<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nübüvvet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/nubuvvet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 06 Mar 2024 17:09:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Nübüvvet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Mar 2024 17:09:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü'l-Muin en-Nesefi]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[mucize kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[mucize mahiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[olağanüstü hadise]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26901</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nesefî * çev. Fadıl Ayğan Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefî (ö. 508/1115) Tebsıratü’l-edille isimli eseriyle Sünnî bir kelam ekolü olarak Mâtürîdîliğin sistemleşmesinde önemli bir role sahiptir. Bu eserinde Nesefî, genelde peygamberliğin özelde ise Hz. Peygamber’in risâ- letinin ispatına genişçe yer ayırmıştır. Eserin ilgili bölümlerinde peygamberli­ğin imkânı ve gerekliliği, peygamberliği ispat yöntemleri ve bu bağlamda mu­cize ve türleri konularını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/">Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23408 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg" alt="" width="357" height="181" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/son_sozleri_1-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a></p>
<p>Nesefî</p>
<p>*</p>
<p>çev. Fadıl Ayğan</p>
<p><em>Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefî (ö. 508/1115) Tebsıratü’l-edille isimli eseriyle Sünnî bir kelam ekolü olarak Mâtürîdîliğin sistemleşmesinde önemli bir role sahiptir. Bu eserinde Nesefî, genelde peygamberliğin özelde ise Hz. Peygamber’in risâ- letinin ispatına genişçe yer ayırmıştır. Eserin ilgili bölümlerinde peygamberli­ğin imkânı ve gerekliliği, peygamberliği ispat yöntemleri ve bu bağlamda mu­cize ve türleri konularını ele almıştır. Ayrıca bu konunun devamı niteliğinde olan velîlerin kerâmeti meselesine de yer vermiştir. Peygamberlik iddiasında bulunan kimseler arasında gerçek peygamberi tespit etmenin esas yöntemi Nesefî’ye göre, Allah’ın söz konusu kimsede olağanüstü bir fiil yaratmasıdır. Bu bağlamdan hareketle öncelikle mucize kavramım semantik bir tahlile tâbi tutan Nesefî, devamında mucizenin mahiyeti, peygamberliğe delil teşkil etme yönleri ve çeşitlerini ele alır. Dahası, mucizenin insanların birtakım eğitimler­le ve yeteneklerle gerçekleştirdiği sihir, büyü ve illüzyon gibi fiillerden farkım da ortaya koymaya çalışır. Nesefî, mucize konusunu Sünnî kelâmcıların temel teorisi olan Adet teorisi çerçevesinde ve Allah’ın kudreti kapsamında değerlen­direrek açıklama yoluna gitmiştir. Yine o, zorunlu nedenselliğin ve tabiatların değişmezliği fikrinin reddinin, mucizenin imkânı için zorunlu olduğu kanaatindedir. Kerâmet konusunda ise iki hususu vurgulamaktadır: Kerâmetin mu­cizeden farkı ve mucizeyi temellendirebilmek için kerâmetin varlığını inkâra gerek olmadığı. Bu iki hususta Nesefî’nin muhatabı büyük oranda Mu&#8217;tezile ekolüdür. Nesefî bu çerçevede ayrıca mucizenin tek olağanüstü hadise olmadı­ğım» bunun yanı sıra kerâmet, maûnet ve ihanet olmak üzere farklı kimseler elinde ortaya çıkan çeşitli olağanüstülüklerin var olduğunu ve bunların da birbirinden farklarının bulunduğunu izah etmeye çalışır.</em></p>
<p><strong>Peygamberlik İddiasında Bulunan Kimsenin Peygamberliğini Kanıtlayan Mucize</strong></p>
<p>[Buraya kadar ele aldığımız konulardan] Allah’ın kullarına peygamber gönder­mesinin mümkün konumunda olduğu, bunda bir imkânsızlığın bulunmadığı, ayrıca mezhebimizin muhakkik kelâmcılarına göre açıkladığım üzere <u>hikm</u>et sahibi Allah Teâlâ’nın hikmetinin gereği olması anlamında zorunlu konumunda olduğu sübut bulmuştur. Yine bu son görüşe göre açıkladığımız üzere, her ne kadar peygamberliğin varlığının kendisi zorunlu olsa da bunun, peygamberin gelmesinin mümkün olduğu bir zamandaki insanların her biri <u>hakkında</u> ve iddia edilen [peygamberliğin] söz konusu kişi için belirli hale gelmesinin aynı şekilde mümkünler konumunda olduğu da sabit olmuştur. Zira zorunlu olduğu görüşün- de olanların delili, kesin bir şekilde varlığına delâlet etse de söz konusu belirli şahıs için [peygamberliğin] varlığını gösterecek bir delil bulunm<u>a</u>m<u>akt</u>adır Du­rum böyle olduğuna göre kendisi için [peygamberlik] iddiasında bulunan herkes için [peygamberlik hususunda] onu belirleyecek bir delil gere<u>klidir</u> Çünkü [pey­gamberlik hususunda] onun belirliliği mümkünler konumundadır. Bu da ancak sübutunu gerektirecek bir delille var olabilir.</p>
<p>Bu düşünceyle Hâricîlerden İbâziyye’nin, peygamberin sözünün herhangi bir delil olmasa da kabul edilmesinin vacip olduğuna ve onu reddedenlerin o anda kâfir olduklarına ilişkin görüşünün geçersizliği bilinir. Zira yokluğu mümkün olan bir şey, ancak varlığını gerektiren bir delille sabit olur. Söz konusu delil ise &#8220;mucize” olarak isimlendirilir. Sonra bu delil kendisinde ikiye ayrılır. Şu du­rumda [mucize kavramının] kökü ve tanımı hakkında söze, iki kısmının ve mu­cizeyi gerçekleştirenin doğruluğuna delâletinin nasıl olduğunun açıklanmasına ihtiyaç duyulur.</p>
<p>[Bu kavramın] köküne gelince o, kudretin zıddı olan acizdir. Karşılık verme konusunda <em>(mu‘âraza)</em> meydan okunan <em>(tehaddı)</em> kişinin âcizliğini gösterdiği için “mucize” olarak isimlendirilmiştir. Ayrıca âciz bırakan (mu&#8217;cü) hakikatte, <em>mukdi- </em>rin kudreti ispat edenin ismi olması gibi aczi ispat edenin ismi olsa da aczi ortaya çıkaran <em>{muzhir lıl-acz)</em> mecazen bu ismi alır. Yine [Arapça yazımında] <em>mu&#8217;cize </em>kelimesinin sonuna bitişen [kapalı “te” olarak yazılan] <em>he</em> harfi, “allâme&#8221;, “nes- sâbe&#8221; ve “râviye” kelimelerinde olduğu gibi mübalağa Aesidir. Gönderilen kimsele­rin aczini bildirmede mübalağa anlamı katmak için bu kelimeye ilişmiştir.</p>
<p>Mucizenin tanımı ise felsefecilere göre tabiî ve nefsanî kuvvetlerin sınırını aşan mükemmel, cüzi, İlâhî bir fiildir. Kelâmcıların yöntemine göre ise <u>tanımı</u>, sorumluluk yurdunda <em>(dâru’t-teklîf),</em> [yani bu dünyada] peygamberlik iddiasında bulunanın doğruluğunu göstermek için meydan okunan kimsenin benzerini ge­tirmekten imtina etmesiyle birlikte <em>âdete</em> aykırı bir durumun ortaya çıkmasıdır.</p>
<p>Tanım, “sorumluluk yurdu”yla sınırlandırılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ’nın âhirette ortaya çıkaracağı olağanüstü olaylar mucize değildir. Tanımda “Pey­gamberlik iddiasında bul<u>unanın</u> doğruluğunu göstermek için” ifadesini, (i) ulû- hiyet iddia eden kişide ortaya çıkan dur<u>uml</u>arı dışarıda tutmak için kullandık. Zira -inşallah ileride açıklayacağımız üzere- böyle bir kişide âdetin dışında du­rumların meydana gelmesi mümkündür. Yine (ii) velîde ortaya çıkan durumları da dışarıda tutmak için söz konusu ifadeyi kullandık. Çünkü velîde, onun için bir keramet olarak olağanüstü olayların ortaya çıkması mümkündür. Ancak o, peygamberlik iddiasında bulunmamaktadır. Şayet peygamberlik iddiasında bu­lunsa, o anda küfre düşmüş, veliliği geçersiz hale gelmiş ve Allah&#8217;ın düşmanı olmuş olur. Bundan sonra da onda kerâmet meydana gelmez. Yine doğruluğu­nu göstermek için” sözüyle tanımı sınırladık. Zira söz konusu kişinin yalanının ortaya <u>çıkmas</u>ı için meydana gelirse o mucize olmaz. Bu durum, peygamberlik taslayan kimsenin, mucizesinin parmağının veya bu ağacın konuşması olduğu­nu iddia etmesi, akabinde de Allah Teâlâ’nın bunları bu kişiyi yalanlamak üzere konuşturması gibidir. Bu, onun için bir mucize ve doğruluğuna delil olmaz. Bi­lakis onun yalancılığına delil olur. Ayrıca tanımda “meydan okunan kimsenin benzerini getirmekten imtina etmesiyle birlikte” ifadelerine yer verdik. Zira ola­ğanüstü olay, peygamberlik iddiasında bulunan kimsede ortaya çıktıktan sonra benzer bir durum meydan okunan kişide ortaya çıkarsa, karşılık verme anında söz konusu hadise delil olmaktan çıkar. Zira o kişi davetinde yalancılığını iddia etmekte ve onun için diğerinin delilinin benzeri ortaya çıkmaktadır. Bu durum­da söz konusu hadise bir şeyin kendisine ve zıddına delil olmuş olur. Bu durum­da olan ise delil olmaz.</p>
<p>Mucizenin kısımlarına gelince, o iki kısma ayrılır: (i) İlki olağanüstü fiildir (ii) İkincisi ise olağan bir fiili yapmaktan âciz bırakmaktır. Hz. Zekerivva’nın kendisine müjdelenenin doğruluğuna delâlet eden konuşmadan men edilmesi sözü geçen durumun örneğidir. Bu da aynı şekilde hakikatte olağanüstüdür. Zira olağan olandan menedilme, olağan olanı bozma ve onun dışına çıkma anlamına gelir.</p>
<p>Mucizenin, meydana getirenin doğruluğuna delâlet yönüne gelince, biz Al­lah’ın bu iddiada bulunan kişiyi işittiğini, bu kişide meydana gelen hadisenin insanın kudretinin dışında, hatta bütün yaratılmışların kudretinin dışında ol­duğunu ve sadece Allah’ın kudretinde olduğunu biliriz. Bu durumda şayet bu kişi peygamberlik iddiasında bulunur, sonra da “Allah’ın beni gönderdiğine iliş­kin iddiamın delili, Allah Teâlâ’nın şu fiili yapmasıdır” der, bunun sonucunda Allah Teâlâ söz konusu fiili yaparsa, bu durum, yapmış olduğu olağanüstü fiille peygamberlik iddiası hususunda onun için Allah tarafindan bir doğrulamadır. Bu, iddiasının akabinde [Allah’ın] ona “Doğru söyledin” demesi gibidir. Bunun benzeri, bir insanın başkasına [elçi olarak] gönderdiği kişinin durumu gibidir. Elçi, gönderene “Seninle onun arasında gizli olan bir şeyi bana yaz” der. O da ona böyle bir yazı yazar. Böylelikle kendisine elçi gönderilen kişi, bu gizli duru­mun, gönderen dışında kimse tarafindan bilinmediğini anlar. Bu durum, elçilik iddiasında bulunan kişinin doğruluğunu gösteren gerçek bir delil olmuş olur.</p>
<p>Aynı şekilde şayet bir kimse, emanet sahibine emanet edilen kişinin önünde “Seninle ilgili olarak emanetini ondan alma konusundaki emrin hususundaki iddiamda doğruysam, bana mührünü ver” der, bunun üzerine o da verirse, bu durum, onun doğruluğuna delil olur. Bu, ona “Doğru söyledin” demesi gibidir, hatta daha anlamlıdır. Zira söz olarak söylemek, alay etme <u>anlamı</u> da taşır. Bu ise hiçbir yönden içinde ihtimal taşımayan şeylerdendir.</p>
<p>Yine söz konusu husus, şu duruma benzer: Bir kralın sarayında ülkesinin ahalisince ve memleketinde yaşayanlarca onun dışında saray ehlinden hiç kim­senin hareket ettirme gücüne sahip olmadığı bilinen bir ağaç bulunsa, sonra saray ehlinden biri, memleket ahalisinin karşısına çıksa, onlara kralın elçisi olduğunu, kralın onlara şöyle emir ve yasaklarda bulunduğunu haber verse, akabinde memleket ahalisi onun kralın elçisi olduğu hususunda onu yalanlaşa, bunun üzerine bu kişi kesin bir şekilde kralın duyacağını bildiği bir sesle “Ey kral! Sen, beni ülkendeki halkına elçi olarak gönderdin, bu şekilde elçiliği tebliğ etmemi emrettin, ben de bunu tebliğ ettim, fakat onlar elçilik hususunda beni yalanladılar, şayet sen beni göndermişsen ve beni gönderdiğin konusunda iddia ettiğim şeyde doğru isem, sarayındaki ağacı, hareketi benim doğruluğuma delâ­let etmesi için hareket ettir” diye seslenirse ve bu seslenme neticesinde belde ahalisinden görenlerin huzurunda ağaç hareket ederse, bu durum, elçinin sözü­nün doğruluğuna delil olur. Ayrıca bu durum, kralın elçiye “Elçi olarak gönder­mem hususunda iddia ettiğin şeyde doğru söyledin” veya belde ahalisine “Elçi göndermem hususunda size tebliğ ettiği şeyde bu kişi doğru söyledi” demesini işitmeleri konumundadır. Mucize konusu da böyledir.</p>
<p>Peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin iddiasının akabinde olağanüstü hadisenin meydana gelmesi, bu fiili yapanın Allah Teâlâ olduğu hakkında kesin bir bilgi gerektirir. Zira buna benzer bir fiili yapmak, bir başkasının kudretinde değildir. Ayrıca bu, söz konusu kişi için O’ndan bir doğrulamadır. Dolayısıyla kesin bir şekilde onun doğruluğuna delâlet eder.</p>
<p>Buna benzer hadiselerin, peygamberlik iddiasında yalan söyleyen kimsede meydana gelmesi imkânsızdır. Bu imkânsızlığın hangi cihetle olduğu hakkında kelâmcılar ihtilaf etmiştir. Mezhebimiz âlimlerinden hikmet ve sefehin, iyilik ve kötülüğün salt akılla bilinebileceği görüşünde olanlar, imkânsızlık cihetinin şu durum olduğunu söylemişlerdir: Şayet bu olağanüstü olaylar, peygamberlik tas­layan kimsede ortaya çıksa -ki peygamberin doğruluğuna delil sadece bunlardır- bu durumda doğru olan ile yalancı, hak ile bâtıl arasında bir eşitlik söz konusu olmuş ve hakikate ulaşma yolu tamamen kapanmış olur. Bu ise hikmet dışıdır. Nitekim ilâhhk taslayan bir kişide, hakikate ulaşma yolunu kapamaması ve hak ile batıl arasında bir eşitlik gerektirmemesi dolayısıyla olağanüstü olayla­rın meydana gelmesi <u>mümkün</u>dür Çünkü onun şahsında sonradanlık <em>(hades) </em>özellikleri ve iddiasında yalancı olduğuna ilişkin deliller mevcuttur. Peygamber­lik taslayanın durumu ise böyle değildir. Çünkü zâtında onun yalancı olduğuna delil mevcut değildir. Zira o, iddiasında doğru olan kimseyle aynı özdendir (ceu- <em>her).</em> Zât b<u>akımın</u>dan aralarında bir fark yoktur. Olağanüstü olan mucize yönü dışında aralarında bir ayırıcı da söz konusu değildir. Dolayısıyla [mucizenin] yalancıda meydana gelmesinde daha önce sözü edilen hak ile bâtıl arasını eşitle­me ve hakikate ulaşma yolunun kapanması vardır.</p>
<p>Eş&#8217;arilerin çoğunluğu ve nehyin vârid olduğu şeyler dışında <em>sefehin</em> olmadığı­nı söyleyen Ehl-i hadis kelâmcıları, olağanüstü olayların yalancı olarak peygam­berlik iddiasında bulunan kimsede meydana gelmesinin imkânsızlık yönünün şu durum olduğu görüşünü benimsemişlerdir: [Yalancı kimsede] meydana gelmesi, Allah Teâlâ’nın peygamberlik iddiasında doğru olan kimsenin doğruluğuna delil getirmekten ve hak ile bâtıl arasındaki ayrımı ispat etmekten âciz kalmasını gerektirir. Allah Teâlâ’yı âciz kılmak ise imkânsızdır. Nitekim böyle bir hadiseyi ilâhlık taslayan kimsede meydana getirmesi, iddia eden kişinin şahsında yalan­cılığına delâlet eden hususlar olduğu için, Allah’ın söz konusu durumlardan âciz kılınmasını gerektirmemesi dolayısıyla imkânsız değildir.</p>
<p>Bazı Ehl-i hadis kelâmcıları şöyle demiştir: Böyle bir durumun imkânsızlık ciheti, mucizenin bizatihi doğruluğa delâlet etmesi, doğruluk dişında bir şeyde bulunmasının mümkün olmakta. Bu, mükemmel fiilin bizatihi <u>ilme</u> delâlet etmesi gibidir. Onun cehaletle bitişmesi mümkün değildir. Mucize konusu da böyledir. Bu grubun muhakkik Alimleri ise birinci görüşü benimsemişlerdir. Ba­şarıya ulaştıran Allah&#8217;tır.</p>
<p>Bu durum bilindiğine göre bundan sonra iki konudan bahsetmeye ihtiyaç du­yulur. Birincisi, genel olarak geçmiş dönemlerde peygamberliğin kesin bir şekil­de gerçekleştiği hakkındadır. İkincisi, belirleme yöntemiyle bazı peygamberlerin peygamberliğinin ispatı hakkındadır. Bu iki kısmın tamamında her bir konuda iddia ettiklerimizin doğruluğunu gerektirecek şeylerden bahsedeceğiz. (&#8230;)</p>
<p><strong>Peygamberliği İspat Eden Mucizeler</strong></p>
<p>Özel olarak bazı peygamberlerde peygamberliğin sübutuna delil, onların çoğun­da olağanüstü olaylar olarak mucizelerin meydana gelmesidir. Kayadan deve çıkması, ateşin İbrahim peygambere soğuk ve selamete dönüşmesi, asânın yıla­na dönüşmesi, rüzgâr, cin ve şeytanların kullanılması, dağların teşbih etmesi, demirin yumuşatılması, ölülerin diriltilmesi, ağaç kütüğünün inlemesi, devenin şikâyeti, zehirli kuzunun konuşması, parmakların arasından su fışkırması ve benzeri daha önce delil olma yönünü açıkladığımız üzere peygamberlik iddiala­rında doğruluklarına delil olan hadiseler bunun örneğidir. Ayrıca bu durumun sübutu, söz konusu dönemde yaşayanlar için müşahedeyle, daha sonrakiler için ise uzak memleketlerin ve geçip gitmiş milletlerin ispat edilmesinde olduğu gibi zorunlu bilgi <em>(eldlmü’z-zarûrı}</em> gerektiren mütevâtir haber yoluyladır. [Bu haber çeşidinde] ne günahkarlık ne de menfaat elde etme yoluyla töhmete yer yoktur. Zira yalan üzere birleşmesi düşünülemeyecek insanların, bizatihi yalan olan bir haber konusunda bir araya gelmeleri, mümkün değildir. Çünkü yalan sebeple­rinin farklı arzular, çeşitli görüşler, farklı amaç ve tabiatlarda yaratılan farklı insanlarda birleşmesi imkânsızdır. Bundan dolayı kendi kavminden bir adamın ölümünü anlatırken Tufeyl el-Ganevî şöyle der:</p>
<p><em>Gecenin bir bölümünde kederlendim; bana yalanlanamayan haberler geldi </em></p>
<p><em>Birbirlerini öyle desteklediler ki, hiçbir şüphem kalmadı; haber verdikleri şeyi araştıran da olmadı.</em></p>
<p>Şairin “Bize yalanlanamayan haberler geldi” dedikten sonra bunun nedenini vurgulayarak şöyle dediğini görmez misin: “Birbirlerini öyle desteklediler ki hiç­bir şüphem kalmadı; haber verdikleri şeyi araştıran da olmadı.”</p>
<p>Süveyd b. Sayfî de şöyle demiştir:</p>
<p><em>Sana kesin haberler geldi</em></p>
<p><em>Peş peşe geldiler ki kalbini çevirecek bir şey kalmadı.</em></p>
<p>Bu [şiirin delâleti] açıktır. Kitabın başında mütevâtir haberin zorunlu bilgi <em>(el-ilmü’z-zarûrî)</em> gerektirdiğine ve işiten için haber verilen şeyi gözle görülen şey gibi kıldığına ilişkin delil getirdik. Bu konuya tekrar dönmekle meşgul olma­yacağız. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Peygamberliğin ancak delil ile sabit olabildiği, [söz konusu olayın], âdet ve tabiat üzere olanı bozan bir şey olması durumunda delil teşkil etmediği, âdetin ve tabiat bakımından devam edegelenin dışında olması durumunda ise tabiat­larda değişim mümkün olmadığı için bunun imkânsız olduğu gerekçesiyle mu­cizede delilin var olmadığını iddia edenlerin itirazı, çürük bir görüştür. Şayet bu [görüşü] bir deli söylese garip karşılanır. Bu durum, daha önce geçtiği üzere sayıca çok olmaları bakımından kendilerinde bir gizliliğin olmasının mümkün olmadığı kimselerin söz konusu hadiseyi görmeleri dolayısıyladır. Onların inkâr etmiş ve şüphesiz dayanmış oldukları tabiatın dışına çıkma [durumu], duyu ile sabittir ki, [duyular] en açık bilgi kaynağı ve en yüksek bilgi yöntemidir. Böy­lelikle onların inkârları reddedilmiş ve tabiatların dönüşümünün imkânı sabit olmuş olur.</p>
<p>Şu durum bunu teyit etmektedir: Şayet onlar bu konuda aklî görünen ve akıl aracılığıyla reddine bir yol bulunmayan bir delile dayanmış olsalardı, söz konu­su durum reddedilmiş olurdu. Çünkü aklî delil, istidlâlî bilgi gerektirir. Îstidlâlî bilgide hata câiz ve m<u>ümkün</u>dür. İnkâr ettikleri şey ise hakkında hata ve yan­lışlık <u>imkânı</u> olmayan zorunlu bilgi gerektiren duyu ile sabittir. Bu durumda bu ikisinden birinin reddi gerekir. Hakkında hata ve yanlışlık imkânı olanın reddi, hakkında hata ve yanlışlık <u>imkânı</u> bulunmayanın reddinden daha uygundur, inkâr ettikleri şeyin varlı<u>ğın</u>a dair bilginin duyu ile sabit olması bunu teyit et­mektedir. Delillerinin geçersizliği de duyu ile bilinmiş olur. Geçersizliği zorunlu bir şekilde bilinen her delil, geçersiz ve delil değil, şüphe olmuş olur. Bu durum­da onlar, inkârlarım nasıl şüphe üzerine bina etmiş olmasınlar?!</p>
<p>Yine onlara şöyle deriz: Âlemde var olan her şeyin ister araz olsun ister cev­her olsun Allah’ın yarat<u>mı</u>ş olduğu şeyler olduğu ve onun yaratmak istediği şey­de kudret sahibi olduğu hususunda bizi desteklediniz. Sonra ateş, Allah’ın ya­ratmış olduğu ve onda kuruluk ve sıcaklığı yarattığı bir cisimdir. Kim onun, sı­caklık yerine soğukluğu, kuruluk yerine yaşlığı yaratmaya güç yetiremeyeceğini iddia ederse, Allah’ı acziyetle nitelemiş ve fiillerini ihtiyarî değil, zorunlu <u>kılmı</u>ş olur. Zira fiilinde özgür olan, yaptığı şeyin zıddını yapma yoluyla böyledir. Zira bu özellik ile mecbur olandan ayrılır. Allah Teâlâ’nın acziyet ve mecbur olma ile nitelenmesi açık bir cehalettir.</p>
<p>Yine Allah, bir şey olmaksızın alemi yaratmaya kadir olduğuna göre neden kayadan deve çıkarma,parmakların arasından su çıkarma, asâda canlılık var etme/yılana dönüşme, tahtanın cüzlerini ete dönüştürme ve diğer fiilleri yap­maya güç yetirmekle nitelenmesin ki?! O halde tabiatların dönüşümünü inkâr etmek, Allah’ı sıfatsız kabul etme <em>(tatil)</em> görüşünün bir neticesidir. Allah Teâlâ için yetkin bir kudretin varlığına ilişkin daha önce geçen delillerde, bu inkârcıların görüşlerini geçersiz kılacak şeyler bulunmaktadır.</p>
<p>Tabiatçıların tümünün veya büyük çoğunluğunun söylediği şu sözler bu iti­razın geçersizliğini destekleyen şeylerdendir: Alemin bütün cevherleri tek cins­tir. Onların farklılığı onlarda bulunan arazlardandır. Ateşin cevheri, sıcaklık ve kuruluk keyfiyetlerinin soğukluk ve ıslaklık ile değişimi dolayısıyla suya dönü­şebilir. Durum böyle olduğuna göre tabiatların dönüşümünün imkânı, arsızlık ve ahmaklık olmaksızın nasıl inkâr edilebilir ve Allah’ın kudretinden nasıl çıka­rılabilir?</p>
<p>Âdetin ve tabiatın dönüşümünün mümkün olduğunu, fakat bunların aynı şekilde sihirbaz ve göz boyacıların kudretinde de olduğunu iddia edenlerin söz­leri geçersizdir. Zira haklarında araştırma ve düşünmeyle el çabukluğu ve göz boyacılığın zayıflığı artar ve giderek yok olmaya yüz tutar. Çünkü göz boyacılığı tamamen bir çarpıtmadır. El çabukluğu ise bakanların gözlerini meşgul etmeye, daha sonra ise bir başka şey çıkarmaya ve el çabukluğundaki maharete dayalı­dır. Mucizenin ise araştırma ve düşünme ile kesinliği, gün geçtikçe de sübutu ve devamlılığı da artar. Sihre gelince saf şirk, sırf inkâr ve şeytanları yüceltmeye kastetme durumlarından oluşmuş kelimelerin ilişiğidir. Ayrıca sihir genellikle hayızlı kadınlar ile pis ve necis erkeklerde, Allah’ın anılmadığı zaman ve mekân­larda ortaya çıkar. Böyle bir durumda Allah’ı anmayla karşılaşılması halinde sihir ortadan kalkarak yok olur. Bundan dolayı putperest ve şirk beldelerine daha şiddetli ve açık bir şekilde nüfuz etmektedir. Bu durum, sihrin şeytanların ve kötü ruhların yardımıyla ortaya çıkması sebebiyledir. Dolayısıyla sihrin Al­lah’ı anma ve ona ibadet etme durumundan uzak olması dolayısıyla, [şeytanlar ve kötü ruhlardan] yardım isteyen kimselerin, onlara yakınlaşması, kötü fiiller yapması ve necis şeylere bulaşması gerekir.</p>
<p>Peygamberlerin durumu, bu hallere bütünüyle aykırılık teşkil eder. Zira on­lar Allah’ı anmaya ve ona yakınlaşma <em>(kurbiyet)</em> yollarının tümüne devam et­mekteydiler. Ayrıca onlar pis ve necis şeylerden temiz olmakla nitelenmişlerdir. Böylelikle ikisini yerine getirenlerin durumlarıyla mucize sihirden ayrılmak­tadır. Zira açıkladığımız üzere mucizeyi, peygamberlik iddia edende iddiasının akabinde, davetini güçlendirmek ve peygamberlik iddiasında onu doğrulamak için meydana getiren Allah Teâlâ’dır. Şayet sihirbaz ve göz boyacı bir kimse, peygamberlik iddia etse ve sözlerinin doğruluğuna delil olması için olağanüstü bir olay gerçekleştirmek istese, Allah, delillerini bâtıl olanın karşılık vermesi ve geçersiz olanın denk olmasından korumak için, [bu kimseyi] olağanüstü olay gerçekleştirmekten âciz bırakır, sihrini ve söz konusu durumdaki tuzağım ge­çersiz kılar. Bu, daha önce geçtiği üzere hak ile bâtılı birbirinden ayırmanın ve ikisini eşit kılmayı gerektiren şeyleri uzaklaştırmanın veya açıkladığımız şek­liyle bunlara yönelik Allah’ın kudretini kabul etme ve onun âcizliğini reddetme­nin hikmetin bir gereği olması dolayısıyladır. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Bu sebeple mezhep imamlarımız şöyle demiştir: Mıknatıs taşını elde eden bir kimse, dünyada mıknatısın demiri çekme özelliğini bilmeyen insanların yaşadı­ğı bir bölgeye gelse, sonra peygamberlik iddiasında bulunsa, iddiasına ve doğ­ruluğuna delil olarak da demiri çekme olayını gösterse, Allah Teâlâ, delillerini karşı konulmaktan ve hak dinini geçersiz bir şey tarafindan karşı çıkılmaktan korumak için mıknatısın bu özelliğini iptal eder. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Nitekim inat ve kibir özelliği olmayan herkes, asânın yılana dönüştürülmesi, denizin yarılması, ölülerin diriltilmesi, ayın yarılması, parmakların arasından su fışkırması ve bunun gibi diğer duyusal mucizelerin, Allah’ın dışında birinin güç yetireceği durumlardan olmadığı hususunda şüphe duymaz. Ayrıca Allah’ın dışında birisi için bunun <u>mümk</u>ün olduğu kesinlikle hiçbir akıl sahibinin aklına gelmez. O halde buna karşılık verme <em>(mu araza)</em> imkânı yoktur.</p>
<p>Bütün bunlarla, olağan düzenin <em>(âdet)</em> değiştirilmesine ilişkin peygamberlik iddia edenin gerçekleştirdiği hadiselerin, kendi türünde çalışma ve gayret etme bulunan kimselerin yapabildiği şeylerden olduğunu ve bu iddiada bulunanların, herkesin yeteneklerini sınamadıklarını söyleyenlerin sözleri geçersiz olur.</p>
<p>Yine onlara şöyle deriz: Şayet sizi [bu meselede] destekle şeydik, bu hususta çalışması, eğit<u>imi</u> ve alışkanlığı olmayan kimsede onun varlığı olağanüstü olmuş olurdu. Bu ise onlar<u>ın</u> iddialarının doğruluğuna delil olurdu. Peygamberlik id­dia edenlerin, bu konuda gayret ve alışkanlıkları yoktur. Onların bu durumunu içinde neşet et<u>tikl</u>eri kavimleri bilmekteydi. Zira doğumlarından itibaren büyü­melerine ve peyg<u>amberli</u>k iddia etmelerine kadar onların hallerim görüp müşa­hede etmişler, böyle bir durum ile meşgul olduklarım, ilgilendiklerim ve bu tür şeylere dair bilgi ve tecrübe sahibi kimselerle arkadaşlık ettiklerini görmemiş­lerdir. Bu gibi kimselerde söz konusu olayların meydana gelmesi olağanüstüdür. Dolayısıyla yeterli bir mucize olur. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Bu duruma, “Zerdüşt’te olağanüstü olayların meydana geldiği, bunların onun iddiasının doğruluğuna delil olmadığı, aynı şekilde sizin iddianızın da böyle ol­duğu” şeklinde karşılık verirlerse, onlara şöyle deriz: Bunlar tevâtürle sabit olmamıştır. Bilakis zikredilen, onun, kralın evinde kralın ve ileri gelenlerinin önünde atının ayaklarını karnına sokması, içinde ateş olan bir kabı göğsüne ve bunun ona zarar vermemesi gibi durumlar, sayıca çok insanın yanında gerçekleşmemiştir. Bu gibi haberler, haber verenin bilgisini gerektirmez. Çünkü haber verenlerin yalan üzere birleşmeleri mümkündür. Hatta kralların ve tâbilerinin çoğunun durumu, doğru olmayan haberleri yaymaktır. Çünkü bununla halklarının sakinleştirilmesi, memleketlerinin işlerinin düzenlenmesi gerçekleşmektedir. Fakat peygamberlerin nakledilen mucizeleri, yalan ihtimali olmayan ve nakledenlerin bu [yalanda] birleşmelerinin düşünülemeyeceği bir yolla aktarılmıştır. Durumu böyle olan haberler, açıkladığımız üzere zorunlu bil­gi gerektirir. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Söz konusu cevaba bütün Müslüman kelâmcılar iştirak etmişlerdir. Ümmetin bazı muhakkik âlimleri buna şöyle diyerek cevap vermişlerdir: Olağanüstü olay, imkânsız olanın değil, mümkün olanın varlığına delâlet eder. Bu sebeple ilâhlık taslayanın iddiasının doğruluğuna delil olmaz. Zerdüşt’ün iddiası, bilgisiz ve âciz bir yaratıcı düşüncesini barındırdığı için imkânsız bir iddiadır. [Bu yaratıcı­nın] kötü fikrinden, mülkünde kendisine düşmanlık eden, kendisine rakip olan, hakimiyet alanında onunla çekişen bir [diğer tanrının] varlığı ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla o, kendi fikrinin sonuçlarını bilmeyen, düşmanının galibiyeti ve hâ­kimiyeti hususunda âciz biridir. Ayrıca [bu tanrı] bunların yanı sıra kendisinde hâdisleri barındırmaktadır <em>{mahal li’l-havâdis).</em> Zira onda kötü olan fikri mey­dana gelmiştir. Bütün bunlar imkânsız, kusuru ve bozukluğu açık iddialardır. Bu gibi şeyler delil olmaz. İlâhlık taslayanın iddiasının, barındırdığı imkânsızlık dolayısıyla bu gibi delillerle doğru olamayacağı görülmez mi ki?! Yalancı peygam­berde mucize meydana gelmesinin, hak ile bâtıl arasında eşitliğe veya doğru olan iddiaya delil getirme ve hak ile bâtılı ayırma hususunda Allah’ı âciz bırakmaya götürmemesi için câiz olmaması, söz konusu durumu teyit etmektedir. İddia im­kansız değil, mümkün olduğunda iki durum arasını eşitleme ve aralarım ayırma hususunda âcizlik sabit olur. İmkânsız olması durumunda ise buna yol açacak değildir. Bu sebeple ilâhlık taslayanda olağanüstü hadisenin meydana gelmesi, imkânsız değil, imkân dâhilindedir. Başarıya ulaştıran Allah’tır.</p>
<p>Aktardığımız üzere son fırkanın, peygamberlerin getirmiş olduğu şeylerin imkânsız olduğuna ilişkin iddiaları, geçersiz bir söz, bozuk bir iddiadır. Bila­kis onlar, sırf hikmet, açık hak ve saf doğru olanı getirmişlerdir. Delil ile teyit edilmiş olmasaydı da getirmiş oldukları ve davet ettikleri şeyle meşgul olmak gerçek ve doğru olmuş olurdu. Zira bunların bir kısmı, yaratıcıya yakınlaşma, onlara bahşedilen şeylerin şükrünü eda etme konumunda şeyler, bir kısmı ahlâ­kın yücelikleri, bir kısmı âlemin varlığının devamı ve halkın sükûnunun ancak onunla gerçekleştiği erdemli siyaset, bir kısmı ise nezaket, güzel muamele ve ilişkiler türündedir. İtikadî konularda getirdikleri ise sarih aklın gerektirdiği ve zıddı durumundaki inançlara imkân bırakmadığı, bilakis bunun dışındaki bütün inançların geçersizliğine, karşısındaki bütün görüş ve dinlerin bozukluğuna şahitlik ettiği şeylerdendir. (&#8230;)</p>
<p>Bir iddiada bulunan herkesin iddiasının doğruluğu onda şu dört anlamın toplanmasına bağlıdır: (i) İlki iddianın mümkünler konumunda olmasıdır. Zira bizatihi imkânsız ve muhâl olan bir şey iddia edenin sözü ilk anda reddedilir ve delilini açıklamasına müsaade edilmez, (ii) İkincisi, iddiaya uygun bir delil getir­mesidir. (iii) Üçüncüsü, delilinde çürük olma sebeplerinin bulunmamasıdır. Zira herhangi bir şekilde delilde çürüklük imkânı bulunursa reddedilir. Çünkü ancak bizatihi sahih olan kabul edilebilir. Şu durum bunu teyit etmektedir: O, kendisi dışında bir şeyin yanı iddianın doğruluğu için ifade edilmiştir. Kendisi doğru ol­mayan bir şey ile başka bir şeyin doğrulanması imkânı yoktur, (iv) Dördüncüsü, iddia ve delilin, birinde veya her ikisinde bulunacak bir çelişkiden uzak olması­dır. Zira çelişkiye düşen kimse iddia ettiği şeyin tutarsızlığını ve bozukluğunu kabul etmiş olur. Çünkü iki zıttan birini doğruluğunu iddia etmekle o, diğerinin geçersizliğine şahitlik etmektedir. Böylelikle her birinin doğruluğuna dair iddi­asıyla, diğerinin bozukluğuna ş<u>ahi</u>tlik etme konumunda olur. Şu halde iki duru­mun her birinin bozukluğunu kabul etmiş olur. Ayrıca iddianın doğruluğunun bu hususlara bağlı olduğunda şüphe yoktur. (&#8230;)</p>
<p>[Hz. Muhammed’in durumu da böyledir.] Onun delili, iddiasına uygundur. Zira o, İlâhî bir durum iddia etmiş, insanların yeteneklerim aşan ve tabiî yete­neklerle meydana gelmeyen İl<u>âhî</u> deliller getirmiştir. Zira tabiattın işleyiş] yön­temlerini araştıranlar ve bunun altında düzenlenmesi mümkün olan veya müm­kün olmayan şeyleri bilenler, kızartılmış koyunun diriltilmesi, devenin konuş­turulması, kütüğün inleyen bir varlığa dönüştürülmesi, parmakların arasından su fışkırması fiillerinin, tabiatların sırlan kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olm<u>adığ</u>ını kesin olarak bilmektedirler. Ayın yarılması ve diğerleri de bu konuya geçtiğimizde açıklayacağımız üzere böyledir. Bu mucizeler, nefsanı kuvvelerle de gerçekleşmez. Zira nefsanî sistemle ilişik olan ya sihir ve büyünün altında veya el çab<u>ukl</u>uğu ve hilebazlık altında düzenlenir. Bu durumu bilenler, onun getirdiği mucizelerin bunların dışında olduğunu bilirler. (&#8230;)</p>
<p>Yine deliller konusunda eşitliğin, delilin onun aracılığıyla delil olamadığı su­retler bakımından değil, delilin kendisiyle delil olduğu bir mana bakımından istenmesi kendisine şüphe karışmayan ve herhangi bir şüphe barındırmayan önsel bilgilerdendir. Yine asânın yılana dönüşmesi, sert kayadan su fışkırtılma­sı, ölülerin diriltilmesi, körün ve alacalının iyileştirilmesi ve bunların dışındaki- ler, peygamberliğin doğruluğuna suretleri dolayısıyla değil, bilakis olağanüstü olmalar., yaratılmış kudretin kapsanma girmelerinin imkânsızlığı ve sadece hiç kimsenin aciz bırakamadığı, bozuk olanın geçerliliğine  ve yalancının doğruluğuna delil getirmeyen hikmet sahibi yaratıcının kudretinde bulunmaları dolayısıy­la delildirler. Mucizelerin varlığı peygamberlik iddiasının hemen akabindedir.</p>
<p><strong>Velilerin Kerametlerinin İspatı</strong></p>
<p>Velîlerin kerâmetlerinin izhar edilmesinin mümkün konumunda mı yoksa im­kânsız konumunda mı olduğu hususu, bu kabil durumlardandır. Mu‘tezile bunun mümkün olmadığını iddia etti. Çünkü şayet mümkün olsaydı mucize, kerâmetle karışır ve peygamberin peygamberliğini bilmeye götürecek bir yol kalmazdı. Bu ise imkânsızdır. Yine olağan olanın bozulması, peygamberi bilmeye ulaşma ve onunla yalancı peygamber arasında ayrım yapabilme yaran dolayısıyladır. İn­sanların buna ihtiyacı bulunmaktadır. Velîyi, velî olmayandan ayırıp bilmeye ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Ehl-i hak, bu konuda çokça hadis ve rivayetler nakledilmesinden dolayı kerâmetlerin sabit olduğunu söylemiştir. Göz açıp kapayıncaya kadar Belkıs’ın tahtını getirme hususunda Hz. Süleyman’la beraber bulunan kişinin haberi­nin yayılması, bu rivayetlerdendir. Yine şu haber de bunlar arasındadır: Hz. Ömer, Medine’de minber üzerindeyken, ordusunu Nihavend’de görmüş ve “Ey Sâriye! Dağa, dağa!” demiştir. Bunun üzerine Sâriye, yaklaşık beş yüz fersah gidiş mesafesinden bu sesi işitmiş ve dağa çıkmış, buradan düşmana karşı pusu kurmuştur. Bu olay, oranın fetih sebebi olmuştur. Hâlid b. Velîd’in zehir içtiği, fakat ona zarar vermediği, Nil nehrinin durumuna ilişkin Hz. Ömer’in haberi gibi rivayetler de böyledir. Tâbiînden ve salih kimselerden sayılamayacak kadar çok kerâmetler nakledilmiştir. Nitekim bunları inkâr eden, görünür olanı inkâr eden konumuna girer*</p>
<p>Mu&#8217;tezile bunu inkâr etmiştir. Onlar, bid‘atlarının uğursuzluğu sebebiyle bunu reddetmişlerdir. İbadetler konusundaki gayretleri ve ciddiyetlerine, iman­dan çıkma korkusuyla günahlardan şiddetle sakınmalarına rağmen mezheple­rinin geçersizliğine ve itikatlarının bozukluğuna ilişkin bundan başka bir delil olmasaydı dahi onların kerâmetleri reddetmeleri yeterli olurdu. Diğer yandan onlardan birinde kerâmet ortaya çıkmamış ve onlardan hiç kimse bunu ken­disinde görememiştir ki fikirlerinden dönsün ve bunu kabule geri dönsün. Bu durum, sadece onların bozuk itikatları sebebiyle Allah’ın düşmanları ve aşağı­lanmaya müstahak olarak kalmaları dolayısıyladır. Onların çoğu, çirkin bir sa­rılığın ağır bastığı, gözlerin yüzlerine bakmaktan hoşlanmadığı, onlarla birlikte olma Ve sohbet etmenin kalplere ağır geldiği bir halde görülürler.</p>
<p>Velîlerde bu [kerâmetlerin] meydana gelmesinin, peygamberlerin mucizele­rinin geçersizliğini gerektirdiğine ilişkin iddialarına gelince, bunlar, düşünmeden, zihinde tartmadan ve onun şehadetiyle hakkın bâtıldan ve sahihin fasitten ayrıştırıldığı bir kanun olan akla başvurmadan aklına geleni söyleyen kimsenin söylediği sözlerdir. Bu böyledir, çünkü şayet düşünse, velînin her kerâmetinin, aynı zamanda peygamberin mucizesi olduğunu bilir. Zira bunların ortaya çıkı­şıyla onun velî olduğu bilinir. Onun velî oluşu, inancında hak üzere olduğuna de­lil teşkil eder. İnancında hak üzere oluşu -ki o bu hususta peygamberine tâbi ve onun peygamberliğini ikrar etmektedir- peygamberin peygamberliğinin doğru­luğuna delil olmaktadır. Bu, söz konusu aşamalarla, peygamberin peygamberlik iddiasında, tebliğ ettiği din ve şeriat hususunda doğruluğuna delildir. Peygam­berin mucizesi ve doğruluğuna delil olan şeyi, mucizeyi geçersiz kılan ve bunun bilgisine ulaşma yoluna engel kılan kimse, cahilliğin ve aptallığın zirvesindedir.</p>
<p>Yine şöyle deriz: Bu durum, kerâmetin mucizeyle karışmasına nasıl sebep ol­sun ki?! Mucize, peygamberlik iddiasının akabinde ortaya çıkmaktadır. Velî, eğer peygamberlik iddia ederse, o anda inkâr etmiş ve Allah’a düşman olmuş olur. Bu durumda [Allah] onda kesin bir şekilde olağanüstü bir olayı meydana getirmez. Şayet velâyet iddia ederse, kendisi için iddia ettiğinde velâyeti düşer. Aynı şekil­de mucize sahibi, mucizesini gizlemez, bilakis onu izhar eder. Kerâmet sahibi ise onu gizlemeye çalışır, genellikle ona itimat etmez, bunun kendisi için kerâmet değil, <em>istidrâc</em> kabilinden olduğu hususunda korkar. Allah Teâlâ, salih kulların­dan birini, velînin kerâmetinden haberdar ederse, velî, şöhret dolayısıyla gurura kapılmaktan korkarak bu kimseye yönelir ve tam bir yalvarmayla, ondan kendisi için bu durumu gizlemesini, ifşa etmemesini ister. Aynı şekilde mucize sahibi, akıbetinden emin, değişmekten korunmuştur. Velînin durumu ise bunun aksidir.</p>
<p>[Kerâmette] bir yarar olmadığına ilişkin sözlerine karşı şöyle deriz: Zikretti­ğimiz delillerle bunun varlığı sabit olduğuna göre bundan sonra hikmet yönüne ilişkin bilgisizliğiniz, daha önce açıklaması geçtiği üzere, onun geçersizliğini ge­rektirmez.</p>
<p>Yine şöyle deriz: [Bunun] faydası, kerâmetinin Allah katından ortaya çıkma­sı ve müşahede ettiği olağanüstü olayla, inandığı peygamberin peygamberliği­nin sabit olmasıdır. Böylelikle o, mucizeyi görme ve olağanüstülüğü müşahede etme hususunda peygamberlerin çağında yaşamış biri gibi olur. Bunun yanı sıra söz konusu durum, ibadetlerde gayretkeş olmada, günahlardan kaçınmada bir âmil olmaktadır. Bunu, bu konumu kendisi için devam ettirmek, bu değerli ve yüce mevkiin, yok olmasından ve değişmesinden korumak, Allah’ın buna mutta­li kıldığı salih kulları, bu derece ve mevkiye ulaşmaları için ciddiyet ve çalışma­ya teşvik etmek üzere yapar.</p>
<p>Hakikatlere ilişkin bilgiler, sahip kimseler şöyle dedi:Olağanüstü hadisenin meydana gelmesi avamdan bir Müslümanda da olabilir. Bu, onun için kendisine yönelen bir sıkıntıdan ve kötülükten kurtulmada bir yardım olur. Bu, kerâmet değil, <em>ma&#8217;ûnet</em> olarak adlandırılır. Aynı şekilde bu tür hadiseler, ilâhlık başlayanlarda ve sihirbazlarda peygamberlik iddiası olmaksızın meydana gelir. Bundan dolayı Muhammed b. Hasen, Ebû Hanîfe’den sihirle iktidarsızlaştırılan kimsenin [doğal] iktidarsız <em>(innîn)</em> gibi olduğu görüşünü nakletmiştir. Bu, sihir yoluyla kadına karşı iktidarsızlaştırılan kimsedir. Bu tür hadiseler, kendisinde meydana gelen için <em>ihanet</em> [yani küftü ve isyanı açık kimsede, isteğinin aksine meydana gelen olağanüstü hadise] kategorisindedir. Bunlardan, olağanüstü ha­diselerin dört çeşit olduğu anlaşılmaktadır: Mucize, kerâmet, <em>ma&#8217;ûnet</em> ve <em>ihânet. </em>Bunların arasındaki farklar ise açıkladığımız hususlardır.</p>
<p><strong>Kaynak metin:</strong> Ebu’l-Mu&#8217;în en-Nesefî, <em>Tebsıratul-edille fi usûli’d-dîn,</em> nşr. Hüseyin Atay &amp; Şaban Ali Düzgün, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, 2003, c. II, s. 29-110.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ercan Alkan, M. Nedim Tan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları, Cilt 2,syf:361-374</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/">Peygamberliğin Delili Olarak Mucize ve  Evliyanın Kerametleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberligin-delili-olarak-mucize-ve-evliyanin-kerametleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberin Gerekliliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-gerekliligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-gerekliligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Mar 2024 16:42:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26888</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Mâtürîdî [*] çev. Bekir Topaloğlu Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin (ö. 333/944) Kitâbü’t-Tevhîd’inden iktibas edilen aşağıdaki metin, peygamberliğin gerçekliğine ilişkin kavrayışla Tann’nın varlığının ispat edilmesi arasında bağ kurması ve konuyu dinî bilginin ge­rekliliği bağlamında şeriatların varlığıyla irtibatlandırması açısından dikkat çekicidir. Tanrılık (ulûhiyyet) ve peygamberliğin (nübüvvet) ispatı noktasında mucizenin konumuna kısaca atıf yapmakla yetinerek konuya başlangıç yapan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-gerekliligi/">Peygamberin Gerekliliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23196 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-300x144.jpg" alt="" width="375" height="180" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/hz_muhammed_hayati2-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mâtürîdî</p>
<p><strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[*]</a></strong></p>
<p>çev. Bekir Topaloğlu</p>
<p><em>Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin (ö. 333/944) Kitâbü’t-Tevhîd’inden iktibas edilen aşağıdaki metin, peygamberliğin gerçekliğine ilişkin kavrayışla Tann’nın varlı<u>ğının</u> ispat edilmesi arasında bağ kurması ve konuyu dinî bilginin ge­rekliliği ba<u>ğlamın</u>da şeriatların varlığıyla irtibatlandırması açısından dikkat çekicidir. Tanrılık (ulûhiyyet) ve peygamberliğin (nübüvvet) ispatı noktasında mucizenin konumuna kısaca atıf yapmakla yetinerek konuya başlangıç yapan Mâtürîdî, Allah’ın birtakım emir ve yasaklar koymasının gerekçelerini anlatı­mının odak noktası olarak belirler. Buna göre peygamberlikle birlikte ortaya çıkan emir ve yasaklar, öncelikle âlemin hikmet üzere yaratılmış olmasının bir gereğidir. Emir ve yasaklar, hem kişinin bedensel arzulara karşı koyama­mağından ötürü doğruyu yanlıştan seçememe gibi muhtemel eksikliklerinin aşılması hem de kişiler arası ilişkilerde doğabilecek aşırılıkların ve sapma­ların giderilmesi ve toplumsal düzenin sağlanmasıyla ilgilidir. Bu çerçevede Mâtürîdî, hikmeti merkeze koyup emir ve yasakların varlık sebebini imtihan kavramına bağlayarak dinî bilginin hem dünyada hem âhirette fayda sağla­yacağına ilişkin temel kabulü peygamberlik üzerinden değerlendirir. Emir ve yasakların varlığıyla imtihanın ve âhirette görülecek karşılığın varlığı ara­sında kurduğu irtibat, Mâtürîdî’ye, hikmete dayalı olarak aklı işler kılmanın getireceği denge ile hikmetten uzak kalarak arzulara kapılmanın doğuracağı sorunlar arasındaki zıtlığı öne çıkaran bir çerçeve sunma imkânı verir. Bu açıdan Mâtürîdî, hikmete uygun olan ve insanın dünyadaki ve âhiretteki mut­luluğunun teminatı sayılan tüm değerlerin temelinde peygamberliği görür. Nitekim peygamberliğe ilişkin bu vurgusunu, geleneğe dayalı olarak öğrenilegelen ve temel ihtiyaçların karşılanmasını sağlayan toplumsal bilgi edin­me türlerinin öncesine taşıyacak biçimde genişleten Mâtürîdî, insana fayda sağlayan her bilginin başlangıçta Allah tarafından peygamberler aracılığıyla verildiğine dikkat çeker. </em></p>
<p><em>Bu noktada dinî bilgi, toplumsal bilgi düzeylerinin temeline konulmakta ve ona diğer bilgi türlerinin tümünü kuşatan bir değer yüklenmektedir. Söz konusu anlatımı bilgi alanından deneyim alanına taşı­yan nokta ise Allah’ın verdiği nimetlere karşı bu nimetlere uygun düşecek biçimde teşekkür edebilmenin imkânsızlığına ilişkin kabuldür. Mâtürîdî’ye göre verdiklerinden ötürü Allah’a şükretmek hiçbir aklın tam olarak yerine getirebileceği ve kendiliğinden bilgisine ulaşabileceği bir düzey olamaz. Dola­yısıyla nimetlere ilişkin şükürle nimetlerin sahibinden alman bilgi arasında bir gereklilik ortaya çıkmaktadır. Böylece Allah’ın verdiği nimetlere karşı ona şükretmeye yönelik tavırlar, kulluğun bir parçası olarak bilgi ve deneyim ara­sındaki sürekliliği sonuç verir. Çünkü hikmete dayalı olarak aklı işletmek, <u>insanı</u> yaratılış amacı doğrultusunda bir ilginin açığa çıkacağı ve muhtemel beşerî noksanlıkların aşılacağı bir dereceye iletir. Mâtürîdî burada —bilgi kay­naklarım ele aldığı kısımda da işlediği üzere— hem duyu verisinin hem de ha­berin <u>akıl</u> yürütmeye konu oluşu bağlamında peygamberliğin belirleyiciliğini en üst dereceye yerleştirir. Nitekim aklın kendine yeterliliğinin ileri sürüle­rek peyg<u>am</u>berliğin gereksiz sayılabileceği iddiasının Allah m lütfedici oluşu üzerinden aşılabileceğini belirten Mâtürîdî’ye göre akıl, yeterlilik niteliğiyle öne çıkarılsa bile peygamberler akla yönelik bu yeterliliğin de tamamlayıcısı olarak lütfün gerçekleşme vesilesi sayılırlar. [M. Nedim Tan]</em></p>
<p><strong>[Nübüvvetin ispata ve Gereği]</strong></p>
<p><strong>[Fakîh Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi:]</strong> İnsanlar risâlet konusunda çeşitli gö­rüşler ileri sürmüşlerdir. Hidayet önderleri, hayır öncüleri ve bilge kişiler <em>(hu- kemâü’l-beşer)</em> onu kabul etmişlerdir. Buna mukabil, <strong>(i)</strong> Yaratıcıyı <u>inkâr</u> edenler,<strong> (ii)</strong> O’nun mevcudiyetini benimsemekle birlikte buyruğu ve yasağı olabileceğini kabul etmeyenler,<strong> (iii)</strong> Bunu da benimsedikleri halde insan <u>aklının</u> tek başına yeterli olup risâletten müstağni kılacağını zannedenler nübüvveti reddetmişler­dir. Bu inkarcı görüşlere şunu da eklemek söz konusudur: <strong>(iv)</strong> Risâlet iddiasın­da bulunan kişinin göstereceği mucizeleri kâhinlerin, sihirbaz ve gözbağcıların <em> (müşa&#8217;bize)</em> fiillerine denk tutmak da mümkündür, <strong>(v)</strong> Üstelik nübüvvet iddia­sında bulunanların izhâr ettikleri olağanüstü görünümlü olaylar karşısında mu­hataplarının âciz kalışı, onlarda bu tür fiillerin gerektirdiği eğitim ve alışkanlı­ğın bulunmayışı sebebine de bağlanabilir; zaten peygamber diye ortaya çıkanlar, bütün toplulukların fiil gücünü denemiş ve zorlamış değillerdir.</p>
<p><strong>[İmam Mâtürîdî şöyle dedi:]</strong></p>
<p><strong>(i)</strong> Yaratıcıyı inkâr edenleri önce O’nun ispa­tı konusunda tartışmaya davet ederiz, çünkü O’nun peygamber göndermesini söz konusu etmek ancak varlığını benimsemenin gerekliliğinden sonra mümkün olur. Bununla birlikte peygamberlerin gösterdiği mucizelerle hem ulûhiyet hem de nübüvvetin ispatı imkân dâhilindedir. Çünkü peygamberler, durumlarım ya­kından bilen ve kudretlerinin nereye kadar uzanabileceğini kestiren bir topluluk içinde yetişmişlerdir. Dolayısıyla onlar, beraber yaşadıkları insanların akıllarım hayrette bırakan mucizeler getirince, böyle fevkalâde olaylar izhar etme gücüne sahip olma<u>dıkl</u>arını bilen bu kişilere gereken şey, kendilerini elçilikle görevlen­diren varlık adına söyledikleri hususlarda doğru ve samimi olduklarının bilinci­ne ulaşmak ve bu mucizelerin o varlığın yarattığı olağanüstülüklerden olduğunu idrak etmektir; ta ki böylesinin iddia ettiği risâletin alîm ve hakîm olup kendi mevcudiyetinin delillerini icat etmeye gücü yetenden kaynaklandığı hususu ger­çekleşmiş olsun ve insanlar görmeseler bile O’nun kesin bilgisine ulaşabilsin. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p><strong>(ii)</strong> Allah’ın emir ve yasağının, vaat ve tehdidinin <em>(vâîd)</em> mevcudiyetini be­nimsemeyene göre kâinatı yaratmanın hiçbir hikmeti yoktur, kâinat sadece ya­ratılmak <em>(inşa),</em> ardından da yok edilmek <em>(ifna)</em> üzere Allah tarafindan icat edil­miştir. Şimdi, herkesçe bilinen bir husustur ki, fiillerinin sonucu böyle [amaçsız] olan her varlık hakîm oluş niteliğinden yoksundur. Hâlbuki birliğini ve karşı durulmaz hükümranlığım kanıtlayan birçok delili, yarattığı kâinata yerleştiren Allah’ın bu isabetli fiilleri O’nun hakîm olduğunun belgesi olmuştur, [dolayısıyla emir ve yasağının, vaat ve tehdidinin de mevcudiyetini kanıtlamıştır]. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır. Şunu da belirtmek gerekir ki, Allah Teâlâ, zâtıyla her şeyden müstağni ve fiilinde daima isabetli olduğuna göre canlıları, kendileri için belirlediği kudretin bitimine kadar varlıklarım sürdürmeleri amacıyla yaratmış; bunun yanında hayatm devamını gıdalara bağlamış, sürekliliği ve uzun ömürlülüğü de insanlara sevdirmiştir. Şayet Allah, onlara yönelik birtakım emirler ve yasaklar çıkarmasaydı, herkes arzu ve şehvetleriyle birlikte sürekliliğini ve hayatının devamım sağlayacağım umduğu şeye hızla yönelecek, hemcinsleri de aynı şeye aynı yönelişi gösterecekti. Böylece aralarında tartışma ve çekişme meydana gelecek, bu da onları birbirini ortadan kaldırmaya <em>(tedâfıi)</em> sevk edecekti. Bunda ise sürekliliğe vesile kılınan şeyin mahvolmaya sebep teşkil etmesi ı endişesi vardır. Şu halde, (dinî müeyyideler olarak] vaat ve tehdit içeren helalle [ haramların belirlenmesi ve emirle yasağın çıkarılması gerekli olmuştur; ta ki  herkes kendisine ait olanla olmayanı birbirinden ayırsın, bu suretle de her türlü tecavüzden emin olsun ve hayatı korunmuş bulunsun.</p>
<p>Allah&#8217;ın emir ve yasağını ve bu suretle insanları imtihana tâbi tutmasını kabul etmeyenler dünyevî imtihanın amacını göz önünde bulundururlar. Şöyle ki, dünya imtihanlarının amacı gizli kalan [duygu ve düşüncelerin] ortaya çıkma­sı ve perdelerin açılmasından ibarettir. Emir ve yasak çıkarmanın amacı ise  bunları çıkaranın elde edeceği menfaat veya bertaraf edeceği zarardan ibarettir.</p>
<p>Allah, bizatihi müstağni, örtülü ve gizli şeyleri hakkıyla bilici olduğuna göre, O&#8217;nun için, sözü edilen statü çerçevesindeki denemenin, emir ve yasağın herhan­gi bir amacı söz konusu değildir.</p>
<p><strong>[Fakîh Mâtürîdî rahimehullah şöyle dedi:]</strong> Doğru olana isabet etmek <em>(tevfik) </em>ancak Allah sayesinde mümkündür, açıklamalarımıza şöyle devam ederiz: Al­lah m emri, yasağı ve imtihana tâbi tutması biraz önce söylendiği gibidir. Şayet O, bu hususları başka amaçlarla gerçekleştirecek olsa bu fiil def edilecek bir zarar, ele geçirilecek bir fayda veya uzak kalınacak bir ayıp uğruna olacaktı. Hâlbuki Allah Teâlâ kâinatı sözü edilen bu hususlar için yaratmış değildir. İşte Onun emri, yasağı ve imtihanı da aynı konumdadır.</p>
<p><strong>Bir de şu var:</strong> Söz konusu fayda ve zarar pozisyonu, muhtaç konumunda bulunup dereceleri yükselecek ve değerleri artacak kimselerin fiiline mahsustur; böyleleri başka türlü davransa­lar bu fiillerinden dolayı hem dünyevî zarara hem de uhrevî mutsuzluğa mâruz kalırlar. Oysaki bütün söz ve fiilleri isabetli ve bizâtihi müstağni olan Allah ne bir faydanın celbi için iş görür ne de bir zararın defi için. O’nun emriyle yasağı da bunun gibidir- Şu da var ki, yukarıda anlattığımız üzere Allah ile imtihana tâbi tutulan yaratılmışlar istiğna ve hikmet açısından çok farklı olduklarından birini diğeriyle mukayese etmek mümkün değildir. Hakim olan Allah’ın rubûbi- yet hikmetine ters düşecek bir şer işlemesi ihtimal dâhilinde bulunmamaktadır; dolayısıyla İlâhî emir ve nehyi inkâr eden kişinin sözü edilen temelsiz görüşleri ileri sürmesinin bir anlamı yoktur.</p>
<p>Allah Teâlâ mahlûkatı zararlı ve faydalı olmak üzere iki statüde yara<u>tmı</u>ş ve her nesneyi hem eleme hem de hazza müsait kılmıştır. O’nun yara<u>tıkl</u>ara verdiği bu konum şüphe yok ki belli hedefleri amaçlamıştır: İnsanları elem verici şeylerle (şedûid) uyarmak ve haz verenlerle <em>(melta)</em> müjdelemek suretiyle sakındırma <em>(terhîb)</em> ve özendirme (tergîft) yöntemlerini kullanmak. Ümit (roğöet) ve korku<em>(rehbet)</em> ilkeleri de ancak bu sayede tamamlanıp işlerlik kazanır. Başarıya ulaştiran sadece Allah’tır.</p>
<p>Yine, Allah mahlûkatı yaratmış ve birbirlerinden yararlanma esasım koy­muştur; her şeyden müstağni olduğu için O’nun bundan elde edeceği herhangi bir fayda da yoktur. Kâinattaki zararlı şeyler de aynı konumdadır. İşte böylesinin yaratıklara yönelik olmak üzere birbirlerinden yararlanma ve zararlardan sakınma konusunda emir ve yasak çıkarması tabiîdir. Şunun da belirtilmesi gerekir ki, Allah insanları öyle yarattığı ve öylesine yatkın kıldığı için onlara yararlı olanları emretmekte, zararlı olanları da yasaklamaktadır. Başarıya ulaş­tıran sadece Allah’tır.</p>
<p>Yine, e<u>mir</u> ve nehiy hikmetin gereğidir. Çünkü Allah insanları en güzel bi­çimde yaratmış, yeryüzünde bulunan her şeyi, ayrıca hem yeryüzünün hem de sem<u>ânın</u> bereketlerini insanların emrine vermiştir. Hâlbuki onlardan, bu İlâhî lütfün, mukabelede bulunma veya kul tarafından kazanılmış bir hakkı Allah’ın ödemesi durumunu doğuracak hiçbir davranış vuku bulmamıştır. Bu tür nimetleri kıymetlerini bilmeyene vermek aklın doğru bulmayacağı bir şeydir, çünkü bu davranışta nimetleri heba edip yok yere harcamak gibi bir sonuç vardır. Şu halde insanların, sevilmeye ve teşekküre lâyık olanı tespit edebilmeleri için ni­metleri vereni tanımaları gerekli olmuştur. Bundan da imtihan [yani emir ve nehiy] zarureti doğmuştur. Cenâb-ı Hak bu emir ve nehye mükâfat ve cezayı da eklemiştir ki, özendirme ve sakındırma ilkeleri yeterince etkili olabilsin. Başarı­ya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.</p>
<p><strong>Bir de şu var:</strong> Allah doğruluk ve adaleti akılların nazarında güzel, zulüm ve yalanı da çirkin göstermiş; bunların bilinci grubunu muazzam ve değerli, İkin­cisini ise bayağı ve değersiz olarak gönüllere yerleştirmiştir. Bu sebeple akıllar sözü edilen [doğruluk, adalet, zulüm ve yalan gibi] davranışları sergileyenlerden şerefini yükseltenleri işlemeyi emreden, sahibini küçük düşürenlerden de sakın­dıran bir istikamet alır. Buna bağlı olarak da aklî bir zorunluluk çerçevesinde önce İlâhî emir ve nehiy, sonra da mükâfat gereklilik kazanır, ta ki yolunda bu­lunan ve hakkını eda eden kimsenin insanlık şerefi <em>(kerâmet)</em> kemalini bulsun, nefsanî arzularım <em>(hevâ)</em> aklın rehberliğine tercih eden kimsenin de hak ettiği ceza gerçekleşsin.</p>
<p>Şimdiye kadar söz konusu ettiğimiz hususlarda peygamberlerin mevcudiye­tine hükmetmenin gereği vardır; öyle ki, onlar insanlara adalet ve doğruluğun belirtileriyle bunların zıddı olan zulüm ve yalanın alametlerini göstermiş olsun, hem de mahiyeti tam manasıyla anlaşılamayan her şeyi açıklığa kavuşturmak şartıyla. Ancak bu sayededir ki beşerî davranışlar övgüye lâyık bir konum alabi­lir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.</p>
<p>Duyulur âleminde, nefsini, şehvetler bataklığına düşmekten koruma görevini  ihmal etmeye rıza gösterecek aklı yerinde birinin bulunmadığı kesindir. Aksine herkes beşerî yeteneklerini kendine zarar vermeyecek ve sonuçlan övgüyle anılacak bir çizgi üzerinde eğitip geliştirmeye özen gösterir. Şunun da belirtilmesi gerekir ki, nefsin yapısında, kurtuluş umduğu yerde kişiyi helâke götürecek ve  fayda beklediği yerde ona zarar getirecek bir bilgisizlik ve hoyratlık da vardır. Bu bilgisizlik onu, bütün davranışların sonuçlarını bilen bir zâta [yani peyg<u>am</u>bere] muhtaç kılar. Ancak o sayededir ki nefsini aşağı arzularına <em>{şehevât)</em> terk etmeden bu zâtın göstereceği doğrultuda eğitebilir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p><strong> (iii)</strong> Şimdi de Allah’ın birliğini ayrıca emirle nehiy gönderdiğini kabul etmek­le birlikte yukanda sözü edilen sebepler yüzünden nübüvveti inkâr edenle fikrî ‘ tartışmaya girişelim. Aslında emir ve nehyin gerekliliği hakkında risâlete olan  ihtiyaca yönelik olarak yukarıda sıralanan delillerde sağlıklı ve iyi niyetli bir insan için yeterli bilgi vardır.</p>
<p><strong>Bununla birlikte biz şöyle deriz:</strong> Nübüvvet mües- sesesinin mevcudiyetine aklî bir zorunluluk olarak hükmetmek vazgeçilmez bir durum arz eder; bu hem <u>din</u> ve dünya açısından ona olan ihtiyaç hem de —ak­lın bundan müstağni k<u>alm</u>ası söz konusu ise— Allah’ın lütufkârlığını kanıtlama b<u>akımın</u>dan böyledir. Şu da bir gerçek ki, dünya umurunun düzenim ve d<span style="text-decoration: line-through;">inin </span>, varlığını ayakta tutan ilke <em>{kıvam)</em> aynı konuma sahiptir. Mesela Allah insan türünü yaratmış ve fertlerini sınava tâbi tutmuş; gökten indirdiği su sayesinde kendileri için yeryüzünden besinler ve ilaçlar sağlamış, bunun yanında onlar­dan <u>hastalıkl</u>ar ve öldürücü zehirler de icat etmiş, zarar vereni gıda verenden ayı<u>rmak</u> için <u>insanl</u>arın bizzat her şeyi denemelerim de —bunu yapanın ölüme sür<u>ükl</u>e<u>nm</u>e ihtimali sebebiyle— aklen kabul edilmez bir şey olarak göstermiştir. Bu hususu denemeden bilmek de insan aklı için mümkün değildir. Şu halde, yery<u>üzün</u>deki büt<u>ün</u> nesnelerin mahiyetini Allah’ın kendisine bildireceği bir zâtın <u>me</u>vcudiyetine h<u>ükm</u>etmek kaçınılmaz hale gelmiştir, ta ki alacakları besinler sayesinde <u>insanl</u>arın bedenleri hayatiyetini sürdürsün ve onlar dinî görevlerim de yerine getirsin.</p>
<p>İnsan aklı başlangıçta yeryüzünün ne tür ürünler ürettiğini ve bunun na­sıl bir mekanizmaya bağlı olduğunu öğrenme konusunda herhangi bir imkâna sahip bulunmuyordu. İnsanlık bu konudaki deneyimini tamamladıktan ve işin özünü anladıktan sonra da —bu alandaki yararlı konumun <em>{salâh)</em> farklılık arz etmesi karşısında- beslenmeye elverişli olabilmesi için onu nasıl kullanacağına vâkıf olan birinin bulunması zaruret haline gelmiştir.</p>
<p><strong>Bir de şu var:</strong> Yemekte de çeşitli sakıncalar mevcut olmuştur; öyle ki, ondan faydalanacak kimse kuralına uymadığı takdirde sakıncalara maruz kalabilir. Çünkü bu husus ancak kuralı bilen, ayrıca yemeğin yiyene zarar vermesi halinde zaran giderebilecek miktardaki ilaçtan ve tıp ilimlerinden haberdar olan birinden öğrenilebilir; buna bir de insanların bedeni özelliklerinin farklı oluşunu ve öldürücü zehirlerin kullanılışını da eklemek lazımdır. Ancak bu öğrenim yoluyladır ki insanlar bedeni ayakta  tutacak faydalı gıdayı tespit edebilirler.</p>
<p>Toplumun nübüvvete olan ihtiyaçlarından biri de çeşitli sanat ve meslek­lerde <em>{hıref}</em> kendini gösterir, çünkü insanları örtüp bir mekânda barındırmak, onları sıcaktan ve soğuktan korumak ancak bunlarla mümkündür. Bir de onlar için yaratılmış olmakla birlikte faydalanılmaya yatkın bulunmayan serkeş hay­vanlar; öyle ki, bunlara ilgi duyan kişi hangi fayda için yaratıldıklarını hatta kendi yararına icat edilip edilmediklerini bilemediği gibi her bir hayvanın ya­ratılış amacından kaçış şeklinde sergilediği tepki karşısında bunları nasıl eğitip kullanışlı ve uysal hale getireceğini de kestiremez. Bir de toplumların gerek din gerek dünya işlerinin omurgasını oluşturan ticaret türleriyle ilgili ihtiyaçtır. Ay­rıca Allah&#8217;ın çeşitli şehir ve ülkelere dağıttığı beşerî ihtiyaçlar; zira insanların hem fizik hem de psikolojik yetenekleri (tah*) içinde her bir ihtiyacın nereden sağlanacağını gösterip açıklayan herhangi bir ipucu yoktur. Bir de ihtiyaçların sağlanacağı mekânların yollan; çünkü insan aklında ihtiyaçtan gidermenin ye­rini gösteren bir unsur olmadığı gibi buna ulaştıran yollan gösteren bir şey de yoktur. Bir de dillerin öğrenilmesi; diller ki, insan varlığı hem dünya hayatı hem de âhireti için onlar sayesinde fonksiyoner olmuştur. Bir de [nesnelere ait] isim­lerin öğrenilmesi; onlar olmasaydı hiçbir ihtiyaç anlaşılamaz ve hiçbir kimse onu gidermenin yolunu bilmeye imkân bulamazdı. Sonra üreme yöntemleri ve çocuk eğitimi bilgisi, sonra insan zihnince düşünülemeyecek gıdaların sağlan­masının yolu ve nihayet yukarıdan beri sözü edilen diller, isimler, sanatlar, tıp ve mesleklerin tamamı, şehir ve ülke yollan, hayvanların eğitimi ve k<u>ullanılma </u>yöntemi; evet bu zikredilen hususların bizzat kendileri, temel ilkele<u>rinin</u> akıl­ların çıkarımıyla <em>(istihrâc)</em> değil, peygamberlerin öğretimi ve yol göstermesiyle öğrenilip uygulandığının apaçık delilini oluşturmaktadır. Başarıya ulaştıran sa­dece Allah’tır.</p>
<p>Bu söylenenlere ek olarak, bilinen ve uygulanan bir husustur ki, başlarına musibetler geldiği ve önemli olayların çemberinden geçtiklerinde insanların bir kısmı diğerine başvurmaktadır; bunun sebebi de -kanaatlerince üstün bilgiye sahip olduklarından— düşüncelerinden yararlanmak ve görüşleri doğrultusun­da hareket etmektir. Bundan başka insanların birbirlerine çeşitli edebî ilimleri öğretmeleri, ayrıca kitap okumaktan ve düşünürleri <em>(hukemâ)</em> dinlemekten elde ettikleri birikimleri başkalarına aktarmaları da söz konusu edilmelidir. Bu da in<u>sanl</u>arın başkalarından yardım alma ve ihtiyaçlarım yerine getirme konula­rında kendi akıllarını yeterli bulmadıklarını gösterir. Bu sebeple iyi niyetli ve doğru sözlü bir öğütçüye (nasihat) başvurmak aklî bir gereklilik olarak ortaya çık­mıştır. Bu realite insanların, başvurdukları kimselere peygamberler aracılığı ile bazı ilimlerin ulaştığı yolundaki kanaatine bağlıdır. Din ile dünya işleri buna dayandığı gibi sihir ilmi de buna nispet edilir. Bazı nesneleri (büyü veya tedavi amacıyla] çeşitli işlemlere tâbi tutma bilgisiyle din ve servet <em>(emvâl)</em> düşman­larıyla savaşma tekniklerinin hepsinin, dış görünüş itibariyle doğrudan şifahî nakillerden veya bunlardan oluşturulan yazılı metinlerden elde edildiği kabul edilir. Bunun da başlangıcı alîm ve hakim olan Allah’tan [peygamber aracılığıyla] gelen öğretime bağlıdır.</p>
<p>Nübüvvetin mevcudiyetine aklî zorunluluk çerçevesinde hükmetmeyi gerekli kılan hususlardan biri de şudur ki, nimet ve lütuf sahibini tanıyıp teşekkürde bulunmanın yerinde bir davranış olduğu, onu inkâr edip nimetine karşı nan­körlük göstermenin de çirkin bir fiil niteliği taşıdığı aklen belirginleşmiş bir hu­sustur. Kişinin, duyularından herhangi biriyle algıladığı hiçbir şey yoktur ki, Allah&#8217;ın hem o duyunun sağlıklı oluşunda hem de algıladığı nesne üzerinde algı sahibinin kavrayamayacağı kadar nimetleri olmasın!</p>
<p>Bütün bunlardan başka İlâhî lütuf ve nimetler açısından nübüvvetin gerek­liliği konusunda ortaya konacak iki söylem <em>(ibare)</em> daha vardır. Birincisi, nimet verenlerin teşekküre hak kazanmasının farklılık arz etmesi ve sunulan nimet­lerin değişik değerler taşımasıdır; öyle ki, bu nimetleri, yaratandan başka hiç­bir kimsenin bilgisi kuşatamaz. Buna bağlı olarak da yaratıcıdan başka hiçbir akıl nimetlerin h<u>akkını</u> tam mânasıyla eda etmenin yolunu bilemez. Şu halde, nimetlerin sahibinden bilgi alıp akla haber verecek birinin [yani peygamberin] bulunması gereklilik kazanır. Diğeri, söz konusu nimetler duyulara taksim edil­diği ve her duyuya payı ayrıldığına göre, her bir duyunun, yapısında bulunan ilâhı <u>nim</u>etlerin ş<u>ükr</u>ünü eda edecek konumda kullanılması icap eder. Bu tür nimetlerin değerini bilmek istersen duyu organı özürlü olan birini göz önünde bulundur, muhtemelen böylesi bu uğurda dünyayı feda etmeyi göze alacaktır. Sonuç olarak belirtelim ki, her bir organda bulunan nimetlerin eda edilmesi ge­reken şükrü akıl yoluyla kestirilemez. Şu halde, Allah’tan haber getirecek bir aracının mevcudiyetine hükmetmek kaçınılmaz hale gelmiştir.</p>
<p>Yine, Allah insan türünü her bir organım [sonuna kadar] kullanabilecek bir yapıya sahip kılarak yaratmış, bunun için de eklemlerine esneklik vermiştir. Bu sayede insan avuçlarını kapatıp açabiliyor, veriyor alıyor, eklemlerini büküp doğrultmak suretiyle çeşitli pozisyonlar alabiliyor ve far<u>klı</u> eylemleri gerçekleş- tirebiliyor. Şayet O, insanı bütün bu imkânları kullukta kullanmak üzere yarat­mış olmasaydı ondaki iş görme ve faydalanma gücünü hayvanlarda ve kuşlarda olduğu gd» sınırlı tutardı. Sonuç olarak insanın kulluk için yaratıldığı ortaya çıkmış oldu. Buna göre her bir organa ait ibadetin niteliğini açıklayacak birine ihtiyaç vardır.</p>
<p>Aklî zaruretin peygamberlere olan ihtiyacı gerekli kılması açısından nübü­vvet konusundaki hareket noktası birkaç yöne açılmaktadır. Birincisi, insanlar arasındaki belirgin anlaşmazlıktır. Bunun yanında herkes kendinin gerçeğe ve doğruya en yakın olduğunu ileri sürdüğü halde insanlar arasında hakemlik gö­revini ifa edecek ve anlaşmazlığa düşenlere gönüllerini birleştiren ve söylemle­rini <em>(kelime)</em> tek ses haline getiren çözümleri gösterecek birinin bulunmadığı da ittifakla kabul edilmektedir. Bilindiği üzere anlaşmazlık her türlü bozukluğun temeli ve her türlü çöküntünün başlangıcıdır ve bütün bunlar akılların onayla­mayacağı şeylerdir. însan aklının varabildiği nihaî nokta, kendini destekleye­cek ve yaratılış amacını oluşturan dirliğe <em>(salâh)</em> ve bilgiye yönlendirecek birine başvurmaktan ibarettir. Malumdur ki bu hususu akıllan yaratıp varlık alanına çıkarandan daha iyi bilecek biri de yoktur. Bu düşüncenin seyrinde yaratıcı nez- dinden geldiğini bildiren bir peygamberin mevcudiyetine hükmetmenin gereği vardır. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.</p>
<p><strong>Diğer bir delil de şudur:</strong> Bilindiği üzere âlimler dinin ve dünyanın yararına olan hususları tespit etmekte kendi aralarında farklılık arz ederler; birinin ya­nında bulunan bilgi diğerinde bulunmamaktadır. Bu böyle olunca, kullarının ya­nında bulunmayan fakat onların yararına olan bilgilerin Allah nezdinde mevcut olduğunu reddetmeyiz. O, bu bilgiyi peygamberleri aracılığıyla kullarına ulaştı­rır. Yardım Allah’tandır.</p>
<p><strong>Diğer bir delil:</strong> Üzerinde durduğumuz husus iki ihtimalden birine açıktır: Kişi ya <u>aklının</u> gösterdiği yola başvuracak veya kendinden daha <u>akıllı</u> olanların gös­terdiği yolu benimseyecektir. İsabetli olan birincisi ise muhtelif akılların ortaya koyduğu farklı sonuçlan uzlaştırmak, ayrıca kendi aklıyla hükmeden herkesin isabet ettiğini söylemek icap edecektir. Böyle bir pozisyondan aklına güvenen her din mensubunun haklılığını onaylamak gibi bir sonuç çıkar ki, görüş ve te­lakkilerin çelişkili olabileceği gerçeği karşısında bunun imkânsızlığı ortadadır. Şayet ikinci alternatif doğru ise tercih edilen kişinin aklı Allah nezdinden insan­lara gelmiş bir elçi konumuna geçer, bu durumda akıl sahibinin şahsiyetini bize tanıtacak bir delile ihtiyaç doğar. Fakat bu kişinin Allah’tan alıp haber verdiği konularda doğruluğunu ispat edecek konumuyla, kendi aklına dayanarak söyle­diği her şeyin isabetli olduğu konumunu ayıracak bir kriter bulunamayacaktır. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.</p>
<p><strong>Bir de şu var:</strong> Bilindiği üzere dünya meşgaleleri ve bu meşgalelerin akıllan sarması onların sağlıklı çalışmasını aksatır. Bunun yanında kederler, insan ya­pısına yerleştirilen çeşitli sıkıntılar, ayrıca muhtelif hayat sahnelerinin acıları ve sayılamayacak kadar faktörler&#8230; Bunların hepsi insan aklım meşgul etmekte ve onu küçük büyük, gizli aşikâr her bir alandaki gerçeği kavr<u>amak</u>tan alıkoy­maktadır. Nefsanî arzuların egemenliği, dünyevî emel ve lezzetlerin çokluğu da ayrı bir rol oynamaktadır. Bu sebeple insanlara yol gösterecek ve belirsizliğin baş gösterdiği durumlarda gerçeğe kılavuzluk edecek bir Allah elçisinin bulun­ması zorunlu hale gelmiştir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p>Allaha hamd ve senâlar olsun ki, şimdiye kadar yaptığımız aç<u>ıklam</u>alarla insan aklının peygamberlere olan ihtiyacını, onları benimsemenin gereğini ve aklın her şeyi kavrayamayacağını dile getirmiş olduk. Bu meselenin temelinde iki yöneliş (uec/ı) vardır. Birincisi, Allah Teâlâ her idrak sahibi için sayesinde algısını gerçekleştireceği bir vasıta [organ] yaratmıştır, bu organların her biri hariçten gelecek yardımcı sebepler olmaksızın idrak fonksiyonunu bizzat yürü­tür. Bununla birlikte duyu organına bazı arızalar da gelebilir. Şüphe yok ki, bu tür arızalan yardımcı maddelerle gidermek ve orgam fonksiyoner olmasına en­gel olan karşı faktörlerden korumak kişi için gerekli olan bir ödevdir. Ancak bu sayededir ki organ, idr<u>akin</u> üstesinden gelebilir. Bunun yanında uzaklığın algıyı engellediği ve görülecek nesnenin saydam veya küçük olmasının da gözün tam <u>anlamı</u>yla görev yapmasına mâni olduğu da bilinmektedir. Akıl da aynı konum­dadır, zira o da yaratılmış bir bilgi sebebi olup diğer idrak vasıtaları gibi onun da s<u>ınırı</u> vardır. Akla da diğerlerine gelen arızalar isabet edebilir, bunun yanın­da inceleyeceği konuların kapalı ve karmaşık oluşu söz konusudur. Aklın daya­naklarından biri de sebep ve ilkeleri araştırmaktır. Bu konunun doruk noktası düşünürlerin <em>(hukemâ)</em> sözlerinden nakledilenlerdir, içlerinden gerçeğe yegâne isabet edeni ise sunduğu hikmete [mucize türünden] kesin kanıt getirebilendir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p><strong>Diğer bir yöneliş ise şudur:</strong> Aşkın övgülere mazhar bulunan Allah, duyu dı­şında kalan her şeyin idrak ediliş vasıtasını iki alternatife ayırmıştır. Birincisi kişinin duyu yoluyla algıladığı şeyle istidlâlde bulunmasıdır; bu da duyuyu aşan şeyin duyumla ilişkili olduğu zaman gerçekleşebilir, dumanın ateş, aydınlığın güneş ve -yazı ile bina örneğinde olduğu gibi- fiilin meydana getirdiği eserin faille ilişkisi gibi. İkincisi duyu ile algılananı aktaran haberdir, uzak ülkeler, değişen haller ve meydana gelen olaylar gibi ki, bu husus bütün akıl sahiplerince malumdur. İnsan cins, ayrım <em>(faal)</em> ve türlere, ayrıca tıp, lisan, sanatlar, savaş­lar ve benzeri hususlara bu sayede vâkıf olur. Emir, yasak, özendirme ve sakın­dırma <em>(va‘d ve va*îd)</em> türünden olup delili duyuya dayanmayan hususların idraki de haberle mümkündür; bu da mubah, haram ve konumu aynı çizgide bulunan çeşitli hallerden ibarettir; bu gibi konularda haber yöntemini geçerli kılmak ge­rekmektedir. işte bu ikinci alternatifte risâletin gündeme getirilmesi gereklidir.</p>
<p><strong>Şunu da belirtmeliyiz ki, esaslar [yani aklî hükümler] üçtür:</strong> İmkânsız <em>(müm- teni*),</em> vacip ve ikisinin ortası olan mümkün. Âlemin bütün işleri bu esaslar üze­rinde yürür. Aklî açıdan vacip, aksine herhangi bir haberin gelemeyeceği bir konumdadır, imkânsız da aynı durumdadır. Mümkün farklı konumların bulun­duğu bir alandır, çünkü o, halden hale, elden ele ve bir mülkiyetten diğer bir mülkiyete intikal eden bir şeydir. Mümkünde herhangi bir alternatifin vacip kılınması veya imkânsız olması akıl açısından söz konusu değildir. Peygamber­ler her konumda mümkünün tercihe şayan olan alternatifinin açıklamasını geti­rirler. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.</p>
<p><strong>(iv)</strong> “Peygamberlere ait mucizelerin kâhinlerin ve sihirbazların gösterdik­leri harikalar ve maharetler konumunda düşünülebileceği” yolunda nübüvvet m<u>ünkir</u>i tarafindan ileri sürülebilecek eleştiriye gelince, söz konusu olağanüstü hallerden her birinin kendi mahiyetini bildiren ve durumunu ortaya koyan ala­metleri vardır, [bu sebeple de bunları birbirine benzetip karıştırmak söz konusu değildir]. Şu da var ki, nübüvvete karşı fikir beyan etmek ilke olarak yanlıştır, ç<u>ünkü</u> nübüvvet münkiri ya herhangi birinin haberim tasdik eden bir anlayışa sahiptir, bu durumda onun tasdiki kendi aleyhine bir eleştiri unsuru olur veya asla hiçbir şey kabul etmeyen biridir, bu pozisyonda da kendi inkârım dile geti­ren haberi muteber olmaktan düşer.</p>
<p><strong>Bir de şu var:</strong> Kâhinlerin ve sihirbazların gösterdikleri marifetlerin mucizelerle karşılaştırılması sırasında bu marifetle­rin müşahedeyle sabit olmuş gerçeklere ters düşmesi nübüvvet münkirinin ileri sürdüğü iddialardan daha bariz bir hakikattir. Bu realite karşısında müşâhe- deye dayanan bilginin reddi gerekmediğine göre nübüvvet münkirinin sözünü ettiği husus nasıl gerekli olabilir? Onun, peygamberler asrının dışında kalan zamanlan göz önünde bulundurarak yönelttiği eleştiriye gelince, bu eleştiri ha­berlerin ilke olarak kabul edilmesini ilgilendiren bir söylem olup bir yönüyle kendini de bağlamakta ve itiraz çabalarım boşa çıkarmaktadır.</p>
<p>Nübüvvet münkiri “Peygamberlik iddia etmek [veya nübüvveti onaylamak] aklın kabul etmeyeceği türden bir övgü hareketidir” şeklindeki iddiası sebebiy­le de tartışmaya çağrılır. Bu, aklın ve tabiatın gerekleri açısından anlayışı şu seviyede olan kimse için isabetli bir iddiadır: Öylesi bütün gerçekleri nefsinin hoşlandığı ve tabiatının zıddından nefret ettiği şeylerden ibaret görür. Oysaki bu davranış hüküm ve gerçekleri mahiyetlerinden çıkarıp değiştirir ve söz konu­su kişinin vardığı yargıların aklı tam manasıyla anlamayışının ürünü olduğunu kanıtlar. Böylesinin yapması gereken şey akim hakikatini bilmesidir. Bu tak­dirde aklın vereceği kararla önce söylediğinin yanlışlığını anlayacak ve <u>akıl</u> ile hevâyı birbirinden ayıramadığı için kendini suçlayacaktır. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.</p>
<p>Şayet akılda nübüvvetten müstağni kalma özelliği bulunsaydı bile, lütuf ve keremde bulunma açısından peygamber göndermek yine de yerine olurdu. Çün­kü Allah lütufkârlıkla nitelendirilmiş olup, kullan bu lütufkârlık içinde hayat­larım sürdürür giderler. Allah Teâlâ’nın hiçbir nimeti yoktur ki, kullan ihtiyaç­larının ötesinde onunla süslenip güzellik kazanmış olmasın; mesela iki kulak, iki göz ve bedende birden fazla olan her organ gibi; sonra nimetlerin çokluğu, sonra da icat ettiği bunca tevhid ve risâlet kanıtları, bunların daha azmin yeterli olmasına rağmen. Yine daha azının yetmesine rağmen birçok meyve ve ayrıca lezzet vasıtaları.</p>
<p>Şimdi, eğer akılda yeterlilik bulunsaydı bile, yine de bu alandaki yetenekle­rinin mahdut olması söz konusudur. Bundan başka Allah’ın üstün özellikler ve zihin açıklığı verdiği fikir adamlarıyla çeşitli istişarelerde bulunmak suretiyle yardım alması gerekir, bir de aklın bütün gayretini sarf edeceği sürekli bir ça­lışma endişesi. Bu durumda peygamber göndermede kulların işini kolaylaştı­rıp hafifletme faktörü vardır, bu ise büyük nimetler statüsünde yer almaktadır. Böylesi bir nimet karşısında nankörlükte bulunmak, kişinin ahmaklığım ve bela zannedecek kadar nimetlerden habersiz oluşunu gösterir. Bir de hayatı düzen­leyen <u>akıll</u>arın birçok meşgalelerinin bulunması yanında onları örten nefsanî arzular da vardır. Bu realite karşısında peygamber gönderilmesi insanlara yö­nelik bir yardım ve yol gösterme fonksiyonu oynar, bu da akılların yaratılıştan temayül göstereceği bir husustur. Yine peygamber göndermede hatırlatma, in­sanları uyarma ve yanlış yola dikkat çekme faydaları vardır. Bu durum kişileri istidlâle özendirir, akıllarını kullanıp tefekkürde bulunmalarına çagırır. Aslında sözü edilen yöntem bütün dünya işlerinde ve hükümdarların yönetim biçimleri <u>alanında</u> bilinip benimsenen bir husustur. Şimdiye dek söylenenlere ilave edil­melidir ki, nefsanî duygu aklın rakibi kılınmış, ayrıca bu duygu insana özgü arzu ve şehvetlerle bunları cazip gösteren şeytanlardan oluşan yardımcılarla desteklenmiştir. Bu realite karşısında akıllara da bazı yardımcıların verilmesi nasıl yadırganabilir? Bu görevin en uygun elemanları da peygamberlerdir.</p>
<p>Nefsanî duygunun bütün faktörleri duyulur âlem çerçevesinde yanı başımız­da iken hak yolda ilerlemenin bütün faktörleri duyular ötesindedir (gâı&#8217;6). Zira öğüt verenin bütün fonksiyonu mükâfatla cezayı hatırlatmak, aşağı arzulardan ve gayrimeşru zevklerden uzak kalmayı salık vermekten ibarettir. Bu ise in­san yaratılışına ve nefsanî duyguya zor gelen bir şeydir. Bu sebeple kendilerini müşâhede etmenin âhireti hatırlatacağı bazı kişileri [yani peygamberleri] gör­mek suretiyle hak yolda ilerleme çabasına destek vermeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu kişiler ebediyet yurdunun kolaylıklarını ve zorluklarını dile getirip anlatır­lar. Bu suretle de duyu ötesi müşâhede edilmiş âlem konumuna girer ve erdemli davranış insan yaratılışıyla uyumlu bir kolaylık kazanır. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.</p>
<p>Nübüvvet konusuna yapılan temel yaklaşımlardan bir başka türü de kendile­rine has ispat vasıtaları ve burhanlarıyla peygamberlerin fiilen mevcudiyetidir. Öyle ki, bütün nübüvvet münkirleri, hiçbirinin elinde peygamberi yalanlamaya yarayacak, hiç olmazsa “gerçeğe karşı inadına direnenler” sıfatını kendisinden bertaraf edecek bir delilinin bulunmadığını pekâlâ bilirler. Hâlbuki onlar pey­gamberlerin ortaya koydukları delillere alternatifler bulma konusunda birçok imkâna sahip olmuş, onları bazen büyücülük, bazen de başka yakıştırmalarla itham etmişlerdir. Yine onlar Allah elçilerinin nurunu söndürme uğruna bütün dünyevi <u>imkânl</u>arını ve canlarını feda etmiş fakat elçilerin daha belirgin hale ge­lip üstünlük sağlamalarından başka bir sonuç müşâhede edememişlerdir. Hatta Allah bütün insanları peygamberlere iman edenlere muhtaç kılmıştır; şu sebep­le ki, <u>insanl</u>ar müzminlerin kendi kendilerine yeten bir sisteme sahip oldukları bilgi ve <u>kanaa</u>tini taşıyor ve kendi durumlarının da onlardan esinlenerek düze­leceğini, birlik ve beraberlik içinde olacaklarını umuyorlardı. Zaten dünya hü­kümdarlarının yönetim anlayışı da <em>(siyâsât)</em> bu çizgi üzerine yürümektedir.</p>
<p>Uygulayacakları hukukî ve sosyal düzeni <em>(şerî‘at)</em> olmayan ve bütün işlerine mesnet kabul edecekleri bir esası bulunmayan bir topluluğun varlığım sürdür­mesi mümkün değildir. Artık bu tür toplumlara birinin yol göstermesi kaçınıl­maz bir durumdur, Allah’ın insanları yaratmasıyla birlikte, onlar için, sayesinde barış ve huzur içinde olacakları bir yöntem de belirlediğim bilen biri. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p>Ercan Alkan, M. Nedim Tan &#8211; Din Felsefesinin Ana Konuları, Cilt 2,syf:106-118</p>
<h1 class="pr_header__heading"></h1>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[*]</a> Kaynak metin: Mâtürîdî, <em>Kitâbü’t-Teuhîd: Açıklamalı Tercüme,</em> çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul. ISAM Yayınlan, 2018, s. 347-363. Çeviri, t<u>ahkikti</u> neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhamm^ Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınlan, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjp&#8217; nalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-gerekliligi/">Peygamberin Gerekliliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberin-gerekliligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an Lafzı Allah&#8217;a Ait Değil mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Dec 2018 11:06:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İ‘caz:]]></category>
		<category><![CDATA[Huruf-ı Mukattaa:]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber’in Beşeriliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Lafzı Allah'a Ait Değil mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’ın mahiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da inzal-tenzil ve tertil]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Vahyin rehberliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21074</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kelamcılar vahiy, nübüvvet ve vahyin mahiyetine dair konulardan haberdardırlar. Bu konular ve tartışmalar yeni de değildir. İslam tarihinde birçok felsefî ve kelâmî konular gibi vahye dair konular da tartışılmıştır. Ancak İslam, vahiy merkezli olduğu için vahiyle ilgili ileri sürülen her iddia, bu veya şu şekilde dinin mahiyetini de ilgilendirmektedir. Akademik camia ve medya, birkaç gündür [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/">Kur’an Lafzı Allah’a Ait Değil mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg"><img decoding="async" class="size-full wp-image-22125 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg" alt="" width="350" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>Kelamcılar vahiy, nübüvvet ve vahyin mahiyetine dair konulardan haberdardırlar. Bu konular ve tartışmalar yeni de değildir. İ<span class="text_exposed_show">slam tarihinde birçok felsefî ve kelâmî konular gibi vahye dair konular da tartışılmıştır. Ancak İslam, vahiy merkezli olduğu için vahiyle ilgili ileri sürülen her iddia, bu veya şu şekilde dinin mahiyetini de ilgilendirmektedir.</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Akademik camia ve medya, birkaç gündür vahiyle ilgili gündeme taşınan bir iddiayı konuşmaktadır. İddiaya göre Kur&#8217;ân’ın manası Allah&#8217;a ait olmakla birlikte onun lafzı Hz. Peygamber&#8217;e aittir. Bu konu etrafında tartışmalar, açıklamalar ve reddiyeler sürüp gitmektedir. Artık kamuoyu tarafından bilindiği için ismini vermemizde bir mahzur yoktur. Konunun bu denli gündeme taşınmasına neden olan Prof. Dr. Mustafa Öztürk hocamızdır.</p>
<p>Konuya girmeden önce iki önemli hususa dikkat çekmek istiyorum: Birincisi, buradaki amacımız kesinlikle &#8220;tekfir&#8221;, &#8220;ötekileştirme&#8221; veya her hangi bir insanı &#8220;linç&#8221; etmek değildir. Bu durum insânî, ahlâkî ve akademik de değildir. Herkes istediği şeye “özgürce” inanmalı ve inandığı şeyleri de “özgürce” ifade edebilmelidir. Bu ortam sağlanmadan ilim, bilim, felsefe ve hikmet adına bir milim ileri gidemeyiz. İkincisi ise özgürce ortaya atılan bir iddia, özgürce ele alınabilmeli ve tartışılabilmelidir. Bu açıdan ortaya atılan bir iddiaya ilişkin yapılan yorumların tamamını &#8220;linç&#8221;, &#8220;tezvirat&#8221; veya &#8220;saldırı&#8221; olarak değerlendirmeyi de &#8220;ahlâkî&#8221; görmediğimi ifade etmek isterim.</p>
<p>Birkaç haftadır akademik camiamız, vahiy/Kur’an’ın mahiyetine dair bir tartışma icra etmektedir. Özellikle sosyal medyada Kur’an lafzının Allah’a ait olup olmadığı, O’na ait olması takdirde nasıl bir sorunun ortaya çıkacağı, ait olmadığı takdirde ise hangi problemlerlerle karşı karşıya kalınacağı hararetle tartışılmaktadır. İlk başlarda bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. Ancak tartışmanın dozu yükselince bir kelamcı olarak bu konuda bir değerlendirme yapmayı uygun gördüm.</p>
<p>Sayın ÖZTÜRK, bazı argümanlara dayanarak Kur’an lafzının Hz. Peygamber’e ait olduğunu ifade etmektedir. Ona göre Allah, Hz. Peygamber’e “mana”, “külli kaide” ve “ilkeleri” indirmiştir. Hz. Peygamber de siyasi, sosyolojik ve politik durumları dikkate alarak onları lafızlara dökmüştür. Aksi takdirde Allah, birebir “cihat” ve “kıtal”ı emretmiş olacaktır. Bu da Allah’ın ahlakı ile uyuşmamaktadır. Aynı zamanda gelenekte de buna dair Süyuti (ö. 911/1505) ve Zerkeşi’den (ö. 794/1392) nakiller yapmakta ve bazı ayetlerin lafızlarından da delil getirmektedir. Burada ilk önce ileri sürülen argümanları inceleyeceğiz ve daha sonra Kur’an lafzının Allah’a ait olmaması durumunda hangi dini, tarihi ve akli sorunların ortaya çıkacağını ele alacağız.</p>
<p><strong>A) ARGÜMANLAR</strong></p>
<p>Sayın ÖZTÜRK, kitabında konuya dair birçok argüman ileri sürmekte veya hiçbir eleştiri ve yorum yapmadan başkasından aktarmaktadır. Bu da akademik olarak onun söz konusu argümanlara imza attığı anlamına gelmektedir. Çünkü Mustafa ÖZTÜRK, katılmadığı, onaylamadığı ve beğenmediği hiçbir görüşü kolay kolay yorumsuz bırakmaz. Belki bu da onun takdir edilecek taraflarından biridir. Ancak en son Karar’da çıkan yazısında konuya dair argümanlarını kısaca ve özetle ifade etmiştir. <a href="https://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.karar.com%2F%3Ffbclid%3DIwAR17FioNxMgpHjZudhkARZyDbCgeH9cucF1elcy4lyYlP-8ACQauJXAFqdY&amp;h=AT2doWJI_S9PQiI6ZB0bCV_e-F_1SGWECVbM2cHnhmbDMSO4Ma-tQJmSoFNdBfVCzg4a7Pe1hKNt0ZfZ1FiO3acFysW572sqr3iLamZWeg9-F4A40a9vhTdW29ECxfrAsvXcrruZqZHWRbHLo7B6MZWLG2fWa_Dn" target="_blank" rel="noopener nofollow noreferrer" data-ft="{&quot;tn&quot;:&quot;-U&quot;}" data-lynx-mode="asynclazy">http://www.karar.com/</a>…/kuran-vahyinin-inzal-keyfiyetine-dai….</p>
<p>Biz hem bu yazı hem de kitabındaki diğer argümanları esas alarak kısaca konuyu tahlil etmeye çalışacağız. Daha iyi anlaşılması için bazen açıklayıcı cümleler kullanabiliriz. Fakat burada ifade edilen argümanların tamamı bu veya şu şekilde onun ilgili yazı ve kitaplarında mevcuttur.</p>
<p><strong>1)</strong> Mustafa ÖZTÜRK’e göre Kur’an lafzı Allah’a ait olduğu takdirde Allah’ın doğrudan savaş, cihat ve kıtalı emretmiş olması gerekecektir. Oysa Allah, ahlaki olarak bundan münezzehtir. Peki, bu durumda “kıtal” içerikli <strong>فَإِذَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ مُّحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ ۙ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ ۖ</strong> “İman etmiş olanlar; Keşke cihat hakkında bir sure indirilmiş olsaydı derler. Ama hükmü açık bir sure indirilip de ona savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur” (Muhammed, 20) ayetinin lafzı Allah’a mı yoksa Hz. Peygamber’e mi aittir?</p>
<p>Kime ait olursa olsun bu ayette kıtal içerikli bir hükmün &#8220;inzal&#8221;inden söz ediliyor. Dolayısıyla Allah, ister mana ile olsun ister lafızla olsun kıtal ile ilgili hükümleri inzal edebilir. Bu durumda cihat, savaş ve kıtal ile ilgili ayetler de inzala dâhildir. Buradaki ayetin lafzına bakılacak olursa bunun sadece “külli kaide” veya “genel ilkeler”le değil doğrudan ve lafzen olması söz konusudur. Çünkü ayette yer alan وذكر “ifade edilirse, zikredilirse” kelimesi geçmektedir. Bu da doğrudan lafzı ifade etmektedir. Aksi takdirde diğer bazı ayetlerde olduğu gibi /<strong>استنبط/تفقّه</strong> “anlaşıldı/istinbat edildi” (Tevbe, 122; Nisa, 83) denilecekti.</p>
<p>Allah’ın ahlakiliği konusuna gelince bu konunun felsefi ve kelâmî boyutlarına girecek değiliz. Ancak Allah’ın ahlakiliği merkeze konularak her hangi bir ayet veya ayetlerin lafızlarının Peygamber’e ait olup olmadığı tespit edilecekse söz konusu ahlaki normları kim belirleyecektir? Mesela Mutezile’ye göre Allah’ın her şeyi kendine izafe etmesi ahlâkî mi? Eş’ârîlere göre Allah’ın bazı şeyleri diğer varlıklara izafe etmesi ahlâkî mi? Veya İbn Ârabî’ye göre Allah&#8217;ın, zatı dışında başka varlıklardan söz etmesi ahlâkî mi? Kimin ahlak anlayışı merkeze konularak Allah’ın ahlakı belirlenecektir? Kant mı? Descartes mi? Ehl-i Sünnet mi? Mutezile mi? Sühreverdi mi? İbn Ârabî mi? Bu durumda ifade edilen külli kaideler veya Allah’a ait bir mana ortada kalır mı merak ediyorum. Her şeyden öte bu yaklaşımda Allah ahlaklı; Hz. Peygamber ise ahlaksız olmuyor mu? Allah için ahlâkî olmayan bir şey, Peygamber için nasıl ahlâkî olur?</p>
<p>Ayrıca sadece “rabbim birdir ve putlarınızı reddediyorum” dediği için her türlü hakaret ve işkenceye maruz kalan, bütün yollarla susturulmaya çalışılan, yıllarca açlık ve susuzlukla imtihan edilen, akla ve hayale gelmeyen iftira ve hakaretlere muhatap olan, doğduğu şehirden hicrete zorlanan, hicret ettiği yerde de rahat bırakılmayan bir elçiye, kendini ve sahipsiz arkadaşlarını korumak için savaş iznini vermek mi daha ahlâkî vermemek mi? Böyle bir sürece müdahil ve taraf olmayan bir Allah, hangi sürece müdahil olacaktır? Buna müdahil olmayan bir Tanrı’nın adalet ve hikmetinden (ahlâkiliği) söz edilebilir mi?</p>
<p><strong>2)</strong> Hocamız, bazı ayetlerin lafızlarıyla da istidlal etmektedir. Bunlardan biri de “o (Kur’an) daha önceki kitaplarda vardır” mealindeki ayetlerdir. (Bk. Alâ, 19; Şuara, 196) Bu delilden anlaşıldığına göre Kur’an’ın lafzı Allah’a ait olsaydı Kur’an lafzının daha önceki kitaplarda geçmiş olması gerekirdi. Oysa bunu ifade eden veya kabul eden hiç kimse yoktur. Bundan dolayı Kur’an sadece manası ile inmiştir ve önceki kitaplarda mevcut olanın da onun mana ve külli kaideleri olduğu ileri sürülmektedir.</p>
<p>İlk önce bu istidlal yönteminin devir/kısır döngü olduğunu ifade etmek isterim. Çünkü Kur’an lafzının Allah’a ait olmadığını ispat etmek için lafızdan delil getirilemez. Bu istidlal, Kur’an’ın hak olduğunu ispat etmek için Kur’an’dan delil getirmeye benzemektedir. Bu konuda ancak onun merkeze koyduğu “külli kaide” veya “manadan” delil getirilebilir. Biz de daha sonra bazı lafızlarla istidlal ediyoruz. Ancak lafızlardan daha çok bizim asıl dayanağımız “mana” ile diğer “tarihi” ve “akli” delillerdir. Bu nedenle kısır döngüye düşmekten kurtuluyoruz.</p>
<p>Aynı zamanda Kur’ân lafzını ilâhî kabul ettiğimizden ötürü bizim açımızdan onunla istidlal etmenin bir mahzuru yoktur.</p>
<p>Ayrıca söz konusu ayetlerde doğrudan Kur’an lafzı geçmemektedir. Onun yerine ya zamir (Şuara, 196) ya da ismi işaret (Alâ, 19) geçmektedir. Mezkûr zamir ve ismi işareti, Kur’an dışında diğer şeylere raci/dönebileceğine dair yorumlar da vardır. Diyelim ki zamir ve ismi işaret, Kur’an’ın manasına raci ise Kur’an’ın bütün manasının daha önceki kitaplarda geçtiği ileri sürülebilir mi? Bu durumda daha önceki semavi kitaplarda Bedir, Uhut, Hüneyn, Hicret, Mekke, Medine, evlilik, boşanma ve mirasla ilgili hükümlerin aynısını veya onları ihtiva edecek mana ve külli kaideleri aramak gerekir. Söz konusu kitaplarda yer alan “külli kaide” ve “manalar” bunları kapsamıyorsa o zaman neyi kapsamaktadır? Aslında bu istidlal, sürekli karşı çıkılan ve eleştirilen “lafızcılığın” zirvesidir. Hatta lafızcılığın ötesinde onlarca yorum arasından sadece bir yorumun mutlaklaştırılması, son derece önemli ve hassas bir konunun onun üzerine inşa edilmesini ifade etmektedir. Bununla birlikte Kur’an’ın mana ve külli ilkelerinin diğer semavi geçmiş olması, onun lafzının Allah’a olmasına mani midir? Neden böyle bir tezat olsun?</p>
<p><strong>3)</strong> Kur’an’ın yedi harf üzere nazil olduğunu ifade eden hadislerdir. Hadislerin lafzından yola çıkarak Kur’an’ın mahiyetine dair bir temellendirme yapmak, ÖZTÜRK’ün yıllardır takip ettiği “Kur’an” merkezli anlayış ile uyuşmamaktadır. Ayrıca kıraatler ile ilgili birçok hadis başında <strong>أنزل/نزل</strong> “nazil olmuştur/indirilmiştir” ifadeleri yer almaktadır. Dolayısıyla Hz. Peygamber, yedi harfi yine inzala dayandırıyor ve edilgen kalıbı kullanıyor. Aksi takdirde <strong>أنزلت /كوّنت</strong> “ben indirdim veya ben oluşturdum” demesi gerekirdi. Farklı kıraatlara dair hadisleri vereceğiz. Böylece Hz. Peygamber’in söz konusu farklılığı kime izafe ettiği anlaşılacaktır.</p>
<p><em><strong>1-</strong></em> Hz. Ömer’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v) hayatta iken Hişam b. Hâkim’in Furkan Suresini okuduğunu işittim. Hişam bu sureyi, Hz. Peygamber’in bana okutmadığı bir şekilde okuyordu. Fakat selam verinceye kadar sabrettim. Selam verince yakasından tutup bu sureyi sana bu şekilde kim okuttu dedim. Hişam: Resulullah okuttu dedi. Yalan söylüyorsun, çünkü Peygamber bana bu sureyi senin okuduğundan başka bir şekilde okuttu, dedim. Ondan sonra yakasından tutarak Peygamberin huzuruna götürdüm. Bunun “Furkan Suresini bana okuttuğunuzdan başka bir şekilde okuduğunu işittim” dedim. Peygamber bana “Hişam’ın yakasını bırak” buyurdu. Ona da ey Hişam oku diye emretti. O da kendisinden duyduğum şekilde okudu. Bunun üzerine Peygamber, “bu sure böyle indirildi” dedi. Bundan sonra da bana “ey Ömer oku” diye emretti. Ben de onun vaktiyle bana okuttuğu gibi okudum. Bana da “bu sure böyle indirildi”. Bu Kur’an yedi harf üzerine nazil olmuştur. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyun, buyurdu” (Buhari, Fedailu’l Kur’an, 5, 27; Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 270; Ebu Davud, Vitir, 22)</p>
<p><em><strong>2-</strong></em> İbn Abbas’tan Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir. Cibril bana bir harf üzere okuttu. Artırması için müracaat ettim. Tekrar tekrar aynı mürcaatı yapıyordum, o da her seferinde artırıyordu. Nihayet yedi harf’e kadar çıktı.” (Buhari, Feddailu’l Kur’an, 5; Müslim, Salatu’l Müsafirin, 272).<br />
Bu hadiste görüldüğü gibi kıraat farklılıklarında Hz. Peygamber’in hiçbir rolünün olmadığını, arttırmak için talepte bulunduğu açıkça anlaşılmaktadır.</p>
<p><em><strong>3-</strong></em> “Kur’an yedi harf üzere indirildi” (İbn Hanbel, Müsned, III, Hd, 7995; Taberi, Camiu’l Beyan, I, 25)</p>
<p><em><strong>4-</strong></em> Hz. Ömer rivayetinde, bir kimseyi, kendisinin Peygamberden işitmediği şekilde okumukta olduğunu duymuş, onu Peygamber’e götürmüş, “ya Rasulallah, bu, ayeti şöyle şöyle okuyor” demiş ve buna karşılık Rasulullah da: “Kur’an yedi harf üzere indirildi. Onun hepsi şafidir ve kâfidir. (Taberi, Camiu’l Beyan, I, 27).</p>
<p>Bu ve benzeri hadisler, bir araya getirildiği zaman farklı kıraat konusunun da temelde “nüzula” dayandığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu hadislere göre Allah’ın emrettiği farklı okumaların bizzat Allah tarafından indirildiği açıkça yer almaktadır. Bu arada farklı kıraatler Peygamber’e ait olsa bile kıraat gibi tamamen lehçe ve şive ile ilgili olan bir husustan yola çıkarak Kur’an’ın tamamına hükmetmek deveyi pireye kıyas etmekten hiçbir farkı yoktur. Bunun akademik, ilmi ve akli zemini oldukça zayıftır.</p>
<p><strong>4)</strong> Kur’an’da vahyin Peygamber’in kalbine indirildiği ifade edilmektedir. Buradan yola çıkarak onun mana olarak indiği sonucuna varılmak istenmektedir. Ancak böyle bir sonuca nasıl gidiliyor anlamış değilim. Çünkü kalbe veya idrake sadece manalar değil lafızlar da indirilebilir. Aksi takdirde insanın zihin, idrak ve kalbinde ezbere hiçbir lafzın olmaması gerekirdi.</p>
<p><strong>5)</strong> Böyle bir yaklaşımın gelenekte var olup olmadığı konusuna gelince bunun Mutezile, Mâtüridi, Selefî ve Eş’ârî ilim ve düşünce geleneğinde olmadığını, dolayısıyla İslam tarihi boyunca Batınîler dışından bunu ifade eden bir kelamcı veya müfessirin olmadığını rahatlıkla ifade edebilirim. (Bk. Zerkanî, Menâhilü’l-‘irfân fî ‘Ulûmi’l-Kur’ân, Dârü’l-kitâbi’l-Ârabî, I, 43-46) Süyuti ve Zerkeşi, üç görüşü aktarırken söz konusu gelenekten her hangi bir âlim veya ekolü belirtmemektedirler. (Bk. Süyûtî, el-İtkan fî ‘ulûmi’l-Kur’an, Dımaşk 2002, I, 139; Zerkeşî, el-Burhan fî Ulûmi’l-Kur’ân, Dârü’l-hadis, Kahire 2006, 160, 161)</p>
<p>İslam düşüncesinde gerek kelam gerekse fıkıhta en fazla başvurulan yöntemlerden biri de sebr ve taksimdir. Bu yöntemde muhtemel şıklar elendikten sonra doğru ve haklı olana ulaşılmaktadır. Özellikle felsefe ve kelamda bu yöntem çokça uygulanmaktadır. Zerkanî, Kur’an vahyi konusunda mana ile aktarmaya yetersiz ve (karşılığı olmayan) aklî bir ihtimal olarak söz eder. (Bk. Zerkanî, Menâhilü’l-‘irfân fî ‘Ulûmi’l-Kur’ân, Dârü’l-kitâbi’l-Ârabî, I, 44).</p>
<p>İlk dönem Ehl-i Sünnet âlimleri, bırakın Kur’an lafzının “Peygamber” tarafından oluşturulmasını onun “Allah” tarafından oluşturulmasını bile reddetmişlerdir. Çünkü onlara göre Kur’an Allah tarafından bile yaratılmayan kadim bir sıfattır. Daha sonra yine Allah’a ait “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî” ayrımı yapılmıştır. Mutezile, Kur’an’ın hadis olduğunu kabul etmekle birlikte onun oluşumunda beşerî hiçbir etki veya katkıyı kabul etmemektedir. Kabul etmiş olsalardı ilkeleri ile uyuşmayan Kur’an ayetlerini tevil etmek yerine “Peygamber’in lafzıdır” der geçerlerdi. Kanaatimce Süyûtî ve Zerkeşî, sebr ve taksim yönteminin bir gereği olarak olabilecek ihtimal veya geçerliliği olmayan şıklardan söz ederken sanki böyle bir görüşün mezkûr gelenekte ileri sürüldüğünü çağrışmaktadırlar. Bu çağrışımın bile doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü günümüze ulaşan bütün tefsir ve kelam külliyatında doğrudan bu düşünceyi ileri süren Mutezili, Eş’ârî, Mâtüridî, Caferî ve selefî bir âlim bilinmemektedir.</p>
<p>Aynı zamanda Süyûti ve Zerkeşî’nin de bu düşüncede olmadıkları kesindir. İtkan’da konunun serdedildiği yerin devamına bakıldığı zaman Süyûtî’nin görüşü anlaşılacaktır. Bu konuda Zerkeşî’ye ait ilgili eserin ilk sayfasına bakılması yeterlidir. Her şeyden önemlisi nakille ilgili bir konuda iki önemli âlimin bir pasajını merkeze koyarak bütün İslam külliyatını mahkûm etmek yerine bütün İslam külliyatını esas alarak onların ne demek istediğini tashih daha ilmî ve ahlâkî olmaz mı? Gerçekten İslam düşünce tarihinde isim vererek gelenek içerisinde “filan âlim” böyle düşünmüştür diyebilir miyiz? Böyle bir düşünce olsa bile ona dayanarak bir yaklaşım savunulacaksa bazı Hanbeli âlimlere göre elimizde kâğıt üzerinde yazılmış Kur’an bile kadimdir. Bu görüşe dayanarak bunu ileri sürmenin haklı bir boyutu var mıdır?</p>
<p><strong>6)</strong> Bu meyanda ileri sürülen kanıtlardan biri de Ebû Hanife’nin “kendi dilinde ibadeti” caiz görmesidir. Tabii bu konudaki rivayetler hakkında yetkin değilim. Ancak “kendi dilinde ibadet” ile “lafzın peygamber tarafından oluşturulması” arasında “zorunlu” bir ilişki yoktur. Kur’an lafzının Allah’a ait olduğunu düşünen âlimlerin neredeyse tamamı, ibadet dışında kendi dilinde dua etmeyi caiz görmüşlerdir. Dolayısıyla onların bir taraftan lafzın Allah tarafından oluşturulduğu diğer taraftan da kendi dilinde duaya kapı aralayarak çelişkiye düştükleri ileri sürülebilir mi? Elbette yapısal olarak “dua” ve “ibadet” birbirlerinden farklıdır. Ancak “kendi dilinde ibadet”le Kur’an lafzı arasında ilişki kurulacaksa “kendi dilinde dua” ile Kur’an lafzı arasında da kurulabilir.</p>
<p>Ayrıca Ebû Hanife, dönemindeki diğer Ehl-i Sünnet/Mürcie âlimleri gibi Kur’an’ın mahlûk olmadığını düşünmektedir. Onun döneminde daha kelâm-ı nefsî ile kelâm-ı lafzî ayrımı yoktu. Çünkü tarihsel olarak bu ayrımı ilk yapanın İbnü Küllâb (ö. 240/854) olduğu bilinmekte ve onun da Ebû Hanife (ö. 150/767)’den sonra geldiği sabittir. Böylelikle ilk dönem Ehl-i Sünnet/Mürcie âlimleri, aslında Kur’an’ın hem lafız hem mana bakımından kadim olduğunu düşünüyorlardı. Kur’an’ın Allah tarafından bile yaratılmayan kadim bir sıfat olduğunu kabul eden bir âlim, kendi dilinde ibadete izin vermek suretiyle onun Peygamber tarafından oluşturulduğunu mu düşünmüştür? Burada büyük bir çelişki yok mu? Ebû Hanife, el-Fıkhü’l-Ekber eserinden Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı konusundaki görüşünü aktararak onun Kur’an lafzı hakkında böyle bir anlayışa sahip olup olmadığı veya olabileceği rahatlıkla anlaşılabilir. Ebu Hanife söz konusu eserde şöyle söylemektedir:</p>
<p>“Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. O’nun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim O’nun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret O’nun ezelde sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm O’nun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak O’nun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil O’nun ezelde sıfatıdır. Fail Allah’tır, fiil ise O’nun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Allah’ın fiili ise mahlûk değildir. Allah’ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah’ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Allah’ı inkâr etmiş olur.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, Allah kelâmı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber’e indirilmiştir. Bizim Kur’ân-ı Kerîm’i telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur fakat Kur’ân mahlûk değildir. Allah’ın Kur’ân’da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavn ve İblis’ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelâmıdır, onlardan haber vermektedir. Allah’ın kelâmı mahlûk değildir, fakat Musa’nın ve diğer yaratılmışların kelâmı mahlûktur. Kur’ân ise Allah’ın kelâmı olup, kadîm ve ezelîdir” (Ebû Hanife, el-Fıkhü’l-Ekber, Şerhü Ali el-Kari, Dârü’l-kütübi’l-Arabiyeti’l-kübra, 20-30)&#8221;.</p>
<p>Belirtmek gerekir ki Ebû Hanife bu metinde de “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî&#8221; ayrımını yapmamaktadır. Yapsaydı bile bu ayrımı yapan diğer alimler gibi her ikisini Allah’a izafe edecekti. O, burada bir bütün olarak ilâhî kelâmı bizim şu anki telaffuz ve yazmamızdan ayırmaktadır. Şu anki telaffuz ve yazımızın mahluk olduğunu kabul etmeyen neredeyse yoktur. Çünkü telaffuz ve yazma, bize ait hadis bir fiildir. Dolayısıyla buradaki ifadelerden yola çıkarak Ebû Hanife’nin bırakın Kur’an lafzının Peygamber’e izafe etmesini “kelâm-ı nefsî” ile “kelâm-ı lafzî” ayrımı yaptığı bile söylenemez.</p>
<p>Ayrıca bütün Hanefi külliyatı içerisinde hangi Hanefi âlim, Ebû Hanife’nin bu fetvasından yola çıkarak Kur’an lafzının Peygamber tarafından oluşturulduğunu ifade etmiştir? Onlar olsa olsa buradan yola çıkarak “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî” ayrımına gitmişlerdir. Kelâm-ı nefsî Allah’ın zatına kaim ezeli bir kelamdır. Kelâm-ı lafzî ise zaman ve mekâna göre formu değişen bir kelamdır. Ancak bu değişikliği yapan yine Allah’tır. Başka her hangi birisi değildir. Dolayısıyla nefsî ve lafzî kelamın kaynağı Allah’tır. Âlimler zaten Allah’a izafe ettikleri kelam sıfatını bu şekilde bir ayrıma tutmuşlardır.</p>
<p>Aksi takdirde Allah&#8217;ın bir sıfatı olarak ele almaları mümkün değildi. Buna benzer birçok sıfat vardır. Mesela bütün kelamcılara göre cismi yoktan yaratabilme vasfı Allah’ta ya zatla birlikte ya da zattan bağımsız olarak ezeli olarak vardır. Bu kadim bir sıfattır ve değişikliğe maruz kalmaz. Ancak zamanı ve mekânı geldiğinde Allah’ın farklı şeyleri yoktan yaratması hadistir. Hiç kimse bu ayrımdan yola çıkarak her hangi bir cismin yoktan yaratma niteliğini Allah’tan alıp beşere atfetmemiştir. Dolayısıyla bazı Hanefi âlimlerin Ebû Hanife’nin fetvasından yola çıkarak önce kelâm-ı nefsi ve kelâm-ı lafzi ayrımına ve daha sonra da kelam-ı lafzîyi Peygamber&#8217;e izafe etme sonucuna ulaşmamıştır.</p>
<p><strong>B) Kur’an’ın lafız ve manası ile indiğini ifade eden naslar:</strong></p>
<p><strong>1)</strong> Kur’an lafzının Peygamber’e ait olması halinde aşağıda yer alan ayetler nasıl anlaşılacaktır?</p>
<p><em><strong>a)</strong> <strong>Arapça olarak inmesi:</strong> </em>Bilindiği gibi Kur’an lafzının Peygamber’e ait olduğunu iddia edenler, onun kelâm-ı nefsî olarak Allah’ın zatında bulunduğunu, mana ve külli kaideler şeklinde Hz. Peygamber veya diğer peygamberlere nazil olduğunu, daha sonra peygamberler tarafından farklı dillere aktarıldığını ileri sürmektedirler. Buna göre Peygamber’e nazil olan sadece manalardır. Onun Arapça, İbranice veya Süryanice olması söz konusu değildir. Oysa ilgili ayetler, indirilen Kur’an’ın Arapça olduğunu açıkça ifade etmektedir: “Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça ile Rûhulemîn indirmiştir. (Şuarâ 26/192-195),“Şüphesiz bu Kur’an sana, hüküm ve hikmet sahibi, hakkıyla bilen Allah tarafından verilmektedir.” (Neml 27/6),“İşte, sakınsınlar yahut hatırlamalarını sağlasın diye onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda uyarılarımıza tekrar tekrar yer verdik.” (Taha 20/113),“İşte sana, Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman ve hakkında asla şüphe bulunmayan toplanma gününün dehşetini haber vermen için böyle Arapça bir Kur’an vahyettik” (Şura 42/7).</p>
<p>Bu ayetler, Kur’an’ın sadece mana olarak inmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü bizzat bu iddiayı ileri sürenler, Peygamber’e nazil olan kelâm-ı nefsinin her hangi bir dili olmadığını kabul ederler. Kelamcılar da kelâm-ı nefsinin belli bir dili olmadığı kabul ederler. Ancak onlar, Kur’an’da açıkça ifade edildiği kelâm-ı lafzînin de Allah’a ait olduğunu ve onun tarafından nazil olduğunu ittifakla belirtirler.</p>
<p><em><strong>b)</strong> <strong>Acele etmemek istenmesi:</strong></em> <strong>لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ</strong> (Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma (kıyamet, 16) Bu ayette geçen üç ifade vardır. Üçü de Kur’an’ın lafız olarak indiğini ifade etmekte veya buna delalet etmektedir. Bunlar da “kıpırdatma”, “dil” ve “acele etmek”tir. Çünkü Kur’an mana olarak inseydi Peygamber’in dilini kıpırdatmasının bir anlamı kalmazdı. Aynı zamanda “acele etmek” yerine Hz. Peygamber’in sabırla onu en güzel şekilde nasıl ifade edebileceğini düşünmesi gerekirdi. Burada geçen zamiri Kur’an’a raci etmek dışında başka bir yol da yoktur. Çünkü aynı içerikte ve açıkça Kur’an lafzının geçtiği başka bir ayet vardır. O da şudur:<strong> وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَىٰ إِلَيْكَ وَحْيُهُ</strong> “Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme” (Taha, 114).</p>
<p>Aynı zamanda ikinci ayette açıkça “Kur’an” ifadesi geçmektedir. Ne Hz. Peygamber döneminde ne de İslam tarihi boyunca hiç kimse Kur’an’ın manasına “Kur’an” dememiştir. Öyle olsaydı günümüzde meale doğrudan Kur’an dememiz gerekirdi.</p>
<p><em><strong>c)</strong></em> <strong><em>Edilgen kipler:</em> </strong>Kur’an’da inzal, tenzil ve tertil gibi Kur’an’ın lafzen indiğini ifade eden veya çağrıştıran ayetler vardır. Bunların önemli bir kısmı “nazil olundu” ve “indirildi” gibi edilgen kiplerle ifade edilmiştir. Lafzın Hz. Peygamber’e ait olması durumunda edilgen kiplerin kullanılması Allah’a iftira değil mi? Bu da Peygamber&#8217;in ahlakına uyar mı? Ayrıca Hz. Peygamber birden fazla ayette sadece mübelliğ/tebliğ eden olduğunu ifade etmektedir. Bazı mana ve külli kaidelerden kocaman bir eseri inşa eden sadece mübelliğ midir? (Bk. Araf, 203; Yunus, 15; Neml, 6) Yine Allah “Kur’an sadece beşerin sözüdür” (Müddesir, 25) diyen müşrikleri ağır bir şekilde kınamaktadır. Burada kastedilen beşer Hz. Peygamber’den başkası mıdır? Veya Hz. Peygamber bu ayette ifade edilen “beşer”in kapsamı dışında mıdır?</p>
<p><em><strong>d) Hifz:</strong></em> Bilindiği gibi Kur’an’ın korunması ile ilgili bir ayet vardır. “zikri biz indirdik ve onu koruyacak olan da bizleriz”. (Hicr, 9) Kuşkusuz zikirden kasıt Kur’an’dır. Çünkü indirilen odur. Peki, korunacak olan, Kur’an’ın manaları mı yoksa lafızlar mı? Sadece manaları ise onun manaları zaten diğer semavi kitaplarda da geçmekte ve ana omurgaları ile günümüze kadar gelmiştir. Sadece diğer semavi kitaplarda da değil onun manalarını günümüze taşıyan yüzbinlerce eser vardır. Dolayısıyla Allah’ın, gayet kolay olan hatta her şekilde korunacak olan külli kaideleri koruma altına almasının çok fazla da bir anlamı yoktur. O zaman burada korunacak olan lafız ve manadır. Bunun da ilahi güvence altında olmasının ne kadar elzem olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Korunacak olan zikirden kasıt Kur’an’ın hem lafzı hem de manası olduğuna göre mezkûr ayette Allah’ın onları indirdiği açıkça ifade edilmektedir.</p>
<p><em><strong>e) Meşakkatin reddi:</strong> </em>Birkaç ayet açıkça Kur’an’ın Hz. Peygamber’e “zorluk” ve “meşakkat” olarak inmediğini ifade etmektedir. Onlardan biri de “(Ey Muhammed!) Biz, Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye değil, ancak (Allah’ın azabından) korkacaklara bir öğüt (bir uyarı) olsun diye indirdik” (Taha,2) ayetidir. Bu da Kur’an’ın lafız ve manadan müteşekkil hazır bir şekilde Peygamber’e inmesini gerektirmektedir. Çünkü Kur’an’ın dil, üslup, belağat ve ifadelerinden anlayan, yeryüzünde hiçbir metnin oluşumu beşer açısından onun kadar ağır ve zor olmadığını anlayacaktır. Zaten onun i’cazı da burada yatmaktadır. Bu konuda Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz”(Müzemmil, 5), “Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz” (Haşr, 21).</p>
<p>Allah, bir taraftan Peygamber’in zorlanmadığını ifade etmekte diğer taraftan ise ona “ağır bir söz” ve “dağlara inmesi takdirde parça parça olacak bir metni” tek seferde, hiç kimseye danışmadan, daha sonra hiçbir düzeltme ve ekleme yapmadan, evde, camide, savaşta veya barışta, hatta bazen uykuda bile oluşturma sorumluluğunu yükleyecektir. Bundan daha ağır bir zorluk var mı? Böyle bir zorluk her şeyden önce ifade edilen Allah’ın adaleti, rahmeti, hikmetine (ahlâkiliği) uyar mı?</p>
<p><em><strong>f) Huruf-ı Mukattaa:</strong> </em>Bilindiği üzere Kur’an’ın bazı sürelerinin başında “Hurufi Mukataa” dediğimiz ألم/ص/يس/كهيعص gibi Arap dili açısından anlamları belirgin olmayan harfler vardır. Bu harflerin ne anlama geldiği ve amaçları hususunda birçok görüş bulunmaktadır. Fakat ortada kesin olan bir durum vardır. Bu da şudur: Ne Hz. Peygamber’le her türlü mücadeleyi yapan müşrikler, Hz. Peygamber’in neden anlaşılmayan hatta onlara göre belki de saçma gelen Huruf-ı Mukattaanın anlamını sorun yapmışlar ne de hemen hemen her konuda Hz. Peygamber’e danışan ve kendisine soru sormaktan çekinmeyen sahabiler de onların anlamlarını sormuşlardır. Peki, Hz. Peygamber Kur’an lafzını oluştururken neden anlamı bilinmeyen harf ve ifadeleri kullansın? Kullandıktan sonra neden daha sonra itiraz üzerine düzeltmeye gitmesin?</p>
<p>İddia edildiği gibi Hz. Peygamber, ihtiyaca binaen farklı kıraatlara başvurduğu halde neden burada bir tashihe gitmemiştir? Aslında neden hiç itiraz gelmemiştir? Kur’an lafzının Allah&#8217;a ait olduğu zaman bu soruların cevabı gayet kolaydır. Çünkü Allah, evren ve insanı yarattığı gibi kelime ve harfleri de istediği zaman ve istediği şekilde yaratabilir. Bu konuda Âdem’e bütün isimleri öğrettiği gibi inşa edici ve kural koyucudur. Bu durumda kullara düşen sorgulamak değil O’nun meramını anlamaya gayret etmektir. Ancak lafzın Peygamber tarafından oluşturulduğu iddia edildiği zaman bu soruların cevapları kolay olmayacaktır.</p>
<p><em><strong>g) Vahyin rehberliği:</strong> </em>Allah, vahiy süreci boyunca her konuda Hz. Peygamber’e talimatlar veriyor. İlahi vahiy, nübüvvet süreci boyunca birçok konu ile ilgili Hz. Peygamber’e yol gösteriyor. Ancak Kur’an lafzını nasıl oluşturacağına dair, uzun mu kısa mı, zor mu kolay mı, hiçbir işaret yoktur. Bu denli ağır ve zor bir süreçte Allah’ın Peygamber’ini yalnız bırakması ve ona hiçbir talimat vermemesi tabir caizse ona rehberlik/danışmanlık etmemesi düşünülebilir mi? Bu durum Allah’ın rahmet, adalet, hikmet (ahlakiliği) ile uyuşur mu?</p>
<p><em><strong>h) Kavl/söz:</strong></em> Allah, Peygamber’e “ağır bir kavl/söz ilka ettiğini” (Müzemmil,5) ifade etmektedir. Burada Peygamber’e aktarılan doğrudan kavl/söz olduğu açıkça ifade edilmektedir. Dolayısıyla daha sonra lafza dökülecek bir mana veya ilke söz konusu değildir. Bazı ayetlerde kavl sözün Cebrail’e de izafe edildiği görülmektedir. (Tekvîr, 19-21) Ancak aynı sözün hem Allah’a hem de diğerlerine izafe edildiği zaman Allah’ın asıl, diğerlerinin ise tali olmaları gerekmez mi? Ki bu ayetin devamında Hz. Cebrail’in özellikle “emanet” ve “gaybı bilmemesi” vasıfları neden vurgulanmaktadır?</p>
<p><strong>C) SORUNLAR</strong></p>
<p>Kur’an lafzının Allah’a ait olmadığını iddia etmek çok ciddi soru ve sorunlara yol açmaktadır. Onların bir kısmını şöyle aktarabiliriz:</p>
<p><em><strong>1)</strong> <strong>Hz. Peygamber’in Beşeriliği:</strong> </em>Hz. Peygamber her ne kadar Allah’tan vahiy almışsa da onun beşer niteliğinden ayrılmadığı kesindir. Sayın ÖZTÜRK dâhil olmak üzere ülûhiyet konusunda kaygısı olan birçok ilim ehli, her fırsatta bunun altını çizmektedir. Kelamcılara göre peygamberler beşer olduklarından dolayı özellikle tebliğ ile ilgili hususlarda “ismet” sıfatına sahip olsalar da bir bütün olarak zille/hatalardan muaf değiller. Kur’an’da bunun birçok örneği vardır. Kur’an’ın lafzı Hz. Peygamber tarafından oluşturulmuşsa bu denli hatasız ve edebiyatın zirvesi olan bir metin beşer tarafından nasıl oluşturulur? Bunun mantıklı bir açıklaması var mı? Yoksa Kur’an’da hatanın varlığı zaten kabul ediliyor mu?</p>
<p><em><strong>2) Tahrif:</strong></em> Diğer semavi kitaplardan farklı olarak Kur’an’ın tahrif edilmediği her şeyden önce tarihsel bir vakıadır. Beşer tarafından oluşturulan bir metnin bu şekilde nasıl korunduğuna dair rasyonel bir açıklama var mıdır? Oysa aynı beşere ait diğer ifadeler (hadisler) değişikliğe uğramıştır. Hatta Kur’an’la neredeyse aynı külli kaide ve anlamları taşıyan birçok hadis mana ile rivayetten dolayı bir takım noksanlıklar ve ziyadelere maruz kalmıştır. Bütün hadis usulü ve külliyatı temelde bununla uğraşmış sahih, hasen, zayıf, mütevatir, meşhur ve aziz gibi zorunlu olarak bir ayıklama ve kategorik bir ayrışma sürecine girmiştir.</p>
<p><em><strong>3) Tashih:</strong></em> Yeryüzünde insan tarafından oluşturulan hiçbir metin yoktur ki birkaç defa tashih sürecinden geçmesin. Bunu en iyi bilen akademisyenlerdir. Akademik bir metin hazır hale getirilinceye kadar birkaç defa tashih sürecinden geçer. Kur’an, vahiy kâtipleri tarafından kayda alındıktan sonra kıraat farklılıkları bir kenara bırakılacaksa her hangi bir tashih veya farklılığa maruz kalmamıştır. Kur’an’ın bu anlamda bir tashih sürecinden geçtiğini ifade eden veya aktaran bir metin var mıdır? Şayet varsa nerededir? Kur’an lafzı Hz. Peygamber tarafından oluşturulmuşsa bu durum Hz. Peygamber’i beşer olmaktan çıkarmaktadır. Aslında Kur’an lafzını beşerileştirelim derken farkına varmadan Peygamber’i ilahlaştırmıyor muyuz?</p>
<p><em><strong>4) İ‘caz:</strong></em> Kur’an’ın i’cazı lafızda mı yoksa manada mı? Eğer günümüzde de Kur’an’ı mucize olarak kabul ediyorsak onun i‘cazının sadece manada olmadığını kabul etmemiz gerekir. Çünkü Kur’an’da yer alan birçok mana artık bizim için malumdur. Özellikle ileri sürülen külli kaideler yazılsa birkaç sayfayı aşmayacaktır. Bu durumda Kur’an’ın i’cazı son mu bulmuştur? Aynı zamanda Allah, “bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler Kur’an’ın bir benzerini getiremezler” (İsra, 88) dediği şey Kur’an’ın mana ve külli kaideleri midir?</p>
<p>Kur’an’dan da esinlenerek bunun o zaman gayet rahatlıkla yapılabildiği gibi günümüzde de yapılabilmektedir. Bu durum Kur’an i’cazını ortadan kaldırmıyorsa o zaman Kur’an i’cazının ister “hakiki” olsun ister “sarfe” olsun lafızda olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü birçok kişi Kur’an’da yer alan manaları farklı şekillerde ifade edebilir. Ancak onun lafız ve üslubuna benzer bir lafız veya üslup daha olmadığı aşikârdır. Durum böyle olunca bir beşer tarafından oluşturulan bir metnin mucize olması, dil, belagat ve edebiyatın zirvesinden olmasının mantıklı bir açıklaması nedir? Aksi takdirde Peygamber ilahlaşmış olamaz mı?</p>
<p><em><strong>5) Şairlik vasfının reddi:</strong></em> Kur’an, Hz. Peygamber’e yapılan “şairlik” ithamını şiddetle reddetmektedir. Burada önemli bir hususa dikkat çekmek istiyorum. O da şudur: Allah, Kur’an’ın “şiir” olmasını değil Hz. Peygamber’in “şair” olmasını reddetmektedir. Çünkü Kur’an’ın şiir olmadığını herkes biliyordu. Ancak bununla birlikte Allah, Hz. Peygamber’in şair olma niteliği ve vasfını da reddetmektedir. Bilindiği gibi şairlik bir yetenektir. Hayatında tek bir şiir metni bile oluşturmayan ama yetenek ve ruh açısından şair olan binlerce insan vardır. Dolayısıyla insanlar şiir yazdıkları için şair değil; şair oldukları için şiir dizerler. Peki, insanlık tarihinin en zirve metnini oluşturan bir beşerden şairlik vasfını reddetmek doğru mu? Bilakis ona أعظم شعراء العالم “dünyanın en büyük şairi” demek gerekmez miydi? Kur’an lafzı Peygamber tarafından oluşturulmuşsa onun “şairlik” vasfının reddedilmesi büyük bir haksızlık değil mi? Aynı zamanda müşriklerin suçlaması son derece doğru ve yerinde olan bir suçlama olmayacak mıydı?. Allah bu iddiayı neden şiddetle reddetsin? Yoksa Kur’an yalan söylüyor da müşrikler mi doğru söylüyorlar?</p>
<p><em><strong>6) Arz:</strong></em> Geçmişte ve günümüzde hadislerin Kur’an’a arz yöntemi vardır. Bunun gerekçesi ise hadislerin gerek sübut gerekse delalet açısından Kur’an’dan bir derece aşağı olmasıdır. Bu durumda hadisleri Kur’an’a arz edilmesi önem kazanmaktadır. Kur’an manasının Allah’a ve lafzının da Peygamber’e ait olması durumunda Kur’an’ın neresinin Peygamber’e ve neresinin Allah’a ait olduğunu ortaya koymak için bir arz yönteminin olması gerekir. Peki, bu durumda savaş ve cihatla ilgili ayetler, iman ve ahlakla ilgili ayetlere arz edildiği zaman onların Peygamber’e ait olduğu anlaşılacak mıdır? Hangi ayetleri hangi ayetlere arz edeceğiz?</p>
<p>Eğer Allah’ın bizzat küfür de işleyeceği bir varlığı yaratıp ona iman etmesini, iman etmediği takdirde onu cehennemde cayır cayır yakmasını ahlâkî buluyorsak makul şartlar ve gerekli durumlarda kital ve cihadı da hayli hayli ahlâkî bulmamız gerekmez mi? Bilindiği gibi gelenekte Kur’an’ın Kur’an’a arzı da vardır. Ancak orada hangi ayetlerin lafzının Allah’a ve hangisinin Peygamber’e ait olduğunu ispat etmek için değil; kapalı ayetlerin daha açık ayetlerle anlaşılması amacı mevzu bahistir. Dolayısıyla “delalet” açısından bir arz söz konusudur. Sübut açısından bir arz söz konusu olacaksa onun ilkeleri nasıl olacaktır? Bunu belirleyecek olan kimdir?</p>
<p><em><strong>7) Hitab-ı ilâhî mi hitâb-ı nebevî mi?</strong></em> Hocanın tefsirinin ilk cildi yayınlandığı zaman isminin “İlâh-i Hitâbın Tefsiri” olduğunu görünce doğrusu şaşırmıştım. Hatta bir yorum da yapmayı düşünmüştüm. Ancak son zamanlarda bazı konulara dair artan kutuplaşmadan uzak durmak istedim. Tabii daha sonra hepimizin gördüğü gibi Kur’an’ın mahiyetine dair tartışmalar gündeme oturdu. Benim şahsen merak ettiğim konu şudur; Kur’an’ın lafzı Allah’a ait olmadığını düşünen birisi, neden tefsirine İlâh-i Hitâb ismini koysun? Elbette hitap sadece lafzi olanı kapsamıyor. Kelamda hitâb-ı nefsî de vardır. Ancak Türkçe’de hitap dendi mi ilk akla gelen lafızdır. Bu isim en azından Türkçe açısından bir çelişki değil mi? Veya hocaya göre Kur’an’a hitab-ı nebevî diyebilir miyiz? Diyemiyorsak neden?</p>
<p><em><strong>8) Nübüvvet öncesi hayatı:</strong></em> Hz. Peygamber bu denli yüksek ve ali bir metni oluşturma yeteneğine sahip olsaydı, nübüvvetten önce kırk sene ve 23 senelik nübüvvet süreci boyunca Kur’an dışında bir satır bile oluşturamaz mıydı? Oluşturamamışsa neden? Bunun ilmi bir açıklaması var mı? Kur’an bu duruma bizzat işaret etmektedir:“Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, &#8220;Ya (bize) bundan başka bir Kur&#8217;an getir veya onu değiştir&#8221; dediler. De ki: &#8220;Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.&#8221;<br />
De ki: &#8220;Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur&#8217;an&#8217;ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?&#8221; (Yunus, 15-16)</p>
<p>Şayet, burada ileri sürülen bütün soru ve sorunlara cevap niteliğinde bunların &#8220;mucize&#8221; yoluyla gerçekleştiği ileri sürülürse bu durumda Kur&#8217;an lafzının Allah&#8217;a ait olduğu kabul edilmiş olacaktır. Çünkü bütün âlimlere göre mucizeyi sadece Allah yaratır. Bunu teyit eden ayetler de vardır.(Ankebut, 50)</p>
<p><strong>Sonuç olarak</strong> Kur’an lafzının Peygamber’e ait olduğu düşüncesi, Kur’an lafzı ve vahyin oluşum süreci dikkate alındığında “oldukça zor” ve “ilmi gerekçelerden yoksun” bir yaklaşımdır. Mustafa ÖZTÜRK camiamızın emektar, zeki, velûd ve değerli akademisyenlerindendir. Camiamıza onlarca ilmi ve akademik kitap ve makale kazandırmıştır. Kendisinden istifade eden ve etmeye devam eden bir ilim ehli olarak onun her sıkıntıda başvurduğu, epistemolojik düşüncesinin zirvesine koyduğu Kur’an’a dair bu yaklaşımı ileri sürerek bindiği dalı kesmemesini ve sığındığı gemiyi yakmamasını öneririm.</p>
<p>En iyisini bilen Allah&#8217;tır.</p>
<p>(5. Cuma yazım, 21/12/2018)</p>
<p>Erkan Baysal</p>
<p>Bingöl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Araştırma Görevlisi</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/">Kur’an Lafzı Allah’a Ait Değil mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Problemli Bir Nebî &#038; Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2018 21:02:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İsmâil Âleyhisselâm’a Müstakil Bir Kitap ve Şeriât Verilmiş midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Gulam Ahmed ve Kadıyânîler]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî ile Resûl Arasında Fark Var mıdır?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî Ne Demektir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî’ye İtaat Yok mudur ?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebîlerin Hepsine Kitap Ve Şeriât İnmiş midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi ve Resul]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi'ye Itaat]]></category>
		<category><![CDATA[Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?]]></category>
		<category><![CDATA[Resule İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Risâlet Kıyamete Kadar Devam Edecek mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy Almayan Resûl Var mıdır?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19808</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillâhirrahmânirrâhiym Allah Teâlâ (c.c.) Yüce Kitâbında buyuruyor ki; “Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidâyet ve nûr vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44) Önsöz Olarak Batı dünyasında yaklaşık iki yüzyıl önce kendisini hissettirmeye başlayan ve son iki yüzyılda akıl almaz bir hızla gelişerek geldiğimiz noktada küresel egemenliğini pekiştirmiş bulunan modernizm hareketi, İslâm dünyasının aklını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/">Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/nebi-resul-1/" rel="attachment wp-att-19811"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1.jpg" alt="" width="611" height="255" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1.jpg 611w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1-600x250.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1-300x125.jpg 300w" sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /></a></em></p>
<p><em>Bismillâhirrahmânirrâhiym</em></p>
<p>Allah Teâlâ (c.c.) Yüce Kitâbında buyuruyor ki;</p>
<p><em>“Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidâyet ve nûr vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44)</em></p>
<p><strong>Önsöz Olarak</strong></p>
<p>Batı dünyasında yaklaşık iki yüzyıl önce kendisini hissettirmeye başlayan ve son iki yüzyılda akıl almaz bir hızla gelişerek geldiğimiz noktada küresel egemenliğini pekiştirmiş bulunan modernizm hareketi, İslâm dünyasının aklını başından aldı. Müslüman aydınlarda bir “kimlik krizi” şeklinde ortaya çıkan bu “öykünmeci” yaklaşım/tavır, adına “İslâm Modernizmi” dediğimiz hareketin tetikleyicisi oldu ki, bu hareket tek bir cümleyle “yanlış teşhise yanlış tedavi” olarak özetlenebilir.</p>
<p>Batı’lı oryantalistlerin, İstişrak faaliyetlerinin ve İslamoloji çalışmalarının, İslâm modernistlerinin İslâm ilim ve kültür mirasına yönelttikleri tenkidlere, o tenkidleri belirleme noktasında fikir sağladığını, kaynaklık ettiğini kim inkâr edebilir. Zirâ İslâm modernistlerinin bin dört yüz yıllık Sahih İslâm anlayışına yönelttikleri tüm tenkidlerin hangi birinin altını eşelesek, –istisnasız olarak- karşımıza mutlaka bir yada birkaç oryantalist çıkmaktadır. Bu bakımdan, bir âlimimizin de dediği gibi; “İslâm modernistlerinin bütün marifeti; Batı’nın, sömürgeciliğin keşif kolu olan oryantalistlerin çalışmalarını tercüme ederek ‘uyarlamak’tan ibarettir.”</p>
<p>Sahih İslâm anlayışında, Dinin temel varoluş alanları, belirleyiş alanları itibariyle mümkün olduğunca beşer inisiyatifini ve hata yapma, sapma ihtimali olan aklı sınırlayan, izâfîliği mümkün olduğunca sıfıra doğru indirgeyen bir anlayış var.</p>
<p>Modern İslâm düşüncesi ise tam tersini yapıyor ve diyor ki; “Dinin her sahası, temel alanları, Nasslar, sabiteleri bile insan düşüncesinin, insan aklının, algısının ürünü olarak somuta dökülür, dökülmelidir.”</p>
<p><strong>Modernizm diyor ki; “Kur’ân vahiy midir? Evet. Peki Kur’ân kime hitâb ediyor? İnsana. O halde insanın Kur’ân’dan anladığı şeydir esas olan.”</strong></p>
<p>“Tek bağlayıcı din kaynağı Kur’ân’ın metnidir” sloganıyla gündem tutmaya çalışan ve fakat yeri geldiğinde ne Kur’ân’da ne de İslâm kaynaklarında mevcut olan, geçmişte ortaya koyulmuş “bid’ât ve hurâfe” çöplüğünde bile yer alamayacak türedi söylemleri, “Ben böyle anlıyorum” basitliğiyle ayetlerden çıkardığı yorumları, kendisini izleyen takip eden topluluklara yedirmeye çalışanlar arasında bulunan bazı isimlerin ortaya attığı nevzuhûr bir retorik olan Nebî-Resûl ayrımı’dır yazımın temel konusu.</p>
<p>Bu problemli ayrımı, anlayışı ortaya atan isimlerden Abdülaziz Bayındır ve Zeki Bayraktar’ın, ne bir mantıklı tutarlı fikir örgüsü ve dirâyet ihtivâ eden, ne de kat’î, aklî ve naklî delillerle isbatı yapılmış küllî bir bakış açısı teşkil eden, işine yarayacak birkaç ayet grubunun zâhirîne giydirdiği sübjektif yorumlarından başka hiçbir dayanağı olmayan ve bu haliyle delâlet mebhaslerinin tarih içinde ortaya koyduğu görüşlerin fikirlerin kötü bir kopyası mesâbesinde olan, türlü arızalarla ve izahı te’vili mümkün olmayan birçok müşkille mâlul “Nebî &amp; Resûl” anlayışının Kur’ân’a da, Murâd-ı İlâhîye de, Murâd-ı Resûlullâh’a da, Sebîlü’l-Mü’minîn’e, dil ve mantık kurallarına da hatta modernist zevâtın mutlaklaştırmaktan keyif aldığı akla da aykırı oluşunu açık ve net bir şekilde, aklî, naklî delillerle ortaya koymaya çalışacağım inşallah.</p>
<p><strong>Bu, problemli Nebî &amp; Resûl anlayışını ilk ortaya atan Abdülaziz Bayındır olmuştur.</strong></p>
<p>Ben bu yazımda, öncelikle Bayındır’ın konu hakkındaki söylemlerini, iddialarını, görüşlerini ortaya koyduğu  -ve kendi web sitesinde de yayınlanan- ilgili yazısına(1) değinip, cevap verip daha sonra Bayraktar’ın konu hakkındaki daha geniş kapsamlı ve detaylı olarak ortaya koyduğu iddialarını ve bu konu etrafında gelişen diğer görüşlerini ele alacağım inşallah.</p>
<p>Asıl konuya giriş yapmadan önce son olarak şunu söylemek isterim;</p>
<p>Bu yazı, söz konusu problemli Nebî &amp; Resûl anlayışını ortaya atan bu zevâtı “ikna etmek” gibi bir amaç taşımıyor. Yol açtıkları büyük mefsedet ve arıza konusunda sessiz kalmanın en az o mefsedet kadar büyük vebal olduğu gerçeği karşısında bir görevi yerine getirme ve bir vebalden kurtulma saikiyle kaleme alınan bu satırlar, basiretini kaybetmemiş insanlar için hakikati gösteren bir işaret levhası olabilirse benim için maksat fazlasıyla hasıl olmuş demektir…<br />
Ayrıca; bahsi geçen zevât Sünneti, Hadisleri, Sahabe’nin, Selef-i Sâlihîn’in ve âlimlerin görüşlerini kabul etmedikleri için, konuyu Kur’ân ayetleri çerçevesinde ele alacağım.</p>
<p><strong>Nebî Ne Demektir ?</strong></p>
<p>Bayındır’ın konu ile ilgili yazısına geçmeden önce Nebî kelimesinin lügâvî ve ıstılâhî anlamlarına değinmekte fayda var;</p>
<p>Nebî kelimesinin türetildiği kök hakkında ulemâ ve lisân âlimleri, iki görüş ileri sürmüşlerdir: Birincisi, sonu hemzesiz ve şeddeli olan <em>“en-nebîyyü”</em> veya <em>“en-nebî”</em>; ikincisi, hemzeli olan <em>“en-nebîü”</em> şeklidir. Buna göre nebî kelimesi sözlükte türediği kök itibariyle iki farklı anlamı ifade etmektedir;</p>
<p><strong>1-</strong> Nebî, “büyük fayda sağlayan haber” mânasına gelen <em>“en-nebee”</em> şeklinde hemzeli bir kökten türemiştir.(2) Arapça dil kurallarına göre telaffuzu kolay olsun diye nebî kelimesinin sonundaki “hemze”, “ya” harfine dönüştürülerek <em>“en-nebî”</em> şeklini almıştır.(3) Buna göre nebî, İsm-i fâil mânasında sıfat-ı müşebbehe olan <em>“fe‟il”</em> sigasında bir kelimedir. Anlamı da “haber getiren, tebliğ eden” demektir.(4) Ebû Zekeriyyâ el-Ferrâ, İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, İbn Manzûr ve Murtazâ ez-Zebîdî gibi lügat âlimleri peygamberlerin “nebî” olarak isimlendirilmelerinin “Allah‟tan kullarına haber getirme”lerinden kaynaklandığını ifade ederler.(5) Nebî, hem fâil hem de mef‟ûl mânasında kullanılan bir kavramdır. Bu nedenle nebî kelimesi, haber anlamı taşıyan n-b-e fiilinden türediği için ism-i mef‟ûl vezninde “haber alan, kendisine haber verilen” anlamını, ism-i fâil vezninde kullanılınca da “haber veren, tebliğ eden” anlamlarını ihtiva eder.(6) Kur’ân’da bu kelimenin her iki şekilde de kullanımı mevcuttur.</p>
<p><strong>2-</strong> Nebî kelimesinin aslı büyüklük, yücelik mânalarına gelen “nübüvve, nebve veya en-nebâve” şeklindeki hemzesiz kökten gelmektedir. Çoğulu “Enbiyâ” veya “Nebîyyün”dur.(7) Nebî hemzesiz okunursa “nübüvvet, nebve, nebâve” mastarından “yüksek makam sahibi, yüce, ulu ve şerefli” anlamlarına gelir. Nebî kelimesinin bu kökten türediğini ifade edenler, Nebîlerin yaratıkların en yüce ve şerefli olmaları düşüncesinden hareket etmektedirler. Çünkü Nebîler, Allah‟ın yaratıkları arasından seçtiği en şerefli ve en üstün varlıklardır. Buna göre de Nebîler, şerefli ve yüce insan anlamına gelmektedirler. Nebînin mazhar olduğu nübüvvet makamı, kaynağı ve sonuçları itibariyle yücelik ve üstünlük ifade etmektedir. Nübüvvetin temelini oluşturan vahiy ve onun ürünü olan bilgi ve haberler, nitelik açısından diğer bilgilere ve haberlere kıyasla özel bir değere ve üstünlüğe sahiptir.(8)</p>
<p>Bu bakımdan Nübüvvet kelimesi peygamberler dışındakilerin üstünlüğünü ifade etmek için kullanılmaz. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberimiz (s.a.v.) için kullanılan “…Ve onu üstün bir makama yücelttik”(9) âyeti bu anlamı doğrulamaktadır. Ayrıca “nebî” kelimesi, yüksek yer mânasında yüksekte olan kişi için de kullanılır. Bu anlamda “nebî”, insanlardan üstün konumdadır.(10)</p>
<p><strong>Hülâsâ:</strong></p>
<p><strong>Nebî; Nübüvvet sahibi, fayda sağlayan, haber veren, doğruluğunda şüphe olunmayan, Allah’tan aldıklarını tebliğ eden kişi anlamlarına gelmektedir.</strong></p>
<p>Nebî kelimesinin mastarı “nübüet” gelir. İdğam veya ibdâl ile (nübüvvet şeklinde) kullanımı daha yaygındır. Nebî elçi olduğuna göre, nübüvvet de “Allah ile akıl sahipleri arasında, onların dünya ve âhiret sıkıntılarını gidermek amacıyla kurulan elçilik” mânasına gelmektedir.(11)</p>
<p>Nebî kelimesinin istılâhî anlamında, kullanımında ise genel olarak ulemâ arasında bir ihtilâf yoktur. Ancak ayrıntılara/detaylara inildiğinde bazı lafzî ihtilâflar görülmektedir.<br />
Ehl-i sünnet mütekellimleri genel olarak Nebî’yi, Allah Teâlâ tarafından bir melek aracılığı ile kendisine vahyedilen veya kalbine ilham olunan yahut da sâdık rüya ile uyarılan kişi(12) şeklinde tarif etmişlerdir.</p>
<p>Ehl-i sünnet i’tikâd mezheplerinden olan Eş’ârîyye’ye göre Nebî, <em>“Allah’ın, herhangi bir kavme veya tüm insanlara gönderdiği ve onu kendisine elçi olarak seçtiği, ona haber vererek insanlara tebliğde bulunmasını istediği kişiye”</em>denir.(13)</p>
<p>Mâtürîdî’lere göre ise; kısa tarifi şöyledir: <em>“Nebî, insanların talebi üzerine Allah katından haber getiren kişidir. Nebîler ya bir meleğin vâsıtasıyla vahye nail olmuşlar veya uykuda sâdık rüyâ halinde bu hal gösterilmiş yahut da kendilerine ilham edilmiş kişilerdir.”</em>(14)</p>
<p><strong>Bu tanımlardan sonuç olarak Nebî kelimesinin 3 farklı anlamı ortaya çıkmaktadır;</strong></p>
<p><strong>Nebî; haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Ve Nebîler bu 3 anlamı/vasfı da hâizdirler; haber/vahiy alandırlar, aldıkları haberi/vahyi bildirendirler ve Allah indinde yüksek makâm sahibidirler (Nübüvvet). Bu 3 ayrı hususiyet birbirini tamamlar özelliktedir.</strong></p>
<p>Bayındır’ın yazısında Nebî tanımı ile ilgili kısma gelince buraya tekrar atıf yapacağım.</p>
<p><strong>Bayındır Ve Bayraktar’ın İddiaları</strong></p>
<p>Bayındır ve Bayraktar’ın konu hakkındaki aslî/temel iddialarını, görüşlerini maddeler halinde sıralayıp daha sonra bu maddelerin her birini irdelemek, yazının daha anlaşılır hale gelmesini sağlayacaktır diye umuyorum.</p>
<p>Her iki zevâtın da konu hakkındaki –tesbit edebildiğim- ortak iddiaları, görüşleri şöyle;</p>
<p><strong>* Her Nebî Resûl’dür fakat her Resûl Nebî değildir. Nübüvvet, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bitmiştir fakat Risâlet devam etmektedir.</strong></p>
<p><strong>* Tüm Nebîlere Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir.</strong></p>
<p><strong>* Kur’ân’da birçok ayette “Allah’a ve Resûl’e itaat” zikredilmekle birlikte “Nebî’ye itaat” hiç zikredilmemektedir, bu sebeple Nebî’ye itaat yoktur. Zaten Resûl’e itaat te Allah’a itaat olduğu için, Resûl’ün bizâtihi kendisine de itaat yoktur, Kur’ân ayetlerine itaat etmek yeterlidir. Çünkü Resûl demek “elçi” demektir, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer Peygamberler sadece ayetleri/vahyi tebliğ ederken Resûl’dür. Ayetleri tebliğ görevi bitip sustuğu anda artık Resûl değil Nebî’dir.</strong></p>
<p><strong>* Nebîlik/Nübüvvet makamıdır, Resûllük/Risâlet ise sadece görevdir, makam değildir.</strong></p>
<p><strong>* Nebî sadece haber/vahiy alan demektir.</strong></p>
<p>Bu sıraladığım maddelerin/görüşlerin bazılarına bu bölümde, bazılarına da ilerleyen bölümlerde – yeri geldikçe- değineceğim inşallah.</p>
<p><strong>Bayındır Ne diyor?</strong></p>
<p>Gelelim Bayındır’ın ilgili yazısına.<br />
Bayındır (1 no’lu dipnotta verilen linkten ulaşabileceğiniz) söz konusu yazısında önce Nebî’nin tanımını yaptıktan sonra Allah Teâlâ’nın nübüvvet verdiği tüm Nebîlere bir de kitap,  hikmet ve şeriat verdiğini söylüyor ve <strong>En’âm/83</strong> ayetinde Nebîlerin adlarının sayıldığını söyleyip sonra ayetin devamında yer alan <em>“Bunların babalarını, soylarını ve kardeşlerini de seçtik; onlara doğru yolu gösterdik”</em> (şeklinde meallendirdiği) ayeti zikredip, merfû bir Hadîs-i Şerif’te, sayıları 124bin olarak bildirilen Nebîlerin her birinin <strong>En’âm/83</strong>’te ismi geçen 18 kadar Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından olduğunu/geldiğini söylüyor. Daha sonra,  (kendi deyimiyle) gelenek(!)teki <em>“Allah’tan Peygamberlere 100 (ya da 104) suhûf inmiştir”</em> görüşüne atıfta bulunup, <strong>En’âm/89</strong>ayetinin lafzından anladıklarına dayanarak bu görüşün Kur’ân’a aykırı olduğunu, her Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini, indiğini söylüyor.</p>
<p>Yazımın başında da değindiğim “Nebî’nin tanımı” konusunda Bayındır kendi yazısının 1 no’lu dipnotunda, ilgili kaynaklardan aktardığım tanıma yakın bir tanım zikrediyor. Nebî kelimesinin haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi olan anlamlarına geldiğini kendisi de söylüyor lakin bir Nebî’de bulunan bu 3 hususîyetten sadece iki tanesini esas alıp bir tanesini ise kabul etmiyor; <strong>“Bizce doğru olan şudur; Nebî haber alan demektir aynı zamanda Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Nebî haber veren demek değildir.”</strong> diyor ve bunu söylerken neye dayandığı ise meçhul. Çünkü Nebîlerin bu vasfını kabul ederse kendi retoriği çökecek. Bayındır’ın, Nebî’nin tanımı/vasıfları hakkında işine yarayan anlamlarla istidlâl edip, işini bozan anlamlarını reddetmesi elbette bir alicengizdir ve bu yaklaşımının/tercihinin hiçbir ilmî, aklî ve naklî delili yoktur. Zirâ, gelmiş geçmiş bütün ulemanın Kur’ân’a, Sünnete ve Gramer kurallarına göre ortaya koyduğu ittifaklı tanımları görmezden gelip, reddedip, kendi şahsî “bence”lerinin, “bana göre”lerinin devreye girdiği noktada, ortaya koyulan iddialar <strong>“Bayındır’ın mesnedsiz şazz görüşleri”</strong> olmaktan ileri gitmez.</p>
<p>Yazısının devamında; yaklaşık 124bin kadar Nebînin her birine kitab, hüküm ve şeriat verildiği iddiasını desteklemek sadedinde <strong>Bakarâ/213</strong> ayetini zikrediyor, aslında bu ayetin kendi iddiasını nakzettiğinin pek te farkında olmayarak.<br />
Kendi meallendirmesi ile ayet şöyle;<br />
<em>“İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan nebiler gönderdi. Onlarla birlikte doğruları gösteren kitap da indirdi ki ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm versin. Onda ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah, gerekli gayreti göstereni doğruya yöneltir.”</em> <strong>(Bakarâ/213)</strong></p>
<p><strong>Nebîlerin Hepsine Kitap Ve Şeriât İnmiş midir?</strong></p>
<p>Bayındır’ın buraya kadar zikrettiği ayetlere daha yakında bakalım;</p>
<p><strong>En’âm/89</strong> ayetine göre tüm Nebîlere ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini zikretmeden önce atıf yaptığı merfû hadîs’te geçen 124bin Nebî’nin, bu ayette ismi zikredilen 18 Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından geldiğini söylemişti, yani aynı zaman diliminde birden fazla Nebî’nin yaşadığını söylüyor, evet bu doğrudur ve bunu bildiren başka ayetler de vardır. Bayındır’a göre, aynı topluluğa gönderilmiş birden fazla Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir. Ve yine Bayındır’ın her Nebî’nin aynı zamanda bir Resûl olduğu görüşünü de dikkate aldığımızda ortaya şöyle bir manzara çıkıyor; <strong>Bir topluluğa birden fazla gönderilen Nebî/Resûl var ve bunların her birinin ayrı ayrı Kitab’ı, hükmü ve şeriati var.</strong></p>
<p><strong>Şimdi;</strong></p>
<p>Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat birbirinden farklı mıdır, aynı mıdır?</p>
<p>Eğer farklı ise, bu topluluk bu farklı Kitab ve Şeriatlerden hangisine uyacak ? Bu abesle iştigal bir durum değil midir? Allah Teâlâ, belli bir topluluğa –az ya da çok- birbirinden farklı Kitab ve Şeriat gönderir mi?</p>
<p>Eğer Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat  birebir aynı ise, birbirinin aynısı olan birden fazla Kitab ve Şeriatin her Nebî’ye ayrı ayrı inmesinin hikmeti ne ola ki? Eğer –az ya da çok- hiçbir fark yok ise, bu abesle iştigal değil midir?</p>
<p>Ya da; Aynı topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat tıpatıp aynı ise, Meselâ Hz. Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab, Hüküm ve Şeriat aynıyla Mûsâ (a.s.)’ın yanındaki ya da ondan sonra gelen Nebîler için de geçerli ve bağlayıcı ise, bu diğer Nebîlere aslında bir Kitab, Hüküm ve Şeriat inmediğinin, Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab’ı, Hükmü ve Şeriati tebliğ ettiklerinin açık bir delili, göstergesi değil midir? <strong>Mâide/44</strong> ayetinde bahsedilen husus nedir?</p>
<p>Aslında -bir Osmanlı deyimi olarak- <strong>“lafın tamamı zor anlayana söylenir”</strong>, lâkin sözümüz/merâmımız iyice anlaşılsın için bu hususu bu kadar uzatmış olsak ta, yazımızın en başında zikrettiğimiz ve <strong>bu yazının serlevhâsı niteliğindeki</strong> <em>“Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidayet ve nur vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.”</em><strong>(Mâide/44)</strong> ayeti bile tek başına merâmımızı kısa ve net olarak anlatmakta ve <strong>Bayındır’ın ve Bayraktar’ın “Her nebî’ye kitap inmiştir” şeklindeki –bir bakıma Gayr-ı metlûv vahyi inkâr edebilmeye zemin teşkil eden- bu iddiasını açıkça çürütmektedir. Apaçık ve anlaşılır olan Kur’ân’ın bu ayetinde, açık ve net bir şekilde Mûsâ a.s.’dan sonra (İsa a.s.’ın gönderilişine kadar) gelen tüm Nebîlerin Tevrat ile Yahudilere hükmettiği anlaşılmaktadır.</strong></p>
<p><strong>Mâide/44 ayeti, tüm Nebîlere müstakil bir Kitab ve şeriat verildiği iddiasının bâtıllığını apaçık ortaya koyduğu gibi, Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bir başka ve temel iddiası olan “Nebîlere itaat yoktur, çünkü Nebîler vahyi tebliğ etmezler, vahiy ile hüküm vermezler” iddiasını “Nebîler Yahudilere Tevrat ile hükmederdi” lafzıyla, açık ve net bir şekilde çürütmektedir.</strong></p>
<p>Yine Bayındır’ın –kendi meallendirdiği- <strong>Bakarâ/213</strong> ayetinde gözden kaçırdığı (ya da görmezden geldiği) <em>“Onda ayrılığa düşenler, kendilerine Kitab verilenlerden başkası olmadı”</em>cümlesinde bildirilen <em>“ayrılığa düşenler”</em>kimlerdir? Ayetin devamında bildirilen “Nebîler” mi yoksa kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk mu? Bu ayette kasdedilen <em>“Ayrılığa düşenler”</em> Nebîler ise, Bayındır dolaylı olarak bu Nebîlerin kitab konusunda ayrılığa düştüğünü, dalâlete düştüğünü söylemiş oluyor (haşâ).</p>
<p>Eğer <em>“Kitab’ta ayrılığa düşenler”</em> cümlesinde kasdedilen, kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk ise, o halde Kur’ân’da birçok yerde geçen <em>“Kendilerine Kitab verilenler”</em>cümlesinden <em>“Her Nebî’ye Kitab verilmiştir.”</em>anlamı/yorumu çıkarılamaz. “Kendilerine Kitab verilenler” sözünün, Nebîler ve Resûller bağlamında hususî bir anlam taşımadığı, çünkü ayette <em>“Ayrılığa düşenler”</em> olarak tanımlanan Yahudilerin de her birine ayrı ayrı Kitab verilmediği, bu ayetten maksadın <strong>“hususî kitab inmesi”</strong> değil, <strong>“bağlayıcılık”</strong> olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Tıpkı Müslümanlara Kur’ân’ın verilmiş, inmiş olması gibi, zirâ “Hz. Peygamber ile beraber tüm insanlığa Kitâb verilmiştir, inmiştir.” cümlesinden her bir insana ayrı ayrı hususî bir kitab indiği görüşünü çıkarmanın abesle iştigâl olacağı gibi.</p>
<p>Bayındır’ın yazısındaki tek müşkîl bunlar değil elbette. Bayındır’ın eşsiz bir “şehvetü’z-zühûr” ile, Kur’ân’ın üslûb, gramer, i’câz, belâğat gibi hususiyetlerine dikkat etmeden, Kur’ân ilimlerinin hiçbirini dikkate almadan ve hatta Kur’ân bütünlüğünü de gözardı ederek ayetler üzerinde keyfe keder imâl-i fikr etmeye, ayetlere anlam sipariş etmeye, yorum giydirmeye kalkışmasının kaçınılmaz sonucu olan birçok müşkîl’e örnek teşkil eden diğer söylemlerine değinmeye devam edelim;</p>
<p><strong>Resûllük , Risâlet Kıyamete Kadar Devam Edecek mi?</strong></p>
<p>Bayındır yazısının devamında; Allah Teâlâ’nın, nübüvvet makamına ulaştırdığı kişiler dışında başka hiçkimse için “Nebî” kelimesini kullanmadığını, buna rağmen “Resûl” kelimesini vahiy alan Nebîler ve Risâlet verdiği insanlar dışında, başka insanlar için de kullandığını söylüyor ve buna dayanarak <strong>-muhtemelen Bahâî’lerden ya da Resûl olduğunu iddia eden Reşad Halîfe namzât şahıstan aşırdığını düşündüğüm-</strong> <strong>“Her Resûl’ün Nebî olmadığı, Risâlet’in devam ettiği, Kur’ân ayetlerini olduğu gibi insanlara okuyan herkesin Allah Resûlü sayılması gerektiği” </strong>görüşünü ortaya atıyor.  Evet; Allah Teâlâ Kur’ân’da, Risâlet ve Nübüvvet vermediği normal sıradan insanlar için de yer yer <strong>“Resûl”</strong> kelimesiyle hitab etmiştir, bu doğrudur. Yanlış olan; Bayındır’ın bu doğru tesbitlere yüklediği hatalı, problemli  anlamları, <strong>“Resûllük kıyamete kadar devam edecektir”</strong>şeklindeki arızalı görüşüne refere etmeye çalışmasıdır. Belli ki, Kur’ân’ın doğru anlaşılması, Murâd-ı İlâhî’nin doğru tesbit edilmesi konusunda en önemli etkenlerden birisi olan ve Kur’ân İlimlerinde <strong>“el-Vücûh v’en-Nezâir”</strong> olarak bilinen ıstılâh ilminden Bayındır’ın haberi yok. Arapça’da, Türkçe’de ve birçok dilde olduğu gibi Kur’ân’da da eşsesli ve eşanlamlı kelimeler vardır, müşterek lafızlar vardır. Arapçada ve özellikle Kur’ân’da birçok anlamda kullanılan aynı lafızlı/müşterek fakat çok anlamlı lafızlara, yani farklı anlamlarda kullanılan fakat lafzı aynı olan kelimelere <strong>“Vücûh”</strong> denilir.</p>
<p>Lafzı farklı fakat anlamı/murâdı aynı olan kelimelereise <strong>“Nezâir”</strong> denilir. <strong>“Salât”</strong>kelimesinin Kuran’da beş vakit namaz (Bakara, 2/3), ikindi namazı (Maide, 5/106), Cuma namazı (Cuma, 62/9), cenaze namazı (Tevbe, 9/84), dua (Tevbe, 9/103), din (Hûd, 11/87), kıraat (İsra, 17/110), rahmet ve istiğfar (Ahzab, 33/56), namaz kılınacak yer (Hac, 22/40) anlamlarında kullanılması “vücuh”a bir örnektir. <strong>Sakar, nar, hutame, cahim, haviye, sair</strong> kelimelerinin ise <strong>cehennemi</strong> ifade etmek için kullanılması ise “nezâir”e bir örnektir. “Resûl” kelimesi de kullanıldığı cümleye, bağlama, zamîr’e göre değişen “vücûh” bir kelimedir. Kendisine Nübüvvet ve Risâlet verilen Peygamberlerden bahsedilen ayetlerde farklı anlamda, Mısır Kralının Yusuf a.s.’a gönderdiği habercilerden veya Belkıs’ın Süleyman a.s.’a gönderdiği habercilerden bahseden ayetlerde ise farklı anlamda kullanılmıştır. Bayındır ise bu açık ve basit farkı ya anlamayarak ya da görmezden gelerek, kendisine risâlet makâmından pay devşirmek maksadıyla ayetleri çarpıtmaktadır. Fakat Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) ve Resûllük iddia eden her şahsın Risâlet’ten pay devşirme girişimlerine karşı Allah Teâlâ  <em>“Biz senden önce gönderdiğimiz her Resûle, Allah’tan başka ilah yoktur, sadece bana ibadet edin, diye vahyettik”</em><strong>(Enbiyâ/25)</strong> buyurarak, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den önce gönderilen tüm Resûllere vahyettiğini, <strong>yani Risâlet’in ancak ve ancak Allah’ın vahyetmesi ile mümkün olduğunu apaçık ve anlaşılır şekilde bildirmiştir. Bu ayet Resûllerin Nebîler arasında seçildiğinin de bir delilidir.</strong></p>
<p><strong>Bayındır’ın (ve diğer ismi geçen zevâtın) tutulduğu bu “hızlan” durumu, belki de kendisine(kendilerine) bile itiraf edemediği; “Dinde Peygamber konumuna sahip olma” egosunun baskısıyla ortaya çıkan bir “farklılık fetişizmi” değilse, başka ne ola ki? Cehâlet mi ?</strong></p>
<p><strong>2</strong>.</p>
<p><strong>İsmâil Âleyhisselâm’a Müstakil Bir Kitap ve Şeriât Verilmiş midir?</strong></p>
<p>Bayındır yazısında, bu meselenin devamında şöyle diyor;</p>
<p><strong>“Bu âyetler, her resulün nebî olmadığını, açıkça göstermektedir. Ama eski âlimlerin çoğuna göre kendine kitap indirilen ve ayrı bir şeriatı olana resul, bir resulün kitabı ve şeriatı ile amel edene de nebî denir. Onlara göre İsmail aleyhisselama verilmiş kitap ve şeriat yoktur; öyleyse o, resul değil, nebîdir. Ama şu âyete göre o, hem nebî hem de resuldür.”</strong> diyerek  <em>“Bu kitapta İsmail’i de an, o verdiği sözde durmuştu; nebî olan resul idi.”</em> (Meryem/54) ayetini örnek gösteriyor.</p>
<p>Yeri gelmişken, Ulemâ’nın bu ayrımını kabul etmek istemeyenlerin sıklıkla dillendirdikleri <strong>İsmail a.s.’a müstakil bir Kitap ve Şeriât verilmedi ise neden Resûl olarak zikredildiği</strong> meselesini de aydınlatayım;</p>
<p>Ehl-i Sünnet Ulemâ’nın <em>“kendisine müstakil bir kitap indirilen ve ayrı/müstakil bir şeriatı olana Resûl, kendisine müstakil bir kitab ve şeriat verilmeyip bir Resûlün kitabı ve şeriatı ile amel edene de Nebî denir.”</em>şeklindeki tasnifine uymayan, Meryem/54 ayeti dışında hiçbir ayet yoktur. Bu ayette zikredilen husus ise, İsmail a.s.’ın Hicâz yarımadasındaki “cürhümîler”(15) denilen kavme, bu kavim için yeni bir şeriat olan İbrahim a.s.’ın şeriatini getirmiştir. Dolayısıyla o kavim bakımından İsmail a.s. bir Resûldür. Fakat Cürhümîlerin ilk kez muhatap olduğu bu Kitab ve Şeriat, İbrâhim a.s.’a gelen/inen Kitab ve Şeriattir.</p>
<p><strong>Nebî ile Resûl Arasında Fark Var mıdır?</strong></p>
<p>Bayındır yazısının devamında; <strong>“Nebîlik unvandır; onlar 24 saat nebîdirler; ama 24 saat resul değillerdir. Âyetleri tebliğ ederken Allah ne indirmişse onu tebliğ eder, bir hata yapmazlar. Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler. Çünkü uygulama, tebliğden farklıdır. Onların hatalarını bildiren âyetlerde resul kelimesi kullanılmaz.”</strong>diyor ve bu iddiasını delillendirmek için örnek olarak <strong>Bedir esirleri ile ilgili olan Enfâl/67-68</strong> (16) ayetini ve <em>“Ey Nebî! Allah’ın özel olarak sana helal kıldığını, neden kendine haram kılıyorsun? Eşlerinin gönlünü etmeye çalışıyorsun. Neyse ki Allah bağışlar, ikramı boldur.”</em> <strong>(Tahrim/1)</strong>ayetini zikrediyor.</p>
<p>Bayındır, kıymeti kendinden menkûl bu acâib tesbitlerinde <strong>“Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler”</strong> cümlesiyle aslında dolaylı olarak şunu ifade etmeye çalışıyor; <strong>“Hz. Peygamber(s.a.v.) Resûl vasfıyla ayetleri tebliğ ederken hiçbir şekilde hata yapmamış çünkü korunmuştur. Lâkin o ayetlerden hüküm çıkarırken ve uygularken hata yapmış olabilir ve bu hatalı hükümleri ve uygulamaları günümüze kadar ulaşmış olabilir.”</strong></p>
<p>Çünkü Bayındır, örnek verdiği bu iki ayette Hz. Peygamber (s.a.v.)’den “Nebî” hitâbıyla bahsedilmek suretiyle uyarıldığı veya düzeltildiği hakikatinin, aslında<strong>Nebî’nin de –hatadan önce veya sonra- bir şekilde hata yapmaktan korunduğu</strong>anlamına geldiğini idrâk edebilecek basîrete sahip olmadığını, bu acâib tesbitiyle ortaya koyuyor.</p>
<p>Bayındır’ın iddiasının aksine, Nebî ile Resûl arasında vazife bakımından ve dolaylı olarak kendilerine itaat bakımından bir fark olmadığını ortaya koyan <em>“İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra Allah müjdeci ve uyarıcı olarak Nebîler gönderdi.”</em> (Bakarâ/213) ve Hz. Peygamber(s.a.v.)’e hitâben <em>“Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik”(Ahzâb/45)  ayeti ve yine “Müjdeci ve uyarıcı olarak Resûller gönderdik.”</em> (Nîsâ/165) ayeti, Kur’ân’ın bütünlüğü açısında değerlendirildiğinde, ayetler arasındaki açık ve net münasebet te göz önüne alındığında, <strong>bu ayetler Resûl’e itaat ile Nebî’ye itaat’in birbirinden farkı olmadığını ortaya koymaktadır.</strong></p>
<p>Ayrıca yine; <em>“Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî…”</em> şeklinde başlayıp devam eden <strong>Â’raf sûresinin 157. Ve 158. ayetlerinde</strong>  Resûl ve Nebî kelimelerinin arada atıf harfi bulunmadan bir arada zikredilmeleri yani müterâdif kullanılmaları, itaat ve bağlayıcılık açısından aralarında bir fark olmadığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ; <em>“Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûl’ünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir”</em>(17) diyerek Allah’a ve Resûlüne isyanı nehyettikten sonra <em>“Ey iman edenler! Seslerinizi Nebî’nin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Nebî’ye yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir. Allah’ın Resûlünün huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır”</em>(18) buyurarak Nebî’nin sözünü dinlememenin cezasının ne kadar ağır olduğunu haber vermiştir. Nitekim nasıl Resûl’e imanla mükellef isek, Nebîye iman etmekle de mükellefiz.</p>
<p><strong>Bakarâ/177</strong> ayetinde geçen <em>“…men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne)”</em> lafzından bildirilen Nebîlere İman, onların varlığına ve Nebî olduklarına iman etmekten ziyâde Nebîlere inanmayı yani itaati vurgulayan bir uyarıdır. Resûle veya nebîye iman, onların Allah’tan getirdiği mesaj veya Allah adına verdiği hüküm hakkında onlara güvenmeyi ve teslim olmayı gerektirir.</p>
<p>Bir tarafta <em>“Uyarıcı olarak sizlere Nebîler gönderdik”</em>, <em>“Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik”</em> buyuran Allah Teâlâ (c.c.) var, diğer tarafta ise <strong>“Uyarıcı olarak gönderilmiş olan Nebîlere itaat yoktur”</strong>diyerek Allah’ın emirlerini ve yasaklarını, şeriati uygulamak ve insanları uyarmak ile vazifeli olan Nebîlere isyanı câiz gören arızalarla mâlul bir anlayış ortaya koyan Bayındır (ve Bayraktar) var.  İnsan aklının korunmuş ve mâsum olmadığının, tek başına ölçü alındığında her daim doğru kararlar veremeyeceğinin en güzel örneği olsa gerek Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bu ahvâli…</p>
<p>Tahrîm/1 ayeti ile ilgili hususa da değinmek gerekirse;Bayındır’ın Tahrim/1 ayetinden anladıklarına yaslanarak iddia ettiği gibi;<strong>Hz. Peygamber (s.a.v.) Nebî olarak Allah’ın helâl kıldığı birşeyi haram mı kılmıştır (hâşâ) ?</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (c.c.)’nın helal kıldığı herhangi birşeyi haram kılanın (ya da haram kıldığı birşeyi helal kılanın) kâfir olacağı, dinden çıkacağı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Nebî olarak böyle bir hata yapmış olabileceğini (hâşâ) imâ bile etmenin nasıl bir cinâyet olduğu hakikatini gözden kaçıran Bayındır’ın, bu iddiasıyla ya da imâsıyla büyük bir cehâlet örneği ortaya koyuyor oluşunu bir kenara bırakırsak, bu ayetteki durumun Din ile, Şeriat ile, hüküm koyma ile bir alakası yoktur. Bu ayette kasdedilen, vurgulanmak istenen husus; Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in helal olduğuna i’tikâd ederek bal yemekten kendi adına imtina etmesinden ibarettir.</p>
<p>Bebek iken Mûsa (a.s.)’a sütanaların sütünün haram kılınması gibi “bir şeyi elde etmekten imtina etmeyi” ifade etmektedir. Şer’î bir haram kılma olmadığı gibi zelleden kaynaklanan bir kınama ve nehyetme değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), helali haram kılmaya i’tikâd etmediği gibi, ümmete de helal olan bir şeyi haram kılmamıştır. Birilerini memnun etmek için helal olan bir şeyden imtina etmek normalde bizim hakkımızda kınanmayacak bir durum iken, Peygamber misyonu taşıyan Nebîde Ğayri metluv bir vahiy zannedilme ihtimalinden dolayı uyarılarak Kur’ân’da özellikle zikredilmiştir.  Ayrıca yanlış anlaşılma ihtimali olan bize nazaran küçük meselelerde bile Nebînin uyarılması, Nebînin de korunduğuna işarettir. Risâlet yönüyle hata yapmadan önce korunmak söz konusu iken, nübüvvet yönüyle hata yaptıktan veya unuttuktan sonra düzeltilerek korunmak söz konusudur. Bu nedenle Üsve-i Hasene özelliği muhafaza edilmiştir. Bu ayette vurgulanan bu önemli husus es geçilerek, <strong>“Bakın bu ayette Nebî helâl olan birşeyi haram kılmıştır ve bu hatasından dolayı uyarılmıştır. O halde Nebîlerin helâl-haram koyma yetkisi yoktur, Nebîlere itaat te yoktur.”</strong> gibi Nebîye de <strong>“helâli haram kılma”</strong> nisbet edilmek suretiyle Peygamberimize (s.a.v.) dolaylı yoldan küfür isnâd etmek, böyle arızalı bir yorum/anlam çıkarmak en hafif tabiriyle ahireti hebâ edecek bir akıl tutulmasıdır.</p>
<p><strong>Vahiy Almayan Resûl Var mıdır?</strong></p>
<p>Bayındır yine, bu iddiasına meşruiyet devşirmek için <strong>“Vahiy almadığı halde, sadece Nebî’ye inmiş ayetleri tebliğ eden Resûller de vardır. Bu önemli bir husustur”</strong> diyerek, <em>“Nuh’un halkı resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir)  yalancılıkla suçlamıştı”</em>. şeklinde meallendirdiği<strong>(Şuarâ/105)</strong> ayeti ve <em>“Ad halkı da resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir) yalancı yerine koydu”</em>. şeklinde meallendirdiği<strong>(Şuarâ/123)</strong> ayeti zikredip, bu ayetlerden çıkardığı manaya şöyle bir yorum getiriyor; <strong>“Nuh’un kavmine nebî resul olarak sadece Nuh aleyhisselam, Ad kavmine de Hud aleyhisselam gönderilmişti. Yalanlanan diğer resûller, o iki nebîye inen âyetleri tebliğ edenlerden başkaları değildir.”</strong></p>
<p>Bayındır, bu ayetlerden bu anlamı çıkarmayı nasıl başardı merak ediyorum açıkçası. Ayetlerde geçen “mürselîn” kelimesini “Resûlleri” yerine “Resûllerini” şeklinde meallendirerek ayetlere anlam sipariş etmesi apaçık bir alicengizdir. Bu ayetlerde geçen “el-Mürselîn” kelimesinde mecâz-ı Mürsel olduğu apaçık bellidir. Zirâ cins nev’inden “el-Mürselîn” kelimesi kullanılarak Nuh a.s. kasdedilmiştir. Yani yalanladıkları kişi Nuh a.s.’dır fakat inkâr ettikleri Nübüvvet ve Risâlet makâmıdır. Çünkü birçok müfessir, bu ayet ile ilgili bazı rivâyetlere göre Nuh a.s.’ın kavminin zındıklardan ya da brahmanlardan olduklarını zikretmiştir.  Bu kelimenin kullanılmasının sebeb-i hikmeti Nuh a.s.’a tâzim olması ve bir peygamberi yalanlayan kimsenin bütün peygamberleri yalanlamış olduğunu bildiren <strong>Fatır/4</strong>ayetine ve <strong>Âl-i İmrân/184</strong> ayetine atıfta bulunmak içindir. Nuh a.s.’ın kavmi hem Nübüvvet hususunda, hem de kendilerine kendisinden sonra Resûllerin geleceğine dair vermiş olduğu haberler hususunda Nuh (a.s)’ı yalanladılar. Nitekim bu ayetlerde kasdedilenin bu anlam olduğuna dair bütün müfessirler ittifâk halindedirler.</p>
<p>Şuarâ sûresinin devam eden ayetlerinden 117. Ayette Nuh a.s. <em>“Rabbim, kavmim beni yalanladı”</em> dediği bildirilmektedir. Eğer Bayındır’ın kasdettiği anlam doğru olsaydı 117. Ayette Nuh a.s.’ın <em>“Rabbim, kavmim kendisine gönderilen resûlleri yalanladı”</em>demesi gerekirdi.</p>
<p>Bayındır, Kur’ân’da çoğul eki gördüğü her kelimede birden fazla kişi kasdedildiğini düşünüp <em>“Nuh’un halkı resulleri yalanladı”</em>ayetinde “resulleri” kelimesi geçiyor diye <strong>“ o halde Nuh (a.s.)’ın kavmine Nuh (a.s.) dışında başka resuller de gönderilmiş olmalı”</strong> mantığını yürütebiliyorsa; <em>“Size şunlarla evlenmek haram kılındı; analarınız, kızlarınız, halalarınız…”</em>lafzıyla devam eden <strong>Nisâ/23</strong> ayetinde geçen <em>“ummehâtukum/analarınız”</em>kelimesinde kişinin birden fazla annesi olabileceğinin kasdedildiğini ya da mü’minlerin bazı vafıslarından bahseden<strong>Ra’d/21</strong> ve <strong>Nahl/50</strong>  ayetinde <em>“yahşevne rabbehum/rablerinden korkarlar”</em>kelimesinde çoğul eki kullanıldığına göre birden fazla rab kasdedildiğini (hâşâ) düşünüyor olabilir Allahu âlem…</p>
<p>Tüm ayetleri lafızları üzerinden anlama hastalığına tutulmuş ve her kelimeyi lügat anlamı üzerinde değerlendirerek sürekli<strong>“Resûl, sözlük anlamı ile elçi yani mesaj/vahiy ileten demektir, Resûle itaat te o’nun getirdiği mesaja/vahye itaattir”</strong> diyerek, bu anlam üzerine elinden geldiğince abanarak Allah Resûlü’nü aradan çıkarmaya azm-u cezmû kasd eylemiş olan Bayındır (ve Bayraktar)<em>“Muhammed, içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir”</em>.<strong>(Ahzab/40)</strong> <strong>ayetine göre Hz. Muhammed (s.a.v.)’den sonra nebî gelmeyecektir ama Resûl gelecektir, gelmek zorundadır”</strong> diyor.</p>
<p>Kur’ân’da geçen her ayeti lafız üzerinden anlamayı ve  Kur’ân’da geçen her kelimeyi de lügat anlamı üzerinden değerlendirmeyi bir metod edinen bu zevâta soralım o vakit;</p>
<p>Hindistan’da ortaya çıkan meşhur “Kadıyânîlik” akımının kurucusu olarak bilinen Mirza Gulam Ahmed Kadıyânî, 1902 yılında vahiy aldığını ilan edip bir Nebî ve Resûl olduğunu iddia etmiştir (bu konudaki itirazlara karşı da 1902 yılında “Tuhfetü’n-nedve” ve 1907 yılında “Hakîkatü’l-vahy” adıyla iki eser telif etmiştir).</p>
<p>Gulam Ahmed ve Kadıyânîler, Türkçe olarak neşredilmiş bir meallerinde Ahzâb/40 ayetinde geçen “Hâteme’n-Nebiyyîn” kelimesini ise –tıpkı Bayındır’ın ve Bayraktar’ın lafızları anlama/yorumlama ameliyesine paralel bir benzerlikle- lügat anlamı üzerinden meallendirerek yorumlamışlar ve ayeti şöyle meallendirmişlerdir;</p>
<p><em>“Muhammed, sizler gibi erkeklerin hiçbirinin babası değildir. Ancak o, Allahın Resûlüdür, hatta daha da üstündür. Yani o, Peygamberlerin mührüdür. Allah herşeyi çok iyi bilendir.”</em><strong>(Ahzâb/40)</strong></p>
<p>Kadıyânîler, meallerinde bu ayete şöyle bir not düşmüşler;</p>
<p><strong>“Bazı ulemâ ‘hâtemen nebiyyîn’ kelimelerini ‘Peygamberlerin sonuncusu’ olarak tercüme ederler. Aslında ‘hâtem’ kelimesi Arapçada ‘mühür’ anlamına gelmektedir. Mühür ise ancak tasdik etmek, onaylamak için kullanılır. Yani Hz. Resûlullâh (s.a.v.)’in mührü yani tasdiki olmadan hiçkimse peygamberlik mertebesine ulaşamaz. Bu ayetteki ‘hâtemen nebiyyîn’ sözü bu anlama gelmektedir. Bir diğer anlamına göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ Peygamberlerin en üstünü ve en iyisi demektir. ‘hâtem’ kelimesinin bir diğer anlamı da bir süs eşyası olan ‘yüzük’tür. Bu anlama göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ sözü ‘Bütün Peygamberlerin süsü’ ya da ‘Bütün peygamberlere süs veren’ demektir.” </strong>(19)</p>
<p>Şimdi;</p>
<p>Eğer Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) kendilerine aslî bir metod edindikleri<strong>“Kur’ân’daki kelimeleri, lafız ve lügat manası üzerinden anlama”</strong> ameliyesi ile ortaya koydukları bâtıl ve mesnedsiz bir te’vil olan <strong>“Ayette Nebîlerin sonuncusu diyor, Resûllerin sonuncusu demiyor, o halde Kur’ân’ı tebliğ eden herkes bir Resûldür. Ben de bir Resûlüm”</strong> iddiasına göre,  Kadiyânîlerin bu yorumunu değerlendirirsek, Bayındır’a (ve Bayraktar’a) göre bu lügâvî te’vil/yorum da tamamen doğru olmak zorundadır.</p>
<p><strong>Şimdi Bayındır’a (ve Bayraktar’a) soralım; Kadıyânîlerin lügat üzerinden bakıldığında –doğru şekilde- ortaya koydukları “Nübüvvet devam etmektedir” şeklindeki bu yorumu/te’vili sadece Kur’ân’a dayanarak kat’î bir şekilde çürütebilir misiniz? “Çürütebiliriz” derseniz, buyrun meydan sizin…</strong></p>
<p>Ezcümle;</p>
<p><strong>“Nebî’ye itaat yoktur. Res’ûl’e itaat te O’nun tebliğ ettiği ayetlere itaattir. Dolayısıyla Kur’ân ayetlerine itaat’tir. Resûl’ün bizâtihi kendisine, açıklamalarına, beyânına, örnekliğine, tefsirine, Sünnete itaat yoktur” diyerek, Peygamberi (s.a.v.), Sünneti, Sahabeyi, Ulemayı, Usûl ilimlerini tamamen devre dışı bırakıp Dini sadece Kur’ân’ın salt metnine indirgeyerek, daha sonra da o metni şahsî, sübjektif, indî, metodsuz, usulsüz bir okuma/anlama faaliyetine tâbî tuttuğunuzda, Allah’ın Kur’ân’da ne demek istediği yani murâdullah doğru bir şekilde tesbit edilemez. </strong></p>
<p><strong>Ve tabii ki böyle bir ameliyenin sonucunda, Yahudilerin ve hıristiyanların kutsal kitapları ellerinde iken o kutsal kitapları şahsî yorum ve te’villerle tahrif ederek sapıtmaları tecrübesinin tekerrürü kaçınılmaz olacaktır.</strong></p>
<p>Bunca sene delalet mebhasleri ile haşır-neşir olmuş olması gereken birisi, böyle “küllî” bir meseleyi hiçbir usûl zeminine oturtmadan, kat’i aklî ve naklî delillere dayandırmadan, bilhassa ilgili naklî delillerin tamamını bahse konu etmeden sadece bir-iki kelimenin zahir anlamı üzerine bina etmekte hiçbir sakınca görmüyorsa hem ortaya koyduğu bu arızalı nübüvvet ve risâlet anlayışı hem de bu arızalı anlayışın semeresi olarak Efendimiz (s.a.v.)’e itaatin, ittibânın ve iman etmenin herhangi bir pratik neticesi ve mantıklı bir anlamı olmaması sebebiyle bu arızanın bir sonraki durağının arızalı bir “ilâh tasavvuru” olması sonucu, hem kendisi için hem de takipçileri bakımından son derece ciddî sıkıntıların ortaya çıkması tabiî bir durum olacaktır.</p>
<p><strong>Yazımın bundan sonraki bölümlerinde; Zeki Bayraktar’ın konu ile ilgili görüş ve iddialarına, hem konu hakkında te’lif ettiği kitabı, hem de konu hakkındaki konuşmalarının, açıklamalarının yer aldığı videoları baz alarak değineceğim inşallah.</strong></p>
<h3>Şükrü Yaşar</h3>
<p>Aldığım yer:</p>
<p><a href="http://sukruyasar.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-1/">http://sukruyasar.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-1/</a></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1- <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kurana-ve-gelenege-gore-nebi-ve-resul.html">http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kurana-ve-gelenege-gore-nebi-ve-resul.html</a></p>
<p>2- Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî garîbi‟l-Kur‟ân, s. 503; Muhammed b. Manzûr, Lisânü‟l-„Arab, I, 161.</p>
<p>3- İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, es-Sıhâh: Tâcü‟l-luga ve Sıhâhu‟l-„Arabiyye, VI, 2500; Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî, Tâcü‟l-„Arûs min Cevâhiri‟l-Kâmûs, I, 122–123.</p>
<p>4- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 503, 504; Cevherî, a.g.e., VI, 2500.</p>
<p>5- Cevherî, a.g.e., VI, 2500; İbn Manzûr, a.g.e., I, 161-162; Muhammed Ali b. Ali et-Tehânevî, el-Keşşâfü ıstılâhâti‟l-fünûn, IV, 165; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.</p>
<p>6- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Adudüddin el-Îcî, el-Mevâfık fî „ilmi‟l-Kelâm, 337; Zebîdî, a.g.e., I, 122.</p>
<p>7- Cevherî, a.g.e., I, 74; Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., 503 vd.; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162-163.</p>
<p>8- Bağdâdî, Usûlü‟d-dîn, s. 153-154; Adudüddin el-Îcî, a.g.e., s. 337; Teftâzânî, Şerhu‟l-Makâsıd, V, 5; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.</p>
<p>9- Meryem 19/17.</p>
<p>10- Ebû Bekr b. Muhammed İbn Fûrek, Mücerredü Makâlâti‟ş-Şeyh Ebi‟l-Hasan el-Eş‟arî, s. 174; Seyfeddin el-Âmidî, Ebkârü‟l-efkâr fî usûli‟d-dîn, IV, 8-9; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162 vd.</p>
<p>11- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Zebîdî, a.g.e., I, 122 vd.</p>
<p>12- Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 328.</p>
<p>13- Âmidî, a.g.e., IV, 13; Teftâzânî, a.g.e., V, 5; Tehânevî, a.g.e., IV, 165.</p>
<p>14- Mâtürîdî, Te‟vîlâtü Ehli‟s-sünne, II, 295; III, 269.</p>
<p>15- Cürhümîler için bknz;<a href="http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080138">http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080138</a></p>
<p>16- Enfâl / 67, 68; “Savaş alanında  düşmanı etkisiz hale getirinceye kadar hiçbir nebinin esir alma hakkı yoktur . Siz, dünya malını (hemen elde edeceğinizi) istiyorsunuz. Allah ise Ahireti (sonrasını) istiyor. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Rumların yenildiği gün Allah’ın yardımıyla sevineceğinizi)  Allah önceden yazmasaydı, aldığınız esirlerden dolayı başınıza büyük bir felaketin gelmesi kaçınılmazdı”.</p>
<p>17- Hucûrat / 1.</p>
<p>18- Hucûrat / 2.</p>
<p>19- Kadiyânîlerin Ahzâb/40 ayeti hakkındaki yorumları/te’villeri, Ebubekir Sifil Hoca’nın ilgili bir konuşmasından iktibastır.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/">Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beşerî Arızalar Nübüvveti Engellemez</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/beseri-arizalar-nubuvveti-engellemez/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/beseri-arizalar-nubuvveti-engellemez/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2015 14:43:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Beşerî Arızalar Nübüvveti Engellemez]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9410</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı serseriler, peygamberlerin mu&#8217;cizelerini, son zamanda keşfe­dilmiş İlmî hakikatlerle açıklamak isterlerken, bir şeyleri uydururlar. Mesela ;ebâbil  kuşlar ve fil hâdisesini tevil ederek şöyle derler: “Sinekler gibi mikrobu taşıyan bir sürü kuşlar, Arab müşriklerine saldır-mıştır. Çünkü taş insanı yakıp öldürmez.”.. Bu büyük bir hatadır. Allah Teâla, ebâbil adlı kuşları, taşlarıyla saldırtmıştır ve o kavmi imha eden, o [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beseri-arizalar-nubuvveti-engellemez/">Beşerî Arızalar Nübüvveti Engellemez</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/ayin_yarilmasi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9411" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/ayin_yarilmasi.jpg" alt="Beşerî Arızalar Nübüvveti Engellemez" width="481" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/ayin_yarilmasi.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/ayin_yarilmasi-600x255.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/ayin_yarilmasi-300x128.jpg 300w" sizes="(max-width: 481px) 100vw, 481px" /></a></p>
<p>Bazı serseriler, peygamberlerin mu&#8217;cizelerini, son zamanda keşfe­dilmiş İlmî hakikatlerle açıklamak isterlerken, bir şeyleri uydururlar.</p>
<p>Mesela ;ebâbil  kuşlar ve fil hâdisesini tevil ederek şöyle derler: “Sinekler gibi mikrobu taşıyan bir sürü kuşlar, Arab müşriklerine saldır-mıştır. Çünkü taş insanı yakıp öldürmez.”.. Bu büyük bir hatadır. Allah Teâla, ebâbil adlı kuşları, taşlarıyla saldırtmıştır ve o kavmi imha eden, o taşlar olmuştur. Fili sinekle, yılanı karıncayla öldüren Allah Teâlâ, ufacık taşlarla insanları yakmaya muktedirdir.</p>
<p>Binaenaleyh mu&#8217;cize, tabiî ka-nunların iptal edilmesinden ibarettir; mesela suyu ateş, ateşi su yapmak gibi.. Allah Teâlâ peygamberlerinin davalarına, tasdikname misâli mu&#8217;ci-zeler izhar etmiştir. Mu&#8217;cize, aklın kabul edemediği, sadece Hudâ&#8217;nın irade ve kudretiyle sebebsiz vuku bulan hâdiselerdir. Eğer mu&#8217;cizelerle beraber peygamberlerde açlık, düşmanlık, hastalık, sıcaklık ve soğukluk tesiri olmasaydı, insanlar Allah&#8217;ın hakîkî Hâlık ve bir tek ve hakîkî tesir edici olmasını idrak edemezlerdi; ve Allah&#8217;tan başka tesir edici bir şey zannederlerdi.</p>
<p>Sebeblerden tezahür eden olayların fâil-i hakîkîsi Allah Teâlâ&#8217;dır. Hidayeti şeyhe, şifâyı ilaca hakîkî isnadla nisbet etmekte, şirke girmek korkusu vardır. Fakat fâil-i hakîkînin Allah Teâlâ olduğuna inanan bir kimseye, şirk korkusu olmaz. Nebilerin beşeriyetlerine ârız olan hâdise­lerde birçok hikmetler vardır. Bunlardan birisi de hakîkî fâilin Allah Teâlâ olduğunu bildirmektir. Gerek peygamberler ve gerekse evliya sebebiyle tezahür eden mu&#8217;cize ve kerâmetlerin fâili, Cenâb-ı Hakk&#8217;tan başkası değildir. Evliya ve enbiyânın kerâmet ve mu&#8217;cizeleri, Allah Teâlâ&#8217;nın icadıdır. Fakat onlar da Allah Teâlâ&#8217;nın rahmet kapılarıdır, yani vesiledirler. Kapıyı açmaksızın binaya girmek İmkanı olmadığı gibi, nebilerin davetine icabet etmemek ve evliyâyı inkar etmek de, Allah Teâlâ&#8217;nın kabul huzuruna girmeye engeldir.</p>
<p><strong>Peygamberlerin beşeriyetine ârız olan hâdiselerde birçok hikmetler vardır:</strong></p>
<p><strong>1</strong> -Aklı zayıf olan kimseler, mu&#8217;cizelerin müşahadesinde, peygam­berlere ulûhiyeti isnad ederlerdi. Zayıflık, hastalık, üşütme onlardan görülünce, hiç bir ehli kıble, evliya şöyle dursun da peygamberleri bile ilahlaştırmamışlardır.. Binaenaleyh enbiya ve evliya türbelerini ziyaret eden müslümanlara, avam mesâbesinde olan Havâricîler: “Sîzler onları Katılaştırıyorsunuz&#8221; diye taarruz etmekte haksızdırlar. Zira onların bu hali, enbiya ve evliyâyı Katılaştırmak değil, Allah Teâlâ&#8217;nın rahmet kapı­sını açmaktır.</p>
<p>Meğer ki şer&#8217;î edebleri bozanları bu kelimenin dışında ikaz ederler­se, o da başka bir meseledir. Şimdiye kadar “Eşhedu enne Muhamme- den abduhu ve rasûluhu” demeyen hiçbir müslüman yoktur.</p>
<p><strong>2</strong>-Peygamberlerin sevabları ve mertebeleri, mûbtelâ oldukları has­talık ve halktan gördükleri eziyetle yükselir. Belaya mübtelâ olanlara te­selli vermek, bela esnasında ümidlerinl kesmemeye yol göstermek İçin, Allah Teâlâ nebilerine ve dostlarına bazı belaları yöneltmiştir.</p>
<p>Tirmizî, İbnu Mâce ve Dârimî&#8217;nin tahric ettikleri Sa&#8217;d radıyallâhu anh&#8217;tan gelen bir rivayette: “En çok belaya giriftâr olan kimdir?&#8221; diye sorulunca Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Nebilerdir. Sonra emrlerine imtisal edenler(evliya)dir. Sonra bunların peşinde gelenler(veli olmayan ulemâ)dir. Adam dininin hase­bi üzere belaya yakalanır. Eğer dininde kuvvetli ise, belası kuvvet­li olur. Şayet dininde zayıflık varsa, belası hafifler. Hâsılı yeryü­zünde günahsız yürüyünceye kadar belası devam eder.”</p>
<p>Bazı serseriler: &#8220;Madem Allah Teâlâ peygamberleri sevmiş ve seç­miştir; neden onlara belayı göndermiştir.&#8221; derler.</p>
<p>Ibnu Arabi diyor ki: «Bela davaya bağlıdır. Birisi bir davayı ortaya koyduğu takdirde, şahid getirmesi lazımdır. Enbiya ve evliyânın dava­sının şahidi de beladır. Nitekim sevgiyi iddia eden bir talebeye yüz çevi­rirsin; sarsılmazsa seversin. Allah Teâlâ, enbiya ve evliyânın davala­rında ve inançlarında kuvvetli olduklarını kullarına bildirmek için, davala­rının tasdiknamesi olarak, onları belaya giriftâr etmiştir.»</p>
<p>Tîbî diyor ki: «Enbiya ve evliya, kendilerinin Allah Teâlâ&#8217;ya mülk olduklarına, Allah Teâlâ&#8217;nın mülkünde dilediği şekilde tasarruf ettiğine inandıkları için Mâlik&#8217;lerine teslim olurlar ve itiraz etmezler. Sevgiye bundan daha üstün deli! olamaz. Beladan lezzet almak kadar tatlı bir şey olmaz.</p>
<p>&#8220;Andolsun sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ite imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutf u keremimi) müjdele. ”</p>
<p><strong>3</strong> -Sefer, harb, hastalık ve zamana göre değişik ahkamları bildirmek ve öğretmek bâbından, Cenâb-ı Rabb-ul-İzzet peygamberlere bu gibi şeyleri vermiştir. Binaenaleyh namazda Resûl~u Zîşân aleyhissalâtu vesselâm&#8217;ın sehvi ve sehiv için secdesi, öğretmek içindir. Böyle olma­saydı, namazda sehvettiğimiz vakit ne yapacağımızı bilmezdik. Namaz­da Hazreti Rasûl&#8217;ün iki sefer sûri sehvi, bize daimi sehvin hükümlerini ve telafisinin keyfiyetini bildirmiştir. Diğer hususları buna kıyas et.</p>
<p><strong>4-</strong>Sair insanlara teselli vermek için, peygamberlere uyku ve has­talık peyda olmuştur. Yoksa peygamberlere vâki* olan uyku ve hastalık, kalb-i şeriflerine ve rûh-u şeriflerine tesir etmemiştir; hiç bir zaman onla-rın kalb ve dimağlarına, şuur ve konuşmalarına zarar vermemiştir. Onun içindir ki Müslim ve Buhârî&#8217;nin tahric ettikleri Hazreti Ayşe&#8217;nin hadîsinde Rasûlullah Saliallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:</p>
<p>“Gerçekte gözlerim uyuyor ve fakat kal­bim uyumaz.”</p>
<p>Demek uyku ile peygamberlerin abdesti bozulmadığı gibi, peygamberlerin bu makamına vâris olan bazı evliyânın abdesti de uyku ile bozulmaz. Bu makama vâris olan bazı ulemâ da böyle.</p>
<p>Âlimin uykusu, cahilin İbadetinden daha hayırlıdır.&#8221; denilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/beseri-arizalar-nubuvveti-engellemez/">Beşerî Arızalar Nübüvveti Engellemez</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/beseri-arizalar-nubuvveti-engellemez/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz.Peygamber&#8217;e Verilen Maddi Mucizeler Kuran&#8217;a Aykırı Mı ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-verilen-maddi-mucizeler-kurana-aykiri-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-verilen-maddi-mucizeler-kurana-aykiri-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2015 09:50:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Peygamber'e Verilen Maddi Mucizeler Kuran'a Aykırı Mı ?]]></category>
		<category><![CDATA[Mü’minlere yönelik mucizeler]]></category>
		<category><![CDATA[Müşriklere yönelik mucizeler:]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Mucize Kuran mıdır ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7623</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Özellikle günümüzde Kur&#8217;ânda Allâh’ın Hz. Peygamber’e mucize vermediğini ifade eden âyetleri ileri sürerek Hz. Peygamber’in tek  mucizesinin Kur&#8217;ân olduğunu iddia edenler vardır. Öyle anlaşılıyor ki,  bu konunun üzerinde biraz durmamız gerekir. Şu bir gerçek ki, eskiden beri Hz. Peygamber’in (maddî) mucizeler gösterdiği hep kabul edilmiştir. Hatta Mu’tezile, Şia gibi fırkalar bile bu olguya itiraz etmemiştir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-verilen-maddi-mucizeler-kurana-aykiri-mi/">Hz.Peygamber’e Verilen Maddi Mucizeler Kuran’a Aykırı Mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7624" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir2.jpg" alt="Hz.Peygamber'e Verilen Maddi Mucizeler Kuran'a Aykırı Mı ?" width="338" height="352" /></a>Özellikle günümüzde Kur&#8217;ânda Allâh’ın Hz. Peygamber’e mucize vermediğini ifade eden âyetleri ileri sürerek Hz. Peygamber’in tek  mucizesinin Kur&#8217;ân olduğunu iddia edenler vardır. Öyle anlaşılıyor ki,  bu konunun üzerinde biraz durmamız gerekir.</p>
<p>Şu bir gerçek ki, eskiden beri Hz. Peygamber’in (maddî) mucizeler gösterdiği hep kabul edilmiştir. Hatta Mu’tezile, Şia gibi fırkalar bile bu olguya itiraz etmemiştir. Bu konuda müstakil kitaplar da yazıl­mış, Hz. Peygamber&#8217;in bu yönü ortaya konulmuştur. Ne var ki günü­müzde Hz. Peygamber&#8217;in tek mucizesinin Kur’ân olduğu yönünde bir iddia ortaya atılmış ve maddî mucizelere yönelik hadîsler reddedilmiş­tir. Bunun dayanağının da Kur’ân olduğu ileri sürülmüştür. Kur’ân’a göre Hz. Peygamber’e maddî mucize verilmemiştir. Dolayısıyla Ay’ın yarılması vb. mucizeler Kur’ân’a aykırıdır.</p>
<p>Aşağıda dayanak olarak ileri sürülen âyetleri ele alacağız; ancak burada hemen belirtelim ki, Hz. Peygamber’in en önemli mucizesi­nin Kur&#8217;ân olması, onun başka mucizesinin olmadığı anlamına gelmez. Mu&#8217;tezile de -Kur&#8217;ân dışında- maddî mucizelerin nübüvvetin ispatına yönelik birer delîl olamayacağını kabul etmektedir. Çünkü maddî mu­cizeler, ancak bir peygamberin nübüvvetini tanıdıktan sonra bilinebilir.Bu bakımdan maddî mucizeler nübüvvetin ispatında temel değil, talî bir meseledir. Kısaca maddî mucizeler sadece peygamberliği kuv­vetlendirmek içindir. Burada dikkat edilirse, Mu’tezile mucizeleri inkâr etmemekte, maddî mucizelerin nübüvveti ispata yönelik kabul edilme­sini eleştirmektedir. Elbette bu da tartışılır, ama mucizelerin varlığı ka­bul edildikten sonra sonuç itibariyle onların hangi amaca matuf oldu­ğu o kadar da önemli değildir.</p>
<p>Kâdî Abdülcabbâr’ın mucizelerin varlığını kabul etmede daha sarih ifadeler kullandığı görülmektedir. Ona göre, Kur’ân dışında Hz. Pey­gambere verilen mucizeler zorunlu olarak bilinenler ve istidlal yoluy­la bilinenler olmak üzere ikiye ayrılır. Birinciler hissî mucizeler türün­den olup, az bir yemekle büyük bir topluluğu doyurmak, taşların da­vete iştirak etmesi, hurma kütüğünün inlemesi, elindeki çakıl taşları­nın Allâh’ı teşbihi, çağırdığında ağacın yanına gelmesi bunlara örnek olarak gösterilebilir. Bu durum Mu’tezile’nin de kendi içinde farklı düşündüğünü göstermektedir.</p>
<p>Mucize, sözlükte başkasını aciz bırakan demektir. Istılahta ise pey­gamber olduğunu iddia eden kişinin, doğruluğuna delâlet eden fiil anlamına gelir. Mucizenin bazı şartları vardır: Doğrudan Allâh’tan olması, peygamberlik iddia eden kişinin iddiasını müteakip olması, iddiaya uygun olması, olağanüstü olması gibi. Bu tanım ve şartların kelâmcılara ait olduğu özellikle vurgulanmalıdır.</p>
<p>Kelâmcıların ama­cı ise mucizeyi nübüvveti ispatın bir aracı olarak değerlendirmektir. Dolayısıyla her mucizede bu şartların birlikte bulunması zorunlu de­ğildir. Mesela, mü’minlere yönelik mucizeler, peygamberliği ispat et­mek için değildir. Onlar, mü’minlerin kalplerini te’yid etmek için­dir. Mü’minlere yönelik derken, mü’minlerin mucize talep ettiği sanılmamalıdır. Mü’minlere yönelik hiçbir mucizede onlardan bir ta­lep gelmemiştir. Zira onların mucizelerle îmân etmek gibi bir sorun­ları yoktur. Ama bu tür mucizeler Allâh’ın mü’minlere bir ikramıdır, bir hediyesidir, lütfudur.</p>
<p>Esas itibariyle bir fiilin Allâh’tan olup peygamberin elinde olağanüstü bir hal kazanması, onu mucize kılmaya yetmektedir. Bu durumda iki tür mucize ortaya çıkmaktadır:</p>
<p><strong>Müşriklere yönelik mucizeler:</strong> Bunlar, nübüvveti isbat içindir Asr-ı Saadetteki örneklerine baktığımızda yok denecek kadar az oldukları görülür. Hatta, sadece örneğin Ay’ın yarılması olayı olduğu bile söylenebilir.</p>
<p><strong>Mü’minlere yönelik mucizeler:</strong> Bunlar nübüvveti ispat etmek için değildir. Bunlar hidâyet ve kalbe itminan verme kabilinden olan mucizelerdir. Örnekleri de çoktur.</p>
<p>Acaba Kur’ân Hz. Peygamber’e her iki tür mucizenin verildiğini ifade etmekte midir? Yoksa hiçbir mucizenin verilmediğini mi söyle­mektedir? Ya da müşriklere yönelik mucize gösterme konusunda Allâh istekli değil midir? Dolayısıyla müşriklere ve mü’minlere gösterilecek mucize konusunda doğal olarak bir ayrım mı ortaya çıkmıştır? Bu so­rulara cevap verebilmek için önce ilgili âyetleri kaydedelim, ardından da onları değerlendirelim:</p>
<p>“Dediler ki: ‘Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya! (Ey Mu­hammedi) De ki: ‘Şüphesiz, Allâhın, bir mucize indirmeğe gücü yeter. Fakat onların çoğu bilmiyor.”</p>
<p>“Bizi, (Kureyşin istediği) mucizeleri göndermekten, ancak ön­cekilerin onları yalanlamış olması alıkoydu. (Nitekim) Semûd kavmine o dişi deveyi açık bir mucize olarak verdik de onlar bu yüzden zâlim oldular. Oysa biz, mucizeleri sırf korkutmak için göndeririz.’’</p>
<p>Bu âyetler açıkça mucize gönderme konusunda bir isteksizliği ortaya koymaktadır. Yukarıdaki ilk âyete gelince, onlar müşriklerin gönülle­rine uygun tarzda mucizenin gönderilmeyeceğini vurgulamaktadır. El­malılı, En’âm Sûresi 37. âyet çerçevesinde bu durumu şöyle belirtmiştir:</p>
<p>“İnen âyetleri duymadılar, inkâr ettiler de Peygamber’e kendi gö­nüllerince bir âyet, bir mucize indirilmesini hor görür bir itiraz şeklinde talepte bulundular. Allâh, bir mucize indirmeye şüphesiz kadirdir, indirmezse, güçlüğünden değil, hikmetindendir.” Bu hikmeti S. Ateş şöyle açıklamaktaiyorsa, bu yine onlara acıdığından dolayıdır. Çünkü istedikleri gibi hemen mucize in­se inen mucizeyi de çeşitli bahanelerle kabul etmeyecek, ona büyü di­yecekler, hatta onu doğal görüp başka mucize isteyeceklerdir.” Allâh’ın mucize göndermeme isteksizliğinin bir başka sebebi daha vardır. Bu sebep, yukarıda belirtilen Allah’ın acımasını da izah etmek­tedir. Bu, “Bizi, âyetler (mucizeler) göndermekten alıkoyan tek şey, ön­cekilerin bu âyetleri yalanlamış olmasıdır.” şeklinde âyette geçen husus­tur. Müşriklerin Hz. Peygamber’den, Mekke’de dağları yürütüp ovalar açmasını, ırmaklar fışkırtmasını, bağlar bahçeÎer yaratmasını, gökten hazineler indirmesini istedikleri, Kur’ân’da anlatılmıştır. Allâh, âyette müşriklerin istedikleri mucizeleri neden göndermediğini açıklamıştır.</p>
<p>Daha önceki milletler de mucize istemişler, fakat mucizeleri gördük­ten sonra da yalanlamışlar ve bu yüzden de cezalandırılmışlardır. Allâh, mucizeleri, korkutup uyarmak için gönderir. Mucizeleri gördük­leri halde yalanlayanlar cezalandırılır.</p>
<p>Burada mucizeler konusunda bir ayırımın ortaya çıktığı açıktır. Bu hususa Elmalılı dikkat çeker ve Allâh’ın kudretine delâlet eden mucizelerin üç kısım olduğunu belirtir:</p>
<p>“Mucizelerin bir kısmı her şeyi kapsar. Her şeyde O’nun bir ol­duğuna delâlet eden bir âyet vardır. Bir kısmı olağanüstüdür. Peygamberlerin mucizeleri böyledir&#8230; Mucizeler arasında inadına istek ve ıs­rar edilen bir kısım vardır ki, bunlara ‘âyât-ı mukteraha’ denilir. Bun­lar gösterildiği zaman inanmayanlar, Semûd kavmi gibi, kökleri kese­cek bir azap ile derhal yok edilmişlerdir.”</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber döneminde azabı gerektirecek bir mucize talebine karşılık verilmemiştir. Mucizelerin çeşitli kısımlara ayrıldığı bilinmektedir. Elmalılı’nm yaptığı tasnifin yanında başka tasnifler de vardır. Süleyman Nedvî’ye göre, mucizeler hidâyet, ilâhî yar-dım ve helâk mucizeleri şeklinde üçe ayrılır. Bu durum, en azından mucizelerin hepsinin eşit olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir.Şimdi bu duruma göre mucizeleri değerlendirelim:</p>
<p><strong>a-</strong> Allah, mucize gönderme konusunda isteksizdir. Zira geçmiş vimler sürekli bunları yalanlamış, akibetleri de kötü olmuşa Bu ümmetle ilgili olarak Allâh, maddî mucizelerle insanların îmân etmesini istememektedir. Bununla birlikte, Mekke döneminin ilk yıllarında mucize taleplerine Ay’ın yarılması olayıyla karşılık verilmiştir. Kamer Sûresi, Mekke döneminde inen  sûrelerdendir. En’âm Sûresi ise Mekke devrinin sonlarına doğru ve bir defada inmiştir. İsrâ Sûresi de Mekke döneminin sonlarında nâzil olmuştur. Mekkeli Müşrikler Kamer Sûresi’nde be­lirtildiği gibi Ay’ın yarılmasını “büyü” olarak değerlendirmişlerdir.</p>
<p>Müşriklerin bu yapısını bilen Yüce Allâh, muhtemelen on­ları maddî mucizelerle îmâna sevk etmeyi amaçlamamıştır. Bu durum maddî olarak hiç mucize gösterilmediğini değil, yok de­necek kadar az bir iki -belki de sadece Ay’ın yarılması- mucize gösterildikten sonra Allâh’ın rahmeti gereği mucize taleplerine karşılık verilmediğini ortaya koyar. Hatta Ay’ın yarılması ola­yında bile mucize göstermeye yönelik bir isteksizlik vardır. Zira olay, gece vuku bulmuştur. Çok kimse de buna muttali olama­mıştır. Bu da mucize gösterme konusundaki isteksizliğin başka bir delilidir. Ancak bu isteksizlik -dediğimiz gibi- bir tane dahi olsa, hiç mucize gösterilmediği şeklinde yorumlanmamalıdır.</p>
<p><strong>b-</strong>Kur’ân’da mucize talepleriyle ilgili âyetlere baktığımızda hep sinin müşriklerle ilgili olduğunu görürüz. Dolayısıyla buralar da onlara yönelik hitaplarla Allâh’ın bir lütfü ve yukarıda geç tiği gibi İlâhî yardım olarak mü’minlerin karşılaştığı mucizele ri karıştırmamak gerekir. Kur’ân’da bu anlamda mucizeler bulunmaktadır. Mucizelerin illa da nübüvveti ispata ve meydan okumaya yönelik olması gerekmemektedir.</p>
<p>Esas itibariyle bir başkasının benzerini yapmaktan aciz olduğu şey, mucizedir. Mucize esas itibariyle böyle olmakla birlikte, muhatapları açı­sından farklı manalar ifade edebilir. Müşrikler için bir nübüv­veti ispat ve meydan okuma; mü’minler için İlâhî bir lütuf, tak­viye ve te’yid olabilir. Kur’ân’da bu tür mucize, yani olağanüs­tü haller bulunduğuna göre hadîslerde bu tür mucizelerin var­lığı yadırganacak bir husus değildir. Normal insanlardan, yani kâmil bazı insanlardan olağan üstüne benzer bazı hallerin sudûr ettiği bir vakıadır. Bu tür halleri, Allâh’ın güç ve kudreti altında bulunan Hz. Peygamber’e çok görmemek gerekir.</p>
<p><strong>c-</strong>Bununla birlikte belirtmekte fayda vardır ki, gerçekten hadîs lite­ratüründe Hz. Peygamber’e isnâd edilen mucizelerin sayısı hayli kabarıktır. Bunların hepsi sıhhat açısından aynı değerde değil­dir. Bu rivâyetlerin ilk planda sıhhat açısından değerlendirilme­leri gerekir. Zira bunlar bir bütün olarak kabul edildiğinde Hz. Peygamber’i tarih üstü bir varlık gibi göstermektedirler. Hatta öyle olmuştur ki, her peygamberin mucizesine ille de Hz. Pey­gamberin elinde zuhur eden bir nazire bulunmaya çalışılmıştır. Bundan dolayı muhakkak bu tür rivâyetlerin değerlendirilmesi lazımdır.</p>
<p><strong>d-</strong>Son olarak şunu vurgulamalıyız ki, Hâtib el-Bağdâdî, el-Fâkih ve&#8217;l-mütefakkih adlı eserinde Hz. Peygamberin mucize göster­mesinin manevî mütevâtir derecesine ulaştığını belirtmiştir. Ona göre, çeşitli mucizelerle alakalı olarak gelen rivâyetler haber-i vâhid olabilir, ama onların toplamı, mucizenin manevî mütevâtir derecesine ulaştığını gösterir. Mesela, mi’râcı -öyle olmamak­la birlikte- haber-i vâhid bir mucize kabul edelim. Hz. Peygam­berin parmaklarından su akması da ayrı bir mucize olsun. Ağaç­ların Hz. Peygamber’e selâm vermesi, başka bir mucize olsun; Ay’ın yarılması da öyle. Bütün bunların, ayrı ayrı düşünüldüğün­de, haber-i vâhid olduklarını kabul edelim. Ancak bütün bunlar­da ortak bir nokta vardır. O da Hz. Peygamberin mucize gös­termesidir. İşte, mütevâtir olan nokta burasıdır. Zira bu kadar farklı olay, farklı zaman ve mekânlarda anlatan râvîlerin yalan- da birleşmeleri düşünülemez.</p>
<p>Yavuz Köktaş,Kurana Aykırı Görülen Hadisler</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-verilen-maddi-mucizeler-kurana-aykiri-mi/">Hz.Peygamber’e Verilen Maddi Mucizeler Kuran’a Aykırı Mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-verilen-maddi-mucizeler-kurana-aykiri-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akıl,Şeriat ve Nübüvvet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/akilseriat-ve-nubuvvet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/akilseriat-ve-nubuvvet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2015 15:02:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Geylani]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Dilaver Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7495</guid>

					<description><![CDATA[<p>Akıl şimşeği inâyet ufuğundan, fikir gâyelerinin hudûdunun ötelerin&#8217;den çakan bir nûrdur. Onun ışıklar hidâyet aynasının cilâlı yüzüne  vurunca, sâhibi maddiyât karanlıklarında onun ışığıyla, onun aydınlatmasıyla yol bulur. Böylece onun talep kuşunun başarı kanatları kuvvetlenir ve teveccüh ettiği yönde felâh/kurtuluş sabâhı sökmeye başlar. Akıl ancak ezelî inâyet ağı ile avlanan bir gayb kuşudur. Nimetlerin bahşedildiği taraftan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akilseriat-ve-nubuvvet/">Akıl,Şeriat ve Nübüvvet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-11.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7496" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-11.jpg" alt="Akıl,Şeriat ve Nübüvvet" width="410" height="410" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-11.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-11-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 410px) 100vw, 410px" /></a><br />
Akıl şimşeği inâyet ufuğundan, fikir gâyelerinin hudûdunun ötelerin&#8217;den çakan bir nûrdur. Onun ışıklar hidâyet aynasının cilâlı yüzüne  vurunca, sâhibi maddiyât karanlıklarında onun ışığıyla, onun aydınlatmasıyla yol bulur. Böylece onun talep kuşunun başarı kanatları kuvvetlenir ve teveccüh ettiği yönde felâh/kurtuluş sabâhı sökmeye başlar.</p>
<p>Akıl ancak ezelî inâyet ağı ile avlanan bir gayb kuşudur. Nimetlerin bahşedildiği taraftan gelen bir vâriddir. Onun sıfatları mücevher gibidir. Nûrânî bir özü vardır. Semâvî bir melektir.</p>
<p>O senin rûhun için “Kutsal Rûh/Cebrâîl” mesâbesindedir. Senin kah binin, sırrının peygamberlerine yüce semâlarından vahiy indiren ve Rab- binden sana gayb hediyeleri getiren bir Cibrîldir. Sıfatının kesafeti onunla letafet bulur. Amel sedefin onunla cevherleşir. Adaletin ölçüsü ve hükmün dili odur. O cömertlik yolu ve hikmetler mâdenidir. Nimetlerin merkezi ve fikrin direğidir. Anlayışın rehberi ve sırrın tercümânıdır.</p>
<p>Şerîat; takdirin kesin hükmüdür. Risâletin hâkimi onun şâhididir. Onun izzet sultânı kemâl ve beka devletinde tektir. Hikmet melikleri onun celâlinin heybetine itaat ederek boyun eğmişlerdir. Hüküm memleketleri<br />
onun iclâlinin azameti karşısında korkuyla eğilmişlerdir. Belâğat kuşları onun korusunda uçmuşlardır. İlim çocukları onun hidâyet ve irşâd sütüyle beslenmişlerdir. Onun kahredici gücünün kılıcı kendisine muhâlefet ve düşmanlık edenleri helâk eder. İslâm’ın sağlam delilleri onun himâye ipine sarılmışlardır. Her iki âlemin işleri onun etrâfında döner. İki dünyânın menzillerine ona sarılmak sûretiyle ulaşılır.</p>
<p>Nübüvvet; izzet/şeref nârlarından bir nûrdur. Kutsal Rûh’un/Cebrâîlin mührüyle mühürlenmiştir. Kuvveti kudret ile faaldir. Mânâsı güzellik bahçesidir. Zâhiri, Allâhu Teâlâ’nın âdetleri yırtan (hârikulâde) fiilleri ile desteklenmiştir. Bâtınında vahiy bulunur. O, Kutsal Rûh’un gözüdür. Ezel sırrının mânâsıdır. Kıdemin hükmünün neticesidir. Kaderin mânâsının dayanaklarının müşâhededir. Hayat sırlarının idrâk edildiği yerdir. Kıdem ile hâdisin birbirinden ayrıldığı mevkidir.</p>
<p>Vahiy; nübüvvet ufuğunda, risâlet feleğinden doğan taptâze bir dolunaydır. Risâlet onu Allâhu Teâlâ’nın kelâmından alır. Beraberinde Kutsal Rûh vardır. İlim tomarları onun önünde açılır. Sır defineleri onun önünde ortaya çıkarılır. Ebedî ilim hazînelerinin anahtarları ondan zuhur eder. Kâinât işlerinin haberleri ondan alınır. İlim, akıl, âlem, bilgi, şevâhid/ilham, rüsûm (zâhitî bilgi), îtilaf/ülfet, ihtilaf, mürekkeb/terkipli ve müsennâ/ i ikili uzaklıkların mesâfeleri onda katedilir. Onun hakikatinden vicdânî/derûnî bir mânâ ve sâdece açık bir vahiy yoluyla öğrenilebilen rabbânî bir sır keşfedilir.</p>
<p>O, kıdem hazîneleriyle gayb fezâlarını delen bir ezel posacısıdır. Memleket emininin eli altında olan ebed haberlerinin definesidir. O, ezel meclisinde kader kâtibi kimi yazdıysa ona peygamberlik fermânını getiren melek ordularınm kumandanıdır. Onun nûru (sâhibinin) kalbinin berrak aynasında parlar ve orada dünyâ ve âhiret ahvâli tafsilatlıca, hükümleri birer birer ve haberleri inceden inceye belli olur. Sonra vahyin ışıklarının parıltıları sâhibinin sır cevherinin parlak aynasına yansır ve onun inâyet gözü Rabbinin en büyük âyetlerini görür. “Refik-i A’lâ”ya (Cebrâîl) arkadaş olur. İşte o zaman Nebî, kalbinin nûru için bir kandilliktir. Kandillikte nübüvvet fânusu vardır; fânusta risâlet lambası&#8230; Risâlet lambası vahiy fitiline asılmış olan bir nûrdur. Vahiy, vahyedenin gayb sırrıdır.</p>
<p>Peygamberler ezel gaybı memesinin çocuklarıdır. Vahiy sırrına muhâtab olmuş kişinin (Cebrâîl’in) nedîmleridir/arkadaşlarıdır. Huzûr-ı kudsînin mukîmidir onlar. Hakk’ın elçileridir. Ufuk-ı a’lâ’da (en yüce ufukta) dikilen izzet revakları/direkleri ancak onların yücelikleri uğruna dikilir. En yüce makamda serilen şan yaygısı ancak onların şerefi ve heybetleri ile dokunmuştur. En şerefli kutsal savmaalarda/ibâdethânelerde oturan hiçbir nûrânî şahıs yoktur ki, peygamberlerin yüceliklerinden onun yanında bir celîs/arkadaş olmasın.En yüce tesbîhin gölgesine sığınmış hiç-bir mânevî lütûf yoktur ki, onların güzelliğinden onun yanında bir enîs olmasın! Kurbiyet makamlarına yükselmiş hiçbir sıddık yoktur ki, onun yükselişi onların kuvvetleriyle olmasın! Yolu Mevlâ’ya giden hiçbir velî yoktur ki, onların yolu onun yolu olmasın! Beşerin mükerremliğine işâret eden hiçbir ulu bayrak yoktur ki, onların şerefi o bayrağın direği olmasın. Kullar için inşâ edilmiş olan hiçbir yüce saray yoktur ki, binâsı Ibrâhîm (s.a.v.)’in binâsı (Kâ‘be) üzere olmasın!</p>
<p>[B]</p>
<p>“Seyr ilallâh” (Allâh’a seyr) ma‘rifet nûru nisbetinde gerçekleşir. Ma‘rifet ise aklın kuvveti nisbetinde olur. Akıl da “Biz taksim ettik defterindeki kişinin nasîbi kadardır.</p>
<p>Akıl ve şeiat, mü’minin kalp pencerelerine ışıklarıyla girmiş iki nûrdur. Onlar kalpte, suyun şarapla ve letâfetin rüzgârla karıştığı gibi bir- birleriyle karışmışlardır. Tıpkı rûh nûrunun ceset karanlığı üzerine mühürlendiği gibi, nebilerin şahsiyetleri de akıl aynasının parlak yüzeyine mühürlenmiştir. Akıl, fikir avcısıyla gayb göğünden gelen hikmet/hüküm kuşlarını avlamak için, kalp sırlarının bahçelerinde akan ruh sularının mecrâlarına yerleştirilmiş bir ağdır.</p>
<p>Nübüvvet, yakîne bitişik olan akıl gözü üzerinde mânevî olarak parlayan bir nûrdur. Bütün aydınlanma kabiliyetleri, ışıklarım ve ışıklarının parlaklıklarını ondan alır. Karanlığın sabâha ve bedenin rûha ulaşmak için gösterdiği infiâl ondan kaynaklanır. Bu nûr İlâhî cömertliğin, sırf lütfundan ve rahmetinin genişliğinden dolayı sûretlerin bâtınlarına ve bedenlerin sırlarına koymuş olduğu bir nûrdur. Akla, bir varlığın iki mahalle dönüşmesi ile oluşan zarûrî bir ilim giydirilmiştir; onda iki cevherin bir arazı bulunur; öyle iki cevher ki, birisi güzellerin en güzeli, diğeri çirkinlerin en çirkini.</p>
<p>Nübüvvet güneşi, nârlarım ve sırlarının feyezânını/taşkınlığını sâdece İlâhî emirler ile bunun için hazırlanmış akıl şehirleri üzerine gönderir.</p>
<p>Nübüvvet, Âdemoğullarından bazılarını ezelî irâde yollarında “Rab- bin dilediğini yaratır ve seçer” fermânı üzere yürüten gaybî bir hidâyettir.</p>
<p>Dilaver Gürer , Abdülkadir Geylani(Risaleler)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akilseriat-ve-nubuvvet/">Akıl,Şeriat ve Nübüvvet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/akilseriat-ve-nubuvvet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
