<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Pitckhall | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/pitckhall/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 25 Dec 2017 22:43:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Pitckhall | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Müslüman Üniversiteleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2016 16:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Üniversiteleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nizamulmülk Medreseleri]]></category>
		<category><![CDATA[Pitckhall]]></category>
		<category><![CDATA[Ulema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5694</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;..Müslüman üniversiteleri [sözgelişi Nizamulmülk medreseleri}, dünyada, ilim, eğitim, öğrenim ve araştırmada öncülük etmek-teydi. Bütün bilgi alanları onların ellerindeydi ve onlar, o zaman elde edilebilecek bütün bilgilere ulaşıyor ve bu bilgileri de tekrar halka ulaştırıyorlardı. O zamanın üniversiteleri, günümüzün çağdaş üniversiteleriyle kıyaslandığında elbette ki farklıydı, ama bu medreseler, o zaman, dünyanın en aydınlık, en donanımlı kurumlarıydı. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/">Müslüman Üniversiteleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/nizamulmulknizamiye-medreseleri/" rel="attachment wp-att-10132"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10132" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/nizamulmulknizamiye-medreseleri.jpg" alt="Müslüman Üniversiteleri" width="462" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/nizamulmulknizamiye-medreseleri.jpg 378w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/nizamulmulknizamiye-medreseleri-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 462px) 100vw, 462px" /></a></p>
<p>&#8220;..Müslüman üniversiteleri [sözgelişi Nizamulmülk medreseleri}, dünyada, ilim, eğitim, öğrenim ve araştırmada öncülük etmek-teydi. Bütün bilgi alanları onların ellerindeydi ve onlar, o zaman elde edilebilecek bütün bilgilere ulaşıyor ve bu bilgileri de tekrar halka ulaştırıyorlardı. O zamanın üniversiteleri, günümüzün çağdaş üniversiteleriyle kıyaslandığında elbette ki farklıydı, ama bu medreseler, o zaman, dünyanın en aydınlık, en donanımlı kurumlarıydı. Muhtemelen de, bir dine ait olan en aydınlanmış kurumlardı medreseler.</p>
<p>Alman profesörü Joseph Hell, yakınlarda S. Khuda Bukhsh tarafından İngilizceye de çevrilen Arap / İslâm medeniyetiyle ilgili küçük ama önemli bir kitabında o zamanın üniversiteleri olan medreseler hakkında şunları yazıyor:</p>
<p>“Üniversitelerde bile, din, birincil, öncelikli konumunu koruyordu; çünkü eğitim ve bilginin yolunu açan şey, bizzat dinin, yani İslâm’ın kendisi değil miydi! Kur&#8217;ân, Hadis, Fıkıh ve bütün diğer ilimler bu kurumlarda önemlerini ve önceliklerini her zaman korumuşlardı. Fakat diğer bilgi ve bilim alanlarını küçümsememek ya da gözardı etmemek, Islâm’ın onur hânesıne yazılacak bir fenomendi: Gerçekten de İslâm, ilâhiyata verdiği yer kadar diğer beşerî bilimlere de camide aynı yeri vermişti. Hicretin 5. asrına kadar cami, İslâm’ın üniversıtesiydi ve bu olgu, İslâm kültürünün en çarpıcı özelliği olan &#8216;ilim tahsili için tam hürriyetin tesis edilmesi’ ilkesinin ve uygulamasının bir sonucuydu. Burada ders verecek öğretmen bir sınava tabi tutulmuyor, kendisinden bir diploma istenmiyor ya da herhangi bir formaliteyi yerine getirmesi şart koşulmuyordu. Ders verecek öğretmenin / müderrisin ihtiyaç duyduğu şey, konusuna hâkimiyet ve vukûfıyet, ehliyet ve kifâyet, üretkenlik ve yeterlilikti.&#8221;</p>
<p>Alman profesör, hem âlimlerden, hem de öğrencilerden oluşan bu derslere katılan kişilerin müderrisın yeterliliğini ve vukûfiyetini nasıl test edip yargıladıklarını, konusuna tam olarak vâkıf olamayan ya da ortaya attığı tezi ikna edici delillerle ve argümanlarla ispat edemeyen bir müderrisin kendisine yöneltilen eleştirilerden sonra bir saat bile görevinde kalmadığını, ânında “karizmayı çizdirdiği” için görevinden çekildiğini çarpıcı bir dille anlatır.</p>
<p>Azap ve Türk üniversitelerinin bu müderrisleri çağlarının eğitim ve ilminin öncüleri ve modern Avrupanında öğretmenleriydiler. Şu çarpıcı gözlemleri yapan kişi ,onlardan biri,bir kimyacıydı;</p>
<p>&#8220;Kimyada zannın da,salt iddianında hiçbir otorite değeri ve bağlayıcılığı yoktur. Delillerle ispatlanmamış herhangi bir varsayımında yanlış da, doğru da olabilceği salt bir iddiadan başka bir şey olmadığı kesinkes doğru ve kesin bir ilke olarak kabul edilebilir. Eğer bir kişi, iddiasının delilini getirirse, ancak o zaman ona ’varsayımınız doğru&#8217; diyebiliriz,”</p>
<p>Bu alimler, kör kütük rehberler ve fanatik kişiler değildi. Bu üniversitelerin profesörleri, zamanlarının en donanımlı, derinlikli düşünürleriydiler. Hz. Peygamberin(sav) öğretisine tam bir sadakatle, halkın huzur ve refahını gözetleyen ve Kur&#8217;ân&#8217;da teminat altına alınan insan haklarının ihlal edildiğine dâir bir şey gördüklerinde bu durumu halifeye şikâyet ve halifeyi şeriatın bu cihanşumul ilkelerine uyması konusunda ikaz eden kişiler bunlardı.</p>
<p>Gerçektende, ulema fanatik unsuru ortadan kaldıran veya yatıştıran, dînî kanaatlerinden ötürü insanların kovuşturulmasını engelleyen ve İslâm kültürünün bozulmasını, yozlaşmasını bin bir türlü yolla önleyen öncü kişilerdi. İhtiraslı, gayr ı İslâmî kargaşa ortamlarının zuhur etmesine yol açan ihtiraslı Müslüman yöneticileri,,halkın bu gayrı meşru eylemlerde kendilerine destek vermesi taleplerini şiddetle reddeden ve yalnızca yeter miktardaki mevcut köleleriyle savaşmakla yetinmelerini isteyen ve savaş sırasında bitkilere, hayvanlara ve savaşa katılmayan (kadın, çocuk ve yaşlılara] aslâ zarar vermemeleri gerektiğini söyleyen kişiler yine ulemâdan başkası değildi. Dahası, ulemâ, hal-kın büyük saygısı ve desteğini kazandıkları için, şeriatı çiğneyen, şeriata müğayir hareket eden yönetenleri cezalandıran ve onların bir şekilde çabucak tevbe etmelerini sağlayan haddi aşmalarından ötürü gerekli tazminatı ödeme-ye zorlayan kişilerdi..&#8221;</p>
<p>Pitckhall,İslam Medeniyetinin Dinamikleri,syf.44-45</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/">Müslüman Üniversiteleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/musluman-universiteleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı&#8217;nın Yanlış Islam Algısı:Hoşgörüsüzlük</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/batinin-tarih-anlayisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/batinin-tarih-anlayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2016 15:57:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'nın Yanlış Islam Algısı:Hoşgörüsüzlük]]></category>
		<category><![CDATA[Batının Tarih Algılayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Pitckhall]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5696</guid>

					<description><![CDATA[<p>Insan kültürünün yüksek derecesiyle ilişkili bir nitelik vardır; işte bu nitelik, hoşgörüdür. Batılı yazarlar tarafından bir din olarak İslâm’a karşı yöneltilen en yaygın suçlamalardan biri, İslâm’ın tarih sahnesinden çıktığı zamandan bu yana hoşgörüsüz bir din olduğu iddiasıdır. Oysa Endülüs çökertildiği zaman Ispanya’da, Sicilya’da ya da Adriyatik Denizi’nin kıyılarında tek bir Müslümanın kalmadığı hatırlatıldığı zaman; 1821 [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batinin-tarih-anlayisi/">Batı’nın Yanlış Islam Algısı:Hoşgörüsüzlük</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/batinin-tarih-anlayisi/images-1-47/" rel="attachment wp-att-10129"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-10129" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images-1-2.jpg" alt="Batı'nın Tarih Anlayışı" width="366" height="232" /></a></p>
<p>Insan kültürünün yüksek derecesiyle ilişkili bir nitelik vardır; işte bu nitelik, hoşgörüdür. Batılı yazarlar tarafından bir din olarak İslâm’a karşı yöneltilen en yaygın suçlamalardan biri, İslâm’ın tarih sahnesinden çıktığı zamandan bu yana hoşgörüsüz bir din olduğu iddiasıdır.</p>
<p>Oysa Endülüs çökertildiği zaman Ispanya’da, Sicilya’da ya da Adriyatik Denizi’nin kıyılarında tek bir Müslümanın kalmadığı hatırlatıldığı zaman; 1821 büyük isyanından sonra Yunanistan’da tek bir Müslümanın kalmadığı ve tek bir caminin bırakılmadığı hatırlandığı zaman; bir zamanlar çoğunluk olan Balkan yarımadasındaki Müslümanların, bütün bir Avrupa’nın da desteği ve onayıyla nasıl sistematik olarak azınlık konumuna düşürüldüğü, Müslümanların yönetimi altındaki Hıristiyanların yakın zamanlarda Müslümanlara karşı nasıl başkaldırmaya, Müslümanları nasıl katletmeye kışkırtıldıktan ve Müslümanların bütün bunlara karşılık vermelerinin nasıl istenmeyen bir hâdise olarak nitelendirilerek kınandığı hatırlandığı ve hatırlatıldığı zaman; Osmanlı İslâm İmparatorluğunda bütün Hıristiyanlar ve Yahudiler vicdan özgürlüğüne, kendi toplumla- rını kendi inançları ve hukukları doğrultusunda yönetme konusunda tam bir özgürlüğe sahip oldukları bir zaman diliminde, Yahudilerin ta Ortaçağlardan itibaren nasıl türlü işkencelere ve zulümlere maruz kaldıkları, Müslümanların Ispanya’dan sürülmelerinden sonra yine aynı şekilde Yahudilerin Ispanya’da ne tür insanlık dışı muamelelere, işkencelere ve katliamlara uğradıkları ve günümüzde bile Çarlık Rusyası’nda ve Polonya’da da nasıl benzer işkencelere ve zulümlere maruz kaldıkları hatırlandığı ve hatırlatıldığı zaman, bütün bu tarihî gerçekler birer birer hatırlandığı ve hatırlatıldığı zaman, evet işte o zaman, Islâm’ın mı, Batılıların mı gerçekten hoşgörüsüz olduğu gün gibi ortaya çıkacak ve işte o zaman, bugüne kadar anlatılanların yalan olduğunun anlaşılması üzerine insanın tepesi atacak ve her şeyi yeniden gözden geçirmek ve yeniden değerlendirmek kaçınılmaz hâle gelecektir.</p>
<p>Endülüs Emevîlerinin hükümranlığı döneminde Ispanya’da, Abbâsî Hilâfeti sırasında da Bağdat’ta yaşayan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Müslümanlarla eşit şartlarda Müslümanların okullarına ve üniversitelerine alınabiliyorlardı; hatta daha da önemlisi, devletin masraflarını karşıladığı yurtlara ve pansiyonlara yerleştirilebiliyorlardı.</p>
<p>Müslümanlar Ispanya’dan sürüldüğü zaman, Hıris- tiyanlar orada yaşayan Yahudilere inanılmaz zulüm, işkence ve katliamlar yapmışlardı. Yahudilerden talihli olanlar, bir kısmı Fas’a ama çoğu da -onların bugünkü çocuklarının hâlâ kendi cemaatleri içinde huzur ve barış içinde yaşadıkları ve kendi aralarında o eski İspanyol dilini konuştukları- Osmanlı Türk Imparatorluğu’na kaçarak korunmuşlardı. Müslüman İmparatorluğu, Engizisyon’un zulüm ve işkencesinden kaçabilen herkes için bir güvenli bir sığınak olmuştu; her ne kadar Yahudilerin ve Hıristiyanların Osmanlı devletindeki konumları Müslümanlara göre düşük bir yer olsa da, çağdaş Avrupa’daki bütün Müslümanların, Yahudilerin, heretiklerin [hâkim Hıristiyanlık yorumuna katılmadıkları için “sapkın” olarak nitelendirilenlerin] -hatta âlimlerin ve aydınlanmış / entelektüel kişilerin bile- sahip oldukları konuma göre çok çok iyiydi ve kesinlikle tercih edilebilir bir konumdu.18. yüzyılda Ansiklopedistlerin / Aydınlanmacıların ortaya çıkışına kadar Batılı Hıristiyanlar, Müslümanların neye inandıklarını bilmiyorlar, hatta bilmek bile istemiyorlar; Doğulu Hıristiyanların Batılı Hıristiyanlar hakkındaki görüşlerini araştırma gereği bile duymuyorlardı.</p>
<p>Hıristiyan Kilisesi, zaten ikiye bölünmüştü ve sonunda durum öylesine trajik bir hâl almıştı ki, büyük tarihçi Gibbon’ın da çok iyi gözler önüne serdiği gibi, Doğu Hıristiyanları, kendi din anlayışlarını hayata geçirmelerine, kendi akîdelerine serbestçe inanma larma izin veren Müslümanların yönetimi altında yaşamayı, onları Roma Katolikliğini benimsemeye zorlayan ya da Roma Katolikliğini benimsemedikleri zaman gözlerinin yaşına bakmadan silip süpüren Hıristiyanların yönetimi altında yaşamaya gönül rahatlığıyla tercih ediyorlardı.</p>
<p>Batılı Hıristiyanlar, Müslümanları, paganlar, müşrikler ve kâfirler olarak adlandırıyorlardı. Gerçekten Müslümanların, Mahomet ya da Mahound olarak adlandırdıkları bir puta taptıkları tasvir edilen çok sayıda kitap yayımlanmıştı Batıda; yine Gırnata’nın zaptıyla ilgili aktarılan bilgiler arasında Müslümanların canavar putlar’a taptıkları gibi tasvirler yer alıyordu.Oysa Müslümanlar, Hıristiyanlığın ne olduğunu ve hangi açılardan Islâm’dan ayrıldığını çok iyi biliyorlardı.</p>
<p>Eğer Avrupa, Müslümanların Hıristiyanlığı bildikleri kadar İslâm&#8217;ı biliyor olsaydı, Haçlılar olarak bilinen çılgın, maceraperest, zaman zaman şövalye ruhlu ve kahraman ama çoğu zaman tastamam gözü dönmüş fanatiklerin gerçekleştirdikleri savaşlar aslâ patlak vermedi; çünkü Haçlı Savaşları, İslâm konusundaki cehâlete ve ürpertici boyutlar kazandığı gözlenen yalan-yanlış bilgilere ve tasvirlere dayanıyordu. Bu konularda yetkin bir Fransız âliminin gözlemlerini zikretmek gerekirse:</p>
<p>“Hıristiyan dünyasındaki her şair, bir Müslüman’ı (Mohammadan), bir inkarcı ve putperest olarak görüyor, Müslüman’ın tanrılarının da, sırasıyla, birincisi Mahomet / Mahound / Mohammad, İkincisi Opolane, üçüncüsü de Termogond / Cadı-Büyücü figürlerinden oluşan üç tanrı olduğuna inanıyordu. Ispanya’da Hıristiyanlar, gücü Müslümanların elinden alıp da, onları Kuzeydoğu Ispanya’daki antik Saragosa kentinin kapılarına kadar sürdüklerinde, Müslümanların geri dönüp putlarını kırdıkları masalı anlatılıyordu bolca. Dönemin bir Hıristiyan şairi, mağarada saklanan, ellerinden ve ayaklarından bağlanan, bir sütunda çarmıha gerilmiş, ayaklarının altına alarak çiğnedikleri, sopalarla paramparça ettikleri Muhammedanların tanrısı Opolane’nin Muhammedanlar tarafından adamakıllı dövüldüğünü ve her tür hakarete tabi tutulduğunu; yine ikinci tanrıları Mahound’u bir çukura atarak köpeklere ve domuzlara parçalattıklarını ve hiç kimsenin, hiçbir halkın kendi tanrılarına bu kadar iğrenç bir şekilde muamele etmediklerini; ama Muhammedanların bunlardan sonra tevbe ettiklerini ve bir kez daha tanrılarını alışagelmiş şekilde tapınacak hale getirdiklerini ve İmparator Charlesin Saragosa kenditne gezdiği bütün camilerde Mohammad’i ve Tanrılarını demir çekiçlerle parçaladıklarını gördüğünü söyler.’’</p>
<p>İşte Batı Avrupa&#8217;daki halkların beslendikleri sözümona tarih algıları bu tür bir tarih algısıydı. İşte, o zamanlarda Haçlılar Dünyanın en medeni halklarına vahşice saldırmalarına ilham kaynağı olan» kaynağı olan fikirler bunlardı.Hristiyan dünyası, kendi dünyaları dışındaki dünyayı ebediyen lanetlenmiş bir dünya olarak görüyordu; oysa Islâm böyle görmüyordu. Hıristiyan dünyasında herhangi bir halkın ebediyen lanetlenmesinin gerçekten üzüntü verici ve tedirgin olduğuna inanan ve onları kendilerinin bildikleri tek yolla, yani Hristiyan inancına döndürmekle kurtarmayı isteyen iyi ve güzel kalpli insanlar da vardı. Assisili Aziz Franc is’in İslâm dünyasına yönelik misyonerlik çalışmaları ve misyonerlik çalışmalarının İslâm dünyasında karşıtmış biçimi bu iki bakış açısı arasındaki farklılığı çok canlı bir şekilde resmeder ve gözler önüne serer.</p>
<p>Yine insanları Hıristiyanlığa döndürmeyi yegâne hedefi hâline getiren Aziz Louis&#8217;in Mısır’a karşı giriştiği Haçlı seterinin tarihî de aynı gerçekleri bir kez daha teyit eder. Bu noktanın çok iyi bir tasviri, yaygın olarak Quakerlar olarak adlandırılan Dostlar Cemaatı&#8217;nın kayıtları arasında bulunabilir. Bu konu, Kasım 1912 de Manchester Guaxdian’da Mabel Bsilsforun yayımlanan makalesinin ele aldığı konuydu.</p>
<p>Charles’ın hükümranlığı sırasında hizmetçi&#8217;leri olan genç bir İngiliz kadın, Quakerların aktif bir üyesi olmuş ve bu nedenle de büyük işkence ve zulümlere maruz kalmıştı. Genç kadın, o zaman Kilisemdeki uygulamalara karşı çıktığı gerekçesiyle İngiltere&#8217;de iki kez kırbaçlanma cezasına çarptırılmıştı.İlki Quaker arkadaşıyla birlikte, -o vakitler Amerikan kolonilerine verilen &#8211; New England adlı yere öğretilerini anlatmaya gitmişti. Orada büyücülük ve cadıcılık suçlamasından hapse atılmışlar» ağır işkencelere uğradıktan sonra serbest bırakılmışlardı. Bu genç Quaker kadın daha sonra İngiltere’ye dönmüş ve diğer beş Quaker arkadaşıyla birlikte Grand Stgntor olarak adlandarılan Türk Sultanını Quaker dinine döndürmeye karar vererek yola koyulmuşlardi. Avrupa boyunca yaptıkları yolculuk sırasında diğer arkadaşları Engizisyon tarafından yakalanmışlar ve onlardan yalnızca birinden daha sonra haber alınabilmiştir.Bu kişi yıllar sonra çıldırmış biri olarak İngiltereye dönmüştü.</p>
<p>Ama genç İngiliz Quaker kadın,onca zorluğa ,işkenceye ve zulme rağmen Türk Sultanını  Quaker dinine döndürme yolculuğuna tek başına devam etmişti.Bunun için Venedikte bir gemiye binerek,Moro kıyısında demirleyen gemiden inmişti,burası gideceği yerden çok uzaktı ama Müslüman toprağıydı.</p>
<p>Bu kadın daha sonra tek taşına yürüye yürüye Edirne’ye kadar gelmişti. Ama artık Edirneden sonra yürüye yürüye İstanbula kadar gitmesine gerek yoktu. Çünkü Müslüman toğrağına / darul İslama ayak bastıktan sonra işkence ve zulümler sona ermişti. Herkes ona nazik davranıyordu; hükümet yetkilileri ona her türlü yardımı yapıyordu;Sultan Beyazıda ulaştığında Sultan’a Kadir-i Mutlak Yüce Allah’dan bir mesaj getirdiğini söyleyince Sultan bir kamp kurdurmuş ve onu bütün diğer ülkelerin sefirlerine tanıtıp takdim etmişti.</p>
<p>Sultan ve saray eşrafı Quaker kadını büyük bir dikkat ve nezaketle dinlemiş ve kadın konuşmasını bitirdikten sonra, ona, kendilerinin de inandıkları hakikati söylediğini ifade etmişlerdi. Sultan Beyazıd, Quaker kadına, özel misafiri olarak ülkesinde kalmasını talep etmiş; ama ille de kalmak istemezse, Allahın mesajını taşıyan bir kişiye yaraşır düzeyde bir eskortla gideceği yere götürmelerini kabul etmelerini rica etmişti.Ancak İngiliz Quaker kadın, Sultan’ın teklifini kabul ettirmiş ve geldiği gibi yalnız  ve yürüyerek hiçbir şekilde yaralanmadan veya şiddete filan anne kalmadan sağ salim İstanbul’a kadar gelmiş ve oradan da İngiltereye giden bir gemiye binerek ülkesine dönmuştü.</p>
<p>Batı Avrupa ülkeleri kendi dini yasalarını gevşettikten sonradır ki, ancak biraz daha hoşgörülü olmuşlardı öte yandan, Müslümanlarsa, dinî yasalarından uzaklaştıkları zaman o muazzam hoşgörülü yaklaşımlarını ve kültürlerinin en yüksek diğer özelliklerini yitırmişlerdi. Dolayısıyla burada aktardığımız anekdotta da çok iyi gördüğümüz gibi, Müslümanlarla gayr-ı müslimler arasındaki farklılık sadece davranışlardan kaynaklanmıyordu; aynı zamanda bizzat inanılan dinlerin özelliklerinden de kaynaklanıyordu.</p>
<p>Pitckhall-İslam medeniyetinin Dinamikleri,syf.99-103</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batinin-tarih-anlayisi/">Batı’nın Yanlış Islam Algısı:Hoşgörüsüzlük</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/batinin-tarih-anlayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Kaderci Değildir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-kaderci-degildir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-kaderci-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 14:19:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Kaderci Değildir]]></category>
		<category><![CDATA[Pitckhall]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5685</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;..İslam,kaderci değildir.bu ifadeyi aynen ve üstüne basa basa tekrarlıyorum:İslam kaderci değildir.Müslümanların kadercilikleri konusunda bütün yazılıp çizilenlere ve söylenenlere rağmen,İslam kelimenin genel olarak kabul edilen anlamıyla,asla kaderci bir din değildir.İslam insanları(Hristiyanlığın yaptığı gibi) mevcud şartları zorunlu olarak kötü şartlar olarak kabul etmeye zorlamaz,;aksine,insanın kötülükleri aşma ve iyiye ulaşma konutunda sürekli olarak gayret göstermesini, mücâhede etmesini emreder. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-kaderci-degildir/">İslam Kaderci Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/kaza-ve-kader2.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-5703" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/kaza-ve-kader2.jpg" alt="İslam Kaderci Değildir" width="531" height="421" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/kaza-ve-kader2.jpg 531w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/kaza-ve-kader2-300x238.jpg 300w" sizes="(max-width: 531px) 100vw, 531px" /></a></p>
<p>&#8220;..İslam,kaderci değildir.bu ifadeyi aynen ve üstüne basa basa tekrarlıyorum:İslam kaderci değildir.Müslümanların kadercilikleri konusunda bütün yazılıp çizilenlere ve söylenenlere rağmen,İslam kelimenin genel olarak kabul edilen anlamıyla,asla kaderci bir din değildir.İslam insanları(Hristiyanlığın yaptığı gibi) mevcud şartları zorunlu olarak kötü şartlar olarak kabul etmeye zorlamaz,;aksine,insanın kötülükleri aşma ve iyiye ulaşma konutunda sürekli olarak gayret göstermesini, mücâhede etmesini emreder.</p>
<p>İslâm, özellikle insanın gelişmesini, kendini geliştirmesini amaçlayan ve imanın günlük hayatını, sosval hayatını, siyasî hayatını, kısacası hayatının her alanını ihata eden sansa emir ve yasakla insanın kendini nasıl geliştirebileceğinin uygun yollarını gösteren ve bunların yanısıra da, insanın zihninin / aklının ve ruhunun gelişmesi için her tür yolu sonuna kadar açık tutan bir dindir. Bu emirler ve yasaklar,bütüncül bir sosyal ve siyasî sistem içinde şifrelenmiştir / kodifiye edilmiştir. İsiâm&#8217;ın sunduğu sosyal ve siyasî sistem tatbik edilebilir bir sistemdir, ara bu sistem, tarihin muazzam, muhteşem ve harıkulâde tanıklığıyla da sabit olduğu  üzere yüzyıllardır başarıyla tatbik edilegelmiştir.</p>
<p>Pek çok yazar, Islâmın tarih boyunca gösterdiği bu gözkamaştırıcı başarıyı, dış / hâricî nedenlere -örneğin, civar halkların [ve medeniyetlerin) zayıflığına, kılıcın gelişigüzel, keyfi şekillerde kullanılmasına, zamanın zâlimliğine, elverişsizliğine ve talihsizliğine vesaire- atfederek açıklamaya kalkışmıştır. Ne var ki, bu yazarlar, tarihçiler, Müslümanların Kutsal Yasa’nın [Şeriat’ın] emirlerine harfiyyen uydukları ve bu emirleri titizlikle uyguladıkları sürece, bu emirlerin ve ilkelerin tatbik edilmesi surecinde muvaffak oldukları; ama bu emirlere uymayı ve itaat etmeyi ihmal etikleri sürece de muvaffak olamadıkları gerçeğini nasıl izah edeceklerdir?</p>
<p>Yine bu yazarlar ve tarihçiler, gayr-i müslimlerin Müslümanların kendilerine tanıdıkları geniş hakları ve özgürlükleri, bu emirler doğrultusunda hayatlarına tatbik ettikleri sürece başarılı olduklarını ve bütün insanlığın yegâne kurtuluş yasalarını, tabiî yasaları ve ilkeleri olan Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber’in emirlerine aykırı hareket ettikleri kendi yok oluşlarını ya da daha açık ve doğru bir ifadeyle insan türünün yok oluşunu hazırladıkları gerçeğini nasıl izah edeceklerdir?</p>
<p>Bu yasalar, bu emirler ve bu ilkeler, münferit tecrübelerle tam olarak keşfedilemeyeceği, ulaşılamayacağı ve yalnızca uzun bir tarihî süreçte, orada veya buradaki araştırmacının, düşünürün zorlu çabalarıyla kısmen keşfedilebileceği için, bütün bu yasaların, emirlerin ve ilkelerin bir Peygamber vasıtasıyla vahyedilmesi, insanlığa iletilmesi gerekiyordu. Zira bunlar, apaşikâr bir şekilde hayatımızı yönlendiren ve hiç kimsenin tartışmayı, karşı çıkmayı bile tahayyül edemeyeceği fizîkî yasalar kadar tabiî olan yasalar, emirler ve ilkelerdir.</p>
<p>Diğer dinler, bu dünya hayatında gösterdikleri özel çaba, çile ve mücadeleler sonrasında hak ettikleri öte dünya hayatında muvaffakiyeti vaat ederler müntesiplerine. Oysa İslâm, eğer insanlar, belli yasalara ve davranış kurallarına tastamam itaat ederlerse, bütün insanlara, -öte dünyada olduğu kadar- bu dünyada da muvaffak olmayı ve mücahede, mücadele ve gayretlerinin meyvelerini, yemişlerini bu dünyada da toplayabilmeyi vaat eder.</p>
<p>Hakîkî ve samîmî bir Müslüman için bu dünya ile öte dünya arasındaki ayırım ortadan kalkar; çünkü Allah, hem Göklerin, hem de Yerin Rabb’idir; bu âlemin olduğu kadar bütün diğer âlemlerin de yegâne Hükümrânıdır. Öte dünya / âhiret hayatı, ölümle birlikte başlamaz; bilakis, şimdi, bu dünyada başlar. Zira Hz. Peygamber’in “mutu kable en temûtû&#8221; Ölmeden önce ölünüz” buyururken kastettiği şey, bütün Müslümanların “İslâm olma” fiilini gerçekleştirmeleri, yani, Allah’ın İradesine Teslim Olmaları gerekir.</p>
<p>Bu dünyada İslâm tarafından vaat edilen muvaffakiyet, diğerlerine, diğer dinlere mensup insanlara ya da diğer halkların veya milletlerin zararına ve sefaletine rağmen elde edilecek bir muvaffakiyet değil, aksine, bir bütün olarak bütün insanlığın ulaşması arzulanan bir muvaffakiyettir.</p>
<p>Günde beş kez, dünyanın her bir köşesindeki camiden “Hayye ale’l-felâh! Hayye ale’l-felâh / Haydin Kurtuluşa! Haydin Kurtuluşa!” diye seslenilir bütün insanlığa. Arapça “felâh / kurtuluş” sözcüğü, özel çaba, gayret, mücadele, mücahede, nefis terbiyesi ve tezkiyesi vasıtasıyla muvaffakiyete erişmek demektir.</p>
<p>Yine bütün Müslümanlar arasında sıklıkla kullanılan ama teknik uygulamada orijinal anlamı zaman zaman kaybolan, unutulan bir başka Arapça sözcük daha vardır: “Zekât” sözcüğü. Bu sözcük, “arınma, temizlenme yoluyla gelişme, yetişme, olgunlaşma”, “dosdoğru bir istikamete yönelme” anlamlarına gelir. Zekât, Kur’ân’da sıklıkla ibadetle / namazla eşit(!)ve yan yana zikredilen ve emredilen, toplumun maddî ve manevî kirlerden arınarak kemâle ulaşmasının nedeni olan İslâm’da yoksullara karşı yerine getirilmesi farz olan bir görevin, bir ibadetin adıdır.</p>
<p>Pitckhall,İslam Medeniyetinin Dinamikleri,syf.11-13</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-kaderci-degildir/">İslam Kaderci Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-kaderci-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslümanların Savaşları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlarin-savaslari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlarin-savaslari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 14:18:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanların Savaşları]]></category>
		<category><![CDATA[Pitckhall]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5690</guid>

					<description><![CDATA[<p>..Hz. Peygamber’in (sav) ve O’nun râşid &#8220;halîfelerinin zamanında gerçekleştirilen Islâm&#8217;ın savaşları, savunma savaşları olarak başlamıştı ve tarihte o zamana kadar tanık olunmamış bir insanlık ve düşmana karşı merhamet anlayışıyla gerçekleştirilmişti. Erken dönem Müslümanlarının, o zamanlar neredeyse dünyanın yarısını fethetmelerini ve bugüne kadar Müslümanlıklarını sarsılmadan sürdüren dünyanın yarısına yakın kısmının İslâm’a girmelerini sağlayan şey, Müslümanların savaşçılıklarının [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muslumanlarin-savaslari/">Müslümanların Savaşları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5701" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir-1.jpg" alt="Müslümanların Savaşları" width="603" height="256" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir-1.jpg 344w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir-1-300x127.jpg 300w" sizes="(max-width: 603px) 100vw, 603px" /></a>..Hz. Peygamber’in (sav) ve O’nun râşid &#8220;halîfelerinin zamanında gerçekleştirilen Islâm&#8217;ın savaşları, savunma savaşları olarak başlamıştı ve tarihte o zamana kadar tanık olunmamış bir insanlık ve düşmana karşı merhamet anlayışıyla gerçekleştirilmişti. Erken dönem Müslümanlarının, o zamanlar neredeyse dünyanın yarısını fethetmelerini ve bugüne kadar Müslümanlıklarını sarsılmadan sürdüren dünyanın yarısına yakın kısmının İslâm’a girmelerini sağlayan şey, Müslümanların savaşçılıklarının ve dolayısıyla savaşın bir ürünü değildi. Aksine Müslümanların âdil, şefkatli, merhametli ve katıksız insani tavırlarının ve uygulamalarının, dolayısıyla bu konularda bütün diğer kültürlerle ve halklarla karşılaştırıldığında sergiledikleri tartışmasız erdemlerinin ve üstünlüklerinin ürünüydü.</p>
<p>Bütün bu çarpıcı gerçekleri çok iyi idrak edebilmek ve görebilmek için, civar halkların ve medeniyetlerin içinde yaşadıkları veya bulundukları şartlan resmetmemiz gerekiyor: Sözgelişi, Mısırlıların, Suriyelilerin, Mezopotamyalıların ve Perslerin handiyse yüzde doksanı köleydi. Ve bu halklar, dâimâ bu Şartlar altında yaşayagelmişlerdi. Bu ülkelerden bazılarına Hıristiyanlığın girmesi, hu halkların hayat şartlarında ve statülerinde gözle görülür herhangi bir iyileşmenin yaşanmasına veya gözlenmesine imkân tanımamıştı. Hıristiyanlık, yöneticilerin diniydi ve yukarıdan aşağıya doğru topluma empoze edilmişti.</p>
<p>Hıristiyanların yönetimlerinde yaşayan halkların şahsî bedenleri [ve sosyal bünyeleri] asiller tarafından, zihinleri ise papazlar tarafından kontrol ediliyordu. Halklara hır şekilde sızan Hıristiyanlığın yegâne ideali, halkların özgürlüğü sadece öte dünyada hayal etmelerine neden olmaktaydı.</p>
<p>Asiller arasında lüks ve israf su gibi kol geziyordu ve gelişmeye değil, yozlaşma ve çürümeye yatkın bir kültür her tarafa sinmişti. Halkın çoğunluğunun durumunun hâl-î pür melâli perişandı. Hz. Peygamberin (sav) civar ülkelerin yöneticilerine, onları hurafeleri ve şirki terketmeye, ruhbanlığı ortadan kaldırmaya ve yalnızca Allah’a hizmet etmeye davet eden elçiler göndermesi ve Peygamberimizin gönderdiği elçilere gerçekten kötü muamele edilmesi bu ülkelerde bazı homurdanmaların oluşmasına yol açtı; o yüzden, bu ülkelerin çoğu yeni dinin ortadan kaldırılması için çeşitli savaş hazırlıkları içine girdiler. Bu ülkelerin çoğunun yöneticilerinin, halklarıni, İslâm&#8217;ın şer-şeytan (yani;mevcut düzeni ve düzenekleri bozacak] bir şey olduğu konusunda uyandılar ve Müslümanları yok etme girişimlerine ve savaşlarına soyundular.</p>
<p>Sonunda Müslumanlar kendilerine saldıran bütün ülkeleri ve toprakları fethettiler ve ortaya koydukları;adil ve kucaklayıcı davranış biçimleri nedeniyle bütün bu halkların sevgisini kazanacak kalplerini de fethetmeyi başardılar.</p>
<p>O zamana kadarki dünya tarihinde, fethedilenler, ne kadar teslim olmuş olurlarsa olsunlar ve hatta fethedenlerin diniyle ne kadar aynı dini paylaşıyor olursa olsunlar, kesinlikle &#8220;fethedenlerin&#8221; merhametine terk ediliyorlar ve onların iki dudakları arasından çıkacak bir çift lafa bakıyorlardı.</p>
<p>İlim dışındaki dinlerin, inançların ya da uygarlıkların tavaf anlayışı ve teorisi bugün de hâlâ budur, böyledir. Ancak İslâm’ın tavaf anlayışı ve teorisi böyle değildir. İslâm tavaf yasalarına / şeriatına göre, fethedilen topraklardaki İslâm’ı kabul eden herkes, bu toprakları fetheden Müslümanlarla her bakımdan kesinkes eşit oluyordu.</p>
<p>Ve kendi eski dinlerine inanmaya devam edenler ise, onların korunmaları, emniyetlerinin teminat akma alınmaları için müminlere sadece vergi ödemek zorundaydılar, böylelikle başka dinlerden olan bu insanlar veya halklar tam bir vicdan, yaşama ve kanaat özgürlüğüne tabip oluyorlar ve güvenlikleri garanti altına almıyor ve korunuyordu.</p>
<p>“Ya Islâm ya da Kılıç” alternatifleri, sanki Müslümanlar, “kılıç alternatifi’’ ile idam ya da katliamı kastediyorlarmış gibi, son derece yanlış bir şekilde yorumlanmıştır. Bu anlayışa ve yanlış yoruma göre, Kılıç, savaş demekti. Fethedilen toprakların halkları, ya Müslüman olmalıydılar, ya da sürekli savaş halini kabul etmeliydiler. Oysa kılıcın alternatifleri, hem manevî anlamda, hemde fiziki/ siyasî anlamda İslâma teslim olmaktı; ve teslim olmayanlar, zorla teslim olmaya ya da dinlerini değiştirmeye aslâ zorlanmıyorlardı. Müslümanlar, sadece güvenlerinin tehlikede olduğu durumlarda, dolayısıyla yalnızca savunma savaşı veriyorlardı.</p>
<p>Kaldı ki, Müslüman olmayan toplumlar,sürekli iç ve dış savaşlarla çalkalanıyordu. Müslümanlar, onlara “İslâm olun / teslim olun; barış, sükûn ve huzur bulun’’ çağrısı yaparak gerçekleştiriyorlardı fetihlerini.Müslümanlar, Mısır’ın Suriye’nin, Mezopotamya’nın, Perelerin, Kuzey Afrika’nın halklarıyla rahatça evlenebiliyorlardı. Ki, bu, bu halkların ve medeniyetlerin de, insanlık tarihinin seyrüseferi boyunca başka medeniyetlerin de daha önceden bilmedikleri, duymadıkları ve hiçbir zaman uygulanmadıkları bir şeydi. İslâm’ın bu coğrafyalara girişi, bu halklara ve medeniyetlere, yalnızca siyasî özgürlük değil, aynı zamanda entelektüel / zihnî özgürlük de getirmişti; çünkü İslâm, papazın, keşişin, ruhban sınıfının karartıcı gölgesini insan düşüncesin üzerinden kaldırıp atıveriyorlardı. Pers ülkesi hariç, bütün bu ülkelerin ve medeniyetlerin halkları, şimdi, Müslüman olduktan sonra, Arapçayı şeridi ana dilleri olarak kabul etmişlerdi ve milliyetlerinin ne olduğu sorulduğunda ise, verecekleri cevap şöyle oluyordu: Biz Arapların çocuklarıyız. Ve hepsi de, İslâm medeniyetini, Allah’ın yeryüzündeki “krallığı” / hükümranlığı olarak kabul ediyorlardı.</p>
<p>Bütün bunların sonucu, önceden bu tür bir imkânı ve şansı yakalayamayan halkların tam anlamıyla özgürlüklerine kavuşmaları ve dolayısıyla birkaç kuşak içinde bilim, sanat ve edebiyat eserlerinin yemişlerinin devşirilmeye başlandığı harikulâde bir medeniyet çiçeklenmesiydi.Handiyse aralıksız süren savaşlara rağmen, bu dönem, tarihin tanıklık ettiği en coşkulu, en mükemmel dönemdi. Bu dönemi değerlendirirken, Avrupalı / Batılı yazarların yazdıkları her şeyi doğruymuş gibi kabul etmemelisiniz.</p>
<p>Bugün olduğu gibi dün de düşmanın propagandasıyla karşı karşıya kaldığınızı unutmamalısınız.Gençliğimde, İslâm’ın ilk asırlarında fethedilen ama Islâm’a girmeyen halkların soyundan gelen çok sayıda Suriye kökenli Hıristiyan gördüm: Onlar bile, erken Müslüman döneminden bir altın çağ olarak, Halife Ömer b. Hattab (ra)’dan da kendi dinlerinin koruyucusu ve kollayıcısı olarak sözedi- yorlardı. Folklor, bazen yazılı tarihten daha fazla aydınlatıcı olabiliyor.</p>
<p>Yine de yazılı tarihte küçük bir araştırma yaptığınız zaman bile, Hıristi- yanlar, her zaman hoşgörülebilecek kadar kolay bir tebaa olmasa da, Haçlı Savaşlarından sonra bile Sünnî Müslümanların Hıristiyanlara karşı fanatikçe tavırlar takındığına dâir hemen hemen hiçbir hâdiseye rastlayamayacağınızı keşfedeceksiniz..&#8221;</p>
<p>Pitckhall,İslam Medeniyetinin Dinamikleri,syf.31-34</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muslumanlarin-savaslari/">Müslümanların Savaşları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlarin-savaslari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;da Irkçılık Yoktur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-irkcilik-yoktur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-irkcilik-yoktur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2015 14:17:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm medeniyetinin özeliklerinden]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda Irkçılık Yoktur]]></category>
		<category><![CDATA[Pitckhall]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5692</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;..Islâm&#8217;da renk ya da ırk önyargısı yoktur ve tarih boyunca da olmamıştır.Kara, kahverengi, beyaz veya sarı renkli insanlar, şehâdette, camide veya saraylarda aynı eşitlik ve kardeşlik duygusuna sahip olarak yaşaya gelmişlerdir.İslâm bazı büyük yöneticileri, evliyaları ve bilgeleri, Abbâsilerin çöküş döneminde kömür kadar kara derili ve simsiyah yüzlü bilge Yemen sultanı Ceyyaş, Mısır&#8217;daki Hıdiv Hanedanlığının kurucusu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-irkcilik-yoktur/">İslam’da Irkçılık Yoktur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-5699" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir2.jpg" alt="İslam'da Irkçılık Yoktur" width="586" height="365" /></a></p>
<p>&#8220;..Islâm&#8217;da renk ya da ırk önyargısı yoktur ve tarih boyunca da olmamıştır.Kara, kahverengi, beyaz veya sarı renkli insanlar, şehâdette, camide veya saraylarda aynı eşitlik ve kardeşlik duygusuna sahip olarak yaşaya gelmişlerdir.İslâm bazı büyük yöneticileri, evliyaları ve bilgeleri, Abbâsilerin çöküş döneminde kömür kadar kara derili ve simsiyah yüzlü bilge Yemen sultanı Ceyyaş, Mısır&#8217;daki Hıdiv Hanedanlığının kurucusu Arnavut kökenli Muhammed Ali zamanındaki Mısır’ın büyük tarihçisi siyasî Ahmed ef-Ceberti İslâm&#8217;da ırk,renk veya deri ayırımcılığının olmadığının sadece birkaç örneğidir.</p>
<p>Öte yandan, bu muazzam ve muhkem kardeşlikte, neden beyaz insanların olmadığını düşünen veya soran insanlar olacak olursa, onlara, sarışın Kafkaslılardan veya oldukça erken zamanlarda göz kamaştırıcı bir kardeşlik düzeni ve düzeneği kurmayı başaran Anadolu’nun dağlı halklarından daha beyaz insanların olmadığını hatırlatmak isterim. Gerçekten de, İslâm medeniyeti, refah ve sosyal katmanlarda farklılıkların olduğu ama bu farklılıkların asla Batıda anlaşıldığı ve gözlendiği gibi sınıf ayırımlarına ya da hele de Hindistan&#8217;daki kast ayrımcılığına tekabül etmediği bir medeniyetti.</p>
<p>İslâm medeniyetinin dikkat çekici özeliklerinden biri de, Avrupa&#8217;nın kutsallıkla, pisliği birbirine karıştırarak pislik içinde yüzdüğü bir zaman diliminde, temizliğiydi. Her şehirde, sıcak sularla yıkanılan hamamlar, içme ve temizlik amacıyla kullanılan sebiller ve çeşmeler vardı. Müslümanların olduğu yerde ilk aranılan özellik tertemiz suyun bulunuyor olmasıydı. Sık sık yıkanma ve temizlenme, Müslümanların dinleriyle öylesine özdeş hâle gelmişti kı, Müslümanlar sürüldükten sonra Endülüs’te 1566 yılında, halka İslâm&#8217;ı hatırlattığı gerekçesiyle hamamların kullanılması ağır şekilde cezalandırılıyordu ve Işbili ye’deki talihsiz bir bahçıvan iş yaparken yıkandığı veya temizlendiği gerekçesiyle fiilen işkenceye tâbi tutulmuştu. Ben şahsen Anadolu&#8217;da bir Rum Hıristiyan’ın başka bir Rum Hıristiyan hakkında, “bu arkadaş yarı Müslüman sayılır; çünkü ayaklarını yıkıyor” dediğine kulaklarımla ve gözlerimle tanık oldum.</p>
<p>Yiyecek ve içecek sağlayıcıları ve satıcıları, bütün Müslüman şehirlerde sıkı bir şekilde teftiş ediliyordu ve dükkânlarda, çarşı ve pazarlarda satılan et ve diğer bozulacak gıdalar, tozdan, dumandan ve sineklerden korunmak için kumaşlara / paketlere sarılarak satılıyordu.</p>
<p>Burada bizzat gördüğüm ve bildiğim bir şeyden sözediyorum; zira İslâm medeniyeti, ben Mısır, Suriye ve Anadolu&#8217;ya ilk gittiğim vakitlerde hâlâ varlığını esas itibariyle sürdürüyordu. Daha sonraki yüzyıllarda Kahire’de bir araya getirilip neşredilmesine rağmen Abbâsî hilâfeti dönemi ait hikâyelerden oluşan Binbir Gece Masallarını okuduğumda, 1890’lı yıllarda ziyaret ettiğim Şam’ın, Kudüs&#8217;ün, Halep&#8217;in, Kahire&#8217;nin ve diğer şehirlerin günlük hayatlarını görüyordum.</p>
<p>Ancak ben bu şehirleri gördüğümde, bu şehirlerin gözle görülür bir şekilde çöküş süreci yaşadıklarını gözlemlemiştim. Çöküş hâlindeyken bile beni çarpan şey, bu şehirlerdeki Avrupa&#8217;daki şehirlerle kıyasladığımda Avrupa&#8217;nın hemen hiçbir şehrinde göremediğim canlı hayat ve hayat coşkusuydu. Bu insanların, bizim hayatımızda karşı karşıya kaldığımız sorunlardan, zenginlik ve refaha ulaştıktan sonra tepemizde demoklesin kılıcı gibi dikiliveren ölüm korkusu gibi kaygılardan son derece uzak görünüyordu.</p>
<p>Ve Müslümanların o dillere destan hayır ve yardım severlikleri bir de.., Müslüman medeniyetinin şehirlerinde hiçbir insan, açlıktan ya da komşunun ihmalkarlığından ölmemiştir..&#8221;</p>
<p>Pitckhall,İslam Medeniyetinin Dinamikleri,syf.41-42</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-irkcilik-yoktur/">İslam’da Irkçılık Yoktur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-irkcilik-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
