<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Özkan Gözel | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ozkan-gozel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 25 Apr 2024 17:18:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Özkan Gözel | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bedenin Rüyası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bedenin-ruyasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bedenin-ruyasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Apr 2024 17:07:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26976</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rüyalarla aynı kumaştan yapılmayız, bir uykuyla çevrelenmiş küçük hayatlarımız. Shakespeare, Fırtına Suya düştün, sırılsıklam oldun. Çırpınmak beyhude. Dip seni çekiyor, su kaçıyor boğazına. Batıyorsun mütemadiyen, batı­yorsun, Ratıyorsun aheste&#8230; Dip seni koyvermeyip kendine çekiyor habire. Çabalıyorsun ama nafile. Bırak çırpınmayı, olan olacak! Gerçi ya batacak ya çıkacaksın, ama hele bir suy­la barışık olmayı dene. Dene suyun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bedenin-ruyasi/">Bedenin Rüyası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26979 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-300x200.jpg" alt="" width="368" height="245" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280-1024x682.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/human-3703251_1280.jpg 1280w" sizes="(max-width: 368px) 100vw, 368px" /></a></p>
<p>Rüyalarla aynı kumaştan yapılmayız, bir uykuyla çevrelenmiş küçük hayatlarımız.</p>
<p>Shakespeare, Fırtına</p>
<p>Suya düştün, sırılsıklam oldun. Çırpınmak beyhude. Dip seni çekiyor, su kaçıyor boğazına. Batıyorsun mütemadiyen, batı­yorsun, Ratıyorsun aheste&#8230; Dip seni koyvermeyip kendine çekiyor habire. Çabalıyorsun ama nafile. Bırak çırpınmayı, olan olacak! Gerçi ya batacak ya çıkacaksın, ama hele bir suy­la barışık olmayı dene. Dene suyun hâlinden anlamayı hele. Çırpınma artık. Ve bırak kendini suyla birlikte-dalgalanmaya. Suyun okşayışına bırak kendini. Bırak kendini telaşsız, bırak kendini aheste. Dalgalan ağır ağır suyla birlikte. Dalgalan, korkusuz, öl&amp;üşcesine&#8230;</p>
<p>Görüyorsun dip seni artık çekmiyor, görüyorsun su artık gen­zini yakmıyor. Kaslarının tüm gücüyle çırpınmıyorsun artık. Su seni tutuyor el üstünde. Sudasın, sırılsıklam. Batmazsm artık, el üstündesin. Dingin, telaşsız, canlı cenaze. Uygunluğu buldun artık, uyabildin, bildin uymayı. Şimdi, şimdi artık uyu­yabilirsin. Uyu dipsiz bir uykuyla. Uyu suyla birlikte. Uyu su gibi, su gibi uyu dingince. Uyu munis munis suyun uykusunu.</p>
<p>Uy ki uyku» dalga dalga kaplasın bedenini. Uy ki uyuyabilesin. Uy ve katıl suyun bedenine. Şimdi dalgalansın bedenin suyun bedeniyle birlikte. Hemvücut bir dalgalanıştasın artık, suyla hemhâl bir biçimde. Kulaklarında hep dipten gelen o şarkı. Su­yun yüzeyindesin, hafif kıpırtılarla, örtüyorsun onu bir yorgan gibi tüm vücudunla. Vücudunu öpüyor su. Savaşmıyorsunuz artık, sevişiyorsunuz, hafif dokunuşlar, latif okşayışlarla ve bir serinlik ki kaplıyor seni, hücrelerine dek en ücra&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Sessizce çekip gitmek istiyor ruhun, terk edip suyun yüzeyinde bedenini. Ruhun ayrılığı arzuluyor belli, bırakıp suda bedeni­ni, bırakıp onu uykuda, onu komada. Bedenin suda ürpererek hafif hafif uyuklaya dursun, şimdi sen uçmağa heves ediyor­sun. Heves ediyor ruhun biteviye kanat çırpmaya, gökyüzü­nün zağarlarına dayanırcasına. Heves ediyor ruhun bedende nefes alıp verme oyununa bir son vermeye ve böylece yalnız ve daima gökyüzüyle yek-nefes olmaya, karışmaya havaya, hava­lanmaya. Şevkle ruhun, ruhun inatla, ısrarla ruhun, gökyüzü­ne katışan bir nefes olmaya heves ediyor tamahkârlıkla.</p>
<p>***</p>
<p>Bedeni suda balık, ruhu tıknefesmiş! Bedeni kafes, ruhu safi hevesmiş! Beden ruhu fazla havalı buluyormuş, ruh ise bede­nin kendini tıknefes ettiğini söyleyip duruyormuş. Anlaşma uyuşma bir yere kadarmış. Ay ışığının suda pırıldadığı işbu güzel akşam meğer o pek mukadder ayrılık vakti çoktan gelip çatmışmış. Kulaklarında dipten gelen o mahmur şarkı, uygun kıpırtılarla salınadursun beden suyun yüzeyinde, ruh heves­kârlığının doruğunda, ay ışığında yukarılara, daha da, daha da yukarılara doğru ağmadaymış. Saf bir nefes olarak serazat ka­nat çırpacağı enginlere dâhil olacağı anın gelişine sabırsızlan­madaymış. îçi kıpır kıpır&#8230; “pırrr&#8230;!” diye uçacağı anı gözleri dikili semaya -havalı dedik ya!- gözlemedeymiş.</p>
<p>***</p>
<p>Ruh, dönüp bir kez daha, bir kez daha bakmış suyun yüze­yinde salınıp duran bedene, tç geçirmiş, “Ah,” demiş, “bunca yoldaşlıktan sonra&#8230; ” Alçalmış suya ruh ve bedeni son bir kez öpmek istemiş usulca. Tutamamış kendini ruh ve dökülen bir damla gözyaşı karışmış bedenin uykusuna. Meğer beden de enginlerde kanat çırpmaktaymış rüyasında, uyanır gibi kıpır­danmış o bir tek damlayla. Nefesi daraldıkça daralmış ruhun  konuvermiş gölün kıyısına. Hava kararıvermiş birden, ay girivermiş hemen bir bulutun arkasına. “Meğer yine rüyaymış tüm bunlar,” diye hayıflanmış ruh, “ayrılık bir başka bahara.”</p>
<p>“Meğerki neymiş,” demiş hevesi kursağında kalan, “ah ne ay­mazım ben, yine görmüşüm bedenin rüyasını.” Hayreti hüz­nüne baskın, ruh devam etmiş: “Meğer o da hep beni görür­müş rüyasında. Meğer aynı kumaştanmışız ha! Demek, ben ancak onun rüyasında kanat çırpmaktaymışım, vay canına! Bedenin rüyasıymışım ben! Can kafesinde mahpusum yine, o uyanınca.”</p>
<p>Özkan Gözel -Kim Bulmuş Ki Yerini,syf:95-97</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bedenin-ruyasi/">Bedenin Rüyası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bedenin-ruyasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orada Kimse Var Mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/orada-kimse-var-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/orada-kimse-var-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Apr 2024 17:05:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26974</guid>

					<description><![CDATA[<p>El-amâ, büyük sis. Tirmizî’de Resûle “Allah evrenin yaratılışından önce neredeydi?” sorusunun sorulduğu hadis-i şerif vardır. Resûl &#8216;Âmâdaydı&#8217; diye cevap veriyor ve hadis bir aşağıdalık-yukarıdahk olmadığını belirterek sürüyor. Diğer bir deyişle, orası zaman-dışılıkla kadim bir mekândışılıktır&#8230; Bu surette amâ içinde biçimlerin olmadığı bir boşluk, mutlak ıssızlık, varlık-dışılıktır. özgün ıssızlık. Allah’a olan yolculuklarında, ârifler, derin tefekkürlerinin bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/orada-kimse-var-mi/">Orada Kimse Var Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape.webp"><img decoding="async" class=" wp-image-26977 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-300x200.webp" alt="" width="377" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-300x200.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-360x240.webp 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-277x184.webp 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-296x197.webp 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-570x380.webp 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-270x180.webp 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-585x390.webp 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-370x247.webp 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape-236x157.webp 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/depositphotos_593199174-stock-photo-man-walking-foggy-autumn-landscape.webp 600w" sizes="(max-width: 377px) 100vw, 377px" /></a></p>
<p>El-amâ, büyük sis. Tirmizî’de Resûle “Allah evrenin yaratılışından önce neredeydi?” sorusunun sorulduğu hadis-i şerif vardır. Resûl &#8216;Âmâdaydı&#8217; diye cevap veriyor ve hadis bir aşağıdalık-yukarıdahk olmadığını belirterek sürüyor. Diğer bir deyişle, orası zaman-dışılıkla kadim bir mekândışılıktır&#8230; Bu surette amâ içinde biçimlerin olmadığı bir boşluk, mutlak ıssızlık, varlık-dışılıktır. özgün ıssızlık. Allah’a olan yolculuklarında, ârifler, derin tefekkürlerinin bir aşamasında, Allah dilerse, farkların ortadan kalktığı büyük bir karanlık sise girerler.</p>
<p>Zamandan-öncelik&#8230;</p>
<p><strong>Abdulkadir es-Sufi, </strong><em>Yüz Basamak</em></p>
<p>Şurasını da dikkatle bilmek lâzımdır, Allah&#8217;dan temsîl-i âlî ile söylüyorum: Bütün varlığınla mevcudiyetinden kat’-ı nazar edince, sen kendi nefsinde kendinde âmâdasın! Bu tasavvur-ı fikrîde varlığı ve levâzım-ı vücûdiyyeni bilsen de, mevcûdiyetten alâka-i fikriyyeni kesince, senin amâda bir zat olduğun tahakkuk eder.</p>
<p><strong>Abdulkerîm el-Cîlî, </strong><em>İnsan-ı Kâmil</em></p>
<p><strong>SİS</strong></p>
<p>Siste göremiyorum, bu anlaşılabilir bir şey, kim siste görebi­lir ki! Ama ben siste dura dura, ona bulana belene, onu bir duman gibi içime çeke çeke öyle bir yeti kazanmışım ki onu civarımda, içimde ya da içimin civarında bir nesne olarak görebiliyorum artık ve giderek yalnız onu görebiliyorum; ona dokunabiliyor, onu tüm varlığımla hissedebiliyorum; varlı­ğım sise bitişmiş bulunuyor -ne tuhaf ama! Giderek gördü­ğüm -dokunduğum-hissettiğim şu sis, kâh kesifleşerek kâh la­tifleşerek benliğimi sarıp-sarmalayan şu <em>ne ise ne,</em> sanki tabii ortamım benim; zira onu soluyorum bila-fasıla.</p>
<p>Doğrusu, ancak sis latifleştiğinde veya sis latifleşsin diye ya­zabiliyorum. O latifleştiğinde benliğim aralanıyor ve aradan dünya, kelimelerin açıklığında şöyle bir el ediyor bana. Yaz­mak nitelemek demek tam da, nitelemek de sisten bir ilk öz­gürleşmek. .. Sisi, ilk elde, nitelenmeye direnen bir şey olarak niteleyebiliyorum. Ama o, yazdıkça daha da nitelenebilir bir şey hâline dönüşüyor bu kez karşımda. Sis, yazdıkça dağılır gibi oluyor; yazdıkça dünya aradan parlıyor. Sen var mısın yok musun meselesi artık gündemime giriyor yazdıkça.</p>
<p>Sis bürümüş dünyamı, dünyam sisle kaplanmış zahir. Ama bu anlatım yine de yetmiyor meramı ifadeye. Aslma bakı­lırsa, gömülü-kaldığım sis içinde dünya ortadan kalkmış, dünyasızlaşmışım bir nevi. Sis bürümüş beni her yönden ve ben dünyamı kaybederek &#8211;<em>yer-olmayan o-yerde</em> dünyasız ka- la-kalmışım âdeta: ‘Tahta bir bavul gibiyim kıyısında haya­tın? Beni yalnızca, içinde hareketsizce dura-kaldığım bu belli-belirsiz sis hislendirebiliyor artık, yoksa bizatihi dünyanın kendisi değil! Sağ elin sol ele değmesi misali, gerçekte yal­nızca kendimden-etkileniyorum, yoksa doğrudan dünyadan değil; gerçekte, dünya kendimden-etkilenmeme bir vesile, hatta bir bahane enikonu. Dünya -bildiğimiz dünya- gittik­çe geri çekilmiş de, sanki geriye tavsifi zor bir sis yumağı, şu yoğun boşluk, şu boşluğun doluluğu kalmış&#8230; Bu dünyasız dünyada, bu sis-dünya’da ben kendimi kendimin tam orta yerinde kendime mıhlanmış bir hâlde buluyorum: Yalnız kendimi görüyor ve yalnız kendimi duyuyorum esasında; başkaca da bir şeyi değil! Kendimi kendime raptolmuş bu­luyorum -özgürleşmek kendimden, kendime mesafe almak; ama nasıl? Bildiğim kendim, dokunduğum kendim; dünya kendi-dünyam&#8230;</p>
<p>Dünya yani ki bildiğimiz dünya çoğunca uzak bir uğultu gibi geliyor kulaklarıma, doğrudan temas edemediğim gayriniza- mi bir nesneler-topluluğu olarak. Ortada gerçek yok, gerçek ortada değil.</p>
<p>Dünyaya doğru kendimden çıkmak istiyorum arada bir; çık­mak, çıkmak&#8230; Buna can atıyorum bazı anlarda; temas arzu­su depreşiyor derunumda; ne mümkün ama, kendim dediğim içine yuvarlandığım, içinde yuvalandığım dipsiz bir kuyu -başaramıyorum. Biri gelse kuyunun başına, bakracı sarkı­tıp da beni görüp <em>“hazâ gulâml”1 </em>dese diye nefesimi tutmuş bekliyorum Yusuf gibi. Ve hâlâ hâlâ hâlâ kendi içime, içimin kuyusuna düşmeye devam ediyorum ağır ağır; çekilmekteyim içe, dibe, kendime; özvarlığıma doğru emilmekteyim müte­madiyen. Sise gark olmuş bir hâlde kendi boşluğuma yuvar­lanmaya devam ediyorum habire; bir yere tutunmak nafile! Yersizim dünyada, <em>ne-yer</em>deyim sanki, <em>yer-siz olan o-yer</em> de. Yuvarlanırken kendi dibime doğru, sise bürülü değil de sis­ten yapılma bir <em>kim-siz nesne</em> gibi olduğumu, henüz dünyaya uğramamışım da sanki hâlâ <em>o-yer de</em> bulunduğumu tahayyül ediyorum. Yabanıl bir arzu hislendiriyor ta derunumdan beni o anlarda, varlığımı ta derunumdan sis olarak duyumsuyorum. Puslu varlığımda kasılarak kendime çekiliyorum. Bir yandan acip yalnızlığımdan çıkabilme umudu arada bir beni yoklarken, diğer yandan kendimin orta yerinde yine kendimi, yeni kendimi özlüyorum. Ve hatiften bir sesle sanki biliyo­rum: Kendimi ancak kendime mesafe alarak arayabilir ve ola ki bulabilirim. Kendinin nihai özgürleşmesi, kendi’nden bir ilk özgürleşme ile mümkün.</p>
<p>Sahi sis dağılsa n olacak? Kendimi kendime yeniden doğmuş mu bulacağım? Ufuk mu belirecek yine önümde yani dünyaya yeniden mi dahil olacağım? Ortada olmayan gerçek, ortaya mı çıkacak? Sis dağılmasa, üstelik daha kesif bir biçimde beni kucaklaşa, sıksa beni, kendine iyice katsa, kendime büzülsem daha fazla, sahi serapa sisten bir heykel olsam n’olacak? <em>Qui vivra verra?</em></p>
<p>Sis koyu bir puro dumanı gibi derunuma sindikçe siniyor, içimde yoğunlaştıkça yoğunlaşıyor. Bura’da değil de evvel, çok evvel bir yer’de, <em>yer-olmayan o-yer</em> deyim âdeta. Dünya, var mı­sın sen, yoksa yok musun -hissedemiyorum. Ama derunumda, sisin henüz ulaşmadığı bir yerlerde senin var yok arası varlığını arada bir hâlâ hatırlıyorum. Dünya uzak bir hatıra!</p>
<p>Sahiden de dünya var mı, sen var mısın, emin değilim. Yoksa sisten çıkmamı mı bekliyorsun? Yapma! Hem ben, sis nasıl dağılacak, dağılacak mı, seni nasıl duyacağım, hatta seni duy­malı mıyım -bilemiyorum. Ama bazen kavurucu bir hâl alan şu arzu yani senin o rüzgârın zaman zaman ayartıyor sisten yapılma varlığımı ve ben bu kesif dumandan çıkacak mıyım diye umuda bulanıyorum. Sislendikçe hisleniyor, hislendikçe sisleniyorum. Özüm özüme o denli yapışık ki ondan özgürleş­me imkânı var m’ola diye kördüğüm olarak kendime dolan­mış vaziyette hayıflanıp duruyorum.</p>
<p>Sadede gelelim mi?</p>
<p>Doğrusu ben artık sisten çıkmam, çıkamam? Ama sen istersen sise dalabilirsin dalabilirsen; sise müdahil, sisten dünyama dâ­hil olabilirsin. Mi? Sislenmek, benim gibi hislenmek öyle sanı­yorum ki senin elinde. Gibi. Bana gelince, ben şu acip yalnızlı­ğımın uslanmaz müdavimiyim. Dal yabanıl dünyama, dalabi­lirsen, dal <em>koyu bulufun</em> arasına, dal ki başkalık nedir görsün şu yavan dünya, yalan dünya! Yoksa, yokluğunda ben, orta­dan ikiye üçe beşe çatlayıp kendi öz cemaatimi yaratacağım</p>
<p>2 Fr. “Yaşayan görür.” (y.h.n.)</p>
<p>-ıssız denizin ortasındaki takımadalar misali, özün özgesiz gürleşmesi neye yarar oysa?!</p>
<p>Dal dünyama» dalabilirsen; sislen biraz olmaz mı, hislen biraz bencileyin! Sana değmek istiyorum, olmuyor; sisten gözümü alamıyorum. Ne-yer deyim, sen yoksun. Bende <em>amâ</em> yalnızlığı, bende kavurucu ıssızlık!</p>
<p>Şimdi gel gelebilirsen yamacıma, sokul bulutuma, bakraç sar­kıt ya da kuyuma. Atla çiti, geç dereyi, arala perdeyi. Geçit bul &#8221;<em>olmadan önceki”</em> hâle. Sise bulan biraz, olmaz mı?</p>
<p>Yoksa göçtü de kervan, kalakaldım mı dağlar başında!?</p>
<p>Ipıssız kuyu, koyu sis kaplamış her yanı, kulak bakraç sesine hasret!</p>
<p>Sislene sislene eriyorum.</p>
<p>Eriyorum ne’ye eriyorsam&#8230;</p>
<p>Ey kervanlar artığı şol kimesne!</p>
<p>Ey gecikmiş, ey her kervandan arda kalan benim gibi!</p>
<p>Bak yazıyorum şuracığa neden sonra:</p>
<p>Gözet bulutu! Katıl deruna yolculuğa!</p>
<p>Ve unutma e mi:</p>
<p>Kendine gelirken bana uğra!</p>
<p>***</p>
<p><strong>Rüzgâr</strong></p>
<p>Hafiften bir rüzgâr esiyor. Bu rüzgâr sanki hatiften esiyor. Ür- periyorum. İçimde donmuş bir şeyler belli belirsiz harekete geçiyor, kend’özüm dünyaya uyanıyor. Özüm ki, donukluğu gitmiş, kıpırdanıyor. Yokluyorum bi’ gayret kendimi: Bir süre­dir içine gömülü-kaldığım sis dağılıyor sanki hafif bir rüzgârla. Gerçek dönüyor mu bana? Bu rüzgâr kendi ruhum mu yoksa benim? Donmuş ruhum harekete mi geçiyor? Yine <u>kendim</u>e, yeni kendime mi geliyorum acaba? Gömülü-kaldığım özvarlığımdan mı çıkıyorum yoksa? Serin sular boşanıyor içime.</p>
<p>Kuru bir yaprak gibi titriyorum; içimde tuhaf hışırtılar var; içim, onca durgunluktan sonra genleşip harekete geçiyor. Ora­da kimse var mı?</p>
<p>Güz ortası. Güneş ağır ağır yükseliyor ufukta. Hissediyorum. Sıkı sıkıya büründüğüm yorgam aralıyorum. Göz kapaklarımı açıyorum ağır ağır; gözüm pencerenin pervazında. Nefes alıp verişimi fark ediyorum -demek ki yaşıyorum. Fark ediyorum odamın içinden dünyayı bir kez daha; bu kez daha bir umut­la. Uyumuşum, hem ne uyumuşum. Uyurken içim uyuşmuş âdeta. Bir ışık hüzmesi perdenin aralığından hücum ediyor. Dünyaya geliyorum bir kez daha. Yorganı atıp doğruluyo­rum. O sisli, o ağır geceyi hatırlıyorum. Ne geceydi ama!</p>
<p>Uzak, çok uzak bir yerden bura’ya konmuş-kondurulmuş bir yabancı gibiyim. Gece aynada yüzünü arayıp bulamayan, gün yüzüne kavuşunca yüzünü hatırlayan şu yabancı gibi. Nere­den geldiğimi, kimin nesi olduğumu, bura’da ne aradığımı soruyorum kendime. Acep bu yaban ile ben nereden geldim, niye geldim? Bura’da zorum ne?</p>
<p>Sokaklardayım şimdi, kendimi attığım sokaklarda. Sokak de­dikleri böyle bir şey olmalı diye düşünüyorum bir yandan da. Ama belli ki ben içimin sokaklarında dolaşıyorum asıl. Labi­rentlerinde mi demeliyim yoksa. Sanki ilk kez görüyormuşum sokakları. Üzerimde o tuhaflıktan bir eser var hâlâ.</p>
<p>Hava rüzgârlı, içim de öyle. Yanımdan geçiyor aşinası olmadı­ğım silüetler. Elektrik faturasının son günü; bunu hatırlıyorum, “Hay aksi!” diyorum kendi kendime. Sağa dönüp caddeye sapı­yorum. Dünyadayım bunu anlıyorum ve fark ediyorum dünya varmış ama sen hâlâ yoksun. O gariplik bir kez daha yokluyor ta derunumdan beni. Rüzgâr hafifçe esmeye devam ediyor, içim dalgalanır gibi oluyor. Bir mısra mırıldanıyorum, kıpırdı­yor dudaklarımın ucu: İstanbul’un orta yeri sinema&#8230;</p>
<p>Dünyanın orta yerinde bir garibim. Yabanda. Yine de dünya­nın etime yavaş yavaş nüfuz ettiğini, ruh gibiyken giderek bir ağırlık, bir kütle, bir cesamet kazandığımı hissediyorum. Nefesim, elim, vücudum dışta bir şeylere çarpıyor; önce yadırgıyorum bu durumu, sonra kanıksıyorum -dünyaya ilk kez temas ediyorum da sanki ondan bu tuhaflık. Sürüklenircesi- ne yürüsem de ayaklarım dolaşmıyor yine de birbirine; sanki konuşmak istesem konuşabilecek gibiyim. Zincirlerimden henüz boşanmışım da onların o yok-varlığını hissediyorum hâlâ. Yürürken sallanıyorum hafifçe sağa sola, bedenimde gerginlik var biraz, boşluğa tutunur gibi yürüyorum hafif sen­deleyerek. Sermestim bir parça. Sokaklarda ne işim var, ar­tık evime dönsem ya diyorum. Dönemiyorum; rüzgârın beni sanp-sarmalamasını seviyorum, içimi süpürüyor bu rüzgâr, ruhumu yüzüme üfürüyor sanki. Yüzümü yoğurur gibi elle­rimin arasına alıyor ve düşünüp-düşlüyorum o <em>koyu bulut</em>u, içimin de içine çekildiğim, kendime büzüldükçe büzüldüğüm o anı -ne geceydi gerçekten de! Kaç gecenin özeti, kaç gecenin usaresiydi o gece! Şimdi, bir parça mesafeliyim kendime.</p>
<p>Ölmemiştim; bilakis, <em>doğmadan önceki</em> hâlimdeydim her na­sılsa. Zamanın karnında, belki karnın da karnındaydım: Ne vardım, ne yoktum o gece&#8230; Şimdiyse dünya var, ben varım.</p>
<p>Dünyayı henüz doğurmuş şu lohusa gibiyim şimdi: Dünya terütaze, orada, bacaklarımın arasında. Önce kendinden ko­parılıp sonra kendine iade olunmuşum âdeta. Sanki ilk defa merhaba der gibiyim dünyaya.</p>
<p>O <em>koyu bulut</em> bir uğultu olarak sindi hatırama ve ondan belli belirsiz bir iz kazındı hafızama. Neydi Tanrım o an, o büzül­müş, derlenip-toplanmış zaman, o kesif mi kesif sis, o ezeli ıssızlık, o <em>amâ</em> yalnızlığı zamanm bahrinde, fi tarihinde&#8230;</p>
<p>Ayaklarımı sürümeyi bıraktım nasılsa, biraz daha düzgün adım­larla ilerleyebiliyorum artık, sallanmadan sağa sola. Şakakları­mı okşuyor sabahın meltemi, sis çoktan kalkmış belli ki. Saat yedi. Silüetlerin akışı hızlandı çevremdeki. Bir finnın önün­den geçerken burnuma çarpan o sıcak ekmek kokularını içi- me çekiyorum, afallıyorum. Neydi o hissizlik hâli, hatırlamaya çalışıyorum. Görü yok, koku yok, tat yok, dokunuş yok, ses yok. Gerçek? Yok. Varsa yoksa o tuhaf mı tuhaf kendinden-et- kilenme hâli, o acip halet!</p>
<p>O an dünya henüz peyda olmamıştı belli ki. Belli ki o an kendi, saf kendi, dünyayı önceliyordu bir nevi. Ve sanki, işbu ken­di, dünyadan sonra da kalacak gibi. Kendiliğimiz yani onun nüvesi dünyada oluşmuyor anlaşılan. Öyle olsaydı “dünyaya geldik” demezdik ki! Dünya, gelinen bir yer demek ki. Yer-ol- mayan bir yerdeydik, <em>ne-yef</em>deyken buraya geldik, dünyaya konduk-kondurulduk yani.</p>
<p>Her şey sanki şöyle oldu: Evvelce, çok evvelce, hayli evvelce, ta zamanın bahrinde bir yerde -o-yer’de- ‘zaten var idik’ de <em>neden sonra</em> dünyaya geldik</p>
<p>Merhaba dünya!</p>
<p>Adımlarımı sıklaştırıyorum, solda tenha bir park buluyorum. Gömülür gibi bir banka oturuyorum. Yüzüm avuçlarımın içinde, gözlerimi ovuşturuyorum. Sabahın serinliği uyarıyor beni, belli ki çevreye yeni yeni uyanıyorum. Çıkmışım-çıka- nlmışım o dipsiz kuyudan sanki. Kulaklarımda bakraç sesleri. Koşuşturup duran birtakım adamlar. Hercümerç, heyecan, çığlıklar&#8230; Nihayet kervanla birlikte yola koyuluyorum.</p>
<p>Yine, yeniden yolculuk görünüyor bana.</p>
<p>Koyu buluttan henüz çıkmışım.</p>
<p>Kervanla birlikte şehre doğru yol alıyorum.</p>
<p>Sen yoksun hâlâ.</p>
<p>Kalabalık içinde yalnızlık bu defa da.</p>
<p>Yokluğunda varsın ama, benimlesin.</p>
<p>Özvarlığıma dâhil var-yok arası varlığın.</p>
<p>Yoksa sen de mi koyu bulutun içindesin, kör kuyunun dibindesin?</p>
<p>Sen de mi oradan çıkarılmayı bekliyorsun?</p>
<p>Gel, bekliyorum.</p>
<p>Bekle, geliyorum&#8230;</p>
<p>Özkan Gözel -Kim Bulmuş Ki Yerini,syf:19-26</p>
<p>1 -Ar. “İşte bir oğlan çocuk!” Yûsuf suresi 19. ayette geçer: “Derken bir kervan geldi, sucularım gönderdiler, adam kovasım kuyuya saldı; “Müjde! İşte bir oğlan çocuğu!” diye bağırdı. Onu alıp bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah onların yaptıklarını çok iyi biliyordu.” (Yayıma Hazırlayanın Notu)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/orada-kimse-var-mi/">Orada Kimse Var Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/orada-kimse-var-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlksel Teklif Sorumluluğun ve Özgürlüğün İmkânı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilksel-teklif-sorumlulugun-ve-ozgurlugun-imkani/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilksel-teklif-sorumlulugun-ve-ozgurlugun-imkani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Feb 2022 06:40:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[Sorumluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Teklif Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25971</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÖZKAN GÖZEL 1. Her ne olduysa özneler olarak kendimizi yeryüzüne konul­muş bulduk. Hakikatte, yeryüzüne konulmuşluk, varolmanın yükünü üstelik ihtiyarımız haricinde omuzlarımızda buluvermek anlamına geliyor. Bu yük, sırf mihnet olarak çekeceği­miz bir şey mi, yoksa nihayetinde taşımaktan memnuniyet duyacağımız bir şey mi? Esef mi etmeliyiz buna, yoksa şükran mı duymalıyız? Cevapta acele etmeyelim. Bilelim ki bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilksel-teklif-sorumlulugun-ve-ozgurlugun-imkani/">İlksel Teklif Sorumluluğun ve Özgürlüğün İmkânı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25974 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/about-300x298.jpg" alt="" width="307" height="305" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/about-300x298.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/about-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/about-600x596.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/about-768x763.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/about.jpg 773w" sizes="(max-width: 307px) 100vw, 307px" /></p>
<p><strong>ÖZKAN GÖZEL</strong></p>
<p><strong>1.</strong></p>
<p>Her ne olduysa özneler olarak kendimizi yeryüzüne <em>konul­muş</em> bulduk. Hakikatte, yeryüzüne konulmuşluk, <em>varolmanın yükünü</em> üstelik ihtiyarımız haricinde omuzlarımızda buluvermek anlamına geliyor. Bu yük, sırf mihnet olarak çekeceği­miz bir şey mi, yoksa nihayetinde taşımaktan memnuniyet duyacağımız bir şey mi? Esef mi etmeliyiz buna, yoksa şükran mı duymalıyız? Cevapta acele etmeyelim. Bilelim ki bu soru­lar esasen toptan ve teorik olarak değil de, münferiden ve var olma çabamız içinden, üstelik tematik olmayan bir yolla ce- vaplandırılabilecek sorular. Dahası, ömür defteri henüz açık! <em>Çoktan olmuş—olan</em> sanki şöyle oldu: Var olma bize sunulmuş bir <em>teklifti</em> de biz onu önünü sonunu pek de düşünmeden yani cehaletle ve/veya aceleyle kabullenivermiştik; ancak neden sonra ve gecikmiş bir bilinçle, hâkezâ kendimize geldiğimiz ölçüde anlıyorduk —eğer ki anlıyorsak— bu teklifin ciddiyet ve ağırlığını- Bilinç doğası gereği gecikiyor ve anladığını hep <em>neden sonra</em> anlıyor. Hem biz hayatımızın safhalarını da ekse­riya geriye dönük olarak yani olaylar esnasında değil de daha ziyade onlar olup-bittikten sonra anlayıp-anlamlandırıyor değil miyiz?</p>
<p><strong>2.</strong></p>
<p>Ölüm bizi bura’dan alana kadar dünyadayız. Dünyaya gelmeyi kendimiz seçmediğimiz gibi, bura’da ilelebet kal­mak da bizim elimizde değil hiçbir şekilde. Bu demektir ki hakikatte ne başlangıcımıza sahibiz ne sonumuza; biz buna <em>Yaratılmışlık</em> diyoruz. Bir kerede gerçekleşmiş ve olup-bitmiş bir şey olmayan yaratılmamız bir teklifle, ilksel bir teklifle açılmaya başlıyor ve teklif karşısında alacağımız tavırlarla şe­killenip devam ediyor. Doğum ve ölüm arasında var olmakla (yükümlü kılınmış özneleriz. Arada dünya hayatı kâh bir seçimler demeti kâh sorumluluklar manzumesi olarak seriliyor önümüze veya hem o hem bu olarak çıkıyor karşımıza. Ama bilelim ki omuzlarımıza yüklenen ve esasında bizim (bilinçli)  bîr tercihimiz olmayan <em>varolma yükümlülüğü</em> hayatımıza yayılmış sonraki tüm diğer seçimleri ve sorumlulukları başlatıyor ve belirliyor. Söz konusu <em>ilksel yükümlülük,</em> yalnızca sorumlu­luğumuzu değil, dahası talip olduğumuz özgürlüğü önceliyor.</p>
<p><strong>3.</strong></p>
<p>Uçmak’tan her nasılsa bura’ya indirilmiş ve kendini bu­ra’da var olmakla yükümlü bulmuş varolanlarız biz. Özgürlük ve sorumlulukla tanışmamız esasen bura’da başlıyor. Uç­mak’ta belli ki çocuklar gibi şendik; üzerimizde hiçbir yük, yanımızda yöremizde hiçbir sıkıntı, külfet ve zahmet yoktu; özgürlüğe ve sorumluluğa öncel bir şekilde memnun ve me­sut olarak <em>teklifsizce</em> yaşıyorduk orada. Şimdi konulduğumuz bu mihnet ve külfet yurdunda uçmak’a dönüş arzusu taşı­yoruz içimizde —bu, bir yüksüzleşme arzusu belki de. Teklife öncel o hali özlüyoruz, yine öyle yaşamaya can atıyoruz. Ama şu an dünyadayız; burada bir süreliğine eğleşen <em>konuklarız. </em>Dünya özgürlüklerin ve fakat aynı zamanda sorumlulukların ara-mekânı. Bunlar bir bakıma çatışıyorlar ama bir bakıma da örtüşüyorlar. Özgürlük ile sorumluluğun çatışma ve aynı zamanda örtüşme anlarını tespit ve tahlil ve bu surette yer­yüzünde bulunuşun ne idiğünü anlama çabası felsefenin uğ­raşı alanına dahil.</p>
<p><strong>4.</strong></p>
<p>Doğum ve ölüm arasında bura’da yani bu ara’da bulunu­şumuz, kend’oluş yolculuğumuzun bir safhası. Dünya bir konarga, özne bir <u>göçebe.</u> Bura’da bulunuşumuzu, dolayısıyla yeryüzüne konukluğumuzu anlama ve anlamlandırma imkânı uhdemizde. Felsefe; dinin, ahlakın ve sanatın yanı sıra, yeryüzünde bulunuşu bir <em>anlamlandırma pratiği.</em> Başlangıcımıza ve dahi sonumuza sahip değilsek de, ara’da serbestiz ya da öyle olduğumuzu vehmediyoruz. Başına ve sonuna sahip olamayan nasıl ve ne derece serbest olabilir? özgürlüğü —serbestiyetin ötesinde— yeni baştan anlamlandırma,onun ilksel teklifle bağım anlama ihtiyacındayız.İşe şuradan başlayabiliriz; Var olma, hakkımız olmadan ve dahi özgürlüğümüze konu olma­dan önce, yükümlü olduğumuz bir şeyi Var olmayı üstlen­mekle kend’olmayı seçiyoruz esasında. Kend’olmayı seçmek suretiyle de kendimizi özgür-olmaya-bırakıyoruz. Peki ama burada özgürlükten serbestiyet anlamında basitçe hürriyeti değilse, hakikatte neyi anlıyoruz? Kend’olmak ile özgür olmak arasında aslî bağ ne? Yükümlü olma ile özgür olmayı bağdaştır­mak mümkün mü? Ve nasıl özgür olabiliriz?</p>
<p><strong>5.</strong></p>
<p><em>Kend’olmak,</em> öz’ün bu demektir ki kendilik’in zuhuruna ve tekâmülüne katılmak ve tanık olmakla mümkün oluyor. Kend’olmak, öz’ü —kendiliği— gürleşmeye bırakmak yani ki özgürleşmek demek. Ne var ki, özgürleşmek bedelsiz olmu­yor; kend’olmanın yükünü yüklenmekle, teklife muhatap ol­makla mümkün olabiliyor ancak. Özümüz yani kendiliğimiz biz onu yaşarken veya yaşayarak gürleşmeye bırakabilelim diye bize verilmiş en has imkânımız. Kendimizi var oldukça ve var olarak kazanıyoruz.</p>
<p><strong>6.</strong></p>
<p><em>Kend’olmak</em> özneye sunulmuş asıl ve asil teklif. Özne bu teklifi kabul etmekle kuşkusuz ağır bir yükün altına girmiş ve fakat özgürleşme imkânı olarak kend’oluş’un zuhuruna ve tekâmülüne giden yol da bu surette açılmış oluyor. Teklifi kabul etmek, haddizatında, özneliğin (ya da daha kestirme bir tabirle insan-olma’nın) haysiyet ve şerefine talip olmak­tır. Teklif, özneye bir yük yüklemekle birlikte, aynı zaman­da özgürleşme imkânını başlatıyor; şu halde, mükellefiyet (yükümlülük) özgürlüğü önceliyor ve dahi onu öncelemek suretiyle belirliyor. Kendi’nin gürleşme ya da kuvveden fii­le çıkma imkânı bu <em>ilksel teklifte</em> açılıyor ve kendi bu teklife müspet olarak mukabele etmesi ölçüsünde, kend’olmanın, şu halde öz’ünü gürleştirmenin imkânını elde ediyor.</p>
<p><strong>7.</strong></p>
<p>Teklif ağır mı ağır hakikatte, kend’olmak zor mu zor; ama beşerlik düzeyini aşıp insan olmanın haysiyet ve şerefine sahip olmak ancak kend’olma yükünü üstlenmekle mümkün olabi­liyor. Beşeriz ve fakat insan olmakla / insan kalmakla mükel­lefiz. İnsana sunulmuş teklif hakikatte onu özgür —özü gür— kılmaya müteveccih: Yük eğer onu layıkıyla omuzlayabilirsek bizi özgürleştirebilecek. Topraktan yapılmayız ve fakat başımız göğe yükseliyor. Omuzlarımıza yüklenen yük, onu taşımaya liyakat kesp ettiğimiz ölçüde, bize terfiin, göğe yükselmenin yani insan olmanın yolunu açıyor. Göğün çekimine uyup tekli­fe muhatap özneler mi olacağız yoksa balçığa gerileyip beşerlik düzeyinde kalmayı seçerek özneleşme imkânını tepecek mi­yiz? Biz bu soruya benimsediğimiz ahlâkî tutuma bitişik olan hayat tarzımızla yaşarken tematik olmayan bir tarzda cevap yeriyoruz aslında.</p>
<p><strong>8.</strong></p>
<p>Hayatımızın her adımında ve her alanında irili ufaklı kararlar alıyoruz ve bu kararları uyguluyoruz. Aldığımız bir karan uygulamamak ya da eksik veya farklı uygulamak da nihayette bir karar ve dahi kararsızlık kararın eksikli kipi.Sonuçta hayatımız aldığımız (ve almadığımız) kararlarla yürüyor ve şekilleniyor. <em>Karar almak?</em> Kendimizi rastlantıla­ra veya içgüdülerimize göre yönlendirmediğimiz ölçüde, bu, en İnsanî edim belki de. Karar almak suretiyle bir kısım im­kânları içeri alıyor, bir kısmını da dışta bırakıyoruz. Yaşarken kendimizi aldığımız kararlarla “imkânlarımıza doğru atılmış” buluyoruz. Üstlendiğimiz varoluş ola ki bir <em>atılıma</em> dönüşebi­liyor bu surette. Bu vaziyet, var olma maceramızı özetliyor bir bakıma. Var olurken duraktan durağa ya da karardan karara geçerek yaşıyoruz. Kendinden gelip yine kendine doğru giden ve aldığımız kararlarla şekillenen bir yoldayız. Yol ve yolcu kendimiziz; yolculuk kend oluş yolculuğu. Karar kılacağımız yer yine kendimiz ama yeni kendimiz.</p>
<p><strong>9-</strong></p>
<p>Aldığımız kararlar kendimizi içinde bulduğumuz şartlar tarafından belirleniyor, en azından bu şartlar kararlarımızı etkiliyor, Başka bir ifadeyle, biz kararlarımızı kuşatıldığımız şartlar muvacehesinde alabiliyoruz ancak, Öte yandan, ka­rarlarımızın etkileri kuşatıldığımız şartlan değiştirip dönüş­türmeye mâtuf çoğu zaman. Biz belli şartlar muvacehesinde ve ekseriya işbu şartlan değiştirip dönüştürmeye yönelik ka­rarlar almak süretiyle kendi varoluş çerçevemizi oluşturuyor ve bu çerçeve dâhilinde de <em>kendimizi kazanyoruz. Aldığımız </em>kararlar ve kendimizi içerisinde bulduğumuz şartlar arasın­da bîr diyalektik işliyor ve biz bu diyalektik içinden yaşar­ken <em>kendimize doğuyoruz</em> yavaş yavaş. Tuhaf ama ne zaman ki ölümle kapanıyor ömür defterimiz, o zaman kendimize tam anlamıyla doğmuş oluyoruz. Ölüme doğru oluşuyla yaşamak, azar azar kendini tamamlamaya doğru yol almak demek bu bakımdan. Ne denli genç ölse de, insan ölümle hitâma eriyor ve tam da bu hitâma erişle birlikte itmâm oluyor: İnsan doğ­duğunda ölüme ama aynı zamanda kendine doğmuş oluyor. Sanki ilk doğum doğmaya bir başlangıç yalnızca. Hayat ise sonu ölüme varan yolda kendini peyderpey kazanma vetire­si. Ölümle kendimizi kazanmamız (veya kaybetmemiz) artık tescillenmiş oluyor; zira ölüm ömre mühür vuruyor. Bu, ken­diliğe vurulan mühür aynı zamanda. Hülâsa, <em>kend’oluş</em> dedi­ğimiz vetire teklifle açılıyor ve ölümle birlikte teklife verilen cevap artık geri alınamaz bir biçimde sübut bulmuş oluyor. Ara’da özneliğimizi şekillendiren kararlarımız yer alıyor. Tek­lifle başlayan özneliğimiz karardan karara geçerek oluşuyor. Nihayet, onlar sayesinde ve yoluyla kendimizi kazandığımız kararlarımız ilksel teklife verdiğimiz cevabın izdüşümünde yer alıyor.</p>
<p><strong>10.</strong></p>
<p>Teklifi yüklenmek, ahlâk üzerinden oluş’a girmek demek haddizatında. Ahlâkî özneler olarak biz aldığımız kararlarla (yaptığımız seçimlerle) ölümle mühürlenip-nihayetlene- cek bir sürece, içerisinden özneleştiğimiz kend’oluş süreci­ne dâhil ve müdâhil oluyoruz. Öznenin en esaslı kend’olma imkânı ahlâk yoluyla açığa çıkıyor. Ahlâk, biri en âlâ sûrette özneleştiriyor; ahlâk yoluyla bir en halis biçimde kend’olma imkânını elde ediyoruz.</p>
<p><strong>11.</strong></p>
<p>Yaratılmışlık (başlangıcına ve sonuna sahip olmama) şu­uru ile irtibatlı olarak ahlâk, <em>kendi ile ilişkinin</em> asli biçimini teşkil ediyor. Hemen ilave etmeli ki başkaları ile, Tanrı ile ve dünya ile ilişkiler bu aslî ilişki biçiminin dışında yer almıyor, bilakis aslen ona bağlı olup onun kiplerini ve tezahürlerini oluşturuyor. Bu demektir ki biz ‘kendimiz-olmayan’ şeylerle ilişki içerisinde olduğumuzda (dahi) kendimizle ilişki halindeyiz esasen. Asıl oluş, kend’oluş; merkezde daima kendilik var: Başkaları ile, Tanrı ile veya dünya ile ilişkilerimiz daima bendimizle ilişkimize dönüyor zira. Ahlâk, öznenin kendi ile ilişkisinin en esaslı biçimi, evet: Ahlâk yoluyla biz kendimizi kazanıyoruz —elbette ‘kendi-olmayan’ ile ilişkiler içinde. Varlık —oluş olarak varlık— kend’oluş’un açılımında yatı- yor ve kend’olma çabası olarak ahlâk varlıkla ilişkiyi daha en başta koşullandırıyor. Varlık, kendini ahlâkî-oluş üzerinden açıyor. Dolayısıyla öznenin ahlâkî seçim ve kararları, kend’oluş üzerinden dönüp oluş’a, şu halde varlığa tesir ediyor. Kend’oluş’a dair seçim ve kararlarımızla biz oluş’a dâhil ve müdâhil oluyor ve onun olduğu-olacağı şeye tesirde bulu­nuyoruz. Böylece, ilksel teklifi yüklenen özne; özneleşme, şu <u>halde</u> kend’oluş süreci üzerinden ait olduğu oluş’un oluşu­muna <u>katkıda</u> bulunuyor. Başka bir deyişle, kend’olma süre­cimizde yaptığımız seçimler / aldığımız kararlar, kendimize yani Özvarlığımıza müteallik olmakla kalmıyor, denebilirse tüm varlığa oluşunda/oluşum unda şu veya bu şekilde tesirde bulunuyor. Bu demektir ki varlık ve ahlâk —kend’oluş süre­cinde— birbirine ait olarak birlikte anlam kazanıyor.</p>
<p><strong>12.</strong></p>
<p>İlksel teklife mukabelemizden dağlar dahi etkileniyor. Bu da, deruhte ettiğimiz kendilik yükünün —kend’olmayı seç­me yükümlülüğünün— ne denli ağır olduğunu gösteriyor; dahası, bu ağırlık ölçüsünde bize verilmiş öz’üyani ki kendilik’i gürleştirme imkânının büyüklüğü açığa çıkıyor. Burada bir döngüsellik kendini gösteriyor: özgür olduğumuz ölçüde söz konusu yükü taşıyabiliyoruz ve bu yükü taşıyabildiğimiz ölçüde de özgürleşebiliyoruz.</p>
<p><strong>13.</strong></p>
<p>Yük,dağların dahi taşımaktan içtinap ettiği bir <em>emanet</em> ha­kikatte. insanoğlu olarak biz her nasılsa o yükün altında ken­dimizi buluvermişiz, o emaneti yüklenmişiz. Üstelik yükü taşıyabilecek omuzlara (henüz?) sahip değilken, onu omuz­larımızda buluvermişiz. Demek ki yükü taşıdıkça —yani ki yolda— omuzlara sahip olabileceğiz ve omuzlara sahip olabil­diğimiz ölçüde de yükü taşıyabileceğiz: Sorumluluğumuz bizi özgür kılıyor; buna mukabil, özgürlüğümüz de bizi sorumlu kılıyor. Başımız göğe yükselecekse, bu, omuzlar sayesinde olabilecek, başka nasıl olabilir? Özgürlüğün yeni baştan ta­rifine bağlı olarak, onun sorumlulukla çatışmasından ziyade örtüşmesine tanık oluyoruz. Hakikatte, ahlâkî-oluş’ta ifa­desine kavuştuğu haliyle <em>sorumluluk-ve-özgürlüğün</em> birlikteliği veyahut da içiçeliği söz konusu burada; öylesine ki, ilksel tek­life muhatap olan öznelik ancak bu sûrette neşvünema bula­biliyor ancak. Yeryüzünde bulunan şâir varolanları —tam da söz konusu teklifi yüklenemediklerinden— sorumlu-ve-öz- gür, dolayısıyla kend’ olmaya kabil addedemiyoruz.</p>
<p><strong>14.</strong></p>
<p>Oluş olarak varlığa —kend’oluş üzerinden— katkı sunup onun oluş’umuna tanık olmak yalnızca insanın harcı ve im­tiyazı; bu yüzdendir ki sair varolanlar ona musahhar kılın­mış. Ahlâkî-oluş yolunda kend’oluş, kendi’nin de ötesinde kâinatı bir yük / bir emanet olarak omuzlarında bulup bunun gereğini yerine getirme çabasında olmak demek bu bakım­dan. İnsan tam da kendinden sorumlu olduğu için tüm kâi­nattan sorumlu, dolayısıyla onun öz’ünün gürleşmesi demek bir anlamda tüm kâinatın özgürleşmesi demek.</p>
<p><strong>15.</strong></p>
<p>Sonuçta, teklifi yüklenmeye kabil insan, f<em>itraten ve ahlaken </em>varlığa ait bulunuyor. Fıtrattan, varlığın, dolayısıyla yaratılı­şın ilksel halini veya görünümünü anlıyoruz öncelikle ve bil­hassa. <em>Ahlâk</em> ise, fitratın/varlığın sesine kulak verme kabiliye­ti anlamına geliyor aynı zamanda. İnsan, fıtrî istidadı gereği kend’olabildiği yani teklifi üstlenebildiği ölçüde kendisine musahhar kılman varlığın gözbebeği. Varlık, onunla soluk <strong>alıp </strong>veriyor ve onunla alçalıp yükseliyor. Varlık, ancak insan­<strong>da </strong>şahikasına ulaşıyor. İnsanın varlığa (hakeza varlığın insa­<strong>na) </strong>aidiyeti, en çok ahlâkta, dolayısıyla fıtratı d/uyma’da ve ona uyma’da tezahür ediyor.</p>
<p><strong>16.</strong></p>
<p>Vel-hâsıl; <em>teklif olmasaydı,</em> kend’oluş’un, giderek oluş ola<strong>rak </strong>varlığın anlamı büsbütün havada kalacaktı. Dahası, varlık âleminde kend’oluş’un ahlâkîliği, dolayısıyla kendisi söz konusu dahi olmayacaktı. Teklif, varlığa <em>anlamı</em> getiriyor. Bu mefhum, özgürlüğü sorumlulukla irtibatlandırma ve bu sur<strong>ette </strong>varoluşu anlamlandırma imkânını bize sağlıyor. Teklif olmasaydı insan ortaya çıkmayacaktı.</p>
<p>Teklif Dergisi,sayı:1,syf:110-118</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilksel-teklif-sorumlulugun-ve-ozgurlugun-imkani/">İlksel Teklif Sorumluluğun ve Özgürlüğün İmkânı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilksel-teklif-sorumlulugun-ve-ozgurlugun-imkani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Varlık ve Ahlâk</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varlik-ve-ahlak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varlik-ve-ahlak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Jan 2022 06:12:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa]]></category>
		<category><![CDATA[Doğruluk]]></category>
		<category><![CDATA[duyma]]></category>
		<category><![CDATA[işitme]]></category>
		<category><![CDATA[olay]]></category>
		<category><![CDATA[tekno-bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25906</guid>

					<description><![CDATA[<p>1.Özneler olarak biz, olup-bitmiş, hazır, duruk bir zâtiyete sahip değiliz hiçbir şekilde. Biz, kendimizi, kend ’oluş suretinde ve dahi varlığı/mızı kat ede ede, tabakadan tabakaya geçerek kazanırız &#8211; her dem yeniden ve yeniden yaratılırız, nasıl ki içinde devine-dura ola-geldiğimiz dünya da öyle ise. Dünya-da, bura-da, bu-ara-da bulunuşumuz, bir kitabın raf- ta öylece-durması misalince yer almaz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-ve-ahlak/">Varlık ve Ahlâk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23281 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979-300x150.jpg" alt="" width="484" height="242" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/111979.jpg 880w" sizes="(max-width: 484px) 100vw, 484px" /></p>
<p><strong>1.</strong>Özneler olarak biz, olup-bitmiş, hazır, duruk bir zâtiyete sahip değiliz hiçbir şekilde. Biz, kendimizi, kend ’oluş suretinde ve dahi varlığı/mızı kat ede ede, tabakadan tabakaya geçerek kazanırız &#8211; her dem yeniden ve yeniden yaratılırız, nasıl ki içinde devine-dura ola-geldiğimiz dünya da öyle ise. Dünya-da, bura-da, bu-ara-da bulunuşumuz, bir kitabın raf- ta öylece-durması misalince yer almaz hiçbir şekilde; ama biz, dünya-da, balığın derya içre olması misalince var-o/uruz. Dünya’da, bura’da yani, bu-ara-da, bu demektir ki beri ve öte arasında olmaklığımız söz konusu olduğunda, bizim dünya ile temel ilişkimizi duyma teşkil eder, yoksa anlama ve hele onun özel bir kipi olan kavrama değil. Gerçi anlama dahi duymada temellenmesi ölçüsünde temel bir yetidir ama duyarlık olarak duyma özneliğin temel çatkısında her halükarda daha asli ve de önceliklidir. Hakikatte, duyuyor olduğumuz için anlarız, yoksa anladığımız için duyuyor değilizdir. öte yandan, duy-mamıza anlama, anlamamıza duyma eşlik eder; dünya-da biz dil üzere/içre duya-anlaya var oluruz. İmdi, duyunç anlağı <em>önceler, giderek de anlak duyunçta temellenir.</em> Hakikatte, an­lak, akıl ya da <em>akl-u-fehm,</em> özduyunç olarak, duyarlığın kay­nadığı yer olarak <em>kalp&#8217;te</em> kökenleniyor olmalıdır. Hakikatte, akletme-ve-fehmetme, ondan ayrı ya da gayrı olmak şöyle dursun, <em>kalp\e</em> ya da <em>kalp&#8217;ten</em> itibaren tahakkuk eder ve ora­dan hareketle yönlenip işlevselleşir.</p>
<p><em><strong>2.</strong>D-uyma</em> bir temel-yeti’dir ki onda kendini duyurana <em>uyma </em>eğilimi saklıdır: Uymak üzere d-uyarız biz ve burada d-uyma duyuru’yu basitçe işitme gibisinden bir şey değildir. Başka bir ifadeyle, duyma’da, duyuru’ya/hitab’a/uyarı’ya mukabelede bulunma imkânı yatar. <em>D-uyma, d-uy-uruya</em> mukabelede bu­lunmaya ve <em>uy-ma&#8217;ya,</em> yani ona <em>uygun</em> bir tavır sergilemeye ya da kendini ona <em>uy-ar-lama ya</em> müteveccihtir. Bu teveccüh yoksa şayet, duyuruyu -çoğu zaman bir <em>uy-arı</em> suretinde ge­len duyuruyu- işitmekle birlikte veya işitmemize rağmen onu aslında hiç d-uymuyor ya da kasten d-uymaz’dan geli­yoruz demektir. Şu halde, bir duyuruyu duyma, onu basitçe işitme’den fazla veya başka bir şeydir. İşitme, söz gelimi bir hitabı harfler ve kelimeler olarak algılama, giderek de algıla­dığını anlama’dır ki bu hal ona mukabelede bulunmayı yine de zorunlu kılmaz. <em>D-uyma</em> ise, işitilene yani duyuruya veya uyarıya uyma eğilimini kendinde barındırır. Özetle, duyma, işitmeden başka değilse bile fazla bir şeydir. Bakma görme­ye göre neyse, işitme duymaya göre odur bir bakıma.</p>
<p>İşitme, bedenin duyusal bir işlemiyken, duyma bununla kalmaz ama topyekûn varlığımızı işin içine katar. İşitme, dediğimiz gibi, işitilen! algılamaktan ya da algılayıp anlamaktan ibaret iken, <em>d-uyma</em> duyulana karşı <em>uy-gun</em> bir tavrı sergilemeyi, gide­rek de ona <em>uy-um</em> göstermeyi varsayar veyahut da gerektirir. D-uyuyor isek daha baştan uymaya yatkınız demektir. Öte yandan, işittiğimiz, hem de iyi işittiğimiz halde duymuyor yani işittiğimize duyarsız kalıyor olabiliriz. Duymuyoruzdur çün­kü belki de duyuru’yu/uyarı’yı daha baştan kulak-ardı-etme eğilimindeyizdir. Bu duyar-sızlık, bu duyma-ma ya da duyama-ma hali, temelde somatik, hatta psiko-somatik değil ama menfi anlamda da olsa tam da varoluşumuza ilişkindir. Da­hası, varoluş ile ahlâkın içiçeliği ölçüsünde, işbu duyar-sızlık <em>via negativa</em> ahlâk ile ilgilidir. Meseleyi tersinden de vaz ede­biliriz: D-uyma, dolayısıyla duyarlık, varoluşsal olduğu kadar veya tam da öyle olduğu için ahlâki bir hadisedir; öyledir, zira varoluş ahlâkı, ahlâk da varoluşu varsayar yani bunlar asli bir ilişki içinde bulunurlar. <em>Ahlâk, esasen, duyarlıktır.</em> Bu bakım­dan ahlâk’tan/duyarlık’tan muaf veya maada bir kend’oluş yani öznelik tasavvur edilemez. Kend’oluş, tersinden veya dü­zünden yani müspet veya menfi anlamda ahlâk’la, şu halde du­yarlıkla irtibatlıdır aslen. Sonuç itibariyle, duyarlılık ve ahlâk özne’nin kend’olma macerasında birbirini bütünlemektedir.</p>
<p><em><strong>3.</strong>D-uyma,</em> dolayısıyla d-uyar-lık, kend’olma çabası içeri­sindeki özne’nin varlık ile temel ilişkisini oluşturur. Başka bir ifadeyle, özne’nin varlığa dolayısıyla olma’ya mukabelesi temelde d-uyma ya da duyarlı-olma suretinde gerçekleşir ki duyarsız-olma bunun eksikli kipi demektir. Haddizatında, varlığın tam da ilksel ifadesi olarak fıtrat’ın duyurusuna uy­mak, onu ilkin duyuyor ya da duya-bili-yor olmayı gerekti­rir. Fıtrat’ı d-uyma, ona uy-gun varoluşsal tavrı sergileme demektir ki bu da son tahlilde fıtratla uyum-lu hale gelme ya da kendini fitri-olan’a uy-ar-lama demektir. Nitekim, du- yarlı-oluş olarak ahlâki-oluş, uyum’un kaynağı olarak fitrat’a yani ki varlığın ilksel haline uyarlanma, ona uyma, ona uy- gun-düşme, dolayısıyla fıtrat uyar-mca yaşama yönelim, çaba ve ısrarını göstermedir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p><strong>4.</strong>Ahlâkı, haddizatında, <em>doğruluk</em> ile öz-de-eş olarak kabul edebiliriz veya etmeliyiz &#8211; her ne kadar bu ikisi özdeş olmasalar da. <em>Asli doğruluk</em> anlamında <em>doğ(u)ruluk&#8217;</em>ta, özne, ilksel doğ-a olarak fıtrat’a yönelir ve onu esas alarak yönlenir ki bu ahlâk üzere bulunuşu ifade eder tam da. <em>Doğ(u)ruluk, fıtri doğ-a&#8217;ya uy-mada, uy-ar-lanmada, uy-gun düşmede ve uy­umlu olmada yatar hakikatte.</em> Doğ(u)ruluk, şu halde, fıtrat ile uyum a yönser ve/veya işbu bu uyum’u varsayar. Başka bir ifadeyle» doğ(u)ruluk (ya da doğuru-oluş), fıtri-olan’a uygun düşmede ve de onunla uyum(luluğ)u gözetmede bulur teme­lini. Bizce, <em>doğ(u)ruluk,</em> ilksel anlamda, böyle bir şey olmalı­dır. Doğ(u)ruluğun asıl <em>miyarı,</em> asli doğ-a olarak fıtrat’ta bu­lunur tam da. <em>Fıtrat,</em> varlığın asli ifadesi / yaratılmışlığın ilksel hali / hilkat’in asli <em>ayarlarıdır.</em> Bu bakımdan, <em>varlığın sesine kulak-verme&#8217;</em>den bizce öncelikle ve bilhassa anlaşılması gere­ken şey, fitrat’ın sesine kulak-verme’dir ki bu da fıtrat- <em>miyar olarak</em> alma ve kendini buna göre ayarlama/uyarlama eğilim veya yönelimini ifade eder.</p>
<p><strong>5.</strong>Doğruluk’un farklı tür ve düzeyleri vardır elbet; ama, kla­sik felsefeye/mantığa (dolayısıyla bilime) ait <em>mantıksal/öner- mesel doğruluk tasavvuru</em> da dahil olmak üzere, diğer “doğ­ruluk” türleri türevsel <em>(derivatif)</em> mahiyette olup tasvirine çalıştığımız işbu asli mahiyetteki <em>doğ(u)ruluk</em> u varsayar ya da varsaymak durumundadır. İmdi Heidegger’in doğruluğu/ hakikati <em>aletheia</em> olarak anlayan yorumunu<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> bir de bu gözle yeniden-düşünmekte fayda var. Ama biz bu hususu şimdilik ele alamayacağız.</p>
<p><em><strong>6</strong>.İlksel doğ-a olarak fıtrat</em> ile uyum-lu ya da ona uygun-olana <em>doğurul,</em> işbu fıtrata has <em>doğrultu</em> ’dan şu veya bu yan a sapa­na ise <em>yanal</em> Bizce tüm “doğ-ru-luk” ve “yan-lış-lık” işte bu temelden hareketle düşünülebilir, hatta düşünülmeli­dir. Yineleyelim: “Doğ(u)ruluk”tan ilksel doğ-a olarak fıtrata uyumluluğu ve uygunluğu anlıyoruz ve ilksel doğa olarak fitrat’a has &#8220;doğ-rultu”dan sapmayı “yanallık” olarak anlıyor ve adlandırıyoruz. Her “doğruluk”, böyle anlaşılan “doğulu­lukta, keza her “yanlışlık” da yine böyle anlaşılan “yanallıkla temellenir. Başka türlü ifade edersek, fıtrata özgü doğrultuyu gözetip ona uygun düşene ve onunla uyumlu olana (“kökensel doğru*’ anlamında) <em>doğurul</em> derken, işbu doğrultudan sapana, dolayısıyla da fıtri-olan’a uygun-düşmeyip onunla uyum-suz- luk arz edene (“kökensel yanlış” anlamında) <em>yanal</em> diyoruz.</p>
<p><strong>7</strong>.Şimdi <em>yanallık</em> mefhumuna biraz daha yakından bakabili­riz. Doğ(u)rultu’dan sapma olarak <em>yanallık,</em> ilksel doğa olarak fitrat’a uymama’nın, kendini ona uyarlamamanın (ayarla- mama’nm) ya da ona uygun tavrı göstermeme’nin bir gerek­tirmesi ya da bir sonucudur. <em>Yanallık,</em> aslında fıtrat’ı duymama’da ya da duyamama’da, giderek bir nevi duyarsızlıkla, bu da demektir ki asli sağırlıkta temellenir. <em>Yanallık</em> dediğimiz, fitrat’a bir uyumsuzluk ve yine ona nazaran bir uygunsuz­luktur ki bunlar esasında altta yatan duyar-sızlık’ın kipleri­dir. Bu duyarsızlık, olma’ya dolayısıyla kend’olma’ya karşıt ya da kayıtsız bir yönde / bir yanda işler. Öznelik duyarlıksa, duyarsızlaşma tersinden bir özneleşme (ya da kendi-siz-leş- me) olsa gerektir.</p>
<p><em><strong>8.</strong>Doğ(u)ruluk, ilksel doğ-a’ya yani ki fitrat’a uygunlukla</em> ve/ <em>veya onunla uyumlulukla temellenir.</em> Şimdi, “ilksel doğ-a” ifa­desinde geçen “doğ-a”dan ne anladığımızı biraz daha açıklığa kavuşturabiliriz. îlkin, belirtmeliyiz ki, bu ifadeyle kast ettiği­miz, “fıtri doğa”dır esasen, yoksa tekno-bilim’in fizik-o-matematik bir belirlenim altında deney ve gözleme konu edip güç istencine tâbi kılma eğiliminde olduğu şu <em>karşımızdaki / ob-jektif</em> “doğa” <em>(nature)</em> değil. Belirtilecek bir diğer husus, <em>fıtrat’ın</em> (ki, bu düzeyde, <em>insani fıtrat</em> söz konusu) <em>doğa-kül- tür çiftfni,</em> bu çiftin her bir unsurunu <em>aynı anda</em> önceleyerek mümkün kıldığı hususudur. Bu anlamda, <em>kültür ve</em> onun­la çift-oluşturan (onun <em>eşleniği</em> olan) <em>doğa</em> ilksel bir hadise olarak fıtrat’ın görüngüleridir olsa olsa. Bunu daha açık bir biçimde şu şekilde izah etmek mümkün görünüyor: Bura­da bir <em>çift-oluş (eştenim)</em> hadisesi bulunmakta olup bu çifti oluşturan her bir unsur (doğa ve kültür) kökensel anlamda fıtrat tan doğmakta ya da pay almaktadır. Yoksa bunlardan kültür <em>(culture)</em> doğa/mızın neden sonra ortaya çıkmış yapay, türedi ve eklentisel <em>(suppldmentaire)</em> bir “karşıt”ı değildir. Fıtrat&#8217;ın görüngüleri olarak doğa ile kültür eş-kökensel olup bunlar insanın zuhuruyla birlikte, <em>birbirleri ile eş-zamanlı olarak</em> ortaya çıkmış olmalıdırlar; ancak bu ifade, bu ikisinin kendi içlerinde, zamana maruz kalarak ve farklı derecelerde değişime/dönüşüme uğrama olasılıklarını hiçbir şekilde dışla­maz &#8211; nasıl ki “ilk yaratılış” fikri ile “her daim yeniden-yaratılış&#8221; fikri birbiriyle çelişmiyorsa.</p>
<p>İnsanın peyda olduğu ilk an­dan itibaren, doğa’nın hemen yanı başında kültür de vardır ve bu ikili, daha doğrusu, bu çift, haddizatında bir <em>imkân olarak </em>daha baştan fitrat’a içkindir. Burada bir noktayı vurgulamakta fayda var: <em>Bir miyar olarak</em> fıtrat’ı biz, esasen, <em>önceden-belirlenmiş durumsal bir şey</em> olarak değil de, <em>önsel bir imkânlılık </em>olarak ya da denebilirse yaratılışın <em>asli ayarları</em> olarak anlıyo­ruz. Bu anlamda, içerdiği olumsallığa ve tarihselliğe rağmen kültür dahi temel ‘yapı’ları bakımından fıtridir, bu demektir ki son tahlilde fıtrat’ta temellenir. Bir örnek vermek gerekirse, yeme-içme-üreme gibi ‘doğal şeyler’ esasta fitti olduğu gibi, <em>insan</em> teklerini toplum suretinde birbirine bağlayan <em>ünsiyet (sociabilite)</em> dahi fıtridir ve bunlar eş-zamanlı olarak fıtrat’ta temellenir. Kaldı ki söz konusu ‘doğal şeyler’, insan söz konu­su oldukta, ancak kültür içinde veya kültür dolayımıyla görü­nüşe çıkarlar. Toplumdan topluma ya da zamandan zamana değişebilmekle birlikte, nerede insan varsa orada daima kül­tür vardır. Demek ki, kültür, neden sonra ‘doğa’dan <em>(nature) </em>türemiş olmayıp <em>daha baştan</em> fıtrat’ta saklı-bulunuyor, yani orada <em>bir imkân olarak</em> daha baştan bulunuyor olmalıdır. Şu var ki, kültür’ü, fıtri doğrultu’yu uygunluğu ölçüsünde, <em>maruf </em>olarak niteleyebiliyoruz. Sonuçta, maruf-üzere-olan, kültür canibinden, fittat-üzere-olan demek oluyor.</p>
<p><strong>9.</strong>Şu halde, burada, <em>doğ-a</em> mefhumunu nature’e daraltıp in­dirgemeden, ilkselliği ya da kökenselliği içinde yani <em>fıtrata </em>izafeten ve istinaden anlamamız gerekiyor. “Doğa” <em>(nature) </em>ve “kültür” <em>(culture)</em> ayrımını da Derrida’vari bir biçimde yapıbozumuna uğratılabilir <em>(döconstructible)</em> “ikili bir kar­şıtlık” <em>(opposition binaire)</em> olarak değil de, <em>çift-oluş</em> (ya da: <em>eş- tenim)</em> mefhumu muvacehesinde ele almamız gerekiyor. Doğa-ve-kültür’ü böyle ele aldığımızda, yani onların ayrı/farklı unsurlar olmakla birlikte, esasen “birbirlerinden olarak bir­birlerine ait oldukları’nı göz önünde bulundurduğumuzda, onların özdeş değilse de <em>öz-de-eş</em> olduklarını, sonuç olarak da, eş-zamanlı olarak fıtrat’tan kaynaklanıp esasen yine ona <em>irca edilebilir</em> olduklarını fark edebiliriz. Kuşkusuz, doğa’nın ilksel doğa olarak fıtrat’a aidiyeti daha açık ve daha anlaşılabilir bir husustur; buna mukabil, kültür’de durum değişik görünüyor. Burada kültür’ün fıtrat’a aidiyetinin <em>maruf</em> mefhumu üzerin­den gerçekleştiğini söylemekle yetinmek durumundayız. Son olarak, <em>maruf</em> un, fıtrat’a yakınlığı, giderek de fıtrat-üzere-o- luş’u ifade edişi ölçüsünde, fıtri doğ(u)ruluk’u yansıttığını veya aslen ondan pay aldığını belirtmemiz gerekiyor.</p>
<p><strong>10.</strong>Bu minvalde, <em>tekno-bilim</em>in “doğa’ya <em>(nature)</em> dair mütehakkim ve çarpık, dolayısıyla <em>yanal</em> tasavvurunun ne türden bir aymazlık içerdiğini fark edebiliriz. Göründüğü kadarıyla, tekno-bilim’in başlıca yan-ıl-gı’sı» tam da, (ilksel) doğ-a ya -fıtrat’a- kulak-vermek yerine, ona göz-dikip onu ele-ge- çirme, dolayısıyla ona uymak yerine onu kendine uydurma meyil ve iştihasında yatıyor. Doğrusu, bu durum, tekno-bilim’in <em>karşısına-aldığı</em> doğa’ya <em>nature)</em> giderek ‘işletilebilir bir kaynak’ <em>(Bestand)</em> olarak muamelede bulunması suretin­de açığa çıkıyor.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Tekno-<em>bilim,</em> doğaya dair <em>yanal</em> tasavvur ve dolayısıyla tavrının ne derece <em>doğru (true)</em> olduğuna, gi­derek de doğruluk’un <em>(truth)</em> münhasıran kendi uhdesinde bulunduğuna bizi iknaa çalışmakta ve bu yolla da doğ-al/fıtri doğrultu dan ne kerte yana-düşüp saptığını ve uzaklaştığını gözlerden perdelemektedir. Mevcut Durum’da tekno-bilim münasebetiyle artık &#8216;ikinci bir doğa’dan, fıtri doğ-a’nın yerine geçme ya da en azından onu perdeleme eğilimindeki ‘sun’i bir doğadan söz açabilecek bir hale gelmiş bulunuyoruz. Bugün, bu &#8216;sun’i doğa’ya mahsus bir doğruluk tasavvuru giderek daha fazla geçerlik kazanmaya başlamış bulunuyor. Gelgeldim, bu tekno-bilimsel ‘doğruluk’, asli doğ(u)ruluğa ve/veya fıtri doğ­rultuya nazaran hakikatte yanal bir tasavvuru ifade ediyor.</p>
<p><strong>11</strong>.&#8221;Asli doğruluk” olarak <em>doğ(u)ruluk,</em> fıtrat’a uygunluk’ta ve/veya onunla uyumluluk’ta temellenir, öyle ki mantık’a, bi- lim’e ve klasik felsefe’ye temel teşkil eden <em>önermesel doğruluk </em>dahi işbu <em>doğ(u)ruluk’tan</em> türer, onda temellenir. Fıtrat’a -ilk­sel doğ-a’ya- uygun-düşme veya ona uygun-olma anlamında <em>doğ(u)ruluk,</em> doğru-oluş olarak ahlâki-oluş’u, dolayısıyla da <em>doğrulma ve doğrultma imkânı olarak</em> ahlâk’ı ifade eder aynı zamanda. Ahlâk, haddizatında, özne’nin (ilksel) doğ-a olarak fıtrat’a -onun sessiz ama derinden/derundan çağrısına- kulak-verip ona uygun bir tavır geliştirme kabiliyetini varsayar. Fıtrata -ilksel <em>doğ-a’ya-</em> uygun olan <em>doğurul,</em> olmayan yanal­dır haddizatında. Başka bir ifadeyle <em>doğ-al (fıtri)</em> bir <em>doğrultu </em>(yani <em>doğ-al</em> olan’a uygun bir istikamet) varsa eğer, onu gözet­mek ve izlemek<em>doğru’luk,</em> ondan şu veya buyan-a sapma yanlı<em>ş’lık’tır.</em> Şu halde, yineleyelim, doğ(u)ruluk-üzere-olma ola­rak ve aynı zamanda doğrulma-ve-doğrultma imkânı olarak ahlâk, tam da, ilksel doğ-a olarak fıtrat’a, şu halde hilkate uy­gunluk’ta ve/veya onunla uyumluluk’ta temelleniyor olmalıdır.</p>
<p><strong>12.</strong>“Doğa” <em>(nature)</em> önceden-belirlenmiş, her koşulda öngö­rülebilir ve mihaniki yasaların cari olduğu mutlak bir belirlenim ve zorunluluk alanı değildir; bilakis o <em>oluşsal</em> olup tek­düze olmayan bir devinimi varsayar ve kendinde sürprizler barındırır. Dolayısıyla da -belli bir anlamda- <em>olum-saldır, </em>yoksa duruk, donuk, durağan ve <em>durum-sal</em> değil. “Doğa”da mihaniki bir tekrar yoktur; hakeza onda yinelenme olarak gö­rünen aslında bir <em>yenilenme’dir.</em> Tıpkı kend’oluş gibi, “doğa” da &#8220;her dem ve yeni baştan yaratılmakta”dır: Söz gelimi İbn Arabi’deki <em>tecdid-i halk,<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup><strong>[4]</strong></sup></a></em> Descartes’taki <em>creation continuie?<sup> <a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><strong>[5]</strong></a></sup> </em>mefhumlarını akla getirecek tarzda. Fizik-o-matematik bir belirlenim olarak “karşımıza-aldığımız” / “ob-jektif” doğa <em>(nature)</em> gerçekte modern bilimin bir tasarım’ı/bir temsiledir <em>(represention; Vorstellunğ).</em> Keza “doğal” <em>(naturel)</em> ve “kültü­rel” <em>(culturel)</em> ayrımı, daha doğrusu dikotomisi veya karşıt­lığı, bu aynı tasarım’ın/temsilin bir gerektirmesi olup -tıpkı bilim’in kendisi gibi- zorunlu ve evrensel değil, tarihsel ve olumsaldır, bu demektir ki, <em>başka türlü de olabilir/di.</em> Eğer öyleyse, doğa’yı <em>(nature)</em> başka bir biçimde yani varlık ile ve on<u>un</u> ilksel ifadesi olarak fıtrat ile asli bağlantısı içinde yeni- den-düşünmenin yolu açık demektir.</p>
<p><strong>13.</strong>Doğa’yı fitrat’a, dolayısıyla varlığa istinaden ve izafeten <em>ilk- selliğinde</em> duyup-anladığımızda, ona dair modern zamanlara özgü “yanal” dolayısıyla “yan-lış” tasarım butlana uğrayacaktır. Bu <u>yana</u>llık yani doğuruluk’tan ve ona mahsus doğrultudan bu sapma, 17. asırdan itibaren -münhasıran- Batı’da ortaya çıkıp oradan dünyanm geri kalanına yayılma istidadı gösteren temel, müfsit bir tutumdan kaynaklanmaktadır: Bu tutum, esasında, tekrarlayalım, doğa’yı duyma, duyup ona uyma ve bu surette ona uyum’u gözetme yerine, onu tekno-bilim’sel <em>nature</em> su­retinde kavrayıp ele-geçirme ve nihayet ona boyun-eğdirme eğilimine dayanmaktadır. Bilimsel kavrayış, teknolojik ele-geçirme’yi hem gerektirmiş hem de kolaylaştırıp hızlandırmıştır. Tekno-bilim&#8217;i tebcil ve takdis gayreti içindeki modern insan, ilkselliğinde doğanın yani fıtrat’ın çağrışma kulak-vermek ve ona uyum sağlamak yerine, doğa dediğimiz her ne ise onu bo­yunduruk altına alma ve bu surette ona el-koyma yoluna gir­miştir. Doğa’nın yer yer tahrif, tağşiş ve tahribi bu el-koyma’nın vahim sonuçları olmuştur. Doğurultu’dan bu sapma, yani ki yana-düşme veya yana-kayma, işbu modern insanın başlıca <em>yanılgısı</em> olmuştur. Dahası ve en vahimi, bu aynı yanılgı’yla/ sapmayla o, kendi kendisini dahi tahrif ve tağşişe, giderek de tahribe yönelmiş bulunmaktadır. Doğa ile kavgalı bu insan ken­di ile de barışık değildir.</p>
<p>Doğa ile uy-um’u gözetmez o, çün­kü d-uyar-sız’dır, yani ki sağır’dır onun çağrısına. Modernlik dediğimiz dönem, fıtrat’ın çağrı’ sma/duyuru’suna/uyarısı’na bir sağırlaşma süreci olarak görülebilir bu anlamda. Doğa’ya göz-diken tekno-bilim, ne var ki onun çağrısını mütemadiyen kulak-ardı-etmiştir. Bu yüzden, bu çağda gözün hâkimiyeti ne asli anlamda bir duyarsızlaşma ya da sağırlaşma eşlik etmiştir. Doğ-a’yı işitiyor, görüyor ama d-uy-muyor modem insan, çün­kü onun fitrat, dolayısıyla varlık ile asli bağı kopmuş ya da kop­maya yüz tutmuştur. Doğ-a’ya uygun-ve-onunla-uyum-lu-ol- ma’nın tam da ona kulak-vere-bil-me kabiliyetinde yat<u>tığını </u>göz-ardı-etmiştir modern insan. Bilim’in tarihsel ba<u>ğlamın</u>da hikâyenin çok kısa bir özeti şu olabilir: Gözlem-yapma göz-dik- me kipine, o da nihayet el-koyma ya da ele-geçirme kipine geçmiştir. Sonuç: Fıtrat’ın çağrısına karşı vurdum-duymazlığın son ucu olarak doğal-oluş’un-bozuluşa-uğraması, kısacası “fesat”: <em>“İnsanların elleriyle kazandıkları yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı&#8230;”</em> (Rûm, 30/41) Bugün modem in­sanın bu <em>temel yanılgı&#8217;</em>dan dönmeye, yani <em>kendini-doğrultma&#8217;ya </em>olan ihtiyacı mübrem ve keskin bir hal almış bulunmaktadır. Burada ahlâki bir kriz olduğu gibi varoluşsal bir kriz de söz konusudur; bunlar, hakikatte, aynı kapıya çıkmaktadır. Modern in­sanın <em>doğruluş&#8217;u,</em> fitrat’m çağrışma kulak-kabartması’yla ve işbu doğ-a ya mahsus doğ(u)ruluk’u yeniden-keşfiyle, dolayısıyla yeniden fıtri doğrultu’yu bulmasıyla mümkün görünmektedir.</p>
<p><em><strong>14.</strong>Yana-düşmüşlük,</em> bir uyumsuzluk olduğu kadar, uyuşmuş- luk’tur da. Uyuşmuşluk yani duyarsızlaşma. Yana-düşen nasıl doğrulur? Nasıl doğrultu’yu bulur? Bu, haddizatında, olay’ın vukuu ile, dolayısıyla kalbin/gönlün/vicdanın inkılâp suretinde uyarılmasıyla mümkün olabilir. Olay, olay oluşuyla, uyan(m)ı, dolayısıyla uyuşmuşluk’tan uyanmanın tam da imkânını ifade eder: Özne, olayda veya olay yoluyla, (her iki anlamda) <em>uyarıl­ma</em> imkânına kavuşur, kavuşabilir; dolayısıyla o, bu yolla, ken­di öz hakikatini -öz-ne-iği’ni keşfeder, keşfedebilir; bu da de­mektir ki, kendini <em>Ne</em> ile asli irtibatına <em>uyanmış</em> bulur, bulabilir. <em>Yana-düşme,</em> derin bir uykuya-dalma ve daldığı uykuda uyu- şa-kalma’dır. Yana-düşen, durum’da mahsur kalmıştır çoktan veyahut da zaten durum’da mahsur kaldığı içindir ki yana-düşmüş’tür, yan’a yani temel bir yan-ı-lış’a, yan-ıl-gı’ya veya yan- ıl-sa-ma’ya. Durum’dan çıkış olay’a (mesela vâki ya da yaklaşan bir âfete) kulak-vermekle, dolayısıyla <em>ondan öğrenmekle</em> müm­kündür; kulak-verilmediği takdirde olay hiç vuku bulmamışcasına öznenin üzerinden veya yanından geçip gitme eğilimine girer ve sonuçta varoluşsal-ve/veya-ahlâki bir imkân -kend’o- labilme imkânı- böylece berhava olmuş olur.</p>
<p>Olay, durum’da uyuyanı yani onda gizil olarak bulunanı uyandıra-bilen ani ve beklenmedik vakadır &#8211; özneyi sınırsızca aşan ve onun imkânla­rını meflûç eden bir vaka. Olay, durum’dan oluş’a geçişi temin eder ya da edebilir. Bu geçiş ekseriya birdenbire yataktan fırlar gibi sıçrama suretinde (aniden uyanma tarzında) gerçekleşir, yoksa suhuletle ve sarsıntısız bir şekilde değil, tedricen değil. Olay, sınır-durum’larda gerçekleşir ve durum’un sınırlarını oluş’a doğru zorlar, açar veyahut da zorla açar. Durum, oluş’un yana-kayması, şu halde duruklaşması ve donuklaşması iken, olay onun doğrultulma’sı, dolayısıyla yeniden-doğrultu’ya-çekilmesi imkânıdır. Olay, özne’nin sigaya (dolayısıyla da hiza­ya) çekilmesi hadisesidir. “<em>İnsanların elleriyle kazandıkları yü­zünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Ki yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın. Belki dönerler”</em> (Rûm, 30/41) özne de, kendi payına, olay’da ya da olay vesilesiyle kendini sigaya (ve dolayısıyla da hizaya) çeken, çekebilen yani durum’dan çıkıp özolabilme imkânı olarak kalbine/gönlüne/vicdanına “dönebi­len&#8221; kimsedir ki bu da <em>Ne</em> ile asli irtibatın <em>hatırlanması</em> suretinde olur esasta. Kendini sigaya çekmek ve hizaya gelmek <em>ahlâk/ilik </em>yani <em>doğrulma</em> (ya da: <em>kendini doğrultma)</em> demek olup özneliğin şanındandır. Olay, durum’da uyuya ya da uyuşa kalmış özne için bir uyanış, bir silkiniş, bir toparlanma, kısacası bir <em>doğrul­ma, giderek de bir doğrultma imkânı</em>dır. Ahlâk, haddizatında, doğruluk’tur ve doğrultu-üzere-olma’dır. Doğruluk tahakkuk etsin diye doğrulmak ve dahi doğrultmak gerektir.</p>
<p><strong>15.</strong>Olay, “dışarıda” (a/fakta) gerçekleşse bile, hakikatte iç âlemimizde (enfüs’te), belki asıl tam da orada, vuku bulur. Duyacak kulağımız yoksa yani <em>olayı</em> salt bir <em>vaka</em> düzeyinde algılamışsak, o sanki hiç vuku bulmamış hükmündedir. Eğer duyan, duyucu bir kulağa sahipsek, olay’ı ta derunumuzda/n, bu demektir ki kalbimizde/n yani özduyuncumuz’da/n duy­muş ve yaşamışız demektir. Olayın algılanması, hatta belki de “vukuu” tam da <em>duyarlığı</em> varsayar demek ki. Daha doğrudan bir ifadeyle, olay onu duyabiliyorsak, duyup onun uyarı’sına/ uyarım’ına karşı uygun tavrı sergileyebiliyorsak “vardır” an­cak Her gün medyada dünya üzerinde vuku bulmuş onlar­ca, yüzlerce ya da belki binlerce “olay”ın haberleriyle karşı­laşmaktayız. Eğer bunlar kalbimizde mâkes bulmuyorsa -ki ekseriya bulmuyor- bizim için bunlar sahiden olay değil, jurnalistik vakalardır<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> olsa olsa. Olay dediğimiz hergünkü sıra­dan vakalar değil, kalbimizde vuku ve/veya mâkes bulup bizi derinden/derundan sarsan ve altüst eden şu müstesna ya da fevkalade vakalardır &#8211; maruz kaldığımız ve bizi bizden alıp imkânlarımızı mefluç eden kişisel bir travma söz gelimi ya da kolektif olarak yaşadığımız, bir deprem, salgın ya da çevre âfeti. Olay, dışta gerçekleşmesi bir yana, kalbimizde inkılâp suretinde vuku bulur, bizi bizden eder, düzenimizi sarsar ve hergünkü ezberimizi bozar.</p>
<p>Şu halde, olay’ın “dışta” gerçek­leşmesi zorunlu değildir. “İçsel” olaylar vardır bir de, kalbin inkılâp suretindeki olayları. Dışsal ya da görünür bir sebebe dayanmayışıyla kabz <em>(Angst)</em> <em>Kalp</em> olay’da ya da olay yoluyla inkılaba-uğrar, <em>munkalip-olur,</em> halden hale, tabaka­dan tabakaya geçer &#8211; kalp, <em>olay mahalli’dir</em> tam da. <em>Kalbin </em>oluş tarzı tam da <em>kalboluş</em> ’tur. Eğer kalp sağırlaşmadıysa, ilk­sel doğa olarak fıtrat’ın sessiz sesine, o latif duyuruya kulak verdiğinde, <em>doğrulma</em> ve bu surette <em>doğrultuyu</em> bulma imkânı­na kavuşabilecek demektir. Kalbe gelen uyarı(m)lardır ki onu durum’da uyuşa-kalmışlık’tan uyandırır. Olay aniden patlak verir ve durum’u -dolayısıyla da, ona bulanmış ve onda uyuşa-kalmış, giderek duruklaşmaya yüz tutmuş özneliği- de­rinden sarsar. Bu patlak-verme, ani bir hadisedir ki özne’yi oluş’a, hatta onun da berisine-ve/veya-ötesine doğru çeker ya da iter. Olay, durum’da uyuyan şu gizil oluş/um imkânı­nı uyandırıp harekete geçirir. Bu, sarsarak bir uyandırmadır. Durum’da oluş(um)un imkânı uyuşmaya yüz tutmuş ya da duruklaşıp donakalmıştır. Esasında durum dediğimiz çoktan taşlaşmış ya da fosilleşmiş bir oluşumdur, öylesine ki ondan, o duruk haletten, artık oluşum olarak söz edemeyiz. Bununla birlikte o, yeniden-oluş’a-geçme imkânına gizil olarak sahip­tir. Öyle olmasaydı, durum’dan çıkış imkânı olarak olay’a ma­ruz kalma hakikatte bir anlam ifade etmezdi; hakeza olay’ın ahlâki-oluş’la asli bağlantısını kuramazdık hiçbir şekilde.</p>
<p><strong>16.</strong>Durum, bir yana-yatmışlık’tır, yattığı, yata-kaldığı yerde bir <em>uyumuştuk,</em> giderek de bir <em>uyuşmuştuk’tur</em> ki böyle ola­rak o <em>aymazlık suretinde</em> gerçekleşen bir doğrultu-kaybı’dır. bu da, ilksel doğ-a’yı duyma-ma, ona uyma-ma eğiliminden,özetle duy-arsız-laş-mışlık’tan kaynaklanır. İşbu durum’a bir olay gerektir, Kıyamet’ten önce küçük kıyametler gerektir. Keza, uyuya-uyuşa kalmış olanı sarsıp uyandırmak gerektir! Evet, durum’u durukluğundan çıkaracak, (onu <em>-dır</em> kipinden <em>oluş</em> kipine geçirecek) bir <em>olay</em> gerektir. Olay bir duyuru’dur, ama çok özel türde bir duyuru &#8211; O, kendini <em>uyarı suretinde </em>duyurur ve <em>uyarı(m)ı</em> alabilecek <em>duyargaları</em> varsayar ya da ta­lep eder. Olay’ın uyarısı, şedit, ani ve altüst edici bir duyuru, gerçekte bir uyarı/m’dır. Uyarı/m uyanışı temine, uyuşmuşlu- ğu gidermeye, kısacası yana-yatmış olanı <em>doğrultmaya</em> yöne­lik olmakla <em>ahlâki-oluş&#8217;un</em> hazırlayıcı bir imkânıdır. Uyarı/m ile gelen doğruluş imkânı, yeniden doğrultuyu bulmaya ve bu surette <em>doğuruluk,</em> şu halde <em>fıtrat-üzere-olmaya</em> müteveccih­tir. Özne’nin kendini onda mayışmaya bıraktığı <em>durum</em> (ya da: <em>Mevcut Durum),</em> üzerimize ölü toprağı serper, bizi ilksel doğa olarak fitrat’ın hakikatine duyarsızlaştırıp aymazlaştırır. <em>Olay’da ve olay vesilesiyle</em> bu toprağı silkelemek, dolayısıyla silkinip uyanmak, kısacası <em>doğrulmak</em> imkân dairesine girer.</p>
<p><strong>17.</strong>Vel-hâsıl, ilksel doğ-a olarak fıtrat’ın hakikatine uyanmak &#8211; işte, <em>ahlâk&#8217;tan</em> (&lt; Ar. <em>hulk)</em> öncelikle ve bilhassa anladığımız bu. <em>Ahlâk,</em> bizi varlık’ta ve/veya varlığımız’da çakılı ya da tutu­lu kalmaktan çıkartıp öte’ye / Sonsuz’a / İyi’ye sevk eder, ede­bilir. Bu müstesna hadise tahakkuk edebilsin diye, ilkin, -aynı jestle- <em>beriye, ta yaratılmışlık koşuluna</em> gitmek ve orada <em>Ne </em>ile olan asli bağımızı (öz-ne’nin Neye aslen izafet ve nispetini) <em>her-dem-yeniden-yaratılıyor-olma&#8217;nın</em> hakikati ışığında bizzat ve yeniden keşf-etmek gerektir. Özne, haddizatında, ahlâki-o- luş’ta <em>kend’olma</em> imkânına kavuşur. Özneleşme’nin yani ki kend’oluş’un tahakkuku, esasta, ahlâk üzere varlığ/ımızı kat etmek suretiyle mümkün olabilir ancak. Nihayet, ahlâk-üze- re-olma, fıtrat’ı, şu halde varlığın hakikati olarak hilkat’i esas alarak <em>nereden geldiysek yine ora&#8217;ya varıyor olma&#8217;</em>nın şuuruyla kend’olma yönünde yol alma demektir.</p>
<p>Özkan Gözel &#8211; Ne – Varlık ve Ahlak,syf:37-50</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> “Fıtrat” mefhumuyla ilgili bkz. Hökelekli, H., <em>TDV İslam Ansiklopedisi, </em>“Fıtrat” md. https;//islamansikl<u>opedisi.org.tr/fltrat;</u> erişim tarihi: 29.06.2019. Ayrıca “fatr” ve türevlerinin Kur’an’da ne şekilde geçtiği ile ilgili olarak bkz. Râğıb el-İsfahani, <em>Müfredât. Kuran Kavramları Sözlüğü,</em> çev. Y. Türker, Pınar, İstanbul, 2007, s. 1147.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Heidegger, M., “De l’essence de la vörite”, <em>Questions I et II</em> içinde, çev. K.</p>
<p>Alexos vd., Gallimard, Paris, 1968, s. 159-194.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Bilimsel yaklaşımın “nesne&#8221; <em>(Gegen-stand</em> / “karşıda-duran”) olarak gözle­me konu ettiği / göz önünde bulundurduğu varolan şey, teknik süreçlerde giderek bir <em>Bestanfa</em> yani ‘işletilebilir bir kaynak’a dönüşüyor, İhsan dahi bu Be##nd olmadan, payın, düşeni alıyor ki* asıl vahamet de burada yatıyor olmalı. Krş. Heidegger, M., <em>Tekniğe Yönelik Soru,</em> çev. D. Özlem, Afa, İstan­bul, 1997, s. 71-74.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> “Keşif ehli ise Allah’ın her nefeste tecelli ettiğini ve tecellinin tekerrür et­mediğini görür. Aynı zamanda, her tecellinin yeni bir yaratma getirip başka bir yaratmayı götürdüğünü gözlerler.” İbnü’l Arabi, <em>Fusûsul-Hikem,</em> “Şuayb Fassı.” çev. E. Demirli, Kabala, İstanbul, 2006, s. 134.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Descartes da, kendi cenahından, Üçüncü Meditasyon’da, ilahi yaratış eyle­minin âlemde sürekli olarak yani her an vuku bulduğunu ve âlemin muhafa­zasının bu surette mümkün olduğunu söyler. Descartes, R., <em>Les Meditations Metaphysiques,</em> PUF, Paris, 1956, s. 74-75.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Sıradan tecrübenin bağlılaşığı olarak jurnalistik vakalarla ile ilgili bir analiz için bkz. Romano, C., <em>L’Evönement et le Monde,</em> PUF, Paris, 1999, s. 273-284.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-ve-ahlak/">Varlık ve Ahlâk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varlik-ve-ahlak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Düşünce, Düşünce Başlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dusunce-dusunce-baslar-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dusunce-dusunce-baslar-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 14:18:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24416</guid>

					<description><![CDATA[<p>Malum; masallar, meseller ve misaller ibret içindir. Lügat-i Nâcî’nin tarifine göre ibret, “mûcib-i intibah olacak vaka ya da husus ”tur. Eskiler mezkûr formlara gerek meramlarını ifade için, gerekse muhataplarım uyarmak ve uyandırmak için sıkça başvururlardı. Bunlar, eğlenmek ve oyalanmaktan ziyade, dere çıkarmak ve ibret almak içindi esasmda. Şimdi Lao Tzu’dan (MÖ 4. asır) şu ibretâmiz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusunce-dusunce-baslar-2/">Düşünce, Düşünce Başlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23575 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-200x300.jpg" alt="" width="269" height="404" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-200x300.jpg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-356x534.jpg 356w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165.jpg 534w" sizes="(max-width: 269px) 100vw, 269px" /></p>
<p>Malum; masallar, meseller ve misaller ibret içindir. <em>Lügat-i Nâcî’nin</em> tarifine göre ibret, “mûcib-i intibah olacak vaka ya da husus ”tur. Eskiler mezkûr formlara gerek meramlarını ifade için, gerekse muhataplarım uyarmak ve uyandırmak için sıkça başvururlardı. Bunlar, eğlenmek ve oyalanmaktan ziyade, dere çıkarmak ve ibret almak içindi esasmda. Şimdi Lao Tzu’dan (MÖ 4. asır) şu ibretâmiz meseli okuyalım ve işbu hakimin bize bu yolla ne ders vermek istediğini anlamaya çalışalım:</p>
<p>Kırkayak mutlu ve sakindi,</p>
<p>Ta ki karşısına bir kurbağa çıkıp</p>
<p>Şakayla karışık, söyle bakalım</p>
<p>Hangi ayak hangisini takip eder</p>
<p>Diye soruncaya kadar.</p>
<p>Bu kırkayağın kafasını öyle bir karıştırdı ki</p>
<p>Dikkati dağıldı zavallının</p>
<p>Ve bir hendeğe yuvarlanıverdi</p>
<p>Nasıl yürüyeceğini düşünerek.</p>
<p>Başlangıçta kırkayak memnun ve mesut bir hayat sürmek­tedir. Anlaşıldığı kadarıyla hayatına, kendine, dünyaya dair kafasında bir soru, bir sorun taşımamaktadır. Kurcalamamak- tadır hiçbir şeyi, kafasına herhangi bir şeyi takmamaktadır. Her şey yolundadır bu minval üzere ve kırkayak tabir-i caiz­se yuvarlanıp gitmektedir. Düz bir hayattır belli ki onunkisi. Sorgusuz sualsiz. Ta ki kurbağa ile karşılaşana dek. Muzip ve şakacı bir tiptir kurbağa. Efendim, nereden aklına geldiyse artık, ironik bir soru yöneltir bizimkine: Bu kırkayak bu kırk ayak ile nasıl olup da yürüyebilmektedir tökezlemeden, düş­meden öyle? Ayakları nasıl olup da birbirine dolanmamak- tadır hiç? Afallar bizimki, kafası karışır bu soru karşısında. Düşün-dürt-müştür tam anlamıyla kurbağa onu, hem de na­sıl? Kırkayak nasıl yürüdüğünü daha önce hiç düşünmemiştir belli ki. Yürümüştür sadece. Yürümüş, yürümüştür. Ama hiç kafa yormamıştır bunu nasıl olup da becerebildiğine. Yaratılı­şın bir düzeni vardır oysa: “Hangi ayak hangisini takip eder?” Kafası karışan kırkayak sanki bu soruyla düşünmeye başla­mıştır ilk defa. Şaşma, afallama, kafa karışıklığı düşünmenin başlangıcı sayılmalıdır. Kafa karışıklığı kafanın donukluktan ve ataletten çıkmasının ve işlemeye başlamanın bir alameti olmalıdır. Sonuçta, dikkati dağılmıştır bizimkinin ve hangi ayağını önce, hangisini sonra atacağını unutuvermiştir. Sonra­sı malum. Karışık düşünceler içinde ayakları birbirine dolanır ve hendeğe yuvarlanıverir!</p>
<p>Mesel şöyle devam edebilir:</p>
<p>Kırkayak bir kere hendeğe yuvarlanınca, kafası çalışmaya başlamıştır ve lâkin kendini müşkül bir durumun içerisinde buluvermiştir şimdi. Düşünmektir, hem kara kara düşünmek­tir artık işi. Düşüne düşüne elbet bir çözüm bulacaktır hen­dekten çıkmaya. Düşünmenin bedeli düşmek, hendeğe yu­varlanmak olsa da, bu yolla o düşünmeyi öğrenmiştir ya, bu kazanç yetmez mi ona.</p>
<p>Meselden çıkan tablo o ki mutlu ve sakin bir hayat düşünce­sizce bir hayata tekabül ediyor adeta. Meseleyi daha vazıh kılmak için, bir de tersinden vazedelim: Düşünceli bir hayat mutlu ve sakin bir hayat değildir sanki.</p>
<p>Burada dikkati hemen “düşünceli” ibaresine çekmek istiyoruz. Bu ibarenin öne çıkan anlamlarından birisi de “kaygılı”dır. Benzer bir durum Farsça kökenli olup dilimize yerleşmiş olan “endişe” kelimesi için de geçerlidir, zira bu kelime de “düşün­celi” anlamı yanı sıra “kaygılı” anlamına geliyor. Dolayısıy­la “Seni düşünceli (ya da endişeli) buluyorum” dediğimizde, muhatabımızın “kaygılı” olduğunu dile getirmiş oluyoruz. Buradan düşünce/endişe ile temel bir hâletiruhiye olan kay­gı arasında doğrudan ve karşılıklı bir ilişki olduğu anlaşılıyor: Düşünceli olduğumuzda sanki düşüncenin yapısından kaynaklanıyormuşçasına kaygılıyızdır; keza kaygılı olduğumuz­da kendiliğinden düşünme yetimizi faal hâle sokmaktayızdır.</p>
<p>Düşünceli bir insan tahayyül edelim şimdi. Bu insanın aynı zamanda kaygılı bir insan olduğunu fark edeceğiz kolayca. Auguste Rodin’in (ö. 1917) “Düşünen Adam” (/e <em>Penseur) </em>heykeline bir bakalım mesela: Düşünceli, dalgın ve aynı za­manda kaygılı bir ifade buluruz orada. Kendi dünyasına bü­zülmüş ve hayattan soyutlanmış bir adamın ifadesidir bu aynı zamanda.</p>
<p>Kırkayak gibi mutlu ve sakin bir hayat sürmek istiyorsak, Tanrı’dan düşünceden (kaygıdan) bizi uzak tutmasını niyaz edeceğiz o zaman. Ama bilelim ki Tann’mn âdeti iyi ve kötü günleri insanlar arasından devrettirmek tarzındandır. Dü­şünceden, kaygıdan, tasadan, endişeden, gamdan, kederden, sıkıntıdan ister istemez bizim de payımıza bir şeyler düşe­cektir o hâlde. Dünya hayatı engebesiz ve hendeksiz değildir hiçbir şekilde. Düşe kalka yetişiriz hayatta. Keza düşe kal­ka yetişiriz yetişeceğimiz yere yani ömrümüzün son demine. Bu serüven esnasında işler her zaman yolunda gitmez, ki bu “iyi” bir şeydir son tahlilde; zira işlerin daima yolunda git­mesi geliştirici ya da olgunluğa erdirici değildir hiçbir şekilde. İnsani anlamda gelişmişliğe ya da olgunluğa bizi yaklaştıra­cak olan hayat düşünceli bir hayattır, bunun “ceza”sı kaygıyı gerektiren durumlar olsa da; yoksa düşüncesiz bir hayat değil, bunun &#8221;ödül”ü mutlu, sakin ve kaygısız bir hayat olsa da.</p>
<p>Bununla birlikte beşer olarak biz cezadan kaçmaya ve ödüle yönelmeye meyyaliz. Buna göre hemen her zaman şöyle bir mekanizma işler: Ne zaman ki işler yolundadır, orada düşün­meye paydos verilir. Ve ne zaman ki işler karışmıştır, o zaman düşünme göreve çağrılır. O hâlde rahat zamanlarımızda dü­şünemiyorsak bile, bari iş başa düştüğünde (başımıza bir şey düştüğünde) düşünmekten kaçmayalım. Demek istediğimiz o ki rehavete gömülmüş vaziyette düşünemeyiz pek, ama hiç olmazsa başımız dara düştüğünde düşünmenin kadrini bilelim ve gereğini yerine getirelim.</p>
<p>Etraflıca ve derinlemesine düşünme, zor zamanlardaki düşün­medir umumiyetle. Düştüğünde düşünmeyen, neden düştüm, nasıl düştüm demeyen insanda hayır yoktur. Ve bir kere insan bu soruları sorduğunda düşüşünden, düşünüşünden ders çı­karıyor, ibret alıyor demektir. Düşünce, düşünce başlar. <u>Am</u>a bazen düşüncenin düşmeye yol açtığı da vakidir, zira belli bir tecerrüdü gerektiren düşünce, dikkati çevreden alır içe, bene, kendine yöneltir: Kendine dikkat, çevreye dikkatsizliği doğu­rur, doğurabilir. Bu da pratik hayatta dikkatsizliklere, sürçme­lere, düşmelere yol açar, açabilir.</p>
<p>Demek ki hem düşünce bazen düşmeye yol açar, hem de dü­şünce düşünce başlar. Döngüsel bir hareket var gibidir düşün­ce ile düşme arasında. Ama öyle ama böyle, düşünme düş­meyle, düşme düşünmeyle irtibatlıdır her halükârda. Hemen belirtmelidir ki burada “düşme” dediğimiz, sıkıntı olabilir, travma, olabilir, kaygı olabilir, başa gelen bela olabilir ya da maruz kaldığımız bir şok, bir şaşkınlık, bir hayret olabilir. <em>Düşme</em> dahası dünyaya gelmenin kendisi olabilir! Tüm bu durumlarda alelade durumdan çıkar düşünmeye başlarız. Düşme, düşünce yoksunu gündelik mantığın aleladeliğin­den alır ve tefekkür, teemmül ve tezekkür katma çıkarır bizi, öte yandan hemen her felsefe çabası böyle düşmelerle yani sürçmelerle, travmalarla, kaygılarla, sıkıntılarla başlar. Birey olarak başımıza geleni tefelsüf ederken, farkında olarak veya olmayarak bir de bakmışız tikelden tümele geçmiş, bütün bir insanlık serüvenini kat etmişiz.</p>
<p>Sonuç olarak, hayat inişli çıkışlıdır, düz bir çizgide seyretmez hiçbir şekilde. Düşe kalka devam eden bu serüvene; bazen biri, bazen de öbürü baskın olmak üzere, düşünce ve onun ek­sikli kipi düşüncesizlik eşlik eder daima. Böyle böyle hayatta yol alır insanoğlu. İmdi hendeğe yuvarlanmak kırkayağı ham­lığından ve toyluğundan kurtarmış ve aklını başına devşirmiş olmalıdır. Onu uyarmış ve uyandırmış olmalıdır bu düş/ün/üş. Henüz tanıştığı düşünme yuvarladı onu oraya, oradan çıkma­nın yolu da yine düşünmeye başvurmaktan geçiyor.</p>
<p>Vel-hâsıl, kurbağa -yürüyerek değil de her ne hikmetse zıp­layarak yol alan şu muzip bilge- kırkayağa yürüme üzerine ibretamiz bir ders vermek suretiyle onun yetişip-gelişmesine katkıda bulunmuş oluyor esasında.</p>
<p>Peki ama düşünme hep böyle karamsarlık mı taşır bağımda? Düşünmeyle ya da felsefeyle gelen bir neşve, bir mutluluk, bir genleşme de yok mudur hayatta?</p>
<p>Özkan Gözel &#8211; Kendi İçine Düşmek,syf:140-145</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusunce-dusunce-baslar-2/">Düşünce, Düşünce Başlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dusunce-dusunce-baslar-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özkan Gözel &#8211; Ne &#8211; Varlık ve Hiçlik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 May 2020 14:06:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Lisan]]></category>
		<category><![CDATA[ne]]></category>
		<category><![CDATA[Nihilizm]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık ve Hiçlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24456</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağa sâri nihilizme sözüm ona bir çare olarak öne sürülen Üstinsan (Übermensch) tasarımı insanın hiç olmadan hep olmaya kalkışmasının modern, trajik bir timsalini oluşturuyor sonuçta. Bu tasarım uyarınca insan, lâ süpürgesiyle kendini kendinden süpürmek ve bu surette yine kendine ama yeni kendine giden yolu açmak yerine, bu süpürgeye binip uçmağa heves ediyor. “Tanrı’nın ölümü” akabinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/">Özkan Gözel – Ne – Varlık ve Hiçlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24459 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-300x300.jpg" alt="" width="355" height="355" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/10596820975666.jpg 550w" sizes="(max-width: 355px) 100vw, 355px" /></div>
<div></div>
<div>Çağa sâri nihilizme sözüm ona bir çare olarak öne sürülen Üstinsan (Übermensch) tasarımı insanın hiç olmadan hep olmaya kalkışmasının modern, trajik bir timsalini oluşturuyor sonuçta. Bu tasarım uyarınca insan, lâ süpürgesiyle kendini kendinden süpürmek ve bu surette yine kendine ama yeni kendine giden yolu açmak yerine, bu süpürgeye binip uçmağa heves ediyor. “Tanrı’nın ölümü” akabinde insanın kendini onun yerine geçirme ve mevtanın ardından yas tutmayı bırakıp uçmağı burada kurma ham hayalidir bu.</p>
<p>Oysa insanın önünde atlanamaz ve alt edilemez bir ölüm gerçeği var, bir gerçek ki kapı gibi! Belki de dendiği gibi hiçliğe açılıyor bu kapı?! Öyle de olsa kapı, kapı olarak, çok gerçek! Herkes uğrayacak oraya, Ölümü yenecek sihirli otu bulamayacak olan Üstinsan da. Öte yandan, ölmeden evvel ölmek ne demek buna bîgâne kalanlar Ölümü göz ardı etmeye hep devam edecek ve fakat ölüm onlara galebe çalacak boyuna.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Lisan gönülde olana tercüman olduğu ölçüde, söz kıymetli ve geçerlidir. Özne için söz haysiyettir. Bu bakım&#8221;dan, söz vermek ve sözünü tutmak özneliği hakikati bakımından ifade eden edimlerdir. Özne’nin liyakati onun doğrusözlülüğü’nde, şu halde doğruluğu’nda (sıdk) aranmalıdır. Söz, özne’nin tarifinde o denli merkezidir ki ona giderek “s-öz’den yapılma” anlamında sözne dense yeridir. Özne özneliğini s-öz’e liyakatinden itibaren kazanır ki bu konuşan (ve kendisiyle konuşulan) bir varolan olma ile temelden bağlantılıdır. Sonuç olarak, özüyle sözü yani gönlüyle lisanı bir olma olarak doğruluk özneliğin temel bir anlatımıdır ki bu tam da duyarlık’ta temellense gerektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ne-re’den geldiysek, yine O-ra ’ya gidiyoruz! .</p>
<p>Bu söz, insanda; başlangıç noktası, güzergâhı, konaklama yerleri ve varış noktasıyla bir yolculuk intibaı uyandırıyor ve itiraf etmelidir ki kalpte bir inşirah hissi peyda ediyor. Yine bu söz, insana, işittiğinde, belli-belirsiz de olsa, tuhaf bir ferahlık hissi yaşatıyor bir ferahlık hissi ki kend’olma çabasına içkin şu acıtan belirsizliği insanın içinden bir süreliğine de olsa süpürüp atıyor. Zira bir yolculuk düşüncesi (bu, düşünsel bir yolculuktan ibaret bile olsa) kend’oluş mâ-cera’sına mânâ veriyor. Ama Nietzsche’vari Hiçten gelip hiçe gidiyoruz ifadesindeyse böyle bir şey zinhar hissolunmuyor. Hiçten hiçe bir yolculuk! İlk duyuşta ortalığı beyhudelik hissiyle sarmalanmış, belirsiz ve tuhaf bir sessizlik kaplıyor sanki. İnsan, kendini, kasvetli mi kasvetli bir gökkubbenin altında yerin ıssız ve çıplak yüzünde yapayalnız, şaşkın ve naçar bir şekilde buluyor. H -iç’in bir içi, nihilizmin bir dibi var m’ola ki diye merak ediyor. .</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>4. Kalp, olay&#8217;ın aslen vuku ve/veya makes buldugu şu &#8216;yer&#8221; şu &#8216;yer-olmayan yer&#8217;dir. Öyledir; zira, olay hariçte vuku bulsa da, mânâ kazanması için kalb’in, özne’nin veya özne&#8217;nin kalbi&#8217;nin dahlini ve müdahalesini gerektirir. Şu halde, görünürde hariçte vuku bulsa da, olay aslında kalp&#8217;te vuku buluyor ve ondan itibaren mânâ kazanıyordur. Daha da ötesi, olay; hayatta, bahusus kalb’in hayatında vazgeçilmez ve asli bir yere sahiptır. Olay kalb&#8217;in, öncelikle ve bilhassa onun, esin ve besin kaynağıdır. Kalp, “beden&#8217; kavramına daraltılamayacak olup ondan fazla bir şey olan Vücud&#8217;un en duyarlı noktasıdır, giderek o tüm vücud&#8217;a yayılan duyarlık ağının merkezi, dolayısıyla da duyarlık olarak duyarlığın imkân koşuludur. Kalp, sözcüğün asıl anlamında, kalbolan şeydir tam olarak. Kalbin hayatı böyledir. Kalbi inkılâba ugratan (takallüb) yani onu ters yüz ya da altüst eden, sarsan, yalpalatan, döndüren ve evirip-çeviren içsel ve dışsal olaylardır haddizatında. Hakıkıtte, olay kalpte vuku ve/veya makes bulur -olay&#8217;ı duyacak bir kalb&#8217;e sahip oldugumuz ölçüde.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nihil’ e karşı lâ!</p>
<p>Görünüş yanıltmamalı, bu ikisi asla ve kat’a aynı anlama gelmez. Gerçekte lâ süpürgesi modern bireye ârız nihilizm marazını süpürüp atabilecek yegâne çare, yerine şunu koysak mı diyemeyeceğimiz şu panzehirdir tam da. Süpürgeyi tutan kendi’dir burada, süpüren kendi, hem süpürülen kendi. Kendi’ni yola koymak suretiyle, süpürge elde, kendi’ni kendi’nden tahliye eden kendi.</p>
<p>Bu bir mâ-cerâ’dır ki onda kendi h-içlene h-içlene kendini kat etmede. Kendi’nin kendi’yle güreşinde kendini alt etmede. Güreşin tutulduğu yer belli: kendi. Keza, bu minderde yenen de yenilen de kendi.</p>
<p>Bidayette herkeste kendini kaybetmekten endişeye kapılan kendi, kendi’nin kendi ile tuttuğu bu müthiş güreşin nihayetinde kendini hiçkes olarak bulmada. Hatırlatalım hemen: Hiç olmak, hep olmaktır! demiş Bâyezid-i Bistâmî. Kendi, demek ki, kend’olma yolunda ancak h-içlenerek “hep” olmada. Ama dikkat! Varllan nokta, büsbütün hiç olmaktan bütünüyle başka! “Fenâ’dan sonra bekâ” var zira.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>10. Soru olarak Ne? tüm sorulara önceldir; tüm soruları koşullandıran ilksel sorudur. Ne, Varlık’tan önce (ve dahi öte) oluşuyla soruların sorusudur. Şu halde, felsefe Ne sorusuyla başlar ya da daha doğrusu başlamalıdır. Nitekim; Ni-çin [Ne-için], Ne-den, N-asıl [Ne-asıl] , Ne-re-ye, Ne-re-den gibi temel sorular hep Ne’den çıkar ve ona döner. Varlık haddizatında ne-den’ini kendinde değil N e’de bulur, ni-çin’ini de.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>26. Yine benzer bir soru: Ölünce ne olacağız? Şu kesin: Ölmüş-olacağız! Ya da aynı kesinlikle: Ölü-olmuş olacağız! Daha tam bir ifadeyle ise şu olacağız: Ölecek ve “ölmüşolan” olarak -bu kez farklı bir kipte“’olma ya devam” edeceğiz: Bir İkinci Yeni şairinin dediği gibi &#8220;‘Olmak, bizim en kesintisiz fîilimiz”; en “kesintisiz” ve en kapsayıcı. Ölmüş-olmak! Yani Ölmek ama bir şekilde yine de olmak! Bu, hiç yoktan iyidir diyor gönül! Ya büsbütün hiç olsaydık, “hiphiç” olsaydık? Ama şükür ki ölmekle, bir ölü-olmak’la birlikte “hiphiç” olmayacağız ve “Ölü-olarak” da olsa veya “ölü-olmak”la birlikte bir şekilde olmaya devam edeceğiz. Çünkü ölmekle birlikte yine de bir“ şey’ ’olacağız; “olan”, “ ölüolan” bir şey! Hem anılmaya, sözünü etmeye, dilde-var- kılınmaya değer ölüler yok mu? Hafızalara kazınmış, gönüllerde taht kurmuş ya da tarihe mal olmuş ölüler? Cevap: “Var”dır böyle ölüler, hem onlar “ölümsüz”dürler; var-yok arası bir varlıkla vardırlar ve aramızda “yaşamaya devam ederler”. “Hiphiç” ya da “mutlak hiçlik” diye bir şey muhal olmasın sakın?</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Birbiriyle konuşmayan ya da konuşacak bir şeyi olmayan “komşu’lar, aynı konumu paylaşsalar yani konumdaş olsalar dahi, haddizatında komşu değildirler. Komşular, birlikte ya da karşı karşıya konmuş/kondurulmuş olmaları ilksel hakikati muvacehesinde, üzerinde konuşulacak ortak konuları olan ve/veya konuşarak ortak konulara varan şu kimesnelerdir, öyie ki bu konuşmayla gelen ortaklık dönüp her konumsallığı koşullandırır. Türkçedeki “EV alma, komşu al!” deyimi bunu güzel bir şekilde örneklendirir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Komşuluk hukukuna riayette kişi gönülden ve gönüllü olarak ve dahi lisan-ı hâl ile “Ben varım; yanım sıra da sen varsın!” der ve bu surette “Biz ancak birlikte-varız!” noktasına ulaşır. Bu son tümce, sonradan gelse de, ilkinin temelidir aslında. Bu noktaya ulaşmak, ulaşabilmek, en asli ortaklık olarak yaratılmışlık bağını -ilksel olarak birlikte-konulmuşluk’ta tezahür eden bu asli bağı- gönülden tasdik ile mümkün olur. Öznelerarasılığı en temel zeminini işbu yaratılmada ortaklık’tan itibaren düşünebiliriz. Yazılı ya da kayda geçirilmiş olmayıp maruf esaslı olan söz konusu ilksel/fıtri sözleşme, komşuların birbirinin elinden ve dilinden salim olduğu, hakeza toplumsal hayatta birbirine saygı ile silm’in (barış) geçerli olduğu bir durumu varsayar ve böyle olarak da hukuka mesnet teşkil eder.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>ll. Öz-leme, bir ara-yış’tır. Öz, kendini ve aynı zamanda özge’yi arar. Öz, Öz-ge’de kendini arar. Bir açıdan bakıldığında bu arayış, bulma özleminden çok bul-un-ma özlemine yöneliktir. Veyahut bu ara-yış, özgeyi bulduğunda onda özünü (yeni’den) bulma özlemi olmalıdır. Böyle olarak özleme, öz’den yine öz’e ama yeni öz’e bir harekettir, öylesine ki işbu özlemede kendini ikrar ve inkâr bir arada, öz’de dönüşüm de bu arada gerçekleşir. Başka nasıl olsun.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Kâh lisan kâh gönül olarak, hem lisan hem gönül olarak. Lisan ve gönül “dil”de bir çift-oluştururlar demiştik. Bu çıft-oluş şöyle izah edilebilir: Lisan ve gönül -bu, “dil”de birleşen iki unsur-semantik bakımdan biri diğerine ait olarak birbirini bütünler ve bu surette dün olduğu gibi bugün de önümüze hem edebiyatta, hem de düşüncede geniş ve zengin bir anlam-alanı açar. Şu halde, lisan-ve-gönül “dil”de bir arada yani bütünleşik bir surette düşünülebilir; keza onları böyle düşünmek düşünceye bir derinlik ve/veya irtifa kazandırabilir.</p>
<p>Bu bütünleşik tasavvura göre, lisan (i. dil &lt; til) Gönl’ün (ii. J:) lisanı olduğu, ona ayna tuttuğu ölçüde hakikatini bulabilir. Başka bir ifadeyle, lisan gönül’den neşet ettiği ölçüde, yani onu içten ve içtenlikle yansıttığı ya da yankıladığı Ölçüde hakikatlidir. Lisan hakikatini gönül’de bulur, “gönül lisanı” asıldır zira. Lisanın kaynağı olarak, giderek lisan olarak gönül! Öte yandan, gönül, kendini ifade ederken veya dışa vururken, temel teşkil ettiği lisan’a bağlı ve muhtaç görünür.3Sözcüğün her iki anlamında dil duyarlığı varsayar. Bir lisan faaliyeti ama bunun öncesinde ve ötesinde bir gönül işi olarak felsefe de aslında öyle.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>31. Oluş, Ne’nin izini taşıyor oluşuyla, haddizatında “iz-oluş”tur. Bu sözcük, Oluş’un Ne-den-sonralığı’nı, Köken’e geç kalmışlığını, dolayısıyla da yaratılmışlığını (halk) anlatıyor; hakeza, Oluş’un “sonradan-olmaldık”ını (hudus), dolayısıyla da “sonluluk”unu (fena) anlatıyor. Sair nesnelerle birlikte, kend’oluş olarak öznelik dahi iz-oluş’tan payına düşeni alır. Yaratılmışlık, “kendi kökenine tanık olmama”dır aynı zamanda. “Ben onları göklerin ve yerin yaratılışına tanık etmediğim gibi, bizzat kendi yaratılışlarına da tanık etmedim&#8230;” (Kehf: 18/51). Bu “kendi yaratılışına tanık olmama”, “sonradanlık”ın ve “sonluluk”un, dolayısıyla da “yaratılmışlık”ın anlatımıdır tamı tamına. Özne’nin hakiki mânâda “özerkliği” esasen bir vehim olmalıdır; nasıl öyle olmasın ki özne hakikatte ne “başlangıc”ına sahip ve tanıktır, ne de “son”una.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Toplum tek kişiden başlamaz, (en azından) iki kişiyi varsayar. Esasen fert olmak da bir toplumda ve bir toplumdan itibaren olur. Adem uçmakta yalnızdı, orada bir yanı eksikmişçesine yaşıyordu ve henüz fert değildi. Ne zaman ki Havva peyda oldu yani iki kişi oldular, Adem -ötekinin ortaya çıkışıyla-bir-ey yani fert oldu. Şu halde “Önce fertler vardı, toplum onlardan oluştu” demek isabetli olmayacaktır; doğrusu, fertlerin toplum temelinde ve bazen de bu toplumla zıtlaşarak ama her halükarda onu varsayarak doğduğudur. Fertler bir toplumun içinden çıkarlar ve belki dönüp içinden çıktıkları topluma tesir ederler, onu dönüştürürler.</p>
<p>Ferdin ortaya çıkması için her halükarda toplumsal zemin gereklidir.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>17. “Hiçbir şey” derken belli-belirsiz de olsa bir “şey”i işaret ediyoruzdur o “şey” “gerçekten” varmışcasına. Şimdi, kestirmeden gidelim ve demek-istediğimizi deyiverelim: Hiçlik dahi ilksel muamma olarak Ne’ye ait olup Ne’den sonra “Vücuda-gelmiştir”tıpkı eşleniği olup onunla bir çift oluşturan Varlık gibi. Hiçlik dilde “Vücuda-gelmiştir”.</p>
<p>18. Hiçlik dahi -tıpkı Varlık gibi“ne-den’lilik”ini Ne’den alır, Ne’nin kendisinden. Hiçlik dahi -tıpkı Varlık gibi- aslen Ne’ye döner. Varlık ve hiçlik, Ne’den sonra oluşlarıyla yani “hâdis”likleriyle bunlar, “birbirinden olup birbirine aittir”ler, nasıl ki “birbirlerini ayırt ediyor” iseler. Varlık ve hiçlik, evet, ayrımları içinde aslen Ne ’ye aittirler, “ilksel ” yani “berisi olmayan” muamma olarak Ne’ye. Hiçlik neden gelir? Cevap: Hiçlik Ne’den gelir tıpkı Varlık gibi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Seni insan bedenindeki duyusal güçler konumuna yerleştirmem nedeniyle kalbinin kırılmaması için dikkatini çektiğim hususu iyi anla! Kalbin kırılır diye endişe etmemin nedeni, sana göre, duyunun değersiz ve aklın şerefli olmasıdır. Ben ise bütün şerefın duyuda bulunup senin onun işini ve değerini bilmediğine dikkatini çektim.</p>
<p>İbn Arabî, Fütühât-ı Mekkiyye</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>12. Dünya-da-olma, daimi, kalıcı, ebedi değil ama bir süreliğine, muvakkaten (belirsiz olmakla birlikte, vakitle kayıtlı olarak) bura’da yani bu-ara-da bulunma’dır: Geçici ikamet ya da tek kelimeyle: konaklama. Konaklama, konukluğu zımnında barındırır. Dünyada seferiyizdir. Dolayısıyla buara-da (beri ile öte arasında) misafirizdir. Ne-yer’den gelip yine Ora’ya gidiyoruzdur. Kend’olmak seferde olmaktır. Kendinden kendine bir yolculuktur bu. Bu yolculuk basitçe bir deneyim (expe’rience) değil, daha ziyade bir mâ-cerâ’dır, kend’oluş macerası.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>23_ Özne, konuşabilen ve dahi kendiyle konuşulabilen varolandır. Bu onun diğer varolanlara nazaran başlıca alamet-i farikasıdır: Hayvan-ı natıka demek ki basitçe harfleri birbirine çatıp anlamlı cümleler tekellüm edebilen canlı değil de, silme ehil, selameti gözeten, kendiyle selamlaşılabil&#8217;ır, sohbete mütemayil, sözü dinlenir şu kimesnedir. Konuşmayı, dolayısıyla sohbeti başlatan selamlaşmadır. Selam, muhatabına bir hayırhalılık dileği ve konuşmaya bir dibace olup güven ortamının önceden bir tesisidir. Konuşmanın Özü olarak sohbet tam da toplumu başlatan, başlatmakla kalmayıp mayalandıran şeydir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>29. Özne (ya da eş deyişle: sözne) her ne şekilde ise bir kez yeryüzüne konulunca, o ana dek “cilasız bir ayna”13 gibi olan bu mahal öznenin ona konuluşuyla birlikte parlaklık ve görünürlük kazanmış ve bir anlam ve anlatıma kavuşmuştur. İmdi yeryüzüne anlamını kazandırıp anlatımını veren ve bu surette onu açığa-çıkaran dil (lisan-ve-gönül) sahibi s-özne’dir. Bu dil sahibi varolan, öznelerarası bir çerçevede ve sözün imkânına dayanarak etrafındaki nesneleri adlandırır ve tanımlar, öyle ki bu ameliye muhiti, giderek de dünyayı söze-konu ederek görünür kılar. Söz dünyayı açığa-çıkanr ya da dünya sözde ve sözden itibaren açığa-çıkar. Dünya, s-özne’nin varlığıyla nihai anlam ve anlatımına kavuşur. Duyarlık, dolayısıyla dil (lisan-ve-gönül) sahibi olarak özne, “varlık aynasının cilası” olur. Böyle olarak 0, baş gözünden önce, gönle düşen sözcüklerle görür ve gördüğünü adlandırıp-tanımlar. Bu, dünyayı ve/veya varlığı “kurma”dır bir bakıma yani ki ona anlamını-vermedir. Hâsılı, dünya (konarga), anlamını öznelerarasılığın dilsel ortamında duyarlık olarak vücut bulan şu özneden itibaren kazanır.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>6. Ne, kendini duyururken, bir yandan gizler de. O, kendini giz olarak duyurur. G/iz olarak g/iz kendini öne sürmekle birlikte geri çeken şeydir tam da. Onun “doğa&#8217;sı böyledir. 0, bir muammadır her soruya öncel bir muamma. Ne, &#8216;söze-konu“ olduğunda dahi muamma karakteri&#8217;ni tam olarak yitirmez. Bu yüzden o paradokslarla &#8216;dile-gelme&#8217;yi sever. Ne,anlamdirmaya direnen bir muammadır. yoksa çözülebilir bir bil-mece değil. Ne&#8217;nin &#8220;söze-konu&#8217; oluşu belli-belirsizdir. Anlak onu kendi terimlerine çevirip anlaşılır kılamaz. Ne&#8217;yi en alâ özduyunc&#8217;umuz olan kalb&#8217;imizden duya-bıliriz. Ne’ye dair her mülahaza duyarlıkta iz bırakan her ne ise onun anlakça ve anlağa göre bir tercümesi olmakla maluldür daha en başta. Ne, haddizatında, bilincin terimlerine tercüme edilmez.</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/">Özkan Gözel – Ne – Varlık ve Hiçlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ozkan-gozel-ne-varlik-ve-hiclik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İçselliğe Sahip miyiz?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-icsellige-sahip-miyiz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-icsellige-sahip-miyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2020 11:46:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[İçsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Bir İçselliğe Sahip miyiz?]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24418</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başladukça ben söze başlar hücûma vâridât Şöyle kim takat getürmez anı takrire zeban Nef’î İçsellik (interiorite) dediğimiz hergünkü sıradan hayatin ru­tin olaylarının mütemadiyen üstünü örttüğü ve neredeyse hissedilmez kıldığı şu ortamdır, iç âlemdir, gönül dünyasıdır. Hergünkü hayatin alelade akışı esnasmda biz ekseriya yüzey- deyizdir. Yüzeyde sıradan olaylar içinde yüzmekteyizdir. De­rine dalma, düşüncelere gark olma gibi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-icsellige-sahip-miyiz/">Bir İçselliğe Sahip miyiz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24449 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/aralikta-gokyuzu-2018-cep-04-234x300.jpg" alt="" width="269" height="345" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/aralikta-gokyuzu-2018-cep-04-234x300.jpg 234w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/aralikta-gokyuzu-2018-cep-04.jpg 414w" sizes="(max-width: 269px) 100vw, 269px" /></p>
<p>Başladukça ben söze başlar hücûma vâridât</p>
<p>Şöyle kim takat getürmez anı takrire zeban</p>
<p>Nef’î</p>
<p>İçsellik <em>(interiorite)</em> dediğimiz hergünkü sıradan hayatin ru­tin olaylarının mütemadiyen üstünü örttüğü ve neredeyse hissedilmez kıldığı şu ortamdır, iç âlemdir, gönül dünyasıdır. Hergünkü hayatin alelade akışı esnasmda biz ekseriya yüzey- deyizdir. Yüzeyde sıradan olaylar içinde yüzmekteyizdir. De­rine dalma, düşüncelere gark olma gibi bir vaziyet söz konu­su değildir. Keza içsellikle alış verişimiz tamamen namevcut değilse de kısıtlı ve kesintilidir bu durumda. Gündelik hayat, içselliğin ve içsellikle birlikte düşünselliğin neredeyse has­talandığı bir hengâmede cereyan eder ekseriya. Düşünceyse kendini göstermek, gelişip serpilmek için uygun bir atmosfer arar daima. Gerçekte düşünce hem bir içsellikten itibaren gelişir, hem de dönüp böyle bir içselliği besler ve destekler. Düşünceyle içsellik arasında karşılıklı bir bağlılaşım vardır sonuçta.</p>
<p>Bugün canhıraş bir şekilde yürürlükteki ortama uyma gayreti gösteren harcıâlem ortalamayı gözetmekten başka bir şey yapmayan, yapamayan biz modern insanlar hayatiyete, ama sahici bir hayatiyete kavuşmak üzere içselliğimizin, gönül dünyamızın ihyasına muhtacız bir şekilde. Böyle bir ihya, ruhî bünyemizin sıhhat ve selameti için olduğu kadar, dü­şünme melekemizin canlılık kazanması için de elzemdir hiç şüphesiz. Gönül dünyamızın ihyasıyla biz hem hilkatle daha sahih bir bağ kurma fırsatını elde edebilir, hem de bu yolla hayatta daha sağlam durmanın imkânlarına kavuşabiliriz. So­nuçta, bir içselliğe, bir gönül ortamına sahip olmak, sathiliğin ve içi boşalmışlığın tehdidi altında kalakalan ve ne yapsa ha­yatta bir türlü tutunamayıp oradan oraya savrulup duran bizler için başka bir şeyle ikame edilemeyecek varoluşsal bir ihti­yaçtır. Bunun için her şeyden önce gönül diye bir iç mekânın farkına varmak gerek.</p>
<p>Gönül, insanın insanlığının mütemekkin olduğu manevi mekândır. <em>Manevi</em> ifadesi sonuçta <em>mana</em> ile ilgilidir ve ona gönderir. İnsanlık gönülde yani içte, içsellikte gerçekleşir veya kemale erer. Hayatımızın harici tezahürlerini geriye doğru ta­kip ettiğimizde ulaşacağımız mehaz gönülden başkası değildir. Keza tersinden düşünmek de mümkündür: Haricen ne yapar, ne işler, ne eylersek o gönülde makes bulur bir şekilde.</p>
<p>Öte yandan, vârit olanın vârit olduğu mekân gönüldür yine. Varit, kişinin kastı ve dahli olmaksızın gönle vürut eden yani “varan, gelen, inen, vasıl olan” manadır tam olarak. Gök’ten düşer bu mana. Gökten yani Kelâm’ın semavi yurdundan. Düşünsel öz olarak mana Gök’ten düşer düşmesine ve fakat düştüğü yerden yani gönülden fışkırır ve çıkar yeryüzüne. Tıpkı yağmur olarak gökten düşenin filiz olarak topraktan fış­kırması misali.</p>
<p>İnsan gönlüne neyin vârit olacağım bilemese de, bir kez gönle varit olan vârit oldu mu ona şekil verebilir, onu geliştirebilir ve başkalarınca da tanınır hâle getirebilir. Varit olanı başkala­rınca da tanınır kılan bizim beşer olarak çabamızdır. Demek ki bize ata olarak gelen düşünsel öze -manaya- biz beşer ola­rak mührümüzü vurur ve onu artık kendimizin kılarız. Keza bu noktada insanın bütün çabası bu düşünsel öze bir kıyafet giydirmeye ve onu tanınır kılmayı müteveccihtir. Toprağa dü­şen tohumu filiz olarak gün ışığıyla buluşturmak bizim çaba­mızla olur. Düşen düştüğü gibi kalmamalıdır. Onu işlemeli ve görünür kılmalıyız o hâlde.</p>
<p>Anlaşılmış olmalıdır ki düşünce zihnimizin özerk bir üretimi ya da şahsi bir yaratımımız değildir esas itibariyle. Keza insan düşünmesine ancak mecazen malik olabilir, yoksa hakiki ma­nada değil. Düşünme insanın keyfince tasarrufta bulunduğu bir mülkü değildir sonuçta. İnsan düşüncesine çobanlık eden, onu güdüp yeden kimsedir olsa olsa. Ama çobanlıktan ziyade tarım mecazı belki daha uygundur burada: İnsana düşen gö­rev, gönül toprağını gökten düşecek olana hazır ve müsait kıl­mak yani gönlü vürut edeni ahzedebilecek durumda tutmak­tır. Tıpkı toprağı ona düşecek tohuma hazırlamak gibi. Bir de yağmuru beklemesini bilmelidir insan. Bu da atmosfer olay­larına dair bilgi sahibi olmakla alakalıdır. Atmosfer olaylarına yani ahval bilgisine. Bu bilgi haddizatında gönül dünyamızda vukua gelen hâllere dair bilgidir. İçinde bulunduğumuz hâl­ler o anki düşünmemize tesir eder ve onu biçimlendirir hiç şüphesiz. Zira hâletiruhiyeler içinde/n düşünürüz biz her neyi düşünüyorsak. Zihnimiz ve gönlümüz birbirinden bihaber iki yaka değildir hiçbir şekilde. Bunlar birbirini tamamlar, hatta denebilirse bunlar bir bakıma aynı şeydir. Beynimizle düşün­düğümüz kesin değildir; ihtimal, kalbimizle/gönlümüzle dü- şünüyoruzdur. Düşünmek salt bilişsel <em>(cognitif)</em> değildir, ona her zaman hâletiruhiyelerimiz <em>(affectiorıs)</em> eşlik eder. Bazı hâ­letiruhiyeler şu tarz düşünceler için, bazıları da bu tarz düşün­celer için elverişlidir. İşin aslı, gerek umumi manada hâllere dairbilgimiz, gerekse hususi manada hâllerle düşünceler arasındaki ilişkiye dair bilgimiz kendilik bilgimiz cümlesindendir. Kendimizi tanımak hâllerimizi tanımaktır esasında, başka bir şey değil;insan(ın gönlü) hâllerinden yapılmadır çünkü.</p>
<p>Düşüncenin peyda olabilmesinde yani gökten düşenin gö­nülden neşet edebilmesinde uygun bir ortamın hazırlanması ya da insanın kendini böyle bir ortama uyarlaması büyük bir önem arz ediyor gerçekte. Bu meyanda <em>tecerrüdü</em> ve <em>yalnız­lığı</em> anmalıyız ilk elde. Bunların her ikisi de elbet gönüllü ve bilinçli bir şekilde yani bile isteye ve seve seve gerçekleşti­riliyor olmalıdır, yoksa modern insan bunları -başka bir dü­zeyde- kerhen ve gayrişuurî bir şekilde de olsa tecrübe edi­yor zaten. Sonuçta tecerrütten ihtişam ve sefaletiyle gündelik hayatın paranteze alınmasını, yalnızlıktan da (bu paranteze alış akabinde) insanın kendiyle baş başa kalıp yüzleşmesini anlıyoruz ki mezkûr insan için, güç hem ne güçtür bu şartla­rın teşekkülü! Ama zaten bir içselliğe sahip olan veyahut da bir içselliğe sahip olma iradesini ve dirayetini gösteren kimse için bu şartları oluşturmak çok da zor olmayacaktır. Kişinin boğucu şehir hayatında nefes alabilmesi için zaman zaman da olsa başvurmasında fayda mülahaza ettiğimiz pratikler olarak tecerrüt ve yalnızlık, içselliğin teşekkülüne ve bu temelden hareketle düşüncenin neşvünemasına uygun düşen atmosfe­ri oluştururlar birlikte. Geriye sabırla beklemek, beklemesini bilmek kalır. Tarlayı çapaladınız, toprağı hazırladınız, tohumu saçtınız, şimdi yağmuru bekliyorsunuz. Bekliyorsunuz ki gök kapılarını açsın. Bekliyorsunuz, bekliyorsunuz&#8230; Ve bir bakı­yorsunuz önce bulutlar peyda oluyor, sonra bunlar birbirleri­ne çarpıyor, derken gök gürlemesi kendini duyuruyor, ardın­dan yıldırımlar ve nihayet sicim gibi bir yağmur! Bu yağmur içimize yağıyor esasında, gönül toprağımıza, oradan düşünce filizleri fışkırsın diye. Her şeyin olduğu gibi içselliğin de olu­şum ve gelişiminin şartları var demek ki.</p>
<p>Şartlar bir şekilde oluştu diyelim. Buna rağmen, ne yapsak düş/ün/ce semtimize (gönlümüze) uğramıyorsa, gökten tek damla yağmur düşmüyorsa ne yapmalı? Bu durumda da yine beklemeli, beklemesini bilmeliyiz. Ama beklerken de bizden evvel <em>düşünmüş</em> olanların düşüncelerinden yararlanmanın yol­larına bakmalıyız. İmdi “zaten düşünülmüş olan”la diyaloğa geçmek, düşünmenin gelişini ya da gelişimini hazırlayabilen bir çaredir. Ama bunun için ne denli yetkin de olsalar başkala­rının düşüncelerini yalayıp yutmak, hatmetmek, tekrarlamak yeterli değildir hiçbir şekilde. Aslolan bu düşünceler üzerine ariyeten düşünmeyi, bu düşünceler münasebetiyle <em>bizzat dü­şünmeye</em> çevirmek, çevirebilmektir. G. Christoph Lichtenberg (ö. 1799) “Pek çok insan vardır ki düşünmekten muaf olmak üzere okur” derken isabet kaydetmektedir. Düşünmek öyle bir şeydir ki onu <em>bizzat kendimiz ifa ettiğimiz</em> takdirde ancak anlamlı ve değerlidir. Ödünç alınmış ya da iktibas edilmiş bir kafayla düşünülemez. Düşünce salim bir kafayla olur elbet, ama bu kafanın <em>kendi kafamız</em> olup olmadığı daha önemlidir. Düşünce otantik bir faaliyettir ki ona bir kendilik bilinci eşlik eder. Başka bir ifadeyle, düşünmek yalnız kendi başına değil dahası <em>kendi başıyla</em> düşünmektir. Bizi başkalarının düşünce­lerini düşünmeden yani elekten geçirmeden ve özümsemeden ikrara ve tekrara iten ve bizi kendi başımızla düşünmekten alıkoyan okumalardan uzak durmalıyız o hâlde.</p>
<p>Bununla birlikte, okuma dediğimiz faaliyet her hâlükârda gereklidir, zira düşünmenin mütemmim cüzüdür. Okuyan düşünür, düşünen okur. En azından ideal planda bu böyledir. Okumalarımız düşünmelerimizi derinleştirmeye ve zengin­leştirmeye hizmet edebilir, etmelidir de. “Zaten düşünülmüş olan”dan verimli bir şekilde yararlanabilmenin yolu, bu “dü­şünülmüş olan”ı filtreden geçirmeyle, onu bir kez daha ama yeni baştan düşünmeyle, ölçüp tartmayla olur. Kitaplar don­muş düşünceler buzhanesi olmadığı gibi serdedilmiş fikirler defilesi de değildir. Ne de onlar paketlenmiş ve kullanıma hazır zihinsel gıdalardır. Bize düşen kitaplarda meknuz kül­lenmiş ateşi bulup çıkarmaktır. Isıtan ve ışıtan ateşi! Kitaplarla ısınma ve aydınlanma onlarla epistemoloji değil, daha ziyade varoluşsal bir bağ kurmakla mümkündür ancak. Bu durumda, komşuda pişen bize de düşecek, başkalarının dü­şüncelerinden verimli bir şekilde yararlanmak mümkün ola- bilecektir Bu yararlanma öyledir ki işbu düşünceler bir kez filtremizden geçtikten sonra bizim olurlar artık.</p>
<p>Düşüncelerimizin gelişmişliğine, dolayısıyla da içselliğimi- zin inkişafına giden yol başkalarından alıp kendimizin kıldı­ğımız yanı kendi zihin/gönül iklimimize uyarladığımız dü­şüncelerden geçer aynı zamanda. Onlar kendimizin kılışımız yanı özümseyişimiz ölçüsünde, onlar artık bizimdir, evet. Öte yandan, bu düşüncelerin bazen bizde mukabil düşünce­leri tetiklediği de olur ki doğrusu bu düşünülmüş bir şeyi <em>yeni bir tarzda</em> düşünmenin bereketinden kaynaklanır. Bazen bu yeni bir tarzda düşünme, “düşünülmüş olan”ın salt bir tek­rarının ötesine geçer ve “daha önce düşünülmemiş olan”m keşfine hizmet eder. Bazen bir yazarın, bir filozofun, bir dü­şünürün düşüncesinde(n hareketle) onun hiç düşünmediği, aklına dahi getirmediği şeyleri keşfedebiliriz ki bu durum hiç de istisnai değildir.</p>
<p>Demek ki bir metni okuma, salt bir “okuma”nın ötesinde onu <em>yorumlamadır</em> aynı zamanda. Kısacası, başkalarının düşün­cesi bizim okuyuşumuz/yorumlayışımız neticesinde yeni ve belki de hiç beklenmedik manalar kazanabilir. Amerika’yı yeniden, yeniden keşfetmek mümkündür her zaman. Verimli bir okuma yani metinle kurulan taze bir ilişki yeni düşünceler ilham eder, edebilir demek ki. Düşünmeler üzerine düşünme­ler faydadan hâli değildir hiçbir zaman.</p>
<p>Şu bir gerçek ki düşünme düşündüğü şeyi tüketemez. Şu hâl­de düşünme dediğimiz her daim <em>yeni baştan</em> alınması gere­ken, bitmez tükenmez bir çabadır. Beklemenin, korku ve ümit arasında beklemenin kendisine eşlik ettiği bir çabadır düşün­ce. Düşünme yani tefekkür, tezekkür ve teemmül. Gönül daimi bir kıpırtı hâlinde ve Gök’ten düşecek olanı ahzetme- ye hazır bir vaziyette beklemededir. Beklemekle olmaz belki, ama beklemeden hiç olmaz. Düşünebilmek, beklemeyebil­mek yani beklemeyi bilmektir aynı zamanda.</p>
<p>Vel-hâsıl burada düşünme üzerine düşünmeye çalıştık ve bu esnada içselliğin işin içine nasıl giriverdiğini ve oradan bir daha da çıkmadığını gördük. Ve gördük ki modern insanın düşünmeye pek gönlü yok sanki. Daha doğrusu bunu şöyle ifade etmeli: Daha en başta gönül dediğimiz bir iç mekâna sa­hip olmadığı içindir ki işbu insan o hiç tanımadığı düşünmeye uzak duruyor gibi. Esasen içselliğe, içsel derinliğe, dolayısıy­la da bir kendilik şuuruna sahip görünmüyor câri akışa ken­dini kaptırmış bu insan. Gündelik hayhuy içinde denebilirse kendi-siz-leşmiş bir durumda hayat sürüyor o. Bu insan elbet ‘düşünüyor’ bir şekilde, ama bu ‘düşünüş’ Mevcut Durum’a uyarlanma mesabesinde, dolayısıyla <em>hesabi</em> karakterde, yok­sa Durum’u sorgulama tarzında değil hiçbir şekilde. Böyle bir sorgulama zengin ve derin bir iç âleme sahip olmayı icap ettirir. Oysa modern insan “kendi olma”ya bakacak yerde, “herkes”e <em>(das Man)</em> boyun eğiyor. “Herkes” gibi yaşamayı seviyor o, sevmese de buna alışmış, bunu kanıksamış bir şe­kilde. Tecerrütten ve yalnızlıktan yani “herkes”ten uzaklaşıp kendi ile yüzyüze gelmekten ödü kopuyor bu insanın. Bu an­laşılabilirdir, zira bizim burada müspet boyutuyla aldığımız tecerrüt ve yalnızlığı o menfi boyutuyla tecrübe ediyor. Derdi satha yayılmak modern insanın, yoksa derinliğe inmek ve/ veya irtifa kaydetmek değil. Derinlere inildikçe vurgun yeme, irtifa kaydettikçe de nefes darlığı tehlikesi baş gösterir zira. Bunlardan korkuyor o insiyaki bir şekilde. Kabul etmek la­zım: “Herkes” gibi sormadan sorgulamadan yaşamak, keza “herhangi biri” olarak ömür sürmek, muhataradan uzaklık ve bir nevi kolaylık sağlıyor bu insana. Ama bunlar makûs bir içkinlik düzlemine raptolma ve orada kendisizleşme pahasına söz konusu olabiliyor ancak.</p>
<p>Sonuç olarak, sahiciliği yakalamak yani herkes değil de <em>ken­di olmak,</em> iç âlemini tahkim çabasından geçer. Bu da, düşün­meyle barışık olmayı gerektirir. İnsan bir kere muhkem bir iç âlemine sahip oldu mu dışarıda hangi fırtınalar eserse es­sin kendini bu fırtınalara karşı korunaklı ve donanımlı bulur. Fırtınalar onu sağa sola eğebilir belki ama onu kökünden sö­küp atamaz, nasıl söküp atsın ki o içselliği mesken tutmuştur, kökü içerdedir yani. İçsellik insanın hakiki “yaşam-alanı”dır denebilirse. Bu yaşam-alam insanın harici olaylar karşısında sığınabileceği bir melce, bir liman olabildiği gibi, göğe uza­nırken ayağını basacağı bir istinat mahalli de olabilir. Göğe uzanırken&#8230; İçselliğin aşkınlıkla bir ilişkisi, hem de asli bir ilişkisi vardır. Dahası var: îçselliğe sahip olmak, aşkınlıkla ilişkinin tam da koşulunu oluşturur ki bu başlı başına ele alın­ması gereken bir konudur.</p>
<p>Özkan Gözel &#8211; Kendi İçine Düşmek,syf:158-165</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-icsellige-sahip-miyiz/">Bir İçselliğe Sahip miyiz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-icsellige-sahip-miyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özne ve Hakikat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ozne-ve-hakikat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ozne-ve-hakikat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2020 11:37:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[Özne ve Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24414</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hakikat kaygısı, hakikat anlatılarının küçümsendiği çağımız­da bile öznenin hâlâ en temel kaygısı sayılmalı. Öyle, zira insan hakikate farklı adlar verebilir, hakikat yokmuş gibi dav­ranabilir, dahası hakikat diye bir şeyi inkar edebilir, ama ha­kikatte yine de ondan vaz geçemez: Hakikat (ve eksikli kipi hakikatsizlik), insanı, insanın insanlığını örtük veya belirtik bir biçimde belirlemeye devam eder daima. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozne-ve-hakikat/">Özne ve Hakikat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-24445 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/masal-ile-hakikat-300x166.jpg" alt="" width="405" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/masal-ile-hakikat-300x166.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/masal-ile-hakikat-600x332.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/masal-ile-hakikat-768x425.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/masal-ile-hakikat.jpg 800w" sizes="(max-width: 405px) 100vw, 405px" /></p>
<p>Hakikat kaygısı, hakikat anlatılarının küçümsendiği çağımız­da bile öznenin hâlâ en temel kaygısı sayılmalı. Öyle, zira insan hakikate farklı adlar verebilir, hakikat yokmuş gibi dav­ranabilir, dahası hakikat diye bir şeyi inkar edebilir, ama <em>ha­kikatte</em> yine de ondan vaz geçemez: Hakikat (ve eksikli kipi hakikatsizlik), insanı, insanın insanlığını örtük veya belirtik bir biçimde belirlemeye devam eder daima.</p>
<p>Hemen belirtelim ki burada hakikatten ve onunla ilişkiden <u>kastımız</u> soyut, zihinsel ve temaşa-esash bir durum ya da bir faaliyet değildir zorunlu olarak. Hakikat kaygısının ya da arayışının hayatımızı topyekün dönüştüren somut içerimleri, elle tutulur sonuçları vardır çoğu durumda: Hakikat hayata değ-er, ona değer katar ve onu değ-iştirir. İnsan, insan olmak- lığıyla, hakikate doğru ve hakikatten ötürü kend’olur kend’olursa; keza insan ancak kend’ olduğunda hakiki bir varlığa ve hakikatli bir anlama kavuşur; öte yandan, hakikatsizlik ve/ veya sahicilikten uzaklık, kend’oluş imkanının ve buna bağlı olarak da hayatın anlamının berhava edildiği, ediledurduğu bir duruma işaret eder tam da. Şu hâlde, somut olarak haya­tımıza girişi ve oradan zuhur edişiyle hakikat (ve hakikatsiz­lik), biz post/modern bireylerin ister istemez en insani, en özne meselesi olmaktadır.</p>
<p>İmdi, bir kez hakikat meselesi varoluşsal anlamda temellük edildi mi buradan şu öznelik uç vermektedir ki onda bu temel kaygı kend’oluşun önkoşulu ya da kend’oluşa esastan eşlik eden şey hâline gelmektedir.</p>
<p><em>Hakikat kaygısı taşıyor olmak,</em> hem kendine <em>haklı</em> (hakka uygun, hakikatten pay almış) bir çerçeve, bir varlık sebebi ya da bir yaşama gerekçesi, şu hâlde <em>hakikatli</em> (sahici, sa­hih, halis, asli) bir temel arama ısrarıyla, hem diğerleri veya genel olarak toplumla ilişkide <em>hakkaniyet</em> ve <em>hukuk’u</em> (ada­let, haktanırlık, hakperestlik) gözetme titizliğiyle, hem de gözüpek bir şekilde <em>Hakkı ve Hak-ikati</em> arama çabası ve bu çabada sergilenen sebat, doğruluk ve içtenlikle irtibatlıdır: Hak, hak-ikat, hak-lılık, hakiki-lik, hakikatli-lik, hakk-ani- yet, hukuk, hak-perestlik&#8230;</p>
<p>Sonuçta, <em>hakikat</em> dediğimiz kavramı ve bu kavrama tekabül eden hadiseyi temelli ve derinlikli bir şekilde anlamak isti­yorsak, son kertede <em>Tanrı</em> (“O, Hakkın ta kendisidir”), <em>Kendi </em>(“Biri hakikatli olduğu ölçüde kendidir ve/veya kendindedir”) ve <em>Toplum</em> (“Onun da temeli hukuk ve hakkaniyettir “) olarak ayrımsanabilecek olan bu üç asli temanın <em>hakikatte ve hakikat itibariyle</em> ne mana ifade ettiklerini ortaya koymamız ve bunlar arasındaki içsel-zorunlu bağlantıları etimolojik-semantik ve metafizik düzeyde birlikli ve bütünlüklü bir şekilde yorumla­mamız gerekir.</p>
<p><em>Hakikatin</em> bize düşündürdüklerine bir kaç hususu daha ilave edelim ve resmi bir iki fırça darbesiyle, hızlıca tam<u>amlam</u>aya çalışalım: tik olarak hakikat,<em>gerçeklikten (realite)</em> üstün olanı ve belli bir anlamda da ona nazaran <em>“ideal olan”ı</em> ifade eder. Haki­kat burada “gerçek olmayan”dan veya “imkansız olan”dan ziyade Olası Olan’a yani “olması hem muhtemel hem de ar­zulanır olan”a işaret eder ki şu hâlde “Hakikat diye bir şey her halükârda yoktur” denemez; doğrusu, hakikatin gerçekliğinkine benzemeyen kendine mahsus bir “olma tarzı” oldu­ğudur. Keza, Olası Olan olarak Hakikat “olmasa bile”, “ol- mayan-varlığı” ile Olmakta Olan’a tesir edip onu dönüşüme uğratabilir. Nitekim biz gerçekliği hakikate göre ölçebilir ve onu hakikate istinaden sorgulayabiliriz ki bunlar gerçekliğin veya Mevcut Durum’un dönüşümünün koşuludurlar. “Gerçek bu, ama hakikat başka!” derken gerçeklik ile hakikat arasın­daki farka ve muhtemelen de İkincinin birinciye üstünlüğüne işaret etmiş oluruz, dahası yine muhtemelen niyetimize bağlı olarak gerçekliği olası hakikatten hareketle muaheze etmiş oluruz. Öte yandan, “Nerede bu hakikat!” derken hakikatin <em>olası</em> yani muhtemel-ve-arzulanır karakterine gönderme yap­mış oluruz.</p>
<p>İkinci olarak, “hak/haketme” kavramı aklagelir ki ki bu kav­ram öznenin liyakatine ve/veya cezai ehliyetine, dolayısıyla da kâh işlenen bir iyiliğin ödülüne, kâh da işlenen bir kötü­lüğün cezasına tekabül etmesiyle (“Hak yerini buldu!”) hu- kuki-ahlaki bir kavram olarak bir yandan öznelik düzlemine, diğer yandan toplumsallık (öznelerarasılık) düzlemine aittir.</p>
<p>Üçüncü olarak, hakikat kavramı “Özneliğin hakikati nedir?” ifadesinde olduğu gibi, bir şeyin “öz”üne, “künh”üne ya da “mahiyet”ine göndermede bulunur ki bu da hakikatli özneli­ğin temel bir niteliği olan <em>nazari dikkat</em> ile bağlantılıdır.</p>
<p><em>Son olarak,</em> hakikat, sadece mantiki değil, aynı zamanda ahlaki anlamda “doğruluğa” göndermede bulunur ki klasik felsefenin bu kavramı daha ziyade mantiki doğruluğa daral­tarak önermesel bir şekilde anlamasına mukabil, Heidegger (ö. 1976) <em>a-letheia’ya</em> dair ontolojik temelli yorumu sayesin­de bu dar ve darlık veren anlayışı esaslı bir şekilde sarsmış ve bir ölçüde de aşmıştır: Kendini açan ve kapayan Varlığın temel bir durumudur artık hakikat(-sizlik).</p>
<p>Sonuçta, artık teslim edilecektir ki ne L. <em>Veritas,</em> Fr. <em>Ver ite, </em>Ing. <em>Truth,</em> Alm. <em>Wahrheit</em> kelimeleri, hatta ne de Gr. <em>Alethe- ia</em> kelimesi <em>Hakikati</em> layıkı veçhile karşılayamaz, zira bunlar <em>bizim hakikatimiz</em> ile tam manasıyla örtüşmez: Ne aynı anlam yükü söz konusudur, ne aynı çağrışım ağı, ne de aynı tarz ya- şantılama.</p>
<p><em>Toparlarsak,</em> hakikatin -hakikatimizin- hem Hak ile (ontolo­jik veya trans-ontolojik ilke), hem Hakk-an-iyet ve Hukuk ile (Toplumsal’m ilkesi), hem de Hakikilik ve Hakikatlilik ile (sahici/asli/halis kendiliğin/özneliğin/bireyliğin ilkesi) etimolojik bağlantıları vardır. Ama daha da önemlisi, bu üç düzey arasında, kavramımızın değişkileri arasındaki ilişki­lerde kendini ihsas ettirip gösteren asli semantik-metafizik bağlantılar vardır. Mazlumun hakkını savunmak, doğrudan Hakk’ı savunmak, Hak’tan yani hukuktan ve hakkaniyetten yana olmaktır ki bu aynı zamanda hakikatli özneliğin temel bir niteliğidir.</p>
<p>Öznelik, bir kerede ve en başta verilmiş tözsü bir zatiyet (en- <em>tite)</em> değildir: Hak’tan gelir ve fakat aynı zamanda hakedilen yani kesbedilen bir şeydir, bir liyakat meselesidir. Tüm bu söylediklerimiz, özneliğin temel metafizik-ahlaki boyutuna dikkat çekmeye matuftur.</p>
<p>Bu izahattan da anlaşılacağı üzere, hakikat, gerçeklikle ör- tüşmese de ondan bağımsız değildir hiç bir şekilde. Hakikat gerçekliğin üzerinde yüzergezer değildir keza. Salt soyut, tü­müyle teorik ve hayattan uzak, uçuk bir kavram ya da hadise değildir hakikat. Nitekim, hakikat kaygısı (ve/veya saygısı) dediğimiz şey de esasen özneliğe ilişkin -yukarıda işaret et­tiğimiz- metafizik-ahlaki temelde başlar ve gelişir. Hakikat derdi ile meşbu olma, salt zihinsel bir faaliyet olmanın Ötesine geçerek benliğimizin derinliklerine iner ve oradan hayatımızın bütününe yayılır, ama aynı zamanda bizi Mev­cut Durum’dan memnuniyetsizliğe sevk edip Olası Olan’a uyandırır: Olası Olan’a yani istikbalde ve ihtimalde Olabilir Olan’a, hem de Olması Umulan’a&#8230;</p>
<p>Din, Sanat ve Aşk&#8230; Bunlar, Hak-ikati ara-yış’ımızda ya da Hak-ikate dair ara-ştırma’mızda bize klavuzlık ederek bizi Mevcut Durum karşısında eleştirel ve müteyakkız bir tavra sevk ederler. Ya Düşünce? O, daha ziyade, bu üçlüden des­tek ve ilham alarak ara-ş-tır-ır Hak-ikati. Buradaki <em>işteşlik, </em>düşüncenin Hak-ikati; din, sanat ve aşkla <em>birlikte-arama</em> faa­liyetine işaret eder adeta. Bu araştırma yani bu birlikte-arama, denebilirse, düşüncenin olma tarzıdır tam da. İmdi, burada araş-tırma’nın dindarâne, sanatkârâne, aşıkâne mi olacağı so­rusu akla geliyor ilginç bir biçimde! Heidegger’in “Araştırma-soruşturma, düşüncenin sofuluğudur / <em>Das Fragen İst die Frömmigkeit des Denkens”</em> dediği, keza antik sanatı da bir tür “sofuluk” <em>(Frommlichleit; promos)</em> olarak gördüğü iyi bilinir. Her ne ise. Nasıl bir din, nasıl bir sanat, nasıl bir aşk, nasıl bir düşünce, bu başka bir konu.</p>
<p>Hakikat esasta kaygılılık içinde/n yaşantılanabildiğine göre, hakikat kaygısının çekilmediği bir çağda hakikatlilikte te­mellenen ya da haklılaşan öznenin özneliğinin ya da insanın insanlığının peyderpey buharlaştığına şahit oluruz demektir. Hakikatsizleşmek kendisizleşmektir bu anlamda. Hakikatin asıl tecelligâhı bizleriz, biz özneler! Parlarsa hakikat aramız­dan parlar, aramızdan ve arayışımızdan. Özne ara-yan’dır, öznelik ara-ma’nın tam da ortamıdır. Ara-mak, hakikatin ara-lanmasına, ara-lanıp parlamasına vesiledir.</p>
<p>Hakikat ara-da/n parlar, parlarsa. “Özne ara’nın kendisidir” (berzah, kıstak); ama özne, aynı zamanda “bir-ara-dalık”tır: hakikat ile hakikatsizliğin bir-ara-dalığı&#8230; Böyle olarak özne, “hakikat-ve-hakikatsizlik-ara-sında-olmaya-bırakılmış-o- lan”dır tam da, öylesine ki bu &#8220;ara-da-olmaya-bırakılmışlık” hakikatin mazharı ola-bilme imkânına müteveccihtir. Hakikat söz konusu olduğunda, &#8220;ara” olan, &#8220;ara-da” olan özne için “ara-yış” kaçınılmaz ve elzemdir. Ara-mak, bulmanın yansı değil, henüz-olmayan tamamıdır zira. Hakikatin gizinden çı­kıp kendini aralamasına, aralayıp parlamasına vesile, giderek de mazhar ola-bilmek yani ki olmayı-bilmek özneliğin şama­dandır.</p>
<p>Özkan Gözel &#8211; Kendi İçine Düşmek,syf:125,131</p>
<p>* “özne, Dil, Hakikat” (Dîvan, no; 40,2016) başlıklı makalemizin kısaltılmış versiyonudur.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozne-ve-hakikat/">Özne ve Hakikat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ozne-ve-hakikat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat Lâdinî Bir Din mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sanat-ladini-bir-din-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sanat-ladini-bir-din-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2020 11:34:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[Modernlik]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat Lâdinî Bir Din mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Sanatkar]]></category>
		<category><![CDATA[Snat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24412</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sanat beşeri bir faaliyettir, giderek de beşere mahsustur. Be­şere mahsus dedik, dolayısıyla sanatın insanın bir imtiyazı olduğunu ima etmiş olduk. Tanrı’nın sanatından bahsedilebi­lir, hatta edilmelidir de, yine de sanat deyince akla öncelikle beşeri bir faaliyet gelmelidir. Tanrı’nın sanatı -beşeri sanatın hilafına- içinde arayış gibi, atılım gibi, deneme gibi öğeleri barındırmaz zira. Bu sanat Tanrı’mn hikmeti [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanat-ladini-bir-din-mi/">Sanat Lâdinî Bir Din mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24443 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/esnaf-sanatkar-is-kanunu-kapsaminda-300x217.jpg" alt="" width="404" height="292" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/esnaf-sanatkar-is-kanunu-kapsaminda-300x217.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/esnaf-sanatkar-is-kanunu-kapsaminda-600x434.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/esnaf-sanatkar-is-kanunu-kapsaminda-768x556.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/esnaf-sanatkar-is-kanunu-kapsaminda-1024x741.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/esnaf-sanatkar-is-kanunu-kapsaminda.jpg 1063w" sizes="(max-width: 404px) 100vw, 404px" /></p>
<p>Sanat beşeri bir faaliyettir, giderek de beşere mahsustur. Be­şere mahsus dedik, dolayısıyla sanatın insanın bir imtiyazı olduğunu ima etmiş olduk. Tanrı’nın sanatından bahsedilebi­lir, hatta edilmelidir de, yine de sanat deyince akla öncelikle beşeri bir faaliyet gelmelidir. Tanrı’nın sanatı -beşeri sanatın hilafına- içinde arayış gibi, atılım gibi, deneme gibi öğeleri barındırmaz zira. Bu sanat Tanrı’mn hikmeti icabıdır, yerli yerincedir, olması gerektiği gibidir; O’nun ilmi dâhilinde ve ilminin sonucudur. Beşeri sanatsa, temelde heyecanlardan, duygulardan ve güdülerden beslendiğinden, bilmeyi <em>(cogniti- on)</em> en azından öncelikli bir şart olarak gerektirmez.</p>
<p>Tanrı’nın sanatlı işleri, içerisinde sorular ve cevaplar barın­dıran mektuplar gibidir. Bu mektuplar zarfı açıp mazrufu görebilecek, görüp okuyabilecek kabiliyette var edilmiş olan insana yollanmış olup bir ilim üzere ve mükemmelen kaleme alınmıştır. Sadece hayran olunup temaşa edilmeyi (güzellik) değil, aynı zamanda çözülüp-anlaşılmayı (bilgi) beklemekte­dirler. Beşeri sanatsa bilgi vermeyi amaçlamaz evvelemirde, ama güzelliği arar, oluşturur ve aksettirir.</p>
<p>Söz konusu mektuplar aynı zamanda bilimin konusudurlar. Sanat gibi bilim de beşeri karakterdedir ve sanattan farklı ola­rak varsayım ile akıl yürütmeye yaslamr. Gerek bilim gerekse sanat, kâinata nakşedilmiş oluş muammasını okuma, anlama ve anlamlandırma çabasının ürünüdür. Bilim bilme’nin, sa­natsa <em>yapmanı</em>n özel bir türüdür. Bununla birlikte, sanatın bilimle, biliminse sanatla arası pek hoş değildir; her biri ken­di varoluşunu ortaya koyarken diğerini kaale almaz. Burada sözünü ettiğimiz şey her biri ayrı bir yöne çeken <em>modern</em> sanat ve bilim için geçerlidir bilhassa. Modernlikle birlikte temel insan faaliyetlerinin dolayısıyla varlık bölgelerinin arası ne­redeyse kopukluk derecesine varacak şekilde ayrılmıştır. Bu ayrılmadan/kopukluktan din ve sanat da nasibini almış ve her biri bir yana kaymıştır.</p>
<p>Oysa modernliği önceleyen dönemde sanatla din arasında ayniyete varacak derecede bir birliktelik, bir beraberlik, bir içiçelik söz konusuydu. Sanat din için icra edilirdi ancak ve bu icrada ulûhiyetin sanatsal tezahürleri bilhassa gözetilir­di. Sanatkâr dini bir faaliyet icra eder gibi kendini sofuca sanatına verirdi ve belki yaptığı işe müstakil bir faaliyet an­lamında sanat da demezdi. Güzellik tasavvuru kâinata yayıl­mış ilahi güzellik anlayışıyla bire bir ve derinden irtibatlıy­dı. Sanatkâr gözüyle kâinata bakıldığında orada başka şey değil ilahi inayetin yansımaları görülürdü. Abraham Lincoln (ö. 1865) modern-öncesi paradigma içerisinde kalarak de­ğerlendirir kendi payına sanatı ve sanatkârı: “En soylu sanat daima en dindar olandır; keza en büyük sanatkâr da daima sofu bir kimse olarak kalır.”</p>
<p>Bu paradigma uyarınca insan “Tanrı’nın imgesinde” yara­tılmıştı; dolayısıyla sanatkârın eseri Tanrı’nın Yaratıcı isminin bir tecellisi olarak vuku buluyordu. Bununla birlikte, modern-öncesi bu anlayışta sanatkâr kendini ortaya çıkardığı eserin bir <em>auteur’ü,</em> bir <em>yaratıcısı</em> olarak görmez, daha ziyade onun ortaya çıkmasına bir <em>vesile,</em> bir <em>vasıta</em> sayardı. Dolayı­sıyla sanatkâr kendini geri çekerdi mütemadiyen ve bu surette sanatını öne sürerdi. Bu yüzden bireyselliğin vurgulanması demek olan <em>imza</em> yer almazdı ya da önemsizdi bu çağın sanat eserlerinde. İmzanın ortaya çıkması ve önem kazanması için bireyselliğin öne çıktığı, sanatın modern bir kipe büründüğü ve bir kurum hâline geldiği 19. asrı beklemek gerekecektir.</p>
<p>Modern-öncesi çağda sanat yarattıkları üzerinden Tanrı’yı, dolayısıyla Mutlak Güzelliği aramanın bir yolu olarak görü­lürdü. Güzellik İyilik’le buluşurdu bu arayışta, öylesine ki bu ikilinin arka plamnda ilahi İnayet yatardı. Sanatkâr arayışı es­nasında bulduğunu kayda geçiren ve ağyara gösteren kişiydi tam olarak. Bu da denebilirse ilahi inayete mazhar olma öl- çüsünceydi. Ez-cümle, sanat dini saikler ile ve dini amaçlara yönelik olarak yapıldığından son tahlilde dini bir faaliyetti; genel insan varoluşuna karışmış hâldeydi; dolayısıyla ayrı, müstakil, çerçevelenmiş bir varlığa sahip değildi.</p>
<p>Bugün sanatı dinle iç içe ya da eşgüdüm hâlinde tasavvur ede­miyoruz. Sanat bugün daha ziyade dine rakip hatta hasım ola­rak konumlanıyor ve lâdinî <em>(profari)</em> bir varoluşun tezahürü olarak ortaya çıkıyor. Bireysel bir yaratım olarak anlaşılan bu sanat ontik-o-kozmik bağlamdan kendini yalıtarak var oluyor. “Tanrı’nın imgesinde” ifadesi burada hayli farklı bir anlam kazanıyor ve sanatkâr <em>auteur/kayrıak/yaratıcı</em> olarak öne çıkı­yor. Sanat böylece müstakil bir kurum olarak kendini gösteri­yor ve özerkleşerek bilim ile ahlaktan ayrılıyor.</p>
<p>Çağımızda sanat dinin ya da tinselliğin yerini alma, giderek de lâdinî bir din ya da tinsellik teşkil etme eğilimindedir. Bu­günün sanatkârı sanatı yoluyla yaratıcılığını sergilerken adeta yeni, bireysel bir dinin ibda ve neşr edicisi gibi davranıyor.</p>
<p>Özkan Gözel &#8211; Kendi İçine Düşmek,syf:70-73</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sanat-ladini-bir-din-mi/">Sanat Lâdinî Bir Din mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sanat-ladini-bir-din-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Malayani Toplumu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/malayani-toplumu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/malayani-toplumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2020 13:33:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Gözel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[dikizleme]]></category>
		<category><![CDATA[Malayani Toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknolojik Nihilizm Çağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24118</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bizler -yansız bir adlandırmayla-“Teknoloji Çağı”nı idrak ediyoruz hâlihazırda. Hayatlarımızın büyük bir bölümü teknolojiyle dolayımlanıyor suni bir şekilde. Heidegger (ö. 1976) “Atom Çağı” dediği bu zaman dilimini bazen menfi bir nitelemeye başvurarak “Teknolojik Nihilizm Çağı” olarak da adlandırmıştır. Peki nedir teknolojiye içkin bu nihilizm? Her şeyin ve bu arada insanın da işletime amade bir el-altında-duran [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/malayani-toplumu/">Malayani Toplumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24368 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/mobil_cihazlar-300x120.jpg" alt="" width="493" height="197" /></p>
<p>Bizler -yansız bir adlandırmayla-“Teknoloji Çağı”nı idrak ediyoruz hâlihazırda. Hayatlarımızın büyük bir bölümü teknolojiyle dolayımlanıyor suni bir şekilde. Heidegger (ö. 1976) “Atom Çağı” dediği bu zaman dilimini bazen menfi bir nitelemeye başvurarak “Teknolojik Nihilizm Çağı” olarak da adlandırmıştır. Peki nedir teknolojiye içkin bu nihilizm? Her şeyin ve bu arada insanın da işletime amade bir el-altında-duran (Bestand) yani bir nevi nesne hâline gelmesidir burada asıl mevzu. Teknolojiye içkin bu nihilizmde insan kendi elinden çıkma şeyler yüzünden Varlık’la bağını yavaş yavaş koparıyor, ona bîgâne ya da yabancı hâle geliyor. Keza teknoloji insanın emrindeki basit bir araç olmaktan çıkıyor, Varlık ile insan arasında, giderek de insan ile insan arasında bir ayraca dönüşüyor.</p>
<p>İnsan dışı alanlar bir yana, insan insana ilişkilere teknolojik çerçevelemenin (Ge-stel!) şu kesif mi kesif gölgesi düşüyor bu çağda, teknolojinin tarassutuna, giderek de tasallutuna uğruyor hayatımızın hemen her alanı. Bir sunilik rejimidir ki Varlık ile aramıza dolayım üstüne dolayım sokuyor, Öyle ki Sağırlaşıyoruz Varlık’a. Heidegger burada Varlık (Sein) diyor ısrarla, gelin biz zaman zaman da olsa Fıtrat ya da Hilkat diyelim ona. Tekno-loji (ya da tekno-bilim) insanı Fıtrat’a, dolayısıyla kendi kendine yabancılaştırıyor çoğu durumda. Uzayda koloniler kuran teknoloji yeni tarzda bir ikameti mi vaat ediyor bize yoksa ikametin bizzat anlamını tahribe mi yelteniyor? Mühim bir soru bu.</p>
<p>Kendine mahsus mantık ve işleyişiyle sosyalliğimize de nüfuz ediyor, onu kuşatıyor ve dönüştürüyor teknoloji. Üzerimize ne türden etkiler saldığını/salacağını pek de hesap etmeden teknolojik düzeneklere kaptırıyoruz zihnimizi, gönlümüzü. Her önümüze gelen yeniliğe atlıyoruz tuhaf bir merak ve iştihanın itkisiyle. Teknoloji bizi çocuklaştırıyor.</p>
<p>Sosyal medya da daha dün denebilecek bir tarihte derinden derine sokuluverdi hayatımıza. İmdi bu fenomen (sunduğu onca imkân ve kolaylıklara rağmen, daha doğrusu tam da bu imkan ve kolaylıklar yoluyla) sohbet dediğimiz şu kadim olayın bizzat manasına bir kast ediş olarak okunmalı. İnternette sörf yapıyor, fıldır fıldır dünyayıdolaşıyoruz, öte yandan yüzyüze ilişkiler ve bu ilişkilere içkin ünsiyet ve muhabbet çekiliyor yavaşa yavaş hayatımızdan. Yanımızdaki yöremizdeki şahıslarla hemhâlliği unuttuk keza arşınlarken dünyayı sanal âlemde.</p>
<p>Sosyal medyamn bize bilhassa dikkat çekici görünen şu üç karakteristiğini hızlıca sıralamalıyız burada: Bir) oyun ve oyalanma esasına dayanması; iki) teşhir ve dikizleme man-tığına, dolayısıyla mahremiyetin alenileştirilmesi ve ortadan kaldırılması esasına yaslanması ve; üç) malayaniden beslenip onu yaygınlaştırması ve kalıcı hâle getirmesi.</p>
<p>Bu üç madde sonuncuda toplanabilir pekâlâ: Sosyal medya insanı mütemadiyen teşhirle (görünme ve gösterme), keza dikizlemeyle (bakış ve gözetleme) eğlenip oyalanır hâlde tutmasıyla malayani kültürünü başat kültür katına çıkarıyor. Sosyal medya mahremiyeti alenileştirip ortadan kaldırıyor hakeza: Hemen her şey tüketici bir iştihayla tözünden boşaltılıp gizeminden ediliyor ve bu surette şeffaflaştırılıp dolaşıma sokuluyor bu sanal ortamda.</p>
<p>Peki ama nedir bu malayani deyip durduğumuz şey? Bu kavram, insanı ilgilendirmemesi icap eden “boş, faydasız ya da fuzuli” fiil ve şeylere işaret ediyor tam da. Malayani, belli bir maksada mebni olmaksızın, iş olsun diye, lâf olsun, zaman geçsin, vakit dolsun diye yapılan “boş konuşmalar” ve “yararsız işler”dir haddizatında. Bu kavram aklımıza ilk olarak Heidegger’in gündelik hayat analizinde başvurduğu Gerede (lakirdi) kavramını getiriyor. Bununla birlikte malayani Gerede’den daha kapsamlıdır hiç kuşkusuz.</p>
<p>İçinde yaşadığımız işbu Malayani&#8217; Çağı ’nın biz çağdaşlara yaptığı asıl fenalık şu belki de: Biz ilgimizi celbe matuf onca ayartıcı mevzu arasında kendimizle ilgilenmeye, kendimize ihtimam göstermeye bir türlü fırsat bulamıyoruz, sonuç olarak da kendimizi unutma talihsizliğine uğruyoruz. Oysa (zaman zaman da olsa) malayaniye yol açan ortamları (media) terk ederek kendimizle başa başa kalmaya çalışmalı değil miyiz?</p>
<p>Bugün yanımız yöremiz buldukları hemen her fırsatta karşı konulamaz bir saikle &#8216;akıllı’ telefonlarına yumulan insanlarla dolu. “Dünya”da olup biten şeylerle çok ilgili onlar! Telefonlarının şarjı bitti mi onlar da bitiyorlar! Malum, “dünya” ile bağları kopmuş oluyor o zaman! Kendileriyle baş başa kalmak -aman Allah’ım ne feci! ürkütüyor onları. Onların derdi kendilerini unutmak aslında! Bunu da sosyal medya üstelik en âlâ şekilde sağlıyor onlara.</p>
<p>Özkan Gözel &#8211; Kendi Içine Düşmek,syf.25-27</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/malayani-toplumu/">Malayani Toplumu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/malayani-toplumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
