<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa el Adevi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mustafa-el-adevi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Nov 2017 19:30:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mustafa el Adevi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>&#8216;Kavramları Düzgün Kullanmak ve Meseleleri Doğru Şekilde Anlamak&#8217; Üzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kavramlari-duzgun-kullanmak-ve-meseleleri-dogru-sekilde-anlamak-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kavramlari-duzgun-kullanmak-ve-meseleleri-dogru-sekilde-anlamak-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2015 22:43:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA['Kavramları Düzgün Kullanmak ve Meseleleri Doğru Şekilde Anlamak' Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa el Adevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7533</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kavramları Düzgün Kullanmak Bir kelimenin, birden çok anlamı ve farklı manalara delâletleri olabilir. Bu durumda söz konusu kelimenin her bir manasının, mutlaka uygun bir kullanım alanının var olduğunun bilinmesi gerekir. Dolayısıyla birden çok manayı bünyesinde barındıran bir kelime­nin cümledeki bağlanıma uygun bir anlamında veya delâlette kul­lanılmaması halinde hata edilmiş olur ve doğru bir anlatım tarzı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kavramlari-duzgun-kullanmak-ve-meseleleri-dogru-sekilde-anlamak-uzerine/">‘Kavramları Düzgün Kullanmak ve Meseleleri Doğru Şekilde Anlamak’ Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/zBK402402AI005_2501.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7534" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/zBK402402AI005_2501.jpg" alt="'Kavramları Düzgün Kullanmak ve Meseleleri Doğru Şekilde Anlamak' Üzerine" width="303" height="303" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/zBK402402AI005_2501.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/zBK402402AI005_2501-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 303px) 100vw, 303px" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kavramları Düzgün Kullanmak </strong></p>
<p>Bir kelimenin, birden çok anlamı ve farklı manalara delâletleri olabilir. Bu durumda söz konusu kelimenin her bir manasının, mutlaka uygun bir kullanım alanının var olduğunun bilinmesi gerekir.</p>
<p>Dolayısıyla birden çok manayı bünyesinde barındıran bir kelime­nin cümledeki bağlanıma uygun bir anlamında veya delâlette kul­lanılmaması halinde hata edilmiş olur ve doğru bir anlatım tarzı benimsenmemiş olur, Nitekim küfür (inkâr), fısk, zulüm ve nifak gibi kavramları ele aldığımızda, bunların bazen İslâm dairesinden çıkma bazen de farklı bir anlama geldiği görülür.</p>
<p>Aynı şekilde bir kelime ıstılahta da birden çok manaya sahip olabilir, örneğin; ümmet kelimesi böyledir. Zira bu kavram, ‘’İşte Bu (İslâm), tek ümmet (din) olarak sizin milletiniz (dininiz)dir âyet-i kerîmesinde de geçtiği üzere millet bazen din ve inanç ma­nasına gelir.</p>
<p>Bu kavram yukarıdaki manası dışında şu anlamlara da gelir:</p>
<ul>
<li>İnsan topluluğu. (Suyun) başında (hayvanlarını) sulayan bazı insanlar gördü.&#8221;(Kasas,23)</li>
<li>Bir devir, zaman bölümü:’’Zindandan kurtulmuş olanı nice zamandan sonra (Yûsuf u) hatırladı ve şöyle dedi&#8230;” (Yusuf,45)</li>
<li>Tek ilâh inancını benimsemiş (Hanîf) akıllı kişi. “Şüphesiz İbrâhim Allah&#8217;a itaat eden, hakka yönelmiş bir önderdi”(Nahl,120)</li>
</ul>
<p>Belli bir zamanda yaşamış ve aralarında belirli ilişkiler ve ben­zerlikler olan insan topluluğu. “Muhammed (s.a.v.) ümmeti.” cüm­lesinde bu kavram, ümmet anlamında kullanılmıştır. Bu kavramın buna benzer başka anlamları da zikredilebilir.</p>
<p>Ayet üzerinden bu tür kavramları konuşulduğunda aşağıdaki âyet güzel bir örnektir:</p>
<ul>
<li>“Bu, adaletten sapmamanız için daha uygundur.”(Nisa,3)</li>
</ul>
<p>Bu ayetteki “teûlû” kelimesi birçok anlamı ifade edebilir. Bazı ilim adamlarına göre bu anlamlardan birisi de “bakımı gereken ki- şilerin artması yani nafaka yükünün fazlalığı sebebiyle fakir düş­mektir.’’ Bu kelime aşağıdaki âyette de aynı anlamda kullanılmıştır:</p>
<ul>
<li>‘’Ve Seni yoksul bulmadı mı? Sonra, zenginleştirdi.”(Duha,8)</li>
</ul>
<p>Bu âyetteki manasıyla paralel düşünüldüğünde birinci âyetteki “teûlû” kelimesi, “aile yükünüzü ağırlaştırmayın” demek olur. Kelimenin bu anlamı ifade ettiğine dair şu beyit de ilgili kişiler tarafından delil olarak kullanılmaktadır:</p>
<p>“Fakir ne zaman zenginleşeceğini, zengin ise ne zaman fakir olacağını (yeûlü) bilemez!”</p>
<p>İmâm Şâfiinin (r.a) tercih ettiği mana da budur. Âlimlerin çoğu ise İmâm Şâfiiden farklı düşünmektedir. Örneğin İbnu’l- Kayyîm (r.a.) âyetteki “ellâ teûlû” kelimesinin bu manaya değil, “ellâ tecûrû” yani adaletsizlik yapmamak, zulmetmemek manasına geldiğini söylemekte ve şairin şu sözünü de bunun için delil olarak kullanmaktadır:</p>
<ul>
<li>‘’Adalet mizanında bir arpa tanesini bile çiğnemez.Onun adil bir kimse olduğunun delili, bizzat kendi nefsidir.’’</li>
</ul>
<p>Âyet geçen söz konusu kelimenin anlamının, İmâm Şafi‘ınin tercih ettiği (yani fakirleşmek, nafaka yükünün artması) manayı ifâde etmediğini savunanların en güçlü delili ise yine aynı âyetin öncesinde geçen şu ifadelerdir:</p>
<ul>
<li>‘’(Eğer adaletli davranamayacağmızdan korkarsanız) O takdirde bir tane ile veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin!’’(Nisa,3)</li>
</ul>
<p>Nitekim âyetin bu kısmında cariyelere sahip olmanın herhangi bir sayı zikredilmeksizin mübahlığı ifade edilmektedir. Şâyet “ellâ teûlû” kelimesi ile fakirleşmek, nafaka yükünün altında ezilmek manası murat edilmiş olsaydı, sahip olunabilecek cariyeleri de birle sınırlardı. Ancak ilgili kelime ile “cevr” yani zulüm haksızlık manası kastedildiğinden, cariyeler için bir sınırlama zikredilmemiş ve kişinin dilediği kadar cariyeye sahip olabilmesinin önü açılmıştır. Çünkü başlangıçta cariyeler arasında her konuda eşit davranmak zorunluluğu yoktu. Bu reddiye sebebiyle “ellâ teûlû” kelimesiyle ilgili, cumhurun görüşü tercih edilmiştir. Yine de Allah en doğruyu bilendir.</p>
<p>Kelimelerin farklı anlamlara gelebileceğine dair başka bir örnek de aşağıdaki âyette ihtilaf konusu olan “ev lâmestümü&#8217;n-nisâe” yani “ya da kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamaz­sanız, teyemmüm edin” ifadeleridir. Bu âyette geçen “lâmese” kelimesi, cima-cinsel ilişkide bulunma anlamına mı yoksa cinsel ilişki olmaksızın dokunmak ve öpmek anlamına mı gelir?</p>
<p>Bu âyetle ilgili yapılan yorumlardan en doğru olanı, burada kastedilenin guslü gerektiren ilişki olduğunu tercih edendir. Nite­kim biz bunu Cami’u-Ahkâmin-nisâ adlı kitabımızın Temızlik ve Kısımları” bölümünde açıklamıştık.</p>
<p>Yine buna benzer meselelerden birisi de “Kurân”da zikre­dilen tebettül/zühd, kendini ibadete verme hususudur. Nitekim Kur’ân”da şöyle buyrulmaktadır:</p>
<ul>
<li>“Ve bütün benliğinle 0na yönel. ”</li>
</ul>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v.) sünnetinde ise “tebettül” yasaklanmıştır.(Buhari,Nikah,8)</p>
<p>Şimdi âyetteki ifadeyle, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den gelen bu tür rivâyetlere bakan birisi sanki âyetle sünnet arasında bir zıtlık bir çatışma varmış gibi bir hisse kapılabilir. Bu şekilde düşünen kişi tebettül kavramının emir ifade eden âyette farklı, yasak ortaya ko­yan sünnette ise farklı bir anlamı olduğuna dikkat etmez. Çünkü tebettül kelimesinin asıl anlamı ‘inkıta’(bir şeyden ayrılmak, kop­mak) ilişkiyi kesmektir. Âyetteki tebettül, ibadeti sadece O’nun için yap ve Ona hiçbir şeyi ortak koşma ya da O’na yönel ve vaktinin bir kısmını Ona ibadet için boşalt demektir. Sünnette yasaklanan teberse insanlardan, topluluklardan, temiz ve helal olan tüm rızıklardan ilişkiyi kesmek, kiliselere kapanan rahiplerin hayat tarzını benimseyip evliliği terk etmektir.</p>
<p>Kötülük kavramı da (es-seyyie), benzer nitelikteki diğer kav­ramlar gibi birden çok anlama gelebilir. Küfür (Allah’ı inkâr) ve şirk bunlardan ikisidir. Nitekim aşağıdaki âyette kelime bu anlam­dadır:</p>
<ul>
<li>“Evet, kötülük işleyip de suçu benliğini kaplamış olan kimseler var ya, işte onlar cehennemliklerdir ”Bakara,81)</li>
</ul>
<p>İlim ehlinin çoğunluğuna göre bu âyette seyyieden kasıt şirk­tir. Şu âyetteki aynı kavram da şirk anlamını içermektedir:</p>
<ul>
<li>“Kimler de kötü amel getirirse yüzüstü ateşe atılırlar.”(Neml,90)</li>
</ul>
<p>Buraya kadar örnek verilen âyetlerde seyyie kelimesi hep şirk ve küfür anlamındaydı. Ancak bu kelime bazen de büyük günah manasını da ifade eder. Nitekim Lût (a.s)’ın kavminden söz edilirken taşıdığı anlam budur:</p>
<p>“Zaten onlar önceden de çirkin işler yapıyorlardı.” Bu kavram bazen de küçük günah manasına gelir:</p>
<p>‘’Eğer size yasaklanan günahların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz.’’</p>
<p>Yine de her şeyin en doğrusunu Allah bilir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>MESELELERİ DOĞRU ŞEKİLDE ANLAMAK</strong></p>
<p>Bir kimseye dinî metinlerde geçen meseleler karmaşık gelmiş olabilir ve bunun da tabii bir neticesi olarak söz konusu meselelerin âlimler tarafından alakasız başlıklar altında incelendiğini zannede­rek, ilim ehlini kusurla itham edebilir. İşte bu gibi kimseler esas itibarı ile büyük cahillik içerisinde olup, aynı zamanda kıt anlayışlı kimselerdir.</p>
<p>İşte böyle olanlar herhangi bir işi yapmakla yanlış giden bir şeyi ıslah etmeyi birbirine karıştırıyor. Ve olayları birbirine karıştırdığı için de bu kimsenin nazarında bir şeyi ıslâh etmekle herhangi bir icraatta bulunmak bir birine karışıyor. Bazen yapayım derken bozu­yor, bazen de bozayım derken farkında olmaksızın doğruyu yapıyor. Benzer şekilde bir meseleyi doğru şekilde anlamaktan ve değerlen­dirmekten aciz olan kişi riyâ ile cesareti ya da düşmanı kızdırmayı {iğâzatul ’l-aduvv) ne şekilde yapması gerektiğini karıştırmakta ve bu hususla alakalı kavramların birbiriyle iç içe olduğunu zannetmektedir. Ayrıca anlayışı eksik bu gibi kimseler, halka ya da ilgili kimselere açıklanması gereken durumları açıklamaktan kaçınırlar. Bunun temel nedeni ise, kendi kanaatlerince bazı meselelerin gizli kalması ve halkın bunları bilmemesi gerekmektedir. Dolayısıyla işin özüne inilecek olursa, kıt anlayışlı kimselerin kendi kanaatlerince halktan »aklanması gereken bu gibi meselelerin, hiç de gizlenmesine gerek olmamasına rağmen, yine de onlar açıklanması gereken bu gibi durumları insanlara karşı gizleme yoluna giderler.</p>
<p>Birinciye örnek olarak şu durum zikredilebilir: Kâ‘b b. Mâlık’ten (r.a.) gelen rivâyette şöyle geçmektedir(Buhari,Husumat,3)</p>
<p>“Kâ‘b b. Mâlik ile İbn Ebî Hadred, Mescid-i Nebevî’nin içerisinde iken, bir alacak verecek meselesi yüzünden birbirleriyle tanışmıştı. Bu esnada hiç de farkında olmadan evinde istirahat ha- I ünde bulunan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kendilerini duyacak kadar da seslerini yükseltmişlerdi. Bu hal üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara yönelmiş ve odasının perdesini açarak: ‘Ey Kâ‘b’ diye ses­lenmiştir. Kâ‘b da: ‘Buyur ey Allah’ın Rasûlü diye mukabelede bulunmuştur. Akabinde Hz. Peygamber (s.a.v.) borcun toplam miktarının yarısını imâ ederek kendisine: ‘Borcunun şu kadarını bırak!: demiştir. Kâ‘b da: ‘Bun zaten yaptım, Ey Allah’ın Rasûlü demiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) ise buna karşılık kendisine: ‘Öy­leyse hadi kalk! Hükmü yerine getir (yani alacaklı olduğun malın geri kalan kısmını al)!’ demiştir.</p>
<p>Görüldüğü üzere burada Hz. Peygamber (s.a.v.) önce Kâ‘b b. Mâlik’i (r.a.), İbn Ebî Hadred’de bulunan malının yarışım bırakma­ya teşvik etmiştir ki, bu bir nevi ıslahtır. Kazanın gereği ise Kâb b. Mâlik’in hakkım, bütünüyle almasıdır.</p>
<p>Yine Müslim’in es-Sahîh&#8217;i nde (Müslim Müsâkât 4)Abdullah b. ez-Zubeyr (r.a.)’den gelen bir rivâyette şöyle geçmektedir: “Abdullah b. Zubeyr (r.a.) ile Ensâr’dan bir adam arasında, Rasûlullah’ın (s.a.v.) yanında bulundukları esnada hurma ağaçlarım suladıkları sahipsiz bir su kanalı hakkında tartışma çıkmıştı. Ensârdan olan zat Ab­dullah b. Zubeyr’e (r.a.): ‘Suyu bırak aksın!’ demesi üzerine, İbn Zubeyr de bunu reddetmişti. Bu sebepten dolayı aralarında henüz Rasûlullah’ın (s.a.v.) huzurunda oldukları halde, bir husumet orta­ya çıkmıştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) İbn Zubeyr’e: ‘Önce (hurma ağaçlarını) sula ve sonrasında da suyu komşuna gönder!’ demişti. Rasûlullah’ın (s.a.v.) bu tavsiyesine Ensâr’dan olan zat kızmış ve Hz. Peygamber’in yüzüne karşı: ‘Halanın oğlu diye mi böyle hükmettin?’ demiştir. Bu kaba söze karşılık çok kızan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yüzünün rengi değişmiş ve şöyle demiştir: ‘Ey Zubeyr! (Hurma ağaçlarını) sula ve sonra da duvara ulaşıncaya kadar suyu tut!’ İbn Zubeyr (r.a.) bunun üzerine şöyle demiştir: ‘Allah’ın adına yemin olsun ki, ben: ‘Hayır, hayır! Rabbi&#8217;ne and olsun ki, seni aralarında çıkan anlaşmazlıklarda hakem seçmedikçe, inanmış olmazlar.’’ (mealindeki) âyetin, bu konuyla ilgili nâzil olduğunu zannediyorum.”</p>
<p>Burada Hz. Peygamber (s.a.v.), hem Ensâr’dan olan zatın hem de İbn Zübeyr’in aralarındaki anlaşmazlığı gidermek (ıslâh) için, kolay olan bir çözüm şekli önermişti. Ancak Ensâr’dan olan zatın, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kendilerine sunduğu uylaşma tavsiyesini reddetmesi üzerine, Efendimiz (s.a.v.) esas itibarı ile tamamı İbn Zübeyr’e ait olan sulama hakkını bizzat kendisinin kullanmasını istemiş ve kendisine, “yeri suyla doluncaya kadar hurmaları sula­masını” emretmiştir.</p>
<p>İmam Buhârî bu hadîsle ilgili olarak “İmam sulha işaret eder de bu reddedilirse, reddeden kişinin aleyhine açık bir hüküm verir” başlığı altında, özel bir bâb açmıştır.</p>
<p>‘’Ve eğer kadın kocasının aldatmasından veya ilgisizliğinden kaygılanırsa, aralarında uzlaşmalarında kendileri için bir sakınca yoktur. Uzlaşmak daha iyidir” mealindeki âyette de, yukarıda zikredilen hadîsteki meseleye benzer bir tavsiye vardır. Az önce zikri geçen söz konusu âyetle ilgili İmam Buhârî’nin eserinde, Hz. Âişe’den (r.anha) kaynaklı şöyle bir yorum aktarılmaktadır: “Ada­mın birisi, kendisinden çok da fazla hazzetmediği ve bu nedenle rağbette etmediği hanımından ayrılmak istemiş. Bunun üzerine ka­dın da o kimseye: &#8216;Ayrılıp ayrılmama hususunda takdir senin. Seni benim durumumla ilgili olarak serbest bırakıyorum’ demiştir.” Burada kadın, söz konusu problem sebebiyle işi yokuşa sürme yerine, sulh yani anlaşma yolunu tercih etmiştir. İşte bu âyet de söz konusu hususla alakalı olarak inmiştir.(Buhari,Megazi,12)</p>
<p>Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ve ashabının Mekke’ye gelmesi üzerine müşrikler: “Yesrib’in (Medîne) humması, onları zayıflatmış” direrek yaygarada bulunmuşlardı. Onların bu dedikodularına kar­adık olarak Hz. Peygamber’in de (s.a.v.), Kâ&#8217;be’yi tavaf akabinde Safa ile Merve arasında yapılan sa&#8217;y esnasında remel yapmayı, yani bir tür güç gösterisi olarak sağ kolun pazusunu açığa çıkararak hey­betli bir şekilde ve salınarak yürümeyi emretmesi ise ikinci kısmın örneğidir.(Buhari,Hac 54)</p>
<p>Benzer şekilde sahâbenin hayatını inceleyen kimseler, onların da örneğin Hudeybiye günü yaptıkları şeyi sürekli yapmadıklarım görecektir, (ki, Onlar o gün, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) balgamıyla derilerini ovalamışlardı.). Allah bu vesileyle, düşmanlarının kalple­rine korku salmıştır.</p>
<p>Sahîh-i Buhâride aktarıldığına göre;(Buhari,Cihad 70)’’ Urve b. Mes‘ûd es- Sekafi, o gün Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ashabını gözleriyle bizzat takıp etmişti. Kendisi o günü şöyle anlatmıştır: Allah’a yemin olsun ki o gün Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ağzından çıkardığı her bir tü­kürük ve balgamı o kimselerden birisi kaparak, onunla yüzünü ve derisini ovalıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara bir şey emretti­ğinde hemen Onun emrini yerine getiriyorlar; o abdest aldığında, abdest suyunu elde etmek için birbirleriyle mücadele ediyorlardı. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) konuşması esnasında ise seslerini kesiyor ve ona olan saygıları sebebiyle bakışlarını sadece ona hasrediyorlar­dı. Bu haile ilgili olarak Urve (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.v.) orada bu­lunan sahabesine dönerek şöyle demiştir: “Ey topluluk! Şüphe yok ki ben aralarında İran Kisrâsı, Mısır Kayseri ve Necaşî nin de yer aldığı pek çok krala, İslâm devletinin elçisi olarak gittim. Allah a yemin olsun ki, ashabının Hz. Peygamberi (s.a.v.) gösterdiği saygı ve ta’zim bu kimselerden hiçbirine gösterilmemiştir. Yemin olsun ki onun tükürük ve balgamı, sahâbeden birisinin eline geçmiş;kendisi de bununla yüzünü ve derisini ovalamıştır. O birşeyi emrettiğinde, emri hemen yerine getirilmiş, abdest aldığında abdest suyu kapışılmıştır. Konuştuğunda ise sahâbesi sesini kesip, bakışlarını hemen Ona odaklamıştır. Şüphesiz O, size bir olgunluk yolu sun­muştur. Onu kabul edin!”</p>
<p>Bu sözler üzerine Beni Kinâne kabilesinden birisi kalkıp şöyle demiştir: “Beni bırakın da ona geleyim!” dedi. Onlar da “Gel!” dediler. Benî Kinâneli kişinin Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashâbının yanma geleceği haberi üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bu falan kişidir. O kurbanlık dişi develere değer veren bir topluluktandır. O develeri ona göstermek üzere çıkarın!” demiştir. Bunun üzerine ashap da develeri ona göstermek üzere dışarı çıkarmışlardır.</p>
<p>Orada bulunan insanlar o kimseyi telbiye getirerek karşıladılar. Bunun üzerine o kişi de: “Subhanallah! Bu insanların Kâ&#8217;be’den alıkonulmaları doğru değil!” dedi ve müşrik arkadaşlarının yanına dönerek onlara şöyle dedi: “Ben kolyelerle süslenmiş ve işaretlen­miş kurbanlık develeri gördüm. Ben onların Kâ‘be’den engellenme­leri görüşünü benimsemiyorum.” dedi.</p>
<p>Bir kimsenin bir hükmü bildirmek veya insanları bir kimseden başlarına gelebilecek bir kötülüğe karşı uyarmak ya da bir kimseyi başkalarına tanıtmak gibi meşru bir amaç gütmesine rağmen, ken­disinin olmadığı bir ortamda başkasının adını andığı için o kimse­nin sanki gıybet ediyormuş gibi değerlendirilmesi, burada anlatıl­mak istenen konunun bir diğer kısmını oluşturur. Meseleyi doğru tetkik etmeden aceleci bir tavırla, sözün bağlamını tetkik etmeden, aslında yukarıda sıralanan gerekçelerden herhangi birisi sebebiyle iyi niyetli olarak bir şeyler söyleyen kimseyi sanki insanların gıybetini yapan ve onların haysiyetlerine leke süren birisi olarak tavsif etmek böyledir.</p>
<p>Bu şekilde düşünen bir kişinin anlayışı kıt ve idrâki de zayıftır. Zirâ hem Sahîh-i Buhârî’de hem de Sahih-i Müslim’de geçtiği üzere Ebû Süfyân’ın eşi Hind,Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelerek ve şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bilindiği üzere Ebû Süfyân pinti bir adamdır. O bana ve çocuğuma gerekli olan şeyleri bizden esirgiyor.’’ Bunun üzerine Hz. Peygamber de (s.a.v.) kendisine: “Örfe uygun olarak, sana ve çocuğuna yetecek miktarda mal ve gerekli olan şeyleri al” demiştir.</p>
<p>Hadiste de açıkça beyan edildiği üzere, Ebû Süfyân’ın bulun­madığı bir ortamda eşi, onu cimri olarak nitelendirmiş, Hz. Pey­gamber de (s.a.v.) Hind’in eşi Ebû Süfyân’ı bu şekilde anlatmasını yadırgamamıştır.</p>
<p>Bir başka seferde ise Muâviye ve Ebû Cehm’le ilgili olarak Hz. Peygamber’e (s.a.v.) danışılmış ve kendisi de bunun üzerine şöyle buyurmuştur: “Muaviye fakir ve muhtaç birisidir. Onun malı yok­tur. Ebû Cehm ise, asasını omuzundan indirmez.”(Ebu Davud,Talak,39)</p>
<p>Aynı şekilde, kendisine doğru gelen ve kötülüğüyle bilinen bir adamla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Âişe validemize (r.anha) onun hakkında: “Falan aşiretin mensubu olan şu zat ne kadar da kötü (belalı) birisidir!” demiştir.(Müslim,Birr,22)</p>
<p>Aynı şekilde Allah Te’âlâ da Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyur­maktadır:</p>
<ul>
<li>“Kendisine âmâ olan kimse geldi diye yüzünü ekşitti ve öteye döndü. ”(Abese,1-2)</li>
</ul>
<p>Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) ashabına, el uzunluğu olan birisi ile ilgili olarak: ‘’İki eli olan, doğrudur.”(Buhari,İmame,41) demiştir.</p>
<p>Aşağıda yer alan hususlar da bu konu bağlamında örnek olarak zikredilebilir:</p>
<p>Bir kimse Hz. Peygamber’in (s.a.v.) herhangi bir sebepten do­layı bir şeyden uzak durmasını veya o şeyi ehl-i beytine yasakla­masını şer’î hüküm öyle olmamakla birlikte, onun haram olduğu şeklinde yorumlayabilir. Nitekim Hz. Peygamber’den (s.a.v.) ge­len bir rivâyete göre Hz. Peygamber (s.a.v.), bir keresinde kızı Hz. Fâtıma’nın (r.anha) evine gitmiş ve kapısında işlenmiş süslü bir örtü görmüştür. Bunun üzerine de gerisin geriye dönüp gitmiştir. Hz. Ali (r.a.) eve gelince, Hz. Fâtıma (r.anha) Hz. Peygamber in (s.a.v.) bu tavrını kendisine anlatmıştır. Hz. Ali de (r.a.) bu haber üzerine hemen Rasûlullah’a (s.a.v.) gitmiştir. Hz. Peygamber de (s.a.v.) Hz. Ali (r.a.)’ye hitaben: “Dünya benim neyime!” demiştir.</p>
<p>Bu cevabı alan Hz. Ali (r.a.) Hz. Fâtıma’ya (r.anha) gelerek, ba­basının söylediğini haber vermiştir. Hz. Fâtıma da (r.anha): “Benim (bu konuda) ne yapmam gerekiyorsa, kendisi bana onu emretsin, ben de onun isteğini yerine getireyim!” demiştir. Bu haber üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Onu falan kişinin ailesine gönder. Onların (sende bulunan o) örtüye ihtiyaçları vardır.”buyurmuştur.</p>
<p>Kızının evinde gördüğü o örtüyü kullanmak şayet haram olsa idi, Hz. Peygamber (s.a.v.) onun, bir başkasının evine gönderilme­sini emretmezdi.</p>
<p>Hz. Fâtıma (r.anha) ile ilgili aktarılan bir başka haberi de bu bağ­lamda. değerlendirmek gerekir. Nitekim bir keresinde Hz. Fâtıma(r.a),Hz.Peygamber (sa.v.)’e gelmiş ve kendisine işlerinde yardımcı üzere esirlerden birisini kendisine vermesini istemişti.</p>
<p>Hz.Pevgamber (s.a.v.) ise bu talebe şöyle karşılık vermiştir:</p>
<p>&#8220;’Sana, senin için hizmetçiden daha faydalı olacak bir şeyi haber verevini mi? 33 kere teşbih (sübhânellah), 33 kere elhamdülillah ve 34 kere de Allahu ekber diyerek zikir Allahı zikret.Bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.</p>
<p>Anlayışı kıt birisi Hz. Pcygamber’in (s.a.v.) bu tavrını, hizmetçi istihdam etmenin haram olduğu şeklinde algılayabilir. Ancak ilk olarak hadîsin lafzı, durumu bu şekilde anlamaya müsait değildir. İkincisi ise Hz. Peygamberin (s.a.v.) bizzat kendisinin evinde işleri­ne yardımcı kimseler hazır bulunmuştur. Bunun en meşhur örneği ise Enes b. Mâlik (r.a)’dır. Müminlerin annesinin, hizmetçinin elindeki yemek tabağını kırması olayı da bunun bir başka delidir.</p>
<p>Kuran ve Sünneti Anlamanın Temel İlkeleri &#8211; Mustafa el Adevi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kavramlari-duzgun-kullanmak-ve-meseleleri-dogru-sekilde-anlamak-uzerine/">‘Kavramları Düzgün Kullanmak ve Meseleleri Doğru Şekilde Anlamak’ Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kavramlari-duzgun-kullanmak-ve-meseleleri-dogru-sekilde-anlamak-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alimlerin Faziletinde Sünnete Uymanın Rolü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-faziletinde-sunnete-uymanin-rolu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-faziletinde-sunnete-uymanin-rolu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2015 22:31:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Alimlerin Faziletinde Sünnete Uymanın Rolü]]></category>
		<category><![CDATA[Müçtehid]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa el Adevi]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah'a İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Uymak]]></category>
		<category><![CDATA[ulu’l-emr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7530</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlar içerisinde Allah’tan en çok korkanlar, O’na karşı en fazla saygı gösterenler ve O’nun koyduğu sınırları en iyi bilenler âlimlerdir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyurmuştur: “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.Ondan başka ilâh yoktur. O, mutlak  sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.’’ Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’a karşı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-faziletinde-sunnete-uymanin-rolu/">Alimlerin Faziletinde Sünnete Uymanın Rolü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/savsp3-300x225.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7531" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/savsp3-300x225.jpg" alt="Alimlerin Faziletinde Sünnete Uymanın Rolü" width="352" height="264" /></a></p>
<p>İnsanlar içerisinde Allah’tan en çok korkanlar, O’na karşı en fazla saygı gösterenler ve O’nun koyduğu sınırları en iyi bilenler âlimlerdir.</p>
<ul>
<li><strong>Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyurmuştur:</strong> “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.Ondan başka ilâh yoktur. O, mutlak  sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.’’</li>
<li><strong>Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</strong> “Allah’a karşı ancak; kul­ları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar .”</li>
<li><strong>Yine Allah Teâlâ bir başka âyetinde şöyle buyurmuştur:</strong> “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahiplen öğüt alırlar”</li>
<li><strong>Bir başka âyette de şöyle buyurmuştur:</strong> “Rabbinden sana indi­rilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (onu bilemeyen) kör gibi olur mu? (Bunu) ancak akıl sahipleri anlar.”</li>
<li><strong>Allah Teâlâ şu âyette,</strong> &#8221;iman edenlerin kıymetini ve derecesini yükseltti&#8221;, <strong>bir başka âyette ise</strong> &#8221;onların şanını yüceltti.</li>
<li><strong>Allah Teâlâ şöyle buyurdu:</strong> “Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin” Öyleyse bu vasıfta olanlara sayg<span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">ı</span> göstermek de zorunludur. Onları şereflendirmek arzu edilen bir şeydir. Onlara dua etmek sadık ve sağlam kimselerin huyudur. Onların bağışlanmasını istemek muttakilerin yoludur.</li>
<li><strong>Allah bize zor gelenleri onlara sormamızı emretti ve dedi ki:</strong> “Eğer bilmiyor­sanız ilim sahiplerine sorun.”</li>
<li><strong>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</strong> “Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hal­buki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabi­lecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi.&#8221;</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âyet-i kerîmede geçen “ulu’l-emr” lafzı ile burada birinci de­recede ilim ehli olanlar kastedilmiştir. Ulu’l-emr lafzının kastettiği bir diğer anlam ise yöneticilerdir. Bazılarına göre de ulu’l-emr sözü hem âlimleri hem de yöneticileri kapsamaktadır. Ülul-emr sözü ile ilgili yapılan açıklamalar, her halükârda âlimlere yönelmeyi ve onlara daha fazla değer vermeyi gerekli kılmaktadır. Bir kimsenin âlimlere karşı hürmeti arttıkça, bu durum onun bilgisine, güzel ahlâkına ve derin kavrayışına olumlu katkıda bulunur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hz. Peygamber’in amca oğlu İbn Abbâs&#8217;ı görmüyor musun? Kendisi derin bir bilgi sahibi olmasına rağmen zaman zaman evine kadar giderek sahâbenin âlimlerinden ve büyüklerinden olan Zeyd b. Sâbit’in ilminden istifade ediyor; özellikle dc miras huku­ku (ferâiz) ile ilgili meselelerde ondan bilgi alıyordu. Bir defasında Zeyd b. Sabit hayvanına bineceği esnada, rahat binmesi için üzen­gisini tutmuştu. Bunun üzerine Zeyd b. Sabit kendisine şöyle de­miştir: “Ey Peygamberin amcasının sevgili oğlu! Senden bunu yap­mamanı istirham ediyorum.” Zeyd b. Sâbit’in bu sözlerine karşılık Abdullah b. Abbâs da şu cevabı vermiştir: “Hayır, asla bırakamam! Çünkü biz âlimlerimize ve içerimizdeki büyük ve saygın kimselere böyle hürmet ederiz.</p>
<p>Bunlar sevgi gösterisinin uç noktalarıdır. Geçmiş dönem âlimlerine karşı duyulan saygı göstergelerinden sadece bir damla­dır. (Cenâb-ı Hak onların her birisine rahmeti ile muamele etsin). Ancak şu kadarım ifade edelim ki, biz saygı konusunda her türlü aşırılığı kabul etmediğimiz gibi, onların delillere muhalif gözüken görüşleri kabul etmiyoruz. Aksine biz bu hususta onlardan imkânlar ölçüsünde Kur’ân ve sünnetten deliller getirmelerini arzu ediyoruz. Kaldı ki fazilet sahibi bir âlim ve büyük bir üstad için bunlar gizli saklı şeyler de değildir. Onlar zaten bu kaynaklardan uzak dura­mazlar ve kolaylıkla bu kaynaklardan delil getirebilirler.</p>
<p>Zira Yüce Mevlâ her şeyi ilmi ile kuşatmıştır. Âlim bir zata düşen ise, bu kay­naklarda mevcut olan gizli ya da açık birtakım delillerden hareketle delil getirmektir&#8230; Bütün bu imkânları kullanmasına rağmen doğru bir neticeye ulaşamaması halinde ise artık kendisi hatası sebebiyle mazur olur. Delillerin dikkatli bir şekilde araştırılmasından sonra meydana gelebilecek hatalar artık onların fazilet denizinde kaybo­lur gider. Bu nedenle bir müçtehid hata da yapsa o aşamaya gelin­ceye değin sergilediği gayreti sebebiyle Allah katında bir sevap elde &#8216;eder. Doğruya isabet etmesi halinde ise iki sevaba kavuşur.</p>
<p>Müçtehid olmayan kimseler gelince, onlara Rasûlullah’ın (s.a.v.) hadislerinden herhangi birisi açık seçik beyan edildikten sonra bu hadîsin gereğini bir kenara bırakarak, insanlardan herhangi birisinin sözüne tabi olması caiz olmaz. Zira Allah Teâlâ bizlere, herhangi bir çekişme ya da niza durumunda Kitâb’a ve Hz. peygamberin (s.a.v.) sözlerine müracaatla meseleyi çözmemizi emretmiştir.</p>
<p>‘’&#8230; Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve âhirete gerçekten- inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.”</p>
<p>‘’O, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.”</p>
<p>Hz. Peygamberim (s.a.v.) dostu olma şerefine erişmiş sahabelere gelince, onlar insanların en hayırlı olanlarıdır. Âlimlerin en önde gelenleridir. Kuran onların döneminde Rasûlullah’a (s,a.v.) vahyedildi, ama onların olduğu topluluklarda okundu. Hz. Peygam­ber onların içerisinde olduğu için, “Kur’ânin kendilerine kapalı gelen anlamlarını açıklıyordu. Bütün bu imkânlara rağmen sahâbe efendilerimizden pek çoğu, açık bir delilin kendilerine ulaşmadığı hallerde, kendilerine arz edilen meselelerde doğru bir karara varabilmek için fetvalar vermişlerdir. Bazı durumlarda ise manası ya da delâleti hususunda ortak noktada buluşamadıkları bir nassın anla­mının anlaşılması için içtihada başvurmuşlar veya farklı yönlerde istidlallerde bulunmuşlardır&#8230; Ancak bu büyük zatlardan hatalı bir görüş ortaya çıkması halinde, Allah’ın izniyle bütün bunlar onların içerisinde yüzdüğü fazilet denizlerinde yok olup gider.</p>
<p><strong>Bu konuyla ilgili olarak aşağıda bazı örnekler verilmiştir:</strong></p>
<ul>
<li>-Ümmetin önde gelen fakihi ve Peygamber Efendimizin (sav,) amcasının oğlu Abdullah b. Abbâs’tan (r.a.) bazı zamanlar­da(Buhari,Nikah,32) muta nikâhı yoluyla evlenmenin mubah olduğuna dair bir fetvâ varid olmuştur. Oysaki mut’a nikâhının ebedî olarak haram kılındığı bilinmektedir.</li>
<li>-Büyük sahâbî Ebû Talha (r.a.) “dolunun (bir şekilde yutulmasının) oruçlunun orucunu bozmayacağını” öngörüyordu. Zira ona göre, dolunun kendisinde yiyecek ya da içecek olma özelliği yokuı!”<sup>,(Hanbel,Müsned,3,279)</sup></li>
<li>-İbn Ömer’den (r.a.) “erkeğin kendi eşiyle ters ilişkiye girmesi­nin câiz olduğu” şeklinde bir rivâyet gelmiştir. Hâlbuki bu husus­ta son derece katı bir yasağın olduğu, herkesçe malumdur.</li>
<li>-Râşid halife Hz. Ömer (r.a.) ve onun akabinde halife olan Hz. Osman (r.a.) insanları temettü haccından men ediyorlardı!Oysaki İmran b. Husayn ve Ali b. Ebî Tâlib (r.a.), onların bu uygulamalarına itiraz ediyorlardı. Zira bu hac türü Allah’ın Kitâbı’nda yer almış, Rasûlullah da (s.a.v.) sahâbesine temettü hac­et yapmalarım emretmişti.</li>
<li>-Allah Teâlâ abdest ile ilgili âyette ‘’dirseklere kadar ellerinizi yıkayın’<sup>’</sup>buyurmasına rağmen Ebû Hureyre (r.a), abdest suyunu koltuk altına ulaştıracak şekilde abdest alırdı.</li>
<li>-Abdullah b. Mes&#8217;ûd (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nasıl namaz kıldığını görme hususunda, Onun yanında en çok bulunan ve bu konuyu en yakından gören kimselerden birisiydi. (Yani Hz. Peygamber’in (s.a.v.) rükûda iken ellerini diz kapaklarının üstüne değil de, bacaklarının arasına koyma ile ilgili hususta onun yanında en çok bulunan insanlardan birisiydi). Böyle olmasına rağmen Sa‘d b. Ebî Vakkâs’ın (r.a.): “Allah, Ebû Abdurrahman’a rahmet etsin!Biz (başta) böyle yapıyorduk (yani ellerimizi bacakların arasında koyuyorduk). Ancak böyle yapmamız daha sonra bize yasaklan­dı.” şeklindeki uyarısı kendisine ulaşıncaya kadar İbn Mes‘ûd (r.a.) böyle yapmaya (yani ellerini bacaklarının arasına koymaya) devam etti.</li>
<li>-Hz. Ömer de (r.a.), “eve girmeden önce üç kez izin isten­mesiyle” ilgili Hz. Peygamber’den (s.a.v.) aktardığı rivâyete ilişkin olarak Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’den (r.a.) bu haberin sıhhati ile alakalı olarak delil getirmesini istemiştir.</li>
<li>-Aynı şekilde mü’minlerin emiri Hz. Ömer (r.a.), teyemmümle ilgili husustan da habersiz kalmış ve Ammâr b. Yâsir’in (r.a.) kendi­sine ilgili rivâyeti hatırlatmasına rağmen, yine de bu hususla alakalı hükmü hatırlayamamıştı.</li>
<li>-Hz. Aişe de (r.anha), “büyüklerin emzirilmesinin ve (bu yolla süt evlat edinilmesinin) haram olacağını” düşünüyordu. Hz. Âişe (r.anha), Allah Teâlâ’nın: “Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocukların iki tam yıl emzirirler,”, buyurmasına rağmen, hükmün bu yönde olduğunu zannediyordu <sup>.</sup></li>
<li>-Ebû Zerr de (r.a) “ihtiyaç fazlası altının (paranın), elden çıka­rılması gerektiği” görüşündeydi.</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>Buraya kadar zikredilmiş olan değişik sahibe rivâyetlerin yanında, burada aktarılma imkânı olmayan benzer nitelikteki daha başka durumlar da vardır. Ayrıca tâbiûn ve onlardan sonra gelen etbâu’t- tâbiûndan ve bizim muasırlarımız olan âlimlerden de hükümle alakalı nasları duymadığı veya yanlış hatırladığı için, genel hükme aykırı görüş beyan edenlerin varlığı da bir gerçektir. Buna rağmen  söz konusu kimselerin durumlarına dikkat edildiğinde, ortaya koymuş oldukları farklı görüşler sebebiyle hiçbirisinin -Allah’ın izniy­le- bundan dolayı herhangi bir zarar görmediği aşikârdır.</p>
<p>Âlimlerin çoğunluğuna göre, Hz. Peygamberin (s.a.v.) ashabın­dan da &#8220;sahih olan görüşe muhalif gibi gözüken rivâyetlerin akta­rıldığı” hususu ortadadır. Bu nedenle daha sonra gelen âlimlerden de sahih olan görüşe muhalif ya da ondan farklı fetvâların sadır olma ihtimali&#8221; oldukça güçlüdür. İşte bundan dolayı hiç kimsenin, bir âlimin peşine takılıp onun ortaya koyduğu görüşlerin hepsinin en doğru olduğu zehabına kapılıp, peşine takıldığı kişi dışındaki­lerin söylediklerini de bırakma gibi bir yanlışa düşmemesi gerekir. Bu tavır doğru yola tabi olmuş geçmişlerin (selef-i sâlihin) tavrı değildir. Nitekim İbn Abbâs (r.a.) Hz. Ömer (r.a.), Hz. İbn Mes‘ûd (r.a.), Hz. Âişe (r.anha), Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ali (r.a.) ve Hz.Ebu Hureyre (r.a.)&#8230; gibi pek çok sahabeden rivayetlerde bulun­muştur.</p>
<p>Tâbiûn âlimlerinde olan Sa&#8217;îd b. Museyyeb de (r.a) Hz. Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. İbn Abbâs&#8230; vb. pek çok sahâbeden rivâyette bulunmuştur.</p>
<p>Yine sonraki kuşak âlimlerinden olan Ahmed b. Hanbel de ken­disinden önce yaşamış olan İmâm Şâfi‘î, İshâk ve Süfyân es-Sevrî&#8230; gibi farklı âlimlerden rivâyetlerde bulunmuştur.</p>
<p>Zikri geçen geçmiş dönem âlimlerden hiçbirisi kendisini ilim elde etme ve sahih bilgiye ulaşma yolunda tek bir âlimin görüşü ile sınırlandırmamıştır. Tam aksine, imkânlar ölçüsünde ulaşabildik­leri ilim kaynaklarını çeşitlendirme yoluna gitmişlerdir. Bütün tatlı su kaynaklarından kana kana içmişlerdir.</p>
<p>Geçmiş dönemde yaşayan büyük âlimler, ilim elde etme kaynakları hususunda ayırımcılık yoluna gitmemiş; diğerlerinin ilmini bırakarak tek bir âlime çağırıp sadece ondan nakilde bulunma yo­lunu tercih etmemişlerdir. (Allah hepsinden razı olsun.)</p>
<p>Şimdi siz ey dinde derinlik sahibi olmayı murad edenler! Ufkunuzu genişletin, ilim kaynaklarınızı daraltmayın!</p>
<p>Ve sakın muasır tek bir âlimin (Allah onları muhafaza eylesin) görüşlerine dayanarak, hak ve bâtılı tespit ilkelerini onun görüşle­rine dayandırıp, temel metinleri ve onların açıklamalarını sırf ken­disine itimat ettiğiniz söz konusu âlimin görüşleriyle uyuşsun diye, asıl mecrasından kaydırmak sûretiyle eğip bükmeyin!</p>
<p>Ve siz; doğruyu tutturmuş olana: “Evet sen haklısın!” deyin. Hata yapan kimseye de “Allah sana iyilik versin. Doğru olan bu değildir!” deyin. Sözünüzü edeb ve vakarla taçlandırın. Umulur ki Allah sizi en doğru olan neticeye ulaştırır.</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kuran ve Sünneti Anlamanın Temel İlkeleri &#8211; Mustafa el Adevi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-faziletinde-sunnete-uymanin-rolu/">Alimlerin Faziletinde Sünnete Uymanın Rolü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-faziletinde-sunnete-uymanin-rolu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünneti Anlamada Hüküm Delil İlişkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunneti-anlamada-hukum-delil-iliskisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunneti-anlamada-hukum-delil-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2015 22:01:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fetvanın Olaya veya Kişiye Özel Olması]]></category>
		<category><![CDATA[Hükme Uygun Metodu Takip Etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkaniyete Uygun ve Adil Davranmak]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa el Adevi]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhsat-Zaruret İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünneti Anlamada Hüküm Delil İlişkisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7527</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;&#8230;. V-HÜKME UYGUN METODU TATBİK ETMEK &#160; Dinin hükümlerini insanlara anlatırken veya bir hükmünü uy­gularken aceleci davranmayarak en uygun metodu benimsemek esastır. Bu yolla hüküm hakkında bilgi sahibi olmayan câhil bir kimse meselenin dinin hükmünü öğrenir. Yanlış bir yolda olan doğruya erişir. Özür sahibi olanların ne gibi mazeretlerinin olduğu açığa çıkar. Ayrıca muhalif görüşte olanların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunneti-anlamada-hukum-delil-iliskisi/">Sünneti Anlamada Hüküm Delil İlişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/zBK402402AI005_250.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-7528" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/zBK402402AI005_250.jpg" alt="Sünneti Anlamada Hüküm Delil İlişkisi" width="366" height="366" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/zBK402402AI005_250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/zBK402402AI005_250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></a></p>
<p style="text-align: left;"><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>V-HÜKME UYGUN METODU TATBİK ETMEK</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dinin hükümlerini insanlara anlatırken veya bir hükmünü uy­gularken aceleci davranmayarak en uygun metodu benimsemek esastır. Bu yolla hüküm hakkında bilgi sahibi olmayan câhil bir kimse meselenin dinin hükmünü öğrenir. Yanlış bir yolda olan doğruya erişir. Özür sahibi olanların ne gibi mazeretlerinin olduğu açığa çıkar. Ayrıca muhalif görüşte olanların da ne gibi hususlardan dolayı muhalefet ettikleri bilinir.</p>
<p>Bir kimse hadislerdeki birtakım ifadelerden hareketle hemen bir genellemeye giderek “Falanca kadın yüzündeki tüyleri aldırdığı için Allah kendisine lanet etmiştir.” şeklinde bir yaklaşımda bulunamaz. Hadiste ifade edilen “kaş alma veya aldırmanın lanetlenmesi”(Müslim,Libas,33) ile ilgili ifadeleri açıklayıp, şer’î kurallara göre nelerin bu kapsa­ma dâhil olduğunu açıkça beyan etmedikçe, hiçbir kimse bir kadını ismi ile teşhir ve toplum önünde lanetli konuma getiremez.</p>
<p>Benzer bir yaklaşımla insanlar belli bir konudaki kendi görüş­lerini ortaya koyarken: “&#8230; Sonra insanlar, kaburga kemiği üzerin­deki uyluk kemiği gibi eğri olan bir adamın arabuluculuğunu kabul ederler.”(Ebu Davud,Fiten,29) sözünden hareketle “Rasûlullah’ın ismini açıklamadığı kimse, esasında falanca kişidir.” de diyemez.</p>
<p>Peygamber Efendimizin şarapla ve onu içenle ilgili lanet oku­duğu kaynaklarda geçmektedir. Bununla birlikte şarap içen birisi­nin Rasûlullah’ın huzuruna o halde iken getirilmesi karşısında bazı sahâbe ona lanet okumuştur. Ancak peygamberimiz o sahâbelere de her şeye rağmen şöyle seslenmiştir. “O kimseye lanet okumayın. Çünkü o her ne kadar içki içmiş olsa da kendisi Allah’ı ve peygam­berini seviyor.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>VI –FETVANIN OLAYA VEYA KİŞİYE ÖZEL OLMASI</strong></p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bir kimse şâyet iki zararlı işten birisini yapmak zorunda kalırsa,hiç kuşkusuz her iki işten hangisinin zararı daha az ise onu tercih etmelidir. Aşağıdaki anlatılacak olan olay bu durumun en açık de­lillerinden bir tanesidir.</p>
<p>Allah Teâlâ’nın Yüce Kitabı’nda da anlattığı gibi, Hızır (a.s.) bir gemiyi su alacak şekilde yaralamıştır. Olay Kur’ân-ı Kerîm’de Hızır&#8217;ın (a.s.) şöyle anlatılır;</p>
<p>“Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu ku­surlu kılmak istedim. (Çünkü) onların arkasında, her (sağlam) ge­miyi gasbetmekte olan bir kral vardı.”</p>
<p>Burada iki türlü zarardan birisi kaçınılmaz gözükmektedir. Buna göre ya gemi yarılarak ayıplı hale getirilecek ya da sağlam halde bıra­kılarak kralın gemiyi gasb etmesine imkân sağlanacak. Esasında her ikisi de geminin sahibi açısından birer zarardır. Ancak bu ikisinden birisi kaçınılmaz olduğuna göre, zararlardan en hafif olanı geminin yarılmasıdır. Hızır&#8217;ın (a.s.) yaptığı da bundan ibarettir.</p>
<p>Hızır’ın (a.s.) küçük bir çocuğu, ileride anne ve babasına karşı azgınlık ve nankörlük yapar endişesiyle, öldürmesi de tıpkı âyet-i kerîmede “Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası, mü’min kimse­lerdi. Bunun için (çocuğun) onları azgınlık ve nankörlüğe boğma­sından korktuk.” buyurulduğu gibi, aynı kapsamda değerlendi­rilmesi gereken bir başka hadisedir.</p>
<p>Sözgelimi; öldürmek kastıyla mazlum bir adamı sokakta arka­sından kovalayan zalim bir adamı görsen ve bu esnada kovalanan adamın da kesinlikle mazlum olduğuna kanaat getirsen, sen böyle bir durumda iken mazlum adam da kendisini kovalayan o zalimden adamdan canini kurtarabilmek amacıyla gelip senin evine sığınsa, daha sonra işadamı kovalayan o zalim adam senin kapına gelerek “O adam nerede?” diye sorsa, bu sual karşısında sana iki şeyden birisini uygulamaya koymak düşer. Bunlardan birincisine göre ya mazlumu o zalime teslim ederek ölümüne sebebiyet vereceksin ya da mazlumun canı kurtulsun diye “Onun nerede olduğunu bilmi­yorum.” Veya ‘’Benim evime girmedi.” şeklinde yalan söyleyeceksin.Elbette ki böyle bir durumda,cinayete göre çok daha hafif bir zarar olan yalanı söylemeyi tercih etmelisin. Bu hususta Allah Teâlâ Şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“&#8230;Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldırınız dışında, ha­ram kıldığı şeyleri size açıklamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>VIII. RUHSAT-ZARURET İLİŞKİSİ</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dinen yasak olduğu halde, zarûret sebebiyle yasak olan işlerin yapılmak zorunda kalınması, sınırsız bir haram işleme ruhsatı ol­mayıp, sadece zarûreti ortadan kaldıracak miktarla sınırlıdır. Dar­lık hali ortadan kalktığı anda, söz konusu kişi de zarûret halinden çıkmış olur ve artık zarûret kalktıktan sonra yasak olan fiili işle­meye devam eden kişi, yaptığı haram fiil sebebiyle günahkâr olur. Ayet-i kerîmelerde şöyle buyurulmaktadır.</p>
<p>“Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı.. Her kim bunlardan yemeye mec­bur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışla­yan çokça esirgeyendir.”</p>
<p>&#8221;&#8230;Kim, gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık halin­de dara düşerse (haram etlerden yiyebilir). Çünkü Allah çok bağış­layıcı ve esirgeyicidir ”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>IX-HAKKANİYETE UYGUN VE ÂDİL DAVRANMAK</strong></p>
<p>Bu konu adâletle ilgili olup, Allah Teâlâ’nın yüce kelamında ayrıca bize âdil olmayı emrettiği hususlardan bir tanesidir. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>&#8216;Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itme­sin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir dav­ranış)dır. Allah&#8217;a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.&#8217;</p>
<p>Toplumda işler adâlet sebebiyle düzene girer. Dahası adâlet, peygamberin ve ashabının takip ettiği bir yoldur. Şu husus hiç mi dikkatini çekmiyor? Yahudiler Rasûlullah’ın (s.a.v.) huzuruna ge­lerek dediler ki: “Siz Allah’a ortak koşuyorsunuz ve putlara tapı­yorsunuz!” Bu söz üzerine Efendimiz (s.a.v.): “Siz ne demek is­tiyorsunuz?” deyince, Yahudiler dediler ki: “Siz Ka‘be’ye yemin ediyorsunuz,akabinde de Allah ve falanca dilerse diyorsunuz” öyle değil mi? Bu sözler üzerine Rasûlullah (s.a.v.) ashabına şöyle deme­lerini öğütledi: “Artık Kâ‘be’ye yemin olsun ki, yerine ‘Kâ&#8217;be’nin Rabbi olan Allah’a yemin olsun ki’ deyiniz. Ve benzer şekilde Allah ve falanca dilerse yerine sadece &#8220;Allah dilerse’ deyiniz” buyurdu­lar.(Nesai,Eyman,9)</p>
<p>Sahîh-i Buhâride Abdullah b. Mes‘ûd tarîkiyle rivâyet edilen bir hadîs-i şerife anlatıldığına göre, Yahudi din adamlarından (ha­ham) bir tanesi Rasûlullah’a (s.a.v.) gelerek: “Ey Muhammed! Biz Tevrat’ı okuduğumuzda şöyle bir şeyle karşılaşıyoruz: ‘Allah gökle­ri bir parmağının üzerine koyar. Yerleri bir parmağının üzerine ko­yar. Ağaçlan bir parmağının üzerine koyar, diğer bütün mahlûkâtı da bir parmağının üzerine koyar ve sonra da onlara ‘Mülkün sahibi benim!’ diye seslenir.’’</p>
<p>Hahamın bu ifadelerinden sonra Peygamber Efendimiz, bir yandan da onun sözlerini tasdik ederek, neredeyse azı dişleri görü­lecek şekilde güldü. Akabinde de şu âyet-i kerîmeyi okudu: “Onlar Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilemediler. Kıyamet günü bütün yeryüzü Onun tasarrufundadır. Gökler Onun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. O, müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir,”</p>
<p>Yine şu hususa da,dikkatini çekerim; Şeytan fitre gelirlerini muhafaza etmekle görevlendirilen Ebu Hureyre(ra) gelerek;</p>
<p>“Uyumazdan evvel Âyete’l-kürsî’yi okuyan bir kimseye Allah ta­rafından sabaha kadar kendisini koruyacak bir melek gönderilir, şeytan da ona yaklaşamaz.” demiştir. Ebû Hureyre de (r.a.) bu durumu Efendimiz’e (s,a.v.) anlatmıştır. Efendimiz (s.a.v.) bu olay üzerine ‘Şeytanın kendisi çok yalancıdır, ama burada söylediği söz doğrudur.’ buyurmuştur.”</p>
<p>Kuran ve Sünneti Anlamanın Temel İlkeleri &#8211; Mustafa el Adevi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunneti-anlamada-hukum-delil-iliskisi/">Sünneti Anlamada Hüküm Delil İlişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunneti-anlamada-hukum-delil-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ameller Yoluyla Allah’a Yaklaşma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ameller-yoluyla-allaha-yaklasma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ameller-yoluyla-allaha-yaklasma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2015 21:49:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ameller Yoluyla Allah’a Yaklaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Amellerin en zor ve külfetli olanını tercih etme]]></category>
		<category><![CDATA[Her bir vakti kendi bağlamında değerlendirmek]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa el Adevi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal hassasiyet ve hayır işlerine öncelik verme]]></category>
		<category><![CDATA[Zühd hayatını tercih ve dünyadan soyutlanma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7524</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlar bu hususta pek çok farklı yol takip edebilir; a-Amellerin en zor ve külfetli olanını tercih etme Buna göre bazı kimseler amellerin Allah’a yaklaşma yolunda amellerin en zor ve en külfetli olanım tercih edebilir ve bu türden amellerle meşgul olur. Bu şekilde düşünenlerin temel hareket nok­talan, kendileri Allah yolunda ne kadar ağır ve meşakkatli kullukta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ameller-yoluyla-allaha-yaklasma/">Ameller Yoluyla Allah’a Yaklaşma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlar bu hususta pek çok farklı yol takip edebilir;</p>
<p><strong>a-Amellerin en zor ve külfetli olanını tercih etme</strong></p>
<p>Buna göre bazı kimseler amellerin Allah’a yaklaşma yolunda amellerin en zor ve en külfetli olanım tercih edebilir ve bu türden amellerle meşgul olur. Bu şekilde düşünenlerin temel hareket nok­talan, kendileri Allah yolunda ne kadar ağır ve meşakkatli kullukta bulunurlarsa, kazanacakları sevap ve ecir de buna göre fazla olur. Bu görüşlerini desteklemek içinde âyetlerden ve hadislerden fay­dalanırlar. Hususta meşakkat yolunu tercih edenlerin dayandıkları âyetlerden bazıları şunlardır:</p>
<p>“Yaptıkları hayır ve iyiliklerden, mükâfatsız kalan bir tek iyilik bile bulunmayacaktır.”*</p>
<p>“Zerre ağırlığınca bayır yapan, onu bulur.”</p>
<p>Bu âyetlere daha başkaları da ilave edilebilir. Ancak işin özünü ifade etmek açısından bu kadarı ile yetinelim. Şimdi de aynı min­valde bazı hadislere temas edelim. Hadislerden bazıları şunlardır: Efendimiz (s.a.v.) Hz. Âişe’nin hac ibadetini ifası esnasında, kendisine şöyle demiştir: “Yorgunluğun miktarınca ecrin olur.Buna daha niceleri de eklenebilir.</p>
<p>Allah’a kulluk yolunda meşakkat yolunu tercih etmek sûretiyle daha fazla sevaba kavuşacaklarına inanan bu gruptaki kimseler, yaptıkları işe ciddiyetle sarılırlar, ibadetlerinin kabul olması için çok çalışırlar, hatta bunun için nefislerinin ve ailelerinin haklarını dahi ihmal edecek derecede işi ileri götürürler. Sonrasında ise aşırı davranışları sebebiyle bin bir gayretle yerine getirmeye çalıştıkları manevî hayatları yıkılır gider. Bununla ilgili olarak Efendimiz’ in (s.a.v.) yaptığı ibadet karşısında kendi yaptığı ibadetleri az bulup,sürekli olarak ibadetle meşgul olmak üzere nefislerini ve aileleri­ni ihmal eden şu üç şahıs hakkındaki uyarısı oldukça manidardır. Söz konusu üç kişiye Efendimiz’ in (s.a.v.) Allah’a karşı nasıl kullukta bulunduğu anlatılınca, bunlar kendi amellerini azımsamışlardı.</p>
<p>Onlardan bir tanesi: “Her gün oruç tutacağım ve hiç günümü oruçsuz geçirmeyeceğim.” demiştir.</p>
<p>Bir diğeri: “Ben gece boyunca ibadet edeceğim, hiç uyumayacağım.” demiştir.</p>
<p>Üçüncüsü ise: ‘’Evlenmeyeceğim ve onlara ayıracağım vaktimi Allah’a kulluk yolunda kullanacağım.” demiştir. Efendimiz (s.a.v.) ise onlara şöyle “Allah’a karşı en samimi ve en takvâlı olanınız benim.Bununla birlikte ben yeri geldiğinde oruç tutuyorum. Yeri geldiğinde ise iftar yapıyorum.Gecenin bir bölümünde ibadet yapıyorum.</p>
<p>Ama gerektiğinde de uyuyorum. Ben kadınlarla da evleniyorum. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir.(Buhari,Nikah 1)</p>
<p>Yine bir defasında Havle binti Tüveyt’in özelliklerinden birkaç tanesi Efendimize (s.a.v.) anlatılmaktaydı. Bu kimseler Havla binti Tüveyt’in geceleyin kalktığından&#8230; vs. bahsetmekteydiler. Efendi­miz ise bu sözleri aktaranlara hitaben: &#8220;&#8230; Sizin amellerden sorum­lu olduğunuz kısım, güç yetirebildiğiniz kadarıyla sınırlıdır. Allah’a yemin olsun ki, siz bıkarsınız, ama Allah asla bıkmaz.”(Buhari,İman 43)</p>
<p>Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) mescid içerisinde bir ip gördü ve onun niçin orada bulunduğunu sordu. Bunun üzerine orada bulu­nanlar: Bu ip Zeyneb’e aittir dediler. Kendisi, gücü ve kuvveti ye­rinde olduğunda namazını (ayakta) kılıyor. Şâyet takatten kesilirse, bu ipe tutunuyor.” Efendimiz bunun üzerine: “O ipi çözün! Sizden birisi (nafile) namazını dinç iken kılsın” buyurdu. Buna daha başkalarıda eklenebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>b-Zühd hayatını tercih ve dünyadan soyutlanma</strong></p>
<p>Bu görüşe sahip olanlara göre dünyadan soyutlanmak ve zühd sahibi olmak gerekir. Kişinin bedenine sahip olması ve dış güzellik­ten kaçınması gerekir. Dahası insan topluluklarından uzak durmak ve onların arasına karışmamak gerekir. Fiten ve insanlardan uzak durmak (uzlet) ile alakalı varit olan hadisleri kendilerine delil ola­rak kullanırlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>c-Sosyal hassasiyet ve hayır işlerine öncelik verme</strong></p>
<p>İbnü’l-Kayyım el-Cevziyye tefsirinin bir yerinde şöyle bir ifade kullanır: “Onlar ibadetlerin en faydalı ve faziletlisini içinde birçok faydası bulunan olarak belirler. Onlar nazarında bu türden fayda­sı geniş olan ameller, kişinin sadece kendisine faydası olan kasır amelden daha üstündür. Bu nedenle onlara göre; fakirlere yardım etmek, insanların yararına olan birtakım işlerle meşgul olmak ve ihtiyaçlarını gidermek, mal veya makamla vasıtasıyla insanlara mutluluk sağlamak şeklindeki faydalar, faydaların en faziletli olan­larıdır. Söz konusu grupta yer alan insanlar, genellikle başkalarına da faydası dokunacak işlere yönelirler ve yaptıklarını bu düşün­ceye dayandırırlar. Bu yolda kendi hareket tarzlarını destekleme ve motivasyon sağlamada şöyle bir hadîsi delil kabul olarak kabul ederler: “Yaratılanların tamamının bakımı ve gözetimi Allah’a ait­tir. Kullan içerisinde Allah’ın en çok sevdikleri ise kendi gözetimi altında olanlara karşı en faydalı olanıdır.”</p>
<p>Bu grupta yer alan kimselerin kendilerine delil yaptıkları prensiplerden birisi de şöyledir: “Abidin yapmış olduğu amel, kendisiyle sınırlıdır. Yani bunun faydası sadece kendisinedir. Ömrünü faydalı işlere adayanların yaptıklarında ise başkaları için de sayısız güzellikler söz konusudur. Öyleyse bu ikisi arasında bir mukayese yapıldığında biri derde diğeri nerde?!</p>
<p>Bunlar kendi görüşlerini destekleyecek şekilde şu şekilde gö-rüşlerde beyan etmişlerdir: “Yukarıda belirtilen gerekçelerden dolayı yaptığı işin  niteliği açısından ilim ile uğraşan bir kimse (âlim),sadece ibdetle meşgul olan abid kimseden daha faziletlidir.Bu gökyüzünde bize faydalı olmak bakımından ayın (kamer) diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.”</p>
<p>Bunlar sözlerini şöyle sürdürmüşlerdir: Rasûlullah (s.a.v.) Ali b. Ebî Tâlib’e şöyle demiştir: “Ey Ali! Allah’ın senin elinle birini hidâyete erdirmesi, senin için kızıl develerden daha hayırlıdır.”(Buhari,Fezailu-s Sahabe,7) Buradaki “daha hayırlıdır” ifadesi, başkalarına da faydası dokunan işler anlamındadır.</p>
<p>Bir başka hadîs ise şu şekildedir: “Kim bir kimseyi hidâyet yo­luna çağırırsa, çağırdığı yola tabi olanların işledikleri amellerden kaynaklanan sevabın bir misli de kendisine verilir. Buna karşılık diğer kimsenin elde edeceği sevaptan da hiçbir eksilme olmaz.”<span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">(Müslim,İlim,16)</span>Delil olarak kullandıkları bir başka hadîs de şöyledir: “Allah ve melekleri, insanlara bir hayır öğreteni selâmlarlar.”<span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">(Taberani,el-</span>Mücemil Kebir,VIII,278)</p>
<p>Bir başka hadîs: “Yuvasında bulunan karıncadan tutun da denizin dibindeki balıklara kadar yerde ve gökte bulunan bütün mahlûkat, âlim kimselerin bağışlanması için dua ederler.”</p>
<p>Bu görüşte olanlar, “Bir kimse öldüğünde amelleri de sona erer. Faydalı bir iş yapan kimsenin ameli ise kendisine nisbet edilen söz konusu hayırlı amel devam ettiği müddet süresince ecri devam eder.” hükmünü de delil olarak kullanmışlardır.</p>
<p>Bir diğer delilleri ise şöyledir: Peygamberlerin temel gönderiliş gayeleri insanlara iyilikle davranmak, onların hidâyeti için çaba sarf etmek, kulların hayatlarını ve amaçlarını daha faydalı hale getirmektir. Yoksa peygamberler insanlardan uzak inzivaya bir Şekilde bir ruhban hayatı yaşasınlar diye gönderilmemişlerdir. Bu nedenle Efendimiz (s.a.v.), ibadet etmek maksadıyla insanlardan uzaklaşmayı önemseyen, toplum içerisine karışmayan kimselerin tutumlarını tasvip etmemiştir. Dahası bu türden bir tutum içerisine girmeyi Allah’ın emrinin dışına çıkmak, Onun kullarının faydasına iş yapmamak olduğunu ifade etmiştir. Allah’ın kullarına veya insan cemiyetine yönelik davranışlarda söz konusu olduğunda en güzel ve üstün olan davranış biçimi ise yukarıda yerilmiş bulunan haslet­lerden uzak durmaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>d-Her bir vakti kendi bağlamında değerlendirmek</strong></p>
<p>Bu grupta yer alan kişiler: “En faziletli ibadet, her bir vaktin kendisine mahsus olup o vaktin gereği olarak yapılan ve Allah’ın rızasına muvafık düşen ameli yapmaktır.” demişlerdir. Buna göre; gece namazı kılmak ya da nafile oruç tutmak&#8230; gibi her zaman yaptığı ibadetlerinin terkine sebep olsa bile, cihad döneminde en faziletli şey cihaddır. Ve hatta gece ve gündüz kıldığı namazların akabinde yapmış olduğu virtlerini terk etmek veya sulh zamanla­rında tam olarak kıldığı farz namazlarını cihad sebebiyle kısaltmak zorunda kalsa da, bütün bu hallerde yine de cihada katılmak ön plandadır.</p>
<p>Misafir geldiği zamanda yapılabilecek en faziletli iş ise hakkıyla misafirperverlik yapmak ve misafirle meşgul olmaktır. Gerekirse nafile olan virdini bırakıp misafirle meşgul olmak daha faziletlidir. Benzer şekilde kişinin aynı gerekçelerle eşinin ve ailesinin hakları­na riâyet etmesi ve bu amaçla onlarla ilgilenmesi de böyledir.</p>
<p>Seher vaktindeki en fazileti iş ise namazla, duayla, zikirle ve tövbe ile meşgul olmaktır.</p>
<p>Bir öğrenciye ilim öğretmek veya bir câhili eğitmek söz konusu olduğunda ise en faziletli İş, bu kimselerin eğitim ve öğretimi ile meşgul olmaktır.</p>
<p>Ezan okunurken yapılması gereken en faziletli iş, o esnada meşgul terk ederek, ezanı okuyan müezzine icabet etmektir.</p>
<p>5 vakit namazın vakti girdiğinde yapılması en faziletli olan iş, namazı en güzel şekilde edebilmek için ruhen yenilenmek ve samimiyet içerisinde onunla hemhal olmaktır. Namazı ise vaktin evvelinde eda etmektir. Bu amaçla namazı cemâatle eda edebilmek gayesiyle camiye gitmek de en faziletli işlerden bir tanesidir. Ca­miye gidilirken kat edilecek yol ne kadar uzak olursa, fazileti de o kadar fazla olur.</p>
<p>Muhtaç durumda bulunan kimselerin zarurî ihtiyaçlarının karşı­lanması altında yapılabilecek en faziletli iş; malla, bedenle ya da el­deki diğer imkânlarla devreye girerek darda kalanların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Gerekirse bu uğurda evradına ve halvetine ayıracağı vakti muhtaç kimselerin sıkıntılarım gidermeye ayırmak, bu görüşü savunan kesimce, yerine göre çok daha faziletli olabilmektedir.</p>
<p>Kur’ân okuma anında, tilavetle meşgul olan bir kimsenin oku­yuş anında bütün kalbiyle ve olanca gayreti ile Allah’ın kelamını anlamaya ve manası üzerinde tefekkür etmeye çaba sarf etmesi en faziletli iştir. Hatta bu kimse Kur’ân’ı öyle hal üzere bir okumalıdır ki, Allah (c.c.) sanki o anda kendisine hitap ediyormuş duygusunu taşımalıdır. Ve Allah’tan gelen emirleri bütün samimiyeti ile geçerli kılmaya azmetmesi ise kendisinin en mühim amacı olmalıdır.</p>
<p>Hac vaktinde Arafat’ta vakfe esnasında yapması gereken en fa­ziletli iş, Allah’a boyun eğme, Ona yakararak dua etme ve kendisini bütün bunları yapmaktan aciz bırakacak oruç vb. şeylerden uzak durarak, zikirde bulunmaktır.</p>
<p>Zilhicce ayı girdiğinde daha faziletli olan davranış, kullukla ilgi­li amelleri artırmaktır. Özellikle de bolca tekbîr, tehlîl ve tahmidde bulunmaktır. Bütün bunlara yapmaya özen göstermek, belli bir ni­yet ve yönelme olmaksızın yapılan ibadetlerden daha faziletlidir.</p>
<p>Ramazan ayının son on günü içerisinde yapılması gereken en faziletli davranış ise başka insanlarla muhatap olmaksızın ve onlar­la ilgilenmeksizin, vakti mescitte bulunarak geçirmek, orada hal­vete girmek ve itikâfta bulunmaktır. Hatta ramazan ayının son on gününde bu şekilde bir davranış sergileyerek vaktin değerlendiril­mesi, çoğu âlimlere göre insanlara ilim öğretmeye ve onlara Kur’ân okumaya zaman ayırmaktan bile daha faziletlidir.</p>
<p>Müslüman bir kardeşinin hastalığı veya ölümü söz konusu Ol­duğunda ona ziyarette bulunmak veya cenazesine iştirâk etmek ve dolayısıyla bu niyetle halvet durumunu terk ederek cemiyete iştirâk etmek çok daha faziletlidir.</p>
<p>Bir olay vuku bulduğunda veya insanlar sana eziyet etmeye kal­kıştıklarında bütün bunlara sabretmen ve olanlar karşısında top­lumdan kaçmadan söz konusu insanların arasında yaşama yolunu tercih etmen, bir kenara çekilmenden çok daha faziletlidir. Çünkü insanların ezalarına sabretmek için onların arasına karışarak yaşa­mayı tercih eden bir mü’min, onların arasında gezinmeyen ve do­layısıyla da toplumun ezasına maruz kalmayan kimseden çok daha faziletlidir. Hayırlı işler söz konusu olduğunda topluma iştirâk et­mek, toplumdan uzak durmaktan çok daha faziletlidir. Ancak şer­rin söz konusu olduğu yerde toplumdan uzak durmak, topluma ka­rışmaktan çok daha faziletlidir. Fakat bir kimse şerrin carî olduğu bir toplumda yaşamasına rağmen, şâyet onun topluma karışması ile şer ortadan kalkacak ya da azalacak olursa, bu şartlar altında topluma karışarak yaşaması daha faziletli olur.</p>
<p>Her bir vaktin veya durumun en faziletli olanı, söz konusu va­kit içerisinde Allah’ın rızasını kazanmak için ne gerekiyorsa, bu ha­lin gereği olan işlerle meşgul olmaktır. Buna ehemmiyet verenler, mutlak anlamda kulluk ehli olan kimselerdir. Belli kesimler ise bu şekilde davrananları, mukayyed anlamda kulluk ehli olan kimse­ler olarak kabul etmişlerdir. Bu kimseler herhangi birisi kendisiyle meşgul olduğu ibadet türlerinin dışına çıkacak ve mutad yolundan ayrılacak olsa, sanki kendisini yoldan çıkmış ve kulluğunu terk et­miş olarak kabul eder. Bu gibi kimseler Allah’a kulluğunu tek bir ¿tavır üzere devam ettirirler.</p>
<p>Mutlak manada kulluk yolunu tutan herhangi bir kimsenin, kulluk yolunda belli bir tarzı söz konusu olmadığı gibi, başkasından etkilenmesi de söz konusu değildir. Bu türden kimseler için Allah’a kulluktaki tek amaç her nerede ve ne şartta olursa olsun Allah’ın rızasını gözetmektir. Bu kimsenin yapmış olduğu kulluğun ana esası,Allah rızasına dayanır. Kulluğunu bu anlayış üzerine sürdüren kimseler, kulluk makamına erişinceye kadar bu yolda devam ederlerHer ne zaman kulluk yolunda daha yüksek bir amel yapmaları oraya, intikal ederek, yeni bir makama erişinceye kadar,hayatını bu amelle meşgul olarak</p>
<p>sürdürür. Bu kimseler hayatlarını bu şekilde yaşarlar ve bu şekilde yaşamları sona erer. Nerede ilim olan kimseleri görsen, bu kimseler o âlimlerle beraberdir. İbadet ehli ile karşılaşsan, onların yanında da bunları görürsün. Mücahidlerle bir araya gelsen, bakarsın ki bu kimseler mücahidlerle beraberdir. Zikir ehli ile birlikte olsan, bu insanları zikir ehli ile birlikte görürsün. Sadıklarla ve muhsinlerle bir araya gelsen onların etrafında da yine her hâlükârda mutlak kulluk yolunu tutan bu kimselerle karşılaşırsın.</p>
<p>Bir cemiyette yer almak gerekse onlar oradadır. Kalbini Allah’a açan kimselerin olduğu yerde yine onlar vardır. Bütün bunlar, kul­luk yolunda belli bir şekle takılıp kalmayan, Allah’ın rızası nere­de olursa olsun onu aramaya gayret gösteren kimselerin tuttuğu yoldur. Bunlar mutlak itaati benimsemiş, kulluğunu belli kayıtlarla sınırlandırmayan kimselerdir.</p>
<p>Bu kimselerin yapmış olduğu ibadetler kendi nefsini ön plana çıkarma amacını taşımadığı gibi, sadece ibadet yapmanın vermiş olduğu rahatlığı hissetmek ve lezzetini tatmak gayesini de içermez. Bilakis bu inançla kulluk yapan kimselerin temel hareket noktaları, velev ki kendi rahatları ve arzuları başka bir şeyi gerektirse de on­dan uzak durarak, Rabbinin rızasına uygun davranmaktır. Bunlar “Yalnız sana kulluk eden yardımı da yalnız senden talep ederiz” ilâhi fermanını, bu emrin gereğini tam olarak ve samimi bir şe­kilde yerine getirmek sûretiyle, kendi nefislerinde gerçekleştirmiş kimselerdir. Bu kimseler giyim kuşamlarında hazır buldukları şey ne ise onu giyerek örtünmeyi, kolaylarına ne gelirse onu yemeyi, yaşadıkları vakit içerisinde ne yapılması gerekiyorsa o işle meşgul olmayı prensip haline getiren kimselerdir. Bunların oturmaları ve istirahatleri ancak yapmaları gereken iş bittikten sonradır.</p>
<p>Bu kimseleri hiçbir işaret yolundan çeviremez ve hiçbir kayıt onu boyunduruk altına alamaz. Hiçbir görüntü körü körüne onu yönetemez. Bu kimseler, her nerede olurlarsa olsunlar, hür bir şe­kilde yapmaları gereken iş ne ise sadece onunla ilgilenirler ve o işi yerine getirmeyi kendileri için bir borç kabul ederler. Hak cihetin­de yer alan her bir kimse onların dostudur. Bâtıl ehli olan her bir kimse onlar için birer yabancıdır.</p>
<p>Bütün bu hasletleri kendisinde cem eden iman ehli kimseler, yağdığı yere fayda ve bereket getiren yağmur gibidir. Yaprağı asla düşme­yen hurma ağacı gibidir. Böyle kimselerin her tarafı hayır ve bereket doludur. Onların dikenlerinde bile bir fayda ve bereket vardır.</p>
<p>Onlar, Allah’ın emrine aykırı davranan muhalif kimseler için kötülükleri göğüsleyen birer kalkan gibidir. Allah’ın yasaklarının çiğnendiği yerde birer öfke selidir. Bunların yaptığı her bir dav­ranışın arka planında Allah için bir işe kalkışma, Allah’la beraber olma ve Onun adıyla hareket etme vardır. Allah, kendisi mahlûk değildir. Bu sebeple Allah bizzat kendi nefsiyle insanların arasında gözükmez ve onlarla doğrudan bir dostluk da kurmaz. Ama insan­lar Allah ile beraber olduklarında, O da onları koruyup gözetir, kendilerini sıradanlıktan kurtararak daha üst konumlara yükseltir. Artık o kimseler hakkın bir sözcüsü konumunda bulunurlar. Bu kimsenin tutumu belki insanlar arasında garip karşılanabilir veya insanlar kendisini toplumdan uzak bir kişilik olarak addedebilir.Ancak kendisi esasında Allah’la olan ünsiyeti sebebiyle oldukça yüksek bir dereceye sahiptir. Allah’ın rızasına uygun davranış şer­gilemek kendisini rahatlatır. Onun yolunda olmakla sükûna erişir ve ruhu bu şekilde tatmin olur. Hakikî yardım eden Allah’tır. Te­vekkül de sadece Ona yapılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong> İLAVE: İBNÜ’L-KAYYIM’A ÖVGÜ</strong></p>
<p>Hayır yapma özellikleri bir Müslümanda toplansa ne de güzel olur! Cennetin her bir kapısından: “Ey Allah’ın kulu haydi bu hayra buyur!” diye cennetin kapılarının her -birisinden kendisine seslenilse, ne kadar da hoş olur!</p>
<p>Yapmış olduğu hayır hâzinelerinin kendisine cennetin her bir kapısından’’İşlemiş olduğun hayırlardan dolayı sana selâm olsun.Haydi sende cennette sürekli kalacak onların arasına katıl!diyerek seslenmesi ne kadar da güzel olur!</p>
<p>Bu kimsenin, yapmış olduğu güzellikler işlemiş olduğu hayırlar sebebiyle, kendi hane halkından yetmiş kişiye şefâat edilmesi, ne kadar da büyük bir lütuftur.</p>
<p>Ahirette bu kimsenin başına yakuttan bir taç konduğunda bu kimsenin bundan duyacağı sevinç ve mutluluk, dünyadan da dün­yada bulunan her bir şeyden de çok daha hayırlı olur.</p>
<p>Bu kimsenin anne babasına da dünya hayatında eşi ve benzeri olmayan iki hal tattırılır. Birincisi; bu kimseler en büyük korku olan kıyamet korkusundan uzak tutulurlar. İkincisi ise; bu kimseler âhirette yetmiş iki hurî ile evlendirilirler. Bu kimsenin daha önce işlediği bütün günahları bağışlanır ve tertemiz bir hale getirilir. O kimsenin kanının kokusu tıpkı misk kokusu gibi olur.</p>
<p>Bu kimse cennetteki mekânını görür. Söz konusu kimsenin ruhu cennette iken dilediği yere anında ulaşabilen kuş gibi serbest ve rahat hareket eder.</p>
<p>Hayır işleme vasıfları ile ön plana çıkan bu kimseler, yüksek de­recelerle muttasıf ve büyük nimetlere gark olmuş âlimlerle birlikte haşr olunurlar. Büyük âlim ve mümtaz sahâbe Mu‘âz b. Cebel, bu anlayışı ön plana çıkarıyor. Bu kimsenin cenazelere iştirâk etmesi sebebiyle dağlar kadar sevaba nail olması ne kadar da güzel bir şeydir. Bu kimsenin *‘lâ ilâhe illallah” veya “subhânallah” sözünü söylemek süretiyle, hurma ağacının kendisine verdiği meyve karşı­sında şükretmesi de çok güzel bir şeydir. Yine bu kimsenin “lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” sözlerini söylemesi neticesi, kendisine İlahî hâzinelerin kapılarının açılması ne kadar da bulunmaz bir nimettir.</p>
<p>Ömrünü hayra ve hasenâtta adayan kimseye “Oku! Yaklaş! Tane tane oku! Okuduğun âyetin sonunda var olan neyse, senin mekânın işte orasıdır!” şeklinde hitap edilmesi ne kadar da büyük bir bahtiyarlıktır.</p>
<p>Böyle bir kimse için Kur’ân’da yer alan hükümlerin tamamıyla amel etmenin ötesinde daha büyük bir bahtiyarlık söz konusu olabilir mi? Yüksek olan bir şeyi görmek için daha nerelere bakıyorsun ki?!</p>
<p>Hayır ve haşenâta ömrünü vakfeden böyle bir kimsenin, üze­rinde abdestin eserleri pırıl pırıl parıldamış olarak karşıdan çıkıp gelmesi ne kadar da hoş bir şeydir!..</p>
<p>Böyle kimselerin ağızlarındaki kırıntılar bile, misk kokusundan çok daha hoş kokuludur!</p>
<p>Bu gibi kimselerin yüzlerini, dolunay gecesindeki ay gibi, karşı­mızda görmek ne kadar da hoş bir duygudur!</p>
<p>Hayır ve hasenât yolunda kendini vakfeden kimselere mükâfat olarak âhiret hayatında itaatkâr, iri gözlü ve güzel hurilerin nimet olarak verileceğini bilmek, ne kadar da mutluluk verici bir duygu­dur!.</p>
<p>Kur’ân bu kimseye nasıl şefâatçi olmasın ki?! Nasıl el-Bakara ve en-Nisâ Sûresi bu kimseye âhirette kalkan ve şefâatçi görevini yerine getirmesin?!</p>
<p>Kâ’be’de yer alan Haceru’l-Esved taşı bu kimsenin, Hakk’ın emri gereğince, kendisini selâmladığına nasıl şahitlik etmesin ki?!</p>
<p>Bu kimsenin tasadduk etmiş olduğu küçücük sadakalar bile, Allah’ın o sadakalara kat be kat sevap vermesi sayesinde, nasıl bü­yük bir dağ gibi artmasın ki?!</p>
<p>İşte sâlih amellerde bulunmak kişiyi kabrinde bile güzel yüzlü bir insan haline getirir ve amelleri kendisine orada: “İşte ben senin işlemiş olduğun güzel amelinim!” der.</p>
<p>Kendi nefsinde birtakım faziletleri taşıyan kimsenin her ne zaman yüzünde bir parlaklık belirse, bu parlaklık kendisinin Rasûlullah’ın (s.a.v.) sünnetini koruması sebebiyledir! Allah’ın bir kulunu, kıyamet gününün şerrinden koruması ve böyle dehşetli bir günde sevinçle ve hoşnutlukla karşılaması kendisi için ne güzel bir kurtuluş yoludur!!!</p>
<p>Hangi kazanç, kıyamet gününde Allah’a kullukta çok ileri dere­cede yakın olan kulların kulluk sebebiyle elde ettiği kazancın daha üstünde olabilir.</p>
<p>Hangi nimet, Allah’ın bir kulu üzerinde rızasının gerçekleşmesi ve o kulundan razı olduktan sonra da ebedi olarak kendisini terk etmemesi nimetinden daha üstün olabilir?!</p>
<p>Bütün bu nimetlerin kendisine verildiği bir kimse olarak Allah ın kendisinden, kendisinin de Allah’tan razı olduğu bir mevkide bulunmak ne büyük bir mutluluktur! Bütün bu nimetler ve bahşedilen mutluluklar,Allah’in bizzat kendisinin dilediği kimselere bahşettiği bir lütuftur.Gerçekte Allah çok büyük bir fazilet sahibi ve sonsuz nimet bahşedicidir. Allah Teâlâ’dan bizlere bu fazlı keremini ihsan etmesini dua ederiz. Bizi bu nimeti ile nimetlendir-mesini, kendisinden başka hiçbir varlığın bilemeyeceği nimetlerini de ayrıca bizlere bahşetmesini ve üzerimizdeki nimetlerini sürekli artırmasını dileriz.</p>
<p>Yine Allah Teâlâ’dan bizi hiçbir gözün göremeyeceği, hiçbir kulağın duyamayacağı ve hiçbir beşer kalbinin hatırlayamayacağı kadar bol ve bereketli hayırlarla karşılaştırmasını dua ediyoruz. Çünkü benim Rabbim duaları çok iyi işitendir&#8230; İhsam sonsuz olandır&#8230; Acıyan ve bağışlayandır.</p>
<p>Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimizin cennetin bütün kapıla­rından içeriye davet edilmesi ne kadar da mutluluk vericidir!</p>
<p>“Bugün içerinizden hanginiz oruçlu?” sorusuna Ebû Bekir es- Sıddîk (r.a.) Efendimiz “Ben!” diye cevap vermiştir.</p>
<p>“Bugün içerinizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?” sorusuna Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimiz “Ben!” diye cevap vermiştir.</p>
<p>“Bugün içerinizden hanginiz birisinin cenazesinde bulundu? sorusuna Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimiz, “Ben! diye cevap vermiştir.</p>
<p>“Bugün içerinizden hanginiz bir fakiri doyurdu?” sorusuna yine Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimiz “Ben!” diye cevap vermiştir.</p>
<p>Allah, bütün hayır-hasenât özelliklerinin kendisinde toplandığı Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) Efendimize, hayırla muamele etsin, ken­disinden razı olsun.</p>
<p>Ancak insanlardan, Peygamber Efendimizin (s.a.v.), “İnsanların çoğu, senin yüz adet deveye sahip olup da sanki bunların içinden bir tane bile yola gidecek deve bulamaman gibidir.” sözünde de buyurduğu gibi, hayır-hasenât özelliklerini kendinde toplayanları pek az bulunur. Fakat bunların da bazıları pek çok hayır-hasenât yapılması gereken yerlerde, sadece küçük adımlar atarak yürüme­ye devam etmektedirler. Oysaki Allah yolunda yüksek dereceler elde edebilmek için geçmiştekilerin fedakârca neler yaptığını ve bu uğurda neler yapılması gerektiğini bilmekle ve de uygulamakla ger­çekleşir.</p>
<p>Bu, Zeyd b. Sâbit (r.a.) gibi miras hukukunu bilmektir.</p>
<p>Bu Ali b.Ebi Talib (r.a) gibi yargıama hukukunu bilmektir.</p>
<p>Bu Übeyy b.Kabb  (r.a.) gibi Kur’ân’ın değişik şekillerdeki kıraatlerini bilmektir.</p>
<p>Bu, Ömer b. el-Hattâb (r.a.) gibi insan yönetme sanatını bil­mektir.</p>
<p>Bu, Ibn Mesûd (r.a.) gibi tefsiri bilmektir.</p>
<p>Bu, Ebû Hureyre, İbn Amr veya Âişe (r.anha) gibi Rasûlullah’ın sünnetini korumaktır.</p>
<p>Bu tıpkı Hâlid b. Velîd veya Ali b. Ebî Tâlib gibi savaş sanatını ve savaş sanatı ile ilgili durumları bilmektir.</p>
<p>Bu, Mu‘âz b. Cebel (r.a.) gibi âlimleri tanımaktır.</p>
<p>Bu, Abdullah b. Abbâs (r.a.) gibi derin bilgi sahibi olan kimselerden birisi olmaktır.</p>
<p>Bu, tıpkı Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) gibi merhametli, hassas kalpli, geçmiş nesillerin hallerini ve durumlarını bilmektir.</p>
<p>Bu, dünyada eşine çok az rastlanır bir şekilde Allah yoluna ca­nım feda eden Mus&#8217;ab b. Umeyr (r.a.) gibi olmaktır.</p>
<p>Bu, sürekli âhiret özlemi içerisinde ve onu isteyerek hayatını  idame ettiren Umeyr b. Hammâm (r.a.) gibi olmaktır.</p>
<p>Bu, sürekli hakkı ve hakikati dile getiren Ebû Zerr el-Ğıfârî (r.a.) gibi olmaktır.</p>
<p>Bu, Hz. Osman (r.a.) gibi yaşamaktır.</p>
<p>Bu, Hz. Peygamber’i coşkulu bir şekilde öven ve O’na eşsiz medh-ü senalarda bulunan şair Hassan b. Sâbit (r.a.) veya Abdullah b. Revâha (r.a.) gibi olmaktır.</p>
<p>Bu, Ca‘fer-i Tayyâr (r.a.) veya Hz. Hamza (r.a.) gibi kahraman­ca cihad etmektir, savaş meydanlarında düşmana karşı göğsünü si-per etmektir.</p>
<p>Bıı, biricik dost Zeyd (r.a.) ve Zeyd’in sevgili yavrusu, Pegarnber’in (s.a.v.) sevgisine mazhar Üsâme (r.a.) olmaktır.</p>
<p>Ve bu, yukarıda sayılanlara ilave edilebilecek daha nice güzel ve faziletli durumların içerisinde olmak, bu faaliyetleri sürekli hale getirmektir&#8230; Allah bu yolda olanların tamamına rahmeti ve merhameti ile muamele eylesin. Allah, onları her şartta sorunlara çözüm yeteneği ile donatsın. Allah, onları kıyamet gününün yakıcı ve kavurucu azabı esnasında kendi gölgesi ile gölgelendirsin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kuran ve Sünneti Anlamanın Temel İlkeleri &#8211; Mustafa el Adevi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ameller-yoluyla-allaha-yaklasma/">Ameller Yoluyla Allah’a Yaklaşma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ameller-yoluyla-allaha-yaklasma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
