<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muhammed Zâhid el-Kevserî | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/muhammed-zahid-el-kevseri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Jul 2017 14:59:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Muhammed Zâhid el-Kevserî | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Apr 2017 20:53:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül Mes'elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli]]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'ün Akli ve Nakli Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'ün Delilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül'e Şirke Diyenlere Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessülü İnkar Edenlere Reddiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14649</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tevessül Mes&#8217;elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli] Muhammed Zahid el-Kevserî (r.h) MÜTERCİM:Hüseyin Avni Hoca Bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Allah’ın salâtları ve selâmı da Efendimiz Allah’ın Resûlü Muhammed’in, âlinin ve arkadaşlarının tamamı üzerine olsun. Bundan sonra… Şübhesiz biz görmekteyiz ki, Haşeviyye(1) tâifesi zaman zaman Ümmet’in tamamını, kabirleri ziyâretleri ve hayırlı kimselerle Allah’a tevessül etmeleri sebebiyle küfürle suçlamaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/">Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="r"><a href="http://ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/haz2/" rel="attachment wp-att-14650"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14650" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/haz2.jpg" alt="" width="270" height="357" /></a></p>
<p class="r" style="text-align: center;"><strong>Tevessül Mes&#8217;elesinde Söylenen Asılsız Sözlerin İptâli]</strong></p>
<p class="r"><span style="color: #000000;"><strong>Muhammed Zahid el-Kevserî (r.h)</strong></span></p>
<p class="r"><strong>MÜTERCİM:</strong>Hüseyin Avni Hoca</p>
<p>Bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Allah’ın salâtları ve selâmı da Efendimiz Allah’ın Resûlü Muhammed’in, âlinin ve arkadaşlarının tamamı üzerine olsun.</p>
<p>Bundan sonra…</p>
<p>Şübhesiz biz görmekteyiz ki, Haşeviyye(1) tâifesi zaman zaman Ümmet’in tamamını, kabirleri ziyâretleri ve hayırlı kimselerle Allah’a tevessül etmeleri sebebiyle küfürle suçlamaya yeltenmektedir. Sanki Ümmet bununla (kabir ziyâreti ve tevessül ile) -hâşâ- putperestler olmaktadır. Bu yüzden Usûluddîn (akâid) imâmlarının tevessül hakkındaki görüşlerini zikretmek istedim. Çünki, tevhid ile putlara ibadet ederek şirke girmek arasını ayıracak salâhiyyet sahibi kimseler sadece onlardır. Bununla beraber, hakkı yerine geri çevirmek ve câhilleri engellemek içün, ilim ehline göre Kitâb ve Sünnet’teki değişik delâletleri serdetmeyi diledim.</p>
<p>Kullarını muvaffak kılacak olan sadece Allah Sübhânehû ve teâlâdır.</p>
<p>Allah celle celâlühû’dan yardım isteyerek şöyle diyorum: Şübhesiz ki ben burada, (Haşeviyye’nin) da’vetçilerini Ümmet-i Muhammed aleyhissalâtü vesselâm’ı şirke girmekle ithâm etmeye vesîle olan tevessül mes’elesi hakkında konuşmayı münâsib görüyorum. Ben bu bahsin kapısını çalmak istemezdim. Çünki hüccet ve delîl apaçık ortadayken bunun etrafında sonu gelmeyecek bir munâkaşa çıkardılar. Bu fitneyi ilk çıkaranın maksadı, Müslümanların malları hakkında verdiği hükmü, ‘müşriklerdir’ yaftasıyla onların kanları(nı akıtmak) temeline oturtması içün, mallarını(n alınmasını) mübâh kılmaktan başka bir şey değildir. Haşevîlerin tevhîde da’vetleri nasıl doğru olabilir?!.. Hâlbuki onlar, tevessül’ü inkâr etmelerinde Kitâb, Sünnet, Ümmet’in kuşaktan kuşağa intikâl eden ameli ve aklın hücceti/delîli karşısında mağlûb olan kimselerdir.</p>
<p><strong>Kitâb’a gelince…</strong></p>
<p>Onlardan (Kitâb’da geçen âyetlerden) birisi Allah teâlâ’nın ‘O’na varmaya vesîle arayınız’ âyetidir. Vesîle, ma’nâsının umûmuyla, şahıslarla ve amellerle tevessül etmeyi de içine almaktadır. Hatta Şeriat’ta, tevessülden ilk akla gelen -iftirâcıların gevezeliğine rağmen- her ikisidir Bu husûsta diri ile ölü arasındaki fark, ancak, öldükten sonra dirilmeyi inkâra götüren “rûhların (ölmekle) yok olması” i’tikâdı ve bu husûstaki Şer’î delîlleri inkâr etmeyi lâzım getiren “nefisten (rûhdân), bedenlerden ayrıldıktan sonra cüz’î idrâklerin yok olduğu” iddiâsı üzerinde tabîatlaşan kimseden sâdır olabilir. Sözü edilen âyetteki vesîlenin şahıslarla tevessülü de içine almasına gelince…</p>
<p>Bu, ne mücerred bir re’y iledir, ne de sadece lügat umûmundan alınma bir şeydir. Aksine o, Ömerü’l-Faruk radıyellâhu anhu’dan rivâyet edilmiştir ki, O, Abbâs radıyellâhu anhu ile yağmur duâsında tevessül ettikten sonra şöyle buyurmuştur: “Bu -vallâhi- Allah azze ve celle’ye bir vesîledir…’” Nitekim İbnu Abdi’l-Berr’in el- İstîâb’ında böyle gelmiştir.</p>
<p><strong>Sünnet’e gelince… </strong></p>
<p>Sünnet delîllerinden birisi, Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’nun hadîsidir. O hadîste şöyle geçmektedir: “Ey Muhammed!.. Şübhesiz ki ben seninle Rabbime yöneldim.” Resûl sallellâhu aleyhi ve sellem a’mâya duâyı işte böyle öğretmiştir. Onda şahıs ile tevessül vardır. Onu zâhirinden çevirmek, sözleri nefsânî arzular ile yerlerinden tahrîf etmektir. A’mânın duâsının, Resûl salavâtullâhi aleyhi efendimizin duâsı ile kabûl edilmesi yahud da a’mânın (kendi) duâsıyla kabûl edilmesi ise rivâyette zikredilmemiştir. O yüzden bizim bununla işimiz yoktur. Aksine hüccet, Resûl aleyhisselâm’dan rivâyet edilen duânın ibâresidir. Bu hadîsin sahîh olduğuna dâir hadîs hâfızlarından bir topluluk açıkça ifâdeler kullanmışlardır. Nitekim ileride gelecektir.</p>
<p>Yine, Fâtımâ bintü Esed radıyellâhu anhâ hadîsinde şöyle gelmiştir: “Nebîn ve benden evvelki peygamberlerin hakkıyla (senden istiyorum).”</p>
<p>Bu hadîsin Ravh İbnu Salâh’ın dışındaki râvîleri sağlam kimselerdir. Onun hakkında da Hâkim sağlam ve emniyet edilen bir kimsedir demiş, İbnu Hibbân O’nu es-Sikât isimli eserinde zikretmiştir. Bu hadîs de, dirilerle tevessül bâbında, dirilerle ölüler arasında hiçbir farkın bulunmadığına dâir bir nasstır. Bu, peygamberlerin rütbesiyle açık bir tevessüldür.</p>
<p>Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu hadîsinde; “Ey Allah’ım!.. Şübhesiz ki ben senden, senden isteyenlerin hakkı içün istiyorum” ifâdesi geçmektedir.</p>
<p>Bu da ölü ve diri Müslümanların tamamıyla bir tevessüldür. Senedindeki İbnu’l-Muvaffak, (şeyhi) İbnu Merzûk’tan yaptığı rivâyette tek kalmamıştır. İbnu Merzûk ise Müslim’in râvîlerindendir. Tirmizî, senedinde Atıyye’nin bulunduğu birçok hadîsin hasen olduğuna hükmetmiştir. Nitekim ileride gelecektir. Ümmet’in, -diri olsun, ölü olsun- nebîler ve sâlihlerle tevessül etmek hususundaki âdeti, kuşaklar boyu devam edegelmiştir.</p>
<p>Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’nun yağmur duâsında “şübhe yoktur ki biz, Sana Nebîmizin amcasıyla tevessül etmekteyiz” sözü, Sahâbe’nin Sahâbe’yle tevessül etmesine dâir (açık) bir nasstır. Bunda Abbâs radıyellâhu anhu’nun şahsıyla tevessül inşâsı(2) vardır. Bu cümlede haberin fâidesi (3) yoktur. Çünki Allah sübhânehû ve teâlâ tevessül edenlerin tevessülünü bilir. (Bu cümlede) -yine- haberin fâidesinin lâzımı (4) da yoktur. Zîrâ Allah teâlâ, tevessül edenlerin, tevessül etmelerini, kendilerinin bildiklerini de bilir. Böylece cümle, sadece şahıs ile tevessül inşâsı (5) içün olmaktadır.</p>
<p>“Biz tevessül ederdik’” sözünde yine birinci cümlede olan vardır.(6) Üstelik Sahâbî’nin “biz şöyle yapardık” sözü, o ifâdeden evvelki vakit içün kabûl edilir.</p>
<p>Böylece ma’nâ şu olmaktadır: Sahâbe radıyellâhu anhum Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’le hayatında ve refîk-i a’lâya kavuşmasından sonra, kıtlık senesine kadar tevessül ederlerdi. Bunu, aleyhissalâtü vesselâm efendimizin ölümünden evveliyle sınırlandırmak, nefsin arzusundan kaynaklanan bir sınırlandırmaktır ve delîlsiz bir şekilde hadîsin nassını tahrîb ve te’vîl etmektir.</p>
<p>Kim ki, peygamberlerle ölümlerinden sonra tevessül etmenin câiz olduğunu, Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’nun yağmur duâsında Abbâs radıyellâhu anhu ile tevessül etmeye dönmesi sebebiyle inkâr etmeye kalkışırsa, muhâl olan bir şeye yeltenmiş, Ömer radıyellâhu anhu’ya, -söylemesi şöyle dursun- aklına bile gelmeyen bir şeyi nisbet etmiştir.</p>
<p>Bu yüzden şu yapılan, sahîh ve açık bir sünneti re’y ile iptal etmeye teşebbüs etmekten başka bir şey değildir. Ömer radıyellâhu anhu’nun bu işi, başka bir şeyi değil, sadece ve sadece şunu göstermektedir: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek câiz olduğu gibi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in diri olan akrabalarıyla da tevessül etmek câizdir.. Hatta İbnu Abdi’l-Berr’in el-İstîâb’ında Ömer radıyellâhu anhu’nun Abbâs radıyellâhu anhu ile tevessülünün sebebi vardır.</p>
<p>Orada şöyle denilmektedir: “Şübhe yoktur ki yeryüzü, Ömer zamanında kıtlık senesinde şiddetli bir şekilde kurak olmuştu. Bu on beşinci sene idi. Ka’b dedi ki; ey mü’minlerin emîri! İsrâîloğullarına böyle bir şey isâbet ettiği zaman Nebîlerin yakınlarıyla yağmur duâsı yaparlardı. Bunun üzerine Ömer radıyellâhu anhu işte bu (Abbâs), Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in amcası ve babasının kardeşi ve Hâşimoğullarının efendisidir, dedi ve ona doğru yürüdü ve hâli ona şikâyet etti…”</p>
<p>Şimdi Ömer radıyellâhu anhu’nun Abbâs radıyellâhu anhu ile yağmur istemesinin Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in ölü olup, söylenileni duymamasından ve Allah teâlâ katında onun bir rütbesinin bulunmamasından olmadığı açığa çıkmış oldu mu?! Hâşâ… Bu sadece atılan bir iftirâdır.</p>
<p>Sahâbî Bilâl İbnu Hâris radıyellâhu anhu’nun Hazreti Ömer radıyellâhu anhu zamanında kıtlık günlerinde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine gelmesi hakkındaki Mâlikü’d-Dâr hadîsi (ve ondaki) ‘Ya Resûlellâh!.. Ümmetin içün yağmur iste, zîrâ şübhesiz ki onlar helâk oldular’ demesi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in rü’yâda ona gelip de, ‘Ömer’e git ve O’na selâm söyle ve haber ver ki, onlara yağmur yağdırılacak’ sözü, hiçbir inkâr bulunmaksızın Sahâbe radıyellâhu anhum’un Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm ile ölümünden sonra tevessül ettiği hakkında açık bir nasstır. Hadîs, -Fethu’l-Bârî’de de geçtiği gibi- İbnu Ebî Şeybe’nin sahîh bir senedle rivâyet ettiği hadîslerdendir.(7)</p>
<p>Bu, refîk-i a’lâya kavuştuktan (ölüp cennete gittikten) sonra Nebi sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmeyi câiz görmeyenlerin belini kıran bir rivâyettir.</p>
<p>Aynı şekilde, Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’nun zikri geçen hâcet duâsını Osman İbnu Affân radıyellâhu anhu’nun yanındaki ihtiyâc sâhibi birisine öğretmek hakkındaki hadîsi de böyledir. Onda, -hiçbir kimsenin inkârı olmaksızın- Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le, vefâtından sonra tevessül etmek vardır. Hadîsi Taberânî sahîh bulmuş ve O’nu (Taberânî’yi) Ebû’l-Hasen el-Heysemî Mecmâu’z-Zevâid’de ikrâr etmiştir (doğrulamıştır). Nitekim ileride gelecektir.</p>
<p>Büyük muhaddis Muhammed Âbid es-Sindî, husûsî (olarak tevessül mes’elesi hakkında yazdığı) bir cüzde, bu mevzû’da gelen hadîsleri ve eserleri (Sahâbî söz ve fiillerini) toplamış, (hasta gönüllere) şifâ vermiş ve yeterli olmuştur.</p>
<p><strong>Ümmet’in bu husûstaki kuşaklar boyu birbirine intikal eden ameline gelince…</strong></p>
<p>Onu sayıp dökmek (çok olmaları yüzünden) zor olan şeylerdendir. Bu mes’elede husûsî kitâblar vardır.</p>
<p>Ahmed İbnu Hanbel’in Ebû Bekir el-Mervezî’nin rivâyeti olan el-Menâsik’inde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le tevessül etme(si) vardır.</p>
<p>Hanbelî âlimlerinin büyüklerinden Ebu’l-Vefâ İbnu Ukayl’in et-Tezkire’sinde yer alan aleyhissalâtü vesselâm ile tevessül etmek hakkındaki ifâdeleri anlatmak uzun sürer. Bu ibâreyi, es-Seyfü’s-Sakîl’e yazdığımız Tekmîle’mizde zikrettik.</p>
<p>İmâm Şafiî’nin Ebû Hanîfe ile tevessül etmesi, Hatîb’in Târîh’inin başlarında sahîh bir senedle zikredilmiştir.(8 )</p>
<p>Hâfız Abdülğanî el-Makdisî el-Hanbelî’nin doktorları âciz bırakan bir hastalık içün şifâ bulmak maksadıyla Ahmed İbnu Hanbel’in kabrine dokunması, Hâfız Ziyâ el-Makdisî el-Hanbelî’nin mezkûr şeyhinden işiterek yazdığı el-Hikâyâtü’lMensûre’sinde anlatılmaktadır.(9 )Kitâb, Zâhiriyyetü’dDımeşk’de müellifin hattıyla korunmaktadır. Bunlar (-Hâşâ-) kabre ibâdet eden kimseler midirler?!..</p>
<p><strong>(Tevessül’ün câiz olduğunun) akıl cihetine/ tarafına gelince</strong>…</p>
<p>İmâm Fahrüddîn er-Râzî, Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Allâme Seyyid Şerîf el-Cürcânî ve başkaları gibi akâid âlimlerinin büyüklerinden olan kimseler -ki akâid mes’elelerindeki müşkilâtların hâllinde onlara müracaat edilmektedir- diri olsun, ölü olsun, peygamberler ve sâlihlerle tevessül etmenin câiz olduğunu açıkça ifâde etmişlerdir. Ümmet’in, îmân, küfür, tevhîd, şirk ve hâlis ibâdet husûslarında onlara koşuşturmasına rağmen, onlara, kabirlere ibâdet etmek ve Allah’a şirk koşmaya da’vet etmek iftirâsı atmaya hangi utanmazın gücü yeter?!.. Herkese göre, mededin (yardım eli uzatmanın) tamamı, sebeblerin sâhibi ve yaratanı olan Allah celle celâlühû’dandır.</p>
<p>İşte sana imâmların bu mes’eledeki sözlerinden bir takım ifâdeler: (Fahruddîn) er-Râzî, Tefsîr’inde şöyle diyor:</p>
<p>“Cismânî alâkalardan (bedenlerle ilgili olan bağlantılardan) kurtulan ve ulvî (yksek) âleme kavuş- mağa şiddetli arzulu olan beşerî rûhlar, cesedlerin karanlıklarından çıkmalarından (öldükten) sonra, melekler âlemine ve mukaddes yerlere giderler ve onlardan (rûhlardan) bu âlemin hâllerinde eserler ortaya çıkar. O yüzden, işte onlardır ‘iş(ler)i tedbîr edenler.’ (10) İnsân bazen üstâdını rü’yâda görür de, ona, içinden çıkılması zor bir mes’ele sorar ve üstâdı kendisine o mes’eleden çıkışın yolunu gösterir; değil mi?” (11)</p>
<p>Fahruddîn er-Râzî yine el-Metâlibu’l-Âliye’de -ki o Kelâm İlmi hakkındaki kitâblarının en kıymetlilerindendir- 7. kitâb’ın 3. makâlesinin 10. faslında şöyle der: “İnsan, bazen babasını ve anasını rü’yâda görür ve onlara bir takım şeyleri sorar, onlar da doğru cevâblar verirler. Bazen de onu hiç kimsenin bilmediği bir yerdeki defîneye yönlendirirler.”</p>
<p>Râzî sonra şöyle dedi: <em>“</em>Ben ilk ilim öğrenmeye başladığımda çocuktum ve ‘Başlangıcı Bulunmayan Hâdisler/ Sonradan Olma Şeyler’ bahsini okuyordum. Rü’yâmda babamı gördüm. Babam bana şöyle dedi: (Bu mes’elede), delîllerin en güzeli şöyle denilmesidir: Hareket bir hâlden bir hâle intikâl etmektir. O da mâhiyyeti îcâbı başka şeyden sonra olmasını gerektirir. Ezel/kıdem ise başka şeyden sonra olmamayı gerektirir. O yüzden bu iki şeyin (başka şeyden sonra olmak ve başka şeyden sonra olmamanın) bir araya getirilmesinin imkânsız olması gerekir.”</p>
<p>Fahruddîn el-Râzî sonra şöyle dedi: “Açık olan odur ki, bu tarz bir cevâb, bu mes’elede söylenen her şeyden daha güzeldir.(12) Yine işittim ki, Şâir Firdevsî, Sultân Mahmûd İbnü Sübüktekin nâmına te’lîf ettiği Şâhnâme isimli kitâbı yazdığı, (Sultân kendisine) gerektiği gibi hakkını vermediği ve bu kitâba yakışır şekilde O’nu gözetmediği zaman canı sıkıldı ve rü’yâsında Rüstem’i gördü. Rüstem, O’na, ‘bu kitâbta beni çok övdün. Oysa ben ölüler arasındayım; hakkını ödemeye gücüm yetmez; ancak sen falanca yere git ve orayı kaz; zîrâ şübhen olmasın ki, orada bir defîne bulacaksın; onu al,’ dedi. Bu yüzden Firdevsî, ölümünden sonraki Rüstem, yaşayan Mahmûd’dan daha cömerttir, derdi.”(13)</p>
<p>(Râzî) yine bu Makâle’den On Beşinci Fasıl’da da delîlleri serdettikten sonra şöyle dedi: “İşte bunlardan dolayı nefsin (rûhun) bedenden ayrıldıktan sonra, cüz’îleri (14) bilebileceğine kesin inanmak lâzımdır. Bu, âhiret mes’elelerinde faydalanılacak kıymetli bir temel kâidedir.”(15)</p>
<p>(Râzî), yine bu makâlenin on sekizinci faslında şöyle dedi: “Pâdişâhların büyüklerinden birisi -ki O, Melik Muhammed İbnu Sâm İbnu’l-Huseyn el-Ğavrî olup gidişâtı güzel, yolu makbûl, âlimlere meyli çok, dindâr ve akıllıların meclîslerine rağbeti kuvvetli olan bir zât idi- bu mes’ele hakkında bana suâl sordu. Ben de bu husûsta bir risâle yazdım. Şimdi de burada o risâlenin hulâsasını anlatıyorum ve şöyle diyorum: Bu meselede konuşmak içün bir takım mukaddimeler/ önceden anlatılması gereken husûslar vardır:</p>
<p><strong>Birinci Mukaddime: </strong></p>
<p>Biz, insan nefislerinin, bedenlerin ölümünden sonra bâkî olduğunu ve bedenlerinden ayrılan o nefislerin (rûhlar’ın), bedenlerine bağlı olan nefislerden bazı yanları ile daha güçlü olduğunu göstermiştik. O nefisler bedenlerinden ayrılınca, perde yok olup ğayb âlemi ve âhiret konaklarının sırları onlara açılır. Bedenlerdeyken bürhânlarla/kesin delîllerle bilinen bilgiler, bedenlerden ayrıldıktan sonra, zarûrî (delîle muhtaç olmadan herkesin bilebileceği) hâle gelirler. Zîrâ bedenlerdeki nefisler, meşakkat ve örtü altında idiler. Bedenler yok olunca ve kalmayınca o nefisler açıldı, ışığa çıktı ve parıldamağa başladı; bedenlerden ayrılan nefisler için bir çeşit üstünlük hâsıl oldu. Bedenlerdeki nefislerin de başka bir yönden bedenlerden ayrılan nefislerden üstün oluşları ise şundandır: Çünkü kesb/kazanmak ve taleb etmek âletleri, birbirine eklenen fikirler, birbirini ta’kîb eden görüşler vâsıtasıyla kalıcıdırlar. Bu nefisler de (henüz) bâkıdirler ve her bir gün yeni bir ilim elde etmektedirler.Bu hâl ise bedenlerden ayrılan nefislerde yoktur.</p>
<p><strong>İkinci Mukaddime: </strong></p>
<p>Nefislerin bedenlere bağlı oluşu şiddetli bir aşk ve tastamam bir sevgiye benzer. Bu sebeble bu dünyada elde etmeyi istedikleri her şeyi, hayır ve rahatı bu bedene ulaştırmak için isterler. O halde -Nefs-i Nâtıkaların(16) olup biten teferruâtı bilebileceklerine ve ölümlerinden sonra da bu idrâk ile sıfatlanmış olarak kalacaklarına dâir görüşü müdâfaa ettiğimize göre- insan ölüp nefis bedenden ayrılınca (onun) bu meyil (gene de) kalır ve bu aşk yok olmaz. Bu nefisler, o bedenlere büyük bir meyil ve büyük bir incizâb/ çekilmek ve kapılmak hâlinde kalırlar.</p>
<p><span style="color: #000080;">Bu mukaddimelerden (anlatılmak isteneni) anladıysan, şöyle deriz: İnsan, nefsi kuvvetli, cevheri kâmil ve te’sîri şiddetli bir kişinin kabrine gider, orada bir zaman durur ve nefsi o türbeden te’sîrlenirse -ki sen, ölünün nefsinin (rûhunun) o türbeyle bir bağlantısı olduğunu bilmiştin- işte o zaman, diri ziyâretçinin nefsi ile ölünün nefsi için o türbe üzerinde bir araya gelmek sebebiyle bir karşılaşmak meydana gelir. </span></p>
<p><span style="color: #000080;">Böylece o iki nefis, her birisinin ışığı diğerine aksedecek şekilde yerleştirilen, net gösteren iki aynaya benzer hâle gelirler. Dolayısıyla, o diri ziyâretçinin elde ettiği delîllerle kazanılan ma’rifetlerden, kazanmakla elde edilen ilimlerden ve Allah celle celâlühû’nun önünde eğilmek ve Allah celle celâlühû’nun hükmüne razı olmak türünden olan üstün ahlâktan o ölünün rûhuna akseder/yansır. O ölen kimsenin nefsine hâsıl olan, kâmil ve parlak ilimlerin tamâmından bir nûr da, diri ziyâretçinin rûhuna akseder. Bu yolla da, şu ziyâret, ziyâret eden ile ziyâret edilene en büyük bir menfaatin ve en yüce bir parlaklığın hâsıl olmasının sebebi olur. Kabir ziyâretinin meşrû’ olmasındaki aslî sebeb(lerden birisi) işte budur. Bu ziyârette, bahsettiğimizden daha ince ve gizli daha başka sırların da hâsıl olması ihtimâlden uzak değildir. Eşyânın hakîkatlerini tamamen bilmek sadece Allah katındadır.</span>”(17) (Râzî’den Nakil Bitti.)</p>
<p>İşte, Fahrüddîn er-Râzî’nin, ziyâret esnâsında ziyâret edenle ziyâret edilenin rütbelerine göre, almak, vermek, istifâde etmek ve faydalandırmak husûslarındaki fikir ve kanaatini gördün.</p>
<p>Allâme et-Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd’da -ki bu kitâb temel Usûlüddîn (kelâm) kitâblarındandır ikinci cüz, otuz üçüncü sahîfede felsefecilere cevâb verirken şöyle dedi:</p>
<p>“Felsefecilere göre, cüz’îlerin(18) idrâk edilmesi (kavranması), sûret(lerin)in âletlerde (göz ve kulak gibi uzuvlarda) hâsıl olmasına bağlı bir şart olunca, nefsin (bedenden) ayrılması ve âletlerin kalmaması anında, şartın yok olması ile meşrûtun (şarta bağlı olarak var olanın) da yok olması zarûreti/ kaçınılmazlığı sebebiyle, cüz’îleri idrâk ede(bile)cek hiçbir şey de kalmaz.</p>
<p>Bize göre ise, cüz’îlerin (tek tek varlıkların ve olayların) idrâkinde -ya bu (idrâkin) ne nefiste ne de histe sûretin meydana gelmesi ile olmadığından veya cüz’înin sûretinin nefiste şekillenmesi imkânsız olmaması sebebiyle- uzuvların bulunması şart değildir. Hattâ İslâm’ın kâidelerinden açık olan budur. O yüzden, nefis (rûh) bedenden ayrıldıktan sonra cüz’î idrâkleri, diri olanların -bilhassa (onlardan) dünyada kendileri ile ölü arasında tanışıklık olanlarınınhâllerinin cüz’îlerinden bazısını bilir.</p>
<p>Kabir ziyâreti ve hayırların inmesi, musîbetlerin de savulması isteklerinde, hayırlı ölülerin nefisleriyle olan istiâne (yardım istemek) ile işte bundan dolayı faydalanılır. Zîrâ nefsin (bedenden) ayrılmasından sonra beden ve bedenin gömüldüğü türbe (kabir) ile bir tür alâkası, bağlantısı vardır. O yüzden diri olan o kabri ziyâret ettiği vakit, iki nefis arasında buluşmalar ve feyz alıp vermeler olur&#8230;”(19)</p>
<p>Şu büyük imâmın mes’ele hakkındaki tahkîki işte budur. Bu da tevhîd ile şirkin arasını ayıramayacak olan kimselerden sâdır olan bir söz müdür?! Yazıklar olsun böyle düşünenlere!..”</p>
<p>Teftâzânî sözü edilen cüz’ün 150. sayfasında şöyle dedi:</p>
<p>“Kısacası, velilerin kerametleri, neredeyse nebilerin mucizelerine katılmışdır.(20) Kerâmetlerin inkâr edilmesi bid’atçiler ve hevâların sâhibleri için şaşılacak bir şey değildir. Zîrâ bunu, ibâdet işlerinde çaba sarf etmelerine ve kötülükler(in bazısın)dan kaçmalarına rağmen, kendilerinde aslâ görmediler; bir şey üzere olduklarını iddiâ eden önderlerinden de işitmediler. Bu yüzden, kerâmet sâhibi Allah dostlarının derilerini parçalayarak ve etlerini ısırarak aleyhlerine düştüler. Ben onlara bol bol sövdüm, sövmekten bir şey bırakmadım; ama onlar develeri aldılar götürdüler (malı götürdüler) (21) meşhûr atasözünün altında oturarak, Onları ancak câhil mutasavvıflar olarak isimlendirmekte ve sadece bid’atçilerin arasında saymaktadırlar. Hâlbuki bilmediler ki, bu işin binası, akîde berraklığı, sır pâklığı, tarîkat izince gitmek ve hakîkati seçmek üzerinde kuruludur.”(22) (Teftâzânî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Bu büyük İmâmın, kerâmet sâhibi Ehlüllâh hakkındaki sözü işte budur. Bununla beraber O’nun (Teftâzânî’nin) tasavvufla herhangi bir bağı ve bağlantısı da yoktur. Bunda, Ümmet’in seçkin kişilerinin kanını içmeyi âdet edinenler için bir ibret vardır&#8230;</p>
<p>Allâme Seyyid Şerîf el-Cürcânî, el-Metâli’ üzerine yazdığı Hâşiye’sinin başlarında, bu kitâbı şerhedenin(23) kitâbının(24) başlarında,(25) Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve âline salât etmenin yönünü (ve îzâhını) ve feyz elde etmekde onlarla tevessül etmeye olan ihtiyâcın şeklini açıklarken şöyle dedi:</p>
<p>“Eğer, ‘Bu tevessül, ancak rûhlar bedenlere bağlı olduklarında tasavvur edilebilir, onlardan ayrıldıklarında ise düşünülemez; zîrâ (öldükten sonra) artık münâsebeti gerektiren hiçbir şey yoktur’ dense, (şöyle) deriz: Onlar, (Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ve âli’nin rûhları dünyadayken) yüksek bir himmetle, gayretle yönlerini, nâkıs nefisleri kâmil hâle getirmeye çeviren kimseler olarak bedenlere bağlıydılar. Şübhe yoktur ki, bunun eseri onlarda durmaktadır. İşte bu yüzden, kabirlerini ziyâret etmek, birçok nûrların onlardan ziyâretçilere akmasını hazırlayan(bir sebeb)dir. Nitekim gönül gözü görenler bunu müşâhede etmektedirler.”(26) (Cürcânî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Böylece bu mes’elede Kitâb, Sünnet, kuşaktan kuşağa intikâl ede gelen amel ve akâid imâmlarının sözleri birbirine uymuş oldu. Bundan sonra kim inâd ederse artık o, yoldan kaymış bir kimsedir.</p>
<p>Şimdi Allah’ın izni ile kısaca getirdiğimiz delîlleri etrâflıca ortaya koymak içün -bu husûstaki âyetlere işâret ettikten sonra- mevzû’ hakkında rivâyet edilen hâdîsler ve eserlerden bahsedeceğim.</p>
<p><strong>Diyorum ki;</strong> Önceden, Allah teâlâ’nın ‘Ey îmân edenler, O’na (Allah’a ulaşmaya) vesîleyi arayın”(27) sözünü, onunla, zâtlarla ve amellerle tevessül etmenin Şer’an istenen bir şey olduğuna delîl getirmek içün okuduk. Çünki, tevessül etmek onu da bunu da (amellerle ve şahıslarla tevessül etmenin her ikisini de) içine alır. Bu âyetin, şahıslarla da tevessül etmeyi içine aldığını söylemek, ne sırf rey iledir, ne de lügatın umûmu/genelliği iledir.(28)</p>
<p>Aksine bu, İbnu Abdi’lBerr’in el-İstîâb’ındaki Hazreti Ömer radıyellâhu anhu’dan yaptığı bir rivâyette vardır: Hz. Ömer radıyellâhu anhu, Hz. Abbas radıyellâhu anhu ile istiska ettikten ve kendilerine yağmur yağdırıldıktan sonra şöyle demişti: ‘Vallâhi bu Allah azze ve celle’ye (varmak içün aranan ve tutulan) bir vesîledir ve O’nun katından bir rütbedir.’(29)</p>
<p>Fethu’l-Bârî’de(30) bulunduğuna göre, Zübeyr İbnu Bekkâr’ın el-Ensâb’ında geçen, Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun ‘O’nu -yani Abbâs’ı- Allah(celle celâluhû’y)a vesîle edininiz’ sözünü de buna ekleyebilirsiniz.</p>
<p>Bu sözden, ondan duâ isteyiniz ma’nâsı düşünülemez. Zîrâ Hz. Ömer radıyellâhu anhu ondan duâ istemiş, O da duâ etmek içün öne geçmişti. Mü’minlerin Emîri’nin O’ndan duâ istemesi, O’nun da Ömer’in isteğini yerine getirerek duâ içün öne geçmesinden sonra, Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun bu sözü ancak, O’nunla Allah celle celâluhû’ya tevessül ediniz(31) ma’nâsında olur. Nitekim Hz. Ömer radıyellâhu anhu’nun kendisi de öyle yaptı. Lâkin nefsin arzusu (kişiyi) kör ve sağır yapar.</p>
<p>Fethu’l-Bârî’de şöyle denilmektedir: “Ömer radıyellâhu anhu’nun ‘Abbâs’la tevessül ettikleri’ne dâir olan sözünde, onların, Ömer radı- yellâhu anhu’dan, kendileri için Abbâs radıyellâhu anhu’dan yağmur duâsı yapmasını istemeleri ma’nâsının bulunduğunu göstermez. Zîrâ iki hâlde de (bu sözde) Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den şefâat dileyenler olarak, Allah celle celâlühû’dan yağmur istemeleri ihtimâli vardır.</p>
<p>İbnu Rüşeyd şöyle demiştir: (İmâm Buhârî), insanların ‘imâmdan yağmur duâsı yapmasını istemeleri bâbı’ başlığıyla, evlâ yolla delîl getirmeyi murâd etmiştir. Çünki onlar, O’nunla Allah celle celâluhû’dan istiyorlar, Allah celle celâluhû da onlara yağmur yağdırıyorsa, (Allah celle celâluhû’dan) istemek içün O’nu öne geçirmeleri daha münâsibdir.” (Fethu’l-Bârî’den Nakil Bitti.)</p>
<p>İki hadîs Hâfızı İbnu Hacer ve İbnu Rüşeyd’in şu sözleri, ‘Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek demek, O’ndan duâ istemektir’ diyerek vehimlere dalanların vehimleri(nin asılsız oldukları) hakkında hükmünü vermektedir. Tevessül ile duânın ne alâkası vardır?!.. Evet, bazen vesîle edinilen kimse, tevessül eden için duâ da eder. Ancak bu, tevessülün ne lügat olarak, ne de Şer’an gösterdiği bir ma’nâ değildir.(32)</p>
<p>Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül etmek içün ‘Hâlbuki onlar (Yehûdîler), kâfirlere karşı, (O’nunla Allah’dan yardım ve) fetih istiyorlardı’ (33) âyeti ile de istînâs edilebilir/yalnızlık giderilebilir.(34)</p>
<p>Rivâyet tefsîrcilerinden Beğâvî ve diğerleri (İbnu Ebî Hâtim, İbnu Cerîr, Kurtubî ve Âlûsî) bu âyet-i celîlenin tefsîrinde, şu rivâyeti getiriyorlar: “Yehûdîler’e bir musîbet geldiği, bir düşman ansızın saldırdığı zaman, ‘Ey Allah’ım! Onlara karşı âhir zamanda gönderilecek olan, sıfatını Tevrât’ta bulmakta olduğumuz Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem ile (O’nun hâtırına) bize yardım et’ diye duâ ederler ve yardım görürlerdi.”(35)</p>
<p>Bu husûstaki rivâyetler derli toplu olarak (Hafız) Süyûtî’nin ed-Dürrü’l-Mensûr’unda zikredilmektedir.(36) “Şâyet onlar kendilerine zulmettiklerinde, sana gelseler ve Allah celle celâlühû’dan mağfiret isteseler ve Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem de onlar için mağfiret dilese, elbette Allah celle celâlühû’yu tevbeleri çok fazla kabûl edici ve çok ziyâde merhâmet edici olarak bulurlardı”(37)âyetini ölümden öncesi ile sınırlandırmak, hevâ îcâbı olan, hiçbir delîl bulunmaksızın yapılan bir sınırlandırmadır.</p>
<p>Mutlak’ı mutlaklığı üzere bırakmak(38) (kâidesi) Ehl-i Hakk(olan Ehl-i Sünnet)’in ittifak ettiği husûslardandır. Sınırlandırmak da ancak bir delîl ile olur. Hâlbuki burada âyeti sınırlandırıcı hiçbir delîl yoktur. Aksine, mezheblerin fakîhleri -Hanbelîlere varıncaya kadar- bu âyetin ölümden sonrasını da içine aldığı görüşündedirler. ُّ</p>
<p>َون{ ُ َصل ْ ي ُ ِورِهم ٌ ِ ف ُى قب َاء َ ْحي ُ أ َاء بيِنْلْ َاأ’/ }َNebîler kabirlerinde diridirler; namaz kılarlar.’(39)</p>
<p>Hanbelîlere göre Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyâret vaktindeki tevessül kalıbını, İbnu’l-Kayyim’in Nûniyye’sine (Takıyyuddîn esSübkî tarafından) yapılan (es-Seyfu’s-sakîl isimli) reddiyenin Tekmîle’sinde(40) Hanbelî âlimlerinin öncekilerinden Ebu’l-Vefâ İbnu Ukayl’in et-Tezkire isimli kitâbından naklederek anlatmıştık. Onda tevessül ve bu (yukarıda zikretmiş olduğumuz Nisâ:64.) âyet geçmektedir.</p>
<p>Utbî’nin haberi(41) bir kalem çekmekle reddedilecek rivâyetlerden değildir.</p>
<p><strong>[Hadîsler ve Eserler] </strong></p>
<p>Şimdi de önceden kısaca zikrettiğimiz tevessül hakkındaki hadîs ve eserler üzerinde konuşmaya dönelim…</p>
<p><strong>(Birinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi İmâm Buhârî’nin el-İstiskâ(Bâbı’n)’da rivâyet etmiş olduğu hadîstir. Öyle ki, Sahîh’inde şöyle demiştir:</p>
<p>‘Bana Hasan İbnu Muhammed rivâyet etti (dedi). (O), bize Muhammed el-Ensârî rivâyet etti, dedi. (O), bana babam Abdullah İbnu Müsennâ, Sümâme İbnu Abdillâh İbni Enes’den, (O), Enes’den şöyle rivâyet etti (dedi): Ömer İbnu’l-Hattâb radıyellâhu anhu kıtlığa ma’rûz kaldıkları zaman Abbâs İbnu Abdilmuttalib ile istiskâ etti ve şöyle dedi: “Ey Allah’ım!&#8230; Şübhe yoktur ki, biz Sana Nebîmiz sallellâhu aleyhi ve sellem ile tevessül eder ve sen bize yağmur yağdırırdın. Ve şübhe yoktur ki, (şimdi) biz sana Nebîmizin amcasıyla tevessül ediyoruz. Bize yağmur yağdır. (Râvî Enes) onlara derhal yağmur yağdırıldı, dedi.”(42)</p>
<p>Bu rivâyette zât ile tevessül vardır.</p>
<p>Burada hazf edilen bir muzâf’ın bulunduğunu, yani sözün ‘Nebîmizin amcası(nın duâsı) ile…’ demek olduğunu iddiâ etmek, herhangi bir delîl bulunmaksızın söylenen katıksız bir asılsız sözdür. Nitekim Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in öldü diye Abbâs radıyellâhu anhu’ya dönüldüğünü var saymak, Ömer radıyellâhu anhu’nun hiçbir şekilde aklına gelmeyen bir şeyi O’na söyletmektir (yakıştırmaktır.) Aksine onda, ‘daha üstün bir kimse bulunmasına rağmen daha aşağıdaki bir kimseyle tevessül etmenin câiz olduğu’ vardır. Hatta ‘Nebîmizin amcasıyla’ lafzıyla tevessül etmek, Abbâs’ın Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in yanındaki yakınlığı ve onun katındaki rütbesiyle tevessül etmektir. Böylece bu tevessül Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le de olmuş olur.</p>
<p>“(Tevessül eder) idik” sözü de Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem zamanına hâs değildir. Aksine, o zamanı ve kıtlık senesine kadar olan ondan sonraki vakti içine almaktadır. (Burada tevessülü Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimizin yaşadığı zamanla) sınırlandırmak, herhangi bir sınırlandırıcı bulunmadan yapılan bir sınırlandırmaktır.</p>
<p>Buhârî’de de yer aldığı gibi, İbnu Ömer radıyellâhu anhumâ, Ebû Tâlib’in, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’i öven şu şiirini okur ve şöyle derdi: “Ve (hiçbir kavim), yüzüyle (veya zâtıyla) bulutlardan (insanlar tarafından Allah’ın) yağmur (yağdırması) istenen hiçbir beyaz(zât)ı (geriye bırakmadı(43)”(44)</p>
<p>Hatta Fethu’l-Bârî’de de geçtiği gibi, Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in bu şiiri okuttuğu da rivâyet edilmiştir. (45) Hassân radıyellâhu anhu’nun şiirinde şöyle gelmiştir:“Bulutlar Abbâs’ın yüz akı ile yağmur yağdırdı.” Nitekim el-İstîâb’da böyle geçmektedir.(46)</p>
<p>Bütün bunlarda Allah’dan, Abbâs’ın zâtı ve Allah katındaki rütbesi ile yağmur istemek vardır.</p>
<p><strong>(İkinci Hadîs)</strong>: Onlardan biri de İmâm Beyhakî’nin,47 O’nun yoluyla da Takıyy es-Sübkî’nin(48) Şifâu’s-Sikâm’da ve başkalarının (başka eserlerde) rivâyet etmiş oldukları Mâlikü’d-Dâr hadîsidir.</p>
<p>Bu hadîs, Ömer radıyellâhu anhu zamanında Bilâl İbnu Hâris el-Müzenî radıyellâhu anhu’nun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’le yağmur istemesi hakkındadır. Mâlikü’d-Dâr, Hazreti Ömer’in âzâdlı kölesi olan Mâlik İbnu İyâz’dır. O’nun hazîne bekçisiydi. O’nu Ömer, çoluk çocuğuna vekâlet vazîfesiyle vazîfelendirmişti. O’nu sonradan Osman radıyellâhu anhu (halka dağıtılacak malların) taksîmiyle vazîfelendirdi.Bu yüzden ona Mâlikü’dDâr ismi verilmişti. Nitekim İbnu Sa’d’ın Tabakât’ında ve (İbnu Hacer’in) el-İsâbe(sin)’de böyle denilmiştir.</p>
<p>İbnu Kuteybe’nin Maarif’inde şöyle yazılıdır: Ömer İbnu’l-Hattâb’ın âzâdlı kölelerinden birisi de Mâlikü’d-Dâr’dır. Ömer, O’nu içinde insanlara bir şey dağıtacağı evde vazîfelendirmişti. (İbnu Kuteybe’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Hadîsin ibâresi(nin tercümesi) şöyledir: “Ömer İbnu’l-Hattâb radıyellâhu anhu’nun halîfeliği zamanında insanlara kıtlık isâbet etti de, bir adam Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine geldi ve ‘Yâ Resûlellâh!.. Ümmet’in için (Allah celle celâlühû’dan) yağmur iste, zîrâ onlar helâk oldular’ dedi. Sonra hemen Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem o adama rü’yâsında geldi ve ‘Ömer’e git selâm söyle ve onlara yağmur yağdırılacağını haber ver&#8230;’ buyurdu.”</p>
<p><span style="color: #000080;">(Hadîsden) delîl getirilecek yer,</span> Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem kabirdeyken ondan yağmur duâsı yapması istenilmesi, O’nun Rabbine duâ etmesi, kendisinden bir şey isteyenin suâlini bilmesi, bu yaptığına Sahâbe’den hiçbir kimsenin inkârda bulunmamasıdır.</p>
<p>Bu hadîsi, İmâm Buhârî Târîh’inde,(49) Ebû Sâlih Zekvân yoluyla kısa olarak rivâyet etmiştir. Onu İbnu Ebî Hayseme bu şekilden uzunca olarak rivâyet etmiştir. Nitekim el-İsâbe’de böyle denilmektedir.(50) Onu, yine İbnu Ebî Şeybe, (51) Ebû Sâlih es-Semmân’dan, O da Mâlikü’d-Dâr’dan olmak üzere sahîh bir isnâdla rivâyet etmiştir. Nitekim bunu İbnu Hacer Fethu’lBârî’de(52) açıkça ifâde etmiştir.</p>
<p>(Fethu’l-Bârî’de) }ى’/}yâ’ ile (}ارى ِالد’} َّ ed-Dârî’ şeklindeki) yazılışı matbaa hatâsıdır.</p>
<p>İbnu Hacer, “rü’yâyı gören, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’den biri olan Bilâl İbnu Hâris elMüzenî’dir; nitekim Seyf, el-Fütûh’da böyle rivâyet etti,” dedi.</p>
<p>Bu rivâyet, Sahâbe rıdvanullâhi teâlâ aleyhim’in, Resûlüllâh sallâhu aleyhi ve sellem ile ölümünden sonra istiskâ etmekteki amelleri husûsunda bir nassdır. Öyle ki, içlerinden hiçbirisi bu haber kendilerine ulaşmasına rağmen onu inkâr etmemiştir. Mü’minlerin Emîrine götürülen haber yayılır.</p>
<p>İşte bu yüzden, bu rivâyet birilerine yalan söz isnâd edenlerin dilini koparır.</p>
<p><strong>(Üçüncü Hadîs):</strong> Onlardan birisi de Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu’ya öğrettiği bir duâ hakkındaki hadîstir ki, onda (şu ifâdeler) vardır:</p>
<p>“(Bir a’mâ adam Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem’e geldi ve ‘bana (gözümün açılması husûsunda) âfiyet vermesi içün Allah celle celâluhu’ya duâ et’ dedi. Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem de, ‘İstersen duâ edeyim, dilersen sabret; bu senin içün en hayırlısı olur’ buyurdu. Adam, duâ et, dedi. (Râvî), Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem, güzelce abdest almasını ve şu duâyı yapmasını emretti, dedi): ‘Ey Allah’ım! Ben rahmet Nebîsi, Nebîn sallellâhu aleyhi ve sellem ile senden istiyorum ve sana yöneliyorum. Ey Muhammed!.. sallellâhu aleyhi ve sellem. Şübhesiz ki ben seninle, hâcetim yerine gelsin diye, hâcetim husûsunda Rabbime yöneldim. Ey Allah’ım!.. O’nu hakkımda şefâatçi yap…’ ”</p>
<p>Bu hadîste, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in zâtı ve rütbesiyle tevessül ve de ğıyâbında ona seslenmek vardır. Bu da yine (imâmlara) yalan söz isnâd edenlerin dilini koparır; (sesini soluğunu keser).</p>
<p>Bu hadîsi, Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr’inde,(53) Tirmizî Câmi’inin ed-Deavât bâbı sonlarında,(54) İbnu Mâce, Sünen’inin, Salâtül-Hâce’sinde (55) -ki onda sahîh olduğuna dâir da açık bir ibâre(si) vardır- Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle’de,(56) Ebû Nuaym, Ma’rifetü’sSahâbe’de, Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve’de(57) ve başkaları (başka yerlerde), şâhid getirildiği yerlerin dışında, aralarındaki bir takım küçük farklılıklarla berâber rivâyet etmişlerdir.</p>
<p>Sayıları on beşe yaklaşan hadîs hâfızı, bu rivâyetin sahîh olduğuna hükmetmiştir. Sonrakilerin birçoğu hâric, Tirmizî, (58)İbnu Hibbân, Hâkim, Taberânî, Ebû Nuaym, Beyhakî(59) ve Münzirî onlardandır.</p>
<p>Tirmizî’nin senedi şöyledir: Bize Mahmûd İbnu Ğaylan rivâyet etti: (O), bize Osman İbnu Ömer haber verdi (dedi). (O), bize Şu’be, Ebû Ca’fer’den, (O), Umâre İbnu Huzeyme İbni Sâbit’den, (O), Osman İbnu Huneyf’den haber verdi, dedi.</p>
<p>Sonra Tirmizî hadîsi getirdi ve şöyle söyledi: ‘Bu hadîs, hasen, sahîh ve ğarîbdir. Bunu ancak Ebû Ca’fer yoluyla bilmekteyiz -ki O el-Hatmîdir-.’</p>
<p>Bazı matbû’ nüshâlarda ‘O Hatmî’den başka birisidir’, bazılarında da ‘O, Hatmî değildir’ şeklinde ifâdeler yer almaktadır. Her ikisi de nüshâ sâhiblerinin tasarruflarından kaynaklanmıştır. Tirmizî’nin ‘O, falancı değildir’ deyip de açıklama yapmaması âdeti yoktur. Üstelik Umâre’den rivâyet eden Ebû Ca’fer, Şu’be’nin şeyhleri arasındadır. O, sadece Medîne asıllı, sonra da Basra’lı Umeyr İbnu Yezîd el-Hatmî’dir. Nitekim bilinen basılı ve yazma ricâl kitâblarından bu ortaya çıkmaktadır. 160 senesinde ölen Ebû Ca’fer er Râzî, Şu’be’nin şeyhlerinden olup, 105’te vefât eden Umâre’ye aslâ yetişmemiştir. Çünki onun Hicaz’a gitmesi Umâre’nin ölümünden dokuz sene kadar sonradır. Şu’be de -yapmakta olduğu rivâyetlerde sağlam olmakta- Şu’be’dir. Üstelik hadîsin Taberânî ve başkalarının yanında başka tarîkleri de vardır ki, şu tarîkler senedin başındaki râvînin ittifakla sika olan hatmî olduğunu açıkça ifâde etmektedir. Taberânî’nin bu hadîsteki senedi Takıyy elSübkî’nin Şifâu’s-Sikâm’ında geçmektedir.</p>
<p>Tirmizî’nin senedinin râvîlerinin tamamı sağlam kimselerdir. Rivâyeti ğarîb diye isimlendirmesi, sadece Osman İbnu Ömer’in Şu’be’den rivâyet etmekte tek kalması, Ebû Ca’fer’in de Umâre’den rivâyet etmekte yalnız kalmasıdır ki, bu iki râvî ittifakla sağlam kimselerdir. Ameller sadece niyetlerledir’ (60) hadîsinde olduğu gibi, nice sahîh hadîsler vardır ki, râvîlerden birisi onda tek kalır. Bunu hasen diye isimlendirmesinin sebebi de, Ebû Ca’fer ve Osman İbnu Ömer’den sonraki tarîklerinin birden fazla oluşudur. Onu sahîh diye isimlendirmesinin sebebi ise, râvîlerindeki sıhhat vasıflarının tekâmülüdür.</p>
<p><strong>(Dördüncü Hadîs):</strong> Onlardan birisi de yine Osman İbnu Huneyf hadîsidir.</p>
<p>Bu hadîs zikri geçen hâcet namazı duâsının Osman İbnu Affân radıyellâhu anhu yanında bir hâceti olan kimseye öğretilmesi ve o kişinin duâyı yapıp hâcetinin yerine gelmesi hakkındadır.</p>
<p>“[Bir adam, Osman radıyellâhu anhu’ya, -halîfeliği zamanında- bir ihtiyacı için gidip geliyordu. Osman radıyellâhu anhu O’na iltifât etmiyor, hâcetine bakmıyordu. Adam bunu Osman İbnu Huneyf’e şikâyet etti. Osman İbnu Huneyf radıyellâhu anhu da şöyle dedi: Abdest yerine git, abdest al ve namaz kıl; sonra da ‘Ey Allah’ım!.. Ben rahmet Nebîsi olan Nebîn Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem ile sana yöneliyorum ve senden istiyorum. Ey Muhammed!.. Ben ihtiyacımın görülmesi için seninle Rabbime yöneliyorum’ şeklinde duâ et ve hâcetini söyle.</p>
<p>Adam gitti ve bunu yaptı. Sonra da Hz. Osman radıyellâhu anhu’ya geldi. Kapıcı O’na gitti, elinden tuttu; O’nu Hz. Osman radıyellâhu anhu’nun yanına soktu. Onunla oturttu ve O’na hâcetini söyle dedi. O da, hacetini söyledi. Hz. Osman radıyellâhu anhu da hâcetini yerine getirdi. Sonra da (O’na), ‘şu vakıt oluncaya kadar hâcetini hatırlamadım’ dedi (ve devâmla) ‘hâcetin olursa bize gel’ diye söyledi. Sonra adam, O’nun yanından çıktı ve Osmân İbnu Huneyf’le karşılaştı. O’na, ‘Allah hayırlı mükâfaatını versin, hâcetime bakmıyordu ve bana iltifât etmiyordu.</p>
<p>Nihâyet sen O’na benim hakkımda konuştun (ve böylece işimi gördü)’ dedi. Bunun üzerine Osmân İbnu Huneyf şöyle dedi: ‘Vallâhi O’nunla konuşmadım. Lâkin Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem’i gördüm. O’na bir ama adam gelmiş ve gözlerinin görmediğinden şikâyet etmiş (ve gözlerinin açılması içün düâ etmesini istemişti.) Bunun üzerine Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem O’na, yâhud sabredersin buyurdu. (Adam), yâ Resûlellah!.. Beni çekip götürecek kimse yok; (görmemek) bana doğrusu ağır geldi. Bunun üzerine Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem O’na, Abdesthâneye git, abdest al. Sonra iki rek’at namaz kıl; sonra da bu düâyı yap buyurdu. Osmân İbnu Huneyf, vallâhi ayrılmadık,sözümüz uzadı ve nihâyet, adam onda hiçbir (görmeme) kederi olmaksızın yanımıza girdi (gözleri artık görüyordu.), dedi.]”(61)</p>
<p><span style="color: #000080;">Bu hadîsteki (tevessülün câizliğine) şâhid getirilen yer,</span> sözü edilen Sahâbî’nin hâcet duâsı hadîsinden,onun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in zamanına mahsûs olmadığını anlamasıdır. Bu da, O’nunla salavâtüllâhi aleyhi vefâtından sonra tevessül etmek ve O’na seslenmek ve Sahâbe rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmain arasında tevârüs eden bir ameldir.</p>
<p>Bu hadîsi Taberânî, el-Kebîr’de (ve es-Sağîr’de) (62) rivâyet etmiş ve onu birçok tarîklerle getirdikten sonra<br />
sahîh olduğunu söylemiştir. Nitekim bunu Ebu’lHasen el-Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid’de zikretmiş ve O’nu sahîh bulmakta takrîr (tasdîk) etmiştir.(63)Nitekim O’ndan evvel Münzirî et-Terğib’de,(64) ondan da evvel Ebu’l-Hasen el-Makdisî takrîr etmişlerdir.Bu hadîsi aynı zamanda Ebû Nuaym el-Ma’rife’de ve Beyhakî (Delâil’de) birisi sahîh olan iki isnâdla(65) rivâyet etmişlerdir.(66)</p>
<p><strong>(Beşinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi de Fatıme Bintü Esed radıyellâhu anhâ hadîsidir ki, bu hadîste Resûlüllâh sallellâhu aleyhi ve sellem’in “Nebîn ve benden evvelki peygamberlerin hakkıyla/ hürmetine (anam Esed kızı Fâtıme’yi bağışla, O’na hüccetini telkîn eyle ve gireceği yeri kabrini O’na geniş eyle) (67)’” ifâdeleri vardır.</p>
<p>Bu hadîsi İbnu Hibbân ve Hâkim sahîh bulmuşlar, Taberânî de el-Kebîr’de ve el-Evsat’da İbnu Hibbân’ın ve Hâkim’in sika kabûl ettiği Ravh İbnu Salâh’ın bulunduğu bir senedle rivâyet etmişdir. Diğer râvîleri de el-Heysemî’nin el-Mecmâ’da ifâde ettiği gibi, Sahîh’in râvîleridir. (68)</p>
<p>Bu hadîste âhirete intikâl eden Nebîler(imiz) aleyhimü’s-salavâtü ve’t-teslîmât efendilerimizin zâtlarıyla tevessül bulunmaktadır.</p>
<p><strong>(Altıncı Hadîs):</strong> Onlardan birisi de yine Ömer radıyellâhu anhu’nun Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’den rivâyet etmiş olduğu hadîstir:</p>
<p>Âdem aleyhisselâm hatâyı işlediği zaman ‘Muhammed’in hakkıyla senden beni bağışlamanı istiyorum’ dedi.</p>
<p>Bu hadîsi, Hâkim el-Müstedrek’te rivâyet etmiş ve ‘bu, isnâdı sahîh bir hadîstir ve o, Abdurrahman İbnu Zeyd’e âid zikrettiğim ilk hadîstir’ demiştir. (Hâkim’in Sözü Bitti.)</p>
<p>Bunun senedini, Takıyy es-Sübkî, Şifâu’sSikâm’da getirmiştir. Bu hadîsi Taberânî, el-Evsat’ta ve es-Sağîr’de rivâyet etmiş olup, senedlerinde elHeysemî’nin tanımadığı kimseler vardır.</p>
<p>Abdurrahmân İbnu Zeyd’e gelince; Mâlik O’nu zayıf kabûl etmiş ve bu hükümde diğer bir takım kimseler O’na tâbi’ olmuşlardır. Ancak O (İbnu Zeyd), yalan ile ithâm edilmemiş, aksine, yanılmakla ithâm edilmiştir. O’nun gibi birinin rivâyetleri elenir, bazıları seçilir. Bu rivâyetin Mâlik’in kabûl ettiği rivâyetlerden olduğunu gördüğünde, Hâkim’in yaptığı da budur.</p>
<p>İmam Mâlik, İbnu -Humeyd’in O’ndan rivâyet ettiğine göre- (Halîfe) Ebû Ca’fer el-Mensûr’a şöyle demiştir: ‘O, senin ve baban Âdem aleyhisselâm’ın vesîlesidir.’</p>
<p>İmâm Mâlik radıyellâhu anhu, (Abdurrahman’dan gelen) haberin doğruluğunu kabûl ettikten ve onu delîl olarak ileri sürdükten sonra, Abdurrahman’dan (şu rivâyette) ‘yanılma’ ve ‘zabt azlığı’ töhmeti kalkar. Ki, bu töhmetlerleO’nu ithâm edenler, sadece Mâlik’e uyuyorlardı, O’na dayanıyorlardı. Abdurrahman İbnu Zeyd, her bir haberi reddedilecek kimselerden değildir.</p>
<p>İşte size, İmâm Şâfiî… El-Ümm’de ve Müsned’inde Allah’ın dîni(nin mes’eleler)inde O’nun bazı hadîslerini delîl getirmektedir.(69) Bu sebeble, bu hadîsi sahîh kabûl etmesinde, Hâkim kınanamaz. Aksine, doğru olan, bu(isnâdı sahîhtir hükmü) dür. Ancak, Mustafa sallellâhu aleyhi ve sellem’in fazîletlerini işittiğinde göğsü daralanlara göre doğru olmayabilir.</p>
<p>Mâlik’in Ebû Ca’fer’e söylediği mezkûr söze gelince; onu Kadı İyâz eş-Şifâ bi Ta’rîfi Hukuki’lMustafâ’da ceyyid/güzel bir senedle rivâyet etmiştir. Seneddeki İbnu Humeyd et-Takıyy es-Sübkî’nin zannettiğinin hilâfına tercîh edilecek görüşe göre Muhammed İbnu Humeyd er-Râzî’dir.</p>
<p>Lâkin bu Râzî’nin hâli, eş-Şems İbnu Abdi’lHâdî’nin tasvîr etmek istediği gibi değildir. Öyle ki, hakkında (kınama yoluyla) konuşanların tamamının sözlerini toplamış, onu övenlerin sözlerini ihmâl etmiştir. O (İbnu Abdi’l-Hâdî) gençliğinde İbnu Teymiyye ile buluşup ona kanan ve doğru yoldan çıkan üç kişiden birisidir. Şeyhinin yalnız kaldığı yanlışlarının zıddına getirilen delîllerde cerhi zikreder, ta’dil’i ise görmezden gelir.</p>
<p>Bu Muhammed İbnu Humeyd’den, Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbnu Mâce, Ahmed İbnu Hanbel ve Yahyâ İbnu Maîn rivâyet etmiştir. İbnu Ebî Hayseme ‘İbnu Maîn’e o sorulmuş, İbnu Maîn’de sağlamdır, onda bir beis yoktur, Râzî zekîdir, demiştir’ dedi. Ahmed İbnu Hanbel, ‘Muhammed İbnu Humeyd durdukça Rey şehrinde ilim devam edecektir’ demiştir. Sâğânî ve Zuhelî Onu övenlerdendir. Halîlî, el-İrşâd’da ‘hâfızdı ve bu işi (hadîs ilmini) bilenlerden birisiydi, Ahmed ve Yahyâ ondan râzı olmuştur’ dedi. Buhârî’de ‘hakkında nazar vardır’ demiştir.</p>
<p>Böylesi bir kimse, böyle bir haberde ithâm edilemez. Hicrî 248’de yüksek bir yaşta vefât etmiştir. İmâm Mâlik öldüğünde (Râzî’nin) yaşı 15’ten aşağı değildi. Hâlbuki onlar (Hanbelî mezhebine mensûb olduğunu söyleyen ve tevessülü inkâr edenler), imâmları(olduğunu iddiâ ettikleri Ahmed İbnu Hanbel)in Müsned’inde 5 yaşında olan kimsenin rivâyetini kabûl etmektedirler.</p>
<p>Ya’kûb İbnu İshâk’ta hiçbir beis yoktur. Nitekim Hatîb, Târîh’inde böyle dedi.</p>
<p>Ebu’l-Hasen Abdullah İbnu Muhammed İbnu’l-Müntâb, Kadı İsmail’in en büyük talebelerindendir. Muktedir, bu İbnu’l-Müntâb’ı, üç yüz senesi civarlarında Medine-i Münevvere kadılığına getirmişti. O zamanda ilim sâhiblerinden ileri gelen sağlam kişilerden başkası Medine-i Münevvere kadılığına getirilmezdi. İbnu’l-Müntâb’ın isminde birçokları yanlışa düşmüştür. Talebesi Muhammed İbnu Ahmed İbni’l-Ferec’i, Sem’ânî, el-Ensâb(isimli kitâbın)da Cezâirî’yi anlatırken güvenilir bulmuş ve İbnu’l-Esîr, el-Lübâb’da O’nu tasdîk etmiştir. Ebû’l-Hasen (İbnu Alî) el-Fihrî(70) güvenilir ve sağlam kimselerden olup, Zehebî’nin el-’İber’inde tanıtılmıştır. İbnu Dilhâs, İbnu Abdi’l-Berr’in şeyhlerinin sağlamlarındandır ve İbnu Büşküvâl’ın es-Sıle(isimli eserin)’de tanıtılmıştır. Bu kitâb Madrid’de basılmıştır…(71) Sübkî onların hâllerini Şifâu’s-Sikâm isimli eserinde bizim zikrettiğimizin dışına çıkmayacak bir şekilde anlatmıştır.</p>
<p>İbnu Abdi’l-Hâdî bu haberi kabûl etmekten kaçınmaktadır. Çünki O, çâresiz, şeyhi (İbnu Teymiyye)’nin yanlışlıklarına dokunmaktadır. İbnu’l-Müntâb bu haberi rivâyet etmekle, şeyhi  Kadı İsmâîl’in, el-Mebsût’undaki, İbnu Vehb’in Mâlik’den yaptığı rivâyete zıd olarak yaptığı rivâyeti reddetmesini murâd etti. İsmâîl Irak’lı âlimlerdendir. Mısır’lı ve Medîne’li âlimler Mâlik’in me’selelerini (söz ve ictihâdlarını) onlardan (Irak’lı âlimlerden) daha iyi bilirler. Üstelik İsmâîl, (Mâlik’den) zikrettiğini Mâlik’e isnâd etmedi, irsâl etti.(72)</p>
<p>Lâkin bu, İbnu Abdi’lHâdî’nin nefsinin arzusuna uyduğundan, bunu, İbnu Müntâb’ın rivâyetinin aksine, senedini araştırıp sormadan kabûl etmektedir. Fikrince senedini anmaya ihtiyâc bırakmayacak ölçüde (İsmâîl’i) aşırı bir şekilde medhetmektedir. Dâvûd el-Isfehânî’nin Onun hakkında söylediğini sanki görmedi. Allah teâlâ’nın, yarattıklarında birçok şeyler (hikmetler) vardır.</p>
<p>Üstelik Âdem aleyhisselâm’ın tevessülü hakkında birbirini kuvvetlendiren başka rivâyetler de gelmiştir ki, yazdıklarımızla yetinerek onları zikretmeye hâcet duymadık. Çünki geçen hadîsler, -ne olursa olsunhasmını alt etmek istemekte zorâkiliklere girmeyen her bir kimseye yeter.</p>
<p><strong>(Yedinci Hadîs):</strong> Onlardan birisi de İbnu Mâce’deki ‘namaza yürüme(nin âdâbı) bâbı’ndaki Ebû Saîd elHudrî radıyellâhu anhu’nun hadîsidir: َُل َك ِ ب َح ِّق َّ الس ِائِل َني َ ْسأ َّ ُله َّم ِ إِّنى أ َ َج ِ إَل َّ ى الصلاَِة َال َ ْن َ ق َال ِ إ َذ َ ا خر } م ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار { َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ ْ َك َ وِب َح ِّق مَْ م َش َاى َ هَذا أ َعَلي “Kim evinden namaza çıktığında, ‘Senden, Senden isteyenlerin sendeki hakkı ve bu yürüyüşüm hakkı ile (hakkı için) istiyorum…. Senden, beni ateşten kurtarmanı istiyorum, (73) derse&#8230;’(74)</p>
<p>Şihâb el-Bûsîrî, Misbâhu’z-Zücâce fi Zevâidi İbni Mâce’de(75) şöyle dedi:</p>
<p>İbnu Mâce’nin bu isnâdında peşpeşe zayıf râvîler vardır: Atıyye -ki Avfîdir-, Fudayl İbnu Merzûk ve Fadl İbnu’l-Muvaffak’ın hepsi zayıf râvîlerdir.</p>
<p>[Lâkin Fadl İbnu Muvaffak, İbnu Uyeyne’nin dayıoğludur. Hakkında Ebû Hâtim, sâlih bir kimse olup, hadîsi zayıftır, demiştir. O’nun dışında bu râvînin zayıf olduğunu söyleyen de yoktur. Zayıflıkla suçlanmasının sebebi de açıklanmamıştır.76 Belli de değildir. Hattâ Büstî (İbnu Hibbân), bunun sağlam olduğunu söylemiştir.](77) Ancak, İbnu Huzeyme, bu hadîsi, Sahîh’inde Fudayl İbnu Merzûk yoluyla rivâyet etmiştir ki, bu rivâyet O’na göre sahîhtir.(78)</p>
<p>Onu Rezîn de zikretmiştir.</p>
<p>Onu Ahmed İbnu Menî’ de, Müsned’inde, rivâyet etmiştir ve (şöyle demiştir): Bize Yezîd rivâyet etti, (O), bize Fudayl İbnu Merzûk rivâyet etti (dedi). Böylece onu isnâdı ve metni ile zikretmiştir. (El-Bûsîrî’nin Sözü Bitti.)</p>
<p>Alâuddîn Muğlatay, el-İ’lâm Şerhu Süneni İbni Mâce’de şöyle dedi: Bu hadîsi Ebû Nuaym el-Fadl -ki o İbnu Dükeyn’dir- Kitâbu’s-Salât’da Fudayl İbnu Merzûk’tan, (O) Atiyye’den, (O) Ebû Saîd-i Hudrî radıyellâhu anhu’dan mevkûf olarak rivâyet etti.(79) (Muğlatay’ın Sözü Bitti.)</p>
<p>Atıyye, (hadîsi) Ebû Saîd el-Hudrî radıyellâhu anhu’dan rivâyet etmekte yalnız değildir. Aksine, Abdulhakem İbnu Zekvân’ın rivâyetinde, Ebu’sSıddîk, (onu) Ebû Saîd’den rivâyette, Atıyye’ye mutâbeat etmiştir.(80)</p>
<p>Bu zât da, her ne kadar Ebu’l-Ferec İbnu’l-Cevzî, hadîsi, el-’İlel(ü’l-Mutenâhiyye)’de onunla illetli kabûl ettiyse de, İbnu Hibbân’a göre sağlam bir râvîdir&#8230;</p>
<p>İbnu’s-Sünnî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle’de Vâzi’in bulunduğu bir senedle Bilâl’den rivâyet etmiştir ki, onda (senedde) ne Atıyye, ne İbnu Merzûk ve ne de İbnu’l-Muvaffak bulunmamaktadır. (Rivâyette geçen duâ şudur):</p>
<p>“Ey Allah’ım!.. (Ben senden, senden) isteyenlerin sendeki hakkıyla istiyorum.”</p>
<p>Böylece ortaya çıkmıştır ki, ne Atıyye, ne İbnu Merzûk, ne de İbnu’l-Muvaffak bu tarîklere nazarla -üç tanesinin zayıflığı farz edilse bile- yalnız kalmamışlardır. Bununla beraber Ahmed İbnu Menî’in şeyhi Yezîd İbnu Hârûn, İbnu Merzûk’tan rivâyet etmekte İbnu’l-Muvaffak’a ortak olmuştur. Kezâ, el-Fadl İbnu Dükeyn, İbnu Fudayl, Süleymân İbnu Hayyân ve diğerleri de böyledir.</p>
<p>Atıyye şiileşmekle kınanmıştır; lâkin Tirmizî birçok hadîste O’nun rivâyetini hasen kabûl etmiştir. İbnu Maîn’den O’nun sâlih bir kimse olduğu rivâyet edilmiştir. İbnu Sa’d’ın ‘inşâallâh O sikadır, sağlamdır’ dediği anlatılmıştır. İbnu Adiyy, ‘O’nun sâlih (işe yarar) hadîsleri vardır’ demiştir. Hudrî’yi açıkça ifâde ettikten sonra bilhassa mutâbeatlerle beraber tedlîs ihtimâli kalmamıştır. İbnu Merzûk’un sika kabûl edilmesi Müslim’e göre ağırlık kazanmış ve O’ndan Sahîh’inde rivâyet etmiştir.</p>
<p>Üstelik hadîs, Bilâl radıyellâhu anhu’nun tarîkiyle de rivâyet edilmiş olup,(81) sağlamlık derecesi ne kadar düşse, delîl olmak mertebesinden aşağı düşmez. (82) Hattâ mütâbi’ ve şâhidlerinin(83) çokluğu sebebi ile, sahîhlik ile hasenlik arasındadır. (84)Nitekim biz onlara (mütâbi’ ve şâhidlerine) işâret ettik.</p>
<p>‘Cerh, ta’dilden önce gelir’ diyenlerin sözü -zayıf (bir kanaat ve ictihâd) olmasına rağmen- (cerh ve tâ’dîl’in) terâzideki denklikleriyle (aynı ağırlıkta olup) teâruz ettikleri (çeliştikleri) zamandadır. Bunun isbâtının önünde ise birçok uçurumlar vardır. (İsbâtı zor, hattâ neredeyse imkânsız bir şeydir.) İşte bu yüzden bid’atçilerin, ehl-i hadîs’in, sağlamlığın kendi katlarında ağırlık kazanmasıyla sağlam bulduğu râvîlerin rivâyetiyle sâbit olan hadîsleri reddetmek içün bu (‘cerh,ta’dilden önce gelir’) sözü(nü) mesned edinmelerinin imkânı yoktur.</p>
<p>Bu hadîsi, iki hadîs hafızı, Irâkî, İhyâ Tahrîci’nde,(85) İbnu Hacer de Emâli’l-Ezkar’da(86) hasen bulmuşlardır.(87)</p>
<p>Hadîste, Müslümanların umûmu/geneli ve ileri gelenleriyle tevessül vardır.</p>
<p>Suâlin iki mef’ûlünden birisine }ب/}bâ harfini dâhil etmek, sadece isti’lâmî (bilgi edinmek içün olan) suâllerdedir. َ ْل ِ ب ِه َ خِب ً يرا{ ,ın’Allah Nitekim haberi, onuَ{/ ‘ف ْاسأ olana sor’ (88) ve }عٍ س ِآئ ٌل ِ ب َعَذ ٍ اب َ و ِاق َ َل َ سأ’/} َbir soran vuku bulacak olan azâbı sordu’ (89) âyeti celîlelerinde böyledir. İsti’tâî (‘birinin vermesini istemek’ manasındaki) suâle gelince… Onda }ب/}bâ harfi ancak kendisiyle tevessül edilen (aracı kılınan) kimseye girer. İşte sana hadîs rivâyetleriyle gelen duâlar…(90)</p>
<p>O hâlde burada ikinci mef’ûle }ب/}bâ’nın girmesini tasavvur etmek, sözü hevâ ile çığırından çıkarmaktır ve kulakların duymak istemediği bâtıl bir na’radır.</p>
<p>‘Hak’ kelimesinin ma’nâsı (mecbûrî) icâbet değil, aksine yalvararak isteyen kimselerin Allah sübhânehû ve teâlâ’nın fazlından hakettikleri şey demektir. Bu yüzden, ‘isteyenlerin hakkıyla’ sözünü bu duâ eden içün bir suâl/“sorup öğrenmek” saymak -bilhassa hadîste ona atfedilen şeyler düşünülürse- katıksız bir hezeyandır…</p>
<p>Hadîsin siyâkında bundan başka suâl olmaya elverişli bir şey bulunmadığını iddiâ etmekse, fevkalade gülünçtür. Bu iddiâ sahibinden, “beni cehennemden korumanı’”(91) sözü nereye gitti?.. Te’kid içün fiilin nice kez tekrâr edildiği olur&#8230;</p>
<p>Öyleyse ْ ْقَذِن ِى م َن َّ الن ِار{ ,fiildeki son َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ أ ‘}daki istenen ْ ِقَذِن ِ ى م َ �ن ِّ النارِ{ َ ْن ُ تن أ’)/}beni ateşten kurtarman’, bundan), önce geçen iki }ك َلَُ َ ْسأ أ }fiilindeki suâlin/ istenenin tâ kendisidir. Hatta bu fiiller, te’kid bâbından olmasaydılar, o zaman tenazu’ bâbına gireceklerdi.(92) ْ ِقَذِن ِى م َن ِّ الن ِار{] kayıd bu takdîrde her Dolayısıyla َ ْن ُ تن }أ َُل َك{ birinci nin’ َ ْسأ أ }ile de alâkalı olduğu kaydı] mu&#8217;teber olmaktadır.</p>
<p>‘Falancı ile’ veya ‘falancının hakkı içün’ veya ‘falancanın hürmetine’ gibi ifâdelerle, ‘Allah’tan başkasına yemîn edilmiş olur’ düşüncesi ile tevessül’ü reddetmeye yeltenenler, sadece Mustafa sallellâhu aleyhi ve sellem’e redde kalkışmaktadırlar. Zîrâ tevessül siğalarını/kalıplarını, öğreten odur. O ifâde biçimleri içerisinde şahıslarla tevessül de vardır. Tevessül nerede, yemîn nerede?</p>
<p>(Tevessülle beraber) burada ‘istiğâse’/(birinden ğavs yani yardıma koşmasını istemek), ve ‘istiâne’/ (birinden yardım istemek)’ kelimelerini ilâve etmemizde hiçbir beis yoktur. Hepsi aynı vâdidendir:</p>
<p>Buhârî’deki şefaat hadîsinde; “(İnsanlar) Âdem aleyhisselâm’dan, sonra Mûsâ aleyhisselâm’dan, sonra da Muhammed sallellâhu aleyhi ve sellem’den ğavs (medet ve yardım) isteyecekler” (ifâdesi vardır.)</p>
<p>Bu (rivâyet), tevessül ederken ‘istiğâse’ lafzının (da) kullanılmasının câiz olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Taberânî’deki “bana istiğâse edilmez (benden meded etmem istenmez)” (93) hadîsine gelince…</p>
<p>Onun senedinde, (Abdullâh) İbnu Lehîa (isimli bir râvî) bulunmaktadır ki, O’nun hâlini biz el-İşfâk isimli kitâbımızda açıklamıştık. Dolayısıyla (bu rivâyet sâlihlerle tevessül yapılabileceğine dâir olan) sahîh hadîs(ler)le boy ölçüşemez.</p>
<p>“Yardım istediğinde Allah’dan iste” hadîsine gelince… O, “Her hangi bir yardım istenilecek kimseden yardım istediğin zaman, Allah’dan yardım iste’” ma’nâsındadır. Üstelik tarîklerinin tamamında bir yumuşaklık/hafiflik vardır.</p>
<p>Hadîs, bu şekilde anlaşılmakla, hakîkat ma’nâsına yorulmuştur. Dolayısıyla Müslüman, sebeblerden herhangi bir sebeble yardım istediği zaman sebeblerin sâhibi olan Allah’ı aslâ unutmayacaktır.</p>
<p>İşte size Ömer radıyellâhu anhu. Abbâs ile istiskâ ettiği zaman, istiskâsında, ‘ey Allah’ım, bize yağmur yağdır’ demeyi unutmamıştır. İslâmi edeb işte budur. Eğer hadîsi bu ma’nâya yormazsak, o zaman mecâz zorâkiliklerine gireceğiz ve elbette birçok âyetler ve hadîsler ona muârız olacaktır ki, onları sayıp dökmekte sözü uzatmak vardır.</p>
<p>Üstelik hadîsteki }ذا َا/}ِizâ kelimesi }ماَّ َ küllemâُ {/كل (her ne zaman ki) ma’nâsını ifâde etmekten çok uzaktır. Aksine o, mantıkçılara göre ihmâl sigalarındandır.(94)O yüzden hasmın buna tutunmaya aslâ gücü olmaz. Sen buna, zamîrin müfred getirilmesini (95) de ilâve et.</p>
<p>İleri gelen zâtların -ki İbnu Abbâs radıyellâhu anhumâ da onlardan birisidir- istiânelerinin (sebeblerle değil) müsebbibu’l-esbâb (sebebleri sebeb yapan Allah) ile olması, onlar içün güzel bir şeydir.</p>
<p>‘(Allah teâlâ’nın) Sadece senden yardım isteriz’ sözüne gelince; bu sibâk ve siyâk (başı ve sonu) karînesi (alâmet ve ipucu) ile hidâyet husûsundadır. Nitekim bu, münacaat (Allah’a yalvarıp yakarmak) hâline en lâyık olandır. O yüzden onda sıradan olan dünyevî sebebleri iptal etmek yoktur.</p>
<p>Birçok kıymetli eserlerin sâhibi arkadaşımız, muhakkık, allâme, büyük üstâd şeyh Muhammed Haseneyn el-Adevî el-Mâlikî rahimehullâh, Teymiyye’cilerin tevessül etrâfında uydurdukları birçok şübheleri savmak içün nice kitâblar te’lîf etmiş ve tatlı açıklamaları, kıymetdâr tahkîkleriyle (incelemeleriyle) onların karanlıklarını gidermiş olmakla çok güzel yapmıştır. Onun ilimdeki makamı, şunların şeyhlerinin şeyhlerinin rütbesinden ehl-i ilmin arasındaki ittifakla derecelerce üstündür.</p>
<p>Kabirdeki kimselerin işitmeleri ve idrâk etmeleri mes’elesine gelince… Bu husûstaki delîlleri en geniş bir şekilde sayıp dökenlerden birisi muhaddis Abdülhayy el-Leknevî olup, Tezkiretü’r-Râşid’de bunu yapmıştır.(96)</p>
<p>“Sen kabirdekilere işittiremezsin”(97) âyeti celîlesine gelince… O muhakkıklara göre müşrikler hakkındadır. Orada (Tezkiretü’r-Râşid’de) bunun da tahkîki vardır. O hâlde muğâlatacıların muğâlatalarına (demagogların demagojilerine) iltifât etme!.</p>
<p>Bu hadîslerle (Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in söz ve işlerine dâir rivâyetlerle) ve eserlerle (Sahâbe’nin söz ve işlerine dâir rivâyetlerle) ortaya çıkmaktadır ki, Nebîler, velîler ve sâlihlerle, diriler olsun, ölüler olsun tevessül etmeyi inkâr edenlerin yanında en küçük bir hüccet yoktur. Ve Müslümanlara, tevessül sebebiyle şirke girmek iftirâsını atmak, zararı bu iftirâyı atana dönecek olan sonu düşünülmeden bir işe saldırmaktan başka bir şey değildir.</p>
<p>Allah teâlâ’dan (bu ve benzeri musîbetlerden) selâmet (kurtulmayı) isteriz.</p>
<p>Sıradan insanlar arasında ziyâret ve tevessül âdâbına riâyette hatâ eden kimseler varsa; o zaman ilim sâhiblerine mutlak gerekli olan, onları rıfk ve mülâyemetle (yumuşak bir şekilde) doğruya irşâd etmektir. Tevessül ve ziyârete dâir olan Ümmet’in amelî, şu Harran’lının (İbni Teymiye’nin, onu) inkâr etmek bid’atine gelinceye kadar devâm etmiştir. Ehl-i ilim onun hîle ve tuzağını göğsüne çevirmiş ve onun fitnesi, belâlarını bilmeyen kimseler yanında devâm etmiştir. Âlûsî ve onun tefsîrinde tasarrufta bulunan oğlu, birtakım hatâlar yapmışlardır ki, bu delîller onlara cevâb vermektedir. Bu ikisi birtakım mes’elelerde, komşuları (Sıddîk Hasan Han elKannûcî) ve bazı şeyhlerinden onlara sirâyet eden şeyden (hastalıklardan) dolayı muzdarib (fikirleri oturmamış) kimselerdi. Burası, bunun genişçe anlatılmasının yeri değildir.</p>
<p>Ümmet’in, yaratılanların en hayırlısı ile tevessül hakkındaki amelini öğrenmek isteyenler imâm ve önder Ebû Abdillâh el-Numan Muhammed İbnu Mûsâ et-Tilimsânî el-Mâlikî’nin Mısbâhu’z-Zalâm fi’l-Müstağîsîne bi Hayri’l-En’am(98) isimli kitâbına müracaat etsinler. Bu zât hicri 683’de vefât etmiştir ki, kitâbı Dâru Kütübi’l-Mısriyye mahfûzâtındandır. Bu yazılanlarda, sırf ötekinin berikinin hatasını bulmaya ve hasmını -ne olursa olsun- yenmeye çalışmayan herkes içün yetecek bilgi ve delil vardır.</p>
<p><strong>Yazıyı Aldığım yer:</strong></p>
<p>https://www.academia.edu/7929563/Mahku_t-Tekavvul_f%C3%AE_Meseleti_t-Tevess%C3%BCl._%C4%B0mam_Zahid_el-Kevseri</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>1</strong> Haşeviyye: Nassların zâhirlerini, Hâricî bedevîliği, câhilliği ve ahmaklığı ile teşbîhe ve tecsîme, yani Allah’a şekil ve cisim yakıştırmaya basamak yapan sapıklar sürüsü. Bu ‘Haşevîlik’ sıfatını, Allah’ın sıfatlarını inkâr edenlerin de şunlar içün kullanması, onları ma’sûm kılmaz. Çoğu zaman bu iki kullanmayı -aralarındaki büyük farka rağmen- kasden karıştırırlar ve câhilleri kandırmakta basamak yaparlar. Oysa bu ve bu gibi husûslarda, Ehl-i Sünnet, bazı nassların zâhirini, başka bazı nasslar yüzünden, göründüğü gibi değil de -hakîkatine îmân etmekle beraber- nasslar çerçevesinde te’vîl ederek Şâri’in kasdettiği ma’nâyı yakalarlar; Sıfatları inkâr edenler ise, mücerred aklî ve mantıkî mülâhazalarla ölçüsüz ve asılsız te’vîllere saparlar ve asıl ma’nâyı ortadan kaldırırlar veya ondan uzaklaşırlar.</p>
<p><strong>َ2 ِ</strong>ح َمُه اهلل}  ر’/{rahimehullâh’ cümlesindeki { َ َ ِحم ر’/{rahime’ kelimesi aslında mâzî bir fiil ve ‘rahmet etti’ ma’nâsında ‘haber’ olmakla beraber, ‘rahmet etsin’ ma’nâsında ‘inşâ’/‘kurmak’/ ‘yapmak’ talebidir. Dolayısıyla ma’nâsı ‘Allah ona rahmet etti’ haberi değil, ‘Allah ona rahmet etsin’ inşâsıdır. Burada da ‘Sana Nebîmizin amcasıyla tevessül etmekteyiz’ ifâdesi Allah’a bir ‘haber vermek’ değil, ‘tevessülümüzü kabûl et’ inşâsıdır, düâsıdır.</p>
<p><strong>3</strong> Haberin fâidesi (faydası), ‘muhâtaba bir hüküm kazandırmak, yani haber verenin, verdiği haberi, onu bilmeyene bildirmesi’dir. (Muhtasaru’l-Meânî: 37-38)</p>
<p><strong>4</strong> Haberin fâidesinin lâzımı (haberin faydasından hiç ayrılmayan şey), ‘haber verenin, verdiği haberi kendisinin bildiğini, haber verdiği kimseye bildirmesi’dir. (Muhtasaru’lMeânî:37-38 )</p>
<p><strong>5</strong> Allah celle celâlühû’ya düâ edip O’ndan bir şey istemek.</p>
<p><strong>6</strong> Yani bu bir haber vermek değil, tevessül inşâsıdır, düâsıdır.</p>
<p><strong>7</strong> Tahrîci ileride gelecektir.</p>
<p><strong>8</strong> Hatîb, Târîhu Bağdat (1/123)</p>
<p><strong>9</strong> İmam Zehebî’nin Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ’sında Selef’ın tevessül amelini hiçbir zaman elden bırakmadığına dâir, birçok misâl var. Mağribli bir mü’mine bacımız üşenmemiş ondan bu husûstaki misâlleri derlemiş koca bir eser meydana getirmiş. İnşâellah ondan bir takımlarını ayrı bir yazıda aktaracağız.</p>
<p><strong>10</strong> Burada asıl mühim olan nokta böyle bir zâtın böyle bir inanışı şirk kabûl etmediği gibi bizzat ona sâhib olmasıdır; tercîh edilen görüşün “işleri tedbîr edenler”in ölmüş sâlih kişilerin olup-olmaması ise ayrı bir husûstur.</p>
<p><strong>11</strong> Fahruddîn el-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, Nâziât sûresi, 5. âyetin tefsîri (11/31) Râzî aynı yerde şunları da söylemektedir: “Câlinos (isimli eski bir hekîm/doktor), ‘ben hastaydım; kendimi tedâvî etmekten âciz kaldım da, rü’yâda tedâvînin nasıl olacağını bana öğreten birini gördüm’, dememiş miydi”?!&#8230;</p>
<p><strong>12</strong> Bazı felsefeciler ile onları bazı noktalarda taklîd eden İbnu Teymiyye, İbnu’l-Kayyım ve diğer gölgeleri, “bazı hâdislerin/“sonradan yaratılan varlıklar”ın aynı zamanda kadîm/ezelî olduğunu”, yani onların hem “yaratılmış” hem de “kadîm” ve “ezelî” olduğunu iddia etmişlerdir. Allah celle celâlühû’yu hâşâ hiçbir zaman koltuksuz bırakmamak için Arş’ın aynı zamanda hem yaratılmış hem de kadîm olduğunu iddia etmişlerdir. Bir yandan felsefecilere karşı nasslardan yana mücâdele ettiklerini iddiâ edip mü’minleri yanıltırlarken diğer yanda felsefecilerin kuyruklarına takılmışlardır. Hâlbuki böyle bir iddiâ saçma bir iddiadır. Bir şeyin, hem ‘hâdis’/‘sonradan olma’ olması hem de ‘Kadîm’/‘evveli olmayan’ olması imkânsızdır. Geniş bilgi için, İmâm Sübkî’nin ‘es-Seyfu’s-Sakîl’ine ve ona İmâm Kevserî tarafından yazılan hâşiyesi ‘Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim’e bakılsın.</p>
<p><strong>13</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/228)</p>
<p><strong>14</strong> Cüzîler: Bu âlemde bulunan varlıklardan ve hâdiselerden/ olan şeylerden, teker teker her biri.</p>
<p><strong>15</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/261-262)</p>
<p><strong>16</strong> Nefs-i Nâtıka: Zâtında maddeden mücerred olan/soyulan ama yaptıklarında onunla beraber olan cevher (Seyyid Şerîf Cürcânî, et-Ta’rîfât, 157)</p>
<p><strong>17</strong> İmam Fahruddîn er-Râzî, el-Metâlibu’l-Âliyye (7/275-277)</p>
<p><strong>18</strong> Âlemde var olan şeylerin ayrı ayrı olarak her biri.</p>
<p><strong>19</strong> Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd (3/338)Kitâbın tahkîkını yapan edebsiz câhil ise, bu işin Allah teâlâ tarafından yasaklanan bir şirk olduğunu söylerken Allah’dan korkmamanın yanında kullardan da utanmıyor. Öyle ya, ona göre -hâşâ- bir müşrik olan Teftâzânî’nin kitâbını tahkîk edip neşretmekle maddî menfaati ön plâna çıkarıyor.</p>
<p><strong>20</strong> Hattâ “neredeyse”si yok, İmâm Nesefî ve birçoklarına göre “velîlerin kerâmetleri bağlı oldukları nebîlerin mu’cizeleridir.” [İmam Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl (4/1312), Dâru’l-Edâ, Cin Sûresinin 26. âyetinin tefsîri.]</p>
<p>ً<strong>21</strong> َ ا و َ ا ْوَدْو ِ ا ب اْ ِ ال ِ بل}  ّ سب َ ْ هم ُتُعْس َو ْا”/{َEvsa’tühüm sebben ve evdev bî’libili”/“ben onlara bol bol sövdüm, sövmekten bir şey bırakmadım; ama onlar da develeri (malı) aldılar götürdüler” sözü, bir Arab atasözü olup hikâyesi kısaca şöyledir: Arablardan bir adamın develerine baskın yapılmış ve develer alınıp götürülmüş. Gözden kaybolduklarında bir tepeye çıkmış ve onlara sövmeye başlamış. Kavmine döndüğü zaman, ona malını, develerini bulup bulmadığını sormuşlar; o da bunun üzerine yukarıda geçen sözü söylemiş. (Meydânî, Mecma’u’l-Emsâl: 3/426, md.4360)</p>
<p><strong>22</strong> Allâme Sa’düddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd (5/75) Âlemü’l-Kütüb</p>
<p><strong>23</strong> Kudbuddîn er-Râzî</p>
<p><strong>24</strong> Levâmi’u’l-Esrâr Şerhu Metâli’i’l-Envâr</p>
<p><strong>25</strong> Levâmi’u’l-Esrâr Şerhu Metâli’i’l-Envâr: Bir baskısında (5), başka bir baskısında (6-7) Kudbuddîn er-Râzî, bu eserinde hem tevessül’ü hem de isti’âne’yi zikredip müdâfaa ediyor.</p>
<p><strong>26</strong> Seyyid Alâ Şerhi’l-Metâli’: Bir baskısında (17), başka bir baskısında (19) Yukarıdaki üç büyük İmâm, Râzî, Teftâzânî ve Cürcânî’den aktarılan ifâdeler, İmâm Kevserî’nin Makâlât’ından (382) hareketle asıl me’hazlara/kaynaklara varılmıştır. Onun verdiği me’hazların kimileri yazma, kimileri de eski baskı olduğu ve kimi yerleri rakamla vermediği için me’hazları zamânımızda basılan kitâblardan gösterdik. Burada ayrıca istedik ki, şu büyük imâmlara i’tirâz edebilecek ‘tevhîdçiler’e (!) -onlara göre- ‘tevhîd imâmlarından’(!) biri, hattâ ikincisi olan İbnu’l-Kayyim’den de bir hediyye takdîm edelim: İbnu’l-Kayyim, şöyle diyor: “Bedenin esîrliğinden, bağlarından ve engellerinden kurtulan rûhun, zelîl bedenin bağlarında ve engellerinde hapsolunan rûhta olmayan, tasarruf, güç, nüfuz, himmet, hızla Mevlâ’ya yükselmek ve Allah’la alâkası vardır. Bedeninde mahbûs iken (rü’yâdayken) bu olursa, ya ondan sıyrılıp ayrılınca, güçleri kendinde bir araya toplanınca ve de (bedene girmeden evvel rûhlar âlemindeki) ilk vaziyetinde de yüce, pak, büyük ve yüksek himmet sâhibi olunca nasıl olur? İşte bu rûhların bedenden ayrılınca başka bir hâli, başka bir işi vardır. Rûhların, bedenlerindeyken benzerlerine güç yetiremeyecekleri şeyleri ölümlerinden sonra yaptıklarına dâir insanoğlunun çeşitli sınıflarında görülen rü’yâlar tevatür edegelmiştir. Bir, iki, az bir sayı ve benzeri ile çok sayıda askerleri bozguna uğratmak gibi&#8230; Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Ebûbekir ve Ömer radıyellahu anhumâ, nice kez rü’yâda görülmüştür ki, rûhları küfür ve zulüm ordularını hezîmete uğratmışlardır. Bir de bakılmıştır ki, küfür orduları -sayılarının çokluğuna ve mü’minlerin zayıflığına ve azlığına rağmen- mağlub olmuşlar ve kırılmışlardır.” (İbnu’lKayyim, er-Rûh:237)</p>
<p><strong>27</strong> Mâide: 35</p>
<p><strong>28</strong> Ma’lûmdur ki, vesîle kendisiyle başka bir şeye yaklaşılacak her bir (gayr-ı meşrû’ olmayan) şey, vâsıta; tevessül de bu vâsıtayı elde etmek ve ona tutunmak idi. Bu, sâdece lügatın umûmu/geneli ile olsaydı, yine de istidlâle/delîl getirmeye yeterdi; ma’nâyı, delâletiyle gösteren bir delîl olurdu ki bu delîl getirmede üçüncü mertebede bir kuvvete sâhibdir..</p>
<p><strong>29</strong> [İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (2/519)], Kevserî, Makâlât (379)</p>
<p><strong>30</strong> [İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (2/398-399)], Kevserî, Makâlât (Aynı sahîfe)</p>
<p><strong>31</strong> Yani, Allah celle celâluhû’ya; ‘bu zâtın hâtırı için, bu ihtiyâcımızı yerine getir,’ diye yalvarınız, demek olur.</p>
<p><strong>32</strong> Yani, duâ etmek ne lügatın ne de Şerîat’ın tevessüle yüklediği ma’nâ değildir.</p>
<p><strong>33</strong> Bakara: 89</p>
<p><strong>34</strong> Tek başına delîl olarak kebûl edilmese bile, diğer delîllerin yanında onları takviyeye yarayabilir.</p>
<p><strong>35</strong> İbnu Ebî Hâtim (1/171), İbnu Cerîr (2/333-336), Beğâvî (1/93), Kurtubî (2/21), Rûhu’l-Meânî (1/320)</p>
<p><strong>36</strong> Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr (1/215-217) Dâru’l-Fikir,1414</p>
<p><strong>37</strong> Nisâ: 64</p>
<p><strong>38</strong> Bir sınırlandırma getirmeden genel ve her bir şeyi içine alabilecek bir ifâde ile söylenilen söz.</p>
<p><strong>39</strong> Ebû Ya’lâ (6/147), Temmâm (1/33,H:58), İbnu Asâkir (13/326), Deylemî (1/119), İbnu Adiyy (2/327, Tercüme:460, el-Hasen İbnu Kuteybe el-Medâinî), İbnu Adiyy, ‘onda bir beis olmadığını umuyorum’ dedi. İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî’de, ‘Bunu Beyhakî, Hayâtü’lEnbiyâ fî Kubûrihim isimli kitabında rivâyet etmiş ve sahîh bulmuştur’ dedi. (7/160-161), Dâru’l-Fikir,1411 İbnu Hacer aynı yerde bunun Bezzâr tarafından da rivâyet edildiğini, ayrıca Beyhakî tarafından başka bir lafızla da rivâyet edildiğini ama senedinde hıfzı kötü olan bir râvî bulunduğunu, Müslim rivâyetinde Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in Mûsâ alehisselâmı kabrinde namaz kılarken gördüğünün, yine Müslim rivâyetinde ‘Îsâ ve İbrâhîm aleyhimesselâm efendilerimizi de namaz kılarken gördüğünün bulunduğunu söylemektedir. Münâvî, ‘bunu Ebû Ya’lâ, Enes İbnu Mâlik’den rivâyet etmiştir ki sahîh bir hadîsdir’ dedi.</p>
<p><strong>40</strong> Kevserî tarafından yazılan Tebdîdü’z-Zalâmi’l-Muhayyim nâmındaki eserde.</p>
<p><strong>41</strong> İmâm Hâfız Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Mûsâ İbni Nü’mân el-Mezâlî el Merrâküşî (607- 683) şöyle diyor: Bize rivâyet edildiğine göre Hâfız Ebû Sa’d es-Sem’ânî Ali radıyellâhu anhu ve kerremellâhu vechehû’nun şöyle dediğini anlattı: Resûlüllah sallâhu aleyhi ve sellem’i defnettikten üç gün sonra yanımıza bir bedevî geldi, kendini Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabri üstüne attı, toprağından başına saçtı ve şöyle dedi: Söyledin ve sözünü işittik. Senden anladığımızı sen Allah’tan anladın. Sana indirilen âyetler arasında, şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelseler, hemen Allahtan af isteseler ve onlar için Resûl de af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı âyeti de vardı. Nefsime zulmettim ve benim için af dilemen maksadıyla geldim. Bunun üzerine kabirden hemen,bağışlandın diye ses geldi. [Mısbâhu’z-Zalâm (21) Ayrıca benzeri bir lâfızlarla: İmâm Beyhakî, Şuabu’l-Îmân [3/495, (4187), İmâm İbnu Kesîr, Tefsîr (2/306), İmâm Kurtubî, Tefsîr (5/265), İmâm Nesefî, Tefsîr (1/234), İmâm İbnu Kudâme, el-Muğnî (3/557), İmâm İzz İbnu Cemâa, Hidâyetü’s-Sâlik (3/1383), İmâm İbnu’l-Cevzî, Müsîrul-Ğarâmi’s-Sâkin (2/301), İmâm Sâlihî Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd (12/380), İmâm Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ (4/1361), İmâm Ebu’l-Yümn İbnu Asâkir, İthâfu’z-Zâir (68-69), İmâm İbnu’n-Neccâr, ed-Dürretü’s-Semîne (224), İmâm İbnu Hacer el-Heytemî, Tühfetü’z-Züvvâr (55)], Mısbâhu’z-Zalâm’ı tahkık edip neşreden kişi. (Aynı sahîfe)] İmâm Ebû Abdillâh Muhammed İbnu Mûsâ İbni Nu’mân el- Mezâlî el Merrâküşî, yine kendi isnâdıyla, Muhammed İbnu Nu’mân İbni Şibl el-Bâhilî’den şöyle dediğini rivâyet etti: Medîneye girdim ve Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrine vardım. Bir de gördüm ki, bir bedevî devesini hızlıca sürüyor. Hemen devesini çöktürdü ve bağladı. Sonra kabr-i şerîfe girdi ve güzelce bir selâm verip hoş bir duâ yaptı.</p>
<p>Sonra da şöyle dedi: Anam babam hakkı içün yâ Resûlelleh sallellâhu naleyhi ve sellem! Kesinlikle Allah celle celâlühû seni vahyine hâs kıldı ve sana içinde evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini topladığı bir kitâb indirdi ve kitâbında, ‘şâyet onlar kendilerine zulmettikler vakit sana gelseler ve hemen Allah’dan af isteselerdi, Resûl de onlar için af isteseydi, elbette Allah celle celâlühû’yu tevvâb ve rahîm olarak bulacaklardı’ buyurdu. Dediği de haktır. Ben sana günahları i’tirâf ederek, seni Rabbine şefaatçı yapmaya geldim. O da (Allah’ın, şu âyetinde) va’dettiğidir. Sonra kabre döndü ve şöyle dedi: -Ey en hayırlısı, düzlükte kemikleri gömülenlerin!.. / Ve güzel koktuğu onların güzel kokusundan düzlüğün ve yüksek tepelerin. -Sensin o Nebî ki, umulur şefâati/Sıratta, kaydığı zamanda ayaklar. -Canımdır fedâ o kabre ki, sensin sâkini/ Ondadır afâf, ondadır cömertlik, ondadır kerem. Sonra da bineğine binip gitti. Ancak mağfiretle gittiğinde hiç şübhe etmiyorum İnşâellah. Muhammed İbnu Abdillâh el-Utbî de bu haberi anlattı ve sonuna şu ilâveyi yaptı: “Derken uyuya kaldım ve hemen Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’i rüyâda gördüm, bana şöyle dedi: ‘Ey Utbî!.. Bedevî’ye yetiş ve ona Allah celle celâlühû’nün onu bağışladığını müjdele.’ ” Merhûm Seyyîd Muhammed Alevî Mâlikî bu haberin kaynaklarını veriyor: İmâm Nevevî, (El-Îzâh: 498, el-Mecmû’: 8/276) Ebû’l-Vefâ İbnu Ukayl, İbnu Kesîr, Tefsîru’l-Kurani’lAzîm (1/520-521), Ebû Muhammed İbnu Kudâme, (ElMuğnî, 3:556), Ebû’l-Ferec İbnu Kudâme, (Şerh-i Kebîr, 3: 495),Mensûr İbnu Yûnus, (Keşşafu’l-Kınâ, 5:30), İmâm Kurtubî (El-Câmi’, 5:265). İmâm Nevevi, (El-Mecmû’, 8:274) İmâm Nevevi, Utbî’nin bedeviden naklettiği bu beytleri, Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem’in kabrini ziyâret esnasında söylemenin müstehab olduğunu söylemiştir</p>
<p><strong>42</strong> Buhârî (1010,3710), İbnu Hibbân (2561)</p>
<p><strong>43</strong> Bu i’râb ve ona dayanarak verilen ma’nâ, İbnu Hacer’in َ ْسَق ْى ال َغَم ُام } ,O. tercîhidir ُ ْست َ َض ي ْي اب َ و)/{َve ebyada yüsteskâ…) ibâresini önceki beyitte geçen {داِّ ً سي َ َك َ ق ْوٌم َ َ َ ا تر م’ /{mâ tereke kavmun seyyiden’deki {داِّ ً ْبَي َض} atfederek e’seyyidenَ } /‘سي َ {ا /&#8217;ebyeda’da mef’ûliyyet üzere nasbı râcih buluyor. [Fethu&#8217;lBârî (Dârü’l-Fikir baskısı):3/184-185] {ه ِه ِج ْو َب ِ ام ُمَغ َال ى ْ قَسَ ْ ُ ْست / {ي ‘Yüsteskâ›l-ğamâmu bi vechîhî’deki {جهْو)/{َvech)/yüz, Arab dilinde, (zât)’tan kinâye olarak da kullanılır. Buna göre, “zâtıyla bulutlardan yağmur istenen her bakımdan ak ve pâk bir insan”dan söz ediliyor.… İsteyen, te’vîle gitmeyip, “ ‘zâtı’ ile değil, ‘yüzü’ iledir” de diyebilir(!)</p>
<p><strong>44</strong> Ahmed İbnu Hanbel: (2/93), Buhârî (Muallak olarak) (1009), İbnu Mâce: (1272) Rivâyet sahîhtir.</p>
<p><strong>45</strong> İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (3/183), Dâru’l-Fikir,1414</p>
<p><strong>46</strong> İbnu Abdi’l-Berr, el-İstîâb, el-İsâbe kenarı (3/98-99), Dâru’lFikir, 1398</p>
<p><strong>47</strong> İbnu Kesîr, el-Bidâye (8/93-94), İbnu Kesîr bu rivâyetin isnâdının sahîh olduğunu söyledi.</p>
<p><strong>48</strong> İmâm Sübkî, Şifâu’s-Sikâm (144-145)</p>
<p><strong>49</strong> İmâm Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr (7/304, Md:1295) Dârü’l-Fikir.</p>
<p><strong>50</strong> Bu ihâle, el-İsâbe’de bulunamamıştır.</p>
<p><strong>51</strong> İbnu Ebî Şeybe, el-Musannef (6/356-357, H: 32002)</p>
<p><strong>52</strong> İbnu Hacer, Fethu’l-Bârî (3/183-185), Dâru’l-Fikir</p>
<p><strong>53</strong> İmâm Buharî, Et-Tarîhu’l-Kebîr (6/209-210), Dârü’l-Fikir.</p>
<p><strong>54</strong> Tirmizî, Sünen (H:3578) 55 İbnu Mâce, Sünen (1/157), (H:1385), Dârü’l-Ma’rife.</p>
<p><strong>56</strong> Nesâî, Amelü’l-Yevm ve’l-Leyle (204, H:663), Müessesetü’lKütübi’s-Sekafiyye,1406</p>
<p><strong>57</strong> Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve (6/166, 167,168), İlmiyye, 1405</p>
<p><strong>58</strong> Tirmizî, es-Sünen (5/569)</p>
<p><strong>59</strong> Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve (6/167), İlmiyye,1405</p>
<p><strong>60</strong> Ebû Dâvud et-Tayâlisî (9, H:37), Humeydî (1/16, H:28), Buhârî (6553), Müslim (1907), Ebû Dâvûd (2201), Tirmizî (1647), Nesâî (7/13, H:3794), İbnu Mâce (4227)</p>
<p><strong>61</strong> İmam Kevserî sözü uzatmamak içün rivâyeti bütünüyle getirmediyse de biz meselenin anlaşılmasını kolaylaştırmak içün onu hemen hemen tamamıyle almayı münâsib gördük.</p>
<p><strong>62</strong> Taberânî, el-Kebîr (9/30-31), es-Sağîr, (er-Ravdu’dDânî:1/306-307)</p>
<p><strong>63</strong> El-Heysemi, Mecmauz-Zevâid (2/279) 64 El-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb (129 H:1008) 65 Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvveh, biri sahîh olan iki isnâd ile (6/167-168)</p>
<p><strong>66</strong> İbnu Teymiyye de bu rivâyetin sahîh olduğunu (Kâidetün Celîle:98)’de i’tirâf etmektedir.</p>
<p><strong>67</strong> Bu ibâre, rivâyetin aslındandır. İmâm Kevserî sözü uzatmamış olmak içün onu hazfetmiştir. Biz daha anlaşılır olması içün ilâve ettik.</p>
<p><strong>68</strong> Taberâni, el-Kebîr (24/351-352) ve [Taberânî, el-Evsat, (356- 357- Mecma’u’l-bahreyn), Ebû Nüaym, Hilye:3/121], el-Kebîr Tâ’lîk’ı: 24/351, [Beyhekî, Delâilü’n-Nübüvve…]</p>
<p><strong>69</strong> İmam Şafiî, el-Müsned (2/173, H:607)</p>
<p><strong>70</strong> İmâm Kevserî, bu râvîyi ‘el-Fihrî’ şeklinde zabt etmiş, Tabakât ve Ricâl kitâblarında da görebildiğimiz kadarıyla böyledir. Ancak Şifâ ve şerhlerinde, ‘el-Fihr’ şeklindedir. Allahu a’lem.</p>
<p><strong>71</strong> İmâm Kevserî, İyâd’ın haberi kendilerinden aldığı şeyhlerinin sağlam olup olmadıkları hakkında bir şey dememiştir. Ancak aşağıda da geleceği üzere, Hâfız Muhaddis Hafâcî onların güvenilir ve sağlam kimseler olduğunu söylemiştir.</p>
<p><strong>72</strong> Kesintisiz senedle Mâlik’e dayandırmayıp, Ondan rivâyet edeni atlayarak kesik bir senedle O’ndan rivâyet etti.</p>
<p><strong>73</strong> ‘O’nun senin yanındaki hâtırı ve rütbesi hürmetine senden istiyorum’, derse…</p>
<p><strong>74</strong> Ahmed İbnu Hanbel (3/21), İbnu Ebî Şeybe (15/106-107, H:29812, Muhammed Avvâme tahkîkı. Metindeki lafız, İbnu Ebî Şeybe’nindir.), İbnu Mâce (778), İbnu’s-Sunnî (84-85) ve [İbnu Huzeyme, (Sahîh’inin bir cüzü olan) et-Tevhîd (1/41- 42, M. Avvâme, Musannef hâmişi:15/106-107) Taberânî, ed-Düâ (2032, M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/106-107), İbnu Menî’, Ebû Nuaym Fazl İbnu Dükeyn, Kitâbu’s-Salât (İbnu Hacer, Netâicü’l-Efkâr:1/273, M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/106-107)]</p>
<p><strong>75</strong> El-Bûsîrî, Mısbâhu’z-Zücâce (132-133, H:263), Dâru’lKütübi’l-İlmiyye, 1414</p>
<p><strong>76</strong> Cerh, müfesser değildir, kınamanın sebebi açıklanmamıştır; dolayısıyla mu’teber değildir.</p>
<p><strong>77</strong> Bu köşeli parantez arası makâlenin dipnotunda yer aldıysa da onu içinde zikretmeyi münâsib gördük.</p>
<p><strong>78</strong> El-Bûsîrî, İbnu Mâce Zevâidi el-Mısbâh’ında (132-133, H:263) ve ona tâbi’ olarak es-Sindî de İbnu Mâce Hâşiyesinde (Dârü’lMa’rifeh) böyle demektedir. (1/429)</p>
<p><strong>79</strong> Alâuddîn Muğlatay, el-İ’lâm Şerhu Süneni İbni Mâce (Mektebetü Nezzâr Mustafa Bâz) (4/1316-1317)</p>
<p><strong>80</strong> Ayni hadîsi aynî Sahâbî’den rivâyet etmekte O’na uymuştur.</p>
<p><strong>81</strong> Yani, Ebû Saî el-Hudrînin yaptığı rivâyetin, bir başka Sahâbî olan Bilâl’den de gelen şâhid’i de vardır. 82 Yani hasen olmaktan aşağı düşmez.</p>
<p><strong>83</strong> Mütâbi’: Bir kişi bir râvîden bir isnâdla bir Sahâbî’den bir hadîs rivâyet eder ve bir başka kişi, aynı râvîden veya onun üstündeki râvîden aynı isnâd ile aynı hadîsi aynı Sahâbî’den aynı lafızla veya aynı ma’nâ ile rivâyet ederse, ikinci hadîse (veya râvîye) ‘mütâbi’ ismi verilir. Şâhid: Tercîh edilen meşhûr görüşe göre bir Sahâbî’den yapılan rivâyetin başka bir Sahâbî’den yapılması hâlinde ikinci rivâyet birincinin Şâhidi olur. Bazıları da “bir rivâyet, -ister bir Sahâbî’den, ister iki ayrı Sahâbîden olsun- diğerine lafızda uyarsa, mütâbi’, manada uyarsa şâhid olur” demişlerdir. Kimileri de “Mütâbi’ ve Şâhid’in ikisi de aynı manadadır” demişlerdir. [Mukaddimetü’d-Dihlevî (biraz tasarruf ile):63- 64 Dâru İbni Kesîr,1426)]</p>
<p><strong>84</strong> Allahu a’lem sahîh liğayrihî.</p>
<p><strong>85</strong> [Hafız Irâkî, İhyâ Tahrîci (1/323)], M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>86</strong> [İbnu Hacer, Netâicü’l-Efkâr (1/272)], M. Avvâme, elMusannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>87</strong> Ayrıca, şu Hadîs Hâfızları da bu rivâyeti hasen kabûl etmişlerdir: [Hafız Abdu’l-Ğanî el-Makdisî, en-Nasîha fi’lEdiyeti’s-Sahîha, Münzirî’nin şeyhi Ebû’l-Hasen el-Makdisî, -ki bunu ondan Münzirî nakletmiştir- (et-Terğîb:2/458-459), Dümyâtî, el-Metceru’r-Râbih (1325)], M. Avvâme, el-Musannef hâmişi:15/107</p>
<p><strong>88</strong> Furkan: 59 Bu cümledeki, ‘onu haberdâr olana sor’ derken, ‘sor’ fiil (yüklem), ‘sor’daki gizli ‘sen’ fâil (özne), ‘o’ ve ‘haberdâr’ kelimeleri de iki mef’ûldürler (nesnedir.) Söylenmek istenen َ َل} :şudur سأ’/ { َseele’ fiili ‘sorup bilgi öğrenmek’ ve ‘bir şey istemek’ gibi değişik manalara gelir ve her ikisi de iki mef’ûl alır. Bunlardan bilgi edinmek içün olan ‘suâl’in mef’ûl’üne {ب’/{ ِbâ’ harf-i cerri girer. Metindeki iki misâlde olduğu gibi. Ancak ‘haber öğrenmek’ içün değil de ‘bir şey istemek ve almak’ manasında olan, ‘suâl’in iki mefûl-i bih’inden hiçbirine {ِب’/{bâ’ harfi girmez. {ةَ َ َ ِ ب ِه ْ ال َع ِافي َ َل اهلل سأ’/ { َseelellâhe bihî’l- âfiyete’/ ‘Allah’dan onu istedi’ manasında değil, ‘Allah’dan onun ile (hâtırına) âfiyet istedi’ demek olur. ‘İstedi’ fiil, ‘Allah’dan’ mef’ûl, ‘âfiyeti’ kelimesi diğer mef’ûl-i bih,{هِب {ِ ‘bihî’ kelimesi ise vâsıta edinilen mef’ûl/nesne olur. Yani, ‘bihî’ lafzı ‘suâl’in iki mef’ûl-i bihinden biri olamaz; ikinci mefrûlün bih “el-âfiyete’ kelimesidir.</p>
<p><strong>89</strong> Meâric: 1</p>
<p><strong>90</strong> Meselâ, hadîsde gelen {اً ً َ ا خ ِاشع َ ِّلل ُه َّم ِ اِّن َ ى ا ْسَاُل َك َ &#8230;قْلب Ey}/‘أ Allahım!&#8230; Şübhesiz ki ben, Sen’den korkan bir kalb suâl ediyorum (istiyorum)’ şeklindeki duâda olduğu gibi. Burada ‘istiyorum’ fiil, ‘senden’ birinci mef’ûl-i bih, ‘korkan bir kalb’ de ikinci mef’ûl-i bih. İkisinde de ‘bâ’ harfi yok. Bunların dışında bir mef’ûl’e ‘bâ’ girecek olsaydı, ‘vasıtasıyla’ veya ‘aracılığıyla’ manasında olurdu. Cümleye meselâ {كِّ َ َ ِبي biِ}/‘بن nebiyyike’ kelimesini ekleseydik, ondaki ‘bâ’ ile ‘Nebin (vâsıtası) ile’ demiş olacaktık.</p>
<p><strong>91</strong> ‘Nebin ile Senden beni cehennemden korumanı istiyorum’ cümlesinde, ‘istiyorum’ fiil, ‘senden’ birinci mef’ûl-i bih, ‘beni korumanı’ ikinci mef’ûl-i bih, ‘Nebin ile’ de tevessül edilen, vesîle edinilen, ‘Nebin hâtırına’ ma’nâsında. Yoksa ‘Senden Nebîni istiyorum’ veya ‘Sana nebîni soruyorum’ gibi ‘şiddetli güldürecek’ ve ‘uzun uzun eğlendirecek’ olan manalar değil…</p>
<p><strong>92</strong> İki fiilden her biri, bir lafzı kendine bir fâil veya her biri mef’ûl veya biri fâil diğeri de mef’ûl olarak almak isterse, buna ‘tenâzu’ yani iki fiilin bir lafız üzerinde çekişmesi denir ki, teferruatı uzundur. İşin daha fazla olan nahiv inceliklerini ehline bırakıyor, ziyâde îzâha dalmayı lüzûmsuz görüyoruz. Burada şöyle denilir: {كْ َ َُل َك ِ ب َ �ح ِّ �ق َّ ال�س ِ �ائ ِ �ل� َ ين َ عَلي َ ْسأ ,deki}’أ َلُ} َ ْسأ أ’/{istiyorum’, iki mef’ûlün bih istiyor: Birincisi, şu fiilin sonundaki {ك’/{ َsen(den)’ ikincisi ise burada açıkta yok; ancak ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} ilerideki َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzını ْ ْقَذِن ِ ى م َ �ن َّ الن ِار} ,istiyor almak olarak mefûl َ ْن ُ تن َُل َك أ َ ْسأ ,deki}’ أ َُل َك} َ ْسأ َلُ}’ nin}’أ َ ْسأ أ‘/{itiyorum’ fiili de sonuna takılan birinci mef’ûl {َك’/{sen(den)’ başka bir ikinci mefûl olarak yine hemen ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} dibindeki َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzını mefûl olarak almak istiyor. Dolayısıyla iki {لَ ُ َ ْسأ أَنْ} bir lafzı} أ ْ ِقَذِن ِى م َن ِّ النارِ تن {ُlafzını kendilerine ikinci mef’ûl olarak almak istiyor ve çekişiyorlar. Nahiv mezheblerinden hangisini kabûl ederseniz edin, birinin ikinci mef’ûlü kalmıyor; birinde zamir ْ ِقَذِن ِى م َن َّ الن ِار} ,o ki zorundasınız etmek takdîr َ ْن ُ تن أ’/{beni ateşten kurtarman(ı)’ lafzına dönecektir. Şâz olan nahiv görüşleri ise meselemiz dışındadır.</p>
<p><strong>93</strong> Taberânî, (Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid:10/159)</p>
<p><strong>94</strong> “Her zaman” ve “bazen’” ma’nâsındaki lafızlardan boş bırakılan ve “bazan” manasına gelen kalıplardandır.</p>
<p><strong>95</strong> Yani cemi/çoğul olarak “istâne edin” denilmeyip müfred/ tekil olarak “istiâne et” denilmiştir.</p>
<p><strong>96</strong> Abdülhayy el-Leknevî, Tezkiretü’r-Râşid, Mecmûatü Resâili’l-Leknevî (6/428-435) İdâretü’l-Kur’ân,1419, 1. baskı.</p>
<p><strong>97</strong> Fâtır: 22</p>
<p><strong>98</strong> Bu kitâb, yakınlarda Hüseyin Muhammed Ali Şükrî’nin gayret ve çalışmasıyla Dârü’l-Medîneti’l-Münevvere ve Dârü’s-Seyyid Abbâs Sakar el-Hüseynî tarafından müştereken basılmıştır. Trhsz.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/">Mahku’t-Tekavvul fî Meseleti’t-Tevessül</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mahkut-tekavvul-fi-meseletit-tevessul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ka&#8217;bu&#8217;l-Ahbar Ve İsrailiyat∗</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabul-ahbar-ve-israiliyat%e2%88%97/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabul-ahbar-ve-israiliyat%e2%88%97/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Feb 2017 11:05:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsrailiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ka'bu'l-Ahbar Ve İsrailiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13954</guid>

					<description><![CDATA[<p>Telif: Muhammed Zâhid el-Kevserî Çev.: Osman Güner** İsrailiyat konusu, öteden beri hadis ilmiyle uğraşanların en temel tartışma konularından biri olmuştur. Yahudi ve Hıristiyanların dinî kaynaklarından aktarılan &#8220;efsane,kıssa, olay veya bilgi&#8221; anlamında kullanılan İsrailiyat&#8217;ın, İslamî literatüre kimler tarafından ve nasıl sokulduğu konusu dün olduğu gibi bu gün de gündemi hala meşgul etmektedir. Özellikle henüz sahabenin hayatta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabul-ahbar-ve-israiliyat%e2%88%97/">Ka’bu’l-Ahbar Ve İsrailiyat∗</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kabul-ahbar-ve-israiliyat%e2%88%97/attachment/1593/" rel="attachment wp-att-13976"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13976" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/1593.jpg" alt="" width="433" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/1593.jpg 433w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/1593-300x208.jpg 300w" sizes="(max-width: 433px) 100vw, 433px" /></a></p>
<p><strong>Telif:</strong> Muhammed Zâhid el-Kevserî<br />
<strong>Çev.</strong>: Osman Güner**</p>
<p>İsrailiyat konusu, öteden beri hadis ilmiyle uğraşanların en temel tartışma konularından biri olmuştur. Yahudi ve Hıristiyanların dinî kaynaklarından aktarılan &#8220;efsane,kıssa, olay veya bilgi&#8221; anlamında kullanılan İsrailiyat&#8217;ın, İslamî literatüre kimler tarafından ve nasıl sokulduğu konusu dün olduğu gibi bu gün de gündemi hala meşgul etmektedir. Özellikle henüz sahabenin hayatta olduğu döneminde İslam&#8217;ı kabul ederek kültürel alanda sahabeyle ilişkiye giren Ka&#8217;bu&#8217;l-Ahbâr ve Vehb b. Münebbih gibi mühtedilerin yeterince güvenilir olup olmadıkları ve onlardan aktarılan bilgilerin Müslümanların akidelerini ve düşünce dünyalarını ne ölçüde etkilediği hususu, yoğun bir tartışma gündemi oluşturmuştur.</p>
<p>XIX. yüzyılda Mısır&#8217;da konuyla alakalı olarak yoğunlaşan tartışmalarda,Reşid Rıza, Ahmed Emin ve Ebû Reyye gibi yazarlar Ka&#8217;b&#8217;ı çok ağır ithamlarla eleştirirken, Abdurrahman el-Cemcumûnî, M. Hüseyin Zehebî ve Abdurrahman el-Muallimî gibi yazarlar da onun savunusunu yapmışlardır. Mezkur yazarlarla aynı çağda yaşamış alimlerden Muhammed Zahid el-Kevserî de, kendisine yöneltilen bir soru üzerine aşağıdaki makaleyi kaleme almış ve bu konudaki kanaatini ortaya koymuştur.)</p>
<p><strong>Soru:</strong> Halk arasında yaygın ve çağdaş tefsirde de yer alan Efendimiz İbn Abbas&#8217;a<br />
ait İsrâ ve Mi&#8217;râc kıssasında geçtiği gibi, (Musevi asıllı mühtedi) Ka&#8217;bu&#8217;l-Ahbâr&#8217;ın İslam&#8217;ın cennet ve cehennem konularındaki düşünce ve yaklaşımlarına etkisi olmuş mudur?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Soruyu soran şahsın çağdaş tefsirden ve halk arasında yaygın (…) kıssadan ne kastettiği yeterince açık ve anlaşılır değil. Eğer bu şahıs, İbn Cerir ve diğer mü-<br />
fessirlerin İsrâ suresinin tefsirinde zikrettikleri söz konusu uzun kıssayı kastediyorsa,<br />
onun isnadında ne Ka&#8217;b ne de İbn Abbas vardır. Bilakis bu rivayetin isnadında hafızası kötü (sûu&#8217;l-hıfz) olarak tanınan Ebû Ca&#8217;fer İsa b. Mâhân er-Râzî, Ebû Hârûn &#8216;İmâra b.Cüveyn el-Abdî ve yalancılıkla itham edilen Hâlid b. Yezid b. Ebî Mâlik bulunmaktadır. Bunların rivayetleri hüccet olarak kabul edilmediği gibi, bu uzun kıssa örneğinde de aynı durum söz konusudur. Bu kıssanın Ka&#8217;b&#8217;la uzaktan yakından alakası yoktur. Ayrıca Yahudilerin bu gün ellerindeki Tevrat&#8217;ın bölümleri içerisinde cennet ve cehennem inancı bulunmadığı gibi, öteden beri Allah&#8217;ın elçilerinin davet ettikleri en hassas ilkelerden biri olan &#8216;öldükten sonra tekrar dirilmeye iman&#8217; konusu da Tevrat&#8217;ta yer almamaktadır.</p>
<p>Bu durum, tahrifin en açık göstergelerinden biri olarak kabul edilir. Dolayısıyla, Ka&#8217;b&#8217;ın cennet ve cehennem konusunda Yahudilerin kutsal kitaplarından kıssa nakletmeyi arzuladığı düşünülemez; zira Talmut&#8217;ta, Allah&#8217;ın elçilerinin davetleriyle çelişen tenasüh (ruh göçü) inancına ilişkin metinler bulunmaktadır. Mirac gecesi Allah&#8217;ın görülmesine ilişkin İbn Abbas&#8217;la Ka&#8217;b arasında geçen diyaloga gelince, bu haberi Tirmizi Câmi&#8217;inde Necm suresinin tefsiri bahsinde, hafızasının kötülüğü (sûu&#8217;l-hıfz) ve lafızları karıştırmasıyla (muhtelit) eleştirilen Mücâlid b. Saîd adlı ravinin bulunduğu bir senetle nakletmiştir.(1)</p>
<p>Esasen Şa&#8217;bî&#8217;nin lafzı, kendi içerisinde bir bütünlük ifade etmediği gibi, diğer sahih hadislerle de çelişmektedir.(2)</p>
<p>&#8216;Ka&#8217;bu&#8217;l-Ahbâr&#8217;, &#8216;Ka&#8217;bu&#8217;l-Hıbr&#8217; İbn Mâti&#8217; el-Himyerî diye bilinen Ka&#8217;b, Yahudi<br />
kutsal kitaplarına vukufiyeti olan ilmi geniş, alim bir şahsiyetti. İslam ve Cahiliye dö-<br />
nemlerine yetişmiş bir muhadramdı. Zira Yemen&#8217;de doğmuş, hicret edinceye kadar da orada ikamet etmiş ve ancak Hz. Ömer döneminde h.12. yılda Müslüman olmuştu. İbn Sa&#8217;d, Tabakât&#8217;ında onu Şam ehli tabiîlerinden sayar ve onun hakkında şöyle der: &#8220;Ka&#8217;bbir Yahudi idi, Müslüman olup Medine&#8217;ye geldi, sonra Şam&#8217;a gitti ve en son Hımıs&#8217;a yerleşti. Hz. Osman&#8217;ın hilâfeti döneminde h. 32 yılında vefat edinceye kadar da burada kaldı.&#8221;(3)</p>
<p>Bu konuda çok sayıda kimse tarih düşmüştür.</p>
<p>İbn Hibban Sikât&#8217;ta diyor ki: &#8220;Ka&#8217;b, h. 34 yılında vefat etti; h. 32 yılında öldüğü de söylenir. Öldüğünde 104 yaşına ulaşmıştı.&#8221;(4)</p>
<p>İbn Sa&#8217;d&#8217;ın Hammâd b. Seleme – Ali b.Zeyd b. Cudân – İbnu&#8217;l-Müseyyib kanalıyla İbn Abbas&#8217;tan naklettiğine göre, o, Ka&#8217;b&#8217;a:</p>
<p>&#8216;Peygamber (a.s.) ve Ebû Bekr dönemlerinde Müslüman olmana mani olan şey neydi?</p>
<p>Neden Ömer dönemine kadar bekledin?&#8217; diye sordu. O da: &#8216;Babam bana Tevrat&#8217;tan bir kitap yazmış ve onunla amel etmemi söylemişti. Diğer kitapları da mühürlemiş, mühürlerini açmamam konusunda benden kesinkes söz almıştı. İslam&#8217;ın doğuşunu görünce,kendi kendime &#8216;belki de babamın benden gizlediği bir takım bilgiler var&#8217; diyerek mührü açıp diğer kitapları okudum. Böylelikle Hz. Muhammed ve ümmetinin vasıflarını orada bizzat gördüm ve şimdi gelip Müslüman oldum.&#8221;(5)</p>
<p>Bu haberin senedinde Hammâd b. Seleme gibi Buhârî ve Müslim&#8217;in hadis almaktan kaçındıkları muhtelit (haberleri karıştıran) bir ravi bulunmaktadır. Onun, hafızası sağlam iken naklettiği başka rivayetleri de vardır, ancak söz konusu bu rivayeti ihtilattan sonra naklettiği gerekçesiyle tenkit edilmiştir. Ayrıca senette, Ali b. Zeyd b.<br />
Cud&#8217;ân gibi bir çok kimsenin zayıf saydığı başka bir ravi daha vardır.</p>
<p>Cumhur, Ka&#8217;b&#8217;ın güvenilir olduğu kanaatindedir. Bu nedenle onun, zayıf ve metruk ravileri konu alan eserlerde adı geçmemektedir. Zehebî, Tabakâtu&#8217;l-Huffâz adlı eserinde ona da yer ayırmış ve kısaca biyografisini vermiştir.(6)</p>
<p>İbn Asâkir Târihu Dımeşk&#8217;inde onun biyografisini oldukça geniş (7)</p>
<p>Ebû Nuaym ise Hilye&#8217;sinde onun haberlerine, nasihatlerine, meclislerine ve Ömer&#8217;in ona yönelik korkutmalarına değinerek sözü bir hayli uzatmıştır.(8)</p>
<p>Onun cennet ve cehenneme ilişkin, senedinde Furât b. es-Sâib&#8217;in bulunduğu bâtıl bir rivayetine de yer vermiştir.(9)</p>
<p>İbn Hacer de, el-İsâbe ve Tehzîbü&#8217;t-Tehzîb adlı eserlerinde onun biyografisini kaydetmiştir.(10)</p>
<p>Hadis tenkitçileri onun güvenilirliği konusunda görüş birliği etmişlerdir. Fakat Buharî, Sahîh&#8217;inin Kitâbu&#8217;l-İ&#8217;tisâm bölümünde, Muâviye&#8217;nin Ka&#8217;b&#8217;dan bahsederken, &#8220;Ehli Kitaptan nakledenlerin en doğru sözlüsü olmasına rağmen, (bazen) onun da yalanlarını yakalardık&#8221;dediğini nakleder.(11)</p>
<p>İsâbe&#8217;de de, Huzeyfe&#8217;nin onu tekzib ettiği nakledilir.(12)</p>
<p>İbn Abbas da onu yalancılıkla suçlamıştır.(13)</p>
<p>Aliyyülkârî, el-Mevdûâtu&#8217;l-Kubrâ&#8217;sında şöyle der: &#8220;Müminlerin emiri Ömer b.<br />
Hattâb Mescid-i Aksâ&#8217;nın, Kubbetü&#8217;s-Sahrâ&#8217;nın önüne mi yoksa arkasına mı inşa edileceği konusunda insanlarla istişare ediyordu ki, Ka&#8217;b söz alarak: &#8216;Ey Müminlerin emiri,onu Sahrâ&#8217;nın arkasına yap!&#8217; demişti; ancak Ömer (r.a.): &#8220;Yahudinin çocuğu, sana Yahudilik bulaşmış! Hayır, onu Sahrâ&#8217;nın ön tarafına yapın ki, namaz kılanlar ona doğru yönelmesinler&#8221; demiş ve bu günkü yerine inşa ettirmişti.(14)</p>
<p>Ömer (r.a.), böylelikle Ka&#8217;b&#8217;ın, Müslümanların mescidinde Yahudilerin kıblesine<br />
doğru namaz kılınması isteğine engel olmuştu.Ka&#8217;b, Ehli Kitabın kutsal kitaplarından naklediyormuş gibi göstererek, daha önce Ömer&#8217;i (r.a.) öldürüleceği konusunda uyarmış, fakat onun katline karışan komplocularla bağlantısı ortaya çıkıncaya kadar kendisine yönelik bu suçlamayı unutmayıp içten içe gizlemişti. Ömer&#8217;in Ehli Kitabın kutsal kitaplarıyla ne alakası olabilirdi?! Eğer İslam dini, zanna dayanarak suçlanan kimse hakkında işlem yapılmasına cevaz vermiş olsaydı,Ömer&#8217;in katline ilişkin meselede Ka&#8217;b&#8217;ın durumu da mutlaka dava konusu olurdu. Nitekim Muaviye&#8217;nin şikayeti üzerine Ebû Zer&#8217;in Şam&#8217;dan Medine&#8217;ye çağrıldığı, Ka&#8217;b&#8217;ın Hz.Osman&#8217;ın meclisinde Ebû Zer&#8217;in mal biriktirmenin men&#8217;ine ilişkin düşüncesine karşı<br />
çıktığı, Ebû Zer&#8217;in de Ka&#8217;b&#8217;a cevaben: &#8216;Yahudi&#8217;nin oğlu, sen karışma, bu senin meselen değil!&#8217; dediği tarihen bilinmektedir.(15)</p>
<p>Ayrıca Avf b. Mâlik&#8217;in de, onun, Muaviye&#8217;ninkendisine gösterdiği müsamahadan faydalanarak kıssa anlatmasına karşı çıktığı bilinmektedir.(16)</p>
<p>Bütün bunlar gösteriyor ki, her ne kadar İbn Ömer&#8217;in, İbn Abbas&#8217;ın ve Ebû<br />
Hureyre&#8217;nin Ka&#8217;b&#8217;dan naklettikleri bazı rivayetleri bulunsa da, Hz. Ömer, Huzeyfe, Ebû Zer, İbn Abbas, Avf b. Mâlik ve Muâviye gibi sahabiler tam olarak ona<br />
güvenmiyorlardı. Bu yüzden İslam dininin tasdik ettiği İsrâilî haberlerin doğrulanması, tekzip ettiklerinin reddedilmesi, bunun dışındakiler hakkında da tevakkuf edilmesi şeklinde kesin bir kural konulmuştur. Nitekim Buhârî&#8217;nin naklettiği şu hadis buna işaret etmektedir: &#8220;Ehli kitabı ne tasdik edin ne de tekzip edin! Sadece &#8216;biz Allah&#8217;a, bize ve size indirilenlere ve ilahınızın tek bir ilah olduğuna iman ettik ve biz ona teslim olduk&#8217; deyin.&#8221;(17)</p>
<p>Bu çok doğru bir metottur ve uygulandığı sürece de İsrailiyat belasından çekinmeye gerek yoktur. Zira İsrailiyattan söz edecek kimse, ancak bu doğru ölçüt<br />
kapsamında İsrailiyattan bahsetmiş olacaktır ki, bu durumda İsrailiyat nakleden<br />
ravilerden ne Ka&#8217;b ne de bir başkası herhangi bir etkiye sahip olmayacak ve onların<br />
rivayetleri bu hassas teraziye vurulduğu sürece, asla İslam düşüncesi, inancı ve<br />
geleneğine nüfûz edemeyeceklerdir. Bununla birlikte müfessirlerin çoğu, Kuran-ı<br />
Hakim&#8217;in naklettiği haberlerdeki bazı hususları açıklarken kendilerine faydalı olduğunu zannettikleri, Yahudiler ve diğerlerinden alınma bilgileri, kendilerinden sonrakilere ulaştırma arzusuyla eserlerine almışlardır. Esasen onlar bu rivayetleri, Müslümanların nazarında, sahih olduklarına inanılması ve illetli oldukları halde hiç ayıklamaksızın kabul edilmesi istenilen hakikatler olarak gördüklerinden değil, Kuran-ı Kerim&#8217;de muhtasar olan bir kısım haberlerin izahında faydalı olabileceği ihtimaline binaen eserlerine almışlardır. Maksat bu olduğu sürece, İsrailiyâtı almakta hiçbir beis yoktur.</p>
<p>Süleyman b. Abdulkavî et-Tûfî, &#8216;el-İksîr fî Kavâidi&#8217;t-Tefsîr&#8217; adlı eserinde(18), mü-<br />
fessirlerin tefsirlerini İsrailiyâtla doldururken, maksatlarının bu olduğunu söyleyerek bir nevi mazeretlerini dile getirmiştir. O burada, hadis ravilerinin, sonraki hadis tenkitçilerince konulan &#8216;sahihlerle zayıfların birbirinden ayırt edilmesi&#8217; ilkesini terk ederek, her halükarda bütün rivayetleri bir araya toplamak istediklerini örnekleriyle ortaya koymuştur. Dolayısıyla onlar için, bu önemli bir mazerettir.</p>
<p>Sözün özü odur ki, gerçek dışı İsrailiyatla ancak, karmaşık konularda ilim ehline<br />
başvurmak yerine, rasgele herkesten bilgi almayı adet haline getiren kimseler aldatılabilir. Yoksa ilim ehlinin çoğu, asılsız haberlere karşı topluma önemli tavsiyelerde bulunmuşlar ve tıpkı Abdulhak b. Atıyye&#8217;nin &#8216;Bi&#8217;l-Muharriri&#8217;l-Vecîz fî Tefsîri Kitâbillahi&#8217;l Azîz&#8217; adlı eserinde yaptığı gibi, tefsiri asılsız İsrailiyattan ayıklamaya çalışmışlardır. Dolayısıyla İsrailiyat ve diğer hurafeler ancak, bir kısım avam ile, kendilerini en mühim konularda bile alimlere ve seçkin kaynaklara başvurmaktan müstağni sayan bazı alim geçinenler üzerinde kötü bir etkiye sahip olabilir. Hidâyet ancak Allah&#8217;tandır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>*</strong>Bu makale, Muhammed Zâhid el-Kevserî&#8217;nin Makâlâtü&#8217;l-Kevserî adlı eserinin, &#8216;Ka&#8217;bu&#8217;l-Ahbâr ve&#8217;l-İsrâiliyyât&#8217; adlı bölümünün çevirisidir (s.126-9). Makalenin girişi ve dipnot bilgileri tarafımızdan ilave edilmiştir.</p>
<p><strong>**</strong> Doç.Dr., Ondokuz Mayıs Ünv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi.</p>
<p>1-İbn Abbas ile Ka&#8217;b arasında geçtiği nakledilen diyalog şöyledir: Mücâlid&#8217;in eş-Şa&#8217;bî&#8217;den rivayetine göre, İbn Abbas Arafat&#8217;ta Ka&#8217;b&#8217;la karşılaşmış ve ona bazı şeyler sormuştu. Ka&#8217;b, var gücüyle bir tekbir getirmiş, öyle ki, sesi dağlarda yankılanmıştı. Bunun üzerine İbn Abbas: &#8220;(Niye bu kadar şaşırdın?!) Bizler Hâşim oğullarıyız!&#8221; demiş. Ka&#8217;b da:&#8221;Allah &#8216;ru&#8217;yet&#8217;le &#8216;kelam&#8217;ını, Hz.Muhammed&#8217;le Hz.Musa arasında paylaştırdı; bu nedenle Hz. Musa O&#8217;nunla iki kez konuşmuş, Hz.Muhammed de O&#8217;nu iki kez görmüştü&#8221; demiştir. Bk. Tirmizî, Tefsîru Sûre 53/3 (V/367-8).</p>
<p>2 Tirmizî, Tefsîru Sûre 53/3 (V/367-8).</p>
<p>3 İbn Sa&#8217;d, et-Tabakâtu&#8217;l-Kubrâ, VII/445.</p>
<p>4 İbn Hibbân el-Bustî, Kitâbu&#8217;s-Sikât, V/334</p>
<p>5 İbn Sa&#8217;d, et-Tabakâtu&#8217;l-Kubrâ, VII/445.</p>
<p>6-Bk. Zehebî, Tabakâtu&#8217;l-Huffâz, I/52</p>
<p>7-Bk. İbn Asâkir, Târihu Dımeşk, X/151-5.</p>
<p>8-Bk. Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü&#8217;l-Evliyâ, V/364-391, VI/1-48.</p>
<p>9 Bk. Ebû Nuaym, Hilye, V/372-3: &#8220;…Furât b. es-Sâib&#8217;in Zâdân&#8217;dan rivayetine göre, Ka&#8217;bu&#8217;l-Ahbâr şöyle demiştir:&#8217;Yüce Allah kıyamet günü &#8216;öncekiler&#8217; ve &#8216;sonrakiler&#8217;i geniş bir düzlüğe toplar. Bu arada melekler de inerler ve saf olurlar. Sonra Yüce Allah: &#8216;Ey Cibril, cehennemi bana getir&#8217; der, Cibril cehennemi getirir…&#8221;</p>
<p>10 Bk. İbn Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fî Temyîzi&#8217;s-Sahâbe, V/647-50; Tehzîbü&#8217;t-Tehzîb, I/446.</p>
<p>11 Buhârî, İ&#8217;tisâm, 25 (VI/2679).</p>
<p>12 İbn Hacer, İsâbe, V/650: &#8220;Katâde&#8217;nin rivayetine göre, Huzeyfe&#8217;ye (r.a.) Ka&#8217;b&#8217;ın, &#8216;Sema, tıpkı değirmen (taşı) gibi bir eksen üzerinde döner&#8217; dediği nakledilince, &#8216;Ka&#8217;b yalan söylemiş; zira Yüce Allah: &#8216;Şüphesiz Allah, yok olup gitmesin diye, gökleri ve yeri tutar&#8217; (Fâtır,35/41) buyurmaktadır.&#8221; Benzer bir rivayette, İbn Mes&#8217;ud&#8217;un da Ka&#8217;b&#8217;ı tekzîp ettiği nakledilir. Bk. Kurtubî, el-Câmi&#8217;u li Ahkâmi&#8217;l-Kurân, XIV/357.</p>
<p>13 İbn Cerîr et-Taberî, Târîhu’l-Ümem ve&#8217;l-Mulûk, I/47; Abdullah b.Hayyân el-İsbahânî, el-Uzme,III/1163.</p>
<p>14 Aliyyülkârî, el-Mevdûâtu&#8217;l-Kubrâ, s.100 (Hindistan baskısı).</p>
<p>15 Bk. Taberî, Târîh, II/616.</p>
<p>16 Bk. İbn Hacer, İsâbe, V/647,650; İbn Asâkir, Târîhu Dımeşk, 50/170.</p>
<p>17 Buhârî, İ&#8217;tisâm, 25; Tevhîd, 42; Ahmed b. Hanbel, V/98.</p>
<p>18-Eser,Kura Hüsameddin Kütüphanesinde kayıtlıdır</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabul-ahbar-ve-israiliyat%e2%88%97/">Ka’bu’l-Ahbar Ve İsrailiyat∗</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabul-ahbar-ve-israiliyat%e2%88%97/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezheplerin Doğuşuna Bir Bakış</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jun 2016 21:55:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Şia ve Havaric]]></category>
		<category><![CDATA[Cebriyye]]></category>
		<category><![CDATA[Eş'ari]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Haşeviyye]]></category>
		<category><![CDATA[Kaderiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Mazdekiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Mezheplerin Doğuşuna Bir Bakış]]></category>
		<category><![CDATA[Mu'tezile]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<category><![CDATA[Rafizî]]></category>
		<category><![CDATA[Sâbiî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11728</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muhammed Zâhid Kevserî (1371/1952) Çeviren: Yrd.Doç. Dr.Seyit Bahçıvan a. Peygamberimizin (s.a.v.) gönderildiği dönemde genel durum: Cahiliyyeye kök salmış, putperestliğe iyice batmış bir ortamdı. Komşularının olduğu gibi, kabilelerinin beşeri ilerleme sahasında, kayda değer hiçbir adımları yoktu. Kendilerini, çocukları diri diri gömme, baskın ve yağmalardan geçimini temin etme ve buna benzer adiliklerden alıkoyacak hiçbir duyguya da sahip [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/">Mezheplerin Doğuşuna Bir Bakış</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/indir-122/" rel="attachment wp-att-11730"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11730" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-6.jpg" alt="Mezheplerin Doğuşuna Bir Bakış" width="293" height="388" /></a></p>
<p>Muhammed Zâhid Kevserî (1371/1952)</p>
<p><strong>Çeviren</strong>: Yrd.Doç. Dr.Seyit Bahçıvan</p>
<p><strong> a. Peygamberimizin (s.a.v.) gönderildiği dönemde genel durum:</strong><br />
Cahiliyyeye kök salmış, putperestliğe iyice batmış bir ortamdı. Komşularının olduğu gibi, kabilelerinin beşeri ilerleme sahasında, kayda değer hiçbir adımları yoktu. Kendilerini, çocukları diri diri gömme, baskın ve yağmalardan geçimini temin etme ve buna benzer adiliklerden alıkoyacak hiçbir duyguya da sahip değildiler. Yonttuklarına tapıyorlar, meleklerin Allah’ın kızları olduğuna &#8211; Cenabı Hak böyle bir iftiradan münezzehtir- inanıyorlardı.</p>
<p>Bu ortamın etrafında, muharref ve uydurma çeşitli dinlere inanan milletlerden bir çember vardı. Herbirinin ülkesinde, tarihte benzeri görülmemiş fitne ve zulümler olmaktaydı. Ebedi mutluluk kaynağı bir tarafa, milletlerin nesilden nesile devraldıkları bu dünyadaki mutluluk kaynaklarını dahi kaybetmişlerdi.</p>
<p>Bunlardan biri, teslis ve hulûlü kendisine din edinmiş bir milletti. Papazları, kendilerine Cennet’ten parsel satıyor, onlar da satın alıyorlardı. Akıllarından soyutlanmış, efendilerinin emirlerine âmâde bir haldeydiler.</p>
<p>O milletlerden bir diğeri de, Peygamberlerinin kendilerinden kısa bir müddet ayrılmasıyla altın buzağıya tapan din sahipleriydi. Sonra kitaplarını tahrif ettiler. Allah’ın Sahra’ya/taşa indiğine ve oradan tekrar yükseldiğine, gökleri yarattıktan sonra, yorulduğu için sırtüstü yatıp istirahat ettiğine inanırlardı. Allah bu söylediklerinden münezzehtir.</p>
<p>Bir başka millet de, güneşin tanrılar tanrısı olduğu görüşünde olan Ashâb-ı Heyâkil ve Hâlık’ın/Yaratıcının bir ve çok: hakikatte tek/bir, gözde, şahısların çok görünmesiyle de çok olduğu inancında olan Harrâniyye gibi, yüce cisimlere tapan Sâbiîler’dir. Bu ulvi cisimler, alemi idare eden gökteki yedi gezegen ve yerdeki iyi kimselerdir. Allah, bu şahıslar suretinde görünür. Bunlarda kişilik/şahsiyet kazanır. Bu çokluk, O’nun birliğini ortadan kaldırmaz. Bu da Cenab-ı Hakk’ın zatının ve bir cüz’ünün bu kişi ve cisimlere hululiyle olur. Allah (c.c.) bu şirklerinden münezzehtir. Bunların sihirli tılsımları, yıldızlarla konuşmaları vardır. Tasavvufçuların aşırıları, hile/hokkabazlık yöntemlerini onlardan almıştır[1].</p>
<p>Bu milletlerden bir diğeri de Seneviyye/düalistler ve ateşe tapan, iki yaratıcının ki biri hayrın yaratıcısı Nur, diğeri şerrin yaratıcısı Zulmet/karanlık olduğu görüşünde olan, Mazdekiyye, Deysâniyye, Mâneviyye gibi farklı fırkalardan oluşan Fars Mecusileridir. Nur’un, beş yönden sonsuz, Zulmet’le buluştuğu yönde ise sonlu/sınırlı olduğu görüşündedirler. Mâneviyye’nin başı Mani, önceleri Harran’da bir rahipti.</p>
<p><strong>Bunlardan Mazdekiyye’nin inancı:</strong> Tanrı/Ma’bud, yüce alemde tahtında, dünyada Kisra Hüsrev’in tahtında oturduğu gibi, oturmaktadır.</p>
<p>Bu milletlerin daha geri kısımlarında, Yaratıcı’yı inkar eden Dehriler (Maddeci/Materyalistler) ve Tabiatçılar/Naturalistler &#8211; ki bunlar her nesilde fazilet ve medeniyetin başbelasıdırlar-, hissin/duyunun ötesindeki dünyayı kabul etmeyen ve nübüvveti inkar eden Sümeniyye ve Berâhime/Brahmanlar gibi çeşitli sapıklıkları olan başka milletler de vardı. Bunların felsefeleri daima zillet ve seviyesizlik kaynağı olmuştur.</p>
<p>Peygamber (s.a.v.) gönderildiğinde, Hicaz ve çevresindeki Filistin, Şam, diyar-ı Rûm, Irak, Fars toprakları, Hindistan, Afrika ülkeleri ve onları takiben ülkeler bu durumdaydı.</p>
<p><strong>Değerli okuyucu!</strong> Kıymetli Peygamberimizin, kendisini kuşatan bu ortamda İslam’a daveti nasıl yapabildiğine bir bakalım. Sonra da, davasına hiçbir inatçıya mazeret bırakmayacak şekilde nasıl huccet/delil getirdiğine, elit kesimin kabul edeceği, herkesin anlayacağı bir yolla, akılları nasıl uyandırdığına da bir bakalım.. Bunun sonucu herkes ona teslim oldu, Peygamber de onlara Cenabı Hakk’ı tenzih şeklini, Allah hakkında caiz olan ve olmayanları öğretti. Amel konularında onları derin bilgi sahibi yaptı. İyi ahlak ve fazilet üzere onları eğitti. Herkesi, ânilik ve sıçramadan uzak, tedrici bir şekilde ahlak, amel ve ilimde devamlı bir ilerleme/gelişme yolunda seferber etti.</p>
<p>Sonra getirdiği din bu çemberi nasıl yardı ve dünyanın her tarafına nasıl yayıldı da, yeryüzünün her tarafındaki milletler ona boyun eğip/teslim oldu? Sonra da bu mübarek davet ve bereketli kalkınma/uyanma en kısa bir süre içinde, benzeri güzelliklerde örneği görülmemiş şekilde dünyayı nasıl kuşattı?</p>
<p>Bütün bunları düşünecek olursak yakînimiz artar, bu büyük peygamberin getirdiği hükümlerde, dünya devam ettikçe yeniliğini koruyan mucizeler görürüz. Hem de ne mucizeler!.</p>
<p>Ümmetin, Peygamber (s.a.v.)den öğrendiklerinin başında Allah’ı, sıfatlarını, sıfatlarla alakalı, direkt hedeflenen inançları, ibadet, ahkam gibi kişinin terbiyesinin kendisine bağlı olduğu ameli hükümleri bilme; insanlar arasında adaleti hakim kılma, kişiyi nefis tezkiyesi ve kalbi berraklaştırmaya götürecek üstün melekeleri kazanma ve nefsi çirkin hasletlerden uzaklaştırma yollarını bilme gelmektedir. Böylece bu nefis ve kalplerden dünya ve ahirette insanı mutlu edecek ameller tekellüfsüz, tabii olarak sâdır olur. Bu şekilde de ümmetin ilmî ve amelî kemâlâtı tamamlanmış olur.</p>
<p>Sahabenin bu ilimleri tedvine ihtiyacı yoktu. Çünkü onlar, bir konuda şüpheye düştüklerinde Peygamber (s.a.v.)e başvuruyorlar, böylece şüpheleri yok oluyor, onun yerini kesin bilgi alıyordu. Sahabe, amelde Peygamberimizi örnek alıyor, onun üstün ahlakıyla ahlaklanmaya gayret ediyor, kendi işlerinde yer ve göğün sayesinde ayakta durduğu adaletten şaşmıyorlardı. Onlar kendilerinden sonra gelenlere örnektiler.</p>
<p>Sahabe devrinden sonra ümmetin alimlerinden bir grup, her asırda ihtiyaca göre, sonrakiler öncekilerin yerini almak suretiyle bu ilimleri tahkik ve tedvin işini yapmışlardır.</p>
<p>Alimler bu konuda görevlerini tam yaptıkları sürece, din daha güçlü ve müslümanların mutluluğu da daha çok olmuştur.</p>
<p><strong> b. Mezheplerin doğuşuna bir bakış:</strong><br />
Hz. Peygamber’ (s.a.v.)in ebedi aleme irtihalinden sonra, Ebubekir (r.a.) döneminde irtidât edenler, aralarındaki münafıkların tahrikiyle dünya işlerini dinden ayırma propagandası yapanlar ortaya çıktı. Bunlar zekatı vermekten imtina ettiler. Sahabe, dünya işlerini dinden ayırmayı, önünden ve ardından hiçbir batıl gelmeyen Kitab/Kur’an’a aykırı bulduğu için onları münafık olarak kabul edip durum normale dönünceye kadar onlarla savaştı.</p>
<p>İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) fitnecilere karşı oldukça dikkatliydi. Bundan dolayı, ortada bir şüphe yokken, çetrefilli konularla halkın kafasını karıştırmaya çalışanları sürgün ederdi. Bir taraftan islamî fetihler geniş alanlara yayılıyor, diğer taraftan insanlar grup grup Allah’ın dinine giriyor, çeşitli kavim ve milletler onu kendilerine din olarak seçiyor ve ülkeler peşpeşe onun yoluna teslim oluyorlardı.</p>
<p>Hz. Osman’ (r.a.)ın hilafeti döneminde fitneler ortaya çıkınca, müslümanların içine sızan din düşmanları, halifeyi hafife almak isteyerek, müslümanlar arasında iftira üretmeye ve onlar nezdinde kabul görecek şekilde eski düşmanlıkları canlandırmaya çabaladılar. Zira müslümanların kalpleri temiz, dine dokunmaz görüntüsü veren fitnecilerin, şaşırtma yöntemlerini keşfetmekten uzaktılar. Fitneciler bu amaçla diyar diyar dolaşıyor, yıkım tohumları ekmek suretiyle, bu dini ortadan kaldırmanın yolunu arıyorlardı.</p>
<p>Bu dönemde Abdullah b. Sebe gibilerin yaptığı meşhurdur. Sıffîn olayında, hakem hadisesinden sonra Hariciler, Hz. Ali (r.a.)’yi terkettiler. Büyük günah işleyeni tekfir edecek kadar ileri gittiler. Hz. Ali (r.a.) ölünce, bir kısım insanlar, ona ve ailesine arka çıkmaya devam ettiler. Bunlara Şîa denildi.</p>
<p>Zındık Rafizîler, Ümeyye oğulları ve diğerleri tarafından Ehl-i beyte baskı tekerrür ettikçe müslümanlar arasında fitne tohumlarını ekmek için elverişli bir ortam buluyorlardı.</p>
<p>Peygamber (s.a.v.)’in torunu Hasan (r.a.), Muaviye (r.a.) lehine hilafetten çekilince, bir grup, her iki taraftan ayrıldı, ilim ve ibadetle meşgul olmak üzere mescitlerine çekildiler. Bunlar daha önce, Ali (r.a)’nin safında yer alanlardı. İşte bunlar, Mu’tezile’nin kökünü/temelini oluşturmaktadır[2].</p>
<p><strong>Anlatıldığına göre:</strong> İlk i’tizal hareketini yapan Muhammed b. el-Hanefiyye (81/700)’nin iki oğlu Ebu Hâşim Abdullah (99/717) ve Hasan (100/718)dır. Sonra Hasan, iman, “ söz ve akid’den ibarettir, ameller ona girmez” diyerek, Hariciler’i tenkit etmeye başladı. Kendisi ve cemaatine, ameli, imandan sonraya bıraktıklarından dolayı Murcie adı verildi. Sonra bunlar arasından, iman varken, hiçbir günah sahibine zarar vermez diyenler türedi. Bunlar Murcie’nin bid’atçileriydi.</p>
<p>Hulefa-i Raşidin döneminde bazı Yahudi alimleri, Hıristiyan rahipleri, Mecûsi din adamları İslama girmiş göründüler. Raşid halifelerden sonra bunlar efsanelerini, ilmi terbiye almamış bedevi raviler ve onların, sıradan mevâlisi arasında yaymaya başladılar. Bu raviler, o hurafeleri, içlerindeki Allah’la ilgili teşbih ve tecsime inanarak, kendilerinin cahiliye dönemlerindeki inançlarını da benimseyerek, gönül rahatlığıyla alıp başkalarına aktardılar. Bazen de onları yanlışlık ve iftira ile Peygamber (s.a.v.)’e nispet ediyorlardı. Böylece teşbih, ahlaksızlığın yayıldığı gibi, fırkaların inancına girip yayılmaya başladı.</p>
<p>Ümeyye oğulları, kendi siyasetlerine dokunan konuların dışında, müslümanların inançlarıyla ilgili konularda Raşid halifeler gibi dikkatli değillerdi. O müslüman olmuş görünenlere ilk kananlar Şîa oldu. Fakat Mu’tezile’nin kendileriyle münazarası sonucunda, bundan çabucak vazgeçtiler. Şîa arasında bu fikir, haşevi raviler arasında devam ettiği gibi sürüp gitmedi.</p>
<p>Basra, değişik fikir ve mezheplerin sığındığı liman mesabesindeydi.Ma’bed b. Halid el-Cuhenî (80/699), Allah’a isyanın günahını kadere yükleyen kimseyi Basra’da görmüştü. Ma’bed, kulun fiillerinde kaderin, kulun ihtiyarını yok etmeyeceğini söyleyerek ona cevap vermeye koyuldu. Bununla o, sorumlulukların meşrûiyetini savunmak istiyordu. Fakat sözü maksadını aştı: “Kader yoktur, Allah bir işi olduktan sonra bilir” dedi. Bu söz, İbn Ömer (73/692)’e ulaştığında, kendisinden teberri etti[3]. Ma’bed’in taraftarlarına Kaderiyye adı verildi. Mezhebi, Basralı sıradan raviler arasında asırlarca devam etti. Hatta onların bir grubu nezdinde bu görüş, Seneviyye/düalistlerin Nur’a nispet ettiklerini Hâlık’a/ Allah’a, Zulmet/karanlığa nispet ettiklerini mahluka/insana nispet edecek noktaya ulaştı.</p>
<p>Gaylan b. Müslim ed-Dımeşkî (105/723den sonra), Dımeşk’te Ma’bed’in görüşünü yayıyordu, Ömer b. Abdilaziz (101/720) onu çağırdı ve bundan nehyetti, şüphesini giderdi, o da vazgeçti ve kendisine “Ey müminlerin emiri! Huzuruna sapık olarak geldim, beni doğruya ilettin, kör geldim, doğruyu bana gösterdin, cahil geldim, öğrettin, Allah’a yemin ederim ki, bu konuda asla konuşmayacağım” diyerek söz verdi.</p>
<p>Ma’bed’in görüşü yayılmaya başlayınca, Horasan’da Cehm b. Safvân onu tenkit etmeye girişti, kendisi de cebr fikrine saplandı, Cehmiyye fırkası bu şahıstan ortaya çıktı. Hasan Basri (110/728), tabiînin büyüklerinden, Basra’da yıllarca ilmi yaymaya çalışan ve meclisine ileri gelen alimlerin devam ettiği kimselerdendi. Bir gün meclisine ayaktakımı raviler geldi. Yanında anlamsız şeyler konuşunca o da: “Bunları ilim halkasının kenarına atın” dedi. Bunun üzerine onlara Haşeviyye denildi[4]. Mücessime ve Müşebbihe grupları onlardandır.</p>
<p>Vâsıl b. Ata (131/748) – i’tizali fikirleri, yukarıda adı geçen Ebu Hâşim’den aldıktan sonra – Hasan Basri’nin meclisine devam ediyordu. Bir gün mecliste iman meselesi geçti.Vâsıl hemen söze başladı: Açıktan kafir ve itaatkar mümine, kafir ve mümin denmesinde bir ihtilaf yok; büyük günah işleyene iki isimden birisini vermede ihtilaf çıkınca; ona ne kafir, ne de mümin adını veririz. Onun hakkında – her iki tarafın ittifak ettiğini alarak, ihtilaf ettiğini de terk etmek suretiyle-: “O fasıktır” deriz. Sanki o, bununla iki ihtilafın ortasını bulmak ve iki tarafı da kendi görüşüne çekmek istiyor gibiydi. Fakat Vâsıl, aslında Haricilerle beraberdir. Çünkü, büyük günah işleyen -tevbe etmeden ölürse- ebedi Cehennem’de kalır kanaatindedir. Hasan Basri, onun bu sözünü beğenmedi. Bunun üzerine Vâsıl meclisten ayrıldı. İki arkadaşı olan Amr b. Ubeyd (144/761) ve Bişr b. Saîd ile birlikte Mu’tezile mezhebini ve usûl-i hamseyi yaymaya başladı. Bişr b. Mu’temir (210/855) ile Ebu’l- Huzeyl (226/840), mezhebi o ikisinden aldı. Ebubekir Abdurrahman b. Keysân el-Asamm (255/840 civarında), İbrahim en-Nazzâm (231/845), Hişam el-Fuvatî (226/840) ve Ali b. Muhammed eş-Şahhâm Ebu’l- Huzeyl’e talebelik etmişlerdir. Cahız (255/869) ve İbn Ebi Duâd (240/854) &#8211; zannedildiği gibi Vâsıl’a yetişemeyip- Nazzâm’(231/854)dan i’tizali aldı.</p>
<p>Mu’tezilenin görüşleri Bağdat’ta Bişr b. Mu’temir vasıtasıyla yayıldı. Ebu Musa b. Sabîh (226/840) ondan ders almıştır. Ebu Musa b. Sabîh’ten Ca’fer b. Harb (236/850) ve Cafer b. Mübeşşir (234/848) i’tizali almıştır. O ikisinden de Muhammed b. Abdillah el-İskâfî mutezili olmuştur. Şahhâm’dan Ebu Ali el-Cübbâî (303/916), ondan da oğlu Ebu Hâşim (321/933); Fuvatî’den de Abbâd b. Süleyman Mu’tezilenin fikirlerini almıştır. İşte bunlar Mu’tezile’nin Basra ve Bağdat’taki liderleridir.</p>
<p>Kuran’ın mahluk olduğu görüşüyle ilk tanınan kişi, Dımeşk’te Ca’d b. Dirhem (118/736) olmuştur. Cehm (128/745), bu görüşü Ca’d’dan almış ve yaymakta olduğu diğer bid’atlerine eklemiştir. Cennet ve Cehennem’in ebedi olmayacağı da onun bu bid’atlerindendir.</p>
<p>Hâris b. Süreyc (128/745) Horasan’da Emevilere karşı Kitap ve Sünnet’e davet ederek ayaklanınca, Cehm’den destek gördü. Mukâtil b. Süleyman (150/767) tecsim hakkındaki görüşünü orada yayıyordu. Cehm, ona cevap vermeye ve onun ispat ettiği sıfatları Allah’tan reddetmeye koyuldu. Nefy(sıfatları red)de, “Allah, kulların sıfatlarıyla nitelenemez” diyecek kadar aşırı gitti. İsimde birliktelik ile, o ismin ifade ettiği anlamda birlikteliğin arasını ayırmadı. Halbuki Allah için, muhal olan, ismin Kitap ve Sünnet’te gelmesi şartıyle, ikincisidir, birincisi değil. Çünkü, mesela “ilim” Cenabı Hakk’ın ve insanların kendisiyle nitelendiği vârid olan sıfatlardandır. Fakat anlam itibariyle iki ilim birbirine denk değildir. Çünkü, Allah’ın ilmi huzûrî, beşerin ilmi ise husûlîdir. Diğer sıfatlar da böyledir.</p>
<p>Cehm’e birtakım görüşler nispet edilmektedir. Ancak kendisinden sonra ona bağlı bir fırka yoktur. Ona nispet edilen kimselerin çoğu, fırkalar arasında adamın adını kötüye çıkarmak ve abartmak için, kötü lakap takma kabilindendir. Cehm’in görüşleri – halk arasında yayılan her görüş gibi- mezhepler arasında incelendikten sonra, kendisinin hedeflediği ve düşündüğü gibi değil de, mezheplerin anladığı gibi yayılmıştır.</p>
<p>Fetihlerde biraz durgunluk meydana gelmeye başlayınca, insanlar bu dağınık görüşleri konuşmak için daha çok vakit buldular, akıllarına, o fikirler üzerinde derinleşme arzusu geldi. İbnu’l-Mukaffa’ (142/759), Hammâd ‘Acrad (161/778)[5], Yahya b. Ziyâde (160/776), Muti’ b. İyâs (166/783)[6], Abdulkerim b. Ebi’l-‘Avcâ (160/777)[7] gibileri, müslümanlar arasında ilhadı yaymak, Farslı düalist ve ateistlerin kitaplarını tercüme etmek için sürekli çalışıyorlardı. Öyle ki onlar gittikçe tehlikeli hale geldiler. Bunun üzerine Mehdî (169/785), cedelci kelamcılara, ateistlere red konusunda kitaplar yazmalarını emretti. Onlar da deliller ortaya koyup, şüpheleri giderdiler. Hakkı açığa kavuşturarak dine hizmet etmiş oldular.</p>
<p>Bu savunmaların yükünü üstlenenler Mu’tezile’den bir gruptu. Böylece onlar iki düşman arasında kaldılar. Biri, din dışı, eskiden beri eğitimini gördükleri bir felsefe ve görüşü olan kurnaz düşman; diğeri de ümmetin içerisinde, kaba, sert düşman. Çoğunluk, azkalsın zühd hayatı yaşadığı için bunlara meyledecekti. Bu düşman akli problemlerden uzaktı. Yahudi ve düalistlerin şaşırtmacaları bunlarca kabul gördü. Onun yapabildiği tek şey kelamcıların aleyhinde konuşmaktır. O, dost ve düşmanını ayıramıyordu; eğer dini müdafaa işi onlara havale edilseydi, bir süre bile onu savunamazlardı. Bu Mu’tezîlî kelamcılar, birinci düşmanla uğraştılar, ikinciyi, zındıkların reddini tamamlayıp, onların aldatmacalarını ortaya çıkarıncaya kadar görmezlikten geldiler. Sonra Haşeviyye’nin sözlerini çürütüp, görüşlerinin saçmalığını ortaya koydular.</p>
<p>Ancak bu Mu’tezîlî cedelcilerin kafalarına münazara ettikleri kimselerden, küçümsenmeyecek derecede aklî hastalıklar sirayet etmiştir.</p>
<p>Fakihlerin çoğunluğu ve hadisçiler, bu mücadeleler süresince, bu konulara girmeyip, sahabe ve tabiîn seçkinlerinin yolu; dinde kesinlikle sabit olanla yetinme yolu üzere yürümeyi tercih ettiler.</p>
<p>Halbuki din düşmanları, ancak aynısıyla karşı konulabilecek silahlara sahiptiler ve müslümanlara karşı, düşmanlıkta tedrîc yolunu tercih etmişlerdi. Çoğunluğun bundan haberi yoktu. Çoğunluğu öyle bir noktaya getirdiler ki, eğer durum kendi haline bırakılıverse, yaymakta oldukları şüpheler müslümanların kalplerine sirayet edecek; durum altüst olacak ve hiç kimse felaketten kurtulamayacaktı.</p>
<p>İşte bu şartlarda Me’mun (218/833) halife oldu. Mu’tezile’ye arka çıkmaya ve onları yanına almaya başladı. Öyle ki, kendi ve düşüp kalktığı kimselerin aklınca, insanları Kur’an’ın mahluk olduğunu kabule ve Cenabı Hakk’ı tenzihe zorladı. Mu’tasım (227/841) ve Vâsık (232/847)’ın hilafeti boyunca bu sıkıntı sürdü. Vâsık buna, ru’yeti inkar meselesini de ekledi[8].</p>
<p>Mu’tezile’ye karşı çıkanlar, Mihne’de Ahmed b. Hanbel’in (241/855) şanını yüceltecek sebatı gösterip, Mütevekkil (247/861)’in Mihne’yi kaldırmasına kadar devam eden baskılar gördüler.</p>
<p>Mütevekkil’in, halka çeşitli görüş ve mezhepler üzerinde münakaşayı yasaklaması ve Mihne’yi kaldırmasından başka takdir edilecek bir şeyi yoktur. Kendisi, Hz. Ali (r.a.)’den nefret eden bir nâsıbîdir. Onun akıl almaz işleri de vardır.Sonra reaksiyon, Haşeviyye ve Nâsıbîlerin durumlarının yükselmesi ve Mu’tezile ve Ehl-i nazar’ın kenara çekilip gizlenmesi şeklinde, normal seyrini almaya başladı.</p>
<p>Bu arada Ehl-i sünnet fakih ve hadisçileri, sessizce ilmi çalışmalarına devam ettiler.Haşeviyye, istikrarsızlık, batıl, yığınları ve ayaktakımını kendisine çekme peşinde koşuyordu. Allah’a, Ehl-i kitab ve Seneviyye’nin sahtekarlarından alıp benimsedikleri ve geçmiş ümmetlerden tevârüs ettikleri: hareket, intikâl, sınır, yön, oturma, oturtma, sırtüstü yatma, dinlenme, bir yeri mekan edinme gibi, şeriat ve aklın caiz görmediği şeyleri nispet etmek suretiyle, iftirada bulunuyorlardı.</p>
<p>Bu konuda başkalarını çekiştirme ve gıybetle doldurdukları kitaplar yazıyorlar, sünnet perdesi arkasına saklanarak ve kendilerini selefe nispet ederek, tekfir etmede, vakar perdesini yırtıyorlar, bu konuda da seleften nakledilen, kendilerine delil teşkil etmeyecek, bazı mücmel ifadeleri istismar ediyorlardı.Evet, onların da bir selefleri vardı, ama bu ümmetten değildi. Onlar da bir yol/sünnet üzerelerdi, ancak bu, ihdâs edenlerine kıyamete kadar günahlar getirecek bir sünnetti. Burada, onların kepazeliklerini detaylı olarak anlatmaya gerek yoktur.</p>
<p>Mu’tezile, düşünür alimlerin akıllarına hükmetmeye ve ümmet üzerindeki otoritesini tekrar kurmaya çalışıyordu. Ateist gruplar ve Karmatîler fesatta aşırı gittiler ve müslümanlar yeni ortaya çıkan durum sebebiyle kendi halleriyle meşgul oldukları, onların hilelerini yok edecek, ikna edici delillerle, dini müdafaa sınırlarında nöbet tutanlar kalmadığından, ülkeleri işgal ettiler.</p>
<p>Bu gibi zor ve kritik şartlarda imam Ebu’l Hasen el-Eş’arî (324/935), müslümanların başına gelen musibetlerin üzerine gitti. Dini savunmak ve bid’ata engel olmak için ortaya çıktı. Önce iki grubu, mutedil yola döndürmek suretiyle, şunları söyleyerek uzlaştırdı; birinci gruba: Eğer Kur’an’ın mahluk olmasından kastınız, lafız, tilavet ve yazı ise siz haklısınız; diğerlerine de: Eğer sizin kadîmden kastınız, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan ve &#8211; İbn Mübârek’(181/797)in dediği gibi &#8211; ondan ayrılmayan sıfatı yani kelam-ı nefsîsi ise siz haklısınız ve sizin Kur’an okuyanın tilavetini ve onu telaffuz edenin telaffuzunun hâdis olduğunu inkar etmenize bir mahal yoktur.</p>
<p>Aynı şekilde birinci grubun ses ve telaffuz olmaksızın, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan sıfatı inkar etmelerine de bir sebep yoktur. Yine birincilere şekil ve muhâzâtı reddetmeniz doğrudur, ancak keyfiyetten âri olarak Cenabı Hakk’ın tecelli edeceğini de kabul etmeniz gerekir. Diğerlerine de: Şekil, muhâzât ve hâdis olmayı çağrıştıran her türlü şeyi Cenabı Hakk’a nispet etmekten sakınınız ve eğer siz, keyfiyetten âri olarak müminlerin ahirette Cenabı Hakkı göreceğini söylemekle yetinirseniz, siz haklısınız diyerek aralarını bulmaya çalıştı.</p>
<p>Böylece, Allah, onu, müslümanların söz birliğini sağlamaya, saflarını birleştirmeye, inatçıları ezmeye ve aşırılıklarını kırmaya muvaffak kıldı. Dünyanın her yerinden kendisine sorular geldi ve onlara cevap verdi. Böylece ünü her tarafa yayıldı. Dünya, onun ve tabilerinin, sünnet konusundaki ve bid’atçi gruplara, ateist ve ehl-i kitaba redd konusundaki kitaplarıyla doldu.</p>
<p>Tabileri Irak, Horasan, Şam, Mağrib diyarına yayıldılar ve onun yolunda yürüdüler.Vefatından bir müddet sonra, Büveyh oğulları döneminde, Mu’tezile eski kuvvetini biraz olsun tekrar kazanmak istedi. Fakat sünnetin müdafii İmam Ebubekr b. Bâkıllânî (403/1013) onların karşısına dikildi ve onları delilleriyle ikna edip susturdu. Herkes Afrika’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar Eş’ariyye metoduyla Sünnet’e teslim oldu. İbnu’l Bâkıllânî’nin talebesinden ülkelere gönderdikleri[9] arasında, önce Şam’a sonra da Kayrevân ve Kuzey Afrika ülkelerine göndermiş olduğu Ebu Abdillah el-Hüseyn b. Abdillah b. Hâtim el-Ezdî (?)[10] de vardı. Mağribli alimler onu kabullendiler ve Eş’arî Mezhebi, Sicilya ve Endülüs’e kadar yayıldı. İbn Ebi Zeyd (386/996), Ebu ‘İmran (Musa b. İsa) el-Fâsî (430/1039)[11], Ebul-Hasen el-Kâbisî (403/1012), Ebu’l-Velîd el-Bâcî (474/1081), Ebubekr İbn el-Arabî (543/1148) ve öğrencilerinin mezhebi yayma konusundaki katkıları büyüktür.</p>
<p>Hicaz’da mezhebi, (Buhari’nin) el-Câmi’u’s-Sahîh’inin meşhur râvisi Hâfız Ebu Zerr el-Herevî (434/1043)[12] yaydı. Dünyanın çeşitli yerlerinden ilim almak için kendisine gelenler mezhebi ondan aldılar. Mezhep Şam’da, daha önce, Eş’arî’nin öğrencisi İbn Cerîr Tefsiri’ni müellifinden rivayet eden Ebu’l-Hasen Abdulaziz et-Taberî (?)[13] yoluyla yayılmıştır.</p>
<p>Şam halkı, Şehit Nureddin Zengi (569/1174)’nin ulemanın isteği üzerine davet edip getirdiği İmam Kutbuddin en-Neysâbûrî (578/1183) gibi, Eş’arî mezhebinin büyük alimlerini zaman zaman ülkelerine getiriyordu.</p>
<p>Kudüs’te yuvalanıp, yerleşen ve sonradan gelenlerin öncekilerden fikirlerini devraldığı zahit taraftarlar bırakan İbn Kerrâm (255/869)’ın bazı görüşlerini kabullenen Kudüs’lü Hanbelilerden bir grup, Hıristiyanlar Kudüs’ü işgal edince, oradan Şam’a hicret ettiler ve teşbih bid’atini oraya taşıdılar. Şam’da zaten Ebu Ya’lâ (458/1066)’nın öğrencisi Abdulvâhid eş-Şîrâzî (486/1093) döneminden kalma, bu tür bazı bid’atler vardı.</p>
<p>Sultan Selahaddin Eyyûbî (589/1193), zahit muhacirler oldukları için hatırlarını sayıyor, itikatlarını görmezlikten geliyordu. O, zannedildiği gibi insanları Eş’arî mezhebini kabule zorlamıyordu. Meşhur Hanbelî vaiz İbn Nuceyye (Ali b. İbrahim b. Necâ) (599/1203) kendisine yakındı. Bunun, Mısır’da Eş’arî mezhebini destekleyen İmam Şihâb et-Tûsî (515/1122)’ye karşı katı ve sert tavrı, Selahaddin Eyyûbî’nin gözü önünde ve bilgisi dahilinde meydana geliyor, fakat o buna ses çıkarmıyordu. Hatta Eyyûbî ailesi, itikatta, eğer İmam Izzuddin b. Abdisselâm (660/1262), bu konuda, görevini yapan bir alim tavrını takınmasaydı, onlara meyledip katılacaktı.</p>
<p>Böylece, Şam’a yerleşen bu Hanbeli grubun sesleri kısıldı, zaviyelerine çekildiler ve sadece hadis rivayetiyle meşgul oldular.</p>
<p>Bunların hepsi gösteriyor ki, dünyada Eş’arî mezhebinin yayılması ilmin gücüyle olmuştur, idarecilerin desteği, otoritesi ve dayatmasıyla değil. Bağdat ve diğer bazı yerlerde Haşeviyye’ye karşı, idarecilerin zaman zaman şiddet kullanması, onların huzuru bozmaları ve kargaşa çıkarmalarından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Mezhep fakihleri, Eş’arî’yi kendi mezheplerinden kabul ederek, tabakât kitaplarında biyografisini verirler. Hanbelîlerin bunu yapması daha münasip, zira Eş’arî onlarla münazarasında, kendisinin İmam Ahmed’in mezhebi üzere olduğunu açıkça beyan ediyor. Fakat Hanbeliler, Eş’arî’yi ne tabakât kitaplarına alıyor, ne de kendilerinden kabul ediyorlar. Hatta Hanbelî Haşeviyye’si ona Mu’tezile’den daha çok buğzediyor[14].</p>
<p>Malikîlerin tamamı, Şafiîlerin dörtte üçü, Hanefîlerin üçte biri, Hanbelîlerin bir kısmı, -Bâkillânî döneminden bu yana &#8211; Kelamda Eş’arî mezhebindendir. Hanefîlerin üçte ikisi, Mâverâünnehr diyarında, Türk illerinde, Afganistan, Hindistan, Çin ve Uzakdoğuda &#8211; bazı Şafiîlerde olduğu gibi &#8211; Mu’tezile’ye kayanlar hariç, Mâturidî mezhebindendir.</p>
<p>Mezhep müntesiplerinden bid’at pisliğini reddetmesi, Medine alimi Malik (179/795)’in mezhebinin özelliklerindendir. Malikîler arasında i’tizal ve teşbih bid’atini görmemekteyiz. Zannımca, İmam Malik’in sıfatlarla ilgili haberlerin rivayetini yasaklamış olması, bunu sağlamıştır. Aynı şekilde İmam Ahmed, zalim idarecilere karşı ayaklanma ile ilgili hadisleri rivayet etmeyi yasaklamıştı. Bu da, Bağdat halifelerinin, Hanbelîleri ne yaparlarsa yapsınlar görmezlikten gelmelerini, hatta onları yakın çevrelerine almalarını sağlamıştır. Evet, İbn Tûmert (524/1130) zamanından beri, bazı Malikîlerin tasavvufta biraz aşırıya kaçtıkları müşahede edilmektedir.</p>
<p>Hanbelîlerin bir kısmı tefvîdde (haberi sıfatların anlamını Cenabı Hakk’a havale etmede) ve bu konulara girmeyi terk etme konusunda selefin görüşündedirler, bir kısmı da Mu’tezile’ye kaymıştır.</p>
<p>Asırlar boyunca Hanbelîlerin çoğu &#8211; Zâhir Baybars (676/1277)’ın, kâdılkudâtlığı ilk defa dört mezhebe vermesine kadar &#8211; Kerrâmiyye ve Sâlimiyye usûlü Haşeviyye idiler. Bu vesileyle Ehl-i sünnet uleması ile ilim alış verişinde bulundular ve bid’atle ilgili hastalıkları kaybolmaya başladı. Hatta Bağdat’ın uğradığı felaketten[15] sonra, Şam’a göç edip yerleşen Harran azınlığı olmasaydı aralarında hiçbir Haşevî kalmayacaktı.</p>
<p>Harran azınlığının arasından iyi bir ilim tahsil etmiş, zeki, hafızası sağlam, görünüşü düzgün, ilim otoritelerinin güvenini ve övgüsünü kazanmış biri sivrildi. Bu zat akıcı dili olan bir vaizdi. Bir de gördük ki o, selef mezhebi perdesi altında, Haşeviyye mezhebini Ehl-i sünnet mezhebinin yerine koyma esası üzerine kurulmuş bir plan üzerinde mesafe katediyor.</p>
<p>Bilmiyor ki, Eş’ariyye ve Mâturîdiyye’den oluşan Ehl-i sünnet mezhebi, dinde derin bilgi ve düşünce sahibi &#8211; bu haşevînin onların en küçük talebesinden biri bile sayılamayacağı &#8211; dahilerin elinde, asırlar boyu ilmî tetkik sonucu delillerin güçlülüğü bakımından öyle bir seviyeye ulaştı ki, onun gibi birisi bu delillere toslasa, ancak yüzü koyun yere kapaklanır. Hayatı son bulur, heder olur gider.</p>
<p>Aklî ilimlerde bir hocası olmadığından, onun ilmi sağlam bir temele dayanmayan, çelişki yumağından ibarettir. Yetenekleri, yorucu faydasız işlere dağılmıştır. İlmindeki bu çelişki, ameline de yansımıştır. Fitnesi, alimlerin kendisini eleştirmesi neticesinde son bulmuştur.</p>
<p>Şîa ve Havaric’in ortaya çıkışında ilmin bir rolünün olmadığı açıktır. Onları siyasi hisler ortaya çıkarmıştır. Sonra aralarına din düşmanı zındıklar sızar ve itibar zedeleyici merhaleler geçirirler. Ana eğilimleri mevcut idareye düşmanlık şeklindedir .</p>
<p>Murcie, bir nevi ilmî araştırmadan doğmuştur. Temayülleri, itikatta Havâric’in aksi yönündedir. Sonra, Murcie’den ilim ve dinden uzak, amelde gevşekliği doğuran görüşler ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Tutuculuk davetçisi ve yıkım tellalı olan Cebriyye, ilmî olmayan bir araştırma sonucu ortaya çıkmıştır. Bu saplantıları, Sümeniyye, Berâhime ve bunların dışındaki ibahiyeci, cahil fırkalara komşu olmalarındandır.</p>
<p>Kaderiyye, ilmî araştırma sonucu doğmuştur. Temâyülleri, tembellik ve kayıtsızlığa düşmanlık yönündedir. Gösterdikleri gelişme ve değişmeye bakıldığında, Senevviyye’nin birtakım görüşlerinden etkilendikleri açıktır.</p>
<p>Cehalet ve donukluğun seviyesizleştirdiği Haşeviyye, bazı fırkaların İslam öncesi sahip oldukları cahiliyye görüşlerini tevarüs edip benimsemiştir. Sâbie, Ehl-i kitab ve Seneviyye sahtekarlarının şaşırtmacaları onlar nezdinde kabul görmüştür. Avâmı kandırdıkları bir zühde, hiçbir aklı başında insanın düşünemeyeceği cehalete sahiptirler. Onlar kaba yapılı, kargaşa çıkarmak için fırsat kollayan katı ve sert kimselerdir. İslam zayıfladığı zaman sesleri yükselir. Görüşleri hakim olunca, ortalığı ilhâd kaplar. Tarihin her döneminde, bu böyledir. Düşmanlıkları akıl, nazarî ilimler ve mevcut olan her fırkaya yöneliktir.</p>
<p>Mu’tezile, Haşeviyye’nin tam aksine bir çizgidedir. Onları ilmî araştırma ortaya çıkarmıştır. Akıllarının doymazlığı, kendilerini herşeyi elde etme denemesine götürmüştür. Temel düşmanlıkları donukluğa karşıdır. Planları, dışardan İslam’a sızan görüşleri, ikna ve iskât edici aklî delillerle reddetmektir.</p>
<p>Mu’tezile’nin, Ulûhiyet-tevhid münkirlerine, nübüvvet münkirlerine, ayrıca Seneviyye, Yahûdi, Hıristiyan, Sâbie ve çeşitli ateist gruplara karşı, İslam dinini savunmada şerefli tavırları vardır. Bundan dolayı Zehebî’yi (748/1348) Siyeru Alâmi’n- Nübelâ adlı kitabında, nübüvvet hakkındaki kitabını zikrederken Câhız’a Allah’tan rahmet dilediğini görmekteyiz. Ayrıca Kâdı Abdulcebbâr’ın (415/1025) “Tesbitu Delâili’n-Nübüvve’”[16] adlı kitabına, güçlü münakaşa ve şüpheye sevkedenlerin şüphelerini reddetmede kullandığı güzel üslûp ve ifadede benzeri bir kitap görmemekteyiz.</p>
<p>Mu’tezilenin kitaplarından tamamen yüz çevirmek hoş değildir. Zira o kitaplarda, zamanın üzerinden geçmesiyle eskimeyen, hala parlak ve geçerli olan pekçok faydalar vardır.</p>
<p>Üstâd İmâm[17], Mu’tezile’de asrın düşmanlarına cevap teşkil edecek pek çok şey bulurdu. Onlara haksızlık etmeden, bulduğunu almaktan da çekinmezdi.</p>
<p>Ancak Mu’tezile, hasımla münazarayla çok meşgul olduğundan, onlardan kafalarına kendilerini doğrudan uzaklaştıracak görüşler sirayet etmiştir. Böylece Mu’tezile, Ehl-i sünnetin tenkit ettiği bid’atlere daldı. Meâlimu’s-Sünen sahibi el-Hattâbî (388/998) der ki: “İlk dönemde Mu’tezile bu bid’atlerin aksine bir yol üzereydi. O bid’atleri, son dönemde, onların bir kısmı ihdâs etmiştir”.</p>
<p>Eş’ariyye, Mu’tezile ile Haşeviyye arasında orta yolu tutmuştur. Ne Mu’tezile’nin yaptığı gibi nakilden, ne de Haşeviyye’nin yaptığı gibi akıldan uzaklaşmıştır. Kendilerinden öncekilerin iyilerini almışlar, her fırkanın batılını terketmişlerdir. Nebi (s.a.v.)’nin ve ashabının üzerinde bulunduğu çizgiyi muhafaza etmişler, dünyayı ilimle doldurmuşlardır. Aralarında, beşinci asırdan beri bazı tasavvuf imamlarının Eş’ariyye ekolü üzere Ehl-i sünneti desteklediklerinden dolayı, tasavvufa intisap edenler bulunmaktadır.</p>
<p>Kelamcılar arasında, gerçekleştirdiği büyük işe bakılınca Eş’arî’ye denk kimse yoktur.<br />
Bununla birlikte görüşleri, onları inceleyen kişi nezdinde, tahsîn-takbîh, ta’lîl, naklî delilin değeri vb… gibi belirli kelamî konularda, bazen akıl, bazen de nakilden uzaklaşma gibi, biraz tenkitten hali değildir. Zira, onun gibi, uzun süre Mu’tezile ve Haşeviyye grupları ile mücadele edenin görüşlerinde, bu türden şeyler muhakkak olur.</p>
<p>Ancak buna benzer birşey muasırı, Mâverâünnehr’deki Ehl-i sünnetin alimi, İmâmu’l-Hudâ Ebu Mansûr (333/944)’da, o diyarda Ehl-i sünnet, bid’at gruplarına, sesleri İmâm’ın yanında çıkmayacak şekilde tam hakim olduğu için bu sapma olmamıştır. Böylece düşüncelerinde tam itidal üzere yürümeyi başarmış, nakle hakkını, akla da geçerliliğini vermiştir.Mâturîdiyye, Eş’ariyye ve Mu’tezile arasında yer almaktadır. Aralarında mutasavvıf nadiren bulunur.</p>
<p>Eş’arî’yle Mâturîdî dünyanın her tarafında Ehl-i sünnetin imamlarıdır. Onların sayısız kitapları vardır. Bu iki imam arasında meydana gelen ihtilafın çoğu lafzî/şeklî ihtilaf kabilindendir. Aralarındaki ihtilaflar konusunda birtakım kitaplar yazılmıştır. Bu ihtilafları, Beyâdî (1098/1687) “İşârâtü’l-Merâm min ‘İbârâti’l-İmâm” adlı eserinde güzelce özetlemiştir. Beyâdî’nin metnini, Zebîdî (1205/1790) İhyâ şerhinde – pek çok matbaa hatasıyla beraber- nakletmiştir.</p>
<p>Bu Beyâdî, her ne kadar müteahhirînden ise de, kelam ilminde otoritedir. Öyle ki “el-‘Alemü’ş-Şâmih” sahibi Makbelî (1108/1696), alimleri pek beğenmemesine ve pervasızlığına rağmen, araştırma alanının genişliğini itiraf anlamına, Beyâdî’nin “İşârât” ına çok önem vermektedir.</p>
<p>Biz, burada ancak ana bid’at mezheplerine temas ettik. Bu mezheplerin, yeni bid’atlerin çıkması, mezheplerin görüşlerinin birbirlerine girmesi sonucu ortaya çıkan kolları vardır. Bu kollar insanlık tarihinin sonuna kadar, belirli bir sayıda kalmayacaktır. Peygamber’den rivayet edilen sayıda[18], ulemanın meşhur ihtilafı vardır. Alimler, her dönemde kendi zamanlarına kadar yeni ortaya çıkan mezhep sahiplerini hesaba katmış ve bunların görüşlerinden batıl olanları tenkit etmişlerdir.</p>
<p>Bu fırkaların görüşleri, Eş’arî’nin “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn”, Ebu’l Hüseyn et-Tarâifî’nin (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida’”[19], Ebu’l Muzaffer el-İsferâyînî’nin (471/1078) “el-Milel ve’n-Nihal”i[20] ve bunlar gibi sayısız eserlerde detaylı olarak verilmiştir.</p>
<p>Çoğu zaman fırkalara, kendi kitaplarında bulunmayan görüşler nispet edilir. Bu, ya doğrudan doğruya görüşler icat edilip o fırkalara yamamak veya onların sözlerinden, kendilerinin kastetmediği neticeleri çıkarmak, yahut da o fırkaların muarızlarına ait mutemet olmayan eserlerden aktarmak suretiyle olur[21]. Nitekim Abdulkâhir el-Bağdâdî (429/1037) “el-Fark beyne’l-Fırak”, “el-Milel ve’n-Nihal”[22]’de ve İbn Hazm da (456/1064) “el- Fisal”de böyle yapmıştır. Ebu İsa Muhammed b. Hârûn el-Varrâk (247/861), “el-Ârâ ve’d-Diyânât” sahibi Hasan b. Musa en-Nevbahtî (310/922), “el-Fihrist” sahibi İbnu’n-Nedîm’i (438/1047) ve uydurma hadislerle dolu Haşeviyye’nin kitaplarını kaynak almak da bu kabildendir. Araştırmacının görevi, bir görüşü sahibine nispet etmede, görüş sahibinin meşhur, bilinen bir kitabında bulana kadar ihtiyatlı davranmaktır. Fahreddin er-Râzî (606/1210), bu hususlardan bazılarına, Şehristânî (548/1153)’nin kitabının adı geçince, dikkat çekmiştir. Biz burada milel ve nihal kitaplarını mukayese etmek durumunda değiliz.Önceki kelamcıların sözlerinde, her asırda dini müdafaa görevini üstlenenlere, kesinlikle ışık tutacak şeyler vardır.</p>
<p>İslam inançlarını müdafaa metotlarının, ahlak ve ahkamı dejenerasyondan koruma şekillerinin, muarızlar üsluplarını yeniledikleri için, her asırda yenileneceği gayet açık bir husustur. Haddizatında onlar, şer’in tahdit ettiği belirli şeylerde sabittir, onların hakikatleri değişmez. O halde, yaşadıkları her dönemde müslümanlara düşen, içlerinden bir grubun kendini, insan gruplarında hakim bulunan görüşleri, aralarında yaygın ilimleri takip etme ve müslümanlara kendi tarafından zarar gelebilecek herşeyi incelemeye vermesidir. Özellikle de, sağlam ve köklü olduğu sürece her hayrın kaynağı olmaya devam eden, zayıf ve köksüz hale dönüşünce de her kötülüğün kaynağı haline gelen akaid/inanç konusunda bunu yapmalıdırlar.</p>
<p>Bu görüş ve ilimleri, din düşmanlarının modern araçlarla ortaya attığı şüpheleri giderecek şeyleri içlerinde bulabilmeleri için, sahiplerinin incelediği/araştırdığı kadar, hatta onların araştırmalarından daha çok incelemelidirler. Öyle ki, kasıtlı birisi, islamın akaid, ahkam ve ahlaktan meydana gelen öğretilerine bir ok fırlattığında, onu o ilimlerin verilerine ve bilimsel deneylerine dayanarak, şüphe ortaya atanların teorilerini yok ederek ve yeni teoriler geliştirerek, atanın göğsüne geri çevirmelidirler, &#8211; zira islam dini, ilmi hakikatlerle çelişmez – ve onların aldatmacalarının önüne koruyucu, sağlam bir kale yapmalıdırlar. Müslümanları zamanın gerektirdiği şekilde, gevşeklik ve ihmal göstermeden teşkilatlandırmalıdırlar. Bu ilimlerden elde ettikleri savunma yöntemlerini, dikkat çekici, herkesin beğenip kabul edeceği akıcı bir üslupla kitaplaştırmalıdırlar ki, asırlar boyu ansızın gelen şüphe sellerinin önüne sağlam bir set olsun.</p>
<p>Eğer bunu yapmazlarsa, düşmanlar, müslümanlar içinde verimli otlaklara kolayca yol bulup ulaşırlar, sonra sağa-sola dallanmış köklerini söküp atmak zorlaşır, hatta ilhad zehirleri boş kalplere sirayet eder, orada yerleşir ve böylece ekin ve nesiller helak olur. Allah bizi bunun şerrinden korusun ve bizi uykumuzdan uyandırsın.</p>
<p><strong>http://ktp.isam.org.tr/?url=makaleilh/findrecords.php</strong></p>
<p>* Muhammed Zâhid el-Kevserî, Mukaddimâtu’l- İmam el-Kevserî, Beyrut 1997, s. 35-53 veMukaddimetu Tebyîn-i Kezibi’l- Mufteri fimâ Nusibe ile’l- İmâm Ebi’l- Hasen el- Eş’arî, l’İbn Asâkir, Beyrut 1979, s. 7-21.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong><br />
[1] Abdusselâm el-Cîlî’(611/1214)nin başına gelene, ‘‘Zeylü’r-Ravzateyn’’ ve Kahire’de el-Hizânetu’z Zekiyye’de bulunan ‘‘Mecmûatu Dozi’’ye, bakılabilir. (Zâhid)</p>
<p>[2] Ebu’l Huseyn et-Tarâifi eş- Şafiî (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l Bida” (s. 36) adlı kitabında şöyle der: “Bunlar, kendilerine Mu’tezile adını verdiler. Bu, Hasan b. Ali (a.s.) Muaviye’ye biat ettiği ve idareyi ona teslim ettiği zaman oldu. Bunlar, daha önce Hz. Ali (r.a.)’nin adamları olduğu halde, Hasan, Muaviye ve bütün insanlarla ilişkilerini keserek, ev ve mescitlerine çekildiler ve “Biz ilim ve ibadetle meşgul olacağız” dediler. Bundan dolayı onlara Mu’tezile adı verildi” (Zâhid).</p>
<p>[3] Bkz. Muslim, İmân, 1.</p>
<p>[4] Haşeviyye’nin diğer anlamları için bakınız: Mevlevi Muhammed Ali et-Tehânevi, Keşşâfu Istılâhâti’l- Fünûn, İstanbul 1984, l, 396-397; en-Neşşâr, a.g.e., I, 285-287.</p>
<p>[5] Bkz. Süleyman Tülücü, Hammâd ‘Acrad, DİA., XV, 483.</p>
<p>[6] Bkz. Hüseyn Atvân, ez-Zendeka ve’ş-Şuûbiyye fi’l-Asri’l- Abbâsiyyi’l- Evvel, Beyrut 1984, s. 33-37.</p>
<p>[7] Hammâd b. Seleme (167/784)’nin üvey oğludur. Bu zat dört bin hadis uydurduğunu itiraf etmiştir. Üvey babası bunadıktan sonra, kitabına soktuğu hadisler, pek çok ravi arasında kabul görmüş, sonra da Haşeviyye’nin inançlarında sarıldıkları deliller haline gelmiştir (Zâhid). Bkz. Taberi, III, 375 vd; Mes’ûdî, Murûcu’z –Zeheb, IV, 315; Bağdadî, el-Fark, s. 163-164; İsferâyînî, et-Tebsîr, s. 81.</p>
<p>[8] Mücahid b Cebr (104/722)’in ilmi derecesinin yüksekliği yanında, hadisçilerin ittifakıyla iki batıl görüşü vardır. Bunlardan birisi: “Gözler O’nu idrak edemez” (En’am 6/103) ayeti hakkındaki ru’yeti inkar görüşü ki bu görüşünü Mu’tezile benimsemiştir. İkincisi de Makam-ı Mahmud hakkındaki görüşü ki, bunu da Haşeviyye benimsemiştir. Bunlar gerçeklerle çelişen iki görüştür. Mücahid gibi birisinde, ikisi de nasıl birleşebilir, nasıl ondan bu iki görüş sabit olur, enteresandır. Hadiste’ki Makam-ı Mahmud’un, Peygamberimizin Şefaat-ı Uzma’sı olarak tefsiri mütevatirdir. Aynı şekilde ru’yet hadisleri de mütevatirdir. (Zâhid)</p>
<p>[9] İbnu’l Bâkıllâni’nin öğrencileri için bakınız: Muhammed Ramazan, el-Bâkıllânî ve Ârâuhu’l-Kelâmiyye, Bağdat 1986, s. 184-195; Seyyid Ahmed Sakr, Mukaddimetu I’câzi’l-Kur’an li’l-Bâkıllâni, Kahire trhs, s. 34-37.</p>
<p>[10] Faaliyetleri için bakınız: İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi’l-Mufterî, Beyrut 1979, s. 120-216; Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 190-191; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 35- 36.</p>
<p>[11] Bkz: Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 187-188; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34.</p>
<p>[12] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 255-256. Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 185; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34-35.</p>
<p>[13] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 195.</p>
<p>[14] İbn Kesir, el-Bidâye’sinde (XI, 220) “Geçmişte ve şimdi Hanbelîlerin adeti, Eş’arîlerin aleyhinde konuşmaktır” der.</p>
<p>[15] Moğollar’ın Bağdat’ı işgal ve tahrip etmesine işaret edilmektedir.</p>
<p>[16] İstanbul, (Süleymaniye) Şehit Ali Paşa kütüphanesidedir (Zâhid). Kitap, Dr. Abdulkerim Osman’ın tahkikiyle, Beyrut’ta, Dâru’l -Arabiyye, tarafından iki cilt halinde basılmıştır.</p>
<p>[17] Musannif rahmetli burada Muhammed Abduh’u kastetmektedir. O, Abduh’u yakından tanımaktadır. “Makâlât” s. 373,548 ve “Safa’âtu’l-Burhan ‘ala Safahâti’l-Udvân”da Abduh’un birinci ve ikinci dönemine işaret etmektedir. (Naşir)</p>
<p>[18] Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağını bildiren hadis-i şerife işaret edilmektedir. Hadisin değerlendirmesi için bakınız: Kevserî, Mukaddimât, s. 112-114; 150-152; Ebu İshak İbrahim b. Musa eş-Şâtıbi, el-İ’tisâm, Riyad 1996, III, 38-179.</p>
<p>[19] Kitap, “et-Tenbîh ve’r-Red ‘ala Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida” adı ve Kevserî merhumun tahkikiyle, Mısır’da 1388/1968 de, Matbaatu’s-Saâde’de basılmıştır.</p>
<p>[20] İstanbul’da Şehit Ali Paşa kütüphanesinde (Zâhid). Bu kitabın orijinal adı “et-Tebsîr fi’d-Dîn”’dir. İlk defa Kevserî’nin takdim ve tahkiki ile Kahire’de 1359/1940’da basılmıştır. Daha sonra Beyrut’ta ofset baskısı yapılmış ve bunu diğer baskılar takip etmiştir.</p>
<p>[21] Nitekim İmam Ebu’l- Hasen el-Eş’arî de Makâlâtu’l-İslamiyyîn ve’htilâfu’l-Musallîn&#8217; (H. Ritter, Wiesbaden 1963)de bu hususa işaret etme ihtiyacını duymuştur.</p>
<p>[22] İstanbul, Âşir Efendi kütüphanesinde (Zâhid).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/">Mezheplerin Doğuşuna Bir Bakış</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusuna-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yarım Asır Öncesinden Bir Oryantalizm Teşhis Ve Tedavisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yarim-asir-oncesinden-bir-oryantalizm-teshis-ve-tedavisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yarim-asir-oncesinden-bir-oryantalizm-teshis-ve-tedavisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 May 2016 22:44:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Batılı yazarların İslam’a saldırma yöntemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Goldziher]]></category>
		<category><![CDATA[Henry de Castro]]></category>
		<category><![CDATA[Martin Luther]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yarım Asır Öncesinden Bir Oryantalizm Teşhis Ve Tedavisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10882</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yarım Asır Öncesinden Bir Oryantalizm Teşhis Ve TedavisiBu makale, M. Zâhid el-Kevserî(1371/1952)’ye ait “Min ‘Iberi’t-Târih”, Kahire 1367/1947, adlı eserin 17-29 sayfalarının çevirisidir. Makalenin başlığı tarafımızdan konulmuştur. Çev: Seyit BAHCIVAN Yrd. Doç. Dr. Selçuk Ü. İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepleri Tarihi Öğretim Üyesi Tarih boyunca İslam’a yapılan saldırılarda İslam düşmanlarının yöntemlerini hatırlamak, onu savunan ve uğrunda çaba [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yarim-asir-oncesinden-bir-oryantalizm-teshis-ve-tedavisi/">Yarım Asır Öncesinden Bir Oryantalizm Teşhis Ve Tedavisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://ilimcephesi.com/yarim-asir-oncesinden-bir-oryantalizm-teshis-ve-tedavisi/indir-1-72/" rel="attachment wp-att-10883"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10883" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/indir-1.jpg" alt="Yarım Asır Öncesinden Bir Oryantalizm Teşhis Ve Tedavisi" width="275" height="364" /></a></div>
<div>Yarım Asır Öncesinden Bir Oryantalizm Teşhis Ve TedavisiBu makale, M. Zâhid el-Kevserî(1371/1952)’ye ait “Min ‘Iberi’t-Târih”, Kahire 1367/1947, adlı eserin 17-29 sayfalarının çevirisidir. Makalenin başlığı tarafımızdan konulmuştur.</p>
<p>Çev: Seyit BAHCIVAN Yrd. Doç. Dr. Selçuk Ü. İlahiyat Fakültesi İslam Mezhepleri Tarihi Öğretim Üyesi</p>
<p>Tarih boyunca İslam’a yapılan saldırılarda İslam düşmanlarının yöntemlerini hatırlamak, onu savunan ve uğrunda çaba sarf eden kişinin savunma yolunu aydınlatacağı ve basiretini artıracağı herkesçe kabul edilen bir gerçektir. Bundan dolayı yaptığımız işin bilincinde olmamız için üzerimize düşen, İslam düşmanlarının saldırılarındaki yöntemlerini hatırlayıp ibret alınacak noktalardan ders almamızdır. İslam kalesi içinde düzenledikleri bazı entrikalarını belirttikten sonra,[1] şimdi de dışardan yönelttikleri bazı düşmanca faaliyetleri açığa çıkaralım da bu basit örneklerden bilmediğimiz daha pek çok tuzak ve entrika hakkında bilgi sahibi olalım.</p>
<p>Tarih kitapları şark İslam dünyasına karşı asırlarca savaş ilan etme konusunda dayanışma içine giren bağnaz bir haçlı güruhunun haberleriyle doludur. Öyle ki, onlar fıtrat dini olan İslam’ın çeşitli yer ve insanlar arasında hızlı yayılışını gördüklerinden, bizzat kendi yurtlarında dinlerinin akıbetinden korkuyorlardı. Saldırıları çok şiddetli bir şekilde devam ediyordu. Fakat o sırada, inde onların ateşinden ve böbürlenmelerinden asla etkilenmeyen bir aslan vardı. Zira o çağlarda Müslümanlar gerçek anlamda İslami hayatın şeref ve üstünlüğünü tadan, kimseye boyun eğmeyen şerefli kimselerdi. İslami prensipler onların gönüllerine öyle nüfuz etmişti ki; bu kendilerini o ilkeleri canlarıyla ve sahip oldukları her şeyi bu uğurda feda ederek savunmaya sevk ediyordu. Onların Müslümanlığı sadece dini günlerde akla gelen Müslümanlık değildi. Onlar aralarında Allah ve Resulüne düşmanlık edenlere sevgi beslemezler ve hıyanet, yumuşaklık ve korkaklıktan düşmanlara yaltaklanmazlardı. Böylece onlar düşmanların hedeflerine ulaşmalarını engellediler, saldırganlar da gerisin geriye, elleri boş, geldikleri yere donup gittiler. İslam ve Müslümanlarda gördükleri yüce prensipler ve hayırlı gelişmelerden dolayı ayakları sarsılmış, dizlerinin bağı çözülmüştü. Kendi memleketlerinde dinlerinin geleceğine dair endişeleri arttı.</p>
<p>Bu merhalede, batıda İslam hakkında yalan ve iftirayı yayarak dinlerini, İslami tehlikeden uzak tutmaya çalıştılar. Yalnız, gerçek şu ki; Avrupa’nın pek çok alanda kalkınma ve ilerlemesi Haçlıların bu kanlı savaşlarda doğulularla olan iletişimi sayesinde olmuştur. Luther (ö.1546) taraftarlarının meşhur dini reformu gerçekleştirmeleri bu uyanışın sonucudur. Her ne kadar Protestanlık diğer gruplardaki mevcut olan putperestlikten ileri bir merhale olmaktan öte geçmeyi başaramamış olsa da. Bu dönemde İslam hakkında nice kuyruklu yalanlar uydurdular.</p>
<p>Bu açık iftiralardan, şahsiyet ve karakter sahibi kişinin utancından yüzü kızarır. İslam bu tür iftiralardan tamamen uzaktır. Hatta tanınmış batılı yazar Henry de Castro (ö.1913) İslam ve Müslümanlar hakkında Avrupa’da yaygın olan, gerçekle ilgisi olmayan bu tür yalan propagandalardan yakınıyor ve şöyle diyordu: “Orta Çağ’da Avrupa’da dinleri hakkında ortaya atılan hurafe ve efsaneler Müslümanlara ulaşsaydı acaba ne derlerdi? Çünkü o çağa hâkim olan cehalet, apaçık düşmanlık ve rezil bağnazlık yoluyla bu uydurma masalları ortaya çıkarıyordu. Sonra da şöyle diyordu: “Avrupa’da bugüne kadar İslam ve Müslümanlar hakkında yaygın olan kötü, niyet, o dönemde yayılan bu hurafelerin kalan izinden başka bir şey değildir.</p>
<p>O çağda bütün Hıristiyan şairler, Müslümanları putperest olarak tasvir ediyor ve şöyle diyorlardı: “Onların üç dereceli üç tane ilahları vardır: Mâhûn, Oplîn ve Târmâkân.” Avrupalı bu yazarlar şöyle iddia ediyorlardı: “Muhammed kendisinin Tanrı olduğunu ilan ettiği bir din ortaya çıkardı.” Bundan daha çirkini ve daha garibi, putperestliği yıkıp kökünü kazıyan, yapılan putları kıran ve onları yok eden Hazreti Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’i, insanları altından yapılan kendi heykeline tapmaya zorlayan bir adam olarak tanımaları idi. Hıristiyanlar İspanya’da Müslümanları Sarakusta (Saragossa) surlarına kadar sürdükleri zaman, Müslümanların geri dönüp putlarını yok ettiği yaygarasını çıkardılar.</p>
<p>Onların çıkardığı bu asılsız yayın, Müslümanlara yaptıkları “onlar putperestler” şeklindeki iftiraları ortaya çıkıp da rezil olma korkularından kaynaklanmaktaydı. Halbuki onlar, Müslümanların yurtlarını ele geçirdiklerinde camilerinde bir tane bile put bulmuş değillerdi. Hatta o dönemdeki şairlerden biri, Müslümanlar hakkındaki yaygın hurafeyi şöyle şiire döktü: “-Müslümanların tanrısı- Oplîn bir mağaranın içindeydi. Müslümanlar onu dövdüler, tel’in ve tahkir ettiler, paramparça ettiler ve ayaklar altında çiğnediler. Sonra da ikinci tanrıları Mâhûn’u bir çukura attılar da domuz ve köpekler onu çiğneyip parçaladılar. Dünyada hiçbir ilah böyle bir aşağılanmaya maruz kalmamıştı. Sonra da Müslümanlar bu yaptıklarına pişman oldular ve tahrip ettikleri putlarını yeniden yaptılar. Putperestliğin Müslümanlar arasında yeniden canlanması üzerine Kral Şarl (Charles 1516?), Sarakusta’ya girdiğinde, Müslümanların putlarını aramaları için her tarafa adam gönderdi. Bunun üzerine Müslümanlar camilere girip putları demir balyozlarla kırdılar. İşte yalan ve iftira olarak böyle şeyler yaydılar Müslümanlar hakkında.” De Castro’nun Hıristiyanlardan naklettikleri işte bunlar.<br />
Şair (Paul) Ricoeur (ö.1913) şöyle diyor: “Tanrım! Azabını Mâhûn’a tapanlara gönder.” &#8211;</p>
<p>Kastettiği Hazreti Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in ümmetiydi, sanki onlar Mâhûn denilen puta tapıyormuş gibi!- Bu şair, Haçlı asilzadelerini İslam’a karşı seferberliğe davet ediyor ve şöyle diyordu: “Kalkınız! Mâhûn ve Târmâkân denilen putları yıkın, ikisini de yakın ve kendi tanrınız uğrunda onları kurban edin.” Batılılar Orta Çağ’da İslam ve Müslümanlara böyle düşmanlık yapıyorlardı. Avrupa’da İslam aleyhinde uydurulan bu iftira ve hurafeler uzun zaman devam etti. Hatta Orta Çağ’ı takip eden yüzyıllar, İslam’a iftira ve düşmanlığın özünde geçmiş yıllardan daha da iyi değildi. Metotlar değişik olsa bile.</p>
<p>Aralarında İslam aleyhindeki propagandalarında uydurdukları yalan ve iftira şekillerine dikkat edenler çoğalınca, batılı propagandistlerden gerçekleri çarpıtanlar, İslam’a zarar vermede başka bir yöntem takip etmeye başladılar. Bu, doğuda yazılmış kitaplardan nakletmek suretiyle İslam ve İslam Tarihi hakkında tarafsız araştırmalar yapma görüntüsünü vermek şeklindeydi. Böylece XVII. Yüzyıldan itibaren, doğuda yazılmış kitaplarda İslam tarihini çarpıtmak düşüncesiyle buldukları bazı metinleri kendi dillerine çevirmeye başladılar. İlk işleri; Saîd b. el-Batrîk el-İskenderânî (ö.328/940),[2] eş -Şeyh el-Mekîn Cercîs b. el-Amîd (ö.672/1273),[3] Ebu’l-Ferac Ğeriğeriyos (Gregoire) b. Harun el-Malatî (İbnu’l-İbrî diye bilinir, (ö.685/1286)[4] gibi doğu Hıristiyanlarının kitaplarında buldukları -yukarıdaki maksatlarına hizmet edebilecek- şeyleri; sonra İbn Sebe (ö.40/660 civarında) uzantısı aşırı Şiilerin yazdıkları kaynaklardakileri, bilahare de el-Vâkıdî (ö.207/823),[5] İbn Hişâm (ö.213/828), et-Taberî (ö.310/923) gibilerinin kitaplarındakileri ve buna benzer doğru yanlış her şeyi içine alan türden ve ihtiva ettiği nasların ve senetlerinin ciddi bir süzgeçten ve kapsamlı bir tenkitten geçmesi gereken kitaplardakileri tercüme etmek oldu.</p>
<p>İlk ilgilendikleri siyer ve meğâzî kitaplarıydı. Zira bu kitaplarda şüphe yaratmak, Oryantalistlerin haberleri sunmadaki sakat yöntemlerini, aldatma biçimlerini bilmediklerinden ve İslami ilimlerdeki sığlıklarından dolayı batı taklitçisi toy şarklılar nezdinde meyvesini vereceğini biliyorlardı. İlk dönem siyer yazarlarının en önemlilerinden Musa b. Ukbe’dir (ö.141/758).[6] Buhârî (ö.256/870) onu kaynak alır. Onu herkes övgü ile anıyor, ancak İbn Şihâb’dan rivayetleri konusunda Hafız el-İsmâilî (ö.295/908) “Ondan hiçbir şey işitmediğini” kaydediyor. İbn Şihâb (ö.124/742)[7]siyer ve meğâzî alanında daha çok mürsel rivayetleri kullanmaktadır. Şâfii ve İbn el-Kattân’a (ö.198/813)[8] göre de onun mürsellerinin bir değeri yoktur.</p>
<p>Tarih sahibi İbn Cerir et-Taberî’ye gelince; onun hadis, tefsir ve fıkıhta makamı yücedir. Ancak Tarih’inde zikrettiğine sıhhat garantisini vermemiştir. Hatta I. cilt 5. sayfada şöyle diyor: “Bu kitabımda, sahih olmasına bir vecih bilinmediğinden, hakikatte/gerçekte bir anlamı olmadığı için, okuyucunun kabul etmeyeceği, duyanın çirkin göreceği şeyler bilinsin ki bizim tarafımızdan getirilmemiştir. Bunlar onları bize nakleden bazıları tarafından getirilmişlerdir. Biz de, bize aktarıldığı şekilde onları aktardık.” Aynı yerde yine şöyle diyor: “Zira biz bu kitabımızla huccet getirmeyi hedeflemedik…” Bundan anlaşılıyor ki; Tarih’te getirdiği rivayetlerin mesuliyetini üstlenmemiş, onu bu rivayetleri kendisine aktaranların omuzlarına yüklemiştir.</p>
<p>Meğâzî sahibi Muhammed b. İshak (ö.151/768)[9] hakkında tenkitçiler ihtilaf etmişlerdi. Pek çok kimse onu yalancı olarak niteledi. Ebû Hanife ve Mâlik onu tasvip etmiyorlardı. Meğâzî alanında onu güçlü görenler, şüpheli yerlerde bulunması zor olan birtakım şartlar ileri sürdüler. İbnu’n-Nedîm’in (ö.438/1047) Fihrist’inde[10] onun hakkında geniş bir bilgi vardır. Mesela şöyle denilmektedir: “Tenkit edilmiş, metodu beğenilmemiştir. Anlatıldığına göre: Medîne-i Münevvera emirine, Muhammed’in kadınlara aşk hikâyeleri anlattığı iletildi. Emir de, getirilmesini emretti. Getirilince onu kırbaçlattı ve Mescidin gerisinde oturmasını yasakladı. Yakışıklıydı. Deniliyor ki; ona şiirler yazılıp getirilir ve bunları siyerle ilgili kitabına dâhil etmesi istenir, o da bunu yapardı. Kitabına, şiir râvîlerine göre kendisini küçük düşüreceği şiirler koydu…”</p>
<p>Cumhur, meğâzîde bilinen bazı şartlarla onun güçlü kabul edilebileceği kanaatindedir. Onun gibilerinin rivayetlerine, sadece rivayeti aktaran senetteki râvîleri incelemek şeklinde de olsa, teenni ile yaklaşmak gerekir. Ondan rivayette bulunan Ziyad el-Bekkâî (ö.183/799)[11] ihtilaflıdır. Nesâi (ö.303/915) onu zayıf kabul etmiş, İbnu’l-Medînî (ö.234/849)[12] ise rivayetini almamıştır. Ebû Hâtim (ö.277/890),[13] onun hakkında: “Kendisiyle ihticac edilmez” demiştir. Diğer râvîsi Seleme b. el-Fadl er-Râzi (ö.191/806)[14] de aynı şekilde ihtilaflıdır. Ebû Hâtim onun hakkında da: “Kendisiyle ihticac edilmez” demiştir. Bu Seleme’nin de râvîsi Muhammed b. Humeyd er-Râzi’dir (ö.248/862)[15] ki, o da ihtilaflıdır.</p>
<p>Birçok kişi, onu çirkin bir şekilde yalancı kabul etmiştir. İbn Cerîr, İbn İshak’ın rivayetlerini onun kanalıyla aktarır. Hişam b. Muhammed el-Kelbî (ö.204/819),[16] babası ve el-Vâkıdî hakkındaki söylenilenler herkesçe bilinmektedir. El-Velid b. Müslim’in (ö.196/811) râvîsi Muhammed b. Aiz ed-Dımeşkî (ö.233/847)[17] hakkında Ebû Dâvud (ö.275/888): “Ona Allah selamet versin” der. Ebû Hâtim’e göre, Kitabu’r-Ridde ve el-Fütûh sahibi Seyf b. Ömer et-Temîmî’nin (ö.200/815)[18] sözüne itibar edilmez. Pek çok kimse de onu zayıf olarak nitelemektedir. Hatta İbn Hıbbân (ö.354/965) onu uydurmacılıkla itham etmektedir. Ondan rivayette bulunan Şuayb b. İbrahim (ö.199/814),[19] İbn Adiyy (ö.365/976) ve Zehebî’ye göre tanınmayanlardandır.</p>
<p>Onun selefe hakaret içeren haberleri vardır. Bu Şuayb’dan rivayette bulunan es-Seriyy b. Yahya (ö.167/783)[20] sika olarak görülmemektedir. O, Seyf’ten yaptığı rivayetlerinde İbn Cerîr’in şeyhidir. Seyf’ten önceki râvîlere gelince; onlar çoğunlukla meçhul râvîlerdir. İbn Cerîr’in siyer alanındaki senetleri böyle olunca, siyerle ilgili malumatı bize aktaran ve ilimde ondan daha aşağı olanların rivayetlerinin kabul zorunluluğu bir tarafa, bizzat onun siyerdeki rivayetlerinin araştırılmasının zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Özellikle de kendisinin tek başına rivayet ettiği konularda.</p>
<p>el-Ya’kûbî (ö.292/905’ten sonra) saldırgan bir Şii’dir. el-Eğanî’nin yazarı Ebu’l-Ferac el-İsfehânî (ö.356/967) sahih haberleri nakleden kimselerden değil, aksine sohbet/eğlence erbabındandır. O, –kesinlik ve sağlamlık ifade eden- “haddesenâ” ve “ahberanâ” kalıpları ile enteresan şeyler nakletmektedir. Bundan dolayı –yalancılıkla- itham edilmiştir. Nevbahtî (ö.310/922), o “çok yalancı bir kimseydi. Dükkânlar kitaplarla dolu, çarşı hareketli olduğu sırada sahaflar çarşısına gelir, birçok kitap satın alır ve evine götürürdü. Sonra da bütün rivayetleri bu kitaplardan olurdu” der. Allah ilim erbabını bu pis ve zanlıdan müstağni kıldı.<br />
İşte bunlar, hakikat âşıklarını haberlerin senetlerini, özellikle de, İslam düşmanlarının bilmeyerek veya bu haberleri geçersiz kılacak illetleri bilmezlikten gelerek, tek başına kalınan ve şüpheli yerlerde, titiz araştırmaya sevk eden ilk dönem haberleri ve siyer kaynaklarından birkaç örnektir. Rical tenkidi konusunda derinleşmek kişiye, iftiraya nasıl cevap vereceğini, güçlüyü nasıl güçlü yapacağını ve İslam’a karşı kurulmuş düşman tuzaklarına düşmekten nasıl korunacağını öğretir.</p>
<p>Bu konuda İslâm dergisi’nde (sayı: 5, yıl 1362 h.) “Halid b. el-Velid ve Malik b. Nüveyra’nın Öldürülmesi”[21] adlı makalemde tafsilatlı bilgi verdim. Orada, İbn Nüveyra olayıyla ilgili çelişkili haberlerdeki değişik illetleri belirttim. Doğu ve batılılardan ithamlı ve zanlı kimselerin yazdıkları ilk döneme ait haberleri içeren kitapları, o haberlerdeki fesat yolları ve onları ayıklama yöntemleri hakkında deneyimi olmaksızın okuyor da, sonra da, süzgeçten geçirmeden onlara dayanarak bir şey yazan veya onlardan bir şey tercüme eden kimse hem kendisi helak olur, hem başkasını helak eder ve doğru yoldan sapmış olur.</p>
<p>Dinine ve onuruna düşkün olan herkese tavsiyem, ilk dönemdeki haberleri, ilim süzgecinden geçirme yolları ve anlayış ölçüleriyle ayar yöntemlerini öğrenerek son derece ihtiyatlı karşılamaktır. Bir makalemde[22] şöyle demiştim: “Her devirde İslam düşmanlarının ne derece çaba sarf ettikleri ve her nesilde hilelerin yeni şekiller aldığı araştırmacının malumudur. Rivayetlerin tedvini döneminde, haberleri nakleden râvîler arasına, İslam’ın ve onun davetçilerinin adını kötüye çıkaracak yalanları yaymak için kendilerini kamufle ederek gizlice girmeleri onların hileleri türündendir. Uydurulan bu yalanlar yeterli basirete sahip olmayan râvîler nezdinde kabul gördü ve onları kitaplarda ebedileştirdiler. Öyle ki, her asırda İslam’a savaş ilan edenler ona tuzak kurmak için devamlı bunları vesile ettiler. Fakat Allah sonsuz lütfuyla haberlerin ayarı saf olanlarıyla ayarı bozuk olanları birbirinden ayırt edecek otoriteler verdi. Böylece bu ölçülerle değerlendirmeyi bilenlere göre, İslam’ın öğretileri ve haberleri, hile ve düşmanlarının tuzağından sağlam bir koruma altına alınmış oldu.</p>
<p>Batılı yazarların İslam’a saldırma yöntemleri, iki asırdan bu yana hakikatleri çarpıtma metodu ortaya çıkıncaya kadar, soyut hakaret ve sırf iftira atma şeklindeydi. Tarafsız ilmi araştırma kılığına bürünerek doğuluların kitaplarından yalanları seçip alıyorlar, sonra da onlarla ilişkisi olan tecrübesiz doğulular onların yazdıklarına kanıp inanmaya ve kendi yaşadığı soydaşları arasında onların saçmalıklarını yaymaya başladılar. Böylece ortalığı fesat kaplamış ve buna bir çare bulmak gerekmişti.</p>
<p>Bundan dolayı da bugünkü edebiyatçılardan siyer yazarlarına, eski yeni, doğu ve batıda yazılmış siyer kitaplarına ihtiyatlı yaklaşmaları ve gerekli donanıma sahip olmaları; tenkit ehli nazarında muteber olan ölçülerle hakikatleri ayıklamaya daha çok caba sarf etmeleri zaruret halini almıştı. Bunu yaparken de günlük gazetelerdeki edebi konularda ve modern hikaye ve romanları yazmada alışmış oldukları aşırı serbestliği de kalemlerine vermemeleri icap etmekteydi. Görüşlerini ortaya koyarlarken, kitaplardan alıntılarında ve doğru tenkit ölçeğine vurdukları bir sonuca giderken de son derece ihtiyatlı olmalıydılar.</p>
<p>Özellikle doğuya ait kitaplardaki yabancı unsurları tanımada bu şekilde titiz davranırlarsa, batılıların kitaplarındaki hile türlerini yok etmek kendilerine kolaylaşacaktır. XVIII. ve daha sonraki yüzyıllarda batılıların İslam aleyhine yazdıkları eserler Allame Şibli en-Nu’mâni el-Hindi’nin (ö.1330/1914) Siyeru’n-Nebî[23] adlı eserinin mukaddimesinde verilmiştir. Bu, Siyer-i Nebevi’yi yanlışlardan ayıklama ve bu alanda bazılarının ortaya attıkları şüphelere cevap verme hususunda iyi bir kitaptır. Başkalarına göre hataları azdır. Enteresan olan, doğulu yazarlardan pek çoğunun siyer ve ilk dönemin tarihi hakkında batılıların eserlerine kanmalarıdır. Bundan daha enteresan olan ise; Menâr sahibinin (Reşid Rıza, ö.1354/1935) İtalyan Kont Caetâni’nin (ö.1926)[24] on ciltlik Havliyyât/Süreli Yayınlar diye meşhur olan İslam Tarihi’ne takriz yazdığını ve ona övgüler yağdırdığını görmemizdir.</p>
<p>Hâlbuki bu kitap, yazarı ne kadar tarafsız araştırmacı görüntüsünde olursa olsun, bu konuda yazılmış en zararlı kitaptır.[25] Aynı şekilde onun Menâr’ında, Hollandalı Dr. Dozy’nin (ö.1883)[26] İslam Tarihi’ne övgüde bulunduğu da görülmektedir. Hâlbuki Dozy, Avrupalılar arasında İslam tarihi hakkında yazıp da hakikatleri en çok çarpıtan kimsedir. Şeyh Muhammed Abduh (ö.1323/1905) Ekolünde İslam’ı savunmaya soyunan kişi (Reşid Rıza), en zararlı kitaplara, iki kitabın da ne asıl ve ne de tercümelerine muttali olarak, böyle bol keseden övgüler yağdırırsa, doğuya ait ilimlerde yeterli birikime sahip olmadan batı kaynaklarından beslenen gençlerin hali nice olur!? Allah İslam’ı, İslam’ın mukaddeslerini böylesi savunucuların şerrinden korusun.</p>
<p>Sonra Yahudi ve onlarla birlikte diğer Oryantalistler kendilerine İslam’ın temel kaynaklarında şüphe oluşturma imkânı verir arzusuyla Kur’an ve Kur’an İlimleri, Hadis, Fıkıh ve Usulü, Kelam ve Mezhepler Tarihi’nde araştırmalar yapmaya başladılar. Yaptıkları araştırmalarda amaçlarını gizlemeye ve kurbanlarına bütün araştırmalarında hak ve hakikat peşinde oldukları zannını vermek için, bazı konularda hakşinas görünmeye gayret ettiler.[27] Ancak onlar avlarını kolayca avlamak için oltasına iştah kabartıcı bir yem takan avcıya benzerler. Oltaya yakalanmak, manevi hayatını koruyacak feyizli şark kaynağından kana kana içmeden önce batı kaynaklarına yönelenlerin akıbetidir.</p>
<p>Bu grup Oryantalistlerin kurbanları hayli kabarıktır. Bu tür çarpıtıcıların en tehlikelisi, ırken Macar, dinen Yahudi, İslam düşmanlığında köklü, bütün hayatı bu yolda gecen Goldziher’dir (ö.1921).[28] O içinde bulunduğumuz yüzyılda yaşayanlardandır. Onun Kur’an ve Kur’an İlimleri, Hadis ve Usulü, Fıkıh ve Usulü, Kelam ve kelamcıların ekolleriyle ilgili araştırmaları vardır. Amacına göre beğendiği kaynaklardan seçtiği metinlere, uzmanlarına göre taşımadıkları anlamlar yüklemede aşırıya kaçarak ve o kaynakların güven ve müracaat etmedeki derecelerinin farklılığını görmezlikten gelerek, istediği sonucu elde etmede son derece mahir ve sahtekârdır.[29]</p>
<p>Keşke İslam’a büyük düşmanlık besleyen bu Macar’ın kitaplarını kontrol edecek ilmi bir komisyon kurulsaydı, o zaman gözü olan herkes için sabah ortaya çıkar ve bu hilekâr ve kurnaza cevap verme de kolaylaşırdı. Fakat yeterli çalışma yapılmadan bazı Ezherliler marifeti ile bu kitapların tercüme edilmesi ve tam cevaplar verilmeden yayınlanması, İslam düşmanlarından şüphe ortaya atanların şüphelerini, olduğu gibi Dâd Dili/Arapçayı konuşanların dikkatlerine sunmak İslami çevrelere onların şüphelerini ulaştırmada fitnecilere vekâlet etmek anlamına gelir. Bu da –kanaatimizce- İslam’ın yegâne kalesi olan Ezher’in rıza göstermemesi icap eden bir husustur.</p>
<p>Öyleyse, seneler önce Goldziher gibilerinin kitaplarını tercüme etme ve yayınlama hususunda Ezher’in yayınladığı kararın, çekinmeden, tam olarak ve eksiksiz bir bicimde, hakkıyla onlara cevap verme şartına bağlı olması icap eder; yoksa çağa ayak uydurma görüntüsü vermek arzusu ve varlığının asıl gayesine ve kendisine akıtılan ümmetin mallarına bakmaksızın Ezher, görevinin tersini yapmış olur. Vakıa zamana ayak uydurma hastalığı ilkesiz âlimi doğuya küçültücü bir mercek, batıya da büyültücü bir mercekle bakmaya sevk eder; böylece pek çok İslami cemaatin arzusunu nazar-ı itibara almadan, İslam dışı heyetlerden kendisine yapılan davetlere süratle icabet eder.</p>
<p>Temel İslami ilimlerde açık eksikliği giderme ve içerdeki gedikleri yamamaya özen gösterme yerine, batı ve doğu dünyasında hukuk veya dinler alanında yapılan kongrelere heyetler göndermeye koşar. Oryantalistlerin üniversitelerine heyetler gönderir, o diyarlarda İslam’ı yaymak için değil, aksine doğu İslam dünyasına karşı yayılmacı, düşmanlık gibi gizli niyetler besleyen, o üniversitelerin hocalarının elinde İslami ilimlerde derinleşmek için. Bu şekilde çeşitli dinler ve mezheplerle gönül rahatlığıyla kardeş olur. Böylece Ehl-i haktan sapmış mezhepler, fırkalar ve dinlere mensup kimselerden oluşan “dış” yönlendirme ile içeride ve dışarıda oluşan cemaatlere karşı, grupları yakınlaştırma, aralarında sevgi ve kardeşlik tohumları ekme, ihtilaf ve ayrılık noktalarını gündeme getirmeden, kendilerinin ihtilafsız, müşterek, ebedi tek mesajı ve tek dini “Esperanto dini” olsun diye, hepsini toptan dinler arası ortak ilkeler etrafında birleştirme perdesi altında hoşgörülü davranır.</p>
<p>Bununla faka bastırılmak istenilenler Müslümanlardır. Dinlerin birleştirilmesini seslendiren bu cemiyetler, ancak İslam dinine ve İslam fıkhına –bu terk edilmesi gereken bir taassuptur diyerek- sarılma noktasından, doğunun ayağını kaydırmak istiyorlar. Böylece onlar yutmak isteyen batılıların boğazında kolay bir lokma haline gelmiş olurlar. Zira temessükü olmayanın, hamiyeti, izzet-i nefsi, gücü kuvveti ve onuru da olmaz. Kişiliği de rüzgâr önünde yaprak gibi olmuş olur, rüzgâr onu istediği yere savurur. Bu karma din de İslam dini olmaz. Allah “Dinlerine uymadıkça Yahudiler de, Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır”,[30] “Şüphesiz Allah nezdinde hak din İslam’dır”[31]ve “Kim kendisine İslam’dan başka din ararsa bu ondan asla kabul edilmeyecektir”[32]buyurmaktadır. O halde bunların davet ettiği Esperanto dini, Allah elçilerinin sonuncusunun –salat ve selam ona ve bütün hepsine olsun- davet ettiği tevhit dininden başka bir dindir. Bunlar cemaatte dini, ahlaki ve siyasi çözülmeyi çabuklaştıran ve –İslam’ın ilk doğuşundan bugüne kadar onurumuzu, şerefimizi, kimliğimizi ve dinimizi koruyan- İslam fıkhının yapısını bozan şeylerdir. Aynı şekilde, canlı ve eşsiz bir izzete sahip bu ümmeti yetiştiren İslam akidesini de gönüllerden yok eder.</p>
<p>Dinler kongresine temsilci üye göndermek en azından –Müslümanlar adına- onlar nezdinde İslam’ın diğer batıl dinlerle eşit olduğunu itiraf anlamını taşır. Bunda hangi kazanç söz konusudur? İslam bu durumu nasıl onaylar? Bir Müslüman, kendi dininin dışında bir dine yaklaşmak adına, İslam’ın bazı hükümlerinden nasıl vazgeçmeyi caiz görür? Bu, Kitap’ın bir kısmına iman edip diğer bir kısmını inkar etmekten başka bir şey değildir. Sonra, bir hukuk kongresini kabul etmekle, İslam fıkhının yasama kaynaklarından biri olması şeklinde, meşhur Roma hukuku kategorisine koymanın dışında ne kazanırız? Bu, Avrupa kanunlarının, Mosehem’in(?) Kilise Tarihi adlı kitabından anlaşıldığına göre, genelde İslam fıkhından, özelde komşuluk münasebetiyle özellikle de İmam Mâlik’in fıkhından ne kadar aldığını bilmeyenlerin basit bir gururudur.</p>
<p>Geçen yüzyılın sonlarında Mâliki mezhebinin büyüklerinden Şeyh Mahluf (b. Muhammed) el-Munyâvi (ö.1295/1879),[33] batının, Mâlik’in fıkhından aldıkları şeyler konusunda bir kitap yazdı. Bu kitap, Daru’l-Kutubi’l-Mısriyye, no:1085(değişik ilimler)de bulunmaktadır. Konuyla ilgili yazarların kitaplarından anlaşıldığına göre, bizzat Avrupalılar tarihte bir dönem bizim ilimlerimize muhtaçtılar. Hiçbir gün biz onlara her şeyde, hatta İslam fıkhında ve İslami ilimlerde muhtaç değildik. İslam ülkelerindeki yaptıkları vasıtasıyla düşmanların bu çabaları, ancak içimizde haklı olarak İslam fıkhına karşı taşıdığımız kutsiyet duygusunu yok etmek ve onu idarecilerin arzularına göre değişen beşeri kanunlar kategorisine koymamız içindir. Bu konuda onlara uyduğumuz zaman, vefa ve bağlılığımızın kaynağı olan bu güçlü bağı ellerimizle kesmiş ve bir yasama kargaşasına düşmüş oluruz. Bu, İslam düşmanlarına göre değerli bir hedeftir. Yaptıkları vasıtasıyla içerde zaman zaman İslam fıkhına, birleştirme, yakınlaştırma, onunla önceki kanunlar arasında mukayese yapma, ıslah adıyla onun problemlerini batının süzgeciyle eleme gibi değişik yöntemlerle ona dokunmayı sevimli hale getirmeyi ortaya atıyorlar.</p>
<p>Bütün bunlar, birkaç seneden beri modern Ezher’de tehlikeli işaretlerini gördüğümüz ve zamanında da pek çoğundan bahsettiğimiz şeylerdir. Bu yaklaşımların arka planlarını uzun uzun anlatmaya burası müsait değildir. Ben öyle görüyorum ki, yakında Ezher’in idaresini üstlenecek olan Şeyh/Rektör,[34] eğer İslam’ın ve İslami ilimlerin yegâne kalesinin şeyhi olarak görevini yapmak isterse, bırakılan yükün her yönden son derece ağır olduğunu görecektir. Gidişatı düzeltme, eğitim ve öğretim işlerini ıslah ve Ezher’i yeniden canlandırmada kendisine muvaffakiyetler temenni ediyoruz. Allah Teâlâ, yegâne hidayete ulaştıran ve muvaffak kılandır. Her şey O’nda biter. Son duamız, “Her türlü övgü ve sena âlemlerin Rabbi olan Allah’ındır; Allah, Efendimiz Muhammed’e, âline ve bütün ashabına salat etsin” şeklindedir.<br />
* Bu makale, M. Zâhid el-Kevserî(1371/1952)’ye ait “Min ‘Iberi’t-Târih”, Kahire 1367/1947, adlı eserin<br />
17-29 sayfalarının çevirisidir. Makalenin başlığı tarafımızdan konulmuştur.<br />
[1] Kevserî, adı geçen eserin önceki bölümlerinde Fâtımîlerin nesebinden ve yaptıklarından, İbn Kemmûne, İbn Meymun ve İbn Melkâ gibi filozofların farklı görüşlerinden bahsetmiştir.</p>
<p>[2] Ziriklî, Hayruddîn, el-A’lam, Beyrut 1980, III, 92.<br />
[3] Ziriklî, el-‘Alam, II, 116.<br />
[4] Ziriklî, el-A’lam, V, 117. Bu üçünün tarihleri de basılmıştır.<br />
[5] İbn Hıbbân, el-Mecruhîn, Tahk. Mahmud İbrahim Zayid, Beyrut ?, II, 290; Zehebî, el-Kâşif, Tahk. Muhammed Avvâme, 1992, II, 205; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl fi Nakdi’r-Rical, Tahk. Ali Muhammed el-Becâvî, Beyrut ?, III, 662-666; İbn Hacer, Takribu’t-Tehzîb, Tahk. Muhammed Avvâme, Beyrut 1986, s. 498.<br />
[6] Zehebî, Mîzânu’l-İ’tidâl, IV, 214; İbn Hacer, Takribu’t-Tehzib, s. 552.<br />
[7] Zehebî, el-Kâşif, II, 219; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, IV, 40; İbn Hacer, Takribu’t-Tehzib, s. 506.<br />
[8] Zehebî, el-Kâşif, II, 366; İbn Hacer, Takribu’t-Tehzib, s. 591.<br />
[9] Zehebî, el-Kâşif, II, 156; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, III, 468-475; İbn Hacer, Takribu’t-Tehzib, s. 467.<br />
[10] İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, Beyrut 1978, s. 136.<br />
[11] Zehebî, el-Kâşif, I, 411; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, II, 91-92; İbn Hacer, Takrîbü’t-Tehzîb, s. 220.<br />
[12] Zehebî, el-Kâşif, II, 42-43; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, III, 138-141; İbn Hacer, Takrîbü’t-Tehzîb, s. 403.<br />
[13] Zehebî, el-Kâşif, II, 155; İbn Hacer, Takrîbü’t-Tehzîb, s. 467.<br />
[14] Zehebî, el-Kâşif, I, 454; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, II, 192; İbn Hacer, Takrîbü’t-Tehzîb, s. 248.<br />
[15] Zehebî, el-Kâşif, II, 166; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, III, 530-531; İbn Hacer, Takrîbü’t-Tehzîb, s. 475.<br />
[16] Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, IV, 304-305.<br />
[17] Zehebî, el-Kâşif, II, 183; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, III, 589; İbn Hacer, Takrîbü’t-Tehzîb, s. 486.<br />
[18] Zehebî, el-Kâşif, I, 476; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, II, 255-256; İbn Hacer, Takrîbü’t-Tehzîb, s.262.<br />
[19] Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, II, 275.<br />
[20] Zehebî, el-Kâşif, II, 427; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, II, 118; İbn Hacer, Takrîbü’t-Tehzîb, s. 230. Aksine onu Ebû Hâtim, Ebû Zür’a, İbn Maîn, Nesâî ve başkaları tevsik etmiştir. Onu sika görmeyen sadece Ebu’l-Feth el-Ezdî’dir. O da pek çok kimse tarafından bu görüşünde hatalı bulunmuştur.<br />
[21] Bu olay ve makale için bkz. Kevserî, Makâlât, Matbaatu’l-Envâr, Kahire 1372, s. 455-462. Ayrıca: Şibli, Asr-ı Saadet, trc: Ömer Rıza Doğrul, İstanbul 1973, V, 185-188.<br />
[22] Kevserî, “Halid b. el-Velid ve Malik b. Nüveyra’nın Öldürülmesi”, Makâlât, s. 455-456.<br />
[23] Age., I, 73-77.<br />
[24] Ziriklî, el-A’lam, V, 250; el-‘Akîkî, Necib, el-Müsteşrikûn, Kahire 1965, I, 372-373.<br />
[25] Ayrıca bkz. Kevserî, Makâlât, s. 59, 576.<br />
[26] Ziriklî, el-A’lam, III, 38-39; el-‘Akîkî, el-Müsteşrikûn, II, 658-661.<br />
[27] Oryantalistlerin Kur’an ilimlerindeki araştırmalarının maksadı için bkz. Kevserî, Makâlât, s. 17.<br />
[28] Ziriklî, el-‘Alam, I, 84; el-‘Akîkî, el-Müsteşrikûn, III, 906–908.<br />
[29] Ayrıca bkz. Kevserî, Makâlât, s. 57, 576.<br />
[30] Bakara 2/120.<br />
[31] Âl-i İmrân 3/19.<br />
[32] Âl-i İmrân 3/85.<br />
[33] Bu kitap, “el-Mukarenâtü’t-teşrî‘iyye: Tatbîku’l-Kânun el-Medenî ve’l-Cinâi ala Mezhebi’l-İmam Mâlik” adı ve Muhammed Ahmed Sirac ve Ali Cum‘a Muhammed’in tahkikiyle Mısır’da 1999 yılında yayımlanmıştır.</p></div>
<div id="post-body-9143541633730640034" class="post-body entry-content"></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yarim-asir-oncesinden-bir-oryantalizm-teshis-ve-tedavisi/">Yarım Asır Öncesinden Bir Oryantalizm Teşhis Ve Tedavisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yarim-asir-oncesinden-bir-oryantalizm-teshis-ve-tedavisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezheplerin Doğuşu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jul 2015 04:35:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet Mezhepleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Mezheplerin Doğuşu]]></category>
		<category><![CDATA[Mu'tezile]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9147</guid>

					<description><![CDATA[<p>1.BÖLÜM Hz. Peygamber’ (s.a.v.)in ebedi aleme irtihalinden sonra, Ebubekir (r.a.) döneminde irtidât edenler, aralarındaki münafıkların tahrikiyle dünya işlerini dinden ayırma propagandası yapanlar ortaya çıktı. Bunlar zekatı vermekten imtina ettiler. Sahabe, dünya işlerini dinden ayırmayı, önünden ve ardından hiçbir batıl gelmeyen Kitab/Kur’an’a aykırı bulduğu için onları münafık olarak kabul edip durum normale dönünceye kadar onlarla savaştı. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusu/">Mezheplerin Doğuşu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="id_55a88065617182433905563" class="text_exposed_root text_exposed">
<div id="id_55a8807c6334a3962054359" class="text_exposed_root text_exposed"><span class="text_exposed_show"><span class="text_exposed_show"><span class="text_exposed_show"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-53.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9150" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-53.jpg" alt="Mezheplerin Doğuşu" width="388" height="225" /></a><br />
<strong>1.BÖLÜM</strong><br />
</span></span></span></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"><span class="text_exposed_show"><span class="text_exposed_show"><span class="text_exposed_show">Hz. Peygamber’ (s.a.v.)in ebedi aleme irtihalinden sonra, Ebubekir (r.a.) döneminde irtidât edenler, aralarındaki münafıkların tahrikiyle dünya işlerini dinden ayırma propagandası yapanlar ortaya çıktı. Bunlar zekatı vermekten imtina ettiler. Sahabe, dünya işlerini dinden ayırmayı, önünden ve ardından hiçbir batıl gelmeyen Kitab/Kur’an’a aykırı bulduğu için onları münafık olarak kabul edip durum normale dönünceye kadar onlarla savaştı.</p>
<p>İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) fitnecilere karşı oldukça dikkatliydi. Bundan dolayı, ortada bir şüphe yokken, çetrefilli konularla halkın kafasını karıştırmaya çalışanları sürgün ederdi. Bir taraftan islamî fetihler geniş alanlara yayılıyor, diğer taraftan insanlar grup grup Allah’ın dinine giriyor, çeşitli kavim ve milletler onu kendilerine din olarak seçiyor ve ülkeler peşpeşe onun yoluna teslim oluyorlardı.</p>
<p>Hz. Osman’ (r.a.)ın hilafeti döneminde fitneler ortaya çıkınca, müslümanların içine sızan din düşmanları, halifeyi hafife almak isteyerek, müslümanlar arasında iftira üretmeye ve onlar nezdinde kabul görecek şekilde eski düşmanlıkları canlandırmaya çabaladılar. Zira müslümanların kalpleri temiz, dine dokunmaz görüntüsü veren fitnecilerin, şaşırtma yöntemlerini keşfetmekten uzaktılar. Fitneciler bu amaçla diyar diyar dolaşıyor, yıkım tohumları ekmek suretiyle, bu dini ortadan kaldırmanın yolunu arıyorlardı.</p>
<p>Bu dönemde Abdullah b. Sebe gibilerin yaptığı meşhurdur. Sıffîn olayında, hakem hadisesinden sonra Hariciler, Hz. Ali (r.a.)’yi terkettiler. Büyük günah işleyeni tekfir edecek kadar ileri gittiler. Hz. Ali (r.a.) ölünce, bir kısım insanlar, ona ve ailesine arka çıkmaya devam ettiler. Bunlara Şîa denildi.</p>
<p>Zındık Rafizîler, Ümeyye oğulları ve diğerleri tarafından Ehl-i beyte baskı tekerrür ettikçe müslümanlar arasında fitne tohumlarını ekmek için elverişli bir ortam buluyorlardı.</p>
<p>Peygamber (s.a.v.)’in torunu Hasan (r.a.), Muaviye (r.a.) lehine hilafetten çekilince, bir grup, her iki taraftan ayrıldı, ilim ve ibadetle meşgul olmak üzere mescitlerine çekildiler. Bunlar daha önce, Ali (r.a)’nin safında yer alanlardı. İşte bunlar, Mu’tezile’nin kökünü/temelini oluşturmaktadır[2].</p>
<p>Anlatıldığına göre: İlk i’tizal hareketini yapan Muhammed b. el-Hanefiyye (81/700)’nin iki oğlu Ebu Hâşim Abdullah (99/717) ve Hasan (100/718)dır. Sonra Hasan, iman, “ söz ve akid’den ibarettir, ameller ona girmez” diyerek, Hariciler’i tenkit etmeye başladı. Kendisi ve cemaatine, ameli, imandan sonraya bıraktıklarından dolayı Murcie adı verildi. Sonra bunlar arasından, iman varken, hiçbir günah sahibine zarar vermez diyenler türedi. Bunlar Murcie’nin bid’atçileriydi.</p>
<p>Hulefa-i Raşidin döneminde bazı Yahudi alimleri, Hıristiyan rahipleri, Mecûsi din adamları İslama girmiş göründüler. Raşid halifelerden sonra bunlar efsanelerini, ilmi terbiye almamış bedevi raviler ve onların, sıradan mevâlisi arasında yaymaya başladılar. Bu raviler, o hurafeleri, içlerindeki Allah’la ilgili teşbih ve tecsime inanarak, kendilerinin cahiliye dönemlerindeki inançlarını da benimseyerek, gönül rahatlığıyla alıp başkalarına aktardılar. Bazen de onları yanlışlık ve iftira ile Peygamber (s.a.v.)’e nispet ediyorlardı. Böylece teşbih, ahlaksızlığın yayıldığı gibi, fırkaların inancına girip yayılmaya başladı.</p>
<p>Ümeyye oğulları, kendi siyasetlerine dokunan konuların dışında, müslümanların inançlarıyla ilgili konularda Raşid halifeler gibi dikkatli değillerdi. O müslüman olmuş görünenlere ilk kananlar Şîa oldu. Fakat Mu’tezile’nin kendileriyle münazarası sonucunda, bundan çabucak vazgeçtiler. Şîa arasında bu fikir, haşevi raviler arasında devam ettiği gibi sürüp gitmedi.</p>
<p>Basra, değişik fikir ve mezheplerin sığındığı liman mesabesindeydi.<br />
Ma’bed b. Halid el-Cuhenî (80/699), Allah’a isyanın günahını kadere yükleyen kimseyi Basra’da görmüştü. Ma’bed, kulun fiillerinde kaderin, kulun ihtiyarını yok etmeyeceğini söyleyerek ona cevap vermeye koyuldu. Bununla o, sorumlulukların meşrûiyetini savunmak istiyordu. Fakat sözü maksadını aştı: “Kader yoktur, Allah bir işi olduktan sonra bilir” dedi. Bu söz, İbn Ömer (73/692)’e ulaştığında, kendisinden teberri etti[3]. Ma’bed’in taraftarlarına Kaderiyye adı verildi. Mezhebi, Basralı sıradan raviler arasında asırlarca devam etti. Hatta onların bir grubu nezdinde bu görüş, Seneviyye/düalistlerin Nur’a nispet ettiklerini Hâlık’a/ Allah’a, Zulmet/karanlığa nispet ettiklerini mahluka/insana nispet edecek noktaya ulaştı.</p>
<p>Gaylan b. Müslim ed-Dımeşkî (105/723den sonra), Dımeşk’te Ma’bed’in görüşünü yayıyordu, Ömer b. Abdilaziz (101/720) onu çağırdı ve bundan nehyetti, şüphesini giderdi, o da vazgeçti ve kendisine “Ey müminlerin emiri! Huzuruna sapık olarak geldim, beni doğruya ilettin, kör geldim, doğruyu bana gösterdin, cahil geldim, öğrettin, Allah’a yemin ederim ki, bu konuda asla konuşmayacağım” diyerek söz verdi.</p>
<p>Ma’bed’in görüşü yayılmaya başlayınca, Horasan’da Cehm b. Safvân onu tenkit etmeye girişti, kendisi de cebr fikrine saplandı, Cehmiyye fırkası bu şahıstan ortaya çıktı.<br />
Hasan Basri (110/728), tabiînin büyüklerinden, Basra’da yıllarca ilmi yaymaya çalışan ve meclisine ileri gelen alimlerin devam ettiği kimselerdendi. Bir gün meclisine ayaktakımı raviler geldi. Yanında anlamsız şeyler konuşunca o da: “Bunları ilim halkasının kenarına atın” dedi. Bunun üzerine onlara Haşeviyye denildi[4]. Mücessime ve Müşebbihe grupları onlardandır.</p>
<p>Vâsıl b. Ata (131/748) – i’tizali fikirleri, yukarıda adı geçen Ebu Hâşim’den aldıktan sonra – Hasan Basri’nin meclisine devam ediyordu. Bir gün mecliste iman meselesi geçti.Vâsıl hemen söze başladı: Açıktan kafir ve itaatkar mümine, kafir ve mümin denmesinde bir ihtilaf yok; büyük günah işleyene iki isimden birisini vermede ihtilaf çıkınca; ona ne kafir, ne de mümin adını veririz. Onun hakkında – her iki tarafın ittifak ettiğini alarak, ihtilaf ettiğini de terk etmek suretiyle-: “O fasıktır” deriz. Sanki o, bununla iki ihtilafın ortasını bulmak ve iki tarafı da kendi görüşüne çekmek istiyor gibiydi. Fakat Vâsıl, aslında Haricilerle beraberdir. Çünkü, büyük günah işleyen -tevbe etmeden ölürse- ebedi Cehennem’de kalır kanaatindedir. Hasan Basri, onun bu sözünü beğenmedi. Bunun üzerine Vâsıl meclisten ayrıldı. İki arkadaşı olan Amr b. Ubeyd (144/761) ve Bişr b. Saîd ile birlikte Mu’tezile mezhebini ve usûl-i hamseyi yaymaya başladı. Bişr b. Mu’temir (210/855) ile Ebu’l- Huzeyl (226/840), mezhebi o ikisinden aldı. Ebubekir Abdurrahman b. Keysân el-Asamm (255/840 civarında), İbrahim en-Nazzâm (231/845), Hişam el-Fuvatî (226/840) ve Ali b. Muhammed eş-Şahhâm Ebu’l- Huzeyl’e talebelik etmişlerdir. Cahız (255/869) ve İbn Ebi Duâd (240/854) &#8211; zannedildiği gibi Vâsıl’a yetişemeyip- Nazzâm’(231/854)dan i’tizali aldı.</p>
<p>Mu’tezilenin görüşleri Bağdat’ta Bişr b. Mu’temir vasıtasıyla yayıldı. Ebu Musa b. Sabîh (226/840) ondan ders almıştır. Ebu Musa b. Sabîh’ten Ca’fer b. Harb (236/850) ve Cafer b. Mübeşşir (234/848) i’tizali almıştır. O ikisinden de Muhammed b. Abdillah el-İskâfî mutezili olmuştur. Şahhâm’dan Ebu Ali el-Cübbâî (303/916), ondan da oğlu Ebu Hâşim (321/933); Fuvatî’den de Abbâd b. Süleyman Mu’tezilenin fikirlerini almıştır. İşte bunlar Mu’tezile’nin Basra ve Bağdat’taki liderleridir.</p>
<p>Kuran’ın mahluk olduğu görüşüyle ilk tanınan kişi, Dımeşk’te Ca’d b. Dirhem (118/736) olmuştur. Cehm (128/745), bu görüşü Ca’d’dan almış ve yaymakta olduğu diğer bid’atlerine eklemiştir. Cennet ve Cehennem’in ebedi olmayacağı da onun bu bid’atlerindendir.</p>
<p>Hâris b. Süreyc (128/745) Horasan’da Emevilere karşı Kitap ve Sünnet’e davet ederek ayaklanınca, Cehm’den destek gördü. Mukâtil b. Süleyman (150/767) tecsim hakkındaki görüşünü orada yayıyordu. Cehm, ona cevap vermeye ve onun ispat ettiği sıfatları Allah’tan reddetmeye koyuldu. Nefy(sıfatları red)de, “Allah, kulların sıfatlarıyla nitelenemez” diyecek kadar aşırı gitti. İsimde birliktelik ile, o ismin ifade ettiği anlamda birlikteliğin arasını ayırmadı. Halbuki Allah için, muhal olan, ismin Kitap ve Sünnet’te gelmesi şartıyle, ikincisidir, birincisi değil. Çünkü, mesela “ilim” C. Hakk’ın ve insanların kendisiyle nitelendiği vârid olan sıfatlardandır. Fakat anlam itibariyle iki ilim birbirine denk değildir. Çünkü, Allah’ın ilmi huzûrî, beşerin ilmi ise husûlîdir. Diğer sıfatlar da böyledir.</p>
<p>Cehm’e birtakım görüşler nispet edilmektedir. Ancak kendisinden sonra ona bağlı bir fırka yoktur. Ona nispet edilen kimselerin çoğu, fırkalar arasında adamın adını kötüye çıkarmak ve abartmak için, kötü lakap takma kabilindendir. Cehm’in görüşleri – halk arasında yayılan her görüş gibi- mezhepler arasında incelendikten sonra, kendisinin hedeflediği ve düşündüğü gibi değil de, mezheplerin anladığı gibi yayılmıştır.</p>
<p>Fetihlerde biraz durgunluk meydana gelmeye başlayınca, insanlar bu dağınık görüşleri konuşmak için daha çok vakit buldular, akıllarına, o fikirler üzerinde derinleşme arzusu geldi. İbnu’l-Mukaffa’ (142/759), Hammâd ‘Acrad (161/778)[5], Yahya b. Ziyâde (160/776), Muti’ b. İyâs (166/783)[6], Abdulkerim b. Ebi’l-‘Avcâ (160/777)[7] gibileri, müslümanlar arasında ilhadı yaymak, Farslı düalist ve ateistlerin kitaplarını tercüme etmek için sürekli çalışıyorlardı. Öyle ki onlar gittikçe tehlikeli hale geldiler. Bunun üzerine Mehdî (169/785), cedelci kelamcılara, ateistlere red konusunda kitaplar yazmalarını emretti. Onlar da deliller ortaya koyup, şüpheleri giderdiler. Hakkı açığa kavuşturarak dine hizmet etmiş oldular.</p>
<p>Bu savunmaların yükünü üstlenenler Mu’tezile’den bir gruptu. Böylece onlar iki düşman arasında kaldılar. Biri, din dışı, eskiden beri eğitimini gördükleri bir felsefe ve görüşü olan kurnaz düşman; diğeri de ümmetin içerisinde, kaba, sert düşman. Çoğunluk, azkalsın zühd hayatı yaşadığı için bunlara meyledecekti. Bu düşman akli problemlerden uzaktı. Yahudi ve düalistlerin şaşırtmacaları bunlarca kabul gördü. Onun yapabildiği tek şey kelamcıların aleyhinde konuşmaktır. O, dost ve düşmanını ayıramıyordu; eğer dini müdafaa işi onlara havale edilseydi, bir süre bile onu savunamazlardı. Bu Mu’tezîlî kelamcılar, birinci düşmanla uğraştılar, ikinciyi, zındıkların reddini tamamlayıp, onların aldatmacalarını ortaya çıkarıncaya kadar görmezlikten geldiler. Sonra Haşeviyye’nin sözlerini çürütüp, görüşlerinin saçmalığını ortaya koydular.</p>
<p>Ancak bu Mu’tezîlî cedelcilerin kafalarına münazara ettikleri kimselerden, küçümsenmeyecek derecede aklî hastalıklar sirayet etmiştir.</p>
<p>Fakihlerin çoğunluğu ve hadisçiler, bu mücadeleler süresince, bu konulara girmeyip, sahabe ve tabiîn seçkinlerinin yolu; dinde kesinlikle sabit olanla yetinme yolu üzere yürümeyi tercih ettiler.</p>
<p>Halbuki din düşmanları, ancak aynısıyla karşı konulabilecek silahlara sahiptiler ve müslümanlara karşı, düşmanlıkta tedrîc yolunu tercih etmişlerdi. Çoğunluğun bundan haberi yoktu. Çoğunluğu öyle bir noktaya getirdiler ki, eğer durum kendi haline bırakılıverse, yaymakta oldukları şüpheler müslümanların kalplerine sirayet edecek; durum altüst olacak ve hiç kimse felaketten kurtulamayacaktı.</p>
<p>İşte bu şartlarda Me’mun (218/833) halife oldu. Mu’tezile’ye arka çıkmaya ve onları yanına almaya başladı. Öyle ki, kendi ve düşüp kalktığı kimselerin aklınca, insanları Kur’an’ın mahluk olduğunu kabule ve C. Hakk’ı tenzihe zorladı. Mu’tasım (227/841) ve Vâsık (232/847)’ın hilafeti boyunca bu sıkıntı sürdü. Vâsık buna, ru’yeti inkar meselesini de ekledi[8].</p>
<p>Mu’tezile’ye karşı çıkanlar, Mihne’de Ahmed b. Hanbel’in (241/855) şanını yüceltecek sebatı gösterip, Mütevekkil (247/861)’in Mihne’yi kaldırmasına kadar devam eden baskılar gördüler.</p>
<p>Mütevekkil’in, halka çeşitli görüş ve mezhepler üzerinde münakaşayı yasaklaması ve Mihne’yi kaldırmasından başka takdir edilecek bir şeyi yoktur. Kendisi, Hz. Ali (r.a.)’den nefret eden bir nâsıbîdir. Onun akıl almaz işleri de vardır.<br />
Sonra reaksiyon, Haşeviyye ve Nâsıbîlerin durumlarının yükselmesi ve Mu’tezile ve Ehl-i nazar’ın kenara çekilip gizlenmesi şeklinde, normal seyrini almaya başladı.</p>
<p>Bu arada Ehl-i sünnet fakih ve hadisçileri, sessizce ilmi çalışmalarına devam ettiler.<br />
Haşeviyye, istikrarsızlık, batıl, yığınları ve ayaktakımını kendisine çekme peşinde koşuyordu. Allah’a, Ehl-i kitab ve Seneviyye’nin sahtekarlarından alıp benimsedikleri ve geçmiş ümmetlerden tevârüs ettikleri: hareket, intikâl, sınır, yön, oturma, oturtma, sırtüstü yatma, dinlenme, bir yeri mekan edinme gibi, şeriat ve aklın caiz görmediği şeyleri nispet etmek suretiyle, iftirada bulunuyorlardı.</p>
<p>Bu konuda başkalarını çekiştirme ve gıybetle doldurdukları kitaplar yazıyorlar, sünnet perdesi arkasına saklanarak ve kendilerini selefe nispet ederek, tekfir etmede, vakar perdesini yırtıyorlar, bu konuda da seleften nakledilen, kendilerine delil teşkil etmeyecek, bazı mücmel ifadeleri istismar ediyorlardı.<br />
Evet, onların da bir selefleri vardı, ama bu ümmetten değildi. Onlar da bir yol/sünnet üzerelerdi, ancak bu, ihdâs edenlerine kıyamete kadar günahlar getirecek bir sünnetti. Burada, onların kepazeliklerini detaylı olarak anlatmaya gerek yoktur.</p>
<p></span></span></span></p>
<div id="id_55a8807c6334a3962054359" class="text_exposed_root text_exposed"><span class="text_exposed_show"><strong>2.BÖLÜM</strong><br />
</span></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"><span class="text_exposed_show">Mu’tezile, düşünür alimlerin akıllarına hükmetmeye ve ümmet üzerindeki otoritesini tekrar kurmaya çalışıyordu. Ateist gruplar ve Karmatîler fesatta aşırı gittiler ve müslümanlar yeni ortaya çıkan durum sebebiyle kendi halleriyle meşgul oldukları, onların hilelerini yok edecek, ikna edici delillerle, dini müdafaa sınırlarında nöbet tutanlar kalmadığından, ülkeleri işgal ettiler.</p>
<p>Bu gibi zor ve kritik şartlarda imam Ebu’l Hasen el-Eş’arî (324/935), müslümanların başına gelen musibetlerin üzerine gitti. Dini savunmak ve bid’ata engel olmak için ortaya çıktı. Önce iki grubu, mutedil yola döndürmek suretiyle, şunları söyleyerek uzlaştırdı; birinci gruba: Eğer Kur’an’ın mahluk olmasından kastınız, lafız, tilavet ve yazı ise siz haklısınız; diğerlerine de: Eğer sizin kadîmden kastınız, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan ve &#8211; İbn Mübârek’(181/797)in dediği gibi &#8211; ondan ayrılmayan sıfatı yani kelam-ı nefsîsi ise siz haklısınız ve sizin Kur’an okuyanın tilavetini ve onu telaffuz edenin telaffuzunun hâdis olduğunu inkar etmenize bir mahal yoktur.</p>
<p>Aynı şekilde birinci grubun ses ve telaffuz olmaksızın, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan sıfatı inkar etmelerine de bir sebep yoktur. Yine birincilere şekil ve muhâzâtı reddetmeniz doğrudur, ancak keyfiyetten âri olarak C. Hakk’ın tecelli edeceğini de kabul etmeniz gerekir. Diğerlerine de: Şekil, muhâzât ve hâdis olmayı çağrıştıran her türlü şeyi C. Hakk’a nispet etmekten sakınınız ve eğer siz, keyfiyetten âri olarak müminlerin ahirette C. Hakkı göreceğini söylemekle yetinirseniz, siz haklısınız diyerek aralarını bulmaya çalıştı.</p>
<p>Böylece, Allah, onu, müslümanların söz birliğini sağlamaya, saflarını birleştirmeye, inatçıları ezmeye ve aşırılıklarını kırmaya muvaffak kıldı. Dünyanın her yerinden kendisine sorular geldi ve onlara cevap verdi. Böylece ünü her tarafa yayıldı. Dünya, onun ve tabilerinin, sünnet konusundaki ve bid’atçi gruplara, ateist ve ehl-i kitaba redd konusundaki kitaplarıyla doldu.</p>
<p>Tabileri Irak, Horasan, Şam, Mağrib diyarına yayıldılar ve onun yolunda yürüdüler.<br />
Vefatından bir müddet sonra, Büveyh oğulları döneminde, Mu’tezile eski kuvvetini biraz olsun tekrar kazanmak istedi. Fakat sünnetin müdafii İmam Ebubekr b. Bâkıllânî (403/1013) onların karşısına dikildi ve onları delilleriyle ikna edip susturdu. Herkes Afrika’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar Eş’ariyye metoduyla Sünnet’e teslim oldu. İbnu’l Bâkıllânî’nin talebesinden ülkelere gönderdikleri[9] arasında, önce Şam’a sonra da Kayrevân ve Kuzey Afrika ülkelerine göndermiş olduğu Ebu Abdillah el-Hüseyn b. Abdillah b. Hâtim el-Ezdî (?)[10] de vardı. Mağribli alimler onu kabullendiler ve Eş’arî Mezhebi, Sicilya ve Endülüs’e kadar yayıldı. İbn Ebi Zeyd (386/996), Ebu ‘İmran (Musa b. İsa) el-Fâsî (430/1039)[11], Ebul-Hasen el-Kâbisî (403/1012), Ebu’l-Velîd el-Bâcî (474/1081), Ebubekr İbn el-Arabî (543/1148) ve öğrencilerinin mezhebi yayma konusundaki katkıları büyüktür.</p>
<p>Hicaz’da mezhebi, (Buhari’nin) el-Câmi’u’s-Sahîh’inin meşhur râvisi Hâfız Ebu Zerr el-Herevî (434/1043)[12] yaydı. Dünyanın çeşitli yerlerinden ilim almak için kendisine gelenler mezhebi ondan aldılar. Mezhep Şam’da, daha önce, Eş’arî’nin öğrencisi İbn Cerîr Tefsiri’ni müellifinden rivayet eden Ebu’l-Hasen Abdulaziz et-Taberî (?)[13] yoluyla yayılmıştır.</p>
<p>Şam halkı, Şehit Nureddin Zengi (569/1174)’nin ulemanın isteği üzerine davet edip getirdiği İmam Kutbuddin en-Neysâbûrî (578/1183) gibi, Eş’arî mezhebinin büyük alimlerini zaman zaman ülkelerine getiriyordu.</p>
<p>Kudüs’te yuvalanıp, yerleşen ve sonradan gelenlerin öncekilerden fikirlerini devraldığı zahit taraftarlar bırakan İbn Kerrâm (255/869)’ın bazı görüşlerini kabullenen Kudüs’lü Hanbelilerden bir grup, Hıristiyanlar Kudüs’ü işgal edince, oradan Şam’a hicret ettiler ve teşbih bid’atini oraya taşıdılar. Şam’da zaten Ebu Ya’lâ (458/1066)’nın öğrencisi Abdulvâhid eş-Şîrâzî (486/1093) döneminden kalma, bu tür bazı bid’atler vardı.</p>
<p>Sultan Selahaddin Eyyûbî (589/1193), zahit muhacirler oldukları için hatırlarını sayıyor, itikatlarını görmezlikten geliyordu. O, zannedildiği gibi insanları Eş’arî mezhebini kabule zorlamıyordu. Meşhur Hanbelî vaiz İbn Nuceyye (Ali b. İbrahim b. Necâ) (599/1203) kendisine yakındı. Bunun, Mısır’da Eş’arî mezhebini destekleyen İmam Şihâb et-Tûsî (515/1122)’ye karşı katı ve sert tavrı, Selahaddin Eyyûbî’nin gözü önünde ve bilgisi dahilinde meydana geliyor, fakat o buna ses çıkarmıyordu. Hatta Eyyûbî ailesi, itikatta, eğer İmam Izzuddin b. Abdisselâm (660/1262), bu konuda, görevini yapan bir alim tavrını takınmasaydı, onlara meyledip katılacaktı.</p>
<p>Böylece, Şam’a yerleşen bu Hanbeli grubun sesleri kısıldı, zaviyelerine çekildiler ve sadece hadis rivayetiyle meşgul oldular.</p>
<p>Bunların hepsi gösteriyor ki, dünyada Eş’arî mezhebinin yayılması ilmin gücüyle olmuştur, idarecilerin desteği, otoritesi ve dayatmasıyla değil. Bağdat ve diğer bazı yerlerde Haşeviyye’ye karşı, idarecilerin zaman zaman şiddet kullanması, onların huzuru bozmaları ve kargaşa çıkarmalarından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Mezhep fakihleri, Eş’arî’yi kendi mezheplerinden kabul ederek, tabakât kitaplarında biyografisini verirler. Hanbelîlerin bunu yapması daha münasip, zira Eş’arî onlarla münazarasında, kendisinin İmam Ahmed’in mezhebi üzere olduğunu açıkça beyan ediyor. Fakat Hanbeliler, Eş’arî’yi ne tabakât kitaplarına alıyor, ne de kendilerinden kabul ediyorlar. Hatta Hanbelî Haşeviyye’si ona Mu’tezile’den daha çok buğzediyor[14].</p>
<p>Malikîlerin tamamı, Şafiîlerin dörtte üçü, Hanefîlerin üçte biri, Hanbelîlerin bir kısmı, -Bâkillânî döneminden bu yana &#8211; Kelamda Eş’arî mezhebindendir. Hanefîlerin üçte ikisi, Mâverâünnehr diyarında, Türk illerinde, Afganistan, Hindistan, Çin ve Uzakdoğuda &#8211; bazı Şafiîlerde olduğu gibi &#8211; Mu’tezile’ye kayanlar hariç, Mâturidî mezhebindendir.</p>
<p>Mezhep müntesiplerinden bid’at pisliğini reddetmesi, Medine alimi Malik (179/795)’in mezhebinin özelliklerindendir. Malikîler arasında i’tizal ve teşbih bid’atini görmemekteyiz. Zannımca, İmam Malik’in sıfatlarla ilgili haberlerin rivayetini yasaklamış olması, bunu sağlamıştır. Aynı şekilde İmam Ahmed, zalim idarecilere karşı ayaklanma ile ilgili hadisleri rivayet etmeyi yasaklamıştı. Bu da, Bağdat halifelerinin, Hanbelîleri ne yaparlarsa yapsınlar görmezlikten gelmelerini, hatta onları yakın çevrelerine almalarını sağlamıştır. Evet, İbn Tûmert (524/1130) zamanından beri, bazı Malikîlerin tasavvufta biraz aşırıya kaçtıkları müşahede edilmektedir.</p>
<p>Hanbelîlerin bir kısmı tefvîdde (haberi sıfatların anlamını C. Hakk’a havale etmede) ve bu konulara girmeyi terk etme konusunda selefin görüşündedirler, bir kısmı da Mu’tezile’ye kaymıştır.</p>
<p>Asırlar boyunca Hanbelîlerin çoğu &#8211; Zâhir Baybars (676/1277)’ın, kâdılkudâtlığı ilk defa dört mezhebe vermesine kadar &#8211; Kerrâmiyye ve Sâlimiyye usûlü Haşeviyye idiler. Bu vesileyle Ehl-i sünnet uleması ile ilim alış verişinde bulundular ve bid’atle ilgili hastalıkları kaybolmaya başladı. Hatta Bağdat’ın uğradığı felaketten[15] sonra, Şam’a göç edip yerleşen Harran azınlığı olmasaydı aralarında hiçbir Haşevî kalmayacaktı.</p>
<p>Harran azınlığının arasından iyi bir ilim tahsil etmiş, zeki, hafızası sağlam, görünüşü düzgün, ilim otoritelerinin güvenini ve övgüsünü kazanmış biri sivrildi. Bu zat akıcı dili olan bir vaizdi. Bir de gördük ki o, selef mezhebi perdesi altında, Haşeviyye mezhebini Ehl-i sünnet mezhebinin yerine koyma esası üzerine kurulmuş bir plan üzerinde mesafe katediyor.</p>
<p>Bilmiyor ki, Eş’ariyye ve Mâturîdiyye’den oluşan Ehl-i sünnet mezhebi, dinde derin bilgi ve düşünce sahibi &#8211; bu haşevînin onların en küçük talebesinden biri bile sayılamayacağı &#8211; dahilerin elinde, asırlar boyu ilmî tetkik sonucu delillerin güçlülüğü bakımından öyle bir seviyeye ulaştı ki, onun gibi birisi bu delillere toslasa, ancak yüzü koyun yere kapaklanır. Hayatı son bulur, heder olur gider.</p>
<p>Aklî ilimlerde bir hocası olmadığından, onun ilmi sağlam bir temele dayanmayan, çelişki yumağından ibarettir. Yetenekleri, yorucu faydasız işlere dağılmıştır. İlmindeki bu çelişki, ameline de yansımıştır. Fitnesi, alimlerin kendisini eleştirmesi neticesinde son bulmuştur.</p>
<p>Şîa ve Havaric’in ortaya çıkışında ilmin bir rolünün olmadığı açıktır. Onları siyasi hisler ortaya çıkarmıştır. Sonra aralarına din düşmanı zındıklar sızar ve itibar zedeleyici merhaleler geçirirler. Ana eğilimleri mevcut idareye düşmanlık şeklindedir .</p>
<p>Murcie, bir nevi ilmî araştırmadan doğmuştur. Temayülleri, itikatta Havâric’in aksi yönündedir. Sonra, Murcie’den ilim ve dinden uzak, amelde gevşekliği doğuran görüşler ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Tutuculuk davetçisi ve yıkım tellalı olan Cebriyye, ilmî olmayan bir araştırma sonucu ortaya çıkmıştır. Bu saplantıları, Sümeniyye, Berâhime ve bunların dışındaki ibahiyeci, cahil fırkalara komşu olmalarındandır.</p>
<p>Kaderiyye, ilmî araştırma sonucu doğmuştur. Temâyülleri, tembellik ve kayıtsızlığa düşmanlık yönündedir. Gösterdikleri gelişme ve değişmeye bakıldığında, Senevviyye’nin birtakım görüşlerinden etkilendikleri açıktır.</p>
<p>Cehalet ve donukluğun seviyesizleştirdiği Haşeviyye, bazı fırkaların İslam öncesi sahip oldukları cahiliyye görüşlerini tevarüs edip benimsemiştir. Sâbie, Ehl-i kitab ve Seneviyye sahtekarlarının şaşırtmacaları onlar nezdinde kabul görmüştür. Avâmı kandırdıkları bir zühde, hiçbir aklı başında insanın düşünemeyeceği cehalete sahiptirler. Onlar kaba yapılı, kargaşa çıkarmak için fırsat kollayan katı ve sert kimselerdir. İslam zayıfladığı zaman sesleri yükselir. Görüşleri hakim olunca, ortalığı ilhâd kaplar. Tarihin her döneminde, bu böyledir. Düşmanlıkları akıl, nazarî ilimler ve mevcut olan her fırkaya yöneliktir.</p>
<p>Mu’tezile, Haşeviyye’nin tam aksine bir çizgidedir. Onları ilmî araştırma ortaya çıkarmıştır. Akıllarının doymazlığı, kendilerini herşeyi elde etme denemesine götürmüştür. Temel düşmanlıkları donukluğa karşıdır. Planları, dışardan İslam’a sızan görüşleri, ikna ve iskât edici aklî delillerle reddetmektir.</p>
<p>Mu’tezile’nin, Ulûhiyet-tevhid münkirlerine, nübüvvet münkirlerine, ayrıca Seneviyye, Yahûdi, Hıristiyan, Sâbie ve çeşitli ateist gruplara karşı, İslam dinini savunmada şerefli tavırları vardır. Bundan dolayı Zehebî’yi (748/1348) Siyeru Alâmi’n- Nübelâ adlı kitabında, nübüvvet hakkındaki kitabını zikrederken Câhız’a Allah’tan rahmet dilediğini görmekteyiz. Ayrıca Kâdı Abdulcebbâr’ın (415/1025) “Tesbitu Delâili’n-Nübüvve’”[16] adlı kitabına, güçlü münakaşa ve şüpheye sevkedenlerin şüphelerini reddetmede kullandığı güzel üslûp ve ifadede benzeri bir kitap görmemekteyiz.</p>
<p>Mu’tezilenin kitaplarından tamamen yüz çevirmek hoş değildir. Zira o kitaplarda, zamanın üzerinden geçmesiyle eskimeyen, hala parlak ve geçerli olan pekçok faydalar vardır.</p>
<p>Üstâd İmâm[17], Mu’tezile’de asrın düşmanlarına cevap teşkil edecek pek çok şey bulurdu. Onlara haksızlık etmeden, bulduğunu almaktan da çekinmezdi.</p>
<p>Ancak Mu’tezile, hasımla münazarayla çok meşgul olduğundan, onlardan kafalarına kendilerini doğrudan uzaklaştıracak görüşler sirayet etmiştir. Böylece Mu’tezile, Ehl-i sünnetin tenkit ettiği bid’atlere daldı. Meâlimu’s-Sünen sahibi el-Hattâbî (388/998) der ki: “İlk dönemde Mu’tezile bu bid’atlerin aksine bir yol üzereydi. O bid’atleri, son dönemde, onların bir kısmı ihdâs etmiştir”.</p>
<p>Eş’ariyye, Mu’tezile ile Haşeviyye arasında orta yolu tutmuştur. Ne Mu’tezile’nin yaptığı gibi nakilden, ne de Haşeviyye’nin yaptığı gibi akıldan uzaklaşmıştır. Kendilerinden öncekilerin iyilerini almışlar, her fırkanın batılını terketmişlerdir. Nebi (s.a.v.)’nin ve ashabının üzerinde bulunduğu çizgiyi muhafaza etmişler, dünyayı ilimle doldurmuşlardır. Aralarında, beşinci asırdan beri bazı tasavvuf imamlarının Eş’ariyye ekolü üzere Ehl-i sünneti desteklediklerinden dolayı, tasavvufa intisap edenler bulunmaktadır.</p>
<p>Kelamcılar arasında, gerçekleştirdiği büyük işe bakılınca Eş’arî’ye denk kimse yoktur.<br />
Bununla birlikte görüşleri, onları inceleyen kişi nezdinde, tahsîn-takbîh, ta’lîl, naklî delilin değeri vb… gibi belirli kelamî konularda, bazen akıl, bazen de nakilden uzaklaşma gibi, biraz tenkitten hali değildir. Zira, onun gibi, uzun süre Mu’tezile ve Haşeviyye grupları ile mücadele edenin görüşlerinde, bu türden şeyler muhakkak olur.</p>
<p>Ancak buna benzer birşey muasırı, Mâverâünnehr’deki Ehl-i sünnetin alimi, İmâmu’l-Hudâ Ebu Mansûr (333/944)’da, o diyarda Ehl-i sünnet, bid’at gruplarına, sesleri İmâm’ın yanında çıkmayacak şekilde tam hakim olduğu için bu sapma olmamıştır. Böylece düşüncelerinde tam itidal üzere yürümeyi başarmış, nakle hakkını, akla da geçerliliğini vermiştir. Mâturîdiyye, Eş’ariyye ve Mu’tezile arasında yer almaktadır. Aralarında mutasavvıf nadiren bulunur.</p>
<p>Eş’arî’yle Mâturîdî dünyanın her tarafında Ehl-i sünnetin imamlarıdır. Onların sayısız kitapları vardır. Bu iki imam arasında meydana gelen ihtilafın çoğu lafzî/şeklî ihtilaf kabilindendir. Aralarındaki ihtilaflar konusunda birtakım kitaplar yazılmıştır. Bu ihtilafları, Beyâdî (1098/1687) “İşârâtü’l-Merâm min ‘İbârâti’l-İmâm” adlı eserinde güzelce özetlemiştir. Beyâdî’nin metnini, Zebîdî (1205/1790) İhyâ şerhinde – pek çok matbaa hatasıyla beraber- nakletmiştir.</p>
<p>Bu Beyâdî, her ne kadar müteahhirînden ise de, kelam ilminde otoritedir. Öyle ki “el-‘Alemü’ş-Şâmih” sahibi Makbelî (1108/1696), alimleri pek beğenmemesine ve pervasızlığına rağmen, araştırma alanının genişliğini itiraf anlamına, Beyâdî’nin “İşârât” ına çok önem vermektedir.</p>
<p>Biz, burada ancak ana bid’at mezheplerine temas ettik. Bu mezheplerin, yeni bid’atlerin çıkması, mezheplerin görüşlerinin birbirlerine girmesi sonucu ortaya çıkan kolları vardır. Bu kollar insanlık tarihinin sonuna kadar, belirli bir sayıda kalmayacaktır. Peygamber’den rivayet edilen sayıda[18], ulemanın meşhur ihtilafı vardır. Alimler, her dönemde kendi zamanlarına kadar yeni ortaya çıkan mezhep sahiplerini hesaba katmış ve bunların görüşlerinden batıl olanları tenkit etmişlerdir.</p>
<p>Bu fırkaların görüşleri, Eş’arî’nin “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn”, Ebu’l Hüseyn et-Tarâifî’nin (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida’”[19], Ebu’l Muzaffer el-İsferâyînî’nin (471/1078) “el-Milel ve’n-Nihal”i[20] ve bunlar gibi sayısız eserlerde detaylı olarak verilmiştir.</p>
<p>Çoğu zaman fırkalara, kendi kitaplarında bulunmayan görüşler nispet edilir. Bu, ya doğrudan doğruya görüşler icat edilip o fırkalara yamamak veya onların sözlerinden, kendilerinin kastetmediği neticeleri çıkarmak, yahut da o fırkaların muarızlarına ait mutemet olmayan eserlerden aktarmak suretiyle olur[21]. Nitekim Abdulkâhir el-Bağdâdî (429/1037) “el-Fark beyne’l-Fırak”, “el-Milel ve’n-Nihal”[22]’de ve İbn Hazm da (456/1064) “el- Fisal”de böyle yapmıştır. Ebu İsa Muhammed b. Hârûn el-Varrâk (247/861), “el-Ârâ ve’d-Diyânât” sahibi Hasan b. Musa en-Nevbahtî (310/922), “el-Fihrist” sahibi İbnu’n-Nedîm’i (438/1047) ve uydurma hadislerle dolu Haşeviyye’nin kitaplarını kaynak almak da bu kabildendir. Araştırmacının görevi, bir görüşü sahibine nispet etmede, görüş sahibinin meşhur, bilinen bir kitabında bulana kadar ihtiyatlı davranmaktır. Fahreddin er-Râzî (606/1210), bu hususlardan bazılarına, Şehristânî (548/1153)’nin kitabının adı geçince, dikkat çekmiştir. Biz burada milel ve nihal kitaplarını mukayese etmek durumunda değiliz.<br />
Önceki kelamcıların sözlerinde, her asırda dini müdafaa görevini üstlenenlere, kesinlikle ışık tutacak şeyler vardır.</p>
<p>İslam inançlarını müdafaa metotlarının, ahlak ve ahkamı dejenerasyondan koruma şekillerinin, muarızlar üsluplarını yeniledikleri için, her asırda yenileneceği gayet açık bir husustur. Haddizatında onlar, şer’in tahdit ettiği belirli şeylerde sabittir, onların hakikatleri değişmez. O halde, yaşadıkları her dönemde müslümanlara düşen, içlerinden bir grubun kendini, insan gruplarında hakim bulunan görüşleri, aralarında yaygın ilimleri takip etme ve müslümanlara kendi tarafından zarar gelebilecek herşeyi incelemeye vermesidir. Özellikle de, sağlam ve köklü olduğu sürece her hayrın kaynağı olmaya devam eden, zayıf ve köksüz hale dönüşünce de her kötülüğün kaynağı haline gelen akaid/inanç konusunda bunu yapmalıdırlar.</p>
<p>Bu görüş ve ilimleri, din düşmanlarının modern araçlarla ortaya attığı şüpheleri giderecek şeyleri içlerinde bulabilmeleri için, sahiplerinin incelediği/araştırdığı kadar, hatta onların araştırmalarından daha çok incelemelidirler. Öyle ki, kasıtlı birisi, islamın akaid, ahkam ve ahlaktan meydana gelen öğretilerine bir ok fırlattığında, onu o ilimlerin verilerine ve bilimsel deneylerine dayanarak, şüphe ortaya atanların teorilerini yok ederek ve yeni teoriler geliştirerek, atanın göğsüne geri çevirmelidirler, &#8211; zira islam dini, ilmi hakikatlerle çelişmez – ve onların aldatmacalarının önüne koruyucu, sağlam bir kale yapmalıdırlar. Müslümanları zamanın gerektirdiği şekilde, gevşeklik ve ihmal göstermeden teşkilatlandırmalıdırlar. Bu ilimlerden elde ettikleri savunma yöntemlerini, dikkat çekici, herkesin beğenip kabul edeceği akıcı bir üslupla kitaplaştırmalıdırlar ki, asırlar boyu ansızın gelen şüphe sellerinin önüne sağlam bir set olsun.</p>
<p>Eğer bunu yapmazlarsa, düşmanlar, müslümanlar içinde verimli otlaklara kolayca yol bulup ulaşırlar, sonra sağa-sola dallanmış köklerini söküp atmak zorlaşır, hatta ilhad zehirleri boş kalplere sirayet eder, orada yerleşir ve böylece ekin ve nesiller helak olur. Allah bizi bunun şerrinden korusun ve bizi uykumuzdan uyandırsın.<br />
</span></div>
<p><span class="text_exposed_show"><span class="text_exposed_show"><span id="fbPhotoPageCaption" class="fbPhotosPhotoCaption" tabindex="0" data-ft="{&quot;tn&quot;:&quot;*G&quot;,&quot;type&quot;:45}"></span><span id="fbPhotoPageTagList" class="fbPhotoTagList"> </span></p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..<wbr />&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;..<wbr />&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.<br />
Dipnotlar:<br />
[1] Abdusselâm el-Cîlî’(611/1214)nin başına gelene, ‘‘Zeylü’r-Ravzateyn’’ ve Kahire’de el-Hizânetu’z Zekiyye’de bulunan ‘‘Mecm</span></span></div>
<p><span class="text_exposed_show"></p>
<p>[2] Ebu’l Huseyn et-Tarâifi eş- Şafiî (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l Bida” (s. 36) adlı kitabında şöyle der: “Bunlar, kendilerine Mu’tezile adını verdiler. Bu, Hasan b. Ali (a.s.) Muaviye’ye biat ettiği ve idareyi ona teslim ettiği zaman oldu. Bunlar, daha önce Hz. Ali (r.a.)’nin adamları olduğu halde, Hasan, Muaviye ve bütün insanlarla ilişkilerini keserek, ev ve mescitlerine çekildiler ve “Biz ilim ve ibadetle meşgul olacağız” dediler. Bundan dolayı onlara Mu’tezile adı verildi” (Zâhid).</p>
<p>[3] Bkz. Muslim, İmân, 1.</p>
<p>[4] Haşeviyye’nin diğer anlamları için bakınız: Mevlevi Muhammed Ali et-Tehânevi, Keşşâfu Istılâhâti’l- Fünûn, İstanbul 1984, l, 396-397; en-Neşşâr, a.g.e., I, 285-287.</p>
<p>[5] Bkz. Süleyman Tülücü, Hammâd ‘Acrad, DİA., XV, 483.</p>
<p>[6] Bkz. Hüseyn Atvân, ez-Zendeka ve’ş-Şuûbiyye fi’l-Asri’l- Abbâsiyyi’l- Evvel, Beyrut 1984, s. 33-37.</p>
<p>[7] Hammâd b. Seleme (167/784)’nin üvey oğludur. Bu zat dört bin hadis uydurduğunu itiraf etmiştir. Üvey babası bunadıktan sonra, kitabına soktuğu hadisler, pek çok ravi arasında kabul görmüş, sonra da Haşeviyye’nin inançlarında sarıldıkları deliller haline gelmiştir (Zâhid). Bkz. Taberi, III, 375 vd; Mes’ûdî,Murûcu’z –Zeheb, IV, 315; Bağdadî, el-Fark, s. 163-164; İsferâyînî, et-Tebsîr, s. 81.</p>
<p>[8] Mücahid b Cebr (104/722)’in ilmi derecesinin yüksekliği yanında, hadisçilerin ittifakıyla iki batıl görüşü vardır. Bunlardan birisi: “Gözler O’nu idrak edemez” (En’am 6/103) ayeti hakkındaki ru’yeti inkar görüşü ki bu görüşünü Mu’tezile benimsemiştir. İkincisi de Makam-ı Mahmud hakkındaki görüşü ki, bunu da Haşeviyye benimsemiştir. Bunlar gerçeklerle çelişen iki görüştür. Mücahid gibi birisinde, ikisi de nasıl birleşebilir, nasıl ondan bu iki görüş sabit olur, enteresandır. Hadiste’ki Makam-ı Mahmud’un, Peygamberimizin Şefaat-ı Uzma’sı olarak tefsiri mütevatirdir. Aynı şekilde ru’yet hadisleri de mütevatirdir. (Zâhid)</span></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed">[9] İbnu’l Bâkıllâni’nin öğrencileri için bakınız: Muhammed Ramazan, el-Bâkıllânî ve Ârâuhu’l-Kelâmiyye, Bağdat 1986, s. 184-195; Seyyid Ahmed Sakr, Mukaddimetu I’câzi’l-Kur’an li’l-Bâkıllâni, Kahire trhs, s. 34-37.</p>
<p>[10] Faaliyetleri için bakınız: İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi’l-Mufterî, Beyrut 1979, s. 120-216; Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 190-191; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 35- 36.</p>
<p>[11] Bkz: Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 187-188; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34.</p>
<p>[12] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 255-256. Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 185; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34-35.</p>
<p>[13] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 195.</p>
<p>[14] İbn Kesir, el-Bidâye’sinde (XI, 220) “Geçmişte ve şimdi Hanbelîlerin adeti, Eş’arîlerin aleyhinde konuşmaktır” der.</p>
<p>[15] Moğollar’ın Bağdat’ı işgal ve tahrip etmesine işaret edilmektedir.</p>
<p>[16] İstanbul, (Süleymaniye) Şehit Ali Paşa kütüphanesidedir (Zâhid). Kitap, Dr. Abdulkerim Osman’ın tahkikiyle, Beyrut’ta, Dâru’l -Arabiyye, tarafından iki cilt halinde basılmıştır.</p>
<p>[17] Musannif rahmetli burada Muhammed Abduh’u kastetmektedir. O, Abduh’u yakından tanımaktadır. “Makâlât” s. 373,548 ve “Safa’âtu’l-Burhan ‘ala Safahâti’l-Udvân”da Abduh’un birinci ve ikinci dönemine işaret etmektedir. (Naşir)</p>
<p>[18] Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağını bildiren hadis-i şerife işaret edilmektedir. Hadisin değerlendirmesi için bakınız: Kevserî,Mukaddimât, s. 112-114; 150-152; Ebu İshak İbrahim b. Musa eş-Şâtıbi, el-İ’tisâm, Riyad 1996, III, 38-179.</p>
<p>[19] Kitap, “et-Tenbîh ve’r-Red ‘ala Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida” adı ve Kevserî merhumun tahkikiyle, Mısır’da 1388/1968 de, Matbaatu’s-Saâde’de basılmıştır.</p>
<p>[20] İstanbul’da Şehit Ali Paşa kütüphanesinde (Zâhid). Bu kitabın orijinal adı “et-Tebsîr fi’d-Dîn”’dir. İlk defa Kevserî’nin takdim ve tahkiki ile Kahire’de 1359/1940’da basılmıştır. Daha sonra Beyrut’ta ofset baskısı yapılmış ve bunu diğer baskılar takip etmiştir.</p>
<p>[21] Nitekim İmam Ebu’l- Hasen el-Eş’arî de Makâlâtu’l-İslamiyyîn ve’htilâfu’l-Musallîn&#8217; (H. Ritter, Wiesbaden 1963)de bu hususa işaret etme ihtiyacını duymuştur.</p>
<p>[22] İstanbul, Âşir Efendi kütüphanesinde (Zâhid)</p></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed"></div>
<div class="text_exposed_root text_exposed">Muhammed Zâhid el-Kevserî(Rahîmehullah &#8211; 1371/1952)</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusu/">Mezheplerin Doğuşu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezheplerin-dogusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Apr 2014 20:45:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Zahid Kevserî]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepsizliğin Sonu Ne Olur]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1111</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hangi görüş ve prensibe sahip olursa olsun, siyaset adamla­rından, samimiyet ve ihlâsla bir fikri, takib edeceği bir hedefi olmaksızın siyasetçi olduğunu iddia edenlere değer veren birine rastlayamazsınız. Bunun yanında karşılaştığı her gruba, &#8220;Ben sizinleyim&#8221; diyerek insanları aldatmaya yeltenenler de tıpkı bu tip siyasetçiler gibidir. Bir yandan önüne gelen her gruba kendileriyle birlikte ol­duğu görünümünü verirken, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/">Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;" align="right"><span style="line-height: 1.5em;"><a href="http://ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/kitaplar-420x303/" rel="attachment wp-att-16523"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16523" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/04/kitaplar-420x303-1.jpg" alt="" width="420" height="303" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/04/kitaplar-420x303-1.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/04/kitaplar-420x303-1-300x216.jpg 300w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></a></span></p>
<p style="text-align: left;" align="right"><span style="line-height: 1.5em;">Hangi görüş ve prensibe sahip olursa olsun, siyaset adamla­rından, samimiyet ve ihlâsla bir fikri, takib edeceği bir hedefi olmaksızın siyasetçi olduğunu iddia edenlere değer veren birine rastlayamazsınız. Bunun yanında karşılaştığı her gruba, &#8220;Ben sizinleyim&#8221; diyerek insanları aldatmaya yeltenenler de tıpkı bu tip siyasetçiler gibidir.</span></p>
<p>Bir yandan önüne gelen her gruba kendileriyle birlikte ol­duğu görünümünü verirken, diğer yandan şu veya bu gruplar­dan birinin yanında yer almayıp rastladığı her gruba &#8220;Ben si­zinleyim&#8221; demek, bir insan için ne kötü bir haslettir! Bir Arap şairi bu yapıda olanları dile getirirken demiştir ki:</p>
<blockquote><p>Yemenli birini görünce<br />
Yemenli olursun;<br />
Ma&#8217;dî&#8217;den birine rastlayınca da<br />
Hemen olursun Adnanlı.</p></blockquote>
<p>İslâm dininde mezhepsizliği meslek edinerek bir o mezhebe, bir bu mezhebe gidip gelenlerin durumu ise, hepsinden daha beter ve daha çirkindir.</p>
<p>Metodlan birbirine benzemeyen, hatta tek bir ilim dalında bile farklı kanaata sahip olan nice ilim adamı vardır. Bilinen felsefî doktrinlere dayandırmaksızın felsefeden dem vuran kimse, felsefeyle değil de, olsa oIsa boşboğazlıkla alâkalandırılabilir. Çeşitli ilim dallarında —hatta Arabi ilimlerde bile— çalı­şanların kendilerine göre husûsi görüş ve prensipleri vardır ki, görmezlikten gelinemez ve ilimlerin an duru kaynağından yu­dumlamak isteyenler, bu işe samimiyet ve ciddiyetle sarılanları akılsızlık ve cehaletle itham edemezler.</p>
<p>Tâ İslâm’ın ilk devirlerinden yamanımıza kadar süregelen asırlar boyu âlimlerin üzerinde ehemmiyetle durduğu İslâm fık­hı gibi bir ilim dalı daha yoktur.</p>
<p>Hazret-i Peyg<span style="text-decoration: line-through;">am</span>ber aleyhissalâtü vesselam, İslâm&#8217;ın baş­langıç devrelerinde ashabını dinî konularda bilgilendirmiş ve onlara hüküm çıkarma yollarını öğretmiştir. Öyle ki, altı kişi Peygamber aleyhissalâtü vesselam zamanında fetva verir hale gelmişlerdi. Hazret-i Peygamberin refik-i âlâya intikalinden sonra da diğer sahabe bu zatlardan bilgiler almaya devam et­mişlerdir. Bu zatların sahabe ve tabiîn arasında fetvâ konusunda şöhret kazanmış arkadaşları da vardı.</p>
<p>Vahyin beşiği olan Medine-i Münevvere, üçüncü Raşid Hali­feler devrinin son zamanlarına kadar sahabenin yerleşim mer­keziydi. Medineli birçok tâbiîn, sahabeden intikal eden, fakat dağınık halde bulunan nice hadisi ve fıkhî bilgileri bir araya ge­tirmişlerdir. Hatta bu Medineli yedi zat, fıkıh konusunda bü­yük bir mevkie sahiptiler. Büyük sahâbî İbn Ömer radıyallahü teâlâ anh, sahabenin verdiği hükümler üzerinde geniş bilgi sa­hihi tabiînin büyüklerinden Saîd b. el-Müseyyeb’i takdir eder ve kendisine babasının verdiği hükümlerle ilgili sorular sorardı.</p>
<p>Sonra bu zatların ilimleri, İmam Mâlik’in Medineli hocala­rına intikal etmiş, Mâlik de bu bilgileri derleyip toparlamış ve kitlelere yaymıştır. Böylece yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya doğru kendisine mezhep isnad edilmiştir. Binaenaleyh, önde gelen ulemâ da kendisinin öne sürdüğü delillerin kuvvetli­liğini, takib ettiği yolun aydınlık olduğunu takdir ettiklerinden, asırlar boyu kendisine uydular. Eğer onun görüşüne tâbi her­hangi bir âlim, ortaya bir mezhep koysa da insanları bu yeni mezhebe çağırsaydı, ilim erbabı arasından, derin bilgi ve sağ­lam görüş sahibi bu zatların arkasına düşecek insanlar mutla­ka bulunurdu.</p>
<p>Ne var ki bu zatlar; söz birliğini bozmamak için ve mezhep sahibinden; rivayet olunun bir takım zayıf meseleler yerlerini mezhep içerisindeki dirayetli, delil ve görüş yönünden daha kuvvetli ve daha sağlam olan kimselerin görüşlerine bırakaca­ğım bildikleri için bu Medineli âlimin mezhebine uymayı tercih etmişlerdir. Bu yüzden mezhebin zayıf tarafları, anlayış ve id­rak sahibi zatlarla son derece kuvvetli bir hale gelmiştir, öyle ki müteahhirîn ulemâsından biri bu mezheple boy ölçüşmeye veya ona toslamaya kalksa kafasından olur!..</p>
<p>Ardından gidilen diğer müctehid imamların mezhepleri de böyle&#8230; İşte size Fâruk radıyallahü anh&#8217;in kurduğu ve çevresine dilleri fasih Arap kabilelerini yerleştirdiği Küfe şehri. O, bu şe­hir halkım Allah&#8217;ın dini hakkında bilgilendirmesi için buraya îbn Mes&#8217;ûd radıyallahü anh&#8217;i göndermiş ve onlara: “Abdullah&#8217;ı göndererek sizi kendime tercih ettim&#8221; demiştir.</p>
<p>Şu da var ki bu zatın diğer sahâbe arasında İlmî seviyesi çok büyüktü. Kendisi hakkında Ömer radıyallahü anh, “ilimle dopdolu&#8221; tâbirini kullanmıştır. Aynca bu zat hakkında şöyle bir hadis de vardır: &#8220;İbn Ümmü Abd&#8217;in ümmetim için beğendiğini ben de beğenirim.&#8221; İşte bir hadis-i şerif daha: &#8220;Kur&#8217;an-ı Ke­rim&#8217;i aslına uygun olarak indiği gibi okumak isteyenler onu İbn Ûmmü Abd&#8217;in kırâatı gibi okusunlar.&#8221;</p>
<p>İbn Mes’ûd’un bu kırâatını Âsım, Zer b. Hubeyş’ten o da kendisinden rivayet etmiştir. Aynı şekilde Ali b. Ebû Talib&#8217;in kırâatını da Âsim, Ebu Abdurrahman Abdullah b. Habib es- Sülemî&#8217;den, o da ondan rivayet etmiştir.</p>
<p>İbn Mes&#8217;ûd radıyallahü teâla anh, Ömer zamanından Os­man radıyallâhü anh&#8217;in hilâfetinin sonlarına kadar Kûfelilerle öylesine ilgilenmiş ve onları öylesine bilgilendirmişir ki, Küfe şehri fakîhlerle dolup taşmıştır. Hz. Ali b. Ebû Talib, Kûfe’ye gelip de bu şehrin fakîhlerle dopdolu olduğunu görünce son derece sevinmiş ve; &#8220;Allah, îbn Ümmü Abd&#8217;den razı olsun, kendisi bu şehri ilimle doldurdu&#8221; demiştir.</p>
<p>“İlim Beldesinin Kapısı&#8221; de bu şehir ahâlisini bilgilendirme­ye devam etmiştir, öyle ki Küfe, Hz. Ali b. Ebû Talib kerremellâhü vechehü’nun burayı hilâfet merkezi yaptıktan ve bu şehre ilmi ve fıkhî kudrete sahip ashabın intikalinden sonra, di­ğer İslâm şehirleri arasında benzersiz bir hale gelmiştir.</p>
<p>El-Iclî’nin anlattığına göre yalnızca Küfe şehrinde, burada ilim neşri için ikamet edip sonra Irak&#8217;ın diğer şehirlerine inti­kal edenler hariç, tam bin beşyüz sahâbe vardı. Ali ve İbn Mesûd radıyallahü anhümâ&#8217;nın ileri gelen arkadaşları da ora­daydı. Eğer bu zevatın hâl tercümeleri bir kitapta toplanmış ol­saydı, büyük ve hacimli bir kitap ortaya çıkardı.</p>
<p>Bu zevatın isimlerini şuracıkta sayıp dökecek değiliz; ancak şunu söylemek gerekir ki; İbrahim b. Yezid en-Nehaî, bu zatla­rın dağınık haldeki bilgilerini bir araya toplamış olup bu zatın rey ve görüşleri Ebû Yusuf’un, Muhammet b. el-Hasan&#8217;ın, İbn Ebû Şeybe ve diğerlerinin eserlerinde mevcuttur. Sonra tenkit­çiler bu zatın mürsellerini sahih kabul etmişlerdir. İbn Ömer radıyallahü anhüma&#8217;nın, hakkında, &#8220;Her ne kadar ben Resûlullüh aleyhissalâtü vesselâm&#8217;ın sözlerine kendi yanında şahit olmuşsam da bu sözler onun hafızasında benimkinden daha fazladır&#8221; dediği Şa&#8217;bî, mezkur zatı, şehirlerdeki bütün ulemâya tercih ederdi. Enes b, Sîrîn, &#8220;Kûfe&#8217;ye vardığımda orada hadis tahsiliyle uğraşan dört bin kişi gördüm. Dört yüz kişi de fıkıh bilgisi almışlardı. Nitekim Ramehürmüzî&#8217;nin el-Fâsıl adlı kitabında da böyledir&#8221; demiştir.</p>
<p>Tahâvî ve diğerlerinin de dediği gibi, Ebû Hanîfe bu zatla­rın ilimlerini, fıkıh, hadis, Kur&#8217;an ve Arabî ilimlerde derin bilgi sahibi öğrencileri arasından kırk fakîhten oluşan fakîhler meclisinde meseleleri en seçkin arkadaşlarıyla enine boyuna tartıştıktan sonra tedvin ve tanzim etmiştir.<sup>(1)</sup> Kendi mezhebinden olmayan Muhammed b. İshak en-Nedim, İmam Azam hakkında şöyle söylüyor:</p>
<p>&#8220;Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzakta ve yakında ilim namına ne varsa hepsini o tedvin etmiştir,&#8221;</p>
<p>Kendisi hakkında Şâfiî radıyallahü anh ise, &#8220;İnsanlar fıkıh­ta Ebû Hanife’nin ıyâlidir&#8221; demiştir. Sonra fıkıh onun arkadaş­larının, elleriyle olgunlaşmış olup ıslah ve tashih için söylenecek her hangi bir şey bırakmamışlardır. Allah hepsinden razı olsun.</p>
<p>Bilâhare Şâfiî radıyallahü anh gelmiş, iki kaynağın suyunu birleştirmiştir. Ve Müslim b. Halid gibi Mekkeli hocalarından -ki bu zat ilmi îbn Cüreyc&#8217;den, o da Atâ&#8217;dan, o da İbn Abbas radıyallahü anhümâ&#8217;dan almıştır- devşirdiklerini de üzerine ilâve etmiştir. Şâfiî&#8217;nin arkadaşları, arkadaşlarının arkadaşları doğu ve batıyı tutmuş ve yeryüzünü ilim ve irfanla doldurmuşlardır. Onun ve arkadaşlarının ilim ve irfanı sayesinde Mısır halkı en yüksek bilgi seviyesine çıkmışlardır, ömrünün son yıllarında Şâfiî Mısır&#8217;a yerleşerek yeni mezhebini orada neşretmiş (vefatından sonra da) oraya defnolunmuştur. Allah kendisinden razı olsun.</p>
<p>Bu makale, diğer fakîh ve müctehid imamların faziletlerini ve İslâm fıkhındaki yerlerim beyan etmeye müsâit değildir. Bu zatların hepsi fikhî meselelerin üçte birinde ittifak halindedir­ler. Kalan üçte biri ise ihtilâf ettikleri hususlar olup bu konuda öne sürdükleri deliller fukahanın kitaplarında mevcuttur.</p>
<p>Mezhepler işte böyle sağlam temeller üzerine oturtulmuş­tur&#8230; Peki, son zamanlarda liderlik sevdasıyla biri ortaya çıkar da mezkur müctehidlerin ictihadlarının yerine kendi içtihadını ikame edip insanları, mezhepleri bırakmaya çağırır, mezhepleri ve mezheplerin bağlılarını şaşkınlık içerisinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esasa dayanmayan kendi imam­lığını (müçtehidliğini) mezhepsizlik üzerine oturtmaya çalışırsa eğer, siz kendisini böyle bir vesvese ve kuruntuya kaptıran biri­ne ne dersiniz?.. Böyle birine, ya deli teşhisi konulmuş fakat tı­marhaneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnun dersiniz; yahut da böyle bir adamın delilerin akıllılarından mı, yoksa akıllıların delilerinden mi olduğunu kestiremezsiniz her hal­de&#8230;</p>
<p>Bir müddetten beri bazılarından buna benzer naralar duy­maya başladık. Ki bunlar akıllarınca müctehid imamların ictihadlarını ortadan kaldırmaya yönelik olarak şer’î sahalarda iç­tihada yelteniyorlar. Bu kuruntularına kulak asmadan önce, bana kalırsa, bunların akıllarından bir zorlarının olup olmadığı hususunda bir tıp doktoruna muayene ettirilmeleri gerekir. Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tesbit edildiği takdirde bunların, İslâm ümmetini din ve dünya işlerinde parçalamaya yönelik hedefler peşinde koştukları ve üzerlerine İslâm güneşi doğduğundan beri aralarında devam eden uzunca bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmeti birbiriyle didişmeye ve boğazlaş­maya sevkedecek melunca gayeler güttükleri ve bu dinin düş­manlarından oldukları kesinkes ortaya çıkar.</p>
<p>Basiretli ve akl-ı selim sahibi bir Müslüman bu gibi propa­gandalara kanmaz. Evet, böyle bir Müslümanın, tâbiîn devrin­den beri bu dinin usûl ve fürûunu Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm&#8217;dan tevârüs ettikleri gibi koruyan müctehid imamla­rın etrafından ayrılmaya çağıran bir nara işittiğinde yahut ku­lağına mezheplerden birine yönelik bir böğürtü çalındığında mutlaka bu meş&#8217;um sesin çıkış yerini araştırmalı, bu fitne yu­vasını muhakkak keşfetmelidir.</p>
<p>İslâmî ilimleri hakkıyla okuyan samimi bir Müslümandan böyle bir ses duyulmaz; bu ses olsa olsa İslâmî ilimleri üstünkö­rü, başlıklar halinde ve kendi emellerine hizmet edecek kadar öğrenip İslâm âlimleri arasına gizlenmiş sahte bir Müslüman­dan duyulabilir. Akl-ı selim sahibi bir Müslüman, kendisinde mevcut basiret nuruyla araştırdığında, bu naranın çıkış yerinde Müslümanların dertleriyle sadece gösteriş olsun diye dertlenen birine rastlayacak; öte yandan bu adamın, Müslümanların dert ve sıkıntılarına aldırış etmeyen birtakım kimselerle sarmaş do­laş olduğunu, ancak fazilet güneşinin batış yerinden (Batı&#8217;dan) gelen eskiler hariç, önüne gelen her eskiye düşman kesilen bir kimse olduğunu görecektir.</p>
<p>Böğürtü sahipleri eveleyip geveledikleri bu lafların, efendi­lerince alkışlanacağı inancındadırlar. Basiretli bir Müslüman işin aslına vâkıf olunca, alâkalıları durumdan haberdar etmek suretiyle İslâmî çevreleri bu menfur sesin şerrinden nasıl kur­taracağını bilir. Hakikat, er veya geç üstün gelecektir, hiç bir şey onunla boy ölçüşemez.</p>
<p>Toplumu, yukarıda bazı hallerine işaret ettiğimiz müctehid imamların mezhepleriyle mezheplenmeyi terketmeye çağıran­lar, bu müctehidlerin delillerden çıkardıkları bütün hükümler­de doğruyu buldukları inancını taşıyor olabilirler, öyle ki (bu düşüncede olanlara göre) müctehid olmayan herkesin, tek bir müctehidin görüşüne bağlı kalmaksızın rastgele bir müctehidin görüşü doğrultusunda hareket etmesi uygun olur ki bu, Mutezi­le’ye has bir görüştür. Tasavvufçular ise tek bir müctehidin sö­züne bağlı kalmamayı, müctehidlerin sözlerinin, özellikle azi­mete uygun olanlarını tercih mânasında değerlendiriyorlar.</p>
<p>Nureddin eş-Şehid’in arkadaşlarından Ebul-Alâ Said b. Ahmed b. Ebû Bekir er-RâzI, &#8220;el-Cem&#8217;u Beyne&#8217;t-Takva ve’l-Fetvâmin Mühimmâti’t-Din ve&#8217;d-Dünya&#8221; adlı kitabının fıkıhla ilgili bölümünde özellikle dört mezhep imamının sözleri arasında fetvâ ve takvanın gerektirdiği şeylere işaret etmiştir. Bunda her hangi nefsânî bir duygu olmayıp sırf takvâ gözetilmiştir.</p>
<p>Ama Mutezile&#8217;ye mal edilen görüş, müctehid mertebesinde olmayanların müctehidlerin görüşleri arasından beğendiklerini tercih etmeye cevaz veriyor. Ne var ki müctehid olmayanların, en azından müctehidlerin kendince en takva olanını seçip bu müctehidin verdiği her türlü fetvâya, ruhsat yoluna sapmaksızın, uymaları gerekir. Müctehid imamların sözlerinden ruhsata uygun olanını benimsemesi ise heva ve hevesine uymaktan baş­ka bir şey değildir. Buna kim cevaz verirse versin bunun asla dinde yeri yoktur. Tayin etmeksizin müctehidlerden herhangi birinin sözüyle amel etme hususunda İmam Ebû Îshak el-İsferâyinî şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır. Çünkü müc­tehid imamlann sözleri, nefy ve isbat arasında gidip gelmekte olduğundan hem nefy hem de isbatın aynı anda bir doğru üzerinde buluşmaları mümkün de­ğildir.&#8221;</p>
<p>Evet, müctehidlerden sadece birinin bütün görüşlerine uyan bir kimse, bu müctehid ister hata etsin ister etmesin, mesuliyetten kurtulmuş olur. Diğer müctehidlere uyanların hükmü de budur, çünkü içtihad eden bir hakime doğruyu bulmuşsa iki, hata etmişse bir ecir verilir. Bununla ilgili bir nice hadis-i şerif vardır. İslâm güneşi doğduğundan beri bu ümmet, müctehidi hata etse de mukallidin mes&#8217;uliyetten kurtulacağını kabul etmiştir. Eğer müctehidin hatasından dolayı mukallid mes&#8217;uliyetten kurtulmamış olsaydı, müctehide bir ecir veril­mezdi. Üstad Ebû İshak el-İsferâyinî’nin yukarıdaki sözleri doğru olup bununla ilgili binlerce delil getirmek mümkündür; a<span style="text-decoration: line-through;">nc</span>a<span style="text-decoration: line-through;">k</span> burası meseleyi enine boyuna izah etmeye elverişli değil­dir.</p>
<p>Ama (insanları) bir mezhebe bağlanmaya çağıranlar, müctehid imamların Müslümanlar arasında tefrika ve bölünmeye sebep olduklarını, İslâm dininde ictihad edenlerin tamamının oldum olası hatalı olduklarını ve İslâm güneşi doğduğundan bu yana<sup>2</sup> bu ümmetin (ve müctehid imamların) gözünden kaçmış doğruları tashih edeceklerini sanıyorlarsa eğer, bu düpedüz bir hezeyandır.</p>
<p>Zaman zaman bu çığırtkanların ağzından âhâd haberlere dayalı sahih hadisleri, aynı şekilde icmâ ve kıyası ve müctehidler nezdinde muteber olan kitapları küçümsemeye yönelik birtakım hezeyanlar duymaya başladık.</p>
<p>Bunlar âhâd haberleri küçümsemekle sahih hadis kitapla­rından, telif edilmiş diğer mutemed kitaplardan, rivayet ve di­ğer tefsir kitaplarından kurtulmuş oluyorlar. Bu durumda elde istifade edilecek ne bir cihanşümul mucize ve ne de şer&#8217;î ahkâm kalıyor. Peki tutulan bu şeytani yol, İslâm düşmanlarının hile ve tuzaklarından başka bir şey midir?.. Halbuki âhâd haberlere dayalı sahih hadisler, rivayet yollarının çeşitliliği ile mâna yö­nünden tevatür derecesine ulaşmakta, hatta karine bulunmadı­ğı zaman âhâd haberler ilim için mesned teşkil edebilmektedir. Öte yandan ilim erbabı arasında tenkide uğramayan sahih ha­dislerin karineden yoksun bulunduğu görüşünde olanlar da vardır.</p>
<p>İcmâı reddetmekle de bunlar hak mezhepler topluluğunun görüşlerini kabulden sıyrılmış ve sapık Haricîler ve Rafizîlerle aynı çizgiye gelmiş olurlar. Kıyasa sırt çevirmek suretiyle ise, bilinen ve alışılagelmiş illet yollarını ve ictihad kapışını kendi yüzlerine kapatarak kıyası reddeden Haricî, Rafızî ve Zahirîle­rin yolunu seçmiş olurlar.</p>
<p>İctihad ehlince muteber olan kitapların delâletleri üzerinde oynamak suretiyle de sadr-ı İslam’dan beri mefhumları kabul edenlerle etmeyenlerin ittifakıyla geçersiz bir mecrada seyreden birtakım kayıtları, kesinleşmiş hükümlerin çoğunun değişmesine vesile kabul ediyorlar. Mısır’daki bazı Yahudi müşteşriklerin ortaya attığı şeylere imtisâlen bu ümmetin fakihlerinin tamamınca kabul gören örf ve teamülün dışında bir davranış, bir durum ortaya koyuyorlar. Aynı şekilde daha önceki “Müslümanlar Nazarında Allah’ın Şeriati” adlı bir makalemizde de bir nebze temas ettiğimiz gibi onların maslahatla alâkalı düşünceleri de bu kabilden bir şeydir.</p>
<p>Bütün bunlar Ezher’in gözleri önünde cereyan ettiği halde Ezher’dekiler buna karşı tek bir kelime dahi söylmemektedirler. Bu zillet ve denâetler karşısında suspus olmak, temelleri Melik Zahir Baybars ve değerleri emirleri zamanından beri takva üzerine oturtulmuş Sünni Ezher’e yakışmamaktadır. Öyle ki bu zatlar tarafından yeniden ihya edilerek Ehl-i Sünnet’in kalesine haline getirilen Ezher’i diğer Müslüman sultanlar kollayıp gözetmişler, böylece bu müessesenin günümüze kadar aynı esaslar üzerine sürüp gelmesini temin etmişlerdir. Bu müessesenin kapıları hala dört imamnın bağlılarının dışındakilere kapalıdır. Bu asil gayenin tahakkuku uğrunda bu müessese için nice hayırlı işler yapılmıştır…</p>
<p>Merhum Birinci Melik Fuad, Ezher’i bu temeller üzerinde durdurmak için büyük çabalar sarfetmiş, İslam esaslarına bağlı hükümet de bu asil gayenin tahakkuku için elinde gelen iyiliği ve yardımı hala esirgememektedir.</p>
<p>Yeni çığırtkanlar (diyelim ki) içtihadı alışılmışın dışında bir üslubla zamane adamlarından birinin şahsına hasrettiler ve bilinen müctehid imamlar tarafından tedvin olunan mezhepleri de ortadan kaldırabildiler; peki, arzuladıklarını gerçekleştirebilmek için kitleleri de bu adamın görüşleri etrafında kim toplayacaktır? Her fırsatta bir mutlak fikir hürriyeti teranesidir tutturanlar, zamane adamları arasından o şahıs gibi içtihada meraklı olanların yeni bir ictihadla ortaya çıkmalarına nasıl mani olabilecektir?.. Yahut hürriyetleri ellerinden alınmış kitlelere istenilen fikirlerin dikte edilmesine nasıl izin vereceklerdir? Yahut mutlak hürriyete çağıran bu adamlar, mukallid durumundaki zavallı kitleleri bu aydınlık çağda dinine ve ilmine güvendiği bir müçtehidi seçip kendisine uyma hürriyetinden nasıl mahrum bırakacaklardır?!? Halbuki insanlar (cehâletin hükümran olduğu) karanlık çağlarda bile böylesine bir engellemeyle karşılaşmış değillerdir!.. İşte bunlardır bizim cevabını bulamadığımız sorular…</p>
<p>Sözü özü şudur: Sizler meş’um çığlık sahiplerinin durumlarına bir göz attığınızda, bunların alışılmadık ve bilinmedik birtakım işler peşinde koştuklarını, şöhret tutkusunun gözlerini gör ettiğini görür, hatta bunların zavallı doğuluların üstüne çullananlarla can ciğer olduklarına şahit olursunuz. Onların bu nâraları, bozgunculardan yükselen ilhad çığlığından başka bir şey değildir. Binaenaleyh, alakalıların bu tehlikenin kaynağını öğrenmeye gayret etmeleri ve (bu şer) kıvılcumlarını söndürmeleri gerekir.</p>
<p>Bu meş’um çağrı, yalnızca dinsizliğe uzanan bir köprü olup böyle bir çağrının istila ettiği diğer ülkeler küfür bataklığına saplanarak mahvolmuşlardır. Mü’min, parmağını bir delikten iki kere ısırttırmaz; akıllı o kimsedir ki başkasının uğradığı musibetlerden ders alır.</p>
<p>Doğruyu Allah söyler, doğru yolu gösteren de O’dur.</p>
<p><strong> Muhammed Zâhid el-Kevserî</strong></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1. Hatib-i Bağdâdi, İbn Kerâme’ye dayandırarak Tarih-i Bağdad adlı eserinde (14-247) demiştir ki: Biz bir gün Veki’nin yanındaydık. Adamın biri ona, Ebu Hanife’nin hata ettiğini söyledi. Veki cevaben: “Kıyasta Ebu Yusuf ve Züfer; Hadis hıfzında İbn Ebu Zaide, Hafs b. Gıyas, Hibban ve Mendel; Arab dilince Kasım b. Maan; zühd ve takvada Davud-i Tai ve Fudayl gibi zatlar yanındayken Ebu Hanife nasıl olur da hata edebilir? Meclis ve çevresinde bu gibi zatlar varken, bir kimsenin hata yapması düşünülemez. Çünkü hata yapacak olsa hemen bu zatlar geri çevirirler.” demiştir.</p>
<p>2. Gökyüzündeki güneşin sabah, kuşluk ve gurub vakitleri vardır ama bu güneş batmayacak, kıyamete kadar parlamaya devam edecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/">Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
