<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa İslamoğlu | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mustafa-islamoglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 29 Oct 2017 09:44:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mustafa İslamoğlu | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Siz hadisleri inkar mı ediyorsunuz?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siz-hadisleri-inkar-mi-ediyorsunuz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siz-hadisleri-inkar-mi-ediyorsunuz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Sep 2017 09:09:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Buharî çökerse İslam çöker]]></category>
		<category><![CDATA[Maymunun Recmi Hadisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16905</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ateş olmayan yerden duman çıkmıyor anlaşılan! Bu soru bir röportajda Islamoğlu&#8217;na sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: &#8220;Hadîs konusunda ne toptan süpürüp atan ne de toptan süpürüp alan bir tavrı doğru görmüyorum. Adam kalkıyor diyor ki; &#8220;Bana 500 tane de ayet okusan nafile, Buhari çökerse İslam çöker&#8221;. Müslüman bunu nasıl söyler? Bunu söyledikten sonra hala nasıl [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siz-hadisleri-inkar-mi-ediyorsunuz/">Siz hadisleri inkar mı ediyorsunuz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/siz-hadisleri-inkar-mi-ediyorsunuz/indir-156/" rel="attachment wp-att-16906"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16906" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/indir.jpg" alt="" width="275" height="184" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/indir.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/indir-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/indir-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 275px) 100vw, 275px" /></a><br />
Ateş olmayan yerden duman çıkmıyor anlaşılan! Bu soru bir röportajda Islamoğlu&#8217;na sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: &#8220;Hadîs konusunda ne toptan süpürüp atan ne de toptan süpürüp alan bir tavrı doğru görmüyorum. Adam kalkıyor diyor ki; &#8220;Bana 500 tane de ayet okusan nafile, Buhari çökerse İslam çöker&#8221;. Müslüman bunu nasıl söyler? Bunu söyledikten sonra hala nasıl müslüman kalır? Mesela siz de Buhari okurken benim gibi şu rivayete rastlasanız, ne yaparsınız:</p>
<p>&#8220;Bir yoldan geçerken maymunlar sürüsüne rastladım. Maymunlar toplanmışlar, içlerinden bir maymunu zina ettiği için recm ediyorlardı. Orada durdum ben de onlarla birlikte taş atmaya başladım.&#8221;</p>
<p>Allah aşkına, siz olsanız bu rivayet karşısında ne dersiniz? Hayvanlar sorumlu mu? Maymunlar nikah mı kıydırıyormuş ki, o maymun zina etmiş? Ne zamandan beri hadler hayvanlara da uygulanmaya başlamış? Bu nasıl akıl, bu nasıl rivayet? Böyle dedik diye &#8220;hadis ve sünnet düşmanı&#8221; olmakla, Hz. Peygamber&#8217;! devreden çıkarmakla itham ediliyoruz. Bu bize yapılan haksızlık değil mi? İftira değil mi?&#8221;</p>
<p>İslamoğlu&#8217;nun toptan süpürücü olmadığını söylemesi zevahiri kurtarmak içindir.</p>
<p>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;ı Anlama Yöntemi&#8221; adlı kitabında hadisin temellerini kendince sarsmak için elinden gelen şüpheleri ortaya atıyor, sonra ardından &#8220;benim hadisleri inkar ettiğimi söyleyenlere hakkımı helal etmem&#8221; mealinde laflar ediyor. Aynen tarihsek! fikirlere hem de Fazlur Rahman&#8217;ın tıpkısının aynısıyla kapıldığı halde ısrarla tarihselci olmadığını söylemesi ve tarihselcileri de &#8220;Allah, 7. asırda hükmünü verdi, şimdi hüküm vermek sırası bizde&#8221; diyerek ağır eleştirmesi gibi.</p>
<p>Tarihselcilerin yerinde olsam İslamoğlu&#8217;na okkalı bir cevap vermek isterdim. Ne yani, derdim; &#8220;sen de hırsızlık cezası, miras taksimi vs. konularda gaye, amaç, maksad önemlidir ve Allah hedef gösterdi, bunlar makaside göre değişebilir diyorsun, sonra da bizi, şarilik yapmakla itham ediyorsun! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!&#8221;Neden böyle bir cinlik gösterisi yapıyor?</p>
<p>Niyet okuyacak halim yok! Fakat yer yer verdiğimiz görüşlerine bakıldığında hadislerle arasının iyi olmadığı kolayca anlaşılır. Muhtemelen tepkilerden korktuğu için böyle yapmaktadır. Hadîslerin Kur&#8217;an&#8217;a arzına vurgu yaptığı malumdur. Ancak Kur&#8217;anla tıpatıp aynı olan hadisleri kabul etmek zaten sorun değildir. Nihayetinde bu hadisler ilave bilgi, açıklama, helal veya yasaklar içermemektedir. Bunları kabul etmek hadisleri toptan süpürmemek anlamına gelmemektedir.</p>
<p>Görüldüğü gibi İslamoğlu&#8217;nun Buharî takıntısı bu örnekte de depreşmişe benzemektedir. &#8220;Buharî çökerse İslam çöker&#8221; anlayışına &#8220;bu nasıl Müslümanlık?&#8221; dediğine göre Buharî olmasa da İslam baki kalır demeye getirdiği açıktır. &#8220;Buharî çökerse İslam çöker&#8221; şeklinde dile getirilen ifade Buharî&#8217;nin önemini vurgulamak için söylenen mübalağalı bir ifadedir. Bir başkası bunu &#8220;sahabe çökerse İslam çöker&#8221; hatta &#8220;Ebu Hureyre çökerse İslam çöker&#8221; yahut mezhep imamları çökerse İslam çöker&#8221; şeklinde de ifade edebilir.</p>
<p>Burada anlatılmak istenen şey bellidir. Hadîs, ashap ve müctehid imamlar dini anlama konusunda oldukça önemlidirler. Aksi takdirde sadece Kur an değil, mesela İhlas suresi tek başına elimizde kalsa İslam&#8217;ı anlamaya yeterlidir; aynı şekilde Asr suresi İslam&#8217;ın kuşat cılığını anlatmaya yeterlidir. Böyle dense herhalde bunlardan diğer sure ve ayetlere ihtiyacın olmadığı kastedilmemektedir. Başka hiçbir hadis olmasa da sadece Cibril hadisi elimizde olsa; başka hiçbir hadis olmasa da sadece &#8220;haram da bellidir, helal de..hadisi elimizde olsa dinin temel umdeleri ifade edilmiş olur. Bunlar hep birer vurgu, dikkat çekme, mübalağa ifadeleridir.</p>
<p>Evet, İslam bir bütündür. Bir insan kalp, bevin, kulak, burun, göz, dil, kol ve bacaklarla bir bütündür. Şüphesiz kalbi ve beyni olup da burun, kulak, göz, kol ve bacakları olmavan bir insan da insandır, hatta uzun bir süre de yaşayabilir, ama artık o insan kamil ve ma&#8217;ruf bir insan değildir. İslam da elbet sadece Kur&#8217;anla baki kalır, ama artık kolu kanatı kırılmış bir kuş gibi yahut yukarıda tavsif ettiğimiz üzere bir insan gibidir. Dolayısıyla sadece Kur&#8217;an diyerek İslam budur demek, sadece bedene bakarak yahut sadece ruha bakarak &#8220;insan budur&#8221; demeye benzer. Böyle bir şey olmaz. Bunları bir tarafa koyup meseleye baktığımızda Soner Duman&#8217;ın anlatımıyla şunları söylemek mümkündür:<br />
Buharî (Fezâilü&#8217;s-sahabe, 56), Amr b. Meymûn&#8217;dan şunu nakleder: &#8220;Câhiliye döneminde, bir grup maymunun zina eden bir maymunu recmetmek üzere bir araya geldiklerini gördüm. Onlar taş attılar, ben de onlarla birlikte taş attım.&#8221;</p>
<p>Buharî&#8217;de geçen bu rivayet özellikle günümüzde çeşitli açılardan itirazlara konu olmuş, iş bununla da kalmayıp topkeyün Buharî&#8217;nin ve onun nezdinde bütün hadis kitaplarının güvenilirliği ciddî bir biçimde sorgulanmıştır.</p>
<p>Bu rivayet ile ilgili yaptığım araştırmalar sonucu edindiğim mülahazalarımı belirteceğim:</p>
<p>• Bu rivayet, Buharî tarafından ne Hz. Peygamber (s.a.v.)&#8217;e ne de ashab-ı kirama isnad edilmiş değildir. Rivayette yer alan olayın kahramanı Amr b. Meymun, hicri 74 yılında vefat etmiştir. Aslında câhiliye ve İslam dönemini görmüş olmasına rağmen peygamberimizi göremediğinden sahabe kapsamına dahil değil, klasik tabiriyle &#8220;muhadramûn&#8221; kapsamındadır.</p>
<p>• Buharî bu hadisi, bir hüküm çıkarma meyanında değil hadiste câhiliyyeye ilişkin bir bilgi verildiği için &#8220;eyyamü&#8217;l-câhiliyye&#8221; başlığı altında ele almıştır. Nitekim Kurtubî bu konuda şöyle demiştir: &#8220;Şayet bu rivayet sahih ise Buharî&#8217;nin buna yer vermesi Amrîın cahiliye dönemine ilişkin zanmnı onaylamak anlamında değil yalnızca Amr&#8217;ın cahiliye dönemine yetişen birisi olduğunu ifade etmek içindir.&#8221; (el-Câmiu li Ahkâmil-Kur&#8217;ân, 1,442)</p>
<p>•  Amr b. Meymun, câhiliyede şahit olduğu bir olayı -şayet böyle bir olay gerçekten yaşanmışsa- tamamen kendi kurgusu / tasavvuru/algısı ile anlatmıştır. Zira hayvanlar arasında (özellikle de maymunlar arasında) kavga, mücadele, birbirine vurma, taş, meyve vb. şeyler atma sıklıkla görülen bir durumdur. Muhtemelen Amr b. Meymun da gözleri önünde cereyan eden bir çiftleşme sonrasında maymunlar arasında meydana gelen bu olayı kendi kurgusuyla bu şekle dönüştürerek anlatmıştır.</p>
<p>•Hayvanların dince mükellef olmadığı, hayvanların fiiline sevap, günah bağlanmadığı, dolayısıyla onların çiftleşmesine nikâh ya da zina denilemeyeceği ittifakla kabul edilen bir husustur.</p>
<p>•Amr bin Meymun&#8217;un gördüğünü kendi yorumlarıyla bu şekilde anlatmış olmasına gerek klasik dönemde gerekse günümüzde özellikle ehl-i hadis içinden çeşitli itirazlar yöneltilmiştir.</p>
<p>İbn Kuteybe, bu rivayete yönelik olarak ileri sürülen itiraza cevap verirken, bunun tamamen Amr b. Meymun&#8217;un kendi zihinsel çıkarımı olduğunu, yoksa maymunların kendilerinin böyle bir şeyi haber vermelerinin söz konusu olmadığını, onlar hakkında zinanın da söz konusu olmayacağını belirtmiştir. (Tevilü muhtelefil-hadis, s. 255-256)</p>
<p>İbn Abdilberr bu rivayet ile ilgili olarak &#8220;ilim ehlinin bir grubuna göre maymunlara zina izafe etmek ve onların had cezası uyguladığını ileri sürmek münker bir durumdur&#8221; diye belirtmiştir, (el- Istîâb, IH, 1206)</p>
<p>Modern dönemde ehl-i hadisin önde gelen simalarından Elbânî de bunun şu açılardan münker bir durum olduğunu belirtmiştir: Bir maymunun zina ettiği nasıl söylenebilir? O maymunun daha önceden başka bir maymunla evli olduğunu nereden bilebiliriz? Hayvanların birbiriyle nikâhlı olduğu söylenebilir mi ki? Farz edelim ki bunların hepsi mümkün, peki Amr b. Meymun, maymunların taşlamasının bu sebeple olduğunu nereden bilebilir ki?</p>
<p><strong>Sonuç</strong>:</p>
<p>•Söz konusu rivayet Buharî&#8217;nin hüküm çıkarmak veya içeriğini tasdik etmek için değil, câhiliye dönemine yetişmiş olan bir şahsa dair bilgi vermek üzere aktardığı bir rivayettir.</p>
<p>•Bu rivayette anlatılan olay tamamen ravi tasavvur ve tasarrufuna dayanmaktadır.</p>
<p>• Bu rivayette anlatılan olayı saçma, akıl dışı bulmak veya akla uygun bulmak sonuçta bir inanç meselesi değildir.</p>
<p>•Olayın kendisinin saçma ya da akıl dışı olduğu varsayılsa bile, bu durum, kişisel tecrübesini kendi yorumlarıyla aktaran Amr b. Meymun&#8217;un sorunudur. Buna yer veren Buharî&#8217;nin güvenilirliğini zedelemez. Siz, &#8220;ben havada uçuyorum&#8221; diyen birinin sözünü başkasına &#8220;filan kişi havada uçtuğunu söylüyor&#8221; diye aktardığınızda yalan söylemiş olmazsınız, havada uçuyorum diyen kişinin hezeyanını &#8220;sahih&#8221; bir şekilde aktarmış olursunuz. Vallahu alem.(1)</p>
<p>Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:326-330</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>(1)- İbn Abdilberr &#8220;zina ve recim&#8221; hükmünü maymunlara isnat ettiği için bu rivayetin sahih olmadığım, şayet sahih ise, bunların maymun kılığına girmiş cinler olduğunu belirtmiştir. Humeydi de bunun asıl Buharî&#8217;nin nüshalarında bulunmadığını bildirmiştir. Ancak, İbn Hacer, bu gibi tereddütlere mahal olmadığını, kendisinin Buharî&#8217;nin nüshalarının çoğunluğunu gördüğünü ve hepsinde bu rivayetin yer aldığım söylemiştir. Ayrıca şunu da ifade etmek mümkündür: Rivayette yer alan &#8220;zina-recim&#8221; kavramlarının maymunlar hakkında kullanılmış olması, -benzetme yoluyla -yapılan mecaz bir ifadedir. Dolayısıyla, bu ifadelerden maymunların mükellef oldukları, zina yapmaları onları mesul edeceği, cezasının da recim olduğu hükmü çıkarılmaz. Öyle anlaşılıyor ki, kıssayı anlatan Amr b. Meymun, kıssayı daha da süslendirmek, muhatapların hayretlerini arttırmak, zina suçunun cezasının ne kadar adil ve fıtri olduğunu belirtmek için, maksadını mecaz yoluyla, insanlar için kullanılan aynı kavramları kullanmayı uygun görmüştür. Bununla demek istemiştir ki; zina olarak ifade edilen suç o kadar çirkindir ki, maymunlar bile buna tahammül etmezler. Keza recim cezası o kadar uygundur ki, maymunlar gibi hayvanlar bile yabancı bir maymunla yatması durumunda onu recm eder.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siz-hadisleri-inkar-mi-ediyorsunuz/">Siz hadisleri inkar mı ediyorsunuz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siz-hadisleri-inkar-mi-ediyorsunuz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İplerin koptuğu an: Namaz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/iplerin-koptugu-an-namaz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/iplerin-koptugu-an-namaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Sep 2017 09:02:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[İplerin koptuğu an: Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Namaz Ahkamının tümü varmı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16898</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdi aktaracaklarımıza acaba fikir denilebilir mi? Fikir deni­len şey bu kadar basit, bu kadar delilsiz, bu kadar tarihinden ko­puk olabilir mi? Artık bu iddia dalaletin zirvesini temsil ediyor, diyebiliriz. Bu iddia; iddia edenlerin niyetlerini açık bir şekilde ele veriyor. Hadîse, hadis imamlarına duyulan nefretin tavan yaptığı anlaşılıyor. Bunlara nefret duyuluyor duyulmasına da, üstüne üst­lük, göreceksiniz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iplerin-koptugu-an-namaz/">İplerin koptuğu an: Namaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/iplerin-koptugu-an-namaz/images-16-2/" rel="attachment wp-att-16900"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16900" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-16.jpg" alt="" width="320" height="240" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-16.jpg 320w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-16-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a></p>
<p>Şimdi aktaracaklarımıza acaba fikir denilebilir mi? Fikir deni­len şey bu kadar basit, bu kadar delilsiz, bu kadar tarihinden ko­puk olabilir mi? Artık bu iddia dalaletin zirvesini temsil ediyor, diyebiliriz. Bu iddia; iddia edenlerin niyetlerini açık bir şekilde ele veriyor. Hadîse, hadis imamlarına duyulan nefretin tavan yaptığı anlaşılıyor. Bunlara nefret duyuluyor duyulmasına da, üstüne üst­lük, göreceksiniz elin gavuru baş tacı yapılıyor yine. İmamlarımızın, muhaddislerimizin kitapları güvenilir değil, ama göreceksiniz oryantalistin kitabı hem de tek başına tek hüccet olarak öne sürülüyor.</p>
<p>Bir hadis tâ baştan itibaren mesela 10 hadis kitabında kaydediliyor, ama bu beyefendiler (!) için hiçbir anlamı olmuyor, bir türlü güven duyamıyorlar, ama göreceksiniz İslam&#8217;a düşmanlık besleyen oryan­talistin bir kitabı başka hiçbir desteği olmaksızın, en ufak bir zan, şüphe beslemeksizin tek başına dinin kaynağı oluveriyor! Tam bir rezalet! Esasen böyle iddiaları burada ele almaktan, kaale almaktan utanıyorum. Sırf gençliğe zerk edilen bu zehirleri temizleme adına bu satırları kaleme alıyorum.</p>
<p>Önce İslamoğlu ne diyor bakalım: &#8220;Düne kadar, eee namazın rekatını kim öğretti; namaz nasıl kılınır onu kim öğretti; işte hadis olmazsa olmaz; ideolojik hadisçiliğin bir de böyle sallaması var, anlatabiliyom mu? Hayır, bu namaz, peygamberden peygambere ne­siller boyu intikal etti; Hz İbrahim&#8217;den beri de tüm peygamberler üzerinden Yahudi nesilleri de bu peygamberi uygulamayı nesilden nesile aktardılar; biliyorlardı, yapıyorlardı; bugün iş patladı; internet çıktı, sahtekârlık bozuldu; şimdi Yahudileri kendi ibadethanelerinde namaz kılarken görüyor millet! (Bakara, 83) Allah Beni İsrail&#8217;den söz aldı; Beni İsrail namazı kılıyor yani, bunda garip bir şey yok ki!&#8221;</p>
<p>Bu anlayışı teyiden başkaları da devreye girmiş, namaz ahka­mının hepsinin Kur&#8217;an&#8217;da olduğunu söylemiştir. Buna göre namaz ahkamının tamamı elbette ki Allah tarafından tayin edilmiştir ve bunların tamamı Resulullah&#8217;a Kur&#8217;an ile bildirilmiştir. Resulullah, namazla ilgili Kur&#8217;an ahkamını tatbik etmiştir. Dolayısıyla namazın hiçbir rüknü Resulullah tarafından tayin edilmiş veya bu rükünler O&#8217;na Kur&#8217;an dışı vahiyle bildirilmiş değildir. Namaz rükünlerinin tamamı Kur&#8217;an ile bildirilmiştir. Bu nedenle namaz ahkamının ta­mamını Kur&#8217;an&#8217;da bulmamız mümkündür. Bu ayetlere göre, namazı belli vakitlerde (sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı) kılmak, namaz öncesinde abdest almak (su yoksa teyemmüm yapmak) veya gere­kiyorsa boy abdesti almak (gusül), namaza niyetle kıbleye (Mescid-i Harama) doğru yönelmek, tekbir getirmek, kıyamda durmak, Kur&#8217;an&#8217;dan kıraat yapmak, rüku etmek, secdeye kapanmak ve kade-i ahire yapmak Kur&#8217;an&#8217;m emrettiği şart ve rükünlerdir.</p>
<p>Evet, bir parantez açıp Kur&#8217;an&#8217;da geçtiği ifade edilen bazı rukunları ele alalım. Namazın vakitlerine değinmeyeceğim. Nihayet Kur&#8217;an&#8217;daki ifadeler üçe de beşe de muhtemeldir ve sünnet üç ih­timalini sıfırlayarak beş vaktin olduğunu beyan ediyor. Ve sünnet olmadığında namaz vakitlerinin beş olduğunu söylemek asla müm­kün olmayacaktır! Diğerleri niyet, tekbir ve kade-i ahiredir. Şunu hemen ifade edelim ki, namazın önceki ümmetlere de farz kılındığı noktasında hiçbir problem yoktur. Hatta kıyam, ruku, secde, kıraat gibi temel hususlar hepsinde ortaktır. Şimdi örneklere bakalım.</p>
<p>Mesela niyetle kıbleye yönelmek: &#8220;Bakara/144: [Ey Peygamber!] Biz senin [belki bir vahiy gelir ümidiyle] yüzünü sık sık göğe çevirip durduğunu görüyoruz. [Artık gönlün rahat olsun]; işte şimdi seni memnun edecek kıbleye yöneltiyoruz. Bundan böyle [namaz kılar­ken] yüzünü Mescid-i Harâm&#8217;a [Kâbe&#8217;ye] çevir.&#8221;</p>
<p>Burada kıbleye dönmek açıktır, ancak niyet bu ayetin neresin­de?</p>
<p>Bakara/150: &#8220;Evet, nereye gidersen git; yüzünü/yönünü Mescid-i Haram tarafına çevir. [Ey Müminler!] Siz de her nerede olur­sanız olun, yüzünüzü/yönünüzü Mescid-i Haram tarafına çevirin. Böylece şu halkın içinde -hakikati çarpıtmaya şartlanmış olanların sırf inattan dolayı ileri geri konuşmaları hariç- kimsenin kıble husu­sunda size karşı kullanacakları bir delili kalmasın.&#8221;</p>
<p>Burada da kıbleye dönmek var, ancak niyet yoktur! Niyet için başka nassa gerek vardır. O nerde?!</p>
<p>Tekbir getirmek: İsra/111: &#8220;[Ey Peygamber!] &#8220;Bütün övgüler, hiçbir çocuk edinmeyen ve hükümranlığında hiçbir ortağı bulunma­yan, acze düşmediği için herhangi bir yardımcıya da muhtaç olma­yan Allah&#8217;a mahsustur&#8221; de ve [bütün bu kemal sıfatlarıyla muttasıf olan] Rabbinin en yüce olduğunu ilan et. (kebbirhu tekbira)&#8221;</p>
<p>Yani tekbir getirerek Allah&#8217;ı yücelt! Peki bunun namaza başlar­ken tekbir getirmekle ilgili olduğunu nereden çıkarıyoruz? En ge­nel anlamıyla tekbir Allah&#8217;ın büyüklüğünü temaşa ettiğimiz her bir olay için getirilir, diyebiliriz. Namazda tekbir sünnetle sabittir. Şunu söylemek de mümkündür: Allah genel olarak tekbiri buyurmuş; Resulullah da onu hem namaza hem de başka ibadetlere uygulamıştır. İşte bu da sünnetin uygulayarak beyan fonksiyonunu ortaya koyar.</p>
<p>Kade-i ahire: Al-i İmran/191: &#8220;Nitekim onlar kâh ayakta iken, kâh oturur vaziyette iken, kâh yatar hâlde iken (kıyamen ve kuûden ve ala cunubihim) Allah&#8217;ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hak­kında düşünürler ve &#8220;Rabbimiz!&#8221; derler, &#8220;Sen bu kâinatı boş yere yaratmadın. Sen yüceler yücesisin. Bizi cehennem ateşinden muha­faza buyur!&#8221;</p>
<p>Bu ayet en genel anlamıyla herhalde Allah&#8217;ı zikretmeyi ve kai­natı tefekkür etmeyi vurgulamaktadır. Bu ayetin doğrudan namazla ilgisi yoktur. Şayet namazla ilgisi olsaydı, yan üzere yatmak da na­mazın farz veya rukunlarından biri olurdu. Bütün bunlar maalesef Hz. Peygamberim sünnetinin fonksiyonunu ortadan kaldırmak için yapılan zorlama yorumlardır. Buna neden başvurulduğunu anla­mak mümkün değildir! Hep söylüyoruz; sünnet olmaz ise Kur&#8217;an&#8217;a kırk takla atlatılarak oradan hükümler çıkarılır ve Kur&#8217;an haşa mas­karaya çevrilir. Buna gerek var mıdır?</p>
<p>Şimdi diğer bir konu hakkındaki iddiaları görelim. Rekat sayı­lan hangi ayetle düzenlenmiştir?</p>
<p>&#8216;Rekatı, &#8216;rüku&#8217; demektir. Namazda &#8216;rüku&#8217; yapmayı emreden Kur&#8217;an, bunun kaç kez tekrarlanacağını yani namazların rekat sayılarını da elbette ki belirlemiştir. Kur&#8217;an&#8217;ın rekat sayılarını bildiren ayeti/formülü şudur; &#8220;Namazı ikame edin (dosdoğru kılın) ve ze­katı verin ve rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.&#8221; (Bakara 43)</p>
<p>&#8216;Namazlarınızı rüku edenlere tabi olarak kılın&#8217; anlamına gelen bu ayet tüm namazların rekat sayılarını belirleyen ve öğreten Kur&#8217;ani bir buyruk/formüldür. Hatta bu buyruk, sadece rekat sayılarını de­ğil tüm namaz ahkamının tatbikatını öğreten bir formüldür. Allah Teala, namazların kaç rekat olduğunu ve nasıl kılınacağını mümin­lere böyle bildirmiştir. Kur&#8217;an&#8217;ın bu amaçla kaynak gösterdiği adres (verdiği link) ümmetin fiili tatbikatıdır. Hedef adres bir metin veya söz değil her gün beş vakit namaz kılan cemaatin canlı uygulaması­dır. Kur&#8217;an bize şunu telkin etmiş olur: &#8216;Ey Müminler! Namazların rekat sayılarını mı öğrenmek istiyorsunuz? Camilerdeki cemaate uyarak (rüku edenlerle birlikte rüku ederek) namaz kılın. Böylece otomatik olarak rekat sayılarını öğrenin. Hatta tüm namaz ahkamı­nın tatbikatını, namazların kılınma biçimini de&#8230;&#8217;</p>
<p>Namazların kılın­ma biçimi asırlar öncesinden günümüze Kur’an&#8217;ın bu formülü (üm­metin bu mütevatir tatbikatı) sayesinde intikal etmiştir. Resulullah kaç rekat ve nasıl namaz kıldı ise bu mütevatir intikal sayesinde biz müminler de öyle kılarız. Camilerde cemaatle kılınan farz namaz­lar, hem namazların rekat sayılarını bildiren ve hem de namazların kılınma biçimini bize öğreten mütevatir tatbikattır (sünnet). Bizler, resimli namaz hocası kitaplarına ve/veya hadislere dayanarak değil Kur&#8217;an&#8217;ın bu ayetine dayanarak yani &#8216;rüku edenlerle birlikte rüku ederek&#8217; namazlarımızı eda ederiz. Böylece namazların rekat sayıları dahil kılınma biçimini fiili tatbikatla öğrenmiş oluruz.</p>
<p>Bu durumu şu örnekle izah etmeye çalışalım: Hiçbir İslami bilgisi olmayan bir gayrimüslim bugün Müslüman olsa ve nasıl namaz kılacağını sorsa ona şöyle deriz: &#8220;Bir grup mümin beş vakit namazı daima camide topluca kılar, sen de git topluca namaz kılan bu müminleri taklit ederek abdest al ve onlarla birlikte namaza dur, onlar ne yapıyorsa sen de aynısını yaparak onları taklit et (rüku edenlerle birlikte rüku et). Böylece namazı kılmış olursun. Cemaatle kılınan bu namazlarda hiç kıraat yapmasan bile olur. Çünkü kıraati zaten tüm cemaat adına imam yapar. Zamanla bazı ayetleri ezberlersen bilahare sen de tek başına namaz kılabilirsin.&#8221; Bizim bu önerimizi tatbik eden bir insanın namazı ile namazlarımız arasında rekat sayıları bakımından her hangi bir fark olabilir mi?</p>
<p>Görüyorsunuz, bir gayr-i müslim camiye gittiğinde namazın nasıl kılındığını öğrenmiş olacak. Çünkü rukuya gidenlerle birlikte rukuya gidiniz, ayeti var. Yani bu gayr-i müslim camiye gitmezse namazı öğrenemeyecek mi? &#8220;Ben evimde kılmak istiyorum, nasıl namaz kılacağım?&#8221; dediğinde biz ona caminin yolunu mu göstere­ceğiz? Hz. Peygamber zamanında her mü&#8217;min camiye geldi de na­maz kılmayı öyle mi öğrendi? Peki Hz. Peygamber hangi camide namazı öğrendi? Öyle ya! Önce kendisinin bu namazı öğrenmesi la­zım ki, başkalarına da öğretebilsin! O zaman nerde öğrendi namazı?</p>
<p>Bu ayetin geçtiği Bakara Suresi, medeni bir suredir. Acaba Mek­ke&#8217;de &#8220;rukuya gidenlerle birlikte rukuya gidiniz&#8221; ayeti nazil olmuş muydu? Mekke&#8217;de namaz kılındığına göre nasıl kılmıyordu? Bilin­diği kadarıyla Mekke&#8217;de cami yoktu, bireysel namaz vardı. Bu du­rumda sahabe namaz kılmayı nasıl öğrendi?</p>
<p>Bunun yaranda şayet ruku edenlerle ruku ederek namazı mütevatir olarak öğreneceksek, namazla ilgili pek çok mesele daha var. İmamlık, cemaat, namaz tamamlama, saf düzeni, ezan vb. Bunları da ruku edenlerle birlikte öğreniyoruz. Bunları kabul edeceksek, sünnetle gelen uygulamayı kabul etmiş olacağız. O halde bu durum mütevatir sünneti kabul ediyoruz anlamına mı geliyor? Mütevatir sünnete evet, haber-i vahide hayır yani. Ancak şu iddiayı dile geti­renler, mütevatir dahi olsa hiçbir şeyin sünnetle tayin edilmediğini söylüyorlar. Onlara göre -yukarıda denildiği gibi- namaz ahkamının hepsi Kur’an&#8217;da vardır. Bir tarafta mütevatir uygulamadan namazı öğrenmek; diğer tarafta her şeyin Kur&#8217;an&#8217;da olması. O zaman karar vermeliler; her şey Kur&#8217;an&#8217;da var mı? Yoksa Kur&#8217;an&#8217;ın bazı emirleri­nin nasıl yerine getirileceğini sünnetten de öğreniyor muyuz?</p>
<p>Eğer sünnetten de bir şeyler öğreniyorsak peki biz &#8220;Resulullah&#8217;a itaat edin&#8221; ayetine bakarak Kur&#8217;an&#8217;da olmayan ahkamı öğrenmek istedi­ğimizde neden hop oturulup hop kalkılıyor? Siz &#8220;rukuya gidenlerle rukuya gidin&#8221; ayetine bakarak, uygulamaya başvuruyorsunuz ve ahkamı öğreniyorsunuz. Biz &#8220;Resule itaat edin&#8221; ayetine bakarak ah­kamı öğrendiğimizde size ne oluyor Allah aşkına?! Burada şu örneği versek; ezan mesela; ezanı dinin bir hükmü kabul edebilecek mıyız.?</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da yok! Sünnetle sabit ve mütevatir olarak gelmiş! Ezanı ka­bul edersek, dine ilavede bulunmuş olmayacak mıyız? Ezanı red­dedersek, mütevatir bir uygulamayı inkar etmiş olmayacak mıyız?</p>
<p>Bazen ne diyeceğimi bilemiyorum! Ben kalkmış neye cevap ve­riyorum! Namazı nerden öğreniyoruz? Bunu ispat etmeye çalışıyo­ruz. Enerjimizi bu tip şeylere mi harcayacaktık? Ümmetin ihtilafsız hallettiği şeylerle ümmeti yeniden meşgul etmenin bizi rıza-ı ilahi­ye yaklaştıracağını mı zannediyoruz? Yazıklar olsun bize! Namazı bile kendi ideolojilerimize kurban etmişiz! Neden? O kadar sırıtıyor ki, nedeni? Çünkü namaz sünnet savunucularının elinden alınma­sı gerekir. Sünnetin beyanı olarak namaz orada durduğu müddet­çe hadissiz sünnetsiz yapamayacağımız açıktır. O halde ne yapıp yapıp namazı da Kur&#8217;an&#8217;a bağlayıp Peygamberle sünnetle bağını koparmamız gerekir. Anlayış bu işte! Ancak olmuyor! Bir taraftan namazın bütün ahkamıyla Kur&#8217;an&#8217;da olduğunu söyleyeceksiniz; ol­mayınca &#8220;ruku edenlerle ruku ediniz&#8221; diyerek mütevatir sünneti adres göstereceksiniz.</p>
<p>Böylece rekatların Kur&#8217;an ile farz kılındığını söylemiş olacaksınız ve böylece ümmetin bütün sorunlarını çözmüş olacaksınız. Yazık! Aklıma gelmişken şunu söylesem; namaz için ca­miye gitmek şart bunlara göre; yani farz. Eğer &#8220;ruku edenlerle bir­likte ruku etmemiz&#8221; emredilmişse cemaatle namaz farz olmaktadır. Peki bu iddiayı dillendirenler, namazlarım cemaatle mi kılıyorlar? Nitekim İbn Hazm de aynı şekilde düşünmüş ve tek başına namazın geçerli olmadığını söylemiştir.</p>
<p>Şimdi bunlar cemaatle kılmadıkları namazları nasıl değerlendiriyorlar? Şayet şöyle diyorlarsa; biz cami­de namazı öğrendik, artık sonradan ferdî olarak evde de kılabiliriz. İyi de bunu nerden çıkarıyorlar? Ayet ve emir açık. &#8220;Ruku edenlerle ruku edin.&#8221; Öğrendikten sonra evlerinizde kılabilirsiniz, şeklinde bir mana burada yok! Bu manayı verirsek, Kur&#8217;an&#8217;ı hevamıza uydu­ruyoruz, anlamına gelmez mi? Sırf hadisleri reddetmek için kendi­nizi büyük bir külfetin altına sokuyorsunuz. Sokuyorsunuz sokma­sına da sonra da buna riayet ediyor musunuz onu da bir Allah bilir!</p>
<p>Şu hususu burada ifade etmeliyim: Evet, namaz kadim bir ibadettir. Bütün peygamberlerde bu ibadet vardır. Kur&#8217;an, bunun temel rukunlarına değinmiştir. Ancak vakit, rekat ve diğer ayrıntıları Kur&#8217;an&#8217;da yoktur. Allah Resulu bu kadim ibadeti Yahudileri görerek yahut -olmadı ya!- onların sinagoglarına giderek öğrenmedi. Ceb­rail (a.s), Peygamberimize geldi ve geçmiş ümmetlerde de bulunan bu namazı bugün kıldığımız şekilde vakitlerini ve rekatlarını da tam olarak tayin ederek öğretti. Bir anlamda ehl-i kitapta da olan bu iba­detin aslını-esasını göstermiş oldu. Çünkü ehl-i kitabın bu ibadeti de tahrif etme ihtimalleri yüksekti. Dolayısıyla bunu yahudilere bağla­manın ne manası var Allah aşkına!</p>
<p>Şimdi gelelim bu iddianın daha ileri boyutuna. İslamoğlu&#8217;nun kısmen değindiği boyuta. Yahudilerden namazın alınması boyutu­na. Herhalde bunlar ekip olarak çalışıyor. İddia şöyle:</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da namaz kılınmasına yönelik bir emir genelde şu şekil­de karşımıza çıkar: &#8220;&#8230; O namazı kılın ve o zekâtı verin.&#8221; (Müzzemmil, 20)</p>
<p>&#8220;es-Salah&#8221; kelimesinin başında gelen &#8220;el&#8221; takısı, mâ&#8217;rifelik (be­lirlilik) ekidir. Muhataplar tarafından zaten bilinmekte olan şeyler için kullanılır. Bu ayeti okuyan başta peygamber olmak üzere tüm müslüman tıpkı oruç örneğinde olduğu gibi &#8220;o namazı kılın&#8221; derken Allah&#8217;ın hangi namazdan bahsettiğini çok iyi anladılar. Ve böylece ehl-i kitab&#8217;ın kılmakta olduğu şekliyle namazı kılmaya başladılar. Kudüs&#8217;e (Beyt&#8217;ul Makdis&#8217;e) dönerek namazlarını kılmaları bunun delilidir. Çünkü o zamanlar ehli kitap Kudüs&#8217;e dönerek namaz kı­lardı. &#8220;O namazı kılın&#8221; emri, Kudüs&#8217;e doğru dönme emrini de içinde barındırdığı için zaten bilinen bu hususla ilgili bir ayet inmemiştir. Günümüzde Rabbinik Yahudilik&#8217;te namaz vakitleri ve rekât dağlımı şu şekildedir:</p>
<p>Brochos, Sabah 2 Rekat</p>
<p>Shacharit, Öğle 4 Rekat</p>
<p>Ashrei, ikindi 4 Rekat</p>
<p>Ma&#8217;ariv, Akşam 3 Rekat</p>
<p>Shema, Isha&#8217;a 1 Rekat</p>
<p>(Nisiyat Kapayim): Başlarken elleri kaldırmak</p>
<p>(&#8216;amidah): Kıyam. Eller salınmış vaziyettedir.</p>
<p>(Breikhah): Rükû, her rekâtta bir defa yapılır.</p>
<p>(Qidah): Secde, her rekâtta iki defa yapılır. (Ben ABRAHAM- SON, a.g.e, s. 9-11 Resimler aynı kaynaktan alınmıştır.)</p>
<p>Ehl-i Kitab&#8217;ının kıldığı beş vakit namazın bugün bile, yatsı dışın­da, bizim kılmakta olduğumuz namaz ile birebir örtüştüğü açıktır. Yatsı namazındaki farklılığın sebebi ise ayrı bir araştırma konusu olmalıdır.</p>
<p><strong>İddia böyle! Sırayla gidelim:</strong></p>
<p><strong>1</strong>-&#8220;Salat&#8217;taki el takısı, namazın bilindiğini gösterir. Onun için Müslümanların kıldığı namaz ehl-i kitabın kıldığı namazdır. Müslümanlar o dönemde ehl-i kitab&#8217;ın kılmakta olduğu şekliyle namazı kılmaya başlamışlar!&#8221; Bu iddianın temeli Ben Abrahamson&#8217;un kita­bına dayanmaktadır. Bu kitap olmasa böyle bir iddiayı temellendir­mek de mümkün olmayacaktı! Ona aşağıda değineceğiz.</p>
<p>Bir kere salattaki el takısı, evet, namazın bilindiğini gösterir, an­cak bu namaz o dönemdeki ehl-i kitabın namazı değildir. Bu namaz, Kur&#8217;an&#8217;da peygamberleri döneminde her ümmet için var olduğu malum olan namazdır. Ehl-i kitapta kırıntılar kalmış olabilir. Ayrıca eski ümmetlerde olsa bile namazda birkaç değişikliğin yapılmasına mani hiçbir şey yoktur.</p>
<p>Diğer taraftan Hz. Peygamber, ehl-i kitaptan bu namazı nasıl öğrenmiştir? Mekke&#8217;de ehl-i kitap yoktu. Ayrıca yu­karıdaki iddiada Müslümanların ruku edenlerle ruku ederek nama­zı öğrenecekleri geçmekteydi. Burada ise ehl-i kitaptan öğrenerek.(1) Peki Müslümanlar sinagoga, havralara giderek mi namazı öğrendi­ler? Ya da Müslümanlar değil de Hz. Peygamber, &#8220;durun, ben bir gideyim, öğreneyim, size anlatırım&#8221; mı demiştir? Hz. Peygamber&#8217;in böyle bir yolculuğa çıktığı veya bir yahudiyle karşılaşıp ondan namazı öğrendiği bilinmemektedir.</p>
<p>Yine bırakın ehl-i kitabı, müşrik­lerin bile salatadan bahsediliyor. Bu salata Hz. İbrahim&#8217;den kalma olduğu söylenebilir. Niye Yahudilere gidiyoruz ki?! Yoksa müşrik­lerin namazında bir problem mi var? Ya da onlar putperest de onun için onların namazına gerek mi yok?! Gerçekten hazır yanıbaşında bu salat varken Hz. Peygamber niçin bu namazı taklid etmek iste­memiş? Varsa yanlışları düzeltebilirdi. Nitekim, cahiliyeden redde­dilenler olduğu gibi tashih edilenler veya aynen baki kılınanlar da vardı. İş çetrefelleşti. Soru şu: Bu kadar saçma sapan bir çetrefelliğe gerek var mı? Namazı Cebrail&#8217;den mi öğrenmek daha kolay yoksa ehl-i kitaptan mı? Cebrail&#8217;in öğrettiği namazda muhakkak geçmiş ümmetlerde olan temel rukunlar vardır. Ancak bu temel rukunların bile mevcut ehl-i kitapta tahrife uğramadığı ne malum?!</p>
<p><strong>2</strong>-O dönemin ehl-i kitabının salat adıyla geçen namazı kıldık­larını nerden biliyoruz? O namaz -şayet namaz ise- tahrife uğramış olamaz mı? Ehl-i kitap çoğu şeyini bozdu, değiştirdi de namazı mı muhafaza etti? Ya da şöyle diyelim: Doğrusuyla yanlışıyla bazı şey­leri muhafaza ettiler. Hz. Peygamber, onların yaptıkları hareketin doğru ve yanlış olduğunu nerden bilecektir? Hani &#8220;Kitap nedir, iman nedir?&#8221; bilmiyordu. O halde ancak ve ancak Allah ona söy­leyecek de öyle bilecektir. Fakat Allah&#8217;ın Kur&#8217;an&#8217;da salata mevcut, yaşayan ehl-i kitaptan öğrenilebileceğine dair en ufak bir işareti yoktur. Şayet ehl-i kitaptan öğrendiğini söyleyeceksek bile o zaman Kur&#8217;an dışı bir vahiyle Hz. Peygamber&#8217;in yönlendirildiğini kabul et­mek durumundayız. Aynen kıble olarak Kudus&#8217;e dönmekte olduğu gibi. Ama bir taraftan asla Kur&#8217;an dışı vahiy olduğunu kabul etme­yeceksiniz, diğer taraftan ise Kur&#8217;an&#8217;ın emriyle Hz Peygamber&#8217;in salatı ehl-i kitaptan öğrendiğini iddia edeceksiniz, Kur&#8217;an&#8217;da böyle bir emir veya yönlendirme olmadığı halde! Olacak şey değil!</p>
<p><strong>3</strong>-Şimdi gelelim esas meseleye. Bir yazar ve bir kitap. Tüm inançlar bu kitaba bağlanmış! Bu kitap neyin nesi? Hiç önemli değil! Kitabın amacı ne? Hiç önemli değil! Yazdıkları doğru mu? Hiç önem­li değil! Bu kitap tek bir kitap ve bunu destekleyen tarihsel ve dinî bir kaynak var mı? Hiç önemli değil! Bu kitap bizim haber-i vahide benziyor, hatta daha beter! Çünkü haber-i vahidlerin senedi var, bu kitabın ise senedi yok, ancak 3000 yıl öncesi bir ibadetten bahsedi­yor! Hiç önemli değil! En azından Tevrat&#8217;ta, yoksa Talmud&#8217;da böyle bir salata işaret olsa! Yok, ama hiç önemli değil! Bu kitapta bile yatsı namazının rekatı tutmamış. O zaman biraz şüphe etmek gerekmez mi? Hayır, hayır, hiç önemli değil! Ama hadislerde birazcık şüphe olsa elimizin tersiyle itiyorduk! Ama Kur&#8217;an zanna uymayı yasaklı­yor diyerek, hadisleri reddediyorduk?</p>
<p>Abrahamson&#8217;un kitabında da bir şüphe beliriverdi. Neden buna zan diyerek onu reddetmiyoruz?</p>
<p>Evet, bu kitap değerli meslektaşım Yrd. Doç Dr. Süleyman Tu- ran&#8217;ın bana verdiği bilgiye göre İslam&#8217;ın yahudilikten devşirildiğini ispatlamak amacıyla yazılmış! Hakikaten yatsı namazı hariç bütün şekilleri, hal ve hareketleri tam olarak uydurulmuş! Yatsı namazı­nın rekatının farklı verilmesi herhalde çok sırıtacağından olmalıdır. Yani olay &#8220;bu kadar da olmaz!&#8221; dedirtecek cinsten!! Herhalde bu kadar farklılık göze batmaz ve insanlar ciddi anlamda İslam&#8217;ın Ya­hudilikten teşekkül ettiğini kabul ederler diye düşünülmüştür.</p>
<p>Mesele şudur: &#8220;Tevrat&#8217;ta yer alan bilgilere göre, dönemin çev­re kültürlerinde olduğu gibi, eski İsrail toplumunda da ibadetin te­melini kurban kültü oluşturmuş; bilhassa İbrani ataları döneminde ibadet, ferdi tarzda Tanrı&#8217;ya sunulan adak, takdime ve dua şeklinde yerine getirilmiştir. Geleneksel Yahudiliğe göre II. Mabed&#8217;in Roma­lılar tarafından yıkılmasıyla birlikte (MS 70) Mesih&#8217;in ortaya çıkıp Süleyman Mabedi&#8217;ni tekrar inşa edeceği ve tüm Tevrat hükümlerini yeniden hayata geçireceği güne kadar, kurban ibadeti askıya alınmış durumdadır. Eski İsrail dininde Mabet, kurban ve kohenlik uygu­laması merkezi konuma sahipken, II. Mabedin yıkılmasıyla birlik­te Yahudi dini hayatı, sinagog, Tevrat ve rabbiler etrafında gelişme göstermiştir. Mabette kohenler aracılığıyla yerine getirilen kurban ibadetinin yerini, sinagoglarda rabbiler eşliğinde icra edilen Tevrat çalışması ve dua (tefila) almıştır.</p>
<p>Günümüzde de uygulandığı şekliyle sabah, ikindi ve akşam olmak üzere günde üç vakitten oluşan düzenli ibadet, tercihen sinagogda bir kısmı ferdi bir kısmı en azın­dan on kişiden oluşan cemaat (minyan) eşliğinde İbranice okunan dualar halinde icra edilmektedir. Yahudi ibadetinin büyük bir kısmı oturarak ve ayakta yerine getirilmekle birlikte, duanın belli yerle­rinde rukuya benzer bir şekilde ayakta ya da oturarak eğilmek su­retiyle (buna günümüzde görüldüğü gibi kıyamda biraz sallanarak yapılan hareket diyebiliriz) bir nevi yarı secde yapılmaktadır. Tam secde düzenli ibadette yer almayıp bilhassa Mabet döneminde Ke­faret gününde (yom kippur) uygulanmıştır. Günümüzde ise Aşke- naz Ortodokslar tarafından Yeni yıl ve Kefaret günü ibadetlerinde; Karailer tarafından ise düzenli ibadetin bir parçası olarak uygulan­maktadır.&#8221; (Bk. Salime Leyla Gürkan, Yahudilik, İstanbul: İsam Yayınları, 2015, ss. 192-203.)</p>
<p>Salat denilen ibadet bu bahsedilen duadır ve mevcut, yaşayan Yahudilikte namazın olmadığı anlaşılmaktadır. Belki de namazı da tahrif etmiş, onu bu duaya çevirmişlerdir, Allah bilir! İşte Ben Abra- hamson, İslam&#8217;ın Yahudilikten hareketle oluşturulan bir din olduğu iddiasını kanıtlamak üzere yukarıda zikredilen hususları çarpıtarak, yani &#8220;namaz bu dua rituelinden alınmıştır&#8221; diyerek bir benzetme yoluna gitmektedir. Şimdi bize ne oluyor Allah aşkına?! Hadîse nef­ret duymak için Peygamber size ne yaptı, bu ümmetin alimleri size ne yaptı Allah aşkına?!</p>
<p>Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:316-326</p>
<p>Dipnot:</p>
<p>(1)- Ehl-i kitap deniliyor, ancak maksat Yahudilerdir. Abrahamson da Yahudilikte bunun olduğunu söylüyor. Mesela neden Hıristiyanlar da böyle bir ibadet yok! Hıristiyanlar Peygamberimizin dönemine daha yakın! Hatta Musa&#8217;ya da iman etmiş bir topluluk! Kur&#8217;an her peygamberde namaz olduğunu söylediğine göre Hz. Isa da namazı öğretmiş olmalıdır. Ama neden Hıristiyanlar da bu ibadet yok! Muhtemelen namazı ihmal ettiler, unuttular ya da tahrif ettiler. Yahudilerden bu namaz aynıyla (!) geliyor, ama Hıristiyanlar da bırakın aynı olmayı aslı bile yok!</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iplerin-koptugu-an-namaz/">İplerin koptuğu an: Namaz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/iplerin-koptugu-an-namaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamoğlu ve Tarihselcilik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamoglu-ve-tarihselcilik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamoglu-ve-tarihselcilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Sep 2017 21:08:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[İslamoğlu ve Tarihselcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16865</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;İslamoğlu, Kur&#8217;ana olması hasebiyle tarihselci olamaz. Acaba gerçekten öyle mi? Önce “Maksad eksenli okuma” dediği şeye üç örnek verir. Sonuncusu hırsızlık cezasıdır. Sorular sorar. Cezanın kendisi mi, maksad mı diye&#8230; Ardından bu cezayı Kur’an’ın ihdas etmediğini söyler. Hz. Peygamber in geleneksel cezayı olabilidiğince sınırladığını ifade eder. Mesela seferde bu cezanın uygulanmayacağını buyurmuştur. (Not: Ona göre [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamoglu-ve-tarihselcilik/">İslamoğlu ve Tarihselcilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/islamoglu-ve-tarihselcilik/images-9-7/" rel="attachment wp-att-16866"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16866" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-9.jpg" alt="" width="440" height="334" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-9.jpg 440w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-9-170x130.jpg 170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-9-300x228.jpg 300w" sizes="(max-width: 440px) 100vw, 440px" /></a><br />
&#8216;İslamoğlu, Kur&#8217;ana olması hasebiyle tarihselci olamaz. Acaba gerçekten öyle mi? Önce “Maksad eksenli okuma” dediği şeye üç örnek verir. Sonuncusu hırsızlık cezasıdır. Sorular sorar. Cezanın kendisi mi, maksad mı diye&#8230; Ardından bu cezayı Kur’an’ın ihdas etmediğini söyler. Hz. Peygamber in geleneksel cezayı olabilidiğince sınırladığını ifade eder. Mesela seferde bu cezanın uygulanmayacağını buyurmuştur. (Not: Ona göre Hz. Peygamber, şari olamazdı, haram koyamazdı, Kur’an’a ilave bir hüküm getirmezdi. Sadece Kur&#8217;an&#8217;da olanı uygulardı. Allah, Kur’an&#8217;da cezadan umumi bir şekilde bahsediyor, ancak Hz. Peygamber, Kur’an’ı sınırlıyor. Oldu mu şimdi? Ne haddine değil mi ya!!)</p>
<p>Ve ardından “vahyin cezalandırmada maksadı suçluyu değil, suçu mahkum etmek ve caydırıcılıktır” diyerek şu açıklamayı yapmak zorunda kalır: &#8220;Bu okuma biçimi tarihselci okuma biçimi değil, makasıtçı okuma biçimidir. Tarihselci şöyle düşünür. Allah sözünü söylemiş, teşriini yapmıştır. Teşrii sırası bize gelmiştir.</p>
<p>Bu, Allah&#8217;ın kelamını tarihe mahkum etmektir. Kur’an&#8217;ın hükümlerini indiği zaman ve mekanla sınırlayan bu anlayış Kur&#8217;an’ı mehcur bırakmanın bir türüdür. Makasıtçı anla-yış, Allah&#8217;ın muradının tekil lafız ve hükümlerde değil, o lafız ve hükümlerin hedeflediği maksatlarda olduğunu savunan anlayıştır?“(bk.Kur’an’ı Anlama Yöntemi,s.273)</p>
<p>İlerleyen sayfalarda konuya tekrar döner. Çeşitli örnekler verir. Kölelik ve cariye mesela. Ona göre Kur’an bunu kaldırmayı hedefledi. Bir iki nesil içinde kaldırılabilirdi. Buna rağmen Müslümanlar bunu kaldırmadı ve asırlardır köle ve cariye edinmeye devam ettiler. (Not: Peygamberiyle ashabıyla, 19. asra kadar ümmet ya bu işi yapmak istedi ama beceremedi ya da yapmadı, çünkü mesajı anlayamadılar. Var mı bunun başka Türkçesi!!)</p>
<p>Devam edelim. Çok eşlilik ve kadın hakları da aynı&#8230; Mesela Allah mirasta kadına ikiye bir pay verirken bunu mutlak had olarak takdim etmemiştir. Bunu bir başlama noktası olarak ele almış ve muhataplarına zımnen teşri yönünü göstererek ”bu yönde ilerleyin&#8221; demiş olmaktadır. Yani Kur&#8217;an parantezi açmış, ama kapatmamıştır.Bu istikamette ilerleyen Kur’an&#8217;ın hedeflediği maksada varır. Hemen buraya da dipnot düşmüş ve Kur’an’ı tarihin tozlu sayfalarına gönem tarihselcilerle özdeşleştirilmemesini tenbih eylemiştir. Buna göre onun anlayışı şudur: Rabb&#8217;imiz bize adeta Kur’an ile şöyle seslenmektedir. Ben bunları evrensel ve dinin değişmez sabiteleri olarak söyledim. Bundan sonra yapacağınız bütün teşriiler bunu ışığında. bunlara aykırı olmayacak şekilde olmalıdır.(bk.Kur’an’ı Anlama Yöntemi,s.381-383)</p>
<p>Şimdi bunlara ne demeli? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu mu yoksa çocuk mu kandıryorsun, demeli?! Belli ki, tarihselcilik ile yan yana görülmek istemiyor. Ancak maksatçıyım demek, seni tarihselcilikten ayrıştırıyor mu? Verilen örneklere bakılırsa hep maksad, yani mesaj esas alınmış, buna uygun yeni teşriilerin yapılacağını söylemiştir. Peki tarihselciler farklı bir şey mi söylüyor? Hırsızlığa verilen cezada tarihselciler ”burada önemli olan bu cezayı vermekteki gayedir&#8221; diyorlar. Gaye mesela caydırılıcık ise ona göre uygun cezalar takdir edilebilir. İlla da şekilsel olarak elin kesilmesi evrensel olarak savunulamaz. Kölelik konusunda da aynı şeyi söylüyorlar. Allah&#8217;ın muradı, maksadı köleliği kaldırmaktı. O dönemde bu gerçeldeştiril(e)medi.</p>
<p>Şimdi bunu gerçekleştirip Allah’ın maksadını yerine getirmeliyiz. Miras meselesi de aynı. Zaman değişmiş, farklı durumlar ortaya çıkmıştır. Buna göre miras olayı yeni duruma uygun olarak Allah&#8217;ın gaye ve maksadı ışığında yeniden ele alınmalıdır. Tarihselciler Kur’an&#8217;daki hükmü reddetmiyorlar. Var diyorlar, ancak o tarihi şartlarla ilgili bir düzenlemedir, diyorlar. Evet, İslamoğlu bunlardan farklı bir şey mi söylüyor? Mesela miras taksimiyle ilgili taksim ”başlama noktasıdır&#8221; diyor. Kur’an hedef gösterdi, o noktada ilerleyeceğiz, diye ekliyor. İlerledik ve günümüz şartlarında eşit olması gerektiği kanaatine vardık. Bu makasıtçılık mı oluyor? Tarihselcilik olmuyor mu? Zaten tarihselcilerin tarihi delillerinden en önemlisi Şatıbî ve makasıt düşüncesi değil midir?</p>
<p>Bir de &#8220;Ben (Kur&#8217;an), bunları evrensel ve dinin değişmez sabiteleri olarak söyledim&#8221; demez mi? Ne demek bu şimdi? Anlayan var mı? Neleri böyle söyledin? Miras taksimi, cezalar, kölelik meselesini mi? Eğer böyleyse bunların evrensel ve değişmez sabiteler olarak söylenmesi ne demek? Yani bu hükümler değişmez mi? Ama değiştiriyorsun, maksat ve hedefler doğrultusunda&#8230; Yoksa evrensel ve değişmez sabitelerden kastın gaye, maksat ve mesaj mı? Eğer böyleyse tarihselcilerden ne farkın var Allah aşkına?</p>
<p>Sen, dünyayı kör, insanları sersem mi zannediyorsun? İslamoğlu, düpedüz tarihselcilik yapıyor. (Not: Bilemiyorum, acaba bir farkı var mı? Niye bu telaş içinde? Tarihselciliği topyekun bir metot mu kabul etmiyor? Kabul ediyor da hükümlerin hepsine uygulanmasından mı endişe ediyor?</p>
<p>Mesela tesettür, faiz vs. Nerde duruyor tam olarak anlamak mümkün değil. Tarihselciler ise bu noktada daha açık. İman, ahlak ve ibadet dışında her şey tarihsel, o kadar)<br />
Yapsın, ona diyeceğimiz yok! İyi de yaptığı halde niye tarihselcileri kötülüyor, hem de ağır bir şekilde&#8230; Tarihselcilerin yerinde olsam ben ona diyeceğimi bilirdim. Ama ben tarihselci değilim! Susuyorum.</p>
<p>Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:251-253</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamoglu-ve-tarihselcilik/">İslamoğlu ve Tarihselcilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamoglu-ve-tarihselcilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrailoğulları olmasaydı, et kokmayacak mıydı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/israilogullari-olmasaydi-et-kokmayacak-miydi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/israilogullari-olmasaydi-et-kokmayacak-miydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Sep 2017 21:02:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[İsrailoğulları olmasaydı et kokmayacak mıydı?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16861</guid>

					<description><![CDATA[<p>Islamoğlu, Buharî&#8217;de Kur’an&#8217;a aykırı gördüğü -ama esasen muhtemelen zahiri tecrübe ve akla aykırı olan bir Buharî hadisi vardır. Bunu da Buharî&#8217;de sahih senedli bir iftira olarak ballandıra ballandıra anlatmaktadır. Bu hadis şöyledir: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur; &#8220;Eğer İsrailoğulları olmasıydı, et kokmazdı&#8230;” (Buhârî, Enbiyâ, 2) Peki, gerçekten bu hadis akla ve tecrübeye aykırı mıdır? Hadîsin zahirinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/israilogullari-olmasaydi-et-kokmayacak-miydi/">İsrailoğulları olmasaydı, et kokmayacak mıydı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/israilogullari-olmasaydi-et-kokmayacak-miydi/images-8-7/" rel="attachment wp-att-16862"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16862" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-8.jpg" alt="" width="275" height="183" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-8.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-8-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-8-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 275px) 100vw, 275px" /></a></p>
<p>Islamoğlu, Buharî&#8217;de Kur’an&#8217;a aykırı gördüğü -ama esasen muhtemelen zahiri tecrübe ve akla aykırı olan bir Buharî hadisi vardır. Bunu da Buharî&#8217;de sahih senedli bir iftira olarak ballandıra ballandıra anlatmaktadır. Bu hadis şöyledir: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur; &#8220;Eğer İsrailoğulları olmasıydı, et kokmazdı&#8230;” (Buhârî, Enbiyâ, 2)</p>
<p>Peki, gerçekten bu hadis akla ve tecrübeye aykırı mıdır? Hadîsin zahirinde tabii olan etin bozulup kokmasının kaynağı, İsrailoğullarına nispet edilmektedir. Hadîsin zâhirî etin tabiatında bundan önce bozulma olmadığını göstermektedir. Bu hadisin zahiridir. Ama hakikati değildir.</p>
<p>Oysa meselenin aslı şudur: ”Allah İsrailoğullarına bıldırcın eti ve kudret helvası gibi büyük nimetler vermiştir. Ancak İsrailoğulları buna karşılık Allah&#8217;a şükretmek ve onlardan infak etme yerine cimrilik ederek iddihar etmeyi tercih ettiler. Bu durum hadîste belirtildiği gibi ifade edilmiştir.”</p>
<p>Görüldüğü gibi esasen Hz. Peygamber çok veciz bir şekilde, bir cümleyle İsrailoğullarınının tabiatını,karakterini anlatmış ve bunun üzerinden bize mesajını vermiştir.Bunun yadırganacak,akla,Kur&#8217;an&#8217;a aykırı görülecek ne tarafı vardır?!</p>
<p>Prof.Dr.Yavuz Köktaş – Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf;227-228</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/israilogullari-olmasaydi-et-kokmayacak-miydi/">İsrailoğulları olmasaydı, et kokmayacak mıydı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/israilogullari-olmasaydi-et-kokmayacak-miydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamoğlu&#8217;ndan bazı inciler!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamoglundan-bazi-inciler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamoglundan-bazi-inciler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Sep 2017 20:58:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[İslamoğlu'ndan bazı inciler!]]></category>
		<category><![CDATA[Üç Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Zanni Bilgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16857</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilemiyorum, insan bir noktaya kilitlendi mi, artık gözü başka bir şey görmüyor. Kesin tarih vermek zor, ancak en iyi tahminle Üç Muhammed&#8217;den sonra bariz bir dönüşüm ortaya çıktıktan sonra bü­tün himmetler hadisleri delil olmaktan nasıl çıkarırız ateşine odun toplamaya sarfedilmiş gözüküyor. İşte onlardan bir kaçı: &#8220;Sünnet/ hadisi vahiy ilan etmek cerh-ta&#8217;dil ulemasına bir sözün vahiy [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamoglundan-bazi-inciler/">İslamoğlu’ndan bazı inciler!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/islamoglundan-bazi-inciler/images-7-11/" rel="attachment wp-att-16858"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16858" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-7.jpg" alt="" width="548" height="269" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-7.jpg 548w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-7-300x147.jpg 300w" sizes="(max-width: 548px) 100vw, 548px" /></a></p>
<p>Bilemiyorum, insan bir noktaya kilitlendi mi, artık gözü başka bir şey görmüyor. Kesin tarih vermek zor, ancak en iyi tahminle Üç Muhammed&#8217;den sonra bariz bir dönüşüm ortaya çıktıktan sonra bü­tün himmetler hadisleri delil olmaktan nasıl çıkarırız ateşine odun toplamaya sarfedilmiş gözüküyor. İşte onlardan bir kaçı: &#8220;Sünnet/ hadisi vahiy ilan etmek cerh-ta&#8217;dil ulemasına bir sözün vahiy olup olmadığını belirleme hakkı vermektir. Bir başka ifadeyle vahyin tes­pitini içtihada bırakmaktır. Ravi &#8216;güvenilir&#8217; diyene göre vahiy ilan edilen bir davranış veya söz ravi &#8216;güvenilmez&#8217; diyen öbür hadisçiye göre vahiy olmaktan çıkmaktadır.</p>
<p>Bu düpedüz beşerî olanın ilahıleştirilmesidir. Kur&#8217;an&#8217;ın bilgi sisteminin iki ayağını oluşturan gayb ve şehadetin yanına zanna dayalı protez bir ayak eklemektir. Zannın hiçbir türü hakikatin yerini tutamaz. Zanna dayalı spekülatif bilgiyi hakikatin içine katmak, zannı hakikat yapmaya yetmez, fakat haki­kate şaibe bulaştırır.&#8221;</p>
<p>Bu ifadeleri şöyle değerlendirmek mümkündür: Bir kere çak­tırmadan cerh-ta&#8217;dil ilminin sübjektifliğine vurgu yapılarak bu ilimle mi hadislere güvenilecek iması verilmektedir. Bunun üzerinde durmayacağım. Şu kadarını söyliyeyim ki, bu ilim, hadisin h&#8217;sini anlamayanlar tarafından hele de masa başında kurulmamıştır. Bu ilim, ümmetin alimlerinin gayretleriyle ve sahabeden bu yana işlene işlene ortaya çıkarılan bir dantel gibidir. Sübjektiflik başka ilimlerin (hatta fizik bilimlerin bile) tabiatında olduğu gibi bunda da elbette vardır. Bu ilimdeki sübjektiflik ya da şöyle diyelim, raviler hakkında verilen bilgilerin tutarsızlığı yapılan araştırmalara göre yüzde 15-20 civarındadır. Bu ise insan unsurunun devrede olduğu bir faaliyette oldukça düşük bir oran olup sistemin tutarlılığını ve güvenilirliğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Gelelim esas meseleye. Vahyin tespitini içtihada bırakmak ta­birine bakar mısınız? Vahiy derken insanların aklına Kur&#8217;an&#8217;ın gel­mesi amaçlanmıştır. Böyle olunca insan hemen &#8220;Kur&#8217;an içtihatla nasıl tespit edilir!&#8221; tepkisi verilsin diye. Oysa hinlik yapılmaktadır. Hinliğin birinci yönü sünnetin vahiyle hiçbir bağının olmadığını id­dia etmektir. Bize göre sünnetin hepsi vahiy değildir, ama sünnet­te vahiy unsuru bilgiler muhakkak vardır. Konu uzun olduğu ve başka çalışmalarımızda ele aldığımız için şu kadarını söyliyeyim ki, Kur&#8217;an&#8217;da Kur&#8217;an dışındaki iletişimler için vahiy kelimesinin kul­lanılamayacağına dair en ufak bir işaret yoktur, tam aksine çeşitli iletişimler için Allah vahiy kelimesini kullanmıştır. Yine Kur&#8217;an&#8217;da Allah&#8217;ın Kur&#8217;an dışında Resul&#8217;u ile iletişim kurduğunu gösteren ayetler vardır.</p>
<p>Hinliğin asıl ikinci yönüne gelince cerh-ta&#8217;dil ule­masına, kısaca muhaddislere hiçbir zaman vahyi belirleme yetkisi verilmemiştir ve amaçları da vahyi belirlemek olmamıştır. Onların amacı, Hz. Peygamber&#8217;e isnad edilen bir sözü tespit etmektir. Yani sözün Hz. Peygamber&#8217;e ait olup olmadığını belirlemektir, onun va­hiy olup olmadığını değil. Bir alim bir raviye güvenilir dediğinde o sözün zann-ı galip ile, (yani yüzde yüz bile değil) Hz. Peygamber&#8217;e ait olduğu anlaşılır. Aynı raviye başka bir alim güvenilmez dedi­ğinde o alime göre o sözün Hz Peygamber&#8217;e ait olma ihtimalinin zayıf olduğu anlaşılır. Dolayısıyla cerh-ta&#8217;dil alimleri sözün vahiy olup olmamasını değil, aidiyetini tespit etmektedir. Bu noktada şunu ifade etmek gerekir ki, Islamoğlu bir ravi hakkında iki zıt gö­rüşe sahip alimlerden örnek vermektedir. Bu da ayrı bir hinliktir.</p>
<p>O zaman şunu soralım: İslamoğlu bir ravi hakkında alimlerin ittifak ettiği durumları -ki, bunlar diğerinden daha çoktur- vahiy olarak kabul edecek midir? Yani ihtilaf olmadığına göre o hadisleri vahiy kabul etmek durumunda kalsa gerektir. Bu onun sorunu, ama biz yine de vurgulayalım ki, tüm muhaddisler ittifak etse de onların itti­fakı o sözün vahiy olduğunu göstermez, sadece büyük bir ihtimalle o sözün Hz. Peygamber&#8217;e ait olduğunu gösterir. Bundan sonra ikin­ci aşama gelir ki, o da bu sözün bağlayıcılık değerini veya vahiyle irtibatını ortaya koymaktır. Bu da fakihin yahut akaid alimlerinin değerlendirme alanına girmektedir.</p>
<p>Bu noktada denilebilir ki, Hz. Peygamber&#8217;in söz ve davranışları içinde vahiy olanlar da vardır, ol­mayanlar da. Ve muhaddis bunun bilincindedir. Hz. Peygamber&#8217;in sözü sabit olduktan sonra sözünün vahiy olup olmaması ciddi bir değerlendirme konusudur. Zaten ulema da bu konuda cehd göster­miş, çeşitli tasnifler yapmış ama bazen ihtilaftan da kurtulamamış­tır. İşin tabiatında da bu vardır.</p>
<p>Yukarıdaki iddiada geçen &#8220;zannın hiçbir türü hakikatin yerine geçemez&#8221; ifadesi mugalatadan başka bir şey değildir. Hadîs Tarihi ve Usulu adlı çalışmamızda hadis-zan konusunu detaylı bir şekilde ele aldık, ancak burada şu kadarını söyliyelim:</p>
<p><strong>Bir</strong>: Zandan mak­sat şekk veya şüphe ise bu doğrudur. Yani şekk ve şüpheli bilgiden yola çıkarak amel veya inanç inşa edilemez.Ancak zannın ne mana­da kullanıldığı sürekli karıştırılmaktadır. Bu da tartışmaları tetiklemektedir. Ki, bağlama bakılırsa zan denince yakın, yani kesin ol­mayan şey kastedilmektedir. Bu durumda kesin olmayan şeyler içine de zan, şekk ve vehim de girmektedir. Bu da zannı şekk veya vehim eşitlemektedir. Oysa zan ile diğerileri farklıdır. En basit ifadesiyle Mutezile dahil tüm alimler yakinî ve zannî bilginin amel değerini tartışmışlar,Mutezile dahi en azından zannî bilginin amelî değeri­ni kabul etmiş, ancak şekkî bilginin durumunu bahis konusu bile etmemişlerdir. Herhalde zannı şekk-şüphe yerine kullanmak, çoğu kere Türkçe&#8217;de kazandığı anlam dikkate alınarak karıştırılmaktadır.</p>
<p><strong> İki</strong>: Zandan maksat şüphe değil de galip zan ise (bunu kastettiklerini pek zannetmiyorum ya!) bu durumda &#8220;hakikat&#8221; denilerek bir başka yanlış yapılmaktadır. Yani zann-i galip hakikat adına hiçbir anlam gelmemekte midir? O zaman hakikat ne demektir? Şayet maksat Allah, tevhid, ahiret, nübüvvet gibi temel imani konular ise elbette zan hakikat karşısında hiçbir şey ifade etmez. Kur&#8217;an&#8217;ın hakikat karşısında zanna hiçbir değer vermemesi de bu anlamdadır. Ancak bu ifadelerin bağlamına baktığımızda hakikat de genel kullanılıyor.Sadece itikad değil, sanki her türlü bilgi kastediliyor. Böyle ise zannın hakikat ifade etmeyeceği önermesi külliyen hatadır. En azından amelî meselelerde zannın amelî gerçeği ortaya koyması bütün mezheplerce ittifakla kabul edilen bir noktadır.</p>
<p>Son bir iddiaya değinelim. Buna göre, &#8220;sünnet vahyini kabul etmenin Kur&#8217;an&#8217;ın yetersiz olduğu düşüncesinden kaynaklandığını ileri sürenler de vardır. Kur&#8217;an&#8217;ın yetersizliği düşüncesi de Yahudi- lerin Tevrat&#8217;ın yetersizliği düşüncesini hatırlatmaktadır.&#8221; İlginç bir mantık örgüsü kurulduğu anlaşılmaktadır. Sünneti bir delil kabul eden hiç kimse ama hiç kimse bunu temellendirirken Kur&#8217;an&#8217;ın ye­tersiz olması gibi bir argümanı hiç mi ama hiç dillendirmemiştir. Böyle bir ifade söylenebilir mi? Ne demek Kur&#8217;an&#8217;ın yetersizliği? Kur&#8217;an&#8217;ın yetersizliği eksik oluşunu çağrıştırır. Böyle bir şey denile­mez ve denilmemiştir. Sünnet ancak Kur&#8217;an&#8217;ın beyanı olabilir. Hatta yeni ortaya çıkan meselelerde ulemanın içtihadı da Kur&#8217;an&#8217;ı beyan olarak anlaşılmalıdır. Ulema bu meselelerde Allah&#8217;ın muradını tes­pit etmeye çalışmışlardır. Bu yetkiyi de onlara Allah vermiştir.</p>
<p>Şim­di &#8220;Kur&#8217;an bu meselede bir şey dememiş mi ki, ulema kalkıp İslam adına konuşuyor? Kur&#8217;an bu konuda yetersiz mi ki, ulema bu eksik­liği gideriyor?&#8221; denilebilir mi? Olacak iş değil! Bunun cahillikten öte bir anlamı yoktur. O halde tekrar vurgulayalım ki, ulema tarafından en güzel ifadesiyle &#8220;sünnet Kur&#8217;ân&#8217;ın beyanıdır, tefsiridir&#8221; denilmiş­tir. Biraz daha ileri bir ifadeyle &#8220;Kur&#8217;an sünnet üzerine değil, ama sünnet Kur&#8217;an üzerine kadîdir, hükmedicidir&#8221; denilmiştir. Bununla kesinlikle sünnetin beyan edici özelliğine mübalalağalı bir ifadeyle vurgu yapılmıştır. Yani bundan maksad bellidir. Ama öyle anlaşılıyor ki, sünnetin delil veya vahiy oluşuna sıcak bakmayanlar önce<br />
meseleleri yanlış anlamakta ısrar etmektedir.473</p>
<p>Prof.Dr.Yavuz Köktaş – Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf;223-227</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamoglundan-bazi-inciler/">İslamoğlu’ndan bazı inciler!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamoglundan-bazi-inciler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir milyon hadis sayısı hadislerin uydurma olduğunun en büyük delili midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-milyon-hadis-sayisi-hadislerin-uydurma-oldugunun-en-buyuk-delili-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-milyon-hadis-sayisi-hadislerin-uydurma-oldugunun-en-buyuk-delili-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Sep 2017 20:49:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[1 Milyon Hadis Sayısı Iddiası Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis Yazımı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16853</guid>

					<description><![CDATA[<p>İddia şu ki, muhaddislerin, eserlerini oluştururken 600.000 hadîsten, 1.000.000 hadîsten seçim yaptıkları ifade edilmektedir. Bu kadar hadis olmaz. Bu durum hadislere el atıldığına, onların uydurma olduğuna, hadislerin güvenilmez bir tarihe sahip olduğuna işarettir. İslamoğlu&#8217;na göre hadislerin sayısı konusunda Ebu Davud çok ciddi bir emek vermiştir. Bundan anlıyoruz ki 4500 ile 6300 arasında bir hadis var. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-milyon-hadis-sayisi-hadislerin-uydurma-oldugunun-en-buyuk-delili-midir/">Bir milyon hadis sayısı hadislerin uydurma olduğunun en büyük delili midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bir-milyon-hadis-sayisi-hadislerin-uydurma-oldugunun-en-buyuk-delili-midir/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library/" rel="attachment wp-att-16854"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16854" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library.jpg" alt="" width="1023" height="682" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library.jpg 1023w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/depositphotos_8131498-stock-photo-ancient-library-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 1023px) 100vw, 1023px" /></a></p>
<p>İddia şu ki, muhaddislerin, eserlerini oluştururken 600.000 hadîsten, 1.000.000 hadîsten seçim yaptıkları ifade edilmektedir. Bu kadar hadis olmaz. Bu durum hadislere el atıldığına, onların uydurma olduğuna, hadislerin güvenilmez bir tarihe sahip olduğuna işarettir.</p>
<p>İslamoğlu&#8217;na göre hadislerin sayısı konusunda Ebu Davud çok ciddi bir emek vermiştir. Bundan anlıyoruz ki 4500 ile 6300 arasında bir hadis var. Peygamberimizin ağzından çıkan Yaklaşık 6600 civarında olan söz sonraları kaç oluyor? 1 milyon oluyor. Bir söz ki kaynağında 6000 iken vardığı yerde 1 milyona nasıl ulaşır? Evet böyle söylüyor ve bununla hadis tarihi hakkında bir şüphe doğurmayı amaçlıyor.</p>
<p>Esasen İslamoğlu, Üç Muhammed adlı eserinde bu durumun sebepleri üzerinde isabetle durmuş, ama her nedense sonraları bunu unutmuş ve hadislerden şüphesinin temeline bunu da yerleştirmiştir. Gerçi akademisyen Kırbaşoğlu&#8217;nun bunda tesiri var mıdır, bilemiyorum. Çünkü o da hadislerin fazlalığını problem görmüş, hatta Hz Peygamber&#8217;in 23 yıllık hayatını hadis sayısıyla çarparak-bölerek bize matematikten de haberdar olduğunu göstererek (!) yapmıştır. En önemlisi de böyle bir iddianın müslümandan sadır olması, daha şaşırtıcı olan, meslekten hadisçi olanlardan çıkmasıdır. Bir oryantalistin çok rahat söyleyebileceği böyle bir iddiayı müslü-manın sahiplenmesini anlamak mümkün değildir. Şimdi bu mesele üzerinde kısaca durmak isityorum.</p>
<p>Şu bir gerçek ki, muhaddislerin hafızalarında ve ellerindeki yazılı vesikalarda bulunduğu belirtilen yüzbinlerce hadîs, tarihî süreç içerisinde hadîslerin sayısının ulaştığı boyutu gözler önüne sermektedir. Ancak hadîs sayısındaki bu artış ve muhaddislere nisbet edilen yüksek rakamlar, yanlış anlamalara sebep olmaktadır. Hâlbuki bu rakamlar tarîklerin ve tabakaların artması, hadîs kitaplarında birtakım fayda ve zaruretlerden dolayı hadîslerin tekrar edilmesi gibi sebeplerin yanısıra, tamamen izâfîlik arzeden hadîs sayımındaki farklı metotlardan da kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Hadîslerin tanımı ve sayımında farklı ölçülerin kullanılmış olması, sonuçta hadîslerin sayısını da etkilemiştir. Bu bakımdan hadîslerin sayısı ile alâkalı verileri, ilk önce hadîs sayımı noktasından ele alma gereği vardır. Hadîslerin sayımı konusuna geçmeden önce hadîsin tanımı ve kapsamı üzerinde durmamız yerinde olacaktır.</p>
<p>Muhaddisler arasında yaygın olan kanaate göre hadîs terimi, Hz. Peygamber&#8217;in sözleri, fiilleri, takrirleri, ahlâkı ve şemâili ile ilgili bilgilerin yanı sıra aynı zamanda sahâbe ve tâbiûna izafe edilen haberlerdir, şeklinde ifade edilmektedir. Söz konusu tanımdan da anlaşılacağı gibi, Hz. Peygamber&#8217;in yalnız sözleri değil, onun fiilleri, olaylar karşısında takındığı tavrı, vasıflan, ahlâk ve şemâili de hadis ilmi içerisinde ele alınmış ve bütün bunlar hadîs olarak mütalâa edilmiştir. Resûlullah&#8217;ın fiilleri onun sözü değildir.</p>
<p>Bunlar sahabeye aittir. Sahâbiler, Hz. Peygamber&#8217;in ya bir fiilini, ya bir takririni veya ahlâkını yahut da şemâilini anlatmış ve her biri bu haberleri kendilerine ait lâfızlarla nakletmişlerdir. Onların Hz. Peygamberin çeşitli yönleriyle anlatmaları sonucunda ortaya çıkan bu lâfızlar da hadîs kapsamına dâhil edilmiştir. Öte yandan bazı muhaddisler tarafından hadîsin kapsamı daha da genişletilerek Hz. Peygamberin peygamberlikten önce söyledikleri ve yaptıkları da bu çerçeve içine alınmıştır.</p>
<p>Diğer taraftan bazı muhaddislerin beyanına göre hadîs, yalnız Hz. Peygamberim söylediği sözler, yaptığı fiiller ve tasvip ettiği davranışlar manasına gelirken, muhaddislerin çoğunluğunun katıldığı görüşe göre ise, Hz. Peygamber ve aynı zamanda sahâbe ile tâbiûn sözleri, fiilleri, hukukî kararları ve tasviplerinden oluşmaktadır. Ancak Hz. Peygamber&#8217;in hadîsleri için &#8220;merfû&#8221;&#8216;, sahâbe sözleri için &#8220;mevkûf&#8221; ve tâbiûn sözleri için de &#8220;maktû&#8221;&#8216; terimleri kullanılmak süreriyle aradaki fark belirtilmek istenmiştir. Hadîsin ne olduğu ve nelerin hadîs kapsamına girdiği hususunda birden fazla tanım ve yaklaşım mevcuttur. Bu tanım ve yaklaşımların değişik olması hadîs sayısı bakımından birbirinden farklı sonuçlar doğurmaktadır. Dolayısıyla hadîs sayıları ve sonuçları söz konusu edildiğinde ileri sürülen fikirlerin kim tarafından, hangi maksatla söylendiğini bilmek ayrıca önem kazanmaktadır.</p>
<p>Hadîslerin sened, metin, mevzû&#8217; ve sıhhat bakımından nasıl sayıldığı ve sayılabileceği hususlarında değişik uygulamalar ve görüşler bulunmaktadır. Nitekim metni aynı fakat senedi farklı olan bir hadîsi, bazı âlimler tek bir hadîs sayarken, bazıları da her bir senedi, ayrı ayrı hadîsler olarak değerlendirmişlerdir. Diğer taraftan muhaddislerin ezberinde olan hadîslere dair sayılar zikredilirken kimi zaman mevzûlar göz önünde bulundurulmakta, kimi zaman da hadîsin metni kastedilmiş olabilmektedir.</p>
<p>Bir râvinin rivâyet ettiği hadîslerin sayısı verilirken, bazen mükerrer rivâyetler bu sayıdan çıkarılmakta, bazen de o sayıya dâhil edilmektedir. Öte yandan kimi âlimler, kitaplardaki &#8220;muallâk&#8221; hadîsleri dikkate almazlarken, kimileri de onları ayrı birer hadîs olarak değerlendirmektedir.</p>
<p>Hadîs sayımı konusunda sözü edilen görüşleri inceleyebilmek ve oldukça İzafî olan bu konu hakkında yorum yapabilmek için hadislerin sayımında kullanılan bu farklı ölçüleri incelemek gerekmektedir.<br />
Bir hadîs sened ve metinden oluştuğuna göre, hadîs sayımında her ikisi de vazgeçilmez unsurdur. Senedi aynı olduğu halde metinleri farklı hadîsler bulunabileceği gibi, metinleri aynı olduğu halde senedleri farklı hadîsler de bulunmaktadır. Hatta kimi zaman metni aynı olan bir hadîsin birbirinden farklı pek çok senedinin olduğu görülmektedir.</p>
<p>İşte bu gibi durumlarda hadîs sayımı konusunda farklı değerlendirmeler yapılmakta ve değişik sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Aym şekilde sahâbe sonrası senedleri çoğalan hadîsler olduğu gibi, sahâbe tarîklerinin çokluğu ile de meşhûr olmuş bir hayli hadîs bulunmaktadır.<br />
Fakihler hadîs sayımı konusunda muhaddisler gibi düşünmediklerinden hadîslerin sayısı hakkında verilen rakamlarda her iki grup arasında görüş farklılığı mevcuttur. Hadîsçilere göre, lâfız, mana ve vâkıa aynı kalsa da râvi olan sahâbi değiştikçe, o rivayet ayrı bir hadîs sayılır. Fıkıhçılara göre ise durum böyle değildir. Onların hadîs sayımı konusundaki tutumlarını Abdülaziz b. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî (ö. 1824) şöyle açıklamaktadır:</p>
<p>&#8220;Fakihlerin örfünde durum değişiktir; onlara göre itibar manayadır. Mana aynı olduğu müddetçe hadîs daima tektir. Bazı fazlalıklar asıl mana ile beraber olduğu müddetçe sayıya dâhildir. Manayı değiştirmeyen bu fazlalıklar sayıyı da değiştirmez. Fakihler, faide temin eden kısma; &#8220;medâr-i hükm&#8221; olan bölüme bakarlar o kadar. Bakışları istinbâttır, onunla neticeye varırlar.&#8221;</p>
<p>Ahmed b. Hanbel&#8217;in bir milyon, Ebû Zur&#8217;a er-Râzî&#8217;nin yedi yüz elli bin hadîs ezbere bildikleri hakkındaki rivâyetlere rağmen, bugün elimizde bu sayılara nispetle çok az hadîsin bulunduğunu söyleyerek itiraz edenlere karşı Abdülhay el-Kettânî&#8217;nin (ö. 1962) verdiği cevap, farklı hadîs tarîklerinin, hadîslerin sayısına etkisini ortaya koymaktadır: &#8220;Bu büyük rakamlardan maksatları, sünneti, ashâb ve tâbiûnun asarını kapsayan rivayetlerdir. Yahut da onlar bununla hadîsin çeşitli rivayet yollarını kastediyorlar ve her bir tarîki bir hadis sayıyorlardı. Bazen hadîs bir tane olur da rivayet yolları, lâfızlarının farklılığı ve onu rivayet edenlerin çokluğu bakımından bir tek hadîs yüz hadîs sayılır. Çünkü onlar, &#8216;Biz bir hadîsi yirmi yoldan (vecih) yazmazsak onu tanıyamayız&#8217; derlerdi.&#8221; Görüldüğü gibi senedi ya da metni farklı olan hadîslerin, aynı hadîs mi, yoksa muhtelif hadîsler mi sayılacağı konusunda değişik görüşler bulunmaktadır.</p>
<p>Özetlemek gerekirse hadis sayısının artışında şu etkenlerden bahsetmek mümkündür:</p>
<p><strong>a. Hadîsin tanımı:</strong> Merfu, yani Hz Peygamber&#8217;e ait hadisler hadis tanımına dahil olduğu gibi sahabe ve tabiun söz ve filleri de hadis tammına dahildir. Bu durum otomatik olarak hadis sayısını artırmaktadır. Muvatta&#8217;ya bakıldığında üçte biri merfu, üçte ikisi mevkuh ve maktu hadistir.</p>
<p><strong>b. Hadîs tarikleri</strong>: En önemlilerinden biri budur. Metin aynı olmakla birlikte farklı olan isnadlar ayrı birer hadis olarak sayılmaktadır. Bir metin 10 sahabiden nakledildiğinde bu hadis 10 hadis olarak sayılmaktadır. Oysa metin birdir. Hatta diğer tabakalarda değişen ravi sayısına göre de hadis sayısı artabilmektedir. Bu da doğal olarak hadis sayısının fazla olmasına sebep olmaktadır.</p>
<p><strong>c. Hadîslerin sıhhati</strong>: Bahse konu olan 1 milyon hadis içerisinde sadece sahih ve hasen olanlar yoktur. Hatta daha fazlası zayıf, çok zayıf ve mevzu hadistir. Ki, bunların çoğu kitaplarda nakledilme-miştir. Muhaddisler ravilerini tanımak için onları bellemiş, ancak çoğunu rivayet etmemişlerdir.</p>
<p><strong>d.</strong> 1 milyon hadise bakıp hadisçilerin &#8220;sürekli konuşan bir peygamber&#8221; arzu ettiklerini iddia edenler vardır. Buna göre peygamberin bu kadar konuşması mümkün değil. Öyle olsun, mümkün değil! Peki ne kadar arzu eder bu beyefendiler &#8220;mümkinat&#8221; için? Anlaşılan o ki, 6000 hadis makul bir rakam. Demek ki, Peygamber&#8217;in ne kadar konuşması gerektiğine de artık biz karar veriyoruz. Bir İznik konsili gibi konsil oturumları yapıp karar almadığımız kaldı?!! Bir peygamber bu kadar konuşur mu, diye lüzumsuz soru soranlar önce hadisin tanımına neyin dahil olduğuna bakmalıdır. Hadîs, söz, fiil ve takrirden oluşmaktadır.</p>
<p>Yani sahabenin gördükleri de hadis kapsamındadır. Dolayısıyla Hz. Peygamber her zaman, sürekli konuşmamakta, konuştuğundan daha fazla belki de bir davranışta bulunmakta, bu da bize rivayet formunda nakledilmektedir. Buna göre konuşma olarak hadis muhtemelen 6000&#8217;ten de azdır. Bunun tespitinin yolu spekülasyon değil, çok ciddi bir araştırmadır. Ama takdir edilir ki, bunun tam tespiti çok zor bir iştir.</p>
<p><strong>e.</strong> Son olarak şunu da ifade edelim ki, mevcut hadis kitaplarındaki hadislerin tekrarlarını çıkarırsak elimizde kalan sahih veya hasen hadislerin sayısı tahminen 8-10 bini geçmez. Bu da çok normal bir sayıdır. Ama kesin bir sayı tespit şu aşamada çok zordur.</p>
<p>Prof.Dr.Yavuz Köktaş – Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:218-223</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-milyon-hadis-sayisi-hadislerin-uydurma-oldugunun-en-buyuk-delili-midir/">Bir milyon hadis sayısı hadislerin uydurma olduğunun en büyük delili midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-milyon-hadis-sayisi-hadislerin-uydurma-oldugunun-en-buyuk-delili-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Buharî, Müslim&#8217;in; Müslim Buharî&#8217;nin hadislerine güvenmemiş midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buhari-muslimin-muslim-buharinin-hadislerine-guvenmemis-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buhari-muslimin-muslim-buharinin-hadislerine-guvenmemis-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Sep 2017 20:39:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Buharî Müslim'in; Müslim Buharî'nin hadislerine güvenmemiş midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Buhari ve Müslim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16849</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslamoğlu&#8217;nun, konuşmalarına bakıldığında belli ki, Buharî ile bir alıp veremediği var. Özellikle Buharî&#8217;yi bertaraf etmek için yoğun çaba sarfediyor. Sahih senedli iftira olur mu derken Buharî&#8217;den örnek veriyor. Hatta bir münasebetle Buharî&#8217;nin, Sahih&#8217;ini kendisinin yazmadığını ileri sürüyor. Ona göre Buharî&#8217;den yıllar sonra yazılmış. Tabii ki, böyle olunca insanlar onun hadisleriyle oynamış intibaını veriyor. Buna cevap [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buhari-muslimin-muslim-buharinin-hadislerine-guvenmemis-midir/">Buharî, Müslim’in; Müslim Buharî’nin hadislerine güvenmemiş midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/buhari-muslimin-muslim-buharinin-hadislerine-guvenmemis-midir/images-6-13/" rel="attachment wp-att-16850"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16850" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-6.jpg" alt="" width="469" height="314" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-6.jpg 469w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-6-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-6-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-6-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-6-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-6-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-6-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-6-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-6-300x201.jpg 300w" sizes="(max-width: 469px) 100vw, 469px" /></a><br />
İslamoğlu&#8217;nun, konuşmalarına bakıldığında belli ki, Buharî ile bir alıp veremediği var. Özellikle Buharî&#8217;yi bertaraf etmek için yoğun çaba sarfediyor. Sahih senedli iftira olur mu derken Buharî&#8217;den örnek veriyor. Hatta bir münasebetle Buharî&#8217;nin, Sahih&#8217;ini kendisinin yazmadığını ileri sürüyor. Ona göre Buharî&#8217;den yıllar sonra yazılmış. Tabii ki, böyle olunca insanlar onun hadisleriyle oynamış intibaını veriyor. Buna cevap vermeye gerek yok! Malumdur ki, Buharî, kendi hayattayken eserinin kontrollerini yapmış ve kitap vucüda gelmiştir. Bundan daha da ilginci, hadis tarihi söz konusu olduğunda cehaletini ortaya koyan bir iddiadır. Şimdi ona bakalım:</p>
<p><strong>Diyor ki:</strong> Sahih isimli eserler var. Bunların başında Buharî&#8217;nin Sahih&#8217;i gelir. Müslim&#8217;in, İbn Hibban&#8217;ın Sahihleri var. Ama bu sahihlik iddiası bu eserleri derleyen insanların içtihadıdır. Yani Buharî&#8217;nin Sahih&#8217;indeki hadislerin sahih olması, kendi kritelerine göredir. Müslim de öyle. Buharî&#8217;nin sika dediği ravilerden 420 küsürüne talebesi Müslim güvenilmez demiş ve onların hadislerini kitaplarına almamıştır. Talebesi Müslim&#8217;in güvenilir dediği 600 küsür raviye ise hocası Buharî güvenilmez demiştir. O zaman güvenilmenin kriteri ne? İctihadîdir. O halde bir hadisin sahih olması, ona sahih diyene göredir. Yoksa Efendimizin dudaklarından döküldüğü anlamına gelmez.</p>
<p>Şu bir gerçek ki, hadislerin sıhhati meselesi ictihadidir, bu doğrudur. Ama bu doğruyu Sahih hadis kitaplarının çok da bağlayıcı olmaması bağlamında söylemek şüpheleri artırmaktadır. Bu, Kur&#8217;an ve sünnetten hüküm çıkarmanın ictihadî olduğunu söylemeye benzer. Bunu demeye gerek var mıdır? Bunu bilmeyen mi vardır? Elbette ki, ictihad olacaktır. Bu durumda müctehidin dışındaki insanlar ya bu içtihada tabi olacak ya da kendileri de ictihad edecek seviyede iseler bağımsız ictihadda bulunacaklardır.</p>
<p>Hadîste de durum aynıdır. Ya bağımsız olarak hadislerin sıhhatini belirlemek suretiyle ictihad yapılacak ya da yapılamıyorsa bir muhaddisin içtihadına uyulacaktır. Bunu bir yana koyarak yukarıdaki iddiayı özetleyelim. Buna göre Müslim, Buharî nin 420 küsür ravisine; Buharı de Müslim’in 600 küsür ravisine güvenilmez demiştir. Eğer böyleyse iş vahim!!</p>
<p><strong>Peki gerçekten öyle midir?</strong></p>
<p>Meselenin aslı şudur: Müslim&#8217;de olmadığı halde Buharî&#8217;nin münferiden rivayette bulunduğu rical sayısı 430 küsürdür. Bunlardan haklı veya haksız, az veya çok haklarında tenkit söz konusu olan ravi sayısı 80&#8217;dir. Buharî&#8217;de olmadığı halde Müslim&#8217;in münferiden rivayette bulunduğu ravi sayısı ise 620&#8217;dir. Bunlardan haklarında tenkit bulunanı 160&#8217;dır. Haklarında tenkit olanlardan, Buharî&#8217;nin münferiden rivayette bulunduğu kişilerin çoğu, kendi hocalarıdır. Onları görmüş, onlarla oturmuş, hallerini bilmiş, hadislerine muttali olmuş, sahih rivayetlerini vehimli rivayetlerinden temyiz edebilmiştir. Halbuki, böyle ravilerden Müslim&#8217;in münferiden rivayette bulunduğu kişilerin çoğu tabiiler ve önceki dönemlerin insanlarıdır. Şüphesiz insan görüp tanıdığı hocasının hadisini, görmediği insanların rivayetlerinden daha iyi bilir. (Kemal Sandıkçı, Sahih-i Buhari Üzerine Yap,lan Çalışmalar, s. 16.)</p>
<p><strong>Şimdi buradan şu sonuçlar çıkar:</strong></p>
<p><strong>1. </strong>Bir kere Buharî ve Müslim mukayese yapılmakta; buradan da hangisinin daha üstün olduğu ortaya çıkarılmak istenmektedir. Buna göre Buharî&#8217;de şöyle böyle hakkında tenkit bulunan ravi sayısının Müslim&#8217;inkinden az olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu da tabii ki, Buharî&#8217;nin ravi açısından Müslim&#8217;den üstün olduğunu gösterir.</p>
<p><strong>2.</strong>  Verilen rakamlar da meselenin anlaşılmadığını gösterir. 420 küsür rakamı Müslim&#8217;in rivayet etmeyip olmayıp sadece Buharî&#8217;nin rivayette bulunduğu ravi sayısıdır. Bunlardan 80&#8217;i haklı veya haksız hakkında laf edilmiştir. Yani eleştirilen ravi sayısı 420 değildir. 600 küsür rakamı da Buharî&#8217;de olmayıp sadece Müslim&#8217;in nakilde bulunduğu ravi sayısıdır. Bunlardan tenkide konu olan ravi sayısı da 160&#8217;dır. Yani eleştirilen ravi sayısı 600 değil, 160&#8217;dır.</p>
<p><strong>3.</strong> Bunlardan daha önemlisi ise yukarıdaki ifadelerin Buharî  ve Müslim in birbirlerinin ravilerine güvenilmez demekle ilgisinin bulunmadığıdır. Müslim, Buharî&#8217;nin 420 ravisine, hatta 80 ravisine güvenilmez dememiştir. 420 raviden mak-sad, sadece Buharî&#8217;de olan, Müslim&#8217;de olmayan ravi sayısıdır. Aynı şekilde Buharî, Müslim&#8217;in 600 ravisine, hatta 160 ravisine güvenilmez dememiştir. 600 raviden maksad, sadece Müslim&#8217;de olan, Buharî&#8217;de olmayan ravi sayısıdır. Şimdi sadece Buharî&#8217;de var diye 420 raviye güvenilmez denilebilir mi?</p>
<p>Aynı şekilde sadece Müslim&#8217;de var diye 600 raviye güvenilmez denilebilir mi? Böyle şey olabilir mi? Buharî&#8217;nin eleştirilen 80 ravisini de Müslim değil, cerh- ta&#8217;dil alimleri eleştirmiştir. Meseleyi böyle ortaya koymak gerekir. Evet, Buharî&#8217;de de Müslim&#8217;de de tenkide uğrayan raviler vardır. Bunu Buharî ve Müslim&#8217;in de dahil olduğu cerh-ta&#8217;dil alimleri yapmıştır. Bu durum aslında ne kadar objektif olunduğunu gösterir.</p>
<p>Buharî&#8217;de dahi olsa raviler tenkit edilebilmektedir. Bir de &#8220;güvenilmez&#8221; ifadesi de problemlidir. Sanki &#8220;güvenilmez&#8221; ise hadisi alınmayacak adam iması verilmektedir. &#8220;Güvenilir&#8221;in teknik tabiri sikadır. Bir ravi sika değilse, saduk olabilir, ki, hadisi alınabilir ya da zayıf olabilir ki, bunun da hadisi yazılabilir, yani destek almaya müsait demektir. Buharî ve Müslim&#8217;in ravileri de böyledir. İçlerinde yalancı veya çok zayıf olan ravi yoktur.<br />
Prof.Dr.Yavuz Köktaş – Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:216-218</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buhari-muslimin-muslim-buharinin-hadislerine-guvenmemis-midir/">Buharî, Müslim’in; Müslim Buharî’nin hadislerine güvenmemiş midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buhari-muslimin-muslim-buharinin-hadislerine-guvenmemis-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Anlama Problemi”nden Müşteki Bir Yazara Hatırlatmalar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anlama-probleminden-musteki-bir-yazara-hatirlatmalar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anlama-probleminden-musteki-bir-yazara-hatirlatmalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Mar 2017 11:36:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[“Anlama Problemi”nden Müşteki Bir Yazara Hatırlatmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Üç Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Üç Muhammed Kitabına Reddiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14278</guid>

					<description><![CDATA[<p>Milli Gazete &#8211; 18 Şubat 2003 Bugünden başlayarak birkaç yazı halinde Mustafa İslamoğlu&#8217;nun, &#8220;anlama problemi&#8221; üzerine kurguladığı Üç Muhammed adlı çalışmasını konu edineceğim. Hemen belirteyim ki, okuyacaklarınız &#8220;book review&#8221; tarzı yazılar olmayacak. Zira mezkûr kitabın kurgusuyla, iddiasıyla ve ortaya koyduğu argümanlarla ilgilenecek o tarz bir yazı, takdir edersiniz ki bu köşenin sınırlarını hayli zorlayacaktır. Bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlama-probleminden-musteki-bir-yazara-hatirlatmalar/">“Anlama Problemi”nden Müşteki Bir Yazara Hatırlatmalar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/anlama-probleminden-musteki-bir-yazara-hatirlatmalar/ebubekir-sifil-364x245/" rel="attachment wp-att-14311"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14311" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/ebubekir-sifil-364x245.jpg" alt="" width="433" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/ebubekir-sifil-364x245.jpg 580w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/ebubekir-sifil-364x245-300x155.jpg 300w" sizes="(max-width: 433px) 100vw, 433px" /></a><br />
Milli Gazete &#8211; 18 Şubat 2003</p>
<p>Bugünden başlayarak birkaç yazı halinde Mustafa İslamoğlu&#8217;nun, &#8220;anlama problemi&#8221; üzerine kurguladığı Üç Muhammed adlı çalışmasını konu edineceğim. Hemen belirteyim ki, okuyacaklarınız &#8220;book review&#8221; tarzı yazılar olmayacak. Zira mezkûr kitabın kurgusuyla, iddiasıyla ve ortaya koyduğu argümanlarla ilgilenecek o tarz bir yazı, takdir edersiniz ki bu köşenin sınırlarını hayli zorlayacaktır. Bu itibarla burada yapmayı tercih edeceğim şey, &#8220;anlama problemi&#8221;nin altını çizen İslamoğlu&#8217;nun bu kitabında göze çarpan &#8220;anlama problemleri&#8221; ile sınırlı bir &#8220;hatırlatma&#8221; olacak.</p>
<p>Anlaşıldığına göre İslamoğlu, kapağında sekizinci kere basıldığı ifade edilen bu kitabı yazdıktan sonra bir daha gözden geçirme ihtiyacı hissetmemiş. Değineceğim &#8220;anlama problemleri&#8221; konusunda iki şey söylenebilir: 1) İslamoğlu bu kitabı &#8220;alelacele&#8221; kaleme almıştır; bu sebeple bahse konu problemleri fark edememiştir. 2) İslamoğlu, bu kitapta söylediği her sözden, arkasında sonuna kadar duracak denli emindir. Bu şıklardan hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek.</p>
<p>Alâ külli hal, ben üzerime düşeni yapmış olmak bakımından, kendisine aşağıdaki hususları hatırlatmayı bir &#8220;ilim borcu&#8221; olarak görüyorum. Gerisine kendisi karar verecektir&#8230;</p>
<p><strong>1</strong>. &#8220;İrfanî bilgi sistemi mensuplarının yukarıda yaptığı aşırı yüceltmeyi, İbn Teymiyye de mensubu olduğu beyan bilgi sisteminde yapmıştır. Her iki grup da tezlerini desteklemek için en şaibeli haberleri kullanmaktan kaçınmamışlardır. Aynen şu örnekte görüldüğü gibi: &#8220;Kim bir peygambere hakaret ederse o öldürülür. Kim onun sahabesine hakaret ederse derisi yüzülür.&#8221; (Üç Muhammed, 79)</p>
<p>Diyelim ki İbn Teymiyye&#8217;nin, senedindeki Abdülazîz b. el-Hasen b. Zebâle sebebiyle bu rivayete temkinle baktığını anlatan sözleri İslamoğlu&#8217;nun dikkatinden kaçmıştır ve yine diyelim ki İbn Teymiyye, Peygamber&#8217;in sahabesine sövenin, bizzat Peygamber&#8217;e sövene verilecek cezadan çok daha ağırına çarptırılacağının söylenmesinde bir problem görmeyecek kadar bu işlerin yabancısıdır. (!) Muhal farz kaydıyla bunları anlayabiliriz. Benim anlamakta zorlandığım asıl nokta başka: İslamoğlu&#8217;nun, &#8220;celede&#8221; fiilinin meçhul formu olan &#8220;culide&#8221; kelimesine &#8220;derisi yüzülür&#8221; anlamını hangi lugattan onay alarak giydirdiği!</p>
<p>Eğer İbn Teymiyye (ve konuyla ilgili eser yazan Takiyyuddîn es-Sübkî gibi başkaları) tarafından bu rivayet –sağlam bir delil diye– kullanılmışsa (ki öyle olmadığı açık), onlar bakımından İslam Hukuku&#8217;nda &#8220;deri yüzmek&#8221; diye bir cezanın mevcut olup olmadığının İslamoğlu tarafından niçin merak edilmediği bir bahs-i diğer. Ama İbn Teymiyye&#8217;nin es-Sârimu&#8217;l-Meslûl&#8217;üne eli değmişken, bu eserin &#8220;Hükmü Men Sebbe Ehaden mine&#8217;s-Sahâbe&#8221; başlıklı faslına (570 vd.) bir göz atarak, hatta herhangi bir lugate başvurarak &#8220;culide&#8221;nin &#8220;duribe&#8221; anlamında olduğunu tesbit etmek son derece kolayken, başına böyle bir sıkıntıyı açmakta bir sakınca görmemiş olması düşündürücü.</p>
<p>&#8220;Neticede söz konusu olan, uydurma veya zayıf bir rivayet. Dolayısıyla meseleyi büyütmeye değmez&#8221; diyenler çıkabilir. Ama ilmî emanet duygusu, uydurma da olsa herhangi bir rivayete &#8220;kafamıza göre&#8221; anlam vermemize engel olmalı, değil mi? Bu rivayeti istidlal için mi, istişhad için mi kullandığına bakmaksızın İbn Teymiyye ve diğer ulemayı, &#8220;böyle bir rivayete dayanarak insanların derisinin yüzülmesine hükmeden kimseler&#8221; olarak takdim etmiş olmanın vebali de işin cabası&#8230;</p>
<p><strong>2.</strong> &#8220;İbn Teymiyye bu eserinde (es-Sârimu&#8217;l-Meslûl&#8217;de, E.S.) aynen şöyle der: &#8220;Kendi sesini Peygamber&#8217;in sesinden fazla yükselttiği sabit olan kimsenin, bundan dolayı, haberi olmadan küfre düşmesinden ve tüm yaptıklarının boşa çıkmasından korkulur.&#8221; &#8216;Bırakınız kendisinden yüksek sesle konuşan mü&#8217;mini, kendi canına kastedenleri dahi bağışlayan raûf ve rahîm bir peygamber, kendi adına verilmiş böylesi hükümleri görse ne derdi?&#8217; sorusu, bu türlü durumlarda sorulması gereken en doğru sorudur.&#8221; (Üç Muhammed, 79)</p>
<p>İbn Teymiyye&#8217;nin –her ne kadar metne sadık kalınmamışsa da, anlamı aksettirdiğini söyleyebileceğimiz yukarıdaki çeviride yer alan– bu hükmü, &#8220;Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber&#8217;in sesinden yüksek çıkarmayın. Onunla konuşurken, birbirinize bağırdığınız gibi bağırmayın ki, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir&#8221; (49/el-Hucurât, 2) ayetine dayanır; bunu mezkûr kitabında da (59 vd.) açıkça belirtmiştir. Kur&#8217;an tefsiriyle de iştigal ettiğini bildiğimiz İslamoğlu bu ayetin mantuk ve mefhumu ve her tabakadaki müfessirlerin bu ayetten istinbat ettiği ahkâm hakkında ne düşünür bilemem, ama, eğer İbn Teymiyye&#8217;nin (ve mezkûr ayetten bu hükmü çıkaran diğer ulemanın) yaptığı &#8220;yadırgatıcı&#8221; ise, İslamoğlu&#8217;nun bu babda yaptığı &#8220;dudak uçuklatıcı&#8221;dır. Zira İbn Teymiyye&#8217;nin zikrettiği hüküm, bizzat ayetin hükmüdür.</p>
<p>Burada söz konusu olan, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;le konuşurken O&#8217;nun sesini bastıracak tonda ve herhangi birine bağırır gibi bağırarak konuşmaktır. Kasıtlı yapıldığı zaman Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e saygısızlık ve O&#8217;nu incitmek anlamına geleceği açıktır. Bu ayetin nüzul sebebini ve nüzulünden sonra Sahabe&#8217;nin nasıl hareket ettiğini görmek için rivayet tefsirlerine bakılabilir.</p>
<p>&#8220;Rasulullah&#8217;ın, etrafındakilerin çok daha saygısız davranışlarına nasıl dayandığına şu ünlü rivayeti örnek gösterebiliriz: &#8220;Uyeyne b. Hısn el-Fezari, kapıyı vurmadan ve haber vermeden Rasulullah&#8217;ın odasına dalıverdi. Rasulullah Hz. Aişe ile birlikte (ev hâli rahatlığında) oturuyorlardı. Adam, &#8220;O yanındaki kırmızı tenli (humeyra) de kim?&#8221; diye sordu. &#8220;Ebu Bekir kızı Aişedir&#8221; dedi. Uyeyne yüzü kızarmadan: &#8220;Ben sana ondan daha iyisini getireyim&#8221; teklifini yapınca Hz. Peygamber, &#8220;Ey Uyeyne, Allah bunu haram kıldı!&#8221; dedi.&#8221; (Üç Muhammed, 79, dpnt. 129)</p>
<p>Eğer İslamoğlu&#8217;nun dediği gibi bu rivayet &#8220;ünlü&#8221; ise, ününü &#8220;problemli&#8221; oluşundan aldığı kesin. Gerek referans gösterdiği kaynaklarda, gerekse onu zikreden Hadis ve Rical kitaplarında bu rivayetin muhtelif varyantları hakkında söylenenleri tahkik ettiğinde bunu kendisi de teslim edecektir. Ancak bundan daha önemlisi İslamoğlu&#8217;nun, Efendimiz (s.a.v)&#8217;i, adeta kendisine karşı yapılan muamele ne olursa olsun, kimden gelirse gelsin ve hangi kasıtla yapılırsa yapılsın daima sineye çeken, müsamaha gösteren ve karşılık vermeyen/verilmesini istemeyen bir konuma taşıma gayretidir.</p>
<p>Evet, Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine farklı şekil ve tonlarda incitici muamelede bulunan kimselere bizzat ve fiilî olarak mukabale-i bi&#8217;l-misil&#8217;de bulunmamıştır; ancak İfk hadisesinde ve daha başka vesilelerle Abdullah b. Übeyy b. Selûl hakkındaki tavrı, Mekke&#8217;nin fethinden sonra 4&#8217;ü erkek, 2&#8217;si kadın 6 kişi hakkında ölüm emri vermesi ve es-Seyfu&#8217;l-Meslûl ile es-Sârimu&#8217;l-Meslûl&#8217;de toplu halde görülebilecek diğer örnekler, O&#8217;nun, bir yanağına vurana öbürünü çevirme anlayışını çağrıştıracak bir tavrın ısrarcısı olarak gösterilmesinin asla onaylanamayacağını ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>3.</strong> el-Hesyemî&#8217;nin Mecmau&#8217;z-Zevâid&#8217;inin ne maksatla tasnif edilmiş nasıl bir eser olduğunu, Hadis sahasıyla az-çok iştigal etmiş herkes bilir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya&#8217;lâ ve el-Bezzâr&#8217;ın Müsned&#8217;leri ile et-Taberânî&#8217;nin üç Mu&#8217;cem&#8217;inde bulunup da Kütüb-i Sitte&#8217;de yer almayan rivayetleri bir araya toplamak maksadıyla oluşturulan ve &#8220;zevâid&#8221; literatürüne şüphesiz en muazzam katkıyı yapmış bulunan bu eseri, &#8220;rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan&#8221; diye nitelendiren İslamoğlu (Üç Muhammed, 94) bunun tek istisnası olsa gerektir.</p>
<p>Ne ki burada üzerinde duracağım asıl nokta bu değil. Çünkü İslamoğlu&#8217;nun, bu eserde el-Heysemî&#8217;nin bir senet hakkındaki değerlendirmesini aktarırken yaptığı tercüme hatası, Mecmau&#8217;z-Zevâid hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklanan mezkûr değerlendirmeyi gölgede bırakacak nitelikte.</p>
<p>el-Heysemî, bu eserinde (VIII, 270) zikrettiği bir et-Taberânî rivayetinin senedi hakkında –adeti olduğu üzere– kısa bir değerlendirme yapmış ve &#8220;Ve lem era fî isnâdihî men ucmi&#8217;a alâ da&#8217;fihî&#8221; demiş.</p>
<p>İslamoğlu bu cümleyi şöyle çevirmiş: &#8220;Zaafı üzerinde sözbirliği dışında isnadı hakkında bir şey görmedim.&#8221; (Üç Muhammed, 95) Buradan anlaşılan şu: el-Heysemî&#8217;nin bahse konu isnadın durumu hakkında ulaşabildiği yegâne bilgi, cerh-ta&#8217;dil otoritelerinin, bu isnadın zayıf olduğu noktasındaki ittifakıdır.</p>
<p>Oysa yukarıda okunuşunu verdiğim orijinal ifadenin doğru çevirisi şöyle olmalıdır: &#8220;Bu rivayetin isnadında, zayıflığı konusunda görüş birliği edilmiş bir kimse görmedim.&#8221;</p>
<p>el-Heysemî&#8217;nin bu değerlendirmesi, hadisin senedindeki ravilerden birkaçı hakkında birtakım cerh ifadeleri olsa da, konunun otoritelerinin bu noktada görüş birliği halinde olmadığını belirtmekle, bir anlamda hadisi &#8220;tahsin&#8221;e yönelik iken, İslamoğlu&#8217;nun tercümesi, görüldüğü gibi durumu tersine çevirmiştir.</p>
<p><strong>4.</strong> &#8220;Hadislerin Tekrarsız Kaç Adet Olduğuna Dair Görüşler başlığı altında İslamoğlu şöyle diyor: &#8220;1 İbn Hacer, en-Nüket ala İbni&#8217;s-Salah&#8217;da der ki (s.992): Ebu Cafer Muhammed b. Hüseyin el-Bağdadi kendisine ait et-Temyiz adlı kitapta Şu&#8217;be, es-Sevrî, Yahya b. Said el-Kattan, İbnu&#8217;l-Mehdi ve Ahmet b. Hanbel&#8217;den aktarır: Rasulullah&#8217;a isnat edilen hadislerin tamamının sayısı (yani tekrarsız, sahih olarak) 404.000&#8217;dir&#8230;&#8221; (Üç Muhammed, 196)</p>
<p>Oysa İbn Hacer&#8217;in burada zikrettiği rakam 4.400 (dörtbin dörtyüz)&#8217;dür.<br />
&#8220;Ebu Davud, İbn Mübarek&#8217;ten: Nebi&#8217;den nakledilen sünnetlerin tamamı yaklaşık 900 hadistir. Kendisine &#8220;Ebu Yusuf 1.100&#8217;dür diyor?&#8221; diye soruldu. İbn Mübarek şöyle cevap verdi: &#8220;Ebu Yusuf, şuradan başlar, zayıf hadisin de içinde olduğu şuraya kadar alır&#8221; dedi&#8230;&#8221; (Üç Muhammed, 196-7)</p>
<p>Son cümlenin doğru çevirisi şöyle olmalı: &#8220;Ebu Yusuf zayıf hadis türünden o belalı rivayetleri şuradan buradan alır (kaynağına dikkat etmez).&#8221; (el-Kevserî merhum, Risâletu Ebî Dâvûd&#8217;un bir diğer yazma nüshasında bu ifadenin şöyle yer aldığını belirtir: &#8220;Ebu Yusuf o belalı rivayetleri şuradan buradan alır. İbnu&#8217;l-Mübârek bu sözüyle zayıf hadisleri kasdetmiştir.&#8221;) (Ebû Dâvûd&#8217;un İbnu&#8217;l-Mübârek&#8217;ten aktardığı bu ifade üzerinde gerekirse daha sonra dururuz.)</p>
<p><strong>5</strong>. Söz hadislerin miktarından açılmışken bu konuya devam edelim.<br />
İslamoğlu bu konuda bir CD&#8217;den şu ifadeleri aktarıyor: &#8220;&#8230; Zehebi der ki: Bu, Ebu Abdullah&#8217;ın (Ahmed b. Hanbel, E.S) ilminin çapının genişliği konusunda sahih bir rivayettir. Onlar, bu sayıya tekrarları, eserleri, tabiin görüşlerini ve yorumlarını ve buna benzer şeyleri de katıyorlardı. (&#8230;) İmam es-Sehavi, Fethu&#8217;l-Muğis isimli eserinde İmam Buhari&#8217;nin &#8220;Sahihinden 100.000 hadis ezberledim&#8221; sözüyle alakalı olarak der ki: Bununla tekrarları, mevkufları, yine sahabe, tabiin ve diğerlerinin sözlerini ve öncekilerden sadır olan fetvaları kasdetmiştir. Bütün bunlara &#8220;hadis&#8221; denirdi&#8230;&#8221; (Üç Muhammed, 196)</p>
<p>Herhangi bir Usul-i Hadis kitabında kolayca görülebilecek bu ve benzeri ifadelerin anlattığı açıktır: İlk dönem alimleri, sadece Efendimiz (s.a.v)&#8217;e kesintisiz isnatla ulaşan muttasıl/merfu rivayetleri değil, sahabî ve tabiî kavillerini, hatta aynı metnin değişik isnatlarını dahi &#8220;hadis&#8221; olarak isimlendiriyordu. Nitekim İslamoğlu bu konuda şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Hadislerin sayısı, hadisçilere göre şu iki nedenden dolayı kabarmıştır: 1) Hadis&#8217;in tanımı: Bazı hadisçiler sadece Hz. Peygamber&#8217;in söz, davranış ve takririni &#8220;hadis&#8221; olarak tanımlarken, bazıları buna sahabenin, hatta tabiininkileri de katmıştır. 2)</p>
<p>Rivayetlerin isnad zinciri: Bir tek anlamın taşındığı her rivayet zinciri, ayrı bir &#8220;hadis&#8221; kabul edilmiştir. Aynı anlam, beş, on, yirmi, hatta elli ayrı zincir tarafından nakledilmiştir. Mesela âşûrâ hadisi rastladığım tipik bir örnektir. Buhari dahi, formları farklı da olsa hepsi de aynı anlamı taşıyan bu hadisin birçok versiyonunu nakletmiştir. Bu durumu, hadisçilerin &#8220;rivayete&#8221; karşı zaafları körüklemiştir. Muhaddis Abdurrahman b. Mehdi mest üzerine meshetme hakkındaki hepsi de aynı kişiye (Muğire) varıp dayanan on üç ayrı zinciri kastederek &#8220;Bana göre 13 hadisi vardır&#8221; demiştir.&#8221; (Üç Muhammed, 197)</p>
<p>Durum bizzat kendisi tarafından bu şekilde ortaya konduktan sonra İslamoğlu&#8217;nun, nasıl bir mantık işleterek aşağıdaki sözleri söylediğine şaşırmamak elde değil:<br />
&#8220;Hadislerin sayısı aritmetik olarak değil, geometrik bir biçimde artmıştır. Yukarıda da görüldüğü gibi Hz. Peygamber&#8217;e ait yüzlü rakamlarla ifade edilen dinî amaçlı söz ve davranışlar hicri ikinci yüzyılda 100.000 rakamına, Buhari&#8217;nin Sahih&#8217;ini derlediği üçüncü asırda ise neredeyse 1.000.000 rakamına ulaşmıştır. (&#8230;)</p>
<p>&#8220;İşte hadisçilerin peygamber tasavvuru adını verdiğimiz tavır budur: Hep konuşan bir peygamber. Görevi sanki sürekli konuşmak olan, hemen her meselede bir şey söyleyen, hakkında konuşmadığı konu hemen hemen hiç olmayan, durduk yerde münasebet gözetmeden söz söyleyen bir peygamber tasavvuru. Gerçekten garip bir tasavvur. Peygambere isnat edilen &#8220;hadis&#8221; sayısının binlerden milyonlara çıkışını ancak bu nedenle açıklayabiliriz. Yukarıdaki iki nedenin de arkasında yer alan daha derin neden, hadisçilerin hep konuşan peygamber tasavvurundan başka bir şey değildir&#8230;&#8221; (Üç Muhammed, 197-8)</p>
<p>Hadis imamlarının, bir metnin farklı tariklerini mümkün olduğunca bir araya getirmek için sarf ettiği gayreti &#8220;zaaf&#8221; olarak niteleyen, &#8220;hadis&#8221;ten kastın ne olduğunu bizzat kendisi gayet güzel açıklanmışken, sonra dönüp bunu bir &#8220;problem&#8221; olarak takdim eden bu ifadeleri, &#8220;anlama problemi&#8221;nin şaheser bir örneği saymazsak İslamoğlu&#8217;na haksızlık olur!</p>
<p><strong>6.</strong> es-Süyûtî, el-Hasâisu&#8217;l-Kübrâ&#8217;da (II, 464) İbn Mâce&#8217;den naklen, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in oğlu İbrahim ile ilgili –senedinde mecruh bir ravi bulunan– bir rivayete yer vermiştir. İslamoğlu bu rivayet üzerinde dururken el-Aclûnî&#8217;den naklen ulemanın bu hadis hakkındaki değerlendirmeleri aktarmış: &#8220;Üç sahabeden rivayet edilmiş olması gerçekten şaşkınlık vericidir&#8221; diyen İbn Abdi&#8217;l-Berr biraz da çekinerek şöyle söyler: &#8220;Bu nedir, ben de akıl erdiremedim? Nuh aleyhisselamın oğlu da peygamber değildi. Oysaki, eğer peygamberden her doğan peygamber olsaydı Nuh&#8217;un oğlu da peygamber olurdu!&#8221; (Üç Muhammed, 97)</p>
<p>Oysa Keşfu&#8217;l-Hafâ sahibi (II, 204) İbn Abdilberr&#8217;in, &#8220;Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Nuh (a.s)&#8217;ın da peygamber olmayan çocuğu vardı&#8230;&#8221; (el-Aclûnî, –İbn Hacer&#8217;e tabi olarak– İbn Abdilberr&#8217;in bu konudaki sözünü tam aktarmamıştır. Bununla birlikte aktardığı kısmın maksadı yansıttığı söylenebilir. Sözün tamamı için bkz. el-İstî&#8217;âb, I, 60) şeklindeki ifadesini aktardıktan ve &#8220;Fakat hafız İbn Hacer şöyle demiştir&#8221; dedikten sonra İbn Hacer el-Askalânî&#8217;nin bu itiraza karşılık şöyle dediğini nakleder: &#8220;(&#8230;) Bu tavır şaşırtıcıdır. Oysa (Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in oğlu İbrahim hakkındaki görüş) Sahabe&#8217;den üç kişiden gelmiştir&#8230;&#8221;</p>
<p>Kısacası İslamoğlu&#8217;nun burada iki hatası göze çarpıyor:</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">1</span>)</strong> Konunun üç sahabîden geldiğini söyleyen İbn Hacer olmasına rağmen, bu sözü İbn Abdilberr&#8217;e ait göstermesi.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">2</span></strong>) Yukarıda benim, &#8220;Bu tavır şaşırtıcıdır. Oysa (Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in oğlu İbrahim hakkındaki görüş) Sahabe&#8217;den üç kişiden gelmiştir&#8230;&#8221; şeklinde çevirdiğim cümleyi hatalı olarak &#8220;Üç sahabeden rivayet edilmiş olması gerçekten şaşkınlık vericidir&#8221; tarzında çevirmiş olması.</p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>7.</strong></span> Deccal olduğu sanılan ve Hadis kitaplarında geniş yer bulan İbn Sayyâd ile ilgili rivayetlerin mecmuu bir arada ele alındığında, adı geçen kişinin Deccal olup olmadığının netleştirilmesi için Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından küçük bir deneme yapıldığı kolayca anlaşılmaktadır. Bu deneme esnasında –henüz büluğ çağına ulaşmamış olan– İbn Sayyâd&#8217;ın Efendimiz (s.a.v)&#8217;e verdiği cevaplar ve Efendimiz (s.a.v)&#8217;in bu cevaplara tepkisi üzerine, orada bulunan Hz. Ömer (r.a), İbn Sayyâd&#8217;ı öldürmek için izin istemiş, ancak Efendimiz (s.a.v), –bu olayı nakleden el-Buhârî ve Müslim&#8217;in, kıssanın sonunda zikrettiği– şu cevabı vermiştir: &#8220;İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî.&#8221;</p>
<p>İslamoğlu bu konuda şöyle diyor: &#8220;Hadiste &#8220;Deccal&#8221; hiç geçmemesine rağmen, başta Müslim olmak üzere hadis musannifleri bu hadisi kıyamet alâmetleri ve Deccalle ilgili haberler arasında nakletmişlerdir. Yahudiler arasında popüler bir konu olan Deccal konusu, Medine&#8217;deki mü&#8217;minlerin de gündeminde ön sıralarda yer almış, yoruma müsait her haber Deccalle ister istemez ilişkilendirilmiştir. Bu ilişkilendirmeyi, haberin sonunda yer alan &#8220;İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî&#8221; ibaresindeki belirsizlik cesaretlendirmiştir.</p>
<p>Bizce burada Deccal&#8217;e açıkça delâlet eden bir anlam yoktur. Bu cümle, tekin olmadığı, gaipten haber verdiği iddia edilen bu Yahudi çocuğunun ruh hâlinin peygamber tarafından güzel bir tahlilidir ve muhtemel açılımı şöyledir: &#8220;Eğer o kendinde olarak konuşuyorsa, o bir çocuktur; aleyhinde hüküm verilmez; çünkü çocuk olduğu için cezaî ehliyeti yoktur. Yok, kendinden geçmiş, hallisünasyon ve sanrı gören biriyse, ona dokunmak yararsızdır, bu durumda da sonuç aynıdır, kimseye bir yararı olmaz.&#8221; (Üç Muhammed, 31; dpnt. 17)</p>
<p>Bir önceki yazıda İslamoğlu&#8217;nun, el-Buhârî ve Müslim&#8217;den naklettiği İbn Sayyâd kıssasının sonunda geçen &#8220;İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî&#8221; ibaresinin geniş açılımını, ilgili dipnotta nasıl verdiğini görmüştük. Metin kısmında verdiği tercüme ise şöyle: &#8220;Eğer o (kendisinde) ise onun aleyhinde hüküm verilmez, eğer o (kendisinde) değilse onu öldürmek senin iyiliğine olmaz.&#8221; (Üç Muhammed, 31)</p>
<p>Ancak bu çeviride İslamoğlu&#8217;nun &#8220;atladığı&#8221; ve metinle tetabuk etmeyen birkaç &#8220;küçük&#8221; ayrıntı var: 1) &#8220;İn yekunhu felen tusallata aleyhi&#8221; cümlesinde geçen &#8220;len tusallata&#8221; ifadesindeki &#8220;len&#8221; edatı &#8220;gelecek zamanda tekitli olumsuzluk&#8221; ifade eder. Dolayısıyla İslamoğlu&#8217;nun yaklaşımına göre çeviri, &#8220;onun aleyhinde asla hüküm verilmeyecek&#8221; tarzında olmalıdır. &#8220;Len&#8221; edatının &#8220;serbest&#8221; bir çeviride geniş zaman anlamı verdiğini kabul etsek bile sorun burada bitmiyor: 2) &#8220;Sallata&#8221; ettirgen fiilinin &#8220;tusallitu&#8221; formu, &#8220;len&#8221; edatıyla birlikte (&#8220;len tusallata&#8221;) tek başına iki şekilde anlaşılabilir: A) Müzekker (eril) muhatap için &#8220;Sen ona asla muktedir kılınmayacaksın.&#8221;  Müennes (dişil) üçüncü şahıs için &#8220;O (kadın) ona asla muktedir kılınmayacak.&#8221;</p>
<p>İmdi, İslamoğlu&#8217;nun çevirisinin doğru kabul edilebilmesi için İbn Sayyâd aleyhine hüküm verecek olan kişinin bir kadın olduğunu söylememiz gerekiyor. Fakat hitap Hz. Ömer (r.a)&#8217;edir. Öyleyse hitabın, &#8220;muhatap&#8221; kipinde anlaşılması gerekiyor. O zaman da İslamoğlu&#8217;nun çevirisi metne uymuyor. Zira bunun için ifadenin &#8220;len yusallata&#8221; olması gerekiyor.</p>
<p>Burada doğru çeviri şöyle olmalıdır: &#8220;Eğer o (Deccal) ise, sen ona asla muktedir kılınmayacaksın. Şayet o (Deccal) değilse, onu öldürmekte senin için bir hayır yoktur.&#8221; Burada parantez içinde zikrettiğim &#8220;Deccal&#8221; kelimesi, İbn Sayyâd ile ilgili rivayetlerin mecmuunun bir arada değerlendirilmesi sonucu, onun Deccal olup olmadığı konusunda ilk anda Efendimiz (s.a.v) de dahil herkeste mevcut olduğu görülen tevakkufa dayanıyor.</p>
<p>İslamoğlu burada bir tek varyantla sınırladığı hadiseyi kendi anladığı şekilde ifadelendirebilmek için önce &#8220;İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî&#8221; cümlesinde bir &#8220;belirsizlik&#8221; olduğunu düşünüyor ve ardından –kendi tabiriyle– &#8220;metne işkence ederek&#8221; bu &#8220;belirsizliği&#8221; mezkûr çeviri ve açılımla ortadan kaldırıyor!</p>
<p>Oysa Efendimiz (s.a.v)&#8217;in Hz. Ömer (r.a)&#8217;e hitabındaki &#8220;olumsuz gelecek zaman&#8221; kipinde, Deccal&#8217;i öldürecek kişinin Hz. İsa (a.s) olduğu konusundaki Nebevî bilgi ve habere gönderme vardır. Bu gerçek ve İbn Sayyâd&#8217;la ilgili rivayetlerin ortak anlamı göz ardı edildiğinde, metnin ne dediğini anlamaya çalışmak yerine &#8220;metne anlam sipariş etmek&#8221; kaçınılmaz oluyor&#8230;</p>
<p><strong>8.</strong> Aynı kitabın 31. sayfasında başlayıp 32. sayfada devam eden 18 numaralı dipnotta İslamoğlu, İbn Haldun&#8217;dan şöyle bir ifade naklediyor: &#8220;Bunlardan çoğu, halkın bildiği sıradan bilgilerden fazlasını bilmiyorlardı ve Arabistan Yahudilerinin çoğu da Yahudileşmiş Himyerlilerdi. Müslüman olduklarında, şeriat hükümlerine taalluk eden hususlarda, mevcut anlayışları üzere kaldılar.&#8221;<br />
Oysa İbn Haldun (Mukaddime, 439), yukarıda siyah puntoyla verdiğim çevirideki durumu şöyle anlatıyor: &#8220;&#8230; mimmâ lâ ta&#8217;alluka lehû bi&#8217;l-ahkâmi&#8217;ş-Şer&#8217;iyye&#8221;, yani &#8220;Şer&#8217;î hükümlere taalluk etmeyen hususlarda&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>9.</strong> &#8220;Şifa sahibi Hz. Peygamber&#8217;in beşerliği konusunu ele alırken hayli ikirciklidir: &#8220;Onun özellikleri meleklerin özelliklerine benzemekte, değişimden berî bulunmaktadır.&#8221; (&#8230;) Bu kez içi rahat etmez ve der ki: &#8220;Her ne kadar bir bedenleri ve görünür varlıkları var idiyse de, meleklerin özellikleriyle donanmışlardır. (&#8230;)&#8221; (Üç Muhammed, 78)</p>
<p>İslamoğlu bu pasajda parantez içi üç nokta ile verdiğim yerlerde, Kadı Iyâd&#8217;ın ifadelerinin orijinalini zikretmiş. Ancak görüldüğü gibi cümleler bağlamdan kopuk verildiği için Kadı Iyâd&#8217;ın maksadı tam olarak anlaşılmıyor. İslamoğlu&#8217;nun &#8220;ikirciklilik&#8221; çıkardığı ifadeler ve bağlam aşağıda:</p>
<p>&#8220;Nebi ve resuller (hepsine selam olsun), Allah Teala ile mahlukatı arasındaki vasıtalardır. O&#8217;nun emir ve nehiylerini, va&#8217;d ve vaidini mahlukata tebliğ eder; Allah Teala&#8217;nın emir, yaratma, celal, saltanat, ceberut ve melekûtuyla ilgili olarak mahlukatın bilmediği şeyleri kendilerine öğretirler. Nebi ve resullerin dış varlıkları, beden ve bünyeleri, beşer özellikleriyle muttasıftır; beşere musallat olan (bedenî) arızalar, hastalıklar, ölüm, fena bulma ve (diğer) insanî özellikler onlar için de söz konusudur.</p>
<p>Ruhları ve iç dünyaları ise, beşer özelliklerinden daha yücesiyle muttasıf olup, Mele-i A&#8217;la ile irtibatlıdır; meleklerin özelliklerine benzer, değişim ve (manevi) afetlerden salimdir. Onların iç dünyalarına ve ruhlarına, beşerî acziyet ve insanî zaafiyet genellikle arız olmaz. Zira onların iç dünyaları da dış varlıkları gibi sırf beşerî özeliklerden ibaret olsaydı, meleklerden (vahiy) almaya, onları görmeye, onlarla konuşmaya ve bir araya gelmeye, tıpkı diğer insanlar gibi güç yetiremezlerdi. (Buna mukabil) eğer onların bedenleri ve dış varlıkları meleklerin özellikleriyle ve beşer evsafına aykırı hususiyetlerle donanmış olsaydı, beşer cinsi ve kendilerine elçi olarak gönderildikleri varlıklar, onlarla bir araya gelmeye takat yetiremezdi&#8230;&#8221; (eş-Şifâ, II, 95-6)</p>
<p>Bu ifadelerin neresinde &#8220;ikircikli&#8221; bir durum olduğunu ben tesbit edemedim. Bilmem siz ne dersiniz&#8230;</p>
<p><strong>10.</strong> İbn Hazm&#8217;ın el-Fasl&#8217;ından bir alıntı: &#8220;Muhammediyye adıyla tanınan bu fırka mensupları &#8216;Muhammed aleyhisselam, Allah&#8217;ın ta kendisidir&#8217; iddiasındadırlar. Allah&#8217;ın şanı onların küfründen beri ve yücedir. El-Behneki ve Feyyad b. Ali onlardandır. Bu ikincisinin, bu manada el-Kıstas diye adlandırdığı bir de kitabı vardır. Ünlü kâtip Eyyuh da onlardandır. Yöneticiliği döneminde İshak b. Kindac&#8217;a kâtiplik yapmıştır&#8230;&#8221; (Üç Muhammed, 25)</p>
<p>İbn Hazm&#8217;ın adı geçen eserindeki bir baskı hatası, İslamoğlu&#8217;nun, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in (haşa) ilahlığını iddia edenlere &#8220;Eyyûh&#8221; adında bir taraftar daha kazandırmasına müncer olmuş. Oysa aslında böyle bir kişi yok. Zira İbn Hazm&#8217;ın yukarıdaki ibaresinde &#8220;Ebûh&#8221; (onun babası) olması gereken kelime (bkz. İbn Hacer, Lisânu&#8217;l-Mîzân, I, 372), bir nokta fazlasıyla &#8220;Eyûh&#8221;a dönüşmüş. İslamoğlu&#8217;nun buraya bir &#8220;y&#8221; daha ilavesiyle de &#8220;Eyyûh&#8221; ortaya çıkmış. Dolayısıyla İbn Hazm&#8217;ın ifadesinin doğru çevirisi şöyle olmalı: &#8220;(el-Feyyâd&#8217;ın) babası, İshâk b. Kindâc&#8217;ın idareciliği döneminde görev yapmış olan meşhur kâtiptir&#8230;&#8221; el-Fasl&#8217;ın muhakkiki, İbn Hazm&#8217;ın zikrettiği bir beytin, el-Feyyâd&#8217;ın babası Ali b. Muhammed b. el-Feyyâd&#8217;a hitaben yazıldığını da dipnotta tasrih etmiş ama&#8230;</p>
<p><strong>11.</strong> Kadı Iyâd&#8217;ın eş-Şifâ&#8217;sına yazdığı haşiyede (&#8220;zeyl&#8221; değil) eş-Şumunnî&#8217;nin, &#8220;Zekera Muhtâr b. Mahmûd el-Hanefî şârihu&#8217;l-Kudûrî ve musannıfu&#8217;l-Kunye fî risâletihi&#8217;n-Nâsıriyye&#8230;&#8221; diye başlayıp devam eden cümlesine İslamoğlu şöyle gönderme yapmış: &#8220;Ünlü Kuduri&#8217;nin şarihi ve el-Kabiyye fi Risaleti&#8217;n-Nasıriyye yazarı Muhtar b. Mahmud el-Hanefî&#8230;&#8221; (Üç Muhammed, 73)</p>
<p>İslamoğlu&#8217;nun bu kısa cümlede yaptığı iki hatadan biri, kullandığı eş-Şifâ nüshasındaki bir baskı hatasından kaynaklanıyor. Kaybolmaya yüz tutan &#8220;rical bilgisi&#8221;nin yerini alması beklenen &#8220;aşinalığın&#8221; bile İslamoğlu&#8217;nun semtinden uzak kalması, (tıpkı &#8220;Mahled&#8221;e &#8220;Muhalled&#8221;, &#8220;Ğunder&#8221;e &#8220;Ğander&#8221;, &#8220;Sağânî&#8221;ye &#8220;San&#8217;ani&#8221; demesine yol açması gibi) Muhtâr b. Mahmûd el-Ğazmînî&#8217;nin, el-Kabiyye diye bir eserinin olup olmadığını tahkike ihtiyaç hissettirmemiş olabilir ve bu bir ölçüde anlayışla karşılanabilir. Ama Üç Muhammed&#8217;e vücut veren argümentasyonun sacayaklarından &#8220;eş-Şifâ tenkidi&#8221;ni şekillendirirken bu eserin matbu ve mütedavel olan iki şerhinden müstağni hareket etmesi, sadece el-Kabiyye dediği eserin aslında el-Kunye olduğunu fark etmemesine değil, Kadı Iyâd&#8217;ı –daha önce geçtiği ve ileride de geleceği gibi– birçok noktada yanlış anlamasına/takdim etmesine müncer oluyorsa bunu mazur görmek zorlaşır.</p>
<p>İslamoğlu&#8217;nun yukarıdaki cümlede göze çarpan ikinci hatası ise, sadece bir &#8220;hu&#8221; zamirini atlamasından değil, &#8220;vav&#8221; bağlacını ve ardından gelen izafet terkibindeki &#8220;musannıf&#8221; kelimesini de devre dışı bırakmasından anlaşıldığına göre bayağı bir emek mahsulü!</p>
<p>Uzatmayalım, doğru çeviri şöyle olacak: &#8220;Kudûrî şarihi ve el-Kunye adlı eserin yazarı Muhtâr b. Mahmûd el-Hanefî, er-Risâletu&#8217;n-Nâsıriyye&#8217;sinde&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>12</strong>. Yine eş-Şifâ&#8217;dan bir nakil: &#8220;(&#8230;) Bu Şafiî&#8217;nin ashabından bazılarının da görüşüdür. Şamil&#8217;inde Ebu Nasr es-Sabbağ&#8217;dan da bu görüş nakledildi. Aynı görüş, Malikî İmam Ebu Bekir b. Sabık&#8217;ın hem el-Bedi&#8217; fi Fürui&#8217;l-Malikiyye hem de Tahric adlı eserlerinden naklen aktarıldı. Zaten onlardan da Şafiîlerin füruatında vardığı sonuç dışında bir görüş sadır olmadı.&#8221; (Üç Muhammed, 94)</p>
<p>Yer tutmaması için orijinal okunuşunu veremeyeceğim bu pasajda ve öncesinde Kadı Iyâd, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in küçük ve büyük abdestinin temiz olup olmadığı konusunu ele alıyor ve bu meseledeki ihtilafı zikrediyor. Bu bağlamda doğru çeviri şöyle olacak: &#8220;Bu (Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in küçük ve büyük abdestinin temiz olduğu), eş-Şâfi&#8217;î&#8217;nin ashabından bazılarının da görüşüdür. Bunu İmam Ebû Nasr b. es-Sabbâğ, eş-Şâmil isimli eserinde zikretmiştir. Bu konudaki iki (zıt) görüşü, Ebû Bekr b. Sâbık el-Mâlikî, Mâlikî mezhebinin fer&#8217;î meseleleri ile bu mezhebin alimlerinin görüş belirtmediği hususların, Şafiî ulemanın fer&#8217;î meseleleri belirleme tarzıyla tahricine yer verdiği el-Bedî&#8217; isimli eserinde nakletmiştir.&#8221;</p>
<p><strong>13.</strong> Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, oğlu İbrahim&#8217;in cenaze namazını kıl(dır)madığını bildiren bir rivayetle ilgili olarak ez-Zerkeşî&#8217;nin el-Aclûnî tarafından (Keşfu&#8217;l-Hafâ, II, 204) nakledilen bir ifadesini şöyle çevirmiş: &#8220;Babasının faziletinden dolayı namazını kıldırmamış olabileceği gibi şehitlerin faziletine erdiği için de kıldırmamış olabilir&#8230;&#8221; (Üç Muhammed, 97)</p>
<p>Doğru çeviri şöyle olacak: &#8220;Tıpkı şehitlerin, şehitlik fazileti sebebiyle cenaze namazlarının kılınmasından müstağni oldukları gibi İbrahim de, babasının fazileti dolayısıyla cenaze namazının kılınmasından müstağnidir&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>14</strong>. Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Miraç&#8217;ta Rabbini görüp görmediği konusundaki ihtilaf malum. İslamoğlu bu konuda Kadı Iyâd&#8217;ın tavrını şöyle veriyor: &#8220;Yazarımız, görme olayını böylesine sınırsız ve serbest bir yaklaşımla tartışıp kendi tezini yukarıda örneğini verdiğimiz rivayetler yardımıyla galip ilân ettikten sonra, tartışmayı görüşme platformuna taşıyor. Yani Hz. Peygamber&#8217;in Rabbini baş gözüyle gördüğü tezi yazarımıza göre isbatlanmış bir tezdir&#8230;&#8221; (Üç Muhammed, 118)</p>
<p>Acaba Kadı Iyâd gerçekten bu kanaatte midir? Birlikte okuyalım:</p>
<p>&#8220;(Allah Teala&#8217;nın) görülebilmesinin cevazı konusunda şüphe yoktur. Zira ayetlerde Allah Teala&#8217;nın görülemeyeceği konusunda nass (açık ifadeli delil) mevcut değildir. Hz. Peygamber için Allah Teala&#8217;yı görmüş olmanın gerekliliğine ve O&#8217;nun Allah Teala&#8217;yı gözleriyle gördüğünün söylenmesine gelince, bu konuda da kesin ve açık bir delil yoktur. Zira bu görüşün dayanağı, en-Necm suresinin iki ayetidir ve (fakat) bu iki ayetin delaleti konusunda ihtilaf bulunduğu nakledilmiştir. Bu iki ayetin her iki görüşe de delalet ettiğini söylemek mümkündür.</p>
<p>Bu konuda (Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Rabbini gördüğü konusunda) Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;den nakledilmiş kesin ve mütevatir bir rivayet de yoktur. (Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Rabbi&#8217;ni gördüğünü anlatan) İbn Abbâs (r.a) hadisi, İbn Abbâs&#8217;ın kanaatini haber vermektedir; İbn Abbâs bu hadisi Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e dayandırmamıştır ki, onun gereğiyle amel etmek vacip olsun! İlgili ayetin tefsiri sadedindeki Ebû Zerr rivayeti de böyledir. (Konuyla ilgili) Mu&#8217;âz hadisi ise te&#8217;vile ihtimallidir, ayrıca hem isnad, hem de metin yönünden muzdarib (çelişkili)dir.</p>
<p>Ebû Zerr&#8217;den gelen bir diğer rivayet de ihtilaflı, te&#8217;vile ihtimalli ve problemlidir. Zira bu rivayetin bir varyantı &#8220;Nûrun ennâ erâhu&#8221; şeklinde rivayet edilmişken, bazı hocalarımız bu cümlenin &#8220;Nûrâniyyun erâhu&#8221; tarzında da rivayet edildiğini nakletmiştir. (İslamoğlu bu ifadeyi, Kadı Iyâd&#8217;ın bu ikinci rivayet şeklini benimsediği izlenimini verecek tarzda naklettikten sonra bu yazının başında yer verdiğim yoruma geçiyor.</p>
<p>Oysa görüldüğü gibi Kadı Iyâd bu varyantı, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Rabb&#8217;ini gördüğünü anlatan rivayetlerin problemleri meyanında gündeme getirmiştir.) Yine Ebû Zerr&#8217;in başka bir hadisinde &#8220;O&#8217;na (Rabb&#8217;ini görüp görmediğini) sordum, &#8220;Bir nur gördüm&#8221; dedi&#8221; ifadesi bulunmaktadır.</p>
<p>&#8220;Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Rabb&#8217;ini gördüğü kanaatinin sıhhati için bu rivayetlerden hiçbiriyle ihticac mümkün değildir. Her ne kadar &#8220;Bir nur gördüm&#8221; rivayeti sahih ise de, bu rivayette Hz. Peygamber (s.a.v) Allah Teala&#8217;yı görmediğini, ancak kendisini perdeleyip Allah Teala&#8217;yı görmesine engel olan bir nur gördüğünü haber vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in &#8220;Nûrun ennâ erâhu&#8221;, yani &#8220;Gözü örtüp kaplayan nur perdesine rağmen O&#8217;nu nasıl görebilirim?&#8221; sözü de bu anlama göndermedir. &#8220;O&#8217;nun örtüsü nurdur&#8221; ve &#8220;O&#8217;nu gözümle görmedim, ancak iki kere kalbimle gördüm dedi ve &#8220;sonra yaklaştı ve sarktı&#8221; ayetini okudu&#8221; rivayetleri de böyledir.</p>
<p>&#8220;Allah, gözdeki idraki kalpte veya nasıl dilerse öyle yaratmaya kadirdir, O&#8217;ndan başka ilah yoktur. Eğer bu konuda açık bir hadis varit ise ona inanılır; onun bildirdiği anlama dönmek gerekir. Zira Allah Teala&#8217;nın görülmesi muhal değildir, bunun söylenmesine engel kesin bir delil de yoktur.&#8221;</p>
<p>Bu ifadelerden &#8220;isbatlanmış bir tez&#8221; çıkarmak için ya &#8220;özel bir husumet&#8221; veya &#8220;özel bir kabiliyet&#8221; gerektiği ortada&#8230;</p>
<p><strong>15.</strong> &#8220;Hz. Cebraille ilgili olduğu tüm hâl karineleriyle sabit olan Necm Suresi&#8217;ndeki &#8220;yaklaştı ve eğildi&#8221; ayeti, bağlamından koparılarak anlam dönüşümüne tâbi tutulur. Oysaki &#8220;yaklaşma&#8221; ve &#8220;eğilme&#8221;, naklen de aklen de Allah&#8217;a, lafzi anlamında atfedilemez. Olsa olsa mecazen atfedilebilir. Fakat, müellifi ikna etmemektedir bütün bunlar. O Cebrail&#8217;in kastedildiği ayetleri Allah&#8217;a atfetmenin ille de bir yolunu bulmak için çırpınır. Bu, &#8220;hukuku&#8217;l-Mustafa&#8221; gereğidir. Bu tezin &#8220;hukukullaha&#8221; aykırı olup olmadığı âdeta konu haricidir.&#8221; (Üç Muhammed, 118) (Vurgular İslamoğlu&#8217;na ait.)</p>
<p>Bir önceki yazıda olduğu gibi burada da İslamoğlu&#8217;nun yansıttığı hava şu: Kadı Iyâd, Yüce Allah&#8217;ın Miraç&#8217;ta Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e mekânsal olarak yaklaştığı kanaatini bir &#8220;önkabul&#8221; olarak benimsemiş ve ardından bu kanaati delillendirme/ispatlama yoluna gitmiştir. Oysa bir önceki yazıda Kadı Iyâd&#8217;ın tavrının (rü&#8217;yet bağlamında) &#8220;önce kanaat, sonra delil&#8221; şekinde takdim edilmesinin mümkün olmadığını gördük.</p>
<p>Burada da aynı durum mevcut.</p>
<p>53/en-Necm suresinin ilgili ayeti üzerinde dururken Kadı Iyâd önce, müfessirlerin çoğunluğunun, bu iki kelimenin anlattığı fiillerin Hz. Peygamber (s.a.v) ile Cebrail (a.s)&#8217;e veya sadece birisine ait olduğu yahut da &#8220;dünüvv&#8221; ve &#8220;tedellî&#8221;nin (o ikisinden birinin) Sidre-i Münteha&#8217;ya doğru yaptığı fiiller olduğu görüşünü benimsediklerini zikreder. (Bu görüşün müfessirlerin çoğunluğuna ait olduğunun vurgulandığına ve muhtelif görüşler arasında ilk sırada verildiğine dikkat edilmelidir.) Ardından bu fiillerin mekânsal bir muhtevada Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;den Allah Teala&#8217;ya doğru veya Allah Teala&#8217;dan Efendimiz (s.a.v)&#8217;e doğru sadır olduğunu anlatan nakilleri verir ve Ca&#8217;fer b. Muhammed&#8217;in (Ca&#8217;fer-i Sadık), &#8220;Allah Teala O&#8217;nu kendisine yaklaştırdı&#8221; dediğini, peşinden de &#8220;dünüvv&#8221; fiilinin Allah Teala hakkında keyfiyetsiz olarak düşünülmesi gerektiğini söylediğini belirtir.</p>
<p>Bunu müteakiben, &#8220;dünüvv&#8221; ve &#8220;tedelli&#8221;nin Allah Teala ile Efendimiz (s.a.v) arasında cereyan eden fiilleri anlattığını söyleyenlerin bu görüşünün nasıl anlaşılması gerektiği sadedinde şöyle der: &#8220;Bil ki burada &#8220;dünüvv&#8221; (yaklaşma) ve &#8220;kurb&#8221; (yakınlık)ın Allah Teala&#8217;dan veya O&#8217;na doğru (Efendimiz&#8217;den) sadır olan bir fiil olarak bu şekilde izafesi, mekansal veya doğrultusal bir yakınlık anlamında değildir. Aksine durum, Ca&#8217;fer b. Muhammed es-Sâdık&#8217;tan naklen zikrettiğimiz gibidir; buradaki &#8220;dünüvv&#8221; keyfiyetsizdir.&#8221; Ardından bu fiilin Allah Teala ile Hz. Peygamber (s.a.v) arasında vaki olan bir durumu anlattığının söylenmesi halinde mecazi bir ifade olarak nasıl anlaşılması gerektiğini belirtir. Hatta &#8220;kaabe kavseyn&#8221; ifadesini da aynı tarzda (mecaz anlamıyla) izah eder.</p>
<p>Bu durumda Kadı Iyâd&#8217;ın, &#8220;Cebrail&#8217;in kastedildiği ayetleri Allah&#8217;a atfetmenin ille de bir yolunu bulmak için çırpın&#8221;makla itham edilmesi tam bir &#8220;çarpıtma&#8221; örneğidir.<br />
Burada, &#8220;Kadı Iyâd, bu ve benzeri konularda makul ve makbul görüşü vermekle yetinmesi gerekirken, her türlü görüşü zikrettiği için hatalıdır&#8221; denebilir. Ancak bu tarz bir tariz, eş-Şifâ müellifinin, daha giriş kısmında bu eserin sistematiği konusunda verdiği ipucunu göz ardı ettiği için kusurludur. Müellif bu eserini, ısrarlı bir talep üzerine kaleme aldığını ve talep sahibinin, ele alınacak hususlarda öncekilerden gelen nakilleri de toplamasını istediğini açıkça belirtmiştir. O da, konusunda yetkin bir ilim adamı olarak büyük bir özgüven ve dirayetle bu talebi yerine getirmiştir. Dolayısıyla Kadı Iyâd&#8217;ın, bu eserinde ele aldığı konularda yer verdiği her görüşü olduğu gibi benimsediği sonucunu çıkarmak hem büyük bir yanılgı hem de haksızlık olur.</p>
<p><strong>NETİCE-İ KELAM</strong></p>
<p>Mustafa İslamoğlu&#8217;nun Üç Muhammed adlı çalışması ile ilgili olarak bu köşede zikrettiğim hususlar, mezkûr kitapta göze çarpan anlama problemlerinin sadece bir kısmını oluşturuyor. Dile getirdiğim hususların maksadın husulüne kâfi olduğu düşüncesiyle bu konuyu burada noktalıyorum.</p>
<p>&#8220;Anlama problemi&#8221; nitelemesiyle burada –bana ayrılan bu sütunun kısıtlı çerçevesi sebebiyle– on yazı halinde gündeme getirdiğim hususları şöylece 4 grupta toplamak mümkün:</p>
<p><strong>1.</strong> Tahkik eksikliğine dayanan yanlışlar. Geçen yazılarda bu konuyla ilgili –İslamoğlu&#8217;nun kullandığı nüshalardaki baskı hatalarından kaynaklanan– 2 örnek gördük: el-Kunye&#8217;nin el-Kabiyye ve Ebûh&#8217;un Eyyûh okunması. Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in büyük abdestini yerin yutmasıyla ilgili rivayetin –uydurma hadisleri toplayanlar da dahil– hiçbir kaynakta yer almadığını söylemesi de (Üç Muhammed, 93) burada zikredilmeli. (Bu rivayeti nakledenler için es-Süyûtî&#8217;nin Menâhilu&#8217;s-Safâ&#8217;sına bakılabilir.)</p>
<p><strong>2</strong>. Kasdın yanlış anlaşıldığı yerler. İbnu&#8217;l-Mübârek, İbn Teymiyye, el-Heysemî, ez-Zerkeşî, el-Aclûnî&#8230;den aktarılan ifadelerdeki çeviri hataları ile hadislerin miktarı hakkındaki yorum vb.</p>
<p><strong>3.</strong> Müellifin tavrının çarpıtıldığı yerler. Kadı Iyâd&#8217;ın, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in beşerliği, büyük ve küçük abdestinin hükmü, &#8220;rü&#8217;yet&#8221;, &#8220;dünüvv&#8221;&#8230; gibi konulardaki tavrının yanlış aktarılması vb.</p>
<p><strong>4</strong>. Kaynaklara vukufiyet azlığından doğan hatalar. Mecmau&#8217;z-Zevâid&#8217;in &#8220;rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan&#8221; bir eser olarak nitelendirilmesi, el-Buhârî&#8217;nin, Sahîh&#8217;ine almadığı rivayetleri sahih kabul etmediğinin (Üç Muhammed, 92) söylenmesi vb.</p>
<p>Bu yazılardan maksadımın bir &#8220;Üç Muhammed tanıtım ve eleştirisi&#8221; olmadığını baştan belirtmiş ve böyle bir ameliyenin teknik olarak bu köşede gerçekleştirilmesinin mümkün ve doğru olmadığını söylemiştim. Dolayısıyla yazdıklarımın bu çerçeveyi aşacak bir alana taşınarak değerlendirilmesi –en azından benim maksadımla örtüşmeyeceği için– yanlış olur. Bu sebeple on yazı boyunca gündeme getirdiğim hususlarla ilgili olarak Üç Muhammed&#8217;in tamamını ilzam edici genellemeler yapmaktan kaçınmaya gösterdiğim özen dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır.</p>
<p>&#8220;Yazmak&#8221;, düşüncenin kalıcılaştırılmasını temin eden en önemli unsur olmakla, yazan için son derece önemli bir riski de beraberinde taşır. Eğer yazdıklarınız meyanında şu veya bu şekilde birtakım yanlışları da kalıcılaştırmışsanız, daha sonra yapacağınız düzeltmenin, o yanlışın doğurduğu sonuçları tamamen ortadan kaldıracağından hiçbir zaman emin olamazsınız. Bu, konuyla ilgili istisnasız herkesin, hepimizin ortak problemidir.</p>
<p>Bu &#8220;hatırlatmalar&#8221;a vereceği tepkinin tarz ve tonu, hatta tepki verip vermeyeceğinin kararı tabii ki İslamoğlu&#8217;nun belirlemesindedir. Baştan da söylediğim gibi ben sadece ilmî ve vicdanî bir sorumluluğun gereğini yerine getirmeye çalıştım. Ötesi İslamoğlu&#8217;nun sorumluluk anlayışına kalıyor&#8230;</p>
<p>Milli Gazete &#8211; 18 Şubat 2003</p>
<p>Ebubekir Sifil Hoca</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlama-probleminden-musteki-bir-yazara-hatirlatmalar/">“Anlama Problemi”nden Müşteki Bir Yazara Hatırlatmalar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anlama-probleminden-musteki-bir-yazara-hatirlatmalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan&#8217;a reddiye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 12:39:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan'a reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat ne demektir?]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Avni Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11810</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hüseyin Avni Hoca &#160; Besmele, hamd, salat ve selamdan sonra… Selam hidayete tabi olanlara olsun… Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan!. Size bu mektubumda muhterem kardeşlerim şeklinde hitap edip Rabbim size rahmet etsin ve sizi her türlü musibet ve afetten korusun diye de dua etmek çok isterdim.. Bu hitap ve duama belki sizler muhtaç değilsinizdir; ama insan ve mümin olmanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/">Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan’a reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/indir-146/" rel="attachment wp-att-14132"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14132" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/indir-2.jpg" alt="" width="418" height="200" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/indir-2.jpg 325w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/indir-2-300x143.jpg 300w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a></strong></p>
<p><strong>Hüseyin Avni Hoca</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Besmele, hamd, salat ve selamdan sonra…</p>
<p>Selam hidayete tabi olanlara olsun…</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan!</span>.</strong> Size bu mektubumda muhterem kardeşlerim şeklinde hitap edip Rabbim size rahmet etsin ve sizi her türlü musibet ve afetten korusun diye de dua etmek çok isterdim.. Bu hitap ve duama belki sizler muhtaç değilsinizdir; ama insan ve mümin olmanın hazzını yaşamak ve tatmak isteyen biri olarak ben muhtacım.. Ancak ne yazık ki birçok meşru ve makul sebeple bunu yapamadım.. Çünkü sizler ki, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e -Allah’ın O’na salat ve selam edin (Ahzab:56) emrine rağmen- salat ve selam getirip dua etmeyi bile yalakalık sayabildiğinize göre, isimlerinizin başına herhangi bir hürmet ifadesi kullanmaktan ve sizin için dua etmekten, inanın size yalakalık etmekte olduğumu zan ve iddia edebileceğinizden korktum.. İşte o yüzden bundan böyle size sırf isimlerinizle hitap etmekte beni lütfen okuyanlar da mazur görsünler, siz de mazur görün.. Bu hitap tarzım, bedeviliğime ve kaba sabalığıma değil de korku ve endişeme bağlansın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span>..</strong> Bir takım genç Mü’minlerden duyduğuma ve yazıya döküp bana getirdikleri konuşma metninizden okuduğuma göre şefaatin -sergilediğiniz mantık olarak- hepsini zımnen, günahların affedilmesi için olan çeşidini ise açıkça inkâr ediyormuşsunuz.. Kitap, Sünnet ve Ümmet’in icmaı ile kesin ve sabit olan bu mana ve muhtevasını doğru anlayamadığınız şefaati kabul eden Mü’minlere de olmadık hakaretler yağdırıyormuşsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span>..</strong> Bilenler iyi bilirler ki, geçmişte Mutezile mezhebi imamları, aklı, -çoğu zaman- yerinde ve kaldırabileceği kadar değil de, sahasının kısmen veya tamamen dışında ve lüzumundan fazla kullandılar. Bu yüzden de -ne yazık ki- akılcı akılsızlar sürüsü haline geldiler.. Bunların bozuk anlayışları ve şeytani vesveseleri geçmişte Ehl-i Sünnet uleması tarafında tamamen çöplüğe fırlatılıp atıldı.. Sizler ise şimdilerde o çöplükleri eşeleyip bu vesveseleri çıkarıyor ve kendinize ait düşüncelermiş gibi yaymaya çalışıyorsunuz.. İlmî ve aklî kifayetiniz ile doğru anlama rüştünüzün bulunmaması yüzünden de çürüyüp fosil haline gelen bu bozuk anlayış ve inanışları çok kere yanlış anlamaktasınız.. Bunlar yetmiyormuş gibi ayrıca onlara birçok saçmalıkları ilave etmekle de işi iyice çığırından çıkarmaktasınız.. Ehl-i Sünnet uleması tarafından onlara verilen mufassal ve okkalı cevapları ya okuyamamış veya nadiren okusanız bile yanlış okuyarak hatalı anlayıp anlatmaktasınız..</p>
<p>Veyahut da basbayağı bir ilim hıyaneti içindesiniz.. Kesinlikle biliyorum ki, sizin kendinize ait tek bir fikriniz yoktur.. Çünkü gördüğüm kadar kabiliyet ve gayretiniz fikir imaline hiç de elverişli değildir.. Kullandığınız ifadelerden anlayabildiğime göre dağarcığınız ya müsteşriklerin/oryantalistlerin veyaMutezile’nin paket proğramlarından yer gösterilmeden alınan bilgi ifrazatı/atıkları ile doludur.. Sizin kendinize has olan işiniz ise sadece şu sözü geçen iki zümreyi kör bir şekilde ve cahilce taklit etmekten ibarettir.. Hak yolun imamlarının izinden gitmeyi zül ve ar sayar, reddedersiniz ama azat kabul etmez köleler gibi yoldan çıkmışların peşine takılırsınız.. Çizgilerinden ve gölgelerinden kıl kadar dahi ayrılmazsınız.. Onların düşüncelerini asla münakaşa etmez ve ettirmezsiniz..</p>
<p>Diğer yandan da herkesin sizin önünüzde el pençe divan durmasını, ardınızdan asla ayrılmamasını vücudunuzun bütün zerrelerinizin dilleriyle istersiniz.. Siz peygamber sallallahua leyhi ve sellem bile olsa herkesi münakaşa edebilir bir yana fırlatabilirsiniz ama kendinizi katiyen zerre miktarı tartıştırmaz, burnunuzdan asla kıl aldırmazsınız.. Kendi ithalpaket proğramlarınızı set haline getirip ambalajlayarak cümle aleme cebren ve hile ileyutturmaya çalışırsınız.. Sözün kısası, siz işte bu kadar çaplı ve dürüst kimselersiniz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span>..</strong> Mu’tezile’den söz etmişken, onların günahların affedilmesi için yapılacak şefaatleri inkâr ederken delil diye ileri sürdükleri şüphe ve saçmaların birkaç tanesini buraya alalım.. Sonra da Ehl-i Sünnet ulemasının onlara verdiği cevaplardan bir kısmını hulasa edelim..</p>
<p><strong>Birinci şüpheleri:</strong> Ancak (Allah’ın) razı olduğu kimseye şefaat edecekler ayeti.. Oysa fasık, razı olunan bir kimse değildir..</p>
<p><strong>İkinci şüpheleri:</strong> Çünkü şefaatte, Allah’tan, düşmanını dost, cehennemliği de cennetlik yapmasını istemek manası vardır ki bu güzel görülecek bir şey değildir..</p>
<p><strong>Üçüncü Şüpheleri:</strong> Büyük günah sahipleri için şefaatin olduğunu söylemekte günahlara teşvik vardır ki bu caiz değildir..</p>
<p><strong>Dördüncü Şüpheleri:</strong> Hiçbir kimsenin, hiçbir kimseden hiçbir şeyi (zarar ve azabı)savamayacağı ve ondan hiçbir şefaatin kabul edilmeyeceği günden sakının(Bakara:48)mealindeki ayet..</p>
<p><strong>Birinci şüphelerinin cevabı..</strong> Kur’an’da geçen mutlak zalim kâfir demektir.. Yani şöyle zalim böyle zalim gibi vasıflarla zikredilmeyip sadece zalim lafzı kullanılmış ise bunun kafir olduğu anlaşılır.. Ancak (Allah’ın) razı olduğu kimseye şefaat edecekler ayetindeki razı olunan kimse de her bir mümindir; çünkü onun imanı ve taatıi vardır. Yine ayetten anlatılmak istenen sadece(Allah’ın) kendisine şefaat edilmesine razı olduğu kimseye şefaat edeceklerdir demektir.. O halde neden ayetin anlaşılmasında zıt görüş bulunmasına rağmen Allah büyük günah sahibinden razı olmaz dediniz?..</p>
<p><strong>İkinci Şüphelerinin Cevabı:</strong> Düşmanını dost, yapmasını istemektir sözleri doğru değildir.. Bu dediğinizi mümin büyük günah işlemekle imandan çıkar ve Allah’ın düşmanı haline gelirşeklindeki bozuk temel inancınızın üzerinde kurdunuz.. Bizim temel inancımıza göre ise mümin büyük günahları işlemekle Allah’ın düşmanı haline gelmez.. Ebû Hanîfe rahimehullah el-Âlim ve’l-Muteallim isimli kitabında bu görüş üzerindedir.. Yine mümin büyük günahları işlemekle mutlak olarak cehennemlik olmaz.. Aksine bunda, Allah’ın, kuluna fazlı ve keremi ile muamele etmesinin istenmesi vardır..</p>
<p><strong>Üçüncü Şüphelerinin Cevabı: </strong>Büyük günah sahipleri için şefaatin olduğunu söylemekte günahlara teşvik vardır demelerine gelince.. Hayır, öyle değil.. Çünkü biz şefaatin vacipolduğuna hükmetmiyoruz ki kul azaptan emin olsun, şefaate güvenip dayansın ve günahları işlemeye cüret ve cesaret göstersin.. Aksine biz büyük günah işleyen her bir fert için bunun caizolacağına ve tasavvur edileceğine hükmetmekteyiz.. Şefaate nail olmayı umması, af ve mağfiretten de ümit kesmemesi için.. Sizin şefaatin olmaması, affın imkânsızlığı ve büyük günah işleyenlerin ebedi olarak cehennemde kalacaklarına dair dediğiniz sözlerde, insanları ümit kesmeye ve Allah’ın rahmetinden ümitsiz olmaya atmak vardır.. Bu ise küfürdür.. Allah Teala,Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümit keser (Yusuf:87) buyurmuştur.. (İbnu Kutlubuğa: Haşiyetü’l-Müsayere:217-218)</p>
<p><strong>Dördüncü Şüphelerinin Cevabı:</strong> Ehl-i Sünnet alimlerinin Mu’tezile Mezhebinin bu ayetigünahların affı için şefaatin olmayacağı iddialarına delil getirmeleri karşısında verdikleri uzun ve güzel cevaplar vardır..</p>
<p><strong>Birincisi:</strong></p>
<p>-Bu ayetteki hüküm her bir ferdi ve bütün halleri kapsamaz.. (Îcî, Devvânî ve başkaları..)</p>
<p>-Bu sözün zahiri/açığı, hükmün, iki şeyi yani hem fertlerin tamamını hem de hallerin tamamını kapsamayacağıdır. Fertleri kapsamaması, umum sığalarından olan nefiyden sonra nekre ismin bulunması ile düşmüştür.. Yani bu, umum bildirdiğinden fertlerin tamamını kapsar.. Öyleyse doğrusu, şahıslar ve vakitlere nispetle umum bildirmez demektir.. Çünkü lâ teczî/defedemeyecektir, savamayacaktır sözünde devamlılık manasını gösterir bir şey yoktur.. Bu umum ifade etme/fertlerin hepsini kapsaması kabul edilecek olsa bile, (şefaat vardır veşefaat yoktur şeklindeki) delillerin mümkün mertebe tenakuzdan kurtarılması için (bu ifade umum bildirse de) umum kast edilmemiştir, kâfirlerle sınırlıdır denilir .. Onun için buna umum bildirdiğini kabul ettikten sonra bunun kâfirlerle sınırlandırılmasının manası yoktur şeklinde bir itiraz yapılamaz. Aksine biz, delilin delaletsiz olmaya tahsisinin bir manası yoktur deriz.. (Gelenbevî Ale’l-Celal, 2/271)</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!.</strong></span>. Fahruddin er-Râzî’nin, hiçbir kimsenin, hiçbir kimseden hiçbir şeyi(zarar ve azabı) savamayacağı günden sakının (Bakara:48) ayetini tefsir ederken şefaat hakkında getirdiği delilleri ve Mu’tezile’ye verdiği o güzel ve susturucu cevaplarını hiç mi okumadınız, hiç mi görmediniz, gördüysen hiç mi anlamadınız?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Sözlerinizden okuduğuma ve gördüğüme göre sövdüğünüz ve savaştığınız Mü’minlerin, söz ve yazılarında kullandıkları kelime ve ıstılahlara/terimlere ne mana yüklediklerini, bu meseleye girmeden evvel bizzat onlara soracak yerde bu lafızlara sadece kendi saplantılarınız ve yakıştırmalarınızla mana veriyor ve onlara yakası açılmamış nice hakaretler ediyorsunuz.. Durmadan havayı yumrukluyorsunuz.. Hatta belli ki küfürlerinizin ve hakaretlerinizin mesnedi kalmayabilir endişesiyle ve korkusuyla bunu onlara sormaktan kasıtlı olarak çekiniyorsunuz.. Hep hakaret edebileceğiniz ve kendi o pek sevdiğiniz tabirinizle onları iyice ötekileştirebileceğiniz manalarda çakılıp kalıyorsunuz.. Hasım saydıklarınıza yani bütün bir Ümmet’e ve alimlerine her dem kendi yakıştırma, vehim, yalan ve iftiralarınız üzerinden atış yapıyorsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Evet, sizin bu yaptığınız, cahillikten de öte büyük bir ciddiyetsizliktir.. Birazcık aklı ve ilmi olan ciddi bir kimse, hiç değilse tezyif edeceği ve karalayacağı inanç, söz ve düşüncelerin önce ne olduğunun sınırlarını açık bir şekilde çizer, ne diyecekse ve ne yapacaksa ondan sonra der ve yapar.. Muhataplarının hiçbir şekilde söylemediklerinden hareketle asla gevezelik yapmaz.. Kur’ân ve Sünnet istikametinde şefaate imanı olan Mü’minlere çamur atarken yakışıksız ve saçma tasvirleri ve yakıştırmaları bir yana koyarak siz şu kitabınızdaki yahut konuşmanızdaki veya makalenizdeki şu sözünüzle veya başkalarına ait olup kabullendiğiniz sözlerde ŞEFAAT’a şu manayı yüklüyorsunuz; oysa bu yaptığınız, şu nakli veya akli delile göre yanlıştır, doğrusu ise budur gibi ilmi ifadelerle karşı çıkacak yerde abur cuburlarınızla şamata etmeyi marifet sayıyorsunuz..</p>
<p>Ciddi ilmî bir tenkıdde hasım bilinen kişilerin kelam veya kalem sürçmelerine yahut köşede bucakta kalmış ve taraftarlarınca bile kabul görmeyen şaz ifadelerine sarılmaya bile tenezzül edilmez; aksine daha çok ve asıl asla ve gövdeye bakılır.. Oysa siz böyle bile yapmıyorsunuz.. Sürçme mahsulü ifadelerine de dayanmıyorsunuz.. Daha da ileri giderek onlara sırf iftira ve yakıştırmalarınız üzerinden çamur atıyorsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. İslam’ı bilmemenizin yanında aklın ve mantığın kanunlarından da haberiniz olmadığından hatta bu halinizi dahi göremediğinizden gelişi güzel ve saçma sapan konuşmaktasınız.. Büyümekle büyütülmenin farkını bilmediğiniz yahut bilmez gibi yaptığınız için hep zırvalıyorsunuz..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet, Mustafa!.</strong></span>. Biz size Mü’minlerin kabul ettikleri ve inandıkları şefaatin evvela Kur’ân’dan bazı delillerini getirip sonra da ne olduğunu gösterelim ve çerçevesini çizelim:</p>
<p>Rabbimiz şöyle buyurdu:</p>
<p>{ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ }</p>
<p>“O’nun yanında kimdir şu şefaat edecek olan?!. Ancak, O’nun izni ile (şefaat edecek olan)başka..” (Bekara:255)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى }</p>
<p>“Ancak Allah’ın razı olduğu kimseler için şefaat edecekler..”(Enbiya:28</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا }</p>
<p>“Şefaate malik olamayacaklardır; ancak, Rahman’ın katında ahd edinenler başka.”(Meryem:87)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا }</p>
<p>“O günde şefaat fayda vermeyecektir.. Ancak Rahmanın kendisine izin verdiği ve onun için söz söylemeye razı olduğu kimse başka..”(Taha:109)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ }</p>
<p>“Onun yanında şefaat fayda vermeyecektir. Ancak, kendisi izin verdiği kimse için olan başka..” (Sebe:23)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ }</p>
<p>“Ondan başkasına ibadet edenler şefaate malik olmayacaklardır.. Ancak Hakka bilerek şahitlik edenler başka..” (Zuhruf:86)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ }</p>
<p>“Günahın için ve Mü’min erkeklerle Mü’min kadınlar için mağfiret iste” (Muhammed:19)</p>
<p>Aşağıda da anlatılacağı üzere başkasının günahı için af istemek, aslıda şefaat talep etmek demektir. Buna göre Allah celle celalühu, Resulünden Mü’minlere şefaat etmesini emretmektedir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Sen, bunları ve benzeri nasları sadece sevabın ikiye katlanması için saymakla ayeti hem tahrif etmekte hem de -aşağıda da görüleceği üzere- kendi mantığınızla tezada düşmektesin..</p>
<p>Sonra..</p>
<p><strong>Şefaat ne demektir?</strong></p>
<p>Seyyid Şerif Cürcânî, şefâati şöyle tarif ediyor:</p>
<p>“Şefaat, kendisine karşı suç işlenen kimseden suçu affetmeyi istemektir.” (Tarifat)</p>
<p>Buna göre şefaat, Allah’tan, O’na karşı günah işleyen bir Mü’mini affetmesini istemektir.. Yani onu bağışlaması için Allah’a dua etmektir..</p>
<p>Ancak, Cürcânî’nin bu tarifi, şefaat’in sadece en büyük ve en mühim kısmını teşkil eden günahlar ve azaplar için yapılacak olan şefaat’i içine almakta, sevap artırması ve mükâfat verilmesine dair olacak olan şefaati dışarıda bırakmaktadır.</p>
<p>Şeyhu’l-İslam İbrahîm el-Beycûrî, şöyle diyor:</p>
<p>“Şefaat, lügatte, vesile ve istemek, ıstılahta ise, başkasından bir başkası için hayır istemekdemektir.” (Tühfetü’l-Mürid Şerhu Cevhereti’t-Tevhîd:131, M. Behiyye,1303)</p>
<p>Buna göre şefaat, Allah’tan, bir Mü’min tarafından bir başka Mü’min için gerek sevabının ve ecrinin artırılması ve ona mükâfat verilmesi, gerekse azabının giderilmesi şeklinde olan bir hayrı istemekdemektir.</p>
<p>Yani şefaat, Allah’a bir çeşit dua etmektir..</p>
<p>Görüldüğü gibi Beycûrî’nin bu tarifi, kısa, özlü ve çok dikkatli bir tarif..</p>
<p>Tânevî de bu manadaki şefaati daha açık olarak şöyle tarif etmiştir:</p>
<p>Bir başkasından yine bir başkası için bir hayrın yapılmasını yahut zararın/cezanın terkedilmesini yalvararak istemektir.. (Keşşafu Istılahati’l-Fünûn)</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Sizin anlayacağınız, Allah’tan istenilen şeyler -bir taksime göre- ikiye ayrılıyor: Kişinin Allah’tan kendisi ve başkaları için istediği şeyler..</p>
<p>Buna göre şefaat, Allah’tan (kendisine değil de) başkasına bir mükâfat vermesi ve günahını affetmesini yalvararak istemek demektir.. Yani Allah’ım!. Şu kuluna şu hayrı ver, veya şu kulunun şu günahını affet diye yalvarması; bunun için yana yakıla Allah’a dua etmesi.. Bu dua dünyada, herkes tarafından, her Mü’min için yapılabilir.. Ancak ahirette yapacak ve yapılacak olan şefaat Allah’ın izniyle olur.. Onun için, şefaat, ahirette bir Mü’min tarafından bir başka Mü’min için bir hayrın temini veya bir şerrin def edilmesi için Allah’a yapılacak olan belli bir duadır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span></strong>.. Yani, bir defa daha kısaca tekrar edecek olursak, Allah’a başkası için yapılan duaya şefaat de deniliyor..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!.</strong></span>. Konuşmanda bunların anlattığı Âhiret&#8217;te ne yaparsanız yapın, nasıl bir hatalar zincirine bulaşmış olursanız olun sizi gelip biri kurtarıyor demekle Mü’minlere iftira ve çamur atıyorsun.. Bunun yanında aslında -belki de farkına varmadan- aklının ve anlayışının kıt olduğunu da ilan etmiş oluyorsun..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span>.</strong>. Nasıl Allah’tan korkmadan ve kullardan utanmadan bunların anlattığı, -ne yaparsanız yapın, nasıl bir hatalar zincirine bulaşmış olursanız olun- Ahiret&#8217;te sizi gelip biri kurtarıyor diyebiliyor ve hem yalan söylüyor hem de Kur’ân’da onca ayette imanlı olma ve ilahi izin şartına bağlı olarak vuku bulacağı haber verilen şefaati kabul edemiyorsun?!..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!.</strong></span>. Kim demiş ne yaparsanız yapın biri gelip sizi kurtaracak diye?.. Hiçbir kimse.. Çamur atıp karalamaya çalıştığın Mü’minlere göre dinden dönen ve küfre giren ile Allah’ınşefaat için izin vermeyeceğini kimse kurtaramayacak.. Keza kul haklarında da muhtemel çok hususi olan şartlar dışında iş yine böyle olacaktır.. Buna rağmen böyle diyenler için ‘neyaparsanız yapın biri gelip sizi kurtaracak’ diyorlar iddiasında bulunmak yalancılık ve sahtekarlık değil de nedir?.. Evet, yapılan, hem yalancılık hem de sahtekarlıktır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Siz, Allah’ın tanıdığı rahmete mani olmaya yahut sınır koymaya çalışan ve onca bol ve geniş olan ilahi rahmetin taksim amirliğine soyunanlardansınız..</p>
<p>Biliyor musun, Rabbimizin,{ أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ } /Onlar mıdır Rabbinin rahmetini taksim etmekte olanlar? buyurarak kınadığı müşrikler de sizin gibi yapıyorlardı..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Senin Din gününün sahibi sadece Allah’dır. Ve o gün Rabbinizin hiçbir danışmanı yoktur. Dolayısıyla buradan hiçbir kimse Allah&#8217;a orada kiminle ne karar vereceğinin dersini veremez şeklindeki bu sözlerin cidden edepsizce ve terbiyesizce sarf edilen açık inkar sözleridir.. Azıcık bir delikanlılığın ve cesaretin varsa, bu onca ayeti inkar manası taşıyan zırvalarını kalabalık bir topluluk karşısında bize söylesen ya!.. Ama sende o yürek ve cesaret ne gezer.. Sen ve senin gibilerin yaptığı, yiğitçe değil hep kaçamak güreşmektir.. Din gününün sahibi olan Allah’ın, nice hikmetlerle münasip gördüğü kimselere şefaat izni vermesini, onu müşavir/danışman mevkııne koyması yahut Allah’ın ahirette -haşa- kiminle ne karar vereceğiolarak anlayabilmek için en azından geri zekalı olmak gerekmez mi?!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bu sözündeki mantıkla sarf ettiğin şu endazesiz sözler, sevapların katlanmasıiçin de bahis mevzu olmaz mı?. Elbette ki olur.. Öyle ya, şefaati kökünden inkâr eden bir kimse sana, senin kabul ettiğin bu ‘sevapların katlanması’ için yapılacak şefaat da kendi şu mantık ve anlayışına göre bir danışmanlık işi olur; zira günahların affı için olan şefaat ile bunun ne farkı var? dese ona ne dersin?.. Mugalata ve kandırmaca gibi bir maksadın yoksa hiçbir şey diyemezsin.. Çünkü birisi bir şeyin olmasını diğeri de olmamasını sadece Allah’tan istemekdemektir.. İkisi de bir kimse tarafından bizzat hak edilmeyen bir şeyin ona meccanen, karşılıksız, bedelsiz lütfen verilmesini Allah’tan talep etmektir..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Bu senin ifadelerinden de açıkça görülmektedir ki, aslında ortadaki sıkıntı sadece cahillik ve imansızlık yahut iman kıtlığı değil, bütün bunlardan daha önce edepsizlik, akılsızlık, idraksizlik ve haddini bilmeme sıkıntısıdır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. O, biz Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;a inanırız. Rabbimiz&#8217;in bağışlayıcılığına inanırız. Ama O’nun bağışlayıcılığı üzerinden Allah nasıl olsa Affeder deyip geçerseniz başka bir ayetle yüz yüze gelirsiniz o ayette der ki; Allahu Teala Ey insanlar! Sakın ola şeytan sizi Allah ile aldatmasın sözünle yine halt ettin yani karıştırdın.. Karıştırdın ama bu sefer hakla batılı birbirine karıştırdın.. Biz Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;a inanırız. Rabbimiz&#8217;in bağışlayıcılığına inanırız derken de doğru deyip demediğini bilmiyorum ama sözünün kalan kısmında doğruyu söylüyor lakin doğru demiyorsun.. Doğru demiyorsun, çünkü bu doğruyu batılına mesnet yapacak şekilde sarf ediyorsun..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Günümüzde Sünnet taraftarı olan yegane Mü’minlerden kim Allah nasıl olsa Affeder diyor?.. Hiçbir kimse demiyor.. Böyle diyen biri asla yok.. Ben duymadım.. İnanıyorum ki sen de duymamışsındır.. Kimse duymamıştır.. Bu sözü söyleyen varsa ve hangi zındıksa, Allah ona iman versin, değilse canı cehenneme.. Burada böyle bir bahaneyle şefaati inkâr ediyorsun.. Değilse, boş gürültülerle insanları oyalıyorsun.. Üstelik bu görüşlerin sahibi olan sen, Çok aldatıcı olan, sakın ha sizi Allah ile aldatmasın.. ayetinde ikaz edilmene rağmen tezgaha gelenlerdensin.. Ğarûr seni çok feci aldatmış..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Hele bir takıma girerseniz, hele bir okulun veya ekolün mensubu olursanız, hele birileriyle anılıyor olursanız zaten isteseniz de cehenneme gidemiyorsunuz.. sözünün buraya kadar olan kısmında kimilerine ve bilhassa kendine göre diyorsan doğru söylemiş olabilirsin.. Dolayısıyla bunları önce kendi mahallende ara.. Hele sakın yanılıp da Ehl-i Sünnet diyarında ve arasında aramaya kalkma.. Bulamazsın.. Boşuna yorulma..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Ancak yani biri kurtarıyor; bu kurtarış iddiaları Kur&#8217;an&#8217;dan referans alamaz.. derken açık bir yalan söyleyip -çok aldatanların insan cinsinden olan bir ferdi olarak- Mü’minleri Allah(ın ayetleri) ile çok kötü kandırıyor ve aldatıyorsun.. Evet, onca şefaat ayetinden anlaşıldığına göre Allah’ımızın şefaat için izin verip bu hususta konuşmasına razı olacağı nebiler ve sâlihler, günahkarları, -sebep olma manasında- kurtaracaklardır.. Evet, kafirler istemeseler de bunu yapacaklardır.. İkinci şahısları, onlar için yapacakları dualarıyla kurtaracaklardır.. Ancak, kendileri için şefaat izni hiçbir zaman verilmeyecek olan kâfirler ile bazen kendileri için birilerine Mevla tarafından şefaat izni verilmeyecek günahkâr Mü’minleri kimse kurtaramayacaktır..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Ortaya attığın bu kurtarış iddiaları Kur&#8217;an&#8217;dan referans alamaz zırvası, sadece Allah’ı, Resulünü ve Kur’ân’ı yalanlama denemeleri, yonttuğunuz ve etrafında pervane olup tapındığınız bir puttur.. Nitekim aşağıda delilleri gelecektir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>. Sana sorulan bu şefaat işi palavra mı? şeklindeki çanak sual karşısında serf ettiğinişte bakın! Dinin, İslam kültürünün çığırından çıkarılmış en önemli kavramlarından üzgünüm biri de budur. Şimdi biz şefaatle ilgili bir şeyler anlatıyoruz diyoruz ki: Şefaatle ilgili konuşacak mısın? Kur’ân’da şefaatle alakalı otuz iki tane ayet var. Otuz ikisini de bilerek konuşacaksın. İkisini bilmekle olmaz bu iş şeklindeki sözlerin aslı ve cevheri bakımından doğru sözler.. Doğruyu söylemişsin; ancak yine doğru söylememişsin.. Çünkü maksadın ve usulün doğru değil.. Yalnız şu kadar var ki, şefaat, asla dinin kültürü, İslam kültürü değildir.. Kültür’ün ne olduğunu bilmediğin için bu ifadeyi kullanmışsın.. Ansiklopedilere bakarsan ve merhum Cemil Meriç’in kültür ile alakalı makalelerini iyi okursan dediğimi anlarsın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Biliyor musunuz piyasada şu an şefaatle alakalı dolaşan kanaatlerin hiçbirinin Kur&#8217;an&#8217;dan referansı yok derken, şayet kendi piyasalarınızı kastediyorsan yine doğruyu söylüyorsun. Sözüne bir itiraf olmak haysiyetiyle itiraz edilemez. Hatta en büyük delil olarak da kabul edilir.. Ancak bu sözünle Ehl-i Sünnet dairesindeki Mü’minleri ve delillerini murad ediyorsan, bu, mesnedi olmayan süfli bir ithamdır. Böyle bir iddia vehme ve zanna değil, inkar edilemez delile muhtaçtır.. Gördüğümüz kadarıyla elinde çürük zanlarından, vehimlerinden ve asılsız kuruntularından başka bir şey bulunmadığına göre açıkça yalan söylüyorsun.. Nitekim yukarıda ayet delilleri geçti.. Sahih Sünnet delilleri ise hayli çoktur.. Şu kadar var ki onlar sünnetsizleri bağlamayacaklarından sana bu delilleri getirmekte fayda görmedik..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Kur&#8217;an&#8217;ın söylediği şefaatle alakalı beş argüman var. Bu beş tanesi otuz iki ayeti de içeren argümanlardır. Şefaatin kelime anlamını bile değiştirdiler derken hüccet ve delil kelimelerinin gavurcası olan argüman kelimesini kullanmakla şahsiyetinin silikliğini ortaya koyarken şefaatin kelime anlamını bile değiştirdiler demekle de Mü’minlere iftira atıyorsun.. Onlar şefaatin manasını asla değiştirmediler.. Aksine ya sen şefaatin ne olduğunu bilmiyorsun, hatta bilmediğini de bilmemekle mürekkep cehlinin içinde debelenip duruyorsun veya bilerek yalan konuşup onlara iftira atıyorsun ..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. “Bunlara şefaat sizin anladığınız gibi değil dediğinizde bak, bak, şefaati inkâr ediyor deniliyor” demekle de açık bir mugalata yapıyorsun. Senin için haklı olarak bak, bak, şefaati inkâr ediyor diyenlere şefaat sizin dediğiniz gibi değildir demekle de yalan veya yanlış söylüyorsun.. Birilerini kandırıyorsun.. Zira şefaatin en mühim kısmını kökünden yalanlayan, sevap ve derece ziyadesi çeşidini de budanmış bir şekilde kabul eden, kendisi açıkça yalanlamasa hatta kabul ediyor gibi gözükse de meseleye bakış mantığı yalanlayan bir kimseyeşefaati inkâr ediyorsun pek ala denilebilir.. Şefaatin en büyük ve en mühim çeşidi olan cezaların hafifletilmesi yahut tamamen affedilmesi için olacak olanı inkar edene bak, bak, şefaati inkâr ediyor demişlerse ne olmuş?.. Sonra, doğru bulmadığınız şefaati inkâr etmenizin temelinde yatan mantığınız ile tezat teşkil eden şefaat cennete gitmiş bir adamın cennetteki ödülünün katlanmasıdır şeklindeki -ayıptır söylemesi- kıvırtmanız ne işinize yarar?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Sen bir yanda, yav, şefaati ben nasıl inkâr ederim?!. Otuz iki tane ayet varderken, öte yanda da en mühim çeşidini inkâr ediyorsun. Kalanının da içini kısmen boşaltmakla kalmıyorsun.. Bir de başka şeylerle dolduruyorsun.. Hasılı yalan söylüyorsun.. Öyleyse sana, itibari bir kayıtla ve bir bakış zaviyesiyle şefaati inkâr ediyorsun neden denilemesin?!.. Pek ala denilebilir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Ama senin beklediğin ve içini boşalttığın türde bir şefaat yok. İşin dürüstü şudur: Şefaat cennete gitmiş bir adamın cennetteki ödülünün katlanmasıdır. Ve bunu da Allahu teala melekler vasıtasıyla, ilgili kişileri bildirmesi kurumudur derken de belli ki ne dediğini bilmiyorsun.. Mü’minler şefaatin içini boşaltmıyorlar.. Onlar senin dediğinin aslını inkâr etmiyorlar.. Bununla beraber ziyadeleri bile var. Türkçede buna içini boşaltmak denmez.. Aksine şefaatin içini en büyük ve en mühim çeşidini inkâr etmekle sen boşaltıyorsun, siz boşaltıyorsunuz..</p>
<p>Eğer Mü’minler günahın affı için olan şefaati kabul ederlerken farz-ı muhal hata etmiş olsalardı buna içini boşaltmak değil, muhtevasını tahrif etmek, içini değiştirmekderlerdi.. Belli ki yaptığın işin bir iç boşaltma olduğunu sen de bildiğin ve şuur altına itmiş olduğun ve bunun ayıbından sıyrılmak istediğin için kendi sıfatını başkalarına yamamaya çabalıyorsun.. Ama nafile.. Her akıllı bilir ki, sıkıntıdan kurtulma işi, fayda elde etmek işinden daha önce ve daha mühimdir..</p>
<p>Dolayısıyla asıl iç boşaltma mükâfatın katlanması şeklindeki birşefaati kabul edip sıkıntıların kaldırılması için yapılacak şefaati inkâr etmek ile olur.. Üstelik senin işinde ilave olarak tahrif ve değiştirme de vardır.. Çünkü şefaatin, bu ilavenin melekler vasıtasıyla bildirilmesi şeklinde anlaşılıp anlatılması, Ehl-i Kitabınkine benzer açık bir yakıştırma ve tahriftir.. Kur’ân’da böyle bir ayet yoktur.. Varsa hangisidir?!.. Bunu başta Kur’ân’ı getiren ve beyan/açıklama vazifesi yüklenen peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, sonra onun ilk ve en güzel tatbikçileri olan Sahabe radıyallahu anhum, sonra Ümmetin imamları, sonra da bütün bir Ümmet anlayamadı yahut yanlış anladı ama Küfür sisteminin yetiştirmeleri ve beslemeleri doğru anladı öyle mi?!.. Yazıklar olsun..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. İstidatsızlar, kabiliyetsizler ve gayretsizler için bir daha tekrar edelim: Şefaatin içini, Rabbimizin izin vereceği her nevi şefaati kabul eden Mü’minler değil, batıl tevil ve yakıştırmalarla başka manalara çevirerek bunların hepsini veya en büyük ve mühim olan kısmını reddedenler boşaltmaktadırlar.. Kusura bakılmasın ama akıl almaz sahtekarlıklarla saptırmaca yapılmaya çalışılıyor.. Mü’minler, şefaatin günahların affedilmelerinde de cennette mükâfatların artırılmasında yahut akla ve hayale gelmedik sevapların verilmesinde de olacağını kabul ederlerken Mutezile sapıkları ve bu hususta onların paket programlarını mal bulmuş mağrîbî gibi kapıp alan ve kör taklitçileri olan bu vatandaşlarımızdan hiç değilse birisi sadece cennetteki mükâfatların artırılmasına dair olacak olan şefaati lütfen kabul etmektedirler.. Hangisi şefaatin içini boşaltmaktadır?.. Mü’minler mi, bunlar mı?.. İnsaflı olanlar Allah için söylesinler, hangileri?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Allah aşkına söyler misiniz, ve bunu da Allahu teala melekler vasıtasıyla, ilgili kişilere bildirmesi kurumudur şeklindeki kelime yığınlarının manası nedir?.. Laf ola, torba dola..İlgili kişiler kimler? Şefaat edenler mi, edilenler mi?.. Üçüncü şahıslar mı, kimler?.. Mükâfatı katlamasını yahut katladığını o katlanan kişiye mi bildirecek?.. Bu gibi saçmalamalar için irtikap edilen şu canhıraş feryatlar ve yırtınmalar niye?.. Bunlara ne lüzum var?.. Bu, dinde şüpheler uyandırmak ve gedik açmak için midir?.. Bu saçmanıza haşa mesned olabilecek ayet deliliniz nedir?. Tabii ki yok..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Kur&#8217;an&#8217;ın hiçbir yerinde cehenneme atılmış bir adamın cehennemden çıkarılıp cennete gönderilmesi anlamında bir aracı olan şefaatten asla söz edilmemektedir derken ne demek istiyorsun?. Senin bu ifadelerin açık Sünnet inkârcısı zındıkların ve kâfirlerin sözlerine benzemektedir.. Ne yani, Kur’ân’da açıkça yoksa ama bunu peygamber söylüyorsa ve sabitse kabul etmeyecek misin?.. Kur’ân’da olmamasına rağmen ayetleri açıklamak adına dilinize aldığınız onca abur cubur sözler varken bunu sadece peygambere mi layık göremiyorsunuz?. Bu nasıl bir aymazlık, söyler misiniz bay Mehmet?!. Kaldı ki Kur’ân’da var ama bunu ancak gören gözü olanlar görebilir.. Körler de görecek diye bir şey mi vardı?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Rabbimiz, Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmeyecektir; bundan aşağı olan(günah)ları da dileyeceğine affeder buyururken ‘Allah nasıl affeder? Allah affedemez..’ diye birileri kuduruyor.. Ya Hû!. Kime ne?. Bize mi yahut size mi, onlara mı kalmış?.. Yoksa kendinizi Allah’ın amiri olarak mı görüyorsunuz?.. İster, tevbe ile affeder, ister tevbe etmeden affeder.. İsterse şefaat etmesine izin vereceği kimselerin şefaati ile affeder.. İster şefaatsiz affeder.. İster cehenneme atmadan affeder, isterse attıktan sonra affeder.. Size ne?!.. Elinizde bunlara mani bir ayet veya hadis mi var?.. Hatta en küçük bir akli delil mi var?.. Kâfirlerin cehenneme girdikten sonra çıkmayacaklarına dair inen ayetleri tahrif edip bu zırvanıza delil yapmaya kalkmayın, Allaha iftira etmeyin.. Bu inkârınıza mesned olarak görebileceğiniz ve ileri sürebileceğiniz -putlaştırdığınız nefsani arzu ve taleplerinizden başka- hangi burhanınız yahut zayıf deliliniz var?.. Yoookkk.. Üstelik olacağına dair kesin deliller var..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!..</strong></span> Anlayışı kıt olanlara bir tekrar daha yapalım: Kur&#8217;an&#8217;ın hiçbir yerinde cehenneme atılmış bir adamın cehennemden çıkarılıp cennete gönderilmesi anlamında bir aracı olan şefaatten asla söz edilmemektedir derken hiç utanmıyor musun?.. Rahman ve Rahim olan Rabbimizin Şirkin aşağısındaki günahları dileyeceği kimselere bağışlayacağını haber verirken bunun zamanını ve mekanını sınırladığına ve tayin ettiğine dair bir ayet mi var?. Yoksa bunu sana mı soracak?.. Cehenneme atılacak kâfirler için olan oradan bir daha çıkmamaya dair gelen ayetleri, Ehl-i Kitap gibi yerlerinden oynatarak Mü’minlere de şamil görüp göstermenin sizi kurtaracağını mı zannediyorsun.. Rahman ve rahim olan Allah’ımız isterse dünyadayken, isterse kabirdeyken, isterse mahşer meydanındayken, isterse en büyük panik anında, isterse tam cehenneme atılacağı zaman, isterse cehenneme atıldıktan sonra bağışlar.. Yoksa bunun sınırlandırılmasının yetkisi sana ve senin gibilere mi verildi?.. Ğaffar olan Mevlamız dileyeceği zamanda ve zeminde Mü’minleri affeder, bize mi yahut size mi kalmış?.. Bu sınırlandırmayı buna delaleti kat’i ve tartışmasız olan hangi ayetle yapacaksın?.. Yok böyle bir şey.. Siz bir Mü’min hassasiyetiyle sadece Allah’a yalan iftira etme ihtimalinden değil, açık bir şekilde iftira atmaktan korkmayan, kullardan da utanmayan kimselersiniz!.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Evet, evet,{ وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ }/“Onlar cehennemden çıkmayacaklardır”(Bakara:167) gibi ayetler sizin deliliniz olamaz.. Çünkü mesela bu ayetin hemen önceki “İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah’tan başkalarını (Allah’a) denkler edinirler…”(Bakara:165) mealindeki ayette bunların müşrikler olduğu bildirilmektedir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Keza, { فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ }/“Artık onlara şefaatçilerin şefaati de fayda vermeyecektir” (müddesir: 489 ayeti de senin delilin olmaz.. Aksine Mü’minlerin şefaat delili olur.. Çünkü ondan evvelki, ayetlerde Mevla teala{وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ} / “Yakîn(ölüm) bize gelene kadar din gününü (Ahiret gününü) yalanlıyorduk” buyurmakla bu şefaat vermemenin kâfirlerle alakalı olduğunu anlatıyor. Yoksa sırf kafirleri zikretmesinin bir manası olmazdı.. Mehmet!. O halde bu açık hakikati sen de anlamalısın..</p>
<p>Sonra, Kur’ân’da böyle bir ayet yok derken ne demek istiyorsun?!.. Hadis seni kesmiyor mu?. Kesmiyorsa, neden?..          Alimlerin, sahihliği üzerinde söz birliği ettiği hadisleri seçemiyorsan neden?.. Aşağıda gelecek ilimle uzaktan yakından alakası bulunmayan süfli gerekçelerle mi?</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong> Hem, sen Sünneti inkâr etmediğini, fakat doğru olanları seçtiğini iddia ederken bu hususta onca sahih hatta meşhur, hatta birçoklarına göre tevatür mertebesine ulaşmış hadisleri inkâr ederken hangi tartışılmaz esasa ve inkar edilemez kat’î hüccet ve burhana dayanmaktasın?.. Vallahi, şeytan ve şeytanlaşmış insan kılıklıların vahiy ve vesveselerinden başka hiçbir şeye dayanmamaktasın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Rabbimiz, birilerine şefaat izni vereceğini kendisi haber verdiğine ve bununsevap katlamak ile sınırlı olduğuna dair bir ayet bulamadığına hatta bu şefaatin cezaların affını da içine alacağını bildiren sahih hadislerin beyanları bulunduğuna göre bu şefaatin her zaman ve zeminde olmasına geriye hangi mani kalır?.. İnkarcılıktan veya kör inattan başka..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Sonra, ne demek bu? Nasıl bir algı? Cehenneme atan Allahu teala. Şimdi bir yargıç düşünün zanlıyı hapse mahkûm etti. Sonra biri geldi dedi ki: Ben açarım hapishanenin kapısını bunu buradan çıkartırım. Kim güçlü? O yargıç mı güçlü yoksa onu çıkaran mı? Çıkaran güçlü değil mi? Çünkü onun dediği oluyor. Allah cehenneme atıyor, peygamber çıkartıyor. Kim güçlü? Peygamber mi güçlü? moloz yığını şeklindeki suallerini ve bilhassa sonra ne demek bu? sualini şayet iyi niyetli olarak ve adam gibi soruyorsan, güzel dinle:</p>
<p>Şefaatçi olmak demek, Ey Ğaffar, Rahman, Rahîm ve hakîm olan Rabbimiz!.. Sen sonsuz rahmetin ve hikmetinle sevdiklerin ve dostların olan Nebilere, âlimlere, şehidlere ve hafızlara, bazı kulların için suçların affı veya sevap için şefaat izni vereceğini vadettin.. Ben de şimdi sana geldim.. Senin yanında bir hatırım varsa senden, bu kulunun şu günahını affetmeni yahut ona şu mükâfati vermeni istiyorum..Zaten kullarının affedilmesi için dua etmemizi onca ayetle bize söyleyen sensin gibi Allaha yalvarmak demektir. Allah dilerse bunu kabul eder dilerse etmez..</p>
<p>Vasıtasız da affedecek olan Rabbimiz, şefaat vesilesiyle affetmesi yahut mükâfatlandırması, belki de kendilerine şefaat izni verilecek olan kimselere Mü’min kullarca muhtaç olunacak zaman ve zeminlerin ileride mutlaka geleceğinin unutulmaması, iyi düşünülmesi ve ona göre ayakların denk alınması ve hareket edilmesi veya şefaatçilerden olma gayretinin güdülmesi ve çabasının hasıl olması yahut onların hukukunun iyi gözetilmesi ve başka bir takım illet veya sebep yahut hikmetleriyledir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. “Cehenneme atan Allahu teala. Şimdi bir yargıç düşünün zanlıyı hapse mahkûm etti. Sonra biri geldi dedi ki: Ben açarım hapishanenin kapısını bunu buradan çıkartırım. Kim güçlü? O yargıç mı güçlü yoksa onu çıkaran mı? Çıkaran güçlü değil mi? Çünkü onun dediği oluyor. Allah cehenneme atıyor, peygamber çıkartıyor. Kim güçlü? Peygamber mi güçlü?” derken çocukların bile yapmayacağı kıyaslarla, ar damarı çatlamayanları utandıracak, kargaları bile güldürecek birçok cahillik ve anlayış kıtlığı sergiliyorsun..</p>
<p><strong>Sadece birkaçı:</strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bir kere Allah, kullarına kıyas edilmez.. Allah kanunu koyan, kulu olan hakim ise bu kanuna göre hüküm veren.. Allah’ın affetme hakkı var ama kulu olan hakimin kendine ait olmayıp başka kulların ve Allah’ın hakkını affetme hakkı yok.. Ortak bir yan olmamasına hatta fârık’a yani ayrı kılan temel vasfa rağmen yapılan cahilce bir kıyas yapıyorsun.. Senin bu anlayış seviyendeki kimseler mi vahyi doğru anlayacaklar?.. Vah başımıza gelenlere!..</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Rabbimizin lütuf ve ihsanıyla vadettiği şefaate inanan Mü’minler, bunu Allah’ın verdiği cezayı, O’na rağmen birilerinin gelip affedebileceğini iddia etmiyorlar ki şefaatçinin ben açarım hapishanenin kapısını bunu buradan çıkartırım demek istediğini söylesinler.. Ne alakası var?.. Bu nasıl bir şeytani kıyas?.. Bu kadar bir saptırma, inanın akıl kıtlığı ile de izah edilemez.. Bunun için inanılmaz bir kast-ı mahsusaya da ihtiyaç vardır.. Bir yanda bu iş için Allahtan müsaade ve izin istenecek, O da dilerse ve izin verirse bağışlayacak.. Diğerinde ise Allah’ın verdiği cezayı zorbalıkla iptal edecek bir kimse var.. Bunlar birbirine benziyorlar, öyle mi?.. Böyle bir kıyas ve muhakeme, sığırlara yakıştırılsa ve de onlar bundan haberdar olsalar, öyle zannederim ki, buna çok üzülürler ve çok içerlerler..</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> İzin Allah’tan, dileme O’ndan, affetme O’ndan; ama sadece izin dairesinde af talebi yani bir başkası için dua, şefaatçiden, dilediği takdirde bu talebi reddetme yine Allah’tan; fakat buna rağmen bu durumda şefaatçi O’ndan daha güçlü olmuş oluyor, öyle mi?.. Rabbim aklımızı zayi etmesin.. Akıl ne güzel nimet!.. Bu denli süfli bir demagoji olabilir mi?.. Asla..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Birilerinin belki kıramayacağı bir ricada bulunacak sözüne karşı Bakın bu son derece sıkıntılı bir benzetme. Şimdi buradan Ankara&#8217;ya gitseniz filanca bir bakan ile bir işiniz olsa o bakanla görüşmek için onun tanıdığı birini aracı koyarsanız daha iyi olmaz mı? Kardeşim sen yalanını dinleştirme. O bakan veya kim olursa olsun senin tanımadığı için araya birini koyuyorsun peki orada araya koyduğun varlık seni Allah&#8217;tan daha iyi mi tanıyor?</p>
<p>Sen kimi Allah&#8217;a kimin aracılığıyla tanıtacaksın? diyebiliyorsun.. Artık Şirretlikte sınır tanımaz bir noktaya gelmişsin.. Bu saçma kıyas, Allah’ın lütfettiği ama senin kabul edemeyip reddetmekte olduğun şefaata inanan iman sahiplerine ait olamaz.. Olsa, olsa ancak yalanlarını din haline getiren, Allah’ın hükmüne razı olamayan, kafasına göre bir şeyler uyduran ve onlara tapınan müşrik kafalı kimselere ait olabilir. Mü’minler böylesi şeytani bir kıyastan şark ile garp kadar uzaktırlar..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Din ile alakası olmadığını kendi itiraf eden birinin peki diyelim ki ben cehenneme gittim Hz. Muhammed&#8217;in de Allah katındaki yeri belli, en sevdiği peygamberi sözüne karşı, o cümle yanlış, en sevdiği peygamber yok, hepsini seviyor nasıl diyebilirsin?!. Akıllı bir kimse böyle diyebilir mi?!.. Şu mantık zırvasına bakmaz mısınız?.. Ali velinin en sevdiği kimsedirdiyene O söz yanlış, Veli, Ali’den başkalarını da seviyor demek kadar insicamsız, düşüncesizce ve mantıksızca söylenen bir söz olabilir mi?.. Bilemem.. Olsa bile ihtimal ki az olur.. Ya Hû!.</p>
<p>Önümüzde on tane âlim bulunsa, birisi için bunların en alimi şu kimsedir diyene öyle deme, onların hepsi alim demek, ne manaya gelir?.. Bu ne demektir? Diğerlerinin âlimliğini inkâr eden mi var?.. Ortada tıbbi bir rahatsızlık mevcut veya karşımızda üç yaşında çocuk aklı taşıyan bir kimse var demek, değil midir? Dil bilen çocuklar bile bilirler ki, en kelimesi belli bir vasıfta ortak olan birden fazla fertlerden birindeki diğerlerine olan o vasıftaki fazlalık içindir.. Demek ki, bizim birinci derdimiz ve ihtiyacımız önce kendi dilimizle beraber Kur’ân’ın dilini, ondan sonra da mantık fennini öğrenmek.. Diğerleri daha sonra.. Dediğinin ve duyduğunun ne demek olduğunu bilemeyecek bir seviyede olan biriyle neyi, nasıl konuşabileceğiz?.. Bu, aslında totem haline getirilen ahmak ve cahillerin uydurdukları peygamberler arasında her hangi bir tafdîl yoktur saçmasına dayandırılan bir neticedir.. Oysa Rabbimiz, { تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ}/ “Bunlar resûllerdir; kimisini kimisinden üstün kıldık..” (Bakara:253) ve كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ }{/“Siz, insanlar için çıkarılan en hayırlı ümmet oldunuz.”(Âli İmran:110) buyurmaktadır..</p>
<p>Şu halde, Kur’ân’ı gönderen Rabbimiz Resullerden kimisini kimisinden üstün kılmış Ümmet-i Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i de en hayırlı Ümmet yaptığını haber verdiğine göre Mü’minler, en hayırlı ümmetin Resulünün üstün kılınanların en üstünü olduğunu anlamakta zorlanmazlar..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bunun yanında Mü’minlere göre bu mevzuda Sünnet’in verdiği haber de son derece mühimdir.. Onların elenmesini ve kabul görmemesini gerektirecek olan delil nedir?.. Biliyorum, aslında böylesine bir aklî dibe vuruş ve iflastan sonra konuşmanın bir manası kalmamıştır; lakin biz başkalarını düşünerek yine de devam edeceğiz.. Bu itirazlar Ehl-i Kitab gavurları karşısındaki aşağılık kompleksi, onları razı etme düşüncesi ve çorba bedeli ile şahsiyet heyelanı esasına dayandığında artık kimsenin şek ve şüphesinin bulunmaması gerekir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bazı ulemanın tafdîle bir cihetle yaptıkları itirazlarının altında yatan sebep ve inceliklerin tahlil ve tafsilinin yeri ise burası değildir. Ancak biz şu kadarını söyleyelim:</p>
<p>Onlar, tafdıl yoktur değil, tafdıl yapmamız lazım dediler.. Zira tafdîl yoktur demek ayrı,tafdıl yapmamız doğru olmaz demek ayrı şeylerdir.. Tafdîl mutlaka vardır ve onu Allah yapmıştır; bu, ayetle sabit olup inkâr edilmesi ayeti reddetmek olacağından küfürdür.. Ancak kullar tarafından yapılacak olan muayyen bir nebinin diğerlerinden üstün gösterilmesi bazı alimler tarafından münasip görülmemiştir.. Bunun sebebi ise şimdiki şahsiyet müflislerinin yaptıkları gibi Yahudilere, Hıristiyanlara, müsteşriklere yahut bunların uşakları olan yeni lüterlere ve calvinlere şirin görünmek ve yalakalık etmek değildir.. Aksine kulların -ayet ve hadis olmadan- şu nebi, bu nebiden üstündür demeleri, Allah bunların birini diğerine üstün tuttu demek olabilir korkusudur..</p>
<p>Bu da Allah’a bilmeden yanlış bir şey yakıştırmaya sebep olabilir endişesidir.. Böyle bir düşüncede Beni diğer nebilere üstün tutmayın ve benzeri hadislerden kalkılmıştır. Oysa bu, diğer yanda ben adem oğlunun efendisiyim rivayeti de gelmiştir ve aralarında bir tezat ve tenakuz da yoktur.. Zira biraz ince düşünüldüğü takdirde kolayca anlaşılabileceği gibi Beni şuna üstün tutma sözü Ben ondan üstün değilim manasına gelmeyebilir.. Öyle ki: Bir kimse, birini diğerinden üstün tutarken -ikisi de büyük olduğu halde- birini küçük görebilir..</p>
<p>Bu bilhassa avamı izdiraya yani küçümsemeye götürebilir.. Bir büyüğün diğer büyükten daha büyük olması ile birinin mutlak küçük olması arasındaki farkı bilhassa günümüzün bücür nesli nereden bilsin?!.. Selefimiz demek ki bu günün seviyesizliğini ta o zamanlardan görebilmiş.. Peygamberlerinin hiçbirinin arasını ayırmayız ayetini tahrif etmeye yeltenen zavallı cahiller, burada ne bakımdan ayırmayız denildiğini nereden ve nasıl bilsinler?.. Her bakımdan mı, her hususta ona tabi olup olmamak bakımından mı, birini diğerinden üstün görme ve gösterme bakımından mı, yoksa iman edip etmeme bakımından mı?.. Bunların tamamı -harici akli ve nakli deliller hesaba katılmazsa- elbette ki farklı derece ve mertebelerde muhtemeldir.. Lakin şöyle bir düşünelim..</p>
<p>-Her bakımdan olamaz.. Çünkü.. Kimisi bir kavme kimisi ise bütün kullara, kimisi sadece insanlara, kimisi de hem insanlara hem cinlere gönderilen.. Kimisi kendinden sonra peygamber bekleyen kimisi de kendinden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek olan ahır zaman peygamberi.. Kimisi, kitabında ve şeriatındaki ameli hükümlerin bir kısmı gelecek peygamberlerin kitabında ve şeriatında değiştirilecek olan, kimisi ise hükümlerinin hepsi kıyamete kadar devam edecek olan..</p>
<p>-Her hususta ona tabi olmakta da olmaz.. Çünkü kitapların ve bazı hükümlerin Allah teala tarafından değiştirildiğini inkâr etmek Kuranı ve diğer kitapları inkâr etmek olur.. Dolayısıyla geçmiş peygamberlere sonradan değiştirilen hükümlerinde uyulmaz ama herkes kendi nebisine her hükmünde uymaya mecburdur..</p>
<p>-Birini diğerinden üstün görme bakımından dahi olamaz.. Zira yukarıdaki ayette(Bakara:253) de görüldüğü gibi bazılarının diğerlerinden daha üstün olduğunu bizzat Allah buyuruyor..</p>
<p>-Şu halde iman etmek hususunda peygamberlerden hiçbirisinin arasını ayırmayız; hepsine birer nebi olarak iman ederiz.. Nitekim bu Peygamberlerinin hiçbirinin arasını ayırmayız sözü aynı ayette (Resul ve müminlerden) her biri……. (Allah’ın) resullerine de iman ederler kelamının hemen ardında gelmiştir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bir yanda peygamberlerin arasını kimisini diğerlerinden üstün görme işinde ayrılmayacağını iddia ederken, diğer yanda iman etme hususunda ayırıp Ehl-i Kitab’ın Âhir zaman Nebisine inanmasa da cennete gidebileceğini iddia edenlerin ayeti inkar eden kafirler olduğunu açıkça söyleyemiyorlar.. Hatta bazıları cennete gidebileceklerini iddia edebiliyorlar.. Nitekim sana bunu sorduğumda kafir olur diyememiş idin.. Hani sana Mümin olup cennete gidebilmek için son peygambere ve kitabına iman etme şartı var mıdır yok mudur diye sorduğumda Müslümanlar için şarttır demiştin.. Şimdiki Ehl-i Kitab’ın İslam’a girmese bile cennete girebileceğini söyleyenleri savunmuştun.. İman etme mezuunda peygamberlerin arasını ayıran kimseleri müdafaa edebilirken ayetlerle ve hadislerle sabit olan tafdıli inkar etmek ne ile izah edilebilir?.. Bu bir çifte terazili olmak değil de nedir?!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>. Sana Hepsini seviyor ama Hz. Muhammed biraz daha yakın diye biliniyor. Bütün Âlemi onun için yarattığı söylenmiyor mu? diyen bir vatandaşa o da korkunç bir hata dedikten sonra, Peki Hz Muhammed gitse Allah&#8217;a bunu cehenneme attın bir sürü günahı da var doğru ama bu özünde iyi bir adam sende biliyorsun gel şunu affedelim dese olmaz mı? demesi üzerine,Bak…! Böyle bir şey olmaz. Allah&#8217;ın kızdığını peygamberimiz savunamaz.. Allah&#8217;ın gazap ettiğine peygamberimiz avukatlık yapamaz.. Haşa Allah mı daha merhametli peygamberimiz mi daha merhametli? Kim kimi kimin elinden kurtarıyor? Peygamber&#8217;imizin sevgisini biraz daha abartalım derken haşa Allah&#8217;ı sevgisiz bir kudret olarak tanıttığımızı unutuyoruz.</p>
<p>Yani peygamberimiz birilerini Allah&#8217;ın elinden mi alacak? Rahman ve Rahîm olan Allah&#8217;dır. Allah&#8217;ın merhameti başkasının merhametiyle boy ölçüştürülemez. Hiç kimse Allah&#8217;ın kulunu sevdiği gibi sevemez.. Biz peygamberimizi tabi ki seviyoruz. Onun Mü’minlere merhametli olduğunu tâbî ki biliyoruz. Ama Fatiha&#8217;nın 4. ayetinde ‘Din gününün sahibi benim’ diyen Allahu teala hiçbir kimsenin fikrini alarak cennete ve cehenneme birini göndermez.. derken aklını azıcık da olsa kullanmak hiç mi o aklına gelmiyor?.. Yoksa, ne var ki, neyi kullanayım mı diyorsun?.. İşte orasını bilemem, belki de haklısındır..</p>
<p>Burada da akıl (İlim demiyoruz; çünkü bu meselede akıldan ilme sıra gelmemiş bir hal var) sıkıntısıyla başı dertte olan malum karakterli birilerinin seviyesiz ve dibe vurmuş laf ebelikleri var..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sana soruyoruz: Allah’ın, kızdığı bir Mü’min’i bazen affettiği ve bağışladığı olur mu, olmaz mı?..</p>
<p>-Şayet, olmaz, diyorsan, Allah’ı yalanlayan bir kafir haline gelirsin, seninle bu noktada konuşacak bir şey kalmaz.. Çünkü bu takdirde sen, “Şüpheniz olmasın ki: Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz; bunun aşağısındaki günahları dileyeceği kimselere bağışlar” ayeti gibi nice ayetleri inkar etmektesin..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Şayet bazan günah işleyen bir kulunu bağışladığı olur diyorsan,</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">Sana soruyorum</span>:</strong></span></p>
<p>-Bu bağışlamayı, hiçbir talep olmadan kendi affı ile bağışladığı olduğu gibi, bu bağışlama günahkarın kendisinden veya bir başkasından gelecek bir istiğfarla yani af talebiyle de olur mu, olmaz mı?..</p>
<p><span style="color: #000080;">-Eğer,</span> “Olmaz” diyorsan, sana bu noktada ve bu hususta iman et demekten başka diyecek bir şey kalmamıştır; zira artık sen, Allah’ı ve aşağıdaki ayetlerini açıkça inkâr eden bir kimsesin..</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyurdu:</p>
<p>{ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ آمَنُوا }/“Ey Rabbimiz!..Bizi ve imanla bizden önce geçen kardeşlerimizi bağışla”(Haşr:10)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا}/“Senin için Rabbimden bağış isteyeceğim, dedi.”(Meryem:47)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ }/“Kendi günahın için de Mü’min erkeklerin ve Mü’min kadınlar(ın günahları) için de istiğfar et (Allahdan bağışlamasını iste..)”(Muhammed:10),</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ }/“Resûl de onlar için af isterse”(Nisa:64)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ }/“(Biat etmek için sana gelen) kadınlar için Allah’tan mağfiret bağış iste” Mumtehine:12)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ}</p>
<p>“Ve onlar için istiğfar et (Allah’tan onları affetmesini iste”(Ali İmran:159),</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ قَالُوا يَاأَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا إِنَّا كُنَّا خَاطِئِينَ قَالَ سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي}/“(Yusuf aleyhisselam’ın kardeşleri babaları Yakub aleyhisselam’a) Dediler ki: Ey babamız!. Bizim için (Rabbimiz’den)günahlarımızı bağışlamasını iste; çünkü hiç şüphesiz ki biz günah işleyenler olduk.. O, sizin için Rabbimden af isteyeceğim, dedi.”(Yusuf:97-98),</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ}/“Ey bizim Rabbimiz!. Hisabın olacağı günde, beni, anamı, babamı ve bütün Mü’minleri bağışla” (İbrahim:41)gibi nice ayeti inkar etmektesin..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Şayet bu ayetlere iman eder ve olur; Mü’min, Allah’tan kendinin veya başka bir Mü’minin günahını affetmesini isteyebilir diyorsan, sana soruyorum:</p>
<p>-Bu ayetlerdeki Peygamberlerin veya peygamber olmayanların Allah’tan kendilerinin veya Mü’min başkalarının günahlarını af etmesini istemeleri, Allah’ın gazap ettiğine kendileri veya başkaları adına avukatlık veya savunma yapmaları manasına gelir mi, gelmez mi?..</p>
<p>Şayet:</p>
<p>-Evet, ‘Allah’ın gazap ettiğine kendileri veya başkaları adına avukatlık veya savunma yapmaları’ manasına gelir dersen, yine soruyorum:</p>
<p>-(Bu dediğiniz, edepsizlikve terbiyesizlik olmakla beraber tenakuz dahi bulundurmakta ise de biz yine sualimizi tamamlayalım:) O halde ne yapacaksınız, yanlışınızı kabul edip tevbe edebilecek misiniz, etmeyecek misiniz?..</p>
<p>Edecekseniz, güzel.. Etmeyecekseniz, neden?</p>
<p>Şayet:</p>
<p>-“Bu manaya gelmez; çünkü avukat, hâkime, hatırlayamadığı bazı kanunları ve gözden kaçırdığı hususları hatırlatmak yahut hedef saptırtmak ve ne şekilde olursa olsun müdafaa yaptığı kişiyi kurtarmak için bir savunma yapar; bunlar ise bir Mü’mine göre Allah için düşünülemez” dersen..</p>
<p>Bu da güzel..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sana son bir sual daha:Peki, kıyamet gününde Allah’ın müsaadesi ve izniyle, Ey Rabbim!.. Sana yalvarıyorum.. Senden lütfedip şu kulunu yahut şu günahını bağışlamanı istiyorum demiş olmaktan ve bir başkası için yapılan bir çeşit dua olmaktan başka hiçbir manası bulunmayan şefaati avukatlığa ve Allah’ın gazap ettiği kimseyi kurtarma işine benzetmeyi nasıl becerebildin?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Senin anlayacağın, elinde günahların affı için Şefaat etme işini inkâr edebilmekte mesnet olabilecek Kur’ân’dan ve Sünnet’ten tek bir delil bulunmadığı gibi, en zayıf bir akli burhan dahi mevcut değildir. Senin şu itirazların aslında sadece Allah’a ve Resulüne olduğu gibi, savaşın da en önce onlarladır; sonra da Mü’minlerle..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Günahların affı veya azabın kaldırılması için yapılacak olan şefaati inkâr ederken ve Mü’minlere vesvese vermeye çalışırken Haşa Allah mı daha merhametli peygamberimiz mi daha merhametli? Kim kimi kimin elinden kurtarıyor? şeklinde de bir sual soran sen, yukarıdaki ilahi fermanlar gereği Allah’ım! Şu kulunun günahını affet, bağışla diye dua eden bir peygamberin veya başka bir Mü’min kimsenin Allah’tan daha merhametli olduğuna, onu Allah’ın elinden kurtardığına mı inanmaktasın?</p>
<p>Değilse:</p>
<p>-Sen, Allah’ın izni ile Kıyamet gününde günahın bağışlanmasının istenmesi için yapılacak bir duaolan şefaati böyle nasıl anlayabiliyor ve anlatabiliyor?.. Sen Kur’ân bilgisi iddiasından evvel bir doktora görünüp muayene olsan, vallahi hem senin hayrına hem de vesveselerinle şaşırttığın sazanların hayrına olacak..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sen, Peygamber&#8217;imizin sevgisini biraz daha abartalım derken haşa Allah&#8217;ı sevgisiz bir kudret olarak tanıttığımızı unutuyoruz. Yani peygamberimiz birilerini Allah&#8217;ın elinden mi alacak? demekle kendini ve yoldaşlarını kast ediyorsan bir şey diyemem.. Sen bilirsin.. Değilse kendinin veya başkasının günahını affetmesi için Allah’a dua eden ve yalvaranbir Mü’minin, Allah&#8217;ı sevgisiz bir kudret olarak mı tanıtıyor, onun kendini veya birilerini Allah&#8217;ın elinden alacağına mı inanıyorsun? Aksi takdirde Allah’ın izni ile Kıyamet gününde bir başkasına ait günahın bağışlanmasının istenmesi için yapılacak bir çeşit dua olan şefaati böyle nasıl anlayabiliyor ve anlatabiliyor?..</p>
<p>Bu nasıl bir akıl?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span><span style="color: #000080;"><strong>.</strong>.</span></strong><span style="color: #000080;"><span style="color: #000000;"> Şefaati inkâr edebilmek için Rahman ve Rahîm olan Allah&#8217;dır; Allah&#8217;ın</span></span> merhameti başkasının merhametiyle boy ölçüştürülemez diyebilecek kadar aklını kullanamayan bu vatandaşımız olarak sen, kendinin veya bir başkasının günahını affetmesi için Allah’a dua eden ve yalvaran bir Mü’minin, Allah’ın Rahman ve Rahim olduğuna inanmadığını ve Allah&#8217;ın merhametini kendinin veya başkasının merhametiyle boy ölçüştürdüğünü mü düşünüyorsun?.. Değilse bir kimse tarafından Allah’ın izni ile Kıyamet gününde bir başkasına ait bir günahın bağışlanmasının istenmesi için yapılacak bir dua olan şefaati böyle nasıl anlayabiliyor ve anlatabiliyorsun?.. Aklın bu kadar mı dibe vurdu, yoksa inadına bir iş mi yapıyorsun, birilerine bir iş mi görüyorsun?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sen Hiç kimse Allah&#8217;ın kulunu sevdiği gibi sevemez.. derken, doğruyu söylüyorsun ancak asla doğru söylemiyorsun.. Belli ki akletmeyi hepten unutmuşsun.. Zira Allah’ın nice gazap ettiği ve hiç sevmediği Allah düşmanları vardır ki, kendileri gibi diğer Allah ve din düşmanları onları çok severler.. Allah’ın hiç mi hiç sevmediği İslam düşmanı müsteşrikleri vardır ki, Müslüman ve din alimi gibi zannedilen nice zındıklar onları çok severler ve hep onların gübreliğinde eşelenirler.. Evet, şayet sevmemeli demek istiyorsan, bak, işte bu doğru.. Lakin bunu şefaat için söylüyorsan bu söz maksadını aşan cehalet ve düşünememekten doğan süfli bir söz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sen, Rahman ve Ğaffar olan Rabbimiz tarafından günahların affı için izin verilenşefaati inkâr edebilmek için çırpınan ve yırtınan bir vatandaşımız olarak, Biz peygamberimizi tabi ki seviyoruz. Onun Mü’minlere merhametli olduğunu tâbî ki biliyoruz. Ama Fatiha&#8217;nın dördüncü ayetinde ‘Din gününün sahibi benim’ diyen Allahu teala hiçbir kimsenin fikrini alarak cennete ve cehenneme birini göndermez.. derken Din gününün sahibi benim diyen Allahuteala’nın Dilediğime ve razı olacak olduğum kimselere dilediğim kimseler için şefaat izni veririm; kime ne? dahi buyurabilecek olduğunu Kur’ân’daki onca ayetten okumadın mı, Allah’ın sana verdiği hiç değilse kendini mükellef kılacak kadar akılla akledemedin mi, anlayamadın mı?</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Bu senin yaptığın, Allah’ın ayetleriyle oynamak, onları nefsani arzularını ve batıl düşüncelerini desteklemek için kullanıp Allah’a söylemediğini yakıştırmak ve iftira etmek.. Başka değil..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>. Hadisleri inkâr ettiğimi söyleyenlere kapak olsun diye bir şey okuyayım mı burada? Peygamberimizin tam vefat günü vefatına 1, 2 saat var. Artık vefat edeceğini de anlamış ve başucuna sevdiklerini topluyor. Teker teker onlara şöyle hitap ediyor kızına olan hitabını vereyim: Kızım Fâtıma Allah&#8217;ın elinden kendi eylemlerinle kendini satın al; vallahi Allah&#8217;ın elinden seni ben bile alamam kapak olsun hani biz hadisleri inkâr ediyormuşuz ya! Böyle diyen bir Allah Rasul&#8217;ü var orda.Peki biz ne yaptık? Torpilin adını şefaat koyduk. Aliya İzzet Begoviç’in dediği gibi: ‘Tenbelliğin adını da mehdi koyduk’ ve yatıyoruz; kitle olarak bekliyoruz. Sen gel de torpilsiz bir toplum kur. Torpili dinine ithal etmişsin. Sen torpili din edinmişsin ona îman etmişsin sen torpil olmadan nasıl bir toplum kuracaksın? derken birçok noktada çok kötü tökezlemişsin..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kapakçı Mustafa!</span></strong>.. Görüyorum ki kapak olmak yahut kapak yapmak gibi yenilerde birilerinin kullandığı artistik lafları kendine mal etmekten, pek de maharet gösteriyor ve sonsuz zevk alıyorsun.. Olanca cahilliğine rağmen şüpheniz olmasın ki, insan, kendini istiğna eder (ben bana yeterim başkalarına muhtaç değilim der) halde görüyor diye elbette azıp durmaktadır (Alak:7) ayetinde de ifade edildiği gibi işine yarayacak müspet mezhep ittibasından veya taklitçiliğinden müstağni olmasına rağmen menfi taklitçiliklerden son derecede haz duymaktasın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bay Kapakçı Mustafa!</span></strong>.. Sen hadis ilimlerinden hiç anlamadığın için sahih rivayetleri bırakıpBezzar’ın ve Beyhakı’nin zayıf olan bir isnadla rivayet ettikleri metni bir yerlerden alıp laubali bir tercümesiyle tahrif etmişsin..</p>
<p>Kalkmışsın {يا فاطمة بنت رسول الله اشتري نفسك من الله إني لا أملك لك من الله شيئا} şeklindeki bir metni, belki de çok daha inandırıcı olması için yeminler de ilave ederek göreceğiz ne hale sokmuşsun..</p>
<p>Oysa bu rivayetin doğru tercümesi:</p>
<p>“Ey Resulüllahın kızı Fatıma!.. Kendini Allahtan satın al.. Şüphesiz ki ben, senin için Allah’tan (O’ndan sana gelebilecek azabı savma babından) hiçbir şeye malik olamayacağım..”</p>
<p>Metinle karşılaştıranlar görecektir ki, neler ilave edilmiş neler çıkarmış.. Belli ki bu tahrifi ve iftirayı hakikaten kapak olsun diye yapmışsın.. Görüldüğü gibi, rivayete, Allah&#8217;ın elinden kendi eylemlerinle.. ve Vallahi Allah&#8217;ın elinden seni ben bile alamam sözlerini kendi kesenden ilave etmiş. Kendini satın al ifadelerine neleri eklemiş!.. Adeta roman veya tiyatro yazmış.. Ancak Allah’ın ve Resulünün kullanabileceği Allah&#8217;ın eli gibi müteşabihattan olan bir tabiri nasıl da rahatça kullanabilmişsin; değil mi?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!.</span></strong>. Oya bu rivayetin, Müslim, Tirmiz, Nesai ve başkaları tarafından rivayet edilen sağlam şekli ise şöyle:</p>
<p>أَنْقِذِى نَفْسَكِ مِنَ النَّارِ فَإِنِّى لاَ أَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا }[بنت محمد ]{يَا فَاطِمَةُ</p>
<p>“Ey [Muhammed’in kızı] Fâtıma!.. Kendini ateşten kurtar; şüphesiz ki ben, senin için Allah(teala tarafından sana gelebilecek zararı ve azabı savma babın)dan hiçbir şeye malik olamayacağım..”</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Alay eder bir üslupla,hani biz hadisleri inkâr ediyormuşuz ya! demekle -ayıptır söylemesi- kıvırtıyorsun.. Evet, sen başka konuşmalarında ve videolarında Kur’ân ve Sünnetdiyen kimselere sokak ağzıyla yüklenerek saldırıyorsun.. Kur’ân’ın yanında Sünnet’in yer almasına karşı çıkıyorsun..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!.</span></strong>. Kur’ân’ı uydurma olarak kabul eden Müşrikler ve Ehl-i Kitap bile işlerine geldiği yerlerde Kur’ân’dan deliller getiriyorlar.. Nitekim Siz Kıtab’ın bir kısmına inanır bir kısmını inkâr mı edersiniz?!(Bakara:85) ayeti bu hakikati haber vermektedir.. O yüzden Kapakçıların işine gelen zayıf rivayetler işlerine gelmediğini zannettikleri sağlam rivayetlerden önce gelir ve alınıp kullanılabilirler.. Müsteşrikler de öyle yaparlar; İslam’ı tahrif edip Müslümanların içindeki beslemelerinin ellerine tutuşturdukları kitaplara bir göz atın, dediğimizin misallerini bol miktarda göreceksiniz.. Mesela azılı İslam düşmanı Yehudi Müsteşrik Yusuf Şaht’ın Usul-i Fıkhına bakarsanız Kur’ân’ı çürütmek için Kur’ân’dan nasıl deliller bulup getirdiğine şahit olacaksınız.. Bildiğinizi zannetmem ama bu, -şayet kandırmak için değil de dürüst olarak yapılırsa- mantıktaki delil çeşitlerinden biri olan ilzami delildir.. Yani kaba ifadesiyle bir kimsenin -kendi kabul etmese bile- hasmını kendi kabul ettiği şeylerden hareketle vurması nevinden bir delildir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Kısacası, burada yapılmakta olan, delikanlıca olmayan kaypak ifadelerle bir yerlere yani şefaat inkârına varma gayreti..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sen, peki biz ne yaptık? Torpilin adını şefaat koyduk derken hem yalan söylüyor, hem de Allah’a reddiye yapıyorsun.. Tam manasıyla bir mugalata yapıyorsun. Kur’ân’ı itham edip Mü’minleri kandırmaya çalışıyorsun.. Çünkü torpil hak edilmeyen bir şeyi elde etmek için, para, mal, siyaset veya nüfüz gücünü kullanarak yapılan haksız bir kayırma demek.. Böyle bir benzetme, bizzat Allah’ın tanıdığı hakkı, yani izin verdiği ve vadettiği bir kimse namına kimi Mü’minler tarafından Allah’a yalvarma ve dua etme demek olan şefaat işini bu torpile benzetmek, çöreği tezeğe benzetip atmak akılsızlığından daha akılsızca veya tezeği çöreğe benzetip yemek iğrençliğinden daha iğrenç bir iş.. Allah’tan, dilediğini cezalandırma, dilediğini de dilediği yollarla affetme hakkını gasbetme zalimliği.. Doğrusu, Mustafa, Şefaatin adını torpilkoymuş ve edep sınırını taşmış..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sen hakikaten dediğin gibi yaptıysan ve torpilin adını şefaat koydu isen, bu, Kur’ân’ın diliyle kötü bir şefaat olmuştur. Rabbimiz,}{وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً/“Kim de kötü bir şefaat yaparsa, onun için ondan bir pay olur.”(Nisa:85) buyuruyor. Ancak, Mü’min’ler, Allah’ın, dileyeceği kimselerin affı için bir çeşit dua etme izni vereceği kimselerin O’ndan o günah işlemiş kimsenin suçunu bağışlamasını istemesini, böyle bir torpil düşüklüğüne benzetmeye asla cesaret edemezler.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sonra, şefaat senin bu mantığına göre hakikaten bir torpil ise, mükâfatların cennette katlanacak olması da torpil olmuş olmaz mı? Aralarındaki mantık farkı nedir?. Yok, yok.. Siz Kur’ân’ı Kur’ân’ı açıkça inkar ediyorsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Şayet birileri, bu senin dediğin gibi, hakikaten Tenbelliğin adını mehdi koydu ve yatıyorlar; kitle olarak bekliyorlar ise ve sen yalan değil de doğru söylüyorsan, sözünü ettiğin kimseler bu düşüklükten derhal vaz geçmelidirler.. Yine, birileri, Mehdinin adını tenbellik koyma sapıklığını ve şerefsizliğini işlemişlerse, onlar da bundan hemen tevbe etsinler.. ÇünküTenbelliğin adını mehdi koymak ne kadar alçaklık ise, geleceği manen mütevatir Sünnetle sabit olan Mehdinin adını tenbellik koymak da en az o kadar şerefsizlik ve alçaklıktır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sen… Torpili dinine ithal etmişsin; sen torpili din edinmişsin ona îman etmişsin; sen torpil olmadan nasıl bir toplum kuracaksın? deyip Allah’ı ve peygamberini yalanlayan, kendi sapık ve düşük düşüncelerini dine ithal etmeye çalışan Lüter veya Calvin ikizi Mustafa!.. Biz bir dua edelim de beraberce âmin diyelim; olmaz mı?:</p>
<p>Kim Torpili dinine ithal etmiş; torpili din edinmiş ve ona îman etmiş ise, Allah onu tövbekâr etsin, ona iman versin; bu mukadder değilse belasını versin, başına lanet yağsın.. Kim de Kur’ân ve Sünnet’in getirdiği şefaate bu damgaları vuruyorsa, onu tövbekâr etsin; bu mukadder değilse belasını versin.. Âmîn…</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Diyorsun ki:</p>
<p>Üstelik Bakara 254. Ayette rağmen:</p>
<p>{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ}/Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın.</p>
<p>Ve Zumer 44. Ayet : {قُل لِّلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا }/“Şefaatin tamamı Allaha aittir.”</p>
<p>Şefaat, biri iki yapmak demektir vetr bir, şef iki demektir. Bu da cennetteki ödülün ikiye katlanması demektir. Diğer âlemde peygamberlerle, sıddıklar ile şehitler ile salihler ile bir üst derecede ağırlanma kurumunun adını, cehennemden adamı kurtarıp cennete postalama kurumuna dönüştürdüler.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Kafadan atıyorsun.. Şu halde, şefaat demek sevabın ikiye katlanması sebebiylebiri iki yapmak imiş, o yüzden ona bu isim verilmiş imiş.. Mehmet, saçma sapan bir yakıştırma yapıyorsun.. Belki de Allah’a iftira ediyorsun.. Ne biliyorsun, belki iki değil, yirmi iki, hatta iki milyon, yahut iki yüz milyar kat yapacak.</p>
<p>Oysa Kur’ân’da şöyle buyrulmadı mı?:</p>
<p>{ مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ }</p>
<p>“Mallarını Allah yolunda harcamakta olanların misali yedi başak bitiren bir dane misali gibidir. Her bir başakta yüz dane vardır. Allah dileyeceği kimseye katlar”(Bakara:261)</p>
<p>Kur’ân’da yine şöyle buyrulmadı mı?:</p>
<p>{ مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثِيرَةٌ }</p>
<p>“Kimdir o Allaha güzel bir borç verecek olan ve Allah’ın kendisine onu çok fazla kat be kat olarak katlayacak olduğu kimse?!..”(Bakara:245)</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Evet, şefaat lügatte kelime manası olarak biri, ikilemek, iki yapmak demektir.. Ancak, sevabı ikiye katlamak manasında biri iki yapmak değil.. Çünkü yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı üzere Allah isterse sevabı dileyeceği kadar fazla katlar.. Aksine, sevabı veya günahı sebebiyle sanki tek kalan bir kimsenin yanına bir başka kimsenin (onun için bağışlanma talebiyle)gidip durmasıyla onu iki yapması yüzünden bu işe şefaat ismi verilmiştir.. Nitekim en-Nibras sahibi böyle demiştir..</p>
<p>Şu ayet üzerinde iyi düşünelim:</p>
<p>{ مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَصِيبٌ مِنْهَا وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَا }</p>
<p>“Kim güzel bir şefaat ederse, onun için ondan bir nasip olur.. Kim de kötü bir şefaat ederse, onun için de ondan bir pay olur.” (Nisa:86)</p>
<p>Buna göre, kim bir kimseye iyiliği ikiye katlarsa mı, yoksa kim bir kimse için bir başkasından ona iyilik yapmasını istemekle onu tek iken yanında yer durarak iki yaparsa mı?</p>
<p>Yine, kim bir kimseye kötülüğü ikiye katlarsa mı, yoksa kim bir kimse için bir başkasından ona kötülük yapmasını istemekle onu bir iken yanında durarak iki kişi yaparsa mı?</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Diyelim ki sen ve senin gibiler, şefaat ayetlerini -inadına değil de- samimi bir şekilde dediğin gibi anladınız.. Mü’min’ler de benim dediğim gibi anladı.. Demek ki, aranızda bir niza yani çekişme var.. Bu halde Kur’ân’ın { فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ }/“Eğer her hangi bir şeyde çekişirseniz onu Allaha ve Resule çevirip götürün” emrine uyarak, bir de Resulüllah sallallahu teala aleyhi ve sellem Efendimiz’e götürseniz ve O’na sorsanız olmaz mı?.. Ne kaybedersiniz?. Bu ayetlerin manasını belirleyen onca sahih rivayete teslim olmayıp illa da senin gibi bir zavallının yontup put haline getirdiği düşüncelere tapınmak, onlarda ısrar etmek en azından yobazlık olmaz mı?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Yukarıdaki iki ayet üzerinde iyi düşünecek olan bir Mü’min kolayca anlar ki: Kıyamet gününde hiçbir satma (ve satın alma) yoktur. Çünkü satma işinin olmadığı yerde tabiatıyla satın alma da olmaz. Peki, dostluk ve şefaat da yok mudur? Evet, bu ayete göre o günde Hiçbir dostluk ve şefaat da yoktur.. Ancak makbul bir imanı, biraz bilgisi ve azıcık aklı olan bir kimse, bu ayetlerin yanında o günde, muttakılerin (Mü’min’lerin) dışındaki dostların kimisi kimisine düşman(olacaklar)dır”(Zuhruf:67) ve de ki: Şefaatin tamamı Allah’a aittir”(Zümer:44) ayetlerini de göz önünde bulundurarak ve tefsirlerdeki manalarına bakarak anlar ki:</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Şefaat, hem (kafirler için ve izin çıkmayanlar için) yoktur, hem de (kâfir olmayanlar için) vardır ve tamamı Allah’a aittir.. Çünkü şefaat olmasaydı, şefaatin tamamının Allah’a ait olmasının ve yapılan istisnaların hiçbir manası olmazdı.. Mü’min’e göre Allah’ın kelamında tezat bulunmayacağına göre bunun izahı, Kur’ân’a, onu getiren Resul sallallahu aleyhi ve sellem’e ve Ashab’ı radıyallahu anhum’a ve bir de imanın nuruyla ve ilimle önünü görebilen selim akla sorulur:</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Demek ki, kâfirlere hiçbir şekilde şefaat edilmez. Onlar için hiçbir şefaat yoktur.. Ancak, günahkâr olsun olmasın Mü’min’lerden Allah’ın, razı olacağı ve izin vereceği kimselerin, yine O’nun dileyeceği kimselere şefaat etmesi haktır. Bu, kimi     -apaçık sapmışların iddia ettikleri gibi- bir torpil yani hakkedilmeyen bir kayırma da demek değil; aksine bir çeşit dua ile Allah’ın affedip bağışlaması veya ecir, sevap ve mükâfat vermesidir.. Bana dua edin/benden isteyin, bende icabet edeyim (Ğâfir:60) buyuran Rabbimizin af ve mağfiretine hangi zalim ve hangi fasık ambargo koyabilir?!. Hiçbir kimse..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Sizinle sırf ayetlerle konuştum.. Şefaat için sadece ayetlerden delil getirdim.. Aradığınıza ve hevanıza uymadıkça da sizi bağlamayacağı için hadis delillerine temas etmedim.. Sakın yanlış anlamayın, bu hususta ayet bulunmasaydı ve şefaat sadece hadislerle sabit Sünnet bulunsaydı biz Mü’minlere o da yeterdi.. Çünkü ben iman ediyorum ki, Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allah’ın kitabını benden çok daha iyi anlar.. Hatta bu ibare darlığıyla malul ifadelerim bile kısmi bir edepsizliği ifade eder..</p>
<p>Zira Onun yanında benim anlayışım bir hiçtir.. Yine Allah’a nihayetsiz hamdolsun sözleriyle açıkça veya iş ve tavırlarıyla da zımnen Kur’ân’ı ben peygamberden iyi anlarım iddiasında olan terbiyesiz ve edepsizlerden değilim.. Bir ayeti, kitap suretindeki paçavralarında onlarca sayfada sözüm ona anlatıp daha anlaşılır kılmaya çalıştığı halde bu işi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e çok gören terbiyesiz zındıklardan olmadığıma sonsuz şükürler olsun.. Rabbim bu nimetini elimden almasın, daimi kılsın..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Evet, ben o terbiyesizlerden nasıl olurum, buna nasıl cesaret edebilirim?!.</p>
<p>Hele, Rabbimiz, Kitab’ında Musa aleyhisselam’dan haber vererek bana şöyle buyuruyorken:</p>
<p>{ وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَاقَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ }</p>
<p>“Hani Mûsâ, kavmine, Ey benim kavmim!. Bana neden eziyet ediyor, beni incitiyorsunuz.. Halbuki biliyorsunuz ki, ben Allah’ın size gönderilen bir elçisiyim dedi.. İşte ne zaman ki bu (eziyetleri) yüz(ün)den kayıp yoldan çıktılar, Allah da kalplerini (düşünce ve inanışlarını) kaydırdı..” (Saff:5)</p>
<p>Bir peygambere açıkça veya hal diliyle Allah’ın kitabını anlamakta ve anlatmakta senin yetkin yoktur ama benim vardır veya bu hususta ben senden üstünüm yahut Allah’ın dininde senin söz hakkın yok ama benim var demek ona eziyet değil de nedir?.. O halde böyle bir densizlik Allah tarafından düşünce ve inanç heyelanlarıyla, kaymalarıyla cezalandırılma neticesini getirecektir.. Nitekim karşımızdaki manzaranız da bundan ibarettir.. Sünnet karşısındaki laubalilikler, şirretlikler ve yer yer inkarcılıklar peygamberi incitecek, inanç ve düşünce sapmalarına sebep olacaktır.. Açık olan Kur’ân’dan ben böyle anladım.. Ne o, itirazı olan mı vardı?!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Beyninde ve yüreğinde böyle kaymalar meydana gelenler Allah’ın ayetlerini nasıl doğru anlayabilir.. İslami olmayan bir zeminin yaralı bereli mahsulleri olan bizler, Kur’ân’ı bu kafalar ve yüreklerle nasıl aslına uygun anlayabiliriz!.. Kur’ân’ın akletseniz ya fermanıyla amel etmeye çalışsak ve işi bizim belamızdan ve musibetimizden selamette olan eslafımıza yani gerçek erbabına havale etsek ya!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Dipsiz bir kuyu misali köküne varılamayan ve ulaşılamayan bir cehaletinizin yanında şeytanda bile bulunmayan bir kibrin sahipleri Kur’ân’ı nasıl doğru anlayabilirler?!.. Asla&#8230;</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ }</p>
<p>“Yer yüzünde haksız yere kibirlenenleri ayetlerimden çevireceğim….”(A’raf:146)</p>
<p>Hangi ayetlerden?!.. Her çeşidinden… Kâinat ayetlerinden, mucizelerden ve Kur’ân ayetlerinden… Ayetlerin nesinden?!.. Onlara iman etmekten yahut anlamaktan veya yaşamaktan veya öğrenmekten yahut hepsinden.. Unutmayalım ki, Kur’ân’ı anlama şansımız Allah’ın ve kullarının karşısında nefislerimizi sıfırlayabildiğimiz nispette olacaktır.. O’nun rızasında fani olduğumuz ölçüde tahakkuk edecektir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!..</span></strong> Binaen aleyh yaptığınız yanlışlıklar ve işlediğiniz günahlar size ne yazık ki, pek de süslü gösterilmiş ve siz onları artık güzel görmektesiniz.. İşte bu çok kötü..</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ زُيِّنَ لَهُمْ سُوءُ أَعْمَالِهِمْ }</p>
<p>“Onlara kötü işleri pek de süslü gösterildi..”(Tevbe:37)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ }</p>
<p>“İşte böylece müsriflere yapmakta oldukları pek süslü gösterildi.”(Yunus:12)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ }</p>
<p>“İşte böylece kâfirlere yapmakta oldukları pek süslü gösterildi.”(En’am:112)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ }</p>
<p>“Rabbinden bir beyyine uzere olan kimse hiç kötü ameli kendine pek süslü gösterilen ve nefislerinin şiddetli arzularına uyanlar gibi olur mu?!..” (Muhammed:14)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ }</p>
<p>“Kötü işi kendine pek süslü gösterilen ve bu yüzden onu güzel gören yok mu?!.. Çunkü şüphesiz ki Allah dileyeceğini şaşırtır dileyeceğine de hidayet eder..” (Fâtır:8)</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span></strong>.. Evet, -bizim yerli ve öz tabirimizle- sahasında erbab-ı salahiyet, -sizin kültürlülük damlayan ‘söylem’inizle de- otorite olan ulemayı, ikinci derecede numunelerimiz olan Ashab radıyallahu anhum’u ve hatta birinci derece ve en güzel numunemiz olan Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi devre dışı bırakmak gibi kötü işleriniz size pek de süslü püslü gösterilmiş.. Ve işin daha da kötüsü bunu harbiden bir de güzel görmeye başlamışınız&#8230;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Bu süslü ve güzel göstermeyi bazen -sebep olma yoluyla- şeytanların insan cinsinden olanlar ve Allah’a koşulan ortaklar yapar.. Allah’ın ve Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’i dinleyecek yerde Goldziher gibi İslam düşmanı müsteşrikleri veya onların gübreliklerinde yetiştirilen beslemeleri dinlediniz&#8230; Kur’ân’ı onlardan öğrenmeye kalktınız.. Onlar da yaptıklarınızı size son derece süslü göstermiş ve ne yazık ki artık siz onları güzel görmeye başladınız..</p>
<p>NitekimRabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ وَكَذَلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ أَوْلَادِهِمْ شُرَكَاؤُهُمْ لِيُرْدُوهُمْ وَلِيَلْبِسُوا عَلَيْهِمْ دِينَهُمْ }</p>
<p>“İşte böylece müşriklerden bir çoğuna (Allah’a koştukları) ortakları, çocuklarını öldürmeyi, onları (helake) yuvarlamaları ve dinlerini onlara karmakarışık hale sokmak için son derece güzel gösterdi&#8230;”(Enam:137)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ }</p>
<p>“Şeytan onlara yapmakta olduklarını pek de süslü gösterdi&#8230;”(Enam:43)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ }</p>
<p>“Hani şeytan onlara amellerini pek süslü gösterdi…”(Enfal:48)</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Bu süsleme işini yaratma ve icat etme yönüyle tabii ki Rabbimiz yapar..</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ }</p>
<p>“İşte böylece biz her bir topluluğa amelini son derece süslü gösterdik”(Enam:108)</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span></strong>.. Hasılı, ayetlerdeki bu hakikat ve vakıalar sebebiyle sizler Kur’ân’ı ve İslam’ı asla doğru anlayamazsınız; buna gücünüz yetmez.. O yüzden de Kur’ân üzerindeki konuşmalarınız tahriften başka bir mana ifade etmez ve bu gidişle de asla etmeyecektir.. Lütfen, artık akıllı olun, Allah’ın diniyle ve Kitabıyla oynamayın!.. Din düşmanlarına bilerek veya bilmeyerek yardımcı olmayın!..</p>
<p>Selam hidayete tabi olanlara olsun.</p>
<p>Son sözümüz salat ve selam, son duamız da Alemlerin Rabbine hamddir.</p>
<p>https://darusselam.com/reddiyeler/sefaat-meselesi-hakkinda-islamoglu-mustafa-ile-okuyan-mehmete-mektub-1.html?print=print</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/">Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan’a reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güya Allah&#8217;ı takdis ederken&#8230; 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat&#8217;ı dikmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Aug 2016 21:43:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ay]]></category>
		<category><![CDATA[Güya Allah'ı takdis ederken... 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat'ı dikmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12676</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şahin Doğan abi, RisaleHaber&#8217;deki yazısında Mustafa İslamoğlu&#8217;nun Kur&#8217;an&#8217;ı Anlama Yöntemi isimli kitabında yaptığı bir tahrifi gözler önüne serdi. İslamoğlu, 25. Söz&#8217;den alıntıladığı bir metni, aslında Risale-i Nur kelimesi geçmediği halde, içine Risale-i Nur kelimesini de katarak, Bediüzzaman&#8217;ın kendi eserlerini Kur&#8217;an&#8217;ın eşiti gibi gördüğü iddiasına karine olarak sunuyor. Tabii delili safsata olanın iddiasının neresini düzelteceksin? Arşimed [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/">Güya Allah’ı takdis ederken… 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat’ı dikmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/745_b/" rel="attachment wp-att-12677"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12677" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/745_b.jpg" alt="Güya Allah'ı takdis ederken... 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat'ı dikmek" width="270" height="270" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/745_b.jpg 200w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/745_b-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 270px) 100vw, 270px" /></a></p>
<p>Şahin Doğan abi, <strong>RisaleHaber&#8217;deki yazısında</strong> Mustafa İslamoğlu&#8217;nun Kur&#8217;an&#8217;ı Anlama Yöntemi isimli kitabında yaptığı bir tahrifi gözler önüne serdi. İslamoğlu, 25. Söz&#8217;den alıntıladığı bir metni, <strong>aslında Risale-i Nur kelimesi geçmediği halde, içine Risale-i Nur kelimesini de katarak</strong>, Bediüzzaman&#8217;ın kendi eserlerini Kur&#8217;an&#8217;ın eşiti gibi gördüğü iddiasına karine olarak sunuyor. Tabii delili safsata olanın iddiasının neresini düzelteceksin? Arşimed bile dünyayı kaldırmak için dayanacak bir nokta istemiş.</p>
<p><strong>Ben de yazıyı okuyunca hayretler içinde kaldım.</strong> İddiası iftira olduğu gibi, dayandırdığı metin de iftira. Kat kat iftiranın lahana yaprağı gibi tortop önünüze konduğu bir kitapla karşı karşıyasınız. İsmi de Kur&#8217;an&#8217;ı Anlama Yöntemi. Dua edin mümin kardeşlerim: Allah bu yöntemle Kur&#8217;an&#8217;ı anlamaktan bizleri korusun. Fakat durun! İslamoğlu bu kitapta bir &#8216;tersten eğitim&#8217; mi düşünüyor acaba? Yani &#8220;Ben kötüsünü yapayım, onlar da bana bakarak nasıl olmaması gerektiğini öğrensinler&#8230;&#8221; türünden bir çalışma. Çok mu hüsnüzan ediyorum? Evet, haklısınız.</p>
<p>Ben de daha önceki günlerde twitter&#8217;da kitaptan bir bölümü paylaşmış ve Mustafa İslamoğlu&#8217;nun twitter hesabını da ekleyerek sormuştum:</p>
<p><strong>&#8220;Bunca yıllık Nurcuyuz, yıllardır da iyi kötü Risale okuyoruz, bu cümleyi Bediüzzaman nerede söylemiş, hiç okumadık, mümkünse İslamoğlu bize açıklasın.&#8221;</strong> Cümle ise şu idi:</p>
<p>&#8220;Said Nursi bir yerde ebcedi nasıl keyfî kullandığını şöyle itiraf eder: &#8216;Bazı kelimeleri ebced hesabı tutsun diye attım. Ama iyi ki atmışım. Hem ebced hesabı tuttu, hem de böyle mana daha güzel oldu.'&#8221;</p>
<p>Doğrusu tahkik mesleğinin bir özelliği olarak ben hafızama değil, metne güvenirim. O yüzden Risale metinlerinde bu cümleleri içindeki kelimeleri tek tek aratarak bulmaya çalıştım. Yok, yok, yine yok. <strong>Yani hakikaten Bediüzzaman&#8217;a ait değil bu ifadeler.</strong> Ya bizim ehl-i aklımız, müdakkiklikte alemdarımız, tetkikte mangalda kül bırakmayanımız İslamoğlu nasıl alıntılıyor itiraf diye? Muhtemelen Üstad bizzat kendisine itiraf etti. Fakat nasıl olur? Üstad vefat edeli çok oldu. İslamoğlu yakazayı falan da sallamaz. Başka şekilde aldı haberi herhalde.</p>
<p>Üstelik <strong>İslamoğlu&#8217;nu yalanlayacak şekilde Risalelerde birçok ifade de var.</strong> Örneğin Birinci Şua&#8217;da geçen şu kısım:</p>
<p>&#8220;<em>İşte bu risalede mezkûr otuz üç âyet-i meşhurenin bil&#8217;ittifak, tekellüfsüz, mânâca ve cifirce Resâili&#8217;n-Nur&#8217;un başına parmak basmaları ve başta âyetü&#8217;n-Nur on parmakla ona işaret etmesi, eskiden beri ulema ortasında ve edipler mâbeyninde meşhur bir düstur ve hakikatli bir medâr-ı istihracat ve hattâ hususî tarihlerde ve mezar taşlarında ediplerin istimal ettikleri mâruf bir kanun-u ilmî iledir. Eğer o kanuna tasannu karışmazsa, işaret-i gaybiye olabilir.</em>&#8221;</p>
<p>Dikkatinizi çekti mi son cümle: <strong>Ebced/cifirin geçerliliği için tasannu/yapmacık olmaması şartını koşuyor Bediüzzaman kendi metninde.</strong> (Başka yerlerde tevafuk için de kullanıyor bunu.) Ve bu cümleyi Risale-i Nur&#8217;da aratınca bulabiliyoruz. Şimdi tabii İslamoğlu&#8217;na sormamız gereken birçok soru ortaya çıkıyor: Bütün kitap boyunca, dikkatte ve doğrulukta hep bu seviyede mi idiniz? Eğer öyleyse, vay halinize!</p>
<p>Hani bir söz vardır: &#8220;<em>Şeytanın en büyük hilesi olmadığına inandırmasıdır</em>&#8221; diye. Baudalaire de atfedilir. Al Pacino ve Keanu Reeves&#8217;in başrollerini oynadığı Şeytanın Avukatı filminden akıllara kazınmıştır en çok. Aslında 13. Lem&#8217;a&#8217;da Bediüzzaman&#8217;ın da altını çizdiği birşeydir bu: &#8220;<em>İblis&#8217;in en mühim bir desisesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir.</em>&#8221; İşte bence Mustafa İslamoğlu da tam buna benzer birşey yapıyor metinlerinde. Bazı kavramlara öyle bir yaslanıyor ve o yaslandığı kavramların haklılığından öyle bir güç alıyor ki; bir kere onu diline dolayınca artık müminlere her cerbezeyi (hatta karşısında savaştığı şeyi bile) yuttururum sanıyor. Haricilerin &#8220;Hüküm Allah&#8217;ındır!&#8221; sözüne Hz. Ali&#8217;nin dediği gibi: &#8220;Bu söz, kendinden bâtıl murad edilen hak bir söz.&#8221;</p>
<p>Evet, nasıl o gün Hariciler dillerinde zâhiren hak sözlerle bâtıl murad edip Hz. Ali&#8217;ye karşı savaştılar; bugün İslamoğlu gibiler de buna benzer <strong>hak sözlerle bâtıl murad edip ehl-i sünnetle savaşıyorlar.</strong> Bunlardan bir tanesi de İsrailiyat meselesi.</p>
<p>İslamoğlu&#8217;nun derslerini takip edenler bilirler: İslamoğlu bu İsrailiyat kelimesiyle çok takıktır. Aklına uymayan, hoşuna gitmeyen, zekasının kesmediği, gözünün görmek istemediği her ne rivayet, tevil, icma, kıyas varsa hepsini İsrailiyat ilan edip kapıdışarı eder. Yani demek ister ki: &#8220;Bunlar dinin aslında yoktur ve sonradan dine katılmıştır. Eğer dinin aslından olsa, böyle mantıksız olmaz. İşte Yahudilerden gelmiştir, Hristiyanlar yapmıştır, Farslılar katmıştır&#8230;&#8221; vs. Rengi boldur, ama tadı aynıdır bu argümanın.</p>
<p>Naklolunan bilgilerde İsrailiyat nevinden şeyler karışık bulunabildiği riski, çok cüz&#8217;i olarak, ehl-i sünnetin ortak endişesi olduğu için; İslamoğlu da dayar sırtını bu genel kabul görmüş endişeye! Ondan sonra sallar kılıcını düşman üstüne. <strong>Önüne Buhari mi gelmiş, Müslim mi çıkmış, İbn-i Hacer&#8217;e mi çarpmış, İmam-ı Malikî mi rastlamış hiç umursamaz artık.</strong> Dane-i hakikatini bulmuştur ya, gayrı dünyada ona dur durak yoktur. &#8220;<em>Şu bâtıl mezheblerde birer dâne-i hakikat mevcud, mündericdir; mahsus mahalli vardır. Bâtıl olan, tâmimdir.</em>&#8221; O da bu bâtılın hakkını verir. Tâmim eder de eder. Kimse kaçamaz keskin çeliğinden.</p>
<p>Fakat efendim, bu ehl-i sünnet ulemasına kılıcından aman çıkmayan, nefes aldırmayan âlimimiz, <strong>konu Batı kaynakları olursa, hiç de böylesi &#8220;Acaba?&#8221;lara sahip olmaz.</strong> Mesela kitabından bir alıntıyla gösterelim:</p>
<p>&#8220;<em>Sayılara gizemli ve kutsal işlev yükleyen ve onları gizli hakikatlerin sembolleri olarak gören ilk kişi Pisagor olarak görülür. Kanaatimiz o ki, Pisagor bunu kendisi icat etmemiş, Mısır&#8217;da intisap ettiği sır dininin rahiplerinden öğrenmiştir. Muhtemelen Babil büyücülüğünün temelinde de bu kült vardır. Daha sonra Yahudi kabalacılığına geçmiş ve büyü formülleri ebced/cifir üzerinden yapılmıştır.</em> <em>Kapadokyalı Apollonius, rakam değerli harfleri kullanarak tılsımlar ve büyü formülleri icat eden bir pagandı. Onun tılsım ve büyü formülleri Müslüman çevrelerde de revaç buldu.&#8221;</em></p>
<p>Görüyor musunuz, <strong>hiç Batı kaynaklarından şüphe ediyor mu?</strong> Gerçi hangi kaynaktan bunları aldığı da belli değil, ama yeterli görmüş ki, hem &#8216;Kanaatimiz odur ki&#8230;&#8217; dedirtmiş, hem de &#8216;Muhtemelen&#8230;&#8217; gibi ehl-i ilme pek yaraşır ifadeler kullanmış. Şimdi, bu noktada durup sormak istiyorum: Buhari&#8217;yi, Müslim&#8217;i vs. Kur&#8217;an&#8217;a arz eden (aslında ne Kur&#8217;an&#8217;ı düpedüz kendi aklına arz eden) İslamoğlu acaba bu bilgileri kime arz ediyor? Kapadokyalı Apollonius&#8217;u Kur&#8217;an&#8217;da mı gördü de bize sorgulanmaz bilgi gibi dayatıyor İslamoğlu? Yoksa Pisagor sûresi diye bir sûreye mi denk geldi bizim okumadığımız bir yerde? Hiç öyle değil. Daha evvel de dedim, onun yaptığı birşeyleri Kur&#8217;an&#8217;a arz etmek değil. Doğruluğuna karar verdiği hususlarda Kur&#8217;an&#8217;ı ve sünneti kendine arz ediyor; bakalım Kur&#8217;an tevil edilebilir mi, sünnet de doğruyu tutturabilmiş mi diye.</p>
<p>Ve tabii bunun sonucu olarak &#8220;İsrailiyat, İsrailiyat!&#8221; diye bağıran İslamoğlu yavaş yavaş <strong>kendi İsrailiyatını kurguluyor İslam içine.</strong> Kur&#8217;an&#8217;da olmayan, sünnette yeri bulunmayan ama kendisinin pek kıymetli ve sorgulanmaz gördüğü kaynaklardan alınmış bu bilgilerle vahyi ve ehl-i sünnet ulemasını hizaya sokan muhterem hocamız, bunlar da yetmiyor, bir de uydurduğu metinleri başka âlimlerin ağzına koyup bize yedirmeye çalışıyor. Bazı rivayetlerini mantıksız bulduğu için Buhari&#8217;yi, Müslim&#8217;i itham eden aslan parçası; kendi kitabında Bediüzzaman&#8217;a demediğini dedirtiyor, dediğine de kaçak kat çıkıp tahrif ediyor.</p>
<p>Kimbilir daha ne şekillerde ıslah edecek bizi. Hepimiz munta</p>
<p>Kaynak: <a href="http://www.risalehaber.com/israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek-16776yy.htm" target="_blank">İsrailiyata vururken İslamoğluiyat&#8217;ı dikmek &#8211; Ahmet AY</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/">Güya Allah’ı takdis ederken… 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat’ı dikmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/guya-allahi-takdis-ederken-8-israiliyata-vururken-islamogluiyati-dikmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
