<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>öğrenmek | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ogrenmek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 16 Aug 2024 17:04:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.4</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>öğrenmek | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Deneyim/Müşahede</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Aug 2024 16:50:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk yetiştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[müşahede]]></category>
		<category><![CDATA[slogan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27047</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Öğrenmek yaşamayı öğrenmektir. Öğrenmek nihayetinde yaşamayı öğrenmektir, kıylükal değil. Maddeden tamamen uzaklaşan metafizik felsefe çalışıyor olsanız dahi nihai maksat hakikati keşfedip o hakikate göre yaşamak ve bunu insanlara salık vermektir. Gerçekte öğrenmek özü itibariyle güzeldir. Yani hiçbir ek fayda veya sonuç getirmese dahi bilmek, bilmemeye nazaran güzel bir şey olurdu. Buna rağmen öğrenmek neredeyse [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/">Deneyim/Müşahede</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23216 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-300x188.jpg" alt="" width="369" height="231" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-768x480.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3.jpg 800w" sizes="(max-width: 369px) 100vw, 369px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Öğrenmek yaşamayı öğrenmektir. </strong></p>
<p>Öğrenmek nihayetinde yaşamayı öğrenmektir, kıylükal değil. Maddeden tamamen uzaklaşan metafizik felsefe çalışıyor olsanız dahi nihai maksat hakikati keşfedip o hakikate göre yaşamak ve bunu insanlara salık vermektir. Gerçekte öğrenmek özü itibariyle güzeldir. Yani hiçbir ek fayda veya sonuç getirmese dahi bilmek, bilmemeye nazaran güzel bir şey olurdu. Buna rağmen öğrenmek neredeyse her zaman pratik bir eylem ve sonuçtan da uzak değildir. Sadece öğrenmek için öğrenseniz dahi öğrendikten sonra artık aynı kişi değilsiniz. Hakikati keşfetmek ya da keşfettiğini düşünmek insanı kaçınılmaz olarak değiştirir. İnsan kendi bilgisine karşı direnemeyen bir varlıktır. Öğrenmek üzerine yazılan kitaplarda ve hatta eski eserlerde şunu görürüz &#8220;İlim öğrenmek için evlenmemek gerekir, bir eşle ilgilenmek, çocuklarla uğraşmak gibi meşguliyetler vakit kaybettiricidir.&#8221; Bu tarz sözleri eskiden okuduğumda keyfim kaçardı. Pek çok ilim talebesine de çoğu zaman bu his gelir. Aslında bu, amacından sapan bir öğrenme şeklidir. Ne hakikatin özünü aramak ne de yaşamayı öğrenmek kağıdı kutsamakta olmaz. Kitap ve kağıda yapılan şey, dünyadaki dağınık gözlem verilerini birilerinin düzenli hale getirip gözlerimizin önüne koymasıdır.1 Gerek hakikati sağlayacak tefekkür, gerekse yaşamayı öğrenmek dünyadaki gözlem verilerinden uzakta değildir. Bu anlamı ile hayatı deneyimlemek öğrenim açısından bir kayıp değildir. Bakmayı bilen bir göz baktığı her yerden bir şey öğrenir. Yaşama dair meşguliyetler, hayatı ciddiyetle gözlemleyenler için boşa giden vakitler değildir.</p>
<p><strong>Öğrenmek nasıl bir faaliyettir~ </strong></p>
<p>Yukarıda anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere öğrenmek müşa hede ile iç içe geçmiş durumdadır. Bu tarz eserlerde maalesef müşahede fazlaca ihmal edilmiştir. Çoğunlukla zamanın üzerinde durulmuş ve nadiren de kitap seçiminden bahsedilmiştir. Müşahede ise neredeyse hiç ele alınmamıştır. İşin aslı öğrenmek, bilgiyi işleme sokabilmek ve kullanabilmektir. İnsanda bu faaliyetlere dair bir meleke oluşmasıdır. En teorik konularda dahi durum böyledir. Yani örneğin fıkıh usulü ya da bilim felsefesi öğrenmek, kelime ezberlemekten ya da sayfalarca okumaktan ibaret değildir. Bu ilmi, meselelerle karşılaştığında adeta bir &#8220;meleke&#8221; halinde kullanmak, usul/metot ihlal edildiğinde fark edebilmektir. Bunu sağlamayan bir öğrenme eskilerin kıylükal dedikleri &#8220;O onu dedi, bu bunu dedi.&#8221; faaliyetinden öteye gitmez. Bu ne bir ilim ne de bir öğrenmedir. Yine eskilerin güzel tabiri ile &#8220;malumatfuruşluk&#8221;tur. Malumat ise ilim değildir; dağınık ve bütünlük arz etmeyen, kişiyi değiştirmeyen bilgi kırıntılarıdır. Oysa bilmek, bilgi kırıntıları arasında bağlantılar kurabilmek, bu bağlantıları zenginleştirebilmek, güçlendirmek ve lazım olduğunda gösterebilmektir. Felsefi derinlik ya da tefakkuh ilk bakışta görünmeyen bağlantıları kuracak kadar konu üzerinde vakit geçirmeyi ve meleke kazanmayı gerektirir. Bu yüzden malumatfuruş, dağınık bilgiyi dinleyiciye boca eder ve kendisinin anlaşılmadığını iddia eder. Oysa bilen anlatır. Alim bilgisini kullanır. Kullanamadığın şey senin değildir. Gerçekten kolay anlatım, kafanın içinde işlediğin bilgiyi dünyada görebilmeyi gerektirir. Bu yüzden böylelerinin örnek kullanmakta zorlanmadıklarını ve örneklerin kolay anlatım sağladığını fark edersiniz. Sanki herkesin elini uzatsa kolaylıkla yakalayabileceği şeyleri veriyor gibidirler. Ama bunu herkes yapamaz. Birinin bir konuyu gerçekten bilip bilmediği en kolay yoluyla verdiği örneklerden anlaşılır. Çoğu insan, konuşmacının atıf yaptığı kaynaklara ya da suni bilgiç edalarına aldanmakta yanılır.</p>
<p><strong>Bilgiyi İşlemek </strong></p>
<p>Tüm bu anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere insan zihni girdiler alan ve çıktı oluşturan bir yapıdadır. Bu girdiler bazen kağıttaki sayfalar, bazen kulağa dökülen sözler ve bazen yaşanan deneyimlerdir. Tüm bu girdiler ancak derin bir tefekkürle yoğrulur. Nihayetinde içinden çıktığı zihnin yoğurduğu biçim özneldir. Herhangi bir girdi biçimini engellemek, tefekkürün kendisine malzeme kılacağı nesne miktarını azaltmaktır. Mütefekkir, usta bir aşçı dahi olsa malzeme (bilgi) eksikliği çekecektir. Bazen bol malzeme kötü aşçıya denk gelecektir. Bazen bol malzeme ve iyi aşçı olmasına rağmen aşçı tembel olacaktır vesaire. Her daim aşçılığı geliştirme çabası ise bu kitabın konusudur. Örneğin sık sorulan bir soru vardır: &#8220;Okuduğum bazı şeyleri hatırlıyorum fakat hangi kitapta okuduğumu bile anımsayamıyorum, neden?&#8221; Bu sorunun cevabını vermiş olduk. Okuduğun kitap bir veri kaynağıdır. İşlenmiş bilgi ise senin &#8220;ürünün&#8221; dür. Hangi kitaptan okuduğunu anımsamak öğrenimin maksadı değildir. Ya da şu şikayeti sıklıkla duyarız: &#8220;Kitap okuyorum fakat hiç aklımda kalmıyor:&#8217; Burada da insanlar genellikle akıllarında kalanın ne olduğunu kitabı bitirip düşündüklerinde &#8220;Neyi hatırlıyorum?&#8221; sorusunaverdikleri cevapla ölçerler. İşin aslı bu sadece bir hafıza sınamasıdır. Oysa öğrenmek böyle değil, küçük bir çocuğun süt içmesi gibidir. Süt nereye gitti? Koluna mı gövdesine mi? Hangi süt damlası hangi eti oluşturdu? Bunları bilmek imkansızdır. Vakıada gözlenen şey, çocuğun büyüdüğüdür. Kitap okumak da yaklaşık bunun gibi bir şeydir.</p>
<p><strong>Sakince Düşünmek/Analiz Etmek </strong></p>
<p>Hayatımda müşahede ettiğim bir örneği söylemem gerekirse, benim Türkiye&#8217; de tanınır olmaya başlamam muhtelif kişi ve grupların söylemlerine verdiğim cevap videoları sayesinde oldu. İşin aslı bu tarz videolarda yaptığım şey çoğunlukla &#8220;Ne diyor?&#8221; diye durup düşün mekten ibaret. Bu videoların neredeyse hiçbirinde muhtelif kaynaklar taradığım araştırmalar yapmadım. Oysa ders ve konu anlatımı yaptı ğım videolar için uzun emekler veririm. Tek hadisi inceleyip anlatım yapacağım bir video için 1 ay ciddi ciddi çalıştığım vakidir. Oysa çürütme videolarının toplamında dahi bu kadar emek vermemişimdir. Bunun sebebi bence şu: İnsanların büyük bir kısmının entelektüel faaliyetten anladığı, kulaklarından içeri dökülen sloganları papağan gibi tekrar etmekten ibarettir. Sloganlar ise dayanıksızdır. Ayette zikredilen örümceğin evini anımsatır. Ancak sloganlar bir akış oluşturur. Kendinizi bu akışa kaptırmazsanız ve durabilmeyi becerirseniz sloganın ne kadar boş olduğu çok kolayca fark edilir. Bu sebeple insanlar dönemin modasına kapı larak canları ve malları pahasına savundukları fikirlerinin çok saçma olduğunu modası geçince fark ederler. &#8220;Yahu biz o zamanlar nasıl kapılmışız buna&#8221; gibi bir ruh halinde olurlar.</p>
<p>İşte bu durum, akış ve dönemin modası ile alakalıdır. İyi bir tefekkür, durmayı gerektirir. Bir kere koşmanın tadını alan insan hep koşmak ister. Bu Müslümanların bir kısmında da var olan bir durumdur. Kişi koştuğunda görevini yaptığını ve gayret ettiğini hisseder. İşin aslı mutlu da olur. Zira insan mutluluğunun belası olan can sıkıntısından kurtulur ve koşmak insanı dinç tutar. İnsan adanmaya muhtaç bir varlıktır. Durgun su kokar, koşmamak insanda pek çok şeyi bozar. Ancak koşular arasında durup tefekkür etmek doğru bir yönün tayini için elzemdir. Koşan mutlu olur ama başı kesik tavuk gibi koşuşturan bir hedefe ulaşamaz. Dolayısı ile koşmak da gerekir durmak da. Koşmadan deneyimlenemez, durmadan tefekkür edilemez. Koşmak müşahedenin, durmak derinleşmenin kaynağıdır. Ne kadar koşup ne kadar durulacağında mizaç da etkilidir.</p>
<p><strong>Konuşmanın Hazzı </strong></p>
<p>Müşahede ile ilgili yazdıklarımıza bir örnek olarak konuşmak ve susmak denklemini anlatmak güzel olacaktır. Müşahede, susmayı gerektirir. Az önce koşmak ve durmaktan bahsetmiştik. Kişisel diyaloglarda müşahede ve tefekkür, susanın yaptığı iştir. Konuşurken müşahede edemezsin. Genellikle çok ve boş konuşan insanların müşahedesinin zayıf, karakter ve olay tahlillerinin sığ olmasının önemli sebeplerinden birisi budur. Aslında olan şudur: Böylesi kişiler çok konuştukça, tefekkürleri azalır ve konuşma içerikleri zayıflar. Boş konuştukları için de az dinlenirler. Az dinlendikçe daha çok konuşurlar. Bu böylece kendi kendini besleyen bir kısır döngüye dönüşür. Aslında boşboğazlık yapmayan insanlar bir konuyla ilgili konuş tuklarında daha dikkatli dinlenirler. Eğer ağızlarından güzel cümleler de dökülürse gördükleri ilgi daha fazla artar. Az konuşan ve konuştuğunda kıymetli şeyler söyleyen insanlar kanaatleri merak edilen ve görüşlerine başvurulan kişilerdir. Bir olay olduğunda onların konu hakkındaki yorumlarına ulaşılmak istenir. Onlardan yorum alabilenler bundan mutlu olur. İşin aslı dinlemeyi bilmeyene konuşmak da züldür. Ona herhangi bir şey öğretmek de imkansızdır. Zira bir insanın ilk olarak öğren mesi gereken şey dinlemektir. Yaptığımız söyleşilerde bazen bu gibi kimselerle karşılaşırız. Sahne şöyledir; kişi, soru sormak için mikrofonu alır ama aslında niyeti soru sormak değil konuşmaktır.</p>
<p>Oysa ondan başka kimse onun konuşmasını istemez. Uzun uzun kendi fikirlerini anlattıktan sonra pek de soru sayılmayacak bir şeyler söyleyerek bitirir. Eğer ona cevap verirseniz mimiklerinden sizi dinlemediğini,ilk kelimenizden itibaren kendi söyleyeceği şeye odaklandığını ve konuşma sırasının kendisine geçmesi için sabırsızlandığını hissedersiniz. Sorduğu soruya cevap alırkenki mimikleriyle kendini ele veren kişi lere &#8220;Şu anda beni dinlemediğini fark ediyorsun değil mi?&#8221; derim. Bu tepki ona yapılabilecek en büyük iyiliktir. Zira şu bilgiyi ya da bu bakış açısını öğrenmesinden daha önemli olan şey dinlemeyi öğrenmesi dir. Zira ilki öğrenmek, ikincisi ise öğrenmeyi öğrenmek ile ilişkilidir. Böyle kimseler üzerine tefekkür ettiğimde hep şaşırırım, gerçekten ilginç bir psikolojik durum olduğunu düşünürüm. Söz konusu kişi belli ki konuşmadan dinlemeye, kendi fikrini ifade etmeden başkasının fikrini anlamaya çalışmaya 1 saat bile tahammül edemeyecek durumdadır. Elbette bu nefsi bir durumdur ve nefsinin itkileri onu dinlemeye ya da susarak tefekkür etmeye tahammülsüz hale getirmektedir. Sanki içinde bir şey onu konuşması için dürtüyormuş gibi dayanamamaktadır. Oysa o anda uzun konuşmasından herkesin rahatsız olacağını bilir ancak çoğu zaman yine de dayanamaz. Dinlemeyi bilmeyen müşahedeyi ıskalar, konuşmaları yavanlaşır, zaman geçtikçe boşboğazlaşır. Eskiler &#8220;sözün şehveti&#8221; diye bir tabir kullanırlardı. Gerçekten konuşmanın hazzı, nefis terbiyesini hak eden şeylerden birisidir.</p>
<p><strong>Kağıdı Kutsamak </strong></p>
<p>Eğer kağıdı kutsamak gerçek hayatı ıskalamaya neden oluyorsa artık kağıt, öğrenmenin düşmanı olmuş demektir. Öğrenme sürecinde, içine düşülebilecek en tehlikeli tuzaklardan birisi budur. Hayata paralel bir simülasyon oluşması ve o simülasyon içerisinde kendini güvenli hisseden ilim talebesinin halinden mutlu bir şekilde yaşamasıdır. Sirenlerin şarkısı ile büyülenen Odysseus&#8217;un arkadaşları gibi keyifli ama gerçekten uzak bir evrende ömrü tüketmektir. Örneğin &#8220;İlim öğrenmek isteyen birisi için çocuk sahibi olmak dezavantaj gibi anlatılıyor:&#8217; demiştik. Oysa benim ortaya koyacağım bakış açısında evli olmamak ve çocuk sahibi olmamak dezavantajdır. Zira normal bir insanın yaşantısının belki %50&#8217;sini bile hiç deneyimlememiş biri nasıl onun hayatı hakkında kanaat sahibi olabilir? Bir çocuğun büyümesini izlerken aslında insan denilen şeyin büyüme aşamalarına her anıyla tanıklık ediyorsunuz. Bir çocuğun mizacını hissetmek, duygularının gelişimini, algısının değişme biçimlerini günbegün müşahede etmek, onun hayat ve ölüme dair sorularına maruz kalmak az bir tecrübe midir?</p>
<p>Bu bilgiye sahip olmayan ile sahip olanın hayata bakışı aynı derinlikte olabilir mi? &#8220;Bir baba evladını nasıl sever?&#8221; Bunu nasıl bilebilirsiniz? Kötü bir ailede doğmak bir çocuk için neden kötüdür? Bir insanın nasıl şımaracağını, nasıl dengeli bir karakter oluşturacağını ya da neden korkacağını bir çocukta adım adım görmekten daha büyük bir gözlem var mıdır? Hangi psikiyatri kitabı size bu bilgiyi yakini olarak verecektir? Bunları 20 yıl gece gündüz bir çocuğu yetiştirmiş birisi ile yetiştirmemiş birisi sizce aynı düzeyde anlayabilir mi? Bir at yetiş tiricisi ile atlar üzerine yazılmış kitapları okuyan birisi attan aynı düzeyde anlayabilir mi? Elbette ikisi de bunu iddia eder. Ama birisi sloganik anlar, diğeri ise yakin ile bilir. İlki hatalı pek çok sloganı da kabul eder. Çünkü işin esası konuyu gerçek bir kavrayış ile öğrenmemiştir. Annesi ve babası yanında yaşlanmış birisi bir yaşlının kaygıla rını, duygularını, hayatını geçirdiği şeylerin onu getirdiği ahlaki durumu bizzat müşahede edecektir. Nihayetinde kendisi de yaşlanacaktır. Bunlar önemsiz bilgiler midir? Bu konuları düzgünce anlatabilen kaç tane kitap vardır? Öğrenimin ulaşamadığı yerlerde insanlar anlık kararlarla yaşarlar ve böylesi önemli konular genellikle kitaplardan okunmaz. Zira bunlara dair yazılmış dişe dokunur bir literatür bulmak zordur.</p>
<p><strong>Aile ile ilgilenmek vakit kaybı mıdır~</strong></p>
<p>Mizaçlar değişebilmekle beraber, kişinin çocuğu, eşi ya da anne babası ile ilgilenmesi ona zengin bir deneyim sunacağı gibi vakit açısından da zarar ettirmez. Zira kendisiyle ilgilenilmeyen bir ailenin ortaya çı karacağı problemler, toplamda onlarla ilgileneceğiniz süreden daha fazlası edecektir. Bir çocuk belki 15 dakika babası ya da annesiyle oynayıp mutlu olacak iken bu süreyi alamadığında huysuz olur, problemli davranışlar gösterir. Bu davranışlarla eninde sonunda siz uğraşacaksınız.</p>
<p>Ne kadar ötelerseniz ilerde daha büyük problemlerle karşı karşıya geleceksiniz. 20 yaşına kadar kendisi ile hiç ilgilenilmeyen bir çocuk büyük ihtimalle ya ailesinden kopacak ya da ailesinin başına daha uzun mesai alacak dertler açacaktır. Ayrıca kendimde de müşahede ettiğim bir diğer nokta, evlat sahibi olmanın insanı genç bir erkek olmaktan &#8220;baba&#8221; olmaya götürdüğü, böylece hayatındaki her şeyin değiştiği gerçeğidir. Bir baba, çoğu zaman bir gence nazaran nefsine daha hakimdir. Nefsini evladı için pek çok durumda dizginlemektedir. Artık gençliğine oranla havailiği azalmış tır. Bu nefis terbiyesi onun ilim öğrenmesine katkı sağlayacaktır. Nefis terbiyesinin ilim tahsilindeki öneminden ilerleyen sayfalarda genişçe bahsetmeye çalışacağız. Çoğu kişi anne baba olan kimselerden şu sözleri duymuştur: &#8220;Yahu bizim çocuğumuz yokken ne hakla yorulduğumuzu düşünüyormuşuz? Oysa şimdi çocukların erken uyuduğu, bizim uyumadığımız 1-2 saatlik kısa vakitler ganimet gibi geliyor.</p>
<p>Tüm bireysel işlerimizi bu aralıkta yapıyor ve dinleniyoruz:&#8217; Artık daha yoğun bir tempoya alışmışlardır. Temsilen anlatacak olursak; bu anne babanın 25 yaşındayken 20 kilogram yükleri vardı. Ancak nefis terbiyeleri zayıf olduğundan 20 kilograma ancak güç yetirebiliyorlardı. Çocuk yetiştirmeye başladık larında ise yükleri belki 30 kilograma ulaşmış ancak zorunlu olarak yaptıkları nefis terbiyesi sayesinde 50 kilogramı omuzlayacak seviyeye gelmişlerdir. Bu yüzden ilk çocuktan ve onun getireceği tempodan deli gibi korkan bu genç ebeveynler, bir iki yıl sonra ikinci çocuğu düşü necekler ve çoğu zaman bu niyetlerini yerine getireceklerdir. Oysa ilk çocukları olduğunda başka çocuk istemediklerini söylüyor, bir taneyle bile baş edemediklerini düşünüyorlardı. Bu süreç, bir delikanlının babalığa, bir genç kızın ise anneliğe geçiş aşamasıdır. Doğru süreçler geliştiğinde anne ve baba olmak bir genç delikanlı ya da hanımefendi olmanın aslında üst sürümüdür. Çocuğun sorumlulukları gençten daha azdır. Ancak genç olan çocukluğu sadece romantik bir hayal olarak ister, gerçekte gençlik çocukluğa nazaran bir kazanımdır. Aslında anne ve babalık ile gençlik arasındaki fark da buna benzemektedir.</p>
<p><strong>Çocuk Yetiştirmek </strong></p>
<p><strong>1.</strong> Şu üç soru bize sıkça sorulur: Çocuğumu ahlaken nasıl eğitmeliyim?</p>
<p><strong>2.</strong> Çocuğumu dinen nasıl eğitmeliyim?</p>
<p><strong>3.</strong> Çocuğumun teorik eğitim sürecini nasıl yönetmeliyim?</p>
<p>Üç soruya da benim standart cevabım her zaman bir tanedir: Kendini eğit. Sebebi şu ki; ben eğitimde müşahedeyi esas alırım. Eğitim çocuğa okutulmaya çalışılan sayfalar, söylenen sözler değil çocuğun müşa hede ettiği şeydir. Ahlaken bakalım &#8230; Bir gariban gördüğünde duran ve yardım eden, yeri geldiğinde maddi menfaati dahi ahlaki bulmadığı için reddetmiş bir baba profilini 5 yaşından 18 yaşına kadar izlemiş bir çocukla bunun tam zıddını izlemiş bir çocuk aynı olabilir mi? Bu çocukların böylesi durumlar karşısında hissettikleri haya duygusu dahi farklı olur. Zira bunun zıddını izleyen çocuk ister istemez bu davranışa alışır. Kötü ahlakı gösteren adam ağzıyla vaaz verse dahi bu söylemleri çocuğun nefretini celp eder. Aslında o kötü ahlakını çocuğuna karşı da çoğu zaman uygulayacaktır. Sonra bir de üstüne vaaz ettiğinde daha da nefret uyandıracaktır. Basitçe küfür konusunu düşünün. Çocuğunuzun küfür etmemesini istiyorsanız, yapmanız gereken şey küfür etmemektir. Çocuk küfür etmeyi sizden öğrenir. Muhtemelen siz de babanızdan öğrenirsiniz. Burada değiştirilemez bir durumdan söz etmiyoruz, çok uğraşırsanız babanız küfür etmesine rağmen siz etmeyebilirsiniz ancak eğitim avantaj kazandırmak için yapılır. Babanız bu konuda size iyi bir eğitim vermemiş ve siz kendinizi çokça zorlamak zorunda kalmış olursunuz. Her meselede çocuğunuzu sarp yokuşu tırmanmak zorunda bıraktığınızda aslında bu kötü bir eğitim aldığı anlamına gelir. Dinen bakalım. Namaz vakitleri konusunda aşırı hassas, namazlarında ve Efendimiz anıldığında gözleri yaşaran, samimiyetle dua eden bir anne ile bu özellikleri haiz olmayan fakat dinden laf açıldığı zaman konuşmak için fırsat kollayan bir anne aynı mıdır? Değildir. Bunların verdikleri eğitim de aynı olmaz. İlki gibi bir anneye sahip olan bir çocuğun ben İslam düşmanı olabildiğine hiç denk gelmedim. Gerçekten dindar bir anneye sahip olan ve annesini çok seven bir çocuğun kafası nın karıştığına ve ateist olduğuna çok denk geldim. Ama bu çocukların Allah&#8217;a küfür etmek, Muhammed aleyhisselam ile dalga geçmeye çalışmak gibi hareketlere tevessül ettiğine hiç rastlamadım.</p>
<p>İnsanların anne-babalarına olan sevgileri, onların değerlerine saygı duymasını sağ lar. Bundan daha iyi eğitim mi olur? Oysa şedit İslam ve Müslüman düşmanları içerisinde anne babasına olan nefretini onların dinine kusarak gösteren çoktur. İş yine &#8220;Siz iyi insan, iyi bir Müslüman olun; çocuğunuza verebileceğiniz en güzel eğitim budur.&#8221; demeye dönmüyor mu? Entelektüel/teorik açıdan bakalım. Büyük kitaplığın olduğu bir evde büyüyen, kitap okumayı keyifli bir iş olarak addetmeyi belki 1 yaşında gören, ev içi kullanılan kelime zenginliği normal bir ailenin on katı olan birisi ile bunun zıddı bir olabilir mi? İlki bu ev içerisinde hiçbir şey okumasa dahi en azından tanıştığı kelime sayısı dahi onun entelektüel donanımını etkileyecektir. Zira kitap okunan bir evde gündelik dilden daha zengin bir kelime dağar cığı kullanılır ve çocuk bunu istemese de öğrenir. Bu onun akranlarına nazaran öne geçmesi anlamına gelir. Kendisini geliştirmeyen ebeveyn doğru yönlendirme yapmak istese dahi buna ufku yetmeyecektir. Zaten çocuğuna kitap oku dese dahi kendisi okumuyordur.</p>
<p>Çocuk kitap okumanın zevkli bir şey olduğunu evde hiç tatmamıştır. Zevkli olan televizyon izlemek, dizi takip etmek ya da kahveye gitmektir. Böyle bir çocuk ile &#8220;Off harika, şu kitap basılmış!&#8221; diye eve sevinçle gelen bir babayla büyüyen çocuğun kazandığı kitap okuma sevgisi aynı olabilir mi? Birisi 6, diğeri 1 yaşındaki iki kızım da eve kitap kargosu geldiğinde sevinirler. Kargoyu açma ayinini onlar da istediği için hep beraber yaparız. Muhtemelen benim sevincimden dolayı kitap kargosu açma olayını zihinlerine sevinçli bir olay olarak kodladılar. Benim kitap okuduğum koltuğa benim gibi oturup ellerinde resimli kitapları ile durmaya çalışırlar. Bunu çok küçük yaşlarından beri yapıyorlar, ilk gördüğümdeçok şaşırmıştım. Aynen benim gibi oturmaya çalışıyorlar. Ben henüz çocuklarımı kitap okuma konusunda teşvik etmiş değilim. Hasılı kelam, çocuğunuza iyi bir ahlak vermek istiyorsanız ahlaklı olmak yönünde kendinizi eğitin, dindar olsunlar istiyorsanız dindar olun, entelektüel olsunlar istiyorsanız okuyun. Başkalarını değiştirmeye çalışmak kolaydır. Kolay olduğu için herkesin nefsi buna meyleder. Oysa ailenizi ve çevrenizi düzeltecek olan sizin yapacağınız işlerdir.</p>
<p><strong> Büyük adam nasıl ortaya çıkar?</strong></p>
<p>Deneyim alanını genişletmek, ilimden anlayanların vereceği ilk tavsiye olmalıdır. Bir defa araba alıp satmamış, bir ticaret yapmamış, işçi lik yapmamış, personel çalıştırmamış birisi nasıl ticaret hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilir? İlim tüm bunları yapmakta olan insanların hayatları hakkında konuşmak değil midir? Örneğin benim hayatımda gördüğüm en iyi karakter uzmanları psikologlar değil, personel çalış tıran başarılı tüccarlardır. O personeli dikkatli seçmekle kendi menfaatini koruduğu için bu konuda neredeyse uzmanlaşmıştır. Bu sebeple İbn Haldun meşhur eseri Mukaddime&#8217; de &#8220;İnsanlar içinde siyaseti en az bilenler alimlerdir:&#8217; anlamına gelen bir bölüm açmıştır. Bunun sebebi olarak da alimlerin okudukları idealize edilmiş metinleri, müşahede ve koşulları göz ardı ederek salık vermelerini göstermiş tir. Elhak, İbn Haldun bu konuda haksız değildir. Bu söylemi büyük oranda bugünün akademisi, bilim adamları ve din alimleri için de halen geçerlidir. Elbette bunlar içerisinde hayatı deneyimleyen, deneyim bilgisine önem verenler de mevcuttur. Fakat çoğunluğun böyle olmadığını iddia etmek herhalde abartı olmaz. Aslında burada bilim adamlığı, filozofluk ya da alimlik güncel isimlendirmelere dayanmaktadır. Yani bugün kendisine alim ya da filozof denilen kişi hakkında konuşmaktayız. Peki bu kişi 500 yıl sonra adı hatırlanan bir alim ya da filozof olacak mıdır?</p>
<p>Bir sonraki bölümde neden klasik kitapların tercih edilmesi gerektiğini anlatırken buraya döneceğiz. Fakat şunu söylemek lazım: Okuduğum kadarı ile klasik eser telif edebilmiş ilim ve filozoflar genellikle çok güçlü müşahedeye sahiptir. Bunların tavsiyeleri ciddi gözlemler barındırdığını hissettirir. Örneğin Francis Bacon&#8217;un siyaset tavsiyeleri ya da Gazzili&#8217;nin insan psikolojisine dair gözlemleri gerçekten etkileyicidir. Oysa müşahedesi zayıf insanların genelde tavsiyeleri de çok sıradan ve basmakalıptır. Bu, klasik eserleri değerli kılan bir unsurdur. Zira tarihin eleği genellikle müşa hedesi zayıf kişilerin eserlerini elemektedir. Bazen şu noktanın ıskalandığını düşünüyorum. Gazzill elbette çok ders almış, çok okumuş, fazlasıyla zeki bir ilim. Ancak bu niteliklere sahip olan tek insan olmadığı açıktır. Hatta bu niteliklerin bazılarında ondan daha iyi olan ilimlerimiz de muhakkak vardır. Burada denklemin sadece bilgi, zaman, gayret üçgeninde kalması, bir ilimi &#8220;çok büyük bir ilim&#8221; yapan sebepleri iyi tahlil edemememize neden oluyor. Ben bu üçlüye bir dördüncü olarak &#8220;müşahede&#8221; kabiliyetini eklemek isterim. Eğer ekleyecek olsaydım beşinci bir etmen olarak da zeitgeist yani zamanın ruhunu yakalamayı eklerdim. Şunu da ifade etmek gerekir ki zamanın ruhunu yakalayabilmek yine güçlü bir gözlemci olmayı ve müşahede ile çağını kavramayı gerekli kılacağı için deneyim vurgumuzun dışarısında kalmazdı.</p>
<p><strong>Pratik/ Ameli Bilgi </strong></p>
<p>Hayat pratik ve ameli bir iştir. Doğal olarak ilim nerelerde gezerse gezsin sonunda ameli ve pratik bir şeyler söyleyecektir. Bir kişi muhteşem bir metafizik kuram kurup ölse ve ameli olan şeyler hakkında hiçbir şey söylemese dahi, ondan sonra gelen birisi onun kuramını pratik ve ameli sonuçlara götürecektir. Bu noktaya gelindiğinde müşahe deden kaçınmak imkansızdır. Bir gün Türkiye&#8217;nin en iyi tıp fakültelerinden birinde verdiğim konferans sırasında 250-300 civarındaki talebeye şu soruyu sordum: &#8220;Acildesiniz ve nabzı 180 olan bir hasta geldi. Ne yaparsınız?&#8221; Bu talebelerin bu sorunun cevabını bilmeme ihtimalleri yok. &#8220;Beta bloker veririz.&#8221; dedi salonun büyük bir kısmı. Zira gerçekten kağıtta öğretilen tedavi budur.</p>
<p>&#8220;Nasıl vereceksiniz? Ne kadar vereceksiniz? Bir ampulde ne kadar beta blokör var? Hemşire sizi bekliyor ve soruyor. Hocam kaç ampul? Nasıl göndereceğiz? İlacı serum içine mi koyacağız? Yoksa serumsuz olarak direkt ilacı mı vereceğiz (puşe)? Serum içinde gidecekse hızlı mı yavaş mı gidecek? Serum ne kadar sürede bitsin?&#8221; Bunlar zor sorular değil elbette ama pratiğe dayalı sorular ve talebeler cevap veremedi. Zira bunu müşahede etmediler. Büyük bir kısmı henüz sahada çalışacağı stajları yapmamış. Hepsi kağıttan okumuş. Bilgileri de doğru. Muhtemelen büyük bir kısmının konuya dair teorik bilgisi benim bayatlamış teorik bilgimden fazladır. Acilde çalıştık ları ilk birkaç ayda bunu kolayca öğrenecekler. Müşahede böyle bir bilgidir. Kağıtta eğitim ne kadar iyi planlanırsa planlansın muhakkak unutulan detaylar olur. Bu yüzden saha ve deneyim çok şey ifade eder. Mesela bu eseri yazarken bu konu ile ilgili daha önce yaptığım 30 civarında dersin kaydını yazılı döküm olarak aldım. Kronolojik olarak inceledim. Pek az istisna hariç, bir videoda aranacak özellikler açısından en eskisi en kötüsüydü. Daha eski videolarımda konuşma temposu, verdiğim örneklerin niteliği, kelime seçimlerim hep daha kötü göründü gözüme. Bu da oldukça doğal zira ilk video ile son video arasında belki 600 civarında ders videosu yapmıştım. Yazmak da böyledir. Bu açıdan eğitim vermek, müşahede ekseninde pratik yönden tamamlanır. Eski alimlerin eserlerini kronolojik olarak okumak da bu açıdan faydalıdır. Zira ilk eserleri genellikle daha hamdır. Daha fazla slogan barındırır. Son eserlerindeki o ağırlığa alıştığınızda bunu ilk eserlerinde bulamayabilirsiniz.</p>
<p><strong>Müşahedeye Zıt Bilgi ile Karşılaşmak </strong></p>
<p>Ben hayatımda müşahedeme zıt bir söylem nasıl sunulursa sunulsun kabul etmekte temkinli olmayı bir karakter haline getirdim. En büyük otoriteler, unvanlar ya da geniş kitlelerin kabulü altında sunulsa dahi herhangi birinin beni müşahedemin zıddına inandırması için iki şeyi yapması gerekir:</p>
<p><strong>1.</strong> Müşahedemin neden yanılgı içerdiğini açıklamalı.</p>
<p><strong>2.</strong> Yeni bir müşahede penceresi vermeli. (Yani bakış açımı değişti rerek farklı bir perspektiften müşahedeler sunmalı.)</p>
<p>Bu, bilim için dahi geçerlidir. Zira bilimsel bilginin temeli müşa hede ve gözlemdir. Herhangi doğru bir bilimsel teori kaba müşahede ile çelişebilir. Tarihte örnekleri vardır. Örneğin Badamyus kozmolojisi müşahede ile uyumluydu. Kopernik sonrasında müşahedenin neden yanılgı oluşturduğu açıklandı ve yeni müşahedelere kapı açacak şekilde farklı bir bakış açısı ortaya konuldu. Bu kabul edilesiydi. Ama Badamyus&#8217;un hakim olduğu daha eski dönemlerde bahsettiğim bu iki madde sağlanmadan Kopernik ile benzer sonuçları dile getirenlerin söylemleri kabul edilmedi. Bence bu da hatalı değildi. Zira o anki hali ile farazi ve hayalci kalmaktaydı. Bu bağlamda müşahede/ bilim arasındaki korelasyonun fark edilmesi pseudo-science (sahte-bilim) olan ama bir dönem popülerleştiği için halkın diline sakız olan teorilere aldanmanızı da engelleyecektir. Freud&#8217;un kuramı buna güzel bir örnektir. Bu kuram ilk gününden itibaren bilimsel yöntemi ihlal ediyordu. Hatta bilimsel yöntem namına ne varsa zıddı kullanılarak oluşturulmuştu. Gündelik müşa hede ve sağduyu ile de çelişmekteydi. Gerçekten tam bir sahte bilim (pseudo-science) olmasına rağmen 1980&#8217;li yıllara kadar inanılmaz bir medya desteği ve lobicilik ile kuram tutundu. İlk günden beri bahsettiğim sebeplerle tenkit ediliyor olmasına rağmen kültürün her noktasına sızmayı başardı. Daha sonrasında kuram tüm dünyada büyük oranda tıbbi uygulamadan kaldırıldı. Badamyus&#8217;un kozmolojisini Kopernik öncesi çağda yaşıyor olsaydım kabul ederdim ama Freud&#8217;un kuramını tüm popülerliğine rağmen kabul etmeyeceğimi zannediyorum. Bu tavrımda müşahede ve sağduyuya duyduğum güven ciddi bir etken olacaktı. Zira Freud&#8217;un kuramı Badamyus&#8217;un aksine müşahede ve sağ duyu ile de uyumlu değildi. Elbette bilimsel yönteme hiçbir şekilde uymuyor olması da bir diğer etken olurdu.</p>
<p><strong>Deneyimden Uzaklaşmak ve Slogan </strong></p>
<p>Tüm bu deneyim bilgisinden uzaklaştığımız her sahada sloganlar atarız. Bu sözlerimizin slogan olduğunu deneyimledikçe fark ederiz. Bence akıllı insanlar, attığı birkaç sloganın işe yaramadığını deneyimledikten sonra slogan atmamaya karar veren kişilerdir. Onlar gerçekten deneyimlemedikleri, meleke haline getirmedikleri bir söylemi dile getirmezler. Diğerleri ise dünyada asla karşılık görmeyecek söylemleri slogan olarak tekrar ederler. Bunlar iki çeşittir; birisi sloganı sınayacak imkan bulamaz, çünkü kapalı bir fanus içerisinde yaşamaktadır. Ömrünü haklı olduğunu zannederek tüketebilir. Diğeri ise fanustan her çıktığında sloganının işe yaramadığını görür. Ancak sloganı terk etmek yerine yaşamayı terk eder ve kendisini hayata kapatır. Hayatı deneyimlemekten kaçabileceği küçük bir fanusta, sloganları ile güvenli alanda ömrünü tamamlamayı tercih eder. Her ikisi de nihayetinde bir fanusa kapanarak hayatı deneyimlemekten vazgeçmek zorundadır, çünkü deneyim sloganı yıkacaktır.</p>
<p>Burada kişi psikolojik faktörlerle söylemini korumaya azmetmektedir. Konuyu genelden İslami ilimlere çekecek olursak fıkıh (lügat anlamı derin anlayış) ve tefakkuh, sloganın tam zıddıdır. Örneğin fetvada hükme mevzu olan konuyu bilmek, İslami hükmü bilmek kadar önemli görülmüştür. Diğer bir deyişle ticaret hakkında fetva verecek olanın sadece ayet ve hadisleri değil ticareti de bilmesi zaruri görülmüştür. Genel geçer fetvalar böyleyken ilmihalde bu durum daha da açığa çıkmaktadır. İlmihal basit çeviri ile &#8220;hal&#8221; in ilmidir. Bir hal üzerine odaklanmıştır. Örneğin domuz eti yemenin haram olduğu hükmü genel bir hükümdür. Açlıktan ölmek üzere olanın yiyecek başka bir şey bulamadığı durumda domuz eti yemesi farz olur. Zira canı korumak domuz eti yememekten daha önemli ve dinidir. Burada genel hükmü tersyüz eden şey ortaya çıkan &#8220;hal&#8221; dir. Eğer insanların halleri bilinmeden genel hüküm &#8220;her halde&#8221; onlara telkin edilecek olsaydı bu ilim değil, slogan dediğimiz şey olurdu. Sloganlaşan bir fıkıh oksimorondur.</p>
<p>Nitekim Ebu Davud Sünen&#8217;inde Cabir b. Abdullah&#8217;tan şöyle rivayet etmiştir: &#8220;Bir yolculuğa çıktık. Bizden birine bir taş isabet etti ve başını yardı. Adam sonra ihtilam oldu (rüyalandı). Arkadaşlarına sordu, &#8220;Benim için teyemmüm ruhsatı bulabiliyor musunuz?&#8221; dedi. Onlar &#8220;Suya güç yetirdiğinden senin için bir ruhsat göremiyoruz.&#8221; dediler. Adam gusletti ve hastalanıp öldü. Peygamber&#8217;in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelince bu hadise ona anlatıldı. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): &#8220;Adamı öldürdüler. Allah onları öldürsün! Bilmiyorlardıysa sorsalardı ya! Cehaletin ilacı sormaktır. Onun teyemmüm etmesi ve yarasının üzerine bez sarıp üzerine mesh etmesi, sonra bedeninin diğer kısmını yıkaması yeterliydi.&#8221; Burada genel gusül fetvasının &#8220;hal&#8221;i göz ardı ederek her duruma uygulanmasına verilen tepkiyi görmekteyiz. Normalde İslam&#8217; da içtihatta yanılmak günah değildir. Yani fetvada isabet edemeseniz dahi bu bir günah sayılmaz zira insan hata etmekten kaçınamaz. Ama bu olayda soruyu soranın hali tamamen göz ardı edilmiş ve basmakalıp bir fetvadan dolayı soruyu soran açıkça zarar görmüştür. Muhammed aleyhisselamın bunu içtihat kapsamına almamasına ve beddua etmesine dikkat etmek gerekir. Bu lafız, hali ihmal ederek fetva vermenin haramlığına delil olur. Vallahi doğrusu da budur. Zira öyle cahil softalar var ki insanların hayatlarını cehenneme çeviriyorlar. Oradan buradan duydukları her fetvayı ne dünyanın halini ne de karşısındakinin halini bilmeksizin insanların üzerine fırlatıyorlar.</p>
<p>Onların bu yaptıkları yüzünden nice insan dünya ve ahiret namına zarara uğruyor. Bu zarara uğrayanların bir kısmı dinden, Allah&#8217;tan uzaklaşıyor. Bu gibi kimselerin dine verdiği zararı belki şedit İslam düşman ları dahi vermemiştir.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Öğrenmeyi Öğrenmek,syf:21-37d</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/">Deneyim/Müşahede</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan:Şu İp Cambazı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insansu-ip-cambazi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insansu-ip-cambazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 Feb 2024 14:37:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26879</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tel cambazı istiyordu ki dünya istediği gibi olsun. Bile bıle aldanmaya vardırıyordu işi. Ama olmuyordu, kendisi vardı. Turgut Uyar İnsan, gerilmiş bir ipin üzerinde yürüyen bir cambaz gibidir çoğunlukla, dengesini kaybetmeyegörsün her şey altüst olur, Cambazın hüneri; dengeleyebilme, dengede kalabilme hüneridir. Dengeden bahsettiğimizde itidal sahibi, kendini kontrol etmeyi bilen, aşırılığa kaçmayan, coşkularının, heyecan ve arzularının [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insansu-ip-cambazi/">İnsan:Şu İp Cambazı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23575 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-200x300.jpg" alt="" width="233" height="350" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-200x300.jpg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165-356x534.jpg 356w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/stock-photo-66520165.jpg 534w" sizes="(max-width: 233px) 100vw, 233px" /></a></p>
<p dir="ltr">Tel cambazı istiyordu ki dünya istediği gibi olsun. Bile bıle aldanmaya vardırıyordu işi. Ama olmuyordu, kendisi vardı. Turgut Uyar İnsan, gerilmiş bir ipin üzerinde yürüyen bir cambaz gibidir çoğunlukla, dengesini kaybetmeyegörsün her şey altüst olur, Cambazın hüneri; dengeleyebilme, dengede kalabilme hüneridir. Dengeden bahsettiğimizde itidal sahibi, kendini kontrol etmeyi bilen, aşırılığa kaçmayan, coşkularının, heyecan ve arzularının onu çekip götürmesine izin vermeyen bir “kişilik organizasyonu&#8221;ndan bahsediyoruz. Bunun bir hareketsizlik hali olmadığını biliyoruz: İnsan bir yol ağzındadır, sürekli enerji ve bilgi akışına maruz kalır, bizi çeken ve iten şeyler arasında bir ayağımız daima boşlukta sallanır. Onu diğer ayağın önüne koyup bir adım atabildiğimizde, ilerleyebildiğimizde işte o zaman psikolojik dengeden bahsedebiliriz. İlerlemek, kişinin kariyerinde veya sosyal yaşam ağındaha yüksek yerlere ulaşması değil, yolculuk boyunca manzaralar, yeni görüşler, yeni hikâyeler <u>edinebilme</u>sidir. İnsan ve an biriktirmeyi, insana ve âleme kulak ver meyi bilmektir.</p>
<p dir="ltr">Yaşama en büyük eksiğini yani anlam duygusunu katan şeyler bunlardır. Aklın bizi bir tarafa çektiği, duyguların ise bir anafor bulanıklığında bize başka şeylerle uğuldadığı dönemler, dengeye en çok ihtiyaç hissettiğimiz zamanlar. Üstelik bu kaos, yaşla birlikte azalan bir durum da değil; en yaşlı bilgeler en az emin olanlar ekseriyetle. Henüz yaşamın başındaki çocuklar ise “tüm dünyayı kendilerinin bir uzantısı” olarak gördükleri gibi, kendilerine dair bütünlük hissini de henüz parçalara dağıtmamış bulunmalarının avantajıyla ne istediklerinden en çok emin olanlar. Karşısında bir çikolatalı pasta duran çocuğa, içindeki bilincin o en aşağı katmanı saydığımız id (altbenlık) “Onu ye!” der. Hangi çocuk tadacağı harikulade bır lezzetten geri durur? Oysa orta yaşlı bir yetişkin, pastanın karşısında, kalori hesabı, son kolesterol sonuçları ve sıkıştıran kemeriyle duraksayıp kıvranır çoğunca. Nihai kertede mesele, pastanın yenilip yenilmemesi kararı da değildir zaten, pastanın yenilmediği durumda o haz boşluğunu nasıl ikame edeceğiniz -bazen, eve giden en uzun yol “en kestirme&#8221; olduğu söylenendirveya yediğiniz takdirde sonuçlarını hangi sorumluluk yöntemleriyle izale edebileceğiniz, hatta belki avantaja çevirebileceğiniz meselesidir. Denge, değişik kuvvetlerin bir şekilde ahenk içinde tutulması ve en faydalı şekilde “benlik inşasının surdürülmesi” demektir.</p>
<p dir="ltr"><strong>Merakın Mucizeleri: Öğrenebilmek</strong></p>
<p dir="ltr">insan evladı, hayata bir merak duygusuyla gelir. İnsanda dengeyi sağlayan en önemli unsurlardan bir tanesi bu öğrenme kabiliyeti. Modern görüntüleme yöntemlerinin bize ispatladığı nöroplastisite veya “beynin esnekliği&#8221; kavramı, insanın öğrendiği her yeni bilgiyle beyin hücreleri arasında yeni nörolojik iletim kanalları oluşturdugunu, en sık “beraber” kullanılan alanların zamanla birbirlerini beklemeden aktifleştiklerini, oluşan her nöral ağın yeni bilgileri algılama sürecini de dönüştürdüğünü anlamamızı sağladı. Yalnızca öğrenerek beynimizin şeklini değiştirmekle kalmıyoruz, beynimizin yeni şekliyle de farklı şekilde farklı şeyleri algılıyor ve öğreniyoruz. İnsan beyninde Pascal&#8217;in söylediği gibi, sadece kalbin kendi mantığını anlamayan bir akıl değil, aklın kendi mantığını da anlamayan bir şuur gömülü. Vücudumuzdaki bücreler zaman zaman bilinçli hareket edebilen varlıklar. Bir hücre, yaşamının her aşamasında öğrenmeye devam ediyor, ancak öğrenmeyi bıraktığında ölüyor. Bizler beşikten mezara kadar öğrenen varlıklarız. Merak ediyoruz, öğrenmek istiyoruz. Eskilerin çok güzel bir sözü var, “Oldum demek öldüm demektir.” Bir insan, zihnini yeni fikirlere ne kadar açar da kendini değiştirmeye, bildiği ezberlerden vazgeçmeye razı olursa, ne kadar kesinlik yanılsamasından kendini kurtarır da öğrenilmiş cehalet içinde olursa işte o oranda her şeyden “öğrenebilmeye” başlıyor.</p>
<p dir="ltr">İhtimallere açık olmayan insan zihni durağanlıkta yeni şeylerle karşılaşmadıkça kullanmadığı potansiyel budanıyor, ölüyor ya da fonksiyonlarının bir kısmını kaybediyor. Zen felsefesinde, shoshin yani acemi zihinden bahsedilir. “Başlangıç zihni&#8221;nde çok sayıda olasılık vardır, ama “uzman akıl&#8221;da sadece birkaç tane yanıt vardır. Belirsiz liğe tolerans, bizi erken sonuçlara veya : kesinlik yanılsamasına sıçramaktan korur. Belirsizliğin bereketli topraklarında, müphemliğe tahammül eden kişi esneklik yeteneği kazanır. Ne kadar esnek olursak öğrenme bölgesinde o kadar öğreniriz. Albert Einstein&#8217;ın belirttiği gibi, kişi “ya hiçbir şey mucize değilmiş gibi, ya da her şey mucizeymiş gibi” bakar varlığa. Bütünün parçası olmak, derinlerden dışarı bakarken gözlerinizin ruhunuz için pencerelere dönüşmesine izin vermek ve dünyayı mucizeyle, kutsal ve canlı bir ruhla dopdolu görmektir. Bir şeyi biliyorsam bile, “Daha iyisini nereden öğrenebilirim, bir başka insan bana ne öğretebilir?” diye bakmak, hayatı bir öğrenme laboratuvarı gibi görmek, her şeyin (sadece insanın değil tüm varlığın -zira ağaçların arıların hayvanların bize öğreteceği çok şey var) talebesi olmak, işte budur mucizeye açık olmak. Her şeye sonsuz bir merakla bakabilirsek daha dengeli bir hayat yaşayabiliriz ve dengenin tek başına sürüp giden bir notada kırılmaz direnç göstermek değil, bir orkestrasının ortak melodisine katılmak olduğunu fark edebiliriz. Zira varlık bir mucizeden diğerine açılır durur.</p>
<p dir="ltr">Hayata denge getirecek şeylerden bir diğeri de karşılaştığımız zorlukları, onlarla kavga ederek yok edilmesi gereken düşmanlar gibi değil, onlar üzerine basarak mertebe kazanacağımız, bize bir şeyler öğretecek fırsatlar olarak görmek. “Gerçeğin özü asla aşırıya kaçmamaktır&#8230; Işığın yettiği yere alev taşımayalım,” diyor Victor Hugo, Sefiller romanında. Ateşi nazik kılan mesafesidir. Işık hayatın kaynağıdır ama ya güneşe daha yakın olsaydık? Kavrulur giderdik. İnsan ilişkilerinde de mesafe ve yakınlık arasındaki dengeyi kurmak, büyük meselemiz. İnsanların sıklıkla sığındığı husus, zorluklarla karşılaştığı zaman ondan alelacele kaçıvermesi, zihnini kuma gömmesi ve görmediği şeyi yok sayıp inkâr etmesi. Hayatta bizden geriye kalacak olan şey ne kaçış ne de kafayı kuma gömüştür, bir şeyler kalacaksa bu “yaşanmış bir hayat”la elde edilebilir ancak. “Kuş ölümlüdür sen uçuşu hatırla” diyor şair Furüğ. Hepimiz geriye anlamlı bir hikâye bırakmaya gayret ediyoruz. Bu anlamlı hikâye bizim gayret ve alın terimiz ile ortaya çıkıyor. O halde her şey seni geriye çektiğinde sen yine de yapmaya gayret et. Bir keşiş, Zen ustası Joshu&#8217;ya “Benliğim nedir?” diye sorduğunda, usta “Sabah yulaf ezmeni bitirdin mi?” diye cevap vermiş. Keşiş bitirdiğini söylemiş. Joshu “O zaman kâseni yıka,” demiş. Ha şunu bileydik! Benlik eylem hakkında düşünür ken değil, eylemin kendisinde ortaya çıkar. Yaparken oluruz. Eylemek ruhun ilacıdır, bizi iradesizlik kıskacından kurtarır. Eylem bizatihi karakterdir. Hata Yapma Korkusu</p>
<p dir="ltr">Hata yapmaya hakkımız olduğu kadar, ihtiyacımız da var. Üstelik bunun tek nedeni hatalarımızdan ders çıkarıp tekrarlamamamız da değil; hatalar bazen bizim için, bazen de bizim yaşamımızın yankısının eriştiği başka yaşamlar için beklenmedik sevinç ve sürprizlere gebe olabiliyor. Bir hata, kendini aşmayı başardığında, bir doğruya evrilebiliyor. En azından hayatımızı kolaylaştıran pek çok araçsal gelişmenin, icatlar tarihindeki istikrarlı hata yapma geleneğiyle bir nedensellik bağı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hata yaptığınız için kendinizi ödüllendirmelisiniz, başka sefere çok daha güzel bir hata yapabilme şansına sahıpsıniz. Bir hata, yalnızca ondan ders çıkarılmadığında ve farkına varılmadan “doğrudur” zannıyla yapılıp geçı d ğinde ziyan olur. Yalnızca farkında olduğumuz şeyi değiştirebilirız ve değişimde bulunmak, farkındalık, cesaret, sorumluluk yüklenme gibi pek çok erdemin seferber edildiği bir atılımdır. Farkındalık, denge ve uyum içinde yaşamanın temelini oluşturur.</p>
<p dir="ltr"><strong>Emek Vermek, Değer Katmak</strong></p>
<p dir="ltr">Küçük Prens, modem zamanlarda yazılmış en bilgelik dolu kitaplardan biri. Çocuklardan çok yetişkinlerin okuması ve kendini miyara vurması gereken bir eser, döne döne okurum ben de.Kitapta, tilkinin Küçük Prens&#8217;e söylediği bir söz vardır,“Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır&#8230; İnsanlar unuttular bunu ama sen unutmamalısın.  Evcilleştirdiğimiz şeyden <u>sorumlu</u> oluruz. Sen gülünden sorumlusun.” Hayatta bazı şeylere ulaşmamız zaman, dikkat ve emekle olur; bir şeye kolaylıkla ulaşabilmek ya da onun bizimle ilgisiz şekilde çok fazla miktarda ve erişilebilir oluşu onu değersiz kılar. Bir şeye emekle ulaşabilmektir onu biricik kılan. Onun bizim için ifade ettiği anlam, günlerimizle, gayretimizle ve duygularımızla karılıp benzersizleşir böylece. Başkaları onu ister alkışlasın ister alkışlamasın. Hayatta bizi dengeye ulaştıran şeylerden bir tanesi de kendi kendimize, kendi uğraşımıza verdiğimiz değer olmalı. “Benden geriye hangi uçuş kalacak, ben neye emek sarf ettim?” sorusu kendi biricik ömrünü yaşadığını ve kendi biricik ölümünü öleceğini bilen bir insanın içine işler.</p>
<p dir="ltr">Dünyayı kendi bakışımızda taşıyoruz. Ursula Le Guin, Mülksüzler isimli kült eserinde “Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki; yaşamın geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir,” diye yazmıştı. “Ne kadar kendi oldu insan/ O kadar başka&#8221; diyecektir İsmet Özel de.</p>
<p dir="ltr">Bir insanın en büyük eseri hayatıdır. Nasıl ki bir yazarın amacı, yazdığı metni hem dengelemek hem de zenginleştirmekse işte aynı ilke “kaderinin eli” olan bizler için de geçerli. Hayatın zenginleşmesini kısıtlayan istikrar ile sürdürülebilir mutluluğunu imha eden aşırılığa meyil, aynı ölçüde zararlıdır. Onaylanma ve özgürlük arasındaki o tahteravalli. Bilge psikiyatri hocası Robert Gloninger&#8217;in kavramlaştırmasında olduğu şekliyle, zarardan kaçınma ve yeniliği arayış arasındaki denge. İnsan hayatını sadece zarardan kaçınma üzerine kurarsa yeniliklere yelken açamaz, zira risk almaz. Bütün hayatını da her yeniliğe seyirtmek üzerine kurarsa denge ve istikrar sağlayamaz, tecrübelerini derinleştiremez. Dengeli insan, aklı ile içgüdüleri, bedeni ile ruhu bir bütünlük oluşturmuş sağlıklı insandır. Bu eğilimleri birbirini engellemez, tersine destekler ve teşvik eder, diğer yanını da kendiyle birlikte zenginleştirir.</p>
<p dir="ltr">Hasret duyduğumuz insan, yaşama karşı bir incelik gösteren, yalnızca akıllı değil, iyi yürekli de biridir. Yalnız anlamakla kalmaz, aynı zamanda sezer ve duyumsar. Hepımız hayatın içinde düşebilir, kırılabilir, incinebilir varlıklarız. Belki hayatta dengeye giden en önemli yol, bu incınebılirliğimizi kabul etmekle başlayacak. “Kuş uçtukça genişliyor gökyüzü,” demişti Rilke. Hepimiz yaşamaya cesaret edelim ve bıraktığımız uçuşun güzel hatırlanabilir bır uçuş olmasına gayret edelim, çırpınışla kanatlandıralım hayatımızı. Ruhsal cesaret en dipteki korkularımızla bağımlılık ve yalanlarımızla yüzleşebilme cesaretidir. Korku bizi körleştirir ve azaltır. Hayatın dizginlerini yeniden elimize almak ancak cesaretle mümkün. Sesin titrese, yüreğin çarpsa da kendi kelimelerini söyle, kendi türkülerını çığır, duyulması bekleneni değil.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Kendi Işıgina Yürü,syf:211-217</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insansu-ip-cambazi/">İnsan:Şu İp Cambazı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insansu-ip-cambazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbrahim Kalın &#8211; Açık Ufuk  -Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibrahim-kalin-acik-ufuk-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibrahim-kalin-acik-ufuk-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2021 10:44:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünmek]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb]]></category>
		<category><![CDATA[modern birey]]></category>
		<category><![CDATA[nihilist]]></category>
		<category><![CDATA[sadeleştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24927</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aklınız, kalbiniz, duygularınız, hayal gücünüz ve iradeniz size ait değilse, düşünce yolculuğunda mesafe kat edemezsiniz. Şöyle bir dolanıp gelmek, kelimelerin ve kavramların dünyasına arada bir girip çıkmak tefekkür etmek değil, zihin eğlendirmektir. Oysa bizim günü kurtaran kurnazlıklara değil, neden ve nasıl var olduğumuza dair esaslı bir kavrayışa ihtiyacımız var. Var olmak ciddi bir iştir. Düşünerek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibrahim-kalin-acik-ufuk-notlarim/">İbrahim Kalın – Açık Ufuk  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<div>
<div><img decoding="async" class="aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/02/668860_3c227_1613025936-222x300.jpg" alt="" width="222" height="300" /></div>
<div></div>
<div>Aklınız, kalbiniz, duygularınız, hayal gücünüz ve iradeniz size ait değilse, düşünce yolculuğunda mesafe kat edemezsiniz. Şöyle bir dolanıp gelmek, kelimelerin ve kavramların dünyasına arada bir girip çıkmak tefekkür etmek değil, zihin eğlendirmektir. Oysa bizim günü kurtaran kurnazlıklara değil, neden ve nasıl var olduğumuza dair esaslı bir kavrayışa ihtiyacımız var. Var olmak ciddi bir iştir. Düşünerek ve hesap vererek var olmak ise daha ciddi bir iştir. Emek ister, dikkat ister, sabır ve sebat ister.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Düşünmek, bir yolculuğa çıkmaktır. Öğrenmek, anlamak, anlamlandırmak için yola koyulmaktır. Kendimizi bilmek ve bulmak için ayağa kalkıp hedefe doğru adım atmaktır. Her yolculuk gibi bu eylemin de tehlikeleri, tuzakları, nimetleri ve mükafatları vardır. Yolda olmanın mânâsı üzerine düşünürken, şu anda neden ve nasıl var olduğumuz üzerinde de tefekkür ederiz. Yolun sırları, hayret hâlleri, cefası ve sefası ancak böyle bir idrak biçimini kuşandığımız zaman ortaya çıkmaya başlar. Varlık kendini bize, onu almaya ve anlamaya hazır olduğumuz oranda açar. Varlıkla konuşmak istiyorsak önce dinlemeyi öğrenmeliyiz. Varlığın her an tecelli ederek bize söylediği sözler, ancak varlığın dilini konuşmayı öğrendiğimiz zaman zihinlerimizde ve kalplerimizde anlamlı cümleler hâline gelir.</p>
<p>Bu yüzden düşünce eylemimizin merkezinde varoluşumuza ilişkin temel sorular yer alacak: Var olmak nedir? İnsan diğer canlı ve cansız varlıklardan farklı olarak nasıl var olur? Onu imtiyazlı kılan bir şey var mıdır? Yeryüzündeki varlığımızın bir anlamı var mı? Varsa bu anlam, bize verilmiş bir şey midir yoksa kendi başımıza inşa etmek zorunda olduğumuz bir şey midir? Var olmak bulmak mıdır yoksa bulunmak mı? Eğer hem bulmak hem de bulunmak ise, o zaman biz neyi arıyoruz? Bulduğumuz? şey nedir, bizi bulan şey nedir?</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 10</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="107289593">
<div>
<div>
<div>Doğru bir varlık tasavvuru olmadan sahih bilgiye ulaşmak mümkün değildir.</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Atomize edilmiş modern birey, parçalara ayrıldıktan sonra bir araya gelemeyen ve bu yüzden de sürekli arıza veren bir makine mesabesine indirgendi.</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 13</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
<div data-id="107289593">
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Descartes&#8217;ın yaptığı gibi her şeyi parçalarına ayırarak çözümlemeyi ve bu yolla çözmeyi denemek ve sonra bu parçaları birleştirmek elbette mümkün. Ama modern pratiğimiz bunun tersi istikamette ilerliyor ve her seferinde kazanan da o oluyor. İnsanın sağlıklı ve kaliteli bir hayata sahip olması için tabiatın öneminden bahsediyoruz ama şehir hayatımızı ekonomik veriler, mühendislik hesapları, nüfus araştırmaları, üretim ve tüketim kuralları belirliyor.</p>
<p>İnsan, aklıyla ve duygularıyla bir bütündür diyoruz ama o insanı tüketim müptelası bir müşteri hâline getirmek için insanın özünü arzular, istekler ve ihtiyaçlar olarak tanımlıyoruz. Eğitimin amacı akıl ve erdem sahibi iyi insanlar yetiştirmek olmalı diyoruz ama matematik ve fen bilimlerini yegâne zekâ ve başarı kriteri olarak kabul ediyoruz. Bütünlüğü ararken kendimizi paramparça olmuş bir varlık ve insan tasavvuru içinde buluyoruz.</p>
<p>Atomize bir evren ve birey tasavvuru, kaçınılmaz olarak parçalara ayrılmış ve bütünlüğünü yitirmiş toplum gerçeğini doğurur.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 14</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Talip olmak, arzulamak ve istemek demektir. Hikmet, onu ancak aklen ve ruhen sevdiğimiz, arzuladığımız zaman kendini bize açar.</p>
<p>Sevgisiz hikmet eksik, hikmetsiz sevgi yarımdır.</p>
<p>Sevmek, bilgi ve hikmeti; anlamak, sevmeyi ve adanmışlığı davet eder.</p>
<p>Felsefi bir çaba olarak düşünmek, kuru bilgileri yüklenmek değil, idrak ve sevgi ile varlığın mânâsını bulmaya çalışmaktır.</p>
<p>Hikmetin, hakikatin aracısız ve bütüncül tecrübesine dayalı bilgi olarak tanımlanması ona varoluşsal bir boyut kazandırır.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 15</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div data-toggle="dropdown">
<div>
<div>
<div>Sevgi, insanın tüm varlığına nüfuz ettiği zaman bir anlam ifade eder.Hikmet ile sevgi arasındaki bağın gücü, bu tecrübenin dönüştürücü etkisinden kaynaklanır.</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Hikmet, teknik mânâda felsefeden daha geniş bir bilgi ve tecrübe alanını kapsar.</p>
<p>Asli anlamını yitirmiş ve kavramsal hafifliklere indirgenmiş felsefe, düşünmenin önünde bir engeldir.</p>
<p>Amaç “kim daha zeki” yarışmalarında boy göstermek değil, hikmete dayalı bilgiyi ve erdeme dayalı eylemi hayata geçirmektir.</p>
<p>Duvarın üstüne çıkınca felsefe merdivenini ayağımızla iter ve yolumuza devam ederiz. Amacımız en güzel, en renkli, en alımlı merdivene sahip olmak değil, duvarın öbür tarafına geçmektir.</p>
<p>Düşünmenin önünde bir engel ise felsefeyi de yapıçözüme tabi tutup yolumuza devamederiz.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 16</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<p>Varlık üzerinde düşünmek, felsefenin ontolojik ve dilsel labirentlerinde vakit geçirmek değil, Yaratıcı&#8217;nın “Ol!” emrine muhatap olan var olma süreçleri üzerinde tefekkür etmektir.</p>
<p>Bütün varlıkların kaynağı olan bu ilahi irade, onlara anlam ve gaye aşılar.</p>
<p>Varlık, Yaratıcı&#8217;nın oluş ve bozuluş âlemine çevrilmiş yüzüdür.</p>
<p>Aristocuların hilafına, Allah, âlemi bir saat ustası gibi kurup kendi haline birakmamıştır.</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Allah&#8217;ın sonsuz sevgi ve merhametinin bir tezahürü olan varlık âlemi, her an O&#8217;nun varlığına şehadet eder.Düşünmek, bu şehadete katılmaktır.</p>
<p>Düşünmek, sonlu ve geçici bir dünyada bulunmanın ölümsüz ruhlarımızda açtığı yaraları sarmak için başvurduğumuz bir tedavi yöntemidir.</p>
<p>Kaybettiğimizi bulmak için ayağa kalkmaktır. Bulmak ve bulunmak için varlık âleminin bütün dehlizlerine girip çıkmaktır.</p>
<p>Düşünmek, farklı görünen şeylerin aynı oldugunu anladığımız anda aynı gibi görünen şeylerin farklı oldugunu kavramanın sancısıyla aramaya devam etmektir.</p>
<p>Çare diye sarıldığımız şeylerin elimizden kayıp gittiğini gördükten sonra batmayan, solmayan, yok olup gitmeyen bir kaynağa doğru uzanmaktır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 17</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Mutlak, sonsuz ve daimi olanla bağını kopartmak, insanın ölümsüz ruhuna yapabileceği en büyük kötülüktür.</p>
<p>Bugün kendimize bu kötülüğü fazlasıyla yapıyoruz. Çağa hâkim olan hayat anlayışına göre ancak bu dünyanın içindeki praxise tekabül eden uğraşlar, anlamlı ve kıymetli kabul edilmelidir. Fayda, haz, kâr, çıkar, sistem, büyüme, üretim, verimlilik gibi “büyük gerçekler”in karşısında düşünen insanın çabası melankolik bir inlemenin ötesine geçemez.<br />
İnsanların mutluluğu bu somut çıktılar ve praxis içinde elde edilebiliyorsa, bunun ötesindeki arayışların ne anlamı olabilir?</p>
<p>Felsefe bu sorulara ikna edici cevaplar veremediği için çağdaş kültürün marjinal alanlarında kendine gölge kimlikler bulmaya mahküm olmuş durumdadır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 18</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div data-toggle="dropdown">
<div>
<div>
<div>
<p>Her büyük düşünür, bir büyük şeyi düşünür ve varlık tasavvurunu bunun üzerine bina eder.Postmodernizmin büyük anlatılar çağının sonunun geldiğini iddia etmesi, bu gerçeği ortadan kaldırmıyor.</p>
<p>Tefekkür, ancak bir büyük ana fikre yöneldiği zaman sahih ve sürekli bir çaba hâline gelir.</p>
<p>Malumat toplamak, cedel yaparak münazara kazanmak, muhatabını tartışmada alt etmek, zeki olduğunu ispatlamaya çalişmak gibi hafiflikler tefekkür değil, entelektüel cambazlıktır.</p>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 21</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
<div data-id="107299134">
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>&#8220;Her dileyen kişinin Allah&#8217;ın nurundan az veya çok bir payı vardır.&#8221;<br />
(&#8230;)<br />
Her üstün çaba gösteren için, eksik ya da fazla bir haz/zevk vardır.&#8221;</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 22</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Düşüncenin başlangıç hedefi “neden” sorusuna cevap bulmaksa, nihai amacı “ne yapmalıyım” sorusunu cevaplamaktır. Molla Sadra felsefeyi “eşyanın hakikatini —insanın imkân ve kabiliyetleri çerçevesinde- olduğu gibi bilmek ve ona göre hareket etmek” olarak tanımladığında tam da bu noktaya parmak basar.</p>
<p>Eşyanın hakikatine uygun bilgi, eşyanın tabiatına uygun hareket etmeyi gerektirir.</p>
<p>Rüzgârın tabiatını bilen kaptan, gemisini ona göre yürütür. Ağaç türlerini bilen marangoz, hızarını ona göre sürer. Toprağını tanıyan çiftçi, ekinini ona göre eker. Bunları tersinden de düşünebiliriz: Rüzgârı ve denizi bilmeden yelken açmak, ağaçları tanımadan marangoz olmak, toprağı anlamadan mahsul almak mümkün değildir.</p>
<p>Varlığın mânâsını kavramadan anlamlı bir hayat yaşamak mümkün değildir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 23</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div data-toggle="dropdown">
<div>
<div>
<div>
<p>Bilgiyi zihnin bir süsü olarak saklamak bir anlam ifade etmez. O bilgiyle ne yaptığımız, en az bilginin kendisi kadar önemli ve kıymetlidir. Aynı kural düşünmek için de geçerlidir:</p>
<p>Düşünmenin amacı kâr, verimlilik, etkinlik, şöhret, niceliksel büyüme gibi pratik ve pragmatik hedeflere ulaşmak değildir.</p>
<p>Tefekkürün amacı öncelikle varlıklarını tabiatını ve mahiyetini, kendi gerçeklerine uygun bir şekilde anlamak ve buna göre davranmaktır.</p>
<p>Eyleme dönüşmeyen ve zamana müdahale etmeyen bir düşünce, zihinsel bir egsersizden öteye gidemez.</p>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 23</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
<div data-id="107301028">
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>Gerçek bilgi ve düşünce, aynı anda insanın aklını, kalbini, nefsini, ruhunu ve duygularını kuşattığı ve tatmin ettiği zaman varoluşsal bir nitelik kazanır. Bu mânâda düşünmek ve varlığa hikmet nazarıyla bakmak zihinde cereyan eden soyut bir faaliyet değil, insanın tüm varlığına nüfuz eden bir “hâl”dir.</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>“Çağın ruhuna ayak uydurmak” sözünün ifade ettiği teslimiyetçi yaklaşım, her tür eleştirel düşünce imkânını ortadan kaldırmak ve kolaycı bir zihin dünyası kurmak için icat edilmiş bir slogandır.</p>
<p>Çağ üzerinde düşünmekle çağın ruhuna teslim olmak arasında bir nitelik farkı vardır.</p>
<p>Çağın ruhu barbarlık ise ne yapacağız?</p>
<p>Çağın ruhu değerin önüne çıkarı, ilkenin yerine faydayı, sahihliğin üzerine araçşsallığı koyuyorsa ona nasıl teslim olabiliriz?</p>
<p>Çağa ayak uydurmak adına önerilen her yöntem, tefekkürün fakirleşmesi ve düşüncenin kuraklaşması anlamına gelir.</p>
<p>Gerçek bir düşünme çabası, çağla beraber, çağa rağmen ve çağın ötesinde bir yolculuğa çıkmayı zorunlu kılar.</p>
<p>“Çağa şahitlik etmek”, onu pasif ve teslimiyetçi bir şekilde izlemek değil, onu iyi, güzel ve doğru kıstaslarına göre tashih ve tamir etmektir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 24</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bir şeye sahip çıkmak, onu mülk edinmeye çalışmadan koruyup kollamak ve hakkını vermektir.</p>
<p>Sahip olmaya çalışmak ise güç isteminin bir tezahürü olarak bir şeyi kendine “mal” etmek ve böylece onu bir nesneye dönüştürmek anlamına gelir.</p>
<p>Vatana sahip çıkmak, gerektiğinde onun için ölmek demektir. Vatana sahip olmaya çalışmak demek, vatanı kendi malı gibi görüp başkalarının hakkını yemek demektir.</p>
<p>Bir dosta sahip çıkmak onun güveni, dostluğu ve mutluluğu için her şeyi yapmak demektir. Ona sahip olmak istemek, onu köleleştirmeye çalışmaktır.</p>
<p>Varlıkla olan ilişkimize bu zaviyeden baktığımızda çağımızın ruhunun, varlığa sahip çıkmak değil, ona sahip olmaya çalışma ve mülk edinme düşüncesine dayandığını görüyoruz.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 25</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Modernliğin tarihi aynı zamanda Yaratıcı&#8217;nın yerine ikame etmek için sahte ilahlar üretme tarihidir. Akıl, bilim, kültür, tabiat, toplum, devlet, ulus, hümanizm, Geist, spor, eğlence, haz kültürü ve bilumum türevleri, geleneksel Tanrı inancının yerine konmak istenen yeni ilahlar, üst anlatılar ve anlam bağışlayıcılarıdır. Nietzsche buna cüretkâr bir biçimde “Tanrı&#8217;nın ölümü” der. Zira Tanrı&#8217;nın geleneksel işlevi artık bu seküler, dünyevi ve inşa edilebilir —yani insanın tasarrufundaki- aktörlere verilmiştir.</p>
<p>“Tanrı öldü.” demek, varlığa ve hayata anlam veren hiçbir nihai otoritenin ve ilkenin kalmadığını ilan etmektir. Fakat asıl amaç Tanrı&#8217;nın tamamen ortadan kalkması değil, yetkilerini insana devretmesidir. Bu ise şu anlama gelir: Ölen Tanrı değil, aşkın gerçekliği reddeden insandır. İnsan Tanrı&#8217;nın yerine göz diktikçe,kendi gerçekliğini yitirir. Sahte tanrısallıklar peşinde koşmak, metafizik ölümün ilanıdır.4</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 26</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Sohbet, sahabe ve sahip çıkma kelimeleri aynı kökten gelir ve ancak birbirlerine “sahip çıkabilen”ler sohbet edebilirler.</p>
<p>Sahip olmaya çalışanlar ise birbirlerine ancak efendilik taslarlar.</p>
<p>Ontolojik fakirleşme, varlığın dokusunu, kokusunu, sesini, rengini ve ahengini ortadan kaldırır. Dünya, tek boyutlu ve çorak bir tarlaya dönüşür. Varlığın o muazzam zenginliği ve derinliği, onun en asgari şekli olan maddeye indirgenir.</p>
<p>Elinizde dünyanın en iyi teknolojik aygıtları olsa bile hayatiyetini yitirmiş bir topraktan ürün almanız mümkün değildir. Dünya zenginleşmiş ama biz artık fakirleşmişizdir.</p>
</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Varlığın fakirleştiği, bilginin araçsallaştığı ve anlamın kaybolduğu bir dünyada insan, “yersiz yurtsuz” (homeless) bir varlık hâline gelir.</p>
<p>Kalkınma ve büyüme rakamlarının parlak bir tablo sunduğunu varsaysak bile (ki çoğu zaman bu da bir yanılsamadan ibarettir zira son iki yüzyildir zengin ile- fakir arasındaki küresel makas giderek açılıyor), hayatın kendisi fakirleşmektedir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 27</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Mühendislik hesaplarına göre kurgulanan bir tabiat ve varlık tasavvuru, düşünceyi basitleştirmez; tersine onu bir zorbalık aracı hâline getirir.</p>
<p>Eşyanın tabiatını dikkate almakla ona zorla şekil vermek arasındaki uçurum, modernitenin temel paradokslarından biridir.</p>
<p>Bu hâkim yaklaşımın düşünme eylemi üzerinde kurduğu baskının sonuçları zannedilenden çok daha ağırdır. Çağ üzerinde düşünmek aynı zamanda bu sorun üzerinde kafa yormak demektir.</p>
<p>Mühendislere haksızlık etmek istemem. İnsan hayatını kolaylaştırmak için önemli bir görev üstlendiklerinde şüphe yok. Fakat gerçekliği bir mühendislik projesine indirgemek, büyük bir kategori hatası yapmaktır.</p>
</div>
</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<p>Bilimciliğe benzer bir şekilde mühendisçilik ideolojisi de meseleleri ontolojik mânâda basitleştirmez ama basite indirger. Her şey, mühendislik hesaplarıyla çözümlenebilir hâle gelir. “Hap kültürü”, her soruna çözüm üretir. Din, tarih, kültür, siyaset, sanat, felsefe birer “hap” hâlinde sunulabilir şekle sokulur. “Yarım Saatte Hegel”, “on beş dakikada Budizm”, “on dakikada İslam” gibi ürünler takdim edilir. Bunun zamandan tasarruf etme meselesi olmadığı aşikâr olsa gerektir.</p>
<p>Modern bilimlerin ve ilaç endüstrisinin bedensel ve ruhi her şeye bir hap üretebildiği varsayımı, zihin ve kültür hayatımıza o kadar derinden nüfuz etmiş durumda ki varlığa ve hayata ilişkin en temel meseleleri dahi bir hap gibi alıp çözebileceğimizi sanıyoruz. Oysa her şeyden önce bu hapçılık hastalığını reddetmemiz gerekiyor.</p>
<p>Kavramsal tahlilleri bir kenara koyup bir an için “şifâ bulmak” ile “hap almak” arasındaki varoluşsal, kavramsal ve duygusal irtifa kaybını düşünün. Şifayı hapa indirgediğimizde derdimizin devasını zaten kaybetmişiz demektir.</p>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 28</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div data-toggle="dropdown">
<div>
<div>
<div>Popüler yayınlarda sıkça karşımıza çıkan düşünme teknikleri, kişisel gelişim, meditasyon gibi konular, tefekkürün gerçek mahiyetinden ne kadar uzaklaştığımızın örnekleri arasında yer alıyor. Tefekkürü, varlığın sırlarını keşfetme süreci olmaktan çıkartıp araçsallaştıran yaklaşımlar, gerçekliğin sığ ve sınırlı bir tasvirini sunmanın ötesine geçemezler.</div>
<div>&#8230;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Tefekkûr, gerçekten fikir ve değer üreten bir eylem hâline gelecekse, öncelikle varlığın hakikatinin bizim zihni melekelerimizi aşan bir mahiyeti olduğunu kabul etmemiz gerekir. Amacımız kıvrak zekâya sahip olup “işimizi halletmek” değil, işimizin ne olduğuna dair hakikate dayalı sahih bir tasavvura sahip olmaktır.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 29</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>İslam düşünce geleneğinde tefekkür, zikir, tezekkür, teemmül, itikaf, inzivaya çekilmek gibi uygulamalar, basit birer meditasyon tekniği değil, yolun ve yolda olmanın gerek şartlarıdır. Zira düşünmek demek, varlığın anlamını kavrayarak kendimizi bulmak için bir yolculuğa çıkmaktır.</p>
<p>“Kendini bil!” sözü, insanın büyük varlık dairesi içindeki yerini işaret eden bir çağrıdır. Bu çağrıya kulak veren Müslüman düşünürler, kadim Yunan bilgelerinin çağrısına bir cümle daha eklemiş ve “Kendini bilen Rabbini bilir.” demişlerdir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>&#8230;</div>
<div>Sadeleştirme, basıtleştirme yahut anlaşılır kılma adına yapılan her indirgemeci müdahale, vasatlığın ve yüzeysellığın hükümranlığına çıkartılmış bir davetiyedir.</div>
<div></div>
<div>Sayfa 31</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Fakir bir dille zengin bir düşünce dünyası kuramayız. Dil ve düşünce dünyamız eş zamanlı olarak fakirleştiğinde başkalarının kavram ve tasavvur dünyasının esiri oluruz. Düşünmek, bu esaretten kurtulmaktır.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 32</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>Bütün idrak melekelerimiz açık bile olsa zifiri karanikta bir şey görmemiz mümkün değildir. Etrafımızdaki varlıkların ayırdına varabilmek için ışığa ihtiyacımız vardır. Hakikati olduğu gibi görmek demek, onun ışığını idrak etmek demektir. Bu manada, bakmak anlamına gelen &#8220;nazar&#8221; ifadesi, pasif bir eylemi değil ,aktif bir idrak sürecini ifade eder.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 34</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Bizde estetik deneyimi ortaya çıkartan şey, sanat eserinin bize bir bütün olarak hitap etmesidir. Süleymaniye Camii, sadece kubbesi, kemerleri, hatları yahut akustiği ile değil, bütün özellikleriyle birlikte bir “sakin güç” olma duygusunu uyandırır. Elhamra Sarayı, yalnızca taşlarının rengi yahut aslanlı bahçesiyle değil, bir bütün olarak Endülüs estetiğinin duygusunu, dokusunu ve zarafetini yansıtır. Dolayısıyla burada düşünen özne ile düşüncenin konusu olan varlık (nesne) arasında Aristo&#8217;nun ifadesiyle “izomorfik” bir ilişki vardır: Ancak türdeş olan varlıklar birbirlerini anlayabilirler. Sanat eserinin mânâsı ile idrakimiz arasındaki irtibat, gerçeklik ile zihin, varlık ile idrak arasındaki ilişkinin bir tezahürüdür. Sanat, bu bütünlüğü ve sürekliliği en çarpıcı şekilde ortaya koyan düşünme ve eyleme biçimidir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 39</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Heidegger, sanatın asli işlevinin estetik duyuş ve güzellik kavramı temelinde tanımlandığına dikkat çeker. Sanatın bir yönü olarak bu tanım büsbütün yersiz değildir. Fakat sanatın bundan daha temel bir görevi vardır:</p>
<p>Eşyanın tabiatını ve varlıkların hakikatini ortaya çıkartmak. Eşyanın kendini göstermesine izin verilmesi, varlıkla kurduğumuz ilişkinin ana zeminini oluşturmalıdır. Aksi hâlde varlığı anlamak yerine ona kendi idrak formlarımı empoze ederiz.</p>
<p>Varlık karşısında birinci görevimiz varlıkları “temsil etmek” (40 represent) değil “takdim etmek”tir (40 present). Varlık bize her an konuşmaktadır. Yapmamız gereken onun sözünü kesmemektir.3</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 40</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>İslam düşünce geleneğinde güzel kavramını düşüncenin konusu yapan şey, onun öznel duyu ve zevklere dayanması değil, hakikati yansıtan bir boyutunun olmasıdır.</p>
<p>Duyularımızdan bagımsız bir varlığa sahip olan güzellik, iyi ve doğru ile iç içe geçmiş bir kavramdır.</p>
<p>“Güzel” sıfatı, Allah&#8217;ın el-Cemal isminin bir tecellisidir. “Allah güzeldir, güzel olanı sever.” hadisinde geçen güzelliğin kaynağı, nesnelerin ve duyularımızın ötesinde bulunan aşkın bir hakikattir.</p>
<p>Güzelliğin ontolojik temeli, Tanrı&#8217;nın zati kemâli ve cemâlidir.</p>
<p>Bu gerçek, insanın güzelliği algılayan, keşfeden ve kendi katkılarıyla inşa eden bir özne olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. İnsan, güzel olanı hem keşif hem de inşa eder. Bu keşif ve inşa sürecinde güzellikten payını alır ve aklını, ruhunu, kalbini, vicdanını, hislerini, kısacası bütün varlığını güzelleştirir.</p>
</div>
</div>
<div>&#8230;</div>
<div>Güzel üzerinde tefekkür etmek, insanın aklını ve ruhunu güzelleştirir.(&#8230;) Güzellik üzerinde düşunmek, varlığın aslî tecellilerinden biri üzerinde düşünmektir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 41</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>(&#8230;)Oysa varlığın hakikati, aklı da aydınlatan asıl kaynaktır.Bir şeyin aslı varken gölgesine iltifat edilmez.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 42</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Aklı aydınlanıp kalbi karanlıkta kalan insan zeki ve başarılı olabilir ama hüsranda olmaktan kurtulamaz.</p>
<p>Hesabi akıl ile amacına ulaşan kişi “iş bitirici” olabilir ama akıl ve erdem sahibi olamaz.</p>
<p>Akıl ve erdem sahibi olmayan kişi ise mutlu olamaz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 42</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Mesele sadece araçların meşruiyeti değildir. Amacın hikmeti de bu tefekkür ameliyesinin bir parçasıdır. Evden iş yerine neden gittiğimin de bir amacı ve anlamı olmalıdır. İş yerine çalışmak için mi yoksa birisine fenalık yapmak için mi gidiyorum? Uzay mekiğini insanların hayatını kolaylaştırmak için mi yoksa güdümlü füzelerle onları bombalamak için mi üretiyorum?</p>
<p>Bu büyük soruların cevabını yani yaptığım işin hesabını vermeden araç-amaç tutarlılığına dayalı olarak yapacağım her rasyonalite tanımı, beni erdeme, kurtuluşa ve mutluluğa değil, zulme, karanlığa ve felakete sürükleyecektir. Bu, aynı anda hem bireysel hem de kolektif bir felakettir. Zira her şeyin iç içe geçtiği bir çağda, hiçbirimiz “benim kendi düşüncem” diyerek işin içinde sıyrılamayız.</p>
<p>Tefekkür, her şeyden önce bireyin kendi adına ve dünya için sorumluluk almasını ifade eder. Bu sorumluluk bilinci olmadan hiçbir düşünce ameliyesi zihinsel jimnastiğin ve kurnazlığın ötesine geçemez.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 44</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<p>Erdemin bilgisine ve bilginin erdemine sahip olanlar, akli ve ahlaki mânâda iyi ve mutlu bir hayat yaşarlar. Ve “İyilerin başına hiçbir kötülük gelmez çünkü zıtların birbirine karışması mümkün değildir.”</p>
<p>Romalı Stoik filozof Seneca&#8217;nın bu sözü, her tür felaket ve fenalık karşısında iyi insanların iç dünyalarını koruma gücüne sahip olduklarını vurgular. Yalan, iftira, ihanet, sürgün, cinayet gibi kötülükler elbette iyi insanların da başına gelebilir. İyileri kötülerden ayıran, bu fenalıklara nasıl tepki verdikleridir.</p>
<p>Kötülük karşısında kötüleşen, mücadeleyi baştan kaybetmiştir. Kötülük karşısında iyi kalabilenler gerçek mânâda erdemli ve mutlu olanlardır. Taocu bilgelerin dediği gibi esas mesele, canavarla mücadele ederken canavarlaşmamaktır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
<div>sayfa 45</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bir şeyin mahiyeti ve sebebi hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Bu “faydalı” bilgiye çeşitli akli ve bilimsel yöntemleri kullanarak ulaşırız. Karın neden ve ne kadar yağdığına dair olgusal bilginin doğruluğu elbette önemlidir.</p>
<p>Fakat bundan daha önemli olan erdemli bilgidir; yani “Bu soğuk havada üşüyen fakir bir aileye nasıl yardım edebilirim?” sorusudur.</p>
<p>Karın yağdığını bilmek içimizi ısıtmaz; ancak üşüyenleri ısıtmak için harekete geçtiğimiz zaman bilgi, erdeme dönüşür.</p>
<p>Dil, düşünce, bilgi, kavram ve kelimeler, erdemin bu somut ikliminde gerçek mânâlarına kavuşurlar.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 46</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>İşareti putlaştırmadan nihai hedefe ulaşabilmek için dil, düşünce ve istikametin her biri aynı yöne bakmalı ve bizi aynı hedefe sevk etmelidir.</p>
<p>Bilgelerin dediği gibi: “Kem âlât ile kemâlât olmaz.”</p>
<p>Düşünce yanlış ise dil de bundan nasibini alır.</p>
<p>Dil asaletini yitirmişse düşünce de fakirleşir.</p>
<p>İstikamet kaybolmuşsa, ne düşünce ne de dil bizi hakikate götürebilir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 47</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Şair bir söz ustasıdır ama ondan önce bir fikrin taşıyıcısıdır. Zira fikri olmayan sözün derinliği yoktur.</p>
<p>Söz sanatı ancak bir fikre dayanıyorsa anlamlı ve etkili hâle gelir.</p>
<p>Âşık Veysel&#8217;in birkaç kelimeyle ifade ettiği mânâlar, dil kıvraklığının değil, fikir derinliğinin neticesidir.</p>
<p>“Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece”, şiirsel olarak insanın hayal gücüne hitap eder ve bizi hayatımızın anlamı üzerinde düşünmeye sevk eder. İfade ettiği mânâ, yani insanın yeryüzündeki hayatının “İki kapılı bir handa” devam eden bir yolculuk olduğu fikri, aklımıza ve kalbimize dokunur.</p>
<p>Âşık Veysel “Ey gönül derdinden etme şikâyet / Yüce dağlar gurur duyar karından” dediğinde, sadece dağ metaforu üzerinden sanat yapmaz. Aynı zamanda Hz. Âdem&#8217;in oğullarının ve kızlarının seyr ü sülükunda karşı karşıya kalacağı zorluklara dikkat çeker.</p>
<p>Mânâ dile geldiğinde fikir de bu resimde yerini alır. Mânâsı olmayan güzel söz yoktur.</p>
<p>Bir söz güzelse, bu hem bir fikri ve anlamı, hem de ifade letafeti olduğu içindir. Bu yüzden şiir, söz sanatı olmanın ötesine geçer.</p>
<p>Şiir, varlığın ufkuyla kesişen bir fikri ifade edebildiği zaman şiir adını hak eder.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 49</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Kelimelerle ifade edemediğimiz ama hakıkatını yakınen bildığımız şey, varlığın şiddetle tecelli eden hâllerinden biridir. Molla Sadra bu noktaya dikkat çekerek şöyle der: “Zevklerin bilgisink ve makamların idrakini, harf ve kelimelerin elbisesine olduğu gibi giydirmek mümkün değildir.” Bu tür durumlarda “harfler ve kelimeler” varoluşsal mânâların gerisine düşer.</p>
<p>Zira mânâlar ancak varoluşsal olarak tecrübe edıldığı zaman zuhur eden ve yaşanan hakikatlerdir.Bu yüzden Sadra “tatmayan bilmez” der. Bu tatma/zevk hâline sadece zihinsel sureçlerle ve soyut kavramlarla ulaşmak mümkün değildır.</p>
<p>İnsanın varlığı, kalbi, fıtratı, duyguları ve dikkatı bir noktada yoğunlaştığı ve hakikatın ışığına yöneldiği zaman olağanustü hâller kendini göstermeye başlar. O zaman idrak, zihisel bir süreç olmanın ötesine geçer ve varoluşsal bir tecrübeye dönüşür.</p>
<p>Hakikatın ışığı, insanın sadece duyularını yahut aklını değil bütün varlığını aydınlatır. Bu yüzden Sadra şu Kur&#8217;ân ayetini de nakleder: “Allah&#8217;ın göğsünü İslam&#8217;a açtığı kişi Rabbinden bir nur üzeredir.”!</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 51</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Hayret, zihni bir uyanışı ve canlılığı ifade eder. Bizi hayrete düşüren şey, aynı zamanda bizi harekete geçiren şeydir. Eflatun “Felsefenin başlangıcı hayrettir.” derken, onun bu dönüştürücü etkisine atıf yapar.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 52</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>İbn Arabi&#8217;nin yalın ifadesiyle hayret, vuslattır. Zira hayret, formel bilginin ve dilsel ifadelerin geride kaldığı tanıklık etme hâlidir. “Hayret eden vâsıl olmuştur.” Her an ter ü taze bir şekilde ve mütemadiyen tecelli eden mutlak hakikat, insanı hayretâmiz hâllerle ve sürprizlerle kuşatır. “İşte buldum!” dediğiniz anda bir başka surette zuhur eder. Size her defasında “Bana sahip olmaya çalışmaktan vaz geç.” der. Hayret makamı, bu dinamik bilme ve bulma hâlinin varlığımıza nüfuz etmesidir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 53</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Aklın nazar etmesi yani bakması sıradan bir gözlemi değil, görünenin ötesindeki mânâyı kavramayı hedefler.</p>
<p>Görünenin ötesindeki ahengi, düzeni ve güzelliği sezmek, hayret nazarının bize açtığı kapıdır.</p>
<p>Gayb âleminin hakikatini sezmek, şehadet âleminin açık seçik işaretlerini okumaktan daha derinlikli bir düşünme eylemidir.</p>
<p>Tek tek ağaçları saymak yerine ormanın bütünlüğünü hissetmektir bu.</p>
<p>Rüzgârın hızını ölçmeye çalışmak yerine sesini ve serinliğini deneyimlemektir. Semayı, çiçekleri, kuşları, suları tek tek incelerken baharın gelişini sezmektir. Bu sezişte, arzuladığımız şeyin huzurunda hazır olma hâli vardır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 54</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Düşünmek, söze-dile gelmeyen hâllerin var olduğunu da kabullenmek demektir.</p>
<p>En güzel sözler, dilin sınırına dayandığımız yerlerde söylenmiştir.</p>
<p>Türkçedeki güzel ifadesiyle “tabirin sığmaz kaleme” diye ifade ettiğimiz hakikat hâlleri, “görmek” ile “söylemek” arasındaki gerilimin tezahürlerinden biridir.“</p>
<p>Ne kadar yetkin ve sanatlı olursa olsun söz, görmenin yerini alamaz.</p>
<p>Gördüğümüz yani müşahede ve şahitlik ettiğimiz şey, bir bütündür. Söze dökülen ve dile gelen ise onun tabir ve tasvirinden ibarettir. Gördüğümüz şeyi farklı şekillerde anlatabiliriz. Fakat kelime ve kavramların, tabir ve tasvirlerin güç yetiremediği bir şey hep kalır.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 55</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Varlığın hakikatini onun “görüngü”lerine indirgeyen modern teşhircilik düşüncesi, huzurda bulunarak tanıklık etmenin yerine imajı ve görselliği ikame etme çabası içindedir.</p>
<p>Bugün “görmek” dediğimizde aklımıza sadece çıplak gözle bakma eylemi geliyor. Daha kötüsü, görme eylemini bir ekrana bakmaya indirgiyoruz. Gerçeklikle ilişkimiz ekran ontolojisi üzerinden tanımlanıyor: Hakikat giderek ekrandaki imgelerden, mesajlardan, logolardan, avatarlardan, emojilerden, profil resimlerinden ibaret hâle geliyor. Bir çınar ağacına baktığımızda varlığın tezahürlerinden birini değil, resmedilecek, kopyalanacak, renkleriyle oynanacak, ekran uygulamasına konacak, paylaşılacak bir “nesne”yi görüyoruz. Huzurda bulunmanın, bakmanın, müşahede ve tanıklık etmenin yerine imaji ve emojiyi koyarak baktığımızı ve gördüğümüzü zannediyoruz.</p>
<p>Tecrübe etmekle tasvir etmek arasındaki gerilimin farkında olan düşünürler bizi bu hassas konuda hep uyarmışlardır. 1131 yılında daha 33 yaşındayken yakılarak öldürülen Aynülkudat Hemedani, Zübdetü”-Hakâik adlı eserinde bir dizi zor konuyu anlat” tıktan sonra der ki: “Harflerle ve seslerle konuşanlar dünyasında bundan fazlasını ifade etmek imkânsızdır.”</p>
<p>Hemedani bunu sadece bazı insanların cehalet ve kötü niyetine atfen söylemez. Böyle kişiler her dönemde vardır ve onların gadrine uğrayan Hemedani, ağır bir bedel ödemiştir. Genç ve parlak zihniyle yeni ufuklara kanat açmaya çalışan Hemedani, bunu bir ilke olarak vaz eder.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 56</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Dilin susması, kalbin sustuğu anlamına gelmez. Kalbin mânâları, dilin kelimelerinden daha fazladır. Varlığın sırrına erenler, çok konuşarak gürültü yapmak yerine, susarak kendilerine emanet edilen mânâya sahip çıkarlar.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 57</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Cehalet ve gürültü karşısında her akıl ve hikmet sahibi kişi, hâmuşlar tekkesine intisap eder.</p>
<p>Sessizlik, bazen saygının, bazen disiplinin, bazen derin bir acının, taşıması Zor bir anın, sevginin, nefretin, korkunun yahut cesaretin ifadesi olabilir.</p>
<p>Bilinçli suskunluk, her sözden ve sesli ifadeden daha fazla etkiye sahiptir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 59</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Duymak için susmayı öğrenmek gerekir. Karşınızdakinin ne dediğini anlamak için susmak zorundasınız.</p>
<p>İki tarafın da birbirini bastırmak için konuştuğu bir ortamda sohbet, muhavere, mükaleme ve iletişim olmaz.</p>
<p>Susmak ve dinlemek, anlamlı bir iletişimin birinci şartıdır.</p>
<p>Aynı kural, varlığın ve tabiatın sesini duymak için de geçerli.</p>
<p>Tabiatta salt sessizlik yoktur.</p>
<p>Tabiatın kendi ses düzeni vardır. Yapay ses ve gürültüden kurtulduğumuz zaman, tabiatın dingin ve asil seslerini duymaya başlarız.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 60</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bir şeyin varlık dairesi içinde nereye oturduğunu ve hayat alanımızda nasıl bir işlevinin olduğunu da ancak onun var olma gayesini ve mânâsını kavradığımız zaman bihakkın tespit edebiliriz.</p>
<p>Keşif ile inşa arasındaki denge burada da bize yardımcı olur. Keşif, eşyanın hakikatine ilişkin azami dikkat ve rikkati gerektirirken, inşa özgürlük ve sorumluluk alanımıza atıfta bulunur.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 64</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Aklı, vicdan ve duygudan arındırılmış bir hesap makinesine indirgemek ne kadar büyük bir hataysa, kalbi, akli muhtevadan ve fikirden yoksun duygusal bir organa indirgemek de o kadar yanlıştır. Descartes&#8217;ın kesin bilgiye ulaşmak için inşa ettiği sistemin, zaman içinde mekanik bir rasyonalizme dönüşmesi, modern Batı düşüncesinin büyük sapmalarından biridir ve bize örnek olamaz.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 65</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Varlık ile aramıza konan her yapay perde, idrak ve tefekkür melekelerimizi biraz daha köreltir.</p>
<p>Aklı, hesabi rasyonalizmden kurtarmak ve özgürleştirmek, ona yapılacak en büyük ıyıliktir. Zira varlıkları nesnelere, insanları istatistiklere ve gerçeği teknik raporlara indirgeyen bir düşünce biçimi, bizi tefekküre değil tahakküme götürür.</p>
<p>Varlık üzerinde tahakküm kurmaya çalışan bütün girişimler hüsranla sonuçlanmıştır. Bu yüzden varlık araştırması, bilme çabamızın temelini oluşturur.</p>
<p>Varlık hakkında doğru bir bilgiye, idrake ve hikmete dayanmayan bir düşünme biçimi, bizi ancak ontolojik fakirliğe ve epistemik kibre götürür.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 65</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Karşılıklı konuşma anlamına gelen “diyalog” kelimesi, iki kişinin /logos yani akıl ve söz (sohbet) düzleminde buluşmasını ifade eder.</p>
<p>Akıl ve söz yoluyla yürütülen bir sohbet ancak bu buluşma gerçekleştiği zaman fikir üreten bir ortak eyleme dönüşür. Nitekim Türkçede “konuşmak”, “karşılıklı kon(uşlan)mak” mânâsında kon-uş-mak fiilinden gelir:</p>
<p>Aynı yere konan insanlar, birbirleriyle konuşabilirler. Konuşabildikleri için de birbirlerine komşu olurlar.</p>
<p>Muhabbet de buradan doğar. Karacaoğlan bir şiirinde “Bizim pencereler yele karşıdır / Muhabbet dediğin karşı karşıdır” derken de bu mânâya atıf yapar.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 65</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
</div>
<div data-id="107461068">
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Molla Sadra varlığın bilgisini, bütün bilgilerin ve hükümlerin önüne koyar: “Varlık meselesi hikmet ilkelerinin temeli, ilahi meselelerin kaynağı, tevhid ilminin ve ruhların ve bedenlerin geri dönüş ve yeniden yaratılış bilgisinin etrafında döndüğü kurtuptur. Varlık meselesinde cahil olan kişinin cehaleti bütün temel meselelere sirayet eder.”</p>
<p>Varlık sorusunu anlamayan bir kişi kelamdan kozmolojiye, bilgiden erdeme kadar hiçbir konuyu tam mânâsıyla kavrayamaz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 70</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Hakikat ile aramızdaki perdeler kalktıkça gerçeklik kendini daha açı seçik (bedihi) ve nurâni bir şekilde göstermeye başlar.</p>
<p>Gazali&#8217;nin büyük bir derinlikle tasvir ettiği bu nur metafiziğinin temel mesajı, ışığın nihai kaynağının nur-u ilahi olduğudur. Nasıl var olan her şey son tahlilde Yaratıcı&#8217;nın bir eseri ise, zuhur mertebesinde olan bütün nurların kaynağı da Cenab-ı Haktır.2</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 76</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bizi varlığa getiren, O&#8217;nu bulmamızı ister. Yaratıcı, bulunmak için yaratır: Bulunmaya ihtiyacı olduğu için değil, bulmayı bize bir nimet olarak verdiği için. Ay ve güneş, dağlar ve ormanlar, gece ve gündüz, bitkiler ve hayvanlar doğal var olma/bulma hâllerinde O&#8217;nu tespih eder, O&#8217;nun önünde secdeye varırlar. Yani her an O&#8217;nu bulurlar. Biz, var olma/bulma eylemimizle onların bu kozmik ve metafizik yolculuğuna eşlik ederiz.</p>
<p>Nefes aldığımız ve var olduğumuz her an yeni bir yaratma, yeni bir bulma, yeni bir keşif, yeni bir buluşma, yeni bir yolculuktur.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 78</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Var olmak bulmaktır dedik. Var olmak aynı zamanda bulunmaktır.</p>
<p>Ne yahut kim tarafından bulunmak? Bu soruya da kısa, kolay, tek cümlelik cevaplar vermek yerine dikkat ve rikkat ile eğilmemiz gerekiyor.</p>
<p>Neyi bulmak istiyoruz? Mânâyı? Hakikati? Özgürlüğü? Sevgiliyi? Kendimizi? Bunlar tarafından bulunmak mı istiyoruz yoksa? Belki bunların hepsi birden doğru, belki hiçbiri. Ama kesin olay şey şu:</p>
<p>Bulmuyorsak ve bulunmuyorsak var olamıyoruz demektir.</p>
<p>Var olmak, bulunmayı istemektir. Neyi bulmak istiyorsak, onun tarafından bulunmayı arzularız.</p>
<p>Bulduğumuz şey ile bizi bulan şey arasında uyum varsa, huzur ve bütünlük nasibimiz olmuş demektir.</p>
<p>Bulduğumuz şey ile bizi bulan şey iki farklı dünyaya aitse, o zaman bir boşluk hissi doğar içimizde.</p>
<p>Hüzün, keder, gam belki de büyük bir dram. Başımıza bu hâl geldiğinde de aramaya devam etmek zorundayız. Bizi kimin yahut neyin bulduğuna biz karar veremeyiz. Ancak umabiliriz. Bulmayı ve bulunmayı ummak da insan oluşumuzun bir parçasıdır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 81 &#8211;</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bulmak ve bulunmak, neyi kaybettiğimizin bilincinde olmaktır. Bir şeyi kaybettiğimizi bilmiyorsak zaten bir arayış içine girmeyiz. Asıl kötüsü, bir büyük boşlukta savrulurken kaybettiğimiz bir şeyin olmadığını düşünmektir. Arama çabası, kaybetme bilinciyle başlar. Bu yüzden bulmak, bilmek ve bulunmak için düşünmek, neyi kaybettiğimizi bilme çabasını da içerir. Burada daha temel bir gerçek çıkar karşımıza: Ancak sahip olduğumuz bir şeyi kaybedebiliriz. Bize ait olmayan bir şeyin yok olması, ortadan kalkması, sırra kadem basması bizim için kaybetmek anlamına gelmez. Kıymet verip aradığımız şey başkalarının değil bizimdir. Bu yüzden kaybetmek ve bulmak bilinci, düşünmenin de temel güdüsüdür.</p>
<p>Anlamı, bütünlüğü, öz saygıyı, aşkı, muhabbeti, bağlanmayı, neşeyi, mutluluğu, asaleti aramak demek, yok olup ortadan kalkmış bir şeyi değil, “kayb” ettiğimiz yani bize “gâib (görünmez) olmuş” bir şeyi aramak demektir. Bize gâip olan yani bize kendini gizleyen şeyi aramak demek, o şeyi değil, kendimizi aramak ve bulmak demektir. Zira burada kaybolan o değil, sensin, benim, biziz. O, kendi zatında ve makamında var olmaya devam etmektedir.</p>
<p>Ondan mahrum olan, onu “kayb” eden biziz. Yapmamız gereken de onu bulmak için kendimizi bulmak; bakmayı, görmeyi, duymayı, hissetmeyi, akletmeyi öğrenmektir.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 82</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Huzurunda olmadığımız şeyi tecrübe edemeyiz. Bu yüzden de ona nüfuz edemeyiz. Onun içine “düşüp” onu tam mânâsıyla idrak ve tefekkür edemeyiz. Örneğin namaz, ancak zihnen ve kalben hazır olduğumuz zaman bizi Allah&#8217;ın-huzuruna çıkartan bir ibadete dönüşür.</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 83</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Göklerin nizamı, yerin istikametini tayin eder. Beşeri düzlemde de aynı kural geçerlidir: İnsanın ayaklarına yön veren başıdır. Baş ise yeri ve göğü aynı anda tecrübe ederek nereye doğru yürümemiz gerektiğine karar verir. Bu mânâda gök de bir yoldur. Mü&#8217;minun suresinin on yedinci ayeti bunu çarpıcı şekilde ifade eder: “And olsun ki biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan gafil değiliz.”</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 84</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Varlıktan özneye, özneden varlığa ulaşmayan bir düşünce sılsılesi, eksiktir ve yetersizdir. Tefekkür yoluyla varlığı bulmak demek, aynı zamanda “Neden varım ve nasıl var olmalıyım?” sorularının cevaplarını da tazammun eder. İnsanı yok sayan varlık felsefesi kör, varlığı dikkate almayan insan felsefesi topaldır. Ne varlığa odaklanıp insanı ihmal etmek ne de insanı merkeze alıp benmerkezci bir hümanizm üretmek çözüm yoludur.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 88</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>İbn Sina büyük felsefe eseri Şifa&#8217;nın “Nefs” bölümünde ruh yahut nefsin varlığını ispat etmek için bu örneği verir. Bu düşünce deneyine göre havada asılı duran bir adam düşünelim. Bu adamın el, ayak, burun, kulak vs. gibi hiçbir uzvunun olmadığını varsayalım. Bu şekilde havada asılı duran bu kişinin herhangi bir şeyle fiziken temas etmesi mümkün değildir. Fakat bu şartlarda bile olsa bir insanın kendi varlığının farkında olacağı da bir gerçektir. Vücut uzuvları, duyular ve diğer organlar, insanın ben-bilincinin ve öz-bilgisinin kurucu unsurları değildir. İnsanın öz-bilinci ve kendi varlığının farkında olması, bütün bedensel ve maddi özelliklerinden önce gelir. İnsan havada asılı dursa bile düşünen ve kendi varlığının farkında olan bir varlık olma vasfını yitirmez.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 90</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>İbn Arabi ve Molla Sadra gibi düşünürlerin ısrarla vurguladığı gibi varlık, hiçbir kavram ve kategoriye sığmayacak kadar geniştir, çok boyutludur ve dinamiktir. Kavramlar ve kategoriler bize varlık hakkında bir fikir verir fakat onu ihata ve temellük edemez. Zihni bir kategori olarak varlık da vücudun tezahür hâllerinden biridir. Fakat son tahlilde o da varlığın somut, kuşatıcı, dinamik tabiatının bir parçasıdır. Bu yüzden ne kadar tutarlı, açık seçik ve mükemmel olursa olsun zihnimizdeki kategorileri, varlığın yerine ikame edemeyiz. Bunu yaptığımızda felsefi bir skandala imza atmış oluruz. Aynı ilke, mânâları ifade etmek için başvurduğumuz lafızlar için de geçerlidir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 92</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Var olan her şey büyük varlık dairesinin bir parçasıdır ve diğer bütün varlıklarla irtibat hâlindedir. Fakat bundan önce kendisi müstakil bir varlıktır. Kendine özgü bir varlık alanına sahiptir. İnsan; bir kadın, erkek, anne, baba, doktor, öğretmen, şair, ressam vs. olmadan önce insandır. Sosyal hayatta üstlendiğimiz roller, insan özümüze sonradan eklenen kimliklerdir. İnsan, her şeyden önce insan olarak saygıya layıktır. İnsan onuru, her tür toplumsal kimliğin, rolün ve imtiyazın ötesinde bir değere sahiptir.</p>
<p>Basit gibi görünen bu ilkeyi burada hatırlatmamın sebebi, içinde yaşadığımız çağın her şeyi araçsallaştırma güdüsünün yol açtığı yıkıma dikkat çekmek.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 94</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>İnsanın Rabbine olan inancı, annenin yavrusuna olan sevgisi, dostun dosta olan sadakati bir başka amacın aracı olamaz. İnancın, sevginin, dostluğun, hakikatin araçsallaştığı bir ortamda hiçbir değeri korumak mümkün değildir. İyi, doğru ve güzel olanla ilişkimiz de böyledir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 95</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Açık seçik delillerin reddedildiği bir yerde akıl dışılık norm hâline gelir. Burada karşımıza şu soru çıkar: İnsan bilerek ve isteyerek akıl dışı olabilir mi? Bu elbette mümkün. Ama Sokrates&#8217;in hatırlattığı gibi insan bile bile yanlış yapmaz. Önce kendini yaptığı şeyin yanlış (ve suç) olmadığına ikna eder, ondan sonra o fiili işler. Hırsız, hırsızlığın kötü bir şey olduğunu kabul ederek çalmaz. Hırsızlığına çeşitli gerekçeler üretir (zenginlerin malında hakkım var, başka çarem yok, evimi geçindirmek zorundayım) ve ondan sonra çalar. Hiçbir katil, adam öldürmenin kötü bir şey olduğunu bilerek cinayet işlemez. Cinayete gerekçeler üretir (nefs-i müdafaa için öldürdüm, öldürülmeyi hak etti, bana çok büyük bir kötülük yaptı) ve ondan sonra öldürür.</p>
<p>Bu tür durumlarda karşımıza çıkan düşünce şekli iyi, doğru ve güzel olanın yerine hırs, öfke, korku, çıkar, nefs gibi unsurları koyar. İnsanın kendiyle mücadelesi, bu ilkeler setinden hangisini kendine rehber edineceği ile ilgilidir. İç sesimizin tercüman olduğu vicdan, bu muhasebenin en yoğun ya şandığı yerdir.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 114</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Hikmet yolunda bilgi de yöntem de iyi, doğru ve güzel olmalıdır.Doğru bilgiye yanliş yöntemlerle ulaşılmaz.<br />
(&#8230;)<br />
Hikmeti olmayan hüküm kör, hükmü olmayan hikmet topaldır.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 118</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Kalbimiz doğru ve iyi hakkında hüküm verebilir. Estetik hassasiyetimiz güzelliği, iyi ve doğrunun kardeşi olarak görür. Hölderlin bu bütünlüğü güzellik kavramı üzerinden dile getirir: “Herkes güzellik fikri üzerinde mutabıktır. Şuna artık iyice kani oldum ki bütün fikirleri kuşatmak suretiyle aklın en yüksek eylemi bir estetik eylemdir ve doğru ve iyi, ancak güzellikte birbirinin kardeşidir.”1*</p>
<p>Dolayısıyla doğruyu kavrayan akl-ı selim, iyiyi bilen kalb-i selim ve güzeli tecrübe eden zevk-i selim, eşref-i mahlukat insan için aynı hakikat tecrübesinin farklı veçhelerinden ibarettir. Hikmet, bu üç hakikati bir bütün olarak kavramaktır.</p>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 120</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Bir ana fikre dayalı düşünme biçimiyle fragmanlar arasında çok keskin ayrımlar yapmak yerine geçişkenlikler ve süreklilikler üzerinde durmak daha doğru bir yaklaşım olur. Yunan şairi Archilochus&#8217;un ünlü tilki ve kirpi metaforunu bu açıdan ele alabiliriz. Şaire göre “Tilki pek çok şey bilir ama kirpinin bildiği bir büyük şey vardır.” Tilki, hedefine ulaşmak için parçalı taktikleri uygular, önüne çıkan küçük büyük her fırsatı değerlendirir, bilgi dağarcığını oradan buradan toplar. Kirpi ise hedefine doğru yavaş fakat emin adımlarla ilerler. Saldırıya uğradığında üzerindeki iğneleri kullanır ve olduğu yerde sabit kalır.</p>
<p>Bu metaforu düşünce tarihine uygulayan Isiah Berlin, bazı düşünür ve sanatçıların tilki, bazılarının ise kirpi tipine uygun düştüğünü söyler. Kirpiler, varlığı ve gerçekliği anlamak için bir ana fikir üzerinde dururlar. Varlık bir bütün oldugu için onu kavramamıza imkân tanıyan düşünce ve yöntemler de bütünlük arz etmelidir. Tilkiler ise pek çok fikrin peşinden koşarlar, varlığın anlamını bir ana fikir üzerine inşa etmek yerine onu parçalar hâlinde anlamayı tercih ederler ve bazen kendileriyle çelişkiye düşerler. Çelişki ve kendinden şüphe, parçalı düşünmenin hem külfeti hem de avantajıdır. Varlık tecrübemiz çelişkilerle doluysa, onu yansıtan düşüncenin çelişkili olmasına da şaşırmamak gerekir.</p>
<p>Berlin&#8217;e göre Eflatun, Lucretius, Pascal, Hegel, Dostoyevski, Nietzsche, İbsen ve Proust kirpi tipini; Herodot, Aristo, Montaigne, eder.” İki düşünce şeklinin de kendine göre avantajları vardır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 128</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Kim haklı? Hayat “Bir budalanın anlattığı, kuru gürültü ve şamata dolu ve hiçbir şey ifade etmeyen bir hikâye midir?” diyen Shakespeare mi, yoksa “Ben öyle bilirim ki yaşamak / Berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır” diyen İsmet Özel mi? İnsan bir budalanın anlattığı hikâyeyi sorgulayacak kadar akıl sahibiyse, çocuklar için savaşacak kadar da erdem ve cesaret sahibi olmalıdır. Yaşamak eylemini varlığımızı sorgulamaktan, şüphe etmekten, bilmekten, berrak bir gök yüzünden, çocuklardan ve onlar aşkına savaşmaktan ayrı düşünebilir miyiz?</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 136</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Düpedüz nihilistler ve nihilist varoluşçular, anlamın yerine tercihi koyarak sorunu çözdüklerini zannederler. Tercih yahut seçme hürriyeti, anlamın yegâne kaynağıdır. Hayatıma, düşünceme, sanatıma, kültürüme, inancıma yahut inançsızlığıma anlam veren tek şey, benim hür irademle yaptığım tercihlerdir. Anlamsızlığı yaşanabilir kılan şey, yaptığım seçimler ve tercihlerdir. Tercihlerimin sonuçlarına katlanmak da —tıpkı Sisifos efsanesinde olduğu gibibu yaşam mücadelesinin bir parçasıdır.</p>
<p>Anlamsızlığın yerine tercihi koymak ve “tek anlamlı eylem, anlamsızlığı içselleştirmektir?” demek meseleyi özgürlük ve seçme hürriyeti üzerinden yeniden inşa etmeyi amaçlar. Bu konuya aşağıda biraz daha yakından bakacağız. Fakat zekice kurgulanan dil oyunlarının ve linguistik kıvraklıkların sorunumuzu çözmediği aşikâr. Bazı analitikçi filozofların “Hayatın anlamı var mı?” sorusunu dilsel bir hata ve kafa karışıklığı olarak takdim etmesi de fayda sağlamaz. “Anlam nesnelerle değil dille ilgilidir.” diyerek anlam sorusunu maddi gerçeklikle sınırlamak ve “Yağmurun yağmasının anlamı nedir?” sorusunu bilim dışı ve boş bir söylem olarak görmek de insan olma gayretimize bir şey katmaz.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 138</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Hesabı sorulmamiş, sorgulanmamış ve sağlaması yapılmamış hayatlar, hem bilimsel hem de toplumsal bir hakikat olarak zihinlere nakşedilir. Bilimciliğin ve nihilizmin anlamsız diye reddettiği sorular, kendi yetkinlik alanlarının dışında olduğu için çözümsüz meseleler olarak takdim edilir, Oysa cevabın zorluğu hatta imkânsızlığı, sorunun geçerliliğini ortadan kaldırmaz. Mânâsını ben çözemediğim için hayatın anlamının olmadığını ileri sürmek, Çince bilmediğim için bu dilin anlamsız olduğunu söylememden farksızdır.</p>
<p>Bilimcilik tam da bunu yapar ve doğası gereği çözemediği soruları anlamsız ve değersiz ilan eder. Oysa “Hayatın anlamı var mı?” sorusunun muhatabı bilim yahut teknoloji değildir. Kullandığınız yöntem sorunuza cevap veremiyorsa o zaman soruyu değil yöntemi değiştirmeniz gerekir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 139</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>Dünyada gözlemlediğimiz ve bilimsel araştırmanın konusu olan olguları alt alta sıralamak, hayatın anlamı meselesini çözmez. Zira hayatın anlamı dünyanın içinde değil dışında yer almak durumundadır. “Dünyanın dışındaki anlam”, uzayda boşlukta dolaşan bir anlam değildir elbette. Onun da dayandığı bir kaynak vardır ve o kaynak Tanrı&#8217;dır. Dolayısıyla Tanrı&#8217;ya hayatın anlam veren varlık olarak inanmak, bu sorunsalın çözümünde bize önemli bir zemin sağlar. İnanan kişinin görevi o zemin üzerinde hantal ve tembel bir şekilde oturmak değil, inancın hayata kattığı anlamın derinliğini kavramak olmalıdır.</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 145</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Tolstoy, ellili yaşlarında şöhretinin zirvesindeyken “neden” sorusunun başını çektiği bir kriz yaşar. Yazarlığı, şöhreti, mal varlığı, toprakları, ailesi, dostları bir anda kendisine anlamsız görünür. Hayatında herkesin imrendiği bu kadar güzel şey varken hiçbirisi içindeki &#8216;neden&#8217; sorusuna tatmin edici bir cevap veremez. “Sebebini bilmediğim ve kendime izah edemediğim bir şeyi nasıl yapabilirim?” diyen Tolstoy, bu sorudan kaçmasının mümkün olmadığını fark eder. Ayağının altındaki zeminin kaydığını hisseder. Hayatın, birisinin ona oynadığı aptal ve acımasız bir oyun olduğunu düşünmeye başlar. Bu muhasebe Tolstoy&#8217;u şu yakıcı soruya getirir: Hayatımın anlamını bilmiyorsam yaşamam mümkün mü? Anlamını bilmediğim bir hayatı nasıl yaşayabilirim?</p>
<p>Sadece akla dayanan rasyonel bilgi evrenin amaçsız, hayatın da anlamsız bir şey olduğunu söyler. Bu “rasyonel bilgi” bizi büyük bir boşluğa ve umutsuzluğa sevk eder. Buradan tek çıkış yolu, aklı aşan hakikatin yoldaki işaretlerine bakmak olabilir. Tolstoy&#8217;a göre aklı aşan gerçekliği ancak aklı aşan bir sezgi, inanç ve idrak ile kavrayabilirim.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 148</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>İndirgemeci bilimsel ideolojilerin temel sorunu, varlık hiyerarşisini (merâtibü&#8217;l-vücüd) inkâr ederek onu tek bir boyutta ele almasıdır. Varlık mertebeleri açısından bakıldığında tabiat bilimleri varlığın en düşük mertebesi olan maddeyi inceler. Daha yüksek varlık mertebeleri, bilimlerin yetkinlik alanının dışındadır. Tabiat bilimlerinin konusu maddi-fiziksel gerçeklik olduğu için bilim, sorularını da buna göre sorar. Yani “nasıl” sorusunun cevabını arar.</p>
<p>Bu araştırma düzeyinde bu soru da, bilimlerin bulduğu cevaplar da meşrudur. Fakat tek gerçekliğin madde, tek sorunun da “nasıl çalışıyor” olduğunu ileri sürmek büyük bir kategori hatası yaparak insanı ve evreni bir makineye indirgemektir. Gerçekliği, en alt mertebesi olan madde ile açıklamaya çalışmak bilimcilik ideolojisinin en temel sapmalarından biridir. Cevaplayamadığı soruları anlamsız, lüzumsuz ve saçma bulan bir bilim anlayışının bize evrenin ve hayatın anlamlı hakkında bir şey söylemesi mümkün değıl.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 158</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Özgürlük ancak anlamla buluştuğu zaman bir yaşam felsefesi haline gelir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) İnanan bir insan olarak hayatımın anlamını, Allah&#8217;tan gelip yine O&#8217;na döneceğim gerçeğinden bağımsız ele alamam. Buna göre insanın var olma nedeni, Allah&#8217;a kulluk etmektir.</p>
<p>Kulluk, modern kulaklara ağır gelen bir kelime. Her alanda özgür olmak isteyen insan kimseye kul köle olmayı kendine yakıştıramaz. Her ne kadar insanlar Allah&#8217;a ibadet etmeyi başkasına kulluk yapmaktan ayrı görseler de ibadet, âbidlik, kulluk ve kölelik dili, modern hassasiyetlere uzak duruyor. Modern, özgür, muktedir ve otonom birey, dünyaya dinlerin belirlediği haramlar, helaller ve yasaklar penceresinden bakmayı çağın ruhuna aykırı buluyor. Tercih hakkı olarak özgürlüğü her tür değerin üzerinde görüyor. Bu yüzden Allah&#8217;a kul ve köle olmayı çağdaş hassasiyetleriyle telif edemiyor. Fakat işin hakikati öyle değil.</p>
<p>Allah&#8217;a kulluk etmek, bize anlamlı ve iyi bir yaşamın temel imkânlarını sunar. İnsanı, kendinden aşağı olan para, güç, makam, heva ve heves gibi aldatıcı ve yıkıcı güçlere karşı korur. Allah&#8217;a gerçek mânâda kul olan kişi, başka hiçbir şeyin kulu ve kölesi olmaz. Bu mânâda kulluk, özgürleştirir. Kulluk bizi özgür leştirirken hayatımıza anlam katar.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 164</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Nasıl bulaşıcı hastalıklar fiziki temas ile insandan insana geçiyorsa, kötü düşünceler ve hisler de akılların ve ruhların teması ile bir kişiden diğerine geçebilir. Vasat, habis ve sefih düşüncelere karşı korunaksız olan kişinin zihni ve kalbi hastalıklara yakalanması mukadderdir. Bunun dozu ve hızı, kişiden kişiye değişebilir. Fakat kesin olan şudur:</p>
<p>Beden sağlığımızı korumak için gösterdiğimiz hassasiyeti akıl ve ruh sağlımız için de göstermek zorundayız. Bağışıklık sistemi zayıflamış bir beden nasıl kötü virüs ve bakterilere karşı korunaksız ise, iyi, güzel ve doğru ile kuşanmamış bir akıl da her an hasta olmaya açıktır.</p>
<p>Bu yüzden ne tür zihinsel ortamlarda bulunduğumuza, hangi akıllarla temas ettiğimize, hangi entelektüel ve ruhi havayı teneffüs ettiğimize dikkat etmek zorundayız. Bunun için insanın kendini iyi tanıması gerekir. Canlı ve sağlıklı bir akıl ve ruh dünyası ancak ben-bilgisi ile mümkündür.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div></div>
<div>Sayfa 171</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p>Eflatun&#8217;dan İbn Sina&#8217;ya, Gazali&#8217;den Molla Sadra&#8217;ya bütün düşünürler şu ana fikri kendilerine ilke edinmişlerdi: Bir fikri ne kadar açık seçik delillerle kavrar ve ikna olursak, onu hayata geçirmek için o kadar kararlı ve tutarlı hareket ederiz. Gerçek bir fikir bütün varlığımızı derinlemesine sarıp sarmalayacak kadar güçlü ve müteharrik olmalıdır. Doğru bilgiye dayalı sağlam inanç, erdemli eylemin birinci şartıdır. Düşünen, inanan ve yapan özne olarak insan, bu üç alan arasındaki bağı yakın ve sıkı tutmak zorundadır.</p>
<p>Muhtevası boş bir fikir, temeli zayıf bir inanç, karşılığı olmayan eylem, bizi ne rasyonel ne de mutlu yapabilir. İnsanın akli ve ahlaki bütünlüğü, bu alanlar arasındaki nesnel gerçekliği kavramasına bağlıdır. Kant bu konuda çıtayı bireyin ve olayların üstünde bir yere koyar: “Sorumluluk alma mecburiyetinin temeli, insanın tabiatında yahut içinde bulunduğu dünyanın şartlarında değil, a priori olarak saf aklın kavramlarında aranmalıdır.”</p>
<p>Ahlaki davranışın temelini oluşturan sorumluluk alma ve eylemde bulunma fikri, benim öznel düşünce ve tercihlerimde yahut içinde bulunduğum şartlarda değil, bizatihi iyi, doğru ve güzel kavramlarının kendisinde vücut bulmalıdır. Ancak bu şekilde kavradığım ve mânâsını idrak ettiğim nesnel bir gerçeklik bende anlamlı ve güçlü bir eyleme dönüşebilir. Bilerek inanmak böyle bir şeydir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>
<div>
<div>Sayfa 178</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div data-id="107653277">
<div>
<div></div>
<div></div>
</div>
<div>
<div data-toggle="dropdown"></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div data-id="107461068">
<div>
<div data-toggle="dropdown"></div>
<div></div>
</div>
<div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibrahim-kalin-acik-ufuk-notlarim/">İbrahim Kalın – Açık Ufuk  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibrahim-kalin-acik-ufuk-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öğrenmeyi Öğrenmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ogrenmeyi-ogrenmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ogrenmeyi-ogrenmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Oct 2018 06:11:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Ogrenmeyi ogrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[Tahrir Vazifeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20764</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;BENDEN FELSEFEYİ öğrenmiyeceksiniz&#8221; demiş örgencilerine Immanuel Kant, &#8220;ama benden nasıl felsefe yapılacağını öğrenecek, tekrar edilecek düşünceleri değil, düşünmeyi öğreneceksiniz. Kendi payınıza düşünün, kendi payınıza inceleyin, kendi ayaklarınız üzerinde durun.&#8221; Bu sözler isabetli bir tavsiyeyi, yerinde bir uyarıyı içinde barındırır gibi görünüyor. Ama bu sözler insanlar için ancak belli bir aşamadan, belli bir gelişme basamağından sonra [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ogrenmeyi-ogrenmek/">Öğrenmeyi Öğrenmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21839 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/10/ogrenmeyi-ogrenmek.jpg" alt="" width="518" height="292" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/10/ogrenmeyi-ogrenmek.jpg 728w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/10/ogrenmeyi-ogrenmek-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/10/ogrenmeyi-ogrenmek-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 518px) 100vw, 518px" /></p>
<p>&#8220;BENDEN FELSEFEYİ öğrenmiyeceksiniz&#8221; demiş örgencilerine Immanuel Kant, &#8220;ama benden nasıl felsefe yapılacağını öğrenecek, tekrar edilecek düşünceleri değil, düşünmeyi öğreneceksiniz. Kendi payınıza düşünün, kendi payınıza inceleyin, kendi ayaklarınız üzerinde durun.&#8221; Bu sözler isabetli bir tavsiyeyi, yerinde bir uyarıyı içinde barındırır gibi görünüyor. Ama bu sözler insanlar için ancak belli bir aşamadan, belli bir gelişme basamağından sonra isabetli ve yerinde sayılabilir: Eğer insanlar öğrenmeyi örgenmişlerse. Neyi, nasıl ve niçin öğreneceğimiz bizi fazlasıyla meşgul ediyor. Bu meşguliyetimiz kaçınılmaz. Çünkü insan olarak yeryüzündeki hayatımız yalnızca zihin etkinliklerimizle kayıtlı. Saadetimiz ve felaketimiz hangi türden olursa olsun bilgi sınırları içinde gerçekleşiyor. İnsanların birbirleriyle olan ilişkileri kimin neyi, ne kadar bildiğiyle; kimin neyi, ne kadar becere- bildiğiyle örülüdür. Bu yüzden öğrenmek söz konusu olduğunda hemen aklımıza neyi, ne kadar öğreneceğimiz gelir. Oysa öğreneceğimiz &#8220;şey&#8221;den daha önemlisi o şeyi öğrenecek &#8220;olan&#8221;dır. Çünkü bilenin özellikleri ve mahiyeti bilinenin özellik ve mahiyetini tayin eder. Immanuel Kant&#8217;ın öğrencilerine tavsiyesi bir dönüş çağrısıdır. İnsanın bilgisiyle bütünleştiği bir duruma dönüş çağrısı. Her ne kadar aynı Kant, &#8221; &#8230;aydınlanmış bir çağda değil, fakat aydınlanmaya giden bir dönemde, bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz&#8221; diyerek çağının ilerlemeci önyargılarına bağlı kalmışsa da bugün artık insanın kendi ayakları üzerinde durabileceği durumun timsalini bilinmez bir gelecekte değil, derinlemesine kavradığımız bir geçmişte bulabileceğimizi anlıyoruz. Kültürün baskıcı vasfı veya baskıcı vasfıyla bizi etkileyen kültür bir bakıma bizleri başkasının dokuduğu düşünce kumaşını giymeye zorluyor. Fakat düşünce dünyası ancak herkesin kendi düşünce kumaşını kendinin dokuduğu bir durumda sağlıklı bir ortama kavuşabiliyor. Düşünce dünyasının özellikleri öyle ayarlanmış ki eğer başkasının dokuduğu kumaşla örtünürseniz, o kumaşın nerede, ne sürede işinize yarayacağını bilmediğiniz için zaman zaman başkasının başka kumaşlarını almak zorunda kalacaksınız. Düşünce dünyasında uygun, elverişli bir yeriniz olsun isterseniz, kendi kumaşınızı kendiniz dokuyacaksınız. Bu hem sizi, hem de ilişkide bulunduğunuz insanları özgürleştirecektir. Baskının olduğu yerde yalnız baskı altında kalan değil, baskıyı uygulayan da ezilir. Kendi dokuduğu düşünce kumaşını başkasına giydirmeye kalkanlar da mecburiyetler altında kalır. Mecburiyetler mecburiyetleri doğurur: Sonuç şiddet ve acımasızlıktır. İnsanoğlunun zaman ve mekân bakımından birbirinden farkı düşünce dünyalarının farkından başka bir şey olmasa gerek. Düşünceler söz konusu olunca insanın hem beden, hem kumaş, hem de tezgâh olduğunu görebiliriz. Yani insan düşüncelerle güdülür, güden düşünceleri üstlenir, düşünce güdümünü üretir. Süreç eşzamanlı olarak tersinden de işler: İnsan ürettiği düşüncelerin güdümüne girer, üstlendiği düşünceleri güder ve güdüldüğü kadar düşünür. Ancak bütün zihin faaliyetlerimize genel bir ad vermiyoruz, insanın zihnen içine daldığı işlerin hepsi düşünce değil. Şartlanmalarımız, alışkanlıklarımız, korkularımız dolayısıyla düşünce dünyamızı biçimlendirmemiz mümkün. Bizim düşünce dünyamızın mahiyeti daha çok varlık karşısında sahip olduğumuz hassasiyetle (duyarlıkla) açığa çıkıyor.</p>
<p>Hayatımızı devam ettirmek için bilmemiz ve öğrenmemiz gereken şeyler bizi varlık karşısında duyarsız kılabilir. Eğer toplum hayatı belli bir mekanizmanın hareket halinde tutulması suretiyle devam ediyor ve biz bu toplum hayatında yer almayı başardığımız taktirde hayatta kalabiliyorsak öğrendiğimiz şeyler bizi varlık karşısında duyarsızlaştıracaktır. Toplum mekanizmasının işleyişi hususunda ne kadar çok şey bilir, ne kadar çok şey öğrenirsek, ne kadar büyük imkânı kullanabilir durumdaysak o kadar duyarsız oluruz. Toplumun işleyiş mekanizmasına bağımlı kalarak hayatiyetini devam ettirenlerin dünya hayatını tehdit eden bir tehlike ile karşı karşıya bulundukları da söylenebilir: Varlık karşısında duyarlılık sahibi olur olmaz öğrendiklerinin, bildiklerinin ve yararlandıklarının aleyhlerine döndüğünü görebilirler. İşte bu tehlikeyi bertaraf etmek üzere toplum mekanizmasının işleyişini sağlayan bilginin dışında bir bilgiye ulaşan insanlar gereklidir. Düşünmenin toplum mekanizmasının hareket halinde tutulmasına zorluk çıkardığı bir ortamda insanı eleştiriye götüren bilgi ve bilgilenme aynı zamanda insanın varlık karşısındaki hassasiyetini de artıran bilgidir. Eleştirel zihniyet çerçevesinde elde edilen bu bilgi Yeni Çağ&#8217;da hem varlık karşısında duyarlığın artmasına hizmet etti, hem de toplum mekanizmasını işleten bilgi tarzını delik deşik etti. Bildikçe duyarlık kazandı insanlar, bilerek duyarlıklarını artırdılar. Yine de eleştirel düşünmenin açtığı yol, öğrenmeyi öğrenmiş insanlara ulaşmayı sağlayamadı. Çünkü bilgilenme ve düşünme bakımından hem beden, hem kumaş, hem tezgâh olan insan ancak duyarlı olduğu için bilmeye, düşünmeye yönelmekle öğrenmeyi öğrenebilirdi ve bu sonuç ancak her türden mekanizmanın dışına çıkmakla mümkündü. Süregelen hayat tarzını idame ettirmek için yani bir aracı ele geçirmek üzere değil, sadece duyarlı olduğu için bilgilenme, düşünme yoluna girenler sadece öğrenmeyi öğrenmiş sayılırlar. Hadis-i Şerifte &#8220;Din nasihattir&#8221; buyurulmuştur. Nasihat, yani öğüt. Öğüt almak öğütülmeye açılmaktır. Öğüt verenin bunu yapabilmesi, ancak önceden öğütülmüş olmasıyla sağlanır. Yani öğüt alıp verme sürecinde her iki taraf da hem beden, hem kumaş, hem tezgâhtır. Her iki taraf da öğrenmeyi öğrenme işlemini yapısında barındırır. Biri oldurdukça olur, diğeri oldukça oldurur. Birinin dokuduğunu diğeri giymez.</p>
<p>İsmet Özel &#8211; Tahrir Vazifeleri 2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ogrenmeyi-ogrenmek/">Öğrenmeyi Öğrenmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ogrenmeyi-ogrenmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öğrenmenin Sicil Dosyası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ogrenmenin-sicil-dosyasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ogrenmenin-sicil-dosyasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Oct 2016 12:34:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenmenin Sicil Dosyası]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[Şener Dilek]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Nasıl özümseyeceksin?]]></category>
		<category><![CDATA[Nasıl aktaracaksın?]]></category>
		<category><![CDATA[Nasıl okuyacaksın?]]></category>
		<category><![CDATA[Ne okuyacaksın?]]></category>
		<category><![CDATA[Niçin okuyacaksın?]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur niçin sürekli okunmalı?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12946</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlk çırpıda böyle bir başlık insana garip gelebilir.&#8221;Öğrenmenin sicil dosyası mı olur?&#8221;Çünkü önemli olan her şey sicillenir, kayda geçer,tescil eder.Sicil dosyası, iki açıdan önemlidir. Birincisi,sicil, aynı zamanda başarının bir göstergesidir. Performans değerlendirmelerinde siciller gözden geçirilir.Çünkü sicil kayıtları, mazi sayfasının not defterleridir. Kırık notlar, bir anlamda eğitim ve öğretimin eksikliğinden,metod ve tekniklerin yetersizliklerinden kaynaklanır Öğrenme ile sicil arasında çok anlamlı bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ogrenmenin-sicil-dosyasi/">Öğrenmenin Sicil Dosyası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ogrenmenin-sicil-dosyasi/kisiselgelisim/" rel="attachment wp-att-12947"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12947" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kisiselgelisim.jpg" alt="Öğrenmenin Sicil Dosyası" width="435" height="252" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kisiselgelisim.jpg 700w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kisiselgelisim-600x348.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/kisiselgelisim-300x174.jpg 300w" sizes="(max-width: 435px) 100vw, 435px" /></a><br />
İlk çırpıda böyle bir başlık insana garip gelebilir.&#8221;Öğrenmenin sicil dosyası mı olur?&#8221;Çünkü önemli olan her şey sicillenir, kayda geçer,tescil eder.Sicil dosyası, iki açıdan önemlidir.</p>
<p><strong>Birincisi</strong>,sicil, aynı zamanda başarının bir göstergesidir.<br />
Performans değerlendirmelerinde siciller gözden geçirilir.Çünkü sicil kayıtları, mazi sayfasının not defterleridir. Kırık notlar, bir anlamda eğitim ve öğretimin eksikliğinden,metod ve tekniklerin yetersizliklerinden kaynaklanır Öğrenme ile sicil arasında çok anlamlı bir ilişki vardır.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> tartı, takdir ve tahsirı, ölçme ve değerlendirme faaliyetleri, kıymetli olan şeyler için daha önemli ve daha ehemmiyetlidir Bir de bir şey bekaya mal olacaksa, mizana girecekse, o zaman o şey bütün cephe ve cihetleriyle tartıya çıkar, hesaba çekilir. Bu açıdan bakıldığında, öğrenmenin,ilmin; ilim içinde amelin; amel içinde niyet ve nazarın da tartısı olacak, bu saydıklarımız da tek tek mizana girecektir.</p>
<p>Evet, kayda giren değerler tasnif edilir, istiflenir, arşive dönüştürülür Ve bir gün gelir o arşivler açılır, gösterilir,gözler önüne serilir. Sicil, insan karakter ve şahsiyetinin aynası hükmüne geçer; ne yaptığımızın, nasıl davrandığımızın, niyet ve nazarımızın, fiil ve icraatımızın kayıt merkezi,arşîv dosyası olur.</p>
<p>Sicil kirli ise, insan zillet ve hakarete maruz kalır, mah­cup, zelil ve perişan olur. Sicil, temiz olursa, yüz ak olur; şaibesiz, berrak yollar açılır, maksuda ermek kolaylaşır! Sicil dosyasındaki kir ve lekeler hem dünyada, hem kabir­de, hem de ahirette insanı takip eder, yakasına yapışır, pa­çasından tutar.</p>
<p>Evet, ahirette herkesin “sicil dosyası” açılacak; dosya içinde mevcut her şey sorguya tabi tutulacaktır. Sorguya tabi meselelerden bazıları da, neleri okuduğumuz, ne niyetle okuduğumuz, okuduğumuzu ne ölçüde yaşadığımız ve ne nisbette başkalarına anlattığımız olacaktır. Bu neden­le, “Öğrenmenin sicil dosyası” ahirette açılacak, önümüze konulacaktır.</p>
<p>Öğrenmenin sicil dosyası, hem öğrenme disiplini ve metodları açısından, hem de ahiretteki mizan noktasından büyük önem taşır. Aslında, bizim dünyamızda öğrenmek yaşamak içindir. Hakkın rızasını tahsil etmek içindir. Bu sırra mebni, ahirette mahcup, perişan ve zelil olmamak için şu beş soruya saffet ve samimiyetle cevap vermemiz gerek­mektedir:</p>
<p><strong>1.</strong>Ne okuyacaksın?<br />
<strong>2.</strong>Niçin okuyacaksın?<br />
<strong>3.</strong> Nasıl okuyacaksın?<br />
<strong>4.</strong> Nasıl aktaracaksın?<br />
<strong>5.</strong> Nasıl özümseyeceksin?</p>
<p>Bu beş soruya metod açısından bakıldığında, bunların çok önemli beş mesajı yüklenmiş olduğu görülür. Beş soru, beş noktaya dikkatleri çeker:</p>
<p><strong>Birinci soru</strong>, bizi metod itibariyle okunacak kitapların “önemlilik derecesi”ne götürür.</p>
<p><strong>İkinci soru</strong>,niyet ve nazarımız”ı gözden geçirmemizi sağlar.</p>
<p><strong>Üçüncü soru</strong>, metod açısından büyük önem taşır.<br />
“Okuma metod ve tekniklerinin lüzum ve zaruretine par­mak basar.</p>
<p><strong>Dördüncü soru</strong>, “tebliğ sorumluluğumuz“un önemini gündeme taşır.</p>
<p><strong>Beşinci soru da,</strong> okuduklarımızı kalb ve vicdanımıza ne nisbette sindirdiğimize, hakikatlerin iç dünyamızda ne ölçüde “kabul gördüğü “ne işaret eder.</p>
<p>Evet, altını çizerek ifade edelim ki, özellikle kendilerini ilme adayanlar, ilim nuru ile aziz olmayı isteyenler, istidad- larını ziyade açmak arzu edenler, marifet ikliminde tahkiki bir biçimde yürümeye çalışanlar, marifet sahasında derin­leşmeyi cidden talep edenler; makam-ı tebliğ kürsüsünde oturanlar, temsil merkezli bir hizmeti omuzlayanlar belki herkesten ziyade bu beş soruya cevap aramak zorundadır­lar. Çünkü okuma ve öğrenmeden matlup keyfiyeti kaza­nabilmenin yolu, bu beş soruya verilecek cevap ile çok yakından ilgilidir.</p>
<p>Hem metod açısından, hem de hayatın önemliliğini vurgulama açısından bu beş sorunun daha yakından irde­lenmesi gerekir.</p>
<p><strong>1.Ne Okuyacaksın?</strong></p>
<p>“Size kat&#8217;iy yen ve çok emarelerle ve kat-i kanaatimle beyan ediyorum ki; gelecek yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükümet, âlem-i İslam&#8217;a ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç olacak; mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini, mefahiri tarihiyesini onun ibrazıyla gösterecektir.&#8221;(Emirdağ Lahikası, rnk Neşriyat, s,81)</p>
<p>Bu sorunun cevabı, okunacak eserlerin önemlilik dere­cesini ortaya koyabilmeli ve okunacak kitapların önem de­recesine göre seçim ve tasnifini netice verebilmelidir. Çünkü insan ömrü, her kitabı okuyacak kadar uzun değil­dir. Bu itibarla seçici olmak, tercihini titizlikle yapmak ve bir kısım suallere cevap aramak gerekir:</p>
<p>“Niçin bu kitabı tercih ediyorum? Bu kitabın özel bir önemi mi var?”<br />
“Bu kitap muhteva itibariyle diğerlerinden daha çok doyurucu, daha çok müdellel ve daha ziyade mesaj yüklü mü?<br />
“Mesajları çok mu güzel? Çok mu merak uyandırıcı?”<br />
“İşlediği bilgiler çok mu kudsî, çok mu derin? Çok mu yüksek?”</p>
<p>Buna benzer sorgulamalar, okunacak eserlerin kadr-u kıymetini ortaya koyabilmelidir.Kitap tercih ve tasnifinde, özellikle insanın yaradılışının ve dünyaya gönderilmesinin hikmet ve hakikatini ders ve­ren kitaplar tercihler zincirinde en öne alınmalı, okunacak kitaplar önemlilik derecesi itibariyle bir tasnife tabi tutul­malıdır. Tasnif ile ilgili yapılacak değerlendirmelerde, okuma disiplini ve eğitimden beklenen neticeler itibariyle, en evvel, her şeyden önce şu soruya cevap aranmalıdır:</p>
<p>Nedir hayatın en lazım dersi, en önemli dersi, en büyük dersi, en elzem dersi?”</p>
<p>Kur’an ve sünnet ışığında en büyük, en kudsî ve elzem ders, Allah-u Azimüşşan’ı tanımak ve marifet bilgisinde de­rinleşmektir.</p>
<p>Evet; hayata lazım ilk ders, en önemli ders, en büyük ders, en kudsî ders iman ilmidir, tevhid delilleridir.</p>
<p>Her mümin için hayatın en büyük gayesi, merak ve iştiyakı, aşk ve alakası, hamiyet ve gayreti en evvel ve her şeyden önce Kur’an-ı Kerim&#8217;i okumak, anlamak ve yaşamak olmalıdır ve Kur’an-ı Azimüşşan’m mübelliği, külü muarrifi, vahdaniyetin dellalı, rahmet-i ilahiyyenin timsali Hakkın en münevver bürhanı, tılsım-ı kâinatın miftahı, muamma-yı hilkatin keşşafı olan efendimiz Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.v) hayat ve sünnet uygulamasını öğrenmek ve hayata yansıtmak olmalıdır.</p>
<p>Evet, müminin dünyasında, mutlak referans, yanılmaz ve yanıltmaz mihenk, ölçü ve miyar, Kur&#8217;an-ı Azimüşşan ve Resul-u Ekrem aleyhisselatü vesselamdır.</p>
<p>Asırlarca, müçtehid, müceddid ve ulemalar tarafından “kitap-sünnet” ışığında itikat, iman, ibadet, ahlak ve mua­melat ile ilgili binlerce eserler telif edilmiş, ümmetin istifa­desine sunulmuştur. O eserler içinde, bu asırda, asrın mizacını dikkate aldığımızda okunması, anlaşılması gereken en bi­rinci eser Risale-i Nur Külliyatı’dır. Risale-i Nur, bu asırda telif dünyasının bir güneşidir.</p>
<p>Risale-i Nur, iman hakikatlerini güneş gibi göstermekte, akılları ikna, kalbleri işba etmektedir. Çağımızın maddi ve manevi sancı ve bunalımlarına Kur’an-ı Azimüşşan’dan re­çeteler sunan Risale-i Nur Külliyatı; okunması, anlaşılması ve ömür boyu mütalaa edilmesi gereken en yüksek bir ders-i imani ve en derin bir hakikat-i Kur’aniye ve en rasih bir ibadet-i imaniyedir.</p>
<p>“Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur&#8217;arim bahir bir bur­hanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem&#8217;a-i i&#8217;caz-ı manevî­si ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuaı ve o maden-i ilm-i hakikattan mülhem ve feyzinden gelen bir tercûme-i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyan geçtiğinden, elbette Risale-i Nur’un meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister; Kur&#8217;an izin verir. Benim gibi bir tercümanın hissesi yalnız şükürdür. Hiçbir ci­hetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz. ”(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, rnk Neşriyat, s.71.)<br />
Evet, bu asırda, iman dersi ve hakikat bilgisi olarak “Ne okuyacağız?” sorusuna verilecek en güzel ve en haki­mane cevap, “Risale-i Nur Küliiyatı’nı okuyacağım.” ol­malıdır. Çünkü Risale-i Nur, Kur’an’dan nebean eden bir bahr-ı muazzam; bir hazine-i esrar, bir define-i marifettir. Bu definede pek çok elmaslar, yakutlar, inciler vardır. Bu kıymettar mücevherlerden istifade etmek isteyenler; o bahre gavvas olmalıdırlar. Kitap okuma adına enerjilerini, hami­yet ve gayretlerini birinci derecede bu bahr-i azimeye tah­sis etmelidirler ve dikkatlerini dağıtmadan ve şevklerini söndürmeden bir ömür boyu sürecek bir azim ve irade ile bu marifet sahrasında yürümelidirler.</p>
<p>Hem, bu asırda Risale-i Nur’a talebe olanlar, Nur’lar vasıtasıyla din-i İslam’a hizmeti gaye edinenler, kendi mes­lek ve meşreplerini bilme, anlama ve hakikatleri umuma duyurma adına, telif eserler içinde birini derecede risaleleri okumalı, anlamalıdırlar. Bu sorumluluk ve okuma ciddiyeti, mesleğimizin icrası için lazım olduğu gibi, hakaik-i imani- yeden beslenmek ve imanı tahkik derecesine çıkartmak için de elzemdir.</p>
<p><strong style="line-height: 1.5;">2.Niçin Okuyacaksın?</strong></p>
<p>Medar-ı necat ve halas, yalnız ihlâstır. İhlâst kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâsh amel, batmanlarla halis olmayana müreccahtır.(Mesnevi-i Nuriye, rnk Neşriyat, s. 167)</p>
<p>Bu soruya verilecek cevap, gaye ve maksadımızı belirler; bizi doğrudan doğruya “gaye tahsisi” ne götürür.Kulluk şuurumuzu, ebedi hayat açısından hassasiyetimizi, niyet ve nazarımızı, hulusiyet, saffet ve samimiyetimizi 0rtaya koymuş olur.</p>
<p>Evet, bütün amellerimizde olduğu gibi, okuma ve tetebbuatlarımızın, ders takdimlerimizin de gaye ve maksadı, yalnız ve yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını tah­sil etmek olmalıdır. Hatta bu mana ve mazhariyet kalb ve dimağlarda öylesine nakş edilmeli ve öylesine sürekli tah­kim ve takviye edilmelidir ki, hiç silinmesin, hiç önemini kaybetmesin, sürekli içimizde büyüsün, gelişsin, saffetini muhafaza edip, letafetini uçurmasın.</p>
<p>İhlâslı istikamet, süreklilik içinde sürdürülemezse, o ulvi hislerde zamanla bir çözülme, o kalb âleminde bir sar­sıntı, o ruh haletinde bir çökme yaşanabilir. Bu nedenle okuma disiplininde işin başında “Niçin okuyacaksın?” so­rusuna verilecek cevabın gayet açık, gayet net, gayet ber­rak ve gayet şeffaf olması ve kalbin içlerinden gelen bir tasdikle tebellür etmesi lazımdır:</p>
<p>Niçin okuyacaksın?<br />
“Hakkın rızası için&#8230;”<br />
“Marifet-i İlahiyede derinleşmek için&#8230;”<br />
“Tebliğ görevini yerine getirmek için&#8230; ”<br />
“Temsil sorumluluğunu hayatıma yansıtmak için<br />
“Tam bir amil kul olmak için&#8230;”</p>
<p>Evet, verilecek cevaplar bu şekilde ve bunlara benzet nitelikte olmalı. Çünkü insan hayatının manevi tanziminde niyet ve nazar iki ucu keskin kılıç gibidir. Hasenatı seyy seyyiatı hasenata tebdil eder. Niyet ve nazar bulanır ve kir­lenirse, hayat-ı bakiyeyi berbat eder. Niyet ve nazarın dağlardan fışkırıp akan memba suları gibi safi ve temiz olması gerekir Hakikat noktasında, bu akışın, istikamet kulvarından geçerek cuş-u huruşla, Hakk’ın rıza vadisine dökülmesi gerekir.</p>
<p>Evet, Risale-i Nur u eline alıp okuyacak her şahıs, evvel emirde niyet ve nazarını gözden geçirmeli; kendini şu sualle,çok ciddi anlamda murakabe ve muhasebe etmelidir</p>
<p><em>&#8220;Niyet ve nazarım gerçekten rahmani mi? Niyet ve nazarımı nefsanî arzular ve şeytanî hisler kirletiyor mu?</em></p>
<p><em>Evet, alkış hissi, maneviyatın aklını bulandırır. Şan u şeref hissi, habistir, fıtratı bozar, tağyir ve tebdil eder.</em><br />
Risale-i Nur’u okuyan ve onda derinleşmek isteyen fertler, niçin okuduklarının gerekçelerini bilmeli ve zihinle-<br />
rinde bu gerekçeleri önem derecesine göre sıralamak ve niyet ve nazarını bulandırmadan ihlâs vadisinde istikamet-<br />
le yürümelidirler.</p>
<p><strong>Peki, Risale-i Nur niçin sürekli okunmalı?</strong></p>
<ul>
<li>Hayatın mahiyet ve hakikati, maksut ve matlubu Rabb-ı Ce-lil’i tanımak; marifetullahda derinleşmektir. Zat-ı Akdes’i,daha ziyade bilmek, marifette daha ziyade yol atmak ve imanı daha ziyade tekmil etmek için okunmalı.</li>
<li>Şanı ulûhiyetin azamet ve kibriyasını, izzet ve istiğnasını;saltanat~ı rububiyetinin iclal ve haşmetini, kemal ve cemalini, hüsn ve rahmetini İzan ve ikan derecesinde tanıyabilmek için okunmalı.</li>
<li>Allah-u Azimüşşan&#8217;a daha ziyade tazim ile tespih, tahmid,takdis görevini daha kamilane yapabilmeye kuvvet katabilmek için okunmalı.</li>
<li>Hakaik-i imaniyeyi ve esasat-ı Kur’aniye’yi daha hakimane talim edebilmek için okunmalı.</li>
<li>İslam’ı nefsinde daha halisane yaşamak ve daha ziyade kulluk şuurumu keskinleştirmek için okunmalı.</li>
<li>Görev ve sorumluluklarımızı hakkıyla tebliğ ve tenis il etmek adına okunmalı.</li>
<li>Allah-u Azimüşşanın ilk emri “Oku!”dur. Bu emr-i celile ittiba için okunmalı.</li>
<li>“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayetine masadak olmak için okunmalı.</li>
<li>“Bir saat tefekkür bir sene nafile ibadetten hayırlıdır” hadis-i şerifi mucibince hakikat-ı tefekküre yetişmek, o derin bil­giye ulaşmak için okunmalı.</li>
<li>Hz. Adem’in (a.s) meleklere rüçhaniyetinin şifresi olan “talim-i esma sırrı ile esma ve sıfat-ı ilahiyye’de tayeran, aşk ve muhabbet-l Rabbaniye’de seyeran, marifet ve haki- kat-ı Kur’aniye’de cevelan etmek için okunmalı.</li>
<li>“Veraset-i nübüvvet&#8221; ve “kurb-u risalet&#8221; sırrı ile ilim için­de hakikate giden bir yolda her gün tazelenen bir şevk ve gayret ile o deryaya daha ziyade dalmak ve tam bir gavvas olabilmek için okunmalı.</li>
<li>“İlim kimde ise hayır ondadır” sırr-ı azimine yetişebilmek; o hayırdan külli istifade etmek ve başkalarının da istifadesine vesile olabilmek için okunmalı.</li>
<li>Hakiki bir abd-i muhsin ve tam bir arif-i billâh olabilme yolunda sönmeyen bir aşk, tükenmeyen bir şevk ile yürüyebilmek ve ömür boyu o kutsi heyecan meşalesini söndürmen için okunmalı.</li>
<li>İsm i Rauf ve Rahim ’in tecellisiyle İslam dünyasının dert ve sıkıntılarını, elem ve ıstıraplarını bizzat vicdanında hissedip“Karşımda bir yangın var. İçinde evladım, ahbabım, akra­nım, imanım tutuşmuş yanıyor!” feryadıyla haykıran Hz. Ustad misali tebliğ sahasında ilim kılıcını kuşanmak için okunmalı.</li>
<li>Yandımsa İslam&#8217;ın derdine yandım” sırrıyla dava-i Kur’aniye&#8217;ye, hizmet-i imaniyeye daha ziyade kendini adamak için okunmalı.</li>
<li>“Ben başka maksattayım. Başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeylere yer bırakmamış.&#8221; buyuran Aziz Üstadımıza varis olmak için okunmalı.(1)</li>
<li>‘İki günü müsavi olan ziyandadır: ” hadis-i şerifi hükmünce kendini her gün yenilemek için okunmalı.</li>
<li>Hakikat-i Kur’ariıye ile ruhunu tutuşturmak, kalbini ha- kaike tam yöneltmek, dimağ laboratuarını tefekkürle tam yoğurabilmek; diğer latifeleriyle birlikte camiyet ve külliyet sırrı ile -kab ve kabiliyeti nisbetinde- şuhudi bir ayinedar- lığa yükselmek için okunmalı.</li>
<li>Yalnız ve yalnız ihlâsı esas tutup, fisebilillah şu hizmet-i ima- niyeyi azami gayret ve ciddiyet içinde tahkim ve takviye etmek adına azim bir güç ve enerjiye ihtiyaç vardır. Bu güç ve enerjiyi sürekli depolamak için okunmalı.</li>
<li>Nefsini bilen Rabbini bilir” sırrıyla mahiyet-i insaniye haritasını dikkatle ve ibretle tetkik etmek; o haritanın gizli, örtülü ve mestur noktalarını daha keskin bir nazarla keşfet­mek, daha ibretle temaşa etmek için okunmalı.<br />
• Benim maksadım, dert ve davam, gecem ve gündüzüm, tasa ve sıkıntım, şu insanlar Cenab-ı Hakk’ı tanısınlar, bilsinler, iman nuru ile şereflensinler. ” düşüncesiyle bu mananın tahakkuku için hafıza kütüphanesini envar ve esrar~ı Kur&#8217;aniye ile doldurmak ve o hakikatleri muhtaçlara ulaştırmak adına okunmalı.</li>
<li>“Şefkat içimi yakıyor, kavuruyor. Benim maksudum, matlubum, şu insanlığı küfür bataklığından, sefahat ateşinden, cehalet karanlığından, dalalet sapıklığından kurtarmaktır;&#8221; görev anlayışı içinde bu görevi hakimane yürütebilmek için okunmalı.</li>
<li>Bu asırda, omzumuza ihsan-ı İlahi tarafından konulmuş olan şu hizmet-i iman ve bu dava-ı Kur’aniye’yi “hazm ve hami etmem gerekir. ” İşte bu sırr-ı azime mazhar olmak için okunmalı.</li>
<li>“Benim matlubum, şu zorlu nefsimin vehim ve vesvesele­rini, hıyanet ve rezaletlerini, alçak ve menhus sıfatlarını iyice tanımak; şu İblis’in desise ve tuzaklarını, denk ve dubarala­rını; fıtrat-ı insaniyenin zafiyet ve kırılma noktalarını daha iyi kavramak, onların hilelerine karşı daha uyanık olmak­tır”. Bu azim sorumluluğu tam hissetmek ve gerekli do­nanımı kuşanmak için okunmalı.</li>
</ul>
<p>Elhasıl, her okuyucu, kendi mizaç, meşrep ve anlayı­şına muvafık ve mutabık bir biçimde marziyat-ı İlahiyye yo­lunda birer ölçü ve mihenk kabul ettiği gerekçelerle Hakka yürümelidir, Bu yürüyüş hulusiyet ve saffet ister. Sebat ve metanet ister. Fiilî gayret ve iştiyak ister. Bu iştiyak, bu azim ve gayret son nefese kadar sürdürülmelidir. Aksi halde bir müddet sonra, fıtrat-ı insaniye kabuk bağlayabilir. O şevkler sönebilir, o gayretler küllenebilir. O hamiyetler buharlaşabilir. O görev ve sorumluluklarda çözülmeler başlayabilir.</p>
<p>Düşünce ve fikirlerde, aşk ve ideallerde değişmeler, baş­kalaşmalar, farkh kulvarlara kaymalar yaşanabilir. Bütün bu muhtemel risk alanlarına ve hayatı tepe takla uçurum­ların ağzına götüren yıkımlara ve nefis ve şeytanın ihanet, gabavet, tembellik ve rehavetine karşı teyakkuz halinde olmak gerektir.</p>
<p>Evet, insan, hayatının sonuna kadar azami dikkat ve teyakkuz ile yürümek zorundadır. Her zaman, niyet ve na­zarını, hamiyet ve fiilî gayretini sorgulamak, nefsini sığaya çekmek, nefsin desise ve hilelerine karşı uyanık olmak mec­buriyetindedir. Bazen olur ki, nefis niyet ve amel itibariyle lakayt davranışları sergileyebilir, bazen niyet ve nazarlar bulanık hale dönüşebilir. Bazen de niyetler kirlenir. Bu noktada müteyakkız olmak, nefis muhasebesi adına bir sorgulama yapmak icap eder. Çünkü nefis muhasebesi, hikmet ve teyakkuzun bir gereği; ciddi istikametin de temel taşıdır:</p>
<p><em>Ey nefsim! Niçin okumanı terk ettin, görev ve sorumlu­luğunu unuttun?</em><br />
<em>Ey nefsim! İstikamet urganını kopartıp karanlık deh­lizlere mi sapmak istiyorsun?</em><br />
<em>Ey nefsim! Başka gayeler mi ruhunu istila etti? Alkış hissi mi, içine girdi? Şan ve şeref mi zihnini çaldı? İnsanla­rın takdir ve tahsinini kazanmak mı gündemini doldurdu?</em><br />
<em>Ey nefsim! Herkese niyetlerine göre verilir. Niyetin neyse sen osun, o kadarsın.</em><br />
<em>Ey nefsim! Niyetlerini çürütenler başkalarına ne vere­bilir, ne kadar faydalı olabilirler ki?</em><br />
<em>Ey nefsim! Samimi ol! Sırf okumuş olmak için mi o okuyorsun? Ya da, “Okumazsam beni kınarlar.”diye mi elin risaleleri alıyorsun? Yahut “Şu kitabı okusam, bana yeteri» diye rehavetini mi sergilemek istiyorsun?</em></p>
<p>Evet, bütün bu muhasebe ve murakabeler Hakk’ın rızasını netice verecek bir biçimde zihinlerimizde billurlaş, malıdır. Ta ki, hamiyetler ayağa kalksın, küheylanlar şahlansın. Ruhlar tutuşsun. Mah-rûyanlar himmet sahrasında yansın.</p>
<p><strong style="line-height: 1.5;">3.Nasıl Okuyacaksın?</strong></p>
<p>“Geleceğin cahili, okumayan kişi olmaya­caktır. Nasıl öğreneceğini bilmeyen kişi olacaktır.-Alvin Toffler</p>
<p>Bu soruya verilecek cevap, bizi bu işin usûl, tarz, metod, yöntem ve talim tekniklerine götürür. Çünkü her sanatın, her maharetin, her ilim ve her uğraşın kendine mahsus metodu, üslubu, tarz ve teknikleri vardır. Tetkik ve araştırmalarda, ilim ve sanatta belirli yöntemler izlenme­den, gerekli metod ve tekniklere başvurmadan başarılara imza atmak adeta imkânsız gibidir. Kesin olarak bilmek ge­rekir ki, metodsuz, yöntemsiz, tarz ve üslupsuz yürüyenler tufeyli kalırlar; matlup kemale ulaşamazlar.</p>
<p><strong>Evet, usûl olmadan vusûl olmaz. Vusulsüzlüğümûz usulsüzlüğümüzdendir.</strong></p>
<p>Genel bir kaidedir: Bütün uzmanlık sahalarında, tüm meşguliyet alanlarında metod, yöntem ve tekniklerden fay­dalanılır. Ata binmenin, kılıç kuşanmanın, ok atmanın bir tekniği yok mudur? Bütün spor okulları, kendi tekniklerinin talimi ile uğraşmıyorlar mı? Güreşin, karate, judo, tekvando, futbol ve basketbolün teknikleri yok mudur? Şu spor faa­liyetleri kara düzen bir biçimde mi sürüp gidiyor? “Saldım çayıra,mevlam kayıra&#8221;mantığı ile olimpiyatlara hiç gi­dilebilir mi, başarılara imza atılabilir mi. zirvelere tırmanabilir mi?</p>
<p>Evet, her uğraş, ilim ve sanatın kemali, onların usûl ve yöntemlerini, teknik ve metodlarını bilmek ve geliştirmekle olur.Her sahada geçerli olan bu kanun, sözde, sazda, öğrenmede, öğretmede, ilm-i belağatte de geçerlidir. Söz söylemek bir sanattır, bir maharettir. Söze muhatap olmak, kelamdan anlamak; metni süzmek, derinliğine bak­mak; kelamın inceliklerine nüfuz etmek, mana çıkartmak, istihraç edebilmek, usûl ve tarz ister, yöntem ve metodlara vukufiyet ister.</p>
<p>Eğer bir kelamın, fikrî bir mesajın, ulaştırılması gere­ken bir hakikatin dünya çapında tamimi, tebliği, temsili gerekiyorsa, o yolda gidenler; söz söylemede, ilimde ve hi­tabet sanatında derinleşmek zorundadırlar. Çünkü tebliğ sorumluluğunun kemali, kelamı en güzel şekilde anlamayı ve aktarmayı iktiza eder. Bunun da yolu, ilimdir, ilim içinde talimdir; talim içinde metod ve yöntemlere vukûfiyettir. Usûl bilmeden, metod ve tekniklere aşina olmadan yürü­mek, çöllerde kılavuzsuz at koşturmaya benzer. Tahkiki bir derinliğe ve analiz edebilecek bir dirayete yükselebilmek için bu metod ve yöntemlerle yürüme zarureti vardır. Uzun soluklu fikrî yürüyüşler için, okuma ameliyesinde di­siplin sahibi olabilmek ve daha derinliğine ve daha seme-redar sonuçlara ulaşabilmek için metod ve yöntemlere başvurmak lazım ve elzemdir.</p>
<p>Evet, her şeyin tekniği olsun da, okumanın, öğren­menin tekniği olmasın!</p>
<p><strong>4- Nasıl Aktaracaksın?</strong></p>
<p>Kalbime gelen manalara bakıyorum birer inci, Ama ağzımdan dökülenlere bakıyorum birer çakıl taş,. ” (Bir Arap şairi)</p>
<p>Bu sorunun cevabı, bizi “bilginin transferi”ne, “tebliğ&#8221; sorumluluğu” na ve “takdim şekilleri”ne götürür.Bilginin transferi, insanın elde ettiği ve kazanmış okluğu bilgi ve becerileri gerekli ortamlarda rahatça kullanabilme ve uygulayabilme maharetidir. Sadece belirli bir ortamda kalan, dışarıya aktarılmayan, yeterli ölçüde uygulamaya dönüştürülmeyen bilgiler transfer edilememiş bilgilerdir.</p>
<p>Özellikle tebliğ makamında olanların kazanmış oldukları bilgileri, beceri ve tutumları hayata yansıtmaları büyük önem taşır. Bilgi ve düşünceler güzel bir biçimde aktanlamıyor; alı­cılar da aktanlanları hayata yansıtamıyorlarsa; netice nokta­sında o yansıma, amele ve güzel davranışlara dönmüyorsa; daha açıkçası ilim hayata perçem vuramıyorsa, bu noktada emeklerin zayi olmasından söz edilebilir.</p>
<p>Bilgiyi transfer edebilmek, muhataplarının idrak ve kalblerine yansıtabilmek birçok şarta muhtaçtır. Lisan ve beyan dirayeti noktasından bakıldığında; düşünceyi kalıba dökebilecek, manaya libas giydirebilecek, o libasta tenasüp, letafet ve dengeyi koruyabilecek ve doğru düşünceye yar­dım edebilecek dirayetli bir akletme faaliyeti için altyapı olarak, her şeyden önce güçlü bir dile ihtiyaç vardır. Dil ne kadar zenginse, kelimeleri kullanma mahareti ne de­rece mükemmel ise; hem söz ile tebliğde, hem de kalemle hizmette o derece sağlam bir adım atılmış olur. Sözü anla­mada ve anlatmada gerekli olan bilgilere ve edebî sanat­lara ve dil inceliklerine sahip olanlara kelam daha ziyade kendini açar, mana daha ziyade kendini gösterir.</p>
<p>Olaya, “tebliğ sorumluluğu” noktasından bakıldığında, tebliğin kemali “üsluplu hakim” sırrına bakar. Yani, nerede, nasıl, ne şekilde ve ne kadar konuşacağını bilmek; tezyif ve tahkire girmeden kavl-i leyyin ile hakikatleri terennüm<br />
etmek; mübalağa ve mücazefeye girmemek; mantık, mu­hakeme ve insafla muhatabına yaklaşmak bir üslup işidir. Bilgiyi pekiştirerek beyan ve kelamda iktidara yükselmek bir maharet işidir. Bilgiyi rahat bir biçimde aktarabilmek, takdim etmek bir metod ve yöntem işidir. Bütün bu kaza­nımlar, şüphesiz bir takım üslup, metod ve yöntemlerle gerçekleştirilebilir. Metodsuz derme çatma bilgilerle, kulak­tan dolma sözler ile hakimane tebliğ yapılamaz.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (s.a.v), Arap’ın en beliğ konu­şanıydı. Hikmet-i ezeliye O nu, risalet görevine hazırlarken tebliğ görevini hakkıya ifa edebilmesi için en yüksek bir fetanette ve kelam ve beyan noktasında en muktedir bir biçimde teçhiz etmişti; Efendimizin sütannesi “Müdari Ka­bilesi” ndendi. Müdari Kabilesi, Arapçayı en güzel lehçe ile konuşan kabileydi. Kur’an-ı Azimüşşan da Müdari Kabile­si’nin lehçesi üzerine nüzul etmişti.</p>
<p>Evet, Kur’an-ı Hâkim’de “Çatlatırcasına konuş&#8221;(Hicr,9) emr-i Celili, tebliğ görevinde, kelam dirayetinin önemini ortaya koymaktadır. Ta kıyamete kadar, hakikat ve marifet-i imaniyeyi hakimane, en güzel bir biçimde, delil ve hüccetle, mantık ve muhakeme ile tebliğ etmek, boynumuzun bor­cudur. Çünkü tebliğ, farz-ı daimidir.</p>
<p>Ahir zamanda en önemli bir görev ve sorumluluk, idrak ve gönülleri aydınlatmak, iman hakikatlerini herkese, özel­likle ciddi talep edenlere ve ihtiyacını hissedenlere ulaştırmak­tır. Şüphesiz, bu yüksek amacın tahakkuku, “lisan hâkimiyeti” ve “üslup-u hakîm” ile birlikte “İlmî derinliği” de gerekli kılmaktadır. Nitekim Hz. Üstad’a ihsan edilen en büyük ni­metlerden birisi de ona bahşedilen “ilm-i Kur’ani’dir.(2)</p>
<p>Tebliğ görevi birçok şekilde gerçekleştirilebilir. En uygun tebliğ şekli, “takdim”dir.</p>
<p>Her takdim, altyapı olarak “tahkim”’e muhtaçtır. Ha- kikatleri güzel ve mükemmel bir biçimde hikmetle anlat­mak, duyurabilmek için takdimden önce “tahkim” lazımdır. Yani, tebliğden önce, iman hakikatlerini öğrenmek, anla­mak, kavramak; öğrendiklerini hayata ve amele yansıtmak lazımdır. Tahkim, hem İlmî ve fikrî, hem de amelî olarak gerçekleştirilmelidir.</p>
<p>Hiç unutmamak gerekir ki, tebliğ kabiliyet ve mahareti, “Nasıl aktaracağım?” manası uygulama ile gelişir, inkişaf eder. İman hakikatlerini etrafına duyurmak adına sergile­nen gayretler zaman içinde konuşma kabiliyetinin de inki­şafını netice verir. Bu noktada azim ve gayret fevkalade önemlidir. “Şu iman hakikatlerini bütün dünyaya duyura­cağım. Hakikat-ı Kur’aniyenin bir bülbülü olmaya çalışa­cağım. ” tarzında ortaya konulacak fiili bir gayret, tebliğ ve temsil sorumluluğuna güç katıp kuvvet verir. Bu özelliklerle birlikte, hakikatleri aktarma mahareti, “hal güzelliği” ile de tahkim ve takviye edilmelidir. “Mübarek lisan”, “halisane ahval” ile pekişirse, o zaman tebliğ olur, kemale yükselir.</p>
<p>Evet, mümin lisan zarafeti, fikir derinliği, tahlil dira­yeti, tebliğ mahareti, takdim letafeti yanında hal güzel­liği ve istikamet ciddiyeti itibariyle de mümtaz olmalıdır.</p>
<p><strong>5.Nasıl özümseyeceksin?</strong></p>
<p>“Eğer biz ahtâk-ı İslamiye’nin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtmı ef-alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslamiyet’e girecekler; belki Küre-i Arz&#8217;m bası kıt&#8217;alan ve devletleri de İslamiyet&#8217;e dehalet edecekler(Hutbe-i Şamiye, rnkNeşriyat, s.24)</p>
<p>Vicdanın anâsır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan &#8220;irade, zihin, his, lâtife-i Rabbaniye&#8221; herbirinin bir gayetü&#8217;l-gàyâtı var:İradenin ibadetullahtır. Zihnin, mârifetullahtır. Hissin, muhabbetullahtır. Lâtifenin, müşahedetullahtır. Takvâ denilen ibadet-i kâmile, dördünü tazammun eder. Şeriat, şunları hem tenmiye, hem tehzip, hem bu gayetü&#8217;l-gàyâta sevk eder.(Age,s. 140)</p>
<p>&#8220;Nasıl özümleyeceksin?” sorusunun cevabı; öğren­diği hakikatleri ruhuna yazmak, kalbine nakş etmek, zih­nine yerleştirmek, vicdanında duymak ve hayatında bizzat sergilemek, amele dökmek; ömür boyu o mazha­riyeti yaşamak ve yaşatmaktır,</p>
<p>Öğrenmekten maksat, ameldir, iradî teşebbüs ve fiilî icraattır. Hayata yansımayan bilgi, hakikat noktasında daha henüz özümsenmemiş, emilmemiş bilgidir; hamdır, kı­vamsızdır Öğrendiklerini amele döndüremeyenler, fiilen teşhir edemeyenler ruhsuz ve kuru, sönük ve cılız, resmi ve çiğ bir dünyayı temsil ederler; onlar mecalsizdirler; ha­miyetleri ayağa kaldıramazlar, gayretleri tutuşturamazlar, vicdanlarda itminana vesile olamazlar.</p>
<p>Nefsülemirde, öğrenmek öğretmekten daha zordur. Çünkü öğretmede, mesajlar sunulur, öğretici elindeki bil­gileri aktarır. Ama gerçek manada öğrenme, derin bilgiye ulaşmaktır. Derin bilgi, insanı değiştiren bilgidir. Gerçek öğrenme de odur ki, insanın davranışlarını değiştirsin; on­ları iyiye, güzele, doğruya yöneltsin; tutumlarda olumlu değişimler ile insanı mükemmele tırmandırsın. Zaten öğ­renmeden beklenen kemal nokta da budur: Öğrendiklerini hayata yansıtmak, ilmi amele çevirmektir.<br />
Hz. Üstadın İşaratül İ’cazda beyan buyurduğu gibi, &#8221;ilmin i’tası, manen ameli emrediyor. ”’ (İşaratül icaz, rnk Neşriyat, s, 192)</p>
<p>İlmin sılâ-yı rahimi ameldir. İlim amele kavuşursa, kıvam ve tadını bulur, hakiki ilim olur. Amelin de sılâ-yı rahimi ihlastır. Öğrendiklerini ihlâsla hayatlarında fiilen sergeleyenler “temsil sırrı” mazhar olurlar. Temsil sırrı ile yürüyenler, pek çok güzelliklere ayna olurlar. Yani, konuştuklarını yaşar, yaşadıklarım konuşurlar. Yaşayan bir hakikat olarak imanın güzelliğine ubudiyetin izzetini, ahlakın mükemmelliğini, muamelatın ciddiyetini, sıdk ve doğruluğun tatlılığını, hakikatin cazi­besini hayatlarında bizzat sergilerler. Onlar, sıdk, hulusiyet, samimiyet, fedakârlık, gayret, şecaat, izzet, istiğna, iktisat, emniyet ve yüksek hamiyet gibi vasıflan itibariyle mümeyyiz bir hayatı yansıtırlar.</p>
<p>Bugün dünyada yüz binlerce eğitim ve öğretim mües- sesesi var. Nesiller bu tezgâhlardan geçiyorlar. Onlara tek­nik konularda bilgiler veriliyor, ilgi duydukları sahalarda yetişiyorlar. Ama bu tezgâhların pek çoğunda “tevhit” me­sajı unutulduğu ya da gerekli şekilde verilmediği için bu tezgâhlardan çıkan ürünlerin birçoğu defoludur; bu defolu ürünler, bu çürük malzemeler cemiyet hayatının inşasında kullanıldığı müddetçe, cemiyetin bünyesi sancılı, sarsıntılı ve hastalıklı bir nitelik taşıyacaktır. Bu durum sürüp gittikçe dalalet fırtınaları dinmeyecek; sefahat bataklıkları, ihanet şebekeleri, karanlık tezgâhlar yıkım faaliyetlerini devam et­tireceklerdir.</p>
<p>Bu bataklıkları kurutmanın, bu hastalıklı bünyeleri te­davi etmenin en müessir yolu, tebliğdir. Hakikat bilgisini özümsemektir. Hikmet penceresinden bakıldığında, her­halde istikbalde hizmet adına en büyük hisse, marifet bil­gisini nefsinde özümseyenlere düşecektir. Onlar temsil sim ile ahlâk-ı Islamiyenin ve hakaik-i imaniyenin intişarına kuvvet verecek, içimizdeki lakaytların, rehavet bataklığına düşenlerin, İslam’dan uzak yaşayanların ve sair dinlerin münfesihlerinin intibahına vesile olacaklardır. İnşallah.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1)-Varis üçtür. Makamın varisi, halin varisi, ilmin varisi. Bu üç veraseti, Nur’un mesleği açısından şöyle ifade edebiliriz: Makamda ve­raset, tebliğ sırrıdır; yani, makam-ı tebliğde, neşr-i esrar-ı Kur’aniye va­zifesini ifa etmeye çalışmaktır. Halde veraset, temsil sırrıdır; yani, İslam m güzelliğini fiilen teşhir ve temsil etmek ve acz ve fakrın zirvesinde tam bir fena haline makes olmaktır. İlimde veraset, talim simdir. Yani,en yüksek ders-i Kur anî olan iman hakikatlerini okuyarak derinleşmek ve rusuhiyete yükselmektir.<br />
2)-Hem hususi olarak bir ilm-i Kur&#8217;anî ve hikmet i imaniye verdi, ve o insan ile çok mahlukat üstüne bir tefevvuk verdi.”Şualar, rnk Neşriyat, s.66.</p>
<p>Prof.Dr.Şener Dilek &#8211; Risale-i Nurda Derinleşme,syf;50-69</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ogrenmenin-sicil-dosyasi/">Öğrenmenin Sicil Dosyası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ogrenmenin-sicil-dosyasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlmi Allah İçin Öğrenmeli</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilmi-allah-icin-ogrenmeli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilmi-allah-icin-ogrenmeli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2015 15:42:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İlmi Allah İçin Öğrenmeli]]></category>
		<category><![CDATA[Aşkın Bir Noktası]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Çıtlak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2654</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kendi kendimize soralım.Bir insan şöyle veya böyle bu kadar çok kitap okumasına rağmen niçin daha da azgınlaşır? Neticede okudukları alimlere,evliyaya ait kitaplar değil mi,niye tesir etmez ? Cevabı basit ve bir o kadar da vahimdir. Ameller niyetlere göredir. Bir insan, ilmi Allah için öğrenmeli yani Cenâbı Hakkın rızası için tahsil etmelidir. Yine kitap okumak, sohbette [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilmi-allah-icin-ogrenmeli/">İlmi Allah İçin Öğrenmeli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kendi kendimize soralım.Bir insan şöyle veya böyle bu kadar çok kitap okumasına rağmen niçin daha da azgınlaşır? Neticede okudukları alimlere,evliyaya ait kitaplar değil mi,niye tesir etmez ?</p>
<p>Cevabı basit ve bir o kadar da vahimdir. Ameller niyetlere göredir. Bir insan, ilmi Allah için öğrenmeli yani Cenâbı Hakkın rızası için tahsil etmelidir. Yine kitap okumak, sohbette bulunmak, ilim ve irfan dinlemek nefsi terbiye etmek, şahsiyeti olgunlaştırmak içindir. Niyet Allah için<span class="text_exposed_show">olmaksa, ilim öğrenirken kişide kendisini düzeltmek kastı bulunmazsa bu sapkın niyet, sapkın amelleri doğurur, Bu sebepten dolayı Atâullah İskenderi Hazretleri meşhur eserinde şöyle buyurur, “Bir işin başı hayırlı ve güzelse elbet sonu da hayırlı ve güzeldir.” Yani niyet Allah için olur ve o aşk ile yola çıkılırsa elbet Hakk Teâlâ o insanı kendi rıza sahiline kavuşturur. Fakat birçok kişinin önünde diz çöktüğünde, “ileride ben de bunlar gibi olayım.” niyeti kalp ve dimağda çöreklenmişse okuduğu ve öğrendiği her şey, kişi için başa belâ olur. Sırtına yüklediğinin hamallığını yapmakla kalmaz,yükledikleriyle etrafına da zarar verirler.</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Kaynak:<br />
Fatih Çıtlak-Aşkın Bir Noktası</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilmi-allah-icin-ogrenmeli/">İlmi Allah İçin Öğrenmeli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilmi-allah-icin-ogrenmeli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
