<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osmanlı Toplumu | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/osmanli-toplumu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 12 Aug 2022 16:38:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Osmanlı Toplumu | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Osmanlı Toplumunun Manevi ve Kültürel Yapısı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-toplumunun-manevi-ve-kulturel-yapisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-toplumunun-manevi-ve-kulturel-yapisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Aug 2022 16:38:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Hayri Bolay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26138</guid>

					<description><![CDATA[<p>Efendim, hepinizi hürmetle selamlıyorum ve böyle bir Vakıf Haftası’nı tertip ettik­leri için, Vakıfların ilgililerine de teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum. Ben mevzua, benden önce konuşanlarla ilgili olarak bir hususla girmeyi uygun gördüm. Sayın Hüseyin Işık Paşamız, “Niye Osmanlılar, Balkanları Müslüman etmedi­ler?” diye bir soru sordular. Hocamız da ayete dayanarak cevap verdiler. Toplum yapısıyla ilgili olduğu için [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-toplumunun-manevi-ve-kulturel-yapisi/">Osmanlı Toplumunun Manevi ve Kültürel Yapısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-12481 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1.jpg" alt="" width="356" height="356" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/batinin-osmanli-algisi-1024x768-420x420-1-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 356px) 100vw, 356px" /></p>
<p>Efendim, hepinizi hürmetle selamlıyorum ve böyle bir Vakıf Haftası’nı tertip ettik­leri için, Vakıfların ilgililerine de teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum.</p>
<p>Ben mevzua, benden önce konuşanlarla ilgili olarak bir hususla girmeyi uygun gördüm.</p>
<p>Sayın Hüseyin Işık Paşamız, “Niye Osmanlılar, Balkanları Müslüman etmedi­ler?” diye bir soru sordular. Hocamız da ayete dayanarak cevap verdiler. Toplum yapısıyla ilgili olduğu için konuya buradan girmek istiyorum.</p>
<p>Yavuz Bülent Bakiler dostumuzun, <em>Üsküp ’ten Kosova ’ya</em> diye bir seyahat no­tu, kitabı var; okumayanlar okuyabilir, okuyanlar bir daha okuyabilir. Orada şu hâdiseyi anlatıyor: Kültür Bakanlığını temsilen Yugoslavya’ya gittiğinde, resmî bir yemekte, bir Sırp tiyatro artisti, Yavuz Bülent’in Türk olduğunu öğrenince etrafın­dakilere, “Bu Türkler bizi 550 sene idare ettiler. Ben hesap ettim, eğer her gün Bal- kanlar’da bir Hıristiyan aileyi yok etselerdi, hiç kimsenin ruhu duymazdı ve bu 550 sene zarfında Balkanlar’da bir tek Hıristiyan kalmazdı. Onlar bunu yapmadılar fakat Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Birinci Dünya Harbi’nin kopmasıyla, onların 550 senede yapmadıklarını üç buçuk senede yaptı.” demiş. Ermeniler için de aynı şey söylenebilir. Yani Türkler, Osmanhlar, Selçuklular gayrimüslimleri böyle ko­rumuşlardır. İnanan inanmış, inanmayan inanmamıştır.</p>
<p>Değerli misafirler! Biraz evvel işaret ettiğim bu toplum yapısı, çok eskiden beri [ devam etmektedir. Neden böyledir? Birincisi, Türk düşüncesinde âlemdeki, kâinatta­ki, gökyüzündeki nizamın, intizamın yeryüzüne ve bilhassa kendi toplumlanna akset- tirilmesi fikridir. Bu, îslâmdan önce de vardır, Islâmdan sonra da vardır. Devlet, bu bakımdan, kâinatın bir numunesi, bir örneği, nizamın sağlayıcısı olarak görülmüş ve ona bu inançla bağlam İmiş tır. Yani cemiyet ve devlet, kâinatı algılama vasıtası olarak görülmüştür. Bu nokta çok mühimdir. Felsefe ile ilgilenenlere ben şahsen tavsiye ederim; bilhassa Hegel’in <em>Tarih Felsefesem</em> çok dikkatli okusunlar. Hegel, büyük bir filozoftur, belki filozofların en büyüğüdür. Ama bütün derdi, Hıristiyanlığın teslisini (üçlü Tanrı anlayışım) kurtarmak ve Prusya İmparatorluğu’nun yapmış olduğu her şeyi, akim sınırlan içinde yapılmış normal fiiller olarak meşrulaştırmak ve aklileştir- mekti (Çünkü kendisi, Prusya İmparatorluğu’nun resmî filozofu idi).</p>
<p>Selçukluların, ondan önceki Türk devletlerinin ve Osmanlı Devleti’nin yapmış olduğu, kâinatı yaratan ve idare eden Allah adma, yeryüzünde adaleti tesis etmektir, îbn Kemal’in <em>Tevârîh-i Âl~i Osmancının</em> birinci cildi yayınlandı. Orada Ibn Kemal, Nûh aleyhısselamdan, onun oğlundan başlayarak Türk hanedanlarım, “İlâhi emrin icrasına vazifelendirilmiş Idşiler” olarak görür ve gösterir. Dolayısıyla onlara karşı gelen, şehzade de olsa, padişahın kardeşi de olsa, karısı da olsa, nizamı bozacağı için katledilmesinin vacip olduğunu tarihçi olarak -fakat aslında fikıhçı olarak- tarih kita­bında izah eder.</p>
<p>Bu noktadan, Sinan’ın yetişmiş olduğu Kanuni Dönemi’nin toplum hayatına b<u>akmak</u> lâzım geliyor. Aslında konu çok mühim fakat bu dar z<u>aman</u>da onu tasvir etmek, anlatmak çok zor. Devrinin hâdiselerinin seyrinden, muhitinin çirkinlikleri­nin verdiği elemlerden bunalan, İstiklâl Marşı şairimiz merhum Mehmet Âkif Er- soy, zaman zaman bu bunaltıdan kendisini kurtarabilmek için, mazinin derinlikleri­ne kendisini atar ve der ki: “Gül devrini görseydim onun, bülbülü olurdum / Ya Rab! Beni 500 sene evvel getirseydin ne olurdu!” Onun, bülbülü olmak istediği devir, aşağı yukarı Fâtih Sultan Mehmed Devri’ne tekabül eder ama Kanuni Devri, Fâtih Devri’nin, Yavuz Devri’nin bir devamıdır ve Fâtih Devri de, Yavuz ve Kanu­ni Devirleri gibi, yerden ot biter gibi birdenbire bitmemiştir, daha önceki devirlerin mahsulüdür. Devamlı şekilde cemiyette, hem İlmî yönden hem fikrî yönden hem ahlâki yönden hem siyasi yönden hem de kültürel yönden büyük gelişmeler vardı. Sinan Dönemi’nde ve Kanuni Dönemi’nde artık ahlâki yaşayışın -nazari ahlâkın değil ama fiilî ahlâkın- zirvesine ulaşılmıştır.</p>
<p>Yine Mehmet Âkif, Batılıların “Muhteşem” dediği Süleyman’ın haşmetli dö­nemini ifade için: “Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri, / Özengi öpmeye hasretti Garb’ın elçileri” der.</p>
<p>Acaba Garp’ın elçilerinin, bir vezirin veya bir sadrazamın, bir padişahın üzen­gisini öpmek hasreti nereden gelir? Yani, zaferlerin dış parıltılarından mı, yoksa arka planı teşkil eden, ahlâki, kültürel ve ilmî-fikrî kudretten mi geliyor? Bu nokta­ya dikkat etmemiz lâzımdır. O devrin toplumunu kaynaştıran, ayakta tutan ve de­vamını sağlayan, manevi değerlerdi. O devirde manevi değerlerin başta geldiğini görüyoruz. Daha önce olduğu gibi, Osmanlı toplumunun yapısını da bunlar teşkil etmektedir.</p>
<p>Değerler, bilgiden önce inanca dayanmakta idi. Şu bakımdan: “Ben filanın ahlâklı olduğunu biliyorum.’* demek ayrıdır, “Ben filanın ahlâklı olduğuna inanıyo­rum.&#8221; demek ayrıdır veya “Falanın güzel olduğuna inanıyorum.” demek ayrıdır. İnanç, burada sübjektif bir husustur ve dolayısıyla değerler bilgi kadar kesin değil­dir. Bundan dolayı, değer olabilmesi için de kalıcı olması lâzımdır, tekrar edilmesi lâzımdır ve bu suretle benimsenebilmesi lâzımdır.</p>
<p>İşte, Osmanlı toplumunda birtakım değerlerin böylece benimsendiğini ve müş­terekleştiğini görüyoruz yani birtakım sanat değerlerinin, kültür değerlerinin, ahlâki değerlerin hatta iktisadi değerlerin ve hukukî değerlerin müşterekleştiğini görüyo­ruz. O zaman, ideallerde de davranışlarda da müştereklik ortaya çıkmaktadır yani ortak bir davranış ve birlik kendisini göstermektedir.</p>
<p>Biz, değerlerin her an değişebilen insana dayandırılmasını mümkün görmüyo­ruz. Bazı kimseler, bazı felsefeciler, insanı mutlak varlık kabul ediyorlar. Biz, mut­lak varlık diye Allah’a inanıyoruz, varlığı mutlak olan ve kendisini fiilleriyle bütün güçlerini her an tecelli ettirebilen bir varlık olarak görüyoruz. Bilgisi de mutlaktır, kudreti de mutlaktır, varlığı da mutlaktır. İnsanı, böyle mutlaklaştırmak taraftan değiliz ama mutlaklaştırmanın da fayda vermediğine kaniyiz. Şu bakımdan: Çünkü insan, psikolojik açıdan da devamlı değişken bir varlıktır, sosyolojik açıdan zaten değişkendir. Hatta Anadolu’da bir tabir vardır, bilirsiniz, kaba bir tabirdir, “İnsanın bir eşref saati vardır, bir de eşek saati vardır.” derler. Çünkü değişken varlıktır. Değişken varlık olmasından dolayı, ruhunun değişmesinden dolayı da onun eşref saatini beklemek mecburiyeti hissedilmiştir veya duyulmuştur. Bu bakımdan, deği­şen varlığa dayandırılan değişmeyen değerler türetilmemeli, türetilirse iyi netice alınamaz. Hâlbuki Osmanlı İmparatorluğu’nda, değişmeyen değerlerin, değişmeyen kaynaktan çıkarıldığına veya oradan alındığına şahit oluyoruz. Psikolojik ve sosyo­lojik açıdan hatta sosyal psikolojik açıdan da tespit edilmiş bir vakıadır ki insanı kalben en fazla tatmin eden şey, değişmeyen, istikrarlı, sabit değerlerdir. Değişen şeyler, insanı tatmin etmez. Bundan dolayı bilimde de sabit esaslara dayanılarak araştırmalar yapılır.</p>
<p>Bu açıdan baktığımızda biz, Osmanlı toplumunda dünyevi olanla uhrevi ola­nın kaynaştırıldığını görüyoruz. Gerçi dünyevi ve uhrevi değerler diye ayırmak her zaman mümkün değildir. Meselâ, Müslümanlık bir dünya görüşü veriyor. Hıristi- yanlık bir dünya görüşü veriyor ama bunlar dinî menşeli olmakla beraber, birbirin­den farklı. Her ikisi de tabiata bakışta farklılık gösteriyor, ilme bakışta, insana ba­kışta, kültüre bakışta, vesairede farklılık gösteriyor; bunları ayrı ayn değerlendiriyor ve burada bir müştereklik hasıl ediyor. Ama ayn dünya görüşleri, suya muamelede farklılık gösteriyor. Meselâ Hıristiyanın suyu kullanışı farklıdır, Müslümanın suyu kullanışı farklıdır. Hıristiyan, ne gusül yapar ne abdest alır ne taharet alır ama Müs­lüman, hem gusül yapar hem abdest ahr hem taharet yapar. Hatta kendisinin ateist olduğunu söyleyen, Müslümanların içinde büyümüş birtakım kimseler de taharet alır. Bu, dünya görüşünün farklılığındandır. Dolayısıyla, dünyevi değerlerle uhrevi değerleri, her zaman aynı şekilde, kesin çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Ho­camın affına sığınırım, zekât, maddi ve iktisadi bir değerdir ama nereye kadar uhre- vidir, nereye kadar dünyevidir, bunu tespit etmek mümkün değildir âcizane kanaa­time göre.</p>
<p>Bu bakımdan, bunların iç içe yaşandığını görüyoruz Osmanlı toplumunda. Yahya Kemal bunu çok güzel tespit etmiştir. Diyor ki;</p>
<p>Manevî çerçeve 500 senedir hep berrak</p>
<p>Yaşayanlar değil, Allah’a gidenlerden uzak.</p>
<p>Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,</p>
<p>O kadar komşu ki dünyaya, duvar yok arada.</p>
<p>Geçer insan bir adım atsa birinden birine,</p>
<p>Kavuşur, karşıda kaybettiği en sevdiğine.</p>
<p>Yahya Kemal, Koca Mustafa Paşa şiirinde böyle diyor.</p>
<p>Günlük, dünya hayatıyla ahiret hayatının bu kadar iç içe olması, Islâmi inancın bir eseridir. Zira Müslüman, ölümün bir hayat değiştirmek olduğuna inanır. Bunun için Mevlânâ ölüm gününe, şeb-i arûs demiştir ve Yunus da tenlerin öldüğünü, can­ların ölmediğini söylemiştir bu inançla.</p>
<p>♦♦♦</p>
<p>İnsan, kendisine, ailesine, milletine, tabiata ve diğer varlıklara karşı vazifesini dikkatle ve sırf Allah rızası için yaparsa öteki dünyada, onun için korkacak bir şey yoktur. Bu bakımdan, Osmanlı toplumu kalıcı olanı aramak istemiştir. Hem toplum hem fert olarak İslâmi inancın kalıcı tezahürlerini de uzun asırlar boyunca, burada görüyoruz. Müminler, hayır yarışmasın<u>a</u> girmişlerdir. İster vakıflarla olsun, ister diğer kültürel eserlerle olsun, bunun en büyük örneğini, bir asrı aşan ömrüyle bil­hassa, Koca Sinan vermiştir. Ama insanın serbest davranabilmesi için fiillerinde hür ve mesuliyetinin idrakinde olabilmesi lâzımdır. Osmanlı Devleti’nin en büyük özel­liğinin, İslâmın getirdiği adalet anlayışını kesintisiz ve dirayetli bir şekilde tatbik e<u>tmiş</u> olduğu gerçeği, bugün, bir kısım Batılı tarihçiler tarafından da tespit ve kabul edilmektedir. Bunun için Osmanlı Devleti, daima bir hukuk devleti olmuştur ve bunun için Sultan Süleyman, cihan hükümdarı, “Kanuni” sıfatını aldığı gibi, toprağa defhedilirken şeyhülislâmın fetvaları ile gömülmeyi vasiyet etmiştir. Onun bu hare­keti, hem hukuka verdiği büyük değeri hem de İlâhi hesapta kendisine ve fiillerine ortak arama gayretini gösterir.</p>
<p>Kanuni Dönemi’nin, daha öncesinin veya daha sonrasının, Osmanlı toplum hayatındaki faziletli yaşayışı ve yüksek ahlâkı, seyyahlar, sefirler, sefireler hatırala­rında, mektuplarında vesair yazılarında belirtmişlerdir. Bunlar tarihe mal olmuştur. Bunların bir kısım vesikaları da bugün arşivlerimizde, yazmalarımızda vesairede vardır. Bu konuyu da geçiyorum.</p>
<p>Yalnız, “Muhteşem” diye isimlendirilen Süleyman Han’ın iki mektubundan bahsederek Osmanlı toplumunun ahlâki yapısını, dünyanın zirvesindeki insanın ağzından anlatmaya çalışacağım. Sultan Süleyman Han, halazadesi meşhur akıncı beyi Bâlî Bey’e iki mektup göndermiştir iki ayrı zamanda. Birinci mektupta şöyle diyor: “Her iyiliğin kaynağı adalettir. Adil olmayanın elinden çıkan iş, kötü iştir. Peygamberimiz, ‘Bir gün adalet yapmak, 70 gün nafile ibadet yapmaktan daha üs­tündür.’ buyurmuştur. Öyle insanlar vardır ki ellerinde fırsat yok iken salih, abit ve zahit görünürler, ellerine fırsat geçince Nemrut kesilirler. Hizmetinde kullandığın adamların dış görünüşlerine aldanma. Mala, aşın sevgi besleyenleri devlet <u>hizm</u>e- tinde kullanma çünkü onlar, Allah&#8217;ın bana emanet ettiği halkı ezerler, kıy<u>ame</u>t gü­nünde mesul olurum.”</p>
<p>Konuşmamın giriş kısmında söylediğim misali tekrar hatırlatıyorum. 550 sene sadece Müslümanlar değil, diğer gayrimüslimler de Allah&#8217;ın hükümdarlara emaneti olarak görülmüş ve bakılmıştır. Hocam defalarca belirtti, halkın ezilmemesine dik­kat göstermek de bu anlayıştan ileri gelmektedir. Hünkâr devam ediyor: “Ey Gazi Bâlî Bey! Gelirlerim masraflarıma yetmez diye gam çekme, ne dileğin varsa benden iste. Askerlerimin ve tebaamın gençlerini evlat, ihtiyarlarını baba, yaşlılarını da kardeş bil. Bilhassa fakirlere şefkat ve sevgiyle (‘Şefkat’ kelimesini vurguluyorum; TRT’nin spikerleri ve yapımcıları, maalesef hep ‘şevkat’ diyorlar.) ihsan kapılarını aç.&#8221;</p>
<p>Burada bir hususa işaret etmek istiyorum. Meşhur İslâm eğitimcisi Zemûcî di­yor ki: “Hoca talebesini kendi çocuğu gibi sevmediği müddetçe, talebe de hocasını kendi babası veya anası gibi sevmediği müddetçe, talebeyle hoca arasında sıkı bir bağ kurulup sağlam bir eğitim meydana getirilemez.” Kanuni bunun sırrını keşfet­miş gibidir. Bakın “Tebaamın gençlerini evlat, ihtiyarlarını baba, yaşıtlarını da kar­deş bil. Bilhassa fakirlere, şefkat ve sevgiyle muamele et.” diyor.</p>
<p>Kanuni Sultan Süleyman Han’ın ikinci mektubu da yine söylediğimiz gibi Bâlî Bey&#8217;e. Tabiatıyla muhtevasında farklılık var. Bâlî Bey, bilhassa Kanuni’nin Belgrad’ı zapt ettiği sırada, Mohaç Meydan Muharebesi’nde büyük kahramanlıklar göstermiş olduğu için, Hakan’a bir mektup göndererek hizmetlerini sayıp dökmüş ve kendisine bir tuğ verilmesini istemiş. Hünkâr da Bâlî Bey’e verdiği cevapta şun­ları yazmış: “Dîn-i İslâm ve Devlet-i Âl-î Osmân için yaptığın hizmetler, indimizde zayi olmamıştır. Berhudar olasınız, Allah sizden razı olsun, iki cihanda yüzün ak ve pak olsun. Hizmetlerinize mukabil, tarafımızdan bir tuğ verilmesini istiyorsunuz. Biz size bir tuğ değil, emîrü’l-umerâlık da vermekte tereddüt etmeyiz. Lâkin bunlar ile gururlanma. Her şeyi Allah’tan, her şeyin Allah’ın olduğunu bil. Her şeyi, bizim rızamızı değil, Allah’ın rızasını tahsil için yap. Sakın hataya düşüp biz fani kullar­dan bir şey istemek hatasını irtikâp etme ve kendini yanımızda küçültme ve kimse­nin minneti altına girme.”</p>
<p>Şimdi, bu mektupları kısaca tahlil etmek istiyorum. İlk mektupta, her iyiliğin kaynağının adalet, kötülüğün de adaletsizlik olduğu ve dolayısıyla zulmün, vesaire- nin de buradan ortaya çıktığı; onun için, adaletin önem verilen en büyük esas olması lâzım geldiği gibi hususlar bilhassa vurgulanıyor. İnsanların, kudret ellerine geçtiği zaman nasıl Nemrutlaştıklarını da yine tecrübesine dayanarak ortaya koyuyor ki böyle sinsi kimselerin teşhis edilerek yüksek mevkilere getirilmemesi ifade ediliyor. Mal, mülk ve servete yahut maddeye esir düşmüş olanların, maddeyi putlaştıranla-rın devlet hizmetinde kullanılmamasını tavsiye ediyor. “Zulüm ve adaletsizlik bura­dan doğuyor. Zira onlar, halkı, menfaatleri uğruna ezmekte tereddüt etmezler.” diyor. Böyle bir şey olursa yani halk ezilirse, bunu kendisine yapılmış bir kötü mu­amele olarak görüyor Kanuni, daha doğrusu Allah’ın huzurunda hesap verecek olanın kendisi olduğunu düşünüyor. Otoritenin kaynağı olarak Allah’ı gören ve hesap gününden korkan bir idarede hükümdar, ne “Kanun benim!” ne de “Devlet benim!” diyebilir. Çünkü o idarede halk, bir taraftan, “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” derken bir taraftan da, “Senin uyanık olduğunu zannetti­ğim için ben uyuyordum.” deyip yakasına yapışabiliyor. Dolayısıyla Allah, azame­tin, kudretin, cezanın kaynağı olduğu kadar şefkatin, merhametin, sevginin de kay­nağı olmaktadır. Kanuni gibi bir cihan padişahı, kendisinden bir şey istemeyi, insanı küçültme olarak görüyor; kimsenin minneti altına girmemesini söylerken de insanın hür, bağımsız ve minnetsiz, kimseye boyun eğmeden yaşamasını istiyor.</p>
<p>Demin işaret etmiştim, gençlerin sevilmesi, şefkatle bakılması ve kardeş ola­rak muamele edilmesi vesairenin, toplumdaki kaynaşmanın, sevgiyle bir bütün teşkil etmenin kaynağı da yine en üstten en aşağıya doğru kademeli bir şekilde ulaş­tırılmaktadır.</p>
<p>İkinci mektupta, devletin askerinin Allah rızası ve devlet için çarpıştığı ve bu­nun. Allah için yapılsa da hükümdar indinde zayi olmadığı, bir takdirsizliğin veya bir kadirbilmezliğin bulunmadığı ifade edilmektedir. Bir Müslümanın, Allah rızası ve devletin bekası için, menfaat karıştırmadan, halisane yaptığı hizmetlerin hepsi, hükümdarca bilinmekte ve çeşitli şekillerde mükâfatlandırılmaktadır. Hükümdar, bu takdirleri hak edenlere, hem kendisinin ve hem de Allah&#8217;ın rızasını temenni ederek, iki cihan saadetini temenni ederek hatırlatmaktadır. Padişah, hizmet ehline verilecek mükâfat ve iltifatların olmasına ama bunların onları gurura sevk etmemesine, ahlâki yönden bilhassa işaret etmektedir. Bunu temin için başarıların, zaferlerin, hakiki kaynağının, sahibinin Allah olduğunu da özellikle hatırlatmaktadır. Dolayısıyla insandan bir şey isteyip onun karşısında küçülmenin, insanın ahlâki davranışında hür ve serbest hareket etmesini engelleyeceğini de işaret etmiş olmaktadır. Çünkü minnet altında kaldığınız kimsenin karşısında serbest ve rahat hareket etmekte veya m her şeyi söylemekte tereddüt edebilirsiniz hatta böyle bir harekette bulunamayabi- lirsiniz de. Hele Kanuni gibi bir cihan padişahından bir şey istemenin insanı küçük düşüreceği fikri, Kanuni Süleyman gibi muhteşem bir fikirdir.</p>
<p>Bu bakımdan, Kanuni’nin bu mektuplarında ortaya koyduğu yüksek devlet ahlâkı, siyaset ahlâkı ve umumi ahlâk prensipleri, hem siyasi edebiyat b<u>akımından </u>hem siyasi tarih bakımından hem de hukuki bakımdan otoritenin kaynağını işaret etmesi itibarıyla ders kitaplarına geçecek değerdedir âcizane kanaatime göre.</p>
<p>♦ ♦♦</p>
<p>Kanuni gibi bir hükümdarın döneminde, herkes hayır yarışında bulunuyorsa, Koca Sinan, Koca Mimarbaşı, ondan geri mi kalır? Hayır! O da Tezkiretü’l- Bünyân’ında diyor ki: “Hayırla yâd edilmek, hayır dua almak, Allah rızasını ka­zanmak için ben bütün bu eserleri yaptım.” Bir bir sayıyor. “Çünkü bir dua muhta­cıdır bây ü gedâ.” Yani zengin, fakir kim olursa olsun, bir duaya muhtaçtır diyor. “Bu fani âlem, akıp giden selin üstünde bir puldur (yani köprüdür). Bu pulun, selin üzerinden karşıya geçebilecek olanı, ancak ehl-i tevekküldür. Cihanda hayra sa&#8217;y etmek (hayır için koşmak) en yüksek hedeftir.” Bunlar kendi ifadeleridir. Mimar | Sinan’a göre bu hayırda yarış, “Ölmez oğuldur.” Demek ki Koca Sinan, sonsuz Kudret sahibi olan Yaratıcı ile müminin rahat münasebet kurabilmesi için, sanatın bütün inceliklerini ve sanat dehasını ortaya koymuştur. Şunu da belirtmekte fayda vardır. Sinan’ın sanatında da “vahdet” fikri, çoklukta birlik hâkimdir. Allah’ın birl ği inancı, hâkim motiftir.</p>
<p>Bir hususa daha temas etmek istiyorum. O da, Kanuni’de veya diğerlerinde gördüğümüz gibi, Koca Sinan&#8217;da da büyük bir Müslümanlık şuuru ve bundan doğan bir üstünlük duygusunun varlığıdır. Bunu yine Tezkiretü’l-Bünyân’ın sonunda ifade etmektedir. Şöyle diyor: “Kefere-i fecerenin mimar geçinenleri, ‘Devlet-i îslâmiyyede Ayasofya kubbesi gibi bina olunmamıştır. Bu yüzden Müslümanlara galebemiz vardır? gibi iddialar ileri sürerlermiş ve halkın bir kısmı buna inanırlar­mış. Bu da hakirin kalbinde dert oldu.” işte, bu derdi atmak için, Ayasofya kubbe­sinden daha büyük bir kubbeyi bir Müslümanın kurabileceğini ispat için Selimiye Camii&#8217;ni yapıyor ve “Allah’ın izniyle, padişahınım da inayetiyle ondan daha büyük bir kubbe yaptım ve Müslümanları bu tezellülden kurtardım.” diyor.</p>
<p>Bir başka noktaya daha kısaca işaret etmek istiyorum. Kanuni Dönemi’nin, serbest ve hür düşünmenin rahatça icra edildiği bir dönem olduğunu da söylemek yerinde olur. Hepinizin bildiği, bir vakıa vardır, Molla Kâbiz hâdisesi. Molla Kâbız diye bir adam çıkıyor, Hazret-i İsa’nın Hazret-i Peygamber’den üstün olduğunu ileri sürüyor ve bu <u>fikir</u> yaygınlaşıyor; umumi efkâr rahatsız olacak şekilde, kargaşalık çıkacak şekilde yayılıyor. îş, idareye aksediyor; bu kişinin idamına karar veriyorlar. Fakat kimse onu alt edemiyor yani fikirlerini çürütemiyor. Kanuni, “Onun fikrini çürütmedikçe ona dokunamazsınız.” diyor. Onun üzerine, kazaskerlerin huzurunda münakaşa ettiriyor, diğerlerinin huzurunda münakaşa ettiriyor; onlar bu işi becere- meyince Şeyhülislâm İbn Kemal’i çağırıyor, onun huzurunda münakaşa ettiriyor. O, delillerini çürütüyor, mahkemede de çürütüyor. Ondan sonra içtimai huzursuzluğun kaynağını kurutmak için idam ediyorlar. Hatta Rahmetli Kaya Bilgegil’in bir kita­bında gördüm. <em>Rönesans Çağı Cihan Edebiyatında Türk Takdirkârlığı</em> adındaki bu kıymetli kitapta Protestanları ve Protestan hareketini, Kanuni açık bir şekilde des­teklemiş ve hatta bir kısım Protestanların İstanbul’a kadar gelip kendi inançlarını &#8211; Müslümanlığa ve Türklüğe hakaret etmemek şartıyla- yayabileceklerini de söylemiş ve buna müsaade etmiştir.</p>
<p>Böyle bir toplum düşünün, bu toplumda ahlâk bu seviyede. Ahlâksızlık yok mu? Her devirde vardır ama asgariye inmiştir. Kültür zirveye ulaşmıştır, ilim zirve­ye ulaşmıştır, sanat ve teknik zirveye ulaşmıştır. Biz, Leonardo da Vinci’ye hayra­nız çünkü adamlar filmleriyle tanıtıyorlar. Ama Leonardo da Vinci çapında, bizde bir Matrakçı Nasuh var. Adam mühendis, adam ressam, adam matematikçi, adam asker; askerî oyun icat ediyor. “Matrak” denilen oyunu icat ediyor ve talimini yapı­yor, silah icat ediyor, talimini yapıyor, talimnamesini yazıyor. O kadar çok yönlü adam ki biz bunu, bugün bile doğru dürüst tanımıyoruz. Yabancılar film yaptılar, TRT’de kısmen yayınladı. O da bu devirde yetişmiştir. Dolayısıyla, böyle bir vasat­ta, elbette ki büyük insanlar -daha önceki kurulan ortamdan meyve olarak geliyor bunlar tabii- ve çok yüksek bir kültür ortaya çıkmıştır. Bu kültür, sanatın her dalın­da kendisini göstermiştir.</p>
<p>Yalnız, şu hususu tebarüz ettirmek icap eder: Bu kültürün kaynağı Osmanlı’dır ve İslâmi inançlardır. Musikide, mimaride ve her sanatta, diğer alanlarda din, rengi­ni vurmuştur. Dolayısıyla Islâmiyeti bilmeden, Türk kültürünün rengini ve hususi­yetini ifade etmek veya tahlil etmek insanı yanıltabilir. Ben bunu söylerken Osman­lı&#8217;nın insana verdiği değeri de bilhassa belirtmek gerekiyor. Çünkü şu husus var Ben âcizane felsefeciyim, felsefe tarihi dersleri veriyorum. Meşhur Batılı filozof­ların hepsinde gördüm. Hıristiyanlığın esaslarından vazgeçememişler, asli günah fikrini atamamışlar. İslâmiyette asli günah diye bir şey yok. Cennetten çıkan Hz. Âdem, affedilmiş. Böyle bir psikozun tesirinden kurtarılmış olarak çıkıyor, azadedir ve karşısına çıkan güçlüklerle mücadele ede ede hayatı kazanıyor. Allah yardımcı­dır, yolu göstermektedir. Orada, nereye gideceği belli olmayan, rastgele adımını atan, oradan çıkıp oraya giden bir insan tipi yoktur. Bu şekilde, aydınlık bir insan tipi olduğu için de bu kültür meydana gelmiştir. Biz, o aydınlık insan tipini canlan- dırabilmeliyiz. Onu ihya edelim demiyorum ama bu aydınlık insan tipini verebilir­sek onları, o kültür değerlerini yenileyebiliriz, cihanşümul hâle getirebiliriz, o za­man olduğu gibi bugün de başkalarına mesaj verebiliriz.</p>
<p>Süleyman Hayri Bolay &#8211; Türk Düşüncesinde Gezintiler,syf:159-168</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Bakara suresi, 2:148.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Tevbe suresi, 9:40.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Kasas suresi, 28: 88.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Of suresi, 50:16.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a>* Tam adı, <em>Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn-i Sultan Süleyman Han</em> (Ankara 1976).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-toplumunun-manevi-ve-kulturel-yapisi/">Osmanlı Toplumunun Manevi ve Kültürel Yapısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-toplumunun-manevi-ve-kulturel-yapisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Osmanlı Sömürmediği İçin Yıkıldı”*</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 12:55:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Aykut Kazancıgil]]></category>
		<category><![CDATA[Batı’nın paylaşım harbi]]></category>
		<category><![CDATA[Medreseler]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı insanı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Sömürmediği İçin Yıkıldı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı’ya nasıl bakmalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23829</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Prof. Dr. Aykut Kazancıgil İlk sorum Osmanlı’ya nasıl bakmalı olacak? Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun tasvirini yapmak lazım. Osmanlı Devleti yapısal olarak, Selçuklu ve beylikler düzeninin bir sonucudur. Cumhuriyet’i yapan neslin alt tarafı Osmanlılar üst tarafı Cumhuriyet dönemi değildir. Osmanlı döneminde doğmuş Türklerdir ve bunlar Cumhuriyet döneminde yaşamışlardır. Bir nesil önceye kadar Osmanlılar Türkiye’nin ekseriyetini oluşturuyordu. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/">“Osmanlı Sömürmediği İçin Yıkıldı”*</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23830 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541-300x213.jpg" alt="" width="337" height="239" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541-300x213.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541-600x427.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541-768x546.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541-1024x728.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_165541.jpg 1080w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Prof. Dr. Aykut Kazancıgil</p>
<p><strong>İlk sorum Osmanlı’ya nasıl bakmalı olacak? </strong></p>
<p>Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu’nun tasvirini yapmak lazım. Osmanlı Devleti yapısal olarak, Selçuklu ve beylikler düzeninin bir sonucudur. Cumhuriyet’i yapan neslin alt tarafı Osmanlılar üst tarafı Cumhuriyet dönemi değildir. Osmanlı döneminde doğmuş Türklerdir ve bunlar Cumhuriyet döneminde yaşamışlardır. Bir nesil önceye kadar Osmanlılar Türkiye’nin ekseriyetini oluşturuyordu. Nitekim Orhan Gazi zamanında Selçuklu insanları çoğunlukta idi. Yahut da beylikler döneminin insanları. Demek ki tek başına Osmanlı diye bir kavram yok. Osmanlı, bu yoğunluğun kendi içinde şekilleşmesinden oluşmuş bir topluluktur. Ama ondan ayrı değildir. “Osmanlı” namı içinde eski dönemden kalan yaşantılar hep olmuştur. Bunu heterodoks dinî değişimler diye değerlendirmişlerdir. Yanlış. Aynı şey, Kuzey Avrupa’da Keltlerde, İngiltere’de, Fransa’da vardır. Adetlerde de yaşamada da bu devamlılığı göstermesi bakımından enteresandır. Fatih Sultan Mehmed vefat ettiği zaman eski Orta Asya geleneği gereğince askerlerin bir kısmı okların yaylarını gevşetirler. Elemlerini göstermek için yas esvabı giyerler.Bu İslamî gelenekte yoktur. Bu, İslamî geleneğin ne zayıflığını ne de güçlülüğünü gösterir: Toplum kendi yapısı ile belirli bir çizgiye oturmuştur.</p>
<p><strong>Acaba Osmanlı insanını incelemek için nasıl bir yaklaşım doğru olur? </strong></p>
<p>Bence Osmanlı insanının yaklaşımı ancak kendi değer ölçüleri içerisinde değerlendirilmek suretiyle anlaşılabilir. Batı gözüyle Osmanlı’ya baktığımız zaman anakronik neticeler elde ederiz. Anlayamadığımız olaylar olur. Dirhemleri düşünelim: Daima iddia edilir ki Selçuklu dirhemi eski zaman dirhemlerinin bir şeklidir. Zahiren Bizans dirhemi şeklinde olabilir. Amaiki dirhemi yan yana koyduğunuz zaman Selçuklu üzerinde inanılmaz bir ince işçilik görüyorsunuz. Bu o kadar ince ve iddialı bir işçiliktir ki ufacık şekiller, çizgiler&#8230; Bu dirhemin üzerine onu koyan zihniyet farklıdır. Batı toplumu yapısıyla düşündüğümüz zaman Selçuklular Orta Çağ grubuna da girmiyor. Kendi başına ayrı bir metod ortaya çıkarmak gerekir bunları incelemek için.</p>
<p><strong>Osmanlı toplumunun kültür ve eğitim düzeyi hakkında ne tür bir değerlendirme yapılabilir? </strong></p>
<p>Osmanlı kültürü son derece yaygındır. Köylere kadar giden bir medrese sistemi vardır. İşler veya işlemez ama mevcuttur. 19. yüzyıla kadar bu böyledir. Büyük ikilik sonra ortaya çıkmıştır. Mesela Kanunî’nin yaptırdığı meşhur Süleymaniye Tıp Medresesi’nde hekimlik eğitimi yapılırken ondan 500 metre ileride yeni tıbbiye kurulmuştur. 1827’de Süleymaniye Medresesi vardı, Vezneciler’de de tıp mektebi açıldı. Şimdi bu ikilemi nasıl çözebiliriz? Mühendis Mektebi’nde matematik, coğrafya ve geometri okutuluyordu. İyi ama medreselerde de bu okutuluyordu. O vakit kendine has bir adaptasyonla, yeni mektepleri pragmatist bir yaklaşımla ordu yüklenmiştir. Ordu mektepleri askerî mekteplerdir. Zamanla bunların içinden 19. yüzyılda sivil mektepler çıkmıştır. 1883’te sivil mühendishane açılmıştır. 1867’de tıbbiye açılmıştır. O zamanlar kendi içinde bir ikilemle çözümlenmek istenmiştir eğitim meselesi. Hatta aslî görevi olan kadılık işini bile becerememiş, mecburen medresetü’l-kuzat açılmıştır. 1910’lara kadar bu ikilik devam eder. Sonra medrese kendi içinde büyük bir yenilenmeye girişmiş ancak geç kalmıştır. 1924’te bilindiği gibi bu sistem tamamen ortadan kalkmıştır.</p>
<p>Acaba bu sistem güçlü bir sistem miydi ve kendini müdafaa edecek tarafları var mıydı yoksa iddia edildiği gibi hakikaten dejenere olmuş, bitmiş bir sistem miydi?</p>
<p>Ben aksine kaniyim. Kendini müdafaa edebilecek yöntemleri ve yönleri vardı. Çünkü kendi içinde bir devamlılık sağlamış durumdadır. Osmanlı Devleti idare devamlılığını medresedeki değişmeyen programlar, statik yapıya borçludur. Her ne kadar uygulamalı bilimlerin adapte edilememesi büyük kabahati ise de 1900’lere kadar bu modeli 500 sene yaşatabilmiştir.</p>
<p><strong>Merkezî otoritenin idarî gücü: </strong><strong>Medreseler </strong></p>
<p><strong>Peki medreseler gerçekten kendini yenileyebilir miydi? </strong></p>
<p>Yenileyebilirdi. Şunlardan dolayı yenileyememiştir: Bir kere devlet dış gailelerle ve içteki ekonomik problemlerle uğraşırken, karşısına ilmiye sınıfını almak istememiştir. İlmiye sınıfı devlete dayanmaktadır. Bu yüzden devlet bilhassa güçlü bir eğitim politikası yürütür. Abdülhamid medreseye dokunmamayı tercih etmiştir. Said Paşa, Münif Paşa gibi mühim ma’rifçiler, düşünürler medreseye dokunmaya korkmuşlardır. Her ne kadar Cevdet Paşa birtakım idarî kadrolara müdahale etmek istemişse de resmen dokunamamışlardır. 1910’lardan sonra medreselerde bir modernizasyon hareketi yapılmış, dersler değiştirilmiş, yeni programlar yapılmıştır. Şeyhülislam da bu sefer işin içindedir ama çok geç kalmıştır. Yine de medreseyi küçümsememek lazım. İmparatorluğun sathında yüzlerce yıl aynı metodu uygulayarak bir merkezî otoritenin idarî gücü olmuştur. Bir de onu pratikte kullanan kadroya, din adamı ve idarî kadrolarına belirli veriler vermiştir. O veriler okudukları kitaplardır.</p>
<p><strong>Devlete bağımlı olması, devletin de onu bir süre dışlamaya çalışması medreselerin zayıflamasını kolaylaştıran bir faktör olmamış mıdır? </strong></p>
<p>Hayır, ilmiye sınıfı devlete bağlı olmaya mecburdur. Bugün de idare sınıfı devlete bağlıdır. Valilikler İç İşleri Bakanlığı’na bağlıdır. Kadılar da hepsi devlete bağlı idi. Tayinlerini devlet yapıyordu. Bu normaldir; zor olan şey ‘dışlamamıştır.’ Kendi içinde gelişemeyen, modern gelişmelere adapte olamayan, sisteme zorla bir enjeksiyon yapamamıştır. Türkiye’de hekimlik çok geriydi. 1827’de Tıbbiye kuruldu. 1834’te birleştirelim dediler, olmadı. 1838’de Galatasaray’a naklettiler. Bir enjeksiyon yaptılar. Dışarıdan bir adam geldi: Dr. Bernard, model getirdi. O da yetmedi. 1862’de yeni bir reform hareketi. 1870’lerde Türkçeye geçişte yeni bir atılım. Büyük gruplar halinde dışarıya talebe göndermek gibi devlet devamlı enjeksiyonlar yapmıştır. Doğrudan doğruya askeriyenin kendisine bağlı olduğu bu kurum, inanılmaz bir hamle ile yüzyılın sonuna kadar bilimsel katkı yapılabilecek hale gelmiştir. Cerrahîde birçok katkı yapılmıştır. Öbüründen (medreselerden) devlet kopmuştur. Devlet mi koptu, Abdülhamid mi koptu bilmiyorum. Abdülhamid olsa idim acaba korkar mıydım? Korkardım. Aynı asır içinde üç padişah tahttan indirilmiş, ikisi öldürülmüş. Tabiî olarak korku içinde yaşamıştır. Onun için kurumlar ayrı ayrı işletilmiştir. Hepsine çok önem vermiş fakat birbiri ile temas etmelerini istememiştir. Bir üniversite çatısı altında birleştirmek istememiş, ayrı ayrı bırakılmışlardır. Ama belli bir yüksekliğe gelince, birden birleşmiş ve Abdülhamid’i yıkan grupla işbirliği yapmışlardır. Yüksek düzeye çıkanların, askerden çıkanların, tıbbiye, mülkiye okuyanların bir yerde birleşmesi, istemediği halde kendisiyle çatışmalarına sebebiyet vermiştir. Benim şahsî kanaatim medreselerin zayıfladığıdır. Ama Osmanlı İmparatorluğu’nun vazifesini yapmadığı iddiasına katılmıyorum. Balkanlarda, Arabistan’da müthiş işler yapmıştır.</p>
<p><strong>Osmanlı Devleti’nin kültür ve sanat politikası yoktur diye bir görüş ileri sürülüyor. Siz ne diyorsunuz? </strong></p>
<p>Osmanlı sanatı, Anadolu’da gelişen Türk sanatının bir devamıdır. Bu Selçuklu mezarlarından, kümbetlerinden, camilerinden Bursa’ya; oradan, İstanbul’a taşınmıştır. Burada yeni sentezler yapmıştır. Bunların biri klasik dönem, diğeri Batı tesirinde olmakla beraber bir sentez halinde ortaya çıkan Rokoko’dur. Bizdeki Rokoko Batı’da modeli olan bir şey değildir. Batı’dakine uymaz. Bu yeni bir sentezdir. Yuvarlana yuvarlana kendi modellerini geliştirmiştir. Millî yılların ardından Cumhuriyet’le birlikte birden bire Batı mimarîsine geçilmiştir.</p>
<p><strong>Sedad Hakkı Eldem’e göre Batılılaşma dönemi eserlerinde, mesela Dolmabahçe Sarayı’nda hala Türk evlerinden izler yaşamaktadır oysa. </strong></p>
<p>Böyle bir etkileşim var. mühim kişilerden biri Sedad Çetintaş&#8230; Ali Saim Ülgen’in rolü var. Ama o sentez Cumhuriyet döneminde yürmemiştir: Tam taklit yoluna gidilmiştir. Türk sentezi buradan çıkmamıştır. Ne çinicilikte ne imarda ne ağaç dikmede bu yoğunlukta bir sentez olmamıştır. Ben çocukken Fatih civarındaki evlerin bahçelerindeki ağaçlar bile korunurdu. O ağacı kestin mi yandaki evin bahçesine gölge verir. O ağaç oradan kalkmaz, kokusu bu tarafa gelir. Tabiatla, çevreyle kişi arasında ilişkiler vardı. Bunlar yaşıyordu.</p>
<p><strong>Acaba Osmanlı dönemindeki çevre tecrübesini Cumhuriyet döneminde nasıl değerlendirdik? </strong></p>
<p>Şehrin kalabalıklaşması ve birçok yerinin dolması dışında bazı şeyleri de anlamadığımız için tahrip ettik. Osmanlı medeniyetinin bir cephesi de menzilhânelerdir. Yola çıkan ordu namazgâhlardan, menzillerden geçerek sefere gider. Ama menzillerde muhakkak namazgâh vardır. Bunların bir tanesi de Küçükyalı’daydı. 1960’lı yıllardı. Küçük bir menzilhanede namaz kılacaktık. Yanında iki tane dev çınar vardı. İnsanı ürpertiyorlardı. Bir sabah belediye verdiği bir kararla bu çınarları kestirdi. Bu iki “çınar”, menzil içindeki taş, bütün bir bölgenin imajını veriyordu: Osmanlı imajı. Arkada da üç tane servi vardı. Nedense belediyenin adamı yıkıyor iki dev çınarı ve servileri kesiyor. Birdenbire onların organik havası uçtu gitti. Aynı şeyi Üsküdar’da da çok yaşadık. Yıkılmadı binalar ama ağaçları keserek, yolun şeklini değiştirerek, caminin önünü bir taraftan öbür tarafa çevirerek binayı bitiriyorlar. 1950’lerde İstanbul’da yaşadığım bir örnek daha vardır: Beyazıt civarında inanılmaz vahşetle binalar yıkılmıştır.</p>
<p>Bir Simkeşhanenin yıkılışını hiç unutamam. Bir abideydi. Fatih’in yaptırdığı dev bina. Etrafı müthişti. Küçük küçük binalar vardı. Han orayla bütünleşmişti. Arkasında Adnan Adıvar’ın evi vardı. Ailece gidip görüşürdük. Çıkınca kıyıda ağaçların dibinde yürümek bir saadetti. Bunda bir anlayışsızlık değil, bir aldırmazlık rol oynamıştır. Bir hatıra: 1961 senesinde Hasan Âli Bey’in (Yücel) cenazesindeydik. Ahmed Hamdi Tanpınar koşa koşa Süheyl Bey’in (Ünver) yanına gelip “Süheyl, Süheyl, İstanbul sana emanet” der, çıkar gider. Kısa bir zaman sonra da vefat etmiştir. Süheyl Bey de bunu yapmıştır. Hakikaten İstanbul’u müdafaa eden, onuİstanbul olarak seven biriydi. Bu kişiler İstanbul’u, Türk-İslam sentezinin zirvesi kabul etmişlerdi. İstanbul bir Batı şehri değildir. Osmanlı sentezinin bir zirvesiydi ve hâlâ öyledir. Burada idare kadrolarımızın inanılmaz kültürsüzlüğü ve Osmanlı zamanına ait bir şeyin gericilik olduğuna dair hafakanları önemli rol oynamıştır. Yüzlerce sebil ile çeşme yıkılmıştır.</p>
<p>Eski tesbitlerde 450 olan çeşmelerden şu anda 150 tane vardır. Küçük türbeler, kabristanlar&#8230; Karşı taraftaki Karacaahmet Kabristanı’nda birkaç tane kemik deposu vardı. Mimar Sinan’ın eseri. Belediye yolu açarken en akıllıca iş olarak evvelce kemik deposunun olduğu yeri yıktı. O zaman “Karacaahmet faciası” diye yazıldı, çizildi. En çok yazan da Süheyl Bey’di. Bu geriye dönüş müdafaa edilemez derdi. Bir Miskinler Tekkesi vardı, dünyaca meşhur. Avrupa’da o tip insanları ölüme terkediyorlardı. Bayağı büyük bir organizasyondu. Bir gün burası yıkılıverdi. Üsküdar’da yeri belli. Ali Rıza Bey’in yaptığı resimler var da biliniyor. Kabristanın ortasından bir yol geçirdiler, o yol üzerinde 100-200 tane büyük taş ve kabirler gitti. Sonra onları yere yıktılar. Kayboldu. Buna niye lüzum görüldü? Zeynep Kâmil Hastahanesi yapılırken üzerinde Türk tıbbına büyük hizmetler yapmış olan Abdulhak Hamid’in amcası Mustafa Behçet Efendi’nin kabri vardı. Bir sabah belediye yıktı, kimse ne olduğunu anlayamadı.</p>
<p><strong>Tarihçi millî olmak zorunda </strong></p>
<p><strong>Bugün yeni bir sentez yapmayı denememiz gerekli midir? </strong></p>
<p>Bir Osmanlı, Selçuklu ve Beylikler dönemi sentezi yapmadan Türkiye’de hiçbir çözüm ve atılım başarıya ulaşamaz. Çünkü her atılım bir geçmişe, geleceğe bakan bir senteze dayanır. Yenilerde millî olmayan tarih modası çıktı. Her tarihçi her toplum için millîdir. Fransız tarihçisi millî değil midir? Bir Annales okulu bütün birikimlerine rağmen millî değerlere sahip değil midir? Bırakın onları, bugünkü modern okullar öyle değil midir? Bir günah keçisi hikâyesi vardır: Hitler ve Mussolini için bunu bir açıdan yaparlar. Alman tarihi, Rus tarihi, bütün Rus hikâyelerine rağmen millîdir. Rusya, Rus dilini geliştirmek için çalışıp eser yayımlıyor, Almanya aynını yapıyor. Biz üniversitelerimizde dahi yabancı dille eğitim yapmayı Batıcılık, modernlik olarak anlıyoruz. Sanki 19. yüzyılda dil-kültür ilişkileri olmamış gibi, tezler yapılmamış gibi inanılmaz bir vurdumduymazlık içinde bu yolda iştigal ederiz. Bedia Akarsu’nun Humbolt’un dil-kültür teorisi diye yeni bir yorumu var, bunu hiçbiri okumaz mı? Hâlâ pragmatik yaklaşımlarla Batı dilleriyle eğitimde ısrar ederler. Bunları anlamıyorum. Bunlar yapılmadan bir senteze varılabileceğine inanmıyorum.</p>
<p><strong>Son zamanlarda, Osmanlı Devleti vahşi, cezalandırıcı, korkunç bir devlet gibi gösteriliyor çeşitli çevreler tarafından; Osmanlı gerçekten de insanlara eziyet eden bir yapı mı kurmuştu? </strong></p>
<p>Katiyyen hayır. Cezaları, Osmanlı’da doğrudan doğruya, kişi ve yaptığı iş ile alakalıdır. Vezir-i âzamın kafası vuruluyordu ama sadece o kadar. Avrupa’da olduğu gibi ateşlere atılıp dikenle vücudu parçalandıktan sonra ahaliye saatlerce seyrettirilmiyordu. Foucault’un Hapishanenin Doğuşu diye bir kitabı var. Mehmed Ali Kılıçbay mükemmel bir şekilde Türkçeye çevirdi. Baş tarafta 30 sayfalık engizisyon zulmünü anlatan bölüm var. Adamın nasıl bağırdığını, etlerinin nasıl soyulduğunu, nasıl yerlerde yuvarlandığını, ahalinin bunu nasıl heyecanla seyrettiğini anlatan korkunç bir bölüm var. Osmanlı devletinde bir işkence dünyası yoktur. Osmanlı’yı en çok hayrete düşüren, insanları kazığa oturtan “Kazıklı Voyvoda”dır. Adamları sopalarla dövüyorlar, demirlere oturtuyorlar. Yok böyle bir şey Osmanlılarda! Öldürür, cezalandırır ama devlet modeli olarak işkence yoktur!</p>
<p><strong>İşkencenin örgütlü hale gelmesi söz konusu değildi yani&#8230; </strong></p>
<p>İnsanın ruhunu temizlemek için ateşin üzerine koyup da kokularını çıkararak adamın çığlıklar içerisinde ölmesini seyreden on bin kişilik bir kalabalığı Osmanlı’da düşünemezsiniz. Dinî-itikadî problemler için adam öldürülmüştür. Adnan Adıvar’ın kitabında geçtiği gibi öldürme vardır ama hiçbir zaman örgütlü öldürme olarak Orta Çağ Avrupa’sındaki gibi bir model ortaya çıkmamıştır.</p>
<p><strong>Engizisyon sadece Orta Çağ Avrupa’sında uygulanmış gibi biliniyor bizde ama en son 1800’lü yıllarda kaldırıldığını yani 19. yüzyıla kadar geldiğini çoğumuz bilmiyor&#8230; </strong></p>
<p>Tabiî. Engizisyon mahkemeleri ancak Fransız Devrimi’yle kalkmıştır ortadan. Ama sömürgecilik kalkmamıştır. “Liberté, egalité, fraternite” (hürriyet, eşitlik, kardeşlik) sloganıyla ortaya çıkan Fransız devleti, Napolyon’u Mısır’a gönderdiği zaman elinde Volney’in kitabıyla insanları eşitlik duygusunu benimseterek sömürgeciliğe alıştırmaya çalışmıştır. İşkence ve resmen engizisyon o zaman kalkabilmiştir. Her ne kadar son yüzyılda kullanılmamış olsa da Engizisyon Mahkemesi’nin adı vardır, örgütlüdür. Osmanlı Devleti’nde insanın cezalandırılması ve bu cezanın kişinin arzusuyla olması gibi bir şey yoktur. Osmanlı Devleti mahkeme eder, yargılar, asar, öldürür ama yolda giden bir subaşı canı isteyip de birinin başını kesmez. Aynı şey Güney Amerika’da da vardır. Bir Cizvit papazı yapılan felaketleri anlatıyor. Çocukları duvara ve ağaçlara vura vura öldürüyor sarhoş askerler. Buradaki vahşetler anlatılamaz. Hindistan’da olanlar da böyledir. Şimâlî Afrika’daki olanlar anlatılamaz. Bunların hiçbiri Osmanlı’da yoktur.</p>
<p><strong>Bütün bunlara rağmen Osmanlı Devleti acaba niye 20. yüzyıl sömürgeciliğine karşı direnememiştir? </strong></p>
<p>Sebebi gayet açık: Bir taraftan İslamî cihad kavramıyla -cihad kavramı bitmiş olsa da- bir taraftan da kendi hak, hukuk ve İslamî karakteriyle hiçbir zaman sömürgecilik olayına yaklaşmamıştır. Ama Batı bunu çok iyi görmüş ve bu modeli geliştirmek istemiştir. İslam memleketlerinde, Cezayir’de başarılı olamamıştır. Şimalî Afrika’da da öyle. Mısır’da biraz başarılı gibidir ama o da çok değil. Zaten bir reaksiyon yok. Hindistan’daki tecrübe enteresandır. Kipling’in romanlarında başında beyaz sarık olan ufak bir çocuk kahraman vardır. Hürriyet için ayaklanan Müslüman Hindistan kesimlerine karşı mücadele eden İngiliz subayına yardım eder ve bu işlerde son derece iyidirler, hiç reaksiyon vermezler; yalnızca korkarlar. Elinde silah olan ve isyan eden kötüadam İngiliz subayı çocuğun ve etrafının da yardımıyla yener. Çocuk da subayın peşinde “Sahip, Sahip” diye koşar. İngiliz subayı, “Gel seni İngiltere’ye götüreyim, buraya dönünce ülkeni sen idare edeceksin” der, “Sen sömürgede bizim sağ kolumuz olacaksın.” Çocuğun bir gün kafasına dank eder. ‘Ben burada İngiltere’yi yaşatmak istiyorum. Burada ne işim var?’ der ve reaksiyon gösterir. İşte bu “Sahip Modeli” Osmanlı Devleti’nde geliştirilmemiştir. Bu da Osmanlı direnişinin sosyal, psikolojik ve kültürel modelini olıuşturur.</p>
<p><strong>Batı’nın paylaşım harbi </strong></p>
<p><strong>Acaba Osmanlı Devleti yıkılmasaydı ne olurdu? </strong></p>
<p>1. Dünya Harbi’ne girmeseydi ayakta durabilir miydi? Sultan Abdülhamid bütün dehasıyla yaşasaydı ve iktidarda kalsaydı bile Batı devletlerinden kim galip gelirse gelsin Osmanlı Devleti’ni yıkacaktı. Nitekim İttihatçılar harbe girmemek için birtakım çabalarda bulunmuşlardır. Tevfik Paşa İngiltere’de başarıya ulaşamamıştır. Yani bu oyunu Batı paylaşım harbi için oynuyordu. Osmanlı Devleti’nin bu paylaşımın dışında kalması, onu sonrada paylaşmaya sevkedemezdi. Bilakis Osmanlı Devleti’nin harbe girmesi Batı sömürgeciliğine büyük bir darbe indirmiştir. Bir taraftan da Batı ilk defa Doğu’da mağlup olmuş- tur. Çanakkale’de, Kût’ül-Amâre’de&#8230; Bence küçümseniyor ama çok mühimdir Kût’ül-Amâre.</p>
<p><strong>Oradaki komutan kimdi? </strong></p>
<p>Halil Paşa. İngiliz ordusu on günde teslim olmuştur. Modeli olmayan bir hadise. Üçüncüsü, İngilizler mecburen, köpek gibi gördükleri sömürge ahalisinin eline silah verip harbe sevk etmişlerdir. Osmanlı Devleti Boğazları kapatarak Rus Çarlığının çökmesine sebebiyet vermiştir. Yani Osmanlı Devleti sömürgeci devletlerin yumuşak karnını kanatmıştır. Zaten yıkılacaktı; yıkılmıştır. “Osmanlı harbe girmeseydi ne olurdu?” şeklindeki teori bâtıldır. Harpten kurtulmanın imkânı yoktu. Bizi ayakta bırakmazlardı.</p>
<p><strong>Osmanlı Devleti’nin Araplarla politik ilişkilerinin temeli nerelere dayanıyordu? </strong></p>
<p>Osmanlı Devleti Arap memleketlerini sömürge olarak kabul etmemiştir. Sadece idare etmiştir. Oralarda yatırımlar yapmıştır, ahali Osmanlı’nın kendi idari kadrosunda görev almıştır. Ama Araplar büyük bir tarihî yanılgıyla Batı’nın oyuncağı olmuşlar, Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanarak hürriyetlerini seçmek istemişlerdir. Onlara verilen vaadlerin hepsinin yalan olduğunu söyleyenlere aldırmamışlardır. Mehmed Âkif Mısır’a gelip giderken Haydar Paşa’yı ziyaret etmiş ve kendisini uyarmış ama dinlememişlerdir. Nitekim İngilizler Filistin’i Musevîlere verdikleri halde Şerif Hüseyin İngilizler namına Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmayı idare etmiştir. Hakikaten bu tarihî bir hata ve dünyayı bilmemektir. Kendileri sefil oldu, etrafları sefil oldu, Araplar da sefil oldu. Ama burada Osmanlı Devleti’nin bir suçu yoktur. Sömürgeciliğin zirve noktasında onlarla mücadele edememiştir. Sultan Abdülhamid dini bir silah olarak kullanarak mücadele etmeye çalışmıştır.</p>
<p><strong>Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras olarak kalan şeyler nelerdir? </strong></p>
<p>Tartışılmaz büyüklükte bir kültür mirası kalmıştır. Mektepler ve eğitimli bir kadro kalmıştır. Suriye’ye yollanan 300’den fazla üniversite mezunu Suriye Devleti’ni kurmuşlardır. Irak da öyledir. Ben onların listelerini çıkardım. 200’den fazla doktor gitmiş, Suriye ve Irak’ı ayakta tutmuşlar. Şam’da açtığımız mektepte (Mekteb-i Tıbbiye) Arapça tıp eğitimi yapılabiliyor-a bu Osmanlı’nın sayesinde olmuştur. Her sömürgeci kendi lisanını hakim kılar. Osmanlı anatomi terimlerini bile Arapça tespit etmiştir. Ben Osmanlı’nın sömürgeci mantıkla hareket etmediğine inanıyorum. Cumhuriyet’e büyük bir miras bıraktıklarını ise hiç kimse inkâr edemez.</p>
<p>Derin Tarih Dergisi &#8211; Ocak 2020,syf.84-89</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/">“Osmanlı Sömürmediği İçin Yıkıldı”*</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-somurmedigi-icin-yikildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Ve Demokrasi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-ve-demokrasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-ve-demokrasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Mar 2015 12:40:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Özel-Zor Zamanda Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı ve Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Zor Zamanda Konuşmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3309</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağdaş demokratik toplumlarda suç sayılan unsur düşünce değil &#8220;eylem&#8221; dir. Aşırı bir örnek verecek olur­sak şunları söyleyebiliriz. Bir insanın &#8220;hırsızlık etmek bir toplumda fena bir davranış değil, tersine iyi ve faydalı bir davranıştır&#8221; gibi bir tezi savunması demokratik ve hür bir toplum örgütlenmesi içinde suç sayılmaz. Ama aynı insanın fiilen hırsızlığa kalkışması suçtur ve cezayı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-ve-demokrasi/">Osmanlı Ve Demokrasi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çağdaş demokratik toplumlarda suç sayılan unsur düşünce değil &#8220;eylem&#8221; dir. Aşırı bir örnek verecek olur­sak şunları söyleyebiliriz. Bir insanın &#8220;hırsızlık etmek bir toplumda fena bir davranış değil, tersine iyi ve faydalı bir davranıştır&#8221; gibi bir tezi savunması demokratik ve hür bir toplum örgütlenmesi içinde suç sayılmaz. Ama aynı insanın fiilen hırsızlığa kalkışması suçtur ve cezayı müstelzimdir. Bu yaklaşımı bütün alanlara teşmil etmek de mümkündür. Eylemin suç sayılmasının dayanağı da bellidir: Toplum güvenliği. Eylemin her türlüsünü bir insanın başka insanlar üzerine kurmaya kalkıştığı bas­kıyla bağlantılıdır. Eylemin yasaklanması başka bireyleri olduğu kadar, toplum teşkilâtlarını ve devletin kendini korumasıyla da ilgili olabilir.</p>
<p>Bugün son derece ileri, demokratik, hür gibi görü­nen bu yaklaşım gerçekte müslüman topluluklarda en son da Osmanlı Devleti bünyesinde yaşanmıştır. Yani Osmanlı toplumu çağdaş toplumların pek özendikleri düşünce hürriyeti ve ferdin dokunulmaz temel hakları hususunu fiilen yaşamış ve durumunu yıkılışının son demlerine kadar korumuş toplumdu. Hünkâr İskelesi Anlaşması sırasında İngiliz elçiliğine gizli polis gerekti­ğinde İstanbul&#8217;un müslüman ahalisi böyle bir ajanlık teklifi karşısında şunları söylüyorlardı: &#8220;Kur&#8217;ân-ı Kerim ve bizim karakterimizin dürüstlüğü bizlerin espiyonlar haline gelmemize izin veremez. Biz gavurların özel hayatına hürmet ederiz. Nasıl kendi haremlerimizin içine saygı duyulmasını bekliyorsak onların da haneleri­ne karışmayız. Evlerinin dördüncü duvarı içinde canlan ne isterse söyleyebilir, dillerinin ucuyla İslâm&#8217;ı ortadan kaldırabilir veya Halife&#8217;yi öldürebilirler, bunların bizce önemi yok, ama bir değnekle dahi olsa otoriteye karşı çıkmak üzere meskenlerinin eşiğini aşacak olurlarsa onları nizama sokmayı biliriz. Onların sırlarını gizlice çalma hakkına sahip değiliz, böyle yapmaktansa yol kesip açıktan haydutluk yapmayı daha şerefli addede­riz&#8221;.</p>
<p>İslâm&#8217;ın gizliliğe ruhsat tanımamış olması halkın ru­hunda temiz ve yiğitçe değerler doğurmakla yankısını bulmuştur. Bu sonuç düşünce suçunun toplumca kabul edilmesini de önlemiştir. Aynı biçimde mesken dokunul­mazlığı, herkesin inanç alanında mutlak serbestisi gibi unsurlar aynı anlayışın tabii sonuçlan olarak doğmakta­dır.</p>
<p>Hiç gözden uzak tutmamak gerekir ki,Osmanlı top­lum düzeninde düşünce suçuna yer olmamasının sebebi doğrudan doğruya halkın kendine güveni olduğu kadar, toplumda &#8220;nomos&#8221; hakimiyetinin bulunmasıdır. Eğer  halkın İslâm&#8217;a olan bağlılığı gevşek, yönetimden şikayeti  vahim derecede olsaydı kuşku yok ki hem İslâm aleyhtarlarının söz hürriyetinden, hem de otoriteye karşı gö­rüşlerin hayat hakkından çok uzaklaşılmış olacaktı. Nitekim, Osmanlı yönetiminin yetersizliği ile yasalarının sertleşmesi sonraki yıllarda birbirine paralel olarak artmıştır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>İsmet Özel-Zor Zamanda Konuşmak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-ve-demokrasi/">Osmanlı Ve Demokrasi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-ve-demokrasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
