<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nimet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/nimet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:47:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Nimet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tıb ve Ebû Alî Sakafî&#8217;nin  Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:10:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Huzur]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[tıb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27889</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Ücüncü Fasıl Bana Muhammed b. el-Müsennâ, ona Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, ona Ömer b. Sâîd b. Ebû Hüseyin, ona Atâ b. Ebû Rebâh, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah, şifâsını indirmediği hiçbir hastalık indirmemiştir.&#8221;[1] Bize Muhammed b. Abdurrahîm,[2] ona Süreye[3] b. Yûnus, ona Ebû Hâris, ona Mervân b. Şücâ&#8217;, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/">Tıb ve Ebû Alî Sakafî’nin  Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yirmi Ücüncü Fasıl</p>
<p>Bana Muhammed b. el-Müsennâ, ona Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, ona Ömer b. Sâîd b. Ebû Hüseyin, ona Atâ b. Ebû Rebâh, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Allah, şifâsını indirmediği hiçbir hastalık indirmemiştir.&#8221;<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bize Muhammed b. Abdurrahîm,<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[2]</sup></a> ona Süreye<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[3]</sup></a> b. Yûnus, ona Ebû Hâris, ona Mervân b. Şücâ&#8217;, ona Sâlim el-Aftas, ona Sâîd b. Cübeyr, ona da İbn Abbâs&#8217;ın (r.a.), Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle dediğini rivâyet etmiştir:</p>
<p>&#8220;Şifâ üç şeydedir: Hacamatla kan alma, bal şerbeti ve ateşle dağlama. Ancak ben ümmetimi ateşle dağlamaktan men ediyorum.&#8221;<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bize Ayyâş b. el-Velîd anlattı, ona Abdü&#8217;l-A&#8217;lâ, ona Sâîd, ona Katâde, ona Ebû Mütevekkil, ona da Ebû Saîd&#8217;in anlattığına göre:</p>
<p>Bir adam Peygamber&#8217;e (s.a.v.) gelerek, &#8220;Kardeşim kar­nından şikâyet ediyor,&#8221; dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): &#8220;Ona bal şerbeti içir!&#8221; buyurdu. Adam sonra üçüncü defa<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[5</sup></a> geldi. (Hastalığın geçmediğini söyledi) ve Resûl, &#8220;Bal (şerbeti) içir.&#8221; diye buyurdu. Sonra dördüncü defa<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[6]</sup></a> geldi ve Yine Hz- Peygamber ona: &#8220;Bal şerbeti içir diye buyurdu.&#8221; Adam: İçirdim/&#8217; dedi. Bunun üzerine Peygamber: &#8220;Allah sözünde doğrudur. Kardeşinin karnı yalancıdır buyurdu.&#8221; Sonra bir kere daha içirdi ve bu sefer kardeşi hastalıktan kurtuldu.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>İlk hadiste, Ebû Hüreyre&#8217;nin Hz. Peygamberden (s.a.v.) rivâyet ettiğine göre, Allah şifâsını, yani derman ve ilacını göndermediği bir dert göndermemiştir.</p>
<p>Ardından, başka bir hadiste şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Şifâ üç şeydedir: Hacamat yapmak, bal şerbeti veya ateşle dağlamaktır. Ancak ben ümmetimi ateşle dağlamaktan men ediyorum.&#8221; Üçüncüsü nehyedilmiştir, yani dağlamak.</p>
<p>Diğer hadiste, bir adam Resûlullah&#8217;ın (s.a.v.) yanma ge­lerek, &#8220;Kardeşimin karnı ağrıyor,&#8221; dedi. Resûlullah (s.a.v.): &#8220;Ona bal yedir.&#8221; buyurdu. Adam gitti ve tekrar geri döndü. Hz. Peygamber bir kez daha: &#8220;Ona bal yedir.&#8221; buyurdu. Ve bir kez daha geldi: &#8220;Yedirdim ama iyileşmedi,&#8221; dedi. Dör­düncü kez gelişinde Resûlullah (s.a.v.): &#8220;Allah Teâlâ doğru söylüyor, ama senin kardeşinin karnı yalan söylüyor. Git, ona bal ver.&#8221; buyurdu. Bu sefer ona bal yedirdi ve o da iyileşti.</p>
<p>Nitekim balın şifâsı yakîn olduğu için, o yakînlik derdi alıp götürdü. Şundan ötürü bilmelisin ki, bir işin çabucak bertaraf olması için yakîn gerekir.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Balın şifâ vermediğine dair sahip olunan kötü düşünce neticesinde baldan şifâ alınmaz. Bil ki, Allah Teâlâ&#8217;nın sebep verdiği bir şeye dair kötü bir zanna sahipsen, Hak seni o şeyin fütûhundan perdeleyip gizler. O şeyin hayrı, yakîn ile şüpheden arınmadıkça, şifâsı şana yüz göstermez. Nitekim illet yalancıdır. Bilmelisin ki, işin çabucak hallolması için yakîn gerekir. Nazarını O&#8217;na kıl, sebebe değil.</p>
<p>Bu hadiste, emrin yüceliğine ve sebebin de zillet olu­şuna işâret vardır. Adam &#8220;Bal yedi ama şifâlanmadı,&#8221; dedi. Peygamber: &#8220;O (bala) şifâ koymuştur.&#8221; Buyurdu. Ona yakîn olunca şifâ buldu.</p>
<p>Ey bizim kulumuz! Gözünü sebebe dikme, sebepteki Müsebbib&#8217;e bak. Allah bir şeyi sebep kıldığında sen onu nehyetme, sebeplerden geçip tevekkülle adım at ve sebep­lerden kurtulmak için tembellik yolunu düşünme. Allah, hicâp ehline sebep ile şifâ verir, ama visâl ehline sebepsiz verir. Bazen de tersi olur; biri itimat etmesin ve diğeri de ümidini kaybetmesin diye, birine sebepsiz, diğerine sebebe bağlı olarak verir. Hakk&#8217;ın huzuruna [kademgâh&#8217;a] geri gelindiği vakit, şayet sebep ehlindense, sebeple uğraşır; ya da şayet Müsebbib&#8217;i tanıyanlardan ise sebebe itimat etmez. Bir kimse sebep makamından geçirilince, Hak&#8217;tan izinsiz tekrar sebebe rücu edemez. Zîra sebebi görmemek cehâlet iken, sebepte kalıp Müsebbib&#8217;i görmemek şirktir.</p>
<p>Dert, yolcuların eczânesidir (ilâç deposudur) ve bu ec- zânenin anahtarı sabırdır. Derdin kapısını sabır anahtarı ile açan bir kimse, her derdine öyle bir devâ bulur ki, bu devânm en küçüğü havada uçmak ve su üzerinde yürü­mektir. Bu dert eczânesinde kalbin ölümsüzlük ilacı ve îman zevklerinden tadılan zevkin ilacı vardır. Ayrıca bu diyârın her yerinde, yanık kokusu ile O&#8217;nun kokusunu duyuran bir devâ vardır. &#8220;Muhakkak ki ben Rahmân&#8217;ın kokusunu Yemen tarafından alıyorum.&#8221;<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[8]</sup></a> Zîra nutkun devâsı şu âyette zikredilmiştir: &#8220;Allah, hakkı Ömer&#8217;in diline ve kalbine yerleştirmiştir.&#8221;<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[9]</sup></a> Her bir uzvun ilacı bütün eşyanın üzerinde olan zikir ve teşbihtir.</p>
<p>Sözün kısası, dert eczanesini sabır anahtarı ile kim açarsa bu ilaçlan bulur. Eğer rızâ anahtarı ile açarsa, âlâ ilaçlar bulur. Eğer muhabbet eli ve anahtarıyla kapıyı açarsa, ondan daha da âlâsını bulur. Eğer niyâz ve ağlama eliyle ve sır anahtarı ile açarsa, en büyük simyâyı bulur ki böylece bütün zehirler panzehire dönüşür, bütün dertler ilaç, bütün bakırlar altm ve bütün taşlar lâl<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[10]</sup></a> olur. Ne güzel ilaç, ne iyi eczâne, ne hoş ip ve ne güzel anahtar! Yüzlerce senedir gelirler ve anahtar getirirler. Anahtarların dişi kadar devâ alıp yaparlar. Bir kilit ve binlerce anahtar. Müptelâ olunan bir hastalık ve binlerce çeşit ilaç! Herkesin eli kadar farklı çeşitte ilaç gelir. Ne hoş, ilginç bir eczâne! &#8220;Biz Kur&#8217;ân&#8217;dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o (müminler için) bir şifâdır.&#8221;<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[11]</sup></a> Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Ama eğer bir mahrem yoksa, nâmahreme sırrı söy­lememek daha iyidir. İncinin sedefin içinde kalması ve sırların sinede gizlenmesi daha iyidir. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illâ Hû</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Alî Muhammed b. Abdülvehhâb es-Sakafî (ö. 328/939) (Allah ona rahmet etsin), vaktinin imamı olup Ebû Hafs Haddâd, Hamdûn Kassâr ve Ebû Osman Hîrî&#8217;nin sohb etinde bulunmuştu. Tasavvuf, Nişabur&#8217;da onun ve arkadaşlarının sâyesinde ortaya çıkmıştı. Ebû Alî, dinî ilimlerde ve her alanda âlim bir zâttı. Ancak bu ilimleri bir kenara bırakarak sûfîlerin ilmiyle meşgul olmuştur. Ebû Osman Hîrî, onu övgüyle anmış ve onun faziletlerinden bahsetmiştir. Ebû Alî, nefsin kusurları ve amellerin âfetlerine dair çok güzel sözler söylemiş ve 328 senesinde vefat etmiştir.</p>
<p>Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):</p>
<p>&#8220;Bir kimse, her çeşit tâîfenin sohbetinde bulunarak bü­tün ilimleri kendinde toplasa bile, bir pirden veya bir edeb sahibinden veya hir imamdan riyâzet yolu ile eğitilmedikçe erenlerin menzillerine ulaşamaz. Bu yol, sünnete tâbi olmak ve selefe muvâfakat etmek üzeredir. Bir kimsenin, müeddeb ve nasihat veren bir üstâddan tarîkat âdâbı öğrenmek yerine, amellerin kusurları yani muâmele ve ahlâkın tashihinde amellerin noksanlığı ve nefsin ahmaklığı hâkim olan bir kimseye iktidâ etmesi münâsip değildir.&#8221;</p>
<p>Yine şöyle buyurmuştur (Allah ona rahmet etsin): Bir kimsenin, hürmet ve edep olmaksızın büyüklerin sohbe­tinde bulunması haramdır. Zîra, onlardan gelecek faydadan, nazarlarının bereketinden ve nurlarından mahrum kalıp hiçbir şekilde istifâde edemez.</p>
<p>Ebû Alî şöyle dedi: &#8220;Bizden sonra bu ümmet için öyle bir devir gelecek ki bir mümin, bir münâfıka dayanıp sı­ğınmadan hoş bir hayat yaşayamayacak.&#8221;</p>
<p>Ve yine şöyle dedi: &#8220;Güler yüz gösterdiği vakit dünya meşgûliyetlerine yuh olsun!&#8221;</p>
<p>Ve dedi ki: &#8220;Dünya bir kimseden yüz çevirdiği vakit, dünyadan ötürü duyulan kayıp ve hasrete yuh olsun! Azîz ömrü, dünya meşgûliyetleri ve hasretle boşa gider ve geriye sadece günah ve vebâl [azap] kalır. Ve o da gider. Şu hâlde akıllı kimse, dünya ona yüz gösterip yaklaştığında onu meşgûl eden şeylere gönlünü kaptırmaz. Dünya ondan yüz çevirip gittiğinde ise hasrete kapılmaz. Zîra, ömrü zâyi eden böyle bir şeye karşı rahat hissetmeyerek kalbi meyi etmez.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>Seni senden huzura erdiren, senin dünyandır. Büyük kusuru senin gözünde küçük göstermesi, onun gururudur. İlim öğrenmek ve tahsil etmek için ilim gerekir ki ilimle ilim tahsil edilsin. Zîra tuz madeninin bulunduğu yere ne atarsan tuz olur. Cehaletle öğrenilen bir ilim, cehâlete hizmet eder. Onun faydası zarara dönüşür. &#8220;Faydasız ilimden Sana sığınırım.&#8221;<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[12]</sup></a> Ancak senin bâtınında bir kusur doğarsa, üstadın hemen onu görüp işe girişir. Çünkü ilim tâlibi, ilmi hâsıl ettiği zaman yüzünü kendisine ve dünyaya çevirmeyip evliyâmn sözlerine ve âhiret yoluna arkasını döner. Selmân&#8217;ın yolunu bırakıp sultanın yolundan gider. Enbiyânın ahlâkını bırakıp şeytanlann ahlâkını alır. Ayrıca ilmi cehâletle öğrenen, ilmi hep cehâlete harcar ve illetleri hep daha çok çoğaltır. Öyle olur ki nasihat edildiği vakit artık dinlemez. O hâlde ilk başta nefsini kendi içinde çok büyütme. Çünkü gücünün ona yetmesi gerekir. Civânmertlerin işâret ettikleri yoldan git ki her zaman mansûr olasm.</p>
<p>Bir kimse on yıl ilim öğrenir, ama bir çerâğ bile yan­mazken, bir derviş bir harf söyler ve bir sürü insan bu sözden yanar. Bu iş, gayret ve çabadan ötürü değil, aksine ihsân ve lütufdandır. Bu iş, tâatten değil, tersine tevfîk ve inâyettendir. Bu iş, deri ve renkten ötürü değil, aksine dostun inâyetindendir.</p>
<p>Bir hoca güneş istedi, ama bulamadı. Öte yandan güneş bir köleyi uyurken aydınlattı. İşte biri koşar ama yetişemez, biri de uyurken ona erişir.</p>
<p>İlâhî, âcizim ve ne yapacağımı bilemiyorum. Ne bildiğim şeye sâhibim ne de sâhip olduğum şeyi biliyorum. İlimle ilim tahsil eden bu tâîfe, nefsini bağladı ve kalbi nefse musallat ederek öğrendiği bütün ilimleri kalbin silâhı kıldı.</p>
<p>Nefsi her bir ilim ile yeni bir bağ ile bağladı. Her ilimden kalpte bir mum daha yaktı. Bundan ötürü nûr, nûr üzerine artarak nefsin cehâletini azaltır. Böylece tamamen nûr kalır ve zulmetin tabiatı kaybolur ki: &#8220;(Rabbimiz!) Nûrumuzu artır, eksiltme.&#8221;<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[13]</sup></a> Vaadi yerine getirmek vefâdandır. İlmin sözünden ilme geldi ve ilimden ilmin lüb buna ulaştı. Okuyun ve öğrenin ey ülü&#8217;l-elbâb!</p>
<p>İlâhî, yapabilecekken bilmiyordum ve bildiğim zamanda yapamadım. Ah olsun bu öğrenilmemiş ilme. Bazen bu öğrenilmemiş ilme gark oluyorum, bazen de ondan ötürü yanıyorum.</p>
<p>İlâhî, iş kavis, büklüm ve kıvrımdan başka bir şey değil. Ama kabul et ki elifin hiçbir kıvrımı, kavisi ve büklümü yoktur.</p>
<p>Sözün kısası, şükredilmeyen her bir nîmet, her iki cihanda da eksikliktir. Sabredilmeyen her bir şiddet ve mihnet, ebedî ziyân ve helâktir. İlim ve ihlâs olmayan her bir tâat, hayatı zâyî etmektir.</p>
<p>Halktan bî-niyâz olmayı tâc edip başının üstüne koy.</p>
<p>İşin serencâmı için ilim çerâğını yanına al.</p>
<p>İşarette bu kâfidir. Zîra derviş için her şeyden maksat tek bir şeydir. Dervişin maksadı, Allah&#8217;ın keremiyle dervişe mâlum olur. Hiçbir şey onu bu maksattan uzaklaştıramaz. Hiçbir şey dervişin yolunu kendisinden uzaklaştıramaz. Böylece onu bu saâdetten kimse azledemez. Kendinde bu çabanın düşüncesini bulmadan önce bu remizden bir şey öğrenmeye çalış.</p>
<p>Lâ ilâhe illallâh. Vahdehû lâ şerîke leh. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi &#8211;  Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:184-190</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[1]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 1,2/441. HN: 17783.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[2]</a> Herevî râviyi sadece Abdurrahman şeklinde kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[3]</a> Herevî râviyi Şüreyh olarak kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[4]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 3,2/441. HN: 17786.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[5]</a> Buhârî’nin rivâyetinde ikinci defa demektedir. Nitekim metinde birinci kez sorduktan sonra ikinci demesi gerekirdi. Muhtemelen bir satır atlaya­rak yazılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[6]</a> Buhârî rivâyetinde kaçıncı defa olduğunu belirtmiyor.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[7]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 4,2/442. HN: 17789.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[8]</a> Aclûnî, <em>Keşfu&#8217;l-Hafâ,</em> C. 1,2019, 535.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[9]</a> Ebû Dâvûd, 19. Haraç, 18, 3/365. HN: 2962; Tirmizî, 46. Menâkib, 17, 5/617. HN: 3682; İbn Mâce, Mukaddime, 11,1/40. HN: 108.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[10]</a> Lâl taşı, parlak kırmızı renkli kıymetli bir taştır.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[11]</a> “Biz Kur ’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa, bir rahmettir; zalimlerin ise sadece ziyanını arttırır.” İsrâ 17/82.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[12]</a> Ebû Davud, <em>Sünen-i Ebu Davud,</em> Vitr 368, /360. HN: 10408.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[13]</a> “Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Umu­lur ki rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennet­lerine koyar. O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz. Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yolları­nı aydınlatırken şöyle derler: ‘Rabbimiz! Nurumuzu arttır eksiltme ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter.&#8217;” Tahrîm 66/8.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/">Tıb ve Ebû Alî Sakafî’nin  Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nerede Hata Yaptığını Anlayip Tövbe Etmen Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Feb 2021 11:09:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Dil ile Yapılan Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Fiiller ile Yapılan Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp ile Yapılan Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Taceddin -es-Sübki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24902</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nimetin sana nereden geldiğini ve senden alınma sebebini bilmen gerekir. Çünkü nimet senden sebepsiz yere alınmaz. “Bir toplum kendisinde-ki özellikleri değiştirinceye kadar Allah onda bulunanı değiştirmez.”1 [8] Bilmelisin ki bu nimet ancak yerine getirmen gereken bir vazifeyi terk ettiğin için senden alınmıştır. Bu vazife ise şükürdür. Şükredilmeyen her nimet yok olmayı hak eder. Denilmiştir ki: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/">Nerede Hata Yaptığını Anlayip Tövbe Etmen Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page" data-page-number="24" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-9439 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir-11.jpg" alt="" width="452" height="310" /></p>
<p>Nimetin sana nereden geldiğini ve senden alınma sebebini bilmen gerekir. Çünkü nimet senden sebepsiz yere alınmaz. “Bir toplum kendisinde-ki özellikleri değiştirinceye kadar Allah onda bulunanı değiştirmez.”1</p>
<p>[8] Bilmelisin ki bu nimet ancak yerine getirmen gereken bir vazifeyi terk ettiğin için senden alınmıştır. Bu vazife ise şükürdür. Şükredilmeyen her nimet yok olmayı hak eder. Denilmiştir ki: “Nimet şükredildiğinde kalıcı olur, nankörlük edildiğinde ise kaybolur.” Yine denilmiştir ki: “Kar-şılığında şükredilen nimet yok olmaz, nankörlük edilen nimet ise kalıcı olmaz.” Ayrıca, “Nimet vahşi bir hayvan gibidir, onu şükürle bağlayınız.” denilmiştir. Nimete nankörlük etmenin onu kesin olarak ortadan kaldı-racağına dair deliller çoktur. Bu delilleri zikrederek sözü uzatmayacağız. Netice olarak Allah Teâlâ’nın kitabı ve Resûlullah’ın (s.a.) sünneti, nimete nankörlüğün o nimeti ortadan kaldıracağına, şükrün ise onu arttıracağına dair iki delildir.</p>
<p>[9] Ârifler demiştir ki: “Şüphesiz ki Rab Teâlâ istisnasız bütün nimetlerin şükürle artacağını kesin olarak belirtmiştir. Fakat beş şey bundan müstes-nadır: Zenginlik, duaya icâbet, rızık, bağışlanma ve tövbe.” Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah dilerse sizi kendi lutfundan zengin edecek-tir.”2, “Allah (kaldırılması için) kendisine yalvardığınız belâyı dilerse kaldı-rır.”3, “Allah dilediğine hesapsız lutufta bulunur.”4, “[Allah] dilediğini bağış-lar.”5, “Sonra Allah bunun ardından yine dilediğinin tövbesini kabul eder.”6[Bu beş şey dışında] şükür konusunda Allah Teâlâ hiçbir istisna koymamış ve şöyle demiştir: “Eğer şükrederseniz elbette size (nimetimi) arttıracağım.”7</p>
<p>[10] Şayet “Şükür nedir?” diye soracak olursan, derim ki ârifler onu açıklamış ve hakikatini ortaya koymuşlardır. Fakat ben senin için bunu özetleyip anlayabileceğin şekilde anlatacağım: Şükür kalp, dil ve fiillerle olacak şekilde üç rükne sahiptir.</p>
<div class="endOfContent"></div>
</div>
</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="26" data-loaded="true">
<div class="textLayer"><strong>A. Kalp ile Yapılan Şükür</strong></div>
<div></div>
<div class="textLayer">[11]En büyük şükür kalp ile olandır. Bununla kastedilen, bu nimeti sana Allah Teâlâ’nın verdiğini ve hiçbir şeyin O’na ortak olamayacağını bil-men ve buna inanmandır. Yüksek bir makam sahibi veya emîr, vezir, efen-di, arkadaş, baba vb. kimseler gibi bir şey yapmaya güç yetirebilen herkes, aslında başkaları için bir şey yapabilmek şöyle dursun kendileri için bile bir şey yapmaya güç yetiremezler. Şayet kişi hayırlı bir iş yapmış ise bu işi yaptı-ran Allah Teâlâ’dır ve kişinin o işte hiçbir yapıp etmesi söz konusu değildir.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[12] Bir hükümdarın kendisine bir şey ihsan ettiği kişi şayet hükümda-rın vezirinin veya maiyetinden birinin o işte bir rolü olduğunu düşünürse, bu kimseleri nimette hükümdara ortak etmiş olur. Çünkü bu nimeti sadece hükümdardan değil, hem hükümdardan hem de başkasından bilmiş, şük-ran duygusunu ikisi arasında paylaştırmış olur. Böylece hükümdarın hakkı konusunda ona ortak koşmuş olur. Bu inanışından ötürü onu cezalandır-mak hükümdarın hakkıdır.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[13] Şayet, “Bana hizmet sorumluluğu bulunan, emeğimin geçtiği, ara-mızda sadakat bağı olan, dinim ve dünyam adına bana faydaları dokunan, kalbimden çıkaramayacağım insanlar varken bu hastalığın ilacı nedir?” diye soracak olursan cevabım şu olacaktır: “Onları senin hizmetine veren, kalp-lerini bu arzu ile dolduran ve sana faydaları dokunsun diye vesileleri onlara kolaylaştıran kimdir? Hadi söyle bana!” Şayet, “Onları hizmetime veren Allah’tır. Güneş de ay da O’nun emri altındadır ve her şey Allah’ın kanu-nu içinde hareket eder.” diyecek olursan bil ki bütün bunlar Allah’ın gücü dâhilinde hizmet ederler. Sen bahsettiklerinin bir şey yapabileceklerine ina-nıyorsan, senin menşurunun yazılmasında kullanılan kalem, mürekkep ve kâğıdın da gerçek fâil olduklarına inanıyorsun demektir. Niçin [bu menşu-ru onaylayan] muvakki‘in gerçek fâil olduğuna inanmıyorsun? Peki, niçin sana dirhemler veren hâzinin gerçek fâil olduğuna inanmıyorsun? Her bir dirhemin hükümdarın kontrolünde olduğunu ve hâzinin kendi hâline bı-rakılsa sana bir zerre bile vermeyeceğini anladığın ve buna inandığın zaman bil ki yaratılmışlardan sana ulaşan her bir iyilik Allah’ın gücü dâhilinde gerçekleşmiştir. Sadece O’na şükret ve hiç kimseyi O’na ortak koşma.</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="27" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="28" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>Bilmelisin ki Allah Teâlâ yaratılmış olanlara –ki yaratılmış olan her şey başkasına mecburdur- küllî iradeyi hâkim kılmıştır. Allah sana iyiliği dokunan kimse üzerinde bazı saikler uyandırır ve kalbine sana ihsanda bu-lunma hissini yerleştirir. Bundan sonra sana ihsanda bulunmamak için hiç-bir yol bulamaz. Durum böyle olunca, seni düşündüğü için değil kendisini düşündüğü için sana ihsanda bulunmuş olur. Sana ihsanda bulunmakta bir maksadı olmasa bunu yapmazdı. Şayet sana ihsanda bulunmakla kendisi-nin bir fayda edineceğine inanmasaydı, bunu yapmazdı. Demek ki o, sana ihsanda bulunarak aslında kendi menfaatini istemiştir. Aslında seni, kendisi için istediği başka bir nimete vesile kılmıştır. Şu hâlde sana nimeti veren, onu senin hizmetine verip kalbine de sana ihsan etme arzusunu yerleştiren-den başkası değildir.</p>
<p>[15] Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivayet ettiğine göre Resûlullah şöyle de-miştir: “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez.”8 aynı lafızla, Tirmizî ise iki farklı şekilde aynı rivayeti aktarmıştır. Bunlardan ilki, “Kim insanlara teşekkür etmezse Allah Teâlâ’ya da şükretmemiş olur.”9 Diğeri ise, “İnsanlara teşekkür etmeyen Allah Teâlâ’ya da şükretmemiş olur.”10Nu‘mân b. Beşîr’in rivayet ettiği hadise göre Hz. Peygamber şöyle demiş-tir: “Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. İnsanlara teşekkür etmeyen Al-lah’a da şükretmez. Allah’ın nimetini anmak şükür, onu anmayı terk etmek ise nankörlüktür.”11 Bu hadisin isnadında, bazı cerh âlimlerinin hakkında olumsuz şeyler söylediği Vekî‘ b. Cerrâh’ın babası Cerrâh b. Melîh bulun-maktadır. İşin aslı o, güvenilir bir râvidir ve Müslim ondan hadis rivayet etmiştir. Eş‘as b. Kays el-Kindî şöyle demiştir: “Allah’a en fazla şükreden, insanlara en fazla teşekkür edendir.” Ahmed b. Menî‘ [244/858-9] bu riva-yeti Müsned’ine almıştır. Şimdi diyeceksin ki madem bu gibi hadisler var, şeriat niçin sadece Allah’a şükretmemi söylüyor? Buna cevap olarak derim ki: Sana nimetin O’nun tarafından ihsan edilmiş olmasından dolayı. Se-nin yalnızca Allah’a edeceğin şükür, iyilikleri arttırmasını dilemek olacaktır. Senin üzerine düşen, bu ve açıklamasına gerek duymadığımız sebeplerden dolayı hakiki fâil olan Rab Teâlâ’ya şükretmendir.</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="29" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="30" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[16]Sana ihsanda bulunan kişiye onun hakiki fâil olduğuna inandı-ğın için değil, Allah emrettiği için teşekkür etmen gerekir. Şayet onun fâil olduğunu düşünerek teşekkür edecek olursan, teşekkür etmemiş şirk koş-muş olursun. Sana ihsanda bulunan kişiye teşekkür etmeli ama onun sana faydasının da zararının da dokunmayacağını bilmelisin. Onun sana karşı tavırları en ufak bir nedenle değişebilir, sevgisi ise nefrete dönüşebilir. Bu saikler ortadan kalkarak tam tersine de dönebilir. Şüphesiz tek ihsan edici, değişmeyen, dönüşmeyen ve zâil olmayan Rablerin Rabbi’dir. Yaratılmış ile Yaratan arasındaki vasıta ise bize karşı merhametli ve bağışlayıcı olan, bu durumu hiç değişmeyen Muhammed Mustafa’dır (s.a.) ki o emin, bütün mahlûkatın en hayırlısı, resullerin ve nebîlerin efendisidir. Âlemlerin Rabbi katından salât ve selâmın en güzeli onun üzerine olsun.</p>
<p>[17] Bu kaideyi iyice anladığın zaman yani tüm nimetlerin sana yara-tılmışlardan biri tarafından değil Allah Teâlâ tarafından verildiğini idrak eder hâle geldiğinde, işte bu, nimet için en büyük şükür ve şükrün de en büyük rüknü olur. Bu nedenle muhakkiklerin çoğu onu şükrün bizzat ken-disi saymışlar ve “Şükür, ihsanda bulunanın nimetini boyun eğerek itiraf etmektir.” demişlerdir. Tıpkı sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin, “Hac Arafat’tır.”12 ve “Pişmanlık tövbedir.”13 sözlerinde olduğu gibi bunu da şük-rün en büyük rüknü kabul etmişlerdir.</p>
<p>[18] Dâvûd b. Süleyman b. Dâvûd el-Âbârî semâ yoluyla Ömer b. Ebi’t-Tâhir Yûsuf b. Ömer b. Yûsuf ’tan, o Berekât İbn İbrâhim el-Huşû‘î’den, o Hibetullah b. el-Ekfânî, o Ahmed b. Abdülvâhid b. Muhammed ve Mu-hammed b. Ukayl b. Ahmed’den, her ikisi Ebûbekir Muhammed b. Ahmed b. Osman b. Ebi’l-Hadîd’den, o Ebûbekir Muhammed b. Ca‘fer es-Sâmirî el-Harâitî’den, o Yahyâ b. Ebî Tâlib’den, o Ali b. Âsım b. İsmâil b. Ebî Hâlid’den, o Ebî Amr eş-Şeybânî’den rivayet etmiştir: Tûr günü Mûsâ (as), “Rabbim, şayet namaz kıldıysam senin lutfunla, tasadduk ettiysem senin lutfunla ve tebliğ görevimi yerine getirdiysem senin lutfunladır. Sana nasıl şükredeyim?” diye sorunca Allah Teâlâ, “Ey Mûsâ, işte şimdi bana şükret-miş oldun.”; başka bir rivayette ise, “Nimetin benden olduğunu anladığın-da şükrünü eda etmiş olduğun için senden razı oldum.” buyurmuştur.</p>
<div class="endOfContent">Bu şüphesiz doğrudur ve kendi seçimimizle yapıp ettiğimiz her şey Allah’ın bizim üzerimizdeki bir nimetidir. Azalarımız, gücümüz, irademiz, güdülerimiz, hareket ve davranışlarımızı sağlayan diğer bütün işlerimiz, Al-lah’ın yarattığı şeyler ve onun birer nimetidir. Biz aslında O’nun nimetine yine O’nun nimetiyle şükrederiz.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[20] Âlimlerin hatibi Şâfiî (r.a.) bu noktaya işaret etmiş ve şöyle demiş-tir: “Yalnızca bir nimetinin şükrü dahi ancak yine kendisinden bir ihsan ile eda edilebilecek olan Allah’a hamdolsun. Eda edecek kimse için önceki bir nimetin şükrünün edası yine şükrü gereken yeni bir nimetle olur. Tari-fini yapacak olanlar O’nun büyüklüğünün sınırına erişemezler. Öyle ki O, kendisini vasfetmiştir ve bu, yarattıklarının onu vasfetmesinin ötesindedir.”</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[21] Mahmûd el-Verrâk şu şiiri söylemiştir:</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">Allah’ın nimetine şükrüm, tıpkı bunun gibi şükrü gerektiren bir nimetle olur</div>
<div class="endOfContent">O’nun lutfetmesi olmadan şükür nasıl tamam olur ki? Günler uzasa, ömür sürekli olsa bile.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[22] Bu rükün konusunda ulemâ, bizim zikrettiklerimizden fazlasını söylememiştir. Kanaatimce nimete mazhar olan kişi -onda bir azalma olsa dahi- Allah Teâlâ tarafından ihsan edildiği için elindeki nimete aynı önemi vererek özen göstermelidir. Çünkü O’nun ihsan ettiği şey, az olsa dahi ona az denilemez. Dahası kişi, o nimeti hak etmediğini ve gerçekte kendisi-nin akıtılan meniden bir nutfe olduğunu itiraf edip nefsine küçümseyerek bakmalıdır. Allah Teâlâ onu, hak ettiğinden dolayı değil kendi lutfuyla o nimete ulaştırmıştır.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[23] Bilirsin ki, bir kimseye hükümdarın birinden bir hediye ulaşsa, o kimse de hediyeyi küçümseyip önemsiz görse, hükümdar ondan bunun in-tikamını alır, onu şiddetle cezalandırır, yanından uzaklaştırır ve ihsanından men eder. Şayet hükümdarın nimetini yüceltip o nimete nispetle kendi değersizliğini itiraf etse, hükümdar bundan memnun kalacak ve yaptığı bu iş başka bir nimetin kendisine verilmesine vesile olacaktır.</div>
<div></div>
<div class="endOfContent">[24] Rab Teâlâ’ya hiçbir şey gizli kalmaz. O, sende olan her şey-den haberdardır. Şayet kalbinde nimeti küçük görürsen nime-tin ortadan kalkmasından ve ona muhtaç olmandan korkulur.</div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="31" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="32" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div class="endOfContent">Şayet onu kalbinde yüceltirsen, bu defa nimetin devamına ve artmasına sevin. eş-Şeyhü’l-İmâm’ın 14 [ö. 1355/756] -Allah rahmet etsin- şöyle dediğini işittim: “Bir kimseye hediyeler verdim ve o kimse bu hediyeleri küçümsedi. Anladım ki Allah Teâlâ bu ihsanı ona vermeyecek ve onu bu ihsana muhtaç edecek.”</div>
</div>
<div>
<div class="page" data-page-number="34" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[25] Şayet, “Çoğu insanın kendisine verileni az bulması hastalığının ilacı nedir?” diyecek olursan şöyle söylerim: Bunun ilacı, kişinin dönüp kendisine bakması ve “Allah Teâlâ onda hak sahibi mi? Kişinin kendi aslı nedir? Ulaştığı şeye nasıl ulaşmıştır?” gibi soruları düşünmesidir. Aslının ne olduğunu düşünüp az bulduğu o nimete ulaşıncaya kadar ki hâlini de-ğerlendiren herkes, bu nimeti ancak hesapta olmayan bol bir ihsan olarak görür. İşte bu, hastalığın çarelerinden biridir.</p>
<p>[26] Bu hastalığın bir diğer ilacı ise nimetin Allah Teâlâ’dan olduğunu kabul etmen ve Yüce Allah’ın zelil kuluna az bile olsa bir iyilik ihsan etti-ğinde onu hatırlamış olduğunu bilmendir. Seni hatırlayan seni zelil etmez. Kerîm olan Allah Teâlâ’nın seni hatırlaması ancak seni imtihan etmek is-temesindendir. Ondan geleni müjde bil ve bunun aksini düşünmekten de sakın.</p>
<p>[27] Şayet Allah Teâlâ’nın sana verdiğini az bulacak olursan bil ki, Allah sana çok bile vermiştir. Yine bu ihsan, şükrettiğin takdirde bundan daha fazla olan bir başka ihsana ulaştıracağı için de çoktur. İhsan edeni görme-den sadece nimete baktığın için onu küçük görmektesin.</p>
<p>[28] Sana bir hikâye anlatayım: Hükümdarın biri sefere çıkmaya karar verir ve maiyetinden birine bir at ihsan eder. Bu kimsenin kendi-sine verilen ata sevinmesinin birkaç seviyesi vardır. Bunların birincisi ve en üstünü, adamın bu nimet sayesinde hükümdarın hizmetinde sefere çıkması, onun maiyetinde yer alması, ayrıca avam arasından sıyrılıp ha-vass arasına girmesinden kaynaklanan sevinçtir. Onun at sebebiyle yaşa-dığı sevinç, hükümdarın gözü önünde bulunmasından ve onun dost-luğunu kazanmasındandır; yoksa bir at sahibi olmasından değildir. [İkincisi] ve bunun bir alt seviyesi, kendisine verilenin yalnızca bir at olmasından ötürü değil, hükümdarın onu hatırlamasına, ona ihsanı-na ve şefkatine işaret etmesinden kaynaklanan sevinçtir. Bu, ihsan edilen bir ata değil at sahibi olmakla elde edilen şeylere duyulan bir sevinçtir.Yalnızca binecek bir ata sahip olmak nedeniyle sevinmek ise en ucuz ve en değersiz olan üçüncü sevinçtir. Bu durum at için sevinmek ve onu verene bakmamak anlamına gelir. Bu kimse nazarında, bir atı hükümdarın hediye etmesiyle onu çölde bulması arasında hiçbir fark yoktur.</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="35" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="36" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[29] Kişinin bütün bu işlerin tamamına sevinmesi ise dördüncü sevin-me hâlidir. Kişi sevinç duyar, çünkü bu hediye onu sultanın dostluğuna ulaştırmış, gelecek diğer nimetlerin habercisi olmuş ve ona fayda sağlamış-tır. Böyle sevinmenin bir sakıncası yoktur ancak bu birinci seviyenin altın-da bir sevinçtir. Zira birinci seviyede onun tek gayesi sadece hükümdardı. Bu, dünyadaki -kitabı kendileri için yazdığımız- kimselerin çoğunun ula-şamayacağı yüksek bir seviyedir. Bu nedenle açıklamasına fazlaca girmiyor, umumun anlayabileceği şekilde özetliyoruz ki kitapta bahsettiklerimizi an-layabilsinler ve bununla en yüce seviyeye yükselmeyi hedeflesinler. Rahmet kapısı açık, Rab Teâlâ müjdeleyicidir. Peki, nerede bunun için gayretle ça-lışacak olanlar?</p>
<p><strong>B. Dil ile Yapılan Şükür</strong></p>
<p>[30]Dil ile yapılan şüküre gelince&#8230; Bununla kastedilen, nimet karşılı-ğında Allah Teâlâ’ya hamd etmek ve Allah Teâlâ, “Rabbinin nimetine gelin-ce; onu anlat!”15 dediği için O’nun nimetini anmaktır. Nimeti anmamız riya, gösteriş ve gurur için değil, Rab Teâlâ’yı övmek için olmalıdır.</p>
<p>[31] Denilir ki, seleften bir grup bir araya gelir ve meclis dağılıncaya kadar sahip oldukları nimetleri birbirlerine anlatırlarmış. Üstâd Ebü’l-Kâ-sım el-Kuşeyrî [ö. 465/1072] meclistekilerden birinin şöyle dediğini söy-ler: “Bir gün bir yolculukta yaşı epeyce ilerlemiş bir adam görmüş ve ona hâlini sormuştum. Bana şunu anlattı: Gençlik yıllarımda amcamın kızına meylim, onun da bana meyli vardı. Benimle evlendirilmesine karar verildi. Zifaf gecesi, haydi bu geceyi bizi bir araya getirdiği için Allah’a şükretmekle geçirelim, dedik. Bütün gece namaz kıldık. Öyle ki ikimiz de birbirimize bakmaya vakit bulamadık. Sonra, ikinci geceyi de aynı şekilde geçirelim, dedik. Öyle ki yetmiş-seksen sene geçti biz hâlâ geceleri bu şekilde geçiriyo-ruz. Yanındaki yaşlı kadına dönerek ‘Öyle değil mi?’ diye sordu. Yaşlı kadın da adamı onayladı. Böylece yaşlı adam, bu büyük şükrü kendisine ilham eden Allah Teâlâ’nın nimetini anmış oldu. Onun bu nimeti anmış olması da ayrı bir şükürdür.”,</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="37" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">
<div class="page" data-page-number="38" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<p>[32]Rivayet edilir ki Ömer b. Abdülazîz’e (r.a.) bir heyet gelir. İçlerinden bir genç konuşmak için ayağa kalkar. Ömer, “Büyük birisi çıkıp konuşsun, büyük birisi!” deyince genç, “Ey Emîrü’l-mü’minîn! İşler yaşa göre olsaydı müslümanlar arasında yaşı senden daha büyük olanlar vardı.” der. Bunun üzerine Ömer, “Haklısın, konuş!” der ve genç, “Ey Emîrü’l-mü’minîn! Biz bir şey talep eden veya bir şeyden korkan bir heyet değiliz. İstenilebilecek şeylere ancak senin ikram etmenle ulaşırız. Korkulacak şeylerden ise senin adaletin bizi emin kılar. Biz bir teşekkür heyetiyiz, sana dilimizle teşekkür etmeye geldik.” der. Bu konuda daha birçok örnek vardır ama kitabımızın gayesi bunları saymak değildir.</p>
<p>[33] Bilmelisin ki hem kalp hem de dil ile yapılan şükür bütün nimet-ler için geçerlidir. Nimetler, kalp ve dil ile yapılacak şükür konusunda eşit durumdadırlar.</p>
<p><strong>C. Fiiller ile Yapılan Şükür</strong></p>
<p>[34]Fiillerle yapılan şükür ise, nimet verenin emirlerine itaat etmek ve yasaklarından kaçınmakla olur. Bu itaat ve kaçınma, her nimetin kendisine uygun şekilde yapılır ve her bir nimetin kendine has bir şükrü vardır. Esas olan, Allah Teâlâ’nın nimetlerini ona itaat için kullanman, isyan için kul-lanmaktan kaçınmandır.</p>
<p>[35] Nimeti göz ardı etmen ve nimete olması gerektiğinden farklı bir şe-kilde şükretmen gerçek şükür değildir. Kim bundan ayrılıp başka bir şekil-de şükretmeye yönelirse onu eksik yapmış ve en önemli hususu terk etmiş olur. Hakikatte akıllı kişi, bu iki şükrü birlikte eda edendir. Şayet bunları ayırmak gerekirse en doğru olan, her nimeti yaratıldığı şey için kullanmak-tır. Bu da örneklerle açıklanacaktır:</p>
<p><strong>1. [Göz Nimeti]</strong></p>
<p>[36]Göz nimeti için şükür, gözlerin bir müslümanda gördüğü bütün kusurları örtmek ve bakmanın yasak olduğu bütün kötü şeylere onları ka-patmakla olur. Şayet her gece gözlerin için iki rekât şükür namazı kılsan fakat onları haram kılınmış bir şeye bakmak için kullansan, bu nimetin şükrünü hakkıyla eda etmiş olmazsın.</p>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="39" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper"></div>
<div class="textLayer">
<div class="page" data-page-number="40" data-loaded="true">
<div class="textLayer"><strong>2. [Kulak Nimeti]</strong></div>
<div></div>
<div class="textLayer">[37]Kulak nimeti için şükretmek ise haramı dinlememen, işittiğin bü-tün kusurları da gizlemendir. Kulakların için Allah’a şükür olarak her gün iki dirhem sadaka versen, sonra da işittiğin bütün ayıpları açığa döksen ve duyduğun bütün haramlara ve gıybetlere kulak kesilsen o zaman bu nimet için hakkıyla şükretmiş sayılmazsın.3.</div>
<div></div>
<div class="textLayer"><strong>3.[Yöneticiler]</strong></div>
<div></div>
<div class="textLayer">[38]Bu kısım halifeyi ve onun dışında sultanı, onun nâiblerini, kadıları ve diğer makam sahibi kimseleri kapsar. Onlardan her birini tek tek zikre-deceğiz.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[39] Allah Teâlâ seni insanlar üzerinde bir makama getirdiğinde, reâyâ-nın durumunu iyice araştırman, hüküm verirken aralarında âdil olman, onlar hakkında eşitçe hükmetmen, heva ve arzundan sakınman, kesin bir delil sunmadıkça birisinin başka bir kimse hakkında söylediklerine kulak asmaman ve ilk gelenin söylediklerine göre aceleyle hüküm vermemen ge-rekir. Şayet ilk gelene meyleder ve onun doğru söylediğini düşünürsen, işte o zaman halka zulmettiğini bilmelisin. Kalbin şimdiye dek çeşitli gayelerle hâlden hâle geçip durdu ve boş arzuların onu dilediği gibi yönlendirdi. Biri hakikati söylediği hâlde, sen ilk gelenle sonra geleni eşit kabul edersen yine zulmetmiş olursun.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[40] Türkler [Memlük idarecileri] arasında ilk şikâyet edeni haklı bulan çok kimse gördüm. Bu onların kalplerini ele geçiren gaflet sebebiyle idi ki bu gaflet onların kalplerini susuz kara toprağa döndürmüştü. Toprağa bir su aksa, akan su saf mı bulanık mı, tatlı ve soğuk mu yoksa bulanık ve sıcak mı fark etmeksizin toprak bu suya kanar. Bu suya kandıktan sonra da saf ve güzel bir su bile gelse artık onu içine çekmez. Bu su onun üzerinden akar gider. İşte bunlar hakikatten habersiz kalplerdir. Bundan Allah’a sığınırız.</div>
<div></div>
<div class="textLayer">[41] Buna binaen senin zikrettiğimiz şekilde yöneticiliğin şükrünü eda etmen ve reâyâ ile eşit durumda olduğunu bilmen gerekir. Sen ken-din reâyânın önüne geçmedin. Bilakis seni onların önüne geçiren Allah Teâlâ’dır. O dileseydi seni bu işten men edip onları başa geçirebilirdi.</div>
<div>&#8230;</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div>Taceddin -es-Sübki -Mu&#8217;idu&#8217;n-Ni&#8217;am ve aMubidu&#8217;n Nikam(Makam ve Meslek Ahlakı,Y.E.K,syf.24-44</div>
<div class="textLayer">
<div class="page" data-page-number="41" data-loaded="true">
<div class="textLayer">
<div></div>
<div class="canvasWrapper"><strong>Dipnotlar:</strong></div>
<div class="page" data-page-number="43" data-loaded="true">
<div class="textLayer"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">1er-Ra‘d, 13/11.</div>
<div class="textLayer">2et-Tevbe, 9/28.</div>
<div class="textLayer">3el-En‘âm, 6/41.</div>
<div class="textLayer">4el-Bakara, 2/212.</div>
<div class="textLayer">5el-Bakara, 2/284; el-Mâide, 5/40.</div>
<div class="textLayer">6et-Tevbe, 9/27.</div>
<div class="textLayer">7İbrâhim, 14/7.</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">8.Ebû Dâvûd, “Edeb”, 12.</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" data-page-number="33" data-loaded="true">
<div class="canvasWrapper">9.Tirmizî, “Birr”, 35.</div>
<div class="canvasWrapper">10.Tirmizî, “Birr”, 35.</div>
<div class="canvasWrapper">11.Ahmed b. Hanbel bu hadisi eserinde zikretmiş, eseri tahkik eden Şuayb el-Arnaût v.dğr. hadisin isnadı-nın zayıf olduğunu belirtmişlerdir (bk. Müsned, Beyrut 2001, XXX, 390). Hadisin zayıf oluşuyla ilgili olarak ayrıca bk. İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Kahire 1351, I, 333.</div>
<div class="textLayer">12.Nesâî, “Menâsikü’l-Hac”, 203; Tirmizî, “Hac”, 57; İbn Mâce, “Menâsik”, 57.</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">13.İbn Mâce, “Zühd”, 30</div>
</div>
</div>
<div class="textLayer">14.Sübkî’nin “eş-Şeyhü’l-İmâm” şeklinde kitap içerisinde sıkça atıf yaptığı bu kişi bazı yerlerde açıkça “babam” diyerek bahsettiği Takıyyüddin es-Sübkî’dir.</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>15.ed-Duhâ, 93/11.510</div>
<div class="page" data-page-number="25" data-loaded="true">
<div class="textLayer"></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/">Nerede Hata Yaptığını Anlayip Tövbe Etmen Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nerede-hata-yaptigini-anlayip-tovbe-etmen-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarık Velioğlu &#8211; Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2020 13:29:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Ali'nin Hz.Hasan'a Vasiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Velioğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24683</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz.Ali&#8217;nin Hz.Hasan&#8217;a Vasiyetinden Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sa&#8217;pkınlık olduğundan korktuğun yola gitme; çünkü sapkınlık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda hakkıyla cihad et, bu yolda seni hiçbir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/">Tarık Velioğlu – Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img decoding="async" class=" wp-image-24684 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044-207x300.jpg" alt="" width="274" height="397" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044-207x300.jpg 207w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/82748_0a26c_1596745044.jpg 600w" sizes="(max-width: 274px) 100vw, 274px" />Hz.Ali&#8217;nin Hz.Hasan&#8217;a Vasiyetinden</strong></p>
<p>Bilmediğin şey hakkında söz söyleme; gerekmediği zaman söze girişme. Sa&#8217;pkınlık olduğundan korktuğun yola gitme; çünkü sapkınlık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle men et de bu çabanla kötülüğü edene karşı dur. Allah yolunda hakkıyla cihad et, bu yolda seni hiçbir kınayanın kınaması alıkoymasın. Nerede olursa olsun, gerçek için çetinliklerin en çetinlerine dayan. Din bilgilerini derinliğine öğren. Bütün işlerde Allah’a sığın; böyle yaparsan tam koruyan bir koruyucuya, tam üstün bir men edene dayanmış, sığınmış olursun&#8230;..Her işin büyüğünü, en güzelini sunuyorum sana, bilinmezini atıyorum, söylemiyorum. Esirgeyen bir baba olarak seni düşündüğümdendir ki söyleyeceğim edeblerle muttasıf olmam istiyorum. Daha gençsin, ömrün uzun; iyi ve esen bir niyete, tertemiz bir rüha sahip olmanı diliyorum. Öncelikle yüce Allah’ın kitabını öğrenmeni, te’vilini bilmeni, İslâm şeriatını ve hükümlerini, helâlini, haramını iyice anlamanı vasiyet ediyorum. Vasiyetime bununla başlıyorum, bunlardan başka bir şeyle değil.</p>
<p>Sonra, insanların, hevâlarına ve kendi görüşlerine uyup şüphelere düştükleri, ayrılığa uğradıkları şeylere düşmenden korkuyorum. Bu gibi hususların sana tembih edilmesinden hoşlanmadığını biliyorum, ama böyle meseleler hakkında tekrar tekrar ve sağlam bir uyarıda bulunmak, seni helakete götürmesinden endişe ettiğim bir şeyin içine sürüklenmenden daha sevimli geliyor bana. Dilerim ki Allah doğru yolu bulmanda, dilediğin gerçeğe ermende sana başarı verir, bu vasiyeti yarmayı sana bırakıyorum&#8230;..Dini dileyen kişinin bilmeden adım atması, hakla bâtılı birbirine karıştırması caiz olamaz. Bu çeşit şeyden el çekmek daha doğrudur. Oğulcuğum, vasiyetimi iyi anla.</p>
<p>Bir de bil ki ölümün sahibi, yaşayışın da sahibidir; yaratan, öldürendir; yok eden, tekrar diriltendir; dert veren, derdi giderendir. Dünya, Allah’ın nimetler verdiği, fakat sınamalara da uğrattığı, yaptıklarımıza âhirette karşılık olarak mükâfat ve mücâzat takdir ettiği bir yurttur, bir hâlde kalmaz; daha da senin bilmediğin, onun dilediği şeyler vardır ki anlatılamaz. Bu işlerden biri, seni işkı&#8217;le düşürünce bunu, onu bilmediğine ver; çünkü sen önce bilgisiz yaratıldın, sonra bilgi sahibi oldun. Nice şeyler vardır ki bilmezsin; o işlerde ne yapacağını şaşırırsın; gözün görmez olur da sonra görür, anlarsın. Seni yaratana, sana rızık verene, senin yaratılışını düzgün bir hâle getirene yapış, kulluğun O’na olsun; rağbetin O’na yönelsin, korkun O’ndan olsun&#8230;&#8230;</p>
<p>Oğulcağızım! Nefsini, kendinle başkaları arasında bir tartı hâline getir; kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile; sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan sen de başkalarına öylece iyilik et. Başkasında görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olacağın şeyi insanlara da yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek, beğenmek, gerçeğin zıddıdır, akıllıların âfeti&#8230;..Bil ki göklerin, yeryüzünün hazîneleri elinde olan, sana duâ etmek için izin vermiş, icâbet edeceğini de vaad etmiştir. Dilemeni emretmiştir, dilediğini vermek için; acımasını istemeni emretmiştir, sana acımak için. Seninle arasına bir perde çekmemiştir; seni, onun katında şefâat edecek birisine muhtaç etmemiştir. Kötü bir iş işlersen tövbe etmekten men etmemiştir seni; azâbını hemencecik göndererek ukubete salmamıştır seni; tövbeyle ona yüz tutarsan reddetmez; azâba uğramaya lâyık olduğun suç yüzünden de seni rüsva eylemez. Suç yüzünden tövbeni kabûl etmezlikte bulunmaz; cürmünü yüzüne vurmaz; rahmetinden seni meyûs etmez. Hattâ suçundan geçmeni de bir sevap sayar; yaptığın kötülüğe karşı bir günah yazar; işlediğin iyiliğe karşı on sevap verir.</p>
<p>Sana tövbe kapısını açmış, özrünü kabûl etmeyi vaad etmiştir. Onu çağırdın mı sesini duyar; gizli yalvardın mı gönlündekini bilir. İhtiyacını ona söylersin; gönlündekini ona açarsın; dertlerini ona şikâyet edersin, sıkıntılarının giderilmesini ondan istersin; işlerinde ondan yardım dilersin; ömür çokluğu, beden sıhhati, rızık bolluğu gibi ondan başkasının veremeyeceği şeyleri ondan beklersin. Sonra hazînelerinin anahtarlarını da, ondan dilemeye izin vererek senin ellerine teslîm etmiştir; ne vakit dilersen, duâ ile nimetlerinin kapılarını açarsın, çorak dilek yerlerini sulamak için rahmetini istersin.</p>
<p>İcâbeti gecikirse de ümidini kesmemelisin; çünkü vergi ve ihsan, niyetle yeksandır.q Nice kere, isteyenin ecri çoğalsın, umana daha da fazla ihsan edilsin diye icâbet gecikir. Nice kere bir şey istersin, verilmez; fakat hemencecik, yahut bir zaman sonra ondan daha hayırlısı verilir, ondan daha hayırlısı verilmek için o verilmez, geciktirilir. Nice şeyler vardır ki sen istersin onu; fakat verilse o yüzden dinin helâk olur. Şu halde güzelliği sana kalacak, vebâli senden gidecek şey istemelisin. Mal sana kalmaz; sen de ebedi olarak mala sâhip olamazsın&#8230;.Şerle elde edilen hayra hayır denmez; güçlükle ulaşılan kolaylığa kolaylık adı verilmez. Sakın tamah bineğinden; o seni helâk suyunun başına götürür. Gücün yettikçe Allah&#8217;la arana bir nimet sâhibi sokma, çünkü sen, ancak payını alacaksın, nasibine ulaşacaksın. Hepsi de ondan olmakla beraber, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah&#8217;tan gelen az, halktan gelen çoktan daha üstündür. Elinden çıkanı, sükûtunla elde etmek, söze dalıp elde etmenden daha kolaydır. Kaptakini korumak, kapağını sıkı kapamakla mümkündür. Elinde bulunanı koruman, başkasının elinde bulunanı istemenden daha iyidir, hoştur bence. Ümitsizliğin acısı, insanlardan bir şey istemekten hayırlıdır; yüzsuyu dökmeden yoksulluğa dayanmak, kötülüklere bulanıp zengin olmaktan hayırlıdır.</p>
<p>Herkes, kendi sırrını en iyi ve sağlam korur. Nice çalışan vardır ki bu çalışma ona zarar verir. Kim çok söz söylerse hezeyan eder; kim düşünürse basirete erer. Hayırlılarla eş-dost ol, onlardan biri olmaya bak; şerlilerden çekin, onlardan ırak ol. Ne kötüdür haram şey yemek; zulmün en kötüsüyse zayıfa zulmetmek. Yumuşaklığın sertlik sayıldığı yerde sertlik yumuşaklıktan sayılır; çok zaman ilâç, dert olur, hastalık olur; dert de ilâç kesilir, derman verir. Olur ki öğüt veren, öğüt vermez, öğüt isteyeni kandırır. Dileklere kapılıp dayanmaktan sakın; onlara kapılmak, dayanmak, ahmakların sermâyesidir; akılsa, tecrübeleri bellemek, onları unutmamaktır. En hayırlı tecrübe, sana öğüt veren tecrübedir&#8230;..Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O<br />
kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><strong>Hasan-ı Basri</strong></p>
<p>Ehline karşı kötü kişi olma; sana rağbet etmeyene rağbet etme. Sen kardeşine iyilik ettikçe o senden ayrılmaz; sen ona ihsanda bulundukça o sana kötülük edemez. Sana zulmedenin zulmü, gözünde büyümesin. O kendi zararına, senin faydana çalışmaktadır. Seni sevindirene kötülük etmen, yerinde bir iş değildir&#8230;..Dünya dediğin üç gündür. Dün, bugün, yarın. Dünü geçtin, yaydan fırlayan oktan ne hayır umulur? Bugün ise her şeyindir. Kazanmak, faydalanmak, kaybetmek ve tüm işlerin bugün de gizlidir. Yarın ise sadece amellerin ve kuruntularından ibarettir.O halde guzel ve doğru işlere yapış&#8230;..Kulu mahveden, kuruntu ve emel deryasında amel etmektir.</p>
<hr />
<p><strong>İbn Sina</strong></p>
<p>Nefs, kîlükâle, münakaşa ve cidâle iltifat ettikçe, kavil ve fiilden, ahvâlden herhangi bir hâl ile münfail ve müteessir oldukça hiçbir zaman bedenden halâs bulamaz ve kurtulamaz. Şunu da bilmelidir ki harekâtın efdali namaz, sekenâtın efdali ise oruçtur. İyiliklerin en menfaatlisi sadaka, gidişlerin en temizi insanların eziyetlerine tahammül, gayretlerin en bâtıl ve yanlışı ise riyakârlıktır. Amellerin en iyisi sâdık niyetten hâsıl olan, niyetin hayırlısı da ilmin kalbinden açılandır. Hikmet faziletlerin anasıdır. Marifetullah evvellerin evvelidir. Güzel kelime Allah’a yükselir, iyi amel de onu yüceltir.</p>
<hr />
<p><strong>Gazzali</strong></p>
<p>Kâinat, kâinatın aynasıdır ve Allah’ı bilirseniz insanın kalbi kâinatın aynasıdır, öyleyse kendi kalbinize bakmalisınız. Orada sizi “kötülükten sakınmaya ve doğruyu seçmeye davet eden ve size yol gösterecek rehber “küçük bir sestir.” Acele karar vermekten sakınmaya, insanları sevmeye, Allah’a itaat etmeye söz veren kalptir. O sizi kesinlikle ebedî saadete götürecektir. Kendi nefsinizin en derinindeki şuurunuza yöneldiğiniz zaman, yüreğinizde Allah’a nüfuz etme idrakine sahip olursunuz&#8230;..İnsanlar canlı göründükleri hâlde, hakikatte ölüdürler. Çünkü Allah’ın kitabı ile hiçbir ilgileri kalmamıştır. Şüphesiz Kur’ân’ı dilleriyle okurlar, ancak hakikatte dilsizdirler. O’nun kendilerine okunduğunu da duyarlar, ancak hakikatte sağırdırlar. Kur’ân’ı pahalı ipek kumaşlara sarılı muhafaza içinde görürler, fakat onun mânasına ve esrarına karşı kördürler. Allah’ın Kitabı’nı kendilerine göre tefsir ederler. Halbuki Kur’ân-ı Kerim’in emirlerini yerine getirmedikleri için çok cahildirler. Şeytanın kendilerine düşman olduğunu bilirler, ancak onunla yeteri kadar mücadele etmezler. Doğru yoldan sapmış ve dinî vecibelerini yerine getirmeyen bu insanların grubuna dahil olup aldanmamanız için sizi ikaz ediyorum.Nefislerinin bayağı arzuları ve ihtirasları onlara galebe çalmış ve onlara Allah’ın yardımı kesilmiştir. Tevbe etmeden Ölüm onlara ulaşırsa, hüsrana uğrayanlardan olacaklardır. Kur’ân-ı Kerim’de mübarek insanlara hakiki bir ışık ve rehber olan bir âyet-i kerime vardır: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” (Münâfıkün. 9)</p>
<hr />
<p><strong>Abdulkadir-i Geylani</strong></p>
<p>Ey azîz! “Allah nüruyla dilediği kimseleri hidayet eder” (Nur, 35) feyzinin bulutlarından şuhüd şimşekleri çaktığı zaman, ve “Allah rahmetini dilediğine tahsis eder” (Al-i İmrân, 74) kelâm-ı şerifinin inayeti sayesinde vuslat rüzgârları estiğinde, kalplerin gülistanında ünsiyet reyhanları çiçeklenir; “Ey Yusuf’ a olan hasretim!” (Yusuf, 84) nağmelerinin bostanlarında, şevk bülbülleri terennüm eder, iştiyak ateşleri sırlı bölgelerde alevlenir. Fikir kuşlarının kanatları, azamet fezasında uçarken hayran ve şaşkın kalakalır. Marifet sahralarında en parlak, en âteşîn akıllar yolunu şaşırır. Anlayışların temelleri, heybet darbesiyle sarsılır da sarsılır. Azimet gemileri, “Allah&#8221;ı hakkıyla takdir edemediler” (En“âm, 91) ummanlarının derinliklerinde; “Dağlar gibi bir dalga içinde onlarla beraber gidiyordu” (Had, 42) rüzgârları sayesinde yol alır. “Allah onları, onlar da Allah’ı sever” (Mâide, 54) ayetinin aşk denizinin dalgaları çarpıştığında, herbiri lisan-ı hâl ile şöyle nida ederler: “Ya Rabbi beni mübarek bir menzile indir; menzil sahiplerinin en hayırlısı ancak Sensin.” (Mü‘mınun, 29)</p>
<hr />
<p><strong>İbn Arabi&#8217;nin Fahruddin er Razi&#8217;ye Mektubundan</strong></p>
<p>Bilmiş ol ki dostum, Allah seni muvaffak etsin, her varlığın bir sebebi vardır ki 0 şey o sebeple vücuda gelir. Her şeyin de iki ciheti bulunur, birisi sebebine, diğeri kendisini vücuda getirene -ki 0 Allah Teâlâ’dır-yöneliktir. Bütün insanlar, hukemâ ve filozoflar, yani muhakkiklerin dışındaki herkes, varlıkların sebeplerine yönelik cihetlerine nazar ederler. Muhakkikler -ehlullah arasında olan peygamberler, veliler ve melekler-ise, sebebi bilmekle birlikte, başka bir cihetten onu var edene nazar ederler.</p>
<p>Kimileri vardır ki Rabbine, onun cihetiyle değil de sebebi cihetiyle nazar eder ve der ki: “Kalbim Rabbimden bana haber verdi.” Diğer bazıları da -ki bunlar kâmildir“Bana Rabbim haber verdi” der; ki buna sahibimiz, ârif zat [Ebu Yezid Bistâmî] şu sözüyle işaret eder: “Siz ilminizi ölülerden aldınız, biz ise ilmimizi hiç ölmeyen Diri’den (Hayy lâyemut) aldık.” Varlığı başkasından alınmış olanın hükmü, bizim nazarımızda hiçbir şeyin hükmüdür. Arif asla Allah’tan başkasına dayanmaz.</p>
<hr />
<p><strong>Akşemseddinden Fatih Sultan Mehmete Mektubundan</strong></p>
<p>Dünyevî rahat, uhrevî rahatlığa nispetle yok hükmündedir, Cismânî lezzet, rühânî lezzete nisbeten hiçbir şeydir. Hiçbir şey olan şeye iltifat etmeyesiniz. En şiddetli imtihan/belâ peygamberlere, sonra evliyalara ve sonra da halifeleredir. Peygamberler ve veliler silkinde yol tutmuş olduğunuzu büyük nimet bilip hiçbir belâdan üzüntü duymayasınız, bilakis mütelezziz olasınız ki, Allah’ın kelamında bir zorluk, iki kolaylık arasında zikredilmiştir.</p>
<hr />
<p><strong>Ahmet Edirnevi</strong></p>
<p>Mehmedim, ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolu üzere ol. Fıkıh ve hadisi iyice öğren ve câhil sufilerden olma. Meşhur olmamaya bak, zira şöhret afettir. Fânî makamlara sarılma. Bu makam sahiplerinin dünyevî istekleri için aracı olma. İdareciler ve onların etrafında bulunanlarla iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, insanların haklarını korumak, Allah’in hadlerini ikame etmek gibi bir amaç dışında sohbet etme. Hankah kurup orada oturma. Zira bazı cüz’i menfaatler sülüke mani olur. Çok semâ etme ki, semâ kalbe nifak getirir. Semâ’ı inkar yoluna da gitme. Zira onun ehli ve ashabı vardır. Semâ’ın yüzbin lezzetinden yalnız bir lezzeti, bin yıllık marifete hükmeder. Sakın semâ’ı, halk arasında cereyan eden eğlence gibi görme.</p>
<hr />
<p><strong>Aziz Mahmud Hüdayi&#8217;den Belgratli Müniri Efendiye Mektub</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Azîm, kerem sahibi insanın mertebeleri üzerinedir. İnsan, beden ve kalb ve ruh ve sır cümlesidir. Sırrın sırrı Sübhan’dır. Sırr-ı Sübhânî, insanın sırrını muhafaza eder. İnsanın sırrını ruhun duası himaye eder ve hatta kalbi kaplar ve hıfzeder. Kalbi beden ve ten besler ve terbiye tekmil eder. Tıpkı meyveleri yaprakların, yaprakları dalların, dalları ağaçların, ağaçları da kabukların korumasi gibi. Mesela ağacın kabuğu soyulsa, tamamen bozulup çürür. Ne ağaç, ne dal, yaprak, ne de meyve kalmaz, cümlesi kurur. İnsanın cismi ile kainatın cismi zarf ve kap gibidir ve kabuk ise koruyucudur&#8230;.Nefsi ıslah etmek en önemli husustur. Kişinin kendi nefsini ıslah etmeden başkasının ıslahına yönelmesi gafletin ta kendisidir .</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div><strong>Muhammed Nasuhi</strong></div>
<div></div>
<div>
<p>Benim oğlum,</p>
<p>İnsanın yaratılış sebebi marifetullahtır. Ubudiyet kalıbında “Vema halaktül inse ve’l-cinne illa liya’budün [Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etmeleri için yarattım] (Zâriyât, 56) bu makam i’tisam billah ile olur.</p>
<p>İki cihan saadetinin alâmeti Allah’ın gayrisinden kaçınmak, gafletten uzak durmak ve günahlardan sakınmaktır. Bu takvaya nail olmayan padişah dahi olursa nikmettir; imtihan için kendisine süre verilmiş, geçici zaman için salıverilmiş demektir. Bu yoksa keramet ve âfıyet değildir. Takvanın alâmeti namazda huşüdur. Huşünun alâmeti, tadil-i erkâna riayettir. Allah indinde namazın makbul olduğunun, kalbin Allah Teâlâ’ya teveccühünün alâmetleri şevk ü aşk, niyaz ve tazarrü’dur. Kim Allah’a ait olursa, Allah da ona ait olur.</p>
</div>
</div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div><strong>Hasan Sezai</strong></div>
</div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<p>Şeriat, tarikat bağının hısn-i hasînidir.Şeriata muhalif zındıkane kelâm mahza küfürdür.O makule kişilerden şeytandan ziyade firar etmek lazımdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p><strong>Mehmed Emin Tokadi</strong></p>
<p>Bir nefeste iki nimet bulunur, bunun için iki şükür gerekir. Yirmi dört saatte, her saatte bin nefes, her nefese iki şükürden yirmi dört saatte kırk sekiz bin şükür eder. Bir insan her işini terk etse de “şükür şükür” diye dergâh-ı Hudâ’ya hamd ü şükr eylese yine kırk sekiz bin defa şükür diyemez. İmdi acziyet zâhir oldu. Malum oldu ki Hakk’ın (celle ve alâ) şükrünün binde birini eda edemeyiz. Hakkıyla şükrü edaya kim kâdirdir? “Ey Davud ailesi! Allah’ın nimetlerine şükretmek için çalışm. Kullarımdan hakkıyla şükredenler azdır.” (Sebe, 13)</p>
<hr />
<p><strong>Musa Topbaş</strong></p>
<p>Allah Teala ve Tekaddes Hazretlerinin bir kula en büyük nimeti, aczini bildirmesidir.Her şeyin Cenab-i Hak&#8217;tan olduğunu bilen kul, olmayacak şeylerle zihnini bulandirmaz,kulluğuna devam eder ve yol alır&#8230;..Son derece âcizim, kusurlarla doluyum. Yegâne tesellim şudur ki, Allah’ın sevgililerini canımdan, varlığımdan, her şeyden daha fazla seviyorum. Öyle bir sevgi ki, sevdiğimi de bilemez haldeyim ki lisan ile yazı ile ifade edilemez. Allah Teâlâ Hazretleri’nden niyazımız ihlâslı, teslimiyet sahibi ve kulluğunda sabitkadem olan sizin gibi pek kıymetli yavrularımızı kendisinde ibkâ eylesin. Amin.87</p>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/">Tarık Velioğlu – Halk İçre Bir Ayine (Allah Dostlarından Mektuplar) ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarik-velioglu-halk-icre-bir-ayine-allah-dostlarindan-mektuplar-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mecit Ömür Öztürk &#8211; Dervişin Teselli Koleksiyonu &#8221;Notlar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 May 2019 16:21:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[belanın hikmeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dervişin Teselli Koleksiyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[kaygı]]></category>
		<category><![CDATA[Keder]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[sebep sonuç ilişkisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21713</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/">Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu ”Notlar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="242" height="375" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 242px) 100vw, 242px" /></p>
<p>İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar yolculuk boyunca başlarına dert olur. Bir grup ise gemiyi büsbütün unutarak tabiatın çekiciliğine kendilerini kaptırır ve geminin kalktığını bile farketmezler; sonunda acılar içinde kıvranarak ölürler. İşte dünyanın çekiciliğine kapılarak ölümden sonraki hayatı unutanların âkıbeti budur.(el -Kindi)</p>
<hr />
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de, “Şer gördükleriniz hakkınızda hayır olabilir”buyrulur (Bakara, 216). Hz. Ömer der ki: “İster hoşuma gitsin, ister gitmesin; hangi hal üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için fark etmez. Çünkü ben, hayrın hoşuma gidende mi, gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum” (İbn-i Kesir). Hayatın yorumlanması, rüya tabirlerini andırır. Rüya ilmini bilmeyenler, olumsuz gibi görünen sahneleri, negatif yorumlayarak rüyayı olumsuz bir yaşantıya doğru tetiklerler. Rüyalardaki olumsuz sahneler genellikle güzel anlamlar taşımaktadır.</p>
<p>Rüyalar tersine çıkar, derler, bu söz her rüya için doğru olmasa da olumsuz rüyalar için çoğu zaman doğrudur. Ve hayat da bir rüyadır. İnsanlar uykudadır ve ölünce uyanacaklardır. Olumsuz görünümlü birçok olayın, neticesi, tabiri, açılımı ve arka planı oldukça güzel olabilir. Ama halen rüyada olduğumuz ve bu dünyanın etkisi altında yaşamaya devam ettiğimiz için bu güzellikleri şimdilik fark edememekteyiz.(s.19)</p>
<hr />
<p>İnsan başına gelecek mukadder hadiseleri değiştiremezse değiştiremese bile o hadiselere vereceği tepkiyi, onlardan etkileniş biçimini yorumlarıyla değiştirebilir. Montaigne der ki: “İnsan etrafında olup bitenlerden daha çok, olup bitenlerle ilgili kendi görüşlerinden etkilenir. ”</p>
<p>Şair Milton’un ifadesiyle: “Biz yaşarken akıl cenneti cehennem, cehennemi de cennet yapar. ”</p>
<p>“Bana zarar verdiler düşüncesini ortadan kaldırırsan, zararın kendisini de ortadan kaldırmış olursun.”<br />
Aurelius (s.21)</p>
<hr />
<p>Akıp giden ırmakların, dönen dünyanın, ışıldayan güneşin, işleyen kâinatın gücünü düşünelim. Bu toplam güç, insanın kullandığı güçten farklı değildir. İlahi kudret mutlaktır ve bu kudretten istifadeye en layık varlık aczinden ve ihtiyacından dolayı, insandır.</p>
<p>Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler tarihte kaldığına göre, o mucizelerin varlığının bize söylediği hiç mi bir şey olmayacak? Peygamberlerin fiziki varlıklarına muhatap olamasak da, mucizeyi yaratan peygamberin kendisi değil de, Rabbimiz olduğuna göre, o mucizenin kaynağıyla ilişkimiz sürüyor demektir. Bizler peygamber değiliz ancak peygamberleri yaratanla, bizi yaratan aynıdır. İsteklerimizi, hayallerimizi ve düştüğümüz çıkmazları Rabbimizin mutlak kudretin emanet ederek, bize ne imkânlar sunacağını ve hangi imkânsızlıklardan kurtaracağını görmeliyiz.(s.30)</p>
<hr />
<p>Aurelius, Düşünceler’de şöyle der: “İnsanın başına insan için doğal olmayan hiçbir şey gelemez. Ne bir öküzün başına, öküz için doğal olmayan bir şey, ne asmanın başına asma için doğal olmayan bir şey, ne de bir taşın başına taş için doğal olmayan bir şey gelebilir: Eğer başınız yalnızca alışılmış ve doğal alan şeylerden biri geliyorsa, niçin yakmasın? (&#8230;) Ölümü seve seve karşıla, çünkü o da doğal olan şeylerden biridir: Tıpkı gençlik ve yaşlılık, büyüme ve olgunlaşma, dişlerin ve sakalın çıkması, saçların ağarması, gebelik ve doğum, mevsimlerin değişmesi gibi çözülüp dağılmamız da doğaldır. Öyleyse, ölüme karşı ne düşman, ne öfkeli olmalı, onu yaşamın doğal gelişmelerinden biri olarak beklemelidir insan. (&#8230;) Utanmazın biri seni incitme, hemen şunu sor kendine: “Dünyada utanmazların bulunmaması olanaklı midir? ” Olanaksızdır. Öyleyse olanaksız olanı isteme,çünkü bu insan da dünyada var olması kaçınılmaz olan utanmazlardan biridir. Bu düşünceyi başka bir kötü insanla veya olayla karşılaştığında da aklında tut. Çünkü bu tür insanların ve olayların olmamalarının mümkün olmadığını anımsar anımsamaz,onlara daha kolay katlanırsın. ”</p>
<p>Aurelius, başımıza gelenlerin doğal oluşu üzerinde durmakla kalmaz ve suçu bu kez suçludan, suça maruz olana kaydırmaya başlayarak şunları söyler: “Cahil birinin cahillik etmesinde şaşılacak ne var? 0 cahil insandan, seni üzen yanlış davranışı beklemediğin için suç sendedir: Çünkü onun bu kötülüğü işleyebileceğini anlaman için yeterince araçla donatmıştır seni aklın ve gözlemlerin. Ama bunu unutmuşsundur; bunun için kendine değil de onun bu davranışına şaşıyorsundur.</p>
<p>Birini sadakatsizlik ya da vefasızlıkla suçladığında, dikkatini kendine çevir; çünkü suçun sende olduğu açıktır: 0 karakterde birinin sözünü tutacağına güvendiğin için..Ya da ona iyilik yaparken bunu karşılık beklemeksizin yapmadığın için&#8230; Ve ödülü, salt o eylemi yapmakla aldığına inanarak iyilik yapmadığın için&#8230;Suçlusundur.&#8221;</p>
<p>Ne demiş uçurumda açan çiçek: Yurdumsun ey uçurum.”der Şair.(s.35)</p>
<hr />
<p>Andre Gide der ki, “İnsan kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe, yeni okyanuslar keşfedemez.” Belaların bir hikmeti insanı geliştirmek, onu terakki ettirmek, arş-ı kemalatına onu ulaştırmak, kabiliyetlerini inkişaf ettirmek, kısacası eğitimdir. Ve bu eğitimin en önemli çıktılarından biri saklı yeteneklerin ortaya çıkmasıdır. Musibet yaşamamış insanlar, içlerindeki mühim kabiliyetleri açığa çıkaramadıkları için, depresif bir hal içerisindedirler. Zira inkişaf etmeyen yetenekler insana musibetlerden daha çok azap verir.(s.42)</p>
<hr />
<p>Rab esmasıyla terbiye edilmiştir bütün organ larımız. Rab ismiyle şekillendirilmiş ve vasıflandırılmıştır etrafımızda fayda gördüğümüz ve lezzet aldığımız bütün bu kâinat&#8230; Gözümüzü göz çukurlarımıza yerleştiren, onu görmeye yetenekli hale getiren, güneşi dünyaya belli bir mesafede tutarak bize faydalı hale getiren Rab ismidir. Bedenimizdeki organların varlığından; kâinatın şimdiki dizilim ve fonksiyonlarından nasıl razı ve memnunsak, aynı esmanın yani Rab isminin tecellisi olarak; asıl gayesi olgunlaştırmak ve yetiştirmek olan musibet ve zorlukları aynı memnuniyetle karşılamalı değil miyiz?(s.46)</p>
<hr />
<p>Marcus Aurelius, Düşünceler’de şöyle der: “Yaşamını bir bütün olarak düşünüp kaygılanma. Önceden başından geçmiş ve sonradan başına gelecek olan kederleri hep bir aradaymışlar gibi düşünme. ” Bir Çin Atasözünde bu durum ironiyle ifade edilir; &#8220;Henüz yanına gelmediğin bir köprüden geçmeye uğraşma! ”</p>
<p>İnsan bu geçici hayatı kalıcı gördüğünde, musibetler gözünde büyür, tahammül gücü azalır ve gelecekte onu bekleyen olası musibetler, fâni hayatı bâki görmesi sebebiyle, olduklarından daha büyük görünür. Gözünde büyüttüğü o gelecek musibet için sabrını şu anda harcamaya başlar ve şimdiki musibetlere ancak kâfı gelebilen tahammülünü erkenden tüketmiş olur. Yarın vé öbür gün acıkacağım diye bugünden mideye yemek doldurmak nasıl fayda vermez ve hatta sağlığı bozarsa, gelmemiş günlerin dertlerini bugünden çekmek de öyle anlamsız ve zararlıdır.</p>
<p>Şimdi durmadan su içmek, yarınki susuzluğu gidermez; şimdi hızlı hızlı nefes almak, bir dakika sonraki nefes alma ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Öyle de geçmiş ve gelecekteki acılı zamanları düşünüp şimdiye ait sabrı kullanmak, 0 acıları hafıfletmeyeceği gibi, şimdi yaşanan dertlere karşı da dayanma gücünü zayıflatır.s.50)</p>
<hr />
<p>Filozof Max Stirner,Eğitimimizin Sahte İlkesi adlı denemesinde kullandığı ‘kafadaki tekerlek’ metaforuyla günümüzdeki eğitim tarzını eleştirir. Modern eğitimin kafada bir tekerlek olduğunu ve özgür olmayan insanların otoriteye boyun eğmesi için eğitimin&#8217; kullanıldığını ifade eder. Özgür insana gelince eğitimin onda yapacağı etki bilgide seçme eylemini sağlamaktır. Stirner, bu noktadan yola çıkarak “bireye sahip olan düşünce’ ve “düşünceye sahip olah birey’ ayrımını ortaya koyar. &#8220;Düşünceye sahip olan birey’ düşüncesine hâkimdir ve iradesiyle seçer düşüncelerini. Ancak “bireye sahip olan düşünce’ söz konusu olduğunda, kişi tutsaktır ve kendisine hükmeden düşüncelerin etkisinden kurtulup özgürce hareket edemez.</p>
<p>İşte, yaşadığımız kederlerin bize hükmedişinden kurtulabilmenin ve özgür bir biçimde onları kullanmanın ilk adımı duygu ve düşüncelerimizi dışarıdan seyretmeyi öğrenmektir. İkinci adım ise, “ben, içinde bulunduğum düşüncenin esiri değilim, o benim esirim’ diyebilmektir.(s.53)</p>
<hr />
<p>Felsefe dünyasında mümkün dünyaların en ideali’ fikriyle tanınan Alman filozof Leibniz’e göre tanrı, tek mükemmel varlıktır. Tanrı gereken en az miktarda kusur içeren mümkün dünyaların en iyisini, en idealini yaratmıştır. Leibniz’e göre kusurlu olanla mükemmel olanı bir araya getirmenin bundan daha iyi bir yolu olamazdı. Daha az kusur kullanılarak, bu kadar fazla mükemmellik üretebilen &#8216;şimdi var olan dünyadan’ başka hiçbir dünya tasarımı düşünülemez.</p>
<p>Leibniz, kusurun ve kötülüğün &#8216;mümkün dünyaların en idealinin’ ortaya çıkması için gerekli olduğunu savunuyordu. (Kusur, benim imzamdır, der İ.Oktay Anar; kusur mükemmelliğin imzasıdır diyebiliriz biz de Y.N.) Daha iyisini yaratmak mümkünken, tanrının kasten ideal olmayan bir dünya yaratmayacağını ifade eden Liebniz, bu gerekçelerle halihazırdaki dünyanın en dengeli ve en iyi ihtimal plduğu düşüncesini detaylı bir şekilde eserlerinde ortaya koymaktaydı.</p>
<p>Liebniz ideal olan tanrıyla, ideal olmayan dünyayı karşılaştırarak bu sonuçlara varsa da, halihazırdaki dünyanın ideal olan cennetle mukayesesi daha isabetli görünmektedir. Kur’ân ve Hadis’lerde cennet halkının vasıflarından bazıları şöyle anlatılır: Hastalanmazlar, üzülmezler, ihtiyarlamazlar, ölmezler, elbiseleri eskimez&#8230; Bu durumlar dünya hayatında yaşanıyor olsaydı, cennet ve dünya farkı ortaya çıkamazdı. Dünyaya cennet vasıflarını atfetmekle, daha ideal bir dünyanın değil, ona da dünya denecekse, anlamını yitirmiş bir dünyanın ortaya çıkması kaçınılmazdır.(s.59)</p>
<hr />
<p>Bazen detaya bakan çirkin, bütüne bakan güzellik görür, bazen de tamamına bakan çirkinlik, detayına inen güzellik görür. İnsana düşen ne zaman detaylara odaklanacağını, ne zaman olaylara dışından bakacağını doğru belirlemektir. Yaşadığım hadise ferahlık kaynağı olmak yerine, kasvet sebebi olmuşsa,teferruata bakmamız gereken yerde bütüne, bütüne bakmanız gereken yerde teferruata dikkat kesildiğimizden dolayıdır.</p>
<hr />
<p>Değişikliklerden ürker insan. Oysa insan hareketle, faaliyetle, değişimlerle ve musibetlerle varlığa erer. Yaşadığı şehirden taşınınca acı çeker. İş değiştirince acı çeker. Yatağından çıktığında bile acı çeker. Ancak nefsinin çektiği acıya karşılık, ruhu bu değişikliklerden varlığa ermenin hazzını alır. Maaş odaklı çalışır insan. İşin kıymetini maaşın yükseldiğinde arar. Oysa işin kıymetini yükselten, maaşın yüksekliği değil, çalışanın gelişimine yaptığı katkının büyüklüğüdür. İnsan bir maaş elde edemediğinde değil, faaliyetle dönüşüp başkalaşamadığında işsizdir. Maaşlı işsizler de çoktur, maaşsız iş sahipleri de&#8230;</p>
<p>Başkalaşmak, değişmek ve dönüşmek insana korkutucu gelir. Aslında bu korku var olmaktan korkmaktır. Yeniden yapılanmaktan ve yeniden doğmaktan korkmaktır. Dirilmekten korkmakta. Yaşamaktan korkmaktır. Oscar Wilde der ki, “Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. Çoğu insan sadece var olur. ”</p>
<p>Sabit bir hayat aramaktadır insan; korkuların, acıların olmadığı ve risklerin bulunmadığı. Heyecanlı geçişleri engelleyerek tehlikeleri aklınca yok etmek ister. Oysa yok ettiği şey kendi varlığıdır, kendisidir. İnsan her şeyi sabitleyerek ruhunu felç etmektedir. Halden hale geçemeyeceği, zahiren sorunsuz ama gerçekte durağan bir hayat yaşayarak terakkisini durdurmakta ve yokluğu karışıp gitmektedir.(s.72)</p>
<hr />
<p>Hususi kâinat, kumandası insanın kalbine ve fillerine bağlanmış bir ekran gibidir. İşte bu yüzden, âlemini güzelleştirmek isteyen biri öncelikle kalbine ve fiillerini düzeltmelidir. İnsan bir güzellik ortaya koyduğunda, şahsi âlemi güzelleşmeye ve nurlanmaya başlayacaktır. Kalbini günahlarla kirletirse, hususi kâinatı kirlenecek, dağılacak ve harabeye dönecektir. İşte insan kendi kâinatının aynası, temsilcisi ve vekilidir; Kendi kâinatında bulunan herkesin, bu şeyin hizmet ve ibadetlerini Allah’a sunan bir temsilcisidir.</p>
<hr />
<p>Cemal Süreya’nın, “Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek&#8217;dedigi gibi, dua da müminin elinde her zorluğu çözebilecek bir potansiyele sahiptir. Sivrisineğe güneşi hizmet ettiren, zavallı bir böceğin suya ihtiyacı sebebiyle bulutları harekete geçiren, aciz hayvanlar için mevsimleri değiştiren Rabbimizin, zayıf ve çaresiz insana karşı merhameti ne büyük olacaktır!</p>
<p>Parıldayan gökyüzünü bir dakika içerisinde bulutlarla dolduran bir yaratıcının, dilediğinde bir dakikada o gökyüzünü bomboş hale getirebileceğinden şüphe edilebilir mi? Kâinatta her şey Rabbimizin hizmetinde ve emrinde olan bir asker hükmündedir. İnsan için &#8216;çaresizlik’ ve “çıkmaza girmişlik’ kâinattaki dengeleri yerinden oynatabilecek güce sahip bir hazinedir.</p>
<p>Çaresiz insan, birçok çaresi olan insana nazarla daha güçlüdür. Çünkü kurtulma yolları olan insan çıkış yollarına ve kendine güvenirken, kurtuluş çaresi kalmayan birinin yalnızca Rabbine güvenmekten başka seçeneği yoktur. İşte bu yüzden daha güçlüdür ve kurtuluşa başkalarından daha yakındır. Duadan başka silahı kalmamış birinden daha güçlü bir ordusu yoktur dünyanın.(107)</p>
<hr />
<p>Tabiattaki sanatın birtakım ölçüleri vardır. O ölçülere uymayan bir çakıl taşı veya bir ot bile gösterilemez. Burada bir sanat gayesi güdülmemiş, hiçbir estetik yok, diyebileceğimiz herhangi bir örnek yoktur. Bazı şeyler eğri, çirkin ve hatalı görünebilir. Ama o eğrilikler ve çirkinliklere bir uzman baktığım da o çirkinliğin esasında bir güzellik, 0 eğriliğin ise bir düzen olduğuna kanaat getirilir. Dışarıdan ve yüzeysel bir gözle bakarak keşke dünya tam yuvarlak olsaydı, bu elips halindeki eğrilik olmasaydı diye düşünebiliriz. Dünyanın elips şeklindeki büyük hikmetleri, büyük sanatı ve külli faydaları anlayan biri ise, tam yuvarlak olması yerine bu şeklin daha harikulade olduğunu söyleyecektir.</p>
<p>Sanattan yoksun görülen bir takım şeyler, bakış açısının darlığından ve bilgi eksikliğinden öyle görünmektedirler. Dar bakışın en mühim sebeplerinden biri olaylara ve eşyaya nefsin penceresinden bakılıyor olmasıdır. Nefsin hoşuna gitmeyen şey “çirkin, kötü veya şer’ etiketlerini hak etmiş olmaz.(115)</p>
<hr />
<p>Ey insan! Ölümden korkma. Olması gereken, günü gelince elbette olur. Musibetler karşısında telaşa kapılma.Allah tarafından vazifelendirildiği için gelir, görevi bittiği saniyede yok olup gitmek zorunda kalır. Rızkın için telaşlanma; zira seni yaratan onu senin için önceden belirlemiştir. Gelecek kaygısı taşıma.</p>
<p>Seni gelecekte yaşatmaya kim karar vermişse, gerekli ihtiyaçlarını gidermek de O’nun sorumluluğundadır. Hayal ve hedeflerin için fanilerin peşinden beyhude koşma. Bütün kâinatı idare eden Tek’tir. Bütün sorunların çözümü O’ndadır. Seni korkutan her şeyin dizgini O’nun elindedir. Mevlana Hazretleri şöyle bir soru sorar: “Düğümü kim bağladı ise en iyi o çözer. Bela Allah’tandır. Öyleyse?” (Mesnevi, Cilt 6).(s.128)</p>
<hr />
<p>Kişinin başarı üstüne başarı kazandığı, herkesin onun yüzüne güldüğü, ona iltifatlar yağdırdığı dönemlerde emniyet ve nefs hâkim duruma gelir ve birlikte sahibini hastalıklı ruh hallerine sürükleyebilirler. Ama işler tersine dönüp insanlar ve hadiseler sağlı sollu ona çarpıp geçmeye başladığında tedavi süreci devreye girmiş ve manevi yolculuk hızlanmış demektir. Bu sebepten olsa gerek maneviyat büyükleri daima rahattan kaçmış, hayranlarının olduğu, tebriklerin yağdığı, alkış tufanlarının koptuğu daha doğrusu yüksek mertebelerinin ifşa edildiği yerlerden kaçarcasına uzaklaşmışlardır.(s.133)</p>
<hr />
<p>Beynin, kendiyle alakalı sorunlarda iki yüz civarında ilaç salgıladığı söyleniyor. Bitkilerden derlenen ilaçlar bile insanın kendi bedenindedir belki. Bütün hastalıklara çözümü bedenin içerisinde arayan yaklaşımlar da var. Kim bilir karaciğerin içinde öyle bir bölüm vardır ki, böbrek hastalıklarına şifa olabilmektedir. Beyindeki bir salgı, kalp için depolanmış bir şifadır, kim bilir.</p>
<p>Çözümünün insanın kendi içinde yattığı sufilerce dile getirilen bir gerçektir. “Ne ararsan kendinde de” buyuran Hz. Mevlana der ki, “Can konağını aramadaysan, cansın / Bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin / Bir damla su arıyorsan susun / Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir. ” Dermanlar insanın biç ummadığı yerde, yani musibetlerde saklıdır. Hace Bektaş Veli ne güzel söyler: “Harâret nardadır sacda değildir / Kerâmet baştadır tacda değildir / Her ne arar isen kendinde ara / Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir.&#8221;(s.136)</p>
<hr />
<p>Adamın birinin başına belalar yağmış. Bir meczup ona, sabredersen geçer anlamında “Bu da geçerya hu”demiş. Aynı kişi padişah olmuş. Meczup yine ona, “Bu da geçerya hu! ” demiş. Yani padişahlık da musibetler de fanidirler. Varlıkta kalabilmeleri, tutunabilmeleri bakımından birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Bir hâlin olduğu gibi devamı imkânsızdır.</p>
<p>Yine Bir Tereddüdün Romanı’nda Peyami Safa kahramanlna şunu söyletir: “Eğer bir adamın hayatında duyduğu haz ve keder yekûnları hesap edilecek olursa, görülecektir ki hiç kimse kimseden daha fazla ne mesut ne de bedbahttır. Hepimiz kahkahalarımızı gözyaşlarımızla ödüyoruz ve bu hususta bir dilenci bir milyarderden farksızdır.</p>
<p>Çok gülenin çok ağladığını söyleyen atalar sözü de bize heyecanlarımız arasındaki dengeden doğan bu büyük eşitliği bildiriyor. Bunun için geçici hazlar ve kederler istisna edilirse, insanlar arasında devamlı bir saadet ve felaketten bahsedilmesini bile fâzla bulanlardanım. ”(s.141)</p>
<hr />
<p>Süfîler, mutlulukta takılı kalmayı eksiklik saymışlar, mutluluğu yaşamın temel gayesi olarak ele almayı anlamsız bulmuşlardır. Onlara göre mutluluk hallerden ancak bir haldir. O bütün hallerin gelip dayandığı en iyi ve nihai hal değildir. Ondan da geçmek, daha farklı hallere ve makamlara ulaşmak icap eder ki manevi yolculuk devam edebilsin.</p>
<p>Günümüzde bütün insanlık mutluluğun peşinden koşmaktayken, Kur’ân-ı Kerîm’de ve diğer kutsal metinlerde dünyada mutlu bir yaşama erme hususunda herhangi bir emir yoktur. Ama sabırlı, dürüst, takvalı ve ihlaslı birer insan olmak konusunda birçok emir vardır.(s.149)</p>
<hr />
<p>Bir ayette “Her bilenin üstünde başka bir bilen vardır” buyrulur (Yusuf, 76). Bu biraz da şu anlama gelir; her anlamın derununda başka bir anlam, her maksadın ötesinde başka bir maksat vardır. İnsan sonuç odaklı yaşadığı için başından geçenleri yalnızca neticelerine göre değerlendirir. Bir ağacın sonda bekleyen neticesi meyve olduğundan “ağaç meyve içindir’ yanılgısına kapılır insan.</p>
<p>Sondaki netice gelmeyince, her şey berbat oldu, ele avuca bir şey geçmedi diye düşünür. Oysa ağaçların meyve vermek haricinde; havayı temizleme, oksijen üretme, yaşam alanlarını serinletme, toprak kaymasını önleme, insanları zararlı ışınlardan koruma, sinirleri yatıştırma, hayvanlara yuva olma, depremlerin etkilerini azaltma gibi pek çok faydaları vardır.</p>
<p>İşten maksadın kariyer, başarı ve para olduğu düşünüldüğü için, o başarıyı elde edemeyenler, verimli çalışmalar yürütmüş, kendilerini çok geliştirmiş olsalar bile mutsuzdur. Çalışmanın binlerce sonucundan yalnızca birisi olan terfi, sonuçlar arasında en sonda geldiği için, tek önemli şey olarak algılanır. İflas eden bir işadamı, kendisine sayısız maddi ve manevi katkısı olmuş şirketini, nimet değil de başına açılmış bir bela olarak görmeye başlar. Oysa o işyerinde geçirdiği yıllar da, yaşadığı iflas da, büyük birer nimettir.(s.157)</p>
<hr />
<p>Aileden maksat mutluluktur, ön kabulüyle girilir evliliğin içerisine. Daha evlenirken arabaların önüne ‘evleniyoruz’, arkasına &#8216;mutluyuz’, yazılır. Bu aşamada evlilikten muradın ‘mutluluk’ olduğu ilan edilmiştir. Ama o sahte plaka kısa bir süre sonra sökülüp atıldığı gibi, o “mutluyuz’ fikri de az bir zaman sonra devre dışı kalır. Ailenin kurulmasının öncelikli maksadı neslin devamıdır, günahlar karşısında bir korunak bulmak ve âhirete yönelik bir yuva kurmaktır.</p>
<p>Toplumun devamı, prensiplerin devamı, ahlâkın, hasenatın, faziletlerin devamıdır ailenin kuruluş amacı. Böyle düşünüldüğünde sorunlar küçülür, insanlar mutluluğu bulamadıkları dönemlerde yuvalarını yıkmayı düşünmezler. Çünkü mutluluk kilit beklenti olmaktan çıkarılmıştır.</p>
<p>Yuvamız, mutlu olacağımız yerdir evet; Ancak onun tek maksadı dünyevi mutluluk değildir. Yuvanın içerisinde başka birçok sonuç gerçekleşmektedir ve onlar da birer nimettirler. Tek bir sonuca bina edilen süreçler, 0 sonuç elde edilmediğinde yerle yeksan olmuş gibi zannedilse de, süreçte elde edilen kazanımla yok olmayacaktır.</p>
<p>Evliliğin nefse bakan, aileye bakan, topluma bakan tarafları olduğu gibi bir de Cenab-ı Hakk’a dönük yanları vardır. Eşiyle beklediği kadar mutlu olamayan biri, o yuvadaki yüzlerce nimeti göremez olur; Aldatmak, ihanet etmek bu yanlış ön kabulün yalnızca bazı faturalarıdır.(s.158)</p>
<hr />
<p>Eğitim görürken, öğretmenlerimizden birine, sınav sonrasında ‘Hocam, çözüm yoluna da not veriyor musunuz? ” diye sormayanımız yoktur. Çözümü uzun süren &#8216;bir matematik problemini, sonuna kadar doğru yürüten, ancak en sonda basit bir çarpma veya toplama hatasıyla yanlış cevabı veren öğrencinin bu sorudan alacağı puan sıfır olabilir mi? Peki, yanlış bir çözüm yolu yürüten öğrencinin tesadüfen doğru sonucu elde etmesine tam puan verilebilir mi?</p>
<p>Skor acımasızdır ve ilahi adaletin ölçüsü skor değil, çözüm yoludur. Sonuç odaklı eğitim sistemlerinin netice verdiği birey tipi sonuç ve skor odaklı insanlardır. Mesela ilköğretimdeki bir öğrenciye ilerdeki planlarını sorduğumuzda, “doktor olacağım’ gibi meslek atfı içeren sözler duymak kuvvetle muhtemeldir; ancak “kansere çare bulacağım’ diye bir amacı olduğunu öğrenmek neredeyse imkânsızdır. Burada suçlu çocuklar değil, sonuç odaklı eğitim sisteminin onlarda açtığı psikolojik yaralardır.</p>
<p>İnsandaki acımasız skor, yaşadığı hadiselerin nefsine dönük yanlarına bakmasıyla meydana gelir. İnsan sonuncu sonucu elde edemediği için kendini hiçbir sonuca ulaşmamış sayar bu yüzden. Yaşadığı olayda binlerce olumlu netice varken, nihai ve belki de en önemsiz sonuca ulaşamadığı için bütün kazanımlarının çöpe gittiğini düşünür.(s.159)</p>
<hr />
<p>Kâinatta her şey potansiyel olarak hayırdır. İnsan hatalı tavır ve yorumlarıyla onları kötülük ve şer haline getirir. Kötülüğün yaratılması değil, işlenmesi kötüdür. Cenab-ı Hakk her şeyi &#8216;hayır’ olarak yaratmıştır. Ama insanlar niyet ve nazarlarıyla onları kendileri hakkında kötülüğe çevirirler. Hayırları şerre çevirebilme özgürlüğü insanın temel bir özelliğidir. Yaratılma itibariyle vasfı şer ve hayır değildir o hadiselerin. Şer vasfını fiillere kazandıran, şuur sahibi olan insanoğludur. Fiillerin aslı Allah’a, vasıfları ise kullara aittir, derler.</p>
<p>Bir İngiliz atasözü, kötü hava yoktur, yanlış giyim vardır, der. Hava muhalefeti yoktur, olsa olsa havaya muhalif insan halleri vardır. Evden şemsiyesiz çıkan, hava koşullarına göre giyinmemiş olan insan yağmuru kendine zararlı hale getirdiğinde bu, insana ait bir meseledir, yaratıcının yaratımıyla ilgili değil. Yağmurdan zarar gören biri, yağmurun bir olumsuzluk olduğunu iddia edemez. Yağmuru hakkında kötülük haline getiren kendisidir; çünkü yağmur onu rahatsız etmek için değil milyonlarca hayırlı gerekçeyle yağmaktadır.(s.161)</p>
<hr />
<p>Hatıraları vardır insanın; düşünürken duygulandığı&#8230; O güzel hatıralardan çoğunlukla acı ve hüzün rüzgârları eser. Yaşarken bir saat süren mutlu bir hatıra, bazen ölünceye kadar esef kaynağıdır. Ölüm gelip insanın sevdiği birini aldığı zaman başlayan acı dinmek bilmez. Onunla birlikte ne kadar güzel günler geçirdiyse, aniden başlayan kopuş acısı, gitgide azalsa da ölünceye kadar sürer. Maziye doyamamıştır. Eski mutluluklarına doyamamıştır. Dünyadaki hiçbir şeye doyamamıştır. Ama o mutluluklar, onlara doyamamış olmasına aldırmadan, ondaki saadet ihtiyacını giderip gidermediğine bakmadan, onu terk edip giderler.</p>
<p>Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen şeyler, hiç başlamamış gibi bitmektedirler. İnsan ilk bakışta doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan bir varlık gibi görünür. Namık Kemal, İntibah’ta der ki, “İnsanoğlu her adımını mezardan uzaklaşmak için atar; fakat yine de her adımda mezara biraz daha yaklaşır. Her nefesini ömrünü uzatmak için alır; fakat yine de her nefes alışta ömründen bir nefeslik zaman eksilir. &#8220;(s.167)</p>
<hr />
<p>Hiç kimse kendi konumunu az da olsa kusurlu bulmayacak kadar mutlak anlamda mutlu olamaz. İnsanın mutluluğunun özü kaygı uyandırıcıdır; ne tamamen ele geçirilir ne de sonsuza değin sürer.</p>
<p>Bir adamın çok büyük bir geliri olabilir; ama aşağı bir soydan geldiği için utanç içindedir.Bir başkası soylu doğumlu olduğu için tanınır; ama ailesinin kaynakları az olduğu için tanınmamış olmayı yeğler. Bir adam hem zengin hem de soylu olabilir; ama yaşamını bekar sürdürdüğü için hayıflanır. Bir başkasının mutlu bir evliliği vardır; ama hiç çocuğu olmadığından servetini bir yabancıya miras bırakmak için artırır. Başka bir adam ise çocukları olduğu için mutludur; ama oğullarının ya da kızlarının işlediği kusurlar yüzünden üzülür, gözyaşlarına boğulur. Demek ki hiç kimse kendi payına düşenle birebir uzlaşamaz. Çünkü her durumun tatsız bir yanı vardır; sadece henüz yaşanmadığı için bilinmiyordur; bilindiğinde de ürkütücü olur.<br />
(Filozof Boethius)(s.178)</p>
<hr />
<p>Eğer bir acıdan kaçınamıyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz. Dünyaya da, kendi yaşamımıza da armoni açısından bakarsak, seslerin her zaman uyumlu olmadığını, bu armonik yapı içerisinde hoş tonların da sert tonların da, diyezlerin de bemollerin de duyulduğunu, bazı seslerin yumuşak ve rahatlatıcı, ötekilerinin ise rahatsız edici olduğunu görürüz. Eğer bir müzisyen yalnızca bunların bazılarından hoşlanırsa nasıl şarkı söyleyebilir? Müzisyen bu ses ve tonların hepsini birden kullanmayı, bunları bir araya getirmeyi bilmelidir.</p>
<p>Biz de yaşamımızdaki iyi ve kötü şeylere böyle bakabilmeliyiz; çünkü iyi şeyler de kötü şeyler de aslında aynı özdendir, bizim yaşamımıza aittir.&#8221;Keşke verimli tarlalar olabilsek, o zaman derinliklerimizde hiçbir şey kullanılmadan kaybolup gitmezdi; o zaman her olaya, her nesneye, her insana kucak açar, bunları toprağımızın gübresi bilirdik.&#8221;(Friedrich Nietzsche)(s.199)</p>
<hr />
<p>İşlerin yolunda gitmesi, kişinin doğru yolda olduğunu ve gidişatının iyi olduğunu göstermediği gibi, işlerin ters gitmesi de yanlış yolda oluşunun kanıtı değildir. Bazen kişi yanlış yolda gittikçe üzerindeki nimetler artar durur. Ancak bunlar sadece görünürde nimettirler. Yolunda giden işler, bazen de insanın iyilik ve ibadetlerinin uhrevi ücretlerini tüketen birer canavar haline gelirler.</p>
<p>Mesela kişi anne babasına saygı gibi bir davranışının neticelerini alıyordur yaptığı işlerden, işlerin kendi neticelerini değil. Anne babaya hizmetin neticesi âhirete kalacağına, bu dünyada akıyordur ve kişinin dünyevi işleri, yanlış bir yaşam tarzı içerisinde olmasına rağmen, harikulade iyi gidiyordur. İyiliklerinin karşılığı bu dünyada veriliyor ancak cezaları sürekli âhirete bırakılıyordur. Böyle birinden daha talihsiz kim olabilir. İşte buna &#8216;istidraç’ denilir. İstidraç, nimet görünümüne bürünmüş ilâhi cezadır (Bk. Kalem, 44 Araf, 182).</p>
<p>Saadet içerisinde yüzmek kişinin bütün bütün hayırda olduğu anlamına gelmez. Bu saadet bir felaketin başlatıcısı da olabilir. Çok fırtınalı musibet dönemlerinden başarıyla çıkan Sahabe Efendilerimiz şunu söylemişlerdir; ‘acılara sabrettik kazandık, fakat nimetlere şükredip kazanabildik mi, işte onu bilemiyoruz. ”(s.236)</p>
<hr />
<p>Hz. Ali’den şöyle bir söz nakledilir: “Bazı nimetler vardır ki onlara sahip olmamak da büyük nimettir.”Mesela, kuvvetli bir hafıza nimet midir? Nietzsche’nin bu konudaki çarpıcı tespiti şudur: “Birçok insan sırf hafizaları fazlasıyla iyi diye orijinal düşünür olamamıştır: Kötü bir hafızaya sahip olmanın avantajı, aynı güzel şeyi ilk defa yaşıyormuş gibi tekrar tekrar deneyebilmektir: ”</p>
<p>Bir edebiyatçımız bize tersten baktırarak şöyle bir tespitte bulunuyor: “Güçlü bir hafiza, ağır bir cezadır ve işin kötüsü: iyi anları nadiren, kötü anlari sıklıkla hatırlatır. ” Bizi üzen olaylar hafızada ilk etki ettiği andaki gibi kalsalardı ve musibetler bütün tazeliğiyle hafızada korunuyor olsaydı, kimse bunu kaldıramazdı. Unutmak, büyük bir ilahi lütuftur. Alzamier hastalarında gördüğümüz gibi, insan her şeyi unutarak da yaşayabilir ancak her şeyi hatırlayarak yaşamı sürdüremez.(s.253)</p>
<hr />
<p>Kalp ve ruhu kanatan günahlar, işlendiği esnada insanın içyapısını tahrip ettiği gibi, diğer yandan, o günahların dünya ve âhiretteki olumsuz neticelerine davetiye çıkarmaktadırlar. Tevbe Süresi’nin 126. Ayeti’nde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlar heryıl bir veya iki defâ, çeşitli belâlara uğratılıp sınandıklarını gömüyorlar mı? Böyleyken yine de tevbe etmiyorlar ve ibret almıyorlar. ”Bu ayetin ifadesiyle insan, yılda bir iki defa, türlü acılara gark olur; ancak o acılar dindiğinde sanki hiçbir şey olmamış, hiç acı çekmemiş, yıpranmamış ve üzülmemiş gibi, hayatına kaldığı yerden eski halleriyle devam eder. Başına gelenlere rağmen, önceden işlediği günahlara yeniden dalan insandaki bu duyarsız hal, kaderin uyarılarını hiçe saymak demektir. İhtar aldığı ve cezasını çektiği halde, yeniden aynı musibete kendini sürüklemeye çalışan insanın, mantığından şüphe edilir.</p>
<p>Resullullah Efendimiz (sav) “Bir kimse istiğfara devam ederse / çokça istiğfar ederse, Allah azze ve celle ona her sıkıntısı için bir çıkış yolu, her keder için bir ferahlık sağlar ve ona hiç beklemedıği yerlerden rızık verir”buyurmuşlardır (Ebü Dâvud, Vitir, 26; İbn Mâce, Edeb, 57). İnsan günahlardan vazgeçip Rabden uzaklığını gidermelidir ki, hem o günahlara bir kefaret, hem de başına gelmiş musibetlerin çözümü için bir vesile bulmuş olsun.(s.256)</p>
<hr />
<p>Bir düşünürün dediği gibi,&#8221;Az şeye sahip olursan az şeye ait olursun.&#8221;</p>
<hr />
<p>Kader, Rabbimizin kâinatı kontrol edişidir, iplerin O’nda oluşudur, hiçbir hadise ve varlığın başıboş olmayışıdır. Kadere iman etmemek, insanın 0 zayıf varlığıyla, bu sınırsız kâinatı kontrolü altında tutma kompleksi vekendisine yapabileceği en büyük eziyettir.</p>
<p>Kadere iman eden birinin ya doğal afet olur&#8217;sa, ya güneş doğmazsa, ya gezegenimiz dönmekten vazgeçerse, ya bir yıldız dünyamıza çarparsa diye bir korkusu yoktur. Kazalardan, musibetlerden, hastalıklardan korkusu yoktur. Etrafındaki insanlardan, eşyadan, tabiattan korkusu yoktur. İşten atılma, aç susuz kalma, insanların gözünden düşme, hor görülme, yalnız kalma, dışlanma, malını, canını veya makamını kaybetme endişesi yoktur. Allah’tan başka kimsenin olayların seyrini değiştiremeyeceğini idrak eden biri yalnız Allah’tan haşyet duyar ve böylece diğer bütün korkuları yenmiş olur.(s.267)</p>
<hr />
<p>Kâinatta hakiki anlamda zulüm yoktur. Ya rahmet ya adalet vardır. Büyük zatlar dua ederken, Allah’ ın adaletinden rahmetine sığınırım; adaletinle değil bize rahmetinle muamele eyle, derler. Zira Cenab-ı Hakk’ın terazisi hassastır. Hatalarının çokluğuna bakıldığı zaman insanın başına kaderden her ne gelse adalet olur. Başına ne gelirse ona denk gelecek kadar suçu ve kirlenmişliği vardır günah havuzunda insanın. Ancak Rabbimiz bu hataların çoğunu affetmektedir.</p>
<p>Kur’ân şöyle buyurur: “Allah insanlara asla zulmetmez. Lâkin insanlar kendi kendilerine zulmederler” (Yunus, 44). Peygamberimiz (sav): “Bir kula isabet eden az veya çok felaketler ancak günahı sebebiyledir. Allah ise günahların çoğunu bağışlıyor” buyurdu ve “Başınıza gelen musibetler kendi ellerinizin kazandıkları yüzündendir. Allah ise günahlarınızın çoğunu bağışlıyor”ayetini okudu (Tirmizî, tefsir, 44/ 3252).(s.271)</p>
<hr />
<p>Cüneyd Bağdâdî Hazretleri sabrın tarifini şöyle yapar: “Sabır; acı olanı yüzünü ekşitmeden içmendir. Yani şikâyet ve feryatta bulunmadan, hoşnutsuzluk göstermeden, gelen belaya katlanmandır. ”</p>
<p>Halk, sufîlerden Zünnun-i Mısrî’nin değişik hallerinin sırrını anlayamadı ve sözlerinden duydukları rahatsızlıktan onu tımarhaneye attırdılar. Bunu duyan yakın dostları Zünnun’un ziyaretine gittiler. Zünnun, dostlarına: “Sizler de kimsiniz? ” diye bağırmaya başladı. Onlar şaşkınlık içerisinde “Bizler senin dostlarınız, tanımadın mı, halini,hatırını sormaya geldik” diye cevap verdiler.&#8217;</p>
<p>Zünnun; gelenlere saldırmaya, üzerlerine taş toprak atmaya başladı. Hepsi kaçıp bir köşeye saklandılar. Zünnunsa bir kenara çekilmiş hem gülüyor hem de şöyle mırıldanıyordu: &#8216;Neden böyle köşe bucak kaçıyorsunuz? Hani dostumdunuz? Dostun eziyeti dosta ağır gelir mi? Dostluğun alâmeti, dosttan gelen her zorluğa severek katlanabilmektir! ” Mutasavvıflar, Hak’tan gelen bir şeye kul güceniyorsa, bu gücenme kulun sevgilisine beslediği muhabbetin eksikliğindendir, diye düşünmüşlerdir.(s.275)</p>
<hr />
<p>Eğer kalplerine gerçek anlamda bakmayı öğrenirlerse, insanların çoğunluğu, şiddetli bir şekilde istedikleri şeyin bu dünyada olmadığını anlayacaklardır.</p>
<p>Öyle bir hasrettir ki hiçbir evlilik, hiçbir seyahat, hiçbir eğitim, gerçek anlamda onu tatmin edemez. Bunu söylerken başarısız evlilikleri, tatilleri, eğitimleri kastetmiyorum. Olması mümkün en başarılılarını kastediyorum.</p>
<p>Eğer kendimde, bu dünyadaki hiçbir deneyimin tatmin edemediği bir arzu tespit edersem, bunun en muhtemel açıklaması başka bir dünya için yaratılmış olduğumdur. Eğer dünyevi hazların hiçbiri onu tatmin edemezse bu, dünyanın bir hile olduğunu göstermez. Muhtemelen dünyadaki hazlar onu tatmin için değil, bilakis onu açığa çıkarmak içindir. Böylece gerçek hayatın farkına varalım.</p>
<p>Eğer böyleyse, bir yandan bu dünyevi nimetleri hiçbir zaman küçük görmemeli ve şükürsüzlük etmemeliyim, diğer yandan bunların bir kopyası, yankısı, serabı oldukları şeyle karıştırma yanılgısına düşmemeliyim. Kendimde gerçek vatanım için arzuyu muhafaza etmeliyim, o vatan ki ölmeden ona kavuşamam.(İranlı düşünür Clive Staples Lewis)(s.289)</p>
<hr />
<p>Blaise Pascal şunları söylüyor: “Her insan mutluluğu aramaktadır. Bunun istisnası yoktur ama her insan şikâyet etmektedir; prensler, hizmetçiler, asiller; halk, yaşlı, genç, güçlü, zayıf; eğitimli, cahil, sağlıklı, hasta, her ülkede, her zamanda, her dönemde, her şartta&#8230; İnsan boş yere etrafındaki her şeyle boşluğu kapamaya çalışır, o şeylerden hiçbiri ona yardımcı olamaz, çünkü bu sonsuz boşluk ancak sonsuz olanla yani Allah ile kapatılabilir” (Pensees).(s.289)</p>
<hr />
<p>Dostoyevski, Yer Altından Notlar&#8217;da şunları söylüyor:&#8221;Belki de insan yalnızca refahtan değil, acıdan da aynı ölçüde hoşlanıyor. Hatta acının mutluluk kadar yararlı olduğu bile düşünülebilir. İnsanın yeri geldiğinde acıyı, tutkuya varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için insanlık tarihine bakmaya gerek yok, yaşamın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize sorun yeter. Benim kişisel düşünceme göre, yalnızca refahı sevmenin biraz ayıp yanı bile vardır.</p>
<p>İyi mi kötü mü olduğunu bilmem ama bazen bir şeyleri kırıp dökmenin bile kendine özgü bir tadı olabiliyor. Bu açıdan,ben ne yalnız başına refahı, ne de yalnız başına acıyı yeğlerim. Acı, kuşku demektir, yadsıma demektir. Bununla birlikte insan gerçek acıyı tatmak istediğinden, çevresinde bir kargaşa yaratmak, yok etmek, dağıtmak hevesinden asla kendisini uzaklaştıramaz. Bizim manevi varlığımızın biricik kaynağı acı değil mi?&#8221;</p>
<p>Ve yine Dostoyeveski aynı eserinde şu soruyu sormayı ihmal etmez; &#8220;Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi? Evet hangisi daha iyi?&#8221; Cevabı Filibeli Ahmed Hilmi Amak-ı Hayal&#8217;den versin; &#8220;Gerçek kulluk, kibir denilen yalancı zevke oranla büyük ve gerçek bir zevktir. Nice manevi zevkler vardır ki, şehvet onların yanında tiksinilecek bir şey gibi kalır.&#8221;(s.296)</p>
<hr />
<p>Fiziksel dünya bakımından kişi, ihtiyaçları azaldığı ölçüde mükemmelleşir. İnsanın Allah la ilişkisindeyse durum tam tersidir. Kişi, Allah&#8217;a olan ihtiyacını ne kadar hisseder ve dile getirirse o kadar mükemmelleşir. Allah&#8217;a ihtiyaç duymak utanılacak bir şey değil, mükemmelliğin ta kendisidir. Dünyadaki en acıklı şey, insanın Allah&#8217;a olan ihtiyacını keşfetmeden ömür tüketmesidir.&#8221; (Kierkegaard)(s.304)</p>
<hr />
<p>Dünyanın insan mutluluğunu karşılamayacak bir yer olduğu,doğu ve batının ortak düşüncelerinden biridir.Bu gerçeğin bir örneğini Schopenhauer&#8217;in dünyasından verelim:&#8221;Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.”(Alain de Botton,Felsefenin Tesellisi)(s.307)</p>
<hr />
<p>İnsan nefsi, hazırdaki bir parça hazzı, gelecekte saklı binlerce hazza tercih eder; şimdi bir sızı çekmemek uğruna, gelecekte yıllarca azap çekmeyi göze alır; lezzetleri hemen almak, sıkıntıları ise her ne pahasına olursa olsun şimdi çekmemek ister. Ona göre gelecekteki hazların bir kıymeti yoktur. Haz; peşin, yakında ve ulaşılabilir olmalıdır. Cennetse ileride, uzakta ve ulaşması şimdilik zor olduğu için onu cezp etmez.</p>
<p>Cehennem korkutmaz, oraya şimdi girilmediği için. Şimdi küçük bir acı çekerek, büyük bir bedel ödemiş olacak ve bu sayede gelecekte büyük acılardan kurtulacaksın, deseler, hayır, der; ben şimdi bu acıyı çekmeyeyim de, sonra ne olacaksa olsun! Böylece bin kederi, bir kedere gözünü kırpmadan yeğleyebilir.</p>
<p>“Şimdi al seneye öde”kampanyalarının sembolize ettiği hazzı öncelemek ve sorumluluğu ötelemek, bu asırda bir alışkanlığa dönüşmüştür İnsan, hazırdaki lezzeti tadabilmek uğruna, ilerideki binlerce lezzeti ıskalamayı ve sırada bekleyen musibeti çekmeme pahasına, başına büyük belalar açmayı marifet sayar. Acıları erteler, o yüzden durmadan büyür acıları&#8230; Gitgide küçülür mükâfatları, hazları ertelemeyi kabul etmediği için&#8230;</p>
<hr />
<p>Bilimdeki nedensellik ilkesine göre, kâinatta her şey sebep sonuç ilişkileri içerisinde vardırlar. Bu ilkeye göre her sonucun bir sebebi olmalıdır. Ancak bu ilke, &#8216;her sonucun’ bir sebebi olmasını ifade eder, yoksa “sonuç’ olmayan bir şeyin sebepleri olduğunu ifade etmez. Nedensellik ilkesiyle baktığımızda &#8216;Allah’ı kim yaratmıştır? sorusundaki hata şudur: Allah bir sonuç değildir ki, varlığı birtakım sebeplere bağlı olsun. Allah, bir sonuç olmadığı gibi, kâinatta sonuç olmayan hadiseler dahi vardır.</p>
<p>Einstein fiziği sebepsiz hiçbir şeyi, yani &#8216;sonuç vasfı taşımayan’ şeylerin varlığını kabullenmiyordu. Ancak bilimin ilerlemesi sonrasında kauntik ölçekte durum değişti. Danimarka Kophenag ekolünden özellikle Nobelli fizikçi “Heisenberg, atom altı ölçekte hadiselerin sebepsiz meydana geldiğini ortaya koydu ve ispatladı.</p>
<p>Radyoaktivitenin hiçbir sebebe bağlı olmadığını, yani spontan bir şey olduğunu; uranyum atomunun çekirdeğinin kendiliğinden Fısyon yaptığını; yine bir sebebe bağlı olmaksızın alfa, beta ve gama bozunumu gerçekleştirdiğini bilim dünyasına gösterdi. Bilim, atomun derinliklerinde ilerledikçe, maddi nedenlere dayanmayan birçok etkinliğin varlığını keşfetmeye başladı.</p>
<p>Atom altı âlemde durumun böyle olmasından anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hakk nedensizliklerden bir nedenler dünyasını her an yaratmakta; varlık yokluk sınırını, madde mana sınırını, yoktan var etmenin sınırını her an her yerde sergilemektedir. Belki de yakın dönemlerde &#8216;meşiet’ bilim literatürüne de, belki farklı bir isimle girecek ve “nedenlerin nedeni’, sebeplerin (kendisi bir sonuç olmayan’ sebebi olarak girmeye başlayacaktır.(s.331)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/">Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu ”Notlar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hasedin Tedavisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 15:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[gurur­lanma]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Hasede Konu Olan Durumlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hasedin Tedavisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızade Ali Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp ve Bedenin Rekabet ve Haset Hastalığından Te­mizlenmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[liderlik sevgisi]]></category>
		<category><![CDATA[mak­satları elinden kaçırma korkusu]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin kötülüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[taaccüp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21294</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hasedin en yaygın ruhsal araz ve insanda en çok görü­len nefis hastalığı olduğu bilinmelidir. Bu hastalığa yakala­nan nefis çok iken ondan kurtulanların sayısı oldukça azdır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Üç şey var­dır ki onlardan hiçbir kimse kurtulamaz. Bunlar suizan,uğursuz sayma ve çekememezliktir.”(Acluni,Keşful Hafa,2/243) Hâce hulk demiş üç haslet Bulamaz râh-ı necât ondan ahad [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi-2/">Hasedin Tedavisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hasedin en yaygın ruhsal araz ve insanda en çok görü­len nefis hastalığı olduğu bilinmelidir. Bu hastalığa yakala­nan nefis çok iken ondan kurtulanların sayısı oldukça azdır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Üç şey var­dır ki onlardan hiçbir kimse kurtulamaz. Bunlar suizan,uğursuz sayma ve çekememezliktir.”(Acluni,Keşful Hafa,2/243)</p>
<p><em>Hâce hulk demiş üç haslet</em></p>
<p><em>Bulamaz râh-ı necât ondan ahad</em></p>
<p><em>Sû-i zan dahi tetayyur yani</em></p>
<p><em>Fâl-i bed etmek üçüncüsü hased</em></p>
<p>Resûlullah ayrıca şöyle buyurmuştur: “Sizden önceki ümmetlerin hastalığı olan haset ve kin size de sirayet etti.”(Hanbeli,Müsned,1/164)</p>
<p>Bu pis huy, sahibinin din ve dünyasına çok zarar verdi­ği ve onun geçim şevkini kırdığı için bu hastalığın mahiye­tinin, gerçekleşme şeklinin, varlık sebebinin ve tedavi, iyi­leşme ve mizacı düzeltme yollarının araştırılması hakkında çok yazı yazıldı. Allah’tan doğruya yöneltmesini ve başarı ihsan etmesini dilerim.</p>
<p>Hasedin, bir kimsede bulunan nimetin onda bulunma­sından dolayı huzursuzluk duymak, acı çekmek ve elinden çıkmasını istemek olduğu bilinmelidir. Nimetin söz konusu nimet sahibinin elinden çıkması üç şekilde istenir:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> kıskanılan nimetin kendi eline geçmesi müm­kün olmasa ve o dereceden kesinlikle ümidini kesmiş olsa da sırf nimetin ondan kaybolmasını istemektir. Bu, nefis pisliğinin en üst derecesi ve hasedin en çirkin mertebesidir.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> o nimetin kendisine gelmesi mümkün olup ta­savvur edildiği hâlde gelmediği ve gelmeyeceği kesinleştiği zaman “Hiç olmazsa kıskanılan kimsenin elinden çıksa da eşit olsak ve o benden üstün olmasa!” diye temennide bu­lunmasıdır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> nimetin kıskanılan kimsenin elinden çıkması­nı kendisinin edinmesi ümidiyle istemesidir. İkinci mertebe kötülük itibarıyla birincisinden daha hafif ve üçüncüsünden daha şiddetlidir.</p>
<p>Kişi eğer nimetin o şahsın elinden çıkmasını talep etme­yip aynı zamanda kendisinin de bir benzerine sahip olmasını temenni ederse buna haset değil, gıpta denir. Gıpta denilen bu talep türü dinî işlerde olursa mendup ve müstehap; mu­bah olan dünyevi işlerde olursa mubah; haram ve günaha sü­rükleyen nimette olursa haramdır.</p>
<p>Nasîreddin Tûsî, haset hastalığının bilgisizlik ile aşırı ih­tirasın bir araya gelmesinden ortaya çıktığını söyler. Çünkü bütün iyiliklerin ve gerekli şeylerin bir kişide toplanması im­kân dairesinin dışında olup Hakk’m bölüştürmesini değiştir­mek ve halkın nimetini yok etmek imkânsızdır. Hasetçi bu nükteyi bilseydi haset belasından kurtulurdu. Yine nefiste başkalarının sahip olduğu nimetlere karşı sonsuz tamahkâr­lık ve hırs olmasaydı nefis haset belasına yakalanmazdı.</p>
<p>Böylece hasedin bu iki huydan doğduğu ve onların nefse baskın gelmesiyle pekiştiği anlaşılmış olur. Hasetçi nimetin başkasının elinden çıkmasını ve Hakk’ın ihsanının halktan ke­silmesini istediği, Hakk’m nimeti bizzat kesintisiz ve feyiz ve ihsan kapısının halka kapanması imkânsız olduğu için hasetçi hiçbir zaman keder ve acıdan kurtulamaz, kin ve öfkesi hiç kesilmez. İşte “Hasetçi lider olamaz.”(Acluni,Keşful Hafa,1/430) sözünün anlamı budur.</p>
<p>Hikmetin gerektirdiği ve düşünce ve tecrübenin öğrettiği gerçek, kıskancın hasedinin kıskandığı kimsede nimet artışına ve mevki yükselmesine, buna karşılık kendisinde düşüşe, makam ve mal kaybına yol açtığıdır. Zira hasedin sonucu, Cenabı Hakk’ın fiilini reddetme, ezelî paylaştırıcı­nın bölüştürmesine müdahale ve itiraz, mazlum ve günahsız olduğu hâlde kıskanılan kimseye eziyet ettiği için bedbaht olmadır. Fazıllardan biri bu manada şöyle demiştir;</p>
<p><em>Beni kıskanana deyin ki dikkat et</em></p>
<p><em>Kime saygısızlık ettiğinin farkında mısın</em></p>
<p><em>Yaptığında Allah’a saygısızlık ediyorsun</em></p>
<p><em>Çünkü onun verdiğine razı olmuyorsun</em></p>
<p><em>O da bana daha çok vererek</em></p>
<p><em>Sana yolları kapatarak karşılık veriyor</em></p>
<p>İlahî gayret ve sonsuz hikmetin hükmü, hasetçinin pa­zarının durgun ve işlerinin ters, fakat kıskanılan kimsenin pazarının kazançlı ve durumunun daima ileri olmasını gerektirir. Herat piri Hâce Abdullah Ensarî, Müsecceâfında der ki: “Ezelî bölüştürücünün taksimde haksızlık ve hata yapmadığım bilen kimse hasetten uzak durur.”</p>
<p><em>Çünki zulm eylemedi kısmda kassâm-ı kaza</em></p>
<p><em>Hâsid-i dûn ne için vermeye ol hükme rızâ</em></p>
<p>İmam Gazzâlî (ks) şöyle buyurur: Hasede yol açan yedi müstakil sebep vardır: Birincisi düşmanlık, İkincisi gurur­lanma, üçüncüsü kibir, dördüncüsü taaccüp, beşincisi mak­satları elinden kaçırma korkusu, altıncısı liderlik sevgisi, yedincisi nefsin kötülüğü ve tabiatın kınanmaya müstahak olmasıdır.</p>
<p><strong>1) Düşmanlık:</strong> Düşmanlık, başka bir kişiye düşman olunca nimetinin elinden çıkmasını ve felakete sürüklenme­sini istemektir. Mesela, bir kimse başka birine eziyet ve cefa etse mutlaka o da ona düşmanlık, haset, kin ve nefret besler ve intikam almak ister. Gücü yetmeyince bizzat intikam alabilmek için ondaki nimetin kaybolmasını ve belaya uğ­ramasını temenni eder. Böylece düşmanlık intikam alma za­afıyla birleşince haset doğar.</p>
<p><strong>2) Gururlanma:</strong> Kıskanılan kimse makam, yöneticilik, ilim, hikmet ve servet sahibi olunca hasetçi onun gururlanıp övündüğünü düşünür, gururlanmasına tahammül edemez ve onun nimetinin elinden çıkmasıyla kendisinin gurur ve büyüklenme ihtimalinin ortaya çıkması için nimetinin yok olmasını ister.</p>
<p><strong>3)Kibir:</strong> Kibir, hasetçinin kıskanılan kimseye karşı kibirlenip böbürlenmesi ve onun kendi önünde alçalıp yakar­masını istemesidir. Kıskanılan kimsenin elde ettiği nimet, kıskancı aşağılık duygusuna sürükleyip ona karşı büyük­lenme imkânını ortadan kaldırınca nefsi bundan acı duyar ve nefsinin arzusuna erişebilmek ve beklediği konumu elde edebilmek için onun nimet ve şerefinin kaybolmasını ve onun tekrar alçalıp kendisinin büyüklenme imkânına ka­vuşmasını temenni eder. Bu öncekinden farkıdır. Onda kıs­kanan isteği kıskanılan kimsenin kibrinin ortadan kalkma­sı, hatta eşitliğe bile razı olması iken, bunda isteği bizzat büyüklenmek, hatta eşitliğe razı olmak şöyle dursun daha fazlasını talep etmektir.</p>
<p><strong>4)Taaccüp:</strong> Taaccüp, kâfirlerin, Hazret-i Peygamberin nübüvvet kaftanı ile şereflendirilmesine şaşırıp “Zikir ara­mızdan ona mı indirildi?”(Sad,8) ve “Allah, bir insanı elçi olarak mı gönderdi?”(İsra,94) diyerek peygamberlik şerefinin yok olma­sını ve başarısızlığa uğramasını istemelerine benzer. İmam Gazzâlî böyle buyurmuş olsa da bunun aslında ikinci kısım­dan olduğu düşünülebilir. Zira kâfirler, Resul-i Ekrem’e nü­büvvet şerefi ile izzet, kendilerine ise itaat zorunluluğu ile zillet verildiği için onun peygamberlik nimetinden mahrum olmasını istiyorlardı. Bu temenniyi nübüvvetin olmadığını iddia ederek ve peygamberlik davasına şaşırdıklarını göste­rerek açığa vurmuş olsalar da hasedin sebebi bu taaccüp değil, bilakis söz konusu gururdur.</p>
<p><strong>5)Maksat ve istekleri elden kaçırma korkusu:</strong> Bunun maddesi, iki veya daha çok kişinin talep edilen belirli bir şeyi isteyip de her birinin elde etme ve bütün taliplerin ona kavuşma ihtimalinin gerçekleşmemesi ve sıkışıklığın kalp­lerden yumuşaklığın kaybolmasına ve hasedin ortaya çık­masına sebep olmasıdır. Bir tek kocanın birbirine kuma olan hanımları, kocalarını aşırı sevgi ve tercihe zorlayıp birbirlerini kıskanırlar. Kralların nedimleri, sultanların ya­kınları ve büyük üstatların öğrencileri arasındaki kıskançlık da bu türdendir.</p>
<p><strong>6)Liderlik sevgisi:</strong> Bunun ortaya çıktığı durum, kişinin bilgi ve yetkinlik, makam ve mevki veya mal ve servette devrin eşsiz lideri olmak istemesidir. Türünün bazı fertleri­nin yegânelik iddia ettiği konuda kendisine ortak olduğunu ve müdahale ettiğini anlarsa onun nimetinin elinden çıkıp kaybolmasını ve kendisinin eşsizlikte tek başına kalmasını ister. Şüphesiz kalbinde söz konusu nimetin yok olması ta­lebi gerçekleşir ve kurnaz hasetçi derecesine ulaşır. Bunda asla düşmanlık, gurur, kibir ve arzu edilen şeyleri elden ka­çırma korkusu düşünülmüş değildir. Aksine sebebi değerli olma ve başkanlık sevgisidir. Âlimler arasındaki kıskançlık genellikle bu türdendir.</p>
<p><strong>7)Nefsin kötülüğü ve tabiatın kınaması:</strong> Bu da çokça meydana gelir. Bazı rezil insanların, aralarında hiçbir za­man düşmanlık, gurur, kibir ve makam talebinde ortaklık ihtimali olmamasına, hatta kıskanılan kişi ile bizzat tanış­mamalarına ve kınanmış nefsin kötülüğünden ve pis tabia­tın alçaklık yergisinden olan kem gözü onları hiç görmemiş olmasına rağmen kimi faziletli insanlara kin güttüklerini, haset ettiklerini, onları kusur ile andıklarını ve nimetin el­lerinden çıkışma sevindiklerini görürüz. Böyle bir nefsin sahibi daima acı ve sıkıntı çeker ve diğer insanlar yüksek mertebeli ve üstün oldukça o alçak ve dertlidir. Çünkü Yüce Allah&#8217;ın genel nimetine ve tam cömertliğine cimrilik eder ve bir kimse nimet, izzet ve yüksek makam sahibi olduğunda o üzüntüye kapılır. Dünya hiçbir zaman nimet, izzet, devlet ve makam sahiplerinden mahrum kalmaz.</p>
<p>Bu tür hasedin tedavisi zor olup böyle bir mizaç sahibi iyileşemez. Çünkü sebebi zatidir ve nefsinin kötülüğünden kaynaklanır. Sebebi arızi olmadığı için sebebinin ortadan kalkmasıyla ortadan kalkmaz ve maddesinin giderilmesiyle kaybolmaz. Bazen bu haset sebeplerinin çoğunun, hatta ta­mamının bir kişide toplandığı ve bu tür hasedin çok güçlü ve giderilemez olduğu görülür. Zamane insanları arasında yaygın olan düşmanlık ve kıskançlığın çoğunda birçok sebep etkilidir. Yüce Allah korusun.</p>
<p><strong>Hasede Konu Olan Durumlar</strong></p>
<p>Haset ve rekabetin çoğu benzer, akran, akraba ve kar­deşler arasında görülür. Bir topluluğun fertleri arasında ilişki ve ortaklık ne kadar çok ise kıskançlık ve rekabet de o kadar çok olur. Mesela, doğulular batılılara haset etmez.</p>
<p>Hatta haset, aynı vilayetten iseler çok, aynı şehirden iseler daha fazla ve aynı mahalleden iseler daha güçlü olur. Aynı şekilde ilim erbabı ve meslek sahipleri de kendi toplulukla­rına çok haset ederler. İlim tahsil edenler, askerler ve tüc­carlara, birbirlerine ettikleri kadar haset etmezler. Askerler ve tüccarlar da ilim erbabına o kadar haset etmez. Bilakis asker askere, tüccar tüccara, ilim erbabı ilim erbabına ve tellal tellala daha çok haset eder. Zira düşmanlık, gurur, ki­bir, liderlik arzusu ve aynı istek konusunda rekabet şeklin­deki haset sebepleri fazla olur. Bundan dolayı amcaoğulları, kardeşler ve çoğu zaman akran ortaklar arasındaki haset iyileşmez ve eksilmez, bilakis ömrün sonuna kadar devam eder ve hatta kıskanılan şey kaybolduktan sonra da varlığını sürdürür. Nitekim bir Arap şair şöyle demiştir:</p>
<p><em>Biz halılar yüzünden aralarında</em></p>
<p><em>Kin ve rekabet olan amcaoğullarıyız</em></p>
<p><em>Biz dal verilince kendisini bırakan ve</em></p>
<p><em>Ayıbı görünen çanak yarığı gibiyiz</em></p>
<p>Dünyanın her tarafından ve bütün insan sınıflarından kendisine yakın, muhalif ve eşit gördüğü büyük makam sa­hibi ve yüksek şöhret talibi kimse olmadıkça yabancılar ve birbirine uzak kimseler arasında haset az olur. Bütün bun­ların sebebi dünya ve dünyalık sevgisidir. Rakiplere dünya dar gelir, ama ahiret yurdu ve ebedî âlemin nimeti husu­sunda rekabet ve izdiham olmaz. İlim böyledir. Mesela, bir kimsenin talebi, Allah’ın zat ve sıfatlarına dair bilgi ve diğer ilimler olsa aynısını isteyen başkasına haset etmez. Çünkü ilimde izdiham ve rekabet yoktur. Bir şeyi binlerce kişi bilse ve bir bilgiye birçok kimse sahip olsa da yine her biri bildi­ğinden haz alır ve mutlu olur.</p>
<p>Bunun başkasının bilgi ve lezzetinde eksilmeye yol açması şöyle dursun, aksine bilen­lerin çokluğuyla fayda, ünsiyet ve mutluluk daha fazla olur. Bunlar, eşsiz güzelliği seyreden kimsenin, her dediği olan padişahın yüksek nimetleri ve ahiret mutluluklarıdır. Onda asla rekabet tasavvur edilmez.Nitekim Hazret-i Peygamber bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Siz Rabbinizi itişip kakışmadan tıpkı dolu­nayı gördüğünüz gibi göreceksiniz.”(Buhari,Sahih,1/203) Mim harfinin hem şeddeli hem de şeddesiz kullanımıyla rivayet edilmiştir.Şeddeli rivayetinde “zamm” lafzından türemiştir. Yani bir­birinize girip birleştirilmezsiniz.</p>
<p>Nitekim görme» dar yerden geçen padişah gibi hissedilir şeylerde olur. Halk onu gör­mek için itişip kakışır. Şeddesiz rivayetinde zulüm manası­na gelecek şekilde “daym” lafzından türemiştir. Yani mekân darlığı ve görüş imkânsızlığı sebebiyle birbirinizi gizlemiş ve engellemiş olmazsınız. Genişlik her hâlükârda tecelli bol­luğuna işaret eder ve sıkışıklık ve rekabetin olmadığını gös­terir. Diğer ahiret nimetleri de aynı şekilde darlık ve reka­betten uzak ve yetersizlikten beridir.</p>
<p>Öyleyse ahiret taliplerinden haset kalkar, bilgi kazanan ve züht ve ibadete rağbet gösteren kimselerin göğüs ocağın­da rekabet kötülüğünün kıvılcımı söner. Bu nedenle âlimler ve şeyhler, öğrencilere öğretmeye ve talebelerini irşat et­meye çok düşkün olup değerli vakitlerini müritlerini geliş­tirmek için harcarlar. Evet, kötülük uleması da denilen dün­ya âlimleri ve mürşit şeyhlere benzeyen iddia sahipleri ara­sında kıskançlık, rekabet ve nefret çok görülür. Zira yönel­dikleri kıble, dünya enkazını kazanmak, makam ve mevki elde etmek, seçkinlerin ve avamın inançları, meclis büyüklerinin liderlik taslamaları ve tepeden bakmalarıdır. Bu değersiz isteklerin birinde rekabet olduğu görülürse diğerine yönelmek gerekir.</p>
<p>Aynı şekilde haset, ortaklar ve kardeşler arasında zayıf ve mağlup tarafta, makam ve iktidar sahipleri içinde ise al­çak ve talihsiz olanda çok görülür. Galip tarafın hâl çimeni çoğunlukla kurtuluş okyanusunun nemiyle taze kalmakta olup haset dikeni ve rekabet çöpünden uzaktır. Çünkü mağ­lup, galibin nimetinin elinden çıkmasını ve üstünlük bakı­mından kendisine yenilmesini, hiç olmazsa kalbinin onun başarısından duyduğu acının kaybolup iyileşmesi için ona eşit olmayı ister. Daima galibin kusurlarını anmakla meşgul olur ve fitne ateşi yalan kıvılcımını tutuşturur.</p>
<p><em>Kendini benden üstün gören hasetçi </em></p>
<p><em>Benim ayıbımı diline dolar</em></p>
<p><em>Devran bana fazilet verdiğinde </em></p>
<p><em>Ardımda düşman olduğunu görmez misin</em></p>
<p><em>İzzetimi kendi zilleti gördüğü için </em></p>
<p><em>Kıyamete dek beni dost edinmez</em>(Sadi,Bostan)</p>
<p><strong>Kalp ve Bedenin Rekabet ve Haset Hastalığından Te­mizlenmesine Dair Son Söz</strong></p>
<p>Hasedin kalp için büyük bir hastalık ve zor bir dert ol-duğu anlaşılmıştır. Bu hastalık ilim ve amel ile tedavi edilir. Daha önce işaret edildiği gibi, faydalı bilgiyi araştırmak ve kesin olarak bilmelisin. Hasedin sana dünya ve ahirette bü­yük zararı vardır. Haset edilen kimse ise dünya ve ahirette zarardan tamamen korunmuştur ve hatta senin hasedin se­bebiyle onun tarafına dünya ve ahiretinde menfaatler ula­şır. Ama ahiretine zararının olduğu kesindir.</p>
<p>Adil yargıç ve lütufkâr Hakk’ın kararma razı olmayıp işine karıştın, itiraz ettin ve Hikmetli, Rahman ve Rahim olan Yara- tıa&#8217;nm kullan arasında yaptığı ezelî bölüştürmeyi ayıplayıp eleştirdin. Bundan daha büyük bir küstahlık olur mu? Kul hiç böyle bir suç işler mi? Tevhidi kabul eden kimseye bu reva mı­dır? Mümin olduğunu söyleyen birine böyle davranmak layık mıdır? Bir Müslüman’a gereksiz yere hıyanet ettin ve bütün müminlere karşı samimiyet emanet iken sen emaneti terk et­tin. “Din samimiyettir. Kime ey Allah’ın Resulü, dediler. Al­lah’a, peygamberine ve bütün Müslümanlara, buyurdu.”(Buhari,Sahih,1/30-31) hadis-i şerifinin gerektirdiği gibi vacip iken sen vacibi terk ettin; bütün müminler hakkında hüsnüzanda bulunmayı ve iyilikle­rini istemeyi âdet edinmiş olan peygamberler, veliler ve iyi kullar zümresinden ayrılıp inananlara musibet dokunmasını isteyen lanetli İblis ve kâfirler fırkasına katıldın.</p>
<p>Hasedin dünyevi zararı daha açıktır. Haset edilen kim­senin hâlleri düzenli ve emelleri uyumlu oldukça sen acı ve ıstırap çekersin, hasret ve hüzün sözleri söylersin. Bu du­rumda belayı düşmanından çözüp kendine bağlarsın, onun için arzu ettiğin üzüntüyü kendin peşin olarak hissedersin. Nitekim bazı âlimler şöyle demişlerdir: “Seni kıskanana sen mutluyken üzülmesi yeter.”</p>
<p>Ben dedim ki: Sana seni kıskanan kimsenin göğsündeki haset fiili yeter. Sen mutluyken onun dolunayı tutulur, sen yükselirken onun değeri düşer.</p>
<p><em>Ey hasetçi bu hastalıktan ancak ölünce kurtulursun</em></p>
<p><em>Bu sıkıntıdan ölüm dışında bir yolla kurtuluş yoktur</em></p>
<p>Allah korusun, eğer bir insan, yeniden diriliş ve hesabı inkar eder, kötülüklere karşılık azap göreceğini ve ceza çe­keceğini reddederse» haset sebebiyle hâllerin etrafında dö­nen bu kalp acısı haset ve rekabeti terk etmesine yeter, ama haset iyilikleri yanan ateşin kuru odunu yok etmesi gibi yok eder ve güzel davranışları gecenin karanlığının gündüzün aydınlığını mahvetmesi gibi mahveder. Bunun akıllı kimse­den çıkması çok tuhaf, âlim ve kâmil insanda görülmesi pek gariptir. Hiçbir faydası olmadığı gibi aksine zararı her tara­fa yayılmış bir fiili işleyen kimse hem dünyada acı çeker hem de ahirette Hakk’ın gazabına ve acıklı azaba uğrar. Her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan Yüce Allah bizi kötü işlerden ve çirkin huylardan korusun!</p>
<p>Hasedin kıskanılan kimseye dünya ve ahirette zararı­nın değil, bilakis faydasının olduğu da açıktır. Kıskancın hasedi kıskanılan kimsedeki nimetin kaybolmasına yol açmaz. Her nimetin bir zamanı ve her devletin belli bir öl­çüsü vardır. O zaman gelmedikçe ve o ölçü tamamlanma­dıkça nimet elden çıkmaz ve talih yıldızı batmaz. &#8220;Onun nezdinde her şeyin belli bir ölçüsü vardır.”(Rad,8) “Her ecelin yazılı bir kaydı vardır.”(Rad,38)</p>
<p>Eğer hasetçi, “Keşke haset kıskanılan kimsedeki nime­tin kaybolmasına sebep olsa!” derse, biz bunun büyük bir cehalet ve ehliyetsiz cahile ait bir söz olduğunu söyleriz. Bu temenni, kişinin kendi belasını ve felaketini istediği anlamına gelir. Zira hasetçinin de nice kıskanılan nimeti ve nimetin elinden çıkmasını isteyen hasetçileri vardır. Haset nimetin elden çıkmasına sebep olsaydı hasetçinin dahi bü­tün nimetleri elinden çıkar ve belaya maruz kalırdı. Eğer “Benim hasedim kıskandığım kimsenin nimetinin elinden çıkmasına sebep olsun ve onu kaybetsin, ama başkasının benim hakkımdaki hasedi fayda vermesin!” diye temennide bulunursa biz bu sözün tahsis edicisi olmayan bir tahsis ve tercih edicisi olmayan bir tercih olması nedeniyle büyük bir cehalet olduğunu söyleriz. Ahmaklardan biri senin gibi ayıp iddiası ve imkânsız temennisinde bulunur, ama;</p>
<p>“<em>Da’vâ-yi tezvirden bâtıl temennâdan n’olur</em>.”</p>
<p>Nice insanlar vardır ki onların haset ve temennisi senin nimetini ortadan kaldırmaz, senin hasedin de kıskandığın kişinin nimetini yok etmez. Ama hasedin kıskanılan kimseye sevap getirmesi bakımından kıskanılan kimsenin din ve dünyasına yararlı olduğu kesindir. Özellikle hasetçinin gıybet etmesi ve kötülükleri dile getirmesi hâlinde dinî fayda açıktır. Zira kıskanılan kimse, hasetçinin iyiliklerinin kendi defterine kaydedilmesi suretiyle kazançlı çıkar. Nimetin onun elinden çıkmasını istersin, ama iyilik nimetlerini her gün ona hediye edersin. Ona düşmanlık ettiğini ve ondan uzaklaştığım sanırsın, ama aslında her gün onun için iyi iş­ler yaparak işçisi olursun. Bu, uhrevi faydadır.</p>
<p>Dünyevi faydasına gelince; düşmanın acı çekmesini, musibete uğramasını ve aşağılanmasını isteyen hasetçi, as­lında kendisini kıskandığı kimse için haset işkencesine girif­tar eder ve ıstırapla incitir. Bir kimsenin, düşmanına onu incitip aşağılamasından daha büyük bir faydası ve saygısı olabilir mi? Bundan dolayı kıskanılan kimse, hasetçisinin ölümünü istemez, bilakis sahip olduğu nimetin eserlerini görüp mutluluk haberlerini duyarak sıkıntı ve belaya müp­tela olması için daima uzun ömürlü olmasını ister.</p>
<p><em>Ölmesin düşmanların yaşaya dursun</em></p>
<p><em>Sahip olduklarını görüp üzülsünler</em></p>
<p><em>Nimetinden dolayı hep kıskansınlar</em></p>
<p><em>Zira kâmil insan kıskanılan kimsedir</em></p>
<p>Bazı saygın âlimler öğrencilerine şu sözlerle nasihatte bulunurlardı: “Sakın düşman ve hasetçilerinize zarar ver­mek için zahmet çekmeyin, kalp tarlanıza onlara karşı düş­manlık ve kötülük tohumu ekmeyin; aksine erdem ve yet­kinliğinizi artırmaya çalışın, böylece kıskanç düşmanın bo­yunu nun gibi bükün ve bağrını kanla doldurun.”</p>
<p><em>Düşmanlarına boyun eğdirmek istersen</em></p>
<p><em>Kılıç çekmeden mızrak atmadan</em></p>
<p><em>Daha çok erdemli ol zira bu düşmanlara</em></p>
<p><em>Zamanın felaketlerinden daha ağır gelir</em></p>
<p>Aynı şekilde, kıskanılmak fazilet, yetkinlik, mevki, ma­kam, servet ve mal alametidir. Menâkıb-ı Ebû Harıife’de anla­tıldığına göre, bir kişi İbn Şübrüme’ye bir mesele hakkında soru sordu, o da doğru cevabı veremeyince Ebu Hanife’ye vardı. Doğru cevabı alınca İbn Şübrüme’nin İmam hakkındaki kötü sözünü bildirdi. Bunun üzerine İmam şu beyti okudu;</p>
<p><em>Beni kıskansalar da ben onları kınamam</em></p>
<p><em>Erdemli insanlar benden önce de kıskanıldı</em></p>
<p>Bir rivayete göre, bir grup, İmam Züfer’in öğrencilerin­den Ebu Asım Nebil’e gelerek “Ebu Hanife’yi kınarlar. Sebe­bi nedir?” diye sordular. Şu şiiri nazmetti:</p>
<p><em>Genci kıskandılar boyuna çıkamayınca</em></p>
<p><em>İnsanlar ona düşman ve hasım oldular</em></p>
<p><em>Tıpkı kumaların güzel kadının yüzüne</em></p>
<p><em>Kıskandıkları için çirkin demeleri gibi</em></p>
<p>İbn Mübarek&#8217;ten rivayet edildiğine göre, o Ebu Hani­fe’yi eleştiren kimseleri işitince şu sözü okumuştur; “Kaset­çisi olmadan yaşayanda hayır yoktur,” Öyleyse bir kimseye haset etmek, onun erdem, yetkinlik, makam ve ihtişamım itiraf etmektir.</p>
<p>Bu anlatılanlar hasedin doğrudan zararlarıdır. Ama ha­set, daha başka kötülük, günah ve zararlı sonuçlara yol açar. Mesela, düşmanlıkların doğmasına ve Müslüman’a eziyet etme, dövme, öldürme, mal gaspı ve sövme gibi kötü­lüklerin yapılmasına sebep olmaktadır.</p>
<p>Akıllı insan bu zararları düşünüp tefekkür edince ve be­lirttiğimiz makbul öncülleri akıl dili ile anınca Yüce Allah’ın izniyle hasedi bırakma konusunda ilmî şifa bulur. Amelî şifasına gelince; haset birçok kalp ve tabiata yerleşmiştir. Hatta süt çocuğu başka bir çocuğun doğup da süt emme, ilgi ve diğer faydalarda kendisine ortak olacağını anlayınca hasta olacak derecede kıskançlık gösterir. Bu bazılarının ölümüne bile sebep olabilir. O zaman akıllı kimse kendisinde haset hareketi hissettiğinde onun gereği olan söz ve eylemin tersini yapmaya yönelmelidir. Mesela, haset, kıskanılan ki­şiyi yermeyi gerektiriyorsa bu onu övmeye başlamalıdır. Eğer kibir ve büyüklenmeye sebep oluyorsa o kendini küçük görerek ve tevazu göstererek aksini yapmalıdır. Eğer ihsan ve ikramı terk etmeyi emrediyorsa sen nefsin düşmanlık ve hasetten günbegün ümidini kesip sevgiye alışması için iyili­ği artır ve her gün yeni bir izzet ve ikramda bulun. Kıskanı­lan kimse, hasetçinin bu lütuf ve ikramım görüp sevgi ve dostluğunu anlayınca kesinlikle onda da sevgi, samimiyet ve birlik duygusu meydana gelir ve</p>
<p><em>Evet uyanık olan gönül bilir</em></p>
<p><em>Kalpten kalbe bir yol vardır</em></p>
<p>Beyti gereği iki tarafta da samimiyet ışıkları parlar ve sevgi ve dostluk izleri görünür. Böylece</p>
<p><em>Lütfün dikenliğe erişince</em></p>
<p><em>Dikenlik gül bahçesine döner</em></p>
<p>Manası ortaya çıkar. Eğer şeytan “Kıskanılan kimseye tevazu ve ikramda bulunur, meclislerde övmeye kalkarsan acizlik, nifak veya kendinden korkmaya yorarlar. Halk da bak, filancaya nasıl mağlup oldu, der.” şeklinde vesvese ve­rirse, bu vesvesenin İblisin hile, tuzak ve aldatması oldu­ğunu araştırıp bilmeli, onu kendinden uzaklaştırmalı ve düşmanlıkla meşgul olmanın kıymetli ömrün vakitlerini her hâlükârda üzüntü, boş evham, kaygı ve kederle telef etmek olduğunu, sevgi ve samimiyetin dünyada düşmanlık ve ta­sadan daha iyi ve faydalı, ahirette daha üstün ve değerli ol­duğunu bilmelidir.</p>
<p>Bu uzun açıklamalar, haset ve rekabet hastalığının ilmî ve amelî devası olup söz konusu hastalığı gidermede gerçek­ten son derece yararlıdır. Sahibine zarar çeken nefis lezzeti sonunda gözyaşı ve acıdır, ama ilaç acı olmadan fayda ver­mez, ağır ve müzmin hastalığı gidermez. Dünya rahatlığı ve ahiret mutluluğu isteyen gayretli adam, bahsettiğimiz fayda ve yararları dinler, ne kadar acı olursa olsun gözünü yumup içer. Böylece Hakk’ın yardımıyla hastalıktan kurtulup iyile­şir ve dünya ve ahirette yüksek mertebelere erişir.</p>
<p>Kınalızade Ali Efendi &#8211; Ahlak-i Alai,syf.206,217</p>
<p>Fecr yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi-2/">Hasedin Tedavisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hasedin-tedavisi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Teâlâ&#8217;nın Ahdi Ve Kulun Ahdi Hakkında Tafsilât</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-ahdi-ve-kulun-ahdi-hakkinda-tafsilat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-ahdi-ve-kulun-ahdi-hakkinda-tafsilat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 17:34:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Ahd]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ'nın Ahdi Ve Kulun Ahdi Hakkında Tafsilât]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Vaadi]]></category>
		<category><![CDATA[Hamd]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14985</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bil ki Allah Teâlâ, senin O&#8217;na bir ahdin, O&#8217;nun da sana bir ahdi olduğunu beyân edip, sen ahdine riayet ettiğinde, kendisinin ahdini yerine getireceğini açıklayarak: &#8220;Bana olan ahdinizi (sözünüzü) yerine getirin, ben de size olan ahdimi yerine getireyim (Bakara. 40) buyurmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak başka ayetlerde sadece senin ahdini, veya sadece kendi ahdini zikretmiştir. Senin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-ahdi-ve-kulun-ahdi-hakkinda-tafsilat/">Allah Teâlâ’nın Ahdi Ve Kulun Ahdi Hakkında Tafsilât</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/allah-tealanin-ahdi-ve-kulun-ahdi-hakkinda-tafsilat/kizilgokyuzu/" rel="attachment wp-att-15081"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15081" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kizilgokyuzu.jpg" alt="" width="410" height="202" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kizilgokyuzu.jpg 635w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kizilgokyuzu-600x296.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/kizilgokyuzu-300x148.jpg 300w" sizes="(max-width: 410px) 100vw, 410px" /></a></p>
<p>Bil ki Allah Teâlâ, senin O&#8217;na bir ahdin, O&#8217;nun da sana bir ahdi olduğunu beyân edip, sen ahdine riayet ettiğinde, kendisinin ahdini yerine getireceğini açıklayarak: &#8220;Bana olan ahdinizi (sözünüzü) yerine getirin, ben de size olan ahdimi yerine getireyim (Bakara. 40) buyurmuştur. Sonra Cenâb-ı Hak başka ayetlerde sadece senin ahdini, veya sadece kendi ahdini zikretmiştir. Senin ahdin hususunda şöyle buyurmuştur: &#8220;Bir söz verdikleri zaman sözlerinde (ahidlerinde) duranlar&#8221; (Bakara, 177); &#8220;(Onlar), emânetlerine ve ahdlerine riayet ederler&#8221; (Mü&#8217;minûn, 8); &#8220;Ey iman edenler, ahidlerinizi yerine getirin&#8221; (Mâide 1) ve: &#8220;Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmadığınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir kızgınlığa sebebiyet vermiştir&#8221; (Sad. 2-3).</p>
<p>Allah Teâlâ, kendi ahdi, (sözü, va&#8217;adi) hususunda ise şöyle buyurmuştur: &#8220;Sözünde Allah&#8217;dan daha vefakâr olan kimdir?&#8221; (Tevbe, 111). Sonra O, babamız Hz. Adem&#8217;e nasıl ahidde bulunduğunu beyân ederek: &#8220;Daha önce Adem&#8217;e andolsun kibir ahidde bulunmuştuk da, o bunu unuttu. Onda bir azim bulmadık (Ta-ha, 115) buyurmuş. Sonra bize nasıl ahidde bulunduğunu anlatarak: &#8220;Ey Ademoğulları, ben size ahdetmedim mi..?&#8221;(Yasin, 60); buyurmuştur. Daha sonra İsrailoğullarına nasıl ahidde bulunduğunu, &#8220;Allah, bize hiçbir peygambere&#8230; getirinceye kadar imân etmemizi bize emretti (ahdetti)&#8221; (al-i imran, 183) diye; daha sonra da Peygamberlere olan ahdini, &#8220;Biz İbrahim&#8217;e ve İsmail&#8217;e ahdettik&#8230;&#8221; (Bakara, 125)diye; bu tefsir etmekte olduğumuz ayette de: &#8220;Ahdim zalimlere ulaşmaz&#8221; diye, zalimlerin ahdine ulaşamayacağını beyan etmiştir. Bu muahede (ahidleşme) hususundaki bu derece itinâ, bunun hakikatini araştırmayı icab ettiriyor.</p>
<p><strong>Buna göre biz deriz ki:</strong> Senden alınan ahd (söz), ancak hizmet ve kulluk sözüdür. Cenâb-ı Allah&#8217;ın iltizam ettiği ahid ise ancak rahmet ve rubûbiyet sözüdür (ahdidir). Sonra akıllı kimse bu ahidleşme üzerinde düşündüğünde, kendisinin ahdini devamlı surette bozduğunu, Rabbininse devamlı olarak ahdine vefa gösterdiğini anlar. Şimdi biz, bu konunun temel noktalarına değinerek şöyle deriz:</p>
<p><strong>a)</strong> Allah&#8217;ın sana olan ilk nimeti seni yaratmak, yoktan var etmek, diriltmek, akıl ve onu kullanacak aletler vermiş olması nimetidir. Bütün bunlardan maksat, senin Allah&#8217;a itaat, hizmet ve O&#8217;na kullukla meşgul olmandır. Nitekim &#8220;Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım&#8221; (Zariyat, 56) buyurmuştur. Yine Allah, kendisini boş yere bir şey yaratmaktan ve icad etmekten tenzih ederek: &#8220;Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri boş yere, oyalanmak için yaratmadık; biz onları ancak bir hak ile yarattık&#8221; (Duhan, 38-39); &#8220;Biz göğü, yeri ve bu ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır&#8221; (Sad, 27); ve: &#8220;Siz, sizi boş yere yarattığımızı ve bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?&#8221; (Mü’minun, 115) buyurmuştur.</p>
<p>Sonra Cenâb-ı Hak, yaratmasındaki ve yoktan var etmesindeki hikmeti açıkça beyan ederek: &#8220;Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım&#8221; (zariyat, 56)buyurmuştur. Böylece Allahu Teâlâ, seni yaratmış, diriltmiş; sana her türlü nimeti vermiş ve seni akıllı, iyiyi kötüyü ayırdeden bir varlık olarak yaratmış olmast bakımından rubûbiyyet ahdini yerine getirmiştir. Bu sebeple sen, O&#8217;na hizmet, itaat ve kulluk ile meşgul olmazsan, Allah&#8217;ın rubûbiyyet ahdini ifâ etmesine rağmen, sen kulluk ahdini bozmuş olursun.</p>
<p><strong>b)</strong> Rubûbiyyet ahdi, muvaffak kılmayı ve hidâyete erdirmeyi gerektirir. Senden olan kulluk ahdi ise, amelinde ciddiyet ve gayretini gerektirir. Sonra Cenâb-ı Hak, rubûbiyyet ahdini bîhakkın yerine getirmiş, ner bir zerreyi seni hak yola iletecek bir hidâyet rehberi yapmıştır: &#8220;Hiçbir şey yoktur ki, Allah&#8217;ı teşbih ediyor olmasın &#8221; (İsra, 44).Sen ise, itaat ve kulluk ahdine kesinlikle vefa göstermedin.</p>
<p><strong>c)</strong> Allah&#8217;ın verdiği iman nimeti nimetlerin en büyüğüdür. Bunun delili ise şudur: Bu nimeti kaçırdığında, sen ebedî ve devamlı olarak bedbahtların en bedbahtı olursun.. Sonra bu nimet, Allah tarafındandır. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Sizde olan her bir nimet, ancak Allah&#8217;tandır&#8221; (Nahl. 53) buyurmuştur.</p>
<p>Bu nimet O&#8217;ndan olmasına rağmen, yine O sana teşekkür ve takdir ederek, &#8220;İşte bunlar yok mu, onların gayretleri makbuldür&#8221; (isra, 19) buyurmuştur. Allahu Te-âlâ bu nimete mukabil bu nimete teşekkür edince, senin O&#8217;nun tevfikine ve hidayetine haydi haydi teşekkür etmen gerekir&#8230; Sonra sen sadece küfrân-ı nimette bulundun. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Kahrolasıca insan, nedir onu küfre sevkeden?&#8221;(Abese, 17) buyurmuştur. Allah&#8217;u Teâlâ ahdini yerine getirdiği halde sen ahdinde durmadın..</p>
<p><strong>d)</strong> Onun nimetleri rızası uğruna harcamandır. Buna göre, O&#8217;nun sana olan ahdi, sana çeşitli nimetlerini vermesidir ki, O da bu ahdini yerine getirmiştir. Senin O&#8217;na olan ahdin ise, O&#8217;nun nimetlerini rızası uğruna harcamandır; ama ne var ki sen bunu yapmadın. muhakkak ki insan, kendisini Allah&#8217;dan müstağni görmekle azmaktadır &#8221; (Alak, 6-7).</p>
<p><strong>e)</strong> Fakirlere lütufta bulunasın diye Allah sana, çeşitli nimetleri lütfetmiştir. Nitekim O, &#8220;Ve ihsan edin; muhakkak ki Allah ihsan edenleri sever&#8221; (Bakara, 195) buyurmuştur. Sonra sen bunu insanlara eziyyet etmek ve onları hayret içinde bırakmak için bir vasıta edindin. Nitekim (onlar, cimrilik yaparlar ve insanlara cimriliği öğütlerler&#8221; (Nisa, 37) buyurmuştur.</p>
<p><strong>f)</strong> Hamdine yönelsin diye, O sana bu büyük nimetleri vermiştir; oysa ki sen, O&#8217;nu değil de başkasını översin.. Hele bir bak bakalım; büyük bir hükümdar, sana çok kıymetli bir elbise hediye etse.. Sonra sen de onun huzurundan yüz çevirip, alalâde kimselerin hizmetiyle meşgul olsan.. Söyle bakalım, sen te&#8217;dib edilip azarlanmayı hak etmez misin? Burada da böyledir. Şunu bilmek gerekir ki, biz Allah&#8217;ın ihsan ve rubûbiyyet ahdine nasıl vefa gösterdi-; -ı ve bizimse ihlâs ve ubûbiyyet ahdini nasıl ihlâl etmiş olduğumuzu açıklamaya kalkarsak, buna gücümüz yetmez. Çünkü biz, hayatımızın başından sonuna kadar O&#8217;nun zahir ve bâtınımızla ilgili çeşitli nimetleri bir an olsun, bizi bırakmaz. Bu nimetlerden herbiri, başlıbaşına bir şükrü ve başlıbaşına bir hizmeti gerektirir.</p>
<p>Sonra biz O&#8217;nun nimetlerinin şükrünü edâ etmemiz bir yana, O&#8217;nun nimetlerinin farkına varıp, onların keyfiyyet ve kemiyyetlerini bile hakkıyla tanıyamadık. Sonra, Allahu Teâlâ, bizim bu kadar kusur ve gafletimize rağmen, çeşitli nimet ve lütuftarını artırmaktadır. İşte böylece biz, hayatımızın başından sonuna kadar sadece noksanlık, kusur ve kınanmaya müstehak olma derecelerimizi fazlalaştırdık. Halbuki Allahu Teâlâ, ihsan, lütuf ve keremini; hamde ve övgüye müstehak olmasını arttırdı; çünkü bizim kusurumuz ne kadar çok olursa, bundan sonra O&#8217;nun bize olan nimeti daha fazla müessir olur. O&#8217;nun bize olan nimeti ne kadar çok olursa, O&#8217;na şükür hususundaki kusurumuz da o nisbette kötü ve çirkin otur. Buna göre bizim fiillerimizin çirkinlikleri artarken, O&#8217;nun fiillerinin güzellikleri ise, sona ermeyecek biçimde devam etmiştir.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 3/428-432.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-ahdi-ve-kulun-ahdi-hakkinda-tafsilat/">Allah Teâlâ’nın Ahdi Ve Kulun Ahdi Hakkında Tafsilât</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-ahdi-ve-kulun-ahdi-hakkinda-tafsilat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hamd İle Nimet Arasındaki İlgi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hamd-ile-nimet-arasindaki-ilgi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hamd-ile-nimet-arasindaki-ilgi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Apr 2017 09:36:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Elhamdülillah Sözü]]></category>
		<category><![CDATA[Hamd]]></category>
		<category><![CDATA[Hamd İle Nimet Arasındaki İlgi]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14428</guid>

					<description><![CDATA[<p>(&#8221;Hamd Allah&#8217;a mahsustur&#8221;) Bundan maksad şudur: Hak Teâlâ, hamdetmeyi emredip, insanların akıllarında da hamdetmenin ancak bir nimet mukabilinde güzel olacağı fikri yerleşince, işte bundan dolayı bu emir, mükellefiyeti, Allah&#8217;ın kendisine vermiş olduğu çeşitli nimetler hakkında düşünmeye sevkeder. Sonra o nimetin zikredilmesiyle, şu iki şerefli maksada istidlal edilebilir: a) Bu nimetler yok iken, sonradan var olmuşlardır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hamd-ile-nimet-arasindaki-ilgi/">Hamd İle Nimet Arasındaki İlgi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/hamd-ile-nimet-arasindaki-ilgi/attachment/553/" rel="attachment wp-att-14496"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14496" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/553.jpg" alt="" width="280" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/553.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/553-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/553-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/553-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/553-768x576.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/553-1024x768.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/553-1536x1152.jpg 1536w" sizes="(max-width: 280px) 100vw, 280px" /></a></strong></p>
<p><strong>(&#8221;Hamd Allah&#8217;a mahsustur&#8221;)</strong></p>
<p><strong>Bundan maksad şudur:</strong> Hak Teâlâ, hamdetmeyi emredip, insanların akıllarında da hamdetmenin ancak bir nimet mukabilinde güzel olacağı fikri yerleşince, işte bundan dolayı bu emir, mükellefiyeti, Allah&#8217;ın kendisine vermiş olduğu çeşitli nimetler hakkında düşünmeye sevkeder.</p>
<p><strong>Sonra o nimetin zikredilmesiyle, şu iki şerefli maksada istidlal edilebilir:</strong></p>
<p><strong>a)</strong> Bu nimetler yok iken, sonradan var olmuşlardır. Binâenaleyh, bunları mutlaka var eden birisinin bulunması gerekir.. Bu &#8220;birisi&#8221;, kul olamaz; zira herkes, her türlü nimeti kendisi için elde etmek ister.. Binâenaleyh, kula verilmiş o nimetler, kulun kudreti ve ihtiyarı vasıtasıyla olmuş olsaydı, o zaman herkesin bütün nimetleri elde etmiş olması gerekirdi. Çünkü herkes, kendisi için her türlü nimeti elde etmeyi arzular. Bu nimetlerin meydana gelmesi için mutlaka bir mucidin, bir muhdisin olması gerekip, bu muhdisin de kul olmadığı sabit olunca, o zaman kahir ve kadir olan bir muhdisin bulunduğunu kabul edip ikrar etmek gerekir ki bu da, Allah-u Teâlâ (c.c)&#8217;dır.</p>
<p><strong>b)</strong> Bu kelimenin maksatlarından birisi de şudur: Kalbler, kendisine iyilikte bulunanı sevmek, kötülük edene ise buğzetmek duygusu üzere yaratılmıştır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak kuluna hamdetmesini emredip, &#8220;hamdetmek&#8221; emri de o kulu, Allah&#8217;ın çeşitli nimetlerini hatırlamaya teşvik edince, bu teklif, kulu Allah&#8217;ın ona vermiş olduğu çeşitli nimetlerini hatırlamaya sevketmiş olur.</p>
<p>Nimetler ise çok olup sayılamayacak derecede olunca, o nimetleri hatırlamanın gereği, Allah sevgisinin kulun kalbine kök salması şeklinde olur. Böylece nimetleri hatırlamanın şu iki kıymetli faydayı ifâde ettiği sabit olmuş olur:</p>
<p><strong>1)</strong> O nimetlerin sonradan meydana gelmiş olmaları (hudûs) vasıtasıyla, Allah&#8217;ın varlığını kabul etme konusunda istidlal etmektir.</p>
<p><strong>2)</strong> Onların birer nimet olduğu hissini duymak, taşımak, kalblerde Allah sevgisinin zuhur etmesini, tecellîsini gerektirir. Zaten bütün ibâdetlerin maksadı da, sadece bu iki şeydir. İşte bu sebepten dolayı Kitâb-ı Kerîm&#8217;e Cenâb-ı Hak bu kelimeyle başlamış ve &#8220;Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;adır&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Bil ki bu kelime, sahili bulunmayan uçsuz bucaksız bir denizdir. Çünkü âlem, Allah&#8217;ın dışında kalan her şeyin adıdır. Allah&#8217;ın dışında kalanlar ise, ya cisimdir veya o cisimde bir haldir veyahut da ne bir cisimdir, ne de o cisimde bir haldir&#8230; İşte bu ikinci şık, ruhlardır. Sonra, cisimler ya felekî olur veya unsûrî olur. Felekiyyâtın ilki Arş-ı Mecîd, yani yüce olan ilahî arştır. Sonra da, yüksek olan Kürsî&#8217;dir. İnsana Arş&#8217;ın ve Kürsî&#8217;nin ne olduğunu, onların sıfat ve hallerini, neler olduğunu düşünmesi ve bilip tanıması gerekir. Daha sonra da Levh-i Mahfuz, Kalem, Refref, Beyt-i Ma&#8217;mûr ve Sidre-i Müntehâ&#8217;nın neler olduklarını düşünmesi ve hakikatlarını bilip tanıması gerekir. Daha sonra, göklerin tabakaları, onların genişliği, kütleleri ve boyutları hakkında düşünmesi gerekir.</p>
<p>Yine insanın, gezegen ve gezegen olmayan yıldızlar; anâsır-ı erbaa (dört unsur) ve &#8220;mevâlîd-i selâse&#8221; yani madenler, bitkiler ve canlılar hakkında tefekkür etmesi gerekir. Sonra da insanın, Allah Teâlâ&#8217;nın sinek, sivri sinek, bit pire gibi önemsiz ve zayıf çeşitli şeyleri yaratmasındaki hikmeti düşünüp, sonra da bundan çeşitli arazların cinslerini, uzak ve yakın türlerini bilip tanımaya geçmesi ve bu türlerin her birinden elde edilen çeşitli faydalan bilip tanıması gerekir. Sonra bundan, süflî ve ulvî, arşî ve felekî ruhlar ile, kendisine Hak Teâlâ&#8217;nın &#8220;Onun huzurundaki kişiler kendisine ibadet etmekten asla kibirlenmezler..&#8221; (Enbiya, 19) buyruğu ile işaret olunan maddi alâka ve ilgilerden münezzeh olan ruhları tanımaya geçer.</p>
<p>Binâenaleyh kul, kendi kudret ve takatine göre, bu sayılanların hepsini zihninde cem ettiği zaman, onun aklında âlemin bilgisine dair ancak bir zerre meydana gelmiş olur ki, bu da, âlemin Allah&#8217;ın dışında kalan her şey olduğudur.</p>
<p>Sonra, bu durumda kul, bu zerre için meydana gelen bütün var oluşların, onun sıfatları, halleri ve münasebetleriyle ilgili olarak zâtında bulunan bütün var oluş mükemmelliklerinin, ancak Hakk&#8217;ın yaratması, O&#8217;nun cömertliği ve O&#8217;nun varlığından dolayı olduğunu anlamış olur. Bu durumda da, Hak Teâlâ&#8217;nın &#8220;Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;adır&#8221; tabirinin mânasına dair, ancak bir zerreyi tanımış olur. İşte bu kelime, sahili olmayan bir okyanus, sonu olmayan bir ifâdedir. Allah, en iyi bilendir .</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 9/313-314</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hamd-ile-nimet-arasindaki-ilgi/">Hamd İle Nimet Arasındaki İlgi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hamd-ile-nimet-arasindaki-ilgi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>O nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz zannetme</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/o-nimetleri-yolda-bulmus-gibi-sahipsiz-zannetme/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/o-nimetleri-yolda-bulmus-gibi-sahipsiz-zannetme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Jul 2015 12:23:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[O nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz zannetme]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8875</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakkın insana verdiği nimetler, ister âfâkî olsun, ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ, ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah’ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/o-nimetleri-yolda-bulmus-gibi-sahipsiz-zannetme/">O nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz zannetme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<p><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Birbirinden_lezzetli_meyveler.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8877" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Birbirinden_lezzetli_meyveler.jpg" alt="O nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz zannetme" width="549" height="310" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Birbirinden_lezzetli_meyveler.jpg 1360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Birbirinden_lezzetli_meyveler-600x339.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Birbirinden_lezzetli_meyveler-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Birbirinden_lezzetli_meyveler-768x434.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Birbirinden_lezzetli_meyveler-1024x578.jpg 1024w" sizes="(max-width: 549px) 100vw, 549px" /></a><br />
Bismillahirrahmanirrahim</strong></em></p>
<p><strong>İ’lem eyyühe’l-aziz!</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hakkın insana verdiği nimetler, ister âfâkî olsun, ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ, ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah’ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.</p>
<p>Binaenaleyh, o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin.</p>
<p>Ancak Mün’im-i Hakikînin kastıyla gelir, insan da ihtiyariyle alır. Sonra ihtiyaca göre in’am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder.</p>
<p><em><strong>Bediüzzaman Said Nursi</strong></em></p>
<p><em>(Mesnevi-i Nuriye-Hubâb)</em></p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/o-nimetleri-yolda-bulmus-gibi-sahipsiz-zannetme/">O nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz zannetme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/o-nimetleri-yolda-bulmus-gibi-sahipsiz-zannetme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytan&#8217;ın Halleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 14:11:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan'ın Halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan'ın Hileleri]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Bektaşi Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8300</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İkinci sultan şeytandır. Nefis ise şeytanın vekilidir. Komutanları ise kibir, hased, buhl (cimrilik) açgözlülük, öfke, kahkaha ve maskaralıktır. Sözü geçen bu yedi fiil muhafızlardır. Bundan dolayı kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede bir muhafız görevlendirilmiştir. Her bir muhafızın yüz bin komutanı vardır. Şimdi, hased ve buhul, dünyayı terk etmekle; bunların tamamı sabr [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/">Şeytan’ın Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-118.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8301" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-118.jpg" alt="Şeytan'ın Halleri" width="414" height="232" /></a></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci sultan şeytandır.</strong></p>
<p>Nefis ise şeytanın vekilidir. Komutanları ise kibir, hased, buhl (cimrilik) açgözlülük, öfke, kahkaha ve maskaralıktır. Sözü geçen bu yedi fiil muhafızlardır. Bundan dolayı kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede bir muhafız görevlendirilmiştir. Her bir muhafızın yüz bin komutanı vardır. Şimdi, hased ve buhul, dünyayı terk etmekle; bunların tamamı sabr etmekle imana erer.</p>
<p>Ancak kibrin kaynağı şeytan, alçak gönüllülüğün ise Rahmân&#8217;dır. O halde ne zaman ki kibir gelse, alçak gönüllülüğü O&#8217;na havale eder. Ne zaman ki hased gelse, ilmi O&#8217;na havale eder. Buhlün aslı ise şeytandır, cömerdliğin aslı da Rahmân&#8217;dır. Ne zaman ki buhül gelirse, cömertliği O&#8217;na havale etmek gerkir.</p>
<p><strong>Cömertlik dört çeşittir:</strong></p>
<p><em>İlki</em>, mal cömertliği, zenginlerindir.</p>
<p><em>İkinci,</em> beden cömertliği, gâzilerindir.</p>
<p><em>Üçüncü</em>, can cömertliği, âşıklarındır.</p>
<p><em>Dördüncü</em>, gönül cömertliği, âriflerindir.</p>
<p>Şimdi esas yapılması gereken, kişinin yönünü Allah isteğine çevirmesidir. Zira edep dileyen korkuyu sever. Korku dileyen hata yapmaktan sakınmayı sever. Hata yapmaktan sakınmayı dileyen sabrı sever. Sabır dileyen utanmayı sever. Utanmayı dileyen cömertliği sever. Cömertliği dileyen miskinliği sever. Miskinliği dileyen ilmi sever. İlmi dileyen marifeti sever. Marifeti dileyen canı sever. Canı dileyen aklı sever ve aklı dileyen yüce Allah&#8217;ı sever. Allah buyruğuna müjde on iki çeşit nesnedir. Bu on iki çeşit nesne birbirine vekildir.Ve bunlar iman kumandanının önderleridir. Şimdi çok sakınmak gerekir ki eğer bu on iki türlü nesnenin birisi eksik olsa iman doğru olmaz. O halde en üst makam bunlardır. Bunları korumayan Allah&#8217;dan uzak olur, ve bilmekten dahi uzak olur. Allah&#8217;ın cemalini görmekten mahrum kalır.</p>
<p>Maskaralığı dileyen gülmeyi sever. Gülmeyi dileyen çekiştirmeyi sever. Çekiştirmeyi dileyen öfkeyi sever. Öfkeyi dileyen açgözlülüğü sever. Açgözlülüğü dileyen kıskançlığı sever. Kıskançlığı dileyen hased etmeyi sever. Hased etmeyi dileyen büyüklenmeyi sever. Büyûklenmeyi dileyen vücudunu sever. Vücudunu dileyen nefsin istek ve arzularını sever. Nefsin istek ve arzuları dileyen nefsini sever. Nefsini dileyen şeytanı sever ve şeytanı dileyen Yüce Allah&#8217;ı sevmez.</p>
<p>Zira zikredilen bu on iki fiil, işte bunlar birbirine vekildir. Bu on iki fiile de şeytan vekildir. Ne zaman ki bu on iki fiil yıkılıp yerine (iyi olan) on iki nesne yapılmayınca, kul olduğunu söyleyen kişiye Allah&#8217;tan yana yol yoktur. Çünkü bu on iki türlü fiil, hem marifetin ve hem imanın düşmanlarıdır. Akıl kumandanının şeytan kumandanını yendiği bunlarla bilinir. Bu nesnenin belirtisi odur ki, can, ruhânî işreti sever. Ruhânî işretin alameti serbest olmaktır.</p>
<p>Noksan sıfatlardan beri olan Yüce Allah buyurur ki: Üç kişi üç nesneye dayandı. Benlik davası güttü, sonunda helak oldu.</p>
<p><strong>Birincisi;</strong> şeytan &#8211; lanet ona &#8211; ateşe &#8216;dostum&#8217; dedi. Allah katında zorlama yoktur; dostu dosttan ayırmaz. Sonunda şeytanı ateşte yaktı.(1) Yüce Allah şöyle buyurdu:&#8221;&#8230; gözlerinizin önünde Firavun ailesini suda boğmuştuk,&#8221;(2)</p>
<p><strong>İkincisi;</strong> Kârun malına dayandı. Sonuç: malıyla birlikte helak oldu. Üçüncüsü; Muhammed Mustafâ (a.s.) Allah dostluğuna dayandı. Öyle olunca yüce Allah &#8220;Dostu dostundan ayırmayayım&#8221; diye buyurdu.</p>
<p>Yüce Allah şöyle buyurdu:&#8221;&#8230; onları Allah&#8217;ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah&#8217;a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.&#8221;(3) Sonra yüce Allah, lütuf ve kereminden buyurdu ki; &#8220;Ben sizinleyim; bana şükredin.&#8221; Nitekim bir ayette yüce Allah şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8221; Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım.&#8221;(4) Allah teâlâ bir başka âyette de şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;&#8230; güzel davrananları da daha güzeliyle (mükâfatlandırması içindir)&#8221;(5) Bir başka ayette de şöyle buyurur: &#8220;&#8230; Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa bir amel-i Sâlih işlesin ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.&#8221;(6) Sonra insanın, kendisini bilmesi gerekir. Kendisini bilmesini hatırlatmasının sebebi şudur: Bir kimse Rahmân ile şeytan farkını bilmezse, kendini de bilmez. Şimdi her kim bu sözleri anlasa, kendisini dahi bilmiş olur. Ne zaman ki kişi kendini bilirse aşk gelip Allah&#8217;tan yana çağırır. Bu hususta ne kadar nasibi var ise o kadar ilerler.</p>
<p>Şimdi kim bu sözleri anlamadı, kendisini dahi bilmedi. Her ne kadar insan suretinde olsa da insan mertebesinde değildir. Henüz endişeleri ve malları çokluğu içinde boğulmuşlardır. Hayvanlar gibidirler. Lâkin bu konuda tasarruf sahipleri de vardır ki onlar bilirler. Yetmiş yıldır yaptığımız dedikodu bir saat münâcât ile eşit geldi. Zira halkın dedikodu etmesi şüpheden ileri gelir. Zahidin ibadeti, aslını bilmeden iş yapmasıdır. Arifin tefekkürü, Allah&#8217;ın İlâhî sanatına bakarak iş yapmasıdır. Muhibbin yalvarıp, yakarması ise, sevgiliyle muamele etmesidir. Ancak bütün bunları yaparken riya ve tamahkarlık kişiyi kendi hâline bırakmaz. Öyle olunca kişinin daima gönül şehrini araması, gafil olmaması gerekir.</p>
<p><strong>Aklın üç koruması vardır;</strong> riyâ ile tamahı gönül şehrinden çıkarırlar. Aklın birinci koruması sabırdır. Aklın ikinci koruması utanmaktır. Aklın üçüncü koruması kanaattir. İşte şeytan bu üç korumadan korkar ve mağlup olduğu da bunlarla bilinir. Bunlar çok ulu kimselerdir ve aklın askerlerindendir. Ve insanların makamı üçtür. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8221; Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah&#8217;ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O&#8217;dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O&#8217;dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir.&#8221;(7)</p>
<p>Ancak her kişi insan kabul edilmez. Her ne kadar görünüş olarak insan olsalar da onlar hayvanlardan daha aşağıdırlar. Bunlar hased edip kendilerini bilmeyenlerdir. Nitekim Hz. Peygamber hadisinde buyurur:</p>
<p>&#8220;Nefsini bilen, rabbini bilir.&#8221;(8) Şu kadar ki, âbidlerin, zâhidlerin ve ariflerin ibadetleri ve durumları her biri katında uygun olmaz. Zira âbidler, zâ-hidler ve arifler dünyalık beklentileri olan topluluklardır; ancak muhibler ise mânâ kavimleridir. O halde ey azizim! Muhib olanların hallerini şerh etmek çok uzun iştir ve çeşitlidir; fakat akıl ermez, gönül tatmin olmaz ve insanın sûreti bunları kavramaz. Bu konuda bu kadar söz yeter. Burada biz bu kadarını hatırlatmış olduk; kalanın ne olduğunu ancak Allah bilir.</p>
<p><strong>Dinotlar:</strong><br />
(1)- Burada şöyle bir atlama vardır: &#8220;Beni ateşten, onu çamurdan yarattın. &#8221; (Maide, 5/12). İkinci Fir&#8217;avun, Kıptilere &#8220;dostum&#8221; dedi. Sonunda onların gözü önünde boğuldu. (M.Esad Coşan, a.g.e., s.52,53.)<br />
(2) Bakara, 2/50.<br />
(3)- Bakara, 2/165.<br />
(4)- İbrahim, 14/7. 153 Necm, 53/31. 160 Kehf, 18/110.<br />
(5)- Necm, 53/31.<br />
(6)- Kehf, 18/110.<br />
(7)-Mücâdele, 58/7.<br />
(8) El-Acûnî, a.g.e., c. II  s. 262.</p>
<p>Kaynak: Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Tercüme Prof. Dr. Ali Yılmaz, Prof. Dr. Mehmet Akkuş, Dr. Ali Öztürk, Şubat 2007 Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/">Şeytan’ın Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
