<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Aydoğan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mustafa-aydogan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 13 Nov 2021 05:38:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mustafa Aydoğan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Şiir ve Bilgelik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siir-ve-bilgelik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siir-ve-bilgelik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Nov 2021 05:38:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir ve Bilgelik]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Aydoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Niyazi Mısri]]></category>
		<category><![CDATA[Seyr-i Sülük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25600</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mustafa Aydoğan 1.Niyazi Mısri veya İnsanın Kendi Aslına Dönme Töreni İnsanın kendine ve varlığa ilişkin tasarrufu aslında şairanedir. Varlığın tecelli etme biçimi hakikat üzere gerçekleşir ve hakikatin sınırları insanın sınırlarını aşar. Hakikat, Allah&#8217;ın realitesidir ve mutlak bir realitedir. İnsanı, her türlü oluşun mümkün ve olağan olduğu bir kavrayış noktasına davet eder. Bu davette rica değil, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siir-ve-bilgelik/">Şiir ve Bilgelik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-11297 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104.jpg" alt="" width="439" height="329" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/gecegunesii_1342215955104-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 439px) 100vw, 439px" /></p>
<p>Mustafa Aydoğan</p>
<p>1.Niyazi Mısri veya İnsanın Kendi Aslına Dönme Töreni</p>
<p>İnsanın kendine ve varlığa ilişkin tasarrufu aslında şairanedir.</p>
<p>Varlığın tecelli etme biçimi hakikat üzere gerçekleşir ve hakikatin sınırları insanın sınırlarını aşar. Hakikat, Allah&#8217;ın realitesidir ve mutlak bir realitedir. İnsanı, her türlü oluşun mümkün ve olağan olduğu bir kavrayış noktasına davet eder. Bu davette rica değil, emir ve tasarruf vardır. Biz buna “tecelli” diyoruz. Şairanelik, tecellinin mukadder ve hissedilir olduğu şartlarda, insanın kendi varlığının büyük varoluş seremonisi karşısında şaşkınlık ve fark ediş içerisinde kalmasıdır. Yanlış ile doğrunun, iyi ile kötünün, mümkün olan ile imkânsız olanın alışkanlıklarımızın aynasındaki görüntüsü ile ilahi kudretin huzurundaki şekil ve üslubunun farklı olabileceklerinin idraki ve kabulü, başka durumların yanında şairanelik durumuna da yol açar. Niyazi Mısri, bir rüyasını anlatırken, kendi zannı ile ilahi takdirin tecellisi arasındaki farkın şöyle gösterildiğinden bahseder: “Zannımda fâsık, âsi, riyakâr, sapkın, bidatçi, mülhid, zındık olanların çoğunu Allaha yakın, Allah»ın dostu, Onun sevgilisi gördüm.” Şairanelikten kasıt, biraz da, zıtlıklar içerisindeki müthiş dengeyi ve sonsuz değişimi görme ve fark edebilme yeteneğidir. İnsanın bu dünyada bulunuş biçimi, sadece yanlış ve doğrunun verdiği nizama göre değil, hakikatin tecellisinin her türlü formunu ve üslubunu beşeri varoluşun bir uzantısı olarak görme ve kabullenme kaidesine de bağlıdır. Ebu&#8217;l Hasan Harakani Hazretlerinin “canlıların kanı kırmızıdır, âşıkların kanı ise siyah ve mavidir” sözünün manasını, bu kaidenin kabullenilişinin bir tezahürü şeklinde anlamak mümkün. Burada bahsedilen âşıkların, Allah&#8217;ın gölgesi altında nefes alan kişiler olduğunu ayrıca söylemeye gerek yok. Bu kişilerin tecelli karşısındaki durumları hayret ve secde durumudur. Hayrette şairanelik gizlidir, secdede ise “birlik” ve hakiki neşenin cıvıltısına dalma vardır. Mısri, bu şairane durumu bir mısrasında şöyle anlatır: “Her ne yana kim eğilem ol yana her şey eğilir”. Yani, ben ne yana eğilirsem her şey o yana eğilir.</p>
<p>Şimdi, Mısri&#8217;nin bir şiirini ele almak istiyorum. Sanırım şairanelikle neyi kastettiğim, bu şiirle daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p>Ey garip bülbül diyarın kandedir<br />
Bir haber ver gül-i zarın kandedir<br />
Sen bu ilde kimseye yar olmadın<br />
Var senin elbet yarin kandedir</p>
<p>Arttı günden güne feryadın senin<br />
Ah ü efgan oldu mutadın senin<br />
Aşk içinde kimdir üstadın senin<br />
Bu senin sabr ü kararın kandedir</p>
<p>Bir enisin yok acep hasrettesin<br />
Rahatı terkeyledin mihnettesin<br />
Gece gündüz bilmeyip hayrettesin<br />
Ya senin leyl ü neharın kandedir</p>
<p>Ne göründü güle karşı gözüne<br />
Ne büründü baktığınca özüne<br />
Kimse mahrem olmadı hiç razına<br />
Bilmediler şehsüvarın kandedir</p>
<p>Gökte uçarken seni indirdiler<br />
Çar unsur bendlerine urdular<br />
Nur iken adın Niyazi verdiler<br />
Şol ezel ki itibaren kandedir</p>
<p>Niyazi Mısri, bu şiirde, “tecelli geleneği”nin -Sünnetullah&#8217;ın yani, Allah&#8217;ın tasarrufunun sonsuz, sapmaz ve değişmez oluşunun büyük dervişi ve yaşayış sembolü olarak seyr-i sülük&#8217;unu anlatır. Başka bir ifade ile kendi varlığını ilahi hakikatin tınısına uyumlu hale getirme törenini anlatır. Ben böyle ifade etmek istiyorum. Bunun şiirle anlatılışı ilginçtir yüksekte bir dirilik sınırı yoktur. İnsan, eğer kelimeye mecbur kalarak yüksek bir şey ifade edecekse şiirin kapısını çalmak mecburiyetindedir. Bir de tabii şairane duruşun ya da şairane kavrayışın kendini ifade edeceği zorunlu tarz, şiir tarzıdır.</p>
<p>Bu şiirde bir şikâyet hali ya da bir serzeniş durumu bulunmadığını ifade etmek gerek. Şikâyet etmek, dünyanın sınırlarını hakikatin sınırları sanma hatasından doğar. Niyazi Mısrt&#8217;nin bu hataya düşmesi ihtimal dâhilinde değildir, çünkü alış-veriş içerisinde olduğu makam ilahi makamdır. “var senin elbet yârin” demesinden anlıyoruz bunu. Yâr&#8217;dan kasıt Allah&#8217;tır. *kandedir” diye bitiyor mısra. “var senin elbet yârin kandedir”. Yani “nerededir”, Bu soruda bir arayış ya da şüphenin ötesinde, “bulmuş olma&#8221;nın esprisi vardır. Bulmuş olanın mütebessim ve dingin mizahı da diyebiliriz.</p>
<p>Ve son beyit:</p>
<p>Nur iken adın Niyazi verdiler</p>
<p>Şol ezel ki itibarın kandedir</p>
<p>İnsanın bu dünyada bulunuş hali, itibar olarak düşüş şeklinde de görülebilir. Allah&#8217;ın huzurunda bulunuşun itibarı herhalde hiçbir inbara değişilmez. Ne var ki “nur iken adın Niyazi verdiler” gerçeğini idrak etmek ve yaşamak zorundayız. Bu mecbur kalıştan kurtulmanın yegâne yolu o ilk hal olan “nur hali&#8221;ne dönüşün çabası ve arzusudur. Yani, Peygamberimizin bize hatırlattığı gerçeğe, gerçek özümüze dönüş sancısı ve arzusu: “Allah beni nurdan yarattı müminleri de benim nurumdan yarattı”,</p>
<p>Ölümlü olmanın ıstırabı, ölümsüz olanın bize uzattığı elin aydınlığına çıkmakla aşılabilir. Ya varis olmak gerekir ya da varislerin katıklarından nasiplenmek gerekir. Niyazi Mısri&#8217;nin, peygamberin “varis”lerinden olduğunu bildiğimize göre kendi tecrübemizi bu varisin “tecrübesi”ne bakarak inşa etmek gerekiyor. Yani, Misri&#8217;nin sözünü ve yaşamını sadece “güzel” ya da “muhteşem” bulmak değil, onun “vücüdunu” kendi vücudumuz üzerine inşa etme çabasıdır esas olan. Ben bu şiiri böyle okumanın, bu açıdan bakarak okumanın bizi keşf ve hayret duraklarına bırakacağını sanıyorum.</p>
<p>Kişi aslında kendi seyr-i sülükunun peşindedir. Hakikatin tecelli mekânı kalptir. İnsanın gurbet duygusu içerisinde attığı adım, onu, gelecek her habere, ulaşacak her müjdeye kulakları ve gönlü açık hale getirir. “Yerleşmiş olma” duygusu ise idraki bütün haberlere kayıtsızlaştırabilir. Gurbet, kimsemizin olmadığı yerdir. Kimsesizlik duygusu, kalbi hasrete ve giderek aşka yaklaştırır. Aşk, sürekli düşünme ve tefekkür halidir. Tefekkür, omuzları eğer ve başı öne düşürür. Öyle ki alnımız git gide secdeye varır. Bir “yâr”inin olduğu haberini almış olan her garip, onun mekanına ve yakınına hasret duyacaktır. Hasret, kimsesizlik duygusunun acı halinde yoğunlaşmasıdır. Allah dostlarının acıyı ifade etme biçimleri yani feryatları, şikâyet formunda değil de anış, zikrediş formunda vücut bulur Zikir, bir bakıma, dervişin acısının açığa çıkış üslubudur. Sürekli anış ve arayışla bu üslubu harekete dönüştürür. Kendi gurbetinde başka gariplerin de olabileceğini hesaba katar. Çünkü derviş, dervişin kokusunu alır ve kalpleri birbirini arar. Ona gaiplerin sesi şöyle diyecektir: “Aşk içinde kimdir üstadın senin”.</p>
<p>Dervişin tek gerçek dostu Allah&#8217;tır. Dostundan uzağa düşmüş garibin döşeğinde alev vardır. Dünyada bu türlü bulunuş onu ilahi hakikatin tecellileri karşısında hayrete düşürür. Gecesi ile gündüzü arasındaki farkı ortadan kaldırır. Çünkü zaman ve mekân tasavvuru süre ve sınıra ilişkin bir tasavvurdur, eğer süre ve sınır ortadan kalkarsa, beşeri idrak ya infilak eder ya da sürekli bir hayret içinde kalır ve yeni bir nizama mecbur olduğunu anlar. Varlığın ve yaratılışın mahiyetini idrak etmek, insanı beşeri formların dışında ve ötesinde bir duyuş ve algılayışa götürür. Tıpkı gece dürbünleri gibi karanlıkta olanı aydınlığa, görünmez olanı görünür duruma getirir. Derin fark edişler safhası başlar. Gökler, ilahi hakikatin sırrını barındırız Ne var ki göklerin de ötesinde ve onların bile bilmekte aciz kaldığı mekânlar ve makamlar vardır. Ruhun kendi mutlak sükünetini bulacağı, gurbetin ve garipliğin sona ereceği makamlar&#8230; Bir anlamda, ruhumuza gerçek itibarının yeniden verileceği, nur makamı&#8230; Aslında buraya oradan gelmiştik. Bunun en açık izahlarından biri, adımızın Ahmet, Mehmet, Mustafa, Sadık oluşudur. Yani, bir ayrılığa, gayrılığa düşmüş olmamızdır. 2. Bilgeliğin Kalbi: Ebu&#8217;l Hasan Harakâni Ezel sırlarını, ne sen bilirsin ne ben, Bu muamma sözü, ne sen okur ne ben, Perde kalkarsa, ne sen kalırsın, ne ben.</p>
<p>(Harakâni) “Kutsal kitabı yorumlarken âşıklar kendilerini yorumlarlar” diyen Ebu&#8217;l-Hasan Harakani&#8217;nin İslam bilgelik tarihindeki kritik yerini belirleyen, her şeyden önce yaşamı, yetiştirdiği arifler ve etkileridir. Fakat O&#8217;nun derinlikli sözleri, özellikle irfani niteliğinin boyutlarını tek başına yansıtabilmektedir. Harakani, &#8216;vahdet algısında en üst düzeye ulaşmış bir bilge olarak, dilini de bu düzeyden kurmuş, sembolik ve şiirsel bir gramer oluşturmuştur. Bilgeliğin dilinin sembol ve süküt olduğu düşünülürse, Harakani&#8217;nin sözlerindeki sembollerin açımlanmasının önemi daha da belirecek ve artacaktır.</p>
<p>“Bütün varlıklar bendedir ama hiçbir yerde kendime ait bir iz bulamadım” ifadesi derinliği ve bilge edası bir tarafa, şiir gücü itibariyle de kuşatıcı, etkileyici ve dönüştürücüdür. İrfan ehlinin Peygamberin sözdeki üstünlüğünün de varisi olduklarını galiba kabul etmemiz gerekiyor. Peygamberin üslubu, seri ve akılda kalıcı, etkileyici ve kuşatıcı, rahat ve anlaşılır bir üsluptu.</p>
<p>Şiirin dili, sembolün dilidir. Ariflerin dili de öyle. Âşıkların dili de. İrfan ehli şiirin peşinden gitmez ama şiirin her türlü imkânını ve şiirsel edayı bir deha kudretiyle edinir ve kendiliğinden sözlerine zemin kılarlar. Bu toprakların mayası ariflerin bu ölümsüz dillerinin yoğurmasıyla her an dirilişe ve ölümsüzlüğe can vermektedir.</p>
<p>Ebu&#8217;l Hasan Harakani Hazretlerinin Nuru&#8217;l-Ulum adlı eserindeki sözlerini okuduğumda bana anlatmak istediği şeyin “aşk” olduğunu görüyorum. Onda gönül dilini buluyorum. Aşkın dili net, dolaysız ve katmanlı bir dildir. İnilecek derinliklerin beni aşacağı korkusu ve hayretiyle anlamlar arasında bocalıyorum. Onun sesinin geldiği ve kelimelerinin hayat bulduğu o bilinmezliğin nasıl olup da her daim taze kalabildığini hayretle kavramaya çalışıyorum. “Ne zaman ki başındaki saçtan ayağına kadar hey şeye kadir olanla dolu olursan, onun her şeyi mevcudiyetine şahit olur ve her solukta “Allah” der.” Harakani hazretlerinin bu sözü beni büyük Alman şairi Hölderlın&#8217;in bir mısrasına götürüyor. Şöyle diyor Hölderlin “Tanrıya ancak tanrısal olanlar inanırlar” Onunla dolu olursam mevcudiyetimin her an “Allah” diyeceği, yani, beni kaplayacak sonsuzluk neşesinin sürekli dalgalar halinde sonsuzun ve sınırsızın kıyılarına taşıracağı hakikatinin Hölderlin&#8217;in mısrasına güç verdiği ve zemin oluşturduğu sonucuna ulaşıyorum. Ya da Sokrates&#8217;in ölümünden önce dostlarına söylediği son sözlerinin aynı hakikatten yola çıktığını sanıyorum: “Ayrılık vakti geldi ve herkes kendi yoluna gidecek — ben ölmeye siz yaşamaya. Hangisi daha iyi Tanrı bilir.” Ariflerin aşk tasavvurunun yaşam ve ölüm arasında esasında bir fark olmadığı bilinciyle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Çünkü gidilecek bir asıl mekân ve kavuşulacak bir asıl varlık vardır. Ve insan bu ayrılık âleminde acı ve hasret çekmektedir. Kendi yurduna dönmek için zamana ve sınıra teslimiyetten bir an önce kurtulmak ve yaratıcısının eşiğinde rahat bir nefes almak arzusundadır. Dünyanın kokusu ve rengi kalplere ferahlık veren ve gönülleri okşayan bir koku ve renk değildir. Harakani hazretlerinin “Herkes kendi kokar. Bu dünya yokluk kokuyor” sözünün hikmeti burada yatıyor.</p>
<p>İnsanın ulaşacağı ve tutamak olarak bulacağı nihai durumlar ancak semboller aracılığıyla kavranabilir ve aşk ile idrak edilebilir. Belki de sembollerle kavrama, sonsuz olanı geçici olanda görebilme ve kavrayabilme gücü ve yetisidi. Aşk ise hayat ile hakikat ve sonsuz arasındaki geçiş aralığı, heyecan kulübesi olsa gerek. Çünkü “Yaratanın aşkına tutulmuş birisi yaratılmış hiçbir şey tarafından tatmin edilemez.” Yaratılmış olan “hayat”tır. Ruhumuza seslenen ise sonsuzluk ve hakikattir. “O sana seni tecelli ettirirse bütün varlıkların farkına varırsın” diyor Harakani hazretleri. İşte sembol de bu, aşk da. Çünkü “sarhoşluk şarap içmiş olana yakışır.”</p>
<p>“Allah&#8217;ın eşiğinde yürümek için, onu görmüş, duymuş, farkına varmış ve öğrenmiş olmalıdır.” Allah&#8217;ı nasıl görebiliriz ki! Harakani hazretleri böyle söylediğine göre demek ki görenler var, duyanlar ve farkına varanlar var. İbn-i Arabi zaman zaman “Allah bana dedi ki” diye başlar sözlerine. Harakani hazretleri de böyle söylüyor “Allah bana dedi ki” diyor. Kulağın ve duyuşun mahiyet değiştirmesi böyle bir şey olsa gerek. İnsanın insanlığı içindeyken mevcudiyetinin her solukta “Allah” demesi için, bilinebilir olandan farklı bir makama varılmış olması gerekir. Belki sadece makam da değil, bütün cismaniyetin başka bir şekle dönüşmüş olması gerekir. Âşıkların halleri, bir tür dönüşüm, temizlenme ve yeniden, yeni bir biçimde var olma hali olmalıdır ki sevgilinin sesini duyabilecek naifliğe ve zarafete sahip olabilsinler. Belki de bunun içindir ki Harakani hazretleri âşıkların kanlarının farklı olduğunu söyler. “Canlılar kırmızı kana sahiptir, âşıkların kanı siyah ve mavidir.” Kırmızı kandan güç alan bir vücudun duyabileceği ses ancak görünen ve bilinenlerin sesinin pek azı olabilir. Kırmızı, siyah ve mavi. Tasavvuf erbabının, hikmet ehlinin ve ariflerin, dilin manasından vücudun manasına açtıkları geniş menfezden bir görünüm, bir sembol aralığı ve ibdası. Kanla alınmış abdestten bahseder Hallac-ı Mansur. Ki son anlarında bütün vücudu kanla boyanır ve bu halinden bir neşe duyar, sevinç le ürperir; sevgiliye, Allah&#8217;a kavuşacağı anın yaklaşmış olmasından dolayı. O kan hangi renkti acaba? Siyah mı, mavi mi? Kırmızı olmadığı kesin.</p>
<p>Mevlana Celaleddin-i Rumi&#8217;nin en muhkem tutamağı olan aşkın meşalesi kendisinden önce gelen bu güneşin (Harakani hazretlerinin) ateşiyle yanmıştır. Harakani&#8217;nin Mevlana&#8217;ya aktardığı esas şey aşk olsa gerek. Çünkü bilginin ve hikmetin kaynağı aşktır. Aşkın olduğu yerde tamamlayıcı Allah olacaktır. “Yapılabilecek her şeyi yaptığın zaman Allah&#8217;tan “geri kalanını ben tamamlayacağım” nidasını duymayı umabilirsin”,</p>
<p>Edebiyat Ortami Dergisi,sayi:29,syf:14,19</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siir-ve-bilgelik/">Şiir ve Bilgelik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siir-ve-bilgelik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vücut ve Yön</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vucut-ve-yon/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vucut-ve-yon/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2021 07:07:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Aydoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Vücut ve Yön]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25169</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Vücut ile yön arasında bir zorunluluk ilişkisi olmalı. Bir vücuda sahip olmamış olsaydık, yönlerle bir ilişkimiz olur muydu acaba? Ya da yönlerle ilişkimiz olmasaydı, bir vücuda sahip olduğumuzdan bahsedebilir miydik? Vücudumuz bizi, bir beşer olarak bu dünyaya bağlayan tarafımızdır. Vücutsuzlaşmak, esas olarak, ölüm dairesi içine girmektir. Ölmek, yok olmak değil, vücutsuzlaşmaktır. Ölüm vuku bulduğunda, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vucut-ve-yon/">Vücut ve Yön</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24513 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-300x200.jpg" alt="" width="407" height="271" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed.jpg 512w" sizes="(max-width: 407px) 100vw, 407px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vücut ile yön arasında bir zorunluluk ilişkisi olmalı. Bir vücuda sahip olmamış olsaydık, yönlerle bir ilişkimiz olur muydu acaba? Ya da yönlerle ilişkimiz olmasaydı, bir vücuda sahip olduğumuzdan bahsedebilir miydik?</p>
<p>Vücudumuz bizi, bir beşer olarak bu dünyaya bağlayan tarafımızdır. Vücutsuzlaşmak, esas olarak, ölüm dairesi içine girmektir. Ölmek, yok olmak değil, vücutsuzlaşmaktır. Ölüm vuku bulduğunda, mekân da zaman da ortadan kalkar.</p>
<p>Yön, mekâna ilişkin olandır. Bir mekâna sahip olduğumuz için ya da bir mekâna bağlı olduğumuz için yönlere de ihtiyaç duyarız. Aynı şekilde, mekâna bağlı olmak, zamana bağlı olma sonucuna da yol açar.</p>
<p>Bir an için vücudumuzdan bağımsızlaştığımızı, yani vücudumuzla ruhumuzun ayrıldığını düşündüğümüzde, yönlerle bir ilişkimizin kalmayacağını da söyleyebiliriz. Yani vücutsuzlaşmak, yön duygusundan bağımsızlaşmak demektir.</p>
<p>Bu durumda, diyebiliriz ki, vücutla ilişkimiz, zaman ve mekânla ilişkimizi; zaman ve mekânla ilişkimiz de yönlerle ilişkimizi belirlemektedir. Diğer bir ifadeyle, bir vücuda sahip oluşumuz bizi zamana ve mekâna mecbur kılmaktadır. Zamana ve mekâna mecbur kalış da bizi yönlere mecbur kılmaktadır.</p>
<p>Bir tarafın batı ya da doğu olması veya kuzey ya da güney olması mekânla kayıtlı oluşumuzun sonucudur. Yani, yönlerle ilişki, vücudun bir işlevidir veya yönler, vücudun varlığına açılmış özel koridorlardır. Kısaca, ruhun bir vücuda kavuşmasıyla birlikte yön kavramı da kendine anlam ve alan bulmuştur.</p>
<p>Vücuda yön tayin etmede ya da vücudun hangi yöne döneceğine karar vermede hüküm sahibi ise, ruhtur. Ruh (ya da can), hüküm sahibi olduğu için, bu hükmün sorumluluğunu da üstlenmek mecburiyetinde kalır. Vücut, hüküm vermez, hükme teslim olur. Vücut, edilgen olandır; ruh, etken olandır.</p>
<p>Vücut mekândır, ruh bilinçtir. Ruhun vücutla ilişkisi, bir bilinç ilişkisidir. Çünkü vücut, çürüyecek olandır. Çürüyecek olanda bilinç (idrak) olmaz. Bilinç, hep diri kalacak olana aittir yani ruha aittir. Bu nedenle, kime, neye ve nasıl yöneldiğimiz kim olduğumuzun da izahını içerir. Peygamberimizin, insanlara yönelirken bütün vücuduyla döndüğü yönündeki hadisi, onun “insana tam yönelme” hâli içinde olduğu şeklinde de yorumlayabiliriz. Bu durum, insanın tam manasıyla muhatap alınması anlamı da taşır. Yönelmede eksiklik, bir tarafıyla eksik bir ilişki biçimidir ve yönelinen şeye karşı yeterli dikkat ve hassasiyeti göstermeme sonucuna yol açabilir.</p>
<p>Diğer taraftan vücut, yönlere tabi olması itibariyle insanı bir merkez noktası haline getirir. Nasreddin Hoca’nın fıkrasında olduğu gibi- Hocaya, “dünyanın merkezi neresidir?” diye sormuşlar, o da, “benim bulunduğum yer” demiş. “Nereden biliyorsun?” dediklerinde ise “isterseniz ölçün bakın” cevabını vermiş. Merkez olmak, başlangıç ve bitiş noktası olmaktır. Bulunulan yer, bir başlangıç noktasıdır ve bu noktadan hareket ederek sürdürülen devamlılık, yine aynı noktaya gelme sonucunu doğurur. İnsanın bizatihi kendisi, dünyanın ve hatta kâinatın varlık sebebidir. İnsan, merkezdir ve bütün yaratılmışın nihayetinde yöneleceği yegane semboldür. İnsan, bu âlemde, yaratılışın başlangıç ve bitiş noktasıdır. Dolayısıyla o, sorumluluğu yüklenmiş olandır. Bu sorumluluğu yüklenmiş olma keyfiyeti, insanın bir vücuda sahip oluşuyla çok yakından ilişkilidir. Bunun en açık izahı, bir vücuda sahip olmayışlarından dolayı meleklerin yönlere bağımlı olma zorunluluklarının bulunmamasıdır. Melekler, saf haldeki sembolleridir, vücuttan müstağnidirler, bu nedenle de sorumlulukları yoktur. Cinlerde ise durum insanınkine benzemektedir. Cinlerin, bir vücuda sahip olduğu ileri sürülür. Çünkü onların da insanlar gibi sorumluluktan vardır. Bu nedenle vücut, cinler için de zorunludur.</p>
<p>Sorumluluk, yön tayinine mecbur kalışın ve bu mecbur kalışı yönetecek bilincin varlığıyla ilgilidir, insanın ilk yaratılışı, ruh halinde yaratılıştır. O, ruh olarak yaratılmış olmaklığıyla sadece söz verme iradesine sahip kılınmıştır. Bu sözünün gereklerini yerine getirebilmesi ise ancak bir vücuda sahip olmasıyla mümkün olabilecektir. Dünyaya gelmek, vücuda kavuşmaktır.</p>
<p>Bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki, insanın sözünde durup durmayacağının, “kalu bela” ahdini yerine getirip getirmeyeceğinin bilinebilmesi için vücut zorunludur. Yani, mekân ve zaman zorunludur. Yani, yönlerle ilişkili hale gelmesi zorunludur. Bir an için yön duygusunun kaybedildiğini düşündüğümüzde, vücudun neredeyse hiç bir anlamının kalmayacağını söyleyebiliriz. Vücut, bulunduğu yerden bir adım bile gidemeyecek veya attığı hiç bir adımın anlamı olmayacaktır. Vücudun varlığını anlamlı kılan ve bu nedenle, insanı sorumluluk sahibi yapan, yönlere tâbi oluş veya yönlerle uyumlu oluştur.</p>
<p>İbn Arabî, Fütâhât-ı Mekkiyye’nin 3. cildinin 43’üncü sayfasın- da şöyle der: “Hz. Peygamber el-Melik isminden (hareketle) şöyle buyurur: ‘İslâm beş şey üzerine kuruludur.’ Böylece İslâm’ı bir yapıya dönüştürmüştür. ‘Allah’tan başka ilâh olmadığına tanıklık etmek.’ İşin kalbi budur. ‘Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna tanıklık etmek’ kapının teşrifatçısı, ‘namaz kılmak’ sağ yön, ‘zekat vermek’ sol yön, ‘oruç tutmak’ ön taraf ve ‘hacca gitmek’ arka taraftır.&#8221; (Çev. Ekrem Demirli, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2006) İbn Arabi’nin bu izahında, İslam’ın bir yapıya benzetilmesinin yönler üzerinden gerçekleştirilmesi, tesadüf olmasa gerek. Kast ettiği yapı, insanın ruh halinden beşer haline dönerek bir vücuda kavuşmuş olması halidir diye düşünüyorum. İslâm’ın, üzerine kurulu olduğu şey, İlâhi hakikattir. Dolayısıyla hakikat, insan üzerinde yönler aracılığıyla görünür hale gelmektedir. Kur’an, “kalu bela” ahdinin insanda hal olarak görünebilmesi için konulmuş İlâhi kurallar bütünüdür. Ahdin gerçekleşmesinin hâl ile görünebilmesi ise ancak vücut sayesinde mümkündür. Bu nedenle Kur’an, insanı vücut aracılığıyla muhatap alır.</p>
<p>İnsanın, bir vücuda sahip olmasına rağmen yön kaydından soyutlanması mümkün müdür? Yani, vücudu mevcut iken, zamana ve mekâna bağlılıktan kurtulması mümkün müdür?</p>
<p>Peygamberimizin, “sizi sırtımdan da görüyorum” şeklinde nakledilen hadisi, vücuda rağmen yön kaydından bağımsızlaşmanın mümkün olduğunu göstermektedir. İbn Arabi, “ensesiz bir yüz” haline gelerek mekânın bütün yönlerini aynı şekilde idrak ettiğini ve baştan ayağa göz kesildiğini tecrübeyle yaşadığını belirtir: “Fas’ın el-Ezher camiinde namaz kıldırmaktaydım. Mihraptayken bütün varlığım tek bir göz haline geldi. Her yanımı tıpkı kıbleyi görebildiğim gibi görebilmekteydim. Hiçbir şey görüş sahamın dışında kalmıyordu. Camiye gireni, camiden çıkanı ya arkamdaki cemaati görebiliyorum. (İbn Arabi Kibrit-i Ahmer&#8217;ın Peşinde» Claude Addas, Çev: Adla Ata- man, Gelenek Yay. İstanbul, 2004)</p>
<p>Birer tasavvufi kavram olan Tayy-ı Mekân ve Tayy-ı Zaman kavramları da yine mekândan ve zamandan bağımsızlığın bir vücuda sahip olunmasına rağmen mümkün olduğunu ifade eden kavramlardır. Tayy-ı Mekân» kısaca, aynı anda birden çok mekânda bulunabilme halidir. Miraç hadisesi gibi. Tayy-ı Zaman ise, kısaca, zaman kaydın* dan bağımsız olmaktır. Ashab-ı Kehfin uyuma hali gibi..</p>
<p>“Sizi sırtımdan da görüyorum” hadisi ile ibn Arabi’nin yaşadığı tecrübe, Ashab-ı Kehfe ilişkin yorumlamalar ile miraç hadisesi yorumlaması ve tasavvuf ehlinin “insan-ı kamil” tanımlamasından yola çıkarak Insan-ı Kâmil’in hallerine ilişkin yorumlamaları, vücudun varlığına rağmen zaman ve mekân kısıtlamalarından bağımsız oluna* bileceğini, kısaca, yön kısıtlamasından kurtulmanın vücut içindeyken de mümkün olabileceğini göstermektedir.</p>
<p>Ne ki, vücudun varlığına rağmen zaman ve mekân kaydından kurtulma durumu, istisnai durumlardır ve İlâhi hakikatin her hal ve şartta türlü sonuçlan mümkün kılacağının göstergesidir.<br />
*<br />
Sonuç olarak diyebiliriz ki vücut, insanın sorumluluk durumunu, yani, verdiği sözü yerine getirmesi durumunu, fiil haline dönüştürme mekânıdır. Bu dönüştürme ise, yönler aracılığıyla ve yön kabiliyeti sayesinde mümkün olabilmektedir.</p>
<p style="padding-left: 40px;">Mustafa Aydoğan &#8211; Yüzdeki Leke,syf:17-22</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vucut-ve-yon/">Vücut ve Yön</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vucut-ve-yon/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dostluk ve İnanç</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dostluk-ve-inanc/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dostluk-ve-inanc/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Aug 2021 08:19:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk ve İnanç]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Aydoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25184</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sevdiğimiz, saydığımız kişidir o. Dostluğunu, bize olan takdir duygularını, zor anlarımızda yardımını esirgemeyeceğini, koşup geleceğini sezer, biliriz. Arkadaşlığından kuşku duymayız. Duygularımızın karşılıklılığı hakkındaki içsel bilgimiz, şaşmaz bir doğru şeklinde içimizde durur. İnsanı mutlu eden en hoş durumlardan biri, dostuna dostluk duygularını iletebilmesi olsa gerek. İster sözle, ister mimiklerle, ister anışlarla olsun, dostluğumuzu iletmeyi/ göstermeyi başarabilmişsek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dostluk-ve-inanc/">Dostluk ve İnanç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><img decoding="async" class="wp-image-23399 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb-300x150.jpg" alt="" width="510" height="255" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/timthumb.jpg 646w" sizes="(max-width: 510px) 100vw, 510px" /></p></blockquote>
<p>Sevdiğimiz, saydığımız kişidir o. Dostluğunu, bize olan takdir duygularını, zor anlarımızda yardımını esirgemeyeceğini, koşup geleceğini sezer, biliriz. Arkadaşlığından kuşku duymayız. Duygularımızın karşılıklılığı hakkındaki içsel bilgimiz, şaşmaz bir doğru şeklinde içimizde durur.</p>
<p>İnsanı mutlu eden en hoş durumlardan biri, dostuna dostluk duygularını iletebilmesi olsa gerek. İster sözle, ister mimiklerle, ister anışlarla olsun, dostluğumuzu iletmeyi/ göstermeyi başarabilmişsek kendimizi şanslı sayabiliriz. Ne ki, bu durum, kolay sanılmasına rağmen, bazen, dünyanın en zor işlerinden olur çıkar.</p>
<p>Dostluktan, başka bir insanda istediğimiz biçimde varolma durumunu anlıyorum ben. Hatta, daha da ilerisi. İstediğimizden daha çok, daha görkemli, daha kusursuz yer alırız onun dünyasında.</p>
<p>Dostluk ilişkisi, kusurları, karşılıklı olarak her an bertaraf edebilmenin erdemine dayanır. Kusur görmeye başladığımızda, böyle bir ilişkiye kalbimiz kapanıyor demektir. Çünkü kusurluluk, kendi kendini çoğaltan bir şeydir. Başladığı yerde durmak bilmez.</p>
<p>Yazık ki, dostluk ilişkileri, bazen kısır döngüye girer. Onu göstere- yemekle, iletememekle kalmayız. Daha da kötüsü olur. Söze dökmeyi, mimiklere yüklemeyi başaramadığımız dostluğu, elimizde olmadan, kendimize rağmen incitir, büker, zorlaştırır, yaralarız. Şaşkınlık çelişkiye evrilir, gerginlik kavgaya. Dilimiz sürçer; hareketlerimiz katılaşır; okşamalarımız acı verici davranışlar haline gelir. İyi diyeceğimiz şeyine kötü deriz; bize rağmen dilimiz başka konuşur. Güzel gördüğümüz bir davranışına çirkin deriz. Oysa bir kastımız, kötülük niyetimiz yoktur. Hatta gerçek düşüncemiz de böyle değildir. Sonra da üzülürüz bütün olan bitene. Ne kendi yaptıklarımıza bir anlam verebiliriz, ne de onun tepkilerine. Ne ki, olanlar tek taraflı değildir O da aynısını bize yapar. Kırar, incitir<br />
Peki, nedir bu, nasıl bir şeydir?</p>
<p>Açıklanması kolay değil. İlişkileri, biraz da bilinmez yanları yaşattı; var eder; biçim verir. Eğer kılavuzumuz sadece bildiklerimiz olsaydı, ilk adımda içimizdeki gök yere düşer; parçalanırdı.<br />
Dostluklar, bilinmezin, tanımlanamaz olanın gücüne çok şey borçludur İki insanın birbirine olan güvenini, sevgisini, bağlılığım, saygısını hangi düşünsel disiplin açıklayabilir ki! Eğer meçhulleri olmasaydı insan kendini bile tanıyamazdı. Çünkü meçhul, bilineni anlamlı ve gerekli kılar</p>
<p>Bana öyle geliyor ki; dostluğun özü, çekirdeği sevgi değil, inançtır. Dostumuza ‘inanırız’. İnanç, değerlerden oluşur ama duygulan da içerir. Sevgiye göre daha karmaşık, daha bütünlüklü bir yapısı vardır. Sevgi, tek boyutlu kalır. Dostluğun sürmesi, dinamizmi, yapıcı ve kalıcı oluşu, dayandığı değerlere bağlıdır Değerler ortadan kalkarsa, sevgi tek başına dostluğu taşıyamaz. Ne var ki, sevgi olmazsa dostluk bahsi de anlamsız kalır.</p>
<p>İşte, düzünden gösterilmesi/iletilmesi gereken bu inanç, bazen tersinden yaşanır. İlişki tersinden yürür, bize rağmen, ona rağmen ve daha bir sürü şeye rağmen. Şaşırır kalırız. Aradaki bağ ne kopar ne de gerginliğinden bir şey kaybeder. Eğer talihimiz varsa, bu inanç, bir durumla, bir nedenle düzüne evrilir ve bize dostluğun mutluluğunu yaşatır. Ya da, yapacağımız tek şey vardır: Dostluk ilişkisinin, düzeltilemez, onarılamaz bir hâle gelmesine izin vermemek.,(2006)</p>
<p>Mustafa Aydoğan &#8211; Yüzdeki Leke,syf:5861</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dostluk-ve-inanc/">Dostluk ve İnanç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dostluk-ve-inanc/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Susmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/susmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/susmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Aug 2021 08:13:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[cemiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Aydoğan]]></category>
		<category><![CDATA[susmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25182</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yalnızken susmak kolay. Zaten başka yol da yoktur. Ne ki, yalnızken susmayı anlamlı bir susma olarak göremeyiz. Susmanın bir anlamı olması için en az iki kişinin varlığı gerekir. Önemli olan, birlikte susmaktır. Hep beraberken susmak. Başkası, konuşturur. Başkası, söz talep eder. Başkası, kışkırtır. Karşımızdaki, yanımızdaki ikinci bir kişinin varlığı ile biz aslında bir tercihle karşı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/susmak/">Susmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-25208 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/07/51-DxD2WGL._AC_SY780_-206x300.jpg" alt="" width="206" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/07/51-DxD2WGL._AC_SY780_-206x300.jpg 206w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/07/51-DxD2WGL._AC_SY780_.jpg 344w" sizes="(max-width: 206px) 100vw, 206px" /></p>
<p>Yalnızken susmak kolay. Zaten başka yol da yoktur. Ne ki, yalnızken susmayı anlamlı bir susma olarak göremeyiz. Susmanın bir anlamı olması için en az iki kişinin varlığı gerekir. Önemli olan, birlikte susmaktır. Hep beraberken susmak.</p>
<p>Başkası, konuşturur. Başkası, söz talep eder. Başkası, kışkırtır. Karşımızdaki, yanımızdaki ikinci bir kişinin varlığı ile biz aslında bir tercihle karşı karşıya kalırız: Onunla bütünleşmek ya da iki kişi olarak kalmak. Bu da nihayetinde şu sorunun kapısını çalar: Birey mi kalacaksın, cemaat mi olacaksın?</p>
<p>Kışkırtılmış insanların çığlığıyla dolu etrafımız. Susmayı unutturacak kadar üstelik. Modern dünyanın paçalarından söz akıyor. Konuş ki var olasın! Söze yaklaş ki bir adın olsun, nâmın yürüsün! Kelimeyi kanatıncaya kadar konuş! Acıyı görür görmez bağır, yalnızsan ıslık çal, kederliysen anlat!</p>
<p>Modern insan, söz istiyor. Ve asla kanmıyor. Söze sözle karşılık veriyor, dili kanayınca gövdesini kelimeye dönüştürüyor, çıplaklığın dilini kullanıyor, pornografik bir figüre dönüşüveriyor.</p>
<p>Bir araya gelip susma toplantıları yapılsa aslında.</p>
<p>Susma panelleri düzenlense.</p>
<p>Susma şölenleri tertip edilse.</p>
<p>Susma ödülleri verilse. Mesela, susma birinciliği!</p>
<p>Tabii, mansiyonlar da verilmeli. Ağlama mansiyonu. Gülmeme jüri özel ödülü.</p>
<p>Şaka değil bunlar. Böyle ödüller var. Ve sahiplerini her an buluyor. Altın tepsiler içinde her an sunuluyor onlara da, biz göremiyoruz. Keşke görebilseydik! Ödüller ödülünün susmadan geçtiğini bilseydik!</p>
<p>Bir kandil ışığı altında susarak birbirini anlamanın yolunu arayan in* sanların kurduğu kaç medeniyet gelip geçti! Şimdi şaşkınlar çağındayız.</p>
<p>Susarak anlaşmanın, konuşarak anlaşmaktan daha kolay olduğunu kabul ettirebileceğim fazla insan çıkacağını sanmam. Büyük ve muhteşem kavuşma sahnelerine çıkmış, düşünceden kalpleri kanamış nice irfan sahibinin bir araya gelip susma modelleri geliştirdiklerini, cemaat cemaat devleştiklerini ve camilerin, mescitlerin buradan doğduğunu kaç kişiye anlatabiliriz ki!</p>
<p>Cemaat olmanın başlı başına bir birlikte susma modeli olduğunu, birlikte susma bilincinin sahnelendiği bir tiyatro olduğunu ve bu tiyatronun müdavimlerinin dervişler olduğunu, konuşarak değil; ancak susarak, ancak birbirimizin yüzüne dilsiz akarak kavrayabiliriz diye düşünüyorum.</p>
<p>Susmanın, yalnız kalmakla mümkün olabileceğini düşünmek, belki sadece bir kaçıştan ibaret. Susmak, sözün de mümkün olduğu bir aralıkta dile hâkim olmayı becerebilmektir. Dili kalbe dolamak, kalbi kalbe karşı tutmaktır. Anlamak için, kavuşmak için, bütünleşmeye cesaret edebilmek için&#8230;</p>
<p>Susan gövde, yalnızın gövdesinden daha aydınlık, daha görkemli, daha açıklayıcı olsa gerek. Susan gövde akar. Denizin dip akış- lan gibi. Oysa yalnızın gövdesi durudur. Göl gibi. Birlikte susabili- yorsak, dalga dalga sevmenin kapılarını zorluyoruzdur. Diğerlerini ‘ben’leştiriyoruzdur. Bir cemaat sevincine doğru topluca yol alıyo- ruzdur. Cemaati olmayanın cemiyeti eriye eriye kaybolur.</p>
<p>Cemiyeti eriyenin camisi yiter gider. Bugün olduğu gibi tıpkı.</p>
<p>Camilerin yeraltına inişi, binalar arasında kayboluşu, sözün sahneye çıkışıyladır biraz da. Susmanın unutuluşuyladır. Mekân, sırdır. İç nizamın dışarıdan görünüşüdür. Susmaya susayanlar camiye koşar. Söze dalanlar, kalabalığa karışır.</p>
<p>Birlikte susarak oturan insanlar topluluğunu görmeyeli çok zaman oldu. Bir sevinç topunun kalpten kalbe çarparak sektiğini hissetmeyeli çok oldu. Susma bilincinin derin boşluklar içinde akarak çocuklara bulaştığı, büyüklere kavuştuğu, kadınlara dağıldığı, evlere doluştuğu dingin vakit damlacıklarına hasret kaldık.</p>
<p>Susmayı bize kim öğretecek şimdi! Caminin, cemaat eliyle yıkadığı, arındırdığı yumuşak kalplerle eve dönmeyi kim armağan edecek bize! Susmanın doldurduğu içimizi bir damla gözyaşı ile zenginleştirecek hüznü kim getirecek bize!</p>
<p>Mustafa Aydoğan &#8211; Yüzdeki Leke,syf:61-64</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/susmak/">Susmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/susmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
