<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peygamber | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/peygamber/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 06 Mar 2024 17:55:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Peygamber | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mucize, Keramet, Sihir ve Hile</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Mar 2024 17:55:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Bâkıllânî]]></category>
		<category><![CDATA[Hile]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Sihir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26899</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bâkıllânî [12] çev. Meliha Bilge Eş&#8217;arîliğin önemli temsilcilerinden Bâkıllânî (ö. 404/1013), Kitâbü’l-Beyân ani’l-fark beyne’l-mu‘cizât ve’l-kerâmât ve’l-hiyel ve’l-kehâne ve’s-sihr ve’n-nâ- rencât adlı eserinde mucizenin tanımı, şartlan, türleri, mucizenin sihir ve hile olmadığı ve yaratılmışlar tarafindan yapılmasının imkânsız olduğu vb. hususları ele almıştır. Bâkıllânî, mucize türleri konusunda Allah’ın kudreti altında ve insanların yapabildiği türde gerçekleşen ikili [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/">Mucize, Keramet, Sihir ve Hile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/allah-dostlari.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-9229 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/allah-dostlari.jpg" alt="" width="300" height="267" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bâkıllânî</p>
<p><a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><strong>[12]</strong></a></p>
<p>çev. Meliha Bilge</p>
<p>Eş&#8217;arîliğin önemli temsilcilerinden Bâkıllânî (ö. 404/1013), <em>Kitâbü’l-Beyân ani’l-fark beyne’l-mu‘cizât ve’l-kerâmât ve’l-hiyel ve’l-kehâne ve’s-sihr ve’n-nâ- rencât</em> adlı eserinde mucizenin tanımı, şartlan, türleri, mucizenin sihir ve hile olmadığı ve yaratılmışlar tarafindan yapılmasının imkânsız olduğu vb. hususları ele almıştır. Bâkıllânî, mucize türleri konusunda Allah’ın kudreti altında ve insanların yapabildiği türde gerçekleşen ikili mucize ayrımını be­nimseyen Mu‘tezile’yi eleştirerek mucizenin sadece Allah’ın kudreti altında yer alan türde bir fiil olduğunu öne sürmüştür. Bakıllânî’ye göre insanların gücü altında yer alan bir fiilin mucize olması, ancak peygamberin o fiile muk­tedir kılınmasıyla âdetin bozulması şeklinde meydana geldiğinde mümkün olur. Diğer yandan Bâkıllânî, peygamberin peygamberlik iddiası ve meydan okumasıyla birlikte âdeti bozarak gerçekleşen fiilin mucize olduğunu ve muci­zenin bu özellikleri taşıması hâlinde kerâmet, hile ve sihirle karışmayacağını iddia etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Peygamberin Doğruluğuna Delil Olan Mucizenin Mahiyeti ve Manası </strong>Bilin ki -Allah sizi muvaffak kılsın- bize göre mucize, sadece Allah’ın kudreti dâ­hilinde olan; melek, cin ve insan gibi yaratılmışların gücünün yetmediği fiillerden olmadıkça mucize olmaz, ileride açıklayacağımız üzere bu özelliğin diğer şart ve özelliklerle beraber mucizede bulunması zorunludur. Bu durumda peygamberin mucizesini, yaratılmışların gücü altında yer almayan veya güç yetirmeleri müm­kün olmayan manasında anlamak gerekir. Sözlükte yaratılmışların bir şeyden âciz kalmaları “mucize” kelimesi ile ifade edilse bile bir fiilin mucize olması demek Ehl-i hak olan çoğu âlimin ve muhaliflerden diğerlerinin zannettikleri gibi yara­tılmışların onu yapmaktan âciz olması anlamında değildir. Bu kelime ile -esa­sında dilin konusu olmakla birlikte- insanların onu yapmaktan âciz olmaları ve engellenmeleri değil, onlardan meydana gelişi ve güçleri altında yer almasının im­kânsızlığı nedeniyle onların gücü altına girmeyen türden bir fiil oluşu kastedilir.</p>
<p>Zira ileride de zikredeceğimiz üzere mucizenin bir şartı ve özelliği de onun yaratılmışların değil, sadece Allah’ın kudreti altında yer almasıdır. Bu özellik nedeniyle yaratılmışların hakikî bir şekilde mucizeye güç yetirmekten âciz ol­makla nitelenmeleri imkânsız olur. Eğer yaratılmışların [mucize dediğimiz bir fiili] yapmaktan âciz olmaları doğru olsaydı, âcizliğe bedel olarak ona güç yetir­meleri de mümkün olurdu. Çünkü yaratılmışların ancak güç yetirmeleri müm­kün olan bir fiili yapmaktan âciz olmaları söz konusu olabilir. İnsanların yap­maları imkânsız olan bir fiilden âciz olduklarını söylemek doğru olsaydı, bu tak­dirde onların Allah’ın zâtından, O’nun zâtına mahsus olan hayat, <u>ilim</u>, kudret, <span style="text-decoration: line-through;">k</span>e<span style="text-decoration: line-through;">l</span>â<span style="text-decoration: line-through;">m</span> ve irade gibi sıfatlarından âciz olduklarım söylemek de mümkün olurdu. Aynı zamanda onların eşyayı yoktan var etmekten, organları, kudretleri, işitme ve görme gibi Allah’tan başka herhangi bir varlığın yaratamayacağı şeyleri ya­ratmaktan âciz olduklarım söylemek ve varlık âlemine çı<u>kmamı</u>ş olan <strong><em>madûm </em></strong>[yani yok olan] bir şeyi yaratmaktan âcizlikle nitelemek de doğru olurdu. Bu saydıklarımızın tümüne yaratılmışların güç yetirmelerinin imkânsız olduğunu bildiğimizde onların gücü altında yer almadığı için bunlardan âciz olmakla nite­lenmelerinin muhâl olduğu da [bu şekilde] ortaya çıkmış olur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>[Aynı mezhebe mensup olduğumuz] bazı dostlarımız, Kaderiyye’nin [yani Mu&#8217;tezile’nin] çoğunluğu ve diğerleri, mucizenin iki türü olduğunu iddia ederler. Onlardan ilki, sadece Allah’ın kudretinde bulunan ve insanların gücü altında yer almayan türden olup bir benzerini insanların yapamadığı fiillerdir. Cisimleri yoktan var etmek; organları, işitmeyi, görmeyi yaratmak; körlüğü, yatalaklığı vb. hastalıkları gidermek gibi. Diğeri ise insanların gücü altına giren türden olan, fakat Allah’ın insanların yapamayacağı şekilde yarattığı fiillerdir. Dağlan parça parça edip göklere doğru çıkarmak, denizlerin suyunu kurutmak,hurma kütüğünün inlemesi, Kur’ân’ın sahip olduğu belâgat üzere tanzim edil­mesi gibi. Azı ile çoğu aynı türden olmakla birlikte insanlar bu tür şeyle<u>rin</u> çoğu­nu yapamasalar da az miktarını yapabilirler.</p>
<p>[Bu ikinci tür mucizeyi kabul edenler] şöyle derler: Biz de Dicle vb. nehirle­ri atlayarak geçemesek, göğe sıçrayarak çıkamasak bile dereleri, ırmakları at­layabilir, yukarıya doğru bir veya iki metre sıçrayabiliriz. İmrü’l-Kays, Ziyâd, Haccâc vb. hatip ve ediplerle boy ölçüşemesek bile bir-iki güzel söz ve mısra üretebiliriz. Bir-iki güzel söz ve mısra söylememiz edebî bir eser ortaya koyma­mın gerektirmez. Nitekim kekeme veya dilsiz birinin Sehbân-ı Vâil ve ondan sonraki diğer edebiyatçılar gibi <em>mesânî</em> söylemesi imkânsız olsa bile bir iki söz söyleyebilmesi mümkündür.</p>
<p>Onlar şunu da söyler: Bu durum, peygamberini tasdik etmek üzere Allah’ın yarattığı bu fiillerin çoğunu insanların yapmaları imkânsız olsa bile peygamber­lerin bazı mucizelerinin az bir <u>kı</u>s<u>mının</u> benzerini diğer insanların da yapabile­ceğine delâlet eder. Bu nedenle peygamber, muhaliflerine ve kendisini yalan­layanlara elini hareket ettirme veya yerinden kalkma ile meydan okuduğunda onların kendilerine meydan okunan bu <u>fiili</u> yapmalarının imkânsız olması, pey­gamberin elini hareket ettirerek ayağa kalkmasıyla birlikte onların bu fiillerin bir benzerinden âciz k<u>alm</u>aları peygamberin peygamberlik iddiasında doğrulu­ğuna delâlet eder. Onlar, mucizelerden bazılarının insanların gücü altında yer aldığına bunun delil olduğunu iddia ettiler.</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Şunu iyi b<u>ilin</u> ki -Allah sizi muvaffak kılsın- bu kişilerin ileri sürdük­leri görüş <u>akla</u> aykırı değildir. Bize göre mucize [yani âciz bırakma olayı] ancak göğe <u>çıkmak</u>, Dicle’yi atlayıp geçmek, dağlan taşımak gibi fiilleri yapma kudre­tini [Allah’ın peygamberde] yaratmasıyla <em>âdetin</em> bozulması şeklinde olur. Bu güç peygambere verildiğinde ve yaptığının bir benzerini yapmaları konusunda o, [in­sanlara] “Ben göğe çıkıyor, dağlan taşıyorum. [Siz de benim yaptığımın bir ben­zerini yapabilir misiniz?]” diyerek meydan okuduğunda -ki bu fiilin bir benzerini yapmak ancak o gücün [peygamber olan kişide] yaratılmasıyla ve <em>âdetin</em> devam etmemesiyle mümkündür- peygamberin mucizesi, benzerini diğer insanların ya­pamadığı bir fiili yapmak değil, yaptığı olağanüstü fiile muktedir kılınmasıdır.</p>
<p>Yine peygamber, “Benim hak peygamber olduğuma delilim yerimden kal­kıp elimi hareket ettirdiğimde sizin benim yaptığım [hareketin] bir benzerini yapamamanızdır” dediğinde onlar, peygamberin yaptığı fiilin benzerini yapa­madıklarında peygamberin mucizesi, Allah’ın güç yetirmelerini murat ettiği ve onların diğer zamanlarda normal olarak yaptıkları kalkmak ve ellerini hareket ettirmekten men olunmaları, bu fiillere ilişkin güçlerinin ellerinden alınması­dır. Peygamberin meydan okumasıyla birlikte bu güç kendilerinden alınıp bu fiilleri yapamadıklarında peygamberin iddiada bulunduğu fiili gerçekleştirme­siyle <em>âdet</em> bozularak mucize meydana gelir. Bu konuda akla en uygun yaklaşım budur. Burada [insanlardan] normal gücün alınması ve peygamberin göğe doğru çıkmaya muktedir kılınmak suretiyle desteklenmesi -ki bir insanın böyle bir fiili yapmaya muktedir kılınması da olağanüstüdür- bir mucize olarak kabul edilir­ken şu sonuca varılır: Mucize, insanların doğrudan gücü altında bulunan türden bir şey değil, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde yer alan bir durumdur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Eğer &#8220;Niçin kendi cevabınızın karşı görüş sahiplerinin cevabından &#8220;daha doğru” olduğu şeklinde bir ifade kullandınız?” denirse şöyle söyleriz: Çün­kü insanların benzerine güç yetirdikleri fiillerin mucize olarak kabul edilmesi nedeniyle yazmak için kaleme, marangozluk için baltaya, terzilik için iğneye ihtiyaç duyulması gibi insanların fiillerini kendilerinde bulunan güce ek bir se­bep ve âlete ihtiyaç duyarak tamamlayabileceği iddiasında olan kişinin görüşü dikkate alındığında özellikle gerçekleşen fiilin herhangi bir hile ve sebeple ya­pılmış olabileceği tarzında bir şüphe ortaya çıkabilir. Nitekim [onlara göre] söz söyleme, önermeleri düzenleme ve diğer fiilleri [yapma bilgisine sahip olma] gibi bilgiler insanlarda mevcut olmadığında insanların bu [türden] fiilleri yapabil­meleri imkânsızdır.</p>
<p>Onların sözlerinden bu anlaşıldığına göre mucizenin insanların yapabildiği fiiller cinsinden bir şey olması mümkün değildir. Çünkü bu, mükellefi Allah’ın peygamberlerinin doğruluklarım tasdik etmek amacıyla yarattığı ve onların elinde zuhûr eden mucizelerde şüpheye sevk eder. Böyle bir <u>fiili</u> gören kimse onun peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin bir fiili mi yoksa h<u>alkı</u> şüphe­ye düşürmek ve dikkati çekmek amacında olan birinin aldatmacası mı olduğu konusunda emin olamaz. [Hatta] benzerini insanların yapabildiği böyle bir fiili sadece tek kişinin [yani peygamberin] yapıp diğerlerinin yapamadığını gören kişi, o fiilin benzerinin yapılamayışını o gücün kendisinde bulu<u>nmaması</u> olarak değil, bu fiilin meydana gelişini sağlayan sebepleri ve hileleri bilmemek olarak düşünür. Bu ise gösterilen olağanüstü fiilin gerçekten peygamber olan bir kişi­nin mucizesi mi yoksa halktan birinin bildiği hile, incelik veya âlet üstünlüğü gibi bir sebeple yaptığı bir eylem mi olduğu konusunda şüpheyi doğurur. İşte bu sebeple kesin bir tarif getirmek ve şüpheye mahal bırakmamak için &#8220;Mucize­nin yaratılmışların değil, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde bulunduğu ve eşyayı yoktan var etmek, ölüleri diriltmek, asâyı yılana çevirmek, anadan doğma kör veya alacalıyı iyileştirmek, kötürüm bir kimseyi ayağa kaldırmak gibi, insanla­rın, en basit türünü bile yapamadıkları fiillerden olması gerektiği” söylenerek şüpheyi gideren emin bir yol takip edilmiştir.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Eğer &#8220;Öyleyse verdiğiniz bu cevaba göre siz, dağlan taşıma, doğudan batıya atlama ve göğe doğru yükselme fiillerinin bir benzerini yapmaları için peygamber, insanlara meydan okuduğunda insanların bu fiillerin bir benzeri­ni yapmaktan âciz kalışlarım mucize olarak kabul etmiyorsunuz” denildiğin­de buna cevabımız “Evet, etmiyoruz.” şeklindedir. Çünkü “taşımak, atlamak ve benzeri fiiller” yaratılmışların yapabildiği türdendir. Daha önce de ifade ettiği­miz üzere böyle bir meydan okuma anında mucize, göğe yükselme, bir anda do­ğudan batıya geçme ve yüce dağlan taşıma fiillerine Allah’ın sadece peygamberi muktedir kılması suretiyle olağanüstü bir şekilde ve <em>âdeti</em> bozarak gerçekleşir. Peygamber, muarızlarına yerlerinden kalkmaları ve uzuvlarını hareket ettirme­leri konusunda meydan okuduğu zaman onlardan bu fiilleri yapabilme güçleri alındığında mucize, meydan okunan kimselerin güçlerinin alınması ve normalde yaptıkları bu fiillerden alıkonulmaları suretiyle Allah’ın <em>âdeti</em> bozması şeklinde olur. Çünkü insanın bu tür fiilleri işleme gücünün elinden alınması ve ona engel olunması yaratılmışların yapabileceği bir şey değil, sadece Allah’ın yarattığı bir durumdur. Meseleyi bu şekilde ele alınca yukarıda sorulan soruyla ilgili ortaya atılan şüpheye yer kalmamış olur.</p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Buraya kadar ifade ettiğimiz hususlara binaen iki tür mucize oldu­ğunu söyleyebilmek mümkündür:<strong> (i)</strong> Onlardan ilki, eşyayı yoktan var etmek, ölüyü diriltmek, körü ve alacalıyı iyileştirmek, cansız bir varlığı canlıya çevir­mek gibi sadece Allah’ın kudreti dâhilinde olarak gerçekleşenlerdir. Çoğu in­sana göre bu tür mucize, en ileri ve ulaşılmaz olandır, <strong>(ii)</strong> Diğeri ise insanların gücü altında yer alan söz söyleme alanında edebî bir üslup kullanmak, denizi atlayarak geçmek ve büyük dağlan taşımak gibi bir benzerini diğer insanların da yapabileceği türden fiillerdir. Bu türde yer alan fiiller iki şekilde meydana gelebilir: Ya az [yani küçük miktarda] ve <em>mutâd</em> [yani sürekli ve tekrar tekrar meydana gelen, olağan] olarak ya da çok [yani büyük miktarda] olup <em>mu tâd </em>olmayan ve az olandan farklı bir biçimde gerçekleşenler. ikinci tür fiiller, [pey­gamberin elinde] zuhûr ettiği takdirde onun doğruluğuna delil olur, ikinci şıkta söz konusu ettiğimiz fiil türlerinin bir benzeri peygamberlik iddiasında bulunan kişinin doğruluğuna ancak çok büyük miktarda ve başkasının elinde meydana gelmeksizin, [sadece peygamberin elinde] özel bir şekilde ortaya çıktığında delil olur. Bu tür durumun bir benzeri, delilin ortaya konulması hakkında da geçer- lidir. Nitekim az miktarda bazı anl<u>am</u>lı fiiller ortaya koyma, varlıklar üzerinde küçük bir tasarrufta bulunma, bir iki harf yazma ve birkaç kelime konuşma gibi fiillerin, bunları yapan kişilerin amaç ve bilgisine delil olmadığını sen de fark edersin. [Oysa] bunlardan belli bir doğrultuda ve kesin [hükme vardıracak biçimde] büyük miktarda gerçekleşen fiiller, küçük miktarda meydana gelenden farklı olarak [elinde zuhûr eden kişinin] ilim ve amacına delil teşkil eder</p>
<p>Bu sebeple <strong><em>âdeti</em></strong> bozan ve mucize olarak gerçekleşen Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerine benzer bir nazımda söz söyleyebilmenin delil olduğunu [kabul ediyor, fakat] bir iki kelime, bir veya birkaç âyet uzunluğunda edebî söz söylemenin mu­cize elmasım kabul etmiyoruz. Nitekim denizi atlayarak geçmek, doğudan batı­ya bir anda sıçrayarak atlamak ve <em>göğe</em> doğru çıkmak gibi fiiller, elinde meydana gelen kişinin doğruluğuna delil olurken insanın bir iki karış veya bir iki arşın sıçraması bu duruma delil teşkil etmez. Benzer şekilde ağır bir dağı taşımak taşıyanın doğruluğuna delil olurken bir iki kiloyu veya bir iki ölçeği taşımak [kişi­nin doğruluğuna] delil olmaz. Bu fiillerden büyük miktarda olanı küçük olandan farklı bir şekilde âdeti bozarak gerçekleştiği için bu mecrada gerçekleşen belli bir fiilin büyük miktarda meydana gelişinin delil oluşunu ayırt etmede failin bilgi sahibi oluşu kolaylık sağlar.</p>
<p>Bu nedenle mucizeyi tarif ederken onun cinsinden bir fiili insanların yapa­bildikleri veya yapamadıkları noktasından hareket edilmemesi gerekir. Bu hu­susta fiilin oluş tarzı ve özel bir şekilde gerçekleşme biçimi -ki bu iki durumu birbirinden ayırmak için derin bir bakış açısı ve sağlam bir düşünceye ihtiyaç vardır- dikkate <u>alınm</u>alıdır. Fakat bir cismin yoktan var edilmesi ile ölünün di­riltilmesi bu şekilde değildir. Çünkü [Allah’ın kudreti dâhilinde yer alan] türde [gerçekleşen bu mucizeleri] yapma arzu ve hevesi [kişide] oluşmaz. Durum bu şekilde olduğunda bir kişinin bir iki harf, bir iki kelime veya birkaç âyet uzun­luğunda benzerini yapmaya güç yetireceğini iddia ederek nazmındaki belagat, veznindeki güzellik ve Arap şiirlerinin hiçbirinde bulunmayan insicamına rağ­men Kur’ân’ın mucize oluşunu tenkit etmesi mümkün değildir. Çünkü burada büyük miktarda gerçekleşenin durumu, küçük miktarda olandan farklıdır.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Daha önce mucizenin tanım ve özelliklerinden bahsederken en doğru olanın onun insanların gücü dâhilinde yer almayan türde sadece Allah’ın kud­retine konu olması gerektiğini söylemiştik. Buna göre diğer söz ve ifade biçim­lerinden farklı bir söz ve ifade söylemek, göğe doğru hareket etmek, bir anda doğudan batıya sıçrayarak geçmek, havada herhangi bir dayanak ve desteği ol­madan durmak gibi aslında bir yere kadar insanların gücü d<u>âhilin</u>de olan fiilleri yapmak asla mucize değildir. Esasında mucize, insanların gücü dâhilinde olan bir fiili büyük miktarda yapmaya [peygamberin] muktedir kılınması ve onun bu gücü kazanmasıyla birlikte âdetin bozulması şeklinde meydana gelir. Bu neden­le mucize, benzeri daha önce yapılmamış olan [olağanüstü] bir şeye peygamberin muktedir kılınmasıyla gerçekleşir.</p>
<p><strong>Mucizelerin Özellikleri ve Şartları</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Peygamberlerin gösterdikleri mucizelerin <strong>(i)</strong> birinci özellik ve şartı, in­sanların değil, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde olan fiillerden olması ya da daha önce zikrettiğimiz gibi diğer insanların benzerini yapamamaları şartıyla bir benzerine güç yetirebilecekleri fiil cinsinden âdeti bozarak gerçekleşen tür­den olmasıdır, <strong>(ii)</strong> İkincisi, peygamberin elinde zuhûr eden mucizenin âdeti bo­zan olağanüstü bir şey olmasıdır. Olağanüstü olmadığı takdirde mucize olmaz, <strong>(iii) </strong>Üçüncüsü, meydan okuduğu anda âdetin bozulmasıyla birlikte peygamberin elinde zuhûr eden şekliyle mucizeyi peygamberden başkasının yapamamasıdır, <strong>(iv)</strong> Dördüncüsü, peygamberliğinin delili olduğunu öne sürerek bir benzerini meydana getirmeleri için insanlara meydan okuduğu ve kendisini yalanlayıp karşı çıkanların böyle bir şeyi yapmaktan âciz olacaklarını iddia ettiği esnada peygamberin elinde mucizenin vuku bulmasıdır. Mucizenin şart ve özellikleri bunlardır.</p>
<p>İnsanlara meydan okuma ve peygamberliğine delil getirme gibi yöntem ve şartlan taşıyarak sadece peygambere has bir fiil olarak ortaya çıkan mucizenin, peygamber olmayan ve peygamberlik iddiasında bulunmayan kimselerden mey­dana gelemeyeceği maddesine gelince, bunun delilini şu şekilde ortaya koyabi­liriz: Peygamber, peygamberlik iddiasında bulunduğunda kendine has olarak zuhûr eden mucize benzeri bir olay, sihirbaz, yalancı, peygamber olmayan ve bu konuda iddiası bulunmayan bi<u>rini</u>n elinde gerçekleştiğinde bu iki olay birbirine karışır. Peygamberin elinde peygamberliğine delil olarak gerçekleşen mucize, peygamber olmayan kiş<u>inin</u> elinde de zuhûr ettiği için peygamberin peygamber­liğine delil o<u>lamaz.</u> Oysa mucizenin peygambere mahsus bir fiil olması zorunlu­dur. Bu nedenle bazı <u>insanl</u>arın da yapabildikleri birtakım sihir ve olağanüstü fiiller mucize o<u>lmaz.</u> Ç<u>ünk</u>ü olağanüstü bir fiilin mucize olması için onun ancak peygambere has bir fiil olması gerekir.</p>
<p>Peygamberin doğruluğunun delili olarak ortaya koyduğu ve bir benzerim <strong>yapmaları </strong>için [muhataplarına] meydan okuduğu esnada gerçekleşen olağanüs­<strong>tü </strong>olayın mucize olduğunu ise şöyle açıklayabiliriz: Bilindiği üzere bir fiil sade­<strong>ce </strong>olağanüstü old<u>uğ</u>u için mucize olmaz. Allah’ın doğrudan yarattığı fiillerden olan ölüyü diriltme, güneşi batıdan doğdurma, yer sarsıntısı ve insanları bir bulutun gölgelemesi gibi olağanüstü fiiller, bir kişinin peygamberliğinin delili olarak peygamberlik iddiası esnasında meydana gelmediğinde her ne kadar mu­cize cinsinden olsa da mucize olmaz. Bu nedenle kıyamet günü ölüleri diriltmesi, güneşi batıdan doğdurması ve gökleri dürmesi gibi Allah’ın kıyamet alametleri olarak yarattığı fiiller, herhangi bir kimse için mucize olmaz. Şayet bu türden fiiller ve benzerleri bir peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşirse peygamberin hem peygamberliğine hem de kendisine delil olur. Bu durum her ^olağanüstü fiilin değil, sadece zikrettiğimiz şekilde [peygamberlik] iddiası ve meydan okuması esnasında [peygamberin elinde] ortaya çıkan olağanüstü fiilin mucize olduğunu gösterir.                                                              <sup>                                                                                                                                                                                       </sup></p>
<p>Mucizenin bu özelliğinden dolayıdır -ki inşallah ileride müstakil bir bölümde açıklayacağız- mucize cinsinden ve ona benzeyen türde olan fiillerin kerâmet yoluyla evliyâ ve salih kimseler tarafından ortaya konmasının mümkün olduğu­nu kabul ediyoruz. Eğer bir fiil, sadece olağanüstü olduğu için mucize olsaydı, o türden bir fiil mucize olarak meydana gelmediğinde onun varlığından söz edile­mezdi. Nitekim madde ve siyahlık sadece kendi türünden olanlar için siyahlık ve cevher olarak var olsaydı, bunların türünden olup da madde ve siyahlığın olmadığı bir şeyin bulunması imkânsız olurdu. Buraya kadar anlattıklarımız, mucizenin bizzat kendisi ve türü nedeniyle mucize olmadığım, dolayısıyla her­hangi bir asırda bir kişinin ortaya koyduğu olağanüstü bir fiilin mucize olması­nın gerekmediğini ispat etmek için yeterlidir.</p>
<p><strong>Mucizelerin Hile, El Çabukluğu ve Göz Boyamadan Farkı</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Şayet birisi, “Sizin birtakım sihirbaz, göz boyayıcı veya büyücülerin bazı gizli bilgilerle olağanüstü bazı şeyler yapabilecekleri ve halkın bunları peygam­berlerin mucizeleri gibi algılayabileceklerini kabul ettiğinize dair görüşünüzle birlikte peygamberin elinde meydana gelen mucizelerden yola çıkarak onun doğ­ru söylediğini kesin olarak bilmek ne derece mümkündür? Ayrıca içlerinde kimi zaman ilâhlık kimi zaman peygamberlik iddiasında bulunan ve bu tür gösteri­lerle müritlerini kendilerine iyice bağlamak isteyen îbn Hilâl, Hallâc ve bu ikisi­ne benzeyenlerin de bulunduğu kimselerin ortaya koyduğu hile ve göz boyama­larım mucizelerden ayırabileceğimiz bir ölçüt var mıdır?” diye sorduğunda ona şöyle cevap verilir: Mucizeyi, daha önce de ifade ettiğimiz üzere yukarıda sayılan bu türlerden ayırma yollarının ilki şudur: Peygamberin elinde zuhûr eden muci­zenin peygamber olmayanlar tarafından ortaya konulması ne kadar ileri tekniğe sahip olursa olsun herhangi bir durum veya hile ile mümkün değildir. Peygam­ber mucizeleri hakkında tercih ettiğimiz görüş -daha önce belirttiğimiz gibi- mu­cize türünden bir şeyin sadece Allah’ın kudreti altında yer alması şeklinde olup ölüyü diriltmek, cisimleri, işitmeyi ve görmeyi yaratmak, anadan doğma körü, alacalıyı ve kötürüm olanı iyileştirmek gibi fiillerdir. Yine bu mecrada peygam­berin muktedir kılınmasıyla insanın yapamadığı büyüklükte ve olağanüstü bir şekilde âdeti bozarak gerçekleşen fiiller de böyledir. Bunu burada tekrara lüzum bırakmayacak şekilde daha önce açıklamıştık.</p>
<p>Mucizeyi bu şekilde tanımladığımızda bu mecrada gerçekleşen fiillere insan­ların güç yetiremeyecekleri açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Buna göre bir cismi yoktan var etmek, toprak haline geldikten sonra ölmüş bir kimseyi diriltmek, cansız bir maddeyi canlı bir hayvan haline getirmek, anadan doğma körlüğü ve<strong> </strong>alaca hastalığını iyileştirmek gibi fiillerin ve yaratılmışlardan birinin kendi gü­cüyle gökte uçması, bir anda doğudan batıya sıçraması, âletsiz olarak göğe doğru çıkmasının hile ile yapılması mümkün değildir. Mucize bu şekilde ortaya konul­duğunda peygamber olmayan kimselerin hile, göz yanılması ve el çabukluğu ile sergilediği fiillerin ne mucize olması ne de mucize ile karışması söz konusudur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Buna delil olan durumun açıklaması şu şekildedir: İnsanlar, kendileri için imkânsız olanı değil, sadece mümkün olan fiilleri işleyebilirler. [Sadece] bu alanda hile ve göz boyaması yapabilirler. Bu nedenle herhangi bir hile ile büyük bir cismi kaldırmaları, iki zıddı bir araya getirmeleri, kendileri için göz, kulak ve benzeri şeyleri yaratmaları mümkün değildir. Hile ile yapılabilen fiiller insanlar için imkânsız olanlar çerçevesinde değil, m<u>ümkün</u> olanlar içinde söz ko­nusu olabilmektedir. Buna göre mucize, -daha önce ifade ettiğimiz üzere- Allah’ın kudreti dâhilindeki alanda cereyan eden ve ins<u>anl</u>arın güç yetiremediği fiillerden olup mucize benzeri bir fiili peygamber olmayan insanın herhangi bir hile ile yapması mümkün değildir. Çünkü bunun aksi bir durum mucizenin sadece Al­lah’ın kudretinde bulunma ve <u>in</u>s<u>anl</u>arın güç sınırlan içinde olmama özelliğine ters düşer ve onun peygamberin peygamberliğine delil olmasını ortadan kaldırır. Hâlbuki delillerin ters çevrilmeleri veya delil olmaktan çıkarılmaları mümkün değildir. Bu nedenle mucize türünde bir şeyin peygamber olmayan kimseler tara­findan hile veya el çabukluğu ile ortaya konulması mümkün değildir.</p>
<p><strong>Mucizelerin İnsanların Yapamayacakları Türden Oluşu Hakkında</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Eğer “Bahsettiğiniz mucizelerin insanların yapamayacağı türden fiiller olduğuna ve daha sonraki zamanlarda da onlara güç yetirilemeyeceğine deli­liniz nedir?” denilirse cevabımız şu şekildedir: Aslında biz kelâm kitaplarında bu konu hakkında görüş belirtmiş, cisimler, renkler, hayat ve bu mecrada ger- çekleşenlerin insanların yapamayacağı türden olduğuna dair deliller ortaya koymuştuk. Bu hususta en kesin delillerden biri, insanların güç yetirmeleri söz konusu olan fiillerin ona güç yetirdikleri anda mutlaka meydana gelmesidir. Çünkü bu konuda kudretin [yani güç yetirmenin] fiil ile birlikte olduğu ispat edilmiştir. Bizim anlayışımıza göre kudretin fiille birlikte bulunmasıyla [fiil meydana geleceği için] başka bir âlete ihtiyaç olmadığı gibi kudretin yokluğuyla birlikte insandan fiilin meydana gelişinin imkânsızlığı nedeniyle hiçbir hileye de gerek kalmaz. Şayet biz mucize ve benzerine güç yetirebilseydik, kudretin fiil ile birlikte olduğu [ve birbirinden ayrılamayacağı] ispat edildiği için hiç şüphesiz .onları yapmamız gerekirdi. Bugüne kadar bu nevi fiilleri yapamamış olmamız o türden herhangi bir şeye kâdir olmadığımıza delil teşkil eder.</p>
<p><strong>Mezhebimizden Bazılarının Hileyle Yapılan</strong></p>
<p><strong>Olağanüstü Fiiller Hakkındaki Görüşü</strong></p>
<p><strong>Fasıl:</strong> Daha önce zikrettiğimiz üzere mezhebimize mensup âlimlerin bir kısmı ve [başka] bazı mezheplerden şu görüşü [savunanlar] oldu: “Peygamber muci­zelerinden bazıları insanların yapabileceği türdendir. İnsanlar, [peygamberin mucize olarak gösterdiği] bir anda doğudan batıya geçmek, göğe doğru çıkmak, dağlan yerinden oynatmak gibi olağanüstü fiilleri [peygamberin yaptığı şekilde] yapamasalar bile [bu fiillerin] azım yapabilirler.” Bu görüşü benimseyenler, bir benzerini yapmaları için meydan okuduğu esnada [doğruluğunun] delili olarak peygamberin göstermiş olduğu mucizenin insanların bildiklerinin üstüne çıka­cak derecede olağanüstü ve âdetlerini bozacak şekilde büyük bir güçle meydana gelmesinin zorunlu olması gerektiğini iddia ettiler. [Gerçekleşen mucize] âdeti bozmadığında ve onun benzerini güçlerinin fazlalığı nedeniyle bazı insanların yapıp gücü olmayanlar yapamadıklarında [meydana gelen fiil] mucize olmadığı gibi peygamberlik iddiasında bulunanın delili de olamaz. Onlar, bu nedenle göğe doğru çıkmanın, kısa sürede vasıtasız olarak doğudan batıya uzun mesafeler almanın ve dağlan taşımanın peygamber elinde gerçekleştiğinde delil olacağı­nı söylemişlerdir. Dere veya çaydan atlayarak geçmek, göğe doğru bir iki arşın yükselmek ve bir iki kiloluk bir ağırlığı taşımak gibi fiiller ise mucize olmaz. Hal böyle olunca bu tür fiillerin azı ile çoğu birbirinden ayrılır ve onlardan az olanı değil, büyük miktarda olanı âdeti nakz ederek apaçık bir şekilde mucize olarak gerçekleşir.</p>
<p>Peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşen mucizedeki olağanüs­tülük, daha önce açıkladığımız üzere bu tür fiillerin çok miktarda olanına muk­tedir kılınma şeklinde bir âdet olmadığı halde sadece peygamberin muktedir kılınarak âdetin bozulmasıdır. Peygamberin “Ben yerimden kalkıp e<u>limi</u> hare­ket ettireceğim. Siz ise böyle bir şey yapmaya kalkıştığınızda bunu yapamaya­caksınız” dediği zaman mucize, [peygamberin söylemine muhatap olanlardan bu fiili] yapma gücünün alınmasıyla birlikte onların yerlerinden kalkamamaları ve ellerini kımıldatmaktan âciz bırakılmaları şeklinde meydana gelir. Bunları daha önce izah etmiştik. O halde mucize, sadece Allah’ın kudreti dâhilinde olan ve bir benzerinin insanın gücü altına girmesinin imkânsız olduğu fiillerden ola­bilir. Buna göre bir insanın peygamberlerin mucizelerinden herhangi birini veya o türdeki bir şeyi hile ve benzeri yollarla yapması imkânsızdır. Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi insan sadece gücünün yettiği durumlarda hile yapabilir. Böylece sihri ileri sürerek bazı insanların mucizelerin bir benzerini yapabildik­leri görüşü doğru değildir.</p>
<p><strong>Sihrin Varlığı Hakkında</strong></p>
<p>Fasıl: Bize göre sihir gerçek bir olaydır. Sihir türlerinden biri, belli âletler kul­lanarak göz boyama ile [bir nesnenin] yılan ve benzeri hayvanlar gibi algılanma­sını sağlayarak canlıymış gibi gösterme şeklinde meydana gelir. Buna Allah&#8217;ın Kur’ân’da haber verdiği Firavun’un sihirbazlarının yaptığı sihir örnek verile­bilir: “Yaptıkları sihir nedeniyle onlara hızla hareket eden yılanlar suretinde göründü” (Tâhâ 20:66), “Musa ‘Siz atın’ dedi. Onlar (iplerini) atınca insanların gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve büyük bir sihir gösterdiler” (A‘râf 7:116). Tüm bunlar sadece insanların yılana benzeyen hareketli canlılar şek­linde gördüğü bir hayal ve göz aldatmacasından ibarettir. Bazı sihirler de sihir­bazların gözle görülmeyecek kadar ince âletleriyle ve sihirbazlarca bilinen civa vb. araçlar ile yapılmaktadır. Hokkabazların yaptıklarına gelince, bunlar el ça­bukluğu esasına dayalı hareketlerdir. Çünkü onlar, [bu hareketlerle] bir yılanı kesip kamından başka bir yılan çıkarırlar. Onu da keserler, sonra el çabukluğu ve bir oyunla aynı yılanı tekrar eski haline getirirler. Hokkabazlar burada el çabukluğu ile esasen diri olan bir yılanı salıvermektedir. Fakat seyircileri etki­leyerek ona ölü yılan imajı vermektedirler. Bu tür sihirlerde başvurulan hileler bilinmektedir. Firavunun sihirbazlarının yaptığı türden olan fiiller sihir, son örnekte zikredilenler ise hokkabazlık örnekleridir. Sihrin bir türü de Kur ân ve mütevâtir sünnette kendisinden bahsedilen -İmam Mâlik ve arkadaşlarına göre- onu yapanın tevbesinin kabul edilmeyip öldürüldüğü sihirdir.</p>
<p>Bir <u>kişinin</u> “Sihir bâtıldır ve aslı yoktur” demesi nasıl mümkün olabilir? Çün­kü Allah Kur’ân’da şöyle buyurmaktadır: “Süleyman’ın hükümdarlığı hakkın­da onlar, şey<u>tanlar</u>ın uydurup söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman sihir yapıp kâfir olmadı. Fakat şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil’de Hârût ile Mârût isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Oysa o iki melek herkese: ‘Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız.’ demeden hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekten kan ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler” (Bakara 2:102). Yüce Al­lah’tan gelen bu âyette, sihrin gerçek olduğuna ve büyülenmiş kimsenin zarar görse bile ancak Allah’ın izniyle zarar gördüğüne işaret eden açık bir ifade bu­lunmaktadır. Âyette geçen “Allah’ın izni” ibaresinden emir ve müsaade manası çıkarılmamalıdır. Çünkü sihir yapmanın haramlığı konusunda Müslümanların icmâı vardır. “Allah’ın izni’yle ibaresiyle [esasında] Allah’ın sadece hükmü tak­dir etmesi ve büyücünün öğrendiği formülleri uygularken [büyülenen kişide! onun etkisini yaratmayı irade etmesi kastedilir.</p>
<p><strong>Sihrin Etkisi Allah’ın Fiilidir</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong><em>et-Temhîd, Şerhu’l-Lüma‘</em> ve bu ikisi dışındaki kitaplarımızda yaratılmış herhangi bir varlığın kendi kudret mahallinin dışında bir fiil işlemesinin mu­hal olduğunu delilleriyle birlikte açıklamış, bu konuda itiraza yer bırakmayacak şekilde delilleri ortaya koymuştuk. Ayrıca <em>tevellüdün,</em> [yani sebebin sonucunu doğurmasının] söz konusu olduğunu savunan muarızların ileri sürdükleri delil­leri zikrederek bu konuda şek ve şüpheyi giderecek delilleri serd ettik. Burada [onları tekrara lüzum olmadığına göre] şunu ifade etmek isteriz: Sihir yapan kimsenin söylediği birtakım sözler ile el ve beden hareketleriyle ortaya koydu­ğu şeyler, kendi kudret mahalli ve şahsında meydana gelen fiillerden ibarettir. Sihir yapan kişi bildiği şeyleri söylediğinde Yüce Allah sağlıklı bir insanda has­talık, seven kişide nefret, nefret eden kişide muhabbet sonuçlarım yaratır, ince bir dal veya ip üzerinde havada yürüme, direksiz fakat bir çeşit âletle havada gösteriler yapma vb. olayları onun için meydana getirir. Sihir yapan kişi, sözleri söylediği veya bir ipe düğüm attığı ya da herhangi bir âlet kullandığı anda sihir yapılan kimsede ölüm sonucunu yaratan Allah’tır.</p>
<p>Açık delillerle sabittir ki, yaratılmışların -melek veya beşer olsun, sihirbaz olsun veya olmasın ya da şeytan olsun- kendilerinden başkası üzerinde bir fiil gerçekleştirmeleri m<u>ümk</u>ün değildir. Onlar, fiillerini ancak kendi kudret alanla­rında bir başkasına taşmaksızın işleyebilirler. Bu nedenle sihirbazın sihir yap­tığı <u>kişinin</u> şahsında bir fiil işlediğini iddia edenlerin ileri sürdükleri görüş yan­lıştır. Hatta s<u>ihir</u> yapılan kimsede meydana gelen sevme, nefret etme, iyileşme, <u>hastalanma</u>, ölme gibi fiillerin tamamı Allah’ın fiili olup O’nun koymuş olduğu esaslar uyarınca sihirbazın yaptığı o fiillerden sonra meydana gelmektedir. Bu aklen muhâl olan bir şey değildir.</p>
<p><strong>Mucize He Sihir Arasındaki Fark</strong></p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Şayet birisi, &#8220;Eğer sihirle sağlıklı bir insanın hastalanması ve ölmesi, sevdiğinden nefret etmesi ve nefret ettiğini sevmesi, cinsel ilişkiden soğuması ve eski arzusuna tekrar kavuşması, büyücülerin yaptıkları bağlama sebebiyle sıkıntı hissetmesi ve cinsel ilişkide bulunamaması, duvara tırmanarak çıkma, ip veya başka bir âlet üzerinde yürüme gibi fiilleri yapmak mümkün olduğu zaman mucize ile sihir, peygamber ile sihirbaz birbirinden nasıl ayrılabilir? [Allah ta­rafindan] gönderilmiş bir peygamber ‘Ben şu düz duvara yürüyerek çıkacağım, şu ineğin karnına gireceğim ve geri çıkacağım, kan ile koca arasını açacak, diri olan şu adamı öldürecek, şu sağlıklı kişiyi hastalandıracak ve öldürecek fiiller yapacağım’ diyerek [meydan okuyup peygamberlik iddiasında bulunduğunda]<strong> </strong>onun bu söylediklerini gerçekleştirmesi, [peygamberlik iddiasında] doğru oldu­ğuna ve elinde zuhûr eden durumun mucize olduğuna delil olmayacak mıdır? Aynı fiilleri bir sihirbaz da yapabildiğine göre sihirle mucize birbirinden nasıl ayırt edilecektir?” derse, ona şöyle denir:</p>
<p>Bu sorunun cevabı kolaydır. Bu kitabın başında olağanüstü bir fiilin mucize olarak [kabul edilme] şartlarından birinin peygamberin elinde gerçekleşenin bir benzerini getirmeleri konusunda muhaliflerine meydan okuması ve benzerini yapmalarının imkânsız olduğunu söyleyerek onları kınaması esnasında Allah’ın insanların âdetini bozacak şekilde yarattığı fiil olması gerektiğini açıklamıştık. .-Allah’ın âdet üzere kudretiyle yarattığı [olağanüstü] fiillerin ortaya çıkışım pey­gamber peygamberliğine delil kılmadığında ve o fiillerle [muhaliflerine] meydan okumadığında [bu olağanüstü fiiller] mucize değildir. Daha önce bu konuyu açık­lamıştık. Durum bu şekilde olduğunda s<u>ihir</u> -sihirbazın ortaya koyduğu fiil, mey­dan okuması esnasında Allah’ın peygamberin elinde yarattığı mucize türünden olsa bile- peygamber mucizesine benzer olmaktan çıkar.</p>
<p>Ancak herhangi bir sihirbaz gösterdiği sihirle peygamberlik iddiasında bu­lunacak olsa <u>Allah</u> bu kişiye şu <u>iki</u> şekilde engel olur: (i) Sihirbazın ortaya ko­yacağı sihirle peygamberlik iddia edeceğini bilen Allah, o kişiye sihri yapmayı ya tamamen unutturur ya da o kişi sihir yaptığı zaman, sihir yapılan kimsede ölüm, hastalık veya nefreti yaratmaz. Sihirbazın göğe doğru çıkmasına ve ine­ğin karnına girmesine firsat vermez. Böylece sihirbazın sihri bozulur ve pey­gamberle sihirbaz arasındaki fark anlaşılmış olur. Ayrıca Allah, bir sihirbazın peygamberin ölümü veya zamanından sonra ona <em>mu araza</em> amacıyla gösterdiği mucizelerin bir kısmını göstermeye yelteneceğini bilir ve sihir yapmasına engel olur. Hâlbuki peygamber mucize gösterdiğinde Allah hiç şüphesiz doğruluğuna delil o<u>lmasını</u> kesin bir şekilde irade ettiği bu fiille ona destek olur. Bu da sihir ile mucize arasındaki farkı açık bir şekilde ortaya koyar.</p>
<p><strong>(ii)</strong> Sihrin çeşitleri, sihirbazlar ve Babil halkı tarafindan bilinmektedir. Bir sihirbaz peygamberin mucize olarak gösterdiği türden bir fiili işleyip bununla insanlara meydan okuduğu ve peygamberlik iddiasında bulunduğu zaman çok geçmeden diğer sihirbazlar da ortaya çıkarak onun yaptığı filin bir benzerini hatta daha üstününü yaparlar ve onun iddiasını çürütürler. Hâlbuki bir pey­gamber sihirbazın yaptığı fiilin bir benzerini yapıp halka hitaben “Bu benim delilimdir. Meydan okumama rağmen sizler bunun bir benzerini yapamayacak­sınız, herhangi bir sihirbaz veya kâhin de yapamayacaktır. Bugüne kadar sihir- baz ve kâhinleriniz böyle fiilleri bir ölçüde yapabiliyorlardı. Ben iddia ediyorum ki, bugün herhangi bir kimse ilim ve sihirde ne kadar ileri de olsa benim yaptığım bu fiili yapamayacaktır&#8217;- diye <span style="font-size: 13.3333px;"> meydan okuduğu zaman olay,onun dediği </span>gibi cereyan etse bu olay beşer ve özellikle sihirbaz ve kâhinler için olağanüstü ve mucize olur.</p>
<p><strong>Fasıl: </strong>Diğer bir yol ise sihirbazın sihir yaptığı esnada Allah’ın sağlık veya hastalık gibi tesirleri yaratmamasıdır. Böylece bir sihirbaz, yapacağı sihrin ken­disi için mucize olacağım iddia etmesi halinde Allah ya ona sihir yapmayı tama­mıyla unutturup yaptırmayarak ya da o kişi sihir yapsa da daha önce yarattığı sonuçlan yaratmayarak o kimseyi başarısız kılar. Bu şekilde sihirbazın elinde daha önce meydana gelen sihir ve sonuçlan ortaya çıkmaz. Bu durum peygam­berlerin mucizeleri ile sihirbazların sihirlerini peygamberlik iddia etmeleri ha­linde birbirinden ayırmaya yarayan açık bir husustur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[]</a> Bâkıllânî, <em>Kitâbü’l-Beyân ani’l-fark beyne’l-mu&#8217;cizât ve’l-kerâmât ve’l-hiyel ve’l-kehâne ve’s-sihr ve’n-nârencât,</em> nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü’ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10,14-20, 23-25, 33-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, 79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazır­lanırken aynca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllânî, <em>Olağanüstü Olaylar ve Ara­larındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir),</em> çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınlan, 1998 8.47-121.</p>
<p>Ercan Alkan, M. Nedim Tan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları, Cilt 2,syf:343-356</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/">Mucize, Keramet, Sihir ve Hile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mucize-keramet-sihir-ve-hile/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinin Anlamı ve Peygamberliğin Konumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dinin-anlami-ve-peygamberligin-konumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dinin-anlami-ve-peygamberligin-konumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Feb 2024 10:01:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Dinin Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberliğin Konumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26823</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbnü’l-Arabî *] çev. Ercan Alkan Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) İslam entelektüel tarihinin dikkat çe­kici isimlerinden biridir. Çocukluk ve gençlik yıllarım Endülüs’te geçirdikten sonra yaşamım doğu İslam dünyasında sürdüren İbnü’l-Arabî Şam’da vefat etmiştir. Sûfî bakış açısının eşliğinde, dinî ve felsefî sorunlara dair üretken bir kimlikle -kimi zaman tartışmalara da konu olacak türde- metinler kaleme al­mıştır. Onun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinin-anlami-ve-peygamberligin-konumu/">Dinin Anlamı ve Peygamberliğin Konumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/islam-siyasi-bir-ideoloji-mi-yoksa-din-mi-241905-5.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22276 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/islam-siyasi-bir-ideoloji-mi-yoksa-din-mi-241905-5-300x166.jpg" alt="" width="369" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/islam-siyasi-bir-ideoloji-mi-yoksa-din-mi-241905-5-300x166.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/islam-siyasi-bir-ideoloji-mi-yoksa-din-mi-241905-5-600x333.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/islam-siyasi-bir-ideoloji-mi-yoksa-din-mi-241905-5.jpg 620w" sizes="(max-width: 369px) 100vw, 369px" /></a></p>
<p>İbnü’l-Arabî</p>
<p><a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><strong>*]</strong></a></p>
<p>çev. Ercan Alkan</p>
<p>Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) İslam entelektüel tarihinin dikkat çe­kici isimlerinden biridir. Çocukluk ve gençlik yıllarım Endülüs’te geçirdikten sonra yaşamım doğu İslam dünyasında sürdüren İbnü’l-Arabî Şam’da vefat etmiştir. Sûfî bakış açısının eşliğinde, dinî ve felsefî sorunlara dair üretken bir kimlikle -kimi zaman tartışmalara da konu olacak türde- metinler kaleme al­mıştır. Onun başyapıtı 627/1230 yılında Şam’da yazdığı <em>Fusûsu’l-hikem</em> is<u>imli </u>eseridir. <em>Fususu’l-hikemi de</em> İbnü’l-Arabî, tasavvuf geleneğinin bilgi ve varlık öğretisine dair ana prensiplere yer vermektedir. Eser yirmi yedi bölümden <em>(fas; ç. fusûs)</em> oluşmaktadır. Bölüm başlıklarında Hz. Âdem ile başlayıp Hz. Muhammed ile son bulan yirmi yedi peygamberin ismine nispet edilen bir “ke­lime” ile o kelimenin ya da peygamberin sahip olduğu “hikmet”in muhtevası üzerinden varlık ve bilgi bağlamında Tanrı ve insana ilişkin temel meseleler tartışılmıştır. Bu doğrultuda İbnü’l-Arabî <em>Fusûsu’l-hikem’in</em> “Yakup Fassı”n- da dinin ne olduğu ve dinin şekillenmesinde peygamberin ve peygamberliğin bir rolü olup olmadığı sorularını Tann-insan ilişkileri bağlamım dikkate ala­rak cevaplamayı denemektedir. Kaynağı bakımından dinin türleri ve anlamı üzerinde duran Îbnü’l-Arabî’ye göre din tasnifleri iki kategori temel alınarak değerlendirilebilir: Esasları Tann (vahiy) tarafından belirlenen din, yasaları insanlar (akıl) tarafından konulan din. İlk kategorinin ikinci kategori üzerin­de hiyerarşik bir üstünlüğü bulunmakla birlikte gerçeklik ve geçerlilik yö­nüyle her iki kategori de muteber kabul edilir. İbnü’l-Arabi “din” kelimesinin boyun eğme, karşılık ve âdet olmak üzere birbiriyle irtibatlı üç farklı anlamım vurgulamaktadır. Öncelikle, din mutlak olarak kişinin Tann’ya itaat edip bo­yun eğmesidir. Bu anlamda “din” kelimesi “İslam” ile eş anlamlıdır; dolayısıy­la “İslam” aslında bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin de adıdır. Dinin “karşılık” şeklindeki anlamı bireylerin kendi eylemlerinden kaynaklı olarak hem bu dünya hem de öte dünyada mutlu veya mutsuz oluşlarında ortaya çıkar. Din burada kişinin eylemleri neticesinde görünür olan bireysel bir inşa sürecine tekabül eder. Dinin emirlerine boyun eğen insan Tann’nm kendisine vereceği karşılığı da belirlemiş olur, dolayısıyla eylemlerinin karşılığı olumlu veya olumsuz bir biçimde kişiye döner. Böylelikle dinin “âdet” şeklindeki anla­mı ortaya ç<u>ıkmakt</u>adır. îbnü’l-Arabi hem Hakk’ın emrini yerine getirmesi hem de mükellefin mutluluğunu temin etmesi bakımından peygamberin dindeki rolünü, doktorun tabiatın yardımıyla mizacı dengede tutarak hastayı sağlığı­na kavuşturmasına benzetir.</p>
<p><strong>Dinin iki türü vardır:</strong> Birincisi Allah katında, Hakk’ın bildirdiği kimse [yani peygamber] katında ve Hakk’ın bildirdiği kimsenin bildirdiği [yani peygambere vâris] kimse katında olan dindir. İkincisi insanlar katında olan dindir ve Allah dinin bu türünü de muteber saymıştır.</p>
<p>Allah’ın katındaki din, Allah’ın seçtiği ve insanların dininin üzerinde yüce bir mertebe verdiği dindir. Nitekim Hak Teâlâ “Bu dini İbrahim de Yakup da oğul­larına vasiyet etti: Ey oğullarım Allah sizin için bu dini seçti. Öyleyse sizler de bu dünyadan Müslümanlar olarak âhirete göçünüz” (Bakara 2:132) buyurmuş­tur. Âyette geçen “Müslümanlar <em>(müslimûn)”</em> kelimesi “itaat edip boyun eğenler <em>{münkâdûnT</em> anlamındadır. Yine âyette “din” kelimesi, <em>tarif</em> ve <em>ahd</em> için olan belirlilik takısı elif-lâm ile <em>ed-dîn</em> şeklinde gelmiştir. O herkes tarafindan bilinen ve tanınan bir dindir. Nitekim bir başka âyette “Allah katında din islamdır” (Âl- i İmrân 3:19) buyurulmuştur. Âyetteki “İslam” kelimesi <em>inkıyâd</em> yani itaat edip boyun eğmek anlamındadır. Dolayısıyla din, senin bütünüyle Hakk’a itaat edip boyun eğmenden ibarettir. Allah’ın nezdinde olan din, senin itaat edip boyun eğdiğin şeriattır. Öyleyse din boyun eğmedir <em>(inkıyâd).</em> “Nâmûs” ise Allah’ın ka­nun olarak vaz ettiği şeriattır. Allah’ın kanun olarak vaz ettiği şeye itaat edip boyun eğmekle vasıflanan kişi, din ile kâim olan, [onunla yaşayan/gerçekleşen] ve dini ikâme eden, [onu yaşatan/gerçekleştiren] kimsedir. Namazı ikâme ediyor ifadesinde geçtiği üzere “ikâme” kelimesi burada dini inşa eden anlamındadır. Şu halde kul dini inşa eden, Hak ise hükümleri vaz edendir.</p>
<p>Boyun eğme senin fiilindir, dolayısıyla din senin Şilindendir. Bu itibarla sen ancak senden olan şey ile mesut oldun, senin fiilin olan şey nasıl senin için mut­luluğu <em>(saadet)</em> temin etti ise İlâhî isimleri de aynı şekilde ancak O’nun fiilleri açığa çıkardı. O’nun fiilleri sensin ve fiiller sonradan meydana gelmiş şeylerdir <em>(muhdesât).</em> Eserleri vasıtasıyla O, “ilâh” olarak isimlendirildi, sen de eserle­rinle “sad” [yani mutlu] olarak isimlendirildin. Dini ikâme eylediğin ve senin için şeriat kıldığı şeye boyun eğdiğin vakit Allah Teâlâ sana kendi mertebesini ihsan eyler, [seni kemale erdirir]. Allah Teâlâ’mn muteber saydığı “insanların katındaki din”i izahtan sonra [genel olarak “din” konusuna ilişkin] faydalı ola­cak bilgileri de Allah’ın izniyle açıklayacağım.</p>
<p>Din [gerek <u>All</u>ah katmda, gerekse insanlar katında olsun] bütünüyle Allah a mahsustur ve <u>din</u> bütünüyle şendendir, O’ndan değildir; ancak kaynağı bakı­mından <u>Allah</u>’tandır. Allah Teâlâ “Ruhbanlığı kendileri ortaya çıkardılar (Ha- dîd 57:27) buyurdu. Bunlar, insanlar tarafından bilinen bir peygamberin, örfte bilinen, [peyg<u>a m</u>herl i k iddiasını ispat maksadıyla mucize gösterme gibi] özel bir yöntem ile Allah’ın katından getirmediği hikemî yasalardır <em>(en-nevâmîsü l-hi- kemiyye).</em> Yasalarda tezahür eden hikmet ve maslahat, İlâhî kanunun konulu- şundaki amaç hususunda, İlâhî hükme uygun düştüğü vakit, Allah tıpkı kendi nezdinde koyduğu kanunu <em>(şer&#8217;)</em> muteber saydığı gibi, o yasayı da muteber saydı; [âyette belirtildiği üzere] her ne kadar Allah, o yasayı, onlar üzerine farz kılma­mış olsa da.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[II]</sup></a> (&#8230;)</p>
<p>Allah, farkında olmadıkları bir tarzda, kendisi ile hikemî yasalar koyanların kalpleri arasında inayet ve rahmet kapısını açtığında, vaz ettikleri kanunlara saygı ve hürmet hissini onların kalplerinde uyandırdı. Bu suretle onlar İlâhî bildirme ile bilinen nebevî yöntemin dışında Allah’ın nzasmı talep ederler. Bu hükümleri yasa yapanlar ve kendilerinden bu yasaya tâbi olmaları beklenenler “ona [yani hikemî yasalara] gereği gibi uymadılar” (Hadîd 57:27), “ancak onlar Allah’ın rızasını talep maksadıyla bu yasaları icat ettiler” (Hadîd 57:27) ve bu se- beple de [Allah’ın nzasmı talep için o yasalara] itikat ettiler. [Allah Teâlâ şöyle buyurur:] “İçlerinden [yasalara] iman edenlere karşılıklarını verdik” ve fakat bu ibadet ile mükellef olanların “çoğunluğu fâsıktırlar” (Hadîd 57:27), yani yasalara boyun eğmekten ve onlara hakkını vererek yerine getirmekten uzak kimselerdir. Her kim ki bu yasalara boyun eğip uymazsa onlan yasa haline getirene [Hakk’a] O’nu razı edecek bir şey ile O’na boyun eğmemiş <em>{münkâd)</em> demektir.</p>
<p>Ancak [İlâhî] emir [yani varlıktaki durum veya oluş] boyun eğmeyi gerektirir; bunun açıkl<u>am</u>ası şudur: Mükellef ya emre uygun davranmak suretiyle boyun eğer veya emre muhalefet eder. Emre uygun davranan ve itaatkâr olanın duru­munun a<u>çıklığ</u>ı dolayısıyla hakkında fazla söze gerek yoktur. Muhalife gelince, o kendisi üzerinde hâkim olan muhalefeti sebebiyle Allah’tan iki emrin [duru­mun] birini ister: ya bağışlanma ve af ve yahut cezalandırılma. İkisinden birisi zorunludur, çünkü emir kendi özünde haktır. Her hal üzere, kulun fiillerinden ve h<u>alin</u>den ötürü Hakk’m kula boyun eğmesi gerçek oldu. Zira [kulun] hali etki edicidir <em>{müessir).</em></p>
<p>Burada din [kulun fiillerinden olması bakımından] karşılık <em>{ceza)</em> anl<u>amın</u>da olmaktadır. Yani [kulu] mutlu eden veya etmeyen şey ile karşılık verme anla­mındadır. Kulu mutlu eden şey ile karşılık verme “Allah onlardan razı oldu; onlar da O’ndan razı oldular” (Mâide 5:119) âyetidir. İşte bu mutlu edecek bir karşılıktır. “Sizden zulmeden kimseye de büyük bir azabı tattırırız” (Furkân 25:19) ise mutlu etmeyecek bir karşılıktır. “Onların günahlarını affederiz” (Ah- kâf 46:16); bu da [mutlak anlamda] bir karşılıktır. Böylece dinin “karş<u>ılık</u> <em>{ceza)” </em>anlamı sabit oldu. İşte bu, [yani dinin “karşılık” olması ve Hakk’m kuluna boyun eğmesi anlamına gelmesi] konu hakkındaki zâhir lisanıdır.</p>
<p>[Dinin ya da lisanın] sırrına ve bâtımna gelince, kul Hakk’m varlık <em>{vücûd) </em>aynasındaki bir tecellidir. Hak’tan mümkünler üzerine dönen şey, hallerinde zâtlarının Hakk’a verdiği şeydir, [çünkü Hak mümkünlere onunla tecelli eder]. Zira mümkünlerin her halde bir sureti vardır ve hallerindeki çeşitlilik dolayı­sıyla suretleri de çeşitlilik gösterir; böylece hallerindeki çeşitlilik dolayısıyla [Hak’tan mümkünler üzerine gelen] tecelli de çeşitlilik gösterir. Tecellinin eseri kulun üzerinde var olduğu hale [yani <em>ayn-ı sâbiteye]</em> göre ortaya çıkar.</p>
<p>Kula iyiliği <em>{hayır)</em> kendisinden başkası vermediği gibi iyiliğin zıddını <em>{şer) </em>da kendisinden başkası vermemiştir. Bilakis o kendi zâtım nimetlendiren ve ce­zalandırandır. Dolayısıyla kul yalnızca kendisini yermeli ve kendisini övmelidir. Onlar hakkındaki bilgisinde “Allah için apaçık bir hüccet vardır” (En‘âm 6:149), zira bilgi bilinene tâbidir.</p>
<p>Bundan sonra bu meselede [yukarıda zikrettiğimiz] sırdan daha üstün bir sır vardır: Mümkünler yokluktan <em>{adem)</em> [ibaret] olan aslı üzere sabittir ve müm­künlerin kendiliklerinde <em>{nefs)</em> ve özlerinde (ayn), üzerinde bulundukları hallerin suretlerinde açığa çıkan Hakk’ın varlığından başka bir varlık yoktur. Artık sen haz alanın ya da acı duyanın kim olduğunu, hallerden bir hali “takip” edenin ne olduğunu bildin. Ayrıca [ceza ve mükâfatın] “ukûbet” ve “ikâb” olarak niçin isimlendirildiğini de öğrendin, [halin peşi sıra gelen olduğu için cezaya “ukûbet” ve “ikâb” denildi]. Ukûbet/ikâb [sözlükteki karşılığı ile] hem iyilik hem de kötü­lük [durumları] için kullanılabilir. Ne var ki örfte iyilik, [yani iyiliğin peşi sıra gelen karşılık] için sevap, kötülük, [yani kötülüğün peşi sıra gelen karşılık] için ise “ikâb” [azap] kullanılmıştır. Bu yüzden din “âdet” [kelime anlamıyla dönen, insanlar arasında devridaim edip alışkanlık ve töre haline gelen] olarak isim­lendirildi ve yorumlandı. Zira halinin gerektirdiği ve istediği şey kulun üzerine dönmüş oldu. Dolayısıyla din âdettir. Şair [İmriülkays bu anlamda] şöyle de­miştir: “Ümmül-Hüveyris’ten önce senin dinin olduğu üzere.” Şiirde kullanılan “din” kelimesi “âdet” <u>anlamın</u>a gelmektedir. “Âdet” denildiğinde aklen kastedi­len anlam, bir işin kendisi olarak (ayn) kendi haline dönmesidir. Hâlbuki bir işin kendisi olarak kendi haline dönmesi mümkün değildir. Zira [buradaki yoruma göre] “âdet” tekrar demektir, [varlıkta ise tekrar yoktur].</p>
<p>Ancak âdet akledilir bir hakikattir ve [bireysel] suretlerde [tekrar değil],ben­zerlik mevcuttur. Biz biliriz ki insanlık hakikati bakımından Zeyd, Amr’ın aynı­dır. Hâlbuki <u>insanlık</u> hakikati bulunduğu hale geri dönmedi, yanı tekrar etme­di, dönseydi çoğalmış olacaktı. İnsanlık tek bir hakikattir, bir ise kendi özünde asla çoğ<u>almaz</u>&#8211; <u>Yin</u>e biz biliriz ki kişilik bakımından Zeyd, Amr’ın aynı değildir. Ancak her <u>iki</u>sinde de şahsiyetin varlığı, şahsiyet olması bakımından gerçekleş­mekle birlikte Zeyd’in şahsı Amr’ın şahsı değildir. Bununla beraber benzerlikten ötürü biz duyu itibariyle “insanlık tekrar <em>(âdet)</em> etti” [çünkü tek bir hakikat olan <u>insanlığ</u>ın, şahısların suretinde benzerliği mevcuttur], gerçek hükümde ise “tek­rar etmedi” [çünkü insanlık tek bir hakikattir ve şahısların çokluğu ile çoğal­maz, çoğalan ins<u>anlık</u> hakikatinin suretleridir] deriz. Böyle olunca bir yönüyle âdet [yani tekrar] yoktur, bir yönüyle de âdet [yani tekrar] vardır. Benzer şekil­de bir yönüyle ceza [karşılık] vardır, bir yönüyle yoktur. Çünkü ceza mümkünde mümküne özgü bir haldir. Bu, konu ile ilgilenen bilginlerin ihmal ettikleri, daha doğrusu gereğince izah etme konusunda ihmale düştükleri bir meseledir. Yoksa onlar mesele hakkında hepten bilgisiz değillerdir. Ashnda söz konusu mesele, insanlar üzerinde hüküm süren kader sırrının bir parçasıdır.</p>
<p>Bil ki doktor hakkında “tabiatın hizmetkârı” denildiği gibi peygamberler ile vârisleri hakkında da mutlak anlamda “İlâhî emrin hizmetkârı” denilir. Hâlb<u>uki </u>onlar ashnda mümkünlerin hallerinin hizmetkârıdırlar. Onların hizmetleri, ha­kikatlerinin <em>(ayri)</em> [Tanrı nın bilgisindeki] sübutu halinde, m<u>ümkün</u>lerin <u>üz</u>erin- de bulundukları hallere göredir. Dikkatle bak! Ne şaşılacak bir iştir bu!</p>
<p>Ancak burada arzulanan hizmetkâr, hizmet ettiği kişinin emrine <em>(mersûm), </em>hali ya da sözüyle uyan kimsedir. Zira doktor için “tabiatın hizmetkârı” denil­mesi, tabiata yardımcı olması şartı ile mümkün olabilir. Çünkü tabiat, hastanın  bedenine özel bir mizaç verir ve bu mizaç sebebiyle kişi “hasta” diye isimlendi­rilir. Eğer doktor tabiata [her halükârda] hizmet ederek yardımda bulunsaydı, hastalığın oranım artırırdı. Hâlbuki doktor sağlığı istemekle, bir mizaca aykırı olan, başka bir mizacı inşa etmek suretiyle doğayı hastalıktan engeller. Sağlık da aslında tabiatın bir parçasıdır. Bu durumda doktor [mutlak anlamda] tabi­atın <u>hiz</u>metkârı değildir. Doktor ancak tabiatın yardımıyla hastamn bedenini sağlığına kavuşturmak ve mizacı da değiştirmek suretiyle tabiatm hizmetkârı olur. Dolayısıyla doktor genelin dışında özel bir vecihle tabiat için çaba içerisinde olur, çünkü bu gibi meselelerde genel vecih geçerli değildir. Şu halde doktor [bir yönüyle] tabiatm hizmetkârıdır; [bir yönüyle de] tabiatın hizmetkârı değildir.</p>
<p>Hakk’ın hizmetinde bulunan peygamberler ile vârisleri için de benzer durum geçerlidir. Hak, mükelleflerin halleri konusunda hüküm vermede iki vecih üze­redir: Kuldan emir, Hakk’ın iradesinin gerektirdiği duruma göre ortaya çıkar. <u>Hakk</u>’ın iradesi, Hakk’ın bilgisinin gerektirdiği duruma göre ona ilişir. Hakk’ın bilgisi ise b<u>ilin</u>e<u>nin</u> kendi zâtından Hakk’a verdiği duruma göre ona ilişir. Zira o ancak kendi suretiyle zâhir olur. Peygamber ve vârisi, irade ile İlâhî emrin <u>hizm</u>etkârıdır, [sadece İlâhî] iradenin hizmetkârı değildir. Peygamber, mükelle­fin mutluluğunu [ve kemalini] gözettiği için, onu [kendisine zarar vereceği açık olan İlâhî emirden] alıkoymaya [çalışır]. Eğer [peygamber sadece] İlâhî iradeye hizmet ediyor olsaydı, nasihatte bulunmaz [ve mükelleften kötü bir fiil ortaya çıkmasına engel olmaya çalışmazdı]. Bununla beraber peygamber İlâhî irade ile nasihatte bulundu.</p>
<p>Peygamber ile vâris, nefsler için uhrevî doktordur; Allah [nefsleri ıslah et­meyi] emrettiği zaman onun emrine boyun eğerler <em>(münkâd).</em> O’nun emrine ve iradesine bakar. O’nu görür, yani Hakk’ı iradesine muhalif bir şey ile ona emret­tiğini görür. Aslında yalnızca O’nun irade ettiği olur. îşte bu yüzden o, emir oldu ve Allah emri irade etti, emir de [emredilen kul vasıtasıyla] gerçekleşti. Emre­dilene [yani kula] emrettiğinin kendisinde gerçekleşmesini irade etmediği şey, emredilende gerçekleşmedi. [Emre nispetle] bu durum “muhalefet” ve “masiyet” diye isimlendirildi. Hz. Peygamber ise [İlâhî emrin hizmetkârı olması sebebiyle mutlak anlamda] tebliğ edicidir. Bundan dolayı, “Emrolunduğun gibi dosdoğ­ru ol” (Hûd 11:112) âyetini içerdiği için [Hûd sûresi hakkında] “Hûd sûresi ve kardeşleri beni ihtiyarlattı”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> buyurdu. Onu [âyetin] “emrolunduğun gibi” kısmı ihtiyarlattı. Zira Hz. Peygamber şunu bilmiyordu: Kendisi iradeye uygun düşen bir şey ile mi emrolundu, ta ki o şey gerçekleşsin; yoksa iradeye aykırı olan bir şey ile mi emrolundu, ta ki o şey gerçekleşmesin. Hiçbir kimse iradenin hük­münü [önceden] bilemez, fakat muradın gerçekleşmesinden sonra bilir. Bunu yalnızca Allah’ın basiret gözünü açtığı <em>(keşf)</em> kimse bilir. O kimse, mümkünlerin ayrılarını, sübutlan halinde [Tann’nm ilminde bulunuşlarına göre], olduğu hal üzere idrak eder. Böylece de gördüğü üzere hüküm verir. Bu [keşif], -her zaman değil— bazı vakitlerde bazı insanlar [yani peygamberler ve velîlerin kamilleri] için m<u>ümkün</u> olabilir. Nitekim Allah [Hz. Peygamber’e hitaben] “[De ki: Ben peygamberler içinden bir türedi değilim] benim ve sizin başınıza neler geleceği­ni bilemem” (Ahkâf 46:9) buyurdu. Buna göre arada bir perdenin var olduğunu açıkladı. [Allah’ın kulu muttali kıldığı keşif ile] kastedilen, başkaca değil, yalnız­ca bazı özel durumlarda kulun ona muttali olmasıdır. (&#8230;)</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[*]</a> Kaynak metin: İbnü’l-Arabî, <em>Fûsûsu’l-hikem,</em> nşr. Ebrâr Ahmed Şâhî &amp; Abdülazîz Sultân el- Mansûb, Kahire: Şirketül-Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken aynca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, <em>Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi,</em> haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkan­lığı, 2017, c. I, s. 523-577; İbnü’l-Arabî, <em>Fusûsu’l-hikem,</em> çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376.</p>
<p>Editör:RahimAcar,Hümeyra Özturan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları,c.1,syf:139-145</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[II]</a> İbnü’l-Arabî, Hadîd 57:27’ye atıfta bulunmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Tirmizî, “Tefsir”, 56.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinin-anlami-ve-peygamberligin-konumu/">Dinin Anlamı ve Peygamberliğin Konumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dinin-anlami-ve-peygamberligin-konumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Dec 2021 14:40:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Âhiret Ahvali]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İzz b. Abdisselâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Pekcan]]></category>
		<category><![CDATA[asr suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[fazilet]]></category>
		<category><![CDATA[insanın halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<category><![CDATA[varlıkların dreceleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25831</guid>

					<description><![CDATA[<p>İzz B. Abdisselam v.660 Çev: Ali PEKCAN*** SUNUŞ MÜELLİF HAKKINDA Kaynaklarda Muhammed Izzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi&#8217;l-Kâsım es-Sülemî ed-Dımeşkî eş-Şâfiî olarak yer alan müellif, &#8216;Âlimlerin sultânı&#8217; lakabıyla tanınmış olup, H. 577 (M. 1181) yılında Dımeşk&#8217;te doğmuştur. Temel İslâm Bi-limlerinin her dalında çok iyi eğitim almış, bunun bir yansıması olarak kıymetli eserler vücûda getirmiştir. Hocaları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/">Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img decoding="async" class=" wp-image-24648 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg" alt="" width="365" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/121497.jpg 692w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" />İzz B. Abdisselam v.660</strong></p>
<div><strong>Çev: Ali PEKCAN***</strong></div>
<div></div>
<p><strong>SUNUŞ</strong></p>
<p><strong>MÜELLİF HAKKINDA</strong></p>
<p>Kaynaklarda Muhammed Izzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi&#8217;l-Kâsım es-Sülemî ed-Dımeşkî eş-Şâfiî olarak yer alan müellif, &#8216;Âlimlerin sultânı&#8217; lakabıyla tanınmış olup, H. 577 (M. 1181) yılında Dımeşk&#8217;te doğmuştur. Temel İslâm Bi-limlerinin her dalında çok iyi eğitim almış, bunun bir yansıması olarak kıymetli eserler vücûda getirmiştir. Hocaları arasında Şihâbüddîn Sühreverdî (v. 632) ve Seyfüddîn Âmidî (v. 631) gibi önde gelen bilginler yer alırken, öğrencileri arasında ise, Şihâbüddîn Karâfî (v. 684), Ebû Şâme el-Makdisî (v. 665) ve İbn Halef Dimyâtî (v. 705) gibi otorite âlimler bulunmaktadır. Dımeşk&#8217;te (Şimdiki Şam kentinde) uzun müddet medrese hocalığı yapmıştır. Daha sonra Mısır&#8217;a gitmişaynı yönde çalışma ve faaliyetlerine devam etmiştir. Hem sıradan halk hem de ilmiye sınıfı nezdinde haklı bir şöhrete ulaşan İzz b. Abdisselâm, hayatı boyunca hakkı dile getirmekten sakınmamış, ulemânın taşıması gereken misyonu başarıy-la yerine getirmiştir. Özellikle fıkıh hükümlerinin hikmetleri ve gayelerine vukûfiyetiyle öne çıkmıştır. Onun bu sahada kaleme aldığı Kavâidü&#8217;l-Ahkâm fî Mesâlihi&#8217;l-Enâm adlı eser, onun bu yönünü açığa çıkarması bakımından önemlidir. Bunun dışında birçok eseri de bulunan müellif, cihad, mücâhede ve içtihâd dolu hayatını h. 660 (m. 1262) Kâhire&#8217;de tamamlamıştır. Allah kendisine rahmetiyle muamele etsin. Âmin.</p>
<p><strong>RİSÂLENİN ÇEVİRİSİ1</strong></p>
<p><strong>İNSANLARIN HALLERİ HAKKINDA</strong></p>
<p>&#8216;Âlimlerin Sultanı&#8217; lakabıyla meşhur büyük İslam bilgini İzz b. Abdisselâm (v. 660) şöyle der: Bu dünyada insanların çoğu zararda iken, geri kalanları kârdadır. Buna göre kârlı mı ya da zararlı mı olduğunu bilmek isteyen kimse, kendini Kur&#8217;ân ve Sünne-te arz etsin. Eğer kendinin, bu iki esasa uygun durumda olduğu kanaatinde hisse-derse kazançlı, değilse hüsrandadır.</p>
<p><strong>[ASR SÛRESİNİN FAZİLETİ] </strong></p>
<p>Nitekim Allah kazançlı çıkanları ve kaybedenleri haber vermiş, bunun bir ifadesi olarak &#8216;asr&#8217;a yemin etmiş, dört niteliği kendilerinde toplayan kimselerin dışında kalanların mutlak hüsranda olduklarını belirtmiştir.2</p>
<p><strong>Bu vasıflar şunlardır: </strong></p>
<p><strong>1-</strong>İman</p>
<p><strong>2-</strong>Sâlih amel</p>
<p><strong>3-</strong>Hakkı tavsiye etmek</p>
<p><strong>4-</strong>Sabrı tavsiye etmek.</p>
<p>Rivayete göre Sahâbîler, bir araya geldiklerinde Asr sûresini okumadan da-ğılmazlardı.3Sûredeki &#8216;el-Asr&#8217; dan ne murat edildiği hususunda ihtilaf edilmiştir. Bunun &#8216;salât-ı vustâ&#8217; (günün orta namazı) demek olan ikindi namazı olduğu söylendiği gibi, bilinen yüzyıl manasına olduğu da söylenmiştir.4</p>
<p>Yine aynı sûredeki &#8216;sâlihât&#8217; (sâlih amellerden)tan ne kastedildiği hususunda da farklı yorumlar yapılmıştır. Kimi bilginler, bundan kastın farz olan emirler ol-duğunu savunurken, kimileri de sâlih ameller olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Sûredeki &#8216;hakk&#8217; kelimesine gelince, bunun Yüce Allah&#8217;ın kendisi olduğu be-lirtilmiştir. Buna göre mana: &#8216;hakk&#8217;ı (Yani; Allâh&#8217;a) taatte bulunmayı tavsiye ederler.&#8217;şeklinde olur. Bu sözcükten kastedilenin İslâm ve Kur&#8217;ân olduğu da söylenmiştir. Bu durumda mana şöyle olur: &#8220;Onlar birbirlerine hakk&#8217;a ittibayı yani ona uymayıtavsiye ederler&#8217; Şu ayetlerde bu mana kastedilmiştir. &#8220;Rabbinizden size indirilen şeye ittiba edin!&#8221;5;&#8221;Rabbinden sana indirilene ittiba et!&#8221;6</p>
<p>Sûrede geçen &#8216;sabır&#8217; kelimesinin kapsamına, &#8216;taatlara sabır&#8217;, –ki bu sabra, masiyetlere karşı sabır da girer- girdiği gibi, &#8216;bela ve musibetlere sabır&#8217; da girebilir.</p>
<p>İşte bu dört esas ve özelliğin bir kimsede toplanması, oldukça önemli ancak zamanımızda az rastlanır bir durumdur.7İnsan, -yaptığı amellerin, söylediği sözlerin kötü ve çirkin olduğunu bildiği halde-, Allah&#8217;ın, sözü edilen nitelikleri taşımayan kimselerin hüsranda olduklarına dair üzerine yemin ettiği bu (dört) özelliği ken-disinde nasıl toplayacaktır! Zira nice isyankâr kimseler vardır ki, kendilerini ita-atkâr; nice haktan uzak kimseler vardır ki kendilerini hakka yakın zannederler.</p>
<p>Nice insanlar vardır ki, (şer-i şerife) muhalif olduğu halde kendisini muvafık; nice itaatten çıkmış kimse, kendisini hakka son derece bağlı olduğunu zanneder. Nice hakka sırt çevirmiş kimse vardır ki, kendisini hakka yöneldiğini düşünür, nice haktan kaçan kimse vardır ki, hakkı aradığını iddia eder. Kimi cahiller kendilerini âlim, kimi korkaklar kendisini cesaretli, kimi mürailer kendilerini ihlaslı, kimi yoldan çıkmışlar, kendilerini doğru yolda, kimi körler kendilerinin gördüğünü, kimi dünyalık peşinde koşanlar da kendilerinin zahit olduğunu düşünürler! Bazı ameller vardır ki, mürailer, –kendi aleyhlerine olduğu halde- bu tür amel-leri kendilerine dayanak yaparlar.</p>
<p>Kimi taatler de vardır ki, -yasak olmasına rağ-men- başkalarına duyurup işittirtmek isteyenleri helake sürükler. İşte bütün bu durumların değerlendirilmesinde tek ölçü ve mihenk taşı şer-i şeriftir. Bu ölçü sayesinde kar ve zarar ortaya çıkar. Şeriat mizanında karlı çıkanlar, Yüce Allah&#8217;ın velisi ve dostudurlar. Bu sınıftaki kimseler de kendi aralarında dere-ce derecedirler. Bunların içerisinde en üst mertebede olanlar, peygamberler olup, daha sonra sırasıyla diğerleri gelirler. Dereceler yukarıdan aşağıya doğru azalarak belirlenir. Bu mizanda tartıları eksik çıkanlar ise, hüsranda olanlardır. Onların tartı-daki hafiflikleri birbirinden farklıdır. En hafif gelenler kâfirlerdir. Mizanda tartıları hafif gelenler de daha üst düşük dereceden daha az düşük dereceye doğru bir sıra-lamaya girerler. Bunların en üst düşüğünü ise küçük günahların en küçüğünü işleyenler oluşturur. Eğer sen, havada uçan, su üzerinde yürüyen, gaybden haber veren, sonra da –helal kılıcı bir sebep yokken- şer-i şerife muhalif amelleri işleyen, mubah kılacak bir neden olmadığı halde vacip olan amelleri terk eden birisini görürsen, bil ki o kim-se, Yüce Allah&#8217;ın cahilleri imtihan için tayin ettiği bir şeytandır. Bu, Allah’ın, dalalette kalanlar için sapıtma vasıtası yaptığışeylerden uzak değildir. Nitekim Deccâl de –sapıkları denemek amacıyla- insanları öldürüp diriltmektedir. O harap bir yere gelecek, hazinesi de arı beyinin takibi gibi ardından gelecek. Deccalın yanında, insanların görmesi için cennet ve cehennem bile hazır edilmiştir. Halbuki, onun cenneti, cehennem; cehennemi de cennettir. Öte yan-dan o, yılan çıyan yer, sapkınlığı konusunda cahillerin kendisine uymaları için kendini ateşe bile atar.8</p>
<p><strong>VARLIKLARIN DERECELERİ</strong></p>
<p>Cevherler ve cisimlerin tamamı zatları bakımından eşit iken, aralarındaki üstünlük; sıfatları, özellikleri, üstün ve faziletli niteliklere nispetleri itibariyledir.</p>
<p><strong>VARLIKLAR ARASINDAKİ DEĞER VE ÜSTÜNLÜK İKİ TÜRLÜDÜR </strong></p>
<p><strong>A-</strong>Cansız varlıklar arasındaki üstünlük Buna göre mücevher, altından; altın, gümüşten; gümüş, demirden üstün olduğu gibi, ışık, karanlıklardan; saydam olanlar, olmayanlardan; ince ve latif olan şeyler, kalın ve yoğun olan şeylerden; aydınlatıcı olan karanlık oluşturandan, güzel çirkinden daha üstündür.</p>
<p><strong>B-</strong>Canlılar arasında üstünlük Bunlarda aralarında çeşitli kısımlara ayrılırlar:</p>
<p><strong>1</strong>-Şekil ve görünüş bakımından güzel olanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Beden ve cisim bakımından güçlü olanlar. [Bu güçler, çekme, tutma, itme, mücadele edebilme (çekişme), cihada, kıtale ve ağır şeyleri taşımaya güç yetirme, gibi nitelikte olurlar]</p>
<p><strong>3-</strong>Hayra götüren, şerden uzaklaştıran sıfatlar. [Mesela, gayretli olma, haya (utanma), şecaat (cesaret), hilim (ağırbaşlılık/yumuşaklık), teennî ile hareket etme ve cömertlik gibi.]</p>
<p><strong>4-</strong>Akıl ve (zekâ).</p>
<p><strong>5-</strong>Duyular.</p>
<p><strong>6-</strong>Sonradan öğrenilen bilgiler:</p>
<p><strong>a-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın varlığı; onun zati, selbî (sübûtî) ve sıfatları hakkında bilgi sahibi olmak.</p>
<p><strong>b-</strong>Peygamberlerin gönderilişi, onların verdikleri haberler ile kitapların indi-rilişi hakkında bilgi sahibi olmak.</p>
<p><strong>c-</strong>Allah Teâlâ&#8217;nın beş temel esas -ki bunlar; vaciplik-haramlık-mekruhluk-mendupluk ve mübahlıktır- ile bu beş esasın şart ve manilerine dair koyduğu hü-kümleri bilmek.9</p>
<p><strong>7</strong>-Yukarıdaki bilgi kaynaklarından meydana gelen haller. Mesela, korku, ümit, utanma, tevekkül, yüceltme ve büyük sayma gibi.</p>
<p><strong>8-</strong>Emir ve nehiy konusunda Yüce Allah&#8217;a itaat etmek.</p>
<p><strong>9-</strong>Yine Yüce Allah&#8217;ın, bu bilgi, hal ve taatlere karşı verdiği uhrevî lezzet ve sevinçler, cismânî ve rûhânî hazları oluştururlar. Örneğin, Allah&#8217;ın olası azabın-dan güvende olmak, ona yakınlık ve ünsiyette bulunmak, onun selâmını ve kela-mını işitmek, daimî hoşnutluk ile müjdelenmek ve elem verici azaptan kurtularak Rab Teâlânın kerîm cemâlini seyretmek gibi.10Bu sözü edilen faziletlerin bazıları diğerlerine göre daha üstündür. Bu ne-denle, kim bu faziletlerle donanmış ve bezenmiş ise, işte o kimse yaratıkların en hayırlısı konumuna yükselmiştir. Bu faziletli sıfatların içerisinde en değerli olanı marifetullah denilen bilgiyi elde etmek, (ahirette) Yüce yaratıcının cemalini gör-mektir.</p>
<p>Melekler arası fazilet sıralaması da, onların yapısında bu sıfatların bulu-nup-bulunmamasına bağlıdır. Bu konuda iki melek aynı seviyede iseler, o zaman bunlardan birinin diğerine üstünlüğü söz konusu olmaz. Yine aynı şekilde, insan ile melek, bu belirtilen husus konusunda eşit sevi-yedeler ise, önceki durumla aynı niteliği taşırlar. Ancak, insan bu üstün vasıflar-dan bir nitelikle ötekinden daha önde ise bu durumda o, daha üstün bir düzeye gelmiş demektir. Bunun tersi de aynı hükmü alır.</p>
<p><strong>FAZİLET VE ÜSTÜNLÜK, SADECE KEMÂL (İDEAL) VASIFLAR İLE SINIRLIDIR </strong></p>
<p>Kemâl (olgunluk/tamlık), ya meârif (bilgiler), hâl ve taatler şeklinde, ya da haz ve lezzet alma biçiminde meydana gelebilir. Bunun bir sonucu olarak Yüce Allah, velî ve nebîlerin bedenlerine, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hiçbir gönle ve zihne gelmeyen (bilinmedik) bir ihsanda bulunduğunda; bunun yanı sıra onların ruhlarını da kâmil manada bilgiyle donattığı, peş peşe gelen gü-zel hallerle onları bezediği, kendisine bakmayı ve kendisinden hoşnut olmayı bir lütuf olarak verdiği zaman, meleklere nereden bu tip nitelikler ihsan edilecektir?</p>
<p><strong>[RUH VE BEDENİN BİRBİRLERİNE KARŞI KONUMLARI]</strong></p>
<p>Şu hususu da bilmelisin ki, cesetler ve bedenler, ruhların meskeni duru-mundadırlar. Bu yüzden mesken ile onda ikamet edende çeşitli nitelikler bulunur. Meskende yaşayan kimse, içinde yaşadığı bu meskenden daha değerli olabildiği gibi, bunun tersi de mümkündür. Ya da bu iki şey değer bakımından eşit seviye-dedirler. Eğer bu şeref meskende yaşayan kimseye ait ise, meskenin değersizliğine önem verilmez. Şayet bu değer, yaşayan kimseye değil de meskene ait ise, ikamet edene bunun hiçbir yararı dokunmaz. Bir daha söylemek gerekirse, bedenler ruh-ların yaşadığı ve iskân ettiği bir mesken konumundadır.</p>
<p><strong> [İNSAN MI YOKSA MELEK Mİ DAHA DEĞERLİDİR?]</strong></p>
<p>Öteden beri insanlar bu konuda farklı görüşlere sahiptirler. Eğer, bir kimse, değer bakımından ruhları taşıyan bedenleri ölçü alırsa o zaman meleklerin beden-lerinin, -yapılarında kötü ve değersiz karışımlar bulunduğundan dolayı- insanların bedenlerinden kesinlikle daha değerli ve daha üstün olduğu sonucuna varabilir. Bir başkası da, bedenlerin ruhların barınağı olduğu hususunu bir an için göz ardı ederek, sadece ruhları bakımından insanları ve melekleri bir değerlendir-meye tabi tutarsa, o zaman nebîlerin ruhları meleklerin ruhlarından daha değerli-dir, diyebilir.</p>
<p><strong>[PEYGAMBERLER MELEKLERDEN ÜSTÜNDÜR] </strong></p>
<p>Peygamberlerin ruhları meleklerin ruhlarından şu açılardan üstün tutul-muştur:</p>
<p><strong>1-</strong>Peygamberlik (görevi). Elçi Meleklerin sayısı son derece az olduğu gibi, bunlar bir tek nebiye elçi olarak gelirler. İnsan peygamberler ise, tek bir topluluğa geldiği gibi bütün insan-lığı irşat için de gönderilebilir. Yüce Allah o toplumlara, bu peygamberler aracılı-ğıyla hidayet etmiştir. Yaptıkları tebliğin ecrini aldıkları gibi, hidayetine aracıolduğu kimselerin ecrinin bir mislini de alırlar. Bütün bunlar melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>2-</strong>Allah yolunda cihat etmek.</p>
<p><strong>3-</strong>Dünya hayatının sıkıntı ve musibetlerine karşı sabretmek. [İşte bu husu-su, şu ayet dile getirir. &#8220;&#8230;Allah sabredenleri sever&#8230;&#8221;]11</p>
<p><strong>4</strong>-Acısıyla tatlısıyla kadere rıza göstermek.</p>
<p><strong> 5-</strong>Bir de, iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek suretiyle Allah’ın kulla-rına fayda sağlamak. Bütün bu hususlar melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>6-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın ahirette sâlih kullar için hazırladığı, gözün görmediği kula-ğın işitmediği nimetlerdir ki, bunlar özü itibariyle önceden bilinmeyen üstün değerleri içinde barındırırlar. Bu da melekler için söz konusu değildir.</p>
<p><strong>7-</strong>Yüce Allâh&#8217;ın ahirette sâlih kullar için hazırladığı ünsiyet, rıza ve Allâh&#8217;ın cemâlini görmek gibi rûhânî nimetlerdir ki, bunlar melekler için söz konusu de-ğildir. Eğer, &#8216;Melekler gece gündüz hiç aralık vermeden hep tesbihatta bulunur-ken, peygamberler zikirlerine bazı zamanlar ara veriyorlar, örneğin uyuyorlar&#8217; denilirse, Ben de derim ki: Peygamberlerin tesbihatlarına bazen ara verdikleri hususu doğrudur. An-cak, onlar, bu dönemde de (boş durmaz) mutlaka rablerini senâ ederler. Tesbihat-tan daha önemli ibadet ve taatlerle meşgul olurlar. Uyku onların bedenlerine has bir durum iken onların kalpleri ise hiç uyumaz daima uyanıklık halinde olur. Ahirette de peygamberler, nefes alır gibi tesbihte bulunma konusunda meleklere eşit olacaktır.</p>
<p><strong>8-</strong>Bilgi edinme yolları adem oğluna hastır. Zira Yüce Allah eşya ve varlıkla-rın isimlerini (Âdem aleyhisselâm&#8217;a) ilham yoluyla öğretmiştir. Aynı zaman da (kendisi ile ilgili) daha önceden bilmediği birçok faydalı konuyu da bu yolla ken-disine öğretmiştir.</p>
<p><strong>9-</strong>Öte yandan Yüce Allah, meleklere, Âdem&#8217;e (saygı) secdesinde bulunma-larını emretmesi de insanoğluna özgü bir fazilettir. Zira kendisine secde edilen, secde edenden daha üstün ve değerli konumdadır. Kısaca Melekler, asla peygamberlerden üstün değildirler. Ancak birisi haya-len ve vehme dayalı bir kuruntu ile bunun tersi bir sonuca varırsa o başka!&#8230; Zira nice hayal ve vehme dayalı yerleşik bazı ön kabuller vardır ki, aslında durum bu-nun tam tersinedir. Örneğin birisi, iki şahsı bir takım taatlerde bulunduğunu zahiren bunlardan birinin diğerinden üstün olduğunu zanneder, ancak diğer şa-hıs, marifetleri ve bir takım (güzel) halleri içeren az ama kaliteli ibadetlerde bulu-nur, işte bu şahıs birçok bakımdan diğerinden üstün durumdadır. Daha arif olan kişinin az ameli, daha az arif olan kişinin çok amelinden daha hayırlıdır. Yüce ve kemâl vasıfları düşünerek senada bulunan birisi ile gaflet içerisin-deki bir kalple sadece diliyle senada bulunan arasında çok fark vardır. Nitekim şöyle söylenmiştir.</p>
<p>Yüce Allâh&#8217;ın celal ve cemal sıfatlarını aklında tutarak O&#8217;nu öven bir kim-senin durumu ile kalpleri gafil olduğu halde dilleriyle Allâh&#8217;ı zikredenlerin duru-mu bir olur mu? Şiir: Sürme çekilen göz, doğuştan sürmeli göz gibi değildir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, üstün hallerin, hiçbir gayret gös-termeden sadece sözde marifeti anmakla, dile getirmekle kazanılması da müm-kün olmaz. Eğer, &#8216;Tamam, diyelim ki, faziletlerin çoğunun da meârif ve hallerin değe-rinden kaynaklanmasına karşın, yine de sözünü ettiğiniz sebeplerden dolayınebîlerin meleklerden daha üstün olduğunu, onların bedenlerinin de meleklerin-kinden daha değerli olduğunu, kabul ettik. Peki, durum böyle iken yine siz, niçin nebîlerin bu hususta da meleklerden daha üstün olduğunu söylersiniz?&#8217; denilirse, Biz de cevaben şöyle deriz: Sözünü ettiğiniz durumların şu hususları da ihtiva ettiğini söylemek mümkündür.</p>
<p><strong>1-</strong>Melekler ve nebîler, meârif ve ahvâl bakımından eşit olsalar bile, nebîler cennet nimetleri, rabbin rızası ve Rahmân&#8217;ın cemâlini seyretmek gibi hususlardan dolayı meleklerden daha üstündürler.12</p>
<p><strong>2-</strong>Nebîler, meârif ve ahvâl bakımından meleklerden üstün olabilir. Buna cennet nimetleri, rabbin rızası ve Rahmân&#8217;ın cemâlini seyretmek gibi üç husus daha eklenebilir. İşte bu üç şey bakımından peygamberler meleklerden üstündür-ler.</p>
<p><strong>3-</strong>Sözü edilen meârif ve ahvâl gibi artı nedenlerden dolayı melek, nebîden üstün olabilir. Ancak nebî, her ne kadar melekler, beden bakımından kendilerin-den daha üstün olsalar da sözü edilen üç nimet ve kendine özgü ibadetleri nede-niyle onlardan daha faziletli olurlar. Çünkü bedenler (ruhların) meskenleridir. Hâlbuki asıl şeref, meskene değil, o meskende ikamet eden kimseye aittir. Bir başka deyişle itibar meskene değil, onda kalan kimseyedir. Nitekim peygamberler, annelerinden üstün olmalarına karşın (dünyaya gelmeden önce zorunlu olarak) onların karnında iskân etmişlerdir.13</p>
<p><strong>Şiir:</strong> ‘Isâm&#8217;ın kendisi, ‘Isam&#8217;ı (bele takılan kayışı) şereflendirdi.14</p>
<p>Mesîh (Îsâ)&#8217;in ruhu Meryem&#8217;in bedeninden daha üstün ve değerlidir. İbrâhim&#8217;in ruhu annesinin cesedinden daha üstündür. Yine, Rasûlullâh &#8216;ın ruhu, annesinin bedeninden daha faziletlidir.</p>
<p>Müminlerin çocuklarından kâfir olanlar, yaratıkların en kötüleridir. Bu tip kimselerin ceninlerinin kaldığı anne karnı onların şahıslarından daha değerlidir. Örneğin bir mümin kadın bir kâfir çocuğa gebe olsa, o annenin bedeni, olacak çocuktan daha faziletlidir. Çünkü ruh olarak o, en aşağılık sıfat olan göklerin ve yerin rabbini inkârı kabul etmiştir.</p>
<p><strong>[RÛHUN BEDENDEKİ YERİ HAKKINDA] </strong></p>
<p>Eğer, &#8216;Rûh, bedenin neresinde bulunur?&#8217; diye sorulursa, cevaben şöyle de-riz: İnsan bedeninde iki rûh bulunur. Bunlardan birincisi &#8216;Yakaza rûh&#8217;u olup, Allah Teâlâ&#8217;nın adeten üzerinde hü-küm icra ettiği &#8216;uyanık olma&#8217; vasfı taşıyan ruh budur. Bu ruh bedende bulunduğu zaman insan uyanıklık halinde demektir. Bu ruh bedenden ayrıldığı zaman in-sanda &#8216;uyku&#8217; denen olgu meydana gelir ki, işte cesetten ayrıldığı zaman çeşit çeşit rüyaları gören ruh ta bu ruhtur. Eğer insan rüyasında kendini göklere çıkmış görürse, bu görülen rüyanın sâlih bir rüya olduğunu gösterir. Çünkü şeytanlar bu yüksek semalara çıkamazlar. Eğer insan kendini göklerde (gezinip dolaşırken) görmez de aşağılarda bir yerlerde görürse, bu rüyanın, şeytanlar tarafından ilkâ edilen bir nitelik taşıdığını gösterir. Daha sonra bu ruh tekrar önceden bulunduğu bedenine dönerse, insan hemen eski hali olan uyanıklığa geçer. Sözü edilen ikinci ruh, (yaşama ve diriliği gösteren)&#8217;hayat ruhu&#8217;dur. Bu ruh bedende bulunduğunda insan hayatta olur. Ondan ayrıldığında ise ölüm denilen olgu meydana gelir. Bu ruh tekrar bedene dönerse hayat yeniden başlamış olur. İşte sözünü ettiğimiz ruhların bedendeki yerini –Yüce Allah&#8217;ın kendilerine il-ham ederek bildirdiği kimselerin dışında- hiçbir kimse bilemez. Bu ruhlar, anne kar-nındaki iki cenin gibidir. Bazen de insanın içinde üçüncü bir ruh bulunur ki, buna &#8216;şeytan ruhu&#8217; demek mümkündür. Bu ruhun bulunduğu yer göğüstür. (sadır) İşte şu ayet buna işaret eder. &#8220;&#8230;ki o, insanların göğüslerinde, onlara vesvese verir&#8230;&#8221;15Öte yandan bununla ilgili olarak sahih bir hadiste de şöyle bir ifade yer alır. &#8220;Bir kimse &#8216;hâ&#8217; &#8216;hâ&#8217; diye esnediği sırada Şeytan onun içinde/karnında ona güler.&#8221;16 Bir başka hadiste geldiği üzere, &#8220;&#8230;İnsana bir meleğin dürtmesi17 olduğu gibi bir de şeytanın dürtmesi vardır&#8230;&#8221;18</p>
<p>Kelamcılardan biri şöyle demiştir: “Görünen o ki, ruh kalbin yakınındadır. Buna göre ruhun kalpte olması uzak bir ihtimal değildir.” Benim düşünceme uy-gun düşen de bu görüştür. Dolayısıyla, meleğin, iki ruhun bulunduğu yere girmesi mümkün olduğu gibi, şeytanın da buraya girmesi pekâlâ mümkündür. Ayrıca bu sözü edilen ruhların, aslında, değerli ve değersiz sıfatlardan kendisine uygun olan-ları üzerinde barındıran tek bir cevher olmaları da söz konusu olabilir. Yine, bu ruhlardan her birinin gören, duyan, isteyen, güç yetiren, bilen, konuşan ve diri olan bir beden olması da mümkündür. Bu durumda bu ruhlar, diri bir karında az diri bir canlı (cismin) içinde bulunan tam bir varlık halinde demek-tir.</p>
<p>Yani işiten bir varlığın içinde işiten, gören bir varlığın içinde gören, bilen bir varlığın içinde bilen, güç yetiren bir varlığın içerisinde güç yetiren, isteyen bir varlığın içinde isteyen, konuşan bir varlık içerisinde konuşan bir başka canlışek-linde olabilir. [Ruhun bir canlı bir varlığın içerisindeki durumu gibi olur.] Böylece yüce Allah âdetini şöyle icra eder: Beden bir şeyi gördüğü zaman ruhu da görür. Beden bir şeyi işittiği zaman ruhu da hemen işitir. Beden bir şeyi idrak ettiğinde ruhu da hemen o şeyi idrak ediverir. Ruhların tamamının nûrânî, latîf ve şeffâf varlıklar olması da mümkündür. Şeytan ve cinlerin dışında özelikle meleklerin ve müminlerin ruhlarının bu şekilde olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Ruhların bedende olduğunu ifade eden ayetlerden biri de şudur. &#8220;Hele can boğaza dayandığı zaman, işte o vakit siz bakar durursunuz.&#8221;19Hayat ruhunun varlığına şu ayet delalet eder. &#8220;Deki; Sizin canınızı, görevli ölüm meleği alır.&#8221; 20</p>
<p>Bir başka ayette şöyledir: &#8220;Eğer görüşünüzde sadık iseniz (çıkan) ruhu geri döndürün!&#8221;21 Bu hususa işaret eden bir hadis-i şerif şöyledir: &#8220;Ruh bedenden ayrıldığında, onu gözler takip eder.&#8221;22Müfessirler, âyetteki &#8220;Can boğaza ulaştığında&#8221; bölümünde kastedilen bedendeki ruh olduğunda ittifak etmiş-lerdir. Konuya ilişkin diğer âyetler de şunlardır: İnsanın yaratılışı bağlamında Yüce Allah şöyle buyurur: &#8220;Onu düzenleyip şekle soktuktan sonra ruhumdan üfledim!&#8221;23 &#8220;Ona ruhu-muzdan üfledik!&#8221;24 Bunun takdirî anlamı; &#8220;Onun bedenine/cesedine ruhumuzdan üfledik!&#8221; demektir. Hayat ve yakaza ruhlarına işaret eden bir ayette şudur: &#8220;Allah, insanın ruhunu onun ölümü anında alır.&#8221;25</p>
<p>Bu ayetin bu bölümü-nün takdiri anlamı; &#8220;&#8230;Bedenlerinin ölümü sırasında&#8230;&#8221; şeklindedir. &#8220;&#8230;Ölmeyenin de uykusunda iken canını alır.&#8221; Bu bölümün takdiri manası ise,&#8221;Uykudaki iken ölmeyen bedenin ruhunu alır.&#8221; şeklinde olur. Bu âyetinin deva-mının takdiri de şöyle belirlenmiş olur. &#8220;Ölümüne hükmettiği ruhları tutarak onların bedenlere girmesini engeller. Diğer ruhları da (almadan) onları salıverir. [İşte sözü edilen bu ruh, yakaza ruh denilen ruh çeşididir.] Tâ ki, onlar için belirlenmiş ölüm anına varıncaya kadar&#8230;&#8221; İşte bu sırada hayat ve yakaza ruhları cesetlerden alınıp kabzedilir. Hayat ruhları asla ölmezler. Diri ve canlı olarak semâya yükseltilirler. Bunlar içerisinde bulunan kâfirlerin ruhları yukarıdan aşağı atılır. Bu ruhlara sema kapıları açılmaz. Göklerin kapıları, –Yüce Allah&#8217;a arz edilinceye kadar- sadece mümin ruhlara açılır. Ne mutlu bu ruhlara!</p>
<p><strong>[KABİR HAYATI SIRASINDA RUH NEREDE BULUNUR?]26</strong></p>
<p>Kabirde iken ruhlar, (önceden içinde bulundukları) bedenden ayrı olarak sevaplarla nimetlendirilmiş ya da ceza ile azaplandırılmış bir şekilde bulunurlar. Bu şekildeki durumları birinci sûra üfürülünceye kadar sürer. Ölen müşrikler ise, burada, sûra üfürülünceye kadar azap görmezler. Ancak onlar: &#8220;Bize yazıklar olsun! Bu kaldığımız yerden kaldırıp dirilten de kimdir&#8221;27 di-yerek hayıflanırlar. Sonra, ölü kabirde iken yakaza ve hayat ruhları, Münker ve Nekir&#8217;in sorgu-laması için onun cesedine geri iade edilir. Diriliş (ba&#8217;s) ve toplanma (nüşûr) zamanıyaklaşınca yakaza ruhu tekrar kabzedilir. Böylece kırk yıl kadar uyurlar. Sûr&#8217;a üfürülünce yakaza rûhu tekrar bedenlere geri döner. İşte kâfir olan kimseler, bu sırada: &#8220;Bize yazıklar olsun! Bu kaldığımız yerden kaldırıp dirilten de kimdir?&#8221; 28diye sorarlar. [Yani, yattığımız yerden bizi kim uyandırdı? diye.] Melekler (ya da müminler) kendilerine şöyle derler: &#8220;İşte Rahmân olan Allâh&#8217;ın size olacağını vaat ettiği, onun elçilerinin de olacağından haber verdikleri ba&#8217;s (diriliş) budur!&#8221; derler. İslâm âlimleri rûh&#8217;un berzâh29 âleminde kabrin neresinde bulunduğu konu-sunda farklı görüşlere sahiptirler. Şehitlerin ruhlarına gelince, Allah Teâlâ bu ruhla-rı yeşil renkli (cennet) kuşların(ın) karnında iskân ettirir.30 Bu kuşlar, cennet meyvelerinden yer, onun nehirlerinden içerler. Sonra da Arş&#8217;ın altında asılı kandi-limsi (ışık saçan) yerlere giderek oraya tünerler. Âlimlerden bir grup, ruhların kabirlerin etrafında bulunduğunu söyler.</p>
<p>Bu-na delil ve dayanak olarak ta Hz. Peygamber &#8216;in, kabirleri ziyarete gitti-ğinde onlara selam verdiğini, ashabına da bunu emrettiğini gösterirler. Nitekim Efendimiz kabir ziyaretinde, &#8220;Mü&#8217;min ve Müslüman diyarın sâkinleri selâm size!&#8221; 31 diyerek, orada bulunanları selamlamıştır. İnsanlar arası örfte ehl-i dâr, bir evde veya o evin etrafında konaklayan kimselere verilen bir isimdir. Bu âlimler, Rasûlullah&#8217;ın kabir azabından Allah&#8217;a sığınmayı emredişi ile bir defasında iki kişinin kabrine uğrayıp: &#8220;Bu iki adam, çok ta büyük sayılmayan bir davranıştan32 dolayı azap görmekte-dirler&#8230;”33demesini bu hususa ikinci delil olarak gösterirler. Bu hadis de gösteriyor ki, ruhlar, kabirlerin çevresinde değil, bizzat onun içinde bulunmaktadırlar. En sağlam görüş de budur. İşte bu yüzden Hz. Peygamber şöyle buyurmuş-tur: &#8220;(Mü&#8217;min bir kul kabre konulduğu zaman), kabir, (onun) rahat etmesi için genişletilir. Ba&#8217;s (yeniden diriliş) gününe kadar kabri yeşillikle doldurulur.&#8221;34Peygamberlerin bedenlerinin göğe yükseltildiği ileri sürülmüştür. Ancak bu sabit değildir. Bir grup ta, kâfirlerin ruhları Yemen&#8217;de bulunan Ber(a)hût adı veri-len35 bir kuyuda olduklarını söyler. Ancak, Sünnet ve hadis onların bu görüşlerini reddetmektedir. Zira Hz. Peygamber , (mü&#8217;minlere) kabir azabından Al-lah&#8217;a sığınmayı emretmiş ve şöyle demiştir: &#8220;Birbirinizi gömmeyi bırakacağınızı bilmeseydim, ölülerin kabirlerinde gör-dükleri azabı size duyurması için Allah&#8217;a dua ederdim!&#8221;36Kabirde iken Mü&#8217;minlerin cesetleri, Âdem &#8216;in şeklinde, yani, göğe doğru altmış zira&#8217; boyunda olur. Nitekim şair şöyle demiştir: O diyar bildik bir diyar değil, o çadır da bildik bir çadır değil.</p>
<p><strong> [DÜNYA VE AHİRETTEKİ YARARLAR VE ZARARLAR]</strong></p>
<p>İnsanların en mutlu olanları, ahirete ilişkin maslahatlarını dünyaya ait maslahatlara tercih edenlerdir. Çünkü ahiret daha kalıcı ve da değerlidir. Bunun yanı sıra onlar, âhirete ait mefsedetleri ortadan kaldırmayı, dünyevî mefsedetlerin giderilmesine de tercih ederler. Çünkü ahirete ait mefsedetler, dünyaya ilişkin mefsedetlere göre daha kötü ve daha süreklidirler. Bir de şu hususu belirmek gerekir ki, ahirete ilişkin maslahatlar ve mefse-detleri, dünyevî maslahat ve mefsedetlerle karşılaştırarak (benzer ya da aynı say-mak) mümkün değildir. Kim maslahatların celbi, mefsedetlerin def&#8217;i hususunda dünyayı, ahirete tercih ederse, aldanıp kaybetmiş olur. Çünkü ahiretin maslahatları saf ve katışık-sız olup, ona hiçbir mefsedet bulaşmamıştır. Oranın mefsedetleri de o kadar saf ve katışıksızdır ki, ona hiçbir maslahat karışmamıştır.</p>
<p>Dünyaya gelince, oradaki maslahatların, mefsedetlerden tamamen ayrıl-ması oldukça güçtür. Zira burası gam, keder ve hüzün yurdudur. Ayrıca bize, varlıkların ahiretteki şaki olmaları durumunda onların halleri-nin, insan ve cin şakilerinin durumu gibi olduğuna dair hiçbir bilgi ulaşmamıştır. [Yani ahiret deki kötü durumlar, dünyaya göre daha da ileri derecededir.] Durum, ahiretteki mutluluk bakımından da aynen geçerlidir. [Oranın mutluluğu dünyadakine asla benzemez.] Öyleyse, amel edenler, işte bu sonsuz nimet ve mutluluğu elde etmek için çalışsınlar, onu elde etmek için birbirleriyle yarışsınlar! Şöyle bir soru yöneltilebilir: Cebrâil , Hz. Peygamber &#8216;e Sahâbeden Dihyetü&#8217;l-Kelbî&#8217;nin su-retinde geldiğinde onun ruhu nerede olur? Dihye&#8217;nin bedenine benzeyen bir be-dende mi yoksa kendisi için yaratılan altı yüz kanadı bulunan bedende mi? Eğer ruh büyük olan bedende ise, o zaman Hz peygambere gelen ne ruh ne de beden bakımından Cibrîl değildir. Eğer ruh, Dihye&#8217;ye benzeyen beden de ise, bu durumda altı yüz kanadı olan beden, insanlardan birinin ruhu bedenden ayrıldığı zaman bedenin ölmesi gibi ölür mü? Yoksa ruhsuz olarak yaşamaya devam eder mi? Bu soruya şu şekilde cevap verebiliriz: İlk bedenden ayrılması o bedenin ölmesini gerektirmez. Zaten bu, uzak bir ihtimal de değildir. Çünkü ruhların ayrılmasıyla bedenlerin ölmesi aklî bir zorun-luluk değildir.</p>
<p>Bu, yalnızca, Allâh&#8217;ın insanların ruhunda uyguladığı genel-geçer bir âdetidir. Cibril&#8217;in bedeni hayatta kalır. Bu durumda onun bilgi ve taatlerinden bir şey de eksilmez. Onun ruhunun ikinci bir bedene intikali, şehitlerin ruhlarının yeşil kuşların bedenlerine intikali gibidir. Şehitlerin ruhlarının intikali, tenâsüh37ehlinin görüşlerine benzer. Eğer, &#8216;İnsana, güzel sûretinden dolayı sevap verilmez. Çünkü sûret, biçim ve şekil, insanın kendisinin belirlediği bir özelliği ve kazanımı değildir. Bütün bunları belirlemek kendi elinde değildir. İnsana, yine aynı şekilde aklından, hayra çağıran, kötülükten sakınan erdemli doğasından dolayı da sevap verilmez. Sevap ve ecir, sadece kazanılmış fiillerden dolayı insana verilmiştir. İşte şu ayet buna işaret eder. &#8220;Gerçekten siz, sadece yaptıklarınızın kaşlılığını göreceksiniz.&#8221;38 Hâlbuki yuka-rıda sözü edilen sıfatlar, insanın bizatihi amelleri olmadığı gibi, teklif (dini ve ahlâkî sorumluluk) de bunlarla ilgili değildir. Zira buna da gücü yetmez zaten. Bütün bunları belirttikten sonra şöyle bir soru yöneltebilir miyiz? &#8220;Peki, bir pey-gamber, nübüvvet ve risâlet görevinden dolayı sevap elde eder mi?&#8221; Buna şöyle cevap veririz.</p>
<p>Rasullük (sadece elçilik) değerli bir sıfat olup, bundan dolayı kendisine se-vap verilmez. Sevap, sadece risalet görevini eda etmekten dolayı verilir. Nübüvve-te sevap verilir mi? Bu konuda âlimler farklı görüşlere sahiptirler. &#8216;Nebî Allah&#8217;tan aldığı şeyleri insanlara bildirendir&#8217; görüşünde olanlara göre nebî, bundan dolayısevap alır. Çünkü bu, onun fiilidir. Eş&#8217;arî mezhebinin görüşünde olup, &#8216;Nebî, Allâh&#8217;ın kendisine bazı şeyleri bildirdiği kişidir&#8217; diyenlere göre nebî, Allâh&#8217;ın kendi-sine bir şeyler bildirmesinden dolayı sevap almaz. Çünkü bu, nebî&#8217;nin kendi fiili değildir. Nice şerefli nitelikler vardır ki, kişi bundan dolayı sevap almaz. Örneğin, kişinin kendi çabasının sonucu olamayan ilhamlar ve sıfatların en yücesi olan, Yüce Allâh&#8217;ın cemâline bakmak gibi ki, kişi bunlardan dolayı herhangi bir sevap ve ecir almaz. Eğer, &#8216;nübüvvet mi yoksa risalet mi? daha üstündür?&#8217; diye sorulursa, ceva-ben şöyle deriz: Nübüvvet, risâletten üstündür. Çünkü nübüvvet, sadece Yüce Allah&#8217;a has ve ait olan şeylerden yani; celal ve kemal sıfatlarından haber vermektir. Zira bu olgu iki yönünden de Yüce Allah&#8217;la ilintilidir. Risalet ise, bir hususu sadece kullara bildirmekten ibarettir. Dolayısıyla nübüvvet görevinden daha düşük düzeydedir. Bir de sadece bir yönüyle Yüce Allah&#8217;la ilişkilidir. Diğer yönüyle kullarla ilgilidir.</p>
<p>Buradan şu sonuca ulaşmak mümkündür. O da, &#8216;iki yönünden de Yüce Allah&#8217;la ilgili olan, sadece bir yönüyle ilgili olandan efdaldir.&#8217; Dolayısıyla nübüvvet, risâletten daha üstündür. Nitekim yüce Allâh&#8217;ın Hz. Musâ&#8217; ya söylediği; &#8220;Ben âlemlerin rabbi olan Allâh&#8217;ım!&#8221;39 sözü, &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o, çok azdı&#8221;40 sözünden önce gelmektedir. Yüce Allah &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o, çok azdı&#8221; sözünden önce söylediklerinin tümü nübüvvettir. Bundan sonra emrettiği tebliğ ise, risâlettir. Nübüvvet, son tahlilde &#8216;ilâh&#8217; ve ona vacip olan sıfatları tanıtma ile ilintili iken, (yani sadece Yüce Allah&#8217;la ilgili iken) risâlet; Allah Teâlâ&#8217;nın Rasûlüne, kulla-rına iletmesi için bir takım emir ve nehiyleri bildirmesi olgusuyla ilintilidir. İşte bu yüzden Yüce Allah, Cebrâil aracılığıyla Rasûlullah&#8217;a, &#8220;Oku! Yaratan Rabbinin adıyla oku! Şüphesiz dönüş rabbinedir&#8221;41 diye söylediğinde bu sözler nübüvvet ol-muştur. Allah ona okumayı emretmiş; rubûbiyyeti, her şeyi kendisinin yarattığı-nı, insanı da &#8216;alak&#8217;tan yarattığını, kalemle yazı yazmayı öğrettiğini, kulların tü-münün dönüşünün kendisine olduğunu bildirmiştir. Bunların tamamı nübüvvet-tir. Aslında risâlet (peygamberlik) görevi, Cebrail&#8217;in, Hz. Peygamber’e gelip, &#8220;Ey Örtüsüne bürünen kalk ve uyar!&#8221; dediği andan itibaren başlamıştır.42Yüce Allah&#8217;ın, Mûsâ (a.s.)’ya; &#8220;Ben senin Rabbinim!&#8221; diyerek, ona rubûbiyeti, bulunduğu yeri temizlemesini gerektiğini öğretmesi; huzurunda edepli olmasınısağlamak için ayakkabılarını çıkarmasını ve vahyedilenlere kulak vermesini em-retmesi; kendisini risâlet ve nübüvvet görevi için seçtiğini bildirmesinden sonra;</p>
<p>&#8220;Benden başka ilah yoktur. O halde bana ibadet et ve beni hatırlamak (zikir) için na-maz kıl&#8221;43 buyurması da böyledir. Ayrıca, herkesin yaptığının karşılığını göreceği kıyamet vaktinin geleceğini bildirmiştir. Nitekim bunu da Peygamber Efendimi-ze: &#8220;Şüphesiz dönüş rabbinedir.&#8221; ayetiyle bildirmiştir. Yüce Allâh&#8217;ın, Hz. Mûsâ&#8217;ya bu ayetlerden sonra buyurdukları ise nübüvvettir. O&#8217;nun (c.c.) &#8220;Firavun&#8217;a git. Çünkü o azdı&#8221; sözü risâlet (görevin)in başlangıcıolmaktadır. Hiçbir kimse üstün tutma ya da eşit sayma ölçütlerine vakıf olmadan bir kimseyi başka birinden üstün tutamadığı gibi eşit olduklarını da ileri süremez. Peygamberlerin ve meleklerin ruhlarının sahip olduklarımeârif ve ahvâli bilmeden, şer&#8217;î bir dayanağı esas almadan üstünsayma ya da eşit tutma işlemine girişmesi caiz değildir. Zaten bunu yapmaya da ancak Allahtan sakınmayan, yalancı ve gözü pek kimseler yeltenebilir.</p>
<p><strong> [İNSAN MI YOKSA MELEK Mİ ÜSTÜNDÜR?]</strong></p>
<p>İnsanın meleklerden daha üstün olduğunu gösteren ayetlerden biri de şu-dur: &#8220;İman edip, sâlih amel işleyenler yaratıkların en hayırlısıdırlar!&#8221;44Âyetteki &#8216;beriyye&#8217;den maksat, meleklerin de içinde bulunduğu tüm yaratı-lanlardır. Yine Cenâb-ı hak, En’âm suresinde bir kısım nebî&#8217;den bahisle, &#8220;Onların hepsini, bütün âlemlere üstün kıldık&#8221;45 buyurmuştur. Melekler de ayette sözü edilen âlemler zümresindendir. Bu ayetteki &#8216;âlem&#8217; kelimesine gelince; Eğer, bu sözcüğün türemesini &#8216;ilim&#8217; (bilgi) kelimesine dayandırırsan, o zaman melekler de ulemâdan sayılır. Yok, eğer, &#8216;alâmet&#8217; (belirti/gösterge) sözcüğünden türediğini söylersen, melekler ve Allah&#8217;ın dışındaki tüm varlıklar bu kavramın kapsamına girer. Zira bunların hepsinde Yüce Allah&#8217;ın varlığına, sonsuz kudretine, irâde ve ilmine, ha-yat ve hikmetine işaret eden bir işaret vardır. Ek bir bilgi: İki kişi hallerin herhangi birinde eşit olursa, bu durumda onlar fazilette eşit olmuşlardır. Haller aynı olduğunda, bu hale sahip olma zamanının uzunluk ve kısalığı bakımından birbirinden farklı olurlarsa, uzun zaman bu hale sahip olan kısa zaman sahip olandan daha üstün olur. İki kişi hallerde birbirinden farklı olurlarsa, hallerden biri daha şerefli ve zaman bakımından daha uzun ise, bu hal sahibinin daha şerefli ve daha faziletli olduğunda kuşku bulunmamaktadır.</p>
<p>Bunun örneği, korkan ve saygı gösteren kimsenin durumu gibidir. Saygı, korkudan daha üstündür. Saygı halinin zamanı, korku halinin zamanından daha uzun olursa, saygı korkuya iki yönden üstün gelmiş olur. Zamanlar eşit olursa, saygı haline sahip olan üstün olur. Saygı hali-nin zamanı, korku halinin zamanından kısa olursa, rütbe ve şerefi üstün olduğu için saygı haline sahip olan yine daha üstün ve faziletli olur. Nitekim bir dinar ağırlığındaki bir mücevher, bir dinardan daha üstündür. Dinar ise, vasfının gümüş vasfından üstün olması sebebiyle iki dirhemden de, on dirhemden de daha üstündür. Kuyumculara göre taşıdığı üstün niteliklerden do-layı bazı dirhemler diğerlerine göre daha değerli olabilir.</p>
<p>İnsanların birbirlerinden farklı oluşları da bu ölçü ile bilinir. Korkan kişi, üzerinde korku izlerinin görülme-siyle; saygı duyan kimse de, üzerinde saygı izlerinin zuhuruyla bilinir. Muhabbet, rıza, tevekkül, ümit ve diğer haller konusunda da durum böyledir. Bir insanda saygının izleri, bir başkasında da korkunun izleri görüldüğün-de, saygı izlerinin görüldüğü kişinin diğerinden daha üstün olduğunu anlarız. Yine iki kişiden birinde nimet ve lütuf sebebiyle yaratıcısına muhabbetin izlerini, diğerinde ise, celal ve cemal sıfatlarından kaynaklanan sevginin belirtileri tezahür eder. Üzerinde celal ve cemal muhabbeti bulunan kimse, üzeride nimet ve lütuf mu-habbeti bulunan kimseden daha üstündür. Zira celal ve cemal muhabbeti, doğru-dan Allâh&#8217;ın zâtına ve sıfatlarıyla ilintili olduğu halde, nimet ve lütuf muhabbeti Allah&#8217;tan başkası varlıklarla ilintilidir. İnsanlar arasındaki dereceler de işte bu minval üzere bilinir.</p>
<p><strong> [TAAT VE İBADET BAKIMINDAN İNSANLARIN DERECELERİ]</strong></p>
<p>İtaat edenlerin mertebe ve dereceleri, onlardan hangisinin daha faziletli hangisinin daha düşük dereceli oldukları, onların taatle meşgul oluş şekillerine göre değişiklik gösterir. Eğer taatte bulunanlar taat konusunda eşitlerse, o zaman birbirine üstünlükleri olduğundan söz edilemez. Eğer, onlardan biri, taat bakı-mından diğerinden daha iyi durumda olmakla beraber meârif ve ahvâl bakımından daha düşük durumda ise, meârif ve ahvâlin değeri, ameller ve sözlerin değerine üstün tutulup öncelenir. İşte bu husus hadis-i şerifte şöyle ifade edilmiştir. &#8220;Ebû Bekir sizi, çok namaz kılmakla çok oruç tutmakla değil, içinde taşıdığıbir tür vakarla46geçti!&#8221;47Yine Hz. Peygamber , kendisinin yaptığı ibadetleri azımsayanlara karşı: &#8220;Ben kendimi, sizin Allah&#8217;ı en iyi bileniniz, ondan en çok çekineniz olmamı ümit ediyorum&#8221; buyurdu. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.), marifet (yüce Allah hakkında edinilen bilgi) ve çok çekinmeyi (haşyet), çok amel işlemekten daha değerli ve üstün görmüştür.</p>
<p><strong>İNSANLARIN BERZAHTAKİ48 DURUMLARI HAKKINDA</strong></p>
<p>İster sâlih ister fâcir, ister mü&#8217;min ister kâfir olsun tüm insanlar, berzâhta (kabirde) iken, sabah akşam ahirette bulunacakları makamlarını seyrederler. Eğer cehennem ehlinden ise, cehennemdeki yerini; eğer cennet ehlinden ise, cennetteki yerini seyreder durur. Berzâh âlemine özgü nimetler, (dünyada işlenen) amellerin kalitesine ve değerine göre verilir. Orada görülecek azap da (dünyada işlenen) amellerin kötülük derecesine ve çokluğuna göre verilir.</p>
<p><strong>[İNSANLARIN BULUNDUĞU MAKAMLAR]</strong></p>
<div>İnsanın ilk yaratılıştan itibaren kaldığı makamlar dörttür.</div>
<div></div>
<div><strong>1-</strong>Anne karnı.</div>
<div><strong>2</strong>-Dünya.</div>
<div><strong> 3-</strong>Berzâh âlemi: Ölülerin diriltileceği zamana kadar.</div>
<div><strong>4-</strong>Sonu olmayan dâru&#8217;l-karâr (ahiret yurdu). İnsan eğer cennet ehlinden ise, ebedî ve ölümsüz olarak cennet nimetlerin-den yararlanacak (Allah Teâlâ bizleri de bu sınıftan kılsın!), cehennem ehlinden ise (Allah hepimizi muhafaza buyursun!) ebedî ve ölümsüz olarak azap görecek-tir.</div>
<div></div>
<div><strong>CENNET LEZZETLERİ VE SEVİNÇLERİ</strong></div>
<div></div>
<div>Cennet, gam ve elemlerden uzak olarak, sevinç ve ona götüren sebeplerle, lezzet ve ona ulaştıran sebeplerle doludur. Oranın sevinci ve mutluluğu, mutlu-lukların en güzelidir. Lezzetleri de hazların en zevklisidir. Cennette tadılan lezzetlerin en üstünü Yüce Allah&#8217;ın rızasını elde etmek, onun cemâlini seyretmek, sözünü ve selamını işitmek, onun yakınlığıyla ünsiyet peyda etmektir. İşte bu lezzetlerden, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akla hayale gelmedik birçok sevinçler zuhûr edecektir. Bu nedenle, âhiretteki meârif (özel bilgiler) dünyadaki meâriften daha faziletlidir. Âhiretteki bu meâriflerden kaynaklanan haller (güzel davranışlar), dünya-daki benzerlerinden daha faziletlidirler. Çünkü âhiret hayatı ve nimetleri, dünya-dakilere göre daha tam, daha üstün, daha değerli ve daha süreklidir. Dünya yaşamında âhiretle ilgili oluşan (güzel) haller, sadece insana acı ve elem veren &#8216;korku&#8217; duygusuyla kesintiye uğrarlar. Yüce Allah&#8217;ın dünyada iken insanları korku ile minnet altında tutması, onları günahlardan alıkoymak, emirle-rine muhalefetten uzaklaştırmak ve ölümleri sırasında (üzerlerindeki) teklifi kal-dırmak amacına yöneliktir. Yine, yeme içme, giyme, binme, konaklama gibi diğer haz ve lezzetlerde de durum böyledir. Yani dünyadaki benzer haz ve zevklere göre daha üstün bir durum arz ederler. Bütün bu sayılanlar meâriften elde edilen haz ve lezzetlerden daha düşük değerdedirler.</div>
<div></div>
<div><strong>CEHENNEM ELEMLERİ VE KEDERLERİ</strong></div>
<div></div>
<div>Cehennem de, gam ve keder ile ona yol açan şeylerle dopdoludur. (Allah bizi korusun!) Bunların en kötü ve şedit olanı, Allah Teâlâ&#8217;nın (kula) gazabı ve kini, onu (rahmetinden) tart edip uzaklaştırması ve onun şu sözüne muhatap olmaktır. &#8220;Alçaldıkça alçalın orada! Artık benimle konuşmayın!&#8221;49Oradaki eziyet ve elemler, zakkûm ağacından ve dikenli bitkilerden yemek; irinli, acı ve kaynar sudan içmek; bukağılara ve zincirlere vurulmak; sürekli aşağı-lanıp, rezil edilerek zillete duçar kılınmak şeklindedir. Cehennem, her türlü sevinç ve neşeden halidir.</div>
<p><strong>DÜNYADAKİ HAZ VE ELEMLER </strong></p>
<p>Dünya da, tümüyle kulların maslahat ve mefsedetleri ile onlara sebep olan şeylerle doludur. Ancak oranın şerleri hayırlarından, zarar veren şeyleri yarar sağ-layan şeylerinden, çirkinlik ve kötülükleri güzellik ve iyiliklerinden daha çoktur. İnsanların orada ulaşmak istedikleri maksatlarının ekserisi, haz ve lezzetleri elde etmek, acı ve elemden uzaklaşmak şeklindedir. İnsanların dünyada en önde olan-ları, gaye ve maksatları, âhiret meârif ve hallerine ait lezzet ve hazlarını elde et-mek olanlardır. Daha sonra, maksatları, âhiretin lezzetlerini ve hazlarını dünya ve onda bulunan haz ve lezzetlerinden daha fazla isteyen kimseler gelir. Bundan sonra, dünya ve ahiret konusundaki niyet ve maksatları eşit olanlar gelir. Daha sonra kendisinde, dünya haz ve lezzetlerini elde etme amacı ağır basanlar yer alır. Bu hususlarda en kötü durumda olanlar ise, âhiret zevk ve lezzetlerine ulaşmak için bırak çalışmayı, onları hiç hatırları getirmeyenlerdir. Cennet ve cehennem, kalıcı ve sürekli, dünya ise, geçici ve sonlu bir yerdir. O halde, kalıcı nefis şeyleri geçici değersiz şeylerle değişenlere, (manevî) ticaret ve alış-verişinde kâr değil, zarar edenlere yazıklar olsun! İşte bu hususa işaret eden ayet: &#8220;Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yok-tur!&#8221;50Zira onun şakî (kötü) kıldığını kimse iyi (saîd) edemediği gibi onun mutlu kıldığını da kimse şakî (mutsuz) edemez. Onun uzaklaştırdığını kimse yakın edemediği gibi onun yakın kıldığını da kimse uzaklaştıramaz.</p>
<p><strong>MUTLULUKLAR HAKKINDA </strong></p>
<p>Dünya ve ahiret saadeti taatleri yapmakla elde edilir. Mutsuzluğu ise, gü-nah işlemek ve emirlere muhalefet etmekle olur. İnsanlardan kimisi mutlu kimisi daha mutlu, kimisi mutsuz kimisi daha mutsuzdur. Böylece insanlar dört sınıftır-lar.</p>
<p><strong>1-</strong>Hem dünya hem de ahirette mutlu olanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Hem dünya hem de ahirette mutsuz olanlar.</p>
<p><strong>3-</strong>Dünyada mutlu, ahirette mutsuz olanlar.</p>
<p><strong> 4-</strong>Dünyada mutsuz, ahirette mutlu olanlar. Mutluluk ve saadetin tamamı, marifet ve hallerle ve her halükârda Allâh&#8217;ın kitabına ve Resûlünün sünnetine sımsıkı tutunmakla kazanılır.</p>
<p><strong>FAZİLETLERİN SEBEPLERİ HAKKINDA </strong></p>
<p>Faziletler; İslâm (Müslüman olmak), iman, takva, meârif (bilgiler), ahval (güzel haller), hürriyet, emanet, candan davranma, güzel ahlak, nübüvvet (pey-gamberlik), risâlet (elçilik), güzel âdâb, iffetli; bağışlayıcı, hoşgörülü, sabır, hilm (ağırbaşlı ve yumuşak huylu olmak), öfkeyi yenmek gibi Kur&#8217;ânî ahlâk(lar) ile bezenmekle olur.</p>
<p>Dünya ve onun metaında, onun görkem ve makamında, mal ve mülkün-deki çokluğunda hiçbir fazilet yoktur. Çünkü bütün bunlar, ya fitne ya da fitne sebebidirler.</p>
<p><strong> [KARŞILIKSIZ VERİLEN NİMETLER NELERDİR?]</strong></p>
<p>Yüce Allah bazı nimetleri bahşedebilir. Örneğin, cennet hurileri gibi bazı kullarına, önceden hiçbir amel yapmamalarına karşın ihsanda bulunması, onları cennet köşklerinde barındırması gibi&#8230; Yine, boğularak, yanarak, karın ağrısından, hamile iken ölen kimselerin şehit olarak kabul edip kendilerine karşılıksız ihsan-larda bulunması da böyledir. Zira bu tür olaylar, onların iradesi ve isteği dışında meydana gelmiştir. Yine aynı şekilde, dünyada iken bazı kullarına ileri düzeyde akıl ve zekâ vermesi, yakışıklı ve güzel ahlaklı olarak yaratması, onları güzel ka-rakter, kişilik ve duygularla donatması da onun karşılıksız ihsanlarından sayılır. Allah Teâlâ, bazı insanlara, hiçbir suç ve günah işlememelerine rağmen azap edebilir. Mesela bazı kullarını, çirkin, ahmak, duyuları ve yetileri zayıf ya-ratması, bazılarına da çeşitli hastalıklar, üzüntüler ve sıkıntılar vermesi gibi. Ni-tekim cehennemde de bazı varlıklar yaratıp, onlara, önceden işledikleri küfür, isyânkârlık gibi bir suçları olmamasına rağmen azap etmesi de mümkündür. Zira (kâinattaki) bütün yaratma ve işleri düzenleme gücü ve yetkisi sadece ve sadece ona aittir. O, yaratıklarından kimini mutlu ve huzurlu, kimilerini de huzursuz ve mutsuz yapma, kimilerini kendine yakın kimilerini uzak kılma gibi fiillerinden dolayı sorguya çekilemez. Hâlbuki diğer varlıklar, bütün yaptıklarından sorguya çekileceklerdir.51 Sadece kendisine sığınılan ve güvenilen Allah, bütün kusurlardan ve hatalardan münezzehtir!</p>
<p><strong>SADECE AMEL İŞLEYENE YÖNELİK İYİLİKLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Bir kimse, ister farz ve mendup olan bir şeyi yapmak, isterse haram ve mekruh olan bir şeyi terk etmek şeklinde bir amelle Allah&#8217;a itaatte bulunursa, sevap kazanılacak bir iş yaptığından dolayı sanki kendi kendisine ihsanda bulun-muş, kendinin ve rabbinin haklarını yerine getirmiş demektir. Alacağı ecir de, yaptığı bu amellerin ve davranışların durumuna ve kalitesine göre değişiklik gös-terir. Şu ayetler bu hususa işret ederler. &#8220;Siz bir (başkasına) iyilikte bulunduğunuzda, aslında kendinize iyilik et-mişsiniz demektir.&#8221;52&#8243;Kim sâlih bir amel işlerse, bunu kendisi için yapmış demektir.&#8221;53&#8243;Her kim bir sâlih amel işlerse, bunu kendileri için yapmış olurlar.&#8221;54Yine, bir kimsenin alacağı ecir ve sevap, terk ettiği mefsedetlerin çeşidine ve türüne göre değişir. Mübah bir şeyi işleyen kimse, kendisine iyilikte bulunmuş demektir. Ancak bundan elde edeceği bir sevap ecir yoktur. Çünkü mübahlar, yapılması emredilen şeyler cümlesinden değildir.</p>
<p><strong>BAŞKALARINA YARAR SAĞLAYAN İYİLİKLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Herkim, başkalarına yönelik olarak, vacip veya mendup nitelikli bir fiilde bulunur, haram veya mekruh içerikli bir takım davranışlardan kaçınırsa, kendi-nin, rabbinin ve kendisine iyilikte bulunduğu kimsenin haklarını yerine getirmişolur. Nitekim Kur&#8217;ân-ı Kerim, tümüyle bu nitelikteki özendirilmiş tavsiye ve öğütlerle doludur!</p>
<p><strong> [KONUYLA İLGİLİ GÜZEL BAHİSLER] </strong></p>
<p>Yüce Allah&#8217;a itaatte bulunan bir kimse, aslında kendisine iyilikte bulunmuşolur. Eğer yaptığı iyi davranış, başkalarına yönelik ise, o zaman elde edeceği ecir ve sevap iyiliği dokunduğu kimse sayısınca artar. Bir başka deyişle, bu kimsenin alacağı ecir, (iyilik yaptığı konuda) maslahatın elde edilmesi, mefsedetin defedil-mesi şeklindeki durumların varlığına bağlı olarak değişiklik gösterir. Eğer iyilik ve ihsanda bulunan kişi bir devlet yöneticisi ise, onun iyiliği, yönettiği kişilere, etrafında hizmet edenlere, yardımcılarına, ekibine ve halkına yönelik olur. Eğer bu kimse bir hâkim (yargıç) ise, o, (bu işi yapmak suretiyle) rabbine itaat ederek (öncelikle) kendine iyilikte bulunmuş olur. Eğer bir davada, davacı haklı ise, elde edeceği hakkı kendisine ulaştırdığı için ona ihsanda bulunmuş olur. Aksine davalı haksız, davacı zulme maruz kal-mışsa, ona da (davalının) zulmünden kurtarmak suretiyle iyilikte bulunmuş de-mektir. Eğer iyilikte bulunan, bir davada (taraf değil de) şâhit durumunda ise, bu kimse, şahitliğini yerine getirerek, hem kendine, hem taraflara yardım etmiş olur. Böylece, zalimin zulmüne engel olmuş, mazlumun da hakkını korumuş olur. Şayet, iyilikte bulunan kimse bir müftî ise, bu hem kendine, hem de fetva soranlara ihsanda bulunmuş demektir.</p>
<p><strong>[CENNETE GİDEN YOLLAR ÇOK ÇEŞİTLİDİR] </strong></p>
<p>Allah Teâlâ, kullarının girmesi için onlara, cennete giden pek çok kapılar açmıştır. Örneğin, kullarının, bir çelimsiz davarı/koyunu, bir parça hurmayı (in-fak etmelerini), güzel bir söz (söylemelerini) saf ve katışıksız niyet ve maksatlar (taşımalarına) sevap verir. Bir kimse, -imkânları ölçüsünde- başkalarına iyilikte bulunmaya karar ver-se, -maksadını gerçekleştiremese bile- sırf bu iyi maksadı nedeniyle ecir ve sevap alır. Bu kasıt ve niyetinden elde edeceği ecir ve mükâfat, kastının yöneldiği şeyin (yani maksûdun) durumuna göre değişiklik gösterir. Mesela, bir kimse, adaletle ve hak-kaniyete uygun hükmetmeyi amaçlarsa, bu niyetinden dolayı iki sevapla ödüllen-dirilir. Birisi, taşıdığı niyetine, diğeri ise, bu güzel davranışa niyet ve azimli olma-sına karşılık verilir. İsterse, kendisine (çözümlenmesi için) herhangi bir dava ko-nusu gelmesin. Eğer böyle davalar kendisine arz edilirse, her bir dava için on hasene55 sevap alır. Bu sevap alma işi, bakılan davaların içeriğine göre de (yani maslahat-mefsedet dengeleri bakımından) değişiklik arz eder.</p>
<p>Fetvâ verme (iftâ) işini üstlenen kimse de iki ecir alır. Ecirlerden birisi, için-de taşıdığı iyi niyetinden, diğeri de, bu işe giriştiğinden dolayı kendisine verilir. İsterse, kendisine hiçbir fetvâ danışılmasın. Kendisine bir takım fetvalar sorulur da, o da bunları cevaplandırırsa, her bir verdiği cevap için kendisine on hasene ecir verilir. Verilen ecirler, konunun içerdiği maslahata göre değişiklik gösterir. Yine, devlet başkanı, Müslüman halkının maslahatlarını elde etme, onlara yönelik mefsedetleri giderme işine girişirse, (yukarıda sözü edilen sevap-ecir du-rumları) aynısıyla onun için de geçerlidir. Hal böyle olunca Allah katında ancak iyi olmayanlar helak olur. Şayet, &#8220;İki maslahattan biri diğerine, bir miskal ağırlığınca ağır basar, mas-lahatın celbi ve mefsedetin defi aynı anda gerçekleşmesi imkânsız olursa, bu du-rumda maslahata en uygun olan alınıp mefsedeti en ağır olanı da giderilir mi?&#8221; denilirse, &#8216;Evet, işte şu ayet buna işaret eder.&#8221; deriz. &#8220;Kim zerre miktarınca hayır yaparsa, (ahirette) mutlaka onu görür. Kim de zerre miktarınca kötülük yaparsa, mutlaka onu görür.&#8221;56</p>
<p><strong>ETKİSİ SADECE YAPANDA KALAN KÖTÜLÜKLER </strong></p>
<p>Bir kimse, haram veya mekruh işler ya da vacip olan bir şeyin yapılmasına engel olursa bununla sadece kendisine kötülük etmiş olur. Ayrıca kendi hakkınıve Rabbinin hakkını zayi etmiş olur. İşte deliller: Yüce Allah buyurur: &#8220;Kim bir kötülük yaparsa, kendi aleyhinedir.&#8221;57&#8243;Eğer bir kötülük yaparsanız, kendinize kötülük etmiş olursunuz.&#8221;58&#8243;Kim bir günahı kazanırsa, sadece kendi aleyhine kazanmış olur.&#8221;59</p>
<p><strong>SADECE YAPANLA KALMAYIP BAŞKASINI DA İLGİLENDİREN KÖ-TÜLÜKLER </strong></p>
<p>Kim, başkasına yönelik bir kötülük yaparak Allah&#8217;a isyan ederse, önce ken-dine zar vermiş ve zulmetmiş olduğu gibi, bir de kendinin, rabbinin ve günahları-nı kendilerine yönelik işlediği insan ve hayvanların haklarını zayi etmiş olur.</p>
<p><strong>KONUYLA İLGİLİ DİĞER BAHİSLER60</strong></p>
<p><strong>A-Kur&#8217;ân’a (mushafa) SaygıKur&#8217;ân mushafına gösterilen saygı çeşitlidir. </strong></p>
<p><strong>1-</strong>Bunların en faziletlisi, Kur&#8217;ânla amel etmektir. Diğerleri şunlardır:</p>
<p><strong> 2-</strong>Görünür pisliklerden (necâsetten) uzak tutmak.</p>
<p><strong>3-</strong>Tükürük, balgam gibi pis şeylerden uzak tutmak.</p>
<p><strong>4-</strong>Abdestsiz, cünüp ve hayızlı kimselerin ona dokunmamaları.</p>
<p><strong>5-</strong>Kılıfsız taşımamak.</p>
<p><strong>6-</strong>Diğer eşyalarla birlikte taşımamak. Mushaf getirilince ayağa kalkmak bidattir. Zira Sahabe döneminde böyle bir uygulama bulunmamaktadır. Ben –yukarıda- zikrettiğim saygışekillerini sadece Allah&#8217;ı büyükleme ve onun kitabını yüceltme amacıyla açıkladım.</p>
<p><strong>B-Mescitlere Saygı Mescitlere saygıya gelince, bunun göstergeleri şunlardır: </strong></p>
<p><strong>1-</strong>Necaset, tükürük, balgam vb. pis nesnelerden mescidi korumak.</p>
<p><strong>2-</strong>Cünüp ve hayızlı kimselerin orada kalmasını engellemek.</p>
<p><strong>3-</strong>Alış-veriş gibi dünya işlerinden korumak.</p>
<p><strong>4-</strong>Orada sesi yükseltmemek, yitik ilanı yapmamak.</p>
<p><strong> 5-</strong>Çocukların ve akıl hastalarının oralara girmesini engellemek.</p>
<p><strong>6-</strong>Devlet yöneticilerinin ve hâkimlerin sıkça oralarda toplantı düzenlemele-rine engel olmak. Zira bir davada taraflardan biri çoğu defa yalan söyler, davayıbozar. Dolayısıyla oraların bu tip yanlış uygulamalardan korunması gerekir. Mescitlerin yapılış amacı sadece ve sadece, orada namaz kılmak, (zikir, Kur&#8217;ân kıraati ve ilim müzakeresi gibi) diğer ibadet ve faaliyetleri yapmaktır. Dünyadaki mescitlerin en faziletlisi, Mescid-i Haram, sonra Mescid-i Nebi, sonra da Mescid-i Aksâdır. Bu mescitleri ziyaret için yolculuğa çıkmak meşru olup, bu mescitleri diğer mescitlerden ayıran bazı özel ahkâm da bulunmaktadır.</p>
<p><strong>C-Namaz Vakitlerinin Taşıdığı Hikmetler </strong></p>
<p>Namaz vakitleri, güneşin hareketlerine ve belli mekânlara ulaşmasına bağlı olarak belirlenmiştir. Bu yerlere ulaşması ise, o mekânlara varıp ulaştığını göste-ren emarelerle bilinir. Buna göre, güneş (üzerimizde) tam tepe noktasında ise, bu vakitte artık nafile namaz kılmak mekruhtur. Güneş (tam tepe noktasını geçip) batıya doğru biraz meyletmesi öğle namazının farz olmasının sebebidir. Öğle vaktinin sonu, bir kimsenin gölgesinin kendi boyunun iki misline ulaşmasıyla gerçekleşir. Bu andan itibaren ikindi vakti girer, bu nedenle bu vaktin namazı ve ona bağlı nafile-ler kılınır. Güneş sararmış bir renge ulaşınca, bu vakitte nafile namaz kılmak mekruhtur. Güneşin batmasıyla akşam namazı ve ona bağlı sünnetleri kılmak gerekir. Akşam vaktinden sonra güneş ışıklarının etkileri tamamen kaybolduğunda (yani şafak sona erdiğinde) yatsı namazı ve ona bağlı namazların kılınma vakti başlamış demektir. Gecenin son üçte birine ulaşıldığında ise, abidlerin istiğfar, (teheccüd) namaz(ı), zikir etme, dua ve yalvarışta bulunma vakti başlar. Fecr-i sâdık (gerçek şafak) doğduğunda sabah namazı ve ona bağlı diğer namazların kılınma vakti girer. Sabah namazından sonra, güneş doğuncaya kadar ki sürede nafile kılmak yine mekruhtur. Güneş doğup, bir mızrak boyu yükselince, duha ve diğer nafile namazlar kılınabilir. Gecenin tam ortasında bir farz namaz kılınması zorunlu kılınmamıştır. Bunun nedeni kullara getireceği meşakkat ve eziyettir. Allah&#8217;a yaklaşmaya sebep olacak bir takım nafile ibadet ve taatler de bulunulabilir.</p>
<p>Bütün bu anlatılanlara göre, en uzun vakit, yatsı iken; en kısa olanı akşa-mın vaktidir. [Bu namaz vakitlerinin neden uzun ve neden kısa olarak belirlendiği konusunda sağlam/güvenilir bir bilgiye ulaşamadım.] Namazlar vakitlere ayrılmış, tüm namazlar, insanlara güç geleceği ve onları usançlığa sevk edeceği endişesinden dolayı, tek bir vakte toplanmamıştır. Zira huşû ve hudû, (yani, kendini bütünüyle namaza vererek yoğunlaşmak) zaman bakımından çok kısa süren bir hal olup, onların sürekli olarak yaşanması oldukça zordur. İşte bu nedenle namazlar, ayrı ayrı zamanlara dağıtılmıştır. Bu vakitler-den bazılarının birbirine oldukça yakın olarak belirlenmesi, kulun, uzun aralıklar-dan sonra rabbini unutmasının önlenmesi amacına matuftur. Bu hususu beyan sadedinde Yüce Allah şöyle buyurur: &#8220;Beni anmak için namaz kıl!&#8221;61 Yani beni hatırlamak için namaz kıl! Zira Al-lah, kendisini zikredip ananı kendisi de zikredip anar. Kendisine yapılan şükre, daha fazlasıyla karşılık verir. İşte namaz ibadeti de böyle bir zikri ve şükrü içine almaktadır. Eğer kul, taatleri yerine getirerek, günahlardan kaçınarak ona teşek-kürde bulunuyorsa, Yüce Allah da ona keremi ve fazlıyla karşılık verecektir. Şu ayet bu hususa işaret eder: &#8220;Kim gönülden bir hayırda bulunursa, şüphesiz ki Allah buna karşılık veren ve her şeyi bilendir.&#8221;62</p>
<p>Yani, kulun yaptığı hayra, sevapla karşılık verir. Onun az çok ne iyilik yaptığını bilir. Kulun yaptığı taatin azlığı ya da çokluğuna göre karşılığı-nı belirler demektir. Sözünü ettiğimiz beş vakitte namaz kılmanın neden mekruh sayıldığını tespit edemedim! Aynı şekilde güneşin, şeytanın iki boynuzu arasından doğduğu şeklindeki bir bilginin de ne anlama geldiğini (ta&#8217;lilini/gerekçesini) çözemedim! Bazıları buna, &#8216;bu zamanlarda güneşe tapanların ibadet ettiklerini bu yüz-den onlara benzememek için bu vakitlerde namaz kılmanın mekruh kılındığını&#8221; gerekçe olarak ileri sürmüşlerse de, bu doğru değildir. Çünkü içinde Yüce Allah&#8217;ın dışındaki varlıklara secde edilen vakitlerde O’nu tazim etmek, Allah düşmanı kâfirleri yenip rezil etmek evladır. Bilmediğim konuda zorlama yorumlar yapmak, anlamadığım şeylere cevap vermek istemem. Sadece Yüce Allâh&#8217;ın, peygamberimizin kastettiği şeyi bana ilhâm etmesini umarım!63Şu da var ki, yukarıda belirtilen gerekçe doğru olsa bile sebebi olan bir na-mazla olmayan bir namaz arasında fark nedir? Bu hususta başvurulacak yöntem, müşkül (sorunlu) olanı müşkül, açık olan durumu da açık olarak kabul etmektir. Bunu dışında zorlamalara girenler cehalet ve yalandan kaçınamazlar. Eğer güneş, bazılarının zannettiği gibi rabbine itaat eden bir canlı varlık ise, onun bu taat hareketine bizim de muvafakat etmemiz emredilmiştir. Zaten hayırda bir başka-sına uymak meşru bir tavırdır.</p>
<p><strong>[EHL-İ HARB&#8217;64İN MALLARI] </strong></p>
<p>Ehl-i Harbin malları dört kısımdır.</p>
<p><strong>1-</strong>Hırsızlık yoluyla alınanlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Hukûkî bir işlem yoluyla alınanlar. Bu durumda bedellerinin kendilerine verilmesi gerekir. Çünkü vedîa, emânetler ve hukûkî (diğer) muâmeleler konusunda onlara hıyanette bulunmak caiz değildir. Zira Allah Teâlâ hainlik edenleri sevmez.</p>
<p><strong>3-</strong>Savaşta Ehli harpten birini öldüren kişinin onun üzerinde bulunan malla-rı alması. Bu tür malların da beşte biri devlete verilmez. Dolayısıyla bu mallar tü-müyle öldürene ait olur. Çünkü öldüren, (bu işi yapmakla) öldürdüğü kişinin müslümanlara vermesi muhtemel zararları önlemiştir. Aynı şekilde bir Müslüman bir kâfirin elini veya ayağını keserse, o kimsenin üzerinden çıkan mallarda hak sahibi olur. Çünkü o, böyle yapmakla müslümanlara yönelecek olası zararları önlemiş olmaktadır. Onun bu şekilde davranması öldürmeye benzemiştir.</p>
<p><strong>4</strong>-Herhangi bir savaş olmaksızın kendilerinden alınan fey&#8217;.</p>
<p>Hz. Peygamber hayatta iken bu pay onun idi. Zira müşrikleri kor-kutma gücüne sahip, bir aylık (yol) mesafesinden onların yüreklerine korku sal-maya muktedir kılınmıştı. Onun vefatından sonra ise, -en doğru görüşe göre- bu fey&#8217; (ganimet), beşe ayrılır. Bunun beşte biri devletindir. Geri kalan beşte dördü-nün ne yapılacağı konusunda iki görüş bulunmaktadır. a-Birinci görüşe göre, bu tür mallar müslüman ordularına aittir. Çünkü on-lar, (İslâm düşmanı olan) kâfirleri korkutma konusunda Hz. Peygamber &#8216;in yerini almıştır. b-İkinci görüşe göre, bu tür mallar müslüman toplumun yararı için harcanır. Çünkü bu şekilde davranmak, daha genel ve daha faydalı bir yöntemdir. İslâm ordularının düşmanları korkutup caydırması, Hz. Peygamber &#8216;in korkutmasının, bir aylık (yol) mesafesinden korku salmasının yerini alamaz. Diğer bir görüşe göre, fey&#8217;in tamamı, ganimetin 1/5 inin harcandığı yerlere harcanır. Kur&#8217;ân&#8217;ın zâhirine en uygun olan görüş de budur. 5-Ganimetin beş parçaya ayrılıp, bunlardan birinin ayette belirtilen yerlere harcanmasında birçok maslahatın bulunduğu açıktır. Beşte dördü ise, ganimeti alanlara aittir. Çünkü at sürüp savaşmak, ordunun sayısını çoğaltmak suretiyle bu ganimetin kazanılmasına onlar sebep olmuşlardır. Peygamber Efendimiz &#8216;in beşte dört içerisindeki payı, bir süvarinin alacağı pay kadardı. Bu da 1/5 in içindeki beşte bire ek olarak üç paydır. Şöyle sorulabilir:</p>
<p>&#8220;Düşmana karşı koymak konusunda süvarilerin birbirinden farklı oldukları halde niçin ganimetten eşit pay alırlar?&#8221; Buna cevap olarak şöyle deriz: Savaşa katılanların her birinin savaşta ne ölçüde yararlı olduğunu tespit etmek imkânsız olduğundan düşmana karşı daha sert savunma yapan ile daha hafif savunma yapanı eşit kabul ettik. Nitekim orduya katılarak kalabalık eden kimseler ile bizzat savaşanları eşit yaptık. Savaşma ve düşmana karşı koyma ko-nusunda yayalar arasında da fark olduğu halde onlar da eşit pay alırlar.</p>
<p><strong>ÜSTÜN GELMEYİİÇEREN BAZI EYLEMLER HAKKINDA </strong></p>
<p>Gâlip gelmek, mağlup için kuşatıcı, gam ve acı verici; galip olan için sevin-dirici, mağlup olanı alaya alıp onu rezil etmeyi sağlayan bir durumdur. Bu tür fiilleri işlemek caizdir. Hatta kâfirlere karşı böyle davranmak vacip, öldürülmeleri gerekli olanlara galip gelindiğinde ise caiz olur. Gâlip olma maslahatı baskın oldu-ğundan dolayı öldürülmeleri caiz olanlara da böyle davranmak caizdir. Kumarda galip gelmek ise haramdır. Kumar yoluyla mal alındığında, kay-beden kişinin düşmanlık ve öfkesi, kazananın ise yenileni alaya alması artar. Bu ise haramdır. Kumarda kaybedilen mal, kaybedenin zimmetinde kalır. Yarış ve mücadelede galip gelmek ve bunun için konulan ödülü almakta bir sakınca yoktur. Çünkü bu tür etkinlikler, savaşa bir hazırlık sayılır. Savaşa hazır-lanma maslahatları, mefsedetlerine üstün geldiği için maslahat tarafı tercih edilir.</p>
<p>Üstelik bunda galip gelen, galip gelme ve yarış için konulan ödülü kazanmanın sevincini elde eder. Mağlup olanlar ise, yalnızca kaybetme ve ödülü kaçırma üzüntüsünü duyar. Satranç oyunu, galip gelenin mağlup olana zarar verme, onunla alay etme sonucunu doğurur. Bununla birlikte bir de bedel alınacak olursa, mefsedetlerinin katlanması sebebiyle haram olur. Âlimler, bir bedel alma söz konusu olmadığında kumar oynamanın hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir. Tavla oyunu, bir bedel karşılığında olursa haramdır. –En doğru görüşe göre- bedelsiz oynansa da haram olur. Tavlanın niteliğini tam olarak bilmediğim için bu hükmün gerekçesini bilemiyorum. Bu sebepten dolayı tavla ile satrancın içer-diği kötülükleri de birbirinden ayırma imkânına sahip değilim. Hakkı bildiği halde batıl bir sebeple cedel&#8217; (tartışma)de galip gelen kimse, cedel yapması ve hasmını yenmesi sebebiyle günahkâr olur. Toplumun önünde son derece müşkül ve zor soruların ortaya atılması caiz değildir. Çünkü bu, onla-rın yoldan sapmasına ve şüpheye düşmesine neden olur. Yine anlayışı kıt kişiler önünde, onların yoldan sapmaması için ihtisas isteyen ilimlerden bahsedilmez. Her sır ifşa edilmez, her haber yayılmaz.</p>
<p><strong>BİR KONU: </strong></p>
<p>Şöyle bir soru sorulabilir: &#8216;Hz. Peygamber : &#8220;İmân yetmiş küsur şubedir. Bunların en üstünü &#8216;Lâ ilâhe illallah (Allah&#8217;tan başka hiçbir ilâh yoktur.) sözünü söylemek, en düşüğü,yoldan (insanlara) eziyet veren şeyleri kaldırmaktır&#8221;65 buyurmuş, Yüce Allah da ayette, &#8220;Zerre miktarı hayır yapan (kıyamette) onu mutlaka görür&#8221;66şeklinde beyan etmiştir. Bu iki nassın arasını nasıl telif edebilirsiniz? Buna iki açıdan cevap verilebilir. Birincisine göre, hadiste belirtilen şey, mefsedetleri def etmek, ayette sözü edilen &#8216;zerre miktarı&#8217; ise, maslahatların elde edilmesidir. İkinci yaklaşım diğerine göre daha uygun ve yerindedir.</p>
<p>Buna göre, imanın mecâzî olarak şubeleri, en son olarak, yoldan, gelip-geçenlere eziyet veren şeyleri kaldırmaya kadar iner ve son bulur. Çünkü imânın şubeleri, diğer ihsân türlerin-den daha faziletlidir. Bildiğimiz üzere yoldan eziyet veren şeyleri kaldıran kişi, aslında yoldan gelip-geçenlerin tamamına iyilikte bulunmaktadır. Bu, faydanın katlanmasına bağlı olarak sevabı da katlanan tek bir fiildir. Müezzin ve hatibin sevabı da seslerini duyanların sayısına bağlı olarak katlanır. Tek bir sözle bir top-luluğa iyiliği emredip kötülükten alıkoymak da böyledir. Bir konuda müjde veya uyarıda bulunmada da durum aynı bu şekildedir. İşin doğrusunu en iyi Allah bilir.</p>
<div><strong>marife dergisi, yıl. 7, sayı. 2, güz 2007, s. 265-289</strong></div>
<p>*Risâlenin orijinal adı, ‘Beyânü Ahvâli’n-nâs’tır. Ancak bu isim ile –eser okunduğunda da görüleceği üzere- risalenin içeriği ile tam da örtüşmemektedir. Bu yüzden biz, içerikle de uyum sağlamak ve okuyucu-yu daha iyi bilgilendirmek amacıyla böyle bir başlık verdik.</p>
<p>**Beyânü Ahvâli&#8217;n-Nâs Yevme&#8217;l-Kıyâme, İyâd Hâlid et-Tabbâ&#8217; tarafından tahkik edilerek yayımlanmış-tır. Girişle birlikte 52 sayfadan müteşekkildir. [Dâru’l-fikr, Beyrut 1998]</p>
<p>***Dr., DİB. Konya/Selçuk Eğitim Merkezi. pekalisait@mynet.com</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Eserin çevirinde şu hususları belirtmekte yarar görüyoruz:Küçük bazı tasarruflar bulunmakla birlikte metne bağlı kalınmıştır. Yazara ait biyografik bilgi tarafımızdan eklenmiş olup, metindeki bazı baş-lıklar konuyu daha iyi anlatması amacıyla tarafımızdan konulmuştur. Bize ait konu başlıkları [ ] şeklinde paranteze alınmıştır. Dipnotların konuyla doğrudan bağlantılı olanları çevrilerek, kimi açık-layıcı bilgiler tarafımızdan eklenmiş ve (ç.) sembolüyle ifade edilmiştir.</p>
<p>2 Asr sûresi 1-3.</p>
<p>3Bunu Taberânî, el-Evsat adlı eserinde, Beyhakî, Şuabü&#8217;l-Îmân&#8217;ında Ebû Müleyke ed-Dârimî kanalıyla rivayet etmişlerdir.</p>
<p>4Bu tefsirler için bkz. İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu&#8217;l-Beyân, XXX/290; Süyûtî, ed-Dürru&#8217;l-Mensûr, I/537.</p>
<p>5Arâf, 3.</p>
<p>6Ahzâb, 2.</p>
<p>7Yazar burada, kendi yaşadığı dönemi yani hicrî yedinci asrı kastetmektedir.(ç.)</p>
<p>8Deccâl&#8217;in vasıfları ve yapacakları hakkındaki rivayetler için bkz. Müslim, Fiten, Hd. No:2936; Ayrıca kıyamete yakın zuhur edecek fitneler ile İsâ aleyhisselam&#8217;ın gökten inişine dair bilgilerin güzel bir derlemesi ve değerlendirmesi için Keşmîrî&#8217;nin et-Tasrîh bimâ Tevâtera fî Nüzûli&#8217;l-Mesîh adlı eserine bakılabilir. (ç.)</p>
<p>9Bu beş unsur ya da niteliğin işlendiği bilim dalı fıkıh usûlü ilmidir. Bunlara usulde teklifi ve vaz&#8217;îhükümler adı verilmektedir ki, bu hususlar, usul ilminin çok önemli bir bölümünü teşkil ederler. (ç.)</p>
<p>10Bu konularda daha fazla bilgi edinmek için müellifin Şeceratü&#8217;l-meârif ve el-Fevâid adlı eserlerine bakılabilir.</p>
<p>11 Âl-i İmrân, 146.</p>
<div>12Konunun daha iyi anlaşılması için bu kısımlardaki bazı tekrarları kaldırdık.</div>
<div>13Konu ile ilgili olarak müellifin şu eseri önemlidir. Bidâyetü&#8217;s-Sûl fî Tafdîli&#8217;r-Rasûl [thk. İyâd Hâlid et-Tabbâ&#8217;]</div>
<div>14Bu beyit, yeni yeni şöhrete ulaşanlar hakkında söylenen bir atasözüdür. Bu beyitteki ilk &#8216;İsâm&#8217; dan kasıt; İbn Şehber Hâcip Nu&#8217;mân İbnü&#8217;l-Münzir&#8217;dir. İkinci &#8216;İsâm&#8217; ise, bele takılan kayış anlamına gelmek-tedir.</div>
<div>15 Nâs sûresi, 5.</div>
<div>16İbn Hanbel, el-Müsned, II/242. Ayrıca bkz. Buhârî, 6223; 6226 Ebû Hüreyre&#8217; den.</div>
<div>17 Hadiste geçen &#8220;lemme&#8221; kelimesi, dürtü, bir şeyi atmak, uğramak, denk getirmek gibi anlamlara gelir. Bundan kasıt ise, kalpte şeytan ya da melek aracılığıyla aniden oluşan hareketlenmedir. Bu hareket Şeytandan kaynaklanırsa vesvese, melek tarafından gelirse ilham denilmektedir. Daha fazla bilgi için bkz. Mübârekfûrî, Tuhfetü&#8217;l-Ahvezî bi şerhi Sahîhi&#8217;t-Tirmizî, VIII/265.</div>
<div>18Hadisi Tirmizî rivayet etmiş, hadisin hasen-ğarîb olduğunu söylemiştir. Hd.no: 2991.</div>
<div>19Vâkıa, 83, 84.</div>
<div>20Secde, 11.</div>
<div>21Vâkıa, 87.</div>
<div>22Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/297; Müslim, Cenâiz, hd.no: 920.</div>
<div>23Hıcr, 29.</div>
<div>24Tahrîm, 12.</div>
<div>25Zümer, 42.</div>
<div>26Rûh&#8217;un mahiyeti, özellikleri, yeri, ölümsüzlüğü konusunda en güzel eserlerden birisi İbn Kayyım el-Cevziyye&#8217;nin Kitâbü&#8217;r-Rûh&#8217;udur. Eser Türkçeye de çevrilmiştir. (İstanbul 1993, İz yy.) 27Yâsîn, 52.</div>
<div>28Yâsîn, 52.</div>
<div>29Aralık, perde, engel anlamlarına gelen bu kelime, kabir hayatına verilen bir nitelemedir.</div>
<div>30Bkz. Müslim, İmâre, hd.no: 1887.</div>
<div>31Müslim, Cenâiz, Hd. no: 974; İbn Hanbel, Müsned, VI/221.</div>
<div>32Hadiste Rasûlullah , bu amelleri idrardan sakınmamak ve dedikoduculuk yapmak olarak belirlemiştir.</div>
<div>33Buhârî, Cenâiz, 1378; Müslim, Îmân, 292; İbn Hanbel, Müsned, I/225.</div>
<div>34Buhârî, Cenâiz, 1374; Müslim, Cennet, 2870; İbn Hanbel, Müsned, III/126.</div>
<div>35Ber(a)hût, Arap yarımadasında bulunan bir kuyu ya da vadi adıdır. Bkz. el-Kâmûsu&#8217;l-Muhît. Ayrıca şu esere bakılabilir. Süyûtî, Müfhemâtü&#8217;l-Akrân fî Mübhemâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, s. 192. [thk İyâd Hâlid Tabbâ&#8217;]</div>
<div>36Müslim, Cennet, hd. No: 2868; İbn Hanbel, Müsned, III/114, 175.</div>
<div>37Tenasüh inancı:İnsan ruhunun, insan ölünce bir başka bedende yeniden hayata geldiği inancına dayanır. Bu inanç bazı yakın ve uzak doğu dinlerinde bulunmakta olup, İslâmiyet bu tür inancı ke-sinlikle reddeder. Bu konuda daha fazla ve ayrıntılı bilgi için Mehmet Görmez editörlüğünde bir heyet tarafından hazırlanmışYaşayan Dünya Dinleri adlı esere bakılabilir. [Diyanet İşleri BaşkanlığıAnkara 2007, s. 275 vd.] (ç.)</div>
<div>38Tûr, 16.</div>
<div>39Kasas, 30.</div>
<div>40Nâziât, 17.</div>
<div>41&#8217;Alak, 1, vd.</div>
<div>42Müddessir, 1-2.</div>
<div>43Tâhâ, 14.</div>
<div>44Beyyine, 7.</div>
<div>45En&#8217;âm, 86.</div>
<div>46Müellife göre hadiste vurgulanan üstünlük, ibadet ve taatin çok olması ile değil, onun kaliteli olmasıile elde edilir.</div>
<div>47Sehâvî, el-Makâsıdü&#8217;l-Hasene adlı eserinde (970. hd.) &#8220;Bu rivayeti Gazzâlî İhyâsında zikretmiş, Irâkî ise, bu hadisi Rasûlullah&#8217;a nispetiyle (merfû&#8217;) bulamadığını, rivayetin sadece Hakîmü&#8217;t-Tirmizî&#8217;nin Nevâdiru&#8217;l-Usûlünde Ebûbekir b. Abdillâh&#8217;ın bir sözü olarak bulunduğunu söylemiştir. Aliyyü&#8217;l-Kârî de el-Esrâru&#8217;l-Mer&#8217;fûasın&#8217;da Ebûbekir b. Ayyâş&#8217;ın sözü olarak nakletmiştir. 48Berzah, ölüm sonrası kabir hayatıdır. (ç.)</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="16" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>49Mü&#8217;minûn, 108.</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="17" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>50 Hacc, 18.</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="18" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div>51Enbiyâ suresi 23. âyete gönderme yapılıyor.</div>
<div>52İsrâ, 7.</div>
<div>53Füssılet, 46; Câsiye, 15.</div>
<div>54Rûm, 44.</div>
<div>55.Hasene&#8217;nin ne miktarda olduğunu yalnızca Yüce Allah bilir. (ç.)</div>
<div>56Zilzâl, 7, 8.</div>
<div>57Fussılet, 46; Câsiye, 15.</div>
<div>58İsrâ, 7.</div>
<div>59Nisâ, 111.</div>
<div>60Bu bölümde önemli sayılmayan bazı bilgiler bulunduğundan bu tür yerleri çevirmekte fayda gör-medik. (ç.)</div>
<div>61Tâhâ, 14.</div>
<div>62Bakara, 158.</div>
<div>63İşte bu sözüyle İzz b. Abdisselâm (r.a.), ilmin de bir sınırı olduğunu zarif bir şekilde ifade etmiş olu-yor. Yani, o, bilmediği bir konuda zoraki konuşmaya, görüş serdetmeye kendini yükümlü hissetmi-yor. Sınırlarını ve sorumluklarını gayet iyi biliyor. Onun bu erdemli tavrı, günümüz ilim erbabına da mesaj yüklü bir göndermeyi ihtiva etmektedir. (ç.)</div>
<div class="endOfContent">64İslâm ülkesinin dışındaki ülkelerde yaşayan kimseler. Onların yaşadığı yerlere dâru&#8217;l-harb denir. Bkz. Özel, Ahmet, İslam Hukukunda Ülke kavramı, İstanbul 1988, s.49 vd. (ç.)</div>
<div>65Buhârî, İmân, I/51; Müslim, İmân, I/63.</div>
<div>66Zilzâl, 7</div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="19" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="18" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="17" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="page" data-page-number="6" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="7" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer"></div>
</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/">Varlıkların Dereceleri* ve İnsanların Ahiretteki Halleri**</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varliklarin-dereceleri-ve-insanlarin-ahiretteki-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamber/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamber/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Aug 2016 22:14:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12186</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamber, insanın ruh katlarını açmış ve onun her katını içinde bulunduğu şartlara ayarlamıştır. Bir ka­tını dünyaya, bir katını ölüme, bir katını ölümden öte­sine. Mağaradan, çölden, en karmaşık büyük kent yaşa­malarına kadar insan düşüncesi, duyarlığı, sükûneti, coşkunluğu, Peygamber ülküsünün ve hikmetinin önünde fâniliğe dönük olmaktan kurtularak Allah sev­gisi ve korkusuyla, tevhit ahengiyle, hakikat şuuruyla dolu ebedilik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamber/">Peygamber</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/peygamber/ayni_gunde_10_peygambere_10_lutuf13842686000_h1094569/" rel="attachment wp-att-12187"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12187" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/ayni_gunde_10_peygambere_10_lutuf13842686000_h1094569.jpg" alt="Peygamber" width="490" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/ayni_gunde_10_peygambere_10_lutuf13842686000_h1094569.jpg 628w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/ayni_gunde_10_peygambere_10_lutuf13842686000_h1094569-600x290.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/ayni_gunde_10_peygambere_10_lutuf13842686000_h1094569-300x145.jpg 300w" sizes="(max-width: 490px) 100vw, 490px" /></a></p>
<p>Peygamber, insanın ruh katlarını açmış ve onun her katını içinde bulunduğu şartlara ayarlamıştır. Bir ka­tını dünyaya, bir katını ölüme, bir katını ölümden öte­sine.</p>
<p>Mağaradan, çölden, en karmaşık büyük kent yaşa­malarına kadar insan düşüncesi, duyarlığı, sükûneti, coşkunluğu, Peygamber ülküsünün ve hikmetinin önünde fâniliğe dönük olmaktan kurtularak Allah sev­gisi ve korkusuyla, tevhit ahengiyle, hakikat şuuruyla dolu ebedilik şartlarına ayarlanır.</p>
<p>İnsanı bir nemrut ateşi gibi yakıcı hale getiren ceha­let ve zulüm karanlığından çıkararak vahiy ışığında bir miraç yolcusu gibi yürüten, bir inancın ayışığında İlâhî güzellikleri ruhun gıdası gibi sindire sindire ilerleten Peygamber izidir.</p>
<p>İnsanı putların köleliğinden kurtararak fıtratın me­deniyetini kuran Peygamberidir.</p>
<p>İnsanı, etinden kemiğinden fırlayan hayallerden, puta tapıcılık hezeyanlarından arıtan peygamberler­dir.</p>
<p>Toprağı teyemmüm, suyu gusl ve abdest gücüyle do­natan peygamberlerdir.</p>
<p>Ak kanadı sevap, kara kanadı günah, kaderinin hızıyla zaman içinde uçup gitmektedir insan. Kara kanadını yenileyen şeytandır, ak kanadını da peygam­berlerdir insanın. Dökülen kara kanat yerine ak kanat takmaya çalışanlardır insana onlar.</p>
<p>Beyaz, siyah, sarı, asyalı, afrikalı, avrupalı farkı ol­maksızın insanın insan olmasını ön plâna çıkaran bir medeniyeti haber veren ve gerçekleştirenlerdir onlar.</p>
<p>Zaman, atlarının ayakları altında kum gibi çınladı.</p>
<p>Dünya, bir kabuk gibi ruhu sıkar ve ruh, bu sert çiz­gilerin içinden sıyrılıp kaçmak ister. Veya daha kötüsü, ruh, kabuk üstüne kabuk bağlayarak dünyalaşır. Pey­gamberler, dünya çizgilerini ruha bir disiplin gibi, bir gelişme ve olgunlaşma sabrı gibi, şaha <u>kalk</u>a<u>n</u> ata sıkı bir gem gibi yaklaştırırlar. Böylece, ateş, külün altında taze, diri ve canlı kalır.</p>
<p>Peygamberin izinde ruh sönmeyen bir ateştir, dünya da onun külü. Daha doğrusu, ışık ve zeytinyağı.</p>
<p>Git Arabistan’a ve oradan azın azı kaynak sularının üzerine eğilerek susuzluklarını gidermeye çalışan hur­ma ağaçlarından sor neye özlem çektiklerini ve neyin düşünü gördüklerim. Onlar, peygamberlerin zamanın ateşini gözleyen destan nöbetçileri gibidirler.</p>
<p>Vahyin ruha ve hayata karışması&#8230; Peygamber izi budur.</p>
<p>Hikmet ve mucize, sertleşmiş ve gelenekleşmiş metafizik ve sosyal köleliği yumuşatıp ortadan kaldırmasında Peygamber’in destan kılıcıdır. İnsan, o kılıcın önünde baş eğerek hür olur.</p>
<p>Örneği peygamber olan çocuklar, despotların, tiran­ların ve diktatörlerin serapsı hayallerinin peşinde koş­mazlar.</p>
<p>Çelik, cam ve çimento içinde, ancak, Peygamberin izini gözleyerek, vahiy sevincinden doğan muştuları, umutları ve zikirleri ruhun durmadan yenilenişi ve di­rilişi için tekrarlayarak ayakta durabilir insan.</p>
<p>Her zaman ölmeye yüz tutan insan ruhunu ayakta tutmak&#8230; İşte peygamberlerin bıraktığı miras.</p>
<p>Ruhun dirilişi, çağın özlediği, bir türlü adını koya­madığı, ancak Peygamber izinde gerçekleşebilecek ül­küdür.</p>
<p>Gençliğin isyanı, anarşisi, başkaldırması, nihilizme veya romantizme batık olanı da, bilmeden bu izi ara­maktan, ararken izi daha çok kaybetmekten başka bir şey değil.</p>
<p>Peygamber ve çocuk&#8230; Bu tabloyu ortadan kırmış olan insanlık, daha nice zaman azap çekecektir.</p>
<p>Sezai Karakoç-Günlük Yazılar 2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamber/">Peygamber</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamber/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
