz önlük giymiyor, kirli yüzü, dağınık saç başı ile ve bastonuyla sürüklediği aksayan bacağıyla modern işletmelerin presantable iş gücü talepleriyle dalga geçip yeteneğiyle ayakta durmaya çalışıyor. Bu yönüyle geçimsiz, katlanılması mümkün olmayan ve film­le de sık sık maruz kaldığı bir sıfat olarak katıksız &#8220;bir pislik&#8221;.</p>
<p>Normalde dervişane özelliklerle mümeyyiz bir kişilik portresi oluşturuyor bu vasıflar, fakat modern dünyada geçer akçesi yok bunların. Nitekim bizim Dr. House, yetenek ve samimiyetine inanan bir kaç eski dostu dışında yalnız. Onların da House&#8217;tan çekmedikleri kalmıyor. Hesapsız, karşılıksız gerçek dost­luğun portresi de bu ilişkiler üzerinden başarıyla çiziliyor. Bu portelerin genellikle Yahudi olması ayrıca dikkat çekicidir. Buradaki subliminal mesaj gözden Kaçmayacak derecede açık.</p>
<p>Dr. House&#8217;ın müthiş bir tanı koyma, hastalıkları teşhis etme yeteneği var. Modern tıbbın olanca teçhizatına ve görkemine karşın teşhis ve tamda, aciz kaldığı hastalıkları teşhis etmede sıra dışı bir yeteneği var ve bu O&#8217;nun ayakta kala­bilmek için tek gücü, tek silahıdır.</p>
<p>Dizi boyunca modern tıp, medikal yöntemlerle tedavi usulleri/ sağlık sistemindeki kapitalist sömürü çarkı, ilaç endüstrisinin kirli yüzü de Dr. House&#8217;ın alternatif yöntemleri ve kuraldışı kişiliği üzerinden ince ince eleştirilmektedir.</p>
<p>Bacağındaki dayanılmaz ağrılara Vicodin gibi bir ilaçla karşı koymaya çalışırken bu ilacın bağımlısı bir müptelaya dönüşüyor. Zaten nevi şahsına münhasır iletişim tarzı ile ve katlanılması zor olan kişiliği ile çevresindeki herkesi hatır gönül dinlemeden kırıp geçiren Dr.House, kontrolü zor bir duruma evrilmiştir. Zor zamanlar yaşamış; hayal kırıklıkları ile dolu yaşamına ek olarak, babasından disiplin adına ölçüsüz şiddet görmüş Dr. House için kural dişiliğin Freudyen bir yorumu gayet doğal. Tecavüz mağduru bir kızın kendisine sorduğu &#8220;-Ben tecavüze uğradım tamam da senin derdin ne?&#8221; sorusuna baba şiddetini adres gösteren cevabı her şeyi anlatıyor.</p>
<p>Dr. House, bununla sınırlı bir kişilik değildir. Yeri geliyor bir ateist, deist olup tanrıyla bilgisi ve kaderi hakkında rekabete giriyor. Yeri geliyor bir misyoner gibi etrafına inanç aşılıyor. &#8220;Sonsuzluğa inanmak seni bir hiç, koskoca evrende adeta bir böcek gibi hissettirir&#8230;&#8221; diyerek ateizmini temellendirmeye çalışıyor. &#8220;-Asıl sonluluk inancı, tüm hayatını anlamsızlaştırır, yaptığın her şeyi boşa çıkartır&#8230;&#8221; şeklinde aldığı cevapla aynı zamanda hemen bir anda durulan bir kasırga gibi olur.</p>
<p>2.Sezon 19.Bölüm&#8217;de Dr. House, kötürümleri iyileştiren, kilisedeki şovlarıyla her gün müritlerini artıran, sıradışı geleceği okuma ve nesneleri hareket ettirme gibi yetenekleri olan bir kişi ile diyalogları da ilginç. Neredeyse İsa&#8217;nın yeryüzündeki modern hali gibi yetenekleriyle hastane personeline de kendisini |kabul ettirecek seviyeye gelen bu kişiyi, katı pozitivist tavrıyla taviz vermeden hastanede karşılayan tek kişi Dr. House oluyor.</p>
<p>Tanrı&#8217;nın kendisiyle konuştuğuna herkesi inandıran bu kişi için Dr. House r-İnsan tanrı ile konuştuğunu iddia ediyorsa dindardır. Tanrının kendisiyle ko­nuştuğunu iddia ediyorsa delidir&#8230;&#8221; şeklinde cevap verir. Sonraki süreçte Dr. House, bu kişinin, beynindeki bir tümörün, loblarından birini aşırı baskılamasıyla bu yeteneklerinin ortaya çıkmasını sağladığım da ispat eder. Keramet, rüya, ilham ile sıra dışı etkileyici hitabet ve yeteneklerle mürit devşiren bir çok din bezirgan gerçekte bu tarz bir sorunu olabilir mi acaba? Peygamberi rüyasın­da gördüğünü iddia ederek ve türlü yeteneklerle müritlerini bunun üzerinden mankurta dönüştüren birçok şizofren var piyasada.</p>
<p><strong>İki Duvar Aynası: Dr. House and İsmet Özel<a name="_ftnref2"></a><a href="#_ftn2"><sup>[3]</sup></a></strong></p>
<p><strong>İsmet </strong>özel, insanların kendileriyle cesur, dürüst, samimi bir iç hesaplaşmadan nasıl kaçtıklarını şu dizeleriyle haykırır ve sorar: &#8220;-Söyleyin, aynada iskele- &#8216; tini görmeye kadar varan kaç, kaç kişi var şunun şurasında?&#8221;<a name="_ftnref3"></a><a href="#_ftn3"><sup>[4]</sup></a>Dr. House, bir anlamda bu dizelerdeki gibi, sözünü sakınmayıp, sözleri, esprileri, jest ve mimikle­riyle, insanları; iç hesapları, ikircikli tutum ve tavırlarıyla, samimiyetsizlikleriyle ve yapmacıklıklarıyla karşı karşıya getiren bir boy aynası gibidir.</p>
<p>İlginçtir, takip edenleri çok iyi bilir ki, İsmet Özel&#8217;in de ortaya koyduğu ki­şilik profili Dr. House&#8217;ın kişiliğine oldukça benzerdir. Yaşadıkları derin hayal kırıklıklarıyla ve belki de aşk yaralarıyla bu benzerlik gitgide derinleşiyor.</p>
<p>İsmet Özel&#8217;in işaret ettiği bu boy aynasında herkes kendi iskeletiyle karşı karşıya kalır. İnsanlar, bununla yüzleşmekten kaçtıkları için Dr. House&#8217;tan da kaçarlar. Dr. House, bu yüzden yalnızdır. Keza, İsmet Özel de&#8230;</p>
<p>Ancak, yalnızlık, Dr. House için bir dram değil aksine hoşuna giden ve Onu mesleğinde ve içsel yolculuklarında verimli kılan bir durumdur. Sanırım, ismet Özel için de böyledir. Nitekim Mataramda Tuzlu Su şiirinde, Özel bu durumu, &#8220;-yerlilerin topraklarına karşı suç işledim/ uzun yola çıkmaya hüküm giydim&#8230;&#8221; dizeleriyle ifade eder.</p>
<p>Yakın insan ilişkilerinde, konferanslarında, İsmet Özel&#8217;in de hatır gönül din­lemeden, konjonktür hesap gözetmeden, sözünü sakınmadan söyleyen bir kişi­lik sergilediği bilinir. Bu yönleriyle birçok çevre için İsmet Özel tekinsiz biridir. İsmet Özel&#8217;in de Dr. House gibi, yıllarca, sadece belli bir kitle ve okuyucu sayı­cıyla sınırlı kalması, anlaşılmaması, dönem dönem tecrit hayatını seçmesi gibi bir kader benzerliği de vardır.</p>
<p>Toplumda, asosyal olarak nitelendirilen, toplumun adeta kendilerinden uzak tuttuğu, ortalama, vasat insan niteliklerine uyumsuz, geçimsiz birçok kişi vardır. Bu kişiler arasında Dr. House gibi sözünü sakınmayıp insanları iskeletle­riyle karşı karşıya getirmekten çekinmeyenleri de vardır. Dr. House&#8217;ın, hastane bürokrasisi, personeliyle, sahipleriyle, hastalarla ve hasta yakınlarıyla ilişkisi de aynıdır. Hiyerarşiyi önemsemeyen, sadece kendi doğrularıyla, prensipleriyle ha­reket eden bir kişilik. Bu kişilikle kapitalizmin çarklarında kendimize nasıl bir kabul alanı/ fırsatı bulabileceğimiz bellidir. Yani bulamayız&#8230; imkansız gibi&#8230;</p>
<p>Dr. House&#8217;ın bu konuda bir endişesi yok. Özel eğitim ve sağlık sektöründe bu kişilikle temayüz etmeye hiçbir fani cüret edemez. Çünkü doktorlar; hasta yakınlarıyla sağlık endüstrisinin patronları ve kuralları; Öğretmenler de; veli, idareci, patron, öğrenci sarmalının bir oyuncağı olarak çalışmak zorundadır.</p>
<p>İnsanlar arası ilişkilerde; dış görünüm, imaj, PR, beden dili, NLP numaraları <sub>ve</sub> diksiyon hokkabazlıktan geçerlidir. Dr. House ise bu numaraların hiçbirine I iltifat etmediği gibi hiçbirini yemiyor da. Bu yüzden O&#8217;na yalan söyleyemezseniz, kandıramazsınız. İnsanlar böylelerini sevmez ve ondan uzaklaşmayı tercih ederler. Böylesi bir piyasanın içinde hayatta ve ayakta kalmanın türlü bukalemunluklarına karşı Dr. House&#8217;in ortaya koyduğu kişilik ve tavır bir tarz dalga geçmektir. Nitekim Dr. House, sivri ve mizahi diliyle bunu en sakınılmaz bir biçimde ortaya koyuyor.</p>
<p>Dr. House&#8217;in bunu yaparken güvendiği tek dal vardır yeteneği ve dilinden düşürmediği mottosu: &#8220;-Everybody lies&#8230;&#8221;. Yani, herkesin yalan söylediğidir. İnsan, bu özgüvenle kumdan tüm kaleleri yıkar. Kişilik özellikleri, insanlık ge­nelinin kalitesizliğine, güvenilmezliğine dair inançları ve piyasa kurallarına iflah olmaz itaatsizlikteler!, Dr.House ve İsmet Özel&#8217;i ruh ikizleri olarak buluşturuyor sanki. Katlanılması güç bu dünya ve ilişkiler ağında doktorluk yeteneği House için ne ise şiir yeteneği de İsmet Özel&#8217;de aynı anlamı ve gücü ifade eder.</p>
<p>ismet Özel, kendisindeki bu gücü :&#8221;Hayat saçma sapandır/Üstüme saçmalı tüfeğiyle ateş açtı hayat/Yaylım ateş, bombardıman, güldürücü gaz/ şairsin! ar­kanı dönme! neyin varsa sen de fırlat&#8230;&#8221; dizeleriyle ifade eder.<sup>5</sup></p>
<p><strong>Dr. House and Dr. Foreman: White and Black</strong></p>
<p>Dr. House&#8217;in hayatının bir yerinde bulunan, yanı başında onunla temas ku­ranlar arasında 8 sezon boyunca gözlemlenen çok ilginç bir çeşitlilik var. Asyalı, Siyahi, Beyaz, Müslüman, Yahudi, Hintli, rahipliği terk etmiş Protestan bir doktor olan Avustralyalı genç bir beyaz, ateist, Mormon, biseksüel, lezbiyen v.s gibi&#8230; Sanki ABD halklarının ve çeşitliliğinin resmi geçidi gibi bir jenerik sunuluyor. Bu aynı zamanda liberal hayat tarzının dizi boyunca öykünülmesi istenen çok kültürlü, çok kimlikli bir durumu. Dr. House, tüm bu tiplemelerle, kimliklerle ve iddialarıyla bir pozitivist deist olarak hesaplaşıyor. Çoğundan da galip çıkıyor. Buradan hareketle verilmek istenen ana mesaj, hedeflenen durum ile ilgili derin bir söylem analizi mümkündür. Misal olarak, şimdilik Dr. Foreman ile iletişimi bunlara bir örnek olarak verilebilir.</p>
<p>Dr. Foreman, &#8220;beyazların yöresinden nasiplenmek isteyen&#8221; bir siyahi dok­tor, yerlilerin topraklarında kabul görmek için tüm kurallara uyan, hukuksuz iş [yapmayan eski bir sabıkalı&#8230; Vaktiyle, yerlilerin topraklarına karşı suç işlemiş, bu i yüzden çile çekmiş, yeniden kabul edilmek, onaylanmak derdinde. Geçmişini, [bir travma olarak geleceğine taşıyor. Dizide, işi gücü kurallara karşı itaatsizlik olan, iflah olmaz deli bir doktor olan Dr. House&#8217;u kontrol etmek, adeta O’nun dışarıdaki vicdanı gibi olmak rolünü oynuyor. Bir tür Freudyen tabirle söylene- çekse Alter ego/Süper ego gibi&#8230;</p>
<p>Dizide, aslında Cuddy, Wilson gibi tiplemeler de bu rolü oynamaya çalışı­yorlar. Dr. House da çılgınlığının ve kural tanımazlığının yaratabileceği zararlar, tahribatlar için hiç anlaşamasalar da, dünyaya çok zıt pencerelerden baksalar bile Foreman&#8217;ı yakınında tutuyor. Dr. House için Dr. Foreman, çoğu zaman bir el freni gibidir. Dr. House&#8217;ın kendi tehlike potansiyelinin farkındalığı ayn ama dikkat çekici bir konudur. Çoğu insan çevrelerine verebilecekleri zarar potansi­yelinin farkında bile olmaz.</p>
<p>Dr.House ise Foreman&#8217;ın aksine tam bir beyaz Amerikalıdır, WASP (White Anglo-Saxon Protestant) yani. Dr. Foreman&#8217;ın kabul görmek, onaylanmak için canım dişine taktığı dünyadan nefret ediyor.</p>
<p>İkisi, aynı yolda birbirlerinin ters istikametinde hareket ederlerken sürek­li kafa kafaya çarpışmak zorunda kalıyorlar. Elit, beyaz, eğitimli bir Amerikan ailesinin çocuğu olarak büyümüş ama bundan nefret edip uzaklaşmak isteyen Dr. House ile Harlem gibi dışlanmış, kapatılmış, sınıf atlama hayalleri bile kuru­lamayan bir mahallede yetişmiş Dr. Foreman arasında zaman zaman dizide yer verilen karşılaşmalar, diyaloglar oldukça ilgi çekici. Gerçek hayatın trajikomik yönlerini gösteriyor. Burada tartışabileceğimiz bolca malzeme de var.<a name="_ftnref6"></a><a href="#_ftn6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>I <strong>Sonuç Yerine: Küresel Kültürün Teslisi: Egoizm, Rölativizm ve Deizm</strong></p>
<p>F Dr. House&#8217;tâki itaatsiz, uyumsuz kişilik aslında küresel kültürün empoze etmeye çalıştığı; kurallara, hiyerarşilere asi, başına buyruk, kendisini bağlayan hiçbir geleneği, aidiyeti, kökü, tarihi olmayan bir birey yaratma projesinin bir tasarımıdıır. Her ne kadar dervişane özellikler gibi algılanmaya teşne bu tasarım çoğu izleyicide hayranlık uyandırsa da bu tip kişi ve kişiliklerin yaygınlaştığı toplumlarda kimseye hesap vermek zorunda kalmayan, her şeyi kafasına göre Tüketen bireylerin artacağı kaçınılmazdır ve asıl hedeflenen de bu tiplerin bu dizi modeli aracılığıyla çoğaltılmasıdır.</p>
<p>İşte, küresel kültür endüstrisinin, özellikle diziler ve onların kahramanları aracılığıyla bir fazilet abidesi olarak önümüze koydukları ama gerçekte bencil, küstah bir zekaya sahip, madde bağımlısı, psikotik bozukluğu olan, canının is­tediği her şeyi yapan, deneyen, asi (liberal öğreti buna özgürlük de diyor) bir karakter üzerinden planladığı şey budur. Dr. House üzerinden inşa edilmeye çalışılan tip de budur. Bu tipleme üzerinden tarih ile toplumsal değerlerle, aidiyetlerle kimliklerle çok çetin ve onları yıpratan bir mücadele ortaya konulmak­ladır. Dizinin tüm sezonlarını izledikten sonra her şey ve hiçbir şey arasında, iki arada bir derede kalmış bir rölativist olup çıkıyorsunuz. Tabi ki bir deist olarak tıpkı House gibi. Dr. House, teist değil, ateist de değil tam anlamıyla bir deist. Çünkü an itibarıyla müstahkem düzenin kesin inançlılara tahammülü de yoktur, onlara ayırdığı yeri de yoktur. Dizi boyunca kesin inançlıları aptal yerine koyan bir söylem içeriğinin ustaca diyaloglar ve metinler arasına sıkıştırılması bundan olsa gerektir.</p>
<p>Sosyoloji Divanı Dergisi,sayı:Sayı:16,syf:183-193</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Marksist yönelimli ilk araştırma merkezi olan Frankfurt Okulu ve buradaki sosyal bilimciler ağırlıklı olarak Marx&#8217;ın ekonomi politik, meta fetişizmi ve yabancılaşma kavramlarının gündelik hayatta iktidar ve medya tarafından nasıl tekrar tekrar üretildiklerine dikkat çekmektedirler. Eleştirel duramla özdeşleştirilen kültür endüstrisi kavramı ilk kez Theodor Adorno ve Marx Horkheimer&#8217;in  ortak kitabı &#8220;Aydınlanmanın Diyalektiği&#8221; eserinde kullanılmıştır Adorno, Horkheimer ve diğer Frankfurt Okulu düşünürleri 20. yüzyılda tahakkümün kültürel boyutu, gündelik hayatın estetize edilmesi, kültürün ticarileşmesi, standartlaşması ve toplumsal yabancılaşma üzerine çalışmışlardır, Adorno ve Horkheimer&#8217;a göre hayatın her alanı, kültür endüstrisi tarafından metalaştırılmakta ve böylelikle hakim ideoloji hem ekonomik hem de ideolojik olarak kitlelerin bilincinde yeniden üretilmektedir. (Adorno, 2003:12).</p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="#_ftnref1"><sup>[2]</sup></a> House (Özgün adı: House M.D.), medikal drama tarzında 16 Kasım 2004 ve 21 Mayıs 2012 tarihleri arasında 8 sezon yayınlanan Amerikan televizyon dizisi. Dizinin ana karakteri olan Dr. House (Hugh Laurie) kurgusal olan New Jersey&#8217;deki Princeton-Plainsboro Eğitim Hastanesi&#8217;nde teşhis ekibinin başındadır. Dizinin yapımcıları Shore, Attanasio, Attanasio&#8217;nun iş ortağı Katie Jacobs&#8217;dan oluşmakta ve film yönetmeni Bryan Singer&#8217;dır. Dizi büyük oranda Centııry City&#8217;de çekilmiştir. Hugh Laurie bu dizideki Dr. Gregory House rolüyle 2006 ve 2007 yılında iki kez Altın Küre ödülü kazanmıştır. <span style="text-decoration: line-through;">httPS</span>î<span style="text-decoration: line-through;">//tr,wikiPedia.org/wiki/House (dizi).</span> Erişim Tarihi:19-10-2020</p>
<p><strong>   </strong><a name="_ftn2"></a><a href="#_ftnref2"><sup>[3]</sup></a> Kapitalist Sisteme karşı her zaman muhalif duruşu olan neoliberal yaşama ve onun ürettiği insan tipine karşı ömrü boyunca adeta savaşan İsmet Özel İle Kültür Endüstrisi Üretimi bir dizi fenomeni olan Dr. House arasında benzerlikler olması bu yazının ilginç bölümlerindendir. Aslında temelde ontolojik açıdan farklı dünya ve hayatların insanı olan iki kişiliği karşılaştırmanın zorluğu da cabası.</p>
<p>Ama yine de deniyoruz, son noktayı koymadan ve de devamı için kapıyı aralık bırakarak..</p>
<p>4.<a name="_ftn4"></a><a name="_ftn5"></a>Celladıma Gülümserken.,http://cilingirdergisi.com/arşiv/birinci-sayı/yüzleşebiliyor-mu-kendiliğiyle-insan/94 Erişim Tarihi:19-10-2020</p>
<p>5.http://cihanoguz.com/Sayfa/Bir-Yusuf -Masali-Sicrama-Tahtasi_102.aspx, Erişim Tarihi:19-10-2020.</p>
<p>6.Bourdieu&#8217;cu eşitsizliğin sürekliliği ve yönetimi kavramsallaştırmasının izahı için bknz:Bakçay Çolak 2015.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Adorno, Theodor W. (2003), &#8220;Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken&#8221; (Çev: Bülent O.Doğan), <em>Cogito Dergisi,</em> İlkbahar-Yaz, Sayı:36.</p>
<p>Bakçay  Çolak, Ezgi (2015) &#8220;Sanat Eğitiminde Toplumsal Eşitsizliğin Yeniden Üretimi&#8221; <em>Sanat-Tasarım Dergisi,</em> Kasım Sayı: 6, ss. 7-16.</p>
<p>Eren, Ahmet A. (2014) &#8220;James Steuart: Kapitalist Üretim Tarzının Eleştirel Tahliline Giriş&#8221; <em>| Sakarya İktisat Dergisi,</em> s. 138-164.</p>
<p>Kılıçaraslan, İsmail (2020). <a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismailkilicarslan/k-pop-bts-army-ve-z-kusaginin-halleri-2049263">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismailkilicarslan/k-pop- bts-army-ve-z-kusaginin-halleri-2049263</a> (Erişim Tarihi:19-10-2020).</p>
<p>Kılıçaraslan, İsmail (2020a). <a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismailkilicarslan/k-pop-bts-army-ve-z-kusaginin-halleri-2049263">https://www.yenisafak.com/yazarlar/ismailkilicarslan/k-pop- bts-army-ve-z-kusaginin-halleri-2049263</a> (Erişim Tarihi:19-10-2020).</p>
<p>Özel, İsmet (2020) &#8220;CelladımaGülümserken&#8230;&#8221; <a href="http://cilingirdergisi.com/arsiv/birinci-sa-I">http://cilingirdergisi.com/arsiv/birinci-sa- I</a> yi/yuzlesebiliyor-mu-kendiligiyle-insan/94 (Erişim Tarihi:19-10-2020).</p>
<p>Özel, İsmet (2020) <a href="http://www.cihanoguz.com/Sayfa/Bir-Yusuf-Masali-Sicrama-Tahtasi_">http://www.cihanoguz.com/Sayfa/Bir-Yusuf-Masali-Sicrama-Tahtasi_</a> I 102.aspx (Erişim Tarihi:19-10-2020).</p>
<p>Kalker, David Martin ve Gray, Danıel (2007), <em>Historical Dictionary of Marxism,</em> Scarecrow I Press: Toronto.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kultur-endustrisinin-tuketim-toplumu-insa-cabasi/">Kültür Endüstrisinin Tüketim Toplumu İnşa Çabası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kultur-endustrisinin-tuketim-toplumu-insa-cabasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mehmet Sabri Genç &#8211; Sanatın Seyri  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-sabri-genc-sanatin-seyri-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-sabri-genc-sanatin-seyri-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2021 08:36:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Şuur]]></category>
		<category><![CDATA[dekalog]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Sabri Genç]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[postmodern sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sanatın Seyri]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24922</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde olup biten ne varsa, mümkün olan tek yolculuk sayılacak iç yolculuğumuzu engellemeye yönelik ters vuruşlardır. Andrey Tarkovski, “Bir tek yolculuk mümkün yalnızca; kendi iç dünyamıza yaptığımız yolculuk. Gezegenin yüzeyinde gezinerek pek fazla şey öğrenmiyoruz. İnsanın geri dönmek için yola çıktığına da inanmıyorum. İnsan asla başlangıç noktasına geri dönemez, çünkü o arada kendi de değişir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mehmet-sabri-genc-sanatin-seyri-alintilar/">Mehmet Sabri Genç – Sanatın Seyri  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img decoding="async" class=" wp-image-24968 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/03/unnamed-300x105.jpg" alt="" width="434" height="152" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/03/unnamed-300x105.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/03/unnamed.jpg 512w" sizes="(max-width: 434px) 100vw, 434px" /></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="105101694">
<div class="icerik">
<div>
<p>Günümüzde olup biten ne varsa, mümkün olan tek yolculuk sayılacak iç yolculuğumuzu engellemeye yönelik ters vuruşlardır. Andrey Tarkovski, “Bir tek yolculuk mümkün yalnızca; kendi iç dünyamıza yaptığımız yolculuk. Gezegenin yüzeyinde gezinerek pek fazla şey öğrenmiyoruz. İnsanın geri dönmek için yola çıktığına da inanmıyorum. İnsan asla başlangıç noktasına geri dönemez, çünkü o arada kendi de değişir. Ve tabii ki kendiniz de, olduğunuz kişiden, kendinizle taşıdığınızdan Kaçamazsınız. Kabuğunun içindeki kaplumbağa gibi, biz de ruhlarımızın evini taşıyoruz. Dünya üzerindeki ülkeleri gezmek sadece sembolik bir yolculuktur. Nereye giderseniz gidin, hâlâ kendi ruhunuzu arıyorsunuzdur.&#8221;&#8221; diyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Modern çağın bedeninde, artık tek hakikat olarak teknoloji görülüyordu. Nitekim bu durumu Dekalog&#8217;un ilk bölümünde, “Benden başka Tanrın Olmayacak!&#8221; emriyle sinemaya aktarır. On bölüm de modern ve ruhsuz bir apartmanda geçmektedir. Popüler kültür ve yaşam filozofu Slavoj ZiZek, Kieslowski başlıklı kitabının “Yer Değiştiren Emirler” başlıklı bölümünde şöyle yazmaktadır: “Dekalog filminin On Emir&#8217;le bağlantısı tam olarak nedir? Birçok yorumcu bu ilişkinin sözde belirsizliğine başvurur: onlara göre, her bölümü tek bir Emir&#8217;le kıyaslamamak gerekir, denklikler çok daha bulanıktır, bazen bir öykü birkaç Emir&#8217;e gönderme yapar&#8230;</p>
<p>Bu kolay çözüme karşı çıkmak, bölümlerle Emirler arasındaki keskin bağ üzerinde durmak gerekir: her bölüm tek bir Emir&#8217;e karşılık gelir, ama &#8216;vites değiştirerek” Dekalog 1, İkinci Emir&#8217;e gönderme yapar vb. ve sonunda, Dekalog 10 bizi tekrar İlk Emir&#8217;e geri getirir. Bu decalage, Kieslowski&#8217;nin Emirleri nasıl yerinden ettiğinin belirüsidir. Kie$lowski&#8217;nin yaptığı şey, Hegel&#8217;in Tinin Fenomenolojisinde yaptığı şeye çok yakındır: bir Emir&#8217;i alıp &#8216;sahneler onu örnek bir yaşam durumunda edimselleştirir, böylece onun &#8216;doğruluğunu, onun öncüllerini çökerten beklenmedik sonuçlarını görünür kılar. Hatta insan, katı Hegelci bir tavırla, emirlerin her birinin bu yerinden edilmesinin bir sonraki emri türettiğini öne sürmeye heves ediyor&#8230;&#8221; 148</p>
<p>*****</p>
<p>148 Slavoj Zizek, Kieslowski, Encore Yayınlan, İstanbul, 2014, s. 11</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bugün postmodern sanat dediğimiz şey, modern sanatın ötesinde çağımızın bedenini iliklerine kadar didik didik eden şeydir. Postmodern sanat, modernitenin insanı metafizikten yoksun bırakmasına gösterilen tepkinin sahnesidir. Esas amacı “şok etmek&#8217;tir. Algılar ters yüz etmektir. Daha evvel hiç görmediğiniz, aklınıza gelmeyecek, algılarınıza hiçbir zaman hitap etmemiş bir gerçekliğin, bir uyumsuzluğun ortaya konulmasıdır. Bienallerde algılarınızı ters yüz edecek performanslar sergilenir. Örneğin yıllar evvel Venedik Bienali&#8217;nde sergilenen bir performansta, yapay bir havuzda yüzen bir kadavra bir sanat performansı olarak kendine yer bulmuştu. Siz hiç yüzen bir kadavra görmüş müydünüz? Aynı bienalde yapay bir duvarı delip geçmiş içi doldurulmuş ölü bir at, ziyaretçilerin algı dünyasına misafir olmuştu. İşte bu ve benzeri milyonlarca olasılık, postmodern sanatın algı atmosferinde kendine yer bulmaya devam edecektir. Postmodern sanatta ayrıca çağın bedeninin en fazla meşgul olduğu cinsellik meselelerinin de kendine fazlasıyla yer edinmiş olması tesadüf değildir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“İnançsız bir insan, içinde yaşadığı toplumu davranışlarıyla etkileyebileceği umudundan tümüyle yoksun bir insandır.&#8221;</p>
<p>Andrey Tarkovski (1932-1986)</p>
<p>“Sinema, hayatı kuru bir koşturma alanına döndüren bütün o teknik ve sosyal bilimlere; hayatı, hikmeti ve öncesinde de Allah&#8217;ın kelimesini bünyesinden atan felsefeye tam tersini yaparak bir panzehir sunar. Şiirini kaybetmiş çorak ülkeye, saadet ülkesini hatırlatan bir işaret&#8230;&#8221;</p>
<p>Enver Gülşen</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“İnsanoğlu bıkıp usanmadan, kendisi ile dünya arasında bir ilişki kurar; bu dünyayı sahiplenmek, sezgisel olarak algıladığı idealiyle bu dünya arasında bir uyum sağlamak için yanıp tutuşur. Bu isteğin yerine getirilemez olması, insanların hoşnutsuzluğunun ve kendi benliğindeki eksikliğin yarattığı acının bitip tükenmeyen bir kaynağını oluşturur. Demek ki sanat ve bilim, dünyaya sahip olma biçimleri; insanın sözüm ona &#8216;mutlak gerçek&#8217;e giden yol üzerindeki bilgi edinme biçimleridir.” Tarkovski</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Edebiyat, karanlığı ilham ile aydınlığa çeviriyorsa edebiyattır. Gecenin puslu karanlığına gömülüp çıkamayan bir araç, insanı daha da köleleştireceğinden, insan nefsini daha da körleştireceğinden, edebiyattan öte insanı acılarıyla cilveleştiren bir araca dönüştürür. Bunun da türlü örnekleri vardır. Bu anlamda, menfi dalâl hâlinden müspet dalâl hâline dönüştürmeyen ne varsa birer girdaptır. Edebiyatın “underground” özlemi, menfi dalâl girdabına olan nefsi muhabbetten ileri gelir. Nefs, oradan türlü ilhamlar aldığını sanarak bir süre sonra bu duruma alışmaya başlar. Batı edebiyatının serencamı, tarihin başlarına getirdiği keskin dönüşümlerden ötürü insanın hürlüğünün tehdit altında olması hasebiyle, menfi dalâl üzere kuruludur. Bohem demek, menfi dalâl girdabında insanın acılarıyla cilveleştiği hâl demektir. Bunaltı, anlamsızlık, absürtlük, intihar gibi konular bu sebeple insanın hürlüğünü tehdit eden unsurlar olarak varoluşçuluk akımı çerçevesinde ele alınmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Batı, mazisinden aldığı olmayan yerleri ve olguları düşleme hayalini Venedikli tacirlerin düşlerinden, Marco Polo&#8217;nun gerçek gözlemlerinden, Kolomb&#8217;un keşiflerinden, Thomas More&#8217;un Ütopya&#8217;sından, Campanella&#8217;nın Güneş Ülkesi&#8217;nden, Francis Bacon&#8217;un Nova Atlantis&#8217;inden çok daha ileriye götürdü ve Fransız düşünür Jean Baudrillard&#8217;ın (1929-2007) ifadesiyle simülakrarla yani bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünümler ve kendini gerçekmiş gibi algılatan olgularla, gerçeğin tüm verilerine sahip olan ama gerçek olmayan bir simülasyon evreni yarattı.</p>
<p>Gerçek ile düşsel olan arasında artık hiçbir fark kalmadı. Hayal edilen yer, hâliyle gerçeklik olarak algılanan yerdir. Postmodern dünya düzeni, hakikati karanlık ormanlara gömerek üstünü simülakrlarla örttü. Sonra gömdüğü yeri unutarak bunu rüyaya dönüştürdü. Gerçeğin artık hiçbir gerçeklik değeri kalmadı, hakikatin üstünü örtmek bu yüzden küfür etmek demektir. Failiyse bu yüzden kâfirdir. Simülasyon evreni demek, küfür evreni demektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Edebiyat, insanoğlunun dış dünyasını, doğasını ve evren dediğimiz varlığı sorgulayarak, merak ederek ortaya çıkardığı mitosların yumuşattığı bir balçıktır. Bu balçık, bu topraklarda vahiy temelli derin bir metafizikle sulanmış ve şahsiyetlerimizin yaydığı ışıkla yeniden yoğrulmuştur. Evrende oluş sürecini tamamlamış varlıklara mükemmel varlıklar denir ve bu mükemmel varlıklar dairesel hareket ederler. Kültür evrenimizde de oluş sürecini tamamlamış sözler vardır ve bu sözler mükemmelliğin sembolü olan daire içerisinde insanlığa seslenmeye devam edecektir.</p>
<p>Yunus hiçbir söze, ne mitosa ne eposa ne de logosa benzeyen bir söz söylemiştir, erenler meclisinde mana yüzünü bürümüştür. Bu mananın örtüsünü ancak onun için namahrem olmayanlar açabilecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsan dediğimiz metafiziksel varlığın, fiziki çevresıni anlamlandırmaya çalıştıktan sonra kendi içine dönmesi, üzeri örtülü türlü mitler, efsaneler ortaya çıkarmıştır. Sibirya&#8217;dan Hint&#8217;e, Çin&#8217;den Meksika&#8217;ya kadar her kültür havzasının kendine has bir kültür evreni vardır. Bu özgün kültür havzalarının mitleri, beşeri ihtiyaçlara dair ortaya çıkan mitlerden öte, insani ihtiyaçlara dair, yani; “Ben kimim, nereden geldim ve nereye gideceğim?&#8221; gibi sorulara cevap ararken ortaya çıkan efsanelerdir. Doğaüstü tarafı olan bir varlık isem, beni yaratan varlık nasıl olmalı? İçimde türlü hislere, duygulara, isteklere sahip bir varlık isem, her bir hissimin, duygumun, isteğimin yaratıcısı aynı birer Tanrı olmalıdır. İşte bu cevap çeşitliliği, toplumların kültür havzalarında efsane çeşitliliğini doğurmuştur. Aynı şekilde, ölüme karşı savaşma ve doğumu önceleme içgüdüsü, kültürel bir yaratı olan edebiyatı ortaya çıkamnıştır.</p>
<p>Edebiyatın mitoslardan etkilenmiş olması bu yüzdendir. Mitosların “uydurma” olarak tanınması, Mircea Eliade&#8217;ye göre historiaya ve logosa ters düşmesi değildir; Eski Ahit&#8217;in söylediklerinin tamamını onaylamadığındandır. Kutsal içerisinde kendine yer edinemeyen ve toplumların bilinçaltlarında bir şekilde yaşayan türlü mitoslar, o toplumların edebiyat topraklarını kendilerine yurt edinerek, Âdemoğlunun ekip biçme cezası dolayısıyla toprağı yumuşatması gibi, edebiyatı sulayıp yumuşatarak onu kendi balçıklarından yaratmışlardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Iki şey beni baştan çıkartır: Hz. Peygamber&#8217;in geceleyin gökyüzündeki yıldızlara bakıp, “Ey Allah&#8217;ım, hayretimi artır!&#8221; demesi ve yine gökyüzüne bakıp “Ey Allah&#8217;ım, bana eşyanın hakikatini göster!&#8221; demesi&#8230; Eşyanın hakikatine ulaşmak için kapı önünde bekletilen Batı taşralısının efendilerinin, bizleri de oyalayıp, hulkumuzu türlü sihirlerle tahakküm altına almasına boyun eğerek onların acziyetlerini taklit etmeye devam mı edeceğiz?</p>
<p>Batı, tüm kurumsal değerleriyle birlikte, pembe ama kurtlu hâliyle ve beş yüzyıldır inşa ettiği, taptığı değişenler dünyasında değişmezleri heba edip, onu beşeri derekeye indirgeyerek, Nietzsche&#8217;nin deyimiyle “Tanrı&#8217;yı öldürerek yok etti. Ancak yok ettiği Tanrı&#8217;nın yerine, farklı şekilde yükselmeyi koydu. Aynı hastalığın daha hastalıklı hâline bizler de düçar ediliyoruz, hem de tüm hızıyla&#8230; Bugün Batı&#8217;nın kendi içinde inşa ettiği birçok tutarlı “yasa&#8221; kapılarından veya akıl temeli ahlaki düzenlerinden bizler yoksunuz. Ümit edilir ki her şeyin kenarında ve de ötesinde olan edebiyat, değişmez olan ahlakı, geçmişteki membalarımızdan devşirdiği türlü ilhamlarla ördüğü soylu eserlerle bizlere tekrar hatırlatsın&#8230; Edebiyat Yâ Hû!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>On dokuzuncu yüzyılın puslu havasında yaşamış olan Friedrich Nietzsche&#8217;nin (1844-1900) eserlerinde, kendi toplumunun sosyokültürel ve ahlaki değerlerinin yozlaşma sorununu ele alması gayet normaldir. O, kendi metafiziksel zemininin alt üst olmasıyla ortaya çıkan yeni halkın yeni oranlama ve biçme sorunlarını ruhunun tüm dehlizlerinde hissetmiş ve kâğıda dökmüştür. Şu hâlde; “Bizden neden bir Nietzsche çıkmadı?&#8221; diye hayıflanmak budalalıktır; çünkü biz o dönemde henüz Tanrı&#8217;yı yani iyiliği öldürmemiştik. Bizler o sıralarda, divan ve halk edebiyatlarıyla, bilgelik kokan şiir ve destanlarla hemhal idik.</p>
<p>Yunus Emre&#8217;yi, Süleyman Çelebi&#8217;yi, Âşık Paşa&#8217;yı hâlâ okuyor ve onların söyleyegeldiklerini tatbik edebiliyorduk. Ayrıca Enderunlu Vâsıf&#8217;ı, Keçecizâde İzzet Molla&#8217;yı, Yenişehirli Avni&#8217;yi, Âkif Paşa&#8217;yı, Erzurumlu Emrah&#8217;ı Seyrâni&#8217;yi okuyor ve işitmeye çalışıyorduk. Nietzsche&#8217;nin ve çağdaşları diğer Batılı yazarların nefsi buhranlarını o zamanlar henüz hulk olarak tanımadığımızdan; kendi metafiziksel, coğrafi ve sosyokültürel zeminimizdeki farklı mesellerle hemhâl olduğumuzdan, evrensel ahlak anlayışının erken bozulmasını iliklerine kadar farklı coğrafya ve hulkunda yaşamış olanların eserlerindeki manaya/buhrana/dalâla uzaktık.</p>
<p>Ancak Nietzsche&#8217;nin yaşadığı coğrafyanın seciyesinin başına gelenler, türlü tarihsel hadiseler sonrası artık bizim de başımıza geldiğinden, Nietzsche&#8217;nin buhranına dâhil olduk ve onu sevmeye başladık. Bu bir ruhi yükseliş değil, dünyevi bir düşüştür. Gökten, dünyanın hiç tanımadığımız çıkmaz sokaklarına hapsedildik. Yunus Emre&#8217;nin diliyle Nietzsche&#8217;nin buhranını kendimize katık ettik, ortaya oranlanarak karıştık ve yeni bir hulk çıktı, Bu hulk, yeni bir edebiyat anlayışını beraberinde getirdi.</p>
<p>Sayfa 131</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Dini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek, mayası olmayan ya da mayası yok edilmiş toplumların işidir. Kaosu, Grekçe öz anlamıyla “esneyen boşluk” olarak anlarsak, bu boşluğu esnetip balon gibi şişiren bir kıtanın, içine kendinden olmayan kültürleri de katıp kendi balonuna iğne saplamaya çalıştığı bir çağı yaşıyoruz. Esneyen boşluk, kuruştaki deliği büyüttükçe hayat sürmekten uzaklaşıp sadece yaşıyoruz. Bu sebeple, günümüzde bütün Müslüman ülkelerde görülen aynı hâlin ortaya çıkardığı “Avrupa felsefeye gözünü kapadı mı?&#8221; türünden sorular, mayası yavaş yavaş yok olmaya başlamış toplumların derin korkularının ve kuşkularının bariz ve dehşetengiz timsalidirler.</p>
<p>Kaosun, &#8216;Kosmos&#8217;u yani düzeni ve evreni sardığı yer olan Avrupa, posta bürüdüğü çağımızın sanatını ve ruhunu, bedenlere paketleyerek diğer kültürlere ihraç etmektedir. İşte onların ihraç, bizimse ithal ettiğimiz yaldızlı nefs paketleri, içlerinde onların derdini taşıyan bizimse kabul ederek dert edineceğimiz bin türlü hâle bürünüyor. Bu durum edebiyata, musikiye, mimariye, dini idrake vs. sirayet ediyor. Ama nasıl sirayet ediyor? Biz, onların geçirmiş olduğu badireleri tecrübe etmediğimizden ya da onların kendi Orta Çağlarının karanlığına karşı duydukları intikam hissini hiç yaşamadığımızdan ötürü, şızofrenik bir şekilde onların kendi dertlerini aynı onlar gibi fakat 500 yıl sonra yaşıyor ve buldukları çarelere kendi çaremizmiş gibi sarılıyoruz.</p>
<p>Sayfa 105</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hakk&#8217;ın insanının ümidin insanı olduğunu, insanın diğer insanların kurdu değil, ümidi olduğunu, hangi eserlerimizle bu bedbaht medeniyetin suretine çarpacağız? Egzistansiyalizmin ilaç diye sunduğu önerilerine neden kulak asıyoruz? Neden hoşumuza gidiyor? Bir başka medeniyetin eserlerini muhakkak tanımalıyız ancak bizi nefsi olarak daha da aşağılara çekecek olan unsurlara neden yeisimizi bulaştırıyoruz? Nefsimizi temize çekecek, ümidimizi artracak eserlere iltifat etmek yerine acılarımızla cilveleşmeyi neden tercih ediyoruz?</p>
<p>Anlaşılan, galip olma iddiası güden düzen evvela mağlup etmek istediği kültürleri kendi derdiyle dertlendiriyor. İnsandan ve hayattan nefret ettiren, her şeyi anlamsız bulduran bir yaşam tarzına büründültüğümüzden beri, başkalarının dertleriyle yani bir zamanlar bize ait olmayan dertlerle dertleniyoruz. Kendi dertlerimizi özgün bir şekilde dile getiren eserlere iltifat etmiyoruz. Neleri yitirdiğimizi unutuyoruz.</p>
<p>Sayfa 99</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>(&#8230;)Halbuki Ahmet Hamdi&#8217;nin dediği gibi &#8220;Sanat, halkın seviyesine inen değil, halkın seviyesini kendine çeken, yükselten olmalıdır.&#8221;</p>
<p>Sayfa 98</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kafka&#8217;nın derdine, Sartre&#8217;ın bulantısına, Camus&#8217;nün yabancısına, Nietzsche&#8217;nin delisine, Hobbes&#8217;un kurt beşerine evrilmek bizim yanıtımızın neticeleri değildir&#8230; Coca Cola&#8217;nın şekerinde, McDonalds&#8217;ın küresel tadında, modaların acımasızlığında, televizyon ekranlarının eblehleştiriciliğinde eriyecek kadar aciz değiliz&#8230; Bizler tıkınmayız, yemek yeriz; çiftleşmeyiz, evleniriz; yaşamı metafizikleştirerek bir hayat inşa ederiz. * Analarımıza Freud gibi, çocuğumuza Erikson gibi, aklımıza Kant gibi, dilimize Wittgenstein gibi, aynaya Lacan gibi, dünyaya Chomsky gibi bakmak zorunda değiliz&#8230; Ne var ki Chuck Palahniuk&#8217;un Dövüş Kulübü&#8217;nde kavgaya zerk edildik&#8230; Kılıcımızı, kendi boyutlarımızın tamamı göz önünde bulundurularak verilmiş kadim yanıtımızla keskinleştirmedikçe de vahşi beşerlerin istilasından kendimizi kurtaramayacağız.</p>
<p>Hurma ağacımızın kökünü Sibirya&#8217;dan kadim topraklara taşımak; evimize, kalbimize, şarkımıza, kendimize, hasılı kelâmımıza ve yanıtımıza dönmek için elzemdir.</p>
<p>Sayfa 87</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Batı&#8217;nın emperyalist yanıtı, insan denilen soruyu yani o metafizik varlığı yok sayarak oluşturduğu yapay bir yanıttı. Aslında &#8220;soru&#8221; imha olmuş ama ortada garip bir yanıt vardı, ona da postmodern dediler. Postmodern Sanat da bu yüzden var, Postmodern Edebiyat da. Örneğin Nietzsche&#8217;nin “Tanrı Öldü&#8221; (Gott ist tot!) demesi tam da bunu çağrıştırır. Aslında Batı&#8217;nın bağrındaki kaostan şunu demeye çalışır Nietzsche: “El birliğiyle iyiliği yani &#8216; Tanrı&#8217;yı öldürdük.” ya da “Ve geçenlerde şöyle dediğini işitim şeytanın: Tanrı öldü; insanlara duyduğu merhamet yüzünden öldü Tanrı.&#8221;*39.</p>
<p>*****<br />
39. Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, İş Bankası Kültür Yayınları, s. 74</p>
<p>Sayfa 83</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ulvi ve metafizik yüklü binaların yerini ruhsuz yüksek binalar almaya başladı. Vahşilik ve hayvaniliğin binaları yeni bir uygarlığın zihni dünyasını temsil ediyordu. Binalar gökleri deliyor, mimarileri ikonografilerinden ayrılıyor, yorumsuz ve imgesiz birer nesneye dönüşüyorlardı. Yeryüzünde kendilerine yer açan binalar ortadan kaybolmuş, yer kaplayan binalar her tarafı işgal etmişti. Bizimse göklerin ulvileştirdiği binalarımız vardı. Orta Çağımızın muazzam şehirleri Bağdat ve Kurtuba arasında inanılmaz bir rabıta vardı: Metafiziksel ve hayati rabıta. New York henüz ortada yokken, Bağdat, Şam, İstanbul, Kurtuba kendi yanıtımızın şahika eserlerine ev sahipliği yapıyordu. “Orta Çağ&#8217;da teknoloji akışının yönü bugünkü gibi Avrupa&#8217;dan İslâm âlemine doğru değil, büyük oranda İslâm âleminden Avrupa&#8217;ya doğruydu. Ancak milattan sonra aşağı yukarı 1500 yılından başlayarak bu akışın yönü yüz seksen derece değişti.&#8221; 37</p>
<p>Sayfa 82</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Modern çağın psikolojik harp metodunda, insanları mankurtlaştırmak için metafiziği fiziğe yani somut ve ölçülebilir alana indirgemek, dehşet bir hileyle yönlendirme yöntemidir aynı zamanda.</p>
<p>Dolayısıyla, bilimsel mevzularla metafiziksel mevzuları birbirine karıştırmamak gerekir. Aksi hâlde mantık ile metafizik birbirine karışır, daha da ötesi kafalar karışır veya karıştırılır. Kâinatı, yaratan Rabbin adıyla okuyabilirsiniz, bu sizleri daha ahlaklı kılar.</p>
<p>Sayfa 68</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsan denilen soruya verilecek yanıtlar her şeyden önce, insanın üçlü, &#8216;hissî&#8217;, &#8216;vicdânî&#8217; ve &#8216;aklî&#8217; yapısı dikkate alınarak verilmelidir.<br />
Bu üçlü yapıdan birinin ihmali veya reddi insanı sakatlar, en azından rencide eder.</p>
<p>Sayfa 65 &#8211; İhsan Fazlioğlu</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Şairlerimizin 432 bin yıl geriye gidip bir hanedan ve krallar listesi oluşturmasına hacet yok. Gazâli&#8217;nin (10581111) Faysalu&#8217;t-Tefrika beyne&#8217;-İslâm ve&#8217;z-Zendeka (İslâm ile Zındıklık arasındaki Farkın Belirgin Kıstası) ve el-Munkiz mine&#8217;d-Dalâl (Dalâletten —Sapıtmışlıktan Kurtaran) adlı eserlerini yeniden ve layıkıyla okumaları, dimağımızı çıplaklıktan, sapkınlıktan, sığlıktan, yüzeysel acılardan ve niteliksizlikten kurtaracak bir ümide girizgâh olabilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Şuur bir kimliğe ihtiyaç duyar. Şuur artık çırılçıplaksa, kimliksizse nirengi noktasını yitirmişse bu durum şuursuzluğa dönüşüp şiirimsi şeyleri ortaya çıkarır. Şuuru tüketilmiş şair, şuursuz şiirimsi laflar etmeye başlar. Bu duruma karşı direnebilen, başkaldırabilen, metafiziğini diri tutmayı başarabilen şair ise buhranını şiirine yansıtmaktan kendini alamaz. Kaosa karşı direnen şair, nirengi noktasından yani metafiziğinden uzaklaşmışsa kendini posimodem sanatın mola yerlerinde dinlenirken bulabilir.</p>
<p>Sayfa 60</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ruh-Nefs-Beden dengemizin düzlemi olan dinimizin, metafiziğimizin içeriğiyle oynandığında veya diğer metafiziksel alanlarla aynileştirilmeye çalışıldığında, bu denge kendiliğinden bozulacaktır. Bu dengenin bozulması tüm kurumlarıyla beraber (adliye, üniversite, hastane, parlamento vs.) toplumumuzu, toplumuzun bozulması tüm birimleriyle beraber (düğün, müzik, kıyafet, mimari, gelenek, görenek, alışveriş, yemek, sanat, edebiyat şiir vs.) kültürümüzü yozlaştıracaktır. Çarkı harekete geçiren, ona ayar veren müessese olan dini algının değişmesi, kendiliğinden diğer tüm alanları değiştirecektir. Bu değişim sonrası oluşacak yeni algılar, tekrar dini algıyı değiştirecektir. Bu yozlaşma karşılıklı olarak birbirini besleyecektir. Bir nevi tomanın ağzı değiştiğinde, değiştirildiğinde ortaya çıkacak ürün de değişecektir.<br />
Sayfa 58</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsanın düzlemi ruh-nefs-bedendir. Her insan tekinin bir araya gelerek oluşturduğu toplumun düzlemiyse “kültür&#8217;dür. Latince köken itibarıyla &#8216;Cultura&#8217;nın ya da Arapça-Osmanlıca köken itibarıyla Hars kavramının “ekip biçmek&#8221; anlamına gelmesi tesadüf değildir. Her insan teki ruh-nefs-beden toprağına ne ekerse, bir araya geldiğinde yani toplum olduğunda da onu biçecektir. İnsanoğlu irfan yönüyle iyiyi tercih eder, kötüyü reddeder. “Nefs” şehveti temsil eder. Beşeri yönümüzün direksiyonudur. Nefs, insanın çatışkı ortamıdır. Ruh ile bedenin kılıçlarını kuşandığı meydandır. Bu çatışkı ortamının şiddeti arttıkça insanın ruhunu nefsine hükmettirmesi zorlaşır. İnsanın insan kalması, beşerileşmemesi zorlaşır. İşte bu çatışkı ortamını dizginleyen, insanı “Hakk”a bağlayan bir ip olan aklı ve ahlakı diri tutan merci “din&#8217;dir. Din ya da metafizik, çarkın başı ve esasıdır. Çarkın başı bozulduğunda, zincirleme olarak diğer her şey de kendiliğinden bozulacaktır.</p>
<p>Sayfa 57</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsanın düzlemi ruh-nefs-beden çizgisinde kendine yer bulur. Toplumun düzlemiyse kültürüdür. Ruh-NefsBeden dengesine ayar verecek merci &#8220;Din&#8217;dir.22 “Din&#8217; ile oynandığında, içeriği değiştirildiğinde ve alenileştirildiğinde ruh-nefs-beden dengesinin de içeriği değişecek, alenileşecek ve dolayısıyla &#8220;insan&#8217;ın kendisi de alenileşecek, içi boşalacak, soysuzlaşacaktır. Bu durum “insan&#8217;ın şuurunu, ahlakını, zihnini, dimağını, teemmülünü olumsuz etkileyecektir. İnsanın ruh-nefs-beden dengesinin bozulması demek şuurunun da bozulması demektir. Şuurunun bozulması demek, şiirinin de bozulması, soysuzlaşması demektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir sigara şirketinin kadınların sigara içmemesinden dolayı müşterilerinin yarısını kaybettikleri şikâyeti üzerine, Freud&#8217;un Amerika&#8217;da yaşayan bir psikanalist öğrencisi olan arkadaşını arayarak buna çözüm bulur. New York&#8217;taki bir yürüyüşte önceden ayarladığı en gösterişli kadınların ellerinde sigarayla cinsel cazibelerini ön plana çıkararak çekici bir şekilde yürümelerini ve “Özgürlük”, “eşitlik&#8221;ten dem vurmalarını salık verir. Yine önceden ayarladığı gazeteciler de oradadır. Ertesi gün bütün gazeteler para karşılığında bunu haber yapar.</p>
<p>Özgürlük&#8221;, “eşitlik” adı altında kadınların da sigara içmeye başlamasına sebep olur ve milyonlar kazanır. “Tüketici” kavramını ortaya atarak, insanların ihtiyacından fazla tüketmesine ve &#8220;demokrasi&#8221; kavramının Amerikan siyasetinde diğer ülkelere karşı en şeytanice kullanılmasına sebep olan da kendisidir. Bana göre 20. asır ve sonrası ortaya çıkan her türlü bunalımın psikolojik kaynağı Edward Bernays&#8217;dır. Ancak tüm bu fikirler Sigmund Freud&#8217;un düşüncelerinin kötüye kullanılmasından kaynaklanmıştır. İnsanların nefsi ve zihni yapısıyla oynayıp onları salt biyolojik bir varlığa dönüştürerek sadece tüketen ve onlardan kendine özgü bir ahlak anlayışı olan bir canavar yaratmıştır. Sinema, edebiyat, siyaset, müzik, kadın, erkek, çocuk, teknik vs. her şey bu uğurda harcanmıştır. Kişisel gelişim kitapları bu minvalde yazılmıştır. Edebiyat, şiir buna alet edilmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sanatta, edebiyatta esas olan &#8220;&#8216;ruh&#8217;un cinsiyetidir. Dolayısıyla normal fizyolojik cinsiyeti &#8220;kadın&#8221; olan biri, ruhunun farkında değilse ve aklı örtükse onun ruhunun “eril&#8221; ya da “dişil” olması söz konusu olamaz. Aynı şekilde normal fizyolojik cinsiyeti “erkek” olan biri ruhunun farkında değilse ve aklı örtükse onun ruhunun da &#8216;eril&#8217; ya da &#8220;dişil&#8221; olması söz konusu olamaz. Hasılı ruhunu yitrmişlerin fizyolojik cinsiyetlerinin bir ehemmiyeti olmaz. Cinsiyetler aynileşir. Cinsiyetlerin aynileştirilmesi, tarihi oluşturan savaş ve sevgi arasındaki dengeyi sağlayan rabıtayı ortadan kaldırarak, “savaş&#8221;ı, zorluklarla mücadele etmekten alıkoyar ve vahşi bir manaya bürür.</p>
<p>“Sevgi&#8217;yi ise şefkatten alıkoyarak, salt fizyolojik bir cinsel objeye dönüştürür. Bu durum beraberinde soysuzlaşmayı getirir. Ruhun soysuzlaştırılması, bedeni de mana itibarıyla çürüterek çelişkili bir biçimde onu ilahlaştınr. Dolayısıyla böyle bir kaos yığınlaştırdığı, soysuzlaştırdığı bireylere çürük ama süslü putlara tapmasını salık verir. İşte böyle bir soysuzlaştırmaya karşı “insan” olana müthiş şefkat besteyen &#8220;dişil ruhlar”, mürebbiyelik sıfatlarından ötürü sanat ile başkaldırarak insanın ruhunu koruyup gözetirler</p>
<p>Sayfa 42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Akıldan çıkarmayalım ki şehadet âleminde namazın tezahürü, kâinatın taklidine denk düşen bir şekle sahiptir. Mahlükun Hâlik&#8217;ine ittibâında “secde&#8221; arşa değecek kadar yükselişin adıdır. Namazdan sonra Müslümanlar birbirlerine “Allah kabul etsin&#8221; dediklerinde, bir bakıma “Gazân mübarek olsun” demiş olurlar. İstiklal Harbi yalnızca kâfirlere karşı yürütülmekle sınırlı değildir; o aynı zamanda küfre kaşı bir savaştır. İstiklalse, neyin istiklali diye sormuyor muyuz? (İsmet Özel,Bugünün Birincisi Sensin, İstanbul, İstiklal Marşi Derneği, 2011)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ruhumun senden İlahi, şudur ancak emeli: Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli, Bu ezanlar, ki şehadetleri dinin temeli,</p>
<p>Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli,</p>
<p>Hüda&#8217;dan, her şeyin sahibinden tek dileğim, büyük bir iman ve muhabbet ile bağlı olduğum bu topraklara, Hakk&#8217;ın sesini işitmeyenlerin, insanlara zulmedenlerin elinin değmemesidir. Bu ulvi yurdun üstünde, sonsuza dek dinin temeli olan Hakk&#8217;ın çağrısı ve yüceltilmesi devam etmelidir. Birlik olarak bir canavara dönüşmüş olan emperyal güçlerin eli bu topraklara yabancıdır, haramdır. Çünkü bir eli namahrem kılan şey, o elin fikirden, ahlaktan, hikmetten, Hakk&#8217;ın sesinden yoksun bir ele dönüşmüş olmasındandır. Nitekim İbn Haldun&#8217;un deyimiyle bir medeniyeti inşa eden iki unsurdan biri el diğeriyse fikirdir. Fikir el ile birlik etmezse, o el bir maymunun elinden farksızdır. Bu yüzden maymunlar, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de “aşağılık” sıfatıyla nitelendirilmiştir. Öyleyse fikirden yoksun bir beşer ve bu beşerlerin oluşturduğu bir toplum “aşağılık maymunlardan&#8221; farksızdır. Mabedimin iman dolu göğsüne; fikirden, akıldan, hikmetten, ahlaktan yoksun bir e değmemelidir. Nurettin Topçu ise “Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli! mısrası için Mehmed Âkif burada benim&#8217; sözcüğünden &#8216;benliğim&#8217;i kast etmiştir.&#8221; demektedir. Benliğim ise bu toprakların sahip olduğu karakterle yoğrulmuştur.</p>
<p>Sayfa 35<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!&#8221; demek, aslında, sadece &#8216;tüten en son ocak sönmeden&#8230; sönmez&#8217; demek değildir; fakat aynı zamanda, &#8216;gökteki yıldız sönmeden&#8230; sönmez&#8217; demektir. Mehmed Âkif, her ikisini de milleti adına sahiplenmektedir: “Tüten en son ocağı&#8221; sahiplenmek bir tarafta, gökteki “yıldız&#8217;ı sahiplenmek -ve *milletinin yıldızı&#8221; hâline getirmek-öbür taraftadır: Şair gökteki yıldız sönmedikçe, yerdeki ocak da sönmeyecek demek istemektedir.</p>
<p>Alman filozof Immanuel Kant&#8217;ın (1724-1804) &#8220;İki büyük âlem beni kendine hayran bırakır: Üstümdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası (vicdan)&#8221; sözünü göz önünde bulunduracak olursak, yıldızlı gökyüzünün yıldızı sönmeden, içimizdeki yurt olan vicdana düşen Hakk&#8217;ın sesi işitilmeye, bu sesin işitildiği ocak tütmeye devam edecek demektir.</p>
<p>O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak; O benimdir. o benim milletimindir ancak.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“Şafak” kelimesinin ise iki anlamı vardır. Birincisi “güneş batınca ufukta beliren kızıllık”, bir diğeriyse &#8220;güneş doğmadan önce ufukta görülen aydınlık”.“ Şafağı, güneş battıktan sonra gökyüzünde kalan kızıllık olarak mı yoksa güneş doğmadan evvel ufukta beliren aydınlık olarak mı anlamak, içinde bulunduğunuz ruh hâline bağlıdır. Bu sebepten olsa gerek, Âkif&#8217;in “Korkma!” diye başladığı şiirine “şafak” kelimesiyle devam etmesi onun dehasının bir göstergesidir. Çünkü &#8220;Korkma!&#8221; diyerek aslında ufukta görünenin güneşin batmasıyla ortaya çıkan kızıllık olmadığını, öyle sanılmaması ve yeise düşülmemesi gerektiğini, tam tersi güneş batmış gibi algılansa ya da algılatılsa dahi, asunda batmadığını, bu kızıllığın akşam kızıllığı olmadığını vurgulamaktadır. Gözümüzü yerden ufka çevirdiğimizde, Âkif&#8217;in çoğul olarak kullandığı üzere “şafaklarda yüzen al sancak&#8217;ı yani güneşin yeniden doğuşuyla sabahın aydınlıklarında yüzen al sancağımızı göreceğimiz vurgulanmaktadır. Dolayısıyla, görülen ya da hissedilen şey batan güneş kızıllığı değildir, al sancağın sabaha tekrar uyanan rengidir.</p>
<p>Sayfa 24</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Neredeyse tüm toplumsal sorunlar, anlam-mana karmaşası sebebiyle tezahür eden muhakeme bozukluğunun neticesidirler. Bu karmaşa, bildirişime zarar vermekle kalmaz, toplumsal bildirişim ruhunu zedeler ve iletişim sorunu baş gösterir. Bu karmaşa, aynı zamanda kutsal metinlerinizin, edebiyatınızın, şiirlerinizin yorumlanmasına da yansır.</p>
<p>Sayfa 21</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsan dediğimiz varlık, kendini Heidegger&#8217;in “varlığın evidir” dediği dil üzerinden ve özelde de bu &#8220;varlık evi&#8221;nin unsurları olan kavramlar üzerinden var eder, Kavramlar, zihni yazılımımızın kodlarıdır. Nasıl ki bir bilgisayar yazılımının gücü, o yazılımın kodlanma, programlanma kalitesiyle ölçülüyorsa, insan dediğimiz varlığın ufuk genişliği ise akletme, yorumlama ve soyutlama kudreti, kavram hazinesinin değeriyle ölçülür. Kavram hazinesi çok zengin olan insanların bir araya gelerek oluşturduğu cemiyet, çok yüksek yorum, bildirişim ve ifade gücüne sahip olacağı için, başına gelmiş, gelen ve gelecek hadiseleri de o yüksek dimağıyla anlamlandıracaktır. Dolayısıyla, bir insanın ya da bir toplumun zihninde neleri tasavvur edebildiği, hayatına neleri yansıtabileceğini belirler. Örneğin, “irade” kavramının anlam tasavvuru zihninde tam olarak yer etmeyen bir kişi, kendi yaşamında “irade” gösteremeyecektir. Bu sebeple, zihninizde yorumlanmamış, tasavvur edilmemiş, içselleştirilmemiş hiçbir kavramın hayatınızda da yeri olmayacaktır. Zira bir bilgisayarın yazılımına ses kartı işlenmemişse, sesi çıkmayacaktır. Dolayısıyla, “kavram içselleştirilmesi&#8221; bir insan için ve kudretli bir toplum inşası için hayati derecede önemlidir. “Kavram içselleştirilmesi&#8221;&#8216;ni doğru anlayabilmek adına iki farklı kelimeden bahsedeceğim. Bunlar anlam ve mana kavramlarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Yakınlık Kaf&#8217;ının Simurg&#8217;uyuz, uçmuşuz yuvadan<br />
Bir eşiğin toprağında yuvamız var bizim.</p>
<p>Kâsım-ı Envâr</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mehmet-sabri-genc-sanatin-seyri-alintilar/">Mehmet Sabri Genç – Sanatın Seyri  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-sabri-genc-sanatin-seyri-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Mar 2019 13:19:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Cogito Ergosum]]></category>
		<category><![CDATA[Dikizleme kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne]]></category>
		<category><![CDATA[Evcilleşmiş Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Özne]]></category>
		<category><![CDATA[Görsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Gösteri toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Gözetim]]></category>
		<category><![CDATA[Guy Debord]]></category>
		<category><![CDATA[Hipergerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[narsizm]]></category>
		<category><![CDATA[Niedzvieck]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Twitter]]></category>
		<category><![CDATA[YouTube]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21526</guid>

					<description><![CDATA[<p>Popüler kültür denilince çoğu kez akla gelen demokratik bir kültür anlayışıdır. Herkese açık, herkes tarafından üretimi mümkün olan ve herkesi kapsamına alan bir kültür. Yüksek kültürün seçkinci ve dışta bırakıcı dünyasına karşılık herkese açık olan bu kültür aslında kültür kavramının içerdiği,toplum tarafından üretilmiş bütün maddi ve soyut değerler, ürünler dizisi olarak kültürün kendisi olarak da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/">Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15848" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470.jpg" alt="" width="594" height="297" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470.jpg 940w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 594px) 100vw, 594px" /></p>
<p>Popüler kültür denilince çoğu kez akla gelen demokratik bir kültür anlayışıdır. Herkese açık, herkes tarafından üretimi mümkün olan ve herkesi kapsamına alan bir kültür. Yüksek kültürün seçkinci ve dışta bırakıcı dünyasına karşılık herkese açık olan bu kültür aslında kültür kavramının içerdiği,toplum tarafından üretilmiş bütün maddi ve soyut değerler, ürünler dizisi olarak kültürün kendisi olarak da yorumlanabilir. Ancak halk kültürü kapsamında değerlendirilen folklorun tersine popüler kül- tür, yığınsallık içermesi ile ayrışır ve popüler kültür karnaval kavramında hayat bulan eğlenceyi daha çok içerir. Bu anlamda popüler kültür zaman zaman kitle kültürü dediğimiz olgu ile de çakışır.</p>
<p>Ancak günümüz dünyasında popüler kültür anonimlik anlamında halk kültürü içeriğinde bir kayma ile başkalaştı. Popüler kültür daha çok yaygın beğeniye hitap eden bir kültürel üretimi tarif eder hale geldi. Dolayısıyla popüler kültür halkın kültürü olmaktan çok yaygın kabul edilen ama piyasa koşulları tarafından belirlenmiş, onun istemlerine uygun olarak ticari başarı da sağlayabilme potansiyeli olan üretilmiş bir kültürdür&#8230; Popüler kültür geniş iş bölümü etrafında kurulan kapitalist mal üretimi, pazarlaması, dağıtımı ve tüketimi biçimlerine daya- nan bir kültürdür. Bu biçim olmayınca, örneğin teknolojik çoğaltma, seri üretim, tv veya basın olmayınca, bu araçlara dayanan böyle bir kültür biçimi de olmaz.</p>
<p>“Popüler kültür egemen toplumsal ve ekonomik ilişkileri destekler, haklı çıkarır ve sürüp gitmesinde yardımcı olur. Kitle üretimi yapan pazarın ekonomik, siyasal ve bilişselliğinin ifadesi olan kitle kültürünün somut şekillerinden biridir. Kitle kültürü tekelci kapitalizmin hem mal hem de imajlar satışını yapan, uluslararası pazarın değişmelerine ve gereksinimlerine göre biçimlenip değişen, önceden yapılmış, önceden kesilip biçilmiş, paketlenip sunulmuş bir kültürü anlatır. Kapitalizmin kendi için üretirken ve yaratılan zenginliği kendine ayırırken, kitleleri ücretli köle olarak kullanarak “kitleler için” yaptığı üretim ve bu üretimle gelen “kimlik, duyma, hissetme, yaratma, bugününe, geçmişine ve geleceğine bakma biçimi, kısaca yaşama yoludur.”</p>
<p>Bu bağlam içinde popüler kültür, pazar tarafından pazarda tüketim için “sipariş edilen, ısmarlama” kitle kültürünün en çok kullanılan ürünlerini, bu ürünlerin<br />
tüketilmesini ve bu ürünleri teşvik eden düşünceleri ve duyarlılıkları anlatır. Bilişsel bağlamda, popüler kültürde anlamlar ve zevkler aktif bir şekilde toplumda üretilir ve dağıtılır. Bu üretim ve dağıtımın en planlı yanı endüstriyel faaliyetlerin kendisidir ve güdümlenmiş yanı ise çeşitli örgütlü yapılardaki kişiler arası ilişki ve iletişimdir.</p>
<p>Popüler kültürde, aynı zamanda, sürekli kalıcılıkla değil, sürekli değişimle sermayenin ve sermaye sisteminin sürdürülebilirliliği gerçekleştirilir: Müzik alanında, popülerlik her hafta değişen “top 40” içinde olma ve bunları dinlemedir. Giyimde popüler olan şey mevsimlerle değişen modayla gelen güdümlü kültürel yaşamdır.</p>
<p>Markalar arasında özgür seçim için tüketici kazanma mücadelesi ve bunun bireysel özgürlük,zevk ve tercih olarak sunulmasıdır. Popüler kültür aynı zamanda alınıp satılan mal ve malı içeren ve malla gelen, mal hakkındaki ilişkidir. Malın üretimiyle ve dağıtımıyla ilgili ilişki özel mülkiyet yapısına ve ücret politikalarından geçerek zenginliklerin yaratılması ve yoksun bırakılmasına dayanır. Malın tüketimiyle ilgili ilişki promosyon, reklam ,statü ve değer ,satın alma, kullanma, atma yoluyla gerçekleştirilen “ürünün pazarlama ve tüketimi” ve dolayısıyla yeniden üretimi koşullarının yaratılmasıdır.”1</p>
<p>Dolaysıyla popüler kültür Latince “popular”dan gelen halk kültürü olmaktan çok halk tarafında tercih edilmesi sağlanan ama esas olarak tüketim örüntülerine hizmet eden, tüketim kültürünün yaygınlaşmasını sağlayarak kapitalizmin toplumsal kültüre dönüşmüş hali olan kültürel ekonomi ya da pan kapitalizm olgusunun bir tezahürüdür. Bu nedenle de asla masum değildir. Günümüzde popüler kültürün en büyük yaygınlaşma aracı görsel kültürdür.Bu da batının görme üzerinden inşa ettiği dünya ile yakından bağlantıldır.</p>
<p><strong>Gözün Görmek İstediği:Görsel Özne ve Evcilleşmiş Dünya</strong></p>
<p>Batı modernliği dünyayı tül bir perde ardından gören bir bakış rejimini ve düzenlenmemiş, kontrol altında tutulmamış bir dünya tasavvurunu kabul edemediğinden modern özne ve onun perspektifçi dünya algısını yerleştirdi.Bir anlamda bütün bir modernlik projesi bir ele geçirme, elde tutma ve düzenlenmiş, evcilleştirilmiş bir dünya bilgisine hasredildi. Bu anlayışın görsel dünyaya yansıması ise bakış oldu. Görmek risksiz bir elde tutma, ele geçirme çabasıydı.</p>
<p>Batı toplumları pagan köklerinden itibaren gözün ve gözetlemenin hayatı egemenliği altına aldığı bir kültür inşa etmişse de bu konuda asıl adım Descartes’in (modernliğin filozofu Descartes’in aslında totaliter toplum tahayyüllünün başla-tıcısı olduğunu da eleştirel düşünce sayesinde öğrenir olduk) ünlü“Düşünüyorum Öyleyse Varım”diye bildiğimiz “Cogito Ergosum” denilen sözüyle atılmıştır. Burada Descartes’in ünlü düşünen öznesi kendini dünyanın merkezine yerleştirirken aynı zamanda nesne dediği dünyayı kendisi için gözetlenen, biçim verilen bir dünya haline sokmuştur.</p>
<p>Bakış gözetleyeni dünya deneyiminden alıkoyarken mekân tecrübesini de yok eder. Aristoteles ve Porphy gibi antik düşünürler açısından göz askeri bir duyu organıydı, bakış yöneldiği her nesneyi tutsak alan, onu ele geçirerek onun üzerinde hâkimiyet kuran bir şeydi. Bu nedenle de görmek fiziksel ve saldırgan bir eylemdi. Ortaçağın sona ermesi ile birlikte göz dünyanın efendisi oldu.Özne kendisi görünmeden herşeyi görerek dünyaya sahip olmaktaydı. Bakışın egemenliği sayesinde dünya ehlileşir, karşıdan bakılabilir ve ele geçirilebilir, denetlenebilir bir mesafeye, bir yere dönüşür.Dünya, düzensizliklerinden arınır ve steril bir hale gelir. Düzenlenen ve kontrol edilebilen bir dünyanın doğası gereği insanı da düzenlenebilen ve kontrol edilebilen bir şeye dönüştürmesi kaçınılmazdı ve öyle de oldu.</p>
<p>Bu yapılanmanın ilk tohumlarının atıldığı yer de büyük şehir olmuştur. Bulvarın varlığı, şehir yapısının değişmesi, çok farklı insanların bir araya gelmesini, farklı sınıflardan ve kültürlerden insanların aynı sokak ve caddelerde buluşmalarını sağlamıştır. Şehrin hareketliliğinin temel kaynağı, bu karmaşık kalabalığın yegâne ortak eylemi de şehrin onlara sunduğu malzemeyi izlemek olmuştur. Yani, şehrin kendisi 19. yüzyıldan itibaren seyirlik bir malzeme olmuş, metalaşmış ve bütün ruhu gözün sınırları içine hapsolmuştur. İşte bu değişim, kapitalizmin görsellik üzerinden kendine yeni bir yol seçmesi ve de şehir sokaklarının, insanların birbirlerini, dükkânları, araçları yani sokak ve caddelere konu olan her şeyi seyretmelerine sahne olan bir gösteri mekanı haline gelmesiyle devam eder.</p>
<p>Bugünkü Gözetim sisteminin temelleri de bu biçimde atılmış oldu.Görmek dokunmadan farklı bir duygulanım içerir, dokunmak gerçeklikle temas etmeye, onunla yüzleşmeye zorlayan bir çağrıdır, oysa görmek doğası gereği kendini bir uzaklığa yerleştirmeyi içerir.Buda deneyim duygusundan yoksun bırakır. Bakış aynı zamanda bir denetim biçimi “el altında bulun-durma” halini de içerir. Nitekim<br />
John Berger önemli bir rastlantıya dikkat çeker, kameranın icad edildiği dönemde Pozitivizmin kurucusu Aguste Comte ünlü eseri Pozitif Felsefeye Giriş kitabını tamamlamaktaydı.</p>
<p>Pozitivizm ve kamera, Mısır Mitolojisindeki Tanrı Ra’nın her şeyi gören gözü gibi bakışımızla dünyayı bilinir kılıp aynı zamanda onu denetle yebileceğimizin temsilidir. Kamera ve bakış teknikleriyle“Yeryüzünün tüm yüzeyi sürekli olarak açılan bir gösteri haline,sonu gelmeyen, inceden inceye gözleme nesnesi haline gelmiştir” 2</p>
<p>Görselliğin yarattığı dünya bizleri izleyiciye, birer röntgenciye dönüştürmekle kalmaz sürekli bir sağanak halinde algılarımıza saldıran imajlar nedeniyle bizleri Mestrovic’in duygu ötecilik olarak tanımladığı bir kayıtsızlık haline de sokar. Gösteri hayatın bütün alanlarını ele geçirir.Gösteri, kendi yapay evrenimizin tümüyle görselleşmesi ile nesnelerden toplumsal ilişkilere dek her şeyin görselleşmesi ve seyirlik bir nitelik kazanmasıdır.</p>
<p>Gösteri,dünyanın görmeye dayalı bir hale gelmesi, dünyamızın görselleşerek estetikleşmesi, dünyanın imajlar yolu ile alımlandığı, dışlandığı bir<br />
toplumsal ilişki halidir.“Gösteri bir imajlar toplamı değildir, kişiler arasında varolan ve imajların dolayımından geçen bir toplumsal ilişkidir… Gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yer de basit imajlar, gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın<br />
etkili motivasyonları haline gelir.Artık doğrudan doğruya algılanamayan dünyayı uzmanlaşmış farklı dolayımlarla gösterme eğilimi olarak gösteri, görmeyi doğal<br />
olarak insanın ayrıcalıklı duygusu -ki eski dönemler de bu ayrıcalık dokunma duygusunu da- kabul eder, en soyut ve aldanabilir duyu olan görme güncel toplumun güncelleştirilmiş soyutlamasına denk düşer” 4</p>
<p>Guy Debord’un açtığı gösteri kapısı yetkin haline Baudrillard’ın Simülasyon kavramı ile ulaştı.Simülasyon asıl ve gerçek arasındaki ayrımın son bulduğu aşırı gerçeklik ya da “Hipergerçeklik” düzenine aittir. Simülasyon imajın gerçeklik halini alarak her şeyin temsile, surete dönüşmesidir.Simülasyon bir taklit olarak ortaya çıkar ama temsil düzeninde kendi bir gerçeğe dönüşür, böylece suret ve asıl ayrımı tıpkı temsil eden-edilen ayrımı gibi, yapaylığın asıl haline bir düşler evreni ve gerçekliğin bir imgeye, bir işarete,bir surete dönüşümü olarak imaj haline gelir.</p>
<p>“Bu yepyeni sanal gerçeklikle birlikte simülasyon girişiminin en son evresine girmiş<br />
bulunuyoruz. Bu evrede karşımıza her türlü ilizyonun köküne kibrit suyu eken teknoloji ürünü yapay bir dünya çıkıyor”5Böylesi bir dünyada gerçekten,hakikatten, asıldan söz edilemeyeceği gibi temsil dışında bir gerçeklik olarak dünyadan bile söz<br />
etmek zorlaşır. İmajlardan oluşan simülasyon evreni adeta bir matrixi andırır.</p>
<p>“Durum böyle olunca geriye doğal dünyayı yok edip, yerine yapay bir dünya koymaktan başka yapacak iş kalmıyor.-bizi hiç kimseye hesap vermek zorunda bırak-mayacak, gerçeğiyle hiçbir benzerliğe sahip olmayan bir dünya istedik. Böylelikle doğal dünyaya özgü bütün görünümlere son veren devasa bir girişim başlattık.</p>
<p>Doğal dünyanın yerine zorla yapay bir dünya koyma girişimi uzun vadede, doğal olan her şeyi yadsımamıza yol açabilir. Kendisini hiçbir şeyle değiş tokuş edemediğimiz bir dünyanın yerine sanal bir dünya”6</p>
<p>İşte Faceobook böylesi bir dünyanın ve giderek yok olan, insanların kendi mahrem alanları içinde sosyal anlamda atomlarına ayrıldığı bir dünyaya aittir. Adı her ne kadar sosyal medya olarak geçse de bu sosyallik sanal bir sosyalliğe dönüşmüştür. Facebook, görmek kadar göstermenin öne çıktığı narsist bir sosyalliğe gönderme yapar. Nasıl YouTube’ye çekilen videoların basılması ile dikizleme dürtümüz, sosyal röntgenciliğimiz dürtükleniyorsa Facebook’da benzer bir işlev görür. Facebook ve YouTube kişinin kendini vitrine koyarak parlatmak istediği bir sanal cemaat ortamı. Sürekli bağlantıda kalarak görünür olmak arzusu bu mekânın en önemli değeri. MySpace, Facebook gibi internet sitelerinde ’ben’ler sergileniyor. YouTube gibi paylaşım siteleri ise bu nesle tam aradığı şeyi sunuyor: Kendilerini tüm dünyaya gösterme ve şöhreti yakalama şansını!</p>
<p>Tüketim toplumu sosyal medya aracılığı ile arzuları kışkırtarak benliği sürekli şımartmayı teşvik ederek narsizmi pompalıyor.Böylece başkaları için değil kendi için yaşayan, kendi için kaygı duyan bir insan tipo-lojisi ortaya çıkıyor. Psikanalist Joel Kovel’de narsizmin bu çağın geçer değeri haline geldiğini ortaya koyuyor.“Artık, günümüzün tipik hastası belirgin bir arzusuyla çatışma içinde olan nevrotik birey değil, benlik kaybına bağlı özdeğer düşüklüğünü savunmacı çeşitli çabalarla yüksek tutmaya çalışan narsisistik bireydir. Keza, artık hâkim patoloji arzunun babaerkil otorite tarafından bastırılmasının sonucu ortaya çıkan klasik nevroz değil; arzunun kışkırtıldığı, yörüngesinden saptırıldığı, ne kendisine tatmin bulacağı uygun bir nesnenin sunulduğu ne de tutarlı denetim formlarının sağlandığı modern bir psikopatoloji biçimidir”7</p>
<p>Narsizm bu yüzyılın egemen değeri olarak pan kapitalist kültürün bir ürünü.</p>
<p><strong>Abartılı Paylaşım </strong></p>
<p>Niedzviecki’nin terimi ile sosyal ağlar üzerinden kurulan paylaşım kültürü “abartılı paylaşım”denilen bir iletişim biçimini besliyor. Hayatını, mahrem anlarını,duygularını, kendi beğenilerini başkalarıyla aşırıya varacak kadar paylaşmak.“Dikizleme kültürü” tıpkı 1950’lerde hayatımıza giren televizyon gibi başlangıçta hayli masumdu. Birbirleriyle iletişim kuran arkadaşlar… Sınırlarını zorlayan yeni yetmeler… Her dilden,her dinden ve ırktan insanın hayatı, arzuları, korkuları ve problemleri hakkında konuşabileceği bir platform. Bunun ne gibi sakıncası olabilirdi ki? Ancak o kadar da basit değil. Ahlaki kaygılar güden Rin Tin Tin ile başlayan yolculuğumuz, dondurulmuş gıdalara, obezlikte birbiriyle yarışan yolculuklara ve yürek parçalayan bir asosyalliğe gelip dayandı.. Hayata karışmak yerine televizyon izli- yorduk artık.. Ancak asıl büyük fotoğrafı görmemeye başladık.” 8</p>
<p>Bugün de geldiğimiz nokta bu.İnternet bağımlılığı denilen şey öyle bir noktaya gelmiş durumda-ki yeni yetmeler için dünya adeta bir bilgisayar ekranından ibaret,<br />
beslenme bozukluğu, şiddete eğilim, ahlaki kayıtsızlık, Narsizm, sabırsızlık, engellenme karşısında telaşlılık vb. yanında obezite gibi fiziki sorunlar da görülüyor. Komşusu ile yüzyüze oturup bir yerde sohbet etmek yerine internet üzerinden görüşmeyi tercih eden, okul arkadaşları ile MSN üzerinden sohbet eden bir nesil yetişiyor. Faceebok vb. sosyal ağlar da bu nesilin ve yeni toplumsal özne’nin teşhirci toplumsal kültürünün ürünü. Artık abartılı paylaşarak herkes herkes hakkında bilgi sahibi olmak istiyor.</p>
<p>Toplum her şeyi birbirine itiraf edebilen, en mahrem konularını bile paylaşan bir dikizleme kültürü içinde yer tutuyor. Artık her paylaşılan şey bir kamera halini alıyor. Foucault’un görmeden gözetleyen ünlü panopticonu artık sıradan insanlar. Panopticon artık toplumsal hayatın “abartılı paylaşımı”nın adı. Niedzviecki’nin dikizleme kültürü adını verdiği şey görsel dünyanın gelmiş olduğu son aşama olduğu kadar, Foucault’un bilme istenci dediği şeyin bir parçası olan “söyleme kışkırtma”nın bir ürünü. Focuault, Kilise ile başlayan günah çıkartma süreci modern iktidar ilişkileriyle bir bilme istencine dönüşür. İktidar susmaya değil konuşmaya teşvik eder. En mahrem konular bile söze dökülmeli, konuşulmalıdır.</p>
<p>İktidarın özneyi bu konuşmaya,söze dökmeye teşviki, söyleme kışkırtma dediğimiz olguya tekabül eder. İşte sosyal ağlar da bu kışkırtmanın bir ürünü. Ama daha önemlisi kitle toplumu içinde anonimleşen insanların ben buradayım, bakın tanıyın beni, kendimi sunmak ve bilinir olmak için elimden geleni ardıma koymam mesajını iletiyorlar. Bilmek ve bilinmek isterken aslında modern bilme istencinin ve sıradan insanların büyük biradere kendini sunma halini yaşıyorlar.</p>
<p>“Sanki kulağımıza gizlice fısıldanan hipnotize edici bir düşünce var ve sürekli aynı şey tekrarlanıyor: Bilmen ve bilinmen gerek!Bunu itirafa teşebbüs etmek bile vücudumuzda müshil etkisi yaratıyor, çünkü hepimizin farkında olduğu gibi, dedikodunun cazibesi, tehlikeli taraflarını ihmal etmemize yol açıyor. Sanki çağlardır süregelen bir ritüel bu birbirimize dikkatle baktığımızda heyecanlanıyor, saatlerce konuşmuşçasına rahatlıyor ve haz alıyoruz.”9</p>
<p>Kısacası sosyal ağlar kaybolan toplumsallığın, bir dünyanın ikamesi. Sanal cemaatler:<br />
Toplumsallık arayan insanların karşılaştıkları gerçek koşullara yapılan esnek, canlı ve pratik uyarlamaları temsil ediyor. Sanal cemaatler, toplumsallık dürtüsüne “kentlerin<br />
coğrafi ve kültürel gerçeklikleri nedeniyle sık sık kesintiye uğrayan bu dürtüye karşılık gelen yenilikçi çözümler yelpazesinin bir parçasıdır. Sanal toplum gayri resmi kamusal alanların gerçek yaşamlarımızdan çıkmasıyla birlikte, dünyadaki insanların göğsünde büyüyen cemaate açlık duyma dürtüsüyle harekete geçmesinin bir ürünü. Bu şekilde gerçek dünyada yitirilen değerlerin ve ideallerin sanal gerçeklik konumunda yeniden elde edilebileceği umulmakta.</p>
<p>Ağ’ın aile duygusunu,“görünmez dostlar ailesi” duygusunu yeniden kurabileceği beklentisi insanları bu geniş aileye katılmaya davet etmekte. Adeta köydeki çeşme başı, kasabadaki meydan duygusu, bunun sağladığı iletişim yoğunluğu duygusu bu ağlarla bir anlamda yeniden yeniden yaratılmakta. Edgar Morin’in,“Eski dayanışma biçimleri geniş aile ve köy cemaati içine yaşanıyordu, ama şimdi bu içselleştirilmiş toplumsal bağlar ortadan kaybolmaktadır.” diyerek yaptığı tespit Facebook başta olmak üzere sosyal ağların hangi gereksinmeye denk düştüğünü anlamamıza yardımcı olur. Üstelik sanal topluluk sizi yargılamaz, teşvik eder, sizi gözetler ama sizinle dayanışmaz, riskler ortadan kaybolur.</p>
<p>Sanal alan bu nedenle gerçek alana oranla daha güvenlidir, üstelik kendinizi olduğu gibi değil kurgulanmış bir biçimde sunma olanağı vardır. Herkesin beğendiği, desteklediği biri olabilirsiniz. Üstelik sanal toplumda kurduğunuz cemaat bağları sizi esir almaz. Çünkü maddesizleştirilmiş ve bölgesizleştirilmiş sanal bölgelerde öznellikler kendi arasında değişebilir ve keyfi bir biçimde varolma imkânına kavuşmuştur.Ortak bir bütünlük içinde birlik ve karşılıklı olma duygusu sosyal ağlarda teknolojinin kurumsallaştırılmasıyla “yapay” olarak yaratılmıştır.</p>
<p>Yeni tekno- lojilerin, şeffaf toplum rüyasını karşıladığı düşünülmektedir. Birbirimize karşı şeffaf olarak aynı zaman ve mekânda birlikte var oluruz. Dokunacak kadar yakın dururuz, birbirimizle ilgili vizyonumuzu engelleyecek hiçbir şey giremez aramıza.10 Mahremiyetin sanal dönüşümü diyeceğimiz bu durum içinde yaşadığımız metropol toplumlarının da paradoksunu ortaya koyar.</p>
<p>“Bir taraftan yüksek güvenlikli evlerimizde, kilitli kapıların ardında saklanıyor, kendimizi dünyadan cep telefonumuzun ya da MP3 çalarımızın kulaklığını takarak soyutluyoruz. Bir taraftan da bütün sırlarımızı blogumuzda ve sosyal paylaşım ağlarında anlatıyor; fotoğraf ve video yüklüyor, televizyon programlarında ve aklımıza gelebilecek buna benzer yerlerde içimizi döküyoruz. Zaten bu anlamda “Dikizleme Kültürü” insan yaşamının dijitalleşmesi ve elektronik ortamlara kayması demek. Bu yüzden bizi izleyenlere “tam pansiyon” teşhir vaad ederken, gerçek anlamda ilişki kuramaz hale geliyoruz.Bakışlarımız çevremizdekiler üzerinde gezinse de aslında kimseyi gördüğümüz yok.”10Dikizleme kültürü toplumun yok olduğu bir dünyada ötekilerin kendimizi gördüğümüz, tanıdığımız bir ayna işlevi görmesini sağlıyor.</p>
<p>Ötekinin dolayımında kendimiz oluyor, bireyselliğimizi keşfediyoruz, bir anlamda tamamlanmış olduğumuzu düşünüyoruz. Cam bir odada oturarak insani varoluşumuzu tamamlamayı umuyoruz.Belki de postmodern çağın trajedisi burada yatıyor. Mahremliğin yokoluşu ile birey olarak kendimizi keşfettiğimizi düşünüyor, kimsenin kimseyi fark etmediği atomlaşmış bir dünyada bakılarak, görülerek fark edilip adam yerine konmuş oluyoruz.</p>
<p>Faceebook ve diğer sosyal ağlar, YouToube vb. görsel röntgen mekânları, batının ‘bilen özne’ anlayışının, onun gerçeğe olan aşırı tutkusunun varmış olduğu nokta. Dünyayı tül bir perde ardından sisli puslu izliyorduk ve bu şekilde aslında çok daha gerçek insan olma ve bu şekilde insani varoluş elde etmek imkânına sahiptik. Mahremiyet bizi güvenli bir alanda tutarken sahici kamusallık içinde gerçek toplumsal ilişkiler kuruyorduk. Sonra bir gün burjuvazi bu dünyanın bize yetmeyeceğine, bu dünyanın köhnemiş ve insanı özgür olmaktan yoksun bırakmış olduğuna kanaat getirdi. Böylece tül perde yırtıldı. Göz artık dünyanın merke- zine oturmuştu, bakış tüm dünyaya egemen olan Tanrısal öznenin hâkimiyetini ilan ediyordu.</p>
<p>Artık şeffaf bir dünya talep ediyor, bilinçle dünyanın birbiri ile kaynaştığı bir dünyada özgürlüğün ancak gerçekle bizi insan kılacağını düşünüyorduk. Ancak gerçeğe olan bu aşırı tutku, dünyayı tamamı ile bilinen ve sırlarından arınmış bilinir bir mekân kılan gerçeklik anlayışı kendi aşırlığında kendini tüketerek gerçeği gerçeğin taklidi olan bir sanallıkla değişti. Mahremliğin öldüğü bir dünya daha özgür değil tersine gözün totaliter egemenliği altında aldığımız her nefesten haber- dar olan tahakkümer bir egemenliği teyid etti. Yıkılan kamusal alan bizi bireyleştirdi sandık ama bireylik adı altında bizi diğerlerinden soyutlayan kalın bir kabuğa sahip olduk. Böylece bu dünyada devlet- le bizim aramızda hiçbir aracı kal- madı ve tüm hayatımız siyasal egemenliğin içine doldu. Artık büyük birader sadece istihbarat teşkilatı, polis değil asıl büyük birader şirket.</p>
<p>Tüm bilgilerimiz onların elinde ve onlar bizi soyarken aslında bizi sadece bir tüketiciye dönüştürüyorlar. Despotluğun totaliter egemenliği, mahremiyetin iptalinin ve gerçeğe olan aşırı tutkunun bir sonucuydu. İzliyoruz ve izleniyoruz ağda avına atılmaya hazır bir örümcek edası ile merak ettiğimiz her şeye ulaşmaya çabalarken,aslında ava giden avlanır misali biz kendimiz ağa düşen bir örümcek olarak şirketlerin ve güvenlik birimlerinin ağına takılıyoruz.</p>
<p>İslam tam da bu noktada bize mahrem bir dünya altında saygın bir varoluş vaat ediyor bize.Gerçeği hiçbir zaman elde edemeyeceğimiz gerçeğin insan bilgisi- nin sınırları içinde olacağını söyleyerek bizi totaliter bir dünyadan koruyor. Böylece aslında gerçek insanlara, gerçek bir özgürlüğe kavuşmamıza olanak sağlıyor. Lakin Müslümanlar bu dünyanın ve onun mahremlik talebinin,tesettürle saklanan dünyanın bize vaad ettiği özgürlüğün farkında değil. Ne diyelim, Allah Nuru’nu tamamladığı gibi onu bizden çekebilir de. Aydınlanmış dediğimiz şeffaf cam odanın karanlığı da aslında bu Nur’un çekilmeye başladığının bir belirtisi değil mi?</p>
<p>Dilaver Demirağ</p>
<p>Ümran dergisi -Haziran 2010</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1 Popüler kültür, http://populerkultur.uzerine.com/index.jsp?objid=2216</p>
<p>2 Kevin Robins ( 1999), İmaj, Görmenin Kültür Ve Politikası, Çev: Nurçay Türkoğlu, Ayrıntı Yayınları, s: 246.</p>
<p>3 Guy Debord (1996), Gösteri Toplumu ve Yorumlar, Çev: Ayşen Ekmekçi, Okan Taşkent, Ayrıntı Yayınları, s: 18.</p>
<p>4 Jean Baudrillard (2005), İmkânsız Takas,Çev: Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yayınları, s: 31-32.</p>
<p>5 Baudrillard, a.g.e., s: 31.</p>
<p>6 Kovel, J.(1976). A Complete Guide To Therapy. New York: Pantheon, alıntılayan Hakan Kızıltan, Narsizim ve Psikopatolojisi, http://www.icgoru.com/ content/view/157/2/</p>
<p>7 Hal Niedzviecki (2010), Dikizleme Günlüğü, Çev: Gökçe Gündüç, Ayrıntı Yayın-<br />
ları, s: 18.</p>
<p>8 Niedzviecki, a.g.e., s: 11.</p>
<p>9 Sanal Cemaat ve Kolektif Kimlik Üzerine, http://ka-ge.facebook.com/note.<br />
php?note_id=144966745527002.</p>
<p>10 Niedzviecki, a.g.e., s:27</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/">Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Georges Balandier &#8211; Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Mar 2019 12:03:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İlerleme dini]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[üst-Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Alışveriş]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Rahatsızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[Gösterge]]></category>
		<category><![CDATA[Gürültü]]></category>
		<category><![CDATA[Georges Balandier]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21446</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modernite sayesinde umut giderek insanlığın öte dünyasıyla bağını kopardı. İktidar ele geçirilince dünyayı şekillendirmek ve ona insanın kendine belirlediği amaçlara göre şekil verebilmek olası hale geldiği için, bu dünyadaki beklentiye dönüştü. Bu umut siyasal olarak yeni bir Devlet içerisinde, entelektüel olarak insan zihninin kazanımlarında, toplumsal olarak ise ilerlemenin kitlelere yayılmasında kendini hayata geçirmek için Akıl’la [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/">Georges Balandier – Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22069 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar.jpg" alt="" width="243" height="404" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar.jpg 361w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/buyuk-rahatsizliklar-181x300.jpg 181w" sizes="(max-width: 243px) 100vw, 243px" /></p>
<p>Modernite sayesinde umut giderek insanlığın öte dünyasıyla bağını kopardı. İktidar ele geçirilince dünyayı şekillendirmek ve ona insanın kendine belirlediği amaçlara göre şekil verebilmek olası hale geldiği için, bu dünyadaki beklentiye dönüştü. Bu umut siyasal olarak yeni bir Devlet içerisinde, entelektüel olarak insan zihninin kazanımlarında, toplumsal olarak ise ilerlemenin kitlelere yayılmasında kendini hayata geçirmek için Akıl’la teçhizatlanır.</p>
<p>İlerleme dini, aktarılmaları itibariyle tarihsel, geleneğin sürekli etkisi itibariyle medenileştirici bir nitelik arz eden ve sadece aşkınlıkla ilişki üzerine bina edilmiş dinlerin “büyüsünü bozar. ” Vahye dayalı inancın yerine teknik uzmanlığın ve bilgi-iktidarın artışına dayalı kolektif iradeyi geçiren laik dinlerin ilk kez hayata geçirilmesidir bu.</p>
<p>Fransa’da vahyi hakikatlerin dogmatizmine karşı gerçeğin keşfine adanmış bilimsel araştırma laboratuvarlarının, ayrıcalıklı hiyerarşilerin muhafazasına karşı demokratik cumhuriyeti tesis eden kurumların ve herkese açık laik okulların ihdas edilmesiyle ilerleme militanlığının yuvaları kurulmuştur.</p>
<p>Pratik bilimlerin, endüstrinin, girişimin yüceltilmesi, dünyanın ele geçirilmesi iradesini etkin kılan ve giderek artan bir maddiyat bağımlılığını sağlama alan ilerleme hamlelerini somutlaştıracaktır. Sonuçları itibariyle insani acıların dindirilmesine şüphesiz katkıda bulunan, ama aynı zamanda potansiyel açıdan ters etkilere sahip bir iktidarı da serbest bırakan bir muzaffer egemenliktir bu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gerileyen endüstriyel merkezler giderek gürültünün kaynağı olmaktan çıkıyor. Hızla genişleyen kentsel yerleşim bölgelerindeki insan yoğunluğu gürültü kaynaklarını artırıyor. Böylece gürültü bir nezaket meselesi haline geliyor. Ses haddi aşımı derecesi nezaketsizliğin boyutunu, başta komşular olmak üzere başka insanların yaşam koşullarına verilen zarara karşı kayıtsızlığın derecesini gözler önüne seriyor.</p>
<p>Bu anlamda söz konusu tutum terbiye eksikliğinden ziyade, artık kimsenin iyi terbiye olarak vasıflandırmaya cüret edemediği bir şeyin, kişinin kendi benliği ve yakın çevresi dışında kalan şeylere karşı duyduğu bulaşıcı bir kayıtsızlığın göstergesi; medenileşme hamlesinin zaaflarının bir boyutunu, “adab-ı muaşeret medeniyetinin ” gerileyişini işaret ediyor. Dolayısıyla gürültü bir kışkırtma artık ve onun da ötesinde, başkası üzerinde uygulanan ve bulaşarak yayılan bir şiddet türü.</p>
<hr />
<p>Ortak popüler kültür, giderek daha etkin araçlarla donanan ve halkla tam anlamıyla buluşan medya sayesinde bir tür gürültü kültürünün yayılmasına katkı sağlıyor. Radyo ve televizyonun, müzik yayınlarının ve cep telefonlarının ses/görüntü eklentileri ve uzantıları başkalarınca bir ses istilası; cephanesi gürültü olan bir tür taarruz gibi algılanabilecek bir durumun her yer ve ortama yayılmasını mümkün kılıyor.</p>
<p>Nezaketsizliğin de bunda payı var elbette; fakat durumu aşırılığa, uç noktalara sürükleyen, onun yanı sıra ve kuşkusuz ondan da fazla, doruk noktasına varmış ve kaynağı şehirlerde olan bir modernliğin itimi. Bütünü itibariyle sınırlara saygı konusunda sorunları olan bir modernlik bu. Psikolojik kaynaşma ihtiyacının biraz geç kalmış bir ifadesi olan iğreti bir yalıtılmışlık içerisinde yığınla gencin katıldığı çılgın partilerin büyüyen başarısı, her türlü ölçünün ret ânını gözler önüne seriyor.</p>
<p>En yüksek noktasında kullanılan ses sistemleri, sürekli kendini yineleyen tekno müzikle yapılan bitimsiz danslar, psikotrop maddelerin yaygın kullanımı, özgür cinselliğin suiistimali ve tükenmenin eşiğine kadar uzatılan etkinlikler aşırılıkta, aykırılıkta varoluşsal bir telafi elde etme arzusunu gözler önüne seriyor.</p>
<hr />
<p>Enformasyon alışverişinin ve umumi merak duygusunun seyrine teslim edilmiş kişisel günlüklerin (blogların) ve “chat”’in serbest dolaşımı sayesinde, hiçbir kısıtlama olmadan paylaşılan sohbet mesajları aracılığıyla her şey, hem de yasaklardan, uzlaşımlardan ve sırlardan kurtarılmış biçimde söze dökülüyor, söyleniyor. İç içe varlık bulan iki dünya söz konusu: Bir tarafta hareketin, gürültünün ve düzeneklerin etkisine kapılmış gerçek bedenlerin daha yoğun bir varoluş biçimi aradıkları bir dünya var; diğer tarafta, sayısız sanallıklara açılacak şekilde simüle edilmiş ve böylece yeni gerçeklik hayallerini çoğaltan tek kişilik sanal gezintilerde ağırlığını hissettiren makineler var.</p>
<p>Yeni teknolojiler ve yazılım-makinelerle birlikte dünyaya gelmiş kuşaklardan önceki kuşaklar da tıpkı küçükleri ve çocukları gibi bunlara bağlanıyor. Giderek artan bir şekilde bu teknolojileri kullanıyorlar ve hem bir bağımlılık ilişkisi içinde hem de yeni özgürlüklerin ve gençliğin dünyasına serbest erişimin cazibesiyle, çabucak, sunulan hizmetleri aşırı tüketme noktasına geliyorlar.</p>
<p>Yaşlanmaya karşı savaşı ve görünümünü muhafaza etme çabasını olumlayan gençlik ve genç kalma kültü, kültürel taklitçiliğin gelişimine elverişli kaynakların artışından da destek görüyor. Gençleri taklit, sadece “görmüş geçirmiş”lerin kabaca köşeye itilmelerine karşı bir savunma hamlesi olmakla kalmıyor, aynı zamanda aktif bir modernliği tanımlayan değişim ihtiyacını besleme, yeniliklerden pay alarak dolu ve yoğun bir hayat peşinde koşma arzusunu da ifade ediyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Televizyon ve radyolar her yere sirayet eden varlıklarıyla kendi yaydıkları dilin etkisine herkesi tabi kılıyor. Fakirleşmiş deyişlerin kullanımını (örneğin başka sözleri destekleyecek biçimde olur olmaz kullanılır hale gelen “konsept” ve “yapı” sözleri), anlatımsal biçimleri ve dilsel yanlış kullanımları (örneğin orijinal bağlamlarından kopartılan “konumlanma” ve “değerler” gibi sözleri) veya “kesinlikle”, “aynen” gibi tipik formülleri yaygınlaştırıp normalleştiriyor.</p>
<p>Televizyon ve radyolar sözelliğin baskınlığına katkıda bulunarak, reklam sekanslarında veya dizi filmlerde rol alan aktörlerden, eğlence programı ve haber sunucularından esinlenen söyleyiş biçimlerini kalıba döküyor. Medyada konuk edilen meslek harici kişilerin kendiliğinden pratiğe döktükleri, kolayca tutulup benimsenen bir sözellik biçimi bu. Araçsal tertibat kendisine bağımlı olan konuşmayı büyük ölçüde şekillendiriyor:</p>
<p>Medya sahnesine iteklenen çocuklar bu dili spontan biçimde kullanıyorlar, çünkü aşın araçsallaşmış bu dünyaya çok küçük yaşlardan beri aşinalar. Bu dünyada diller giderek yaygınlaşan bir kullanıma yönelik olarak, dolayısıyla en aşağı düzeyde, kendisini idare eden aygıtlar tarafından biçimlendiriliyor.</p>
<hr />
<p>İnternet dünyasıyla haşir neşir olma, bilgisayarlaşmayla elde edilen faydalı işlevlerin de ötesine geçerek bir rutin haline geldiğinde, yeni ve başka “gürültü etkilerine” maruz bırakıyor. Eleştirel gözlem gücünü zayıflatıyor; bu sadece bir enformasyon bombardımanı, bir potansiyel cevap kalabalığı yaratıldığı için değil, bilgi ve malumata bu denli kolay erişmek bu yolla edinilen şeyleri yüzeyselleştirdiği için de gerçekleşiyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Özümlenir hale getirilmiş enformasyonları artan bir güçle yayan, iletişimi katlayarak üreten sanal varlıklarla dolu dijital dünyanın hızlanarak büyümesi reel dünyaya bir kabuk oluyor, reel dünyayı emrine almak üzere olan bir kopya dünya üretiyor. İşten eğlenceye, oyundan tatile, eşya ve hizmet alışverişinden kanaatlerin, duyguların, fantezilerin manipülasyonuna kadar, giderek daha çok sayıda toplumsal pratik, bir şekilde bu modern insani dünyanın iki düzleminde birden gerçekleşiyor: Bu düzlemlerden biri (onu yapılandıran “yeni Yeni Dünyalar”ın bağlantılandırılmasıyla ve onu doğuran tekno-sistemlerin iktidara gelişiyle genişleyen düzlem), diğer düzlemin, yani toplumsalın inşası düzleminin üzerindeki hâkimiyetini devamlı güçlendiriyor.</p>
<p>Özellikle de sanallaştırılabilir gerçek ile gerçekleştirilebilir sanallık, sıradan mevcudiyet ile potansiyel mevcudiyet arasındaki farkı teknik dolayımla biçimlendirmeyi sağlayarak toplumsalın inşasını, eskiye nazaran altüst ediyor.</p>
<p>“Gerçekte” somutlaştırılabilecek olan şeyin “sanalda” tasarlanması, modellenmesi ve deneyimlenmesi sonucunu doğuruyor. Bilgisayarların sağlayacağı yardım ve nezaret imkânına başvurulması, sayısız tasarlanabilir dünya ve biçime ulaşma, bunları sanal olarak var etme kapasitesinden yararlanılmasını sağlıyor.</p>
<p>Daha pragmatik, daha faydacı bir biçimde, daha sonra gerçekleştirilecek olan şeyin önceden var kılınıp tecrübe edilmesini mümkün oluyor. Aynı zamanda bireysel davranışları, şahıslar arası ilişkileri, dilsel alışverişin ifade olanaklarını da bu çifte mevcudiyetin etkisiyle biçimlendirme imkânı da veriyor. “Yasaklı oyun” sitelerine, pornografi ve pedofilinin sergilendiği sahnelere ulaşım yoluyla kışkırtıcı bir etki yaratıyor.</p>
<p>Yasakların ihlaline, kolektif ahlakın buyruklarının çiğnenmesine teşvik eden; ırkçılık, yabancı düşmanlığı, antisemitizm ve Nazizm’in yeniden doğuşunu teşvik edecek şekilde siyasal ılımlılığı hiçe sayan ikna gücü yüksek illüstrasyonlara erişim imkânı da tüm bunlara eklenebilir.</p>
<hr />
<p>Sinema ve televizyon, ama özellikle de televizyon, toplumsal modernliğin tümüyle içine battığı bir görüntü banyosu tertipliyor: Toplumsal modernlik bu banyoda şekilleniyor ve kendini ifşa ediyor.</p>
<p>Görüntüler, özellikle de şehrin duvarlarında, sürekli yinelenen bir anlatı kuruyorlar. Bu iş için özel ödenek ayrılarak kiralanmış mekânlarda sahneye konulan sabit, canlı ve mütecaviz görüntüler ticari ayartılma anlatısını sergiliyor. Bunlar bir zamanların tanıtım ilanlarıyla kıyas kabul etmez türden, çünkü onlar afiş ve illüstrasyon sanatına dayanıyorlardı, anlatısal olmaktan çok anıştırıcı ve statiktiler.</p>
<p>Bugünün reklamları ise insanları bir “şeyler” dünyasına fırlatıyor. Bu dünyanın işleyiş biçimi ve getirileri kısa bir kurgu formuna çevrilerek aktarılıyor; amaçlanan şey ise henüz ifade dahi edilmemiş ihtiyaçlara seslenmek, ama ondan da çok duyguları, heyecanları, erotizmle dolu ayartıyı harekete geçirmek. Faydacı akıldan ziyade arzu üzerine oynuyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Erkek reklama başka türlü, ayartma gücünden çok onu bariz biçimde eril kılan şey sayesinde malzeme oluyor: Tıraş ritüelleri piyasası hem gereçlerin, ürünlerin hem de “erillik” olarak nitelendirilebilecek şeyin reklamını yapıyor. Kuvvetin, gücün,azimli başarının çağrıştırılmasıyla kendini öne çıkartmaya çalışan her hizmete, her eşyaya bir eril figür eşlik ediyor. Spor ünlüleri, özellikle de futbol gibi göz önüne çıkartılan popüler spor dallarının ünlüleri, takımla sınırlı bir tür mikro-milliyetçiliğe ve tutkulara gaz veriyor, kahraman figürüne odaklanan reklam faaliyetlerine katkıda bulunuyorlar.</p>
<p>Daha düne kadar gündelik dil “stadyum kahramanlarını” yüceltiyordu; bugün ise reklamlar bu insanları, hem ticaretin motoru olan hem de dönem dönem ulusal ihtirasları ve büyük bir davayı destekleme hissiyatını harekete geçiren dramatizasyonlara dahil ediyor. Bu kahramanlar sinema ünlüleriyle birlikte, uçucu heyecanların berdevam salgınına elverişli olan üst-modernite kültürü içerisinde etkili heyecan kışkırtıcıları oluyorlar; her türden başarının nihai değer yerine konulduğu bir toplumda, başarının çığırtkanlığını yapıyorlar.</p>
<hr />
<p>Her şey buna uyuyor; mahallelerde en yeni gayrimenkuller modernist mimari rekabet içinde kendilerini farklılaştıran göstergeler taşıyor; sokaklarda, her faaliyet sahasında modernitenin göstergeleri öne çıkarılıyor, trafik, bir “taşıt toplumu”nu olduğu kadar, araçların altı çizili yeniliğiyle bir modernite efektini de yansıtıyor.</p>
<p>Sokak işaretlerden, yazılardan, şekillerden oluşan dili üreten ışıkların gözler önüne serildiği bir mekân; bu dil, renk ve ışık cümbüşü yaratan düzeneklerden doğuyor ve gecenin üzerine yazılıyor. Tekno-elektronik çağ kendini bu aydınlanışlarda (bu örnekte gece vakti, kentsel coğrafyayı yeni bir büyülenmeyle kuşatarak) görünür kılıyor.</p>
<p>Katıksız işlevselciliğiyle, tikellikten uzaklığıyla yok-yerler türünden bu kentsel alanlarda, göstergelerin özellikle yoğun olduğu göze çarpar. Gündelik hayat pratiğinde, sayısal çokluk etkisinin zorunlu olarak bir göstergeler bolluğu ürettiği bu şahsiyetten yoksun alanlar özellikle çeşitli işkollarını ve esnafı bir araya toplayan yerler, alışveriş merkezleri ve hipermarketlerde göze çarpar.</p>
<p>Göstergelerin bu yerlerde fazlaca göze çarpar hale gelmesi, semiyotik etkinliği bir şekilde optimal hale getirmek içindir. Buralarda göstergelerin bir cazibe yaratması, sahayı satış mantığına en uyumlu kılacak ve alışveriş ihtiyacını tetikleyecek şekilde düzenlemesi gerekmektedir.</p>
<p>Animasyon denilen, ticari açıdan baştan çıkarmaya yönelik dramatizasyonları sahneye koyarak, ürünlerin basit promosyonunu dışavurumsal bir janra dönüştürerek sıklıkla ifrata varan bir modernliğin dekorunu kuran yine göstergelerdir.</p>
<p>Gösterge burada, güçlü ticari yok-yerler, eşyanın kendisinin ve teşhir edildiği yerlerin gizemini sürdüren geleneğin devamcısı eski ticaret alanlarının hızla yok olmasına yol açtıkça,kendi mecrasına kavuşur.</p>
<hr />
<p>Buna karşın, göstergeyi vazgeçilmez bir aracı haline getiren şey, toplumsal dünyanın tümüyle, en gündelik pratiklere varıncaya kadar teknikleşmesidir. Daha karmaşık yeni makineleri yürürlüğe koyan araçsallaşmış tertibatların nasıl kullanılacağını anlatan ve kullanımı yönlendiren dilin kokeninde gösterge vardır; gösterge bu dilin yazısıdır ve söz konusu tertibatlara bağlıdır.</p>
<p>Ev yaşantısı, eski tip mutfak ekipmanlarından kurtulup domotik alana açıldığı andan itibaren, kullanma talimatlarıyla birlikte pek çok göstergeyi, teknik aksaklıkları engellemek veya düzeltmek için yazılan davranış yönergelerini hayatımıza sokan görülmedik enstrümanlarla, makine-sistemlerle dolmaktadır.</p>
<p>Günümüz mutfağı artık ne sadece işlevsel bir mekân ne de bir bellek yeridir; otomat ve robot kumanda cihazlarının, denetleme ve alarm tertibatlarının mutfak pratiklerini kuşattığı bir mikro-evren haline gelmiştir; ve bu durum, aktarılan geleneğin ve kişisel doğaçlamaların payını kısıtlamaktadır. Zira önceden hazırlanmış veya dondurulmuş halde saklanan yemekler günümüz insanının beslenme düzeninde büyük yer kaplıyor: Doğru kullanım ve çabuk sonuç almakla ilgili kurallar bir becerinin aktarılması demek olan tariflerin ve yavaş yemek hazırlığının yerini alıyor.</p>
<p>Bu şekilde yaklaşılan bir mutfak, gelenekleri sembolize eden şeyin ortaya serilip parıldadığı büyülü bir yer değil artık; ekipmanların yeniliği ve çeşitliliğiyle bu mekânı teknikleştiren modernitenin kendini dışavurduğu bir alan, bir tür laboratuvar ve kimi zaman bu şekilde de adlandırılıyor. Hayal gücünün yemeklerle işbirliği içinde canlandığı gizemli bir mekân değil artık.</p>
<p>Aslında tüm bir ev, sakinlerinin hayat koşullarına göre farklı boyutlarda makine-sistemleri bünyesine kabul ediyor. Eve girişi denetleyen ve güvenlik işlevi olanlardan tutun, en sıradan işlerde gündelik hayatı kolaylaştıranlara, dijital iletişim ve medya hizmetini sağlayanlara veya çeşitli kültürel endüstri ürünlerinin talebini karşılayanlara kadar çeşitli makine-sistemler söz konusu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Fakat insanın doğasıyla ilgili kafa karışıklığı en hızlı, imajların ve sanallığın çoğaldığı dünya içerisinde artıyor. Piksel varlıklar, benzerliğin giderek artmasının etkisiyle gerçeklik kazanan varlıklar haline geliyorlar, gerçek insanların dijitalleştirilmesi sanal kopyalara kapı açıyor ve toplumsal bağ giderek daha çok, bu paralel dünyayla iç içe geçen bir şekilde inşa ediliyor. Manipülasyon ve oyun somut dünyada hoş karşılanmayacak ihlal ve deneylere izin veriyor. “İmajdaki” kırılganlık, halihazırda pek çok şiddete ve sapkın etkiye maruz kalan çağdaş insanın gerçek kırılganlığını besleyip kuvvetlendirebiliyor.</p>
<p>Bunlara bir de tekno-kâhinlerin manasız beklentileri ekleniyor, zira bunlardan bazıları çağdaş insana, zihni fani benden ayırıp, bozulmaz bir destek sistemine bağlamak suretiyle ölmezlik vaadinde bulunuyor. Umut edilen, aşkın güçlerden beklenen değil, çürümez bir destek sisteminin ebediliğiyle sağlanan bir kurtuluş söz konusu.</p>
<p>Kim olduğuyla, insanlığına ne olduğuyla, sahip olduğu benzersiz imkânların kullanımıyla ve geleceğiyle ilgili bu belirsizlikler bir yana, üst-modernlik insanı, güçle olan ilişkisini de mutedil bir yönde değiştirebilmiş değildir. Gücünü, ortaya çıkışını tetiklediği “yeni Yeni Dünyalar’ın yayılımlarının hızlanmasıyla sürekli artırıyor.</p>
<p>Gücünün etkilerini yeryüzünün bütününe genişletmekten vazgeçmiyor ve bunu vahşi bir rekabet içinde tahripkâr eşitsizlikleri yaratan egemen konumlar inşa ederek, elinde bulunanlara karşı bir arzulama/reddetme tavrı geliştirerek, kültürel aktarım ve kolektif kimlik açısından yıkıcı sonuçları olan büyüyen bir bağımlılığı reddedişe yol açarak yapıyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>-Güncel formları içinde şiddet sadece toplumsal iktidarlardan beklenen ve gerçekleşmeyen şeylerden doğan bir umutsuzluğu değil aynı zamanda aidiyete,ısyana, gündelik hayatın muhayyel dönüşümüne dair ifade olanaklarının yitirilişini de dışavuruyor. Bu mahrumiyet, küreselleştirici üst-modernite büyük şeyleri (tüm dünya kapılarının açılmasını ve pek çok çağdaşın daha şimdiden ulaşabildiği dünyayı birinci elden tanıma imkânının ilk kez sağlanmasını) vaat ediyor göründüğünden, bir o kadar şiddetli hissediliyor.</p>
<p>Bu modernite benzersiz bir yapabilme-gücünün evrensel gösterisini sunuyor; görünüşte sınırsız, hiçbir yerde olmayacağı için her yerde olabilecek bir Büyük Ütopya’nın gerçekleşmesini mümkün kılacak yetkinlikte görünmeye kadar vardırılan bir gösteri. Fakat bu gösteri yanılsamayı sürdürmeye yetmiyor.</p>
<p>Bu ütopyada üst-modernite bozuyor, dağıtıyor -yaşam çevrelerini, meslek ve kariyerleri, hızla modası geçmiş hale gelen bilgileri, toplumsal bağları ve benlikle ilişkiyi, militan bağlanmaları ve inançları, insanın yaşadığı çağı doldurma biçimlerini-, hayatların akışını altüst ediyor, tekrar tekrar yeni sınamalarla, başarı değil başarısızlık olarak yaşanan anlarla karşı karşıya bırakıyor. Hızla yenilenen, çoğu zaman da benzersiz olan araçların sağladığı kolaylıklara erişimin zevki ve büyüleyici etkisi, kayıp, yokluk, olanaksızlık olarak algılananları telafiye yetmiyor.</p>
<p>Eski dillerin, yani umut ve beklentinin, muhalefet ve isyanın, arzu edilir ve gerçek kılınabilir bir tarihe duyulan inancın dilinin yaşadığı kan kaybı da bunun giderek daha açık biçimde hissedilmesine yol açıyor. Teknikçilik, özellikle de sonuç odaklı ekonomizm diğer her dili zayıflatan bir dili empoze ediyor.</p>
<p>Başarının, performansın ve aşıp öteye geçmenin dili bu; ayrımcılık yapan, marjinalleştiren, bilinen herhangi bir başka ve yakın bir gelecek açılımı yapmadan dışlayan, farksızlaşmanın yayılması karşısına çıkartabilecek ciddi sınırları olmayan bir dil. Mümkün olabilecekler ile paylaşıma sunulanlar arasmdaki tezat, geçmişin olanaklarına duyulan nostalji ile bugünkü guçsüzlüğü kuran şey arasındaki tezat şiddetin yoğunlaşmasına katkıda bulunuyor.</p>
<p>Bir yanda, radikalleşmiş, bir şekilde vahşi dışavurumuna indirgenmiş olan ve herkese, ama özellikle de duruma ve konjonktüre göre sembolik olarak hedeflenmiş kurbanlara yönelen bir şiddet var. Öte yandan, kendine karşı dönen bir başka şiddet var; giderek artan sayıda insanın ticari bağlantılardan kaçınma, toplumdan firar etme, başıboşluk, sabit bir yerden feragat etme tercihlerinde ifadesini buluyor.</p>
<p>İki yüzyıl önceki gibi, kendi örgütlerini üreterek net biçimde ortaya çıkan, kavga halindeki sosyal sınıflar söz konusu değil. Gücünün genişlemesine yandaş olmayanlar açısından sert, acımasız bir üst-modernite söz konusu; ve bu yandaş olmayan kesim, medeniyet stratejisinin daha yerel stratejileri, özellikle de gündelik hayat stratejilerini içine alıp ifade ettiği evrensel bir hareket oluşturuyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&#8216;Üst-modern insan birbiri peşi sıra gelen ihtişamlı başarılarla yeni teknolojiler aracılığıyla gayri maddiliğin en uç derecelerine, kozmos röntgencilerinin bakışları altında başka uzaylarda erişilen en uç noktalara kadar tam zaferini kutladığı esnada, aciz ve yönsüz kalmış gözüküyor. Tam bir fatih paradoksu bu: Hızla ilerleyen fatih kendi mekânı olan yerden giderek uzağa sürüklenir. Gerçekleştirdiği fetihler sonunda boyunu aşar, üzerine çullanır, onu yorar ve artık zaferlerini iktidarsızlıktan ayıran sınırın nerede olduğunu bilemez, nihai bir felaket olasılığını göremez hale gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;Kültür endüstrisi her ne kadar ürünlerinin hepten meta haline gelmesini önlemeye hizmet eden bir “istisna” adına hâlâ korunmakta ise de gücünü, bir medeniyet olarak serpilme gücünü koruyan bir kültürden ziyade, piyasadan devşiriyor. Gündelik hayatın çerçeveleri siliniyor veya belirsiz hale geliyor. Mekânlar tektipleşip yok-yerler (non-lieux) halinde çoğalıyor ve taşıtsal bir hal almış dünyada insanların akışkanlığı, mekânsal bağlılıkları ve kök salmışlıkları zayıflatıyor. Maddi şeyler -eski imalat dünyası-ile gayri maddi şeyler -birbirine bağlı makinelerden kurulu dijital dünya- arasındaki ayrım havada kalmış durumda; bu da gerçeklik türlerine ilişkin tanımları belirsizleştiriyor.</p>
<p>Kimileri tarafından bir “boşluk çağı”na* geçişin gerçekleşmesi olarak görülen bu muazzam kargaşa hali aslında başka türlü de değerlendirilebilir, toplumların uzun tarihinde daha önce bu denli yoğun, bu denli dünya çapında bir boyuta ulaşmamış bir tür “ya bat ya çık” oyununun girizgâhı olarak görülebilirdi.</p>
<hr />
<p>İnsanlar acılar, kötülükler içinde hâlâ; kitlesel halde gelen veya mukadderatın hükmünden hâlâ sıyrılamayan ölümün elinde bocalayıp durmaktalar. Hesabın acılar tarafında, uzaklarda, Güney’lerdeki kendi memleketlerinde tahammül edilmez olandan, olanaklı bir başka hayat arayışına doğru, bu parçalanmış dünyanın “zengin” beldelerine kaçınış sayısız insanın savruluşu var.</p>
<p>Bu hayali kurulan “başka yerler”de, yeni muktedirlerin daha da büyük bir iktidar arayışı içinde kurban ettikleriyle, tekno-iktisatçı üst modernliğin kurbanlarıyla sürekli semirip duran güruhlar var. Hesabın kötülükler tarafında, değerleri indirgeyen ve tutamak noktalarını silen genel bir altüst oluş içinde, şiddetin yayılmasına, insanları birbirine bağlayan şeylerin göz göre göre unutulmasına, her şeyi sadece kendine göre ölçüp biçerek tüm fırsatları değerlendiren hesapçı ve fırsatçı bir bireyciliğin yükselmesine katkıda bulunan şeyler var.</p>
<p>Ve üstelik bir de, bilmeyi yadsımanın ve genel keşmekeş halinin şemsiyesi altına sığınmış kafalarda köklenen, karşıt tutkuları ve taşkınlıkları besleyen bir bunaltı hali söz konusu. Hesabın bir de yaşlı delikanlıların sayıca arttığı ayrıcalıklı ülkelerde yıldan yıla geri püskürtülen ölüm boyutu var. Bu durum ölümün öngörülemeyen saldırgan yüzünü maskeliyor; iklimsel dengesizlikler ve felaketlerle, denetlenemeyen bulaşıcı hastalıklar ve hele hele kurbanların kanıyla beslenen bir ekonomizmin sapkın iktidarsızlığıyla belirginleşen boyutunu gizliyor.</p>
<p>Bunların yanı sıra bir de hiç de mükemmel olmayan teknik becerilere has risklerden, yeni uzmanlıklara doğru körleme bir ilerleyişin barındırdığı tehlikelerden kaynaklanan, fakat gözlerden gizlenen hususlar var. Doğru dürüst bilgi sahibi olmama, inkâr, kısa vadeli çıkarlar, güya ayakları yere basan yaklaşımlar tüm bunları, halihazırda yaşanan veya ertelenen felaketlerin ve kronik hastalıkların taşıyıcıları haline getiriyor.</p>
<p>Gelişmeye çalışan ve muktedir dünyaya tam bağımlı veya güdümlü olan, kendilerine yabancı bir küreselleşmeye kapılıp gitmiş daha zayıf bölgeler de var. Savaşın mutasyona yol açtığı ve dönem dönem siyaseti ikame ettiği dünyalar bunlar. Sömürgeci savaşların başka biçimler altında ve başka araçlarla sürdürülmesinden ibaret olan güç savaşları&#8230;</p>
<p>Bitmek bilmeyen, sürekli tekerrür eden, çoğunlukla da düzensiz milis kuvvetlerine, yağmacılara bel bağlamış savaş şefleri üreten; uluslararası insani müdahalelerle vahameti azaltılmaya çalışılan içsavaşlar&#8230;</p>
<p>Büyük bir toplumsal çözülme ve dağılma zemininde süren bu savaşlar, uzun dönemde kitlesel ölümlere yol açmaktadır. Bir soykırım biçiminde tezahür ettiklerinde, komşuluklan resmen sakıncalı ilan edilen bir kısım insanın var oluş hakkını elinden alan kitlesel bir ayrımcılıkla yok etmektedirler.</p>
<hr />
<p>Büyük Dönüşüm’ü gerçekleştirenler, hep birlikte bu üst-modernitenin motoru olan toplumsal aktörler, olanaksızın sınırlarını hep daha da daraltacak şekilde, daha büyük bir hızla itiyorlar. Canlı âlemin, yapay zekânın ve maddesizliğin, otomatların ve ağların, imajların ve sanallığın “yeni Yeni Dünyalar”ında kendi üslerini kuruyorlar ve burada süregiden fetihlerini sağlamlaştırıp gelecekteki fetihleri için hazırlıklar yapıyorlar. Fakat bu müstakbel fetihler önceden çizilmiş, bilinmeyen, fakat korku yaratan engellerden arındırılmış yollardan geçilerek gerçekleştirilmiyor.</p>
<p>Hatta bu tam da “yeni Yeni Dünyalar”ın, eskiden coğrafi Yeni Dünyalar’da ele geçirilen toprakların sömürüsüne dayalı sömürgecilik sürecini tekrar etmeksizin keşfetme ve değer yaratma yeteneğinin cüretkâr biçimde teyit edilmesini meşrulaştırıyor. Farklı fetihleri ve keşifleri içeren bu yeni çağın başlamasından bu yana, aşırı bir sömürü, çoğu zaman “küresel bakımdan müspet” ilan edilen bir ilerleme kisvesi altına gizlenmiş, öngörülebilir veya lehte sayılarak göz ardı edilen sonuçlarda açığa çıkıyor.</p>
<p>Belirsizlik ortamını kuvvetlendiren güncel çatışmalarda bir cenahın büyülenmiş benimseyişi diğer cenahta zaman zaman uyanan ve iktidarsızlık duygularını besleyen kaygıları silmeye yetmiyor. “Yeni Yeni Dünyalar”ın her birini büyük ölçüde ayırt edilebilir kılan unsurlar, belirsizliğe ve dolayısıyla da bu belirsizliğin beslediği şüphe işkencesine biçim kazandırıyorlar.</p>
<p>Bu unsurlar, canlılar âlemi söz konusu olduğunda, klonlar ve GDO’lar; yapay zekâ alanında, insanın yerine geçen otomatların sayısındaki müthiş artış; güvenlik ağları alanında, kablolardan örülü bir kafeste işletilen genel takip ve gözetleme mekanizmaları; yeni nesil imajların sürekli arttığı bir dünyada sanal gerçekten de gerçek bir realitenin tuzaklarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Üst-modernitenin piyasa ve liberalleştirilmiş ekonomizme yaslanan toplumları, güvene olduğu kadar yaratıcı addedilen serbest rekabete de dayalı oldukları söylendiği halde, güvensizlik telkin eden görünümlerle tezahür ediyorlar. Piyasanın sırf kendi marifetiyle her tür sosyoekonomik dengesizliği düzenleyeceğine, keramet sahibi bir el misali, toplumsal maliyeti yüksek her tür verimsizliği hale yola koyacağına inanılmıyor artık. Teknik uzmanlığın aynı zamanda beklenmedik, zararlı veya ters yan etkileri ıslah etme gücü olduğu bahanesiyle, olanaklı hale gelen her şeyin gerçekleşmesinin gerektiğine de kimse inanmıyor artık. Ekonomizmin ve tekno-bilimciliğin kendinden emin yaklaşımları, güvensizlikler ilerlediği ölçüde mevzi kaybediyor.</p>
<p>“Kontrol altında” sözünün yeni dil alışkanlıklarından biri haline gelmesinde manidar bir taraf var. Bu söz asıl manasını tam da ters anlamından alıyor. Açıkça ortada, bariz olmayan şeyi anlatıyor; yakın veya uzak etkiler hiç bilinmediği halde bunların bilindiği, henüz karanlık olduğu halde geleceğin görece bir açıklık içerisinde arzı endam ettiği izlenimi yaratıyor.</p>
<hr />
<p>Daha düne kadar özgürleşme kuramı, isyanları, onlara siyasal, manevi ve ahlaki bir temel sunarak besliyordu; bugün ise maddi, kültürel ve manevi mülksüzleşme, emperyal üst-moderniteye karşı girişilen hücumları üretiyor. Bu mülksüzleşme, yerlerinden çıkartılmış, koruyucu kodlar ve dayanışma temin eden geleneklerinden mahrum bırakılmış, modernite “adaları”nın hemen dışında (en yoksulların sosyal alandan alabildikleri tek payın, başıboş sürüklenmek ve her gün yeniden hayatta kalma çareleri bulmak olduğu yerlerde) tutulan insanlar, tabir yerindeyse tümden mülksüzler üretiyor.</p>
<p>Piyasanın toplumsal koşulların en büyük idarecisi haline geldiği bir dünyada, onların normal biçimde müzakere edilebilecek bir değerleri yok: Bazıları dolandırıcılıkla geçiniyor, başkaları, bir tür istihdam sağlama rolü oynayabilecek şiddeti tercih ederek tepki gösteriyorlar.</p>
<p>Megapollerin varoşlarında satın alınabilecek çetelerden, savaş beylerinin ve gerillaların bünyelerine kattıkları çocuk-askerlere, iktidarları sağlamlaştırmak veya zayıflatmakta kullanılmayı sürdüren paralı askerlerden, komuta altındaki “ajitatörler”i harekete geçiren sokak hareketleri uzmanlarına kadar uzanan aktörleriyle bir tür uluslararası şiddet piyasası teşekkül ediyor, ardından da yaygınlaşarak, çoğu zaman spekülasyona ve haraca yaslanan bir mali piyasa ile iç içe geçiyor.</p>
<p>Otokratik iktidarlar tarafından kurumsallaştırılmış şiddet dağınık, anomik ve dönemsel olan şiddete deva olduğu izlenimini veriyor ama aslında bu şiddeti kendi yararlarına araçsallaştırıyorlar. Şiddet kendi kendini besleyip kuvvetleniyor; hesap ve stratejiden bağımsızlaşıyor, bir modernite temeli üzerinde kalıcı biçimde inşa edilmiş görünen şeyi sonunda tahrip ediyor.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/">Georges Balandier – Büyük Rahatsızlık Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/georges-balandier-buyuk-rahatsizlik-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sadık Güneş &#8216;Enformasyon Toplumunun Putları&#8217; Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sadik-gunes-enformasyon-toplumunun-putlari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sadik-gunes-enformasyon-toplumunun-putlari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 09:54:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[eğlence ve tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Enformasyon Toplumunun Putları]]></category>
		<category><![CDATA[Gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kitle İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Moda]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Pop Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21395</guid>

					<description><![CDATA[<p>Medyanın sunduğu bu dünya olup bitenler hakkında bilgilendirmekle kalmaz onları nasıl anlayacağımıza dair &#8216;anlamlandırma formatları’ da verir. Televizyon bir haberi vermeden önce o haberi nasıl anlamamız gerektiğine dair bir zihniyet verir. Ardından kendi değişmez yorumunu zerkeder. Bütün bu nedenlerle bizim kitle iletişimi aracılığıyla enformasyon çağına girdiğimiz yanılsaması gibi bu araçlar tarafından bilgilendirildiğimiz de bir yanılsamadır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadik-gunes-enformasyon-toplumunun-putlari-alintilar/">Sadık Güneş ‘Enformasyon Toplumunun Putları’ Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/images-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-21396 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/images-1.jpg" alt="" width="188" height="268" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22455 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736.jpg" alt="" width="388" height="279" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736-600x431.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736-300x216.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/IMG_20190308_222347-1024x736-768x552.jpg 768w" sizes="(max-width: 388px) 100vw, 388px" /></a></p>
<p>Medyanın sunduğu bu dünya olup bitenler hakkında bilgilendirmekle kalmaz onları nasıl anlayacağımıza dair &#8216;anlamlandırma formatları’ da verir. Televizyon bir haberi vermeden önce o haberi nasıl anlamamız gerektiğine dair bir zihniyet verir. Ardından kendi değişmez yorumunu zerkeder.</p>
<p>Bütün bu nedenlerle bizim kitle iletişimi aracılığıyla enformasyon çağına girdiğimiz yanılsaması gibi bu araçlar tarafından bilgilendirildiğimiz de bir yanılsamadır. Gün boyunca televizyon ve yazılı basından edindiğimiz enformasyon içinde gerçek anlamda nesnel, tarafsız, bilgilendirici mesajlar ya çok sınırlı veya hiç yoktur.</p>
<p>Peki onca enformasyon bilgilendirmiyorsa ne yapıyor? Büyülüyor. güldürüyor, eğlendiriyor, oyalıyor, şaşırtıyor, yönlendiriyor ve güdülebilir bir kıvama getiriyor.</p>
<hr />
<p>Kalabalıkların kendilerine ait olmayan başarılar için attığı sevinç çığlıkları; eğlence endüstrisinin ısmarlama dramları için döktükleri gözyaşı onları gerçek’ten biraz daha uzaklaştırıyor; yapay ve göstermelik tutumlar içine sürüklüyor. Kitleler temel dinamiklerini kavruyamadığı veya görmezden geldiği bu oyunun içinde kimliklerini, kültürlerini, hedeflerini, sorunlarını, umutlarını kaybediyor. Karşı konulması güç ortak duygular etrafında kenetlenen yığınlar kitle histeri&#8217;siyle ait oldukları güruh’un talepleriyle biçimleniyor. Birey bu fırtınada herkese ait zannettiği duygularla ulusal duyarlıklar geliştiriyor.</p>
<p>Açlık sınırının altındaki asgari ücretin kavgasını vermek yerine taraftarı olduğu takımın başarısı için “kan döküyor’, hayranı olduğu pop yıldızı için “gözyaşı döküyor’. Siyasal kimlikler de, oluşturulan bu yapay toplumsal ortamın dinamiklerine mahsus etkinlikler içinde buluyor kendini; toplumsal projeler yerine etkili talk show’lar, spor, eğlence, gösteri dünyasının popüler isimleriyle kolkola, omuz omuza ikna çalışmaları sürdürülüyor.</p>
<p>Kendi doğâl mecrasından uzaklaşan siyaset resmi ve buyurgan söylemin, piyasanın, kitlesel üretimin, kitlesel eğlencenin, kitlesel sevinçlerin bir parçası haline geliyor. Politik kimlik, vizyon, kapasite, erdemler, hedefler yerine; gösteri ve histerilerin kurbanı oluyor. Sahnenin gerisinde kaldığı için ekrana yansımayan geniş coğrafyada yoksulluk, hukuksuzluk, çaresizlik büyüyor, genişliyor, yakip kavuruyor&#8230;</p>
<hr />
<p>Jean Baudrillard’ın moda konusunda söyledikleri üzerinde düşünmeye değer; “Modanın etkisine bakmak yeterlidir. Bu etki hiçbir zaman açıklığa kavuşturulmadı. Moda sosyolojinin, estetiğin düş kırıklığıdır. Moda, biçimlerin mucizevi salgınıdır ve zincirleme tepki virüsü modanın bu etkisini, farklılık mantığını elinden almıştır. Moda zevki kuşkusuz kültüreldir, ama yaygınlığını göstergeler oyunundaki o çok hızlı ve ani anlaşmaya borçlu değil midir daha çok?”.(10) Siyasette, sporda, dinde, ahlakta, edebiyatta aynı mantığı ve analitik bakışı sürdürmek mümkün.</p>
<p>Bütün bunlar karşısındaki bir son cümleyi Ortega Gasset şöyle dile getiriyor; “Günümüz dünyasında can çekişmekte olan bir büyük şey var ki o da hakikat. Bir dinginlik payı olmadıkça, hakikat ölür, gider. ”(l 1)</p>
<p>Hangi toplumsal olgu üzerinde durursak duralım düşüncelerimiz imajlar, söylemler, mitler ve paradigmalar içinde eriyerek, edilgen birey olarak bizden beklenen biçimler kazanır. Yığınların bilime, kültüre ve sanata olan ilgisi sanal bir büyü karşısındaki keyiflenmeden öteye geçemez.</p>
<p>Her türlü eğlenceyi ve tüketimi meşrulaştırmakla kalmayıp yücelten ve kaçınılmaz kılan enformatik zihniyet giderek bir kültürlenme tarzına dönüşmektedir. Bu kültür neyi sevip sevmeyeceğimizi, neyi alıp almayacağımızı, kimi seçip seçmeyeceğimizi, neye gülüp neye gülmeyeceğimizi, hangi müzikten hoşlanacağımızı, neleri öğreneceğimizi, nelere inanacağımızı söyleyen ve dini ikame etmeye çalışan bir kültür sürecidir.</p>
<hr />
<p>Onlarca kişinin emeğiyle şekil alan pop parçaları üç günlük ömrünü çıplak kadın bedenlerinin cazibesine yaslanarak dolduruyor. Endüstri, toplumsal kesimlerin hiç doğru bir karşılık bulama yan tatminsizliklerini sınıflandırıp, adlandırıyor, her bir tatminsizliğe dönük üretim anlayışıyla: kitlelerin gündelik ilgisiyle büyümesini sürdürüyor. Müziği bir tür temaşa sanatı haline getiren bu tüccar anlayış, kültürel birikimi hiçe sayan yaklaşımlarla özellikle yeni nesillerin tarihi şuurlarını ve tarihle (kendi geçmişleriyle) olan bağlarını bir daha onarılamayacak şekilde tahrip ediyor.</p>
<p>Yeni nesillerin, bu devasa endüstri karşısında kendilerine sunulanın ötesinde bir şey talep etmeleri neredeyse imkansızlaşıyor. Televizyon ekranlarına bağımlı bir müzik zevki ve müzik kültürü böylece yabancılaşmayı, yozlaşmayı, ilkesizliği, hedefsizliği özendiriyor ve tatminsiz duyguları bir tür akvaryum içinde tuttuğu genç, nesillere tereddütsüz şırınga ediyor.</p>
<p>Müzik, yalnızca insana mahsus olmayan evrensel bir dildir. Bu dili, karşısındakine sevgisinden çok nefretini, merhametinden çok öfkesini haykıran uyumsuz kızların ve oğlanların sahte duyguları içine sıkıştırmak ne büyük bir zulüm&#8230; En çok halka ait olması gereken bir sanat dalı, her geçen gün halkın duygu, düşünce ve yaşantısından uzaklaşıyor. ‘Top pop’ listeleriyle yeni nesillere benimsetilen bu müzik anlayışı, içinde bedensel arzuların ötesindeki hiçbir sevgiye yer vermiyor.</p>
<hr />
<p>Son 20 30 yıldır, uğruna ölümlere koştuğumuz davaların, sahip olmakta gurur duyduğumuz hasletlerin, onlarsız yapamadığımız tüketim nesnelerinin, dinlerken kendimizden geçtiğimiz müziklerin, aldığımız sertifika ve diplomaların, yaptığımız seyahatlerin, izlediğimiz(okuduğumuz veya dinlediğimiz) haberlerin, filmlerin, tartışmaların, maçların kaç tanesi sahici ve rasyonel bir ihtiyaca cevap vermektedir tartışılır.</p>
<p>Ülkenin kültür ve sanat hayatına bakıldığında kitle toplumu şartlarında gelişen popüler kültür eğilimlerinin oldukça baskın olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Futbola veya magazin ağırlıklı akşam haberlerine olan düşkünlüğümüz, kupon toplama arzularımız, markalı giyim tutkularımız, desinler diye giriştiğimiz onca zahmetli ve masraflı tatillerimiz, yakın bulduğumuz bir hipermarkette dolaşma nöbetlerimiz, yeri geldikçe giriştiğimiz amansız &#8216;biz adam olmayız tartışmalarımız&#8217;, &#8216;en büyük asker bizim asker’ seramonilerimiz, plastik sürahilerimiz, sarışınlaşma tutkularımızın tamamı popüler kültür adı altında masaya yatırılabilecek kültürel olgulardır.</p>
<hr />
<p>Günümüzde bu ideal kişilikleri bulmak giderek zorlaşıyor. Belki köşe yazarı ve aydın olarak tanımlanan veya kendilerini öyle kabul edenlerin sayısı arttıkça içlerinden ideal kişilikleri bulup ayırmak da zorlaşıyor. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki günümüzün gazetecilik ortamı bu tür ideal kişilikleri barındırmaya pek uygun görünmüyor. Belki geçmiştekileri var eden de aynı konuydu. Kendi tezgahında, herkes kendi düşünce ekolünü sermayenin çelmelerine takılmadan sürdürebiliyordu. Oysa bu gün basın dediğimiz saha, büyük sermayenin kartelleşme arzularını tahrik eden dev bir endüstriye; köşe yazarı da sermayeye verdiği destek ölçüsünde hayat hakkı bulan bir markaya dönüşmüş görünüyor.</p>
<p>Bugünün zirvedeki isimleri, patronlarıyla, bakanlarla, bürokratlarla kurduğu sıkı ilişkilerle gündeme geliyorlar veya bu şekilde ayakta kalabiliyorlar. Bugün köşe yazarı olmanın bedeli kişiliğinden ve kimliğinden taviz vermeye hazır olmaktır. Patronun her türlü talebine açık olmaktır. Gerektiğinde en kıymetli bildiği değerlerden iki dakikada sıyrılmaktır. Hasılı bugünün sermaye ve resmi söylem eksenli medya yapılanması içinde münevver kalmak isteyenler daha büyük belaları göze almak zorundalar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Haber doğası gereği kurgusaldır,dedik. Çünkü haber hiçbir olay; veya olguyu olduğu gibi tekrarlama şansına sahip değildir; haber ancak olgu ve olayları bir bakış içinde aktarabilir ve yansıtabilir. İşte buradaki aktarım ve yansıtma kavramlarından anlaşılabileceği gibi gazeteci olgu ve olayları belli bir veçhesiyle kavrar ve yine kendisini çevreleyen ilkeler gereği bu olgu ve olayları belli mesajlar olarak önümüze koyar.</p>
<p>Günümüzün gazetecilik işlevini temelinden sarsan sorun da değişen haber üretim şartlarıdır. Çok genel bir ifadeyle diyebiliriz ki gazetedeki her içerik beraberinde mitler, imgeler, sloganlar, düşünme ve algılama kalıpları getirmektedir veya daha önce getirilenleri desteklemekte veya tamamlamaktadır.</p>
<p>Önce fotoğrafla yayılan ardından televizyon ve video ile egemen olan görüntü, iletişime görsel bir form kazandırmış ve zihinsel süreçler üzerinde etkili olmuştur. Giderek yazının etkinliğini daraltan fotoğraf ve görüntü, enformasyon edinmede zahmetsiz ve eğlenceli bir teknik olarak benimsenirken, içerik oluşturmayı sanatsal bir uğraş haline getimiştir. Yazılı içeriğe görsel yorum pencereleri açan görüntü görerek ve bakarak anlama alışkanlıklarını yaygınlaştırmış ve pekiştirmiştir. Bu eğilim, medyanın kendi içindeki söylem bütünlüğünü de yazılı içerikten görsel unsurlara kaydırmıştır.</p>
<p>Bütün bu açıklamalardan şu sonuca ulaşmak mümkündür: Kitle iletişiminde içerik oluşturma öncelikle teknik şartlar nedeniyle bireysel ve bireysel olduğu için de taraflı bir uğraş haline gelmiştir. Bunun yanısıra herhangi bir kitle iletişim aracındaki mesajı kendi başına algılamak ve anlamlandırmak zaten mümkün değildir. Her mesaj kendine özgü algı formatı içinde verilir.</p>
<p>Birinci sayfada sürmanşet olarak karşılaştığımız haberle ilan sayfasında tek sütuna sıkıştırılmış haberi aynı önem derecesinde düşünmek mümkün olmadığı gibi, bir haberi yanindaki (başka bir habere ait) görüntüden ayn düşünmek de mümkün değildir. Ünlü Alman bilim adamı ve edebiyatçı Geothe’nin şu sözleri durumu açıkça ortaya koymaktadır: Doğadaki hiçbir şeyi tek başına göremeyiz, ama her şeyi önündeki. ardındaki,altındaki, üstündeki bir başka şeyle bağlantılı olarak görürüz.</p>
<hr />
<p>Popüler kültür adı üstünde kolaylıkla halka mal edilendir. Popüler kültür, kültür endüstrisinin bizimle eğlenmesidir. Popüler kültür kendi yetersizliklerimizden ürettiğimiz çarpık yargılardır. Eğlenceden müziğe, spordan dini hayata, bilimden edebiyata bir yığın tuhaflık ve çelişki yaşıyorsak bunda popüler kültür diye tanımladığımız kültürel tavrın etkisi vardır.</p>
<p>Kültüre ilişkin bir olgu, bir motif, bir unsur kendi bağlamından kopuk bir yerlerde duruyorsa, nedenselliğini kaybetmişse, mantıksal çerçeve ihtiyacı içinde değilse ve buna rağmen baştacı ediliyorsa popülerdir. Çünkü bütün çelişkilerine rağmen toplumun gözdesi olma niteliği kazanmıştır. Meşhur olmak için soyunan veya intihar girişiminde bulunan birinin durumunu başka nasıl açıklayabilirsiniz.</p>
<p>Ritüellerle, sorgulanamayan dindışı kutsallıklarla, karşı konulması güç toplumsal eğilimler olarak sunulan her şey popülerdir. Örneğin futbol böyle bir şeydir. Moda ve fal da böyledir.Popüler müzik adı altında bize sevdirilmeye çalışılan saçmalıklar da böyledir. Bu anlamda popüler kültürün tutarlılığı yoktur. En önemli dayanağı geniş kitleler tarafından kabul gördüğü yolundaki batıl inançtır veya yanılsamadır. Klasik dönemlerde buna benzer kültürel görünümlerden söz edilebilir. Günümüzün sorunu popüler kültürün hegemonik ve totaliter bir kimliğe bürünerek kendi dışındakileri silip süpürmesidir.</p>
<hr />
<p>Cemil Meriç, liberal sistem için “hür bir kümeste hür bir tilki” diyor.</p>
<p>Yazık ki gelir dağılımındaki uçurumlar toplumsal kesimler arasındaki mesafeyi her gün biraz daha hiç kapanmamacasına açıyor. Zenginliği, lüksü, konforu, rahatı, huzuru ve hazzı estetize eden reklam, varlıklı kesimleri yüceltip, onlara yaşama kılavuzluğu yaparken yoksul kesimlerin yaşama sevincini yok ediyor. Zaten zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamayan alt gruplar, herkesin sahip olduğu vehmedilen imkanlarla göreceli yoksulluğun pençesine takılıyor. Reklam yoksulların biricik mutsuzluk kaynağıdır. Televizyon da öyle. Asgari yaşam standardı olmayan bir toplum için reklam iyi bir kültürel çözülme aracıdır.</p>
<p>Kitle iletişiminin başlıca sihirli gücü de bu noktada beliriyor.Televizyon iyi bir vehim aracıdır. Olmayanı varmış gibi göstermek&#8230; Yani simülasyon gücü. Tutum ve kanaatlerin oluşumundaki rolünü de bu gücü sayesinde icra ediyor.</p>
<hr />
<p>Her reklam, içinde gizli ve açık &#8216;ben farklıyım, daha önemliyim. daha iyiyim, daha üstünüm, daha değerliyim vs.’ alt dilini kullanır. Reklamın üst dili ise konfor, rahat, kalite, zevk gibi isteklerle hayata bağlılığı arttırır. Böylece başkalarının bizim rahatımız için gösterdikleri çabayı takdir eder ve onları tercih etmek suretiyle ödüllendiririz.</p>
<p>Önemli bir toplumsal iletişim şekli olan reklamın bireysel refah ve mutluluklar için göreceli bir düzey sunduğuna şüphe yok. Tanıtım dili üç temel açıdan refah düzeyine işaret eder: 1. Takdim edilen ikna yönteminin etkileyiciliği ile, yani reklam kalitesiyle, 2. Reklamın konusu ve muhtevası ile, yani tanıttığı ürünün kalitesiyle, 3. Reklamın sınırlarını belirleyen söylemle. Bunu şöyle örneklendirebiliriz: Güzel ve alımlı bir kadın, etkileyici bir ortamda, teknoloji harikası vazgeçilmez bir ürünü sunmakta veya onun sağladığı tatminle kendinden geçmektedir. Bütün bunlar zarif bir filmle bize aktarılmaktadır.</p>
<p>Geleneksel sosyo-ekonomik yapıdan piyasa ekonomisine bağlı dışa açılma sürecine giren her ülkede olduğu gibi Türkiye de son yirmi yıllık süreçte kendisine sunulan yeni haz ve tatminlerin sarhoşluğu içinde popüler kültürün bütün anlam çukurlarında gezine gezine büyük bir bunalımın eşiğine gelmiştir. Her ne kadar bu bunalım sayısal verilerle telif edilse de toplumun kendine özgü dinamiklerini hızla yitirdiği; güven, sadakat, vefa, dayanışma, birlik. bütünlük gibi hayati değerlerin toz duman olduğunu kim inkar edebilir&#8230; Tüketim ve tercih evreleri gibi düşünce ve bilgilenme süreçleri de yeni evrelerin eşiğinde&#8230;</p>
<p>“Sınırsız ve koşulsuz çıkar’ hedefine kilitlenmiş tüm yapılar kendilerini gözden geçirmek zorunda. Bu arada pervasızlığın tellaklığını yapan reklamcılar da&#8230;</p>
<hr />
<p>Buraya kadar açıklamaya çalıştığımız gerekçelerden anlaşılacağı gibi pazarlama iletişimi düz anlatımlara elvermeyecek kadar çeşitlenmiş ve zenginlik kazanmıştır. Enformasyon alanında yoğun bir gürültü ve laf kalabalığı yanında ürün ve pazarlardaki genişleme yeni ve farklı bir şeyler yapmayı temel bir ilke haline getirmektedir.</p>
<p>En cazip yenilikler için insan ruhunun sınırsız zenginliğine başvurmak&#8230; Yaratıcılığı kamçılayan önemli bir kalkış noktası budur. Ancak tüketim çağında insan ihtiyaçlarının haz’la tanımlanması ve haz’la bütünleşmesi yaratıcılığı başka bir kafese tıkamaktadır: Tatminsiz benlikler&#8230; Aklın ve ruhun derinliklerinden uzaklaşan bir hayat felsefesi geçici hazlarla yetinmek zorunda kalıyor ve kalıcılığını yitiriyor. Tüketici bilinciyle gelen yeni dalga, reklamcıya daha makul malzeme çıkaracağa benziyor.</p>
<hr />
<p>Başka bir ifadeyle tanıtımda başarıyı garantileyen, bir yığın soruya verilen bilimsel cevaplardır. İyi tasarlanmış birkaç gösterişli sembol veya etkileyici sözler herhangi bir başarıyı garantileyemez. Reklam muhtevası kadar, tanıtım konusu olan şey ve onu benimseyip talep edecek alıcı kesimler yeterince analiz edilmeden sonuçları kestirmek mümkün değildir.</p>
<p>Kesin başarının hedeflendiği bir tanıtım sürecinde medya ortamlarında kullanılacak tanıtım materyali kadar ürün ve hatta onu satın alacak hedef kitle de tutum değişikliği sürecinin birer parçasıdırlar. Bir ürün için alırsak, üretim sürecinden tüketim ortamlarına kadar her aşama tanıtım etkinliği içinde analiz unsurudur. Kişi ve kurum tanıtımlarında reklam materyaline doğrudan yansımayacak pek çok detay tanıtım stratejisinin özünü oluşturur.</p>
<p>Kimilerine göre bilgi çağına doğru akan modern toplumların başta siyaset ve ekonomi olmak üzere hayatın her alanında iletişimin etki alanında kalması gerçek kadar gerçeğin görüntüsü ve temsilini de önemli kılmaktadır.</p>
<p>Böyle bir dünyada çoğu zaman görüntü ve temsil gerçeğin yerini almakta ve onu belirlemektedir. Yeni nesiller gerçek hayatla ilgili pek çok şeyi önce bu temsil ortamında kazanmaktadır. Esasen simulasyonlar(benzeşim), metaforlar(istiare), markalar, rozetler, semboller, imgeler ve imajlar kendilerine buldukları nesnel bir zemin içinde gerçekle karışmakta, gerçeğe benzemekte ve gerçeğin yerini almaktadırlar.</p>
<p>Günümüzde halkla ilişkiler ve tanıtım etkinliklerini zorunlu kılan faktörlerin bu dönüşüm içinde gizli olduğunu söyleyebiliriz. Gelişmeler ne yönde olursa olsun, çığırtkanların, tellalların, ulakların yaptığı sıradan işler zamanla gelişerek hayatın merkezine oturmuş ve vazgeçilemez meslekler haline gelmişlerdir.</p>
<hr />
<p>Bu değişim rüzgarlarıyla başladı her şey. Önce naylon poşetler,kot pantolonlar,pet şişeler girdi hayatımıza sonra cafe’ler, bar&#8217;lar, pub&#8217;lar, fastfood’lar&#8230; Önceleri bir şeylere daha da yakınlaştığımızı zannettik, sonra kendimizin bile uzağına düştük. Özellikle yeni enformasyon imkanlarıyla tanışan Türkiye bir süre Avrupa ile aynı anda dünyadaki gelişmeleri izlemenin heyecanını yaşadı. Renkli televizyonlarla başlayan bu heyecan bir süre sonra yerini enformasyon sarhoşluğuna bıraktı. Derken zamanla ülkedeki herkes bu çelişkili ve birbirine zıt dünyaları birlikte teneffüs eder hale geldi. Bir yandan hasta çocuğuna ilaç parası bulamayan işsiz baba, öbür yandan bir saatte kazanılan milyarlar, trilyonlar, katrilyonlar&#8230;</p>
<p>Bu çelişkili yapı şiire, şarkıya, türküye, siyasete, ticarete, eğitime bulaştı. Sağlığa bulaştı, bilime bulaştı, sanata bulaştı. İmajlarla, imgelerle hayatımızı işgal eden zorbalar siyasetin de tadını kaçırdı, türkünün de. Bütün bu çelişkilere rağmen insanımız vatan-millet aşk&#8217;ını hiç elden bırakmadı. Birileri yozluklara ve zorbalıklara aldırmadan insan olma gayretini hep devam ettirdi.</p>
<hr />
<p>Televizyon seyredilen bir araçtır dikkat ederseniz. Yani okunan ya da dinlenilen bir araç değildir. Seyredilen bir araçta ön planda olan, insan zihnine ikram edilen şey fotoğraftır ve takdir edersiniz ki gözün bir fotoğrafı algılaması, anlamlandırması tabi ki bir yazılı metni seçmesi, ayıklamasından çok daha kolay, çok daha kestirme bir yoldur.</p>
<p>Bilgilenmekten, geniş, detaylı, ayrıntılı öğrenmektense kısa, kestirme izlenimler zihin tembelliğine de yol açıyor. Aynı zamanda kolaylık da sağlıyor. Yani uzun uzun bir şey anlatmıyorsunuz da bir karikatür ve bir fotoğrafla durumu genel olarak gösteriyorsunuz. Bu daha kolay algılamanızı sağlıyor. Bu durum okumayla da çok bütünleşen, barışık bir yol değil. Bu tümüyle okumadan farklılaşan bir yol.</p>
<hr />
<p>Bugün televizyondan ve diğer görüntülü araçlardan izlediğimiz onca programın her bir karesini çözümleyip algılamamız büyük ölçüde görüntü dili aracılığıyla oluşturulan kodlama sistemine dayanır.</p>
<p>Ses ve görüntü efektleriyle donanmış bu dil, bize hangi fotoğrafı nasıl anlamamız gerektiği konusunda adeta alfabe gibi yardımcı olur. Bu dil sayesinde iyi-kötü, doğru-yanlış, faydalı-zararlı ayrımları keskinleşir ve daha kolay algılanır. Dramatik yapımlardan. reklamlara, eğlence programlarından haberlere bütün yapımlar bu dili kullanır. Böylece temelde haber verme, kamuoyu oluşturma gibi işlevlerden hareket eden gazetecilik anlayışı televizyonla birlikte görüntü çıkmazına düşmüştür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kitleselliğin, tüketimin, hızlı değişimin yığınla enformasyonun etkisindeki modern birey, öznel bir kimliği pekiştirmenin güçlüklerine karşı anonim,genel geçer, onaylanabilir değerlere yaslanarak &#8216;öteki&#8217;nin şerrinden emin olmaya çabalıyor. Hangi hal ve davranışın, hangi melodinin, hangi şiirin, hangi ürünün, hangi işin yığınlar tarafından kabul göreceğini öğrenmek için herkes toplumun dikiz aynası konumundaki medyaya bakıyor. Siyasette, ekonomide, kültürde, bilimde başarılı olmanın yolu medya desteği ve medya onayından geçiyor. Medya dediğimiz sistem de bir avuç patronun dertlerine, tercihlerine göre işleyen ilişkilerden oluşuyor. Haberde, fılmde, müzikte, sanatta dışa bağımlı olduğumuz kadar, güdümlü tekellerin kendi çıkar kavgalarına göre şekillenen bir düşünce atmosferi içinde boğuluyoruz.</p>
<p>Hiçbir doğru, hiçbir gerçek enformasyon gücünü elinde tutan yerli ve yabancı kartellere rağmen varolamıyor. Bizim yeryüzünde olup bitenleri anlamak, anlamlandırmak için özerk hiçbir kaynağımız yok. Hangi kaynağı alırsanız alın ya doğası gereği veya işleyişi gereği egemen güçlerin zihin atlasından geçerek ulaşır bize. Kitle iletişim araçlarının yaydığı mesajların yanlışlığı bir yana; kitle iletişim araçlarının bizden beklediği anlama formatı, bizi sürüklediği anlam anaforu yanlıştır. Hangi kaynaktan gelirse gelsin her türlü mesaj bu anlam anaforundan geçmektedir.</p>
<p>En sıradan politikacının, bilim adamının, yazarın, sanatçının zirveye oturduğu ve belki bilgi, birikim yetenek ve kapasite olarak en zirvedekinin de yerin dibine batırıldığı bir anafordur bu. Onu da zirvedekiyle dipteki yer değiştirirken gözlemliyoruz. Onları zirveye taşıyan da meslekteki başarıları değil, güç merkezlerine yakınlıkları ve imaj üretimindeki başarılarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir başka neden araçların teknolojisidir. Orada hareketli, renkli bir ekran var. Sürekli ilginizi, dikkatinizi çekme kabiliyetine sahip bir araç. Sürekli bir sihir kaynağı olmaya müsait bir araç. Oradan gözünüzü ayıramıyorsunuz dikkatli de baksanız, dalgınlıkla da baksanız dikkatiniz oradadır. Tabi sizin gün boyunca çeşitli onarımlarda aldığınız bu tür mesajların zihninizde, derin bilincinizde oluşturacağı etkiyi kestiremezsiniz. Yani onun denetimini yapmanız imkansızdır.</p>
<p>Kısacası bu araçlar aynı zamanda manipülatif araçlardır. Yani birer ikna aracıdırlar. Vermek istediğiniz içeriği bu araçlarla etkili bir şekilde verebilirsiniz. Çünkü güçlü teknolojik kabiliyetleri olan araçlardır.</p>
<p>-Bu manipülasyon karşısında birey direnç gösteremez mı&#8217; ?</p>
<p>Elbette var. Eğer televizyonun dilini, içeriğini anlatabilecek araçlara sahipseniz bunu başarabilirsiniz. Ekran karşısındaki her birey önüne konulmak isteneni alırken süzgeçten geçiriyorsa bunu sağlamak zor değil. Yani bir tür anarşist bir eylem içinde olmanız gerekiyor televizyon karşısında. Mesela popstar, topstar gibi yarışmaların ekranlara yeni yüzler taşımak için uydurulmuş, ince ince örülmüş numaralar olduğunu anlatmanız lazım.“Biri bizi gözetliyor’ diye bir şeyin olmadığını, oradaki her şeyin kurmaca olduğunu anlatacaksınız.</p>
<p>Ünlüler çiftliğinin kitlesini kaybetmiş sözümona sanatçılara piyasa oluşturmak için oynanan bir oyun olduğunu anlatacaksınız. Kocam önce beni dövdü, sonra başkalarına pazarladı, az para getirdim diye evden kovdu diyen kadının üç kuruşa stüdyoya getirilmiş bir yalancı olduğunu anlatacaksınız.</p>
<p>Haber bültenlerinde kafamızı patlatan ‘az sonra’ anonslarının saygısızca bir davranış olduğunu anlatacaksınız. Doğuştan sakat, kolu bacağı eksik masum bir yavruyu ekranda ağlatmanın insanlık dışı bir durum olduğunu anlatacaksınız. Bilmem anlatabildim mi?</p>
<hr />
<p>Modern hurafelerin, batıl inançların, putların gizlendiği yer kameranın arkası değil; yığınların gönül bağlarıdır. Bu gönül bağlarıdır ki, gerçekten çok onun temsillerine ve simülasyonlara dayalı taraftarlığı, inanmazlığı, sempatizanlığı, müdavimliği meşru ve haklı kılar. Modern bireyin kitlelerin içinde eriyip yok olmayan hiç bir duygusu, düşüncesi , eğilimi yoktur. Modern birey, hayatında nesnel, rasyonel, özerk anlamlandırmalara yarayacak hiçbir araca sahip değildir. En masum ve sağduyulu araç dahi emsallerine göre konumlanır. Kısacası iyi, kötü tarafından belirlenip biçimleniyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gerçek hayatta hiç karşılaşamayacağımız veya karşılaşmış olsak da uzun süre etkisinden kurtulamayacağımız olayları televizyondan yüzlerce defa ailece izleriz ve bunlar sanki başka bir dünyaya aitmiş gibi bizde herhangi bir insiyak uyandırmaz. Böylece ekrandan izlediklerimiz ile gerçek hayatlarımız arasında ince bir gergef dokunur. Avını ürkütmeyen, incitmeyen, elde tutan ve biçimleyen bir gergef.</p>
<p>Bu süreçte en kolay kanıksanan şey eğlencedir. Hayatın her alanını eğlenceli bir şekilde algılama eğilimlerimizi büyük ölçüde televizyona borçluyuz. Sarsıcı, dehşet verici her olayın dramatik yapımlarda nasıl bir eğlenceye dönüştüğünü hepimiz biliriz. Bu giderek daha fazla ciddiyet isteyen konuların da eğlence formatına dökülmesi şeklinde seyreder. Ses ve görüntü efektleriyle izlediğimiz pek çok trajik olay bile kendisini bu ana akımdan ( mai nstream in g ) kurtaramıyor.</p>
<p>Televizyon, masalsı diliyle özünde kahramanlara, idollere, efsanelere (myth) dayalı hikayeler anlatır. Kendine özgü dokunulmazlıklar, sorgulanamazlıklar ve (buna dindışı kutsallık demeyi tercih ediyorum) aşırılıklar (mübalağa, sublimation) üretir. İzleyicinin içinde gezinip durduğu bu alemin sahiciliği şüpheli, doğrulan tartışmalıdır. Ancak derin bir sükunet içinde kabul gören bu olağandışı fragmanları sorgulamak izleyiciden beklenemez. Bu garip sükut giderek kabullere dönüşür ve derin bir toplumsal meşruiyet kazanır.</p>
<hr />
<p>Gerçekten televizyon, söylediği her sözü görüntülerle ifade etmek çaresizliği içinde görsel bir dile yaslanır. Televizyonun sağladığı bu imkan(sızlık) anlatılmak istenen her şeyin çeşitli görüntülerle desteklenebileceği yanlış düşüncesini pekiştirmektedir. Bu epistemolojik zorluk, medyayı soyut, felsefi, sanatsal, şiirsel dilden uzaklaştırırken abartılı, tuhaf, pornografik, şiddet içerikli, kişisel, görüntülere doğru zorlamaktadır. Etkili görüntülerle desteklenmeyen mesajlar ya haber değeri görmüyor veya geçiştiriliyor. En iyi ihtimalle bu tür haberler ilgisiz görüntüler ve müziklerle kendi gerçeğinden uzaklaşıyor.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadik-gunes-enformasyon-toplumunun-putlari-alintilar/">Sadık Güneş ‘Enformasyon Toplumunun Putları’ Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sadik-gunes-enformasyon-toplumunun-putlari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küresel Kültüre Bağlanırken</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 13:52:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Adorno]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Güç]]></category>
		<category><![CDATA[Harcamak İçin Kazanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Hedonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Kültüre Bağlanırken]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Mahremiyet ve Görüntü]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite: Yaşatarak Öldürmek]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberal Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Terry Eagleton]]></category>
		<category><![CDATA[Yoksunluk Kültürü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20975</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye içinde bulunduğu konjonktürde tarihin en önemli değişimlerinden biriyle karşı karşıya. Toplum olarak bu du­rumu yaşadığımız için süreç boyunca değişimin mahiyetine vâkıf olmakta geç kalmaktayız, ileriki yıllarda, Türk milletinin tarihsel bağlamından nasıl koparıldığı daha net fark edilecek. Görünüşte tarihi fonksiyonunu icra ediyormuş gibi olsa da Türk milleti ontolojik bir inkârın içindedir. Türkiye’de kültür son yıllarda [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/">Küresel Kültüre Bağlanırken</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/global.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-21001 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/global-300x170.jpg" alt="" width="332" height="188" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22186 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg" alt="" width="531" height="274" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247-600x309.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247-300x155.jpg 300w" sizes="(max-width: 531px) 100vw, 531px" /></a></p>
<p>Türkiye içinde bulunduğu konjonktürde tarihin en önemli değişimlerinden biriyle karşı karşıya. Toplum olarak bu du­rumu yaşadığımız için süreç boyunca değişimin mahiyetine vâkıf olmakta geç kalmaktayız, ileriki yıllarda, Türk milletinin tarihsel bağlamından nasıl koparıldığı daha net fark edilecek.</p>
<p>Görünüşte tarihi fonksiyonunu icra ediyormuş gibi olsa da Türk milleti ontolojik bir inkârın içindedir. Türkiye’de kültür son yıllarda iyiden iyiye neoliberal kültüre eklemlendi; küresel kültürün bir şubesi halini aldı.</p>
<p>Türk milletinin kültürü onu yaşatırdı. Yaşamasına, canlı kalmasına, kendine özgü refleksler geliştirmesine neden olur­du.</p>
<p>Terry Eagleton, Kültür Yorumlan kitabında küresel/post- modern kültürün önce çözüm olarak görülürken ardından sorun olmaya başladığına dikkat çeker. Kültüre ehemmiyet verdikçe millet bağı tehdit altına girdi. Tanzimat’tan beri ge­liştirilmeye çalışılan “merkezsizleştirme” çabası, ortak duygu ve düşünceleri tedavülden kaldırma, millet olmanın getirdiği davranış kodlarını değiştirme gayretleri sonuçlarını göster­mektedir.</p>
<p>Modernité insanların birbirleriyle ilişkilerine olduğu kadar insanın kişisel yaşamına müdahale eder. Her bireyin &#8220;başka”larından habersiz hayat yaşama, iş yapma ihtimali ortadan kalktı. Kimse kimseye söylemez ama herkes birbirinin belirli saatlerde nelerle meşgul olduğunu bilir. Bu yalnızca &#8220;aynı”laştırma değil; standart bir ömürdür. Katiyen &#8220;ortak” hayat alanı da değildir.</p>
<p>Bugünkü kültürün çok etkin olması bireylerin gündelik yaşamlarını ele geçirmesindendir.</p>
<p><strong>Güç, Mahremiyet ve Görüntü </strong></p>
<p>Kamuoyuna sunmak&#8230;</p>
<p>Yerleşik kültür olan bitenin toplum tarafından müzakere edilmesi esasını getirir. Toplum buna teşnedir. Onayı alınsın ya da alınmasın mevzuların kendisi tarafından tartışılmasını bekler. Artık bu durum alışkanlık halini almıştır. Yoksa benli­ğin bir parçası değildir.</p>
<p>Hâlihazır kültür benliği bile ortadan kaldırdığı için iradi sonuçlarla karşılaşmak mümkün olmamaktadır. Milletin ben­liğini, iletişim sektörü uhdesine almıştır. Meşruiyet kaynağı da buradan zuhur eder. Gündelik yaşamı iletişim teknolojileri kontrol eder.</p>
<p>Görünmeyen hiçbir şeyin ciddiyeti yoktur&#8230;</p>
<p>Herkesin mahremi içine taşmayan hiçbir konunun top­lumla bağlantısı kurulamaz. İstisnasız tüm bireyler görmeden mevzuların &#8216;derinliği” ve esası olamaz.</p>
<p>İçinde bulunduğumuz kültür değersizleştirme ve sıradanlaştırma fonksiyonlarını icra ederek etkinliğini genişletir. Kahvaltı masası ile akşam yemeği arasında sıkışmış gündem maddeleri kadardır bugün Türkiye. Sadece kahvaltılar, yemekler, eğlenceler değil, bireyselliklerin, bohemin, inzivanın da buna eklendiğini söylemek gerekir: özellikle sosyal medyanın “storyleri ayıp olduğunu bildiği halde &#8220;paylaşmaktan vazgeçileme­yen&#8221; durumları mahremiyet sınırlarını aşırarak ortaya serer&#8230; Ayağını uzatmış kitap okuyan, yazı yazan, denize bakan kadınların, çay içen, bıyık buran, arabasını ifşa eden erkeklerin, başörtülü arkadaşlarıyla &#8216;okey partisi&#8221; düzenleyip bunu &#8220;gös­termeden edemeyen&#8221; kızların görüntüsü mahremiyet sınırla­rını açıklar</p>
<p>Yemek süresince ciddiyet vardır. Haberler millet benliğinin ortaya konulması için hazırlanmaktan, izlenmekten çok &#8220;vakit geçirme” &#8220;eğlence” ve &#8220;sosyal sorumluluk&#8221; rollerini yerine ge­tirmeye matuftur.</p>
<p>Wallerstein’a göre kültür güçlülerin silahıdır. Belli bir aşa­madan sonra kültür toplumsal ilişkiler içinde alt sınıflardan üst sınıflara kadar eylemlerin meşrulaştırılması için kullanılır. Çünkü kültür organize eder, kontrolcüdür, emreder, uyarır, engeller, yönlendirir, uzlaştırır, benzeştirir, aynılaştırır. Herkes kültürün içinde bazı gerekçelerle kendi menfaatleri icabınca işlerle ilgilenebilir. Güçlülerin, sistemi idare edenlerin işlerini kültüre dayandırarak yürütmeleri başlarını daha az ağrıtır.</p>
<p><strong>Modernite: Yaşatarak Öldürmek</strong></p>
<p>İçinde bulunduğumuz dönemde kültür &#8220;aşırılıkların ara­sında” çöktü. Çünkü toplum gerçekliğin, bilginin ve anlamın altında kaldı: Kusursuz Cinayet müellifi Jean Baudrilardın deyimiyle &#8220;Anlam kültürümüz, anlamın aşırılığı altında çöker, gerçekliğin kültürü gerçekliğin aşırılığı altında çöker, bilgi kül­türü, bilginin aşırılığı altında çöker.&#8221;</p>
<p>Modernitenin oluşturduğu kültür örtük unsurlar içerdiği gibi bir o kadar da alenidir. Modernite Batı kültürünün yay­gınlaşması için bir araçtır esasında. Çünkü modernin ürettiği öğeler, her ne kadar insanların temel ihtiyaçlarını karşılıyor gibi gözükse bile Batı dışı toplumlar için Batının gereksinimle­rini gidermeye özgüdür.</p>
<p>Eagleton&#8217;ın da vurguladığı üzere modern kültür büyük öl­çüde, milliyetçiliğe, sömürgeciliğe ve emperyalist güce bağlı- dır. Modern kültürü içselleştirmese dahi Türkler modern kültürle kurdukları &#8220;derin” bağlantılarla kendilerini inkâr etmeye başlamıştır.</p>
<p>Siyasa ile kültürün ilişkisi bu bakımdan son derece kes­kindir. Siyasal durum, fiili yapı kendi kültürünü belirler. Türk milleti siyasallığıyla kültürünü örtüştürmüştür. Siyasala olan yatkınlık Türk milletinin kültürünü geri dönülmemecesine dö­nüştürür. Teknik imkânlardan ibaret gördükleri moderniteye eklemlenmekle Türk milleti yaşam tarzının Batılı gibi olmasını kabul etmişti. Bu önceleri siyaseten yapılmış bir tercihti. An­cak teknik ve siyaset kendi kültürünü Türk milletine yerleştir­di. İçinde bulunduğumuz kültür sadece Batılı yaşama biçimini değil,Batılı zihni ve vicdani örgüyü de bünyeye eklediğimizi gösterir.</p>
<p>1970’li yıllardan sonra dünyada görülen kriz sonucunda kapitalizmin evrilmesiyle Türkiye’de de değişimler başladı.</p>
<p>Finans kapitalizm etkinliğini artırdı. Finans kapitalizm için dünyanın “bir örnekliğine” ihtiyaç vardı. Üretim ile tüketim birbirinden ayrılamaz derecede örtüşmeliydi. Dünyanın hiçbir yerinde sistemi “sahiplenmemiş&#8221; kimse kalmamalıydı.</p>
<p>1980’deki darbe ile Türk milleti yeni sisteme uyumlu hale getirildi. Böylece &#8220;herkes” sistemin bir kulpundan tutmuş oldu. Turgut özal’ın liberalizmi dünyada eşine ender rastla­nacak radikallik içeriyordu. İletişim devrimiyle Türkiye’de ula­şılmadık kimse kalmadı. Köyde izole olmuş unsurlar bile etki alanına girmişti.</p>
<p>Piyasa böylece Türkiye’nin etkin kültürü haline geldi. Her konuda piyasa gözetilerek iş yapılır oldu. Piyasasına göre işler yürümeye başladı. Kaliteli ya da niteliksiz olması hiç önem­li değildi, gidiyorsa üretilebilirdi. Dolayısıyla herkes önceli­ği üretime verdi. İçinde bulunduğumuz dönemde piyasadan müşteki olmak zihinlerden çıktı. Piyasa herkesi o kadar içine aldı ki kültürün tek referansı/kutsalı piyasa oldu. Siyasetten, ekonomiye, sosyal yaşamdan özel hayatın kılcallarına kadar piyasanın nüfuzu genişledi.</p>
<p>Postmodemizmle her sektörün kendi piyasası kuruldu. Bu kendi içinde özerklik demekti. Tüm sektörler kendi iç işleyişlerini belirledi. Dolayısıyla çoğulculuk birçok merkez oluşturdu.</p>
<p>Her merkezin bir efendisi, kendine has kültürü şekillendi. Artık merkezler “makro” planda dünya sistemiyle uyum­lu, mikro düzeyde birbiriyle yarış ve savaş halinde örgütlendi. Türk milletinin kültürünü piyasanın işlerliği belirlemeye başla­dı. Bu kültürde hesap verilecek tek hakikat dünya sistemi oldu.</p>
<p><strong>Yoksunluk Kültürü ve &#8220;Ortamdakilerin Egemenliği</strong></p>
<p>Sistem böyle çalışıyor&#8230;</p>
<p>Bugün kendini hâlihazır düzenin dışında tutmak isteyen­ler dahi bu cümleyi kullanmaktan vazgeçmiyor. Çünkü kültür endüstrisince biçimlenen bugünkü kültür ve sistem, direnişin imkânsız olduğu imajını verir. Bu sadece imaj da değildir aslın­da. Sistemin nüfuz ettiği alan o kadar yaygın ve etkin, ulaştığı insan sayısı o derece çoktur ki kimse bir an bile gözünü başka bir yöne kaydıramaz. Zira sistem var olmak, ayakta kalmak için insanların yeniye malik olma arzularını tetikler.</p>
<p>İnsanlar bu bakımdan Türkiye&#8217;de özdeştir. İdeolojik, dini veya kültürel farklılık görülmez. Asgari ücret alan bir emek­çi ile zengin işveren yeni çıkan televizyonu alma derdindedir. Çünkü yoksunluk kültürü içinde yaşıyoruz.</p>
<p>Teknolojinin dışında her tür yeniliğe sahip olma güdüsü yoksunluk kültüyle beraber kişinin köleliğini artırır. Burada doyum krizi devreye girer. Hemen yeni olanı edinememek do­yumun gecikmesine neden olur. Tutku halini alır, malik olma aşkı. Tutku aklı ve diğer insani yetileri devreden çıkarır. Tek hedef elde etmek olduğunda bugünün insanı için hakikat ve kutsal zihinlerde siner. Çıkmaz ama bir başka seküler meta ile yer değiştirir.</p>
<p>Mutluluk hakikatle kurulan irtibatta değildir artık. Mutluluk dünyada yaygınlaşan kültüre, teknolojiye, üretim aracına vakıf ve sahip olup olmamaktadır. Bu düzende kimse mutlu olmaz zira Adorno’nun yıllar önce altını çizdiği gibi &#8220;sistem vaat ettiğini aslında vermeyecektir.”</p>
<p>Türkiye&#8217;de bir şekilde varım diyenler bile bu vaatlerle yapmaktan imtina etmeyecektir. Türkiye’de İslâm düşüncesi ve Müslümanlar bugünün kültüründe üretim araçlarında,pazarlama ve yeni teknolojileri kullanmada gösterdikleri hızla   övünür. Çünkü sistem 1970’lerdeki krizi kendine alternatif geliştirme potansiyeli bulunanlara vazife yükleyerek aştı.</p>
<p>Kültürel hayatımız “orta” olana değer verir. Dolayısıyla toplumun ortasının genişlemesine ön ayak olur. Ortadakiler eko­nomik bağlamda temel ihtiyaçlarını karşıladığı gibi sistemin ürettiği değer ve ürünleri sorgusuzca kullanır. Klasik ekonomi kategorisi içerisinde gelir &#8211; gider düzeyine dayanmaz Türkiye’deki orta sınıf. Orta kısım genişletildikçe, sistemin dengesi daha oturaklı olur.                                                             ,</p>
<p>Ortadakiler dindardır.</p>
<p>Dindarlığa yatkındır, en azından muhafazakârlıktan imtina m etmez. Halk İslâmının sınırlarını genişletir orta sınıf. Ritüel- lere dayak, belli günlere sıkıştırılmış İslâmî inancını, siyasal, ekonomik ve kültürel olarak genişletir. Halk İslâmının sınırlan ve çevresini de bünyesine katarak iyice büyür.</p>
<p>Modernité toplumlara esenlik sağlamadı.</p>
<p>Eşitlik ve adalet getirmedi.</p>
<p>İmtiyazlı devletler ve ayrıcalıklı sınıflar üretti, yönetimi onlara devretti. 1950 öncesindeki yönetim kültürümüzde İslâm,devletin bileşenleri içinde düşünülmüyordu. ABD&#8217;nin dünya sisteminin başına geçmesiyle birlikte İslâm&#8217;ın milletin bağı olduğu dolayısıyla hesaba katılması gerektiği düşüncesi yerleşti. İçinde bulunduğumuz kültürde dindar orta sınıf üretim ve tüketim işlerini devralmak istiyor. Sistem bunda bir sakınca görmüyor.</p>
<p>Geleneksel kültürel nosyonlarla sürdürülebilir bir modern­lik bugünkü dünya düzeninin tercih ettiği bir yaklaşım. Dindar orta sınıfın talepleri de zaten bundan bir adım öteye geçmiyor.</p>
<p>Yürüyen işlerin dindar kişilerce yapılması kâfi görülüyor.</p>
<p>Ortadakiler dindarlıklarını bağladıkları dinin dünya algısı­nı gözlerden uzaklaştırarak genişletiyor. Spesifik hayat teklifle­ri yok. Türkiye&#8217;nin tarihsel misyonunu milletin ufkuna getir­mek bir tarafa oradan sakınmak ön planda.</p>
<p>Ortadakilerin yeni bir zekâ, akıl ve tefekkürle piyasaya çık­tıkları vaki değil.</p>
<p><strong>Popüler Kültürün Kurduğu Ortaklık</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de sınıfsal ayrımı, yüksek kültür/alt kültür ikiliğini, seküler dindar farklılaşmasını, milliyetçiliklerdeki çatışmayı, kuşaklar arasındaki anlayış farkını yıkarak bunları ortaklaştı­ran, kolektif bütünlüğünü sağlamayı başaran en belirgin öğeler kazanma ve tüketmedir. Bu yalnız kapitalist zengin sınıfın vas­fı değildir, artık.</p>
<p>İçinde bulunduğumuz kültürde yoksullar gelir adaletsizli­ğini tesis eden düzeni değiştirmek değil, daha fazla kazanmak ve tüketmek amacındadır.</p>
<p>Bir kere “herkes&#8221; dünya düzeninin kalıcılığı hususunda an­laşmıştır.</p>
<p>Ortaklık burada başlar. Sonrasında düzenden pay kapma yarışına girişilir. Schopenhauer, buna dikkat kesilir: “İnsan, zevkini yükseltmek için aslında tatmini hayvanlarınkinden an­cak biraz güç olan ihtiyaçlarını bilerek artırır: bütün bu lüksün, lezzetli yiyeceklerin, tütün, afyon ve alkollü içeceklerin, zarif ve gösterişli elbiselerin ve daha bunlar gibi insanın hayatı için zaruri olduğunu düşündüğü binlerce şeyin sebebi budur.&#8221;</p>
<p>İçinde bulunduğumuz kültürel platformda hayat alınıp sa­tılan bir meta halini aldı. Değerler ise ne kadar tecime elverişliyse kıymet kazandı.</p>
<p>1950 yılına kadar Türkiye&#8217;de tüketim ekonomisi yalnızca üst sınıfların tekelindeydi. İkinci Dünya Savaşı dünya sistemi­nin başını da bu gidişatı da değiştirdi. Çünkü Amerika&#8217;nın tarzı sonuca bakmakla ilgilidir. Sonuç getireceğini, kendi sistemine eklemleneceğini, sorun çıkarmayacağını bildiği her elemanın işleyişte katkısı olmasını ister Amerikan tarzı.</p>
<p>Bu yüzden dini değerlerin, ritüellerin ve simgelerin 1950 sonrasında kullanılması Türkiye&#8217;nin dünya sistemi içine girme çabalarını engellemiş değil bilakis desteklemiştir. Çünkü Ame­rikan tarzı Avrupa&#8217;dan farklılaşarak dikey geçişkenliği öngörür.</p>
<p>Tüketim, üretim, kültür, siyasette ayrıcalıklı sınıflar mutlaka olacaktır ama halkta yerini alacaktır. Halkın katılımı o de­rece yüksek olmalıdır ki bir süre sonra sistemin yükünü halk üstüne almalıdır. Nitekim dünyada 1970 krizi, Türkiye&#8217;de de 1980&#8217;den sonra kitlelerin aynılaşması üretimde ve tüketimde ortaklık kurmaları bu kapsamdadır.</p>
<p>1950 sonrasında tüketim ve lüks bu anlamda tabana yayıl­maya başladı.</p>
<p>Türklerin geleneksel üretim ve tüketim anlayışı, ekonomik sistemi, temel ihtiyaçlara dayanır. Her ne kadar temel ihtiyaç­lar konusunda Turkler Avrupalılardan ayrılarak çıtayı yukarı çıkarmışlarsa bile Osmanlı&#8217;daki ekonomik düzen tüketimi değil tüketiciyi öncelemesiyle farklılaşır. Ancak Tanzimat&#8217;tan sonra lüks tüketim mallarının İmparatorluğa girişiyle birlikte kültür de değişmeye, buna göre evrilmeye başlamıştır. Lüks imparatorluğu teslim aldı. Yüksek kültürü etkiledi, onları yö­netmeye girişti. Zira lüks Sombart&#8217;ın da tanımladığı gibi temel ihtiyacı aşacak biçimde yapılan her türlü harcamadır. Lüks, harcamaların artmasının ötesine geçerek toplumu yönlendi­ren ve örnek olan yüksek kültürün, Batılı karaktere bürünme­sine neden oldu.</p>
<p>Kitleselleştirmek kültürün işini çok kolaylaştırır. Tek tek bireylere ulaşmak zorunluluğu ortadan kalkar. Kitle iletişim araçlarını; kitlelerin “kolay kışkırtılmak, kızgınlık, muhakeme yetersizliği, hüküm verme, eleştiri yeteneklerinin olmaması, duygulardaki mübalağa” gibi özelliklerini kullanarak küresel kültür etkinliğini süreklileştirir. Dahası Türk milleti gibi tarih­te dominant rol almış toplumları da kontrol edebilir.</p>
<p>Sıradanlık modernitenin ürettiği kültürün en bariz niteliklerindendir. Sıradanlık ile olağanlık birbirinden keskin hatlar­la ayrılır. Çünkü sıradanlık aynı zamanda bir düzeyi belirtir. Olağanlık ise normal olanı gösterir. Popüler kültür ürünlerinin sıradanlaştırıcı etkisi bugün için bir eleştiri konusu değildir.</p>
<p dir="ltr"><strong>Harcamak İçin Kazanmak</strong></p>
<p dir="ltr">Popüler kültür iyi yetişmiş bireyi dahi alt düzeydekiyle eşitleyebilir.</p>
<p dir="ltr">Bu, popüler kültürün yaygınlık kazanmadığı dönemlerdeki yergilerden biriydi. Ama şimdilerde popülerlik yaygınlaştığı için sıradan davranışları “herkes”ten görebilmekteyiz. Akıl ve vicdan herkesleşmenin panzehiridir.</p>
<p dir="ltr">Dini birikimle birlikte tarihsel potansiyeli doğru okumuş kimseler sahih ve sahici bağlantısını kurabilirler. İçinde bulunduğumuz kültürün sahicilik içermediği konusunda bilgi sahibidirler. Ne var ki uygulamada alt sınıflardan ayrılmazlar. Çünkü kültür, işin yapılmasında o işe inanıp inanmamayı dikkate almaz. Yapılmış olması kâfidir. Bu açıdan sahicilik bilgisine sahip olsalar bile sahici davranmayan kişilerle de çok sık karşılaşırız.</p>
<p dir="ltr">Kültür insanlara mutluluk verir mi? Trend laflardan biriyle söylersek “kişinin kendini iyi hissetmesini sağlar” belki. Bugünkü kültürde kişi ne ile kendini iyi hisseder? Parayla, şöhretle, kariyerle, sağlıkla, geziyle, eğlenceyle, rahat bir eğitimle, rahat bir işle mutluluğu bir tutar. Tasa, kaygı, korku, ölüm, ıstırap hep bağlamından kopmuştur. Arzular yalnızca bireye endekslenmiştir. “Toplum için&#8221; başlığı altındaki eylemlerin de kişi ikbalinden başka amacı yoktur.</p>
<p>Hedonizmin bile anlamı, kapsamı, estetiği bayağılaşmıştır.</p>
<p>Zaten bugünkü kültür içinde hedonizm sıradandır ama yapılanlar bayağılaşmıştır. Herkes her şeyden zevk almaya başlamıştır. Çünkü günde on iki saat çalışanlar bile alın terlerini “başka&#8221;larının önünde harcamak pahasına çekmektedirler. Bu, acı ile yoğrulan keyif halini almıştır. Kazandığını harcama “başka”larının bakışlarına feda ederek tüketim ürünlerine vakfetme, bireysel özgürlük ve yetkinlik ifadesi olarak sunulmaktadır.</p>
<p>Bilhassa kadınlar “kendi parasını harcamak” için çalışma hayatına atılmaktadır.</p>
<p>Böylece “harcamak için kazanmak” bireyin kendi kendini gerçekleştirmesi şeklinde lanse edilmektedir. Doğal olarak bugünkü kültürde “ideal insan” tarifi de değişmiştir. Başkalarına muhtaç olmadan hayatını idame ettirenlerden ziyade başkalarının gözünde üretilen şeylere bir an önce sahip olan kişiler idealize edilmektedir. Bu haz çok çeşitli uyarıcılarla devamlı diri tutulur.</p>
<p>Yeni kültürde kişilerin başka yollara sapmaları kendiliğinden sistemin iç dinamikleri sayesinde engellenmiş olur. Böylece bir döngüye ulaşılır. İnsanların isteyip istememeleri mühim değildir yerleşik kültürün sapasağlam ayakta durması için.</p>
<p>İnsanoğlu dünyada bulunuşunu bir şekilde anlamlandırma peşine düşer.</p>
<p>Bunu dile getirerek göstermek yerine yaşadıklarıyla izah eder. İnsan sadece dünyada yaşama peşinde değildir, iyi yaşamak ister. Dünyada bulunmak iyidir belki ama dünyada iyi ve hoş şekilde yer almak da insan ihtiyaçlarındandır.</p>
<p>Yerleşik kültürel hayat insanlara doyumsuzluğu verirken aynı zamanda aşırılığa da alıştırmaktadır. İnsanlığın bu aşırılığı göğüsleyip göğüsleyemeyeceği şimdilik belli değil ancak doyumsuzluk konusunda insanoğlundan bir tepki de gelmemektedir.</p>
<p dir="ltr">Kazanç kendi kültürünü üretmiştir. Buna Batılı bireysellik denebilir belki ama kişilerin kazanç sağlamak için başkalarını, hatta birincil ilişki kuracakları kişileri bile yok saymaları, onlar rın sırtına tırmanmaları yeni kültürün net görüntülerindendir.</p>
<p dir="ltr">Kimsenin kimseye borç vermemesi finans kapitalin bir sonucu mudur, yoksa finans kapital bunu icbar mı etmiştir? Bunu göz Önüne almaktansa sonuca eğilmek gerekir. Çünkü Türk milletinin belirgin vasıflarından olan itimat yeni kültürde yer bulamamaktadır.</p>
<p dir="ltr">Batı kültürü kendi kimliğini, kültür yapısını küreselleştirirken iki amaç güder.</p>
<p dir="ltr">Birincisi kültürünün yaygınlık kazanmasını sağlamak ikincisi muhalifleri, alternatif dünya görüşü geliştirenleri kafalarını kaldırmadan ezmek, meşgul etmek.</p>
<p dir="ltr">Bugünkü yeni kültürde Türk milletinin asgari millet olma şartlarını geliştirmek bir tarafa tarihsel rollerini unuttukları görülmektedir. Çünkü Türkler Batıyı Kıta Avrupa’sına sıkıştırmış tüm ticaret yollarını tutarak kıstırmış bir anlayışı yaygınlaştırmıştı. Yeni kültür bu tarihselliği gözlerden uzak tutar. Bunu bir yandan diyalog, öteki, kimliklere saygı kavramlarıyla siyasette işlerlik kazandırarak yaparken diğer yandan gündelik hayatlarını “aşırı meşgul” ederek yapar.</p>
<p dir="ltr">Geçim sıkıntısı başlığı altındaki kazanç sağlama çabası Türk milletinin gözünü kör etmiştir.</p>
<p dir="ltr">Yeni kültür bireyleri toplumdan göreli bağımsızlaştırırken benliğinin parçalanmasına da neden olmaktadır. Evde başka, işte başka, arkadaş ortamında başka kimliklerle var olmak bir tarafa yeni kültürün argümanları ve enstrümanları da çeşitlenmektedir.</p>
<p dir="ltr">Böylece birey tekrara düşmeden, yeni ortamlara girebilmektedir. Kafe kültürü ile okul kültürü, ev-akrabalık kültürüyle futbol kültürü birbirinden farklı birey özellikleri geliştirir. Dolayısıyla tatmin edilecek mekân ve atmosfer çeşitlenmiş olur.</p>
<p dir="ltr">Televizyon kültürü, bilgisayar-internet kültürü, cep telefonu kültürü, dizi kültürü, yemek kültürü, zevk kültürü, eğlence kültürü, müzik kültürü, sinema kültürü, kitap kültürü, müze kültürü, lokanta kültürü, siyaset kültürü, oHs kültürü gibi daha onlarca örnekle gündelik yaşamımızın doldurulduğunu, kontrol edildiğini ve en önemlisi ayrıştırıldığını söyleyebiliriz.</p>
<p dir="ltr">Bunlar arasındaki irtibatsızlık her alanın kendi bağımsızlığını açıklamasıyla ilgilidir. Yeni kültürde birey her sahada at koşturarak kendini gerçekleştirdiğini varsayar.</p>
<p dir="ltr">Hâlbuki bu otonom kültürler aynı zamanda hakikat alanları oluşturarak bireyi hapseder. Yeni kültür hakikatin çoğulluyla da Türk milletini tarihinden koparmıştır.</p>
<p dir="ltr">Öfke kültürü, şiddet kültürü, para kültürü, cinsellik kültürü, milliyetçi kültür, lümpen kültür, çatışmacı kültür&#8230; yeni kültürün bireyleri doğrudan zedeleyen unsurlardandır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Ercan Yıldırım &#8211; Türkiyenin Yeni Kültürü,syf.75,86</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/">Küresel Kültüre Bağlanırken</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuresel-kulture-baglanirken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
