<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nesne | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/nesne/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:14:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Nesne | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Zygmunt Bauman &#8211; Ahlaki Körlük  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 06:45:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaş kültür]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâkî davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlaki körlük]]></category>
		<category><![CDATA[akışkan modern]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Davranış]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Modernlik]]></category>
		<category><![CDATA[Nesne]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24797</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağdaş kültürün ve denetimin özü, arzuları kışkırtmak, onları alevlendirip azami noktaya ulaştırmak ve aşırı kısıtlamalarla gemlemektir. Şeytan, havuç ve sopa arasında gelip giderek modern toplumla işte böyle oynar. Mesele, kışkırtmak ve yasaklamak, her şeyi kuşatan cinsel bir arzuyu uyandırıp ardından bunun tatminini bastırmaktır. Bir bireyi dosdoğru arzuların ve özlemlerin kollarına atmak, ondan hem kendisini kontrol [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/">Zygmunt Bauman – Ahlaki Körlük  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class=""></div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24798 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-300x300.jpg" alt="" width="337" height="337" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/ElBLGVgWAAIXPmo.jpg 1200w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="86659128">
<div>
<div>
<div>
<p>Çağdaş kültürün ve denetimin özü, arzuları kışkırtmak, onları alevlendirip azami noktaya ulaştırmak ve aşırı kısıtlamalarla gemlemektir. Şeytan, havuç ve sopa arasında gelip giderek modern toplumla işte böyle oynar. Mesele, kışkırtmak ve yasaklamak, her şeyi kuşatan cinsel bir arzuyu uyandırıp ardından bunun tatminini bastırmaktır. Bir bireyi dosdoğru arzuların ve özlemlerin kollarına atmak, ondan hem kendisini kontrol etme, hem de başkalarının haysiyetini kendine mal etme becerisini almaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Günümüz dünyasında Descartes, Spinoza, Pascal, Leibniz ve Locke ne türden insanlar olurlardı? Şarlatanlar, çılgınlar veya kesinlikle önemsiz kişiler olurlardı. Erken modernliğin insanlarıydılar veya basitçe Rönesans&#8217;ı geride bırakmış, birinci, istikrarlı, kendisini idame ettiren ve henüz kendisini yok etmeyen bir modernliğe aittiler. Bugün tanınmış akademik kurumlarla bağları olmadığından, muhtemelen isimlerini dahi duymazdık. Bilginlerin ve düşünürlerin akademik kurumlarda yerelleşmesi ve “kapatılması” on dokuzuncu yüzyılda gerçekleşti.</p>
<p>Akademik filozoflardan nefret eden ve onlara küçümseyerek bakan Oswald Spengler&#8217;in, Batı&#8217;nın Gerileyişi adlı eserini incelemesi için üniversite profesörlerine değil de, 1922&#8217;de Alman Dışişleri Bakanı olan entelektüel bir politikacıya, Walther Rathenau&#8217;ya vermesi ilginçtir,</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nesnelerin zevk yaratma kapasitesi, vaat edilen yahut kabul edilen seviyenin altına düştüğünde, bu sıkıcı ve tatsız şeyden kurtulmanın zamanı gelmiş demektir: Bir zamanlar ışıltıyla parıldayan ve arzuyla insanları ayartan nesnelerin, can sıkıcı, yavan bir taklidine yahut çirkin bir karikatürüne dönüşmüşlerdir. Bunların atılıp yok edilmesine neden olan sebepler, illa onların yerini alan değişimin (veya bu hususta herhangi bir değişimin) kötü karşılanacağı anlamına gelmez. Yaşanması muhtemel şey daha çok, geleceğe ait arzu nesnelerinin gösterildiği, arandığı, izlendiği, takdir gördüğü ve ele geçirildiği galerideki diğer rakiplerle bağlantılıdır.</p>
<p>Vitrin camlarında veya dükkân raflarında, daha önce olmayan ve gözden kaçırılan, halihazırda sahip olunan ve kullanılan eşyadan çok daha ümit vaat eden ve baştan çıkarıcı olan, bolca zevkli hisler yaratmaya daha uygun nesneler bulunmuştur. Veya mevcut arzu nesnesinin kullanımı ve ondan alınan haz, özellikle yerine konacak potansiyel adaylar henüz sınanmadığı için “tatminkârlık yorgunluğu” yaratacak ve bundan ötürü şimdiye dek yaşanmamış, bilinmeyen ve sınanmamış olan, sırf bu nedenlerle çok daha üstün ve daha büyük bir baştan çıkarma gücüne sahip olacağı (en azından o an için) düşünülen şeylere işaret edecek kadar uzun sürmüştür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yeni deneyimler peşinde koşan doyumsuz bir tüketicinin “simdici” yaşamında, acele etmesinin sebebi elde etme ve toplama dürtüsü değil, elden çıkarma ve yerine başkalarını koyma arzusudur. Yeni ve keşfedilmemiş mutlulukların vaadinde bulunan her reklamın arkasında örtük bir mesaj vardır. Dökülen süt için ağlamanın anlamı yoktur. Ya bugün, şu saniyede ve ilk denemede “büyük patlama” olur ya da bu noktada oyalanmak artık anlamsız hale gelir. Başka bir noktaya geçmenin zamanı gelmiştir.</p>
<p>Artık maziye karışan (en azından yerkürenin bize ait kısmında) üreticiler toplumunda, bu durumda verilecek tavsiye “daha sıkı çabalamak” olurdu. Oysa tüketiciler toplumunda böyle olmamakta. Burada başarısız olmuş araçlar daha fazla vasıfla, daha büyük bir adanmışlıkla ve daha iyi sonuçlar alacak şekilde keskinleştirilip tekrar kullanılmak yerine doğrudan çöp tenekesine fırlatılmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Akışkan modern zamanlarda ilgi çekmek ve bu sayede görünürlük kazanmak için şöhretli birine veya kurbana/mağdura dönüşmemiz zorunludur. Nitekim sizin de söyleyeceğiniz gibi görünürlük kazanmak, bugünlerde toplumsal ve politik bir varoluşla aynı şeydir. Ne kadar ikna edici bir şekilde kurban olursak, o kadar ilgiye ve tanınırlığa sahip oluruz. Düşünülmez olanı düşünmek ve konuşulmaz olanı konuşmak için ne kadar uğraşırsak, ister yerel ister küresel olsun iktidar yapısı içinde kendimize bir oyuk açma ihtimalimiz o kadar yüksek olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Korku, türlü türlü maske takmaktadır. Varoluşsal ve dolaysız deneyimlerin diliyle konuşabilir; fakat yakından bakılınca, örgütlü korkunun büyük bir kısmına bizim hâkim olduğumuzu görürüz: Televizyonlardaki komedi programları ve stand-up komedyenleriyle birlikte, eğlencenin ayrılmaz bir parçası olan korku filmlerini ve korku öykülerini düşünün.</p>
<p>Çok korkmamaktayız ama korku içindeyiz. Korkuyorum, öyleyse varım, Aynı madalyonun diğer yüzünde, korku nefreti, nefret de korkuyu beslemektedir. Korku; çağımızın büyük mıktarlarda ve bol sayıda tedarik ettiği belirsizliklerin, güvensizliklerin ve güvencesizliklerin dilini konuşmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kurtuluşun bildiğimiz şekliyle “yukarıdan” (yani meclisler den ve devlet makamlarından) geleceğine inanmayı bırakmış ve işleri yoluna koymak için alternatif yollar aramaya başlamış insanlar, bir keşif ve/veya deney yolculuğu içinde sokaklara akmaktadırlar. Kent meydanlarını; devasa güçlükleri hedef almış politik eylem araçlarının tasarlandığı veya tesadüfen bulunduğu, teste tabi tutulduğu ve hatta ateşli çemberlerden geçirildiği açık hava laboratuvarlarına dönüştürmektedirler&#8230; Nitekim bir dizi sebepten ötürü kent sokakları, bu tür laboratuvarların kurulması için iyi yerlerdir. Çünkü birkaç başka sebepten dolayı buralarda kurulan laboratuvarlar, geçici bir süreliğine de olsa diğer yerlerde boş yere aranan şeyleri sunuyormuş gibi görünmektedirler&#8230;</p>
<p>“Sokaklara çıkmış insanlar” fenomeni; şimdiye dek, öfkelerinin hedef aldığı en nefret uyandırıcı nesneleri, sefaletlerinden sorumlu tuttukları Tunus&#8217;ta Ben Ali, Mısırda Mübarek veya Libyadaki Kaddafi gibi şahsiyetleri ortadan kaldırma becerisini ispatlamıştır. Ancak inşaat alanını temizlemede ne kadar hünerli ve etkili olsa da, arkasından gelecek inşaat işlerinde de faydalı olabileceklerini kanıtlamaları gerekmektedir. Aynı derecede öneme sahip ikinci bilinmeyen, sahayı temizleme faaliyetlerinin diğer yerlerde diktatöryel rejimlerdekinden daha kolay bir şekilde başarılıp başarılamayacağıdır. Sokaklara buyruksuz ve davetsiz bir şekilde dökülen insanların karşısında tiranların dizleri çözülmektedir; fakat demokratik ülkelerin küresel liderleri ve sürekli “aynı şeylerin yeniden üretilmesine” bekçilik etmeleri için diktikleri kurumlar, bunu fark edip endişeye kapılmış gibi görünmemektedirler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Facebook çağında uluslar, ortak dile ve kültüre sahip sınır-ötesi birimlere dönüşmektedirler. Katı modernlik çağında, ulusun birkaç faktörden oluştuğunu, en başta ortak bir toprak parçası, dil ve kültürün yanı sıra modern işbölümü, toplumsal hareketlilik ve okur-yazarlıkla meydana geldiğini bilirdik. Bugünlerdeyse tablo oldukça farklı: Ulus, derin bir şekilde geri çekilmelere ve dönmelere gömülmüş yaşama mantıklarıyla, hareketli bireylerin yarattığı bir topluluk olarak belirmektedir. Mesele artık, kesin bir şekilde aynı yerde kalıp kalmayacağınıza veya yaşamınızın geri kalanı boyunca aynı politik aktörlere oy verip vermeyeceğinize karar vermek yerine, ülkenin sorunları ve bunların etrafında kopan tartışmalar söz konusu olduğunda çevrimiçi mi çevrimdışı mı olduğunuza dönüşmüştür.</p>
<p>Ya çevrimiçisinizdir ya da değilsinizdir. Bu, akışkan modern toplumun gündelik halk oylamasıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsanlar arasındaki iletişimin standart biçimi, iPhone mesajlarında ünsüz harflere indirgenmiş sözcüklerle, bu indirgemeye izin verilmediğinde ve bu kısaltmalar ortadan kaldırıldığında sağ kalamayacak kelimelerdir. Çok tekrarlanan ama aynı eko gibi yankısı çok kısa süren en popüler yazışmalarda 140&#8217;tan fazla karakter olmasına izin verilmemektedir. İnsanın ilgi süresi (bugün piyasanın en kıt kaynağıdır); yazılması, gönderilmesi ve alınması mümkün mesajların boyutlarına ve uzunluğuna indirilmiştir Telaşlı yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbanı dildir. Taşıdığı farz edilen anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin ve taşıdıkları manaları gezgin şövalyeleri olan “aydınlar” ise sivil zayiatlarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>ZB Ludwig Wittgenstein, birden fazla insanın çektiği acının, hatta tüm insanlığa ait acıların, insan ırkının tek bir ferdinin çektiği acıdan asla daha büyük (daha keskin, derin ve acımasız) olamayacağını söylemişti. Bu ahlak-ahlaksızlık ekseninin bir kutbudur. İkinci kutupsa, toplumsal bedenin sağlığını korumak için etkili cerrahi müdahalelere gerek olduğunu söyleyen dürşüncedir: Bedenin hastalıklı (hastalığa yatkın) parçaları kesilip atılmalıdır. Ahlaki söylemin geri kalanı bu iki kutup arasında hareket eder.</p>
<p>Fakat “adiyaforileşmeyle” kastettiğim şey, kasıtlı bir şekilde veya gıyaben belli insan gruplarını ilgilendiren belli başlı eylemleri ve/veya dahil edilmemiş eylemleri, ahlak-ahlaksızlık ekseninin dışına, yani “evrensel ahlaki yükümlülüklerin” ve ahlaki değerlendirmelere tabi fenomenler alanının dışına konumlandırmak için kullanılan taktiklerdir.</p>
<p>Bu eylemleri veya eylemsizliği, örtük ya da açık bir şekilde “ahlaken tarafsız” edimler olarak tanımlamaya ve aralarında yapılacak tercihlerin ahlaki yargılara tabi olmasını engellemeye, yani ahlaki ayıplamaların önüne geçmeye yarayan taktiklerdir (iyiliğin ve kötülüğün, bilgi ağacından koparılmış meyveden ilk ısırığı almadan önce sahip olunan o cennetlik naifliğe zoraki bir dönüş olduğu da söylenebilir&#8230;).</p>
<p>Yaygın kanaatler içinde bu taktikler, genelde “hedefe giden her yol mubahtır” veya “yapılan şey kötü olabilir ama daha büyük bir iyilik için savunulması veya teşvik edilmesi zorunludur” tarzı sözler altında toplanır.</p>
<p>Klasik “katı” modernlikte bürokrasi, ahlaki değerlerle yüklü eylemlere adiyaforik kalıplar biçilen esas atölyeydi. Bugün bana göre bu rolü büyük oranda piyasalar üstlenmiş durumda.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Davranışların adiyaforileşmesini(önemsızleşmesi) çağımızın en hassas sorunlarından biri olarak görüyorsunuz. Sebepleri çeşitli: Araçsal rasyonalite; kitle toplumu ve kitle kültürü, yani her an ve her saniye bir kalabalığın içinde olma (sadece interneti ve televizyonu düşünün); kişinin ruhunda kalabalıkların yatması; ve kimsenin sizi tanımaması, teşhis edememesi veya ayıplayamaması sayesinde sanki hep sizi sarıyormuş gibi görünen bir dünya kavramı. Dolayısıyla bizim yaşamlarımızla ilişkilendirmediğimiz şeyler bizim için önemsizleşir; varlıkları dünyada var olma biçimi<br />
mizden ayrışır; dahası kimliğimizin ve benlik kavramımızın alanına ait olmazlar. Başkalarının başına bir şeyler gelmektedir ama bizim değil. Bizim başımıza gelemez. Bu, teknolojik ve sanal beşeri dünyaya ilişkin kavrayışımızla kışkırtılmış tanıdık bir hissiyattır. Filmlerde sürekli çakılan uçaklar gördüğünüzde, bunlara gerçek yaşamda asla başınıza gelmeyecek birer kurgu olarak bakmaya başlarsınız. Her gün gösterilen şiddet, şaşırmanın ve tiksinmenin ortaya çıkışını engeller. Bir yerde alışırsınız. Aynı zamanda gerçekdışı olmayı da sürdürür. Hâlâ bizim başımıza gelmeyecekmiş gibi görünür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eski zamanların bilgeliği, bize şunu hatırlatmaktadır: Toplumsal tonlaması yüksek uyarıları yanlış kullanmak veya ahlaki paniği yaymak, gerçekten yardıma ihtiyaç duyduğunuzda başkalarından alacağınız hızlı ve yeterli tepkiyi er geç kaybetmenize yol açacaktır. İnsanlarla kafa bulmayı seven, kurt saldırıyor diye yalan söyleyen ve sürüsü gerçekten kurtların saldırısına uğrayınca kimseden yardım alamayan genç çobanla ilgili masalı hatırlamak yeterli.</p>
<p>Ardı ardına yaşanan politik skandallar, insanların toplumsal ve politik hassasiyetlerini benzer şekilde azaltırlar yahut tümüyle yok ederler. Bir şeylerin toplumu çalkalandırması için, gerçekten beklenmedik ve düpedüz gaddarca bir şey olmalıdır. Dolayısıyla kitle toplumu ve kitle kültürü kaçınılmaz bir şekilde bizi adiyaforileştirmektedir/önemsizleştirmektedir. Toplumsal doğaları ve ilgileri, büyük oranda yalnızca medyanın vesile olduğu sansasyonel ve yıkıcı uyarıcılarla ayaklananlar sadece siyasetçiler değil, duyarsız bireylerdir de. Uyarma, kendini gerçekleştirmenin yöntemi ve yoluna dönüşmektedir. Rutine dönüşen şeyler kimsenin ilgisini çekmez. Toplumun herhangi bir şekilde ilgisini görmek için insanın yıldıza veya kurbana dönüşmesi gerekir. Gözlemlediğiniz gibi sadece ünlüler ve meşhur kurbanlar, sansasyonel ve değersiz bilgilerle doldurulmuş toplumun dikkatini çekmeyi umabilirler. Bilhassa sadece zorlama ve şiddeti tanıyan bir ortamda. Şöhret ve yıldız olma başarı anlamına gelmektedir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tüketicilerin toplumunda, hepimiz metaları tüketen kişilerizdir ve metalar tüketim için üretilirler. Hepimiz meta olduğumuzdan, kendimiz için talep yaratmaya mecburuzdur. İnternetin; Facebook&#8217;ları ve bloglarıyla, o zavallı insanların kendileri için yarattıkları butik VIP salonlarının sokak piyasasından versiyonlarıyla, şöhretli kişileri üreten fabrikaların belirlediği standartları takip etmesi kaçınılmazdır. Bu şöhretli isimlerin reklamını yapan kişiler muhakkak şunun keskin bir şekilde farkındadırlar: Reklamların içeriği samimi, sırnaşık ve rezil oldukça, tanıtım daha başarılı ve çekici hale gelir, reytingler veya tirajlar daha da yükselir (T&#8217;V, kuşe kâğıtlı dergiler, şöhretlilerin özel hayatlarını kurcalayan tabloitler, vb.).</p>
<p>Genel sonuç, mikrofonların günah çıkartma kabinlerine, megafonların kamuya açık meydanlara sabitlendiği bir “itiraf toplumudur? İtiraf toplumunun fertleri davetkâr bir şekilde herkese açıktır ama dışarıda kalmanın ağır bir cezası vardır. Katılmaktan çekinenlere, Descartes&#8217;ın Cogitosunun güncellenmiş versiyonu, yani “görülüyorum, öyleyse varım”, ne kadar çok insan beni görürse, o kadar var olurum ilkesi (genelde zor yollarla) öğretilir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bugün özel olan her şey potansiyel olarak ulu orta yapılmaktadır. Ve potansiyel anlamda kamunun tüketimine açıktır. Sayısız hizmet sunucusundan birine kaydı bir kez düştüğünde internete hiçbir şeyi “unutturamayacağınız: için belli bir süre boyunca ve sonsuza dek açık kalacaktır. (Brian Stelterdan alıntı yaparsak) “Anonimliğin bu şekilde erozyona uğraması, her yere yayılan sosyal medya hizmetlerinin, ucuz cep telefonu kameralarının, internette fotoğraf ve videoların ücretsizce saklanabilmesinin ve belki de en önemlisi, insanların neyin kamusal neyin özel olması gerektiğiyle ilgili fikirlerinde yaşanan değişimin ürünüdür.” Bize tüm bu teknik aygıtın “kullanıcı dostu” olduğu söylenmektedir. Oysa reklamların favorisi olmuş bu söze yakından bakıldığında, ifade ettiği şey, IKEA mobilyalarında olduğu gibi kullanıcının emeği olmadan tamamlanamayacak bir üründür. Şunu da eklememe izin veriniz: Kullanıcıların coşkulu adanmışlığı ve sağır edici alkışları olmadan tamamlanmayacak ürünlerdir. Etienne de la Boetie bugün aramızda olsaydı, muhtemelen gönüllü değil, kendin yapçı bir kölelikten bahsetmekten kendini alamazdı&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Erken modern döneme ait yazarların, insanları mahremiyetlerinden ve sırlarından yoksun bırakmayı amaçlamış şeytani bir güç olarak saydıkları şey, bugün realite programlarından ve kendisini açığa seren çağımızda istekli, keyifli bir şekilde kendimizi ifşa ettiğimiz diğer eylemlerden ayrılmaz bir parçaya dönüşmüştür. Din, politika ve edebi hayal gücünün ürünü olan bu Şeytan kavramı, modern Avrupa sanatının arkasında görünür haldedir: Mesela Tobias&#8217;ın Kitabı&#8217;ndan Şeytan&#8217;ın kadın versiyonu olan ve Francisco de Goya&#8217;nın aynı isimli tabloda resmettiği Asmodeayı hatırlayalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Canavarlara karşı oldukça iyi korunmuş haldeyiz ve canavarların yapabileceği, yapmakla tehdit ettiği kötü eylemlere karşı korunduğumuzdan hiç şüphe duymayız. Psikopatları ve sosyopatları tespit eden psikologlarımız, üreme ve toplanma olasılıklarının nerelerde yüksek olduğunu anlatacak sosyologlarımız, onları hapishanelere ve tecrit hücrelerine mahküm edecek yargıçlarımız, orada kaldıklarından emin olmamızı sağlayacak polislerimiz veya psikiyatrlarımız vardır. Ne yazık ki iyi, sıradan ve hoş Amerikalı beylerle hanımlar ne birer canavar ne de birer sapıktı. Ebu Gureybteki mahkümların başlarına atanmış olmasalardı, yapmaya kadir oldukları o korkunç şeyler hakkında hiçbir şey öğrenmezdik (veya böyle bir kanıya kapılmaz, tahmin etmez, tahayyül etmez ve hayalini kurmazdık). Kasada müşterilere gülümseyen kızın, denizaşırı bir ülkede göreve gönderildiğinde, gözettiği insanları taciz etmek, onlara işkence yapmak ve onları aşağılamak için zekice ve tuhaf olduğu kadar aşağılık ve sapkınca hileler tasarlamada ustalaşabileceği hiçbirimizin aklına gelmez. Memleketlerindeki komşuları; çocukluklarından beri tanıdıkları o cana yakın beylerin ve hanımların, Ebu Gureyb&#8217;in işkence odalarında çekilmiş fotoğraflardaki canavarlarla aynı kişiler olduklarına bugün bile anmayı reddetmektedirler. Ama aynı kişilerdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ahlaki ihmallerin günahı, mağazalardan alınacak hediyelerle bağışlanabilir ve aklanabilir; çünkü bunları gerçek kılan ayartmalarla arkalarında yatan esas dürtüler ne kadar bencil ve kendine gönderme yapan cinsten olsa da, alışveriş yapma eylemi ahlaki bir fiil olarak yansıtılmaktadır. Kendi yarattığı, teşvik ettiği ve şiddetlendirdiği kabahatlerle kışkırtılmış ahlaki dürtülerden yararlanan tüketim kültürü, bu yolla her mağazayı ve acenteyi yatıştırıcı ilaçlarla anestetik uyuşturucular tedarik eden eczanelere dönüştürmektedir. Bu örnekte verdikleri uyuşturucu ilaçlar, fiziksel acılardan ziyade ahlaki rahatsızlıkları hafifletme veya ortadan kaldırma niyetiyle üretilmiştir. Ahlaki ihmallerin eriştiği alan ve şiddeti arttıkça, ağrı kesicilere yönelik talep durmadan büyür ve ahlaki yatıştırıcıların tüketimi bir bağımlılığa dönüşür. Sonuç olarak kışkırtılmış ve tasarlanmış ahlaki duyarsızlık, genelde mecburiyete veya “alışkanlığa” dönüşür:</p>
<p>Neticede ahlaki acıların insanlara faydası olan uyarıcı, ikaz edici ve harekete geçirici rolünden soyutlanmasıyla, kalıcı ve yarı evrensel bir koşula dönüşür. Ciddi anlamda rahatsız edici ve kaygı uyandırıcı hale gelmeden önce ahlaki acının boğulmasıyla, ahlaki iplerle örülmüş beşeri bağlar altüst olarak daha kırılgan ve hassas hale gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Toplulukların aksıne, ağlar bireysel bir düzlemde oluşur ve bireysel bir şekilde karılıp dağıtılırlar. Dahası, varlıklarını sürdürmek için değişken olsa da bel bağladıkları tek temel, bireysel iradedir. Oysa bir ilişkide iki birey yan yana gelir&#8230; Ahlaken “duyarsızlaştırılmış” bir birey (yani diğer kişinin esenliğini hesaba dahil etmek istemeyen ve bunu yapma imkânına sahip kişi), aynı zamanda istese de istemese de, kendi ahlaki duyarsızlığına nesne olmuş ahlaki duyarsızlığın alıcı tarafına yerleşir. “Saf ilişkiler”, özgürlüğün karşılıklılığından ziyade, ahlaki duyarsızlığın karşılıklılığının işaretçisidir. Levinasçı “iki kişilik grup”, ahlakı besleyecek bir fidelik olmaktan çıkar. Aksine adiyaforileşmenin (yani ahlakı değerlendirmelerin alanından muaf tutulma) etmenine dönüşür. Bu bir yanda katı, modern, bürokratik çeşidini tamamlarken, çoğu kez onun yerini alan, tüm ayrıntılarıyla akışkan modern niteliklere sahip bir adiyaforileşmedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Günümüzün en can sıkıcı ve şoke edici hakikati, kötülüğün zayıf ve görünmez oluşudur. Dolayısıyla filozoflar ile edebiyatçıların eserlerinden tanıdığımız şeytanlar ve kötü ruhlardan çok daha tehlikelidirler(&#8230;) Kötülük, zayıflığın maskesini takar ve aynı zamanda kendisi de zayıflıktır.</p>
<p>Kötülüğün belirgin formlarına sahip zamanlar şanslıymış. Bugün artık ne olduklarını ve nerede bulunduklarını bilmiyoruz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Duygusal ve psikolojik güvenlikle bağlantılı sebeplerden ötürü insanlar, genelde içlerinde bitmek bilmeyen şüpheleri ve belirsizlik halini aşmaya çalışırlar. Bizi altüst eden, hatta bize ıstırap veren sorulara net ve hızlı yanıtlar bulamadığımızda, ona çok daha güçlenen bir güvensizlik hissi eşlik eder. Popüler kültürümüze ve medyamıza şablonların ve kestirimlerin bu denli hâkim olması bundandır: İnsanlar bunlara duygusal güvenliklerinin koruyucuları olarak ihtiyaç duyarlar. Leszek Kolakowski&#8217;nin yerinde gözlemiyle, klişeler ve şablonlar insanların geriliği veya budalalığına delil oluşturmaktan ziyade, insanların zayıflığına ve bitmek bilmez şüphelerle yaşamanın katlanılmaz ölçüde zor olmasından duyulan korkuya işaret etmektedir.</p>
<p>Komplo teorilerine inanmak veya inanmamanın (felsefi bir ifadeyle konuşursak, birer tahminden fazlası değillerdir, çoğu kez doğrulanmaları ve savunulmaları imkânsızdır ama aynı zamanda kolay kolay da çürütülemezler) bilim ve bilgi birikimiyle ilgili gerçek koşullarla hiçbir bağlantısı yoktur. Komplo teorilerine entelektüeller, bilim insanları, hatta şüpheci insanlar bile inanırlar. Bu, eski bir Yahudi şakasıyla anılmayı hak eden bir konudur:</p>
<p>Ölüm sonrasında bir ateistle Tanrı arasında gerçekleşen konuşmanın sonunda, ateiste; Tanrı&#8217;ya ve genel olarak hiçbir şeye inanmamasına, her şeyden şüphe etmesine rağmen Tanrı&#8217;nın var olmadığına nasıl inandığı sorulur. Ateist, buna insan bir şeylere inanmak zorunda diyerek yanıt verir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Teknoloji kenarda kalmanıza izin vermeyecektir. Yapabilirim, yapmalıyım&#8217;a dönüşür. Yapabilirim, dolayısıyla yapmak zorundayım. Hiçbir ikileme izin verilmez. İkilemlerin değil, olasılıkların gerçekliğinde yaşarız. Bu içinde ahlaktan hiçbir eser kalmamış WikiLeaks&#8217;ın etiğini andırmaktadır. Hangi sebeple ve ne amaçla yapıldığı belirsiz olsa da casusluk yapmak ve bilgi sızdırmak zorunludur. Sırf teknolojik anlamda mümkün olduğu için yapılması zorunlu bir şeydir. Burada politikaya hâkim olmuş bir teknoloji tarafından yaratılan ahlaki bir boşluk vardır. Bu bilincin sorunu, iktidarın biçimi veya meşruiyeti değil, niceliğidir. Çünkü finansal ve politik iktidar neredeyse kötülük de (lafı gelmişken, gizlice tapınılmaktadır) oradadır. Dolayısıyla böyle bir bilinç için kötülük Batıda pusuya yatmış haldedir. Uzun zaman önce kötülüğün zayıf ve güçsüz olduğu, bundan ötürü dağıldığı ve izlerini örttüğü bir dünyaya varmış olsak da hâlâ bir ismi ve coğrafyası vardır. İşte yeni kötülüğün iki tezahürü: İnsanların acılarına duyarsızlık ve bir kişinin sırlarını yani asla konuşulmaması ve kamuya açılmaması gereken şeyleri alarak mahremiyeti sömürgeleştirme arzusu. Dünyanın her yerinde, başkalarına ait biyografilerin, yakınlıkların, yaşamların ve deneyimlerin kullanılması, duyarsızlığın ve anlamsızlığın belirtisidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Voltaire&#8217;in Candide veya İyimserlik isimli meşhur felsefi öyküsünde, ütopya krallığı Eldoradoda ifade edilen faydalı bir düşünce vardır. Candide, Eldoradoda yaşayan insanlara rahipleri ve rahibeleri olup olmadıklarını sorunca (çünkü hiç görülmemektedirler), ufak bir şaşkınlık anından sonra oradaki tüm sakinlerin kendi kendilerinin rahibi olduklarını, minnettar ve bilge bir tutumla sürekli Tanrı&#8217;yı methettiklerini ve dolayısıyla hiçbir aracıya gereksinim duymadıklarını işitir. Anatole France&#8217;ın romanı Les Dieux ont soifte (Tanrılar Susamışlardı) genç bir devrimci fanatik, Devrimin tüm Vatanseverleri ve Yurttaşları er ya da geç Yargıçlara dönüştüreceğine inanır.</p>
<p>Bu sebepten ötürü, Facebook, Twitter ve blogların çağında, ağda olan ve yazan herkesin tam da bu sayede birer gazeteci olduğunu söyleyen cümle ne yapay ne de tuhaf bir ifadedir. Eğer sosyal ilişkiler ağını kendimiz yaratabiliyorsak ve beşeri bilinçle duyarlılığın oluşturduğu küresel drama katılabiliyorsak, farklı ve ayrık bir uğraş olarak gazeteciliğe ne kalır ki? Tüm servetini ki büyük kızı arasında paylaştıran (kamusal alanı şekillendiren iletişim ve politik tartışmalar) ve Soytarısıyla baş başa kalan Kral Learın durumuna düşmezler mi?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Davranışların adiyaforileşmesini çağımızın en hassas sorunlarından biri olarak görüyorsunuz. Sebepleri çeşitli: Araçsal rasyonalite; kitle toplumu ve kitle kültürü, yani her an ve her saniye bir kalabalığın içinde olma (sadece interneti ve televizyonu düşünün); kişinin ruhunda kalabalıkların yatması; ve kimsenin sizi tanımaması, teşhis edememesi veya ayıplayamaması sayesinde sanki hep sizi sarıyormuş gibi görünen bir dünya kavramı. Dolayısıyla bizim yaşamlarımızla ilişkilendirmediğimiz şeyler bizim için önemsizleşir; varlıkları dünyada var olma biçimimizden ayrışır; dahası kimliğimizin ve benlik kavramımızın alanına ait olmazlar. Başkalarının başına bir şeyler gelmektedir ama bizim değil. Bizim başımıza gelemez. Bu, teknolojik ve sanal beşeri dünyaya ilişkin kavrayışımızla kışkırtılmış tanıdık bir hissiyattır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kötülük savaşla veya totaliter ideolojiler ile sınırlı değildir.Bugün kendisini daha çok başkalarının acılarına tepki göstermemekte,ötekileri anlamaya reddetmekte,duyarsızlıkta ve gözlerin sessiz,ahlaki bakışlardan çevrilmesinde ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Telaşli yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbani dildir. Taşıdığı varsayılan anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin gezgin şövalyeleri olan aydınlar ise sivil zayiatlarıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Atalarımız susadiklarında gündelik su ihtiyaçlarını yakınlarındaki akarsulardan, nehirlerden, kuyulardan ve kimi zaman da küçük su gölcüklerinden karşılıyorlardı&#8230; Bizler, yakındaki dükkânlardan birine girip içi suyla dolu kapalı, plastik bir şişe satın alıyoruz ve gün boyunca onu gittiğimiz yerlere taşıyor, arada bir içinden yudum alıyoruz. İşte bu, “farklılık yaratan bir farktır.” Benzer bir fark da çağımızın korkularını atalarımızın korkularından ayırmaktadır. Her iki örnekte de farkları yaratan şey, onların ticarileştirilme şeklidir. Korku, aynı su gibi tüketim metası haline getirilmiş ve piyasanın mantığıyla kurallarına tabi kılınmıştır. Korku ayrıca politik bir metaya dönüştürülmüş, iktidar oyunlarını yürütmede kullanılan bir para birimi olmuştur. Beşeri toplumlarda korkunun hacmi ve yoğunluğu artık tehlikenin nesnel ağırlığını veya yakınlığını yansıtmamaktadır. Aksine piyasanın sunduğu bol miktarda ürünün ve büyük ticari tanıtımların (veya propagandaların) türevleridir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Mahremiyet, samimiyet, anonimlik, sır saklama/gizlilik hakkı tümüyle Tüketiciler Toplumunun alanı dışına atılır yahut düzenli bir şekilde girişteki güvenlik görevlilerine teslim edilir. Tüketicilerin toplumunda, hepimiz metaları tüketen kişilerizdir ve metalar tüketim için üretilirler. Hepimiz meta olduğumuzdan, kendimiz için talep yaratmaya mecburuzdur. İnternetin; Facebook’ları ve bloglarıyla, o zavallı insanların kendileri için yarattıkları butik VIP salonlarının sokak piyasasından versiyonlarıyla, şöhretli kişileri üreten fabrikaların belirlediği standartları takip etmesi kaçınılmazdır. Bu şöhretli isimlerin reklamını yapan kişiler muhakkak şunun keskin bir şekilde farkındadırlar:</p>
<p>Reklamların içeriği samimi, sırnaşık ve rezil oldukça, tanıtım daha başarılı ve çekici hale gelir, reytingler veya tirajlar daha da yükselir (TV, kuşe kâğıtlı dergiler, şöhretlilerin özel hayatlarını kurcalayan tabloitler, vb.). Genel sonuç, mikrofonların günah çıkartma kabinlerine, megafonların kamuya açık meydanlara sabitlendiği bir “itiraf toplumudur.” İtiraf toplumunun fertleri davetkâr bir şekilde herkese açıktır ama dışarıda kalmanın ağır bir cezası vardır. Katılmaktan çekinenlere, Descartes’ın Cogito’sunun güncellenmiş versiyonu, yani “görülüyorum, öyleyse varım”, ne kadar çok insan beni görürse, o kadar var olurum ilkesi (genelde zor yollarla) öğretilir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sadece parasal enflasyonun değil, kavramlar ve değerlerin de enflasyona uğradığı (dolayısıyla devalüasyona uğradığı) bir çağda yaşıyoruz. Edilen yeminler tam da gözlerimizin önünde bozuluyor. Eskiden biri yeminini çiğnediğinde kamusal forumlara katılma ve hakikatle değerlerin sözcüsü olma hakkını kaybederdi. Şahsi ve özel yaşamı hariç her şeyden soyutlanır ve ait olduğu grup, halk veya toplum adına konuşamaz hale gelirdi. Yeminler de değersizleşmeden nasibini aldı. Bir zamanlar sözünüzden döndüğünüzde, en ufak güven duygusundan bile yoksun bırakılırdınız. Kavramlar da değersizleşmektedir. Artık beşeri deneyimlerin belli aşamalarını tarif etmek gibi açık bir görevleri yoktur. Her şey eşit oranda önemli ve önemsizdir. Kendi varoluşum beni dünyanın merkezine koyar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Facebook gibi yeni sosyal ağlar, tüketimin kayıtsızca sürdüğü, sosyal faaliyetlerin rutinleştiği ve ahlaken uyuşmuş bir çağda insanın ilgi çekme umuduyla mahremiyetinden belli parçalarla gösteriş yapmasına hizmet etmektedir. Mahremiyetinizi hevesli bir şekilde gözler Önüne sermek (buna işiniz, başarınız ve ailenizle ilgili hikâyeler, yüzlerce veya binlerce sanal “arkadaşınızla” paylaşılan şahsi resimler ve aile fotoğrafları eşlik eder), kamusal alanın ikamesi olur ve aynı zamanda yeni (akışkan) bir kamusal alan yaratır. İnsanların olgunlaşmamış edebi yaratımlar için ilham, onay, ilgi, yeni konular ve karakter prototiplerini aradığı yer bu alandır. Aynı zamanda hayranlardan ve arkadaşlardan oluşan yarı küresel bir seyirci kitlesinin de şekillendiği arenaya dönüşmektedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Telaşli yaşamın ve anın tiranlığının ilk kurbani dildir. Taşıdığı varsayılan anlamları kaybetmiş, yoksullaşmış, kabalaşmış ve sıkışmış bir dildir. Anlamlı sözcüklerin gezgin şövalyeleri olan aydınlar ise sivil zayiatlarıdır.&#8221;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/">Zygmunt Bauman – Ahlaki Körlük  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zygmunt-bauman-ahlaki-korluk-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern İnsan ve Değerlilik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-insan-ve-degerlilik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-insan-ve-degerlilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Dec 2016 12:50:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan ve Değerlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Nesne]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13357</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her nesneye ya da metaya değer atfetmek kadar her olaya bir anlam yükleme derdindeki kişi bugün için “çok değerlilik” ile aslında değer kavramını değersiz kılmakta, değer atfettiğini zannettiği hususları gözden düşürmektedir. Bu belki modernitenin ve ulus devletin barışçıl bir dini çoğulculuğu mümkün kıl­mak için icat ettiği atmosfere denk düşebilir (Habermas, 2012, 8) fakat bu çoğulculuk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-insan-ve-degerlilik/">Modern İnsan ve Değerlilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/modern-insan-ve-degerlilik/indir-139/" rel="attachment wp-att-13358"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-13358" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/indir-2.jpg" alt="Modern İnsan ve Değerlilik" width="318" height="240" /></a></p>
<p>Her nesneye ya da metaya değer atfetmek kadar her olaya bir anlam yükleme derdindeki kişi bugün için “çok değerlilik” ile aslında değer kavramını değersiz kılmakta, değer atfettiğini zannettiği hususları gözden düşürmektedir. Bu belki modernitenin ve ulus devletin barışçıl bir dini çoğulculuğu mümkün kıl­mak için icat ettiği atmosfere denk düşebilir (Habermas, 2012, 8) fakat bu çoğulculuk ve değer çokluğu karşısında net bir in­san fikri, algısı belirmiyor. Bugünün insanının çok fazla kim­seyle hatta ülke dışındaki kimselerle irtibat kurma isteği, ken­dini anlatma ve tanıtma çabası herkesle konuşma, dertleşme ya da içini açma denemeleri bir yerden sonra müthiş bir korkak­lığı da açığa çıkarıyor.</p>
<p>Sanal ağlarda, sosyal medyada kendini göstermek zamanın çoğulcu yapısına uyarak “herkese” açılmak isteyen kişiler, bu at­mosferde, bu sanal dünyada kendini güvende hissederek onlara “tek tek değer atfederken”; gerçek hayatta, sokakta, okulda, iş hayatında yani insan ile mücessem bir ilişki geliştirmeye kalk­tığında ürkek, titrek, çekingen ve korkaktır. Gerçek hayata karşı bu derece korkak olan onlardaki değeri bile “görmezden gelen” bugünün insanı, değer çoğulculuğunu sanala yani aslında “ol­mayan varoluşa” yansıtmaktadır.</p>
<p>Bugünün insanının metafiziği sanal ortamdır, sosyal med­yadır.(1)</p>
<p>Günümüzün insanı, değeri, kutsalı, aşılamazı, aşkın olanı ancak bu sanal metafizik alanda görürür; kendini ancak bu­rada güvende hisseder.</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p>(1)-Tam da burada, sanal ortamın, sanal ortam mensubiyetinin geçiciliği savunula­bilir. Bu bir bakıma teknolojik “işgal&#8221; ile ilgili. Gündelik hayatı işgal eden aynı zamanda onu belirleyendir. Her alanda, gündelik hayatın tümünde teknoloji kul- anımı olduğu sürece sanal aidiyetler geçerliliğini koruyacaktır.</p>
<p>Ercan Yıldırım-Zamanın Ruhuna Karşı,syf;229</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-insan-ve-degerlilik/">Modern İnsan ve Değerlilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-insan-ve-degerlilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Felsefe-Tarih ilişkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-tarih-iliskisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-tarih-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jun 2016 00:58:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[Aristoteles]]></category>
		<category><![CDATA[Aristoteles'çi - İbn Sînâ'cı Aşama]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Bireyselllik]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe ile Tarih İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe-Tarih ilişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Nesne]]></category>
		<category><![CDATA[Newton]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11981</guid>

					<description><![CDATA[<p>İhsan FAZLIOĞLU Türk Tarih Kurumu Haziran 2013 Konumuz, felsefe ile tarih ilişkisi olduğundan, doğrudan, tarih felsefesi anlatmayacağım. Çünkü, günümüzde, tarih felsefesi dediğimizde, iki tür temel başlık söz konusudur. Birincisi, Tarih Metafiziği dediğimiz, daha çok, Alman Okulu’nun kurucusu olduğu, Kant’tan itibaren başlayan ama özellikle Herder, Hegel ve Dilthey çizgisinde devam eden bir tarih metafiziği&#8230; Tarih metafiziği, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefe-tarih-iliskisi/">Felsefe-Tarih ilişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/felsefe-tarih-iliskisi/images-6-9/" rel="attachment wp-att-11982"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11982" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-6-1.jpg" alt="Felsefe-Tarih ilişkisi" width="471" height="319" /></a></p>
<p>İhsan FAZLIOĞLU</p>
<p>Türk Tarih Kurumu<br />
Haziran 2013</p>
<p>Konumuz, felsefe ile tarih ilişkisi olduğundan, doğrudan, tarih felsefesi anlatmayacağım. Çünkü, günümüzde, tarih felsefesi dediğimizde, iki tür temel başlık söz konusudur. Birincisi, Tarih Metafiziği dediğimiz, daha çok, Alman Okulu’nun kurucusu olduğu, Kant’tan itibaren başlayan ama özellikle Herder, Hegel ve Dilthey çizgisinde devam eden bir tarih metafiziği&#8230; Tarih metafiziği, büyük oranda, tarihin, belirli bir amaca, hedefe göre okunmasıdır. Bizdeki en güzel örneği de, merhûm Osman Turan’ın, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi’dir. Büyük oranda, Alman tarih-felsefe okulunun etkisini taşır. Bu okul, tarihi, daha çok, bir milletin gelecek hedefi açısından ele alır. İkincisi ise, Tarih Epistemolojisi dediğimiz, tarihsel bilginin kaynakları, yapısı, yöntemleri üzerinde duran, Anglo-sakson merkezli bir okul.</p>
<p>Günümüz tarih felsefesinde, ikinci okul daha baskındır; çünkü, tarih felsefesi dediğimizde, daha çok, bir tür tarih epistemolojisi, yani tarihî bilginin çözümlemesini yapıyoruz. Bugün bunu yapmayacağız; yani, tarih metafiziği nedir, nasıl gelişmiştir, bugün nasıl ele alınmaktadır, onlar üzerinde durmayacağız. Tarih epistemolojisi üzerinde de durmayacağız. Daha çok, tarih ile felsefe, tarih boyunca nasıl gelişmiş, ilişkileri ne olmuş, onun üzerinde duracağız. Bunu yaparken de, sadece malûmât vermeyeceğiz&#8230;</p>
<p><strong>I. Yöntem üzerine</strong></p>
<p>Yöntemimizi, bilgiyle uğraşanları, Francis Bacon’dan mülhem, üç hayvana benzeterek modelleyebiliriz: Birinci tip, karınca-vâri bilgindir. Karınca ne yapar?; devamlı toplar, taşır ve yuvasına yığar; kışın yemek için; ama getirdiklerini hiç işlemez. Bazı bilginler böyledir; sürekli olarak malûmât toplarlar ve yığarlar. Bunlara, biz, Osmanlı Türkçesi’nde, malûmat-füruş diyoruz; “Temel Britannica” ya da “Molla Google”&#8230; İkinci tür ise, örümcek-vâri bilgindir. Örümcek ne yapar? Devamlı ağ örer, bekler, bir sinek oradan uçacak da, takılacak da, onu yiyecek. Bazı bilginler böyledir; devamlı teori üretirler, kavram yaratırlar, model oluştururlar ama içi boştur; çünkü, fizibilitesini yapmazlar; arşiv belgesi okumaz, yazma eser incelemez ya da gidip alan araştırması yapmaz; masa-başı felsefesi yapar. Bu da, oldukça sorunlu bir yaklaşım&#8230; Üçüncü bilgin türü ise arı-vâri bilgindir. Çiçekleri dolaşır, özünü alır, yutar, içinde yoğurur ve kusar; işte ona bal diyoruz. Bilgi de, böyle bir kusma işidir; bal haline getirdikten sonra elbette&#8230; Bu nedenle, yaptığımız çalışmalarda, bu ilkeye dikkat edeceğiz: Güçlü malzeme, güçlü teori; ikisinin terkîbi; bal&#8230;</p>
<p>Sosyal bilimlerde bunu yapmanın ilk şartı, hangi dili konuşuyorsanız, o dili iyi bilmektir. Türkiye’de, iyi Türkçe bilmeyen sosyal bilimci, arı anlamında, iyi bir sosyal bilimci olamaz. Dolayısıyla, sosyal bilimlerde, yabancı dilde eğitim, bence, ihânetle eşdeğerdir. Dilimiz, dinimizdir. Ben, matematik eğitimi de gördüm; matematikte ya da fen bilimlerinde yaratıcılık, 20 ile 35 yaş arasındadır. Sosyal bilimlerde söz söyleyebilmek içinse en az 45’i beklemeniz gerekir. Neden? Çünkü, çok fazla birikim ve çok ciddi bir bakış-açısı(perspektif) ister. O açıdan, herhangi bir konuyu incelerken, malûmâtımız olacak, o malûmâtı iyi bir teorik perspektif içinde yoğuracağız ve ortaya bal dediğimiz hâdise çıkacak. Biz de, burada, konuyu bu biçimde işlemeye çalışacağız; yani malûmât vereceğim; sonra da bu malûmâtı, belirli teorik çerçeveler içine yerleştirmeye çalışacağım. Süreçte, umarım, konumuz olan felsefe ile tarih ilişkisinin, tarih boyunca nasıl geliştiğini anlamaya hep birlikte gayret edeceğiz.</p>
<p><strong>II. Felsefe ile Tarih İlişkisi: Genel İlkeler</strong></p>
<p>Felsefe ile tarih ilişkisi, tarih boyunca, üç temel aşamadan geçmiştir. Elbette, tüm tasnifler aklîdir; çünkü, doğada, tasnif(sınıflandırma) diye bir şey yoktur; tasnifleri, kendimiz ve belirli bir bakış-açısından yapıyoruz. Eskilerin deyişiyle, “Nazar, manzarayı yaratır.” Sizin bir nazarınız, bir bakış-açınız(perspektifiniz) yoksa, manzara ortaya çıkmaz. Fakat her nazar, bir manzara yaratsa bile, sahîh, doğru bir manzara yaratması için, bir nokta-i nazara gereksinim duyar. Nokta yoksa, iyi bir yerde duramıyorsanız, yanlış yeri görürsünüz ya da istediğiniz yeri görmezsiniz. Dolayısıyla, iyi bir yer, nokta belirlenmelidir. Arkhimedes’in, ünlü sözünü anımsayınız: “Bana sabit bir nokta verin, manivela ile dünyayı yerinden oynatayım”. Durulan nokta çok önemli; nerede duruyorsun ve ayağın nereye basıyor? Sosyal bilimlerde, toprağın çok önemli olduğunu anımsatalım&#8230; Pergelin bir ayağını sâbitlemeden dâire çizemezsiniz. Bu açıdan, incelediğimiz konuda, noktamızı iyi belirlememiz gerek ki, oradan bir nazar(theoria) edelim ve karşımıza bir manzara çıksın ve bu, aklîdir.</p>
<p>Kanaatimce, bilme, bilim, ister doğal, ister sosyal olsun, mahsûsu, ma‘kûl hâle getirme işidir; İngilizce’siyle, sensible olanı, intelligible kılmak! Duyulur olanı alıp, aklımızla yoğurup, aklî bir biçime dökmek; buna model dersiniz, teori, paradigma, yaklaşım dersiniz, fark etmez&#8230;; ama yaptığımız iş aklîleştirmedir. Çünkü, tasavvurlarımız, tasarımlarımız, duyusal olmakla birlikte, yargılarımız aklîdir; çünkü, doğada akıl yoktur, varsa da biz bilmiyoruz. O açıdan, dışarıdan malzeme alırız; ister sosyal bilimlerde, ister sayısal-fen bilimlerinde olsun, bunu, belirli, aklî bir işleme tâbi tutarız. Bilim, görünmez(invisible) olanı, görünür(visible) hâle getirme işidir. Ne demek bu? Bir fizikçi düşünün, dış dünyadaki olgu ve olaylara bakıyor; bu olgu ve olayları mı bize tasvir ediyor?; salt tasvîr ederse, o zaman, o, bilim olmaz! Ya ne yapıyor?! O olgu ve olayların, neye göre, nasıl öyle davrandığının kurallılığını, yasalılığını bize veriyor. Sosyal bilimlerde de, benzer bir şey yapıyoruz; olgu ve olaylara bakıyoruz; oradaki yasaları(genel örüntüleri) tespit etmeye çalışıyoruz. Sonuç itibariyle de, diyoruz ki, “bu tarihsel olgu ve olay, şu kurallılığa göre ortaya çıkar ve işler”&#8230;</p>
<p>Bu çerçevede, olaya baktığımızda, tarih ile felsefe arasındaki ilişkiyi, üç aşamada ele alabiliriz: Birinci aşama, Aristoteles &#8211; İbn Sînâ’cı aşama; ikincisi Fahrettin Râzî &#8211; İbn Haldûn’cu aşama; üçüncüsü ise Kant &#8211; Dilthey aşaması&#8230; Her bir aşamada, felsefe, nasıl tasavvur ediliyor, nasıl tanımlanıyor, bunun tespiti oldukça önemli&#8230; Düşünce tarihinde, felsefe tarihinde, bilim tarihinde, iki büyük hata yapılır: Birincisi, çok bilinen bir hatadır, anakronizm denir ona&#8230; Nedir anakronizm? Bugünün kavramlarını, geçmişe taşımak. Ancak, sosyal bilimlerin bilim felsefesinde, bundan daha tehlikeli ve daha derinden bir hata vardır: Vigizm(Whigism). Nedir Vigizm? Geçmişi, bugünü verecek şekilde örgütlemek. Örnek olarak, bilim tarihi yazıyoruz; sanki Babilliler oturmuşlar, “XVII. yüzyılda, bilim devrimi olacak, XVIII. yy.’da Aydınlanma Çağı ortaya çıkacak; haydi bakalım astronomi yapalım” demişler.</p>
<p>Öyle bir bilim tarihi yazıyoruz ki, sanki, tüm yapılan çalışmalar, bugünler için planlanmış; Mezopotamyalılar, Mısırlılar, Hintliler, Çinliler, Yunanlılar, bugünü düşünmüşler zihinlerinde; “Haydi çalışalım” demişler. Ya da, öyle bir Osmanlı tarihi yazıyoruz ki, ‘nasıl olsa çökecek!’ Osmanlı, “çöktü” ya!; biz bunu biliyoruz çünkü&#8230; Araştırmacı, Fâtih’ten itibaren, ‘işte şöyle oldu, bundan dolayı çöktü!’ diyor. Bir dur bakalım! Fâtih, bunu bilmiyordu ki, hatta düşünmüyordu bile&#8230; Hiçbir sultan ya da hiçbir devlet, “Ben, nasıl olsa çökeceğim” diye iş yapar mı? “Şu kurumu kurayım, ama fazla da aldırmayayım, nasıl olsa çökeceğim.” Böyle bir anlayış doğru değildir; işte bu vigizmdir, bilim felsefesinde&#8230; Sonuç itibariyle, tarihsel olayları, ne bugünün kavramlarıyla açıklamak doğru, ne de bugünü verecek şekilde olayları örgütlemek/organize etmek doğrudur. Tersine, kendi bağlamında, kendi soruları ve yanıtları içinde incelemekte yarar vardır&#8230;</p>
<p>Klasik gelenekte felsefe, tümel bilme yöntemidir; belirli özellikleri hâiz bilgiyi elde etme ve ona göre yaşama&#8230; Bugünkü felsefe kavramıyla fazla bir ilgisi yok. Felsefe’de bir kelimenin, bir lafzî(sözcük) anlamı vardır, bir de mefhûm(kavram) anlamı vardır. Genelde, günlük konuşmalarımızda, kelimelerin lafzî anlamıyla yetiniriz; ancak, entellektüel faaliyetlerde, mefhûmunu(kavramını), ait olduğu özü, zihinimizde canlandırmamız gerekir. Felsefe, sözcük olarak, tüm devirlerde aynı ama Aristoteles’in mefhûmu farklıydı, bugünkü mefhûm; onun delâlet ettiği, karşılık geldiği, ‘refere’ ettiği yapı çok farklıdır. Aristoteles’çi &#8211; İbn Sînâ’cı zihniyete göre felsefe, tümel bilgi yöntemidir; dolayısıyla tüm bilme tavırları ve tarzları onun altında birer unsurdur. İster fizik yapınız, ister matematik; ister dinî ilimlerle uğraşınız, farketmez, tümü, felsefenin bir alt-yapısıdır.</p>
<p>Fahrettin Râzî &#8211; İbn Haldûn’cu ikinci dönemde, felsefe, bilme yöntemlerinden biridir. Bu çok önemli bir devrimdir&#8230; “Tümel bilme yöntemi” demek, ne yapıyorsanız yapın, onun altında yapabilirsiniz demektir. “Bilme yöntemlerinden herhangi biridir” demek, başka bilme yöntemlerinin varolduğunu kabul etmek anlamına gelir. Elbette, bu sonucun uzun tarihsel nedenleri var&#8230;</p>
<p>Üçüncü dönemde ise felsefe, bilişsel(kognitif) çözümlemedir(tahlîl, analiz). Bugün, felsefe derken, aslında yaptığımız şey, bir alanda ürettiğimiz bilginin, kognisyonun, bilişsel yapının çözümlemesini yapmaktır. “Matematik felsefesi” ne demektir? Matematik diye bir şey inşâ ediyoruz; sonra da, o ürettiğimiz inşânın üzerine teemmülde, refleksiyonda bulunuyoruz, katlanıyoruz. Matematik nasıl bir şeydir? Matematiksel nesneler nedir? Matematiksel nesneleri insanın hangi zihnî yapısı üretir? Bu ürettiğiniz matematik nesnelerin varlık-ça özellikleri nelerdir?</p>
<p>Bunlara ilişkin ürettiğimiz bilgi nasıl bir bilgidir? Matematiksel bilginin değeri nedir? Ve bu matematiksel bilginin, öteki bilimlerle nasıl bir ilişkisi vardır? Felsefe, burada, tamamen yapısal çözümleme(structural analysis) gibidir.<br />
Benzer biçimde, fizik felsefesi ya da tarih felsefesi&#8230; Aristoteles’in döneminde, tarihi de filozof yapmalıdır; ayrıca tarihin “felsefesi” saçma bir şeydir. Tarih felsefesi nasıl bir şey olabilir ki?&#8230; Felsefenin dışında bir şey yok ki! Biz, bugün tarih felsefesi dediğimizde ne anlarız? Tarihsel nesneler ne tür nesnelerdir? Tarih nesnelerine ilişkin bilgiyi nasıl üretiriz? Bu bilginin değeri nedir? Bu bilginin ölçütleri nelerdir? Bu bilginin eleştirisini nasıl yaparız? Bu bilginin başka bilgi türleriyle ilişkisi nedir? Tamamen yapısal bir çözümleme yapmış olduk&#8230;</p>
<p><strong>1. Aristoteles&#8217;çi &#8211; İbn Sînâ&#8217;cı Aşama</strong></p>
<p>Üç farklı aşama var dedik; şimdi her bir aşamayı inceleyebiliriz. Klasik Aristoteles&#8217;çi &#8211; İbn Sînâ’cı felsefe anlayışının en önemli özelliği, sâbit olanı tespit etmektir; değişime, harekete konu olmayan sâbiti tespit etmek. İşte bu nedenle, nesne, a-historik olmak zorundadır. Nesne, bana konu olması bakımından, elbette, bir hareket, değişim, dolayısıyla bir zaman içredir ama, klasik gelenekte o değişime konu olan tarafı tespit etmek bilgi değildir. Değişime konu olan şeylik nedir?; değişmeden kalan ve tüm o değişimi taşıyan yapı nedir? Buna, felsefede, pek çok ad verilmiştir; mâhiyet, quidity, öz, vb&#8230; Dedik ki, nesne, a-historik olmak zorundadır; a-historik denildiğinde de tarihin dışına çıkmış olur&#8230;</p>
<p>Peki! Bilen insan? O da, a-historik olmak zorundadır; başka bir deyişle, insanda öyle bir a-historik yapı, var-olan tespit etmemiz gerek ki, iki a-historik yapı karşı karşıya geldiğinde, bilgi ortaya çıkmış olsun. Bu da nedir?; soul, nefs, spirit, can, ruh, akıl&#8230; Bu kavramların kullanımlarında, elbette ciddi farklar var&#8230; İbn Sînâ, daha çok, kozmik ilişkisi içinde, akıl kavramını kullanıyor ve a-historiktir; değişime ve harekete konu değildir&#8230; Dediğimiz gibi, iki a-historik yapının karşılaşması, tümel ve kesin bilgiyi verir klasik gelenekte&#8230; Burada tarihin yeri nedir? Zâten olamaz; iki a-historik yapının ürettiği bilgi de özü itibariyle a-historiktir. Aristoteles, Poetika adlı eserinde şu cümleyi kullanır: “Şiir bile, tarihten daha tümel bilgi verir.” Elbette, bugün, hiç bir tarihçi, bunu kabul etmez. Klasik anlayışta, tarih, o kadar çok değişken olgu ve olaylara bağlıdır ki, o değişim içinde, bilgi üretilemez&#8230; Çünkü, sâbit olan bir şey yok; hem tekillikleri bakımından, hem de doğal nesneler gibi karşımızda değiller; yani hissî, algılanabilir değiller; tarihî olgu ve olaylar, ya kayıtlardadır, ya da rivâyetlerde&#8230;</p>
<p>Tekil-tümel diyalektiğine dikkat edelim lütfen!: Ormana girip tek tek ağaçları incelemek ile Orman üzerine konuşmak arasındaki fark gibidir&#8230; Klasik sistem, orman üzerinde durur ve ormanın, tüm değişimlerine karşın, orman olmasını sürdüren özünü arar. Ondan dolayı, tarih, bu anlamda, bir bilim değildir; bir tür kronolojidir. Elbette, Heredotus’tan itibaren, Yunan tarihçileri var, daha sonra İslâm tarihçileri var; ancak, burada, tarih, büyük oranda, bir tür ibret kavramı etrafında inceleniyor; historia da araştırmak demek; tek tek malzemeleri toplamak&#8230; Bu bize, geçmiş insanların deneyimlerini bugüne aktarıp, onlardan ahlâkî, dinî ya da kültürel bir ibret almayı sağlar&#8230;</p>
<p>Klasik felsefe anlayışında, bilginin belirli özellikleri vardır; tümel(küllî), neden-sonuç(illet-ma‘lûl) ilişkisi içinde ve kesin(yakînî) olacak. Olgu/olay[fact, quia, innî] makûlleştirilerek, nedenli olgu/olay’a[caused/reasoned-fact, propter quid, limmî] dönüştürülecek; böylelikle, Nasireddin Tûsî’nin deyişiyle, vukû, sebeb-i vukû ile birlikte kanıtlı[demonstrative] bir biçimde bilinmiş olur. Bir olgu/olayı gerekçelendirebiliyorsak, nedenleyebiliyorsak, o, bilgidir; hatta bizâtihî neden’in kendi, bilgidir. Tarihe uyguladığımızda, nesneleri bilme eylememiz sırasında, duyularımıza konu değil, bilgisi tümel değil, gerekçelerini/nedenlerini tespit edemiyoruz, dolayısıyla da kesin değildir&#8230;</p>
<p>Bu gerekçelerle, Aristoteles&#8217;çi &#8211; İbn Sînâ’cı bilgi idealine uygun değildir tarihî bilgi. Ondan dolayı, klasik gelenekte, tarih, bir bilim olarak görülmemiştir. Felsefenin üst çatısı altında da bir bilim değildir; bu nedenle, dönemin bilim sınıflandırmalarında yoktur. Elbette, tarihçiler vardır; tarihsel olaylar üzerine yazıp çizenler bulunmaktadır; eserler kaleme almışlardır ve bu eserlerde kendilerine özgü yöntemler de takip etmişlerdir; ancak, yukarıda çizdiğimiz bilgi idealine göre, tarihî bir bilim olarak inşâ edilmemiştir. Sanıyorum, birinci aşamayı, kısaca, böyle tamamlayabiliriz&#8230;</p>
<p><strong>2. Fahreddin Râzî &#8211; İbn Haldûn&#8217;cu Aşama</strong></p>
<p>İkinci döneme geçebilmek için yapılması gereken birkaç iş var:</p>
<p><strong>1.</strong> Öncelikle, nesneyi ve onu bilen insanı, tarihî/historik kılmak;</p>
<p><strong>2.</strong> Bilgi’nin tümelliğinden vazgeçip, genel(‘âm) olanla yetinmek&#8230; Bu nokta önemlidir; tümellik, sâbit mâhiyetler ister; kıyâsî/istidlâlî ve illî’dir; yani tümden-gelim’lidir; kıyâs teorisine göre iş görür ve nedene/orta-terime dayanır&#8230; Modern bilimde, bilginin tümel olması amaç değildir; İngilizce söylenirse, “universal” olandan “general” olana, ki, bu da, tüme-varım’la elde edilir, geçilmiştir (yöntem olarak da universalization yerine generalization);</p>
<p><strong>3.</strong> Neden(cause), dış-dünyadan, insanın zihnine taşınmalıdır; başka bir deyişle, Evren’de nedensellik yoktur, varsa da bilemeyiz; biz, ancak, aklın da dahlî olan gerekçeyi(reason) bilebiliriz.</p>
<p><strong>Son olarak, 4</strong>. Bilgiyi, kesin olmaktan çıkarıp, olasılıklı (ihtimâlî, beşerî) hâle getirmek&#8230;</p>
<p>İşlemler belirlidir&#8230; Düşünce, felsefe-bilim tarihinde, devrim yoktur; devrim, nedenlerini bilmediğimiz olaylara verdiğimiz addır. Herşey, bir süreçtir, sürekliliktir; bunu, ancak, malzemeyle muhâtap olunca anlıyorsunuz. Bir kavramın ortaya çıkması için, o kadar çok insan çalışıyor ki; büyük bir emek var. Sabahtan akşama olmuyor; kimse rüya görerek bunları îcat etmiyor&#8230; Sosyal bilimci arkadaşlara söylüyorum: Döneminizin birikimini bilmeden, yaratıcı olamazsınız; vahiy gelmiyor çünkü; oturup çalışacaksınız; ilhâm da, sezgi de, çalışana tahsîs edilir, başka birine değil. Osmanlı döneminin en büyük filozoflarından biri, Taşköprülüzâde, ‘Aklın ibâdeti, ilimdir” diyor; yani “Bilgi, aklın kulluğudur.’ İşte, biz, bu hassasiyeti kaybetttik&#8230;</p>
<p>Nesne ile o nesneyi bilen’in tarihî/historik hâle dönüştürülebilmesi, kanaatimce, en açık bir biçimde, İslâm tarihinde ortaya çıkıyor. Bunun çok önemli bir dinî nedeni var: Din, peygamberin hayatına bağlıdır; sîyer denilen, peygamberin şahsî hayatı, kişisel hikâyesi ile hadîs denilen, peygamberin sözleri ve eylemlerinin aktarımı, tarihsel yapılardır. Dîn’in bilgi-ce(epistemolojik) dayanağı, tevâtürdür; tevâtür, bilginin, zaman içinde, nesiller arası aktarımı demektir ve tamamen tarihî bir hadisedir.</p>
<p>Sonuç itibariyle, biraz sonra özetleyeceğim tarih anlayışının ilk nüveleri, hadîsçiler(muhaddis) ve sîyer yazarları tarafından üretilmeye başlanıyor. Tarih olmazsa din olmaz; bu, tarihin, İslâm’da, köktenci bir yeri olduğunu gösterir; çünkü, tarih olmadan, peygamber/lik mefhûmu, kuşaklara aktarılamaz. Dikkat edilirse, hiçbir peygamberin hayatı, Hz. Peygamber’in hayatı kadar açık ve belirgin değildir; şu bile söylenilebilir: Mezarı kesin bilinen ve ziyâret edilen tek peygamberdir. Seküler tarih anlayışı, özellikle Batı’da, şu soruları sorabiliyor: Hz. Îsâ yaşadı mı, yaşamadı mı?; yani şüpheleri var&#8230; Hz. Mûsâ bir mitoloji mi? Tersine, Hz. Peygamber’in hayatı, tümden kaydedilmiş ve tarihsel olarak aktarılmış; bu da, tarihe, merkezî bir yer vermiş&#8230; Sonuç itibariyle, tarih kavramını merkeze alanlar, hadisçiler ve sîyerciler&#8230; Ancak bu yeterli değildir; çünkü pratik fonksiyonun felsefî bir çerçevesini çizmelisiniz.</p>
<p>Söz konusu felsefî çerçeveyi çizmek için yapılması gereken en önemli şey, ben’in(self) tarihselleştirilmesidir, historik kılınmasıdır; bu çok önemli bir dönüşümdür&#8230; Ben, klasik gelenekte, esası itibariyle a-historik bir yapıdır; akıl, nefs, kendi, self&#8230; ilk elde açıksa da, klasik gelenekte, kozmik ve doğal(natural) bir yapıya dönüştürülmüştür. Şöyle bir benzetmeyle açıklamaya çalışayım: Uydu’yu düşünün ve bir de cep telefonunuz var; cep telefonunun çalışması, uydudan alınan sinyallerle olanaklıdır. Klasik gelenekte de, insanlar, cep telefonu gibidir; Evrensel Ruh var, o ruhtan bize sinyal geliyor; öldüğümüzde, o sinyal, geri çekiliyor. Yalın bir özeti bu&#8230; Bunun sonucu açık. Esas itibariyle, kişisel, bireysel nefis diye bir şey yok.</p>
<p>Tam da bu noktada, dinin, önemli bir işlevi ortaya çıkıyor. Öldükten sonra, hesap verme olmasından dolayı, bireyselliğin de sürmesi gerekiyor. İnsanın bireyselliğinin devam etmesi gerek, çünkü hesap verecek&#8230; Bunun için muhatab olması gerek; yoksa, Tanrı, “Küllî akl”a mı soru soracak? Bu nedenle, bireysel ruhun devam etmesi için nefsin bireyselleşmesi gerek. Bunu İbn Sînâ başlatıyor ilk kez; bir süre sonra, ben’in, nefsin, ruhun bireyselliği, artık, kamusal bir kabul oluyor&#8230; Birey kavramının ortaya çıkması, son derece önemlidir ve dinî üç kavramla son derece ilişkilidir: muhâtab – mükellef ve mesûl birey&#8230; Tanrı’nın emir ve nehyine muhâtabsın; o emir ve nehiylerle mükellefsin ve yapıp ettiklerinden mesûlsün; hesâp vereceksin&#8230;</p>
<p>Somut bir örnek verebiliriz bu tespite: Oda kavramı ile bireysellik arasındaki ilişki&#8230; Batı’da, XVIII. yüzyılın sonuna kadar, evlerde oda yoktu. Oda kavramı, mahremiyet kavramı ile sıkı ilişkilidir; mahremiyet kavramının ortaya çıkabilmesi için de, helâl-haram kavram çiftinin varoluşu gerekli&#8230; Helâl, girmek; haram, sınır demek&#8230; Sınır’da durduğunda, kendini sınırladığında, tümden, kendini ayırdığında, bireyselliğini kazanırsın. Elbise de bir sınırdır; sınır koymadır; etraftan kendimizi ayırmak, ayrı tutmak için giyiniyoruz ayrıca; sadece örtünmek için değil. Kısaca, bireysellik kavramı son derece önemlidir.</p>
<p>Bu, hem fıkhî, hem kelâmî açıdan önemlidir; irfânî geleneğimiz de, -büyük- O’nun, yani Tanrı’nın birer temsilcisi(halîfe) olarak İnsan’ın, -küçük- “o” olduğunu söyler; amaç, Tanrı’ya muhâtab olacak/olabilecek bir var-olanı belirlemektir. Bireysellik kavramı, belirlendiği an, artık, o, tümel ve kozmik olandan bağımsız, tarih içinde, belirli bir zaman için yol alan bir ben kavramı ortaya çıkıyor.</p>
<p>İkinci soruya geldik; nesne, nasıl, tarihî/historik bir hâle dönüştürülüyor? İslâm’daki Tanrı kavramı, O’nun dışında, hiçbir tarih-üstü, tarih-ötesi bir varolan tanımadığı; yalnızca Tanrı, a-historik kabul edildiği; tüm Evren de historik olduğundan dolayı; doğrudan, Evren, tarihseldir; Evren’in zamanda/mekânda bir başlangıcı vardır; çünkü yaratılmıştır. Mesela, Meşşâîler’de, Aristoteles&#8217;çi &#8211; İbn Sînâ’cı görüşte, farklı yorumlar olsa da, Evren, ezelî ve ebedîdir; dolayısıyla, özü itibariyle, tarihî değildir. İslâm’da ise, Tanrı’nın mahlûkâtı ve masnûâtı olarak, Evren, tarihîdir; başlangıcı olduğu gibi, sonu da vardır. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, bireyselleşmiş insan da, tarihî, çünkü onun da başlangıcı ve sonu var.</p>
<p>Evren, yani nesne, bilinen ile insan, yani bilen, tarihî birer yapı olarak, biraraya getirildiklerinde, artık, klasik bilgi anlayışından vazgeçmek zorundasınızdır. Neden? Klasik bilgi anlayışında, özellikle İbn Sînâ’cı çizgide, dış-dünya’daki nesneden ayıklama ve soyutlama yoluyla, mâhiyet/öz elde edilir; insan da bu özü bilir. Nasıl bilir? Herşeyden önce, klasik gelenekte, insan, zihnî bir aynadır; yaptığı şey, kozmik bir ilişki içinde, o özü, zihne yansıtmaktır; bu süreçte, insan, esas itibariyle pasiftir&#8230; Anımsanırsa, felsefe-bilim tarihinde, bir Kopernik devriminden bahsedilir. Klasik kozmolojide, dünya sâbitti; herşey dünyanın etrafında dönüyordu; gözlemci, sâbit bir noktadan etrafa bakıyordu. Ne yaptı Kopernik? Dünyayı döndürdü; dolayısıyla, Evren’de, gözlemci dâhil herşey hareketli hâle geldi&#8230;</p>
<p>Klasik bilgi anlayışında da benzer durum söz konusu; insan, sâbit; şey, buraya yansıyor; burada ayrıntılarına girmeyeceğimiz kozmik bir Garantör var; O’nun denetiminde bilgi’yi elde ediyoruz. Bu anlayışı, İslâm dünyasında, kelâmcılar değiştiriyorlar. Ne diyor kelâmcılar; insan, tarihî/historik bir canlı olarak, gerçeklikle, kendi yüzleşir. Tanrı’dan başka, kozmik hiçbir yardımcısı yoktur. Bilgi dediğimiz hâdise de, dışarıdan gelip zihnime yansıyan şeyin bilgisi değildir; insan, bilginin elde edilme sürecinde, etkindir, edilgen değil&#8230; Bu, Kant’ın, daha sonra, Batı Avrupa, felsefe-bilim tarihinde yaptığı devrimin bir benzeridir.</p>
<p><strong>Bu devrimin özeti şudur:</strong> Bilgi üretiminde, insan, etkin bir unsurdur ve bilginin bir parçasıdır; öyleyse, hiçbir zaman, insandan bağımsız bir bilgiden bahsedemeyiz. Bunun sonucu açıktır, tümel, mutlak anlamda kozmik nedenliliğe sahip, kesin bilgi yoktur. Onun yerine ne konulmuştur: Genel(‘âm) bilgi vardır; nedensellik, aklımızın, doğanın, dışsal durumlarına yüklediği bir özelliktir ve bilgi, olasılıklıdır; çünkü beşerîdir; insana bağlıdır; malzemesi, dışarıdan gelmekle birlikte&#8230; Tümelden, genele; ontik-kozmik nedensellikten, insan zihninin/aklının nedenselliğine ve kesinlikten, olasılıklılığa&#8230;</p>
<p>Bu nokta son derece önemli! Numenal/meta-fizik nedenlilik, insan bilgisine kapalıdır; dışsal nedenlilik ise, ana kabule uygun olarak, insanın, etkin olarak katıldığı, aklî gerekliliktir&#8230; Benzer (aynı değil!) görüşleri, Batı Avrupa’da, Hume ileri sürecek; daha sonra da, Kant, bunun felsefesini yapacaktır, dizgeli bir biçimde&#8230; Bizim geleneğimizde, bunu, Gazâlî ve takipçileri işlemişlerdir. “Neden” dediğimiz, insan aklının, dış-dünya’nın bilgisini üretirken kullandığı bir öğedir. Tekrarda yarar var: Numenal nedenliliği bilemeyiz; varolup olmadığı konusu da, insana kapalıdır. Biz, Evren, kendini bize nasıl sunuyorsa(fenomenal) oradan aldığımız durumları işleyerek, ancak, o şekilde bilebiliriz; bu süreçte de, akıl, zihin, insanın kognisyonu etkindir; dolayısıyla bilgi, gerçeklik(hakikat) ile insan aklının(itibârât) terkibidir.</p>
<p><strong>Bir örnek verelim dediklerimize:</strong> Uzayda, herhangi bir yere gittiniz; farklı bir fizik yasalılığına sahip bir dünya’ya&#8230; Size soruyorlar: Nereden geliyorsunuz? Yanıt: Dünya denilen bir yerden&#8230; Güneş’in etrafında döner; sıcak, vb&#8230; Oradaki “akıllı canlılar” için, sıcak ne demektir? Çünkü, sıcak gibi nitelikler insanla ilglidir. İhsâs ve idrâk eden bir canlı olarak, benim dışımda, Evren’de, sıcak, soğuk, renk gibi nitelikler yok ki&#8230; Oradaki “akıllı canlılar”, bizim fizik dünyamızın yasalılığını bilmiyorlarsa, ‘sıcak’ sözcüğünün kavramını anlayamayacaklardır. Bu, görme engelli bir kişiye, derinlik hakkında bilgi vermeye benzer&#8230;</p>
<p>Kant’ın deyişiyle, ‘Başka türlü bir bilişselliğimiz(kognisyon) olsa, Evren’i başka türlü inşâ ederiz (dikkat ediniz, yaratırız değil; idrâk ederiz!). Var kılmakla, idrâk etmek farklı şeylerdir; Evren var ama, ne şekilde var olduğu, biraz da, benim onunla girdiğim ilişkiyle ilgilidir. Şöyle düşünelim, biz X-ray ışınlarını görebilsek, birbirimizi iskelet olarak göreceğiz. Hepimizin, yine derisi, kanı vb. olacak ama onu görmek için bu kez, belki âlet îcât edeceğiz. Belki de, şimdi, filmde, kemiklere bakıyoruz; o koşullarda da, deriye bakacaktık&#8230; Âlet icât etmemizin anlamı nedir ki? Duyularımızı derinleştirmek&#8230; Sosyal bilimlerde, bu derinleştirme işi, kavramlarla yapılır; kavramlar, bizim zihnimizin gönyeleri, pergelleri, teleskopları, mikroskoplarıdır. Onun için, iyi bir kavram dizgesine sahip değilsek olayları bulanık görürüz; sonuç itibariyle de, iyi bir çözümleme yapamamış oluruz. Kısaca, dakîk bir dilimiz olacak ki, sahîh bir bakış açınız/perspektifimiz olsun&#8230;</p>
<p>Üçüncü bir iş kaldı; tüm bunları derleyip toparlayıp, tarihî olan ben ve ben’in, başta topluluk ve toplum olmak üzere, eyleminden sâdır olan her şeyin, bilgimize konu olabilmesi için, -Râzî ve İbn Haldûn çizgisinde konuşuyorum- tecessüm etmesi, nesnelleşmesi, ayrı bir objektivasyon alanı olarak kabul edilmesi gerekir&#8230; Yani Doğa/Tabiat(Nature), bizim yaratmadığımız, bizim var etmediğimiz bir alan; varlığı değil ama idrâki bize bağlı&#8230; Peki! Tarihsel, toplumsal alan? Tarihsel alanı biz inşâ ve îcâd ediyoruz, var-kılıyoruz. Örnek olarak, Evren’de, Süleymaniye Camii yok, devlet yok, ekonomik ilişkiler, üretim araç-gereçleri vb&#8230; yok; bunları ben îcât ediyorum, var-kılıyorum&#8230; Dolayısıyla, benim îcât ettiğim, var-kıldığım bu şeylerin, bilgimin konusu olması için, bir nesne-alanı hâlini alması, bir objektiflik kazanması gerekir.</p>
<p>Nesne anlamına gelen obje, dışarı fırlatma, atma demektir; çünkü dışarı fırlatmadığın, kendine öteleyemediğin şeyi bilemezsin. Elbette, bilim felsefesinde ben’in, kendi-lik’in bilgisi ile dışarıdaki bir nesnenin bilgisi farklıdır. Her iki bilgide de, kritik nokta mesâfedir; haricî anlamda bir şeyi bilebilmem için, ben ile arasına mesâfe koyabilmem gerekiyor&#8230; Bilen ile bilinen; ilişkisi, bilgi&#8230;</p>
<p>Kısaca, tam bu noktada, iki nesne alanının ayrımına gidiyoruz&#8230; Bu ayrım, hem felsefe, kelâm eserlerinde, hem de İbn Haldûn’un Mukaddime’sinde incelenmektedir&#8230; En genel anlamıyla, iki tür nesne alanımız var: Birincisi, var-olmaları, insanın irâdesine bağlı olmayan doğal nesneler. İkincisi, insan irâdesinin cisimleşmesiyle var-olan nesneler; yani devlet, tarih, toplumsal yapılar&#8230; Artık, bu ayrımla, Tarih, Tabiat’ın yanında, ayrı bir varlık alanı olarak kabul edilmektedir. Başka bir deyişle, tarihin, artık, ayrı bir küresi, uzayı, objektifliği vardır. Peki nasıl bir alan bu; ne tür özellikleri hâiz? Denildiği üzere, dış-dünya’daki nesneler, benim yaratımıma konu olmadığı, ben onları îcât etmediğimden dolayı, ne-ise-ne olarak, o hâlde duruyorlar; ama insan nesneleri, insan irâde ve ihtiyârının cisimleşmiş hâlidir.</p>
<p>Burada, dikkat kesilmemiz gereken çok önemli bir kavram var: Ma‘nâ&#8230; Dikkat ederseniz, Hegel’den sonra, sosyal bilimlerin bir adı da, Geistik bilimler’dir; Türkçe’ye nasıl çevrildi?: Manevî bilimler&#8230; Manevî sözcüğünün mefhûmu, Türkçe’de o kadar yanlış anlaşılıyor ki, hemen, dinle irtibât kuruluyor; halbuki din, manevî/yât uzayının bir öğesidir. “Manevî/Geistik bilimler” tamlamasının Türkçe’si, ‘anlama dayalı bilimler’ demektir. Manâ sözcüğü, Arapça’da ‘a‘na’ kökünden gelir; aslında Türkçe’de de çok kullanılır bu kök&#8230; Konuşurken, sıkıştığımızda ne diyoruz: ‘yani!’; ne demek ‘yani’?: ‘Demek istiyorum ki’. Bu nedenle, manâ sözcüğünün tam Türkçe’si, ‘demek istenilen’. “Demek istenilen”de, bir söz var, bir eylem, bir isteme(irâde) var&#8230; Bu nedenle, insanlık tarihi, insan irâdesinin, istemelerinin, demek istemelerinin, cisimleşmiş, donmuş halidir. Öyleyse, her insanî eylem, bir manâ paketçiğidir; eylemek, bir manâyı paketlemektir; paketlenen manâ, tecessüm ederek, nesnellik kazanır&#8230;</p>
<p><strong>Bir örnek üzerinden gidelim,</strong> Süleymaniye Camii’ne baktığımda, benim bakışımla, bir Çin’linin bakışı aynı olabilir mi? Neden? Çünkü, ben, orada cisimleşen manâya yakın duran biriyim; ama geliyor bir işgâlci, o Cami’yi yıkıp bir Budist tapınağına çevirebiliyor; ya da biz, İstanbul’u fethettiğimizde, Ayasofya’yı, Cami’ye çevirebiliyoruz; çünkü, bizim anlam dağarcığımızda, onun bir yeri yok; daha doğrusu farklı bir anlam uzayında&#8230; Sonuç itibariyle, tüm insan eylemleri, bir irâde taşır. İlginçtir, anlamak da bu irâdeyi, iradede paketlenmiş anlamı, anlamaktır. Kızıldığında, ‘Beni bir türlü anlamıyorsun!’ denir&#8230; Halbuki, konuşurken, ben sana bir ses gönderiyorum, başka bir şey değil&#8230; Sen onu alıyorsun, kulaklarından, içeride anlama dönüştürüyorsun; nasıl bir şey bu? Intentio kavramını anımsayalım, yönelim, yani demek istenilen&#8230;. “Bazen kendimi bile anlamıyorum” diyoruz. Demek ki, sorun anlamla ilgili&#8230; İnsanî yapıp etmelerinin tümü, anlam örgütlenmesidir; çünkü hep bir amacı içkindir; bu nedenle, bir anlam içeriğini taşırlar.</p>
<p><strong>Tam bu noktada, şu soruyu sorabiliriz:</strong> Öyleyse, doğa bilimlerinin nesneleri ile sosyal bilimlerin nesnelerinin farkı nedir? Açıktır ki, sosyal bilimlerin nesnelerinin bir anlam, dolayısıyla bir amaç içermeleridir. Öyleyse, tarihî olan bu olgu ve olayları çözümlerken, o olgu ve olayların, insanların eylemleri, davranışları ve değerlerinin cisimleşmiş hâli olduğunu aklımızda tutmamız gerek&#8230; Ağacın anlamı var mı? Teolojik olarak, olabilir(hikmet). Ancak bir câminin, bir devlet dâiresinin, bir toplumsal örgütlenmenin kesinlikle bir anlamı vardır. Bir vesîkayı, bir arşiv belgesini, bir yazma eseri elinize alıyorsunuz; bunları, fen bilimleri açısından tahlîl edebilirsiniz; kağıdın yapısı nedir?; hangi mürekkep kullanılmıştır; cildi nasıl yapılmıştır? Ama, müellif, bu eseri niçin yazdı?; burada ne demek istedi?; amacı neydi? İşte, tam da, bu kullandığım sözcükler, sosyal bilimlerin kavramları: Amaçlılık, bir şey demek istemek&#8230;</p>
<p><strong>Toparlarsak,</strong> Râzî’den başlayıp İbn Haldûn’da tamamen örgütlenen bu anlayışta, kısaca söylersek, toplumsal olgu ve olaylar, kısaca tarih, objektif, nesnel, mücessem bir alan olarak kabul edilmeye başlandı ve artık, tarihsel, toplumsal var-olanların, nesnelerin de bilgisinin olabileceği kabul edildi. İşte bu, yepyeni bir şeydir&#8230; Bu nedenle, İbn Haldûn, yaptığı işin bilincinde olarak, “İnsan bilgisinin uzayının alanını genişlettim&#8230;” diyor. Başka bir örnek olarak, XVII. yüzyılda yaşayan, İbrahim Karamanî adlı Osmanlı tarihçisi, “tarih = nizâm” der; yani düzen&#8230; Bu önemli, yani tarih, kaos değil bir kozmostur. Nizâm, düzen sözcüğü, eski Türkçe’de de, kozmos demek; yani Evren&#8230;; bilindiği üzere, Yunanca’da da, kozmos, düzen anlamına gelir. Bu ne demektir?; kaos’tan kozmos’a&#8230; Yani tarih, bir düzen’dir; bu nedenle, tarihte bir yasalılık vardır; bu yasalılık, tarihteki süreklilikte içkindir; süreklilikte, nedenlilik dolayısıyla yasalılık vardır; ayrıca, insan, bu yasalılığı bilebilir&#8230;</p>
<p>İbn Haldûn’un Mukaddime’sinde, usûl-i fıkıh’tan ödünç alarak kullandığı dört terim vardır: Havâdis, olgu ve olaylar; bu havâdisin Ahvâli, nitelikleri, değişken yapıları&#8230; Örnek olarak, devlet, bir olgudur; üretim teknikleri, bir olgudur. En ilksel kabilelerden, en gelişmiş toplumlara kadar, köklerini insan türünde bulan ve tarihte cisimleşen, çeşitli olgu ve olaylar var; ancak hâlleri değişir. Hem aynı zamanda, yatay; hem de farklı zamanlarda, dikey, çeşitli devletler olabilir tarihte; devlet, bir olgu olmakla birlikte, devletlerin ahvâli farklıdır; bu, her türlü insanî iş için geçerlidir. Peki! Havâdis ve ahvâl nasıl bilinebilir?</p>
<p>Havâdis ve ahvâldeki düzenlilikleri, iç ilişkileri, kısaca görünmez, saklı olan(invisible) örüntüleri tespit etmekle&#8230;; bu da, Kavânîn’dir(yasalar). Kısaca, İbn Haldûn’un deyişiyle, biz, olgu ve olaylara bakarız; o olgu ve olayların ahvâlini inceleriz; buradan hareket ederek, belirli kurallılıklar elde ederiz; deriz ki, devlet, şu şekilde ve şu nedenlerden kurulur&#8230; Dikkat ederseniz, nedenselledik, gerekçelendirdik; nedensellemeden, gerekçelendirmeden bilemeyiz. Devlet, şu nedenlerle kurulur, şu nedenlerden çöker. Yasama işini neye göre yaparız? Bu nokta, oldukça önemlidir: Bunu, belirli bir yönteme göre yaparız: Usûl&#8230; Buradaki usûl, hem temel ilkeler, kabuller, hem de onlar üzerine kurulu yöntemi aynı anda içerir.</p>
<p>Demek ki, yöntem olmadan bilgi olmaz sosyal bilimlerde; bu, fen bilimlerinde de aynıdır. Belirli bir yöntemle iş görürsün, varsayarsın, doğrularsın ya da yanlışlarsın, gerekçelendirirsin, teori hâline getirirsin, vb&#8230; Fen bilimlerindeki dizge ile sosyal bilimlerdeki dizge çok değişik değil; görüldüğü üzere&#8230; Nesnelerin yapısı; dolayısıyla ahvâli, nitelikleri, değişik elbette; ancak yasalama ve usûl benzer&#8230; Tüm bunları dikkate alarak, öyleyse, nesnel bir varlık hâlini almış toplumsal ve tarihî alanın bilgisini İbn Haldûn’da şöyle üretebiliriz: Öncelikle, toplumsal ve tarihsel, olgu ve olaylara bakacağız; olgu ve olayların niteliklerini inceleyeceğiz; buradan, belirli ilişkileri(tenâsüb, connections, relations) tespit edeceğiz; bunları, yasa biçimine sokacağız, tüm bunları da belirli, hesabı verilmiş bir yönteme göre yapacağız.</p>
<p>Bu nedenle, bir tarihçinin ilk işi, yöntemini ortaya koymaktır. Çünkü, yöntem, yasaları inşâ etme, dolayısıyla olgu ve olayları görme biçimini belirler. Bir şeyin kavramı yoksa, o şeyi göremeyiz&#8230; Buna, çokça verdiğim bir örnek vardır: Batı Avrupa’lılar, Latin Amerika’ya çıktıklarında, Yerliler’de, at kavramı olmadığından –çünkü, at yoktu-, atın üstündeki zırhlı savaşçılar ile atları, tek bir varlık gibi algıladılar&#8230; “Kavramı olmayan şey görülmez” dedik; bu nedenle, felsefe, biraz da, olgu ve olayları görmek için kavram yaratma işidir. Tarih araştırmalarında, bu nedenden dolayı, kavramsızlıktan, inşâ edilen yapılar ve yapılan yorumlar sorunlu oluyor. Ya dili bilinmiyor, ya bağlamı, ya ilişkileri&#8230; Bu nedenle de, hemen genellemelere sığınıyoruz; genelleme, cehâletten kaynaklanır&#8230; Genelleme yapanlardan, hemen nedenlemesini isteyin; akabinde de nesnesini/nesnelerini talep edin&#8230; Yurtdışındaki toplantılarda, sunum yaparken, en çok bu tarz sorularla muhatap olacaksınızdır.</p>
<p>İslâm dünyasında, özellikle İbn Haldûn’la, tarih, artık, bir bilim dalı olarak kurulur. İbn Haldûn, kronoloji’yi, yalnızca ahvâli kaydetmek olarak tanımlar; “&#8230;ancak ahvâlin kavânîni, tarih bilimi yapar”, der&#8230; Yani kronoloji, olgu ve olayları kaydeder; yasaları, nedenlemeyi, tarih bilimi araştırır; bu olgu ve olay neden böyle oldu? Elbette, İbn Haldûn, hüdâ-i nâbit, boşluktan ortaya çıkan, bir insan değil&#8230; İbn Haldûn’un, aklî ilimlerdeki hocası Muhammed Âbilî, Doğu İslâm dünyası’na, özellikle Tebriz’e gidiyor; Râzî’nin öğrencilerinden okuyor&#8230; Nitekim, İbn Haldûn, hocası için, “Bana hep Tebriz’i delil olarak getirirdi”[Yedullunî bi’t-Tebrîz] der&#8230; Sonuç itibariyle, İbn Haldûn, Râzî sonrası düşünce dizgesini çok iyi biliyor. Bunun en iyi kanıtı, 19 yaşında iken, hocası Âbilî’yle, Razî’nin Muhassal’ı ile Tûsî’nin bu esere yazdığı eleştiriyi, Telhîs el-muhassal’ını okuması ve bu iki eseri, bizzât kendinin, Lubâb el-muhassal fi usûl el-dîn, adıyla özetlemesidir.</p>
<p>İbn Haldûn’un usûl-i hadîs, sîyer tarihçiliği ile kendinden önceki İslâm tarih yazıcılığı yanısıra, usûl-i fıkh ve usûl-i dîn (usûleyn) deneyimini iyi bildiği âşikâr&#8230; Ancak, bu dönemde, başka bir tartışmanın, tarihin ve toplumun ayrı bir varlık küresi olarak yükselmesine yardım ettiğine işaret edilmelidir. Bu dönemde, felsefe-bilim tarihi açısından, günümüzde fazla bilinmemekle birlikte, ilginç ve önemli bir ad var: İbn Nefîs&#8230; Daha çok, küçük kan dolaşımını keşfetmesiyle bilinir tıb tarihinde&#8230;, kanaatimce, bir filozof ve özellikle tarih kavramının idrâkinde önemli bir aşamayı temsil eder. İbn Nefis, Aristoteles’çi &#8211; İbn Sînâ’cı dizgeye karşı şunu temellendirir: Neden çok peygamber var? Bilindiği üzere, hem Fârâbî, hem İbn Sînâ, kendi dizgeleri içinde, peygamberlik kurumunun yapısını incelemişlerdi; ancak, nübüvvetteki çokluk sorununu ele almadılar. Elbette, soru teolojik; ancak, o dönemde herşey, herşeyle ilişkili&#8230;</p>
<p>Eserinde, Hegel gibi, tarihi, belirli bir gayeyi gerçekleştiren yapı olarak görür. İbn Nefis, kitabını, İbn Tufeyl’in adasal felsefî romanına, Hayy b. Yakzan’a (Uyanığın Oğlu Diri) karşı kaleme almıştır. el-Risâlet el-kâmiliyye fi sîret el-nebevîyye adlı eserinde, kahramanın adı Fâdıl b. Nâtık’tır(Düşünenin Oğlu Erdemli). Her iki eserden, dönemin felsefî tartışmalarını takip edebilirsiniz. İbn Nefis’in göstermek istediği şeyin ana fikri şudur: ‘İnsan, ancak, tarih içinde insan olur’. Evrimci bir yaklaşımı vardır; insanı, yeryüzünde ürettirir; toprak, su, çamur; Tanrı’nın nefesi ve insan; insanlar uzun yıllar mağarada yaşarlar; sonra dışarı çıkarlar&#8230; İbn Nefis, iyi bir tabip ve hadisçidir; bunları söylerken, ne dediğini bilerek söylüyor&#8230;</p>
<p>Ona göre, tarihteki her gelişimin kırılma noktasında bir peygamber gelir; bu ilke de, “neden çok peygamber?” sorusuna yanıtın ilkesidir. Nübüvvet, dolayısıyla vahiy, insanlık tarihindeki kırılma noktalarını işaretler. İbn Nefis, Hz. Peygamber’in, neden son peygamber olduğunu da, bu ilkeyi dikkate alarak temellendirmeye çalışır&#8230; Bizi, burada, tarih bilimi açısından ilgilendiren en önemli nokta şudur: İnsan, adada insan olamaz; bu nedenle, İbn Tufeyl başta olmak üzere “&#8230;filozoflar tamamen hayal kuruyorlar”, der. Nitekim, İbn Haldûn da, Platon, Fârâbî, İbn Tufeyl gibi filozofların yazdıkları devlet kitaplarını, masal olarak nitelendirir; güzel kitaplar; masada okunabilirler; ancak, yaşam, onların anlattıklarına göre akmaz&#8230; İlk olarak, insan, birey olarak yaşayamaz; bu biyolojik olarak olanaklı değildir; ikincisi, adada yaşayıp o kadar sıkıntı çekeceğine, toplum içinde yaşa, mutlu ol&#8230; Öte yandan, ahlâk ve hukuk, hep toplum içinde, tarih içinde anlamlıdır; adada ahlâklı olup olmamanın bir anlamı yoktur; bu tür bir sorgulama yapmak bile abestir&#8230;</p>
<p>İbn Haldûn’un yaşadığı çağa bakıldığında, İslâm dünyasında, tarih biliminde bir patlama olduğu görülür&#8230; Örnek olarak, Mehmet Kâfiyecî, Bergama’lıdır biliyorsunuz. Duyan var mı adını? Yok! “Gerek de yok”; neden gerek yok? Çünkü Türk&#8230; Artık, tarihle yüzleşmenin zamanı gelip geçiyor. Gazâlî’den sonra, İslâm medeniyetinin gerilediğini söylemek bir İngiliz propagandasıdır. “Türkler, XI. yüzyıldan itibâren, siyâsî olarak, İslâm dünyasını ele geçirdiler; ama kültürel olarak da öldürdüler” demek içindir&#8230; XIX. yy.’da, bunun bir anlamı vardı; çünkü İngilizler, bizi tarihten tasfiye etmek istiyordu; politik olarak yendikleri bir gücü, kültürel olarak da olumsuzlamaları gerekiyordu. Bu, o gün için anlaşılabilir ama hâlâ burada, Türkiye’de, bu iddiayı devam ettirmenin bir anlamı yok. Maalesef biz de, bize dayatılan bu kimliği benimsedik&#8230; İslâm medeniyetinin altın çağı, Büyük Selçuklular ve sonrasıdır; cebirden, astronomiden, optikten, pek çok bilim dalından örnek verilebilir&#8230; Artık, “Batı’ya etkimiz oranında, kendimizi tanıma, bilme&#8230;” psikolojisinden kurtulmalıyız&#8230;</p>
<p>Bildiğimiz, bir Harizmî, bir İbn Sînâ, bir İbn Rüşd&#8230; Bu, doğru değil! Mehmet Kâfiyecî, tarihte, tarih biliminin metodolojisini çalışmış ve yazmış birkaç kişiden biridir. Hem İngilizce’ye çevrildi, hem de Türkçe’ye; üzerinde çalışma da yapıldı&#8230; Sehâvî, yine aynı dönemde, XV.yy’da, tarih biliminin savunusunu yapıyor. Artık, bu dönemde, tarihin bir bilim olduğu, bir nesne alanının bulunduğu, tarihte, belirli bir nedenliliğin/yasalılığın, dolayısıyla da, düzenin olduğu ve tüm bunların belirli bir yöntem içinde, insan tarafından bilinebileceği düşünceleri paylaşılıyor&#8230; Osmanlı bilginleri, Molla Lütfî, İbn Kemâl, Kınalızâde, Taşköprülüzâde, Gelibolulu Mustafa Âli, Kâtip Çelebi, Pirizâde, Naîmâ, Cevdet Paşa’ya kadar, bu geleneği çok iyi bilirler ve yöntem olarak da kullanırlar&#8230; Denilebilir ki, İbn Haldûn, gerçek karşılığını, Osmanlı’da bulur&#8230; Elbette, bu karşılığın yarattığı sorunlar da var; herşeyden önce, gerçeklik zemini farklıdır; İbn Haldûn, yarı göçebe, yarı tarım toplumunu tasvir eder; ayrıca kılıç, ok gibi geleneksel silahlarla kurulu devletleri inceler&#8230;</p>
<p>Osmanlı, büyük oranda, bir tarım toplumu; ayrıca, ateşli silahların özel bir yeri var&#8230; Ancak, en önemli sorun, İbn Haldûn’un, bir kâhin olması ve sürekli ölümden bahsetmesidir; bu nedenle, Osmanlı bilginlerinin kâbusudur. İbn Haldûn, açıkça şunu söyler: “Bilmek, ölümü geciktirir, ama ortadan kaldırmaz; en sonunda öleceksiniz!” Osmanlı bilginleri, ölmemek için ne yapabiliriz çabası içindedirler; bundan dolayı, çok sıkıntılı metinler kaleme alırlar&#8230; Çünkü, yarın öleceğini kesin olarak bilen bir insan, ne kendiyle, ne de başka biriyle, yarın üzerine konuşamaz; çünkü yarını yoktur&#8230; Bu nedenle, İbn Haldûn’un metni çok iyi çözümlenildiğinde, insan hakikaten korkuyor&#8230;</p>
<p><strong>3. Kant&#8217;çı – Dilthey&#8217;ci &#8211; Çağdaş Aşama</strong></p>
<p>Felsefe ile tarih ilişkisinde, üçüncü temel aşamaya geçebiliriz. Batı Avrupa’da, üçüncü aşamada ne oluyor? Kant’a kadar, Batı Avrupa’daki tarih kavramı, anlattığımız sürecin dışında değildir. Elbette, farklı değer dünyası yanısıra, farklı tarihî tecrübenin getirdiği ayrıntıları dikkate almıyorum burada&#8230; Kişisel kanaatim, Batı Avrupa’da, toplumsallaşamayıp çok dar bir çevrede kalsa da, her zaman, ciddî bir entellektüel süreç olmuştur&#8230; Doğal olarak, İslâm dünyasındaki içerik ve deneyimin dışında olduklarından, Râzî &#8211; İbn Haldûn çizgisini yaşamadılar. Onların deneyimi, rönesans, ticâri kapitalizmin yükselişi, coğrafî keşifler, reform ve bilim devrimi gibi süreçlerden geçmiştir. Bu nedenle, Batı Avrupa’da, tarih kavramı, daha sonra, fizik bilimi adını alacak, yeni doğa felsefesine karşı ortaya çıkmıştır; başka bir deyişle, Newton’culuğa karşı&#8230; Henüz Newton yaşarken, İtalyan asıllı G. B. Vico’nun, Yeni Bilim kitabı yayımlanır (1725). Nedir bu kitabın özelliği? Bunu tespit için, öncelikle, yeni doğa felsefesinin içeriğine biraz yakından bakılması gerekir.</p>
<p>Herşeyden önce, yeni doğa felsefesinde, artık, sâbit öz arayışı yoktur; daha çok, hareketin, değişim içre modellenmesine çalışılır. Denilebilir ki, yeni doğa felsefesi, fizik bilimi, hareketin modellenmesidir; mâhiyet arayışı değildir. Mâhiyet arayışı, elbette, süreç içinde, metafizik bir arayış olarak terk ediliyor; tümelden, genele; varlık-ça(ontolojik) nedenlilikten, yasaya; kesinlik içeren tümden-gelimden, olasılık içeren tüme-varımsal bilgiye; varlık-ça(ontolojik) neden-niçin’den, nasıl sorusuna; doğruluk kavramından, daha çok, işlevsellik/fonksiyon kavramına geçiliyor. Yeni doğa felsefesi, elbette, süreç içinde olgun biçimini kazanıyor; süreçte pek çok sıkıntı var; en önemlilerinden biri, içerdiği, belirsiz, okült kavramlar&#8230; En önemli örnek, çekim(gravitation) kavramı&#8230;; yalnızca rakipleri için değil, Newton için bile bir sorun&#8230;</p>
<p>Newton, Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri’ni yayımlayınca, Alman bilim adamı, mantıkçı ve filozof, Leibniz, diyor ki; “Biz, tüm okült kavramları, büyü terimlerini kapı dışarı ettik; sen ise kapıdan kovduklarımızı, bacadan tekrar içeri aldın.” Nedir bu çekim? Bu kavramı, fiziksel olarak nasıl açıklayacaksın? Newton, şöyle yanıt veriyor: “Evet! Doğru! Ancak, ben, mâhiyet sorusuyla ilgilenmiyorum. Mâhiyetini bilmiyorum ama çekim diye bir hâdise var; invisible(görünmez) bir şey; ancak, bu gücün visible(görünür) tarafı, matematikleştirilebiliyor; ilginçtir ki, bu da çalışıyor, işlevsel ve uygun!” İşte, size, yeni doğa felsefesinin, daha sonraki dönemlerde gelişecek, kuvve hâlindeki içeriği&#8230; Hattâ, bilim tarihinde, “Newton, Evren’i bir kere büyü kazanına sokup çıkarttı, sonra büyüyü tasfiye etti; ama herşeyi büyülü hale getirerek” denilir.</p>
<p>Çekim, büyülü bir güçtür; çünkü, güç olarak, göze konu değildir(invisible)&#8230; Ne olduğu, yani mâhiyeti belirli değildir; ama tezâhürleri açıktır(visible). ‘Yeni doğa felsefesi’nde, dolayısıyla, modern bilimde, klasik anlamda, mâhiyet sorusu sorulmaz; daha çok, yapı(structure) ve ilişkiler(connections, relations) sorulur&#8230; Böyle bir yapıda, Evren, mekanik bir karakter kazandığından dolayı, -ki, bunun en güzel örneği mekanik saattir- geleceği, daha dakik ön-görebiliriz&#8230; Newton, bizim bugün zannettiğimiz gibi, saf rasyonel biri değildir; aynı zamanda bir teologdur ve simyâcıdır; son “büyücü”dür&#8230; Hayatının sekiz yılında, fizik-matematik yapıyor; geri kalan yıllarının çoğunda simyâ, teoloji vb. konuları çalışıyor&#8230; Tek Tanrı’cıdır; mevcut Hıristiyanlığı, bir kültür olarak kabul eder, hakikat olarak değil&#8230; Geçimsiz, huysuz, ilginç ve elbette çok önemli biridir.</p>
<p>Yeni, doğa felsefesinin, özetlediğimiz bu özellikleri, pek çok bilgini rahatsız ediyor o dönemde&#8230;; özellikle, mekanik-matematik karakteri&#8230; Ünlü, İngiliz filozofu, Berkley: “İnsanı, sadece, iskelet üzerinden tanımlamaktır Newton’culuk” diyor. Halbuki bizim etimiz var, kanımız var, duygularımız var. Almanya’ya gittiğinizde, Goethe’nin, Weimar bölgesindeki müze-evini bir gezmenizi tavsiye ederim. Newton’un (ö. 1727), ünlü optik kitabındaki, -ki, 1704’te yayımlanmıştır-, renk teorisine karşı, Goethe (ö. 1832) de bir renk teorisi geliştirmiştir (1810). Tarihleri özellikle zikrettim; yeni, doğa felsefesi, sanıldığı gibi gelişmemiştir. Newton, corpuscular simyâdan da yararlanarak, rengin fiziksel çözümlemesini yapıyor&#8230;</p>
<p>Goethe, diyor ki, “İnsan için, renk, yalnızca bu olabilir mi?!” Renkler, bizim için yalnızca fiziksel bir çözümleme midir? Elbette, kendi de fiziksel bir açıklama yapmaya çalışıyor; ancak, renk ile insan ilişkisine de dikkat çekiyor. İnsanî olan ile fiziksel olanın gerginliğidir bu; hisleri ortadan kaldırarak inşâ etmek&#8230; Bir insan, sevgilisine sarıldığında, hiçbir zaman, bir atom yığınına sarıldığını düşünmez&#8230; Ya da, “Ay yüzlü sevgilim” diyen şâire, sevgilisi, “bilimsel” düşünüp, “Beni, kraterlerle, delik deşik bir nesneye benzettin” demez&#8230; Aslında, Goethe ve benzeri adlar, şunu demek isitiyorlar: ‘İnsan, yok sayılarak, bilim yapılamaz!” Elbette, Goethe, kaybediyor! Bilim, sağduyuya aykırıdır. Çünkü, yalnızca ihsâs ile değil, aynı zamanda da idrâk ile yapılır&#8230; Ancak, Alman entellektüel dünyası, bir tutamak yakalıyor bu süreçten&#8230; İnsanı, dışarıda bırakarak yapılan bilimin -ki, yeni, doğa felsefesidir/fiziktir- yanısıra, insanın, içinde olduğu bilim -ki, tarihtir-&#8230; Elbette, çağdaş bilim, 1924’ten sonra, Kuantum’la birlikte, insanı, tekrar işin içine katmıştır; yine de, üç boyutlu uzay anlayışına dayalı dönemin bilim anlayışında, insan, dışarıda olarak kabul ediliyordu, varsayılıyordu&#8230;</p>
<p>Tekrar, Vico’ya geri dönersek&#8230; Dediği, İslâm dünyasındakine biraz benziyor; Evren’i biz yaratmadık; Evren, Tanrı’nın eseridir; dolayısıyla, onu, en iyi, Tanrı bilir; bizim yaratmadığımız bir nesneyi, biz, lâyıkıyla bilemeyiz, biz, ancak, kendi yaratımımız olan şeyleri bilebiliriz; kendi yaratımımız olan şey de, tarihimizdir; dolayısıyla, bizim için esâs olan tarihtir, şiirdir, edebiyattır. Vico’nun bu çıkışı, elbette, hemen karşılık bulmuyor. Alman romantizmi, Kant’tan sonra gelişince, özellikle Herder, sonra Hegel ama Dilthey’le birlikte, yepyeni bir tarih perspektifi oluşuyor Batı Avrupa’da&#8230; Bu perspektif, doğa bilimleri ile zıtlaşarak, karşılıklı konumlandırılarak oluşuyor&#8230; Doğa bilimi nasıl çalışır?.</p>
<p>Herşeyden önce,</p>
<p><strong>1.</strong> Evren’in nasıllığını açıklar;</p>
<p><strong>2.</strong> Tarzı, yasalayıcı açıklamadır; şöyle çalışır, çünkü, yasası budur;</p>
<p><strong>3.</strong> Yasalayıcı açıklama, teori bağımlıdır;</p>
<p><strong>4</strong>. İnsan-gözlemci’ye bağlıdır.</p>
<p>Bir de, bunun yanısıra, insanın yarattığı, dolayısıyla Geistik olan, insanın, anlam dünyasını içinde taşıyan, beşerî bilimler, toplum bilimleri var. Daha önce de işaret ettiğimi gibi, bu bilimler, Türkçe’ye, manevî bilimler, beşerî bilimler, insan bilimleri, sosyal bilimler, insan ve toplum bilimleri gibi adlarla çevrildi. Bu çevirilerdeki en ortak nokta, insan merkezlilik.</p>
<p>Öte yandan, nasıl ki, fen bilimlerinde, ideal örnek, fiziktir; sosyal bilimlerde de, ideal örnek, tarihtir; özellikle Dilthey’den (ö. 1911) itibaren -ki, eserini XIX. yüzyılın sonuna doğru kaleme alıyor-. Bilim(science) sözcüğü de, bugünkü anlamını, 1837’de kazanmaya başlıyor; ama çağdaş bilim kavramının mefhûmu 1924’ten sonradır. 1890’larda, Viyana Üniversitesi’nde, fen bilimleri bölümü açılacağı zaman, ad koymakta çok zorlanıyorlar: Tümevarımsal bilimler, deneysel, deneyimsel, denel, niceliksel&#8230; Pek çok ad deniyorlar&#8230; Bir kavramın hayata gelmesi, gelişmesi, ortak kullanım kazanması, oturması; öyle kolay değil&#8230; Hiçbir önemli kavram, sabahtan akşama doğmuyor; doğumu var, gelişmesi var, anlam daralması, anlam genişlemesi, yaşı var, değişimi var vb&#8230;</p>
<p>Dilthey’in ve daha sonraki takipçilerinin dediği, özetle şu: “Biz, doğayı açıklamaya çalışırız; yasalar buluruz ve bunu belirli bir teorik perspektiften ve insan-gözlemci’ye bağımlı olarak yaparız.” Tarihte, insan ve toplum bilimlerinde, bilme etkinliği nasıl gerçekleşir?:</p>
<p><strong>1.</strong> “Yorumlayıcı-anlama” dediğimiz bir tarzı uygularız&#8230; Çünkü, yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu bilimler, anlam merkezlidir. Tüm insanî eylemler, irâde ve anlam paketçikleridir; bu nedenle, onları anlamaya çalışırız; bu anlama çabasına, bir yorum eşlik eder;</p>
<p><strong>2.</strong> Doğa, nasıl, insan-gözlemciye bağlıysa, tarih de, insan-yorumcuya bağlıdır.</p>
<p><strong>3.</strong> Doğa bilimlerinde, nasıl, bir teorik perspektiften bakarsak, tarihe de, bir bakış-açısından(perspektif), bir konumlanma üzerinden bakarız ve bu konumdan hareketle, anlamak için yorumlarız; çünkü bizâtihî anlamak, yorumlamaktır.</p>
<p><strong>4.</strong> Tarih bilimlerinde, Hermeneutik, yorumlama etkinliği, çift yönlüdür.Doğaya baktığımızda, örnek olarak, ağacı bilmeye çalıştığımızda, ağaç da beni bilmeye çalışmaz ya da ağaç kendini, benim bilgime göre konumlandırmaz. Ya da, Yer merkezli bir dizge vardı; dolayısıyla, astronomik nesneler bu dizgeye göre hareket etti. Daha sonra, Güneş merkezli bir dizge kurulurken, astronomik nesneler ve Güneş, “İnsanlar, teorisini değiştirdi; o teoriye göre, biz de vaziyet alalım” demez&#8230;. Ancak, sosyal bilimlerde, çift yönlü bir Hermeneutik okuma vardır. Bir toplum teorisine göre, toplum, kendini yeniden örgütleyebilir; örnek olarak, “Laik dizgeye geçiyoruz” dedik; ya da “modernizme geçiyoruz” diye karar verdik; daha sonra da, bir teoriye göre toplumu ve devleti yeniden örgütledik, onlara yeni bir şekil verdik&#8230;</p>
<p><strong>Sonuç itibariyle,</strong> tarih teorileri, toplum teorileri çift yönlüdür; nesnel tarihsel olgu ve olayları biliriz, onları yorumlarız; daha sonra da olgu ve olayların bilgisini, modelini alıp kendimizi ona göre örgütleyebiliriz. Bu, fen bilimlerinde, doğa bilimlerinde olmayan bir özellik&#8230; Dolayısıyla, fen bilimlerinde, anlamak için monolog yeterli iken; sosyal bilimlerde, diyalog yapmak gerekiyor. Üç boyutlu uzayda, ağacın umrunda değildir insanların teorileri. Küçük ölçeklerde, Kuantum seviyesinde, gözlemciden huylandığı, tedirgin olduğu ve ona göre konum aldığı söyleniyor&#8230; Tersine, her sosyal teori, her tarihsel teori, bizi etkiliyor, belirliyor.</p>
<p><strong>5.</strong> Fen bilimlerinde, bir önceki, eskimiş teoriyi yeniden kullanmayız; yani matematik tarihçisi olmak, kişinin, iyi matematik yapmasını sağlamaz. İyi bir fizikçi olmak için, fizik tarihi bilmek gerekmiyor. Tersine, sosyal bilimlerde, her teori, sosyal bilimlerin bir parçasıdır; bu nedenle, sosyal bilimlerde çalışma yaparken, daha önceki çalışılmış teorileri bilmek gerekiyor&#8230; Bu, Hermeneutik okumada, katmanlı artışı sağlıyor. Ondan dolayı, sosyal bilimcilerin işleri çok zordur; tüm bu katmanlarla muhatap olmaları gerekiyor. Bu katmanlar, jeolojik kültür katmanlarına benzerler; her bir katmanı anlamak için, her bir katmanın kültürünü yorumlamak zorundasınızdır&#8230;</p>
<p><strong>6</strong>. Sosyal bilimlerde, yorum işlemine eşlik eden, Hermeneutik horizon dediğimiz, bir anlamın, ufku-sınırı vardır. Örnek olarak, nesnelerimiz için de, yabancı sözcüğünü kullanırız. Hiçbir fen bilimci, doğal dünyadaki bir nesne için, “açıklayamıyorum; çünkü bu yabancı!” demez; tersine, bütün Evren, onun konusudur. Ufuk-sınır aşamasında, bir kültürü anlamak için, o kültürün anlam dünyasına âşînâ olmak gerekir. Çin tarihi çalışırken zorlanırız; çünkü, Çince’yi, Çin kültürünü çok iyi öğrenmemiz gerekir. Sosyal bilimlerde, bu ufuk sorunu ya da anlamın sınırı sorunu, çok önemlidir felsefî açıdan. Neden? Çünkü, anlamı anlayabilmenin tek şartı, amacı anlayabilmektir. Ne demek istediğimi, hatta niyetimi, ancak, amacımı anladığında çözebilirsin.</p>
<p>Bu, yalnızca yazılı metinlerle de tespit edilemez; çünkü herhangi bir söz söylediğimde, o sözü söyleme tarzım, jest ve mimiklerim bile, o sözümün referansına bir değişiklik katar. Dolayısıyla, anlam, benim amacıma göre şekil kazanır&#8230; Amaç, gaye, hedef, söylemimi, sadece dilsel anlam olmaktan çıkarıp, niyetlerime iliştirir. Sözcük olarak “kitap”, herhangi bir kitaptır; ancak kitabı öyle bir söylersiniz ki, hakaret bile olabilir. Bu biçimdeki bir söylemi tespit için, tarihî bağlamı tüm değişkenleriyle canlandırmak gerekir&#8230; Bu nedenle, sosyal bilimlerde, amaç, anlamı tespit etmek için, olmazsa olmaz bir koşuldur&#8230;</p>
<p><strong>III. Sonuç</strong></p>
<p>Şimdiye değin dediklerimizi kısaca toparlar isek, felsefe ile tarih ilişkisini, üç aşamada özetlememiz mümkündür. Elbette, burada sunulan, bir bakış-açısı’dır; başka açılardan, daha değişik tasvirler yapmak olanaklıdır. Günümüzde, artık, sosyal bilimler, en genel başlık altında, sosyal teori(social teori) denilen bir yapı içinde inceleniyor. Nasıl ki, bilim felsefesi, fen ve doğa bilimlerinin, en genel anlamda, yapısal bir çözümlemesi ise, sosyal teori de, sosyal bilimlerin bir üst-çatı teorisi olarak, özellikle İngilizce konuşulan akademik dünyada gündemdedir&#8230; Bu nedenle, sosyal teori çalışmalarından haberdâr olmakta yarar var. Elbette, ayrıntılar çoktur sosyal bilimlerde; pek çok, birbirleriyle çelişik bile olabilen farklı teoriler bulunmaktadır; ayrıca, binlerce eser te’lif ediliyor. Ancak, ormanda kaybolmamak için, şöyle bir yöntem takip edilebilir:</p>
<p><strong>1.</strong> Temel kavramları tespit etmek; çünkü, sosyal bilimcinin nesneleri, kavramlardır. Sözcük demiyorum; kavram diyorum! Çünkü, kavram, ilgili olduğu nesneyi imler&#8230; Yeni başlayanlar, sosyal bilimlerde, ilk önce, pek çok kavram olduğunu fark eder; akabinde, kavramlar arasında ilişkiler olduğunu; bir süre sonra, pek çok kavramın, tek bir kavramın farklı çeşitleri olduğunu&#8230;</p>
<p><strong>2.</strong> Temel önermeleri, ilkeleri, kabulleri, aksiyomları tespit etmektir; çünkü minimal/asgarî metafizik(kavramsal-yargısal kabuller) olmadan, düşünce olmaz&#8230; Hiçbir teori, kendine uygulanmaz, uygulandığında tutarsızlık verir; hiçbir sistem, kendi içinde kalınarak temellendirilemez. Bu, matematikte de, fizikte de böyledir; kütle, çekim, nokta, sayı vb. pek çok kavram ile bunlara ilişkin pek çok yargı var.</p>
<p>Sonuç itibariyle, okuduğun metnin temel kabulleri nelerdir? Bu nokta, son derece önemlidir; bir metnin, düşüncenin dayandığı, üzerine oturduğu minimal metafiziği, kavramsal-yargısal kabulleri tespit etmeden okumaya başlarsanız, efsûna kapılırsınız, büyülenirsiniz&#8230; Batı’ya gidip, yanında doktora yaptığınız kişinin, dönüp burada bayiliğini yapmaya başlarsınız. Bayilik de!; Nereye kadar?! Heidegger bayisi, Hegel bayisi; hattâ bana sorarsanız, İbn Sînâ bayisi, İbn Rüşd bayisi&#8230; Mütevâzı da olsa, kendi dükkanımızı açmamız için, söz konusu yapısal çözümlemeyi kendimizin yapması gerekiyor&#8230;</p>
<p>İhsan Fazlıoğlu &#8211;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefe-tarih-iliskisi/">Felsefe-Tarih ilişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-tarih-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nesneleri Adlandırmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nesneleri-adlandirmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nesneleri-adlandirmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Sep 2015 21:02:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Her kültür farklı anlamaları içerebilir]]></category>
		<category><![CDATA[Nesne]]></category>
		<category><![CDATA[Nesneleri Adlandırmak]]></category>
		<category><![CDATA[Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5857</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nesneleri adlandırmak görünüşte kolay bir iş gibi durmaktadır. Oysa aynı nesnenin başka dillerde başka adlarla anıldığını hatırlarsak adlandırmanın hiç de kolay olmadığını görürüz. Türkçede “çakmak”, “tabak”, “halı” gibi adlar verdiğimiz nesneler başka dillerde başka kelimelerle karşılanmaktadır. Nesneler üzerinde durum böyleyken, iş değer yargılarının karıştığı eylemleri adlandırırken büsbütün değişir. Bir adam öldürme eylemi kimilerinin gözünde kahramanlık [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nesneleri-adlandirmak/">Nesneleri Adlandırmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nesneleri adlandırmak görünüşte kolay bir iş gibi durmaktadır. Oysa aynı nesnenin başka dillerde başka adlarla anıldığını hatırlarsak adlandırmanın hiç de kolay olmadığını görürüz. Türkçede “çakmak”, “tabak”, “halı” gibi adlar verdiğimiz nesneler başka dillerde başka kelimelerle karşılanmaktadır.</p>
<p>Nesneler üzerinde durum böyleyken, iş değer yargılarının karıştığı eylemleri adlandırırken büsbütün değişir. Bir adam öldürme eylemi kimilerinin gözünde kahramanlık olarak adlandırılırken, kimilerinin gözünde aym eylem cinayet olabilir. Bu farklılıklar bizim o eyleme hangi perspektiften, hangi değer yargılarından yola çıkarak ve hangi kıstasları kullanarak baktığımızla ilgilidir.</p>
<p>Günümüz dünyasında olaylara, dünyaya Batılıların değer yargılarıyla, onların gözlükleriyle baktırılıyoruz. Batılıların din, bilim, mukaddesat vb. diye adlandırdıkları olguları adeta bir takım nesnel şeylerin adları gibi alıyor ve kendi kültürümüzde de aynı muhtevayı taşıyorlarmış gibi algılıyoruz. Oysa bütün bu tür adlandırmalar her kültür için farklı anlamları içermektedir. Bu tür adlandırmalardan aynı şeyleri anlamaya başladığımız zaman aynı kalıplarla düşünmeye de başlamışız demektir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Rasim Özdenören-Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nesneleri-adlandirmak/">Nesneleri Adlandırmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nesneleri-adlandirmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çeşitlenme(Tenevvü)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cesitlenmetenevvu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cesitlenmetenevvu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 11:11:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Çeşitlenme(Tenevvü)]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Beşir Ayvazoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman Sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Mutlak güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Nesne]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7262</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Her nefeste dünya yenilenir.&#8221; Mevlâna &#160; Görünen âlemin nesneleri, müslüman sanatçının ese­rinde, süre ırmağından çekilip alınmış ve ferdî özel­liklerinden arındırılmış halde akseder. Mesela ağaç herhangi bir ağaç değil, genel olarak ağaçtır. Aynı şe­kilde Bihzad, meşhur Iranlı ressam değil, bütün iyi ressamların sembolüdür. Başka bir ifadeyle, nakkaş, bahçesindeki ağacın karşısına geçip benzetmek ga­yesiyle resim yapmaz, zihnindeki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cesitlenmetenevvu/">Çeşitlenme(Tenevvü)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/66665.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7263" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/66665.jpg" alt="Çeşitlenme(Tenevvü)" width="448" height="320" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/66665.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/66665-300x214.jpg 300w" sizes="(max-width: 448px) 100vw, 448px" /></a></p>
<p style="text-align: center;">&#8220;Her nefeste dünya yenilenir.&#8221;</p>
<p style="text-align: center;">Mevlâna</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Görünen âlemin nesneleri, müslüman sanatçının ese­rinde, süre ırmağından çekilip alınmış ve ferdî özel­liklerinden arındırılmış halde akseder. Mesela ağaç herhangi bir ağaç değil, genel olarak ağaçtır. Aynı şe­kilde Bihzad, meşhur Iranlı ressam değil, bütün iyi ressamların sembolüdür. Başka bir ifadeyle, nakkaş, bahçesindeki ağacın karşısına geçip benzetmek ga­yesiyle resim yapmaz, zihnindeki ağacı çizer. Kısaca­sı, görünen âlemin nesneleri onun kafasında tümeli yansıtacak şekilde klişeler haline gelmiştir. Biçim, özelden genele doğru değişerek temsilî bir karakter kazanır.</p>
<p>Gerçekliği kavrayıştaki farklılık, renk şematizminin olduğu kadar, biçim sematizminin de kaynağı­dır. Bütün İslam sanadarında bu şematik yapı karak­terini görmekteyiz. Şairin nasıl klişeleşmiş ifadeleri varsa, nakkaşın da hazır biçim kalıplan vardır. Üste­lik aynı kalıpların daha önce başkaları tarafından da kullanılmış olmasına aldırmaz. Nakkaş, resimleyeceği kitap sayfasıyla karşı karşıya geldiği zaman, yapacağı ilk iş, hazır malzemeyi konusunu işlemek üzere bir araya getirmektir. Ne var ki sayfada birer birer yerle­rini alan biçim kalıplan, eğer sanatçının iradesi mü­dahale etmezse, basmakalıp bir kompozisyon teşkil edecektir.</p>
<p>Müslüman sanatçının bu tehlikeye karşı hür olarak kullanabileceği tek imkân vardır: Çeşitleme (tenevvü).</p>
<p>Çeşitlemenin şematizmi bir kusur olmaktan çı­kardığını, bu bakımdan gerçek sanat eseri niteliği ta­şıyan hiç bir eserin bir öncekinin tekrarı olmadığım rahatça söyleyebiliriz. Hatta bu noktada şematizm önemli bir fonksiyon icra eder; kullanmak zorunda ol­duğu hazır klişelerin o daracık çemberini kırmaya çalışan sanatçı, ya bu klişelerin gizlediği tehlikelerin farkına varmadan cazibesine kapılarak silinip gide­cek, yahut onlarla savaşarak eşsiz bir zevk inceliğine, ustalığa ulaşacaktır. Mesela bir divan şairi kendisine hazır olarak verilmiş hayal sisteminin içinde kalmak zorundadır. Bu sistem içinde orijinal olmaksa, devler­le güreşmek mânasına gelir Fuzuli, Farsça Divanının önsözünde, kendisinden önce gelen şairlerin yüksek anlayışlı, engin düşünceli insanlar oldukları için ga­zel üslubuna yarayan en güzel sözleri söyleyip en in­ce mazmunları kullandıklarım, sonradan geleceklere hiç bir şey bırakmadıklarını söyledikten sonra, gece­ler boyu uykusuz kalarak bulduğu mazmunların ha­zan evvelce söylenmiştir diye, bazan de evvelce söy­lenmemiştir diye eleştirildiğini anlatır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Fuzuli’nin şikayet ettiği bu durum, geleneğin sanatçıyı hem kendisine verilmiş imkânlar içinde kal­maya, hem de bu imkânları en iyi şekilde kullanma­ya zorladığını ve eleştiri mekanizmasının nasıl çalıştı­ğını göstermesi bakımından son derece dikkat çeki­cidir. Sanatçı, bu sıkı kaideler içinde, eğer üstün bir zekâya ve hayalgücüne sahip değilse, eline tutuştu­rulan klişelerin nasıl birer tehlikeli tuzak olduğunu anlayamadan silinir gider. Şüphesiz bugün bile zevk­le okuduğumuz divan şairleri, tuzağa düşmeyen, ge­leneği, onun içinde kalmak kaydıyla aşabilen adam­lardır.</p>
<p>Geleneğin verdiği hazır biçimlerle söylenebile­cek her şey -bütün sanat dallarında- aşağı yukarı söylenmiştir. Yeni şey söylemek fevkalade zordur. Bu noktada artık zekâ ön plana geçmekte, yapılan iş bir çeşit matematiğe dönüşmektedir. Eldekiler hazır klişelerdir ama, bu klişelerle binlerce değişik kompo­zisyon ortaya koyabilme imkânı vardır. Bunun için, alışkın olmayan gözlere bıktırıcı bir tekrar izlenimi vermesine rağmen,&#8221;İslam sanatlarında sonsuz bir çeşitleme’nin varlığı dikkatli bir göz tarafından hemen farkedilir. Hiç bir büyük sanatçı, bir yaptığını bir da­ha asla yapmamıştır. Bu, İslam sanatlarında kalitatif bir gelişme sürecinin gerçekleştiğini ve yeniliğin kontrollü bir biçimde nüans kazanmak olduğunu gösterir. Önemli olan orijinal konu değil, orijinal kompozisyon ve orijinal söyleyiştir.</p>
<p>Geleneğin çizdiği sınırların dışına çıkamadığı için ister istemez çeşitlemeye (tenevvü) yönelen sa­natçı, hem söylenmişi, hem söylenmemişi söylemeye gayret ederken ikisinin ortasında bir yere varır ki, söylediği hem söylenmiştir, hem söylenmemiş. Defi­neye ulaşmak için aynı çukuru, aynı kazmayla nö­betleşe kazan define avcıları gibi. Her kazma salla­yışta defineye biraz daha yaklaşılır. Yeni bir çukur açmaya çalışan değil, çukuru derinleştiren, defineye daha çok yaklaşan gerçek sanatçıdır. Ulaşılmak iste­nen defineye gelince, o, güzelliğin kendisidir, mutlak güzelliktir.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir hu­sus da, sanatçının güzelliği yaratan değil, keşfeden adam olmasıdır. Sanat, varlıkta immanent olan transcendent (müteal, aşkın) güzelliğii) araştırılmasıdır. Güzellik objektif bir nitelik olmadığı için, güzel bir ağacın yahut insanın resmini yapmakla güzele ulaşıl­maz. Bunlar sadece birer âyettir, birer işarettir. Gü­zelliğe bu işaretlerden hareketle ulaşmak gerekmek­tedir. Çünkü duygularımızla kavradığımız “güzel a-ğaç”, biz farkında degilizdir ama, devamlı değişme halindedir. “Her nefeste dünya yenilenir, fakat biz dünyayı öylece durur gibi gördüğümüzden dolayı bu yenilenmeden haberdar değiliz” (M, I/b. vd.)</p>
<p>Bu sürekli değişmenin ardında değişmeyen, başka bir hale girmeyen, hep aynı kalan bir prensip vardır. Şebüsterî diyor ki: “Başladığı noktadan itiba­ren dönüp duran şu devran binlerce şekle bürünüp görünmekte. Her noktadan bir dönüş başlamakta, yi­ne o noktada bitmekte. Merkez de o, dönen de. Bir zerreyi bile yerinden oynatsan bütün âlem baştan başa bozulur gider. Herşey başı dönmüş, hayran bir halde. Bir zerre bile imkân sınırından dışarıya adım atmamış” (GR, b. 157 vd.).</p>
<p>Bir zerrenin bile imkân sınırından dışarıya a-dım atamadığı âlem (makrokozmos)’deki bu ilahı uyum (harmonie), aynı zamanda insanda eksiksiz ola­rak gerçekleşmiştir. însan bir küçük âlem (mikrokoz- mos)’dir; âlem ise büyük insan (insan-ı kebîr). Bu bakımdan, varlığın kesretinden kurtularak zâtına hoşça bakan, yani kendi içine dönen insan, “mer- düm-i dîde-i ekvân” olduğuna göre, makrokoz- mos’un İlahî uyumuyla karşılaşacaktır. Uyum, çok­lukta birlikten başka bir şey değildir. Başka bir deyiş­le, âlem, birlikten doğduğu için harmoniktir. Eserin­de işte bu uyumu yakalamaya çalışan sanatçı, duyu­sal olarak kavradığı “müşahhas ağaç”ı değil, onun özünü, daha doğrusu mutlak güzellikten aldığı payı araştıracaktır. Bu da ağacı objektif niteliklerinden ayır­mak ve genel çizgileriyle yakalamakla mümkündür. Desenin önemi bu noktada belirir.</p>
<p>Nesneleri sadeleştirerek genel çizgileri aramak, onların özündeki kanuniyeti aramak demektir. Çizgi, noktanın hareket etmesiyle meydana geldiğine göre, birbirinden ayrı gibi görünen tek tek nesnelerin özde birbirinden farklı olmadığı ortaya çıkar. “Sevgilinin cana canlar katan yüzü her zerreyi perde etmiş, her perdenin ardında gizli olan o yüz” (GR, b. 165). O halde tecessüsü sayısız objede dağıtmak yerine, mümkün olduğunca azaltarak belli sayıda obje üze­rinde derinleşmek ve çeşitleme daha doğrudur. Sa­natçı artık ait olduğu bütünden kopararak aldığı par­çaları, bir çocuk gibi, farklı şekillerde birleştirerek bu parçaların ardında gizlenmiş güzelliği aramaya başla­yabilir. Elindeki malzemenin imkânlarını sonuna ka­dar kullanmaya kararlıdır. Bozar, değiştirir, yeniden kurar. Sonsuza kadar denemek, bir çıkış noktası bul­mak ister gibidir. Matematikçi sayılarla niçin oynuyorsa, şair kelimelerle, nakkaş şekillerle onun için oynamaktadır. Eşyanın künhüne varmak. İlk şekli ararken birbirinden farklı sayısız kompozisyon elde etmiştir. Fakat o nerede?</p>
<p>Mutlak güzellik, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, ele geçirilmesi mümkün olmayan, ele geçirildiği za­man da sanatın konusu olmaktan çıkan bir aşkınlık- tır. Zaten ona ulaşıldığı zaman, otuz kuşun Simurg’da yok olması gibi, çokluk sona erecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Beşir Ayvazoğlu,İslam Estetiği</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cesitlenmetenevvu/">Çeşitlenme(Tenevvü)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cesitlenmetenevvu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
