<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>osmanlı hukuku | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/osmanli-hukuku/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 07 Nov 2022 16:48:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>osmanlı hukuku | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Osmanlı Araştırmalarında Osmanlı Hukukunun ve Şer&#8217;iyye Sicillerinin Önemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-arastirmalarinda-osmanli-hukukunun-ve-seriyye-sicillerinin-onemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-arastirmalarinda-osmanli-hukukunun-ve-seriyye-sicillerinin-onemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Nov 2022 16:41:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Şer'iyye Sicilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı hukuku]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26175</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mehmet Akif Aydın[*] Değerli tarihçiler, hanımefendiler, beyefendiler, Hayırlı sabahlar. Konuşmama başlamadan önce bu fevkalade faydalı kongreyi tertipleyenlere ve emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum. Gerçekten bu kongrelerde hem konunun doğrudan tarafı olan meslektaşlarla fikir alışverişi yapmak imkânı doğuyor hem de çeşitli alanlarda yeni fikirler, yeni görüşler dinleme fırsatı buluyoruz. Bu bakımdan Sakarya Üniversitesi’ne ve bu kongreyi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-arastirmalarinda-osmanli-hukukunun-ve-seriyye-sicillerinin-onemi/">Osmanlı Araştırmalarında Osmanlı Hukukunun ve Şer’iyye Sicillerinin Önemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-22409 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi.jpg" alt="" width="1600" height="1045" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi-600x392.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi-300x196.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi-768x502.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi-1024x669.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/osmanli-sancagi-1536x1003.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></p>
<p>Mehmet Akif Aydın<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[*]</a></p>
<p>Değerli tarihçiler, hanımefendiler, beyefendiler,</p>
<p>Hayırlı sabahlar. Konuşmama başlamadan önce bu fevkalade faydalı kongreyi tertipleyenlere ve emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum. Gerçekten bu kongrelerde hem konunun doğrudan tarafı olan meslektaşlarla fikir alışverişi yapmak imkânı doğuyor hem de çeşitli alanlarda yeni fikirler, yeni görüşler dinleme fırsatı buluyoruz. Bu bakımdan Sakarya Üniversitesi’ne ve bu kongreyi tertipleyenlere, emeği geçenlere teşekkür ediyorum.</p>
<p>Osmanlı araştırmalarında 1960’lardan sonra siyasi tarihin yanı sıra iktisat tarihi, hukuk tarihi, sosyal tarihe de ilgi duyul­muş olması dikkatleri, bu zamana kadar çok fazla kullanılmayan bir kaynak üzerine çekti: Osmanlı mahkeme defterleri veya diğer ifadeyle şer’iyye sicilleri. Gerçekten şer’iyye sicilleri siyasi tarihçi­liğin en önemli birinci el bilgi kaynakları olan kroniklere ve Os- manlı arşivindeki kaynaklara nispetle Osmanlı toplumu, hukuk tarihi, iktisat tarihi hakkında çok zengin birinci elden bilgi kay­nağı özelliği taşımaktadırlar. Bunun sebebini hepimiz biliyoruz. Osmanlı mahkemesi sadece bugünkü anlamda hukuki ihtilafları yargılayan, karara bağlayan bir merci değil bunun yanı sıra sosyal hayatın her alanında aktif rol alan bir kurum özelliği taşımaktay­dı. Osmanlı kadısı tabii görevi olan yargıçlığın yanı sıra yerine göre bölgenin kamu yöneticisi, yerine göre bir belediye başkanı,bazen bir noter hatta Osmanlı ordusunun lojistik ihtiyaçlarını karşılayan bir levazımat kurumu olarak da işlev görmekteydi.</p>
<p>Ehl-i örfün vergi başta olmak üzere icraatları denetleyen, vakıfla­rın fâaliyetlerini kontrol eden, harcamalarını denetleyen işlevleri de bunlara ekleyebiliriz. Tüm bu faaliyetlerle ilgili kayıtlar Osmanlı şer&#8217;iyye sicillerinde toplanmış bulunmaktadır. Bu bakım­dan özellikle siyasi tarih dışına çıktığımızda şefiyye sicilleri son derece önemli bir birinci el kaynak olma özelliği taşımaktadır. Bu sicilleri incelemek her şeyden önce Osmanlı Devleti’nin rastge- le değil fakat, belli teamüllerle ve kurallarla yönetilen bir devlet olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p>Üç kıtaya yayılan bir devlet, bir imparatorluk olduğu göz önüne alınırsa tabiatıyla aslında başka türlü bir yapının olması da düşünülemez. Bizim İslam Araştır­maları Merkezi olarak 2010 ela yayımladığımız defterlerden birisi olan İstanbul Mahkemesi’ne ait 1726-1738 yıllarını kapsayan 24 numaralı sicil, Osmanlı Devleti’nin ne ölçüde bir kurallar devle­ti olduğunu gözümüzün önüne sermektedir. Bu defter, esnaf ve zanaatkarların tabi olduğu esasları, ürünlerin fiyatlarını, bu esnaf ve zanaatkarların isimlerini, teşkilatlarını adeta bütün ayrıntıla­rıyla önümüze sermektedir. <em>Nizam</em> ismini taşıyan bu düzenleme­leri bugün kanunların uygulamasına yardımcı olan yönetmelik­lere benzetebiliriz.</p>
<p>Defterin hemen başında kebapçılarla ilgili narh esasları var­dır, devamında kapan ve iskelelerde bulunan hamallar ve kefil­leri sayılmaktadır. Bu listede Bahçekapı İskelesi’nde, Pirinç îske- lesi’nde, Ayazmakapı İskelesinde olan at hamallarının isimleri sayılmakta, bölük başları belirtilmekte, her iskeledeki hamallar birbirine kefil yapılmakta ve muhtelif bölgelere yük taşıdıkları zaman kaçar akçe alacakları belirtilmektedir. İstanbul kadısına gönderilen hükümde “İstanbul kadısı fazîletlü Efendi işbu tahrîr olunan defter düstûru l-amel kılınmak için sicillâta kayd ve amel ve hilâfından ihtirâz olunmak üzere buyruldu.” denmektedir. Yi­ne bunlar kaydedilsin ve aykırı bir iş yapılmasın diye bir tekit de vardır. Bu listeleri nalbantların, miskçilerin, kömürcülerin,çivicilerin, enserci ve hurdacıların ve ibrişimcilerin listesi izle­mektedir. Bu listeler defterin sonuna kadar sürmekte, İstanbul’da iş yapan bütün ticaret erbabı esnaf ve zanaatkârlar isim isim sayıl­makta ve onlarla ilgili esaslar deftere kaydedilmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Aynı defterde yer alan kayıtlarda, üretilen bazı ürünlerin -modern tabirle- standartlarının yer aldığı görülmektedir. Tarih­çiler çok iyi bilirler; mesela arşiv belgelerindeki veya Süleymaniye Kütüphanesi&#8217;nde bulunan yazma kitaplardaki, mahkeme defter­lerindeki mürekkepler fevkalade parlaktır, canlıdır. Aradan 300- 400 yıl geçmesine rağmen adeta bugün yazılmış gibi bir izlenim uyandırmaktadır. Bu kadar kaliteli bir mürekkebin nasıl kulla­nıldığını, nasıl üretildiğini merak ettiğimiz zaman bunun for­mülünü defterde görüyoruz. Bahsettiğim defterde mürekkepçiler esnafi için kaleme alınan zzz^/z/zzHa bu mürekkeplerin hazırlan­masında hangi malzemelerin kullanılacağı ve mürekkebin nasıl hazırlanacağı ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Bir bölüm okuya­yım: “On gün beher gün onar bin tokmak vurula [ve] tamâmen yüz bin tokmak eder ve rengi siyah ve bî-cirm ve dûde az gidip rahîs olmak için vicârı ola çam dûdesi şerbeti katılmayıp ve rengi boz ve haşûş olmayıp kağıdda tahrîr olundukda hatt-ı mektûbun üzerine el ile hissolundukda ele asla bir cirm göstermeyip siyah ve cirmsiz müşahede oluna.” Yani her gün on bin tokmak vurulması gerekir; malzemeler de sayılıyor, ucuz olsun diye çam çırasından yapılan şerbetin kullanılmaması gerekir, yazıldığı zaman elinizi sürdüğünüzde çok büyük kabarıklık olmaması gerekir, tokmakla vurulmasının hikmeti bu. Sonra da muhtelif kalitedeki mürek­keplerin fiyatları belirtilmektedir.</p>
<p>Osmanlı devletinde kadıların rolü, ticaret sahipleri, esnaf ve zanaatkârlar ile ilgili esasları, fiyatları belirlemekle sınırlı değildi. Onları denetlemek ve belirlenen esasların, fiyatların uygulanıp uygulanmadığını kontrol etmek de onların vazifeleri arasında yer almaktadır. Mesela, kalaysız kazanda ekmek yapan ekmekçiler, bozulmuş sakatat satan, mal satarken tartıda hile yapanlar kadıya hesap vermek zorundaydılar.</p>
<p>Çarşı ve pazarın denetlenmesi de kadıların görevleri arasın­dadır. Biz biliyoruz ki özellikle İstanbul söz konusu olduğunda zaman zaman bu çarşı-pazar denetlemesine bizzat sadrazamlar maiyetiyle birlikte katılmaktaydılar. Mal alım satımında ve özel­likle han, hamam, ev, bahçe gibi şehirlerdeki taşınmazların sa­tımında da yine mahkemelerin belirli bir rolü vardı. Bugünkü gibi kadastro usulü yoktu o zamanlar; ancak özellikle taşınmazlar satılırken bunun dört tarafındaki sınırlar, kimlerle komşu oldu­ğu belirtilirdi. Böylece hem mahallin tanımı yapılmış hem de satın alan kimsenin aldatılmasının önüne geçilmiş olurdu. Bu, bugünkü gibi tapu teşkilatının ya da kadastro sisteminin uygu­lanmadığı dönemlerde belli bir mali disiplinin taşınmazlar için uygulandığım göstermesi açısından dikkat çekmektedir. Taşın­mazlar kredi işlemlerinde de teminat olarak gösterilmekteydi. Mesela <em>bey bil-vefa</em> veya <em>bey bıl-istiğlal</em> gibi satış örneklerinde kredi alanlar, karşılığında bir anlamda teminat, rehin olarak gay­rimenkul mallarını göstermektedirler. Bu işlemler de yine mah­kemelerde belirttiğim usuller çerçevesinde yapılmaktaydı.</p>
<p>Şer’iyye sicillerindeki bu kayıtların ilk nazarda hatıra gelme­yen çok dikkate değer kazanımlar olduğunu görmekteyiz. Me­sela bu verdiğim örneklerde, taşınmaz satışlarında bey bi’l-vefa ve bey’ bi’l-istiğlal tarzındaki kredilendirmelerde o şehrin, me­sela İstanbul mahkemeleri söz konusu olduğunda İstanbul’un topografyası hakkında çok dikkate değer faydalı bilgiler ortaya çıkmaktadır. İstanbul şer’iyye sicillerini taradığımızda 16,17,18. asırlarda, İstanbul’daki bütün mahallelerin isimlerini bu listeler­den çıkarmamız mümkündür. Bu isimlerin önemli bir kısmı da bugün hâlâ aynı isimle mahallelerde yaşamaktadır. Biraz yukarı* da verdiğim hamallar ve kayıkçılar örneklerinde de İstanbul’daki tarihi iskelelerin, yağ kapanı, un kapanı gibi emtia alınıp satılan yerlerin tam bir listesini öğrenebilmemiz mümkündür. Yine bü­tün Türkiye’deki şer’iyye sicilleri söz konusu olduğunda Osman- Iı coğrafyasındaki hemen hemen bütün köylerin isimlerini bu şer’iyye sicil defterlerinden çıkarabilmekteyiz.</p>
<p>Yine bu mahkeme kayıtları Osmanlı insanının birbirleriyle olan ilişki biçimlerini, ihtilaflarını çözme usullerini göstermesi bakımından da son derece dikkat çekicidir. Bugün hukuki ih­tilafları çözmek için mahkeme dışındaki usuller Batı’dan biraz da bize tavsiye edildiği için önem kazanmaya başladı. Gerçekten Türk adalet sistemi bugün tıkanmış vaziyettedir. Mesela Yargı­tay&#8217;da şu anda derdest olan dava sayısı milyonlarla ifade edilmek­tedir. Bütün Türkiye söz konusu olduğu zaman mahkemelerde altı milyondan fazla derdest olan dava var. Bu yüzden de en basit davanın çözümü bile iki seneyi geçmektedir. İstanbul’un iki ya­kasına -ki başka mahkemeler de var- Avrupa’nın en büyük adli­ye sarayı diye övünerek binalar diktik. Aslında saklamak lazım onları, zira adliye sarayının büyük olması bir hukuk sistemi için övünülecek bir şey değildir, gizlenecek bir durumdur. Ne demek bu? Çok ihtilafımız var, birbirimizle geçinemiyoruz demek. Osmanli adli yapısında bu sistemin, yani mahkeme dışında hukuki ihtilafları çözme sisteminin yaygın olarak kullanıldığını görüyo­ruz. Mahkemelere intikal etmiş birçok hukuki ihtilafın <em>muslihûn </em>denilen arabulucularla çözüldüğünü görüyoruz. Alışverişlerdeki ihtilaflarda, kredi ihtilaflarında, rüşvet gibi, haksız kazanç gibi hukuka aykırı fiillerde, özellikle bunlar çok iyi ispat edilemiyor- sa, <em>muslihûn</em> un devreye girdiğini ve çözüme yardımcı olduğunu görüyoruz. Mesela bir bölgedeki kamu görevlisi, beylerbeyi veya subaşı veya bazen de kadı rüşvet almışsa taraflar bunu mahke­meye intikal ettirmekte, tabiatıyla rüşvetin çoğu kere de belgesi olmadığı için ispat mümkün olmamaktadır. Böyle durumlarda <em>muslihûn</em> un devreye girdiğini görüyoruz. Eğer bu arabulucular haksız kazancın olduğunu görmüşlerse bir tür tırnak içerisinde “mahalle baskısı” uygulamakta ve tarafları uzlaştırmaktaydılar. Bir örnek vereyim: Karahisar-ı Sâhib kazası ahalisinden bir kıs­mı eski kadıları Mehmed Efendiyi kendilerinden haksız <u>mah</u>&#8211; keme harcı aldığı iddiasıyla mahkemeye vermişler, sonunda ta­lep ettikleri 1.800 guruşa mukabil <em>muslihun \xx\</em> araya girmesiyle 1.000 guruşa sulh olmuşlardır. Bir diğer örnek; keza Portorya köy ahalisi Galoz muhafızı İbrahim Paşa’yı 410 riyali guruşlarını aldığı için dava etmişler, <em>muslihûriun</em> araya girmesi üzerine 40 riyali guruş üzerine sulh olmuşlardır. Söylediğim gibi gerçekten mahkeme defterlerinde bu şekilde <em>muslihûrivın</em> araya girerek hu­kuki ihtilafları sulh yoluyla çözdüklerine dair tahminlerimizin ötesinde örneklerle karşılaşmamız mümkündür.</p>
<p>Kadı sicilleri, evlenme ve Osmanlı aile yapısına dair de bize dikkate değer bilgiler vermektedir. Evlenme akitlerinin bir kısmı­nın mahkemelerde, bir kısmının ise mahkemeden alınan izinna­me ile bir din adamının huzurunda kıyıldığını biz bu sicillerden öğrenmekteyiz. Yine bu sicillerde, boşanmaların da önemli bir kısmının veya belli bir kısmının mahkemelere kaydedildiğini ve bir kısmının da mahkemelerde yapıldığını bilmekteyiz. Boşan­maların en yaygın türünün karşılıklı anlaşma şeklindeki boşanma olan <em>muhâlaa</em> olduğunu mahkeme defterleri bize bildirmektedir. Şefiyye sicilleri, bölgeler arasında uygulama farklılıkları ve bu­na bağlı olarak bölgelerin kendine has sosyal ve kültürel yapıları hakkında da dikkate değer bilgiler vermektedir. Halep, Şam ve Kahire bölgelerindeki sicillere dayanılarak yapılan araştırmalar­da, boşanmaların bizim Anadolu’da ve Rumeli’de tespit ettiğimiz boşanma oranlarına nispetle daha fazla olduğunu görüyoruz. Kahire, Şam, Filistin vb. bölgelere ait birçok araştırma Batı’da bugün yayımlanmış hâldedir. Anadolu ve Rumeli üzerinde de şahsen benim ve başka araştırmacıların çalışmaları var. Anadolu ve Rumeli’de boşanmaların oldukça sınırlı olduğunu görüyoruz. Seyyahların gözlemleri de bunu doğrulamaktadır. Ama mesela; Mısır’da, Kahire’de ve Halep’te oldukça yüksek oranda bir boşan­ma farklılığını görüyoruz. Böylece iki grup arasındaki uygulama farklılığını biz bu mahkeme defterlerinden takip ediyoruz. Yani Türk ailesiyle, Türklerin yoğun olduğu bölgelerle, Arap ailesi ara­sında böyle bir uygulama farklılığını müşahede etmekteyiz.</p>
<p>Hâkimlerin yapmış olduğu boşanmalar özel bir boşanmadır <em>{Tefrik). Tefrikte,</em> mezheplere bağlı olarak bölgeler arasında fark­lı uygulamalar söz konusu olmaktadır. Hanefilerde mahkeme kararı ile boşanma sınırlıdır. Hanefilcrin hâkim olduğu bölgeler­de, Anadolu ve Rumeli&#8217;de bu tür boşanmalar çok sınırlıdır. Ama diğer mezheplerin; Şahi, Hanbeli ve Maliki mezheplerinde bu boşanma türü daha geniştir. Bu sebeple biz Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgelerinde bu tür boşanmaların şer’iyye sicillerine daha voğun bir şekilde intikal ettiğini görmekteyiz.</p>
<p>Aynı farklılığı babası ölen küçüklerin mal varlığını koru­mak üzere ortaya konmuş olan vasilik/vesayet kurumunda da görmekteyiz. Mesela Araplarda vasilik, daha çok, baba öldükten sonra amca, amcaoğlu gibi ölen kimsenin erkek yakınlarına inti­kal etmektedir. Fakat Anadolu ve Rumeli’deki vasiliğin mahkeme yoluyla daha çok anneye intikal ettiğini görüyoruz. Yani burada toplumun sosyal yapısı, farklı bir uygulamayı ortaya koymakta­dır. İslam hukuku buna da imkân tanımaktadır. Bu farklılığın sınırlarım da biz şer’iyye sicilleri sayesinde oldukça net bir şekilde çizme imkânına sahibiz.</p>
<p>Yine şer’iyye sicilleri sayesinde, Osmanlı toplumunun muh­telif katmanları arasındaki sosyal, iktisadi ve ailevi ilişkilerin na­sıl cereyan ettiği ve bu ilişkilerin sağlıklı yürümesinde Osmanlı mahkemelerinin ne tür bir rol oynadığını da bilme imkânına sahibiz. Bu noktada şu tespitleri yapabiliriz: Kadınların ticari hayatta ve iktisadi hayatta erkekler kadar faal olduğunu söyle­yemeyiz. Mahkeme kayıtları bize böyle bir resim vermektedir. Mahkemeye intikal eden tarafların kimliklerinden bu neticeyi çıkarabiliriz. Ancak kadınların bu faaliyetlerden bütünüyle uzak olduklarını da düşünmemek gerekir. Özellikle bazı bölgelerde, mesela ipek dokumacılığının yaygın olduğu Bursa gibi bir böl­gede hem tezgâhlarda çalışan hem de tezgâhları işletme hakkına sahip kimseler arasında, kadınların diğer bölgelere nispetle çok daha yoğun bir biçimde var olduğunu görmekteyiz. Buna muka­bil miras yoluyla -kadınların mal edinmelerinin en önemli yolla­rından birisi mirastır- elde ettikleri malları koruma ve idare etme konusunda kadınların oldukça aktif rol oynadıklarını biliyoruz. Keza kadınlar vakıf kurma konusunda da çok faaldirler. Yani en çok gelirleri miras yoluyla olduğu hâlde kadınların önemli ölçü­de vakıf kurmaya yöneldiklerini görüyoruz. Çok kesin bir rakam mümkün değil; bölgelere göre değişik olmakla birlikte Osmanlı coğrafyasında kurulan vakıfların üçte birlik kısmının kadınlar tarafından kurulduğu görülmektedir. Bu, iktisadi hayattaki rol­lerinin zayıf olduğu dikkate alınırsa, önemli bir oran diye düşü­nüyorum. Mahkemelerde kendi mülklerini ve haklarını koruma konusunda herhangi bir sıkıntı, kadınlar için söz konusu değil. Söylediğim gibi o günkü sosyal yapı mahkemelerde kadınların bizzat bulunmalarına hukuken engel çıkarmamıştır; ancak ka­dınların önemli bir kısmının ya babası ya eşi ya da erkek kardeşi ile kendisini temsil ettirdiğini görüyoruz.</p>
<p>Müslümanlarla gayrimüslimler arasındaki hukuki ilişkilerin nasıl seyrettiğini de bu mahkeme defterlerinden takip etmemiz mümkün. Nitekim farklı dini gruplar arasında aile ilişkilerinin daha zayıf olduğunu görüyoruz. Malum, İslam hukukunda Müs­lüman bir kadının gayrimüslim bir erkekle evlenmesi söz konusu olmadığı için mahkeme defterlerinde gayrimüslim bir erkekle evlenen bir kadına rastlanılmamaktadır. Müslüman bir erkeğin gayrimüslim/ehl-i kitap bir kadınla evlenmesi mümkün olduğu için bu evliliklere rastlanılmaktadır. Ama bunların da çok yaygın olduğu söylenemez, yani nispeten daha azdır.</p>
<p>Gayrimüslimlerin, Müslümanlarla olan ticari ilişkileri daha canlıdır. Bu ticari ilişkiler konusunda zaman zaman hukuki ih­tilaflar ortaya çıkmakta, bu ihtilafları da biz mahkeme defter­lerinden takip edebilmekteyiz. Bu ihtilaflarda gayrimüslimlere farkı bir muamele yapıldığını gözlemlemek mümkün değildir, yani şahsen böyle bir gözlemim olmadı. Zaman zaman ehl-i örf dediğimiz kamu görevlilerinin gerek Müslüman reayaya gerekse gayrimüslim reayaya keyfi muamele yaptıklarını biliyoruz. Bun­larla ilgili şikâyetlerin merkez bölge olan İstanbul’a intikal etti­rildiğinin sayısız örnekleri vardır. Ama şahsen incelediğim def- terlerde/belgelerde bu alanda kadılara yönelik yoğun bir şikâyet kesinlikle söz konusu değil.</p>
<p>Tam tersine kadıların gayrimüslim ve Müslümanlar arasında mahkemelerde ayrım yapmadıklarını söy­leyebilirim. Bu noktada Bulgar araştırmacı Rossitsa Gradeva nın <em>-Osmanlı İdaresinde Rumeli</em> diye bir kitabı var- yaptığı şu tespit dikkat çekicidir. Diyor ki Gradeva: Dönemin Bulgar kökenli di- ni-tarihi metinlerinde kadılar, çok pozitif bir imajla anlatılmak­tadır. Birçok araştırmacı Osmanlı kadısını, Bulgar köylüsünü eh­li örfe/kamu görevlisine karşı koruma noktasında, Hz. Isa’yı hak­sız yere çarmıha germek isteyenlere karşı -Yahudi hahamlarının gayrederine rağmen- onu korumaya çalışan Romalı Vali Pontius Pilates’e benzetmektedirler. Yani kadıların böyle rolleri olmuştur. Tabii burada örnek vermeye gerek yok, bunun canlı örneklerini Gradeva araştırmasında ortaya koymaktadır. Osmanlı İmpara­torluğunun farklı dini, etnik ve kültürel yapıların bulunduğu bir coğrafyada uzun yaşamasının sırrını böyle bir muamele tarzında aramak yanlış olmasa gerektir.</p>
<p>Osmanlı Devleti’nde mevcut vakıflar hakkında da mahke­me defterlerinde çok değerli bilgiler yer almaktadır. Aslında vak­iin kurulması ve hayata geçmesi için mahkemede kurulmasına veya mahkemede tescil edilmesine gerek yoktur. Fakat Hanefi hukukçular arasında, vakfın kurulduktan sonra geri alınıp alı­namayacağı ve vakıftan dönülüp dönülemeyeceği noktasında bir görüş ayrılığı bulunduğu için, -Ebu Hanife’ye göre vakıftan dö­nülebilir, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise dönülemez- sonradan ihtilaf konusu olmasın diye sureta bir hukuki ihtilaf yaratılmakta, mahkemede ve mahkemenin bu konuda bir karar vermesi sağlanmaktadır. Bu yüzden tarihçilerimiz, şer’iyye sicil­lerinde vakıfları çalışanlar bilirler; vakfı kuran kimse önce vakfı kurmakta, vakıf için mallarını tahsis etmekte ve bir mütevelli atamakta. Daha sonra mahkemeye gelip “Ben şu mallarımı ayı­rarak şu maksatla bir vakıf kurdum ve mütevelli de tayin ettim.” dediği zaman olay bitmiştir zaten. Ondan sonra “Ben şimdi vak­fımdan dönüyorum.” demesi durumunda hukuki ihtilaf ortaya çıkar: Acaba dönülmesine mi karar versek, dönülmemesine mi’ Kad. da vakıfların sağladip sosyal ve dini yararlan göz önünde bulundurarak ve mezhepteki hâkim görüşün “dönülemez” oldu­ğunu göz önüne alarak vakıftan dönülemeyeceği kararını verir, bu bir kaziyye-i muhkeme, kesin bir hüküm oluşturur.</p>
<p>Ebu Ha- nife’ye göre de vakıftan dönülemez. Böylece, sonraki bir ihtilafın önüne geçilmiş olur. Bu sebeple vakıf senedi mahkeme defterine de tam olarak dere edilir. İşte bu vakıf senetlerinde hangi malla­rın ayrıldığı, nasıl idare edileceği, hangi harcamaların yapılacağı, vb. meseleler bütün ayrıntılarıyla belirtilmektedir. Bu bakımdan da Osmanlı devletinde kurulan vakıflar hakkında bu defterlerde çok kıymetli bilgiler vardır. Ayrıca vakıfların denetimi de kadı­lara aittir. Vakıf malların harap olması durumunda satılıp yerine başka bir mal alınması -buna <em>istibdâl</em> denilmekte- işlemi de mah­kemeler eliyle yapılmaktadır. Bunlarda da mahkemelerin önemli bir rolü vardır.</p>
<p>Şer’iyye sicillerinde, miras kayıtlarıyla ilgili de son derece önemli bilgiler vardır, ilginç olan nokta; miras kayıtları, Osmanlı topldmundaki demografik yapıyı anlama konusunda bize önem­li işareder vermektedir. Çünkü anne-babadan herhangi birisinin ölümü hâlinde mirasçılar arasında mutlaka eş vardır, anne-baba vardır, çocuklar zikredilir. Çocuklar ölmüşse, torunlar varsa on­lar zikredilir. Dolayısıyla Osmanlı toplumunda çekirdek ailenin yapısı; nüfus yapısı konusunda çok değerli bilgiler vardır. Eyüp bölgesinde yaptığımız bir araştırmada 18. yüzyılda miras bırakan baba veya annenin ölümünden sonra ailede bulunan çocuk sayısı Müslüman ailelerde ortalama 1,8’dir, gayrimüslim ailelerde ise ortalama 2,7’dir. Yani aslında doğum oranları muhtemelen çok fazlaydı, fakat miras bırakan baba ve annenin ölümünde geriye kalan çocuk sayısı gerçekten çok düşündürücü derecede azdır. Bu, çocuk ölümlerinin veya babadan önceki ölümlerin yüksek olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.</p>
<p>Modern araştırmalar Osmanlı’da çok eşlilik konusundan söz etmeyi çok severler. Bu konuda da mahkeme kayıdarı bize ol­dukça doğruya yakın bilgiler vermektedir. Çünkü bu miras ka- yıdarında, koca veya baba öldüğünde kaç eşi varsa, bunlar ayrıcalyla edilmektedir. Eşler ölmüşse ve çocuklar varsa onların anneleri jilaedilmektedir. Bu bakımdan Osmanlı toplumunda çok eşlilik konusunda da sağlıklı bir değerlendirme yapmak için mahkeme defterlerine ihtiyaç vardır. Bugüne kadar bu konuda yazanlar bu defterleri kullanmışlardır. Bölgelere ve dönemlere göre biraz fark­lı rakamlar ortaya çıkmakla birlikte şunu söyleyebilirim: Osmanlı toplumunda ikinci eş oranı %5 ile %7 arasında değişmekte, üçün­cü eş ise hemen hemen hiç yok denilebilecek düzeydedir.</p>
<p>Tereke kayıtlarının bir başka açıdan yine bize değerli bilgi­ler verdiğini görüyoruz: Bu kayıtlarda terekeye dahil olan bütün mallar en küçüğünden en büyüğüne kadar teker teker sayılmakta ve bunların parasal değeri, karşısında belirtilmektedir.</p>
<p><em>İstanbul Kadı Sicillerini</em> yayınladığımızda bir araştırmacı gele­rek bu fikirlerin ne kadar değerli olduğunu şu sözlerle ifâde etti. Doğrusu benim aklıma hiç gelmeyen bir faydası ortaya çıka. Dedi ki: “Biz sarayda kullanılan eşyaları, saray mensuplarının zati eş­yalarının isimlerini ve nasıl olduklarını biliyoruz. Fakat Osmanlı ailesinde, sıradan bir Osmanlı insanının ne kullandığım, evinde hangi eşyalar bulunduğunu bilmiyoruz ve buna ait bilgilerimiz çok sınırlı. Bu tereke defterlerinde bütün eşyalar teker teker sayıldığı için biz normal bir Osmanlı ailesinde insanların hangi tür eşyaları <u>kullandığını</u> ve zati eşyaları nelerdir, bunları öğrenme imkânına sahip olduk Bizim için fevkalade kıymetli bir bilgi.” demişti. Ger­çekten ilk anda hiç dikkati çekmeyen bir nokta. Şahsen benim bir h<u>ukuk</u> tarihçisi olarak dikkatimi çekmeyen bir nokta.</p>
<p>Ayrıca bu tereke kayıtlarında çok fazla olmasa da bazı mü­derrislerin, kadıların ve vezirlerin terekelerinde bulunan kitapla­rın listeleri yani sahip oldukları kitapların listeleri var, o listelerde teker teker sayılıyor, hangi kitaplara sahip oldukları. Dolayısıyla o dönemin kültür tarihi hakkında, yaygın kitapların neler oldu­ğu hakkında da çok kıymedi bilgilere ulaşmak mümkün oluyor.</p>
<p>Tıp tarihi bakımından da enteresan bilgiler vardır. Ameliyat kayıtları var bu mahkeme defterlerinde, 16. ve 17. yüzyıllarda fı­tık ameliyatı örnekleri var. Bugün tıpta ameliyat olan bir kimseye doktorlar gelirler, sende şu ameliyatı yapacağız, şöyle riskleri var derler ve onayını alırlar. Bugünkü tıp dilinde buna “aydınlatılmış onam diyoruz. Şimdi mahkeme defterlerinde ameliyata giren kimse mahkemede şöyle bir kayıt yapmakta ve cerrah da bunu istemektedir: “Ben eğer fıtık ameliyatında ölürsem buna kendi rızamla evet diyorum ve ölürsem mirasçılarım sakın ha tazminat ve diyet istemek üzere ortaya çıkmasınlar.» Bu da aydınlatılmış onamın 16, 17. asırlardaki bir örneğidir.</p>
<p>Şimdi şer’iyye sicilleri bu kıymetine rağmen belki son yarım asırdır dikkat çekmekte. Bu konuda yapılan yayınlar baştan çok cılızdı. Gaziantep’te 60’lı yıllarda çok da İlmî olmayan bir yayın vardı. Ankara’da 1 ve 2 numaralı şer’iyye sicillerinin özederi ya­yımlandı, ondan sonra uzun zaman bir şey çıkmadı ve yayım­lanmadı. Tarihçiler, iktisat tarihçileri doğrudan doğruya bizzat mahkeme defterlerine bakarak araştırmalarım yaptılar. Bunun da şöyle bir zorluğu olmaktaydı -arşivciler bunu çok iyi bilirler-; defterin hemen hemen yarısını okuyorsunuz, sizin işinize yarıyor mu yaramıyor mu buluyorsanız seviniyorsunuz işime yarayan bir b<u>ilgi</u> bulundu diye. Bu bakımdan bunların indekslerinin yapıl­ması ve yayımlanması son derece önemliydi.</p>
<p>Bu arada şunu söyleyeyim: İstanbul şer’iyye sicillerinde 10.000 defter vardır. Anadolu’daki, müftülüklerdeki, müzelerde­ki defterler nihayet Osmanlı Arşivi’nde toplandı. Sonra İstan­bul’daki İslam Araştırmaları Merkezi’nde bunların elektronik kopyaları toplandı. İSAM’da bulunduğum zaman ben Osmanlı coğrafyasındaki mahkeme defterlerini toplamaya büyük önem verdim. En azından 3000 küsur defterin elektronik kopyasını orada topladık. Halep, Şam, Kudüs ve kısmen bunlar gibi Bal­kanlardaki ülkelerin, şehirlerin, Saraybosna falan gibi, Kırım’ın defterlerinin önemli bir kısmını elektronik ortamda kopyaladık. Maalesef bir kısmını toplayamadık. Ama bunların hepsi şimdi, İSAM da kolaylıkla kullanıma hazır bir şekilde bulunuyor. Yani bugün elimizde 23.000-24.000 kadar defterin elektronik kop­yaları var; 20.000 defterin asılları var. Her defterde 100 kadar varağın olduğu, ortalama her varakta da 7-8 kaydın olduğu dik­kate alınırsa, bugün elimizde Osmanlı sosyal tarihine, hukuk ve iktisat tarihine ait 15-20 milyon kayıt var ki bunun ne kadar rengin bir bilgi kaynağı olduğu her türlü izahtan varestedir.</p>
<p>Yabana araştırmacılar daha çok Orta Doğu üzerinde çalışı­yorlar. Arapçaya daha alışık ve daha aşina olmalarının bunda rolü var. Türkiye’de ise tarih bölümleri, arşiv bölümleri, ilahiyat fakül­teleri, kısmen hukuk fakültelerinde şimdi bu çalışmalar yapılıyor. Türkiye’deki çalışmaların önemli bir kısmı defter üzerine; defter neşri çalışması şeklinde geçiyor. Ama bunların yayınlanmış olanı az. Biz İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi çerçeve­sinde Coşkun Yılmaz Bey ile birlikte -kendisi de buradalar- İs­tanbul’a ait 40 tane mahkeme defterini yayımladık. Çok büyük ilgi gördü. Bu defterleri üniversite kütüphanelerine gönderdik. Elektronik kopyalarını İSAM’ın sayfasında açtık. Herkes kolayca ulaşabiliyor. (Geçen süre içinde buna 60 defter daha eklenerek İstanbul mahkemelerine ait 100 defter yayımlanmış oldu.) Biraz bizden önce, biraz sonra çeşitli şehirlerde defter yayınları oldu. İşte Konya, Samsun, Mardin, Rize, Bursa, Akşehir ve Safranbolu defterlerinin bir kısmı yayımlandı. Diyarbakır şu anda yayımla­nıyor. Çorum Belediyesi bu noktada yayın yaptı.</p>
<p>Tabii bu defterler son derece önemli bilgiler ihtiva etmekle birlikte şunları söyleyerek konuşmamı bitiriyorum: Birincisi, bu defterleri kullanmak için belli bir dikkat gerekiyor. Bu defterler­deki bilgileri yan malzeme ile birlikte değerlendirmek gerekir. Yani malum, tarihçiliğin önemli özelliklerinden birisi, elinizde­ki belgenin hangi bölgeye ve hangi döneme ait olduğunu bilerek kullanma gereğidir. Bu defterlerden bir tanesinde bulduğumuz bir bilgiyi -bu Osmanlı’nın Kayseri veya İstanbul şehri için de olabilir- hepsi için genellememek; oradaki bir bilgiyi Türkiye için genellememek gerekir, bu yanlış sonuçları doğurur. Buna dikkat etmek gerekir. İkincisi: Bazı tarihçilerin yaptığı bazı değerlendir­meler var. Bu defterlerdeki örneklere bakarak hukuki kurallar çı­karmak son derece tehlikelidir. Bu örneklerdeki hukuki kuralları,hukuk kurallarındaki bilgilerle karşılaştırarak normatif sonuç çı­karmak gerekir. Yani mesela; mahkeme defterlerinde butun ev­lenmelerde mehir kayıtları vardır.</p>
<p>Mehir mutlaka teslim edilir, bir kısmı önceden ödenen mehr-i muaccel bir kısmı da sonradan ödenen mehr-i müeccel şeklinde. Buna dayanarak kimi tarihçiler Osmanlılarda evlenme akdinin şartlarından birisi mehrin tespit edilmesidir, gibi bir normatif kural sonucu çıkarmaktadırlar. Hâl­buki bu yanlıştır, evliliğin herhangi bir şartı değildir mehir. Belir­lenmese de olur, evliliğin bir sonucudur. Dolayısıyla fıkıh kitap­larında bu bilgiler vardır. O örnekten çok bulunduğuna bakarak böyle bir sonuç çıkarıldığında yanlış bir sonuç çıkarılmış olur.</p>
<p>Netice itibariyle, şer’iyye sicilleri özellikle Osmanlı toplumu hakkında gerçekten başka belgelerde bulunmayan; efendim mak- yajsız/fotoshopsuz bir şekilde bilgiler veren, son derece önemli kaynaklardır. Bundan sonra da gittikçe artarak kullanılmaya de­vam edilecektir. Ama onu kullanırken belli ilmi normlara/ku- rallara uyma mecburiyeti vardır. Benim sürem doldu, artık bu kadar ile yetineyim, beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h1 class="text font-medium truncate text-20">Kolektif-Osmanlı Tarihçiliğine Yön Veren Konuşmalar,syf.225-239</h1>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[*]</a> Prof. Dr., Medipol Üniversitesi, Hukuk Fakültesi (<a href="mailto:maaydin@medipol.edu.tr">maaydin@medipol.edu.tr</a>)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-arastirmalarinda-osmanli-hukukunun-ve-seriyye-sicillerinin-onemi/">Osmanlı Araştırmalarında Osmanlı Hukukunun ve Şer’iyye Sicillerinin Önemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-arastirmalarinda-osmanli-hukukunun-ve-seriyye-sicillerinin-onemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Hukukunun Laikleşme Sürecinde Lozan&#8217;ın Oynadığı Rol(ü)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turk-hukukunun-laiklesme-surecinde-lozanin-oynadigi-rolu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turk-hukukunun-laiklesme-surecinde-lozanin-oynadigi-rolu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Dec 2021 16:14:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İsviçre medeni kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Andlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[mecelle]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[türk hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25658</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; M. AKiF AYDIN PROF.DR., M.Ü. HUKUK FAKÜLTESi, iSTANBUL Genel hatları itibariyle İslam hukukunun altı asırlık bir uygulamasından ibaret olan Osmanlı hukuku, Tanzimat dönemine kadar bünyesinde esasa ilişkin önemli bir değişiklik geçirmemiştir. Bu hukukta köklü değişiklikler Tanzimat dönemiyle başlar. Bu değişikliklerde, sınai, ticari, sosyal ve kültürel ha yattaki gelişmelerin ve değişikliklerin rolü olduğu kadar, Batı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-hukukunun-laiklesme-surecinde-lozanin-oynadigi-rolu/">Türk Hukukunun Laikleşme Sürecinde Lozan’ın Oynadığı Rol(ü)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25672 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/806x378-lozan-antlasmasi-nedir-lozan-nerede-lozan-antlasmasi-onemi-nedir-1563953563898-300x141.jpg" alt="" width="477" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/806x378-lozan-antlasmasi-nedir-lozan-nerede-lozan-antlasmasi-onemi-nedir-1563953563898-300x141.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/806x378-lozan-antlasmasi-nedir-lozan-nerede-lozan-antlasmasi-onemi-nedir-1563953563898-600x281.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/806x378-lozan-antlasmasi-nedir-lozan-nerede-lozan-antlasmasi-onemi-nedir-1563953563898-768x360.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/806x378-lozan-antlasmasi-nedir-lozan-nerede-lozan-antlasmasi-onemi-nedir-1563953563898.jpg 806w" sizes="(max-width: 477px) 100vw, 477px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>M. AKiF AYDIN<br />
PROF.DR., M.Ü. HUKUK FAKÜLTESi, iSTANBUL</p>
<p>Genel hatları itibariyle İslam hukukunun altı asırlık bir uygulamasından ibaret olan Osmanlı hukuku, Tanzimat dönemine kadar bünyesinde esasa ilişkin önemli bir değişiklik geçirmemiştir. Bu hukukta köklü değişiklikler Tanzimat dönemiyle başlar. Bu değişikliklerde, sınai, ticari, sosyal ve kültürel ha yattaki gelişmelerin ve değişikliklerin rolü olduğu kadar, Batı çevrelerinin tesir ve baskılarının da rolü olmuştur.. Hatta yapılan değişikliklerin yönünü tesbitte bu baskılar daha müessir olmuştur denebilir. Bir başka ifadeyle Osmanlı devlet adamları bu dönemde hukuki hayatta değişiklikler yaparken bunları, duyulan ihtiyaçlara göre değil, daha çok üzerlerindeki baskılara göre yapmak zorunda kalmışlardır. Mahkemeler (ticaret ve nizamiye mahkemeleri) onların istekleri doğrultusunda düzenlenmiş, Kara ve Deniz Ticaret, Ceza ile Ceza ve Hukuk Usulü Kanunları keza aynı baskılar sonucu büyük ölçüde Batı&#8217;dan aynen veya kısmen değiştirilerek alınmıştır. Hatta bizzat Gülhane Hatt-ı Hümayunu&#8217;nun ve Islahat Fermanı&#8217;nın ilanında ve muhteviyatında da bu baskılar rol oynamıştır. O halde Türk hukukunun laikleşmesi, Batı hukukundan yapılan bu iktibaslarla daha Tanzimat döneminde başlamıştır denilebilir. Ancak yine de söz konusu değişiklikler esnasında, hakim hukuk siste mi olan ıslam hukukuna açıkça ters düşülmemesine belirli bir özen gösterildiği belirtilmelidir.</p>
<p>Tanzimat döneminin başlangıcında Reşit Paşa yapacağı hukuki düzenlemelerin şer&#8217;i yönü bakımından kendisine yardımcı olmak üzere meşihattan bir zatın görevlendirilmesini istemiş, şeyhulislamlık tarafından da bu iş için Ahmed Cevdet Efendi (Paşa) görevlendirilmişti. Cevdet Paşa bu dönemde yapılan hukuki düzenlemeler de önemli rol oynamış ve etkili olduğu dönemlerde Osmanlı hukukunun daha fazla Batı hukukunun etki alanına girmesine engel ol muştur. İki önemli milli kanun olan Arazi Kanunnamesi ile Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye onun eseridir. Cevdet Paşa&#8217;nın özellikle Mecelle&#8217;yi hazırlama yönündeki gayretleri medeni hukuk sahasının daha o dönemde batılılışmasının ve laikleşmesinin önüne geçmiştir. Denilebilir ki Cevdet Paşa&#8217;nın gayretleri olmasaydı, hukukun bu en önemli dalı, belki de Fransız medeni kanununun alınmasıyla daha 1870&#8217;li yıllarda laikleşecek ve gayri milli hale gelecekti2. Medeni hukukun önemli bir bölümü olan aile hukuku da 1917 yılında hazırlanan Hukuk-ı Aile Kararnamesi&#8217;yle İslam hukuku çerçevesinde kanunlaştırılmıştır. Böylece bir taraftan medeni hukuk ve borçlar hukuku dışındaki alanlarda Osmanlı hukukunun kısmen laikleşmesi yönünde bir gelişme ortaya çıkarken, diğer taraftan da söz konusu hukuk alanların da milli ve İslami kimliğin muhafaza edilmesi ve ortaya çıkan yeni ihtiyaçlara bu çerçevede cevap verilmesi doğrultusunda bir hukuki gelişme de görülmektedir. Her iki görüşün Osmanlı hukuk ve kültür muhitlerinde taraftarları vardı ve bunlar, kitaplarında ve makalelerinde kendi görüşlerini serbestçe ortaya koyuyor ve zaman zaman birbirleriyle şiddetli kalem kavgaları yapıyorlardi3. Bu çabaların hukukun tabii gelişme seyri devam etseydi zamanla belli bir sen tez aşamasına varması ve Osmanlı ve Türk hukukunun milli olma özelliğinin çok yara almamış bulunması söz konusu olabilirdi. Yeni Türk devleti kurulduğunda da hukukun batılılaşması ve laikleşmesi ile milli-İslami kimliğini koruması anlayışlarının en azından görünüşte belli bir senteze doğru gittikleri söylenebilir. 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Büyük Millet Meclisi&#8217;nin görevleri arasında &#8220;ahkam-ı şer&#8217;iyyenin tenfizi&#8221; görevini de sayarken, hazırlanacak kanunlarda hangi esasların göz önünde bulundurulacağını şu şekilde ifade ediyordu: &#8220;Kavamın ve nizamat tanziminde muamefat-ı ruisa erfak ve ihtiyacit-ı zamana evfak aham-ı fıkhıyye ve hukukiyye ile adab ile muamelat esas ittihaz kılınır&#8221; (md. 7).</p>
<p>Harp sona erer ermez yeni Türk devletinin hukuki yapısını belirlemek ve gerekli kanunları hazırlamak için bir dizi komisyonlar kuruldu. Bunlar başlıca Mecelle Vacibat, Mecelle Ahval-i Şahsiye, Usul-i Muhakeme-i Hukakiyye ve Şer&#8217;iyye, Ticaret-i Bahriye ve Berriye, Usul-i Muhakemat-ı Cezaiye ve Kanun-ı Ceza komisyonları idi4. Bu komisyonların çalışma esaslarını belirlemek üzere bir talimame hazırlandı. Bu talimamame yeni Türk devletinin hukukunu oluşturmada devri n hukukçularının ve yöneticileğinin sentez arayışlarının bir göstergesidir. Bu talimatnameye göre komisyonlar çalışmaları sırasında: Muamelât-ı nâsa ve bilhassa memleketin terakkiyat-ı iktisadiyesinin inkişafına hâdim ahkam vaz’ına sarf-ı mesai edecek ve husul-i maksad için gerek ahkâm-ı fıkhıyye ve gerek mileli sâirece kabul edilmiş esasattan istifade edilecektir&#8221;5</p>
<p>Gerçi bu anlayışın devrin yöneticilerinin samimi kanaatleri olduğu noktasında ciddi şüpheler vardır. Atatürk, sonraları Cumhuriyet Halk Fırkası&#8217;nda yaptığı bir konuşmada:</p>
<p>&#8220;Efendiler ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanununu ihzar edenlere bizzat riyaset ediyordum. Yapmakta olduğumuz kanunlarda &#8221; ahkam-ı şer&#8217;iyye&#8221; tabirinin bir münasebetinin olmadığını anlatma ya çalıştık. Fakat bu tabirden başka bir mana tasavvur edenleri ikna mümkün olmadı.6 .</p>
<p>diyerek o zaman yapılan bu düzenlemeye fikren katılmadığını ifade etmektedir. Bu doğru ise, gerek Teşkilat-ı Esasiye Kanunundaki ve gerekse diğer kanunlardaki anlayış, birinci Büyük Millet Meclisin de mevcut ve etkili bulunan muhafazakar ve dindar milletvekillerinin eseri olmalıdır. Ancak Halk Fırkasında yapılan bu konuşmanın, bütün gelişmeler baştan planlanmış gibi bir hava verilmek için yapılmış olması da muhtemeldir. Bu sırada yeni Türk devleti için önemli bir siyasi gelişme, Lozan barış konferansının toplanmasıdır. tık bakışta Birinci Dünya Harbi&#8217;yle başlayan ve kurtuluş savaşıyla noktalanan bir dizi harplerin doğurduğu, sınırlar, tazminatlar, arazi ve esir mübadelesi gibi meselelerin halle çalışıldığı barış konferansının, Türk hukukunun gelişmesi ne herhangi bir etkisinin olabileceği hatıra gelmez. Ne var ki hem geçmişte kapitülasyonların sağladığı adli imtiyazlar, hem de gayri müslim azınlıkların özellikle ahval-i şahsiye alanında hukuki statüleri, konferansın en fazla tartışılan konularının başında gelmiştir. Bu görünen sebeplerin gerisinde yeni Türk devletinin İslami bir kimlik ten elden geldiğince uzaklaştırılması arzu ve stratejisi de, beynelmilel bir konferansın taraflarını, Türkiye&#8217;nin bir iç meselesi olması lazım gelen hukuki düzenlemelerde müdahil duruma getirmiştir. Konferansın başlangıcında Batılı devletler kendi vatandaşı olup Türkiye&#8217;de ikamet etmekte bulunan kimselerin adli imtiyazlarının aynen devam etmesini, bunlarla ilgili belirli davaların Terli ve yabancı hakimlerin katılacağı karma mahkemelerde görülmesini istemişlerdi7. Ayrıca Türk hükümetinden yapmayı tasarladığı hukuki reformları yapmak üzere bu yabancı hukukçulardan oluşacak bir komisyon oluşturulmasını da talep etmişlerdi8. Türk heyeti ise adli imtiyazlara, özellikle karma mahkemelerin kurulmasına şiddetle karşı çıkmıştır. Yabancılar rejimi komisyonu önünde 2 Aralık ı 922 tarihinde yaptığı konuşmada İnönü, Paris antlaşmasından bu yana adalet teşkilatımızın, kanunlarımızın Avrupa örneğinde yenilendiğinden bahisle, artık yabancılara hukuki imtiyazların tanınmasına gerek olmadığından ve adli kapitülasyonların kaldırılması gereğinden söz etmektedir9.</p>
<p>Lozan konferansında bu konunun uzun uzun tartışıldığı görülmektedir. İnönü Ankara&#8217;ya çektiği 15 Aralık 1922 tarihli telgrafında yabacılara tanınması istenen imtiyazlara gerekçe olarak kanunlarımızın Mecelle&#8217;ye müstenit olduğunu ve zamanın gerekleri ile paralel yürümediğini ileri sürdüklerini, adliye müsteşarı Tahir Bey&#8217;in (Taner) meseleyi kuvvetle müdafaa ettiğini ve Batılı delegelerin görüşlerini çürüttüğünü bildirmektedir.10 Batılı delegeler Mecelle&#8217;nin dini menşeli olduğunu, dolayısıyla müslüman olmayan kendi vatandaşlarına farklı bir hukuki statü tanımanın gerekli olduğundan bahsetmektedir. Tahir Bey yabancılarla ilgili alt komisyonda 20 Aralık 1922 tarihinde yaptığı konuşmada Paris antlaşmasından beri yenilenen Türk yasalarının Avrupa yasaları ayarında olduğunu ve bunlarda bir reform ihtiyacına gerek olmadığını savunmaktadır.11 Ancak Batılılar kendi vatandaşlarına birtakım hukukı garantiler elde etmekte ısrarlıdırlar. Medeni Kanun&#8217;un yanısıra Ticaret Kanunundan da bahsedilmesi meselenin ticari-iktisadı menfaatlar açısından ele alındığını ve Tanzimat sonrası baskı ve düzenlemelerle enteresan bir benzerliğinin olduğunu ortaya koymaktadır. İsmet İnönü 22 Aralık 1922 tarihli telgrafında &#8220;Üç kişilik bitaraf bir heyete kanunlarımızı tetkik ve hükmettirmek istiyorlar. Sonra Garroni bana mütehassıslarımızın taş gibi durduklarını söylüyor&#8221; diyor. 12Bütün bu gelişmeler Türk delegelerinin o zamana kadar yürürlükte olan hukuk sisteminde sonradan görüldüğü gibi köklü bir değişiklik taraftarı olmadığını ortaya koymaktadır. Bu, aynı zamanda Ankara&#8217;nın görüşünü ve oradaki havayı da yansıtmaktadır. İsmet Paşa&#8217;nın 28 Aralık ı 922 tarihinde yapmış olduğu konuşmada Mecelle hakkında kullandığı ifadeler bu görüşümüzü doğrular niteliktedir:</p>
<p>Alt komisyonda Türk Medeni Kanunu&#8217;nun (Mecelle) dinsel bir temele dayandığı ve çağdaş ihtiyaçları karşılayamadığı iddia edilmiştir. Türk temsilci heyeti Türk Medeni Kanunu&#8217;nun kay n akları ne olursa olsun hiçbir bakımdan dinsel ya da teokratik bir niteliği olmadığı, Türk kanunu ile başka ülkelerin medeni kanunları arasında temel ilkeler ve koydukları hukuk kuralları bakamından önemli bir ayrılık bulunmadığı, özellikle hiçbir devletin medeni kanununun bir başka devletin medeni kanununun tıpkısı olmadığından arada birtakım farklar görülmesinin Türk medeni kanununun değerini hiç de azaltmayacağını belirtmiştir.&#8221;13</p>
<p>Türkiye&#8217;de yaşayan yabancılar için hukukı ve kazaı bir muhtari yetin verilmemesi konusunda Türk delegasyonunun bu hassasiyeti, esasen Ankara hükümetinin görüşünü yansıtmaktaydı. Rauf Bey İsmet Paşa&#8217;ya gönderdiği 17 Aralık 1922 tarihli telgrafta yabancıların kendi tebamız gibi hukuk ve hürriyete sahip olacağı, ancak tama men bizim kanunlarımıza tabi olacaklarını Ankara&#8217;nın görüşü olarak iletmektedir14. İzmir iktisat kongresinde yapmış olduğu konuşmada Atatürk de aynı düşünceyi,</p>
<p>&#8220;bir devlet ki ecnebiler üzerinde hakk-ı kazasını tatbikten mahrumdur, o devlete müstakil denemez.&#8221;</p>
<p>sözleriyle ifade etmektedir.15 Cumhuriyet idarecileri bu görüşlerine sonuna kadar bağlı kalmışlar, ancak hukuki bağımsızlık konusunda o kadar bilinçli ve dirençli almamışlardır. Batılı devletler yeni Türk devletinin yabancılar üzerindeki yargı hakkı konusunda hassasiyetle durduğunu görünce bu konudaki tekliflerini biraz yumuşatma ihtiyacını duymuşlar, konsolosluk mahkemeleri yerine Türk hükümetinin La Haye Daimi Adalet Divanı&#8217;nca önerilecek yargıçlar arasından yabancı hakimler ataması teklifini getirmişlerdir. Bu hakimler yabancıların davalarına bakmalarının yanısıra hukuk alanındaki reform tasarılarının hazırlanmasında da rol üstleneceklerdir.16 Türk tarafı bu şekil bir yabancı hakim istihdamına da karşıdır. Fakat adli kapitülasyonların kaldırılması karşılığında bir taviz verilmesi gerekli görüldüğünden, yabancı hukuk müşavirlerinin istihdamı ve hukuk reformlarının hazırlanmasında bunlardan yararlanılması fikri gündeme gelmiştir. İsmet Paşa&#8217;nın Türk delegasyonuyla birlikte oluşturduğu bu fikir! 7, Büyük Millet Meclisi&#8217;nce de 1 Ocak 1923 tarihli oturumunda görüşülüp kabul edilmiş18 ve durum, aynı gün Rauf Bey tarafından telgrafla İs met Paşa&#8217;ya bildirilmiştir.19 Türk delegasyonu Lozan&#8217;da gerek yabancılarla ilgili adli kapitülasyonlar ve gerekse gayrimüslim azınlıklarla ilgili biraz sonra ele alacağımız hukuki düzenlemeler konusunda başlangıçtaki katı tutumunu yumuşatmaya başlarken, aslında Batılı delegelerin zannettiklerinin aksine samimi bir tavır değişikliğine yönelmektedirler. An kara hükümeti artık İslam hukukuna bağlı kalmanın barışın ve kendilerinin yükselen konumlarının önünde bir engel olduğunu düşünmektedir. Atatürk&#8217;ün 17 Ocak 1923 tarihinde İzmit&#8217;te gazetecilerle yaptığı konuşma, bu görüş değişikliğinin açık izlerini taşımaktadır:</p>
<p>&#8220;Evet biz bu mecliste içtihat itibariyle namütenahi fedakarlıklar yaptık ve belki de yapmak lüzumlu idi. Bundan dolayı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu&#8217;nun maddelerine hiç de lüzumu olmayan maddeler girdi. Belki de bundan dolayıdır ki adli kapitülasyonları lağvettirmek hususunda. (Lozan&#8217;da hala) müşkilat çekiyoruz. Herifler diyorlar ki sizin yapacağınız kanunlar fıkıh kitabı vs.&#8217; dir. Bugün Lozan konferansında ve cihanda Yeni Türkiye&#8217;nin bir kredisi varsa o da şekl-i sabıkı ilgadan, imhadan neş&#8217;et etmektedir. Bizim inkılabımız Meşrutiyet inkılabı ve ondan evvel yapılan inkılaplar gibi olsaydı kimse ehemmiyet atfetmezdi. &#8220;20</p>
<p>Bu görüş değişikliği daha sonra fiiliyata daha bariz bir biçimde yansıyacaktır. Türk tarafı sonraki oturumlarda yabancı hukukçu müşavirler alma fikrini geliştirmiş, İsmet Paşa&#8217;nın isteği üzerine Ankara hükümeti tarafından bu konuda gerekli girişimlerde bulunması için kendisine yetki verilmiştir.21</p>
<p>Bu hal şeklinin başlangıçta Batılı delegeler tarafından, hemen kabul edilmediği ve Lozan konferansınının kıtaya uğramasına kadar meselenin tam olarak çözülmediği bilinmektedir. Neticede Lozan&#8217;ın ikinci döneminde, esasen büyük ölçü de halledilmiş bulunan mesele nihai şeklini almıştır. Lozan antlaşmasıyla aynı gün (24 Temmuz 1923) imzalanan Yargı Yönetimine İlişkin Bildiri ile Türk hükümeti beş yıldan az olmamak üzere gerekli göreceği bir süre için Birinci Dünya Harbine girmemiş devlet vatandaşları arasından Avrupalı hukuk danışmanları almak niyetini belirtmektedir. Bu danışmanlar Adalet Bakanına bağlı olacaklar ve İstanbul ve İzmir&#8217;de görev yapacaklardır. Bu hukuk danışmanları hukuk reformları komisyonlarının çalışmalarına katılacaklar ve hakimlerin görevlerine karışmaksızın hukuk, ceza ve ticaret mahkemelerinin işleyişini izleyecek ve Adalet bakanına gerekli gördükleri raporları vereceklerdir22.</p>
<p>Böylece Türkiye Batılı hukukçular yardımıyla hukuk reformları yapmayı üstlenmiş olmaktadır. Nitekim bu hukuk danışmanları Türkiye&#8217;ye gelmişler ve belirlenen süre görev yapmışlardır. Bunların görev şekilleriyle ilgili arşiv belgelerine dayanarak bilgi verme imkanımız şimdilik mevcut değil. Böyle bir imkan doğduğunda belki Batılı hukukçuların yardımıyla ifadesi yerine Batılı hukukçuların gözetiminde ifadesini kullanmak mümkün ve daha doğru olacaktır. Benzer bir durum gayrimüslim azınlıkların ahval-i şahsiye alanındaki statülerinin belirlenmesi görüşmelerinde de karşımıza çık maktadır. Gayrimüslim azınlıklar için başlangıçta Osmanlı devle rinde olduğu gibi özellikle ahval-i şahsiye alanında hukuki ve kazai bir muhtariyet istenmekteydi. Bir diğer ifadeyle isteniyordu ki bu alanlarda gayrimüslimler hem kendi dini hukuklarını uygulasınlar, hem de bu uygulamayı önceden olduğu gibi cemaat mahkemeleri yapsın. Bilindiği gibi Osmanlı devletinde 1917 yılında aile hukuku nu tanzim etmek için çıkarmış olduğu Hukuk-ı Aile Kararnamesi ile gayrimüslimlerin bu alandaki dini hukuklarına dokunulmamış, ancak bu hukukun uygulaması cemaat mahkemelerinden alınarak Osmanlı mahkemelerine verilmişti. Ne var ki bu kanun kısa bir süre uygulandıktan sonra 1919 yılında yürürlükten kaldırılmıştı. Yunanistan delegasyo.nu tekrar bu kanun benzeri bir düzenleme yapılmasından endişe etmekteydi. Nitekim Venizelos böyle bir düzenle menin kabul edilemeyeceğini söylemektedir23.</p>
<p>Türk delegeleri ise adli kapitülasyonlar meselesinde başlangıçta Mecelle&#8217;yi savundukları gibi burada da Hukuk-ı Aile Kararnamesi benzeri bir düzenlemeyi savunmaktadır. Rıza Nur 23 Aralık 1922 tarihli oturumda yaptığı konuşmada Hukuk-ı Aile Kararnamesinin İstanbul hükümetince yürürlükten kaldırıldığını, ancak Ankara hükümetinin bu kanunun yürürlükte kalmasını gerekli gördüğünü söylemektedir24. Bu beyan Ankara hükümetinin 1922 yılı sonlarında yeni Türk devletinin hukuki yapısı konusunda kesin bir batılılaşma ve laikleşme taraftan olmadığını ortaya koymaktadır. Gayrimüslim azınlıklara uygulanacak hukuki esaslar konusu Lozan&#8217;ı hayli meşgul etmiştir. Bu görüşmeler sırasında Türk delegasyonuyla İtalya ve İngiliz delegeleri arasında 30 Aralık 1922 tarihli o .turumda hem müslümanlar hem de gayrimüslimler için müşterek bir kanunun yapılmasının mümkün olup olamayacağı konusunda dikkate değer bir tartışma geçmiştir. Sonraki gelişmelere ışık tutması bakımından bu tartışmadan biraz bahsetmek faydalı olacaktır. İngiliz delegesi Ryan, evlenme ya da boşanma bakımından ayırım yapılmaksızın hem Müslümanlara hem de Hıristiyanlara uygulanabilecek herhangi bir ilke bilmediğini, Türk Temsilci Heyetinin başka hiçbir devlette bulunmayan bir durum yaratmağa çalıştığını ifade etmiştir &#8230; Ona göre hem Müslümanlara hem de müslüman olmayanlara aynı kanunun uygulanmasında bir yarar yoktur. Böyle bir tedbir Müslümanlar kadar Hıristiyanları da kendi özel göreneklerinin uygulanmasından yoksun bırakma sonucunu doğuracaktır. Bu ise azınlıkların göreneklerine saygı gösterilmesini isteyen antlaşmaların özüne aykırıdır. Hindistan&#8217;da uygulanan İngiliz politikası bu ilkenin bir örneğidir25. İtalyan delegesi Montagna da ayırım yapmaksızın bütün Türk uyruklarına uygulanacak genel bir kanun çıkartmanın mümkün olmadığını düşünmektedir. Batı ülkeleri örneği geçerli değildir; gerçekten bu ülkeler ulusal özellik bakımından olduğu kadar, din, soy ve dil bakımından da mütecanistirler. Azınlıkların büyük kütleler halinde bulunduğu Türkiye&#8217;nin durumu böyle değildir. Herkese aynı ilkeleri uygulamak istemekle, Türk hükümeti ayırım gözetmeksizin herkesi gücendirmek ve herkese haksızlık yapmak tehlikesiyle karşılaşır. Hıristiyanlar arasında yürürlükte olan göreneklerden özü bakımından farklıdır; Çünkü bunlar herşeyi ile hatta birtakım fizyolojik başkalıklarla bile ayrı olan halkların yüzyıllardır süregelen alışkanlıklarının ürünüdürler26</p>
<p>Bu konuşmaya verdiği cevapta Rıza Nur Bey, Türk hükümetinin hazırlamak istediği laik yasaların Rum topluluklarının göreneklerini göz önünde tutacağını bildirmektedir27. Rıza Nur Bey&#8217;in verdiği cevapta ilk defa olarak laik yasaların hazırlanmasından bahsetmesi dikkat çekicidir. Muhtemelen Rıza Nur Bey laik yasa ifadesiyle İslam hukuku hükümlerinden yararlansa da Büyük Millet Meclisi tarafından hazırlanacak bir yasayı kastetmişti. Esasen bir gün önceki celsede Rıza Nur Bey, Türkiye&#8217;nin aile kurumuna ilişkin olarak çağdaş ilkelere dayanan ve istisnasız bütün Türk vatandaşlarına uygulanacak olan bir kanun hazırlamak niyetinde olduğunu belirtmişti. Ne olursa olsun bu konuda da Türk delegasyonunda bir düşünce değişikliğinin meydana gelmekte olduğu görülmektedir. Rıza Nur Bey aynı konuşmada bu yeni kanun hazırlanıncaya kadar en geç antlaşmanın imzalanmasından itibaren bir yıllık bir süre için Türk hükümetinin gayrimüslim azınlıkların aile statülerini kendi dinlerinin kurallarına göre düzemeleri için bütün tedbirleri almayı kabul ettiğini ifade etmişti.28 Ancak anlaşıldığı kadarıyla Türk delegasyonunun bu konudaki ifadeleri Batılı delegeler tarafından inandırıcı bulunmamış ve gerek yabancılar ve gerekse azınlıklar için kesin garantiler temin edilmek istenmiştir. Nitekim Yunanistan del&#8217;egasyonundan Caclamanos kendilerinin geçiş dönemi ile uğraşmak durumun da olmadıklarını, Hıristiyanlar azınlıkların içinde yaşadıkları kesin rejimle ilgilendiklerini, Türk hükümetinin hazırlamak niyetinde olduğu kanunların Hıristiyanların görenekleriyle ayrıcalıklarına hiç bir bakımdan hale getirmeyeceğini açıkça belirtmesi gerektiğini ifade etmektedir29  Neticede Türkiye&#8217;nin tavrını yumuşatması ve yeni bir kanun yapacağını söylemesi ve bu kanunun laik bir karakterde olacağını beyan etmesi yeterli olmamış ve antlaşmaya gayrimüslim azınlıklarla ilgili olarak açık hükümler konmuştur.</p>
<p>Bu hükümlere göre:</p>
<p>Türk hükümeti gayrimüslim ekalliyetlerin hukuk-ı aile veya ahkam-ı şahsiyeleri bahsinde bu mesailin, mezkur ekalliyetlerin örf ve adetlerince hal ve fasl edilmesine müsait ahkam vaz&#8217;ına muvafakat eder. . İşbu ahkam Türk hükümetiyle alakadar ekalliyetlerden her birinin müsavi miktarda mümessillerinden mürekkep hususi komisyonlar tarafından tanzim olunacaktır. İhtilaf vukuunda Türk hükümetiyle Cemiyet-i Akvam Meclisi Avrupa hukukşinasları meyanında müntehap bir üst hakem hakemi bilittifak tayin edeceklerdir&#8230;30</p>
<p>Burada açıkça görülmektedir ki gayrimüslim azınlıklar için ahval-i şahsiye alanında Türk hükümeti kendiliğinden bir düzenleme yapamayacak, gerekli düzenlemeler Türk hükümetiyle ilgili azınlığın eşit sayıdaki temsilcilerinden oluşacak komisyonlar tarafından yapılacak, anlaşamamazlık halinde ilgili konuda Cemiyet-i Akvam tarafından belirlenecek hakem yetkili olacaktır. Lozan antlaşmasının imzalanmasına kadar kurulan komisyonlar başlangıçta kabul edilen esaslar dahilinde yani hem &#8220;ahkam-ı fıkhıyye&#8221; ve hem de &#8220;milel-i sairece kabul edilmiş esasattan&#8221; istifa de ile yeni kanunların hazırlıklarını yapmaktaydılar. Kurulan komisyonlardan Ahval-i Şahsiyye komisyonu Hukuk-ı Aile Kararnamesindeki hükümlerden büyük ölçüde yararlanarak bir tasarı orta ya koymuştu31. 30 Aralık 1923&#8217;te adliye vekili Seyid Bey tarafından meclise sunulan tasarı, görüşleri alınmak üzere adliye ve şer&#8217;iyye encümenlerine havale edilmiş, her iki encümen tasarıda çok cüz&#8217;i değişiklikler yapmışlardır32. Meclisin 3 Nisan 1924 tarihli toplantısın da yeni adliye vekili Necati Bey, tasarının tekrar görüşülmek üzere Adliye Vekaleti tarafından geri alındığını bildirmiştir33.</p>
<p>11 Mayıs 1924&#8217;te tadil-i kavanin komisyonları tekrar kuruldu ve çalışmaları için yeni bir talimatname hazırlandı. Bu talimatnamede kanunların hazırlanması sırasında uyulacak esaslar belirlenirken ar tık ahkam-ı fıkhıyye&#8217;den istifadeden bahis yoktur:</p>
<p>&#8220;Tedvin edilecek kavaninin tamamen asri bir devlet mefhumat ve esasat-ı adliyesiyle azami bir tetabuku haiz olması ve memleketin ihtiyacat-ı nazardan dur tutulmaması gerekmektedir. Bu maksadın istihsali için gerek mevzuat, ı havradan gerek, se bilcümle yüksek medeniyeti temsil eden garp milletleri cisar ve kavanin-i mütekamilesinden icab eden bilcümle eserler ahz ve istinbat olunmalı ve tahsisen ticaret kanunu için beynelmilel ör{ ü adet asla ihmal olunmamalıdır. &#8220;34</p>
<p>Dikkati çeken bir nokta her iki komisyonda da görevli .olan Ömer Nasuhi Efendi&#8217;nin (Bilmen) ikinci komisyondan sıhhi sebepler ileri sürerek çekilmiş olmasıdır. Muhtemelen Ömer Nasuhi Efendi yeni komisyonun hazırlayacağı kanunun çerçevesini az çok tahmin ettiğinden bunu hazırlayan heyet içinde bulunmak istememiştir. Bu komisyon da 142 maddelik bir aile kanunu tasarısı hazırlamıştır35. Bu tasarı Hukuk-ı Aile Kararnamesi&#8217;nden yararlanmışsa da önemli noktalarda ondan ve İslam hukukundan ayrılmıştır.</p>
<p>Tasarı 1 Aralık 1924&#8217;te adliye encümenine teslim edilmiştir. Bilahare encümen İsviçre medeni kanununun tercüme edilmesiyle oluşan Me deni Kanun hazırlıkları tamamlandığından tasarının görüşülmesine lüzum kalmadığına karar vermiştir 16. Bütün bu gelişmelerde Lozan antlaşmasının ve bu antlaşma görüşmeleri sırasında Batılı devletlere yeni Türk devletinin hukuki yapısı konusunda verilen sözlerin önemli rol oynadığı açık bir biçimde görülmektedir. Bir defa Türkiye yabancılar için adli kapitülasyonların devam etmesine gerek olmadığını ileri sürerken, buna gerekçe olarak yeni bir hukuki yapı benimseyeceğini beyan etmişti. Biraz da bu beyanın etkisiyle beş yıl için Batılı hukukçuların istihdam edilmesi şartıyla adli kapitülasyonların kaldırılması mümkün olmuştu. Türkiye Batılı devletlerin sık sık adalet mekanizmasına müdahalesini istemediğinden Batı kanunlarını kabul ederek meseleyi kökünden halletmek istemiştir. Nitekim bu inkılapların gerçekleşmesinde büyük rol oynayan devrin adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt, daha sonra Medeni Kanun için yazmış olduğu makalede &#8220;Bundan başka (Medeni Kanun) Lozan Muahedesiyle kaldırılmış olan kapitülasyonların bir daha bahsedilmemesi imkanını vermesidir. Çünkü kapitülasyonların kaldırılmasına karşı adalet organlarımızı yepyeni kanunlarla, mahkemelerle ve en kısa zamanda yaratmak işini omuzlarımıza almış bulunuyorduk&#8221;37 demektedir. Yani Türkiye Cumhuriyeti yabancı devletlerin müdahalelerini önlemek için onların kanunlarını almayı tek çıkar yol kabul etmiştir. Benzer bir tavrı Tanzimat ricalinde de zaman zaman görmek mümkündür.</p>
<p>İkinci olarak Türkiye medeni hukuk alanında o güne kadar uygulamakta olduğu ve Lozan görüşmelerinin başlangıç dönemlerinde sahiplendiği İslam hukukundan ayrılarak Lozan antlaşmasının 42. maddesiyle gayrimüslim azınlıklara tanımış olduğu imtiyazdan da kurtulmak istemiştir. Çünkü İsviçre medeni kanunu netice itibariyle hıristiyan bir devlet kanunu idi ve buradaki hıristiyanların kabul ettiği hükümlere Türkiye Cumhuriyeti hıristiyanlarının da razı olmaları beklenmekteydi. Nitekim İsviçre medeni kanununun kabul edileceği anlaşıldıktan sonra Lozan antlaşmasının 42. maddesi gereğince kurulan azınlıklar karma komisyonları Adalet Bakanlığına te ker teker başvurarak İsviçre medeni kanununun alınması vakıası karşısında artık kendileri için ayrıca hüküm konmasına gerek olmadığı kanaatine vardıklarını ve komisyon çalışmalarını sona erdir diklerini bildirmişlerdir38.</p>
<p>Sonuç olarak yeni Türk devletinin kurucuları başlangıçta hiç değilse dini hükümlerle yakın ilişkisi dolayısıyla medeni hukuk alanında o zamana kadar yürürlükte kalmış olan hükümlere bağlı kalmayı ve böylece İslam hukukuyla Batı hukukunun kendilerince yararlı bir sentezini ortaya koymayı düşünmüşlerdi. Onların hukukta kökten bir değişikliğe gideceklerine dair hiçbir işaret yoktur. Ancak Lozan&#8217;da gerek yabancılar ve gerekse gayrimüslim azınlıklar lehine yapılan baskılar onları bir alan değişikliğine götürmüş, şekli bir bağımsızlık uğruna bin yıllık bir hukuk mirasının terkedilmesinde bir beis görmemişlerdir. Bu tavır değişikliği, milli bir medeni hukukun gelişmesine önemli bir darbe vurmuştur. Gerçi medeni kanunu hazırlayanlar bu kanunla medeni hukuk alanında daha önce var olan üçlüğün (Musevi, Hıristiyan ve İslam hukuku) kaldırılmış bulunduğunu ileri sürmüşlerse39 de bu üçlüden hangi hukuk lehine bir birliğin sağlandığı gerçeği gözden uzak tutulmuştur. Lozan görüşmeleri sırasında eğer medeni hukuk alanında tek bir kanun kabul edilirse bundan Hıristiyanların zarar görecekleri tarzındaki İngiliz ve İtalyan delegelerinin endişeleri gerçekleşmemiş, bilakis bu netice Müslümanlar. için tahakkuk etmiştir. Tanzimat döneminde olduğu gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında ve özellikle Lozan&#8217;da Batı devletlerinin baskıları olmasaydı, Türk hukukunun bugün farklı bir yapıda olacağını söylemek yanlış olmasa gerektir.</p>
<p>http://isamveri.org/pdfdrg/D00064/1995_3-4/1995_3-4_AYDINMA.pdf</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<div>Bu değişikliklerde rol oynayan amlller ıçın bk. M. Aklf Aydın. &#8220;Mecelle&#8217;nln hazırlanışı&#8221;. Osmanlı Araştınnalan. c. IX(1989). s. 34-44: keza a. mlf. &#8220;Batılılaşmıı&#8221;. <i>1Ylrklye Dlyanet </i>Vakfı İslam Anslldopedls~ c. V, s. 162· ı 04.</div>
<div></div>
<div>2. Bu dönemde Fransız medeni kanununun alınma gayretleri ve Cevdet Paşa&#8217;nın mücadelesi hakkında geniş bilgi için bk. yukarıda, &#8220;Mecelle&#8217;nin hazırlanışı&#8221;, s. S9 vd.</div>
<p>3. 1917&#8217;yc tekaddüm eden yıllarda hazırlanacak aile kanunuyla ilgili olarak Islamcıların, Türkçülerin ve Bancıların kavgaları hakkında geniş bilgi için bk. Aydın, a.g.e., s. 166-176. 4. Bu komisyonların üyeleri için bk Ceride-i Adliyye (CA), Mayıs 1339, sy. ID, s. 464-465.</p>
<p>4Bu komisyonların üyeleri ıçın bk Ceride-i Adiiye (CA). Mayıs 1339 sy. ıo. s. 464-465.</p>
<p>5 md. ı. Söz konusu ralimarneme için bk. CA, Mayıs 1 LW, sy. ıo, s. 462.</p>
<p>6. Arı Inan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Ankara 1982, s. 68, dn. 152.</p>
<p>7. Müttefik temsilci heyetlerince 14 Aralık 192Z&#8217;de Türk temsilci heyetine kendi va tandaşlanyla ilgili olarak sunduklan &#8220;Kişisel Durum Dışındaki Konulara llişkin Yar gı Yetkisi Tasarısıunda Türk hükümetince Istanbul, ıZmir, Bursa bidayet mahkemele riyle istinaf mahkemesinde ve Yargıtay&#8217;da görevlendirilmek üzere Millederarası Da imi Adalet Divanınca teklif olunacak kimseler arasından hakim atamayı üsdenmesi (md. 5) istenmiştir; bk Seha L. Meray, Lozan Baı-q Konferansı: Turaruıklar, Belgeler, Ankara 1971. &#8220;;&#8221;akım 1, c. Z, s. 47.</p>
<p>8. Meray, Tk. I, c. Z, s. 48 md. 7.</p>
<p>9. Meray, Tk, I, c. Z, s. 8.</p>
<p>ıo. Bilal Şimşir, Lozan Telgrafian, Ankara 1990, I, ZB.</p>
<p>1 ı. Meray, Tk. I, c. 2. 12. Şimşir, I, 264-265. 13. Meray, Tk. i, c. 2, s. 25.</p>
<p>14. Şimşir. ı. 232·233. .</p>
<p>15. A. Afetinan, ızmir İktisat Kongresi, Ankara 1982, s. 6 ı.</p>
<p>16. Meray, Tk. I, c. 2, s. 17·18, 24.</p>
<p>17. Şiınşir, I, 291·293.</p>
<p>18. TÜrkiye Büyük Millet Meclisi Gidi Celse Zabııları, c. lll, s. 1188-1195.</p>
<p>19. Şimşir, I, 305. 20. Inan, s. 81-82.</p>
<p>21. Şimşir, I, .340-142, 344, 350.</p>
<p>22. Meray, Tk. II, c. 2, s. 105-106.</p>
<p>23. Mcray, Tk. I, c. I, kirap 2, s. 194.</p>
<p>24. Mcray, Tk. I, c. 2, kitap I, s. 202; yine Türk dclegasyonundan Şükrü Kaya Bey&#8217;in ay nı mealdc bir konuşması için bk. aynı kaynak, s. 202-203.</p>
<p>25. Mcray, Tk. I, c. I, kitap 2, s. 230-231.</p>
<p>26. Aynı kaynak, s. 231-232. 27. Aynı kaynak, s. 2.32.</p>
<p>28. Aynı kaynak, s. 223.</p>
<p>29. Aynı kaynak, s. 229. &#8216;o. mJ. 42. hk. Mcray, Tk. ll, kr. 2; Kadir Mısıroi!ll1, Loz:an Zafer mi Hcvmet mi!, [sran hul 1971, c. I, s. 387.</p>
<p>ı. Tasarının metni için hk. Sahri Şakir Ansay, Medenı Kanun&#8217;un 25. Yıldönümü Müna se&amp;etiyle Eski Aile HukukumuzaBir Nazar, AnkRrn 1952, s. 59·102.</p>
<p>32. Ansay tasarıyla hirlikte cncümen Jeğişikliklerini Je vermektedir, hk. a.g.e., s. 59·102. 33. Ansay, 58.</p>
<p>34. Halil Cin, İsl.iim Ile Osmanlı Hukukunda Eıılerıme, Ankara 1974, s. 307. 35. Tasarının metni için lık. CA, 1340-\341, s. 881-891, 95,-957, 1033-10.,6, 11171123; ayrıca lık. Ansay, U6-151. 36. Ansay, 1 B.</p>
<p>37. Mahmur E,ar Bozkurr, &#8220;Türk medenı kanunu nasıl hazırlandı?&#8221;, Medeni Kanunun X V. Yıl Dönümü İçin, Isranbul 1944, s. 18 . . 38. Cemil Bilsel, &#8220;Medenı Kanun ve Lozan muahedenamesi&#8221;, Medeni Kanununun XV. Yıl Dönümü İçin, Isranbul 1944, s. 56 vd.</p>
<p>39. Bilsel, s. 56.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-hukukunun-laiklesme-surecinde-lozanin-oynadigi-rolu/">Türk Hukukunun Laikleşme Sürecinde Lozan’ın Oynadığı Rol(ü)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turk-hukukunun-laiklesme-surecinde-lozanin-oynadigi-rolu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
